Beytu'l-Makdis'ten Ka'be'ye doğru kıblenin değiştirildiği sırada Ka'be'ye doğru ilk namaz kılan kişinin, Ebû Said b. el-Mualla'nın olduğu rivâyet edilmiştir. Şöyle ki: Mescid'e gitmekte olduğu bir sırada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın müslümanlara minberin üzerinde irad ettiği hutbede kıblenin değiştirilmiş olduğunu söylediğini ve bu arada:
"Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirdiğini görüyoruz." (el-Bakara, 2/144) âyetini sonuna kadar okuduğunu işittim. Bunun üzerine arkadaşıma şöyle dedim: Gel, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) minberden inmeden önce iki rek'at namaz kılıverelim. Böylelikle Ka'be'ye doğru ilk namaz kılanlar biz oluruz. (Orada bulunan) koyun ve develerin arkasına saklanarak iki rek'at namaz kıldım. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) minberden indi ve cemaate o günün öğle namazını kıldırdı. Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) Ebû Said el-Mualla'nın bu hadisten başka rivâyet ettiği bir hadis yoktur, der. Şu kadar var ki Fâtiha Sûresi'nin faziletine dair .".. namaz kılıyordum, Resûlüllah beni çağırdı.." şeklindeki hadisini Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Tefsir, 1. sûre, b.l. Müsned, III, 450, IV, 211. Aynı yerde Ebû Sâid'den rivâyet edilen ve Hazret-i Ebû Bekir'in faziletine dair bir hadis daha vardır. Abdulganî en-Nablusî, Zehâiru'l-Mevârîs (III, 174)'de Nesâî'ye atfen bir hadis daha zikretmektedir. Böylece Ebû Sâid'den rivâyet edilen hadislerin toplam, dördü bulunmaktadır. Hadis daha önceden Fâtiha Sûresi'nin tefsiri 1. bölüm 1. başlıkta geçmiş bulunmaktadır.
3- Kıble Ne Zaman Değiştirildi?
Hazret-i Peygamber'in Medine'ye gelişinden sonra kıblenin ne vakit değiştirildiği hususunda farklı rivâyetler vardır. Buhârî'de geçtiği üzere onaltı veya onyedi ay sonra denilmiştir. Buhârî, Saiât 31; Müslim, Mesâcid 12. Bunu Darakutnî de el-Bera'dan rivâyet etmiştir ve şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Medine'ye gelişinden sonra on altı ay süre ile Beytu'l Makdis'e doğru namaz kıldık. Daha sonra yüce Allah peygamberinin arzusunu bildiğinden:
"Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirdiğini görüyoruz." (el- Bakara, 2/144) âyetini indirdi. Dârakutnî, I, 273-274; Müslim, Mesâcid 11.
Bu rivâyette şüphe sözkonusu olmaksızın onaltı ay zikredilmektedir.
İmâm Mâlik ise Yahya b. Said'den, o Said b. el-Müseyyeb'den rivâyet ettiğine göre kıblenin değiştirilmesi Bedir gazvesinden iki ay önce olmuştur. Muvatta’'', Kıble 7. İbrahim b. İshak der ki: Kıblenin değiştirilmesi, hicretin ikinci yılı Receb ayında olmuştur. Ebû Hâtim el-Büstî der ki: Müslümanlar tamı tamına on yedi ay üç gün Beyt-i Makdis'e doğru namaz kıldılar. Ebû Hâtim el-Busti, es-Siretu'n-Nebeviyye, Lübnan, 1407/1987, s. 157. Şöyle ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Medine'ye gelişi Rabiulevvel ayının Pazartesi'ye rastlayan onikinci günü idi. Yüce Allah ona Ka'be'ye yönelme emrini ise salı gününe rastlayan Şa'ban ayının ortasında vermiş idi.
4- Hazret-i Peygamber'in Beytu'l-Makdis'e Yönelme Keyfiyeti:
İlim adamları Hazret-i Peygamber'in Beytu'l-Makdis'e yönelme keyfiyeti hakkında da üç ayrı görüş ortaya atmışlardır. el-Hasen der ki: Hazret-i Peygamber Beytu'l Makdis'e kendi görüş ve içtihadına dayanarak yönelmişti. Bu, İkrime ve Ebû'l-Aliye'nin de görüşüdür.
İkincisine göre Hazret-i Peygamber, Beytu'l-Makdis ile Ka'be'ye yönelmek arasında muhayyer idi. O, yahudilerin îman etmelerini umarak ve onların İslâm'a ısınmaları arzusu ile Kudüs'e doğru yönelmeyi tercih etti. Bu görüş de Taberî'ye aittir. ez-Zeccâc der ki: Bu müşriklere imtihan olsun diyedir. Çünkü onlar Ka'be'ye alışmışlardı.
İbn Abbâs ve başkalarından oluşan Cumhûrun kabul ettiği görüşe göre; Hazret-i Peygamber'in Beytu'l-Makdis'e doğru yönelmesi, kesinlikle yüce Allah'ın emir ve vahyi ile olmuştur. Daha sonra da yüce Allah bunu neshederek namazda Ka'be'ye yönelmesi emrini vermiştir. Delil olarak da yüce Allah'ın şu âyetini gösterirler:
"Senin yöneldiğin kıbleyi, ancak o peygambere uyanları ayağının iki ökçesi üzerinde döneceklerden ayırdetmemiz için kıble yaptık." (el-Bakara, 2/143)
5- Hicretten Önce Kıble Neresiydi?
Yine ilim adamları, Hazret-i Peygamber'e namazın Mekke'de ilk olarak farz kılındığı sırada kıble Beytu'l-Makdis'e doğru mu idi, yoksa Mekke'ye (Ka'be'ye) doğru mu idi hususunda farklı iki görüşe sahiptirler.
Kimisi: Mekke'de de kıble Beytu'l-Makdis'e doğru idi, Medine'de de onyedi ay süreyle böyle devam etti, daha sonra yüce Allah ona Ka'be'ye doğru yönelmesini emretmiştir, diyor. Bu görüş İbn Abbâs'ındır.
Başkaları ise şöyle demektedir: Hazret-i Peygamber'e namazın ilk olarak farz kılındığı sırada kıble Ka'be idi. O Mekke'de kaldığı sürece Hazret-i İbrahim ile Hazret-i İsmail'in kıldığı şekilde namaz kılmaya devam etti. Medine'ye geldikten sonra -süre ile ilgili görüş ayrılıklarına göre- onaltı veya onyedi ay süreyle Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kıldı. Daha sonra yüce Allah ona Ka'be'ye yönelme emrini verdi.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Bence konu ile ilgili iki görüşten daha sahih olanı budur.
Başkası ise şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğinde yahudilerin kalplerini ısındırmak istedi. Bu, onların îmana gelmelerini daha bir teşvik etsin diye onların kıblelerine doğru yöneldi. Onların inatları açıkça ortaya çıkıp onlardan ümidini kesince Ka'be'ye döndürülmek istediğinden semaya doğru bakıp dururdu. Hazret-i İbrahim'in kıblesi olduğundan dolayı Ka'be'yi seviyordu. Bu açıklama da İbn Abbâs'tan nakledilmiştir.
Onun Ka'be'ye yöneltilmek istemesi ise Arapların İslâm'a girmeleri için daha bir teşvik edici unsur olduğundan dolayıdır da denilmiştir. Mücâhid'den nakledildiğine göre ise yahudilere muhalefet olsun diye Ka'be'ye yönelmek istemiştir.
Ebû'l-Âl-iyye er-Reyahî'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Hazret-i Salih'in mescidinin kıblesi de Ka'be'ye doğru idi. Yine Hazret-i Mûsâ (Beytu'l-Makdis'teki) kayaya doğru ve Ka'be cihetine namaz kılardı. Hazret-i Mûsa'nın vefatından sonra İsrâiloğullarının Arz-ı Mukaddes'e girdikleri ve Beytu'l-Makdis'in Hazret-i Dâvûd ile Hazret-i Süleyman dönemlerinde, çok sonraları inşâ edildiği bilinmektedir. Buna göre ifadenin: Hazret-i Mûsa'nın da namazda Kabe'ye doğru yönelerek namaz kıldığına dair bölümü, gerçeği ifade etmektedir. Ka'be, bütün peygamberlerin kıblesidir. Allah'ın salât ve selamı hepsine olsun.
6- Bu Âyet Neshin Delilidir:
Bu âyet-i kerîme şanı yüce Allah'ın hükümleri arasında ve Kitabında nâsih ve mensûh olduğunun açık delilidir. Daha önceden de açıklandığı gibi (el-Bakara, 2/106. âyet) istisna olarak kabul etmeyenlerin dışında ümmet bu hususta icma etmiştir. Yine ilim adamları Kur'ân-ı Kerîm'de ilk nesholunanın kıble olduğu üzerinde de icma etmişlerdir. Bundan önceki başlıkta sözü edildiği gibi iki görüşten birisine göre; iki defa neshedilmiştir.
7- Sünnetin Kur'ân İle Neshi:
Yine bu âyet-i kerîme, Sünnetin Kur'ân-ı Kerîm ile neshedilebileceğinin delilidir. Şöyle ki; Peygamber Beyt-i Makdis'e doğru namaz kılmıştı. Bu hususta ise Kur'ân'da herhangi bir âyet yoktur. Buna dair hüküm ancak sünnetten gelmektedir. Daha sonra bu hüküm Kur'ân-ı Kerîm ile neshedilmiştir. Buna göre:
"Senin yöneldiğin" (el-Bakara, 2/143) âyetinin anlamı halihazırda üzerinde bulunduğun kıble demek olur.
8- Haber-i Vahid ile Yürürlükte Olan Hükmü Kaldırma:
Yine bu âyet-i kerimede vahid haberin kat'î kabul edilebileceğine dair delil vardır. Şöyle ki: Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kılmak, onlara göre şeriatte kat'i bir emir idi. Diğer taraftan Küba'da namaz kılanlara haberci gelip kıblenin Mescid-i Harama doğru değiştirildiğini onlara bildirince onun sözünü kabul ettiler ve Ka'be'ye doğru döndüler. Böylelikle -zannî bilgi ifade ettiği halde- vahid habere dayanarak mütevâtir haberi terkettiler.
İlim adamları bunun aklen câiz olup olmadığı ve vakıa olarak meydana gelip gelmediği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ebû Hâtim der ki: Kabul edilen görüş eğer şeriat onunla taabbüdü istemiş ise aklen bunun câiz olacağı ve Küba mescidi olayı delil gösterilerek Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın zamanında da bunun meydana geldiği şeklindedir. Ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, tek tek valileri çevredeki bölgelere tayin edip gönderdiği ve bunların nâsih olanı da mensûh olanı da tebliğ ettikleri de delil gösterilmiştir. Ancak bu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatından sonra mümkün değildir. Bunun delili ise ashab-ı kiramın şu husus üzerinde icma etmiş olmasıdır: Kur'ân-ı Kerîm ve tevatür yoluyla bilinen bir husus, vahid haber ile kaldırılamaz. Seleften olsun haleften olsun bunun câiz (mümkün) olabileceğini kabul eden kimse yoktur. Bunun imkânsız olduğunu kabul eden kimseler böyle bir şeyin muhal olan sonuca götürmesini delil göstermişlerdir, ki bu da zannî bir delil ile kat'î olarak bilinen bir hükmü kaldırmaktır. Küba mescidinde namaz kılanların kıssası ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vali tayin etmesi ise ya naklî ve tahkîkî olarak bilgi ifade eden karînelerin varlığına ya da ihtimali ve takdirî olarak bunun bilgi ifade eden karinelere bağlı olarak kabul edildiği şeklinde yorumlanır.
9- Neshedici Hüküm Kendilerine Ulaşmayanların Durumu:
Yine bu âyet-i kerimede neshedici hükmün kendilerine ulaşmadığı kimselerin ilk hüküm ile ibadetlerini sürdüreceklerine dair delil vardır. Bu husus, nâsihin varlığı ile birinci hüküm ortadan kalkar, onun varlığını bilmekle değil, diyenlerin görüşüne muhaliftir. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Çünkü Kübalılar haberci gelip kendilerine nesneden hükmü bildirinceye kadar Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kılmaya devam ettiler. Haberci gelince Ka'be'ye doğru yöneldiler. Buna göre neshedici hüküm ortaya çıktığı takdirde elbette ki önceki hükmü kaldırır. Fakat bu hükmün bilinmesi şartı vardır. Çünkü neshedici hüküm bir hitaptır. Kendisine ulaşmadığı kimseler hakkında hitap olması sözkonusu değildir.
Bu husustaki görüş ayrılığının etkisi şurada görülür: Nesihten sonra ve neshin haberinin ulaşmasından önce yapılmış bulunan ibadetler iade edilir mi edilmez mi? Müvekkilinin kendisini azletmesinden ya da ölümünden sonra ve fakat vekilin bunu bilmesinden önceki tasarruflarının hükümleri ile ilgili mes'ele hakkındaki iki ayrı görüşün esasını da bu konudaki görüş ayrılığı teşkil etmektedir. Aynı şekilde başkasının sermayesini kâr ortağı olarak çalıştıran (Mâlikîlere göre mukârad, Hanefîlere göre amil)in hükmü de budur.
Yine hakimi görev başına tayin eden kimsenin vefat etmesi ya da azledilmesi halinde de bu görüş ayrılığı sözkonusudur. Sahih olan ise bu kimselerden her bir kişinin yaptıkları fiilleri geçerlidir, hakimin verdiği hüküm reddedilmez şeklindedir.
Kadı Iyad der ki: Azad edilip de azad edildiğini bilmeyen kölenin kendisi ile insanlar arasındaki ilişkilerinin hür kimsenin hükümlerine tabi olacağı, kendisi ile Allah arasındaki fiillerinin ise câiz olacağı hususunda mezhebimizde (Maliki mezhebinde) görüş ayrılığı yoktur. Azad edilen cariyenin azad edildikten sonra ve fakat azad edildiğini bilmeden önce (hürler gibi) örtünmeksizin kılmış olduğu namazlarını iade etmeyeceği hususunda görüş ayrılıkları yoktur.
Şu kadar var ki Küba mescidi mes'elesine kıyasen eda etmekte olduğu ibadetinin hükmünü değiştirmeyi gerektiren herhangi bir husus ile karşı karşıya kalan kimse hakkında farklı görüşler vardır. Her kim belli bir durum üzere namaz kılar, sonra namazını tamamlamadan önce bu durumunda bir değişiklik olursa, o namazını kesmeksizin tamamlar ve bundan önce yaptıkları caizdir ve yeterlidir. Aynı şekilde üryan olarak namaz kılıp sonra namazda iken elbise bulan veya namazını sıhhatli iken başladığı halde hastalanan ya da hasta başladıktan sonra sağlığına kavuşan veya oturarak namaza başladıktan sonra ayağa kalkabilecek durumda olan yahut namazda olduğu halde azad edilen bir cariye de bundan sonra örtmediği yerlerini örtü alıp örter ve namazının geri kalan kısmını tamamlar.
Derim ki: Yine namaza teyemmüm ile başlayıp da daha sonra suyu gören bir kimse namazını kesmez. Nitekim Mâlik, Şâfiî -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- ve başkaları da böyle demiştir. Namazını keseceği de söylenmiştir ki, bu da Ebû Hanîfe (yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun)nin görüşüdür. İleride bu husus gelecektir.
10- Vâhid Haberin Kabulü:
Bu âyet-i kerimede vâhid haberin kabul olunacağının delili vardır. Selef bu husus üzerinde icma etmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın değişik bölgelere tek tek elçilerini ve valilerini göndermesi şeklinde adet haline getirdiği uygulamasından da bunun kabul olunacağı tevatür ile bilinmektedir. Hazret-i Peygamber'in gönderdiği bu tek tek elçi ve valilerin gidiş maksatları ise insanlara dinlerini öğretip rasûllerinin emir ve yasaklara dair sünnetlerini tebliğ etmektir.
11- Kur'ân'ın Kısım Kısım İndirilişi:
Yine bu âyet-i kerimede Kur'ân-ı Kerîm'in Resûlüllah(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın üzerine kısım kısım ve ihtiyaca binaen duruma göre nazil olduğunun delili vardır. Yüce Allah:
"Bugün sizin için dininizi tamamladım.." (el-Maide, 5/3) âyetinde de belirttiği gibi dinini kemale erdirinceye kadar böylece sürüp gitmiştir.
"De ki: Doğu da batı da Allah'ındır." Bu âyet, delil olarak ortaya konulmaktadır. Kıblenin değiştirilmesini ileri sürerek İslâm, Kur'ân ve Hazret-i Peygamber hakkında şüphe uyandırmak isteyenlere karşı. Yani doğuların, batıların ve ikisi arasında bulunanların mutlak mülkü O'nundur. O bakımdan O, dilediği tarafa doğru yönelmek emrini vermek yetkisine sahiptir. Buna dair açıklamalar daha önceden de (el-Bakara, 2/115) geçmiş bulunmaktadır.
"O kimi dilerse onu dosdoğru yola iletir." Yüce Allah'ın bu ümmete, İbrahim (aleyhisselâm)'ın kıblesine ileterek hidâyeti göstermiş olduğuna işarettir.
Sırat yol demektir. Müstakim (dosdoğru) ise herhangi bir eğriliği bulunmayan yol demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Fâtiha, 1/6. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
143
Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık. İnsanlara karşı şahitler olasınız, Peygamber de size bir şahit olsun diye. Senin yöneldiğin kıbleyi ancak o Peygambere uyanları, ökçeleri üzerinde geri döneceklerden ayırt etmek için kıble yaptık. Gerçi o elbette büyük bir İştir. Ancak Allah'ın hidâyet ettiği kimseler hakkında değil. Allah imanınızı zayi edecek değildir. Gerçekten Allah insanlara Raûftur, Rahîmdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Vasat Ümmet:
"Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık." Yani Ka'be nasıl Arzın vasatı (ortası) ise sizi de böylece vasat bir ümmet kıldık. Yani peygamberlerden aşağıda ve diğer bütün ümmetlerin üzerinde bir ümmet.
Vasat, adaletli ve dengeli demektir. Bunun asıl anlamı ise herşeyin en övüleninin vasatı olduğundan dolayıdır. Tirmizî'nin Ebû Said el-Hudrî'den rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah'ın:
"Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık" âyeti hakkında, yani "adaletli ve dengeli bir ümmet kıldık" dediğini nakletmektedir. Tirmizî: Bu hasen, sahih bir hadistir, demiştir. Tirmizî, Tefsir, 2. süre 8; Müsned, III, 9, 32.
Kur'ân-ı Kerîm'de de:
"Onların vasat olanları dedi ki" (el-Kalem, 68/28) diye buyurulmaktadır. Onların vasat olardan ise en mu'tedil ve en hayırlı olanları demektir. Şair Züheyr der ki:
"Onlar vasat (mutedil adaletli) kimselerdir.
İnsanlar hükümlerine razı olur
Gecelerden birisi büyük (bir musibetle) gelirse."
Bir başkası da şöyle demektedir:
"Siz küçük bir iş olsun yahut büyük bir şeyi bilen
Kabilelerin en vasatı (mutedil) olanlarısınız."
Bir başkası da şöyle demiş:
"İşlerde sakın aşırıya gitme
Soru sorarsan da olmadık şeyler sorma
Ve bütün insanlar arasında vasat (mutedil) bir kimse ol!"
Vadinin vasatı (ortası) vadideki en hayırlı, suyu ve merası en bol olan yer demektir.
Vasat aşırılığın da kusurun da uzağında kaldığı için övülmüştür. Yani bu ümmet hıristiyanların peygamberleri hakkında aşırıya kaçtıkları gibi aşırı gitmemiştir. Diğer taraftan yahudilerin peygamberlerine karşı kusurlu oldukları gibi o da peygamberlere karşı kusur işlememiştir. Hadîs-i şerîfte: "İşlerin en hayırlısı en vasat olanlarıdır" diye buyurulmaktadır. Bu hususta Hazret-i Ali'nin şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Siz vasat olan yoldan ayrılmamaya bakınız. Çünkü daha yüksekte olan da ona doğru iner, daha aşağıda olan da ona doğru çıkar.
Filan kişi kavminin en vasat olanıdır. Yahut kavminin vasıtası ya da vasatıdır, denildiğinde onların en hayırlıları ve soylularındandır, demek olur. Buradaki "vasaf'ın iki şey arasında bulunmak anlamıyla bir ilgisi yoktur. el-Cevherî der ki: "Arasında" tabirinin kullanılabildiği her yere "vast" denilir. Eğer bu tabir (iki şeyin arasında olmak sözkonusu olmadığından) kullanılamıyor ise o takdirde buna "vasat" ismi verilir. Kimi zaman bu da sükûnlu olarak "vast" şeklinde kullanılıyor ise de, uygun bir kullanım değildir.
2- İnsanlara Karşı Şahitlik:
"İnsanlara karşı" mahşerde peygamberler lehine ümmetlerine karşı
"şahitler olasınız."
Nitekim Sahih-i Buhârî'de Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediği sabittir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kıyâmet gününde Nûh (aleyhisselâm) çağırılır. O da: Buyû' r, huzurundayım, emrine itaat etmeye hazırım Rabbim der. Yüce Allah: Tebliğ ettin mi? diye sorar, o: Evet deyince; ümmetine: Size tebliğ etti mi? diye sorulur. Onlar: Bize uyaran bir kimse gelmedi, derler. Yüce Allah: Peki senin lehine kim şahitlik edecek? diye soracak Hazret-i Nûh: Muhammed ve ümmeti diye cevap verir. Onlar da Hazret-i Nûh'un tebliğ ettiğine dair şahitlik edecekler." "Peygamber de size şahit olsun diye." İşte yüce Allah'ın:
"Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık, insanlara karşı şahitler olasınız, Peygamber de size bir şahit olsun diye..." âyeti bunu anlatmaktadır..." Buhârî, İ'tisam 19; Tirmizî, Tefsir 2. sûre, 8; Müsned, III, 32.
Bu hadisi İbnu'l-Mübarek bu manada daha uzun bir şekilde zikretmekte ve onda şu ifadeler de yer almaktadır: "O ümmetler şöyle diyecek: Bize yetişmemiş olan kimseler bize karşı nasıl şahitlik edecek? Şanı yüce Rabbimiz onlara şöyle der: Peki sizler yetişmediğiniz kimselere karşı nasıl şahitlik edersiniz? Şu cevabı verecekler: Rabbimiz Sen bize bir peygamber gönderdin ve bizim üzerimize ahdini, Kitabını indirdin. Bizlere onların tebliğ ettiklerine dair kıssaları anlattın. Biz de Senin izin verdiğin ahdine dayanarak şahitlik ediyoruz. Yüce Rab şöyle buyurur: Bunlar doğru söylediler. İşte aziz ve celil olan Rabbimizin:
"Böylece sizi vasat -adaletli- bir ümmet kıldık, insanlara karşı şahitler olasınız, Peygamber size bir şahit olsun diye." âyeti buna işarettir. İbn En'um der ki: Bana ulaştığına göre o gün Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmeti şahitlikte bulunacaktır. Bunlardan ise kalbinde kardeşine karşı düşmanlık besleyenler müstesna olacaktır. Hadisin bu bölümü: Müsned, III, 58de de yer almaktadır.
Bir başka grup ilim adamı şöyle demiştir: Âyet-i kerimenin anlamı ölümden sonra birbirlerine karşı yaptıkları şahitlik ile ilgilidir.. Nitekim Sahih-i Müslim'de Enes'ten gelen şu rivâyet yer almaktadır: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından bir cenaze geçip de o cenazeden hayırla söz edilip övülünce "vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu" buyurdu. Arkasından bir başka cenaze onun yanından geçirilirken bu sefer o cenaze hakkında kötülükle söz edilince, Hazret-i Peygamber yine "vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu" diye buyurdu. Hazret-i Ömer bunun üzerine şöyle sordu: Anam babam sana feda olsun. Önce bir cenaze geçti, ondan hayırla söz edildi, sen: "Vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu" diye buyurdun, arkasından bir başka cenaze daha geçirildi, ondan da kötülükle söz edildi yine: "vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu" diye buyurdun. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Kendisinden hayırla söz edip övdüğünüz kişiye cennet vacip olmuştur. Kendisinden kötülükle söz edip yerdiğiniz kimseye de cehennem vacip olmuştur. Sizler yeryüzünde Allah'ın şahitlerisiniz, sizler yeryüzünde Allah'ın şahitlerisiniz, sizler yeryüzünde Allah'ın şahitlerisiniz." Müslim, Cenâiz 60.
Buhârî de bu hadisi bu anlamı ifade edecek şekilde zikretmiştir. Buhârî, Şehadât 6, Cenâiz 86; Ebû Dâvûd, Cenâiz 76; Tirmizî, Cenâiz 63; Nesâî, Cenâiz 50.
Bu hadisin Buhârî ile Müslim'de bulunmayan rivâyet yollarından birisinde de Hazret-i Peygamber'in ayrıca:
"İnsanlara karşı şahitler olasınız, Peygamber de size bir şahit olsun diye" âyetini da okur. Nevâdiru'l-Usûl, I, 466
Eban ve Leys, Şehr b. Havşeb'den o Ubade b. es-Sâmit'ten rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Benim ümmetime ancak peygamberlere verilmiş üç şey verilmiş bulunuyor: Allah, bir peygamber gönderdiğinde ona: Bana dua et Ben de senin duanı kabul edeyim diye buyururdu, bu ümmete de: "Bana dua edin duanızı kabul edeyim" (El-Mü’min, 40/60) diye buyurmuştur. Allah, bir peygamber gönderdiğinde ona: Din hususunda Allah senin için bir zorluk kılmamıştır, demiştir. Yine Allah bu ümmete:
"Din hususunda üzerinize bir zorluk kılmadı" (el-Hacc, 22/78) diye buyurmuştur. Allah bir peygamber gönderdiğinde onu kavmine karşı şahit kılardı. Ve Allah bu ümmeti bütün insanlara karşı şahit kılmıştır." Bu hadisi Ebû Abdullah Tirmizî el-Hakim "Nevâdiru'l Usul" Nevâdiru'l-Usûl, II, 556. adlı eserinde zikretmektedir.
3- Bu Ümmet Üzerindeki Büyük Lütuflardan Birisi: Vasat Ümmet Olmak
İlim adamlarımız der ki: Şanı yüce Rabbimiz Kitabında bizlere adalet vasfını vermiş ve bütün yaratıklarına karşı şehadette bulunmak görevi ile görevlendirmiş olduğunu haber vermiş ve zaman itibariyle en son olsak dahi mekân ve mevki itibariyle bizi birinci konuma çıkarmıştır. Nitekim Hazret-i Peygamber de: "Biz en son olanlarız, (fakat) ilkleriz" Müslim, Cumua 20; Buhârî, Cumua 1, Cihâd 109, Enbiya 54; Ta'bir 40, Diyât 15 aynı manada diye buyurmuştur.
Bu ancak adalet sahibi olan kimselerin şahitlik edeceğine de delildir. Başkasının başkaları hakkındaki sözlerinin geçerli olması ancak adil olması halinde sözkonusudur. Yüce Allah'ın izniyle sûrenin son taraflarında (el-Bakara, 2/282. âyet 11. başlıkta) gelecektir.
4- İcma ve îcma'a Göre Hüküm Vermek:
Bu âyette icmaın sıhhatine ve icma gereğince hüküm vermenin vacip olduğuna delil vardır. Çünkü ümmetin fertleri adaletli oldukları takdirde insanlara karşı şahitlik ederler. Her bir asır kendisinden sonrakine şahittir. Ashab-ı kiramın sözü tabiîne karşı hüccet ve şahittir. Tabiînin sözü de kendilerinden sonrakiler hakkında böyledir. Ümmet "şahitler" olarak tesbit edildiğine göre onların sözlerini da kabul etmek icabeder. Bununla ümmetin tümü kastedilmiştir, diyen kimselerin bu sözlerinin bir anlamı yoktur. Çünkü o takdirde kıyâmetin kopacağı zamana kadar üzerinde icma olunacak hiçbir hüküm sözkonusu olamaz. Buna dair geniş açıklamalar usul-u fıkıh kitaplarındadır.
Ayetin Diğer Bölümleri:
"Peygamber de size bir şahit olsun diye." Kıyâmet gününde amellerinize şahitlik etsin; lehinize şahitlik etsin yani sizin lehinize îman ettiğinize dair şahitlik etsin diye veya size karşı size tebliğ ettiğine dair şehadette bulunsun diye; anlamlarına geldiği söylenmiştir.
"Senin yöneldiğin kıbleyi ancak o Peygambere uyanları ökçeleri üzerinde geri döneceklerden ayırdetmek için kıble yaptık." Burada birinci kıblenin kastedildiği söylenmiştir. Çünkü
"senin yöneldiğin" diye buyurulmaktadır. İkinci kıblenin sözkonusu edildiği de söylenmiştir. O takdirde ….yöneldiğin'deki di'li geçmişi ifade eden kelimesi zaid olur. Yani, halihazırda senin üzerinde bulunduğun kıbleyi., demek olur. Nitekim buna dair açıklamalar önceden geçmiştir.
Buna benzer bir ifade de: "Siz insanlar için çıkartılmış en hayırlı bir ümmet idiniz." (Âl-i İmrân, 3/110) buyruğundadır. Burada kimisine göre (idiniz değil de) "en hayırlı bir ümmetsiniz" anlamındadır. Buna dair açıklamalar ileride (bu âyet-i kerimenin tefsiri yapılırken) gelecektir.
"O Peygambere uyanları ökçeleri üzerinde geri döneceklerden ayırdetmemiz için." Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) dedi ki: "Bilelim (mealde: ayırdedelim)in anlamı, görelim şeklindedir.
Araplar bilme'yi görmek yerine, görme'yi de bilmek yerine kullanırlar. Yüce Allah'ın:
"Rabbinin fil sahiplerine ne ettiğini görmedîte mi? " (el-Fil, 105/1) âyetinde olduğu gibi. Anlamı; bilmedin mi şeklindedir.
Bunun, 'sizlerin Bizim o Peygambere uyanları ökçeleri üzerinde geri döneceklerden ayırdedebildiğimizi bilesin, diye' anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü münafıklar yüce Allah'ın, oluşlarından önce eşyayı bilip bilmediği hususunda şüphe etmekte idiler.
Yakîn ehlini şüphe ehlinden ayırdetmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunu İbn Fûrek ve Taberî, İbn Abbâs'tan nakletmektedirler.
"Peygamber ve ona tabi olanlar bunu bilsin diye" anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah bu hususu kendi adına haber vermektedir. Nitekim ona tabi olanlar yaptığı halde, "emîr şu işi yaptı" denilmektedir. Bu açıklamayı el-Mehdevî zikretmiştir. Güzel bir açıklamadır.
"Muhammed bilsin diye" anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah burada Hazret-i Peygamber'in bilmesini, Hazret-i Peygamber'in özelliğini ve faziletini göstermek üzere kendi yüce zatına izafe etmiştir. Nitekim şanı yüce Rabbimiz kudsî hadisinde kinaye yoluyla şöyle buyurmuştur: "Ey Âdemoğlu, Ben hastalandım, fakat sen Beni ziyarete gelmedin." Müslim, Birr, 43.
Birinci görüş daha kuvvetlidir. Bunun anlamı, amellerin karşılığını görmeyi gerektiren görmek ile alakalı ilimdir, bilmektir. Şanı yüce Allah açıkta olanı da gaybı da bilir. Olmadan önce olacakları bilir. Değişen bilinen şeylerin halidir. Onun ilminde ise değişiklik olmaz. Aksine onun ilmi hepsine tek bir şekilde taalluk eder. Kitab-ı Kerîm'de bu türden varid olmuş bütün âyetler bu şekildedir. Mesela:
"Tâ ki Allah mü’minleri bilsin, (ayırd etsin) içinizden şahitler edinsin." (Ali İmrân, 3/140);
"Tâ ki, içinizden mücahidleri ve sabredenleri bilinceye (ortaya çıkarıncaya) kadar haberlerinizi de açıklayalım." (Muhammed, 47/31) ve buna benzer âyetler de böyledir.
Bu âyet-i kerîme Kureyşlilerin: "Onları yönelmiş oldukları kıblelerinden çeviren nedir?" şeklindeki sorularına bir cevaptır. Kureyş, Ka'be'ye yönelerek ibadete alışmış idi. Yüce Allah, Rasûlüne tabi olanla olmayanı açıkça ortaya çıkarmak için alışageldikleri şeylerden başkası ile sınamayı diledi.
ez-Zührî şeklinde okumuştur. (O takdirde bu âyetin anlamı şöyle olur: "O peygambere uyanlar ökçeleri üzerinde geri döneceklerden ayırdedilsin diye...")
"Peygambere" emretmiş bulunduğum Ka'be'ye yönelmek hususunda
"uyanları ökçeleri üzerinde geri döneceklerden" dininden dönüp irtidat edeceklerden
"ayırdetmemiz için kıble yaptık." Çünkü kıble, değiştirilince kimi müslümanlar irtidat etti, kimileri de münafıklık etti. Bundan dolayıdır ki yüce Allah:
"Gerçi o" diye buyurmaktadır. İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde'ye göre kıblenin değiştirilmesi
"elbette büyük bir iştir."
Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Gerçi o kıblenin değiştirilmesi büyük bir iştir. Yüce Allah'ın Gerçi o... çok büyüktür..." âyetinde (ve benzeri ifadelerde), el-Ferrâ''ya göre ile lâm bir arada gelirse...dan...başka değil, ancak... anlamındadır. (Buna göre: "Ancak o: ... çok büyüktür" diye meali verilir). Basralılar ise bunun "Muhakkak" olduğunu ve şeddesiz geldiğini söylerler.
el-Ahfeş der ki: Yani şüphesiz kıble yahut kıblenin değiştirilmesi veya namazda dönülen tarafın değiştirilmesi çok büyük bir iştir.
"Ancak Allah'ın hidâyet ettiği" yani kalplerinde imanın kendisi olan hidâyeti yarattığı "kimseler hakkında değil." Bu, yüce Allah'ın: "İşte bunların kalplerine imanı yazmıştır." (el-Mücadele, 58/22) âyetine benzemektedir.
"Allah imanınızı zayi edecek değildir." İlim adamları bu âyetin Beytü’l-Makdis'e doğru namaz kılarken vefat eden kimseler hakkında indiğini ittifakla kabul etmektedirler. Buhârî'de el-Bera b. Azib'in rivâyet ettiği hadiste önceden de geçtiği üzere (142. âyet 2. başlıkta) böylece sabit olmuştur.
Tirmizî de İbn Abbâs'ın şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ka'be'ye yöneltilince (ashab) şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kılarken vefat eden kardeşlerimizin durumu ne olacak? Bunun üzerine yüce Allah:
"Allah imanınızı zayi edecek değildir" âyetini inzal buyurdu. Tirmizî der ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir, 2. sûre 11.
Görüldüğü gibi burada niyet, söz ve ameli kapsadığından dolayı namaza
"îman " ismi verilmektedir. İmâm Mâlik der ki: Ben bu âyet-i kerîme vesilesiyle Mürcie'nin; namaz imandan değildir şeklindeki sözlerini hatırlıyorum (da böyle bir sözü nasıl söylediklerine şaşıyorum).
Muhammed b. İshak der ki:
"Allah" kıbleye yönelmek, peygamberinizi tasdik etmek suretiyle sahip olduğunuz
"imanınızı zayi edecek değildir." Müslümanların ve usul âlimlerinin büyük çoğunluğu bu görüştedir. İbn Vehb, İbnu’l-Kasım, İbn Abdilhakem ve Eşheb İmâm Mâlik'ten:
"Allah imanınızı" namazınızı
"zayi edecek değildir" diye tefsir ettiğini nakletmektedirler.
"Gerçekten Allah, insanlara Raûftur, Rahîmdir." Radıyallahü anh'fet, rahmetten daha ileri derecededir. Ebû Amr b. el-Alâ der ki: Radıyallahü anh'fet rahmetten daha çoktur, bunlasın anlamlan birbirlerine yakındır. Bizler bu kelimenin sözlük anlamını, ilgili şiirleri, diğer manalarını "el-Esna fi Şerhi Esmaillahi'l-Hüsnâ" adlı eserimizde göstermiş bulunuyoruz. Oraya bakılabilir.
Kûfeliler ve Ebû Amr "feul" vezninde şeklinde okumuşlardır. Esedoğulları'nın şivesi böyledir. el-Velid b. Ukbe'nin şu beyiti de bu şekildedir:
"Sakın o takipçilerin en kötüsü olma.
Son derece raûf ve rahim olan amcasıyla çarpışan."
el-Kisaî'nin naklettiğine göre ise Esedoğullarının şivesi "fa'l" vezninde şeklindedir. Ebû Cafer b. el-Ka'ka' ise hemzesiz ve sakil olarak şeklinde okumuştur. İster sakin olsun ister harekeli olsun yüce Allah'ın Kitabındaki her türlü hemzeyi böylece teshil ile okur.
144
Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirdiğini görüyoruz. Onun için herhalde seni hoşnut olacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a çevir. Siz de nerede bulunursanız yüzlerinizi ona doğru çeviriniz. Şüphe yok ki kendilerine kitap verilenler bunun Rablerinden gelen bir hak olduğunu pek iyi bilirler. Allah onların yaptığından gafil değildir.
İlim adamları der ki: Bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın:
"İnsanlardan sefih olanlar... diyecekler." (Âyet, 142) âyetinden önce inmiştir.
"Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirdiğini" Taberî'nin açıklamasına göre semaya doğru yüzünü döndürdüğünü
"görüyoruz." ez-Zeccâc der ki: Göğe doğru bakıp bakıp durduğunu görüyoruz, demektir. Bu iki anlam birbirine yakındır. Özellikle "göğün" sözkonusu edilmesi ona izafe edilen ve ordan gelen şeylerin ta'zim edilmesi özelliğine sahip oluşundan dolayıdır. Yağmur, rahmet ve vahiy gibi.
"Hoşnud olacağın" senin seveceğin anlamındadır. es-Süddî der ki: Hazret-i Peygamber Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kıldığında başını semaya doğru kaldırır, kendisine neyin emrolunacağına bakardı. Ka'be'ye doğru namaz kılmayı seviyor ve arzu ediyordu. Bunun üzerine yüce Allah:
"Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirdiğini görüyoruz" âyetini indirdi. Ebû İshak da el-Bera'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)' Beyt-i Makdis'e doğru onaltı ya da onyedi ay süreyle namaz kıldı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kıblesinin Ka'be'ye doğru döndürülmesini arzu ediyordu. Bunun üzerine yüce Allah:
"Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirdiğini görüyoruz" âyetini indirdi. Bu anlamdaki rivâyetler ve açıklamalar daha önceden (142. âyetin tefisirinde) geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamdolsun.
Âyet-i kerimenin
"Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir" bölümüne dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1- Yeni Kıble Mescid-i Haram:
"Artık yüzünü Mescid-i Haram'a" yani Ka'be'ye
"doğru" onun tarafına
"çevir." Bu âyetin Ka'be'ye yönelmek emrini ihtiva ettiği hususunda görüş ayrılığı yoktur. İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre Beytullah'ın tümünün bulunduğu tarafa doğru yönelmek emredilmektedir. İbn Ömer der ki: Ka'be'deki oluk tarafına doğru dönmek emredilmektedir. Bunu İbn Atiyye nakletmiştir. Oluk ise Medine ve Şam halkının kıblesidir. Endülüs (İspanya) halkının da yöneldiği bir kıblesi vardır.
Derim ki: İbn Cüreyc, Atâ'dan o İbn Abbâs'tan (Allah ondan ve babasından razı olsun) rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Beyt, (Ka'be) Mescid-i Haram'da bulunanların kıblesidir. Mescid-i Haram, Harem bölgesinde bulunanların kıblesidir. Harem bölgesi ise ümmetimin dünyanın doğusunda olsun batısında olsun bütün yeryüzü halkı için bir kıbledir." Beyhakî, es-Sunenu'l-Kübrâ, II, 16.
2- Mescid-i Haram'a Yönelmek:
"Artık yüzünü Mescid-i Haram'a çevir" âyetinde geçen
"eş-Şatr: ...a doğru"nun birkaç anlamı vardır. Taraf ve yol anlamına gelir. Bu âyet-i kerimede olduğu gibi. O takdirde mekân zarfı olur. Yüzünün karşısında demeye benzer. Davud b. Ebi Hind der ki: İbn Mes'ûd'un kıraatinde:
Artık yüzünü Mescid-i Haram doğrultusuna çevir" şeklindedir. Şair de der ki:
"Ben Umm Zimba'a diyorum ki doğrult
Develerin göğsünü Temimoğullarına doğru"
Bir başka şair şöyle demektedir:
"Düşmanınız, size saldırma ihtimali bulunan bölgeniz tarafından üzerinize gölge yaptı.
Parça parça üstünüzü örten karanlıkları olan bir dehşet."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Var mı elçi olarak Âmr'a haber verecek?
Artır"a doğru gidecek mesajın faydası ne?"
Birşeyin
"şatr"ı, yarısı anlamındadır. "Abdest imanın şatrıdır (yarısıdır)" Müslim, Tahare 1; Dârimi, Vudû' 2; Müsned, V, 342, 344. hadisi de bu anlamdadır.
Bu kelime zıt anlamlı bir kelime de olabilir. Bir şeye doğru yöneldiği takdirde "satara" fiili kullanıldığı gibi oradan uzaklaştırılıp yüzçevirdiği takdirde de bu fiil kullanılır. Erkekler arasından "şatır" yakınlarını kötülükleriyle oldukça yoran ve uygun olmayan bir istikamette yürüyen kimseye denilir. Fiilin mazi şekli "şa-ta-radıyallahü anh" da "şa-tu-radıyallahü anh" da gelse, mastarı aynı şekilde "şetaret" ...diye gelir.
Birisine "şâtır"ın ne anlama geldiği sorulmuş o da: Allah'ın yasakladığından alabildiğine uzaklaşmaya devam eden kimse demektir, diye cevap vermiştir.
3- Kıble Ka'be'dir:
Her tarafın kıblesinin Ka'be olduğu hususu üzerinde ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Ka'be'yi gören bir kimsenin Ka'be'ye yönelmesinin farz olduğu ve Ka'be'yi görmekle ve hangi cihette olduğunu bilmekle birlikte ona yönelmeyi terkeden kimsenin namazının olmadığı, bu şekilde kıldıkları namazlarını iade etmekle yükümlü olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Bu icmaı Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) zikretmektedir.
Yine ilim adamlarının icmaına göre Ka'be'yi görmeyen kimse Ka'be'nin bulunduğu tarafa, Ka'be'ye ve Ka'be cihetine doğru dönerek namaz kılmalıdır. Eğer hangi tarafta olduğunu bilemeyecek olursa, delil olarak kullanması mümkün olan yıldız, rüzgâr, dağ ve benzer herşeyi kullanması gerekir. Mescid-i Haram'da oturan bir kimsenin yüzünü Ka'be'ye doğru çevirmesi ve Allah'tan ecri olduğuna inanarak ve ecrinin verileceğini umarak Ka'be'ye bakması gerekir. Çünkü Ka'be'ye bakmanın -dahi Atâ ve Mücâhid'in söylediklerine göre- ibadet olduğu belirtilmektedir.
4- Ka'be'yi Göremeyenin Kıbleye Yönelmesi:
Ka'be'yi göremeyen bir kimsenin kıbleye yönelirken bizzat Ka'be'ye isabet ettirmesi mi yoksa onun tarafına dönmesi mi farz olduğu ihtilaflıdır? Kimisi bizzat Ka'be'ye doğru yönelmesi gerektiğini söylemektedir.
İbnu'l Arabî der ki: Şu kadar var ki, bu görüş zayıftır.
Çünkü bu güç yetirilemeyen birşeyle mükellef tutmaktır. Kimisi de Ka'be tarafına yönelmenin farz olduğunu kabul etmiştir ki şu üç sebep dolayısıyla sahih olan görüş budur:
a- Bu, teklifin kendisiyle alakalı olduğu mümkün olan bir husustur.
b- Kur'ân-ı Kerîm'de emrolunan husus da budur. Çünkü yüce Allah:
"Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Siz de nerede bulunursanız" yani yeryüzünün doğu veya batısında olursanız "yüzlerinizi ona doğru çeviriniz" diye buyurmaktadır.
c- İlim adamları Beyt'in eninden birkaç katı daha uzun olduğu kesinlikle bilinen uzunca saffı da delil göstermişlerdir.
5- Namaz Kılan Kimsenin Bakacağı Yer:
Bu âyet-i kerimede İmâm Mâlik'in ve onun doğrultusunda kanaat belirtenlerin lehine açık bir delil vardır. Onlar namaz kılan kimsenin secde ettiği yere değil de önüne bakması gerektiğini söylerler. es-Sevrî, Ebû Hanîfe, Şâfiî ve el-Hasen b. Hayy ise namaz kılan kimsenin secde ettiği yere bakmasının müstehab olduğunu söylerler.
Kadı Şüreyh ise şöyle demektedir: Ayakta iken secde edeceği yere, rükûda iken ayaklarının bulunduğu yere, secdede iken burnunu koyduğu yere, otururken de kucağına bakması gerekir.
İbnu'l Arabî der ki: O önüne bakar. Eğer başını eğecek olursa baş ile ilgili olarak hakkında farz olan kıyam, kısmen gitmiş olur. Halbuki baş azaların en şereflisidir. Başını dik tutup da gözü ile yere bakmak üzere kendisini zorlarsa bu ise büyük bir zorluk ve büyük bir sıkıntıdır. Dinde ise bizim için zorluk yoktur. Şu kadar var ki gücü yeten bir kimse için bu en faziletli olandır.
"Şüphe yok ki kendilerine kitap verilenler" yani yahudiler ve hıristiyanlar,
"bunun" kıblenin Beytu'l Makdis'ten Ka'be'ye doğru değiştirilmesinin
"Rablerinden gelen bir hak olduğunu pek iyi bilirler."
Onlar bunu dinlerinde de kitaplarında da bulunmadığı halde nasıl olur da bilebilirler? diye sorulacak olursa bu soruya iki şekilde cevap verilebilir:
Birincisi, onlar kendi kitaplarında Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hak peygamber olduğunu bildiklerinden dolayı onun haktan başka birşey söylemeyeceğini ve haktan başka bir emir vermeyeceğini de bilirler.
İkincisi, bazıları inkâr etse dahi onlar dinlerinde neshin câiz olduğunu bilmektedirler. Dolayısıyla kıblenin değiştirilmesinin câiz olduğunu da biliyorlar demektir.
"Allah onların yaptıklarından gafili değildir." Bu âyetin anlamına dair açıklamalar daha önceden(el-Bakara, 2/74. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
İbn Amir ve Hamza ile el-Kisaî, kitap ehline ya da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetine hitaben. (...........): Yaptıklarınızdan, şeklinde okumuşlardır. Her iki okuyuş şekline göre de bu, şanı yüce Allah'ın kulların amellerini (karşılıksız bırakmayıp) ihmal etmeyeceğini, onlardan gafil olmadığını bildirmektedir. Bunda tehdid anlamı da vardır.
Diğer kıraat İmâmları ise "ya" ile okumuşlardır. Meal de buna göredir.
145
Yemin olsun ki sen kendilerine kitap verilenlere her âyeti getirsen onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. Onlar da biri diğerinin kıblesine uymazlar. Yemin olsun ki sana gelen bunca ilimden sonra onların hevalarına uyarsan, o zaman muhakkak zulmedenlerden olursun.
"Yemin olsun ki sen kendilerine kitap verilenlere her âyeti getirsen onlar yine senin kıblene uymazlar." Çünkü hak kendileri için apaçık belli olduktan sonra kâfir olmuşlardır ve âyetler yani alâmetler ve belgeler onlara fayda vermez.
"Kıble"nin teksir (kırık) çoğulu: "Kıbelun" şeklinde, salim müennes olarak "kibilâtun" şeklinde gelir. Kabilâtun şeklinde de olur, "kıblâtun" şeklinde de olur.
Burada
" Yemin olsun ki... sen" edatının cevabı Eğer" edatına cevap şekilde gelmiştir. Halbuki bunun cevabının geniş ve meydana gelen bir işle olması gerekir. Birincisinin cevabı ise gelecek ifade eden şekilde gelir. Buna dair el-Ferrâ' ile el-Ahfeş şu açıklamayı yapmışlardır: edatı için uygun gelen ifadelerle cevap verilmesi anlamının
"getirsen" şeklinde olduğundandır. Edatına ise geçmişte olan bir kiple cevap verilebilir. Biri ötekinin yerine kullanılabilir. Mesela: Sen iyilik yaparsan sana da iyilik yapılır" demek mümkündür. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Eğer Biz bir rüzgâr göndersek onlar da arkasından onu (ekini) sararmış görürler..." (er-Rum, 30/51) Bunun anlamı ise: Eğer bir rüzgâr gönderse idik., şeklindedir.
Ancak Sîbeveyh onlardan farklı olarak şöyle demektedir: kelimesinin anlamı in anlamından farklıdır. Dolayısıyla biri ötekinin yerine geçmez. Bu âyet-i kerimedeki bu bölümün anlamı: "Sen kendilerine kitap verilenlere her âyeti getirsen dahi onlar yine senin kıblene uymazlar" şeklindedir. Ancak el-Ahfeş ile el-Ferrâ''ya göre: "Getirseydin.. uymazlardı" anlamına gelir. Sîbeveyh der ki:
"Eğer Biz bir rüzgâr göndersek onlar da arkasından onu sararmış görürlerse, bundan sonra da muhakkak kâfir olurlar." (er-Rum, 30/51) yani kâfir olmaya devam eder giderler, şeklindedir.
"Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin." Bir haber olmakla birlikte emir anlamını ihtiva etmektedir. Sakın böyle bir şeye yanaşma, demektir.
Bundan sonra yahudilerin hıristiyanların kıblelerine, hıristiyanların da yahudilerin kıblelerine uymayacaklarını haber vermektedir. es-Süddî ve İbn Zeyd böyle demişlerdir. Bu, onların kendi aralarındaki ayrılıkları, birbirlerine sırt çevirdikleri ve sapık olduklarını bildirmektedir.
Bazıları da şöyle demiştir: Bunun anlamı şöyledir: Onlardan İslâm'a girip de sana tabi olan, hiçbir zaman İslâm'a girmeyecek olanın kıblesine uyacak değildir. İslâm'a girmeyen de müslüman olanın kıblesine uyacak değildir. Ancak birinci açıklama şekli daha doğru görülmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Yemin olsun ki sana gelen bunca ilimden sonra onların hevalarına uyarsan o zaman muhakkak zulmedenlerden olursun." Burda hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a olmakla birlikte asıl maksat hevasına uyması ve hevasına uyduğu için zalim olması mümkün olan ümmetine mensup kimselerdir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın zalim olmasını gerektirecek herhangi bir iş yapması mümkün değildir. O halde bu âyet, ümmetinin kastedildiği şekilde açıklanır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) masumdur ve ondan böyle bir işin kesinlikle sadır olmayacağını biliyoruz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hitap edilmesi bu işin ne kadar büyük olduğunu göstermek içindir ve bu şekilde hitap, ona indirildiğinden dolayıdır.
"Hevâlar (ehvâ)" hevâ kelimesinin çoğuludur. Buna dair açıklamalar da
"bunca ilimden sonra" âyetine dair açıklamalar da daha önceden (120. âyet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Burada tekrarlamanın anlamı yoktur.
146
Kendilerine kitap verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Öyle iken içlerinde bir grup bilip durdukları halde yine de hakkı gizlerler.
"Kendilerine kitap verdiklerimiz onu öz oğulları gibi tanırlar." Bu cümle bir haber cümlesidir. Diğer taraftan bir önceki âyet-i kerimede geçen "zulmedenlerin sıfatı olması ve "tanırlar"ın da hal olması mümkündür. O takdirde meal şöyle olur: "... O zaman muhakkak onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıkları halde: kendilerine kitap verdiğimiz zâlimlerden olursun."
Yani onlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın nübüvvetini ve risaletinin doğruluğunu tanıdıkları halde (zulmedenlerden olurlar). Bunu Mücâhid, Katâde ve başkaları söylemiştir.
Şöyle de denilmiştir: Bunlar kıblenin Beytu'l-Makdis'ten Ka'be'ye doğru döndürüldüğünün hak olduğunu bilirler. Bu açıklamayı da İbn Abbâs, İbn Cübeyr, er-Rabi' ve yine Katâde yapmıştır.
İnsanın kendi nefsi kendisine daha yakın olduğu halde özellikle oğulların tanınmasının sözkonusu edilmesi, insanın bir zaman gelip kendisini tanıyamayacağının sözkonusu olması, fakat çocuğunu tanımayacağı bir zamanın gelmeyeceği dolayısıyladır.
Rivâyete göre Hazret-i Ömer, Abdullah b. Selam'a şöyle demiş: Sen gerçekten oğlunu tanıdığın gibi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı tanıyor musun? O şu cevabı verir: Evet, hatta bundan da öte. Allah semasındaki eminini yeryüzündeki eminine niteliklerini belirterek gönderdi ve ben de onu bu nitelikleriyle tanıdım. Oğluma gelince annesinin neler yaptığını bilemiyorum.
"Öyle iken içlerinden bir grup bilip durdukları halde yine de hakkı" yani Mücâhid, Katâde ve Husayf’a göre Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı
"gizlerler." Az önce belirttiğimiz şekilde Ka'be'ye yönelmeyi gizlerler, şeklinde de açıklanmıştır.
"Bilip durdukları halde" âyeti inadı küfrün sıhhati (böyle bir küfür türünün sözkonusu edilmesinin yerinde olduğu) hususunda açık bir delildir.
"Onlar, kalpleri bunlara inandığı halde zulümleri ve büyüklenmeleri sebebiyle onları inkâr ettiler." (en-Neml, 27/14);
"İşte o tanıdıkları kendilerine geldiğinde onu inkâr ettiler." (el-Bakara, 2/89) âyetleri de bunu andırmaktadır.
147
Hak Rabbindendir. O halde sakın şüphe edenlerden olma.
"Hak" yani Ka'be'ye yönelmek
"Rabbindendir". Yahudilerin kendi kıblelerine dair bildirdikleri değildir. Ali (radıyallahü anh)'ın buradaki
"el-Hak" kelimesini bir önceki âyetin sonunda yer alan
"bilip durdukları halde" ile mansub okumuştur. Yani: Onlar Rabbinden gelen hakkı bilirler. Bu kelimenin "hakka sıkı sıkıya bağlı kal" takdiriyle mansub olması da mümkündür.
Merfu olması ise mübteda veya bir mübteda takdirine göredir. O zaman: O, haktır, Rabbinden gelmiştir, anlamında olur. Ya da bir fiil takdir etmek de mümkündür. Yani hak sana Rabbinden gelmiştir. en-Nehhâs der ki: Enbiya Sûresi'nde yer alan:
"Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler de onlar yüzçeviricidirler. " (el-Enbiya, 21/24) âyetindeki "el-Hak" kelimesini mansup olmaktan başka türlü okuyan bir kimsenin olduğunu bilmiyoruz. Aralarındaki fark ise Bakara Sûresi'ndeki bu âyet-i kerîme bir âyet başlangıcıdır, Enbiya Sûresi'ndeki ise böyle değildir.
"O halde sakın şüphe edenlerden olma." Burada hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a olmakla birlikte maksat onun ümmetidir. Bir kimseye kimi zaman yakîn kimi zaman şüphe gelse ve biri ötekini bertaraf edecek olsa bu kökten (imtira) gelen kelimeler kullanılır, elmira' da buradan gelmektedir. Çünkü taraflardan her birisi ötekinin sözünden şüphe etmektedir. Birşey hakkında "imtira" ise şüphe etmek demektir. "Teman" de bu şekildedir.
Taberî "el-mumterin"in "şüphe edenler" demek olduğuna delil olmak üzere el-A'şâ'nın şu beyitini nakletmektedir:
"(Kendilerini dürterken koşup koşmayacakları hususunda) şüphe eden (binici)lerin(in) bacaklarına, -serap görüldüğünde-
Güzel koşularla memeden sağılan süt gibi cevap verirler."
İbn Atiyye der ki: Taberi bu hususta yanılmıştır. Çünkü Ebû Ubeyde ve başkaları şöyle demiştir: Beyitte geçen "el-mumterîn", atlarının koşmasını süt sağıyormuşçasına atlarını koşsun diye topuklayanlar demektir. Beyitte Taberi'nin dediği şekilde "şüphe" anlamı yoktur.
Derim ki: Hayır, bunda "şüphe" anlamı vardır. Çünkü, bincinin atını alışageldiği şekilde koşacak mı koşmayacak mı, deneme maksİsmi ile topuklaması anlamına gelme ihtimali de vardır, demek maksadıyla atını bu şekilde topuklamak, ya atının başına bir iş gelip gelmediğini öğrenmek ya da ne kadar koşabildiğim anlamak maksadıyla satın aldığı sırada olur. el-Cevherî der ki Kamçı ya da başka bir şey ile atın koşmasını anlamak kasdıyla vurmak, demektir.
İsmi el-miryetu veya el-muryetu şeklinde gelir. Dişi devenin memeleri süt versin diye sıvazlandığı vakit de bu kökten gelen kelime kullanılır. Sütünün geldiğini ifade etmek için ise (........) denilir. Bunun ismi ise yalnız "el-miryetu" ...diye gelir ve "el-muryetu" şeklindeki söyleyişi yanlıştır.
"el-miryetu" şüphe demektir. Ötreli okunduğu da olur. Bu âyet-i kerimede bu kelime her iki şekilde de okunmuştur.
148
Herkesin bir yönü vardır. O yüzünü ona doğru döndürür. Öyle ise siz de hayırda birbirinizle yarışın. Nerede olursanız Allah tümünüzü biraraya getirir. Şüphesiz Allah herşeye kadirdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Herkesin Bir Kıblesi Vardır:
"Herkesin bir yönü vardır." Viche: Yön (yüzyüze gelmek anlamına gelen) muvâcehe'den gelmektedir. Viche, cihet ve vech aynı anlama gelir. Burada maksat kıbledir. Yani onlar senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uymazsın. Haklı veya hevasına dayanarak, herkesin bir kıblesi vardır.
2- Herkes Kendi Kıblesine Yönelir:
"O, yüzünü ona doğru döndürür." Buradaki
"o" zamiri
"herkes" lâfzına aittir, onun anlamına değildir. Çünkü bu zamir anlama ait olsaydı şöyle demek gerekirdi: "Onlar yüzlerini ona doğru döndürürler." Buradaki âyetin anlamı ise: O kendi yüzünü ve şahsını oraya döndürür. Yani her bir din mensubunun bir kıblesi vardır. O kıbleye sahip olan kişi kendi kıblesine yüzünü döndürür. Bu, er-Rabi', Atâ ve İbn Abbâs'ın görüşüdür.
Ali b. Süleyman ise şöyle demektedir: "Yüzünü ona doğru döndürür." Yani ona doğru yönelir. İbn Abbâs ve İbn Âmir meçhul olarak "o ona doğru döndürülür" anlamında şeklinde okumuşlardır. Bu kıraate göre zamir tek kişiye ait olur. Yani insanlardan her bir kimsenin bir kıblesi vardır. Ve her bir kişi o kıblesine göre döndürülür. Bu açıklamayı da ez-Zeccâc yapmıştır.
Çoğunluğun okuyuşuna göre "o" zamirinin - daha önce zikredilmemiş olmakla birlikte - yüce Allah'a ait olması da muhtemeldir. Çünkü bu işin failinin Allah olduğu bilinen bir husustur. Anlamı şöyle olur: Her bir din sahibinin bir kıblesi vardır. Allah o din sahibi kimseyi o kıbleye döndürür. (Dönmesini emreder).
Taberî'nin naklettiğine göre bazıları :" Her cihete döndüren odur" şeldinde okumuşlardır.
İbn Atiyye der ki: Taberî bu okuyuşu hatalı görmekle birlikte uygun ve açıklanabilir bir kıraattir. Yani sizler Allah’ın sizi döndürdüğü her yöne doğru (dönünüz) ve hayırlarda yarışınız. Bununla öteki arasında fark gözeterek, size emrettiği şeylere itiraz etmeyiniz. Yani her hususta size düşen, itaat etmekten ibarettir.
Burada "öyle ise siz de hayırlarda birbirinizle yarışınız" emrinden önce "herkesin bir yönü vardır" âyetinin gelmesi dönülen yöne verilen önemden dolayıdır. Nitekim mef'ûl de bu sebepten dolayı daha önce gelir.
Ebû Amr ed-Dâni, bu kıraatin İbn Abbâs'dan nakledildiğini belirtmektedir. "Viche" kelimesinde "vâv" harfinin salim bir harfmiş gibi kalması, '"ıde:vaad" ile "zine: ağırlık, tartı" kelimelerinden farklı olması ve "cihet" kelimesinin zarf, diğerlerinin mastar oluşundan dolayıdır.
Ebû Ali (el-Fârisî) der ki: Bazıları, bunun kıyasa aykırı okrak istisna kabilinden salim (harf-i illetsiz) bir kelime imiş gibi kullanıldığı ve mastar olduğu kanaatindedir.
Bazılarının kanaatine göre ise, bu kelime isimdir, mastar değildir. Ebû Ali'den başkalarına göre mastar kullanılmak istenirse "cihet" şekli kullanılır. Bazan zarf olarak da bu şekil kullanılabilir.
3- Hayırlarda Yarış ve Namazın İlk Vaktinde Kılınması:
"Öyle ise siz de hayırlarda birbirinizle yarışın." Yani yüce Allah'ın size emretmiş olduğu Beytu'l-Haram'a doğru yönelmekte acele ediniz. Her ne kadar bu âyet, genel olarak bütün itaatleri yapmak için eli çabuk tutmayı teşvik anlamını ihtiva etmekte ise de, âyet-i kerimelerin konu ile ilgili akışı dolayısıyla maksat, sözü geçen kıbleye yönelmektir. Bunun anlamı ise -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- namazın, vaktinin başlarında kılınması hususunda eli çabuk tutmaktır.
Nesâî'nin Ebû Hüreyre'den rivâyetine göre Resûlüllah (s. a) şöyle buyurmuştur: "Namazı vaktinin erken saatlerinde kılan kimsenin misali, bir deve kurban edene benzer. Ondan sonra kılanın misali, bir inek kurban edene benzer. Ondan sonra namaz kılanın misali bir koç kurban edene benzer. Ondan sonra kılanın misali ise bir tavuk tasadduk edene benzer. Ondan sonra kılanın misali ise bir yumurta tasadduk edene benzer." Buhârî, Cumua 4; Müslim, Cumua 10; Ebû Davûd Tahâre 127; Nesâî, Cumua 13; Tirmizî, Cumua 6; Muvatta’'' Cumua 1; Müsned, II, 460.
Darakutnî de Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sizden herhangi bir kimse namazı vakti içinde kılmakla birlikte, vaktin ilk girdiği sıralarında (kılmadığından) kendisi için ailesinden ve malından daha hayırlı olan şeyleri terketmiş olur." Darakutnî, I, 248.
Bunu Mâlik Yahya Said'in sözü olarak nakletmiştir. Muvatta’'', Vukût 23.
Yine Darakutnî İbn Ömer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Amellerin en hayırlısı vaktinin başlarında kılınan namazdır." Darakutnî, I, 247.
İbn Mes'ûd'dan gelen rivâyette ise "ilk vakitte kılınan namazdır" anlamındadır. Darakutnî, I, 247.
Yine Darakutnî İbrahim b. Abdülmelik'ten o Ebû Mahzure'den, o babasından o dedesinden şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Vaktin başlangıcı Allah'ın rızası, vaktin ortası Allah'ın rahmeti, vaktin sonu ise Allah'ın affıdır." Darakutnî, I, 250.
İbnu'l Arabî de şunları eklemektedir: Ebû Bekr dedi ki: Allah'ın razı olmasını biz Allah'ın affından daha çok severiz. Çünkü Allah ihsan edicilerden razı olur. Affetmesi ise kusurlular hakkındadır. Şâfiî'nin tercih ettiği görüş de budur. Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: Vaktin sonu daha faziletlidir. Çünkü vücub zamanı odur. İmâm Mâlik ise konuyla ilgili etraflı açıklamalarda bulunmuştur: Sabah ve akşam namazının vakitlerinin ilkinde kılınmaları daha faziletlidir. Sabahın ilk vaktinde kılınışının daha faziletli oluşu Hazret-i Âişe (r. anha)'dan gelen şu rivâyet dolayısıyladır. "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah namazını kılar, ondan sonra da kadınlar örtülerine bürünmüş oldukları halde namazdan dönerlerdi de alacakaranlıktan dolayı tanınmazlardı." Buhârî, Mevâkît 27, Ezan 163; Müslim, Mesâcid 230-232; Ebû Dâvûd, Salât 8; Tirmizî, Salât 2; Nesâî, Mevâkît 25, Sehv 101; Dârimî, Salât 20; Müsned, VI, 33, 37 v.s.
Akşam namazının ilk vaktinde kılınışının sebebi ise Seleme b. el-Ekvâ'dan gelen şu Hadîs-i şerîftir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) güneş batıp da perdenin arkasına saklandığında akşam namazını kılardı. Müslim, Mesâcid 216. Bu iki hadisi de Müslim rivâyet etmiştir.
Yatsı namazına gelince İmâm Mâlik'e göre bunun sonraya bırakılması gücü yeten kimse için daha faziletlidir. İbn Ömer'in şöyle dediği rivâyet edilmektedir. Bir seferinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı yatsı namazını kıldırmak üzere bekleyip durduk. Gecenin üçte biri veya daha fazlası geçtikten sonra yanımıza çıkıp geldi. Aile halkındaki bir durum ile mi uğraştı, yoksa başka bir durum mu vardı, bilemiyoruz. Yanımıza çıktığında şöyle dedi: "Sizler öyle bir namazı bekliyorsunuz ki sizin dışınızda herhangi bir din mensubu bu namazı beklemez. Ve eğer ümmetime bu ağır gelmeyecek olsaydı (her zaman) bu saatte onlara namaz kıldırırdım." Müslim, Mesâcid 220; ayrıca bk. Buhârî, Mevâkît, 24, 25. Buhârî'de de Enes (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yatsı namazını gece yarısına kadar te'hir etti, sonra namaz kıldı., dedi ve hadisin geri kalan kısmını nakletti. Buhârî, Ezan 156. Yatsı namazının tehirine dair hadislerin yerleri için bk. el-Mu'cemu'l-Mufehres li Elfâzi'l-Hadis, I, 31.
Ebû Berze der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yatsı namazını geciktirmeyi severdi. "Yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmekten çekinmezdi" şeklinde: Buhârî, Ezan 104
Öğle namazına gelince bu namaz gaflet halinde iken gelir insanları bulur. O bakımdan gerekli hazırlıklarını yapıp bir araya toplanabilecekleri bir zamana kadar geciktirilmesi müstehaptır. Ebû'l Ferec der ki: Mâlik dedi ki: Aşırı sıcak zamanlarında öğle namazı dışında, bütün namazlarda vaktin ilki daha faziletlidir. İbn Ebi Uveys de der ki: Mâlik zeval esnasında öğle namazının kılınmasını mekruh görürdü. Fakat bundan sonra kılınmasını uygun görür ve şöyle derdi: İşte o vakit namaz kılmak, Hâricîlerin namazıdır.
Buhârî'nin Sahih'iyle Tirmizî'nin Süneni'nde Ebû Zer el-Gıfarî'den şöyle dediği nakledilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bir seferde bulunuyor idik. Müezzin öğle namazına ezan okumak istedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: Havanın serinlemesini bekle, dedi. Daha sonra yine ezan okumak istedi yine Hazret-i Peygamber ona: Havanın serinlemesini bekle dedi, Nihayet bizler tepelerin gölgelerini gördük. Bu sefer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Aşırı sıcak cehennemin ateşinin kızmasından dolayıdır. O bakımdan sıcak olduğu takdirde siz de namazı serin vakitlere bırakınız." Buhârî, Mevâkît 10, Ezan 18; Ebû Dâvûd, Salât 4; Tirmizî, Salât 5; Müsned, V, 155, 162, 176
Müslim'in Sahih'inde de Enes'ten rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) öğlen namazını güneş zevale erdi mi (batıya doğru kaydı mı) kılardı.
Her iki hadisi bir arada şöylece telif edebiliriz: Enes'in rivâyeti, hava serin ise acele ettiğini ortaya koyarken; sıcak olduğunda Hazret-i Peygamber namazı serin vakte bırakırdı şeklinde anlaşılır.
Ebû Îsa et-Tirmizî der ki: "İlim ehlinden kimisi fazla sıcak olduğu takdirde öğlen namazının geciktirilmesini tercih etmiştir. Bu aynı zamanda İbn el-Mübarek, Ahmed ve İshak'ın da görüşüdür.
İmâm Şâfiî de der ki: Eğer mescid halkı uzaktan geliyor ise öğlen namazının serin bir vakte bırakılması uygundur. Tek başına namaz kılan ile kendi mahalle mescidinde namaz kılan kimse için daha çok sevdiğim husus aşırı sıcakta namazı sonraya bırakmamasıdır.
Ebû Îsa der ki: İleri derecede sıcak olduğu takdirde öğle namazının geciktirilmesi görüşünü kabul edenlerin görüşüne uymak daha uygun ve daha yerindedir. Şâfiî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun)'ın kabul ettiği uzaktan gelen kimseler ile insanlara zorluk dolayısıyla uygun gördüğü ruhsata gelince; Ebû Zer (radıyallahü anh)'ın rivâyet ettiği hadiste Şâfiî'nin dediğinin aksine delalet eden ifadeler vardır. Ebû Zer der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bir yolculukta bulunuyor idik. Bilal öğle namazı için ezan okudu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Ey Bilal serinleyinceye kadar bırak sonra (yine) serinleyinceye kadar bırak" dedi. Eğer durum Şâfiî'nin kabul ettiği gibi olsaydı böyle bir vakitte namazı serinleyinceye kadar bırakmanın bir anlamı olmazdı. Çünkü yolculuk esnasında bir arada bulunuyorlardı ve ayrıca uzaktan namaza gelmelerine ihtiyaçları yoktu." Tirmizî, Salât 5'te 157 nolu hadisten sonraki açıklamaları.
İkindi namazına gelince onun erken kılınması daha faziletlidir.
Bizim mezhebimize göre cemaatin toplanması ümidiyle namazın geciktirilmesi erken kılınmasından daha faziletli olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Çünkü cemaatin ne kadar faziletli olduğu bilinen bir husustur. Vaktin başının fazileti ise pek bilinmemektedir. Bilinen bir hususun elde edilmeye çalışılması ise daha uygundur. Bunu İbnu'l-Arabî böyle demiştir.
4- Kıyâmet Günü Hepimizi Toplayacaktır:
"Nerede olursanız Allah tümünüzü" kıyâmet gününde
"biraraya getirir."
Bundan sonra yüce Allah kendi zatını herşeye kadir olmakla nitelendirmektedir. Çünkü böyle bir niteleme, ölümden ve çürümekten sonra tekrar diriltmektan söz etmek için tam bir münasebet (uygunluk) arzetmektedir.
149
Her nereden çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Elbette ki bu, Rabbinden gelen bir haktır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
Âyetin tefsiri için bak:150
150
Her nereden çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram'a döndür. Siz de her nerede olursanız yüzlerinizi onun tarafına döndürün. Tâ ki aralarında -zulmedenlerin dışında- insanların size karşı bir delilleri kalmasın. O halde onlardan korkmayın, Benden korkun ve tâ ki size olan nimetimi tamamlayayım; siz de hidâyete kavuşmayı ümit edebilesiniz.
"Her nereden çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram'a döndür." 149. âyet kısmen 150. âyete, kısmen de daha önce geçen 144. âyetin son bölümlerine benzediğinden ayrıca tefsir edilmemiştir. Bu âyetin Ka'be'ye yönelme emrini pekiştirmek ve bu hususa verilen önemi belirtmek için geldiği söylenmiştir. Çünkü kıblenin değiştirilmesi onlara gerçekten ağır gelmiştir. Burada emir bir daha pekiştirilerek insanlara bu işe verilen önemi göstermek istemiş ve böylelikle bu işin onlara daha hafif gelmesi ve huzur içerisinde bunu kabul etmeleri sağlanmak istenmiştir.
Bir diğer görüşe göre ise birinci emirden kasıt, sen yüzünü Ka'be tarafına doğru çevir yani Ka'be'nin karşısında namaz kıldığın takdirde onu gör ve bizzat kıblen ona doğru olsun, anlamındadır. Bundan sonra da:
"Siz de her nerede olursanız" ey müslümanlar, Medine'de ve Medine dışındaki sair mescidlerde nerede olursanız olun,
"yüzlerinizi onun tarafına döndürün" diye buyurulmuştu. Bundan sonra da
"Her nereden çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram'a doğru döndür" diye buyurmaktadır. Bu da yolculuk halinde Ka'be'ye yönelmenin vücubunu ifade eder.
İşte bu, yeryüzünün dört bir yanında nerede bulunulursa bulunulsun Ka'be'ye yönelme emrini ifade etmektedir.
Derim ki: Bu görüş birincisinden daha güzeldir. Çünkü bununla her bir âyetin belli bir faydaya, belli bir anlama işaret ettiğine dair bir yorum vardır.
Darakutnî'nin rivâyetine göre Enes b. Mâlik şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yolculukta bulunup da bineği üzerinde bulunduğu halde namaz kılmak istedi mi kıbleye doğru yönelir, tekbir alır sonra da bu haliyle bineği hangi tarafa dönerse yine namazına devam ederdi. Bu hadisi Ebû Dâvûd da rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Sefer 8; Dârakutnî, I, 396.
Şâfiî, Ahmed ve Ebû Sevr de bu görüştedir.
İmâm Mâlik'in görüşüne göre kıbleye yönelmesi gerekmez. Çünkü İbn Ömer'den gelen hadiste şöyle dediği belirtilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'den Medine'ye doğru gelirken bineği üzerinde namaz kılardı. İbn Ömer der ki: İşte:
"Bundan dolayı nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır." (el-Bakara, 2/115) âyeti buna dair nazil olmuştur. Müslim, Salâtu'l-Müsâfirin 33.
Açıklamalar ise önceden geçmiş bulunmaktadır. Bk. el-Bakara, 2/115. âyet 3. başlık.
Derim ki: Her iki hadis arasında herhangi bir tearuz (çatışma) sözkonusu değildir. Çünkü bu tür hadisler mutlak ve mukayyed kabilindendir. Şâfiî'nin görüşü de daha uygundur. Bu konuda Enes'ten gelen Hadîs-i şerîf de sahihtir.
Rivâyet edildiğine göre Ca'fer b. Muhammed'e Kur'ân-ı Kerîm'de kıssaların tekrarlanmasının ne anlam ifade ettiği sorulur o da şöyle der: Yüce Allah bütün insanların Kur'ân-ı Kerîm'i ezberleyemeyeceğini bildiğinden dolayıdır. Eğer aynı kıssa tekrarlanmamış olsaydı bazı insanların bunu bilmeleri bazılarının da bilmemeleri sözkonusu olurdu. Böylelikle bu kıssanın Kur'ân-ı Kerîm'i kısmen ezberleyenler tarafından da bilinmesi için tekrarlanmıştır.
"Tâ ki aralarında zulmedenlerin dışında insanların size karşı bir delilleri kalmasın." Mücâhid der ki: Burada sözü geçen zulmedenler Arap müşrikleridir. Onların ileri sürdükleri delil ise: Sen bizim kıblemize geri döndün şeklinde idi. Bu sözlerine:
"De ki: Doğu da batı da Allah'ındır" âyeti ile (el-Bakara, 2/142) cevap verilmiştir.
Şöyle de denilmiştir:
"Tâ ki aralarından zulmedenlerin dışında insanların size karşı bir delilleri kalmasın" âyetinin anlamı şöyledir: Onlar sizlere: Ka'be'yi görmediğiniz halde Ka'be'ye yönelmekle emrolundunuz, diyemesinler. Çünkü yüce Allah:
"Siz de her nerede olursanız yüzlerinizi O'nun tarafına döndürün" diye buyurunca ileri sürebilecekleri delil de ortadan kalkmaktadır.
Ebû Ubeyde der ki: "Burada yer alan : Dışında, kelimesi "vav" anlamındadır. Yani; Ve tâ ki zulmedenlerin de size karşı bir delilleri kalmasın anlamındadır. Bu "vav" anlamına gelen bir istisnadır. Şairin şu sözleri de bu türdendir:
"Medine'de bir tek evden başka ev yoktur
Halifenin evi, Mervan'ın evi dışında."
Burada şair, Medine'de halifenin eviyle Mervan'ın evi dışında ev yoktur, demek istemiştir. Yüce Allah'ın:
"Ancak îman edip salih amel işleyenler müstesna, onlar için kesintisiz bir ecir vardır." (et-Tin, 95/6) âyeti hakkında da böyle denilmiştir. Yani îman edip salih amel işleyenler için... vardır.
ez-Zeccâc ise bu görüşün tutarsız olduğunu belirterek şunları söylemiştir: Böyle bir açıklama nahiv bilginlerince ileri derecede hatalı görülmüştür ve bu açıklamaya göre kelimelerin anlamları iptal edilmektedir. Bu açıklamaya göre istisna edatı ile ondan sonrasının ayrıca zikredilmesine gerek yoktur. Bunlara göre bu istisna birinci türden değildir (istisna munkatı'dır). Zulmedenler, işte onlar size karşı delil getirmeye kalkışırlar, demektir. Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Yani Allah sizlere kıble hususunda nasıl delil getireceğinizi:
"Herkesin bir yönü vardır, o yüzünü ona doğru döndürür." (el-Bakara, 2/148) âyeti ile göstermiş bulunmaktadır ki;
"İnsanların size karşı bir delilleri kalmasın". Bundan tek istisna ise, kendisi için bu husus açıklık kazanmış olmasına rağmen haksızlık yaparak aklı sıra delil getirmeye kalkışan zâlimlerdir.
Nitekim günlük konuşmamızda şöyle dediğimiz olur: Senin bana karşı zulmün veya bana zulmetmenin dışında getirebileceğin bir delilin yoktur. Bunun anlamı ise: Senin ileri sürebilecek hiçbir delilin yoktur, fakat sen bana zulmediyorsun, şeklindedir. Burada karşı tarafın zulmüne "delil" adının verilmesi zulmü delil diye gösterenin, çürük olmasına rağmen, ona "delil" ismini vermesinden dolayıdır.
Kutrub da der ki: Bu âyetin anlamı şöyle olabilir: Tâ ki insanların sizlere karşı -zulmedenlere karşı olması müstesna- ileri sürebilecek herhangi bir delilleri olmasın. Buna göre "zulmedenler" anlamındaki ism-i mevsul, "sizler" anlamındaki zamirden bedel olur.
Kimisi de buradaki istisna muttasıl bir istisnadır, demiştir. Bu anlamı verecek açıklamalar İbn Abbâs'tan ve başkalarından nakledilmiştir. Taberî de bu açıklamayı tercih eder ve şöyle der: Yüce Allah kıbleye yönelmeleri hususunda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve onun ashabına karşı herhangi bir kimsenin ileri sürebileceği bir delilinin olamayacağını belirtmektedir. Yani tutarsız ve çürük delil getirme dışında hiçbir kimsenin size karşı ileri sürebileceği bir delili yoktur. Onların bu tutarsız delilleri ise: Ne diye kıblelerinden döndüler, Muhammed dininde hayrete düştü, o bizim kıblemize ancak bizim ondan daha çok hidâyet üzere oluşumuzdan dolayı yönelmiştir ve buna benzer ancak bir putperestin yahut bir yahudi ya da bir münafikın söyleyebileceği türden sözlerdir.
Hüccet (delil); burada davalaşmak ve tartışmak anlamına gelen delil getirmek demektir. Yüce Allah bu davranışa "hüccet" ismini vermekte ve zâlimler tarafından haksızca ileri sürüldüğünden dolayı da bunun tutarsız olduğunu hükme bağlamaktadır.
İbn Atiyye der ki: Buradaki istisnanın munkatı' bir istisna olduğu da söylenmiştir. Munkatı' istisna olabilmesi için "insanlar" ile yahudilerin kastedilmesi daha sonra Arap kâfirlerin istisna edilmesi gerekir. Şöyle buyurmuş gibi olur: Fakat zulmedenler size karşı delil getirirler (tartışırlar). Ancak burada "aralarından" diye buyurulmuş olması böyle bir açıklamayı reddetmektedir. Bunun anlamı şudur: Fakat zulmedenler -bunlardan kasıt ise, Muhammed tekrar bizim kıblemize geri döndü, ileride bütünüyle bizim dinimize dönecektir, şeklindeki sözleri söyleyen Kureyş kâfirleridir- size karşı delil getirmeye kalkışırlar, demektir. Bunun kapsamına ise bu husus hakkında yahudilerin dışında ileri geri konuşan herkes girmektedir.
İbn Abbâs ile Zeyd b. Ali ve İbn Zeyd, hemze'yi üstün ve lâm'ı şeddesiz diye okumuşlardır. Buna göre burası yeni bir söz başlangıcı olur. O takdirde "zulmedenler" bir ibtida olur. (Anlamı da: Dikkat edin, zulmedenler..." Ya da bu iğra anlamına gelir. O takdirde " .... ler" mukadder bir fiil ile mansub olur. (Mesela: Onlardan zalim olanlara karşı dikkatli olunuz, anlamına gelir).
"O halde onlardan" yani insanlardan
"korkmayın, Benden korkun."
Haşyet, (korku); aslında sakınmaktan dolayı ortaya çıkan kalpteki bir huzurdur. Korku (havf) ise; kendisi sebebiyle organların çabuk hareket ettiği kalpteki bir korkudur. Onun sebebiyle organlar çabuklaştığından dolayı buna
"havf" ismi verilmiştir. Âyetin ifade ettiği anlam ise: Yüce Allah dışında kalan herkesin fakir ve küçük olduğunu belirtmektir. Ayrıca insanlara aldırış etmeyi bir kenara iterek yüce Allah'ın emrine riâyet etmeyi emretmektir.
"Ve tâ ki size olan nimetimi tamamlayayım." âyeti
"tâ ki aralarından..." âyetine atfedilmiştir. Bunu el-Ahfeş demiştir. (Meal de buna göre yapılmıştır.) Bunun atfolmayıp mübteda olarak merfu' durumunda olduğu, haberinin de gizli olduğu da söylenmiştir. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Size olan nimetimi tamamlamak üzere kıblemi de öğretmiş bulunmaktayım. Bu açıklamayı da ez-Zeccâc yapmıştır.
"Ni'metin tamamlanmasından kasıt ise doğru olan kıbleye yönelterek hidâyet vermektir. Cennete girmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Saîd b. Cübeyr der ki: Yüce Allah'ın kulu üzerindeki nimeti onu cennetine sokmadıkça tamam olmaz.
"Siz de hidâyete kavuşmayı ümit edebilesiniz." Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/2. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
151
Nitekim aranızdan sizden bir Rasûl gönderdik ki size âyetlerimizi okuyor, sizi tertemiz yapıyor, size Kitabı ve hikmeti öğretiyor ve size bilmediğiniz şeyleri de öğretiyor.
"Nitekim aranızda sizden bir Rasûl gönderdik...." âyetinde yer alan
"nitekim" gizli bir masdarın sıfatı durumundadır. Yani aranızda sizden bir rasûl gönderdiğimiz gibi üzerinizdeki nimetimi tamamlamak suretiyle eksiksiz bırakmayayım diye. Bu açıklama el-Ferrâ''ya aittir.
İbn Atiyye der ki: Bu husustaki görüşlerin en güzeli budur. Anlamı da şöyle olur: Aranızda sizden bir Rasûl gönderdiğimiz gibi, İbrahim (aleyhisselâm)'ın sünnetini açıklamak hususunda da üzerinizdeki nimetimi size tamamlayayım diye.
Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Aranızda sizden bir Rasûl gönderdiğimiz gibi, hidâyet bulasınız diye. Bu âyetin hal durumunda olduğu da söylenmiştir. Anlamı da şöyle olur: Bu halde üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım diye. Âyet-i kerimedeki benzetme ise, kıbledeki ni'metin risaletteki ni'met gibi olması ve emrolunan şeyin azametinin sözkonusu edilmesi, nimetin azameti ve büyüklüğü gibi olması ile ilgilidir.
Bir diğer görüşe göre bu âyette (ve bundan sonraki âyette) bir takdim ve bir te'hir vardır. Anlamı da şöyle olur: "Yani aranızda sizden bir rasûl gönderdiğimiz gibi, siz de beni zikredin" demek olur.
Bu açıklama şekli Hazret-i Ali'den rivâyet edilmiş olup ez-Zeccâc da bunu tercih etmiştir. Yani Biz sizin aranızda doğruluk ile bildiğiniz bir Rasûl gönderdiğimiz gibi Beni de tevhid ile ve onu tasdik etmek ile zikrediniz. Bu görüşe göre bir önceki âyetin sonunda durak yapmak caizdir.
Derim ki: Tirmizî'nin el-Hakim'in Kitabında tercih ettiği görüş de budur. Yani Ben size saymış bulunduğum bunca lütufları ihsan etmiş olduğum gibi, siz de şükrederek Beni anınız, Ben de üzerinizdeki nimetlerimi daha da artırarak sizi anayım. Çünkü bu şekilde anmanız Bana bir şükürdür ve Ben de şükrettiğiniz takdirde nimetlerimi daha çok artıracağıma dair size vaadde bulunmuşumdur. Bu ise yüce Allah'ın:
"Yemin olsun ki şükrederseniz elbette size (olan nimetlerimi) artırırım." (İbrahim, 14/7) âyetidir. Buna göre gerek bu âyet-i kerimedeki: Nitekim, gibi âyeti, gerek el-Enfal'deki:
"Rabbin seni., çıkardığı gibi" (el-Enfal, 8/5) ile el-Hicr Sûresi'nin sonlarında yer alan:
"Nitekim paylaştıranlara... indirmiştik" (el-Hicr, 15/7) âyetindeki bu edat ileride yeri gelince açıklanacağı üzere; kendisinden sonraki âyetler ile alakalıdır.
152
Öyle ise siz Beni zikredin. Ben de sizi zikredeyim ve Bana şükredin nankörlük etmeyin.
Âyetin tefsiri için bak:153
153
Ey îman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.
"Öyle ise siz Beni zikredin. Ben de sizi zikredeyim" âyeti bir emir ve onun cevabından ibarettir. Yapılan işe karşılık vermek (mücâzat) anlamı dolayısıyla (ikinci fiil) de cezmedilmiştir.
Zikr asıl itibariyle anılana karşı kalbin dikkatli olması ve uyanık bulunmasıdır. Dil ile anmaya zikir denilmesinin sebebi ise, kalb zikre delalet ettiğinden dolayıdır. Şu kadar var ki zikir, dil ile söyleme hakkında daha çok kullanılmaya başlandığından artık, o hatıra gelir olmuştur.
Âyet-i kerimenin anlamı şudur: Siz itaatle Beni anınız, Ben de sevap ve mağfiretle sizi anayım. Bu açıklamayı Saîd b. Cübeyr yapmıştır. Yine Saîd b. Cübeyr der ki: Zikir, Allah'a itaat etmektir. Allah'a itaat etmeyen kimse isterse pek çok teşbih getirsin, tehlil getirsin, Kur'ân okusun Allah'ı zikretmiş olmaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan da şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Allah'a itaat eden Allah'ı zikretmiş olur. İsterse kıldığı namazlar tuttuğu oruçlar, yaptığı hayırlar az olsun. Allah'a isyan eden kimse de Allah'ı unutmuş demektir. İsterse namazı, orucu, yaptığı hayırlar pek çok olsun." Bunu Ebû Abdullah Muhammed b. Huveyzimendad "Ahkâmu'l-Kur'ân" adlı eserinde zikretmektedir.
Ebû Osman en-Nehdî de der ki: Ben yüce Allah'ın bizi zikrettiği anın hangisi olduğunu biliyorum. Ona: Bunu nereden biliyorsun? diye sorulunca şu cevabı verir: Yüce Allah:
"Siz Beni zikredin; Ben de sizi zikredeyim" diye buyurmaktadır.
es-Süddî de der ki: Allah'ı zikreden her kulu mutlaka yüce Allah da zikreder. Allah'ı zikreden her bir mü’mini mutlaka yüce Allah rahmetiyle anar. Onu zikreden her bir kâfiri de mutlaka Allah azabıyla zikreder.
Ebû Osman'a: Biz Allah'ı zikrettiğimiz halde kalbimizde bunun lezzetini bulamıyoruz denince şöyle der: Organlarınızdan birisini kendisine itaat ile süsledi diye yüce Allah'a hamdediniz.
Zünnun el-Mısrî (Allah'ın rahmetrüzerine olsun) da der ki: Gerçek anlamıyla yüce Allah'ı zikreden bir kimse O'nun zikriyle birlikte herşeyi unutur. Allah da onun herşeyini koruma altına alır ve Allah onun için herşeyin bedeli olur. (Mükâfatını verir.) Muaz b. Cebel (radıyallahü anh) der ki: Âdemoğlunu Allah'ı zikretmekten çok Allah'ın azabından kurtaracak hiçbir amel yoktur.
Zikrin fazilet ve sevabına dair Hadîs-i şerîfler pek çoktur ve hadis İmâmları bunları kitaplarında rivâyet etmiş bulunmaktadır. İbn Mâce'nin Abdullah b. Büsr'den rivâyetine göre bedevî bir Arap Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle der: İslâm'ın hükümleri bana çok geliyor. Bana kendisine sımsıkı sarılacağım birşey bildir. Hazret-i Peygamber şöyle buyurur: "Aziz ve celil olan Allah'ın zikriyle dilin her zaman nemli olsun. (Allah'ı zikretmekten uzak durma)." İbn Mâce, Edeb 53; Tirmizî, Deavât 4; Müsned, IV, 188, 190.
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan da rivâyetle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetini kaydeder: Aziz ve celil olan Allah buyuruyor ki: "Kulum Beni zikredip Beni anarken dudakları kıpırdadıkça Ben kulum ile birlikteyim." İbn Mâce, Edeb 53, Zevâid'inden naklen. Buhârî, Tevhid 43'te Ebû Hüreyre'den muallak olarak zikretmektedir. Müsned, II, 540'da da Zevâid'de Muhammed b. Mus'ab'dan itibaren seneddeki raviler, İbn Mâce ile aynıdır. Ayrıca bk. İbn Hacer, Fethu'l-Bâri, XIII, 508-509.
Şanı yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler, Allah'ı çok çok zikredin." (el-Ahzab, 33/41) âyetini açıklarken konu ile ilgili daha geniş bilgiler ve bundan kastın bütün hallerde devam etmesi gereken kalp ile zikir olduğuna dair açıklamalar gelecektir.
"Ve bana şükredin, nankörlük etmeyin" âyetinde geçen Şükür, iyiliği bilmek ve bunu sözkonusu etmektir. Sözlükteki asıl anlamı açıkça ortaya çıkmak, zuhur etmek demektir. Buna dair açıklamalar (el-Bakara, 2/52. âyet 3 ve 4. başlıklarda) daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Kulun yüce Allah'a şükretmesi O'nu kendisine yaptığı lütuflar dolayısıyla övmesidir. Yüce Rabbin kula şükrü ise kendisine itaat ettiği için onu övmesidir. Şu kadar var ki kulun şükrü itaatlerde bulunmakla beraber, Rabbin ni'metlerini de dil ile söylemek, kalp ile ikrar edip kabul etmektir.
"Nankörlük etmeyin" âyeti nankörlüğü yasaklamaktadır. O bakımdan kelimenin sonundaki çoğul için kullanılan nün hazfedilmiştir. Buradaki nün ise mütekellim (birinci şahıs) nûn'udur. Sonundan (mütekellime ait) ya harfinin hazfedilmesi ise bir âyet başı (sonu) olduğundan dolayıdır. Kur'ân-ı Kerîm'in dışındaki hitaplarda hazfedilmemesi daha güzeldir. Benim sizin üzerinizdeki ni'metimi ve lütuflarımı inkâr etmeyiniz, demektir.
Burada küfür (nankörlük) nimetin örtülmesidir, yalanlamak değildir. Küfr'ün sözlük anlamına dair açıklamalar (el-Bakara, 2/6. âyette) ile sabır ve namaz ile yardım dilemeye dair açıklamalar (el-Bakara, 2/45. âyette) daha önceden geçmiş bulunmaktadır. O bakımdan bunları burada tekrarlamanın anlamı yoktur.
154
Allah yolunda öldürülenler için "ölüler" demeyiniz. Aksine onlar diridirler, fakat siz anlayamazsınız.
Bu, yüce Allah'ın bir başka âyet-i kerimede yer alan:
"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Aksine onlar Rableri katında diridirler. Rızıklanırlar..." (Âl-i İmrân, 3/169) âyetini andırmaktadır. Orada yüce Allah'ın izniyle şehitlere ve şehitlerin hükümlerine dair açıklamalar gelecektir.
İleride de açıklanacağı üzere yüce Allah ölümden sonra onları rızıklandırmak üzere dirilteceğine göre, kâfirleri de azablandırmak üzere diriltmesi mümkündür. Bu âyet bir bakıma kabir azabına da delildir. Şehitler ise yüce Allah'ın buyurduğu gibi diridirler. Yoksa bu diriltileceklerdir, anlamına gelmez. Çünkü böyle olsaydı şehitler ile başkaları arasında bir fark olmazdı. Çünkü herkes diriltilecektir. Buna yüce Allah'ın:
"Fakat siz anlayamazsınız" âyeti delildir. Mü’minler ise ölümden sonra tekrar diriltileceklerini bilirler, anlarlar.
"Ölüler" kelimesinin merfu gelmesi bir gizli mübteda dolayısıyladır.
"Aksine onlar diridirler" âyeti de bu şekildedir. Yani onlar ölüdürler, demeyin. Aksine onlar diridirler, şeklindedir. Burada
"demeyin" kelimesinin amel etmesi (i'rabını değiştirmesi) doğru olmaz. Çünkü bunlar arasında bir ilişki yoktur.
155
Yemin olsun ki sizleri (biraz) korku açlık, mallardan, canlardan mahsullerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!
"Yemin olsun ki imtihan edeceğiz" âyetinde geçen: Bela (imtihan); güzel de olabilir, kötü de olabilir. Bunun aslı mihnet (imtihan edilmek) dır. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/49. âyet, 13. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Anlamı: Yemin olsun ki -önceden de belirtildiği gibi; karşılığını vermek sözkonusu olsun diye ortaya çıkartmak anlamında- mücahidlerle sabredenleri bilinceye kadar sizleri imtihan edeceğiz.
Konu ile ilgili şöyle denilmiştir: Bu şekilde onların imtihan edilmeleri kendilerinden sonrakiler için bir alâmet olsun diyedir. Böylelikle onlar da hak kendileri için apaçık belli olunca bu imtihanlara sabrettiklerini bilsinler diye.
Yüce Allah'ın bü hususu onlara böyle bir sınamanın mutlaka gelip kendilerine isabet edeceğini yakînen bilsinler diye bildirmiştir. Bu suretle kendilerini böyle bir imtihana hazırlamış olurlar ve bu imtihan dolayısıyla sarsıntıya uğramaktan uzak kalırlar. Ayrıca bu âyette azimli olmaya ve insanın kendisini hazırlamasına karşılık yüce Allah'ın sevabını acilen verdiğine de işaret vardır, diye de açıklanmıştır.
"Biraz ": Çoğul anlamında tekil bir kelimedir. ed-Dahhâk bunu çoğul olarak ": Birtakım şeylerle" diye okumuş, ancak çoğunluk tekil olarak okumuştur. Yani biraz korku, biraz açlık ile... Daha veciz olmak üzere ikinci sefer bu kelime kullanılmamıştır.
"Biraz korku"; İbn Abbâs'ın açıklamasına göre düşman ve Savaş korkusu ile. Şâfiî de şöyle demiştir: Buradaki korku, yüce Allah korkusudur.
İbn Abbâs'ın görüşüne göre kuraklık ve kıtlık dolayısıyla meydana gelecek açlıkla; Şâfiî'ye göre ise ramazan ayındaki açlık ile olmak üzere "(biraz) açlık", kâfirlerle Savaşla uğraşıldığından bir görüşe göre malları telef eden türlü musibetlerle, Şâfiî'ye göre farz kılınan zekât ile
"mallardan", İbn Abbâs'a göre cihadda öldürmekle ve ölmekle, Şâfiî'ye göre türlü hastalıklarla "canlardan", Şâfiî'ye göre kişinin yavrusu ileride de belirtileceği üzere seleften gelen haberde varid olduğu gibi, kalbinin meyvesi olduğundan dolayı çocukların ölümüyle; İbn Abbâs'a göre ise bitkilerin azlığı ve bereketlerin kesilmesi ile
"mahsullerden eksiltmekle imtihan edeceğiz."
"Sab'redenlere" sabrın sevabını
"müjdele!"
Sabr'ın asıl anlamı hapsetmek, alıkoymaktır. Sevabı ise belli bir miktara bağlı değildir, buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/45'te) geçmiş bulunmaktadır. Fakat bu mükâfata ancak ilk sadme halinde gösterilen sabır ile ulaşılabilir.
Nitekim Buhârî, Enes (radıyallahü anh)'dan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Sabır ancak ilk sadme ile birlikte olur." Buhârî, Cenâiz 32, 43, Ahkâm 11. Bu hadisi Müslim, ondan daha geniş bir şekilde kaydetmektedir. Müslim, Cenâiz 14, 15. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 23; Tirmizî Cenâiz, 13, 64; Nesâî, Cenâiz 22; İbn Mâce, Cenâiz 55; Müsned, III, 130, 143, I, 375, 429, 451.
Yani sevabın kendisi sebebiyle oldukça büyüdüğü ve nefse ağır gelen sabır, ancak musibetin hücum ettiği ve sıcaklığını koruduğu esnada gösterilen dirençtir. Bu sabır kalbin metanetine ve sabır makamındaki sebatına delildir. Musibetin harareti geçtikten sonra herkes sabreder. İşte bu bakımdan şöyle denilmiştir: Aklı başında olan herkesin musibet esnasında, ahmak olanın üç gün sonra göstermekten başka çaresi olmayan şeyleri musibet esnasında göstermesi gerekir. Sehl b. Abdullah et-Tusterî der ki: Yüce Allah:
"Sabredenlere müjdele" diye buyurduğundan dolayı artık sabır (bizim için) bir yaşayış (biçimi) oldu.
Sabır iki. türlüdür: Allah'ın masiyetine karşı sabır. Böyle bir kişi mücahid demektir. Allah'a itaate karşı sabır. Böyle bir kişi de abid demektir. Kişi hem Allah'ın masiyetine karşı sabreder, hem Allah'a itaat üzre sabrederse yüce Allah ona kaza ve kaderine razı olmak meziyetini kazandırır. Bu rızanın alâmeti ise nefsin karşı karşıya kaldığı hoş olmayan ve sevilen şeylere karşı kalbin sükûnetini koruması, huzurunu bozmamasıdır.
el-Havvâs der ki: Sabır Kitab ve Sünnetin hükümleri üzere sebat göstermektir. Ruveym de sabır şekvayı terketmektir, der. Zünnûn el-Mısrî de: Sabır yüce Allah'tan yardım dilemektir, der. Üstad Ebû Ali der ki: Sabrın sınırı takdire itiraz etmemektir. Şikâyet etmek kastıyla olmaksızın belanın izhar edilmesi sabra aykırı değildir. Çünkü yüce Allah Hazret-i Eyyûb kıssasında onun:
"Ya Rab, bana bu dert gelip çattı" (el-Enbiya, 21/83) dediğini bize haber vermekle birlikte onun hakkında:
"Biz gerçekten onu sabredici bulduk. O ne güzel kuldu" (Sâd, 38/44) diye buyurmaktadır.
156
Onlar kendilerine bir musibet gelip çattığında: "Muhakkak biz Allah'ınız ve muhakkak biz O'na dönücüleriz" diyenlerdir.
Âyetin tefsiri için bak:157
157
İşte Rablerinden salavât ve rahmet hep onların üzerinedir ve onlar hidâyet bulanların tâ kendileridir.
Âyetine dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1- Musibet:
Mü’mine rahatsızlık veren ve ona gelip çatan herşey bir musibettir. Musibetin çoğulu masâib gelir. el-Masûbe de musibet gibidir. Araplar, bu kelimenin aslı itibariyle vâv olmakla birlikte çoğulunu hemzeli olarak "mesâib" şeklinde kullanmakta ittifak halindedirler. Onlar böylelikle aslî harfi zaid harfe benzetmiş gibidirler. Bu kelime asla uygun olan şekli ile "mesâvib" şeklinde de çoğul yapılabilir. Musâb kelimesi "isabet" anlamındadır. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Ey Sülemliler! Sizin selâm vererek size selâm bağışlayan birisine
(Vurup) isabet ettirmeniz, şüphesiz bir zulümdür."
ok deftere isabet etti, eder şekli kipinin bir şivesidir.
Musibet küçük dahi olsa insanın karşı karşıya kaldığı ve isabet aldığı şeydir. Kötülük hakkında kullanılır.
İkrime'nin rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kandili bir gece sönünce o da: "Muhakkak biz Allah'ınız ve muhakkak biz ona dönücüleriz" der. Ona: Bu bir musibet midir ey Allah'ın Rasûlü? diye sorulunca şu cevabı verir: "Evet, mü’mini rahatsız eden her şey bir musibettir."
Derim ki : Bu âyetin anlamı sahih hadiste sabittir. Müslim Ebû Said el-Hudrî (radıyallahü anh) ile Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan her ikisinin de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu dinlemişlerdir: "Mü’mine isabet eden her bir bitkinlik, yorgunluk, hastalık ve üzüntü, hatta kişiyi üzen her bir keder dolayısıyla mutlaka Allah günahlarından bir kısmını örter."
2- İstircâ'da Bulunmak: (İnnâ Lillahi ve İnnâ İleyhi Râci'ûn) Demek:
İbn Mâce, Sünen'inde şu rivâyeti kaydetmektedir: Bize Ebû Bekr b. Ebi Şeybe anlattı, bize Veki' b. el-Cerrah, Hişam b. Ziyad'dan o annesinden, o Fatıma bint el-Hüseyin'den, o babasından rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Her kime bir musibet gelip çatarsa, o da musibetini hatırladığında yeniden istircâ'da bulunursa (innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn, derse) o musibetten bu yana geçen uzun zaman olsa dahi Allah onun için o musibet ile karşı karşıya kaldığı günkü ecrin benzerini yazar." Buhârî, Merdâ 1; Müslim, Birr 52; Tirmizî, Cenâiz 1
3- En Büyük Musibet Dindeki Musibettir:
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) el-Firyabî'den şöyle dediğini nakletmektedir İbn Mâce, Cenâiz 55; Müsned, I, 201. M. F. Abdulbaki'nin neşri. Bize Fıtr b. Halife anlattı, bize Atâ b. Ebi Rebâh Kurtubî baskılarında Atâ b. Ebî Rebâh olmakla birlikte, İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, III, 322'de Atâ b. Ebî Reyâh'tır. Ancak doğrusu Reyâh değil, Rebâh olmalıdır. Hadis mürseldir. Aynı anlamdaki bir rivâyet, Muvatta’'', Cenâiz 41'de yer almaktadır. Ancak bu da mürseldir. Benzeri diğer rivâyetler ve kaynakları için bk. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, XIX, 322 vd.; el-İstizkâr, VIII, 335 vd. anlattı, dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sizden herhangi birinize bir musibet gelip çattığında benim (vefatım) ile karşı karşıya kalacağı (kaldığı) musibeti hatırlasın. Çünkü o en büyük musibetlerden birisidir." Bunu es-Semerkandî Ebû Muhammed, el-Müsned'inde şöylece rivâyet etmiştir: Bize Ebû Nuaym haber verdi dedi ki: Bize Fıtr b. Halife haber verdi... deyip hadisi aynen o da zikretti. Bunun bir benzerini de Mekhûl'den mürsel senediyle kaydetti. Bk. es-Semerkandî, Bahru'l-Ulûm, I, 169-170
Ebû Ömer der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) doğru söylemiştir. Çünkü onun vefatıyla karşı karşıya kalınan musibet müslümanın ondan sonra kıyâmet gününe kadar karşı karşıya kalacağı bütün musibetlerden daha büyüktür. Vahiy kesilmiş, nübüvvet ölmüştür (sona ermiştir). Onun vefatından sonra ortaya çıkan ilk büyük kötülük, Arapların irtidİsmi ile başgöstermiş ve bundan sonra başkaları da sürüp gitmiştir. Bu ise hayrın kesilmesinin başı ve eksikliğin ilkidir. Ebû Said der ki: Daha Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kabrinin topraklarından ellerimizi silkelememiştik ki kalplerimizi tanımaz hale geldik. Ebû'l-Atahiye bu Hadîs-i şerîfin anlamını nazım halinde şu şekilde çok güzel ifade etmiştir:
"Sabret, her musibete yiğitçe katlan
Bil ki kişi ebedi kalmaz
Görmez misin musibetlerin pek çok olduğunu
Ve aynı zamanda ölümün kulları beklediğini?
Şu gördüklerinden kime bir musibet isabet etmemiş ki?
Bu senin tek yolcusu olmadığın bir yoldur.
Sen Muhammed'i ve onun musibetlerini hatırladığında
Senin Peygamber Muhammed'i kaybetmekle uğradığın musibeti de an!"
4- İstirca': (înnâ Lillah ve înnâ İleyhi Râciun):
"Muhakkak biz Allah'ınız ve muhakkak biz O'na dönücüleriz diyenlerdir." Şanı yüce Allah bu kelimeleri musibetlere uğrayanlar için bir sığınak, türlü mihnetlerle karşı karşıya kalanlar için bir korunak kılmıştır. Çünkü bu kelimeler pek çok mübarek manayı ihtiva etmektedir. Yüce Allah'ın:
"Muhakkak biz Allah'ınız" âyeti tevhiddir. Ubudiyyeti ve Allah'ın mülkü altında olduğunu ikrar ve ifade etmektir. "Ve muhakkak biz O'na dönücüleriz" âyeti ise canlarımızın öleceğini ve kabirlerimizden diriltileceğini ikrar etmektir. Bütün işlerin O'na ait olduğu gibi tekrar O'na döneceğine dair yakînin ifadesidir.
Saîd b. Cübeyr (yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun) der ki: Bu kelimeler bizim peygamberimizden önce herhangi bir peygambere verilmiş değildir. Eğer Yakub (aleyhisselâm) bu kelimeyi bilmiş olsaydı:
"Ey Yûsuf’un ayrılığının kederi, gel, şimdi gelişinin tam zamanıdır!" (Yusuf, 12/84) demezdi.
5- Musibet Anında Istircâ'da Bulunmak:
Ebû Sinan der ki: Oğlum Sinan'ı defnettim. Bu sırada Ebû Talha el-Havlanî kabrin kıyısında idi. Çıkmak istediğimde elimden tuttu, beni teselli edip şöyle dedi: Sana bir müjde vereyim mi ey Sinan'ın babası, bana ed-Dahhak Ebû Mûsa'dan anlatarak dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah'ın kullarından birinin oğlu vefat ettiğinde Allah meleklerine: Kulumun oğlunun canını mı aldınız der, onlar: Evet derler. Allah: Onun kalbinin meyvesini mi aldınız diye sorar, melekler: Evet derler. Yine sorar: Peki kulum ne dedi? Melekler: Sana hamdetti, istircâ'da bulundu, derler. Yüce Allah bunun üzerine şöyle buyurur: Haydi kulum için cennette bir ev yapınız ve ona Hamd Evi ismini veriniz." Tirmizî, Cenâiz 36; Müsned IV, 415
Müslim, Umm Seleme'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Herhangi bir müslümana bir musibet gelip çattı mı o da aziz ve celil olan Allah'ın kendisine emrettiği şekilde: Muhakkak biz Allah'ınız ve şüphesiz biz ona dönücüleriz. Allah'ım, bu musibetimin ecrini bana ver, onun yerine bana ondan daha hayırlısını ihsan buyur, diyecek olursa mutlaka Allah da ona ondan daha hayırlısını verir." Müslim, Cenâiz 3-4; Ebû Dâvûd, Cenâiz 18; Tirmizî, Deavât 83; İbn Mâce, Cenâiz, 55.
İşte bu, yüce Allah'ın:
"Sabredenlere müjdele" âyetine dikkatimizi çekmektedir. Onun yerine daha hayırlısını vermeye gelince ya yüce Allah'ın Umm Seleme'ye Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı vermesi türünden olur, çünkü kocası Ebû Seleme vefat edince Resûlüllah onunla evlenmişti, ya da pek çok büyük sevaplar vermesiyle olur. Ebû Mûsa'nın rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfte olduğu gibi. Bazen her ikisini ihsan ederek de olabilir.
6- Sabredenlere Allah'ın Ni'metleri:
"İşte Rablerinden salavât ve rahmet hep onların üzerindedir." Bunlar yüce Allah'ın sabredip istircâ'da bulunanlara verdikleri ni'metleridir. Allah'ın kuluna salât getirmesi, onu affetmesi, ona rahmet buyurması, bereketi, dünya ve ahirette onu şereflendirmesidir. ez-Zeccâc der ki: Aziz ve celil olan Allah'ın salâtı gufran ve güzel övgüdür. Ölü üzerine salât getirmek (namaz) da ona övgü ve ona dua etmek demektir. Ayrıca
"rahmet"in tekrar edilmesi ise lâfzın değişmesi dolayısıyladır ve bu anlama daha güç kazandırmak ve pekiştirmek içindir. Başka yerlerdeki:
"Apaçık âyetleri ve hidâyeti." (el-Bakara, 2/159) ile
"Yoksa onlar gizlediklerini ve fısıltılarını işitmeyiz mi sanırlar?" (ez-Zuhruf, 43/80) âyetinde de bu türden ifadeler kullanılmıştır. Şair de şöyle demiştir:
"Yahya'ya ve onun yolunda olanlara
Kerîm bir Rab ve itaat edilir bir şefaatçi salât getirsin."
Burada rahmet ile, sıkıntının açılması ve ihtiyacın giderilmesinin kastedildiği de söylenmiştir. Buhârî'de Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği nakledilmektedir: "İki denk ve ayrıca ona verilen ilave ne güzeldir: Onlar kendilerine bir musibet gelip çattığında:
"Muhakkak biz Allah'ınız ve muhakkak biz O'na dönücüleriz diyenlerdir. İşte Rablerinden salavât ve rahmet hep onların üzerinedir ve onlar hidâyet bulanların tâ kendileridir." (âyetini okudu)
Hazret-i Ömer burada iki denk ile salât getirmeyi ve rahmeti, ilave ile de hidâyete iletmeyi kastetmektedir. İki denk şey'in sevaba hak kazanmak ile çokça ecrin verilmesi anlamına geldiği de söylenmiştir. Musibetlerin kolaylaştırılması, kederin hafifletilmesi anlamına geldiği de söylenmiştir.
158
Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir. Her kim Beyt'i hacceder veya umre yaparsa onlar arasında güzelce tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur. Gönül isteği ile her kim bir hayır işlerse gerçekten Allah, şükredenlerin ecrini veren ve herşeyi çok iyi bilendir.
Âyetine dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Anlaşılmasına ve Nuzül Sebebine Dair Rivâyetler:
Buhârî'nin Âsım b. Süleyman'dan rivâyetine göre şöyle demiş: Enes b. Mâlik’e Safa ile Merve hakkında sordum. Şöyle dedi: Biz bunların (arasında tavaf etmenin) cahiliyye işlerinden olduğu görüşünde idik. İslâm gelince onlardan uzak durduk. Yüce Allah da:
"Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir. Her kim Beyt'i hacceder veya umre yaparsa onlar arasında tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur" âyetini indirdi." Buhârî, Cenâiz 43 (2) Buhârî, Hacc 80.
Tirmizî'nin de rivâyetine göre Urve şöyle demiş: Ben Âişe'ye şöyle dedim: Safa ile Merve arasında tavaf etmeyen herhangi bir kimse aleyhinde bir şey olduğu görüşünde değilim ve ben ikisi arasında tavaf etmemeye de aldırmıyorum. Bana şöyle dedi: Kızkardeşimin oğlu, ne kadar kötü birsöz söyledin. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da müslümanlar da (ikisi arasında) tavaf ettiler. Müşellef’deki tağût olan Menat için ihlal eden (hacc için telbiyede bulunan) kimseler. Safa ile Merve arasında tavaf etmezlerdi. Bunun üzerine yüce Allah:
"Her kim Beyt'i hacceder veya umre yaparsa onlar arasında tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur" âyetini indirdi. Eğer durum senin dediğin gibi olsaydı: "Onlar arasında tavaf etmemesinde kendisi için bir vebal yoktur" denmesi gerekirdi. ez-Zührî der ki: Ben bunu Ebû Bekir b. Abdurrahman b. el-Haris el-Hişam'a zikrettim ve bunu beğendi ve: Şüphesiz ki bu, bir ilimdir, dedi. Ben ilim ehlinden birtakım kimseleri şöyle derken dinledim: Safa ile Merve arasında tavaf etmeyen Araplar şöyle derlerdi: Bizim bu iki taş arasında tavaf etmemiz bir cahiliyye işidir. Ensar'dan olan başkalan ise şöyle dediler: Bizler, Beytullah'ı tavaf etmekle emrolunduk, Safa ile Merve arasında tavaf etmekle emrolunmadık. Bunun üzerine yüce Allah:
"Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir" âyetini indirdi. Ebû Bekr b. Abdurrahman der ki: Gördüğüm kadarıyla bu âyet-i kerîme hem bunlar, hem berikiler hakkında inmiştir. (Tirmizî) der ki: Bu hasen sahih bir hadistir." Tirmizî, Tefsir 2. sûre 12.
Buhârî de bu manada bu hadisi rivâyet etmiştir. Oradaki rivâyette yüce Allah:
"Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir" âyetini indirdi; denildikten sonra şu ifade yer almaktadır:
Âişe dedi ki: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) her ikisi arasında tavaf etmeyi bir sünnet olarak uyguladı. Herhangi bir kimsenin ikisi arasında tavaf etmeyi terketmesi yakışmaz." Sonra bunu Ebû Bekr b. Abdurrahman'a haber verdim de şöyle dedi: Şüphesiz ki bu bir ilimdir, daha önce bunu işitmemiştim. İlim ehlinden birtakım kimselerin -Âişe'nin zikrettiklerinden başka- şunu sözkonusu ettiklerini dinledim: Menat için ihrama giren birtakım kimselerin hepsi Safa ile Merve arasında tavaf ediyorlardı. Allah Kur'ân-ı Kerîm'de Beyt'in tavafını sözkonusu edip Safa ile Merve'den söz etmeyince şöyle dediler: Ey Allah'ın Rasûlü, biz Safa ile Merve arasında tavaf ediyorduk. Allah da Beytullah'ın etrafında tavaf etme emrini indirdiği halde Safâ'dan söz etmedi. Safa ile Merve arasında tavaf etmemizin bizim için bir mahzuru var mıdır? Bunun üzerine yüce Allah:
"Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir" âyetini indirdi. Ebû Bekr der ki: Benim işittiğim şu ki bu âyet-i kerîme her iki kesim hakkında nazil olmuştur: Cahiliyye döneminde Safa ile Merve arasında tavaf etmekten çekinen kimseler ile daha sonra İslâm geldikten sonra yüce Allah Beyt'in tavafını emredip de Safa (ile Merve)yi sözkonusu etmediğinden dolayı Beyt'in tavafından sonra bilinen şekilde söz edinceye kadar ikisi arasında tavaf etmekten çekinen kimseler hakkında nazil olmuştur. Buhârî, Hacc 79. Hazret-i Âişe'den gelen bu rivâyetin değişik şekilleri için bk: Buhârî, Umre 10, Tefsir 2. sûre 21 ve 53. sûre 3; Müslim, Hacc 259-261; Ebû Dâvûd, Menâsik 55;" Tirmizî, Tefsir 2. sûre 12; Nesâî, Menâsik 168; İbn Mâce, Menâsik 43; Muvatta’', Hacc 129; Müsned, VI, 162, 227.
Tirmizî Âsım b. Süleyman el-Ahvel'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Enes b. Mâlik'e Safa ile Merve hakkında soru sordum da şöyle dedi: Safa ile Merve cahiliyye döneminin şe'airinden (alâmetlerinden) idi. İslâm gelince ondan uzak durduk. Bunun üzerine Yüce Allah:
"Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah'ın alâmetlerindeadir. Her kim Beyt'i hacceder ve umre yaparsa onlar arasında güzelce tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur" âyetini indirdi. (Devamla) dedi ki: Bu ikisi arasında tavaf (yani sa'y) tatavvudur. (Nitekim yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır:)
"Gönül isteğiyle kim bir hayır işlerse gerçekten Allah şükredenlerin ecrini veren ve herşeyi çok iyi bilendir." Tirmizî der ki: Bu hasen, sahih bir hadistir." Tirmizî, Tefsir 2. sûre 13.
Bu hadisi Buhârî de rivâyet etmiştir. Buhârî, Hacc 80.
İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Cahiliyye döneminde şeytanlar bütün gece boyunca Safa ile Merve arasında sesler çıkartırlardı. Bu ikisi arasında putlar da vardı. İslâm gelince Müslümanlar: Ey Allah'ın Rasûlü, dediler; biz Safa ile Merve arasında tavaf etmeyiz. Çünkü bunlar şirk (koşulan) varlıklardır. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Hâkîm, el-Müstedrek, II, 271, Müslim'in şartına göre sahih olduğu kaydıyla.
eş-Şa'bi der ki: Cahiliyye döneminde Safa üzerinde İsaf, Merve üzerinde de Naile adında birer put vardı. Tavaf yaptıklarında bu putlara sürünürlerdi. Müslümanlar bundan dolayı her ikisi arasında tavaf etmekten imtina ettiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.
2- Safa ile Merve'nin Anlamı:
Sözlükte Safa kelimesinin asıl anlamı düzgün taş demektir. Burada ise Mekke'de bilinen tepenin adıdır. Merve de aynı şekilde bir tepenin adıdır. Bundan dolayı âyet-i kerimede her ikisinden de harf-i tarifli olarak söz edilmektedir.
Anlatıldığına göre Safâ'ya bu adın veriliş sebebi seçilen (mustafa) Hazret-i üzerinde durmasıdır. Onun bu adından dolayı buraya da Safa denilmiştir. Hazret-i Havva ise Merve üzerinde vakfe yaptığından buraya da kadın ismi verilmiştir. Bundan dolayı da bu tepenin ismi müennes (dişil)dir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
eş-Şa'bi der ki: Safa üzerinde İsaf, Merve üzerinde de Naile adında birer put vardı. İşte bundan dolayı birisinin ismi müzekker, öbürünün ismi da müennes oldu ve önce ismi müzekker olan sözkonusu edildi. Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü zikredilen Hadîs-i şerîfler böyle bir manaya delalet etmektedir. Her ikisi arasında tavaf etmekten hoşlanmayanların hoşlanmayışlarının tek sebebi de budur. Bu hususta Allah mahzuru ortadan kaldırıncaya kadar bu böyle sürdü.
Kitap ehlinin iddia ettiğine göre bu İsaf ve Naile Ka'be'de zina etmişler, yüce Allah da onları iki taşa dönüştürmüş ve onlardan ibret alınsın diye Safa ile Merve üzerine koymuştur. Aradan uzun zaman geçtikten sonra Allah dışında bunlara ibadet edilir olmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Safâ'nın çoğulu "Safât" gelir ve düzgün taş anlamındadır. Safâ'nın tekil bir isim olduğu, çoğulun ise Sufiyyun ve Âsfâ şeklinde geldiği de söylenmiştir. Recez vezninde şair şöyle demiş:
"Sanki onun iki ipi de üzerine saçılmış su damlalarından dolayı
Düzgün taşlar üzerindeki kuşların pisliklerini andırıyordu."
Taşın Safa ismini alması için beyaz ve sert olması şartının da bulunduğu söylenmiştir. Yine denildiğine göre bunun türediği kök dır. Yani toprak've çamurdan arınmış taş demektir.
Merve (tekili merv gelir) ise nisbeten yumuşak küçük taşlar demektir. Sert taşlar demek olduğu da söylenmiştir. Doğrusu şu ki, Merve parçalanıp etrafı incelmiş sert ya da yumuşak her türlü taştır. Çoğunlukla bu tür taşlar hakkında merve tabiri kullanıldığı gibi sert olan taşlar hakkında kullanıldığı da olur.
Şair der ki:
"Yeri yumuşak bir ayakkabı" edindi
Merve (sert taşlara) rast geldi mi de ezer geçer."
Ebû Zueyb de der ki:
"Öyle ki ben musibetlere karşı bir merve (sert taşlar) gibiyim;
Muşakkardaki Safa kalası gibi her gün dövülen."
Merve'nin siyah taşlar demek olduğu söylendiği gibi, ateş çakmaya yarayan parlak beyaz taşlar (çakmak taşı) olduğu da söylenmiştir.
3- Allah'ın Şe'âiri:
"Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah'ın alâmetlerinden (şe'âirinden)dir."
Allah'ın alâmetlerinden ve ibadet yerlerindendir.
Şeâir kelimesi şe'îra kelimesinin çoğuludur. Şeâir, yüce Allah'ın alâmetlendirdiği ibadet yerleridir. Yani insanlar için alâmet olarak tesbit ettiği vakfe yeri, Sa'y ve kurban kesme yeridir. Şiar, alâmet demektir. Devenin hörgücüne bir demir batırmak suretiyle alâmet yapmaya, hediyelik kurbanların iş'ârı denilir. Şair el-Kümeyt der ki:
"Onları ardı ardına nesil nesil öldürüyoruz.
Sen onları şöyle görürsün:
Kendileri kurban edilerek (Allah'a yaklaşılan) kurbanlıkların şeâiri gibi."
4- Haccın Kelime Anlamı:
"Her kim Beyt'i hac eder" yani kasteder... Haccın asıl anlamı kastetmektir. Şair der ki:
"Avfoğullarından gelip konaklamış pek çok aile görüyorum
Bunların hepsi de zaferân ile boyanmış Zibrikanın örtü ve sarığını hac (ziyaret etmeyi kast) ediyorlar."
Doktorun kafadaki yarayı elindeki mil ile derinliğini ölçmesi hakkında da bu tabir (Hacce) kullanılır. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Dibinde çökme olan beyin zarına kadar ulaşmış (me'mûme) olan yarayı haccediyor (elindeki mil ile derinliğini ölçüyor)."
Daha sonra bu isim, Beytü'l-Haram'ı özel birtakım fiilleri yerine getirmek üzere kastetmek için kullanılır olmuştur.
5- Umre:
".... veya umre yaparsa" yani ziyaret ederse. Umre ziyaret etmek demektir. Şair der ki:
"Ma'meroğlu umre (ziyaret) yapınca
Uzaktan uzağa, uzak bir yere yükseldi ve ileriye atılmak için
ayaklarını bir araya topladı."
6- Safa ile Merve Arasında Sa'yetmek:
"Onlar arasında tavaf emesinde kendisi için bir vebal yoktur." Yani günah yoktur. (Âyet-i kerimede geçen kelime: Cünâh şeklindedir.) Bu kelimenin aslı meyletmek anlamına gelen "cünûh"tan gelmektedir. Eğri olduklarından dolayı azalara "el-cevânilı" adının verilmesi de burdan gelmektedir. Hazret-i Âişe'nin bu âyet-i kerimeye dair açıklaması bundan önce geçmiş bulunmaktadır.
İbnu'l-Arabî de şöyle demektedir: "Bu hususta söylenecek sözün tahkiki şudur: Bir kimsenin: "Bu işi yapmaktan dolayı senin için bir vebal yoktur" denildiği vakit o yapılan fiilin mubah olduğu ifade edilmektedir. Buna karşılık: Senin bu işi yapmamanda senin için bir vebal yoktur, denilmesi ise o fiilin terkedilmesinin mubah olduğunu ifade eder. Urve yüce Allah'ın:
"Onlar arasında tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur" âyetini görünce şöyle dedi: İşte bu tavafın terkedilmesinin câiz olduğunun delilidir. Diğer taraftan şeriatın tavafın uygulanmasını esas aldığını, terkedilmesinde bir ruhsat görmediğini görünce bu iki çatışan durumun birbiriyle telif edilmesini istedi. Hazret-i Âişe de ona:
"Onlar arasında tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur" âyetinin tavafın terkedilebileceğine dair delil olmadığını, aksine eğer: "Onlar arasında tavaf etmemesinde kendisi için bir vebal yoktur" şeklinde olsaydı terkine delil olabileceğini söyledi. O halde oradaki bu ifade tavafın terkinin mubah olduğunu belirtmek için değildir ve buna dair bir delil de taşımamaktadır. Aksine bu âyet, cahiliyye döneminde bu işi sakıncalı gören veya orada bulunan putları kastederek cahiliyye döneminde ikisi arasında tavaf eden kimselerin tavaf etmesinin bundan böyle mubah olduğunu ifade etmek için gelmiş ve bununla yüce Allah onlara eğer tavaf eden kimsenin batıl bir maksadı yoksa, tavafın sakıncalı olmayacağını onlara bildirmiştir."
Denilse ki: Atâ'nın İbn Abbâs'tan rivâyetine göre İbn Abbâs: "Onlar arasında tavaf etmemesinde kendisi için bir vebal yoktur" şeklinde okumuştur. İbn Mes'ûd'un kıraatinde de böyledir. Ubey b. Ka'b'ın Mushaf ında da böyle olduğu rivâyet edilmektedir. Aynı zamanda Enes'ten de buna benzer bir rivâyet gelmiştir.
Cevap şudur: Bu, mushafta bulunanın hilafınadır. Mushafta sabit olan kıraat, sahih olup olmadığı bilinmeyen bir kıraat dolayısıyla terkedilemez. Diğer taraftan Atâ, İbn Abbâs'tan bizzat işitmeksizin çokça mürsel rivâyet naklederdi. Bu hususta Enes'ten gelen rivâyet hakkında ise bunun sağlam bir şekilde zaptedilmediği söylenmektedir veya buradaki "(olumsuzluk ifade eden) lâ" te'kid için zaid olarak gelmiştir. Şairin dediği gibi:
"Ben beyaz tenli kadınları alay ediyorlar diye kınamıyorum.
Saçına ak düşmüş oldukça çirkin görünümlü kişiyi gördüklerinde."
Burada olumsuzluk edatı olan (ellâ'daki) lâ zaid kabul edildiğinden tercüme edilmedi.
7- Safa ile Merve Arasında Sa'yin Uygulaması:
Tirmizî'nin Hazret-i Cabir'den rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'ye geldiğinde Beytullah'ın etrafında yedi defa tavaf etti ve:
"Siz de İbrahim'in makamından bir namazgah edinin" (el-Bakara, 2/125) âyetini okudu ve Makam-ı İbrahim'in arkasında (iki rekat) namaz kıldı. Ardından Hacer-i Esved'e gitti, onu istilam etti. Sonra da: "Yüce Allah'ın (kelamında) başladığı ile biz de başlıyoruz" deyip (sa'yine) Safâ'dan başladı ve:
"Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir" âyetini okudu. Tirmizî der ki: Bu hasen sahih bir hadistir. İlim ehline göre uygulama da bu şekildedir. Tavafa Merve'den önce Safâ'dan başlanır. Eğer Safâ'dan önce Merve'den başlayacak olursa bu sayılmaz ve Safâ'dan başlar. Tirmizî, Hacc, 33, Tefsir 2. sûre 14.
8- Safa ile Merve Arasında Sa'yetmenin Hükmü:
İlim adamları Safa ile Merve arasında sa'yın vücubu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Şâfiî ve İbn Hanbel sa'ym bir rükün olduğunu söylemişlerdir. İmâm Mâlik'in meşhur olan görüşü de budur. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Sa'y yapınız, muhakkak Allah üzerinize sa'yetmeyi yazmıştır." Bu hadisi Darakutnî rivâyet etmiştir. Dûrakutnî, II, 255.
Yazmak ise farz kılmak anlamındadır. Çünkü yüce Allah:
"Oruç sizin üzerinize de yazıldı" (el-Bakara, 2/183) diye buyurmaktadır. Hazret-i Peygamber'in: "Beş vakit namazı Allah kulları üzerine yazmıştır" Muvatta’'', Salâtu’l-Leyl 14; Ebû Dâvûd, Vitr 2; Nesâî, Salât 6; İbn Mâce, İkame 194. diye buyurmaktadır. İbn Mâce de Şeybe'nin bir Umm veledinden (yani kendisinden çocuğu olmuş bir cariyesinden) şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı Safa ile Merve arasında sa'yederken ve bu arada: "el-Abtah (vadisi) ancak koşarak katedilir" diye buyurarak, Safa ile Merve arasında sa'y ettiğini gördü. İbn Mâce, Menâsik 43.
Unutarak ya da kasten sa'yin bir tek şavtını (turunu) dahi terkedecek olsa beldesinden yahut hatırladığı yerden Mekke'ye geri döner, tavaf eder, sa'yeder. Çünkü sa'y ancak tavafa bitişik (onun ardından) yapılır. İmâm Mâlik'e göre bu ister hacda isterse de - farz olmamakla birlikte - umrede olsun böyledir. Eğer bu arada kadınlara yaklaşmış ise İmâm Mâlik'e göre menâsikinin tamamlanması ile birlikte bir umre ve bir hediye kurbanı gerekir. Şâfiî'ye göre ise sadece hediye kurbanı gerekir. Geri dönüp tavaf ve sa'yi yaptığı takdirde ise umrenin bir anlamı yoktur.
Ebû Hanîfe ve arkadaşları es-Sevrî ve en-Nehaî de şöyle demektedirler: Sa'y vacip değildir. Hacılardan bir kimse sa'yi terkedip de sa'yetmeksizin ülkesine geri dönerse kurban keserek bunu telafi eder. Çünkü sa'y haccın sünnetlerinden bir tanedir. Bu, aynı zamanda İmâm Mâlik'in el-Utebiyyedeki İmâm Mâlik mezhebinde muteber bir fıkıh kitabı. Müellifi Muhammed b. Ahmed b. Abdilaziz el-Uteb (v. 254. H.)'ye nisbetle böyle anılır. bir görüşü olarak kaydedilmektedir. Hanefî mezhebinde Sây'ın hükmü vücubtur. Terkinin cezası da merhum müfessirimizin belirttiği gibidir. (Bk. Dr. ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-lslâmî, III, 88,174). Hükmünü "sünnet" diye ifade etmesi Hanefî mezhebi ile diğer mezheblerin ıstılahlara dair tarif farklılıklarına bağlıdır.
İbn Abbâs, İbn ez-Zübeyr, Enes b. Mâlik ve İbn Sîrin'den sa'yin tatavvu olduğuna dair rivâyet gelmiştir. Çünkü yüce Allah:
"Gönül isteği ile kim bir hayır işlerse (tatavvuda bulunursa)" diye buyurmaktadır.
Hamza ile Kisaî meczum muzari olarak diye okurlar. Aynı şekilde şeklinde de okurlar. Geri kalanları ise mazi olarak diye okurlar.
Tatavvu: Mü’min kişinin kendiliğinden bir işi yapması demektir. Buna göre her kim nafile olarak birşey yaparsa Allah onu şükür ile karşılar. Allah'ın kula şükretmesi ise itaatinin sevap ve ecrini vermesi demektir/
Bu konuda sahih olan görüş belirttiğimiz hususlar sebebiyle Şâfiî (yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun)ın kabul ettiği görüştür. Diğer taraftan Hazret-i Peygamber'in: "Menâsikinizi benden öğreniniz" Yakın ifadelerle: Müslim, Hacc 310, Ebû Dâvûd, Menâsik 77; Nesâi, Menâsik 220; Müsned, III, 318. diye buyurmuş olması da onun bu görüşünü desteklemektedir. Böylelikle bu, haccın mücmel ifadesini açıklayan bir beyan olur. O halde bunun (yani sa'yin) da farz olması gerekir. Hazret-i Peygamber'in rek'atlerinin sayısını açıklaması ve -sünnet ya da tatavvu olduğu üzerinde eğer ittifak olmamış ise- bu kabilden olan diğer hususlara dair beyanı gibidir. Tuleyb der ki: İbn Abbâs, Safa ile Merve arasında tavaf eden (sa'yeden) birtakım kimseler görür ve şöyle der: İşte bu anneniz İsmail'in annesinin size miras bıraktığı bir davranıştır. Derim ki: Bu, ileride İbrahim Sûresi'nde (İbrahim, 14/37. âyetin açıklamasında) açıklanacağı üzere Buhârî'nin hadisinde Buhârî, Enbiya 9'daki hadislere işaret etmektedir. de sabit olan bir husustur.
9- Ka'be ve Safa ile Merve Arasında Binekli Olarak Tavaf Edip Sa'yetmek:
Ka'be'nin etrafında olsun Safa ile Merve arasında olsun özürsüz olarak binek üzerinde tavaf edip sa'y yapmak câiz değildir. Eğer özürlü olarak tavaf ederse bir kurban kesmesi gerekir. Özürsüz tavaf ederse eğer Beytullah'ın yakınında ise iade eder. Şayet oradan ayrılmış ise bir hediye kurbanı gönderir.
Bunu bu şekilde söylememizin sebebi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bizzat tavaf ederek: "Menâsikinizi benden öğreniniz" diye buyurmuş olmasıdır. Bunu bir özür sebebiyle câiz kabul edişimiz ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın devesi üzerinde tavaf etmekle birlikte elindeki asâ ile rüknü (Hacer-i Esved'i) istilam etmesidir. Ayrıca kendisine "rahatsızım" diyen Hazret-i Âişe'ye: "Bineğinin üzerinde olduğun halde tavaf edenlerin arkasından sen de tavaf et" demiş olmasıdır. Buhârî, Hacc 64, 74; Müslim, Hacc 258; Ebû Dâvûd, Menâsik 48; Nesâi, Hacc 138, 139.
Mezhebimize mensup ilim adamları deve üstünde tavaf etmekle bir insanın sırtında tavaf etmek arasında fark gözetmişlerdir. Eğer bir insanın sırtında tavaf edecek olursa bu yeterli değildir. O takdirde tavaf etmiş olmaz. Asıl tavaf eden onu taşıyan kimsedir. Şayet bir deve üzerinde tavaf edecek olursa o zaman bizzat kendisi tavaf etmiş olur. İbn Huveyzimendad der ki: Bu, ihtiyarî bir ayırım gözetmedir. Bunun yeterli olup olmamasına gelince; yeterlidir. Nitekim bayılıp da taşınarak tavaf ettirilen veya taşınarak Arafat'ta vakfe yaptırılan kimsenin (bu tavaf ve vakfesinin) yeterli olduğunu görüyoruz.
159
Muhakkak indirdiğimiz apaçık âyetlerimizi ve hidâyeti insanlara kitapta apaçık bir şekilde bildirdikten sonra gizleyenlere; işte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet edebilecekler lanet eder.
Âyetine dair açıklamalarımızı yedi başlık altında ele alacağız.
1- Allah'ın İndirdiklerini Gizleyenler:
Yüce Allah, indirmiş olduğu apaçık âyetlerini ve hidâyeti gizleyenlerin lanetlenmiş olduğunu haber vermektedir. İlim adamları bununla kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın niteliklerini gizleyen yahudi âlimleri ile hıristiyan rahiplerinin kastedildiği söylenmiştir. Yahudiler ayrıca (zina eden kimselerin) recmedilmesi hükmünü de gizlemişlerdir.
Bununla hakkı gizleyenlerin kastedildiği de söylenmiştir. Buna göre bu âyet-i kerîme yaygınlaştırılmasına ihtiyaç duyulan Allah'ın dininden olan herhangi bir bilgiyi gizleyen herkes hakkında genel bir hüküm ifade etmektedir. Bu husus Hazret-i Peygamber'in şu Hadîs-i şerîfiyle açıklanmaktadır: "Bildiği bir husus kendisine sorulup da onu gizleyen kimseye kıyâmet gününde Allah ateşten bir gem takacaktır." Bu hadisi Ebû Hüreyre ve Amr b. Âs rivâyet etmiş olup İbn Mâce bunu kitabında kaydetmiş bulunmaktadır. Ebû Dâvûd, İlm 9; Tirmizî, İlm 3; İbn Mâce, Mukaddime 24; Müsned, II, 263, 305, 344, 353, 495.
Ancak Abdullah b. Mes'ûd'un şu söyledikleri de bununla çatışma halindedir: Sen bir topluluğa akıllarının ermediği bir söz söyleyecek olursan mutlaka bu onların bir kısmını fitneye düşürür. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "İnsanlara anlayabilecekleri şeyleri anlat. Siz Allah'ın ve Rasûlünün yalanlanmasını hiç arzu eder misiniz?" Buhârî, İlm 49'da bab başlığından sonra: "Ali dedi ki..." diyerek nakletmekte. Hazret-i Peygamber'in hadisi olarak zikretmemektedir.
Ancak bu birtakım bilgilere dair bir hüküm olarak yorumlanır. Kelam ilmi ile bütün avamın eşit bir şekilde anlayamayacağı hususlar böyledir. Buna göre alim olan kimsenin anlaşılacak şeyleri anlatması ve her insanı konumuna göre değerlendirmesi gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
2- ilmin Gizlenmesi ve Açıklanması:
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'ın: "Şayet yüce Allah'ın kitabındaki bir âyet-i kerîme olmasaydı size tek bir Hadîs-i şerîf dahi nakletmezdim" Ebû Hüreyre'den gelen rivâyet Buhârî, tim 42 ile İbn Mâce, Mukaddime 24'de "... iki âyet olmasaydı.." şeklindedir. "Bir âyet olmasaydı..." şeklindeki ifade ise Buhârî, Vudû' 24 ile Müslim Tahâre 6; Muvatta’''Tahâre 29'da olup bu rivâyet de Hazret-i Osman'dan gelmektedir. derken kastettiği âyet-i kerîme budur.
İlim adamları bu âyet-i kerimeyi hak olan ilmi tebliğ etmenin ve ücret almaksızın herkese ilmi açıklamanın vücubuna delil göstermişlerdir. Çünkü kişinin yapmakla mükellef olduğu bir iş için ücrete hak kazanması sözkonusu değildir. İslâm'a girdi diye ücrete hak kazanamayacağı gibi. Buna dair açıklamalar bundan önce (el-Bakara, 2/41 âyet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Âyet-i kerimenin ne anlama geldiğinin tahkiki şöyledir: İlim adamı eğer ilmi gizlemek maksadını güderse asi olur. Böyle bir maksat gütmezse bu bilgiye başkasının da sahip olduğunu bildiği takdirde tebliğ etmek yükümlülüğü yoktur. Bu hususta kendisine soru sorulanın bu âyet-i kerîme ve Hadîs-i şerîf dolayısıyla tebliğ etmek görevidir.
Şu kadar var ki İslâm'a girinceye kadar kâfir olan kimseye Kur'ân-ı Kerîm'in ve ilmin öğretilmesi câiz değildir. Aynı şekilde bid'atçi olan bir kimseye cedel (tartışma) ve delil getirme yöntemlerini hak ehliyle tartışsın diye öğretmek de câiz değildir. Yine haksızca karşı tarafın malını alsın diye hasımlardan birisine bir delil öğretmesi de câiz değildir.
Yönetici olan kimseye raiyesinin ağırına gidecek uygulamalar yapmasına sebep teşkil edecek şekilde te'vil de öğretmek câiz değildir. Yasakları işlemek, vacipleri terketmek ve benzeri neticelere varmak için bir araç kullanmalarına meydan verecek şekilde sıradan kimseler (süfehâ) arasında da ruhsatları yaygınlaştırmak câiz değildir.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Hikmeti ehli olan kimselerden ayrı koymayınız. O takdirde bu kimselere zulmedersiniz. Ehil olmayan kimselere de onu öğretmeyiniz. O takdirde hikmete zulmetmiş olursunuz."
Yine Hazret-i Peygamber'in şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Domuzların boynuna incileri asmayınız." Hazret-i Peygamber bununla fıkhı ehli olmayan kimselere öğretmeyi kastetmektedir.
Suhnûn der ki: Ebû Hüreyre ile Amr b. el-As'ın rivâyet ettikleri hadisler şahitlik etmeye dairdir. Ancak İbn Arabî der ki: Sahih olan bunun hilafıdır. Çünkü Hadîs-i şerîfte: "Her kime bir bilgiye dair soru sorulursa" denilmektedir. "Şehadete dair sorulursa" denilmemektedir. Zahiri üzre nassı kabul etmek -onu izale edecek bir başka delil gelinceye kadar böyle kalmak- ise gerekli bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
3- Apaçık Âyetler ve Haber-i Vâhid:
"Muhakkak İndirdiğimiz apaçık âyetlerimizi ve hidâyeti" âyeti nass ile tesbit edilenleri de naslardan çıkartılan hükümleri de kapsamaktadır. Çünkü
"hidâyet" ismi bunların hepsini kapsamına alır.
Ayrıca bunda vâhid haber ile amel etmenin gereğine de delil vardır. Çünkü bu haberi nakledecek kimsenin, ancak sözünün kabul edilmesi gerekmiş olması halinde beyanda bulunması icabeder. Ayrıca yüce Allah (bir sonraki âyet-i kerimede) "ancak tevbe edenler, ıslah edenler ve açıklayanlar müstesna" diye buyurmakta ve onların haberleriyle beyanın gerçekleşmiş olacağını hükme bağlamaktadır.
Bu âyetin: Onların her birisine gizlemenin yasaklanması beyanda bulunmasının da emredilmesi ve böylelikle haber verenlerin çoğalarak onlar vasıtasıyla haberin tevatür derecesine ulaşması anlamına gelmesi de mümkündür, denilecek olursa cevabımız şu olur:
Böyle bir kanaat yanlıştır. Çünkü onlara ancak bu hususta anlaşmaları mümkün olabilen kimseler olduklarından dolayı gizlemeleri yasaklanmıştır. Gizlemek üzere birbirleriyle anlaşmaları mümkün olan kimselerin (gizledikleri bilginin, olmadığını bildirmelerine dair) verecekleri haberin ilmi gerektirmesi sözkonusu değildir. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah'tır.
4- Gizlenmesi Câiz Olan Şeyler:
Yüce Allah'ın:
"Apaçık âyetlerimizi (el-beyyinât) ve hidâyeti..." diye buyurması bu türden olmayan şeylerin gizlenmesinin câiz olduğunu göstermektedir. Özellikle de açıklanmaması câiz olan bu şeyleri, açıklanması sakıncalı olacaksa gizleyebilirle daha da pekişmiş olur. Ebû Hüreyre böyle bir açıklamayı korkunca terketmiş ve şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan iki kap dolusu (ilim) belledim. Bunlardan birisini etrafa saçtım (öğrettim), diğerini ise saçacak olursam şu boğazım kesilir. Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, İlm 42.
İlim adamları der ki: Ebû Hüreyre'nin öğretip saçmadığı ve yazdığı taktirde kendisi adına fitneye (azaba, işkenceye) uğratılmasından ya da öldürülmekten korktuğu bilgi, fitneler ile mürted ve münafıkların şahıs olarak tayini ve bu türden olup apaçık âyetler ve hidâyet ile ilgisi olmayan şeyler ile alakalıdır. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah'tır.
5- Apaçık Şekilde Bildirdikten Sonra:
"Kitapta apaçık bir şekilde bildirdikten sonra" âyetinden kasıt indirilen apaçık âyetler ve hidâyettir. Kitap da burada cins isimdir. Allah tarafından indirilmiş bulunan bütün kitaplar kastedilmektedir.
6- Lanet ve Lanete Uğrayanlar:
"İşte onlara hem Allah lanet eder" onlardan uzaklaşır, teberrî eder, onları sevap ve mükâfatından uzaklaştırıp kendilerine: Lanetim üzerinize olsun, der. Tıpkı lanetli İblise dediği gibi:
"Ve Benim lanetim kıyâmet gününe kadar senin üzerinedir." (Sâd, 38/78)
Sözlükte lanet etmenin asıl anlamı, uzaklaştırmak ve kovmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/88. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
7- Lanet Ediciler Kimlerdir?
"Hem de lanet edebilecekler lanet eder" âyeti ile ilgili olarak Katâde ve er-Rabi' şöyle demişlerdir:
"Lanet edebilecekler"den kasıt, melekler ve mü’minlerdir. İbn Atiyye der ki: Bu, açıktır ve sözün muktezasına uygundur.
Mücâhid ve İkrime der ki: Bunlar haşerat ve hayvanlardır. Hakkı gizleyen kötü ilim adamları günahları sebebiyle kuraklığa mahkûm olurlar, o bakımdan bu kötü âlimlere bu haşerat ve hayvanlar lanet ederler.
ez-Zeccâc der ki: Doğrusu ise "lanet edebilecekler"den kastın meleklerle mü’minler olduğudur. Bundan kastın yeryüzündeki hayvanların olmasına gelince; bunun hakikati ancak konu ile ilgili bilgi sahibi olmamızı gerektiren bir nas veya bir haber ile anlaşılabilir, öğrenilebilir. Bu hususta ise biz herhangi bir şey bulamadık.
Derim ki: Bu hususta el-Berâ b. Âzib (radıyallahü anh)'ın rivâyet ettiği bir habergelmiş bulunmaktadır. O şöyle der: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah'ın:
"İşte onlara hem Allah lanet eder hem de lanet edebilecekler lanet eder" âyeti ile ilgili olarak: "İşte bunlar yeryüzünde hareket eden hayvanlardır" diye buyurmuştur. Bu hadisi İbn Mâce, Muhammed b. es-Sabbah'tan şöylece rivâyet etmektedir: Bize Ammâr b. Muhammed, Leys'ten o Ebû'l Minhal'dan o Zâzân'dan o da el-Berâ'dan haber vererek dedi ki:.. İbn Mâce, Fiten 22. Hadiste sözü edilen el-Leys b. Ebî Süleym ile ilgili hadis âlimlerinin değerlendirmeleri için bk. ez-Zehebî, Mizânu'l-Î'tidâl, IV, 340-343; İbn Hacer, Takribu't-Tehzlb, II, 138.
Hadisin senedi hasendir.
Eğer: Peki burada akıl sahibi olmayan varlıklar nasıl akıl sahibi olan varlıkların çoğulu gibi çoğul yapılmıştır? denilecek olursa şu cevabı veririz: Çünkü aklı ermeyen bu yaratıklara aklı erenlerin yaptıkları bir iş isnad edilmiştir. Nitekim yüce Allah (Hazret-i Yusuf sözlerini aktararak, güneşi, ay'ı ve onbir yıldızı kastederek ve akıl sahibi olanlara has çoğul şekliyle):
"Onların bana secde ettiklerini gördüm" (Yusuf, 12/4) diye buyurmaktadır. Burada cansızlar gibi çoğul yapılmamıştır. Ayrıca yüce Allah (organlara hitaben):
"Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?" (Fussilet, 41/21);
"Onları sana bakar görürsün.." (el-A'raf, 7/198) diye buyurmaktadır. (Burada da akılsız varlıklar akıl sahibi varlıklar gibi çoğul yapılmıştır). Buna benzer örnekler pek çoktur. Yüce Allah'ın izniyle ileride gelecektir.
el-Berâ b. Âzib ve İbn Abbâs da: "Lanet edebileceklerden kasıt, cinler ve insanlar dışındaki bütün yaratıklardır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Kâfire kabrinde darbe indirildiği vakit bağırır. Onun bu bağırmasını, insanlar ve cinler dışında herkes işitir ve bağırtıyı işiten herkes de ona lanet okur." Kabir nimet ve azabını dile getiren uzunca hadisin bir bölümünü teşkil eden bu hadis örnek olarak: Enes b. Mâlik'ten: Buhârî, Cenâiz 68, 87, Ebû Dâvûd, Sünne 24; Nesâi, Cenâiz 110; Müsned, III, 126, 234'te; Beni b. Âzib'ten: Ebû Dâvûd, Sünne 24; Müsned, IV, 296'da geçmekte. Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, l, 391'de şunları söylemektedir: "İbn Mâce, İbnu’l-Münzir ve İbn Ebi Hatim, el-Berâ b. Âzib'den şöyle dediğini nakletmektedirler: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bir cenazede bulunuyorduk. Şöyle buyurdu: Kâfire iki gözü (kaşı) arasına öyle iki darbe indirilir ki, insanlarla cinler dışında herkes onun sesini işitir, sesini işiten her canlı hayvan ona lanet okur..." Hem Kurtubi’nin, hem Süyûtî'nin kast ettikleri hadis İbn Mâce, Fiten 22'de yer alan 4021.
İbn Mes'ûd ve es-Süddî de şöyle der: Arkadaşına lanet edip de bu lanetin semaya çıktıktan sonra tekrar aşağıya inip de hakkında lanetin okunduğu kişiyi bu işe ehil (lâyık) görmeyince onu söyleyen kişiye geri döner. Bu sefer söyleyenin de bu işe ehil olmadığını bulur. Bu sefer gider yüce Allah'ın indirdiğini gizleyen yahudilere konar. İşte yüce Allah'ın:
"Hem de lanet edebilecekler lanet eder" âyetinin anlamı budur. Yahudilerden ölenlerden bu lanet artık kalkar. Bu sefer bu lanet geriye kalan yahudiler üzerine iner.
160
Ancak tevbe edenler, ıslah edenler ve açıklayanlar müstesna. Artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeleri pek çok kabul eden, pek çok rahmet edenim.
"Ancak tevbe edenler" âyeti ile yüce Allah tevbe edip amellerini, sözlerini düzelten ve tevbeleri ile yüce Allah'a dönen kimseleri istisna etmektedir.
Bizim ilim adamlarımıza göre kişinin: tevbe ettim, demesi bu sözünden sonra, önce yaptıklarının aksi kendisinden görülmedikçe yeterli değildir. Eğer kişi irtidat etmiş ise İslâm'ın şer'î hükümlerini açıktan izhar ederek İslâm'a döner. Eğer kişi çeşitli masiyetler işleyen bir kimse ise ondan salih amelin açıkça görülmesi ile fesad ehli ve önceden işlemiş olduğu hallerin sahibi kimselerden uzak kalmasıyla olur. Şayet putperest kimselerden ise onlardan ayrılır, İslâm ehli ile oturup kalkar. Böylelikle daha önceki halinin aksini izhar ederek tevbe gerçekleşir. İleride yüce Allah'ın izniyle Nisa Sûresinde (en-Nisâ, 4/17. âyet-i kerimede) tevbeye ve hükümlerine dair açıklamalar gelecektir.
Yüce. Allah'ın:
"Ve açıklayanlar müstesna" âyeti hakkında kimi ilim adamı şöyle demiştir: Şarap kaplarını, içki kaplarını kırıp onları dökerek açıktan beyan edenler demektir.
Tevrat'ta bulunan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamberliği ve ona tabi olmanın vücûbunu açıklayanlar hakkında olduğu da söylenmiştir.
Ancak bu ifadenin genel olarak alınması önceden de açıkladığımız üzere daha uygundur. Yani bulundukları halin zıddını açıkça ortaya koyanlar demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Artık onların tevbelerini kabul ederim ve Ben tevbeleri pek çok kabul eden, pek çok rahmet edenim" âyetine dair açıklamalar ise daha önceden (el-Bakara, 2/37. âyet 5. başlık) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamdolsun.
161
Muhakkak inkâr edip de kâfir olarak ölenler var ya, işte Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerinedir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1- Kâfire Lanet Okumak:
"Kâfir olarak ölenler" âyetindeki "vav" harfi hal içindir.
İbnu'l-Arabî der ki: Bana birçok hocam muayyen bir kâfire lanet okumanın câiz olmadığını söylemiştir. Çünkü o kişinin hangi hal üzere vefat edeceği bilinmemektedir. Yüce Allah ise bu âyet-i kerimede mutlak olarak lânetlemek için küfür üzere ölmeyi şart koşmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kâfir olup muayyen kimselere lanet okumasına dair gelen rivâyetlere gelince; onun bu kimselerin akıbetlerine dair bilgi sahibi oluşundan dolayıdır. İbnu'l-Arabî der ki: Bence sahih olan, halinin zahir olanı ve onu öldürmenin, onunla Savaşmanın câiz olması dolayısıyla muayyen olarak bir kâfire lanet okumanın câiz olduğu şeklindedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan: "Allah'ım, Amr b. el-As beni hicvetmiş bulunuyor, o benim şair olmadığımı da biliyor. Allah'ım, sen de ona lanet et, bana hicvettiği kadar sen de onu hicvet" diye buyurduğu rivâyet edilmiştir. İbnu’l-Arabi, Ahkâmu'l-Kur'ân'da (I, 50) bu şekilde belli bir kaynağa atfetmeden zikretmektedir. Görüldüğü gibi burada sonunda Amr b. el-As îman etmek, dine bağlanmak ve müslüman olmakla birlikte Hazret-i Peygamber ona lanet buyurmuş ve: "Bana hicvettiği kadar sen de ona hicvet" diyerek adaletli bir talepte bulunmuştur. Adaleti ve insafı aşmamıştır. Burada Hazret-i Peygamber'in hicvetmeyi yüce Allah'a nisbet etmesi böyle bir niteliğe tâ baştan beri yüce Allah'ın sahip olması anlamıyla değil, yapılan böyle bir davranışa ceza olmak türünden Allah'a nisbet etmiştir. Nitekim yüce Allah'a mekr (hile ve tuzak) alay ve aldatmanın nisbeti de bu yolludur. Şanı yüce Allah zâlimlerin söylediklerinden yüce ve büyüktür.
Derim ki: Belli bir şahsı tayin etmeksizin genel olarak bütün kâfirlere lanet okumak hususunda ise görüş ayrılığı yoktur. Çünkü Mâlik'in Davud b. el-Husayn'dan rivâyetine göre o el-A'rec'in şöyle dediğini dinlemiştir: Benim yetiştiğim bütün insanlar Ramazan ayında bütün kâfirlere lanet okurlardı. İlim adamlarımız der ki: İster zimmet altında olsunlar ister olmasınlar farketmez. Bununla birlikte böyle bir lanet okumak vacip değildir. Fakat bu iş yapan kimse için mubahtır. Çünkü kâfirler hakkı inkâr etmekte, dine ve bu dine mensup olanlara düşmanlık etmekte, aynı şekilde açıktan açığa içki içen, faiz yiyen, erkek olup da kadınlara benzeyen, kadın olup da erkeklere benzeyen ve buna benzer Hadîs-i şerîflerde lanet edildikleri varid olan, açıktan masiyet işleyen herkesin durumu da böyledir.
2- Kâfire Lanet Okumaktan Kasıt:
Kâfire, onu küfürden alıkoymak, engellemek üzere lanet okunmaz. Aksine ona lanet okumak, küfre bir ceza ve onun küfrünün çirkinliğini açıkça ortaya koymaktır. Kâfir ister ölmüş bulunsun, ister deli olsun farketmez.
Seleften bazıları ise şöyle demiştir: Delirmiş ya da ölmüş bir kâfire küfrüne ceza olsun ya da onu küfründen alıkoymak yoluyla olsun lanet okumanın bir faydası yoktur; çünkü o bundan dolayı etkilenmez. Buna göre bu âyet-i kerîme ile anlatılmak istenen şudur: İnsanlar böyle bir kâfire kıyâmet gününde lanet okurlar ki, bundan dolayı etkilensin, zarar görsün ve kalbi acıyla dolsun ve böylelikle bu lanet okuma, onun küfürünün bir cezası olsun diye. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"Sonra kıyâmet gününde kiminiz kiminizi inkâr edecek, kiminiz, kiminize lanet edecektir." (el-Ankebût, 29/25) Bu âyet-i kerîme yüce Allah tarafından lanet olunacaklarına dair -lanet edilmelerinin emrolunduğuna dair değil- haber vermenin delili olduğunu kabul eden bu görüşün delilidir.
İbnu’l Arabî'nin naklettiğine göre âsi kimseye lanet okumak ittifakla câiz değildir. Çünkü rivâyet edildiğine göre Pegyamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a defalarca içki içmiş birisi getirildiği halde orada bulunanlardan birisi:
Allah ona lanet etsin, bu iş dolayısıyla bu adam buraya ne kadar da getiriliyor? deyince Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Kardeşinize karşı şeytanın yardımcıları olmayınız" diye buyurmuştur. Buhârî, Hudud 4, 5.
Böylelikle Hazret-i Peygamber, o kişinin kardeş olarak saygınlığını dile getirmektedir. Bu ise ona karşı şefkatli olmayı gerektirir. Ayrıca bu hadis, sahih bir hadistir.
Derim ki: Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Bazı ilim adamları âsiye lanet okumak hususunda görüş ayrılığının bulunduğundan söz eder ve şöyle der: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Kardeşinize karşı şeytanın yardımcıları olmayınız" âyetini haddin ona uygulanışından sonra Nuayman hakkında söylemiştir.
Kendisine yüce Allah'ın emrettiği had uygulanan kimsenin lanet edilmemesi gerekir. Kendisine had uygulanmayan kimsenin ise ister ismi tayin edilsin, ister edilmesin lanet edilmesi caizdir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) lanet edilmesini gerektiren o hal üzere devam ettiği sürece kendisine lanet okunması gereken kimseden başkasına lanet etmemiştir. Bu halinden tevbe edip vazgeçer, haddin de temizlediği kimseye ise lanet yöneltilemez. İşte bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu Hadîs-i şerîfi açıkça beyan etmektedir: "Herhangi birinizin cariyesi zina ettiği takdirde ona had vursun ve (bundan sonra da) onu ayrıca azarlamasın." Buhârî, Hudud 36, Buyû' 66, 110; Müslim, Hudûd 30; Ebû Dâvûd, Hudûd 32; Müsned, II, 249, 494.
İşte bu Hadîs-i şerîf sahih olmanın yanında, azarlama ve lânetlemenin ancak haddin uygulanmasından ve tevbeden önce sözkonusu olabileceğini göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah'tır.
İbnu'l Arabî der ki: Mutlak olarak âsiye lanet etmeye gelince bu icma ile caizdir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Bir yumurtayı çaldığı için eli kesilen hırsıza Allah lanet etsin." Buhârî, Hudûd 7, 13; Müslim, Hudûd 7; Nesâî, Sârik 1; İbn Mâce, Hudûd 22.
3- Herkesin Laneti:
İşte "Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti" yani Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmaları
"onların üzerlerinedir." Lanet etmek, aslında kovmak ve uzaklaştırmaktır. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/88. âyette) geçmiş bulunmaktadır. Kulların laneti kovmak demektir. Allah'ın laneti ise azaba uğratmak demektir.
Hasan-ı Basrî bu buyrukları şeklinde merfu olarak okumuştur. O takdirde açıklaması şöyle olur: Bunların cezalan Allah'ın onlara lanet etmesi, meleklerin onları lânetlemesi ve bütün insanların onları lânetlemesidir. Nitekim: "Ben Zeyd'in ayakta durmasından hoşlanmadım, Amr'ın ve Halid'in de" denir. Çünkü burada anlam Zeyd'in ayakta durmasını, Amr'ın ayakta durmasını, Halid'in ayakta durmasını hoş görmüyorum, şeklindedir. Ancak el-Hasen'in bu şekildeki kıraati Mushaf taki yazılışa muhaliftir.
Bu gibi kimselere bütün insanlar lanet etmemektedir. Çünkü onların kavimlerinden olanlar onları lânetlemez, denilecek olursa böyle bir soruya üç şekilde cevap verilebilir:
1- İnsanların çoğu tarafından yapılan lanete "insanların laneti" denilmesi, çoğunluğun azınlık hakkındaki laneti diye "tağlib" yoluyla zikredilmiştir.
2- es-Süddî der ki: Zalime herkes lanet eder. Kâfir zalime lanet ettiği takdirde kendisine de lanet etmiş olur. (Çünkü kâfir de zâlimdir).
3- Ebû'l-Âl-iyye der ki: Bundan kasıt kıyâmet gününde bütün insanlarla birlikte kendi kavminin de onları lanetleyeceğidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Sonra kıyâmet gününde kiminiz kiminizi inkâr edecek, kiminiz kiminize lanet edecektir." (el-Ankebût, 29/25)
162
Onda ebedî kalıcıdırlar. Üzerlerinden azâb ne hafifletilir ne de onlara mühlet verilir.
Daha sonra yüce Allah:
"Onda" yani o lanet içinde, yani bu lanetin gerektirdiği ceza içerisinde
"ebedî kalıcıdırlar" diye buyurmaktadır. Onların lanette ebedi kalmaları lanetin ebediyyen onlara olacağı demektir, diye de açıklanmıştır.
"Üzerlerinden azâb ne hafifletilir ne de onlara mühlet verilir." Herhangi bir süre dahi azaptan geriye bırakılmazlar, azapları ertelenmez.
"Ebedî kalıcıdırlar" âyeti,
"üzerlerine" âyetindeki zamir halidir. Bundaki âmil be
"üzerlerine" kelimesindeki zarf manasınadır. Çünkü bunda karar bulup yer etmek anlamı vardır.
163
Hepinizin ilâhı tek bir ilâhtır. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O Rahmândır, Rahîmdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:
1- Hepinizin İlâhı Tek Bir İlâhtır:
"Hepinizin ilâhı tek bir ilâhtır." Yüce Allah hakkın gizlenmesini sakındırdıktan sonra ilk açıklanması gereken ve gizlenmesi câiz olmayan hususun tevhid hususu olduğunu beyan etmektedir. Hemen bunun akabinde tevhidin delilini ve nazar etme yolunun bilgisini (aklı kullanma yolunu) sözkonusu etmektedir. Bu ise bütün bunların var olması için benzersiz bir failin bulunmasının kaçınılmaz olduğu bilinsin diye yaratmanın harikaları üzerinde düşünmek, tefekkür etmektir.
İbn Abbâs (r. anhuma) der ki: Kureyş kâfirleri, ya Muhammed, bize Rabbini anlat dediler, yüce Allah bunun üzerine İhlas Süresiyle bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu. Müşriklerin ise o sırada üçyüzaltmış tane putları vardı. Yüce Allah, kendisinin bir ve tek (vâhid) olduğunu beyan buyurdu.
2- O'ndan Başka Hiçbir İlâh Yoktur:
"O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur" âyeti, nefiy ve isbattır. Bunun başı (lâ ilahe: Hiçbir ilâh yoktur) küfürdür, illallahu: O'ndan başka) imandır. Manası, Allah'tan başka ma'bud yoktur.
Nakledildiğine göre eş-Şiblî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) Allah der, fakat "la ilahe" demezmiş. Ona niçin böyle dediğine dair soru sorulunca şöyle cevap vemiştir: Korkarım ki inkâr sözünü söylemeye başlarım da ikrar sözünü söylemeye ulaşamam.
Derim ki: Bu, hakikati olmayan oldukça incelikli bilgilerindendir. Çünkü şanı yüce Allah, bunu Kitab-ı Kerîm'inde hem nefy hem de isbatı bir arada zikretmiş ve defalarca tekrarlamıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vasıtası ile de bu sözü söyleyen kimseye de pek çok sevap vadinde bulunmuştur. Bu tür hadisleri Muvatta’'', Buhârî, Müslim ve başkaları da rivâyet etmiştir. (Mesela) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Her kimin söylediği son söz lâ ilahe illallah olursa o kişi cennete girer."
Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Bu lâfızlarla: Buhârî, Cenâiz 1 bab başlığı olarak; Ebû Dâvûd, Cenâiz 16. Müslim, Îman 43'teki: "Kim Allah'tan başka ilâh olmadığını bildiği halde ölürse cennete girer" anlamındaki hadis, müfessirimizin dile getirdiği maksadını aynen ifade etmektedir.
Maksat bunu dil ile değil, kalb ile söylemektir. Eğer la ilahe dese ve ölse, onun inancında ve kalbinde vahdaniyyet ile Allah için gerekli olan sıfatlar yer etmiş ise Ehl-i Sünnet'in ittifakı ile böyle bir kimse cennet ehlindendir.
Şanı yüce Allah'ın vahid, la ilahe illahû, er-Rahmân ve er-Rahîm isimlerinin anlamlarına dair açıklamalarımızı "el-Kitabu'l-Esnâ fi Şerhi Esmailla-hi'l-Hüsnâ" adlı eserimizde kaydetmiş bulunuyoruz. Cenab-ı Allah'a hamd-ü senalar olsun.
164
Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında, insanlar için faydalı şeylerle denizlerde akıp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip onunla ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği suda ve orda her türden canlıyı üretip yaymasında, rüzgârları estirişinde ve gökle yer arasında boyun eğdirilmiş olan bulutta, akıl eden bir topluluk için nice âyetler vardır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı ondört başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Nüzul Sebebi:
Atâ der ki:
"Hepinizin ilâhı tek bir ilâhtır" âyeti nazil olunca Kureyş kâfirleri: Bütün insanlara tek bir ilâh nasıl olur da yeter, demeye başladılar. Bunun üzerine:
"Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında.." âyeti nazil oldu.
Bunu Süfyan, babasından o Ebû'd-Duhâ'dan şöylece rivâyet etmektedir: "Hepinizin ilahı tek bir ilahtır" âyeti nazil olunca bunun herhangi bir delili var mıdır? dediler. Bunun üzerine yüce Allah:
"Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında..." âyetini inzal buyurdu. Onlar sanki bu sözleriyle bir âyet (mucize) istediler de Allah da onlara tevhidin delilini böylece beyan etti. Bu alemin, bu harikulade yapının mutlaka bir bina edicisi ve bir sânii olduğunu onlara açıkladı.
"Gökler (semâvât)"ın çoğul gelmesi, değişik cinslerden olduğundan dolayıdır. Çünkü her bir sema, ötekinin cinsinden ayrıdır. Buna karşılık yerin tekil olarak zikredilmesi hepsinin toprak oluşundan dolayıdır. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah'tır.
Semânın âyet (Allah'ın vahdâniyyetine delil) olma özelliği, altından direksiz olarak, üstünden de herhangi bağı olmaksızın yükseltilmiş olmasıdır. Bu,
Allah'ın sonsuz kudretine ve olağanüstü yaratıcılığına delildir. Eğer bir peygamber gelip de herhangi bir bağlantısı bulunmaksızın havada bir dağın durması şeklinde (bir mucize göstermesi için) ona meydan okuyacak olsa (o da bunu getirse) bu bir mucize olur. Diğer taraftan gökte güneş, ay, gezegenler, aydınlık saçan, doğan ve batan, parıl parıl parlayan ve ışık saçmayan yıldızların bulunması da ikinci bir âyet (Allah'ın vahdâniyyetine delil)dir.
Yeryüzünün âyet oluşu ise denizleriyle, nehirleriyle, madenleriyle, ağaçlarıyla, yumuşak ve sert arazileriyledir.
2- Gece İle Gündüz:
"Gece ile gündüzün değişip durmasında..." Bunların değişip durması bilinemeyen bir yerden (ya da bir sebepten ötürü) birisinin gelmesi, ötekinin de gitmesidir. Aydınlık, karanlık, uzunluk ve kısalık gibi nitelikleri açısından aralarındaki farklılığın sözkonusu edildiği de söylenmiştir.
Leyi (gece): "Leyle"nin çoğuludur. Ayni anlamda olmak üzere: "Leyâli ve leyâl" şeklinde de çoğulu yapılır. Çoğul yapma ölçülerinin dışına çıkan istisnaî çoğul şekillerinden birisidir. "Leyâlî" kıyas itibariyle "leylâfın çoğulu gibidir. Şiirde de bunu kullanmışlardır:
"Her gün ve her gecede.."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Her gün ve her gecede
Hatta onu gören herkes şöyle der:
Vay yazık böyle bir deveye, bu ne kadar bedbahttır!"
İbn Faris, el-Mücmel adlı eserinde şöyle demektedir: Bir çeşit kuşa leyi denildiği de söylenmektedir. Ancak ben böyle bir şeyi bilmiyorum.
Gündüz (nehâr) ise: "Nûhur ve enhira" şeklinde çoğul yapılabilir. Ahmed b. Yahya Sa'leb der ki: Neher kelimesi nuhur'un çoğuludur. Nûhur, "nehâr"ın çoğulunun çoğuludur. "Nehâr"ın çoğul yapılmayan müfred bir isim olduğu da söylenmiştir. Buna sebep ise masdar anlamını ihtiva etmesidir. "Ziya" demek gibi. Az hakkında da çok hakkında da kullanılır. Ancak birincisi daha çoktur. Şair der ki:
"Eğer iki tirit olmasaydı zayıflayarak helâk olurduk
Biri gece tiridi, diğeri de gündüzleri gelen tirit."
İbn Fâris der ki: Nehâr'ın ne demek olduğu bilinmektedir. Çoğulu neher ve enher gelir. Neher kelimesinin nuhur şeklinde çoğulu yapıldığı söylenir. Nehar ise tan yerinin ağarması ile güneşin batması arasındaki aydınlık vakittir. Toy kuşu yavrusuna neher denildiği de söylenir. en-Nadr b. Şumeyl der ki: Neharın başı güneşin doğmasıdır. Bundan öncesi ise nehar'dan sayılmaz. Sa'leb ise der ki: Araplara göre nehâr'ın (gündüzün) başlangıcı güneşin doğuşudur. Buna delil de Umeyye b. Ebi's-Salt'ın şu beyitini göstermektedir:
"Ve güneş her bir gecenin sonunda doğar
Kırmızı olarak ve onun rengi gül gibi olur."
Ayrıca Adiy b. Zeyd'in şu sözlerini de delil gösterir:
"Ve o güneşi bir engel kıldı ki onda bir kapalılık yoktur
Gündüz ile gece arasında; bunlar birbirinden ayrılmıştır."
el-Kisaî de şöyle bir beyit nakletmektedir:
"Gündüzün güneşi çıktığı vakit şüphesiz ki o
Benim sana selam verdiğimin emaresidir, sen de selam ver (selâmımı al)!"
ez-Zeccâc ise "Kitabu'l-Envâ" adlı eserinde şöyle demektedir: Gündüzün başlangıcı, güneşin ışıklarını zerrecikler gibi saçması iledir.
İbnu'l-Enbarî ise, zamanı üç bölüme ayırın Bir bölümü katıksız gece; bu güneşin batışından tan yerinin ağarmasına kadar olan vakittir. Bir bölümü katıksız gündüz; bu da güneşin doğuşundan batışına kadar olan vakittir. Bir bölümü ise gündüz ile gece arasında ortaktır. Bu da tan yerinin ağarmasından itibaren güneşin doğuşuna kadar olan vakittir. Çünkü bu vakitte gece karanlığının kalıntıları da devam etmekte, gündüzün ışığının başlangıçları da bir arada görülebilmektedir.
Derim ki: Doğrusu tan yerinin ağarmasından güneşin batış vaktine kadar devam ettiğidir. Nitekim İbn Fâris de el-Mücmel inde böyle rivâyet etmektedir. Buna Sahih-i Müslim'deki şu sahih Hadîs-i şerîf de delalet etmektedir: Adiy b. Hatim dedi ki:
"Tan yerinin beyaz ipliği sizin için (tarafınızdan) seçilinceye kadar yeyin, için." (el-Bakara, 2/187) âyeti nazil olunca Adiy b. Hatim, ey Allah'ın Rasûlü, ben yastığımın altına iki iplik koyuyorum, biri beyaz iplik, öbürü siyah iplik. Bu ikisiyle geceyi gündüzden ayırdedebiliyorum deyince Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: "Muhakkak senin yastığın oldukça geniştir. Burada sözkonusu olan gecenin siyahlığı ile gündüzün beyazlığıdır. " Müslim, Siyam 33; Buhârî, Tefsir 2. sûre 28; Ebû Dâvûd, Savm 18.
İşte bu Hadîs-i şerîf gündüzün, tan yerinin ağarmasından güneşin batışına kadar olduğunu hükme bağlamaktadır.
Aynı zamanda bu, yeminler ile ilgili hususlarda fıkhı (derin bilgi sahibi olmayı) da gerektirmektedir ve buna pek çok hükümler bağlı bulunmaktadır. Mesela, bir kimse bir başkasıyla gündüzün konuşmamak üzere yemin etse ve güneşin doğuşundan önce onunla konuşsa yeminini bozmuş olur, birinci görüşe göre ise bozmuş olmaz. Ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın âyeti bu hususta ayırdedici söz ve nihaî hükmü bildirir. Kelimenin dildeki zahirî anlamına bakıp bunun sünnette hangi anlamda kullanıldığını ele aldığımız taktirde gündüzün, aydınlığın yayılması demek olduğunu görürüz. Nitekim şair şöyle demektedir:
"Ona avucumu (darbemi) iyice yerleştirdim ve onun deliğini açıp genişlettim
Onun önünde duran, (açtığım yaranın) arkasını görebiliyordu."
Huzeyfe'den bu görüşe delalet eden rivâyet de gelmiş olup bunu Nesâî rivâyet etmiştir. İleride oruç âyetleri açıklanırken (el-Bakara, 2/173 vd.) yüce Allah'ın izniyle bu da gelecektir.
3- Denizler ve Faydaları:
"İnsanlar için faydalı şeylerle denizlerde akıp giden gemilerde..." âyetinde yer alan:
Fülk: Gemiler demektir. Tekili de çoğulu da aynıdır. Müzekkeri ve müennesi de yapılır. Şu kadar var ki tekildeki harekeler, çoğuldaki harekelerin aynı değildir. Âdeta çoğul için başka bir kelime çatısı kurulmuş gibidir. Buna teşriiye yapılırken "fülkâni" denilmesi delil gösterilebilir. "Fülk" kelimesi tekil ve müzekkerdir. Yüce Allah:
"O dopdolu gemide" (Yasin, 36/41) âyetinde bu kelimeyi müzekker olarak kullanmaktadır. "Denizlerde akıp giden gemilerde" şeklinde bu âyet-i kerimede ise, müennes olarak kullanmaktadır ki bunun tekil ve çoğul olma ihtimali de vardır.
Bir başka yerde ise şöyle buyurmaktadır:
"Hatta siz gemilerde bulunduğunuz zaman güzel bir rüzgâr ile onları götürdüklerinde..." (Yûnus, 10/22) âyetinde de çoğul gelmiştir. Sanki bu kelime tekil olduğu vakit binilen bir tek gemi (kayık ve benzeri) olarak kullanılarak müzekker getirilmekte, bildiğimiz manada büyük gemi (sefine) halinde ise müennes olarak kullanılır gibidir. Bunun tekilinin "felek" çoğulunun ise "fülk" olduğu da söylenmiştir. Esed ve Üsd, Haşeb ve Huşb gibi. Aslı dönmek, deveran etmekten gelir. Yıldızların üzerinde döndüğü semanın feleği (yörüngesi) de buradan gelmektedir. Kız çocuğun memelerinin yuvarlaklaşmasını ifade etmek için de bu kelime kullanılır. Yün eğirirken kullanılan kirmenin dönüşüne de "feleke" denilir. Gemiye "fülk" denilmesi ise su ile birlikte en kolay bir şekilde deveran etmesi dolayısıyladır.
Bu âyette gemilerden Allah'ın varlığına delil (âyet) olaralrsöz edilmesine gelince: Yüce Allah bu gemileri su üzerinde yürüyecek şekilde ve ağır olmalarına rağmen su üzerinde duracak şekilde musahhar kılmıştır. Yüce Allah'ın bize bildirdiği gibi gemiyi ilk yapan kişi Nûh (aleyhisselâm)'dur. Hazret-i Cebrâîl ona: Sen gemiyi kuşun iskeleti gibi yap dedi. Nûh (aleyhisselâm) da Hazret-i Cebrâîl'in kendisine gösterdiği şekilde yaptı ve sonrakilere gemi yapmayı miras bıraktı. Sefine ters dönmüş bir kuştur. Onun altındaki su ise kuşun üstündeki hava gibidir. Bu açıklamayı
İbnu'l Arabî yapmıştır.
4- Denizde Yolculuk Yapmanın Hükmü:
Bu âyet ve benzerleri ister, ticaret amacıyla olsun ister hac ve cihad gibi ibadet amacıyla olsun denizde yolculuk yapmanın mutlak olarak câiz olduğunun delilidir. Sünnet-i seniyyeden Ebû Hüreyre yoluyla gelen şu Hadîs-i şerîf de böyledir: Ebû Hüreyre dedi ki: Bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, bizler denizde yolculuk yapıyor ve beraberimizde az miktarda su alıyoruz.. Ebû Dâvûd, Tahâre 41; Tirmizî, Tnhare 52; Nesâî, Tahare 47; Muvatta’'', Tahâre 12; İbn Mâce, Tahâre 38.
Enes b. Mâlik yoluyla rivâyet edilen Umm Haram kıssası ile ilgili Hadîs-i şerîf de böyledir, her ikisini de hadis İmâmlarından olan İmâm Mâlik ve başkaları rivâyet etmiştir. Bk. Buhârî, Cihad 3, Tabir 12; Müslim, İmare 160; Ebû Dâvûd, Cihâd 9; Nesâî, Cihad 40; Muvatta’'', Cihad 39.
Enes yoluyla gelen Hadîs-i şerîfi ondan bir topluluk rivâyet etmiştir. Onlar da İshak b. Abdullah b. Ebi Talha'dan o da Enes yoluyla rivâyet etmişlerdir. Ayrıca bu hadisi Bişr b. Ömer, Mâlik'ten, o İshak'tan, o Enes'ten, o da Umm Haram'dan rivâyet ederek hadisin senedini Umm Haram'a kadar götürmüş ve Enes'e kadar götürerek Enes tarafından rivâyet edilen bir hadis olarak kaydetmemiştir. Bu şekilde hadisi Bundar Muhammed b. Beşşâr da böylece ondan rivâyet etmiştir.
Bu Hadîs-i şerîfte erkekler için de kadınlar için de cihad amacıyla denizde yolculuk yapmanın açık bir delili vardır. Cihad kastıyla denizde yolculuk yapmak câiz olduğuna göre farz olan hac için denizde yolculuk yapmak daha öncelikle caizdir, hatta vaciptir.
Ömer b. el-Hattâb ile Ömer b. Abdülaziz'den denizde yolculuk yapmanın men edildiğine dair rivâyetler gelmektedir. Ancak Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet-i seniyye bu görüşü reddetmektedir. Eğer denizde yolculuk yapmak mekruh olsaydı ya da câiz olmasaydı muhakkak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine, biz denizde yolculuk yapıyoruz, diyenlere bu işi yasaklardı. Bu âyet-i kerîme ve benzerleri konu ile ilgili açık bir nastır ve bu hususta onlara baş vurulması gerekir.
Diğer taraftan her iki Ömer'den (Ömer b. el-Hattâb ile Ömer b. Abdülaziz'den) gelen bu hususa dair rivâyet şu şekilde te'vil edilebilir: Onların bu engellemeleri ihtiyatlı davranmaya ve dünyalık talebi ile daha çok kazanç elde etmek arzusuyla canları tehlikeye sokmayı terketmek amacıyla söylenmiş diye yorumlanabilir. Farzların edası hususunda ise böyle bir yasak sözkonusu olamaz.
Anlam itibariyle denizde yolculuk yapmanın câiz olduğuna delalet eden hususlardan birisi de şudur: Yüce Allah denizleri yeryüzünün ortasına yerleştirmiş ve insanları denizin her iki kıyısında yaşayacak şekilde var etmiştir. İnsanların bu menfaatlerini her iki tarafda ayrı ayrı yerleştirmiştir. Bu menfaatlerden birisinin elde edilmesi ve öbür tarafa getirilmesi ancak denizin aşılması ile mümkündür. Allah da denizde yolculuk yapmayı gemiler ile kolaylaştırmıştır. Bu açıklamayı İbnu'l-Arabi yapmıştır.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: İmâm Mâlik hac amacıyla kadının gemide yolculuk yapmasını mekruh görürdü. O bakımdan o cihad amacıyla denizde yolculuk yapmayı daha da mekruh görürdü. Kur'ân ve Sünnet ise onun bu konudaki görüşünü reddetmektedir. Şu kadar var ki Basralı bizim mezhebimize mensup bazıları şöyle demektedir: İmâm Mâlik'in böyle bir şeyi mekruh görmesi Hicaz'daki gemilerin küçük oluşundan dolayıdır. Kadınlar ise bu gemilerde yolculuk yaptıkları takdirde dar oldukları için ve orada yolculuk yapanlar kalabalık teşkil ettiklerinden dolayı ihtiyaçlarını gördükleri takdirde gereken şekilde tesettüre riâyet edemezler. Ayrıca Medine'den Mekke'ye karayoluyla yolculuk yapmak mümkün idi. İşte İmâm Mâlik bu sebepten böyle bir yolculuğu mekruh görmüştür. Basralıların gemileri gibi büyük gemilere gelince; bunlarda yolculuk yapmakta (kadınlar için) bir mahzur yoktur. (Devamla) der ki: Aslolan haccın bulûğa ermiş bulunan hür kimseler arasından oraya yol bulabilen kimse için bir farz olduğudur. Kadın ya da erkek olsun farketmez. Şu şartla ki, yolda güvenliğin çoğunlukla görülen bir durum olması gerekir. Bu konuda denizin karadan ayrı bir özelliği sözkonusu değildir.
Derim ki: Kitap, sünnet ve mana, aynı zamanda bu iki husus için de yani hem ibadet ve hem ticaret kastıyla deniz yolculuğu yapmanın mubah olduğunu göstermektedir. İşte bunlar bu konudaki delili teşkil ederler ve bunlara uymak gerekir. Şu kadar var ki, insanlar denizde yolculuk yapmaktan farklı şekilde etkilenirler. Kimisi denizde kolaylıkla yolculuk yapar ve bu, ona ağır gelmez. Kimisine de ağır gelir ve denizdeki yolculuk esnasında kuvvetten düşer. Aşın derecede denizin tuttuğu ve aşın derecede başı dönen ile denizde yolculuk yaptığı esnada farz namazı ve diğer benzeri farzları eda edemeyen kimsenin durumu gibi. Birincisi için denizde yolculuk yapmak caizdir. İkincisi için ise böyle bir yolculuk haramdır, bundan dolayı da engellenir.
5- Denizin Aşırı Dalgalı Olması Halinde Denizde Yolculuk:
Deniz, aşırı derecede yükselip büyük büyük dalgalarla dalgalandığı takdirde bu dalgalanması esnasında olsun, çoğunlukla esenlikle yolculuğun sürdürülemeyeceği zamanlarda olsun, herhangi bir kimsenin denizde yolculuk yapmasının câiz olamayacağı hususunda ilim adamları arasında görüş birliği vardır. İlim adamlarına göre çoğunlukla esenliğin sözkonusu olabildiği zamanlarda deniz yolculuğu yapmak caizdir. Çünkü böyle durumlarda denizde yolculuk yapıp da kurtulanların sayısı tesbit edilemeyecek kadar çoktur. Diğer taraftan bu gibi yolculuklarda hayatını kaybedenlerin sayısı ise mahduttur.
6- İnsanlar İçin Faydalı Olan Gemiler:
"İnsanlar için faydalı şeylerle" ticaret ve buna benzer durumlarını düzeltmeye yarayan değişik maksatlar için kendilerine fayda sağlayacak " denizlerde akıp giden gemilerde..." denizde yolculuk yapmakla kârlar elde edilir. Aynı şekilde kendisine mal götürülenler de yararlanırlar.
Dine dil uzatan bazı kimseler şöyle demiştir: Yüce Allah sizin Kitabınızda:
"Biz o Kitab'da hiçbir şeyi eksik bırakmadık." (el-En'am, 6/38) diye buyurmaktadır. Peki, yemeğe güzel tatlar veren tuz, karabiber ve buna benzer türlü baharatlardan nerede söz edilmektedir? Bu kişiye:
"İnsanlar için faydalı şeylerle denizlerde akıp giden gemilerde.." âyetinde bu dediğin sözkonusu edilmektedir, diye cevap verilmiştir.
7- Gökten İndirilen Su:
"Allah'ın gökten indirip... suda" Burada kastedilen aleme can veren, bitkileri ve türlü azıkları çıkartan yağmurlardır. Bu yağmurun bir kısmını (yerin altında), yağmur yağmadığı zamanlarda ondan yararlanmak için depolar. Nitekim yüce Allah buna işaretle şöyle buyurmaktadır:
"O suyu yerde (yeraltı su kaynaklarında) durdurduk." (el-Mü’minun, 23/18)
8- Yeryüzündeki Canlılar:
"Ve orda her türden canlıyı üretip yaymasında" dört bir yana dağıtmasında..
"O gün insanlar darmadağın pervaneler gibi olacak." (el-Karia, 101/4) âyetindeki
"darmadağın" kelimesi de aynı kökten gelmektedir.
Âyet-i kerimede geçen
"dâbbe (mealde: Her türden canlı)" kelimesi bütün canlıları kapsayan bir ifadedir. Bazıları kuşları
"dâbbe" kelimesinin kapsamı dışında kabul etmekle birlikte bu görüş reddedilmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Yerde yürüyen ne kadar canlı (dâbbe) varsa hepsinin rızkını vermek Allah'a aittir." (Hud, 11/6) Çünkü kuş da bazı hallerinde iki ayağı üzerinde yerin üzerinde hareket eder. Nitekim şair el-A'şâ şöyle demektedir:
"Suya giden her yolda vadinin bağırtlak kuşlarının debelenmesi..."
Burada "debelenme" diye tercüme ettiğimiz "debîb" kelimesi âyet-i kerimede de geçen ve her türlü canlıyı ifade ettiği kaydedilen "dâbbe" kelimesiyle aynı köktendir.
Alkame b. Abede de der ki:
"Yıldırımları kuşları'nın bir kıpırdanış (debib)dır."
9- Esen Rüzgârlar:
"Rüzgârları estirişinde..." âyetinde sözü geçen estiriş: (tasrîf) Rüzgârları kısır ve aşılayıcı, aşırı soğuk ve sesli, yardım, helâk edici, sıcak, soğuk, yumuşak ve fırtına şeklinde şiddetli olarak estirilmesi demektir. Rüzgârların estirilmesi güney, kuzey, batı, doğu (saba) ve rüzgâr esen iki cihet arasından gelen ara yön rüzgârları demektir, de denilmiştir.
Bir başka açıklamaya göre rüzgârların estirilmesi, büyük gemileri de küçük gemileri de aynı şekilde sürükleyecek kadar esmesi ve her ikisini de onlara zarar verecek şeylerden koruması demektir. Yelkenlerinin büyük ya da küçük olması önemli değildir. Çünkü rüzgar eğer tek bir parça halinde gelmiş olsaydı yelkenlere çarpar ve bu yelkenli gemilerin batmasına sebep olurdu.
Riyâh (rüzgârlar) kelimesi "rîh" kelimesinin çoğuludur. Rüzgâra çoğunlukla huzur ve sükûn (radıyallahü anhvh) getirdiğinden dolayı bu ad verilmiştir.
Ebû Dâvûd'un rivâyetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle derken dinledim: "Rüzgâr Allah'ın kullarına rahmeti cümlesindendir. Rahmet de getirir, azap da getirir. Onu gördüğünüzde ona sövmeyiniz, Allah'tan hayrını isteyiniz, şerrinden de Allah'a sığınınız." Ebû Dâvûd, Edeb 103
Bu hadisi aynı şekilde İbn Mâce de Sünen'inde şöylece rivâyet etmektedir: Bize Ebû Bekr b. Ebi Şeybe anlattı. Bize Yahya b. Said anlattı. Yahya, el-Evzaî'den, o ez-Zührî'den anlattı. ez-Zührî dedi ki: Bize Sabit ez-Zürakî, Ebû Hüreyre'den naklederek dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Rüzgara sövmeyiniz. Çünkü o Allah'ın kullarına rahmeti cümlesindendir. Rahmet ile de gelir, azâb ile de. Fakat siz Allah'tan onun hayrını isteyiniz ve kötülüğünden de Allah'a sığınınız." İbn Mâce, Edeb 29. Ayrıca, Müsned, II, 250, 268, 409...; Tirmizî, Fiten 65
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: "Rüzgâra sövmeyiniz, çünkü rüzgâr Rahmânın nefesindendir." Bunun anlamı şudur: Şanı yüce Allah, rüzgâra, ferahlık vermek, rahat nefes aldırmak ve dinlendirmek özelliğini vermiştir. Buradaki izafe, yani rüzgârın Rahmân'ın nefesine izafe edilmesi, fiilin O'nun tarafından yapılmasından dolayıdır. Yani, şanı yüce olan Allah rüzgârı bu şekilde takdir etmiştir.
Müslim'in Sahih'inde de İbn Abbâs'tan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Ben (Ahzab gününde) saba rüzgârıyla muzaffer kılındım, Âd kavmi ise Debûr (batıdan esen rüzgâr) ile helâk oldu." Buhârî, İstiska 26, Bed'u’l-halk 5, Enbiyâ 6, Edeb 84, Meğâzi 29; Müslim, istiskâ 17.
İşte bu da şanı yüce Allah'ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı Ahzab günü estirdiği rüzgârlar ile sıkıntıdan kurtardığına dair gelen haberlerin anlamını dile getirmektedir. Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmuştur:
"Biz de onların üzerine bir rüzgâr ve görmediğiniz ordular göndermiştik" (el-Ahzab, 33/9)
Günlük konuşmalar esnasında: "Allah filan kişinin dünya kederlerinden bir kederini nefeslendirdi." Yani açtı denilir.
Müslim'in Sahih'inde de Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan -aynı kelime kullanılarak-Hazret-i Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Her kim müslüman bir kimsenin dünya kederlerinden bir kederini açarsa Allah da o kimsenin kıyâmet günü kederlerinden bir kederini açar." Müslim, Zikir 38; Ebû Dâvûd, Edeb 60.
Şair de der ki:
"Saba rüzgârı estiği vakit
Kederli birisinin ciğeri üzerinden, kederleri açılıp gider gibi."
İbnü'l-Â'rabî der ki: Nesim (esinti) rüzgârın ilk estiği sıralardır. "Rih" (rüzgâr) kelimesinin aslı rûh şeklindedir. Bundan dolayı azlık belirten çoğulu "ervah" şeklinde gelir. "Eryah" diye gelmez. Çünkü bu kelimenin asıl harfleri arasında ya değil vav vardır, "Riyali" denilmesi ise çokluğu ifade etmek ve ya'nın radıyallahü anh harfinin esreli oluşu ile münasib geldiğinden dolayıdır. Hazret-i Hafsa'ya nisbet edilen Mushafta ise şeklinde yazılıdır.
10- Kur'ân-ı Kerîm'de Rîh (Rüzgâr) Kelimesinin Farklı Kıraati:
Yüce Allah'ın:
"Rüzgârları estirişinde" âyetinde geçen (ve rüzgârlar anlamına gelen): "er-Riyâh" kelimesini Hamza ve el-Kisaî tekil olarak
"er-rîh: Rüzgâr" şeklinde okumuştur. Aynı şekilde el-A'raf (7/57), el-Kehf (18/45) İbrahim (14/18), en-Neml (27/63), er-Rûm (30/48), Fâtır (35/9), eş-Şûrâ (42/33), el-Câsiye (45/5)'daki kelimeleri de tekil olarak okurlar. Buralarda aralarında okuyuş farkı yoktur.
İbn Kesîr de A'raf, Neml, Rum, Fatır ve Şûra sûrelerindeki kelimeleri onlar gibi okurken, Hamza:
"Rüzgârları aşılayıcılar..." (el-Hicr, 15/22)'de tekil olarak, İbn Kesîr de:
"Ve O rüzgârları müjdeleyin olarak gönderendir." (el-Furkan, 25/48)'dekini de tekil olarak okumuştur. Geri kalan kıraat İmâmları ise İbrahim ile Şûra sûrelerindekiler dışında hepsini çoğul olarak okumuşlardır. Bu iki sûredekini de çoğul olarak sadece Nâfi' okumuştur. Yedi kıraat İmâmının bu yerler dışında kalan kelimelerde ihtilafları sözkonusu değildir.
Rum Sûresi'nde sözünü ettiğimiz "rüzgârlar" kelimesi (sürede) ikinci olarak geçendir. Yani:
"Allah O'durki rüzgârları gönderip..." (er-Rûm, 30/48) âyetidir. Diğeri olan:
"Müjdeleyiciler olarak rüzgârları göndermesi" (er-Rum, 30/46) âyetindeki "rüzgârlar" kelimesinin çoğul olarak okunduğu hususunda kıraat farklılıkları yoktur.
Ebû Ca'fer Yezid b. el-Ka'ka ise, eğer başında- elif-lâm var ise, Kur'ân'ın tümünde "er-riyah" şeklinde çoğul okumuştur. Ancak:
"Yahut rüzgâr onu uzak bir yere atmış gibidir." (el-Hacc, 22/31) âyeti ile:
"Kısır rüzgârı" (ez-Zâriyat, 51/41) âyetlerini istisna etmektedir. Şayet bu kelimenin başında elif-lâm yok ise tekil olarak okur.
"er-Rîh (rüzgâr)" kelimesini tekil olarak okuyan, bunun aza da çoğa da delalet eden cins ismi oluşundan dolayı böyle okur. Çoğul olarak okuyan da rüzgârların estiği cihetlerin birbirinden farklı olduğundan dolayı çoğul okur.
Rahmet kelimesiyle birlikte çoğul, azâb ile birlikte tekil olarak okuyanların bu şekildeki kıraat sebepleri ise, Kur'ân-ı Kerîm'de çoğunluğu gözönünde bulundurmasından dolayıdır. Mesela:
"Rüzgârları müjdeciler olarak..." (er-Rum, 30/46) ile
"Kısır rüzgârı" (ez-Zâriyat, 51/41) âyetinde olduğu gibi. Bu kelime Kur'ân-ı Kerîm'de rahmet ile anıldığı zaman çoğul, azâb ile anıldığı zaman tekil olarak gelmiştir. Yûnus Sûresi'nde yer alan:
"Onlar da güzel bir rüzgâr ile onları götürdüklerinde" (Yûnus, 10/22) âyeti bundan istisnadır.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın da rüzgâr estiğinde şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Allah'ım, sen bunu rüzgârlar kıl, bir rüzgâr kılma." Nevevî, el-Ezkâr, Kahire, 1375/1955, s. 163'te Şâfiî tarafından el-Umm'da rivâyet edildiği belirtilmektedir. Ayrıca Suyûti, ed-Dürru’l-Mensûr, I, 399. Buna sebep ise şudur: Azap rüzgârı oldukça şiddetlidir ve âdeta tek bir cisim parçası imiş gibi bu rüzgârın cüzleri birbirine bitişiktir, ardarda gelir. Rahmet rüzgân ise yumuşak ve bölüm bölümdür. Bundan dolayı ona "riyâh (rüzgârlar)" ismi verilmiştir.
Yûnus Sûresi'nde "gemiler" ile birlikte sözkonusu edildiğinde tekil olarak kullanılış sebebine gelince: Gemilerin yol almasını sağlayan rüzgâr bitişik tek bir rüzgâr gibidir. Daha sonra ayrıca "güzel" olmakla da nitelendirilerek bu rüzgâr ile azap rüzgarı arasındaki ortak yanlar ortadan kaldırılmış olmaktadır.
11- İlim Adamlarının Rüzgâr ile İlgili Açıklamaları:
İlim adamları der ki: Rüzgâr havanın hareket etmesidir. Bu kimi zaman şiddetli olur, kimi zaman da zayıf. Eğer havanın hareketi kıble yönünden başlayıp kıbleye doğru giderse bu rüzgâra "sabâ rüzgârı" ismi verilir. Eğer havanın hareketi kıblenin gerisinden başlayıp kıble tarafına doğru giderse bu rüzgâra da "debûr rüzgârı" denilir. Hava hareketi kıblenin sağından başlayıp soluna doğru giderse buna "güney rüzgarı" ismi verilir. Hava hareketi kıblenin solundan başlayıp sağına doğru giderse buna da "kuzey rüzgârı" ismi verilir.
Bu rüzgârlardan her birisinin kendine göre bir tabiatı vardır. Bu rüzgârların faydası da tabiatına göre değişiktir. Saba rüzgârı sıcak ve kurudur. Debur rüzgârı soğuk ve nemlidir. Güney rüzgârı sıcak ve nemlidir. Kuzey rüzgârı soğuk ve kurudur.
Bu rüzgârların farklı tabiatta olması senenin mevsimlerinin de farklı olmasına benzer. Şöyle ki: Yüce Allah zamanı dört mevsime ayırmıştır. Bunların ayrılık esasları havanın halindeki değişikliğe göredir.
Yüce Allah ilk mevsim olan bahar mevsimini sıcak ve nemli kılmıştır. Bu mevsimde yeşerme ve gelişip büyüme sözkonusudur. Bu mevsimde sular (yağmurlar) yağar. Yeryüzü güzelliklerini çıkartır, bitkisini yeşertir. İnsanlar ağaç dikmeye ve pek çok ekinleri ekmeye koyulur. Hayvanlar bu mevsimde doğum yapar, sütler çoğalır.
Bahar bitti mi, arkasından iki özellikten biri olan sıcaklıkta bahara benzeyen yaz mevsimi gelir. Diğer bir özelliği olan nemlilik açısından da bu mevsimden ayrılır. Çünkü yazın hava sıcak ve kurudur. Bu mevsimde meyveler olgunlaşır, baharın ekilen taneler kurumaya başlar.
Yaz mevsimi sona erdi mi onun arkasından iki özelliğinden birisi olan kurulukta yaza benzeyen sonbahar mevsimi gelir. Diğer özelliği olan sıcaklıkta ise yazdan ayrıdır. Çünkü sonbahar mevsiminde hava soğuk ve kurudur. Bu mevsimde meyvelerin olgunlaşması son bulur. Artık kurumaya ve içindeki sular çekilmeye başlar ve bu halleriyle meyveler saklanacak duruma gelirler. Bu mevsimde meyveler kopartılır, üzüm bağları bozulur ve artık ağaçlardan meyve toplanma işi biter.
Sonbahar mevsimi bitti mi arkasından kış mevsimi gelir. Bu mevsim de iki özelliğinden birisi olan soğuklukta sonbahara yakındır. Ancak diğer özelliği olan kurulukta ondan farklıdır. Çünkü kışın havalar soğuk ve rutubetlidir. Bu mevsimde çokça yağmur ve kar yağar. Topraklar dinlenen bir beden gibi dinlenir. Tekrar yüce Allah, yeryüzüne baharın sıcaklığını yere iade edinceye kadar hareket etmez. Bu sıcaklık nem ile bir araya geldi mi işte şanı yüce Allah'ın izniyle o vakit yeşermeler ve büyümeler ortaya çıkar.
Sözünü ettiğimiz rüzgârların dışında pek çok rüzârlar daha esebilir. Ancak asıl olan bu dört rüzgârdır. İki rüzgâr arasında esen her bir rüzgârın hükmü estiği cihet itibariyle hangisine daha yakın ise, o yakın olduğu rüzgârın hükmünü alır ve buna "en-nekbâ" ismi verilir.
12- Bulutlar:
Yüce Allah'ın:
"Ve gökle yer arasında boyun eğdirilmiş olan bulutta.." âyetine gelince... Burada sözü geçen buluta "es-Sehâb" adının verilmesi bulutun havada sürüp gelmesi dolayısıyladır. Yerde sürülen eteğin toplanması, filan kişinin filana karşı cüretkârca davranması, çokça yemek, içmek gibi anlamlar da aynı kökten gelir.
Müsahhar kılınmış (boyun eğdirilmiş) ise, emre verilmiş gibi anlamlara gelir. Bulutun müsahhar kılınması ise bir yerden bir yere gönderilmesi şeklinde olur. Onun müsahhar kılınışının gök ile yer arasında direksiz ve askısız durmasıdır. Birinci açıklama ise daha açık ve üstündür. Bulut, kimi zaman su ile kimi zaman azâb ile gelebilir.
Müslim'in Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Bir keresinde adamın birisi düzlük bir yerde bulunurken bir buluttan: Filanın bahçesini sula, diye bir ses işitir. O bulut bir kenara ayrıldı ve suyunu kara taşlık bir arazi üzerinde akıttı. Orada bulunan bir su yoluna yağan bütün yağmurlar toplandı. Adam o suyu takibetti. Bahçesinde ayakta duran ve elindeki kazmasıyla suyun yönünü değiştiren bir adam gördü. Ona: Ey Allah'ın kulu, adın nedir? diye sorar. O da bulutta söylendiğini işittiği ismi söyler. Daha sonra adam sorana: Ey Allah'ın kulu, ya sen bana adımı ne diye soruyorsun? diye sorunca şöyle der: Ben şu suyu yağdıran bulutta senin ismini söyleyerek: Filanın bahçesini sula, diyen bir ses işittim. Sen bunu ne yapıyorsun diye sorar. Şu cevabı verir: Madem sen bunu söylüyorsun (ben de sana anlatayım): Ben buradan aldığım mahsule bakıyorum. Onun üçte birini tasadduk ediyorum, üçte birini ben ve çoluk çocuğum yiyoruz, geri kalan üçte birini ise tekrar buraya (tohum olarak) iade ediyorum" Bir rivâyette de: "Üçte birini fakirlere, dilencilere ve yolculara veriyorum" denilmektedir. Müslim, Zühd 45; Müsned, II, 296.
Kur'ân-ı Kerîm'de de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"O Allah ki, rüzgârları gönderip bulutları hareket ettirir. O bulutları ölmüş bir beldeye süreriz de o yeri -ölümünden sonra- canlandırırız." (Fâtır, 35/9);
"Nihayet bunlar (rüzgârlar) ağır ağır bulutları kaldırınca biz onları ölmüş bir beldeye süreriz..." (el-A'raf, 7/57) Bu anlamdaki âyetler Kur'ân-ı Kerîm'de pek çoktur.
İbn Mâce, Âişe (r. anha)'dan rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ufuklardan birisinden bir bulutun gelmekte olduğunu görünce namazda olsa dahi işini bırakır o buluta doğru yönelir ve: "Allah'ım, bizler sana bu bulut ile gönderilen şeyin şerrinden sığınırız" derdi. O buluttan yağmur yağarsa, iki yahut üç defa da: "Allah'ım, bunu faydalı bir mahsul kıl" derdi. Şayet o bulutu açar ve ondan yağmur gelmezse bundan dolay) da Allah'a hamd ü sena ederdi. İbn Mâce, Dua 21. Bu hadisi bu anlamda Müslim, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımı Hazret-i Âişe'den şöylece rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) rüzgârlı ve bulutlu gün oldu mu bunun etkileri onun yüzünde görülür, ileri geri gider gelirdi. Yağmur yağarsa "buna sevinir ve "bu sıkıntısı giderdi. Hazret-i Âişe der ki: Ona sordum "Bana şöyle dedi: "Ben bu bulutun ümmetime musallat kılınan bir azâb olduğundan korktum." Yağmur yağdığını görünce de: "Bu bir rahmettir" derdi. Bir diğer rivâyette de şöyle demiştir: "Belki de ya Âişe, bu bulut Âd kavminin dediği şeklindedir:
"Onlar onu kendilerine yönelmiş bir bulut halinde görünce: Bu bize yağmur getiren bir buluttur, dediler.." (el-Ahkâf, 46/24) Müslim, İstiskâ 14.
İşte bu Hadîs-i şerîflerle bu âyet-i kerimeler birinci görüşün lehine ve bulutların müsahhar kılınışının sabit kalmaları anlamına gelmediğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah'tır.
Çünkü "sabit olmak" bir yerden bir yere taşınmamayı ifade eder. Eğer "sabit olmak" ile anlatılmak istenen bulutların semada da yerde de olmayıp havada bulunması kastediliyor ise bu doğrudur. Çünkü yüce Allah burada: "Gökle yer arasında" diye buyurmaktadır. Bununla birlikte bulutlar müsahhar kılınmıştır ve bu ikisi arasında taşınmaktadır. Bu ise Allah'ın kudretini daha büyük bir şekilde gösterir. Tıpkı havadaki kuş gibi.
Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır:
"Onlar gök boşluğunda müsahhar kılınmış kuşları görmezler mi? Onları Allah'tan başkası tutmuyor." (en-Nahl, 16/79) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:
"Üstlerinde saf saf dizilip kanatlarını açıp kapayarak uçan kuşları görmediler mi? Onları Rahmân (olan Allah)dan başkası tutmuyor..." (el-Mülk, 67/19)
13- Ka'b el Ahbar'dan Bulutlara Dair Bir Rivâyet:
Ka'b el-Ahbar, bulutlar yağmurun eleğidir. Şayet su semadan indiğinde bu bulut olmasa yerde neyin üzerine düşerse onu bozardı, der. Bunu Ka'b'dan İbn Abbâs rivâyet etmiştir. el-Hatib Ebû Bekr Ahmed b. Ali, bunu Muaz b. Abdullah b. Hubeyb el-Cühenî'den şöylece zikretmektedir: Selemeoğulları arasında bulunduğum bir sırada İbn Abbâs'ın dişi bir katır üzerinde yanımızdan geçtiğini gördüm. Onun da yanından Ka'b'ın hanımının oğlu olan Tubey' geçti, İbn Abbâs'a selam verdi. İbn Abbâs ona: Ka'b el-Ahbar'ın bulut hakkında herhangi bir şey söylediğini duydun mu? diye sorar. Çocuk: Evet şöyle dediğini duydum der: Bulut yağmurun eleğidir. Semadan su indiğinde eğer bulut olmasa o su yerde neyin üzerine düşerse onu bozardı. İbn Abbâs soran Peki sen Ka'b'ı bir sene bir tür bitki ertesi sene ondan başka bir bitki bitiren yer hakkında bir şey söylerken dinledin mi? Yine o: Evet der. Bu hususta şöyle derken onu dinledim: Tohum semadan iner. İbn Abbâs der ki: Ben de Ka'b'dan böyle dediğini dinledim.
14- Allah'ın Varlığı'nın Belgeleri: Âyetler
"... aklı eren bir topluluk için nice âyetler" Allah'ın birliğine kudretine delil olan belgeler "vardır."
Bundan dolayı yüce Allah, bütün bu hususları: "Hepinizin ilâhı tek bir ilâhtır" âyetinin akabinde sözkonusu etmiştir ki, bunlarla bu âyet-i kerimeden önce sözünü ettiği yüce Allah'ın vahdaniyyetine, rahmetine ve yaratıklarına olan şefkatine dair verdiği haberin doğruluğunu ortaya koysun diye. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Bu âyet-i kerimeyi okuyup da onu ağzından dışarı fırlatanın vay haline!" diye buyurduğu rivâyet edilmiştir. Suyûtî Cem'u'l-Cevâmi, 874'te yakın lâfızlarla. Kurtubî, Dâru'l-Hadis baskısı, II, 206'daki nottan. Yani üzerinde tefekkür etmeyip gereken ibreti çıkarmayanın vay haline!
Bu sözler bunların kendi kendilerini meydana getirmiş olabileceklerini reddetmemektedir, diyene şu şekilde cevap verilir:
Senin bu dediğin imkânsız birşeydir. Çünkü sözü geçen bu hususlar (ve başkaları) şayet kendi kendilerini meydana getirmiş ise onlar ya var iken bu hususları meydana getirmişlerdir veya yok iken meydana getirmişlerdir. Eğer yok oldukları halde bunların meydana geldiği söylenecek olursa bu imkânsız birşeydir. Çünkü birşeyin meydana getirilmesi ancak hayat sahibi, bilen, kudret sahibi ve irade sahibi birisinden beklenebilir. Var olmayan birşeyin ise bu niteliklere sahip olması düşünülemez. Eğer bunlar var ise zaten onların varlığı kendi kendilerini meydana getirmelerine ihtiyaç bırakmaz. Yine, şayet onların dedikleri kabul edilebilecek birşey olursa (mesela) bir yapının kendi kendisini meydana getirmesi de mümkün olur. Aynı şekilde ahşap bir malzemenin, dokumanın da öyle olması gerekirdi. Bu ise imkânsızdır. Bizi imkânsız bir sonuca götüren şeyin kendisi de imkânsızdır.
Diğer taraftan yüce Allah, bu âyet-i kerimede bizlere vahdaniyyetinden söz ederken sadece haber vermekle yetinmiyor, bununla birlikte Kur'ân-ı Kerîm'deki pek çok âyet-i kerîme de aklımızı kullanıp düşünmemizi, ibretle bunlar üzerinde aklımızı kullanmamızı da emretmektedir. Yüce Peygamberine şöyle buyurmuştur:
"De ki: Göklerde ve yerde neler var, bir bakın." (Yûnus, 10/101) Burada kendilerine hitab edilmesi istenen kâfirlerdir. Çünkü yüce Allah: "(Fakat) o âyetler ve korkutmalar, îman etmeyecek bir kavim için ne fayda verir ki?" (Yûnus, 10/101) diye buyurulmaktadır. Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:
"Onlar göklerin ve yerin melekûtuna... bakıp düşünmezler mi?" (el-A'raf, 7/185) "Melekût" ile kastedilen âyetlerdir (belgelerdir.) Bir başka yerde de:
"Kendi nefislerinizde de (nice âyetler vardır) görmez misiniz?" (ez-Zâriyat, 51/21) diye buyurmaktadır.
Yüce Allah, buyuruyor ki: Onlar, bütün bunlara tefekkür ve ibretle, düşünme yoluyla bakmazlar mı ki, bunların hadislere (sonradan olan değişikliklere) ve değişimlere maruz kalmasını, sonradan yaratıldıklarının delili olarak görsünler ve ihdas edilen (var edilen, yaratılan) birşeyin mutlaka kendisini yapan bir yapıcıya ihtiyacı olduğunu, bu yapıcının hikmeti sonsuz, alim, kadir, mürid, semi', basîr ve mütekellim olduğunun delili olarak görsünler?
Çünkü eğer o bu sıfatlara sahip olmazsa, insanın bundan daha kâmil olması sözkonusu olurdu ki buna da imkân yoktur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Yemin olsun ki Biz insanı" yani Âdem (aleyhisselâm)'ı "süzülmüş bir çamurdan yarattık. Sonra onu" yani onun soyundan gelenleri
"bir nutfe kılıp sağlam bir karargâha yerleştirdik... Sonra da Kıyâmet gününde elbette diriltileceksiniz." (el-Mü’minun, 23/12-16)
İnsan bu uyarıcı âyetler ışığında kendisine verilmiş bulunan akıl ile kendi nefsi hakkında düşünecek olursa, bu nefsin belli bir şekilde düzene konulduğunu, değişik hallere göre yönlendirilmiş olduğunu görür. Kendisi önce bir nutfe iken ondan sonra bir alaka (sülüğü andıran bir kan pıhtısı) ondan sonra bir çiğnemlik et, sonra et ve kemik olmuştur.
Bunu düşündüğü takdirde insan eksik halden kemal haline doğru kendisini nakledenin kendisi olmadığını bilir. Çünkü o aklının olgunluğunu ifade eden en üstün hali ve herhangi bir organının en güçlü seviyesini bizzat var etme gücüne sahip değildir.
Organlarına da herhangi bir organı fazladan ekleyemez. Bu, onun eksik ve zaaf hallerinde böyle bir şeyi öncelikle yapamayacağını ona gösterir. İnsan kendisini önce genç, sonra olgunluk yaşında, sonra da yaşlı olarak görür. Gençlik ve güçlülük halinden yaşlılık ve kocamışlık haline kendi kendisini taşıyan o değildir. Kendisi için bu hali seçen de o değildir. Yaşlılık halini bir kenara itip gençlik gücünü geri getirmek imkânına da sahip değildir.
İşte kendi kendisini bu şekilde halden hale geçirenin kendisi olmadığını, kendisini var eden bir yaratıcının, bir durumdan ötekine taşıyan bir taşıyıcının olduğunu böylelikle bilir. Şayet bu olmasaydı bu şekilde bir taşıyıcı ve tedbir edici olmaksızın onun hallerinde herhangi bir değişiklik olmazdı.
Bir hakîm şöyle demiştir: Büyük alemdeki herşeyin mutlaka insanın bedeni olan küçük alemde bir benzeri vardır. İşte bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Yemin olsun ki Biz insanı ahsen-i takvimde (en güzel bir surette) yarattık." (et-Tîn, 95/4);
"Kendi nefislerinizde de (nice âyetler) vardır. Görmez misiniz?" (ez-Zâriyat, 51/21)
Mesela, insanın duyu organları, ışık veren yıldızlardan daha şereflidir. İnsanın görmesi ve işitmesi idrak edilen şeyleri bunlar vasıtasıyla idrak etmesi açısından güneşi ve ayı andırır. İnsanın organları çürüdükten sonra yer cinsinden toprak olurlar. Yine insanda su cinsinden, ter ve bedende diğer ıslak azalar vardır. Hava türünden insanda ruh ve nefes vardır. Ateş türünden ise insanda hararet vardır. Damarları ise yeryüzündeki nehirler konumunda, ciğeri nehirleri besleyen pınarlar konumundadır. Çünkü damarlar ciğerden alacaklarını alırlar. İnsanın mesanesi denizi andırır. Çünkü bedende bulunan değişik bölgeler nehirlerin denize aktığı gibi, akıtacaklarını buraya akıtırlar. İnsanın kemikleri yeryüzünün kazıkları durumunda olan dağlar gibidir. Azaları da ağaçları andırır. Herbir ağacın yaprakları ya da meyveleri olduğu gibi her bir organın da bir fiili ya da etkisi vardır. İnsanın bedeni üzerindeki saç ve kıllar yeryüzü üzerindeki bitki ve ot durumundadır. Diğer taraftan insan dili ile bütün canlıların seslerini taklit edebilin Azalarıyla da bütün canlıların yaptığının benzerini yapar. Buna göre bu küçük alem büyük alem ile birlikte aynı yaratıcının yaratığı ve sonradan varettiği varlık (muhdes)dir. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur.
165
İnsanlar arasında Allah'tan başkasını eş edinenler de vardır. Onları Allah'ı sever gibi severler. Îman edenlerin Allah'a sevgisi ise en sağlamdır. Zulmedenler azâbı görecekleri vakit bütün kuvvetin gerçekten Allah'ın olduğunu ve Allah'ın pek çetin azâb sahibi olduğunu görselerdi!..
Yüce Allah bundan önceki âyet-i kerimede vahdâniyyetine, kudretine, egemenliğinin azametine delalet eden hususları haber verdikten sonra, burada da akıl sahiplerinin kaçınılmaz olarak kabul etmek durumunda oldukları bunca âyete rağmen, Allah'a eşler koşan kimselerin bulunduğunu haber vermektedir.
Eşler anlamına gelen "endâd" kelimesinin tekili "nid"dir. Daha önceden (el-Bakara, 2/22. âyette 6. başlıkda) buna dair açıklamalarda bulunulmuştur. Bunlarla anlatılmak istenen ise Mücâhid'in görüşüne göre; aciz olmalarına rağmen Allah'a ibadet eder gibi ibadet ettikleri putlar ve heykellerdir.
"Onları Allah'ı sever gibi severler." el-Müberred'in açıklamasına göre, onlar putlarını batıl üzere olmalarına rağmen, mü’minlerin hak üzere Allah'a olan sevgileri gibi severler. Zeccâc'ın açıklaması da bu anlama gelmektedir. Yani onlar putlarına acizliklerine rağmen, mü’minlerin kudreti sonsuz Allah'a besledikleri sevginin benzerini beslerler.
İbn Abbâs ve es-Süddî de şöyle demektedir: Burada "eş edinilenler"den kasıt kendilerine uyulan başkanlardır. Allah'a isyanı gerektiren hususlarda bu başkanlarına itaat ederler. Nitekim "onları... severler" zamiri, bu esasa göre (akıl sahibi varlıklar hakkında kullanılan zamir şeklinde) gelmiştir. Birinci açıklamaya göre ise putlara ait olması gereken bu zamir, asla aykırı olarak akıl sahibi olan varlıkların zamiri gibi gelmiştir.
İbn Keysân ve yine ez-Zeccâc, ayrıca şöyle derler: "Onları Allah'ı sever gibi severler" âyetinin anlamı Allah'a ve putlarına besledikleri sevgiyi eşit tutarlar, demektir. Ebû İshak (ez-Zeccâc) der ki: Sahih olan görüş işte budur. Bunun doğruluğunun delili ise (biraz sonra gelen): "Îman edenlerin Allah'a sevgisi ise en sağlamdır" âyetidir.
Ebû Recâ:" Onları., severler" âyetini ya harfini fethalı okumuştur. Bu türden Kur'ân-ı Kerîm'deki bütün kelimeleri böylece okumuştur. Bu bir şivedir. el-Ferrâ' der ki: Ebû Turab bana şu beyiti okudu:
"Ona olan sevgim dolayısıyla siyahları severim,
Ona olan sevgimden dolayı siyah köpekleri dahi sevmeye başladım."
Yüce Allah'ın:
"Edinenler" âyetindeki: " ...enler" mübtedâ olarak ref mahallindedir. "Edinen" şeklinde fiilin tekil gelmesi, "...en..." anlamını veren edatın lâfzına uygundur. Kur'ân'ın dışında (benzeri kullanımlarda) fiilin şeklinde çoğul zamiri ile birlikte manaya uygun olarak kullanılması mümkündür. Âyet-i kerimede Onları severler" anlamındaki fiilin çoğul zamiri ile kullanılması, manaya nazarandır. Fiil tekil zamiri ile kullanılırsa, lâfza uygun kullanılmış olur. "Severler" âyeti, "edinen" fiilindeki zamirin halini bildirdiğinden nasb mahallindedir. "Eşler" kelimesinin sıfatı da kabul edilebilir. sever gibi" âyetindeki benzetme edatı, mahzuf (düşürülmüş) bir masdarın sıfatıdır. Onları Allah sevgisine benzeyen bir sevgi ile severler, demektir. "Îman edenlerin Allah'a sevgisi ise en sağlamdır." Yani putperestlerin, putlarına, başkanlarına uyanların uydukları kimselerin duydukları sevgiden daha sağlam bir sevgi ile Allah'ı severler.
Yüce Allah'ın burada:
"Îman edenlerin Allah'a sevgisi ise en sağlamdır" diye buyurması yüce Allah'ın evvela onları sevdiği, ondan sonra da onların yüce Allah'ı sevmelerinden dolayıdır. Sevildiği kişi tarafından sevdiğine tanıklık edilenin sevgisi daha bir eksiksizdir ve tamdır. Yüce Allah:
"O onları sever, onlarda O'nu severler." (el-Maide, 5/54) diye buyurmaktadır. İleride yüce Allah'ın izniyle (Âl-i İmrân, 3/31. âyetin tefsirinde) mü’minlerin Allah'a sevgisine ve Allah'ın mü’minlere olan sevgisine dair açıklamalar gelecektir.
"Zulmedenler azâbı görecekleri vakit, bütün kuvvetin gerçekten Allah'ın olduğunu ve Allah'ın pek çetin azâb sahibi olduğunu görselerdi." Medineliler ile Şamlılar kelimesindeki "ye" harfini te ile okurlar. (Buna göre anlamı: Görseydin olur). Mekke ile Kûfelilerin ve Ebû Amr'ın kıraati ise ya iledir. Ebû Ubeyd'in tercihi de budur.
Âyet-i kerimenin maksadının tam olarak anlaşılması biraz zordur ve âyette hazif vardır. Ebû Ubeyd der ki: Bunun anlamı şudur: Eğer zulmedenler dünyada iken ahiret azabını görecek olurlarsa hiç şüphesiz onlar bunu gördükleri vakit gücün bütünüyle yalnızca Allah'ın olduğunu da bileceklerdir.
Buna göre
"görselerdi" âyetinden kasıt göz ile görmektir.
en-Nehhâs "Meâni'l-Kur'ân" adlı eserinde şöyle demektedir: İşte müfessirlerin benimsediği görüş de budur. Ancak "İ'rabu'l-Kur'ân" adlı eserinde ise şöyle demektedir: Muhammed b. Yezid'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir. Ebû Ubeyd'in yaptığı bu açıklama uzak bir ihtimaldir. Bu hususta kullandığı ifadeler o kadar da güzel değildir. Çünkü "o zulmedenler azâbı görecek olsalar" diye bir takdirî ifadede bulunmaktadır. Sanki bu azâbın görülmesinde şüphe varmış gibi bir anlam çıkmaktadır. Halbuki yüce Allah bu azâbı vâcib (gerekli ve kaçınılmaz) kılmıştır. Takdir Ebû Ubeyd'in dediği gibi değil, fakat el-Ahfeş'in de benimsediği görüşe göre şöyledir: Eğer zulmedenler gücün Allah'a ait olduğunu görselerdi... Burada "görmek" bilmek anlamındadır. Yani eğer onlar gerçekten kuvvetin yalnızca aziz ve celil olan Allah'ın olduğunu ve azabının ne kadar şiddetli olduğunu bilselerdi, o takdirde uydurma ilahlar edinmelerinin zararını da açık açık görürlerdi. Nitekim yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:
"Sen onları Rablerinin huzurunda bulunduruldukları zaman bir görseydin." (el-En'am, 6/30);
"Sen onları ateşin karşısında durdurulduklarında bir görsen." (el-En'am, 6/27) Burada şart edatının cevabı verilmemiştir. ez-Zührî ve Katâde der ki: Bu cevabın zikredilmemesi tehdidin daha da ağır olduğunu ifade etmek içindir. Bir kimsenin şöyle demesine benzer: Sen filanı sırtına kamçılar inip kalkarken bir görseydin...
"Görselerdi" kelimesini "görseydin" anlamına gelecek şekilde "te" harfiyle okuyanların okuyuşuna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Ya Muhammed, sen o zâlimleri azâbı görecekleri azaptan korkup onun ne kadar büyük olduğunu farkedecekleri zaman bir görsen, şüphesiz gücün muhakkak Allah'a ait olduğunu ikrar ve kabul edeceklerdir. Buna göre şartın cevabı bu anlamda gizlidir.
Bir diğer takdire göre şöyle olur: Ya Muhammed, sen azâbı gördükleri ve ondan korktukları zaman zâlimlerin halini bir görsen. Sen kuvvetin bütünüyle yalnızca Allah'ın olduğunu kesinlikle bilirdin. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zaten bunu biliyordu. Fakat ona bu şekilde hitap edilmesinden kasıt onun ümmetidir. Çünkü onun ümmeti arasında böyle bir şeyi müşahede etmek suretiyle bilgisini güçlendirmeye ihtiyacı olanlar vardır.
Bunun anlamının şöyle olması da mümkündür: Ya Muhammed, sen zalim olana bunu söyle; şeklinde... Burada âyetin: ... Çünkü kuvvet bütünüyle yalnızca Allah'ındır... şeklinde değerlendirilebileceği de söylenmiştir. Sîbeveyh'in delil gösterdiği şu beyitte olduğu gibi:
"Ve ben kerem sahibinin kabahatini onun (kötülükleri) saklaması dolayısıyla bağışlarım
Ve kerim davranarak adi kimsenin sövmesinden de yüzçeviririm."
Bu açıklamaya göre âyet-i kerimenin bu bölümünün anlamı şöyle olur: Ya Muhammed, sen o zâlimleri azâbı gördükleri vakit bir görsen -kuvvet yalnızca Allah'ın olduğu için- onların ne derece bir cezaya çarptırıldıklarını bilir ve kendilerine isabet eden bu azâbın çok büyük olduğunu anlardın.
Burada di'li geçmiş (mazi) tabiri gelecekte olacak bu hususlar hakkında kullanılmıştır. Bundan maksat durumun daha bir anlaşılır olmasını sağlamak ve bu işlerin gerçekleşeceğinin sihhatini, doğruluğunu daha açık bir şekilde ortaya koymaktır. İbn Âmir, tek başına " Görecekleri" kelimesindeki ye harfi ötreli olarak okumaktadır. (Buna göre mana: Azâbın kendilerine gösterileceği vakit., şeklinde olur). Diğerleri ise "ye" harfini fethalı olarak okurlar.
el-Hasen, Yakub, Şeybe, Sellâm ve Ebû Ca'fer ise kelimelerini şeklinde okurlar. O tadirde bu kelimeler yeni bir cümlenin başlangıcı olur veya bunlardan önce "söylemek" kökünden türeyen bir fiil takdir edilir. Yani: Keşke sen zulmedenleri azâbı gördükleri vakit bir görsen. Muhakkak kuvvet yalnızca Allah'ındır, derler...
Bu âyet-i kerimenin nassı ile kuvvetin yalnızca Allah'ın olduğu isbat edilmektedir. Halbuki Mu'tezile kadim sıfatların manalarının bulunmadığını ileri sürerken bu nassa muhalif kanaat ortaya koymaktadır. Allah onların söylediklerinden yüce ve münezzehtir.
166
O zaman kendilerine uyulanlar uyanlardan uzaklaşırlar. O azâbı görmüş, aralarındaki ilişkiler de kopup gitmiş olacaktır.
"O zaman kendilerine uyulanlar" Katâde, Atâ ve er-Rabi'den nakledildiğine göre efendiler ve başkanlar, küfür üzere kendilerine
"uyanlardan uzaklaşırlar." Yine Katâde ve es-Süddî şöyle derler: Bunlar insanlardan uzak olacaklarını belirtecek olan saptırıcı şeytanlardır. Bunun kendisine uyulan her kişi hakkında genel olduğu da söylenmiştir.
Uyanlar da kendilerine uyulanlar da
"o azâbı görmüş., olacaktır." Çünkü dünya hayatında onu gözleriyle görecek olurlarsa ona kesin olarak inanırlar. Bunun ahirette amellerinin kendilerine sunulması ve sorgulanmaları esnasında olacağı da söylenmiştir.
Derim ki: Her iki şekil de hasıl olur. Çünkü onlar ölüm esnasında uğrayacakları aşağılık durumları görürler. Ahirette de can yıkıcı azâbı ve ibretli cezayı tadarlar.
"Aralarındaki ilişkiler", Mücâhid ve başkalarının açıklamasına göre dünya hayatında aralarındaki akrabalık ve buna benzer çeşitli ilişkiler
"de kopmuş olacaktır."
el-Esbâb: (İlişkiler)in tekili sebep'tir. Sebep, asıl anlamı itibariyle birşeye bağlanıp onunla o şeyin çekildiği ip demektir. Daha sonra herhangi bir şeyi çeker durumdaki herşeye "sebep" denilir olmuştur. es-Süddî ve İbn Zeyd der ki: Burada sözü geçen sebepler (ilişkiler) onların amelleri demektir. Yani kendileriyle amelleri arasındaki ilişki kopup gitmiş olacaktır. Sebep aynı zamanda yan ve taraf anlamına da gelir. Züheyr'in şu beyiti bu anlamdadır:
"Her kim ölümün esbabından korkarsa onlar gelip onu bulur
İsterse merdiven ile semanın esbabına (kıyısına, kenarına) çıkmaya kalkışsın."
167
Uyanlar: "Bizim için bir dönüş olsaydı da bizden uzaklaşıp gittikleri gibi biz de onlardan uzaklaşırdık" derler. Böylece Allah hasretler halinde amellerini kendilerine gösterecektir. Ve onlar cehennemden çıkacak da değillerdir.
"Uyanlar: 'Bizim için bir dönüş" önceki hale, duruma bir avdet
"olsaydı" buna imkân bulunsaydı, gerçekleşseydi,
"de bizden uzaklaşıp gittikleri gibi biz de onlardan uzaklaşırdık' derler." Yani tabi olanlar şöyle diyeceklerdir: Eğer bizler salih amel işlemek ve onlardan uzaklaşmak üzere dünyaya geri gönderilecek olursak,
"bizden uzaklaşıp gittikleri gibi biz de onlardan uzaklaşırdık."
Teberrîz (uzaklaşmak), ayrılıp gitmek, kopmak demektir.
"Böylece Allah hasretler halinde amellerini kendilerine gösterecektir." Yani yüce Allah onlara azâbı göstereceği gibi amellerini de gösterecektir.
"Allah... gösterecektir" âyetinin gözle görmek ile alakalı olduğu söylenmiştir. O takdirde
"hasretler" kelimesi de hal olur. Kalbin görmesinden gelme ihtimali de vardır. O takdirde
"hasretler" üçüncü mef'ûl olur. (Buna göre anlam: "Allah amellerini kendilerine gösterecektir, onlara hasretler de gösterecektir" şeklinde olur).
"Amellerini" er-Rabi', kasıt, işledikleri ve onlar sebebiyle cehennem azabına uğradıkları bozuk amelleridir. İbn Mes'ûd ve es-Süddî ise şöyle demektedir: Terkettikleri ve bundan dolayı da cennetten mahrum bırakıldıkları salih amelleridir. Bu anlamda birtakım Hadîs-i şerîfler de rivâyet edilmiştir.
es-Süddî der ki: Cennet onların tepelerine kaldırılır. Onlar cennete ve eğer itaat etmiş olsalardı kendileri için ayrılan evlere bakarlar. Arkasından bu evleri mü’minler arasında paylaştırılacaktır. İşte pişmanlık duyacakları vakit budur. Bu amellerin onlara izafe edilmesi onları işlemekle emrolunmuş olmaları açısındandır. Bozuk amellerinin kendilerine izafe edilmesi ise fiilen işlediklerine göredir.
Hasret: "Haserât" kelimesinin tekilidir. İsim olursa böyle kullanılır. Sıfat yapılırsa, "Hasrât" şeklinde çoğulu yapılır. Kaybedilen, elde edilemeyen birşey için duyulan pişmanlığın en ileri derecesidir. Tehassür ise böyle birşey dolayısıyla insanın âdeta canı çıkarcasına kederlenmesidir. Bu kelime kesilen ve gücü kaybolan "hasîr"den türetilmiştir. Gücü biten deve gibi. Bu kelimenin "üzerini açmak" anlamından türetildiği de söylenmiştir. Nitekim beraberinde zırhı bulunmayan kimseye "el-Hâsir" denir. Geri açılıp püskürtülmeye de "el-inhisar" denilir.
"Ve onlar cehennemden çıkacak da değillerdir." Bu da kâfirlerin cehennemde ebedî kalacaklarına ve oradan da hiçbir şekilde çıkmayacaklarına delildir. Ehl-i Sünnet'in kabul ettiği görüş bu âyet-i kerîme ve yüce Allah'ın şu âyeti sebebiyle bu doğrultudadır:
"Onlar deve, iğne deliğine girmedikçe cennete giremezler." (el-A'raf, 7/40) Buna dair açıklamalar ileride gelecektir.
168
Ey İnsanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olarak yeyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Hoş Olan Şeyler Helâldir:
"Ey insanlar.." âyetinin Sakîf, Huzaa ve Mudlicoğullarının kendileri için haram kıldıkları davarlar hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Bununla birlikte lâfız umumidir.
Burada
"temiz (et-tayyib)": Helal anlamınadır. Buna göre kelime farklı olduğu için helal anlamını te'kid etmektedir. İmâm Mâlik'in et-Tayyib hakkındaki açıklaması bu şekildedir.
Şâfiî de şöyle der: et-Tayyib, lezzetli olan şey demektir. Buna göre bu (helâlden) başka bir çeşiti anlatan bir kelimedir. O bakımdan pis olan hayvanın yenmesi yasaktır. Buna dair açıklamalar ileride el-En'am Sûresi'nde (6/145. âyet) ile el-A'raf Sûresi'nde (7/57. âyet 6. başlık) yüce Allah'ın izniyle gelecektir.
2- Helâl ve Temiz:
"Helâl ve temiz olarak yeyin" âyeti haldir. Mef ul olduğu da söylenmiştir. (Buna göre, helal ve temiz olanları yeyin anlamında olur).
Helale bu adın veriliş sebebi, yasak düğümünün ondan çözülmüş olmasıdır. Sehl b. Abdullah şöyle der: Kurtuluş üç şeydedir: Helal yemek, farzları eda etmek ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a uymak.
Ebû Abdullah es-Sâcî diye bilinen Said b. Yezid de şöyle demektedir: Beş özellik ile ilim tamam olur: Bunlar yüce Allah'ı bilmek, hakkı bilmek, amelini Allah için ihlâsla yapmak, sünnet üzere amel etmek ve helâl yemek. Bunlardan birisi olmadı mı amel Allah'a yükseltilmez.
Sehl de der ki: Helâl yemek ancak ilim ile sahih olabilir. Malın helâl olması ise altı özellikten uzak olmasına bağlıdır: Faiz, haram, suht (her türlü haram ve kötü kaynağı kapsayan genel bir isim) ğulûl (genel olarak hırsızlık, hainlik, özellikle de ganimet hırsızlığı), mekruh ve şüpheler.
3- Şeytanın Adımları:
"Şeytanın adımlarına uymayın." Bu bir nehy (yasaklama)dır.
Hutuvât, Adımlar: "hatve" ile "hutve"nin çoğuludur. Her ikisi de aynı anlamdadır. el-Ferrâ' der ki: "hatavât" kelimesi "hatve"nin çoğuludur. "Hatve" ise iki ayak arası uzaklık (adım) demektir. el-Cevherî der ki: "Azlık çoğulu: şekillerinde çokluk çoğulu ise şeklinde gelir... "Hatve" bir adım demektir. Hatevât ve hitâ' şeklinde gelir. İmruu'l-Kays der ki:
"Koşusu var, ceylanların koşmasını andıran,
Kimi vadiyi adımlarla (koşmaksızın) geçer, kimi vadiyi de yağmur gibi (hızlı geçer)."
Ebû's-Simâl el-Adevi ile Ubeyd b. Umeyr kelimesini hı ve ü harflerini üstün okuyarak şeklinde okumuşlardır.
Ali b. Ebî Tâlib, Katâde, el-A'rec, Amr b. Meymûn ve el-A'meş'ten bu kelimenin hı ve ti harfleri ötreli ve vav üzerinde hemze ile şeklinde okumuşlardır. el-Ahfeş der ki: Onlar bu şekilde okumak ile burdaki kelimenin adım atmaktan değil de hatadan gelen "hatîe" (günah)ın çoğulu olduğunu benimsemiş gibidirler.
Cumhûrun okuyuşuna göre âyetin anlamı şöyle olur: Şeytanın izinden gitmeyin, onun davranışlarını takib etmeyin. Şeriat hakkında birşey varid olmaz ise şeytana nisbet edilir.
İbn Abbâs der ki: "Şeytanın adımları"ndan kasıt onun amelleridir. Mücâhid ise: Şeytanın günahları, es-Süddî ona itaat, Ebû Miclez ise masiyet olan hususları adamaktır, demişlerdir.
Derim ki: Doğrusu şu ki, bu lâfız sünnet ve şer'î beyanların ifade ettiği hükümler dışında kalan her türlü bid'at ve masiyeti ifade eden genel bir lafızdır. Şeytana dair daha önceden (istiâze bahsi onuncu başlıkta) yeteri kadar açıklamalar geçmiş bulunmaktadır
4- Açık Düşman Şeytan:
"Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır." Yüce Allah, şeytanın düşman olduğunu bize bildirmektedir. O'nun bize verdiği haber ise hak ve doğrudur. O halde aklı başında olan bir kimsenin yapması gereken, Hazret-i Âdem zamanından beri düşmanlığını açıkça ortaya koyan, kendisini ve bütün ömrünü, Âdemoğullarının hallerini bozmaya harcayan böyle bir düşmana karşı gereken uyanıklığı göstermek ve tedbiri almaktır. Şanı yüce Allah, şeytana karşı uyanık ve tedbirli olmayı emrederken şöyle buyurmaktadır:
"Şeytanın adımlarına uymayın, çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır." Başka yerlerde de şöyle buyurmaktadır:
"O size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder." (el-Bakara, 2/169);
"Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur ve size hayasızlığı emreder." (el-Bakara, 2/268);
"Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister." (en-Nisa, 4/60);
"Muhakkak şeytan, içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık bırakmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz mi?" (el-Maide, 5/91);
"Şüphesiz ki o apaçık saptırıcı bir düşmandır." (el-Kasas, 28/15);
"Şüphe yok ki şeytan sizin bir düşmanınızdır, siz de onu düşman edinin. O topluluğunu ancak cehennemin arkadaşlarından olsunlar diye çağırır." (Fatır, 35/6)
İşte bunlar sakındırmanın en ileri derecesini ifade ederler. Kur'ân-ı Kerîm'de bu tür âyetler ise pek çoktur. Abdullah b. Ömer der ki: Gerçek şu ki İblis, yerin en alt tabakasında bağlıdır. Hareket ettiği vakit yeryüzündeki her türlü şer de harekete geçer. İki kişi ve daha çok sayıda kimseler arasındaki bütün kötülükler, onun hareket edip kıpırdanmasındandır.
Tirmizî'nin de Ebû Mâlik el-Eş'arî'den rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfte şu ifadeler yer almaktadır: "Ve ben sizlere Allah'ı anmanızı emrediyorum. Bunun misali şuna benzer: Bir adamın ardından düşmanları da çabucak onu takib etmektedirler. Nihayet oldukça sağlam bir kaleye varınca kendisini onlardan kurtarır. İşte kulun durumu da böyledir. Ancak Allah'ı anmakla koruyabilir kendisini şeytandan..." Tirmizî bu hadis hakkında: Hasen, sahih, garib bir hadistir, demektedir. Tirmizî, Edeb 78.
169
O size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
"O size ancak kötülüğü ve hayasızlığı... emreder." Kötülüğe (es-sû') bu adın veriliş sebebi kötü akıbetleri dolayısıyla bu işi işleyenin üzülmesine, kötülük görmesine sebep teşkil ettiğinden dolayıdır. Üzüntü ve keder anlamına da gelir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Onlar onun yakın olduğunu görünce o kâfirlerin yüzü kötüleşiverir. (es-Sû' ile aynı kökten)" (el-Mülk, 67/27) Şair de şöyle der:
"Şu zaman üzmüş ise de beni
Zamanın beni sevindirdiği uzun vakitler de olmuştur
Her ikisi de benim için farketmez
Birisi için şükür, öteki için sabır sözkonusudur."
Kötülük (el-fahşâ) ise aslında çirkin görünüş demektir. Nitekim şair şöyle demektedir:
"Ve beyaz ceylanın boynu gibi bir boyun; fakat görünüşü hiç de çirkin olmayan."
Daha sonra bu kelime çirkin manalar hakkında da kullanılır olmuştur.
Birşeyin güzel veya çirkin olduğunu tesbit eden şeriattir. Şeriatin yasakladığı herşey fahşâdan (çirkinliklerden) sayılır. Mukâtil der ki: Kur'ân-ı Kerîm'de sözü geçen bütün "el-fehşâ" tabirlerinden kasıt zinadır. Yüce Allah'ın şu âyeti müstesna:
"Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur ve size fahşâyı emreder." (el-Bakara, 2/268) Burada ise fahşâdan kasıt zekâtın engellenmesidir.
Derim ki: İşte buna göre: es-Sû' haddi gerektirmeyen kötülükler, el-fahşâ ise haddi gerektiren kötülük ve hayasızlıklar demektir, denilmiştir. Bu şekildeki açıklama İbn Abbâs ve başkalarından da nakledilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder." Taberi der ki: Yüce Allah burada onların haram kıldıkları bahire, sâibe ve buna benzer şerîat (yasa) yaptıkları, haram kıldıkları şeyleri kast etmektedir.
Buradaki
"söylemenizi" anlamındaki âyet,
"kötülüğü ve hayasızlığı" anlamında âyete atıf ile cer mahallindedir.
170
Onlara: "Allah'ın indirdiğine uyun" denildiği zaman onlar: "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız" derler. Ya ataları birşeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış idiyseler.
Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:
1- Atalarına Uyan Kâfirler:
"Onlara" Arap kâfirlerine, İbn Abbâs'a göre yahudilere, Taberî'ye göre ise daha önce geçen:
"Ey insanlar... yeyin" âyetindeki
"insanlara" aittir. Kimisine göre de:
"İnsanlar arasında Allah'tan başkasını eş edinenler de vardır" âyetindeki
"insanlar arasında"ya ait olduğu da söylenmiştir.
"Allah'ın indirdiğine" onu kabul etmek ve gereğince amel etmek suretiyle
"uyun denildiği zaman onlar hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız derler."
Şair elfeynâ (bulduğumuz) kelimesini aynı anlamda şu beyitinde şöylece kullanmıştır:
"Ben onu kınayıcı bulmadım;
Allah'ı da pek az müstesna anıcı görmedim."
2- Birşey Bilmeyen Ataları:
"Ya ataları birşeye akıl erdirememiş ve doğruyu da bulamamış idiyseler" âyetin başındaki elif, soru edatıdır. Ondan sonra gelen vâv harfinin üstün gelmesi ise atıf vâv'ı oluşundandır. Burada cümlenin cümleye atf edilmesi sözkonusudur. Çünkü atalarına uyan kimselerin: Akıl erdiremeseler dahi; biz yine de atalarımıza uyarız, deyip onların yollarına bağlı kalmaları, tutarsızlığın, bozukluğun en ileri derecesidir. İşte bu şekilde onlara yöneltilen soru ile bağlılıklarının mahiyeti onlara söyletilmiş (takrir edilmiş) olmaktadır. Çünkü atalarının durumu gerçekten de böyledir.
İlim adamlarımız der ki: Bu âyet-i kerimenin lâfızlarındaki güçlü ifade, taklidin batıl olduğu anlamını vermektedir. Buna benzer bir başka âyet-i kerîme de şöyledir:
"Onlara: Allah'ın indirdiğine ve rasûlüne geliniz, denildiği zaman: 'Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter" dediler..." (el-Maide, 5/104)
Bu âyet-i kerîme ile ondan önceki âyet-i kerîme, daha önce gelen âyet ile ilişkilidir. Çünkü yüce Allah kıt akıl ve görüşlerine dayanarak bahîre, sâibe ve vasîleye ait kestirip attıkları hükümlerdeki bilgisizliklerinden, cahilliklerinden söz etmektedir. Onlar bu cahilce tutumlarına, bunun atalarını üzerinde buldukları bir iş olduğunu ve bu hususta atalarına uyduklarını delil diye ileri sürdüler. Diğer taraftan Allah'ın Rasûlüne indirdiğini ve dininde emrettiklerini terkettiler. Bu âyetteki "onlara" zamiri her iki âyette de bunlara râcidir.
3- Taklid:
Bazıları bu âyet-i kerimeyi taklidi yermek için ele alırlar. Çünkü burada yüce Allah batılda atalarına tabi olduklarından, küfür ve masiyette onların izinden gittiklerinden dolayı kâfirleri yermektedir.
Bu âyet-i kerimeyi batılda taklid aleyhine delil kullanmak doğrudur. Hak üzere taklid ise dinin asıllarından bir asıldır. Müslümanların sığınaklarından bir sığınaktır. Gerekli incelemeyi yapmak imkânına sahip olmayan, bilgi edinmekte kusurlu müslüman buna sığınır.
Biraz sonra geleceği üzere usûle (itikâdi konulara) dair mes'elelerde câiz olup olmadığı hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı varsa da, fer'î mes'elelerde câiz oluşu sahihtir, doğrudur.
4- İlim Adamlarına Göre Taklidin Mahiyeti:
İlim adamlarına göre taklidin gerçek mahiyeti, delilsiz olarak bir görüşü kabul etmektir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın âyetini, mucizesini tetkik etmeksizin kabul eden bir kimse taklid etmiş olur. Bu mucizeyi tetkik eden kimse ise mukallid olmaz. Taklidin, söylediği sözün doğruluğunu bilmediği kimsenin fetvasının doğru olduğuna itikad etmek, anlamında olduğu da söylenmiştir.
Taklid, sözlükte devenin kiladesi (yuları)ndan alınmadır. Devenin boynuna kendisi ile çekilecek ipin konulmasına Araplar "taklid" derler. Mukallid âdeta bütün işlerini kendisini istediği tarafa çekip götürecek birisinin eline vermiş gibi değerlendirilmektedir. Nitekim şair şöyle demektedir:
"İşinizi taklid ediniz (yani komutasını kabul ediniz) Allah iyiliğinizi versin
Kahraman yürekli ve Savaş işini çok iyi bilene."
5- Taklid Yoluyla Bilgi Sahibi Olmak:
Taklid bilgi edinmenin yolu değildir. Bilgiye de ulaştırmaz. Usûlde de furû'da da bu böyledir. Bu, aklî ilimler ile dinî ilimlerle uğraşanların çoğunluğunun kabul ettiği görüştür. Haşviyye ve Sa'lebiyye'ye mensup cahil birtakım kimselerden ise, taklidin hakkı bilmenin bir yolu olduğunun nakledilmesi ve vacip olanın bu olduğu, tetkik ve araştırmanın haram olduğu şeklindeki nakiller ise buna muhaliftir. Onlara karşı bu hususta getirilen deliller "fıkıh usûlü" kitaplarındadır.
6- Avamdan Olanların Taklid Etmesi:
Ehil olmadığı için hükümleri asıl kaynaklarından çıkartmak ile uğraşmak imkânına sahip olmayan avamdan olan kimsenin, dini ile ilgili bilmediği ve ihtiyaç duyduğu şeylerde izlemesi farz olan tutum, çağında ve bulunduğu beldede en âlim olan kimseye gidip karşı karşıya kaldığı durumu ona sorması ve bu hususta onun fetvasına uymasıdır. Çünkü yüce Allah:
"Eğer bilmiyorsanız zikir (ilim) erbabına sorunuz" (en-Nahl, 16/43; el-Enbiya, 21/7) diye buyurmaktadır. Bu durumda kişi, gereken araştırmayı yapıp çağının en bilgili olanını bilmek için gayret harcamakla yükümlüdür. Öyle ki, onun bu şekilde kabul ettiği kişinin çoğunluk tarafından böyle olduğu üzerinde ittifak olmalıdır.
Diğer taraftan ilim adamı olan bir kimsenin, eğer o hususa dair nasıl bir delil getirileceğini bilemiyor ve gereği gibi tetkik etmek imkânına sahip olmadığı, bununla beraber üzerinde yeniden düşünüp maksadını elde edinceye kadar yeniden ele almak istediği bir durum ile karşı karşıya kalıp gerekli araştırma için yeterli vakit bulunmazsa ve bu sebepten dolayı da (konu ile ilgili) ibadetin vaktinin geçmesinden korkarsa ya da hükmün vaktinin geçmesinden çekinirse; kendisi gibi ilim adamı olan bir kimseyi taklid etmesi farz olur. Taklid ettiği diğer müctehidin sahabî olup olmaması arasında fark yoktur. . Kadı Ebû Bekir ile muhakkiklerden bir grubun kabul ettiği görüş budur.
7- Akâid Konularında Taklid ve Kelamcılar:
İbn Atiyye der ki: Ümmet, akâid ile ilgili hususlarda taklidin batıl olduğunu icma ile kabul etmektedir. Ancak Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî, Ebû Amr Osman b. Îsa b. Derbâs eş-Şâfiî gibileri bu hususta farklı görüşlerin olduğundan söz etmektedirler. İbn Derbâs "el-İntisâr" adlı eserinde şunları söylemektedir: Bazı kimseler Tevhid hususunda taklidin câiz olduğunu söylemişlerdir. Ancak yüce Allah'ın şu âyeti sebebiyle bu görüş hatalıdır:
"Biz atalarımızı bir ümmet (din) üzere bulduk ve bizler onların izlerine uyan kimseleriz." (ez-Zuhruf, 43/23). Yüce Allah burada atalarını taklid edip peygamberlere uymayı terkettiklerinden dolayı bu gibi kimseleri yermektedir. Nitekim heva ehli olan kimselerin de büyüklerini taklid edip Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın getirdiği dine tabi olmayı terketmeleri de böyledir. Çünkü mükellef olan herkesin tevhidi öğrenmesi ve bunu kesin olarak bilmesi farzdır. Bu ise –tevhid âyetinde (el-Bakara, 2/163) açıkladığımız gibi - ancak Kitap ve Sünnetten elde edilebilir. Allah dilediğine hidâyet verir.
İbn Derbâs der ki: Sapık fırkalara mensup olan kimseler Kitap ve Sünnete sımsıkı sarılan kimselerin mukallid olduklarını çokça söylemektedirler. Ancak bu, onların düştükleri bir hatadır. Aksine taklid onlara daha lâyık ve onların kabul ettikleri görüşlere daha uygundur. Çünkü onlar Allah'ın Kitabına, Resûlü’nün sünnetine ve ashab-ı kiramın icmaına muhalefet ettikleri hususlarda efendilerinin ve büyük kabul ettikleri kimselerin sözlerini benimsemişlerdir. Böylelikle onlar yüce Allah'ın şu âyetinde yerdiği kimselerin kapsamına girerler:
"Rabbimiz, gerçekten biz efendilerimize, büyüklerimize itaat ettik de onlar da bizi yoldan saptırdılar., ve onları en büyük lanet ile lanetle." (el-Ahzâb, 33/67-68);
"Biz babalarımızı bir ümmet (din) üzere bulduk ve muhakkak bizler onların izlerine uyanlarız.." (ez-Zuhruf, 43/23). Daha sonra peygamberine şunu bildirmektedir:
"Dedi ki: Ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğrusunu getirsem de mi? Onlar: Şüphesiz bizler sizin gönderildiğiniz şeyleri inkâr edenleriz, dediler." (ez-Zuhruf, 43/24) Daha sonra yüce Allah peygamberine:
"Bunun üzerine biz de onlardan intikam aldık." (ez-Zuhruf, 43/25) diye buyurmaktadır. Böylelikle yüce Allah hidâyetin ancak onun gönderdiği peygamberlerin getirdiklerinde olduğunu beyan etmektedir.
İtikâdî konularda gelen haberlere bağlı kalarak, biz İmâmlarımızı atalarımızı ve insanları Kitap, Sünnet ve ümmetin salih selefinin icmaını delil kabul eder bulduk; demeleri ile ötekilerinin: Biz atalarımızı böyle bulduk, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, demeleri arasında en ufak bir ilişki yoktur. Çünkü birinci kesim bu tutumlarını Allah tarafından indirilen hükme ve Rasûlüne tabi olmaya nisbet ederken, diğerleri uydurmalarını batılcılara nisbet etmekte, böylelikle saptırmaları daha da ileri dereceye gitmiş olmaktadır. Nitekim yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de şu âyetinde bizlere naklettiği sözleri söyleyen Hazret-i Yûsuf’u övmektedir:
"Çünkü ben Allah'a inanmayan, ahireti inkâr eden bir kavmin dinini terkettim. Onlar (aynı zamanda) ahireti de inkâr edenlerdir. Ben (onlar yerine) atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bizim için olacak şey değildir. İşte bu bize ve insanlara Allah'ın lütfudur." (Yusuf, 12/37-38)
Hazret-i Yusuf'un atalan; vahye tabi olan peygamberler idiler. İşte yüce Allah'ın seçip beğendiği katıksız din de budur. Hazret-i Yusuf'un atalarına bu şekilde uyması övülmeye değer nitelikleri arasındadır. O peygamberlerin getirdikleri doğru haberler arasında arazlardan, arazların cevherlerle (özlerle) ilişkilerinden ve onlardaki değişimlerden söz edilmemektedir. İşte bu da bu gibi konularda (araz, cevher ve benzeri mes'elelerde) hidâyet bulunmadığını ve bunları ortaya koyanların doğruyu bulan kimseler olmadıklarını göstermektedir.
İbnu'l Hassâr da der ki: Bu gibi kelimelerin dile dolanması ikiyüzüncü yıldan sonra Me'mun döneminde, öncekilerin (filozofların) kitapları tercüme edilince görülür oldu. Yine bu yıllarda âlemin kadîm olması, hadis olması ile cevher ve subûtu, araz ve mahiyeti gibi hususlarda da ihtilafa düştükleri görüldü. Bid'atçiler ve kalplerinde eğrilik bulunanlar bu terimleri çabucak ezberleyiverdiler ve Ehl-i Sünnet'e karşı alışkın olmadıkları şeyler söyleme yoluna gittiler, bu dine mensup zayıf birtakım kimseleri şüpheye düşürmeye koyuldular. Nihayet bid'at ortaya çıkıp bid'atçilerin taraftarları da oluşana kadar durum böylece sürdü. Sultan da içinden çıkamadı ve nihayet o da Kur'ân'ın yaratıldığını söyledi. İnsanları onu kabul etmeye mecbur etti ve bunu kabul etmesi için Ahmed b. Hanbel'i dahi dövdü.
Şeyh Ebû'l Hasen el-Eş'arî ve Abdullah b. Küllâb ile İbn Mücâhid, Muhasibî ve bunlara denk sünnet ehlinden birtakım ilim adamları ortaya çıktı. Bid'atçilerle kendi kavramları üzerinde tartışmalar yaptılar, sonra da onlarla çarpıştılar ve bizzat onların silahlarıyla onları öldürdüler. Bu ümmete mensup Kitap ve sünnete sımsıkı yapışan müslüman kimseler, inkarcıların şüphelerinden yüzçeviren kimseler idiler. Bunlar, cevher ve araz gibi mes'eleler üzerinde akıl yormadılar. Selef bu yol üzere idi.
Derim ki: Şimdi, bu hususta din adına mücadele vermek üzere kelamcıların terimlerini inceleyenlerin mevkii, peygamberlerin mevkiine yakındır. Sahih rivâyet ve haberleri kabul eden mü’minlerin izlediği yola dil uzatıp tenkid eden ve kelam kitaplarının incelenmesini teşvik eden ve hakkı ancak bu terimler aracılığıyla bilen aşırıya kaçmış kelamcılara gelince onlar, geçmiş İmâmların daha önceden izledikleri yolu reddettiklerinden dolayı yerilmiş kimselerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Delil ve belgeler ortaya koyarak tartışıp münakaşa etmeye gelince, bu Kur'ân-ı Kerîm'de apaçık bir husustur. Buna dair açıklamalar da yüce Allah'ın izniyle ileride (el-Hacc, 22/68-69; el-Ankebût, 29/46-47. âyetler açıklanırken) gelecektir.
171
O inkâr edenlerin hali bağırıp çağırmaktan başka birşey duymayana haykıranın haline benzer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onun için akıl erdiremezler.
Yüce Allah, kâfirlere öğüt veren ve onlara davette bulunan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı, bağırıp çağırmaktan başka hiçbir şey duymayan ve ne söylendiğini anlayamayan deve ve koyunlara seslenen çobanın durumuna benzetmektedir.
İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, es-Süddî, ez-Zeccâc, el-Ferrâ' ve Sîbeveyh böyle tefsir etmişlerdir ve bu âyet son derece veciz bir ifadedir.
Sîbeveyh der ki: Kâfirler seslenip çağırana değil, kendilerine seslenilenlere benzetilmişlerdir. Yani: Ya Muhammed, senin ve kâfirlerin misali, seslenen ve kendilerine seslenilip de hiçbir şey anlayamayan davarların misaline benzer. Anlam buna delalet ettiği için bu hazfedilmiştir.
İbn Zeyd de der ki: Bu âyetin anlamı şudur: İnkâr edenlerin cansız tanrılarına dua edip yalvarmaları, gece karanlığında bağıran ve sesinin yankısını alanın durumuna benzer. Bağıran, sesini işitmeyen kimseye bağırmaktadır. Ona cevap veren ise özünde hakîkat ve fayda bulunmayan bir varlıktır.
Kutrub da der ki: Bu âyetin anlamı şudur: İnkâr eden kimselerin hiçbir şeyi anlayamayan şeylere yani putlara dua edip yalvarmaları, nerede olduklarını bilmeksizin koyunlarına seslenen çobanın durumuna benzer.
Taberî de şöyle demektedir: Burada anlatılmak istenen kâfirlerin kendi tanrılarına dua etmelerinin oldukça uzaktaki bir şeye seslenenin misaline benzediğidir. Bu kimse uzaklıktan dolayı herhangi bir şey işitmemektedir. Seslenen kişi, kendisini yorgun ve bitap düşüren bağırıp çağırmaktan başka hiçbir fayda görmez.
Son olarak verilen bu üç açıklama şeklinde de kâfirler seslenip bağırana benzetilmekte, putlar da kendilerine seslenilenlere benzetilmektedir.
Haykırmak (naîk): Koyunları gütme ve onlara seslenmek demektir. Koyunlarını güdüp seslenen çoban hakkında kullanılır. el-Ahtal da şöyle demektedir:
"Ey Cerir, sen koyunlarına seslen, çünkü
Senin nefsin sana bu düzlük geniş arazide cahilliği sevdirmiştir."
el-Kütebî der ki: Cerir, aslında koyun çobanlığı yapan bir kimse değildi. O Küleyboğullarının koyun çobanlığı yapmaktan dolayı ayıplanan kimseler olduğunu ve Cerir'in de onlardan birisi olduğunu, dolayısıyla Cerir'in de onlar gibi cahil olduğunu anlatmak istemiştir. Çünkü Araplar cahillikte koyun çobanlarını örnek gösterir ve: "Koyun çobanından da daha cahil" derler, el-Kutebî der ki: Âyet-i kerîme ile ilgili böyle bir açıklama yolunu seçen de bir yol izlemiş olur. Şu kadar var ki, bildiğimiz kadarıyla ilim adamlarından herhangi bir kimse böyle bir açıklama yolunu seçmiş değildir.
Nida uzakta olana, duâ ise yakında olana seslenmek demektir. Bundan dolayı uzaklara sesleniş olduğundan dolayı ezana "namaz için nida" ismi verilmiştir. Bu kelimenin asıl söylenişi "nida" şeklinde olmakla birlikte bazen "nüdâ" şeklinde de söylenebilir.
Daha sonra yüce Allah kâfirleri sağır, dilsiz ve körlere benzetmektedir. Buna dair açıklamalar ise sûrenin baş taraflarında (el-Bakara, 2/18. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
172
Ey îman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yeyiniz. Eğer yalnız O'na kulluk ediyorsanız, Allah'a şükrediniz.
Bu âyet daha önce (168. âyette) geçen birinci emrin te'kidi mahiyetindedir. Burada faziletlerine işaret olsun diye de özellikle mü’minler zikredilmiştir.
Yemekten kasıt bütün yönleriyle faydalanmaktır. Alışılmış şekliyle yemek olduğu da söylenmiştir. Müslim'in Sahih'inde Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Ey insanlar, muhakkak ki Allah temizdir, ancak temiz olanı kabul eder. Şüphesiz Allah mü’minlere peygamberlere emrettiğini emrederek şöyle buyurmuştur:
"Ey peygamberler, temiz olan şeylerden yeyin ve salih amel işleyin. Şüphesiz Ben yaptıklarınızı çok iyi bilenim." (el-Mü’minun, 23/51) (Mü’minlere hitaben de) yine şöyle buyurmaktadır: "Ey îman edenler, size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yeyin." Daha sonra (râvi) Hazret-i Peygamber'in saçı sakalına karışmış, toza bulanmış, uzunca yolculuk yapıp da ya Rabbi, ya Rabbi diye ellerini semaya kaldırmakla birlikte yediği haram, içtiği haram, giydiği haram ve haram ile beslenen bir kimseden söz etti (ve): "Böyle birisinin duası nasıl kabul edilir?" (diye buyurdu) Müslim, Zekât 64; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 37; Dârimî, Rikaak 9; Müsned, II, 328.
"Eğer yalnız O'na kulluk ediyorsanız Allah'a şükrediniz." Şükrün anlamı ile ilgili açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/52. âyet 3- başlık ve devamında) geçtiğinden burada tekrarlamanın anlamı yoktur.
173
O size meyteyi, kanı, domuz etini, bir de Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Kim mecbur kalırsa saldırmamak ve haddi aşmaksızın yerse onun üzerine günah yoktur. Şüphesiz ki Allah Gafûrdur, Rahîmdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı otuzdört başlık altında ele alacağız:
1- Haram Kılınanlar:
"O size ancak meyteyi.....haram kıldı." Bu âyette yer alan “İnnemâ” kelimesi münhasıran bazı şeyleri bildirmek üzere kullanılmaktadır. Hem olumluluk, hem olumsuzluk anlamını ihtiva eder. Yani, hitabın kapsadıkları şeyler hakkında olumluluk, dışında kalan şeyler hakkında da olumsuzluk ifade eder. Bu edat burada haram kılınan şeylerin münhasıran neler olduğunu ifade etmektedir.
Özellikle de bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler, size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yeyin" âyetinin akabinde gelmiştir. Bu âyet mutlak olarak mubahlığı ifade etmektedir. Daha sonra yüce Allah, hasr edatı olan “İnnemâ” kelimesiyle haram kılınan şeyleri zikretmektedir. Buna göre bunun her iki kısmı (yani haramı da helali de) kapsaması gerekmektedir. Bu âyetin kapsamı dışında haram kılınmış bir şey yoktur. Bu âyet, Medine'de inmiştir. Daha sonra Arefe'de indiği rivâyet olunan bir diğer âyet olan:
"De ki: Bana vahyolunanlar arasında yiyen bir kimsenin yiyeceği şeyler olarak... başka haram kılınmış birşey bilmiyorum." (el-En'am, 6/145) âyeti ile bunu daha da pekiştirmiş, böylelikle başta da sonda da beyan tam ve eksiksiz bir şekilde gerçekleşmiş olmaktadır.
Bu açıklamalan
İbnu'l Arabî yapmıştır. İleride yüce Allah'ın izniyle el-En'am Sûresinde işaret ettiğimiz âyet-i kerimede açıklamalar yapılacaktır.
2- Meyte'nin Anlamı:
"Meyte" kelimesi "haram kıldı" kelimesi ile nasbedilmiştir. Bu âyetteki "mâ" kâffe (önceki âmilin amelini önleyen) edattır. Bunun ayrı yazılacak şekilde "ellezi" anlamında ism-i mevsul olması da caizdir. O takdirde "meyte kan ve domuz eti" kelimeleri "inne"nin haberi olmak üzere merfu' okunur. İbn Ebi Able'nin kıraati böyledir. Bundan dolayı "haram kıldı" da ism-i mevsul'a ait olan bir zamir söz konusu olur. Yüce Allah'ın:
"Onların yaptıkları ancak sihirbaz hilesidir." (Ta-Ha, 20/69) âyeti de buna benzemektedir.
Ebû Ca'fer, ha'yı ötreli, radıyallahü anh harfini esreli, ondan sonra gelen isimleri de merfu' olmak üzere “.....” şeklinde okumuştur. Bunu ya meçhul bir fiil olarak ya da "inne"nin haberi olarak böyle okumuştur. (... haram kılındı, demek olur).
Ebû Ca'fer b. el-Ka'ka da: "el-meyte" kelimesini şeddeli olarak "el-meyyite" şeklinde okumuştur. Taberî der ki: Bir grup dil alimi "meyt" ve "meyyit" kelimelerinin şeddeli ve şeddesiz okunuşlarının iki ayrı söyleyiş olduğunu söylemişlerdir.
Ebû Hâtim ve başkaları ise şöyle demektedir: Ölmüş olan hakkında her ikisi de kullanılır. Henüz ölmemiş hakkında ise "meyt" diye şeddesiz olarak denilmez. Buna delil ise yüce Allah'ın:
"Muhakkak sen de öleceksin ve elbette onlar da öleceklerdir." (ez-Zümer, 39/30) âyetidir. Şair de şöyle demiştir:
"Ölüp de rahata kavuşan kimse "meyt" değildir
Asıl "meyt" olsa olsa yaşayan meyyitler (ölüler)dir."
Henüz ölmemiş olan kişi ile ilgili olarak bu kelimeyi hiçbir kimse şeddesiz olarak okumuş değildir. Bundan tek istisna el-Bezzî'nin İbn Kesîr'den rivâyet ettiği:
"Halbuki o ölmez." (İbrahim, 14/17) âyetidir. Ancak İbn Kesîr'den gelen meşhur rivâyet şeddeli okunduğu şekildedir. Şairin:
"Temimlilerden bir meyt öldü mü
Yaşaması seni eğer sevindirirse, haydi azık getir."
Şeklindeki sözlerine gelince; bununla gerçek anlamda ölüyü kastetmiş olmasından daha beliğ bir hiciv olamaz. Bazı kimseler ise onun ölüme yaklaşmış olanı kastettiği görüşündedir. Birincisi ise daha meşhurdur.
3- Meyte'nin Mahiyeti:
Meyte: Boğazlanabilen hayvanlardan şer'î usûle göre boğazlanmaksızın canını veren hayvandır. Eti yenmeyen hayvanların kesilmesi ise ölmesi gibidir. Yırtıcı hayvanlar ve benzerlerinde olduğu gibi. Buna dair açıklamalar hem burada hem de yüce Allah'ın izniyle el-En'am Sûresi'nde (el-En'am, 6/145. âyette) gelecektir.
4- Bu Âyetin Tahsisi:
Bu âyet, umûmi olup Hazret-i Peygamber'in şu âyeti bunu tahsis etmektedir: "Bize iki ölü helal kılındı. Bunlar: Balık ve çekirgedir. İki kan da helal kılındı. Bunlar da karaciğer ve dalaktır." Darakutnî, IV, 272; İbn Mâce, Et'ime 31; Müsned, II, 97. Bu hadisi Darakutnî rivâyet etmiştir. Aynı şekilde Hazret-i Cabir'den gelen ve anber balığı ile ilgili Hadîs-i şerîf de senedinin sahih olması dolayısıyla Kur'ân-ı Kerîm'in umumî hükmünü tahsis etmektedir. Bu hadisi Buhârî ile Müslim, yüce Allah'ın:
"Sizin için deniz avı., helal kılındı" (el-Maide, 5/96) âyeti ile birlikte rivâyet etmişlerdir. Buhârî, Zebâih ve Sayd 12, Meğâzî 65; Müslim, Sayd ve Zebâih 17, 18; Nesâî, Sayd 35; Müsned, III, 311.
Ki orada yüce Allah'ın izniyle bu hususa dair açıklamalar gelecektir.
İlim ehlinin büyük bir çoğunluğu ölüsüyle, dirisiyle denizdeki bütün canlıların yenilmesinin câiz olduğu görüşündedirler. İmâm Mâlik'in kabul ettiği görüş de budur. Şu kadar var ki su domuzu Bu âyetin tefsirine dair 18. başlığa ve ilgili nota bakınız. ile ilgili cevap vermekten çekinmiş ve: Siz ona domuz diyorsunuz, demiştir. İbnu'l-Kasım da şöyle demiştir: Ben onu yemekten uzak duruyorum, bununla birlikte haram olduğu görüşünde değilim.
5- Kur'ân-ı Kerîm'in Sünnet ile Tahsis Edilmesi:
İlim adamları yüce Allah'ın Kitabının sünnet ile tahsis edilmesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu hususta farklı kanaatlere sahip olmakla birlikte; -
İbnu’l Arabî'ye göre- zayıf hadis ile Allah'ın Kitabının tahsis edilmesinin câiz olmadığını ittifakla kabul etmişlerdir. Yine bu âyet-i kerimenin tahsis edildiğine dair Sahih-i Müslim'de yer alan Abdullah b. Ebi Evfa'nın şu hadisi delil gösterilebilir. O şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yedi tane gazada bulunduk. Biz onunla birlikte çekirge yiyorduk. Buhârî, Zebâih 13; Müslim, Sayd 52; Tirmizî, Et’ime 22; Nesâî, Sayd 37...
Bu hadisin zahiri ister belli bir müdahale ile olsun, isterse kendiliğinden olsun hangi şekilde ölürse ölsün çegirgenin yenildiğini göstermektedir.
İbn Nâfi', İbn Abdilhakem ve çoğu ilim adamları bu görüştedir. Şâfiî ve Ebû Hanîfe'nin de başkalarının da kabul ettiği görüş budur.
Şu kadar var ki Mâlik ve onun çoğu arkadaşları eğer kendiliğinden ölmüş ise çekirgenin yenmesini uygun görmemişlerdir. Çünkü çekirge karada avlanan hayvanlardandır. Nitekim ihramlı bir kimsenin onu öldürmesi halinde ona karşılık ceza vermesi gerektiği bilinen bir husustur. Bu açıdan o da ceylana benzemektedir.
Eşheb ise şöyle demektedir: Ayağının ya da kanadının kesilmesinden dolayı çekirge ölürse yenmez. Çünkü bu yaşayabileceği ve soyunun devam edebileceği bir haldir. İleride A'raf Sûresi'nde çekirgenin hükmüne dair daha geniş açıklamalar (el-A'raf, 7/133. âyet 3 ve 4. başlıklarda) gelecektir.
6- Meyte'den ve Necis Şeylerden Yararlanmak:
Meyteden veya necis şeylerden yararlanmanın câiz olup olmadığı hususunda ilim adamları arasında farklı görüşler vardır. Bu konuda İmâm Mâlik'ten gelen rivâyetler de birbirinden farklıdır. Bir defasında meyteden yararlanmanın câiz olduğunu söylemiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hz Meymûne'ye ait (ve boğazlanmadan ölmüş) koyunun yanından geçmiş ve: "Neden postunu almadınız?" demiştir. Müslim, Hayz 100, 102-104; Ebû Dâvûd, Libâs 38; Tirmizî, Libâs 7; Nesâî, Fera' 5.
Bir başka seferinde de İmâm Mâlik şöyle demiştir: Meyte bütünüyle haramdır, onun herhangi bir parçasından da yararlanmak câiz değildir. Necis olan herhangi bir şey ile de herhangi bir şekilde yararlanmak câiz değildir.
Hatta necis olan bir su ile ekin ve hayvanın dahi sulanması câiz değildir. Hayvanlara necis şeyler yem olarak verilmez. Meyte, köpeklere, yırtıcı hayvanlara yedirilmez. Bununla birlikte kendiliklerinden yerlerse engellenmezler.
Bu görüşe, yüce Allah'ın:
"Meyte, kan... üzerinize haram kılındı." (el-Maide, 5/3) âyetinin zahirinden anlaşılan mana açıklık getirmektedir. Bu âyet herhangi bir şeyi tahsis etmemektedir. Buradaki hitabın mücmel olduğunu söylemek de câiz değildir. Çünkü mücmel zahirinden ne kastedildiği anlaşılmayan buyruktur. Araplar ise yüce Allah'ın:
"Meyte üzerinize haram kılındı" âyetinden yüce Rabbimizin maksadını anlamışlardır. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Meytenin herhangi bir bölümünden yararlanmayınız" diye buyurmuştur. Zeylaî, Nasbu'r-Râye, I, 120, 122.
Ayrıca Abdullah b. Ukeym yoluyla gelen Hadîs-i şerîfte de şöyle denilmektedir: "Meytenin postundan da sinirinden de yararlanmayınız." Tirmizî, Libâs 7; Nesâî, Fera' 5; İbn Mâce, Libâs 26, Ebû Dâvûd, Libâs 39; Müsned, IV, 310, 311. İşte Hazret-i Peygamber'in vefatından bir ay önce göndermiş olduğu mektubunda varid olan açıklama da budur. Yüce Allah'ın izniyle en-Nahl Sûresi'nde (en-Nahl, 16/115. âyette) bu habere dair açıklama ayrıca gelecektir.
7- Kesilen Hayvanın Karnından Çıkan Yavru:
Deve yahut inek ya da koyun kesilip de karınlarında ölü bir cenin (yavru) bulunursa ayrıca onu kesmeksizin bu ölü yavruyu yemek caizdir. Ancak canlı olarak çıkarsa o takdirde o da kesilir ve kendine has hükmünü alır.
Çünkü annesinin kesiminden sonra cenin ölü olarak çıkarılırsa, kesilen annenin organlarından bir organ gibi değerlendirilir. Bunu açıklayan hususlardan birisi de şudur: Eğer koyunu satıp karnındaki yavruyu istisna ederse bu câiz değildir. Tıpkı onun bir organını satışın dışında bırakıp istisna etme halinde olduğu gibi. Böyle bir satışta onun karnındaki yavrusu da diğer organları, gibi ona tabidir.
Aynı şekilde bir kimse cariyeyi -karnındaki cenini bağımsız olarak azad etmeksizin dahi- azad ettiği takdirde de hüküm budur. Şayet yavrusu ondan ayrılmış ise satışta olsun azat etmekte olsun yavru ona tabi olmaz.
Hazret-i Cabir'den rivâyet edildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a karınlarında ölü cenin bulunup da boğazlanan inek, koyun ve deve hakkında sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur: "Arzu ettiğiniz taktirde onu yeyiniz, Çünkü onun kesilmesi annesinin kesilmesidir." Bu hadisi Ebû Dâvûd bu anlamı ile Ebû Said el-Hudrî'den rivâyet etmiştir Ebû Dâvûd, Edâhî 17; İbn Mâce, Zebâih 15; ayrıca bk. Tirmizî, Sayd 10. ki bu te'vil ihtimali olmayan açık bir nastır. İleride buna dair daha geniş açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Maide Sûresi'nde (5/3. âyet 7. başlıkta) gelecektir.
8- Meytenin Derisi:
Meytenin derisi tabaklanmak ile temizlenir mi temizlenmez mi hususunda İmâm Mâlik'ten farklı rivâyetler gelmiştir. Ondan gelen bir rivâyete göre temizlenmez. Mezhebinin zahir görüşü budur. Temizleneceğine dair rivâyet de gelmiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Herhangi bir post tabaklandı mı artık o tahir olur." Müslim, Hayz 105; Ebû Dâvûd, Libâs 38; Tirmizî, Libâs 7; Nesâî, Fera' 4
İmâm Mâlik'in "temizlenmez" şeklindeki görüşü şöyle açıklanır: Hayvanın postu da meytenin bir parçasıdır. Eğer hayatta iken bu postu alınacak olursa necis olur. Ete kıyasen tabaklamanın onu temizlememesi gerekir. Temizleneceğine dair haberler de tabaklama işleminin derideki kirlilikleri izale edeceği şeklinde yorumlanır. Böylelikle bu post ile kuru şeylerde ve üzerinde oturmak suretiyle faydalanmak mümkün olabilir. Yine, su kırbası olarak da ondan yararlanmak caizdir. Çünkü herhangi bir niteliği değişmediği sürece suda aslolan tahir olmaktır. Nitekim ileride buna dair hükümler Furkan Sûresi'nde (25/48. âyette) gelecektir.
Taharet, pisliklerin izale edilmesi şeklinde sözlük anlamıyla anlaşılabileceği gibi şer'î taharetin kastedileceği şeklinde de anlaşılabilir. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah'tır. Görüldüğü kadarıyla merhum müfessir sarahatle ifade etmemekle birlikte, tabaklamanın şer'an temizlediği görüşünü nassa uygunluğu dolayısıyla, daha kabule şayan görmektedir.
9- Meytenin Kılları ve Yünü:
Meytenin kılları ve yünü tahirdir. Çünkü Umm Seleme (r. Anha)dan gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Tabaklandığı takdirde meytenin derisinde, yıkandığı takirde de yün ve kıllarında bir mahzur yoktur." Dârakutnî, I, 47.
Diğer taraftan bu kıl ve yün eğer hayvan hayatta iken alınmış olsaydı tahir olacaktı. Ölümden sonra da bunların böyle olması gerekir. Şu kadar var ki et, hayvan hayatta iken necis olduğundan dolayı ölümünden sonraki hali de böyle olur. Buna göre yünün hayatta iken farklı bir hükmü taşıdığı gibi, öldükten sonra da ondan farklı bir hüküm taşıması gerekmesi aksi ile istidlalin gerektirdiği bir hükümdür.
Şu kadar var ki meyteden çıkan sütün ve ölü tavuktan çıkan yumurtanın aynı hükmü taşıması gerekmez. Çünkü bize göre süt ölümden sonra da tahirdir, yumurta da böyledir. Şu kadar var ki bunlar necis bir yerde meydana geldiklerinden dolayı o necis yerde bulundukları için necistirler yoksa ölüm sebebiyle necis olmazlar. Bu mes'ele ile bundan önceki mes'eleye dair daha geniş açıklamalar ve bu hususta ilim adamlarının farklı kanaatleri ileride yüce Allah'ın izniyle Nahl Sûresi'nde (16/115. âyette) gelecektir.
10- Temiz Birşeye Fare Düşerse:
Farenin içine düştüğü temiz şeylere gelince onun iki hali sözkonusudur: Birincisi eğer fare canlı olarak çıkartılabilmişse o tahirdir. Şayet fare düştüğü şeyin içinde ölmüşse bunun da iki hali sözkonusudur: Ya içine düştüğü şey sıvıdır; o takdirde bütünüyle necis olur, ya da içine düştüğü şey katıdır. O takdirde onun etrafı necis olur. Fare ve çevresindekiler birlikte çıkartılıp atılır, geri kalan ile yararlanılır ve aslı üzere geri kalan tahir kalmaya devam eder. Çünkü gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yağa düşüp de ölen fare hakkında soru sorulmuş o da şöyle buyurmuştur: "Eğer içine düştüğü şey katı ise çevresindekilerle birlikte çıkartıp atınız; eğer sıvı ise (hepsini) dökünüz." Buhârî, Vudû' 67, Zebâih 34; Ebû Dâvûd, Et'üne 47; Tirmizî, Et'ime 8; Müsned, II, 233, 265, VI, 330; Dârimî Et'ime 41; Muvatta’'' İsti'zan 20. Yakın ifadelerle
İlim adamları (sıvı olan şeyin) yıkanması hususunda farklı görüşlere sahiptir. Yıkamakla tahir olmayacağı söylenmiştir. Çünkü bu da necis bir sıvıdır. O bakımdan kana, şaraba, sidiğe vesair necis şeylere benzer. İbnu’l-Kasım da der ki: Yıkamakla tahir olur. Çünkü bu necasete yakın olmak sebebiyle necis olmuş bir cisimdir. Bu açıdan elbiseye benzer. Şu kadar var ki böyle birşeyi kan hakkında söylemek mümkün değildir. Çünkü kan ayniyle necistir. Şarap ve sidik de böyledir. Çünkü onları yıkamak, bütünüyle onları ortadan kaldırmakdır, böyle bir işlem ise temizlik değildir.
11- Böyle Bir Sıvının Taharetine Hüküm Verilirse:
Böyle bir sıvıyı bu şekilde temizleyerek taharetine hüküm verdiğimiz takdirde, taharet ve sair yararlanma yollan açısından ilk haline döner. Şu kadar var ki durumu açıklamadıkça o şeyi satmaz. Çünkü bu, insanlar nazarında bir kusurdur ve içleri böyle bir sıvıdan yararlanmayı sindiremez. Aralarından böyle bir şeyin haram olduğuna ve necis olduğuna inananlar da vardır. O bakımdan diğer kusurlu şeylerde olduğu gibi kusurunu açıklamadıkça satması câiz değildir. Yıkamadan önce satması ise hiçbir şekilde câiz değildir. Çünkü İmâm Mâlik'e göre necis şeylerin satılması câiz değildir. Ayrıca necis olan şey, bir sıvı olduğundan dolayı şaraba benzer. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şarap bedeli hakkında sorulunca şöyle buyurmuştur: "Allah yahudilere lanet etsin. Onlara içyağları haram kılındı. Kendileri ise içyağlarını erittiler ve onun erimiş yağlarını satıp paralarını yediler." Buhârî, Enbiyâ 50, Tefsir 6. Sûre 6, Buyû’ 103, 112; Müslim, Mûsâkat 71-74; Nesâî, Buyû’ 93, Fera' 8, 9; Müsned, I, 25, II, 213, III, 324, 326.
Ayrıca yüce Allah birşeyi haram kıldığı takdirde onun bedelini de haram kılar. Böyle bir sıvı ise necis olduğundan dolayı haramdır ve o bakımdan zahir hükmü gereğince onun bedelinin de haram kılınması gerekmektedir.
12- Tenceredeki Yemeğe Kuş ve Benzeri Hayvanlar Düşerse:
Bir tencereye uçan bir kuş veya bir başka hayvan düştüğü ve öldüğü takdirde hükmün ne olacağı hususunda farklı rivâyetler vardır. İbn Vehb'in Mâlik’ten rivâyetine göre o şöyle demiş: Tencerede bulunanlar yenmez ve meytenin ona karışması dolayısıyla necis olur. İbnu'l Kasım'ın ondan rivâyetine göre ise o şöyle demiş: Et yıkanır, yemeğin suyu dökülür.
İbn Abbâs'a da bu durum hakkında soru sorulmuş o da: Et yıkanır ve yenir, diye cevap vermiştir. Arkadaşları arasında suyu hususunda ona muhalefet eden kimse yoktur. Bu hükmü İbn Huveyzimendad zikretmektedir.
13- Meyteden Alınan Peynir Mayası ile Meytenin Sütü:
Meyteden alınan peynir mayası "Peynir mayası" diye tercüme ettiğiniz "enfiha" ile ilgili sözlükte şu açıklamalar yer almaktadır: Buzağı, oğlak ve benzerlerinin işkembelerinden bir bölümdür. Peynir mayası kasdıyla buzağı, oğlak ve benzerlerinin süt yavrusu iken midelerinden alınan parça. (el-Kâmusu'l- Muhit, el-Mu'cemu'l-Vasıt). ile meytenin sütü hakkında İmâm Şâfiî şöyle demiştir: Bu da necistir. Çünkü yüce Allah'ın:
"Meyte üzerinize haram kılınmıştır." (el-Maide, 5/3) âyeti geneldir (meytenin bütününü kapsamaktadır).
Ebû Hanîfe ise bunların tahir olduklarını söylemiştir. O yaratılışı dolayısıyla bir yerde meydana gelen durumun, etrafının necis olmasında herhangi bir etkisi olduğunu kabul etmez ve bu görüşünü açıklamak üzere şöyle der: Bu bakımdan içindeki damarlarla birlikte et yenir. Halbuki kesin olarak biliyoruz ki kan, bu damarların içlerinde mevcuttur. Bunları ayrıca temizlemek ve yıkamak gerekmediği icma ile kabul edilmiştir.
İmâm Mâlik de Ebû Hanîfe'nin görüşüne yakın bir görüştedir. O da bunların ölüm ile necis olmayacağını söyler. Şu kadar var ki, necis olan bölgeye yakın olmak dolayısıyla necis olur. Bu gibi yerlerin ise yıkanması da mümkün değildir. İşte tavuktan da ölümünden sonra yumurta bu halde çıkar. Çünkü yumurta tavuktan çıkmadan önce sıvı hükmünde olacak kadar yumuşaktır. Onun katılaşıp sertleşmesi hava ile teması dolayısıyladır.
İbn Huveyzimendad der ki: Sizin bu görüşünüz icmaa aykırı bir sonuca götürür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ondan sonra gelen müslümanlar peynir yiyorlardı. Bu peynir de onlara Acem topraklarından getiriliyordu. Bilindiği gibi mecûsi olan acemlilerin kestikleri meyte demektir. Fakat bu peynirin meytenin bağırsaklarından ya da kesilmiş bir hayvanın bağırsaklarından alınan mayalarla doldurulmuş olmasına bakmıyorlardı; denilecek olursa, böyle diyene şu şekilde cevap verilir:
Evvela peynir yapılan süte konulan bu tür mayaların miktarı oldukça azdır. Eğer basit bir miktardaki necaset çok miktardaki bir sıvıya karışacak olur ise bu bağışlanır. Bu şekildeki bir açıklama İmâm Mâlik'ten gelen iki rivâyetten birisine göre bir cevap teşkil eder.
Öteki rivâyete göre ise böyle bir itiraza şu şekilde cevap verilebilir: Sizin dediğiniz bu durum İslâm'ın ilk dönemlerinde idi. Herhangi bir kimsenin Acem topraklarından getirilen peynirin ashab-ı kiram tarafından yenildiğini nakletmesine imkan yoktur. Çünkü peynir Arapların yediği şeylerden değildir. Müslümanlar fetihlerde bulunarak Acem topraklarında dağılınca kesim işlerini kendileri üstlendiler. Peki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ve ashab-ı kiramın Acem topraklarından getirilip onların kestikleri hayvanların bağırsaklarından mayalarla imal edildiği bir tarafa, onların peynir yediklerini neye dayanarak söyleyebiliriz?
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Puta tapanların, mecûsilerin ve kitabı olmayan sair kâfirlerin yemeklerini yemekte -onların kestiklerinden olmadığı sürece ve şer'î usûle göre kesime gerek bulunmadıkça- bir mahzur yoktur. Bundan tek istisna meytenin bağırsakları maya olarak kullanıldığından dolayı peynirdir. İbn Mâce'nin Sünen'inde "peynir ve yağ" başlığı altında şu rivâyet yer almaktadır: Bize İsmail b. Mûsâ es-Süddî anlattı. Bize Seyf b. Harun, Süleyman et-Teymî'den, o Ebû Osman en-Nehdî'den, o Selman el-Farisî'den naklen dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yağ, peynir ve kürkler hakkında soru soruldu, o da şöyle buyurdu: "Helal, Allah'ın Kitabında helal kıldığıdır. Haram da Allah'ın Kitabında haram kıldığıdır. Hakkında birşey söylemediği ise bağışladığı şeyler cümlesindendir." İbn Mâce, Et'ime 60; Ebû Dâvûd, Et'ime 30; Tirmizî, Libâs 6.
14- Kan:
Yüce Allah... "O size ancak meyteyi, kanı., haram kıldı" diye buyurmaktadır. İlim adamları kanın haram, necis olduğu, yenemeyeceği ve onunla yararlanamayacağını ittifakla kabul etmişlerdir.
İbn Huveyzimendad der ki: Kana gelince umumî belva halini almadıkça haramdır. Umumi belva halini aldığı takdirde ise affedilir. Umumi belva halini alması ise etteki ve damarlardaki kandır. Bir de beden ve elbise üzerindeki basit miktardaki kana rağmen namaz kılınabilir. Bizim bu hükme varmamızın sebebi yüce Allah'ın:
"Meyte ve kan...üzerinize haram kılındı." (el-Maide, 5/3) diye buyurmasıdır. Bir başka yerde ise şöyle buyurmaktadır:
"De ki: Bana vahyolunanlar arasında yiyen bir kimsenin yiyeceği şeyler arasında ölüden, akıtılan kandan... başka haram kılınmış birşey bulmuyorum." (el-En'am, 6/145) diye buyurmuş olmasıdır. Bu âyette görüldüğü gibi akan kan haram kılınmıştır.
Nitekim Âişe (r. anha)nın da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Biz Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde tencerede yemek pişirir, tencerenin üstünde kandan dolayı sanmtrak bir tabaka belirir, buna rağmen o yemeği yer ve buna karşı bir tepki göstermezdik. Bazı hadisler için bk. Buhârî, Et'ime 31; Talâk 14; Müslim, Itk 14; Nesâî, Talâk 29; Muvatta’'' Talâk 25; Müsned, VI, 178, 180
Çünkü bu tür şeylerden sakınmak ağır yüktür ve zorluktur. Zorluk ve ağır yükler ise dinde kaldırılmıştır. Bu husus şerîatte aslî bir ilkedir. Ümmet ibadeti eda etmek hususunda zorlanır ve bu iş ona ağır geldiği takdirde bu husustaki ibadet üzerinden düşer. Nitekim zaruret halinde bir kimsenin meyte yediği, hasta olan kimsenin böyle bir durumda oruç açtığı ve teyemmüm aldığı bilinen bir husustur.
Derim ki: Şanı yüce Allah burada
"kanı" mutlak olarak zikrettiği halde el-En'am'daki âyet-i kerimede (6/145'te): "Akmış" olmakla kayıtlamaktadır. İlim adamları icma ile buradaki mutlakı mukayyede hamletmişlerdir. Buna göre burada "kan"dan kasıt "akmış olan kan"dır. Çünkü ete karışmış durumda bulunan kanın haram olmadığı icma ile kabul edilmiştir. Aynı şekilde karaciğer ve dalak hakkında da böylece icma edilmiştir. Balıktan ayrılan kanda ise görüş ayrılığı vardır. el-Kânisi'den bunun tahir olduğu rivâyet edilmektedir. Onun tahir olması haram olmamasını da gerektirir.
İbnu’l Arabî'nin de tercih ettiği görüş budur. O şöyle demektedir: Çünkü balığın kanı necis olsaydı balığın boğazlanması gerekirdi.
Derim ki: Bu aynı zamanda Ebû Hanîfe'nin de balık kanı ile ilgili görüşüdür. Ben, Hanefî mezhebine mensup bir ilim adamını şöyle derken dinledim: Balığın kanının tahir oduğunun delili şudur: Balık kanı kuruduğu takdirde beyazlaşır. Halbuki diğer kanlar böyle değildir. Onlar kararırlar. Bu nükte, Hanefîlerin Şâfiîlere karşı delil getirmekte lehlerine olabilecek bir özelliktedir.
15- Domuz Eti:
Yüce Allah'ın:
"Domuz etini" âyeti ile domuzun özellikle eti zikredilmektedir ki bu da ister kesilsin ister kesilmesin domuzun ayniyle haram olduğunu ifade etsin ve ayrıca onun yağını ve buna bağlı olarak kıkırdak ve benzeri kısımlarını da kapsamına alsın diyedir.
16- Domuzun Yağı:
Ümmet, domuzun yağının haram kılındığı hususunda icma etmiştir. İmâm Mâlik ve arkadaşları şunu delil gösterirler: Bir kimse içyağı yememek üzere yemin etse ve bunun yerine et yese o eti yediği için yeminini bozmuş olmaz. Buna karşılık bir kimse et yememek üzere yemin etse bunun yerine içyağı yese yeminini bozmuş olur. Çünkü yağ ile birlikte ete "et" denilebilmektedir. O bakımdan yağ da etin kapsamına girer. Bununla birlikte et, yağın kapsamına girmez. Şanı yüce Allah domuz etini haram kıldığına göre onun "ef'inin sözkonusu edilmesi ayrıca yağının da sözkonusu edilmesinin de yerine geçmiştir. Çünkü yağ da et adının kapsamına girmektedir. Yüce Allah İsrailoğullarına da şu âyeti ile:
"Sığır ve koyunun da içyağlarını onlara haram kıldık." (el-En'am, 6/146) diye buyurmaktadır. Bu âyete göre ise onların etleri haram kılınmamakta ve et "yağ" kelimesinin kapsamına girmektedir. İşte bundan dolayıdır ki İmâm Mâlik, yağ yememek üzere yemin eden ile et yememek üzere yemin eden kişi arasında fark gözetmiştir. Şu kadar var ki yemin eden kimsenin eğer niyeti yalnızca eti kastetmek şeklinde olup yağı yemininin kapsamına sokmamak şeklinde ise, yağ yemesi halinde yeminini bozmuş olmaz. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah'tır.
Şâfiî, Ebû Sevr ve re'y sahiplerinin görüşüne göre ise bir kimse et yememek üzere yemin edip yağ yiyecek olsa, yeminini bozmuş olmaz. İmâm Ahmed ise şöyle demektedir: Et yememek üzere yemin etse buna karşılık yağ yerse yağdan da kaçınmayı kastetmiş olması hali müstesna, bunda bir mahzur yoktur.
17- Domuzun Kılları Müstesna Tümü Haramdır:
Kılları dışında domuzun tümüyle haram olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Domuz kılı ile deri dikişini yapmak caizdir. Rivâyet edildiğine göre adamın birisi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a domuz kılı ile deri dikme hakkında soru sormuş Hazret-i Peygamber de: "Bunda bir mahzur yoktur" diye buyurmuştur. Bu rivâyeti İbn Huveyzimendad nakletmekte ve şöyle demektedir: Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde deri dikim işi mevcuttu. Ondan sonra da bu işin varolduğu görülen bir husustur. Ayrıca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da ondan sonra gelen İmâmlardan herhangi birisinin de buna karşı çıktığını bilmiyoruz. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın câiz gördüğü birşey ise, şerîatte de baştan beri onun böyle olduğu kabul edilir.
18- Su Domuzu:
Su domuzu (hınzîru’l-mâ) ile ilgili sözlüklerin açıklamalarından, bununla "Yûnus balığı"nın kast edildiğini anlıyoruz. "el-Müncid" adlı sözlükte: "Su domuzu: hınzîru’l-mâ" hakkında şu açıklama yer alır: "Dulfın'den küçük bir balık cinsi."
Gerek Mâlikî âlimlerin ifadelerinden, gerek buradaki açıklamadan. Mâlik'in bunu hoş görmemesi yalnızca ismi dolayısıyladır. (Bk. Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr, el Kâfi, I, 437)
Önceden de belirttiğimiz gibi kara domuzunun haram olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Su domuzu (Yûnusbalığı ve benzeri)nde ise görüş ayrılıkları vardır. İmâm Mâlik bu hususta herhangi bir cevaz vermekten kaçınmış ve: Siz ona domuz diyorsunuz, dediği daha önceden geçmişti. Buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle el-Maide Sûresi'nde (5/96. âyet 4. başlıkta) gelecektir.
19- Hınzır (Domuz) Kelimesi ile İlgili Dil Bilginlerinin Açıklamaları:
Dil bilginlerinin çoğunluğunun görüşüne göre "hınzîr" kelimesi rubâî (dört harfli) bir kelimedir. İbn Sîde, kimi dilcilerden bu kelimenin göz ucuyla bakmak anlamına gelen “.....”den türetilmiş olduğunu nakletmektedir. Çünkü domuz da bu şekilde bakar. Buna göre bu kelime sülâsî (üç harfli)dir. es-Sihhah'ta yapılan açıklamaya göre: Bir kimse daha iyi görebilmek için göz kapaklarını daraltıp kıstığı vakit onun hakkında “.....”kelimesi kullanılır. Bunun masdan ise, gözün darlığı ve küçüklüğü demektir. Bunun kişinin âdeta gözünün yan tarafı ile bakması anlamına geldiği de söylenmiştir.
Hınzîr kelimesinin çoğulu "henâzîr" şeklinde gelir. Yine el-henâzîr, boyunda meydana gelen oldukça sert yaralar açan, bilinen bir hastalığın adıdır.
20- Allah'tan Başkasının Adına Kesilenler:
"... bir de Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı." Yani kesilirken Allah'tan başkasının ismi anılarak kesilen hayvanları size haram kılmıştır. Bu ise, mecûsi, putperest ve muattıl (yaratıcının varlığını kabul etmeyen) kimselerin kestikleridir. Çünkü putperest kimse putu adına, mecûsi kimse ateşe keser, muattıl ise hiçbir şeye inanmadığından dolayı kendi adına keser.
İlim adamları arasında mecûsinin ateşi adına, putperestin putu adına kestiğinin yenmeyeceği hususunda görüş birliği vardır. Mâlik, Şâfiî ve başkalarına göre ise isterse ateşperest ateşine, putperest de putu adına kesmemiş olsuh, yine de bunların kestikleri yenilmez. Şu kadar var ki İbnu'l Müseyyeb ve Ebû Sevr, müslümana müslümanın emriyle kestikleri takdirde câiz kabul etmişlerdir. Buna dair daha geniş açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Maide Sûresi'nde (1/5. âyet 2. başlıkta) gelecektir.
Âyet-i kerimede geçen ihlâlin anlamı sesi yükseltmek demektir. Belli birşeyi söyleyerek sesi yükseltmeyi ifade etmek üzere bu tabir kullanılır. İbn Ahmer, bir düzlüğün niteliğini dile getirirken şunları söylemektedir:
"Oradaki süvariler el-Ferkad ile seslerini yükseltirler
Binekli umre yapanın (telbiye ile) sesini yükselttiği gibi."
en-Nâbiğa da şöyle demektedir:
"Veya sadefindeki bir inci ki onu almak üzere dalan dalgıç
Oldukça sevinçlidir, onu gördüğü her seferinde sesini yükseltir ve secde eder."
Doğumu esnasında çocuğun ağlamasına da "ihlal ve istihlal" denilir.
İbn Abbâs ve başkaları der ki: Burada kasıt dikilitaşlar ve putlar için kesilenlerdir. Üzerinde Hazret-i Mesih'in ismi anılanlar değildir. Nitekim ileride buna dair açıklamalar el-Maide Sûresi'nde (az önce işaret edilen yerde) yüce Allah'ın izniyle gelecektir. Arapların hayvanı keserken yöneldikleri zatın ismini yüksek sesle anmaları bir adet olarak sürüp gelmiştir. Ve bu çoğunlukla gösterdikleri bir davranıştır. O kadar ki onların bu şekilde seslerini yükseltmeleri kestiklerinin haram kılınış illeti olan niyetleri olarak ifade edilmiştir. Nitekim Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) Ferezdak'ın babası Galib'in boğazladığı develer hakkında niyeti göz önünde bulundurmuş ve: Bunlar kesilirken Allah'tan başkasının ismi anılarak kesilenler cümlesindendir demiş, çevresindekiler de onlara el sürmemiştir. İbn Atiyye der ki: Ebû'l-Hasen'in oğlu el-Hasen'in haberleri arasında şunu da gördüm: Oldukça varlıklı bir kadının bebekleri için bir düğün tertipleyip onlar için develer kestiğine dair soru sorulmuş, el-Hasen şu cevabı vermiştir: Bunların yenilmesi helal değildir. Çünkü bunlar ancak bir put adına kesilmişlerdir.
Derim ki: Bu kabilden olmak üzere biz de Müslim'in hocası Yahya b. Yahya et-Temîmî'den şöyle dediğini rivâyet etmekteyiz: Bize Cerir, Kâbus'tan naklederek şöyle haber verdi: Babam bir kadını Âişe (r. anha)nın yanına gönderdi de ona kendisine selam söylemesini ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın devam ettiği ve en çok sevdiği namazın hangisi olduğunu sormasını istedi. Hazret-i Âişe şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) öğlen namazından önce dört rek'at kılardı. Bunların kıyamını uzun tutar, rükû' ve sücûdlarını çok güzel yapardı. Hasta olsun, sağlıklı olsun veya hazır bulunsun (yolculukta olmasın) hiçbir şekilde terketmediği namaza gelince, bunlar sabah namazından önce kıldığı iki rek'at namazdır. Hadisin buraya kadar olan bölümü, Müsned, VI, 43'te: "Cerîr, Kâbus'tan..." diye yer almaktadır. Bunun üzerine orada bulunan kadınlardan birisi şöyle dedi: Ey mü’minlerin annesi, bizlerin acemlerden birtakım süt annelerimiz vardır. Onların bayramı oldu mu bize o bayramlarda hediye verirler. Biz onların gönderdikleri bu hediyelerden herhangi birşey yiyelim mi? Hazret-i Âişe şu cevabı verir. O gün için kesilenlerden yemeyiniz. Fakat ağaçlarının meyvelerinden yiyebilirsiniz.
21- Zaruret Hali:
Yüce Allah'ın:
"Kim mecbur kalırsa" âyeti itba' (öndeki harfe uyması) dolayısıyla "nun" harfi ötreli şeklinde) ve iki sakin bir araya geldiğinden dolayı aslolana uygun olarak esreli olarak da okunmuştur.
Âyette bir kısaltma vardır. Yani, her kim haram kılınan şeylere zarureten muhtaç olup da ".... yerse onun üzerine günah yoktur" demektir.
İbn Muhaysın dat harfini ti harfine idgam ederek “.....”şeklinde, Ebû's-Simmâl ise ti harfini esreli olarak “.....” diye okumuştur. Bunun aslı ise “.....” şeklindedir. İdgam yapılınca (Ebû's-Simmâl'in kıraatine göre) n harfinin harekesi "tı"ye nakledilmiş olur.
22- Zaruret Hangi Hallerde Sözkonusu Edilir:
Zaruret halinde olmak (mecbur kalmak) ya zalim bir kimsenin zorlaması (ikrahı) ile veya kıtlık ve yiyecek birşey bulamamaktan dolayı açlık ile sözkonusu olur. Fukaha ve ilim adamlarının çoğunluğunca kabul edilen görüşe göre âyet: Her kim yokluktan ve açlıktan dolayı bu haram kılınanları yemek zorunda kalırsa, demek olur ki; doğru açıklama da budur. Bir görüşe göre ise, bunun her kim bu haram kılınan şeyleri yemeye zorlanır ve mecbur bırakılırsa, anlamına olduğu da söylenmiştir. Mücâhid der ki: Yani: Bunları yemeye mecbur bırakılırsa, demektir. Düşman tarafından yakalanıp domuz eti ve buna benzer yüce Allah'a masiyet olan şeyleri yemeye zorlamaları demektir. Şu kadar var ki böyle bir ikrah, ikrah süresi bitene kadar bu gibi şeyleri yemeyi mubah kılar.
Açlık (el-mahmasa) haline gelince; bunun sürekli olması ve olmaması halleri sözkonusudur. Eğer bu, sürekli olursa meyteden karnı doyuracak kadar yemenin câiz olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Şu kadar var ki elinin kesileceğinden korkmayacağı müslümana ait bir mal bulduğu takdirde, o hayvanın etini yemesi helal olmaz. Mesela, bir yere asılmış bulunan hurma, dağda bulunan koyun ve buna benzer yenilmeleri halinde el kesmenin de başkasına eziyet vermenin de sözkonusu olmadığı şeyleri yemek bu türdendir. Bu da görüş ayrılığının olmadığı hususlardan birisidir.
Çünkü Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan gelen hadise göre o şöyle demiştir: Biz bir yolculukta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bulunuyor iken süt veren memeleri ağaçların dikenleri ile bağlanmış develer gördük. Onlara doğru atıldık, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize seslenince ona geri döndük şöyle buyurdu: "Bu develer müslüman bir aile halkına aittir. Bu develer -Allah'tan sonra- onların kuvvet ve bereket kaynaklarıdır. Sizler azık torbalarınıza geri dönüp baktığınızda orada bulunan ne varsa alınmış olduğunu görmeniz hoşunuza gider mi? Böyle bir işin adaletli olduğunu kabul edebilir misiniz?" Ashab-ı kiram: Hayır deyince Hazret-i Peygamber: "İşte sizin bu yapmak istediğiniz de böyledir" diye buyurdu. Biz de şöyle dedik: Peki ya yiyecek ve içeceğe ihtiyacımız olursa, o konudaki görüşünüz nedir? Şöyle buyurdu: "Ye, fakat yanına birşey alma, iç fakat yanına birşey alma." Bu hadisi İbn Mâce (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) rivâyet etmiş İbn Mâce, Ticarât 68 ve: "Bence de asıl kabul edilmesi gereken budur" demiştir.
Bu hadisi İbnu'l-Münzir zikreder ve şöyle der: Bizler ey Allah'ın Rasûlü dedik. Ona zorunlu olarak ihtiyaç duyduğu takdirde herhangi birimize kardeşinin malından ne helal olur? Şöyle buyurdu: "Yer, fakat beraberinde birşey taşımaz, içer fakat beraberinde birşey taşımaz." İbnu'l-Münzir der ki: Artık bundan sonra hakkında anlaşmazlığa düşülen her bir husus, yüce Allah'ın mallardan haram kılması ile ilgili hükümlerine başvurulur.
Ebû Ömer der ki: Bu konuda söylenenlerin özeti şudur: Müslüman bir kimsenin bir diğer müslümanın canını kurtarma mecburiyeti olur ve ondan başka bir kimse de bunu yapacak bulunmadığından, o müslümanı kurtarma farziyyeti ona yönelik bulunursa, bu kimse hakkında bu insanın canını ölümden kurtarması gereğine hükmedilir. Bu şekilde canını kurtarmak için böyle bir mala ihtiyacı olduğu halde kendisinden engellenen kişi, kendisini engelleyen kimseyle Savaşmak ve çarpışmak hakkına sahiptir. İsterse bu o kişinin ölümüne sebep olsun. Bu durum -ilim adamlarına göre- orada sadece tek bir kişinin olması halinde başkasının da bulunmaması halinde sözkonusudur. İşte o vakit, o tek kişinin bu işi yapması onun hakkında farz-ı ayn olur. Eğer bunu yapabilecekler çok yahut bir cemaat iseler o takdirde bunu yapmak o kalabalık ve cemaat için farz-ı kifaye olur. Bu konuda müslümanın canını kurtaran su ve başka şeyler arasında fark yoktur. Şu kadar var ki, ilim adamları kişinin canını kurtaran şeyin kıymetini ödemenin gerekip gerekmediği hususunda farklı görüşlere sahiptir. Kimisi o kıymetin ödenmesini öngörürken kimisi kabul etmemektedir. Bizim mezhebimizde (Mâlikî mezhebinde) her iki görüş de vardır. Verene zarar teşkil etmeyen, bununla birlikte yeterli gelen az miktardaki şeyin bağışlanması ile; ölmekten ve telef olmaktan korkulması halinde müslümanın canını kurtarmanın vücûbu hususunda, öncekileriyle sonrakileriyle olsun, ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur.
23- Zaruret Halinde İzni Olmaksızın Başkasının Malından Yemek:
İbn Mâce rivâyet ediyor: Bize Ebû Bekr b. Ebi Şeybe haber verdi. Bize Şebâbe haber verdi. -H- Aynı hadisin iki yahut da fazla senedi varsa, bir senetten ötekine geçişte "hâ" harfi kullanarak senedin tahvil edildiğine işaret edilir. (Nevevî, Takrib, II, 88) Bize Muhammed b. Beşşâr ile Muhammed b. el-Velid anlatarak dediler ki: Bize Muhammed b. Ca'fer anlattı, bize Şu'be, Ebû Bişr Ca'fer b. Ebi İyas'dan anlatarak dedi ki: Ben (Gubaroğullarından birisi olan) Abbad b. Şurahbîl'i şöyle derken dinledim: Bir kıtlık yılı idi. Medine'ye geldim. Oradaki etrafı çevrilmiş arazilerden birisine girdim. Bir başak alıp onu ovaladım ve yedim. Sonra da onu elbisemin arasında sakladım. Bahçe sahibi geldi beni dövdü ve elbisemi aldı. Ben de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gidip durumu haber verdim. Adama şöyle dedi: "O aç yahut açlıktan bitkin düştüğü bir vakitte ona yedirmedin, cahil iken de ona birşey öğretmedin." Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o kişiye emir verdi ve o da ona elbisesini geri iade etti. Ayrıca ona bir vesk ya da yarım vesk yiyecek (buğday) verilmesini emretti. İbn Mâce, Ticarât 67, Ayrıca bk.; Ebû Dâvûd, Cihad 85; Nesâî, Kudât 21; Müsned, IV. 16"
Derim ki: Bu sahih bir hadis olup bu hadisteki ravilerden Buhârî ve Müslim ittifakla hadis alırlar. Şu kadar var ki İbn Ebi Şeybe'den yalnızca Müslim hadis rivâyet eder. Ğubaroğullarından Yeşkur'lu Abbad b. Şurahbil yoluyla Buhârî ve Müslim herhangi bir hadis rivâyet etmiş değillerdir. Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- in belirttiğine göre Abbad'ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bu olaydan başka bir rivâyeti yoktur. Bu Hadîs-i şerîf açlık halinde el kesmenin ve te'dîb etmenin sözkonusu olmayacağını ortaya koymaktadır.
Ebû Dâvûd'un rivâyetine göre el-Hasen, Semura'dan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Sizden herhangi biriniz davarların bulunduğu bir yere giderse, eğer o davarların sahibi aralarında bulunuyor ise ondan izin istesin; ona izin verdiği takdirde sütünü sağsın ve içsin. Eğer sahipleri aralarında bulunmuyor ise üç defa seslensin. Onun seslenişine cevap verirse ondan izin alsın. Ona izin verirse mesele yok. Aksi takdirde onların sütlerini sağsın, içsin, fakat beraberinde birşey götürmesin." Ebû Dâvûd, Cihad 85; Tirmizî, Buyû’ 60.
Tirmizî'nin Yahya b. Süleym'den, onun Ubeydullah'tan, onun Nafi'den, onun İbn Ömer'den, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyetine göre Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Her kim başkasına ait bir bahçeye girerse ondan yesin, fakat elbisesine birşey doldurup almasın." Tirmizî der ki, bu garib bir hadistir. Biz bunu sadece Yahya b. Süleym yoluyla bilmekteyiz. Tirmizî, Buyû’ 54.
Diğer taraftan Amr b. Şuayb'dan, onun babasından onun da dedesi yoluyla gelen rivâyette Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a dallarda asılı duran hurma hakkında sorulmuş o da şöyle buyurmuş: "İhtiyaç sahibi olup da elbisesine birşey saklamaksızın kim ondan alır yerse onun için birşey yoktur." Tirmizî bunun hakkında: Hasen bir hadistir demektedir. Tirmizî, Buyû’ 54; ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Lukata h. 10; Hudud 13; Nesâî, Sârik 12.
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'dan gelen hadiste de şöyle denilmektedir: "Sizden herhangi birinizin yolu bir bahçeye düşerse oradan yesin fakat beraberinde herhangi bir şey götürmesin." İbn Mâce, Ticârât 67.
Ebû Ubeyd der ki: Ebû Ömer veya Amr şöyle demiştir: Beraberinde birşey götürmek (sibân): İçinde birşeyler taşınan bir kaptır. O kabı ellerinin arasında taşıdığı vakit buna "sibân" denilir. Şayet kabı sırtının üstüne taşırsan buna "el-hâl" denilir. Nitekim elbisene birşeyler koyup onu sırtının üstüne taşıdığın zaman da: Elbisemi tahvil ettim denilir. Eğer taşıdığın şeyi kucağında götürürsen buna da "hubne" denilir. Amr b. Şuayb yoluyla gelen merfu hadiste de: "Beraberinde birşey götürmesin (hubne)" denilmektedir.
Ebû Ubeyd der ki: Bu hadis şöyle açıklanır: Beraberinde birşeyler satın alabileceği hiçbir parası olmayan, zaruret halinde kalmış aç kimseye ancak kendisini besleyecek kadar karnına doldurup indireceği kadarını taşımasına ruhsat verilmiş, daha fazlasına müsaade verilmemiştir.
Derim ki: İttifakla kabul edilen asıl ilke, başkasına ait olan malın gönül hoşluğu ile olması dışında haram kılınmasıdır. Eğer ortada İslâm'ın ilk dönemlerinde olduğu gibi veya hali hazırda bazı beldelerde görüldüğü şekliyle belli bir uygulama adet halini almış ise o adete göre birşeyler yemek caizdir. Bu ise -az önce de geçtiği gibi- açlık ve zaruret vakitlerine hamledilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Şayet ikinci durum - (yani yirmiikinci başlıkta sözü edilen açlığın devamlı) olması hali olan birinci hal dışında- ikinci hal sözkonusu ise -ki bu da herhangi bir vakitte nadiren görülen bir husustur - ilim adamlarının buna dair iki ayrı görüşleri vardır:
Birincisine göre kişi doyuncaya ve hatta karnını iyice dolduruncaya kadar yiyebilir. Eğer geçeceği bir dağ yolunda veya kuraklık bir yerde yine zaruret haline düşmekten korkarsa yanında azık dahi alabilir. Şayet ona ihtiyacı kalmazsa tutar atar.
İmâm Mâlik Muvatta’'' adlı eserinde bu anlamda ifadeler kullanmıştır. Şâfiî ve birçok ilim adamı da bu görüştedir. Bu hususta delil şudur: Zaruret haram hükmünü kaldırır ve artık o mubah olur. Zaruretin miktarı ise yiyecek bulamama halinde (haram şeyin) bulunması halidir. Anber (balina) balığı ile ilgili hadis bu hususta açık bir nastır. Şöyle ki:
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı yolculuklarından geri döndüklerinde azıkları bitip tükenmişti. Bunun üzerine deniz kıyısına gittiler. Denizin kıyısında oldukça büyük bir kum tepesini andıran birşeyle karşılaştılar. Oraya vardıklarında anber diye bilinen bir hayvan olduğunu gördüler. Komutanları Ebû Ubeyde: Bu bir meytedir dedi, daha sonra da: Hayır, aksine bizler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın elçileriyiz ve Allah yolundayız. Ve sizler şu anda (bunu yemeye) mecbur kalmış bulunuyorsunuz. Haydi yeyiniz. Hadisin ravisi der ki: Bir ay boyunca üçyüz kişi olduğumuz halde o balıktan yedik ve nihayet kilolarımız da arttı... Görüldüğü gibi ashab-ı kiram bu balıktan yediler ve doydular. Onlar o balığın meyte olduğuna inanıyorlardı. Hatta Medine'ye ondan beraberlerinde azık dahi aldılar.
Bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a naklettiler, o da onlara onu yemenin helal olduğunu bildirip: "Peki beraberinizde onun etinden bize yedirmek için birşey kaldı mı?" diye sormuş, onlar da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ondan bir parça göndermiş o da yemiş idi. Bk. Buhârî, Zebâih 12, Meğâzî 65; Müslim, Sayd 17, 18; Ebû Dâvûd, Et'ime 46; Nam, Sayd 35; Dârimî, Sayd 6; Müsned, III, 311.
Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Bu durumda kendisini ölümden kurtaracak kadarını yer. İbnu'l Mâcişûn ve İbn Habib bu görüştedir.
İmâm Şâfiî'nin arkadaşları ise ikamet halinde olan ile yolculuk halinde olan arasında ayrım gözetip şöyle demişlerdir: İkamet halinde olan kişi kendisini ölümden kurtaracak kadarını yçr; yolculuk yapan kimse doyuncaya kadar yer ve beraberinde azık da alır. Ona ihtiyacı kalmazsa atar. Ona ihtiyacı olan bir başkasını bulursa, o azık aldığı meyte etini ona verir ve karşılığında ondan birşey almaz. Çünkü meytenin satışı câiz değildir.
24- Şarap İçmek Zorunda Kalınırsa:
Şarap içmek zorunda kalan bir kimse eğer zorlama ile mecbur tutulmuş ise içebileceğinde görüş ayrılığı yoktur. Şayet açlık veya susuzluk sebebiyle ise içmez. Mâlik'in el-Utebiye'de kabul ettiği görüş budur. O şöyle der: Şarap, susuzluğundan başka birşeyini artırmaz. Aynı zamanda bu Şâfiî'nin de görüşüdür. Yüce Allah, şarabı mutlak olarak haram kılmış, meyteyi ise zaruret olmamak şartına bağlı olarak haram kılmıştır.
el-Ebherî der ki: Eğer şarap açlığını veya susuzluğunu giderebiliyor ise içebilir. Çünkü yüce Allah domuz hakkında: "Çünkü o bir pisliktir" dedikten sonra zaruret dolayısıyla mubah kılmıştır. Yine şarap hakkında da "o bir pisliktir" diye buyurmuştur. Dolayısıyla kıyastan da daha güçlü bir delil olan celî (açık) mana sebebiyle domuzun zaruret halinde mubah kılınmasının kapsamına girer. Şarabın bir an dahi olsa susuzluğu gidereceği, kısa bir süre dahi olsa açlığı hissettirmeyeceği ise kaçınılmaz bir husustur.
25- Zaruret Halinde Kan İçmek:
Esbağ'ın rivâyetine göre İbnu'l-Kasım şöyle demiştir: Mecbur kalan bir kimse kan Lçer fakat şarap içmez. Meyte yer, bununla birlikte kaybolmuş develere yaklaşmaz. -İbn Vehb de bu görüştedir.- Sidik içer fakat şarap içmez. Çünkü şarap içmek halinde had gerekir. O bakımdan onu içmek daha ağırdır. Şâfiî mezhebine mensup ilim adamları bunu açıkça zikrederler.
26- Boğazında Lokma Kalan, Şarapla İndirebilir mi ve Zarureti Gidermekte Öncelik:
Bir kimsenin boğazında yemek lokması tıkanıp kalırsa şarap ile onu yutmaya çalışır mı çalışamaz mı? Bir görüşe göre şarap ile onu yutmayı kolaylaştıramaz. Çünkü aslında böyle birşey olmadığı halde, böyle bir iddiada bulunabilir. Ancak zaruret hali olduğundan dolayı İbn Habib bunun câiz olduğunu söylemiştir. İbn Arabî der ki: "Boğazında lokma tıkanan bir kimsenin (şarap ile bunu aşağıya indirmesi) kendisi ile yüce Allah arasında caizdir. Ancak eğer biz onu görür isek, biz lokmanın boğazda tıkanma hali ile diğer halleri karîneler ile ayırdedebiliriz. Eğer karînelerle bu durumu ortaya çıkarsa tasdik edilir. Böyle bir durumu ortada görülmüyor ise zahiren biz ona had uygularız, bâtınen ise (gerçekten böyle ise) yüce Allah tarafından cezalandırılmaktan kurtulur."
Diğer taraftan muztar bir kimse bir meyte (leş) bir domuz ve âdemoğlu etini görürse meyteyi yer, çünkü meyte böyle bir durumda helaldir. Domuz ile ademoğlu ise hiçbir durumda helal olmaz. Nisbeten daha hafif tutulmuş bir haramlılık daha ağır tutulmuş bir haramlılığa göre daha kolay işlenebilir.
Mesela, bir kimse kızkardeşiyle ya da yabancı birisiyle ilişki kurmak için baskı altında tutulursa yabancı ile ilişki kurar. Çünkü bir halde yabancı ona helal olur. İşte bu gibi hükümlerin belirleyici ilkesi budur. Ölecek olsa dahi ademoğlunun etinden yemez. Bu görüş, mezhebimizin (Maliki) ilim adamlarının görüşüdür. Ahmed ve Davud (ez-Zahirî) de bu görüştedir. İmâm Ahmed Hazret-i Peygamber'in: "Ölünün kemiğini kırmak, hayatta iken kırmak gibidir. " Ebû Dâvûd, Cenâiz 60; İbn Mâce, Cenâiz 63; Muvatta’'', Cenâiz 45; Müsned, VI, 105. hadisini delil gösterir.
Şâfiî de der ki: Âdemoğlunun etini yer. Bu durumda zımmî bir kimseyi öldürmesi câiz değildir. Çünkü zımmînin kanı haramdır. Müslüman ve esir bir kimseyi de öldüremez. Çünkü esir başkasına ait olan bir maldır. Şayet harbi ya da muhsan bir zinakâr ise onu öldürmek ve ondan yemek câiz olur. Davud (ez-Zahirî) el-Müzenî'yi hatalı görerek şöyle der: Sen peygamberlerin etlerini de yemeyi mubah kıldın. Şu kadar var ki İbn Şureyh şu sözleriyle onu mağlub eder: Sen peygamberleri kâfirlerin etlerini yemekten men ettiğinden dolayı peygamberleri öldürmeye kalkışmış oluyorsun.
İbnu'l Arabî der ki: Bence sahih olan görüş, bu işin kendisini kurtaracağını ve hayatta bırakacağını muhakkak olarak bilmedikçe ademoğlundan yememesi şeklindedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
27- Başkasına Ait Yiyecek Varken Meyte Yemesinin Hükmü:
İmâm Mâlik'e hurma, ekin veya koyun gibi başkasına ait bir malı bulduğu halde meyte yemek zorunda kalan zaruret içerisindeki bir kişinin durumu hakkında soru sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: Eğer hırsız sayılmayıp söyleyeceği sözü tasdik edilecek şekilde bedenine bir zarar gelmeyeceğinden emin olursa, bunlardan hangisini bulursa açlığını giderecek kadarını yer ve beraberinde herhangi bir şey taşımaz. Böyle bir şekilde hareket etmesi meyte yemesinden bana göre daha uygundur.
Bu anlamda yeteri kadar açıklamalar daha önceden geçmiştir. Şayet sözünün doğru kabul edilmeyip hırsız sayılacağından korkacak olursa bence meyteyi yemesi daha caizdir. Ve böyle bir durumda onun için meyte yemek hususunda bir genişlik vardır.
28- Meyteden Yeme Miktarı:
Ebû Dâvûd rivâyet ederek der ki: Bize Mûsâ b. İsmail anlattı, dedi ki: Bize Hammâd, Simâk b. Harb'dan, o Cabir b. Semura'dan naklederek dedi ki: Adamın birisi beraberinde hanımı ve çocukları olduğu halde el-Harre (Medine'nin dış taraflarındaki karataşlık bir bölge) denilen yerde konakladı. Adamın birisi şöyle dedi: Benim bir devem kayboldu, onu bulursan yanında alıkoy. Adam deveyi buldu, fakat sahibini bulamadı. Deve hastalandı. Hanımı ona: Bu deveyi boğazla dedi ise de kabul etmedi, sonunda deve öldü. Bu sefer kadın: Derisini yüz ki etini ve yağını kurutup yiyelim. Adam: Hayır, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sormadıkça böyle birşey yapamam dedi, Hazret-i Peygamber'in yanına varıp sordu. Hazret-i Peygamber şöyle dedi: "Sende (buna) muhtaç etmeyecek birşey var mı?" deyince adam: Hayır dedi. Hazret-i Peygamber: "O halde onu yeyiniz" dedi. Bu sefer devenin sahibi gelince ona olanları anlattı. Deve sahibi: Keşke onu boğazlamış olsaydın, deyince adam: Senden utandım, cevabını verdi. Ebû Dâvûd, Et'ime 36; Müsned, V, 96.
İbn Huveyzimendad der ki: Bu Hadîs-i şerîfte iki hususa delil vardır:
1- Zaruret halinde olan bir kimse kendisi telef olmaktan korkmasa dahi meyteden yiyebilir. Çünkü Hazret-i Peygamber ona muhtaç bırakmayacak şeye sahip olup olmayacağını sormuş, ancak ölümden korkup korkmayacağını sormamıştır.
2- Meyteden yer, doyar, saklar ve azık olarak da alabilir. Çünkü Hazret-i Peygamber ona, alıp saklamayı mubah kıldı, buna karşılık karnını doyurmamayı da şart koşmadı.
Ebû Dâvûd der ki: Bize Harun b. Abdullah anlatarak dedi ki: Bize el-Fadl b. Dukeyn anlatarak dedi ki: Bize Ukbe b. Vehb b. Ukbe el-Âmirî haber vererek şöyle dedi: Babamı, el-Fucey' el-Âmirî'den naklederek şöyle derken dinledim: (Fucey'), Hazret-i Peygamber'e giderek sormuş: Meyte bize helal olmaz mı? Hazret-i Peygamber: "Sizin yediğiniz nedir?" diye sorunca biz şöyle dedik: Ğabuk ve ıstıbah ediyoruz. Ebû Nuaym (el-Fadl b. Dukeyn'in künyesi) dedi ki: Bunun ne demek olduğunu Ukbe bana şöylece açıkladı: Sabahleyin bir kâse, akşamleyin de bir kâse. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Yemin ederim ki bu açlığın kendisidir." Devamla (râvi) der ki: Hazret-i Peygamber bu halleri üzere onlara meyte yemeyi helal kıldı. Ebû Dâvûd der ki: İğtibak, günün sonunda, istibah ise günün başında olur. Ebû Dâvûd, Et'ime 36.
el-Hattabî der ki: İğtibak akşam, istibah ise sabah olur. Sabahleyin bir bardak süt, akşamleyin de bir bardak süt ölümden kurtarır ve kişiyi hayatta tutar. Bununla birlikte bedeni gıdalandırmaz ve tam bir tokluk da vermez. Bununla birlikte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara meyteden yemeyi mubah kılmıştır. O halde bu hadisin delaleti şu olur: Meyte yemek, kişinin ihtiyacı olan gıdayı alabilecek kadarına mubahtır. Mâlik'in görüşü budur. Şâfiî'nin iki görüşünden birisi de budur.
İbn Huveyzimendad der ki: Bunların sabah ve akşam yemeleri câiz olduğuna göre doyuncaya kadar yeyip azık olarak ayırmaları da câiz olur.
Ebû Hanîfe ile bir diğer görüşünde Şâfiî ise şöyle demektedir: Kişinin meyteden ancak kendisini ölümden kurtaracak kadarını yiyebilmesi câiz olur. el-Müzenî'nin kabul ettiği görüş de budur. Derler ki: Eğer baştan beri bu halde ise (yani tok ise) meyteden herhangi bir şey yemesi onun için câiz olmaz. İşte meyteden yemeye başladıktan sonra da bu noktaya gelmesi halinde durum budur. Buna yakın bir görüş el-Hasen'den de rivâyet edilmiştir.
Katâde de der ki: Herhangi bir şekilde meyteden doyasıya yiyemez. Mukâtil b. Hayyan ise der ki: Üç lokmadan fazlasını yiyemez. Doğru olan ise -önceden de geçtiği gibi- bunun aksini ileri süren görüştür.
29- Haram İle Tedavi:
Meyte ile tedaviye gelince ya aynı haliyle kullanılmasına ya da onu yakarak kullanmaya ihtiyaç duyulur. Eğer yakmak suretiyle değişikliğe uğrarsa İbn Habib: Onunla tedavi etmek de namaz kılmak da câiz olur, der. İbnu’l-Macişun'un bunu daha câiz kabul etmesi ise, yakmanın -niteliklerinin değişmesi dolayısıyla- bir temizleme olduğundan hareketle daha hafif görmüş olmasındandır. el-Utbiyye'de İmâm Mâlik'ten "mertek" denilen ve meytenin kemiklerinden yapılan ilaç hakkında şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Eğer bu ilacı yarasının içine koyarsa orayı yıkamadıkça onunla namaz kılamaz.
Eğer meyte bizatihi mevcut ise Suhnûn bu hususta şöyle demektedir: Hiçbir şekilde onunla da domuz ile de tedavi olunmaz. Çünkü aç olma halinin aksine bunun yerini tutan helal bir ilaç bulunmaktadır. Zira açlık halinde meytenin yerini tutacak başka birşey bulunursa meyte yenilemez.
Aynı şekilde şarap ile de tedavi edilemez. Mâlik'in görüşü budur. Şâfiî'nin mezhebinden de zahir (kuvvetli) olan görüş budur. Şâfiî mezhebi âlimlerinden İbn Ebi Hüreyre'nin kabul ettiği görüş de budur. Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Açlık için değil de tedavi için şarap içmek caizdir. İmâm Şâfiî mezhebi ilim adamlarından Kadı et-Taberî'nin tercih ettiği görüş budur; es-Sevrî'nin görüşü de budur.
Şâfiî mezhebine mensup kimi Bağdatlılar da şöyle demektedir: Tedavi için değil de susuzluk dolayısıyla şarabın içilmesi caizdir. Çünkü susuzluğun vereceği zarar çabuk ortaya çıkar, tedavininki ise böyle değildir.
Şöyle de denilmiştir: Her iki sebep dolayısıyla da şarabın içilmesi caizdir. Şâfiî mezhebine mensup bazıları, haram kılınan her türlü şey ile tedaviyi kabul etmemiştir. Bundan özel olarak sadece develerin sidiklerini istisna etmişlerdir. Bu istisnaya sebep ise Uranîler ile ilgili Hadîs-i şerîftir. Bu hadisin çeşitli rivâyetleri için bk. Buhârî, Cihâd 152, Zekat 68, Hudûd 15, 17, 18, Tıb 5, 6, 29; Ebû Dâvûd, Hudûd 3; Tirmizî, Tahare 55; Nesâî, Tahare 55, 190, Tahrimu'd-Dem 7-9; İbn Mâce, Hudûd 20.
Bazıları da haram olan herşeyin tedavide kullanılmasını kabul etmemektedirler. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah ümmetimin şifasını onlara haram kıldığı bir şeyde kılmamıştır." Buhârî, Eşribe 15
Tarık b. Süveyd'in şaraba dair soru sorması esnasında Peygamber (sa)in ona şarabı yasaklaması veya şarap yapmasını kerih görmesini de buna delil gösterirler. Ben şarabı tedavide kullanılmak üzere yapıyorum, deyince Hazret-i Peygamber şu şekilde ona cevap verir: "Şüphesiz ki o (şarap) bir ilaç değildir. O bir hastalıktır." Bu hadisi Müslim Sahih'inde rivâyet etmiştir. Müslim, Eşribe 12; Ebû Dâvûd, Tıb 11; Tirmizî, Tıb 8.
Bu Hadîs-i şerîfin zaruret haliyle kayıtlanma ihtimali vardır. Zehir ile tedavi olmak câiz ise de içilmesi câiz değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
30- Zaruret Halinde Haramlardan Yararlanmanın Şartları:
"Mecbur kalırsa saldırmamak..." Bu âyet haldir. İstisna olduğu da söylenmiştir.. Yüce Allah'ın: "Ğayra bâğin: Saldırmamak" âyetindeki "Ğayra" (olumsuzluk anlamını veren edat), hal olarak nasb edilmiştir. Müstesna olmak üzere nasb edildiği de söylenmiştir. Eğer bu edatın yerine “fî” kullanılabiliyorsa haldir. Yerine "illâ" istisna edatı kullanılabiliyorsa istisnadır. Diğerlerini de buna kıyas edin.
Bâğin: Saldıran, kelimesinin aslı, sonunda ya harflidir. Yâ harfi üzerinde ötre ağır geldiğinden sakin okunur. Tenvin de sakin olduğundan yâ harfi hazf edilmiştir. Sonundaki esre buna delâlet eder.
Katâde, el-Hasen, er-Rabi' b. Zeyd ve İkrime'nin açıklamalarına göre anlamı şöyledir: İhtiyacından fazla yememek suretiyle
"saldırmamak" ve bu haramlara ilişmek ve yemek imkânı ile birlikte bunlardan yemeyerek
"haddi aşmaksızın yerse onun üzerine günah yoktur." es-Süddî der ki: Bunlara arzu ile ve lezzet duyarak
"saldırmamak" karnını doyuruncaya kadar yemek suretiyle de
"haddi aşmaksızın yerse onun üzerine günah yoktur."
Mücâhid, İbn Cübeyr ve başkalarına göre de anlamı şöyledir: Müslümanlara
"saldırmamak ve" onlara karşı
"haddi aşmaksızın yerse onun üzerine günah yoktur."
Buna göre saldırgan ve haddi aşan kimselerin kapsamına yol kesiciler, İslâm Devleti'nin meşru yöneticilerine karşı çıkanlar, akrabalık bağlarını kesmek uğrunda, müslümanlara baskın yapmak yolunda yolculuk yapan ve benzeri durumda olanlar da girmektedir.
Bu açıklama doğru bir açıklamadır. Çünkü sözlükte bağy'in (saldırganlığın) asıl anlamı fesad çıkarmak maksadını gütmektir. Kötü işler yapan kadın hakkında da bu kökten gelen kelime kullanılır. Yüce Allah bu kökten olmak üzere şöyle buyurmaktadır:
"Ve cariyelerinizi de zinaya (el-biğa) zorlamayın." (en-Nûr, 24/33)
Bağy kelimesi bazen fesadın dışında birtakım şeyleri istemek, taleb etmek hakkında da kullanılabilir. Araplar (mesela) devesini aramak maksadıyla çıkan kimseler hakkında da bu kelimeyi kullanır. Şairin şu beyitleri de bu türdendir:
"Büyü kastıyla yapılan düğümler seni hayır aramaktan alıkoymasın
Çünkü uğursuz şeyler uğurlular, uğurlu denilen şeyler uğursuzlar gibidir."
31- Haramın Mubah Kılınmasının Bir Diğer Şartı:
"Ve haddi aşmaksızın." Yüce Allah -önceden de açıkladığımız gibi- bütün mubahlardan istifade etmekten acze düştüğü zaruret halinde acizliğinden ötürü haram olanların tümünden yemeyi helal kılmıştır. Buna göre mubah olan birşeyin bulunmaması haram olan şeyin mubah kılınması için bir şarttır.
32- Masiyet Halinde Zaruret Dolayısıyla Ruhsattan Yararlanmak:
Zaruret hali ile birlikte masiyetin sözkonusu olması halinde (zaruretin ruhsatından yararlanmak hususunda) ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Mesela, zaruret halinde olan kişi, yol kesmek veya gidip gelen yolcuları korkutmakta ise, Mâlik ve iki görüşünden birisinde Şâfiî, ruhsattan istifade etmesini -masiyeti dolayısıyla- mahzurlu görmüşlerdir. Çünkü yüce Allah, böyle birşeyi destek ve yardımcı olmak üzere mubah kılmıştır. İsyan eden kimseye yardım etmek ise helal değildir. Böyle bir kimse eğer haram kılınan birşeyden yemek isterse önce tevbe etsin, sonra yesin.
Ebû Hanîfe ve öteki görüşünde Şâfiî ise isyan halinde olana bunu mubah görmüşler ve kişinin itaat halinde ya da isyan halinde olması için bu tür şeylerin mubah kılınması açısından herhangi bir fark görmemişlerdir.
İbnu'l Arabî der ki: Masiyetini devam ettirmekle birlikte böyle bir işi mubah görene hayret edilir. Kimsenin bu görüşte olduğunu da zannetmiyorum. Böyle bir görüşü ileri süren kesinlikle hata eder.
Derim ki: Sahih ise bunun hilafınadır. Çünkü masiyet kastıyla yapılan yolculukta kişinin kendi kendisini ölüme bırakması, içinde bulunduğu masiyetten daha büyük bir masiyettir. Nitekim yüce Allah:
"Kendi nefislerinizi öldürmeyiniz" (el-Maide, 5/29) diye buyurmaktadır. Bu âyet umumidir. Kaldı ki böyle bir kimsenin ikinci bir halde tevbe etmesi ve tevbenin işlediği günahlarını silmesi de muhtemeldir. Mesrûk şöyle demektedir: Meyte, kan ve domuz eti yemek zorunda kalan bir kimse ölünceye kadar bunlardan yemese - Allah'ın onu affetmesi hali dışında - cehenneme girer. el-Kiya diye bilinen Ebû'l Hasen et-Taberî de şöyle demektedir: Zaruret halinde meyteden yemek bir ruhsat değil, farz bir azimettir. Eğer meyteden yemeyecek olursa asi olur.
Diğer taraftan meyteden yemek, yolculuğun ruhsatlarından veya yolculuk şartına bağlı bir ruhsat değildir. Aksine ister yolculukta olunsun, ister ikamet halinde olunsun zaruretin sonuçlarındandır. Bu, tıpkı hasta olduğu takdirde ikamet halinde olan günahkârın orucunu açmasına benzer ve tıpkı su bulmamak halinde isyankârın yolculukta teyemmüm etmesine benzer. el-Kiya der ki: Bizce sahih olan da budur.
Derim ki: Bu hususta İmâm Mâlik'ten gelen rivâyetler farklıdır. Onun kabul ettiği görüşlerin meşhur olanı el-Bacî'nin el-Müntekâ adlı eserinde belirttiğine göre, zaruret halinde olan bir kimsenin masiyet kastıyla yaptığı yolculukta (yenmesi haram kılınan şeylerden) yemesi câiz olur, şu kadar var ki namazını kısaltması ve orucunu açması câiz olmaz.
İbn Huveyzimendad da der ki: Zaruret halinde olanın yemesine gelince bu hususta itaat eden ile isyan eden arasında fark yoktur. Çünkü meytenin (zaruret halinde) hem yolculuk esnasında hem ikamet halinde yenilmesi caizdir. Masiyetler işlemek üzere yola çıkan bir kimsenin üzerinden ikamet edenin hükmü kalkmaz. Aksine mukîm olmaktan daha kötü bir haldedir. Oruç açmak ve namaz kısaltmak ise böyle değildir.
Çünkü bunlar yolculuk şartına bağlı iki ayrı ruhsattır. Buna göre yolculuk bir masiyet için yapıldığı takdirde yolculukta namazını kısaltması câiz olmaz. Çünkü böyle bir ruhsat yolculuğa has bir ruhsattır.
Bundan dolayı şöyle diyoruz: Masiyet kastıyla çıktığı yolculukta suyu bulmadığı takdirde teyemmüm eder. Çünkü teyemmüm hem yolculuk halinde hem ikamet halinde aynıdır. İşlemiş olduğu bir masiyet dolayısıyla böyle bir kimseye meyteden yemesini ve teyemmümde bulunmasını engellemek nasıl câiz olabilir? Halbuki yemeği terkederse ölür, bu ise en büyük bir masiyettir.
Teyemmümü terkederse namazı zayi eder. Böyle birisine şu şekilde söylemek câiz olur mu: Sen bir masiyet işledin haydi bir tane daha işle. İçki içmiş olan bir kimseye zina et, zina eden bir kimseye, kâfir ol demek câiz olur mu? Veya her ikisine haydi namazı kılmayıverin denilebilir mi? Bütün bunları (İbn Huveyzimendad) Ahkâmu'l-Kur'ân adlı eserinde zikretmekte, İmâm Mâlik'ten olsun, onun arkadaşlarından herhangi bir kimseden olsun farklı bir görüşten de söz etmemektedir.
el-Bacî ise şöyle demektedir: "Ziyad b. Abdurrahman el-Endelûsî'nin rivâyetine göre yaptığı yolculuk sebebiyle âsi olan bir kimse namazını kısa kilar, Ramazan ayında oruç açar. Bütün bu hususlar arasında o fark gözetmez. Bu, aynı zamanda Ebû Hanîfe'nin de görüşüdür. Yemekten uzak durmak suretiyle kendisini öldürmesinin câiz olmayacağı hususunda ve farz olarak yemekle emrolunduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Masiyet kastıyla yolculuğa çıkan bir kimse üzerinden namaz ve oruç gibi farz ve vacipler sakıt olmaz. Aksine bunları yerine getirmek zorundadır. İşte sözünü ettiğimiz şeylerin durumu da böyledir.
Birinci görüşü şöylece açıklayabiliriz: Bu gibi şeyler (namazın kısaltılması, Ramazan ayında oruç açılması gibi) insanların ihtiyaçları dolayısıyla yolculuklarda mubah kılınmıştır. Böyle bir kimsenin masiyetleri işlemek üzere -ve kendisini öldürmemek imkânı varken- bunlardan faydalanması mubah değildir. İbn Habib der ki: Bu da önce tevbe etmesi, tevbe ettikten sonra da meyte etini yemesi suretiyle gerçekleşebilir.
İbn Habib bu hususta yüce Allah'ın:
"Kim mecbur kalırsa saldırmamak ve haddi aşmaksızın yerse onun üzerine günah yoktur" âyetine sarılmıştır. Böylelikle meytenin zaruret dolayısıyla mubah kılınabilmesi için saldırmamasının şart koşulduğunu göstermektedir. Yol kesmek veya yolda gidip gelenleri soymak üzere yolculuk yapan yahut akrabalık bağını kesmek veya bir günah işlemek üzere yola çıkan bir kimse ise hem saldırgandır, hem de haddi aşan bir kimsedir. Dolayısıyla böyle bir yolculukta mübahlığın şartları bulunmamaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır."
Derim ki: Bu hitaptan anlaşılanı delil göstermektir. Hitaptan anlaşılan (mefhumu'l-hitab)ı delil göstermek ise usûl âlimleri arasında ihtilaflı bir husustur. Mefhumu'l-kitab, Delilu'l-hitab, Mefhumu'l-muhâlefe diye anılan delildir. Delilin söz konusu etmediği şeylerin hükmünün, sözkonusu ettiklerinden farklı olması demektir. Etraflı bilgi için fıkıh usulü eserlerinin ilgili bahislerine bakılmalıdır. Âyet-i kerimenin düzeni ise saldırmaksızın ve haddi aşmaksızın zaruret halinde olan için günah olmadığını ifade etmekte, öyle olmayanlar hakkında da herhangi birşey dememektedir. Aslolan ise hitabın genel oluşudur. Herhangi bir sebep dolayısıyla bu genelliğin ortadan kalktığını ileri süren kimsenin buna dair delil getirmesi gerekir.
34- Allah Gafûrdur, Rahîmdir.
"Şüphesiz ki Allah Gafûrdur Rahîmdir." (yapılan isyanları bağışlar), dolayısıyla hakkında ruhsat verdiği şeylerden ötürü sorgulamaması öncelikle sözkonusudur. O'nun belli şartlarda birtakım ruhsatlar vermiş olması da rahmeti cümlesindendir.
174
Allah'ın indirdiği kitaptan birşeyi gizleyip de onu az bir bedelle satanlar, işte onlar karınlarına ateşten başka birşey yemezler. Kıyâmet gününde ise Allah onlarla konuşmaz. Onları temize çıkarmaz. Onlar için acıklı bir azap da vardır.
"Allah'ın indirdiği kitaptan birşeyi gizleyip de.." Yahudi ilim adamları yüce Allah'ın Tevrat'ta indirmiş olduğu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın niteliklerini ve peygamberliğinin doğruluğunu gizlediler.
Burada yer alan
"indirdiği" âyeti "açığa çıkarıp izhar ettiği" demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Allah'ın indirdiği gibi ben de indiririm diyenden..." (el-En'âm, 6/93); ortaya çıkartacağım diyenden, demektir.
Bu kelimenin, asıl anlamı üzere olduğu da söylenmiştir. Yani yüce Allah'ın melekleri aracılığıyla peygamberlerinin üzerine gönderdiklerini gizleyenler;
"Onu" yani gizledikleri şeyleri
"az bir bedel ile" yani rüşvet almak karşılığında
"satanlar." Burada alınan bedele
"az" denilmesi süresinin sona ermesi, akibetinin kötü olması dolayısıyladır. Onların aldıkları rüşvetin (veballerine oranla) az olmasından ötürü böyle denildiği de söylenmiştir.
Derim ki: Bu âyet-i kerîme her ne kadar yahudi âlimleri hakkında ise de elde edeceği dünyalık sebebiyle kendi isteğiyle hakkı gizleyen müslümanları da kapsamına alır. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden 41. âyet 1. başlık 79. âyet 5. başlıkta geçmiş bulunmaktadır.
"Karınlarına" âyetinde "karınlar" kelimesinin zikredilmesi yemenin gerçek anlamıyla olacağına delalet etmesi ve te'kid içindir. Çünkü, filan kişi benim arazimi yedi ve benzeri ifadelerde "yemek" tabiri mecazî olarak da kullanılabilir. Yine "karınlar" kelimesinin zikredilmesi ile onların açgözlülüklerine ve herhangi bir değer taşımayan bir miktar yiyecekten elde edecekleri pay karşılığında ahiretlerini satmış olduklarına dikkat çekilmektedir.
"Ateşten başka" âyetinin anlamı ise şudur: Onların o aldıkları bedel, onlar için haramdır. Bunu aldıkları için Allah da onları ateş ile azablandıracaktır. Böylelikle onların aldıkları rüşvetleri Allah "ateş" diye adlandırmaktadır. Çünkü bu aldıkları bedel onları ateşe götürür. Müfessirlerin çoğunluğu böyle söylemiştir.
Şöyle de açıklanmıştır: Yani yüce Allah, hakkı gizlediklerinden dolayı gerçek anlamıyla ateş yemek suretiyle cehennemde onları cezalandıracaktır. Böylelikle yüce Allah sonunda ulaşacakları durumu "hal" ifade eden kiplerle anlatmaktadır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar." (en-Nisâ, 4/10); yani böyle yapanların sonuçta varacakları durum budur.
Şairlerin söyledikleri şu ifadeler de bu türdendir:
"Ölmek için doğurunuz, sakım için bina yapınız."
Yine bir başkası şöyle demiştir:
"Annenin doğurdukları ölüm içindir."
Bir başkası da:
"Biz bu evlerimizi zaman onları yıksın diye yapıyoruz" (demektedir).
Bu tür anlatımlar Kur'ân'da da şiirde de pek çoktur.
"Kıyâmet gününde İse Allah onlarla konuşmaz." Bu, Allah'ın onlara olan gazabını ve onlardan razı olmasının sözkonusu olmayacağını ifade etmektedir. Çünkü: Bir kimseye kızıp gazap ettiğinde onunla konuşmayacağı söylenir. Taberî de der ki: Bu, Allah sevecekleri bir şekilde onlarla konuşmayacaktır, demektir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmaktadır:
"Orada hakir olarak kalın ve Benimle konuşmayın." (el-Mü’minun, 23/108)
Bunun, melekleri onlara selam vermek üzere göndermeyeceği anlamına geldiği de söylenmiştir.
"Onları temize çıkarmaz." Onların kötü olan amellerini ıslah edip temizlemez, arındırmaz. ez-Zeccâc der ki: Allah onlardan hayır ile söz edip övmez, onları temiz kimseler diye adlandırmaz.
"Onlar İçin acıklı" yani acı ve ıstırap verici
"bir azap vardır." Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/10. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
Müslim'in Sahih'inde Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Üç kişi vardır ki kıyâmet gününde Allah onlarla konuşmaz, onları temize çıkarmaz, onlara bakmaz ve onlar için can yakıcı bir azap vardır. (Bunlar): Zina eden yaşlı, yalan söyleyen bir hükümdar ve büyüklük taslayan fakir." Müslim, Îman 172; Müsned, II, 480. Ayrıca, Nesâî, Zekât 77; Müsned, II, 433 yakın lâfızlarla.
Bu Hadîs-i şerîfte özellikle bu gibi kimselerin can yakıcı azaba uğrayıp ağır ceza çekeceklerinin belirtilmesi, sadece ve sadece inat olsun diye bu işleri yaptıklarından ve onları bu masiyetlere iten şeyin oldukça önemsiz olmasından dolayıdır. Çünkü onlar böyle bir şeyi ihtiyaçlarından dolayı yapmamakta, böyle olmayıp onlar gibi olmayanların bu gibi hallere ittiği bir zaruret ile bunlar karşı karşıya kalmamaktadır.
Hadîs-i şerîfte "ve onlara bakmaz" âyetinin anlamı ise onlara merhamet buyurmaz, onlara şefkat etmez demektir. Yüce Allah'ın izniyle Âl-i İmrân Sûresi'nde (77. âyet 1. başlıkta) buna dair açıklamalar gelecektir.
175
Onlar hidâyete karşılık sapıklığı, mağfirete karşılık azâbı satın aldılar. Onlar ateşe ne kadar da dayanıklıymışlar!
Yüce Allah'ın:
"Onlar hidâyete karşılık sapıklığı, mağfirete karşılık azâbı satın aldılar" âyetine dair açıklamalar daha önceden (16. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Azap sapıklığa tabi olup mağfiret de onların kabul etmedikleri, bir kenara ittikleri hidâyete bağlı olduğundan dolayı kelimenin anlamı genişletilerek
"satın almak" tabiri ile bu tutumlan ifade edilmektedir.
"Onlar ateşe ne kadar da dayanıklıymışlar!" âyeti aralarında el-Hasen ve Mücâhid'in de bulunduğu çoğunluğun görüşüne göre bu ifade teaccüb (hayret) anlamındadır. Ve burada hayret etmeleri istenenler, yaratıklardır. Şöyle buyurulmuş gibidir: Sizler bunların ateşe karşı dayanıklı oluşlarından ve orada kalacakları süreden dolayı hayret ediniz. Kur'ân-ı Kerîm'de (bu tür teaccüb ifade eden) şu âyetler da bulunmaktadır:
"Kahrolası o insan; ne kadar da nankördür o!" (Abese, 80/17);
"Onlar neler neler görür, neler neler işitirler (hayret)!" (Meryem, 19/38) İşte bu âyetlerin da ifade ettikleri anlam budur. (Teaccüb ve hayrettir). Bu açıklamaları Ebû Ali (yapmıştır).
el-Hasen, Katâde, İbn Cübeyr ve er-Rabî' der ki: Allah'a yemin olsun ki onlar cehenneme dayanamayacaklardır. Fakat cehenneme karşı ne kadar da cesaretli imişler! Bu şekilde bir anlatım Yemenlilerin kullandıkları bir üsluptur ve bilinmektedir. el-Ferrâ' der ki: Bana el-Kisaî haber verip şöyle dedi: Bana Yemen Kadısı şunu bildirdi: îki davalı yanına gelip davalaştılar. Onlardan birisinin yemin etmesi gerekti. Yemin etti. Arkadaşı ona: Sen Allah'a karşı ne kadar da dayanıklı imişsin! dedi. Ona karşı ne kadar da cüretkâr imişsin, demek istedi.
Burada âyet şu anlama gelmektedir: Onlar cehenneme götürecek işler yaptıkları için ateşe karşı ne kadar da cesaretlidirler! ez-Zeccâc'ın naklettiğine göre bunun anlamı: Onlar cehennemde ne kadar da uzun bir süre kalacaklardır, şeklindedir. Bu ifade ise: Filan kişi hapse ne kadar da dayanıklıdır, yani orada ne kadar da çok kaldı anlamındaki ifade türündendir.
Bu âyetin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Onların cehennemden çekinip sakınmaları ne kadar da azdır! İşte bu şekildeki az sakınmaları "sabır ve dayanıklılık" diye ifade edilmektedir.
el-Kisaî ve Kutrub da şöyle demişlerdir: Yani bunlar cehennemliklerin amellerini ne kadar da sürdürüp devam ettiriyorlar!
Bir görüşe göre de burada soru, azarlamak anlamındadır. (Teaccüb anlamında değildir). Bu açıklamayı İbn Abbâs, es-Süddî, Atâ, Ebû Ubeyde Ma'mer b. el-Müsennâ yapmıştır. Bunun da anlamı şöyle olur: Onların cehennemliklerin amellerine dayanıp sabretmelerini sağlayan şey nedir?
Bunun onları küçümsemek ve yaptıklarını hafife almak anlamına bir soru olduğu da söylenmiştir.
176
Bunun sebebi: Allah'ın, kitabı hak ile indirmesidir. Muhakkak ki kitapta anlaşmazlığa düşenler elbette uzak bir ayrılık içindedirler.
Bu âyetteki: “Zâlike” kelimesi ref mahallindedir ve hükme işaret etmektedir. Şöyle demiş gibidir: Haklarında verilen cehennemliklerden olmak hükmünün sebebi Allah'ın kitabı hakla indirmesidir.
ez-Zeccâc der ki: Bunun takdiri şöyledir: İş böyle olacaktır veya işte bu iş ya da onların bu azâbı Allah'ın kitabı hakla indirmesinden dolayıdır, şeklindedir.
el-Ahfeş der ki: Buradaki "bu" kelimesinin haberi zikredilmemiştir. Bunun anlamı ise: Onlar bunu biliyorlar.
Bunun sebebi ise., şeklindedir. Bunun nasb mahallinde olup: Bizim onlara bunu yapmamızın sebebi., anlamına geldiği de söylenmiştir.
"Bunun sebebi Allah'ın, kitab'ı" burada Kur'ân-ı Kerîm demektir.
"Hakla" yani doğrulukla bir görüşe göre de açık ve kesin delil ile
"indirmesidir. Muhakkak ki kitap'ta" burada da Tevrat anlamındadır;
"anlaşmazlığa düşenler, elbette uzak bir ayrılık içindedirler." Hıristiyanlar Tevrat'ta Hazret-i Îsa'nın niteliklerinin bulunduğunu ileri sürdüler, yahudiler ise onun niteliklerini reddedip inkâr ettiler.
Bir görüşe göre ise onlar Tevrat'a yapışmak hususunda atalarına ve geçmişlerine muhalefet ettiler. Bir diğer açıklamaya göre: Tevrat'ta bulunan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in niteliklerine aykırı davranışlarda bulundular ve Tevrat hakkında anlaşmazlığa düştüler.
Burada da "kitap" ile Kur'ân'ın kastedildiği söylenmiştir. Anlaşmazlığa düşenler ise Kureyş kâfirleridir. Onların kimisi Kur'ân bir büyüdür, kimisi geçmişlerin efsanesidir, kimisi uydurulup iftira edilmiştir ve buna benzer şeyler söylemektedir.
"Ayrılık içinde olmanın" ne anlama geldiğine dair açıklamalar ise daha önceden (137. âyette) geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamdolsun.
177
Yüzlerinizi doğu ve batıya döndürmeniz birr değildir. Fakat birr, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere îman eden, ona olan sevgisine rağmen malı akrabasına, yetimlere, yoksullara, yolculara, dilenenlere, kölelere veren, namazını dosdoğru kılan, zekâtını verenin, ahidleşince ahidlerini yerine getirenlerin, sıkıntıda, hastalıkta ve Savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerinkidir. İşte sâdık olanlar da bunlardır, takva sahibi olanlar da bunlardır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın:
"Yüzlerinizi.... birr değildir" âyetinde kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler vardır. Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre adamın biri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "birr"in mahiyetini sorar. Bunun üzerine de yüce Allah bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu. Mürsel olduğu açıkça görülen bu rivâyeti ve sonrakini, el-Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl, 52'de zikretmektedir.
Yine Katâde der ki: Kişi farzlar emrolunmadan önce Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve Rasûlü olduğuna şahitlik ettiği ve sonra da bu haliyle öldüğü takdirde, cennet onun için hak olurdu. İşte yüce Allah bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu.
er-Rabî ve yine Katâde der ki: Burada hitap yahudilerle hıristiyanlaradır. Çünkü bunlar, Allah'a yönelmek ve yüzlerini döndürmek hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Yahudiler Beytü'l-Makdis'e doğru, hıristiyanlar ise güneşin doğduğu tarafa yönelirler. Buna karşılık kıblenin değiştirilmesi hususunda ileri geri konuşup her bir kesim kendisinin yöneldiği tarafın üstün olduğunu ileri sürünce onlara: Hayır, birr sizin üzerinde bulunduğunuz bu durum değildir, fakat birr Allah'a îman eden ... inkidir, denildi.
2- "Birr" Kelimesinin Okunuşu:
Hamza ve Hafs buradaki "el-Birr" kelimesini "el-Birra" şeklinde okumuşlardır. Çünkü "Leyse: değildir" edatı "kâne: idi" kabilindendir. Bundan sonra gelen iki marifeden istediğini isim ve haber yapabilirsin. Burada "Leyse"den sonra "el-birr" kelimesi geldiğinden onu (haber yaparak) nasb etmiştir. "Döndürmeniz" anlamındaki “En tuvellu” yı da isim yapmıştır.
Mastarın (başına fiili mastara çeviren edat gelmiştir) isim olması ise daha uygundur. Çünkü belirtisiz (nekire) gelmez. "el-Birr" kelimesi ise bazan nekire gelebilir, fiil de tarifte (marife oluşta) daha güçlüdür.
Buna karşılık geri kalanlar ise "el-birru" şeklinde ve "leyse"nin ismi kabul ederek okumuşlardır.
Haberi ise "döndürmeniz" anlamındaki ibaredir. Bu ikinci okuyuşun takdiri; Birr, yüzlerinizi ... döndürmeniz değildir, şeklindedir.
Birinci okuyuşun takdiri ise: Yüzlerinizi... döndürmeniz birr değildir, şeklindedir. Yüce Allah'ın şu âyetleri de bunun gibidir:
"Onların delilleri 'eğer doğru söyleyenler iseniz babalarımızı getiriniz' demekten başka birşey olmadı." (el-Câsiye, 45/25);
"Bundan sonra kötülük edenlerin akıbeti kötülük oldu, çünkü onlar Allah'ın âyetlerini yalanladılar." (er-Rûm, 30/10);
"Sonra ikisinin de akıbetleri orada ebedî kalmak üzere ateşin içinde kalmalarıdır" (el-Haşr, 59/17) buna benzer daha başka âyetler da vardır.
"el-Birr" kelimesinin geçtiği ikinci âyet-i kerimede bu kelimeden sonra "be" harf-i cerri geldiğinden dolayı bu kelimenin icma ile ref ile (el-birru) şeklinde okunması ikinci okuyuşu daha da kuvvetlendirmektedir ki sözkonusu âyet-i kerîme şöyledir:
"Birr, evlere arkalarından girmek değildir." (el-Bakara, 2/189) Bu halde ancak ref ile okumak caizdir. Böylece birincinin ikinciye hamledilmesi (onun gibi okunması) ondan farklı okunmasından daha iyidir.
Diğer taraftan Ubey b. Ka'b'ın Mushaf'ında da (bu âyette) bu kelimeden sonra "be" harfi gelmiş bulunmaktadır. İbn Mes'ûd'un Mushaf'ında da böyledir, kıraat âlimlerinin çoğunluğu da bunu kabul etmiştir. Bununla birlikte her iki okuyuş şekli de güzeldir.
3- Birr'in Anlamı:
"Fakat birr, Allah'a.. Îman eden... " Burada
"el-birr" kelimesi bütün hayırları kapsayan bir isimdir. İfadenin takdiri şöyledir: "Fakat birr, Allah'a îman edenin., yaptığı birrdir (iyiliktir)." Görüldüğü gibi muzaf hazfedilmiştir. Yüce Allah'ın:
"O kasabaya sor." (Yusuf, 12/82);
"Buzağı kalplerine içirilmişti" (el-Bakara, 2/93) âyetinde olduğu gibi. Âyetler: O kasaba halkına sor; ve: Buzağının sevgisi, takdirindedir. Bu açıklama el-Ferrâ', Kutrub ve ez-Zeccâc'a aittir. Şair de şöyle demiştir:
"Çünkü o ancak ya bir ikbaldir veya bir sırt çeviriştir."
Yani ya ikbal sahibidir veya sırt çevirendir, demektir. en-Nâbiğa da şöyle demiştir:
"Arkadaşlığı Ebû Merhab'ı (gölgeyi) andıran hale gelen kimsenin
Arkadaşlığını nasıl sürdürürsün?"
Burada kasıt Ebû Merhab'ın arkadaşlığı gibi arkadaş olan demektir. Muzaf hazfedilmiştir.
Bu âyetin anlamının: Fakat iyilik sahibi şudur ki... şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın:
"Onlar Allah nezdinde yüksek derecelerdirler" (Âl-i İmrân, 3/163); yani yüksek derecelere sahip kimselerdir, demektir.
Bu âyet-i kerimenin inişiyle ilgili şu açıklamalar da vardır: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret edip farz namazlar emrolunup kıble Ka'be'ye döndürülüp bütün hadler tayin ve tesbit edildikten sonra yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi ve şöyle buyurdu: Birr'in bütünü sadece sizin namaz kılıp da başka birşey yapmamanızdan ibaret değildir. Fakat birr yani iyilik sahibi kimse, Allah'a ibadet eden... kimsenin yaptığıdır. Bu açıklama İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk, Atâ, Süfyan ve ez-Zeccâc'a aittir.
Buradaki
"birr" kelimesinin (iyilik yapan anlamına gelen): el-Bârr ve el-berr anlamında olması da mümkündür. Kimi zaman fail, mastar anlamını ifade eden kelime ile de kastedilebilir.
Nitekim adi (adaletli) bir adam, oruç ve fıtr, (yani oruçlu ve oruçsuz) da denilebilmektedir. Âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:
"Eğer suyunuz yerin dibine geçmek (yani geçmiş) olursa" (el-Mülk, 67/30) Ebû Ubeyde'nin tercih ettiği açıklama şekli budur.
el-Müberred de şöyle demektedir: Ben eğer Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan kıraat erbabından birisi olsaydım "be" harfini üstün olarak "fakat el-berr (iyilik yapan)" diye okurdum, demiştir.
4- Sözlerinde Duranlar ve Sabredenler:
Yüce Allah'ın:
"Ahidleşince ahidlerini yerine getirenlerin... sabredenlerinkidir" âyeti ile ilgili olarak şöyle denilmiştir:
"Ahidlerini yerine getirenlerin" kelimesi "îman eden" deki “Men” üzerine atfedilmiştir. Çünkü bu kelime çoğul anlamında ve ref mahallindedir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Fakat iyilik, îman edenler ve ahidlerini yerine getirenlerinkidir. Bu açıklama el-Ferrâ' ve el-Ahfeş'e aittir.
"Ve’s-sabirin: Sabredenler" kelimesi ise ya övmek kastıyla nasbedilmiştir veya ondan önce gizli bir fiil sözkonusudur. Araplar övmek ve yermek için kullandıkları isimleri nasbederler. Sanki böyle yapmakla övdükleri ya da yerdikleri kişiyi bu hususta tek başına tutmak ve sözün baş tarafına onu tabi kılmak istemeyerek nasbet derler. Övmek kastıyla bu şekilde nasbedilen âyetlerden birisi de:
"Ve namazı dosdoğru kılanlara.." (en-Nisa, 4/162) âyetinde görülmektedir. el-Kisaî de üzere şu beyitleri kaydetmektedir:
"Her bir kavim kendilerini doğru yola iletenin emrine itaat ettiler.
Numeyr müstesna, onlar kendi azgınlarının emrine itaat ettiler.
(Düşmanlarından korktukları için) göç edenler, buna karşılık (kendilerinden korkulmadığından) hiçbir kimsenin göç etmesine sebep olamayanlar
Ve göç edip arkada bıraktıkları (yurtlan için): biz bu evi kime bırakıyoruz? diyenler(dir onlar)."
Ebû Ubeyde de şu beyitleri buna örnek olarak göstermektedir:
"Uzağa gitmesin benim o kavmim
Düşmanlara zehirdirler; (misafirlere çokça ikram ettikleri için) develer için bir afettirler
Her Savaşa katılırlar
Ve iffetlerini koruyan temiz insanlardır."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Biz Dabbeoğulları ki, Cemel sahipleriyiz..."
Burada kendilerini övmek üzere nasb okumuştur.
Yermek kastıyla nasbetmeye gelince yüce Allah'ın şu âyeti buna örnektir:
"Onlara nerede olurlarsa olsunlar lanet edilmiştir." (el-Ahzâb, 33/61) Urve b. el-Verd de şöyle demiştir:
"Bana şarap içirdiler, sonra etrafımı kuşattılar
Allah'ın düşmanları (kahrolasıca) yalan ve uydurmalarla."
Bu şekilde sıfatların kullanılması oldukça geniş bir yol ve açıkça bilinen bir husustur. İ'rab açısından bunun tenkid edilecek bir tarafı yoktur ve belirttiğimiz gibi Arap dilinde bu, kullanılan ve varolan birşeydir.
Yaptığı açıklamalarda oldukça zorlamalara kaçan birisi şöyle demiştir: Bu, ana Mushafı yazdıklarında yazıcıların düştükleri bir hatadır. Buna delil ise Hazret-i Osman'dan Mushafa bakıp da dediği kaydedilen şu rivâyettir: Ben bunda lahn (dil kurallarına aykırılıklar) görmekteyim. Bununla birlikte Araplar, doğru konuşmalarıyla da bunu doğrultacaklardır.
Bu ifadelerin Hazret-i Osman'a ait olduğu şüphelidir. Zemahşeri, Ebû Hayyan ve Alûsî bu sözün Hazret-i Osman tarafından söylenmiş olduğunu kabul etmezler. İsmi geçenlerin en-Nisa, 4/162. âyetin tefsirinde yaptıkları açıklamalara bakınız.
Aynı şekilde en-Nisa Sûresi'nde:
"Namazları dosdoğru kılanlar" (en-Nisa, 4/162) âyetiyle Maide Sûresi'ndeki
"Ve Sabitler" (el-Maide, 5/69) kelimesi de bu şekildedir.
Bu şekilde zorlamalı açıklamalarda bulunana verilecek cevap ise az önce kaydettiğimiz açıklamalardır.
Şöyle de denilmiştir: "Akidlerini yerine getirenler" âyeti mübteda olup merfudur, haberi ise hazfedilmiştir. Takdiri: Onlar ahidlerini yerine getirenlerdir, demektir.
el-Kisaî der ki: Bu âyet-i kerimedeki "sabredenler" âyeti "akrabasına" âyeti üzerine atfedilmiştir. Sanki: "Ve sabredenlere veren" denilmiş gibidir. en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Bu bir hatadır ve apaçık bir yanlışlıktır. Çünkü "sabredenler" kelimesini atfedersek mansup okuyup "akrabasına" kelimesi bu sefer “Men” kelimesinin sılasına dahil olur. Diğer taraftan "ahidlerini yerine getirenler" âyetini “Men” üzerine nesak atfı olarak ref ettiğimiz takdirde, bu sefer sıla bitmeden önce ona nesak yapmış olur ve sıla ile mevsulun arasını matuf ile ayırmış oluruz.
el-Kisaî de der ki: Abdullah'ın kıraatinde ise: "(mansub olarak) ahidlerini yerine getirenler ve sabredenler" şeklindedir. Yine en-Nehhâs şöyle demektedir: O takdirde bunlar "akrabasına" üzerine atf-ı nesak yapılmış veya övmek kastıyla nasbedilmiş olurlar."
el-Ferrâ' şöyle demektedir: Abdullah (b. Mesud'un) en-Nisa Sûresi'ndeki:
"Namazı dosdoğru kılanlar, zekâtı verenler" (en-Nisa, 4/162) âyetinde "dosdoğru kılanlar" kelimesini mansub "verenler" kelimesini ise ref ile okumuştur.
Ya'kub ve el-A'meş ise bu âyet-i kerimede geçen:
"ahidlerini yerine getirenler" ve
"sabredenler" kelimelerini merfu olarak okumuştur. el-Cahderî de
"ahid" kelimesini çoğul olarak şeklinde okumuştur.
"Yerine getirenler" kelimesinin
"îman eden" âyetindeki zamire atfedildiği de söylenmiştir. Ancak Ebû Ali bunu kabul etmeyerek şöyle der: Anlamın onunla ilgisi yoktur. Çünkü burada anlatılmak istenen iyilik, Allah'a îman edenin imanı ile ahidlerini yerine getirenlerin yaptığıdır, şeklinde değildir. Burada kahraman kim ileri giderse odur ve Amr'dır demek gibi değildir. Burada
"îman eden" âyetinden sonra anlatılanlar ile îman eden kimselerin fiilleri ve nitelikleri sayılmaktadır.
5- Bu Ayetin Önemi:
İlim adamlarımız der ki: Bu âyet-i kerîme ana hükümleri dile getiren büyük bir âyettir. Çünkü bu âyet-i kerîme onaltı kaide ihtiva etmektedir: Allah'a, O'nun isim ve sıfatlarına îman -ki biz bunları "el-Kitabu'l-Esna..." adlı esirimizde açıklamış bulunuyoruz- neşr, haşr, mizan, sırat, havz, şefaat, cennet ve cehennem -buna dair açıklamalarımızı da "et-Tezkire" adlı eserimizde yapmış bulunuyoruz- meleklere, indirilmiş kitaplara, bu kitapların -önceden de geçtiği üzere- Allah'tan gelmiş hak kitaplar olduğuna, peygamberlere imanı, farz olsun vacip olsun, gereken yerlerde mal infak edip, akrabalık bağlarını gözetmeyi, onların bağlarını koparmayı terketmeyi, yetimleri araştırıp gözetmeyi, onları ihmal etmemeyi, aynı şekilde yoksulları da gözden uzak tutmamayı, diğer taraftan ibnu's-sebil'i -bir görüşe göre yolunu devam ettiremeyen yolcu, bir görüşe göre misafirdir- gözetmeyi, dilencileri gözetip köleleri kölelikten kurtarmayı ihtiva etmektedir.
Buna dair açıklamalar sadakalarla ilgili âyet-i kerimede (et-Tevbe, 9/60) gelecektir. Ayrıca bu âyet-i kerîme namazın korunması, zekâtın verilmesi, verilen ahidlerin yerine getirilmesi, sıkıntılara karşı sabretmesi ilkelerini de ihtiva etmektedir. Bu kaidelerden her birisi başlı başına bir kitap yazmayı gerektirir. Bunların çoğunluğuna daha önceden dikkat çekilmiş bulunulmaktadır. Geri kalanları ise yüce Allah'ın izniyle yeri geldikçe açıklanacaktır.
Yalnızca yetim olduğu için zengin olsa dahi akrabalık bağlarını gözetmek kastıyla yetim kimseye nafile sadaka verilir mi, yoksa fakir olmadıkça verilmez mi hususunda ilim adamlarının iki ayrı görüşü vardır. Bu görüş ayrılığı ise hemen şimdi açıklayacağımız gibi; farz zekâtın dışında mal vermek hakkındadır.
6- Malı Veren..
Şüphesiz malda zekatın dışında bir hak vardır ve ancak bununla birr kemal derecesine ulaşır, diyen kimseler, yüce Allah'ın:
"Ona olan sevgisine rağmen malı... kölelere veren" âyetini kendi lehlerine delil gösterirler. Burada farz olan zekâtın kastedildiği söylenmiş ise de birinci görüş daha sahihtir.
Çünkü Darakutnî Fatıma bint Kays'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphesiz ki malda zekâtın dışında bir hak vardır." Daha sonra Hazret-i Pegyamber:
"Yüzlerinizi doğu ve batıya döndürmeniz birr değildir.." âyetini sonuna kadar okudu. Dârakutni, II, 125.
Bu hadisi ayrıca İbn Mâce, Sünen'inde, İbn Mâce, Zekât 3'te. Ancak burada hadis: "Malda zekâtın dışında bir hak yoktur" anlamındadır. Serik'ten itibaren hadisin senedi Darakutnî ile de Tirmizî ile de aynıdır. Dolayısıyla Tirmizînin hadisin senedi ile ilgili birazdan kaydedilecek açıklamaları, buralarda da aynen geçerlidir. Tirmizî de Cami'inde (Sünen'inde) rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: "Bu hadis isnadı pek kuvvetli olmayan bir hadistir. (Senedinde geçen) Ebû Hamza Meymun el-A'ver zayıf kabul edilmektedir. Beyân ve İsmail b. Salim bunu en-Nehaî'den, onun bir sözü olarak rivâyet etmektedirler ki bu daha sahihtir." Tirmizî, Zekât 27. Darakutnî, Zekât 13, aynı manada yakın lâfızlarla ve Serik'ten itibaren aynı senedle.
Derim ki: Bu hadis her ne kadar tenkid edilmiş ise de bunun sıhhatine bizzat bu âyet-i kerimede yer alan yüce Allah'ın:
"Namazını dosdoğru kılan, zekâtı veren" âyeti delil teşkil etmektedir. Görüldüğü gibi burada zekâtı namaz ile birlikte sözkonusu etmektedir. Bu ise yüce Allah'ın:
"Ona olan sevgisine rağmen malı., kölelere veren" âyetinden kastın farz olan zekât olmadığının delilidir. Eğer böyle birşey olsaydı o takdirde bu bir tekrar olurdu. Bununla birlikte doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İlim adamları ittifakla şunu kabul ederler: Zekâtın eda edilmesinden sonra müslümanlar birtakım ihtiyaçlarla karşı karşıya kalacak olurlarsa, bu ihtiyacı karşılamak üzere gereken harcamanın yapılması gerekir.
İmâm Mâlik (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöyle demektedir: İsterse bütün mallarını kuşatacak kadar olsun, insanların (müslümanların) fidye vererek esirlerini kurtarmaları vaciptir. Aynı zamanda bu bir icmadır ve bizim tercih ettiğimiz görüşün gücünü daha da artırmaktadır. Başarı Allah'tandır.
7- "Ona Olan Sevgisine Rağmen.."
Yüce Allah'ın:
"Ona olan sevgisine rağmen" âyetindeki zamirin kime ait olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Bu zamirin malı verene ait olduğu ve mef'ûl olan "mal" kelimesinin hazfedildiği söylenmiştir.
Diğer taraftan "akrabasına" kelimesinin "sevgi" ile nasbedilmesi caizdir. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Akrabasına sevgi duyması ile birlikte malını veren, demek olur.
Buradaki zamirin mala ait olduğu da söylenmiştir. O takdirde masdar mef'ûle izafe edilmiş olur. İbn Atiyye der ki: "Ona olan sevgisine rağmen" âyeti konuşma esnasında beliğ bir itiraz (ara cümleciği) olarak gelebilir.
Derim ki: Yüce Allah'ın:
"Ona olan sevgilerine rağmen yoksula... yemek yedirirler" (el-İnsan, 76/8) âyeti de buna benzemektedir. Burada hem itiraz (ara cümleciği) hem de masdarın mef'ûle izafe edilmesi birarada kullanılmıştır. Yemeğe olan sevgilerine rağmen onu yoksula yedirirler, demektir. Yüce Allah'ın şu âyeti de bu şekildeki kullanımın, ara cümleciği olarak kullanılmasına örnektir:
"Erkek veya kadın her kim. -o mü’min olduğu halde- salih amellerden işlerse işte onlar..." (en-Nisa, 4/124) Bu, belagat âlimlerine göre "tetmim" diye adlandırılır, belagatın türlerinden bir türdür. Aynı zamanda buna ihtiras ve ihtiyat da denilir. Burada yüce Allah "ona olan sevgisine rağmen" âyeti ile
"o mü’min olarak" âyetindeki ifadeleri tamamlamaktadır. Züheyr'in şu beyiti de bu türdendir:
"Kim bir gün Herim ile her ne halde olursa olsun karşılaşırsa
Görür ki eliaçıklık cömertlik onun huyudur"
İmru’l-Kays da der ki:
"Ondan bir şey istemeden sana veren büyüğe (gidersen);
Cimriliğini ve usandığını görmeksizin çeşit çeşit cömertlikle verdiğini görürsün."
Burada birinci beyitte, ikinci beyitte de güzel bir şekilde tetmımdir. Antere'nin şu beyitinde de böyle bir tetmim vardır:
"Bildiğin üzre benden övgüyle söz et, çünkü ben
Muaşereti kolay olan bir kimseyim -eğer bana zulmedilmezse-."
Burada da "eğer bana zulmedilmezse" tabiri güzel bir şekilde tetmimdir. Tarafe de şöyle demiştir:
"-Orayı ifsad etmeksizin- senin yurdunu sulasın
Bahar yağmuru ve devamlı yağan yağmurlar."
er-Rabi' b. Dab' el-Fezârî de şöyle demektedir:
"Ben çürüyüp gittim fakat benim yaptıklarım ve konuşmalarım çürüyüp gitmez
Herkes de öyle -söyledikleri müstesna- fanidir."
Burada birinci beyitte: "orayı ifsâd etmeksizin" ifadesi ile ikinci beyitte: "söyledikleri müstesna" tabirleri tetmim ve ihtirasdır. Ebû Heffân da der ki:
"Ölüm ruhlarımızı yoketti -zulmetmeksizin-
Cömertlik de bizim mallarımızı tüketti -ayıplamaksızın-."
Burada şairin "zulmetmeksizin" ile "ayıplamaksızın" sözleri tetmim ve ihtiyattır, şiirde bunun benzerleri pek çoktur.
Âyetteki bu zamirin "verme"ye ait olduğu da söylenmiştir. Çünkü fiil onun masdarını göstermektedir. Yüce Allah'ın şu âyetine benzer:
"Allah'ın lütfundan kendilerine verdikleri ile cimrilik edenler sanmasınlar ki o kendileri için daha hayırlıdır" (Âl-i İmrân, 3/180); yani onlar cimriliğin kendileri için daha hayırlı olacağını zannetmesinler. Çünkü malı vermek, insanlar muhtaç oldukları veya fakirlikle karşı karşıya kaldıklarında onlar tarafından sevilen birşeydir.
Bu zamirin yüce Allah'ın:
"Allah'a îman eden" âyetindeki "Allah" ism-i celaline ait olduğu da söylenmiştir. Anlamı da şudur: Maksat kişinin bütün bu alanlarda sağlıklı, mala karşı tutkun, fakirlikten korkup hayatta kalacağından emin iken tasaddukta bulunmasıdır.
8- Ahidlerini Yerine Getirenler:
"Ahidleşince ahidlerini yerine getirenlerin.." Yani gerek kendileri ile yüce Allah arasında olsun, gerek kendileri ile insanlar arasında olsun ahidlerine bağlı kalanların,
"sıkıntıda, hastalıkta ve Savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerinkidir."
Buradaki sıkıntı (el-be'sâ)dan kasıt, darlık ve fakirlik, hastalık; (ed-darrâ)dan kasıt ise hastalık ve kötürümlüktür. Bu açıklamayı İbn Mes'ûd (radıyallahü anh) yapmıştır. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah buyuruyor ki: Ben kullarımdan herhangi birisini yatağında bırakacak bir bela ile mübtela kılıp da ziyaretine gelenlere şikâyette bulunmazsa ona etinden daha hayırlı bir et, kanından daha hayırlı bir kan veririm. Onun canını alırsam rahmetime alırım, ona afiyet ihsan edersem günahı kalmamış olarak ona afiyet veririm." Ey Allah'ın Rasûlü: Etinden daha hayırlı bir et ne demektir, diye sorulunca şu cevabı verdi: "Günah işlemeyen bir et demektir." Peki, kanından daha hayırlı bir kan ne demektir diye sorulunca: "Günah işlemeyen bir kan demektir" diye cevap verir. Muvatta’'', Ayn 5 (yakın ifadelerle). Ancak aynı Muvatta’''daki bu rivâyet Atâ b. Yesâr'dan gelen mürsel bir rivâyettir. İbn Abdi’l-Berr bu hadisi et-Temhîd, V, 47'de Ebû Said el-Hudrîden de mevsûl olarak rivâyet etmektedir. Gerek bu hadis, gerek bu manadaki diğer hadisler için ayrıca bk. el-İstizkâr, XXVII, 22 vd. el-Be'sâ ile ed-darrâ "fa'lâ" vezninde iki isimdir. Bunların fiilleri yoktur. Çünkü ikisi de sıfat olmayıp isimdirler.
"İşte sadık olanlar da bunlardır, takva sahibi olanlar da bunlardır" âyetiyle yüce Allah, onları yaptıkları işlerinde doğruluk, takva ve onlara bağlı kalmak ile din hususunda ciddi ve gayretli olmakla nitelendirmektedir ki bu da övgünün oldukça ileri bir derecesidir.
Doğruluk (sıdk) yalanın zıddıdır. Gayretle Savaşılması halinde Savaşanlar hakkında: "(........): Onlara karşı çok iyi Savaştılar" denilir. Sıddîk doğruluktan ayrılmayan kimse demektir.
Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmaktadır: "Doğruluğa sımsıkı sanlınız. Çünkü doğruluk (sıdk) birre (iyiliğe) götürür. Birr ise cennete götürür. Kişi, doğru söylemeye devam edip doğruyu araştırıp durursa sonunda Allah katında sıddîk diye yazılır." Buhârî, Edeb 69; Müslim, Birr, 103, 104, 105; Ebû Dâvûd, Edeb 80; Tirmizî, Birr 46.
178
Ey îman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı. Hür kimse hür ile, köle köle ile, dişi dişi iledir. Fakat kime onun kardeşi tarafından birşey affolunursa, artık örfe uymak ve ona güzellikle ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Kim bundan sonra haddi aşarsa onun için pek acıklı bir azap vardır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı onyedi başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Nüzul Sebebi:
Buhârî, Nesâî ve Dârakutnî İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: "İsrailoğulları arasında kısas vardı, fakat diyet yoktu. Allah bu ümmete:
"Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı. Hür kimse hür ile, köle köle ile, dişi dişi iledir. Her kime kardeşi tarafından birşey affolunursa" affetmek kasten öldürmekte diyeti kabul etmesi demektir;
"artık örfe uymak ve ona güzellikle ödemek gerekir." Ma'rufa uyar ve güzellikle ödemeyi yerine getirir.
"Bu Rabbinizden" sizden öncekilere farz olarak yazdıklarına göre
"bir hafifletme ve bir rahmettir.. Kim bundan sonra haddi aşarsa" yani diyeti kabul ettikten sonra (katili) öldürürse"
"onun için pek acıklı bir azap vardır." Buhârî'nin lâfzı budur. (Senedi de şöyledir): Bize el-Humeydi anlattı, bize Süfyan anlattı, bize Amr anlatarak dedi ki: Ben Mücâhid'i şöyle derken dinledim: O da dedi ki: Ben İbn Abbâs'ı şöyle derken dinledim... Buhârî, Tefsir 2. sûre 23, Diyât, 8; Nesâî, Kasâme 27, 28; Dârakutnî, III, 86, 199. en-Nehaî de yüce Allah'ın:
"Hür kimse hür ile, köle köle ile, dişi dişi iledir" âyeti hakkında dedi ki: Bu âyet-i kerîme birbiriyle çarpışan iki Arap kabilesi hakkında nazil oldu. Onlardan birisi: Kölemize karşılık filan oğlu filanı, cariyemize karşılık da filan kızı filan kadını öldüreceğiz. Buna benzer bir rivâyet Katâde'den de gelmiştir.
2- "... Üzerinize Kısas Yazıldı":
Yüce Allah'ın:
"Üzerinize kısas yazıldı" âyetindeki "yazıldı" farz kılındı ve tesbit edildi anlamındadır. Ömer b. Ebi Rabia'nın şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:
Öldürmek ve Savaşmak üzerimize (farz) yazıldı;
Güzel kadınlar hakkındaysa eteklerini ( sürünmesin diye) yukarı doğru çekmek."
Burada
"yazıldı" kelimesinin Levh-i Mahfuz'da yazılan ve hakkında ilahî hükmün önceden takdir edildiği şeyi haber vermek anlamında olduğu da söylenmiştir.
Kısas kelimesi izi takip etmek anlamına gelen "kassa"dan alınmıştır. Geçmişlerin eser ve haberlerini izleyen hikâye ve kıssa anlatana "el-kâs" denilmesi buradan gelmektedir. Saçın kas edilmesi (kesilmesi) de buradan gelmektedir. Katil sanki öldürmekte belli bir yol izlemiş, bu hususta onun izi takip edilip onun izlediği yoldan gidilerek "kısas" kelimesi kullanılmış gibidir.
"Onun üzerine izlerini takip ederek (kasas) gerisin geriye döndüler." (el-Kehf, 18/64) âyeti de buradan gelmektedir.
"Kass"ın koparmak anlamına geldiği de söylenmiştir. İşte kısas da buradan alınmadır. Çünkü cinayet işleyenin açtığı yara gibi o da yaralanır veya öldürdüğü kimseye karşılık olarak o da öldürülür. “.....” ile “.....” tabirleri, hâkim ona kısas uyguladı, anlamına gelir.
3- Kısasın Şekli:
Eğer maktulün velisi katili öldürmek isteyecek olursa, katilin Allah'ın emrine teslim olması ve meşru olan şekliyle kendisine kısas emrinin uygulanmasını itaatle kabul etmesi, katile farz kılınmıştır. Diğer taraftan maktulün velisine de velisi olduğu kimsenin katilini öldürmekle kalması ve haddi aşarak başkasına saldırıda bulunmaması farzdır. Araplar gibi yaparak katilden başkasını öldürmek suretiyle haddi aşmamalıdır.
İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu Hadîs-i şerîfinin anlamı da budur: "Kıyâmet gününde insanlar arasında Allah'a karşı en ileri derecede isyan etmiş olarak (gelecekler arasında) üç kişi vardır. Birisi katilinden başkasını öldüren adam, diğeri harem hududunda katil olmuş kimse, diğeri de cahiliyye döneminin kin ve düşmanlığını güden ve sürdüren kimse." Müsned, II, 187, IV, 32 en-Nehaî, Katâde ve başkaları der ki: Cahiliyye insanları arasında haddi aşmak ve şeytana itaat etmek sözkonusu idi. Güç, kuvvet sahibi, kendisini koruyabilen bir kişi, herhangi bir kabileden bir köle öldürülecek olursa ve bunu karşı taraftan öldüren de köle ise bu güçlüler: Biz kölemizin karşılığında hür olandan başkasını öldürmeyiz, derlerdi. Bunlardan bir kadın öldürüldüğünde; biz bu kadın karşılığında ancak erkek bir kimseyi öldürürüz, aşağı tabakalardan bir kimseleri öldürüldüğünde, ancak şerefli bir kimseyi ona karşılık öldürürüz, derlerdi.
Araplar: "Öldürmek, öldürmeye karşı en iyi koruyucudur" derlerdi. Bu, "daha çok hayatta bırakıcıdır" şeklinde ve "öldürmeyi daha ileri derecede önleyicidir" şeklinde de rivâyet edilmiştir.
Yüce Allah, onlara haddi aşmayı yasaklayarak şöyle buyurdu:
"Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı. Hür kimse hür ile... dır" diye buyurdu. Bir başka âyet-i kerimede de:
"Kısasta sizin için bir hayat vardır" (el-Bakara, 2/179) diye buyurulmaktadır. Arapların söyledikleri bu sözleri ile yüce Allah'ın bu buyrukları arasında fesahat ve akıcılık bakımından çok büyük bir fark vardır.
4- Kısası Kim Uygular?
Öldürme halinde kısası ancak Ulu'l-Emr'in uygulayacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Yüce Allah onlara kısası uygulamayı, hadleri yerine getirmeyi ve başka hususları farz kılmıştır. Çünkü şanı yüce Allah, bütün mü’minlere kısası yerine getirmeleri için hitapta bulunmuştur. Diğer taraftan bütün mü’minlerin bir arada toplanıp kısası uygulamaları mümkün değildir. O bakımdan mü’minler devlet yöneticisini kısasın uygulanması ile diğer hadlerin uygulanması hususunda kendilerinin konumuna oturtmuşlardır. Kısas, lazım olan yerine getirilmesi gereken emir değildir. Uyulması, yerine getirilmesi gereken, kısas ve diğer hadlerin saldırganlığa kadar gitmeyip sının aşmamaktır. Şayet kısas uygulamaksızın diyet ya da affetmek suretiyle karşılıklı rıza meydana gelirse bu da ileride açıklanacağı üzere mubahtır.
Şayet: "Üzerinize kısas yazıldı" âyetinin anlamı farz kılındı ve zorunlu kılındı şeklindedir, nasıl kısas vacip olmaz (farz olmaz) denilecek olursa şu şekilde cevap verilebilir:
Bunun anlamı istediğiniz takdirde üzerinize farz yazıldı, şeklindedir. Böylelikle yüce Allah tarafların cimrilik etmeleri halinde kısasın uygulanabilecek en ileri iş olduğunu bize bildirmektedir.
Âyet-i kerimedeki "el-katlâ" kelimesi (maktul anlamına gelen) katîl kelimesinin çoğuludur.. Bu kabilden çoğullar, müennes bir çoğul olup insanların karşı karşıya kalıp hoşuna gitmeyen durumlar hakkında kullanılır. O bakımdan bu kipte gelmiştir. Cerhâ, zemnâ, hamkâ, sar'â ve ğarkâ ile bunlara benzeyen diğer kelimeler gibi. (Bu kelimelerin sırasıyla anlamları: Yaralılar, kötürümler, ahmaklar, baygınlar ve suda boğulmuşlar).
5- Katil ile Maktul Farklı Nitelikte Olursa:
Yüce Allah'ın:
"Hür kimse hür ile, köle köle ile, dişi dişi iledir" âyetinin te'vili hususunda farklı görüşler vardır. Bir kesim şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme belli bir türden olan bir kişinin kendi türünden olan bir diğerini öldürmesinin hükmünü açıklamaktadır. Böylelikle bu âyet, hür bir kimsenin hür bir kimseyi, kölenin köleyi, dişinin dişiyi öldürmesinin hükmünü açıklamakta ve bu türlerden birisinin bir diğerini öldürmesi halinde hükmün ne olacağını ele almamaktadır. Buna göre bu âyet-i kerîme muhkemdir ve bunda bir dereceye kadar mücmellik vardır ki bunu yüce Allah'ın şu âyeti açıklamaktadır:
"Biz onda üzerlerine cana can, göze göz... diye yazdık" (el-Maide, 5/45). Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de kadın karşılığında yahudi erkeği öldürmekle Bk. Buhârî, Diyât 5; Müslim, Kasâme 15-17; Ebû Dâvûd, Diyât 10; Nesâî, Kasâme 12, 13; İbn Mâce, Diyât 24. de sünnet-i seniyyesi ile bu âyet-i kerimeyi açıklamaktadır.
Bu görüş Mücâhid'e aittir. Ebû Ubeyd ayrıca bunu İbn Abbâs'tan da nakletmektedir. Yine İbn Abbâs'tan bu âyet-i kerimenin el-Maide süresindeki âyet (45. âyet-i kerîme) ile neshedildiği de rivâyet edilmiştir, ki, Iraklı ilim adamlarının görüşü de böyledir.
6- Hür ile Köle Arasındaki Kısas:
Kûfeliler ile es-Sevrî, hür köle karşılığında, müslüman zımmî karşılığında öldürülür demişlerdir. Buna yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler, öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı" âyetini delil gösterirler. Bu âyette ifade genel olarak kullanılmıştır. Ayrıca:
"Biz onda üzerlerine cana can... diye yazdık" (el-Maide, 5/45) âyetini da delil göstererek şöyle derler: Zımmî ile müslüman kimse kısas hususunda yeterli olan kanın hürmeti (saygınlığı) hususunda birbirlerine eşittirler. Bu ise ebediyyen sabit olan kanın hürmetidir. Zımmînin kanını dökmek ebediyyen haramdır. Müslüman da böyledir. Her ikisi de Dar-ı İslâm'a mensup kimselerdir. Bunu tahkîk etmek için şu da delil gösterilir: Zımmînin malını çalan bir müslümanın eli kesilir. İşte bu zımmînin malının müslümanın malına eşit olduğunun delilidir. Bu, aynı zamanda zımmînin kanının müslümanın kanına eşit olduğuna da delildir. Çünkü mal, ancak ona sahip olan malikin hürmeti dolayısıyla muhterem olur (ona haksızca el uzatılması haram olur).
Ebû Hanîfe ve arkadaşları ile es-Sevrî ve İbn Ebi Leyla hür bir kimsenin ittifakla köle karşılığında öldürüleceğini kabul ettikleri gibi, kölenin de hür karşılığında öldürüleceğini kabul etmişlerdir. Davud (ez-Zahirî)nin de görüşü budur. Aynı zamanda bu görüş Ali, İbn Mes'ûd (Allah ikisinden de razı olsun) dan da rivâyet edilmiştir. Said b. el-Müseyyeb, Katâde, İbrahim en-Nehaî ve el-Hakem b. Uyeyne de bu görüştedir.
İlim adamlarının Cumhûru ise köle karşılığında “hür”ün öldürülmesini kabul etmezler. Çünkü âyet-i kerimede türler ayrı ayrı ele alınmış ve buna göre bir bölümleme yapılmıştır. Ebû Sevr de der ki: Bütün fukaha, köleler ile hürler arasında öldürme dışındaki yaralamalarda kısas yapılmayacağı hususunda ittifak ettiklerine göre, öldürmede bunun olmaması daha uygundur. Bu hususta yaralamalar ile öldürme arasında fark gözeten çelişkiye düşer. Aynı şekilde hata yoluyla köle öldüren bir kimsenin o kölenin kıymetini ödemekten başka bir sorumluluğu yoktur. Hata yoluyla öldürmekte hür köleye benzemediği gibi, kasten öldürmede de onun benzeri olamaz. Diğer taraftan köle alınıp satılan bir maldır. Hür, o köle hakkında dilediği gibi tasarrufta bulunabilir. Dolayısıyla hür ile köle arasında eşitlik de olmaz, kıymetlerinin birbirine denk kabul edilmesi de sözkonusu değildir.
Derim ki: Bu icma doğrudur. Fakat onun önce: "Fukahanın hepsi., çelişkiye düşmüş olur" demesine gelince, İbn Ebi Leyla ve Davud (ez-Zahirî) hürler ile köleler arasında öldürmelerde ve bütün azalarda kısas yapılacağını kabul etmektedir. Davud (ez-Zahirî) Hazret-i Peygamber'in şu hadisini delil gösterir: "Müslümanların kanları birbirlerine denktir." Ebû Dâvûd Cihad 147, Diyat 11; Nesâî, Kasâme 10; İbn Mâce, Diyât 31 Burada Hazret-i Peygamber hür ile köle arasında herhangi bir ayırım gözetmemektedir. Yüce Allah'ın izniyle buna dair açıklamalar ileride Nisa Sûresi'nde (4/92. âyet 2. başlıkta) gelecektir.
7- Kâfire Karşılık Müslümanın Öldürülmesi:
Cumhûr aynı şekilde kâfire karşılık müslümanın öldürülmeyeceğini kabul ederler. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Kâfire karşılık müslüman öldürülmez" buyurmuştur. Bu hadisi Buhârî Hazret-i Ali b. Ebî Tâlib'ten rivâyet etmiştir. Buhârî, Diyât 24, 31; Ayrıca: İlm 39; Ebû Dâvûd, Diyât 11, Cihâd 147; Tirmizî, Diyât 16; Nesâî, Kasâme 9; Dârakutnî, III, 98.
Kâfire karşılık müslümanın öldürüleceği görüşünü savunanların lehlerine delil olarak ileri sürdükleri Rabia'dan gelen hadis sahih değildir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber'in fethedildiği gün kâfir bir kimseye karşılık müslüman bir kimseyi öldürdüğü nakledilmektedir. Bu hadisin sahih olmayış sebebi munkatı' oluşudur. Aynı şekilde İbnu'l-Beylemani'nin hadisi de böyledir. Bu hadis İbn Ömer'den o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan merfu olarak rivâyet edilmekle birlikte zayıf bir hadistir.
Dârakutnî der ki: Bu hadisi müsned olarak (kesintisiz bir senedle) ancak İbrahim b. Ebi Yahya rivâyet etmştir. O ise hadisi terkedilmiş bir kimsedir. Doğrusu ise bunun Rabia'dan, onun İbnu'l Beylemanî'den mürsel olarak Peygamberden gelen rivâyet şeklidir. İbnu'l Beylemanî ise hadis rivâyetinde zayıf bir kimsedir. Hadisi mevsul olarak (kesintisiz olarak) rivâyet ettiği takdirde bu rivâyeti delil olamaz. Ya mürsel olarak yaptığı rivâyet (nasıl delil olabilir?) Dârakutnî, III, 135. Bu hususta gerek Dârakutnî'de gerek başka eserlerde yer alan rivâyetlerin geniş bir tetkiki için bk. Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 335 vd.
Derim ki: Bu hususta Buhârî'nin naklettiği hadisten başka sahih bir hadis yoktur. Bu ise yüce Allah'ın:
"Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı" âyetinin genel kapsamını ve aynı şekilde "cana karşılık can" (el-Maide, 5/45) âyetinin genel kapsamını (umumunu) tahsis etmektedir.
8- Köle ile Hür, Erkek ile Dişiden Biri Diğerini Öldürürse:
Ali b. Ebî Tâlib, el-Hasen b. Ebi'l Hasen el-Basrî'den bu âyet-i kerimenin âyette sözü geçenlerin hükmünü açıklamak üzere indiği görüşünde oldukları rivâyet edilmiştir. Böylelikle bu, bunlar arasında ve hür bir kimsenin köle bir kimseyi yahut köle bir kimsenin hür bir kimseyi ya da erkeğin dişiyi ya da dişinin erkeği öldürmek arasında fark bulunduğunu göstermek içindir.
Hazret-i Ali ile Hasan-ı Basrî derler ki: Bir erkek bir kadını öldürdüğü takdirde öldürülen kadının velileri istedikleri takdirde katili öldürür, buna karşılık katilin velilerine yarım diyet öderler, diledikleri takdirde onun öldürülmesini istemez, hayatta kalır ve ondan kadının diyetini alırlar. Buna karşılık bir kadın bir erkek öldürürse öldürülen erkeğin velileri kadını öldürmek istedikleri takdirde kadını öldürür ve yarım diyet alırlar, aksi takdirde öldürülen adamlarının diyetini alır ve kadına kısas uygulamayıp hayatta bırakırlar.
Bunu en-Nehaî, Hazret-i Ali'den rivâyet etmekle birlikte sahih değildir. Çünkü en-Nehaî Hazret-i Ali ile karşılaşmamıştır.
el-Hakem Ali ile Abdullah (b. Mes'ûd)'tân (Allah onlardan razı olsun) şöyle dediklerini rivâyet etmektedir: Erkek bir kadını kasten öldürecek olursa kadına karşılık kısasen öldürülür. Bu ise Şa'bî'nin Hazret-i Ali'den yaptığı rivâyet ile tearuz etmekte (çatışmakta )dır.
İlim adamları icma ile şunu kabul ederler: Bir gözü kör ve eli çolak olan bir kimse organları sıhhatli bir erkeği öldürdüğü takdirde maktulün velisi hem gözü kör olanı öldürüp hem de kendisinin tek bir gözü kör olduğu için iki gözü de gören birisini öldürdü, diye katilden yarım diyet alamaz. Aynı şekilde eli çolak olanın iki eli de sağlam olan kimseyi öldürmesi halinde de böyle'bir uygulamaya gidilemez. İşte bu, canın cana denk olduğunun delilidir. Bu hususta küçük çocuk ile büyük arasında da denklik vardır.
Böyle diyen (yani bu görüşe itiraz eden) kimseye şöyle denilir: Kadın erkeğe denk değilse ve kadın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Müslümanların kanları birbirine denktir" âyetinin kapsamına girmiyorsa; kadın da erkeğe denk olmadığına göre ne diye kadına karşılık erkeğin öldürüleceğini kabul ediyor, sonra da yarım diyet alıyorsun? Halbuki ilim adamları diyetin kısas ile birlikte sözkonusu olamayacağını icma ile kabul ederler. Ve diyet kabul edildiği takdirde artık (katilin) kanı haram olur ve kısas kalkar. Senin ileri sürdüğün bu görüş ne aslî bir kaidedir, ne de kıyasa dayalıdır. Bu açıklamayı Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) -Allah ondan razı olsun- yapmıştır.
Hür bir kimse köleyi öldürdüğü takdirde eğer kölenin efendisi isterse hür kimseyi öldürür ve kölenin kıymetini indikten sonra hür olanın diyetini öder. Dilerse kısas yoluyla öldürmeyi terkeder ve sadece kölesinin kıymetini alır. Bu görüş de Hazret-i Ali ile el-Hasen'den zikredilmiş olmakla birlikte onlardan böyle bir rivâyetin gelmesi de reddedilmiş, kabul edilmemiştir.
9- Kadın ve Erkeğin Birbirlerine Karşılık Öldürülmesi:
İlim adamları erkeğin kadına karşılık, kadının da erkeğe karşılık öldürüleceği hususunda icma etmişlerdir. Cumhûr ayrıca rücu' yoluyla herhangi birşeyin alınacağı görüşünü kabul etmezler. Az bir kesim ise diyetler arasında fazlalık var ise o miktarda rücu'un sözkonusu olacağı görüşündedirler.
Mâlik, Şâfiî, Ahmed, İshak, es-Sevrî ve Ebû Sevr der ki: Öldürme dışındaki hallerde de, kadın ile erkek arasındaki kısasta da durum böyledir.
Hammâd b. Ebû Süleyman ile Ebû Hanîfe şöyle demektedir: Öldürme dışında kadınla erkek arasında kısas yoktur, sadece öldürmelerde kısas vardır.
Şu kadar var ki, az önce de geçtiği üzere öldürmede kısas olduğuna göre yaralamaların da buna ilhak edilerek onlarda da kısasın sözkonusu olması öncelikle gereklidir, delili ile görüşleri çürütülmektedir.
10- Kölesini Öldüren Efendinin Hükmü:
İbnu'l-Arabî der ki: "Bazı kimseler cehalette o dereceye ulaşmışlardır ki, hür bir kimse kendi kölesini öldürme karşılığında öldürülür, demek noktasına kadar gelmişler ve bu konuda el-Hasen'den bir hadis rivâyet etmektedirler: el-Hasen'in Semura'dan rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem.) şöyle buyurmuştur: "Kim kölesini öldürürse biz de onu öldürürüz..." Ebû Dâvûd, Diyât 7; Tirmizî, Diyât 17; Nesâî, Kasame 10, 11, 16; İbn Mâce, Diyât 23; Dârimî, Diyât 7; Müsned, V, 10, 11, 12... Halbuki bu zayıf bir hadistir. Bizim delilimiz ise yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Kim mazlum olduğu halde öldürülürse biz onun velisine bir selahiyet vermişizdir. O halde o da (katilde) haddi aşmasın." (el-İsra, 17/33) Bu mes'elede âyet-i kerimede geçen "velî"den kasıt kölenin efendisidir. Peki efendi nasıl olur da kendi kendisinin velisi olabilir?"
Şu kadar var ki efendi eğer hata yoluyla kölesini öldürecek olursa Beytu'l-mal adına kölesinin kıymetinin ondan alınmayacağını kabul etmektedir. Amr b. Şuayb babasından, o dedesinden rivâyet ettiğine göre adamın birisi kasten kendi kölesini öldürmüş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona sopa cezası verdikten sonra bir yıl süreyle sürgüne göndermiş, müslümanlar arasında ona verilen (ganimetten) payını düşürmüş, İbn Mâce, Diyât 23. fakat kölesi karşılığında ona kısas uygulamamıştır.
"Eğer: Neden erkek hanımını öldürecek olursa nikâh kocaya kısasın uygulamasının bertaraf edilmesi için bir şüphedir, çünkü nikâh altında olmak bir çeşit köleliktir, demiyorsunuz? Nitekim Leys b. Sa'd bu görüştedir, denilecek olursa şu şekilde cevap veririz: Nikâh, erkeğin lehine kadının aleyhine olduğu kadar kadının lehine ve erkeğin de aleyhine olan bir akiddir. Buna delil ise erkeğin hanımının kızkardeşiyle ve onun dışında dört kadın ile evlenemeyeceği, ilişki kurma hakkını erkek ondan istediği gibi onun da erkekten bu hakkı istediğidir. Şu kadar var ki erkeğin kadın üzerinde yüce Allah'ın, malından yaptığı harcamaları sebebiyle erkeğe verdiği bir kavâmeti (aile başkanlığı) üstünlüğü vardır. Yani erkeğin mehir ve nafaka vermek yükümlülüğü dolayısıyla bu hak ona verilmiştir. Eğer nikâh, kısasta bir şüphe unsuru ise bu şüphe her iki taraf hakkında da sözkonusu olmalıdır." Tırnak içine aldığımız bu son paragraf da İbnu’l-Arabî Ahkâmu'l-Kur'ân, (I, 63)ye aittir.
Derim ki: İbnu'l-Arabî'nin zayıf dediği hadis aslında sahihtir. Bu hadisi Nesâî ve Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Hadisin geri kalan kısmı şöyledir: "Kim kölesinin burnunu keserse biz de onun burnunu keseriz, kim kölesini burarsa biz de onu burarız."
Buhârî de Ali b. el-Medînî'den naklen şöyle der: el-Hasen'in Semura'dan hadis dinlemesi sahihtir. Ve o (el-Medînî) bu hadisi delil alır. Buhârî devamla der ki: Ben de bu görüşteyim.
Eğer hadis sahih olmasaydı, bu iki İmâm bu görüşte olmazlardı. Bunların kanaati'de yeterlidir. Ve hür kimse kendisinin kölesi (ni öldürmek) karşılığında öldürülür. en-Nehaî iki görüşünden birisinde ve es-Sevrî şöyle demektedir: el-Hasen'in, Semura'dan akîka hadisi dışında hadis işitmediği de söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Öldürme dışında köleler arasında kısas hususunda ilim adamları arasında farklı görüşler vardır. Ömer b. Abdulaziz, Salim b. Abdullah, ez-Zührî, Kurran, Mâlik, Şâfiî ve Ebû Sevr kısas yapılacağı görüşündedir. en-Nehaî, en-Nehaî, es-Sevrî ve Ebû Hanîfe ise öldürme dışında köleler arasında kısas yoktur, derler. İbnu'l Münzir der ki: Birinci görüş daha sahihtir.
11- Baba ile Oğul Arasında Kısas:
Darakutnî Dârakutni, III, 142 ve Ebû Îsa et-Tirmizî, Suraka b. Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, oğlundan dolayı babaya kısas uyguladığını gördüm. Fakat babasından dolayı oğluna kısas uygulamadığını gördüm. Ebû Îsa der ki: "Bu, Süraka yoluyla ancak bu sened ile bildiğimiz bir hadistir. İsnadı sahih değildir. Bunu İsmail b. Ayyaş, el-Müsenna b. es-Sabbah'tan rivâyet etmiştir. el-Müsenna'nın ise hadiste zayıf olduğu kabul edilir. Ayrıca bu hadisi Ebû Halid el-Ahmer, el-Haccac'dan, o Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o ceddinden, o da Ömer'den o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet etmiştir. Bu hadis Amr b. Şuayb'dan mürsel olarak da rivâyet edilmiştir. Bu hadiste bir ızdırap vardır. İlim ehlince uygulama ise şuna göredir: Baba oğlunu öldürdüğü takdirde oğluna karşılık baba öldürülmez. Oğluna iftira ettiği takdirde ona had uygulanmaz." Tirmizî, Diyât 9.
İbnu'l Münzir der ki: Oğlunu kasten öldüren adam hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir kesim şöyle demektedir: Babaya kısas uygulanmaz, buna karşılık onun diyetini ödemekle yükümlüdür. Bu, Şâfiî, Ahmed, İshak ve re'y sahiplerinin görüşüdür. Aynı zamanda bu görüş Atâ ve Mücâhid'den de rivâyet edilmiştir. Mâlik, İbn Nâfi' ve İbn Abdi'l-Hakem ise babanın oğula karşılık öldürüleceğini söylemektedir. İbnu'l-Münzir şöyle der: Kitap ve sünnetin bu konudaki âyetlerinin zahiri dolayısıyla biz de bu görüşteyiz. Kitab'ın zahir âyeti yüce Allah'ın:
"Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazüdı. Hür kimse hür ile, köle köle ile, dişi dişi iledir." Sünnetin zahir âyetine gelince Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan sabit olan şu Hadîs-i şerîftir: "Mü’minlerin kanları birbirlerine denktir." Altıncı başlık sonlarında geçen bu hadisin kaynakları da orada gösterildi. Babanın bu âyet-i kerimenin genel kapsamı dışına çıkarılmasını gerektiren sabit bir haber bilmiyoruz. Ayrıca biz bu hususta sabit olmayan haberler de rivâyet etmişizdir, el-Kiya et-Taberî tarafından Osman el-Bettî'den, oğluna karşılık babanın öldürüleceği görüşü nakledilmiştir. Çünkü kısasa dair âyetlerin genel ifadeleri bunu gerektirmektedir. Buna benzer bir rivâyet İmâm Mâlik'ten de gelmiştir. Muhtemelen her ikisi de Kur'ân-ı Kerîm'in genel buyrukları karşısında ahad haberleri kabul etmezler.
Derim ki: Mesela yatırıp boğazını kesmek yahut da ölünceye kadar aç ve susuz bırakmak ya da onu hedef edinmek gibi herhangi bir mazeretinin ileri sürülemeyeceği ya da hata iddiasında bulunmasını haklı çıkartacak bir şüphenin olmadığı hallere benzer şekilde oğlunu kasten öldürdüğü takdirde baba öldürülür. Bu konuda Maliki mezhebinde tek bir görüş vardır. Eğer onu te'dib etmek ya da kızdığından dolayı silah ile ona atış etse ve öldürse Mâlikî mezhebinde bir hususta birisi, buna karşılık baba öldürülür, diğeri ise buna karşılık öldürülmez fakat diyet ağırlaştırılır, şeklinde olmak üzere iki görüş vardır. Bir grup ilim adamı bu ikinci görüşü kabul etmiştir. Böyle bir durumda yabancı kimse ise öldürülür.
İbnu'l Arabî der ki: "Hocamız Fahru'l-İslâm eş-Şaşîyî, kıyasa göre şöyle derken dinledim: Baba, oğul karşılığında öldürülmez. Çünkü baba oğulun var olmasına sebep olmuştur. Nasıl yok olmasına sebep olabilir! Ancak bu görüşün batıl olduğunu şu hususla anlamak mümkündür: Baba kızı ile zina ederse recmedilir. Halbuki o kızının varolmasına sebepti, kızın kendisi nasıl olurda onun yok oluşuna sebep olabilir? Diğer taraftan böyle bir görüşün altında yatan fıkıh nedir ki? Hem neden Allah'a bu hususta isyan ettiği takdirde babanın yok oluşuna oğlu sebep olmasın ki? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan: "Oğlundan dolayı babaya kısas uygulanmaz" diye bir hadis de rivâyet ederler. Ancak bu batıl bir hadistir. Onların delil diye yapıştıkları şey şundan ibarettir: Ömer (radıyallahü anh) oğlunu öldüren baba hakkında ağırlaştırılmış diyet hükmünü vermiştir. Ashabı-ı kiramdan kimse bu konuda ona karşı çıkmamıştır. Diğer fukaha da bu meseleyi bütün haller hakkında geçerli mutlak bir mesele olarak kabul ettiler ve: Baba oğlu sebebiyle öldürülmez, dediler. Mâlik ise bu meseleyi etraflı ve muhkem bir şekilde ele alır ve şöyle der: Baba oğluna kılıç atsa, bu öldürme kastının olması da olmaması da ihtimal dahilinde olan bir haldir. Babalık şefkati öldürme kastının bulunmadığına dair bir şüphedir. Bu şüphe kısası düşürür. Fakat oğlunu yatırıp bu şekilde maksadını açığa çıkartırsa o vakit bu durum onun aslî haline döner (yani aslolan kısasa tabi olur)."
İbnu'l-Münzir der ki: Mâlik, Şâfiî, Ahmed ve İshak: "Oğul babasını öldürürse babası karşılığında öldürülür" derlerdi.
12- Bir Kişiye Karşılık Topluluğun Öldürülmesi:
İmâm Ahmed b. Hanbel bu âyeti: "Bir topluluk tek bir kişiye karşı öldürülmez" görüşüne delil göstermiş ve şöyle demiştir: Çünkü yüce Allah (kısasta) eşitliği şart koşmuştur. Topluluk ile tek kişi arasında ise eşitlik yoktur. Ayrıca yüce Allah :
"Biz onda onların üzerine cana karşılık can, göze karşılık göz... diye yazdık" (el-Maide, 5/45) diye buyurmuştur.
Buna şu şekilde cevap verilebilir: Âyet-i kerimede kısastan kasıt, kim olursa olsun öldürenin öldürülmesidir. Böylelikle öldürülen kimse karşılığında katil olmayanı öldürmek isteyen ve bir kişiye karşılık yüz kişiyi öldüren Arapların anlayışını reddetmektedir. Araplar bu şekildeki uygulamalarını övünmek, şeref ve güçlerini ortaya çıkarmak kastıyla yapıyorlardı. Yüce Allah ise bu hususta adaleti ve eşitliği emretti. Bu ise öldüren kimsenin öldürülmesi ile olur. Hazret-i Ömer San'a'da bir kişiyi öldüren yedi kişinin yedisini de öldürmüş ve şöyle demiştir: Eğer bütün San'a halkı o tek kişiyi öldürmek için bir araya gelmiş olsalardı, ona karşılık ben de hepsini öldürecektim. Buhârî, Diyât 21.
Hazret-i Ali de Abdullah b. Habbab'a karşılık Haruralıları öldürmüştür. Hazret-i Ali bir suç işleyinceye kadar onlarla Savaşmamış idi. Abdullah b. Habbâb'ı koyun boğazlar gibi kesmeleri ve bu durumun Hazret-i Ali'ye haber verilmesi üzerine: "Allahu Ekber" diye seslendi ve onlara: "Abdullah b. Habbab'ın katilini bize çıkartın, verin diye onlara seslenin" Haruralılar: Onu hepimiz öldürdük, dediler ve bunu üç defa tekrarladılar. Bunun üzerine Hazret-i Ali arkadaşlarına şöyle dedi: "Haydi artık bunların üzerine gidebilirsiniz." Aradan fazla bir zaman geçmeden Hazret-i Ali ve beraberindekiler Haruralıları öldürdüler.
Bu iki hadisi (Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali'nin bu tür uygulamalarını) Darakutnî Sünen'inde rivâyet etmiştir. Darakutnî, III, 132-133.
Tirmizî'de de Ebû Said ile Ebû Hüreyre yoluyla gelen rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Eğer sema ve arz ehli mü’min bir kimsenin kanını dökmekte ortak hareket etseler Allah hepsini yüzüstü cehenneme yıkar." Tirmizî buna dair: Garib bir hadistir, demiştir. Tirmizî, Diyât 8.
Aynı şekilde topluluk tek bir kişiyi öldürdükleri takdirde öldürülmeyeceklerini bilirlerse bu sefer düşmanlar ortaklaşa düşmanlarını öldürmek üzere birbirleriyle yardımlaşır ve bu şekilde yüreklerine su serpecek şekilde maksatlarını gerçekleştirebilirler. İşte böyle bir kaideye riâyet etmek lâfızlara riâyet etmekten daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İbnu'l-Münzir der ki: ez-Zührî, Habib b. Ebi Sabit ve İbn Sirîn, bir kişiye karşılık iki kişi öldürülmez, derler. Biz bunu Muaz b. Cebel, İbn ez-Zübeyr ve Abdülmelik'ten rivâyet ettik. İbnu'l-Münzir der ki: Bu daha sahihtir. Tek kişiye karşılık bir topluluğun öldürülmesini mubah kabul edenlerin ileri sürecekleri bir delilleri yoktur. Ayrıca İbn ez-Zübeyr'den zikr ettiğimiz sözü söylediği sabittir.
13- Kısas ve Diyet:
(Hadis) İmâmlard) Ebû Şureyh el-Ka'bî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Siz ey Huzaalılar topluluğu, Huzeylden şu maktulü öldürdünüz. Ben onun akilesini (diyetini) ödüyorum. Artık ben bu sözümü söyledikten sonra her kimin bir maktulü olursa onun akrabaları iki şey arasında muhayyerdirler. Ya diyet alırlar veya (katili) öldürürler." Bu Ebû Dâvûd'un lâfzıdır. Ebû Dâvûd, Diyât 4.
Tirmizî: Bu, hasen sahih bir hadistir, demekte ve Huzaalı Ebû Şureyh'ten (ki Ebû Şureyh el-Ka'bî'dir) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Her kimin bir yakını öldürülürse o kişi (katili) öldürebilir yahut affedebilir ya da diyeti alabilir." Bazı ilim adamları bu görüşü kabul etmiştir. Bu, Ahmed ve İshak'ın görüşüdür. Tirmizî, Diyât 13.
14- Kasten Öldürenden Diyetin Alınması ile îlgili Görüşler:
Kasten (amd yoluyla) öldüren kimseden diyetin alınıp alınmayacağı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.
Bir grup ilim adamı şöyle der: Öldürülenin velisi serbesttir. İsterse kısas uygular, isterse -katil razı olmasa dahi- diyet alır. Bu görüş Said b. el-Müseyyeb, Atâ ve el-Hasen'den de rivâyet edilmektedir. Ayrıca Eşheb bunu Mâlik'ten rivâyet etmiştir. el-Leys, el-Evzaî, Şâfiî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr de bu görüştedir.
Delilleri ise Ebû Şureyh yoluyla gelen hadis ve bu anlamı ihtiva eden diğer hadislerdir. Bu ise görüş ayrılığının sözkonusu olduğu bir hususta açık bir nastır.
Diğer taraftan aklen de kendisi razı olmasa dahi katilin diyet ödemesi gerekir. Çünkü kendini hayatta tutması ona farzdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ve kendi kendinizi öldürmeyin." (en-Nisa, 4/29)
Ayrıca yüce Allah'ın:
"Fakat kime kardeşi tarafından birşey..." te'villerden birisine göre, kanı istenmeyip ondan diyet almaya razı olmak suretiyle "affolunursa, artık örfe uymak ve ona güzellikle ödemek gerekir." Yani kan sahibinin diyeti istemekte ma'ruf yoluna uyması, katilin de diyeti güzellikle ödemesi, yani bu konuda sallallahü aleyhi ve sellemsaklamadan, vadeden sonraya ödemeyi bırakmadan yerine getirmesi gerekir.
"Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir." Yani bizden öncekilere cana karşılık sadece can yani kısas farz kılınmıştı. Yüce Allah bu ümmete ileride açıklanacağı üzere maktulün velisinin razı olması halinde diyetin de kabul olunacağını belirterek lütufta bulunmuştur.
Başkaları ise bu konuda şöyle demektedir: Maktulün velisinin (katil razı olmasa) kısastan başka bir talepte bulunmak yetkisi yoktur. Katilin razı olması hali dışında diyet alamaz. Bunu İbnu'l-Kasım, Mâlik'ten rivâyet etmiş olup ondan meşhur olan görüş budur. es-Sevrî ve Kûfelilerin kabul ettiği görüş de budur. Buna Hazret-i Enes yoluyla gelen ve bir diğer kadının dişini kıran er-Rubeyyi' kıssasını delil göstermişlerdir. Bu hadisi İmâmlar rivâyet etmiş olup şöyle demişlerdir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kısasa hüküm verip de: "Kısas Allah'ın kitabı (farzı)dır, kısas Allah'ın kitabıdır" diye buyurmuş ve cinayet mağdurunu kısas ile diyet arasında muhayyer bırakmamıştır. Buhârî, Sulh 8, Tefsir 2. sûre 23, 5. sûre 6, Cihâd 12; Ebû Dâvûd, Diyât 28; Nesâî, Kasâme 16; İbn Mâce, Diyât 16.
İşte bununla sabit olan şudur: Allah'ın Kitabı ve Rasûlünün sünneti ile kasten cinayetlerde yerine getirilmesi gereken kısastır. Şu kadar var ki birinci görüş daha sahihtir. Çünkü sözü geçen Ebû Şureyh yoluyla gelen hadis bunu gerektirmektedir.
er-Rabi' Şâfiî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bana Ebû Hanîfe b. Simak b. el-Fadl eş-Şihabî haber verip dedi ki: Bana İbn Ebi Zi'b, el-Makburî'den, o Ebû Şureyh el-Ka'bî'den anlattığına göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'nin fethedildiği gün şöyle buyurdu: "Her kimin bir yakını öldürülür ise o iki hayırlı şeyden birisini seçer, dilerse diyet alır, dilerse kısas uygular." Bk. Ebû Dâvûd, Diyât 4; Tirmizî, Diyât 13 Ebû Hanîfe der ki: Ben de İbn Ebû Zi'b'e şöyle dedim: Ey Haris'in babası, sen bunu kabul ediyor musun? Göğsüme vurdu ve bana çokça bağırdı, ağır sözler söyledi ve şöyle dedi: Ben sana Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan hadis rivâyet ediyorum sense: Bunu kabul ediyor musun diyorsun. Evet, bunu kabul ediyorum. İşte bu benim üzerime ve bunu işiten herkesin üzerine farzdır. Çünkü şanı yüce Allah Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı insanlar arasından peygamber olarak seçti. Onun vasıtasıyla, onun yol göstericiliğiyle onları hidâyete eriştirdi. Peygamberi için neyi seçmişse onlar için de seçmiştir ve onun vasıtası ile seçmiştir. Artık bütün insanlara düşen ister istemez ona tabi olmaktır. Hiçbir müslümanın bunun dışında bir çıkışı olamaz. (Ebû Hanîfe) der ki: Ben keşke sussa diye temenni edinceye kadar bana söyleyip durdu ve susmadı.
15- Kısasın Affedilmesi:
Allahü teâlâ'nın: "Fakat kime kardeşi tarafından birşey affolunursa artık örfe uymak ve ona güzellikle ödemek gerekir" âyetiyle ilgili olarak ilim adamları "kime" ve "affolunursa" buyrukları ile ilgili olarak beş ayrı açıklama getirmişlerdir:
1- Burada yer alan "kim" ile katil kastedilmektedir. "Affolunursa" âyeti affedici bir kimseyi kapsamaktadır ki, bu da kanın (maktulün) velisidir. "Kardeş" ise maktulün kendisidir. "Birşey"den kasıt affedilen ve buna karşılık diyet alınan kandır. İbn Abbâs'ın, Katâde'nin, Mücâhid'in ve bir grup ilim adamının görüşü budur.
Bu görüşe göre affetmek, terketmek şeklindeki aslî anlamını ifade eder. Buna göre anlam şöyledir: Katil, eğer maktulün velisi tarafından öldürülenin kanı karşılığında kısas istenmeyip affolunursa, o takdirde veli diyeti alır ve bu konuda ma'ruf yolunu izler. Katil de maktulün velisine güzellikle (diyeti) öder.
2- Bu, İmâm Mâlik'in görüşüdür. Buna göre "kim"den kasıt velidir. "Affolunursa"dan kasıt de kolaylık gösterilirse demektir. Yoksa affetmek sözlükteki anlamı ile kullanılmış değildir. Kardeşten kasıt katildir. "Birşey" ise diyettir. Yani eğer maktulün velisi diyet almak için kısası terkedip affetmek yoluna giderse, katil bu diyeti vermek ile kendisini teslim etmek arasında muhayyer bırakılır. Buna göre bu, kimi zaman kolay olur kimi zaman mümkün olmaz, zor olur.
İmâm Mâlik'ten başkaları ise şöyle der: Eğer maktulün velileri diyet almaya razı olurlarsa, katilin başka bir seçeneği yoktur. Aksine diyet ödemek zorundadır. İmâm Mâlik'ten bu görüş de rivâyet edilmiştir. Mezhebine bağlı pek çok kimse bu görüşü tercih etmiştir.
Ebû Hanîfe der ki: Burada "affolunursa" yani verilir ise demektir. Dilde affetmek, vermek demektir. Bundan dolayı yüce Allah:
"Sen affı tut" (el-A'raf, 7/199) yani kolaylığı tut, diye buyurmaktadır. Ebû'l Esved ed-Düelî de şöyle demiştir:
"Sen benden kolaylıkla verdiğimi al ki sana olan sevgim devam etsin."
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Vaktin ilki Allah'ın rızası sonu ise Allah'ın affıdır." Tirmizî, Salât 13.
Yani şanı yüce Allah kullarına şehadet etmekte ve şöyle buyurmaktadır: Her kime diyet verilir ise o bu diyeti kabul etsin ve artık örfe tabi olsun.
3- Kimisi de şöyle demiştir: Katil veliye güzel bir şekilde diyeti ödesin, demektir. Yüce Allah veliyi, katil tarafından kolaylıkla verilmesi halinde malı almaya teşvik etmiş ve bunun kendi katından bir hafifletme ve bir rahmet olduğunu kabul etmiştir. Nitekim yüce Allah, Maide Sûresi'nde kısastan sözettikten sonra:
"Fakat kim onu sadaka olarak bağışlarsa bu ona keffaret olur" (el-Maide, 5/45) diye buyurarak affetmenin rahmetine ve sadakaya teşvik etmektedir.
Yine yüce Allah bu âyet-i kerimedeki buyrukları ile suçlunun bunu vermesi halinde diyeti kabul etmeye teşvik etmekte, ardından da maktulün velisini örfe göre tabi olmayı (istemeyi) cinayeti işleyene de güzellikle bunu ödemeyi emretmektedir.
4- Başkaları da şöyle demektedir: Bu lâfızlar haklarında âyetin nazil olduğu kimselerin tümü hakkındadır. Bunlar kendi aralarında takas yapmak yoluyla diyetleri düşürmüşlerdi. Âyetin manası şöyle olur: Bu iki kesimden kimin öteki üzerinde bu diyetlerden dolayı alacak fazlası kalmışsa (artık bu fazlalık hususunda örfe uyulur ve güzellikle ödenir). Buna göre "affolunursa" artarsa anlamına gelir.
Süfyan b. Hüseyn b."Şua, en-Nehaî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İki Arap kabilesi arasında bir çarpışma olmuştu. Her iki taraftan da birtakım kimseler Öldürülmüştü. İki taraftan birisi şöyle dedi: Kadına karşılık erkek, erkeğe karşılık da kadın öldürülmedikçe razı olmayız. Nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda davalaştılar. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Hayır, eşit olarak öldürme sözkonusu olur." Bunun üzerine diyet almak hususunda birbirleriyle anlaştılar. Sonunda iki taraftan birisi diğerine üstün oldu (diyeti daha fazla geldi). İşte yüce Allah'ın:
"Öldürülenler hakkında., kardeşi tarafından birşey affolunursa.." âyetinde kastedilen budur. Nesâi, Kasâme 8'de Abbas'dan buna yakın mânâda. Yani her kimin kardeşinden bir alacağı kalırsa maruf bir şekilde onu ödesin. en-Nehaî böylelikle âyetin hangi sebepten dolayı nazil olduğunu bize bildirmektedir.
Süfyan da burada geçen
"affetmek"in fazladan gelme anlamına geldiğini zikretmiştir ki, lâfzın bu anlama gelme ihtimali vardır.
5- Bu açıklamaların beşincisine gelince: Merhum müfessir üç ve dördüncü görüşten söz etmemiştir. Bu görüşleri İbn Atiyye (II, 62 vd)'nin de yardımıyla, böylece numaraladık. Bu, Ali (radıyallahü anh) ile el-Hasen'in görüşüne göre erkeğin diyeti ile kadının diyeti, hürün diyeti ile kölenin diyeti arasındaki fazlalık demektir. Yani her kimin diyet fazlasını alması sözkonusu ise bunu ma'ruf yolunu izleyerek alsın, demektir. Buna göre "affolunursa" kelimesi burada da fazladan artarsa anlamınadır.
16- Ödemede Kolaylık:
Bu âyet-i kerîme ile alacaklının alacağını güzel bir şekilde ödemesi, ödeyenin de ödemesini güzel bir şekilde yerine getirmesi teşvik edilmektedir. Acaba bu teşvik vücub mu ifade eder yoksa mendupluk mu? Bunun merfu' olarak okunması vücûba delalet eder. Çünkü o takdirde: "Artık örfe uymak... gerekir" anlamına gelir.
en-Nehhâs der ki: "Kime... birşey affolunursa" âyeti şarttır, cevabı ise: "Artık örfe uymak..." âyetidir. Bu âyet mübteda olmak üzere merfu'dur. Takdiri ise: Ona örfe uymak düşer, şeklindedir. Kur'ân'dan başka yerlerde bu "uymak" ile "ödemek" kelimeleri iki masdar olarak mansub kabul edilebilir.
İbn Atiyye der ki: İbrahim b. Ebi Able bunu nasb ile okumuştur. Ref farzları ifade etmenin yoludur. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Ya iyilikle tutmak., gerekir." (el-Bakara, 2/249) Mendup ise bu durumda mansub olarak gelir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Boyunları vurun" (Muhammed -sallallahü aleyhi ve sellem.-, 47/4).
17- Diyet Aldıktan Sonra...:
"Bu, rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir." Çünkü Tevrat'a muhatap olanlar için katili öldürmek sözkonusu idi, başka bir seçenekleri yoktu. İncil'e muhatap olanlar için ise affetmek sözkonusu idi, onlar hakkında da kısas ya da diyet yoktu. Burada yüce Allah bu hükümleri bu ümmete hafifleterek sunmaktadır. Dileyen katili öldürür, dileyen diyet alır, dileyen de tümüyle affeder.
"Kim bundan sonra haddi aşarsa... vardır" âyeti şart ve cevabını teşkil etmektedir. Yani her kim diyet aldıktan sonra ve kısasın düşmesinden sonra velisi olduğu kimsenin katilini öldürürse,
"onun için pek acıklı bir azap vardır."
el-Hasen der ki: Cahiliyye döneminde bir kimse birisini öldürdü mü kendi kavmine kaçardı (onlara sığınırdı). Kavmi gelir, diyet ödemek üzere barış yapmak ister, maktulün velisi, tamam ben diyeti kabul ediyorum, der. Nihâyet katil emin olur, dışarı çıkar. Bu sefer veli katili öldürür, ondan sonra da kavminin diyetini onlara geri verirdi.
İlim adamları diyet aldıktan sonra (katili) öldürenin hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bir grup ilim adamı -ki Mâlik ve Şâfiî de bunlardandır- şöyle demişlerdir: Bu ilk olarak öldüren kimse gibidir. Maktulün velisi dilerse onu öldürür, dilerse affeder, ahirette de onun için azap vardır.
Katâde, İkrime, es-Süddî ve başkaları ise şöyle demektedir: Bunun azâbı kesinlikle öldürülmesi şeklindedir. Hâkim bu durumda maktule affetmek yetkisini vermez.
Ebû Dâvûd, Cabir b. Abdullah'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Diyet aldıktan sonra öldüren kimse(nin malı) artıp çoğalmasın." Ebû Dâvûd, Diyât 5; Müsned, III, 363. el-Hasen der ki: Böyle bir kimse için azap sadece diyeti geri vermesi ve günahının karşılığının ise ahiret azabına kalması şeklindedir.
Ömer b. Abdülaziz de şöyle demektedir: Böyle birisinin durumunu belirlemek İmâma aittir. O uygun gördüğünü ona uygular.
Dârakutnî'nin Sünen'inde Ebû Şureyh el-Huzaî'nin şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim bir kan (velisi olduğu kimsenin öldürülmesi) ile ya da habl ile -ki habl topallık Habl; sözlükte azaların fesadı, yani işlemez hale gelmesi demektir. (İbnu'l-Esîr, en-Nihaye, II, 8) Hadiste bu kelime "curh ve cirâh" diye açıklandığı halde; Kurtubî'nin baskılarında bu kelime topallık demek olan "el-arec" diye geçmiştir. Tercümeyi Kurtubîdeki metne göre yapmakla birlikte, hadisin asıl rivâyetindeki açıklamanın doğru olduğu anlaşılıyor. demektir- isabet alırsa, bu kişi üç şeyden birisini seçebilir. Eğer dördüncüsünü yapmak isterse böyle bir kimseye engel olunuz. Bu kişi ya kısas ister, ya affeder veya diyet alır.
Bunlardan birisini kabul edip de sonra yine de haddini aşarsa artık içinde ebediyyen bırakılmak ve temelli çıkarılmamak üzere onun için cehennem vardır." Dârakutnî, III, 96; İbn Mâce, Diyât 3; Dârimî, Diyât 1; Müsned, IV, 31.
179
Ey olgun akıl sahipleri, kısasta sizin için bir hayat vardır. Tâ ki sakınasınız.
Âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Kısas Hayattır:
"Ey olgun akıl sahipleri, kısasta sizin için bir hayat vardır." İşte bu, az önce de geçtiği üzere oldukça beliğ ve özlü sözlerdendir. Anlamı şudur: Kiminiz kiminizi öldürmesin.
Bu açıklamayı Süfyan, es-Süddî'den o Ebû Mâlik'ten rivâyet etmiştir. Yani: Kısas uygulanıp kısas hükmü tahakkuk ettiği takdirde başkasını öldürmek isteyen kimse, kısas uygulanır korkusuyla bu işten vazgeçer. Böylelikle her ikisi birlikte hayatta kalırlar.
Araplarda birisi ötekini öldürdü mü her iki tarafın kabilesi de gayrete gelir ve Savaşırlardı. Bu ise pek çok sayıda kimsenin öldürülmesi ile sonuçlanıyordu. Yüce Allah kısası teşrî buyuranca herkes onu kabul etti ve Savaşmayı terkettiler. İşte bunda onlar için bir hayat vardır.
2- Kısası Uygulama Yetkisi:
Fetva İmâmları ittifakla şunu belirtirler: İslâm devlet yöneticisinden ayrı olarak tek başına herhangi bir kimsenin kısas hakkını uygulaması câiz değildir. İnsanların birbirlerine kısas uygulama yetkileri yoktur. Bu yetki İslâm devletinin yöneticisine veya halifenin bu iş için tayin ettiği kimseye aittir. Bundan dolayı yüce Allah, devlet yöneticisini insanların birbirlerine haksızca el uzatmalarını engellemekle görevlendirmiştir.
3- Halife Kendi Kendisine Kısas Uygular:
İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Halife, eğer raiyesinden herhangi birisine haksızlık edecek olursa kendisine kısas uygular. Çünkü o da onlardan bir kimsedir. Onun onlardan ayrı bir meziyeti, bir vasi ve bir vekil gibi onların işlerine nezaret etmekten ibarettir. Bu ise ona kısas uygulamaya engel değildir. Yüce Allah'ın hükümlerinin uygulanması hususunda yöneticiler ile kamu arasında herhangi bir fark yoktur. Çünkü yüce Allah:
"Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı" diye buyurmaktadır. Elini kesen valisinden şikâyette bulunan bir adama Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği sabittir: Eğer doğru söylüyor isen, yemin olsun ki senin için ona kısas uygulayacağım.
Nesâî'nin rivâyetine göre Ebû Said el-Hudri şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir seferinde birşeyler paylaştırıyordu. Adamın birisi onun üstüne abandı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındaki asâ ile ona vurdu, adam feryadı bastı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Gel de kısas uygula" dedi. Adam, hayır affettim ey Allah'ın Rasûlü, diye cevap verdi. Nesâî, Kasâme 22; Ebû Dâvûd, Diyât 14; Müsned III, 28.
Ebû Dâvûd et-Tayalisî, Ebû Firas'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) irad ettiği bir hutbesinde şöyle dedi: Şunu biliniz ki her kime emiri zulmederse bunu bana iletsin, ben onun için emire kısas uygulayacağım. Amr b. el-As kalkıp şöyle dedi: Ey mü’minlerin emiri, bizden herhangi bir kimse raiyesinden birisini te'dib ederse ona kısas mı uygulayacaksın? Hazret-i Ömer şu cevabı verdi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı kendisine kısas uygularken görmüşken nasıl olur da ben ona kısas uygulamayayım?
Ebû Dâvûd es-Sicistanî'nin de Ebû Firas'tan rivâyeti şöyledir: Ömer b. el-Hattâb bize irad ettiği hutbesinde şöyle dedi: Ben valilerimi bedenlerinizi dövsünler, mallarınızı alsınlar diye göndermiyorum. Her kime böyle bir uygulama yapıldı ise bunu bana iletsin, ben mazlumun lehine ona kısas uygulayayım.. Ve bu manadaki hadisi zikretti. Ebû Dâvûd, Diyat 14.
4- Takva Sahibi Olmak:
Yüce Allah'ın:
"Tâ ki sakmasınız" âyetinin anlamı daha önceden (el-Bakara, 2/21. âyette) geçmiş bulunmaktadır. Burada "sakınasınız"dan kasıt, öldürmekten korunup böylelikle kısastan kurtulabilesiniz şeklindedir. Bu ise başka hususlarda çeşitli türleriyle sakınmanın, takva sahibi olmanın bir sebebi olur. Çünkü Allah, itaate itaat ile sevap (karşılık ve ecir) verir.
Ebû'l-Cevza, Evs b. Abdullah er-Rabaî: şeklinde okumuştur. en-Nehhâs der ki: Ebû'l-Cevza'nın bu okuyuşu şâz bir okuyuştur. Başkası ise şöyle der: Bunun "kısas" gibi bir masdar olma ihtimali de vardır. Burada geçen "kasas"tan muradın Kur'ân olduğu da söylenmiştir. Yani Allah'ın kendisinde sizin için kasası anlattığı Kitabında bir hayat yani bir kurtuluş vardır, demek olur.
180
Üzerinize yazıldı ki: Sizden birine ölüm gelip çattığı zaman eğer bir hayır bırakacaksa anneye, babaya ve yakın akrabaya ma'ruf bir şekilde vasiyette bulunsun. Bu takva sahipleri üzerine bir hak olarak (yazıldı).
Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmibir başlık halinde sunacağız:
1- Vasiyet Âyeti:
"Üzerinize yazıldı ki..." Bu âyet "vasiyet âyeti" diye bilinir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu âyetin dışında vasiyet (ahkâmı) sözkonusu edilmemektedir. en-Nisa Sûresi'nde
"bir vasiyetten sonra.." (en-Nisa, 4/1, 12.) diye buyurulmakta, Maide Sûresi'nde de
"vasiyyet vaktinde..." (el-Maide, 5/106) diye buyurulmaktadır. Bakara Sûresi'ndeki bu vasiyet âyeti ise bunların en tam ve teferruatlı olandır. Bu âyet-i kerîme ferâiz (miras hukuku) ile mirasa dair hükümleri açıklayan âyetlerden önce inmiştir. Nitekim ileride buna dair açıklamalar gelecektir. Bu âyet-i kerimenin başında bir atıf vav'ı takdir edilir; yani: "Ve üzerinize (kısastan başka) şu da yazıldı ki.." demektir. Ancak (kısası emreden âyetten bu yana) söz uzadığından dolayı vav düşürülmüştür.
Bir görüşe göre yüce Allah'ın şu âyetinde de bu şekilde vav düşürülmüştür:
"Ona yalanlayan (ve) yüzçeviren bedbahttan başkası girmez." (el-Leyl, 93/15-16) Burada: "Yalanlayan"ı daha önce geçen "bedbahf'a atfeden "bir vav" vardır ki hazfedilmiştir.
Şöyle de denilmiştir: Kısasta veli olanın kısas yapma hakkına sahip olduğu sözkonusu edildikten sonra, işte kendisine kısas yapılmakta olan bu kişi -ki kısas ölüm sebeplerinden birisidir- âdeta ölüm ile burun buruna gelmiş gibidir. İşte bu zaman vasiyette bulunma zamanıdır. Buna göre âyet-i kerîme kendisinden önceki buyruklarla yakından ilişkili ve onunla bitişiktir. Bundan dolayı buradan "atıf vavı" düşmüştür.
"Yazıldı" âyetinin anlamı az önceden de geçtiği gibi, farz kılındı ve sabit kılındı, demektir.
"Ölümün gelip çatması demek" ölüme götüren sebeplerin görülmesi demektir. Sebep hazır oldu mu Araplar müsebbebi (sebebin sonucunu) kinaye yoluyla kastederler. Şair şöyle der:
"Ey bineğini hızla dürten biniciler
Esedoğullarına sor, bu sesler nedir diye
Ve de ki onlara: Özür dilemek için elinizi çabuk tutunuz.
Ve sizi temize çıkaracak
Bir söz arayınız, çünkü ben ölümüm, ölüm!"
Antere de der ki:
"Ölüm benim elimin altında itaatkârdır,
Parmak uçları(m) kılıca ulaştığında."
Cerîr de, el-Ferezdak'ı hicvederken şöyle der:
"Kendisinden söz ettiğin ölüm işte benim
Benden kaçana kurtuluş yoktur."
2- "Yazıldı" Fiilinde Te'nis (Dişil) Alametinin Bulunmayış Sebebi:
Vasiyet kelimesi müennes olduğu halde neden diye buyuruldu da diye buyurulmadı, şeklindeki bir soruya şöyle cevap verilir: Çünkü burada vasiyet ile vasiyet etmek kastedilmiştir.
Şöyle de cevap verilmiştir: Çünkü araya başka sözler de girmiştir. O bakımdan araya giren bu sözler te'nis te'sinin yerini tutar gibidir. Araplar (fiili müzekker kullanarak): Bugün kadı'nın huzuruna bir kadın geldi, derler. Sîbeveyh (müzekker fiil kullanarak): Bir kadın kalktı denildiğini nakletmektedir. Ancak bunun güzel olabilmesi araya giren uzun fasıla ile birlikte sözkonusudur.
3- Bir Hayır Bırakırsa..
Yüce Allah'ın:
"Eğer bir hayır bırakacaksa" âyeti şarttır. Bunun cevabı ile ilgili olarak Ebû'l-Hasen el-Ahfeş'in iki görüşü vardır. Birinci görüşüne göre bunun takdirî cevabı
"vasiyette bulunsun" (anlamı verilen) âyetidir. Daha sonra bu kelimenin başında yer alması gereken "fe" harfi hazfedilmiştir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Her kim hasenat işlerse Allah onların mükâfatını verir
Kötülüğe karşı kötülük (ceza) Allah katında misli mislinedir."
İkinci görüşe göre mazi fiilin cevabı kendisinden önce de gelebilir, sonra da gelebilir. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Anne-babaya ve akrabalara vasiyette bulunsun, eğer bir hayır terkedecek olursa...
Şayet "fe" harfini (vasiyyet kelimesinin başında) takdir edecek olursak o takdirde