238. Âyetin Tefsiri
Namazlara ve özellikle orta namaza devam edin. Allah için huşû' ve itaatla durun.
Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1- Bütün Ümmet Namaz Kılmak Emrine Muhataptır:
Yüce Allah'ın:
"Devam edin" âyeti bütün ümmete yönelik bir hitaptır. Âyet-i kerîme namazlan vakitlerinde, bütün şartlarıyla birlikte kılmaya dikkat ve özen göstermeyi emretmektedir.
Muhafaza etmek (mealde: Devam etmek); bir şeye devam etmek ve ısrarla onu sürdürmek demektir.
"Orta" anlamına gelen " el-vustâ" ise
"el-evsat" kelimesinin müennesidir. Birşeyin vasatı hayırlısı ve en mutedil olanı demekdir. Yüce Allah'ın:
"Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık." (el-Bakara, 2/143) âyeti de bu kabildendir ki buna dair açıklamalar daha önceden (2/143. âyet 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı öven bir Bedevi Arap da şöyle demektedir:
"Ey bütün insanların övünülmeye değer hususlarında en hayırlı ve mutedil
(evsat) olanı Ve ey hayırlı bir anne ve bir babanın evladı olarak insanların en kerim olanı!"
Özellikle
"orta namaz (es-salâtu'l-vustâ)"nın sözkonusu edilmesi -daha önceden genel olarak namazların kapsamına girmiş olduğu halde- bu namazın şerefini ifade etmek içindir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Hani Biz peygamberlerden ahidlerini almıştık. Senden de Nûh'tan da..." (el-Ahzab, 33/7);
"İkisinde pek çok meyve, hurma ve nar vardır." (er-Rahmân, 55/68)
Ebû Cafer el-Vasıtî, teşvik anlamını (iğrâ) ifade etmek üzere şeklinde okumuştur. Özelikle orta namaza dikkat ediniz, demektir. el-Hulvanî de böyle okumuştur. Kalun ise Nafi'den rivâyetle sonrasında "ta" harfi geldiği için "el-Vusta" kelimesindeki "sin" harfini "sad" diye okumuştur. Çünkü bu iki harfin mahreçleri birdir. Aynı zamanda bunlar "es-Sırat" ve benzerlerinde olduğu gibi iki ayrı söyleyiştir.
2- "Orta Namaz" Hangisidir?
İlim adamları orta namazın hangisi olduğunu tayin etmek hususunda on farklı görüş belirtmişlerdir:
1- Birinci görüşe göre bu, öğlen namazıdır. Çünkü günün başlangıcı ile ilgili iki görüşten sahih olanına göre tan yerinin ağarması ile olur ve bu durumda öğlen namazı günün ortasında yer alır. Bu konudaki görüşleri sıralarken öğlen namazı olduğu görüşünden başlamamızın sebebi, İslâm'da kılınan ilk namazın öğlen namazı oluşundandır.
Öğlen namazının orta namaz olduğunu söyleyenler arasında Zeyd b. Sabit, Ebû Said el-Hudrî, Abdullah b. Ömer ve Âişe (Allah hepsinden razı olsun) de vardır.
Bu namazın öğle namazı olduğuna delil olan hususlardan birisi de Hazret-i Âişe ile Hazret-i Hafsa'nın: "Namazlara ve özellikle orta namaza ve ikindi namazına devam ediniz" şeklinde söylemeleridir. Muvatta’', Salatu'l-Cemaa 25, 26; Müslim, Mesâcid 207.
Rivâyet edildiğine göre bu namaz müslümanlar için en ağır gelen namazdı. Çünkü bu namazın vakti, öğlen sıcağında ve mallarında çalışmaktan oldukça yorgun argın düştükleri bir sırada gelirdi.
Ebû Dâvûd, Zeyd'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) öğlen namazını öğlen sıcağında kıldırırdı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabına ondan daha ağır gelen hiçbir namaz olmazdı. Bunun üzerine:
"Namazlara ve özellikle orta namaza devam edin" âyeti nazil oldu ve dedi ki: Bu namazdan önce de iki namaz, ondan sonra da iki namaz vardır. Ebû Dâvûd, Salat 5.
Mâlik Muvatta’''ında Ebû Dâvûd et-Tayalisî Müsned'inde Zeyd b. Sabit'in şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Orta namaz öğlen namazıdır. Muvatta’', Salatu'l-Cemaa 27. et-Tayalisî şunu da ekler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu namazı oldukça sıcak vakitte kılardı. Ahmed A. Raman el-Benna, Minhatu’l-Ma’bud, 1, 70.
2- İkinci görüşe göre bu ikindi namazıdır. Çünkü ondan önce iki tane gündüz namazı ondan sonra da iki tane gece namazı vardır. en-Nen, beliğlerin üsluplarından değildir. Çünkü böyle bir anlayış aynı anlamdaki kelimelerin tekrarını gerektirir. Eğer bir kelimeyi mücerred bir manaya hamletmek mümkün ise insanların kullandıkları ifadelerde bile bunu tekrara hamletmeyiz . Nasıl herşeyi bihass der ki: Böyle bir delillendirmeden daha güzel bir delillendirme de şudur: Ona "orta" denilmesinin sebebi birisi ilk farz kılınan diğeri ise ikinci olarak farz kılınan iki namaz arasında olmasıdır.
İkindi namazının orta namaz olduğunu söyleyenler arasında Ali b. Ebî Tâlib, İbn Abbâs, İbn Ömer, Ebû Hüreyre ve Ebû Said el-Hudrî (Allah hepsinden razı olsun) de vardır. Bu Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının da tercih ettiği görüştür. Şâfiî ve eser ehlinin çoğunluğu da bu görüştedir. Abdülmelik b. Habib de bunu benimsemiştir. İbnu'l-Arabî "el Kabes" adlı eserinde İbn Atiyye de Tefsirinde bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: İnsanların çoğunluğu bu görüştedir, ben de bunu benimsiyorum. Bunlar görüşlerine bu konuda Müslim ve başkaları tarafından rivâyet edilen Hadîs-i şerîfleri delil gösterirler. Bunlar arasında en açık nas ise İbn Mes'ûd'un naklettiği şu Hadîs-i şerîftir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Orta namaz'dan ikindi namazından bizi alıkoydular..." Müslim, Mesacid 206; Tirmizî, Salat 19, Tefsir 2. SÛRE 32. Bu manadaki diğer hadisler ve kaynakları için biraz sonra gelecek üçüncü başlıktaki notlara bakınız. Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş ve: Hasen sahih bir hadistir, demiştir. Bizler buna dair daha geniş açıklamalarımızı "el-Kabes fi Şerhi Muvatta’'i Maliki İbn Enes" adlı eserimizde yapmış bulunmaktayız.
3- Bu görüşün sahiplerine göre orta namaz akşa namazıdır. Bunu Kubaysa b. Ebi Züeyb bir topluluk ile birlikte söylemiştir. Bu konudaki delilleri ile rekat sayısı itibari le ortada olmasıdır. Rekat sayısı en aşağı sayıdakiler gibi de değildir, en fazla ol nlar gibi de değildir. Ve ayrıca yolculukta bu namaz kasredilmez. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu namazı ne vaktinden sonraya bırakmış ne de önceye almıştır. Bundan sonra ise cehri kılınan iki tane namaz, ondan önce ise sirrî (gizlice) okunan iki namaz vardır. Âişe (r. anha) yoluyla gelen Hadîs-i şerîfte de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah nezdinde namazların en faziletli olanı akşam namazıdır. Yolcudan olsun ikamet edenden olsun bu namazı kaldırmamıştır. Allah o namaz ile gece namazını açmış ve onunla gündüz namazını kapatmıştır. Her kim akşam namazını kılar, ardından da iki rekat kılarsa Allah ona cennette bir saray yaptırır. Her kim ondan sonra dört rekat namaz kılarsa, Allah ona yirmi yılın günahlarını -veya kırk yılın günahlarını- bağışlar." "En faziletli namaz akşam namazıdır; kim ondan sonra iki rekat kılarsa Allah ona cennette bir saray verir." şeklinde: el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, I, 309.
4- Yatsı namazı olduğunu söyleyenler. Çünkü bu namaz kasredilmeyen iki namaz arasında yer alır. Uyku vaktinde bu namazın vakti girmekle birlikte, ertelenmesi müstehaptır. Bu ise ağır gelir. O bakımdan özellikle buna dikkat edilmesi için te'kidde bulunulmuştur.
5- Beşinci görüşe göre ise orta namaz sabah namazıdır. Çünkü kendisinden önce açıktan okunan iki gece namazı, kendisinden sonra da gizliden okunan iki gündüz namazı vardır. Ve bu namazın vakti insanlar uykudayken girer. Bu namaza soğuğun şiddeti dolayısıyla soğuk zamanlarda kalkmak, gecenin kısalığı dolayısıyla da yazın kalkmak ağır bir iştir.
Bu namazın orta namaz olduğunu söyleyenler arasında Ali b. Ebî Tâlib ve Abdullah b. Abbas (r. anhuma) da vardır. Bunu Muvatta’''da İmâm Mâlik belağ yoluyla (yani Mâlik; bu ikisinden bana ulaştığına göre diyerek) nakletmiştir. Muvatta’', Salâtu'l-Cemaa 28. Tirmizî de bunu İbn Ömer ve İbn Abbâs'tan ta'lik yoluyla (senedini zikretmeksizin) kaydetmiştir. Tirmizî, Salât 19.
Ayrıca bu Cabir b. Abdullah'tan da rivâyet edilmiştir. Bu Mâlik ve arkadaşlarının da görüşüdür. Kuşeyrî'nin kendisinden naklettiğine göre Şâfiî de buna meyletmiştir. Hazret-i Ali'den gelen sahih rivâyet ise bunun ikindi namazı olduğudur. Yine ondan bu husus sahih ve bilinen bir yolla rivâyet edilmiştir.
Orta namazın sabah namazı olduğunu söyleyenler yüce Allah'ın:
"Allah için kanitler olarak durunuz" yani o namazda kunut yapınız demektir. Sabah namazı dışında kunutun emrolunduğu bir başka namaz yoktur.
Ebû Reca der ki: İbn Abbâs bize Basra'da sabah namazını kıldırdı. Rükûdan önce o namazda kunut okudu ve ellerini kaldırdı. Namazı bitirdikten sonra şöyle dedi: İşte yüce Allah'ın kendisinde kunut okuyanlar olarak kalkmamızı emrettiği orta namaz budur.
Enes de der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah namazında rüküdan sonra kunut okumuştur. Buhârî, Vitr 6; Müslim, Mesâcid 298; Nesâî, İftitâh 27; İbn Mâce, İkâmetu's-Salât 120. Kunutun hükmü ve ilim adamlarının bu konudaki görüşleri Âl-i İmrân Sûresi'nde yüce Allah'ın:
"İşten sana ait hiçbir şey yoktur." (Âl-i İmrân, 3/128) âyetini açıklarken gelecektir.
6- Cuma namazıdır, diyenler. Çünkü bu namazın cemaat ile kılınması, bu namazda hutbe okunması ve bu namazın bayram gibi değerlendirilmesi özellikleri arasındadır. Bunu İbn Habib ve Mekkî zikretmektedir.
Müslim ise Abdullah (b. Mes'ûd)'dan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın cumadan geri kalan bir topluluğa şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Bir kimseye cemaate namaz kıldırmasını emredip sonra da cuma namazına gelmeyen birtakım kimselerin evlerini içlerinde oldukları halde yakmayı içimden geçirdim." Müslim, Mesâcid 254
7- Bu görüşe göre orta namaz aynı zamanda sabah ve ikindi namazlarıdır. Bunu eş-Şeyh Ebû Bekr el-Ebherî söylemiştir. Delil olarak da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetini göstermiştir: "Gece melekleri ile gündüz melekleri sizin aranızda biri ötekinin arkasından gider gelirler... Buhârî, Mevâkît 16, Tevhid 23, 33; Müslim, Mesâcid 210; Nesâî, Salât 21; Muvatta’', Kasnı's-Salât 82; Müsned, II, 257, 312, 486. Bunu Ebû Hüreyre rivâyet etmiştir.
Cerir b. Abdullah da dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında oturuyorduk. Ondördünde aya baktı ve dedi ki: "Sizler şu ayı gördüğünüz şekilde onu görmek için nasıl herhangi bir sıkıntı çekmiyor iseniz Rabbinizi de böylece göreceksiniz. Şayet güneşin doğuşundan önce bir namaz ve batışından önce de bir namazı kaçırmamak gücünüz varsa bunu yapınız." -Bununla da ikindi ve sabah namazlarını kastetmektedir.- Daha sonra Cerir yüce Allah'ın:
"Rabbine hamd ile güneşin doğmasından önce ve güneşin batmasından önce tesbih et." (Ta-ha, 20/130) Buhârî, Mevâkit 26; Müslim, Mesâcid 211; Ebû Dâvûd, Sünne 19; Müsned, IV, 362, 365.
Umare b. Rueybe der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Güneşin doğuşundan önce ve batışından önce namaz kılan hiçbir kimse asla cehenneme gitmeyecektir." Müslim, Mesâcid 213, 214; Ebû Dâvûd, Salât 9; Nesâî, Salât 13, 21; Müsned, IV, 126, 261. Yine bunda kastedilen sabah ve ikindi namazlarıdır. Yine ondan gelen rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kim iki serinlik vaktindeki namazı kılarsa cennete girer." Buhâri, Mevâkit 26; Müslim, Mesâcid 215; Dârimi, Salât 136; Müsned, IV, 80
Bütün bunlar Müslim'in Sahih'inde ve başkalarında sabittir. Sabah ve ikindi namazlarına "iki serinlik" adının veriliş sebebi serin zamanlarda eda edilmelerinden dolayıdır.
8- Orta namaz yatsı ve sabah namazıdır. Ebû'd-Derdâ (radıyallahü anh) vefatı ile sonuçlanan hastalığında şöyle demiştir: Dinleyiniz ve geride kalanlarınıza da tebliğ ediniz. Şu iki namaza, yatsı ve sabah namazlarına gereken dikkati ve devamı gösteriniz. -Bunların cemaatle kılınmalarını kastediyor- Şayet sizler bu iki namazda neler olduğunu biliyor olsaydınız, dirsekleriniz ve dizleriniz üzere emekleyerek dahi olsa bu namazlara giderdiniz. Bunu Ömer ve Osman söylemiştir.
Hadis İmâmları da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedirler: "Şayet onlar yatsı ve sabah namazlarında neler olduğunu bilselerdi emekleyerek dahi olsa o namazları kılmaya gelirlerdi. -Ve devamla buyurdu ki:- Şüphesiz bu iki namaz münafıklara en ağır gelenlerdir." Hadisin münafıklara dair bölümü dahil yer aldığı bazı kaynaklar; Müslim, Mesâcid 252; Ebû Dâvûd, Salât 47; Nesâî, tmâme 45; İbn Mâce, Mesâcid 18; Dârimî, Salât 53. Münafıklara dair bölümü müstesna olmak üzere yer aldığı bazı kaynaklar: Buhârî, Ezan 9, 32, 34, 73, Şehâdât 30; Müslim, Salât 129; Nesâî, Mevâkît 22, Ezan 31; İbn Mâce, Mesâcid 18; Dârimi, Salât 54; Muvatta’', Salâtu'l-Cemâa 6, Salât 3...
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah namazını cemaatle kılan kimsenin gecesini namazla geçirmiş gibi ecir alacağını, yatsıyı cemaatle kılanın da gecenin yarısını namazla geçirmiş gibi değerlendirileceğini ifade buyurmuştur. Bunu Mâlik, Hazret-i Osman'dan mevkuf olarak zikrederken Müslim de merfu olarak rivâyet etmiş, Ebû Dâvûd ve Tirmizî de ondan (Hazret-i Osman'dan) şöylece rivâyet etmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim yatsı namazını cemaatle birlikte kılarsa gecenin yarısını namazla geçirmiş gibi olur. Her kim yatsı ve sabah namazını cemaatle birlikte kılarsa bir geceyi namazla kılmış gibi olur." Müslim, Mesâcid 260; Ebû Dâvûd, Salât 47; Tirmizî, Salât 51; Muvatta’', Salâtu'l-Cemaa 7.
Bu ise Mâlik'in ve Müslim'in rivâyet ettiğinden farklı bir rivâyettir.
9- Bir görüşe göre de beş vakit namazın tümü orta namazdın Bunu da Muaz b. Cebel söylemiştir. Çünkü yüce Allah'ın:
"Namazlara... devam edin" âyeti nafile olsun farz olsun bütün namazlan kapsar. Daha sonra özellikle farz olan namazı zikretmektedir.
10- Orta namazın hangisi olduğu tayin edilmemiştir. Bunu da Nafi', İbn Ömer'den nakletmiş, ayrıca er-Rabi' b. Heysem de böyle demiştir. Şanı yüce Allah, Kadir gecesini Ramazan ayı içerisinde, duanın kabul edileceği ayın cuma gecesinde ve gece saatlerinde saklamıştır ki; gece karanlıklarında kalkıp gizlilikleri bilene yalvarıp yakarsınlar diye. Orta namazı da aynı sebeple namazlar arasında saklı tutmuştur.
Orta namazın müphem bırakılıp tayin edilmemiş olduğu görüşünün sahih olduğuna dair delillerden birisi de Müslim'in Sahih'inde ilgili babın sonlarında el-Berâ b. Âzib'den yaptığı şu rivâyettir. el-Berâ dedi ki: Şu "namazlara ve özellikle ikindi namazına devam ediniz" âyeti nazil oldu. Biz bunu yüce Allah dilediği kadar bir süre okuduk. Daha sonra yüce Allah bunu neshetti ve bunun yerine: "Namazlara ve özellikle orta namaza devam edin" diye nazil oldu. Adamın birisi: O halde bu namaz ikindi namazıdır dedi. el-Berâ dedi ki: Ben sana bunun nasıl nazil olduğunu ve yüce Allah'ın bunu nasıl neshettiğini söyledim. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Müslim, Mesâcid 208. Orta namazın hangisi olduğuna dair görüşler ve delilleri toplu olarak meselâ, İbn Abdi’l-Berr, el-lstizkûr, V, 418 vd.; ile et-Temhîd, IV, 273 vd.; Suyûtî, ed-Durr, I, 718 vd. de görülebilir.
O halde bu şunu gerektirir: Orta namaz önce tayin edilmiş iken daha sonra onun bu tayini neshedildi, müphem bırakıldı ve bu tayin ortadan kaldırıldı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Müslim'in tercihi de budur. Çünkü bu hadisi ilgili babın sonuna kaydetmiştir. Müteahhir ilim adamlarından birden çok kişi de böyle demiştir. Yüce Allah'ın izniyle sahih olan da budur. Çünkü bu konuda deliller çatışmakta, tercihi gerektiren bir sebep ortada bulunmamaktadır. Geriye bütün namazlara gereken dikkati göstererek devam etmek ve bunları vakitleri içerisinde eda etmekten başka birşey kalmamaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
3- Bazı Rivâyetlerdeki "İkindi Namazı" İlavesinin Mahiyeti:
Orta namaza dair bu görüş ayrılığı daha önce Hazret-i Âişe'nin azadlısı Ebû Yûnus yoluyla gelen ve sözünü ettiğimiz hadisteki: "Ve ikindi namazına" fazlalığının batıl olduğuna delildir. Ebû Yûnus bu fazlalığı Hazret-i Âişe kendisine Kur'ân okumak üzere bir mushaf yazmasını emrettiği vakit kaydetmişti. Orta namazın ikindi namazı olduğunu belirten ve burada Ebû Yûnus yoluyla Hazret-i Âişe rivâyetinin zikredildiği yerler. Müslim, Mesâcid 207; Ebû Dâvûd, Salât 5; Tirmizî. Tefsir 2. sûre 29; Nesâî, Salât 14; Muvatta’', Salatu'l-Cemaa 25; Müsned, VI, 73, 178.
Orta namaz'ın ikindi namazı olduğuna delâlet eden sair rivâyetler: Buhârî, Tefsir 2. sûre 42; Müslim, Mesâcid 35; Ebû Dâvûd, Salât 5; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 30, 31, 32; Nesâi, Salât 14; Muvatta’', Salâtu'l-Cemaa 26-28
İlim adamlarımız der ki: Bu fazlalık Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelmiş bir tefsir gibidir. Buna Amr b. Rafi'in hadisi delalet etmektedir. O der ki: Hafsa bana kendisine bir mushaf yazmamı emretti.. Bu rivâyette şu ifadeler de vardır: Bana: "Namazlara ve özellikle orta namaza -ki o da ikindi namazıdır- devam edin; Allah için huşu ve itaatla durun" diye okudu ve dedi ki: Ben bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan böylece okurken dinledim. Suyûti, ed-Dürru'l-Mensûr, I, 721-722.
Buna göre Hazret-i Hafsa'nın: "Ki o da ikindi namazıdır" ifadesi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yüce Allah'ın kelamında geçen "orta namazı" tefsir etmiş olduğuna delildir ki bu da onun: "Ki o da ikindi namazıdır" şeklindeki sözü ile olmuştur.
Yine Nafi, Hazret-i Hafsa'dan; Hazret-i Âişe'den rivâyet edildiği gibi "Ve ikindi namazına" diye de rivâyet etmiştir. Yine Hazret-i Hafsa'dan "Ve" bağlacı olmaksızın sadece "ikindi namazına " diye de rivâyet edilmiştir.
Ebû Bekr el-Enbarî der ki: Fazladan nakledilen bu sözdeki bu farklılık bu fazlalığın batıl olduğunun ve müslüman cemaatin ittifakla kabul ettiği mushaf olan İmâm Mushaf ta kaydedilen şeklin sıhhatinin delilidir.
Bu görüş aleyhine bir diğer delil daha vardır. O da şudur: "Özellikle orta namaza ve ikindi namazına" diyenler orta namazı ikindi namazından farklı bir namaz olarak tesbit etmiş olur. Bu ise Abdullah (b. Mes'ûd)'un rivâyet ettiği Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu Hadîs-i şerîfini reddeder: Abdullah dedi ki: Ahzab günü (Hendek Savaşında) müşrikler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı güneş sararıncaya kadar ikindi namazını kılmaktan alıkoydular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: "Bunlar bizleri orta namazı kılmaktan alıkoydular. Allah karınlarını ve kabirlerini ateşle doldursun.." Müslim, Mesâcid 206; İbn Mâce, Salât 6. Bu manada Ali (radıyallahü anh) yoluyla gelen rivâyet için de bk. Buhârî, Cihâd 98, Meğâzî 29, Tefsir 2. sûre 42; Müslim, Mesâcid 202-205; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 31; Nesâî, Salât 14; İbn Mâce, Salât 6.
4- Vitir Namazı Farz mıdır?
Yüce Allah'ın:
"Ve özellikle orta namaza" âyeti, vitir namazının vacip (farz) olmadığına delildir. Çünkü müslümanlar farz namazlarının sayılarının yediden az, üçten çok olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Üç ile yedi arasında tek sayı ise sadece beştir. Çift sayıların ortası ise yoktur. O bakımdan farz namaz sayısının beş olduğu sabit olur. İsra hadisinde ise: "Kılınacak namazlar beş tanedir ve bunlar elli (gibi)dir. Söz benim nezdimde değişikliğe uğramaz" Buhâri, Salât 1, Enbiyâ 5, Tevhid 37; Müslim, Îman 263; Tirmizî, Salât 45; Nesâî, Salât 5; İbn Mâce, İkametu's-Salât 194. diye buyurulmaktadır.
5- Allah'ın Huzurunda İtaatle Durmak (kunut):
Yüce Allah'ın:
"Allah için kunut edenler olarak durun" âyetinde kastedilen, namazlarınızda haliniz bu olsun, demektir.
Yüce Allah'ın "Kunut edenler" âyetinin anlamı hakkında ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. en-Nehaî, itaat edenler diye açıklamıştır. Cabir b. Zeyd, Atâ ve Saîd b. Cübeyr de böyle demiştir. ed-Dahhâk da der ki: Kur'ân-ı Kerîm'de geçen "kunut" kökünden gelen her kelime ile kastedilen itaattir. Ebû Said de bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan naklederek söylemiştir. Ebû Said el-Hudrî, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)den şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Kur'ân'da kunut'un sözkonusu edildiği her yerde, ondan kasıt, itaattir." (Müsned, III, 75) Her din mensubu bugün isyan edenler olarak kalkarken, bu ümmete: Allah için itaat edenler olarak namaza durun, denilmiştir.
Mücâhid der ki: "Kunut edenler," huşu ile durun demektir. Kunut: Uzun süre rükû' yapmaktır. Huşu: Gözünü sakınmak ve alçak gönüllülüktür. er-Rabi' der ki: Kunut, uzun süre kıyamda durmaktır. İbn Ömer de böyle demiş ve şu âyet-i kerimeyi okumuştur:
"Yoksa gece saatlerinde kıyamda durarak secde ederek itaatte bulunan (kânit) o kimse mi... "(ez-Zumer, 39/9) Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Namazın en faziletlisi kunûtu uzun olandır." Müslim, Salâtu'l-Müsafirîn 164; Tirmizî, Salât 168; Nesâî, Zekât 49; İbn Mâce, İkâmetu's-Salât 200; Müsned, III, 202, 391, 412. Hadisi Müslim ve başkaları da rivâyet etmiştir. Şair de der ki:
"Allah'a kânit, olarak Rabbine dua eder
Ve kastî olarak insanlardan uzak durmuştur."
Buna dair açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır, (bk. el-Bakara, 2/116. âyet 5. başlık)
İbn Abbâs'tan: "Kânitler olarak"ın dua edenler olarak anlamına geldiği rivâyet edilmiştir. Hadîs-i şerîfte de şöyle denilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir ay boyunca Ri'l ve Zekvân'a beddua ederek kunut yaptı denilmektedir.
Bazıları burada kunut dua etti demektir, derken; bazıları da uzunca kıyam yaptı demektir, derler.
es-Süddî der ki: "Kunut edenler olarak" âyeti susanlar olarak demektir. Buna dair delili ise âyet-i kerimenin namazda konuşmayı yasaklamak üzere nazil olduğudur. İslâm'ın ilk dönemlerinde namazda konuşmak mubah idi. Sahih olan da budur. Çünkü Müslim ve başkaları Abdullah b. Mesud'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Namazda olduğu halde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a selam verirdik; o da bizim selamımızı alırdı. Necaşî'nin yanından geri dönünce ona selam verdik, selamımızı almadı. Ey Allah'ın Rasûlü, dedik. Önceleri namazda iken sana selam verir, sen de selamımızı alırdın. Şöyle buyurdu: "Namazda (başka şeylerle uğraşmayı engelleyecek kadar) bir meşguliyet vardır." Buhârî, el-Amel fi's-Salât 2, 15; Menâkıbu'l-Ensâr 37; Müslim, Mesâcid 34; Ebû Dâvûd, Salât 166; Müsned, I, 376, 409.
Zeyd b. Erkam da der ki: Namazda iken konuşuyorduk. Namazda biri yanıbaşındaki arkadaşı ile konuşurdu. Ve bu yüce Allah'ın:
"Allah için huşu ve itaatla (kânitler olarak) durun" âyeti nazil oluncaya kadar böyle sürdü. Bu âyetle susmamız emrolondu ve konuşmamız yasaklandı. Buhârî, el-Amel fi's-Salât 2, Tefsir 2. sûre 43; Müslim, Mesâcid 35; Tirmizî, Salât 180, Tefsir 2. sûre 33; Müsned, IV, 368.
Sözlükte "kunut"un asıl anlamının birşeye devam etmek olduğu da söylenmiştir. Sözlükte "kunuf'un asıl anlamı bir şeye devam etmektir. Bundan dolayı itaate devam eden bir kimseye de "kânit" demek yerinde görülmüştür. Aynı şekilde namazda kıyamı, kıraat ve duayı uzunca yapana veya uzun boylu huşu ve sükûtu sürdürene de kânit demek mümkündür. Bütün bu davranışları gösterenler "kunût" yapan kimseler olurlar.
6- Namazda Kasten Konuşmanın Hükmü:
Ebû Ömer der ki: Namaz kılan kimse eğer namazda olduğunu biliyor ve konuşması namazını düzeltmeye dair değil ise namazda kasten konuşmanın namazı ifsad edeceği hususunda bütün müslümanlar icma etmişlerdir. Ancak el-Evzaî'den şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: (Namazda iken) bir kişinin hayatını kurtarmak veya buna benzer büyük bir durum sebebiyle (kasten) konuşan kimsenin bu konuşma ile namazı bozulmaz. Ancak bu kıyas bakımından zayıf bir görüştür. Çünkü yüce Allah:
"Allah için huşu ve itaatla durun" diye buyurmaktadır. Zeyd b. Erkam ise şöyle demektedir: Bizler "Allah için huşu' ve itaatla durun" âyeti nazil oluncaya kadar namazda konuşuyor idik... İbn Mes’ûd da der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Muhakkak Allah emrinden namazda konuşmamayı inzal buyurmuştur" demiştir. Buhârî, Tevhid 42; Ebû Dâvûd, Salât 166; Nesâî, Sehv 20; Müsned, I, 377, 415, 435, 463.
Kendisi sebebiyle namazı kesmek gereken ve yine kendisi sebebiyle namaza yeniden başlamayı engel göreceğimiz bir olay hiçbir zaman büyük bir olay olarak görülemez. O bakımdan birisinin hayatını kurtarmak yahut malını veya bu kabilden olan faziletli bir davranış sebebiyle namazını kesen bir kimse, namazına yeniden başlar ve namaza kaldığı yerden devam etmez. Yüce Allah'ın izniyle bu meselede sahih olan görüş budur. Bu meseleye dair açıklamaları müfessirimiz adeti üzere İbn Abdi'l-Berr'den aktarmaktadır. Gerek bu iktibasları, gerek tarafların görüşleri lehine gösterdikleri delilleri ve Zu'l-Yedeyn Hadisi ile kaynaklarını bir arada görmek için bk. el-İstizkâr, IV, 309 vd. ile et-Temhtd, I, 341 vd.
7- Namazında Yanılarak Konuşan Kimsenin Hükmü:
Namazda yanılarak konuşmanın hükmü hakkında fukahâ farklı görüşlere sahiptir. Mâlik, Şâfiî ve arkadaşları yanılarak namazda konuşmanın namazı ifsad etmeyeceği görüşündedirler. Ancak Mâlik şöyle der: Eğer namaza dair ve namazı daha muntazam hale getirmeye dair olursa kastî olarak konuşmak namazı bozmaz.
Bu Rabia ve İbnu'l-Kasım'ın da görüşüdür. Suhnûn, İbnu'l-Kasım'dan, o Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İmâm cemaate iki rek'at kıldırıp yanılarak selam verse, cemaat ona: Sübhanallah dedikleri halde bunu anlamasa, onunla birlikte namaz kılanlardan arkasından bir kimse: Sen namazı tamamlamadın, namazını tamamla, dese o da cemaate dönüp: Bu adamın söylediği doğru mudur, diye sorsa cemaat: Evet dese (İmâm Mâlik) dedi ki: İmâm cemaate namazın geri kalan kısımlarını kıldırır, cemaat arasında konuşan da konuşmayan da onunla birlikte namazlarının geri kalanını kılarlar ve üzerlerine birşey düşmez. Bu hususta Zülyedeyn'in Hazret-i Peygamber'e hatırlatmada bulunduğu günkü gibi yaptığını yaparlar.
Bu meseleye dair açıklamaları müfessirimiz adeti üzere İbn Abdi'l-Berr'den aktarmaktadır. Gerek bu iktibasları, gerek tarafların görüşleri lehine gösterdikleri delilleri ve Zu'l-Yedeyn Hadisi ile kaynaklarını bir arada görmek için bk. el-İstizkâr, IV, 309 vd. ile et-Temhtd, I, 341 vd. Zu’l-Yedeyn hadisi diye meşhur olan hadisin özetle mahiyeti şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kıldırdığı bir ikindi namazında ikinci rekatte selâm verince; Zülyedeyn diye tanınan bir zât: Namaz mı kısaldı, yoksa unuttun mu ey Allah'ın Rasulü? diye sorar. Hazret-i Peygamber ashabına: "Durum böyle midir?" deyince, ashab, Zulyedeyn'i doğrular. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber iki rekat daha kılıp sehiv secdesi yaparak selâm verir.
Buhârî, Salât 88, Ezan 69, Sehv 3, 4, 5, Edeb 45, Ahbâru’l-âhâd 1; Müslim, Mesâcid 97, 99, 101; Ebû Dâvûd, Salât 189; Tirmizî, Salât 185; Nesâî, Sehv 22; İbn Mâce, İkametu's-Salât 134; Dârimî, Salât 175; Muvatta’', en-Nidâ, li's-Salât 58-60; Müsned, II, 271, 459-460, IV, 77, 427, 441.
İbnu'l-Kasım'ın el-Müdevvene'de ve Mâlik'ten rivâyeti böyledir. Mâlik'in mezhebinde meşlur olan görüş de budur. İsmail b. İshak da bu görüşü takliden kabul etmiş ve bu görüşün lehine delil getirip: "er-Redd alâ Muhammed b. el Hasen" adlı eserinde delil getirip (Muhammed b. el Hasân'ın) görüşünü reddetmiştir.
el Haris b. Miskin de şöyle der: Zülyedeyn mes'elesinde bütün arkadaşları Mâlik'in görüşüne muhaliftirler. Yalnız İbnu'l-Kasım bu mes'elede Mâlik'in görüşünü kabul eder. Diğerleri ise bu görüşü kabul etmeyip şöyle derler: Bu durum İslâm'ın ilk dönemlerinde idi. Şimdilerde ise artık insanlar namazlarını nasıl kılacaklarını bilmektedirler. Namazda konuşan bir kimse o namazı iade eder. İşte Iraklıların Ebû Hanîfe, arkadaşları es-Sevrî'nin görüşü budur. Onların kanaatine göre namazda konuşmak her durumda namazı ifsad eder. İster yanılarak olsun ister kasten olsun ister namaz dışı olsun, ister başka bir maksatla olsun. Aynı zamanda bu İbrahim en-Nehaî, Atâ, el-Hasen, Hammâd b. Ebi Süleyman ve Katâde'nin de görüşüdür.
Ebû Hanîfe'nin arkadaşları Zülyedeyn kıssasına dair Ebû Hüreyre yoluyla gelen bu Hadîs-i şerîfin İbn Mes'ûd ile Zeyd b. Erkam hadisiyle neshedilmiş olduğunu iddia eder ve şöyle derler: Her ne kadar Ebû Hüreyre'nin İslâm'a girişi son dönemlere rastlıyor ise o: "Cünûb olduğu halde tan yeri üzerine doğan bir kimsenin orucu yoktur" Müslim, Siyam 75; İbn Mâce, Siyam 27; bilhassa Müslim'in rivâyetinde bu hadisin mürsel oluş mahiyeti açıkça belirtilmektedir. hadisini mürsel olarak rivâyet ettiği gibi; Zülyedeyn hadisini de mürsel olarak rivâyet etmiştir. Esasen Ebû Hüreyre (sahabilerden) çokça mürsel hadis rivâyet ederdi.
Ali b. Ziyad şunu zikreder ve der ki: Bize Ebû Kurre anlattı, Mâlik'i şöyle derken dinledim: Namazda konuştuğu takdirde kişinin namazı tekrar iade etmesi ve kaldığı yerden devam etmemesi müstehaptır. (Ebû Kurra) der ki: Mâlik bize şöyle dedi: O gün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da konuştu, onunla birlikte ashabı da konuştu. Çünkü onlar namazın kısalmış olduğunu sanmışlardı. Bugün ise böyle birşey, kimse için câiz değildir.
Suhnun ise İbnu'l-Kasım'dan tek başına namaz kılıp kendisince dört rek'atlık namazı bitirdiğini zanneden kişi hakkında şunu rivâyet eder: Böyle bir kimseye yanında duran bir adam: Sen yalnızca üç rekat kıldın dese, o da bir başka adama dönüp: Bunun söylediği gerçek midir, diye sorsa: Evet dese (İbnu'l Kasım) dedi ki: Onun namazı bozulur, o kimseyle konuşmaması, ona herhangi bir şekilde dönmemesi gerekirdi.
Ebû Ömer der ki: Onlar (Mâlik'in arkadaşları) bu mes'elede cemaate namaz kıldıran İmâm ile tek başına namaz kılan arasında fark gözetirler ve namaza dair söz söylemeyi İmâma ve beraberindekilere câiz gördükleri kadar tek başına namaz kılana câiz görmezlerdi. Bunların dışındakiler ise bu mes'ele ile ilgili olarak; tek başına namaz kılan ile İmâmla ve cemaatle birlikte namaz kılana dair İbnu'l-Kasım'ın verdiği cevabı, Zülyedeyn hadisini delil olarak kullanırken; farklı sözler söylemesine yorumluyor ve ona bağlıyorlardı. Nitekim İmâm Mâlik'in de bu konuda farklı görüşleri nakledilmiştir.
İmâm Şâfiî ve arkadaşları da der ki: Henüz namazını tamamlamadığını ve namazda olduğunu bilerek kasten konuşan bir kimse namazını bozmuş olur. Yanılarak konuşsa ya da -kendince namazı tamamlamış olduğunu kabul ettiğinden- namazda değildir zannıyla konuşsa, namaza kaldığı yerden devam eder.
Bu mes'eleye dair Ahmed'den farklı görüşler gelmiştir. el-Esrem'in ondan naklettiğine göre şöyle demiştir: Kişinin namazını ıslah etmek kastıyla söylediği sözler dolayısıyla namazı fasid olmaz. Başka bir maksatla konuşursa namazı fasid olur. Bu aynı zamanda İmâm Mâlik'in meşhur olan görüşüdür. el-Hirakî'nin ondan naklettiğine göre; Ahmed'in görüşü, kasten ya da yanılarak konuşan kimse hakkında namazının batıl olacağı şeklindedir. Bundan özel olarak İmâm olan kişi müstesnadır. Eğer böyle bir kimse namazının maslahatı için konuşacak olursa namazı batıl olmaz.
Mâlikî mezhebine mensub Suhnun ise şunu istisna etmiştir: Dört rek'atli namazlarda ikinci rek'atte selam veren ve bu esnada konuşan bir kimsenin namazı batıl olmaz. Şayet başka bir yerde konuşacak olursa namazı batıl olur.
Sahih olan görüş ise Mâlik'in kabul ettiği ve ondan meşhur olarak nakledilen görüştür. Hadîs-i şerîfe yapışmak ve bu Hadîs-i şerîfi genel aslî şekline yorumlamak bunu gerektirir. Bu şekilde hareket etmek, hükümleri ve şeriatın genel ilkelerini aşmaktan hayırlıdır. Ayrıca bu hadisin özel olduğuna dair vehmi de bertaraf etmektedir. Çünkü bunun özel olduğuna dair bir delil yoktur. Hem namazda, hem sehv halinde konuşulmuştur. Ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara: "(Yanılma esnasında) teşbih erkekler için, el çırpmak kadınlar için sözkonusudur" Buhârî, el-Amel fî's-Salât 5; Müslim, Salât 106; Ebû Dâvûd, Salât 169,170; Tirmizî, Salât 155; Nesâî, Sehv 15, 16; İbn Mâce, İkâmetu’s-Salât 65; Dârimî, Salât 95. diye buyurduğuna göre; Hazret-i Peygamber'le birlikte namaz kılanlar niye teşbih getirmediler- şeklinde sorulsa şu cevap verilir: O zamanda onlara bunu emretmemiş olması muhtemeldir. Eğer durum senin dediğin gibiyse ve buna rağmen teşbih getirmemiş iseler bunun sebebi namazın kısalmış olduğunu sanmalarıdır. Nitekim bu husus Hadîs-i şerîfte zikredilmiştir. Hadiste ravi şöyle demektedir: İnsanlar arasında aceleci olanlar (namazdan) çıkıp dediler ki: Namaz kısaldı mı? İşte o bakımdan konuşmak kaçınılmaz olmuştu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Farklı kanaat taşıyan bazıları şöyle demiştir: Ebû Hüreyre'nin: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize namaz kıldırdı" sözleriyle; henüz kendisi onlardan değilken müslümanlara namaz kıldırdı demek istemiş olabilir. Nitekim en-Nezzal b. Sebra'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize dedi ki: "Bizler de sizler de önceden Abdimenafoğulları diye çağrılırdık. Bugün ise sizler de Abdullahoğullarısınız bizler de Abdullahoğullarıyız." Bk. İbn Hacer, el-İsabe, III, 583-584.
Bununla onun bu sözleri (Ebû Hüreyre'nin) kendi kavmine söylemiş olduğunu kabul etmek uzak bir ihtimaldir. Çünkü Ebû Hüreyre henüz o sırada kâfir iken namaz kılmaya ehil değil iken: "Resûlüllah bize namaz kıldırdı" demesi mümkün değildir. Çünkü bu bir yalan olur.
en-Nezzal'in hadisine gelince o sözü geçen kimselerden birisiydi ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'tan işittiklerini işitmişti. Hanefîlerin ileri sürdükleri hadislerin mensuh olduğuna ve Ebû Hüreyre'nin bunu bir başka sahabiden mürsel olarak rivâyet ettiğine gelince buna bizim (Mâlikî mezhebinin) âlimlerimiz de başkaları da cevap vermiş ve bu gerekçeyi çürütmüşlerdir. Özelikle hafız Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr "et-Temhid" adlı eserinde bu cevabı vermiş ve Ebû Hüreyre'nin Hayber'in fethedildiği yıl İslâm'a girdiğini ve o yıl Medine'ye geldiğini, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte dört yıl gibi bir süre arkadaşlık ettiğini, Zülyedeyn kıssasında hazır bulunduğunu ve ona şahit olduğunu Hanefîlerin ileri sürdükleri gibi bu olayın Bedir'den önce olmayıp Zülyedeyn'in de Bedir'de öldürülmediğini açıklamaktadır. İbn Abdi’l-Berr der ki: Ebû Hüreyre'nin Zülyedeynin başından geçen olay günü hazır olduğu sika hafızların rivâyetinden bellenilmiş ve öğrenilmiştir. Bu hususta kusurlu davrananların eksikliği, hiçbir zaman bunu bilip belleyen ve bu şekilde zikredenler aleyhine bir delil olamaz. Bk. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, I, 356 vd.
8- Kunut:
Kunut, kıyam demektir. Ebû Bekr İbnu'l-Enbarî'nin zikrettiğine göre kıyam, kunut'un kısımlarından biridir. Ümmet ister tek başına kılsın, ister İmâm olarak kıldırsın sıhhatli ve gücü yeten herkese namazda kıyamın farz ve vacip olduğu üzerinde icma etmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Gerçek şu ki İmâm kendisine uyulsun diye İmâm olmuştur. O ayakta namaz kıldı mı siz de ayakta kılınız...." Buhârî, Salât 18, Ezan 51, 82; Müslim, Salât 77-79; Ebû Dâvûd, Salât 68; Nesâî, İmâme 40; İbn Mâce, İkâmetu's-Salât 144; Dârimî, Salât 44, 71; Muvatta’', Salâtu'l-Cemaa 16. Bu hadisi hadis İmâmları rivâyet etmiştir. Ve bu, yüce Allah'ın:
"Allah için huşu ve itaatla namaza durun" âyetini beyan etmektedir.
Sıhhatli olup İmâma uyan kimsenin, ayakta duramayan hasta İmâmın arkasında oturarak namaz kılıp kılamayacağı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. İlim ehlinden bir kesim hatta onların Cumhûru, bunu câiz kabul etmişlerdir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İmâm hakkında şöyle buyurmuştur: "İmâm oturarak namaz kıldığı takdirde siz de hep birlikte oturarak namaz kılınız." Buhârî, Ezan 51, 74, 82, Merdâ 12; Müslim, Salât 77, 86; Ebû Dâvûd, Salât 68; Tirmizî, Salât 150; Nesâî, İmâme 40; İbn Mâce, İkâmetu's-Salât 13, 144; Dârimî, Salât 44, 71; Muvatta’', Salâtu'l-Cemaa 16. Yüce Allah'ın izniyle biraz sonra açıklayacağımız üzere bu mesele hakkında sahih olan görüş budur.
İlim adamlarından bir grup ise hasta İmâm arkasında ayakta namaz kılmayı câiz kabul etmişlerdir. Çünkü onların her birisi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a uyarak takati oranında üzerindeki farzı eda etmektedir. Çünkü Hazret-i Peygamber vefatı ile sonuçlanan hastalığında oturarak namaz kılmıştır. Hazret-i Ebû Bekir de onun yanında ayakta namaza durmuş. Hazret-i Peygamber'in namazına uyuyordu. Sair insanlar da onun arkasında ayakta idiler. Hazret-i Peygamber ise Hazret-i Ebû Bekir olsun diğer cemaate olsun oturmaları için işarette bulunmadı. Kendisi oturmuş cemaat de ayakta olduğu halde namazını tamamlamıştı. Bilindiği gibi bu durum atından düşmesinden sonra olmuştu. Böylelikle bu tutumunun konu ile ilgili son uygulaması olduğunu ve birincisini neshedici olduğunu öğrenmiş oluyoruz.
Ebû Ömer der ki: Bu görüşü kabul eden ve bunu delil olarak ileri sürenler arasında Şâfiî ve Dâvûd b. Ali de vardır. Aynı zamanda bu el-Velid b. Müslim'in Mâlik'ten yaptığı rivâyettir. (Mâlik) dedi ki: Onun yanında insanlara İmâmın namazını bildirecek bir kimsenin durmasını daha çok severim. Ancak bu rivâyetin Mâlik'ten gelmesi gariptir. Medine halkından olsun başkalarından olsun bir topluluk da bu görüştedir. Yüce Allah'ın izniyle sahih olan da budur. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kıldığı en son namaz budur. Mâlik'ten meşhur olan görüş ise şöyledir: Ayakta duran kimselere oturan herhangi bir kimse İmâmlık edemez. Şayet oturarak onlara İmâmlık yaparsa onun da namazı batıl olur, cemaatinin de namazı batıl olur. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Benden sonra hiçbir kimse oturarak İmâmlık yapmasın." Hadisin kaynağı ve sıhhat derecesine dair açıklamalar birazdan gelecektir.
(İmâm Mâlik) dedi ki: Şayet İmâm, hasta ise İmâmın namazı tamamdır, fakat arkasında namaz kılanların namazı fasid olur. (Yine) der ki: Hasta olmadan oturarak namaz kılan bir kimse namazını iade eder. İşte Ebû Mus'ab'ın Muhtasarında Mâlik'ten rivâyeti böyledir. Buna göre oturarak namaz kılan kimsenin vakit içerisinde olsun daha sonra olsun namazını iade etmesi gerekir. Bu hususta Mâlik'ten şu da rivâyet edilmiştir: Cemaat, yalnızca namazın vakti içerisinde namazlarını iade ederler.
Bu hususta Muhammed b. el-Hasen'in görüşü Mâlik'ten meşhur olan görüş gibidir. Konu ile ilgili görüş ve kanaatine Ebû Mus'ab'ın zikrettiği hadisi delil gösterir. Bu hadisi Dârakutnî Cabir'den o eş-Şâbi'den rivâyet etmektedir. Dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Benden sonra hiçbir kimse oturarak namaz kıldırmasın." Dârakutnî dedi ki: Bu hadisi eş-Şâbi'den Cabir el-Cufi’den başkası rivâyet etmemiştir. O ise hadisi metruk birisidir. Ayrıca hadis mürseldir ve delil olmaya elverişli değildir. Dârakutnî, I, 398.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Cabir el-Cufi'nin müsned olarak dahi rivâyet ettiği hiçbir şeyi delil olamaz. Ya mürsel olarak rivâyet ettiği nasıl delil olsun?
Muhammed b. el-Hasen der ki: Hasta olan İmâm aralarında hastaların da sağlıklıların da bulunduğu bir cemaate kendisi de cemaat de otararak namaz kıldırsa, İmâmın da namazı ve arkasında bulunup da ayakta duramayanların da namazı sahih ve caizdir. Şu kadar var ki arkasında namaz kılanlardan ayakta durmaları gerekenlerin namazı batıldır.
Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf der ki: İmâmın da namazı cemaatin de namazı caizdir. Hepsi (Ebû Hanîfe ve iki arkadaşı) derler ki: İmâm rüku ve sücud yapabilen bir cemaate ima ile namaz kıldıracak olsa -hepsinin görüşüne göre- cemaatin namazı olmaz, ancak İmâmın namazı olur. Züfer ise şöyle dermiş: Hepsinin namazı da geçerlidir. Çünkü herkes (cemaat) kendisi için farz olan şekilde kılmıştır. Onlara İmâm olan kimse de kendisi için farz olan şekilde kılmıştır. Tıpkı Şâfiî'nin dediği gibi.
Derim ki: Ebû Ömer'in ve ister ondan önce, ister ondan sonra gelmiş olsun diğer ilim adamlarının sözünü ettiği şekilde sözkonusu edilen namazın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın son kıldığı namaz olduğuna dair açıklamalarını ele alalım. Ben onların dışında kalan ilim adamlarının buna muhalif kanaate sahip olduklarını gördüm. Bu ilim adamları konu ile ilgili Hadîs-i şerîfin rivâyet yollarını bir araya getirip toplamış, onlar hakkında açıklamalarda bulunmuş, konu ile ilgili fukahanın görüş ayrılıklarını sözkonusu etmişlerdir. Biz de burada bu ilim adamlarının zikrettiklerini özetle kaydetmek istiyoruz ki; yüce Allah'ın izniyle size de bu konuda doğrunun ne olduğu açık seçik bir şekilde ortaya çıksın. Ve sağlıklı olup İmâma uyan kimsenin oturarak hasta İmâm arkasında namaz kılmasının câiz olduğunu söyleyenlerin sözlerinin de doğruluğu ortaya çıksın. Ebû Hâtim Muhammed b. Hibban el-Büstî, el-Müsned es-Sahih adlı eserinde İbn Ömer'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şunu rivâyet etmektedir:
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir grup ashabı ile birlikte iken şöyle buyurdu: "Sizler benim Allah'ın size göndermiş olduğu elçisi olduğumu biliyorsunuz değil mi?" Onlar: Evet şahitlik ederiz ki muhakkak sen Allah'ın Rasûlüsün, dediler. Hazret-i Peygamber yine şöyle sordu: "Bana itaat edenin Allah'a itaat etmiş olacağını, bana itaat etmenin Allah'a itaatin kapsamında olduğunu da biliyorsunuz değil mi?" Ashab yine: Evet, şehadet ederiz ki sana itaat eden Allah'a itaat etmiş olur, sana itaat etmek de Allah'a itaat etmenin kapsamındadır dediler. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Bana itaat etmeniz Allah'a itaat cümlesindendir. Emirlerinize itaat etmeniz de bana itaat etmeniz cümlesindendir. Eğer onlar oturarak namaz kılarlarsa siz de oturarak namaz kılınız."
Bu hadisin senedinde Ukbe b. Ebû's-Sahba da vardır. Güvenilir bir ravidir. Onun güvenilir olduğunu Yahya b. Main söylemiştir.
Ebû Hâtim der ki: Bu rivâyette; İmâmlar oturarak namaz kıldıkları takdirde İmâma uyanların da oturarak namaz kılmalarının yüce Allah'ın kullarına emretmiş olduğu kendisine itaatin kapsamında olduğunu açıkça ifade etmektedir. Ve bu benim kanaatime göre cevazı üzerinde icma bulunan icma türlerinden birisidir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından dört kişi buna dair fetva vermişlerdir. Bunlar Cabir b. Abdullah, Ebû Hüreyre, Useyd b. Hudayr ve Kays b. Kahd'dır. Vahyin inişine, Kur'ân'ın indirilişine şahit olan ve tahrif yapmaktan, değiştirmekten korunmuş bulunan ashab-ı kiramdan herhangi bir kimseden bu konuda bu dört sahabiye muhalif bir rivâyet -ister muttasıl, ister munkatı' bir isnadla olsun- gelmiş değildir. Âdeta ashab-ı kiram İmâm oturarak namaz kıldığı takdirde ona uyanların da oturarak namaz kılmaları hususu üzerinde icma etmiş gibidirler. Nitekim Cabir b. Zeyd, el-Evzaî, Mâlik b. Enes, Ahmed b. Hanbel, İshak b. İbrahim, Ebû Eyyub Süleyman b. Dâvûd el-Haşimî, Ebû Hayseme, İbn Ebî Şeybe, Muhammed b. İsmail ve onlara tabi olan Muhammed b. Nasr, Muhammed b. İshak b. Huzeyme gibi hadis ashabından olan kimseler hep bu görüşü benimsemişlerdir. Bu sünneti de Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan Enes b. Mâlik, Âişe, Ebû Hüreyre, Cabir b. Abdullah, Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb ve Ebû Umame el-Bahilî rivâyet etmiştir.
Bu ümmet arasında İmâm oturarak namaz kıldığı taktirde cemaatin de oturarak namaz kılışını iptal eden ilk kişi en-Nehaî'nin arkadaşı el-Muğire b. Miksem'dir. Bu kanaati ondan Hammâd b. Ebî Süleyman almış, Hammâd 'dan da Ebû Hanefe almıştır. Bu hususta da ondan sonra gelen arkadaşlarından bazı kimseler de ona tabi olmuşlardır. Görüşlerine dair elle tutulabilecek bir tarafı olan ileri sürdükleri en üstün delili, Cabir el-Cu'fî, eş-Şâbî'den rivâyet etmiştir. eş-Şâbî dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Benden sonra hiçbir kimse oturarak namaz kıldırmasın." Bu hadisin isnadı sahih olsa dahi yine mürseldir. Bize göre mürsel gelen haber ile hiç de rivâyet senedi olmaksızın gelen haber hüküm itibariyle birbirine eşittir. Diğer taraftan Ebû Hanîfe şöyle der: Ben karşılaştığım kimseler arasında Atâ'dan daha faziletlisini görmedim. Yine karşılaştığım kimseler arasında Cabir el-Cu'fi'den daha yalancı birisini görmedim. Ben ona hangi görüşü götürecek olsam mutlaka ona dair bir hadisi bana aktarıverirdi. Bu adam kendisi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan nakledilen ve henüz kimseye nakletmediği şu kadar bin hadis bildiğini iddia etmiştir. İşte Ebû Hanîfe Cabir b. el-Cu'fî'yi cerh ediyor, onu yalanlıyor... Onun bu sözleri Ebû Hanîfe'nin arkadaşları arasından onun görüşünü kabul edenlerin sözlerinin zıddınadır.
Ebû Hâtim der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hastalığı esnasında kıldırdığı namaza gelince bu hususa dair haberler mücmel ve muhtasar gelmiştir. Kimi rivâyetler de mufassal ve mübeyyindir. Bazı rivâyetlerinde şöyle denilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi, Ebû Bekir'in yanına oturdu. Ebû Bekir Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a uyuyordu. Sair cemaat de Hazret-i Ebû Bekir'e uyuyordu.
Kimisinde de şöyle denilmektedir: Hazret-i Ebû Bekir'in sol tarafına oturdu. İşte bu da müfesser bir rivâyettir. Yine bunda şöyle denilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) cemaate oturarak namaz kıldırıyor, Hazret-i Ebû Bekir de ayakta. Ebû Hâtim der ki: Bu haberin mücmel oluşuna gelince; Hazret-i Âişe bu namazı buraya kadar nakletmiştir. Kıssanın (olayın) son kısımları ise Cabir b. Abdullah tarafından nakledilmiştir: Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) atından düştüğü sırada kendilerine emrettiği şekilde bu namazda da oturmalarını emretmiştir. Bize Muhammed b. el-Hasen b. Kuteybe haber vererek dedi ki: Bize Yezid b. Mevheb haber vererek dedi ki: Bana el-Leys b. Sa'd anlattı, o Ebû'z-Zübeyr'den o Cabir'den rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hastalandı, biz de onun arkasında o oturmuş olduğu halde namaz kıldık. Ebû Bekir ise insanlara Hazret-i Peygamber'in tekbirini işittiriyor idi. (Cabir) dedi ki: Hazret-i Peygamber bize döndüğünde bizim ayakta olduğumuzu gördü. Bize işaret etti, biz de oturduk. Oturup ona uyarak namazımızı kıldık. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) selam verince dedi ki: "Siz de nerdeyse Farisîlerin ve Rumların yaptıklarını yapacaktınız, onlar da hükümdarları huzurunda hükümdarları otururken ayakta dururlar. Böyle yapmayınız. Siz İmâmlarınıza uyunuz. İmâm ayakta namaz kılarsa siz de ayakta kılınız; oturarak namaz kılarsa siz de oturarak namaz kılınız."
Ebû Hâtim dedi ki: Bu müfesser haberde açıkça şu belirtilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ebû Bekir'in sol tarafına oturup Hazret-i Ebû Bekir Hazret-i Peygamber'in namazına uyarak tekbir alıp Hazret-i Peygamber'in namazına uysunlar diye insanlara alınan tekbirleri yüksek sesle işittiren bir cemaat ferdi oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da onların ayakta olduklarını görünce oturmalarını emretti. Kıldığı namazı bitirince yine onlara; İmâmları oturarak namaz kıldıracak olursa, oturmalarını emretti. İşte Cabir b. Abdullah da Hazret-i Peygamber'in atından düşüp sağ tarafı yaralanınca kıldırdığı namaza da şahit olmuştu. Hazret-i Peygamber hicretin beşinci yılının sonu Zülhicce ayında düşmüştü. Yine Hazret-i Cabir, bu tarihten başka bir vakte rastlayan Hazret-i Peygamber'in hastalığı döneminde kıldırdığı namaza da şahit olmuş ve bunların her birisine dair haberi lâfzıyla bizlere ulaştırmıştır. Nitekim onun, sözü geçen bu namaz hakkında şunu zikrettiğini görüyoruz: İnsanlar kendisine uysunlar diye Ebû Bekir yüksek sesle tekbir aldı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın atından düştüğü sırada evinde kıldığı namazda ise Hazret-i Âişe'nin odasının küçüklüğüne rağmen cemaate tekbirini işittirmesi için yüksek sesle tekbir almasına ihtiyaç yoktu. Yüksek sesle tekbir alması Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hastalığı sırasında namaz kıldığı büyük mescidde olmuştu. Bizim açıkladığımız bu şekil, sahih olduğuna göre; bu haberlerin bir kısmının diğer bir kısmını neshedici olduğunu kabul etmemiz câiz olamaz. Hastalığı esnasında kıldırdığı namaza Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), iki kişi arasında (onların desteğiyle) çıkmıştı. Bu namazda kendisi İmâmdı. Müslümanlara oturarak namaz kıldırmış, onlara da oturmalarını emretmişti. Ömrünün sonunda kıldırdığı namaza Berîre ile Sevbe arasında namaza çıkmıştı. Bu namazda kendisi cemaat idi. Hazret-i Ebû Bekir'in arkasında oturarak ve tek bir elbiseye bürünmüş olarak namaz kıldı. Bunu Enes b. Mâlik rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı ile kıldığı son namaz, sırtına attığı ve bir tarafını sağ kolunun altından getirip diğer tarafı ile göğsü üzerine bağladığı bir elbiseye bürünmüş olarak Hazret-i Ebû Bekir'in arkasında oturarak kıldığı namazdı. Hazret-i Peygamber (buna göre) mescidde cemaatle tek bir vakit değil, iki vakit namaz kılmış olmaktadır.
Ubeydullah b. Abdullah'ın Hazret-i Âişe'den naklettiği rivâyete göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) iki kişi arasında tutunarak namaz kılmıştır. Bunlardan birisinin Hazret-i Abbas, öbürünün Hazret-i Ali olduğunu kastediyor. Mesrûk'un Hazret-i Âişe'den naklettiği rivâyette de şöyle denilmektedir: Sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisinde bir hafiflik buldu. (Hastalığının azaldığı kanaatine vardı) Berîre ve Sevbe arasında dışarı çıktı. Ben çakıllar arasında ayakkabılarının yol çizdiğini; ayaklarının iç taraflarını görür gibiyim... İşte bu da Hazret-i Peygamber'in (bu şekilde) tek bir vakit değil, iki vakit namaz kıldığını bize göstermektedir.
Ebû Hâtim (devamla) der ki: İbn İshak İbn Huzeyme dedi ki: Bize Muhammed b. Beşşâr anlattı. Bize Bedel b. el-Muhabber anlattı, dedi ki: Bize Şu'be. Mûsa b. Ebû Âişe'den anlattı. O Ubeydullah b. Abdullah'tan, o Âişe'den naklettiğine göre Hazret-i Ebû Bekir, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) safta arkasında duruyor iken insanlara namaz kıldırdı.
Ebû Hâtim der ki: Şu'be b. el-Haccac bu haberin metninde Mûsa b. Ebû Âişe'den rivâyetinde Zaide b. Kudame'ye muhalefet ederek Şu'be Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisi otururken, cemaat de ayakta iken Hz Peygamber'i cemaatten birisi olarak zikrederken; Zaide ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) oturup cemaat ayakta iken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın İmâm olduğunu belirtmiştir. Bu ravilerin ikisi de itkan sahibi (rivâyetleri sağlam belleyenler) ve hafız kimselerdir. Durum böyle olduğuna göre; aynı fiil ile ilgili ve zahiren birbirine zıt iki rivâyetten birisini daha önce olmuş ve mutlak bir emri neshedici kabul etmek nasıl câiz olabilir? Bu şekildeki iki haberden birisini daha önce geçen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın emrini neshedici kabul edip de; ortada kendisinin sahih olduğuna dair herhangi bir delili bulunmaksızın ötekini terkeden bir kimse, aynı şekilde karşı görüşü savunan kimsenin de bu iki haberden kendisinin terkettiğini almasına, aldığını da terkemesine hak vermiş olur.
Sünnetteki uygulamalar arasından bu türün bir benzeri de İbn Abbâs'ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı Hazret-i Meymune'yi ihramlı iken nikâhladığına dair haberi ile Ebû Rafi'in, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın her ikisi de ihramsız oldukları halde Hazret-i Meymune'yi nikâhladığına dair haberidir. İhramlı iken nikâhlandıklarına dair rivâyetler: Müslim, Nikâh 46, 47; Ebû Dâvûd, Menâsik 38 (1844. hadis); Tirmizî, Hacc 24; Nesâî, Menâsik 90; İbn Mâce, Nikâh 45; Dârimî, Menâsik 21. Nikâhlandıklarında ihramlı olmadıklarına dair rivâyetler: Müslim, Nikâh 48; Ebû Dâvûd, Menâsik 38 (1843. hadis), Said b. el-Müseyyeb, İbn Abbâs'ın bu hususta yanıldığını söyler (1845. hadis); Tirmizî, Hacc 23; İbn Mâce, Nikâh 45; Dârimî, Menâsik 21; Muvattâ, Nikâh 69.
Burada zahiren aynı fiil hakkında iki haber çelişmiş olmaktadır. Bize göre ise bu ikisi arasında herhangi bir çelişki yoktur. Hadis ashabından bir topluluk Hazret-i Meymune'nin nikâhlanmasına dair rivâyet edilen iki haberi mütearız haberler (çelişen haberler) olarak kabul etmişler ve Osman b. Affan (radıyallahü anh)'ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan naklettiği: "İhramlı bir kimse ne nikâhlar ne nikâhlanır" Müslim, Nikâh 41-44; Ebû Dâvûd, Menâsik 38; Tirmizî, Hacc 23; Nesâî, Menâsik 91; İbn Mâce, Nikâh 45; Dârimî, Menâsik 21, Nikâh 17; Muvatta’', Nikâh 70. hadisini benimseyip bunu delil almışlardır. Çünkü bu, Hazret-i Meymune'nin nikâhlanması ile ilgili gelen iki rivâyetten birisine uygundur. İbn Abbâs'ın ise ihramlı olduğu halde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın onu nikâhladığına dair haberini delil almamışlardır. Böyle bir uygulamaya giden bir kimsenin şöyle demesi de gerekir: Hazret-i Peygamber'in -önceden açıkladığımıza uygun olarak- hastalığı esnasında namazına dair gelen iki haber birbirleriyle tezat halindedir. O halde İmâmları oturarak namaz kıldıkları takdirde İmâma uyanların da oturarak namaz kılmalarını emreden haberi alıp kabul etmesi gerekir. Çünkü bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hastalığı halinde kıldığı namaza dair gelen iki rivâyetten birisine uygun düşmektedir. Bunu kabul ederken bunlardan ayrı olan haberi de bırakması gerekir. Hazret-i Meymune'nin nikâhlanması olayında yaptığı gibi. (Devamla) Ebû Hâtim der ki: Kûfelilerin mezhebini benimseyen kimi Iraklılara Hazret-i Peygamber'in: "İmâm oturarak namaz kıldığı takdirde siz de oturarak namaz kılınız" âyeti ile şunu anlatmak istediğini söylemişlerdir: Yani oturarak teşehhüd getirdiğinde siz de hep birlikte oturarak teşehhüd getiriniz. Böylelikle bu haberi bu hususta varid olduğu genel kapsamı dışına çıkararak; böyle bir te'vil için bu hususta sabit olmuş bir delil olmaksızın, tahrif etmiş olmaktadırlar.
239. Âyetin Tefsiri
Şayet korkarsanız o halde yürüyerek veya binerek kılın. Emin olduğunuz zamanda da Allah'ı anın. Nitekim bilmediğinizi sizlere öğretmiştir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:
1- Şayet Korkarsanız..
Yüce Allah'ın:
"Şayet korkarsanız o halde yürüyerek" namaz kılınız.
"Veya binerek kılın" âyeti de ona atfedilmiştir.
Âyet-i kerimede geçen "rical" kelimesi binecek vasıtası olmayıp ayakları üzerinde yürüyen kimse hakkında kullanılan "recil, racil ve racul" kelimesinin çoğuludur. "Racul" şeklindeki kullanım, -Taberî ve başkalarının nakline göre- Hicazlıların şivesidir. "Reclân, recîl ve reci" şeklinde de kullanılır. Çoğulu: "Rical, reclâ, ruccâl, reccâle, rucâlâ, ruclân, ricletun, riceletun, erciletin, erâcilun ve erâcîl" ...diye gelir. (Erkek anlamına gelen ve) cins isim olan "racul" kelmesi de aynı şekilde "rical" şeklinde çoğul yapılır.
2- Korku Halinde Namaz:
Yüce Allah önce namazda kendisi için kunut ile ayakta durmayı emretti. Kunut ise vakar, sükûn, azaların hareketsizliği demektir. Bu ise güvenlik ve özür bakımından en ileri derecede olma halidir. Bu durumu zikrettikten sonra, kimi zaman ortaya çıkan korku halini sözkonusu etti ve bu ibadetin, durum ne olursa olsun kuldan sakıt olmayacağını beyan etti.
Kullarına ayaklar üzerinde yürüyerek atlar, develer ve benzeri binekler üzerinde ima ile, başla işarette bulunarak hangi tarafa dönerse dönsün namaz kılma ruhsatını vermiştir. İlim adamlarının görüşü budur. Göğüs göğüse kılıçla çarpışma halinde yahut peşine takılmış yırtıcı bir hayvan ya da arkasından gelen düşman veya kendisine doğru hücum eden bir sel olması halinde; canının tehlikede olduğundan korkup tazyik altında bulunan bir kişinin namazı bu şekildedir. Özetle; hayatî tehlike doğuracağından korktuğu her bir iş, bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği şekilde namaz kılmayı mubah kılar.
3- Bu Ruhsatın Kapasamına Giren Diğer Hususlar:
İnsanın kendi görüşüne göre kendisini ne şekilde kurtarabileceğine kanaat getirirse, o tarafa yönelebileceği, anamaz esnasındab oraya doğru dönebileceği ve buna uygun olarak tasarrufta bulunabileceği hususunun da bu ruhsatın kapsamında olduğuna dair ilim adamlarının icmaı vardır.
4- Yürüyerek ve Binek Üzerinde Namazı Câiz Kılan Korku Hali:
Yürüyerek ve binek üzerinde namaz kılmanın câiz olduğu korku halinin mahiyeti hakkında farklı görüşler vardır.
Şâfiî der ki: Korku hali, düşmanın onlara hep birlikte görünüp müslümanların korunmak üzere sığınabilecekleri bir kalelerinin bulunmaması, bundan dolayı da atılan okların, hatta daha ileri bir derecede olmak üzere düşmanın mızrak ya da darbelerinin müslümanlara ulaşıp isabet edebilme hali ya da verdiği haber doğru kabul edilen bir kimsenin gelip düşmanın kendilerine pek yakın olduğunu ve kendilerine doğru ısrarla ve tam bir gayretle yürümekte olduklarını haber vermesi halidir. Şayet bu iki husustan birisi sözkonusu değilse o kimsenin korku namazı kılması câiz değildir. Eğer aldıkları habere uygun olarak korku namazı kılar, sonra da düşman giderse namazlarını iade etmezler. İade edecekleri de söylenmiştir. Bu Ebû Hanîfe'nin de görüşüdür.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Korkan kimsenin yayan ya dabinekliolarak kıbleye yönelmiş olarak yahut yönelmeksizin namaz kılmasını câiz kılan durum ileri derecedeki korku durumudur. Kendisine dair rivâyetlerin varid olduğu durum ise; bundan başka bir durumdur. Rivâyetlerin varid olduğu durum, İmâm ile birlikte korku namazı kılıp insanların iki kısma ayrılması namazıdır ki; bunun hükmü bu âyet-i kerimede değildir. Buna dair açıklama yüce Allah'ın izniyle Nisa Sûresi'nde (4/101-103. âyetlerde) gelecektir. İmâm Mâlik Savaşan düşmandan korku ile yırtıcı hayvan ve ona benzer saldırgan deve, sel yahut çoğunlukla ölüme sebep teşkil eden hallerden korku arasında ayrım gözetmektedir. O, düşman dışındaki şeylerden korku halinde, eğer vakit içerisinde güvenliğini elde ederse namazın iade edilmesini müstehap görmüştür. Değişik bölgelerin fukahasının çoğunluğuna göre ise her ikisi arasında bir fark yoktur.
5- Savaşmak Namazı İfsad Eder mi?
Ebû Hanîfe, Savaş namazı ifsad eder, der. Fakat İbn Ömer'in hadisi onun bu görüşünü reddetmektedir. Âyetin zahir ifadesi de ona karşı ileri sürülen en güçlü delildir. Bu husus da yüce Allah'ın izniyle Nisa Sûresi'nde gelecektir. Şâfiî der ki: Şanı yüce Allah'ın, bazı şartların terkedilmesinin câiz olduğu hususunda ruhsat vermesi, namazda Savaşın namazı ifsad etmediğinin delilidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
6- Korku ve Yolcu Namazlarının Rekat Sayısı:
Mâlik, Şâfiî ve bir grup ilim adamına göre korku halinde rekat sayısı, yolcunun namazının rekat sayısından eksik değildir. el-Hasen b. Ebi'l Hasen, Katâde ve başkaları ise der ki: İma ile tek bir rekat kılar.
Müslim ise Bukeyr b. el-Ahnes'ten, o Mücâhid'den, o İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Allah ikamet halinde namazı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dili üzre dört rekat, yolculukta iki rekat, korku halinde de bir rekat olarak farz kılmıştır. Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 5, 6; Nesâî, Salât 3, Salâtu’l-Havf 4.
İbn Abdi’l-Berr de der ki: Bu hadisi Bukeyr b. el-Ahnes tek başına rivâyet etmiştir. Tek başına rivâyet ettiği hususlarda delil olamaz. Namaz ise ihtiyatlı davranmaya en değer olan bir ameldir. Korkusu halinde de yolculuğu halinde de ikişer rekat namaz kılan kimse bu konudaki ihtilaftan kurtulup yakın olan hükümle amel etmiş olur. ed-Dahhâk b. Müzahim der ki: Göğüs göğüse kılıçla çarpışma halinde ve diğer durumlarda korkan bir kimse tek bir rekat namaz kılar. Eğer buna da gücü yetmiyor ise iki tane tekbir getirsin. İshak b. Raheveyh der ki: Şayet bir tek tekbir getirmekten başkasına güç yetiremez ise, bu da onun için yeterlidir. Bunu da İbnu'l-Münzir zikretmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Emin olduğunuz zamanda da Allah'ı anın. Nitekim O bilmediğinizi size öğretmiştir" âyeti, daha önceki halinizde size emrolunmuş bulunan rükünleri tamamlamaya dönün, demektir. Mücâhid der ki: "Emin olduğunuz zaman" yani yolculuk ve sefer yurdundan ikamet yurduna çıktığınız zaman, demektir.
Taberî ise bu görüşü reddetmektedir. Bir kesim ise: "Emin olduğunuz zaman" demek, sizi bu şekilde namaz kılmak zorunda bırakan korkunuz zail olup ortadan kalktığı zaman demektir -demişlerdir.
7- Korku Namazı Kılarken Güvenliğe Kavuşanın Durumu:
İlim adamları, korkulu halde namaza başlamışken namazı esnasında güvenliğe kavuşan kimsenin namazını ne şekilde devam ettireceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Mâlik der ki: Güvenlik içerisinde bulunan bir kimse bir rekat namaz kılsa sonra da korkuya kapılsa bineğine biner ve önce kıldıklarını esas alarak namazını sürdürür. Aynı şekilde binek üzerinde korkulu halde iken tek bir rekat namaz kılsa, sonra da güvenliğe kavuşsa bineğinin üzerinden iner ve namaza kaldığı yerden devam eder. Bu Şâfiî'nin de iki görüşünden birisidir. el-Müzenî de bu görüşü benimsemiştir.
Ebû Hanîfe ise der ki: Namaza güvenlik içerisinde olduğu halde başlayıp sonra da korkuya kapılsa (kıbleye) istikbal eder ve o kıldığı namaza kaldığı yerden devam etmez. Ancak korkulu halde namaza başlar, sonra da güvenliğe kavuşsa namazına kaldığı yerden devam eder.
Şâfiî de der ki: Bineğinden inen kaldığı yerden devam eder, fakat binen kaldığı yerden devam etmez. Ebû Yûsuf da der ki: Bütün bu hallerde namaza kaldığı yerden devam etmez.
8- Allah'ı Zikretmek Emri:
Yüce Allah'ın:
"Allah'ı anın" âyetinin şu anlama geldiği söylenmiştir: Kabule elverişli olacak şekilde size bu namazı öğretmesi ve namazlardan birisini dahi böylelikle kaçırmamanızı öğretmesi suretiyle üzerinizdeki bu nimete şükrediniz. İşte bu, sizin bilmediğiniz birşeydi. Buna göre ": Nitekim" âyetindeki "kâf" harfi şükür anlamına gelir. Günlük konuşma esnasında da: Mükâfat ve teşekkür olmak üzere ben sana nasıl böyle yaptımsa sen de bana öyle yap, denir.
9- Namaz Mükellefiyetinin Kalktığı Haller Olabilir mi?
Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun) derler ki: Namazın (es-salât) asıl anlamı duadır. Korku hali ise öncelikle duayı gerektiren bir durumdur. O bakımdan korku sebebiyle namaz düşmez. Korku sebebiyle namaz düşmediğine göre hastalık veya buna benzer başka bir sebep dolayısıyla düşmemesi öncelikle sözkonusudur. Şanı yüce Allah, sağlık veya hastalık, ikamet ya da yolculuk, güçlülük yahut acizlik, korku veya güvenlik gibi bütün hallerde namaza gereken dikkat ve riâyeti göstermeyi emretmiştir. Namaz hiçbir durumda mükelleften düşmez. Ve onun farziyetine hiçbir şekilde halel gelmez. Yüce Allah'ın izniyle Âl-i İmrân Sûresi'nin sonlarında (3/190-200. âyetler, 3. başlıkta) bu açıdan hastanın hükmüne dair açıklamalar gelecektir. Bundan maksat namazın mümkün olduğu şekilde yerine getirilmesidir. Ve herhangi bir halde namazın düşmeyeceğidir. Öyle ki, eğer namaz ancak gözle işaret ile kılınabilecekse o şekilde kılmak gerekir. Bununla namaz sair ibadetlerden ayrı bir özellik taşımaktadır. Çünkü sair bütün ibadetler özürlerle sakıt olur ve birtakım ruhsatlar sözkonusu olur.
İbnu'l-Arabî der ki: Bundan dolayıdır ki ilim adamlarımız şöyle demiştir: Namaz büyük bir mes'eledir. Namazı terkeden bir kimse öldürülür, çünkü namaz hiçbir halde sakıt olmayan îmana benzemektedir. Yine onun hakkında şöyle demişlerdir: Namaz, İslâm'ın temel direklerinden birisidir. Beden ile de mal ile de namazda vekâlet câiz değildir. Namazı terkeden öldürülür. Buna dair asıl delil ise kelime-i şehadete dair hükümdür. Yüce Allah'ın izniyle Tevbe Sûresi'nde (et-Tevbe, 9/5. âyet, 5. başlıkta) namazı terkeden kimse hakkında ilim adamlarının görüşlerine dair açıklamalar gelecektir.
240. Âyetin Tefsiri
İçinizden geride eşler bırakarak vefat edecekler, eşlerine; çıkarılmayarak bir yılına kadar faydalanmalarını vasiyet etsinler. Şayet çıkarlarsa, artık onların kendileri hakkında maruf bir şekilde yaptıklarından dolayı size bir vebal yoktur. Allah Azizdir, Hakimdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Bu Âyet-i Kerîme Işığında Kocası Vefat Etmiş Hanımın îddeti:
Yüce Allah'ın:
"İçinizden geride eşler bırakarak vefat edecekler...." âyeti ile ilgili olarak bir grup müfessir şu kanaattedir: Kocası vefat etmiş olan kadın, vefat edenin evinde bir yıl süreyle oturur ve evden çıkmadığı sürece kocasının malından ona nafaka verilirdi aihtiyaçları karşılanırdıb. Şayet evden çıkıp ayrılırsa o kadına verilen nafakayı kesmekte mirasçılar için bir vebal sözkonusu olmuyordu. Daha sonraları bu bir yıllık süre, dört ay on gün iddet tesbitiyle neshedildi. Ona verilen bir yıllık nafaka ise Nisa Sûresi'nde (4/12. âyette) dörtte bir ve sekizde bir pay ile neshedilmiştir. Bu açıklama İbn Abbâs, Katâde, ed-Dahhak, İbn Zeyd ve er-Rabi'e aittir.
Süknâ hususunda ise ilim adamlarının görüş ayrılığı vardır. Buhârî'nin rivâyetine göre İbn ez-Zübeyr şöyle demiştir: Bu manadaki rivâyetler için bk. Ebû Dâvûd, Talâk 43, 45; Nesâî, Talâk 69; Suyûtî, ed-Dürr, I, 738-739 Ben Osman'a Bakara Sûresi'nde yer alan:
"İçinizden geride eşler bırakarak vefat edecekler, eşlerine çıkarılmayarak bir yılına kadar faydalanmalarını vasiyet etsinler" âyetini diğer âyet-i kerîme neshetmiş bulunmaktadır. Niye onu yazdın? Dedi ki: Kardeşimin oğlu, onu olduğu gibi bırakmalısın. Çünkü ben Kur'ân'dan hiçbir şeyi yerinden değiştirmem. Buhârî, Tefsir 2. sûre 41, 45. Tercüme 45'e göre yapılmıştır.
et-Taberî de Mücâhid'den şöyle nakletmektedir: Bu âyet-i kerîme muhkemdir. Onda nesh sözkonusu değildir. İddet önceleri dört ay on gün olarak sabit olduktan sonra yüce Allah, kadınlar lehine erkek tarafından yedi ay ve yirmi gün daha bir süknâ hakkını vasiyet olarak emir buyurmuştur. Kadın arzu ederse bu vasiyeti gereği meskende kalır, arzu ederse çıkar gider. İşte yüce Allah'ın:
"Çıkarılmayarak... şayet çıkarlarsa artık onların kendileri hakkında... yaptıklarından dolayı size bir vebal yoktur" âyeti de bunu ifade etmektedir.
İbn Atiyye de der ki: Bütün bunların hükmü ittifakla kabul edilen nesh ile kalkmış bulunmaktadır. Ancak Taberî'nin Mücâhid'e söyledi diye isnad ettiği bundan müstesnadır. Allah ikisine de rahmet buyursun. Ancak bu konuda Taberî'ye itiraz sözkonusudur.
Kadı Iyad da der ki: Bir senenin neshedildiği ve (kocası vefat etmiş kadının) iddetinin dört ay on gün olduğu hususunda icma gerçekleşmiştir.
Başkaları da şöyle demektedir: Yüce Allah'ın:
"Vasiyet etsinler" âyetinin anlamı şudur: Yani bu, yüce Allah tarafından kadınlar hakkında ko çalarının vefatından sonra tam bir sene evden çıkmamak üzere vacip kılınmıştır. Daha sonra bu hüküm neshedildi.
Derim ki: Taberî'nin Mücâhid'den naklettiği sahih ve sabittir. Buhârî, kaydettiği rivâyetinde şöyle demektedir: Bize İshak anlattı, dedi ki: Bize Ravh anlattı, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebi Necih'ten anlattı o da Mücâhid'den naklederek: "İçinizden geride eşler bırakarak vefat edecekler" âyeti hakkında dedi ki: Kadının kocasının akrabaları nezdinde beklediği bu iddet vacip idi. Yüce Allah:
"İçinizden geride eşler bırakarak vefat edecekler... size bir vebal yoktur" âyetini indirdi. Dedi ki: Allah bu kadın lehine yedi ay ve yirmi günü daha ilave ederek tam bir yılı vasiyet olarak tesbit buyurmuştur. Artık kadın dilerse kendisine yapılan bu vasiyet gereğince meskende sakin olur; dilerse oradan çıkar. İşte yüce Allah'ın:
"Çıkarılmayarak.. şayet çıkarlarsa., size bir vebal yoktur" âyetinde kastedilen de budur. Buhari, Tefsir 2. sûre 41, Talâk 50.
Şu kadar var ki birinci görüş daha üstündür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Bu (iddet) tam dört ay on gündür. Cahiliyye döneminde sizden herhangi bir kadın sene bitiminde tezeği atardı...." Buhâri, Talâk 46; Müslim, Talâk 60-61; Ebû Dâvûd, Talâk 43; Tirmizî, Talâk 18; Nesâî, Talâk 63, 67; İbn Mâce, Talâk 34; Muvatta’', Talâk 103. Buhârî, belirtilen yerde: "Koyun tezeğini atardı" anlamındaki tabiri şöylece açıklamaktadır: Kadın cahiliyye döneminde bir yıllık iddetinden çıktıktan sonra bir binek, eşek, koyun ya da uçan kuşa ilk olarak sürtünürdü. İlk sürtündüğü bu varlıklar arasından (kokusunun ağır ve pis oluşundan dolayı) ölmeyeni çok az olurdu. Bundan sonra bulunduğu yerden çıkar, ona bir parça tezek verir ve bu tezeği atardı...
İşte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bununla şer"î hüküm varid olmadan önce kocalan vefat etmiş bulunan kadınların durumunu haber yermektedir. İslâm gelince yüce Allah onlara önce bir sene boyunca evlerden çıkmamalarını emretti. Daha sonra da bu dört ay on gün ile neshedildi. Ahad haberlerle nakledilegelen sabit sünnette bu durum açık olmakla birlikte bu hususta müslüman âlimlerin icmaı da vardır ve bu konuda görüş ayrılığı yoktur. Bunu Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) söylemiştir. O der ki: Âyetin sair kısımları da böyledir. Yüce Allah'ın:
"İçinizden geride eşler bırakarak vefat edecekler eşlerine çıkarümayarak bir yılına kadar faydalanmalarını vasiyet etsinler" âyeti ilim adamlarının Cumhûruna göre bütünüyle neshedilmiştir.
Daha sonra bir sene boyunca hanımlara süknâ vasiyeti neshedimiştir. Bundan tek istisna İbn Ebî Necih yoluyla Mücâhid'den gelen şazz, terkedilmiş ve arkasından gidilmemiş bir rivâyet vardır. Ashab-ı kiramdan olsun, tabiinden olsun, onlardan sonra gelenlerden olsun bildiğim kadarıyla müslüman âlimlerden herhangi bir kimse, dört ay on günden fazla bir süreyi söylemiş bir kimse bilmiyorum. Ayrıca İbn Cüreyc, Mücâhid'den sair insanları benimsediği görüşe benzer bir nakilde de bulunmuştur. Böylelikle icma gerçekleşmiş ve konu ile ilgili görüş ayrılığı ortadan kalkmış olmaktadır. Başarımız Allah'tandır.
2- Eşlerine Vasiyette Bulunsunlar:
Yüce Allah'ın:
"Vasiyet" âyetini Nafi, İbn Kesîr, el-Kisaî ve Ebû Bekr yoluyla gelen rivâyette Âsım, mübteda olmak üzere merfu olarak okumuşlardır. Haberi ise "eşlerine" âyetidir. (Buna göre anlamı eşlerine vasiyette bulunurlar şeklinde olur). Bunun: "Vasiyette bulunmakla görevlidirler" anlamına gelme ihtimali de vardır. O takdirde "eşlerine" âyeti sıfat olur.
Taberî der ki: Bazı nahivciler şöyle derler: Bu âyetin anlamı: "Onlara vasiyette bulunmaları (farz olarak) yazıldı" şeklindedir. Buna göre "eşlerine" âyeti de sıfat olur. (Devamla) der ki: Nitekim Abdullah b. Mesud'un kıraatinde de bu böyledir.
Ebû Amr, Hamza ve İbn Amir ise mansub olarak okumuşlardır. Bu ise bir fiil takdirine göre böyle okunur. Yani (mealde de olduğu gibi): Vasiyet etsinler, demek olur. Diğer taraftan ölü vasiyette bulunamaz. Ancak burada ölüme yaklaştıkları takdirdeki halleri kastedilmiştir. (O bakımdan mealde: "Vefat edecekler" diye verilmiştir).
Bu okuyuşa göre de "eşlerine" kelimesi sıfat olur. Bunun anlamının: Allah şöylece vasiyette bulunmuştur şeklinde olduğu da söylenmiştir.
": Faydalanmalarını" âyeti, onları metalandırın (faydalandırın), anlamındadır. Yahut Allah bunu onlar lehine bir meta' olarak takdir buyurmuştur, demektir. Çünkü ifade bunu göstermektedir. Bu kelimenin hal veya "vasiyet"ten ibaret olan masdar ile mansub olması da mümkündür. Yüce Allah'ın:
"Yahut açlığın çok olduğu bir günde bir yetime., yemek yedirmektir" (el-Beled, 90/14-15) âyetinde olduğu gibi. Burada sözü geçen "meta"dan (faydalandırılmadan) kasıt kadının bir yıllık nafakasıdır.
3- Bu Zaman Zarfında Kadın Evinden Çıkarılmaz:
Yüce Allah'ın:
"Çıkarılmayarak" âyetinin anlamı şudur: Ölünün velileri ile o evin mirasçılarının o kadını evden çıkarmak hakları yoktur. Buradaki kelimesi el-Ahfeş'e göre masdar olarak nasbedilmiştir. Âdeta; çıkarmak yoktur, denilmiş gibidir. "Meta" kelimesinin sıfatı olduğundan dolayı nasbedildiği de söylenmiştir. Vasiyyet edenlerin halini belirtmek üzere nasbedildiği de söylenmiştir. Yani onları çıkartmaksızın o kadınları faydalandırınız. Bunun: "Çıkarmaksızın faydalandırınız" anlamına geldiği de söylenmiştir.
4- Kendileri Çıkacak Olurlarsa..
Yüce Allah'ın:
"Şayet çıkarlarsa.." âyetinin anlamı sene bitmeden önce kendi seçim ve tercihleriyle çıkarlarsa demektir. "Size bir vebal yoktur." Yani veli, hakim veya onlardan başka herhangi bir kimse için bir zorluk yoktur. Çünkü bir sene boyunca kocasının evinde kalması onun için vacip değildir. Bunun; o takdirde kadınların nafakasını kesmekte bir vebal yoktur ya da kendileri ile evlenmek isteyen erkeklere görünmelerinde o kadınlar için vebal yoktur, anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü artık ey mirasçılar; sizin o kadınlar üzerindeki gözeticiliğiniz sona ermiştir. Diğer taraftan kadın bir senelik iddet bitmeden önce evlenmemekle yükümlüdür. Veya iddetin sona erişinden sonra onların evlendirilmesinde vebal yoktur anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü yüce Allah:
"Ma'ruf bir şekilde" diye buyurmaktadır ki bu da şeriata uygun olan şey demektir.
"Allah Azizdir." Bu, bu mes'ele ile ilgili olarak haddi aşarak, çıkmak istemediği halde kadını evden çıkartmak suretiyle emre muhalefet eden kimseler için tehdidi gerektiren bir sıfattır.
"Hakimdir", kullarının işleri arasından dilediklerini sapa sağlam, muhkem kılar.
241. Âyetin Tefsiri
Boşanan kadınlar lehine maruf bir şekilde faydalandırma vardır. Bu takva sahipleri için bir vazifedir.
Âyetin tefsiri için bak:142
242. Âyetin Tefsiri
İşte Allah akıl erdirirsiniz diye size âyetlerini böyle açıklar.
Boşanan Kadına Mut'a Vermenin (Faydalandırmanın) Hükmü:
İlim adamları bu âyet-i kerîme hakkında farklı görüşler ortaya atmışlardır.
Ebû Sevr der ki: Bu âyet-i kerîme muhkemdir. Boşanan her kadın için mut'a vardır. ez-Zührî de böyle demiştir. ez-Zührî: Hatta kocası tarafından boşanan cariye için dahi bu bir haktır, der. Saîd b. Cübeyr de böyle demiştir: Boşanan her kadın için mut'a vardır. Bu, Şâfiî'nin bu âyet-i kerîme ile ilgili iki görüşünden birisidir.
Mâlik der ki: Boşanmış her kadının -ister iki talâk ile ister bir talâk ile boşanmış olsun, ister onunla gerdeğe girilmiş olsun ister girilmemiş olsun, ister mehrini tayin etmiş olsun ister etmemiş olsun- mut'a hakkı vardır. Bundan tek istisna mehri tesbit edilmiş olup kendisiyle gerdeğe girmeden önce boşanan kadındır. Böylesine mehrin yarısı yeterlidir. Şayet bu kadın için mehir de tesbit edilmemiş ise, o takdirde mehr-i misilden daha az veya daha çok olsun mut'a hakkı vardır. Bu mut'anın da bir sınırı yoktur. Mâlik'ten bu görüşü İbnu'l-Kasım nakletmiştir.
İbnu'l-Kasım el-Müdevvene'de "İrhau's-Sütur" (Gerdek için perdelerin indirilmesi) bahsinde der ki: Yüce Allah bu âyet-i kerîme gereğince boşanan her kadına mut'ayı bir hak olarak tesbit etmiştir. Bundan sonra ise öteki âyette kendisi için mehir tayin edilmiş olup gerdeğe girmediği kadını istisna edip onu mut'a kapsamının dışında tutmuştur, (bk. 2/237. âyet) İbn Zeyd ise diğer âyetin bu âyeti neshettiğini ileri sürmüştür.
İbn Atiyye der ki: İbnu'l-Kasım nesh lâfzından kaçınarak itisna lâfzına sığınmıştır. Böyle bir yerde ise istisna uygun düşmez. Aksine bu Zeyd b. Eslem'in söylediği gibi katıksız bir neshtir. İbnu'l-Kasım yüce Allah'ın:
"Boşanan kadınlar lehine.." âyetinin bütün boşanmış kadınları kapsadığı ilkesine bağlı kaldığı takdirde kaçınılmaz olarak burada neshin olduğunu da söylemek zorunda kalacaktır.
Atâ b. Ebi Rebah ve başkaları ise şöyle demektedirler: Bu âyet-i kerîme kendileriyle geredeğe girilmiş dul kadınlar hakkındadır. Çünkü daha önceden bir başka âyette kendileriyle gerdeğe girilmemiş kadınların mut'asından söz edilmiştir. Bu görüşe göre; kendileriyle temas edilmeden önce mehirleri tayin edilmiş olanlar hiçbir şekilde kendileriyle gerdeğe girilmemiş kadınların kapsamına girmez. Bu da yüce Allah'ın:
"Kendilerine mehir tayin etmemiş iken hanımları dokunmadan önce boşarsanız..." (el-Bakara, 2/237) âyet-i kerimesinin bu türden kadınları tahsis edici olduğunu söylemek demektir. Ne zaman ki: Bu gelen ifade onu da kapsar denilebiliyor ise; o vakit burda nesih sözkonusu olur, aksi sözkonusu olmaz.
Mut'a Hakkı Olmayan Kadınlar:
Diğer görüşünde Şâfiî de şöyle demektedir: Ortada temas ve mehir tesbiti sözkonusu olmamak şartıyla, gerdeğe girilmeden önce boşanan kadın dışında herhangi bir kadının mut'a hakkı yoktur. Çünkü mehrin bir miktarına hak kazanan bir kadın mut'adaki hakkına ihtiyaç duymaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın zevceleri hakkında yüce Allah'ın:
"Gelin size mut'a vereyim" (el-Ahzab, 33/28. âyet 4. başlık) âyeti ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bunu tatavvu' olarak yapmış olduğuna hamledilir, yoksa bu onun için vacip değildi. Yüce Allah'ın:
"Sizin onlar aleyhine sayacağınız bir iddet yoktur. Onları metalandırın" (el-Ahzab, 33/19) âyeti de yine mehri tesbit edilmemiş olan kadın hakkında kabul edilmiştir. Şâfiî der ki: Mehri tayin edilmiş olan kadın temastan önce boşanacak olursa mut'a hakkı yoktur. Çünkü böyle bir kadın kendisiyle cima olmaksızın mehrin yarısını almıştır. Zifafa girilmiş olan kadın boşanıldığı takdirde ise, mut'a hakkı vardır. Çünkü mehir cima karşılığında sözkonusu olur. Mut'a ise akdi kabul etmek sebebiyle sözkonusudur. Şâfiî hul' ve mübâree yapan kadın lehine de mut'ayı vacip kabul etmiştir.
Mâlik'in arkadaşları der ki: Kendisi birşeyler verdiği halde fidye veren (hul' yapan) kadın hakkında nasıl mut'a sözkonusu olur? Böyle bir kadın nasıl meta alabilir? Hul' yaparak, fidye ödeyerek, ibra yaparak, sulh yaparak, lian yaparak yahut azad edilip ayrılığı tercih ederek ayrılan bir kadın için, ister onunla gerdeğe girilmiş olsun ister girilmemiş olsun, kocası ister onun mehrini tesbit etmiş olsun ister etmemiş olsun mut'a hakkı yoktur. Buna dair açıklamalar daha önceden etraflıca geçmiş bulunmaktadır, (bk. el-Bakara, 2/236. âyet 6. başlık).
243. Âyetin Tefsiri
Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara: "Ölün" dedi. Sonra da onları diriltti. Gerçekten Allah, insanlara lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1- Ölümden Korkanlar:
Yüce Allah'ın:
"Görmedin mi?" âyetindeki görmek'ten kasıt kalbî görüştür. Bilmedin mi anlamındadır. Sîbeveyh'e göre ise; sen bu gibi kimselerin işlerine, durumlarına dikkat etmedin mi anlamındadır. (Arapça'da) böyle bir görme'nin ise iki mef'ûle ihtiyacı yoktur.
Ebû Abdurrahman es-Sülemî bu âyeti "radıyallahü anh" harfini cezimli olarak diye okumuştur. Hemze, ayrıca onun yerine geçecek bir hareke vermeksizin hazfedilmiştir. Çünkü bu kelimenin aslının son harfi "Hemze"dir.
Âyet-i kerimede sözü geçenlerin kıssasına gelince; bunlar aralarında vebanın başgösterdiği İsrailoğullarından bir kavim idiler. "Dâverdân" denilen bir kasabada yaşıyorlardı. Vebadan kaçmak kastıyla kasabalarından çıktılar, bir vadide konakladılar. Yüce Allah da onların canını aldı. İbn Abbâs der ki: Bunlar dört bin kişi idiler. Taundan kaçmak kastıyla çıkıp şöyle dediler: Ölümün bulunmadığı bir yere gidelim. Yüce Allah da onların canını aldı. Bir peygamber onların bulunduğu yerden geçti, yüce Allah'a dua etti, Allah da onları diriltti.
Bunların sekiz gün veya yedi gün ölü kaldıkları söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
el-Hasen der ki: Onlara ceza olmak üzere ecellerinden önce Allah onları öldürdü. Daha sonra ecellerinin geri kalan kısmını yaşamak üzere onları diriltti. Denildiğine göre Allah onları peygamberlerinden birisine mucize olmak üzere diriltmiştir. Bu peygamberin adının Şem'ûn olduğu söylenmektedir. en-Nekkâş'ın naklettiğine göre bunlar hummadan kaçmak istemişlerdi. Bir diğer görüşe göre ise bunlar cihaddan kaçmışlardı. Allah, peygamber Hazkiel aracılığıyla onlara cihadı emredince cihadda öldürülmekten korktukları için ölümden kaçmak arzusuyla yurtlarından çıktılar. Allah ise, kendilerini ölümden hiçbir şeyin kurtaramayacağını onlara göstermek üzere onları öldürdü, daha sonra tekrar diriltti ve yüce Allah'ın:
"Allah yolunda Savaşınız" âyeti ile cihadı emretti. Bu açıklama da ed-Dahhâk'a aittir.
İbn Atiyye der ki: Bütün bu anlatılanların senedleri gevşektir Âyet-i kerimeden anlaşılması gereken şudur: Yüce Allah, Peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e dikkat çekmek için ve kendi katından haberdar eden bir üslup ile insanlardan bir topluluğa dair haber vermektedir. Bunlar ölümden kaçmak arzusuyla yurtlarından çıktılar, yüce Allah da onları öldürdü, sonra da onları diriltti. Hem kendilerine, hem de onlardan sonra gelen herkese, öldürmenin ancak yüce Allah'ın elinde olduğunu, başkasının elinde olmadığını göstermek için bunu yapmıştır. Herhangi bir kimsenin korkmasının veya bu konuda aldanışa düşmesinin hiçbir anlamı yoktur.
Yüce Allah bu âyet-i kerimeyi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetinden mü’min olanlara cihadı emretmesine bir mukaddime kılmıştır. Bu da Taberî'nin görüşüdür. Âyet-i kerimenin söz dizisinin zahirinden anlaşılan da budur.
Binlerce Kişi Oldukları Halde Ölümden Korkanlar:
Yüce Allah'ın:
"Binlerce kişi oldukları halde" âyeti ile ilgili olarak Cumhûr şöyle demektedir: Burada "binlerce (anlamına gelen: ulûf)" kelimesi, "bin" (anlamına gelen elf) kelimesinin çoğuludur. Kimisi, altıyüzbin kişi idiler, derken seksen bin kişi idiler de denilmiştir. İbn Abbâs kırkbin kişi olduklarını söylemektedir. Ebû Mâlik; otuz bin, es-Süddî; otuzyedi bin kişi idiler, der. Yetmiş bin kişi idiler, de denilmiştir. Bunu da Atâ b. Ebi Rebah söylemiştir. Yine İbn Abbâs'tan kırk bin kişi ve sekiz bin kişi oldukları da rivâyet edilmiştir. Bunu ondan İbn Cüreyc rivâyet etmiştir. Yine İbn Abbâs'tan sekiz bin ve dört bin kişi oldukları da rivâyet edilmiştir, üç bin kişi de denilmiştir.
Fakat doğru olan bunların sayılarının on bin kişiden fazla olduğudur. Çünkü yüce Allah'ın:
"Binlerce kişi oldukları halde" âyetinde cem'u’l-kesre açokluk çoğulub kipi kullanılmıştır. On bin ve aşağısında "ulûf abinlerceb" tabiri kullanılmaz.
İbn Zeyd bu kelime hakkında şöyle demektedir: Bu kendileri birbirleriyle ülfet halinde idiler (yani kaynaşmış idiler) demektir. Yani kavimlerinin ayrılığı ya da aralarındaki fitne dolayısıyla yurtlarından çıkmamışlardı. Onlar birbirleriyle kaynaşmış durumda idiler. Fakat bu kesim, onlara muhalefet ederek kendi kanaatlerince ölümden kaçmak ve hayatta kalmak arzusuyla yurtlarından çıktılar. Allah da kanaatlerince kurtuluşa erdikleri yerde onları öldürdü.
Bu açıklamaya göre "ulûf kelimesi (alışmış kaynaşmış anlamına gelen) âlif in çoğuludur. Tıpkı câlis ve cülus (oturan oturanlar) kelimesinde olduğu gibi.
İbnu'l-Arabî der ki: Yüce Allah onlara ceza olmak üzere bir süre onları öldürdükten sonra diriltti. Ceza olarak öldürmekten sonra ise bir hayat vardır. Ecelin sonu dolayısıyla gelen ölümden sonra ise dünya hayatı olmaz.
Mücâhid der ki: Bunlar diriltildikleri vakit kavimlerine geri döndüler. Bir zamanlar ölmüş olduklarını biliyorlardı. Fakat ölümün hali, rengi yüzlerinde duruyordu. Onlardan herhangi bir kimse bir elbise giydi mi mutlaka kirli bir kefene dönüşüverirdi. Bu durumları kendileri için takdir edilmiş bulunan ecelleri gelip ölene kadar sürüp gitti.
İbn Cüreyc'in İbn Abbâs'tan naklettiğine göre işte; bu koku, bugüne kadar İsrailoğullarına mensup o kol üzerinde kalmış bulunmaktadır.
Rivâyet edildiğine göre; bunlar Irak'ta Vasıt taraflarında idiler. Denildiğine göre; bunlar cesetleri koktuktan sonra diriltildiler. İşte o koku bugüne kadar onların nesillerinde hâlâ vardır.
2- Ölüm Korkusu:
"Ölüm korkusuyla" yani böyle bir korku sebebiyle yurtlarından çıktılar. Bu âyette
"korku" anlamındaki "hazer" kelimesi mefûlün leh olduğu için nasb edilmiştir. Allah da onlara:
"Ölün" dedi. Bu emir tekvinî bir emirdir. Onlara bu şekilde seslenildi ve kendilerine
"ölün" denildiğini kabul etmek de uzak bir ihtimal değildir. İki meleğin onlara:
"Ölün" diye seslendiği ve bunun üzerine öldükleri de nakledilmiştir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Yüce Allah onlara iki melek vasıtasıyla
"ölün" buyurdu... Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
3- Kaçışın Ölüme Faydası Var mı? Veba ve Benzeri Hastalıklardan Kaçmanın Hükmü:
Bu husustaki görüşlerin en sahih, en açık ve en meşhur olanları, bunların vebadan kaçmak arzusuyla, çıkmış olduklarıdır. Bunu Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs'tan rivâyet etmiştir. İbn Abbâs der ki: Bunlar taundan (vebadan) kaçmak arzusuyla çıktılar ve öldüler. Peygamberlerden birisi Allah'a dua ederek Rablerine ibadet etsinler diye onları diriltmesini istedi; Allah da onları diriltti.
Bu âyet-i kerîme hakkında Amr b. Dinar da der ki: Bulundukları kasabada tâûn başgösterdi. Bir kısmı kasabadan dışarı çıktı, bir kısmı da orda kaldı. Çıkanlar geriye kalanlardan fazla idiler. Ordan çıkanlar kurtuldular, kalanlar ise öldüler. İkinci bir veba daha başgösterince pek azı müstesna toptan çıktılar. Allah da hayvanlarıyla birlikte canlarını aldı, sonra da onları diriltti. Kasabalarına geri döndüklerinde, zürriyetlerinin üreyip çoğaldığını gördüler. el-Hasen der ki: Taundan korunmak kastıyla çıktılar, aynı anda Allah onların da hayvanlarının da canlarını aldı, sayıları kırk bin kişi idi.
Derim ki: İşte bu âyet-i kerimede hükümlerin esasını bu teşkil etmektedir. Lâfız Buhârî'nin olmak üzere hadis İmâmları Âmir b. Sa'd b. Ebî Vakkas'tan şunu rivâyet etmektedirler: Âmir, Usame b. Zeyd'i (babası) Sad'a şunları anlatırken dinlemiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) taundan söz etmiş ve şöyle buyurmuş: "O geçmiş ümmetlerden birisinin kendisiyle azâb edildiği bir azap veya musibet (ricz)dir. Sonra ondan geriye bir kısmı kalmış, kimi zaman gider kimi zaman gelir. Her kim onun bir yerde başgösterdiğini işitirse sakın oraya gitmesin. Her kimin de bulunduğu yerde başgösterirse ordan kaçarak dışarı çıkmasın." Buhârî, Hiyel 13, Tıb 30; Müslim, Selâm 92, 93, 95, 96; Ebû Dâvûd, Cenâiz 6; Muvatta’', el-Câmi' (Medine) 23.
Bunu ayrıca Ebû Îsa et-Tirmizî de rivâyet etmiş olup şöyle demiştir: Bize Kuteybe anlattı, bize Hammâd b. Zeyd, Amr b. Dinar'dan haber verdi. Amr, Âmir b. Sa'd'dan o Usame b. Zeyd'den rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) taundan söz etmiş ve şöyle buyurmuş: "O İsrailoğullarından bir kesim üzerine gönderilmiş bir azap veya bir musibetin (riczin) kalıntısıdır. Bulunduğunuz yerde başgösterirse oradan çıkmayınız. Olmadığınız yerde başgösterirse oraya gitmeyiniz." Tirmizî: Hasen sahih bir hadistir, demiştir. Tirmizî, Cenâiz 66.
İşte Abdurrahman b. Avf, Muvatta’' ve diğerlerinde meşhur olduğu üzere, kendilerine bu konudaki hadisi Serğ'den döndüklerinde haber vermesi üzerine döndüklerinde Ömer ve ashab-ı kiramın (Allah hepsinden razı olsun) uygulamaları bu hadislerin gereği idi. Bu uzunca rivâyet için bk. Buhârî, Tıb 30, Hıyel 13; Müslim, Selâm 98; Muvatta’', el-Câmi (Medine), 22; Müsned, I, 194. Bazıları vebadan ve hastalığın bulunduğu bir yerden kaçışı hoşgörmemiştir. Âişe (radıyallahü anha)'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Vebadan kaçmak Savaştan kaçmak gibidir. Hazret-i Ömer'in Şam'a gittiği sırada Ebû Ubeyde ile başından geçen olay bilinen bir olaydır. Bunda Hazret-i Ömer'in geri döndüğü kaydedilmektedir.
Taberî der ki: Hazret-i Sa'd yoluyla gelen Hadîs-i şerîfte şuna delalet vardır: Başgöstermeden önce hoşa gitmeyen şeylerden sakınmak, bastırmadan önce korkulacak şeylerden uzak durmak kişinin görevidir. Bunların gelip çatmasından sonra ise sabretmek ve tahammülsüzlük göstermemek de kişinin görevidir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vebanın bulunduğu bir yerde bulunmayana, vebanın başgösterdiği yere girmeyi yasakladığı gibi; başgöstermesihden sonra da orada bulunan kimselerin de kaçmak arzusuyla ordan çıkmasını yasaklamıştır. İşte çeşitli işlerin kötü musibetlerinden sakınmak durumunda olan herkesin uyması gereken hüküm de budur. Bu tür gailelerde de izlenecek yol, tâûndaki yolun aynısıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyeti de buna benzer manayı ifade etmektedir: "Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Allah'tan afiyet dileyiniz. Fakat onlarla karşılaştığınız takdirde de sabır gösteriniz." Buhârî, Cihâd 112, 156, Temenni 8 (kısmen); Müslim, Cihâd 20; Ebû Dâvûd, Cihâd 89; Dârimî, Siyer 6
Derim ki: İşte bu konuda sahih olan budur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın âyetinin gereği de budur. Onun hayırlı ve şerefli ashabının (Allah onlardan razı olsun) uygulaması da bu şekildedir. Hazret-i Ömer, kendisine: "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" deyip tutumuna karşı çıkınca Ebû Ubeyde'ye şöyle demişti: "Keşke bu sözleri senden başka bir kimse söylemiş olsaydı ey Ebû Ubeyde, evet Allah'ın kaderinden Allah'ın kaderine kaçıyoruz."
Bunun anlamı şudur: İnsanın lehinde olsun aleyhinde olsun Allah'ın kendisi hakkında takdir ettiğinden kurtulmasına imkan yoktur. Fakat şanı yüce Allah korkulacak şeylerden ve helake götürecek şeylerden sakınmayı bizlere emretmiştir. Hoşlanılmayan şeylerden bütün gücümüzü ortaya koyarak sakınmamızı istemiştir. Devamla Hazret-i Ömer Ebû Ubeyde'ye şöyle demiştir: Bana söyle, senin develerin olsa ve sen birisi verimli öbürü ise kurak iki ayrı tarafı bulunan bir vadiye insen, develerini verimli tarafından otlatacak olsan Allah'ın kaderiyle otlatmış, kurak tarafında otlatırsan da Allah'ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın?
Hazret-i Ömer daha sonra bulunduğu o yerden geriye Medine'ye döndü. Bk. 1 no'lu not.
el-Kiya et-Taberî der ki: Takdir edilmiş bulunan eceller her ne kadar artmıyor ve eksilmiyor ise de kâfirler yahut yol kesenler, kendilerine hücum edenlere karşı koyamayacak kadar güçsüz bir beldeye yönelecek olurlarsa, o belde halkının önlerinden çekilme haklarına sahip oldukları hususunda bir görüş ayrılığı bilmiyoruz.
Şöyle de denilmiştir: Vebanın başgösterdiği yerden kaçışın yasaklanış sebebi şudur: Vebanın olduğu yerde bulunan kişi ondan payını almış (mikrop kendisine bulaşmış) olabilir. Çünkü o yerde yaşayanlar bu genel hastalığın sebebi hususunda ortakdırlar. Bundan dolayı onun kaçmasının bir faydası yoktur.
Aksine kendisine bulaşmış bulunan vebanın sebeplerine bir de yolculuğun sıkıntılarını ilave eder. Böylelikle acıları kat kat olur, zarar çoğalır. Yolun her tarafında bu kaçanlar ölüp gider ve dar olsun geniş olsun her bir yolda bu hastalığa yakalanıp ölenler bırakılır, gidilir. Bundan dolayı; vebadan kaçıp da kurtulan herhangi bir kimse yoktur, denilmektedir. Bunu da İbnu'l-Medainî nakletmiştir. Bu hususta öğüt olarak yüce Allah'ın şu âyeti yeterlidir: "Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara; ölün, dedi."
Belki de böyle bir kimse kaçar ve kurtulursa şöyle der: Ben oradan kaçtığım için ondan kurtuldum. Bu sefer de onun akidesinde bozukluk baş gösterir.
Özetle, belirttiğimiz hususlar dolayısıyla vebadan kaçış yasaklanmıştır. Çünkü bu şekilde kaçış şehirleri boşaltır. Ayrıca şehirlerde oralardan çıkışları kendilerine zor gelecek mustaz'af kimseler de mutlaka vardır. Ve bunlar oradan çıkma imkânını bulamayabilirler. Şehirlerin temel esasları ve mustaz'afların yardımcıları olan varlıklı kimselerin şehirleri bırakıp boşaltmalarından rahatsız olurlar, sıkıntısını çekerler.
Diğer taraftan veba bir yerde oldu mu, sağlam olanın, sakınma ve zarar bulunan yerlerden çekilme esasına riâyet ederek; herhangi bir kimse oraya gitmesin. İnsan nefsini şaşırtan vehimleri bertaraf etmek kastıyla da kimse oraya gitmesin. Bu hastalığın bulunduğu yere girmekte helâk sözkonusudur. Bu ise yüce Allah'ın hükmü gereğince câiz değildir.
Çünkü canı hoşa gitmeyen şeylerden korumak vaciptir. Böyle bir yere giren kimsenin: Eğer ben böyle bir yere girmemiş olsaydım, hoşuma gitmeyen bir durum başıma gelmezdi; demek suretiyle itikadında bir bozukluğun başgöstermesinden de korkulur. İşte tâûnun, (veba ve benzeri bulaşıcı hastalıkların) bulunduğu bir yere girmenin ya da oradan çıkmanın yasaklanışının faydası budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İbn Mes'ûd şöyle demiştir: Tâûn, ikamet eden kimse hakkında da kaçan kimse hakkında da bir fitnedir. Ordan kaçan kimse; ben kaçışımla kurtuldum, der. Orda kalan bir kimse ise; burada kaldım ve öldüm, der. İşte cüzzamlı olan kimseye bakmanın mekruh oluşuna dair soru sorulduğunda İmâm Mâlik şu cevabıyla buna benzer bir duruma işaret etmiştir: Ben bu hususta bir kerahet olduğuna dair birşey işitmedim. Bununla birlikte gördüğüm kadarıyla buna dair gelen yasak, ancak onun hatırında yer edecek birşeyin kendisini dehşete düşürmesi yahut korkutması endişesinden başkası da değildir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) veba hakkında şöyle buyurmuştur: "Sizler onun bir yerde başgösterdiğini işitirseniz olduğu yere gitmeyiniz, bulunduğunuz yerde başgösterirse ondan kaçmak kastıyla da çıkmayınız." Bu başlığın baş taraflarında geçen bu hadisin kaynakları orada gösterilmiştir.
Yine İmâm Mâlik'e ölümün ve türlü hastalıkların başgösterdiği bir belde hakkında soru sorularak böylesi bir yerden çıkmak mekruh mudur diye sorulmuş o da: Çıkmasının veya orada ikamet etmesinin bir sakıncasını görmüyorum, diye cevap vermiştir.
4- Vebanın Bulunduğu Bir Yerden Kaçmak Kastı Olmaksızın Çıkış:
Hazret-i Peygamber'in: "Sizin bulunduğunuz yerde veba başgösterirse ondan kaçmak kastıyla çıkmayınız" âyetinde taunun bulunduğu beldeden, ondan kaçmak kastı ile olmayarak çıkışın câiz oluşuna delil vardır. Şu kadar var ki, kendisine isabet eden birşeyin isabet etmemesinin sözkonusu olmayacağına inanması gerekir. Aynı şekilde giren bir kimsenin de; -oraya girişinin Allah'ın kendisi için takdir etmemiş olduğu bir kaderi kendisinin başına getirmeyeceğine kesin olarak inanırsa- oraya girmesi mubah olur ve belirttiğimiz şekilde oradan çıkış da onun için mubah olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
5- Tâûn'a (Veba ve Benzeri Öldürücü Bulaşıcı Hastalıklara) Sabretmenin Fazileti:
Bu başlık, tâûna sabretmenin faziletine ve bu faziletin açıklanmasına dairdir. Tâûn kelimesi "ta'n"dan "fâûl" veznindedir. Şu kadar var ki bu kelime aslından uzaklaştırılınca, veba sebebiyle genel şekildeki ölüme delalet edecek anlamında kullanıldı. Bu açıklamalar el-Cevherî'ye aittir.
Hazret-i Âişe yoluyla gelen bir hadiste de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Ümmetimin yok oluşu ta'n ve tâûn ile olacaktır." Hazret-i Âişe dedi ki: Ta'nın ne olduğunu bildik. Peki tâûn nedir? Şöyle buyurdu: "(Tâûn) devenin karnının alt taraflarında derinin inceldiği yerlerde ve koltuk altlarında çıkan guddeye benzer bir guddedir." Müsned, VI, 145, 255. Ayrıca bk. el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, II, 311, 314-315
Âl-imler der ki: Bu vebayı yüce Allah kulları arasından isyan edenlere ve kâfirlere bir ceza ve bir intikam olmak üzere de gönderebilir, salihler için bir şehadet ve bir rahmet olmak üzere de gönderebilir. Nitekim Muaz b. Cebel Amaebvâs tâûnu esnasında şöyle demiştir: Bu sizin için bir şehadet, bir rahmet ve Peygamberinizin duasıdır. Allah'ım, Muaz'a ve onun aile halkına rahmetinden paylarını ver. Muaz (radıyallahü anh) avucunda tâûn hastalığına yakalandı.
Ebû Kilabe dedi ki: Ben şehadetin ve rahmetin ne olduğunu biliyorum. Fakat peygamberimizin duası nedir bunu bilemedim. Buna dair sordum, bana şöyle denildi: Peygamber asalât ve selam onab yüce Allah'a ümmetini birbirleriyle Savaşarak öldürmemelerini dua edip de bu duası kabul olunmayınca; ümmetinin yok olup bitmesinin ta'n ve tâûn ile olmamasını dua edip istedi.
Hazret-i Cabir'den ve başkasından Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Taundan kaçan bir kimse, Savaştan kaçan kimse gibidir. Tâûn esnasında sabreden kimse de Savaşta sabreden kimse gibidir." Yakın ifadelerle: el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, II. 315
Buhârîde de Yahya b. Ya'mer'in Hazret-i Âişe'den rivâyetine göre Hazret-i Âişe ona şunu haber vermiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a tâûn hakkında soru sormuş, Allah'ın peygamberi de ona şunu bildirmiş: "O yüce Allah'ın dilediği kimselere gönderdiği bir azap idi. Allah onu mü’minlere rahmet kılmıştır. Bulunduğu yerde tâûn başgösterir de sabrederek Allah'ın kendisine yazdığından başkasının ona asla isabet etmeyeceğini bilerek, sabrederek, o beldede kalan bir kula mutlaka şehidin ecri gibi bir ecir vardır." Yakın ifadelerle: el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, II. 315 İşte bu, Hazret-i Peygamber'in: "Tâûn bir şehadettir, mat'ûn da şehittir" hadisini açıklamaktadır. Yani tâûn hastalığına sabreden Allah'tan ecrini uman ve kendisine Allah'ın yazmış olduğundan başkasının asla isabet etmeyeceğini bilen kimse (bu haliyle ölürse şehiddir). İşte bundan daloya Muaz b. Cebel (radıyallahü anh) bu hastalıktan ölmeyi temenni etmiştir. Çünkü o, bu şekilde ölenin şehid olduğunu biliyordu. Tâûndan korkup çekinen, ondan tiksinen ve kaçan kimseye gelince böylesi hadisin kapsamına girmez. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Taûn'un şehadet olduğunu belirten hadisler: Buhârî, Cihâd 30, Tıb 30; Müslim, îmare 166; Nesâî, Cenaiz 112, Dârimî, Cihâd 22; Taundan ölenin şehid olduğunu belirten hadisler: Buhârî, Tıb 30; Müslim, İmâre 164, Iö5
6- Taundan Kaçış îslâm Âl-imine Yakışmaz:
Ebû Ömer der ki: İlim sahipleri arasında herhangi bir kimsenin taundan kaçtığına dair bir bilgi bana ulaşmış değildir. Ancak İbnu'l-Medâinî'nin zikrettiği müstesnadır. Buna göre Ali b. Zeyd b. Cüd'ân, taundan es-Seyyale denilen yere kaçmıştır. Her Cuma gelir, cumaya katılır ve geri dönerdi. Cumaya gelip katıldığında arkasından yüksek sesle: Taundan kaçtı, diye söylüyorlardı. es-Seyyale'de öldü. İbnu'l-Medâinî der ki: Amr b. Ubeyd ile Ribat b. Muhammed de er-Ribatiyye denilen yere kaçmışlardır. İbrahim b. Ali el-Fukaymî bu hususta şunları söylemiştir:
"Ne zaman ki ölüm yalanlayıcı herkesi korkutup alelacele kaçırınca
Ben sabrettim, fakat ne Ribat ne de Amr sabretti."
Ebû Hâtim de el-Esmaî'den şöyle dediğini nakletmektedir: Basralılardan birisi taundan kaçıp eşeğine bindi, aile halkıyla birlikte Sefevan denilen yere doğru gitti. Arkasından kervan şarkıcılarından birisinin nağmeli olarak şunları söylediğini işitti:
"Ne eşek sırtında Allah'ın kaderi geçilebilir
Ne de koruması sağlam uçan bir kuşun üzerinde ölüm takdir edildiği vakit gelecektir
O vakit Allah da yürüyenin önüne çıkıverecektir."
el-Medâinî de şöyle der: Abdülaziz b. Mervan'ın valiliği sırasında Mısır'da tâûn başgösterdi. O da taundan kaçarak çıkıp giderken Süker ismi verilen es-Said kasabalarından bir kasabada konakladı. Oraya konakladığı sırada Abdülmelik b. Mervan'ın bir elçisi onun yanına geldi. Abdülaziz: Ona adın ne? diye sorunca adam: Müdrik oğlu Talib (Müdrik; yetişip kavuşan, talib ise önden gideni kovalayan, demektir) dedi. Bunun üzerine Abdülaziz: Eyvah dedi. Gördüğüm kadarıyla Fustat'a geri dönemeyeceğim. Ve konakladığı kasabada öldü.
244. Âyetin Tefsiri
Allah yolunda Savaşın ve bilin ki muhakkak Allah, Semî'dir, Alimdir.
Cumhûrun görüşüne göre bu Allah yolunda Savaşmak üzere Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetine yönelik bir hitaptır. Allah yolunda Savaş ise Allah adının en üstün ve yüce olması niyet edilerek yapılan Savaştır. Allah'ın yollan ise pek çoktur. Bütün yollar hakkında genel bir tabirdir. Nitekim yüce Allah:
"De ki: İşte bu benim yolumdur.." (Yusuf, 12/108) diye buyurmaktadır.
Mâlik der ki: Allah'ın yolları pek çoktur. Kendisi dolayısıyla yahut onda veya kendisi uğrunda Savaşılmayacak tek bir yol yoktur. Bunların en büyüğü ise İslâm dinidir. Bu hususta da görüş ayrılığı yoktur. Bir diğer görüşe göre ise burada hitap İsrailoğullarından diriltilen kimseleredir. Bu görüş İbn Abbâs ve ed-Dahhâk'tan rivâyet edilmiştir. Buna göre âyetin başında yer alan "vav" harfi daha önce geçen emre atıf harfidir. İfadede de söylenmemiş ve takdiri şöyle olan bir söz var demek olur: Ve yüce Allah onlara ... Savaşınız, diye buyurdu.
Birinci görüşe göre ise "vav" harfi belli bir cümleyi daha önce geçen cümleye atfetmektedir. O takdirde söz arasında söylenmemiş bir ifade takdirine ihtiyaç yoktur. en-Nehhâs der ki:
"... Savaşınız" âyeti yüce Allah tarafından mü’minlere verilmiş bir emir olup, bu sözü geçenlerin kaçtığı gibi siz de kaçmayınız, demektir.
"Ve bilin ki muhakkak Allah Semidir." Sözü geçen bu kimselerin dedikleri gibi siz de söylerseniz o söylediğinizi işitir ve bununla neyi kastettiğinizi bilendir (Alîmdir).
Taberî der ki: Burada Savaşma emri öldükten sonra diriltilenlere verilmiştir, diyenlerin sözlerinin açıklanabilir bir tarafı yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
245. Âyetin Tefsiri
Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kimdir? Allah da ona o verdiğini kat kat artırır. Allah daraltır, genişletir. Siz yalnız O'na döndürüleceksiniz.
Yüce Allah'ın bu âyetine dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız.
1- Âyetler Arası İlişki ve Nüzul Sebebi:
Şanı yüce Allah cihad ve hak yolunda Savaşı emrettikten sonra
"Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kimdir" âyeti ile bu uğurda infakta bulunmayı teşvik etmektedir. Hak uğrunda Savaşın emrediliş sebebi ise, İmâm Mâlik’in de ifade ettiği gibi, şeriatte kendisi uğrunda ve kendisini korumak maksatıyla Savaşın câiz olmadığı hiçbir şey yoktur. Bunların en büyüğü ise İslâm dinidir. İşte bu âyetin kapsamına Allah yolunda Savaşan kimse girmektedir. Çünkü bu uğurda Savaşan kişi, sevap umudu ile bu uğurda borç vermektedir. Nitekim Hazret-i Osman (radıyallahü anh) zorluk ordusu (diye bilinen) Tebuk gazvesi'nde (ordunun büyük bir bölümünün ihtiyaçlarını karşılarken) böyle yapmıştır.
"Kim" anlamındaki âyet, mübtedâ olarak merfû'dur. ism-i işareti onun haberi, ism-i mevsulu onun sıfatıdır. Bedel de kabul edilebilir.
Bu âyet-i kerîme nazil olunca Ebû'd-Dahdâh Rabbinden sevap umarak hemen malını tasadduk etme yoluna gitti. Bize şeyh fakih, İmâm, muhaddis, kadı -nesebi ve mezhebiyle- Eş'ari Ebû Âmir Yahya b. Ahmed b. Menî' Kurtuba'da -Allah onu tekrar İslâm'ın hakimiyetine iade etsin- 628 (hicrî) yılı Rabiulahir ayında benim tarafımdan ona kıraaten haber verdi, dedi ki: Bize babam icazet yoluyla haber vererek dedi ki: Ben Ebû Bekir Abdulaziz b. Halef b. Medyen el-Ezdî'nin önünde okudum. O Ebû Abdullah b. Sa'dûn'dan onun huzurunda okunurken o da dinleyerek, dedi ki: Bize Ebû'l-Hasen Ali b. Mehrân anlatarak dedi ki: Bize Ebû'l-Hasen Muhammed b. Abdullah b. Zekeriyya b. Yahya en-Neysaburî 366 yılında anlatarak dedi ki: Bize amcam Ebû Zekeriyya Yahya b. Zekeriyya bildirerek dedi ki: Bize Muhammed b. Hazret-i Muâviye b. Salih anlatarak dedi ki: Bize Halef b. Halife, Humeyd el-A'rec'den anlattı. Humeyd, Abdullah b. el-Haris'ten o Abdullah b. Mesud'dan rivâyetle dedi ki:
"Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kimdir?" âyeti nazil olunca Ebû'd-Dahdah dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, yüce Allah bizden ödünç mü istiyor? Hazret-i Peygamber: "Evet ey Ebû'd-Dahdah" deyince Ebû'd-Dahdah: Bana elini göster, dedi. Hazret-i Peygamber ona elini uzattı. Ebû'd-Dahdah dedi ki: İçinde altıyüz hurma ağacı bulunan bahçemi şüphesiz ben Allah'a ödünç verdim. Daha sonra yürüyerek yola koyuldu, nihayet bahçeye vardı. (Hanımı) Umm ed-Dahdah çocuklarıyla birlikte bahçenin içerisindeydi. Ona: Ey umm ed-Dahdah diye seslendi. Hanımı: Buyû' r efendim, deyince; Oradan çık, dedi. Ben aziz ve celil olan Rabbime içinde altıyüz tane hurma ağacı bulunan bahçeyi borç verdim. et-Tirmizî, el-Hakim, Nevâdiru'l-Usûl, I, 587; Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, I, 746; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, III, 113-114.
Zeyd b. Eslem dedi ki: Yüce Allah'ın:
"Allah'a güzel bir ödünç yerecek olan kimdir?" âyeti nazil olunca Ebû'd-Dahdah şöyle dedi: Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Rasûlü, Allah'ın ödünç almaya ihtiyacı olmadığı halde o bizden borç mu istiyor? Hazret-i Peygamber: "Evet" buyurdu. "O vereceğiniz bu ödünç ile sizi cennete koymak istiyor." Ebû'd-Dahdah dedi ki: Ben Rabbime bir ödünç verecek olursam O da bana ve benimle birlikte bulunan Dahdah çocuklarına cenneti garanti ediyor mu? Hazret-i Peygamber: "Evet" diye buyurunca, Ebû'd-Dahdah bana elini ver dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona elini verince şöyle dedi: İki tane bahçem var. Birisi Sâfile'de, öteki Âl-iye'de. Allah'a yemin ederim, bunlardan başkasına da sahip değilim. İşte bu iki bahçeyi de Allah'a ödünç olarak veriyorum. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Onlardan birisini Allah'a ver, ötekini de kendinin ve çoluk çocuğunun geçimi için bırak." Ancak Ebû'd-Dahdah şöyle dedi: Seni şahit tutuyorum ey Allah'ın Rasûlü ki, ben bunların iyilerini yüce Allah'a tahsis ettim. Bu ise içinde altıyüz tane hurma ağacı bulunan bir bahçedir. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "O vakit buna karşılık Allah da seni cennetle mükâfatlandıracaktır." Ebû'd-Dahdah kalkıp Umm ed-Dahdah'ın yanına geldi. Umm ed-Dahdah çocuklarıyla birlikte hurma ağaçları altında dolaşıyordu. Ebû'd-Dahdah şu şiiri okudu:
Rabbim seni doğruluk yollarına iletti,
Hayrın ve istikametin yoluna,
Sevinç ve arzuyla bahçeden ayrıl!
Çünkü o, Kıyâmet günü karşılığı alınmak üzere bir borç verildi,
Ben onu yüce Allah'a ödünç verdim itaat ile,
Herhangi bir minnet ya da herhangi bir geri dönüş sözkonusu değildir;
Beklediğim tek şey, Rabbimiz huzuruna döneceğimde kat kat ecir almaktır.
Oradan kendin de çık, çocuklarla birlikte artık;
İyilik şüphesiz en hayırlı azıktır
Kişinin Kıyâmet gününe dünyadan göndereceği.
Umm ed-Dahdah da şu cevabı verdi: Satışın karlı olsun. Allah satın aldığın şeyi sana mübarek kılsın. Daha sonra Umm ed-Dahdah da ona şu beyitlerle cevap verdi:
Allah da sana hayır ve sevinç müjdesi versin.
Senin gibi birisi elinden geleni yapmış ve gerçekten samimi davranmıştır;
Allah çoluk çocuğuma nimetler verdi, ihsanlarda bulundu
Siyah güzel hurma ile ve parlak taze hurma ile;
Kul ise çalışır ve onun için çalıştığı vardır,
Geceler boyunca kazandığı günahlar ise aleyhinedir.
Daha sonra Umm ed-Dahdah çocuklarına yöneldi, ağızlarında bulunan lokmaları çıkartıp elbiselerine topladıkları hurmaları da orada dökmeye koyuldu ve sonunda öbür bahçeye geçti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: "Nice ağır salkım ve geniş ev, Ebû'd-Dahdah'ın olmuştur." Rivâyete oldukça özlü bir işaret olmak üzere: Müsned, III, 146, V, 90, 95'e bakılabilk
2- Âyet-i Kerîmenin Âyetlerini Yerine Getirme Açısından İnsanlar:
İbnu'l-Arabî der ki: Yaratıcının hükmü, hikmeti, kudreti, meşîeti, kaza ve kaderi gereğince insanlar bu âyet-i kerimeyi işitince birkaç kısma ayrıldılar ve üç bölük oldular. Birinci bölük aşağılık kimselerdir. Bunlar: Muhammed'in Rabbi muhtaçtır, bize ihtiyacı vardır. Biz ise zengin kimseleriz, dediler. Bu ise aklı başında herkesin açıkça anlayacağı büyük bir bilgisizliktir. Yüce Allah bunlara şu âyeti ile cevap verdi:
"Elbette ki Allah: «Muhakkak Allah fakirdir ve biz zenginiz,» diyenlerin sözlerini işitmiştir..." (Âl-i İmrân, 3/181)
İkinci kesim ise, bu âyeti işitince cimriliği ve eli sıkı tutmayı tercih etti, mala duydukları arzuyu öne geçirdi. Allah yolunda bir infakta bulunmadı. Bir kimseyi esirlikten kurtarmadı, kimseye de herhangi bir yardımı olmadi. Bütün bunları ise, itaatte bulunmaktan yana tembellik ve bu dünya yurduna bağlılık dolayısıyla yaptı.
Üçüncü kesim ise bu âyeti işitir işitmez, çabucak gereğini yerine getirmeye kalkıştı ve malı ile onun gereğini yerine getirmeyi tercih etti. Ebû'd-Dahdah (radıyallahü anh) ve başkalarının yaptığı gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
3- Karz ve Allah'a Ödünç Vermek:
Yüce Allah'ın:
"Güzel bir ödünç: Karz-ı hasen" âyetinde geçen "karz" kelimesi karşılığı beklenen, aranan herşeyin ismidir. "Filan filana bir karz verdi" denildiği zaman karşılığını alacak birşey verdi demektir. Şair Lebid şöyle demektedir:
"Sana bir karz verildiği vakit sen onun karşılığını ver!
Gerçek şu ki; delikanlıdır karşılık veren, deve değil."
Kırz da el-Kisaî'nin naklettiğine göre karzın bir başka söyleyişidir. İstikraz, karz talebinde bulunmak demektir. İkraz da karz vermek demektir. İktirâz da karz almak demek olur. ez-Zeccâc der ki: Karz, sözlükte iyi sınamaya da denilir, kötüsüne de denilir. Şair Umeyye der ki:
"Her kişiye yakında karzının karşılığı verilecektir, ister güzel
Yahut kötü olsun ve her kişi ne şekilde borç almışsa o şekilde borçludur."
Bir diğer şair de şöyle der:
"Karzlar misilleriyle karşılık görür
Hayra karşılık hayır, şerre karşılık da serdir."
el-Kisaî der ki: Karz, ödünç olarak verdiğin (ya da; önceden işlediğin) iyi ya da kötü ameldir. Kelime asıl anlamı itibariyle kesmek demektir. (Makas anlamına gelen) el-Mikrâz da burdan gelmektedir. Karşılığını vermek üzere malından bir parça kesip vermek anlamında "ikraz" tabiri kullanılır. Bir kavmin inkırazı demek, onların köklerinin kesilip helâk olmaları demektir.
Burada karz isimdir. Eğer böyle olmasaydı, burada (karz denilmeyip) ikraz denilmesi gerekirdi. Bu âyet-i kerimede karzın istenmesi, insanların anlayacakları bir şekilde âyetin ifade edilmesi ve alışageldikleri bir uslüpla onlara hitap edilmesi içindir. Çünkü yüce Allah Gani ve Hamid olandır. Fakat şanı yüce Allah, mü’minin ahirette sevabını umacağı şeyler karşılığında dünyada iken verdiği şeyleri bir karza (ödünce) benzetmiştir. Nitekim insanların cenneti almaları karşılığında can ve mallarını vermesini de -ileride yüce Allah'ın izniyle Tevbe Sûresi'nde açıklanacağı üzere (et-Tevbe, 9/111)- alışverişe benzetmiştir.
Denildiğine göre âyet-i kerimeden maksat fakirlere, ihtiyaç sahiplerine, sadaka vermeye, infakta bulunmaya ve Allah yolunda dinin zaferi için infakta bulunmaya teşvik etmektir. Şanı yüce Allah sadaka vermeyi teşvik etmek üzere her türlü ihtiyaçtan münezzeh ve yüce zatını kinaye yoluyla fakir gibi göstermiştir. Nitekim her türlü eksiklik ve acılardan takdis edilmiş bulunan yüce olan zatını da hasta, aç ve susuz diye kinaye yoluyla ifade etmiştir.
Sahih hadiste yüce Allah'tan haber verilerek şöyle buyurulmaktadır: "Ey Âdemoğlu, hastalandım, sen Beni ziyarete gelmedin. Senden yiyecek istedim, sen Bana yedirmedin senden su istedim Bana su vermedin." Âdemoğlu der ki: Rabbim, Sen âlemlerin Rabbi olduğun halde Sana nasıl su verebilirdim? Yüce Allah şöyle buyurur: "Filan kulum senden su istedi, sen de ona su vermedin. Şayet sen ona su vermiş olsaydın elbette bunu (karşılığını)nezdimdebulacaktın." Diğerleri hakkında da aynı şekilde soru sorunca yüce Allah, o şekilde cevap verecektir. Bu hadisi Müslim ve Buhârî rivâyet etmiştir. Müslim, Birr 43
Bütün bunlar ise kendisinden kinaye yoluyla söz edilenin şerefine, yüceliğine dikkat çekmek ve kendisine hitap edileni teşvik etmek sadedindedir.
4- Karz (Ödünç) Alanın Karzın Ödemesi İcabeder:
Ödünç alanın borcunu ödemesi gerekir. Çünkü yüce Allah şunu beyan etmektedir: Allah yolunda infak edenin bu infakı Allah yolunda zayi olmaz. Aksine yüce Allah kat'î olarak bunun sevabını geri verecektir. Ancak vereceği cevabı beyan etmeyip müphem bırakmıştır. Hazret-i Peygamber'den gelen rivâyette ise şöyle denilmektedir: "Allah yolunda yapılan bir infak yediyüz kata ve daha fazlasıyla katlanır." Müsned, IV, 346 yakın lâfızların Nitekim buna dair açıklamalar bu sûrede yüce Allah'ın:
"Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tek bir tohum gibidir.." (el-Bakara, 2/261) âyetini açıklarken gelecektir. Burada da yüce Allah:
"Allah da o verdiğini ona artırır" diye buyurmaktadır. Bunun ise bir sonu, bir sının yoktur.
5- Ödünç Vermenin Sevabı:
Ödünç vermenin sevabı büyüktür. Çünkü ödünç vermek suretiyle müslümanın darlığı genişletilir, sıkıntısı giderilir. İbn Mâce Sünen'inde Enes b. Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İsra'ya götürüldüğüm gece cennetin kapısı üzerinde şunun yazılı olduğunu gördüm: Sadaka on kat fazlasıyla mükâfat görür. Ödünç ise onsekiz kat fazlasıyla. Cebrâîl'e: Ödünç ne diye sadakadan daha faziletlidir? diye sordum. Şu cevabı verdi: Çünkü dilenci yanında birşeyler olduğu halde dilenir. Ödünç alan kimse ise ancak ihtiyacı dolayısıyla ödünç alır." İbn Mâce, Sadakat 19.
(İbn Mâce) dedi ki: Bize Muhammed b. Halef el-Askalanî anlattı, bize Yahya anlattı, bize Süleyman b. Yuseyr, Kays b. Rumi'den anlatarak dedi ki: Süleyman b. Uzunân Alkame'ye maaşını alacağı vakte kadar bin dirhem borç verirdi. Alkame'nin maaşı gelince o borcunu ödemesini istedi. Bu hususta işi sıkı tuttu; o da borcunu ödedi. Ama sanki Alkame bundan dolayı kızar gibi oldu. Birkaç ay durdu sonra tekrar ona gidip şöyle dedi: Bana maaşım gelene kadar bin dirhem borç ver. O da: Olur, memnuniyetle, dedi. Ey Utbenin annesi, yanında bulunan ağzı mühürlü o keseyi getir. Hanımı o keseyi getirdi ve şöyle dedi: Allah'a yemin ederim ki bunlar senin bana ödemiş olduğun dirhemlerdir. Onlardan tek bir dirhemi dahi yerlerinden kıpırdatmadım. Alkame: Allah iyiliğini versin; peki beni ne diye bu kadar sıkıştırdın? dedi. Süleyman: Senden işittiğim buna sebeptir, dedi. Alkame: Benden ne işittin? deyince Süleyman şöyle dedi: Senin İbn Mes’ûd'dan naklederek şöyle dediğini işittim: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bir müslüman bir başka müslümana iki defa ödünç verirse mutlaka onu bir defa tasadduk etmiş gibi olur." Alkame: Evet İbn Mes’ûd bana böyle bildirdi, dedi. İbn Mâce, Sadakat 19.
6- Borç Aynı Miktarda Ödenir:
Bir insanın birisine verdiği borç, bire bir alınır. Yani ona verdiği ödüncün mislini geri alır. İlim ehli icma ile şunu kabul etmişlerdir: Dinar, dirhem, buğday, arpa, hurma, kuru üzüm ve misli bulunan sair bütün yiyeceklerin ödünç verilip alınması caizdir. Müslümanlar Peygamberlerinden naklen icma ile şunu kabul etmişlerdir: Ödünçte fazlalık şartını koşmak ribadır (faizdir). İsterse bu -İbn Mes’ûd'un deyimiyle- bir tutam hayvan yemi olsun yahut tek bir tane dahi olsun. Eğer bu konuda herhangi bir şart koşulmamış ise ödünç alanın aldığından daha üstününü geri vermesi câiz olur. Çünkü böyle bir davranış maruf kabilindendir. Buna delil ise Ebû Hüreyre'nin naklettiği genç deve ile ilgili Hadîs-i şerîfte Hazret-i Peygamber'in: "Sizin en hayırlılarınız borcunu en güzel şekilde ödeyeninizdir" âyetidir. Bu hadisi hadis İmâmları Buhârî, Müslim ve başkaları rivâyet etmiştir. Buhârî, Vekâlet 5, 6, İstikraz 4, 7; Müslim, Müsakât 120-122; Tirmizî, Buyû’ 75; Nesâî, Buyû’ 64, 103; İbn Mâce, Sadakat 16; Muvatta’', Buyû’ 89.
Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) borcunu güzel bir şekilde ödeyeni övmüş, bu övgüsünü de mutlak olarak zikredip belli bir nitelik ile kayıtlamamıştır. Aynı şekilde Hazret-i Peygamber genç ve güzel bir deveye karşılık yine genç ve güzel fakat (yaşça daha büyük) dört yaşında deve ödemiştir. Buhâri, İstikraz 4, 6, 7; Müslim, Müsakat 120; (Sadece borca karşılık ödenen devenin yaşının daha büyük olduğu belirtilmekte; muayyen bir yaş belirtilmemektedir); Müslim, Müsakât 118; Ebû Dâvûd, Buyû’ 11; Nesâi, Buyû’ 64; Muvatta’', Buyû’ 89. İmâm Kurtubî, hadisi zikrettikten sonra, hadiste geçen "hiyâr" ve "rabâ' " kelimelerine dair açıklamalarda bulunmaktadır. Biz de tercümeyi onun açıklamalarına göre yaptık. Yani onun açıklamalarına göre birinci kelime, "seçkin, iyi ve güzel" anlamında; ikinci kelime ise; "dört yaşında deve" anlamındadır. Ancak: Ebû Dâvûd, "develerin yaşlarına dair açıklamalar"a ayırdığı, en-Nadr b. Şumeyl ve Ebû Ubeyd gibi lügat otoritelerinden naklettiğini belirttiği bölümde (Zekât 8) "Rebâ' ile ilgili olarak şu açıklamalarda bulunmaktadır: "Deve yedi yaşına bastı mı erkeği: «Rebâî» dişisi -Rebâiye» diye adlandırılır." Ayrıca yukarıda hadisin kaynağına dair işaret edilen yerde yer alan açıklamalar da aynı şekildedir. Lügat kitaplarında da böyledir. Mesela bk. Lisânu'l-Arab, VIII, 108; en-Nihâye fi Ğaribi'l-Hadls, II, 188 vb.
İşte bu hadis aynı zamanda hayvanların ödünç alınmasının câiz olduğuna delildir. Cumhûrun görüşü de budur. Ancak Ebû Hanîfe bunu kabul etmez. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiştir.
7- Ödünç Alan Ödünç Aldığı Kimseye Hediye Verebilir mi?
Ödünç alan kimsenin ödünç aldığı kimseye hediye vermesi câiz değildir. Ödünç verenin de bu hediyeyi kabul etmesi helal olmaz. Ancak daha önceden böyle bir şeyin aralarında alışılmış bir adet olması müstesnadır. Sünnet bu şekilde gelmiştir. İbn Mâce şunu rivâyet eder: Bize Hişam b. Ammar anlatarak dedi ki: Bize İsmail b. Ayyaş anlattı. Bize Ukbe b. Humeyd ed-Dabbî, Yahya b. Ebi İshak el-Hunaî'den anlatarak dedi ki: Ben Enes b. Mâlik'e: Bizden bir kimse kardeşine bir mal ödünç verse o ödünç verene hediye verebilir mi diye sordum; dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sizden herhangi bir kimse kardeşine bir ödünç verdiği takdirde o da ona bir hediye verse veya bineği üstünde onu taşımak istese o hediyeyi kabul etmesin, bineğine binmesin, ancak bundan önce böyle bir şeyin aralarında cereyan edegelmiş olması müstesnadır." İbn Mâce, Sadakat 19.
8- Mal ve Irzdan (Manevi Haklardan) Ödünç Vermek:
Karz (ödünç) maldan olabilir. Bunun hükmünü de açıklamış bulunuyoruz. Irzdan (manevi haklardan) da olabilir. Hadîs-i şerîfte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle dediği sabittir: "Sizden herhangi bir kimse Ebû Damdam gibi olmaktan aciz olur mu? O evinden çıktı mı şöyle derdi: Allah'ım, ben ırzımı kullarına tasadduk ediyorum." Ebû Dâvûd, Edeb 36.
İbn Ömer'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Sen ırzından fakir düşeceğin gün için ödünç ver. Bununla şunu kastediyor: Sana söven kimseden sen bir hak alma ve ona bir had uygulamaya kalkışma. Tâ ki kıyâmet gününde büyük bir ecir almış olasın.
Ebû Hanîfe ise der ki: Irzın tasadduku câiz değildir. Çünkü o, yüce Allah'ın bir hakkıdır. Bu görüş Mâlik'ten de rivâyet edilmiştir.
İbnu'l-Arabî ise şöyle der: Bu fasid bir kanaattir. Çünkü sahih hadiste Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Muhakkak kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız birbirinize haramdır." Buhârî, İlm 9, 37, Hacc 132, Fiten 8, Tevhid 24, Edâhî 5, Meğâzî 77; Müslim, Kasâme 29, 30; Tirmizî, Fiten 2, Tefsir 9. sûre 2; İbn Mâce, Menâsik 76; Dârimî, Menâsik 72... Bu ise haram kılınan bu üç şeyin, bir insanın saygı duyulması gereken bir hakkı olması açısından aynı seviyede değerlendirmesini gerektirmektedir.
9- Karzın Hasen Oluşunun Anlamı:
Yüce Allah'ın:
"Hasen: Güzel" âyeti ile ilgili olarak el-Vakidî şöyle demektedir: Yani gönül hoşluğu ile ve ecrini umarak vermek demektir.
Amr b. Osman es-Sadefî de der ki: Verdiği bu ödünç dolayısıyla minnet altında tutmaz ve eziyet vermez demektir. Sehl b. Abdullah da der ki: Verdiği ödünç karşılığında bir bedel almayı düşünmez, demektir.
10- Böyle Bir Ödüncün Ecri Kat Kat Verilecektir:
Yüce Allah'ın:
"Allah da o verdiğini kat kat artırır" âyetini Âsım ve başkaları şeklinde "elifi ve (ikinci) "fâ" harfini üstün olarak okumuştur. İbn Amir ve Yakub ise "elipsiz olarak "fâ" harfi üstünlü, "ayn" harfini de şeddeli olarak okumuştur. İbn Kesîr, Ebû Cafer ve Şeybe ise "ayn" harfini şeddeli ve "fâ" harfini de ötreli olarak okumuşlardır. Diğerleri ise "elif'li ve "fe" harfini ötreli olarak okumuşlardır.
Bunu "fe" harfini ötreli olarak okuyan bir kimse "ödünç verecek kimdir?" âyetine atf-ı nesak yaparak merfu okumuştur. " O (Allah) onu kat kat artırır" takdirinde olduğu da söylenmiştir. Bunu afa harfinib mansup olarak okuyan kimse ise, sorunun cevabının başına "fe" harfi getirmek suretiyle cevap verildiği için (kelimedeki ikinci fe'nin) nasbıyla okumuştur. Bunun gizli bir b sebebiyle böyle okunduğu da söylenmiştir.
"Ayn" harfinin şeddeli ve şeddesiz okunması iki ayrı söyleyiştir. Şeddeli okuyuşun delili: "Kat kat artırsın" ifadesidir. Çünkü şeddeli fiil çokluk ifade etmek içindir. el-Hasen ve es-Süddî der ki: Biz bu şekilde kat kat karşılık vermeyi yalnızca yüce Allah'a ait birşey olarak biliyoruz. Çünkü O şöyle buyurmaktadır:
"Onu kat kat artırır ve karşılığında kendi lütfundan büyük bir mükâfat verir." (en-Nisa, 4/40)
Ebû Hüreyre der ki: Bu, cihad için infak hakkındadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) aramızda olduğu halde bizler, kişinin kendisine, arkadaşlarına ve bineğine yaptığı harcamalarına ikiyüz bin katıyla karşılık verileceğini kabul ediyorduk.
11- Kısan ve Daraltan Allah'tır:
Yüce Allah'ın:
"Allah daraltır, genişletir" âyeti herşey hakkında umumidir. O Kâbid (kısan) daraltan ve Basit (yayan, genişlik veren)dir. Bunlara dair açıklamalarımızı "Şerhu'l-Esmai'l-Hüsnâ fî’l-Kitabi'l-Esnâ" Kurtubî, bu eserinin ismini yer yer farklı şekillerde vermektedir. Bk. "İmâm Kurtubi ve Eserleri'ne dair incelememizde "eserleri'ne dair bahis adlı eserimizde yapmış bulunuyoruz.
"Yalnız O'na döndürüleceksiniz" âyeti bir tehdiddir. O herkese ameline göre karşılık verecektir, anlamındadır.
246. Âyetin Tefsiri
Mûsa'dan sonra İsrailoğullarının İleri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar kendi peygamberlerine: "Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda Savaşalım" demişlerdi. O da: "Şayet Savaş üzerinize farz kılınır da Savaşmayiverirseniz?" demişti Onlar: "Allah yolunda ne diye Savaşmayalım? Hem yurdumuzdan çıkarıldık, hem de evlatlarımızdan edildik" demişlerdi. Fakat onlara Savaş yazılınca içlerinden pek azı müstesna yüz çevirdiler. Allah zâlimleri çok iyi bilendir.
Yüce Allah burada İsrailoğulları arasında cereyan etmiş bir başka olayı Savaşa teşvik etmek üzere sözkonusu etmektedir.
Burada geçen
"mele' (ileri gelenler)": İnsanların şerefli ve soyluları demektir. Âdeta şerefle dopdolu imişler gibi. ez-Zeccâc der ki: Bu gibi kimseler insanların ihtiyaç duydukları şeylerle dolup taştıklarından dolayı bu ismi almışlardır.
Bu âyet-i kerimede ise mele' kavmin kendisi demektir. Çünkü anlam bunu gerektiriyor. Mele' kavim ve raht (üç ile dokuz arasındaki topluluk) gibi çokluk ismidir. Yine mele' güzel huy anlamına da gelir. Hadîs-i şerîfte geçen: "Huyunuz (el-mele') güzel olsun, hepiniz pek yakında suya kanacaksınız." hadisinde geçen "el-Mele’" kelimesi de burada huy anlamındadır. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Mesâcid 311; Müsned, V, 298.
"Mûsa'dan" Mûsa'nın vefatından sonra demektir.
"Hani onlar kendi peygamberlerine bize bir hükümdar gönder., demişlerdi." Denildiğine göre bu peygamber Şembl (Samuel) b. Bal (veya Bali) b. Alkame'dir. İbn Acuz diye de bilinir. Şem'un da denilir. Bunu es-Süddî söylemiştir. Ona İbn Acuz denilmesinin sebebi ise annesinin oldukça yaşlı bir kadın iken, yüce Allah'tan çocuk sahibi olmayı dilemesiydi. Bu dilekte bulunduğu sırada yaşlıydı ve çocuk doğuracak halde değildi. Yüce Allah da ona Şemvî'i ihsan etti. Buna "Sem'ûn" da denilir. Çünkü annesi yüce Allah'a kendisine bir oğul ihsan etmesi için dua etmiş, Allah da onun duasını kabul buyurmuştu. Doğurduğu oğluna da o da "Sem'ûn" (Arapçada işitmek, kabul etmek anlamına gelen semia'dan) ismini vermişti. O bununla Allah benim duamı işitip kabul etti demek istemiştir. İbranîcede "sin" şin olur. (Sem'ûn haline gelir). Sem'ûn, Hazret-i Yakub'un soyundandır. Mukâtil: Hazret-i Harun soyundandır, der. Katâde der ki : Burada sözü geçen peygamber Yûşa b. Nûn'dur. İbn Atiyye der ki: Bu, zayıf bir görüştür. Çünkü Hazret-i Davud'un hükümdarlığı Hazret-i Mûsa'dan pek çok nesil gelip geçtikten sonra sözkonusu olmuştur. Yûşa ise Hazret-i Mûsa'nın beraberindeki gencin adıdır. el-Muhasibî ise bunun adının İsmail olduğunu zikreder. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Bu âyet-i kerîme; zillete ve düşman tarafında mağlubiyete duçar olmuş; İsrailoğullarından bir kavmin haberini vermektedir. Bunlar peygamberlerinden cihada izin verilmesini ve kendilerine cihadın emredilmesini istediler. Onlara Savaşma emri verilince çoğunluk korktu, yan çizdi. Bir azınlık ise sabretti, Allah da onlara yardımcı oldu. Nakledilen haberlerde sözü geçen bu kimselerin önce öldürülüp sonra da diriltilen kimseler oldukları da söylenmektedir. Doğrusunu en iyi bilen ise Allah'tır.
"Savaşalım " âyeti Cumhûrun kıraatine göre birinci harfi "Nûn"dur ve son harfi de emrin ("gönder" emrinin) cevabı olduğundan dolayı sükûnludur. ed-Dahhâk ve İbn Ebi Able ise "nun" yerine "ya" ve fiili merfu olarak hükümdarın sıfatı olacak şekilde okumuşlardır. (O takdirde: Bize Allah yolunda Savaşacak bir hükümdar gönder, demek olur).
O da:
"Şayet... Savaşmayıverirseniz" âyetinde geçen kelimesi "sin" harfinin fethalı ve esreli okunması ile iki şekilde kullanılır. Nafi ikind şekilde okumuştur. Diğerleri ise birinci şekilde okumuştur, daha meşhur olan da budur. Ebû Hâtim der ki: Sin harfini esreli okumanın uygun bir izahı olmaz. el-Hasen ve Talha da böyle okumuşlardır. Kurtubî, bu kelime'nin "sin" harfinin esreli okunuşunun izahına dair lügat âlimlerinden naklen bazı açıklamalar kayd etmektedir. Ayrıca tercüme etmeyi gerekli görmedik.
Burada bu ifadenin anlamı şudur: Acaba sizler yüzçevirmeye, kaçmaya yakın kimseler değil misiniz?
"Şayet Savaş üzerinize farz kılınır da Savaşmayıverirseniz, demişti. Onlar: Allah yolunda ne diye Savaşmayalım, demişlerdi." el-Ferrâ' der ki: Yani bizi Savaşmaktan alıkoyan nedir? Konuşurken seni namazdan alıkoyan nedir demek gibi. Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı şudur: Allah yolunda Savaşmamak hususunda bizim ne gerekçemiz olabilir ki? en-Nehhâs da der ki: En güzel açıklama şekli de budur:
"Hem yurdumuzdan çıkarıldık. Hem de evlâtlarımızdan edildik." İşte bu da Savaşmalarını gerektiren bir sebebi ifade ediyor. Yani biz yurtlarımızdan çıkarılıp evlatlarımızdan edindiğimiz için Savaşmalıyız.
"Fakat onlara Savaş yazılınca" üzerlerine farz kılınınca
"içlerinden pek azı müstesna yüzçevirdiler." Yüce Allah şunu haber vermektedir: Onlara Savaş farz kılınıp da gerçeği gördüklerinde, Savaşa girişecek olurlarsa, ölmelerinin ihtimal dahilinde olduğunu düşünmeye koyulunca
"yüzçevirdiler." Yani niyetleri sarsıldı, azim ve kararlılıkları gevşedi.
İşte rahat ve huzura meyleden nimetlere düşkün ümmetlerin durumu budur. Bunlar üstünlük zamanlarında Savaşı temenni ederler. Fakat Savaşmak zamanı gelince korkaklığa kapılır ve nefislerinin tabiatının ardından giderler. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şu Hadîs-i şerîfinde böyle bir duruma düşmeyi yasaklamaktadır: "Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz, Allah'tan afiyet dileyiniz, fakat onlarla karşılaştığınız dakdirde de sebat gösteriniz." Bu hadisi hadis İmâmları rivâyet etmiştir. .... için bk. el-Bakara, 2/243. âyet 3. başlık s. 431 Daha sonra yüce Allah, aralarından pek az bir kısmının ilk niyetleri üzere sebat gösterdiklerini ve yüce Allah yolunda Savaşmak kararlılıklarını sürdürdüklerini bize haber vermektedir.
247. Âyetin Tefsiri
Peygamberleri onlara: "Muhakkak Allah size Tâlût'u bir hükümdar göndermiştir" dedi. "O nasıl olur da bizim başımıza hükümdar olur? Halbuki biz hükümdarlığa ondan daha çok hak sahibiyiz. Üstelik ona maldan bir bolluk da verilmemiştir" dediler. "Muhakkak Allah onu sizin üzerinize seçmiştir. Ona ilimce de vücutça da bir üstünlük vermiştir" dedi. Allah mülkünü dilediği kimseye verir, Allah Vâsidir, Alîmdir.
Yüce Allah'ın: "Peygamberleri onlara:
"Muhakkak Allah sizlere Tâlût'u bir hükümdar göndermiştir" âyetinin anlamı şudur: Yani Allah sizin dileğinizi kabul etmiştir. Tâlût saka idi. Onun tabaklık yaptığı da söylenmiştir. Hayvanı sırtında yük taşıyan birisi olduğu da söylenmiştir. Âl-im bir kişi idi. İşte bundan dolayı yüce Allah onu yükseltmiştir. Bünyamin'in soyundandı. Peygamberlik soyundan da değildi, hükümdarların geldiği soydan da değildi. Peygamberlik Lâvîoğulları arasında, hükümdarlık ise Yahuda kolunda idi. Bundan dolayı onun hükümdarlığına tepki gösterdiler.
Vehb b. Münebbih der ki: İsrailoğullarının ileri gelenleri Şemvîl b. Bâl'e söylediklerini söyledikten sonra, o da yüce Allah'tan kendilerine bir hükümdar göndermesini ve bu hükümdarı kendisine tanıtmasını diledi. Yüce Allah ona şöyle buyurdu: Evinde bulunan yağ tulumuna bir bak! Senin yanına bir adam gelip de o tulumdaki yağdan bir ses çıkarsa bil ki o kimse İsrailoğullarının hükümdarıdır. O hükümdarın başına o yağdan sür ve onların başına onları hükümdar olarak geçir. (Vehb) der ki: Tâlût tabaklık yapıyordu. Kaybettiği bir bineğini aramak üzere çıktı. Bineği hususunda kendisi için Allah'a dua eder veya onun yanında bir çıkış yolu bulur umuduyla Şemvîl'in yanına gitti. O sırada söylediklerine göre yağdan ses geldi. Bunun üzerine Şemvîl kalkıp yağ tulumunu aldı, o yağdan Tâlût'un başına sürdü ve ona dedi ki: Yüce Allah'ın bana öne geçirmemi emrettiği İsrailoğullarının hükümdarı sensin. Sonra da İsrailoğullarına:
"Muhakkak Allah size Tâlût'u bir hükümdar göndermiştir" dedi.
Tâlût ve Câlût Arapça olmayan arapçalaştırılmış iki isimdir. Bu bakımdan bunlar munsarıf değildirler. Dâvûd ismi de böyledir. Tâlût'un çoğulu Tavâlît, Câlût'un çoğulu Cevâlît, Davud'un çoğuluda Devavid gelir. Birisine Tavus yahud Rakud ismini verecek olsan bu isimler Arapça olmasa dahi, munsarıf olurlar. Bu iki isim ile öncekiler arasındaki fark ise şudur: et-Tavus diyerek bunun başına elif lâm gelebilir. Böylelikle bu isim araçada kendine göre bir yer edinmiş olur. Ancak böyle bir durum öbürlerinde mümkün olmaz.
"O nasıl olur da bizim başımıza hükümdar olur?" Yani hükümdarlığa biz daha bir lâyık iken o nasıl olur da bize hükümdar olabilir? Bu sözleriyle onlar peygamberlere zorluk çıkarmak Allah'ın emrinden yan çizme adetlerini sürdürüp gittiler. O bakımdan
"nasıl olur" dediler. Yani bu hangi cihetle mümkün olabilir? Halbuki bizler hükümdarların geldiği kola mensubuz. O ise böyle değildir. Üstelik fakirdir. Böylelikle daha güçlü olan sebebi bir kenara bıraktılar. Bu ise yüce Allah'ın ezelden beri tesbit edilmiş kader ve kazasıdır. Sonunda onların peygamberleri:
"Muhakkak Allah onu sizin üzerinize seçmiştir" diye onlara karşı delil getirdi. Yani onu üzerinize hükümdar olarak seçen Allah'tır. Kesin ve tartışılmaz delil ise onun seçimidir.
Bununla birlikte Tâlût'un seçiliş gerekçesini de onlara açıkladı. Bu ise ilimce ona verilen üstünlüktür. İlim ise insanın en baş özelliğidir. Diğer bir özelliği ise ona cisimce verilen üstünlüktür. Bu ise Savaşta insanın yardımcısı, düşmanla karşılaşılma halinde de onun aracı durumundadır. Böylelikle bu ifade İmâmın sıfatını ve İmâmlığın hallerini beyan etmeyi ihtiva etmektedir. İmâmlığa ilim, din ve güç ile hak kazanılacağını, neseb ve soy ile ona hak kazanılamayacağını beyan etmektedir. İlim ve ruhî faziletler karşısında nesebin İmâmlıkta herhangi bir payı yoktur. Ve bunlar nesebden önce gelir. Çünkü yüce Allah sahip olduğu bilgi ve güç dolayısıyla onu seçtiğini haber vermektedir. Neseb itibariyle öbürleri ondan daha soylu olsalar bile.
Sûrenin baş taraflarında İmâmet, İmâmetin şartlarına dair yeterli ve ayrıca birşeyler eklemeye gerek bırakmayacak kadar açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. bk. el-Bakara, 2/30. âyet 4. başlık ve 124. âyet 21-22. başlıklar. Bu âyet-i kerîme İmâmet hususunda aslî bir delildir.
İbn Abbâs der ki: O günlerde Tâlût, İsrailoğulları arasında en bilgili kimse, en güzel ve en kusursuz bir kişi idi. Vücutça bir üstünlük ise düşmana heybet veren hususlar arasındadır.
Uzunluğu dolayısıyla adının Tâlût olduğu söylenmiştir. Yine denildiğine göre vücutça üstünlük, pek çok hayır ve kahramanlık özelliğine sahip olması demektir. Yoksa vücutça iriyanlık kastedilmemiştir. Nitekim şair şöyle demektedir:
"Sen ufak tefek zayıf bir adam görürsün de onu küçümsersin
Fakat, elbiseler içerisinde, güçlü kuvvetli avına saldıran bir aralandır o.
Hoşuna giden ve beğendiğin bir kimseyi görürsün de onu sınamaya koyuldun mu
Bu kişi, hakkındaki kanaatinden farklı çıkar
Aklı olmadığı halde deve iriyandır
Ancak devenin iriyarılığının kendisine bir faydası yoktur."
Derim ki: İşte Hazret-i Peygamber'in hanımlarına söylediği şu söz de bu kabildendir: "Aranızdan bana en çabuk kavuşacak olanınız, eli en uzun olanınızdır." Buhârî, Zekât 11; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 101; Nesâî, Zekât 59; Müsned, VI, 121. O bakımdan onlar birbirleriyle el uzunluğunda (yani bol tasadduk ve infakta) yarışırlardı. Aralarında ilk vefat eden Hazret-i Zeyneb olmuştu. Çünkü o eliyle çalışır ve tasaddukta bulunurdu. Bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir.
Kimi te'vil (tefsir) âlimleri de şöyle demiştir: İlimden kasıt, Savaş bilgisidir. Bu ise herhangi bir delil bulunmaksızın yapılan bir tahsistir. Bilgice üstünlüğün, yüce Allah'ın ona vahiy gönderdiği anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu görüşe göre Tâlût peygamberdi. İleride buna dair açıklamalar da gelecektir.
"Allah mülkünü dilediği kimseye verir." Bazı te'vilciler bunun yüce Allah'ın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e söylediği bir söz olduğu görüşündedir. Bunun Şemvî'lin sözlerinin devamı olduğu da söylenmiştir. Daha zahir olan da budur. Şemvîl onlara, işi yokuşa sürdüklerini ve deliller hususunda boşuna tartıştıklarını görünce; hakkında itirazın sözkonusu olamayacağı kat'î ifadelerle sözlerini tamamlamak istedi. Ve yüce Allah da:
"Allah mülkünü dilediği kimseye verir" diye buyurdu. Dünya mülkünün yüce Allah'a izafe edilmesi, memlûkün (yani malik olunanın) melike izafe edilmesi demektir.
Daha sonra onlara kendileri tarafından herhangi bir soru sorulmaksızın gıpta etmelerini sağlamak ve dikkatlerini çekmek üzere:
"Onun hükümdarlığının alâmeti..." diye sözlerini sürdürdü. Peygamberlerinin:
"Muhakkak Allah size Tâlût'u bir hükümdar göndermiştir" şeklindeki sözlerinin doğruluğunun delilini, ondan istemiş olmaları da muhtemeldir. (Bunun üzerine o da: "Onun hükümdarlığının alâmeti..." diye cevap vermiştir.) İbn Atiyye der ki: Ancak âyet-i kerimenin akışından birinci anlamı daha zahir olarak anlaşılmaktadır. İkincisi ise İsrailoğullarının hoş olmayan huylan gereğini daha çok andırmaktadır. Taberî de bu kanaati benimsemiştir.
248. Âyetin Tefsiri
Peygamberleri onlara dedi ki: "Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut'un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sekînet ve Mûsâ ile Harun aile halklarının terekesinden atta kalanlar vardır. Melekler onu yükleneceklerdir. Elbette bunda sizin için bir alâmet vardır. Eğer îman etmiş iseniz."
"Peygamberleri onlara dedi ki: Onun hükümdarlığının alameti, size o Tabutun gelmesi olacaktır." Nakledildiğine göre Tabutu yüce Allah, Âdem (aleyhisselâm)'a indirmiş idi. Bu Tabut, Hazret-i Âdem'in yanında idi. Nihayet Hazret-i Yakub'a ulaşmıştı. Ordan da İsrailoğullarına geçmişti. Kendileriyle Savaşan kimselere karşı onunla galip geliyorlardı. Bu durum isyana başladıkları vakte kadar böylece sürüp gitti. Sonunda yenilgiye uğratılıp Tabut ellerinden alındı. Onu ellerinden alanlar es-Süddî'nin dediğine göre Amalikalılardan olan Câlût ve beraberindekiler idiler. Bunlar Tabutu İsrailoğullarından almışlardı.
Derim ki: İşte bu, Allah'a isyan etmenin, Allah'ın yardımından mahrum kalınacağına en açık delildir. Bu da apaçıktır.
en-Nehhâs der ki: Tabuta dair âyet-i kerimeyle ilgili rivâyet olunduğuna göre Tabutun içiden bir inilti işitilirdi. Böyle bir inilti işittikleri vakit Savaşmaya giderlerdi. Bu inilti kesildi mi kendileri de yola gitmez, Tabut da hareket etmezdi. Denildiğine göre, Savaşın en zorlu yerlerinde Tabutu koyarlardı. Allah'a karşı gelip isyan edinceye kadar galip gelmeye devam ettiler. İsyan ettikten sonra da yenilgiye uğradılar. Tabut onlardan alındı ve zillete düştüler.
Kökten yok olmanın ve kendilerinden söz edilmeyecek hale gelmenin belirtilerini görünce; bazıları bu işi kabullenmek istemediler, bu durumları hakkında görüştüler. Nihayet ileri gelenleri bir araya toplanıp zamanlarının peygamberlerine: Bize bir hükümdar gönder (tayin et), dediler. Onlara: Sizin hükümdarınız Tâlût'tur, deyince -yüce Allah onlara dair haber verdiği şekilde- ona karşı soru sordular. Onlara karşı kesin delilin varlığını feHdirince -Taberî'nin görüşüne göre- buna dair delilin ne olduğunu sordular. Peygamberlerine delilin ne olduğunu sormaları üzerine o da Rabbine dua etti. Daha önce Tabutu ellerinden almış olanlara bu dua sebebiyle -bu husustaki görüş ayrılığı olmakla beraber- bir hastalık başgösterdi.
Denildiğine göre; bu Tabutu putlarının bulunduğu bir mabede koydular. Sabah olunca putlarının yüz üstü yıkılmış olduklarını görüyorlardı. Bir diğer görüşe göre; onu putlarının bulunduğu yerde büyük putun altına koydular. Sabah olduğunda tabutun putun üzerinde olduğunu gördüler. Tabutu alıp putun ayaklarına bağladılar. Sabah olduğunda putun el ve ayaklarının kesilmiş olduğunu ve Tabutun altına atılmış olduğunu gördüler. Bu sefer Tabutu alıp bir kavmin yaşadığı kasabaya bıraktılar. O kavmin boyunlarına birtakım ağrılar isabet etti. Kimisine göre de Tabutu basur hastalığına yakalanan bir kavmin büyük abdest bozdukları bir yere bıraktılar. Her nasıl ise bu konudaki musibet ve belaları büyüyünce bu musibetlerinin tek sebebinin bu Tabut olduğunu söylediler. Haydi bunu İsrailoğullarına geri verelim, dediler. Bu Tabutu iki öküz tarafından sürüklenen bir araba üzerine bıraktılar. Bu öküzleri İsrailoğullarının yaşadıkları bölgeye doğru bir yerde de serbest bıraktılar. Allah'ın gönderdiği iki melek bu inekleri (asıl nüshada da böyle, Taberî'de: Öküzleri şeklindedir) sürüyorlardı. Sonunda İsrailoğullarının topraklarına girdiler. O sırada da Tâlût meselesi üzerinde duruyorlardı. Bunu da görünce zafer kazanacaklarından emin oldular. İşte bu rivâyete göre meleklerin Tabutu taşımaları böyledir.
Bir diğer rivâyete göre; melekler onu taşıyarak getirdiler. Yûşa b. Nûn bu Tabutu düzlük bir ovada bırakmıştır. Rivâyet edildiğine göre onlar Tabutu havada gördüler, nihayet gelip aralarına indi. Bunu da er-Rabi' b. Heysem söylemiştir. Vehb b. Münebbih ise der ki: Tabutun ölçüleri yaklaşık olarak üçe iki zira' şeklindeydi. el-Kelbi’ye göre bu Tabut tarak yapımında kullanılan şimşir ağacından idi.
Zeyd b. Sabit "Tabut" kelimesini "Tabuh" şeklinde okumuştur. Ancak herkes bunu "ta" ile (Tabut şeklinde) okumaktadır ki buna dair açıklamalar önceden geçmiştir. Yine Zeyd b. Sabit'ten "et-teybût" şeklinde okuduğu da rivâyet edilmiştir. Bunu da en-Nehhâs zikretmektedir. Hamid b. Kays ise (........) kelimesini ya'lı olarak okumuştur. (Her ikisinin de anlamı: Yükleneceklerdir, şeklindedir).
Yüce Allah'ın:
"Onun içinde Rabbinizden bir sekînet ve.. terikesinden arta kalanlar vardır" âyetinde yer alan bu sekînet'in ve arta kalanların ne olduğu hususunda insanlar farklı görüşlere sahiptirler. Sekînet kelimesi, sükûn, vekar ve huzurdan alınmadır. Yüce Allah'ın:
"Onun içinde., bir sekinet.. vardır" âyetinin anlamı da şudur: Yani o Tabut, Talût ile ilgili ihtilafınızı çözerek kalbinizin rahat ve huzur bulmasına sebep teşkil edecektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Allah da onun üzerine sekînetini indirmiştir." (et-Tevbe, 9/40. âyet 10. başlık) Yani yüce Allah onun üzerine kendisi vasıtasıyla kalbinin sükûn bulacağı şeyi indirdi.
Şöyle de denilmiştir: Tabut kalplerinin sükûn bulmasına sebep olduğunu kastetmektedir. Nerede olurlarsa olsunlar Tabut sayesinde sükûn buluyorlar Savaşta beraberlerinde olduğu takdirde Tabut çevresinden kaçmıyorlardı.
Vehb b. Münebbih de der ki: Sekînet, Allah tarafından gelen ve konuşan bir ruhtur. Onlar herhangi bir mesele hakkında anlaşmazlığa düştükleri vakit, arzu ettikleri hususa dair açıklamayı belirterek konuşurdu. Savaşta yüksek sesle bağırdı mı, zafer onların olurdu.
Ali b. Ebî Tâlib ise der ki: Sekînet insan yüzü gibi yüzü olan oldukça sür'atli esip geçen bir rüzgardır. Yine ondan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Sekînet gelişigüzel esen ve iki başı bulunan bir rüzgardır. Mücâhid de der ki: Sekînet kedi gibi bir hayvandır, iki kanadı, kuyruğu vardır. Gözlerinin de bir parıltısı vardır. Orduya baktı mı bozguna uğrar.
İbn Abbâs der ki: Sekînet cennetten gelme altından bir leğendir. Bununla peygamberlerin kalpleri yıkanırdı. es-Süddî de böyle demiştir. İbn Atiyye ise der ki: Sahih olan ise Tabut'ta peygamberlerin kalıntılarından ve izlerinden faziletli birtakım şeyler olduğudur. İnsanlar ruhen bununla sükûn bulur, rahatlar ve güçlenirdi.
Derim ki: Müslim'in Sahihinde el-Bera'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Adamın birisi Kehf Sûresi'ni okuyordu. Yakınında da iki ipe bağlanmış bir at vardı. Üstünden bir bulut onu örttü. Bu bulut dönüp yaklaşmaya başladı; diğer taraftan at da ondan ürküp duruyordu. Sabahı ettiğinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına geldi. Bunu ona anlatınca Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "İşte o, sekînettir, Kur'ân-ı Kerîm için indi." Buhârî, Menâkıb 25, Fedâilu'l-Kur'ân 11; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 240-241; Tirmizî, Fedâilu'l-Kur'ân 6
Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen Hadîs-i şerîfte de şöyle denilmektedir. Useyd b. el-Hudayr bir gece hurma kuruttuğu yerde Kur'ân okuyordu... Bu hadiste şu ifadeler de geçmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İşte onlar meleklerdi; senin okuyuşunu dinliyordu. Şayet okumaya devam etseydin, insanlar sabahı ettiğinde onları göreceklerdi ve melekler onlardan gizlenmeyecekti." Bu hadisi de Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân 15; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 242; Müsned, III, 81
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir seferinde görülen sekînet'in inişi olduğunu haber verirken, diğerinde bunun meleklerin inişi olduğunu söylemiştir. İşte bu, sekînetin o gölge içerisinde olduğunu ve bunun her zaman için meleklerle birlikte nazil olduğunu göstermektedir. Bu rivâyetlerde sekinet bir ruhtur veya ruhu olan birşeydir, diyenler lenine bir delil vardır. Çünkü akletmeyen bir varlık için Kur'ân'ı dinlemek sözkonusu olamaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Yüce Allah'ın:
"Ve Mûsâ ile Harun aile halkının terikesinden arta kalanlar vardır" âyetinde sözü geçen
"arta kalan"ın mahiyetiyle ilgili olarak farklı görüşler belirtilmiştir. Bunun Hazret-i Mûsa'nın asası, Hazret-i Harun'un asası ve Tevrat'ın yazılı olduğu levhalardan bazı küçük parçalar olduğu söylenmiştir. Çünkü Tevrat levhaları Hazret-i Mûsâ tarafından bırakılınca kırılmıştı. Bu görüş İbn Abbâs'a aittir. İkrime şunları da rivâyet eder: Bu Tevrat'tır. Ebû Salih ise der ki: Kalıntı Mûsa'nın asası, elbiseleri, Harun'un elbiseleri ve Tevrat'tan iki levha idi. Atiyye b. Sa'd der ki: Bu kalıntı Hazret-i Mûsa'nın asası, Hazret-i Harun'un asası, her ikisinin elbiseleri ve Tevrat levhalarının küçük ufalmış parçalarıydı.
es-Sevrî der ki: Bazıları kalıntının, altından bir leğen içerisinde bir kafiz kadar men, Hazret-i Mûsa'nın asası, Hazret-i Harun'un sarığı ve Tevrat levhalarının kırıntıları olduğunu söylerler. Kimisi de bunlar asa ve Hazret-i Mûsa'nın ayakkabıları idi, demektedir.
Bu ise şu anlama gelir: Hazret-i Mûsâ kavminin yanına Tevrat’ın levhalarını getirip geldiğinde, onların da buzağıya tapmış olduklarını görünce kızgınlığından dolayı Tevrat levhalarını bıraktı ve bu levhalar kırıldı. Bu levhaların sağlam olanlarını aldıktan sonra, parçalanan, ufalan parçaları da alıp Tabuta koydu. ed-Dahhâk da der ki:
"Kalıntı" cihad ve düşmanlarla Savaştır. İbn Atiyye de der ki: Yani buna dair emir o Tabutta idi. Ya Tabutun içerisinde yazılı idi ya da Tabutun bizzat gelişi böyle bir emrin verilmesi gibiydi. Kalıntının Mûsâ hanedanına ve Hanin hanedanına isnad edilmesi, bu işin bir kavimden bir kavime geçip durması dolayısıyla idi. Hepsi de Mûsâ ve Harun'un ailesinden idiler. Bir kişinin ailesi (âli) onun yakınları, akrabaları demektir. Buna dair açıklamalar ise daha önceden (el-Bakara, 2/49. âyet 2 ve 3. başlıklar) geçmiş bulunmaktadır.
249. Âyetin Tefsiri
Tâlût orduyla ayrıldığında: "Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Ondan içen benden değildir. Onu tatmayansa o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alanlar müstesna" dedi. Fakat içlerinden pek azı dışında ondan içtiler. Nihayet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince: "Bugün bizim gücümüz Câlût'a ve ordusuna yetmez" dediler. Allah'a kavuşacaklarını bilenler ise: "Nice az bir topluluk daha fazla bir topluluğu Allah'ın izniyle yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir" dediler.
Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:
1- Nehir ile Sınama:
Yüce Allah'ın:
"Tâlût ordusuyla ayrıldığında" âyetindeki
"ayrılmak" onlarla birlikte çıkıp gitmek anlamındadır. (Ayrıldı anlamını verdiğimiz: "Fesale") kelimesinde, kesmek, kesilmek anlamı da vardır.
Vehb b. Münebbih der ki: Tâlût ordusuyla ayrıldığında askerleri ona: Sular bizi kaldıramıyor, o bakımdan sen de Allah'a bize bir nehir akıtması için dua et, dediler. Tâlût onlara:
"Muhakkak Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir" dedi. Askerlerin sayısı es-Süddî'nin görüşüne göre seksen bin kişi idi. Vehb (b. Münebbih) der ki: Küçük, büyük yahut hasta gibi özür sahibi olanlar dışında kimse ona katılmaktan geri kalmadı.
"İmtihan etmek (ibtilâ)"; denemek, sınamak (ihtibâr) demektir. Nehir kelimesinin türediği kök, genişlik ile alakalıdır. (Gündüz) anlamına gelen en-Nehar kelimesi de buradan gelmektedir. Buna dair açıklamalar önceden (el-Bakara, 2/25. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
Katâde der ki: Allah'ın kendisi ile o orduyu sınadığı nehir Ürdün ile Filistin arasındaki bir nehirdir. Cumhûr bu kelimeyi "nehar" şeklinde "ne" harfini üstün olarak okumuştur. Mücâhid ve Humeyd el-A'rec ise "he" harfini sakin olarak "nehr" şeklinde okumuşlardır.
Bu imtihandan maksat onlar için bir sınama olması idi. Sudan içmemek hususunda itaati ortaya çıkan kimsenin, bunun dışındaki hususlarda da itaat edeceği öğrenilmiş oldu. Suya karşı arzusuna yenik düşüp verilen emre itaat etmeyen kimsenin, daha büyük zorluklarda itaatsizliği ise öncelikle sözkonusudur.
Rivâyet edildiğine göre nehre vardıklarında oldukça susamışlar, nehir ise son derece tatlı ve güzel idi. İşte bundan dolayı itaat eden kimselere susuzluğun verdiği rahatsızlık bir parça azalsın ve böyle bir durumda nefsin güdüsünü kırmaları için bir avuç almalarına ruhsat verilmişti. Bununla, bir avuç almanın refah içerisinde yaşama gayeleri olmayan, hayatın ağır şartlarına katlanabilen kararlı kimselerin susuzluktan çekebilecekleri zarar ve sıkıntıyı çekebileceklerini beyan etmektedir. Nitekim Urve şöyle demektedir:
"Suyun güzel olanını içiniz ki, su soğuktur."
Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyeti de böyle bir anlamı ifade eder: "Kişiye bünyesini doğrultacak kadar birkaç lokmacık yeterlidir." İbn Mâce, Et'ime 50.
Anlamların incelikleri üzerinde duran bazıları da şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme, yüce Allah'ın dünya hakkında verdiği bir örnektir. Allah dünyayı bir nehire benzetmektedir. O nehirden içen kimse dünyaya meyleden ve dünyadan pek çok şeyler ele geçirmek isteyene, nehirden içmeyiterkedenkimse dünyadan yüzçeviren ve dünyaya karşı rağbet göstermeyen (zahid) kimseye, eliyle bir defa avuç alan kimse ise, dünyadan ihtiyacı kadarını alan kimseye benzetmektedir. Bu üç kişinin hali ise Allah nezdinde farklı farklıdır. Bu ifadeler pek güzeldir. Ancak yapılan te'vilde tahrif ve zahirin dışına çıkmak olmasa. Bu açıklama doğru olmakla birlikte, bu anlam bundan başka âyetlerden anlaşılmaktadır.
2- Tâlût:
Tâlût'un peygamber olduğunu söyleyenler yüce Allah'ın:
"Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir" âyetini delil gösterirler. Allah'ın ona bunu vahiy ve ilham yoluyla bildirdiğini söylerler. Bu ilhamı da Allah tarafından onlar için bir imtihan olarak değerlendirirler. Tâlût'un peygamber olmadığını söyleyenler ise, Tâlût kavmine bunu bildirdiğinde peygamberleri Şamvîl'in vahiyle bunu öğrenip Tâlût'a haber verdiğini belirtirler.
Bu sınama, samimi ve doğru söyleyenin yalancıdan ayırdedilmesi içindi. Bazılarının kanaatine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın arkadaşı Abdullah b. Huzafe es-Sehmî, beraberindeki asker arkadaşlarına ateş yakıp ateşin içerisine girmelerini, itaatlerini denemek için emretmiştir. Fakat onun şakacılığı onları mükellef tuttuğu işi daha bir büyütmesine itmiştir. Buhârî, Meğâzî 59, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 40; Müsned, I, 82, 124. İleride yüce Allah'ın izniyle buna dair açıklamalar en-Nisa Sûresi'nde (4/59- âyetin tefsirinde) gelecektir.
3- Emre İtaatsizlik Edenler:
"Kim ondan içerse benden değildir." Yani bu Savaşta benimle birlikte olacak arkadaşlarımdan değildir. O bundan dolayı onları imanın dışında görmemiştir. es-Süddî der ki: Sayılan seksen bin kişi idiler. Şüphesiz ki aralarında mü’min de vardı, münafık da vardı, gayretli ve çalışkan da, tembel de vardı. Hadîs-i şerîfte geçen: "Bizi aldatan bizden değildir" Müslim, Îman 164; İbn Mâce, Ticârât 36; Dârimî, Buyû’ 10; ("Aldatan bizden değildir" anlamında). Ebû Dâvûd, Buyû’ 50; Tirmizî, Buyû’ 72; İbn Mâce, Ticarât 36. diye buyurmaktadır. Yani o kimse bizim arkadaşlarımızdan yani bizim yolumuz üzerinde gösterdiğimiz hidâyet üzere yol alanlardan değildir, demektir. Şair der ki:
"Sen Esedoğulları ile olan antlaşmayı bozmaya kalkışırsan
Şüphe yok ki ben de senden değilim, sen de benden değilsin."
Bu kabilden ifadeler kullanmak, Arap dilinde izlenen bir yoldur. Meselâ, adam üslubundan başka bir yol izleyen oğluna: Sen benden değilsin, der.
4- Emre İtaat Edenler:
"Onu tatmayansa o bendendir." Burada "onu içmeyen" demeyerek
"tatmayan" demiştir. Çünkü Araplar aynı şeyi tekrarlamak istediklerinde bir başka lafızla tekrarlamak adetindedirler. Kur'ân-ı Kerîm'in üslubu ise en fasih bir üsluptur. O bakımdan: Suyun tadına bakmaktan söz edilemez, diyenlerin Kur'ân-ı Kerîm'in bu üslubuna bir eleştiri yönelttikleri söylenemez ve bu sözlerine itibar edilmez.
5- Seddü'z-Zerâi':
Mezhebimiz âlimleri bu âyeti Seddü'z-zerâi'i delil olarak kabul etme lehine bir delil görmüşlerdir. Çünkü tatmanın asgarî seviyesi tadına bakma lâfzının kapsamına girer. Tatma yasaklandığına göre, onun tadına bakmaktan uzak duran bir kimsenin suyu içme gibi bir duruma düşmesine imkân kalmaz. İşte böyle bir mübalağa dolayısıyla "kim ondan içmezse" şeklinde İfade edilmemiştir.
6- Suda Faiz Cereyan Eder mi?
Yüce Allah'ın burada: "Onu tadmayansa" diye buyurması suyun bir tam (yiyecek) olduğunun delilidir. Su bir yiyecek olduğuna göre kalıcı özelliği ve onunla bedenlerin beslenmesi dolayısıyla bir gıda demektir. O bakımdan suda faizin cereyan etmesi gerekir.
İbnu'l-Arabî der ki: Mezhebimizde sahih olan görüş budur. Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Mâlik dedi ki: Suyun kıyısında suyun su ile fazlalıklı olarak ve vadeli satılmasında bir mahzur yoktur. Bu, Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’un da görüşüdür. Muhammed b. el-Hasan ise der ki: Su ölçülen ve tartılan şeylerdendir. Bu görüşe göre ise ona göre suda fazlalık câiz olmaz. Buna göre de Muhammed b. el-Hasan suda faizin sözkonusu olduğunu kabul etmektedir. Çünkü ona göre faizde illet ölçülmek ve tartılmaktır.
Şâfiî de der ki: Fazlalıklı olarak suyun satışı câiz değildir, vade de câiz değildir. Ona göre ise faizin illeti, yenilen birşey ve aynı cinsten olmaktır.
7- Akarsudan Su İçme Şekliyle İlgili Hükümler:
İbnu'l-Arabî der ki: Ebû Hanîfe dedi ki: Her kim benim filan kölem Fırat'tan içerse hür olur diyecek olsa, eğilip doğrudan doğruya ağzıyla su içmedikçe hür olmaz. Eliyle veya oradan bir kap alarak içtiği takdirde hür olmaz. Çünkü yüce Allah burada nehirden eğilip ağzıyla içmek ile elle alıp avuçlayarak içmek arasında fark gözetmiştir. İbnu'l-Arabi ise der ki: Bu ise fasit bir görüştür. Çünkü Arap dilinde ister elle avuçlayarak içilsin, ister eğilerek doğrudan ağzıyla içsin, arada bir fark gözetmeksizin her şekildeki içmeye "su içme" denir. O halde sözlük anlamı itibariyle ve hakikatiyle hakkında yemin edilen içme olayı sözkonsu oldu mu, yemin edenin yemini bozulmuş olur. Bunu böylece bil.
Derim ki: Ebû Hanîfe'nin görüşü daha sahihtir. Çünkü dil bilginleri, Kitap ve Sünnetin de fark gözettiği gibi bu iki tür içme arasında fark gözetmişlerdir. el-Cevherî ve başkaları der ki: Bir kimse suyu bulunduğu yerden ağzıyla, fakat elleriyle veya bir kapla olmayarak içecek olur ise buna "keraa: doğrudan ağzıyla su içti" denilir. Kera' ise yağmur suyudur.
Sünnetin bu hususta ayırım gözetmesine gelince İbn Mâce Sünen'inde şunu zikreder: Bize Vasıl b. Abdu’l-A'lâ anlattı, bize İbn Fudayl, Leys'ten o Said b. Amir'den, o İbn Ömer'den naklederek dedi ki: Bir su birikintisinin yanından- geçtik. Doğrudan ağzımızla o sudan içmeye koyulduk (nekreu). Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: " Bu şekilde doğrudan içmeyiniz (la tekre'û) Fakat ellerinizi yıkayınız sonra da ellerinizle içiniz. Çünkü elden daha temiz bir kap olmaz." İbn Mâce, Eşribe 25. İşte bu, bu konuda açık bir nastır. Senette geçen Leys b. Ebi Süleym ise Müslim'in, kendisinden hadis rivâyet ettiği bir kimsedir. Zayıf bir ravi olduğu da söylenmiştir.
8- Eliyle Avuçlayarak İçenler ve Helal Rızık Arayanlar:
Yüce Allah'ın:
"Ancak eliyle bir avuç alanlar müstesna" âyetinde geçen avuçlamak (el-iğtirâf) birşeyi elle veya bir alet vasıtasıyla almak demektir. (Kepçeye) miğrafe denilmesi buradan gelmektedir. el-Ğarf da el-iğtiraf gibidir. Âyet-i kerimedeki "ğurfeten" kelimesi "ğarfeten" şeklinde "ğayn" harfi üstün olarak da okunmuştur. Bu masdardır. el-Garfe bir defa alıp içmektir. "Ğurfe" şeklinde "ğayn" harfi ötreli olarak da okunmuştur. Bu ise avuçlanarak alınan şey demek olur. Kimi müfessirler de şöyle demiştir: Ğarfe tek bir avuçla alınan, ğurfe ise iki avuçla alınan demektir. Kimisi her iki söyleyiş de aynı anlamdadır, demektedir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) da şöyle der: Avuçlar en temiz kaplardır. el-Hasen'in şu sözleri de bu kabildendir:
"Onlar hiçbir suya beraberlerinde kap götürerek gitmezler
Onlar ancak avuçlarıyla su birikintilerinden avuçlarlar."
Derim ki: Bu zamanlarda şüphesiz ve tereddütsüz katıksız helal peşinde olan bir kimse gece, gündüz akarak müsahhar kılınmış pınarlardan, nehirlerden avuçlarıyla su içsin. Bununla yüce Allah'tan hasenat kazanma yollarını, günahlarını silinmesini ve hayırlı İmâmlara yetişmeyi arzulasın.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim kapla içebilme gücü olmakla birlikte tevazu niyetiyle eliyle içerse Allah ona parmakları sayısınca hasenat yazar. Eller Meryem oğlu Îsa'nın (ikisine de selam olsun) bardağı atarak: Of bu dünya ile beraberdir, dediği zaman kullandığı kabıdır." Bu hadisi İbn Mâce,
İbn Ömer yoluyla rivâyet etmiştir. İbn Ömer dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) karınlarınız üzerine uzanarak su içmemizi yasakladı -ki bu da doğrudan ağızla, akan sudan içmektir- ve yine bizlere tek elle avuçlamamızı da yasaklayarak dedi ki: "Sizden herhangi bir kimse köpeğin yalaması gibi yalamasın. Allah'ın kendilerine gazaplandığı kimseler gibi de tek elle içmesin. Geceleyin de kıpırdatmadıkça -üstü örtülü bir kap olması hali müstesna- içmesin. Her kim bir kap elde etme gücü olduğu halde eliyle içerse...." deyip az önce kaydettiğimiz şekilde hadisi zikreder. İbn Mâce, Eşribe 25.
Hadisin senedinde Bakiye b. el-Velid vardır. Ebû Hâtim dedi ki: Hadisi yazılır fakat atek başınab onunla ihticac olunmaz. Ebû Zür'a da dedi ki: Bakiye sika ravilerden hadis naklettiği takdirde o da sikadır, demektedir.
9- Azınlık Dışında Çoğunluk İçti:
Yüce Allah'ın:
"İçlerinden pek azı dışında ondan içtiler" âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs der ki: Herkes yakini oranında o sudan içti. Kâfirler suya kanmama hastalığına yakalanmış develer gibi, isyankârlar bundan daha aşağı derecede içtiler. Bu şekilde altmış yedi bin kişi yüzçevirmiş oldular. Sadece bazı mü’minler su içmediler; bir kısmı da avuçlayarak içtiler. Yasaklanan şekilde ise içenler suya kanmadı. Aksine daha da susadılar. Suya yaklaşmayan kimselerin ise halleri düzeldi ve avuçla alıp içenlerden daha güçlü kuvetli oldular.
10- İtaatkâr ve Îman Eden Azınlık:
Yüce Allah'ın:
"Nihayet o ve beraberindeki mü’minler onu" âyetindeki "o" zamiri nehre aittir. (Mealde, nehir kelimesi zikredilmiştir) "nihayet o"daki "o" zamiri ise Tâlût'a ait olup te'kid içindir. "Nehri geçince" âyet-i kerimeden "geçmek" kelimesi "mücâveze" kökünden kullanılmıştır. Aynı kökten gelen ve söz söyleme hakkında kullanılan "mecaz" ise, kullanımı câiz olan, yerini bulan ve bu şekilde kullanılagelen ifade demektir.
İbn Abbâs ve es-Süddî der ki: Onunla birlikte aralarında içenler de bulunduğu halde, dört bin kişi nehri geçti. Ancak Câlût'u ve askerlerini görünce onlardan üç bin altıyüz seksen küsur kişi geri döndü. Çünkü Câlût'un askerleri ise yüzbin kişi idi. Hepsi silahlara bürünmüştü. Bir görüşe göre öldükten sonra dirilmeye ve yüce Allah'ın huzuruna dönmeye kesin olarak inanan mü’minler bu halde -ki onların sayısı Bedir'e katılanlar kadardı-: "Nice az bir topluluk daha fazla bir topluluğu Allah'ın izniyle yenmiştir" dediler.
Müfessirlerin çoğunluğuna göre; yasakladığı şekilde su içmeyenler onunla birlikte nehri, geçtiler. Bazıları: Kalabalıklarına rağmen biz düşmana nasil güç yetirebiliriz? deyince aralarından gayretli ve kararlı kimseler: "Nice az bir topluluk daha fazla bir topluluğu Allah'ın izniyle yenmiştir" diye cevap vermiştir. el-Bera b. Azib der ki: Bizler kendi aramızda Bedir halkına katılanların sayısının Tâlût ile birlikte nehri aşan üçyüz on küsur adam olan Tâlût'un arkadaşlarının sayısınca olduğunu konuşur, söylerdik. -Bir rivâyette ise: Üçyüz on üç kişi denilmiştir.- Tâlût ile birlikte mü’minlerin dışında nehri aşan olmadı. Buhârî, Meğâzî 6.
11- Îman Eden ve Sayıca Az Olanlar Galip Gelirler:
Yüce Allah'ın:
"Allah'a kavuşacaklarını bilenler (âyet-i kerimede: Zan kökünden; zannedenler)" âyetinde geçen "zan" yakîn anlamındadır. Bunun kesin bilgi değil de şüphe anlamını ifade etmesi de mümkündür. Yani, Tâlût ile birlikte öldürülüp Allah'ın huzuruna şehid olarak çıkacaklarını zannedenler, demektir. Bu bakımdan bu konuda, şüphe öldürülüp öldürülmeme hususunda sözkonusu olmuştu.
Yüce Allah'ın:
"Nice az bir topluluk (fıe) daha fazla bir topluluğu Allah'ın izniyle yenmiştir" âyetinde geçen: "el-fie: İnsan topluluğu, insan birliği" demektir. Kılıçla başın bölünmesini ifade etmek üzere kullanılan "feeve"den gelmektedir. Onların: "Nice az bir topluluk" ifadelerinde, Savaşa bir teşvik vardır. Sabır duygusu ve Rabbini tasdik eden kimselere uymak arzusu vardır.
Derim ki: Bizim de işte bu şekilde hareket etmemiz gerekir. Fakat kötü amellerimiz, bozuk niyetlerimiz bu şekilde davranmamıza engel olmuştur. O kadar ki bizden sayıca pek çok olan kimseler, defalarca şahit olduğumuz gibi, az sayıdaki düşmana karşı bozguna uğramıştır. Buna sebep ise ellerimizle kazandığımız kötülüklerdir.
Buhârî'de şöyle bir rivâyet vardır: Ebû'd-Derdâ der ki: Sizler amellerinizle Savaşırsınız. Buhârî, Cihâd 13. Yine Buhârî'de müsned olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu zikredilmiştir: "Sizler zayıflarınızdan başka bir sebeple rızıklanır ve zafere ulaştırılır mı (sanıyorsunuz)?" Buhârî, Cihâd 76; Ebû Dâvûd, Cihâd 70; Tirmizî, Cihâd 24; Nesâî, Cihâd 43; Müsned, I, 173; V, 198
Bizim ise amellerimiz fasid, zayıflarımız ihmal edilmiş, sabrımız az, güvenimiz zayıf, takvamız ise yoktur. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:
"Sabrediniz, sabır yarışı yapınız ve nöbet beklesiniz. Allah'tan da korkunuz." (Âl-i İmrân, 3/200);
"Ve yalnız Allah'a tevekkül ediniz" (el-Maide, 5/23);
"Muhakkak Allah takva sahibi olanlarla ve iyilik yapanlarla beraberdir." (en-Nahl, 16/128);
"Allah elbette kendi adinibne yardım edene yardım eder." (el-Hacc, 22/40);
"Bir toplulukla karşılaştığınızda sebat gösteriniz. Allah'ı da çokça anın ki felâha (umduğunuza) kavuşasınız." (el-Enfal, 8/45)
İşte zafere götüren sebepler ve zaferin şartlan bunlardır. Bunlar ise bizde yoktur; bizde bulunmamaktadır. Başımızdaki musibetlerden ve karşı karşıya kaldığımız durumlardan dolayı inna lillah ve inna ileyni raciûn, diyoruz. Hatta geriye İslâm'ın isminden başka birşey, dinin resminden başka birşey kalmamıştır. Buna sebep ise fesadın zuhuru, tuğyanın çokluğu ve doğruluğun azlığıdır. Nihayet doğuda, batıda, karada, denizde düşman her tarafı istila etti. Fitneler her tarafı kapsadı, karşı karşıya kalınan mihnetler büyüdükçe büyüdü. Allah'ın rahmet buyurduğundan başka korunabilen kimse yoktur.
250. Âyetin Tefsiri
Câlût ve askerlerine karşı çıktıklarında: "Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et" dediler.
"Karşı çıktıklarında" geniş ve düzlük bir yerde karşı karşıya geldiklerinde, demektir. Câlût, Amalikalıların komutanı ve hükümdarı idi. Gölgesinin uzunluğu bir mil kadardı. Berberilerin onun soyundan geldiği söylenir. Rivâyet edildiğine göre beraberindeki asker sayısı üçyüz bin atlı idi. İkrime, doksan bin kişi, demiştir. Mü’minler düşmanlarının çokluğunu görünce Rablerine yalvarıp yakardılar.
Bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın şu âyetine benzemektedir:
"Beraberinde pek çok âlimlerin Savaştığı nice peygamber vardır.... Onların sözleri: Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı mağfiret buyur. Ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et demelerinden başka birşey değildi." (Âl-i İmrân, 3/146-147) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da düşman ile karşılaştığında Savaş esnasında şöyle derdi: "Allah'ım, Senin yardımın ile hücum ediyor ve gidip geliyorum." Müsned, I, 90; yakın ifadelerle; Ebû Dâvûd, Cihâd 90; Müsned, I, 151, VI, 16. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) düşman ile karşılaştığında şöyle derdi: "Allah'ım, bunların şerlerinden Sana sığınıyorum ve onların yakalarına Senin yapışmanı niyaz ediyorum!" Yakın ifadelerle: Ebû Dâvûd, Vitr 30; Müsned, VI, 414, 415.
Hazret-i Peygamber Bedir günü ridası omuzlan üzerinden düşünceye kadar dua ederek Müslim, Cihâd 58; Tirmizî, Tefsir 8. sûre 3; Müsned, I, 30, 32 yüce Allah'tan -yüce Allah'ın izniyle Âl-i İmrân Sûresi'nde açıklanacağı üzere (3/123-125. âyetlerde)- vadini gerçekleştirmesini istiyordu.
251. Âyetin Tefsiri
Derken Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût'u öldürdü. Allah da ona hükümdarlığı ve hikmeti verdi. Ona dilediği bazı şeyleri öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmeseydi yeryüzü mutlaka fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük bir lütuf sahibidir.
"Derken Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar." Yani Allah onların üzerine yardımını indirdi ve böylelikle düşmanlarını bozguna uğrattılar, kırıp geçirdiler.
Bozgun (hezimet); kırmak demektir. İçinde su kalmamış su kabının büzülüp kat kat olmasını anlatmak için de bu kökten gelen: "tehezzüm" tabiri kullanılır. Zemzem hakkında "O Cibril'in bir hezmesidir" ifadesi de buradan gelmektedir. Yani Cibril ayağı ile orayı kırdı ve oradan su çıktı demektir. Kırılan kuru odun parçalarına da bu isim (hezm) verilir.
Yüce Allah'ın:
"Dâvûd da Câlût'u öldürdü" âyetine gelince; Hükümdar kavmi arasından Tâlût'u Câlût ile Savaşmak üzere seçmişti. Hazret-i Dâvûd kısa boylu, hasta görünümlü, sararmış, ufak-tefek ve morarmış birisiydi. Câlût ise insanlar arasında en güçlü, en kuvvetli bir kimse idi. Tek başına orduları bozguna uğratırdı. Amalikalıların başı olan Câlût ise Hazret-i Dâvûd tarafından öldürülmüştür. Hazret-i Davud'un babası, îşâ idi. Babasının Zekeriyya, onun da babasının Reşvâ olduğu da söylenmektedir.
Hazret-i Dâvûd Yalnıza b. Yakub b. İshak b. İbrahim (hepsine selam olsun) kolundan geliyordu. Beytü'l Makdis ehlinden idi. Allah ona hem peygamberliği hem de hükümdarlığı vermişti. Daha önce ise çobandı. Kardeşlerinin en küçüğü idi. Koyun otlatırdı. Tâlût'un askerleri arasında yedi tane kardeşi vardı. Savaş vakti geldiğinde kendi kendisine: Ben de bu Savaşı görmeye gideceğim, demişti. Yoldan giderken bir taşın yanından geçti. Taş ona: Ey Dâvûd, beni al, sen benimle Câlût'u öldüreceksin, dedi. Daha sonra ona bir başka taş seslendi, sonra bir diğer taş seslendi. Onları aldı, torbasına alıp yoluna devam etti.
Câlût ortaya çıkıp kendisiyle teke tek çarpışacak kimse istedi. Herkes onunla karşılaşmaktan korktu. Nihayet Tâlût şöyle dedi: Kim buna karşı çıkar ve onu öldürürse ona kızımı vereceğim ve malımın tasarrufunu ona bırakacağım. Hazret-i Dâvûd gelip dedi ki: Karşısına ben çıkıp onu ben öldüreceğim. Tâlût onu görünce yaşının küçüklüğü ve kısa boyluluğu dolayısıyla bu işe uygun görmedi, geri çevirdi. Davut ise rengi mora çalan kısa boylu birisiydi. İkinci defa aynı şekilde seslendi, üçüncü defa seslendi. Yine Hazret-i Dâvûd karşısına çıktı.
Tâlût ona: Herhangi bir şeyle kendini denedin mi? deyince o da: Evet, dedi. Tâlût: Ne ile? sorunca şöyle dedi: Bir kurt koyunlarımın arasına girdi. Ben de ona vurdum. Daha sonra da başını tutup vücudundan kopardım. Tâlût: Kurt güçsüzdür, dedi. Başka birşeyde kendini denedin mi diye sorunca: Evet dedi. Bir seferinde aslan koyunlarımın arasına girdi, ona bir darbe indirdim sonra da çenelerini tutup birbirinden ayırdım. Bu adamın arslandan daha kuvvetli olduğunu sanır mısın? Tâlût: Hayır dedi.
Tâlût'un yanında bir zırh vardı. Bu zırh ancak Câlût'u öldürecek kimseye uyardı. Bunu ona haber verdi ve Davud'a giydirince Davud'un üzerine tam geldi. Tâlût ona: Haydi atıma bin , silahımı al dedi. Davut aynısını yaptı.
Kısa bir süre yol aldıktan sonra geri döndü. Herkes bu delikanlı korktu, deyince Hazret-i Dâvûd şöyle dedi: Şayet onu öldürmeyi Allah bana müyesser etmeyecek, ona karşı bana yardımcı olmayacak olursa bu atın da bu silahın da bana faydası olmayacaktır, fakat ben bununla kendi adet edindiğim şekilde Savaşmak istiyorum.
Davud'un sapan atıcılığı herkesten ileri idi. O bakımdan attan indi, torbasını aldı boynuna astı. Sapanını aldı ve Câlût'un karşısına çıktı. Câlût ise silahlarına bürünmüştü. el-Maverdî'nin ve başkalarının naklettiklerine göre; başında üçyüz ritim ağırlığında bir miğfer vardı Câlût ona: Ey genç, sen mi karşıma çıkıyorsun? deyince, Dâvûd: Evet dedi. Bu şekilde köpeğin karşısına çıkar gibi mi? Dâvûd: Evet, hatta sen köpekten de daha hakirsin, dedi. Bu sefer Câlût: Yemin olsun bugün senin etini kuşlara ve yırtıcı hayvanlara yem yapacağım, dedi. Daha sonra birbirlerine yaklaştılar. Câlût, Davut'u küçümsediğinden dolayı eliyle yakalamak istedi. Dâvûd da elini torbasındaki taşlara uzattı.
Rivâyet olunduğuna göre taşlar birbirine yapıştı, tek bir taş haline geldi. Bu taşı alıp sapanına yerleştirdi. Allah'ın ismini anarak sapanını çevirdi ve ona attı. Taş Câlût'un kafasına isabet etti ve Câlût öldü. Dâvûd onun başını kesti ve alıp torbasına koydu. Herkes birbirine karıştı, Tâlût'un askerleri hamle yaptılar ve karşı tarafı bozguna uğrattılar.
Şöyle de denilmiştir: Davud'un attığı taş Câlût'un giydiği miğferin burun bölgesine isabet etmişti. Gözüne isabet edip kafasından çıktığı da söylenmiştir. Yine aynı taş, askerlerinden birkaç kişiye isabet etmiş ve onların da ölümüne sebep olmuştu.
Yine denildiğine göre taş, parçalandı ve onun her bir parçası ordugâhta bulunan herkese isabet etti. Attığı bu taş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Huneyn günü Hevazinlilere fırlattığı bir avuç toprağı andırmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İnsanlar bu âyetlerle iligili çokça kıssalar anlatırlar. Ben ise burada bu kıssalardan gözetilen maksadı zikrettim. Allah'a hamdolsun.
Savaş Kumandanının Bazı Tasarrufları ve Hükümleri:
Derim ki: Tâlût'un: "Her kim Câlût'a karşı çıkar, onu öldürürse, onu kızımla evlendirir ve malımda tasarruf yetkisini ona veririm" sözünün anlamı bizim de şeriatimizde sabittir.
Bu ise İmâmın şöyle demesi gibi olur: Her kim bir düşman kafası getirirse ona şunları vadediyorum. Yahut: Kim esir getirirse ona şunu veriyorum; demesi gibi olur. Buna dair açıklamalar ise yüce Allah'ın izniyle el-Enfal Sûresi'nde (8/1. âyet 5. başlıkta) gelecektir.
Yine bu ifadelerde mübarezenin (teke tek çarpışmanın) ancak İmâmın izniyle olabileceğine delil vardır. Nitekim Ahmed, İshak ve başkaları da böyle demektedir. Bu hususta el-Evzaî'den ise farklı rivâyetler gelmektedir. Ondan nakledildiğine göre İmâmının izni olmadıkça kimse hamle yapamaz. Yine ondan nakledildiğine göre o; bunda bir mahzur yok, demiştir. Şayet İmâm teke tek çarpışmayı yasaklamış ise onun izniyle olmadıkça teke tek çarpışamaz.
Bazıları da teke tek çarpışmayı mubah kabul etmekte ve onun izniyle mi olur, ondan izinsiz olur mu hususunu sözkonusu etmemektedir. Mâlik'in görüşü de budur.
İmâm Mâlik'e; iki saf arasında durarak: Kim benimle çarpışır? diyen kimse hakkında sorulmuş o da şöyle demiştir: Böyle bir iş onun niyetine bağlıdır. Eğer bununla Allah'ın rızasını diliyor ise bunda bir mahzur olmayacağını umarım. Nitekim bu iş geçmişte yapılıyor idi.
Şâfiî de der ki: Teke tek çarpışmada (mübâreze) bir mahzur yoktur. İbnu'l-Münzir de der ki: Teke tek çarpışmanın İmâmın izniyle olması güzel birşeydir. İmâmın izni olmaksızın teke tek çarpışana da vebal yoktur. Çünkü ben bunu yasaklayan bir haber bilmiyorum.
"Allah da ona hükümdarlığı ve hikmeti verdi. Ona dilediği bazı şeyleri öğretti." es-Süddî der ki: Allah ona Tâlût'un hükümdarlığını ve Şem'un'un peygamberliğini verdi. Ona öğrettiği şey ise, zırh yapımı, kuş dili ve buna benzer Allah'ın kendisine öğrettiği başka şeylerdir.
İbn Abbâs der ki: Allah ona öyle bir zincir vermişti ki, bu zincir samanyoluna ve yörüngeye bitişikti. Onun ucu ise Hazret-i Davud'un ma'bedi yakınında idi. O bakımdan havada birşey oldumu o zincir mutlaka ses çıkartırdı. Hazret-i Dâvûd da olanı bilmiş olurdu. Bu zincire herhangi bir hastalık sahibi dokundumu, mutlaka iyileşirdi. Kavminin dine girişinin alametiyse elleriyle bu zincire dokunup sonra da avuçlarını göğüslerine sürmeleri idi. Hazret-i Davud'un vefatından sonra da bu zincir kaldırılıncaya kadar onun hükmüne başvururlardı.
Âyetin:
"Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmeseydi yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerine büyük bir lütuf sahibidir" bölümüne dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:
1- İnsanların Bir Kısmı ile Diğer Bir Kısmının Defedilmesi:
Yüce Allah'ın:
"Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmeseydi.." âyetini Nafi' dışında diğerleri (Mushafta tesbit edilmiş şekliyle) okumuşlardır. Nafi': kelimesini şeklinde okumuştur. Bunun fiilin masdan olması mümkündür. (Mastar olarak anlamları): Hesab etmek, dönmek, karşılaşmak gibi. " (Bu) Allah'ın üzerinize yazdığı (farzı)dır." (en-Nisâ, 4/24) âyeti de bunun gibidir.
en-Nehhâs der ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Buna göre "difâ’" ve "def" kelimeleri; "defe'a; def etti, önledi, sallallahü aleyhi ve sellemdı" fiilinin mastarları olur. Sîbeveyh'in görüşü de budur.
Ebû Hâtim ise der ki: ile kelimeleri aynı anlama gelir. (Yani birincisinin müşareket -işteşlik- manası da ihtiva eden "fâale" kipinde olması farklı anlama gelmez). Nitekim: ifadesi her iki fiilde de aynı anlamda olmak üzere: Ayakkabıları üstüste diktim, demektir. Ebû Ubeyde, Cumhûrun okuyuşunu tercih etmiş ve şeklindeki okuyuşu kabul etmiş ve şeklindeki okuyuşu kabul etmemiştir. Çünkü kimse cenab-ı Allah'a karşı müdafaaya giremez. (Bu kipteki müşareket -işteşlik- anlamı dolayısıyla bu okuyuşu kabul etmez).
Mekkî der ki: Bu bir yanılmadır. Ebû Ubeyde burada "müfâale" babının (işteşlik) anlamının varlığını vehmetmiştir. Böyle bir kanaate ise gerek yoktur.
"Allah" lâfzı, fiil dolayısıyla ref mahallindedir. Yani Allah def etmeseydi" demektir. Nâfi'in okuyuşundaki "difâ’" kelimesi de -Sîbeveyh'e göre- mübtedâ olarak ref mahallindedir. "insanları" anlamında ki "en-nâs" kelimesi mefûl mahallindedir. Bu, Sîbeveyh'e göre: Zeyd ile gittim, demek gibidir. Burada harf-i cer ile birlikte: "Zeyd" kelimesi, mef'ûl mahallindedir. Bilelim.
2- Kendileri Vasıtasıyla Fesadın Defedildiği Kişiler Kimlerdir?
İlim adamları kendileri vasıtasıyla fesadın defedildiği kimselerin kimlikleri hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bu kimselerin "ebdâl" oldukları söylenmiştir. Bunlar ise kırk kişidirler, onlardan birisi öldü mü Allah onun yerine bir başkasını getirir. Nihayet Kıyâmet yaklaştığında bunların hepsi ölür. Bu, Ebdal'ın yirmiikisi Şam'da onsekiz tanesi ise Irak'ta bulunurlar. Ali (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Ebdal Şam'da olurlar. Bunlar kırk kişidirler. Onlardan birisi öldü mü Allah onun yerine bir başka kişiyi getirir. Onların hürmetine Allah yağmur yağdırır, onlar hürmetine müslümanları düşmanlarına muzaffer kılar. Onlar için yeryüzü halkı üzerinden belaları Savar." Bu hadisi et-Tirmizî el-Hakîm "Nevâdiru’l-Usûl" adlı eserinde zikretmiştir.
Yine Ebû'd-Derdâ'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Peygamberler yeryüzünün Evtadı (çalkalanmaktan korunan kazıkları) idiler. Peygamberliğin sonu gelince Allah onların yerine Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetinden kendilerine ebdal ismi verilen bir topluluk getirdi. Bunların çok çok oruç tutmak, çokça namaz kılmakla sair insanlara üstünlükleri yoktur. Fakat üstünlükleri güzel ahlâk, gerçekten samimi olarak takva, vera sahibi, güzel niyet, bütün müslümanlara karşı kötülük beslemeyen kalpleri vardır ve Allah rızasını arayarak onlara samimiyetle nasihat ederler. Sabırla, tahammülkârlıkla, akıllılıkla ve zillet sözkonusu olmaksızın tevazu ile davranırlar. Bunlar peygamberlerin halefleridirler. Allah'ın kendisi için seçtiği ilmiyle, kendi zatı için ihlâsa erdirdiği kimselerdir. Bunlar kırk tane sıddîktirler, onlardan otuz tanesinin yakinî Halilurrahman İbrahim'in yakînî gibidir.
Allah onlar hürmetine yeryüzü halkından hoşlanmadık şeyleri insanlardan bela ve musibetleri bertaraf eder. Onlar hürmetine yeryüzü halkına yağmur yağdırılır, rızık verilir. Allah onun yerine geçecek birisini yaratmadıkça onlardan bir kimse ölmez." et-Tirmizî, el-Hakim, Nevâdiru'l-Usûl, I, 383-384.
İbn Abbâs da der ki: Şayet Allah müslümanların ordularıyla düşmanları defetmeseydi, müşrikler galip gelir, mü’minleri öldürür, ülkeleri ve mescidleri tahrib ederlerdi. Süfyan es-Sevrî de der ki: Bunlar kendileri vasıtasıyla hakkın ortaya çıkarıldığı şahitlerdir. Mekkî'nin naklettiğine göre müfessirlerin büyük çoğunluğu şu manayı benimsemişlerdir: Şayet yüce Allah, namaz kılanlar namaz kılmayanlardan, takva sahibi olanlar sebebiyle takva sahibi olmayanlardan (kötülükleri) defetmeseydi, günahları sebebiyle bütün insanları helâk ederdi. en-Nehhâs ve es-Sa'lebı de böyle bir manaya zikretmişlerdir.
es-Sa'lebî der ki: Sair müfessirler ise şöyle derler: Eğer Allah iyi mü’minleri facir ve kâfirlere karşı savunmayacak olsaydı yeryüzü fesada ererdi, yani helâk olur giderdi. Daha sonra da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu kaydeder: "Muhakkak Allah ümmetimden namaz kılanlar sebebiyle namaz kılmayanlardan, zekât verenler sebebiyle, zekât vermeyenlerden, oruç tutanlar sebebiyle, oruç tutmayanlardan, hac edenler sebebiyle hac etmeyenlerden, cihad edenler sebebiyle cihad etmeyenlerden azâbı defeder. Eğer bu gibi şeyleri terketmek hususunda birlik olsalar onlara Allah bir göz açıp kapayacak bir süre dahi vermez." Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmeseydi muhakkak yeryüzü fesada uğrardı" âyetini okudu. İbn Atiyye, ekMuharrar (II, 268, 269)'da bu hadise işaret ettikten sonra şunları söylemektedir: "Bu âyetin anlamının bununla hiçbir ilgisi yoktur. İbn Ömer'in rivâyet ettiği hadis de sahihtir..."
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den de şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Muhakkak Allah'ın her gün şöyle seslenen melekleri vardır: Şayet çokça rükû' eden kullar, süt emen yavrular, otlayan hayvanlar olmasaydı, azap üzerinize yağmur gibi yağdırılırdı." Bu hadisi Ebû Bekr b. el-Hatib böyle bir manayla el-Fudayl b. İyad'dan rivâyet etmiştir: Bize Mansur, İbrahim'den, anlattı; o Alkame'den o Abdullah'tan rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Aranızda huşu duyan adamlar, otlayan hayvanlar, süt emen çocuklar olmasaydı mü’minler üzerine azap yağmur gibi yağdırılırdı." Bir şair de bu manada (3) el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, X, 227'de bu manada birbirine yakın üç ayrı rivâyet kaydetmekte ve "zayıf" olduklarını belirtmektedir. "Hasen" olduğunu söyleyenler de var olmak üzere şu beyitleri söylemiştir:
"Allah'ın rüküa eren kulları olmasaydı,
Ve süt emen yetim küçük çocuklar,
Düz arazilerde ot otlayan hayvanlar olmasaydı;
Üzerimize en ağır azap yağdırılırdı."
Hazret-i Cabir de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Muhakkak Allah adamın salahı sebebiyle oğlunu, oğlunun oğlunu da ıslah eder. Onun evini ve onun etrafında birkaç evi dahi ıslah eder. O kişi aralarında olduğu sürece Allah'ın korumasında kalmaya devam ederler."
Katâde de dedi ki: Allah kâfir sebebiyle mü’mini ibtila eder, mü’min sebebiyle de kâfire afiyet verir. İbn Ömer de dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Muhakkak Allah salih mü’min sebebiyle ehli beytinden ve komşularından yüz kişiden belayı defeder." Daha sonra İbni Ömer: "Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile defetmeseydi yeryüzü mutlaka fesada uğrardı" âyetini okudu.
Denildiğine göre bu "defetmek" yüce Allah'ın rasûller vasıtasıyla teşri' buyurduğu şeriatlerle olur. Şayet bu olmasaydı, insanlar birbirlerini yağmalar, talan eder ve helâk olurlardı.
Bu, gerçekten güzel bir açıklamadır. Hem kötülüğün önlenmesinde, hem defedilmesinde hem de başka hususlarda genel bir ilkedir. Bunun üzerinde dikkatle düşününüz.
"Fakat Allah, âlemler üzerine büyük bir lütuf sahibidir." Şanı yüce Allah mü’minler vasıtasıyla kâfirlerin kötülüğünü defetmesinin, kendi katından büyük bir lütuf ve büyük bir nimet olduğunu beyan etmektedir.
252. Âyetin Tefsiri
Bunlar Allah'ın âyetleridir. Onları sana hak ile okuyoruz. Muhakkak sen gönderilmiş peygamberlerdensin.
"Bunlar" mübtedâ;
"Allah'ın âyetleridir" onun haberidir. Bunu bedel kabul edip:
"Sana onları hakla okuyoruz" âyetini haber kabul etmek mümkündür.
"Muhakkak sen gönderilmiş peygamberlerdensin" âyeti de
"inne; (muhakkak)" nin haberidir. Yani şüpesiz ki sen gönderilmiş peygamberlerdensin demektir.
Yüce Allah burada Peygamberinin dikkatini; sözü geçen bu âyetleri, Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber dışında kimsenin bilmediğine çekmektedir.
253. Âyetin Tefsiri
İşte Biz bu peygamberlerin bazısını bazısına üstün kıldık. Allah onlardan kimisi ile söyleşmiş, kimisini de derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu Îsa'ya da açık deliller verdik. Ve onu Ruhu'l-Kudüs ile destekledik. Eğer Allah dileseydi onlardan sonra gelenler kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat anlaşmazlığa düştüler de onlardan kimi îman etti, kimi de kâfir oldu. Eğer Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar.
Yüce Allah'ın
"... Bu peygamberler..." âyetinde müennes ism-i işaretin kullanılıp müzekkeri olan: nin kullanılmayışı, "peygamberler" anlamındaki
"rusul" kelimesinin çoğul olmasıdır. (Arap dilinde çoğul müennes hükmündedir). Buradaki işaret ismi mübtedâ,
"rusul" onun sıfatıdır. Ondan sonra gelen cümle ("... bazısını üstün kıldık...") onun haberidir.
"Rusul" kelimesinin beyân atfı,
"... üstün kıldık..." anlamındaki âyetin ise haber olduğu da söylenmiştir.
Bu âyet-i kerîme müşkil bir âyettir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da şöyle dediği sabittir: "Peygamberler arasında kiminin kiminden hayırlı olduğunu ileri sürmeyiniz"; Buhârî, Husûmât 1, Diyât 32; Müslim, Fedâil 163; Ebû Dâvûd, Sünne 13; Müsned, III, 31,33 "Allah'ın peygamberleri arasında fazilet farkı gözetmeyiniz" Buhârî, Enbiyâ 35; Müslim, Fedâil 159 Bu tür hadisleri güvenilir hadis İmâmları rivâyet etmişlerdir. Bunlar, filan peygamber filandan hayırlıdır, filan peygamber filandan daha faziletlidir, demeyiniz anlamındadır.
İlim adamları bu anlamın te'vili hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi şöyle der: Bu, Hazret-i Peygamber'e fazilet farkına dair vahiy gelmeden, kendisinin Âdemoğlunun efendisi olduğunu bilmeden Kur'ân-ı Kerîm'in fazilet farkı gözetmeyi yasaklama hükmünü neshettiği belirtilmeden önce söylenmiştir. İbn Kuteybe der ki: Hazret-i Peygamber: "Ben Âdemoğulunun efendisiyim" Müslim, Fedâil 3; Ebû Dâvûd, Sünne 13; İbn Atûce, Zühd 37; Hazret-i Peygamber'in: "kıyâmet gününde insanların efendisi" olduğunu belirten başka rivâyetler için bk: Buhârî, Enbiyâ 3, Tefsir 17. sûre 5; Müslim, Îman 327, 328, Fedâil 3; Tirmizî, Kıyâmet 10, Tefsir 17. sûre 19; Dârimi, Mukaddime 8; Müsned, I, 5, 281, 295; II, 435, 540, III, 2, 144, V, 388. hadisiyle Kıyâmet günündeki durumunu kastetmek istemiştir.
Çünkü o Kıyâmet gününde şefaatçi olacaktır. Hamd sancağı ve havz onun olacaktır. "Benim Mûsa'dan hayırlı olduğumu söylemeyiniz" Buhârî, Husûmât 1, Enbiyâ 31, Tefsir 7. sûre 2, Rikaak 43, Tevhîd 31; Müslim, Fedâil 160; Ebû Dâvûd, Sünne 13; Müsned, II, 264 âyeti ile de tevazu yoluyla bunu ifade etmiştir. Nitekim Hazret-i Ebû Bekir şöyle demişti: "En hayırlınız olmadığım halde sizi yönetmek üzere başınıza getirildim." Nitekim Hazret-i Peygamber'in: "Sizden herhangi bir kimse ben(im) Metta'nın oğlu Yûnus'tan hayırlı olduğumu söylemesin" sözü de alçakgönüllüce kullanılmış bir ifadedir. Buhârî, Enbiyâ 24, 35, Tefsir 6. sûre 4; Müslim, Fedâil 166, 167. Ayrıca bk. Buhârî, Tefsir 4. sûre 26. Tevhîd 50: Ebû Dâvûd. Sünne 13
Yüce Allah'ın:
"Ve o balık sahibi (Yûnus) gibi olma." (el-Kalem, 68/48) âyeti Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Hazret-i Yûnus'tan daha faziletli olduğuna delalettir. Çünkü yüce Allah: Onun gibi olma, demektedir. O halde Hazret-i Peygamber'in: "Benim ondan daha faziletli olduğumu söylemeyiniz" ifadesi alçakgönüllüce bir ifadedir. Hazret-i Peygamber; amel itibariyle benim ondan daha faziletli olduğumu söylemeyiniz, çünkü belki de onun ameli benden daha ileri derecededir. Ayrıca karşı karşıya kalınan bela ve mihnetler hususunda da onun mihneti benden daha büyüktür; demek istemiş de olabilir.
Yüce Allah'ın peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e verdiği Kıyâmet gününde bütün peygamber ve rasûllere efendilik ve üstünlük ona ameli dolayısıyla verilmiş değildir. Aksine yüce Allah'ın ona bu fazileti ihsan etmesi ve özellikle ona lütufta bulunması dolayısıyladır. Böyle bir açıklamayı el-Mühelleb tercih etmiştir
Kimi tefsir âlimleri de şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber bu hususta ileri geri konuşmayı yasaklamıştır. Çünkü bu konuda söz söylemeye dalmak tartışmaya götüren bir yoldur. Bu ise onlardan herhangi bir kimseden yakışık olmayan bir şekilde söz etmeye götürür ve tartışma esnasında onlara duyulması gereken saygıyı azaltır.
Hocamız der ki: Peygamberimiz bütün peygamberlerden ve filan peygamberden daha faziletlidir de denilmez, daha hayırlıdır da denilmez. Nitekim nehyin zahirinden de anlaşılan budur. Çünkü böyle bir ifade, faziletçe daha aşağıda olduğu ifade edilen hakkında bir kusur ve bir eksiklik vehmini verir. Diğer taraftan Hazret-i Peygamber'in bu yasağı lâfzın mutlak olarak kullanılmasını yasaklamayı gerektirmiştir. Yoksa böyle bir mânâya böyle bir şeye inanmayı men etmiş değildir. Çünkü şanı yüce Allah, peygamberler arasında fazilet farkı olduğunu haber vermiştir. O bakımdan Peygamberimiz bütün peygamberlerden daha hayırlıdır ve filan peygamberden hayırlıdır, deme. Böylelikle yasaklanan bir şeyden uzak durmuş, böyle bir edeple edeplenmiş olunur. Kur'ân-ı Kerîm'in ihtiva ettiği fazilet farkına dair âyetin gereği de itikad edilmiş ve yerine getirilmiş olur. İşlerin gerçek mahiyetini en iyi bilen Allah'tır.
Derim ki: Bundan da daha güzel şu sözleri söyleyenin görüşüdür: Fazilet farkı gözetmenin yasaklanması, tek bir özellik olan ve fazilet bakımından hiçbir fark taşımayan nübüvvet açısındandır. Fazilet farkı ancak hallerin daha fazla olması özelliklerin, kerametlerin, letâifin ve birbirinden farklı olan mucizelerin durumlarının birbirinden üstün olmasından ileri gelir. Bizatihi nübüvvetin kendisinde ise bir fazilet farkı yoktur. Fazilet, nübüvvetten ayrı olarak diğer birtakım hususlar ile sözkonusu olur. Bundan dolayı onlardan kimisi rasûl ve azim sahibi peygamberdir. Kimisi Halil edinilmiş, kimisi ile Allah konuşmuş ve Allah onlardan kimini kiminin üstüne derecelerle yükseltmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Yemin olsun ki Biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kılmışızdır. Davud'a da Zebur'u verdik." (el-İsra, 17/55) Burada da: "İşte Biz bu peygamberlerin bazısını bazısına üstün kıldık" diye buyurmaktadır.
Derim ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Çünkü bu açıklama, konu ile ilgili âyetler ile hadisleri nesh sözkonusu olmaksızın te'lif etmiş, yorumlamıştır. Onlardan kiminin kiminden üstün ve faziletli olduğunu söylemek, o peygambere ihsan edilen faziletler ve bağışlanan "vesileler" dolayısıyladır. İbn Abbâs buna işaretle şöyle demektedir: Muhakkak Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı peygamberlere ve sema ehline üstün kılmıştır. Hazır bulunanlar: Ne ile ey İbn Abbâs Allah onu sema ehline üstün kılmıştır? deyince şu cevabı verir: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Onlardan kim: Ben ondan gayrı ilahım derse Biz onu cehennemle cezalandırırız. Zâlimleri biz böyle cezalandırırız." (el-Enbiya, 21/29) Buna karşılık Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e de şöyle buyurmuştur:
"Muhakkak Biz sana apaçık bir fetih verdik. Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın diye." (el-Feth, 48/1-2) Bu sefer: Peki sair peygamberlere üstünlük ne iledir? diye sordular. O da şu cevabı verdi: Yüce Allah (sair peygamberler hakkında) şöyle buyurmaktadır:
"Biz ne kadar peygamber gönderdiysek, mutlaka onu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın." (İbrahim, 14/4) Aziz ve celil olan Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ise şöyle buyurmaktadır:
"Biz seni ancak bütün insanlar için., gönderdik." (Sebe', 34/28) Allah onu cinlere de insanlara da peygamber olarak göndermiştir. Bunu Ebû Muhammed ed-Dârimî, Müsned'inde zikretmiştir. Dârimi, Mukaddime 8.
Ebû Hüreyre ise der ki: Âdemoğlunun hayırlıları Nûh, İbrahim, Mûsâ ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dır. Rasûller arasında ulu’l-azm olanlar onlardır.
İşte bunlar İbn Abbâs ve Ebû Hüreyre tarafından fazilet sahibi olanların muayyen olarak zikredilebileceğine dair açık birer nastır. Bilindiği gibi kendisine risalet verilen peygamber, risalet verilmeyenden daha faziletlidir. Şüphesiz kendisine risalet verilen, risalet ile başkasına üstün kılınmış olur. Nübüvvet hususunda ise birbirlerine eşittirler. Çünkü rasûller, ümmetleri tarafından yalanlanmak ve öldürülmekle karşı karşıya kalırlar. Bu da açıkça görülebilen bir husustur. Şu kadar var ki, İbn Atiyye Ebû Muhammed Abdülhakk der ki: Şüphesiz Kur'ân-ı Kerîm aralarında üstünlük ve fazilet farkının olmasını gerektirmektedir. Bu ise genel bir husustur. Kimin fazilet itibariyle daha az olduğunun tayini sözkonusu değildir. Hadîs-i şerîfler de böyledir. Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ben Âdemoğulları arasında Rabbim nezdinde en kerîm olanım" Tirmizî, Menâkıb 1; Dârimî, Mukaddime 8. diye buyurmuş yine: "Ben Âdemoğlunun efendisiyim" Müslim, Fedâil 3; Ebû Dâvûd, Şiirine 13; İbn Mâce, Zühd 37; Müsned, I, 5. Bu hadis âyetin tefsirinin baş taraflarında da geçmişti. Oradaki nota da bakınız diye buyurmuş ve herhangi bir tayinde bulunmamıştır. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Benim Metta'nın oğlu Yûnus'tan daha hayırlı olduğumu söylemek hiç kimseye düşmez." Yine Hazret-i Peygamber: "Benim Mûsâ'dan daha faziletli olduğumu söylemeyiniz" Az önce zikredilmiş bulunmaktadır diye buyurmuştur. İbn Atiyye der ki: İşte bu ifadede fazileti daha az olanın tayinini şiddetle yasaklamaktadır. Çünkü Yûnus (aleyhisselâm) genç idi ve peygamberliğin ağır yüklerini zor taşımıştı. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında (belli bir peygamberden üstün olduğunu söylemek açısından) durum böyle olduğuna göre; başkası için durumun böyle olması öncelikle sözkonusudur.
Derim ki: Bizim tercih ettiğimiz yüce Allah'ın izniyle daha uygundur. Çünkü yüce Allah, peygamberlerden kimini kiminden üstün tuttuğunu haber verince, bu sefer üstünlük sahibi bulunan bazılarını da beyan etmeye başladı ve kendileri sebebiyle faziletli kılındıkları hallerini sözkonusu ederek buyurdu ki: "Allah onlardan kimisi ile söyleşmiş, kimisini de derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu Îsa'ya da açık deliller verdik." Yine yüce Allah:
"Dâvûd'a da Zebur'u verdik" (el-İsra, 17/55) buyurmaktadır. Bir başka yerde de:
"Ona İncil'i verdik." (el-Maide, 5/46) derken; başka yerde de:
"Yemin olsun ki Biz Mûsâ ile Harun'a furkanı; ışık veren, takva sahiplerine de öğüt olmak üzere verdik." (el-Enbiya, 21/48);
"Yemin olsun ki Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik." (en-Neml, 27/15);
"Hani Biz peygamberlerden ahidlerini almıştık. Senden de Nûh'dan da.." (el-Ahzab, 33/7) diye buyurmaktadır. Burada önce bütün peygamberlerden genel olarak ahdin alındığı sözkonusu edildikten sonra Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den ahid alındığı belirtilerek devam edilmiştir. Bu ise apaçık görülen bir durumdur.
Derim ki: Bu husus yüce Allah'ın izniyle ashab-ı kiram hakkında da böyledir. Sahabe olmak açısından ortakdırlar, fakat yüce Allah'ın kendilerine bağışlamış olduğu kabiliyet ve yaptıkları işlerle fazilet açısından birbirlerinden farklı farklıdırlar. O bakımdan sahabe olmak, âdil olmak, övülmek, hepsini kapsamakla birlikte; bu özellikleriyle aralarında fazilet vardır. Hak olan Rabbimizin şu âyeti ise bu konuda yeterlidir:
"Muhammed Allah'ın Rasûlüdür, onunla birlikte olanlar ise kâfirlere karşı sert ve haşindirler." (el-Feth, 48/29) Sûrenin sonuna kadar devam eden bu âyet, bu gerçeği ifade eder.
Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Onlara takva sözü üzerinde sebat verdi. Onlar zaten buna daha lâyık ve ehil idiler." (el-Feth, 48/26);
"Sizden fetihden önce infak edip Savaşanlar bir olmaz.." (el-Hadid, 57/10);
"Yemin olsun ağacın altında sana bey'at ederlerken Allah mü’minlerden razı olmuştur..." (el-Feth, 48/18)
Görüldüğü gibi bu âyette genel üstünlüklerinden söz ettiği gibi, özel olarak bazılarının faziletini de dile getirmektedir. Eksikliğin ve kınanacak kötü durumların herhangi biri hakkında sözkonusu olmasını reddetmiştir. Allah hepsinden razı olsun, onları sevmekle bizleri faydalandırsın. Amin.
"Allah onlardan kimisi ile söyleşmiş.." Kendisiyle söyleşilen Mûsâ (aleyhisselâm)'dır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Hazret-i Âdem hakkında, o mürsel bir peygamber midir? diye sorulmuş, o da: "Evet o kendisiyle söyleşilen bir peygamberdi" diye buyurmuştur. Müsned, V, 178, 179, 265 İbn Atiyye der ki: Bazı kimseler Hazret-i Âdem ile söyleşmenin cennette olduğu şeklinde te'vil etmişlerdir. Buna göre söyleşmek Hazret-i Mûsâ'ya has bir özellik olur.
"Kimisini de derecelerle yükseltmiştir." en-Nehhâs dedi ki: Burada İbn Abbâs, eş-Şâbî ve Mücâhid'in görüşüne göre
"kimisi"nden kasıt Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dır. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ben kırmızıya da siyaha da peygamber olarak gönderildim. Yeryüzü bana hem bir mescit hem de bir temizlenme vasıtası kılınmıştır. Bir aylık mesafeden bana korku ile yardım olundu. Ganimetler bana helal kılındı ve bana şefaat verildi." Müslim, Mesâcid 3; Dârimî, Siyer 29.
Bu lâfız ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın de, mucizeleri oldukça azametli olan başkalarının da kastedilmiş olması muhtemeldir. O takdirde bu söz te'kid edici bir ifade olur. Bununla Hazret-i İdris'in yüksek bir yere kaldırılması ve İsra hadisinde olduğu gibi, semâda peygamberlerin mertebelerinin kastedilmiş olması da muhtemeldir. İsra hadisi gelecektir.
Hazret-i Îsa'nın
"apaçık delilleri" ise -Kur'ân-ı Kerîm'de de nass ile tesbit edildiği gibi; ölüleri diriltmek, anadan doğma kör ve alacalıyı iyileştirmek, çamurdan kuş yaratmaktır.
"Ve onu Ruhu'l-Kudüs" Cebrâîl (aleyhisselâm)
"ile destekledik" gücüne güç kattık. Ruhu'l-Kudüs'e dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/87) geçmiş bulunmaktadır.
"Eğer Allah dileseydi onlardan" yani peygamberlerden
"sonra gelenler kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi." Denildiğine göre burada zamirler Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Îsa'ya aittir. İki kişi de çoğul olduğu için çoğul edatı (ism-i mevsûl) kullanılmıştır. Bir diğer görüşe göre ise; bütün peygamberlerden sonra gelenler demektir. Lâfzın zahirinden de anlaşılan budur. Yine denildiğine göre, birbirlerini öldürmeleri (Savaşmaları), onlardan sonra gelen kimselerde görülmüştür. Ancak mana böyle değildir. Aksine kasıt şudur: Eğer Allah dileseydi her peygamberden sonra insanlar birbirlerini öldürmezlerdi.
Bu günlük konuşmalarımızda şöyle dememize benzer: Bir at satın aldım, sonra onu sattım. Bizim böyle söylememizle birlikte bu ifadede şunu kastetmiş olmamız da mümkündür: Ben bir at satın aldım ve onu sattım, sonra bir diğerini aldım ve sattım, sonra bir diğerini alıp sattım.
İşte bu gibi musibetler de böyledir. İnsanlar her bir peygamberden sonra anlaşmazlığa düştüler. Onlardan kimisi îman etti. Kimisi de inkâr etti. İnkâr edip kâfir olanlar ise birbirlerini çekememekten ve dünyanın değersiz varlığı sebebiyle kıskançlıktan dolayı kâfir olmuşlardır. Bütün bunlar ise Allah'ın kaza, kader ve iradesi ile olur. Şayet Allah bundan başkasını dilemiş olsaydı o olurdu. Fakat bu şekilde dilediğini yapmaktaki hikmet sırrını ancak O bilir, bunun bilgisini kendisine saklamıştır.
"Lakin" âyetinde "nun" harfinin esreli olması, iki sakinin bir arada gelmesi dolayısıyladır. Kur'ân'ın dışında bu "nun" harfinin hazfedilmesi caizdir. Sîbeveyh şu beyiti nakletmiştir:
"Ben onun yanına varamam, buna gücüm de yetmez
Fakat bana su ver, eğer senin ihtiyacından su arta kalacaksa."
"Onlardan kimi îman etti, kimi de kâfir oldu" âyetinde yer alan "men: Kimi" edatı, mübtedâ ve sıfat olarak ref mahallindedir.
254. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler! Alışverişin de dostluk ve şefaatin de olmayacağı bir gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan infak edin. Kâfirler ise zâlimlerin tâ kendileridir.
el-Hasen dedi ki: Burada infak emri farz olan zekâta dairdir. İbn Cüreyc ve Saîd b. Cübeyr der ki: Bu âyet-i kerîme hem farz olan zekâtı hem de nafile tasadduku sözkonusu etmektedir. İbn Atiyye der ki: Bu sahihtir. Fakat daha önce Savaşı sözkonusu eden âyet-i kerîmeler ile yüce Allah'ın mü’minleri kâfirlerin üstüne iterek defedeceğine dair buyrukları dolayısıyla buradaki teşvikin, Allah yolunda infak olduğunu ortaya koyar. Bunu, âyet-i kerîmenin sonunda yer alan: "Kâfirler ise zâlimlerin tâ kendileridir" âyeti de güçlendirmektedir. Yani canınızla, mallarınızı da infak etmek suretiyle Savaşarak kâfirlerle mücadele ediniz.
Derim ki: Bu açıklamaya göre malların infak edilmesi bazen vacip bazen de mendub olur. Bu ise cihadın farz-ı ayn olması ile olmamasına göre değişir. Yüce Allah kullarına kendilerine verdiği azıktan ve ihsan etmiş oduğu ni'metlerden infak etmelerini emretmekte ve kendisinde alışverişin mümkün olamayacağı, yapılmak istenen fakat yapılamayan herhangi bir harcamanın telafi edilemeyeceği bir gün gelinceye kadar infaktan uzak durmalarını sakındırmaktadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Rabbim beni yakın bir süreye kadar geciktirseydin de sadaka verseydim ve salihlerden olsaydım; diyeceği günden önce size verdiğimiz rızıktan harcayın." (el-Münafikûn, 63/10)
Dostluk (el-Hulle): Saf ve katıksız sevgi demektir. İki arkadaş arasında sırların bulunmasından alınmıştır. el-Hilâle, el-Halâle ve el-Hulâle de arkadaşlık ve sevgi demektir. Şair der ki:
"Arkadaşlığı ahilâle, halâleb Ebû Merhab gibi olan kimsenin
Arkadaşlığını nasıl devam ettirebilirsin ki!"
"Ebû Merhab" ise gölgenin künyesidir. Bunun, hakkında "Urkûb'un sözleri" diye söylenen Urkûb (adında ve sözünde hiç durmayan) birisinin künyesi olduğu da söylenmiştir.
el-Hullâ aynı şekilde tenhada biten tatlı bir ot çeşididir. "Hülle devenin ekmeği, ekşi bitkiler ise meyveleridir" diye bir tabir de vardır. el-Halle de ihtiyaç ve fakirlik demektir. Yine el-Halle iki yaşında erkek devenin (İbn Mehad'ın) adıdır. Bunlar el-Esmaî'nin verdiği bilgilerdir. Ölen kimse hakkında da: Allah'ım, bunun hailesini ıslah et, denilir. Yani terkedip ihmal ettiği kusurlarını bağışla. Yine el-Halle, ekşimiş şarap anlamına da gelir. el-Hille ise bir çeşit kılıç kını demektir. Bunlar, kılıçların üstlerini örten altın ve başka şeylerle süslenmiş olurdu. Aynı şekilde el-Hılle, yayların uçlarının eğik kısımlarına giydirilen kınlar demektir. Diş aralarında kalan yemek artıklarına da el-hılle denilir. İleride Nisa Sûresi'nde (4/125. âyette) el-Halil kelimesinin türeyişi ve anlamına dair açıklamalar gelecektir.
Yüce Allah, Allah'ın izniyle olmadıkça ahirette herhangi bir dostluğu ve şefaatin olamayacağını haber vermektedir. Şefaatin hakikati ise, yüce Allah tarafından şefaat etmek üzere kendisine izin verdiği kimseyi şereflendirdiği makamdır.
İbn Kesîr ve Ebû Amr: Alışverişin de dostluğun da şefaatin de olmadığı..." şeklinde mansub ve tenvinsiz olarak bu üç kelimeyi okumuştur. İbrahim Sûresi'nde geçen:
"Alışverişin de dostluğun da olmadığı bir gün." (İbrahim, 14/31) âyetinde "bey"' ile "hilâl" kelimelerini de mansub okumuşlardır. Tür Sûresi'nde de
"Onda ne bir saçmalama ne de günah vardır." (et-Tur, 52/23) âyetine geçen "lağv" ile "te'sîm" kelimelerini yine mansub okumuşlardır. Hassan b. Sabit de der ki:
"Sizin tandırların başında geğirmenizden başka
Mızrak saplamanız ve baskın yapan atlarınız yok mu?"
(Beyitin başında geçen) istifham (soru) hemzesi "lâ" harfinin amelini değiştirmez. Bununla birlikte istifham dışında olduğu gibi istifham halinde de la'dan sonrasının (isminin) merfu gelmesi de caizdir. Bunu bellemek gerekir.
Diğer kıraat İmâmları ise belirttiğimiz bütün bu yerlerdeki (ve İbn Kesîr ile Ebû Amr'ın mansub okuduğu) kelimeleri merfu ve tenvinli olarak okumuşlardır. Nitekim er-Râî (çoban) şöyle demiştir:
"Sen açıktan açığa: Bunda benim ne dişi, ne de erkek devem vardır
(Beni ne ilgilendirir?) deyinceye kadar ben senin ipini kesmedim."
Burada "kesmedim" kelimesi yerine "senden uzaklaşmadım" anlamına: şeklinde de rivâyeti vardır.
Buna göre fethalı okuyuş, o türün bütün şekillerini kapsayan genel bir nefy ifade eder. Âdeta bu: Peki o günde bir alışveriş var mıdır? diye soran kimseye verilmiş bir cevap gibidir. Soran genel bir soru sormuş, ona da olumsuz olarak cevap verilmiştir.
"Lâ" ise nefyedilen isim ile birlikte mübteda olmak suretiyle tek bir isim gibi ref mahallindedir. Bunun haberi ise " Onda" kelimesidir. Bunun "gün'ün sıfatı olarak kabul edilmesi de mümkündür. Bu kelimeleri merfu olarak okuyan kimse ise "lâ" edatını gibi kabul etmiş ve cevabı genel olmayan bir cevap haline getirmiş olur. Bu âdeta "Onda alışveriş var mıdır?" diye edatını kullanmaksızın soru sorana verilmiş bir cevap gibidir. Cevap da sorudaki merfuluğu değiştirmeksizin gelmiş olur. Bu merfu kelime ise ya mübtedadır veya "leyse"nin ismidir.
" Onda" kelimesi ise onun haberi olur. Mekkî der ki: Tercih edilen okuyuş merfu okuyuştur. Çünkü kıraat âlimlerinin çoğunluğu böyle okumuşlardır. Kur'ân-ı Kerîm'in dışındaki ifadelerde ise: Onda alışveriş de yoktur, dostluk da yoktur" (birinci kelime mansub, sonrası merfu olarak) diye okunması caizdir. Sîbeveyh ise Mezhiclilerden birisine ait olan beyiti nakletmektedir.
"İşte bu, ömrünüze yemin olsun, bizatihi küçüklüğün kendisidir
Eğer bu böyle olabiliyorsa, anasız da kalayım, babasız da."
Birincisini mansub, ikincisini tenvinli ve mansub olarak okumak da caizdir. O takdirde: Onda ne bir erkek ne bir kadın vardır denilir. Yine Sîbeveyh şu beyiti nakleder:
"Bugün ne neseb ne dostluk vardır
Yama yamayanın aleyhine genişlemiştir."
Bu her iki yerde de "lâ" zaiddir (fazladan gelmiştir). Çünkü birincisi mahalle bir atıftır, ikincisi lâfza atıftır.
Beşinci bir şekil de mümkündür. O da birinci kelimeyi refedip ikincisini ise (nasb üzere) bina etmektir: Onda ne bir erkek ne bir kadın vardır" denilir. Umeyye der ki:
"Onda (cennet şarabında) ne bir saçmalama ne de günahı gerektiren bir söz vardır;
Ve onlar söyledikleri sözlerle ebediyyen kalıcıdırlar."
İşte bu beş şekil de; "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" sözünde caizdir. Buna dair açıklamalar önceden geçmiştir. Hamd, Allah'a mahsustur.
"Kâfirler ise" mübtedâ, "onlar" anlamına gelen âyeti ikinci mübteda,
"zâlimlerin tâ kendileridir" âyeti de ikinci mübtedanın haberidir. " Onlar" fasıl için zaid olarak da kabul edilebilir,
"zâlimler" ise "kâfirlerin haberi olur.
Atâ b. Dinar der ki:
"Kâfirler ise zâlimlerin tâ kendileridir" diye buyuran ve bunun yerine "zâlimler ise kâfirlerin tâ kendileridir" diye buyurmayan Allah'a hamdolsun.
255. Âyetin Tefsiri
Allah (ibadete lâyık olan yalnız O'dur); O'ndan başka ilâh yoktur. Hayydır, Kayyûmdur. Onu ne bir uyuklama alır; ne de bir uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız O'nundur. O’nun izniyle olmaksızın nezdinde kim şefaat edebilir? O önlerindekini de arkalarındakini de bilir. O'nun ilminden kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. O'nun Kürsîsi gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onları koruması O'na ağır gelmez. O Aliydir, Azimdir.
Bu Âyetin Fazileti:
Yüce Allah'ın:
"Allah (ibadete lâyık olan yalnız O'dur). O'ndan başka ilâh yoktur. Hayydır, Kayyûmdur..." İşte bu, Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinin en üstünü, en büyük âyet olan Âyetü'l-Kürsîdir. Nitekim Fâtiha Sûresi'nde buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bu âyet geceleyin nazil olmuş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Hazret-i Zeyd'i çağırmış o da bu âyeti yazmıştır.
Muhammed b. el-Hanefiyye'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Âyetül-Kürsî nazil olduğunda dünyada ne kadar put varsa yıkıldı. Aynı şekilde dünyada ne kadar hükümdar varsa yıkıldı, başlarından taçlan düştü. Şeytanlar bir diğerine çarparak kaçtılar. Nihayet İblis'in huzuruna vardılar. Durumu ona haber verdiler. Onlara bunun sebebini araştırmalarını söyledi. Medine'ye geldiler, Âyetü'l-Kürsî'nin nazil olduğunu haber aldılar.
Hadis İmâmları Ubey b. Ka'b'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Ey Ebû'l-Münzir, Allah'ın Kitabından ezberlediklerin arasında en büyük âyetin hangisi olduğunu biliyor musun? Ubeyy dedi ki: Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dedim. Şöyle buyurdu: "Ey Ebû'l-Münzir! Allah'ın Kitabından ezberlediklerin arasında en büyük âyetin hangisi olduğunu biliyor musun?" Ubeyy dedi ki: Ben: "Allah (ibadete lâyık olan yalnız O'dur) O'ndan başka ilâh yoktur, Haydır, Kayyûmdur" dedim. Göğsüme vurdu ve: "İlme kana kana doyasın ey Ebû'l-Münzir" dedi. Müslim, Salâtu'l-Müsafîrin 258; Ebû Dâvûd, Vitr 17; Müsned, V. 142. Ebû Abdullah Tirmizî el-Hakim şunu da ilave eder: ".... Nefsim elimde olana yemin olsun. Muhakkak bu âyet-i kerîmenin bir dili ve iki dudağı vardır. Bunlarla Arşın bacağı yanında melik olan Allah'ı takdis eder." et-Tirmizî el-Hakîm: Nevâdiru'l-Usûl, II, 405. Bu ziyade Müsned, V, 142'de de yer almaktadır Ebû Abdullah dedi ki: Bu yüce Allah'ın inzal buyurduğu bir âyet-i kerîmedir. Bu âyeti okuyana sevabını Allah dünyada da ahirette de verir. Dünyadaki sevabı şudur: Bu âyet-i kerîme okuyanı afetlerden koruyucudur. Bize Nevf el-Bikâlî'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Âyetü'l-Kürsî Tevrat'ta veliyetullah diye bilinir. Şunu söylemek istiyor: Bu âyeti okuyan göklerin ve yerin melekûtunda "aziz" diye çağrılır. Dedi ki: Abdurrahman b. Avf evine girdiği vakit, evinin dört köşesinde âyetü'l Kürsî'yi okurdu. Yani âdeta o bununla evinin dört tarafından da kendisine koruyuculuk etmesinin ve evinin köşelerinde bulunan şeytanları sürüp çıkarmasının yolunu arar gibiydi.
Hazret-i Ömer'den rivâyet edildiğine göre o cinden birisiyle güreşmiş ve Hazret-i Ömer onun sırtını yere yıkmıştı. Cinlerden olan Hazret-i Ömer'e dedi ki: Beni serbest bırak ki ben de sana kendisiyle bize karşı korunacağınız birşey öğreteyim. Hazret-i Ömer onu bıraktı ve ne olduğunu sorunca şöyle dedi: Sizler bizden Âyetü'l-Kürsî ile korunursunuz. Bu son iki paragraf da et-Tirmizî el-Hakîm, a.g.e., II, 407'den.
Derim ki: Bu doğrudur. Gelen haberde şöyle denilmektedir: Her kim Âyetü’l-Kürsîyi her namazın akabinde okursa onun ruhunu kabzetmeyi üstlenen celal ve ikram sahibi (olan Allah) olur. Allah'ın peygamberleriyle birlikte şehid düşene kadar çarpışan kimse gibi olur. Ali (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben Peygamberimizin asalat ve selam onab minberin tahtaları üzerinde şöyle buyurduğunu işittim: "Her kim her bir namazın akabinde Âyetü’l-Kürsîyi okursa onun cennete girmesini ölüm dışında hiçbir şey engellemez. Bu âyet-i kerîmeyi sıddîk veya abid olandan başkası okumaya devam etmez. Yatağına çekildiği vakit kim bu âyeti okursa Allah o kimsenin canına, komşusuna, komşusunun komşusuna ve çevresindeki evlere eman verir."
Buhârî'de Ebû Hureryre'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni Ramazan zekâtını afıtır sadakasınıb korumakla görevlendirdi. Daha sonra Ebû Hüreyre bir olay anlattı, bu olayda şunlar da geçmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. O (şeytan), Allah'ın kendisi vasıtasıyla bana fayda vereceği birtakım kelimeler öğreteceğini söyledi. Bunun üzerine ben de onu serbest bıraktım. Hazret-i Peygamber: "Nedir onlar?" diye sorunca şöyle dedim: Bana dedi ki: Yatağına çekildiğin vakit başından itibaren sonuna kadar Âyatü’l-Kürsî'yi "Allah (ibadete lâyık olan yalnız O'dur) O'ndan başka ilâh yoktur, Havdır, Kayyumdur.." âyetini oku. Ve bana dedi ki: Sabahı edene kadar Allah tarafından senin üzerinde bir koruyucu bulunur ve sana bir şeytan yaklaşmaz. Ashab-ı kiram her şeyden çok hayra tutkun kimselerdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "O çok yalancı olmakla birlikte bunda sana doğru söylemişir. Üç günden beri kiminle muhatab olduğunu biliyor musun ey Ebû Hüreyre?" Ebû Hüreyre: Hayır dedi. Hazret-i Peygamber: "O bir şeytandır" diye buyurdu. Buhârî, ... 10.
Ebû Muhammed ed-Dârimî'nin Müsned'inde de şöyle denilmektedir: eş-Şa'bi dedi ki: Abdullah b. Mesud dedi ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından bir adam cinlerden birisiyle karşılaştı. Onunla güreşti, insan cinni yere yıktı. İnsan ona dedi ki: Ben seni oldukça zayıf, ufak tefek görüyorum. Kolların âdeta bir köpeğin kolunu andırıyor. Siz cinler böyle misiniz, yoksa aralarında yalnız sen mi böylesin? Hayır, Allah'a yemin ederim ben onlar arasında iriyan birisi sayılırım. Fakat benimle ikinci bir defa daha güreş yap. Şayet beni yıkarsan sana faydalı olacak birşey öğretirim. İnsan: Peki dedi, bir daha onu yere yıktı. Cin dedi ki: Âyetü'l-Kürsî'yi yani: "Allah (ibadete lâyık olan yalnız O'dur). O'ndan başka ilâh yoktur, Haydır, Kayyumdur," âyetini okumasını biliyor musun? O da: Evet, dedi. Cin dedi ki: Sen bu âyeti bir evde okudun mu mutlaka şeytan oradan eşeğin kokusu gibi bir koku yayarak kaçar, gider. Sonra da sabahı edene kadar bir daha oraya girmez. Dârimî, Fedâilu’l-Kur’ân 14.
Bu hadisi Ebû Nuaym, Ebû Âsım es-Sakafî'den o eş-Şâbî'den rivâyet etmiştir. Ebû Ubeyde de bu hadisi Hazret-i Ömer yoluyla gelen hadislerdeki garip lâfızları zikrederken kaydeder. Der ki: Bize bu hadisi Ebû Hazret-i Muâviye Ebû Âsım es-Sakafî'den o eş-Şâbî'den o Abdullah'tan rivâyetle dedi ki: Abdullah'a: O kimse Ömer midir? diye soruldu o da: Ömer'den başka kim olabilir? diye cevap vermişti. Ebû Muhammed ed-Dârimî der ki: "el Habec" kelimesi rüzgar demektir. Ebû Ubeyde ise bu kelime osuruk demektir, der.
Tirmizî de Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim Ha, mim (diye başlayan) el-Mü’min Sûresi'ni (40. sûre) "dönüş yalnız O'nadır" (40/3) âyetine kadar ve Âyetü'l-Kürsî'yi sabahı edince okuyacak olursa bunlar sebebiyle akşama kadar korunur. Her kim bunları akşamı edince okursa bunlar sebebiyle sabahı edinceye kadar korunur." (Tirmizî) dedi ki: Garib bir hadistir. Tirmizî, Fedâilu'l-Kur'ân 2.
Ebû Abdullah et-Tirmizî el-Hakim dedi ki: Rivâyet edildiğine göre mü’minler her namazın akabinde bu âyeti okumaya devam etmeye teşvik olunmuşlardır. Enes Hadîs-i şerîfi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ref ederek dedi ki: "Yüce Allah Mûsâ (aleyhisselâm)'a şunu vahyetti: Her kim her namazın akabinde Âyetü'l-Kürsîyi okumayı sürdürürse ben de şükredenlere verdiğimden fazlasını; peygamberlerin ecrini sıddîkların amellerini veririm. Sağımı rahmet ile üzerine yayarım, onu cennetime koymamı engelleyen ise ölüm meleğinin ona gelişinden başkası değildir. (Yani hayatta oluşudur)." Buraya kadarki bölümüyle hadisi, Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 6'da İbn en-Neccâr'ın Tarihti Bağdat adlı eserine atfen kaydetmektedir. Hazret-i Mûsâ dedi ki: Rabbim, bunu işiten buna devam etmez mi? Şöyle buyurdu: "Ben bunu kullarım arasından ancak bir peygambere yahut bir sıddîka yahut sevdiğim bir kimseye ya da yolumda öldürülmesini istediğim bir kimseye veririm." Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 6.
Ubey b. Ka'b'dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Yüce Allah buyurdu ki: Ey Mûsâ her namazın akabinde Âyetü'l-Kürsîyi okuyana peygamberlerin sevabını veririm. Ebû Abdullah (et-Tirmizî el-Hakim) dedi ki: Bana göre bunun manası şudur: Ben ona peygamberlerin amellerinin sevabını veririm. Peygamberlik sevabı ise peygamberlerden başka kimseye verilmez. et-Tirmizî, el-Hakîm, a.g.e., II, 407.
Bu âyet-i kerîme tevhidi ve yüce sıfatları ihtiva etmektedir. Elli kelimedir. Her bir kelimede elli tane bereket vardır.. Kur'ân-ı Kerîm'in üçte birine denktir. Bu konuda Hadîs-i şerîf varid olmuştur. Bunu da İbn Atiyye zikretmiştir.
"Allah" lâfzı mübtedadır.
"İlah yoktur" ikinci bir mübtedâdır. Bunun haberi de mahzuf olup takdiri; O'ndan başka bir ma'bud veya ibadete lâyık bir varlık yoktur, şeklindedir.
"O'ndan başka" âyeti ise
"ilâh yoktur" âyetinden bedeldir.
"Allah... O'ndan başka ilâh yoktur" âyeti mübtedâ ve haberdir de denilmiştir. Ve bu âyet da mânâya yorumlanarak merfu kabul edilir. Yani O'ndan başka ilâh yoktur, demektir. Kur'ân-ı Kerîm'in dışında:
" O'ndan başka ilâh yoktur" denilerek istisna olmak üzere nasbedilmesi caizdir. Ebû Zer uzunca rivâyet ettiği hadisinde şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şunu sordum: Yüce Allah'ın senin üzerine indirdiği Kur'ân-ı Kerîm'in en büyük âyeti hangisidir? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Allah (ibadete lâyık olan yalnız O'dur), O'ndan başka ilâh yoktur; Haydır, Kayyumdur." Müsned, V, 178, 265; Nesâî, İstiâze 48; ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Huriif 1.
İbn Abbâs dedi ki: Kur'ân-ı Kerîm'de en şerefli âyet, Âyetü'l-Kürsî'dir. Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Çünkü bu âyet-i kerîmede yüce Allah'ın ismi, kimi yerde zamir kimi yerde zahir olarak onsekiz defa tekrarlanmakadır.
Hayy ve Kayyûm:
"Hayydır, Kayyûmdur." Bunlar aziz ve celil olan Allah lâfzına sıfattır.
"O"ndan bedel de olabilir, haberden sonra bir haber daha olabilir. Mahzuf bir mübteda takdir de edilebilir. Kur'ân-ı Kerîm'in dışında övgü kastıyla nasbedilmesi de mümkündür.
"Hayy" yüce Allah'a ad olarak verilen güzel isimlerden birisidir. Allah'ın İsm-i Azamı olduğu da söylenir. Denildiğine göre Meryem oğlu Hazret-i Îsa (aleyhisselâm) ölüleri diriltmek istediğinde: Ya Hayy ya Kayyûm, diye dua edermiş.
Yine denildiğine göre Berhiyaoğlu Asaf, Belkıs'ın tahtını Hazret-i Süleyman'a getirmek istediğinde: "Ya Hayy ya Kayyûm" diye dua etmiştir. İsrailoğullarının Hazret-i Mûsa'ya Allah'ın İsm-i Azaminin hangisi olduğunu sordukları, Hazret-i Mûsa'nın da: Onların Eyâheyâ, Şerâheyâ yani ya Hayy ya Kayyûm olduğunu söylemiş, denilmektedir.
Yine söylendiğine göre denizde yaşayanlar boğulmaktan korktukları vakit böyle dua ederler. Taberî bazı kimselerden şunu nakletmektedir: Allah hakkında Hayydır, Kayyumdur -kendisini vasfettiği gibi- denilir. Ve bunun üzerinde düşünüp durmaksızın O'na havale edilir.
Yine denildiğine göre yüce Allah kendisini "Hayy" diye adlandırması, işleri uygun yerlerine göre idare ettiğinden ve eşyayı miktarlarıyla takdir ettiğinden dolayıdır. Katâde der ki: Hayy ölmeyen demektir. es-Süddî der ki: Hayy, baki kalan demektir. Lebid der ki:
"Sen bugün benim sağlıklı sabahı ettiğimi görsen dahi,
Kilâb ve Cafer (oğullarından) daha ileri bir hayatta (kalıcı) değilim."
Denildiğine göre bu isim, Allah'ın İsm-i Azamıdir.
"Kayyûm" (kalktı anlamına gelen: )den gelmektedir. Yani yarattığı şeyleri idare eden demektir. Bu açıklama Katâde'den nakledilmiştir. el-Hasen der ki: Amelinin karşılığını vermek üzere her nefsin kazandığını gözeten demektir. Çünkü O, onu bilendir ve onun yaptıklarından hiçbir şey O'na gizli kalmaz. İbn Abbâs da der ki: Asla değişmeyen ve zeval bulmayan demektir. Umeyye b. Ebi's-Salt der ki:
"Yaratılmamıştır gök ve yıldızlar
Güneş ve onunla beraber duran ay
O'nu Müheymin ve Kayyûm olan takdir etmiştir
Haşir cennet ve ebedi nimetler
Ancak çok büyük bir iş için (yaratılmışlardır)."
el-Beyhakî der ki: Ben İsmail ed-Darir'e ait Uyûnu't-Tefsir'de "el-Kayyûm'"un açıklamasıyla ilgili olarak şunları gördüm: İsmail ed-Darir dedi ki: Bunun açıklamasıyla ilgili olarak o uyumayandır da denilmiştir. Âdeta bu anlamı daha sonra Âyetü'l-Kürsî'de geçen: "O'nu ne bir uyuklama alır, ne de bir uyku" âyetinden bu manayı çıkarmış gibidir.
el-Kelbî de der ki: Kayyûm başlangıcı olmayan kimse demektir. Bunu da Ebû Bekr el-Enbarî zikretmiştir.
"Kayyûm"un aslıdır. "Vav" ile "ya" bir araya gelmiş ve onlardan birisinden önce de sakin bir harf gelmiştir. O bakımdan "vav", "yâ" harfine dönüştürüldükten sonra birincisi ikincisine idğam edilerek "kayyûm" haline gelmiştir. "Kayyûm" kelimesi, "fa'ûl" vezninde "aslî vâv" ile kullanılmaz. Çünkü o taktirde "Kavûm" şeklinde kullanılması gerekir.
İbn Mes'ûd, Alkame, el-A'meş ve en-Nehaî "el-hayyu’l-kayyâm" diye okumuşlardır. Bu okuyuş, Hazret-i Ömer'den de rivâyet edilmiştir. Dilciler arasında "kayyûm" kelimesinin Araplar tarafından daha çok tanındığı, bina akelime çatısıb bakımından daha sahih ve illet harfi daha bir tesbit edilmiş olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. "el-Kayyâm" kelimesi ise "el-kavvâm"dan nakledilmiştir. Bu ise "fa'âl veznini kullanmayıp "fey'âl" veznini kullanmaya yönelmek demektir. Sallallahü aleyhi ve sellemvâğa, sayyağ (kuyumcu) denildiği gibi. Şair der ki:
"Muhakkak arşın sahibi insanlara rızık verendir
O haydır ve onlara kayyûmdur."
Uyumaz, Uyuklamaz:
Daha sonra yüce Allah a"O'nu ne bir uyuklama alır, ne de bir uyku" buyruğundab zatını uykunun ve uyuklamanın almayacağını belirtmektedir.
es-Sine: Herkesin açıklamasına göre uyuklama demektir. Uyuklama ise gözde olan bir haldir. Kalpte sözkonusu oldu mu ona uyku denilir. Adiyy b. er-Ruka' uyuklamaktan dolayı gözkapaklarına hakim olamayan bir kadını anlatırken şöyle der:
"Uyuklayan (bir ceylan) ki uyuklama onu bürümüştür. O bakımdan,
Gözlerine bir uyuklama karıştı, halbuki o uyumuyor."
el-Mufaddal ise "sine" ile uyuklama (nuâs) arasında fark gözeterek der ki: Sine uykunun baştaki etkisi, nuâs gözdeki etkisi, uyku (nevm) ise kalpteki etkisidir.
İbn Zeyd de der ki: Vesnân, uykudan uyanıp henüz aklı başına gelmemiş kimsedir. Öyle ki kendi aile halkına kılıç dahi çekebilecek durumdadır.
İbn Atiyye der ki: İbn Zeyd'in bu söylediği su götürür. Arapların dilinden böyle birşey anlaşılmamaktadır. es-Süddî der ki: Sine: Yüzde etkisini gösteren uyku rüzgarıdır. Bunun sonucunda insan uyuklar.
Derim ki: Özetle sine (uyuklama) insanı bürüyen bir füturdur. Fakat kişi bu hal ile birlikte de büsbütün aklını kaybetmez. Bu âyet-i kerîme ile anlatılmak istenen de şudur: Şanı yüce Allah'a, hiçbir durumda herhangi bir halel, herhangi bir usanç ve takatsizlik gelip çatmaz. 'ın aslı kelimesidir. kelimesi kelimesinden hazfedildîği gibi buradan da "vav" hazfedilmiştir.
Nevm (uyku) ise insanlar hakkında zihni gücün ortadan kalktığı ağır haldir. "Vav" harfi atıf içindir, (olumsuzluk edatı olan: V ) da te'kid içindir.
Derim ki: Bu konuda Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini zikrederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) minberi üzerinde Hazret-i Mûsa'dan söz ederek dedi ki: "Mûsa'nın içinden şanı yüce Allah uyur mu diye bir düşünce geçti. Allah ona bir melek gönderdi. Üç gün süreyle ona uyuma imkânı vermedi.
Daha sonra ona her bir eline bir şişe olmak üzere iki şişe verdi ve bunları iyice korumasını emretti. Hazret-i Mûsâ uyumaya başladı. Elleri nerdeyse birbirine kavuşacak gibi olunca uyanıyor, bu sefer birini ötekinden uzaklaştırıyordu. Nihayet uykuya daldı ve elleri birbirine çarpınca şişeler kırıldı. İşte Allah böylelikle ona bir misal vermiş oldu. Eğer Allah uyusaydı gökler ve yer bu şekilde durmazlardı."
Bu hadis sahih değildir. Aralarında Beyhakî'nin de bulunduğu birden çokkimse zayıf olduğunu belirtirler.
Göklerde ve Yerde Ne Varsa O'nundur
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız O'nundur." Yani O'nun mülküdür. O hepsinin mutlak maliki ve Rabbidir. Göklerde ve yerde bulunanlar arasında akıl sahibi varlıklar da bulunmakla birlikte (akıl sahibi olmayan varlıklar hakkında kullanılan) edatın kullanılması maksadın genel ve bütün varlıklar oluşundan dolayıdır. Taberî der ki: Bu âyet-i kerîme kâfirler:
"Biz bunlara ancak bizleri Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." (ez-Zumer, 39/3) demeleri üzerine nazil olmuştur.
Şefaat:
"Onun izni ile olmaksızın nezdinde kim şefaat edebilir?" âyetinde mübteda olarak merfudur. de onun haberidir. O ise ın sıfatıdır. Bedel de kabul edilebilir. Zâid olduğu da kabul edilebilir.
Bu âyet-i kerîmede yüce Allah'ın dilediği kimselere şefaat izni vereceği belirtilmektedir. Bunlar ise peygamberler, âlimler, mücahidler, melekler ve bunların dışında Allah'ın kendilerine ikramda bulunduğu ve şereflendirdiği kimselerdir. Ayrıca bunlar ancak Allah'ın razı olacağı kimselere şefaat edebileceklerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Onlar ancak O'nun razı olacağı kimselere şefaat edebilirler." (el-Enbiya, 21/28)
İbn Atiyye der ki: Zahir olan şu ki: İlim adamları ve salih kimseler cehenneme varmayan fakat iki mevki arasında (cennet ile cehennem arasında) bulunan kimseler veya cehenneme varıp da salih amellerde bulunan kimseler hakkında şefaat edebileceklerdir. Buhârî'de de: "Allah'ın görüleceğine dair diğer rivâyetler" unvanlı bir bâb'da Buhârî'de böyle bir bâb tesbit edemedik. Ancak biraz sonra zikredilecek hadis, Allah'ın âhirette görüleceğine dair rivâyetlerin yer aldığı: Buhârî, Tevhid 24. bâb'da yer almaktadır. şöyle denilmektedir: Mü’minler şöyle derler: Rabbimiz, kardeşlerimiz bizimle birlikte namaz kılıyor, bizimle birlikte oruç tutuyorlardı. Buhârî, Tevhid 24; Nesâi, Îman 18; İbn Mâce, Mukaddime 9; Müsned. TTI. 94. Bu ise yakınlığı olanlar hakkında bir şefaattir. Nitekim cennet kapısında yere yapışıp kalmış küçük çocuğun şefaati de böyle olacaktır. Müsned, IV, 105.
Bu tür şefaat ancak akrabaları ve tanıdıkları kimseler hakkında olur. Peygamberler ise îman dışında herhangi bir akrabalık ve tanıma sebebi olmaksızın, birtakım günahlar sebebiyle asi olan ümmet fertlerinden cehenneme gitmiş kimseler hakkında şefaat edeceklerdir. Bundan sonra ise rahmetlilerin en merhametlisinin günahlara batmış, hatalara bulanmış ve peygamberlerin şefaatlerinin haklarında etkili olmadığı kimselere yapacağı şefaat kalır. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hesabın daha çabuk görülmeye başlanması için yapacağı şefaat ise ona has bir şefaattir.
Derim ki: Müslim, Sahih'inde şefaatin keyfiyetini doyurucu bir şekilde açıklamış bulunmaktadır. Sanki o (İbn Atiyye) -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu bölümü ve şefaat edeceklerin cehenneme girip oradan azâbı hak etmiş birtakım kimseleri çıkartacaklarına dair ifadeleri okumamış gibidir. Buna göre mü’minlerin iki türlü şefaatlerinin olması uzak değildir: Birisi cehenneme ulaşmamış kimseler hakkındaki şefaatleri, diğeri ise cehenneme ulaşmış ve oraya girmiş kimseler hakkındaki şefaatleri. Allah bizi oradan muhafaza buyursun.
Müslim, Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen Hadîs-i şerîfte şunları zikretmektedir: "... daha sonra cehennemin üzerine köprü kurulur ve artık şefaat helal olur (Köprüden geçecek olanlar) derler ki: Allah'ım esenlik ver, Allah'ım esenlik ver." Ey Allah'ın Rasûlü, köprü dediğin nedir, diye sorulunca şöyle buyurur: "Oldukça kaygan ve kaydırıcıdır. Orada çekip alan kancalar, askılar ve es-sa'dân denilen dikencikleri bulunan Necid'de olan bir diken (kanca) vardır. Mü’minler (köprünün üzerinden) göz açıp kırpmak gibi, şimşek gibi, rüzgar gibi, kuş gibi, en iyi atlar ve develer gibi (üzerinden) geçerler. Kimisi afiyetle kazasız belasız kurtulur. Kimisi ise yaralı olarak serbest bırakılmış olur. Kimisi ise cehennem ateşine yüzüstü yıkılır. Nihayet mü’minler cehennemden kurtulunca nefsim elinde olana yemin ederim ki, kıyâmet gününde cehennemde bulunan kardeşleri için mü’minlerden hakkın alınması hususunda Allah'a sizden daha çok yalvarıp yakaracak kimse yoktur. Derler ki: Rabbimiz, bizimle birlikte oruç tutuyor, namaz kılıyor, haccediyorlardı. Onlara: Tanıdığınız kimseleri çıkartın, denilir. Bunun üzerine onların suretleri cehenneme haram kılınır. Cehennemden pek çok kimseyi çıkartırlar. Ateş kimisinin bacaklarının ortasına kadar, kimisinin dizkapaklarına kadar varmıştır. Sonra şöyle derler: Rabbimiz, orada bize kendisini çıkartmak üzere emrettiğin bir kimse kalmadı. Aziz ve celil olan Allah buyurur ki: Dönünüz kalbinde bir dinar ağırlığı kadar hayır namına bulduğunuz kimseleri de çıkarınız. Yine bunun üzerine pek çok kimseyi çıkarırlar. Sonra da şöyle derler: Rabbimiz, bize çıkartmamızı emrettiklerinden herhangi bir kimse bırakmadık. Sonra yine buyurur: Dönünüz, kalbinde hayır adına bir dinarın yarısı ağırlığınca bulduğunuz kimseyi çıkartınız. Yine pek çok kimseyi çıkartırlar. Sonra derler ki: Rabbimiz, orada bize emrettiğin kimselerden kimseyi bırakmadık. Sonra yine buyurur: Geri dönünüz, kalbinde hayır namına zerre ağırlığınca bulduğunuz kimseyi çıkartınız. Yine pek çok kimseyi çıkartırlar. Sonra derler ki: Rabbimiz, orada hayır diye birşey bırakmadık." Ebû Said şöyle dermiş: Eğer bu Hadîs-i şerîfi işittiğim hususunda beni tasdik etmiyor iseniz, o vakit dilerseniz yüce Allah'ın şu âyetini okuyunuz:
"Muhakkak Allah zerre ağırlığı kadar zulmetmez. Eğer bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve karşılığında kendi lütfundan büyük bir mükâfat verir." (en-Nisâ, 4/40); "Yüce Allah buyurur ki: Melekler şefaat etti. Peygamberler şefaat etti, mü’minler şefaat etti, geriye Erhamü'r-Rahîmin'den başka (şefaat edecek) kimse kalmadı. Bunun üzerine cehennemden bir avuç alır ve oradan hayır namına hiç birşey amel etmemiş ve kömüre dönüşmüş bir topluluk çıkartır." Buhârî'nin belirtilen bâb'da rivâyet ettiği bu uzunca hadisi Müslim, Îman 302'de zikretmektedir. Ve daha sonra da hadisin geri kalan kısmını zikreder.
Enes'in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den rivâyet: ettiği hadisi de şöylece zikreder: "... Derim ki: Rabbim, lâ ilâhe illâlah diyen kimseler hakkında bana (şefaat için) izin ver. O, bu sana ait değildir, der. İzzetim, kibriyam, azametim ve ceberrutum hakkı için lâ ilâhe illâlah diyen kimseyi mutlaka çıkartacağım." Müslim, Îman 326; Buhârî, Tevhid 36 (az farkla)
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) yoluyla gelen hadiste de Hazret-i Peygamber'in şu âyetlerini nakleder: ".. nihayet kullar arasında hüküm vermeyi bitirip rahmetiyle cehennemliklerden çıkarmayı murad ettiğini çıkarmak dileyeceğinde meleklere: Cehennemden Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmayan ve yüce Allah'ın la ilahe illellah diyenler arasından merhamet buyuracağı kimseleri çıkarmalarını emreder. Melekler bunları cehennemde tanıyacaklardır. Secdenin izlerinden onları tanıyacaklar. Ateş, Âdemoğlunu secde izleri bulunan yerler hariç yer. Allah ateşe secdenin iz bıraktığı yerleri yemeyi haram kılmıştır." Hadisi uzun uzadıya kaydeder. Buhârî, Tevhid 24; Müslim, Îman 299; Müsned, II, 276; bazı lâfız farklılıklarıyla: Buhârî, Ezan 129, Rikaak 52.
Derim ki: İşte bu Hadîs-i şerîfler mü’minlerin ve başkalarının meselâ, peygamberler şefaatinin cehenneme girmiş ve orada yer etmiş kimseler hakkında sözkonusu olacağını göstermektedir. Allah bizi onun azabından muhafaza buyursun. İbn Atiyye'nin: "Cehenneme henüz ulaşmamış., veya ulaşmış da.." şeklindeki sözlerini başka birtakım hadislerden almış olması ihtimali vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İbn Mâce de Sünen'inde Enes b. Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kıyâmet günü insanlar -(hadisin ravilerinden İbn Numeyr ise cennet ehli- demiştir) saflar halinde dizilirler. Cehennem halkından birisi bir diğerinin yanından geçer, ona der ki: Ey filan, hani bir gün su istemiştin de ben de sana bir içimlik su vermiştim; hatırlamaz mısın? Buna şefaat eder. Yine bir adam birisinin yanından geçer ve ona: Hani bir gün sana abdest almak üzere yardımcı olduğumu hatırlamıyor musun? der, o da ona şefaatçi olur. -İbn Numeyr dedi ki-: Ey filan der, hani bir gün beni şu şu ihtiyaç için gönderdiğini ben de senin o ihtiyacın için gittiğimi hatırlamıyor musun der, o da ona şefaat eder." İbn Mâce, Edeb 8. Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şefaatlerine gelince; bunun hakkında farklı görüşler vardır. Bunların üç tane, iki tane olduğu söylendiği gibi beş tane olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Subhan (İsra) Sûresi'nde (17/79. âyet 3- başlıkta) gelecektir. Ayrıca buna dair açıklamalarımızı "et-Tezkire" Bk. et-Tezkire, s. 280 vd... adlı eserimizde yapmış bulunuyoruz. Allah'a hamdolsun.
Allah Herşeyi Bilendir:
"O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilir" âyetinde zamirler yüce Allah'ın:
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnız O'nundur" âyetinin ihtiva ettiği aklı eren bütün varlıklara aittir.
Mücâhid der ki: "Önlerindekini" dünyayı, "arkalarındakini" de ahireti "bilir" demektir. İbn Atiyye de der ki: Bütün bunlar özü itibariyle doğrudur, bir mahzuru yoktur. Çünkü "önde" insanın önünde olan herşey "arka" ise ondan sonra gelen herşey demektir. Mücâhid'in açıklamasına yakın açıklamaları es-Süddî ve başkaları da yapmıştır.
Allah'ın Dilediğinden Başka Birşey Bilemezler:
"O'nun ilminden kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamazlar" âyetinde geçen
"ilim" malum (bilinen şey) anlamındadır. Yani onlar Allah'ın bildiklerinden hiçbir şeyi kuşatamazlar. Bu, Hızır (aleyhisselâm)'ın Mûsâ (aleyhisselâm)'a, kuş denizden suyu gagalayınca söylediği şu söze benzer: "Benim de ilmim, senin de ilmin yüce Allah'ın ilminden (malumatından) ancak bu kuşun bu denizden eksilttiği kadarını eksiltir." Bu ifadelerin yer aldığı ve Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hızır'ın yolculukları kıssasının zikredildiği uzunca hadis için bk. Buhârî, İlm 44, Enbiyâ 27, Tefsir 18. sûre 2, 3, 4; Müslim, Fedâil 170; Tirmizî, Tefsir 18. sûre 1; Müsned, V, 117-118. Bu ve benzeri ifadeler, malumata racidir. Çünkü zatının bir sıfatı olan şanı yüce Allah'ın ilmi asla bölünme, parçalanma kabul etmez. Âyet-i kerîmenin (bu bölümünün) anlamı ise, Allah'ın bilmesini dilediği şey dışında hiçbir kimse, hiçbir şeyi bilemez, öğrenemez demektir.
Allah'ın Kürsîsi:
O'nun Kürsîsi gökleri ve yeri kuşatmıştır." İbn Asâkir, Tarih 'inde Ali (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini kaydetmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kürsî bir incidir, kalem de bir incidir. Kalemin uzunluğu yediyüz yıl(lık bir mesafe) Kürsînin uzunluğu ise Allah'tan başkasının bilemeyeceği kadardır." "Hazret-i Ali'den vâhî (oldukça gevşek) bir sened ile (Hazret-i Peygamber'e) merfûan rivâyet edilmiştir" kaydıyla; ed-Dürru'l-Mensûr, II, 17.
Hammâd b. Seleme de Âsım b. Behdele'den -ki bu Âsım b. Ebi'n-Nucûd'dur- o Zır b. Hubey'ten o İbn Mes’ûd'dan rivâyetle dedi ki: Her iki sema arasında beşyüz yıllık bir mesafe, yedinci sema ile Kürsî arasında beşyüz yıllık bir mesafe, Kürsî ile Arş arasında da beşyüz yıllık bir mesafe vardır. Arş ise suyun üstünde, Allah da Arşın üstündedir. Sizin neyin içinde ve neyin üzerinde olduğunuzu bilir."
Kürsî ve Kirsî de denilebilir. Çoğulu kerâsî gelir.
İbn Abbâs der ki: Allah'ın Kürsîsi onu ilmi demektir. Taberî de bunu tercih etmiştir. Taberî der ki: İlmi ihtiva eden el-kürrâse (yazılı kâğıt) da burdan gelmektedir. İlim adamlarına el-Kerâsî denilmesi de burdan gelmektedir. Çünkü bu konuda kendilerine güvenilen kimseler bunlardır. Nitekim "evtadu’l-arz" ayeryüzünün kazıklarıb da denilmektedir.
Şair der ki:
"Ak yüzlü kimseler onların etrafında toplanır ve
Büyük olaylar gelip çattığı zaman bu olayları bilenler akerâsiMen bir topluluk da."
Bir görüşe göre de Allah'ın Kürsî si kendisiyle gökleri ve yeri tuttuğu kudreti demektir. Nitekim günlük konuşma esnasında: Şu duvara bir kürsî yap, denildiği zaman, duvarı destekleyecek birşey yap denmek istenir. Bu da İbn Abbâs'ın: "Onun Kürsîsi... kuşatmıştır" âyetine dair açıklamalarına yakındır. el-Beyhakî der ki: İbn Mes'ûd'dan ve Saîd b. Cübeyr yoluyla İbn Abbâs'tan yüce Allah'ın:
"O'nun Kürsîsi.. kuşatmıştır" âyeti hakkında: O'nun ilmidir dediğini rivâyet ettik. Bk. İbn Kesîr, I, 457 ve ed-Dürru'l-Mensûr, II, 16.
İbn Abbâs'tan ve başkalarından gelen sair rivâyetler de bununla Arş ile beraber ün kazanmış Kürsî'nin kastedildiğine delalet etmektedir.
İsrail, es-Süddî'deri, o Ebû Mâlik'ten yüce Allah'ın:
"O'nun Kürsî'si gökleri ve yeri kuşatmıştır" âyeti hakkında Ebû Mâlik'in şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yedinci arzın üzerinde bulunduğu ve bütün mahlukatın kenarında olduğu kayanın üzerinde dört tane melek vardır. O meleklerden her birisinin dört yüzü vardır. Biri insan yüzü, biri aslan yüzü, biri öküz yüzü, öbürü de kartal yüzüdür. Bu melekler, o kayanın üzerinde ayakta bütün yerleri ve semaları kuşatmış olarak dururlar. Başları Kürsî'nin altında, Kürsî Arşın altında Allah da kendi Kürsîsini arşın üzerinde koymuştur. el-Beyhakî der ki: Bunda iki tane Kürsîye işaret vardır. Birincisi Arşın altında diğeri ise Arşın üstüne konulmuş durumdadır. ed-Dürru'l-Mensûr, II, 18.
Esbat'ın, es-Süddî'den, onun da Ebû Mâlik'ten yaptığı rivâyet ile Ebû Salih'in İbn Abbâs'tan ve Murre el-Hemedanî'nin İbn Abbâs'tan, yine Murre el-Hemedanî'nin İbn Mes’ûd'dan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının birtakım kimselerden yüce Allah'ın:
"O'nun Kürsî'si gökleri ve yeri kuşatmıştır" âyeti hakkında şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Gökler ve yer Kürsî'nin içindedir. Kürsî ise Arşın önündedir. ed-Dürru'l-Mensûr, II, 18.
İnkarcı kimseler bu rivâyetleri mülkün azametine ve saltanatın celaline hamlederler, Arşın ve Kürsî'nin varlığını inkâr ederler. Ancak bu birşey ifade etmez. Hak ehli ise bunların varlıklarını câiz kabul ederler. Çünkü yüce Allah'ın kudreti geniştir. Buna îman etmek icabeder.
Ebû Mûsâ el-Eş'arî der ki: Kürsî iki kademin konulduğu yerdir. Kürsînin deve üstüne konulan semerin gıcırtısı gibi bir gıcırtısı vardır. ed-Dürru'l-Mensûr, II, 17. el-Beyhakî dedi ki: Biz yine bu hususta İbn Abbâs'tan rivâyet ettik ve zikrettik ki bunun anlamı; rivâyet olunduğuna göre, Kürsî'nin Arşa göre konumu, iki ayağın konulduğu yerin tahta göre konumu gibidir. Ancak bunda yüce Allah hakkında bir mekân isbatı sözkonusu değildir.
İbn Bureyde'den, onun da babasından şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ca'fer (b. Ebi Talib) Habeşistan'dan geldiğinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle sordu: "Gördüğün en hayret verici şey nedir?" Başının üzerinde yiyecek dolu bir zenbil bulunan bir kadın gördüm. Bir atlı gelip o yiyeceğini dağıttı. Kadın da oturup onu toplamaya başladı. Sonra da o adama dönüp şöyle dedi: Melik'in Kürsî'sini koyup mazlumun zalimdeki hakkını alacağı günde vay haline! Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o kadının söylediği sözü tasdik etmek üzere şöyle buyurdu: "Zayıfın hakkını, güçlüsünden alamadığı bir ümmet takdis olunmaz. -Yahut nasıl takdis olunabilir?-" diye buyurdu. İbn Mâce, Fiten 20 (bazı farklılıklarla).
İbn Atiyye der ki: Ebû Mûsa'nın: "Kürsî iki kademin konulduğu yerdir" sözü ile anlatmak istediği şudur: Kürsî, Rahmân olan Arşa göre kralların tahtlarının önünde bulunan, ayakların konulduğu yere benzer. Bu Arşın önünde oldukça büyük bir yaratıktır. Kürsînin Arşa nisbeti, yine Kürsî'nin hükümdarın (tahtı önünde bulunan ve ayaklarını koyduğu yerin) tahtına olan oranı gibidir.
el-Hasen b. Ebi'l Hasen der ki: Kürsî, arşın bizzat kendisidir. Ancak bu beğenilen bir görüş değildir. Hadîs-i şerîflerin gerektirdiği ise Kürsî'nin Arşın önünde bulunan bir yaratık olduğudur ve Arş ondan daha büyüktür.
Ebû İdris el-Havlanî, Ebû Zerr'den şöye dediğini rivâyet etmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü dedim. Sana indirilen hangi âyet daha büyüktür. O: "Âyetü’l-Kürsî" dedi. Daha sonra şöyle buyurdu: "Ey Ebû Zerr, yedi göğün Kürsî'ye göre oranı ancak geniş düzlük bir arazide bırakılmış bir halka gibidir. Arşın Kürsî'ye üstünlüğü ise bu geniş düzlük arazinin halkaya olan üstünlüğü gibidir." İbn Kesîr, I, 458; ed-Dürru'l-Mensûr, II, 17. Bunu el-A'currî Ebû Hâtim el-Büstî, Sahih Müsned'inde ve el-Beyhakî rivâyet etmiş, onun sahih olduğunu belirtmiştir.
Mücâhid der ki: Gökler ve yer Kürsî içerisinde ancak geniş düzlük bir arazide bırakılmış bir halka durumundadır. ed-Dürru'l-Mensûr, II, 18.
Bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın mahlukatının büyüklüğünü haber vermektedir. Bundan ise aziz ve celil olan Allah'ın kudretinin azameti anlaşılır. Çünkü bütün bu büyük şeyleri korumak, O'na ağır gelmez.
"Onları koruması O'na ağır gelmez." O'na zor gelmez, meşakkat vermez. İbn Abbâs, Katâde ve başkalan bunu böylece tefsir etmişlerdir. ez-Zeccâc der ki: Burada
"ona" âyetindeki zamirin Allah'a ait olması da mümkündür, Kürsî'ye ait olması da mümkündür. Şayet Kürsî'ye ait olursa o takdirde bu, Allah tarafından verilmiş bir emir dolayısıyla olur.
"O Alîydir." Bununla kadrin ve konumun yüksekliği anlatılmak istenir. Mekân itibariyle yükseklik değil. Çünkü yüce Allah mekân tutmaktan münezzehtir. Taberî birtakım kimselerden şöyle dediklerini nakletmektedir: O mekânının yaratıklarının mekânlarından yüceliği ile bütün yarattıklarından alî (yüce) olandır.
İbn Atiyye der ki: Bu mücessimeden olan cahil birtakım kimselerin görüşüdür. Uygun olan bu gibi görüşlerin nakledilmemesidir. Abdurrahman b. Kurt'tan nakledildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) İsra gecesinde yüksek semalarda: Sübhanellahil aliyyi'l a'la, sübhanehu ve tealâ, şeklinde bir teşbih işitti.
el-alî ve el-âlî: Eşyaya galip gelen ve onlar üzerinde kahir olan demektir. Araplar filan filana üstün geldi (alâ), dedikleri takdirde onu mağlub etti,' kahretti, demek isterler. Şair der ki:
"Onlara üstün gelip üzerlerine kurulunca;
Onları kartallara ve kanatlarını yumup aşağı inen kuşlara (yem olsunlar diye)
yere yıkılmış halde bıraktık."
Yüce Allah'ın:
"Şüphe yok ki Fir'avun arzda yükseldi (üstünlük sağladı)." (el-Kasas, 29/4) âyetinde de (alâ) buradan gelmektedir.
"Azimdir." Kadri, şeref ve makamı büyüktür anlamında bir sıfattır. Yoksa buradaki büyüklük cisimlerin büyüklüğü anlamına gelmez. Taberî bazı kimselerden "azîm"in ta'zim edilen anlamına geldiğini nakletmektedir. Nitekim "azad edilen" anlamına "el-atîk" denilmektedir. el-A'şâ'dan şu beyiti de buna delil göstermektedir:
"Sanki îsfenat denilen ve tatlı bir su karıştırılmış eski (atîk) bir şarap (gibidir)."
Yine Taberî bazı, kimselerden bu açıklamayı reddedip şöyle dediklerini nakletmektedir: Şayet "muazzam (ta'zim edilen)" anlamına gelseydi,mahlûkatıyaratmadan önce mahlûkat yok olduktan sonra "azîm" olmaması gerekirdi. Çünkü o durumda O'nu tazim edecek kimsenin varlığı sözkonusu olmaz.
256. Âyetin Tefsiri
Dinde zorlama yoktur. Gerçekten doğruluk ile sapıklık apaçık meydana çıkmıştır. Her kim Tâğût'u inkâr eder ve Allah'a îman ederse, muhakkak o kopması olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur. Allah Semî'dir, Alîmdir.
Yüce Allah'ın:
"Dinde zorlama yoktur" âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Dinde Zorlama:
Yüce Allah'ın:
"Dinde zorlama yoktur" âyetinde din, itikad ve millet (şeriat) demektir. Bu anlama geldiği:
"Gerçekte doğruluk ile sapıklık apaçık meydana çıkmıştır" karinesinden anlaşılmaktadır. Îman, alışveriş, hibeler ve buna benzer ahkâma dair ikrah (zorlama)nın sözkonusu edileceği yer burası değildir. Bu hususlara dair açıklamalar yüce Allah'ın:
"Zorlanan müstesna olmak üzere.." (en-Nahl, 16/106) âyetinin tefsiri yapılırken gelecektir.
Ebû Abdurrahman: Gerçekten doğruluk ile sapıklık apaçık meydana çıkmıştır" şeklinde okumuştur. el-Hasen ve en-Nehaî'den de böyle rivâyet edilmiştir. Kişi sevdiğine ulaştı mı bu fiilin: şekilleri kullanılır. Sapıklık (ğayy) ise onun zıddıdır. en-Nehhâs'tan böyle nakledilmiştir.
İbn Atiyye'nin Ebû Abdurrahman es-Sülemî'den naklettiğine göre o "er-ruşd" kelimesini "şin" harfinden sonra "elif" ile "er-reşâd" şeklinde okumuştur. Yine el-Hasen'den "er-ruşud" şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir. "el-Ğay (sapıklık)" kelimesi ise itikad veya görüşünde sapmak anlamındadır. el-Ğay, mutlak olarak sapıklık hakkında kullanılır, denilemez.
2- Bu Âyet-i Kerîmenin Anlamına Dair Farklı Görüşler:
Âlimler âyet-i kerîmenin anlamı hususunda altı farklı görüşe sahiptirler.
1- Bir görüşe göre bu âyet-i kerîme neshedilmiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Arapları İslâm dinini kabul etmek üzere zorlamış, onlarla Savaşmış, İslâm dinine girmekten başka onlardan herhangi bir şeyi kabul etmemiştir. Bu görüş Süleyman b. Mûsa'ya aittir. Onun dediğine göre bu âyet-i kerîmeyi:
"Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla cihat et" (et-Tevbe, 9/73) âyeti neshetmiştir. Ayrıca bu görüş, İbn Mes’ûd'dan ve müfessirlerin bir çoğundan da rivâyet edilmiştir.
2- Bu âyet-i kerîme neshedilmiş değildir. Özel olarak kitap ehli hakkında nazil olmuştur. Cizyeyi ödedikleri takdirde İslâm'a girmek üzere zorlanmayacaklarını ifade ediyor. İslâm'a girmek üzere zorlanacak kimseler ise putperestlerdir. Onlardan İslâm'a girmekten başka birşey kabul edilmez. İşte;
"Ey Peygamber, kafirlerle ve münafıklarla cihad et." (et-Tevbe, 9/73) âyeti bunlar hakkında nazil olmuştur. Bu da eş-Şa'bi, Katâde, el-Hasen ve ed-Dahhâk'ın görüşüdür. Bu görüşün lehine delil Zeyd b. Eslem'in babasından yaptığı şu rivâyettir. Eşlem dedi ki: Ben Ömer b. Hattab'ı hıristiyan bir kocakarıya şöyle dediğini duydum: Ey kocakarı, İslâm'a gir, selamete erersin, muhakkak Allah Muhammed'i hak ile göndermiştir. Kadın şöyle dedi: Ben yaşlı bir kadınım. Ölüm ise bana pek yakındır. Bunun üzerine Hazret-i Ömer şöyle dedi: Şahid ol Allah'ım! Daha sonra da: "Dinde zorlama yoktur.." âyetini okudu. ed-Dürru'l-Mensûr, II, 22.
3- Ebû Dâvûd'un rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme ensar hakkında nazil olmuştur. Kadın çocuğu yaşamayan biri olursa bu sefer çocuğu yaşarsa onu yahudi yapacağına dair söz verirdi. Nadiroğulları Medine'den sürülünce aralarında ensar çocuklarından çok kimse vardı. "Çocuklarımızı bırakmayız!" demeleri üzerine yüce Allah:
"Dinde zorlama yoktur, doğruluk ile sapıklık gerçekten apaçık meydana çıkmıştır" âyetini indirdi. Ebû Dûvûd. Cihâd 116.
Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: Biz bir işi yaparken onların dinlerinin bizim üzerinde bulunduğumuz dinden daha üstün oduğu görüşünde idik. Artık Allah bize İslâm'ı göndermiştir. O bakımdan onları (çocuklarımızı) İslâm'a girmek üzere zorlayalım. Bunun üzerine: "Dinde zorlama yoktur" âyeti nazil oldu. Artık (o çocuklardan) isteyen onlara (yahudilere) katılır, isteyen de İslâm'a girerdi.
Bu Saîd b. Cübeyr'in, en-Nehaî'nin ve Mücâhid'in görüşüdür. Şu kadar var ki o şöyle der: Ensar'ın çocuklarının Nadiroğulları arasında bulunuş sebebi, süt annelerinden süt emmeleri idi. en-Nehhâs da der ki: İbn Abbâs'ın bu âyet-i kerîmeye dair görüşü senedinin sıhhati dolayısıyla görüşlerin en uygun olanıdır. Böyle birşey de zaten kişisel görüşe dayanarak ileri sürülmez.
4- es-Süddî der ki: Bu âyet-i kerîme iki tane oğlu bulunan ensardan Ebû Husayn hakkında nazil olmuştur. Şam'dan Medine'ye zeytinyağı getiren tacirler geldi. Bunlar çıkıp gitmek isteyince el-Husayn'in iki oğlu onlara gittiklerinde bu tacirler oğullarını hıristiyanlığa davet ettiler. Bunlar da hıristiyanlığı kabul edip beraberlerinde Şam'a gittiler. Babaları Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelerek durumlarından şikâyetçi oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın onları geri getirecek kimseler göndermesi arzusunu belirtti.
Bunun üzerine: "Dinde zorlama yoktur" âyeti nazil oldu. O güne kadar henüz kitap ehli ile Savaşma emri verilmemiş ve şöyle buyurmuştu: "Allah onları uzaklaştırsın. Onlar ilk küfre girenlerdir." Ebû Husayn onları geri getirmek üzere kimseleri göndermedi diye Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a karşı içinde birşeyler duydu. Bunun üzerine şanı yüce Allah:
"Hayır, Rabbine yemin olsun ki onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp., îman etmiş olmazlar." (en-Nisâ, 4/65) âyetini indirdi. Daha sonra da:
"Dinde zorlama yoktur" âyetini Tevbe Sûresi'nde kitap ehli ile Savaşma emri ile (et-Tevbe, 9/29- âyet ile) neshetti. El-Vahidi, Esbabu’n-nüzul, 86.
Ancak yüce Allah'ın:
"Hayır, Rabbine yemin olsun ki onlar... îman etmiş olmazlar" (en-Nisa, 4/65) âyetinin nüzul sebebi ile ilgili olarak sahih olan ise arazi sulaması ile ilgili olarak el-Cübeyr'in ensardan komşusu ile başından geçen olaydır. Nitekim ileride yüce Allah'ın izniyle buna dair açıklamalar Nisa Sûresi'nde (4/65. âyetin tefsirinde) gelecektir.
5- Bu âyetin anlamı şudur: Kılıç zoru ile İslâm'a girmiş kimseye; "mecbur edildi, zorlandı" demeyiniz. Bu da beşinci görüştür.
6- Altıncı görüşe göre de bu âyet-i kerîme, esir alınan çocuklar ve kadınlar hakkındadır. Bunlar kitap ehlinden oldukları ve yaşça büyük oldukları takdirde İslâm'a girmek üzere mecbur edilmezler. Şayet mecusi iseler, küçük, büyük veya putperest olsunlar, İslâm'a girmek üzere mecbur edilirler. Çünkü onları esir alan kimseler putperest kalmakla birlikte onlardan istifade edemezler. Nitekim onların kestikleri yenilmez, kadınları ile birlikte olunmaz. Bunlar ise meyteyi, pislikleri ve daha başka şeyleri yemeyi dinlerinin gereği bilirler. Onlara malik olan bir kimse onlardan tiksinir, mülk edinmek bakımından onlardan yararlanmasına imkân olmaz. O bakımdan onları İslâm'a girmek üzere zorlamak caizdir. Buna benzer bir görüşü İbnu'l-Kasım da Mâlik'ten rivâyet etmektedir. Eşheb ise şöyle demektedir: Bunlar kendilerini esir alanın dini üzeredirler. Kabul etmeyecek olurlarsa İslâm'a girmek üzere zorlanırlar. Küçük çocukların ise dini olmaz. O bakımdan batıl bir dine girmemeleri için İslâm dinine girmek üzere mecbur edilirler. Sair küfür türlerine gelince; bunlar cizyeyi verdikleri takdirde İslâm'a girmek üzere onları zorlamayız. İster Arap olsunlar, ister olmasınlar. İster Kureyşli olsunlar, ister başka bir kabileden. Bununla ilgili dair açıklamalar cizye ve kimlerden kabul edileceğine dair ilim adamlarının görüşleri, yüce Allah'ın izniyle ileride Tevbe Sûresi'nde (et-Tevbe, 9/29. âyetin tefsirinde) gelecektir.
Yüce Allah'ın:
"Her kim tâğûtu inkâr eder ve Allah'a îman ederse" âyetindeki fiiller, şart edatı dolayısıyla meczum olmuştur. Tâğût kelimesi den müennes bir kelimedir. -Taberî ise fiilinden geldiğini nakletmiştir.- Bu fiil ise fazlasıyla sınırı aşmak hakkında kullanılır. Tâğût'un vezni "fa'lûf'dur. Sîbeveyh'in görüşüne göre bu kelime müzekker ve müfred bir isimdir. Az hakkında da çok hakkında da kullanılan cins bir isim gibidir. Ebû Ali'nin görüşüne göre ise bu kelime "rahabût ve ceberut" gibi masdardır. Bununla tekil de çoğul da nitelendirilebilir. Bunun lâm'ı (yani üç harfli kökünün son harfi olan "vav"ı) "ayn"ının yerine (yani üç harfli kökünün ikinci harfi olan "ğayn" harfinin yerine) "ayn"ı ise "lâm" yerine değiştirilmiştir. (........) da olduğu gibi. O bakımdan "vav" harekeli oluşu dolayısıyla elife dönüştürüldü. Ondan öncesi de hareke alınca "tâğût" şeklini aldı. en-Nehhâs da bu görüşü tercih etmiştir.
"Tâğût"un dilde aslının tuğyân'dan alındığı da söylenmiştir. Bu anlamı herhangi bir iştikak kuralı sözkonusu olmaksızın verir. Nitekim "el-lü'lü'"den "le-âl" denilmesi gibi. el-Müberred ise; bu, çoğuldur, demektedir. İbn Atiyye de der ki: Bu ise reddedilmiş bir görüştür.
el-Cevherî der ki: Tâğût, kâhin, şeytan ve sapıklıkta başı çeken her kimsedir. Tâğût: Tuğyan (azgınlık)'dan "fâlût" vezninde bir kelimedir. Tuğyan ise haddi aşmak demektir. Bu da zulüm ve bağy (taşkınlık) demektir. Allah'tan başka kendisine ibâdet olunan, eğer bunu red etmiyorsa bir "tâğût'tur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, sahih hadiste putlara: "tâğût" ismini vermesi bundandır..........Allah'a isyanı gerektiren hususlarda kendisine itaat olunan, hidâyet ve hak dine uymamakta kendisine itaat olunan da "tâğûttur. İşte Allah Kitabından başkası ile hükmeden ve bu maksatla hükmüne başvurulan kimseye "tâğût" adının verilişi de bundan dolayıdır... Bazen bu tekil olabilir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Onu inkâr etmekle emrolundukları halde yine tâğûtun huzurunda muhakeme olunmak isterler." (en-Nisâ, 4/60) Kimi zaman çoğul da olabilir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Kâfirlerin velileri ise tâğûttur." (el-Bakara, 2/257) Çoğulu da "tavâğît" gelir.
"... ve Allah'a Îman ederse" önceki âyete atfedilmiştir.
"O muhakkak kopması olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur." Bu da şartın cevabıdır.
el-Vuskâ (sapasağlam) kelimesinin çoğulu "el-Vusk" gelir. el-Fudlanın çoğulunun el-Fudl şeklinde gelmesi gibi. el-Vuska (sağlamlık anlamına gelen) el-Vesâke'den "fu'lâ" veznindedir.
Bu âyet-i kerîme bir benzetmedir. Kendisine benzetilen şey hakkında müfessirlerin farklı ifadeleri vardır. Mücâhid der ki: Burada kulptan kasıt imandır. es-Süddî de İslamdır, der. İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr ve ed-Dahhâk ise; lâ ilâhe illâlahtır, derler. Bunların hepsi de aynı anlamı ifade eden değişik ibarelerdir.
Daha sonra yüce Allah bu kulpu
"kopması olmayan" diye nitelemektedir. Mücâhid der ki: Yani Allah kendi nefislerindekini değiştirmedikçe bir kavmin halini değiştirmez. Yani onlar küfre sapıncaya kadar îman ismini onlardan izale etmez.
Kopma (el-infisâm) ise yerinden ayrılmadan meydana gelen kırılmadır, el-Kasm ise yerinden ayrılarak meydana gelen kırılmadır. Sahih hadiste (âyet-i kerîmedeki kökten gelen kelime kulanılarak) şöyle buyurulmaktadır: "Vahiy ondan çekildiğinde alnından ter boşanmış oluyordu." Buhârî, Bed'u’l-Vahy 2; Tirmizî, Menâkıb 7; Nesâî, İftitah 37; Muvatta’', Kur'ân 7; Müsned, VI, 257.
el-Cevherî der ki: Bir şeyi fasm etmek, onu ayırmadan kırmak demektir. Yüce Allah da:
"Kopması olmayan" diye buyurmaktadır.
Zü'r-Rimme bir ceylanı sözkonusu edip onu gümüşten bir bileziğe benzeterek şöyle der:
"Sanki o kaybedilip de unutulmuş gümüşten bir bilezik gibidir
Mahalle kız çocuklarının oynadığı yerde, bir kenarda bırakılmış."
Onu "mafsûm" (infisâm ile aynı kökten)" diye nitelemesi uyuduğu vakit bükülüp toparlanması dolayısıyladır. Burada "kaf" harfiyle "maksûm" dememiştir. Çünkü o takdirde iki ayrı parçaya bölünmüş gibi anlaşılır.
Yağmur bol yağdığı vakit de bu fiil kullanılır. Sıtmanın gitmesini ifade etmek üzere de bu kökten gelen kelime kullanılır.
Tâğût'un inkâr edilmesi ve Allah'a îman , dil ile söylenen ve kalp ile inanılan hususlardandır. Bundan dolayı yüce Allah'ın sıfatlarından
"Semî'dir" herşeyi işitendir âyeti dil ile söylenen şeyler için;
"Alimdir (herşeyi bilendir)" âyeti de inanılan şeyler hakkında kullanılır. O bakımdan âyetin bu buyruklarla sona ermesi gayet güzeldir.
257. Âyetin Tefsiri
Allah îman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise tâğûttur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar ateşliklerdir. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar.
"Allah îman edenlerin velisidir." Velî kelimesi fail anlamını veren "feîl" vezninde bir kelimedir. el-Hattabî der ki: el-Velî, mü’min kullarına yardımcı olan (Allah)dır. Yüce Allah:
"Allah îman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır" diye buyurmaktadır. Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:
"Bunun sebebi şudur: Allah îman edenlerin velisidir, kâfirlerin ise velisi yoktur." (Muhammed, 47/11)
Katâde der ki: Karanlıklardan kasıt dalâlet, nurdan kasıt ise hidâyettir, ed-Dahhâk ve er-Rabi' de bu anlamda açıklamalarda bulunmuşlardır. Mücâhid ve Abde b. Ebi Lübabe der ki: Yüce Allah'ın:
"Allah îman edenlerin velisidir" âyeti, Hazret-i Îsa'ya îman eden fakat Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Peygamber olarak gelince onu inkâr eden bir topluluk hakkında nazil olmuştur. İşte onların nurdan karanlıklara çıkartılmaları böyle oldu.
İbn Atiyye der ki: Sanki bu şekilde inanan bir kimse, itikadı vasıtasıyla itikad hususunda önce bir nûr elde etmiş iken, daha sonra onu bırakıp karanlıklara çıkmış gibi olur. Şu kadar var ki bu âyet-i kerîmenin lâfzı böyle bir tahsise ihtiyaç bırakmamaktadır. Aksine -Araplar gibi- bir kısmı îman eden kâfir her bir ümmet hakkında sözkonusudur. Şöyle ki: Allah onlardan îman edenlerin velisidir. Bu îman edeni Allah küfrün karanlığından imanın nuruna çıkartmıştır. Davet edici, Allah tarafından peygamber olarak gönderilmiş, nebi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın gelişinden sonra onu inkar eden kimseyi de şeytanı aldatmış olur. Şeytanı böyle bir kimseyi âdeta imandan çıkartmış gibidir. Çünkü şeytanı onunla birlikte hazırdır ve küfre girmeye ehil hale gelmiş bir kimsedir. Küfürleri sebebiyle de Allahü teâlâ'nın adaletinin bir tecellisi olarak cehenneme girmek de haklarında hüküm verilmiştir. Allah yaptığından sorumlu tutulmaz.
el-Hasen: Velileri ise tâğûtlardır" yani şeytanlardır, diye okumuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
258. Âyetin Tefsiri
Allah kendisine mülk verdi diye Rabbi hakkında İbrahim ile mücadele edeni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim dirilten ve öldürendir" deyince o: "Ben diriltir ve öldürürüm" demişti. İbrahim: "Muhakkak Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de batıdan getir" deyince; o kâfir şaşırıp kalmıştı. Allah zâlimler topluluğuna hidâyet vermez.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Hazret-i İbrahim ile Tartışan Kimse ve Bazı Olaylar:
Yüce Allah'ın:
"... görmedin mi?" âyetinde, anlatılanın hayret edilecek bir durum olduğu anlamı vardır. Yani siz bu işe hayret ediniz. el-Ferrâ' der ki:
"Görmedin mi?" âyeti, gördün mü? anlamındadır. Yani sen İbrahim ile tartışanı gördün mü? Sen (bir sonraki âyette geçen): Çatıları çökmüş kasabadan geçeni gördün mü demektir.
Hazret-i İbrahim ile tartışan kimse Numruz b. Kûş b. Ken'an b. Sam b. Nûh'tur. Zamanının hükümdarı, Hazret-i İbrahim'i atmak üzere ateş yakan ve sivrisinek ile ölümü gerçekleşen kimsedir. Bu, İbn Abbâs, Katâde, Mücâhid, er-Rabi', es-Süddî, İbn İshak, Zeyd b. Eslem ve başkalarının da görüşüdür.
Onun ölümü, yüce Allah'a karşı Savaşmayı kararlaştırınca şöyle olmuştu: Allah (kavminin) üzerlerine bir bölük sivrisinek göndermiş, bu sivrisinekler ise güneşi kapatmış, Nemrud'un beraberindeki askerleri yiyip bitirmiş ve geriye kemiklerinden başkasını bırakmamıştı. Bu sineklerden bir tanesi de Nemrud'un beyninin içerisine girmiş, beynini yeyip durmuş, sonunda bu sinek bir fare kadar büyümüştü. Artık bundan sonra Nemrud'un nezdinde en değerli kimse kafasına bu iş için hazırlanmış bir tokmak ile vuran kişi olmuştu. Bu musibeti kırk gün devam etti.
İbn Cüreyc der ki: Nümruz (Nemrud) yeryüzünün ilk kralıdır. İbn Atiyye de der ki: Böyle bir iddia reddedilmiştir. Katâde der ki: İlk zorbalık taslayan kişi odur. Babil'deki köşkün sahibi odur.
Denildiğine göre Nemrud, bütün dünyayı eline geçirmişti. Ve o ( yeryüzüne egemen olan) iki kâfirden birisidir. Diğeri ise Buhtanassar'dır. Yine denildiğine göre Hazret-i İbrahim ile tartışan kimse Numruz b. Falih b. Âbir b. Şâlih b. Erfehşed b. Şam'dır. Bütün bunları İbn Atiyye nakletmiştir.
es-Süheylînin naklettiğine göre ise Hazret-i İbrahim ile tartışan; Numrûz b. Kûş b. Ken'an b. Ham b. Nûh'dur. Bu kişi Sevad (Sevad-ı Irak)'ın hükümdarı idi. Buranın başına onu "el-İzdihak" ile tanınan ed-Dahhâk getirmişti. Bunun da ismi Beyûrâseb b. Endrâset idi. Bütün bölgelerin hükümdarı idi. Efridûn b. Esfiya'nın öldürdüğü de odur. İşte şair Habib (b. Evs Ebû Temmam) onun hakkında şöyle demektedir:
"Sanki o, âlemler arasında öldürdüklerinden ed-Dahhâk'tır; Sen de Efridûn gibisin."
ed-Dehhâk, oldukça azgın ve zorba birisiydi. Naklettiklerine göre bin yıl hükümdarlık yapmıştır. İlk çarmıha gererek asan, el ve ayakları kesen odur.
Nümrûz'un kendi sulbünden gelen "Kûşâ" veya buna yakın bir isim taşıyan bir oğlu vardır. Küçük Nümruz diye adlandırılan bir diğer oğlu daha vardı. Küçük Nümrûz'un hükümdarlık süresi bir yıl, büyük Nümrûz'un hükümdarlık süresi ise nakledildiğine göre dörtyüz yıl sürmüştü.
Nümrûz'un Hazret-i İbrahim ile tartışma kıssası ile ilgili iki rivâyet vardır. Bu iki rivâyetten birisine göre Nemrud'un teb'ası bir bayramları dolayısıyla şehir dışına çıkmışlardı. Hazret-i İbrahim, putlarının bulunduğu yere girip putları kırmıştı. Geri döndüklerinde onlara: Yonttuğunuz şeylere nasıl ibadet edersiniz? Onlar: Ya sen kime ibadet ediyorsun? diye sordular. Hazret-i İbrahim: Dirilten ve öldüren Rabbime ibadet ediyorum dedi.
Kimileri şöyle demiştir: Nümruz, yiyecek stok ediyordu. O bakımdan halkın yiyeceğe ihtiyacı oldu mu ondan satın alırlardı. Bulunduğu yere girdiklerinde ona secde ederlerdi. Hazret-i İbrahim onun yanına girdi, fakat ona secde etmedi. Bana ne diye secde etmiyorsun, deyince Hazret-i İbrahim: Ben Rabbimden başkasına secde etmem, dedi. Nümruz ona: Rabbin kimdir diye sorunca Hazret-i İbrahim: Rabbim dirilten ve öldürendir, dedi.
Zeyd b. Eslem'in naklettiğine göre sözü geçen bu Nümruz oturup insanların yiyecek getirmelerini emretti. Her bir topluluk geldikçe onlara: Rabbiniz ve ilahınız kimdir? diye soruyor, onlar da: Sensin diyorlardı. Bunun üzerine memurlarına: Haydi bunlara ihtiyaçları olan yiyeceği verin, derdi.
Hazret-i İbrahim, yiyecek almak üzere gelince ona: Rabbin ve ilahın kimdir? diye sorunca Hazret-i İbrahim: Rabbim dirilten ve öldürendir dedi. Nümruz bunu işitince: Ben de diriltir ve öldürürüm, dedi. Hazret-i İbrahim de güneş ile ilgili isteğini söyleyerek ona cevap verince o kâfir olan şaşırıp kaldı ve: Buna yiyecek vermeyiniz, dedi. Hazret-i İbrahim: Birşey almaksızın ailesine geri döndü. Unu andıran kumdan bir tepeciğin yanından geçince kendi kendisine şöyle dedi: Ben bundan heybeme doldursam, içeri girdiğim vakit çocuklar sevinir, ben de onları seyrederim. Kumu alıp gidince evine vardığında çocuklar sevindiler. İki heybe üzerinde oynamaya başladılar. Kendisi de yorgunluktan dolayı uyudu. Hanımı da: Uyandığı vakit hazır bulacağı şekilde ona yiyecek birşey yapsam; diye düşündü. İki heybeden birisini açınca en güzelinden has un ile karşılaştı. Hazret-i İbrahim uyanınca hanımı (pişirdiğini) önüne koydu. Bu nereden geldi? deyince hanımı: Getirdiğin undan yaptım, dedi. Böylelikle Hazret-i İbrahim, yüce Allah'ın kendilerine bir kolaylık ihsan ettiğini anladı.
Derim ki: Ebû Bekr b. Ebi Şeybe, Ebû Salih'ten şunu nakletmektedir: Peygamber İbrahim (aleyhisselâm) çoluk çocuğuna yiyecek almak üzere gitti, fakat yiyecek almaya gücü yetmedi. O sırada kırmızı renkli bir kum tepeciğinin yanından geçti. Ordan bir miktar alıp ailesinin yanına geri döndü. Bu nedir? diye sordular. Kırmızı buğday dedi. Önu açtıklarında gerçekten kırmızı buğday, olduğunu gördüler. (Ebû Salih) dedi ki: O buğdaydan bir miktar ekti mi, başağı dibinden tepesine kadar üstüste tanelerle dolup taşıyordu.
er-Rabi' ve başkaları bu kıssa ile ilgili olarak dediler ki: Nümruz, ben diriltir ve öldürürüm deyince, iki kişiyi huzuruna getirtti. Onlardan birisini öldürdü, ötekini serbest bıraktı ve dedi ki: İşte ben bu şekilde bunu dirilttim, ötekini de öldürdüm. Hazret-i İbrahim ona, güneş mes'elesini söyleyip cevap verince; bu sefer şaşırıp kaldı.
Haberde rivâyet edildiğine göre: Yüce Allah:
"İzzetim ve celalim hakkı için Ben güneşi batıdan doğdurmadıkça kıyâmet kopmayacak. Böylelikle buna mutlak kadir olanın Ben olduğum bilinsin" diye buyurdu.
Daha sonra Nümruz Hazret-i İbrahim'in ateşe atılmasını emretti. İşte zorbaların adeti böyleydi. Herhangi bir şekilde karşılarına çıkılıp da delil getirmekten acze düştükleri vakit onu cezalandırmaya kalkışıyorlardı. Allah Hazret-i İbrahim'i ileride geleceği gibi ateşten korudu, (bk. el-Enbiya 21/38-39. âyetlerin tefsiri).
es-Süddî der ki: İbrahim (aleyhisselâm) ateşten çıkınca onu hükümdarın huzuruna götürdüler. Daha önce hükümdarın huzuruna çıkmamıştı. Hükümdar onunla konuştu ve ona: Rabbin kimdir? diye sordu. Hazret-i İbrahim: Benim Rabbim dirilten ve öldürendir, deyince Nümruz: Ben de diriltir ve öldürürüm, dedi. Ben dört kişi alırım. Onları bir eve koyarım, hiçbir şey yemez ve içmezler. Acıktıkları vakit oradan çıkartının ikisine yemek yediririm, o iki kişi hayat bulur. Öbür ikisini de terkederim, onlar da ölürler. Bu sefer Hazret-i İbrahim ona, güneşi batıdan doğurmasını söyleyip karşılık verince, o da şaşırıp kaldı..
Usulcüler bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak şunu kaydederler: İbrahim (aleyhisselâm) yüce Rabbini ona has sıfatlardan olan diriltmek ve öldürmek ile nitelendirince -fakat bu hakikati de mecazı da olan bir ifade olduğundan dolayı- İbrahim (aleyhisselâm), bunların hakikat anlamlarını kastetmekle birlikte Nümruz, mecazî anlamlarına sığındı ve kavminin olayı gerçek şekilde görmesine imkân vermeyecek şekilde hakikati gizledi. İbrahim onun bu karşı cevabını tartışma gereği kabul eder göründü, bu sefer ona bir başka misal vererek mecazın sözkonusu olmayacağı bir hususu ondan istedi. "O kâfir de şaşırıp kalmıştı." Yani ileri sürecek delili kalmamış ve: Güneşi doğudan doğuran asıl benim, demek imkânım bulamamıştı. Çünkü akıl sahipleri onun bu iddiasını elbette ki yalanlar.
2- Bu Âyet-i Kerîmenin Delil Olduğu Hususlar:
Bu âyet-i kerîme, Allah dünyada kendisine hükümdarlık, güç, kuvvet ve üstünlük verdiği takdirde kâfire "hükümdar" demenin câiz olduğuna delildir. Aynı şekilde karşılıklı münazara, tartışma ve delil getirmenin de müsbet bir davranış olduğuna delildir. Kur'ân-ı Kerîm ve sünnette, bu kabilden düşünenler için pek çok örnekler vardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Eğer doğru söyleyenler iseniz delilinizi getirin." (el-Bakara, 2/115);
"Yanınızda buna ait hiçbir delil de yoktur." (Yûnus, 10/68)
el-Enbiya Sûresi'nde ve diğer sûrelerde olduğu gibi İbrahim (aleyhisselâm)'ın kavmiyle putlara ibadet etmelerine dair tartışmasını ve onlara verdiği cevapları bize anlatmış bulunmaktadır. Nûh (aleyhisselâm) kıssasında da şöyle buyurulmaktadır:
"Ey Nûh dediler, bizimle gerçekten çokça mücadele ettin.... Ben sizin işlediğiniz günahlardan tamamıyla uzağım." (Hud, 11/32-35) Aynı şekilde Hazret-i Mûsa'nın Fir'avun ile mücadelesini ve buna benzer başka birtakım âyetlerden de bunu öğreniyoruz.
Bütün bunlarla yüce Allah bizlere din hususunda soru, cevap ve tartışmayı öğretmektedir. Çünkü hak ile batıl arasındaki fark, ancak hakkın delilinin ortaya çıkması, batılın delilinin de çürütülmesi ile açık seçik belli olur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da kitap ehli ile tartışmış ve onlara gerekli delilleri sunduktan sonra da Mübahelede bulunmuştur. Nitekim ileride buna dair açıklamalar Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/61. âyetin tefsirinde) gelecektir.
(Hadîs-i şerîfte de belirtildiğine) Hazret-i Âdem ile Hazret-i Mûsâ birbirleriyle tartışmış ve Hazret-i Âdem getirdiği delil ile Hazret-i Mûsa'yı susturmuştur. Bk. Buhârî, Tefsir 20. sûre 1, 3; Kader 11, Enbiyâ 31, Tevhid 37; Müslim, Kader 13-15; Ebû Dâvûd, Sürme 16; Tirmizî, Kader 2; İbn Mâce, Mukaddime 10; Muvatta’', Kader 1; Müsned, II, 248-264... Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı da Sakife günü birbirleriyle tartışmış, biri ötekinin delilini çürütmeye çalışmış, bu konuda karşılıklı olarak gerekçelerini ileri sürmüş ve hak, ehli tarafından ortaya konuluncaya kadar münazarada bulunmuşlardır. Hazret-i Ebubekir'e bey'at edilmesinden sonra, da riddet ehli hakkında da birbirleriyle münazara etmişlerdir. Buna benzer sayılıp dökülmesi gerçekten çok sürecek örnekler vardır. Yüce Allah'ın:
"Hiç bilginiz olmayan şeyler hakkında hala niçin tartışıp durursunuz." (Âl-i İmrân, 3/66) âyetinde bilgiye dayanılarak, delil getirip tartışmanın mubah ve yaygın bir iş olduğuna dair -düşünenler için- bir delil vardır.
Şâfiî'nin arkadaşı el-Müzenî der ki: Münazarada uyulması gereken hususlardan birisi de yüce Allah'ın rızası için yapılması ve açık seçik ortaya çıkan hakkın da kabul edilmesidir. İlim adamları derler ki: Tartışanlar din, akıl, kavrayış ve insaf bakımlarından eşit bir mertebede veya birbirine yakın bir seviyede olmadıkça münazara doğru değildir ve münazara yapanlar arasında da hakalıb ortaya çıkmaz. Bu şekilde olmadığı takdirde yapılan, münazara değil, boşu boşuna tartışmak ve hakka karşı bile bile inatlaşmak olur.
Kıraatler:
Ali b. Ebî Tâlib " Görmedin mi?" âyetini "radıyallahü anh" harfini sakin olarak okumuştur. Cumhûr ise buna hareke vererek okumuştur. Kelimenin sonundaki "ya" harfi, cezm edatı sebebiyle hazfedilmiştir. " Allah kendisine mülk verdi diye" âyeti ise nasb mahallindedir. Yani Allah kendisine mülk verdiği için veya Allah kendisine mülk verdiğinden dolayı., demektir.
Kıraat âlimlerinin çoğunluğu: Ben" kelimesinin vasl ile okunması halinde "nun"dan sonraki "elin atarak okumuşlardır. Buna karşılık Nafi' ve İbn Ebî Üveys arkasından hemze geldiği halde Kur'ân-ı Kerîm'in her yerinde bu elifi tesbit ederek (uzatarak) okumuşlardır. Bundan tek istisna yüce Allah'ın:
"Ben ancak azâbın habercisiyim" (el-A'raf, 7/188) âyetidir. O böyle bir yerde az bir şekilde görüldüğünden dolayı sair kıraatlerde olduğu gibi, bu yerlerde yerlerde "elif"i atar. Çünkü bu kabilden Kur'ân-ı Kerîm'de yalnızca üç yerde görülmektedir. O da bunları az bir şekilde görüldüğünden dolayı "eliften sonra hemze gelmiyormuş gibi okudu ve burada vasıl halinde de "elifi hazfederek okudu. Nahivciler der ki: Birinci tekil şahıs olan Ben kelimesi şayet şeklinde söylenecek olursa, "elif ile "he" harfleri durak yapmak halinde harekeyi açıklamak içindir. Şayet kelime herhangi bir başka kelimeye bitişik olursa, bu ikisi de düşer. Çünkü kelimenin kendisi ile bitiştiği ses, elifin yerini tutar. O bakımdan şiirde istisna dışında, "elif okunarak Ben yaptım, denilmez. Şair burada bu kabil istisnadan olmak üzere şöyle demektedir:
"Ben aşiretin kılıcıyım, tanıyınız beni Humeyd'im ben; işte zirvelere tırmandım!"
en-Nehhâs der ki: Nafİ' her ne kadar "elifi ameddetmek suretiyleb tesbit edip: " Ben de diriltir ve öldürürüm" şeklinde okumuş ise de bunun açıklanabilir bir tarafı yoktur. Mekkî der ki: Basralılara göre bu "elif zaiddir. Basralılara göre zamir olarak gelen isim, baştaki hemze ve "nûn"dur. "Elif ise bunu takviye için ilave edilmiştir. Nun'un harekesi ortaya çıksın diye vakıf sebebiyle eklendiği de söylenmiştir.
Kûfelilere göre ise isim bütünüyledir. O bakımdan Nafi',onların bu görüşlerine göre "elifi amed suretiyleb tesbit ederken, aslı esas almaktadır. Elifi buna göre hazfedenler ise tahfif için hazfetmiş olurlar. Ayrıca fetha da ona delalet ettiği içindir.
el-Cevherî der ki: ismin yerini tutar ve bu tek kişi mütekellim içindir. Fetha üzere mebni olması ise bu zamiri fiili nasbedici harf olandan ayırdetmek içindir. Son "elif ise vakıf halinde harekeyi beyan etmek içindir. Şayet söz ortasında gelirse oldukça bayağı bir şive dışında "elif düşer. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Ben aşiretin kılıcıyım, tanıyınız beni. Humeyd'im ben; işte zirvelere tırmandım."
Söz söyleyemeyecek hale gelip şaşkın bir şekilde susan bir kimse hakkında Şaşırıp kaldı, denilir. en-Nehhâs ve başkalarından böyle nakledilmiştir. et-Taberî der ki: Bu anlamda olmak üzere bazı Araplardan şeklinde de nakledilmiştir. İbn Cinnî dedi ki: Ebû Hayve: "kâfir şaşırıp kalmıştı" anlamına gelen âyeti: şeklinde okumuştur. Bu ise kelimesinde bir söyleyiş farkıdır. Devamla dedi ki: İbn es-Sümeyka' ise bunu şeklinde okumuştur. Yani İbrahim o inkâr eden kişiyi şaşırttı. Buna göre nasb mahallinde olur.
Yine İbn Cinnî dedi ki: kelimesinin bir başka söyleyişi olması da mümkündür. Ebû'l Hasen el-Ahfeş ise şeklinde bir kıraati nakletmektedir. Ancak çoğunluk "he" harfini ötreli olarak şeklinde okumuşlardır. İbn Atiyye dedi ki: Bazıları "he" harfini üstün olarak okuyanların kıraatini; sövdü ve iftira etti, anlamında kabul etmişler ve ileri sürecek bir delili kalmayıp çareleri tükenince, söven kişinin, Nümruz olduğunu söylerler.
259. Âyetin Tefsiri
Yahut duvarları çatıları üstüne çökmüş bir kasabaya uğrayan o kimse gibisini (görmedin mi?) "Allah burasını ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek?" demişti. Allah da onu yüzyıl öldürmüş, sonra dirilterek: "Ne kadar kaldın?" demişti. O da: 'Bugün yahut bir günün bir kısmı" demişti. "Hayır, yüzyıl kaldın. İşte yiyeceğine ve içeceğine bir bak! Hiç de bozulmamıştır. Bir de merkebine bak! Biz seni insanlara bir alâmet kılalım diye böyle yaptık. Kemiklere de bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz; sonra da onlara et giydiriyoruz" dedi. Kendisine durum apaçık belli olunca: "Biliyorum ki Allah herşeye kadir'dir" demişti.
Yüce Allah'ın:
"Yahut duvarları çatılan üstüne çökmüş bir kasabaya uğrayan o kimse gibisini" âyetindeki
"yahut" mânâya bir atıftır. el-Kisaî ve el-Ferrâ''ya göre ifadenin takdiri şöyledir: Sen Rabbi hakkında İbrahim ile tartışan gibisini gördün mü? Veya bir kasabaya uğrayan o kimse gibisini gördün mü?
el-Müberred de der ki: Anlamı şudur: Sen Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Onun kim olduğuna bakmadın mı? (O) yolu bir kasabaya uğrayan kimse gibidir. Burada el-Müberred "onun kim olduğuna.." ifadesinin gizli olarak takdir edildiği kanaatindedir
Ebû Süfyan b. Hüseyn "vav" harfini üstün olarak: şeklinde okumuştur. Bu okuyuşa göre buradaki "vav" harfi, atıf "vav"ı olup ondan önce takrir anlamını ifade eden istifham hemzesi gelmiştir.
Kasabaya
"el-karye" deniliş sebebi, insanların orada toplanmasıdır. Bu da; suyu topladım anlamına gelendan gelmektedir ki; buna dair açıklamalar önceden (el-Bakara, 2/58. âyet 2. başlık) geçmiş bulunmaktadır.
Süleyman b. Bureyde, Naciye b. Ka'b, Katâde, İbn Abbâs, er-Rabi', İkrime ve ed-Dahhâk der ki: O kasabanın yanından geçen kişi Uzeyr'dir. Vehb b. Münebbih, Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr, Abdullah b. Bekr b. Mudar ise, bu kişi İrmiyâ'dır. Peygamber idi. İbn İshak der ki: İrmiya, Hızırın kendisidir. Bunu da en-Nekkâş, Vehb b. Münebbih'ten nakletmiştir.
İbn Atiyye de der ki: Görüldüğü gibi görüşü böyledir. Ancak bir ismin bir isme uygun düşme ihtimali müstesna. Çünkü Hızır Mûsa'nın çağdaşıdır. Burada kasabanın yanından geçtiği söz edilen kişi ise -Vehb b. Münebbih'in rivâyetine göre- Hazret-i Mûsa'dan epey zaman sonra ve Hazret-i Harun'un soyundan gelmiş bir kimsedir.
Derim ki: Eğer Hızır, İrmiya'nın kendisi ise aynı kişi olması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü Hızır, bu konudaki sahih rivâyete göre Hazret-i Mûsâ döneminden şu ana kadar hâlâ hayattadır. Nitekim ileride buna dair açıklamalar el-Kehf Sûresi'nde (18/65. âyette) gelecektir. Eğer Hızır (aleyhisselâm) bu kıssadan önce vefat etmiş ise; o takdirde İbn Atiyye'nin bu sözü doğru olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
en-Nehhâs ve Mekkî, Mücâhid'den, bunun, İsrailoğullarından ismi belirtilmeyen bir adam olduğunu nakletmektedirler. en-Nekkâş der ki: Bunun Lut (aleyhisselâm)'ın oğlu olduğu söylenmektedir. es-Süheylî'nin el-Kutebi'den naklettiğine göre bu -el-Kutebî'nin iki görüşünden birisine'göre- Şe'ya'dır. Bu kasabayı tahrib edildikten sonra canlandıran ise Fars hükümdarı Kûşek'dir. Sözü geçen kasaba ise Vehb b. Münebbih, Katâde, er-Rabi' b. Enes ve başkalarına göre Beytü'l Makdis'tir. Sözü geçen kişi Mısır'dan gelmekteydi. Âyet-i kerîmede söz edilen yiyeceği ve içeceği ise yeşil incir, üzüm ve küçük bir şarap tulumundan ibaret idi. Üzüm suyu olduğu da söylenmiştir. Onun içeceğinin bir testi su olduğu da söylenmiştir. O dönemlerde Beytü'l Makdis'i boşaltan kişi, Buhtanassar idi. Buhtanassar önce Lehrâsib'in, sonra da Lehrâsib'in oğlu ve İsbindiyad'ın babası Leystaseb'in Irak üzerindeki valisi idi. en-Nekkâş'ın naklettiğine göre bazı kimseler bu kasaba el-Mü'tefike idi.
Ebû Salih'ten gelen rivâyette ise İbn Abbâs şöyle demektedir: Buhtanassar, İsrailoğullarına ordusuyla birlikte gaza yapmış, onlardan pek çok sayıda kimseyi esir alıp beraberinde (Irak'a) getirmişti. Bunlar arasında Şerhiyaoğlu Uzeyr de vardı. İsrailoğulları âlimlerinden birisi idi. Buhtanassar bunları Babil'e getirmişti. Bir gün bir ihtiyacını görmek üzere Dicle kıyısında bulunan Deyr Hirakl (Herakliyus'un Manastırı)na çıkmıştı. Eşeğinden inip bir ağacın gölgesine oturmuştu. Eşeğini ağacın gölgesi altına bağlamış, daha sonra bu kasabayı dolaşmıştı. Orada hiçbir kimsenin sakin olmadığını ve çatılarının duvarları üzerine çökmüş oduğunu görünce: Ölümünden sonra Allah burayı nasıl diriltecek? diye kendi kendisine sormuştu.
Bir diğer görüşe göre; sözü geçen bu kasaba ölüm korkusuyla binlerce kişinin çıkıp ayrıldığı kasabadır. Bu görüş de İbn Zeyd'e aittir. Yine İbn Zeyd'den nakledildiğine göre ölüm korkusuyla binlerce kişi oldukları halde yurtlarından çıkan kimselere Allah: Ölün! demişti. Çürümüş ve açıkça görülen kemiklere döndükleri bir halde iken, bir adam onların yanından geçti. Durup onlara baktı ve dedi ki: Acaba ölümünden sonra Allah bunu nasıl diriltecek? diye sordu. Bunun üzerine Allah da onu yüzyıl süreyle öldürdü.
İbn Atiyye der ki: İbn Zeyd'in bu görşü âyetin lâfızları ile uyuşmamaktadır. Çünkü âyet-i kerîme, bu kasabanın içinde hiçbir kimsenin yaşamadığını, bomboş olduğunu söylemektedir. "Bu" âyeti ile de sözü geçen bu kasabaya işaret edilmektedir. Kasabanın diriltilmesi ise oranın imar edilmesi, yapıların meydana gelmesi ve orada yaşayanların bulunması ile olur.
Vehb b. Münebbih, Katâde, ed-Dahhâk, er-Rabi' ve İkrime der ki: Sözügeçen kasaba, Babilli Buhtanassar'ın orayı tahrip etmesinden sonraki hali ile Beytü'l-Makdis'tir. Konu ile ilgili uzunca hadiste şöyle denilmektedir: İsrailoğulları birtakım günahlan işleyince İrmiya veya Uzeyr, kasabanın bulunduğu yerde durdular. O sırada bu kasaba Beytü'l-Makdis'in ortasında büyükçe bir tepeyi andırıyordu. Çünkü Buhtanassar askerlerine buraya toprak taşımalarını emretti. Orası bir tepeyi andıracak hale gelinceye kadar bunu sürdürdüler. İrmiya evlerin duvarlarının çatılan üstüne çöktüğünü görünce: Allah bu kasabayı ölümünden sonra nasıl diriltir? diye sordu.
el-Arîş: Evin çatısı demektir. Gölge yapsın veya örtüp saklasın diye hazırlanan herşeye "arış" denilir. Su çekilen yerin üzerine yapılan ve güneşe karşı koruyan gölgeye "arîşu'd-dâliye" denilmesi de buradan gelmektedir. Yüce Allah'ın:
"Ve çardaklarından" (en-Nahl, 16/68) âyeti de buradan gelmektedir.
es-Süddî der ki: Yüce Allah buyuruyor ki: Bu kasabanın evlerinin çatıları aşağı düşmüştü. Yani önce çatılar düşmüş, daha sonra da üzerlerine duvarlar düşmüştü. et-Taberî de bunu tercih etmektedir.
es-Süddî den başkası ise şöyle der: Bu orada insan bulunmamakla birlikte evler dimdik ayakta idi, demektir. Burada Çökmüş" boş ve tenha anlamındadır. Çünkü (bu kelimenin) aslı olan "el-havâ'" boş olmak demektir. Aynı şekilde çökmek hakkında da kullanılır. Yüce Allah'ın şu âyetinde de aynı kökten kelime kullanılmaktadır:
"İşte zulümleri sebebiyle onların bomboş evleri" (en-Neml, 27/52)
Yıkılmış anlamına geldiği de söylenmiştir. Nitekim bu âyette da: "Yahut duvarları çatıları üstüne çökmüş, yıkılmış"; yani çatıları üstüne yıkılmış anlamındadır. Midede gıda bulunmadığı zaman boşluğundan dolayı açlığa da "el-havâ'" denilmektedir. Doğum yaptığı için karnı boşaldı, anlamında da yine denilir, "el-haviyy", fail vezninde olup vadinin yumuşak olan iç tarafı demektir. Deve çöktüğünde karnını yerden uzak tutarsa, fiil mazi olarak: "Havva" diye kullanılır. Secde eden erkeğin bu halini anlatmak için de aynı fiil kullanılır.
"Allah burasını ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek?" âyetinin anlamı da şudur: Allah burayı hangi yolla ve hangi sebeple diriltecektir? Lâfzın zahirinden anlaşılan, kasabanın imar edilmesi ve oranın iskân edilmesiyle ihya edilmesi, diriltilmesidir. Nitekim şimdilerde, imar edilmesi ve iskan edilmesi uzak olan harap şehirler hakkında; harab olduktan sonra burası nasıl imar edilecek, denilir. Âdeta bu ifade, akrabalarını, sevdiklerini görmeye alışmış olduğu şehrine ibretle bakıp duran bir kimse tarafından kulanılmış bir hasret ifadesi gibidir. İşte bu hasreti duyan kimseye, bizzat kendisi hakkında soru sorduğu husustan daha büyük bir misal verilmektedir. Bizzat kendisi hakkında kendisine verilen bu misalin onun sorduğu sorunun Âdemoğlundan ölenlerin diriltilmesine dair olması ihtimalini de ortaya koymaktadır. Yani Allah bu kasabanın ölmüş insanlarını nasıl diriltir anlamında da olabilir.
Taberî bazılarından şöyle dediğini nakletmektedir: Bu söz yüce Allah'ın diriltmeye kudreti hakkında bir şüphe idi. İşte bundan dolayı bizzat o soranın kendisi buna misal verilmiştir. İbn Atiyye der ki: Oranın imar edilmesini sağlamak suretiyle bir şehrin diriltilmesine yüce Allah'ın kadir olmasında herhangi bir şüphe sözkonusu olamaz. Şu kadar var ki bir başka açıdan cahil bir kimse tarafından böyle bir şüphenin sözkonusu olması mümkündür. Doğru olan ise âyet-i kerîmenin tefsirinde şüphe diye birşeyden söz etmemektir.
"Allah da onu yüzyıl öldürmüş..." âyetindeki:
" Yüz" kelimesi zarf olarak nasbedilmiştir yıl demektir, Yıllar ki ne yıllar; tabirinde ikinci kelime birincisini tekid içindir. Aralarında olabildiğine uğraştırıcı bir iş vardır, demek gibidir. el-Accâc der ki:
"O her şeyi bastıran dehşetli o yılların geçmesinden ötürü..."
Aslında buradaki "el-uvvam" kelimesi, takdiri olarak Suda yüzen kelimesinin çoğuludur. Ancak bu tek başına zikredilmez. Çünkü (burada) isim değil, tekiddir. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır.
en-Nekkâş der ki: Yıl anlamındaki bu kelime gibi bir masdardır. Bir yıllık bir zaman süresine bu ismin veriliş sebebi, güneşin yörüngesindeki bir yüzmesi, bir turuna denildiğinden dolayıdır. Bu ise yüzmek gibi bir anlama gelir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Her biri bir yörüngede yüzerler" (el-Enbiya, 21/33) İbn Atiyye der ki: Bu en-Nekkâş'ın getirdiği açıklama anlamında kullanılmıştır.
Buna göre kelimesi şekline benzemektedir.
Burada sözü geçen öldürmenin zahirinden anlaşıldığına göre bu, cesetten ruhun çıkartılması ile gerçekleşmiştir. Bu âyet-i kerîme ile kıssada rivâyet edildiğine göre yüce Allah, bu kasabaya orayı imar edecek ve bu konuda oldukça gayret gösterecek bir hükümdar göndermişti. Ve nihayet bu sözü söyleyenin diriltilmesi esnasında oranın imarı tamamlanmış idi.
Şöyle de denilmiştir: Bu kişinin ölümünden yetmiş yıl geçtikten sonra Allah "Kûşek" ismi verilen büyük bir Fars hükümdarını göndermiş ve otuz yıl içerisinde burayı imar etmişti.
"Sonra dirilterek" âyeti onu diriltti, anlamındadır. Buna dair açıklamalar önceden geçmiştir.
"Ne kadar kaldın demişti." Burada geçen
"ne kadar kaldın?" sözünü kimin söylediği hususunda farklı görüşler vardır. Bu sözü söyleyenin yüce Allah olduğu söylenmiştir. Daha önceden geçtiği üzere meleklere dediği şekilde melekler aracılığı ile: "Eğer doğru söylüyorsan... demeksizin doğrudan ona böyle sormuştur. Denildiğine göre; gökten kendisine bu sözleri söyleyen bir ses işitmiştir. Hazret-i Cebrâîl'in ona hitap ettiği, bir peygamberin bunu söylediği, vefatı esnasında onu gören ve diriltildiği vakte kadar hayatta kalan mü’min bir kimsenin ona: Ne kadar kaldın diye sorduğu da söylenmiştir.
Derim ki: Daha açıkça anlaşılan bunu söyleyenin yüce Allah olduğudur. Çünkü yüce Allah:
"Kemiklere de bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?" diye hitap etmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Kûfeliler mahreç itibariyle birbirlerine yakın oldukları için "se" harfini "te" harfine idğam ederek Ne kadar kaldın?" diye okumuşlardır. Çünkü bu iki harfin de çıkış yeri dilin ucu ve ön dişlerin dipleridir. Ayrıca her ikisi de mehmûs olmakta birleşirler. Hems: Sözlükte sesi gizli çıkarmak demektir. Bir kıraat ilmi terimi olarak mahreçlerinden çıkmaları esnasında mahrecele aralık kalması ve mahrece fazla dayanümaması sebebiyle, harf telaffuz edilirken nefesin harfle beraber akmasına denir. Fe, hâ, (peltek) se, he, hı, sad, sin, kef ve te harfleri bu sıfata sahip harflerdir. (Doç. Dr. İsmail Karaçam, Kur'ân-ı Kerîm'in Faziletleri ve Okunma Kaideleri, İstanbul, 1991, s. 201).
en-Nehhâs ise der ki: İzhar (bu iki harfin çıkarılması) "se"nin mahrecinin "te"nin mahrecinden ayrı olduğundan dolayı daha güzeldir.
Böyle bir sorunun takrir (yani gerçeği söyletmek) üzere melek vasıtasıyla sorulduğu da söylenmiştir.
"(..........). Ne kadar" âyeti ise zarf olarak nasb mahallindedir.
"O da bir gün yahut bir günün bir kısmı, demişti." O böyle bir cevabı kendi bilgisine ve kanaatine göre vermişti. O bakımdan verdiği bu cevapta yalan söylememiş olur. Kehf ashabının söyledikleri şu sözleri de bunu andırmaktadır:
"Bir gün veya bir günün bir kısmı kadar kaldık, dediler." (el-Kehf, 18/19) Halbuki ileride de geleceği üzere onların uykuda kaldıkları süre üçyüzdokuz yıl idi. Onlar böyle dediklerinde yalan söylememişlerdi. Çünkü kendi bildiklerine göre haberi vermişlerdi. Şöyle demiş gibi idiler: Bize göre, bizim kanaatimize göre bizler bir gün veya bir günün bir kısmı kadar kaldık.
Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Zülyedeyn kıssasında söylediği: "Ne kısalttım ne de unuttum" sözleri de buna benzer. Zülyedeyn hadisi diye bilinen ve Hazret-i Peygamber'in sehven bir vakit namazın rekatlerini az kıldırması üzerine bu şahsın bu anlamda bir soru sorduğunu belirten bu hadisin geçtiği yerlerin önemli bir kısmı için bk: Buhârî, Salât 88, Ezan 69, Sehv 4, 5, Edeb 45, Ahbâru’l-âhâd 1; Müslim, Mesâcid 97, 99; Ebû Dâvûd, Salât 188, 189; Tirmizî, Salât 175; Nesâî, Sehv 22; İbn Mâce, İkametu's-Salât 134; Dârimi, Salât 175; Muvûtta, Salât 58-60; Müsned, II, 423, 459-460, IV, 77.
Bazıları da şöyle demektedirler: Bu, bu gibi sözler gerçek mahiyetinin varlığı itibariyle bir yalandır fakat bundan dolayı da sorumluluk yoktur. Çünkü yalan söylemek bir şey hakkında bulunduğu durumdan başka türlü haber vermektir. Bu ise bilgi ve bilgisizlik ile farklılık göstermez. Bu durum usul bakımından apaçık anlaşılan bir durumdur. Buna göre şöyle diyebiliriz: Birşey hakkında olduğundan başka türlü haber vermekten -eğer kastı olarak yapılmamış ise- peygamberler masum değildirler. Nitekim peygamberler yanılmaktan ve unutmaktan yana da masum değildirler. İşte bu âyet-i kerîme ile alakalı olan husus budur. Ancak bu konu ile ilgili birinci görüş daha sahihtir.
Katâde, Cüreyc ve er-Rabi" de der ki: Allah onu bir gün sabahleyin öldürdü, daha sonra ise bir gün batımından önce diriltildi. Aynı günde olduğunu sandığından dolayı: Ben bir gün kaldım dedi. Sonra güneşin henüz tamamen batmadığını görünce: Yahut bir günün bir kısmı deyiverdi. Ona: Hayır sen yüzyıl kaldın, diye cevap verildi. O da buna delalet edecek şekilde kasabanın imar edildiğini, ağaçlarını ve binalarını gördü.
"İşte yiyeceğine", bu uğradığı kasabanın ağaçlarından topladığı incirdi
"ve içeceğine bak. Hiç de bozulmamıştır." İbn Mes'ûd, bu buyrukları şu şekilde okumuştur: İşte yiyeceğin ve içeceğin hiç de bozulmamış." Talha b. Musârrif ve başkaları: Yüzyıldan beri duran şu yiyeceğine ve içeceğine bir bak" diye okumuşlardır. Cumhûr âyetinin sonunda vasıl halinde "he" harfini isbat (telaffuz) ederek okumuşlardır. Ancak iki kardeş (Hamza ve Kisaî) böyle okumamışlardır. Onlar bu harfi hazfederler. Vakıf halinde "he" ile okunacağı hususunda ise görüş ayrılığı yoktur. Yine Talha b. Musârrif a"te" harfini "sin" harfine idğam ederek: şeklinde ve şeklinde okumuştur. Cumhûrun kıraatine göre "he" harfi aslî bir harf olup ötre cezim dolayısıyla hazfedilmiştir. O takdirde kelimesi yılların değişikliğe uğratmadığı anlamında: Yıl"dan gelmiş olur.
el-Cevherî der ki: kelimelerinin Yıllar kelimesinin tekili olduğu söylenir. Bu kelimenin nakıs oluşu ile ilgili olarak da iki görüş vardır. Birincisine göre eksilen harf "vav"dır, diğerine göre ise "he"dir. Bunun aslı ise şeklindedir. Alın anlamına gelen kelimesi gibidir. Bu kelime üzerinden yıllar geçtiği vakit kullanılan Hurma ağacının üzerinden yıllar geçti, kökünden türetilmiştir. Bir yıl meyve veren ve bir yıl da vermeyen hurma ağacına da hem denildiği gibi; yine aynı şekilde da denilir. Ensardan birisi (Süveyd b. es-Samit) şöyle demektedir:
"Bu hurma ağacı iki yılda bir mahsul veren de değildir;
salkımları yanyana getirilip üstüste yığılmış da değildir
Fakat kıtlık yıllarında ihtiyaç sahiplerine meyvesi verilendir."
Bir topluluğun yanında bir yıl ikamet etiğini ifade etmek üzere ile yine denilir. Yıllık bir süre ifade etmek üzere denilir. Bunun küçültme ismi ise şeklinde gelir.
en-Nehhâs der ki: şeklinde okuyan kimse, bunun küçültme ismi olarak şeklini kullanır. Burada "elif" (yani şeddeli nûn'dan sonra gelen ve harf-i med gibi okunan ye harfi) cezm dolayısıyla hazfedilmiş olup "he" harfi üzerinde vakıf yaparak diye okur. O takdirde de "he" harfi harekenin beyanı için olur.
el-Mehdevî der ki: Bunun aslının, ardı arkasına birkaç sene onunla muamele (müzaraa) akdi yaptım, anlamındadan veya "he" harfiyle dan gelmesi de mümkündür. Şayet bu, birincisinden geliyor ise, o takdirde âyet-i kerîmedeki kelimenin asıl şekli olur. Elif (elif-i maksure olan "ya" harfi) cezm dolayısıyla sakıt olmuş olur. Bunun aslı ise "vav"dır. Buna delil ise açoğul yapmak üzere: " Yıllar" demeleridir. Kelimenin sonundaki "he" harfi ise (Susarak harekeyi belli etmek) içindir. Şayet dan geliyor ise o takdirde "he" harfi lamu'l fiil (yani üçlü kökünün son harfi) olur. Buna göre yıl, kelimesinin aslı dır. Birinci görüşe göre ise: dir.
Bunun suyun değişip bozulmasını ifade etmek üzere den geldiği de söylenmiştir. Ancak buna göre bunun şeklinde olması gerekirdi. Ebû Amr eş-Şeybanî de der ki: Bu âyet " Kokuşmuş bir çamurdan" (el-Hicr, 15/26) gelir. Yani abu buyruktab değişmemiş, anlamına gelir. ez-Zeccâc ise, böyle değildir, der. Çünkü yüce Allah'ın ın âyeti değişikliğe uğramış anlamında değildir. Bunun anlamı, yeryüzündeki kanuna (sünnete) göre kalıba dökülmüş şekildedir. el-Mehdevî de şöyle der: eş-Şeybani'nin görüşüne göre bunun aslı şeklinde olmalıdır. İki nun'dan birisi, taz'if (aynı harfin tekrarı)den hoşlanılmadığı için "ya"ya dönüştürülerek sonunda ya dönüşmüş, daha sonra cezm dolayısıyla "elif asondaki yeb düşmüş ve sekt için sonradan he harfi getirilmiştir.
Mücâhid der ki: Kokuşmamış anlamındadır.
en-Nehhâs der ki: Bu hususta söylenen en sahih görüş, bunun dan geldiğidir. Yani yıllar onu değişikliğe uğratmamıştır, demek olur. Bu kelimenin kuraklık anlamına gelen dan gelme ihtimali de vardır. Nitekim yüce Allah'ın şu âyeti de bu türdendir: " Muhakkak Biz Fir'avun hanedanını., yıllarca kuraklıkla., tutup sıktık." (el-A'raf, 1/130) Hazret-i Peygamber'in şu âyeti de bu kabildendir:
" Allah'ım, Sen bu yılları onlar hakkında Yusuf'un kıtlık yılları kıl." Aynen ve bazan benzer lâfızlarda olmak üzere: Buhârî, Ezan 128, İstiskaa 2, Cihâd 98, Enbiyâ 19, Tefsir 3. sûre 9, 4. sûre 21, 44. sûre 2; Müslim, Mesâcid 294, 295, Sıfâtu'l-Münâfikîn 40; Ebû Dâvûd, Vitr 10; Nesâî, Tatbik 27; İbn Mâce, İkametu's-Salât 145; Dârimi, Salât 216... Işte buradan kuraklıkla karşı karşıya kaldılar, anlamında denilir.
Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Kıtlıklar ve kuraklıklar senin yemeğini değişikliğe uğratmamıştır. Yahut yıllar, onu değişikliğe uğratmamıştır. Yani o tazeliği ve güzelliği üzere kalmaya devam etmiştir.
"Bir de merkebine bak" âyetiyle ilgili olarak; Vehb b. Münebbih ve başkaları der ki: Kemiklerini birbirlerine gelip bitişmesine ve onun parça parça diriltilmesine bak, demektir. Rivâyet edildiğine göre Allah onu bu şekilde birbirleriyle uygun şekilde bitişmiş kemikler haline gelinceye kadar diriltti, sonra tam bir merkeb oluncaya kadar kemiklerine et giydirdi. Daha sonra bir melek geldi, ona ruh üfledi ve merkeb ayağa kalkıp anırmaya başladı. Müfessirlerin çoğunun açıkladığına göre bu, böyle olmuştur.
ed-Dahhâk ile yine Vehb b. Münebbih'ten şöyle dedikleri rivâyet edilmektedir: Ona şöyle denilmişti: Sen eşeğini bağladığın yerde dimdik haliyle ayakta duruşuna bir bak! Onun baktığı ise -yüce Allah'ın cesedinin sair kısımları ölü olduğu halde, gözlerine ve başına hayat vermesinden sonra- bizzat kendi kemikleri idi. ed-Dahhâk ile Vehb dediler ki: Bütün bu süre boyunca Allah İrmiya'yı ve eşeğini kimsenin görmesine fırsat vermedi.
"Biz seni insanlara bir alamet kılmak için böyle yaptık." el-Ferrâ' der ki: Yüce Allah'ın: " Biz seni... kılmak için" âyetinde "vav" harfinin gelmesi kendisinden sonraki bir fiile şart olduğuna delalet etmek içindir. Bu ise: Seni insanlara bir alâmet kılalım diye böyle yaptık, anlamındadır. Bu da: "Seni insanlara bir alamet kılmak için böyle yaptık" ve ölümden sonra dirilişe bir delalet olmak üzere bunu yaptık, anlamındadır. Bu "vav" harfi zaid olarak da gelmiş kabul edilebilir.
el-A'meş der ki: Onun "bir alamet" oluşu şöyledir: O tekrar öldüğü günkü haliyle genç olarak diriltildi, (dönemindeki) oğulların ve torunların yaşlanmış olduğunu gördü.
İkrime ise der ki: Vefat ettiği gün kırk yaşında idi. Hazret-i Ali'den rivâyet edildiğine göre de Hazret-i Uzeyr, hanımının yanından çıkıp ayrıldığında hamile idi. Yaşı da elli idi. Allah yüzyıl süreyle onu öldürdü. Daha sonra onu diriltip yine ailesinin yanına elli yaşında olduğu halde geri döndü. Oğlunun yüz yaşında olduğunu gördü. Böylelikle oğlunu kendisinden elli yıl daha yaşlı buldu.
İbn Abbâs'tan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Allah Uzeyr'i diriltince eşeğine bindi, eski mahallesine geldi, o insanları tanımadığı gibi onlar da onu tanımadı. Evinde âmâ bir yaşlı kadın gördü. Bu onların bir cariyesi idi. Uzeyr yanlarından ayrıldığında bu cariye yirmi yaşında idi. O cariyeye: Bu Uzeyr'in evi midir diye sorunca, evet dedi ve sonra ağladı. Dedi ki: Uzeyr şu kadar yıldan beri bizden ayrıldı. O: Uzeyr benim deyince cariye biz Uzeyr'i şu kadar yıldan beri kaybetmiş bulunuyoruz, dedi. Şu cevabı verdi: Allah yüzyıl süreyle beni öldürdü, sonra diriltti. Cariye, Uzeyr hastalar için bela ve musibet sahibi kimseler için yaptığı duaları kabul edilen bir kimse idi. Bunlar için yaptığı dualarla musibet sahipleri iyileşirdi. Haydi Allah'a dua et de tekrar göreyim, dedi. Uzeyr Allah'a dua etti ve eliyle gözlerine sürdü. Olduğu yerde bağlandığı bir ipten, düğümden kurtuluyormuş gibi sıhhatine kavuştu. Şahitlik ederim ki sen Uzeyr'sin dedi. Daha sonra aralarında yüzyirmisekiz yaşında ihtiyar oğlunun da bulunduğu İsrailoğullarından bir topululuğun yanına gitti. O sırada torunları dahi yaşlanmış, ihtiyarlamıştı. Ey kavmim dedi. İşte Allah'a yemin ederim bu Uzeyr'dir. Herkesle birlikte oğlu ona döndü. Oğlu şöyle dedi: Benim babamın iki omuzu arasında hilal gibi siyah bir beni vardı. Oraya baktığında onun Uzeyr olduğunu anladı.
Yine denildiğine göre geri döndüğünde tanıdığı herkesin ölmüş olduğunu gördü. Kavminden hayatta kalmış olan kimselere bir alamet oldu. Çünkü onlar öncekilerden işittiklerinden dolayı durumuna kesin olarak inanıyorlardı.
İbn Atiyye der ki: Bu süre boyunca onun öldürülmesi, daha sonra da diriltilmesi en büyük bir âyet, bir alamettir. Onun bu hali zaman boyunca bir alamet olarak kalacaktır. Bunun bir zaman dilimine tahsis edilmesine ihtiyacı yoktur.
"Kemiklere de bak. Onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz" âyetindeki
" onları., birleştirip yerine koyuyoruz" âyetini Kûfeliler ve İbn Amr "ze" harfiyle diğerleri ise "radıyallahü anh" harfiyle okumuşlardır. Eban, Âsım'dan "nün" harfini üstün "şîn" ve "râ" harfini ötreli olmak üzere şeklinde okuduğunu rivâyet etmektedir. İbn Abbâs, el-Hasen ve Ebû Hayve de böyle okumuştur. Bu okuyuşun birinci "nûn"un ötreli, "şin"in esreli okuyuşunun diriltmeyi ifade etmek üzere iki ayrı söyleyiş olduğu da söylenmiştir. Nitekim Arapça'da benzeri kullanımlar görülmektedir. Şu kadar var ki dilde tanınıp bilinen söyleyiş şekli şeklindeki söyleyiştir. Yani Allah onları diriltti, onlar da dirildiler. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: " Sonra dilediği zaman onu tekrar diriltecek." (Abese, 80/22) Bunların diriltilmesi (neşri) elbisenin yayılması (neşredilmesi) gibi olacaktır. Ölü için neşr, ölümden sonra yaşamak hakkında kullanılır. el-A'şâ der ki:
"Hatta insanlar gördüklerinden dolayı şöyle derler:
Ölüp de sonradan yaşayan ölüden dolayı hayretler doğrusu!"
Sanki ölüm kemik ve organların katlanıp dürülmesi, diriltmek ve organların yanyana getirilip toplanması ise neşr (yayılması) gibidir.
"Ze" harfiyle şeklindeki okuyuşun anlamı; "onları kaldırdığımıza bak" şeklindedir. Neşr, yerin yüksekçe olan bölgesine denilir.
Şair der ki:
"Orada bir yaşındaki tilkinin,
Bir yükseğe çıktığı vakit, âdeta semer vurulmuş bir at gibi olduğunu görürsün."
Mekkî der ki: Bu âyetin anlamı şudur: Diriltmek üzere onları bir araya getirişimizde, kemikleri üstüste nasıl oturttuğumuza bir bak! Çünkü "neşz" yükselmek, yükseğe çıkmak demektir. Kocasına muvafakat etmeyip üste çıkan kadına da "neşûz kadın" denilir. Allah'ın: " Kalkın denildiğinde kalkıverin" (el-Mücâdele, 58/11) âyetinin anlamı, kalkıp biraraya gelip sıkışın, anlamındadır.
Aynı şekilde bu kelimenin "radıyallahü anh" harfiyle okunması diriltmek anlamındadır. Kemikler ise biraraya gelmedikçe tek başına diriltilemezler. "Ze" harfi ile bu anlamı vermesi daha uygundur. Çünkü bu, diriltme olmaksızın bir araya gelmek anlamındadır. Diriltmekle nitelenen ise tek başına kemikler değil, adamın kendisidir. Bu canlı bir kemiktir, denilmez. O bakımdan bunun anlamı şöyle olur: Sen o kemiklere, onları yerdeki yerlerinden nasıl kaldırıp diriltmek üzere sahibinin bedenine getirdiğimize bir bak demek olur.
en-Nehaî ise, "nun" harfini üstün, "şin" ve "ze" harflerini ötreli olarak şeklinde okumuştur. Böyle bir okuyuş İbn Abbâs ve Kâtade'den de rivâyet edilmiştir. Ubey b. Ka'b ise ("ze" harfi yerine "ye" ile) şeklinde okumuştur.
Giydirmek (kisvet) ise alttakini örten elbise demektir. Burada et bu elbiseye benzetilmiştir. Lebid bunu İslâm hakkında istiare yoluyla kullanarak şöyle demiştir:
"Ve nihayet ben îslâm'dan bir elbise giyindim."
Sûrenin baş taraflarında (Bakara Sûresi'nin girişinde) bu beyit daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
"Kendisine durum apaçık belli olunca:
«Biliyorum ki Allah şüphesiz herşeye kadirdir» demişti." Rivâyet edildiğine göre şanı yüce Allah, önce onun bir kısmını diriltmiş ve daha sonra da cesedinin geri kalan kısmını nasıl dirilttiğini ona göstermiştir. Katâde der ki: Kemiklerinin, birinin diğerine nasıl eklendiğine bakmaya koyuldu. Çünkü Allah ilk olarak onun kafasını yarattı ve ona: Bak! denildi. İşte bu vakit:
"Biliyorum ki" diye -elif kat' hemzesi olarak- diye cevap verdi. Yani ben bunu biliyorum, anlamındadır.
Taberî der ki: Yüce Allah'ın:
"Kendisine durum apaçık belli olunca" âyetinin anlamı şudur: Daha önce bizzat görmeden önce Allah'ın kudreti ile ilgili olarak kendisince uzak görülen durumu gözüyle görüp açıklık kazanınca:
"Biliyorum ki..." dedi.
İbn Atiyye ise der ki: Bu bir hatadır. Çünkü böyle bir açıklama lâfzın gerektirmediği bir manayı ihtiva etmektedir. O, şaz görüşe ve zayıf ihtimale göre bu tefsiri yapmıştır. Bana göre bu, Taberî'nin ileri sürdüğü gibi önceden inkâr edip uzak bir ihtimal kabul ettiğini ikrar etmesi anlamında değildir. Aksine bu, ibret almanın etkisiyle söylenmiş bir sözdür. Nitekim mü’min bir kimse yüce Allah'ın kudretinden garibine giden bir durum gördüğü vakit "la ilahe illellah" ve buna benzer bir söz söyler. Ebû Ali der ki: Bunun anlamı şudur: Daha önce bilmediğim bu bilgi türünü bilmiş oldum, demektir.
Derim ki: Böyle bir manayı daha önceden Katâde'den zikretmiş bulunuyoruz. Mekkî (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) de böyle demiştir. Mekkî der ki: Yüce Allah'ın ölüleri diriltme hususundaki kudretinden bir kısmını gözüyle görünce kendi durumunu haber verdi ve böylelikle müşahede ile buna yakînen inandı. Ayrıca Allah'ın herşeye kadir olup gücünün yettiğini bildiğini de ikrar etti. Yani ben daha önce gözlerimle görerek bilmediğim bu bilgi türünü zaten önceden de biliyordum. Bu açıklama (.........)daki hemzeyi kat' hemzesi olarak okuyan kıraat âlimlerinin çoğunluğunun okuyuşuna göredir. Hamza ve el-Kisaî ise hemzeyi vaslederek okumuşlardır ki, bunun da iki anlama gelme ihtimali vardır: Birincisine göre melek ona (...........): Bil ki., demiştir. Diğerine göre ise o kendisini kendisinden ayrı ve yabancı bir muhatab konumuna getirerek, böyle demiştir. Buna göre; durum kendisine apaçık olunca, kendi kendisine şöyle demiştir: Ey nefs, daha önce görerek bilmediğin bu ilmi yakînen bilmiş ol! Ebû Ali bu kabilden olmak üzere şöyle der:
"Ey Hüreyre, veda et, çünkü kafile yola koyulmak üzeredir."
"(Gözlerin rahatsızlıktan dolayı uyuyamadığı gece olan) Ermed Gecesi gözlerin kapanmadı mı?"
İbn Atiyye dedi ki: Ebû Ali, şairin şu sözü ile bu anlama ışık tutmaktadır:
"Onun nereden olduğunu, nereden içtiğini hatırla!
Pekçok deveyi iyice güden kimsenin iki nefsiyle (kendisiyle) konuşması gibi."
Mekkî dedi ki: Bunun yüce Allah tarafından kendisine bilmeyi emretmek üzere söylenmiş olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü yüce Allah ona kendi kudretini izhar etmiş ve doğruluğunu kesin olarak bildiği işi ona göstermiş, o da kudretini ikrar etmiştir. O bakımdan yüce Allah'ın bunu bilmesini emretmesinin bir anlamı yoktur. Aksine o, bu işi bizzat kendi nefsine emretmektedir ki, bu mümkündür ve güzel bir açıklamadır.
Abdullah (b. Mes'ûd)ın okuyuşunda bunun yüce Allah tarafından kendisine bilmek üzere verilmiş bir emir olduğuna delalet eden şekil vardır. Bunun da anlamı şöyle olur: Sen gözlerinle görüp kesin olarak inandığın için bu bilgiyi bil, asla bundan uzak durma! Çünkü onun okuyuşunda: " Bil denildi" şeklindedir. Yine bu daha önce yüce Allah'ın:
"İşte yiyeceğine bak, merkebine bak ve kemiklere de bak" âyetine uygundur. O bakımdan burada: "Ve bil ki, Allah şüphesiz herşeye kadirdir" âyeti de bu kabilden olur. İbn Abbâs bunu: "Ona bil denildi" anlamında şeklinde okurdu. Ve ayrıca o mu daha hayırlı İbrahim mi diye eklerdi. Çünkü İbrahim'e bir sonraki âyette: "Bil ki Allah Azizdir, Hakimdir" denilmiştir. İşte bu da Allah'ın diriltmesini gözleriyle görmesi üzerine şanı yüce Allah'ın kendisine söylediği bir söz olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
260. Âyetin Tefsiri
Hani İbrahim: "Rabbim ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster" demişti. "İnanmadın mı yoksa?" diye buyurdu. O da: "İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için" demişti. Buyû' rdu ki: "Dört kuş al. Onları kendine alıştır, sonra onların her bir parçasını bir dağın üzerinde bırak, sonra da onları çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah, Azizdir, Hakimdir."
Tefsir âlimleri bu sorunun Hazret-i İbrahim tarafından şek (şüphe) dolayısıyla mı, sorulduğu yoksa böyle bir şüphe sözkonusu olmaksızın mı sorulduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Cumhûr der ki: İbrahim (aleyhisselâm) yüce Allah'ın ölüleri diriltmesi hususunda asla şüphe etmiyordu. O bunu gözleriyle görmek istedi. Çünkü insan ruhu kendisine haber verilen şeyi görmeyi arzular. Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Haber vermek gözle görmek gibi değildir" diye buyurmuştur. Müsned, I, 215, 271 Bunu sadece İbn Abbâs rivâyet etmiş, başkası rivâyet etmemiştir. Bu bilgileri de Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) vermiştir.
el-Ahfeş der ki: Hazret-i İbrahim kalbî rü'yeti değil, gözüyle görmeyi istemiştir. el-Hasen, Katâde, Saîd b. Cübeyr ve er-Rabi' der ki: Yakînine daha bir yakîn gelsin diye bu istekte bulunmuştur.
İbn Atiyye der ki: Taberî bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak Tefsirinde şöyle bir başlık kullanmış:Başkaları da dedi ki: İbrahim Rabbinden bunu istedi. Çünkü yüce Allah'ın kudreti hususunda şüphe etmişti. Bu başlık hakkında İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmektedir: Benim kanaatime göre Kur'ân-ı Kerîm'de bundan daha çok ümid verici bir âyet-i kerîme yoktur. Atâ b. Ebi Rebah'tan da şöyle dediği zikredilmektedir: İbrahim'in kalbine insanların kalplerine giren bazı şeyler girmişti. Bunun için: Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster! demişti. Daha sonra Ebû Hüreyre yoluyla gelen hadisi zikreder. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Bizler şüphe etmek hususunda İbrahim'den daha bir hak sahibiyiz.." Daha sonra Taberî bu görüşü tercih etmektedir. Taberî, III, 49.
Derim ki: Ebû Hüreyre yoluyla gelen Hadîs-i şerîfi Buhârî ve Müslim Ebû Hüreyre'den rivâyet etmişlerdir. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Biz şüphe etmeye İbrahim'den daha çok hak sahibiyiz. Çünü o şöyle demişti: Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster. Allah da îman etmedin mi? diye sorunca: Evet, fakat kalbim mutmain olsun diye; demişti. Allah Lut'a rahmet buyursun. O zaten oldukça güçlü bir yere sığınmış idi. Ve eğer ben Yûsuf’un kaldığı süre kadar hapiste kalacak olsaydım (zindandan çıkmaya çağıran) davetçinin isteğini kabul ederdim." Buhârî, Enbiyâ 11, Tefsir 12.
İbn Atiyye der ki: Benim görüşüme göre Taberî'nin başlığı reddedilir. Bu başlığın altına koyduğu ifade de te'vil edilmiştir. İbn Abbâs'ın: "O en çok ümit veren âyettir" sözü şu bakımdan söylenmiştir: Bu âyet-i kerimede yüce Allah'ın kudretine delil gösterilmekte ve dünyada ölülerin diriltilmesi isteğini ihtiva etmektedir. Yoksa konu (Taberî'nin) zannettiği gibi değildir. İbn Abbâs'ın: O en çok umut verici âyettir, şeklindeki sözü yüce Allah'ın:
"Îman etmedin mi yoksa?" âyeti dolayısıyla da söylenebilir. Çünkü îman tek başına yeterlidir. Ayrıca îman ile birlikte araştırıp incelemeye, eşeleyip kurcalamaya gerek yoktur. Atâ b. Ebû Rebah'ın: "İbrahim'in kalbine sair insanların kalplerine girenlerin bir kısmı girdi" sözünün anlamı ise, önceden de geçtiği gibi gözüyle görmeyle alakalıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Biz şüphe etmeye İbrahim'den daha çok hak sahibiyiz" sözünün anlamı ise şudur: Eğer İbrahim şüphe eden birisi olsaydı biz ondan daha çok şüphe etmeye hak sahibiyiz. Biz ise şüphe etmiyoruz. O halde İbrahim'in şüphe etmemesi daha bir uygundur. O bakımdan Hadîs-i şerîf Hazret-i İbrahim'in şüphe etmesini reddetmek esası üzeredir.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "İşte bu katıksız imandır" "... katıksız imandır (mahdu’l-îman )" lâfzıyla: Müftün, Îman 211; Müsned, II, 456, VT, 106; "... apaçık imandır (sarihu’l-îman )" lâfzıyla: Müslim, Îman 209; Ebû Dâvûd, Edeb 109; Müsned, II, 397, 441. dediği rivâyet edilen hadise gelince; bu kalpte yer etmeyen gelip geçici düşünceler hakkındadır. Şüphe (şek) ise biri ötekinden ağır basmayacak şekilde iki iş arasında duraklamaktır. Böyle bir durum ise Halilullah İbrahim (aleyhisselâm) hakkında sözkonusu değildir. Ölülerin diriltilmesi, sem'i yol ile sabit olur. İbrahim (aleyhisselâm) ise bunu daha iyi bilen birisiydi. Nitekim buna onun söylemiş olduğu:
"Benim Rabbim dirilten ve öldürendir" (el-Bakara, 2/258) demesi göstermektedir. Şüphe yalnızca sağlam bir îmana sahip olan kimseden uzak olduğuna göre nübüvvet ve Halillik mertebesine ulaşan kimse hakkında nasıl sözkonusu olabilir? Üstelik peygamberler büyük günahlardan ve küçültücü küçük günahlardan masum akorunmuşblardır. Hazret-i İbrahim'in soru sormasını ve âyet-i kerimenin sair lâfızlarını dikkatle düşünecek olursak, bunun bir şek (şüphe) anlamı vermediği görülür. Şöyle ki: "Nasıl" ile soru sormak, soran tarafından da, kendisine soru sorulan tarafından da, varlığı kabul edilen var olan bir şeyin durumu hakkında sorulur. Bizim: Zeyd'in ilmi nasıldır, elbise dokumak nasıl olur ve benzeri sorular sormamıza benzer. Elbisen nasıldır, Zeyd nasıldır, denildiği takdirde bu, onun hallerinden birisine dair bir soru olur. "Nasıl: ?" Nasıl edatı hakkında soru sorulacak bir şeyin durumu ile ilgili bir haber de olabilir. Mesela, nasıl istersen öyle ol, dememiz buna benzer. Yine Buhârî'nin: Vahyin başlangıcı nasıl idi?" diye bir başlık Buhârî, Bed'u’l-Vahy açması da buna benzer. Bu âyet-i kerimede "nasıl" sorusu diriltme şekliyle ilgili bir sorudur. Diriltmenin kendisi ise kabul edilmektedir. Fakat bizler bir şeyin varlığını reddeden bazı kimselerin kimi zaman bunu inkâr ettiklerini, asla doğru olmayacağı bilinen o şeyin durumu ile ilgili soru sorduklarını görüyoruz. Böyle bir soru sormak ise o şeyin bizatihi doğru olamayacağını ifade eder. Buna örnek: Bir iddia sahibinin kalkıp ben bu dağı kaldıracağım, demesi üzerine bu iddiasını yalanlayan kişinin de ona: Peki onu nasıl kaldıracağını bana göster, demesidir. Bu, anlatımda mecazî bir yoldur. Bunun anlamı ise tartışma gereği onun iddiasını kabul ediyor görünmektir. Şöyle demesini andırır: Senin bunu kaldıracağını varsayalım, haydi bunu nasıl kaldıracağını göster! demektir. İşte Hazret-i İbrahim'in kullandığı ifade de bu mecazî anlamla bir ortaklık arzeder gibi göründüğünden dolayı, Allah bu konuyu onun özel maksadını ortaya çıkaracak şekilde ifade etti ve onun gerçek durumunu açıklamak durumunda bırakmak üzere ona: "İnanmadın mı yoksa" diye buyurunca o da: "İnandım.." diye cevap vermiştir. Böylelikle iş tamamlanmış ve her türlü şüpheden ayrılmış olmaktadır. Daha sonra da Hazret-i İbrahim böyle bir istekte bulunmasını kalbinin itmi'nan ve huzur bulması gerekçesine bağlamaktadır."
Derim ki: İşte bunlar İbn Atiyye'nin açıklamalarıdır. Gayet güzel ve yeterlidirler. Peygamberler (Allah’ın salat ve selamı üzerlerine olsun) hakkında böyle bir şüphe düşünülemez. Çünkü bu bir küfür olur. Çünkü peygamberler öldükten sonra dirilmeye îman üzerinde ittifak etmişlerdir.
Yüce Allah da peygamberlerinin ve veli kullarının aleyhine şeytanın bir yol bulamayacağını haber vererek şöyle buyurmaktadır:
"Muhakkak Benim kullarımın üzerinde senin hiçbir tasallutun olamaz." (el-Hicr, 15/42) Lanetli şeytanın kendisi ise şöyle demektedir:
"Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kullarım müstesna." (el-Hicr, 15/40; Sa'd, 38/83) Şeytanın onlar üzerinde herhangi bir tasallut ve tahakkümü sözkonusu olmadığına göre onları şüpheye, tereddüde nasıl sürükleyebilir? Hazret-i İbrahim sadece ölülerin dağılmasından sonra parçalarının bir araya getirilme, darmadağın edildikten sonra damar ve derilerin birbirine bitiştirilme keyfiyetinin nasıl olduğuna şahit olmayı istemiştir. O bununla ilme'l-yakînden ilmel-yakin'e (ayne'l-yakine olması gerekir) yükselmek istemiştir.
Hazret-i İbrahim'in: "Nasıl dirilttiğini bana göster" ifadesi keyfiyeti gözleriyle müşahede etme isteğidir. Kimi mana ehli (mutasallallahü aleyhi ve sellemvuf) şöyle demiştir: Hazret-i İbrahim Rabbinden kalpleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini istemiştir. Ancak böyle bir açıklama yanlıştır ve ondan sonra gelen diğer âyetler da böyle bir tefsiri reddetmektedir. Bunu el-Maverdî zikretmiştir.
Yüce Allah'ın:
"İnanmadın mı yoksa" âyetindeki "hemze" istifham için değildir. Bu, olumluluk ve takrir (yani gerçeği karşı tarafa söyletip kabul ettirme) hemzesidir. Nitekim Cerir şöyle demektedir:
"Sizler bineklere binenlerin hayırlıları değil misiniz?"
Hemzeden sonra gelen "vav" ise hal içindir. "İnanmadın mı" âyetinde anlatılmak istenen, mutlak bir imandır. Ve bunun kapsamına ölülerin diriltilmesinin üstünlüğü de dahildir.
"O da: İnandım, fakat kalhimin mutmain olması için, demişti." Yani ben delil ile bilinen ile görerek bilinen arasındaki farkın ortaya çıkmasıyla kalbimin mutmain olması için bunu Senden istedim.
Mutmain olmak (tuma'nine) i'tidal ve sükûn demektir. Azaların tuma'ninesinin ne demek olduğu bilinmektedir. Nitekim Hazret-i Peygamber: "Ve rüku'da itmi'nan buluncaya kadar rükû' yap!" Namazını tadil-i erkâna riâyet etmeksizin alel-acele kılan birisine Hazret-i Peygamber namazını üç defa üstüste iade etmesi emrini verince bu kişi: "Benim bildiğim namaz bu! Bana öğret" der. Hazret-i Peygamber'in de bu kişiye nasıl namaz kılacağını öğrettiğini ihtiva eden ve ilim adamları arasında: "Hadisu Salati’l-musîl" yani "namazını doğru dürüst kılamayan kimseye dair hadis" diye meşhur olan bu hadis için bk. Buhârî, Ezan 95, 122, İsti'zân 18, Eymân 15; Müslim, Salât 45; Ebû Dâvûd, Salât 144; Tirmizî, Salât 110; Nesâî, İftitâh 7, Tatbik 15; Sehv 67; İbn Mâce, Salât 72; Müsned, II, 437, IV, 340. diye buyurmaktadır. Kalbin itmi'nanı ise, inanılan şey hakkındaki düşüncesinin huzur ve sükûn bulması demektir. Diriltmenin şekli üzerine düşünmek yasak değildir. Nitekim bugün bizler de bu hususta düşünebiliriz. Çünkü bu düşünmede bir takım ibretler vardır. İbrahim el-Halil de bunu gözüyle görüp diriltmenin şekli hakkındaki düşüncelerinin ileri gitmesini istemiştir.
Taberî der ki:
"Fakat kalbimin mutmain olması için, demişti" âyeti, kalbimin yakîn bulması akesinlikle inanmasıb için anlamındadır. Buna yakın bir açıklama Saîd b. Cübeyr'den nakledilmiştir. Yine Said'den yakînim artsın diye, şeklinde bir açıklama da nakledilmiştir. İbrahim ve Katâde de böyle söylemiştir. Bazıları da; imanıma îman katılsın diye açıklamışlardır. İbn Atiyye der ki: Bu konuda düşünceden yana huzur ve sükun bulma şeklindeki bir artıştan başka bir artış sözkonusu değildir. Çünkü yakîn bölünme kabul etmez.
es-Süddî ve yine İbn Cübeyr de der ki: Sen benim Halilim olduğuna îman etmedin mi diye sormuş, o da: Ettim fakat Senin Halilin olduğuma dair kalbim mutmain olsun diye istedim, demiştir.
Şöyle de denilmiştir: Hazret-i İbrahim, duasının kabul olunup olumayacağını bilmek üzere ölülerin nasıl diriltildiğini kendisine göstermesi için dua etmiş, yüce Allah da ona: Benim Senin duanı kabul ettiğime îman etmedin mi? diye sorunca: Ediyorum fakat Senin benim duamı kabul ettiğine dair kalbimin mutmain olmasını istiyorum, diye cevap vermiştir.
Hazret-i İbrahim'i böyle bir talepte bulunmaya itenin ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Denildi ki: Yüce Allah ona kendisini Halil edineceğine dair vaadde bulunmuştu. O da buna dair bir alamet istedi. Bu açıklama es-Saib b. Yezid'e aittir. Bir diğer görüşe göre de Nümruz'un: Ben diriltir ve öldürürüm, demesi üzerine Allah'tan böyle bir istekte bulunmuştur. el-Hasen der ki: O bir leş görmüştü. Bunun yarısı karada yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanıyordu. Diğer yarısı ise denizde idi. Deniz hayvanları tarafından darmadağın ediliyordu. Hazret-i İbrrahim bu leşin darmadağın olduğunu görünce bunun bir araya gelişini görmek istedi. Ne şekilde darmadağın olduğunu gördüğü gibi ne şekilde bir araya getirildiğini görmekle kalbinin mutmain olması istediğinde bulundu. Bunun üzerine ona: "Buyû' rdu ki: Dört kuş al" Bu dört kuşun horoz, tavus, güvercin ve karga olduğu söylenmiştir. Bunu İbn İshak ilim ehli birisinden nakletmektedir. Mücâhid, İbn Cüreyc, Atâ b. Yesar ve İbn Zeyd de böyle demiştir.
İbn Abbâs ise karga yerine turna kuşunu zikreder. Yine İbn Abbâs'tan güvercin yerine kartal dediği de nakledilmiştir.
Hazret-i İbrahim emrolunduğu şekilde bu kuşlan aldı. Bunların kafasını kesti, sonra küçük parçalara böldü. Daha bir hayret verici olsun diye kanlarını ve tüylerini de katarak hepsinin etlerini birbirine karıştırdı. Daha sonra bu toplu karışımdan her bir dağın tepesine bir parça koydu, o da bu parçaları göreceği bir yerde durdu. Kestiği kuşların kafasını da elinde tuttu, sonra da: Yüce Allah'ın izniyle geliniz! dedi. Bu parçalar, kanlar, tüyler her birisi kendi bedenine doğru uçpştu, sonunda önceki hali gibi bir araya geldi ve başsız kaldılar. Hazret-i İbrahim bir daha seslenince ayakları üzerine koşarak ona geldiler.
Uçan kuş hakkında "koşmak" tabiri ancak temsilî bir ifade olarak kullanılır. Bunu da en-Nehhâs söylemiştir.
Hazret-i İbrahim, bu kuşlardan birisine kendi başından başkasını gösterdiğinde, o kuş uzaklaşırdı. Başını ona gösterdi mi yaklaşırdı, nihayet her bir kuş, kendi başını buldu ve yüce Allah'ın izniyle de uçup gitti.
ez-Zeccâc der ki: Bu âyet: Sonra her bir dağın üzerine her bir kuştan bir parça koy, anlamındadır.
Âsım'dan rivâyetle Ebubekir ve Ca'fer Bir parça" kelimesini şeklinde okumuştur. Yine Ebû Cafer'den "ze" harfi şeddeli olarak şeklinde okuduğu da rivâyet edilmiştir. Diğerleri ise (birinci şekilde olduğu gibi), hemzeli ve şeddesiz olarak okumuşlardır ki, hepsi de aynı kelimenin değişik söyleyişidir. Manası ise; parça al, demektir.
"Koşarak sana gelirler" hal olarak nasbedilmiştir.
Onları alıştır" âyeti onları parçala anlamındadır. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Mücâhid, Ebû Ubeyde ve İbnu'l-Enbarî yapmıştır. Birşeyi parçalamak hakkında bu fiil kullanılır. İbn İshak da böyle demiştir. Ebû'l-Esved ed-Düelî'den nakledildiğine göre ise bu kelime, Süryanice parçalamak anlamındadır. Tevbe b. el-Humeyyir, parçalamayı vasfederken şöyle demektedir:
"Ben ipi kendime doğru çekince, (attığım) düğümler gıcırdadı;
Yüklerin vurulduğu semerin oldukça sert tahtaları (ile sürtünmek)ten;
İpleri bana o kadar yaklaştırıldı ki ben; yerimde kalkıvermekle ulaşıverdim ona;
Halbuki (önceden) çıkışlarım onları (ipleri) parçalıyordu."
ed-Dahhâk, İkrime ve ondan gelen bir rivâyette İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu, onları parçala, anlamında Nebatice bir kelimedir.
Bunun anlamının, kendine alıştır (mealde de böyledir) olduğu da söylenmiştir. Yani onları kendi yanına al ve yanında by- araya getir.
Boynu meyilli olan bir kimse hakkında denilir. Sizi özledim ve size meylediyorum, anlamında denilir. Bunun çoğulu ise şeklinde gelir. Şair der ki:
"Allah bilir ki, bizlerin ayrılık gününde komşularımıza dönüp bakmamız
Onlara alışmamız ve meylimizden dolayıdır."
Parçalama anlamına göre Sana" âyeti "al" âyetine taalluk eder ve ayrıca hazfedilmiş ifade takdirine gerek yoktur. Alıştırmak ve yanına almak anlamında ise bu "onları alıştır" âyetine taalluk eder. O takdirde ifadede söylenmemiş sözler var demektir: Onları kendine alıştır, sonra da onları parçala, demek olur.
Bu kelime beş türlü okunmuştur. Bunların ikisi yedi kıraat arasında yer alır. Bunlar ise "sad" harfini ötreli "radıyallahü anh" harfini şeddesiz okumak ile "sad" harfini esreli okumaktır. Bazıları da bunu şeklinde "sad" harfini ötreli ve "radıyallahü anh" harfini ise üstün ve şeddeli olarak okumuşlardır. Bu, âdeta onları bağla, gibi bir anlam ifade eder. Dinarların "surre edilmesi abağlanmasıb" burdan gelmektedir. Kimisi de "sad" harfini esreli ve "radıyallahü anh" harfini üstün ve şeddeli olarak şeklinde okumuşlardır ki bunun da anlamı onları bağırt şeklindedir. Nitekim kapı ve kalem ses çıkardığı vakit bu fiil kullanılır. Bunu da en-Nekkâş nakletmiştir.
İbn Cinnî der ki: Bu garip bir okuyuştur. Çünkü mudaaf ve müteİsmi ile fiillerin muzâri' şekillerinin "yef'ilu" vezni az kullanılır. Bunun uygun kalıbı, ayn'ın ötreli okunuşu ile "yef ulu" şeklidir. "Şedde-yeşeddu: Bağladı, bağlar" ve buna benzer fiillerde olduğu gibi. Ancak bu kabilden olmak üzere:
Sözü -fitne çıkarmak amacıyla- gizlice ulaştırdı, ulaştırır ile Savaştan tiksindi, tiksinir, şeklinde kullanılan fiiller de vardır. el-A'şâ'nın şu mısraı da bu kabildendir:
"Ve nihayet sen ondan tiksinecek hale gelinceye kadar söz söyleyip duracaksın."
Bunun dışında az sayıda birkaç fiil daha bu şekilde kullanılır.
Yine İbn Cinni der ki: İkrime'nin "sad" harfini ötreli olarak okuması ise "radıyallahü anh" harfinde -"Medde" ve "şedde" fiillerinde olduğu gibi- hem ötre, hem üstün, hem de esreli okuma ihtimalini ortaya çıkartır. Ancak uygun olan şekil ise daha sonra gelen " he" harfi ötreli olduğundan dolayı "re" harfinin de ötreli okunuşudur.
Beşinci okuyuş şekli ise "sad" harfi üstün "radıyallahü anh" harfi ise şeddeli ve esreli olmak üzere şeklindedir. Bunu da el-Mehdevî ve başkalan İkrime'den nakletmişlerdir. Anlamı ise onları alıkoy, tut demektir. Nitekim hapsetmek, alıkoymak için bu fiil kullanılır. (Memeleri bağlanmış ve sütü hapsedilmiş olan) koyuna "el-musarrât" denilmesi de buradan gelmektedir.
Burada el-Mâverdî'nin sözkonusu ettiği bir itiraz vardır. O da şöyledir: Hazret-i Mûsa'nın:
"Rabbim, bana kendini göster de Seni göreyim" (el-A'raf, 7/143) isteği kabul edilmediği halde Hazret-i İbrahim'in âhiret ile ilgili bir duruma dair isteği nasıl kabul edilmiştir? Buna iki türlü cevap verilmiştir:
Birincisine göre Hazret-i Mûsa'nın isteği teklifin kalıcılığıyla yerine getirilemez. Hazret-i İbrahim'in isteği ise özeldir ve onunla teklifin kalıcılığı mümkündür.
İkinci cevap ise şöyledir: Durumlar arasında farklılık vardır. Kimi zaman daha uygun olan isteğe cevap vermektir, bir başka zaman ise bu konuda önceden izin bulunmadığından dolayı isteğin kabul edilmemesi daha uygun olabilir. İbn Abbâs da der ki: Şanı yüce Allah, Hazret-i İbrahim'e bu emri çocuğu olmadan ve onun üzerine sahifeleri indirilmeden önce vermiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
261. Âyetin Tefsiri
Allah yolunda mallarını infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tek bir tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah Vâsidir, Alimdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1- Âyetler Arası İlişki:
Şanı yüce Allah, birtakım kat'î deliller ihtiva eden âyetlerden sonra Allah yolunda cihad etmeye tevsik etti ve ancak bir peygamberin getirebileceği türden olan bu kat'î delillerden sonra cihad eden kimsenin bu cihadı dolayısıyla oldukça büyük bir sevab alacağını bildirdi.
el-Büstî, sahih Müsned'inde İbn Ömer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu âyet-i kerîme nazil olunca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Rabbim, ümmetime daha fazla ver" diye buyurdu. Bunun üzerine:
"Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kimdir? Allah da ona o verdiğini kat kat artırır." (el-Bakara, 2/245) âyetini indirdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yine: "Rabbim, ümmetime daha fazlasını ver" deyince bu sefer:
"Şüphesiz sabredenlere ecirleri hesapsız verilir." (ez-Zumer, 39/10) âyeti nazil oldu. İbn Kesîr, I, 469
Bu âyet-i kerimenin lâfzı Allah yolunda infakın şerefini ve güzelliğini beyan etmek için verilmiş bir misaldir. Ayrıca bu âyet-i kerîme bu yolda teşvik de ihtiva etmektedir.
İfade arasında bir muzaf hazfedilmiştir ki bunun takdiri de şöyledir: Allah yolunda mallarını infak edenlerin bu infaklarının misali... bir tohum gibidir," şeklindedir. Bir diğer takdir yolu da şöyle olur: Mallarını infak edenlerin misali, yere tek bir tohum ekip de ektiği tohum yedi başak bitiren çiftçinin misali gibidir. Yani, her birisinde yüz tane bulunan yedi tane başak bitirmiş gibidir. Sadaka veren kimse çiftçiye, sadaka ise tohuma benzetilmiştir. İşte Allah onun verdiği her bir sadakaya karşılık yediyüz hasene verir. Daha sonra yüce Allah:
"Allah dilediğine kat kat verir" diye buyurmaktadır. Yani yediyüz kattan fazlasını da verir. Buna göre sadaka verenin misali, eğer amelinde gerçekten becerikli ve maharetli ise ekin ekenin misaline benzer.
(.....) bol olur. İşte sadaka veren kimse de salih bir kişi olup malı helal olursa, onu da yerli yerince harcarsa alacağı sevap daha fazla olur. Âyet-i kerimede yediyüz katından fazlasının verileceği belirtilmemektedir diyenlerin görüşlerine muhaliftir.
2- Âyetin Nüzul Sebebi:
Rivâyet edildiğine göre bu âyet-i kerîme Osman b. Affan ve Abdurrahman b. Avf (r. anhuma) hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk gazvesine çıkmak üzere ashab-ı kiramı sadaka vermeye teşvik edince Abdurrahman b. Avf dört bin (dirhem) getirip ona dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, benim sekiz bin dirhemim vardı, kendim ve aile halkım için dört binini alıkoydum, diğer dört binini de Rabbime ödünç verdim. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Alıkoyduğunda da verdiğinde de Allah bereket ihsan buyursun." Hazret-i Osman da şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, cihad için hazırlık yapamayanın hazırlığını ben üstleniyorum. İşte bu âyet-i kerîme bu ikisi hakkında nazil olmuştur. el-Vâhidi, Esbâbu'n-Nüzûl, s. 89'da bu rivâyeti el-Kelbî'den senedsiz olarak rivâyet etmektedir. Hazret-i Osman'ın Tebûk Gazvesi'ndeki mali yardımları bilinen bir husustur.
Denildiğine göre bu âyet-i kerîme nafile infak hakkında nazil olmuştur. Bir diğer görüşe göre bu âyet-i kerîme zekâtı farz kılan âyetten önce nazil olmuştur. Daha sonra zekâtı farz kılan âyet-i kerîme ile neshedilmiştir.
Ancak, nesh iddiasına burada gerek yoktur. Çünkü Allah yolunda infak her zaman için teşvik edilmiş birşeydir. Allah'ın yollan pek çoktur. Bunların en büyüğü ise Allah'ın ismi en yüce ve üstün olsun diye Allah yolunda yapılan cihaddır.
3- İnfakın Mükâfatı:
Yüce Allah'ın:
"Tek bir tohum gibidir" âyetinde geçen (ve "tohum" diye meali verilen): el-habbe kelimesi Âdemöğlunun ektiği ve gıdası için kullandığı her bir tane için bir cins isimdir. Bu tanelerin en ünlüleri ise buğdaydır. O bakımdan çoğunlukla "el-habbe" ile kastedilen odur. el-Mütelemmis'in şu sözleri de bu kabildendir:
"Yemin ettim ömür boyunca Irak buğdayını yemeyeceğim
Köyde ise buğdayı kurtçuklar yer."
Habbetu’l-Kalb, kalpteki küçük siyah bir noktanın adıdır. Kalbin semeresi olduğu da söylenir. Doğrusu da budur. Hibbe: Gıda olarak kullanılmayan baklagillerin tohumudur. Şefaat hadisinde şöyle buyurulmaktadır: "Sel sularının beraberinde getirdiği toprak ve çamur arasında biten bakla tanesinin (hibbe) bitmesi gibi biterler." Buhârî, Îman 15, Ezan 129, Rikaak 52, Tevhid 24; Müslim, Îman 299, 304, 306; Nesâî, Tatbik 81; Dârimî, Mukaddime 8; Müsned, II, 275-276, 293, 534, III, 5, 17, 25... Bunun çoğulu "hibeb" gelir. el-Hubbe ise sevgi demektir. Günlük konuşma esnasında: Evet şeref duyarak ve sevgiyle (hubbeten); denilir. Hub, muhabbet (sevgi) demektir, el-hib de aynı şekildedir. Yine el-Hib sevgili anlamındadır. Hidm ve hadîn gibi.
(Başak anlamına gelen) sunbule kelimesi ise ekinin başak attığını anlatmak için kullanılan den gelmektedir. Yani perdenin sarkıtılıp serbest bırakılması gibi, başak da bu şekilde serbest kalıp serpilip boy atmış demek olur. Bunun anlamının içerisinde üzerine perdeyi sarkıtma halinde olduğu gibi içinde de örtülü tane olması anlamına geldiği de söylenmiştir. Sünbülün çoğulu senabil gelir. Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: Burada "sünbül"den kasıt, beyaz darıdır. Çünkü başağında bu sayıda tane bulunan başak, onun başağıdır.
Derim ki: Bu sözün herhangi bir değeri yoktur. Çünkü beyaz darının başağında bazan bunun iki ve daha fazla katı tane -bizzat gördüğümüz gibi- bulunabilir. İbn Atiyye der ki: Buğday başağında yüz tane bulunan başaklar bulunabilir. Sair tanelerde ise daha fazla olur. Fakat misal bu miktar ile verilmiş bulunmaktadır.
Taberî de bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demektedir: Yüce Allah'ın:
"Her başağında yüz tane bulunan" âyeti; eğer böyle bir şey olursa demektir. Olmuyorsa böyle varsayılır. Daha sonra Taberî, ed-Dahhâk'tan şöyle dediğini nakletmektedir: "Her başağında yüz tane bulunan" âyeti her başak bizzat yüz tane yüklenmiştir demektir.
İbn Atiyye der ki: Taberî burada ed-Dahhak'ın sözünü kendi sözüne yakın gibi değerlendirmiştir. Halbuki ed-Dahhak'ın sözünden böyle birşey anlaşılmamaktadır. Ebû Amr ed-Danî de der ki: Bazıları fiilen yüz tane bitirmiştir takdirinde "yüz" anlamına gelen (........) kelimesini nasb ile okumuştur.
Derim ki: Ya'kub el-Hadramî der ki: Bazıları da yüz tane bitirmiştir" takdirinde olmak üzere şeklinde okumuştur. Nitekim yine kimileri: " Ve onlara cehennem azabını hazırladık" (el-Mülk, 67/5) âyetini: " Rabblerini inkar edenlere de cehennem azâbı vardır" (el-Mülk, 67/6) âyetine uygun olarak Kâfirler için cehennem azabını hazırladık, şeklinde okumuşlardır.
Ebû Amr, Hamza ve el-Kisaî: "Yedi başak bitiren" âyetinde "te" harfini "sin" harfine idğam ile okumuşlardır. Çünkü bu iki harfde hems sıfatı vardır Heras sıfatının mahiyeti için 259. âyetin tefsirinde ilgili nota bakılabilir. ve biri ötekinin arkasından gelmektedir. Ebû Amr, buna örnek olmak üzere de şu beyiti zikreder:
"Allah gulyabanioğullarına lanet etsin;
İnsanların en adileri Amr b. Meymun'a."
Burada "(insanlar anlamına gelen) en-nâs" demek istemiş ve sondaki "sin" harfini "te" (en-nât) şeklinde söylemiştir. Geri kalan kıraat İmâmları ise asla uygun olarak okumuşlardır. Çünkü her birisi ayrı bir kelimedir.
4- İyi Amellere Karşı Verilen Ecir:
Kur'ân-ı Kerîm'de bütün iyi amellere karşılık olmak üzere; bir hasenenin on katı ile mükâfat göreceği zikredilmiştir. Bu âyet-i kerîme ise cihad için yapılan infâkın hasenesinin yediyüz katı fazlası olmasını gerektirmektedir.
İlim adamları ise: "Allah dilediğine kat kat verir" âyetinin anlamı hakkında farklı görüşlere sahiptir. Kimisi şöyle demektedir: Bu, önceden sözü edilen yediyüz katı beyan etmekte ve te'kid etmektedir. Ortada yediyüz kattan fazla verme diye bir şey sözkonusu değildir. Bir diğer grup ilim adamı ise şöyle demektedir: Hayır, bu âyet yüce Allah'ın dilediği kimseye yediyüz kattan fazlasını vereceğini bildirmektedir.
Derim ki: Bu görüş daha sahihtir. Çünkü âyetin baş tarafında zikrettiğimiz İbn Ömer yoluyla gelen hadis bunu desteklemektedir. İbn Mâce de şunu rivâyet etmektedir. Bize Harun b. Abdullah el-Hammal anlattı, bize İbn Ebî Fudeyk, el-Halil b. Abdullah'tan anlattı. el-Halil, el-Hasen'den o Ali b. Ebî Tâlib'den ve Ebû'd-Derdâ ile Abdullah b. Ömer, Ebû Umeme el-Bahilî, Abdullah b. Amr, Cabir b. Abdullah ve İmrân b. Husayn'dan hepsi de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu zikretmişlerdir: "Her kim Allah yolunda bir nafaka gönderip kendisi evinde kalırsa her bir dirheme karşılık onun için yediyüz dirhem vardır. Bizatihî Allah yolunda cihad edip yine bu uğurda infak eden bir kimse için ise her bir dirhem karşılığında yediyüz bin dirhem vardır. Daha sonra (Resûlüllah -sallallahü aleyhi ve sellem-) şu âyet-i kerimeyi okudu: "Allah dilediğine kat kat verir." İbn Mâce, Cihâd 3.
İbn Abbâs'tan da bu kat kat vermenin yüce Allah'ın dilediği kimse için iki milyona kadar ulaşacağını söylediği rivâyet edilmiştir. İbn Atiyye der ki: Ancak bunun İbn Abbâs'tan isnadı sabit değildir.
5- Meslek Olarak Ziraatçılık:
Bu âyet-i kerimede ziraatçılığin insanların en üstün mesleklerinden ve çalışanların uğraşacağı en yüce kazanç yollarından birisi olduğuna dair delil vardır. Bundan dolayı yüce Allah bunu misal olarak vermekte ve: "Allah yolunda mallarını infak edenlerin hali..." diye buyurmaktadır. Müslim'in Sahih'inde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Bir müslüman bir ağaç dikse yahut bir ekin ekse, ondan da bir kuş, bir insan veya bir hayvan yese mutlaka bu onun için bir sadaka olur." Buhârî, Edeb 27, Hars 1; Müslim, Mûsakaat 8-10, 12; Tirmizî, Ahkâm 40; Dârimî, Buyû’ 67; Müsned, III, 147, 192, 229, 243, VI, 420, 444.
Hişam b. Urve, babasından, o Hazret-i Âişe'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Rızkı yeryüzünün gizliliklerinde arayınız. " el-Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, IV, 63. Bundan kastı ziraatçılıktır. Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiştir. Yine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hurma ağaçları hakkında da şöyle buyurmuştur: "Onlar çamurlara kök salmış, kıtlık zamanında da karın doyuranlardır." el-Heysemî, a.g.e., IV, 68. Bu ifade ise övmek anlamını ihtiva etmektedir.
Ziraat, farz-ı kifaye olan işlerdendir. O bakımdan İmâmın (İslâm Devlet Başkanının) ziraat yapmaya insanları mecbur etmesi gerekir. Yine ağaç dikmek gibi ziraat kapsamına giren işler de böyledir. Abdullah b. Abdulmelik, İbn Şihab ez-Zührî ile karşılaşmış ve ona: Bana kendisiyle uğraşabileceğim bir mal göster! deyince İbn Şihab ona şu beyitleri okuyarak cevap verdi:
"Kendisiyle karşılaştığım günü doğu tarafına yönelip bineğini yolculuğa
hazırlamış iken Abdullah'a dedim ki:
Yerin gizliliklerinin peşine takıl ve onun mutlak hakimine dua et.
Belki bir gün duan kabul olunur da sana rızık verilir.
Sana oldukça değerli ve bol bir mal ihsan eder.
Yeryüzü suları içine çekildiğinde fışkırarak çıktığı zaman."
el-Mu'tadıd'dan şöyle dediği nakledilmiştir: Ben Ali b. Ebî Tâlib'i rüyada bana bir kazma uzatıp: Bunu al, şüphesiz ki bu yeryüzü hazinelerinin anahtarlarıdır, dediğini gördüm.
262. Âyetin Tefsiri
Allah yolunda mallarını infak edip de sonra o harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve bir eziyet katmayanların, Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur. Ve onlar üzülmezler de.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın:
"Allah yolunda mallarını infak edip de..." âyetinin Osman b. Affan hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Abdurrahman b. Semura dedi ki: Osman (radıyallahü anh) Zorluk Ordusunun teçhizi için bin dinar getirdi ve bunları Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kucağına koydu. Elini o dinarlar arasına sokup evirip çevirdiğini ve şöyle dediğini gördüm: "Bugünden sonra İbn Affan'a ne yapacağının zararı olmaz. Allah'ım, Osman'ın bu gününü unutma." Tirmizî, Menakıb 18; Müsned, V, 63.
Ebû Said el-Hudrî de dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı ellerini kaldırıp Hazret-i Osman'a şöylece dua ettiğini gördüm: "Rabbim, şüphe yok ki ben Osman'dan razı oldum, Sen de ondan razı ol." Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tan yeri ağarıncaya kadar bu şekilde dua edip durdu ve nihayet:
"Allah yolunda mallarını infak edip de sonra o harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve bir eziyet katmayanların Rableri katında mükâfatları vardır..." âyeti nazil oldu. el-Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl, s. 89. (Müfessirimizin naklettiği gibi senedsiz).
2- İnfaklarını Başa Kakmayan ve Eziyet Etmeyenler:
Bundan önceki âyet-i kerimede genel olarak Allah yolunda infak sözkonusu edildikten sonra, bu âyet-i kerimede böyle bir hüküm ve sevabın, ancak yaptığı infakın ardından onu başa kakmayan ve eziyet katmayanların hakkında olacağını beyan etmektedir. Çünkü başa kakmak ve eziyet vermek, yüce Allah'ın bundan sonra gelecek âyette de haber vereceği gibi, sadakanın sevabını iptal eder. Kişiye düşen, infak ettiği kimseye yaptığı infak ile yüce Allah'ın rızasını ve sevabını dilemektir. Ondan herhangi birşey beklememek ve onun sadaka almaya hak sahibi olduğu dışında, herhangi bir durumu göz önünde bulundurmamalıdır.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür isteriz." (el-İnsan, 76/9) Ne zaman ki infak ettiği kimseden herhangi bir şekilde bir karşılık bekleyerek bir infakta bulunursa, bu kimse bu infakıyla Allah'ın rızasını aramıyor demektir. Bu kişiden beklediğinden farklı birşey gördüğü vakit de bu sefer infakını başa kakar ve eziyet verir. Ya vaktiyle infakta bulunduğu kimsenin kendisine karşı bir iyiliği veya bu gibi işlere önem veren kimsenin, bir başka sebep dolayısıyla üzerindeki bir çeşit hakkı karşılamak üzere zorunlu olarak infak eden kimse de aynı şekilde Allah'ın rızasını arayarak infakta bulunmuş olmaz. Yüce Allah tarafından ancak Allah için verilen ve maksadının azamisi, Allah katındaki ecri aramak olan infaklar kabul edilir. Nitekim Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'dan nakledildiğine göre bir bedevî yanına gelerek şöyle demiş:
"Ey hayır sahibi Ömer! Sana karşılık olarak cennet verilsin;
Kızçocuklarıma ve annelerine giyecek ver!
Zamana karşı sen bize kalkan ol!
Allah adına yemin veriyorum; bunu mutlaka yapacaksın!"
Hazret-i Ömer: Eğer ben dediğini yapmayacak olursam ne olur? diye sorunca bedevî:
"O zaman ey Ebû Hafs!
Ben de çeker giderim"
Deyince Hazret-i Ömer yine sorar: Peki çekip gidersen ne olur? Bu sefer şu cevabı verir:
"Benim halimden mutlaka sana sorulur
Bağışlar, o gün (yapılmış) hayra göre olacaktır;
Sorguya çekilecek olanın duracağı yer onların arasıdır
Ya ateşe veya cehenneme (gidecektir)."
Bunun üzerine Hazret-i Ömer, sakalı ıslanıncaya kadar ağladı. Sonunda şöyle dedi: Oğlum, al buna -şiiri için değil- o gün için şu gömleğimi ver. Allah'a yemin ederim, bundan başkasına sahip değilim.
el-Maverdî der ki: İnfak bu şekilde karşılık beklemekten, teşekkür beklemekten uzak, başa kakmaktan ve etrafa yaymaktan arınmış olduğu takdirde infak eden için daha şerefli, o infakı alıp kabul eden için de daha afiyetli olur. Veren kimse bu verdiğinin karşılığını bekleyecek; ona karşılık teşekkür ve övgü arayacak olursa, bu kişi tanınmak isteyen ve riyakârlık eden bir kimse demektir. Bu iki özellikte ise cömertlikle uyuşmayan, yerilmeyi gerektiren bir taraf vardır. Şayet karşılık beklerse o kimse övülmeyi ve övmeyi hak etmeyen, kârın peşinde olan bir tacir demektir. İbn Abbâs ise yüce Allah'ın:
"Daha fazlasını isteyerek minnet etme!" (el-Müddessir, 74/6) âyetini, ondan daha üstününü arayarak bir bağışta bulunma demektir, diye açıklamıştır.
İbn Zeyd de bu âyet-i kerimenin cihada çıkmayan fakat oturdukları halde infakta bulunan kimseler hakkında olduğu görüşündedir. Ona göre bundan önceki âyet-i kerîme ise bizzat cihada çıkan kimseler hakkındadır. Devamla der ki: İşte bundan dolayı öncekilere şart koşmadıklarını, burda sözünü ettiği kimselere şart koşmaktadır. İbn Atiyye der ki: Ancak bu görüş su götürür. Çünkü ileri sürülen bu görüşteki tehakküm açıkça görülmektedir.
3- Başa Kakmak ve Eziyet:
Yüce Allah'ın:
"Başa kakmayan ve bir eziyet katmayanların.." âyetinde geçen men ve minnet, ni'meti sayıp dökerek sözkonusu etmek ve o ni'met dolayısıyla azarlamak, başa kakmak demektir. Mesela, ben sana iyilikte bulundum. Seni kalkındırıp doğrulttum, gibi sözler söylemesidir. Bazılarına göre de minnet etmek, verdiğini o verdiği kimseye ulaşıncaya kadar sözkonusu edip onu rahatsız etmek demektir.
Minnet etmek (başa kakmak) büyük günahlardandır. Bunun böyle olduğu Müslim'in Sahih'inde ve başka hadis kitaplarında sabittir. Müslim, İmân 171; Ebû Dâvûd, Libâs 25; Tirmizî, Buyû’ 5; Nesâi, Zekât 69, Buyû’ 5, Zînet 104; İbn Mâce, Ticarât 30; Dârimî, Buyû’ 63; Müsned, II, 134, V, 148
Minnet eden bir kimse yüce Allah'ın kendilerine rahmet nazarıyla bakmayacağı, temize çıkarmayacağı ve kendileri için acıklı azap olan üç kişiden birisidir. Nesâî, İbn Ömer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Üç kişi vardır ki Kıyâmet gününde Allah onlara (radıyallahü anhhmet nazarıyla) bakmaz. (Bunlar): Anne-babasına itaatkâr olmayan, erkeklere benzemeye çalışan kadın ve deyyustur. Üç kişi de vardır ki bunlar cennete girmeyecektir: Anne-babasına karşı gelen, şarap içen ve verdiğini başa kakıp minnet eden." Nesâî, Zekât 69; Müsned, II, 134.
Müslim'deki rivâyet yollarından birisinde de şöyle denilmektedir: "Minnet eden kimse, ancak minnet etmek (başa kakmak) kastıyla veren kimsedir." Müslim, îmân 171. Tercüme Kurtubî neşrindeki ibareye göre yapılmıştır. Müslim'de belirtilen yerdeki ibarenin tercümesi ise şöyledir: "Minnet eden, her ne verirse onu başa kakan kimsedir."
Eziyet vermek ise; hakarette bulunmak, küçültücü sözler söylemektir. Minnetten daha kapsamlı bir ifadedir. Çünkü minnet eziyetin bir parçasıdır. Fakat özellikle ondan söz edilmesi, çokça rastlanmasından dolayıdır.
İbn Zeyd der ki: Şayet Allah rızası için infakta bulunduğun kimseye vereceğin selamın, ağır geleceğini sanıyorsan o kimseye selam verme. Bir kadın ona şöyle dedi: Ey Usame'nin babası! Sen bana gerçekten Allah yolunda cihada çıkan birisini göster. Çünkü bunlar çoğunlukla meyvelerden yemek kastıyla çıkıyorlar. Benim yanımda oklar ve bu oklara ait bir torba vardır. Ona şöyle dedi: Allah senin oklarını da torbanı da mübarek kılmasın. Onlara bunları vermeden önce gazilere eziyet vermiş bulunuyorsun.
İlim adamlarımız (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun) şöyle demişlerdir: Her kim Allah yolunda infakta bulunup da; ne kadar da ısrar ediyorsun Allah bizi senden kurtarsın!... gibi sözler söyleyerek infakının ardından başa kakmak ve eziyet katmayan kimselere Allah, ecir vereceğini garantilemiştir. Ecir ise cennettir. Böylelerinin ölümden sonra karşılaşacakları hususunda korkmayacaklarını, dünyadan geriye bıraktıkları için de üzülmeyeceklerini teminat altına almıştır.
Çünkü böyle bir kimse ahirette göreceği mükâfatlarıyla sevinir. Yüce Allah onun için: "Onlar için hiçbir korku yoktur. Ve onlar üzülmezler de" diye buyurmaktadır. İşte Allah yolunda infakın fazilet ve şerefi için bu, yeterlidir. Ayrıca bu âyette ileride -inşaallah- geleceği üzere zengini fakirden faziletli kabul eden kimseler lehine bir delil vardır.
263. Âyetin Tefsiri
Ma'ruf bir söz ve bir bağışlama, arkasından eziyet gelen bir sadakadan hayırlıdır. Allah Ganidir, Halimdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1- Ma'ruf Bir Söz:
Yüce Allah'ın:
"Ma'ruf bir söz" âyeti mübtedadır. Haberi ise hazf edilmiştir. Yani maruf bir söz daha iyidir, daha güzeldir. Bu açıklamayı en-Nehhâs ve el-Mehdevî yapmışlardır. en-Nehhâs der ki: Yüce Allah'ın:
"Ma'ruf bir söz" âyeti hazfedilmiş bir mübtedanın haberi de olabilir. Yani sizin emrolunduğunuz iş, maruf söz söylemektir, demek olur.
Ma'ruf söz ise, duada bulunmak, gönlünü hoş tutacak sözler söylemek, Allah katındaki nimetlere umut bağlamasını hatırlatmak, zahirinde sadaka, fakat içyüzü itibariyle hiç birşey olmayan bir sadakadan hayırlıdır. Çünkü maruf bir söz söylemekte bir ecir vardır. Böyle bir sadaka vermenin ise hiçbir ecri yoktur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Hoş bir söz, bir sadakadır. Şüphe yok ki kardeşini güzel bir yüzle karşılaman maruf işlerdendir." Hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Birr 144; Tirmizî, Birr 45; Müsned, III, 344, 360, V, 173'te yakın lâfız ve manada.
O bakımdan birşeyler isteyeni güleryüzle, hoş sözlerle karşılar, güleç bir yüzle de onu kendisine yakınlaştırmakla karşılık verir. Böylelikle verecek olursa ameline ecir verilir. Vermese de mazur görülür. Hakimlerden birisi şöyle der: İhtiyaç sahibini güleryüzle karşıla. Eğer onun sana teşekkür etmesinden mahrum kalsan dahi, seni mazur görmesinden mahrum kalmazsın. İbn Lenkek'in naklettiğine göre Ebû Bekr b. Dureyd, bir ihtiyacının görülmesi kastıyla vezirlerden birisinin yanına gitti. Ancak vezir o ihtiyacını görmedi, üstelik ona bir dereceye kadar kabaca davrandı. Bunun üzerine o da şöyle dedi:
"Senden bir talepte bulunandan dolayı sakın rahatsızlanma
Yemin olsun senin en hayırlı zamanların senden birşeyler istendiğinin görülmesidir
Senden birşeyler umanın yüzüne karşı redde bulunma
Çünkü senin şerefin senden birşeyler umulduğunun görülmesiyle; kalıcıdır;
Kerîm olanla karşılaşırsın ve onun güleçliği sana birşeyler anlatır
Asık yüzlüleri de aşağılık kimselere delil görürsün
Şunu bil ki sen az bir şeyler dolayısıyla habere konu olursun
O bakımdan güzellikleri hoşa giden bir haber ol!"
Hazret-i Ömer'den rivâyet edilen bir Hadîs-i şerîfe göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Dilenci birşeyler istediği takdirde isteğini sonuna kadar arzetmedikçe onun isteğini yarıda kesmeyiniz. Sonra ya vakar ve yumuşaklıkla ona karşılık veriniz veya kolaylıkla bir bağışta bulununuz yahut da güzel bir şekilde onu çeviriniz. Çünkü yüce Allah'ın size ihsan etmiş olduğu şeylerde ne yaptığınıza bakacak insanlardan da olmayan cinlerden de olmayan kimseler size gelebilir"
Derim ki: Bunun delili Müslim'in ve başkalarının da rivâyet ettiği abraş, kel ve âmâ kimselerle ilgili olan Hadîs-i şerîftir. Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10. Şöyle ki; bir melek bir seferinde abraş bir diğerinde kel, bir diğerinde de âmâ olarak kendisinden dilenilen kimseye imtihan olmak üzere görülmüştü.
Bişr b. el-Haris dedi ki: Rüyada Ali (radıyallahü anh)'ı gördüm. Ey mü’minlerin emiri dedim. Bana Allah'ın kendisiyle fayda sağlayacağı birşey söyle. Şöyle dedi: Yüce Allah'ın sevabını umarak zenginlerin fakirlere karşı merhametli olmaları ne kadar güzeldir! Bundan da güzel olan ise, Allah'ın vadettiğine güvenerek fakirlerin zenginlerden uzak durmasıdır. Ey mü’minlerin emiri dedim. Daha fazlasını bana söyle. Şunları söyleyerek geri dönüp gitti:
Önceleri ölüydün; şimdi hayat buldun ve sen pek fazla zaman geçmeden öleceksin; Ölüm yurdunda evini yık; fakat buna karşılık beka yurdunda kendine bir ev yap!
2- Bağışlama:
Yüce Allah'ın burada geçen: "Ve bir bağışlama" âyeti ihtiyaç sahibi olanın kötü durumunu ve muhtaçlığını örtüp kapatmaktır. Oldukça fasih sözlerle bir topluluktan birşey isteyen bir bedevî Arab'a birisi: Bu adam kimlerden olur? diye sorunca ona: "Allah'ım, Sen bağışla! Kötü yoldan kazanmak kişinin nesebini belirtmesine manidir" demesi de bu kabildendir.
Bunun dilenen, ısrar edip kaba sözler sarfedip ağır ifadeler kullanması halinde onu bağışlamanın, başa kakmak ve eziyet etmekle birlikte sadaka vermekten hayırlıdır, anlamına geldiği de söylenmiştir.
en-Nehhâs der ki: Bu müşkil bir ifadedir. Bunu i'rab açıklığa kavuşturur. "Bir bağışlama" mübteda olmak üzere merfudur. Bunun haberi ise "arkasından eziyet gelen bir sadakadan hayırlıdır" âyetidir. Anlamı, -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır- bağışlamaya götüren bir davranış, arkasından eziyet getiren bir sadakadan hayırlıdır. Arapçada bunun takdirî ifadesi ise bağışlamada bulunmak., şeklindedir. Bunun şu sözü andırması da mümkündür:
Allah'ın sana lütufları senin başa kaktığın, minnet ettiğin sadakadan daha büyüktür. Yani Allah'ın bağışı, sizin kendisi sebebiyle başa kakıp minnet ettiğiniz şu sadakanızdan hayırlıdır.
3- Allah Sadakaya Muhtaç Değildir, Cezayı da Çabucak Vermez:
"Allah Ganîdir, Halimdir" âyetinde yüce Rabbimiz, mutlak zenginliğini, kulların sadakasına muhtaç olmadığını, onlara sadaka vermeyi kendilerine sevap vermek üzere emrettiğini, diğer taraftan verdiği sadakayı başa kakıp ondan dolayı da eziyette bulunan kimseye çabucak ceza vermeyen Halîm olduğunu haber vermektedir.
264. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın. Malını insanlara gösteriş olsun diye infak eden, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan bir kimse gibi (olmayın). Onun hali üzerindeki azıcık toprağı sağnak halinde yağan bir yağmurla sıyrılıp da dümdüz bir taş kesilen kaypak bir kayaya benzer. Onlar kazandıkları hiçbir şeyi ele geçiremezler. Allah kâfirler topluluğuna hidâyet vermez.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1- Sevaptan Mahrum Edilmenin Sebebi:
Yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler... başa kakmak ve eziyet etmekle.." âyetindeki
"başa kakmanın ve eziyet etmenin" anlamına dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah burada sadakayı kabul etmemeyi ve bunu boşa çıkarılmak suretiyle sevaptan mahrum edilmeyi dile getirmektedir. Bundan kasıt ise başa kakılan ve kendisi sebebiyle eziyette bulunulan sadakadır. Başkası değildir. Bir akide ilkesi olarak günahlar hasenatı iptal etmez ve onları boşa çıkarmaz. Buna göre herhangi bir sadaka esnasında yapılan başa kakma ve eziyet, bir başka sadakayı boşa çıkarmaz.
İlim adamlarının çoğunluğu bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demektedir: Şanı yüce Allah verenin kendisi sebebiyle minnet ettiği yahut eziyette bulunduğunu bildiği sadaka kabul olunmaz. Şöyle de denilmiştir: Hayır, yüce Allah o sadaka üzerinde meleğe bir emare gösterir, o melek de onu yazmaz. Bu da güzel bir açıklamadır.
Araplar, minnet ile ve başa kakılarak verilen şeye "yedün sevda: kara bir el" tabirini kullanırlar. İstekte bulunulmadan verilen şey hakkında da "yedün beyda (ak el)" tabirini kullanırlar. İstenerek verilen şey hakkında da "yedun hadra ayeşil elb" derler.
Beliğ söz söyleyenlerden kimisi şöyle demiştir: Yaptığı iyiliği başa kakan kimsenin mükâfatı ortadan kalkar. Amelini beğenen kimsenin ise ecri ortadan kalkar. Şairin birisi de şöyle demiştir:
"Ve bir arkadaş ki bir zamanlar bana iyilikte bulunmuştu,
Fakat benim ona mükâfatta bulunmam gecikince bana düşmanlık etti.
Zamanın bana karşı Savaş açtığına inanınca
Daha önce yaptığı iyiliklerden dolayı pişmanlığını açığa vurdu."
Bir başka şair de şöyle der:
Taptığı iyilikleri başa kakmakla berbat ettin.
Şerefli bir kimse iyilik yaptı mı başa kakmaz."
Ebû Bekr el-Verrâk da çok güzel söylemiş:
"Bütün güzelliklerden daha da güzel
Her vakit ve her zamanda
Her türlü minnetten uzak,
Bir iyilik sahibinin yaptığı iyiliktir."
İbn Sîrîn birisinin diğerine ben sana şunları şunları yaptım dediğini işitince ona sus demiş. Sayılıp döküldüğü zaman yapılan iyilikte hayır kalmaz.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Sakın yaptığınız iyilikleri başa kakmayın. Çünkü bu, o iyiliklerin mükâfatını iptal eder, ecrini de boşa çıkartır." Daha sonra Hazret-i Peygamber:
"Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın..." âyetini okudu.
2- Âdil Yönetici Olmayınca Zekâtların Tevzii:
İlim adamlarımız -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- der ki: Bu âyet-i kerîme sebebiyle Mâlik, kişinin farz sadakasını (zekâtını) akrabalarına vermesini mekruh görmüştür. Tâ ki buna karşılık onlardan övgü almasın, o da başlarına bu iyiliğini kakmasın, bu sadakasına karşılık ona mükâfat vermesinler ve böylelikle sadakasının sırf Allah rızası için ihlasla verilmiş olmasına halel gelmesin. Bunun yerine zekâtını yabancılara vermesini müstehap görmüşlerdir. Yine eğer İmâm (İslâm devlet başkanı) adaletli değil ise, zekâtını dağıtma görevini başkasına vermeyi müstehap kabul etmiştir. Tâ ki o sadakanın ecri, başa kakmak ve eziyet ile, kendilerine verilen kimseler tarafından teşekkür, övgü ve hizmet ile mükâfatlandırmak suretiyle boşa çıkmasın. Bu ise gizlice verilen nafile sadakadan farklıdır. Çünkü nafile sadakanın sevabı boşa çıksa tehditten kurtulur ve hiçbir şey yapmamış kimse durumuna düşer. Farz olanın sevabı boşa çıkarıldığı vakit ise, o işi hiç yapmamış kimse hükmünde olacağından dolayı, hakkında tehdit sözkonusudur.
3- Sadakalarını Boşa Çıkaranlara Bir Misal:
Yüce Allah'ın:
"Malını insanlara gösteriş olsun diye infak eden., kimse gibi (olmayın)." Âyetinde yer alan "kef (gibi)" nasb mahallindedir. Yani "kimse"nin boşa çıkarması "gibi" demektir ki, bu hazfedilmiş masdarın sıfatıdır. Hal mevkiinde olması da caizdir.
Şanı yüce Allah, sadakasını başa kakan ve ondan dolayı eziyet veren kimseyi, Allah rızası için değil de insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak edene ve cömerttir denilsin, çeşitli şekillerde övülsün diye infakta bulunan kâfire benzetmektedir.
Daha sonra bu infak eden kimseyi yine üzerinde toprak bulunan bir kayaya benzetmektedir. Kişi burayı iyi ve verimli bir arazi zanneder. Ancak ona sağnak bir yağmur isabet edince bu toprağı alır gider ve geriye dümdüz bir kaya kalır. İşte riyakâr kimsenin hali de böyledir.
Başa kakmak, eziyet ve riyakârlık, ahirete dair niyeti de açığa çıkartan davranışlardır. Bunlar, sadakanın ahiretteki sevabını iptal eder, boşa çıkartırlar. Tıpkı sağnak halde yağan yağmurun kayanın Âyette "kaya" diye meali verilen "safvân" kelimesi, büyükçe ve dümdüz taş demektir. üstünü açıp açığa çıkarması gibi.
Bir diğer açıklamaya göre âyet-i kerimeyle anlatılmak istenen, sevabın değil de faziletin boşa çıkartılmasıdır. İnfakı ile riyakârlıkta bulunan kimse, kâfir gibi sevap almaz. Çünkü sevabı hak edebilmek için şart olan, yüce Allah'ın rızasını gözetmemiştir. Başa kakan ve eziyette bulunan bir kimse ile Allah'ın sevabını hak eden, Allah rızasını gözetenden farklıdır. İsterse defalarca versin. O bu davranışıyla amelinin faziletini boşa çıkartmıştır.
Şöyle de denilmiştir: Minnet ettiği ve eziyet verdiği zamandan itibaren sadakanın sevabı boşa çıkar. Bundan önce ise onun için ecri yazılır ve kat kat kaydedilir. Minnet edip eziyete başladı mı kat kat yazma sona erer. Çünkü sadaka bir dağdan daha büyük olana kadar sahibi için besletilip büyütülür. Sahibi elinden meşru şekilde, ihlâsla çıktı mı ona kat kat ecir verilir. O sadaka sebebiyle minnet, başa kakmak ve eziyet sözkonusu oldumu sadakanın büyümesi durdurulur ve onun için kat kat artırma kesintiye uğrar. Birinci görüş daha güçlüdür. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Safyân" kelimesi çoğuldur. Tekili "safvane"dir. Bu açıklama el-Ahfeş'e aittir. el-Ahfeş der ki: Kimisi de şöyle demektedir: Safvân (taş anlamına gelen) hacer gibi tekil bir kelimedir. el-Kisaî de der ki: Safvân tekildir, çoğulu ise sifvân, sufiyy ve sifiyy gelir. el-Müberred ise bunu reddeder ve şöyle der: Sufiyy, safa kelimesinin çoğuludur. "es-Safvâ" ve "es-safa" da bu anlam ile alakalıdır. Buna dair açıklamalar önceden geçmiştir. Bk. el-Bakara, 2/158. âyet, 1. ve 2. başlıklar
Said b. el-Müseyyeb ile ez-Zührî "fe" harfini harekeleyerek şeklinde okumuşlardır ki bu da bir şivedir. Kutrub da şeklinde bir okuyuşu da nakletmektedir. en-Nehhâs der ki: Safvân ve safavan kelimesinin çoğul olması da mümkündür, tekil olması da mümkündür. Ancak daha uygunu bunun tekil olmasıdır. Çünkü yüce Allah (tekil zamir ile):
"Üzerindeki azıcık toprağı, sağnak halinde yağan bir yağmurla sıyrılıp.." diye buyurmaktadır. Her ne kadar çoğulun (zamirinin) müzekker gelmesi mümkün ise de, herhangi bir kelime asıl olması gereken şeklinden kat'î bir delil olmadıkça çıkarılmaz. el-Kisaî'nin çoğul ile ilgili olarak naklettiğinin ise, gerçek bir tetkik ile bakıldığında doğru olmadığı anlaşılır. Fakat sifvân kelimesi "safan" kelimesinin çoğuludur. "Safan" kelimesi de "safvân" anlamındadır. Bunun benzeri tekil ve çoğullarına örnek kelimeler: Veral:Virlân (çölde yaşayan otobur irice bir kertenkele cinsi), ahr (hardeş): İhvan, kerâ (erkek keklik ya da bir çeşit toy kuşu): Kirvân. Nitekim şair (Tarafe) şöyle demiştir:
"Bir gün bizim, bir gün toy kuşlarınındır,
Uçuyor o zavallılar; bizse uçmuyoruz."
"Kirvân"ın tekilinin "kerevân" geldiğini kabul etmek, Arapça bakımından zayıftır.
Sufiyy ve sifiyy ise "safan" kelimesinin çoğuludur.
"el-vâbil: (Sağnak yağmur)" hızlıca yağan yağmur demektir.
Gökten şiddetli yağmur yağdı," demektir. Yağmur yağmış yerden de, diye söz edilir. el-Ahfeş der ki: Yüce Allah'ın:
"Biz onu şiddetli bir tutuşla (vebîl) yakaladık." (el-Müzzemmil, 73/16) âyeti de buradan gelmektedir. Vebîl vuruş ve vebîl azâb ise şiddetli vuruş, şiddetli azap demektir.
es-Sald ise düz taş demektir. el-Kisaî der ki: Hiçbir şey bitirmeyen yere denilir. Aslad alın (yani dazlak alın) da buradan gelmektedir. el-Esmaî, Ru'b'ye ait olan şu mısrayı zikreder:
"Alabildiğine açık, parlak ve dazlak alınlı.."
en-Nekkâş der ki: el-Aslad, Huzeyl şivesinde çıplak ve üzerinde birşey bulunmayan demektir.
Yüce Allah'ın:
"Onlar" yani riyakâr, kâfir ve başa kakan kimseler "kazandıkları hiçbir şeyi ele geçiremezler" infaklarından dolayı kazandıkları sevaptan faydalanamazlar, demektir. Halbuki bu, ihtiyaçları vaktinde işlerine yarayacak olan kazançlarıdır. Bundan yararlanamayışlarının sebebi ise Allah'tan başkası için yapılmış olmasıdır. Burada infaktan "kazanç" diye söz edilmiştir. Çünkü onlar o infaklarıyla kazanç sahibi olma maksadını gütmüşlerdir.
Bir diğer açıklamaya göre bu, sevabının boşa çıkartılması hususunda riyakâra, faziletinin boşa çıkartılması hususunda da başa kakıp eziyet edene verilmiş bir misaldir. Bunu el-Maverdî zikretmiştir.