"vasiyyet" kelimesi mübteda olmak üzere ref olur. Eğer bu "fe"yi takdir etmeyecek olursak
"vasiyyet" kelimesini mübteda olarak ref edebileceğimiz gibi naib-i fail olarak da ref edebiliriz. Yani üzerinize vasiyette bulunmak farz olarak yazıldı, demek olur.
Nahivcilerin çoğunluğuna göre " Vasiyyet" kelimesinin " ... ğı zaman" kelimesinde amel etmesi uygun değildir. Çünkü
"vasiyyet" kelimesi teşkil ettiği masdarın sılası hükmündedir ve daha önce gelmiştir. O bakımdan
"vesiyyet" kelimesi daha önce geldiği halde edatta amel edemez.
" zaman"daki âmilin
"yazıldı" kelimesi olması da mümkündür. O takdirde anlamı şöyle olur: Ölüm gelip çattığı zaman Allah'ın farz kılma emri ve Kitabının gereği olarak size vasiyette bulunmak emri yöneltilmiştir. Burada Allah'ın farz kılma emrinin yöneltilmesi
"yazıldı" âyeti ile ifade edildi ki, bu hükmün ezelden beri yazılmış ve takdir edilmiş olduğu da anlaşılsın.
Bu edatın amilinin takdirî olarak "îsâ: vasiyyet etmek" olması da mümkündür. Buna âyette açıkça sözkonusu edilen
"vasiyyet" kelimesi delalet etmektedir. Anlamı: Sizden birine ölüm gelip çattığı zaman üzerinize vasiyette bulunmak., yazıldı, şeklinde olur.
4- Geriye Bırakılan Hayır:
Yüce Allah'ın:
"Bir hayır" âyeti, bu âyet-i kerimede maldır ve bu konuda görüş ayrılığı yoktur. Ancak bunun miktarı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir görüşe göre kastedilen çokça maldır. Bu görüş Hazret-i Ali, Âişe ve İbn Abbâs (r. anhum)dan rivâyet edilmiş ve yediyüz dinar hakkında; azdır, demişlerdir. Kurtubî'de bizzat dinar kaydı vardır. Ancak İbn Abbâs'a atfen bu rivâyetin yer aldığı Beyhaki, Sünen VI, 43'ten "yediyüz dirhem" denilmektedir. Ondan naklen ed-Dürru'l-Mensûr, I, 423'te de böyledir.
Katâde'nin el-Hasen'den rivâyetine göre: Buradaki hayır, bin dinar ve yukarısıdır. en-Nehaî ise: Beşyüz dinar ile bin dinar arasıdır, demiştir.
Vasiyyet: Yapılması emrolunan ve hayatta olsun ölümden sonra olsun ahdolunup tavsiye olunan herşeydir. Örf ise ölümden sonra yapılması ve yerine getirilmesi istenen şey diye bu kelimenin anlamını tahsis etmiştir. Çoğulu; "kadiye" kelimesinin çoğulu "kadâyâ" geldiği gibi, burada da "vasâyâ" ...diye gelir.
Vasî: Hem mûsî (vasiyet eden) ve hem mûsa ileyh (kendisine vasiyet olunan)dır. Aslı "vesâ"dandır. Yetişen bitki bitişik ve birbirine yakın olarak yetiştiğinde hakkında "tevâsa" kelimesi kullanılır.
"Vâsiye" olan arazi, bitkisi sık ve birbirine bitişik arazi demektir. Bir kimseyi vasisi kılıp ona birşey tavsiye ettiğinde "evsaytu" denilir. İsmi visâyet ve vasâyet şeklindedir. "Evsâ" ile "vassâ" aynı anlama gelir. "Tavsiye" mastardır. İsmi "vesât" şeklinde gelir. "Tevâsî" birbirine tavsiye etmek demektir. Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmaktadır: "Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiyesinde bulununuz. Çünkü onlar sizin yanınızda âdeta esir gibidirler." İbn Mâce, Nikâh 3. Birşeyi bir şe"ye bitiştirmek hakkında da "vessâ" kökü kullanılır.
5- Vasiyetin Hükmü:
İlim adamları, yanında başkalarına ait emanetler ile üzerinde birtakım borçlar bulunan kimseler için vasiyette bulunmanın vacip olduğu üzerinde icma etmekle birlikte, geriye mal bırakan kimsenin vasiyette bulunmasının vacip olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İlim adamlarının çoğunluğu, yanında emanet ve üzerinde borç bulunmayan kimsenin vasiyette bulunmasının vacip olmadığını kabul etmektedirler. Bu, Mâlik'in, Şâfiî ve es-Sevrî'nin görüşü olup vasiyette bulunacak kimsenin zengin veya fakir olması arasında fark yoktur. Bir grup da şöyle demiştir: Vasiyet Kur'ân-ı Kerîm'in zahirine uygun olarak vaciptir. Bu görüş ez-Zührî ile Ebû Miclez'e aittir. Malın az veya çok olması da farketmez.
Ebû Sevr der ki: Vasiyet ancak borcu olan yahut yanında başkalarına ait mal bulunan kimseler hakkında vaciptir. Böyle bir kimsenin vasiyetini yazıp borçlarını bildirmesi gerekir. Borcu olmayıp yanında başkasına ait emanetler bulunmayan kimse için vasiyette bulunmak, kendisinin dilemesi dışında vacip değildir. İbnu'l-Münzir der ki: Bu güzel bir görüştür. Çünkü Allah emanetleri ehline ödemeyi farz kılmıştır. Üzerinde başkasına ait hakkı olmayan, yanında emanet bulunmayan kimse için ise vasiyette bulunmak farz değildir.
Birinci görüşü kabul edenler hadis İmâmlarının İbn Ömer (radıyallahü anh)'dan rivâyet ettikleri şu Hadîs-i şerîfi delil göstermişlerdir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Hakkında vasiyette bulunmak istediği birşeyi olan bir müslümanın vasiyeti yanında yazılı bulunmaksızın iki gece geçirmesi hak değildir." Bir diğer rivâyette ise (iki gece yerine:) "üç gece geçirmesi" denilmektedir. Buhârî, Vesâyâ 1; Müslim, Vasiyyet 1,4; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 1; Tirmizî, Cenâiz 5, Vasâya 3; Nesâî, Vesâyâ 1; İbn Mâce, Vesâyâ 2; Muvatta’'', Vasiyye 1; Dârimî, Vesâyâ 1; Müsned, II, 4, 10...
İşte Abdullah b. Ömer bu hususta şöyle der: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın böyle buyurduğunu duyduğum günden bu yana yanımda vasiyyetim bulunmaksızın bir gece dahi geçirmiş değilim. Müslim, vasiyyet 4; Müsned, II, 4.
Vasiyette bulunmayı vacip görmeyenler ise şunu delil gösterirler: Eğer vasiyyet vacip olsaydı, bunu vasiyette bulunacak olanın iradesine (Hadîs-i şerîfte) bırakmazdı ve bu her durumda lazım olurdu. Diğer taraftan eğer bu sözün zahiri vücub ifade etse dahi, bunun vacip olduğunu belirten sebep bu görüşü reddetmektedir. Bu ise üzerinde insanlara ait haklar bulunan ve bu haklarının kaybolmasından korkan kimse hakkında vasiyetin vacip olduğu şeklindedir. Nitekim Ebû Sevr de böyle demiştir. Aynı şekilde eğer bir kimsenin başkaları yanında alacak hakları bulunur da mirasçıların aleyhinde bu hakların telef olmasından korkarsa, böyle bir kimsenin de vasiyette bulunması vaciptir ve bu hususta görüş ayrılığı yoktur.
Allah burada "üzerinize yazıldı ki..." diye buyurmaktadır, "Yazıldı" ise farz kılındı, anlamına gelmektedir, bu ise vasiyetin vacip olduğuna delildir, denilecek olursa şu şekilde cevap verilir: Buna dair cevap bir önceki âyet-i kerimede geçmiş bulunmaktadır. Ve bunun anlamı: Vasiyette bulunmak istediğiniz takdirde... şeklindedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
en-Nehaî der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vasiyette bulunmaksızın vefat etti. Ebû Bekir ise vasiyette bulundu. Buna göre vasiyette bulunursa güzel birşeydir, vasiyette bulunmazsa üzerinde herhangi bir sorumluluk yoktur.
6- Vasiyette Bulunulacak Malın Miktarı:
Yüce Allah Kitab-ı Kerîm'inde vasiyette bulunulacak malın miktarını açıklamaksızın sadece: "Eğer bir hayır bırakacaksa" diye buyurmaktadır. "Hayır" ise mal demektir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Her ne hayır infak ederseniz.." (el-Bakara, 2/272);
"Gerçekten o hayır (mal)a sevgisinde pek katıdır." (el-Âdiyât, 100/8)
İlim adamları bunun miktarı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahü anh)'dan (malının) beşte bir miktarını tavsiye ettiğine dair rivâyet vardır. Ali (radıyallahü anh) da: Müslümanların ganimetlerinden beşte bir, demiştir. İbarede biraz kapalılık vardır. Ganimetlerden devletin payı beşte bir olduğunu gözönünde bulundurarak, vasiyyet eden de malının beşte birini vasiyet eder; demek olmalıdır. Ma'mer, Katâde'den rivâyetle dedi ki: Ömer (radıyallahü anh) da dörtte biri vasiyet etmiştir. Bunu Buhârî, İbn Abbâs'tan rivâyet etmektedir. Ali (radıyallahü anh)'dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Beşte biri vasiyet etmeyi dörtte biri vasiyet etmekten daha çok severim. Beyhâki, Sünen, VI, 442. Dörtte biri vasiyet etmem, üçte biri vasiyet etmemden daha sevimlidir.
Bir grup ilim adamı malı az ve mirasçısı olan kimselerin vasiyeti terketmeleri görüşünü tercih etmiştir. Bu, Hazret-i Ali, İbn Abbâs ve Hazret-i Âişe'den (Allah hepsinden razı olsun) rivâyet edilmiştir. İbn Ebi Şeybe, İbn Ebi Müleyke'den, o Hazret-i Âişe'ye şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben vasiyette bulunmak istiyorum. Hazret-i Âişe, malın ne kadardır diye sorunca O: Üç bin dedi. Hazret-i Âişe: Peki ailen fertleri kaç tanedir? Dört deyince Hazret-i Âişe şöyle der: Yüce Allah:
"Eğer bir hayır bırakacaksa" diye buyurmaktadır. Senin sözünü ettiğin miktar ise azdır. Onu aile efradına bırak. Bu senin için daha faziletlidir. Beyhâki, Sünen, VI, 442
7- Üçte birden Fazlasını Vasiyet Etme:
İlim adamlarının çoğunluğu herhangi bir kimsenin üçte birden fazlasını vasiyet etmesinin câiz olmadığı görüşündedir. Ancak Ebû Hanîfe ve arkadaşları şöyle demektedirler: Eğer vasiyette bulunacak kişinin mirasçısı yoksa malının tümünü vasiyet etmesi caizdir. Ve yine şöyle demektedirler: Vasiyette üçte biri aşmamak, mirasçılarını zengin bırakmak içindir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki senin mirasçılarını zengin olarak bırakman, onları insanlara avuç açacak muhtaç kimseler olarak bırakmandan daha hayırlıdır." Bu Hadîs-i şerîfi hadis İmâmları rivâyet etmişlerdir. Buhârî, Cenâiz 36, Vesâyâ 2, Menakıbu'l-Ensâr 49; Merdâ 16; Müslim, Vasiyyet 5, 8; Tirmizî, Vesâyâ 1; Nesâî, Vesâyâ 3; İbn Mâce, Vesâyâ 5; Muvatta’'', Vasiyyet 4 vb. Mirasçısı olmayan kimseler ise bu hadiste kastedilen kimselerden değildirler. Bu görüş İbn Abbâs'tan da rivâyet edilmiştir, Ebû Ubeyde ve Mesrûk da bu görüştedir. İshak ve iki görüşünden birisinde Mâlik de bu kanaattedir. Hazret-i Ali'den de bu görüş rivâyet edilmiştir.
İşaret ettiğimiz husustan ayrı olarak görüş ayrılığının bir diğer sebebi ise, Beytü'l Mal mirasçı mıdır yoksa oraya bırakılan malların koruyucusu mudur hususunda görüş ayrılığı ve bu şekildeki iki görüşün bulunmasıdır.
8- Mirasçısı Olan, Malının Tümünü Vasiyet Edemez:
İlim adamları mirasçısı olan kimsenin malının tümünü vasiyet edemeyeceğini icma ile kabul etmişlerdir. Amr b. el-As (radıyallahü anh)'ın ölümü yaklaştığı sırada oğlu Abdullah'a şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ben vasiyette bulunmak isterdim. Oğlu ona: Vasiyette bulun, bununla birlikte senin malın benim malım arasındadır. Amr b. el-As, bir kâtip çağırıp ona yazdırdı. Abdullah dedi ki: Ben ona şöyle dedim: Gördüğüm kadarıyla sen kendi malına da benim malıma da el atmış bulunuyorsun. Keşke kardeşlerimi çağırsan da onlardan helallik dilesen. Abdullah b. Amr babasına, benim malıma el atmana bir şey demiyorum ama, vasiyetinle üçte biri aşmış bulunuyorsun. Onun için bu hususta diğer kardeşlerimin muvafakatini almalısın, demek istemektedir.
9- Vasiyette Değişiklik Yapma Hakkı:
İnsanın vasiyetini değiştirebileceği ve vasiyet ettiklerinden dilediğinden vazgeçebileceği hususu üzerinde ilim adamları icma etmişlerdir. Şu kadar var ki müdebber Azad edilmesi, efendisi tarafından kendisinin ölümü şartına bağlı kılınan köle. hakkında farklı görüşlere sahiptirler.
Mâlik -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Bize göre üzerinde icmaa varılan husus şu ki: Vasiyet eden sıhhatli veya hasta iken herhangi bir vasiyette bulunup bunun kapsamı içerisinde kölelerinden birisinin azad edilmesi veya başka bir husus yer alıyor ise, o daha sonra uygun gördüğünü değiştirebilir ve dilediğini yapabilir. Ölünceye kadar bu hakka sahiptir. Şayet bu vasiyeti bir kenara bırakmak ve düşürmek isterse yapabilir. Bundan tek istisna müdebber köledir. Eğer bir kölesini müdebber kılarsa artık müdebber kıldığını değiştirme imkânı yoktur. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Yanında hakkında vasiyette bulunacak birşeyi olan bir müslümanın vasiyetini yanında yazılı tutmaksızın iki gece geçirmesi hak değildir." Beşinci başlıkta geçti.
Ebû'l-Ferec el-Mâlikî der ki: Kıyasa göre müdebber köle bir aya kadar azad edilecek olan köle gibidir. Çünkü bu, kaçınılmaz olarak gelecek olan bir süredir.
İlim adamları şunun üzerinde icma etmişlerdir: Kölesini azad etmeye dair yemin etmekten ve bir süre sonra azad edeceğine dair verdiği sözden dönemez. Müdebberin durumu da böyledir. Ebû Hanîfe de bu görüştedir.
Şâfiî, Ahmed ve İshak, bu bir vasiyettir, derler. Çünkü icma ile müdebber de vasiyet edilen diğer hususlar gibi malın üçte birinin kapsamı içerisinde olur. Ayrıca müdebber cariye ile efendisinin ilişki kurmasını câiz kabul etmeleri, müdebberin bir süreye kadar azad edileceği belirtilen köleye kıyaslarını çürütmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın müdebber bir köleyi sattığı, İbn Mâce, Itk 1. Hazret-i Âişe'nin kendisine ait bir cariyeyi önce müdebber kılıp sonradan sattığı da sabit olmuştur. Bu tabiînden bir topluluğun da kabul ettiği bir görüştür.
Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Kişi, köle azad etme dışında vasiyetinde dilediği değişiklikleri yapabilir. en-Nehaî, İbn Sîrîn, İbn Şubrume ve en-Nehaî de böyle söylemiştir, Süfyan-ı Sevrî'nin görüşü de budur.
10- Vasiyet Kastıyla Kölesine:
"Ben öldükten sonra sen hürsün," Demek: Vasiyet kastıyla kölesine: Ben öldükten sonra sen hürsün, diyen kimsenin vasiyetinden dönüp dönemeyeceği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.
İmâm Mâlik'e göre bu hususta vasiyetinden dönebilir. Eğer: Filan kişi ölümümden sonra müdebberdir, diyecek olursa o takdirde bundan dönüş hakkı yoktur. Eğer birinci şekildeki sözü ile kölesini müdebber kılmayı kastetmiş ise yine İmâm Mâlik mezhebine mensup çoğunluğun görüşüne göre bundan vazgeçemez.
Şâfiî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr'e göre ise bütün bunlar bir vasiyettir. Çünkü bu durumda köle malın üçte biri kapsamı içerisindedir. Malın üçte biri içerisinde olan herşey ise bir vasiyettir.
Ancak Şâfiî şöyle demiştir: Müdebberde rücu' ancak onu satmak ve hibe etmek yoluyla mülkiyeti dışına çıkartmak ile olur. Onun: Geri döndüm, vazgeçtim, demesi bir vazgeçme değildir. Şayet müdebberi ölene kadar mülkiyetinden çıkartmayacak olursa ölümü ile birlikte müdebber azad olur. Kadim görüşünde ise şöyle demektedir: Vasiyetten vazgeçip dönebildiği gibi, müdebberi azad etmekten de vazgeçebilir. Bu görüşü el-Müzenî müdebberi azad etmeyi vasiyet eden kimsenin rücu'u hususunda icma etmelerine kıyas ederek kabul etmiştir.
Ebû Sevr de der ki: Ben müdebber olduğunu belirttiğim kölemden vazgeçtim, derse müdebber kılması batıl olur, öldüğü takdirde müdebber kıldığı o köle azad olmaz.
İbnu'l-Kasım ile Eşheb, benim kölem ölümümden sonra hür olsun, deyip de vasiyeti de müdebber yapmayı da kastetmeyen kimse hakkında farklı görüşler ortaya koymuşlardır. İbnu'l-Kasım: Bu bir vasiyettir, derken, Eşheb: Vasiyeti kastetmese dahi o bir müdebberdir, demektedir.
11- Bu Âyet Mensuh mudur Muhkem midir?
İlim adamları bu âyet-i kerîme hakkında mensuh mudur yoksa muhkem midir hususunda farklı görüşlere sahiptir. Denildiğine göre bu âyet muhkemdir. Zahiren umum ifade eder. Manası itibariyle ise kâfir anne baba gibi mirasçı olamayan miras alamayan köle ile yine mirasçı olmayan, akrabalar hakkında husus (özel hüküm) ifade eder. Bu görüş Dahhâk, Tavus ve el-Hasen'e ait olup Taberî tarafından da tercih edilmiştir. ez-Zührî'den rivâyet edildiğine göre vasiyet az veya çok olsun vaciptir. İbnu'l-Münzir der ki: Kendisinden ilim bellenen herkes icma ile, miras almayan anne-baba ile miras alamayan akrabaya vasiyetin câiz olduğunu kabul etmişlerdir.
İbn Abbâs ve yine el-Hasen ile Katâde ise bu âyet-i kerîme umum ifade eder. Kısa bir süre dahi olsa bu âyetin ifade ettiği hüküm geçerli olmuştur. Daha sonra ferâiz âyeti gereği mirasçı olan herkes bu umumun kapsamından neshedilmiştir.
Şöyle de denilmiştir: Ferâiz (miras hukukuna dair) âyeti, tek başına bu vasiyet âyetini neshetmemektedir. Bu âyet ile birlikte bir başka âyet da bunu gerçekleştirmektedir ki bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetidir. "Allah her hak sahibine hakkını vermiş bulunmaktadır. Artık mirasçı herhangi bir kimseye vasiyet yoktur." Bu hadis Ebû Umame tarafından rivâyet edilmiş olup Tirmizî bunu kitabına almış ve: "Bu, hasen sahih bir hadistir" demiştir. Tirmizî, Vesâyâ 5; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 6; İbn Mâce, Vesâyâ 6.
Buna göre bu vasiyet âyetinin neshedilmesi miras ile ilgili âyet ile değil, bu konuda sabit olan sünnet ile olmuştur. İlim adamlarının konu ile ilgili sahih görüşlerine göre bu böyledir. Eğer bu Hadîs-i şerîf olmasaydı miras bırakan kimseden vasiyet yoluyla malı almak vasiyet etmediği takdirde de sadece miras ile almak veya vasiyetten sonra kalanını miras yoluyla almak suretiyle her iki âyeti bir arada yürürlüğe koymak mümkün olurdu. Ancak bu Hadîs-i şerîf ile bu konudaki icma bunu engellemektedir.
Şâfiî ve Ebû'l-Ferec her ne kadar sünnet ile Kitab'ın neshedilmesini kabul etmemekte iseler de sahih olan bunun câiz olduğudur. Buna delil ise hepsinin şanı yüce Allah'ın hükmü ve onun tarafından gelmesidir. İsterse bunlara verilen isimler farklı olsun. Nitekim bu hususa dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/106. âyet 11. başlık) geçmiş bulunmaktadır.
Bizler ise deriz ki: Bu haber bize her ne kadar ahad yollarla gelmiş ise de bir mirasçıya vasiyet etmenin câiz olmadığına dair müslümanların icmaı da buna eklenmiş bulunmaktadır. Böylelikle miras alan yakın akrabaya vasiyette bulunma vücûbunun sünnet ile neshedilmiş olması ve bu sünnetin icma edenlerin dayanağı olduğu da ortaya çıkmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İbn Abbâs ve el-Hasen der ki: Anne-babaya vasiyet Nisa Sûresi'nde belirtilen miras hükmüyle neshedilmiştir. Miras alamayan yakın akraba için hükmü devam etmektedir. Bu, Şâfiî'nin, Mâlikî mezhebi âlimleri çoğunluğunun ve ilim ehli bir topluluğun da görüşüdür. Buhârî’de İbn Abbâs'tan şöyle dediği nakledilmektedir. Mal çocuğa ait idi. Vasiyet de anne-babaya yapılırdı. Allah bundan dilediğini neshetti. Böylelikle erkeğe iki dişinin payını verdi. Anne-babadan her birisine de altıda bir tayin etti. Hanıma sekizde bir ve dörtte bir, kocaya malın yarısını ve dörtte birini (durumuna göre) miras olarak verdi. Buhârî, Vesâyâ 6, Ferâiz 10.
İbn Ömer, İbn Abbâs ve İbn Zeyd der ki: Bu âyet bütünüyle neshedilmiştir. Vasiyet mendub olarak kalmıştır. İmâm Mâlik'in görüşü de buna yakındır. Ayrıca bu görüşü en-Nehhâs, eş-Şa'bi ile en-Nehaî'den zikretmektedir, er-Rabi' b. Huseym der ki: Vasiyet diye birşey yoktur. Urve b. Sabit şöyle der: Ben er-Rabi' b. Huseym'e şu mushafını bana vasiyet et dedim. Oğluna bakıp şu âyeti okudu:
"Hısımlar Allah'ın Kitabınca (miras hususunda) birbirlerine daha yakındırlar." (el-Enfal, 8/75)
İbn Ömer (radıyallahü anh) da buna yakın bir uygulamada bulunmuştur.
12- Akrabaya Vasiyet:
Yüce Allah'ın:
"el-akrabîn: akrabalar" âyeti "ekrab" kelimesinin çoğuludur. Bir grup ilim adamı şöyle der: Yakın akrabaya vasiyet yabancılara vasiyetten daha iyidir. Çünkü yüce Allah, açıkça onları âyetinde zikretmiştir. Hatta ed-Dahhâk şöyle der: Akrabası olmayanlara vasiyet ettiği takdirde amelini bir masiyet ile sona erdirmiş olur.
İbn Ömer'den rivâyet edildiğine göre o, kendisinden çocuğu olan cariyelerinin her birisine dört bin (dirhem) vasiyette bulunmuştur. Hazret-i Âişe'nin de azad ettiği bir cariyesine ev eşyasını vasiyet ettiği rivâyet edilmektedir. Salim b. Abdullah'tan da buna benzer bir rivâyet gelmektedir.
el-Hasen der ki: Eğer akraba olmayanlara vasiyette bulunursa vasiyeti akrabalarına geri çevrilir. Şayet bu vasiyet yabancı birisine yapılmış ise, o da onlarla birlikte vasiyetten pay alır. Onları terketmekle birlikte akraba olmayanlara vasiyet câiz değildir.
Ebû'l-Âl-iyye vefat ettiği sırada çevresinde bulunanlar: Buna hayret edilir, dediler. Riyahoğullarından bir kadın onu azad etti, o ise malını Haşimoğullarına vasiyet etti.
en-Nehaî der ki: Onun böyle yapması gerekmezdi ve bu yaptığında bir güzel taraf yoktur.
Tavus der ki: Akrabası olmayanlara vasiyet ettiği takdirde bu vasiyeti akrabalarına geri çevrilir ve onun yaptığı bu işi bozulur. Bu görüş Cabir b. Zeyd'e aittir. Bunun bir benzeri el-Hasen'den de rivâyet edilmiştir. İshak b. Raheveyh de bu görüştedir.
Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ile mezheplerine mensup âlimler, el-Evzaî ve Ahmed b. Hanbel ise şöyle demektedirler: Akrabası olmayanlara vasiyette bulunup akrabasını muhtaç bırakanın yaptığı iş ne kadar kötüdür. Bununla birlikte bu kimsenin zengin olsun fakir olsun, yakın olsun uzak olsun müslüman ya da kâfir olsun, kime vasiyet ettiyse bu vasiyeti geçerlidir ve caizdir. İbn Ömer ve Hazret-i Âişe'den gelen rivâyetlerin ifade ettiği anlam budur, aynı zamanda bu İbn Ömer ve İbn Abbâs'ın da söylediği sözdür.
Derim ki: Birinci görüş daha güzeldir. Ebû'l-Âl-iyye'ye gelince o, Haşimoğullarının kendisini azad eden hanımdan daha evla olduklarını gözönünde bulundurmuş olabilir. Çünkü o İbn Abbâs ile arkadaşlık etmişti. İbn Abbâs ona ilim öğretmiş, onu dünyada da ahirette de âlimler derecesine kavuşturmuştu. Böyle bir babalık her ne kadar manevî ise de asıl babalık buna derler. Onu azad eden kadının amacı ise dünyada Ebû'l-Âl-iyye'yi hürler arasına katmaktan ibaretti. Böyle birisini azad etmenin sevabı ona yeter. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
13- Hastanın Hacir Altına Alınması ve Mirasçıya Vasiyyet:
Hacr: Sözlükte engellemek ve daraltmak anlamındadır. Şerl bir terim olarak insanın malında tasarrufunun engellenmesi demektir. Fıkıh mezheplerinin tarifleri farklı olmakla birlikte, birbirine yakındır. Bk. ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-lslâml, V, 411 vd. ile Fıkıh Usûlü'ne dair eserlerin "ehliyet arızaları" bahsi.
İlim adamlarının çoğunluğu hastanın (buradan kasıt ölüm ile sonuçlanan hastalıktır) malında tasarruf hususunda hacr altına alınacağı (tasarrufunun kısıtlanacağı) görüşündedirler. Bu konuda zahir ehli istisna olarak şöyle derler: Hayır, hacir altına alınmaz. Böyle bir kimse sağlıklı kimse gibidir. Ancak konu ile ilgili Hadîs-i şerîfler ve gelen rivâyetlerin ihtiva ettiği anlam görüşlerini reddetmektedir.
Hazret-i Sa'd der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Veda Haccı esnasında, âdeta ölüme beni yaklaştıran bir rahatsızlığım dolayısıyla beni ziyarete geldi. Ey Allah'ın Rasûlü dedim. Ben gördüğün şekilde bir hastayım. Ben mal sahibi bir kimseyim. Bununla birlikte benim bir kızdan başka mirasçım yoktur. Malımın üçte ikisini sadaka olarak vereyim mi? Hayır, diye buyurdu. Yarısını tasadduk edeyim mi? diye sorunca yine: Hayır diye buyurdu. "Üçte bir, üçte bir de çoktur ya! Çünkü senin mirasçılarını zengin olarak bırakman onları insanlara el avuç açacak şekilde muhtaç bırakmandan hayırlıdır." Daha önce 7 no'lu başlıkta geçti.
Yine zahir ehli mirasçılar kabul etseler dahi üçte birden fazlasını vasiyet etmeyi kabul etmezler. Geri kalan bütün ilim adamları mirasçıların kabul etmeleri halinde böyle bir vasiyeti câiz kabul ederler. Doğru olan görüş de budur.
Çünkü hastanın üçte birden fazlasını vasiyet etmekten alıkonması mirasçının hakkı dolayısıyladır. Mirasçılar haklarından feragat ettikleri takdirde bu sahih ve câiz olur. Mirasçılar tarafından yapılmış bir hibe gibi olur. Darakutnî'nin rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Mirasçıların dilemesi dışında hiçbir mirasçıya vasiyet câiz değildir." Dârakutnî, IV, 152.
Amr b. Harice'den de şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Mirasçılar uygun görmedikçe hiçbir mirasçıya vasiyet yoktur." Dârakutnî, IV, 152.
14- Mirasçıya Yapılan Vasiyeti Kabul Eden Mirasçıların Vazgeçmeleri:
Vasiyette bulunanın hayatta iken bir mirasçıya yaptığı vasiyeti kabul eden diğer mirasçılar, onun vefatından sonra bu kabullerinden vazgeçerlerse, hükmün ne olacağı hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir grup şöyle demektedir: Bu, mirasçıların aleyhlerine olmak üzere caizdir ve uygun gördükten sonra geri dönmek hakları yoktur. Atâ b. Ebi Rebah'ın, Tavus, el-Hasen, İbn Sîrîn, İbn Ebi Leyla, ez-Zühri, Rabia ve el-Evzaî'nin görüşleri budur.
Bir diğer grup da, arzu ettikleri takdirde bu kabullerinden geri dönebilirler, demektedirler. Bu da İbn Mes'ûd, Şureyh, el-Hakem, Tavus, es-Sevrî, el-Hasen b. Salih, Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ahmed ve Ebû Sevr'in görüşüdür. İbnu'l Münzir bunu tercih etmiştir.
İmâm Mâlik bu hususta meseleyi değişik durumlarına göre ele alır ve şöyle der: Eğer vasiyette bulunan sağlıklı iken (mirasçılar) buna izin vermiş iseler geri dönebilirler. Şayet malında tasarruf etme imkânının olmadığı hastalığı halinde miras bırakana izin vermiş iseler, bu onların aleyhlerine olmak üzere caizdir, geçerlidir. İshak'ın görüşü de budur. Birinci görüşün sahipleri şunu delil gösterirler: Böyle bir vasiyetin engellenme sebebi mirasçılar dolayısıyladır. Mirasçılar bunu geçerli ve câiz kabul ettiklerine göre bu da caizdir. Ayrıca ilim adamları eğer malının üçte birinden fazlasını yabancı birisine vasiyet ettiği takdirde, mirasçıların uygun görmeleri halinde câiz olacağı üzerinde ittifak etmişlerdir. İşte burada da durum böyledir.
İkinci görüşü kabul edenlerin delili de şudur: Mirasçılar o esnada sahip olmadıkları birşey hakkında cevaz vermişlerdir. Mirasçılar mala miras bırakanın vefatından sonra sahip olurlar. Bazen izin veren mirasçı, miras bırakandan önce vefat edebilir. O takdirde o mirasçı olamaz ve başkası ona mirasçı olabilir. Buna göre o malda hakkı olmayan bir kimse onu geçerli kabul etmiş olur. Dolayısıyla bu hususta onun için bağlayıcı bir taraf yoktur.
İmâm Mâlik de kabul ettiği görüşüne şu sözleriyle delil gösterir: Kişi sıhhatli olduğu takdirde bütün malında tasarruf hakkına kendisi daha çok sahiptir. Malında istediğini yapar. Sihhatli iken mirasçıları bu hususta ona müsaade ettikleri takdirde, lehlerine vacip olmamış (tahakkuk etmemiş) birşeyi terketmiş olurlar. Eğer hastalık halinde iken ona izin vermiş iseler, bu sefer lehlerine vacip olan (tahakkuk eden) bir hakkın bir kısmını terketmiş olurlar. Dolayısıyla miras bırakan kişi bu vasiyetini yerine getirmiş ise, mirasçıların bu verdikleri izinden geri dönmek hakları yoktur. Çünkü böyle bir imkân ortadan kalkmıştır.
15- Hasta Vasiyetini Yerine Getirmemiş İse:
Eğer hasta bu vasiyetini yerine getirmemiş ise mirasçının bundan geri dönme hakkı vardır. Çünkü yerine getirmek suretiyle bu hak ortadan kalkmamıştır. Bu görüş el-Ebherî'ye aittir.
İbnu'l-Münzir, İshak b. Raheveyh'ten şunu nakletmektedir: Bu mes'elede İmâm Mâlik'in görüşü diğerlerine göre sünnete daha yakındır.
İbnu'l-Münzir der ki: Mâlik, es-Sevrî, Kûfeliler, Şâfiî ve Ebû Sevr, vefatından sonra (mirasçılar) böyle birşeyi uygun gördükleri takdirde bunu kabul etmek zorunda olduklarını ittifakla kabul etmişlerdir.
16- Mirasçıların Bir Kısmına Bir Malı Vasiyet Etmek:
Mirasçılarından birisine bir miktar mal vasiyette bulunup da vasiyetinde: Eğer diğer mirasçılar uygun görürlerse bu mal onundur, uygun görmezlerse Allah yolunda harcanacaktır; deyip de mirasçılar uygun görmeseler hükmün ne olacağı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.
İmâm Mâlik der ki: Eğer mirasçılar bunu uygun görmez, kabul etmezlerse, o vasiyet edilen miktar kendilerine geri döner.
Şâfiî, Ebû Hanîfe ve Abdürrezzak'ın arkadaşı Ma'mer'in görüşüne göre ise o takdirde o mal, Allah yolunda harcanır.
17- Hacir Altında Olmayan Âkil-Baliğin Vasiyetiyle Başkalarının Vasiyeti:
Hacir altında bulunmayan âkil ve baliğ kimsenin vasiyeti hususunda görüş ayrılığı yoksa da hacir altında bulunan kimsenin vasiyeti hakkında farklı görüşler vardır.
Mâlik der ki: Bizce üzerinde icma olunan husus şu ki: Aklı zayıf, aklı kıt, kimi zaman ayılan musibetzedenin vasiyetleri, eğer neyin vasiyetini yaptıklarını bilecek kadar bir aklî seviyede iseler caizdir. Eğer neyi vasiyet ettiğine aklı eriyor ise, ve münker bir söz söylememiş ise küçük çocuğun vasiyeti de geçerlidir.
Ebû Hanîfe ve arkadaşları küçük çocuğun vasiyeti câiz değildir, der. el-Müzenî der ki: Şâfiî'nin görüşüne göre kıyas da böyledir. Ben bu konuda Şâfiî'nin açıkça sözünü ettiği ve açıkça belirttiği bir ifadesini görmedim. Şâfiî'nin arkadaşlan ise bu konuda iki görüş ortaya atmışlardır. Birinci görüş İmâm Mâlik’in görüşü gibidir, ikinci görüş ise Ebû Hanîfe'nin görüşü gibidir. Bu ikinci görüşün sahipleri şunu delil gösterirler: Küçük çocuğun hanımını boşaması da kölesini azad etmesi de câiz değildir. İşlediği bir cinayetten dolayı ona kısas uygulanmaz, kazf halinde de ona had uygulanmaz. O bakımdan o hacir altında bulunan baliğ gibi değildir. İşte vasiyeti de böyledir.
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bunlar hacir altında olan baliğ kimsenin vasiyetinin câiz olduğunu ittifakla kabul ederler. Bilindiği gibi yaptığı vasiyete aklı eren çocukların durumu hacir altında bulunanın malındaki uygulamasına benzer. Hacrin illeti malı saçıp sallallahü aleyhi ve sellemurmak ve telef etmektir. Bu illet ise ölümü ile ortadan kalkar. Küçük çocuk, aklı ermeyen deliden daha çok, malındaki tasarruflarında hacr altında bulunana benzer. O bakımdan Hazret-i Ömer'den bu hususta gelen emir ile birlikte vasiyetinin câiz olması gerekir. Mâlik de şöyle demiştir: Bu, Medine'de onlara göre üzerinde icma edilen bir husustur. Başarı Allah'tandır.
Muhammed b. Şureyh de der ki: Küçük ya da büyük olsun vasiyette bulunup da hakka isabet eden kimse vasıtasıyla Allah hakkı yerine getirmiş olur. Hakkı hiçbir şey önleyemez.
18- Ma'ruf ve Adaletli Bir Şekilde Vasiyet:
Yüce Allah'ın:
"Ma'ruf bir şekilde vasiyette bulunsun" âyeti adaletle, kimsenin hakkını yemeden ve aşırıya kaçmadan vasiyette bulunsun, demektir. Bu, vefat edecek olanın kişisel kanaatine, vasiyet edecek olanın görüşüne bırakılmıştır. Daha sonra yüce Allah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vasıtasıyla bunun takdirini üzerine aldı. Bu bakımdan Hazret-i Peygamber: "Üçte bir, üçte bir de çoktur ya" diye buyurmuştur. Bu husuta ilim adamlarının görüşleri önceden kaydedilmiştir.
Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Hasenatınıza bir fazlalık olsun ve Allah sizin için bir zekât (arınma sebebi) kılsın diye vefatınızın yaklaştığı sırada Allah sizlere mallarınızın üçte birini tasadduk buyurmuştur. (Onlara tasadduk yetkisini vermiştir)." Bu hadisi Darakutnî Ebû Umame'den, o Muaz b. Cebel'den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan diye rivâyet etmiştir. Darakutnî, IV, 150; İbn Mâce, Vesâyâ 5'de Ebû Hüreyre'den; Müsned, VI, 441'de Ebû'd-Derdâ'dan.
el-Hasen der ki: Vasiyet ancak bırakılan mirasın üçte bir kısmında câiz olur. Buhârî de bu görüştedir. Buna yüce Allah'ın:
"Ve onlar arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet" (el-Maide, 5/49) âyetini delil göstermektedir. Buhârî, Vesâyâ 3.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın malın üçte birini çok görme hükmü Allah'ın indirdiğiyle hükmetmektir. Her kim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın çizdiği sınırı aşar ve üçte birden fazlasını vasiyet ederse Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yasakladığı bir işi yapmış olur. Ve eğer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu husustaki hükmünü bilen birisi ise yaptığı bu işi ile âsi olur. Şâfiî: "Üçte bir çoktur" âyeti, az olmadığını ifade etmektedir, der.
19- Takva Sahipleri Üzerinde Hak:
Yüce Allah'ın:
"Takva sahipleri üzerine bir hak olarak" âyeti bu hakkın gözetleme ve (zayıfların durumunu) sağlamlaştırma anlamında sabit bir hak olduğunu, farz ve vücup anlamında sabit olmadığını ifade eder. Bunun delili ise: "Takva sahipleri üzerine" kaydıdır. Bu ise böyle bir vasiyetin mendup olduğunun delilidir. Çünkü eğer bu hak farz olsaydı, bütün müslümanlar üzerine olması gerekirdi. Allah'ın bu hususta takva sahiplerini yani kusurlu davranmış olmaktan korkanları özellikle sözkonusu etmesi, ölmesi halinde telef olmasını umdukları dışında, gerekli olmadığını göstermektedir. Eğer telef olmasından korktuğu bir hak varsa o takdirde elini çabuk tutup onu yazması ve vasiyet etmesi farz olarak yerine getirmesi gerekir. Çünkü bu hakkı susarak geçiştirirse bu hakkı zayi eder ve o kişinin bir kusuru olur. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
"Hak olarak" kelimesinin mansup olması te'kid edici masdar olmasındandır. Kur'ân dışında "bu bir haktır" anlamına olmak üzere merfu olması caizdir.
20- Vasiyette Geç Kalmamak:
İlim adamları der ki: Vasiyeti yazmakta gecikmemek bu âyet-i kerimeden çıkartılan bir hüküm değildir. Bu hüküm İbn Ömer'in rivâyet ettiği hadisten çıkarılmaktadır.
Vasiyeti erken yazmanın faydası belgelendirmeyi daha ileri dereceye götürmek, yazılı ve üzerinde kanıt bulunan bir belge haline getirmektir. Bu ise gereğince amel olunması ittifakla kabul olunan vasiyet şeklidir. Adaletli kimseleri şahit tutup onlar da lafzen bu vasiyete şahitlik ederlerse yazılı olarak belgelenmemiş olsa bile o vasiyet gereğince amel olunur. Eğer kendi eliyle vasiyetini yazar ve şahit tutmazsa İmâm Mâlik'ten gelen görüşe göre o vasiyet gereğince amel olunmaz. Ancak bu hususta itham olunması sözkonusu olmaksızın, bir kişinin lehine bir hakkı ikrar etmiş olması hali bundan müstesnadır, o takdirde bu hakkın yerine getirilmesi gerekir.
21- Vasiyetin Yazılış Şekli:
Darakutnî'nin rivâyetine göre Enes b. Mâlik şöyle demiştir: Vasiyetlerinin baş tarafına şöyle yazarlardı: "Bu filan oğlu filanın yaptığı bir vasiyettir. O Allah'tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına, O'nun bir ve tek olduğuna, ortaksız olduğuna, Muhammed'in Allah'ın kulu ve Rasûlü olduğuna, kıyâmetin şüphe sözkonusu olmaksızın mutlaka geleceğine, Allah'ın kabirde olanları dirilteceğine şehadet eder. Kendisinden sonra geriye bıraktığı aile halkına Allah'tan hakkı ile korkmalarını ve aralarında ıslah ile davranmalarını, Allah'a ve Rasûlüne itaat etmelerini vasiyet etmektedir. Eğer mü’min iseler (böyle davranmalıdırlar). Onlara ayrıca İbrahim'in oğullarına vasiyet ettiğini, Yakub'un da vasiyet ettiğini tavsiye etmektedir ki: Oğullarım, muhakkak Allah sizin için bu dini seçmiştir, ancak müslümanlar olarak ölünüz.." Dârakutnî, IV, 154.
181
Artık kim bunu işittikten sonra onu değiştirirse günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Muhakkak ki Allah Semî'dir, Alimdir.
Âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Değiştirenler Günahkârdır:
Yüce Allah'ın:
"Kim., değiştirirse" âyeti şarttır. Bunun cevabi:
"Günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir" âyetidir.
": Ancak" edatındaki bölümü, 'nin amel etmesini engeller (kâffe).
"Günahı" kelimesi mübtedâ olarak merfu'dur.
"Onu değiştirenlerin üzerinedir" anlamındaki âyet da haber mahallindedir.
"Onu değiştirirse" âyetindeki zamir vasiyet etmeye racidir. Çünkü "vasiyet" vasiyet etmek anlamındadır. Aynı şekilde "bunu işittikten" âyetindeki zamir de vasiyet etmeye racidir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibidir:
"Her kime Rabbinden bir mev'iza gelirse" (el-Bakara, 2/271) Buradaki mev'iza "vâz (öğüt)" anlamındadır.
Yüce Allah'ın: "Paylaştırmada hazır olursa" (en-Nisa, 4/8) âyetinde "paylaştırma" mal anlamındadır. Bunun delili ise âyet-i kerimede biraz sonra gelen "ondan" âyetidir. Şairin şu sözü de bu türdendir:
"Bu ses de ne oluyor?"
Kastı bu bağırıp çağırma (feryat) da nedir şeklindedir. İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:
"Dümdüz yumuşak tenli, genç ve güzel, yumuşak huylu
Taptaze, yaprakları tomurcuklanmak üzere dalları kabarmış,
sorgun ağacının çubuğu gibi..."
"Bunu işittikten sonra" âyetinin bizzat vasiden işitmesi anlamına gelme ihtimali olduğu gibi, sözleriyle kendisinde bu vasiyetin sabit olabileceği kişilerden işitmesi anlamına gelme ihtimali de vardır. Bu da iki kişinin şahitliğidir.
"Günahı"ndaki zamir,
"değiştirme"ye aittir. Yani onu değiştirmenin günahı değiştirenedir. Ölene değildir. Çünkü vasiyet eden vasiyetiyle kınama sınırlarının dışına çıkmış ve artık bu vasiyetin yerine getirilmesi işi mirasçıya ya da veliye ait olmuştur.
Şöyle de denilmiştir: Vasiyet eden kişi eğer değişiklik yapıp da vasiyeti terkeder veya şeriatte kendisine tayin edilen şekilde yerine getirmeyecek olursa günahkâr olur, demektir.
2- Borcun Vasiyet Edilmesi:
Bu âyet-i kerimede ölen kişi borcunu vasiyet ettiği takdirde borcun ölenin zimmetinden çıkıp bununla borcun veliden talep edileceğine dair delil vardır. Bu borcun ödenmesinde veli ecir alır, geciktirilmesinden dolayı da günah kazanır.
Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî der ki: "Bu, ancak ölenin borcunu ödemekte kusurlu olmaması halinde sahih olur. Buna gücü yettiği halde ödemeyi terketse sonra da borcunun ödenmesini vasiyet etse, velinin bu husustaki kusurlu hareketi, o borcu onun zimmetinden izale etmez."
3- Câiz Olmayan Bir Şeyin Vasiyet Edilmesi:
Şarap, domuz yahut masiyet olan birşeyi vasiyet ederse bu vasiyetin değiştirilmesinin câiz olduğu, yerine getirilmesinin de câiz olmadığı hususunda görüş birliği vardır. Tıpkı geriye bıraktığı malın üçte birinden fazlasındaki vasiyeti yürürlüğe koymanın câiz olmadığı gibi. Bu açıklamayı Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) yapmıştır.
4- Herşeyi İşiten ve Herşeyi Bilen Allah:
Yüce Allah'ın:
"Muhakkak ki Allah" herşeyi işiten
"Semi'dir" herşeyi bilen
"Alimdir" buyrukları şanı yüce Allah'a ait iki sıfattır. Bu iki sıfata sahip olmakla birlikte vasiyet edenlerin yapacakları herhangi bir zulüm ve haksızlık yapanların herhangi bir değişikliği O'na gizli kalmaz.
182
Artık kim vasiyet edenin hataya meylinden yahut günahkâr olacağından korkar da aralarını bulursa, ona da hiçbir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah Gafûrdur, Rahîmdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1- Âyete Genel Bir Bakış:
"Artık kim.." şarttır. Buradaki
"korkar" kelimesinin "bilir" anlamına geldiği de söylenmiştir.
"Korktu" anlamındaki fiilin aslı “Havefe” şeklindedir. Hem kendisi, hem kendisinden önceki harfin harekeli olması dolayısıyla "vâv" harfi elife kalb edilmiştir. Kûfeliler "feile" veznine uygun olarak esre'ye delâlet etmek üzere bu kelimeyi imaleli söylerler.
"Vasiyet eden" anlamındaki âyeti, Âsım'dan Ebû Bekir, Hamza ve el-Kisâî, sâd harfini şeddeli okurlar. Diğerleri ise şeddesiz okurlar. Şeddesiz okuyuş, daha açıktır. Çünkü nahivcilerin çoğu, şeddeliyi teksir (çokluk) ifade etsin diye kullanırlar. Bununla birlikte ayrıca çokluk ifade etmeyen benzer diğer fiillerin her iki halde (şeddeli ve şeddesiz olarak) kullanılması gibi, kullanılmış da olabilir.
"Hataya meyl..." kelimesi, zulmetmek anlamındadır. İsmi: Cenif ve cânif gelir. Bu açıklamaları en-Nehhâs yapmıştır.
Bunun "meyletmek" anlamına geldiği de söylenmiştir. el-A'şâ der ki:
"Devem, Yemâme taraflarından meyledip uzaklaşıyor;
Yakınları arasından senden başkasına yönelmedi."
Sıhâh'ta şöyle denilmektedir: "el-cenef, meyletmek demektir. Mazide ikinci harfi (nûn) esreli, muzari'de üstündür. Mastarı da "ceneP ...diye gelir. Yüce Allah'ın "Artık kim vasiyet edenin hataya meylinden korkarsa..." âyeti de bu kabildendir. Şair der ki:
"Onlar mevlâlarımızdır; bizim aleyhimize (haksızlığa) meyletseler dahi;
Esasen biz de onlarla karşılaşmaktan hoşlanmıyoruz."
Ebû Ubeyde der ki: Burada "mevlâ" kelimesi, amcaoğulları demek olan "mevâli" anlamında kullanılmıştır. Yüce Allah'ın:
"Sonra sizleri bebek olarak çıkartıyor." (el-Mü’min, 40/67) âyetinde (bebek kelimesi çoğul anlamında) olduğu gibi, (şiirdeki mevlâ kelimesi de çoğul anlamındadır).
Şair Lebid de şöyle demiştir:
"Ben öyle bir kimseyim ki, Âmirin şeref ve asaleti,
Benim haksızlığımı engelledi; düşmanların aleyhime meyletmişken."
Ebû Ubeyde der ki: "Cani"'de aynı şekilde meyil eden demektir.
"Ecnefe'r-raculu" meylini gerektiren bir iş yaptı demektir. (............) Günaha meyletti, anlamındadır. (.............) sırtı kambur adam, demektir. "Cunefa" ise belli bir yerin adıdır. Bu açıklamaları İbnu's-Sikkît yapmıştır.
Âyet-i kerimede yer alan "Meyletmek" kelimesini, Hazret-i Ali'nin zulmetmek anlamında ( lili-) şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir. Mücâhid der ki: Her kim vasiyet edenin hataya meyledip bir kesimin mirasını kesmeye ve kasten eziyet vermeye kalkışacak olursa ya da bu işi kastı olmaksızın yaparsa, işte bu da günah olmaksızın hataya meyletmektir. Eğer bunu kasten yapacak olursa işte bu günaha doğru bir meyildir. Bunun anlamı şudur: Her kim bu hususta öğüt alır ve bundan vazgeçip böylelikle kendisiyle mirasçıları arasında ve bizzat yine mirasçılar arasını ıslah ederse, onun için bir günah yoktur.
"Şüphesiz ki Allah Gafûrdur, Rahîmdir." Vasiyet edene öğüt etki edip de vermek istediği eziyetten vazgeçerse, Allah onu bağışlayıcıdır.
İbn Abbâs, Katâde, er-Rabi' ve başkaları şöyle demektedir: Âyet-i kerimenin manası şudur: Her kim vasiyet edenin ölümünden sonra onun hataya yöneldiğini görür ve mirasçılarının bazısına kasten eziyet vermek istediğinden korkar, yani bilir, görür ve bunu öğrenirse, sonra da mirasçılar arasında ortaya çıkan anlaşmazlık ve ayrılığı düzeltmeye kalkarsa
"ona hiçbir günah yoktur"; yani bundan önceki âyette sözü geçen, değiştiren kimsenin günahı onu gelip bulmaz. Eğer onun yaptığı bir işte kaçınılmaz olarak bir değiştirme varsa da bu, bir maslahat gözetilerek yapılan bir değiştirmedir. Günahı gerektiren değiştirme ancak heva ve keyfe göre yapılan değişikliktir.
2- Âyetin Muhatabı:
Yüce Allah'ın:
"Kim... korkar da" âyetinde hitap bütün müslümanlaradır. Onlara şöyle denilmektedir: Sizler eğer vasiyet hususunda vasiyette bulunan herhangi bir kimsenin haktan uzaklaşıp günaha düşeceğinden korkar ve vasiyetini maruf bir şekilde yapmayacağından çekinirseniz... Bu, malı - mesela damadına yahut kızının oğluna - vasiyet edip böylelikle malının kızına ulaşmasını sağlamak ya da malını, oğluna ulaşması kastıyla oğlunun oğluna vasiyet etmesi ya da yakın olanı terkedip uzağa vasiyette bulunması suretiyle olur. İşte bu gibi şeylerden korkarsanız sizler aralarını düzeltmeye kalkışınız, elinizi bu hususta çabuk tutunuz. Şayet bu konuda aralarında sulh gerçekleşecek olursa arayı düzeltenden günah kalkar. Böyle bir ıslah farz-ı kifayedir. Müslümanlardan herhangi bir kimse bunu yapacak olursa diğerlerinden bu sorumluluk kalkar. Şayet hepsi yapmayacak olurlarsa hepsi de günahkâr olur.
3- Zanna Dayalı Olarak Hüküm Vermek:
Bu âyet-i kerimede zan ile hüküm vermeye dair bir delil vardır. Çünkü kişi fesadın kastedildiğini sanacak olursa ıslah için çalışması icab eder. Fesad tahakkuk ettiği takdirde artık bu bir sulh olmaz, onun ortadan kaldırılması için bir hüküm, fesadın iptal edilmesi ve fesadın kökünün kazınması olur.
Yüce Allah'ın:
"Aralarını bulursa" ıslah ederse âyeti,
"korkar" âyetine atfedilmiştir. Burada kinaye yoluyla mirasçılar kastedilmektedir. Onların sözkonusu edilmemesi anlamın bilinmesi dolayısıyladır.
Baş tarafta geçen şartın cevabı ise
"ona da hiçbir günah yoktur" âyetidir.
4- Hayatta İken Sadaka ile, Ölüm Anında Sadaka arasındaki Fark:
Hayatta ve sağlıklı iken sadaka vermenin, ölümün yaklaştığı sırada sadaka vermekten daha faziletli olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Hangi sadaka daha faziletlidir? diye sorulduğunda şöyle buyurmuştur: "Sıhhatli ve cimri olduğun halde tasaddukta bulunmandır." Buhârî, Zekât 11; Müslim, Zekât 93; Nesâî, Zekât 60, Vesâyâ 1; İbn Mâce, Vesâyâ 4; Müsned, II, 231, 250, 415, 447.
Bu hadisi sahih hadis toplayıcıları rivâyet etmişlerdir.
Dârakutnî de Ebû Said el-Hudrî'den şunu rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kişinin hayatında bir dirhem sadaka vermesi onun için ölümünün yaklaştığı sırada yüz dirhem sadaka vermesinden daha hayırlıdır." Ebû Dâvûd, Vesâyâ, 3.
Nesâî de Ebû'd-Derdâ'dan rivâyetine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Vefatı yaklaştığı sırada infak eden ya da sadaka veren kimsenin misali doyduktan sonra hediye verinin misaline benzer." Nesâî, Vesâyâ, 1; Ebû Dâvûd, İtak 15; Tirmizî, Vesaya 7. Ancak belirtilen yerlerdeki ifade: "... köle azad eden ya da sadaka veren..." anlamındadır.
5- Vasiyetinde Başkasına Zarar Vermeyen Kimsenin Durumu:
Vasiyetinde başkasına zarar vermeyenin bu vasiyeti, terkettiği zekâtına keffaret olur. Dârakutnî rivâyet ediyor: Hazret-i Muâviye b. Kurra babasından şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Her kimin ölümü yaklaşır da vasiyette bulunursa onun yaptığı vasiyet Allah'ın Kitabına uygun olduğu takdirde bu zekâtından terkettiklerine keffaret olur." Dârakutnî, IV, 149.
6- Vasiyetinde Başkasına Zarar Veren Kimsenin Hükmü:
Yine Darakutnî'nin İbn Abbâs'tan rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Vasiyette başkasına zarar vermek kebairden (büyük günahlardan)dır." Dârakutnî, IV, 151.
Ebû Dâvûd'un Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Şüphe yok ki bir erkek yahut bir kadın altmış yıl süreyle Allah'a itaat ile amel eder, sonra da ölüm gelip onlara çatar ve her ikisi de vasiyetlerinde başkalarına zarar verirlerse o takdirde her ikisine de cehennem hak olur." Ebû Dâvûd, Vesâyâ, 3; Tirmizî, Vesâyâ, 2; İbn Mâce, Vasâyâ 3.
Nesâî de Kitabının (vasiyet bölümünde) şöyle bir başlık açmıştır: "Vasiyetinde haksızlığa meyledenin namazını kılmak": Nesâî, Cenâiz 65. Bize Ali b. Hucr haber verdi. "Bize Huşeym, Mansur'dan bildirdi ki o, İbn Zâzân diye bilinir, İbn Zâzân el-Hasen'den o İmrân b. Husayn (radıyallahü anh)'dan rivâyetine göre adamın birisi ölümünün yaklaştığı sırada altı tane kölesini azad etti ve bunlardan başka bir malı da yoktu. Bu durum Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ulaşınca Hazret-i Peygamber bundan dolayı kızdı ve şöyle dedi: "Ben içimden bunun cenaze namazını kılmamayı geçirdim." Daha sonra onun kölelerini çağırdı. Üçe böldü, ardından aralarında kur'a çekti. İkisini azad etti, geriye kalan dördünün köleliğini devam ettirdi. Nesâî, Cenâiz, 65; Müslim, Eyman 56; Ebû Dâvûd, İtâk 10; Tirmizî, Ahkâm 27; Müsned, IV, 326; İbn Mâce, Ahkâm 20.
Müslim de bu hadisi bu anlamda rivâyet etmiştir. Ancak Müslim'de hadisin sonlarında: "Ben onun cenaze namazını kılmamayı içten içe kararlaştırdım" sözü yerine, "ona ağır sözler söyledi" ifadesi yer almaktadır.
183
Ey îman edenler! Oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazıldı. Tâ ki takva sahibi olasınız.
Bu âyetin:
"Ey îman edenler... sayılı günlerde" bölümüne dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1- Oruç Ne Demektir:
Yüce Allah:
"Ey îman edenler! Oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazıldı" diye buyurmaktadır.
Bundan önce mükellefler üzerinde yazılan kısas ve vasiyeti sözkonusu ettikten sonra burada da Allah onların üzerine oruç tutmayı farz yazdığını, orucu yerine getirmekle yükümlü tuttuğunu ve orucu farz kıldığını belirtmektedir. Orucun farz olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmaktadır: "İslâm beş temel üzerine bina edilmiştir. Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan ayı orucu tutmak ve haccetmek." Bu hadisi İbn Ömer rivâyet etmiştir. Buhârî, Îman 1,2; Müslim, Îman 19-22; Tirmizî, Îman 3; Nesâî, Îman 13.
Sözlük anlamı itibariyle oruç (siyam) imsak etmek ve bir halden bir başka hale geçişi terketmek demektir. Susup konuşmamaya da "Savm" denilir. Çünkü bu da konuşmaktan kendisini alıkoymaktır. Yüce Allah da Hazret-i Meryem'den haber verirken şöyle buyurmaktadır:
"Gerçekten ben Rahmân (olan Allah) için oruç adadım." (Meryem, 19/26) Yani konuşmamayı adadım, demektir.
Savm, yine rüzgarın dinmesi ve esmemesi demektir. Ayakta dikilip duran ve yemini yemeyen hayvan hakkında da bu tabir kullanılır. Günün mutedil olması hakkında da bu ifade kullanılır. Gündüzün ortasında güneşin tam tepede olması, (aynı kökten olmak üzere): "Masam" kelimesiyle ifade edilir. Nâbiğa'nın şu beyiti de bu türdendir:
"Bazı atlar vardır ki hareketsiz ve yürümez (sâime) kimileri de öyle değildir
Toz bulutları altında; kimi atlar da ağızlarındaki gemleri çiğner."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Sanki Ülker yıldızı kendine has yerlerinde (masam) asılı ve hareketsiz durmaktadır."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Ve en kötü (kuyu) çıknklar(ı) ise hareket edip dönmeyenlerdir."
İmruu’l-Kays da şöyle demiştir.
"Bırak onu, kederlerini ise; gündüzün olduğu gibi durup
Sıcak olduğu vakit hızlıca yol alan, toplu bir deve ile teselli bul."
Yani güneş hareket etmeyip bu ağır hareketi dolayısıyla imsak eden (yani hareketsiz duran) gibi olduğunda, kendini böylece teselli et, demektir. Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Nihayet gün ortalanıp itidal bulursa
Güneşin de salyaları akıp inerse."
Bir diğer şair de şöyle demektedir:
"Vecra'da sarı yanaklı devekuşları
Uykunun tadına bakmıyor, hep oruçludur."
Yani bunlar hep ayakta durmaktadır.
Bu anlamda bu kelime şiirde pek çok kullanılmıştır
Sert bir terim olarak oruç; tan yerinin ağardığından itibaren güneşin batışına kadar niyet ile birlikte oruç bozan şeylerden uzak durmak demektir. Orucun tam ve mükemmel olması ise yasaklardan uzak durmak ve haramlara düşmemek ile gerçekleşir. Çünkü Peygamber (s. a) şöyle buyurmuştur: "Her kim yalan söz söylemeyi ve onun ile ameli terketmeyecek olur ise, o kimsenin yemesini içmesini terketmesine Allah'ın bir ihtiyacı yoktur." Buhârî, Savm 8, Edeb 51; Ebû Dâvûd, Savm 25; Tirmizî, Savm 16; İbn Mâce, Siyam 21.
2- Orucun Fazileti:
Orucun fazileti çok büyük, sevabı pek fazladır. Buna dair sahih, hasen pek çok Hadîs-i şerîf gelmiştir ki hadis İmâmları bunları kitaplarında kaydetmiştir. Bir kısmı da ileride gelecektir. Orucun faziletine dair şimdilik yüce Allah'ın orucu kendi zatına izafe ettiğini bilmek yeterlidir. Nitekim Hadîs-i şerîfte sabit olduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Rabbinden şöyle buyurduğunu bize bildirmektedir: "Şanı yüce ve mübarek olan Allah şöyle buyuruyor: Âdemoğlunun bütün amelleri kendisinindir. Oruç müstesna. O Benimdir, onun mükâfatını verecek olan da Benim." Buhârî, Libâs 78; Müslim, Siyam 161, 163-164, Nesâi, Siyam 41, 42; İbn Mâce, Siyam 1 v.s.
Her ne kadar bütün ibadetler yalnızca Allah'ın ise de orucu kendi zatına tahsis etmesi diğer ibadetlerden onu farklı kılan şu iki sebep dolayısıyladır:
1- Oruç nefsin hoşuna giden şeylerini ve arzularını sair ibadetlerden daha ileri derecede engelleyicidir.
2- Oruç kul ile Rabbi arasında bir sırdır. Bu ancak Allah'a ayan olur. Bundan dolayı oruç Allah'a has bir ibadet olarak sözkonusu edilmiştir. Sair ibadetler ise açıktan yapılır. Kul, belki bunları görsünler ve riyakârlık olsun diye de yapıyor olabilir. O bakımdan oruç diğer ibadetler arasından Allah'a özellikle tahsis edilmiştir.
Bu hususta başka açıklamalar da yapılmıştır.
3- Farz Kılınan Oruç:
Yüce Allah'ın
"yazıldığı gibi" âyetindeki
"gibi" anlamındaki "kef" harfi sıfat olarak nasb mahallindedir. Öncekilere yazıldığı gibi bir yazılış ya da: Öncekilerin orucu gibi bir oruç... takdirindedir.
"Siyam (oruç)" kelimesinden hal de olabilir. Yani: Oruç sizden öncekilere yazılmış olduğu gibi, onlarınkine benzer bir halde size de yazıldı, demek olur.
Kimi nahiv bilgini der ki: Burada "kef" harfi, "siyam: oruç" için sıfat mahallindedir. Çünkü burada "siyam" kelimesi (harf-i tarifli gelmiş olmakla birlikte) katıksız bir marife değildir. Çünkü bunda -şeriatin getirmiş olduğu açıklamalardan anlaşıldığı gibi- bir bakıma mücmellik sözkonusudur. O bakımdan bu kelimenin "kemâ: gibi" ile sıfatlandırılması mümkün olmuştur. Çünkü bununla ancak nekire (marife olmayan, belirtisiz) isimler nitelendirilir. O bakımdan burada ibare "sizin üzerinize öyle bir oruç farz kılındı ki..." hükmündedir. Ancak bu açıklama zayıf kabul edilmiştir.
"Mâ" edatı ise cer mahallindedir; sılası ise
"sizden öncekilere yazıldı" anlamındaki ifadedir.
"Yazıldı" fiilindeki zamir de "mâ" edatına aittir.
4- Sizden Öncekilere Yazıldığı Gibi..
Yüce Allah'ın:
"Sizden öncekilere yazıldığı gibi" âyetindeki benzetmenin neye yapıldığı hususunda tefsir âlimleri farklı görüşlere sahiptir.
en-Nehaî, Katâde ve başkaları şöyle demektedir: Buradaki benzetme orucun zamanı ve miktarı ile ilgilidir. Yüce Allah Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Îsa'nın kavimlerine Ramazan ayı orucunu farz olarak yazdı, onlar ise bunu değiştirdiler. Bilginleri onlara on gün daha ilave ettiler. Daha sonra bilginlerinden birisi hastalandığında Allah kendisine şifa verdiği takdirde oruçlarına on gün ilave edeceği adağında bulundu ve bu adağını yerine getirdi. Bunun sonucunda hıristiyanların oruçları elli günü buldu. Ancak sıcakta bu kadar süre oruç tutmak onlara ağır gelince bu orucu yazdan bahara aktardılar.
en-Nehhâs bu görüşü benimseyip şöyle der: Âyette dile getirilen hususa daha uygun bir açıklamadır. Bu konuda bu görüşün doğruluğuna delalet eden bir Hadîs-i şerîf de vardır ki (en-Nehhâs) bunu Dağfel b. Hanzala'dan müsned olarak rivâyet etmiştir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Hıristiyanlar bir ay boyunca oruç tutmakla yükümlü idiler. Onlardan birisi hastalandı. Bunun üzerine şöyle dediler: Allah ona şifa verecek olursa oruca on gün ilave edeceğiz. Daha sonra bir başkası hastalandı. Bu da yediği bir etten dolayı ağzından rahatsızlanmıştı. Onlar: Allah ona şifa verecek olursa yedi gün daha ekleyeceğiz, dediler. Daha sonra bir başka hükümdar döneminde biz bu yedi günü (ona) tamamlayalım ve orucumuzu bahar mevsiminde tutalım, dediler. Böylelikle toplam oruç günlerinin sayısı elliyi buldu." Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, I, 428-429. İbn Hanzala, en-Nehhâs ve Taberânî tarafından rivâyet edildiğini belirtmektedir. Ancak "Dağfet b. Hanzala" yerine "Ma'kil b. Hanzala" ismini vermektedir. Doğrusu "Dağfel'dir. Sahabe olup olmadığı ihtilaflı olmakla birlikte, olmadığı görüşü daha kuvvetlidir. Bk. ez-Zehebî, Mizânu'l-İ'tidâl, II, 217; İbn Hacer, Takribu't-Tehzib, I, 236
Mücâhid der ki: Yüce Allah, Ramazan ayı orucunu bütün ümmetlere farz kılmıştır.
Şöyle de denilmiştir: Onlar işi daha sağlam tutmak istediklerinden otuz günden önce bir gün ondan sonra da bir gün, oruç tuttular. Ardı arkasına gelen nesiller böyle yaptı, nihayet oruçları toplam elli günü buldu. Sıcakta bu kadar çok oruç tutmak onlara ağır geldiğinden dolayı güneş senesi mevsimine naklettiler. en-Nekkâş der ki: Bu hususta Dağfel b. Hanzala'dan ve Hasan-ı Basrî ile es-Süddî'den gelen bir Hadîs-i şerîf vardır.
Derim ki: Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya, şek günü oruç tutmanın mekruh olması bundan dolayıdır. Ayrıca Ramazan bayramının birinci günü akabinde ve Ramazan'a bitişik olarak Şevval'in altı gününü tutmanın mekruh olması da bundandır.
en-Nehaî der ki: Bütün yıl boyunca oruç tutsam şek günü mutlaka orucumu açarım. Çünkü hıristiyanlara bize olduğu gibi Ramazan ayında oruç tutmak farz kılınmıştır. Onlar bunu güneş senesindeki mevsime havale ettiler, değiştirdiler. Çünkü artık oruç oldukça sıcak günlere tesadüf ediyordu. O bakımdan otuz gün sayarak (diğer mevsimde) tutmaya başladılar. Ardından bir başka nesil geldi. Bunlar da kendileri için işi sağlam tutmak istediler. Otuz günden önce bir gün sonrasında da bir gün oruç tuttular. Arkalarından gelenler kendilerinden önce gelenlerin yolunu izlemeye devam etti, nihayet oruçlarının sayısı elli günü buldu. İşte yüce Allah'ın:
"Sizden öncekilere yazıldığı gibi" âyeti bunu göstermektedir.
Bir diğer görüşe göre buradaki benzetme, öncekilere farz kılınması açısından farziyyetin aslı ile ilgilidir. Zaman ve keyfiyeti ile alakalı değildir.
Bir diğer görüşe göre benzetme, onlar hakkında sözkonusu olan orucun niteliği ile ilgilidir. Yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden uzak durmak bakımından oruçlar arasındaki benzerlik kastedilmiştir. Oruç açma vakti geldiğinde uyuyan kişi bunları da yapmazdı. Önceleri hıristiyanlarda böyleydi, İslâm'ın ilk dönemlerinde de böyleydi. Daha sonra yüce Allah bunu ileride de geleceği üzere
"Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı." (el-Bakara, 2/187) âyeti ile bunu neshetmiştir. Bu açıklama es-Süddî, Ebû'l-Âl-iyye ve er-Rabî'e aittir.
Muaz b. Cebel ile Atâ şöyle derler: Buradaki benzetme oruç ile ilgilidir. Ne nitelikle ne de sayı ile ilgidir. Fazlalık ve eksiklik bakımından her iki oruç arasında farklılık bulunsa bile bu böyledir. Bunun anlamı şudur: "Oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazıldı." Yani İslâm'ın ilk dönemlerinde her aydan üçer gün ve Aşura günü olmak üzere size farz kılındı. "Sizden öncekilerden kasıt İbn Abbâs'ın görüşüne göre yahudilerdir. Bunlara da (her aydan) üç gün ve Aşura günü oruç tutmak farz kılınmıştı. Daha sonra bu şekilde oruç, bu ümmete Ramazan ayında oruç tutma emriyle nesholundu. Muaz b. Cebel der ki: Bunu yüce Allah:
"Sayılı günlerde" âyeti ile neshetti. Daha sonra bu sayılı günler ise Ramazan ayı orucu ile nesholundu.
5- Takva Sahibi Olmak İçin:
Yüce Allah'ın:
"Ta ki takva sahibi olasınız" âyeti muhataplar hakkında bir umuttur. Daha önceden bu hususa dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. (el-Bakara, 2/21. âyette)
"Takva sahibi olasınız" âyetinin buradaki anlamının; zayıflayasınız şeklinde olduğu söylenmiştir. Çünkü yemek azaldıkça şehvet de azalır. Şehvet azaldıkça isyanlar da azalır. Böyle bir açıklama güzel mecazî bir açıklamadır.
Masiyetlerden "Sakınmanız için oruç size farz kılındı" anlamına geldiği de söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre de burada takva sahibi olmak genel özelliğiyledir. Çünkü oruç Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da buyurduğu üzere: "Oruç bir kalkandır" Buhârî, Savm 2, Tevhid 35; Müslim, Siyam 162, 163; Ebû Dâvûd, Savm 26; Tirmizî, Savm 55; Nesâî, Siyam 42, 43 v.s. ... ve "cinsel arzuyu kıran bir araçtır." Buhârî, Savm 10, Nikâh 2, 3; Müslim, Nikâh 1; Nesâî, Siyam 43; İbn Mâce, Nikâh 1... Yani oruç takvanın sebebidir. Çünkü arzulan öldürür.
184
Sayılı günlerde. Sizden kim hasta veya yolcu olursa onlar sayısınca (başka günlerde) oruç tutsun. Oruç tutmaya gücü yetmeyenler de bir fakir doyumu fidye versinler. Bununla beraber kim hayır yaparsa, işte bu, onun için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz.
6- Sayılı Günler:
Yüce Allah'ın:
"Sayılı günlerde" âyeti el-Ferrâ''ya göre
"yazıldı" âyetinin ikinci mef'ûlüdür. Bunun
"yazıldı" âyeti dolayısıyla zarf olduğu için mansub olduğu da söylenmiştir. Yani oruç sizin üzerinize sayılı günlerde farz kılındı, demektir.
Sayılı günler ise Ramazan ayıdır. Bu, Hazret-i Muaz'dan varid olan rivâyetten farklı bir hususa delalet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Sizden kim hasta veya yolcu olursa onlar sayısınca başka günlerde (oruç tutsun)" âyetine dair açıklamalarımızı onaltı başlık halinde sunacağız:
1- Hastanın Orucu:
Yüce Allah'ın bu âyetinde
"hasta olursa" diye sözü geçen hastanın iki durumu vardır. Birincisinde hasta herhangi bir şekilde oruç tutamaz. O takdirde bunun orucunu açması vaciptir. İkinci durumda ise zarar ve zorlukla birlikte oruç tutabilmesidir. Böyle bir kimsenin orucunu açması müstehaptır. Buna rağmen cahil dışında kimse oruç tutmaz.
İbn Şîrîn der ki: İnsan hasta ismini hakedecek duruma geldi mi oruç açması da sahih olur. Bu ifade yolcunun yolculuk sebebiyle yolculuğun ruhsatından istifade edebilmesine kıyasen kullanılmıştır. İsterse oruç açmayı gerektiren bir zaruret bulunmasın. Tarif b. Temmam el-Utaridî der ki: Ramazan ayında Muhammed b. Sirin'in yanına girdim yemek yediğini gördüm. Yemeği bitirince şöyle dedi: Benim bu parmağım ağrıyordu.
İlim adamlarından pek çok kimse de şöyle demiştir: Oruçlu eğer kendisini rahatsız edecek, kendisine eziyet verecek bir hastalığa yakalanmış ya da bu hastalığın uzamasından korkuyor ya da daha da artmasından çekiniyor ise oruç açması sahih olur.
İbn Atiyye der ki: İmâm Mâlik'in mezhebine mensup yetkin ilim adamlarının kabul ettikleri görüş budur ve onlar bu görüşü esas kabul eder ve buna göre tartışırlar. Ancak İmâm Mâlik'in kullandığı ifade ise, kişiye ağır gelen ve onu bir dereceye kadar rahatsız eden hastalık, şeklindedir.
İbn Huveyzimendad ise şöyle demektedir: Oruç açmayı mubah kılan hastalık ile ilgili İmâm Mâlik'ten gelen rivâyet farklı farklıdır. Bir seferinde: Oruç tutmaktan dolayı telef korkusudur, derken bir diğer seferinde: Hastalığın ağır olması, oruçla birlikte hastalığın artması ve aşırı derecede zorluk çekmek halidir, demiştir. Mezhebinde sahih olan budur. Zahirin gereği de budur. Çünkü herhangi bir hastalık özel olarak sözkonusu edilmemiştir. Dolayısıyla oruç açmak bütün hastalıklarda mubahtır. Delil ile tahsis edilen baş ağrısı, sıtma ve oruç ile birlikte sıkıntı teşkil etmeyen azıcık hastalık bunlardan müstesnadır.
el-Hasen der ki: Hastalıktan dolayı ayakta namaz kılamayacak ise oruç açar. Bu görüş en-Nehaî tarafından da ifade edilmiştir.
Bir kesim de şöyle der: Bizzat hastalığın zarureti kişiyi oruç açmak zorunda bırakmazsa hastalıktan dolayı orucunu açamaz. Oruç ile birlikte bu zarurete katlanabiliyor ise orucunu açmaz. Bu Şâfiî (yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun)nin de görüşüdür.
Derim ki: İbn Sirin'in görüşü yüce Allah'ın izniyle bu hususta en mu'tedil olan görüştür. Buhârî der ki: Neysâbur'da iken Ramazan ayında hafif bir şekilde rahatsızlanmıştım. İshak b. Raheveyh bir grup arkadaşıyla birlikte benim ziyaretime geldi ve bana şöyle dedi: Ey Abdullah, orucunu açtın mı? Ben: Evet deyince şöyle sordu: Ruhsatı kabul etmeyecek kadar zayıf düşmekten mi korktun? Ben dedim ki: Bize Abdan İbnu'l Mübarek anlattı, o İbn Cüreyc'den şöyle dediğini nakletti: Atâ'ya: Hangi hastalıktan dolayı oruç açabilirim, dîye sordum. O: Hangisi olursa, dedi. Nitekim yüce Allah:
"Sizden kim hasta veya yolcu olursa.." diye buyurmuştur. Buhârî der ki: İshak bu hadisi bilmiyordu.
Ebû Hanîfe de der ki: Kişi oruçlu iken orucunu açmadığı takdirde gözünün ağrısının ya da sıtmasının artmasından korkarsa orucunu açar.
2- Yolcunun Oruç Tutması:
Yüce Allah'ın: "Veya yolcu olursa..." âyetinde sözü geçen ve oruç açmayla namazı kısaltmanın câiz olduğu yolculuk hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bununla birlikte yolculuğun cihad ve hac gibi itaat yolculuğu olması halinde, hükümde ittifak ve icma halindedirler. Akrabalık bağını gözetmek ve zaruri geçim talebi maksadıyla yapılan yolculuklar da bunlar gibidir.
Ticaret ve mubah maksatlarla yapılan yolculuklar hakkında ise men' ve câiz kabul etmek açısından farklı görüşler vardır. Câiz kabul eden görüşler daha tercihe değerdir.
İsyankârın yolculuğu hususunda ise câiz olup olmaması açısından farklı görüşler vardır. Câiz olmayacağı görüşü daha tercihe değer bulunmuştur. Bu açıklamalar İbn Atiyye'ye aittir.
İmâm Mâlik'e göre oruç açmak için gereken uzaklık, namazı kısaltmak için gereken uzaklıktır. Bunun miktarı hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. İmâm Mâlik bir gün ve bir gecelik yoldur demiş, daha sonra bundan dönerek: Kırksekiz mildir demiştir. İbn Huveyzimendad der ki: Maliki mezhebinin zahir olan görüşü budur. Bir seferinde İmâm Mâlik kırkiki mil demiştir. Bir seferinde otuzaltı mil demiştir. Bir seferinde bir gün bir gecelik yolculuk demiştir. Ondan iki günlük mesafe de rivâyet edilmiştir. Bu, Şâfiî'nin de görüşüdür. Kimi zaman kara ile denizdeki yolculuk arasında fark gözeterek denizde bir gün bir -gecelik yolculuk, karada ise kırksekiz mil demiştir. Maliki mezhebinde otuz mil görüşü de vardır. Mezhep dışı üç millik görüş de vardır.
İbn Ömer, İbn Abbâs ve es-Sevrî üç günlük yolculukta oruç açılır demiştir. Bu görüşü İbn Atiyye nakletmiştir.
Derim ki: Buhârî'deki ifade ise şöyledir: İbn Ömer ve İbn Abbâs dört beridlik bir mesafede oruç açar ve namazlarını kısaltırlardı, ki bu da onaltı fersahlık bir mesafedir. Buhârî, Taksir 4.
3- Yolculuk Yapacak Olanın Geceden Oruç Açmayı Niyet Etmesi:
İlim adamları ittifakla yolcunun Ramazan ayında geceden oruç tutmamayı kararlaştırmasının câiz olmadığını belirtmişlerdir. Çünkü yolcu ikamet edenin hilafına niyet etmekle yolcu olmaz. Ancak fiilen ve bu işi yapmakla yolcu olur. İkamet edenin ise belli bir fiil işlemesine gerek yoktur. Çünkü ikamete niyet ettiği takdirde derhal mukîm olur. Zira ikametin ayrıca bir amele ihtiyacı yoktur. O bakımdan aralarında fark vardır.
Yine yolculuğa çıkacağını ümit eden kimsenin yolculuğa çıkmadan önce orucunu açmasının câiz olmayacağı hususunda da ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Şayet orucunu açarsa İbn Habib'in dediğine göre: Eğer yolculuğu için hazırlığını yapmış ve hareket için gerekli tedbirlerini almış ise herhangi bir sorumluluğu yoktur. İbn Habib bu görüşünü Esbağ ve İbn el-Macuşun'dan nakletmektedir. Herhangi bir engel yolculuğa çıkmasını önlerse o takdirde üzerine keffaret düşer. Bundan kurtulabilmesi için ise yolculuk yapması yeterlidir.
Îsa'nın İbnu'l-Kasım'dan rivâyetine göre ise ona düşen sadece bir günlük kaza etmektir. Çünkü o oruç açmakla te'vilde bulunmaktadır.
Eşheb de şöyle der: İster yolculuğa çıksın isterse çıkmasın keffaret diye herhangi bir sorumluluğu olmaz.
Suhnûn da der ki: İsterse yolculuğa çıksın isterse çıkmasın keffaret ödemesi gerekir. Bu ise yarın ay hali olacağım deyip bundan dolayı orucunu açan kadın durumundadır. Ancak Suhnun daha sonra Abdülmelik ile Esbağ'ın görüşlerini kabul eder ve şöyle der: Hayır, böyle bir yolculuk niyeti taşıyan bir kimse kadın gibi değildir. Çünkü erkek dilediği takdirde yolculuğa çıkabilir. Kadın ise kendi isteğiyle ay hali olamaz.
Derim ki: İbnu'l-Kasım ile Eşheb'in keffaret olmadığına dair görüşleri güzel bir görüştür. Çünkü böyle bir kimse kendisi için yapması câiz olan bir işi yapmıştır. Ve kişinin zimmeti (sorumluluktan) beridir. Kişinin zimmetinde ancak yakîn ile herhangi birşey sabit olur (yani yakîn ile bir borcu ödeme sorumluluğu ortaya çıkar). Böyle bir görüş ayrılığı varken ise yakîn olmaz. Diğer taraftan yüce Allah'ın: "Veya yolcu olursa" âyetinin gereği de budur. (Yani üzerine keffaret düşmemesi gerekir).
Ebû Ömer ise der ki: Bu, ilim adamlarının bu mes'ele ile ilgili görüşlerinin en sahih olanıdır. Çünkü böyle bir kimse maksatlı olarak orucun hürmetini çiğnemiş değildir. O sadece te'vilde bulunan bir kimsedir. Eğer yolculuk niyetiyle birlikte oruç yemek -yola çıkmasından önce olduğundan dolayı- üzerine keffareti gerektiriyor olsaydı, yola koyulması üzerinden bu keffareti düşüremezdi. Bu konu üzerinde düşündüğümüz takdirde bunun yüce Allah'ın izniyle böyle olduğunu görürüz.
Diğer taraftan Darakutnî şunu rivâyet etmektedir: Bize Ebû Bekr en-Neysaburî anlattı, bize İsmail b. İshak b. Sehl Mısır'da anlattı, bize İbn Ebi Meryem anlattı, bize Muhammed b. Ca'fer anlattı, bana Zeyd b. Eslem haber vererek dedi ki: Bana Muhammed b. el-Münkedir, Muhammed b. Kab'dan haber vererek, onun şöyle dediğini bildirdi: Ramazan ayında Enes b. Mâlik'in yanına vardım. Yola çıkmak istiyordu. Bineği hazırlanmış, yolculuk elbisesini giyinmişti. Güneş de batmak üzereydi. Kendisine yemek getirilmesini istedi, ondan yedi sonra da bineğine bindi. Ben ona: Bu yaptığın sünnet midir? dedim, o: Evet dedi. Darakutnî, II, 188.
Yine Enes'ten şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bana Ebû Mûsâ dedi ki: Yolculuğa çıktığın zaman oruçlu çıktığını geri dönüp (evine) girdiğinde de oruçlu girdiğini haber aldım. Ben sana: Çıktığında oruçsuz olarak çık, girdiğinde de oruçsuz olarak gir diye bildirmedim mi? Darakutnî, II, 188.
Hasan-ı Basrî de der ki: Yolculuğa çıkmak istediği gün dilediği takdirde evinde orucunu açabilir. Ahmed de der ki: Beldesinin evlerinden uzaklaştı mı orucunu açar. İshak ise şöyle der: Hayır, ayağını bineğinin üzerine koymakla birlikte orucunu açar.
İbnu'l-Münzir der ki: Ahmed'in görüşü sahihtir. Çünkü fukaha şöyle der: Güne sağlıklı olarak başlayıp sonradan hastalanırsa günün geri kalan kısmında orucunu açar. Aynı şekilde güne mukîm olarak başlayıp sonradan yolculuğa çıkarsa yine orucunu açabilir.
Bir kesim ise şöyle demektedir: İsterse fiilen yolculuğa başlamış olsun o gün orucunu açmaz. ez-Zührî, Mekhul, Yahya el-Ensarî, Mâlik, el-Evzaî, Şâfiî, Ebû Sevr ve re'y sahipleri de bu görüştedir.
Ancak orucunu açtığı takdirde hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Hepsi orucunu kaza eder fakat keffaret ödemez, derler. Mâlik der ki: Çünkü yolculuk sonradan ortaya çıkan bir mazerettir. Daha sonra başgösteren hastalık gibidir. Şu kadar var ki İmâm Mâlik'in arkadaşlarından birisinin görüşüne göre hem kazasını yapar, hem de keffarette bulunur. Bu İbn Kinane ve el-Mahzûmî'nin de görüşüdür. el-Bacî, bu görüşü Şâfiî'den de nakletmektedir.
İbnu'l Arabî de bu görüşü tercih etmiş ve benimsemiştir. Bunu şöyle açıklamaktadır:
Çünkü yolculuk ibadetin lazım oluşundan sonra ortaya çıkmış bir özürdür. Ayrıca yolculuk, hastalık ve ay halinden farklıdır. Çünkü hastalık kişiye oruç açmayı mubah kılar. Hayız ise oruç tutmayı kadına haram kılar. Yolculuk ise oruç açmayı yolcuya mubah kılmaz. O bakımdan orucun hürmetini (saygınlığını) ihlal ettiğinden dolayı keffaret orucu tutması gerekir.
Ebû Ömer ise şöyle demektedir: Ancak bu görüşün hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü yüce Allah Kitab'ta ve sünnette yolcuya oruç açmayı mubah kılmıştır. "Orucunu açmaz" diyenlerin bu hükmü ise oruca başladığından dolayı açmamasının müstehap olduğunu ifade etmek içindir. Bununla birlikte eğer Allah'ın müsaade ettiği ruhsatı kabul eder ve uygularsa kazasını yapması gerekir. Keffarette bulunmasının ise açıklanabilir bir tarafı yoktur.
Keffarette bulunmayı gerekli görenler Allah'ın da Rasûlünün de vacip kılmadığını vacip görmüşlerdir. İbn Ömer'den ise bu mesele hakkında şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Yolcu olarak yola çıktığı takdirde dilerse o gününün orucunu açar. Bu aynı zamanda Şa'bî, Ahmed ve İshak'ın da görüşüdür.
Derim ki: Buhârî, bu mes'eleyle ilgili şu şekilde bir başlık kullanır: "İnsanlar kendisini görsünler diye yolculukta oruç açan." Daha sonra İbn Abbâs'ın şu şekildeki hadisini nakleder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'den Mekke'ye gitmek üzere yola çıktı. Usfan denilen yere varıncaya kadar oruçlu idi, daha sonra kendisine su getirilmesini istedi. İnsanlara göstersin diye suyu elleriyle kaldırdı ve orucunu açtı. Mekke'ye varıncaya kadar bu böyle oldu. Hazret-i Peygamber bunu Ramazan ayı'nda yapmış idi. Buhârî, Savm 38.
Bu hadisi Müslim de İbn Abbâs'tan rivâyet etmiş ve o hadiste şöyle demiştir: Daha sonra Hazret-i Peygamber içinde içecek bulunan bir kap getirilmesini istedi. İnsanlar onu görsünler diye gündüzün o kaptan içti, sonra da orucunu açtı ve Mekke'ye gelinceye kadar bu böyle oldu.
İşte bu âyetler açık birer nastırlar. Dolayısıyla buna muhalif olan görüşler kendiliğinden sakıt olur. Başarı Allah'tandır.
Bu hadis aynı zamanda oruç niyeti yolculukta yerine gelmez, diyenlere karşı da bir delildir. Hazret-i Ömer, İbn Abbâs, Ebû Hüreyre ve İbn Ömer'den bu görüş (yolculukta orucun olmayacağı görüşü) rivâyet edilmiştir. İbn Ömer der ki: Yolcu iken oruç tutan kimse ikamet edince kazasını yapar. Abdurrahman b. Avf tan da, yolculukta oruç tutan mukîm iken orucunu açan gibidir der. Nesâî, Siyam 53.
Zahir ehlinden bir grup ilim adamı da bu görüştedir. Delil olarak da yüce Allah'ın:
"Onlar sayısınca başka günlerde (oruç tutsun)" âyetini delil gösterirler ki ileride buna dair açıklamalar gelecektir. Ayrıca Ka'b b. Âsım'ın şu rivâyetini de delil gösterirler: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Yolculukta oruç tutmak iyilikten değildir." Buhârî, Savm 36; Müslim, Siyam 92; Ebû Dâvûd, Savm 44.
Yine bu hadis şu görüş sahiplerine karşı da delildir: Yolculukta iken oruç tutmayı geceden niyet eden bir kimse herhangi bir mazereti bulunmasa dahi orucunu açabilir. Mutarrif de bu görüştedir. Şâfiî'nin iki görüşünden birisi de budur. Hadis ehlinden bir topluluk da bu görüştedir.
İmâm Mâlik böyle bir kimsenin hem kazasını tutmasını hem de keffaret orucu tutmasını vacip görürdü. Çünkü böyle bir kimse oruç açmak ve oruç tutmakta muhayyer idi. O oruç tutmayı tercih edip geceden oruç tutmayı niyet edince artık oruç açamaz olur. Özürsüz olarak kasten orucunu açtığı takdirde hem kaza etmesi, hem de keffaret orucu tutması gerekir. İmâm Mâlik'ten böyle bir kimsenin keffaret orucu tutması gerekmediğine dair rivâyet de gelmiştir. İmâm Mâlik'in arkadaşlarının çoğunun görüşü budur. Şu kadar var ki Abdülmelik şöyle demiştir: Şayet hanımıyla cima ederek oruç açarsa keffaret öder. Çünkü böyle bir davranış yolculuğa karşı onu güçlendirmez ve onun için mazeret de değildir. Çünkü yolcu olan kimseye oruç açmasının mubah kılınması bu sayede yolculuğa karşı güçlensin diyedir.
Irak ve Hicazlı diğer fukahâ ise şöyle demektedir: Böyle bir kimseye keffaret düşmez. Bunlar arasında es-Sevrî, el-Evzaî, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve sair Kûfeli âlimler de vardır. Bu açıklamaları Ebû Ömer yapmıştır.
4- Yolculukta Oruç Tutmak mı Daha Faziletlidir, Oruç Açmak mı?
İlim adamları yolculukta oruç açmak mı oruç tutmak mı daha faziletli olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik ve Şâfiî kendilerinden gelen bazı rivâyetlerde şöyle demektedirler: Gücü yeten kimse için oruç tutmak daha faziletlidir. Mâlikî mezhebinin özü, bu konuda yolcunun muhayyer bırakılması şeklindedir. Şâfiî mezhebinde de durum bundan ibarettir. Şâfiî ve ona uyanlar böyle bir kimse muhayyerdir, derler ve bu konuda yolcunun durumuna göre farklı hüküm vermezler. İbn Uleyye de bu görüştedir. Çünkü Enes (radıyallahü anh) yolu ile gelen hadiste şöyle demektedir: Ramazan ayında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yolculuk yaptım. Oruç tutan oruç tutmayanı ayıplamadığı gibi oruç tutmayan da oruç tutanı ayıplamamıştır. Bu hadisi Mâlik, Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Savm 37; Müslim, Siyam 93-99; Ebû Dâvûd, Savm 43; Nesâî, Siyam 59; Muvatta’'', Siyam 23
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın iki arkadaşı Osman b. Ebi'l-As es-Sakafî ile Enes b. Mâlik’in şöyle dedikleri rivâyet edilmektedir: Yolculukta oruç tutmak gücü yeten için daha faziletlidir. Bu aynı zamanda Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının da görüşüdür.
İbn Ömer ile İbn Abbâs'tan ruhsat daha faziletlidir, dedikleri rivâyet edilmiştir. Said b. el-Müseyyeb, en-Nehaî, Ömer b. Abdülaziz, Mücâhid, Katâde, Evzaî, Ahmed ve İshak da bu görüşü ifade etmişlerdir. Bütün bunlar oruç açmak daha faziletlidir derler. Gerekçe olarak da yüce Allah'ın:
"Allah size kolaylık diler, güçlük dilemez" (el-Bakara, 2/185) âyetini gösterirler.
5- Ramazanda Oruç Tutamadığı Gün Kadar Ramazan Dışında Tutar:
Yüce Allah'ın:
"Onlar sayısınca başka günlerde (oruç tutsun)" âyetinde hazf vardır. Yani sizden her kim hasta ya da yolcu olur ve oruç açarsa bunların kazasını yapsın, demektir.
İlim adamlarının çoğunluğuna göre bir şehir halkı yirmidokuz gün oruç tutsalar ve o şehirde hasta birisi bulunup sıhhatine kavuşmasa yirmidokuz gün kaza eder.
Aralarında Hasen b. Salih b. Hayy'in da bulunduğu bir topluluk ise o günlerin sayısına bakmaksızın bir aya bir ay karşılık olarak kaza eder demiştir.
el-Kiya et-Taberî ise bu, doğru olmaktan uzaktır, der. Çünkü yüce Allah:
"Onlar sayısınca başka günlerde" diye buyurmuştur. Sair günlerden bir ay oruç tutar dememiştir. Yüce Allah'ın:
"Onlar sayısınca" diye buyurması, Ramazan ayında oruç tutmadığı gün sayısına eşit olarak kaza etmesi gerektiğini ifade eder. Ramazanın bir kısmında oruç açtığı takdirde Ramazandan sonra,-oruç açtığı gün sayısınca kaza etmesi gerektiği hususunda ise bir şüphe yoktur. Ramazan boyunca oruç tutmayan bir kimsenin hükmünün de aynı şekilde günlerinin sayısına itibar etmesi gerekir.
6- Onlar Sayısınca...
Âyet-i kerimede geçen "onlar sayısınca" kelimesi bir mübtedanın haberi olmak üzere merfudur. Yani bunun hükmü, veya vacip, onlar sayısınca.. oruç tutmaktır. Ona düşen o günler sayısınca oruç tutmaktır, şeklindeki bir takdir de doğru olur. Kisaî bu kelimenin mansup olmasının câiz olacağını söyler. Yani o kimse diğer günlerde oruç tutmadığı günler sayısınca oruç tutsun, demektir. Anlamının, böyle bir kimsenin o günler sayısınca oruç tutması gerekir, olduğu da söylenmiştir.
Burada "o günler sayısınca oruç" taktirindeki ifadeden, muzaf olan "oruç" anlamındaki kelime hazfedilerek "sayısınca" anlamındaki "iddet" kelimesi onun yerini almıştır. "İddet" kelimesi, "saymak" anlamındaki "add" kelimesinden "fi'le" vezninde olup, ma'dut (sayılan) anlamındadır.
Kadının iddet beklemesi de (sayılı günler olduğundan) aynı kökten gelmektedir.
Başka günlerde..." âyetinde, "başka" anlamındaki kelime Sîbeveyh'e göre munsarıf değildir. Çünkü bu kelime (nakşı dolaysıyla) adidir. (Tarif için gelen elif-lâm düşer; o bakımdan munsarıf olmaz). Çünkü bu kabilden olup "Fual" vezninde olan kelimeler aslında elif-lâm'lı gelirler: el-Kubas, el-Fudal gibi. el-Kisâî ise bu kelime "âher" kelimesinden adl'dir. Hamsa ve humar demek gibi. Munsarıf olmaması bundandır.
Bir başka görüşe göre, munsarıf olmayışı "cuma"' vezninde olduğundan dolayıdır ve bu âyette "günler"in sıfatıdır. Bu kelime "iddet: sayısınca" kelimesinin sıfatı olduğu sanılmasın diye "uhrâ" gelmemiştir.
"Uhar"ın, "uhrâ"nın çoğulu olduğu da söylenmiştir. Âdeta "günler" önce "uhrâ" diye nitelendirilmiş; sonra çoğul yapılarak "uhar" diye nitelendirilmiş gibidir.
"Eyyam: günler" kelimesinin sıfatı (çoğul müennes hükmünde olduğundan) müennes gelmesi gerektiği için "uhar" diye sıfatlanmış olduğu da söylenmiştir.
7- Kaza Oruçları Peşpeşe mi Tutulur, Ayrı Ayrı Tutulabilir mi?
Kaza tutulan oruçların peşpeşe tutulmasının vücûbu hususunda iki ayrı görüş vardır. Bunları Dârakutnî Sünen'inde kaydetmektedir: Âişe (radıyallahü anha)dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Yüce Allah'ın:
"Onlar sayısınca -peşpeşe- başka günlerde" âyeti nazil oldu ve sonra "peşpeşe" kelimesi neshedildi. Dârakutnî, bu sahih bir isnaddır der. Dârakutnî, II, 192.
Ebû Hüreyre'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Her kimin üzerinde Ramazan ayından tutması gereken bir miktar oruç var ise onu peşpeşe tutsun ve kesintiye uğratmasın." Dârakutnî, II, 192.
Bu hadisin isnadında Abdurrahman b. İbrahim vardır ki rivâyet ettiği hadisleri zayıftır.
Bu hadisi İbn Abbâs'tan Ramazan orucunun kazasını yapma bölümünde senedini kaydederek: "Onu istediğin gibi tut" diye rivâyet etmektedir. İbn Ömer ise: "Ne şekilde oruç tutmadı isen, o şekilde o günleri tut" demiştir. Dârakutnî, II, 192.
Ebû Ubeyde b. el-Cerrah, İbn Abbâs, Ebû Hüreyre, Muaz b. Cebel ve Amr b. el-As'tan da bu söz senediyle birlikte rivâyet edilmiştir. Dârakutnî, II, 192-193. Muhammed b. el-Münkedir'den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bana ulaştığına göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Ramazan orucunun (kazasının) parça parça ayrılması hakkında soru soruldu da şu şekilde cevap vermiştir: "Bu sana kalmış birşeydir. Sizden herhangi birinizin üzerinde ödemesi gereken bir borç varken o bir dirhem iki dirhem verip ödeyecek olursa ne dersin? Bu kişi borcunu ödemiş olmaz mı? Allah affedip mağfiret etmeye daha bir lâyıktır." Bu hadisin isnadı hasendir. Şu kadar var ki mürseldir ve muttasıl olarak sabit değildir. Dârakutni, II, 194
İmâm Mâlik'in Muvatta’'"ında Nafi'den gelen rivâyete göre Abdullah b. Ömer şöyle dermiş: Hastalık ya da yolculuk dolayısıyla Ramazan ayında arka arkaya oruç açan bir kimse kazasını da arka arkaya tutar. Muvatta’'', Siyam 45. Ancak Muvatta’''daki ibare: "Ramazan'da hastalık ya da yolculuk sebebiyle oruç açan kimse, kazasını peşpeşe tutar" şeklindedir
el-Bacî ise (Muvatta’'' şerhi olan) el-Münteka adlı eserinde şöyle demektedir: "Bu ifadenin vacip olanın hangisi olduğunu haber verme kastıyla olması ihtimal dahilinde olduğu gibi müstehab olanı haber vermek istemesi de muhtemeldir. Fukahanın çoğunluğu arka arkaya tutmasının müstehab olduğu görüşündedir. Ayrı ayrı tutarsa da yerine gelir. Mâlik ve Şâfiî'nin görüşü budur. Bu görüşün sahih oluşuna delil yüce Allah'ın:
"Onlar sayısınca başka günlerde" âyetidir ve burada özellikle ayrı ayrı veya peşpeşe diye söz etmemiştir. Kaza yapan bir kimse bu günleri dağınık olarak kaza etse sair günlerden tutmadığı günler sayısınca oruç tutmuş olur ve bunun da yeterli olması icabeder."
İbnu'l Arabî de şöyle der: Arka arkaya oruç tutmak Ramazan ayında vaciptir. Çünkü Ramazan ayı oruç tutmak için tayin edilmiştir. Orucun kazasında ise tayin sözkonusu değildir. O bakımdan ayrı ayrı tutmak da caizdir.
8- Orucun Kazasının Hükmü:
Yüce Allah'ın:
"Onlar sayısınca başka günlerde.." diye buyurması tutulmayan oruçların belli bir zaman tayini sözkonusu olmaksızın kazasının vacip olduğunu göstermektedir. Çünkü burada lâfız bütün zamanlar hakkında serbest bir şekilde kullanılmıştır. Özel olarak bir zamana tahsis edilmiş değildir.
Buhârî ile Müslim'deki rivâyete göre Hazret-i Âişe şöyle demiş: Bazen Ramazan ayından üzerimde borç oruç kaldığı olurdu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile olan ilgilenmem dolayısıyla ancak Şa'ban ayında kazasını yapabiliyor idim. Bir diğer rivâyette ise: "Bu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dolayısıyla böyle oluyordu" ifadesi de vardır. Buhari, Savm 40, Müslim, Siyam 151; Nesâî, Siyâın 64; İbn Mâce, Siyam 13; Müsned, VI, 124, 179.
İşte bu başlı başına bir nas ve âyet-i kerimeyi daha ileri derecede açıklayan bir buyruktur. Ayrıca bu, Davud (ez-Zahirî)nin: İki "Şevvâl'in ikinci gününde(n itibaren) orucunu kaza etmesi gerekir" görüşünü de reddetmektedır. Davud'a göre kazasını tutmaksızın ölen günahkârdır. Buna dayanarak şunları söyler: Eğer bir köle azad etmesi gerektiği halde belli bir bedel karşılığında satılan bir köle bulur ise onu bırakıp bir başkasını satın alma hakkı yoktur. Çünkü onun üzerinde farz olan bulacağı ilk köleyi azad etmektir. Başkasını azad etmesi onun için yeterli olmaz. Eğer kendisinin kölesi varsa bir başka köle satın alması câiz değildir. Şayet yanındaki köle (azad edilmeden) ölürse -muayyen bir köle azad etmeyi adayıp da ölmesi halinde bu adağın batıl olması halinde olduğu gibi- köle azad etmesi batıl olmaz. Ancak bu hadis onun görüşünün bozuk olduğunu göstermektedir.
Kimi usûl âlimleri şöyle demektedir: Şevvalin ikinci gününün geçmesinden sonra (üzerinde kaza borcu olan kimse) ölse kazasını yapma azmi bulunması şartıyla günahkâr olmaz. Sahih olan görüş böyle bir kimsenin günahkâr ve kusurlu olmayacağı şeklindedir. Cumhûrun görüşü de budur. Şu kadar var ki, ölüm gelip de üzerinde farz borç kalmasın diye oruç kazasını erken yapması müstehaptır.
9- Bir Sonraki Ramazana Kadar Kazasını Yapamazsa:
Ramazan ayından kazasını yapması gereken birtakım borcu olup da bayramdan sonra o günler sayısınca oruç tutması mümkün olan günler geçtiği halde o da oruç tutmayı ertelese daha sonra da bir başka Ramazana kadar orucunun kazasına imkân vermeyen bir engel ile karşılaşırsa, böyle bir kimsenin fakirlere yemek yedirmesi gerekmez. Çünkü bu kişi kendisi için câiz olan ertelemeyi yapmakla kusurlu hareket etmiş olmaz. Mâlikî mezhebine mensup Bağdat âlimlerinin görüşü budur. Bunu el-Müdevvene'de yer alan İbnu'l-Kasım'ın bir görüşü olarak kabul ederler.
10- Ramazan Orucunu Şa'ban Bitinceye Kadar Kaza Etmezse:
Ramazan ayı orucunun kazasını, yapıldığı en son vakit olan Şa'ban ayından sonrasına kazasını tehir edecek olursa bundan dolayı bir keffaret gerekir mi, gerekmez mi? Mâlik, Şâfiî, Ahmed ve İshak gerekir, derler. Ebû Hanîfe, el-Hasen, en-Nehaî ve Davud gerekmez, demişlerdir.
Derim ki: Buhârî de bu görüştedir. Çünkü Buhârî şöyle demektedir: Ebû Hüreyre'den mürsel olarak ve İbn Abbâs'tan böyle bir kimsenin yemek yedirmesi gerektiğini kabul ettikleri zikredilmekte ise de, yüce Allah yemek yedirmekten söz etmemekte, sadece: "Onlar sayısınca başka günlerde" diye buyurmaktadır. Buhârî, Savm 40.
Derim ki: Ebû Hüreyre'den müsned olarak bir diğer Ramazana erişinceye kadar önceki Ramazandan kalma borcunu kaza etmekte kusurlu davranan kimse hakkında şöyle dediği rivâyet edilmiştir: O senenin Ramazan ayı orucunu herkesle birlikte tutar, oruç açtığı ayın günlerini de (sonradan) tutar ve her bir gün için bir yoksula yemek yedirir. Bunu Darakutnî rivâyet etmiş ve isnadı sahihtir, demiştir. Darakutnî, II, 197
Yine Ebû Hüreyre'den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a merfu olarak rivâyet edildiğine göre Ramazan ayında hastalığından dolayı oruç açan sonra da sağlığına kavuşup bir diğer Ramazana ulaşıncaya kadar kazasını yapmayan kişi hakkında şöyle buyurmuş: "Önce yeni idrak ettiği ayın orucunu tutar, sonra da oruç açtığı ayın orucunu tutup her bir gün için bir yoksula yemek yedirir." Bu hadisin isnadında İbn Nâfi' ile İbn Vecih vardır ki her ikisi de zayıf ravidir. Darakutnî, II, 197
11- Bir Sonraki Ramazana Kadar Hastalığı Devam Edenin Orucu:
Bir diğer Ramazan gelinceye kadar hastalığı devam edip sıhhatine kavuşmayacak olursa durum ne olur? Bu hususta Darakutnî'nin İbn Ömer'den rivâyetine göre böyle bir kimse her bir güne karşılık bir yoksula bir mud buğday yedirir; sonra da kaza etmesi gerekmez.
Yine Darakutnî Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Eğer iki Ramazan arası sağlığına kavuşamayacak olursa önceki Ramazanın yerine oruç tutar, ikincisinin yerine de yoksula yemek yedirir, ayrıca kaza etmesi gerekmez. Eğer sağlığına kavuşmakla birlikte bir diğer ramazan gelip yetişinceye kadar oruç tutmazsa yeni Ramazanın orucunu tutar ve önceki ramazan yerine yoksula yemek yedirir. Eğer (ikinci Ramazanda) oruç açarsa onun kazasını yapar. Bunun da isnadı sahihtir. Darakutnî, II, 197-198
Mezhebimize mensup ilim adamları ise şöyle demektedir: Ashab-ı kiramın bu konudaki görüşleri kıyasa muhaliftir. Ama onlar delil olarak gösterilebilir. İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre, adamın birisi ona gelmiş ve iki Ramazan süresiyle hastalandım, demiştir. İbn Abbâs ona: Senin hastalığın iki Ramazan arası hep devam etti mi yoksa ikisi arasında sağlığına kavuştuğun oldu mu, diye sormuş. Adam ona: Hayır sağlığıma kavuştuğum oldu, deyince İbn Abbâs ona: İki Ramazan kadar oruç tut ve altmış tane yoksula yemek yedir. İşte bu onun: "Eğer hastalığı devam edecek olursa üzerinde kaza yükümlülüğü yoktur" görüşünden ayrıdır. Bu, onların gebe ve süt emziren kadın hakkındaki görüşlerini de andırmaktadır. Onlara göre bu durumdaki kadınlar yoksula yemek yedirirler fakat ayrıca oruçlarını kaza etmezler. Nitekim ileride ("Oruç tutmaya gücü yetmeyenler..." âyetini açıklarken) gelecektir.
12- Fakire Yedirilecek Miktar:
Bu durumda olan kimseye yoksula yemek yedirmesi gerektiği kanaatinde olanlar yedirmesi gereken miktar hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Ebû Hüreyre, el-Kasım b. Muhammed, Mâlik ve Şâfiî: Her bir gün için bir mud (buğday) yedirir derken, es-Sevrî: Her bir gün için yarım sa' (buğday) yedirir, demiştir.
13- Ramazanın Kazasını Yapanın Oruç Açması veya Cima Etmesi:
Ramazan ayının orucunu kaza ederken oruç açan ya da cima eden kimseye ne gerektiği hususunda farklı görüşler vardır. Mâlik der ki: Unutarak Ramazanın kazasından bir gün oruç açan bir kimsenin o günü kaza etmesi dışında herhangi bir sorumluluğu yoktur. O gününün orucunu devam ettirmesi -ilgili görüş ayrılıkları dolayısıyla- müstehabtır. Daha sonra onun kazasını yapar.
Kasten orucunu açarsa günahkâr olur ve onun için sadece o günün kazasını yapmak gerekir. Bununla birlikte oruçlu imiş gibi devam etmesine gerek yoktur. Çünkü bu durumda oruçlunun uzak durması gereken şeylerden böylesine uzak durmasının anlamı yoktur. Zira kasten oruç açtığından dolayı bütün ilim adamlarına göre bu kimse oruçlu değildir.
Keffarete gelince, Mâlik ve arkadaşları arasında böyle bir durumda keffaretin gerekmediği hususunda görüş ayrılığı yoktur. İlim adamlarının çoğunluğunun görüşü de budur. Mâlik der ki: Hanımına yaklaşmak veya bir başka sebep dolayısıyla Ramazan kazası olarak tuttuğu bir günde oruç açan bir kimse için keffaret yoktur. Onun üzerinde sadece o günün kazasını yapmak sözkonusudur.
Katâde de şöyle demektedir: Ramazan kazasını tutarken cima eden kimsenin hem o günü kaza etmesi hem de keffaret gerekir. İbnu'l-Kasım'ın Mâlik’ten rivâyet ettiğine göre Ramazan kazasını tutarken oruç açan kimsenin iki gün oruç tutması gerekir. İbnu'l-Kasım önceleri bu şekilde fetva verirken daha sonra bu görüşten vazgeçmiş; daha sonra da şöyle demiş: Kaza orucunun kazasını yaparken kasten oruç açarsa onun yerine iki gün oruç tutar. Tıpkı hanımı ile cima etmek suretiyle haccını ifsad eden kimsenin haccını ifsad etmesi ve bir sonraki sene haccederken aynı şekilde hanımı ile cima edip tekrar haccını ifsad edenin iki tane hacc yapmakla mükellef olması gibi.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) de der ki: Hac hususunda İbn Vehb ile Abdülmelik ona (İbnu'l-Kasım'a) muhalefet etmişlerdir. Hakkında ihtilaf edilen bir hüküm esas alınarak kıyas yapılması gerekmemektedir. Bence doğrusu -en iyi bilen Allah'tır- her iki halde de o kimse için sadece bir günün kazası gerekir. Çünkü onun tutması gereken tek bir gündür ve bu günü iki defa ifsad etmiştir.
Derim ki: Yüce Allah'ın:
"Onlar sayısınca başka günlerde" âyetinin gerektirdiği de budur. Ramazan ayının kazasını yaparken iftar ettiği günün yerine ne vakit tam bir gün oruç tutarsa o vakit üzerinde vacip olanı yerine getirmiş olur. Onun yerine getirmesi gereken başka bir yükümlülük yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
14- Ramazan Ayında Orucunu Açan ve Vefat Edenin ya da Yolculuğa Çıkıp Yolculuğunda Ölenin Durumu:
Ramazan ayında bir hastalık sebebiyle oruç açıp da o hastalığı sonucu ölen veya yolculuğa çıkıp da o yolculuğunda ölen bir kimse için herhangi bir sorumluluğun sözkonusu olmayacağı Cumhûr tarafından kabul edilmiştir. Tavus ve Katâde ise iyileşmeden önce vefat eden hasta hakkında onun yerine (mirasçıları tarafından oruç tutamadığı günler sayısınca) yemek yedirilir, demişlerdir.
15- Üzerinde Ramazandan Oruç Borcu Olduğu Halde Ölenin Hükmü:
Üzerinde Ramazan ayından kaza etmesi gereken borcu olup da ölen kişinin hükmü hakkında farklı görüşler vardır. Mâlik, Şâfiî ve Sevrî der ki: Kimse kimsenin yerine oruç tutmaz.
Ahmed, İshak, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd ve Zahirîler, başkası onun yerine oruç tutar. Şu kadar var ki onlar bu durumu adak orucuna has olarak kabul etmişlerdir. Buna benzer bir görüş Şâfiî'den de rivâyet edilmiştir.
Ahmed ve İshak, Ramazan ayının kazası ile ilgili olarak onun adına yemek yedirilir, derler.
Oruç tutulacağını kabul edenler Müslim'in Hazret-i Âişe'den rivâyet ettiği şu Hadîs-i şerîfi delil gösterirler.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse onun velisi yerine oruç tutar." Buhârî, Savm 42; Müslim, Siyam 153; Ebû Dâvûd, Savm 41; İbn Mâce, Keffârât 19; Müsned, VI, 69.
Şu kadar var ki bu âyet oruca dair genel bir hükümdür.
Bunu yine Müslim tarafından rivâyet edilen İbn Abbâs'ın şu rivâyeti tahsis etmektedir: Bir kadın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip şöyle der: Ey Allah'ın Rasûlü, benim annem üzerinde adak borcu olduğu halde vefat etti. -Bir rivâyette ise "bir ay oruç borcu" denilmektedir.- Ben onun yerine oruç tutayım mı? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Eğer annenin üzerinde ödemesi gereken bir borç olsaydı sen de onun adına bu borcu ödeseydin bu onun adına bir ödeme olur muydu ne dersin?" Kadın: Evet deyince Hazret-i Peygamber: "Annenin yerine oruç tut" diye buyurdu. Müslim, Siyam 154, 156; Buhârî, Savm 42. Ayrıca bak. Buhârî, Eymân 30, İ'tisâm 12; Tirmizî, Savm 22...
İmâm Mâlik ve ona uygun görüş belirtenler yüce Allah'ın:
"Hiçbir (günah) yüklenici bir diğerinin yükünü yüklenmez." (el-En'am, 6/164);
"Ve insan için kendi çalıştığından başka birşey yoktur." (en-Necm, 53/39);
"Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir" (el-En'am, 6/164) ile Nesâî'nin İbn Abbâs'tan naklettiği şu hadisi delil gösterirler. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kimse kimse adına namaz kılamaz. Kimse kimse adına oruç tutamaz. Fakat her bir gün yerine onun adına bir mud buğday (yoksullara) yedirir." Beyhakî, es-Sünenu'l-Kubrâ, IV, 429'da: "Kimse kimse adına oruç tutamaz..." bölümünden itibaren, IV, 430'daki İbnu't-Türkmânî'den naklen notta: Hadisin tümü kaydedilip Nesâî'ye atfedilmekte ve sahih olduğu bildirilmektedir. "Nesâi’den kasıt da Kütüb-i Sitte'den sayılan Sünen değil, Sünen-i Kübrâ'dır, denilmektedir. Derim ki: Bu Hadîs-i şerîf umumîdir. Hazret-i Peygamber'in: "Kimse kimse adına oruç tutamaz" âyeti ile Ramazan orucunun kastedilmiş olması ihtimal dahilindedir. Adak orucu ise caizdir. Buna delil ise İbn Abbâs tarafından rivâyet edilen hadis ile başkalarıdır.
Yine Müslim'in Sahih'inde yer alan ve Büreyde yoluyla gelen bir Hadîs-i şerîf İbn Abbâs'ın hadisine benzerdir. Bu hadisin bazı rivâyet yollarında şöyle denmektedir: Annemin üzerinde iki ay oruç borcu vardır. Ben onun yerine oruç tutabilir miyim? Hazret-i Peygamber: "Onun yerine oruç tut" diye buyurunca kadın şöyle der: Annem hiçbir şekilde haccetmedi, onun yerine hac edebilir miyim? Hazret-i Peygamber: "Onun yerine haccet" diye buyurur. Müslim, Siyam 158
Burada kadının: "İki ay" demesi - doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya - Ramazan olması ihtimalini uzaklaştırmaktadır. İmâm Mâlik lehine gösterilebilecek en güçlü delil Medinelilerin uygulamasıdır. Celi kıyas ta bunu desteklemektedir. O da şudur: Oruç bedenî bir ibadettir. Malın bu ibadette herhangi bir ilgisi yoktur. Böyle bir ibadet kimin adına vacip olmuşsa onun yerine başkası tarafından yapılamaz. Bu (kıyas) hac ile çürütülemez. Çünkü haccın yerine getirilmesinde malın bir katkısı vardır.
16- Yolculukta Oruç Olmaz Diyenlerin Delilleri:
Oruç yolculukta olmaz ve yolculukta oruç tutanın mutlaka kaza etmesi gerekir diyenler, bu âyeti delil gösterirler. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Sizden kim hasta veya yolcu olursa onlar sayısınca başka günlerde (oruç tutsun)." Yani onun başka günler sayısınca oruç tutmak yükümlülüğü vardır, demektir ve bu durumda ifadede hazf veya söylenmeyen kelimeler yoktur.
Bu görüşün sallallahü aleyhi ve sellemunucuları ayrıca Hazret-i Peygamber'in: "Yolculukta oruç tutmak iyilik değildir" Hadisin kaynakları 3. başlıkta gösterilmiştir. hadisini de delil gösterirler. Ve derler ki: İyilik olmayan birşey günah demektir. İşte bu da Ramazan orucunun yolculuk halinde câiz olmadığının delilidir.
Cumhûr'un görüşüne göre ise bu âyette az önceden de geçtiği gibi "yolculuğa çıkıp da orucunu açarsa" şeklinde mahzuf bir ifade vardır ki sahih olan da budur. Çünkü Enes yoluyla gelen hadiste o şöyle demiştir: Ramazan ayında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yolculuğa çıktım. Oruçlu oruç tutmayanı ayıplamadığı gibi, oruç tutmayan da oruçluyu ayıplamıyordu. Bu hadisi Mâlik, Humeyd et-Tavil'den o Enes yoluyla rivâyet etmiştir. Hadisin kaynakları 3. başlıkta gösterilmiştir.
Müslim ise Ebû Said el-Hudrî'den şöylece rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Ramazan ayının onaltıncı günü gazaya çıktık. İçimizden kimisi oruç tuttu, kimisi tutmadı. Oruç tutan tutmayanı ayıplamadığı gibi oruç tutmayan da oruç tutanı ayıplamadı. Hadisin kaynakları 4. başlıkta gösterilmiştir.
"Oruç tutmaya gücü yetmeyenler de bir fakir doyumu fidye versinler. Bununla beraber kim hayır yaparsa işte bu, onun için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz" âyetine dair açıklamalarımızı da beş başlık halinde sunacağız:
1- Kıraat Farkları:
Yüce Allah'ın:
"Oruç tutmaya gücü yetmeyenler de.." anlamına gelen âyetinde yer alan kelimesini Cumhûr "ti" harfini esreli, "ya" harfini sakin (yani med harfi) olarak okumuştur...
İbn Abbâs'tan gelen meşhur kıraate göre "ti" harfini şeddesiz, vav harfini şeddeli olarak, "zorlukla bu oruca güç yetirenler" anlamında: şeklinde okumuştur.
Mücâhid'in de şeklinde okuduğuna dair bir rivâyet gelmiş ise de bu batıldır ve imkânsız bir kıraattir. Çünkü burada fiil: dan alınmadır. Bu fiilde "vav" harfinin bulunması gereklidir ve lazımdır. Bu fiilde "ye" harfinin herhangi bir alakası yoktur.
Ebû Bekr el-Enbarî der ki: Ahmed b. Yahya en-Nahvî, Ebû Züeyb'e ait olan şu beyiti bize okudu:
"Takatinin fevkinde katlan denildi, çünkü o
Dopdoludur ona gelen (ve ondan alan)ın ona zararı olmaz."
Görüldüğü gibi şair burada kelimesinde -ki âyet-i kerimede işaret edilen kelime ile aynı köktendir- "vav" harfini açıkça söylemiş bulunmaktadır. Bu da bunun yerine "ye" harfini kullananın, doğru bir şekilde kelimeyi kullanmadığını ortaya koyar.
İbnu’l-Enbarî-İbn Abbâs'tan bu kelimeyi "ye" harfini üstün "ti" ve ikinci ye harfini fethalı ve şeddeli olarak şeklinde okuduğunu rivâyet etmektedir ki aynı anlama gelmektedir.
Yine İbn Abbâs'tan Hazret-i Âişe, Tavus ve Amr b. Dinar'dan şeklinde "ye" harfi fethalı ve "ti" harfi şeddeli ve üstün olarak okunduğu rivâyet edilmektedir ki dilde bu da doğru bir okuyuştur. Çünkü bunun aslı şeklindedir. "Te" harfi sakin kılınıp "ti" harfine idğam edildikten sonra, "ti" harfi şeddeli olur. Ancak böyle bir okuyuş Kur'ân-ı Kerîm'den -onun Kur'ân'dan olduğunu kabul edenlere hilafen- değildir. Bu ancak açıklayıcı mahiyette bir okuyuştur.
Medinelilerle Şamlılar " Doyumu fidye" âyetini izafet terkibi şeklinde diye ve Yoksul" kelimesini de çoğul olarak diye okumuşlardır.
Buhârî, Ebû Dâvûd ve Nesâî'nin Atâ'dan onun da İbn Abbâs'tan rivâyetine göre bu kelimeyi tekil olarak şeklinde okumuştur ki Buhârî, Tefsir 2. sûre 25; Nesâî, Siyam 63. bu güzel bir okuyuştur. Çünkü bir gün ile ilgili hükmü açıklamaktadır.
Ebû Ubeyd bu okuyuşu tercih etmiştir. Aynı zamanda Ebû Amr, Hamza ve Kisaî'nin okuyuşu da bu şekildedir. Ebû Ubeyd der ki: Böylelikle bu okuyuş her bir gün için bir yoksulu yedirme gereğini açıklamış olmaktadır. Burada tek bir yoksul pek çok yoksul anlamına anlaşılabilmekle birlikte çoğul olarak zikredildiği takdirde tek bir yoksul yedirmeyi ifade etmez. "Yoksullar" şeklinde çoğul olarak kullanıldığı takdirde bir günde bunlardan kaç kişiye yemek yedirileceği -âyetin dışında bir delil olması müstesna- âyetten anlaşılmamaktadır.
Bu kelimenin "yoksullar" diye çoğul olarak okunması da şöyle açıklanabilir: Oruç tutmaya gücü yetmeyenler çoğul olup da onlardan her birisi bir miskine yemek yedirmek durumunda olduğundan dolayı burada da "miskin (yoksul)" kelimesi çoğul gelmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Muhsana olan kadınlara iftira atanlar sonradan dört şahit getiremeseler o kimselere seksen(er) değnek vurun." (en-Nûr, 24/4) Yani onlardan her birisine ayrı ayrı seksen değnek vurun demektir. Yoksa sözü geçen seksen değnek hepsine tevzi edilecek anlamına değildir. Bilakis her birisine seksener değnek vurulacaktır, demektir. Bu anlamdaki açıklamaları Ebû Ali yapmıştır.
Çoğul şeklindeki okuyuşu en-Nehhâs tercih ederek şöyle demiş: Ebû Ubeyd'in yaptığı tercih reddedilir. Çünkü böyle bir anlam delaletten zaten anlaşılmaktadır. Yüce Allah'ın:
"Oruç tutmaya gücü yetmeyenler de fakirleri doyurmak üzere fidyeler versinler" ifadesinde "Fakirler" âyetinin çoğul gelmesi halinde her gün bir yoksul yedirmek anlamına geldiği zaten bilinen bir husustur. Bu şekildeki bir okuyuş ise, çoğul olan bir kelimenin yine çoğul olan kimseler ile bağlantılı olduğunu ifade etmek içindir.
en-Nehhâs der ki: Ebû Ubeyd ise şeklindeki okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü "yemek, doyum" fidyenin kendisidir. Yemeğin bir sıfat olması da câiz değildir. Çünkü yemek bir cevher (öz)dür. Ancak bedel olması caizdir. Bundan da daha açık bir okuyuş ise izafe yapılarak şeklinde okunmasıdır. Çünkü (.........) kelimesi müphemdir. Yemek ve başka şeyler hakkında da kullanılabilir. O bakımdan böyle bir ifade "ipek elbise" demek kabilinden olur.
2- Âyetin Bu Bölümüyle Kimler Kastedilmiştir? Mensuh mu, Değil mi?
İlim adamları bu âyet-i kerimeden neyin kastedildiği hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bunun mensuh olduğu da söylenmiştir. Buhârî rivâyet ediyor: İbn Numeyr dedi ki: Bize el-A'meş anlattı, bize Amr b. Murre anlattı, bize Leyla anlattı. Bize Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabı şunu anlattılar; Ramazan (orucu emri) nazil oldu, bu onlara ağır geldi. Oruca gücü yeten kimseler arasından bir yoksula yemek yedirdi mi orucu terkederdi. Bu hususta onlara ruhsat verildi, daha sonra bunu: "Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır" âyeti neshetti. Buhârî, Savm 39. Devamında: "...oruç tutmakla emrolundular" denilmektedir. Ayrıca bk. Buhârî, Tefsir 2. sûre 25.
Buna göre Cumhûrun kıraati olan "ona gücü yetenler" anlamına gelir. Çünkü orucun farziyyeti önce; dileyen oruç tutar, dileyen de bir yoksula yemek yedirir, şeklinde idi.
İbn Abbâs da şöyle der: Bu âyet-i kerîme özel olarak yaşlılar ve acizler için -oruç tutmaya güçleri yetmekle birlikte oruç açan- bir ruhsat olmak üzere nazil oldu, daha sonra ise yüce Allah'ın:
"Sizden her kim bu aya erişirse orucunu tutsun" (el-Bakara, 2/185) âyeti ile neshedildi ve böylelikle aralarından oruç tutmaktan acze düşenler dışındakiler hakkında bu ruhsat ortadan kalktı. Ebû Dâvûd, Savm 2, 3.
el-Ferrâ' der ki:
"Ona gücü yetenler" âyetindeki zamirin "oruc"a ait olması caizdir (mealde olduğu gibi). Yani oruç tutmaya gücü yetenler oruç açtıkları vakit yoksul yedirirler. Daha sonra bu yüce Allah'ın:
"Oruç tutmanız.." âyeti ile neshedildi. Bu âyetin fidyeye ait olması da caizdir. Yani fidye ödemeye gücü yetenler fidye öderler, demektir.
Hasta ve hamile gibi karşı karşıya kaldıkları zorluklarla birlikte sıkıntı ile oruç tutmaya katlananlar anlamında şeklindeki okuyuşa gelince; bu gibi kimseler oruç tutabilmekte fakat karşı karşıya kaldıkları bir sıkıntı ile beraber buna güç yetirebilmektedirler. İşte bu halde olanlar oruç tutarlarsa bu onlar için yeter. Bununla birlikte fidye verirlerse bunu da yapabilirler demektir.
İbn Abbâs da -eğer ondan gelen senet sahih ise-: "Ona gücü yetenler" kelimesini ona sıkıntı çekmekle beraber güç yetirebilenler bu uğurda kendilerini meşakkate sokanlar diye tefsir etmiştir. Ondan bu tefsiri nakleden bazı kimseler Kur'ân'daki bir okuyuş diye araya sokmuştur.
Ebû Dâvûd da İbn Abbâs'tan: "Oruç tutmaya gücü yetenler" âyeti hamile ve süt emziren kadınlar hakkındadır, dediğini nakletmektedir. Ebû Dâvûd, Savm 3.
Yine ondan gelen bir rivâyete göre: "Oruç tutmaya gücü yetenler de bir fakir doyumu fidye versinler" âyeti hakkında şöyle demiş: Bu önceleri oruç tutmaya gücü yeten kocamış yaşlı kadın ve erkek hakkında oruç açıp her bir gün yerine bir yoksul doyurmak şeklinde bir ruhsat olarak nazil olmuştur. Gebe ve süt emziren kadın da çocuklarına bir zarar geleceğinden korktukları takdirde onlar da oruç açar ve yemek yedirirler. Ebû Dâvûd, Savm 3.
Dârakutnî de yine İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Kocamış yaşlıya oruç açıp her bir gün için bir yoksula yemek yedirmesi için ruhsat verildi. Ayrıca kaza etmesi de gerekmez. İşte bu rivâyetin senedi sahihtir. Dârakutnî, II, 205.
Yine İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre o şöyle demiştir: "Oruç tutmaya gücü yetmeyenler de bir fakir doyumu fidye versinler" âyeti neshedilmemiştir. Burada sözkonusu olan oruç tutmaya gücü yetmeyen kocamış yaşlı kadın ve erkek hakkındadır. Bunlar her bir gün için bir yoksula yemek yedirirler. Bu da sahihtir. Dârakutnî, II, 205.
Yine ondan gelen rivâyete göre, hamile veya süt emziren kendisine ait olan bir umm velede şöyle demiştir: Sen oruç tutmaya gücü yetmeyen kimselerdensin. Senin üzerine düşen bunun cezasını (karşılığını yani fidyeyi) vermektir, bununla birlikte sana kaza etmek düşmez. Bu rivâyetin de senedi sahihtir. Dârakutnî, II, 206. Bir diğer rivâyette de - şüphe sözkonusu olmaksızın - süt emziren bir umm veledi vardı. Oruç tutması ona oldukça ağır geldiğinden orucunu açması ve ayrıca da kaza yapmamasını emretti. Bu da sahihtir. Dârakutnî, II, 207'deki rivâyet şu şekildedir: "Onun süt emziren bir cariyesi vardı. Düşük yaptı. Ona orucunu açmasını -yani fidye vermekle birlikte- ve kaza yapmamasını emretti."
Derim ki: Sahih senetlerle İbn Abbâs'tan sabit olduğuna göre bu âyet-i kerîme neshedilmemiş ve sözü geçen kimseler hakkında muhkem bir âyettir. Bununla birlikte birinci görüş de aynı şekilde sahihtir. Şu kadar var ki orada neshin tahsis anlamına olma ihtimali vardır. Çünkü mutekaddimler (önceki âlimler)in neshi tahsis anlamında kullandıkları pek çoktur. Doğrusunu en iyi Bilen Allah'tır.
Hasan-ı Basrî ile Atâ b. Ebi Rebah, ed-Dahhâk, en-Nehaî, ez-Zührî, Rabia, el-Evzaî ve re'y ashabı derler ki: Hamile ve süt emziren kadın oruç açar ve bununla birlikte yoksula yemek yedirmekle yükümlü değildirler. Onlar oruç açıp sonradan kazasını yapan hasta durumundadırlar. Ebû Ubeyd ile Ebi Sevr de bu görüştedir. Bu görüşü Ebû Ubeyd Ebû Sevr'den nakletmiş, İbnu'l Münzir de tercih etmiştir. Aynı zamanda bu oruç açan hamile hakkında İmâm Mâlik’in de kabul ettiği görüştür. Süt emziren kadına gelince eğer oruç açacak olursa, hem kaza etmesi hem de fakire yedirmesi gerekir.
Şâfiî ve Ahmed ise şöyle demektedirler: Hamile ve süt emziren kadın oruç açar bununla birlikte hem yemek yedirir hem de kazasını yapar. İlim adamları oruç tutmaya gücü yetmeyen yahutta oldukça ağır sıkıntılarla birlikte tutabilen yaşlı ve kocamış kimselerin oruç açabilecekleri hususunda icma etmiş, ancak sorumluluklarının ne olduğu hususunda farklı görüşe sahiptirler.
Rabia ve Mâlik der ki: Üzerlerine herhangi bir sorumluluk yoktur. Ancak Mâlik şöyle der: Bununla birlikte her bir gün için bir yoksul yedirecek olsalar, bu benim daha hoşuma gider.
Enes, İbn Abbâs, Kays b. es-Saib ile Ebû Hüreyre de; bunların fidye ödemeleri gerekir, demişlerdir. Bu aynı zamanda Şâfiî'nin, re'y ashabının, Ahmed ve İshak'ın da görüşüdür. Onlar bu görüşleriyle ashab-ı kiramın bu durumda olanlar hakkındaki görüşlerine ve yüce Allah'ın:
"Sizden kim hasta veya yolcu olursa onlar sayısınca başka günlerde (oruç tutsun)" âyetine uyarak bu görüşü belirtmişlerdir. Çünkü bundan sonra yüce Allah:
"Oruç tutmaya gücü yetmeyenler de bir fakir doyumu fidye versinler" diye buyurmaktadır. Bunlar (yani oldukça yaşlılar) ise hasta da değildir, yolcu da değildir. O halde bunların fidye ödemeleri vacip olur.
İmâm Mâlik'in görüşünün deliline gelince: Böyle bir kimse kendi yapısında bulunan bir özür dolayısıyla oruç açmaktadır ki bu da yaşlılık ve kocamışlıktır. O bakımdan bunun da tıpkı yolcu ve hasta gibi fakirlere yemek yedirmesi gerekmez. Bu görüş aynı zamanda es-Sevrî ve Mekhul'den rivâyet edilmiş olup İbnu'l-Münzir de bu görüşü tercih etmiştir.
3- Fidyenin Miktarı:
Sözü geçen kimseler hakkında fidye ödemeyi kabul eden kimseler fidyenin miktan hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İmâm Mâlik der ki: Ödemeleri gereken fidye oruç açtığı her bir gün için Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın müddü ile bir müddür. Şâfiî de bu görüştedir. Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Her bir gün için ödemesi gereken keffaret ya bir sa' hurma veya yarım sa' buğdaydır.
İbn Abbâs'tan da yarım sa' buğday diye rivâyet gelmiştir. Bunu da Darakutnî zikretmektedir. Dârakutnî, II, 207. Ebû Hüreyre'den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Her kim oldukça yaşlanır oruç tutmaya gücü yetmezse her bir gün için bir mud buğday ödesin. Dârakutnî, II, 208.
Enes b. Mâlik'ten de rivâyet edildiğine göre bir sene oruç tutmaya gücü yetmedi. Bunun üzerine büyükçe bir tencere yemek pişirdi, sonra da otuz tane fakir çağırarak hepsinin karnını doyurdu. Dârakutnî, II, 207: "... Bir tencere tirit pişirdi..." Buhârî, Tefsir 2. sûre 25'te; "Enes b. Mâlik, ihtiyarlığında bir ya da iki yıl, her gün için bir fakire ekmek ve et yedirmiş, kendisi de oruç açmıştı" denilmektedir.
4- "Hayır Yapmak"dan Kasıt:
Yüce Allah'ın:
"Bununla beraber kim hayır yaparsa işte bu, onun için daha hayırlıdır" âyeti ile ilgili olarak İbn Şihab şöyle der: Her kim oruç tutmakla birlikte yoksula da yemek yedirmek isterse.. Mücâhid de: Yemek yedirirken bir müdden daha fazlasını verirse demektir, diye açıklamıştır.
İbn Abbâs da: "Bununla beraber kim hayır yaparsa" yani başka bir yoksul daha doyurursa bu onun için daha hayırlıdır diye açıklamıştır. Bunu Darakutnî zikretmiş: Sahih ve sabit bir isnad ile nakledilmiştir, demiştir. Dârakutnî, II, 205.
Âyet-i kerimedeki ikinci "hayır" kelimesi üstünlük belirten bir sıfattır. Biraz sonra gelen üçüncü "hayır" kelimesi de böyledir. İlk olarak geçen "hayır" kelimesi de aynı şekildedir.
Îsa b. Ömer ile Yahya b. Vessak, Hamza ve Kisaî de: şeklinde ti harfi şeddeli ve ayn harfi sakin olarak muzari fiil diye okumuşlardır. Diğerleri ise şeklinde mazi bir fiil olarak okumuşlardır.
5- Oruç Tutmanız Hayırlıdır:
Yüce Allah'ın:
"Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır" âyeti, oruç sizin için daha hayırlıdır, demektir. Ubeyy de bu şekilde okumuştur. Anlamı da şudur: Fidye ödemekle birlikte oruç tutmanız oruç açmaktan daha hayırlıdır. Bu ise neshten önce idi. Bir görüşe göre de "oruç tutmanız" yani sıkıntı vermeyen yolculuk ve hastalık halinde oruç tutmanız, daha hayırlıdır, anlamına gelir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Özetle; bu âyet oruç tutmaya teşvik hükmünü ifade eder. Yani bunu bilin ve oruç tutun, demektir.
185
Ramazan ayı ki, Kur'ân o ayda indirilmiştir. İnsanlara hem bir hidâyet olmak, hem de hidâyet ile hak ve batılı ayırdeden hükümleri apaçık bildirmek üzere. Sizden her kim bu aya erişirse orucunu tutsun. Kim de hastalanır veya yolculukta olursa o halde o günler sayısınca diğer günlerde (oruç tutsun). Allah size kolaylık diler, güçlük istemez. Tâ ki o saydı günleri tamamlayasınız. Sizi doğru yola iletmesine karşılık Allah'ı büyük tanıyasınız ve şükredesiniz.
Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmibir başlık halinde sunacağız:
1- Ramazan Ayı:
Yüce Allah'ın:
"Ramazan ayı ki.." âyetinde ismi verilen bu ay ile ilgili olarak tarihçiler şu bilgileri vermektedir:
Ramazan ayında oruç tutan ilk kişi gemiden çıktığı vakit oruç tutan Nûh (aleyhisselâm)'dır. Yüce Allah'ın Ramazanı her ümmete oruçla geçirmeyi farz kıldığına dair Mücâhid'in sözleri az önce (183- âyetin 4. başlığında) geçmiş bulunmaktadır. Hazret-i Nûh'tan önce daha başka birtakım ümmetlerin geçtiği de bilinen bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
(Ay anlamına gelen): Şehr kelimesi açıkça ortaya koymak teşhir etmek anlamına gelen "işhâr"dan türetilmiştir. Çünkü onu öğrenmek isteyen hiçbir kimsenin bunu bilmemesini mazur kılacak herhangi bir sebep yoktur. Kılıç çekme anlamını ifade etmek üzere de bu kökten gelen kelime kullanılır.
"Ramazan" kelimesi ise ileri derecedeki susuzluktan dolayı içten sıcak basması anlamına gelen "radıyallahü anh-ma-da" kökünden gelmektedir. "Ramda"' ise ileri derecede sıcaklık demektir.
Hadîs-i şerîfte geçen: "Evvâbin (Allah'a dönenler)in namazı deve yavrularının tabanlarını sıcağın yakmaya başladığı (radıyallahü anhmida) vakitte kılınan (kuşluk) namazıdır." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Müsafirin 143- 144; Müsned, IV, 366, 367. Deve yavrularının tabanlarının ısınan taş ve kumlar tarafından yakılması ve ileri derecedeki sıcaktan dolayı yavruların çökmek zorunda kalmaları halidir.
Belirtildiğine göre
"Ramazan" bu anlamı ile ileri derecedeki sıcak anlamına uygun düşmektedir. Çünkü Ramazan "aşırı sıcak" anlamına gelen: "er-ramdâ'"dan alınmadır.
el-Cevherî der ki: Ramazan ayı: Ramadânât ve ermida şeklinde çoğul yapılır.
Denildiğine göre Araplar ayların isimlerini eski dilden değiştirdiklerinde o ayların denk geldikleri zamana göre adlandırdılar. Bu ay da sıcağın ileri derecede olduğu günlere denk geldi. O bakımdan ona bu isim verildi.
Bir diğer görüşe göre Ramazana bu adın veriliş sebebi günahları salih amellerle yaktığından dolayıdır. Buna göre bu kelime yakmak anlamına gelen "irmâd"dan gelir. Güneşin sıcağı ile aşırı derecede ısınmış ve "er-ramdâ" diye anılan sıcak yerden dolayı ayağın yanmasını ifade etmek üzere kullanılan "ramida" fiili de buradan gelmektedir.
Bir diğer görüşe göre; Ramazan ayında kalpler ahiret hakkında düşünüp öğüt alma hararetinden dolayı tıpkı kum ve taşların güneşin ışığından ısınıp yandıkları gibi yandıklarından dolayı bu ismi almıştır. er-Ramdâ' ise ısıtılmış taş demektir.
Bir diğer açıklama da şöyledir: Okun ucunu incelsin diye iki taş arasında dövmek anlamına gelen "ramd"dan gelmektedir. Ucu inceltilmiş ok anlamına gelen "ramîd" de buradan gelmiştir. Bu açıklamaları İbnu's-Sikkît yapmıştır.
Bu ay onların Şevval, ayında haram ayların girişinden önce Savaşmak amacıyla Ramazan ayında silahlarını inceltmeye başladıklarından dolayı bu ismi almıştır. el-Maverdî'nin naklettiğine göre bu ayın cahiliyye dönemindeki ismi "nâtik" idi. el-Maverdî, el-Mufaddal'a ait şu beyiti buna delil gösterir:
"Ve Ramazan (nâtik) ayında Has'amlıların atlıları
Savaşın en kızıştığı zamanda açılıp dağıldılar ve gerisin geri döndüler."
"Ramazan ayı.." mübteda
"ki Kur'ân o ayda indirilmiştir" âyeti de onun haberidir. Ya da bir mübteda takdiri ile merfu' olabilir. Anlamı şudur: Üzerinizde oruç tutmanız farz kılınan Ramazan ayıdır. Veya; size farz kılınanlar arasında Ramazan ayı (orucu) da vardır.
"Ay" kelimesinin mübteda
"ki Kur'ân o ayda indirilmiştir" âyetinin da onun sıfatı olması da mümkündür. (Buna göre meal şöyle olur: Kendisinde Kur'ân'ın indirildiği ay olan Ramazan ayı). Bunun haberi de:
"Sizden her kim bu aya erişirse orucunu tutsun" âyeti olur.
"Ay" kelimesinin tekrarlanması ise ta'zim içindir. Yüce Allah'ın:
"el-Hakka, o el-Hakka'nın mahiyeti nedir?" (el-Hakka, 69/1-2) âyetinde olduğu gibi.
Bu
"ay" kelimesinin şart ve cevap içinde kullanılmasının mümkün oluşu, Ramazan ayı her ne kadar özel bir isim ise de
"ay" kelimesinin bizzat marife olmadığından dolayıdır. Çünkü bu
"Ramazan ayı" ayın gelecek olan bütün günleri hakkında yaygın (şayi') olan bir kelimedir. Bu açıklamayı Ebû Ali yapmıştır.
Mücâhid ve Şehr b. Havşeb'in Ay" kelimesini mansub okuduğu rivâyet edilmiştir. Bu rivâyeti Harun el-A'ver Ebû Amr'dan yapmaktadır ki anlamı şu olur: Ramazan ayına yani onun orucuna bağlı kalınız, demektir.
"Ki Kur'ân o ayda indirilmiştir" âyeti de onun sıfatıdır. Bir önceki âyette geçen:
"Oruç tutmanız" âyeti dolayısıyla
"şehr" kelimesinin nasbedilmesi câiz değildir. Böylelikle sıla ile mevsulu arasında
"sizin için daha hayırlıdır" şeklinde gelen (........)in haberi birbirinden ayrılmamış olur. er-Rummanî der ki: Buradaki
"ay" kelimesinin yüce Allah'ın daha önceki âyette geçen:
"Sayılı günlerde" âyetinden bedel olmak üzere nasbedilmesi de câiz olur. (Buna göre bu bölümün anlamı şöyle olur: O sayılı günler Ramazan ayıdır ki...)
2- Ramazan Ayı'nın Fazileti:
"Ay" kelimesine izafe edilmeksizin sadece
"Ramazan" denilip denilmeyeceği hususunda farklı görüşler vardır. Mücâhid bunu hoşgörmeyerek şöyle der: Yüce Allah'ın buyurduğu gibi söylenir. Rivâyet edilen haberde ise: "Ramazan demeyiniz, aksine siz de yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'de nisbet ettiği gibi nisbet ederek Ramazan ayı buyurduğu gibi (siz de Ramazan ayı deyiniz)."
Mücâhid şöyle dermiş: Bana
"Ramazan"ın Allah'ın isimlerinden bir isim olduğuna dair haber ulaşmıştır. İşte bu husus dolayısıyla bu kelimenin çoğul yapılmasını hoş karşılamazdı.
Bu konuda rivâyet edilen "Ramazan yüce Allah'ın isimlerinden bir isimdir" ifadesi delil gösterilir ise de bu sahih değildir. Çünkü bu Ebû Ma'şer Necih'in rivâyet ettiği hadistendir ki bu da zayıftır.
Sahih olan, sahih rivâyetlerde ve başkalarında da sabit olduğu üzere izafesiz olarak
"Ramazan" kelimesinin kayıtsız bir şekilde kullanmanın câiz olduğudur. Müslim'in Ebû Hüreyre'den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ramazan geldiğinde rahmet kapıları açılır, cehennem kapıları kapatılır ve şeytanlar zincirlere vurulur." Buhârî, Savm 5, Bed'u’l-Halk 11; Müslim, Siyam 1, 2; Nesâî, Siyam 3-5.
el-Büstî'nin Sahih'inde de Ebû Hüreyre'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Ramazan oldu mu rahmet kapıları açılır, cehennem kapıları kapatılır ve şeytanlar zincirlere vurulur." Nesâî, Siyam 4.
İbn Şihab'dan rivâyet edildiğine göre o Enes b. Ebi Enes'ten Ebû Enes'in Enes'e naklettiğine göre (babası) Ebû Enes, Ebû Hüreyre'yi şöyle derken dinlemiş., dedi ve yukarıdaki hadisi nakletti. el-Büstî der ki: Burada sözü geçen Enes. b. Ebi Enes, Mâlik b. Enes'in babasıdır. Ebû Enes'in ismi Mâlik b. Ebû Amir'dir. Medinelilerin sika (sağlam ve güvenilir) ravilerindendir. Mâlik'in nesebi ise (geriye doğru) şöyledir: Ebû Amir, Amr, Haris, Osman, Cuseyl, Amr. Yemen kollarından Zu Asbahlılardandır.
Nesâî'nin rivâyetine göre de Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Ramazan size geldi, o mübarek bir aydır. Aziz ve celil olan Allah size o ayda oruç tutmanızı farz kıldı. Bu ayda semanın kapıları açılır. Onda cehennemin kapıları kapatılır. Allah'a karşı isyan eden şeytanların azgınları zincire vurulur. O ayda bin aydan daha hayırlı bir gece vardır. O gecenin hayrından mahrum edilen gerçek anlamıyla mahrum edilmiş olur." Nesâi, Siyam 5.
Yine Nesâî'nin rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensardan olan bir hanıma şöyle buyurmuş: "Ramazan ayı oldu mu umreni yap, çünkü o ayda bir umre bir hacca denktir." Nesâî, Siyam 6.
Yine Nesâî, Abdurrahman b. Avfın şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphesiz yüce Allah üzerinize Ramazan orucunu farz kıldı. Ben de size o ayın (teravih) namazını sünnet kıldım. Her kim bu ayı (orucunun farz, teravihin sünnet) olduğuna inanarak ve ecrini umarak orucunu tutar ve (teravih) namazını kılarsa annesinden doğduğu günkü gibi günahlarından kurtulur." Nesâî, Siyam 40; İbn Mâce, İknine 173; Müsned I, 191, 195.
Bu husustaki rivâyetler pek çoktur. Hepsinde de ayrıca "ay" kelimesi kullanılmamaktadır. Bazan Araplar da "ay" kelimesini "Ramazan" kelimesiyle birlikte zikretmezler.
Şair der ki:
"Bir genç kız ki geniş elbisesi içinde
Bembeyaz, îbazoğullarından bir kız
Bir genç kız ki geçen Ramazanda
Tebessümleriyle konuşmaları kesip duruyor(du)."
Ramazan ayının fazileti çok büyük sevabı pek fazladır. Buna, bu ayın adının günahları yakmayı ifade eden bir kelimeden türetilmesi ve kaydettiğimiz Hadîs-i şerîfler delildir.
3- Allah Ramazan Ayı'nın Orucunu Farz Kılmıştır:
Allah, Ramazan ayının orucunu yani Hilali süresince oruç tutmayı farz kılmıştır. Şehr (ay.)a "hilal" ismi verilir. Nitekim Hadîs-i şerîfte: "Şayet şehr (ay) size bulutlu olduğu için görülmezse" denilmektedir ki burada "şehr"den kasıt hilaldir. İleride bu Hadîs-i şerîf gelecektir. Şair de şöyle der:
"Güvenilir olarak Necid'den iki kardeş
O sırada şehr (hilal) kesilen tırnak gibiydi
Nihayet tam bir yuvarlak haline geldi
Ayın ondördünde..."
Hava bulutlu olduğu için hilal görülmediği takdirde Şa'ban ayını otuz güne tamamlamamız bize farz kılınmıştır. Aynı şekilde Ramazan ayında da (Şevval hilali buluttan dolayı görülmezse) otuz güne tamamlamak gerekir. Böylelikle yakîn ile ibadete başlayalım ve yakîn ile ibadeti bitirelim. Yüce Allah Kitab-ı Kerîm'inde
"Biz sana bu zikri (Kur'ân'ı) insanlara neyin indirildiğini apaçık bildiresin diye indirdik." (en-Nahl, 16/44)
Güvenilir hadis İmâmları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedirler: "Onu (hilali) görünce oruç tutunuz, yine onu görünce oruç açınız. Eğer buluttan dolayı göremeyecek olursanız sayıyı tamamlayınız." Müslim, Siyam 18; Muvatta’'', Siyam 3. Bir diğer rivâyette ise "eğer hilal (şehr) buluttan dolayı tarafınızdan görülmezse otuz gün sayınız" denilmektedir. Müslim, Siyam 18-19. Bu manada vârid olmuş diğer hadisler için bakınız: Buhârî, Savm 5, 11; Müslim, Siyam 4, 18, 19, 20; Ebû Dâvûd, Savm, 4, 6, 7; Tirmizî, Savm 2, 5; Nesâî, Siyam 8, 9, 12, 13, 37; İbn Mâce, Siyam 7; Dârimî, Savm 1, 2; Müsned, IV, 22, 231, V, 42.
Tabiin'in büyüklerinden olan Mutarrif b. Abdullah b. eş-Şihhîr ile dilcilerden İbn Kuteybe şöyle demişlerdir: Bulut olması halinde ayın katettiği mevkiler takdir edilerek ve bu mevkiler hesaba katılarak Ramazan orucuna başlamakta hesaba başvurulur ve bu hesapta eğer hava açık olsaydı Hilal'in görüleceği hususu göz önünde bulundurulur. Çünkü Peygamber Efendimiz: "Eğer buluttan dolayı tarafınızdan görülmezse onun için takdirde bulununuz" diye buyurmuştur. Onun katettiği mevkileri onun hilal olarak görünüşüne delil kullanınız ve hesabını yaparak ayın tamamlanmasını takdirî olarak bulunuz demektir.
Cumhûr ise şöyle demektedir: "Onun hesabını takdir ediniz" ifadesinin anlamı miktarını tamamlayınızdır. Nitekim bunu Ebû Hüreyre tarafından rivâyet edilen ve: "Sayıyı tamamlayınız" şeklindeki hadis açıklamaktadır.
ed-Davudî de şunu zikretmektedir: Hazret-i Peygamber'in: "Onun için takdirde bulununuz" âyetinin anlamı ile ilgili olarak şunu söyler: Ayın katettiği mevkileri takdir ediniz, demektir. Ancak biz bu görüşü herhangi bir kimsenin ileri sürdüğünü bilmiyoruz. Şu kadar var ki Şâfiî'nin mezhebine mensup birisi bu hususta müneccimlerin (hesapçılar) sözlerine itibar edileceğini belirtmektedir. Ancak bu konudaki icma onlara karşı bir delildir.
İbn Nâfi' de Mâlik'ten, hilali görmekle oruca başlamayan ve hilali görmekle bayram yapmayan, buna karşılık hesaba göre oruca başlayıp bitiren İmâm (İslâm devlet başkanı) hakkında böyle bir İmâma uyulmaz ve onun ardından gidilmez dediği rivâyet edilmiştir.
İbnu'l Arabî de der ki: Mezhebimize mensup bazı kimseler, yanılarak Şâfiî'den: Hesaba itibar edilir, diye nakletmişlerdir. Ancak bu nakledilmemesi gereken hatalı bir nakildir.
4- Ramazan Hilâlinin Sübûtu:
Ramazan hilali bir kişinin şahitliği ile mi yoksa iki kişinin şahitliği ile mi sabit olur, hususunda Mâlik ve Şâfiî arasında görüş ayrılığı vardır. Mâlik der ki: Bu hususta tek kişinin şahitliği kabul edilmez. Çünkü bu hilale dair bir şahitliktir. Bu hususta iki kişiden daha aşağısının şehadeti makbul değildir. Bu görüşünün aslı Şevval ve Zülhicce hilaline dair şahitliktir.
Şâfiî ve Ebû Hanîfe ise tek bir kişinin şahitliği kabul edilir; demişlerdir. Çünkü Ebû Dâvûd'un rivâyetine göre İbn Ömer şöyle demiştir: İnsanlar hilali gözetlemeye çıkmışlardı. Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hilali gördüğümü bildirdim. Kendisi de oruç tuttu, halka da oruç tutmalarını emretti. Ebû Dâvûd, Savm 15.
Bu hadisi ayrıca Dârakutnî de rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Bunu sadece Mervan b. Muhammed, İbn Vehb yoluyla rivâyet etmiştir ki sika bir ravidir. Dârakutnî, II, 156.
Dârakutnî ayrıca şunu rivâyet etmektedir: "Bir adam Ali b. Ebû Talib'in huzurunda Ramazan ayı hilalini gördüğüne dair şahitlik etti, o da oruç tuttu. Zannederim (hadisin ravisi) şöyle de dedi: İnsanlara da oruç tutmalarını emretti. Ve dedi ki: Ramazan ayından bir gün oruç açmaktansa Şa'ban ayından bir gün oruç tutmayı tercih ederim. Şâfiî der ki: Şayet herkes Ramazan hilalini görmeyip adaletli bir erkek, o hilali görürse bu konudaki rivâyet ve ihtiyat dolayısıyla onun şahitliğini kabul etmeyi uygun görürüm. Daha sonraları Şâfiî şöyle dedi: Ramazan hilaline dair ancak iki kişinin şahitliği kabul edilebilir. Yine Şâfiî der ki: Arkadaşlarımızdan birisi şöyle demiştir: Ramazan hilalinin görüldüğüne dair ancak iki şahidin şehadetini kabul ederim. Bu ise hazır olunmayan herşey hakkındaki (öngörülen şehadet hükmüne) kıyasen söylenmiştir." Dârakutnî, II, 170.
5- Tek Başına Ramazan ya da Şevval Hilalini Görenin Hükmü:
Tek başına Ramazan ya da Şevval hilalini gören kimsenin hükmü hakkında fukahanın farklı görüşleri vardır.
er-Rabi' Şâfiî'den şunu rivâyet etmektedir: Tek başına Ramazan hilalini gören kimse Ramazan orucunu tutsun, tek başına Şevval hilalini gören kimse de orucunu açsın ve bunu saklasın. İbn Vehb tek başına Ramazan hilalini gören kişi hakkında İmâm Mâlik'ten oruç tutması gerektiğini rivâyet etmiştir. Çünkü o günün Ramazan olduğunu bilmekle birlikte oruç açmaması gerekir. Tek başına Şevval hilalini gören kimse ise oruç açamaz. Çünkü insanlar aralarından (Şevval hilâlini gördüğünü ileri süren tek kişinin şahitliği oruç açmaya yeterli görülmediğinden) güvenilir olmayan bir kimseyi oruç açmış olarak görürlerse ithamda bulunurlar. Daha sonra başkaları (da) hilali gördükleri takdirde, hilali gördük, derler. Bu başlığın buraya kadarki bölümü de: Dârakutnî, II, 170'de aynen yer almaktadır. İbnu'l-Münzir der ki: Leys b. Sa'd ve Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir. Atâ ve İshak ise böyle bir kimse ne oruç tutar ne de orucunu açar, derler. İbnu'l-Münzir ise oruç tutar ve açar, demiştir. "Ne oruç tutar, ne de orucunu açar" yani oruca niyet de etmez, kimseye karşı oruç da yemez. "Oruç tutar ve açar"; yani, oruçlu iken oruç açmayı mubah kılan herhangi bir sebeble yemesi gerekir. Böylelikle sebebsiz oruç açmak ithamından kurtulur. Allahu a'lem.
6- Birisi Bir Başka Beldede Hilalin Görüldüğü Haberini Getirirse:
Bir kimse bir başka beldede hilalin görüldüğü haberini getirdiği takdirde ne yapılır, hususunda fukahanın farklı görüşleri vardır. Hilalin görüldüğü yer ya yakın veya uzak bir yerdir. Eğer yakın ise bu hüküm birdir değişmez. Şayet uzak olursa her bir belde halkı kendi görüşlerine göre amel ederler. Bu hüküm İkrime, Kasım ve Salim'den rivâyet edilmiştir. İbn Abbâs'tan da bu görüş nakledilmiştir. İshak'ın kabul ettiği görüş de budur. Buhârî de: "Her bir belde halkı kendi rü'yetleriyle hareket eder" şeklinde Buhâri'de böyle bir başlık tesbit edemedik. Böyle bir başlık Tirmizî, Savm 9'da yer almaktadır. koyduğu başlık ile buna işaret etmiştir.
Başkaları ise şöyle demektedir: İnsanlar bir belde halkının hilali gördüklerini tesbit edecek olurlarsa tutmadıkları günlerin kazasını yapmaları gerekir. Leys b. Sa'd ve Şâfiî de böyle demiştir. İbnu'l-Münzir der ki: Ben bunun ancak Müzenî ve Küfî'nin görüşü olduğunu biliyorum.
Derim ki: el-Kiyâ et-Taberî "Ahkâmü'l-Kur'ân" adlı eserinde şöyle demektedir: Ebû Hanîfe'nin mezhebine mensup ilim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Hilali gördükleri için bir belde halkı otuz gün oruç tutsa bir başka belde de yirmidokuz gün oruç tutsa yirmidokuz gün tutanların bir gün kaza etmeleri gerekir. Şâfiî mezhebine mensup ilim adamları ise bu görüşte değildir. Çünkü değişik beldelerde matla'ların (ayın doğuş yeri) farklı olmaları caizdir. Ebû Hanîfe'nin mezhebinde olanların delili yüce Allah'ın:
"Tâ ki o sayılı günleri tamamlayasınız" âyetidir. Bir belde halkının hilali görmesi ile de bu tamamlanması gereken sayının otuz olduğu sabit olmuştur. O bakımdan ötekilerinin de bu sayıyı tamamlamaları icab eder. Onların görüşlerini kabul etmeyenler ise Peygamber Efendimizin: "Hilali görmekle oruca başlayınız, hilali görmekle de oruç açınız" Buhârî, Savm 11; Müslim, Siyam, 4, 18, 19; Ebû Dâvûd, Savm 7; Tirmizî, Savm 5; Nesâî, Siyam 8, 9 vb. hadisini delil gösterirler. Bu ise adeten her bir topluluğun kendi beldelerindeki görmeye itibar etmelerini gerektirir.
Ebû Ömer'in naklettiğine göre ise Endülüs'ün Horasan'dan uzaklığı gibi birbirinden uzak bölgelerden (birisinde) görülmesinin (başkaları tarafından) itibara alınmayacağı hususunda icma vardır. Daha sonra Ebû Ömer şöyle der: Her bir belde kendi görmesine itibar eder. Ancak büyükçe bir şehirmiş gibi olan yerler ile birbirlerine yakın müslüman beldeleri bundan müstesnadır.
Müslim'in Kureyb'den rivâyetine göre Haris'in kızı Umm el-Fadl kendisini Şam'da bulunan Hazret-i Muâviye'nin yanına göndermiş. Kureyb der ki: Şam'a gittim. Umm el-Fadl'ın ihtiyacını gördüm. O sırada Ramazan ayının hilali ben Şam'da bulunuyorken görüldü. Ben de hilali Cuma gecesi gördüm. Daha sonra ayın sonunda Medine'ye geldim. Abdullah b. Abbas (Allah ikisinden de razı olsun) bana (bazı hususlara dair) soru sordu. Sonra da hilali sözkonusu ederek: Hilali ne zaman gördünüz, dedi. Ben, biz hilali Cuma akşamı gördük; deyince, sen de gördün mü, diye sordu ben: Evet dedim. Başkaları da gördüler, herkes oruç tuttu, Hazret-i Muâviye de oruç tuttu. İbn Abbâs dedi ki: Biz ise burada Cumartesi akşamı hilali gördük. Otuz gün tamamlayıncaya veya hilali görünceye kadar orucumuza devam edeceğiz. Ben: Hazret-i Muâviye'nin hilali görmesi ve oruca başlaması ile yetinmiyor musun, diye sorunca o da şu cevabı verdi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize böylece emretti. Müslim, Siyam 28; Ebû Dâvûd, Savm 9; Tirmizî, Savm 9; Nesâî, Siyâın 7
İlim adamlarımız der ki: İbn Abbâs'ın: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize böylece emretti" şeklindeki ifadesi bu hususun açıktan açığa Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ref'edildiğini ve onun böyle emrettiğini ifade etmektedir. O bakımdan bu şunun delilidir: Şam'ın Hicaz'dan uzaklığı gibi bölgeler birbirinden uzak olursa her bir belde halkına düşen bizzat kendi rü'yeti gereğince amel etmesi, başkasının rü'yetine göre amel etmemesidir. Bu görme İmâm-ı Azam (İslâm devletinin halifesi) tarafından da sabit kabul edilse bile rai'yeye buna göre davranmayı emretmedikçe bilgisine göre amel edilir. Eğer kendisinin görüşüne göre amel etmelerini isterse ona muhalefet etmeleri câiz olmaz.
el-Kiyâ et-Taberî der ki: İbn Abbâs'ın: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize böylece emretti" demesi Hazret-i Peygamber'in: "Onu görerek oruca başlayınız, onu görerek orucunuzu açınız" şeklindeki âyetini bu anlamda yorumlamış olmasından dolayı olabilir.
İbnu'l-Arabî de der ki: "İbn Abbâs'ın bu sözünün açıklanması hususunda ihtilaf edilmiştir. O bu sözü (Küreyb'in dediğini) vahid bir haber olduğundan dolayı reddetmiştir, denildiği gibi; bölgelere göre hilalin doğuşu farklı olduğundan dolayı bu görüşünü reddetmiştir, de denilmiştir. Sahih olan da budur. Çünkü Küreyb'in kendisi şahitlik etmemişti. O sadece şehadet ile sabit olmuş bir hükmü haber vermişti. Sabit olmuş bir hüküm hakkında tek bir kişinin haberinin geçerli olacağı hususunda da görüş ayrılığı yoktur. Buna benzer bir diğer husus şudur: Hilalin Ağmat (Marakeş yakınlarında Fas'ta bir bölge ismi)da Cuma akşamı görüldüğü buna karşılık İşbiliye (Endülüs'teki büyükçe bir şehir )de Cumartesi akşamı görüldüğü sabit olsa her bir belde halkı kendi rü'yetlerine göre hareket eder. Çünkü Süheyl yıldızı Ağmat'tan görüldüğü halde İşbiliye'den görülmeyebilir. Bu ise aradaki doğuş farklılığının delilidir."
Derim ki: Bu mes'ele hakkında Mâlik (Allah'ın rahmeti üzerine olsun)in kabul ettiği görüşe gelince; İbn Vehb'in ve İbn Kasım'ın el-Mecmua'da ondan rivâyet ettiğine göre; Basra halkı Ramazan hilalini görecek olurlarsa sonra bu haber Küfe, Medine ve Yemen halkına ulaşırsa onların da oruç tutmaları yahut da eğer eda etme imkânını kaçırmış iseler kaza etmeleri gerekir.
Kadı Ebû İshak'ın, İbnu'l-Macuşûn'dan rivâyetine göre ise hilalin görüldüğü Basra'da oldukça yaygın bir şekilde sabit olursa, o takdirde bu konuda ayrıca şehadette bulunmaya, şehadette bulunanların adil olup olmadıklarını araştırmaya gerek olmaksızın diğer belde halkının (tutmadı iseler) o günü kaza etmeleri gerekir. Şayet onlar yanında (mesela Basra halkına göre) kendi hakimleri huzurunda iki şahidin şehadeti ile sabit olmuş ise bu ancak o hakimin velayeti altında bulunan ve hükmünün bağlayıcı olduğu bölgelerde yaşayan kimseler için bağlayıcı olur. Ya da bu husus eğer mü’minlerin emiri nezdinde sabit olmuş ise bütün müslümanların (tutmadıkları günün) kazasını yapmaları gerekir. İbnu'l-Macuşûn der ki: İşte İmâm Mâlik'in görüşü budur.
7- Bu Âyetin Baş Taraflarının Gramer Bakımından Durumu:
Çoğunluk "ay" anlamına gelen: "şehr" kelimesini mahzuf bir mübtedanın haberi olmak üzere merfu' okumuşlardır. Yani: O ay, Ramazan ayıdır. Veya: Üzerinize oruçla geçirilmesi farz kılınan ay, Ramazan ayıdır. Yahut: Oruç veya sözü geçen günler Ramazan ay'ıdır, demektir.
Bir diğer görüşe göre bu kelimenin merfu' okunması "yazıldı" fiilinin "naib-i faili" olduğundan dolayıdır. Yani size Ramazan ayında oruç tutmak farz kılındı, demektir.
"Ramazan" kelimesi, sonundaki "nûn" harfinin zâid olması dolayısıyla munsarıf değildir.
Bu âyetteki
"şehr" kelimesinin mübteda olmak üzere merfu olması da mümkündür. O vakit haberi
"Kur'ân o ayda indirilmiştir" âyeti olur. Bunun haberinin:
"Sizden her kim bu aya erişirse.." âyeti olduğu söylenmiştir.
"Kur'ân o ayda indirilmiştir" âyeti ise
"ay"ın sıfatıdır.
Burada bu kelimenin
"oruç"tan bedel olmak üzere ref edildiği de söylenmiştir. (Buna göre: "Oruç... üzerinize yazıldı." Sözkonusu bu oruç Ramazan ay'ıdır, anlamında olur).
Yüce Allah'ın:
"Oruç... üzerinize yazıldı" âyetinde sözü geçen oruçtan kasıt, Aşura günü ile birlikte üç gün oruç tutmaktır, diyen; burada (yani; Ramazan ayı... ile ilgili olarak) mübteda olduğu için kelimenin merfu' olduğunu kabul eder.
Orada sözü geçen oruç Ramazan orucudur, diyen ise burada kelimenin mübteda veya oruçtan bedel olduğunu kabul eder. Yani; sizin üzerinize Ramazan ayı (orucu) farz kılındı, demek olur.
Mücâhid ile Şehr b. Havşeb "şehra" şeklinde mansub olarak okumuşlardır. el-Kisaî der ki: Bunun anlamı şöyle olur: Üzerinize oruç ve Ramazan ayında oruç tutmanız farz kılındı. el-Ferrâ' der ki: Sizin üzerinize oruç tutmak yani Ramazan ayını oruçla geçirmek farz kılındı, demektir.
en-Nehhâs da şöyle der: Burada "şehra Ramazane" kelimesinin "oruç tutunuz" ile mansub okunması câiz değildir. Çünkü o takdirde bu sılaya (ki..) girer ve ondan sonra sıla ile onun mevsulunu birbirinden ayırır. Yine "siyam (oruç tutmak)" ile nasbedilmesi de böyledir. Şu kadar var ki iğra olmak üzere nasbedilmesi caizdir. Yani; Ramazan ayına dikkat ediniz ve Ramazan ayında oruç tutunuz. Ancak bu da uzak bir ihtimaldir. Çünkü daha önceden "ay (şehr)" kelimesi sözkonusu edilmemiştir ki onun ile ilgili iğranın gelmesi sözkonusu olabilsin.
Derim ki:
"Oruç üzerinize., yazıldı" âyeti bu "şehr (ay)" kelimesine delalet etmekte olduğundan burada iğra yapmak câiz olur. Ebû Ubeyd'in tercih ettiği görüş de budur.
el-Ahfeş de der ki: Burada "şehra" kelimesinin mansup okunması zarf olduğu içindir. el-Hasen ve Ebû Amr'dan "şehr" kelimesinin rı harfiyle "Ramazan" kelimesinin rı harfini idğamlı olarak okudukları nakledilmiştir. Bu ise iki sakinin bir arada olmaması için câiz değildir. Bununla birlikte rı harfinin (ötre olan) harekesi he'ye nakledilerek he harfi ötreli okunduktan sonra idğam yapılabilir. (Şehur Ramazan şeklinde). Bu da Kûfelilerin görüşüdür.
8- Kur'ân'ın İndiği Ay Olan Ramazan Ayı:
Yüce Allah'ın:
"Kur'ân o ayda indirilmiştir" âyeti Kur'ân-ı Kerîm'in Ramazanda indirildiğine dair açık bir nastır. Aynı zamanda bu yüce Allah'ın:
"Ha-Mim. Açıkça bildiren kitaba yemin olsun ki şüphesiz biz onu mübarek bir gecede" yani Kadir gecesinde
"indirdik." (ed-Duhân, 44/1-3.) âyeti ile:
"Muhakkak biz onu Kadir gecesinde indirdik" (el-Kadr, 97/1) âyetlerini açıklamaktadır. İşte bu da kadir gecesinin ancak Ramazan ayında olduğunun başka bir ayda olmasının sözkonusu olmadığının delilidir. Kur'ân-ı Kerîm'in önceden de açıklamış olduğumuz gibi Giriş bölümün, Kur'ân sûrelerinin tertibi... başlığında Kadir gecesinde Levh-i Mahfuz'dan toptan indirildiğinde görüş ayrılığı yoktur. Levh-i Mahfuz'dan indirildikten sonra dünya semasında Beytü'l İzze'de konulmuştur. Daha sonra Cebrâîl (aleyhisselâm) Kur'ân-ı Kerîm'i emir, nehiy ve sebeplere göre peyderpey indiriyor idi. Bu ise yirmi sene gibi bir zamanda tamamlanmıştı.
İbn Abbâs der ki: Kur'ân-ı Kerîm Levh-i Mahfuz'dan toptan dünya semasındaki yazıcı meleklere indirildi. Daha sonra Cebrâîl (aleyhisselâm) ise yirmibir sene boyunca değişik zamanlarda kısım kısım onu indirdi,
Mukâtil de yüce Allah'ın:
"Ramazan ayı ki... Kur'ân o ayda indirilmiştir" âyeti hakkında şöyle demektedir: Kur'ân-ı Kerîm Levh-i Mahfuz'dan her sene Kadir gecesinde dünya semasına indirildi. Daha sonra elçi meleklere Levh-i Mahfuz'dan yirmi ayda nazil oldu. Hazret-i Cebrâîl de onu yirmi sene zarfında indirdi.
Derim ki: Mukâtil 'in naklettiğimiz bu görüşü, bu hususta: "Kur'ân-ı Kerîm (dünya semasına) bir defada indirilmiştir" şeklinde nakledilen icmaa muhaliftir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Vasile b. el-Eska' da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "İbrahim'in sahifeleri Ramazan ayının ilk gecesinde, Tevrat ise altıncı gecede, İncil onüçüncü gecede, Kur'ân-ı Kerîm ise yirmidördüncü gecede nazil olmuştur." Müsned, IV, 107; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, I, 197.
Derim ki: Bu Hadîs-i şerîfde el-Hasen'in söylediği Kadir gecesi yirmidördüncü gecedir, şeklindeki görüşüne delalet vardır. Yüce Allah'ın izniyle buna dair açıklamalar ileride (el-Kadr, 97/5. âyet 1. başlıkta) gelecektir.
9- "Kur'ân":
"Kur'ân" yüce Allah'ın kelamının adıdır. Okunan şey (makru') anlamındadır. Nitekim içilen şeye (meşrub): "Şarap," yazılı şeye de (mektup) "kitap" denilir. Buna dayanarak bu kelimenin masdarının "kaf, re ve hemze" olduğu söylenmiştir. Kıraet ve Kur'ân o bakımdan aynı anlama gelir. Şair der ki:
"Saçlarına ak düşmüş secde izleri onda (yüzünde) görülene baskın yaptılar
Ki o geceyi kimi zaman teşbih kimi zaman Kur'ân (okumak) ile geçiriyordu."
Müslim'in Sahih'inde Abdullah b. Ömer'den gelen rivâyete göre; denizde Hazret-i Süleyman'ın bağladığı hapsedilmiş birtakım şeytanlar vardır. Aradan fazla zaman geçmeden bunlar çıkıp insanlara bir Kur'ân (birşeyler) okuyacaklardır, demiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de de şöyle buyurulmaktadır:
"Bir de sabah Kur'ânı (namazını eda et). Çünkü sabah Kur'ân'ı (sabah namazında okunan Kur'ân) şahit olunandır." (el-İsra, 17/78)
Arapların mef'ûl olana masdar anlamını vermekteki adetleri üzere okunan şeye (makru') Kur'ân ismi verilir. Nitekim Araplar ma'luma (bilinen şeye) ilim, madruba (sikke olarak vurulmuş şeye) darb, meşruba (içilen şeye) şarap (az önce de belirttiğimiz gibi) demektedirler.
Daha sonra bu şekilde kullanmak yaygınlık kazanmış, arkasından şer'î örf de böylece devam etmiştir. Bunun sonucunda da "Kur'ân" Allah'ın kelamının ismi olmuştur. O kadar ki: "Kur'ân mahluk değildir" denilince bununla anlatılmak istenen "okunan şey" kastedilmektedir. Yoksa okumak değil.
Yüce Allah'ın kelamının yazılı olduğu mushaf da -kelime anlamı genişletilerek-: "Kur'ân" diye adlandırılabilir. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kur'ân'ı beraberinizde götürerek düşman arazisine yolculuk etmeyiniz." Beraberinde Mushaf ile düşman arazisine yolculuk yapmayı yasaklayan hadisler için bk: Buhârî, Cihad 129; Müslim, İmare 92-94; Ebû Dâvûd, Cihad 81; İbn Mâce, Cihâd 45; Muvatta’'', Cihâd 7; Müsned, II, 6, 7, 8, 10...
Burada Hazret-i Peygamber mushafı kastetmiştir.
Bu kelime birşeyin toplanması anlamına gelen dan türetilmiştir.
"Kur'ân" kelimesinin Allah'ın kitabının özel ismi olduğu ve herhangi bir kökten türemediği de söylenmiştir. Tevrat ve incil gibi. Bu görüş Şâfiî'den nakledilmektedir. Doğrusu ise bütün bu kelimelerin belli bir kökten türetildiği şeklindedir ki, ileride de buna dair açıklamalar gelecektir.
10- İnsanlara Bir Hidâyet Olmak Üzere..
Yüce Allah'ın:
"İnsanlara bir hidâyet olmak... üzere" âyeti Kur'ân-ı Kerîm'in halini bildirmek üzere nasb durumundadır. Yani Allah Kur'ân-ı Kerîm'i insanları hidâyete iletici olarak göndermiştir.
"... apaçık bildirmek" ona atfedilmiştir.
Hidâyet: İletmek ve beyan etmek demektir ki buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/2. âyet 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yani Allah Kur'ân-ı Kerîm'i insanlara bir açıklayıcı ve yol gösterici olmak üzere indirmiştir. Maksat muhkemiyle müteşabihiyle, nasih ve mensuhuyla Kur'ân-ı Kerîm'in tümüdür. Daha sonra özellikle Kur'ân-ı Kerîm'in "beyyinatı (hükümleri apaçık olanları)" özellikle zikredip onların şerefine işaret buyurmaktadır. Bundan kasıt ise helal, haram, öğütler ve hükümlerdir.
Beyyinât (apaçık bildirilmiş hükümler): "Beyyine"nin çoğuludur. Birşeyin açık ve seçik olarak ortada olması demektir.
"Furkan" ise (mealde: hak ve batılı ayırdeden) hakkı batıldan ayıran, aralarındaki farkı beyan eden demektir ki buna dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/50. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
11- Mukîm ile Yolcunun Ramazan Ayı Orucunu Tutması:
Yüce Allah'ın:
"Sizden her kim bu aya erişirse orucunu tutsun" âyetinde yer alan: Orucunu tutsun" âyetindeki "lâm" harfini genel olarak sakin okumuşlardır.
Ancak el-Hasen ve el-A'rec esreli olarak okumuşlar. Buradaki "lâm" harfi emir lâm'ıdır. Tek başına olduğu takdirde esreli olarak okunur. Herhangi bir şey ile mevsul olursa biri sükûn, biri de esreli olmak üzere iki şekilde okunabilir. Başına şu üç harften birisi geldiği takdirde sakin ve onlarla bitiştirilerek okunur: Bunlardan birincisi "fa" harfidir. Yüce Allah'ın:
"Orucunu tutsun"; İbadet etsinler" âyetinde olduğu gibi. İkincisi, Yüce Allah'ın:
"... Yerine getirsinler" (el-Hac, 22/29) âyetinde olduğu gibi "vav" harfidir. Üçüncüsü ise: "(Sonra anlamına gelen): Sümme" âyeti ile birlikte kullanılırsa:
"Sonra., gidersinler" (el-Hacc, 22/29) âyetinde olduğu gibi.
Burada "erişmek" hazır bulunmak, ikamet halinde olmak anlamındadır ki, hazfedilmiş birtakım ifadeler vardır. Yani; sizden her kim aklı başında, baliğ, sihhatli ve mukîm olarak şehirde (radıyallahü anhmazan ayında) hazır bulunursa o ayın orucunu tutsun, demektir.
Denildiğine göre bu âyet umumî bir emir olup yüce Allah'ın:
"Sizden kim hasta veya yolcu olursa.. "(2/184) âyeti ile tahsis edilmiştir.
Burada geçen "bu aya" âyeti mef'ûl değil, zaman zarfıdır.
İlim adamları bunun te'vili hususunda farklı görüşlere sahiptir. Ali b. Ebî Tâlib, İbn Abbâs, Süveyd b. Ğafele ve Hazret-i Âişe -dört tane sahabi ile- Ebû Miclez Lâhik b. Humeyd ve Abide es-Selmanî şöyle demişlerdir: Her kim bu aya erişirse -yani Ramazan ayının başlangıcında o beldesinde, ailesi ile birlikte mukîm ise- Ramazan ayının orucunu tamamlasın. Bundan sonra ister yolculuğa çıksın, isterse ikamet etsin. Ancak kendisi yolcu iken Ramazan ayına giren kimse yolculukta oruç açabilir.
Bunlara göre bu âyetin anlamı şöyle olur: Yolcu iken Ramazan'a erişen kimse orucunu açar ve diğer günlerden oruç açtığı kadarını da oruç tutar. Her kim haderde (ikamet halinde) iken Ramazan ayına yetişirse o da bu ayda oruç tutsun.
Ümmetin Cumhûru (çoğunluğu) ise şöyle demektedir: Her kim ayın başına ve sonuna erişirse mukîm olduğu sürece oruç tutsun. Yolculuğa çıktığı takdirde de orucunu açsın. Sahih olan budur. Sahih olan haberler de buna delalet etmektedir.
Buhârî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) birinci görüşe karşı şöyle bir başlık kullanır: "Ramazan ayından birkaç gün oruç tuttuktan sonra yolculuğa çıkan": Bize Abdullah b. Yusuf anlatarak dedi ki: Bize Mâlik, İbn Şihab'dan bildirdi, o Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe'den, o İbn Abbâs'tan naklederek dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayında Mekke'ye gitmek üzere yola çıktı. el-Kedid denilen yere varıncaya kadar oruç tuttu. Oraya varınca orucunu açtı, beraberindekiler de oruç açtı. Ebû Abdullah (Buhârî) der ki: Kedid ise Usfan ile Kudeyd arasındaki yerin adıdır. Buhârî, Savm 34; aynı hadisin geçtiği başka yerlerden bazısı: Buhârî, Cihâd 106; Meğâzî 47; Müslim, Siyam 87, 88; Nesâî, Siyam 60; Muvatta’'', Siyam 21; Dârimî, Savm 15 vs...
Derim ki: Hazret-i Ali ile onun görüşü doğrultusunda kanaat belirtenlerin bu görüşleri faziletli, salih kardeşlerin ziyaret edilmesi gibi mendup olan yolculuk ya da yeterinden fazla rızık talebi için yapılan mubah yolculuk hakkında kabul edilebilir, bu anlama gelme ihtimali vardır. Zorunlu gıda ihtiyacını elde etmek kastı ya da tahakkuk etmesi halinde bir beldenin fethi veya bir düşmana karşı savunmak uğrunda yapılan vacip yolculuğa gelince; bunlarda kişi muhayyerdir ve orucuna devam etmesi farz değildir. Aksine takva için böyle bir yolculukta oruç açmak daha faziletlidir. İsterse kendi beldesinde ayın bir kısmında hazır bulunsun ve orada bir kısmını oruçla geçirmiş olsun. Çünkü İbn Abbâs'ın ve başkalarının rivâyet ettiği hadis bunu gerektirmektedir. Bu şekilde bir yorum yapılması halinde inşaallah görüşler arasında bir farklılık olmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Ebû Hanîfe ve arkadaşları der ki: Mükellef olma şartları ile birlikte deli ve baygın olmayarak Ramazan ayına erişen bir kimse o ayın orucunu tutsun. Deli iken Ramazan ayına erişir ve ay boyunca deliliği devam ederse orucunu kaza etmesi gerekmez. Çünkü o, oruç tutmayı gerektiren bir nitelikte Ramazan ayına erişmiş değildir. Ayın başında ve sonunda deliren kimse delirdiği günler sayısınca kaza yapar. Bu açıklamaya göre ise "şehr (.... aya...)" kelimesinin mansub (üstünlü) okunması "şehide (erişirse)" kelimesinin sarih mef'ûlü olduğundan dolayıdır.
12- Ramazan Ayında Oruç Tutmaları Farz Olanlar:
Müslüman, baliğ, Ramazan ayında olduğunu bilen kimseye oruç tutmanın farz olduğu hükmü, bilinen bir hüküm halindedir. Kâfir tan yerinin ağarmasından önce İslâm'a girse yahut küçük çocuk baliğ olsa o günün sabahından itibaren oruç tutması gerekir. Şayet tan yerinin ağarmasından sonra kâfir İslâm'a girmiş, küçük çocuk da baliğ olmuş ise akşama kadar imsak etmeleri (orucu bozan hallerden uzak kalmaları) gerekir. Bununla birlikte ayın geçmiş günlerini ve çocuğun buluğa erdiği, kâfirin de İslâm'a girdiği günün kazasını yapmaları gerekmez. İlim adamları Ramazanın son günü İslâm'a giren kâfir hakkında Ramazanın tümünü kaza etmesi gerekir mi gerekmez mi ve İslâm'a girdiği günün kazasını yapması gerekir mi gerekmez mi hususunda farklı görüşlere sahiptir.
İmâm Mâlik ve Cumhûr der ki: Geçmiş günlerin kazasını yapması gerekmez. Çünkü o İslâm'a girdiği andan itibaren aya erişmiş kabul edilir. Mâlik der ki: Bununla birlikte İslâm'ı kabul ettiği günün kazasını yapmasını daha çok severim.
Atâ ve el-Hasen der ki: Kalanın orucunu tutar, geçmişin de kazasını yapar. Abdülmelik b. el-Macuşûn der ki: Müslüman olduğu gün yemek yemez ve o günün kazasını yapar. Ahmed ve İshak da böyle demiştir.
İbnu'l-Münzir ise der ki: Ayın geçen günlerini kaza etmesi de gerekmez, İslâm'ı kabul ettiği günün kazasını yapması da gerekmez. el-Bacî der ki: Bizim mezhep âlimlerimizden kâfirler İslâm'ın şer'î hükümlerine muhataptır diyenler -ki bu İmâm Mâlik'in ve arkadaşlarının çoğunluğunun görüşünün bir gereğidir-; bunların günün geri kalan kısmında oruç bozucu davranşılardan kaçınmasını vacip görmüşlerdir. Bunu el-Müdevvene'de İbn Nâfi', Mâlik'ten rivâyet etmiş, eş-Şeyh Ebû'l-Kasım da bu görüşü ifade etmiştir. Mezhebimize mensup âlimlerden, hayır kâfirler İslâm'ın şer'î hükümlerine muhatap değildir, görüşünde olanlar şöyle der: Günün geri kalan kısmında imsak etmesi gerekmemektedir. Bu ise Eşheb'in ve Abdülmelik b. el-Macuşûn'un görüşlerinin gerektirdiği bir hükümdür. İbnu'l-Kasım da bu görüşü benimsemiştir.
Derim ki: Sahih olan da budur. Çünkü yüce Allah:
"Ey îman edenler.." diye buyurarak yalnızca mü’minlere hitapta bulunmuştur. Bu ise gayet açıktır. Buna göre İslâm'a giren kâfirin günün geri kalan bölümünü imsakla geçirmesi gerekmediği gibi, geçen günlerin kazasını yapması da gerekmez.
Yüce Allah'ın:
"Kim de hastalanır veya yolculukta olursa o halde o günler sayısınca diğer günlerde (oruç tutsun)." âyetine dair açıklamalar ise az önce (184. âyetin ilgili bölümünün birinci başlığında) geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah'a hamdolsun.
13- Allah, Hakkınızda Kolaylık Diler, Zorluk Dilemez:
"Allah size kolaylık diler" âyetinde yer alan ve
"kolaylık" anlamına gelen kelimesini bir grup "sin" harfini ötreli olarak şeklinde okumuşlardır. Bu iki ayrı ağızdır. Aynı şekilde (zorluk anlamına gelen): kelimesi de bu şekildedir.
Mücâhid ve Dahhâk der ki:
"Kolaylık" yolculukta oruç açma, "zorluk" ise yolculukta oruç tutmaktır.
Ancak uygun olan açıklama bu lâfzın dine dair bütün hususlarda genel olduğudur. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"O, dinde size güçlük vermedi." (el-Hac, 22/78) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den de: "Allah'ın dini kolaylıktır" Bk. Buhârîı, Îman 29; Nesâî, Îman 28; Müsned, V, 69. ve: "Kolaylaştınnız zorlaştırmayınız" Buhârî, Meğazi 60, Ahkâm 22; Dârimi, Mukaddime 24. diye buyurduğu da rivâyet edilmiştir.
Zenginlik anlamına gelen "el-yesâr" kelimesi de aynı kökten (el-yusr)den gelmektedir. Sol ele "el-yedu’l-yusrâ" adının verilmesi ise tefeul yoluyladır. Ya da sol elin sağ ele yardımcı olması dolayısıyla işlerin kolayca yapılmasından dolayı, bu isim verilmiş de olabilir. Görüldüğü gibi bu hususta iki ayrı görüş vardır.
"Güçlük istemez" âyeti yüce Allah'ın:
"Allah size kolaylık diler" âyetinin anlamını ifade eder. Te'kid olmak üzere tekrarlanmıştır.
14- Yüce Allah'ın İradesi:
Âyet-i kerîme yüce Allah'ın zatından ayrı olarak kadim ve ezelî bir irade ile murid (irade sahibi dileyici) olduğunu göstermektedir. Ehl-i Sünnet'in kabul ettiği görüş budur. Nitekim O, aynı şekilde kendine has bir ilim ile alim, kendine has bir kudret ile kadir, kendine has bir hayat ile hayy, kendine has bir işitme ile semi', kendine has bir görme ile basir, kendine has bir söz ile mütekellimdir. Bütün bunlar zatından ayrı ezelî ve varolan birtakım manalardır. Filozoflar ve Şia ise bu sıfatların olmadığı görüşündedir. Ancak yüce Allah, haktan sapanların sözlerinden ve batılcıların batıl iddialarından yüce ve münezzehtir.
Bu şekilde Allah'ın sıfatlarını kabul etmeyenlerin iddialarının kökünü şu sözlerle kesmek mümkündür: Yüce Allah'ın irade sahibi olmadığını söylemek O'nun iradesiz olduğunu söylemektir. Böyle birşey olsa, irade sahibi olmayan herkesin irade sahibi olana göre eksik olması gerektiği açıktır. Çünkü irade sıfatına sahip olanların herhangi birşeyi tahsis etme ya da etmeme imkânları vardır. Selim akıl bunun bir kemal olması gerektiğine bir eksiklik olmamasına hükmeder. Hatta eğer vehim yoluyla bu irade sıfatının ondan alındığı varsayılacak olur ise, önceki halinin daha sonraki halinden daha mükemmel olması gerekir. Geriye sadece şu kalır: Bu sıfata sahip olmayan bu sıfata sahip olandan daha eksiktir. Bunun imkânsızlığı ise açıktır. Çünkü yaratılmışın yaratandan daha mükemmel, yaratanın da ondan daha eksik olması nasıl düşünülebilir? Böyle bir iddianın reddedilmesi ve çürütülmesi gerektiği ise gayet açıktır. Şanı yüce ve kutsal isimlere sahip Allah, kendi zatını irade sahibi olarak nitelendirmiş bulunmaktadır. O şöyle buyuruyor:
"Şüphesiz Rabbin dilediğini yapandır." (Hud, 11/107) Yüce Allah bu âyet-i kerimede de: "Allah size kolaylık diler, güçlük istemez" diye buyurmaktadır. Bir başka yerde de:
"Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister." (en-Nisa, 4/28) diye buyurmaktadır. Diğer taraftan yüce Allah bir işi diledi mi ona sadece "ol" der, o da oluverir.
Ayrıca bu evren son derece hikmetli, sağlam, düzenli ve mükemmel bir şekilde yaratılmıştır. Bununla birlikte bu evrenin varlığı da mümkündür, yok olması da mümkündür. Ona var olmak özelliğini verenin, onun varolmasını irade etmesi, onu varetmeye kadir ve onu bilen bir alim olması gerekir. Eğer o, alîm ve kadir değil ise, herhangi bir işin O'ndan sadır olması düşünülemez. Alim olmayan bir zat ise kadir dahi olsa, hikmetli ve sağlam bir düzene sahip olarak herhangi birşey yaratmaya kadir olamaz. İrade sahibi olmayan bir zat ise varlığı câiz (mümkün) olan birtakım şeyleri bazı hal ve durumlarla özellikli kılamaması, bunun aksinden (yani özel hallere ve zamanlara sahip kılmasından) daha uygun ve yerindedir. Çünkü bütün bu câiz şeylerin ona nisbeti arasında bir fark yoktur.
İlim adamları der ki: Allah'ın kadir, irade sahibi olması sabit olduğuna göre O'nun hayy (hayat sahibi) olması da icabeder. Çünkü hayat bu sıfatların bir şartıdır. Hayat sahibi olması dolayısıyla da semi', basir ve mü tekellim (söz söyleyen kelam sahibi) olması gerekir. Eğer Allah hakkında bu sıfatlar sabit olmazsa mutlaka O, bunların zıddı olan sıfatlarla muttasıftır. Kör olmak, sağır olmak, dilsiz olmak gibi. Nitekim şahit olunan şeylerden bilip gördüğümüz budur. Şanı yüce ve yaratıcı ise, zatında eksikliği gerektiren herhangi bir sıfata sahip olmaktan mukaddestir.
15- "Sayılı Günlerin Tamamlanması."
Yüce Allah'ın:
"Tâ ki o sayılı günleri tamamlayasınız" âyeti iki şekilde açıklanmıştır: Birincisine göre yolculuk veya hastalığı halinde oruç açan kimsenin eda etmesi gereken günlerin sayısını tamamlamak, ikincisine göre ise ister yirmidokuz, ister otuz gün çeksin hilal günlerinin sayısını tamamlamaktır. Cabir b. Abdullah der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ay yirmidokuz gün olur." Buhârî, Savm 11, Eymân 20, Nikâh 83, 91, 92; Müslim, Siyam 5, 7, 9; Tirmizî, Savm 6, vb.
Bu âyet Hazret-i Peygamber'in "İki bayram ayı olan Ramazan ve Zülhicce eksik olmaz" Buhârî, Savm 12; Müslim, Siyam 31, 32; Ebû Dâvûd, Savm 4; İbn Mâce, Siyam 9; Tirmizî, Savm 8. şeklindeki hadisi otuz günden daha eksik olmazlar şeklinde açıklayanların te'vilini reddetmektedir. Bu hadisi Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir.
İlim adamlarının Cumhûru ise bunu şu şekilde te'vil etmişlerdir: Bu iki ay ecir bakımından ve günahlara keffaret olmaları açısından eksik olmazlar. İster yirmidokuz gün çeksinler, isterse de otuz gün.
16- Ramazanın Otuzuncu Günü Gündüzün Şevval Hilali Görülürse:
Ramazanın otuzuncu günü gündüzün Şevval hilalinin görülmesi mu'teber değildir. Aksine o ertesi günün hilali olarak kabul edilir. Sahih olan görüş budur. Bu mes'ele ile ilgili olarak Hazret-i Ömer'den gelen rivâyetler farklıdır.
Dârakutnî, Şakik'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bizler Hanikîn'de iken Ömer'den bir mektup aldık. Mektubunda şöyle diyordu: Kimi hilaller kimilerine göre büyük görünür. Gündüzün hilali gördüğünüz takdirde iki şahit o hilali dün akşamdan gördüklerine şahitlik etmedikçe orucunuzu açmayınız. Dârakutnî, II, 168, 169; Beyhakî, es-Sünenu'l-Kübrâ, IV, 248
Bunu ayrıca Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) şu rivâyet yoluyla da zikretmiştir: Abdurrezzak, Ma'mer'den, o el-A'meş'ten, o Ebû Vail'den (bir önceki hadiste geçen Şakik'ten) dedi ki: Ömer bize bir mektup yazdı... Ebû Ömer der ki: Ali b. Ebû Talib'ten de Abdürrezzak'ın zikrettiğine benzer bir rivâyet gelmiştir. Aynı zamanda bu İbn Mes’ûd'un, İbn Ömer'in ve Enes b. Mâlik'in de görüşüdür. Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe, Muhammed b. el-Hasan, el-Leys ve Evzaî de bu görüştedir. Ahmed ve İshak da bu görüştedir. Süfyan es-Sevrî ile Ebû Yûsuf ise şöyle derler: Eğer hilal zevalden sonra görülecek olursa o bir sonraki günün hilalidir. Eğer zevalden önce görülecek olursa bir önceki günün hilalidir. (Yani hilalin görüldüğü o gün Ramazandan değildir).
Bunun bir benzeri Hazret-i Ömer'den de rivâyet edilmiştir ki bunu Abdurrezzak, es-Sevrî'den, o Muğire'den, o Şibâk'tan o da İbrahim'den şöyle dediğini zikretmektedir: Ömer, Utbe b. Ferkad'a yazılı mektubunda şöyle dedi: "Gündüzün güneş zevale ermeden önce otuzuncu günde hilali gördüğünüz takdirde oruç açınız. Güneşin zevalinden sonra onu gördüğünüz takdirde ise akşam oluncaya kadar orucunuzu açmayınız."
Hazret-i Ali'den de bunun benzeri bir rivâyet vardır.
Şu kadar var ki Hazret-i Ali'den isnad bakımından bu mes'ele ile ilgili herhangi bir rivâyet gelmiş değildir. Süleyman b. Rabia'dan da es-Sevrî'nin görüşüne benzer bir görüş rivâyet edilmiştir. Abdülmelik b. Habib'in kabul ettiği görüş de budur. Kurtuba'da da buna göre fetva verilirdi.
Bu mes'elede Ömer b. Abdülaziz'den farklı rivâyetler gelmiştir: Ebû Ömer der ki: Ömer (b. Abdülaziz)den gelen rivâyet, Mâlik, Şâfiî ve Ebû Hanîfe'nin kabul ettiği görüşe uygun olarak muttasıl bir şekilde gelmiştir. Şu kadar var ki es-Sevrî'nin görüşüne uygun olarak ondan nakledilen rivâyet muttasıl değil, munkatı'dır. Bu gibi durumlarda muttasıl olan bir rivâyeti kabul etmek daha uygundur.
es-Sevrî'nin görüşünü kabul edenler şu sözleriyle onun lehine delil gösterirler: el-A'meş'in rivâyet ettiği hadis mücmeldir ve burada zevalden önce veya sonra diye özel bir ifade kullanılmamıştır. İbrahim'in rivâyet ettiği hadis ise açıklayıcı (müfessir)dir. O bakımdan bu görüşün kabul edilmesi daha uygundur. Bk. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, X, 20 vd.
Derim ki: Hazret-i Ömer'den muttasıl olarak gelen rivâyet merfu' ve mevkuf olarak da rivâyet edilmiştir. Bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımı Hazret-i Âişe şöylece rivâyet etmektedir: Otuzuncu günün sabahı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) oruçlu sabah etti. Gündüzün Şevval hilalini gördü, akşam oluncaya kadar orucunu açmadı. Bunu Dârakutnî el-Vakidî yoluyla gelen bir senedle rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: el-Vakidî dedi ki: Bize Muaz b. Muhammed el-Ensari anlatarak dedi ki: ez-Zührî'ye erken vakitte şevval hilalinin görülmesine dair soru sordum, dedi ki: Şevval hilali tan yerinin ağardığından itibaren ikindiye kadar veya güneş batana kadar görülecek olursa bu hilal gelen gecenin hilalidir. Ebû Abdullah der ki: Bu üzerinde icma olunmuş bir husustur. Dârakutnî, II, 173.
17- Bayram Namazı:
Dârakutnî rivâyet ediyor.. Rib'î b. Hirâş Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından birisinden rivâyetle dedi ki: Ramazanın son günü hususunda insanlar arasında görüş ayrılığı çıktı. İki bedevî Arap geldi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda, dün akşam hilali gördüklerine dair şehadette bulundular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da insanlara oruçlarını açmalarını ve (ertesi sabah) namazgaha (bayram namazı için) gitmelerini emretti. Dârakutnî der ki: Bu hasen ve sabit bir isnaddır. Dârakutnî, II, 169.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Bayram namazının, bayramdn birinci günü) dışında ve birinci günü zevalden sonra dahi olsa kılınmayacağı hususunda İmâm Mâlik ve ashabından gelen rivâyetler arasında görüş ayrılığı yoktur. Bu görüş Ebû Hanîfe'den de rivâyet edilmiştir. Bu mes'ele ile ilgili olarak Şâfiî'den farklı görüşler gelmiştir. Bir defasında Mâlik'in görüşüne uygun görüş belirtmiştir. Müzeni de bu görüşü tercih eder ve şöyle der: Bayramın birinci günü zevalden sonra namazın kılınması câiz olmadığına göre ikinci günü namazın asıl vaktinden daha uzak bir vakittir ve ikinci günde kılınmaması daha bir uygundur. Şâfiî'den gelen bir diğer rivâyete göre ise ikinci gün kuşluk vakti bayram namazı kılınır. el-Buveytî der ki: Bu namaz - bu hususta (aksini ortaya koyan) bir hadis sabit olması dışında - kılınmaz.
Ebû Ömer der ki: Eğer bayram namazı vaktinin çıktığından sonra kaza edilecek olursa farz namazlara benzemiş olur. Fukaha sair sünnet namazların kaza olunmayacağı hususunda icma etmişlerdir. İşte bu da onun gibidir.
es-Sevrî, el-Evzaî ve Ahmed b. Hanbel ise şöyle der: Ertesi günü çıkar namaz kılarlar. Ebû Yûsuf da el-îmla adlı eserinde böyle demiştir. el-Hasen b. Salih b. Hay ise şöyle demektedir: (İkinci gün) Ramazan bayramında namaz kılmak için çıkmazlar ama Kurban bayramında ikinci gün çıkarlar. Ebû Yûsuf ise şöyle demektedir: Kurban bayramında ise İmâm onlara bayram namazını üçüncü günde dahi kıldırabilir. Ebû Ömer der ki: Çünkü Kurban bayramı, bayram günleridir kılınacak namaz da bayram namazıdır. Ancak Ramazan bayramının birinci günü dışındaki günler bayram günü değildir. Bu günde namaz kılınmayacak olursa bayram dışındaki günlerde kazası yapılmaz. Çünkü bu namaz farz bir Namaz değildir ki kaza edilebilsin. Leys b. Sa'd da şöyle der: Ertesi gün, Ramazan bayramında da Kurban bayramında da namaz kılmak için çıkarlar.
Derim ki: İnşaallah (ikinci günü) çıkışını uygun gören görüşler daha sahihtir. Çünkü bu hususta sabit olan sünnet bunu göstermektedir. Diğer taraftan Şari'in bu sünnetlerden dilediğini istisna ederek, vaktinin çıkmasından sonra kaza edilmesini emretmesi imkânsız birşey değildir.
Diğer taraftan Tirmizî Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: '"Her kim sabah namazının iki rek'atini kılmayacak olur ise bu iki rekati güneş doğduktan sonra kılıversin." Bu hadisi Ebû Muhammed sahih kabul etmiştir. Tirmizî der ki: Kimi ilim adamı bu hadise göre amel etmektedir. Süfyan-ı Sevrî, Şâfiî, Ahmed, İshak ve İbn Mübarek de bu görüştedir. Hazret-i Ömer'den bunu bu şekilde yaptığı da rivâyet edilmiştir. Tirmizî, Mevakit 197'de; ancak Hazret-i Ömer yerine "İbn Ömer"; Ebû Dâvûd, Tatavvu' 6'da da bunun takriri bir sünnet olduğunu gösteren bir rivâyet vardır.
Derim ki: Bizim ilim adamlarımız şöyle der: Vakit daralıp da sabahı (farzını) kılsa ve sabahın (sünnet) iki rek'atini terketse dilediği takdirde güneşin doğuşundan sonra bu iki rek'ati kılabilir. O takdirde bu iki rek'ati kılmaz da denilmiştir. Diğer taraftan biz bu iki rekati kılar görüşünü kabul edersek, onun bu kılması kaza yoluyla mı olur yoksa sabahın iki rek'at sünnetinin sevabının yerini tutacak onun lehine iki rek'at mi olur? eş-Şeyh Ebû Bekr şöyle der: Mezhepte kabul edilen asıl ilkeye göre uygun görülen görüş budur. (Yani sonradan kılacağı iki rekatin sevabının sabahın sünnetinin iki rek'atin sevabının yerini tutacağıdır). Bu iki rekat hakkında "kaza" tabirini kullanmak kelimenin hududunu zorlamaktır.
Derim ki: Ramazan bayramı namazının ikinci günde kılınması hükmünün bu asıl ilkeye göre olması da uzak ihtimal değildir. Bilhassa bu namaz senede bir defa kılınır ve bu hususta sünnette de sabit olmuş uygulamalar vardır.
Nesâî şöyle rivâyet eder: Bana Amr b. Ali haber verdi. Dedi ki: Bize Yahya anlattı, dedi ki: Bize Şu'be anlattı, dedi ki: Bana Ebû Bişr, Ebû Umeyr b. Enes'ten, o amca tarafından akrabasından rivâyetle (dedi ki): Bir grup kimse hilali gördü, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna geldiler, Hazret-i Peygamber de onlara güneş yükselmiş olduktan sonra oruç açmalarını ve bayram (namazı) için de ertesi günü çıkmalarını emir buyurdu. Bir rivâyette de: Ertesi günü (bayram namazı kılmak üzere) namazgahlarına çıkmak üzere emretti. Nesâî, lydeyn 2; Ebû Dâvûd, Salât 249.
18- "Tâ ki O Sayılı Günleri Tamamlayasınız..."
Ebû Bekir, Âsım'dan, kendisinden gelen bir rivâyete göre Ebû Amr, el-Hasen, Katâde ve el-A'rec, "Tâ ki o sayılı günleri tamamlayasınız" anlamını ifade eden: âyetini: şeklinde "mim" harfini şeddeli olarak okumuştur. Diğerleri ise bunu şeddesiz olarak okumuşlardır. Kisaî şeddesiz okuyuşu tercih etmiştir. Yüce Allah'ın:
"Bugün sizin için dininizi tamamladım" (el-Mâide, 5/3) âyetinde olduğu gibi. en-Nehhâs der ki: Bu kelimenin bu şekillerde okunması aynı anlama gelen iki ayrı şivedir. Nitekim yüce Allah (aynı kelimeyi şu âyetinde her iki şekilde de) şöylece kullanmıştır:
"Bu nedenle o kâfirlere mühlet ver. Onlara azıcık bir mühlet ver." (et-Târık, 86/17)
Ancak bu kelimenin başındaki "lâm" harfinin sakin okunması câiz değildir. Bununla önceki arasındaki fark şudur: İfadenin takdiri: tamamlamanızı istiyor" şeklindedir. Halbuki hem nem de "lâm" harfinin esresinin bir arada hazfedilmesi câiz değildir. Basralıların görüşü budur. Kuseyyir Ebû Sahr'ın şu mısraı da bu türdendir:
"Onu hatırlamayı unutmak istiyorum."
İşte buradaki "lâm" mef'ûlün başına gelen lâm'dır. Anlamı, o sayının tamamlanmasını istiyor, şeklindedir.
Şöyle de denilmiştir: Buradaki "lâm" harfi daha sonra gelen gizli bir fiil ile alakalıdır ki takdiri şöyledir: Sayıyı tamamlayasınız diye o size bu ruhsatı vermiştir. Bu da Kûfelilerin görüşüdür.
en-Nehhâs bunu el-Ferrâ''dan nakletmiş ve şöyle demiştir: Bu da güzel bir görüştür. Yüce Allah'ın şu âyeti de bunu andırmaktadır:
"Biz İbrahim'e göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk. Kesin bir bilgiye sahip olanlardan olsun diye." (el-En'am, 6/75) Yani, kesin bilgiye sahip olanlardan olsun diye biz böyle yaptık.
Bir görüşe göre de buradaki "vav" harfi fazladan gelmiştir. Şöyle de denilmiştir: Buradaki "lâm" harfinin emir lâm'ı "vav" harfinin ise bir cümleyi bir diğer cümleye atıf edatı olması da mümkündür. Ebû İshak İbrahim İbn es-Serrî der ki: Bu manaya hamledilir ve ifadenin takdiri: Allah bunu size kolaylık olsun ve siz de sayıyı tamamlayasınız diye böyle yaptı, şeklindedir. Devamla der ki: Sîbeveyh'in naklettiği şu beyitler de buna benzemektedir:
"Harab olup gitti; telef olmakla birlikte alametleri de değişti,
Ateşlerinin külü sallallahü aleyhi ve sellemrulmuş birkaç maltız dışında;
Kafasına vurulup yarılmış çadır kazığının tepesi ise görünüyor
Geri kalan kısımlarını ise sert taşlı arazi örtmüş, gitmiş."
Çünkü burada (ikinci mısrada) kastettiği anlam: Orası harab oldu gitti, şu kadar var ki orada bulunan bir kaç maltız yerinde durmaktadır. Ayrıca: Ve orada kafası yarılmış çadır kazığı da vardır, demiş gibidir.
19- Allah'ı Büyük Tanımak:
Yüce Allah'ın:
"Allah'ı... büyük tanıyasınız" âyeti bir önceki âyete atfedilmiş ("ve" bağlacı ile bağlanmış )tır. Anlamı ise tefsir âlimlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüşe göre; Ramazanın sonunda Allah'ı büyük tanımaya (tekbir) teşviktir.
Bunun sınırı hususunda ise ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.
Şâfiî der ki: Said b. el-Müseyyeb'den, Urve'den ve Ebû Seleme'den Ramazan bayramı gecesini tekbir getirip hamdettikleri rivâyet edilmektedir. Şâfiî der ki: Kurban bayramı gecesi de (bu bakımdan) ona benzemektedir.
İbn Abbâs da şöyle der: Şevval hilalini gördükleri takdirde tekbir getirmeleri müslümanların görevidir. Yine ondan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kişi hilali gördüğü zamandan hutbenin sona ermesine kadar tekbir getirir. İmâmın hutbeye çıkışı vaktinde tekbiri bırakır ve İmâmın tekbiri ile birlikte tekbir getirir.
Kimisi de şöyle demiştir: Kişi hilalin görülmesinden İmâmın (bayram) namazı(nı) kıldırmak üzere çıkışına kadar tekbir getirir. Süfyan der ki: Burada sözü geçen tekbir Ramazan bayramının birinci günkü tekbiridir.
Zeyd b. Eslem der ki: Namazgaha çıktıkları vakit tekbir getirirler, namaz bitti mi bayram da biter. Bu, Mâlik'in de kabul ettiği görüştür.
Mâlik der ki: Tekbir; evinden çıktığı zamandan itibaren başlar, İmâmın namaz için çıkacağı vakte kadar devam eder. İbnu'l-Kasım ile Ali b. Ziyad da şunu rivâyet etmektedirler: Eğer güneşin doğuşundan önce (evinden) çıkarsa yolda giderken ve oturduğu yerde güneş doğuncaya kadar tekbir getirmez. Şayet güneş doğduktan sonra evinden çıkarsa yolda namazgaha ulaşıncaya kadar tekbir getirsin, oturunca da, İmâm hutbeyi okumak üzere çıkıncaya kadar tekbirini sürdürsün.
İmâm Mâlik'e göre Ramazan bayramı ile Kurban bayramı arasında bir fark yoktur. Şâfiî'nin görüşü de bu şekildedir.
Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: Kurban bayramında tekbir getirir, fakat Ramazan bayramında tekbir getirmez. Ancak delil onun aleyhinedir. Ancak Ebû Hanîfe'nin görüşü şöyledir: Ramazan bayramı namazını kılmak üzere namazgaha giderken içinden tekbir getirmek menduptur. Ebû Yûsuf ile Muhammed açıktan tekbir getirilir, derler. Kurban Bayramında namaza giderken açıktan tekbir getirileceğini ise bütün fukahâ ittifakla kabul etmişlerdir. (Dr. Vehbe ez-Zuheylî, el-Fıkhu'l îslâml, II, 381) Delil yüce Allah'ın:
"Tâ ki.. Allah'ı büyük tanıyasınız" âyetidir. Diğer taraftan bu, bayram günüdür ve senede bir daha tekerrür etmez. O bakımdan Kurban bayramında olduğu gibi bu bayram için çıkış halinde tekbir getirmek sünnet kılınmıştır.
Dârakutnî, Ebû Abdurrahman es-Sülemî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: (Selef) Ramazan bayramında tekbiri Kurban bayramındaki tekbirden daha ileri derecede getiriyorlardı. Dârakutnî, II, 44.
İbn Ömer'den gelen rivâyette de şöyle denilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan bayramı günü evinden çıktığı andan itibaren namazgaha varıncaya kadar tekbir getirirdi. Dârakutnî, II, 44.
Yine İbn Ömer'den şu rivâyet gelmiştir: Kurban bayramı ile Ramazan bayramı günü (sabah vaktinde) namazgaha gitti mi, namazgaha ulaşıncaya kadar açıktan tekbir getirirdi. Daha sonra da İmâm gelene kadar tekbir getirmeyi sürdürürdü. Dârakutnî, II, 45.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından olsun başkalarından olsun ilim ehlinin çoğunluğu -İbnu'l-Münzir'in naklettiğine göre- Ramazan bayramında tekbir getirileceği görüşündedirler. İbnu'l-Münzir der ki: Bunu el-Evzaî İlyas'tan nakletmiştir. Şâfiî de Şevval hilalini gördüğünde şöyle dermiş: İnsanların tek tek ve topluca tekbir getirmelerini, bu tekbirlerini ertesi günü namazgaha gidene kadar ve İmâm da namaza (kıldırmak üzere) çıktığı vakte kadar açıktan sürdürmelerini arzu ediyorum. Aynı şekilde hacca gitmeyen kimseler için de Kurban bayramı gecesi böyle yapmaları hoşuma gider.
İki bayram namazının hükmü ile bu bayramlarda tekbir getirmenin hükmüyle ilgili açıklamalar ileride:
"O en yüce Rabbinin ismini tesbih et" (el-A'lâ, 87/1) âyetini ve: "el-Kevser (108. sûre)"i açıklarken -yüce Allah'ın izniyle- gelecektir.
20- Tekbirin Sözleri:
Mâlik ve bir grup ilim adamına göre tekbir şu sözlerle getirilir: (üç defa) Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber denilir. Bu tekbir şekli Cabir b. Abdullah'tan rivâyet edilmiştir. Kimi ilim adamı ise tekbir arasında tehlil getirir (lâ ilâhe illâlah, der) ve teşbihte bulunur (subhanallah, der) Kimisi de şöyle der: Allahu ekber kebira. Velhamdulillahi kesirâ. Ve subhanallahi bükraten ve esilâ. (Allah en büyüktür, Allah'a çok çok hamd-ü sena olsun. Sabah akşam Allah'ı teşbih ederim).
İbnu'l Mübarek Ramazan bayramı günü namaza çıktığında: Allahu ekber, Allahu ekber lâ ilâhe illâlah vellahu ekber ve lillâhil hamd. Allahu ekberu alâ mâ hedânâ (Allah en büyüktür, Allah en büyüktür, Allah'tan başka ilâh yoktur, evet Allah en büyüktür, hamd yalnız Allah'ındır, bizi hidâyete erdirdiği için Allahu ekber) diye tekbir getirirdi.
İbnu'l-Münzir der ki: Mâlik bu konuda belli ifadeler tayin etmezdi. Ahmed de der ki: Bu konuda genişlik vardır.
İbnu'l Arabî de der ki: "İlim adamları mutlak olarak tekbiri tercih etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in zahirinden anlaşılan da budur. Ben de görüş olarak buna meyilliyim."
21- Hidâyete İlettiği İçin Allah'ı Büyük Tanımak:
Yüce Allah:
"Tâ ki... Allah'ı sizi doğru yola ilettiğine karşılık büyük tanıyasınız ve şükredesiniz" diye buyurmaktadır. Bir görüşe göre; hıristiyanlar oruç tutmaları gereken günleri değiştirip saptıklarından dolayı (Allah sizi Ramazan ayına ilettiğinden dolayı büyük tanıyınız). Bir diğer görüşe göre de: Cahiliyyenin yapmış olduğu atalarla övünüp neseblerle yarışmayı geçmişlerin menkıbelerini sayıp dökme yerine O sizi doğruya iletmiştir. (Onun için Allah'ı tekbir ediniz, büyük tanıyınız).
Bir diğer görüşe göre ise: Allah'ı size gönderdiği şer'î hükümlerle hakka ilettiği için ta'zim edesiniz diye. Buna göre bu âyet genel bir anlam ifade etmektedir.
"Ve tâ ki şükredesiniz" âyetinin anlamına dair açıklamalar ise daha önceden (el-Bakara, 2/52. âyet 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
186
Kullarım sana Benim hakkımda sorarlarsa şüphesiz Ben pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasını kabul ederim. O halde onlar da Bana icabet ve Bana îman etsinler. Tâ ki doğru yola ulaşmış olsunlar.
Âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Allah'a Dair Soru Sormak ve Âyetin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın:
"Kullarım sana Benim hakkımda sorarlarsa.." âyetinin anlamı şudur: Kullarım sana hak ma'buda dair soru sorarlarsa onlara bildir ki: O pek yakındır. İtaatin ecrini verir. Dua edenin duasını kabul eder. Kulun oruç namaz ve buna benzer yaptıklarını bilir.
Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında farklı görüşler vardır. Mukâtil der ki: Hazret-i Ömer, (bir Ramazan günü) yatsı namazından sonra hanımı ile birlikte olmuş daha sonra buna pişman olup ağlamıştı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelerek durumu ona bildirmiş ve üzüntülü bir şekilde geri dönmüştü. Bu olay, konu ilgili ruhsatın inişinden önce idi. Bunun üzerine:
"Kullarım sana Benim hakkımda sorarlarsa şüphesiz Ben pek yakınım" âyeti nazil oldu.
Bir diğer görüşe göre önceleri uyuduktan sonra yemek yemeyi terk farz idi. Onlardan birisi uyuduktan sonra yemek yedi, sonra da pişman oldu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme tevbenin kabulü ve sözü geçen hükmün neshini belirtmek üzere nazil oldu ki ileride (187. âyette) buna dair açıklamalar gelecektir.
el-Kelbî'nin Ebû Salih'ten onun da İbn Abbâs'tan rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiş: Yahudiler şöyle dedi: Sen bizim ile sema arasında beşyüz yıl bulunduğunu ve her bir semanın kalınlığının yine bu kadar olduğunu ileri sürdüğün halde Rabbimiz bizim dualarımızı nasıl işitir? Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.
el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerimenin iniş sebebi şudur: Birtakım kimseler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Rabbimiz yakın mıdır, O'na fısıldaşarak dua edelim, yoksa uzak mıdır O'na yüksek sesle seslenelim, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi.
Atâ ve Katâde der ki: Yüce Allah'ın:
"Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin ki Ben de duanızı kabul edeyim" (el-Mü’min, 40/60) âyeti nazil olunca kimileri: Hangi vakitte O'na dua edelim? diye sordular. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.
2- Yüce Allah'ın Yakınlığı:
Yüce Allah'ın:
"Şüphesiz Ben pek yakınım" âyetinin anlamı, duayı kabul etmek suretiyle yakınlıktır. Bir görüşe göre de ilmiyle, bir diğer görüşe göre ise Ben velilerime (mü’min dostlarıma) lütuf ve ni'metlerimle pek yakınım, anlamına geldiği belirtilmiştir.
3- Dua, İbadet ve Kabul:
"Bana dua ettiğinde dua edenin duasını kabul ederim" yani Ben Bana ibadet edenin ibadetini kabul ederim. Buna göre burada
"dua" ibadet anlamındadır.
"İcabet" de kabul etmek anlamındadır. Bunun delili Ebû Dâvûd'un rivâyet ettiği şu Hadîs-i şerîftir: en-Numan b. Beşir Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Dua ibadetin kendisidir. Çünkü: "Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua ediniz duanızı kabul edeyim." (el-Mü’min, 40/60)" Ebû Dâvûd, Vitr 23; Tirmizî, Duâ 1 Tefsir 2. sûre 16 ile 40. sûre; İbn Mâce, Duâ 1; Müsned, IV, 267, 271, 276.
Görüldüğü gibi burada Hazret-i Peygamber "dua"ya ibadet ismini vermiştir. Yüce Allah'ın şu âyeti de bu kabildendir:
"Muhakkak büyüklük taslayarak Benim ibadetimden yüzçevirenler pek yakında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir." (el-Mü’min, 40/60). Burada da "ibadet", bana dua etmeyi dahi kibirlerine yedirmeyenler, demektir.
Yüce Allah bu âyet-i kerimede dua etmeyi emir buyurmuş, duaya teşvik etmiş ve onu ibadet diye adlandırmış, onların dua ve ibadetlerini kabul edeceği vadinde bulunmuştur.
Leys, Şehr b. Havşeb'den, o Ubade b. es-Samit'ten rivâyetle (Ubade) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Ümmetime üç şey verildi ki peygamberler dışında kimseye verilmemiştir. Allah bir peygamber gönderdi mi: Bana dua et ben de duanı kabul edeyim, diye buyururdu. Buna karşılık bu ümmete de: "Bana dua edin Ben de duanızı kabul edeyim" diye buyurmuştur. Allah daha önceden bir peygamber gönderdi mi o peygambere: Dinde senin için herhangi bir zorluk kılmamıştır, diye buyururdu. Allah bu ümmete de:
"Dinde size güçlük vermedi" (el-Hacc, 22/78) diye buyurmuştur. Yine Allah daha önceden bir peygamber gönderdi mi o peygamberi kavmine karşı bir şahit kılardı. Allah bu ümmeti de bütün insanlara karşı şahitler kılmıştır." et-Tirmizî el-Hakîm, Nevâdiru'l-Usûl, II, 556.
Halid er-Rib'î şöyle dermiş: Yüce Allah'ın:
"Bana dua edin, Ben de duanızı kabul buyurayım" (el-Mü’min, 40/60) âyeti ile bu ümmete olan lütfü gerçekten hayret vericidir. Bir taraftan onlara dua etmelerini emretmekte, diğer taraftan -arada herhangi bir şart koşmaksızın- dualarını kabul edeceğini va'd buyurmaktadır. Orada bulunanlardan birisi ona: Ne gibi? diye sorunca şu şekilde cevap verir: Mesela yüce Allah'ın:
"îman edip salih amel işleyenlere., müjdele" (el-Bakara, 2/25) âyetinde bir şart vardır. Buna karşılık:
"Îman edenlere Rableri katında muhakkak bir
"kadem-i sıdk (amelleri için güzel bir ecir) olduğunu müjdele" (Yûnus, 10/2) buyurmaktadır. Burada da amel şartı koşulmamıştır. Bir diğer örnek yüce Allah'ın şu buyruğundadır:
"Dini yalnız O'na halis kılanlar olarak Allah'a dua ediniz." (el-Mü’min, 40/14) Bu âyette (dini halis kılmak) şartı vardır. Buna karşılık:
"Bana dua edin Ben de duanızı kabul edeyim" (el-Mü’min, 40/60) âyetinde ise bir şart yoktur. Bundan önceki ümmetler ihtiyaçları için peygamberlerine gider ve peygamberlerinin bu ihtiyaçlarını Allah'tan dua edip istemelerini talep ederlerdi. et-Tirmizî el-Hakîm, a.g.e., II, 556-557.
Peki, kimi zaman kişi dua ettiği halde bu duası kabul olunmamaktadır. Bunun sebebi nedir? diye sorulursa buna cevap şudur: Yüce Allah'ın işaret ettiğimiz her iki âyetteki (2/186 ile 40/60. âyette) âyetinin hakkın kendisi olduğu bilinmelidir. Ancak bu kayıtsız ve şartsız olarak dua eden herkesin ve duada istenen herşeyin istisnasız olarak kabul edilmesini gerektirmez. Şanı yüce Allah bir diğer âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
"Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Şu bir gerçektir ki O haddi aşanları sevmez." (el-A'raf, 7/55) Bilerek ya da bilmeyerek büyük bir günah üzerinde ısrar eden herkes haddi aşan bir kimsedir. O haddi aşanları sevmediğini haber vermektedir. Peki böyle bir kimsenin duasını nasıl kabul buyurur? Haddi aşmanın ise pek çok çeşitleri vardır. Buna dair açıklamalar burada ve yüce Allah'ın izniyle A'raf Sûresi'nde (işaret edilen âyet-i kerimede) gelecektir.
Bazı âlimler de şöyle demektedirler: "Dilediğim takdirde duasını kabul ederim" demektir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"O da dilerse dua etiğiniz şeyi açar (giderir)" (el-En'âm, 6/41) O takdirde bu iki âyet mutlak ve mukayyed kabilinden âyetler olurlar.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisi de üç hususu Allah'tan dilemiş, ona bunlardan iki tanesi verilmiş bir tanesi verilmemiştir. Bk. Müslim Fiten 20; Tirmizî, Fiten 14; İbn Mâce, Fiten 9, 22; Muvatta’'', Kur'ân 35; Müsned, V, 109 Buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle el-En'am Sûresi'nde (6/65. âyette) gelecektir.
Bu hususta şöyle de denilmiştir: Bu âyetle verilen haberden kasıt, bütün mü’minlere şanı yüce Rablerinin bu vasıfta olduğunu bildirmektir. O genel olarak dua edenlerin duasını kabul eder. Kula pek yakındır, duasını işitir. Onun içinde bulunduğu sıkıntıyı bilir. O bakımdan onun duasına dilediği şey ile ve dilediği şekilde cevap verir:
"Kıyâmete kadar duasını kabul etmeyecek Allah'tan başka kimseye dua eden kişiden daha sapık kim olabilir?" (el-Ahkâf, 46/5)
Kimi zaman efendi kölesinin isteğine baba oğlunun isteğine cevap verir ancak isteğini vermeyebilir. O bakımdan dua edilmesi ile birlikte bu cevap verme kaçınılmaz olarak husule gelmektedir. Çünkü "kabul ederim, icabet ederim" buyrukları bir haberdir. Haber ise nesholmaz. Çünkü neshedildiği takdirde haber veren yalan söylemiş olur. Bu açıklamaya İbn Ömer'in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet ettiği şu Hadîs-i şerîf delalet etmektedir: "Her kime dua etmesi kolaylaştırılırsa ona icabet kapıları da açılır." Tirmizî, Deavât 101 de: "Sizden kime dua kapıları açılırsa, ona rahmet kapıları açılır" şeklinde. Yüce Allah Hazret-i Davud'a şöyle vahyetmiştir: Kullarımdan zalim olanlara Bana dua etmesinler, de. Çünkü Ben kendim için dua edenin duasını cevaplandırmayı takdir buyurdum. Ve Ben zâlimlerin duasına cevap verecek olursam, onlara lanet ederim.
Bir kesim de şöyle demiştir: Allah her duayı kabul eder. Bu kabul ya dünyada açıkça ortaya çıkar, ya da Allah dua edenin günahını bağışlar ya da o duayı onun adına ahirete saklar.
Çünkü bu konuda Ebû Said el-Hudrî Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Muhtevasında günah ve akrabalık bağını kesmek bulunmayan bir dua ile dua eden her bir müslümana mutlaka Allah bu duası karşılığında üç şeyden birisini verir: Ya çabucak (dünyada) ona dua edip istediğini verir. Ya (ahirete) onun için saklar, ya da onun benzeri bir kötülüğü ondan alıkoyan" Bunun üzerine ashab-ı kiram: O halde biz de çokça dua ederiz, deyince Hazret-i Peygamber: "Allah'ın bağışı daha da çoktur" diye cevap verir. Bu hadisi Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr rivâyet etmiş, Ebû Muhammed Abdülhak sahih olduğunu belirtmiştir. Muvatta’'"da ise senedi munkatı'dır. Muvatta’', Kur'ân 36. Ebû Ömer der ki: Bu Hadîs-i şerîf yüce Allah'ın:
"Bana dua ediniz Ben de duanızı kabul edeyim" (el-Mü’min, 40/60) âyetinin tefsiri olarak zikredilmektedir. İşte bütün bu şekiller duanın kabul edilmesi kabilindendir. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, V, 344-345; el-İstizkâr, VIII, 165-166.
İbn Abbâs da der ki: Ben dua eden herkesin duasını kabul ederim, demektir. Eğer duasında dilediği şey onun için dünyada rızık olarak tayin edilmiş ise o istediğini ona veririm. Eğer dilediği şey dünyada ona rızık olarak tayin edilmemişse (ona sahip olacağı takdir edilmemişse ahirette) onun için saklı tutulur.
Derim ki: Ebû Said el-Hudrî'den gelen Hadîs-i şerîf her ne kadar üç halden birisinde duanın kabul edileceğini ifade etmekte ise de duanın kabul olunmasını engelleyen haddi aşmaktan uzak durmak ile ilgili olarak yaptığımız açıklamaların doğruluğuna Hadîs-i şerîfteki: "Mahiyetinde günah veya akrabalık bağını kesmek olmadıkça" ifadeleri delildir. Müslim ayrıca "acele etmedikçe" kaydını da eklemektedir. Müslim bunu Ebû Hüreyre'den o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şöylece rivâyet etmektedir: "Mahiyetinde günah veya akrabalık bağını kesmek bulunmadıkça ve acele istemedikçe kulun yaptığı dua kabul olunur." Ey Allah'ın Rasûlü, acele istemek ne demektir? diye sorulunca Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Kul, dua ettim, yine dua ettim fakat duamın kabul olunduğunu görmedim. Bu sefer dua etmekten usanır ve duayı terkeder." Müslim, Zikr 92
Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvûd da Ebû Hüreyre'den Resûlüllah (sa)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedirler: "Acele edip de ben dua ettiğim halde duam bir türlü kabul olunmadı, demediği sürece sizin (her) birinizin duası kabul olunur." Buhârî, Deavât 22; Müslim, Zikr 90, 91; Ebû Dâvûd, Vitr 23; Tirmizî, Deavât 12; İbn Mâce, Dua 7; Muvatta’'', Kur'ân 29.
İlim adamlarımız (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun) şöyle demişlerdir: "Duası kabul olunur" âyeti duanın kabul olunacağının vücûbunu haber vermek anlamına geldiği gibi, bu kabulün olabileceğini haber vermek anlamına da gelebilir.
Eğer bu, kabulün gerçekleşeceğinin vücubunu haber vermek anlamında ise, duanın kabulü sözü geçen üç halden birisi ile gerçekleşir anlamındadır. Kul: Ben dua ettim de duam kabul olunmadı, dediği takdirde ise bu üç husustan herhangi birisinin meydana gelmesi sözkonusu olmaz ve artık dua bu şekillerden herhangi birisiyle kabul olunma imkânını kaybeder.
Şayet duanın kabul edilmesinin mümkün olması anlamına geliyor ise, o takdirde duanın kabul olunması özel olarak duasında talep ettiği şeyin yerine getirilmesiyle sözkonusu olur. Bunun gerçekleşmesini ise dua eden kimsenin: "Dua ettiğim halde duam bir türlü kabul olunmadı" demesi engeller. Çünkü bu, Allah'tan ümit kesmek ve yakînin zayıflığı kabilindendir. Allah'ın gazabına uğramak kapsamına girer.
Derim ki: Haram yemek ve bu manada olan davranışlar da duanın kabul olunmasına engeldir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Adam saçı sakalı birbirine karışmış, toza bulanmış haliyle uzun yolculuk yapar, ellerini semaya doğru uzatarak: Yarabbi yarabbi (diye dua eder) bununla birlikte onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, beslendiği haramdır. Böyle birisinin duası nasıl kabul olunur?" Müslim, Zekat 65; Tirmizî, Tefsir 2. sûre, h. 37; Müsned, II, 328.
Burada bu soru bu niteliklere sahip olan kimsenin duasının kabul olunmasının uzak bir ihtimal olduğunu ifade edecek bir üsluptadır.
Buna göre duanın kabul olunması için dua edende, duanın kendisinde ve duada istenen şeyde birtakım şartların bulunması kaçınılmazdır.
Dua edende aranan şartların bir kısmını şöylece sıralayabiliriz:
1- Allah'tan başka ihtiyacını karşılamaya kadir kimsenin bulunmadığını ve ihtiyacının gerçekleşmesi için gerekli araç ve vasıtaların O'nun kabzasında olduğunu, O'nun müsahhar kılmasıyla müsahhar kılındığını bilmesi.
2- Samimi bir niyet ve tam bir kalp huzuru ile dua etmesi. Çünkü yüce Allah gafil ve başka şeylerle oyalanan kalple yapılan duayı kabul etmez.
3- Haram yemekten uzak durması.
4- Dua etmekten usanmaması.
Yapılan duada istenen şeylerde aranan şartlara gelince: Şer'an istenmesi ve yapılması câiz olan işlerden olması. Nitekim Hadîs-i şerîfte: "Günahı gerektirici veya akrabalık bağını koparıcı bir duada bulunmadıkça" diye buyurmaktadır. Hadîs-i şerîfte geçen "günah" kavramının kapsamına insanın günah kazanmasına sebep teşkil eden bütün hatalı davranışlar, "akrabalık bağı" kapsamına ise bütün müslümanların hakları ve onlara haksızlıklar da girmektedir.
Sehl b. Abdullah et-Tusterî der ki: Duanın şartları yedidir. Birincisi tazarru, ondan sonra havf, reca, devamlılık, huşu, genellik ve helal yemek gelir.
İbn Atâ der ki: Duanın rükünleri, kanatları, sebepleri ve vakitleri vardır. Eğer duanın rükünleri gerçekleşirse dua güç kazanır. Kanatlarına sahip olursa semaya doğru uçar. Vakitlerine denk gelirse umduğunu elde eder. Sebeplerine denk düşerse de başarı sağlar. Duanın rükünleri kalbin huzuru, kalp inceliği, Allahü teâlâ'ya itaatle boyun eğmek ve huşudur. Kanatları sıdktır (doğruluk ve samimiyettir.) Kabul olunduğu vakitler seher vakitleridir. Sebepleri ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e salât-ü selam getirmektir.
Şöyle de denilmiştir: Duanın dört tane şartı vardır. Bunların ilki yalnız kaldığında kalbini korumak, başkalan ile birlikte olduğunda dilini korumak, gözü helal olmayan şeye bakmaktan korumak, karnı da haram olan şeylerden korumaktır.
Yine denildiğine göre duanın şartlarından bir tanesi de kullanılan ifadelerde lahn (dil açısından bozukluk) bulunmamasıdır. Nitekim şairlerden birisi şöyle demiştir:
"Rabbine Leys lahnederek dua ediyor
Bu şekilde Rabbine dua ettiği zaman O da duasını kabul etmez."
İbrahim b. Ethem'e: Bize ne oluyor ki dua ettiğimiz halde duamız kabul olunmuyor? denilince şöyle cevap vermiştir: Çünkü sizler Allah'ı bildiğiniz halde O'na itaat etmiyorsunuz. Rasûlünü bildiğiniz halde onun sünnetine uymuyorsunuz. Kur'ân'ı bildiğiniz halde gereğince amel etmiyorsunuz. Allah'ın nimetlerini yediğiniz halde bu ni'metlere şükretmiyorsunuz. Cenneti bildiğiniz halde cenneti istemiyorsunuz. Cehennemi bilip onu tanıdığınız halde ondan kaçmıyorsunuz. Şeytanı bildiğiniz halde ona karşı Savaş açmıyor, aksine ona uygun davranıyorsunuz. Ölümü bildiğiniz halde onun için hazırlanmıyorsunuz. Kendi ellerinizle ölüleri gömdüğünüz halde ibret almıyorsunuz. Kendi kusurlarınızı terkedip insanların kusurlarıyla uğraşıp duruyorsunuz.
Hazret-i Ali (radıyallahü anh) da Nevf el-Bikalî'ye şöyle demiş: Ey Nevf, şüphesiz Allah Hazret-i Davud'a şöyle vahyetmişti: İsrailoğullarına, Benim evlerimden herhangi birisine ancak tahir kalplerle, huşu duyan gözlerle ve tertemiz ellerle girsinler. Çünkü Ben yarattıklarımdan herhangi birisine yapılmış bir haksızlık bulunduğu sürece onlardan hiç birisinin duasını kabul etmeyeceğim. Ey Nevf, sakın şair ve arîf (belli kimselerin ihtiyaçlarını yöneticiye götürmekle görevli kimse) şurtî (yöneticilerin güvenlik sorumlu ve yardımcıları) vergi toplayıcısı, öşür toplayıcısı olmayasın. Çünkü Hazret-i Davud, gecenin bir vaktinde namaza kalktı ve şöyle dedi: Bu öyle bir vakittir ki herhangi bir kul bu vakitte dua edecek olursa mutlaka o saatte onun duası kabul olunur. Bundan ise arîf, şurtî, vergi toplayıcısı, öşür toplayıcısı, tanbur ya da davul calicisi müstesnadır.
İlim adamlarımız der ki: Dua eden kimse Allah'ım dilersen bana ver, Allah'ım dilersen bana mağfiret buyur, Allah'ım dilersen bana merhamet buyur, demesin. Duasında ve dileğinde böyle bir meşiet lâfzını kullanmasın. Ancak dilediğini, yaptığını bilen bir kimsenin edası ile Allah'tan istesin. Diğer taraftan dua ederken "dilersen" diye bir ifade kullanmakda, âdeta Allah'ın mağfiretine, vereceği ihsanına ve rahmetine bir çeşit ihtiyacı yokmuş gibi bir anlam vardır. Bir kimsenin başkasına: Bana şunu vermeyi arzu ediyorsan verebilirsin, demesi gibi. Böyle bir ifadeyi kişi ancak ihtiyacı olmamakla birlikte muhtaç olmadığı kimselere kullanır. Duasında zorunlu olarak ihtiyaç duyan bir kimse duasını kesin olarak yapar, duasında talep ettiği şeye zorunlu olarak ihtiyaç duyan bir kimsenin edası ile duada bulunur.
Hadis İmâmları -lâfız Buhârî'ye ait olmak üzere- Enes b. Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sizden herhangi bir kimse dua ettiği zaman kararlı ve kat'î ifadelerle dua etsin, hiçbir zaman Allah'ım dilersen bana ver demesin. Çünkü zaten O'nu zorlayacak kimse yoktur." Buhârî, Tevhid 31, Deavât 21; Müslim, Zikir 7, 8; Ebû Dâvûd, Vitr 23; Tirmizî, Deavât 77.
Muvatta’'"da da: "Allah'ım dilersen bana mağfiret et, dilersen bana rahmet buyur (demesin)" Muvatta’'', Kur'ân 28. şeklindedir.
İlim adamlarımız der ki: "Kesin ve kararlı ifadelerle dua etsin" ifadesi mü’minin dua ederken bütün gayretini ortaya koyması, duasının kabul olunacağını umması, Allah'ın rahmetinden ümit kesmemesi gerektiğine delildir. Çünkü o, Kerîm (son derece cömert ve lütufkâr) birisine dua etmektedir. Süfyan b. Uyeyne der ki: Kişinin kendi halini (kusurlu olduğunu) bilmesi hiçbir kimseyi dua etmekten alıkoymasın. Çünkü Allah, mahlukatın en kötüsü olan İblis'in dahi duasını kabul etmiştir. İblis: Rabbim, diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver, deyince Allah: "Sen kendisine mühlet verilenlerdensin" diye cevap vermiştir.
Duanın çoğunlukla kabul olunduğu bir takım zaman ve halleri vardır. Mesela seher vakti, oruç açma zamanı, ezan ile kamet arasındaki vakit, Çarşamba günü öğle ile ikindi arası, zorunluluk ve zaruret zamanları, yolculuk ve hastalık hali, yağmurun yağdığı vakit, Allah yolunda Savaş için saf olunduğu vakit gibi. Bütün bunların duanın kabul olunma ihtimalini yükselteceğine dair rivâyetler gelmiştir. Yeri geldikçe bunlar açıklanacaktır.
Şehr b. Havşeb'in rivâyetine göre Umm ed-Derda kendisine şöyle demiş: Ey Şehr, vücudunda hiç ürperme hissediyor musun? Evet hissediyorum, deyince şöyle dedi: O vakit Allah'a dua et. Çünkü o vakitte dua kabul olunur.
Cabir b. Abdullah der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Fetih Mescidi'nde üç gün dua etti. Pazartesi, Salı ve Çarşamba günü iki namaz arasında onun duası kabul olundu, yüzünden sevindiğini anladım. Cabir der ki: Ben de önemli ve ağır bir durumla karşılaştığım her seferinde mutlaka o anı araştırır ve o anda dua ederim. Duamın kabul olunduğunu bilirim.
4- Doğru Yola Ulaşmak İçin:
Yüce Allah'ın:
"O halde onlar da Bana icabet ve Bana îman etsinler" âyeti ile ilgili olarak Ebû Reca el-Horasanî der ki: "Bana icabet etsinler; Bana dua etsinler, demektir. İbn Atiyye der ki: Dualarını kabul etmemi Benden istesinler demektir.
Bu (kip) istisnalar dışında birşeyin talep edilmesini ifade eden "istif al" babıdır. Mesela, "Allah müstağnidir" türünden ifadeler de bu babın (bu anlama gelmeyen) istisnaları arasındadır.
Mücâhid ve başkalan şöyle demiştir: Benim kendilerini çağırdığım îman yani itaat ve amel hususunda onlar Benim isteğimi yerine getirsinler, demektir.
Cevap vermek ve isticabetin aynı anlama geldiği de söylenmektedir. Şairin şu sözleri bu kabildendir:
"O esnada hiçbir cevap veren onun isteğine cevap vermedi."
Bu âyette yer alan "sin" harfi zaid, lâm ise emir lamıdır. "Îman etsinler" âyeti de böyledir. Buradaki emir lâm'ının sükûn olması fiilin yalnızca geleceğe ait olmasından dolayıdır. Bu bakımdan şart için kullanılan edatına benzemektedir. Bu lâm'ın fiil dışında kullanılmadığından dolayı sakin olduğu da söylenmiştir.
Reşâd (doğru yol); batılın, sapıklığın zıddıdır. Merâşid yola götüren şeyler; erşed yol; en doğru en mutedil yol anlamındadır. Reşde kelimesi "zina"nın zıddı (yani nikâh) anlamındadır. Umm Raşid, farenin künyesi, reşdan oğulları ise bir Arap boyudur. Bu açıklamalar el-Cevherî tarafından yapılmıştır, el-Herevî de der ki: Rüşd, reşed ve reşad hidâyet ve dosdoğru olmak demektir. Yüce Allah'ın:
"Tâ ki doğru yola ulaşmış olsunlar (yerşudûn)" âyeti de bu anlamdadır.
187
Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah nefislerinize karşı hainlik etmekte olduğunuzu bildiğinden tevbenizi kabul etti ve sizi affetti. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın size takdir ettiğini isteyin. Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tarafınızdan ayırdedilinceye kadar yeyin için. Sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde itikâfta bulunduğunuzda ise kadınlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Sakın onlara yaklaşmayın. İşte Allah âyetlerini insanlara böylece açıklar. Takva sahibi olsunlar diye.
Bu âyete dair açıklamalarımızı otuzaltı başlık halinde sunacağız:
1- Ayetin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın:
"... size helâl kılındı" âyeti, bundan önce yaklaşmanın haram olmasını, sonradan bu hükmün neshedilmesini gerektirmektedir.
Ebû Dâvûd'un İbn Ebi Leyla'dan rivâyetine göre İbn Ebi Leyla şöyle demiş: Arkadaşlarımız bize anlatarak dedi ki: Kişi orucunu açıp yemek yemeden önce uyuduğunda sabahı edinceye kadar yemek yiyemezdi. Bir seferinde Hazret-i Ömer (eve) geldi ve hanımının yanına gelmesini istedi. Hanımı da: Daha önce uyudum, demişti. Hazret-i Ömer ise onun mazeret uydurduğunu sandı ve hanımına yaklaştı. Ensardan bir adam (evine) vardı, yemek getirilmesini istedi ona: Sana birşeyler ısıtıncaya kadar bekleyiver, dediler o da uyudu. Sabahı ettiklerinde bu âyet-i kerîme indi. Bu âyet-i kerimede de:
"Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı" âyeti vardır. Ebû Dâvûd, Salât 28 (Uzunca 506 no'lu hadisin son bölümü) ve bk. Siyam 1
Buhârînin rivâyetine göre ise el-Berâ' şöyle demiş: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından herhangi bir adam oruçlu olup da iftar hazır olduğunda iftardan önce eğer uyumuş ise o gece ve ertesi gün akşama kadar oruç açmazdı. Ensardan olan Kays b. Sırma oruçlu idi. -Bir rivâyette: Gündüzün hurma bahçelerinde çalışırdı ve oruçlu idi.- İftar vakti gelince hanımının yanına varıp; sende yiyecek birşey var mı? diye sorunca hanım: Hayır, dedi. Fakat senin için yiyecek birşey isteyeyim. Gün boyunca çalışan birisi idi. Uyku bastırdı. Hanımı gelip onun uyumakta olduğunu görünce: Yazık sana, dedi. Ertesi gün, gün ortasında baygın düştü. Bu durumdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a söz edildi bunun üzerine
"Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı" âyeti indi. Bundan dolayı da pek çok sevindiler. Yine (bu âyette):
"Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tarafınızdan ayırdedilinceye kadar yiyin için" âyeti de nazil oldu. Buhârî, Savm 15; Ebû Dâvûd, Savm 1; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 15; Nesâî, Siyam 29.
Yine Buhârî'de el-Bera'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ramazan ayı orucu nazil olunca Ramazan boyunca hanımlarına yaklaşıyorlardı. Kendilerine hainlik eden bazıları vardı. Bunun üzerine yüce Allah:
"Allah nefislerinize karşı hainlik etmekte olduğunuzu bildiğinden tevbenizi kabul ve günahlarınızı affetti" âyetini indirdi. Buhârî, Tefsir 2. sûre 27
Burada sözü geçen "hainlik etmek"ten kasıt, Ramazan gecelerinde hanımlara yaklaşmak suretiyle kendinize hainlik etmektir. Allah'a isyan eden bir kimse eğer kendisinin cezalandırılmasını gerektiren bir iş yaptıysa kendi kendisine hainlik etmiş olur.
el-Kutebî der ki: Hainliğin asıl anlamı kişiye belli birşey emanet edilmekle birlikte onun bu hususta emaneti yerine getirmemesidir.
Taberî'nin naklettiğine göre Hazret-i Ömer, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında bir gece sohbet ettikten sonra evine döner. Hanımının uyumuş olduğunu görür. Hanımına yaklaşmak isteyince hanımı ona: Ben uyumuş bulunuyorum deyince, o hanımına: Hayır uyumamışsın, dedi ve hanımına yaklaştı. Ka'b b. Mâlik de aynı duruma düştü. Ertesi günü Hazret-i Ömer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gidip; Allah'a ve sana özür beyan ediyorum, dedi. Nefsim bana (emre karşı gelmeyi) süslü gösterdi ve bunun sonucunda hanımıma yaklaştım. Benim için bu hususta bir ruhsat (bir çıkar yol) bulabiliyor musun? Hazret-i Peygamber bana: Bunu yapmak sana yakışmazdı ya Ömer, dedi. Hazret-i Ömer evine ulaşınca ona haberci gönderip Kur'ân-ı Kerîm'deki bir âyet ile mazur görüldüğünü ona bildirdi.
Bunu en-Nehhâs ve Mekkî zikretmektedir. Bir diğer rivâyete göre Hazret-i Ömer uyumuş, daha sonra hanımına yaklaşmış, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelip durumu bildirince şu âyet-i kerîme nazil olmuş: "Allah nefislerinize karşı hainlik etmekte olduğunuzu bildiğinden tevbenizi kabul ve sizi affetti. Artık onlara yaklaşın..." âyeti nazil oldu.
2- Oruç Gecesi:
Yüce Allah'ın:
"Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak" âyetinde "gece" zaman zarfıdır. Cins ismi olduğundan dolayı tekil gelmiştir.
Rafes (yaklaşmak) ise, cimadan kinayedir. Çünkü yüce Allah kerim olduğundan kinayeli ifadeler kullanır. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve es-Süddî yapmıştır. ez-Zeccâc der ki: Rafes, erkeğin hanımından bütün isteklerini ifade eden kapsamlı bir kelimedir. el-Ezherî de bu şekilde açıklamıştır.
İbn Arefe de der ki: Burada Rafes'ten kasıt cimadır.
Yine Rafes açıktan açığa cimaı sözkonusu etmek ve onu ifade etmek demektir. Şair der ki:
"Güzel konuşmalarından dolayı zinakâr gibi görünürler
Halbuki erkeklerin yaklaşmasından da nefret ederler."
Rafes kelimesinin asıl anlamının çirkin söz söylemek olduğu da söylenmiştir. Çirkin söz söylendiğinde bu kökten gelen fiiller kullanılır. Şairin şu beyiti bu kabildendir:
"Nice hacı kafilesi vardır ki boş sözlerden
Ve çirkin söz söylemekten kendilerini alıkoyarlar."
Şanı yüce Allah'ın:
"Kadınlarınıza yaklaşmak" âyetinde "rafes" kelimesi "ilâ:...a" harfi ile geçili yapılmıştır. Halbuki normalde bu fiil bu harf ile geçişli olmaz. Bu harf ile geçişli yapılması yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi, içli dışlı olmayı ifade etmek üzere kullanılan "el-ifdâ" anlamına hamledilmiş olarak geldiğindendir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Birbirinize (ilâ) karışmış bulunuyorsunuz." (en-Nisâ, 4/21) Yine yüce Allah'ın:
"Şeytanları ile (ilâ) başbaşa kaldıklarında..."(el-Bakara, 2/14) âyeti de -önceden de geçtiği gibi- bu şekildedir. Yüce Allah'ın:
"Ogün bunlar cehennem ateşi içinde (alâ) kızdırılacak..." (et-Tevbe, 9/35) Çünkü konuşma esnasında "demiri ateşte (fî) kızdırdım" denilir. İleride buna dair açıklamalar gelecektir.
Yine yüce Allah'ın:
"Onun emrine (den-dan anlamına gelen: an ile) muhalefet edenler... çekinsinler." (en-Nûr, 24/63) âyeti de bu kabildendir. Bu âyet O'nun emrinden sapan, emrinden uzaklaşan kimseler diye açıklanmıştır. Çünkü konuşma esnasında: "Zeyd'e muhalefet ettim" denilir (ve herhangi bir harfi cer kullanılmaz).
Yüce Allah'ın şu âyeti de bunun gibidir: "Mü’minlere (bi) çok merhametlidir. " (el-Ahzab, 33/43) Buradaki "rahim" kelimesinin şu âyette yer alan "raûf" kelimesinin anlamına geldiği kabul edilmiştir: "Mü’minlere (bi) cidden şefkatli (radıyallahü anhûf) ve merhametlidir." (et-Tevbe, 9/128) Nitekim "radıyallahü anh'fet" kökü be ile kullanıldığı halde "rahmet" kökünden gelen kelimeler bu harf ile birlikte kullanılmaz. Şu kadar var ki anlamı itibariyle ona uygun düştüğünden geçiş hususunda da onun gibi kullanılmış olmaktadır. Ebû Kebir el-Huzelî'nin şu beyiti de bu kabildendir:
"Ona korkulu bir gecede hamile kaldı istemeyerek ve kuşağının bağı çözülmeksizin."
Burada görüldüğü gibi "hamile kaldı" fiili "be" harfiyle geçiş yapmıştır. Halbuki bu fiilin, (arada başka bir harf olmaksızın) bizzat mef'ûle geçiş yapması gerekir. Şu âyette olduğu gibi:
"Annesi onu zorlukla taşıdı ve zorlukla bıraktı." (el-Ahkâf, 46/15) Fakat şair burada "ona hamile kaldı" derken "be" harfini kullanmıştır. Çünkü burada bu kelime ona gebe (habilet) kaldı anlamındadır ki, bu da "be" harfiyle kullanılır.
3- Erkek Kadın Birbirlerinin Örtüşüdür:
Yüce Allah'ın:
"Onlar sizin için bir elbisedir" âyeti mübtedâ ve haberdir. "Siz de onlar için bir elbisesiniz."
Elbise aslında bildiğimiz gibi kumaştan örtüler hakkında kullanılır. Daha sonra eşlerin birbirleri ile kaynaşmasına "elbise" denilmiştir. Çünkü onların cesetlerinin birbirlerine kaynaşması, birbirlerinden ayrılmamaları elbiseye benzemektedir. Nâbiğa el-Ca'dî şöyle der:
"Onunla yatan onun boynunu büktü mü
O da üzerine düşer ve üstünde bir elbise olur."
Yine Nâbiğa şöyle der:
"Birtakım kimselerle bir süre bir arada bulundum
(libas kökünden gelen lebise) ve onları yokettim
Ve bazı kimseleri yokettikten sonra diğer bazısını da yokettim."
Kimileri de şöyle demiştir: Birşeyi örtüp onun etrafını çevreleyene de "libas" denilir. O bakımdan eşlerden her birisinin ötekini -haberde de varid olduğu üzere- helal olmayan şeylere karşı örtmesi anlamına geldiğinden dolayı da "libas" tabiri kullanılmış olabilir.
Bir diğer açıklamaya göre: Burada elbise denilmesinin sebebi her birisinin aralarındaki ilişkiyi başkalarının gözünün görmesine karşı bir örtü olduğundan dolayıdır.
Ebû Ubeyd ve başkaları da şöyle der: Kadın hakkında kocasına: O senin elbisendir, yatağındır ve izarındır, denilir. Nitekim adamın birisi Hazret-i Ömer'e hitab'en şöyle demiştir:
"Ebû Hafs'a haber götür ey elçi
Güvenilir bir kardeşi ona: İzarım sana feda olsun (diyor)"
Ebû Ubeyd der ki: Burada "hanımlarım sana feda olsun" demek istemektedir. Canım feda olsun, anlamına geldiği de söylenmiştir.
er-Rabi' der ki: Bundan kasıt: Onlar sizin için yatak, siz de onlar için yorgansınız anlamındadır. Mücâhid de der ki: Yani onlar sizin için bir sükûnet kaynağıdır. Yani siz birbirinizle sükûn bulursunuz, demektir.
4- Nefse Hainlik Günahı ve Bu Günahlardan Tevbenin Kabulü: "
Allah nefislerinize karşı" oruç gecelerinde uyuduktan sonra size yasak kılınan karı-kocanın birbirlerine yaklaşması ve yemek yemek hususunda birbirinize danışarak "hainlik etmekte olduğunuzu bildiğinden tevbenizi kabul ve sizi affetti."
Burada geçen: "Nefislerinize karşı hainlik etmek..." âyeti yüce Allah'ın:
"Sonra sizler kendinizi öldürüyorsunuz." (el-Bakara, 2/85) âyetinin birbirinizi öldürüyorsunuz, anlamına gelmesi gibidir.
Bu âyetin onlardan her birisinin kendi öz nefsine hainlik ettiğini kastetmesi ihtimali de vardır. Kişinin kendisine hainlik etmesi ifadesi daha önceden de geçtiği gibi, bu işin zararının ona ait olması bakımındandır.
Yüce Allah'ın:
"Tevbenizi kabul., etti" âyetinin iki anlama gelme ihtimali vardır: Biri, nefislerine hainlik etmelerinden tevbe etmelerini kabul etmesi; diğeri ise onlara ruhsat vermek ve yasak olanı mubah kılmak suretiyle yüklerini hafifletmesi. Yüce Allah'ın:
"Allah sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için., tevbenizi kabul etti." (el-Müzemmil, 73/20) yani yükünüzü hafifletti, âyetini andırmaktadır.
Hataen öldürme ile ilgili açıklamaların akabinde yer alan şu âyeti de bu kabildendir:
"Buna gücü yetmezse Allah tarafından bir tevbe olmak üzere iki ay aralıksız oruç tutmalıdır." (en-Nisa, 4/92) Burada da "tevbe olmak üzere" âyeti, yükünüzü hafifletmek üzere anlamındadır. Çünkü hata yoluyla başkasını öldüren kimse kastı olmadığından dolayı tevbe etmesini gerektiren bir iş yapmamıştır.
Yine yüce Allah bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
"Yemin olsun ki Allah Peygamberini ona uyan muhacirlerle ensarın tevbesini kabul buyurdu." (et-Tevbe, 9/117) Her ne kadar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın tevbe etmesini gerektiren bir durumu yoksa da yüce Allah bunu burada böylece zikretmektedir.
"Sizi affetti" âyetindeki affın günahın affedilmesi anlamına gelme ihtimali de vardır, genişlik ve kolaylık sağlama anlamına gelme ihtimali de vardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu Hadîs-i şerîfinde buyurduğu gibi: "Vaktin ilk zamanları Allah'ın rızası, son zamanları ise Allah'ın affıdır." Dârakutnî, I, 250. Burada Allah'ın affından kasıt, O'nun kolaylık sağlaması ve genişlik vermesi demektir.
Buna göre
"Allah., bildiğinden" âyetinin anlamı, bu işin meydana gelişini müşahede ile bilmesi şeklindedir.
"Tevbenizi kabul......etti" ise bu davranışlar sizden fiilen sadır olduktan sonra tevbenizi kabul etti, yani yükünüzü hafifletti;
"affetti" yani kolaylık sağladı, demektir.
Âyet-i kerimede geçen
"hainlik etmekte olduğunuzu" âyeti de az önceden de geçtiği gibi hiyanet'ten gelmektedir. İbnu'l-Arabî der ki: Zahid âlimler şöyle der: İşte ilahî inayet ve makamın yüksekliğinin şerefi böyle olmalıdır. Ömer (radıyallahü anh) kendi nefsine hainlik etti, Allah bunun sebebiyle o hainliğin tevbesini ümmete şeriat kıldı. Onun için Allah ümmetin yükünü hafifletti, Allah ondan razı olsun ve onu razı etsin.
"Artık onlara yaklaşın!" Âyet-i kerimede geçen (mübaşeret): Cimâdan kinayedir. Yani Allah size daha önceden haram kıldığı bu işi size helal kılmıştır. Cinsel ilişkiye "mübaşeret" denilmesinin sebebi, erkek ve kadının beşerelerinin (tenlerinin) birbirlerine yapışmasından dolayıdır. İbnu'l-Arabî der ki: "İşte bu da âyetin nüzul sebebinin Hazret-i Ömer'in hanımıyla cima etmesi olduğunu Kays'ın açlığı olmadığını göstermektedir. Çünkü eğer sebep Kays'ın açlığı dolayısıyla yemek yemek olsaydı yüce Allah burada: "Şimdi artık yeyiniz" demeliydi. Yüce Allah'ın burada hanımlara yaklaşmakla başlaması âyetin, kendisi sebebiyle indiği önemli olayın o olmasındandır."
5- "Hanımlara Yaklaşmak"tan Gaye:
".... ve Allah'ın size takdir ettiğini isteyin" âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs, Mücâhid, el-Hakem b. Uyeyne, İkrime, el-Hasen, es-Süddî, er-Rabi' ve ed-Dahhak şöyle demişlerdir: Bunun anlamı çocuk isteyindir. Buna delil ise bu âyetin:
"Artık onlara yaklaşın" âyetinin akabinde gelmesidir. İbn Abbâs der ki: Allah'ın bizim için yazdığı şey Kur'ân-ı Kerîm'dir. ez-Zeccâc da der ki: Yani orada sizin için mubah kılınan ve size emrolünan şeyler ile Kur'ân'ı isteyin (ona uygun hareket edin), demek istiyor. Yine İbn Abbâs ve Muaz b. Cebel'den rivâyet edildiğine göre bunun anlamı Kadir Gecesi'ni arayındır. Bunun, ruhsatı ve genişliği isteyin, anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu açıklama Katâde tarafından yapılmıştır.
İbn Atiyye de şöyle der: Bu güzel bir görüştür.
"Size takdir ettiğini" yani sizin için takdir buyurduğu cariye ve hanımları
"isteyin" anlamına geldiği de söylenmiştir.
Hasan-ı Basrî ve Hasan b. Kurra kelimesini tabi olmaktan gelen diye okumuştur. (Allah'ın size yazdığına uyun, demek olur). İbn Abbâs böyle bir okuyuşu câiz görür bununla birlikte öbür okuyuşu "aramaktan gelen anlamıyla" tercih etmiştir.
6- Yiyiniz, İçiniz..
Yüce Allah'ın:
"Fecrin... yiyin için" âyeti Kays'ın başından gelen olayın cevabını teşkil etmektedir. Bundan önceki ise Hazret-i Ömer'in başından geçen olayın cevabıdır. Hazret-i Ömer'in başından geçen olayın öne alınması daha önemli olduğundan dolayıdır.
7- Fecrin Beyaz ve Siyah İpliği:
"Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tarafınızdan ayırdedilinceye kadar yeyin, için" âyeti, yemenin ve içmenin nihaî sınırını belirtmektedir. Tan yerinin ağarmasından itibaren belli bir süre geçmedikçe herhangi bir kimse için
"ayırdetme"nin sözkonusu olması ve yemesinin haram olması sahih olamaz.
Bununla birlikte imsak etmeyi gerektiren ve
"ayırdetme"nin sının hususunda farklı görüşler vardır. Cumhûr şöyle demiştir: Bu vakit sağa ve sola doğru ufukta yayılan tan yeridir. Haberler bu doğrultuda geldiği gibi, İslâm beldelerinde de uygulama bu şekilde yapılagelmiştir.
Müslim'in Semura b. Cündeb (radıyallahü anh)'dan rivâyetine göre o şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bilal'in ezan okuması ile (yukarı doğru) uzunlamasına görülen ufuktaki beyazlık şu şekilde (enine doğru) yayılıncaya kadar sahur yemekten sizi alıkoymasın." Bunu (hadisin ravilerinden birisi olan) Hammâd (b. Zeyd) elleriyle göstererek yani enine doğru yayılmadıkça, diye açıkladı. Müslim, Siyam 41- 43; Ebû Dâvûd, Savm 18; Tirmizî, Savm 15; Nesâî, Siyam 30; Müsned, V, 13.
İbn Mes'ûd'un rivâyet ettiği hadiste de şöyle denilmektedir: "Fecir bu şekilde olan değildir. -Hazret-i Peygamber bu arada parmaklarını bir araya getirip yere doğru indirdi- Fakat bu şekilde olandır. -Bu sefer her iki elinin işaret parmaklarını üstüste koyarak ellerini yana doğru uzattı.-" Müslim, Savm 39; Nesâî, Siyam 30; Müsned, V, 7, 9, 13, 18.
Darakutnî de Abdurrahman b. Abbas'tan şunu rivâyet etmektedir: Abdurrahman b. Abbas'a ulaştığına göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Fecir iki tanedir. Kurdun kuyruğunu andıran fecir hiçbir şeyi helal kılmaz haram da kılmaz. Ufukta enine doğru yayılıp giden fecirde ise (sabah) namaz kılmak helal olur ve (oruç için) yemek haram olur." Ancak bu Hadîs-i şerîf mürseldir. Darakutnî, II, 165. Ancak orada ravi, Abdurrahman b. Abbâs değil, Abdurrahman b. Sevbân'dir. Yine Dârakutnîde yer alan bundan bir önceki hadisin râvisi ise Dârakutnî'nin sahabe olduğunu kaydettiği Abdurrahman b. Âiş yoluyla gelmekte ve senedinin "sahih" olduğunu da bildirmektedir.
Bir kesim de şöyle demiştir: Geçmesi gereken vakit tan yerinin ağarmasından sonra (aydınlığının) yollarda ve evlerde hissedilmesi iledir. Bu rivâyet Hazret-i Ömer, Huzeyfe, İbn Abbâs, Talk b. Ali, Atâ b. Ebi Rebah, el-A'meş Süleyman ve başkalarından imsakin yolda ve dağların tepelerinde tan yerinin açıkça ortaya çıkmasıyla gerektiği şeklinde nakledilmiştir. Mesrûk der ki: Onlar fecir diye sizin bu fecir kabul ettiğinizi saymıyorlardı. Onlar evleri (aydınlığıyla) dolduranı fecir sayarlardı.
Nesâî de Âsım'dan onun Zir'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Huzeyfe'ye dedik ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile hangi vakitte sahur yedin? Dedi ki: O vakit gündüzdür. Şu kadar var ki güneş daha doğmamış idi. Nesâî, Siyam 20.
Darakutnî de Talk b. Ali'den şunu rivâyet etmektedir: Allah'ın Peygamberi buyurdu ki: "Yeyiniz, içiniz. Yukarı doğru çıkan (aydınlık) sizi aldatmasın. Kırmızı (şafağı) görünceye kadar yeyin ve için." Darakutnî, II, 166. Darakutnî der ki: Kays b. Talk güçlü bir ravi değildir. Ebû Dâvûd da der ki: Bu Yemameli (radıyallahü anhvi)lerin tek başlarına rivâyet ettikleri hadislerdendir. Ebû Dâvûd, Savm 18.
Taberî der ki: Onları bu kanaate götüren şudur: Oruç gündüzün tutulur. Onlara göre de gündüz güneşin doğması ile başlar ve batması ile biter. Bu hususta dil bilginlerinin görüş ayrılıklarına dair açıklamalar daha önceden (2/164. âyet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın buna dair: "Bu gecenin siyahlığı ile gündüzün beyazlığıdır" Buhârî, Tefsir 2. sûre 28, Savm 16; Müslim, Siyam 33; Ebû Dâvûd, Savm 18; Nesâî, Siyam 29; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 17. şeklindeki âyeti bu hususa dair kesin ve nihaî hükümdür. Yüce Allah'ın:
"Sayılı günlerde.." (el-Bakara, 2/184) diye buyurması da böyledir.
Dârakutnî'nin rivâyetine göre Âişe (radıyallahü anha) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Her kim tan yerinin çıkmasından önce oruca niyet etmezse onun için oruç yoktur." Bu hadisi Abdullah b. Abbad tek başına el-Mufaddal b. Fedale'den bu isnad ile rivâyet etmiştir, senetteki bütün raviler sika (güvenilir) ravilerdir. Dârakutnî, II, 171-172. Ebû't-Tayyib'in hadis ile ilgili talikine de bakınız.
Hazret-i Hafsa'dan gelen rivâyete göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Tan yerinin ağarmasından önce oruç kararını vermeyenin orucu yoktur." Bu hadisi de Abdullah b. Ebubekir merfu olarak rivâyet etmiştir. O ise rivâyet ettiği merfu hadislerde sika olanlardandır. Ayrıca Hazret-i Hafsa'dan kendi sözü ve merfu' olarak da rivâyet edilmiştir. Dârakutnî, II, 172.
Bu iki hadiste Cumhûrun tan yeri (fecir) ile ilgili olarak görüşlerinin lehine bir delil vardır. Aynı şekilde fecirden önce niyetsiz orucun men edildiğini de göstermektedir ki, Ebû Hanîfe'nin konu ile ilgili görüşüne muhaliftir.
8- Niyetin Vakti:
Oruç ibadetlerden bir ibadettir. Niyetsiz sahih olamaz. Sari' de bu niyet için fecirden yapılmasını vakit olarak tayin etmiştir. Durum böyle olduğuna göre- "tan yerinin ağarmasından sonra yemek, içmek caizdir" nasıl söylenebilir?
Buhârî ve Müslim Sehl b. Sa'd'ın şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Yüce Allah'ın:
"Beyaz iplik siyah iplikten tarafınızdan ayırdedilinceye kadar yeyin için" âyeti nazil oldu, ancak
"fecrin" âyeti nazil olmadı. Bazı kimseler oruç tutmak istediklerinde ayaklarına bir siyah ve bir beyaz iplik bağlar ve bu iki iplik açık bir şekilde birbirinden ayırt edinceye kadar yeyip içmesine devam ederlerdi. Daha sonra yüce Allah
"fecrin" âyetini indirdi. Böylelikle onlar bununla (fecrin ağarması ile başlayan) gündüzün beyazlığını kastettiğini öğrenmiş oldular." Buhârî, Savm 16, Tefsir 2. sûre 28; Müslim, Siyam 35.
Adiy b. Hatim'den: Dedi ki: ey Allah'ın Rasûlü, dedim, beyaz iplik ile siyah iplik ne demektir? Bildiğimiz iki iplik mi? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Eğer iki ipliği ayırdedecek şekilde görecek olursan (o vakte kadar yemeye devam edersen) anlayışı kıt bir kimsesin demektir. -Hazret-i Peygamber devamla buyurdu ki:- Hayır burada kasıt, gecenin siyahlığı ile gündüzün beyazlığıdır." Bu hadisi de Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Tefsir 2. sûre 28. "Anlayışı kıt" anlamındaki "arîdu’l-kafâ" yerine "çok uykucu" anlamında "arîdu'l-visâde" tabriyle: Müslim, Siyam 33.
Fecre
"iplik" denilmesi görülen beyazlığın ip gibi uzunlamasına görülmesindendir. Şair der ki:
"Beyaz iplik sabahın (karanlığı) yarıp çıkan aydınlığıdır
Siyah iplik ise gecenin gizli olan kanadıdır."
Arapçada
"iplik (hayt)" renk demektir.
"Fecr" ise akıp giden suyu ifade eden bir masdardır. Asıl anlamı itibariyle yarmak demektir. Bundan dolayı güneşin doğduğu yerden güneş ışıklarının müjdecisi olarak çıkan tan yerinde ışıkları görüldü, anlamına
"fecr" kullanılır. Bu ise ufukta enine doğru yayılan ve açıkça görülen gündüzün aydınlığının başlangıcıdır. Araplar buna açıkladığımız gibi
"beyaz iplik" derler. Ebû Dâvûd el-İyadî der ki:
"Gece karanlığı bizim için aydınlanınca
Ve sabahın etrafı aydınlatan ipi görülünce."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Görülmek üzereydi ve nitekim göründü onun belirtileri
Kapkaranlık gecenin örtüsü ise onu örtüyordu."
Araplar fecre "sadî'" ismini da verirler. Fecr ınsıdâ' oldu, ifadeleri buradan gelmektedir. Bişr b. Ebi Hazim, ya da Amr b. Madikerib şöyle der:
"Aslanı ön ayaklarını yaymış görürsün
Yelesinin beyazlığı âdeta tan yeri gibi."
eş-Şemmah, tan yerini saçın ortadan ayrılması yerine benzeterek şöyle der:
"Gece bitip sabah oldu mu
Onu zeytinyağı sürülmüş başın saçlarının ayrılması gibi, yaran bir çizgi olur."
Araplar apaçık olan bir iş hakkında: Bu sabahın felakı (aydınlığın karanlığı yarması yani fecri) fecrin ağarması, sabahın habercileri (tan yeri aydınlığı) gibidir, derler. Şair de şöyle demiştir:
"Tan yerinin ağarmasından önce geldi o
Gündüz de henüz gece karanlığında gizliydi."
9- Orucun Vakti ve Keffaret:
Yüce Allah:
"Sonra orucu geceye kadar tamamlayın" âyeti ile geceyi yemek, içmek ve cima için bir zaman, gündüzü de oruç zamanı olarak tesbit etmiştir. Böylelikle her iki zaman bölümünün hükümlerini açıklamış ve her ikisi arasında farklılık olduğunu belirtmiştir. Gündüzün geceleyin mubah kıldığı şeylerin hiç birisi -önceden de açıklandığı gibi- yolcu ya da hasta olanlar dışındakilere mubah değildir.
Sözü geçenlerin dışında Ramazan gününde oruç açan bir kimsenin bu oruç açması ya kasten ya da unutarak olabilir. Eğer birinci şekil, yani kasten oruç açma sözkonusu ise bu hususta İmâm Mâlik şöyle demiştir: Ramazan gününde yemek yiyerek, su içerek ya da cima ederek kasten oruç açan bir kimse hem kaza orucu tutar, hem keffarette bulunur. Çünkü İmâm Mâlik Muvatta’''ında, Müslim de Sahih'inde Ebû Hüreyre'den şunu rivâyet etmektedirler: Adamın birisi Ramazanda oruç açtı, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir köle azad etmek yahut arka arkaya iki ay oruç tutmak veya altmış yoksula yemek yedirmek suretiyle keffarette bulunmasını emretti. Müslim, Siyam 84; Muvatta’', Siyam 28. Şa'bî de bu görüştedir.
Şâfiî ve başkaları ise şöyle demektedir: Bu şekilde bir keffaret sadece cima ile oruç bozan kimseye hastır. Bu da yine Ebû Hüreyre'nin rivâyet ettiği şu Hadîs-i şerîf dolayısıyladır:
Adamın birisi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip, helâk oldum ey Allah'ın Rasûlü dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Seni helâk eden nedir?" diye sorunca adam dedi ki: Ramazan ayında hanımıma yaklaştım... Buhârî, Savm 30, 31; Müslim, Siyam 81; Muvatta’', Siyam 28. Bu hadiste sırasıyla keffaret olarak yerine getirilmesi gerekenler sıralanmaktadır. Bu hadisi Müslim de rivâyet etmiştir.
Bu görüşün sahipleri bu Hadîs-i şerîfteki durumu bir önceki hadiste geçen durum ile birlikte ele alır ve bunların ikisi aynı olaydır, derler. Ancak böyle bir iddia kabul edilmez. Aksine bunlar birbirlerinden farklı iki ayrı olaydır. Çünkü bu olayların anlatılış şekli birbirinden farklıdır. Ve keffaretin (bir önceki hadiste) herhangi bir kayda bağlı olmaksızın iftar edenin yükümlülüğü olduğunu belirtmiştir. O bakımdan keffaret mutlak olarak lazımdır. İşte Mâlik, onun mezhebine mensup arkadaşları, Evzaî, İshak, Ebû Sevr, Taberî ve İbnu'l-Münzir de bu görüşü kabul etmiştir. Ayrıca bu Atâ'dan gelen bir rivâyette de böylece zikredilmektedir. el-Hasen ve ez-Zührî'den de böyle gelmiştir. Şâfiî'nin de bu görüşü kabul edip benimsemesi gerekir. Çünkü Şâfiî şöyle demektedir: Hallerin çatışması ile birlikte tafsilatlı bir şekilde olayların hükümlerinin açıklamasının terkedilmesi hükmün umumî oluşuna delildir. Ayrıca Şâfiî kaza ile birlikte ceza görmesini de vacip görmüştür. Çünkü ayın hürmetini (saygınlığını) çiğnemiş bulunmaktadır.
10- Ramazanda Kocasının Cimada Bulunduğu Kadının Durumu:
Ramazan ayında kocası tarafından kendisi ile ilişki kuran kadının ne ile yükümlü olduğu hususunda da ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.
Mâlik, Ebû Yûsuf ve re'y ashabı: Kocanın üzerine düşen ne ise kadına da o düşer, demişlerdir.
Şâfiî ise kadının sadece bir keffarette bulunması gerekir. İster kocasına kendi isteğiyle cevap versin, isterse kocası onu zorlamış olsun, der. Şâfiî mezhebinde kadın için keffaret hiçbir şekilde söz konusu değildir. (Dr. ez-Zuhayli, el-Fıkhu'l-İslâml, II, 669) keffaret yalnız cima' eden (erkek) hakkında sözkonusudur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hususta soru soran kimseye tek bir keffaret ile cevap vermiş ve teferruatlı bir şekilde ona durumu açıklamamıştır.
Ebû Hanîfe'den rivâyet edildiğine göre ise eğer kadın isteyerek kocasına teslim olmuş ise onların her birisinin birer keffarette bulunması gerekir. Şayet karısını zorlamış ise o zaman kocanın tek bir keffarette bulunması gerekir, başka bir yükümlülük sözkonusu değildir. Bu, aynı zamanda Mâlikî olan Suhnun b. Said'in de görüşüdür.
Mâlik der ki: Bu durumda kocaya iki keffaret düşer. Ashabının çoğunluğuna ve İmâm Mâlik'in mezhebine göre ulaşılması gereken sonuç da budur.
11- Oruçlu Olduğunu Unutarak Cima Eden ya da Yemek Yiyen:
İlim adamları oruçlu olduğunu unutarak hanımıyla cima eden ya da yemek yiyen kimsenin hükmü hakkında da farklı görüşlere sahiptirler. Şâfiî, Ebû Hanîfe, arkadaşları ve İshak şöyle derler: Her iki durumda da herhangi bir sorumluluğu yoktur. Kaza etmesi de keffarette bulunması da gerekmez.
Mâlik, Leys ve Evzaî ise: Orucunu kaza etmesi gerekir, keffaret gerekmez, derler. Buna benzer bir görüş Atâ'dan rivâyet edilmiştir. Yine Atâ'dan gelen rivâyete göre eğer (unutarak) cima etmiş ise keffarette bulunması gerekir ve şöyle der: Böyle bir iş unutarak yapılamaz.
Zahirîlerden bir grup ilim adamı da şöyle demektedir: İster unutarak ister kasten hanımıyla cima etsin hem kaza hem de keffarette bulunması gerekir. Bu aynı zamanda İbnu'l-Macuşun ve Abdülmelik'in de görüşüdür. Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir. Çünkü keffareti gerekli gören Hadîs-i şerîf unutan ile kasten bu şekilde oruç açan kimse arasında fark gözetmemektedir. İbnu'l-Münzir der ki: Böyle kimse için herhangi bir sorumluluk yoktur.
12- Unutarak Yemek Yiyen ve Kasten Hanımıyla Cima Eden:
Mâlik, Şâfiî, Ebû Sevr ve re'y ashabı derler ki: Unutarak yemek yese, bunun ise orucunu bozduğunu zannettiğinden dolayı kasten hanımıyla cima etse, böyle bir kimsenin orucunu kaza etmesi gerekir, keffaret gerekmez. İbnu'l-Münzir der ki: Biz de bu görüşü kabul ederiz.
(Mâlikî) mezhebindeki bir görüşe göre ise, eğer cür'etkârlık ederek ve önemsemeyerek orucunun hürmetini kasten çiğnemiş ise hem kaza etmesi, hem de keffarette bulunması gerekir. Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Halbuki Mâlik'in kabul ettiği asıl ilkeye göre keffarette bulunmaması gerekir. Çünkü unutarak yemek yiyen bir kimse ona göre oruç açan bir kimse gibidir. O gününün kazasını yapar. Böyle bir kimse oruçsuz olduğu halde hangi şeyin hürmetini (saygınlığını) çiğnemiş olur ki?
Mâlik'in dışındakilere göre ise oruçlu olduğunu unutarak yemek yiyen hiçbir kimse oruçsuz sayılmaz.
Derim ki: Sahih olan da budur. Cumhûr da bu görüşü kabul etmiştir: Unutarak yemek yiyen ya da içen bir kimsenin kaza yapması gerekmez ve onun tuttuğu oruç tamdır. Çünkü Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Oruçlu bir kimse unutarak yemek yese yahut unutarak içse bu şanı yüce Allah'ın ona sürüklediği bir rızıktır. Böyle bir kimse için kaza yoktur. -Bir rivâyette de şöyle denilmektedir:- Bu kimse orucunu tamamlasın, çünkü Allah ona yemek yedirmiş ve içirmiştir." Bu hadisi Darakutnî rivâyet etmiş ve: Bunun isnadı sahihtir, bütün ravileri sika ravilerdir, demiştir. Darakutnî, II, 178; ayrıca bk. Buhârî, Eymân 15; Dârimî, Savm 23.
Ebû Bekr el-Esrem der ki: Ben Ebû Abdullah'a Ramazanda unutarak yemek yiyen bir kimse hakkında soru sorulurken şöyle dediğini dinledim: Ebû Hüreyre'den gelen hadise göre üzerine birşey düşmez. Daha sonra Ebû Abdullah Mâlik dedi ki: Mâlik'in böyle bir kimsenin kazada bulunması gerekir, dediğini ileri sürmektedirler dedi ve güldü. İbnu'l-Münzir de der ki: Böyle bir kimseye birşey düşmez. Çünkü Pegyamber (sallallahü aleyhi ve sellem) unutarak yemek yiyen ya da içen bir kimse hakkında "orucunu tamamlar" diye buyurmuştur. Hazret-i Peygamber "orucunu tamamlar" dediğine göre o kişi de orucunu tamamlayacak olursa orucu tam ve eksiksiz bir oruç olur.
Derim ki: Unutarak oruç yiyen bir kimse için kaza sözkonusu olmadığına, orucu da tam bir oruç olduğuna göre kasten cimada bulunduğu takdirde o kimsenin orucunu kaza etmesi ve keffarette bulunması gerekir. -Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır- tıpkı unutmadan orucunu açan kimse gibi olur.
Bizim ilim adamlarımız kazada bulunması gereğine şu sözleriyle delil getirirler: Oruç tutandan istenen deliksiz bir şekilde tam bir gün oruç tutmaktır. Çünkü yüce Allah:
"Sonra orucu geceye kadar tamamlayın" diye buyurmaktadır. Bu kişi ise tam bir oruç tutmamıştır. O halde bu tam gün oruç tutma sorumluluğu onun üzerinde olduğu gibi kalmaktadır. Belki de (orucunun tamamlanmasını emreden) hadis hükmünün hafifliği dolayısıyla tatavvu orucu hakkındadır.
Buhârî ile Müslim'in Sahihlerinde şöyle denilmiştir: "Her kim oruçlu iken unutarak yemek yese yahut içse orucunu tamamlasın." Buhârî, Snvm, 26; Müslim, Siyam 171; İbn Mâce, Siyam 15.
Burada orucun kazasından söz edilmemektedir. Ve buna herhangi bir şekilde değinilmemiştir. Ele alınan husus ise, bundan dolayı sorumluluğun düştüğü ve orucunu tamamlamaya ve bitirmeye devam etmesi emrinden ibarettir. Eğer tutulan oruç farz oruç ise, bizim sözünü ettiğimiz kazasını yapması gerektiğine dair açıklamalarımıza delil olur. Şayet oruç nafile ise unutarak yemek yiyen kimse için kaza yükümlülüğü olmaz. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ona kaza gerekmez" diye buyurmuştur.
Derim ki: Bizim ilim adamlarımızın ileri sürdükleri delil budur ve sahihtir. Şu kadar var ki şari'den bizim sözünü ettiğimiz delil de sahih olarak gelmiştir. Açık ve sarih nas ile bu hüküm gelmiştir ki, bu da Ebû Hüreyre'nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğuna dair rivâyetidir: "Her kim Ramazan ayında unutarak oruç açarsa onun için kaza da yoktur, keffaret de yoktur." Bu hadisi Darakutnî rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Bu hadisi tek başına İbn Merzuk -ki o sika bir ravidir- el-Ensarî'den rivâyet etmiştir. Darakutnî, II, 178.
Böylelikle (ilim adamlarımızın) sözünü ettikleri ihtimal ortadan kalkmış ve müşkil sona ermiş olmaktadır. Celal ve kemal sahibi olan Allah'a hamdolsun.
13- Orucu Bozan ve Bozmayan Şeyler:
Şanı yüce Allah oruçlu iken yapılması yasak olan yemek-içmek ve cimâ'dan ibaret hususları açıklamakla birlikte öpmek, dokunmak ve buna benzer tenin tene değmesi olan mübaşeretten söz etmemektedir. Bu ise hanımını öpen ve mübaşeret edenin orucunun sahih olduğuna delildir. Çünkü kullanılan ifadeden anlaşılan (fehva) geceleyin mubah kılınan şeylerin oruçlu iken gündüzün haram kılındığına delildir ki; bu şeyler de kaydettiğimiz üç husustur. Ayrıca bu âyette başka şeylere herhangi bir delalet yoktur. Bunların dışında kalan şeylerin oruçluya haram olduğunu söyleyebilmek için delilin bulunması gerekir. Bu bakımdan bu hususta yaygın bir ihtilaf sözkonusu olmuştur. Selef âlimleri de bu hususta farklı kanaatlere sahiptir ki bunlardan bir tanesi de mübaşerettir.
Bizim (Mâlikî mezhebinin) ilim adamlarımız der ki: Kendinden emin olmayan ve nefsine hakim olamayan kimse için mübaşerette bulunmak mekruhtur. Böylelikle mübaşeretin orucu ifsad edecek şeye sebep olması önlenmiş olur.
Mâlik Nafi'den rivâyet ettiğine göre Abdullah b. Ömer (r. anhuma) oruçlu kimsenin öpmesini ve mübaşerette bulunmasını yasaklıyor idi. Muvatta’'', Siyam 20.
Bu -Allahu a'lem- bunların meydana getireceği sonuçlardan korktuğu içindir. Eğer öpmekle birlikte tehlikeden korunabilirse onun için bir vebal yoktur. Mübaşerette bulunması halinde de durum böyledir. Buhârî de Hazret-i Âişe'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) oruçlu olduğu halde (hanımlarını) öpüyor ve mübaşeret ediyor idi. Buhârî, Savm 23; Müslim, Siyam 62, 70-74; Ebû Dâvûd, Savm 33.
Oruçlunun hanımını öpmesini mekruh görenler arasında Abdullah b. Mes'ûd ve Urve b. ez-Zübeyr de vardır. İbn Mes'ûd'dan bunun yerine bir gün kaza etmesi gerektiğine dair bir rivâyet de gelmiştir. Şu kadar var ki kaydettiğimiz hadis onların aleyhlerine bir delildir.
Ebû Ömer der ki: Öpmekten dolayı orucunu ifsad edecek bir sonucun doğacağını bilen kimse için hanımını öpmesine ruhsat veren bir ilim adamı olduğunu bilmiyorum. Eğer hanımını öpse ve menisi gelse orucunu kaza etmesi gerekir, keffarette bulunması gerekmez. Bu görüş, Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının, Sevrî'nin, el-Hasen'in ve Şâfiî'nin de görüşüdür.
İbnu'l-Münzir de bu görüşü tercih edip şöyle demiştir: Böyle bir kimsenin keffarette bulunmasını gerekli görenin herhangi bir delili yoktur.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Hanımını öpüp mezisi gelse böyle bir kimseye onlara göre birşey gerekmez.
Ahmed (b. Hanbel) der ki: Hanımını öpüp mezisi gelse yahut menisi aksa kaza etmesi gerekir, keffarette bulunması gerekmez. Bundan ise kasten ya da unutarak cima edip organını sokan kimse müstesnadır.
İbnu'l-Kasım Mâlik'ten, öpen ya da mübaşeret eden bunun sonucunda da organı sertleşmekle birlikte hiçbir şekilde suyu dışarı çıkmayanın orucunu kaza etmesi gerektiğine dair rivâyette bulunmuştur. İbn Vehb ise mezisi gelmedikçe kaza etmesi gerekmediğini İmâm Mâlik'ten rivâyet etmektedir. Kadı Ebû Muhammed ise şöyle demektedir: Bizim mezhep âlimlerimiz böyle bir kimse üzerine keffaret gerekmediğinde ittifak etmişlerdir.
Eğer ondan akan meni olursa kaza ile birlikte kaffarette bulunması da gerekir mi? Bu durumda olan bir kimse ya bir tek defa öpmüş ve bunun akabinde inzal olmuştur yahut bir defa öpmüş bundan zevk alarak tekrarlamış ve sonucunda inzal olmuştur. Şayet tek bir defa öpmüş veya mübaşerette bulunmuş ya da bir defa tenine el değdirmiş ise bu durumdaki kimse hakkında Eşheb ve Suhnun şöyle derler: Bu işi tekrarlamadığı sürece ona keffaret düşmez.
İbnu'l-Kasım ise şöyle der: Bütün bu hallerde keffarette bulunur. Şu kadar var ki bakmaktan dolayı bunu tekrarlamadıkça keffarette bulunması gerekmemektedir.
Öpmesi, mübaşerette bulunması, hanımıyla oynaşması, yahut fercin dışında cimada bulunması sonucunda menisi akan kimsenin keffarette bulunmasının vacip olduğunu kabul edenler arasında Hasan-ı Basrî, Atâ, İbnu’l-Mübarek, Ebû Sevr ve İshak da vardır. İmâm Mâlik'in el-Müdevvene'deki görüşü de budur. Eşheb'in görüşünün delili şudur: Dokunmak, öpmek ve mübaşerette bulunmak, bizatihi oruç bozmazlar. Geriye işin oruç bozmaya sebep teşkil eden sonuca ulaşması kalır. Eğer inzalde bulunmak maksadı ve orucu ifsad etmek kastı bulunmaksızın yalnızca bir defa bu işleri yaparsa, bakması gibi ona keffaret düşmez. Şayet bu işi tekrarlar ise orucunu ifsad etmeyi kastetmiş olacağından tekrar tekrar bakması halinde olduğu gibi, keffarette bulunması gerekir.
el-Lahmî der ki: Bakmaktan dolayı inzalde bulunmak halinde ittifakla -bunu tekrarlama hali dışında- üzerine keffaret düşmeyeceğini kabul etmişlerdir.
Bu konuda aslolan şudur: Keffaret ancak orucunu açmayı ve orucun hürmetini çiğnemeyi kasteden kimseye düşer. Eğer böyle birşey sözkonusu olursa o takdirde böyle bir durum ile karşı karşıya kalanın adetinin, alışkanlığının göz önünde bulundurulması gerekir. Eğer bir defa öpmek ya da mübaşeretten dolayı inzal olan birisi ise, ya da böyle bir kimsenin adeti farklı olup kimi zaman inzal oluyor, kimi zaman inzal olmuyor ise, bu kimsenin keffarette bulunması gerektiği görüşündeyim. Çünkü böyle bir işi yapan orucunun hürmetini çiğnemeyi kastetmekte ya da böyle bir işe kalkışmaktadır. Şayet böyle birisinin adeti böyle bir tehlikeden uzak kalmak şeklinde ise ve adetinin hilafına bir durum ondan sadır olursa, bunun keffarette bulunması gerekmez.
Mâlik'in keffaretin gereğine dair görüşünün ayrı manalara gelme ihtimali de vardır. Çünkü böyle bir durum ancak bu türden tabiata sahip olan kimseler için cereyan eder. Mâlik de bu hususta o kişinin görünen durumunu değerlendirmekle yetinmiştir. Eşheb ise insanların bu konuda çoğunlukla görülen hallerine göre yorumlamıştır ki; bu gibi durumlarda insanlar (meninin akmasından yana) esenlikte olurlar. Bakışa dair söyledikleri de bunun delilidir.
Derim ki: (el-Lahmî'nin) sözünü ettiği bakışı ile ilgili görüş birliğinin bulunması iddiası ve bunu asıl kabul etmesi uygun değildir, durum böyle değildir. Çünkü el-Bâcî el-Müntekâ adlı eserinde şunu anlatmaktadır: "Şayet zevk almak kastıyla bir defa baksa ve inzalda bulunsa şeyh Ebû'l-Hasan bu konuda şöyle der: Böyle bir kimsenin kaza ve keffarette bulunması gerekir. el-Bacî der ki: Bence sahih olan da budur. Çünkü bu kişi eğer bu bakışı ile zevklenme kastını gütmüş ise tıpkı öpmek ve buna benzer diğer faydalanma türleri gibi olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır."
Cabir b. Zeyd, es-Sevrî, Şâfiî, Ebû Sevr ile re'y ashabı, menisi akıncaya kadar bir kadına defalarca bakan kimseler hakkında şöyle demişlerdir: Böyle birisinin kaza ve keffarette bulunması gerekmez. Bu görüşlerini İbnu’l-Münzir nakletmiştir. el-Bacî de der ki: el-Medeniyye'de İbn Nâfi' Mâlik'ten şunu rivâyet etmektedir: Çıplak bir kadına baksa bundan zevk alsa ve sonunda inzal olsa sadece kazasını yapması gerekir, keffarette bulunması gerekmez.
14- Cünub Olarak Sabahlayan Kimsenin Orucu:
İlim adamlarının çoğunluğu (Cumhûr), kendisi cünüb iken tan yeri ağaran kimsenin orucunun sahih olduğunu kabul ederler. Kadı Ebû Bekr İbnu'l-Arabî der ki: "Bu icma ile caizdir. Ashab-ı kiram arasında bu hususta farklı görüşler (tartışmalar) vukua gelmiş olmakla birlikte, sonradan cünüb iken sabahı eden kimsenin orucunun sahih olacağı noktasında karar kılınmıştır."
Derim ki: Burada sözü geçen görüş ve tartışmanın vukuu doğrudur ve bilinen ilmî bir husustur. Bu Ebû Hüreyre'nin: Cünüb olarak sabahı eden kimsenin orucu yoktur; şeklindeki sözüdür. Bunu da Muvatta’' ve başkaları rivâyet etmiştir. Muvatta’', Siyam 11; Buhâri, Savm 22; Müslim, Siyam 75.
Nesâî'nin kitabında bu hususta kendisine başvurulduğunda tekrar şöyle dediği kaydedilmektedir: Allah'a yemin ederim ki bu sözü ben söylemedim. Allah'a yemin ederim bu sözü söyleyen Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dır. Nesâî'de böyle bir ifade tesbit edemedik. Ancak İbn Mâce, Siyam 26'da Abdullah b. Amr el-Karî'nin şöyle dediği kaydedilmektedir: Ebû Hüreyre'yi şöyle derken dinledim: Kâ'be'nin Rabbine yemin ederim ki: "Cünüb olduğu halde sabahı eden oruç açsın" diyen ben değilim. Bunu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) söylemişti.
(Ebû Hüreyre'nin) bu rivâyetten dönüp dönmediği hususunda görüş ayrılığı vardır. Ancak Muvatta’'', Buhâri ve Müslim'deki rivâyetlerde bu görüşünden vazgeçtiği ve bunu Resûlüllah'dan değil de el-Fadl b. Abbas'dan dinlediğini bildirmektedir. İlim ehlince kabul edilen Ebû Hüreyre'nin konu ile ilgili iki görüşünden en meşhur olanı böyle birisinin orucunun olmayacağı şeklindedir. Bunu İbnu'l-Münzir nakletmiştir. el-Hasen b. Salih'ten de böyle bir görüş rivâyet edilmiştir.
Yine Ebû Hüreyre'den üçüncü bir görüş nakledilmektedir ki buna göre o şöyle demiş: Cünüb olduğunu bilse sonra da sabaha kadar uyuşa o kimsenin orucu yoktur, ancak bunu sabah oluncaya kadar bilmese orucu yerindedir.
Bu görüş Atâ, Tavus, Urve b. ez-Zübeyr'den de rivâyet edilmiştir. el-Hasen ve en-Nehaî'den de böyle bir kimsenin nafile orucunun yerinde olacağı, ancak farz orucunu kaza edeceğine dair rivâyet gelmiştir.
Derim ki: İşte bunlar cünüb olarak sabahlayan kimse hakkında ilim adamlarının dört görüşü olduğunu ortaya koymaktadır. Bu dört görüşten sahih olanı ise Cumhûrun kabul ettiği görüştür. Çünkü Âişe (r. anha) ile Umm Seleme (r. anha)'nın rivâyetlerine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ihtilam sözkonusu olmaksızın cima dolayısıyla sabahı eder, sonra da orucuna devam ederdi. Yine Hazret-i Âişe'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayında ihtilam söz konusu olmaksızın cünüp olarak tanın ağarma vakti gelir, gusleder ve orucuna devam ederdi. Bu iki hadisi de Buhârî ve Müslim kaydetmiştir. Buhârî, Savm 22, 25; Müslim, Siyam, 76-80; Ebû Dâvûd, Savm 37, Tirmizî, Savm 63; İbn Mâce, Siyam 27; Muvatta’'', Siyam 9, 10, 12...
Diğer taraftan yüce Allah'ın:
"Artık onlara yaklaşın.." âyetinden zorunlu olarak anlaşılan hüküm de budur. Bu âyet-i kerîme ile yüce Allah, cimaın mübahlık süresinin tan yerinin ağarmasına kadar devam ettiğini belirttiğine göre, kişinin cünüp olarak tan yerinin ağarmasının söz konusu olacağı zorunlu olarak bilinen bir husustur. Ve bu durumda gusletmek tan yerinden sonra mümkün olabilir. Şâfiî de şöyle demiştir: Şayet erkeklik organı kadının içinde bulunurken tan yerinin ağarması ile birlikte çekilirse orucunu kaza etmesi gerekmez.
el-Müzenî de der ki: Böyle bir kimsenin kaza etmesi gerekir. Çünkü çekilmesi cimaın tamamlanmasındandır. Şu kadar var ki birinci görüş açıklamış olduğumuz husus dolayısıyla daha sahihtir. İlim adamlarımızın kabul ettiği görüş de budur.
15- Oruçta Tan Yerinin Ağarmasından Sonra Ay Halinden Temizlenen Kadının Ne Zaman Yıkanması Gerekir:
Tan yerinin ağarmasından önce temizlenip sabah oluncaya kadar gusletmeyen ay hali kadının hükmü hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Çoğunluğu böyle bir kadının oruç tutmasının farz olduğu ve orucunun geçerli olacağı görüşündedir. Gusletmeyi ister kasten ister yanılarak terketmiş olsun farketmez. Bu konuda cünüp olan kimse gibidir.
Bu, Mâlik'in ve İbnu'l-Kasım'ın da görüşüdür. Abdülmelik der ki: Ay hali olan kadın tan yerinin ağarmasından önce temizlense ve tan yeri ağarıncaya kadar gusletmeyi tehir etse o gün oruçsuzdur. Çünkü o günün bir kısmında temiz değildir. Bu durumdaki bir kadın cünüp gibi sayılamaz. Çünkü ihtilam orucu nakzetmez fakat ay hali orucu nakzeder. Ebû'l-Ferec Abdülmelik'ten naklederek yazdığı kitabında bu meseleyi böylece zikretmektedir.
el-Evzaî de der ki: Böyle bir kadın orucunu kaza eder, çünkü gusletmekte kusurlu davranmıştır. İbnu'l-Cellab ise Abdülmelik'ten naklettiğine göre; böyle bir kadın gusletmesi mümkün olacak şekilde tan yerinin ağarmasından önce temizlense ve kusurlu davranıp sabah oluncaya kadar gusletmeyecek olursa, cünüb kimse gibi bunun da öyle bir kadına zararı olmaz. Şayet vakit gusletmesine imkân vermeyecek kadar dar ise, o gün orucu câiz olmaz ve o gün oruçsuzdur. İmâm Mâlik de bu görüştedir. Böyle bir kadın ay hali iken tan yeri ağaran kadın gibidir.
Böyle bir kadın ile ilgili olarak Muhammed b. Mesleme de şöyle der: Oruç tutar ve sonra da kazasını yapar. Yani onun görüşü de el-Evzaî'nin görüşü gibidir. Yine Muhammed b. Mesleme'den gelen bir rivâyete göre o, bu konuda istisnaî bir görüş ileri sürerek, tan yerinin ağarmasından önce temizlenip kusurlu davranıp ağırdan alan ve sabah oluncaya kadar gusletmeyi geciktiren kadının, kaza ile birlikte keffârette de bulunmasını vacip görmüştür.
16- Ay Hali Olan Kadın Ne Zaman Temizlendiğini Bilemezse:
Kadın Ramazan gecesi temizlenip de bu temizlenmesinin tan yerinin ağarmasından önce mi sonra mı olduğunu bilemezse, o gün oruç tutar ve ihtiyaten o günün kazasını yapar, keffârette bulunması gerekmez.
17- Oruçlu İken Hacamat (Kan Aldırma):
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "Hacamat yapanın da yaptıranın da orucu bozuldu" Buhârî, Savm 32; Ebû Dâvûd, Savm 28; Tirmizî, Savm 59... dediği Sevbân, Şeddâd b. Evs ve Râfi' b. Hadîc yoluyla gelen hadislerle rivâyet edilmiştir. Ahmed ve İshak da bu görüştedir. Ahmed, Şeddad b. Evs yoluyla gelen hadisi sahih kabul ederken Ali b. el-Medinî, Rafi' b. Hadic yoluyla gelen hadisi sahih kabul etmektedir.
Mâlik, Şâfiî ve es-Sevrî der ki: (Hacamat yaptıranın) Orucunu kaza etmesi gerekmez. Bununla birlikte aldanış (tağrir) dolayısıyla böyle bir işi yapması mekruh olur.
Müslim'in Sahihinde ise Enes yoluyla gelen rivâyete göre Enes'e: Sizler oruçlu olan kimseye hacamatı mekruh görüyor muydunuz? diye sorulmuş o şöyle cevap vermiş: Hayır, ancak zayıf düşmekten dolayı (hacamatı mekruh görürdük) diye cevap vermiştir. Buhârî, Savm 32.
Ebû Ömer der ki: Şeddad'ın, Rafi' ile Sevban'ın rivâyet ettikleri hadis bize göre İbn Abbâs'ın hadisiyle neshedilmiştir. Bu hadise göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ihramlı iken ve oruçlu olduğu halde hacamat yaptırmıştır. Buhârî, Tıb. 11, 12; Ebû Dâvûd, Savm 30; Tirmizî, Savm 61; İbn Mâce, Savm 18. Çünkü Şeddad b. Evs ile diğerlerinin hadisine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'nin fethedildiği yıl Ramazan ayının onsekizinci gününde hacamat yaptıran bir adamın yanından geçmiş ve bunun üzerine o da: "Hacamat yapanın da yaptıranın da orucu bozulmuştur" buyurmuştur. Bizzat kendisi de Veda Haccı senesinde ihramlı iken ve oruçlu olduğu halde hacamat yaptırmıştır. Hazret-i Peygamber'in haccı Veda Haccı senesinde olduğuna göre bu uygulaması, önceki âyetini kaçınılmaz olarak neshetmektedir. Çünkü Hazret-i Peygamber bundan sonra ayrıca Ramazana erişmemiştir. Zira o Rabiu'levvel ayında vefat etmiştir. Salât ve selam ona olsun.
18- Oruçlu Kalınacak Süre:
Yüce Allah'ın:
"Sonra orucu geceye kadar tamamlayın" âyetinin vücubu gerektiren bir emir olduğunda görüş ayrılığı yoktur.
Burada yer alan "ila:...e kadar" gaye (nihaîlik) bildirmek içindir. Eğer bu edattan sonra gelen ondan öncekinin cinsinden ise o da öncekinin hükmüne dahildir. Mesela birisi, ben senden şu feddanı kıyısına kadar satın alıyorum veya -satılan şey ağaç ise- senden bu ağaçtan bu ağaca kadar olanları alıyorum, derse işaret edilen o ağaç da satılan şeyler kapsamına girer. Halbuki ben senden bu feddanı eve kadar olan kısmıyla satın alıyorum, dediği takdirde durum böyle olmaz. Ev, sınırı belirtilen arazinin kapsamına girmez. Çünkü ev arazinin türünden değildir.
Yüce Allah orucun gece açıkça ortaya çıkana kadar tamamlanmasını şart koşmuştur. Tıpkı gündüz açıkça belli oluncaya kadar yemeyi câiz gördüğü gibi.
19- Oruçta Niyet:
Orucun tamam olması için gerekli hususlardan bir tanesi de niyetin oruç boyunca sürekli olması ve kaldırılmamasıdır. Günün herhangi bir bölümünde niyetini kaldıracak olur ve oruç açmayı niyet eder fakat yemez ve içmezse (İmâm Mâlik'ten) el-Müdevvene'de böyle bir kimsenin oruçsuz olacağı ve o günün orucunu kaza etmesi gerektiği kaydedilmektedir. İbn Habib'in kitabında ise orucuna birşey olmadığı nakledilmekte ve şöyle demektedir: Fiilen iftar etmedikçe bu durum onu oruçlu olmaktan çıkartmaz. Niyet ile oruç bozulmaz.
Bununla birlikte böyle bir kimsenin hem kaza hem de keffarette bulunması gerektiği de söylenmiştir. Suhnûn da şöyle demektedir: Ancak geceden oruç tutmamayı kararlaştıran kimse keffarette bulunur. Oruç açmayı gündüzün kararlaştıran kimseye ise bu kararının zararı yoktur, bununla birlikte istihsanen orucunun kazasını yapar. Derim ki: Bu, güzel bir görüştür.
20- Gece Olmakla Oruç Açılmış Olur:
Yüce Allah'ın:
"Sonra orucu geceye kadar tamamlayın" âyeti, gece belirgin olarak ortaya çıktı mı şer'an oruç açmanın sünnet olduğunu ortaya koymaktadır. İster yemek yesin ister yemesin. İbnu'l-Arabî der ki: İmâm Ebû İshak eş-Şirazî'ye üç talâk ile yemin edip de soğuk olsun sıcak olsun herhangi bir şey ile oruç açmayacağını söyleyen kişinin hükmünün ne olacağı sorulmuş, o da güneşin batması ile o kişi oruç açmış olur; ona ayrıca birşey gerekmez, diye cevap vermiş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetini da delil göstermiştir: "Gece şu taraftan gelir gündüz bu taraftan giderse oruçlu olan kimse orucunu açmış olur." Buhârî, Savm 43-45; Müslim, Siyam 52-54; Ebû Dâvûd, Savm 20; Tirmizî, Savm 12; Müsned, IV, 380-381.
Aynı mes'ele "eş-Şamil" adlı eserin sahibi İmâm Ebû Nasr b. es-Sabbağ'a sorulmuş o da şu cevabı vermiştir: Sıcak veya soğuk birşey ile orucu açması kaçınılmazdır. Bununla birlikte İmâm Ebû İshak'ın verdiği cevap daha uygun ve yerindedir. Çünkü Kitap ve Sünnet bunu gerektirmektedir.
21- Güneş Batmadığı Halde Battı Zanneder ve Orucunu Açarsa:
Bulut veya bir başka sebep dolayısıyla güneş battı zannedip orucunu açsa sonradan güneş görülse, ilim adamlarının çoğunluğuna göre o günün kazasını yapması gerekir.
Buhârî'de Ebû Bekr (radıyallahü anh)'ın kızı Hazret-i Esmâ'dan (r. anhâ) şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde bulutlu bir günde orucumuzu açtık, sonra da güneş çıktı. Bunun üzerine Hişam (b. Urve'ye) oruçlarını kaza etmeleri emrolundu mu? diye sorulunca o: Kaza etmeleri kaçınılmazdır, diye cevap verdi. Buhârî, Savm 46; İbn Mâce, Savm 15; Müsned, VI, 346.
Ömer (b. Hattâb) Muvatta’''da bu hususta şöyle der: Mesele kolaydır. Biz vakit hakkında ictihadda bulunduk... Bununla kaza edilmesi gerektiğini kastetmektedir. Muvatta’'', Siyam 44. Yine Ömer'den bu durumda kaza etmesi gerekmez dediği de rivâyet edilmiştir. Hasan-ı Basrî de bu görüştedir. O şöyle der: Unutan kimse gibi kaza etmesi gerekmez. Bu aynı zamanda İshak'ın ve Zahiriyye'ye mensupların da görüşüdür. Yüce Allah'ın:
"Geceye kadar" âyeti bu görüşü reddetmektedir.
22- Güneşin Battığından Şüphe Ederek Orucunu Açarsa:
Güneşin battığından şüphe ederek orucunu açarsa, İmâm Mâlik'in görüşüne göre kaza etmekle birlikte keffarette bulunur. Ancak güneşin battığına dair kanaati daha ağır basıyorsa müstesna. Tan yerinin ağardığından şüphe eden kimse de İmâm Mâlik'e göre yemek yemekten vazgeçmelidir. Bu şüphesiyle birlikte yemeye devam ederse, unutan kimsenin durumunda olduğu gibi kaza etmesi gerekir. İmâm Mâlik'ten bu konuda farklı bir görüş rivâyet edilmemiştir.
Medine'de ve başka yerlerde ilim ehline mensup bazıları tan yerinin ağardığını açıkça tesbit etmedikçe herhangi bir sorumluluğun sözkonusu olmadığı görüşündedir. İbnu'l Münzir de bu görüştedir.
el-Kiya et-Taberî ise şöyle demektedir: "Bazıları şöyle zanneder: Tan yerinin ağarmasının ilk vakitlerine kadar oruç açması ona mubah kılındığına göre henüz tan yerinin ağarmadığı kanaatiyle yediği zaman o, yemenin câiz olduğu bir vakitte şeriatın izniyle yemek yemiş olur. O bakımdan kaza etmesi gerekmez. Mücâhid ve Cabir b. Zeyd böyle demiştir. Şu kadar var ki Ramazanın ilk gecesinde buluttan dolayı hilali göremeyip oruç tutmasa daha sonra o günün Ramazandan olduğu ortaya çıksa kaza etmesinin gerektiği hususunda görüş ayrılığı yoktur, üzerinde durduğumuz mes'ele de bunun gibidir. Dar-ı Harb'te bulunan esir de aynı şekilde Şa'ban'dan olduğunu zannederek oruç tutmasa sonra da durumun böyle olmadığı ortaya çıksa (yine o gününü kaza etmesi gerekir)."
23- Visal Orucu (Oruç Açmaksızın Orucu Birkaç Gün Sürdürmek):
Yüce Allah'ın:
"Sonra orucu geceye kadar tamamlayın" âyetinde visal orucunun yasaklanmasını gerektiren bir işaret de vardır. Çünkü gece orucun sona erdiği vakittir. Hazret-i Âişe de bu görüştedir. Bu, böyle olmakla beraber hakkında görüş ayrılığı bulunan bir konudur. Visal orucu yapanlardan Abdullah b. ez-Zübeyr, İbrahim et-Teymî, Ebû'l-Cevza, Ebû'l Hasan ed-Dineverî ve başkaları da vardır. İbn ez-Zübeyr yedi gün peşpeşe arada iftar etmeksizin (visal) oruç tutardı ve orucunu bağırsaklarını açsın diye yağ ve sabir (Azvay denen acı bir ağaç özü) ile açardı. Çünkü bağırsakları kururdu.
Ebû'l-Cevza da yedi gün yedi gece yemeksizin oruç tutar, güçlü kuvvetli bir adamın dahi kolunu yakaladı mı kırabilirdi.
Şu kadar var ki Kur'ân ve sünnetin beyanlarının zahiri, bunun câiz olmamasını gerektirir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Güneş buradan batar, gece buradan gelirse oruçlu kimse iftar etmiş olur." Bu hadisi Müslim, Abdullah b. Ebi Evfa'dan rivâyet etmiştir. 20. başlıkta az önce geçti.
Hazret-i Peygamber visal orucunu yasaklamıştır. Ancak ashab-ı kiram visalden vazgeçmek istemeyince bir gün daha sonra bir gün daha, onlar ile visal orucu tuttu. Arkasından da hilali gördüler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Eğer hilal daha sonraya kalsaydı sizinle daha çok visal orucu tutardım." diye vazgeçmek istemedikleri için onları azarlayıcı bir üslupla bunu söyledi. Bu hadisi de Müslim, Ebû Hüreyre'den rivâyet etmiştir. Buhârî, Savm 49, Temenni 9; Müslim. Siyam 57
Enes'ten gelen rivâyette de şöyle denilmektedir: "Eğer bizim için ay daha da uzatılmış olsaydı öyle bir visal orucu tutardık ki bu işte derinliğine dalmak isteyenler bu davranışlarını terketmek durumunda kalırlardı." Bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Temenni 9; Müslim, Siyam 59-60; Müsned, III, 124, 193
Ayrıca Hazret-i Peygamber: "Visal orucu tutmaktan sakınınız, visal orucu tutmaktan sakınınız" âyeti ile ashab-ı kiramı visal orucu tutmak nehyini daha bir pekiştirmiştir. Bu hadisi de Buhârî rivâyet etmiştir.
Sözünü ettiğimiz Hadîs-i şerîfler dolayısıyla insanı zayıf düşürüp bedenleri alabildiğine güçsüzleştirdiğinden ilim adamlarının büyük çoğunluğu visal orucunu mekruh kabul ederler. Kimisi de âyetlerin zahirine aykırı ve kitap ehline benzemeyi ihtiva ettiğinden dolayı haram kabul etmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Bizim orucumuz ile Kitap ehli orucu arasındaki ayırıcı özellik sahur yemeğidir." Bu hadisi Müslim ve Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Müslim, Siyam 46; Ebû Dâvûd, Savm 16; Tirmizî, Savm 17; Nesâî, Savm 27.
Buhârî'de ise Ebû Said el-Hudrî'den gelen rivâyete göre Ebû Said Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinlemiş: "Visal orucu tutmayın. Sizden her kim visal orucu tutmak isterse seher vaktine kadar visal orucu tutsun." Ashab-ı kiram: Ama sen visal orucu tutuyorsun ey Allah'ın Rasûlü deyince; Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Benim durumum sizin durumunuz gibi değildir. Ben, beni yediren bir yedirici, bana içiren bir içirici olduğu halde gecemi geçiriyorum." Buhârî, Savm 48; Ebû Dâvûd, Savm 24.
İlim adamları derler ki: İşte bu, oruç açmanın seher vaktine kadar ertelenmesinin mubah kılındığını göstermektedir. Visal yapmak isteyenin orucunu sürdürebileceği nihaî vakit budur. Aynı zamanda bu âyet bir günü diğer bir güne bitiştirmenin men edildiğini de ifade eder. Ahmed, İshak ve Mâlik’in arkadaşı İbn Vehb de bu görüştedir.
Visal'in câiz olduğunu kabul edenler şu sözleriyle buna delil getirirler: Visalin yasak kılınış sebebi onların henüz İslâm'a yeni girmiş olmaları idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) visali kendilerini zorlayarak yapmaya kalkışmalarından ve en yüsek makamlara böyle bir zorlama ile erişmek isteyeceklerinden, bunun sonucunda onlara fütur geleceğinden ya da cihad, düşmana karşı güçlü olmak gibi daha faydalı olan şeyleri yerine getiremeyecek şekilde zaafa düşeceklerinden korktu. Halbuki o dönemde bu gibi şeylere ihtiyaçları vardı. Bizzat kendisi ise özel olarak visali sürdürüyor, itaatlerin en yüksek makamlarını devam ettiriyor idi. Kendilerinin visal orucu tutmak istediklerine dair ondan talepte bulununca kendisi ile onlar arasında bir farkın bulunduğunu açıkladı ve bu hususta kendisinin halinin onların halinden farklı olduğunu bildirerek: "Ben sizin gibi değilim. Ben Rabbim beni yedirip içirerek gecemi geçiriyorum. " Buhârî, Savm 49, 50, İ'tisâm 5; Müslim, Siyam 57, 58, 60, 61; Tirmizî, Savm 61. diye cevap vermişti. Îman kalplerinde kemal noktasına ulaşıp göğüslerinde sapasağlam yerleşip kök salınca, müslümanlar çoğalıp düşmanlarına karşı üstünlük elde edince, Allah'ın dostları visal orucu tutmaya başladılar ve en üstün makamlara yükselmekle kendilerini yükümlü kıldılar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Derim ki: İslâm'ın üstünlük sağlamasına, düşmanları kahretmeye rağmen, visal orucunu terketmek evladır. Derecelerin en yükseği, makam ve mevkilerin en üstünü budur. Buna delil ise zikrettiğimiz âyetlerdir. Ayrıca gece şer'î bir oruç için tayin edilmiş zaman değildir. O kadar ki bir kimse niyet ederek geceleyin oruç tutmak istese bundan dolayı herhangi bir sevap elde edemez.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da kendisinin visal orucu tuttuğuna dair haber vermiş değildir. Sahabe onun visal orucunu tuttuğunu zannetmiş versen visal orucu tutuyorsun, demişler, o da onlara kendisine yemek yedirildiğini, içirildiğini bildirmiştir. Bu ifadenin zahirinden anlaşılan hakikat manasının kastedildiği şeklindedir. Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e cennetin yemeklerinden ve içeceklerinden getirilmekteydi.
Şöyle de denilmiştir: Bu onun kalbine gelen mana ve letâif diye yorumlanmalıdır. Ancak lâfzın hem hakikat hem mecaz anlamına gelme ihtimali var ise, aslolan bunu izale edecek delil varid olana kadar hakikatin kastedildiğidir.
Ashab-ı kiram visalden vazgeçmek istemeyince Hazret-i Peygamber kendisi hakkında haber verdiği üzere özel durumunda bir değişiklik olmaksızın onlarla visal orucunu devam ettirdi. Onlar da kendi adetleri üzere visal orucu yaptılar ve sonunda zaafa düşüp sabırlarının azalıp visalden vazgeçmelerini istedi. İşte bu üslup azarın ve cezanın gerçek ifadesidir. Tâ ki kendi aleyhlerine istedikleri zorlaştırmayı ve ince eleyip sık dokumayı terkedinceye kadar.
Aynı şekilde eğer bizler Hazret-i Peygamber'in: "Bana yemek yediriliyor, içiriliyor" âyeti ile kastedilenin yine manevî gıdalar olduğunu kabul etsek dahi, hükmen Peygamber efendimiz oruçsuz idi. Oruçlu iken gıybet eden ve yalan şahitlikte bulunanın hükmen oruçsuz olması gibi. Bu bakımdan (her ikisinin de manevi şeyler olması açısından) aralarında bir fark yoktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kim yalan söz söylemeyi ve gereğince amel etmeyi terk etmeyecek olursa o kimsenin yemesini ve içmesini terketmesine Allah'ın bir ihtiyacı yoktur." Buhârî, Savm 8.
Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisi visal orucunu tutmadığı gibi, bu orucun tutulmasını da emretmiş değildir. O bakımdan visalin terkedilmesi evladır. Başarımız Allah'tandır.
24- Oruç Ne ile Açılır:
Oruçlu bir kimsenin taze yahut kurumuş birkaç hurma ya da birkaç yudum su ile orucunu açması müstehabtır.. Çünkü Ebû Dâvûd, Hazret-i Enes'in şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını kılmadan önce taze birkaç hurma ile orucunu açardı. Taze hurma yoksa kuru hurma ile onlar da yoksa birkaç yudum su içerdi." Bu hadisi Darakutnî de rivâyet etmiş ve hakkında senedi sahihtir demiştir. Ebû Dâvûd, Savm 22; Tirmizî, Savm 10; Müsned, III, 164; Darakutnî, II, 185.
Darakutnî'nin rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiş: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) orucunu açtığında şöyle derdi: "Senin için oruç tuttuk, senin rızkın ile orucumuzu açtık, bizden kabul buyur, çünkü sen herşeyi işitensin herşeyi bilensin." Darakutnî, II, 185.
İbn Ömer'den gelen rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) orucunu açtığında şöyle dua edermiş: "Susuzluk gitti, damarlarımız ıslandı, Allah'ın izniyle de ecrimiz tahakkuk etti." Bu hadisi Ebû Dâvûd da rivâyet etmiştir. Darakutnî de der ki: Bu hadisi sadece el-Huseyn b. Vakid rivâyet etmiş olup isnadı hasendir. Ebû Dâvûd, Savm 23; Dûrakutnl, II, 185.
İbn Mâce de Abdullah b. ez-Zübeyr'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Sa'd b. Muaz'ın yanında oruç açtı ve şöyle buyurdu:
"Yanınızda oruçlular oruç açsın, hayırlı kimseler yemeğinizi yesin, melekler size rahmet niyaz etsin." Ebû Dâvûd, Et'ime 54; İbn Mâce, Siyam 45; Müsned, III, 118, 138, 201.
Zeyd b. Halid el-Cühenî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bir oruçluya iftar veren, onlar kadar ecir alır ve öbürlerinin ecirlerinden de birşey eksilmez." Tirmizî, Savm 82; İbn Mâce, Siyam 45.
Abdullah b. Amr b. el-As'tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Oruçlunun orucunu açacağı zaman geri çevrilmeyip kabul olunacak bir duası vardır." İbn Mâce, Siyam 48.
İbn Ebi Muleyke der ki: Ben Abdullah b. Amr'ı oruç açtığı zaman şöyle derken dinledim: "Allah'ım, ben herşeyimi kuşatan rahmetin ile senden bana mağfiret buyurmanı diliyorum."
Müslim'in Sahih'inde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Oruçlunun kendisini sevindirecek iki sevinci vardır. Oruç açtığı zaman oruç açmakla sevinir, Rabbine kavuşacağında da orucu dolayısıyla sevinir." Buhârî, Savm 9; Müslim, Siyam 163-165; Nesâî, Siyam 41, 42; Müsned, II, 232, 273, 516; III, 5.
25- Şevval Orucu:
Ramazan orucunu tutanın Şevval'den altı gün oruç tutması müstehabtır. Buna gerekçe, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce'nin Ebû Eyyub el-Ensarî'den rivâyet ettikleri şu Hadîs-i şerîftir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kim Ramazan orucunu tutsa, sonra da arkasından Şevval'den altı gün daha tutsa bu onun için bütün seneyi oruçla geçirmek gibidir." Müslim, Siyam 204; Tirmizî, Savm 53; Ebû Dâvûd, Savm 57; İbn Mâce, Siyam 33; Dârimî, Savm 44; Müsned, V, 417, 419.
Bu Sa'd b. Said el-Ensarî el-Medenî yoluyla gelen hasen sahih bir hadistir. Bu Buhârî'de kendisinden hadis rivâyet edilmeyen ravilerden birisidir. Bu hadis, Ceyyid bir isnad ile Ebû Esma er-Rahabî yoluyla gelen hadis ile tefsir edilmiştir (Müfesser). Ebû Esma er-Rahabî Pegyamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın azatlısı Sevban'dan rivâyetine göre Sevban Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinlemiş: "Allah bir haseneyi on misli ile takdir buyurmuştur. Ramazan ayı on aya, oruç açtıktan sonra (şevvaldeki) altı gün oruç da (iki aya tekabül ettiğinden) senenin bütünü (oruçla geçirilmiş) olur." Bu hadisi Nesâî rivâyet etmiştir. Dârimî, Siyam 44.
Bu altı günün orucunun hükmü hakkında ihtilaf edilmiştir. Mâlik, Muvatta’' adlı eserinde cahil kimseler Ramazana Ramazandan olmayan günleri katarlar korkusuyla mekruh görmektedir. Nitekim onun korktuğu meydana geldi. Horasan'ın bazı bölgelerinde Ramazandaki adetleri üzere bu günlerin orucu için de sahura kalkıyorlardı. Mutarrif in Mâlik'ten rivâyetine göre ise o özel olarak yalnız başına bugünlerin orucunu tutarmış. Şâfiî, bu günlerin orucunun müstehab olduğu görüşündeydi. Ebû Yûsuf ise mekruh görmektedir.
26- İtikâf ve İtikâfı Bozan Haller:
"Mescidlerde itikâfta bulunduğunuzda ise kadınlarınıza yaklaşmayın" âyeti ile yüce Allah, cima'ın itikâfı bozacağını beyan etmektedir.
İlim ehli itikâfta iken kastî olarak hanımına fercinden yaklaşan kimsenin itikâfını bozmuş olacağını icma ile kabul etmişlerdir. Ancak bu durumda cezasının ne olacağı hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Hasan-ı Basrî ve Zührî şöyle der: Ramazanda hanımına yaklaşanın cezası ne ise onun da cezası odur.
Cima olmaksızın mübaşerete (tenlerin değmesine) gelince; eğer bundan zevk almak maksadı varsa bu mekruhtur. Öyle bir maksadı yoksa mekruh olmaz. Çünkü Hazret-i Âişe Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) itikâfta iken saçlarını tarıyordu. Buhârî, İtikâf 3; Müslim, Hayz 6, 7, 9; Ebû Dâvûd, Savm 79; İbn Mâce, Siyam 64; Muvatta’'', İtikâf 1; Müsned, VI, 181 Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bedenine eliyle dokunması ise bu durumda kaçınılmazdır. İşte bu şehvet olmaksızın mübaşeretin yasak olmadığının delilidir. Atâ, Şâfiî ve İbnu'l-Münzir bu görüştedir.
Ebû Ömer de şöyle demektedir: İtikâfta bulunan kimsenin mübaşerette bulunamayacağı, hanımını öpemeyeceği hususu üzerinde icma etmişlerdir. Böyle yaptığı takdirde cezasının ne olacağı hakkında ise farklı görüşlere sahiptirler.
Mâlik ve Şâfiî der ki: Bunlardan herhangi bir işi yaptığı takdirde itikâfı bozulur. Bunu el-Müzenî nakletmiştir. Bir başka yerde itikâf ile ilgili mes'elelerde de şöyle demektedir: Haddi gerektiren dışında cinsel ilişki itikâfı bozmaz. Bu görüşü Müzenî, hac ve oruç hakkında kabul ettiği asıl kaideye kıyasen tercih etmiştir.
27- İtikâfın Mahiyeti:
Yüce Allah'ın:
"Mescidlerde itikâfta bulunduğunuzda" cümlesi hal durumundadır. Sözlükte itikâf birşeyi devamlı yapmak demektir. Bir şeye yönelip ondan ayrılmaması halinde itikâf tabiri kullanılır. Recez vezninde de şair şöyle der:
"El ele tutuşup halay çeken
Nabatlıların itikâfı gibi."
Şair de şöyle der:
"Gecenin genç kızları (üzüntüler) etrafımda ayrılmayarak (itikâfta) kaldılar.
Ortalarında ölmüş birisi bulunup da ağlayan kızların ayrılmaması gibi."
İtikâf yapan kişi itikâfın süresince Allah'ın itaati ile uğraşmak durumunda olduğundan dolayı ona bu isim verilmiştir. Şer'î bir terim olarak itikâf belli bir zamanda belli şartlara riâyet ederek özel bir yerde özel bir itaate devam etmek demektir. İlim adamları itikâfın vacip olmadığını, bununla birlikte Allah'a yaklaştırıcı bir ibadet ve nafilelerden bir nafile olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisi, ashabı ve hanımları itikâfta bulunmuşlardır.
Kişi kendisini bağlayıcı olarak itikâfta bulunacağını söylerse itikâfta bulunması gerekir. Haklarını yerine getirebilmekten acze düşmesinden korkulan kimse için itikâfa girmesi mekruhtur.
28- İtikâfın Yapılması Gereken Yer:
İlim adamları itikâfın mescidden başka bir yerde olmayacağını icma ile kabul etmişlerdir. Çünkü yüce Allah ilgili âyetinde: "Mescidlerde itikâfta bulunduğunuzda.." diye buyurmaktadır. Ancak ilim adamları burada geçen "mescidler"den neyin kastedildiği hususunda farklı kanaatlere sahiptirler.
Kimileri âyet-i kerimede geçen "mescidler" tabiriyle belli bir mescid türünün kastedildiği görüşündedirler ki bu da bir peygamber tarafından bina edilen mesciddir. Mescid-i Haram, Peygamber efendimizin mescidi ve Mescid-i Aksa gibi. Bu görüş Huzeyfe b. el-Yeman ve Said b. el-Müseyyeb'den rivâyet edilmiştir. Bunlara göre başka mescidlerde itikâf câiz değildir.
Başkaları ise şöyle demektedirler: İçinde cuma namazı kılınan mescid dışında bir mescidde itikâf yapılmaz. Çünkü onlara göre âyet-i kerimedeki işaret bu tür mescidleredir. Bu görüş de Ali b. Ebî Tâlib ve İbn Mes’ûd'dan rivâyet edilmiştir. Aynı zamanda Urve, el-Hakem, Hammâd , ez-Zührî, Ebû Ca'fer Muhammed b. Ali'nin de görüşüdür, İmâm Mâlik'in konu ile ilgili iki görüşünden bir tanesi de budur.
Başkaları da şöyle demektedirler: Her mescidde itikâf caizdir. Bu görüş de Saîd b. Cübeyr, Ebû Kilâbe ve başkalarından rivâyet edilmektedir. Aynı zamanda bu Şâfiî, Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının da görüşüdür. Delilleri bu âyet-i kerimeyi İmâmı ve müezzini bulunan her mescid hakkında umumi anlamına göre yorumlamaktan ibarettir. Mâlik'in konu ile ilgili iki görüşünden birisi budur. İbn Uleyye, Davud b. Ali, Taberî ve İbnu'l-Münzir de bu görüştedirler. Darakutnî ed-Dahhak'tan o da Huzeyfe'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Müezzini ve İmâmı bulunan her bir mescidde itikâf etmek uygundur." Darakutnî der ki: Şu kadar var ki: Dahhak, Huzeyfe'den hadis dinlememiştir. Darakutnî, II, 200.
29- Îtikâfın Asgarî Süresi:
Mâlik ve Ebû Hanîfe'ye göre itikâiin asgarî süresi bir gece ve bir gündüzdür. Eğer bir kimse: Allah için bir gece itikafta bulunacağım, diyecek olursa bir gece ve bir gündüz itikafta bulunması gerekir. Aynı şekilde bir günitikâftabulunmayı adayacak olursa bir gece ve bir gündüz itikafta bulunması gerekir.
Suhnun der ki: Bir gecelik itikâf adayan bir kimseye birşey düşmez. Ebû Hanîfe ve arkadaşları ise şöyle demektedirler: Eğer bir gün itikafta bulunmayı adayacak olursa gecesiz olarak sadece bir gündüz itikafta bulunması gerekir. Bir gece itikafta bulunmayı adayacak olursa -Suhnun'un dediği gibi- birşey yapması gerekmez.
Şâfiî de der ki: Neyi adamışsa onu yapması gerekir. Bir gece adamışsa bir gece, bir gün adamışsa bir gün. Şâfiî der ki: İtikâfın asgarî süresi bir andır, azamî süresinin ise sınırı yoktur.
Hanefî mezhebine mensup bazı ilim adamları ise şöyle demektedir. Bir anlık itikâf da sahihtir. Bu görüşe göre itikâf süresince oruçlu bulunmak şart değildir. Ahmed b. Hanbel'den de iki görüşünden birisi olarak nakledilmiştir. Aynı zamanda bu Davud b. Ali ile İbn Uleyye'nin de görüşüdür. İbnu'l-Münzir ile İbnu'l-Arabî de bu görüşü tercih etmişlerdir. Buna delil olarak da Resûlüllah' (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Ramazan ayında itikâfa girmiş olmasını gösterirler. Ramazan ayı orucunun hem Ramazan için hem de başka bir maksatla tutulmasına ise imkân yoktur.
Ramazan ayında itikâfda bulunan bir kimse Ramazan orucuna hem nafile hem de farz oruca diye niyette bulunursa Mâlik ve arkadaşlarına göre onun bu orucu fasid olur. Bilindiği gibi itikâfda bulunan kimsenin geceleyin de kadınlara mübaşeret etmekten tıpkı gündüz olduğu gibi kaçınması gerekir. İtikafta bulunanın gecesi de itikâf süresine dahildir. Gece ise oruç tutma zamanı değildir. Buna göre itikafta bulunanın gündüzün de oruçlu olmaya ihtiyacı yoktur. Bununla birlikte oruç tutarsa güzeldir.
Mâlik, Ebû Hanîfe ve diğer görüşünde Ahmed ise oruç ile olmadıkça itikâf sahih olmaz demişlerdir. Bu görüş İbn Ömer, İbn Abbâs ve Âişe (radıyallahü anhüm)dan rivâyet edilmiştir. Muvatta’''da ise Kasım b. Muhammed ile Abdullah b. Ömer'in azadlı kölesi olan Nafi'den oruçsuz itikâf olmaz dedikleri rivâyet edilmiştir. Çünkü yücü Allah Kitabında:
"Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tarafınızdan ayırdedilinceye kadar yeyin için.. Mescidlerde itikâfta bulunduğunuzda ise kadınlarınıza yaklaşmayın" diye buyurmaktadır. Kasım b. Muhammed ile Nafi' derler ki: Görüldüğü gibi burada yüce Allah itikâfı oruç ile birlikte sözkonusu etmiştir. Muvatta’'', İtikâf 4. Yahya dedi ki: İmâm Mâlik dedi ki: Bizce durum bu şekildedir.
Buna delil olarak da Abdullah b. Budeyl'in, Amr b. Dinar'dan onun İbn Ömer'den yaptığı şu rivâyettir: Hazret-i Ömer cahiliyye döneminde Ka'be'nin yanında bir gün ya da bir gecelik itikatta bulunmayı adamış idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sorunca Hazret-i Peygamber: "İtikaf yap ve oruç tut" diye buyurmuştur. Bu hadisi Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Müslim, Eymân 27; Ebû Dâvûd, Eymân 25, Savm 80; Tirmizî, Nüzûr 11. Dârakutnî der ki: Bu hadisi İbn Budeyl tek başına Amr'dan rivâyet etmiştir ve o da zayıftır. Dârakutnî, II, 200
Hazret-i Âişe'den rivâyet edildiğine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Oruçsuz itikâf olmaz." Dârakutnî der ki: Bu hadisi Süveyd b. Abdülaziz tek başına Süfyan b. Hüseyn'den o ez-Zühri'den, o Urve'den o da Âişe'den rivâyet etmiştir.
Bunlar derler ki: Orucun itikâf için tutulması orucun şartı değildir. Ancak tutulan orucun hem itikâf için hem Ramazan için nezir veya bir başka maksat için tutulması sahihtir. Oruç adayan bir kimsenin bu adağı şeriatın konu ile ilgili asıl hükmüne göre adağının muktezası ne ise ona göre açıklanır. Mesela, bir kimse bir namaz kılmayı adayacak olursa onun o namazı kılması gerekir. Ancak özel olarak o namaz için taharet ve abdest alması gerekmez. Bir başka namaz için almış olduğu taharetiyle o namazını eda etmesi yeterlidir.
30- îtikâftakinin İtikâf Yerinden Dışarıya Çıkması:
İtikatta bulunan kimse itikâfta bulunduğu yerden kaçınılması mümkün olmayan şeyler dışında, herhangi bir sebeple dışarıya çıkamaz. Çünkü hadis İmâmları Âişe (r. anha)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) itikâfa girdiğinde bana başını uzatır, ben de onun saçlarını tarar idim. Eve de insanın ihtiyacı dışında herhangi birşey için girmezdi. Hazret-i Âişe bununla büyük ve küçük abdest bozmayı kastediyor. Müslim, Hayz 6, 7, 9; İbn Mâce, Siyam 64; Muvatta’', İ'tikât 1; Müsned, VI, 181; ayrıca bk. 26. başlık ile ilgili not.
Bu hususta ümmet ve İmâmlar arasında bir görüş ayrılığı yoktur. İtikâfta bulunan bir kimse zorunlu bir ihtiyaç ve kaçınılması mümkün olmayan herhangi bir sebep dolayısıyla çıkarsa, zorunluluk sona erdikten sonra derhal geri dönüp itikâfına kaldığı yerden devam ederse ona birşey düşmez. Apaçık hastalık ve ay hali bu gibi zaruretlerdendir.
Şu kadar var ki bunun dışındaki maksatlar için çıkması hakkında farklı görüşler vardır. Mâlik'in mezhebi sözünü ettiğimiz gibidir. Şâfiî ve Ebû Hanîfe de bu görüştedir.
Saîd b. Cübeyr, Hasen ve en-Nehaî şöyle derler: İtikatta bulunan kişi hasta ziyaretine gider, cenaze namazlarına katılır. Bu görüş Hazret-i Ali'den rivâyet edilmekle birlikte ondan sabit olmamıştır.
İshak ise vacip ve nafile itikâfı farklı görür ve vacip itikâf hakkında şunları söyler: Bu durumda olan bir kişi hastayı ziyaret etmez, cenaze namazlarına katılmaz. Nafile itikâf hakkında da şunları söyler: İtikâfa başlayacağı vakit cenazelere katılmayı, hastaları ziyaret etmeyi, Cuma namazına katılmayı şart koşar.
Şâfiî der ki: Hasta ziyareti, cenazelere katılmak ve buna benzer birtakım ihtiyaçlarını karşılamak için itikâfta bulunduğu yerden çıkmayı şart koşması sahih olur.
Bu hususta İmâm Ahmed'den ise farklı rivâyetler gelmiştir. Bir seferinde kabul etmezken bir seferinde de bunda bir mahzur olmayacağını zannederim demiştir.
el-Evzaî de İmâm Mâlik'in dediği gibi şöyle der: İtikâfta şart koşmak olmaz. İbnu'l-Münzir der ki: İtikâfta bulunan kimse ancak kaçınılmaz olan şeyler için itikâfa girdiği yerden çıkabilir. Bu ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın itikâftan ayrılmasına sebep teşkil eden durumlardır.
31- İtikâfta Bulunan Kimsenin Cuma Namazı İçin Çıkması:
Cuma namazına gitmek üzere çıkması hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. Kimisi: Cuma namazını kılmak üzere çıkar ve selam verdi mi geri döner, çünkü o farz olan bir iş için çıkmıştır ve bu durumda itikâfı bozulmaz, derler. Bu görüşü İbnu’l-Cehm, Mâlik'ten rivâyet etmiştir. Ebû Hanîfe de bu görüştedir.
İbnu'l Arabî ile İbnu'l-Münzir de bu görüşü tercih etmişlerdir.
Maliki mezhebinde meşhur olan görüş ise şudur: On gün itikâf etmek isteyen yahut bu kadar itikâfta bulunmayı adayan bir kimse ancak cami' olan (cuma namazı kılınan) mescidlerde itikâfta bulunabilir. Bir başka mescidde itikâfta bulunduğu takdirde cuma namazına çıkması gerekir ve itikâfı batıl olur. Abdülmelik ise şöyle der: Cuma namazını kılmak üzere yerinden çıkar, namaza katılır, itikâf yaptığı yere geri döner ve itikâfı da bu durumda sahih olur.
Derim ki: Sahih olan görüş de budur. Çünkü yüce Allah:
"Mescidlerde itikâfta bulunduğunuzda" diye buyurmaktadır. Bu âyet ise umumidir. İlim adamları da itikâfın vacip olmayıp sünnet olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. İmâmların Cumhûru ise Cuma namazının farz-ı ayn olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Biri ötekinden daha te'kidli olan iki vacip (farz) bir arada bulunacak olursa daha te'kidli olana öncelik tanınır. Peki bir mendup ve bir vacip karşı karşıya gelirse ne yapılır? Hiç kimse Cuma namazına gitmeyi terketmeyi söylemiş değildir. Buna göre Cuma namazına gitmek üzere çıkış, insanın ihtiyacı anlamındadır.
32- İtikâfta Bulunan Büyük Bir Günah İşlerse:
İtikâfta bulunan kişi büyük bir günah işlediği takdirde itikâfı bozulur. Çünkü büyük günah ibadetin zıddıdır. Tıpkı hadesin, taharet ve namazın zıddı oluşu gibi. Şanı yüce Allah'ın itikâfta bulunana haram kıldığı şeyleri terketmek ibadette itikâfın en üstün derecesidir. Bu açıklamaları İbn Huveyzimendad İmâm Mâlik'ten nakletmektedir.
33- Itikâfa Giriş Zamanı:
Müslim, Hazret-i Âişe'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) itikâfa girmek istediğinde sabah namazını kılar, daha sonra da itikâfa çekileceği yere girerdi.. Müslim, İtikâf 6; Buhârî, İtikâf 6 (yakın lâfızlarla); Ebû Dâvûd, Savm 77; Tirmizî, Savm 71
İlim adamları ise itikâf yapacak olanın itikâfa giriş vakti hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Evzaî bu hadisin zahirine uygun görüş belirtir. Bu görüş es-Sevrî'den ve iki görüşünden birisinde Leys b. Sa'd'dan da rivâyet edilmiştir. İbnu'l-Münzir ve tabiînden bir grup da bu görüştedir. Ebû Sevr ise şöyle der: On gün itikâfta bulunacağını adayan kimse böyle davranır. Eğer on günden fazla itikâfta bulunacak olursa güneşin batışından önce itikâfa girer.
Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve arkadaşları ise şöyle demektedirler: Bir ay süreyle itikâfta bulunmayı (adakta bulunmak suretiyle) kendisine vacip kılan kimse, o gün güneş batınımdan önce mescide girer.
Mâlik der ki: Bir gün veya daha fazla itikâfta bulunmak isteyen herkes böyle yapar. Ebû Hanîfe ve İbnu'l Macuşun Abdülmelik de bu görüştedir. Çünkü itikâf günlerinin ilk gecesi de bu günlerin kapsamına girer ve bu gece de itikâfın bir zamanıdır. Gün gibi kısımlara bölünmeyi kabil değildir.
Şâfiî der ki: Allah için bir gün itikâf edeceğim, dediği takdirde -ay hakkındaki görüşüne muhalif olarak- tan yerinin ağarmasından önce itikâfa girer, güneşin batışından sonra çıkar.
Konu ile ilgili iki görüşünden birisinde el-Leys ve Züfer de şöyle demektedir: Tan yerinin ağarmasından önce itikâfa girer. Bunlara göre ay ve gün arasında fark yoktur. Benzeri bir görüş Ebû Yûsuf'tan da rivâyet edilmiştir. Kadı Abdülvehhab da bu görüştedir. Gece gündüze tabi olmak yoluyla itikâfın kapsamına girer. Buna delil şudur: İtikâf oruçsuz olmaz. Gece ise oruç tutma zamanı değildir. O halde itikâfta maksadın gece değil, özellikle gündüz olduğu sabit olmuştur.
Derim ki: Ancak Hazret-i Âişe'nin rivâyet ettiği Hadîs-i şerîf bu görüşleri redetmektedir. Anlaşmazlık halinde ise delil odur. Bu ise sahih oluşunda görüş ayrılığı bulunmayan sabit bir hadistir.
34- Ramazanın Son On Gününde İtikâf:
Ramazanın son on gününde itikâf yapan kimsenin bayram gecesini de mescidde geçirerek Bayram namazı için namazgaha gidinceye kadar mescidde kalmasını İmâm Mâlik müstehab görmüştür. Ahmed'in görüşü de budur.
Şâfiî ve Evzaî ise derler ki: Güneş battı mı itikâf ettiği yerden çıkar. Bu görüşü ayrıca Suhnun İbnu'l-Kasım'dan da rivâyet etmiştir. Çünkü ayın bitmesi ile ayın son on günü de bitmiş olur. Ay ise Ramazan ayının son gününün güneşinin batması ile biter. Suhnun ise şöyle demektedir: Bu şekilde yapması vaciptir. Eğer bayram gecesi itikâfından çıkarsa itikâfı batıl olur.
İbnu'l-Macuşun ise şöyle demektedir: Ancak bizim sözünü ettiğimiz ayın sona ermesiyle ilgili açıklamalar bu görüşü reddetmektedir. Şayet bayram gecesi itikâf yerinde kalmak itikâfın sıhhat şartlarından olsaydı, bayram gecesine kadar devam etmeyen hiçbir itikâfın sahih olmaması gerekirdi. Ancak bunun câiz oluşu üzerindeki icma da, itikâf yapan kimsenin bayram gecesi yerinde kalmasının itikâfın sıhhati için şart olmadığına delildir.
Orucun hükümleri ile itikâfın hükümlerine dair âyetlere uygun düşecek şekilde yaptığımız bu açıklamalar, yeterli görülmelidir. Bu kadarıyla yetinen kimseler için bu açıklamalar yeter. Doğru yola iletme başarısı Allah'tandır.
35- Allah'ın Hududu (Sınırları)
Yüce Allah'ın:
"Bunlar Allah'ın sınırlarıdır" âyetinden kasıt şudur: Bu hükümler Allah'ın sınırlarıdır, bunlara muhalefet etmeyin. Âyet-i kerimede geçen "bunlar" âyeti sözü geçen emir ve yasaklara bir işarettir. Sınırlar (hudud); engeller demektir. (Hududun tekili olan) had ise alıkoymak, engellemek demektir.
Demire "hadid" denilmesi bundandır. Çünkü demir silahın insan bedenine varmasına engel olur.
Kapıcı ve hapishane gardiyanına da "haddad" denilmiştir. Çünkü o içerde olanların dışarı çıkmasını engeller, dışarda olanların da içeriye girmesini engeller.
"Allah'ın hududu"na bu adın veriliş sebebi, onlardan olmayan şeylerin içeriye girmesini ve onlardan olan şeylerin de dışarıda kalmasını engeller. Masiyetlerin (cezalarına): Hudud denilmesi de buradan gelmektedir. Çünkü hudud (hadler, cezalar), kişiyi benzeri davranışlara dönmekten alıkoyar.
İddet bekleyen kadının iddet bekleme haline de "ihdad" denilmesi de bundan ötürüdür. Çünkü bu durumu kadının süslenmesine manidir.
36- Allah Âyetlerini İnsanlara Apaçık Bildirir:
"İşte Allah âyetlerini insanlara böylece açıklar." Bu sınırları açıkladığı gibi bütün hükümleri de böylece açıklar. Tâ ki bu sınırları aşmaktan uzak durasınız, sakınasınız.
"Âyetler" hakka ileten alametler demektir.
"Takva sahibi olsunlar diye" âyeti ise, bu sınırlara riâyet eden insanlar hakkında bir ümit ifade eder. Zahiren bu geneldir. Bununla birlikte Allah'ın hidâyete ermeyi kolaylaştırdığı kimseler için ise özeldir. Çünkü Allah'ın dilediği kimseleri saptırdığını ifade eden âyetler bunu göstermektedir.
188
Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyiniz ve bilip dururken günah ile insanların mallarından bir kısmını yemeniz için onları hakimlere aktarmayın.
Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Nüzul Sebebi:
"Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin.." âyeti denildiğine göre Abdan b. Eşva' el-Hadramî hakkında nazil olmuştur. Bu kişi Kindeli İmru’l-Kays'tan alacağı bir mal bulunduğunu iddia etti. Bu konuda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hakemliğine başvurdular. İmru’l-Kays böyle bir şeyin olmadığını söyledi ve yemin etmek istedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu, yeminden vazgeçti, kendisine ait olan arazide Abdan'ın tasarruf sahibi olmasını kabul etti ve onunla davalaşmadı.
2- Âyetin Muhatabı:
Bu âyet-i kerimede hitap bütün Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetini kapsamaktadır. Anlamı da şudur: Haksız yere kiminiz kiminizin malını yemesin. Bunun kapsamına kumar, aldatma, gasplar, hakları inkâr etmek, sahibinin gönül rızasıyla vermediği şeyler veya sahibi gönül hoşluğuyla verse bile şeriatın haram kıldıkları, fahişenin ücreti, kâhinin ücreti, şarap ve domuz bedeli ve benzerleri gibi.
Fakat satıcının sattığının gerçek mahiyetini bilmekle birlikte satışında aldanması bunun kapsamına girmez. Çünkü bu durumdaki aldanma hibe gibidir. Nitekim ileride buna dair açıklamalar Nisa Sûresi'nde (4/26. âyet 6. başlıkta) gelecektir.
Burada mallar, kendilerine yasak kılınan muhatapların zamirine izafe edilmiştir. Çünkü onların her birisi hem kendilerine yasak kılınan, hem de yasaklanandır. Yüce Allah'ın:
"Sonra işte sizler birbirinizi öldürüyor....sunuz" (el-Bakara, 2/85) âyetinde olduğu gibi. Bazıları da:
"Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyiniz." (en-Nisa, 4/26) âyetinde kasıt ise oyalayıcı işlerde, şarkıcılarla, içki ve işsizliklerle yemeyiniz. Buna göre malın izafesi, maliklere ait olan zamire olur.
3- Batıl Yollarla Mal Yemenin Mahiyeti:
Başkasının malını şeriatın izin vermediği bir şekilde alan kimse o malı batıl yolla yemiş olur. Bir kimse haksız olduğunu bildiği halde, hakimin lehine hüküm vermesi hali de o kişinin batıl yolla malı yemesi kapsamına girer. Çünkü haram olan birşey hakimin vereceği hüküm ile helal olmaz. Zira hakim ancak zahire göre hüküm verir. Malî hususlarda bu bir icma hükmüdür.
Her ne kadar Ebû Hanîfe'ye göre hakimin hükmü batınen fercler ile (erkek-kadın ilişkileri ile) geçerli ise de bu böyledir. Ancak hakimin hükmü mallar ile ilgili batıl hükmü değiştirmediğine göre batınen bu hükmü fercler hakkında değiştirmemesi öncelikle sözkonusudur.
Hadis İmâmlarının rivâyetine göre Umm Seleme şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sizler benim yanıma gelip davalaşıyorsunuz. Olur ki kiminiz delilini ötekinden daha güzel bir şekilde ortaya koyabilir. Ben de işittiğime uygun olarak o kişinin lehine hüküm verebilirim. Her kime kardeşinin hakkından birşey kesip verirsem onu almasın. Çünkü o takdirde ben o kimseye ancak ateşten bir parça kesip vermiş olurum. -Bir rivâyette şu da vardır:- Artık ondan sonra isterse onu alıp gitsin isterse bıraksın." Buhârî, Şehâdât 27, Hiyel 10, Ahkâm 20; Müslim, Akdiye 4, 5; Ebû Dâvûd, Akdiye 7; Tirmizî, Ahkâm 11; Nesâî, Kudnt 12, 33; İbn Mâce, Ahkam 5; Muvatta’'', Akdiye 1; Müsned, II, 332, VI, 203, 290, 307, 308, 320.
İlim adamlarının çoğunluğu ve fukahanın ileri gelenleri bu hadis doğrultusunda görüş belirtmişlerdir. Bu hadis hakimin zahire göre vereceği hükmün bâtındaki hükmü değiştirmeyeceğine dair açık bir nastır. Bu hüküm ister malî konularda ister kanlar ile ilgili (cinayetlerde), ister fercler hakkında (namus hakkında) olsun farketmez.
Bundan tek istisna Ebû Hanîfe'den gelen fercler ile ilgili gelen nakildir. Onun görüşüne göre iki yalancı şahit bir adam hakkında hanımını boşadığına dair şehadette bulunsa hakim de kendisine göre onları adaletli kabul ettiği için şehadetlerine dayanarak hüküm verse -bu mes'eledeki hükmün batıl olduğunu bilenlerden birisi- iddetten sonra o kadın ile evlenecek olursa o kadın ona helal olur. Yine ona göre bu iki şahitten birisi o kadınla evlense bu da caizdir. Çünkü zahiren bu kadın evlenmek isteyen herkese helal olur. Bu konuda şahit de başkası da birdir, farketmez. Çünkü hakimin hükmü onun nikâh bağını kesmiş bulunmaktadır. Ve bu hususta hem zahiren hem batınen (başkasına) helal olması ve (eski kocasına da) haram olması hükmünü ihdas etmiştir. Bu durum sözkonusu olmasaydı onunla evlenmek isteyen erkeklere helal olmazdı.
Ebû Hanif'e bu hususta Han hükmünü delil gösterir ve şöyle der: Bilindiği gibi hanım yalan lanetleşme ile kocasından ayrılmak neticesine ulaşmıştır. Eğer hakim bu hususta onun yalan söylediğini bilse ona had uygular ve onları birbirlerinden ayırırdı. O bakımdan bu, Hazret-i Peygamber'in: "Her kime kardeşinin hakkından herhangi bir şeyi hükmedecek olursam onu almasın" hadisinin genel kapsamına girmez.
4-Bu Âyet-i Kerîme Haklı Olduğunu İddia Edenlere Bir Delil Olabilir mi?
Bu âyet-i kerîme her türlü hüküm hakkında kabul eden ve etmeyen taraflarca delil diye yapışılan bir buyruktur. Taraflar bu hükmün kendi lehlerine olması gerektiğini iddia eder ve başkasına câiz olmadığını söylerler. Taraflar buna dair de yüce Allah'ın:
"Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyiniz" âyetini delil gösterirler.
Bu şekilde davranan kimseye verilecek cevap şudur: Karşı tarafın bunu batıl bir yolla alıp yediğini delil ile açıkça ortaya koymadıkça kabul edemeyiz. O takdirde bu iddia âyet-i kerimenin bu genel kapsamı içerisine girer. Buna göre bu âyet-i kerîme karşılıklı ilişkilerde batılın câiz olmayacağının delilidir. Bununla birlikte âyette batıl tayin edilmemiştir.
5- Batılın Mahiyeti:
Yüce Allah'ın:
"Batıl yollarla" âyetinde geçen bâtıl kelimesi giden ve son bulan demektir. Çoğulu "bevâtıl" gelir. Butûl ve butlan da masdardır. Ebâtîl ise butûle kelimesinin çoğuludur. Boş ve oyalayıcı şeylere tabi olmak anlamında "tebattul" kullanılır. Batıl bir iş yapan kimse hakkında "ebtala" fiili kullanılır. Yüce Allah'ın:
"Batıl ona erişemez" (Fussilet, 41/42) âyeti hakkında Katâde şöyle demektedir: Burada batıldan kasıt İblistir. Kur'ân-ı Kerîm'e birşey ilave edip ondan birşey eksiltemez. Yüce Allah'ın:
"Allah batılı siler." (eş-Şura, 42/24) âyetinde batıl ile kastedilen ise şirktir. Batala'dan kasıt ise sihirbazlardır.
6- Rüşvet ve Benzeri Yollarla Hakimlere Mal Aktarmak:
Yüce Allah'ın:
"İnsanların mallarından bir kısmını yemeniz için onları hakimlere aktarmayın" âyetinin emanet ve benzerleri hakkında delil bulunmayan malları kapsadığı söylenmiştir. Bu görüş İbn Abbâs ve el-Hasen'den rivâyet edilmektedir.
Bir diğer görüşe göre ise burada kastedilen vasilerin ellerinde bulunan yetime ait olan mallardır. Vasinin kendisinden bu mal istendiği zaman bir kısmini kendisine almak kastıyla -zahiren de kendi lehine delil bulunuyor ise- mes'eleyi hakime götürmesidir. ez-Zeccâc der ki: Sizler hükümlerin zahirlerinin gerektirdiğini yapıyorsunuz da hak olduğunu bildiğiniz şeyin gereğini terkediyorsunuz, anlamındadır.
Âyet-i kerimedeki tabir (edlâ) kişinin kuyuya kovasını bırakması haline benzetilerek, başarı sağlamasını umduğu takdirde delilini ortaya koyması veya mes'eleyi açması halini dile getirmektedir. Kişi kovasını kuyuya saldığı zaman "aktarma (deleve)" kelimesi kullanılır.
Âyetteki anlamı şudur: Malı batıl yol ile yemeyi ve hakimlere batıl deliller gösterip ortaya koymayı bir arada yapmayınız. Bu, yüce Allah'ın şu âyetini andırmaktadır:
"Hakkı batıla karıştırıp hakkı da gizlemeyiniz." (el-Bakara, 2/42) Aynı zamanda bu: "Balık yerken onunla birlikte bir de süt içme" demeye benzer.
Bu âyetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Mallarınızla hakim ve yöneticilere karşı iyi davranıp daha fazlasını lehinize hükme bağlasınlar diye onlara rüşvet vermeyiniz. İbn Atiyye der ki: Bu açıklama tercih edilir bir açıklamadır. Çünkü hakimler (yöneticiler)in -Allah'ın korudukları müstesna- rüşvet almaları kuvvetle muhtemeldir. Allah'ın korudukları ise pek azdır. Diğer taraftan burada kullanılan lâfızlar da birbirleriyle mütenasiptir. Ayet-i kerimede geçen "tudlû (aktarma yapmayınız)" kovayı (delvi) salmaktan gelmektedir. Rüşvet ise kovanın ipi (anlamına gelen: er-rişâ')dan gelmektedir. Sanki kişi rüşveti ihtiyacını görmek üzere uzatıyor gibidir.
Derim ki: Yüce Allah'ın:
"Onları hakimlere aktarmayın" âyeti bu anlamı güçlendirmektedir. Çünkü burada önceden de sözünü ettiğimiz gibi
"aktarmayın" âyeti, daha önce geçen
"yemeyiniz" âyetine atfedilmiştir. Ubey b. Ka'b'ın Mushafında
"aktarmayın" âyetinin başında nehiy (yasak bildiren) "la" harfi de bulunmaktadır. Bu okuyuş da:
": Aktarmayın" şeklindeki cemaatin cezm ile okuyuşunu desteklemektedir.
Burada
"aktarmayın" âyetinin zarf olmak üzere nasb mahallinde olduğu da söylenmiştir. Bu gibi durumlarda Sîbeveyh'e göre nasb edatı mahzuf dır.
"Onları" âyetindeki zamir de mallara aittir. Birinci görüşe göre ise "delil"e ait olur, ancak bu kelimeden söz edilmemektedir. İkinci görüş ise "mallar"ın açıkça zikredilmesi dolayısıyla daha güçlü görünmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sıhah'ta şöyle denilmektedir: "Reşvetin ne olduğu bilinen bir husustur. Rüşvet de onun gibidir. Çüğulu ruşen ve rişen ...diye gelir. Rüşvet almaya irtişa, vereceği hüküm için rüşvet talep etmeye de istirşâ denilir."
Günümüzde hakimler (yöneticiler) rüşvet aldıkları zannedilen kimseler değil, bizzat rüşvetçilerin kendileridir. Lâ havle velâ kuvvete illâ billah.
7- Bile Bile Başkalarının MalınıYemek:
Bu işin batıl olduğunu ve günahını
"bilip dururken günah ile" zulüm ve haksızlık ile. Buna günah denilmesinin sebebi, bu işi yapanın günahkâr oluşundan dolayıdır.
"İnsanların mallarından bir kısmını" bir parçasını, bir bölümünü
"yemeniz için onları hakimlere aktarmayın." Âyet-i kerimede
"bir kısmı" için
"ferik" tabiri kullanılmıştır. Ferik çoğunluktan bir kenara ayrılan birkaç koyundur.
"Yemeniz için" anlamındaki âyet "Key lâm'ı (ait olduğunu bildiren edat)" diye bilinen edatla nasb edilmiştir.
Burada ifadelerde takdim ve te'hir bulunduğu da söylenmiştir. Buna göre ifadenin takdiri şöyledir: İnsanlardan bir kısmının mallarını yemek için onları hakimlere aktarmayınız... İşte bunu bile bile yapmak cüretkârlığın ve masiyetin ileri derecesini ifade eder.
8- Kendisine Mal Denilen Her Bir Şeyi Haksızca Almak Haramdır:
Ehl-i Sünnet ittifakla şunu belirtir: Az ya da çok olsun kendisine mal denilebilen her bir şeyi haksızca alan herkes bundan dolayı fasık kabul edilir ve o malı almak onun için haram olur.
Bu hüküm, Bişr b. el-Mu'temir ile Mu'tezileden ona tabi olup: Mükellef ikiyüz dirhem almadıkça fasık olmaz, bundan daha aşağısını alırsa fasık kabul edilmez demelerine; onbir dirhem aldığı takdirde fasık olur daha aşağısı ile olmaz diyen İbnu'l-Cubbaiyye; beş dirhem almakla fasık olur diyen İbnu'l Huzeyl'e, tek bir dirhem ve yukarısını almakla fasık olur daha aşağısını almakla fasık olmaz, diyen Basralı Kaderiyye mensubu kimseye hilafen; mal ismi verilebilen her bir şeyi haksızca almaktan dolayı kişinin fâsık kabul edildiğini ortaya koymaktadır.
Çünkü bu aykırı iddialarda bulunanların hepsinin görüşü Kur'ânla, sünnetle ve ümmetin âlimlerinin ittifakıyla reddedilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz kanlarınız, mallarınız, namuslarınız birbirinize haramdır.." Buhârî, Hacc 132, Um 9, 37, Fiten 8, Tevhid 24; Müslim, Knsâme 29, 30; Tirmizî, Fiten 2; Müsned, I, 230... Bu Hadîs-i şerîfin sihhati üzerinde ittifak edilmiştir.
189
Sana hilâller hakkında soruyorlar. De ki: Onlar insanlar için, bir de hac için vakit Ölçüleridir. Birr evlere arkalarından girmeniz değildir. Fakat birr kişinin sakınmasıdır. O halde evlere kapılarından girin. Allah'tan da korkun ki felâha eresiniz.
Bu âyete dair açıklamalarımızı on iki başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Nüzul Sebebi:
"Sana hilaller hakkında soruyorlar.." Burada kastedilen soru yahudilerin sordukları ve kendisi ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e itiraz ettikleri bir husustur. Bu münasebetle Muaz şöyle demişti: Ey Allah'ın Rasûlü, yahudiler yanımıza geliyor ve hilallere dair bizlere pek çok soru soruyorlar. Hilal acaba neden önce incecik görünüyor, sonra doğup yuvarlaklaşıncaya kadar artıp duruyor. Ardından tekrar eksilmeye başlıyor ve nihayet önceki haline dönüyor. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu.
Bir diğer görüşe göre bu âyetin nüzul sebebi müslümanlardan bir grubun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e hilale dair ve hilalin iki gecelik süreyle hiç görünmemesinin, güneşin durumundan farklı bir durumda olmasının sebebini sorarlar. Bunu da İbn Abbâs, Katâde, er-Rabi' ve başkaları söylemiştir.
2- Hilâller:
Yüce Allah'ın:
"Sana hilaller hakkında soruyorlar" âyetindeki "hilaller" anlamına gelen: el-ehille: Hilal kelimesinin çoğuludur. Hakikatte hilal, tek bir tane olmakla birlikte çoğul yapılması bir ayın hilali ile bir diğer ayın hilalinin ayrı olmasından dolayıdır. Bunun çoğul yapılması hilalin birbirinden farklı birçok durumunun olmasından dolayıdır. Burada "hilaller" ile kastedilen her bir hilalin ayıdır. Bazen hilal kelimesiyle ay ifade edilir. Çünkü ay, hilalin doğması ile birlikte girer. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Necid'den güven üzere iki kardeş
Ve ay o sırada kesilen tırnak gibiydi."
Şöyle açıklama da yapılmıştır: Hilale ay (şehr) deniliş sebebi, hilalin görüldüğü yere doğru ellerin işarette bulunarak uzatılması (şehr kökünden gelen kelime kullanılır) ve o hilali göstermeye çalışmaları dolayısıyladır.
Ayın son iki günü ile başının ilk iki gününün ayına "hilal" denilir. Ayın başının ilk üç gününe denildiği de söylenmiştir. el-Asmaî der ki: Etrafında ince iplik gibi bir hâle meydana gelinceye kadar aya hilal ismi verilir. Bir başka açıklamaya göre ışığı ile semayı iyice aydınlatıncaya kadar o, hilal diye adlandırılır. Bu aydınlatma ise yedinci gecede olur.
Ebû'l-Abbas der ki: Ona hilal deniliş sebebi, insanların doğuşunu haber vermek için yüksek sesle birbirlerine seslenmeleridir. Nitekim doğan çocuk yüksek sesle ağladığı vakit de kullanılan kelime bu kökten gelmektedir. Kişinin yüzünde sevinç görüldüğü zaman da bu kökten gelen ifadeler kullanılır. Ebû Kebir şöyle demiş:
"Onun yüzünün sevincine bakarsan
Parlak buluttaki şimşek gibi parlar."
Yeni bir aya girildiği zaman da bu kökten gelen kelime kullanılır. Cevherî der ki: "Hilâl doğdu" anlamında: "Uhille el-hilâlu ve istuhille" denilir. "İs-tehelle" açıkça göründü anlamındadır. Bu anlamda "ehelle" denilmez. "Şu gecenin hilalini gördük" anlamında: "Ehlelnâ an leyleti keza" denilir.
Ebû Nasr Abdurrahîm el-Kuşeyrî Tefsiri'nde der ki: (Hilâl doğdu anlamında): "Ehellelhilâlu, istehelle, ehlelenâlhilâlu ve istehlelenâ" ifadelerinden birisi kullanılabilir.
3- Hilal Lâfzı Kullanılarak Yapılan Yeminler ya da Verilen Sözler:
İlim adamlarımız der ki: Bir kimse alacaklısının borcunu ödemeyi veya şu işi yapmayı hilal vaktinde veya hilal başında veya hilal esnasında yapacağına dair yemin etse ve bu yemin ettiği şeyi hilalin görülmesinden bir ya da iki gün sonra yapsa yeminini bozmuş olmaz.
İleride açıklanacağı üzere bütün aylar, bütün ibadetler ve muamelelerin yapılması için uygun zamanlardır.
Allah'ın: "De ki: Onlar insanlar için, bir de hac için vakit ölçüleridir" âyeti ayın artması ve eksilmesindeki hikmet yönünü açıklamaktadır. Bu ise tayin edilen sürelerde, karşılıklı ilişkilerde yeminler, hac, iddetler, oruç, oruç açmak, hamilelik süresi, icare akitleri, kiralar ve buna benzer kulların hayatı için gerekli olan ilişkilerdeki kapalılığı gidermektir. Yüce Allah'ın şu âyeti de buna benzemektedir:
"Biz gece ile gündüzü iki âyet kıldık. Gece âyetini sildik, gündüz âyetini de gösterici kıldık. Tâ ki Rabbinizin lütfundan arayasınız ve yılların sayısını ve hesabı bilesiniz." (el-İsra, 17/12) Nitekim bu hususa dair açıklamalar (ilgili âyette) gelecektir. Yüce Allah'ın şu âyeti de bunun gibidir:
"Güneşi bir ışık, ayı bir nûr yapan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona konaklar tayin eden O'dur..." (Yûnus, 10/5) Hilallerin sayılıp hesap edilmesi ise günlerin sayılıp hesap edilmesinden kolaydır.
4- Süresi Belirlenmeyen Müsakât Akdinin Hükmü:
Yaptığımız bu açıklamalar "müsakat akdinin, sayıları belli olmayan birçok seneler için süresi belirsiz yapılması caizdir" diyen Zahiriyye mezhebine mensup olanlarla onların görüşlerini kabul edenlerin kanaatlerini reddetmektedir. Bu görüşü kabul edenler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yahudiler ile (Hayber'de) yaptığı anlaşmayı delil gösterirler. Hazret-i Pegyamber oradan çıkacak ekin ve hurmanın yarısı karşılığında onlarla müsakât akdi yapmıştı ve vakit tesbit etmeksizin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın uygun göreceği zaman ile sınırlamıştı.
Ancak onların bu gerekçelerinde lehlerinde bir delil yoktur. Çünkü Hazret-i Peygamber yahudilere: "Ben sizleri burada Allah'ın bıraktığı süre kadar bırakıyorum" demişti. Muvatta’', Musâkat 1. Bu ise bunun Hazret-i Peygambere ait bir özellik olduğunu ortaya koyan en açık bir delil ve en belirgin bir ifadedir. O bu konuda Rabbinden gelecek olan hükmü bekliyordu. Başkası ise bu durumda değildir. Şeriat, icareler ve diğer muameleleri oldukça sağlam şekilde hükme bağlamıştır. Bunların hiçbirisi Kitap ve sünnetin sağlam bir şekilde hükme bağladığı, ümmet âlimlerinin de benimsediği şeklin dışında câiz değildir.
5- Vakit Ölçüleri:
Yüce Allah'ın:
"Vakit ölçüleri" anlamını ifade eden (mevâkît) kelimesi vakit anlamına gelen "mîkat" kelimesinin çoğuludur. Mikat'ın tayin edilen vaktin son zamanı olduğu da söylenmiştir. "Mevâkit" kelimesi munsarıf değildir. Çünkü tekillerde benzeri olmayan bir çoğuldur. Bu kelime hem çoğuldur, hem çoğulun son haddidir. (Muntehâ el-cumû') Çünkü bir daha çoğul yapılamayacağından âdeta bu kelimede çoğul tekrarlanmış gibidir.
Yüce Allah'ın
"Testiler" (el-İnsan, 76/15) âyetinin (aynı vezinde olduğu halde tenvin almak suretiyle) munsarıf olması, âyetin sonunda yer aldığından dolayıdır. Burada bu kelime de kafiyelerin tenvin alması gibi tenvin almıştır. Yoksa buradaki tenvin ismin munsarıf olduğunu gösteren bir tenvin değildir.
6- Hacc:
Bu âyet-i kerimede geçen "Hacc" kelimesinde "hâ" harfinin fethalı olarak okunuşu Cumhûrun kıraatidir. İbn Ebi İshak ise bu kelimeyi Kur'ân-ı Kerîm'de geçtiği her yerde "hic" şeklinde esreli olarak okur. Ali İmrân Sûresi'nde:
"Beyt'i haccetmek (hic).." (Ali İmrân, 3/97) âyetinde bu kelime esrelidir. Sîbeveyh der ki: Hacc, red ve şedd kelimeleri gibidir. Hic de zikr kelimesi gibi söylenir. Her ikisi de aynı anlamda masdardır. Üstün şekliyle (hacc) masdar, esreli olarak
"hic"in ise isim olduğu da söylenmiştir.
7- Haccın Allah Tarafından Tesbit Edilen Vakti Değiştirilemez:
Yüce Allah burada özellikle haccı zikretmiştir. Çünkü hacc vaktin bilinmesini gerektiren ibadetlerdendir. Başka bir vakte te'hir edilmesi de câiz değildir. Daha önce Araplar bundan farklı bir görüş ortaya atmıştı. Araplar ayları sayarak hacceder, fakat ayların yerlerini değiştirirlerdi. Allah onların hem bu konudaki sözlerini, hem uygulamalarını iptal etmiştir. Nitekim ileride buna dair açıklamalar Allah'ın izniyle Tevbe Sûresi'nde (9/37. âyette) gelecektir.
8- Hacc İçin İhrama Girme Zamanı:
Mâlik, Ebû Hanîfe ve her ikisinin de arkadaşları (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun), hac için ihrama girmenin hacc ayları dışında da sahih olacağına bu âyeti delil göstermişlerdir. Çünkü yüce Allah bütün ayları bu iş için bir zaman olarak tesbit etmiştir. O halde bütün bu aylarda hac için ihrama girmek sahihtir.
Ancak Şâfiî bu hususta muhalefet etmiştir. Çünkü yüce Allah:
"Hac bilinen aylardır" diye buyurmuştur. (el-Bakara, 2/197) İleride görülecektir.
Yine bu âyet-i kerimenin (ona göre) manası ayların bir kısmı insanlar için vakit ölçüleri, bir kısmı da hacc için vakit ölçüleridir şeklindedir. Bu, senin: Cariye Zeyd'in ve Amr'ındır, demene benzer. Bu ise cariyenin kısmen Zeyd'e kısmen de Amr'a ait olmasını gerektirir. Hepsi Zeyd'indir ve hepsi de Amr'ındır denilmesi mümkün değildir.
Ancak buna şöylece cevap verilebilir: Yüce Allah'ın:
"Onlar insanlar için bir de hac için vakit ölçüleridir" diye buyurulması bütün ayların insanlar için vakit ölçüleri olmasını gerektirdiği gibi, hac için de vakit ölçüleri olmasını gerektirir. Eğer yüce Allah bir kısmı insanlar için bir kısmı da hacc için vakit ölçüleridir, demek istemiş olsaydı: Bir kısmı insanlar için vakit ölçüleridir, bir kısmı da hac için vakit ölçüleridir, demeliydi. Bu şöyle demeye benzer: Ramazan ayı hem Zeyd'in hem de Amr'ın oruç tutması için tayin edilmiş bir vakittir. Bu ifade ile Ramazan ayının tümünün her birisinin orucu için tayin edilen bir vakit olduğunun kastedildiğinde görüş ayrılığı olamaz. Şâfiî'nin görüşünü savunanların zikrettikleri cariye örneğinde ifade doğrudur. Çünkü cariyenin tümünün Amr'a ait olmakla birlikte yine bütünüyle Zeyd'e ait olması imkansız birşeydir. Zamanın aynı zamanda hem Zeyd ve hem de Amr için vakit ölçüsü olması ise sahihtir. O halde bunun aksi görüşü savunanların söyledikleri de çürütülmüş olmaktadır.
9- Malî İlişkilerde Zaman ve Vade Tayini:
Belli bir malın, belli bir paha karşılığında, Arap aylarından belli bir vadeye veya bilinen sayıda güne kadar satanın satışının câiz olacağı hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Belli bir vade ile yapılan selem hakkında da böyle demişlerdir.
Ancak hasada yahut harman zamanına ya da ganimetten payların verilmesine ve benzeri sürelere kadar satışın hükmü hakkında farklı görüşler vardır.
Mâlik der ki: Böyle bir vade caizdir, çünkü bu bilinen bir süredir. Ebû Sevr de bu görüştedir.
Ahmed der ki: Bunda bir sakınca olmayacağını ümid ederim. Gazilerin döneceği vakte kadar diye süre tayini de böyledir. İbn Ömer'den rivâyet edildiğine göre o ganimet paylarının dağıtılacağı zamana kadar mal satın alırmış.
Bir başka kesim ise böyle bir satış câiz değildir, derler. Çünkü yüce Allah vakit ölçülerini tayin etmiş ve bunları alışverişlerinde, görmeleri gereken işlerinde tayin etmek istedikleri süre için bir alamet kılmıştır. İbn Abbâs da böyle demiştir. Şâfiî ve en-Numan (Ebû Hanîfe) de bu görüştedir.
İbnu'l-Münzir der ki: İbn Abbâs'ın görüşü sahihtir.
10- Hilal Büyük Görülürse:
Hilal doğduğunda büyük görülürse ilim adamlarımız şöyle demiştir: Onun büyüklüğüne de bakılmaz, küçüklüğüne de bakılmaz. O ilk gecesinde görülmüşse bir geceliktir. Müslim'in Ebû'l-Behterî'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Umre için yola çıktık. Batın Nahle denilen yerde konaklayınca birbirimize hilali gösterdik. Bizimle birlikte bulunanların kimisi: Üç günlüktür, dedi kimisi: İki günlüktür, dedi. Nihayet İbn Abbâs'la karşılaştık. Ona: Biz hilali gördük, dedik. Kimisi üç günlüktür? kimisi iki günlüktür, dedi. O bize: Hilali hangi gece gördünüz? diye sordu. Biz de: Şu şu gece gördük, deyince şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Allah görünsün diye onu uzun (süre) bırakmıştır" diye buyurdu. O bakımdan o hilal, gördüğünüz gecenin hilalidir (yani bir günlüktür). Müslim, Siyam 29.
11- Hac ile İlgili Cahili Gelenekler:
Yüce Allah'ın:
"Birr evlere arkalarından girmeniz değildir" âyeti, hac için vakit ölçülerinden söz etmekle birlikte zikredilmektedir. Çünkü hilallerin durumu ve evlere arkalarından girmeye dair soru sormak zamanında bu iki husus da meydana gelmiştir. O bakımdan âyet-i kerîme her ikisi hakkında nazil olmuştur. Ensar, hacc edip de geri döndüklerinde evlerinin kapılarından girmezdi. Hacc ya da umre için ihrama girip telbiye getirdiklerinde, şer'an kendileriyle sema arasında herhangi bir engelin bulunmamasına dikkat ederlerdi. Artık bundan sonra yani evinde ihrama girdikten sonra çıkıp herhangi bir ihtiyaç için geri dönecek olursa, evin tavanı kendisi ile gök arasında bir engel teşkil edeceğinden dolayı odanın kapısından içeriye girmezlerdi. O bakımdan evinin duvarından tırmanır, sonra da odasının üzerinde durarak ihtiyacı olan şeyi ister ve o ihtiyacı olan şey evinden dışarı çıkartılırdı. Bu şekilde davranmayı hac ibadetinin bir parçası ve iyilik olarak kabul ederlerdi. Nitekim alakası olmayan pek çok şeyin de hacc ibadetinin gereği olduğuna inanırlardı.
Allah bu âyetinde onların bu kanaatlerini reddetmekte ve yüce Rabbimiz birr'in (iyilik ve takvanın) emrine uymakta olduğunu beyan etmiştir.
İbn Abbâs Ebû Salih yoluyla gelen rivâyette şöyle demektedir: İnsanlar cahiliyye döneminde ve İslâm'ın ilk dönemlerinde bir kimse hacc için ihrama girdiği takdirde eğer evlerde yaşayan kimselerden ise evinin arka tarafından bir oyuk açar, ordan girer ve çıkardı. Veya bir merdiven koyar, onunla tırmanır ve onunla inerdi. Şayet çadırda yaşayan bir kimse ise çadırların arkasından çadırına girerdi. Hums diye bilinenler dışında böyle yaparlardı.
Zührî'nin rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye barışından önce umre için ihrama girmişti. Daha sonra odasına girdi, arkasından Salebeoğullarından ensara mensup bir kimse de girdi. Böylelikle kavminin adetini bozmuş oldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona "Sen ihrama girmiş iken ne diye girdin", diye sordu, adam: Sen girince ben de senin girmen üzere girdim, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): Ben Ahmeslilerdenim (Hums'a mensubum) Yani bu gibi davranışları dinin gereği olarak kabul etmeyen bir kavme mensubum. Adam ise: Benim dinim de senin dinindir, deyince bu âyet-i kerîme nazil oldu. Bunu İbn Abbâs, Atâ ve Katâde söylemişlerdir. Sözü geçen bu adamın Kutbe b. Amir el-Ensarî olduğu da söylenmiştir. el-Hâkim, el-Müstedrek, I, 483.
Hums diye bilinenler Kureyşliler, Kinane, Huzaa, Sakîf, Cuşem, Âmir b. Sa'saa oğulları ve Nasr b. Hazret-i Muâviye oğullarıdır. Bunlara "hums" deniliş sebebi dinlerinde işi oldukça sıkı tutmalarından dolayıdır. Hamaset şiddet demektir. el-Accâc demiştir ki:
"Ve biz nice nice sert ve geçilmesi zor (hums) vadiler katettik."
İlim adamları bu âyetin te'vili hakkında farklı açıklamalarda bulunmuşlardır. Bizim yaptığımız bu açıklama ileri sürülmüştür, sahih olandır.
Bir diğer görüşe göre âyet-i kerimenin bu bölümünde kastedilen nesi' ve nesi' vasıtasıyla haccın ertelenmesi olayıdır. Çünkü onlar haccı helal bir aya ertelemek suretiyle helal olan ayı haram kılıyorlardı. Haccı bir başka aya kaydırıp geciktirmek suretiyle de haram olan bir ayı helal kılıyorlardı. Buna göre burada
"evler"den söz edilmesi, hac ve hac ayları hususunda uyulması gerekenlere bir misal demek olur. Yüce Allah'ın izniyle Tevbe Sûresi'nde (9/37. âyette) nesi'e dair açıklamalar gelecektir.
Ebû Ubeyde der ki: Âyet-i kerîme bir darb-ı meseldir. Anlamı şudur: Birr cahillere soru sormanız değildir. Fakat birr Allah'tan korkup ilim adamlarına soru sormanızdır. Bu kişinin: Ben bu işe girilmesi gereken kapısından girdim, demene benzer.
el-Mehdevî ve Mekkî, İbnu'l-Enbarî'den, el-Maverdî de İbn Zeyd'ten âyet-i kerimenin hanımlarla cimaya dair bir mesel olduğunu belirttiklerini nakletmektedirler. Bu âyetle yüce Allah hanımlara arka yoldan değil de önden yaklaşmayı emretmektedir. Kadınlara "evler" adının verilmesi ise evlere sığınıldığı gibi onlara sığınıldığından dolayıdır. İbn Atiyye der ki: Bu uzak bir ihtimaldir ve ifadenin akışını değiştirmektedir.
el-Hasen der ki: Araplar bu işi uğursuzluk sayıyorlardı. Onlardan bir kimse yolculuğa çıkıp da ihtiyacını elde etmedi mi, zarar eder korkusuyla eve arkasından girerdi. Onlara: Bu şekilde bir uğursuzluk düşüncesi birr değildir. Aksine birr sizin Allah'tan korkmanız ve Allah'a tevekkül etmenizdir, denildi.
Derim ki: Birinci görüş bu görüşlerin en sahih olanıdır. Çünkü el-Berâ' şöyle demektedir: Ensar haccedip de geri döndüklerinde evlere kapılarından girmezlerdi. Ensardan birisi gelip eve kapısından girdi. Bu hususta ona hatırlatmada bulunulunca şu: "Birr evlere arkalarından girmeniz değildir.." âyeti nazil oldu. İşte bu; "evler"in hakikat anlamıyla kastedildiğini açıkça ortaya koyan bir ifadedir. Bunu Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Buhâri, Umre 18, Tefsir 2. sûre 29; Müslim, Tefsir 23
Belirtilen diğer görüşler ise başka yerlerden çıkartılabilir. Bu âyetten değil. Bu hususun iyice bellenmesi gerekir.
Şöyle de denilmiştir: Âyet-i kerîme şanı yüce Allah tarafından birr'e uygun olan yoldan ulaşmaları gerektiğine dair bir uyarı durumundadır. Birr'in elde edilme yolu ise yüce Allah'ın emrettiği yoldur. Burada evlere kapılarından girilmesinin sözkonusu edilmesi yüce Allah'ın bize teşvik etmiş olduğu şekilde işleri uygun olan yollarından gidip gerçekleştirmemize işaret etmektedir.
Derim ki: Bu açıklamaya göre daha önce sözü geçen görüşler de sahih kabul edilebilir.
Âyet-i kerimede geçen ve evler anlamına gelen kelimesi "beyt" kelimesinin çoğuludur. Bu kelimedeki "be" harfi ötreli ve esreli olarak okunmuştur.
Takvanın (2/2. âyet 4. başlık) felahın (2/5. âyet) ve umut ve temenni ifade eden edatının (2/21. âyette) anlamına dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunduğundan burada tekrarlamanın anlamı yoktur.
12- Şeriatte Yeri Olmayan Bir Amel, Allah'a Yaklaştırıcı Olamaz:
Bu âyet-i kerîme Allah'ın teşrî' buyurmadığı bir şeyin Allah'a yaklaştıramayacağı, teşvik etmediği bir şeyin Allah'a yaklaştıran bir amel olamayacağı beyan edilmektedir. Böyle olmayan amellerle hiçbir kimse Allah'a yaklaşmaya kalkışmamalıdır. İbn Huveyzimendad der ki: Neyin Allah'a yaklaştırıcı bir birr (iyilik) olduğu ya da olmadığı anlaşılamayıp içinden çıkılamazsa o işe bakılır. Eğer farz ve sünnetler arasında onun benzeri bir amel varsa Allah'a yaklaştırıcı bir amel olması caizdir. Eğer bir benzeri yoksa o işin birr olması da yaklaştırıcı bir amel olması da, sözkonusu olamaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen rivâyetler de bunu ortaya koymaktadır. Daha sonra İbn Huveyzimendad İbn Abbâs'tan gelen şu Hadîs-i şerîfi kaydetmektedir:
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbe irad ettiği bir sırada güneşte ayakta duran bir adam görüverir. Onun durumunu sorar, O, Ebû İsrail'dir, ayakta dikilip oturmamayı gölge altında durmamayı, konuşmamayı ve bununla birlikte de oruçlu durmayı adamıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Ona söyleyiniz, konuşsun, gölgelensin, otursun ve orucunu tamamlasın." Buhâri, Eymân 31; Ebû Dâvûd, Eymân 19; İbn Mâce, Keffarât 21; Muvatta’', Nüzûr 6; Müsned IV, 168
Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şerîatinde aslı astan bulunmayan ve Allah'a yaklaştırıcı olmayan amelleri iptal etti, farz ve sünnetler arasında benzeri bulunan ve Allah'a yaklaştırıcı bir ibadet olanın sahih olduğunu beyan buyurdu.
Rahmân ve Rahîm Allah'ın İsmi ile
190
Sizinle Savaşanlarla siz de Allah yolunda Savaşın ve aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1- Savaşa İzin, Nüzul Sebebi ve Savaşta Öldürülmeleri Yasak Olanlar:
Yüce Allah'ın:
"Sizinle Savaşanlarla siz de Allah yolunda Savaşın.." âyet-i kerimesi Savaş emri ile ilgili olarak inen ilk âyettir. Hicretten önce Savaşın yüce Allah'ın şu buyrukları ile yasaklanmış olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur:
"En güzel olan ile defet" (Fussilet, 41/34);
"Sen yine onları affet, aldırış etme" (el-Maide, 5/13);
"Ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl" (el-Müzzemmil, 73/10);
"Sen üzerlerine musallat bir zorba değilsin" (el-Ğaşiye, 88/22) ve buna benzer Mekke'de inmiş diğer âyetler...
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret edince Savaşmakla emrolundu ve yüce Allah'ın:
"Sizinle Savaşanlarla siz de Allah yolunda Savaşın.." âyeti indi. Bunu er-Rabi' b. Enes ve başkaları söylemiştir.
Ebû Bekr es-Sıddîk'tan gelen rivâyete göre ise Savaş ile ilgili olarak gelen ilk âyet-i kerîme:
"Kendileriyle Savaşılanlara., (Savaşa) izin verildi" (el-Hacc, 22/39) âyetidir.
Ancak birinci görüşü kabul edenler ve Savaşa izin veren âyet-i kerimenin Savaşmış olsun olmasın bütün müşrikler hakkında genel olarak nazil olduğunu kabul edenler daha çoktur.
Şöyle ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) umre yapmak üzere ashab-ı kiram ile birlikte Mekke'ye gitti. Mekke yakınlarında Hudeybiye'de -ki Hudeybiye oradaki bir kuyunun adıdır, o bölgeye de o kuyunun ismi verilmiştir- konaklayınca müşrikler Beytullah'a gitmesini engellediler. Hazret-i Peygamber de Hudeybiye'de bir ay süreyle kaldı. O yıl geldiği şekilde geri dönmek, ertesi yıl ise Mekke kendisine üç gün süreyle boşaltılmak ve aralarında on yıl Savaş olmamak üzere de barış yaptılar. Hazret-i Peygamber de Medine'ye geri döndü.
Ertesi sene Hazret-i Peygamber kaza umresi yapmak üzere hazırlıklarını yaptı. Müslümanlar kâfirlerin sözlerinde durmayacaklarından korktular ve haram ayında Harem dahilinde Savaşmaktan da hoşlanmıyorlardı. İşte bu âyet-i kerîme bunun üzerine nazil olmuştur. Yani kâfirler sizinle Savaştıkları takdirde Savaşmak sizin için de helaldir.
Buna göre bu âyet-i kerîme bundan önce sözü geçen hac ile ve evlere arkalarından girmeyle ilgili açıklamalarla yakından ilişkilidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) böylece kendisiyle Savaşanlarla Savaşmaya ve kendisine ilişmeyenlere de ilişmemeye başlamıştı. Nihayet:
"Müşrikleri öldürünüz" (et-Tevbe, 9/5) âyeti nazil olunca, bu âyet-i kerimeyi neshetti.
Bu açıklamayı ilim adamlarından bir grup yapmıştır. İbn Zeyd ve er-Rabi' de şöyle der: Bu âyet-i kerimeyi:
"Topluca müşriklerle Savaşınız" (et-Tevbe, 9/36) âyet-i kerimesi neshetmiştir. Bununla Hazret-i Peygamber bütün kâfirlerle Savaşmakla emrolunmuştur.
İbn Abbâs, Ömer b. Abdülaziz ve Mücâhid ise şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme muhkem bir âyettir. Yani sizinle Savaşmak durumunda olanlarla Savaşınız. Kadınları, çocukları, rahipleri ve benzerleri -ileride açıklanacağı üzere- öldürmek suretiyle de haddi aşmayınız, demektir.
Ebû Ca'fer en-Nehhâs der ki: Bu sünnet ve kıyas açısından her iki görüşün sahih olanıdır. Sünnete gelince İbn Ömer'den gelen Hadîs-i şerîfe göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Savaşlarından birisinde öldürülmüş bir kadın görür, bundan hoşlanmadığını ifade ederek kadın ve çocukların öldürülmesini yasaklar. Bu Hadîs-i şerîfi hadis İmâmları rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Cihâd 111, 112, İbn Mâce, Cihâd 30; Muvatta’', Cihâd 9; Dariml, Siyer 25.
Aklî (kıyas) bakımdan konu üzerinde düşündüğümüz takdirde de şunu görürüz: Arapçada "fâale" kalıbı çoğunlukla iki kişi tarafından karşılıklı olarak yapılan eylemi ifade eder. Mukâtele, muşâteme, muhâsame (sırasıyla: Savaşma, sövüşme, davalaşma) gibi. Savaş ise kadınlar, çocuklar ve benzerleriyle olmaz. Mesela rahipler, kötürümler, yaşlılar ve ücretle çalıştırılanlar öldürülmezler. Ebû Bekr es-Sıddîk Şam'a doğru gönderdiğinde Yezid b. Ebî Süfyan'a bunları vasiyet etmişti. Bunların öldürülme yasağı dışında tutulması bu gibi kimselerin müslümanlara eziyet verecek durumda olmaları halindedir. Bunu Mâlik ve başkaları rivâyet etmiştir. Muvatta’', Cihâd 10.
İlim adamlarına göre bu tür kimseler için altı durum sözkonusudur:
1- Kadınlar Savaştıkları takdirde öldürülürler. Suhnûn der ki: Savaş esnasında da Savaş sonrasında da öldürülürler. Çünkü yüce Allah'ın:
"Sizinle Savaşanlarla siz de Allah yolunda Savaşın" âyeti ile:
"Onları nerede bulursanız öldürün" (el-Bakara, 2/191) âyetinin umum ifade etmesi bunu gerektirmektedir. Savaşta kadınların oldukça büyük etkileri vardır. Malî yardımda bulunmak, Savaşa karşı erkekleri teşvik etmek bunlar arasındadır. Kimi zaman saçlarını çözerek, teşvik edici ağıtlar yakarak harekete geçirici, Savaştan kaçmayı ayıplayan ezgilerle Savaşa çıkarlar. İşte bu, onların öldürülmelerini mubah kılar. Şu kadar var ki esir alındıkları takdirde onları köleleştirmek daha faydalıdır. Çünkü çabucak İslâm'a girer ve dinlerinden dönerler. Ayrıca erkeklerin aksine kendi ülkelerine de kolay kolay kaçamazlar.
2- Çocukların öldürülmesini yasaklayan mahiyette sabit olan nehiy dolayısıyla çocuklar öldürülmezler. Ayrıca çocuklar hakkında mükellefiyet de sözkonusu değildir. Bununla birlikte çocuk Savaşacak olursa öldürülür.
3- Rahipler öldürülmez ve esir de alınmazlar. Onlara yaşayacakları kadar mallarının bir kısmı bırakılır. Bu, kâfirlerden ayrı tek başlarına yaşamaları halinde böyledir. Çünkü Hazret-i Ebî Bekir Yezid b. Ebû Süfyan'a şöyle demişti: "Kendilerini Allah'a adadıklarını ileri süren birtakım kimseler göreceksin. Onları kendilerini Allah'a adamış oldukları iddiaları ile başbaşa bırak." Muvatta’', Cihâd 10.
Şayet kiliselerde kâfirlerle birlikte bulunurlarsa öldürülürler. Kadın, rahiplik edecek olursa Eşheb'in rivâyetine göre ona ilişilmez. Suhnûn ise rahiplik etmesi hükmünü değiştirmez, demektedir. Kadı Ebû Bekr İbnu'l-Arabî ise şöyle der: Benim görüşüme göre sahih olan Eşheb'in rivâyetidir. Çünkü Hazret-i Ebû Bekir'in: "Onları kendisi için kendilerini alıkoydukları şeklindeki kanaatleriyle başbaşa bırak" âyetinin kapsamına dahildir.
4- Kötürümler: Suhnûn öldürülürler, derken İbn Habib öldürülmezler demiştir. Sahih ise onların hallerine itibar edileceği şeklindedir. Eğer müslümanlara eziyet veren bir durumları varsa öldürülürler; aksi halde kendi halleriyle başbaşa bırakılır ve bu halleriyle sıradan ve bayağı bir mal olarak değerlendirilirler.
5- Yaşlılar: Mâlik, Muhammed'in kitabında: Öldürülmezler, demektedir. Fukahanın çoğunun kabul ettikleri görüş ise şudur: Eğer Savaşamayacak kadar kocamış yaşlı ve görüşü alınmak suretiyle ya da savunma yoluyla kendisinden faydalanılamıyor ise böyle bir kimse öldürülmez. Mâlik ve Ebû Hanîfe bu görüştedir.
Şâfiî'nin bu konuda iki görüşü vardır. Birisi cemaatin görüşü gibidir. Diğeri ise böyle bir yaşlı ve rahip öldürülmez, şeklindedir. Sahih olan ise Hazret-i Ebû Bekir'in Yezid b. Ebi Süfyan'a söyledikleri dolayısıyla birinci görüştür. Hatta buna muhalif kimse de yoktur. Böylelikle bu görüşün icma ile kabul edildiği sahih olur. Yine Savaşmayan, düşmana da yardımcı olmayan kimsenin kadın gibi öldürülmesi de câiz değildir. Şayet Savaşmak veya görüş belirtmek ya da mali katkıda bulunmak suretiyle zarar vereceğinden korkulan bir kimse ise, esir alındığı takdirde İmâm ona şu üç beş şeyden birisini yapmakta muhayyerdir: Böyle birisini ya öldürür ya karşılıksız serbest bırakır veya fidye karşılığında bırakır yahut köle yapar yahut cizye ödemek şartı ile onunla zimmet akdi yapar.
6- Ücretli çalışanlar ve çiftçiler: Mâlik, Muhammed'in kitabında bunlar hakkında şöyle der: Böyleleri öldürülmezler.
Şâfiî de der ki: İslâm'a girmeleri ya da cizye ödemeleri hali dışında çiftçiler, ücretliler ve kocamış yaşlılar öldürülürler. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Çünkü Rabah b. er-Rabi' yoluyla gelen Hadîs-i şerîfte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Halid'e yetiş, sakın çocuk ve ücretle çalışan işçi ve çiftçileri öldürmesin." Ebû Dâvûd, Cihâd 111; İbn Mâce, Cihâd 30
Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) da şöyle der: Size karşı Savaşmayan kadın ve çocuklarla çiftçiler hususunda Allah'tan korkunuz. Ömer b. Abdülaziz de İbnu'l Münzir'in naklettiğine göre hiçbir çiftçiyi öldürmezdi.
2- Bütün Müslümanlara Yönelik Bir Emir: "Sizinle Savaşanlarla Siz de Allah Yolunda Savaşınız":
Eşheb'in Mâlik'ten rivâyetine göre yüce Allah'ın:
"Sizinle Savaşanlarla siz de Allah yolunda Savaşın" âyetinden kastedilenler, Hudeybiye'ye katılanlardır. Bunlara kendileriyle Savaşanlarla Savaşmaları emri verilmiştir. Ancak sahih olan bunun bütün müslümanlara yönelik bir hitap olduğudur. Herkes kendisiyle Savaşanla Savaşmakla emrolunmuştur, çünkü bunun dışında bir şekil mümkün değildir. Nitekim yüce Allah Tevbe Sûresi'nde bu hususu şu âyeti ile açıklamaktadır:
"Ey îman edenler, kâfirlerden size en yakın olanlarla Savaşın." (et-Tevbe, 9/123)
Şöyle ki; öncelikle bu âyetle kastedilenler Mekkeliler idiler. Bu âyet-i kerimeye göre Savaşa onlardan başlamak muayen bir hal almış olmaktaydı. Yüce Allah Mekke'nin fethini nasip edince bu sefer yanıbaşında bulunan ve müslümanlara eziyet eden kimselerle Savaşmak sözkonusu oldu. Tâ ki İslâm daveti herkesi kuşatsın ve İslâm sözü bütün ufuklara ulaşarak geriye kâfirlerden kimse kalmasın. Bu âyet Kıyâmet gününe kadar devam eden bir buyruktur. Hazret-i Peygamber'in şu âyetinde bir gaye olarak belirttiği hedefe kadar devam eder, gider: "Atların perçemlerinde Kıyâmet gününe kadar hayır düğümlüdür: Ya ecir, ya da ganimet." Buhârî, Cihâd 43, 44, Menakıb 28; Müslim, tınare 98-99; Ebû Dâvûd, Cihâd 41; Tirmizî, Cihâd 19, Fedâilu'l-Cihâd 10.
Cihâdın Meryem oğlu Hazret-i Îsa'nın nüzulüne kadar devam edeceği de söylenmiştir. Bu, bundan önceki hadise de uygundur. Çünkü Hazret-i Îsa'nın nüzulü kıyâmetin alâmetleri arasındadır.
3- Savaşta Haddi Aşmamak:
"... ve aşırı gitmeyin" âyetinin te'vili ile ilgili olarak az önce kaydettiğimiz sözler söylenmiştir. Buna göre bu âyet-i kerîme muhkemdir.
İrtidat edenlere gelince; onlar için öldürmek ya da tevbe etmekten başka bir yol yoktur. Sapan ve hak yoldan uzaklaşan kimseler için de kılıç veya tevbe etmekten başka yol yoktur. İçten içe batıl itikada sahip olup da bunu gizleyen, daha sonra da bu gizlediği ortaya çıkan kimse ise zındık gibidir, öldürülür ve tevbesi dahi istenmez.
Adil İmâmlara karşı çıkanlara gelince, hakka dönünceye kadar bunlarla Savaşmak gerekir. Bazıları da şöyle demiştir: Bunun anlamı Allah rızası dışında bir maksatla Savaşarak haddi aşmayınız, şeklindedir. Mesela, kavmî asabiyet ve ün kazanmak gayesiyle Savaşmak bu türdendir. Aksine siz, sizinle Savaşanlarla Allah yolunda Savaşınız. Yani bunu bir din gereği ve Allah'ın dinini üstün kılmak kastıyla Savaşınız.
"Ve aşırı gitmeyin" âyeti ile ilgili olarak yani Savaşmayanlarla Savaşmayınız, anlamına geldiği de söylenmiştir. Buna göre bu âyet-i kerîme bütün kâfirlerle Savaşma emrini veren buyruklarla neshedilmiş olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
191
Onları nerede bulursanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne katlden beterdir. Onlar orada sizinle Savaşıncaya kadar siz de Mescid-i Haram'ın yanında onlarla Savaşmayınız. Eğer onlar sizinle Savaşırlarsa siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız.
1- Onları Nerede Bulursanız..
"Onları nerede bulursanız.." sağlam bir şekilde ele geçirip yakalarsanız, demektir. Bu âyette esirin öldürüleceğine dair delil vardır. İleride buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Enfal Sûresi'nde (8/57. âyette) gelecektir.
"Sizi çıkardıkları yerden" yani Mekke'den
"siz de onları çıkarın." Taberî der ki: Burada hitap muhacirleredir, onları zamiri ise Kureyş kâfirlerine aittir.
2- Din Dolayısıyla Baskı Ölümden Beterdir:
"Fitne katlden beterdir." Yani onların sizi zorladıkları ve böylelikle küfre dönmenizi arzuladıkları fitne, öldürmekten daha ağırdır.
Mücâhid der ki: Yani mü’min için öldürülmek, (fitneden) daha kolaydır. Öldürülmek onun için fitneden daha hafif gelir.
Başkalan ise şöyle demektedir: Yani kâfirlerin Allah'a ortak koşmaları, O'nu inkâr etmeleri, onların sizleri kendisi sebebiyle ayıpladıkları öldürmekten daha büyük ve daha ağır bir suçtur.
Bu açıklama, âyet-i kerimenin haram aylardan olan Receb'in son gününde Vâkid b. Abdullah et-Temimî tarafından öldürülen Amr b. el-Hadramî hakkında nazil olduğunu göstermektedir. Bu husus Abdullah b. Cahş seriyyesinde sözkonusu edilmektedir ki buna dair açıklamalar da ileride (2/217. âyette) gelecektir. Bu açıklmayı Taberî ve başkaları yapmıştır.
3- Mescid-i Haram Civarında Savaş:
"Onlar orada sizinle Savaşıncaya kadar siz de Mescid-i Haram'da onlarla Savaşmayınız" âyeti hakkında ilim adamlarının iki ayrı görüşü vardır. Birinci görüşe göre bu âyet, neshedilmiştir, ikinci görüşe göre bu âyet muhkem bir âyettir. Mücâhid der ki: Âyet muhkemdir. Bizzat kendisi Savaşmaya başlamadıkça Mescid-i Haram yakınlarında hiçbir kimseyle Savaşmak câiz değildir. Tavus da bu görüştedir. Âyetin nassı da bunu gerektirmektedir. Konu ile ilgili iki görüşten sahih olanı da budur. Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının görüşü de budur.
İbn Abbâs'tan gelen sahih rivâyette Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'nin fethedildiği günde şöyle buyurmuştur: "Şüphe yok ki bu şehri Allah gökleri ve yeri yarattığı gün haram kılmıştır. O bakımdan bu şehir yüce Allah'ın haram kılmasıyla kıyâmet gününe kadar haram bir şehirdir. Bu şehirde benden önce hiçbir kimseye Savaşmak helal kılınmamıştır. Bana da ancak bir günün kısacık bir anında helal kılınmıştır. Artık orası Allah'ın haram kılması ile Kıyâmet gününe kadar haramdır." Buhârî, Sayd 10; Müslim, Hacc 445; Tirmizî, Diyât 13; Nesâî, Menâsik 111, 120; ayrıca yakın ifadelerle: Buhârî, Sayd 8; Müslim, Hacc 446, 448.
Katâde ise; bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın şu âyeti ile neshedilmiştir, demektedir:
"Haram aylar çıktı mı, artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün." (et-Tevbe, 9/5)
Mukâtil de der ki: Bunu yüce Allah'ın:
"Onları nerede bulursanız öldürünüz" (el-Bakara, 2/191; en-Nisa, 4/91) âyeti neshetmiştir. Daha sonra bu yüce Allah'ın:
"Müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz" (et-Tevbe, 9/5) âyeti ile neshedilmiştir. Buna göre Harem bölgesi içerisinde Savaşa önce başlamak caizdir.
Bu görüşü savunanların gösterdikleri delillerden birisi de Tevbe Sûresi'-nin Bakara Sûresi'nden iki yıl sonra nazil olması ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın başında miğferi bulunduğu halde Mekke'ye girmesi de vardır. Ona: İbn Hatal Ka'be'nin örtülerine yapışmıştır, denildiği halde
"Onu öldürünüz" diye emir buyurmuştur. Buhârî, Cezâu's-Sayd 18, Cihâd 169, Meğâzî 48; Müslim, Hacc 450; Ebû Dâvûd, Cihâd 117; Tirmizî, Cihâd 18; Nesâî, Menâsik 107, (Tahrîmu'd-Dem 14'te emrin fiilen infaz edildiği kaydedilmektedir); Dârimî, Menâsik 88, Siyer 20; Muvatta’', Hacc 247; Müsned, III, 109, 164, 231-232, 233, 240.
İbn Huveyzimendad der ki: "Mescid-i Haram'ın yanında onlarla Savaşmayınız" âyeti neshedilmiştir. Çünkü icma ile şu hüküm kabul edilmiştir: Bir düşman Mekke'yi istila edip; ben sizinle Savaşacağım, hac etmenizi engelleyeceğim ve Mekke'den de ayrılmayacağım, diyecek olursa isterse Savaşa başlayan taraf o olmasın, onunla Savaşmak farz olur. Bu bakımdan Mekke ile başka beldeler arasında hiçbir fark yoktur. Onun hakkında söylenen şudur: Orayı ta'zim etmek üzere Mekke haram bir bölgedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Mekke'nin fethedildiği gün Halid b. Velid'i gönderip ona: "Safa'da benimle karşılaşıncaya kadar kılıçla onları iyice biç" dediğine dikkat edilmez mi? Nihayet (amcası) Hazret-i Abbas gelip: Ey Allah'ın Rasûlü, dedi. Kureyş yokolup gitti, artık bu günden sonra Kureyş kalmayacaktır. Müslim, Cihâd 84, 85, 86'da bu emrin bütün Fetih ordusuna verildiği ve Hazret-i Peygamber'e gelip "Kureyş yok olup gitti..." diyenin Hazret-i Abbâs değil, Ebû Süfyân olduğu belirtilmektedir. Diğer taraftan Hazret-i Peygamber'in Mekke'nin ta'zimi ile ilgili olarak şöyle dediğine bakmak gerek: "Oranın lukatası (yitiği)nı, ilan ederek sahibini arayacak kimse dışında alamaz." Buhârî, Lukata 7, Meğazi 53; Nesâî, Menâsik 110, 120; İbn Mâce, Menâsik 103; Müsned, I, 318, 348.
Halbuki Mekke'de olsun başka yerde olsun lukatanın alınması hüküm itibariyle farklı değildir. Diğer taraftan bu âyet-i kerimenin yüce Allah'ın:
"Fitne kalmayıncaya kadar onlarla Savaşınız" (el-Bakara, 2/193) âyeti ile neshedilmiş olması da mümkündür.
İbnu'l-Arabî der ki: "Beytü'l Makdis'te -Allah onu ak pak etsin- Ebû Ukbe el-Hanefî'nin medresesinde bulunuyordum. Kadı ez-Zincanî cuma gününde bize ders veriyordu. Bizler bu vaziyette iken yanımıza görünüşü güzel fakat sırtında eski püskü elbiseler bulunan birisi giriverdi. İlim adamlarına yakışır bir şekilde selam verdi, meclisin üst tarafında âdeta çobanların cübbelerine benzer cübbesiyle oturuverdi. Kadı ez-Zincanî: Bu muhterem kimdir diye sorunca şu cevabı verdi: Dün soyguncular tarafından malı talan edilmiş birisi. Bu Harem-i Mukaddes'e gelmek istiyordum. Ben Saganlı ilim talebesi olan birisiyim. Kadı hemen -ilim adamlarına soru sormak suretiyle ikramda bulunmak adetine uygun olarak-: Ona bir soru sorunuz, dedi. Kur'a sonucu: Kâfir Harem'e sığındığı takdirde öldürülür mü öldürülmez mi mes'elesi soruldu. Öldürülmeyeceğine dair fetva verdi. Ona: Delilin nedir? diye sorulunca yüce Allah'ın:
"Onlar orada sizinle Savaşıncaya kadar siz de Mescid-i Haram'in yanında onlarla Savaşmayınız" âyetidir. Bu âyet hem "onları öldürmeyiniz hem de onlarla Savaşmayınız" anlamına gelecek şekilde okunmuştur. Eğer "onları öldürmeyiniz" şeklindeki okuyuşu esas alırsak mes'elede açık nass vardır, demektir. Şayet onlarla Savaşmayınız diye okursak konu ile ilgili olarak dikkat çekilmektedir demektir. Çünkü öldürmenin sebebi olan Savaş yasaklandığına göre bu, öldürmenin yasaklandığının açık bir delili demektir. Kadı görüşlerini kabul etmemekle birlikte Şâfiî ve Mâlikî mezhebinin görüşlerini desteklemek üzere -adet olduğu gibi- bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın:
"Müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz" (et-Tevbe, 9/5) âyetiyle neshedilmiştir, deyince Sağanlı misafir ona şöyle dedi: Bu sayın kadı'nın işgal ettiği makama ve ilmine yakışmaz. Bize karşı itiraz diye ileri sürdüğünüz âyet-i kerîme bütün yerlere dair umumî bir âyet-i kerimedir. Benim delil diye ileri sürdüğüm âyet-i kerîme ise hastır (bu özel durumla ilgilidir), hiçbir kimse umum ifade eden hüküm husus ifade eden hükmü nesheder diyemez. Kadı ez-Zincanî bu cevap karşısında şaşırdı. İşte bu da gerçekten çok harika sözlerden birisidir"
İbnu'l-Arabî der ki: "Kâfir Mescid-i Haram'a sığınacak olursa ona ilişmeye yol bulunamaz, çünkü bu konuda hem âyetin nassı vardır, hem de orada Savaşmayı yasaklayan sabit bir sünnet. Zina eden ve katile gelince; ona haddin uygulanması kaçınılmaz birşeydir. Şu kadar var ki kâfir (Mescid-i Haram'da olmakla birlikte) önce o Savaşa başlayacak olursa Kur'ân nassı gereğince öldürülür.
Derim ki: İbn Hatal'ın ve benzerlerinin öldürülmesini delil diye gösterenlere gelince bunun delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü bu Mekke'nin dar-ı harb ve dar-ı küfür olduğu bir vakitte Hazret-i Peygamber'e helal kılındığı bir zamanda olmuştur. Bu dönemde Hazret-i Peygamber, kendisine Savaşın helal kılındığı o saatte Mekke halkından dilediği kimsenin kanını dökebilirdi. Böylelikle birinci görüşün daha sahih olduğu açıkça ortaya çıkmış ve sabit olmuş olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
4- İmâma Karşı Ayaklanan ile Kâfir Arasındaki Fark:
Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Bu âyet-i kerimede İmâma (İslâm devlet başkanına) karşı ayaklananın kâfirden farklı olduğuna dair bir delil vardır. Kâfir Savaşa giriştiği takdirde her durumda öldürülür. Ayaklanan kimse (bağî) ise, Savaştığı takdirde savunma niyetiyle ona karşı Savaşılır. Geri kaçan takip edilmez, yaralıların işi bitirilmez. Nitekim ileride bağîlere dair hükümler -yüce Allah'ın izniyle- Hucurat Sûresi'nde (49/10. âyette) gelecektir.
192
Bununla beraber eğer vazgeçerlerse şüphesiz Allah Gafûrdur, Rahîmdir.
5- Vazgeçerlerse:
"Bununla beraber eğer" îman etmek suretiyle sizinle Savaşmaktan
"vazgeçerlerse şüphesiz Allah" bütün geçmiş günahlarını bağışlayan
"Gafûrdur"; herkesin işlediklerini affedip merhamet gösteren
"Rahîmdir." Yüce Allah'ın şu âyeti de buna benzemektedir:
"Sen o kâfirlere de ki: Eğer vazgeçerlerse geçmiş (günah)ları mağfiret olunur" (el-Enfal, 8/38). Bu âyete dair açıklamalar ileride gelecektir.
193
Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla Savaşın. Eğer vazgeçerlerse artık zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Kâfirlerle Savaş Emri:
Yüce Allah'ın:
".. onlarla Savaşın" âyeti bunu neshedici âyet olarak görenlerin görüşüne göre; her yerde her müşrike karşı Savaşmak emrini vermektedir. Bu âyetin neshedici olmadığını kabul edenlere göre ise mana yüce Allah'ın, haklarında:
"Sizinle Savaşanlarla... Savaşın" diye buyurduğu kimselerle Savaşınız, demektir. Ancak birinci görüş daha üstün bir görüştür. Bu da kâfirlerin Savaşa başlamaları şartına bağlı olmaksızın mutlak olarak Savaşma emridir. Bunun delili ise yüce Allah'ın:
"Ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar" âyetidir.
Ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Ben insanlarla lâ ilâhe illâlah deyinceye kadar Savaşmakla emrolundum." Buhârî, Îman 17, Salât 28, Zekât 1, İ'tisâm 2, 28; Müslim, Îman 32-36; Ebû Dâvûd, Cihâd 95; Tirmizî, Tefsir 88. sûre; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimi. Siyer 10; Müsned, IV, 8.
İşte bu âyet-i kerîme ve Hadîs-i şerîf Savaşmanın sebebinin küfür olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü yüce Allah bu âyet-i kerimede
"fitne kalmayıncaya" diye buyurmaktadır. Burada fitne, küfür demektir. Buna göre Savaşın nihaî hedefi küfrün olmaması diye gösterilmiştir. Bu da açıkça anlaşılan bir husustur.
İbn Abbâs, Katâde, er-Rabi', es-Süddî ve başkaları şöyle demektedir: Bu âyet-i kerimede fitne şirk ve ona bağlı olarak mü’minlere (müşriklerin) verdikleri eziyettir. Fitne aslında denemek ve sınamak demektir. Kaliteli olup olmadığının açıkça anlaşılması için gümüşün ateşe sokulmasını ifade etmek üzere kullanılır. Yüce Allah'ın izniyle bunun ifade edebildiği anlamlara dair açıklamalar ileride gelecektir.
2- Eğer Küfürden Vazgeçerlerse:
"Eğer" ya bir önceki âyet-i kerimede geçtiği üzere İslâm'a girmekle veya ileride Tevbe Sûresi'nde açıklanacağı üzere (9/29. âyette) Kitap ehli hakkında cizye ödemek suretiyle "vazgeçerlerse, artık zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur." Belirtilen şekillerde vazgeçmedikleri takdirde onlarla Savaşılır. İşte sözü geçen zâlimler bunlardır ve bunlardan başkasına da düşmanlık yapılmaz.
Zâlimlere yapılanlara "düşmanlık" denilmesinin sebebi, onların düşmanlıklarının cezası olması bakımındandır. Çünkü zulüm düşmanlığı da ihtiva eder. O bakımdan düşmanlığın cezası burada düşmanlık diye adlandırılmıştır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Bir kötülüğün cezası bir kötülüktür." (eş-Şûrâ, 42/40)
Zâlimler ise konu ile ilgili iki te'vilden birisine göre fiilen Savaşa başlayanlardır, ikinci te'vile göre ise küfür üzre kalmaya ve fitneyi sürdürmeye devam eden kimselerdir.
194
Haram ay haram aya bedeldir. Hürmetler karşılıklıdır. Onun için size kim saldırırsa siz de tıpkı onun size saldırdığı gibi karşılık verin. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah takva sahipleriyle beraberdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:
1- Âyet-i Kerîmenin Nüzul Sebebi:
"Haram ay, haram aya bedeldir" âyetindeki
"ay (şehr)" kelimesinin türeyişine dair açıklamalar daha önceden (2/185. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
Nüzul sebebi ise İbn Abbâs, Katâde, Mücâhid, Miksem, es-Süddî, er-Rabi', ed-Dahhâk ve başkalarından rivâyete göre şöyledir: Bu âyet-i kerîme kaza umresi ve Hudeybiye yılı ile ilgili olarak nazil olmuştur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) umre yapmak üzere çıkmış ve Hudeybiye'ye kadar varmıştı. Bu olay hicretin altıncı yılı Zilkade ayında cereyan etmişti. Kureyş kâfirleri olan müşrikler onu Beytullah'a ulaşmaktan engellediler. O da geri döndü. Şanı yüce Allah da ona pek yakında onu Mescid-i Haram'a girdireceği vaadinde bulundu. Hazret-i Peygamber de hicretin yedinci yılında oraya girdi ve umre ibadetini eda etti. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.
el-Hasen'den şu da rivâyet edilmiştir: Müşrikler Pegyamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Ya Muhammed, haram ayda Savaşmak sana yasak kılındı mı diye sorulunca o: "Evet" diye buyurdu. Bunun üzerine onlar da onunla Savaşmak istediler. İşte bu âyet-i kerîme bu münasebetle inmiştir.
Âyet-i kerimenin anlamı da şudur: Eğer onlar bu haram ayda bu işi yani Savaşmayı helal kabul ederlerse sen de onlarla Savaş. Bu âyet-i kerîme ile yüce Allah onlara karşı savunmayı mubah kılmıştır. Birinci görüş ise daha meşhurdur ve çoğunluk tarafından kabul edilen görüş de odur.
2- Saldırı ve Haksızlıklara Karşılık Vermesi, Hakkını Koruması:
Yüce Allah'ın:
"Hürmetler karşılıklıdır" âyetinde yer alan "hürmetler (el-hurumât)" kelimesi "hürmet" kelimesinin çoğuludur. Zulumât kelimesinin, zulmet'in, hucurât kelimesinin de hucret'in çoğulu olduğu gibi. Hurumât kelimesinin çoğul gelmesi, hem haram ayın hürmeti, hem haram beldenin hürmeti, hem de ihramın hürmeti kastedildiğinden dolayıdır. Hürmet ise kişinin çiğnemekten alıkonulduğu, engellendiği şeydir.
Kısas (karşılıklı oluş) ise, eşitlik demektir.
Bu âyetin anlamı şöyle olur: Yani onlar hicretin altıncı yılında sizleri umre yapmaktan alıkoyup engelledikleri vakit yedinci yılında umrenizi kaza etmek suretiyle sizin lehinize onlara kısas yaptım, demektir.
Buna göre "hürmetler karşılıklıdır" âyeti kendisinden önceki buyruklarla alakalı ve onlar ile aynı sözün devamı mahiyetindedir.
Önceki buyruklarla ilişkisinin olmadığı da söylenmiştir. Buna göre bu âyet, İslâm'ın ilk dönemlerindeki bir vaziyeti ifade etmektedir. Şöyle ki; senin hürmetini (saygı duyulması gereken bir hakkını) çiğneyen bir kimseye karşı sen de sana yaptığı haksızlık kadarıyla ondan hakkını alırsın. Ancak daha sonra bu, Savaş emriyle neshedilmiştir.
Bir başka kesim şöyle demektedir: Âyet-i kerimenin ele aldığı "saldırılar"; Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmeti arasındaki saldırılar, cinayetler ve buna benzer neshedilmemiş hususlardır. Mal yahut yaralama ile kendisine saldırıda bulunulan bir kimsenin, bu işi açık bir şekilde tesbit edebildiği takdirde, kendisine karşı yapılan haksızlığın mislini yapması caizdir. Ve bu hususta onun Allah'a karşı sorumlu olması sözkonusu değildir. Bu görüş Şâfiî ve başkalarına aittir. İmâm Mâlik mezhebindeki bir rivâyet de böyledir.
İmâm Mâlik mezhebine mensup bazıları ise şöyle demiştir: Hayır, kişinin bunu yerine getirme yetkisi yoktur. Kısasa dair uygulamalar münhasıran yöneticilerin yetkisi içerisindedir. Malî konuları ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyeti kapsamına almaktadır: "Sana emaneti kim vermiş ise o emaneti ona tastamam geri öde, sana hainlik edene de sen hainlik etme!" Bu hadisi Darakutnî ve başkaları rivâyet etmiştir. Dârakutnî, III, 35; Hâkim, Müstedrek, II, 46; Beyhâki, Sünen, X, 456. Buna göre kendisine hainlik eden bir kişi tarafından kendisine emanet bırakılan kişinin kendisine emanet bırakana karşılık vererek hainlik etmesi ve böylelikle kendisine verdiği emanetten hakkını alması câiz değildir. Maliki mezhebinde meşhur olan görüş budur. Ebû Hanîfe de bu hadise bağlı kalarak bu görüştedir. Yüce Allah'ın:
"Şüphesiz ki Allah size emanetleri sahiplerine vermenizi emreder" (en-Nisa, 4/58) âyetine de bağlı kalarak bu görüşü kabul etmişlerdir. Aynı zamanda bu Atâ el-Horasanî'nin de görüşüdür.
Kudame b. el-Heyseme der ki: Atâ b. Meysere el-Horasanî'ye şöyle sordum: Adamın birisinde alacağım bir hak vardır. Bu hakkımı inkâr ediyor ve ben de delil ortaya koyamıyorum. Onun malından hakkım kadarını kısas yoluyla alayım mı? O şöyle dedi: Ne dersin sana ait olan cariyen ile haram yolla ilişki kursa ve sen bunu bilsen, ne yaparsın?
Derim ki: Sahih olan bunun hakkını ne şekilde elde edebilirse etmesinin -hırsız olarak sayılmayacağı sürece- câiz olduğudur. Şâfiî'nin kabul ettiği görüş budur. Mâlik'ten Davudî de bu görüşü nakletmiştir. İbnu'l-Münzir bu görüşü benimsemiştir. İbnu'l-Arabî de bunu tercih etmiştir. Ayrıca bunun hainlik olmayacağı, sadece kişinin hakkını elde etmekten ibaret olduğu belirtilmiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Kardeşine zalim olsun mazlum olsun yardımcı ol." Buhârî, Mezalim 4, İkrah 7; Müslim, Birr 62; Tirmizî, Fiten 68; Müsned, III, 99 Zalimden hakkın alınması ise aslında ona yardımcı olmaktır.
Diğer taraftan Ebû Süfyan'ın hanımı Utbe kızı Hind; Ebû Süfyan cimri bir adamdır, onun bilgisi olmaksızın benim onun malından aldıklarım müstesna, bana ve oğullarıma yetecek kadar masraf vermiyor; bundan dolayı üzerimde bir vebal var mıdır? deyince Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle cevap vermiştir: "Sana ve çocuklarına yetecek kadarını maruf bir şekilde al." Buhârî, Buyû’ 95; Nesâî, Kudât 31; İbn Mâce, Ticarât 65.
Bu âyeti ile Hazret-i Peygamber ona kocasının malından almasını mubah kılmış ve alması gereken miktardan fazlasını almamasını söylemiştir. Bütün bunlar ise sahih hadisler arasında sabittir.
Yüce Allah'ın:
"Onun için size kim saldırırsa siz de tıpkı onun saldırdığı gibi karşılık verin" âyeti ise bu gibi görüş ayrılıklarını kesin sona erdiren mahiyettedir.
3- Haksızlığa Uğrayan Malının Türünden Başka Mal Elde Ederse:
Haksızlığa uğramış kimse malının türünden başka bir mal ele geçirebilir ise hüküm ne olur? Konusunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.
Bir görüşe göre ancak hakimin hükmü ile onu alabilir. Şâfiî'nin bu konuda iki görüşü vardır, daha sahih olanı alabileceğidir. Bu da kendi malının türünden bir mal ele geçirebilene kıyasen verilir.
İkinci,görüşe göre ise o malı alamaz, çünkü kendisinden alınan maldan başka bir türdedir.
Kimisi de şöyle demektedir: Alacağı hakkın kıymetini tesbit eder ve onun miktarı kadarını alır.
Daha önce açıklamış olduğumuz delil dolayısıyla sahih olan budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
4- Alacaklar da Böyle Değerlendirilebilir mi?
Biz bu şekilde alma ile ilgili hükümden fer'î bir mes'eleye geçerek şunu soralım: Acaba alacağı olan mallar ve benzerleri de böyle değerlendirilebilir mi? Şâfiî, hayır böyle bir kimsenin alması gereken mal ne ise onu alır, der.
Mâlik der ki: İflas halinde diğer alacaklılar ile birlikte kendisine düşene itibar edilir. Kıyas da buna göredir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
5- Saldırılara Karşılık Vermenin Yolu:
Yüce Allah'ın:
"Onun için size kim saldırırsa siz de tıpkı onun size saldırdığı gibi karşılık verin" âyetinin umumî mahiyette olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Karşılık vermek mümkün olduğu takdirde ya dolaysız olarak fiilen yapılır veya yöneticiler, hakimler aracılığıyla yapılır.
Mükâfatın "saldırı" diye adlandırılıp adlandırılmayacağı hususunda farklı görüşler vardır. Kimisi Kur'ân-ı Kerîm'de mecaz yoktur, der; kimisi de karşılık vermek saldırı ismini alır ve bu mubah olan bir saldırıdır, demiştir. Nitekim arapçada mecaz mubah olan bir yalan kabul edilmiştir. Çünkü şairin birisi şöyle demiştir:
"İki göz ona: Dinledim itaat ettim, dedi."
Şu mısra da böyledir:
"Havuz doldu ve: Artık bana yeter, dedi."
Bu mısra da böyledir:
"Devem bana gece boyunca yol yürümekten şikâyette bulundu."
Bilindiği gibi bu eşyalar konuşmazlar. Yalanın tarifi ise şöyledir: Bir şeye dair gerçek durumundan farklı olarak haber vermektir.
Kur'ân-ı Kerîm'de mecaz vardır, diyenler bu şekilde bir karşılık vermeyi de mecaz yoluyla ve söze misliyle karşılık vermek kabilinden "saldın" ismini vermişlerdir. Nitekim Amr b. Külsûm şöyle demiştir:
"Dikkat edin, kimse bize karşı cahillik etmesin
O vakit bizler de cahillerin cehaletinden ileri cahillik ederiz."
Bir başkası da şöyle demektedir:
"Benim bir atım var tahammülkârlığa tahammülkârlık ile dizginlenir
Ve benim bir diğer atım var, cahilliğe karşı cahillikle eğerlenmiştir
Her kim benim doğru olmamı isterse şunu bilsin ki; ben zaten doğrultulmuş bir kimseyim
Her kim de beni eğriltmek isterse şunu bilsin ki; ben zaten eğriltilmişim."
Burada şair bilgisizlikle ve eğrilikle övünüyor değildir. Cahile ve eğriye aynı şekilde karşılık (mükâfat) vermek durumunda olduğunu anlatmak istemektedir.
6- Başkalarına Ait Ölçülemeyen ve Tartılamayan Şeyleri Telef Edenler:
Kile ile ölçülmeyen, ağırlık ile tartılmayan hayvan ya da ticaret mallarından herhangi bir şeyi telef eden ya da bozan kimsenin hükmü hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Şâfiî, Ebû Hanîfe, her ikisinin mezhebine mensup ilim adamları ve bir grup alim şöyle demiştir: Bu durumda telef edenin ya da bozanın telef edip bozduğu şeylerin mislini ödemesi gerekir. Mislin (benzerinin) bulunmaması hali dışında bunların değerinin ödenmesi istenmez. Çünkü yüce Allah:
"Onun için size kim saldırırsa siz de tıpkı onun size saldırdığı gibi karşılık verin" âyeti ile
"Şayet bir ceza ile karşılık verecek olursanız, ancak size verilen cezanın benzeri ile karşılık verin" (en-Nahl, 16/126) buyrukları bunu gerektirmektedir.
Bu kanaate sahip ilim adamları derler ki: Bu, herşey hakkında umumî bir buyruktur. Bunlar, görüşlerini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kırılan çömleği kıran hanımının eyinde alıkoyup sağlam çömleği gönderip: "Kaba karşılık kap yemeğe karşılık da yemek" âyetini delil göstererek desteklemişlerdir.
Bu hadisi Ebû Dâvûd şöylece tahric etmiştir. Bize Müsedded anlattı, bize Yahya anlattı. (H). Hadisin alındığı yolun değiştiğini gösteren işaret. Bize Muhammed b. el-Müsenna, bize Halid b. Humeyd'in Enes (radıyallahü anh)'dan anlattığına göre; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarından birisinin yanında bulunuyor idi. Mü’minlerin annesinden birisi hizmetçi ile birlikte içinde yemek bulunan bir çömlek gönderdi. Eliyle kaba vurdu ve kabı kırdı. İbnu'l-Müsennâ der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kırık iki parçayı aldı, birisini ötekisine bitiştirdi ve yemeği o çömleğin içinde toplamaya başladı ve bu arada "Anneniz kıskandı" buyurdu. İbnu'l-Müsenna şunu da eklemektedir: "Haydi yiyiniz" dedi. Onlar da yemeye başladılar; nihayet o hanım evinde bulunan çömleği getirdi. Sonra biz Müsedded'in rivâyet ettiği hadisin lâfzına dönüyoruz: Ve: "Yeyiniz" dedi. Hazret-i Peygamber gelen elçiyi ve çömleği yemeklerini yeyinceye kadar alıkoydu. Sağlam olan çömleği elçiye verdi ve kırık olanını da evinde alıkoydu.
Bize Ebû Dâvûd anlatarak dedi ki: Bize Müsedded anlattı, bize Yahya Süfyan'dan anlatarak dedi ki: Ve bize Fuleyt el-Amirî -Ebû Dâvûd dedi ki: Bu Eflet b. Halife'dir- Decace kızı Cesre'den naklederek dedi ki: Âişe (radıyallahü anha) şöyle dedi: Ben Safiyye gibi güzel yemek pişireni görmedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bir yemek pişirip o yemeği gönderdi. Aşırı kıskançlığımdan dolayı titremeye başladım ve kabı kırdım. Ve: Ey Allah'ın Rasûlü, bu yaptığımın keffareti nedir dedim? O da: "Kap gibi bir kap ve yemek gibi bir yemek" diye buyurdu. Ebû Dâvûd, Buyû’ 89; Buhârî, Mezâlim 34; Tirmizî, Ahkâm 23; Nesâî, Nisa 4
Mâlik ve mezhebine mensup fukahâ der ki: Böyle bir durumda kile ile ölçülmeyen, ağırlık ile tartılmayan hayvan ve ticaret mallarında kişinin mislini değil kıymetini ödemesi gerekir. Bunun delili ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kölesinin yarısını azad eden kişiye ortağının yarısının kıymetini tazminat yoluyla ödetmesidir. Buna karşılık kendi kölesinin yarısının mislinin tazminatını ödetmemiştir. Yenecek, içilecek ve ağırlık ile tartılan şeylerde mislin tazminat olarak ödetileceği hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Yemeğe karşılık yemek" diye buyurmuştur.
7- Bu Âyet Kısasın Misli Misline Olmasını Gerektiren Aslî Bir Delildir:
Kısasta uygulamanın misli misline olması gerektiği hususunda bu âyet-i kerimenin aslî bir delil olduğu açısından ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur.
Bir kimse bir başkasını herhangi bir araç ile öldürürse o da o öldürdüğü aracın misli ile öldürülür. Cumhûrun görüşü budur. Elverir ki katil maktulü lutîlik, şarap içirmek gibi bir fasıklıkla öldürmüş olmasın. Öyle olduğu takdirde katil kılıç ile öldürülür.
Şâfiîlerin bu hususta şöyle bir görüşü vardır: Katil de bu şekilde öldürülür. O nitelikte bir sopa yapılır ve ölünceye kadar arkasından o sopa ile dürtülür. Ölünceye kadar da şarap yerine ona su içirilir.
İbnu'l-Macuşun der ki: Ateş ile yakarak ya da zehir vererek öldüren kimse bu şekilde öldürülmez. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ateş ile ancak Allah azâb eder." Buhârî, Cihâd 149; Ebû Dâvûd, Cihâd 112; Tirmizî, Siyer 20 Zehir ise gizli bir ateştir.
Cumhûrun görüşü ise âyet-i kerimenin umum ifade etmesi dolayısıyla bu şekilde öldürüleceği şeklindedir.
8- Değişik Şekillerde Öldürmelerde Kısas:
Sopa ile kısas uygulamaya gelince; kendisinden gelen iki rivâyetin birisinde Mâlik şöyle demektedir: Eğer sopa ile öldürmek işi uzatıyor ve azâb veriyor ise katil kılıçla öldürülür. Bunu Mâlik'ten İbn Vehb rivâyet etmiş, İbnu’l-Kasım da bu görüşü benimsemiştir. Ondan gelen bir diğer rivâyete göre ise sopa ile öldürülür. İsterse iş uzasın ve azâb olsun. Aynı zamanda bu Şâfiî'nin de görüşüdür.
Eşheb ve İbn Nâfi', Mâlik'ten taş ve sopa ile ilgili olarak; eğer darbe işi bitirici ise bunlarla öldürülür demişlerdir. Şayet birkaç darbe ile iş bitirilecekse o takdirde o şekilde öldürülmez. Buna bağlı olarak katile ok atılarak ve taş atılarak da öldürülmez, çünkü bu azap verme (işkence) kabilindendir. Abdülmelik (İbnu'l-Macuşun) da bu görüştedir. İbnu'l-Arabî de şöyle demektedir: "Mezhebimiz âlimlerinin görüşleri arasında sahih olan misli misline olmasının vacip oluşudur. Şu kadar var ki eğer misli misline kısas işkence sınırına ulaşacak olursa iş, kılıca havale edilir."
İlim adamlarımız ittifakla şunu kabul ederler: Katil öldürdüğü kimsenin elini ayağını kesse, gözünü çıkarsa ve bunları işkence kastıyla yaparsa ona aynı şey uygulanır. Tıpkı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in, çobanlarını öldürenlere yaptığı gibi. Bk. Buhârî, Vudu' 66, Zekat 68, Cihâd 152, Tıb 6, Hudud 17; Müslim, Îman 184, Kasame 9-11; Ebû Dâvûd, Hudud 3; Tirmizî, Et'ime 38, Tıb 6 vb. Eğer bu işi (karşısındaki) kendisini sallallahü aleyhi ve sellemunurken yahut dövüşürken yapmış ise o takdirde katil, kılıç ile öldürülür.
Bir kesim ise bütün bu hususlarda farklı bir kanaat açıklar ve şöyle derler: Kısas ancak kılıç ile uygulanır. Bu, Ebû Hanîfe, Şa'bi ve Nehai'nin kabul ettiği görüştür. Buna dair Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen şu rivâyeti delil gösterirler: "Demir ile olmadıkça kısas olmaz." İbn Mâce, Diyat 25; Dârakutnî, III, 88 Ayrıca Hazret-i Peygamber'in müsleyi (organ kesmeyi) yasaklamasını ve: "Ateş ile ancak ateşin rabbi azâb eder" hadislerini de delil gösterirler.
Şu kadar var ki sahih olan Cumhûrun kabul ettiği görüştür. Çünkü hadis İmâmları Enes b. Mâlik'ten şunu rivâyet ederler: Bir cariyenin başının iki taşla ezildiği tesbit edildi. Ona: Sana bunu yapan kimdir, filan mı filan mı? diye soruldu. Sonunda bir yahudinin ismini sözkonusu ettiklerinde başıyla (evet anlamında) işarette bulundu. Yahudi yakalanınca kendisinin yaptığını ikrar ve kabul etti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da taşlarla başının ezilmesini emretti. Bir rivâyette de: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun (başını) iki taş arasında (ezerek) öldürdü Buhârî, Diyât 5, 7, 12 Husumat 1; Müslim, Kasame 15-17; Ebû Dâvûd, Diyât 10; Tirmizî, Diyât 6; Nesâî, Kasâme 12-13; İbn Mâce, Diyât 24 denilmektedir.
Bu sarih (açık) ve sahih bir nastır. Yüce Allah'ın:
"Şayet bir ceza ile karşılık verecek olursanız ancak size yapılan cezanın benzeriyle karşılık veriniz." (en-Nahl, 16/126) âyeti ile:
"Onun için size kim saldırırsa siz de tıpkı onun size saldırdığı gibi karşılık verin" âyeti bunu gerektirmektedir.
Karşı görüşü savunanların delil olarak ileri sürdükleri Hazret-i Cabir yoluyla gelen Hadîs-i şerîf ise muhaddislerce zayıf bir hadis kabul edilmiştir. Sahih bir yolla rivâyet edilmemektedir. Hadis sahih olsa bile biz zaten onun gereğini kabul ediyoruz ve bir demir ile başkasını öldürenin o şekilde demir ile öldürüleceğini söylüyoruz. Buna da Enes yoluyla rivâyet edilen (sözü geçen) hadis delildir: Yahudinin birisi bir cariyenin başını iki taş arasında ezmiş, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da onun başını iki taş arasında ezilmesini emretmişti.
Müsleyi yasaklayan âyetlere gelince biz de eğer (katil) müsle yapmamış ise o hadis gereğince hüküm veriyoruz. Fakat müsle yapmış ise biz de ona müsle yaparız. Buna ise Uranîler ile ilgili (Hazret-i Peygamber'in çobanını öldüren) Hadîs-i şerîf delildir. Bu, hadis İmâmları tarafından rivâyet edilmiş sahih bir hadistir.
Hazret-i Peygamber'in: "Ateşin rabbi dışında hiç kimse ateş ile azap etmez" âyetine gelince; eğer katil maktulü yakmamışsa sahih ve doğrudur, fakat yakmış ise o da yakılır, buna da Kur'ân-ı Kerîm'in genel hükümleri delalet etmektedir.
Şâfiî: Kasten maktulü ateşe atmış ise o da ölünceye kadar ateşe atılır, der.
el-Vakâr (Mısırlı fakih İbnu'l-Kasım ve İbn Vehb'den fıkıh okumuş Zekeriyya b. Yahya b. İbrahim'in lakabı) Muhtasar'ında bu görüşü Mâlik'ten nakletmektedir. Aynı zamanda bu Muhammed b. Abdülhakem'in de görüşüdür.
İbnu'l-Münzir der ki: Bir başkasını boğarak öldüren bir kişiye, ilim adamlarının çoğunluğunun kabul ettiği görüşe göre kısas uygulanır. Ancak bu hususta Muhammed b. el-Hasen muhalefet eder ve şöyle der: Ölünceye kadar boğsa ya da bir kuyuya atsa ve ölse yahut bir dağdan ya da bir damdan atsa ve ölse o kişiye kısas uygulanmaz ve katilin âkilesine diyet düşer. Şayet bu işi yapmakla tanınan bir kimse ise -yani başkasını da bu yolla boğmuş ise-o takdirde o kişi öldürülür.
İbnu'l-Münzir de: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir cariyenin başını taşlar arasında ezen yahudiye kısas uyguladığına göre bu tür davranışlar da buna benzemektedir. O bakımdan Muhammed b. el-Hasen'in bu görüşünün bir anlamı yoktur, der.
Derim ki: Bu görüşü Muhammed b. el-Hasan'dan başkası da Ebû Hanîfe'den nakleder ve şöyle der: Ebû Hanîfe istisna olarak boğarak ya da zehirleyerek veya bir dağdan aşağıya veya bir kuyuya yuvarlayarak ya da bir tahta ile vurarak öldüren kimse hakkında -sivriltilmiş bir demir yahut taş, tahta ile öldürmesi ya da boğmak, yuvarlamak ile tanınan bir kimse olması hali dışında- o kişiye kısas da uygulanmaz, öldürülmez de. Buna karşılık akilesinin diyet ödemesi gerekir. Bu ise Ebû Hanîfe'nin Kitap ve Sünneti reddetmesi demektir. Ümmetin daha önce benimsemediği bir şeyi ihdas etmesidir. Allah'ın öldürmeler hakkında teşri' buyurduğu kısası kaldırmaya götüren bir yoldur. Kısas uygulamaktan başka hiçbir çıkar yol kabul edilemez.
Ebû Hanîfe suda boğmayı, boynuna ip vb. şey dolayarak boğmayı ve benzer şekillerde öldürmeyi, kasten öldürme değil, kaste benzer öldürme olarak değerlendirdirdiğinden, kısası değil, diyeti gerektirici olarak görmektedir. Çünkü ona göre kasten öldürmenin şartlarından birisi de genellikle öldürücü ve öldürmek için hazırlanmış bir aletle öldürmektir. Bunlarda ise bu özellik yoktur. (Bk. Dr. Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-İslûmî, IV, 253, 254 vd.)
9- Birisi Tarafından Yakalanıp Başkası Tarafından Öldürülen:
Bir kimsenin birisini yakalaması bir diğerinin de onu öldürmesi halinde hükmün ne olacağı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.
Atâ, katil öldürülür, yakalayan da ölünceye kadar hapsedilir demektedir.
Mâlik der ki: Eğer onu yakalayıp hapseden onu öldürmek arzusunda ise her ikisi de öldürülür. Şâfiî'nin Ebû Sevr'in, en-Numan b. Sabit'in (yani Ebû Hanîfe) görüşüne göre ise yakalayıp hapseden cezalandırılır. İbnu'l-Münzir de bu görüşü tercih etmiştir.
Derim ki: Atâ'nın görüşü sahihtir. Kitab-ı Kerîm'in gereği de budur. Darakutnî de İbn Ömer'den o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Bir adam bir adamı tutsa, bir diğeri gelip onu öldürse katil öldürülür ve onu yakalayan kişi de hapsedilir." Bunu Süfyan es-Sevrî, İsmail b. Umeyye'den, o Nafi'den, o İbn Ömer'den rivâyet ettiği Dârakutnî, III, 140 gibi, Ma'mer de İbn Cüreyc'den o İsmail'den mürsel olarak rivâyet etmiştir.
10- Yapılan Saldırıya Misliyle Karşılık Vermek:
Yüce Allah'ın:
"Onun için size kim saldırırsa... size saldırdığı gibi karşılık verin" âyetinde geçen saldırı (el-i'tidâ) haddi aşmak, tecavüzde bulunmak demektir. Yüce Allah:
"Her kim Allah'ın sınırlarını aşarsa (yeteaddâ)..." (el-Bakara, 2/229; et-Talâk, 65/1) âyeti, o sınırlan aşıp geçerse demektir. Buna göre bir kimse sana zulmetse sana yaptığı zulüm kadarıyla hakkını ondan al, bir kimse sana sövse sana söylediği sözün benzerini ona geri çevir, bir kimse senin şeref ve haysiyetine (ırzına) dil uzatsa sen de ona" karşılık ver. Şu kadar var ki babasına annesine, oğluna veya bir yakınına haksızlıkta bulunma. O sana yalan söylese bile senin ona karşı yalan söyleme hakkın yoktur. Çünkü masiyete masiyet ile karşılık verilmez. Mesela sana: Ey kâfir! diyecek olsa, senin de ona: Kâfir sensin demen caizdir. Fakat sana ey zânî diyecek olsa ona karşı uygulayacağın kısas: Yalancı, yalan şahitlik eden kişi, demendir. Sen de ona: Ey zanî diyecek olursan yalan söylemiş olursun ve yalan söylediğin için günah kazanırsın. Borcunu ödeyebilecek durumda olduğu halde özürsüz olarak senin borcunu sallallahü aleyhi ve sellemsaklıyor ise ona: Ey zalim, ey insanların mallarını yiyen kişi diyebilirsin. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Ödeme imkânı olan kimsenin (ödememesi, sallallahü aleyhi ve sellemsaklaması) onun (şeref ve haysiyetini) ve ceza görmesini helal kılar." Buhârî, İstikrâz 13; Ebû Dâvûd, Akdiye 29; Nesâî, Buyû’ 100; İbn Mâce, Sadakat 18 Irzının (şeref ve haysiyetinin) helal olması açıkladığımız şekilde olur. Ceza görmesi ise borcunu ödemediği için hapsedilmesi şeklindedir. Ebû Dâvûd, bu hadisi kayd ettikten sonra İbnu'l-Mübârek'ten şu açıklamayı nakleder: "Irzının helâl olması, ona ağır söz söylenmesi; cezalandırılması ise bundan dolayı hapsedilmesi demektir." Benzeri bir açıklamayı da Buhârî, Süfyân'dan nakletmektedir
İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme İslâm güçlenmeden önce nazil olmuştur. Burada eziyet gören müslümanlara eziyet gördükleri şeyin misli ile karşılık vermeleri ya sabretmeleri ya da affetmeleri emredilmektedir. Daha sonra bu hüküm yüce Allah'ın:
"Müşrikler sizinle nasıl topluca Savaşıyorlarsa siz de onlarla topluca Savaşın" (et-Tevbe, 9/36) âyeti ile neshedilmiştir.
Bu işin (kısasın) sultana (İslâm devlet yöneticisine) havale edilmesiyle ve sultanın izniyle olmadıkça kimsenin kimseye kısas uygulamasının helal kılınmamasıyla neshedildiği de söylenmiştir.
195
Allah yolunda infak edin. Kendi ellerinizle tehlikeye atılmayınız. İhsan ediniz. Muhakkak Allah ihsan edenleri sever.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1- Nüzul Sebebi ve Âyetin Anlaşılması:
Buhârî, Huzeyfe'den rivâyet ediyor: Yüce Allah'ın:
"Allah yolunda İnfak edin, kendi ellerinizle tehlikeye atılmayınız" âyeti infak (hak yolda harcamak) hakkında nazil olmuştur, dedi. Buhârî, Tefsir 2. sûre 31
Yezid b. Ebi Habib'in rivâyetine göre Eşlem Ebû İmrân şöyle demiştir: Konstantin şehrine (İstanbul'a) gaza yapmıştık. Askerlerin başında Abdurrahman b. el-Velid vardı. Bizanslılar sırtlarını şehrin suruna vermişlerdi. Birisi düşmana hamle yaptı. Onu görenler: Aman yapma, lâ ilahe illallah bu adam kendi elleriyle kendisini tehlikeye atıyor, dediler. Ebû Eyyûb şöyle dedi: Sübhanallah, bu âyet-i kerîme biz ensar hakkında nazil olmuştur. Allah, peygamberine yardım ve zafer verip onun dinini üstün kılınca kendi aramızda şöyle dedik: Haydi gelin, artık mallarımızın başında duralım, onları düzene koyalım. Bunun üzerine yüce Allah:
"Allah yolunda infak edin" âyet-i kerimesini indirdi. Ellerimizle tehlikeye atılmak ise (buna göre) mallarımızın başında durup onları çekip çevirmek isterken cihâdı terketmek olur. Ebû Eyyûb Allah yolunda cihâd yolunu aralaksız bir şekilde sürdürdü ve nihayet Konstantin şehrinde defnedildi. Ebû Dâvûd, Cihâd 22 Onun kabri oradadır. Böylelikle Ebû Eyyûb bizlere ellerimizle tehlikeye atılmanın Allah yolunda cihâdı terketmek olduğunu ve âyet-i kerimenin buna dair nazil olduğunu haber vermiş oldu. Bunun bir benzeri Huzeyfe'den el-Hasen, Katâde, Mücâhid ve ed-Dahhak'tan da rivâyet edilmiştir.
Derim ki: Tirmizî de Yezid b. Ebi Habib'den o Eşlem b. İmrân'dan bu haberi bu manada rivâyet etmiş bulunmaktadır. Orada Ebû İmrân der ki: "Rum şehrinde idik. Karşımıza Rumlardan oldukça kalabalık bir saf çıkardılar. Müslümanlardan da onlar gibi veya daha da fazla bir kalabalık karşılarına çıktı. O sırada Mısır'dan gelen askerlerin başında Ukbe b. Âmir, genel komutan da Fudâle b. Ubeyd idi. Müslümanlardan bir kişi Rumların (Bizanslıların) safına bir hamle yaptı ve onların arasına kadar girdi. Herkes yüksek sesle bağırıp: Sübhanallah, dedi. Bu adam kendi elleriyle kendisini tehlikeye atıyor. Ebû Eyyûb el-Ensarî kalkıp şöyle dedi: Ey insanlar! Sizler bu âyet-i kerimeyi bu şekilde anlıyorsunuz. Halbuki bu âyet-i kerîme biz ensar hakkında nazil olmuştur. Allah İslâm'ı kuvvetlendirip İslâm'ın yardımcıları çoğalınca birbirimize gizlice Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın aramızda olmadığı bir sırada şöyle dedik: Mallarımız sahipsiz kaldı, Allah da İslâm'ı güçlendirmiş bulunuyor. İslâm'ın yardımcıları çoğalmış bulunuyor. Mallarımızın başında dursak ve onlardan kaybolanı İslah edip yoluna koysak nasıl olur? Bunun üzerine yüce Allah Peygamberine bizim aramızda söylediğimizi reddetmek üzere: "Allah yolunda infak edin, kendi ellerinizle tehlikeye atılmayınız" âyetini indirdi. Buna göre tehlike, mallarımızın başında durmak, onları yoluna koymaya çalışmak ve gazayı terketmemiz diye açıklanmış oldu. Ebû Eyyûb Rum topraklarında defnedilinceye kadar Allah yolunda ileri atılmaya devam edip durdu. Ebû Îsa der ki: Bu hasen, garib, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 2. sûre 19.
Huzeyfe b. el-Yeman, İbn Abbâs, İkrime, Atâ, Mücâhid ve büyük bir kalabalık şöyle demektedir: Bu âyetin anlamı şudur: Sizler Allah yolunda infakı terkederek ve fakirlikten korkarak kişinin: Yanımda infak edecek birşey yoktur, demek suretiyle kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayınız.
Buhârî'nin kabul ettiği anlam da budur. Çünkü bundan başka bir açıklamadan söz etmemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İbn Abbâs der ki: Senin ince veya enli bir oktan başka hiçbir şeyin olmasa dahi Allah yolunda infak et. Sizden herhangi bir kimse sakın: İnfak edecek birşey bulamıyorum, demesin. es-Süddîden de buna yakın bir ifade nakledilmiştir: Bir deve yuları dahi olsa infak et ve: Yanımda birşey yoktur diyerek, kendi elinle kendini tehlikeye atma!
Âyetin anlamı ile ilgili olarak üçüncü bir görüş daha vardır ki, bu da İbn Abbâs'a aittir. Şöyle ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a insanlara karşı cihâd için çıkma emri verilince, Medine'de hazır bulunan bedevî Araplardan bir kısmı kalkıp: Biz ne ile hazırlık yapalım? dediler. Allah'a yemin ederiz. Ne bir azığımız vardır ne de kimse bize yemek verir. Bunun üzerine yüce Allah'ın:
"Allah yolunda infak edin" âyeti nazil oldu. Yani ey varlıklı kimseler, Allah yolunda yani Allah'a itaat yolunda infak ediniz "kendi ellerinizle tehlikeye atılmayınız" yani sakın elinizi sadakadan geri tutmayınız o takdirde helâk olursunuz. Mukâtil de böyle açıklamıştır.