Bakara SûresiKurtubî Tefsîri — Sayfa 24

265. Âyetin Tefsiri

Allah'ın rızasını arayarak ve nefislerinden bir sebat ile mallarını infak edenlerin hali de yüksek bir tepenin üstünde bulunan güzel bir bahçeye benzer. Ona bol bol yağmur İsabet etmiş ve meyvelerini iki kat vermiştir. Ona bol yağmur isabet etmese de bir çisinti.. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.

"Allah'ın rızasını arayarak ve nefislerinden bir sebat ile mallarını infak edenlerin hali de.." âyetinde geçen

"arayarak" ifadesi, mef'ûlün leh'tir. (Yani, onlar bu maksatla mallarını infak ederler).

"Ve nefislerinden bir sebat ile" âyeti de ona atfedilmiştir. Mekkî el-Müşkil'de şöyle demektedir: Her ikisi de mef'ûlün leh'tir. İbn Atiyye ise der ki: Bu görüş reddedilir.

"Bir sebat ile" âyetinin mef'ûlün leh olması uygun olmaz. Çünkü infak nefislerinde bir sebat için yapılmaz.

"Arayarak" âyeti ise hal konumunda masdar olarak nasbedilmiştir. Mefu'lun leh olarak mansub olması da uygun düşerdi. Ancak

"bir sebat ile" şeklindeki masdarın ona atfedilmesi açısından masdar olarak mansub olduğu doğru olandır.

Yüce Allah, sadakalarının hiçbir değeri olmayan bir topluluğun sadakalarının niteliğini sözkonusu edip mü’minleri de herhangi bir açıdan benzeri bir duruma düşmekten nehyettikten daha sonra bu âyet-i kerimede, şeriata uygun ve onun gösterdiği şekilde verildiğinden dolayı infakları artıp duran kimselerin harcamalarından söz etmektedir.

İstemek (mealde; aramak) anlamındadır.

Rıza kelimesi ise dan masdardır.

"Nefislerinden bir sebat ile" âyetinin anlamı da şudur: Onlar, sadakalarını nereye verdiklerinden yana işlerini sağlam tutarlar. Bunu Mücâhid ve el-Hasen söylemiştir. el-Hasen der ki: Onlardan birisi bir sadaka vermek istedi mi, bu konuda sebatını araştırırdı. Eğer bu işi Allah için yapacaksa yerine getirir, şayet bu yapacağı işte bir şüphe karışırsa uzak dururdu.

Bunun tasdik ve yakîn ile anlamına geldiği de söylenmiştir ki, bu açıklama da İbn Abbâs'a aittir. Yine İbn Abbâs ve Katâde şöyle derler: Bunun anlamı içlerinden ecrini umarak, bekleyerek demektir..

eş-Şa'bi, es-Süddî ve yine Katâde, İbn Zeyd, Ebû Salih ve başkaları da şöyle demektedirler: "Bir sebat ile" âyeti yakîn ile demektir. Yani onların nefislerinin özel bir basireti vardır. İşte bu basiret yüce Allah'a itaat yolunda infak üzere onlara tam bir sebat verir.

Bu üç görüş, el-Hasen ve Mücâhid'in görüşlerinden daha isabetlidir. Çünkü onların benimsedikleri anlama göre "bir sebat ile" kelimesi masdar olmayan bir kelime üzerine atfedilmiş bir masdardır. İbn Atiyye ise şöyle demektedir: Bu, ancak masdarın sözkonusu edilmesiyle birlikte daha önce geçen fiilin de açıkça zikredilmesiyle mümkün olur. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Ve Allah sizi yerden bitki gibi bitirmiştir." (Nûh, 71/17);

"Yalnız O'na yöneldikçe yönel." (el-Müzzemmil, 73/80) Bu şekilde fiil, açıklanmaksızın gelen (masdarlar) ise, o anlamı vermeyen bir masdar getirip de ondan sonra ben bunu şu manaya yorumluyorum diyerek daha önce sözü edilmeyen bir fiil ile açıklamaya kalkışmak mümkün değildir. İbn Atiyye der ki: Benim bildiğim kadarıyla Arap dilinini bu konudaki izlediği yol budur.

en-Nehhâs da der ki: Eğer durum, Mücâhid'in dediği gibi olsaydı bu kelimenin şeklinde İşini iyice sağlama aldı, fiilinden gelmesi gerekirdi. Katâde'nin "ecrini umarak" şeklindeki açıklamasına gelince; bununla ancak onların nefisleri, ecrini umarak kendilerine sebat verir şeklinde bir anlam kastedildiği takdirde uygun görülebilir. Ancak böyle bir anlam da uzak bir ihtimaldir. en-Nehaî'nin açıklaması ise güzeldir. Yani yüce Allah'a itaat uğrunda o şeyin infakı üzre nefisleri kendilerine sebat vererek bunu yaparlar. Nitekim "filan kişiye bu işte sebat verdim" sözünün anlamı şudur: Bu konudaki kararlılığını sürdürmesini tasviye ettim, görüşünü güçlendirdim, ona sebat kazandırdım. Yani onların ruhları, nefisleri bu hususta sebat göstermelerine karşılık, Allah'ın va'dine kesin olarak inanmaktadır.

Yüce Allah'ın:

"Nefislerinden bir sebat ile" âyetinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yani onlar, bu hususta kendilerine sebat verenin yüce Allah olduğunu kabul ederler, söylerler. Yani içten ve sebat ile: Onun sevabına inanırlar ve sevabını ummayan münafıktan bu bakımdan farklıdırlar.

"Yüksek bir tepenin üstünde bulunan güzel bir bahçeye benzer." Bahçe (cennet); bostan demektir. Bu ise toprağını örten ağaçların yetiştiği arazi parçası demektir. Gizlendikleri ve örtülü oldukları için cin ve cenin lâfzından alınmıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/25. âyet 3-başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Yüksek tepe (er-rabve)": Çoğunlukla kesif toprağın da bulunduğu çevresinden nisbeten yüksek yere denilir. Bu şekilde olan yerlerin bitkileri daha güzeldir. İşte özellikle er-rabve ayüksekçe tepeb bundan dolayı zikredilmiştir.

İbn Atiyye der ki: el-Hazen (Necid) bahçeleri Taberî'nin iddia ettiği gibi bu kabilden değildir. Aksine bunlar, Necid'e nisbet edilen bahçelerdir. Çünkü Necid bahçeleri Tihâme bahçelerinden iyidir. Necid'in bitkilerinin kokusu daha hoştur. Biz bunlara ebred ve erek ismini veririz. Necid'e ise hazen denilir. Tihâme'nin havası gece dışında çok az uygun ve güzel olur. O bakımdan bedevî Arap kadın: "Benim kocam Tihâme'nin gecesi gibidir" demiştir. Bk. Buhârî, Nikâh 82; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 92.

es-Süddî der ki: ": Yüksek bir tepe" demektir. Bu ise nisbeten alçak olan yer anlamına gelir. İbn Atiyye der ki: Bu tutarsız bir ibaredir. Çünkü "rabve" kelimesi, artmak anlamını veren dan alınmıştır.

Derim ki: es-Süddî'nin ifadesinin bir kıymeti yoktur. Çünkü "radıyallahü anh-be-ve" fiilinin anlamı Arapçada fazlalık ifade eder. (Nefes darlığı dolayısıyla) yüksek sesle alınan nefese denilmesi de burdan gelmektedir. Şişkinlik için de bu kökten gelen kelime kullanılır. Çokça koşmaktan veya korkmaktan dolayı şişen at hakkında da bu fiil kullanılır.

el-Ferrâ' da yüce Allah'ın:

"O da onları şiddetlice bir yakalayışla yakalayıverdi." (el-Hakka, 69/10) âyetindeki anlamı ise fazlalıklı bir yakalayış demektir. Nitekim verilenden fazlası alındığı vakit de bu kökten gelen kelimeler kullanılır aribâb. Bir kavim arasında büyüyüp yetişmeyi ifade etmek için de bu kökten gelen kelimeler kullanılır.

el-Halil der ki: Rabve: Yüksekçeve güzel bir arazi demektir. Yüce Allah özellikle içinde suyun akmadığı bir araziyi sözkonusu etmiştir. Çünkü Arap ülkelerinde bilinen budur. Onlara hissedip idrak edebildikleri şekilde misal vermiştir.

İbn Abbâs da der ki: Rabve, içinde ırmakların akmadığı yüksekçe yer demektir. Çünkü yüce Allah'ın:

"Ona bol bol yağmur isabet etmiş.." diye buyurması orada akan su olmadığını göstermektedir. Yüce Allah burada içinde akar su bulunan türü kastetmemiştir. Çünkü yüce Allah akarsuyu bulunan, rahat ve yüksekçe bir yerden (el-Mu'minun, 23/50)de söz etmektedir. Arapçada bilinen şu ki rabve, ister akarsuyu olsun ister olmasın çevresindeki arazilerden yüksekçe olan yer demektir.

Bu kelimenin beş türlü okunuşu vardır. "Radıyallahü anh" harfi ötreli olarak "rubve" şeklinde. İbn Kesîr, Hamza, el-Kisaî, Nafi' ve Ebû Amr böyle okumuştur. "Radıyallahü anh" üstün olarak "rabve" şeklinde. Âsım, İbn Âmir ve el-Hasen böyle okumuştur. "Radıyallahü anh" harfi esreli olarak "Ribve" şeklinde. İbn Abbâs ve Ebû İshak es-Sebiî böyle okumuştur. Feth ile a "re" harfi üstün "be" harfinden sonra "elif" b ile: "Rabâve" şeklinde. Ebû Ca'fer ve Ebû Abdurrahman da böyle okumuştur. Şair der ki:

"Yüksekçe yerdeki bir bahçede;

Beki' el-Ğarkad'e kadar hurmalıklar arasında beni kim konuk eder?"

Bir de "radıyallahü anh" harfi esreli olarak "ribâve" şeklinde. el-Eşheb el-Akilî de böyle okumuştur. el-Ferrâ' der ki: Rabâve ve ribâve de denilir. Hepsi de er-râbiye'den gelmekte olup bunların fiilleri de şeklindedir.

"Ona" yani yüksekçe tepeye

"bol bol yağmur" şiddetlice yağmur

"isabet etmiş.." Şair der ki:

"el-Hazn (sert), otu bol, yeşil ve kendisine çokça yağmur isabet etmiş

Hiçbir arazi(nin kokusu onun kokusu gibi hoş) değildir."

Parantez içindeki ifadeler, şairin daha sonraki sözlerinde yer almakta olup nefy için kullanılan "mâ" edatının haberidir. (Taberî, III, 71, not: 1)

"... isabet etmiş de meyvelerini" yenecek meyvelerini "iki kat vermiştir." Yüce Allah'ın:

"Rabbinin izniyle her zaman yemişini (meyvelerini) verir" (İbrahim, 14/25) âyeti bu kabildendir. Herşeyin yenilenine "ukül" denilir. Bir lokmaya da "ukle" denilir. Hadîs-i şerîfte de bu kelime kullanılmıştır: "Eğer yiyecek pek az ve azıcık olursa o yiyecekten eline adilencinin elineb bir lokma veya iki lokmacık (ukle, ukleteyn) koysun." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Eymân 42; Ebû Dâvûd, Et'ime 50

Meyvelerin bahçeye izafe edilmesi özellik (ihtisas) ifade eder. Atın eğer takımı, evin kapısı gibi. Yoksa meyve, bahçenin yediği şeylerden değildir.

Nafi', İbn Kesîr ve Ebû Amr, hemzeyi ötreli, ukef" harfini de sakin olarak şeklinde okumuşlardır. Müennese yapılan bütün izafetleri de böyle okumuşlardır. Ancak Ebû Amr, müzekkere yapılan gibi izafetlerde veya

"Ekşi yemişli" (Sebe', 34/16) gibi herhangi bir şeye izafe edilmeyen kelimelerde onlara muhalefet ederek Ebû Amr bunları sakîl akâf harfi de sakin değil de ötrelib okumuş, kendileri ise hafif (kâf harfi sakin) okumuşlardır. Âsım, İbn Amr, Hamza ve el-Kisaî ise sözünü ettiğimiz bütün bu hallerde sakîl okurlar. Bu her iki kullanım da aynı anlama gelir.

"İki kat vermiştir." Yani kendisi gibi iki kat arazinin verdiği kadarını verir. Kimi ilim adamı ise şöyle der: Yani bir yılda iki defa ürün vermiştir. Birinci görüşün sahipleri ise daha çoktur. Yani, başka arazilerden iki yıl içerisinde alınan ekini kendisi bir defada vermiştir demektir.

"Ona bol yağmur isabet etmese de bir çisinti." Bu âyetle yüce Allah, tümsekçe olan böyle bir yerin övgüsünü te'kid etmektedir. Eğer bu yere bol bir yağmur isabet etmese dahi bir çisinti onun için yeterlidir. İki kat mahsul alınması için çisinti, bol yağmurun yerini tutar. Buna sebep ise o arazinin güzel ve kaliteli olmasıdır. el-Müberred ve başkaları der ki: Bu ifadenin takdiri; ona çisinti dahi yeter, şeklindedir. ez-Zeccâc der ki: Ona isabet eden ise çisintidir, takdirindedir.

Çisinti (et-tall): İnce, hafif damlalı, cılız yağmurdur. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır. Dilde meşhur olan açıklama da budur. Aralarında Mücâhid'in de bulunduğu bir topluluk ise: Tali: Çiğ demektir, derler. İbn Atiyye ise: Bu ifade mecaz ve teşbihtir, demektedir. en-Nehhâs der ki: Dilciler (bol yağmur demek olan vâbil ile çisinti anlamına gelen tali ile ilgili olarak çekim şekillerinin): şeklinde olduğunu nakletmektedirler.

es-Sıhah'da. şöyle denilmektedir: et-Tall, en güçsüz yağmur demektir. Çoğulu talâl gelir. : Yere çiğ düştü ve: Oraya çiğ düştü; da çiğ düşen yer hakkında kullanılmıştır.

el-Maverdî de der ki: Çisinti ekini, yağmur ekininden daha güçsüz, verimi daha azdır. Ancak az olsa dahi sık ve faydalıdır.

Bazıları da şöyle demiştir: Âyet-i kerimede takdim ve te'hir sözkonusudur. Anlamı da şudur: Kendisine sağnak bir yağmur isabet eden yüksekçe bir yerdeki bahçeye benzer. Eğer buraya yüksekçe bir yağmur isabet etmese dahi bir çisinti (isabet eder) de mahsulünü iki kat verir. Yani bahçenin yaprakları yeşerir ve meyvesini iki kat verir, demek olur.

Derim ki: Birinci te'vil daha isabetlidir. Takdim ve te'hirin varlığını kabule ihtiyaç yoktur. Şanı yüce Allah burada bu ihlâslı kimselerin nafakalarını büyütüp geliştirmesini bir benzetme ile anlatmaktadır. Allah bunların sadakalarını tıpkı bir tayın ve bir deve yavrusunun beslenip büyütülmesi gibi büyütür. Bu ihlaslıların infaklarını nitelikleri belirtilen, yüksekçe yerdeki bahçenin bitkilerinin büyüyüp gelişmesine benzetmektedir. Ve bu örnek, üzerinden toprağı açılıp giden ve dümdüz bir kaya parçası halini alan o yerden farklıdır.

Müslim ve başkaları, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan rivâyet ettiklerine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Bir kimse helal bir kazançtan bir tek hurma sadaka olarak verirse, mutlaka Allah onu sağ eliyle alır ve sizden herhangi bir kimsenin tayını yahut da deve yavrusunu büyütüp beslemesi gibi büyütür, tâ ki bir dağ gibi veya ondan daha büyük miktara ulaşıncaya kadar." Bunu Muvatta’''da da (Mâlik) rivâyet etmiştir. Müslim, Zekât 63, 64; Tirmizî, Zekât 28; Nesâî, Zekât 48; İbn Mâce, Zekât 28; Dârimi, Zekât 35; Muvatta’', Sadaka 1; Müsned, III, 331, 381-382, 418, 419, 431, 471, 538, 541, VI, 251. Kısmen: Buhârî, Zekât 8, Tevhîd 23.

Yüce Allah'ın:

"Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir" âyeti hem bir va'ddır, hem bir tehdittir. ez-Zührî ise "ye" ile: "Yaptıklarını" şeklinde okumuştur. Bu okuyuş ile bütün insanlar yahut da yalnızca infak edenler kastedilir gibidir. O vakit bu katıksız bir vaad olur.

266. Âyetin Tefsiri

Sizden herhangi biriniz ister mi ki hurma ve üzüm ağaçlarından bir bahçesi olsun, altından ırmaklar aksın, orada her çeşit meyveleri bulunsun ve kendisine ihtiyarlık gelip çatsın. Güçsüz, küçük çocukları olsun. Derken ona içinde ateş olan bir bora isabet etsin ve yanıversin. İşte Allah, size düşünürsünüz diye âyetlerini böylece apaçık bildirir.

Yüce Allah'ın:

"Sizden herhangi biriniz ister mi ki hurma ve üzüm ağaçlarından bir bahçesi olsun.." âyeti ile ilgili olarak Taberî es-Süddî'den şunu nakletmektedir: Bu âyet-i kerimede riya ile yapılan infaka dair bir başka misal verilmektedir. Taberî bu görüşü tercih etmektedir.

Derim ki: Yine İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bu, yüce Allah'ın en çok ihtiyaç duyacakları bir zaman olan Kıyâmet gününde riyakârların amellerini boşa çıkarmasına dair verdiği bir misaldir. Onların durumu şuna benzer: Bir adamın bir bahçesi vardır. Ona fayda sağlayamayacak çocukları da vardır. Yaşı ilerlediği bir sırada bu bahçeye, içinde ateş bulunan bir kasırga gelip isabet etmiştir. O bakımdan bu bahçe yanıp tutuşmuş, o da bu bahçeye en çok muhtaç olduğu bir zamanda bunu elinden kaybetmiş olur.

İbn Zeyd'den, yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler, sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın..." (el-Bakara, 2/264) âyetini okuduktan sonra şöyle dediği nakledilmektedir: Daha sonra yüce Allah buna dair bir misal vererek:

"Sizden herhangi biriniz ister mi ki..." diye buyurmuştur.

İbn Atiyye der ki: Bu ise Taberî'nin tercih ettiği görüşten daha açıktır. Bu âyet-i kerîme riyakârca yapılan infaka dair verilmiş bir başka misal değildir. İşte ifadelerin akışının gerektirdiği de budur. Bu akışın dışında anlam bakımından konuya bakarsak, güzel bir iş yaptığını zannederek herhangi bir amelde bulunmuş her bir münafık veya kâfirin durumu buna benzemektedir. Bu kişi bu ameline ihtiyaç duyacağı zaman gelince; onun hiçbir şey olmadığını görür.

Derim ki: İbn Abbâs'tan bunun ileride de geleceği üzere münafık veya kâfir olsun, Allah'tan başkası için herhangi bir amelde bulunan bir kimseye verilmiş misal olduğu rivâyet edilmiştir. Şu kadar var ki Buhârî'de ondan sabit olan rivâyet buna muhaliftir. Buhârî, Ubeyd b. Umeyr'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) bir gün, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabına sordu: Size göre şu: "Sizden herhangi biriniz ister mi ki, hurma ve üzüm ağaçlarından bir bahçesi olsun..." âyeti kim hakkında nazil olmuştur? Onlar: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dediler. Hazret-i Ömer kızdı ve dedi ki: Biliyoruz veya bilmiyoruz, deyiniz. İbn Abbâs dedi ki: Ey mü’minlerin emiri, bu konuda benim bir kanaatim var. Hazret-i Ömer: Söyle kardeşimin oğlu, kendini küçük görme! İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme bir amele örnek vermistir. Hazret-i Ömer: Hangi amele? diye sorunca İbn Abbâs dedi ki: Allah'a itaat üzere amel eden zengin bir kimsenin ameline. Bu kimseye daha sonra yüce Allah şeytanı gönderir (musallat olur) o da (önceki) amelini yakıncaya kadar masiyet işler. Buhârî, Tefsir 2. sûre 47. Ancak İbn Abbâs ile Hazret-i Ömer arasındaki konuşma şu şekildedir:

- "Bu âyet-i kerîme bir amele örnek vermiştir." Hazret-i Ömer:

- "Hangi amele?" İbn Abbâs:

- "Bir amele..." Hazret-i Ömer:

- "Allah'a itaat eden zengin bir kimsenin ameline..." diye başlayan cevabı verir.

Bir diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: Nihayet ömrü tükenip eceli yaklaşınca onun bu amelleri bedbahtça amellerden birisi ile sona erer. Hazret-i Ömer bu açıklamayı beğenir.

İbn Ebi Müleyke'nin rivâyetine göre ise Hazret-i Ömer bu âyet-i kerimeyi tilavet etmiş ve şöyle demiştir: Bu, salih amel işleyen insana verilmiş bir misaldir. Bu insan nihayet ona (salih amele) en çok ihtiyaç duyduğu ömrünün sonuna yaklaşınca kötü amel işler. Bk. İbn Hacer, Fethu'l-Bâri

İbn Atiyye der ki: Bu, âyet-i kerimeyi lâfızlarının kapsamına giren her bir anlamı kapsayan bir görüştür. Mücâhid, Katâde, er-Rabi' ve başkaları da buna yakın görüş belirtmişlerdir.

Burada özellikle hurma ve üzüm ağaçlarının sözkonusu edilmesi, bu ağaçların diğer ağaçlara üstün ve onlardan değerli olmalarından dolayıdır, el-Hasen ise çoğul olarak: "Cennetler: Bahçeler" diye okumuştur.

"Altından ırmaklar aksın" buna benzer âyetlere dair açıklamalar önceden geçmiştir.

"Orada her türden meyveleri bulursun." Yani ne kadar çeşit meyve varsa mutlaka orada yetişmiş olsun, demektir.

"Kendisine yaşlılık gelip..." âyeti mazinin müstakbel fiil olan

"... bahçesi olsun" anlamındaki fiiline, bir görüşe göre de

"ister" fiiline atfedilmiştir. Takdirin: Ve kendisine yaşlılık isabet etmiş bulunsun, şeklindedir. Bunun manaya yorumlanacağı da söylenmiştir. Çünkü mana, sizden herhangi biriniz ister mi ki bir bahçesi olsun... şeklindedir. Buradaki "vav" harfinin hal için olduğu da söylenmiştir. Aynı şekilde (onun) çocukları.." âyetindeki "vav" da böyledir.

"Derken ona içinde ateş olan bir bora isabet etsin ve yanıversin." el-Hasen der ki:

"İçinde ateş olan bir bora" oldukça soğuk bir rüzgar demektir. ez-Zeccâc der ki: Sözlükte bora (i'sâr): Yerden göğe doğru direk gibi esen şiddetli rüzgardır. Zevbea (fırtına) denilen rüzgar budur. el-Cevherî der ki: Zevbea, cin başkanlarından bir başkandır. İşte bundan dolayı i'sar'a zevbea ismi verilmiştir. Umm Zevbe'a tabiri de kullanılmaktadır ki bu da tozu kaldıran ve âdeta bir direkmiş gibi göğe doğru yükselen bir rüzgardır. İ'sar'ın şimşeği ve gürültüsü bulunan bir bulutu kaldıran rüzgar olduğu da söylenmiştir.

el-Mehdevî der ki: Buna i'sâr deniliş sebebi, tutulup sıkıldığı zaman elbise gibi sarılmasıdır. (İ'sâr sıkmak anlamına da gelir). İbn Atiyye der ki: Bu zayıf bir görüştür.

Derim ki: Aksine sahihtir. Çünkü görülen ve hissedilen bu şekildedir. Gerçekten bu rüzgar birbirine sarılmış bir şekilde bir direk halinde yukarı doğru yükselir.

Şöyle de denilmiştir: Rüzgara i'sâr deniliş sebebi bulutlan sıkmasından dolayıdır. Bulutlar da sıkıcı (mu'sirât) diye bilinirler. Yük taşıdığından ve bu açıdan hamile kalmaya maruz kadın (mu'sir)a benzediğinden dolayı ya da bulutlarla sıkıldığından sıkıştırıldığından dolayı bu ismi almıştır. İbn Sîde'nin de naklettiğine göre, mu'sirât'ı bazıları bulutlar değil de rüzgarlar diye tefsir etmişlerdir. İbn Zeyd der ki: İ'sâr fırtınalı bir rüzgar ve oldukça şiddetli bir semûm (sıcak bir rüzgar)dır. es-Süddî de böyle demiştir: İ'sâr, rüzgardır ve semûm ateşidir. (Derinin gözeneklerinden içeriye doğru sıcağı işleyen ateş).

İbn Abbâs der ki: Bu, sıcak ve şiddetli bir rüzgardır. İbn Atiyye der ki: Bu tip rüzgar aşırı sıcak ve aşırı soğuk zamanlarda görülür. Bütün bunlar ise cehennemin hararetinin yükselmesinden ve nefesinden dolayıdır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın âyeti de bunu ifade etmektedir: "Sıcak arttığı vakit namazı serin vakte bırakın. Çünkü sıcağın aşırı artması cehennem sıcağının yükselmesindendir." Buhârî, Mevâkît 9, 10, Bed'u'l-Halk 10; Ebû Dâvûd, Salât 4; Tirmizî, Salât 5; Nesâî, Mevâkit 5; İbn Mâce, Salât 4; Dârimi, Salât 14; Muvatta’', Vukût 27-29; Müsned, II, 229, 238, 256; III, 52, 53, 59; IV, 155, 162, 176, 368. Bir diğer Hadîs-i şerîfte de: "Cehennem Rabbine.. şikâyette bulundu.." Buhârî, Mevâkit 9, Bed'u’l-Halk 10; Tirmizî, Sıfatu Cehennem 9; İbn Mâce, Zühd 38; Muvatta’', Vukût 27-28; Müsned, II, 238, 277, 462, 503. diye buyurulmaktadır.

İbn Abbâs'tan ve başkasından da şöyle rivâyet edilmektedir: Bu âyet, yüce Allah'ın kâfir ve münafıklara vermiş olduğu bir misaldir. Onların misali, ağaçlar dikip bahçe yapan kişinin durumuna benzer. Bu bahçede pek çok meyveler vardır. Gücü yetmeyen çocukları -küçük yaşta kız ve erkek çocukları kastediyor- varken yaşlanıp ihtiyarlamıştır. Onun da çocuklarının da geçimi bu bahçeden sağlanıyordu. Allah onun bahçesine içinde ateş bulunan şiddetli bir rüzgar gönderdi ve bu bahçeyi yaktı. İkinci bir defa ağaçları dikmek için gücü kalmamış, çocuklarından da bir hayır gelmiyor ki babalarına bir faydaları dokunsun. İşte kâfir ve münafıkın durumu da böyledir. Kıyâmet gününde Allah'ın huzuruna geldiği takdirde, onun ikinci bir dönüşü olmayacaktır. İkinci bir defa dünyaya geri gönderilmeyecektir. Tıpkı bu ihtiyarın ikinci bir defa bahçesini ekme gücüne sahip olmadığı gibi. Ve tıpkı ihtiyarlığı sırasında ve çocukları da güçsüz iken fakir düşen ve kendisini ihtiyaçtan kurtarabilecek hiçbir şeyi bulunmayan kimse gibi.

"İşte Allah size düşünürsünüz diye âyetlerini böylece apaçık bildirir." Yüce Allah şunu murad etmektedir: Tâ ki Benim azametime, rubûbiyetime dönesiniz, Benden başka veliler edinmeyesiniz. Yine İbn Abbâs der ki: Dünyanın zevali, faniliği, diğer taraftan ahiretin gelişi ve ebediliği hakkında düşünesiniz diye...

267. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler! Kazandıklarınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardığımız şeylerden infak edin. Göz yummaksızın alıcısı olamayacağınız adi şeyleri vermeye yeltenmeyin. Bilin ki Allah Ganîdir, Hamîddir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1- Îman ve İnfak:

Yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler... infak edin" âyeti bütün Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine bir hitaptır. Burada sözü geçen

"infak" ile neyin kastedildiği hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Ali b. Ebî Tâlib, Abide es-Selmanî ve İbn Sîrin der ki: Burada infaktan kasıt farz olan zekâttır. İnsanlara bu zekâtta iyi olan yerine kötü ve bayağı olanın infak edilmesi yasak kılınmaktadır.

İbn Atiyye der ki: el-Berâ b. Âzib, el-Hasen ve Katâde'nin sözlerinden açıkça anlaşıldığına göre bu âyet-i kerîme, tatavvu infak hakkındadır. Muhammed ümmeti, ancak seçkin ve kaliteli olanı nafile olarak infak etmeye teşvik edilmektedir.

Âyet-i kerîme -esasen- her iki şekli de kapsamına almaktadır. Fakat bunun zekât hakkında olduğunu kabul edenler, zekâtın emrolunmuş olduğunu, emrin de vücub ifade ettiğini, diğer taraftan adi ve bayağı olanı vermenin yasaklandığını ileri sürerler. Bu ise farz olan zekâta hastır. Nafile olana gelince; kişi az olanı vererek tatavvu'da bulunabileceği gibi; kıymet itibariyle düşük olanı da tatavvu olarak verebilir. Ve elbette ki bir dirhem bir hurma tanesinden daha hayırlıdır.

Bunun mendupluk ifade ettiğini kabul edenler ise, "yap" lâfzının farz olanı ifade edebildiği kadar mendup bir hüküm de ifade edebildiğini söylerler. Adi ve bayağı olanın verilmesi farzda yasak kılındığı gibi nafilede de yasaklanmıştır. Ve Allah için hayırlı olanı seçmek en uygun olan iştir.

el-Berâ'nın rivâyet ettiğine göre adamın birisi (giden gelen yesin diye) kuru, etsiz ve adi bir hurma salkımı asmıştı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu görünce: "Bunun astığı ne kadar da kötüdür!" deyince bu âyet-i kerîme nazil oldu. Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiştir. İleride tamamıyla gelecektir. Tirmizî, Tefsir 2. sûre 35

Bu görüşe göre âyetteki emir mendupluk ifade eder. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti, kaliteli ve seçkin olandan başkasını tatavvu olarak infak etmemeye teşvik edilmişlerdir. Tefsir âlimlerinin çoğunluğu "kazandıklarınızın en güzellerinden" âyetinin, en kaliteli ve seçkinlerinden anlamına geldiğini söylemişlerdir. İbn Zeyd ise "kazandığınızın" helalinden demiştir.

2- Kazanç Yolları ve Şekilleri:

Kazanç bazen bedenen çalışmakla elde edilir. Bu icare ismini alır. Bunun hükmü ileride gelecektir. Yahut karşılıklı ticarî bir sözleşme ile gerçekleşir. Buna da bey' yani alışveriş denilir. İleride de buna dair açıklamalar gelecektir. Miras da bunun kapsamına girer. Çünkü onu vaktiyle mirasçıdan başkası kazanmıştır. Sehl b. Abdullah dedi ki: İbnu'l-Mübarek'e kazanmak, kazancı ile de akrabalık bağını gözetmeyi, cihad etmeyi, hayır işler yapmayı niyet eden ve bu maksatla kazanmanın afetlerine dalan kimsenin durumu hakkında soru sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: Eğer bu kişi, kendisini insanlara muhtaç etmeyecek miktarda ve hayatta kalmasını sağlayacak kadar bir şeylere sahipse böyle bir işi terketmek daha faziletlidir. Çünkü bir kimse helal kazanç elde etmek isteyip yine helal yoldan infak ederse ona bu isteğinden, kazancından ve infakından sorulur. Bunu terketmek ise zühddür. Çünkü zühd, helali terketmekle olur.

3- Baba Oğlunun Kazancından Yiyebilir mi?

İbn Huveyzimendâd der ki: İşte bu âyet-i kerîme sebebiyle babanın oğlunun kazancından yemesi caizdir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: "Çocuklarınız güzel kazançlarınızdandır. O bakımdan çocuklarınızın mallarından afiyetle yeyiniz." Ebû Dâvûd, Buyû' 77; Tirmizî, Ahkâm 22; Nesâî, Buyû’ 1; İbn Mâce, Ticârât 1; Dârimî, Buyû' 6; Müsned, II, 179, VI, 31, 42, 127, 162, 173, 193, 202, 220.

4- Yerden Çıkan Bitki ve Madenlerden înfak ve Zekât:

Yüce Allah'ın:

"Ve sizin için yerden çıkardığımız şeylerden" bitki, maden ve rikazlardan (infak edin), demektir. İşte bu âyet-i kerîme bu üç hususu da ihtiva etmektedir.

Yerden biten mahsuller ile ilgili olarak Dârakutnî Hazret-i Âişe'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen sünnet şöylece cereyan etmiştir: "Beş veskden daha aşağısında zekât yoktur." Buhârî, Zekât 32, 56; Müslim, Zekât 1, 6; Ebû Dâvûd, Zekât 2; Tirmizî, Zekât 7; Nesâi Zekât 5; İbn Mâce, Zekât 6; Dârimî, Zekât 11; Muvatta’', Zekât 1, 2; Dârakutnî, II, 129.

Bir vesk altmış sa'dır. Buna göre buğday, arpa, hurma ve kuru üzümden üçyüz sa' eder. Yerde yetişen yeşilliklerden (sebzelerden) ise zekât olmaz. Bazdan yüce Allah'ın:

"Ve sizin için yerden çıkardığımız şeylerden" âyetini Ebû Hanîfe lehine delil göstermişlerdir. Ancak bu âyet yerden çıkan az ve çok her miktarda ve sair sınıflar hakkında genel bir ifadedir. Bunların görüşüne göre de emir zahiren vücup ifade eder. İleride buna dair yeterli açıklamalar En'am Sûresi'nde (6/114. âyet 5. başlıkta) gelecektir.

Maden ile ilgili olarak hadis İmâmları Ebû Hüreyre'den şunu rivâyet etmektedirler: "Hayvanın yarası hederdir. Kuyu hederdir. Maden hederdir. Rikâzda da beşte bir vardır." Buhârî, Zekât 66, Mûsakaat 3; Müslim, Hudûd 45, 46; Ebû Dâvûd, Diyât 27; Tirmizî, Ahkâm 37; Muvatta’', Ukûl 12...

İlim adamlarımız der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Rikâzda da beşte bir vardır" diye buyurması madenlere dair hükmün rikâza dair hükümden farklı olduğunun delilidir. Çünkü Hazret-i Peygamber madenler ile rikâzın hüküm farklılığını arada "vav" harfini (ve bağlacını) zikrederek göstermiştir. Eğer ikisinin hükmü aynı olsaydı, "maden de hederdir ve onda beşte bir vardır" demesi gerekirdi. Fakat: "Rikâzda beşte bir vardır" dediğine göre rikâzın hükmünün; ondan alınacak miktar bakımından madenin hükmünden farklı olduğu anlaşılır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Rikâzın sözlükteki asıl anlamı, yeryüzünde karar kılan, saklı bulunan altın, gümüş ve mücevherat kabilinden şeylerdir. Sair fukahaya göre de böyledir. Çünkü onlar, çalışma, çabalama ve yorulma ile elde edilmeyip yerde saklı bulunan maden arasında bulunan altın ve gümüşten beşte bir alınacağını söylerler. Çünkü bu bir rikâzdır. İmâm Mâlik'ten ise maden arasında bu şekilde bulunan altın ve gümüşün hükmü hakkında rikâz arasında bulunan madenden çıkartılan ve çalışıp çabalamayı gerektiren şeyin hükmü ile aynısı olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir. Birinci husus, mezhebinden anlaşılan hükümdür. Fukahanın Cumhûrunun fetvası da bu şekildedir.

Ebû Sâid el-Makburî'nin oğlu Abdullah babasından, o dedesinden o da Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a rikâz hakkında soru soruldu, o da şöyle buyurdu: "Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gün, yeryüzünde yaratmış olduğu altındır." Zeylaî, Nasbu'r-Rûye, II, 380. Burada rivâyeti nakleden Abdullah b. Said'in hadisi metruktür. Bunu İbn Ebî Hatim zikretmektedir. Bir diğer yoldan Ebû Hüreyre'den rivâyet edilmiş ise de bu da sahih değildir. Bu rivâyeti de Dârakutnî zikretmektedir.

Cahiliyye dönemi insanlarının mallarını gömmeleri, bir grup ilim adamına göre aynı şekilde rikâzdır. Bunların Âdi mallardan (Âd kavmine mensup) olup İslâmdan önce gömülmüş olması halinde bu hususta görüş ayrılıkları yoktur. Şayet üzerinde îslâm sikkesi varsa onlara göre bunun hükmü lukata (buluntu mal ve eşya) hükmü ile aynıdır.

5- Rikâz Bulmanın Hükmü:

Rikâz bulmanın hükmü hakkında (fukahânın) farklı görüşleri vardır. Mâlik der ki: Arapların topraklarında yahut müslümanların Savaşsız olarak ele geçirdikleri boş ve düzlük arazilerde bulunan ve cahiliye dönemine ait defineler, bulana aittir ve bunda beşte bir vardır. İslâm topraklarında bulunan ise lukata gibidir. Yine Mâlik der ki: Savaşla alınan topraklarda bu kabilden bulunanlar, bulana değil de o araziyi fetheden müslüman cemaate aittir. Bu kabilden sulh topraklarında bulunanlar ise; sair insanlar arasından o bölge halkına aittir. O yurdun halkından olması dışında; bulana da birşey verilmez. Eğer o bölge halkından olursa bulduğu define hepsinin arasından yalnız ona ait olur. Hayır, sulh kapsamına girenlerin tümüne aittir, de denilmiştir.

İsmail der ki: Rikâz hakkında ganimetin hükmü ne ise o verilir. Çünkü rikâz müslüman tarafından bulunmuş kâfire ait bir maldır. Bu bakımdan bu rikâz da kâfir ile çarpışıp onun malını alan kimsenin elindeki mal değerinde kabul edilmiştir. O bakımdan onu bulan müslüman beşte dördünü hak eder.

İbnu'l-Kasım ise der ki: Mâlik; mallar, mücevherat, demir, kurşun ve buna benzer rikâz olarak bulunan şeyler hakkında şöyle derdi: Böylesinde beşte bir vardır. Daha sonra bu görüşünden vazgeçerek şöyle dedi: Bunda birşey vermek gerektiği görüşünde değilim. Sonra da ondan son ayrıldığımız vakit; bunda beşte bir vardır, dedi. Sahih olan görüş de budur. Çünkü hadisin genel ifadesi bunu gerektirir, fukahânın Cumhûru da bu görüştedir.

Ebû Hanîfe ve Muhammed bir evde bulunan rikâz hakkında şöyle derler: Bu rikâz, bulana değil de ev sahibine aittir. Ve bunda beşte bir vardır. Ebû Yûsuf bu görüşe muhalefet edip şöyle der: Bu rikâz ev sahibine değil de bulana aittir. Aynı zamanda bu es-Sevrî'nin de görüşüdür. Şayet bu sahipsiz bir arazide bulunacak olursa hepsinin görüşüne göre bulana ait olup onda beşte bir vardır. Onlara göre sulh arazisi (barışla İslâm topraklarına katılan arazi) ile kılıçla ele geçirilen arazi arasında bir fark yoktur. Yine onlar Arap toprakları ile sair topraklar arasında fark görmezler. Yine onlara göre rikâzı bulan kişi eğer muhtaç bir kimse ise, beşte birini kendisi için alıkoyabilir, yoksullara da dağıtabilir.

Medine ehli ile Mâlik'in arkadaşları arasından, bunların hiç biririsi arasında fark gözetmeyen ve şöyle diyenler de vardır: Rikâz ister silah yoluyla alınan bir arazide bulunsun ister barış yoluyla, ister Arap topraklarında ister dar-ı harpte bulunmuş olsun, eğer belli bir kimsenin mülkü değil ve herhangi bir kimse onun kendisine ait olduğunu iddia etmeyecek olursa, o mal bulana aittir ve o bulunan rikâzda hadisin zahirinin gereğine uygun olarak beşte bir vardır. Bu aynı zamanda el-Leys'in, Abdullah b. Nâfi, Şâfiî ve ilim ehlinin çoğunluğunun görüşüdür.

6- Bulunan Madenler ve Bu Madenlerden Çıkartılanların Hükmü:

Bulunan madenler ile bu madenlerden çıkanlar hakkında görüş ayrılığı vardır. Mâlik ve arkadaşları der ki: Madenlerden çıkan altın yirmi miskale, gümüş de elli gümüş okkaya ulaşmadıkça bir şey düşmez. Altın ve gümüş bu miktara ulaştıkları takdirde her ikisinden de zekât vermek vacip olur. Bundan fazla olduğu takdirde madenden verim alındığı sürece ona göre hesabı yapılır. Şayet maden tükenir, sonra da bir başka yerden çıkartılırsa, zekât orada başlar.

Onlara (fukahâya) göre rikâz, ekin gibidir. Zekât anında ondan alınır ve ayrıca üzerinden bir sene geçmesi beklenmez. Suhnûn birçok madeni bulunan bir adam hakkında der ki: Bu kimse birisinde bulunanı diğerine katıp ilave etmez. O her bir madenden ikiyüz dirhem veya yirmi dinar miktarı zekâtını öder.

Muhammed b. Mesleme dedi ki: Bunları birbirine katıp ilave eder ve ekinde olduğu gibi hepsi için zekât öder.

Ebû Hanîfe ve arkadaşları da der ki: Maden de rikâz gibidir. Beşte birinin çıkartılmasından sonra madende bulunan altın yahut gümüş bunların her birisi ayrı ayrı nazar-ı itibara alınır. Eline geçirdiği zekât düşen bir miktarı, eğer üzerinden bir sene geçtiği halde yanında nisab olarak kalmaya devam ediyor ise, senenin bitiminde zekâtını öder. Bu onun yanında zekâtı verilmesi gereken altın veya gümüşün olmaması halinde böyledir. Eğer onun yanında bunlardan zekât verilmesi gereken birşeyler varsa rikâzdan bu aldığını onlara katar ve böylece onun da zekâtını öder.

Bu şekilde onlara göre sağlanan her türlü gelir, sene sonunda kendi cinsinden olan nisaba eklenir ve asıl malın üzerinde sene geçmesiyle birlikte asonradan katılanların da dahil olmak üzereb zekâtı ödenir. Aynı zamanda bu es-Sevrî'nin de görüşüdür.

el-Müzenî, Şâfiî'den naklen şöyle der: Benim hakkında görüş belirtemediğim husus ise madenlerden çıkartılanlardır. el-Müzenî der ki: Şâfiî'nin benimsediği usule göre evlâ olan, madenlerden çıkartılanların çıkartıldığından sonra bir sene geçmesiyle birlikte zekâtı ödenecek bir gelir olarak görülmesidir.

el-Leys b. Sa'd da dedi ki: Madenlerden çıkartılan altın ve gümüş, elde edilen bir kâr gibidir. Onun elde edilmesinden itibaren yeni bir sene başı kabul edilir. Bu el-Müzenî'nin, mezhebinden çıkardığı neticeye göre Şâfiî'nin de görüşüdür.

Dâvûd ve arkadaşları da sahih bir mülkiyet ile elinde tutan bir malikin yanında bu malların üzerinden bir sene geçmesi şartıyla aynı görüştedirler. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir mal elde ederse üzerinden bir sene geçmedikçe onda zekât yoktur." Bu hadisi Tirmizî ve Dârakutnî rivâyet etmiştir. Tirmizî, Zekât 10; Dârakutnî, II, 92

Bunlar aynı şekilde Abdurrahman b. el-Um'un, Ebû Said el-Hudrî'den yaptığı böyle rivâyeti de delil gösterirler: Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), müellefe-i kulub'den bir topluluğa henüz arıtılmamış bir altın parçası vermişti. Bu altın parçasını Ali (radıyallahü anh) Hazret-i Peygamber'e Yemen'den göndermişti. Buhârî, Enbiyâ 6, Tevhîd, 23; Müslim, Zekât 143; Ebû Dâvûd, Sünne 28; Nesâî, Zekât 79, Tahrimu'd-Dem 26; Müsned, III, 68.

Şâfiî der ki: Müellefe-i kulübün hakları zekâttadır. Böylelikle madenlerde yapılacak uygulamanın zekât uygulaması olduğu açığa çıkmaktadır.

Mâlik'in delili Rabia b. Ebi Abdirrahman'dan gelen Hadîs-i şerîftir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Bilal b. el-Haris'e el-Fur' tarafında bulunan el-Kabeliye madenlerini ikta olarak vermişti. O madenlerden bugüne kadar zekâttan başka birşey alınmamaktadır. Ebû Dâvûd, Harâc 36; Muvatta’', Zekât 8.

el-Fur': Mekke'den Medine'ye giderken yol üzerinde bulunan, Medine'ye bağlı büyükçe bir kasabanın adıdır. el-Kabellyye: Medine'de el-Fur' yakınlarında bir yer.

Ancak bu, senedi munkatı' bir hadistir. Hadis ehli bunun gibi bir hadisi delil göstermezler. Fakat onlarca Medine'de yapılan uygulama ve amel böyledir. Ayrıca bunu ed-Derâverdî, Rabia'dan o Haris b. Bilal el-Müzenî'den o da babasından yoluyla rivâyet etmiştir. Bunu da el-Bezzâr zikreder. Diğer taraftan Kesir b. Abdullah b. Amr b. Avf babasından, o dedesinden o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet ettiğine göre Hazret-i Peygamber Bilal b. el-Haris'e tepelerinde olsun çukurlarında olsun el-Kabeliye'deki madenleri ve Kuds'ten el-Kuds: Bilinen bir dağ adıdır. Ziraate elverişli yüksekçe yer, demek olduğu da söylenmiştir. (İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, IV, 24). itibaren ziraate elverişli olan yerleri ikta olarak vermiş ve bunu yaparken bir müslümanın hakkını alarak ona vermemiştir. Ebû Dâvûd, Harâc 36 (had. no: 3063 de) Kesîr'den itibaren aynı senedle kaydetmektedir. Hadisin sonunda ise hadisi Kesir'den rivâyet eden Ebû Uveys'in şu senedle de bu hadisi rivâyet ettiğini kaydetmektedir: "Bana Sevr b. Zeyd anlattı: O, İkrime'den o İbn Abbâs'dan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den bunun gibi nakletti..." Ayrıca bk. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, III, 237; el-İstizkâr, IX, 55. Bunu da yine el-Bezzâr zikretmektedir. Kesir'in zayıf bir ravi olduğu da icma ile kabul edilmiştir.

İşte yerden çıkartılanın hükmü budur. en-Nahl Sûresi'nde ise denizden çıkartılanlara dair hüküm (en-Nahl, 16/14; 4. başlıkta) gelecektir. Çünkü deniz de arzın ortağıdır. Enbiya Sûresi'nde de (el-Enbiya, 21/78-79. âyet 13. başlıkta) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Hayvanın yaralaması hederdir" âyetinin anlamına dair açıklamalar gelmektedir. Her birisine dair açıklama sırası geldikçe yüce Allah'ın izniyle gelecektir.

7- Sadaka İçin Kötü Olanı Seçmek:

Yüce Allah'ın:

"Göz yummaksızın alıcısı olamayacağınız adi şeyleri vermeye yeltenmeyin" âyetinde kastetmeyin, anlamındadır. İleride yüce Allah'ın izniyle Nisa Sûresi'nde (4/43- âyet 34. başlıkta) teyemmüm'ün kastetmek (mealde: Yeltenmek) anlamına geldiğine dair Arap şiirlerinden şahitler (kanıtlar) gelecektir.

Âyet-i kerîme kazançlar arasında iyinin de kötünün de olabileceğine delil vardır. Nesâî'nin Ebû Umame b. Sehl b. Huneyf den yüce Allah'ın:

"Göz yummaksızın alıcısı olamayacağınız adi şeyleri vermeye yeltenmeyin" diye buyurduğu âyet-i kerîme hakkında şöyle buyurmuştur: Bu hiçbir işe yaramayan bir hurma çeşidi olan el-cu'rûr ile yine bu türden olan levn hubeyk tipi hurmalardır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunların zekât diye alınmasını nehyetmiştir. Nesâî, Zekât 27. Ancak orada hadisin sonunda Allah Rasûlü'nün özel olarak bu iki tip hurmanın alınmasını değil, genel olarak, "bayağı ve adi şeylerin zekât alınmasını yasakladığını" belirtmektedir.

Dârakutnî de Ebû Umame b. Sehl b. Huneyf ten, o basından şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir sadakanın getirilmesini emretmişti. Adamın birisi de şu henüz olgunlaşmamış hurmadan salkımları ile birlikte bir miktar getirmişti. -(Hadisin ravilerinden olan) Süfyan dedi ki: (Bu ifadeleriyle) herhangi bir sebep dolayısıyla olgunlaşmamış hurmayı kastediyor. -Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bunu kim getirdi?" diye buyurdu. Her kim ne getirdiyse mutlaka o getirilen onu getirene nisbet edilirdi. İşte bunun üzerine: "Göz yummaksızın alıcısı olamayacağınız adi şeyleri vermeye yeltenmeyin" âyeti nazil oldu. Sehl b. Huneyf dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hiç bir işe yaramayan, kötü hurma ile yine bu kabilden olan bir hurmayı (el-cu'rûr ve levn hubeyk) sadaka (zekât) olarak alınmasını yasakladı. ez-Zührî dedi ki: Bunlar Medine hurmasından iki çeşittir. Dârakutnî, II, 130. Ayrıca bunu Tirmizî de el-Berâ' b. Âzib yoluyla rivâyet etmiş ve sahih olduğunu belirtmiştir. İleride de gelecektir. Tirmizî, Tefsir 2. sûre 35.

et-Taberî ve en-Nehhâs'ın da naklettiğine göre Abdullah b. Mes'ûd'un kıraatinde bu kelime şeklindedir. Bu ve diğeri iki ayrı söyleyiştir. Müslim b. Cundüb ise "te" harfini ötreli, "mim" harfini de esreli olarak şeklinde okumuştur. İbn Kesîr ise "te" harfini şeddeli olarak şeklinde okumuştur. Bu kelimenin değişik şekillerde söyleyişi vardır. Birinci "mim" şeddesiz olarak şeklinde; şeddeli olarak şeklinde ve şeklinde söylenir. Ebû Amr'ın naklettiğine göre ise İbn Mes'ûd şeklinde ötreli "te"den sonra bir hemze ile okumuştur.

8- Kötüyü Seçip Vermek:

Yüce Allah'ın:

"... vermeye" âyeti ile ilgili olarak el-Cürcanî, Nazmu'l-Kur'ân adlı eserinde şunları söylemektedir: Bir grup kimse şöyle demiştir: İfade yüce Allah'ın (infak edin) âyetinden sonra:

"Adi şeyleri vermeye yeltenmeyin" âyeti ile tamam olmaktadır. Daha sonra yüce Allah, bu adi şeylerin niteliği ile ilgili olarak bir başka haberi vermek üzere şöyle buyurmaktadır:

"Göz yummaksızın alıcısı olamayacağınız adi şeylere yönelmeyin." Halbuki siz ancak göz yumduğunuz yani kolaylık gösterdiğiniz takdirde bu gibi şeyleri alabilirsiniz. Âdeta böyle bir ifade insanlara bir sitem ve bir azar gibidir.

"Arasından" âyetindeki zamir ise "adi (el-habis)" kelimesine aittir. Bu ise aşağılık ve bayağı olan demektir. el-Cürcanî der ki: Bir grup da şöyle demektedir: İfade yüce Allah'ın:

"Arasından adi şeyleri vermeye yeltenmeyin" âyetine kadar kesintisiz olarak devam etmektedir. "Arasından" âyetindeki zamir ise "kazandıklarınız en güzellerinden" âyetine racidir. "Vermeye" âyeti de âdeta hal üzere nasb mahallindedir. Bu ise Allah yolunda cihad etmek üzere çıkıyorum, demeye benzer.

9- Kendiniz Almayacağınız Şeyleri İnfaka Kalkışmayın:

Yüce Allah'ın:

"Göz yummaksızın alıcısı olamayacağınız adi şeyleri vermeye yeltenmeyin" âyeti; sizler alacaklarınıza ve insanlardaki haklarınıza karşılık bu konuda kolaylık göstermeksizin ve haklarınızın bir kısmını terketmeksizin almayacağınız, hoşlanmadığınız ve beğenmediğiniz şeyleri vermeye kalkışmayınız, demektir. Yani sizler, kendiniz için razı olamayacağınız işleri Allah için yapmaya kalkmayın. Bu anlamda el-Bera' b. Âzib, İbn Abbâs ve ed-Dehhâk açıklamalarda bulunmuşlardır.

el-Hasen der ki: Âyet-i kerimenin anlamı şudur: Sizler çarşıda satılmakta olduğunu görseniz fiyatı düşürülmedikçe almayacağınız şeyleri (vermeye kalkışmayın) Buna yakın bir açıklama Ali (radıyallahü anh)'dan da rivâyet edilmiştir.

İbn Atiyye der ki: Bu iki görüş âyet-i kerimenin farz olan zekât hakkında olduğu intibaını vermektedir. İbnu'l-Arabî der ki: Eğer bu âyet-i kerîme farz olan zekât hakkında olsaydı yüce Allah:

"Alıcısı olamayacağınız" demezdi. Çünkü adi ve kusurlu bir şeyin farz olan zekât için herhangi bir şekilde alınması câiz değildir. Göz yummak ister düşünülsün ister sözkonusu olmasın. Nafile olanda ise göz yummamakla birlikte (adi olan) alınır.

Yine el-Berâ' b. Âzib şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Eğer o size hediye olarak verilecek olur ise göz yummaksızın alıcısı olamayacağınız (adi) şeyleri yani ancak hediye verenden utanarak, ihtiyacı olmayan ve bizatihi de bir değer taşımayan şeyi kabul edeceği kabilden olanları vermeyiniz.

İbn Atiyye der ki: Bu açıklama ise bu âyet-i kerimenin nafile (tatavvu) sadaka hakkında olduğu intibaını vermektedir. İbn Zeyd de der ki: Sizler onun mekruhluğuna dair göz yummaksızın haram olanı almazsınız, demektir.

10- Âyetteki Kıraat Farkları ve Kelime Açıklamaları: Yüce Allah'ın:

"Göz yummaksızın" âyetini Cumhûr bu şekilde okumuştur. Burada kelime, kişi bir iş hakkında kolaylık gösterip hakkının bir kısmına razı olup geri kalanını affettiği takdirde kullanılan Adam şu işte göz yumdu, tabirinden gelmektedir. et-Tırımmah'ın şu beyiti de bu kabildendir:

"Kimse düşmanına acı tattırmakta bizi geri bırakamaz

Zilletin de birtakım insanları vardır ki; bunlar göz yummaya razı olurlar."

Bu kelimenin, göz yummaktan alınmış olma ihtimali de vardır. Çünkü hoşuna gitmeyen birşeye katlanmak isteyen bir kişi gözlerini yumar. Şair der ki:

"Beni şüpheye düşüren senden gördüğüm nice nice şeylere

Gözlerimi yumup geçiyorum; fakat onları da görmüyor değilim."

Bu da hoşa gitmeyen şeyi görmezlikten gelmek kabilindendir. en-Nekkâş bu âyet-i kerimede böyle bir anlamı açıklama olarak zikretmiş, Mekkî de buna işaret etmiştir. Veya bu kelime, üstü kapalı bir iş yapan kimse hakkında kullanılan: şeklindeki Arapçadaki ifadeden de alınmış olabilir. Bu da Uman'a giden bir kimse hakkında: Irak'a giden hakkında: Necid'e ve Tihame'nin diğer bir ismi olan el-Ğavr'a giden kimse hakkında da: demeye benzer. ez-Zührî "te" harfini üstün "mim" harfini esreli ve şeddesiz olarak okumuştur. Yine ondan "te" harfi ötreli "ğayn" üstün, "mim" esreli ve şeddeli olarak şeklinde okuduğu da nakledilmiştir.

Birinci okuyuş, ancak sizin o malı size satan kimseyle pazarlık ederek fiyattan düşürmesini istemek, anlamında olur. İkincisi ise en-Nehhâs'ın naklettiğine göre; Katâde'nin de kıraati olup yani (hakkınızı) eksik olarak almanız müstesna, demek olur.

Ebû Amr ed-Dânî de der ki: ez-Zührî'nin iki ayrı kıraatinin anlamı: Eksik olarak alıcısı olamayacağınız... şeklindedir. Mekkî ise el-Hasen'den "mim" harfini şeddeli ve üstün olarak şeklinde okumuştur. Yine Katâde "te" harfini ötreli, "ğayn" harfini cezmli, "mim" harfini de üstün ve şeddesiz olarak şeklinde okumuştur.

Ebû Amr ed-Dânî der ki: (Bu iki okuyuşun) anlamı size karşı bu konuda göz yumulmadıkça alınmayacak olan; anlamındadır. Bunu en-Nehhâs da bizzat Katâde'den nakletmiştir.

İbn Cinni der ki: Bu kıraatin anlamı şudur: Sizler o iş hakkında kendi yorumunuz yahut kolaylık göstermeniz suretiyle göz yumar halde bulunmanız ve hatıra ilk gelenden farklı bir uygulama yapmanız (hali müstesna almazsınız). Bu ise kişinin: "Ben adamı övdüm ve onun övülmeye değer olduğunu buldum" demeye ve buna benzer sair örneklere benzer.

İbn Atiyye der ki: Cumhûrun kıraati bu konuda müsamaha göstermeye ve göz yummaya yorumlanır.

Çünkü ile aynı anlamdadır. Bu okuyuş, şu manaya da gelir. Ayrıca şu şekilde de anlaşılır: Sizler böyle bir şeyi ancak görmezlikten ya da üstünkörü bir yorum yaparak alırsınız. Bu ise; ya -İbn Zeyd'in görüşüne göre- haram oluşundan dolayıdır; ya da -başkalarının görüşüne göre- hediye olarak verildiğinden yahut bir borç karşılığında alındığından dolayı böyledir.

el-Mehdevî der ki: şeklinde okuyanın kıraatinin anlamı şudur: Onu almak hususunda basiret gözlerinizi kapatmaksızın...

el-Cevherî der ki: Alım veya satımda bir kimseye kolaylık gösterildiği vakit ile tabiri kullanılır.

Yüce Allah da: "Göz yummaksızın alıcısı olamayacağınız adi şeyleri..." diye buyurmaktadır. Satın alınan mal, adi ve bayağı olduğu için ve kıymeti düşük olduğundan daha fazla verilmesi isteniyor gibi bir anlam ifade etmek üzere de: Bu sattığın şeyde bana göz yum, denilir.

11- Allah Gani'dir, Hamîddir:

Yüce Allah'ın:

"Bilin ki Allah Ganîdir, Hamiddir" âyeti ile şanı yüce Allah, Ğanilik sıfatına dikkatimizi çekmektedir. Yani onun sizin sadakalarınıza ihtiyacı yoktur. Her kim Allah'a yakınlaşmak ister ve sevap arzu ederse bunu bir değer ve bir önem taşıyan şeylerle yapsın. O bu yaptığını kendisi için yapmış olur ve hayrını önden gönderir.

"Hamîd" âyetinin anlamı ise herhalde övülen demektir. Bu iki ismin anlamlarına "el-Kitabu'l-Esnû..." adlı eserimizde açıklamalarda bulunduk. Hamd, Allah'adır.

ez-Zeccâc da yüce Allah'ın:

"Bilin ki Allah Ganidir Hamiddir" âyeti hakkında şunları söylemektedir: Yani o sizlere kendisi muhtaç olduğu için tasâddukta bulunmanızı emretmiyor. Fakat O, sizin durumunuzu, halinizi sınamaktadır. O bakımdan bütün nimetlerine karşılık O, hamde lâyık olandır.

268. Âyetin Tefsiri

Şeytan sizi fakirlikle korkutur. Ve size fahşâyı emreder. Allah ise size kendi katından bir mağfiret ve bir bolluk vadediyor. Allah Vasîdir, Alimdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Şeytanın Va'di:

Yüce Allah'ın:

"Şeytan..." âyetinde yer alan şeytan'ın ne anlama geldiği ve türediği köküne dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bk. Mukaddime, İstiâze bahsi 10. başlık. Burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

"Sizi fakirlikle korkutur." Yani infak etmeyesiniz diye fakir olacaksınız diye korkutur. Bu âyet-i kerîme bundan önceki buyruklarla alakalıdır. Ayrıca şeytanın insanı Allah yolunda infaktan alıkoymakta bir etkisinin olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte şeytan fahşâyı emreder. Fahşâ ise masiyetler ve o yolda infak yapmak amalı harcamakbtır.

Şöyle de denilmiştir: Yani o size tasâddukta bulunmamayı, böylelikle Allah'a isyan etmeyi ve aranızdaki bağları kopartmayı emreder.

"Fakirlik" anlamına gelen kelimesi şeklinde "fe" harfi ötreli olarak okunmuştur. Bu da bir şivedir. el-Cevherî der ki: Bu "fakr" kelimesinin bir çeşit söyleyişidir. Zayıflık anlamına gelen gibi.

2- Şeytanın Va'dine Karşılık Allah'ın Va'di

Yüce Allah'ın:

"Allah ise size kendi katından bir mağfiret ve bir bolluk va'dediyor" âyetinde geçen "vaad" kelimesi Arap dilinde mutlak olarak kullanıldığı takdirde hayır ile ilgilidir. Şayet va'dedilen şeyin ne olduğu belirtilerek kayıtlı olarak ifade edilirse o takdirde hayır hakkında da şer hakkında da kabul edilir. Beşaret (müjdelemek) kelimesinde olduğu gibi. Bu âyet-i kerimede ise her iki anlamı ile vaadin kayıtlanabileceği âyetlerdendir. İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerimede yüce Allah'tan iki vaad, şeytandan da iki vaad vardır.

Tirmizî, Abdullah b. Mes'ûd'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şeytanın Âdemoğlunun kalbine getirdiği bir düşünce vardır, meleğin de öyle bir etkisi vardır. Şeytanın getirdiği düşünce kötülüğü vadetmek, hakkı yalanlamaktır. Meleğin getirdiği düşünce ise hayrı vadetmek, hakkı tasdik etmektir. Her kim içinde böyle birşey hissederse bilsin ki o, Allah'tandır. Her kim öteki duyguyu hissederse şeytandan Allah'a sığınıversin." Daha sonra yüce Allah'ın:

"Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size fahşâyı emreder..." âyetini okudu. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen ve sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 2. Sûre 36. hadis.

Kur'ân-ı Kerîm'ın dışında (fahşâ kelimesinin başındaki) "be" harfi hazfedilerek demek mümkündür. Sîbeveyh de burada (hayrın başında "be" harfini hazfederek) şu beyiti zikreder:

"Ben sana hayrı emrettim, sana emrolunan şeyi yap

Çünkü ben seni pek çok mal ve akar sahibi olarak bıraktım."

Mağfiret ise yüce Allah'ın dünya ve âhirette kullarının kusurlarını örtmesidir. Bolluk (fazl) ise dünyada rızık, genişlik, âhirette de uçsuz, bucaksız nimetlerdir. İşte yüce Allah bunların hepsini va'detmiş bulunuyor.

3- Fakirlik mi Daha Faziletlidir Zenginlik mi?

en-Nekkaş'ın naklettiğine göre bazıları bu âyet-i kerimenin fakirliğin zenginlikten daha faziletli olduğuna işaret ettiği görüşündedirler. Çünkü şeytan kulu fakirlikten korkutmak suretiyle hayırdan uzak tutar.

İbn Atiyye der ki: Bu âyet-i kerimede (buna) katî bir delil yoktur. Aksine bununla abu görüşeb karşı çıkmak güçlü bir delildir. Rivâyet edildiğine göre Tevrat'ta şöyle denilmektedir: "Ey kulum, benim rızkımdan infak et ki ben de senin üzerine lütfumu genişletip yayayım. Şüphesiz benim elim açık her elin üzerinde yayılmıştır."

Kur'ân-ı Kerîm'de de bunu doğrulayan ifade vardır ki o da yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Her ne infak ederseniz onun yerine O, başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe, 34/39) Bunu İbn Abbâs zikretmektedir.

"Allah Vasi'dir, Alimdir." Bu âyetin anlamı daha önceden (el-Bakara, 2/115. âyet 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Burada anlatılmak istenen şudur: Şanı yüce Allah bol hazinesinden verir ve bunu nereye koyacağını bilir. Gizli olanı da açık olanı da bilir. Bunlar yüce Allah'ın iki ismidir ki biz de bunları "el-Kitabu'l-Esnâ" adlı eserimizde Allah'ın güzel isimleri arasında zikretmiş bulunuyoruz. Hamd yalnız Allah'adır.

269. Âyetin Tefsiri

Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse gerçekten ona pek çok hayır verilmiştir. Özlü akıl sahiplerinden başkası da iyice düşünemez.

Yüce Allah'ın:

"Hikmeti dilediğine verir" âyeti hikmeti kullarından dilediği kimseye verir, demektir. İlim adamları burada geçen "hikmet"in anlamı hakkında farklı görüşlere sahiptir. es-Süddî, hikmet nübüvvettir derken, İbn Abbâs şöyle demektedir: Kur'ân'ı bilmek, Kur'ân'ı fıkhetmek (derinliğine kavrayıp anlamak) neshini, muhkemini, müteşabihini, garibini, önce inenini sonra inenini bilmektir.

Katâde ve Mücâhid der ki: Hikmet, Kur'ân'da fıkıh sahibi olmaktır. Mücâhid der ki: Hikmet söz ve fiilde isabettir.

İbn Zeyd der ki: Hikmet dini akletmektir. Mâlik b. Enes der ki: Hikmet Allah'ın dinini bilmek, o dinde fakih olmak ve ona uymaktır.

İbnu'l-Kasım'ın rivâyetine göre Mâlik şöyle demiştir: Hikmet Allah'ın emri hakkında tefekkür etmek ve ona tabi olmaktır. Yine Mâlik der ki: Hikmet Allah'a itaat, dinde fakihlik ve dinde gereğince amel etmektir. er-Rabî' b. Enes der ki: Hikmet haşyettir. İbrahim en-Nehaî der ki: Hikmet Kur'ân-ı Kerîm'de anlayış sahibi olmaktır. Zeyd b. Eslem de böyle demiştir. el-Hesan de: Hikmet vera' demektir, demiştir.

Derim ki: es-Süddî'nin, er-Rabi ve el-Hasen'in sözleri dışındaki bütün sözler birbirine yakındır. Çünkü hikmet "ihkâm (sağlam tutmak, sağlam yapmak)"tan masdardır. Bu ise söz veya fiilde işi sıkı tutmak, sağlam yapmaktır. Sözü geçen bütün bu hususlar cins isim olan hikmet'in bir türüdür.

Allah'ın Kitabı bir hikmettir, Peygamberinin sünneti bir hikmettir. Üstün kılmaya (tafdil) dair sözü geçen herşey bir hikmettir.

Hikmetin asıl anlamı kendisi vasıtasıyla sefihlikten uzak durulan şeydir. İlme hikmet denilmiştir. Çünkü onunla (kâhinlikten) uzak durulur ve onunla sefihlikten uzak durma gereği öğrenilir. Sefihlik ise çirkin olan her türlü iştir. Kur'ân, akıl ve fehm (kavrayış) da böyledir. Buhârî'de: "Allah kimin hakkında hayır murad ederse onu dinde fakih kılar" Buhârî, Fardu’l-Hums 7, İ'tisâm 10; Müslim, Zekât 98, 100, İmâre 175; İbn Mâce, Mukaddime 17; Dârimî, Mukaddime 24, Rikaak 1; Muvatta’', Kader 8; Müsned, I, 306, IV, 95. hadisi yer almaktadır. Burada da yüce Allah:

"Kime hikmet verilirse gerçekten ona pek çok hayır verilmiştir" diye buyurulmaktadır. Hikmet lâfzının âyet-i kerimede (ikinci sefer) zamir olarak değil de tekrar zikredilmesi, ona verilen öneme, şeref ve faziletine dikkat çekmek içindir. Nitekim daha önce Allah'ın:

"Derken zulmedenler kendilerine söylenenleri başka bir söz söyleyerek değiştirdiler." (el-Bakara, 2/59) âyetini açıklarken yapılan açıklamalarda buna uygundur.

Dârimî, Ebû Muhammed, Müsned'inde şunu zikretmektedir: Bize Mervan b. Muhammed anlattı, bize Rifde el-Ğassanî anlatarak dedi ki: Bize Sabit b. Aclan el-Ensarî haber verdi, dedi ki: Şöyle deniyordu: Şüphesiz Allah yeryüzü halkı hakkında azâbı murad eder, fakat öğretmenin çocuklara hikmeti öğrettiğini işitince bunu onlardan Savar. Mervan der ki: Hikmet ile Kur'ân-ı Kerîm'i kastetmektedir. Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân 4.

Yüce Allah'ın:

"Kime hikmet verilirse gerçekten ona pek çok hayır verilmiştir. Özlü akıl sahiplerinden başkası iyice düşünemez" âyeti ile ilgili olarak şöyle denilmektedir: Kendisine hikmet ve Kur'ân-ı Kerîm verilen kimseye öncekilerin kitaplarından olan sahifelerdeki ve başkalarındaki ilmi tamamıyla toplayan kimseden daha faziletli birşey verilmiş olur. Çünkü Allah bu gibi bilgilere sahip olan kimselere:

"Ve size ilimden azıcık birşeyden başkası verilmemiştir." (el-İsra, 17/85) diye buyurmaktadır. Burada ise buna "Pek çok hayır" demektedir. Çünkü bu Kur'ân, sözlerin toplu ve özlü olarak ifadesidir.

Hikmet ehlinden birisi şöyle demiştir: "Her kime ilim ve Kur'ân verilirse kendisini tanıması gerekir. Dünyalıkları sebebiyle dünya ehlinin önünde alçakgönüllülük göstermemelidir. Çünkü ona dünyada bulunan kimselere verilebileceklerin en faziletlisi verilmiştir. Zira yüce Allah dünyayı azıcık bir meta' diye nitelendirerek şöyle buyurmuştur:

"De ki: Dünyanın metaı (menfaati) pek azdır." (en-Nisa, 4/77) Diğer taraftan ilim ve Kur'ân'dan ise "pek çok hayır" diye söz etmektedir.

Cumhûr meçhul olarak: Kime verilirse" şeklinde okumuştur. ez-Zührî ve Ya'kub ise Allah kime hikmeti verirse" anlamında olmak üzere "te" harfini esreli olarak şeklinde okumuştur. Burada ise fail (yani veren zat) yüce Allah'ın ismidir. "Kim" anlamına gelen ise mukaddem ve birinci mef'ûldur, hikmet ise ikinci mef'ûl olur.

el-Elbâb, akıllar demektir. Tekili "lüb" ...diye gelir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/197. âyet 14. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

270. Âyetin Tefsiri

Nafaka türünden neyi infak etseniz yahut adaktan her ne adarsanız muhakkak Allah onu bilir. Zulmedenlerin hiçbir yardımcıları yoktur.

Bu âyet ("Nafaka... bilir"e kadar olan kısmı) şart ve onun cevabıdır.

Adaklarda bulunmak Arapların adetlerindendi. Çokça adakta bulunurlardı. Yüce Allah, kişinin kendiliğinden "teberruen" yaptığı ile, kendisinin o işi yapmakla yükümlü tuttuktan sonra yaptığı her iki tür işi zikretmektedir. Âyet-i kerimede vaad ve tehdid anlamı vardır. Yani niyeti ihlaslı olan kimse ecir alır. Riyakârlık olsun diye veya başa kakmak ve eziyette bulunmak gibi başka herhangi bir maksat ile veya buna benzer herhangi bir sebep dolayısıyla infakta bulunan kimse zalimdir. Onun yaptığı şey boşa gider ve bu hususta kendisine yardımcı olacak kimseyi bulamaz.

Yüce Allah'ın:

"Allah onu bilir" âyeti, onu sayıp tesbit eder anlamındadır. Bu açıklamayı mücahid yapmıştır. İki şey zikretmekle birlikte zamir (onu şeklinde) tek olarak gelmiştir. en-Nehhâs der ki: Bu ifadenin takdiri şöyledir:

"Nafaka türünden neyi infak etseniz muhakkak Allah onu bilir" yahut "adaktan neyi adarsanız muhakkak Allah onu bilir" şeklindedir. Daha sonra birincisinden "bu" hazfedilmiştir. İfadenin takdirinin şöyle olması da mümkündür: Neyi infak etseniz muhakkak Allah onu bilir. Ve bu durumda "he: O" zamiri "ma"ya ait olur. Nitekim Sîbeveyh, İmru'l-Kays'ın şu beyitini zikreder:

Tûdih sonra Mikrat'a onun izleri henüz silinmedi

Kuzeyden ve güneyden gelirken bıraktığı izini."

Burada da izler iki yere ait olmakla birlikte zamir tekil gelmiştir.

Bu takdirde "yahut adaktan her ne adarsanız" âyeti ona atfedilmiş olur.

İbn Atiyye dedi ki:

"Onu bilir" âyetinde iki şey zikretmekle birlikte zamirin tekil gelmesi, zikredilen yahut nass ile sözü edilen şeyleri kastetmiş olması dolayısıyladır.

Derim ki: Bu açıklama güzeldir. Bazan zamir ile çok olsa dahi, sözü geçen herşey kastedilebilir.

Adak (nezr)in gerçek mahiyeti şöyle açıklanır: Kendisi hakkında vacip olmayan, yerine getirmek yükümlülüğünde de olmadığı ibadet kabilinden olan şeyleri mükellefin kendisine vacip kılmasıdır. Bir kişi bir işi yapmayı üstlendiği vakit: Adam filan şeyi nezretti, denir. Bunun muzari aşimdiki ve geniş zaman fiilib da şeklinde gelir. Nezrin kendine has birtakım hükümleri vardır ki, bunların açıklanması yüce Allah'ın izniyle bir başka yerde (el-İnsan, 76/7. âyette) gelecektir.

271. Âyetin Tefsiri

Sadakalarınızı açıkça verirseniz, o ne güzeldir! Şayet onları gizler de fakirlere verirseniz işte bu, sizin için daha hayırlı olur ve günahlarınızdan bir kısmını bağışlar. Allah yapmakta olduğunuzdan haberdardır.

Müfessirlerin Cumhûru bu âyet-i kerimenin nafile sadaka hakkında olduğunu kabul ederler. Çünkü nafile sadakanın gizli verilmesi açıktan verilmesinden daha faziletlidir. Sair ibadetlerde de bu durum böyledir. Riyanın ortadan kalkması için nafile ibadetlerde gizlilik daha faziletlidir. Ancak farz olanlarda durum böyle değildir. el-Hasen der ki: Zekâtın açıktan verilmesi daha güzeldir, nafile sadakanın gizliden verilmesi ise daha faziletlidir. Çünkü bununla yalnızca Allah'ın rızasının taleb edildiği daha açıkça ortaya çıkar.

İbn Abbâs der ki: Denildiğine göre yüce Allah nafile sadakanın gizlice verilmesini, açıkça verilmesinden yetmiş kat fazla faziletli kılmıştır. Farz sadakanın (zekâtın) açıktan verilmesini de gizlisinden - yine denildiğine göre- yirmibeş kat fazla faziletli kılmıştır. (İbn Abbâs) der ki: İşte herşeyde, bütün farzlarda ve nafilelerde durum böyledir.

Derim ki: Böyle birşey şahsi görüş olarak söylenemez. Bu ancak tevkîfıdir (yani Peygamber'den alınan habere bağlı olarak söylenebilir).

Müslim'in Sahih'inde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Farz olan dışında, kişinin en faziletli namazı evinde kıldığıdır." Aynı manada ve benzer lâfızlarda olmak üzere: Buhâri, Ezan 81, Edeb 75, İ'tisâm 3; Müslim, Salâtu'l-Müsafirin 213; Ebû Dâvûd, Salat 199, Vitr 11; Tirmizî, Salât, 213; Nesâî, Kiga-mure Leys, 1 Muvatta’', Salâtu'l-Cemâa 4; Müsned, V, 182, 184, 186, 187

Bunun sebebi ise farzlara riyanın girmemesi, nafilelerin ise buna maruz kalmasıdır. Nesâî, Ukbe b. Amir'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Kur'ân'ı açıktan okuyan bir kimse sadakasını açıktan veren kimse gibidir, Kur'ân'ı gizliden okuyan kimse de sadakasını gizliden veren kimse gibidir." Tirmizî, Fedâilu'l-Kur'ân 20; Nesâî, Zekât 68; Müsned, IV, 151, 158, 201.

Yine Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır: "Gizlice verilen sadaka Rabbin gazabını söndürür." el-Heysemî, Mecmâu'z-Zevâid, III, 115, "zayıftır" kaydıyla; Tirmizî, Zekât 28'de: "Sadaka Rabbin gazabını söndürür ve kötü ölümü bertaraf eder" şeklinde.

İbnu'l-Arabî de der ki: "Açıktan verilen sadakanın gizli sadakadan, aynı şekilde gizli verilen sadakanın açıkça verilen sadakadan daha faziletli olduğunu ifade eden sahih bir hadis yoktur. Fakat bu, sabit bir icmadır. Nafile sadakaya gelince; Kur'ân-ı Kerîm gizlice verilen nafile sadakanın açıktan verilen sadakadan faziletli olduğunu ifade etmektedir. Şu kadar var ki, ilim adamlarımız şöyle demektedir: Bu çoğunlukla görülen duruma göre böyledir. Bu mes'elenin tahkiki ise şu sonucu vermektedir: Sadakada durum onu verenin, kendisine verilenin ve buna şahit olan insanların durumlarına göre farklılık gösterir. (Açıktan) verenin bunda sünnetin açıktan işlenmesi ve kendisine uyulması dolayısıyla ayrıca sevap kazanması gibi bir faydası vardır." Derim ki: Bu durum hali güçlü olan, niyeti güzel ve riya yapmayacağından emin olan kimse için böyledir. Bu mertebeden daha aşağı ve zayıf olan kimse için ise gizlilik daha faziletlidir.

"Kendisine sadaka verilene gelince; buna gizlice verilmesi insanların onu küçümsemesinden yahut onu ihtiyacı olmadığı halde o sadakayı alıp iffetli davranmayı terketmekle itham etmelerinden daha uzak bir haldir. İnsanların durumuna gelince; onlardan gizlemek, onların önünde açıkça vermekten faziletlidir. Çünkü onlar belki da sadaka veren kimseyi riyakârlıkla, sadaka alan kimseyi de muhtaç olmamakla nitelendirip tenkid edebilirler. Bununla birlikte açıktan verilmesi kalplerinde sadaka vermeye doğru bir hareket doğurur. Fakat bu günümüzde pek azdır."

Yezid b. Ebi Habib dedi ki: Bu âyet-i kerîme yahudi ve hıristiyanlara sadaka vermek hakkında nazil olmuştur. O bakımdan zekâtın gizlice paylaştırılmasını emrederdi. İbn Atiyye der ki: Böyle bir görüş reddedilir. Özellikle salih selef hakkında. Çünkü Taberî der ki: İnsanlar farz olanın açıktan yapılmasının daha faziletli olduğunu icma ile kabul etmişlerdir.

Derim ki: Elkiyâ et-Taberî'nin belirttiğine göre bu âyet-i kerîme, mutlak olarak (farz ya da nafile olsun) sadakaların gizli verilmesinin daha uygun olduğu görüşüne delalet etmektedir. Ayrıca fakirin hakkı olduğuna, mal sahibinin bunu bizzat kendisinin dağıtmasının câiz olduğuna delil vardır. Nitekim Şâfiî'nin iki görüşünden birisi de böyledir. Diğer görüşüne göre ise; naklettiklerine göre bu âyet-i kerimede sözü geçen sadakalarla kastedilen nafile sadakadır, herhangi bir itham altında kalmaması için açıktan verilmesi daha uygun olan farz zekât değildir. İşte bundan dolayı şöyle denilmiştir: Nafile namazın tek tek kılınması daha faziletlidir. Farz namazın cemaatle kılınması ise itham altında kalmaktan daha bir uzak tutar.

el-Mehdevî de der ki: Âyet-i kerimede kast edilen farz olan zekât ve kişinin nafile olarak verdiği sadakadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hayatta olduğu sürece gizlice verilmesi daha faziletli idi. Bundan sonra insanlar kötü zan sahibi oldular. O bakımdan ilim adamları, herhangi bir kimse hakkında zekât vermediği sanılmasın diye farzların açıktan verilmesini daha güzel görmüşlerdir.

İbn Atiyye der ki: Bu görüş konu ile ilgili varid olmuş rivâyetlere muhaliftir. Bizim zamanımızda farz sadakanın gizlice verilmesi daha uygun gibidir. Çünkü onu vermeyen artık pek çoktur ve artık onu açıkça vermek kişiyi riyakârlığa maruz bırakabilir.

İbn Huveyzimendâd der ki: Âyet-i kerimede farz olan zekâtın da nafile sadakanın da kastedilmiş olması mümkündür Çünkü yüce Allah gizlice vermekten söz etmiş ve bunu övmüş, yine açıkça vermekten de söz etmiş bunu da övmüştür. O bakımdan bunun aynı anda her ikisi hakkında da sözkonusu olması mümkündür.

en-Nakkaş da der ki: Bu âyet-i kerimeyi yüce Allah'ın:

"Mallarını gece-gündüz, gizli-açık infak edenlerin Rableri nezdinde mükâfatları vardır..." (2/214) âyeti neshetmiştir.

Yüce Allah'ın:

"O ne güzeldir!" âyeti, sadakanın açıktan verilmesini övmektedir.

Daha sonra yüce Allah gizli vermenin bundan daha hayırlı olduğu hükmünü vermektedir. Bundan dolayı hikmet sahipleri şöyle demiştir: Ma'ruf işlediğin zaman bunu işle. Sana maruf yapılırsa bunu da yay! Di'bil el-Huzaî der ki:

"İntikam aldıklarında işlerini açıktan yaparlar

İyilikte bulundukları vakit de gizleyerek iyilik yaparlar."

Sehl b. Harun da der ki:

"Bir dost ki birgün ondan birşeyler istemek üzere ona gelirsen

Sana ellerinde ne varsa tutar verir ve özür beyan eder iyiliklerini gizli yapar,

Allah ise onları açığa çıkartır Çünkü güzel bir işi sen gizlesen dahi o açığa çıkar."

el-Abbas b. Abdulmuttalib (radıyallahü anh) da der ki: Ma'ruf (iyilik) ancak şu üç özellikle tamam olur: Onun çabucak yapılması, küçük görülmesi ve gizlenmesi. Onu çabucak yaparsan afiyetle yenmesini sağlarsın, onu küçük görürsen gerçekte onu büyütürsün, gizlediğin vakit de onu tamamlamış olursun.

Bir şair de ne güzel söylemiş:

"Senin bana yaptığın iyilik benim nazarımda daha da büyüktür

Çünkü o senin tarafından saklı tutulmuş ve basit görülmüştür;

Sanki hiç yapmamış gibi onu unutur gibisin

Halbuki o insanlar arasında yaygındır ve çok büyük görülmektedir."

Kıraat âlimleri yüce Allah'ın "O ne güzeldir" âyetini farklı şekillerde okumuşlardır. Ebû Amr ve Verş rivâyetinde Nâfi, Hafs rivâyetinde Âsım ve İbn Kesîr "nün" ve "ayn" harflerini esreli olarak şeklinde, yine Ebû Amr ve Verş'ten başkasının rivâyetinde Nafi ile Ebû Bekr rivâyetinde Âsım ile el-Mufaddal "nun'u esreli, "ayn"ı da sakin olarak şeklinde okumuşlardır. el-A'meş, İbn Âmir, Hamza ve el-Kisaî ise "nun" harfini üstün "ayn" harfini de esreli olarak diye okumuşlardır. Hepsi de (birinci) "mim"i sakin okurlar. Kur'ân-ı Kerîm dışında bunun söylenişi caizdir.

en-Nehhâs der ki: Fakat çoğunlukla bu (iki mim harfi) muttasıldır. O bakımdan bunların idgam edilmesi gerekir. Nahivciler de kelimesinin dört ayrı söyleyişini nakletmektedirler: şeklinde ve asıl söyleyiş budur. İkincisi "nun" harfinin "ayn"ın esreli oluşu dolayısıyla esreli olması şeklinde. Üçüncüsü "nun" harfi üstün, "ayn" harfi sakin olmak üzere şeklinde. Bunun aslı ise şeklindedir. Esre ağır olduğundan dolayı hazfedilmiştir. Diğeri şeklinde olup en fasih söyleyiş budur. Bunda da asıl söyleyiş şeklindedir. Bu kelime övülecek her türlü şey hakkında kullanılır. Bunun söyleyişi hafifletilerek "ayn"ın esresi "nun"a verildi ve "ayn" da sonradan sakin okundu. Buna göre şeklinde okuyanların okuyuşunun iki takdiri vardır: Birincisine göre bu ifade ( fîi) diyenlerin şivesi esas alınarak söylenmiştir. Diğer takdire göre ise bu iyi ve fasih olan şiveye göre söylenmiştir. O takdirde bunun aslı: ( fü ) olur. Sonradan iki sakin bir araya geldiğinden dolayı "ayn" harfi esre olarak okunmuştur.

en-Nehhâs der ki: Ebû Amr ve Nafi'den nakledilen "ayn" harfinin sakin olarak okunuşu ise imkansız birşeydir. Muhammed b. Yezid'den de şöyle dediği nakledilmektedir: "Ayn" harfinin sakin "mim"in de şeddeli olarak okunmasına gelince; hiçbir kimse bunu telaffuz edemez. Bunun yerine iki sakin bir arada olduğundan dolayı revm yapar, hareke verir ve buna aldırış etmez.

Ebû Ali ise der ki: "Ayn" harfini esreli olarak okuyanın bu okuyuşu uygun değildir. Çünkü böyle bir okuyuş ile iki sakin bir araya getirilmiş olur. Bunlardan birisi med harfi de değildir, lîn harfi de değildir. Ancak bu birinci harf med harfi olduğu takdirde nahivcilerce câiz kabul edilir. Çünkü o takdirde med, harekenin yerini tutar. Bu da mesela; ve benzeri kelimelerde olur. Muhtemeldir ki Ebû Amr, harekeyi gizli okumuş ve bunu kelimelerinde ihfâ yaptığı gibi farkettirmeden söylemiş, işiten de bu ihfayı işitme zorluğundan ve bunun gizliliğinden dolayı sakin okuduğunu sanmıştır. Ebû Ali ise der ki: "Nün" harfini "ayn" harfini de esreli olarak şeklindeki okuyuşa gelince böyle okuyan kimse kelimeyi asıl şekline uygun olarak okumuştur. Şairin şu sözü de bu kabildendir:

"Ayaklarım hareket ettikçe onlar;

İyi işlere koşan, ne iyi kimselerdir!"

Ebû Ali der ki: Yüce Allah'ın âyetindeki nasb mahallindedir.

“O" ise zikredilmeden önce gizli kılınan faili açıklamaktadır. Bunun takdiri ise şöyledir: Onu açığa vurmak ne güzel birşeydir! Açığa vurmak ise özellikle övülen durumdur. Şu kadar var ki muzaf hazfedilmiş ve muzfun ileyh onun yerine getirilmiştir. Bunu ise bize:

"Bu sizin için daha hayırlıdır" yani saklamak hayırlıdır âyeti göstermektedir.

Buradaki zamir

"gizleme"ye ait olup

"sadakalar" ait olmadığı gibi; fail de önce, kendisine zamir bitişmiş olan

"açığa vurmak"tır.

"Açığa vurmak" hazf edildikten sonra,

"sadakalar"a ait olan zamir onun gibi yerine kullanılmıştır.

"Onları gizler" âyeti şarttır. O bakımdan "vav" harfinden sonra gelmesi gereken "nun" hazfedilmiştir.

"...de fakirlere verirseniz" âyeti buna atfedilmiştir. Cevabı ise:

"İşte bu sizin için daha hayırlıdır" âyetidir.

"Bağışlar" diye meali verilen (...........) kelimesini kıraat âlimleri farklı şekillerde okumuşlardır. Ebû Amr, İbn Kesîr, Ebû Bekr rivâyetinde Âsım, Katâde ve İbn Ebû İshak, "nun" harfi ile ve "radıyallahü anh"yı ötreli olarak: "(.........): bağışlarız" diye okumuşlardır. Nafi', Hamza ve el-Kisaî ise "nun" harfini ötreli ve "radıyallahü anh" harfini ise sakin olarak "Bağışlarız" diye (yani şartın ikinci cevabı olarak) okurlar. Âsım'dan da buna benzer bir kıraat nakledilmiştir, el-Hüseyn b. Ali el-Câ'R ise el-A'meş'ten "radıyallahü anh" harfini üstün olarak şeklinde rivâyet etmiştir. İbn Âmir ise ya harfi ve "radıyallahü anh" harfini de ötreli olarak şeklinde okumuştur. Ayrıca bunu Hafs, Âsım'dan da rivâyet etmiştir. Yine el-Hasen'den de böyle rivâyet edilmiştir. el-Hasen'den ayrıca "ya" harfiyle ve "radıyallahü anh" harfi sakin olarak şeklinde de rivâyet edilmiştir. İbn Abbâs ise "te" harfiyle, "fe" harfi esreli ve "re" harfi de sakin olarak: Bu sadakalar günahlarınızın bir kısmını örter" anlamında diye okumuştur. İkrime ise "te" harfi ile "fe" harfi üstün "re" harfi de sakin olarak: Günahlarınızı bağışlatır" diye okumuştur. el-Mehdevî İbn Hürmüz'den "te" harfiyle ve "radıyallahü anh" harfi ötreli olarak : Günahlarınız bağışlanır" diye okumuştur. İkrime ile Şehr b. Havşeb'den de bunu "te" harfiyle ve "radıyallahü anh" harfi mansub olarak okudukları nakledilmiştir.

İşte bunlar kelimenin dokuz ayrı kıraatidir. Bunların en açık(lanabilir) olanı ise "nun" harfiyle ve "radıyallahü anh" harfi ötreli olarak şeklinde okunanıdır. el-Halil ve Sîbeveyh'in görüşü budur. en-Nahhas der ki: Sîbeveyh dedi ki: Burada ref, uygun olan okuyuştur, güzel olanı da budur. Çünkü "fe" harfinden sonra gelen ifadeler ceza aşartın cevabıb dışında onun hükmündedir. Bu manaya hamlederek de bunun sakin okunmasını da câiz kabul etmiştir. Çünkü bunun anlamı şudur: Eğer sizler o sadakaları gizler de fakirlere verirseniz, bu sizin için hayırlı olur ve Biz de günahlarınızı bağışlarız.

Ebû Hâtim dedi ki: el-A'meş ise daha önceden vav olmaksızın ya harfi ile diye okumuştur. en-Nehhâs der ki: Ebû Hâtim'in el-A'meş'ten naklettiği "vav"sız ve son harfi sakin olarak okuyuş, bedel olur, âdeta bu "fe" harfinin yerinde gibi olur.

Âsım'dan rivâyet edilen "ya" harfi ve sonu da ötreli olarak şeklindeki okuyuşun manası: "Allah günahlarınızı bağışlar" şeklinde olur. Ebû Ubeyd'in görüşü budur. Ebû Hâtim dedi ki: Bunun anlamı; sizin sadaka vermeniz, günahlarınızın bağışlanmasını sağlar, şeklindedir. İbn Abbâs'ın okuyuşunun anlamı ise: O sadakalar günahlarınızın bağışlanmasını sağlar, anlamındadır.

Özetle bu kıraatler arasında "nun" ile olanlarındaki bu "nun" azamet "nun"udur. (Yani yüce Allah'ın kendi zatından birinci çoğul şahıs olarak söz etmesini ifade eder).

"Te" harfi ile okunanlar ise sadakayı ifade eder. Şu kadar var ki İkrime'den gelen "fe" harfinin üstün okunuşundaki "te" ise seyyiâta ait olur. (Yani günahlarınız bağışlanır, demektir). "Ye" harfiyle gelen kıraatlerde ise günahları bağışlayan yüce Allah'tır. Belirttiğimiz gibi yine aynı şekilde günahların bağışlanmsma sebep olan gizlice vermek de olur. Bunu da Mekkî nakletmektedir.

"Re" harfinin ötreli olarak okunması ise iki şekilde açıklanır: Birincisine göre fiil, bir mübtedanın haberi olur; bunun da takdiri şöyle olur: Bizler bu günahları bağışlarız veya o sadaka günahları bağışlar yahut Allah bağışlar.

İkinci açıklamaya göre kat' ve isti'naf ayeni cümleb kabul edilir; o takdirde "vav" iştirak için atıf edatı olmaz. Şu kadar var ki bir cümleyi öbür cümleye atfetmiş olur.

(radıyallahü anh harfini) sükûn ile okumanın anlamını zikretmiş bulunuyoruz.

(....) kıraatinde son harfin üstün olarak okunması ise zayıftır. edatını mahzuf olarak kabul etmek şeklinde olur. Oldukça uzak bir ihtimal olmakla birlikte caizdir. el-Mehdevî ise der ki: Bu, istifhamın cevabındaki nasbi andırmaktadır. Çünkü ceza, istifhamda olduğu gibi ondan başkasının vücubu dolayısıyla, birşeyin gerekmesi demektir.

"Re" harfinin sakin olması bu kıraatlerin en fasih olanıdır. Çünkü bu kıraat şartın cevabına günahların bağışlanmasının da girdiğini ve gizlice verilmesi halinde bunun da şart koşulmuş olduğunu ifade eder. "Râ" harfinin ötreli olarak okunuşunda ise böyle bir anlam yoktur.

Derim ki: Bu ise el-Halil ve Sîbeveyh'in tercih ettiğine muhaliftir.

"Günahlarınızdan bir kısmını" âyetini ifade eden "(......): den" katıksız olarak teb'îd (bir kısım) ifade eder. (Meal de böyle yapılmıştır).

et-Taberi ise bir kesimden bunun zaid olduğunu söylediklerini nakletmektedir. (O takdirde mealin: Günahlarınızı bağışlar şeklinde olması gerekir). İbn Atiyye ise der ki: Bu o kesimin bir yanlışlığıdır.

"Allah yapmakta olduğunuzdan haberdardır" âyeti ise hem bir vaaddir, hem de bir tehdittir.

272. Âyetin Tefsiri

Onların hidâyete ermesi üzerine borç değildir. Fakat Allah dilediği kimseye hidâyet verir. Her ne hayır infak ederseniz kendi faydanızadır. Zaten siz, ancak Allah'ın rızası için infak edersiniz. Hayırdan neyi infak ederseniz size ödenir ve size asla zulmedilmez.

Bu âyetin:

"Onların hidâyete ermesi üzerine borç değildir, fakat Allah dilediği kimseye hidâyet verir" bölümünü üç başlık halinde sunacağız:

1- Hidâyete Erdirmek ve Nüzul Sebebi:

Yüce Allah'ın:

"Onların hidâyete ermesi üzerine borç değildir" âyeti, sadakalardan söz eden âyetlerin akabinde gelmiştir. Âdeta bununla, müşriklere sadaka vermenin câiz olduğunu beyan ediyor gibidir.

Saîd b. Cübeyr mürsel olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bu âyet-i kerimenin nüzul sebebine dair şunu rivâyet etmiştir: Müslümanlar zimmet ehli olan fakirlere sadaka veriyorlardı. Ancak müslümanlar arasındaki fakirler çoğalınca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Dinimize mensup olanlardan başkasına sadaka vermeyiniz" buyurdu. Bu âyet-i kerîme nazil olarak İslâm dininden olmayanlara sadaka vermeyi de mubah kıldı. en-Nakkaş'ın zikrettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bir takım sadakalar getirilmişti. Yahudinin birisi gelerek Bana da birşeyler ver deyince Peygamber: "Müslümanların sadakasından senin hak ettiğin birşey yoktur" diye buyurdu. Yahudi fazla uzağa gitmeden:

"Onların hidâyete ermesi üzerine borç değildir" âyet-i kerimesi nazil oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu geri çağırdı ve ona birşeyler verdi. Daha sonra yüce Allah bunu sadakalara ait âyet-i kerimeleri ile (zekâtın harcama yerlerini belirten et-Tevbe, 9/60. âyet-i kerimeleriyle) neshetti.

İbn Abbâs'ın da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ensara mensup bazı kimselerin Kurayza ile Nadiroğulları arasında akrabalık bağları vardı. Bu akrabalarına muhtaç oldukları takdirde İslâm'a girerler ümidiyle sadaka vermiyorlardı. İşte bu âyet-i kerîme bu gibi kimseler sebebiyle nazil olmuştur.

Kimi müfessirin de naklettiğine göre Ebû Bekir es-Sıddîk'ın kızı Esma (radıyallahü anhüma), ceddi Ebû Kuhafe'ye sıla-ı rahimde bulunmak istedi. Daha sonra kâfir olduğundan dolayı uzak durdu. İşte bu âyet-i kerîme bu konuda nazil oldu. Bu âyetin nüzul sebebine dair benzer ve başka rivâyetler için bk. Süyûti, ed-Dürru'l-Mensûr. II. 86 vd. Ancak en-Nekkâş'ın rivâyetine benzer bir rivâyeti zikretmemektedir.

Taberî'nin naklettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sadakanın (kâfirlere) verilmesini kabul etmemekten maksadı, müslüman olup dine girmeleri idi. Yüce Allah da bunun üzerine

"Onların hidâyete ermesi üzerine borç değildir" diye buyurdu.

"Onların hidâyete ermesi üzerine borç değildir" âyetinin bundan önceki âyetler ile alakalı olmadığı da söylenmiştir. O takdirde bu zahiren sadakalar ve bunun kâfirlere verilmesi hakkında olur. Hatta o vakit bunun yeni bir söz başlangıcı olma ihtimali de ortaya çıkar.

2- Kâfirlere Hangi Türden Sadaka Verilebilir?

İlim adamlarımız der ki: Bu rivâyetlerin ihtiva ettiğine uygun olarak kâfirlere verilmesi mubah kılınan sadaka tatavvu' (nafile) sadakadır. Farz olanın ise kâfirlere ödenmesi halinde zekât borcu yerine getirilmiş olmaz. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur. "Ben sadakayı (zekâtı) zenginlerinizden almakla ve onu fakirlerinize vermekle emrolundum."

İbnu'l-Münzir dedi ki: Kendisinden ilim bellediğim bütün ilim ehli zımmî olan kimseye malların zekâtından herhangi birşey verilmeyeceğini icma ile ifade etmişlerdir. Daha sonra İbnu'l-Münzir bunu açıkça ifade eden bir topluluğun ismini zikreder ve bu konuda herhangi bir görüş ayrılığından söz etmez.

el-Mehdevî der ki: Bu âyet-i kerîme sebebiyle müslümanlara müşrik olan akrabalarına farz zekâttan vermelerine ruhsat verilmiştir. İbn Atiyye der ki: Bu ise bu konudaki icma ile red olunmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Ebû Hanîfe der ki: Kâfirlere fıtır sadakası verilebilir. İbnu'l-Arabi der ki: Bu, aslî bir dayanağı olmayan zayıf bir görüştür. Bizim delilimiz ise fıtır sadakasının vacip ve bir temizlenme sadakası oluşudur. Tıpkı davarların sadakası (zekâtı) ve aynî malların zekâtı gibi kâfirlere verilmez. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da "Onları (müslüman fakirleri), bugün için dilenmek ihtiyacından kurtarınız" Dârakutnî, II, 153. Hadisin sıhhat derecesi ile ilgili açıklamalar için bk. Zeylaî, Nasbu'r-Râye, II, 432. diye buyururken, Ramazan bayramı birinci gününü kastetmektedir.

Derim ki: Çünkü o gün bayramla, bayram namazıyla meşguldürler. Müşriklerde ise bu tahakkuk etmemektedir. Fıtır sadakasını sünnet kabul edenlerin görüşüne göre; müslüman olmayanlara ödenmesi câiz olabilir. Bu da bu konuda mezhebimizdeki iki görüşten birisidir. Aynı zamanda bu, belirttiğimiz gibi Ebû Hanîfe'nin de görüşüdür. Bu hususta göz önünde bulundurulan ise birr (iyilik yapmaya)e, yemek yedirmeye teşvik eden (el-Bakara, 2/177) âyetin genel bir muhtevada olması ve "sadakalar" kelimesinin mutlak olarak zikredilmesidir. İbn Atiyye der ki: Bu hüküm (bugün için) müslümanların zimmet ehli ile bir de harbîlerden olup köleleştirilen kimseler hakkında yerine getirilebilmesi düşünülebilecek bir hükümdür.

Derim ki: Kur'ân-ı Kerîm'de ise şöyle buyurulmaktadır:

"Ona olan sevgilerine rağmen fakire, yetime ve esire yemek yedirirler." (el-İnsan, 76/8) Esir ise dar-ı İslâm'da müşrikten başkası olmaz. Yine yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Sizinle din hususunda Savaşmamış, sizi yurtlarından çıkarmamış olanlara iyilik yapmanızı ve onlara adaletle davranmanızı Allah size yasaklamaz." (el-Mümtehine, 60/8) Bu âyetlerin zahirleri sadakaların genel olarak onlara verilmesinin câiz olmasını gerektirir. Şu kadar varki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu genel hükümden farz olan zekâtı tahsis ederek istisna etmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber Muaz b. Cebel'e şöyle buyurmuştur: "Sadakayı (farz zekâtı) zenginlerinden al ve onu fakirlerine geri ver." Buhârî, Zekât 41, 63, Meğâzî 60, Tevhîd 1; Müslim, îman 29, 31; Ebû Dâvûd, Zekât 5; Tirmizî, Zekât 6; Nesâî, Zekât 46; İbn Mâce, Zekât 1; Dârimî, Zekât 1; Müsned, I, 233.

Önceden de açıklandığı üzere; ilim adamları bu husus üzerinde ittifak halindedirler. O bakımdan muhtaç olmaları halinde kâfirlere nafile sadakadan ödeme yapılır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

İbn Arabi ise der ki: Asi olan müslümana gelince; fıtır sadakasının ona verilebileceği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Ancak bu kişi namaz, oruç gibi İslâm'ın rükünlerini terkeden kimse ise tevbe edinceye kadar bu sadaka ona ödenmez. Sair masiyet işleyen kimselere gelince, bunlar da "müslüman" adının kapsamına girdiklerinden dolayı o masiyetleri işleyenlere sadaka verilir. Müslim'in Sahih'inde belirtildiğine göre adamın birisi bir zengine, bir hırsıza, zina eden bir kadına sadaka vermiş ve onun verdiği bu sadakası kabul edilmiştir. Müslim, Zekât 78; Nesâî, Zekât 47; Müsned, II, 322. Nitekim ileride sadakalar âyetinde (et-Tevbe, 9/60) geleceği üzere.

3- Kaderiyye ve Mu'tezile'nin Reddi:

Yüce Allah'ın:

"Fakat Allah dilediği kimseye hidâyet verir" âyeti dilediğini doğruya irşad eder, demektir. Bu âyette Kaderiyye'nin ve Mu'tezile'nin bazı kollarının görüşleri reddedilmektedir. Nitekim önceden de geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah'ın:

"Her ne hayır infak ederseniz kendi faydanızadır" âyeti şart ve onun cevabını ihtiva etmektedir. "Zaten siz ancak: Allah'ın rızası için infak edersiniz." Bu âyet-i kerimede "hayır" mal demektir. Çünkü bu kelime burada infak ile birlikte zikredilmiştir. Bu karine ise buradaki "hayr"ın mal olduğunu göstermektedir. Eğer bu kelimenin mal anlamına geldiğine delalet edecek bir karine bulunmayacak olur ise bunun "mal" anlamına gelmesi gerekmez. Yüce Allah'ın şu âyetinde ve benzerlerinde olduğu gibi:

"Karar kılacakları yerleri daha hayırlıdır." (el-Furkan, 25/54);

"Zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görür." (ez-Zilzal, 99/7)

Bu açıklama, İkrime'nin: "Yüce Allah'ın kitabında geçen her bir "hayır" kelimesi mal demektir" sözünün genel olmadığına dikkat çekmek içindir.

Nakledildiğine göre ilim adamlarından birisi pekçok iyilikte bulunur, sonra da hiçbir kimseye bir hayır yapmadığına dair yemin ederdi. Bu hususta ona hatırlatmada bulunulduğunda: Ben bunu kendime yaptım, der ve: "Her ne hayır infak ederseniz kendi faydanızadır" âyetini okurdu.

Bundan sonra yüce Allah kabule değer olan nafakanın Allah'ın rızası için yapılan nafaka olduğunu beyan etmektedir: "Rızası için" âyeti ise mef'ûlün lehtir. Bunun anlamı ile ilgili olarak şöyle de denilmiştir: Bu, yüce Allah tarafından ashab-ı kiram lehine onların ancak kendi rızasını arayarak infak ettiklerine dair bir tanıklığıdır. (Meal de böyle yapılmıştır). Bu ise onların faziletini ve onlara övgüyü ihtiva etmektedir. Birinci açıklamaya göre ise bu şekilde bir infak onlar için şart koşulmuştur. Bu şart koşma onların dışında kalan ümmetin sair fertlerini de kapsar. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Sad b. Ebi Vakkas'a şöyle demiştir: "Senin kendisiyle yüce Allah'ın rızasını arayarak infak ettiğin her bir şeyin karşılığında mutlaka sana ecir verilir. Hatta hanımının ağzına koyduğun lokma dolayısıyla dahi." Buhârî, Îman 41, Cenâiz 37, Meğâzî 77, Merdâ 16, Ferâiz 6; Müslim, Vasiyyet 5; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 2; Tirmizî, Vesâyâ 1; Muvatta’', Vasiyyet 1; Müsned, I, 172.

Yüce Allah'ın:

"Hayırdan neyi infak ederseniz size ödenir ve size asla zulmedilmez" âyetinde yer alan "size ödenir" yüce Allah'ın:

"Her ne hayır infak ederseniz kendi hayrınızadır" âyetini te'kid etmekte ve açıklamaktadır. İnfakın sevabının infak edenlere eksiksiz olarak verileceği, ecirlerinin hiçbir şekilde eksik verilmeyeceği beyan edilmektedir. Çünkü eksik verilecek olursa, bu onlar için bir zulüm olur.

273. Âyetin Tefsiri

Allah yolunda kendilerini vakfetmiş, yeryüzünde dolaşmaya gücü yetmeyen, hallerini bilmeyenin iffet etmelerinden dolayı kendilerini zenginlerden sandığı, seninse onları simalarından tanıdığın ve yüzsüzlük ederek insanlardan birşey istemeyen fakirler içindir. Şüphesiz hayırdan neyi harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:

1- Sadaka Verilecek Fakirlerin Nitelikleri:

Yüce Allah'ın:

"... fakirler içindir" âyetinde yer alan "lâm" harfi yüce Allah'ın:

"Hayırdan neyi infak ederseniz" âyeti ile alâkalıdır. (Yani her ne hayır infak ederseniz bu kabilden olan fakirlere verilir, demektir). Bunun "infak yahut sadaka.... fakirler içindir" takdirinde mahzuf bir kelimeye mutaallak olduğu da söylenmiştir.

es-Süddî, Mücâhid ve başkaları der ki: Burada sözü geçen fakirlerden kasıt, Kureyşlilerden ve başkalarından olan muhacirlerin fakirleridir. Daha sonra bu âyet-i kerîme Kıyâmete kadar fakirlerden sayılan herkesi kapsar. Özellikle muhacirlerin fakirlerinin zikredilme sebebi, o dönemde onlardan başka fakir olmayışındandır. Bunlar ise Suffe ehli diye bilinirlerdi. Yaklaşık dörtyüz kişi idiler. Fakirliklerine sebep ise Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına fakir olarak gelişleriydi. Aileleri, akrabaları ve malları yoktu. O bakımdan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Mescidinde onlar için bir suffe yapıldı. Bundan dolayı da onlara Suffe Ehli denildi.

Ebû Zerr der ki: Ben Suffe ehlinden idim. Akşamı ettiğimiz vakit Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kapısında hazır olurduk. Huzurunda bulunan her bir adama emir verir, o da birisini alır götürürdü. Geriye ise Suffe ehlinden on kişi veya daha az sayıda kimse kalırdı. Bu sefer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a akşam yemeği getirilir ve kalanlarımız onunla birlikte akşam yemeği yerdik. Yemeğimizi bitirince Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mescidde uyuyun" diye buyururdu.

Tirmizî de el-Berâ b. Âzib'den yüce Allah'ın:

"Arasından göz yummaksızın alıcısı olamayacağınız adi şeyleri vermeye yeltenmeyin" (el-Bakara, 2/267) âyeti hakkında dedi ki: Bu âyet-i kerîme bizler yani biz Ensar topluluğu hakkında nazil olmuştur. Bizim hurmalıklarımız vardı. Her birimiz fazlalık veya azlığı oranında hurmalardan birşeyler getirirdi. Kimisi bir salkım, kimisi iki salkım getirir, bunu mescide asardı. Suffe ehlinin ise yiyecek birşeyleri yoktu. Onlardan herhangi bir kimse acıktı mı o hurma salkımına varır, elindeki değnekle salkıma vurur, taze ya da kurumuş hurmadan düşeni alır yerdi. Hayır hususunda pek rağbetli olmayan birtakım kimseler de, arasında olgunlaşmamış ve kurumuş, tadı tuzu kalmamış bazan da kırılmış bir salkım getirir, mescide asardı. Bunun üzerine yüce Allah:

"Ey îman edenler! Kazandıklarınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardığımız şeylerden infak ediniz. Arasından göz yummaksızın alıcısı olamayacağınız adi şeyleri vermeye yeltenmeyin." (el-Bakara, 2/267) âyetini indirdi. Buyû' rdu ki: Eğer sizden herhangi birinize onun verdiğinin bir benzeri hediye edilecek olursa ancak göz yumarak ve utancından dolayı onu alır (diye buyurmaktadır). (el-Bera’) dedi ki: Artık bundan sonra herkes yanındakinin en iyisini getirir gelirdi. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, garib sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 2. sûre 35- Ayrıca: İbn Mâce, Zekât 19 yakın ifadelerle.

İlim adamlarımız (Mâlikî mezhebi âlimleri) der ki: "Onlar (Suffe ashabı, Allah onlardan razı olsun) zaruret dolayısıyla Mescidde idiler. Sadakadan (zekâttan) da zaruret kadarını yerlerdi. Allah müslümanlara zaferler nasib edince ihtiyaçtan kurtuldular, oradan çıktılar daha sonra da yönetici oldular, kumandan oldular.

Bundan sonra yüce Allah, hicret eden bu fakirlerden, onlara karşı şefkatli ve merhametli olmayı gerektiren ifade ve beyanlarla şöyle buyurmaktadır:

"Allah yolunda kendilerini vakfetmiş" yani alıkonmuş, engellenmiş. Katâde ve İbn Zeyd der ki: "Allah yolunda kendilerini vakfetmiş" âyeti kendilerini düşman korkusuyla mÂişetleri uğrunda tasarrufta bulunmaktan alıkoymuş kimseler anlamındadır. Bundan dolayı yüce Allah:

"Yeryüzünde dolaşmaya gücü yetmeyen" diye buyurmuştur. Çünkü bütün topraklar katıksız bir küfür ile dolup taşıyordu. Bu durum İslâm'ın ilk dönemlerinde böyle idi. İşte onların bu rahatsızlıkları cihad yoluyla kazanç sahibi olmalarını engelliyordu. Kâfirlerin müslüman olmalarına karşı gösterdikleri tepki ticaret yoluyla tasarrufta bulunmalarına engel oluyordu. O bakımdan fakir kaldılar.

Yüce Allah'ın:

"Yeryüzünde dolaşmaya gücü yetmeyen" yani kendilerini cihad etmeye adadıklarından dolayı (çalışamayan) kimseler demektir. Ancak birinci açıklama daha güçlüdür. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

2- İffetli Oluşları Durumlarının Bilinmesini Engelliyordu:

Yüce Allah'ın:

"Bilmeyenin iffet etmelerinden dolayı kendilerini zenginlerden saydığı" yani içlerine kapanıp dilenmeyi terk ederek yüce Allah'a tevekkülleri dolayısıyla içyüzlerini bilmeyen kimse onları zengin diye zanneder. Bu âyette "fakirlik" adının belli bir değeri olan giyeceği bulunan kimseye fakir denilebileceğine ve bunun ona zekâtın verilmesine engel olmadığına delil vardır. Çünkü yüce Allah bu gibi kimselere vermeyi emretmektedir. Bunlar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte çarpışan hasta ve âmâ olmayan muhacirlerden idiler.

Teaffüf aiffetli davranmab; birşeyden uzak durup onu istemeye tenezzül etmediği vakit kullanılan bir ifadedir. Katâde ve başkaları bu anlamda bunu açıklamışlardır.

" Kendilerini sandığı" âyetindeki "sin" harfinin üstün ve esreli okunması iki ayrı şivedir. Ebû Ali der ki: Üstün okunması kıyasa daha uygundur. Çünkü bunun mazisinin "ayn"ı (yani kökünün ikinci harfi) meksurdur. O bakımdan bunun babı, muzaride üstün gelmesidir. Bununla birlikte esreli okuyuş da güzeldir. Çünkü bu konuda kıyasa göre istisna teşkil etse bile bu şekilde kullanıldığı da işitilmiştir. Yüce Allah'ın: " İffet etmelerinden" âyetindeki " ....den" âyeti gayenin başlangıcını ifade eder.

Cinsin beyanı için olduğu da söylenmiştir.

3- Simaya Göre Hüküm Vermek:

Yüce Allah'ın:

"Seninse onları simalarından tanıdığın..." âyetinde şuna da delil vardır: Bir kimsenin üzerinde görülen alametleri (siması) durumunun değerlendirilmesinde itibara alınır. O kadar ki dar-ı İslâm'da üzerinde zünnâr bulunan ve sünnet edilmemiş bir ölü bulunacak olursa, müslümanlara ait kabristana gömülmez. İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre; bu gibi alametlere göre hüküm vermek Dâr'a göre hüküm vermekten önce gelir. Yine yüce Allah'ın:

"Yemin olsun sen onları söyleyişlerinden de tanırsın" (Muhammed, 47/30) âyeti de bu kabildendir.

Âyet-i kerîme, elbisesi, giyeceği ve güzelleşmek için kıyafeti olan kimselere sadaka vermenin câiz olduğunun delilidir. İlim adamları bu hususta ittifak etmişlerdir. Bununla birlikte ihtiyacı olduğu takdirde, alacağı şeyin miktarı hakkında farklı görüşleri vardır. Ebû Hanîfe kendisinde zekâtın vacip olacağı kadar bir miktarı nazar-ı itibara alır. Şâfiî ise bir yıllık yiyecek ihtiyacını gözönünde bulundurur. Mâlik ise kırk dirhemi esas alır. Şâfiî kazanç sağlayabilen kimseye zekât verilemeyeceği görüşündedir.

Sima: Alamet demektir. Bazen (sonuna hemze getirerek) med'li de okunur. İlim adamları burada sîmânın muayyen olarak ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir.

Mücâhid der ki: Buradaki sîmâ huşu ve alçakgönüllülüktür. es-Süddî de der ki: Kasıt onların yüzlerindeki yoksuluğun ve ihtiyacın, ni'met azlığının etkileridir. İbn Zeyd der ki: Elbiselerinin eski püskü oluşudur. Mekki'nin naklettiği bir gruba göre ise secde izleridir. İbn Atiyye ise der ki: Secde izleridir. İbn Atiyye der ki: Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü bunlar başka işlerle uğraşmayan, Allah'a tevekkül eden, çoğunlukla namazdan başka uğraşacak işleri olmayan kimselerdi. O bakımdan secdenin etkileri üzerlerinde görülürdü.

Derim ki: Secdenin izi olarak kabul edilen bu sîmâda ashab-ı kiramın tümü (Allah hepsinden razı olsun) ortaktırlar. Çünkü yüce Allah, Fetih Sûresi'nin sonlarında şu âyetiyle bize bunu haber vermektedir:

"Secde izinden dolayı onların simaları yüzlerindedir." (el-Feth, 48/29) Bu açıdan onlarla başkaları arasında bir fark yoktur. Geriye sîmânın sadece fakirlik ve ihtiyacın izi olmasından yahut secde izinin daha fazla olmasından başka bir ihtimal kalmıyor. Bunlar geceleyin namaz kılıp gündüzün oruç tuttuklarından dolayı sararmış benizlerinden tanınırlardı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Huşû'a gelince; bunun yeri kalptir. Bu konuda zengin de fakir de ortaktır. O halde geriye bizim tercih ettiğimizden başka bir ihtimal kalmıyor. Başarı Allah'tandır.

4- Yüzsüzlük Etmezler:

Yüce Allah'ın:

"... ve yüzsüzlük ederek insanlardan birşey istemeyen fakirler içindir" âyetinde geçen:

"Yüzsüzlük ederek" anlamına gelen kelimesi hal konumunda masdardır. Dilenirken ilhâf, ihfâ ve ilhâh (ısrar) etmek aynı anlamdadır.

"İlhâf edene geri çevirmek (istediğini vermek) gibisi yoktur" denilir.

İlhâf kelimesi (örtü anlamına gelen) lihâf tan gelmektedir. Bu ismin veriliş sebebi ise, örtünün örterken altına aldığı şeyleri kapsadığı gibi dilenirken bütün dilenme şekillerini kapsadığındandır. Yani bütün insanlar dilencinin dilendiği kimseler kapsamına girer, o da böylelikle onları (örtü gibi) örtmüş olur. İbn Ahmer'in şu beyiti de bu kabildendir:

"Onları kanatları ile örtüp kapatmaya koyuldu

Kaba olmakla birlikte ince bir şekilde onları örtüyordu."

Şair burada kanatlarıyla yumurtalarını kucaklayan ve kaba olmakla birlikte incelikle kanatlarını âdeta bir örtü gibi yumurtaları üzerinde örten bir devekuşunu nitelendirmektedir.

Nesâî ve Müslim Ebû Hüreyre'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Yoksul kimse bir ve iki hurmanın bir ve iki lokmanın geri çevirdiği kimse değildir. Asıl yoksul iffetli davranan kimsedir. İsterseniz: «Yüzsüzlük ederek insanlardan birşey istemeyenler...» âyetini okuyunuz." Buhâri, Tefsir 2. sûre 48; Müslim, Zekât 102; Nesâî, Zekât 76.

5- İffetle İstemek ve Yüzsüzlük Ederek İstemek:

Yüce Allah'ın:

"Ve yüzsüzlük ederek insanlardan birşey istemeyenler..." âyetinin anlamı hakkında ilim adamlarının iki ayrı görüşü vardır: Aralarında et-Taberî ve ez-Zeccâc'ın da bulunduğu bir topluluk şöyle der: Bu hiçbir şekilde dilencilik etmezler, anlamındadır. Bu ise onların tam anlamıyla iffetli hareket edip dilencilik yapmadıklarını kabul etmek esasına göredir. Müfessirlerin çoğunluğu da bu görüştedir. O takdirde iffetli davranmak, onların değişmez bir niteliğidir. Yani yüsüzlük ederek olsun etmeyerek olsun insanlardan hiçbir şekilde dilenmezler.

Bir kesim de şöyle demektedir: Burada kastedilen, yüzsüzlük etmenin nefyi (sözkonusu olmadığı)dır. Yani onlar yüzsüzlük etmeksizin isterler. İlk anda anlaşılan da budur. Yani onlar isterler ama yüzsüzlük ederek değil. Böyle bir anlayış insanlardan yüzsüzlük ederek dilencilik edenlerin durumlarının kötü oluşuna dikkat çekme özelliğine sahiptir.

Lâfız Müslim'in olmak üzere hadis İmâmları Hazret-i Muâviye b. Ebi Süfyan'dan Hazret-i Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivâyet ederler: "Birşeyler isterken yüzsüzlük ederek ısrar etmeyin. Allah'a yemin ederim sizden herhangi bir kimse benden birşey isteyip de o istemesi sebebiyle benim çıkarıp ona birşeyler vermeme -ben ondan hoşlanmadığım halde sebep olursa- asla ona verdiğim o şeyde, ona bereket ihsan olunmaz." Müslim, Zekât 99; Nesâî, Zekât 88, Müsned, IV, 98.

Muvatta’''da da şöyle denilmektedir: Zeyd b. Eslem'den o Atâ b. Yesar'dan o Esedoğullarından bir adamdan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben ve aile halkım (hanımım) Baki' el-Ğarkad'da konakladım. Ailem bana: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına git, ondan bize yiyeceğimiz birşeyler iste, dediler ve ihtiyaçlarından söz etmeye koyuldular. Onun yanında Hazret-i Peygamber'den birşeyler isteyen bir adam gördüm. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Sana verecek birşey bulamıyorum" diyordu. Adam kızgınlıkla yanından ayrılıp gitti, giderken de: Ömrüm hakkı için sen dilediğin kimseye verirsin, diyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bu bana kendisine verecek birşeyler bulamıyorum diye kızıyor. Sizden her kimin bir ukıyyesi veya ona denk birşeyi olduğu halde dilencilik ederse o kimse yüzsüzlük ederek dilencilik etmiş olur." Esedoğullarından olan adam dedi ki: Kendi kendime dedim ki: Doğumu yaklaşmış süt veren bir dişi deve bizim için bir ukıyyeden daha hayırlıdır. -Mâlik dedi ki: Ukıyye ise kırk dirhemdir-. (Esedoğullarından olan adam) dedi ki: Hazret-i Peygamber'den birşeyler istemeden geri döndüm. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a arpa ve kuru üzüm getirildi, ondan bize -Allah bizi ihtiyaçtan kurtaracak kadar- paylaştırıp verdi. Muvatta’', Sadaka 11; Ebû Dâvûd, Zekât 24; Nesâî, Zekât 90.

İbn Abdi’l-Berr der ki: Bu hadisi Mâlik böylece rivâyet etmiş, Hişam b. Sa'd ve başkaları da bu konuda ona uymuştur. Bu sahih bir hadistir. İsmi verilmeyen sahabinin hükmü, ilim adamlarına göre; sahabî dışındakilerin ismi verilmemesi halindeki hüküm gibi değildir. Çünkü ashabın tümü hakkında cerh sözkonusu değildir ve onlar için adalet sabit olmuştur. Bu Hadîs-i şerîf de bir ukıyye kadar gümüşü bulunan kimse için dilenmenin mekruh olduğunun delilidir. Bu sınırda, bu sayıda, bu miktarda gümüşü bulunup da veya bunun yerini tutacak kadar malı olup bu mal da ona denk düştüğü halde dilencilik eden bir kimse, yüzsüzlük eden bir kişi (mülhif) olur. -Bu hadisin zahirine göre- bu kadar gümüşü veya buna denk altını bulunan kimse için dilenmeyi mekruh kabul etmeyen -bu hadisin zahirine göre- ilim ehli kimse bilmiyorum. Dilenmeksizin kendisine birşeyler ulaşan bir kimsenin eğer zekâttan başka birşeyden ise onu alıp yemesi caizdir. Bu da hakkında görüş ayrılığı bilmediğim hususlardan birisidir. Şayet zekâttan ise bu hususta görüş ayrılığı vardır ki buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle sadakalar ile ilgili âyet-i kerimede (et-Tevbe, 9/60'da) gelecektir.

6- Dilencilik Hakkında Gelen Rivâyetler:

İbn Abdi’l-Berr dedi ki: Dilenmenin anlamı, mekruh oluşu, vera' ehlinin bu konuda tuttukları yol ile ilgili fukahânın verdiği cevaplar arasında gelen en güzel rivâyetlerden birisi de el-Esrem'in Ahmed b. Hanbel'den naklettiği şu rivâyettir: Ahmed b. Hanbel'e dilenmenin ne zaman helal olduğuna dair soru sorulmuş o da şöyle demiş: Sehl b. el-Hanzaliyye'nin hadisine göre Ebû Dâvûd, Zekât 24 eğer yanında sabah akşam yiyeceği yoksa (dilenmesi helal olur). Ebû Abdullah'a: Şayet dilenmek zorunda kalırsa? diye sorulunca o: Mecbur kalırsa dilenmek onun için helal olur, dedi. Şayet iffetli hareket ederse (ve dilenmezse)? diye sorulunca: Bu onun için daha hayırlıdır, dedi. Sonra da: Kimsenin açlığından öleceğini sanmıyorum. Allah ona rızkını gönderir, dedi. Sonra da Ebû Said el-Hudri'nin: "Her kim iffetli davranırsa Allah da onun iffetini korur" Buhârî, Zekât 18, Rikaak 20; Müslim, Zekât 124; Ebû Dâvûd, Zekât 28; Tirmizî, Birr 77; Nesâi, Zekât 85, 89; Dârimî, Zekât 18; Muvatta’', Sadaka 7; Müsned, III, 3, 9, 12, 93, 403, 434, IV, 138. hadisini ve Ebû Zerr arab'ın rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine söylediği: "İffetli ol" Müsned, V, 149, 163. hadisini de zikreder. Ebû Bekr (el-Esremî) dedi ki: Ben ona hiçbir şeyi olmayan bir kimse insanlardan dilencilik mi etsin yoksa meyte mi yesin? diye sorulurken işittim, şöyle dedi: Kendisinden dilenecek bir kimse bulduğu halde meyte yiyebilir mi? Bu kötü bir iştir.

Devamla dedi ki: Yine ona kişi başkası adına dilencilik yapabilir mi diye sorulduğunu işittim. Hayır dedi. Fakat bu konuda üstü kapalı işarette bulunur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine çıplak ayaklı, elbisesiz, siyah beyaz çizgili elbiseleri yırtarak kafalarından geçirmiş bir kavim geldiğinde: "Tasadduk ediniz" diye buyurmuş, bunlara veriniz, diye buyurmamıştır. Müslim, Zekât 69; ayrıca hadis yakın lâfızlarla: Müsned, IV, 358-359, 361'de de yer almaktadır.

Ebû Ömer dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Şefaat ediniz (başkalarına iltimas ediniz) size ecir verilir." Buhârî, Zekât 21, Edeb 36, 37, Tevhîd 31; Müslim, Birr 145; Ebû Dâvûd, Edeb 117; Tirmizî, İlm 14; Nesâî, Zekât 65; Müsned, IV, 400. Bu âyette başkası adına dilenmenin mutlak olarak sözkonusu edildiği görülmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Buna tasadduk edecek bir adam yok mu?" diye buyrumuştur. Ebû Dâvûd, Salât 55; Dârimî, Salât 98; Müsned, III, 64, V, 254, 269

Ebû Bekr dedi ki: Ona (yani Ahmed b. Hanbel'e) şöyle denildi: Adam bir başkasından sözederek: O muhtaçtır diyebilir mi? Ahmed b. Hanbel dedi ki:

Bu üstü kapalı bir ifadedir. Bunda bir mahzur yoktur. Dilencilik: Ona ver, demesidir. Daha sonra şöyle der: Kişinin kendi adına dilencilik yapmasın dahi hoşuma gitmezken başkasının adına dilencilik yapması nasıl olabilir? Burada üstü kapalı ifadeyi daha çok severim.

Derim ki: Ebû Dâvûd, Nesâî ve başkaları (Firâs b. Malikoğullarından) el-Fırası'nin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü dileneyim mi? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Hayır, fakat şayet dilenecek olursan ve bu senin için kaçınılmaz hale gelirse o takdirde salih kimselerden dilen." Ebû Dâvûd, Zekât 28; Nesâî, Zekât 84; Müsned, IV, 334.

Burada Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ihtiyaç duyulması halinde fazilet ve sAllah ehli kimselerden dilenmeyi mubah kılmıştır. Şayet ihtiyacını Allah'tan dileyecek olursa elbette ki bu daha da üstündür.

İbrahim b. Edhem der ki: İnsanlardan ihtiyaçların istenmesi seninle yüce Allah arasındaki hicabın kendisidir. O bakımdan sen ihtiyacını zarar ve fayda vermeyi elinde bulundurana arzet. Sen yüce Allah'a sığın ki, Allah da seni kendisinden başkasına muhtaç etmesin ve sevinç içerisinde yaşatsın.

7- Dilenmeden Kendisine Birşeyler Ulaşan Kimse:

Dilenmeksizin kendisine birşeyler ulaşan kişi onu kabul edip red etmeyebilir. Çünkü bu Allah'ın kendisine verdiği bir rızıktır. Mâlik'in, Zeyd b. Eslem'den, onun da Atâ b. Yesar'dan rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ömer b. el-Hattâb'a bir hediye göndermiş, o da onu geri çevirmişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), ona: "Bu bağışımı ne diye geri çevirdin?" deyince şu cevabı vermişti: Ey Allah'ın Rasûlü demiş. Sen bizlere bizden herhangi bir kimsenin birşey almamasının o kimse için daha hayırlı olduğunu bildirmemiş miydin? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Benim o sözünü ettiğim dilenmek ile ilgilidir. Dilenmeksizin gelene gelince o, Allah'ın sana verdiği bir rızıktır." Bunun üzerine Ömer b. el-Hattâb şöyle dedi: Nefsim elinde olana yemin ederim, kimseden birşey istemeyeceğim. Dilenmeksizin birşey de bana geldi mi mutlaka onu alacağım. Muvatia, Sadaka 9.

İşte bu, bu konuda açık bir nastır.

Müslim'in Sahih'inde, Nesâî de Sünen'inde ve onlardan başkaları İbn Ömer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Ben (babam) Ömer'i şöyle derken dinledim: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bir bağışta bulunurdu, ben de: Bunu buna daha çok muhtaç olan birisine ver, derdim. Nihayet bir seferinde bana bir mal verdi. Yine: Bunu buna benden daha muhtaç birisine ver, dedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sen bunu al. Bu maldan sana sen göz dikmeksizin ve dilenmeksizin birşey gelirse onu al. Böyle olmayana gelince nefsin onun ardından gitmesin. (Gözün onda kalmasın)? " Müslim, Zekât 110; Nesâî, Zekât 94 ayrıca Buhârî, Ahkâm 17.

Nesâî "onu al" sözünden sonra: "Onu al mal edin veya tasadduk et" ilavesini yapmaktadır. Nesâî, aynı yer; Buhârî, aynı yer

Müslim de Abdullah b. es-Sa'dî el-Mâlikî'den rivâyet ediyor: Hazret-i Ömer dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana şöyle buyurdu: "Sen dilenmeksizin sana birşey verilecek olursa ye ve ondan tasadduk et." Buhârî, Ahkâm 17 ile Nesâî, Zekât 94'ün sonundaki rivâyet bu şekildedir. Ancak Müslim, Zekât lirdeki ifade: "Onu al, mal edin yahut onu tasadduk et!" şeklindedir. İşte bu, Mâlik'in mürsel hadisinin sahih derecesine ulaşmasını sağlamaktadır.

el-Esrem der ki: Ebû Abdullah Ahmed b. Hanbel'e Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Sen dilenmeksizin ve ona göz dikmeksizin sana birşeyler gelirse" âyetinde "göz dikmek"ten neyi kastetmiştir? diye soruldu, şöyle dedi: Ona göz dikip içinden: Keşke bana gönderilse demendir. Ona: İsterse bunu üstü kapalı ifade etmesin, öyle mi? O: Evet, bu göz dikme kalb ile olur, dedi. Ona: Bu çok ağır birşeydir, denilince şu cevabı verdi: Ağır dahi olsa bu böyledir. Ona denildi ki: Eğer adam bana birşeyler göndermeye beni alıştırmamış, bununla birlikte içinden geçip bana birşeyler gönderse diyecek olsam nasıl olur? Dedi ki: İşte bu da bir göz dikmektir. Şayet sen beklemeden ve kalbinden de geçmeksizin sana birşey gelirse işte o vakit onda göz dikmek sözkonusu olmaz.

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Göz dikmek (işrâf) sözlükte başı kendisinden birşeyler umulan kimseye ya da tamah edilen birşeye kaldırmak, insanın onu arzulayıp canının çekmesi, onu ele geçirmeye çalışmasıdır. Ahmed'in göz dikmeyi yorumlamakla ilgili söyledikleri ise işi daraltmaktır, sıkmaktır. Bana göre bu yorum uzak bir ihtimaldir. Çünkü yüce Allah bu ümmetin dili ile söylemedikçe yahut da bir azasıyla amel etmedikçe içinden geçirdiklerini affetmiştir. Kalbin kararlaştırdığı küfür dışındaki masiyetlere gelince; gereğince amel etmedikçe hiçbirşey değildir. Nefsin içinden geçenlerin bağışlanacağı ise icma ile kabul edilmiştir. Hem Ahmed b. Hanbel'den gelen bu yorum, hem de İbn Abdi'l-Berr'in farklı yorumu: İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, V, 88-90'de yer almaktadır.

8- Muhtaç Olmadığı Halde Israrla Dilenmek:

Muhtaç olmamakla birlikte ısrarla yüzsüzlük ederek dilenmek haramdır, helal olmaz. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Her kim insanlardan malı daha çok artsın diye dilenirse kor ateş dileniyor demektir. O bakımdan ister az ile yetinsin isterse de daha çok istesin." Ebû Hüreyre'den gelen bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Zekât 105; İbn Mâce, Zekât 26; Müsned, II, 231.

İbn Ömer'den gelen rivâyete göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi biriniz dilenciliğe devam eder durur(sa), sonunda yüzünde tek bir parça et kalmamış olarak Allah'ın huzuruna çıkar." Bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir. Buhâri, Zekât 52; Müslim, Zekât 103, 104; Nesâî, Zekât 83; Müsned, II, 15, 88.

9- Dilenci İhtiyaç İçinde Olursa:

Dilenci muhtaç olduğu takdirde (karşısındakinin) mazereti kalmasın ve onu uyarmak üzere üç defa dilendiğini tekrarlamasında bir mahzur yoktur. Fakat evla olan bunu terketmektir. Şayet kendisinden dilenilen kişi bunu biliyor ve istediğini yerine getirebilecek güçte ise ona vermesi icabeder. Şayet onu bilmiyor ise dilenmesinde doğru olabilir korkusuyla ona verir. Çünkü onu geri çevirdiği taktirde iflah olmaz.

10- Bir Sünneti Yerine Getirmek İçin Birşeylere İhtiyaç Duyan:

Eğer bayramda veya cuma gününde süslenmek üzere elbise giymek gibi bir sünneti yerine getirmek için ihtiyacı olursa, böyle bir kimse hakkında İbnu’l-Arabî şunu zikreder: "Bağdat'ta halife Camii'nde bir adamı şöyle derken işittim: İşte bu sizin kardeşinizdir. Sizinle birlikte cuma namazına geliyor. Bununla birlikte onun cumanın sünnetini yerine getirecek kadar elbisesi yoktur. Ertesi cuma olunca o adamın üzerinde başka elbiseler gördüm. Bana şöyle denildi: Bu elbiseyi ona övülmeye lâyık olsun diye Ebû Tahir el-Bersenî giydirdi."

274. Âyetin Tefsiri

Mallarını gece gündüz, gizli açık infak edenlerin Rableri nezdinde mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmezler de.

Bu âyete dair açıklamalarımızı tek bir başlık halinde sunuyoruz:

Gece-gündüz, Gizli-açık İnfak Edenlerin Ecri.

İbn Abbâs, Ebû Zer, Ebû Umame, Ebû'd-Derda, Abdullah b. Bişr el Ğafikî ve el-Evzaî'den rivâyet edildiğine göre bu âyet-i kerîme, Allah yolunda bağlanıp beslenen atların yemleri anin karşılanmasıb hakkında nazil olmuştur.

İbn Sa'd, Tabakat'ta şunu zikreder ve der ki: Bana Muhammed b. Şuayb b. Şabur'dan haber verildiğine göre o şöyle demiş: Bize Said b. Sinan, Yezid b. Abdullah b. Arîb'den naklederek haber verdi, o babasından, o dedesi Arîb'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan, yüce Allah'ın:

"Mallarını gece gündüz, gizli açık infak edenlerin Rableri nezdinde mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmezler de" âyeti hakkında: "Burada sözü geçenler atları olan kimselerdir" diye buyurduğunu nakletmektedir. İbn Sa'd, Tabakât, VII, 433; Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 100. Suyûtî, Lübâbu'n-Nukûl (Celaleyn kenarında, I, 68)de. Yine aynı isnadla dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Atın ihtiyaçlarına harcama yapan kimse, sadaka vererek elini açan ve hiçbir şekilde onu kapatmayan kimse gibidir. Atların sidikleri ve pislikleri Allah nezdinde Kıyâmet gününde miskin kokusu gibidir." İbn Sa'd, Tabakât, VII, 434

İbn Abbâs'tan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bu âyet-i kerîme Ali b. Ebî Talib (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Onun dört tane dirhemi vardı. Bir dirhemini geceleyin, birisini gündüzün, birisini gizlice, diğerini de açıkça sadaka olarak verdi. Suyûtî, ed-Durr, II, 100-101. Bunu Abdurrezzak zikredip şöyle der: "Bize Abdulvehhab b. Mücâhid babasından o İbn Abbâs'tan naklederek dedi ki: İbn Cüreyc der ki: Bu âyet-i kerîme bu şekilde hareket eden bir kimse hakkında nazil olmuştur" der ve ne Hazret-i Ali'nin ne de başkasının ismini verir.

Katâde de dedi ki: Bu âyet-i kerîme sallallahü aleyhi ve sellemurganlığa da kaçmadan cimrilik de yapmadan infak eden kimseler hakkında nazil olmuştur.

"Gece gündüz" âyetinin anlamı, geceleyin ve gündüzün demektir.

"Onlar için" anlamına gelen âyetinin başına "fe" harfinin gelmesi, ifadede bir çeşit (şart ve) cevap anlamı olduğundan dolayıdır. Buna dair açıklamalar da önceden geçmiştir. "Zeyd gitmektedir" derken "gitmektedir" kelimesinin başına "fe" getirmek ise doğru olmaz.

275. Âyetin Tefsiri

Riba yiyenler kabirlerinden ancak kendilerine çarpmaktan dolayı şeytanın, sar'aya düşürdüğü kimse gibi kalkarlar. Bu onların: "Alışveriş de ancak riba gibidir" demelerindendir. Halbuki Allah alışverişi helal, ribayı haram kılmıştır. Bundan böyle her kime Rabbinden bir öğüt gelir de vazgeçerse geçen onundur. İşi de Allah'a kalmıştır. Kim de tekrar dönerse onlar da ateşliklerdir. Orada ebedi kalıcıdırlar.

Bu üç âyet, faiz ile ilgili hükümleri ve satış akidlerinin câiz oluşunu, faizi helal kabul edip faiz alıp vermek üzere ısrar edenin tehdide lâyık olduğunu ihtiva etmektedir. Bu konuya dair açıklamalarımızı otuzsekiz başlık Otuzsekiz başlıkta yapılan açıklamalar, yalnız üç âyet-i kerîmeyi değil kaydedilen beş âyetin tümünü kapsamaktadır. halinde sunacağız:

1- Ribâ (Faiz) ve Onu Yiyenler:

Yüce Allah'ın:

"Riba yiyenler" âyetinden kasıt faiz alanlardır. Almaktan "yemek diye söz edilmiştir. Çünkü almaktan kasıt onu yemektir. "Riba" kelimesi sözlükte mutlak olarak artış demektir. Artan birşey hakkında bu tabir kullanılır. Hazret-i Peygamber'in hadisinde de geçen bu kelime bu anlamdadır: "Allah'a yemin ederim bir lokma aldık mı, mutlaka onun altından -ondan fazla- bir artış (radıyallahü anhbâ) olurdu." Buhârî, Mevâkît 41, Menâkıb 25; Müslim, Eşribe 176; Müsned, I, 197, 198. Bundan kastettiği Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bereketlenmesi için dua ettiği yemektir. Bu hadisi Müslim (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) rivâyet etmiştir.

Bu kelimenin yazılışı kıyasa göre baş harfindeki esre dolayısıyla "ya" ile olmalıdır. Ancak Kur'ân'ı Kerîm'de "vav" ile yazmışlardır.

Daha sonra şeriat, mutlak olan bu artış ile ilgili olarak kendine has tasarrufta bulunarak, bu artışı, sözkonusu olduğu özel bazı yerlere münhasır kabul etmiştir.

Kimi zaman bunu mutlak olarak haram kazanç hakkında kullanmaktadır. Yüce Allah'ın yahudiler hakkındaki şu âyetinde olduğu gibi:

".. kendilerine yasaklanmış olmasına rağmen riba almaları..." (en-Nisâ, 4/161) Yüce Allah bu âyetinde, bizim hakkımızda haram kılınmış olma hükmü bulunan şer'î ribayı kastetmiyor. Bundan kasıt, haram olan maldır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Onlar alabildiğine yalan dinleyenler haram yiyenlerdir." (el-Maide, 5/42) Burada da kasıt, haram olan rüşvet malları ile şu sözlerinde dile getirdikleri şekilde ümmilere ait mallardan kendilerine ahaksız yereb helal kabul ettikleri mallardır:

"Ümmîler hakkında bizim aleyhimize bir yol yoktur." (Âl-i İmrân, 3/75)

Buna göre buradaki nehiy (yasak), hangi yoldan kazandırsa kazanılsın, haram bütün malları kapsayıcıdır

Şeriatte bilinen riba iki şeydir: Birincisi nesâ avade faizibnin haram kılınması, ikincisi ise ileride açıklayacağımız üzere akidlerdeki ve yenecek şeylerdeki fazlalıktır. Çoğunlukla Araplar mesela borçluya şöyle diyerek bu işi yapıyorlardı: Borcunu öder misin, faiz mi verirsin? O bakımdan borçlu ödemesi gereken malın miktarını artırır alacaklı da bu konuda tesbit edilen süreyi beklerdi. İşte bütün bunlar ümmetin ittifakı ile haram kılınmıştır.

2- "Faiz Yiyenler"in Kapsamına Girenler:

Yasaklanmış satışların çoğunluğunun yasaklanış sebebi, genelde ya malın aynındaki; veya ertelemek ve buna benzer şekillerde taraflardan birisi lehine menfaatteki bir artış dolayısıyladır. Kimi alışverişlerde böyle bir fazlalık sözkonusu değildir. Meyvenin olgunlaşacağının ortaya çıkmadan önce satışı, cuma günü ezan okunduğu vakit satış gibi. Bu gibi işleri yapanlara "faiz yiyicisi" denilecek olursa, bu tabiri aşmak olur ve bir çeşit benzetmedir.

3- Ribâ ile İlgili Hazret-i Peygamberden Gelen Rivâyetler:

Lâfız Müslim'e ait olmak üzere hadis İmâmları Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Altın altına, gümüş gümüşe, buğday buğdaya, arpa arpaya, hurma hurmaya, tuz tuza karşılık olarak, misli misline ve elden ele (satılır). Her kim daha fazla verir yahut daha fazla isterse o faiz almış olur. Bunda alan ile veren arasında da fark yoktur." Müslim, Musâkat 82; Nesâi, Buyû’ 44; Müsned, III, 49-50, 65-66, 97.

Ubade b. es-Samit'in rivâyet ettiği hadiste de şöyle denilmektedir: "Eğer bu sınıflar farklı olursa elden ele olması şartıyla istediğiniz gibi satınız."

Ebû Dâvûd da, Ubade b. es-Samit (radıyallahü anh)'dan rivâyet ettiğine göre; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Külçe olanı ile olmayanıyla altın altına, külçe olanıyla olmayanıyla gümüş gümüşe, buğday buğdaya karşılıklı olarak (satıldığında) bir müdy'e bir müdy'e karşılıktır. Arpa arpaya bir müdy'e bir müdy karşılıktır. Hurma hurmaya bir müdy'e bir müdy karşılıktır. Tuz tuza bir müdy'e bir müdy karşılıktır. Mudy: Şam halkının kullandığı ve onbeş mekkûk olan bir ölçek. Bir mekkûk ise bir buçuk sa'dır. (İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, IV, 310). Bir sa' da 4.2 litre Her kim daha fazlasını verir veya fazlasını isterse faiz almış (veya) vermiş olur. Buna karşılık altının, gümüş daha fazla olmak üzere, gümüş ile elden ele satılmasında da bir mahzur yoktur. Nesie (vadeli) olarak ise olmaz. Buğdayın, arpa daha fazla olmak üzere, buğday karşılığında elden ele satılmasında bir mahzur yoktur. Vadeli olarak satılması ise olmaz." Ebû Dâvûd, Buyû’ 12. Yakın ifadelerle; Müslim, Musâkaat 80, 81; Tirmizî, Buyû’ 23; Nesâî, Buyû’ 43; İbn Mâce, Ticârât 48.

İlim adamları bu sünnet gereğince icma ile görüş belirtmişlerdir. Müslüman fukaha topluluğu da bu görüştedirler. Ancak buğday ve arpa ile ilgili Mâlik’in görüşü bir istisna teşkil etmektedir. Mâlik her ikisini tek bir sınıf olarak değerlendirmiştir. Buna göre bunlardan herhangi birisinden iki ölçeği, öbüründen tek bir ölçek ile satmak câiz olmaz. Aynı zamanda bu el-Leys'in, el-Evzaî'nin, Medine ve Şam âlimlerinin çoğunluğunun görüşüdür. Mâlik bu ikisine Sült'ü (bir çeşit kabuksuz arpa) da ekler. el-Leys der ki: Sült, beyaz darı ve mısır tek bir sınıftır. İbn Vehb de bu görüştedir.

Derim ki: Sünnet (bir hususta) sabit olduğu takdirde bununla birlikte söylenecek söz olmaz. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "İşte bu sınıflar değişti mi elden ele olması şartıyla istediğiniz gibi satınız." Ayrıca: "Buğday buğday ile arpa arpa ile.." âyeti de buğdayın hurmadan farklı oluşu gibi bunların da birbirinden ayrı iki tür olduğunun delilidir. Çünkü nitelikleri de farklıdır, isimleri de farklıdır. Şeriat ona itibar etmediği takdirde bittiği yere ve biçildiği yere bakılmaz. Şeriat bunları birbirinden farklı görmüş ve ayırdetmiştir. İşte Şâfiî'nin, Ebû Hanîfe'nin, es-Sevrî'nin ve hadis ashabının da görüşleri budur.

4- Hazret-i Hazret-i Muâviye'nin Faiz ile İlgili Yanlış Kanaati:

Hazret-i Hazret-i Muâviye b. Ebî Süfyan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yasak ve haram kılışının sikke halindeki dinar ile sikke halindeki dirhem hakkında olduğunu, külçe halindeki altın gümüşün sikke halinde ve aynı şekilde işlenmişin sikke halinde olan ile değiştirilmesinde yasağın sözkonusu olmadığı görüşünde idi. Onu yalnızca işlenmişler ile ilgili olarak bu kanaatte olduğu da söylenmiştir.

Bu durum Müslim'in ve başkalarının rivâyet ettiği Hazret-i Muâviye ile Ubade b. es-Samit arasında cereyan eden olaya kadar devam etmiştir. (Ebû'l-Eş'as) dedi ki: Askerlerin başında Hazret-i Muâviye olduğu halde gazaya çıktık. Pek çok ganimetler ele geçirdik. Aldığımız ganimetler arasında gümüş kap kaçak da vardı. Hazret-i Muâviye birisine bunların askerlere verilecek atiyyeler (maaşlar) için satılmasını emretti. Bu hususta insanlar arasında anlaşmazlık başgösterdi. Durum Ubade b. es-Samit'e ulaşınca kalktı ve dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı altının altın ile gümüşün gümüş ile buğdayın buğday ile arpanın arpa ile hurmanın hurma ile tuzun tuz ile eşiti eşitine aynıyla olmadıkça satmayı yasaklarken duydum. Kim fazla verir veya isterse faize düşmüş olur. Bunun üzerine herkes aldığını geri bıraktı. Durum Hazret-i Muâviye'ye ulaşınca bir konuşma yapmak üzere ayağa kalktı ve dedi ki: Bazı kimselere ne oluyor ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan birtakım hadisler naklediyorlar. Halbuki biz de onu görüyor, onunla arkadaşlık ediyorduk ve biz bu hadisleri ondan işitmedik. Bunun üzerine Ubade b. es-Samit kalktı, olayı tekrar anlattı. Sonra dedi ki: Yemin olsun Hazret-i Muâviye hoş görmese dahi -veya ona rağmen- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan işittiğimizi mutlaka anlatacağız. Karanlık bir gecede askerleri arasında onunla birlikte olmamak da hiç umurumda değil. (Hadisin ravilerinden birisi olan) Hammâd (b. Zeyd) bu şekilde veya buna yakın bir şekilde nakletti. Müslim, Müsâkaat 80; Nesâî, Buyû’ 44.

İbn Abdi’l-Berr der ki: Bu olayın Ebû'd-Derdâ ile Hazret-i Muâviye arasında olduğu da rivâyet edilmiştir. Her ikisinin başından Hazret-i Muâviye ile birlikte böyle bir olayın geçmiş olması da muhtemeldir. Fakat Hadîs-i şerîf örfte Ubade'den diye bilinir. Riba bahsinde ilim adamlarının üzerinde durdukları asıl delil de budur. Hazret-i Muâviye'nin bu konudaki uygulamasının câiz olmadığı hususunda da görüş ayrılığı yoktur. Ebû Derda ve Ubade (radıyallahü anhüma)'nın bildiği bir hususun Hazret-i Muâviye tarafından bilinmemesini olmayacak bir iş olarak değerlendirmemişlerdir. Çünkü her ikisi de ashabın fukahasından ve büyüklerinden saygın iki kişidir. Hatta Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer'in dahi, kendilerinden daha aşağı mertebedeki kimselerin bildikleri bazı hususları bilmedikleri olmuştur. Hazret-i Muâviye'nin böyle bir durumda olması öncelikle sözkonusudur. Onun kanaatinin de İbn Abbâs'ın kanati gibi olma ihtimali de vardır. İlimde bir derya olduğu halde İbn Abbâs bir dirhemin iki dirhem karşılığında satılmasında bir mahzur olmadığı görüşünde idi. Merhum Kurtubînin kısaca işaret ettiği rivâyet şu manadadır: Ebû Said el-Hudrî, İbn Abbâs ile karşılaştığı bir seferinde ona şöyle sormuş: Sarf ile ilgili olarak insanlara verdiğin fetva, Allah'ın Kitabı'nda bulduğun bir delile mi, yoksa Allah Rasûlü'nden bellediğin bir sünnete mi dayanıyor? İbn Abbâs: İkisine de dayanmıyor. Sizler Allah Rasûlü'nün ashabısınız. Onu benden iyi siz bilirsiniz. Ancak Üsâme b. Zeyd bana, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)i: "Ribâ yalnızca nesîe (vadeli) alışverişte olur" diye buyurduğunu haber vermişti. (Buhâri, Buyû’ 79; Müslim, Müsâkaat 101; Nesâî, Buyû’ 50; İbn Mâce, Ticârât 49). Yani ben de buna dayanarak peşin olarak yapılacak sarf işlemlerindeki fazlalağın faiz olmayacağına hüküm vermiştim, demek istemektedir. Daha sonra İbn Abbâs, bu görüşünden -Ebû Said'in uyarısı ve rivâyeti dolayısıyla- vazgeçmiştir. (Bk. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkar, XIX, 209 vd.) Ebû Said (el-Hudri) bu kanaatten onu vazgeçirinceye kadar böyle devam etti. Hazret-i Muâviye'nin Hazret-i Ubade ile birlikte başlarından geçen bu olay, Hazret-i Ömer'in halifeliği döneminde olmuştur.

Kabisa b. Züeyb dedi ki: Ubade, Hazret-i Muâviye'nin bir işini uygun bulmadı, o bakımdan: Senin bulunduğun bir toprakta seninle birlikte ben de kalmam, dedi ve Medine'ye gitti. Hazret-i Ömer ona: Ne diye geldin, diye sorunca ona durumu anlattı. Hazret-i Ömer ona şu cevabı verdi: Geldiğin yere dön. Senin ve senin gibilerinin bulunmadığı bir toprağı Allah kahretsin. Ayrıca Hazret-i Muâviye'ye de: "Senin bunun üzerinde emredicilik yetkin yoktur" diye mektup yazdı. İbn Mâce, Mukaddime 2, hadis no: 18; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., XIX, 214.

5- Faize Dair Hazret-i Ali'den Gelen Rivâyet ve İlim Adamlarının Görüşü:

Lâfız Dârakutnî'nin olmak üzere hadis İmâmları Ali (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Dinar dinar ile dirhem dirhem ile (alınıp satılır). Aralarında fazlalık olmaz. Her kimin gümüşe ihtiyacı olursa elden ele olmak şartıyla altın ile onu sarfetsin. Kimin de altına ihtiyacı varsa onu da gümüş ile sarfetsin (alsın)." Dârakutni, III, 25.

İlim adamları der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Dinar dinar ile dirhem dirhem ile (alınıp satılır); aralarında fazlalık olmaz" âyeti sikke olarak vurulmuş aslın cinsine bir işarettir. Buna delil ise Hazret-i Peygamber'in: "Gümüş gümüş ile altın altın ile.." hadisidir. Beyaz gümüş ile siyah gümüşün, kırmızı altın ile sarı altının herhangi birisini öteki ile satmak halinde durum ne olursa olsun, ancak misli misline ve eşit olarak satmak câiz olur. Açıkladığımız üzere ilim ehli bunun üzerinde görüş birliği etmişlerdir. Fikirlerle ilgili olarak Mâlik’ten farklı rivâyet gelmiştir. O eşyanın semeni (değeri) olması açısından bunları da dirhemlere katmıştır. Bir sefer de her beldede semen olmayıp kimi yerlerde semen olduklarından dolayı, bunların da gümüş gibi değerlendirilmesini uygun görmemiştir.

6- Sikke Altın, Gümüşe İhtiyacı Olan ve Elinde Külçe Altın ve Gümüş Bulunan Kimsenin Durumu:

Mâlik'in arkadaşlarından birçoğundan rivâyet edilen, kimisinin de bizzat Mâlik'ten rivâyet ettiği tüccarlarla çıkmak durumunda olan kişi ile ilgili yapılan rivâyete itibar olunmaz. Sözkonusu bu tacir yola çıkmak ihtiyacında olmakla birlikte sikke halinde gümüş dirhemlere yahut altın dinarlara ihtiyacı olduğundan dolayı, gümüş ya da altınını alarak darphaneye gider ve oradaki görevlilere: Benim bu gümüşümü yahut altınımı al, bir de el emeği miktarını al, ondan sonra altınım karşılığında sikke olarak vurulmuş dinar veya gümüşüm karşılığında sikke haline getirilmiş dirhem ver. Çünkü benim çıkmaya ihtiyacım var. Beraber yola çıkacağım kimselerin de beni bırakıp gideceklerinden korkuyorum. Rivâyete göre bu, zaruret dolayısıyla caizmiş ve bazı kimseler de bu şekilde uygulama yapmıştır. Bunu İbnu'l-Arabî, el-Kabes adlı eserinde Mâlik'ten tacir' olmayan kimse ile ilgili olarak nakletmektedir. Ve Mâlik'in bu hususta kolaylık sağladığını belirtmektedir. Buna göre yüz dirhem ağırlığındaki gümüşünü beş dirhem ücret ile birlikte yüze karşılık satmış olur ki, bu da katıksız faizdir. Bunun câiz oluşunu kabul edenin şöyle demesi gerekirdi: Şu gümüşü sikke haline getir demeli, buna karşılık da onun ücretini tesbit etmeliydi. Gümüş sikke haline getirildikten sonra o gümüşü ondan alır ve darp ücretini de ona verirdi. Mâlik'in önce yaptığı iş, sonra olması gereken iştir. Mâlik burada malı gözönünde bulundurmuş ve hali hazırdaki durumun hükmünü ona göre vermiştir. Ancak sair fukaha bunu kabul etmezler. İbnu'l-Arabî der ki: Burada delilin Mâlik'in lehine olduğu açıkça ortadadır.

Ebû Ömer (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) ise der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Her kim daha fazla verir ve daha fazla isterse o kimse faiz alıp vermiş olur" hadisinde haram kıldığı ribanın kendisi budur. İbn Vehb bu mes'elenin İmâm Mâlik tarafından bu şekilde hükme bağlandığını kabul etmez ve reddeder. el-Ebherî ise bunun ticaret kastıyla ve pazarı kaçırmamak için gösterilen bir müsamaha olarak mütalaa etmiştir. Faiz de zaten ancak maksadı bu olan ve bunu arayan kimse için sözkonusudur. Ancak el-Ebherı (Mâlik'in) zerai'i kesmek (harama giden yolları kapamak) ile ilgili asıl kaidesini ve Mâlik'in: Onu bir daha satın almak niyeti olmaksızın vadeli olarak bir kumaş sattıktan sonra çarşıda aynı kumaşın satıldığını gören kimsenin, o satan kişiden o kumaşı daha önce sattığı fiyattan aşağısına alması câiz değildir. İsterse böyle bir kastı olmamış ve bunu aramamış olsun, şeklindeki hükmünü de unutmuş gibidir. Bu konuda onun benzer kanaatleri pek çoktur. Şayet faiz ancak faiz almak kastı güdenler için sözkonusu olsaydı, sadece fakihler için haram kılınırdı. Halbuki Hazret-i Ömer şöyle demektedir: Bizim pazarımızda fakih olandan başkası ticaret yapmasın. Aksi takdirde faiz yer. İşte bu, kendisine insaf ihsan olunmuş ve doğru yol ilhamı verilmiş kimselere açıkça ortada olan bir durumdur. İbn Abdi'l-Berr, et-Temhtd, II, 246 vd.

Derim ki: Fazlalığı yasaklamak hususunda Mâlik (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) oldukça aşırıya gitmiştir. O kadar ki o vehmî olan şeyi dahi tıpkı tahakkuk etmiş gibi değerlendirir. O bakımdan bir dinar ve bir dirhemin yine bir dinar ve bir dirheme karşılık satılmasını kabul etmez. Bundan maksat ise harama giden yolu kapatmak aseddü'z-zerâib ve vehmî olan şeyleri ortadan kaldırmaktır. Çünkü eğer (taraflar) bir fazlalık vehminde olmamış olsalardı, bunları değiştirmezlerdi. Bunun yasak kabul edilmesine, dağıtım esnasında mümaseletin sağlanmasının imkansız oluşu illet olarak gösterilmiştir. Çünkü böyle bir halde altın ve gümüşün bir arada altın mukabili satılmasını da gerektirir. Ancak bundan da daha açık gerekçe ise aradaki manevi bir fazlalık dolayısıyla bunu kabul etmemektir. . Şöyle ki; kaliteli altından bir dinar ve daha düşük kaliteli altından bir dinarın, kaliteli altın karşılığında kalitesizi yok sayarak, satılmasını kabul etmez. Bu ise onun konuyu inceden inceye tetkik etmesinden dolayıdır. Allah'ın rahmeti üzerine olsun. O bakımdan bu, sözü geçen rivâyetin ondan nakledilmesinin münker olduğunu, sahih olmadığını göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

7- Sikke ve Külçe Mübadelesinde Fark:

el-Hattabî der ki: Külçe (tibr) sikke haline gelmeden önce ve dirhem ve dinar olarak basılan altın ve gümüş parçalarıdır. Bunun tekili "tibreh" şeklinde'gelir. Ayn ise sikke haline gelmiş dinarlar ve dirhemlerdir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de, ayn olan bir miskal altının sikke, halinde vurulmamış külçe olan bir miskal ve biraz fazlası altın ile satılmasını haram kılmıştır. Aynı şekilde sikke olarak darbedilmiş gümüş ile darbedilmemiş gümüş arasındaki farkı da haram kılmıştır. İşte bu onun: "Bunların tibri (külçesi) de "ayn"ı (darbedilmişi) da aynıdır" Ebû Dâvûd, Buyû’ 12; Nesâî, Buyû’ 44. âyetinin anlamı budur.

8- Az veya Çok Yiyeceklerde Faiz:

Hurmanın hurma ile ancak misli misline olması halinde câiz olacağı hususunda ilim adamları icma etmişlerdir. Ancak tek bir hurmanın iki tane hurma ile tek bir buğday tanesinin iki tane buğday tanesiyle satılması hususunda ihtilaf etmişlerdir. Şâfiî, Ahmed, İshak ve Sevrî bunu kabul etmezler. Aynı zamanda Mâlik'in görüşlerine göre kıyas yapılırsa hüküm yine budur. Sahih olanı da budur.

Çünkü çoğunda fazlalık dolayısıyla faizin cereyan ettiği birşeyin azı da kıyas gereği ve mantık gereği onun kapsamına girer. Bunu câiz kabul edenler ise, bir ve iki hurmayı telef eden bir kimsenin onların kıymetini ödemesi icab etmeyeceğini delil gösterirler. Derler ki: Çünkü bu şekilde bir ve iki tane mekîl (kile ile ölçülen) de değildir, mevzun (ağırlık ile tartılan) da değildir. O'bakımdan bu kadarında bir fazlalık caizdir.

9- Faiz ile İlgili Meselelerin Çokluğu ve Faizin İlleti:

Allah'ın rahmeti üzerine olasıca şunu bil ki; bu konunun meseleleri pek çok, dalı budağı oldukça yaygındır. Bu çokluk ve yaygınlığı, senin için birbirine bağlayacak olan husus, ilim adamlarından her birisinin faizin illeti ile ilgili olarak neyi muteber kabul ettiğine bakmaktır.

Ebû Hanîfe der ki: Faizin illeti, cins itibariyle mekil (kile ile ölçülen) veya mevzun (tartılan) birşey olmasıdır. Buna göre tartılan yahut ölçülen herşey, ona göre aynı cinstendir. Eğer bunun bir kısmı diğer bir kısmı mukabilinde fazlalıklı ya da vadeli olarak satılırsa bu câiz olmaz. O bakımdan Ebû Hanîfe toprağın toprak mukabili fazalıklı olarak satışını kabul etmez. Çünkü toprak kile ile ölçülen birşeydir. Buna karşılık bir ekmeğin iki ekmeğe karşılık olarak satılmasını câiz kabul etmiştir.

Çünkü ona göre; asıl illet kabul ettiği keylin kapsamına girmemektedir. Dolayısıyla ekmek faizin sözkonusu olduğu cinsin dışına çıkmış, başka bir cins olmuş olur.

Şâfiî de der ki: Faizin illeti cins olarak yenilecek şey olmasıdır. Bu onun cedid (yeni) görüşüdür. Ona göre ekmeğin un karşılığında, ekmeğin ekmek karşılığırida biri ötekinden fazla olarak da vadeli olarak da satılması câiz değildir. Bu ekmek ister mayalanmış olsun, ister mayasız olsun farketmez. Yine ona göre bir yumurtanın iki yumurta karşılığında, bir narın iki nar karşılığında bir kavunun iki kavun karşığında elden ele satılması da câiz değildir, vadeli olarak satılması da câiz değildir.

Çünkü bunların hepsi yenen şeylerdir. Kadim görüşünde ise (Ebû Hanîfe gibi) mekil veya mevzun olmasını illet kabul etmektedir.

Bizim Mâlikî mezhebine mensup âlimlerimizin bu konudaki ibareleri ise farklı farklıdır. Bu husustaki en güzel ve yerindeki ifade; çoğunlukla besleyici bir gıda olan, mÂişet için saklanabilen ve aynı cinsten oldukları nasta zikredilmiş buğday, arpa, hurma ve tuz ile bunlar hükmünde olan pirinç, beyaz darı, mısır ve susam gibi gıdalar ile börülce, mercimek, fasulye, nohut gibi yazdan kurutulup kışa saklanan şeyler etler, sütler, sirkeler, sıvı yağlar; ayrıca üzüm, kuruüzüm, zeytin gibi meyveler de -ancak incir hakkında farklı görüşler vardır-. Ek olarak bal ve şeker de dahil olmak üzere, bunlar, nesâ ile (vadeli olarak) satıldıkları takdirde faiz kapsamına girerler. Ancak fazlalık bunlarda caizdir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Bu sınıflar farklı oldukları takdirde elden ele olması şartıyla istediğiniz gibi satınız." Müslim, Müsakat 81; Ebû Dâvûd, Büyu’ 12.

Elma, kavun, nar, armut, acur, salatalık, patlıcan ve buna benzer kalıcılığı olmayan meyveler ve sair sebzelerde faiz olmaz. Mâlik der ki: Fazlalıklı olarak yumurtanın yumurta karşılığı satılması câiz değildir. Çünkü yumurta saklanan şeylerdendir. Ona göre bunların misli misline satılması caizdir. Muhammed b. Abdullah b. Abdulhakem ise der ki: Bir yumurtanın iki yumurta ve daha fazlası karşılığında satılması caizdir. Çünkü yumurta saklanmayan şeylerdendir. Aynı zamanda bu el-Evzaî'nin de görüşüdür.

10- Ribâ Lâfzı ile İlgili Nahivcilerin Görüşleri:

Nahivciler "ribâ" lâfzı hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Basralılar bu kelimenin (son harfinin) "vav"lı kelimelerden olduğunu söylerler. Çünkü bunun tesniyesi diye söylenir. Bu görüş Sîbeveyh'e aittir. Kûfeliler ise şöyle derler: Bu kelime "ya" harfiyle yazılır, tesniyesi de "ya" ile gelir. Buna sebep ise başındaki esredir. ez-Zeccâc der ki: Ben bundan daha çirkin ve daha kötü bir hata görmedim. Bunlar yazılışta hata etmekle yetinmiyorlar mı ki kalkıp bir de bunu tesniye ederken hata ediyorlar? Halbuki:

"Artış göstersin diye ribâ türünden insanlara verdiğiniz..." (er-Rum, 30/39) âyetini da: şeklinde okumaktadırlar. Muhammed b. Yezid dedi ki: Mushafta "er-ribâ" kelimesi "vav" ile yazılarak onunla 'ez-zinâ' kelimesinin birbirinden ayrılması sağlanmak istenmiştir. Zaten "er-ribâ" kelimesinin "vav" ile yazılması ötekinden daha uygundur. Çünkü bu kelimeden gelmektedir.

11- Faizciler Kabirlerinden Çarpılmış Gibi Kalkacaklardır.

Yüce Allah'ın:

"Kabirlerinden ancak kendilerine çarpmaktan dolayı şeytanın sar'aya düşürdüğü kimse gibi kalkarlar" âyeti; daha önce geçen "ribâ yiyenler..." mübtedâsının haberidir. Bunun anlamı ise "kabirlerinden... kalkarlar" şeklindedir. Bunu İbn Abbâs, Mücâhid, İbn Cübeyr, Katâde, er-Rabi', ed-Dahhak, es-Süddî ve İbn Zübeyr söylemiştir. Bazıları da şöyle demektedir: Onunla birlikte onu boğmakla görevli bir şeytan var eder. Bütün müfessirler hep birlikte şunu söylerler: Faiz yiyen kimse Mahşer halkının önünde bir ceza olmak ve Allah'ın gazabı üzerinde görülsün diye deli gibi diriltilecektir. İcma ile kabul edilmiş bu açıklamayı ise İbn Mes'ûd'un: Onlar kıyâmet gününde ancak .... kalkarlar" şeklindeki kıraatidir.

İbn Atiyye der ki: Âyet-i kerimenin lâfızları, hırs ve tamahkârlık ile dünyevî ticarete kalkışan kimsenin durumunu delinin kalkışına benzetme ihtimalini de taşımaktadır. Çünkü onun bu tamahkârlık ve duyduğu şiddetli arzu dolayısıyla aklı başından gider; azaları çarpık bir hal alır. Bu ise çabucak yürürken ya korku veya başka sebepten dolayı davranışları bozulan bir kimse hakkında: Bu kişi delirmiştir, demeye benzer. el-A'şâ şu beyitinde devesinin sür'atlicg yürüyüşünü deliliğe benzetmektedir:

"Gece boyunca aşırı yürümesinden dolayı âdeta

Cinler çarptığından dolayı deliye dönmüş olur."

Bir diğeri de şöyle demiştir:

"Yemin olsun ki ben Esma'ya olan sevgiden dolayı deli gibiyim."

Fakat İbn Mes'ûd'un kıraati ile müfesirlerin birbirini destekleyen görüşleri böyle bir açıklamayı zayıf düşürmektedir.

Sar'aya düşürdüğü" kelimesiden gelmektedir. Onu mülk edindi ve köleleştirdi, demeye benzer.

Yüce Allah bunu faiz yiyenlerin alameti kılmıştır. Çünkü faizi karınlarında artırmış ve bu kendilerine bir ağırlık vermiş olacaktır. Kabirlerinden çıkacakları vakit kalkıp düşeceklerdir. Şöyle de denilmektedir: Faiz yiyenler Kıyâmet günü hamileler gibi karınları şişkin bir şekilde diriltilecekler. Ayağa kalktıkları her seferinde onlar yere düşecek, insanlar da üzerlerinden yürüyüp gidecektir. Kimi ilim adamı şöyle demektedir: Bu, Kıyâmet gününde kendisi vasıtasıyla tanınacakları bir alametleri olacaktır. Daha sonra da bunun ardından azap gelecektir. Nitekim ganimetten hırsızlık yapan kimse de Kıyâmet günü kendisiyle teşhir edileceği bir alamet ile gelecek, daha sonra da ona azap edilecektir.

Yüce Allah'ın:

"Yiyenler" âyetinden kasıt, faiz kazancı elde edenler ve faiz alıp verenlerdir. Özellikle "yemek"ten sözedilmesi insanın maldan gözettiği en güçlü maksadın o oluşundandır. Ayrıca bu doymak bilmez tamahkârlığın ve aşırı hırsın da delilidir. Aç gözlü adam; Açgözlülük demektir. Aç gözlü kimseler, anlamındadır. Bu açıklamayı (İbn Fâris) el-Mücmel'de yapmıştır. İşte bundan dolayı kazanca bağlı olan bu kısım, kazancın tümünün yerine oturtulmuş ve öylece kullanılmıştır. Buna göre giymek, mesken için harcamak, saklamak, çoluk çocuğa harcamak masraflarını karşılamak (ve benzeri sair harcamalar) da:

"Ribâ yiyenler..." tabirinin kapsamı içerisindedir.

12- Cin Çarpması:

Bu âyet-i kerimede cinler tarafından sar'aya düşürülmeyi kabul etmeyen, bunun karakterlerin (tabiatların) etkisi ile ortaya çıktığını iddia eden, şeytanın insan içerisinde yol alabileceğini ve şeytanın insanı çarpmayacağını söyleyenlerin görüşlerinin tutarsızlığına bir delildir. Bu kitabın bundan önceki bölümlerinde bunların görüşlerini reddetmiş bulunuyoruz. Bk. el-Bakara, 2/102. âyet 7. başlık vd.

Nesâî, Ebû'l-Yesar'den rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) duasında şöyle buyururdu: "Allah'ım, yüksekten düşmekten, göçük altında kalmaktan, suda boğulmaktan, yangından Sana sığınırım. Ölüm esnasında şeytanın beni çarpmasından Sana sığınırım. Senin yolunda geri kaçarken ölmekten Sana sığınırım ve zehirli bir hayvan tarafından sokularak ölmekten Sana sığınırım." Nesâî, İstiâze 60; Ebû Dâvûd, Vitr 32; Müsned, II, 356(da Ebû Hüreyre'den), III, 427 (de: Ebû'l-Yeser'den).

Yine Muhammed b. el-Müsennâ yoluyla gelen bir hadiste şöyle rivâyet edilmektedir: (Muhammed dedi ki): Bize Ebû Dâvûd anlattı, bize Hemmam Katâde'den anlattı. Katâde, Enes'ten o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Allah'ım, delirmekten, cüzzamdan, alaca hastalığı ve kötü hastalıklardan Sana sığınırım." Ebû Dâvûd, Vitr 32; Nesâî, İstiâze 36; Müsned, III, 192.

Âyet-i kerimede geçen çarpmak (el-mess): Delilik demektir. Deliren bir kimse hakkında köklerinden kelimeler kullanılır. Delirmiş birisine de denilir. İşte delirme, ahirette faiz yemenin alametidir.

İsranın anlatıldığı Hadîs-i şerîfte de şöyle denilmektedir: "... Cebrâîl beni alıp götürdü. Her birisinin karnı kocaman ev gibi olan pek çok kimsenin yanından geçtim. Bunlar Fir'avun hanedanının (azâb için) gidip geldikleri yola koyulmuşlardı. Fir'avun hanedanı ise sabah akşam ateşe arz ediliyordu. Geriye ise susuzluktan dolayı çokça su içen, içtikçe kanmayan bundan dolayı da karnı şişkin develer gibi dönerler. Taşlar, ağaçlar arasında hiçbir şey işitmeksizin, akletmeksizin, gelişigüzel yürürler. İşte bu karınları büyük olan kimseler onların farkına vardıklarında ayağa kalkarlar, ancak karınları dengelerini bozar ve yere yıkılırlar. Daha sonra onlardan herhangi bir kimse kalkmak istedi mi yine karnı onun dengesini bozar ve yere yıkılır. Bir türlü yerlerinden kalkıp ayrılamazlar. Nihayet Fir'avun hanedanı üzerlerine gelir. Gidip gelirken onları ayakları altında çiğnerler. İşte dünya ve ahiret arasında berzahtaki azapları budur. Fir'avun hanedanı ise Allah'ım, ebediyyen kıyâmeti kopartma! derler. Çünkü yüce Allah:

"Kıyâmetin kopacağı gün de:

«Fir'avun hanedanını azâbın en şiddetlisine sokun» derler" (el-Mü’min, 40/46) diye buyurmaktadır. Dedim ki: Ey Cebrâîl bunlar kimler oluyor? O bana: Bunlar fâiz yiyen kimselerdir. Bunlar kabirlerinden kendilerine çarpmaktan dolayı şeytanın sar'aya düşürdüğü kimse gibi kalkarlar." Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, V, 196

Çarpmak (el-mess): Delilik demektir, el-evlak, el-uls ve er-raved de aynı anlamdadır.

13- Bu Azaba Uğramalarının Sebebi:

Yüce Allah'ın:

"Bu onların:

«Alışveriş de ancak ribâ gibidir» demelerindendir" âyetinin ihtiva ettiği anlam, bütün müfessirlere göre kâfirler hakkındadır. İşte bunlara: "(Kim de) vazgeçerse geçen onundur" denilmiştir. Bu ise günahkâr (asi) bir mü’mine söylenecek bir söz değildir. Aksine onun yaptığı bir alışveriş -bilmeyen bir kimse olsa bile- nakzedilir yahut da bu iş reddedilir. Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Her kim bizim bu işimize uygun olmayan bir iş yaparsa o reddolunur" Buhârî, Buyû’ 60; Müslim, Akdiye 18; Ebû Dâvûd, Sünne 5 diye buyurmaktadır. Fakat fâiz alarak isyan eden kimselerin, bu âyet-i kerimedeki tehditten bir parça pay almaları da mümkündür.

14- Alışveriş ve Fâiz:

Yüce Allah'ın:

"Alışveriş de ancak ribâ gibidir" (dediklerini aktaran) âyetinin anlamı şudur: Yani vade geldiği sırada vade sonunda istenen fazlalık akdin başında alınan asıl para gibidir. Şöyle ki; Araplar bundan başka bir ribâ (fâiz) bilmiyordu. O bakımdan herhangi birisinin alacağının vadesi geldi mi borçlusuna: Ya borcunu öde veya fâiz ver, yani borcun miktarını artır, derlerdi.

Şanı yüce Allah, bunu haram kıldı ve onların bu şekildeki iddialarını kendi hak sözü olan: "Halbuki Allah alışverişi helâl ribâyı haram kılmıştır" âyeti ile reddetmekte ve vade geldiği takdirde eğer borçlunun borcunu ödeyecek imkânı yok ise kolaylıkla ödeyebileceği bir süreye kadar mühlet verileceğini açıklamaktadır.

İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Arefe günü: "Şunu bilin ki; her türlü ribâ (fâiz) kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk fâiz ise bizim faizimiz olan Abbas b. Abdulmuttalib'in faizidir. Şüphesiz ki o bütünüyle kaldırılmıştır" Müslim, Hacc 147; Ebû Dâvûd, Menâsik 56; Tirmizî, Tefsir 9- sûre 2; İbn Mâce, Menâsik 84; Dârimî, Menâsik 34; Müsned, V, 73. sözleri ile neshetiği fâiz işte budur.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), amcası, insanlar arasında en yakını olanının alacağı olan faizi kaldırmakla işe başladı. İşte bu İmâmın (devlet başkanının) adil uygulamasının bir gereği idi.

İmâm adaleti önce kendisine ve en yakınlarına uygular ve ondan sonra adalet insanlar arasında yaygınlık kazanır.

15- Alışveriş Helâl, Fâiz Haramdır:

Yüce Allah'ın:

"Halbuki Allah alışverişi helâl ribâyı haram kılmıştır" âyeti Kur'ân-ı Kerîm'in genel hükümlerindendir. (Alışveriş anlamına gelen) el-bey' kelimesinin başına gelen elif ve lâm, ahd için değil cins içindir. Çünkü daha önceden kendisine raci olacak herhangi bir bey'den söz edilmedi. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Asra yemin olsun. Muhakkak insan ziyandadır." Daha sonra da:

"Îman edenler ve salih amel işleyenler müstesna..." (el-Asr, 103/1-3) diye istisnada bulunmuştur.

"Alışveriş"in genel olduğu sabit olduğuna göre; bu sözünü ettiğimiz ribâ (fâiz) ile bunun dışında kalan, yasaklanan ve akid konusu edilmesi kabul edilmeyen sair alışverişler ile tahsis edilmiştir. Şarap, leş, devenin karnındaki yavrunun ve onun da doğuracağı yavru üzerine akid ve buna benzer sünnette sabit olan ümmetin de yasakladığı üzerinde icma ettiği diğer hususlar gibi. Bu âyete benzer bir diğer âyet ise:

"... Artık müşrikleri öldürünüz" (et-Tevbe, 9/5) âyeti ile geneli kapsaması gereken ve daha sonra tahsisin sözkonusu olduğu sair zahir âyetler da böyledir. Fukaha'nın çoğunluğunun kabul ettiği görüş budur.

Kimisi de şöyle demektedir: Bu âyet, helâl ve haram kılınan alışverişler ile tefsir edilen Kur'ân-ı Kerîm'in mücmel âyetindendır. Dolayısıyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sünnetinden bir beyan edicinin birlikte bulunmaksızın alışverişin helâl veya haram kılınışına dair (bu âyetin) kullanılmasına imkân yoktur. İsterse bu âyet etraflı bir açıklama sözkonusu olmaksızın genel olarak bütün alışverişlerin mubah olduğuna delalet etsin. İşte umum ile mücmel arasındaki fark budur. Umum ifade eden âyet, genelde de özelde de -herhangi bir delil ile tahsis olunmadığı sürece- alışverişlerin mubah olduğuna delalet eder. Mücmel olan âyet ise onunla birlikte herhangi bir beyan olmadıkça özel hususlarda (alışverişin) mubah olduğuna delalet etmez. Ancak birinci görüş (yani bu âyetin umum ifade ettiği görüşü) daha sahihtir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

16- Alışverişin Mahiyeti:

Sözlükte bey' (alışveriş); bunu buna karşılık sattı abâ'abdan masdardır. Yani bir bedel verdi, onun karşılığında da bedeli ödenen şeyi aldı demektir. Bu ise malın sahibi veya onun durumunda bulunan bir satıcı abâi'b, satılan şeyin bedelini ödeyen (mubtâ') ve satın alınan şey (mebî') bulunmalıdır ki, bu da karşılığında bedel ödenen şeydir. Buna göre bey'in (alışverişin) rükünleri dört tanedir: Bâi' (satıcı), mubtâ' (satın alan), semen (bedel) ve müsemmen abedeli ödenen malb.

Diğer taraftan Araplarda karşılıklı ivazlaşma, bu ivazın kendisine izafe edildiği şeyin değişmesine göre değişiklik arzeder. Eğer ivazlardan birisi bir malın karşılığında verilmiş ise buna bey' (alışveriş) denilir. Şayet birşeyin menfaati karşılığında olursa ve eğer bu menfaat cinsi bir menfaat ise buna nikâh ismi verilir. Başka türlü bir menfaat ise buna icare ismi verilir. Şayet aynın ayn ile değiştirilmesi (yani nakdin satışı) sözkonusu olursa buna sarf ismi verilir. Eğer mal daha sonra alınacak ise bu selem alışverişidir. Buna dair açıklamalar da deyn âyetinde (el-Bakara, 2/282. âyet 3. başlık ve devamında) gelecektir.

Sarfa dair hüküm önceden geçmiştir. İcarenin hükmü Kasas Sûresi'nde (28/21. âyette), nikâhta mehrin hükmü ise Nisa Sûresi'nde (4/4, 20, 21. âyetlerde) her birisi yüce Allah'ın izniyle yerli yerinde gelecektir.

17- Fıkhı (Hukukî) Açıdan Bey' (Alışveriş)

Bey' müstakbel (gelecek zaman) yani geniş zamanı da ihtiva eden muzari fiildir. Mazi (dili geçmiş) lâfızlarla yapılan, kabul ve icabtır. Kullanılan mazi lâfız hakikaten, müstakbel lâfız da kinaye yoluyla alışveriş hakkında kullanılır. Bey' hem sarih hem mülkiyetin el değiştirmesi manası anlaşılan kinaye sözlerle olur. Sana bu malı on liraya sattım, demesi ile ötekinin ben de satın aldım, demesi yahut da müşterinin satın aldım, deyip satıcının ben de onu sana sattım demesi yahut satıcının ben sana on liraya satarım, demesi müşterinin buna karşılık ben de satın alırım yahut satın aldım demesi arasında bir fark yoktur. Aynı şekilde bunu on liraya satarım yahut on lira karşılığında bunu sana verdim. Bu senin olsun ya da sana mübarek olsun ya da bunu sana teslim ettim, deyip her ikisinin de bey'i kastetmesi halinde; bütün bunlar lazım (bağlayıcı) birer bey'dir.

Şayet satıcı on liraya sana sattım, deyip müşteri kabul etmeden önce vazgeçerse (Mâlik) dedi ki: Müşterinin kabul ettiğini yahut reddettiğini işitmedikçe sözünden geri dönmek hakkı yoktur. Çünkü o böyle bir işi kendiliğinden yapmış ve kendisi hakkında bunu vacip kılmış ve müşteriye böyle bir sözü söylemiş bulunmaktadır. Çünkü akid henüz onun aleyhine tamamlanmış bulunmamaktadır. Şayet satıcı; ben oyun olsun diye söyledim, diyecek olsa ondan (Mâlik'ten) bu konuda farklı rivâyet gelmiştir. Bir seferinde satış onun için bağlayıcı olur demiş, bir seferinde de onun sözüne bakılmaz demiştir. Bir diğer sefer de sattığı malın kıymetine bakılır. Şayet öngörülen bedel malın kıymetine yakın ise satış bağlayıcıdır. Şayet arada bir fark var ise -bir dirhem karşılığında köle, bir dinar karşılığında ev satmak halinde olduğu gibi- onu bu özüyle satmayı kastetmediği, bu konuda gerçekten laf olsun diye söylediği ve şaka yaptığı anlaşılır ve böylelikle bu akid, onun için bağlayıcı olmaz.

18- Ribâ'nın Haram Oluşu ve Kapsamı:

Yüce Allah'ın:

"Ribâ’yı haram kılmıştır" âyetinde yer alan "er-Ribâ" kelimesinin başındaki "elif" ve "lâm" harfleri ahid içindir. Bu da önceden de açıkladığımız gibi Arapların uyguladıkları faizdir. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın haram kıldığı ve yasakladığı faizin kapsamına giren ve onun hükmünde olup yasak kılınmış olan diğer türleri de onun kapsamına girmektedir.

19- Ribâ Akdinin Hükmü:

Ribâ akdi hiçbir şekilde câiz olmayan ve feshedilen bir akiddir. Çünkü -lâfız Müslim'e ait olmak üzere- hadis İmâmlan Ebû Said el-Hudri arab'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Bilal (radıyallahü anh) berni (bir çeşit kaliteli güzel hurma) hurması getirdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Bunu nereden buldun?" diye sorunca Hazret-i Bilal: Yanımızda kalitesiz bir hurma vardı. O kalitesiz hurmadan iki sa'ı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yesin diye bir sa' karşılığında sattım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun üzerine şöyle buyurdu: "Eyvah, bu ribânın kendisidir. Böyle birşey yapma." Bu hurmayı satın almak istersen sendekini bir başka şekilde sat, sonra o bedel ile (öbür hurmadan) satın al!" Bir diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: "Fâiz işte budur, bunu geri çeviriniz, sonra bizim hurmayı satınız ve bizim için bundan (onun parasıyla) satın alınız." Kurtubî'nin de işaret ettiği gibi bu hadisin değişik rivâyetleriyle kaydedildiği bazı yerler: Buhârî, Vekâlet 11; Müslim, Musâkaat 96-98, 100; Nesâî, Buyû’ 41; Dârimî, Buyû' ", 40; Müsned, II, 21, III, 10, 45, 62, 67.

İlim adamlarımız der ki: "Eyvah, bu ribânın kendisidir" yani bizzat haram kılınan ribâ budur. Buna benzeyen değil, demektir. Hazret-i Peygamber'in: "Onu geri veriniz" âyeti, ribâ akdinin feshedilmesinin vacip olduğuna ve herhangi bir şekilde bu akdin sahih olamayacağına delildir. Cumhûrun görüşü -Ebû Hanîfe'ye hilâfen- böyledir. Çünkü Ebû Hanîfe şöyle demektedir: Ribâ satışı satış olması bakımından aslî itibariyle caizdir. Ancak ribâ olması açısından niteliği dolayısıyla men edilmiştir. O bakımdan ribâ kalkar ve satış sahih olur.

Ancak durum belirtildiği gibi olsaydı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle bir akdi destekler ve sadece ona bir sa'dan fazla olan miktarını geri vermeyi emredip bir sa' karşılığında olanındaki alışverişi sahih kabul ederdi.

20- Feshedilen Akidlerin Sonuçları:

Apaçık bir haram olup feshedilen herbir satışta satın alanın aldığı malı aynen geri ödeme yükümlülüğü vardır. Eğer o mal elinde iken telef olup kıymeti olan şeylerden ise kıymetini geri verir. Akar, ticaret malları ve hayvan gibi. Eğer yiyecek veya mal olup da tartılan veya ölçülen şeylerden olup, misli bulunan şeylerden ise onun mislini geri verir. Mâlik der ki: İster ortadan kalksın ister kalkmasın apaçık haram olan şey geri çevrilir. Şayet insanların hoş görmediği (mekruh) şeylerden ise telef olması hali dışında geri verilir. Şayet telef olursa o vakit terkedilir.

21- Öğütten Sonra Vazgeçenler ve Seddu'z-Zerâi tikesi:

Yüce Allah'ın:

"Her kime Rabbinden bir öğüt gelir de vazgeçerse..." âyeti ile ilgili olarak, Cafer b. Muhammed es-Sadık (Allah ikisine de rahmet buyursun) şöyle demektedir: Allah insanlar birbirlerine ödünç versinler diye faizi haram kılmıştır. İbn Mes'ûd'dan da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "İki defa ödünç vermek bir defa sadaka vermeye denktir." Aynı zamanda ancak nisbeten farklı lâfızlarla: Beyhakî, Sünen, V, 578, 579; el-Âzizî, es-Sirâcu'l-Munlr Şerhu'l-Câmi’u's-Sağîr, III, 57. Bu hadisi el-Bezzâr rivâyet etmiştir. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Bazıları da şöyle demiştir: Yüce Allah'ın faizi haram kılmasının sebebi, malları telef eden insanları da helâk eden bir yol olmasından dolayıdır.

Yüce Allah'ın de" âyetinde te'nis alametinin düşüş sebebi Öğüt" âyetindeki te'nisin hakiki olmayışından dolayıdır. Burada (müzekker olarak) "öğüt" anlamındadır. el-Hasen ise te'nis alametini belirterek Her kime., gelir de" diye okumuştur.

Bu âyet-i kerimeyi Hazret-i Âişe Zeyd b. Erkam'ın yaptığı iş haber verilince okumuştur. Dârakutnî Enfâ' kızı el-Âl-iye'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben ve Umm Muhibbe Mekke'ye gittik. Âişe (radıyallahü anha)'nın huzuruna girdik, ona selam verdik. Bize: Sizler kimlerdensiniz? dedi. Biz: Kûfelilerdeniz, deyince bizden yüzçevirir gibi oldu. Ancak Um Muhibbe ona şöyle dedi: Ey mü’minlerin annesi benim bir cariyem vardı, onu Ensar'dan Zeyd b. Erkam'a sekizyüz dirhem karşılığında maaşı verileceği zamana kadar vadeli olarak sattım. Daha sonra o cariyeyi satmak istedi, ben de ondan otuz dirhem peşine aldım. (el-Aliye) dedi ki: Bize döndü, şöyle dedi: Satışın da çok kötü, satın alman da çok kötü. Zeyd'e şunu haber ver: O Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile yaptığı cihadını -tevbe etmesi müstesna- boşa çıkarmıştır. Bu sefer Umm Muhibbe ona: Peki sermayemden başka (altıyüz dirhemden başka) ondan birşey almayacak olursam görüşün ne olur? Bu sefer Hazret-i Âişe: "Her kime Rabbinden bir öğüt gelir de vazgeçerse geçen onundur" âyetini okudu. Dârakutnî, III, 52.

Burada sözü geçen el-Âl-iye Kûfeli Ebû İshak el-Hemdanî es-Sebîî'in hanımı Yûnus b. Ebi İshak'ın annesidir. Bu hadisi Mâlik, İbn Vehb rivâyetinde "Buyû'u’l-Âcâl (Vadeli Satışlar)" bahsinde rivâyet etmiştir.

Bu vadeli satışlardan, haram olana düşme sonucunu verenleri yasaklanır. Zahiren câiz bir alışveriş olsa bile.

Bu asıl kaide hususunda fukahânın Cumhûru Mâlik'e muhalefet eder ve şöyle derler: Hükümlerin esası zahirdir, zanlar değildir. Ancak bizim delilimiz ise Seddü'z-Zerâî' ilkesini kabul etmektir. Bu hüküm kabul edilirse mesele yoktur, aksi takdirde biz bunun doğru ve sahih olduğuna delil getiririz. Buna dair açıklamalar daha önceden de geçmiştir.

Ayrıca bu hadis açık bir nastır. Hazret-i Âişe: "Zeyd'e şunu bildir. O tevbe etmesi hali dışında cihadını boşa çıkarmıştır" sözünü ancak Hazret-i Peygamber'den duyduğu bir söze istinaden söylemiş olabilir. Çünkü böyle bir hüküm şahsi görüşe dayanılarak verilemez. Amellerin boşa çıkartılmasını -önceden de geçtiği gibi- ancak vahiy yoluyla bilmek mümkün olur.

Müslim'in Sahih'inde en-Numan b. Bişîr'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Helâl apaçıktır, haram apaçıktır. İkisi arasında şüpheli bazı işler vardır. İnsanların pek çoğu onları bilmez. Her kim şüpheli şeylerden sakınırsa dini ve ırzı lehine zimmetini ibra etmiş olur. Her kim şüpheli şeylere düşerse harama düşer. Tıpkı yasak bölge etrafında sürüsünü otlatan çobanın o yasak bölgeye düşme ihtimalinin yüksek olduğu gibi. Şunu bilin ki; her bir hükümdarın bir yasak bölgesi vardır. Şunu bilin ki Allah'ın yasak bölgesi ise, onun haram kıldığı şeylerdir." Buhârî, Îman 39, Buyû’ 2; Müslim, Müsakaat 107; Ebû Dâvûd, Buyû’ 3; Tirmizî, Buyû’ 1; Nesâî, Buyû’ 2, Eşribe 50; İbn Mâce, Fiten 14; Dârimî, Buyû’ 1; Müsned, IV, 269, 270.

Bu hadisin delil olma yönü şudur: Haramlara düşme korkusuyla şüpheli şeyleri yapmaya kalkışmayı yasak kılmıştır. Bu da seddü'z-zerâî (yolun kapatılması)dır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Kişinin anne babasına sövmesi büyük günahlardandır." Ashab: Kişi anne babasına nasıl söver? deyince Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Kişi başkasının babasına söver, o da döner sövenin babasına söver. Annesine söver, o da döner sövenin annesine söver." Müslim, Îman 146; Tirmizî, Birr 4; Müsned, II, 164.

Böylelikle Hazret-i Peygamber, babaya sövülmesi ile karşı karşıya kalmayı tıpkı kendi öz babasına sövmesi gibi değerlendirmiştir.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yahudileri kendilerine yenilmesi yasak kılınan şeylerin parasını yedikleri için lanetlemiştir. Hazret-i Peygamber, Mekke Fethi sırasında Mekke'de; "Allah ve Rasûlü'nün şarap, leş, domuz ve putların satışını haram kılmıştır" diye buyuranca, birisinin, leşin iç yağından faydalanmanın hükmünü sorması üzerine, Hazret-i Peygamber: "Hayır, onlar da haramdır" dedikten sonra şöyle buyurdu: "Allah yahudileri kahretsin! Onlara hayvanların iç yağlarını haram kılınca, onlar bu yağları erittiler, sonra da satıp parasını yediler." Buhârî, Buyû’ 112; Müslim, Mûsakaat 71; Ebû Dâvûd, Buyû’ 64; Tirmizî, Buyû’ 61; İbn Mâce, Ticârât 11. Kurtubî merhum bu hadise işaret etmektedir.

Hazret-i Ebû Bekir de (zekâta dair) yazdığı mektubunda şöyle demektedir: Zekat (verecek kişi, vereceği zekât miktarı artar) korkusuyla dağınık olan sürüyü bir araya getirmez ve toplu olanı da dağıtmaz.

Hazret-i Ebû Bekir'in mektubunda, ancak Resûlüllah'ın tespit ettiği belirtilerek: Buhârî, Zekât 34, Hiyel 3; Müsned, I, 12; Hazret-i Peygamber'in yazıp görevliye verdiği mektubundaki ibare olduğu belirtilerek: Ebû Dâvûd, Zekât 5, hd. no: 1579, 1580; Tirmizî, Zekât 4; Nesâî, Zekât 5, 10, 12; İbn Mâce, Zekât 11, 13; Dârimî, Zekât 8; Müsned, II, 15, IV, 315; Hazret-i Ömer'in mektubundaki ibare olarak: Muvatta’', Zekât 23.

İbn Abbâs aralarında (az da olsa) bir fazlalık taşıyan dirhemlerin dirhemlerle takas edilmesini yasaklamıştır. İlim adamları da alışveriş ve vadenin birarada yapılmasının yasaklandığını ittifakla kabul ettikleri gibi; şarabın -sarhoşluk vermese dahi- azının da haram olduğunu, iktidarsız olsa dahi yabancı kadınla başbaşa kalmanın haram olduğunu, genç kadının yüzüne bakmanın haram olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. Ve buna benzer daha pek çok bilinen örnekler. Kesinlikle ve kafi olarak biliniyor ki; şeriat bunlar hakkında yasak hükmünü haramlara götüren yollar (zerâî) olduklarından dolayı vermiştir.

Fâiz ise; otlanması yasak bölgelerden olması, yollarının tıkanması en uygun ve en gerekli yoldur. Bunların yollarını mubah kılan kimse müslüman erkek ve kadınların helâk olması için kuyular kazmayı, tuzaklar kurmayı da mubah görmelidir. Böyle bir şeyin mubah olduğunu hiçbir kimse söyleyemez.

Yine bizler bu işi yapmakla tanınıyor ve bunu adet edinmiş ise, 'îne alışverişi yapanı engellemek hususunda ittifak etmiş bulunuyoruz. Bu alışveriş de bu kabildendir. Doğruyu bulma başarısı Allah'tandır.

22- 'Îyne Satışı:

Ebû Dâvûd İbn Ömer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Sizler 'Îyne satışını yapıp ineklerin kuyruklarının arkasına takılıp ziraati beğenip cihadı terkettiğiniz takdirde, Allah üzerinize öyle bir zilleti musallat eder ki tekrar dininize dönünceye kadar o zilleti üzerinizden kaldırmaz." Ebû Dâvûd, Buyû’ 54; Müsned, II, 42, 84.

Bu hadisin senedinde Ebû Abdurrahman el-Horasanî vardır. Bu ravi meşhur bir ravi değildir.

Ebû Ubeyd el-Herevî, 'Îyne satışını açıklarken şöyle demektedir: Bir kimsenin herhangi bir malı belli bir bedeliyle belli bir vadeye satıp daha sonra o malı sattığı bedelden daha aşağı bir bedelle satın almasıdır. (Ebû Ubeyd) der ki: Eğer 'Îyne talebinde bulunan kişinin huzurunda malı bir başkasından belli bir bedel ile satın alıp kabzetse, sonra da satın aldığından daha pahalı bir fiyat ile belli bir vadeye kadar 'Îyne talebinde bulunana satsa, daha sonra bu satın alan birinci satıcıya daha aşağı bir bedelle nakden satacak olsa bu da 'Îyne alışverişidir. Ancak birincisinden daha ehvendir. Bazı fakihlere göre de bu caizdir. Bu alışverişe 'Îyne denilmesinin sebebi, 'Îyne talebinde bulunan kimsenin nakit almasıdır. Çünkü ayn hazır olan maldır. Müşteri ise bu hazır olan malı yine peşine satmak üzere ve derhal o peşini ele geçirmek arzusuyla satın alır.

23- 'İneye Benzer Satış Çeşitleri:

İlim adamlarımız der ki: Bir kimse bir bedel karşılığında vadeli olarak bir mal satsa, sonra onu sattığı bedelin cinsinden bir başka bedelle satın alsa, bu malı ondan ya nakit ile yahut ilk sattığı vadeden daha kısa bir vade ile yahut daha uzun bir vade ile o semenin misli veya ondan az yahut daha fazlası ile satın almış olabilir. İşte bunlar üç ayrı mes'eledir. Birinci ve ikinci meselede, eğer o semenin misli veya daha fazlası ile satın almış ise caizdir. Daha aşağısı bir bedelle satın almışsa -Hazret-i Âişe'nin rivâyet ettiği hadis gereğince- câiz olmaz. Çünkü sekizyüz dirhem almak üzere altıyüz dirhem vermiş olur. Aradaki mal ise yok gibidir. İşte bu bizatihi ribânın kendisidir.

Daha uzun vadeye satmanın sözkonusu olduğu üçüncü meseleye gelince, şayet onu yalnız başına yahut bir fazlalıkla satın almışsa, semenin misliyle veya ondan daha az miktarıyla satın alması caizdir. Semenden daha fazlasını Ödeyerek alması câiz değildir. Eğer o malın bir kısmını satın almış ise, semenin misliyle de câiz olmaz, daha aşağısıyla da daha fazlasıyla da hiçbir durumda câiz olmaz.

Bu konudaki mes'eleleri bizim ilim adamlarımız yirmiyedi mes'ele halinde derleyip toparlamışlardır. Hepsinin ise etrafında dönüp dolaştığı husus bizim açıkladığımız gibidir. Bu bilinmelidir.

24- Geçen Ona Aittir:

Yüce Allah'ın:

"... Kime bir öğüt gelir de vazgeçerse geçen onundur." Yani faizden aldıkları onun olmuştur. Dünyada da ahirette de bundan dolayı onun için bir sorumluluk olmaz. Bu açıklamayı es-Süddi ve başkaları yapmıştır.

İşte bu Kureyş ve Sakif kâfirlerinden olup orada fâiz ticareti yapanlar arasında İslâm'a girenlerin lehinde yüce Allah'ın verdiği bir hükümdür. "Geçen;" zaman itibariyle önceden olan ve geçip gitmiş olan demektir.

25- "İşi Allah'a Kalmıştır" Âyetinin Anlamı:

Yüce Allah'ın:

"İşi de Allah'a kalmıştır" âyeti, dört türlü açıklanmıştır: Birincisine göre "işi" kelimesindeki zamir faize aittir. Yani faizin haram kılınma işinin devam ettirilmesi yahut başka türlü hususları Allah'a kalmıştır.

Bir diğer görüşe göre zamir "geçen"e aittir. Yani o geçenin affedilmesi ve bundan sorumluluğun kaldırılması hususunda geçenin işi Allah'a kalmıştır.

Üçüncüsü, zamir fâiz alacaklısına ait olur. Yani ona fâiz yasağına riâyet etmek üzere sebat vermek veya fâiz hususunda tekrar onu masiyete döndürmek hususunda işi Allah'a aittir. Bu görüşü en-Nehhâs tercih etmiş ve şöyle demiştir: Bu, güzel ve açık bir görüştür. Yani gelecekte onun işi Allah'a kalmıştır. Allah dilerse onu haram görmek hususunda ona sebat verir. Dilerse de o bunu mubah görür.

Dördüncüsü ise zamirin yasağa riâyet eden kimseye ait olmasıdır. Ancak bu, ona bir çeşit ünsiyet ve hayır hususunda öğüt vermek anlamında olur. Mesela, artık onun işi itaat ve hayırdır, demeye benzer. Yine: Onun işi artış ve yönelişinde yüce Allah'a ve ona itaata doğrudur, demeye benzer.

26- "Tekrar Faize Dönenlerin Durumu:

Yüce Allah'ın:

"Kim de dönerse" âyeti, kim de ölünceye kadar tekrar fâiz işlemeye dönerse demektir. Bunu Süfyan söylemiştir. Başkaları da şöyle demektedir: Kim de geri dönüp tekrar alışveriş de fâiz gibidir, diyecek olursa kâfir olur.

İbn Atiyye der ki: Bizler âyetin, (yani "kim de dönerse onlar da ateşliklerdir. Orada ebedi kalıcıdırlar" hükmünün) kâfirler hakkında olduğunu kabul edersek, buradaki ebedi kalış, gerçek anlamıyla bir ebediliği ifade eder. Şayet bunun isyankâr bir müslüman hakkında olduğunu göz önünde bulundurursak, bu mübalağa anlamını ifade etmek üzere istiare yoluyla bir ebedilik ifade eder. Nitekim Araplar gerçek anlamda ebedi olarak kalıcılığı olmayan bir devamlılığı ifade etmek üzere: Ebedi bir mülk (hükümdarlık) tabirini kullanırlar.

276. Âyetin Tefsiri

Allah ribayı yok eder, sadakaları ise artırır. Allah, çok nankör ve günahkâr hiçbir kimseyi sevmez.

27- Faizin Bereketi Yoktur:

Yüce Allah'ın:

"Allah rlbâyı yok eder" dünyada onu mahveder, demektir. Yani fâiz çok olsa bile Allah onun bereketini giderir. İbn Mes'ûd Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Fâiz çok olsa bile onun akibeti azalmaktır." Müsned, I, 395, 424.

"Allah ribâyı yok eder" âyetinin âhirette gerçekleşeceği de söylenmiştir.

Yüce Allah'ın:

"Allah ribâyı yok eder" âyeti hakkında İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Allah faizcinin sadakasını, haccını, cihadını, akrabalık bağını gözetmesini (sıla-ı rahim) asla kabul etmez.

"Gidermek (el-mahk): Eksilmek ve yok olup gitmek anlamındadır. Ay'ın eksilmesini ifade etmek üzere de bu kökten kelime kullanılır.

"Sadakaları ise artırır." Dünyada bereket ile sadakaları artırır âhirette de ecirlerini kat kat vermekle sevablarını artırır.

Müslim'in Sahih'inde şöyle denilmektedir: "Sizden herhangi birinizin verdiği sadaka yüce Allah'ın eline düşer. O sadakayı o kimse için sizden herhangi birinizin sütten kesilmiş tayını ya da deve yavrusunu beslemesi gibi Kıyâmet günü gelinceye kadar besleyip durur ve (o vakit) bir lokma Uhud dağı kadar olur." Buhârî, Zekât 8, Tevhîd 23; Müslim, Zekât 63, 64; Tirmizî, Zekât 28; Nesâi, Zekât 48; İbn Mâce, Zekât 28; Dârimî, Zekât 35; Muvatta’'', Sadaka 1; Müsned, II, 331, 381-382, 418..., VI, 251.

İbn ez-Zübeyr Yok eder kelimesini "ya" harfi ötreli ve "ha" harfi şeddeli ve esreli olarak şeklinde okumuştur. (Anlamı mübalağa ifade ettiğinden, tamamıyla giderir, diye meallendirmek mümkündür).

"Artırır" kelimesini ise "radıyallahü anh" harfi üstün "be" harfi ise şeddeli olarak; (besleyip büyütür, anlamında) okumuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den de böyle bir okuyuş rivâyet edilmişir.

28- Nankör ve Günahkârlar:

Yüce Allah'ın:

"Allah çok nankör ve günahkâr hiçbir kimseyi sevmez" âyetinde

"nankör"ler

"günahkâr" kelimesiyle lâfızlar farklı olduğundan dolayı mübalağa ifade etmek üzere nitelendirilmiştir.

"Keflâr: Çok nankör" kelimesinde başkalarının da ortak olduğunu ortadan kaldırmak için bu nitelemenin yapıldığı da söylenmiştir. Çünkü bu kelime yerin içinde taneyi saklayan çiftçiler hakkında da kullanılabilir. Bu açıklama İbn Fûrek tarafından yapılmıştır.

277. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz îman edip de salih amel işleyenler, namazı dosdoğru kılanlar, bir de zekâtı veren kimselerin Rableri katında ecirleri vardır. Onlar için hiçbir korku da yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.

Yüce Allah'ın:

"Şüphesiz îman edip de salih amel işleyenler, namazı dosdoğru kılanlar bir de zekatı veren kimselerin... " âyetine dair açıklamalar ise daha önceden (bk. 2/274. âyette) geçmiş bulunmaktadır. "Salih ameller" ifadesi onları kapsamakla birlikte özellikle namaz ve zekatın sözkonusu edilmesi, bu iki ibadetin şerefine, onların yüce değerlerine dikkat çekmek içindir. Çünkü bu iki amel bütün amellerin başıdır. Namaz beden amellerinin, zekat ise malî amellerin başıdır.

278. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler, Allah'tan korkun, faizden kalanı da bırakın; eğer mü’minler iseniz.

29- Îman Edenler Faizi Terkeder:

Yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler, Allah'tan korkun, faizden kalanı da bırakın, eğer mü’minler iseniz" âyetinin zahirinden anlaşılan şudur: Yüce Allah faizin henüz ele geçirilmemiş olan bölümünü, -haram kılan âyetin nüzulünden önce akdi yapılmış olsa dahi- iptal ettiğini, ancak daha önceden kabzedilmiş olanın feshedilmekten kurtulacağını ifade etmektedir.

(Âyet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak) şöyle denilmiştir: Âyet-i kerîme Sakifliler dolayısıyla nazil olmuştur. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile insanlardan alacakları olan faizin onlara bağışlanacağı, insanların kendilerinden alacağı faizin de kendilerinden kaldırılacağı şeklinde ahidleşmiş idiler. Alacakları faizlerin vadeleri gelince, bunları tahsil etmek üzere Mekke'ye haber gönderdiler. Alacaklılar, Sakiflilerden olan Amr b. Umeyroğulları olan Abdeoğulları idi. Borçlular ise Mahzumlu Muğireoğulları idiler. Muğireoğullari: Biz birşey ödemeyiz, çünkü fâiz kaldırılmıştır, dediler. Bu konudaki davalarını da Attab b. Esid (o zamanın Mekke valisi)'e götürdüler. O da durumu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yazılı olarak bildirdi. Âyet de nazil oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti Attab'a yazılı olarak gönderince Sakif de bu âyeti öğrenmiş oldu ve bundan vazgeçti. Bk. el-Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl, s. 95-96; Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 107.

İşte İbn İshak, İbn Cüreyc, es-Süddî ve başkalarının rivâyet ettiklerinin kısaca özetine göre âyetin nüzul sebebi budur.

İfade ettiği anlam da şöyledir: Sizler faizin geri kalanını terketmek ve onu bağışlamak suretiyle kendiniz ile Allah'ın azâbı arasına koruyucu bir engel koyunuz.

30- "Mü’min İseniz" Şartı:

Yüce Allah'ın:

"Eğer mü’minler iseniz" âyeti şart olarak Sakifliler hakkında katıksız bir şarttır. Çünkü bu, onların İslâm'a ilk girdikleri sırada olmuştur. Şayet âyet-i kerimenin, imanı iyice yerleşmiş kimseler hakkında olduğunu kabul edersek, o takdirde bu mübalağa yoluyla mecazî bir şart olur. Nitekim kışkırtmak istediğimiz kimseye: Erkeksen sen bunu yapmalısın denir.

en-Nekkaş, Mukâtil b. Süleyman'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Bu âyet-i kerimede: iseniz: Çünkü anlamındadır.

İbn Atiyye de der ki: Ancak böyle bir açıklama reddedilir, çünkü dilde böyle birşey bilinmemektedir. İbn Fûrek de der ki: Burada:

"Ey îman edenler" âyeti ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan önceki peygamberlere îman edenler;

"Allah'tan korkun; Caizden kalanı da bırakın; eğer mü’minler iseniz" âyeti ile de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e îman edenlerin kastedilmesi ihtimal dahilindedir. Çünkü önceki peygamberlere îman , ancak bununla fayda verebilir. Şu kadar var ki, âyetin nüzul sebebi ile ilgili gelen rivâyetlerle bu görüş de reddedilir.

279. Âyetin Tefsiri

Şayet yapmazsanız Allah ve Rasûlü tarafından size karşı Savaş açıldığını bilin; eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz sizindir. Ne zulm ediniz, ne de zulme uğrayınız.

31- Faizi Terketmeyenlerle Savaş:

Yüce Allah'ın:

"Şayet yapmaz iseniz Allah ve Rasûlü tarafından size karşı Savaş açıldığını bilin" âyeti faizi bırakmamaları halinde onlara yapılan bir tehdidi ifade eder. Savaş ise öldürme sebebidir. İbn Abbâs'ın rivâyetine göre Kıyâmet gününde fâiz yiyene: Savaşmak üzere silahını al, denilir. Yine İbn Abbâs der ki: Kim faize devam eder ondan vazgeçmezse, müslümanların İmâmının ondan tevbe etmesini istemek hakkıdır. Eğer vazgeçerse mesele yok, değilse boynunu uçurur.

Katâde der ki: Yüce Allah faizcileri öldürülmekle tehdid etmekte, bulundukları yerde öldürülmelerinin, kanlarının mubah olduğunu ifade etmektedir.

Denildiğine göre bu âyetin anlamı şudur: Şayet sizler faizden vazgeçmezseniz, Allah'a ve Rasûlüne karşı Savaş açmış kimselersiniz. Yani sizler onların düşmanlarısınız.

İbn Huveyzimendad da der ki: Bir şehir halkı helâl görerek fâiz alıp vermek hususunda anlaşsalar mürted olurlar. Onlar hakkındaki hüküm, irtidad edenler hakkındaki hüküm gibidir. Şayet bunu helâl kabul ettiklerinden dolayı yapmayacak olurlarsa, o vakit İmâmın (İslâm devlet başkanının) onlarla Savaşması câiz olur. Nitekim yüce Allah şu âyetinde bunu ilan etmiş ve böyle bir Savaşa izin vermiş olduğu görülmektedir: "Allah ve Rasûlü tarafından size karşı Savaş açıldığını bilin."

Ebû Bekir b. Âsım ise: "Sizin onlara karşı Savaş açmış olduğunuzu bildirin" anlamını vermek üzere diye okumuştur.

32- İnsanlığın İki Baş Belası, İçki ve Fâiz:

İbn Bükeyr naklederek der ki: Bir adam Mâlik b. Enes'in yanına gelerek şöyle dedi: Ey Ebû Abdullah, sarhoş bir adamın içki içip durduğunu ve ayı yakalamak istediğini gördüm. Ben de: Şayet Âdemoğlunun karnına içkiden daha kötü bir şey giriyor ise, karım benden boş olsun dedim? Mâlik: Senin bu mes'eleni tetkik edebilmem için geri dön abana süre tanı! dedi. Ertesi gün gelince yine ona: Senin mes'eleni tetkik edebilmek için geri dön, dedi. Bir sonraki gün yine dönünce ona: Hanımın senden boş oldu, dedi. Çünkü ben Allah'ın Kitabı ile peygamberinin sünnetini sahife sahife tetkik ettim. Faizden daha kötü birşey göremedim. Çünkü yüce Allah fâiz dolayısıyla (faizcilere) Savaş ilan etmiştir.

33- Faizcilik Büyük Günahlardandır:

Bu âyet-i kerîme, fâiz yemenin ve faizle uğraşmanın büyük günahlardan olduğunun delilidir. Açıklayacağımız üzere bu hususta görüş ayrılığı da yoktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "İnsanlar üzerinden öyle bir zaman gelecek ki fâiz yemedik bir kimse kalmayacak. Fâiz yemeyen kimseye de onun tozu bulaşacaktır." Nesâî, Buyû’ 2; İbn Mâce, Ticârât 58; Müsned, II, 494; Beyhakî, Sünen, V, 452.

Dârakutnî de melekler tarafından yıkanmış Hanzala'nın oğlu Abdullah'tan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Bir dirhem fâiz yüce Allah katında günah bakımından otuzaltı defa zina etmekten daha ağırdır." Dârakutnî, III, 16 Yine Hazret-i Peygamber'den şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Ribâ doksandokuz bölümdür. Onun en basiti kişinin annesine varmasıdır." (Yani annesiyle zina etmesidir). İbn Mâce, Ticârât 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Buyû’ 4; Tirmizî, Buyû’ 2

İbn Mes'ûd da der ki: Fâiz yiyen, fâiz yediren, faizi yazan, ona şahitlik eden Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından lanetlenmiştir. Beyhakî, Sünen, V, 452.

Buhârî'nin rivâyetine göre Ebû Cuhayfe şöyle demiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kan ücretini (yani hacamat yapma ücreti) köpek bedelini, zina eden kadının kazancını yasakladı. Fâiz yiyeni ve yedireni, dövme yapanı, yaptıranı ve suret yapanı da lanetlemiştir." Buhârî, Buyû’ 113, Libas 96; yakın ifadelerle: Buhârî, Talâk 51. Ayrıca bk. Buhârî, Tıb 51; Müslim, Müsakaat 40, 41; Ebû Dâvûd, Buyû’ 63; Tirmizî, Buyû’ 46, Nikâh 37, Tıb 23; Nesâî, Buyû’ 91, Sayd 30-32; Muvatta’', Buyû’ 68; Dârimi, Buyû’ 34 vs...

Müslim'in Sahih'inde de Ebû Hüreyre arab'dan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Helâk edici yedi büyük günahtan uzak durunuz... -Bunlar arasında da-: "..ve fâiz yiyen" de geçmektedir. Buhârî, Vesâyâ 23, Hudûd 44; Müslim, îman 145; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 10; Nesâî, Vesâyâ 10; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 10; Nesâi, Vesâyâ 12

Ebû Dâvûd'un Mûsannefi'nde (Sünen'inde) İbn Mes'ûd'dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) fâiz yiyeni, yedireni, onu yazanı ve ona şahitlik edeni lanetlemiştir. Ebû Dâvûd, Buyû’ 4; Tirmizî, Buyû’ 2; İbn Mâce, Ticârât 58.

34- Tevbe Edenler Ana Mallarını Alabilirler:

Yüce Allah'ın:

"Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz sizindir" âyet-i kelimesiyle ilgili olarak Ebû Dâvûd, Süleyman b. Amr'dan o babasından şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı Veda Haccı'nda şöyle buyururken dinledim: "Şunu bilin ki cahiliyye döneminin bütün faizleri kaldırılmıştır. Ana mallarınız sizindir, ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız" dedi ve hadisin geri kalan kısmını da zikretti. Ebû Dâvûd, Buyû’ 5; Tirmizî, Tefsir 9. sûre 2; İbn Mâce, Menâsik 76; Dârimî, Buyû’ 3; Müsned, V, 73.

Böylelikle yüce Allah tevbe etmekle birlikte ana mallarını geri alabileceklerini ifade etmekte ve onlara: Fâiz almak suretiyle "ne zulmediniz" ne de ana mallarınızdan herhangi bir miktar alıkonulup verilmeyerek mallarınızın gitmesi suretiyle de "ne de zulme uğrayınız" diye buyurmaktadır.

Burada "ne de zulme uğrayınız" âyetinin borcunuzun vadesinden sonraya bırakılarak sallallahü aleyhi ve sellemsaklanmak suretiyle zulme uğramayınız, anlamına gelme ihtimali de vardır. Çünkü varlıklının sallallahü aleyhi ve sellemsaklaması bir zulümdür. Bk. Buhârî, Havalât 1, 2, İstikraz 12; Müslim, Musâkaat 33; Ebû Dâvûd, Buyû’ 10; Tirmizî, Buyû’ 68; Nesâî, Buyû’ 100-101; İbn Mâce, Sadakaat 8; Muvatta’', Buyû’ 48; Müsned, II, 71, 245... Buna göre bunun anlamı şöyle olur: Faizin kaldırılması ile birlikte borç ödenecektir. İşte sulhte izlenen sünnet (yol) de budur. Sulhe en çok benzeyen şey de budur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), İbn Ebi Hadred'deki alacağı hususunda Ka'b b. Mâlik'e borcunun yarısını bağışlamasını işaret edince Ka'b: "Olur" dedi.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ötekine: "Kalk, onun borcunu öde" diye emir buyurdu. Buhârî, Salât 71, 83, Husumât 4, Sulh 14; Müslim, Müsakaat 20; Ebû Dâvûd, Akdiye

İlim adamları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu şekilde ödeme emrini karşılıklı yapılan sulhlerde bir sünnet olarak telakki etmişlerdir. İleride Nisa Sûresi'nde (en-Nisa, 4/114. âyet ile 128 âyet 3. başlıkta) sulha dair açıklamalar, sulhun câiz olanı ve olmayanına dair bilgiler -yüce Allah'ın izniyle- gelecektir.

35- Fâiz ve Fasid Akidler:

Yüce Allah'ın:

"Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz sizindir" âyeti faizin kabzedilmemiş miktarının ibtal edildiğini ve faizsiz olarak ana malın alınmasını tekiden ifade etmektedir. Bazı ilim adamları bunu, kabzetmeden önce akdin haram kılınmasını gerektiren herhangi bir şey ortaya çıktı mı, onun akdi iptal etmiş olacağına delil göstermişlerdir. Mesela, müslüman bir kimse avlanmış bir av hayvanını satın alsa, sonra müşteri veya satıcı hayvanın kabzedilmesinden önce ihrama girse, satış batıl olur. Çünkü kabzetmeden önce bu akdin haram olmasını gerektiren bir durum ortaya çıkmıştır. Nitekim yüce Allah kabzedilmemiş olan faizi de haram kılmıştır. Buna sebep ise kabzdan önce onun haram olmasına sebep olan hususun ortaya çıkmasıdır. Şayet kabzedilmiş olsaydı buna tesir etmezdi. Ebû Hanîfe'nin görüşü budur.

Şâfiî'nin arkadaşlarının da görüşü budur.

Bu şuna da delil gösterilir: Kabzetmeden önce satılan malın satıcının elinde telef olması ve bu akidde kabzın sakıt olması -seleften bazı kimselere hilâfen- akdin batıl olmasını gerektirir. Böyle bir görüş ayrılığı Ahmed'den de rivâyet edilmektedir. Bu ise şöyle diyenlerin görüşlerine uygun düşmektedir:

Fâiz hakkındaki akid, asıl itibariyle geçerli bir akid idi. Ancak kabzdan önce İslâm'ın ortaya çıkan hükmü ile fâiz batıl olmuştur. Asıl itibariyle fâiz akdinin sahih olacağını kabul etmeyenlere göre ise böyle bir açıklama doğru olamaz. Çünkü fâiz önceki günlerde de haram kılınmış idi. Cahiliyye döneminde Arapların yaptıkları ise müşriklerin adeti idi. Onların fâiz olarak kabzettikleri ise kendilerine gasb ve talan yoluyla ulaşmış diğer mallar mesabesinde idi ve o bakımdan (daha önceden alınmış olan) fâiz malına da el uzatılmadı. Buna göre, (öbür görüşü kabul edenlerin) sözünü ettikleri mes'elelere delil getirmeleri sahih olamaz.

Bizden önceki peygamberlerin şeriatlerinin faizi haram kılma hükmünü ihtiva ettikleri meşhur bir şeydir ve yüce Allah'ın Kitabında bu sözkonusu edilmiştir. Nitekim yüce Allah yahudiler hakkında:

"Kendilerine yasaklanmış olmasına rağmen faizi almaları.." (en-Nisa, 4/161) diye buyurmakta Hazret-i Şuayb kıssasında da kavminden kendisine tepki gösterenle:

"Babalarımızın tapındığını yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor?" (Hud, 11/87) demişledir. Buna göre bunun bu şekilde delil gösterilmesi uygun düşmez. Evet, bundan daru'l-harb'te yapılan akidlerin İmâm orayı ele geçirdiği takdirde şayet fasid esaslar üzere yapılmış iseler, bu akidleri feshetmeyeceği anlamı da çıkar.

36- Haram Mal ve Helâl Mal Birbirine Karışırsa:

Vera' ehli arasından aşırılığa kaçan bazı kimseler, helâl mala ayırdedilemeyecek şekilde haram karıştığı takdirde, buna karışan haram miktarı kadar çıkartıp ayıracak olursa geri kalanın helâl ve temiz olmayacağı kanaatini benimsemişlerdir. Çünkü çıkartılıp ayrılan kısmın helâl, geri kalanın haram olması mümkündür. İbnu'l-Arabi ise şöyle demektedir: "Bu, dinde bir aşırılıktır. Çünkü ayırdedilemeyen herşeyden maksat onun bizzat kendisi değil mal oluşudur. Eğer bu telef olursa, onun misli olan birşey onun yerini tutar. Karıştırmak ise birbirinden ayırdetmek imkanını telef etmektir. Nitekim tüketmek de onun aynını telef etmektir. Onun misli gidenin yerini tutar. Bu ise hem maddi olarak açıkça anlaşılan bir husustur, hem de manevi olarak apaçık anlaşılan bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır."

Derim ki: İlim adamlarımız şöyle der: Elinde bulunan haram mallar eğer faizden ötürü ise, tevbe etmenin yolu bu aldığı faizleri kimden aldıysa ona geri vermektir. Eğer hazır değil ise onu araştırıp bulur. Onu bulmaktan ümidini keserse onun adına o miktarı tasadduk eder. Eğer haksızca zulüm yoluyla almış ise, zulmettiği kimse hakkında aynı uygulamayı yapsın. Şayet işin içinden çıkamaz ve elinde bulunan helâlle haramın miktarının ne olduğunu bilemiyor ise, elinde bulunan miktardan geri iade etmesi gerekenin ne olduğunu -geriye elinde kalanın artık temizlendiğine dair şüphesi kalmayıncaya kadar- araştırır ve elinden çıkardığı o miktarı zulmettiği ya da kendisinden fâiz aldığı bilinen kimselere geri iade eder. O kişiyi bulacağından ümidini keserse, o miktarı o kimsenin adına tasadduk eder.

Şayet haksızlıklar onun bütün servetini kapsayacak ve çokluğu dolayısıyla ödemesi gerekenleri ebediyyen ödeyemeyeceğini bilirse, bundan tevbe etmenin yolu, elinde ne varsa hepsini ya yoksullara ya da müslümanların menfaatine olan işlere harcayarak çıkarmasıdır. Ve bunu elinde ancak namazda asgari olarak yetecek kadarıyla elbise bırakıncaya kadar sürdürür. Bu asgari miktar ise göbeğinden dizkapağına kadar olan avretini örtecek miktardır. Buna ek olarak bir de bir günlük yiyeceğini saklar. Çünkü başkasının malından -zorunlu ihtiyaç duyduğu takdirde- alabilmesi hakkı o kadardır. İsterse bu miktarı kendisinden aldığı kimse bundan hoşnud olmasın.

Burada bu durumdaki bir kimse ilim adamlarından çoğunluğunun görüşüne göre müflisten ayrılmaktadır. Çünkü müflis başkalarının mallarını haksızlık yaparak ele geçirmiş değildir. Aksine o malları müflise veren, mal sahiplerinin kendileridir. Bundan dolayı hem onun avretini örtecek miktar, hem de mutad giyim miktarı ona bırakılır. Ebû Ubeyd ve başkalarının görüşüne göre ise, müflise namazda yeterli olan asgarî miktardan fazlası bırakılmaz. Bu ise göbeğinden dizkapağına kadar olan bölgeyi örtecek miktardır. Bundan sonra böyle birisinin eline mal geçtikçe onu elinden çıkartır ve dediğimiz miktardan başkasını elinde tutmaz. O ve onun durumunu bilenler, ödemesi gerekeni ödediğini bilinceye kadar bu uygulamayı sürdürür.

37- Fâiz ve Bazı Ziraî Akidler:

Yüce Allah'ın fâiz hakkında yaptığı Savaş açma tehdidinin bir benzeri, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan muhabere Muhabere; muzâraa ile aynı şeydir. Müzâraa da araziyi, mahsul aralarında belli bir oranda paylaşılmak üzere ekecek ya da orada çalışacak birisine vermektir. (İbn Kudâme, el-Muğni, V, 581). Müzâraa ile musâkatın hükmü aynıdır. (Aynı eser, V, 588). Ebû Hanîfe tarafından câiz görülmemekle birlikte, Hanbelîler, Ebû Yûsuf, Muhammed ve Şâfiilerce câiz, Mâlikîlerce bazı şartlarla câiz kabul edilmiştir. hakkında varid olmuştur.

Ebû Dâvûd rivâyet eder ve der ki: Bize Yahya b. Maîn haber verdi, dedi ki: Bize İbn Reca' haber verdi, dedi ki: İbn Heysem bana Ebû'z-Zübeyr'den naklederek anlattı. Ebû'z-Zübeyr Cabir b. Abdillah'tan naklederek dedi ki:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim muhabereyi terketmez ise Allah ve Rasûlü tarafından kendisine Savaş ilan edildiğini bilsin." Ebû Dâvûd, Buyû’ 33.

İşte bu âyet muhaberenin yasaklandığının delilidir. Muhabere ise araziyi (ürünün) yarısı, üçte biri, ya da dörtte biri mukabilinde almaktır. Buna muzâraa da denir. Mâlik'in bütün arkadaşları, Şâfiî, Ebû Hanîfe, onlara uyanlar ve Dâvûd arazinin (ürünün) üçte biri, dörtte biri karşılığında olsun verdiği ürünün bir bölümünün karşılığında olsun vermenin câiz olmadığını icma ile kabul ederler. Şu kadar var ki Şâfiî, arkadaşları ve Ebû Hanîfe eğer miktarı belli ise, buğday karşılığında araziyi kiralamanın câiz olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Bilinen ve teminat altında olan birşey karşılığında (araziyi vermekte ise) bir mahzur yoktur." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Buyû’ 116; Ebû Dâvûd, Buyû’ 30; Nesâî, Eymân 45, hadis no: 3897. Ancak bu ifade Hazret-i Peygamber'in ifadesi değil, Râfi' b. Hadîc'in Hazret-i Peygamber dönemindeki uygulamayı anlatan sözlerindendir.

Muhammed b. Abdullah b. Abdulhakem de bu görüştedir. Ancak Mâlik ve arkadaşları bunu kabul etmezler. Çünkü yine Müslim tarafından Rafî' b. Hadîc'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde araziyi muhâkale yoluyla veriyor ve üçte bir, dörtte bir ile miktarı tesbit edilmiş buğday karşılığında kiraya veriyorduk. Bir gün amcalarımdan bir adam bize gelip şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizim için faydalı olan bir işi bize yasaklamış bulunuyor. Fakat Allah'a ve Rasûlüne itaat daha hayırlıdır. O bize araziyi muhakele yoluyla vererek üçte bir, dörtte bir ve miktan belli buğday karşılığında kiralamamızı yasakladı. Arazi sahibine de araziyi kendisinin ekmesini veya ekmek üzere başkasına vermesini emretti. Müslim, Buyû’ 113; Ebû Dâvûd, Buyû’ 31; Nesâî, Eymân 54, hadis no: 3893; Müsned, IV, 169

Böylelikle Hazret-i Peygamber araziyi kiraya vermeyi ve bunun dışındaki şeyleri mekruh görmüş olmaktadır. Bunlar derler ki: İster bir yiyecek olsun, isterse içilecek birşey karşılığında olsun, durum ne olursa olsun kiraya verilmesi câiz değildir. Çünkü bu vadeli, olarak buğdayın buğdaya karşılık satılması anlamındadır. Aynı şekilde bunlara göre araziden çıkan mahsulün herhangi bir miktan karşılığında yenecek veya içecek birşey olmasa dahi kiralanması câiz değildir. Bundan tek itisna odun, kamış ve kereste mukabili kiraya vermektir. Çünkü onlara göre böyle bir akid müzâbene hükmündedir. Müzâbene: Dalında bulunan taze hurma ya da üzümü, derilmiş hurma ya da kuru üzüme karşılık aynı ölçüde ya da tahmini olarak satmak demektir. Satılan malın miktarında bir cehalet sözkonusu olduğundan dolayı, garar (aldanış) bulunan alış-veriş türlerindendir. Mâlik ve arkadaşlarından bellenen budur.

İbn Suhnûn ise el-Muğire b. Abdurrahman el-Mahzumî el-Medenî'den şöyle dediğini zikretmektedir: Arazinin oradan çıkmayan bir yiyecek (buğday) karşılığında kiraya verilmesinde bir mahzur yoktur. Yahya b. Ömer de Mâlik'in diğer arkadaşlarının görüşü gibi el-Muğire'den bunun câiz olmadığını rivâyet etmektedir. İbn Habib de şunu zikreder: Kinane şöyle dermiş: Arazi tekrar oraya (tohum olarak) iade edildiği takdirde yeşerecek herhangi birşey karşılığında kiraya verilemez. Bunun dışında kalan herşey karşılığında, yenilsin yenilmesin, o araziden çıksın çıkmasın kiraya verilmesinde bir mahzur yoktur. Yahya b. Yahya da bu görüşte olup: Bu Malikin sözlerindendir, der. Ayrıca der ki: İbn Nafî' de şöyle derdi: Araziden çıksın yahut çıkmasın, arazinin yenecek herşey karşılığında kiraya verilmesinde mahzur yoktur. Bundan istisna, buğday ve onun benzerleridir. Çünkü bu yasaklanan muhâkaledir. Muhâkele: Başağında bulunan buğdayın tahmini olarak aynı ölçükte buğdaya karşılık satılmasıdır. Bu da müzâbene ile aynı nitelikte bir alışveriştir.

Mâlik de el-Muvatta’''da der ki: Beyaz (ekinsiz, düz) araziden çıkacak üçte bir, dörtte bir karşılığında veren kimseye gelince; bu gararın sözkonusu olduğu akidlerdendir. Çünkü ekin kimi zaman az gelir, kimi zaman çok gelir. Kimi zaman tümüyle de telef olur gider. O takdirde arazinin sahibi miktarı belli bir kira ücretini terketmiş olur. Bu ise şuna benzer: Bir kimse belli birşey karşılığında yolculuk için ücretli birisini tutsa, sonra ücretle tutan kişi ücretle tuttuğu kimseye: Şu yolculuğumda sana ücret olmak üzere elde edeceğim kârın onda birini vermemi kabul eder misin? Böyle birşey helâl olmaz ve olmaması gerekir. Mâlik der ki: Kişinin kendisini olsun arazini, gemisini, bineğini olsun, bilinen ve zail de olmayan birşey karşılığında olmadıkça ücrete vermemesi gerekir. Muvatta’', Mûsakaat 2 no'lu hadis'ten sonra yaptığı açıklamalardan: (II, 707)

Şâfiî, Ebû Hanîfe ve arkadaşları da bu görüştedir.

Ahmed b. Hanbel, es-Sevrî, el-Leys, el-Evzaî, el-Hasen b. Hayy, Ebû Yûsuf ile Muhammed ise der ki: Kişinin arazisini üçte bir ve dörtte bir gibi ordan mahsul olarak alınacak belli bir bölüm karşılığında vermesinde mahzur yoktur. Bu aynı şekilde İbn Ömer ve Tavus'un da görüşüdür. Bunlar delil olarak Hayber kıssasını ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Hayber halkı ile arazilerinin vereceği mahsul ile meyvelerinin yarısı karşılığında muamele akdi yaptığını delil gösterirler.

Ahmed der ki: Ziraat arazilerinin kiralanmasının yasaklanmasına dair Rafi b. Hadic'in hadisi lâfız itibariyle muzdariptir ve sahih değildir. Hayber kıssasını kabul edip ona göre görüş belirtmek ise daha uygundur ve bu sahih bir hadistir. Tabiinden bir kesim ile onlardan sonra gelenler de kişinin gemisini ve bineğini tıpkı arazisini verdiği gibi, Allah'ın bunların kullanılması ile ihsan edeceği rızkın bir bölümü karşılığında vermesini câiz görmüşlerdir.

Onlar bu konuda kıyaslarına asıl delil olarak icma ile kabul edilen kırâd Kırâd: Mudârebe ya da muamele diye de bilinen bir ortaklık türüdür. Bu tür ortaklıkta mal sahibi, malını birisine ticaret yapmak üzere verir ve kâr aralarında anlaştıkları oranda paylaştırılır. akdini esas alırlar. Nitekim ileride buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle el-Müzemmil Sûresi'nde

"... diğer bir kısmı da Allah'ın lütfundan arayarak yeryüzünde yol tepecekler..." (el-Muzemmil, 73/7) âyetini açıklarken gelecektir.

"Bizler muhabere yapıyor ve bunda bir mahzur görmüyorduk. Nihayet Rafi b. Hadic Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın nehyettiğini bize bildirinceye kadar. Yani biz araziyi oradan çıkan mahsulün bir bölümü karşılığında kiraya veriyorduk" şeklindeki İbn Ömer'in sözü ile ilgili olarak da Şâfiî: İşte bu emirle Hayber uygulamasının neshedildiği anlaşılmaktadır, der.

Derim ki: Neshe dair Şâfiî'in bu sözünün sahih olduğunu ortaya koyan hususlardan birisi de lâfzı Dârakutnî'nin olan hadis İmâmlarının Hazret-i Cabir'den yaptığı şu rivâyettir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) muhâkale, muzâbene, muhabere ve bilinmesi hali dışında es-sünyâ es-Sünyâ: Satış akidlerinde meçhul (miktar ve mahiyeti bilinmeyen) bir şeyi istisna etmektir. (İbnu’l-Esîr, en-Nihaye, I, 224) yı yasakladı. Bu âyet sahihtir. Müslim, Buyû’ 85; Ebû Dâvûd, Buyû’ 33; Tirmizî, Buyû’ 74, Eymân 45, hadis no: 3879; Müsned, III, 313, 356, 364. Ebû Dâvûd da Zeyd b. Sabit'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) muhabereyi yasakladı. Ben: Muhabere nedir diye sordum. Şöyle dedi: Araziyi (mahsulün) yarısı yahut üçte biri ya da dörtte biri karşılığında almandır." Ebû Dâvûd, Buyû’ 33

38- Kıraat Farklılıkları:

Cumhûr " Kalanı" âyetini "ye" harfini fetha harekesiyle okumuş, el-Hasen ise sakin (harekesiz, med harfi olarak) okumuştur. Cerîr'in şu sözü de bunun gibidir:

"O halifedir, sizin için beğendiğine razı olunuz;

Kararı yerine gelendir, onun hükmünde zulüm yoktur."

Ömer b. Ebî Rabia da der ki:

"Seni ne kadar andım! Sizi anmaktan dolayı mükâfatlandırılacak olsam

Ey insanlar arasında, bütün insanlar arasında aya en çok benzeyen

Şüphesiz ben karşısına geçip «tg^mı etmekten sevinirim;

Şekil itibariyle kendisine benzediğin kimseyi görmeyi sevdiğimden dolayı."

Bu beyitlerde geçen kelimelerin aslı ile şeklindedir. Ancak şair(ler) bu kelimeleri sakin okumuşlardır. Şiirde bunun örneği pek çoktur. Bunun açıklaması ise şudur: "Yâ" harfi "elife benzer. Nasıl ki "elif hareke almıyor ise, işte burada da "ya" harfi hareke almaz. "Vav" ve "ya" harflerini sakin olarak Seni davet etmeyi seviyor ve sana (borcunu) ödemeyi arzu ediyorum, şeklinde okumak da bu kabildendir. İşte el-Hasen "elif ile diye de okumuştur ki, bu da Taylıların şivesidir. Onlar cariyeye nasiye'ye alın: derler. Şair de şöyle demiştir:

"Yemin ederim dilencilik etmekten korkmam

yeryüzünde develeri sürecek Kayslı bir kimse kaldığı sürece."

Bütün kurrâ arasında Ebû's-Simmâl da "radıyallahü anh" harfini şeddeli ve esreli, "ba" harfini ötreli, "vav"ı da sakin olarak: "Faizden" şeklinde okumuştur. Ebû’l-Feth Osman b. Cinnî ise böyle bir okuyuş iki sebepten dolayı şâz bir okuşuştur, der. Birincisi, evvela esreden sonra ötre gelmektedir. Diğeri ise, "vav" harfi ismin sonundaki zammeden sonra gelmiştir.

el-Mehdevî der ki: Bu kıraatin açıklanması şöyledir: O "elifi aribânın sonundaki "a"yıb kalın olarak okumuş ve böylelikle "elifin kendisinden dönüştüğü "vav"a yakın düşmüştür. Başka bir şekilde de bunun açıklanmaması gerekir. Çünkü dilde öncesi ötre olan ve sonu sakin "vav" olan herhangi bir isim yoktur.

Kisaî ve Hamza ise "re" harfi esreli olduğundan dolayı "er-ribâ" kelimesini imaleli okurken, diğerleri ise "be" fethah olduğundan dolayı tefhim (kalın) ile okumuşlardır.

Ebû Bekr, Âsım ve Hamza'dan "başkasına bildiriniz" anlamında olmak üzere: diye okumuş ve mef'ûl hazfedilmiştir. Diğerleri ise "bilin, bilginiz olsun" anlamında diye okumuşlardır. Bu ise; ben bunu biliyorum, sözünden alınmadır. Bunu da Ebû Ubeyd, el-Esmaî'den nakletmiştir. Dilçilerin naklettiklerine göre birşeyi; "bildim anlamında" denilir. İbn Abbâs ve onun dışındaki diğer müfessirler ise şu açıklamayı yapmışlardır: "Bilin" âyeti: Yüce Allah tarafından size Savaş açıldığından katiyetle emin olun, demektir ki, bu da izin (bildirmek) anlamındadır. Ebû Ali ve başkalan ise medli okuyuşu (Âsım ve Hamza'nın okuyuşunu) tercih eder ve şöyle der: Çünkü onlara, bu işten vazgeçmeyen başkalarına durumu bildirmeleri emrolunduğuna göre, onlar da bu işi kaçınılmaz olarak bilmiş olurlar. Çünkü onların bilmeleri başkalarına bildirmenin kapsamı içerisindedir. Fakat başkalarına bildirmeleri, kendilerinin bilmesinin kapsamına girmez.

Taberi ise kasr'lı kıraati (Âsım ve Hamza dışında kalanların kıraatini) tercih etmiştir. Çünkü bu şekildeki okuşuyun hükmü onlara hastır. Medli okuyuşa göre ise; başkalarına bildirmeleri emrolunmuş olur, o kadar.

Bütün kurrâ "Ne zulmediniz" âyetini "te" harfini üstün olarak, ": Ne de zulme uğrayınız" âyetini da "te" harfini ötreli olarak okumuşlardır. Ancak el-Mufaddal, Âsım'dan birincisinde "te" harfini ötreli, ikincisinde de "te" harfini üstün olarak yani bir önceki okuyuşun tam aksine okuduğunu rivâyet etmektedir. Ebû Ali der ki: Çoğunluğun kıraati yüce Allah'ın:

"Eğer tevbe ederseniz" âyetine, her iki fiilin faile isnadı açısından uygun düştüğünden dolayı tercih edilir. O takdirde (ikinci okuyuşa göre) "te" harfinin üstün gelmesi, öncekinin öyle gelmesinden daha zor açıklanır.

280. Âyetin Tefsiri

Eğer o darlık içindeyse geniş bir zamana kadar mühlet (veriniz). Sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Borçlunun Ödeme Zorluğu Çekmesi:

Yüce Allah, faizli alacaklıların ödeme imkânı bulanlardan mallarını alabilecekleri hükmünü verdikten sonra ödemekte zorluk çeken kimseler hakkında da:

"Eğer o darlık içinde ise.." âyeti ile kolaylıkla ödeyebilecekleri duruma kadar mühlet tanınmasını hükme bağlamaktadır. Çünkü Sakifliler Muğireoğullarındaki alacaklarını isteyince Muğireoğulları sıkıntı içinde olduklarından söz ettiler ve: "Hiçbir şeyimiz yok" dediler. Mahsullerinin alınacağı zamana kadar süre tanınmasını istediler. İşte bunun üzerine bu:

"Eğer o darlık içinde ise..." âyeti kerimesi nazil oldu. el-Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl, s. 96-97.

2- Alacaklının Borçlu Üzerindeki Bazı Hakları:

Yüce Allah'ın:

"Eğer o darlık içindeyse..." âyeti ile birlikte:

"Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz sizindir" âyeti, alacaklının borçludan borcunu isteme hakkının sabit olduğunu ve rızası olmasa dahi malını almasının câiz olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde borçlu ödeme imkânı bulduğu halde borcunu ödemeyecek olursa, zalim olacağını da bu âyet göstermektedir. Çünkü yüce Allah:

"Sermayeleriniz sizindir" diye buyurmakta ve alacaklı lehine ana malını isteme hakkını tesbit etmektedir. İsteme hakkına sahip olduğuna göre; kaçınılmaz olarak borçlunun da bu hakkı ödemesi vaciptir.

3- Cahiliyyede Borçlunun, Borcu Sebebiyle Satılması ve Âyetin Bu Hükmü Kaldırması:

el-Mehdevî ve bazı ilim adamları şöyle demektedirler: Bu âyet-i kerîme cahiliyye döneminde görülen, borcunu ödeyemeyenin satılması şeklindeki uygulamayı kaldırmıştır. Mekkî'nin naklettiğine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), İslâm'ın ilk dönemlerinde bu uygulamanın yapılmasını emretmiştir.

İbn Atiyye der ki: Eğer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu işi yaptığı sabit ise o halde bu âyet o uygulamayı neshetmektedir. Aksi takdirde böyle bir nesih sözkonusu olmaz.

Tahâvî der ki: İslâm'ın ilk dönemlerinde eğer borcunu ödeyecek bir malı yoksa hür bir kimse borcu karşılığında satılırdı. Şanı yüce Allah bu uygulamayı neshedip:

"Eğer o darlık içindeyse geniş bir zamana kadar mühlet (veriniz)" âyetine kadar böyle idi. Bunlar Dârakutnî'nin Müslim b. Halid ez-Zinci yoluyla rivâyet etmiş olduğu hadisi de delil gösterirler. Müslim dedi ki: Bize Zeyd b. Eslem haber verdi, Zeyd İbnu'l-Beylemani'den o Sürrak'tan dedi ki: Bir adamın benim üzerimde bir malı -veya alacağı- vardı. Beni Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına götürdü. Benim herhangi bir malımı elde edemeyince beni ona sattı. Dûrakutnî, Sünen, III, 61.

Hadisi el-Bezzâr bu sened ile bundan daha uzun bir şekilde rivâyet etmiştir. Müslim b. Halid ez-Zinci ile Abdurrahman el-Beylemani ise delil olarak gösterilmezler.

İlim ehlinden bir topluluk ise şöyle demişlerdir: Yüce Allah'ın:

"Geniş bir zamana kadar mühlet (veriniz)" âyeti, insanlar hakkında umumîdir, ödeme zorluğu çeken herkese mühlet verilir. Bu, Ebû Hüreyre, el-Hasen ve genel olarak fukahânın da görüşüdür.

en-Nehhâs der ki: Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak söylenen en güzel söz Atâ, ed-Dahhak ve er-Rabi b. Haysem'in sözüdür. (en-Nehhâs) dedi ki: Bu âyet-i kerîme ödeme zorluğu çeken herkes hakkındadır. Faizde de bütün alacaklarda da azorluk çekeneb mühlet verilir. İşte bu, konu ile ilgili bütün görüşleri bir arada ifade etmektedir. Çünkü âyet-i kerimenin ribâ hakkında nazil olmuş ve genel olarak neshedici bir âyet olması, sonra da başkasının hükmünün de faizin hükmü gibi olması mümkündür. Diğer bir sebep ise ref ile kıraatin anlamı şöyle olur: Eğer bütün insanlar arasında darlık içerisinde bulunursa... Şayet bu özel olarak fâiz hakkımda olsaydı uygun okuma şekli nasb olması gerekirdi. Ve bunun anlamı da şöyle olurdu: Eğer üzerinde fâiz borcu bulunan kimse darlık içerisinde ise...

İbn Abbâs ve Şureyh der ki: Bu, özel olarak fâiz hakkındadır. Borçlar vesair ilişkilerde ise mühlet sözkonusu değildir. Aksine avakti gelinceb alacak sahibine ödenir veya borçlu ödeyinceye kadar hapsedilir. Bu İbrahim'in de görüşüdür. Delil olarak da yüce Allah'ın şu âyetini gösterirler:

"Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder." (en-Nisa, 4/58)

İbn Atiyye de der ki: Böyle bir görüşün -eğer oldukça sıkıntıya düşürmüş bir fakirlik sözkonusu değilse- kabul edilmesi gerekir. Şayet yokluk ve apaçık bir fakirlik sözkonusu ise hüküm, zorunlu olarak mühlet vermektir.

4- Borca Batmış ve Alacaklıları Yakasına Yapışmış Kimsenin Durumu:

Hakim borçları çok olup alacaklıları alacaklarını istedikleri bir kimsenin elindeki bütün malını alıp ona kendisi için zorunlu olan miktarı bırakma yetkisine sahiptir. İbn Nâfi' Mâlik'ten, ancak avretini örtecek kadarını o kimseye bırakacağını rivâyet etmektedir. Meşhur olan rivâyete göre ise fazlalık olmadığı sürece ona mutad olan elbisesini bırakır. Eğer onunla alay edilmesine sebep teşkil edecekse ridâsını üzerinden çıkarmaz. Hanımının elbiselerinin bırakılması ve eğer âlim bir kimse ise kitaplarının satılması hususunda ise görüş ayrılığı vardır. Böyle bir kimsenin evi, hizmetçisi, kıymeti az olmadığı takdirde, cuma için giyindiği elbisesi de bırakılmaz. O takdirde de bu kimsenin aborcunu ödeyememesi dolayısıylab hapsedilmesi haram olur. Bu hükümlerin asıl dayanağı da yüce Allah'ın:

"Eğer o darlık içindeyse geniş bir zamana kadar mühlet (veriniz)" âyetidir.

Hadis İmâmları -lâfız Müslim'in olmak üzere- Ebû Said el-Hudrî arab'dan şöyle dediğini rivâyet ederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde bir adam satın aldığı meyveleri bir musibet sonucu kaybetti, borçları çoğaldıkça çoğaldı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ona sadaka veriniz" diye buyurdu. İnsanlar ona sadaka verdiler, fakat bu sadakalar borcunu karşılamaya yetmedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan alacaklı olan kimselere: "Bulduğunuzu alınız, bundan başka birşey alma hakkınız yoktur" buyurdu. Müslim, Musâkaat 19; Ebû Dâvûd, Buyû’ 58; Tirmizî, Zekât 24; Nesâî, Buyû’ 30, 95; İbn Mâce, Ahkâm 25; Müsned, III, 36.

Ebû Dâvûd'un Mûsannefinde şöyle denilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan alacaklı olanlara o adamın elindeki malı onlara vermekten başka birşey vermedi. İbn Mâce, Ahkâm 25'te: Câbir b. Abdullah'ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Muâz b. Cebel'i oruçlularının elinden kurtardıktan sonra onu Yemen'e vali gönderdi. Muâz dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni (yanında bulunan kadarıyla) malım karşılığında kurtardıktan sonra vali olarak tayin etti.

İşte bu, bu hususta açık bir nastır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) adamın hapsedilmesini emretmedi. Bu ise Şureyh'in dediği gibi Muaz b. Cebel'dir. Ayrıca Resûlüllah bu borçluya mulâzemet edilmesini (takib altında tutulmasını)de emretmemiştir. Bu da Ebû Hanîfe'nin konu ile ilgili görüşüne muhaliftir, çünkü o şöyle der: Onun bir malının ortaya çıkması mümkün olduğundan dolayı mulâzemet edilir. Belirttiğimiz sebep dolayısıyla da mal kazanmakla da yükümlü tutulmaz. Başarımız Allah'tandır.

5- Müflis'in Hapsedilmesi:

Mâlik'in, Şâfiî'nin, Ebû Hanîfe ve başkalarının görüşüne göre müflis, ödeyememe durumu ortaya çıkıncaya kadar hapsedilir. Mâlik'e göre eğer malını ortalıktan yok etmekle itham edilmiyor ve haksızlığı açıkça ortaya çıkarılamıyor ise hapsedilmez. Aynı şekilde belirttiğimiz üzere; ödeyememe imkânı sahih olarak tesbit edilebiliyorsa yine hapsedilmez.

6- Müflisin Malı Toplanıp Hak Sahibine Ulaşmadan Telef Olursa:

Müflisin malı toplanıp sonra da hak sahiplerine ulaşmadan ve satılamadan önce telef olursa, müflisin bu malın tazminatını ödemesi gerekir. Alacaklıların alacakları onun zimmetinde kalmaya devam eder. Hakim onun malını satar ve bedelini kabzettikten sonra, fakat alacaklıların kabzından önce o bedel telef olursa, o takdirde bu telefin tazminatını ödemek, alacaklılara aittir ve müflis ondan ibra olmuş olur. Muhammed b. Abdulhakem ise der ki: Alacaklılara ulaşıncaya kadar o malın tazminatını ödemek ebediyyen müflise aittir.

7- Ödememeyi Mümkün Kılan Darlığın Mahiyeti

Darlık (el-usre): Mal yokluğu dolayısıyla darlık halidir. İşte (zorluk ordusu anlamına gelen:) "ceyşu’l-usra" tabiri de burdan gelmektedir.

Mühlet Ertelemek, demektir.

"Geniş bir zaman "; ise kolaylık anlamına bir mastardır.

merfu olması ise; var olmak, meydana gelmek anlamına gelen tam (nakıs fiil olmayan): oldu, iledir. Sîbeveyh, Ebû Ali ve başkalarının görüşü de budur.

Sîbeveyh (bunu delillendirmek kastıyla) şu beyiti zikreder:

"Feda olsun Şeybanoğlu Zühloğullarına benim dişi devem

Eğer (parıldayan silahlar dolayısıyla) yıldızlan parlak bir gün gelirse."

Bununla birlikte bu kelimenin (ıî şeklinde) mansup olması da mümkündür. Ubey b. Ka'b'ın Mushafında da şeklindedir. Bu okuyuş: Eğer alacaklı darlık içindeyse... anlamındadır. el-A'meş:" Eğer o darlık içindeyse., mühlet (veriniz)" şeklinde okumuştur. Ebû Amr ed-Dânî, Ahmed b. Mûsa'dan naklederek der ki: Ubey b. Ka'b'ın Mushaf'ında da böyledir. en-Nehhâs, Mekkî ve en-Nekkaş der ki: Buna göre âyetin lâfzı faizcilere has olur. Ancak diye okuyanlara göre ise bu bütün borçlular hakkında umumî bir hüküm ifade eder. Buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

el-Mehdevî, Hazret-i Osman Mushafında "fe" harfiyle "Eğer o darlık içindeyse" diye okumuştur. el-Mu'temir ise Haccac el-Verrâk'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Hazret-i Osman Mushafında: şeklindedir, der. Bunu da en-Nehhâs zikretmektedir.

Çoğunluk da "zı" harfini esreli olarak mühlet" şeklinde okumuşlardır. Mücâhid, Ebû Recâ ve el-Hasen ise "zı" harfini sakin olarak (.......) diye okumuştur. Bu ise bir Temim şivesidir. Onlar "Zeyd'in lütufkârlığı" anlamında tabirini derler. Yine Karaciğer anlamında derler.

Yalnızca Nâfi' " Geniş bir zaman" kelimesindeki "sin" harfini ötreli olarak okurken Cumhûr bunu fethalı olarak okumuştur.

en-Nehhâs, Mücâhid ve Atâ'dan emir anlamı ifade edecek şekilde; " Kolaylık zamanına kadar ona mühlet tanı" şeklinde "sin" harfi ötreli, "radıyallahü anh" harfi esreli ve sonunda "ye" harfini isbat ile okumuştur. Ayrıca bu diye de okunur ise de Ebû Hâtim bu şekilde bir okuyuş câiz değildir, demiştir. Ancak böyle bir kelime en-Neml Sûresi'nde (27/35. âyette): "Bakarım" anlamındadır. Çünkü orada bu kelime kadın tarafından nazar etmek kökünden gelen bir kelimedir. Bakara'daki bu kelime ise ertelemek'ten gelir. Günlük konuşmada erteledim anlamında: Sendeki borcumu erteledim tabirinden alınmadır. Yüce Allah'ın:

"Bana diriltilecekleri güne kadar mühlet ver" (el-A'raf, 7/14) âyeti de (nizar etmek: mühlet vermek) buradan gelmektedir. Ebû İshak ise bunu câiz kabul eder ve der ki: Bu ifade masdar isimlerdendir. Yüce Allah'ın:

" Onun vaki olacağında yalan yoktur" (el-Vakıa, 56/2) ile

"Kendisine bel kemiklerini kıracak bir belâlı iş yapılacağını bilir." (el-Kıyame, 75/25) ve:

"Gözlerin hain bakışını... bilir" (el-Mu'min, 40/19) ve benzeri diğer âyetler gibidir.

8- Ödeme Zorluğu Çeken Borçluya Bağışlamak:

"Sadaka olarak bağışlamanız ise" âyeti mübtedâdır,

"sizin için daha hayırlıdır" âyeti de onun haberidir.

Yüce Allah bu buyruklarla borcunu ödeme zorluğu çeken kimseye sadaka vermeyi teşvik etmekte, bunu ona mühlet vermekten daha hayırlı olarak değerlendirmektedir. Bu açıklamayı, es-Süddî, İbn Zeyd ve ed-Dahhak yapmıştır. Taberi de der ki: Başkaları da şöyle demektedir: Zengine de fakire de sadaka vermeniz sizin için hayırlıdır. Ancak doğru olan birincisidir. Âyet-i kerimede zengin ile alakalı herhangi bir taraf yoktur.

9- Ödeme Zorluğu Çeken Borçluya Mühlet Vermenin Fazileti:

Ebû Cafer et-Tahâvî, Büreyde b. el-Hasîb'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim ödeme zorluğu çeken borçluya mühlet verirse her bir gün için ona bir sadaka (ecri) vardır." Sonra: Her gün için onun misli bir sadaka mı vardır? dedim. O da şöyle dedi: Borç vadesi gelmediği sürece "her bir gün için bir sadaka, eğer vade geldikten sonra ona mühlet verirse her bir gün için onun gibi bir sadaka (ecri) vardır." İbn Mâce, Sadakat 14; Müsned, V, 351, 360.

Müslim de Ebû Mes'ûd'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sizden öncekilerden bir adam hesaba çekildi. Hayır namına bir şeyi tesbit edilmedi. Ancak o insanlarla birlikte oturup kalkan, varlıklı bir kimse idi. Kölelerine ödeme zorluğu çeken kimseyi bağışlamalarını emrederdi. Aziz ve celil olan Allah da şöyle buyurdu: Böyle bir işi yapmaya biz ondan daha lâyıkız. Haydi onu affediniz." Müslim, Musâkaat 30, 31; Tirmizî, Buyû’ 67; ayrıca bk. İbn Mâce, Sadakat 14.

Ebû Katâde'den rivâyet edildiğine göre bir alacaklısını aradı. Ancak bu alacaklısı ondan saklandı. Daha sonra onu bulunca adam: Ödeme imkanım yok, dedi. Allah adına ödeyemez misin? diye sorunca o: Allah adına yemin ederim ki ödeyemem. Bunun üzerine Ebû Katâde dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kıyâmet günü sıkıntılarından Allah'ın kendisini korumasını arzu eden bir kimse ödeme zorluğu çekeni rahatlatsın yahut onun borcunu düşürsün." Müslim, Musâkaat 32 ve Dârimî, Buyû’ 50 (kısaca); Müsned, V, 308.

İsmi Ka'b b. Amr olan Ebû'l-Yeser tarafından rivâyet edilen uzunca bir Hadîs-i şerîfe göre Ebû'l-Yeser Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinlemiş:

"Ödeme zorluğu çekene mühlet veren yahut onun borcunu indireni Allah (kıyâmet gününde) kendi gölgesi altında barındırır." Müslim, Zühd 74; Dârimî, Buyû’ 50; İbn Mâce, Sadakat 14; Tirmizî, Buyû’ 67 (Ebû Hüreyre'den)

İşte Hadîs-i şerîflerde ve âyet-i kerimede açık nas ile belirtilen bu husus teşvik edilmektedir. Ebû Katâde'nin hadisi de alacaklı kimsenin eğer borçluyu zor durumda olduğunu bilse veya bunu zannedecek olsa ondan borcunu istemenin haram olduğuna delalet etmektedir. İsterse hakimin huzurunda ödeme güçlüğü çektiği sabit olmasın. Zorluk çekene mühlet vermek ise, ödeyebileceği vakte kadar onu ertelemektir. Onun borcunu düşürmek de borcunu zimmetinden iskat etmektir (silmektir). İşte Ebû'l-Yeser borç belgesini şilince alacaklısına her iki şekilde de davranmış oldu ve ona şöyle dedi: Eğer ödeyecek imkanrn olursa öde, aksi takdirde ben borcumu sana helâl ediyorum.

281. Âyetin Tefsiri

Kendisinde Allah'a döndürüleceğiniz bir günden korkun. Sonra herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.

Denildiğine göre bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatından dokuz gün önce nazil olmuştur. Bundan sonra da herhangi bir şey nazil olmadı. Bunu İbn Cüreyc söylemiştir. İbn Cübeyr ve Mukâtil ise yedi gün önce demişlerdir. Üç gün önce nazil olduğu da rivâyet edilmiştir. Benzer rivâyetler için bk. Suyûti, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 116. Yine bu âyet-i kerimenin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatından üç saat önce indiği ve Hazret-i Peygamber'in: "Bu âyeti fâiz ile borç âyetleri arasına koyunuz" dediği rivâyet edilmektedir. Mekkî Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Cebrâîl bana geldi ve bunu Bakara'nın 280. âyetinin sonuna (yani 281. âyet olarak) koy, dedi."

Derim ki: Ubey b. Ka'b, İbn Abbâs ve Katâde'den nakledildiğine göre son nazil olan

"Yemin olsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki..." (et-Tevbe, 9/128) âyetidir. Müsned, V, 134.

Ancak birinci görüş daha çok bilinmekte, daha çok nakledilmekte, daha sahih ve daha yaygındır. Ayrıca bunu Ebû Salih, İbn Abbâs'tan da rivâyet etmektedir. İbn Abbâs dedi ki: Kur'ân-ı Kerîm'den en son nazil olan:

"Kendisinde Allah'a döndürüleceğiniz bir günden korkun. Sonra herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir" âyetidir. Buhârî, Buyû’ 25.

Cebrâîl, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: "Ey Muhammed. Sen bunu Bakaranın 280. âyetinden sonra koy." Bunu Ebû Bekr el-Enbarî "Kitabu'r-Red" adlı eserinde zikretmektedir. Bu aynı zamanda İbn Ömer arab'ın da görüşüdür. Ona göre son nazil olan âyet budur. Hazret-i Peygamber bundan sonra yirmibir gün yaşamıştır. Nitekim ileride buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle:

"Allah'ın yardımı ve fetih geldiğinde..." (en-Nasr, 110/1) Sûresi'nin sonunda gelecektir.

Bu âyet-i kerîme bütün insanlara bir öğüttür. Her insanı ilgilendiren bir emirdir.

"Bir gün" mef'ûl olduğu için nasbedilmiştir, zarf olarak nasbedilmemiştir.

"Kendisinde Allah'a döndürüleceğiniz" âyeti de bu günün sıfatlarındandır. Ebû Amr ise bunu "te" harfini üstün, "cim" harfini de esreli olarak Döneceğiniz, şeklinde okumuştur. Bu ise:

"Şüphesiz dönüşleri yalnız bizedir" (el-Ğaşiye, 88/25) âyetine benzemektedir. Ayrıca Ubey'in: Allah'a döneceğiniz bir günden" kıraati de itibara alınmıştır. Diğerleri ise "te" harfini ötreli, "cim" harfini de üstün okumuşlardır. Yüce Allah'ın:

"Onlar hak mevlaları olan Allah'a döndürülürler" (el-En'am, 6/62) ile ve:

"Yemin olsun eğer Rabbime döndürülsem dahi" (Kehf, 18/36) ile yine Abdullah (b. Mes'ûd)'ın: "Kendisinde Allah'a döndürüleceğiniz bir günde" okuyuşu nazar-ı itibara alınmıştır. el-Hasen ise bunu "ye" harfi ile "bütün insanların döndürüleceği" anlamını ifade etmek üzere "Döndürülecekleri" diye okumuştur.

İbn Cinnî der ki: Âdeta yüce Allah mü’minlere merhametinden dolayı huzuruna dönüşü hatırlamakla karşı karşıya getirmek istemiş gibidir. Çünkü bu kalpleri paramparça eden bir olaydır. O bakımdan onlara: "Bir günden korkun" diye buyurmakta, sonra da bu dönüşün hatırlatılması için onlara merhamet olmak üzere gaip zamiri kullanmış bulunmaktadır.

İlim adamlarının Cumhûruna göre sakındırılan bu gün, Kıyâmet günü, hesaba çekilme ve amellerin karşılığının verileceği gündür. Bazıları da, bu ölüm günüdür, demişlerdir. İbn Atiyye der ki: Âyet-i kerimedeki lâfızların hükmü gereğince birinci görüş daha sahihtir.

Yüce Allah'ın:

"Allah'a" âyetinde mahzuf bir muzaf vardır. "Allah'ın hükmüne ve herşeyi birbirinden ayırdeden kazasına..." takdirindedir.

: onlar" âyeti "herkes" âyetinin anlamına aittir. Lâfız olarak ona ait değildir. Şu kadar var ki el-Hasen'in kıraati olan: Döndürülürler" âyetindeki: zamiri, "döndürülürler" âyetindeki çoğul (...ler) zamire aittir.

Bu âyet-i kerimede sevap ve cezanın kazanılan amellerle alakalı olduğuna açık bir nas vardır ki, bu da Cebriyye'nin bu konudaki görüşlerini reddetmektedir. Buna dair açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır.

282. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler! Belirlenmiş bir vadeye borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir kâtip adaletle yazsın. Kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Üzerinde hak olan da yazdırsın. Rabbi olan Allah'tan korksun. Ondan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer üzerinde hak olan beyinsiz veya zayıf olur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmezse, onun velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa o halde razı olacağınız şahitlerden bir erkekle iki kadın olsun. Biri unutursa biri diğerine hatırlatır diye. Şahitler de davet edildikleri zaman kaçınmasınlar. Küçük veya büyük olsun ne ise, onu vadesine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah indinde adalete daha uygun, şahadet için daha sağlam ve şüpheye düşmemenize de daha yakındır. Meğer ki bu, aranızda devredeceğiniz hazır bir ticaret olsun. O zaman bunu yazmamanızda sizin için bir beis yoktur. Alışveriş yaptığınız vakit de şahitlik edin. Yazana da şahide de asla zarar verilmesin. Eğer yaparsanız, bu size dokunacak bir fısk olur. Allah'tan korkun! Allah size öğretiyor. Allah her şeyi çok iyi bilendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı elliiki başlık halinde sunacağız:

1- Ayetin Nüzul Sebebi ve Kapsamı:

Yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler! Belirlenmiş bir vadeye borçlandığınız zaman onu yazın..." âyetiyle ilgili olarak Said b. el-Müseyyeb şöyle demektedir: Bana ulaştığına göre Kur'ân-ı Kerîm'in Arşta en yeni (son nazil olan) âyeti borçlanma âyetidir. İbn Abbâs da der ki: Bu âyet-i kerîme özel olarak selem hakkında nazil olmuştur. Yani Medine halkının yaptığı selem alışverişi âyetin nazil olmasına sebep olmuştur. Diğer taraftan bu âyet-i kerimenin bütün borçlanmaları kapsadığı -icma ile- kabul edilmiştir.

İbn Huveyzimendâd der ki: Bu âyet-i kerîme otuz tane hüküm ihtiva etmektedir. Bazı ilim adamlarımız bu âyet-i kerimeyi -Mâlik'in de söylediği üzere- kârzlardaki ertelemenin câiz olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü bu âyette mudayenelerde (borçlanma akidlerinde) karz ile sair akidler arasında bir ayrım gösterilmemiştir.

Şâfiîler ise bu hususta muhalif kanaat belirtir ve şöyle derler: Âyet-i kerîme sair borçların ertelenmesinin câiz olduğunu ifade eden bir hüküm ihtiva etmemektedir. Bu âyet-i kerimede eğer vadeli bir deyn (borç) değil ise, şahit tutma emri vardır o kadar. Diğer taraftan bir başka yoldan delâlet ile, deynde ertelenmenin câiz olduğu veya olmadığı bilinir.

2- Deyn'in Anlamı:

Yüce Allah'ın: " Bir borç" âyeti te'kiddir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Ve iki kanadıyla uçan bütün kuşlar..." (el-En'am, 6/38);

"Meleklerin tümü hep birlikte secde ettiler." (el-Hicr, 15/30.)

Deyn'in gerçek mahiyeti, iki bedelden birisinin peşin, diğerinin ise zimmette vadeli olduğu her türlü muameledir. Ayn Araplar tarafından hazır (peşin olan) şeydir. Deyn ise gaib olan (hazır bulunmayan) şeyin adıdır. Şair der ki:

"İki dirhemimize karşılık olarak peşin ve deyn olmaksızın

Bizlere kaynatılmış üzüm şırası ve kızarmış et vereceğini vadetti."

Bir diğer şair de şöyle demektedir:

"Ölümler beni dilediği yere atıversin

Beni iki çukurun arasına atmadığı sürece

Odun ve ateş yaktıkları vakit işte nakden (peşin)

Ve deyn olmayan ölüm budur."

Şanı yüce Allah bu anlamı hak âyeti olan: "Belirlenmiş bir vadeye..." diye açıklamaktadır.

3- Vadenin Belirlenmesi ve Selem'de Vade:

Şanı yüce Allah'ın:

"Belirlenmiş bir vadeye" âyeti ile ilgili olarak İbnu’l-Münzir şöyle demektedir: "Yüce Allah'ın:

"Belirlenmiş bir vadeye" âyeti bilinmeyen bir süreye kadar yapılan selem akdinin câiz olmadığını göstermektedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünneti de yüce Allah'ın Kitabındaki bu anlamın bir benzerini ortaya koymuştur.

Sabit olduğu üzere Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye vardığında Medine halkı iki ve üç yıllığına meyvelerde selem yapıyorlardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim herhangi bir hurma hakkında selef (selem) yaparsa, ölçeği belli ve tartısı belli miktarda ve bilinen bir vadeye kadar selef yapsın." Bu hadisi İbn Abbâs nakletmektedir. Bunu Buhârî, Müslim ve başkaları da rivâyet etmiştir. Buhârî, Selem 1, 2, 7; Müslim, Müsakat 127-128; Ebû Dâvûd, Buyû’ 55; Nesâî, Buyû’ 63; İbn Mâce, Ticârât 59; Dârimî, Buyû’ 45; Müsned, I, 217, 222, 282, 358.

İbn Ömer der ki: Cahiliyye dönemi insanları, deve etlerini, hamile olan dişi deve yavrusunun, bir daha hamile kalacağı zamana kadar satarlardı. Hamilenin yavrusunun hamile kalması (habelu'l-habelet), dişi devenin yavrulaması sonra da yavruladığı bu yavrunun bir daha hamile kalması demektir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara bu şekilde alış-veriş yapmalarını yasakladı. Buhârî, Buyû’ 61, Selem 8, Menâkıbu'l-Ensâr 26; Müslim, Buyû’ 6; Ebû Dâvûd, Buyû’ 24; Tirmizî, Buyû’ 16; Nesâî, Buyû’ 68: Muvatta’', Buyû’ 62; Müsned, II, 5, 11, 15, 63, 76, 80, 108, 144, 155.

İlim ehlinden olup kendisinden ilim bellenen herkes icma ile, câiz olan selem şeklinin, kişinin arkadaşıyla, miktarı belli, nitelikleri belirlenmiş ve benzerinde hata edilmeyecek şekilde genel olarak bir araziden gelecek mahsulde, belli bir ölçek ile belli bir vadeyle belli dinarlar yahut dirhemler mukabilinde yapılması ve alışverişi yaptıkları yerlerinden ayrılmadan önce selemin bedelini ödeyip yiyeceğin kabzedileceği yeri belirlemeleri şeklinde olacağını kabul etmişlerdir. Eğer bu işi yaparlar ve yaptıkları bu iş (satış) câiz ise sahih bir selem olur. İlim ehlinden herhangi bir kimsenin bunu iptal ettiğini bilmiyorum."

Derim ki: Bizim (mezhebimize) mensup ilim adamlarımız der ki: Hasat vaktine kadar, meyvelerin toplanma zamanına, nevruz ve mihrican günlerine kadar selem caizdir. Çünkü bütün bunların özel ve bilinen zamanları vardır.

4- Selemin Tarifi:

İlim adamlarımız (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun) selemi tarif eder ve şöyle derler: "Zimmette olmak üzere nitelikleri tesbit edilmiş, malum olan bir şeyin peşin bir mala ya da onun hükmündeki bir şey karşılığında, bilinen bir vadeye satılmasıdır."

Bu alışverişin, "zimmette olmak üzere... malum olan bir şeyin" diye belirlenmesi bilinmeyen bir şeyden ve muayyen olan aynlarda selem yapmaktan sakınmak (bunları tanımın dışında tutmak) içindir. Mesela, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Medine'ye geldiği sırada Medinelilerin yaptıkları selem şekilleri buna örnektir. Onlar muayyen bir takım hurma ağaçlarının meyvelerini seleme konu yapıyorlardı. Ancak böyle bir akiddeki ğarar (tehlike ve ihtimal) dolayısıyla bu şekilde akid yapmayı onlara yasakladı. Çünkü bu ağaçlar afete maruz kalıp hiçbir şekilde meyve vermeyebilir.

"Nitelikleri tesbit edilmiş" ifadeleri teferruatıyla belirtilmeksizin, genel özellikleriyle bilinen şeyleri tanım dışında bırakmak içindir. Mesela, türünü ve muayyen niteliklerini tesbit etmeksizin hurma, elbise veya balıklar üzerinde selem yapmak bu kabildendir. "Peşin bir mala" ifadesi ise veresiyenin veresiye karşılığında olmasını tanım dışında tutmak içindir.

"Ya da onun hükmündeki.." ifadesi ile de selemin rasumalinin (selem bedelinin) iki ve üç gün gibi ertelenmesi câiz olan ertelemeyi anlatmak için zikredilmiştir. Bize göre şartlı olsun olmasın, süre yakın olduğundan dolayı bu kadarcık bir erteleme caizdir. Ancak, bunun şart koşulması câiz değildir. Şâfiî ile el-Kûfî, selemin rasumalinin akidden ve ayrılmadan sonraya bırakılmasını câiz kabul etmez ve bunun tıpkı sarf akdi gibi olduğunu belirtirler.

Bizim delilimiz şudur: Bu iki akid özel nitelikleri itibariyle birbirlerinden farklıdırlar. Sarfın kapısı oldukça dardır. Selemden farklı olarak şartlan pek çoktur. Çünkü sarf muameleleri ile ilgili şaibeler daha fazladır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Bilinen bir vadeye" ifadesi ise peşin selemi dışarıda tutmak içindir. Meşhur olan görüşe göre böyle bir selem câiz olmaz, ileride de gelecektir. Vadenin

"bilinen" ile nitelendirilmesi, cahiliyye döneminde bilinmeyen vadelere yaptıkları selemi kapsam dışında tutmak içindir.

5- Selem Akdini İfade Etmek Üzere Kullanılan Tabirler:

Selem ve selef, aynı anlamda iki tabirdir. Her ikisi de Hadîs-i şerîfte kullanılmıştır. Şu kadar var ki, bu akdin özel ismi "selem"dir. Çünkü selef, karz hakkında da kullanılır.

Selem, ittifakla câiz olduğu kabul edilen satışlardandır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın "yanında olmayanı satma"yı yasaklamasından istisna edilmiştir. Hazret-i Peygamber, selem yapma ruhsatını vermiştir. Çünkü selem zimmette olmak üzere malum bir şeyin satılması olduğuna göre, akid taraflarından her birisinin içinde bulunduğu zorunluluk gereği, hazır olmayan birşeyin satışını gerektirmektedir.

Çünkü rasulmal sahibi aselemin bedelini ödeyen kimseb meyveyi satın alma ihtiyacındadır. Meyve sahibi ise, ona harcamak üzere vaktinden önce o meyvenin bedeline muhtaçtır. Böylelikle selem satışının ihtiyaç duyulan mesalihten olduğu ortaya çıkmaktadır. Fukaha buna "bey'u'l-mahavic (muhtaçların satışı)" ismini vermişlerdir. Eğer, ancak peşin olarak câiz olsaydı, bu hikmet sözkonusu olmaz, böyle bir maslahat ortadan kalkar ve yanında olmayan birşeyin satılmasından istisna edilmesinin bir faydası da kalmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

6- Selem Akdinin Şartları:

Selemin kimi üzerinde ittifak, kimi üzerinde ihtilaf edilen dokuz tane şartı vardır. Bu şartların altısı (seleme konu olan mal demek olan) muslemun fîh'te, üçü de selemin (ücreti olan) radıyallahü anh'sumalindedir. Muslemun fih'te aranan altı şart: Zimmette olacak, nitelikleri tesbit edilecek, miktarı tayin edilecek, vadeli olacak, vade belli olacak, vadenin gelmesi esnasında mevcut olacak.

Selemin radıyallahü anh'sumalinde aranan üç şarta gelince: Cinsi, miktar olarak ve nakit olarak belli olacak.

Radıyallahü anh'sumalde aranan bu üç şart -az önce geçtiği gibi- nakit olması dışında, ittifakla kabul edilmiştir.

İbnu'l-Arabî der ki: Birinci şart, zimmette oluştur. Bundan gözetilen maksadın zimmette olmak olduğunu anlamakta zorluk yoktur. Çünkü bu bir müdâyene (borçlanma) akdidir. Şayet böyle olmasaydı deyn (borç) olarak meşru kılınmaz ve insanların da kâr elde etmesi ve insanlara şefkat kastıyla meşru kılınmazdı. İnsanlar bu görüşü ittifakla kabul ederler. Şu kadar var ki Mâlik, selem muayyen olan birşeyde ancak iki şart ile caizdir, der. Bunlardan birisi köyün güvenlik altında olması, ikincisi ise onun alınmaya başlanmasıdır. Sütün koyundan, taze hurmanın hurma ağacından alınması gibi. Ondan başka böyle birşey söyleyen yoktur. Bu iki mes'ele delil itibariyle sıhhatlidir. Çünkü selemde tayinin kabul edilmeyişi, muzâbene ve zarar korkusu iledir ki, vade geldiği vakit bunun gerçekleşme imkânı ortadan kalkmasın. Eğer selem yapılan yer güvenilir bir yer olup çoğunlukla müslemun finin varlığı imkânsız değil ise, bu câiz olur. Çünkü fıkıh mes'elelerinde sonuçların kat'iyetle teminat altına alınmasından hiçbir zaman emin olunamaz. Basit bir garar ihtimali kaçınılmazdır. Bu, fer'î mes'elelerde pek çoktur. Bunların sayım ve dökümü mes'eleleri konu alan kitaplardadır.

Bunları almaya başlamakla birlikte süt ve taze hurmada selem yapmaya gelince; bu Medine'ye ait bir mes'eledir. Medine halkı bunu icma ile kabul ederler. Bu mes'elenin de esası maslahat kaidesidir. Çünkü kişi, günbegün süt ve taze hurma almaya gerek duyabilir. Her gün yeniden böyle satın alması onun için zor olabilir. Çünkü nakit bulmayabilir ve ayrıca fiyat da aleyhine olarak değişebilir. Hurma ve sütün sahibi ise, nakde gerek duyar. Çünkü onun yanında bulunan şey, bir ticaret malıdır. Tasarrufta bulunması için uygun düşmeyebilir. Karşılıklı ihtiyaç onlar için ortak bir özellik olduğundan dolayı, ârâyâ Bey'u'l-ârâyâ: İhtiyaç dolayısıyla Şâfiî, Hanbelî ve tercih edilen görüşe göre Mâlikî mezhebinde câiz kabul edilen bir alış-veriş şeklidir. Şâfiîlerin tarifine göre, dalındaki taze hurmanın, yerde (dalından koparılmış) bulunan hurma karşılığında tahminî olarak ve ölçekle satılmasıdır. Dalında üzümün kuru üzüm ile aynı şekilde satılması da böyledir. Ancak bunun beş veski (1.250 kg.) aşmaması ve mecliste bedellerin karşılıklı kabzedilmesi şarttır.

Hanefi Mezhebine göre ise böyle bir alış-veriş ancak zaruret dolayısıyla caizdir... Konu ile ilgili hadisler için bk. Buhârî, Buyû’ 83, 84, Mûsakaat 17; Müslim, Buyû’ 57, 62, 66, 71, 81-83; Ebû Dâvûd, Buyû’ 19, 22, 33; Tirmizî, Buyû’ 63; Nesâî, Buyû’ 28, 32, 33, 35, 74; İbn Mâce, Ticârât 55; Dârimî, Buyû’ 24; Muvatta’', Buyû’ 14... ve buna benzer ihtiyaç ve mesalih gibi asıl kaidelere kıyas edilerek, böyle bir muamelede bulunmaya taraflara ruhsat verilmiştir.

Nitelikleri tesbit edilmiş olması şeklindeki ikinci şart da ittifakla kabul edilmiştir, üçüncü şart da böyledir.

Miktarın tesbiti üç şekilde olur. Keyl (ölçek ile ölçmek), vezn (ağırlıkla ölçmek) ve sayı. Bu ise örfe bağlıdır. Örf ise ya insanların örfüdür veya şeriatin örfüdür.

Dördüncü şart olan vadeli olması hususunda görüş ayrılığı vardır. Şâfiî der ki: Peşin selem caizdir. İlim adamlarının çoğunluğu bunu kabul etmezler.

İbnu'l-Arabî der ki: Sürenin tesbiti hususunda Mâlikîler oldukça farklı görüşler ortaya atmışlardır ki bunun bir gün kadar olacağını dahi söylemişlerdir. Hatta kimi ilim adamlarımız peşin selem caizdir, demektedir. Sahih olan ise selemde vadenin kaçınılmaz olduğudur. Çünkü mebi' (satılan şey) iki türlüdür. Ya muaccel olur, bu ise ayndır; veya müeccel (deyn) olur. Şayet peşin olur da müslemun ileyhin yanında bulunmuyor ise; o vakit bu, yanında bulunmayan şeyi satmak kabilindendir. O bakımdan her bir akdin niteliklerine ve şartlarına uygun olarak gerçekleşebilmesi için vadenin tesbiti kaçınılmazdır. Çünkü Şer'î hükümler olması gereken şekilde yapılır ve ona göre değerlendirilirler. Bizim ilim adamlarımıza göre vadenin süresinin sınırlandırılması hususunda pazarlar arasında farklılık vardır. Yüce Allah'ın:

"Belirlenmiş bir vadeye" âyeti ile Hazret-i Peygamber'in: "Bilinen bir vadeye" diye buyurması, başka hiçbir kimsenin sözüne gerek bırakmayacak kadar açıktır.

Derim ki: İlim adamlarımızın câiz kabul ettikleri peşin selem türü, fiyatları birbirinden farklı beldelerdeki selemdir. Aralarında bir, iki yahut üç günlük mesafe bulunan yerlerde (peşin) selem caizdir. Aynı beldede ise böyle bir selem câiz olmaz. Çünkü o beldenin fiyatı birdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Beşinci şarta gelince, bu da vadenin belli olmasıdır ki, ümmet arasında bu şart ile ilgili görüş ayrılığı yoktur. Çünkü yüce Allah ve onun Peygamberi "vadeyi" bilinen ve belli olmakla nitelendirmişlerdir. İslâm bölgelerinin fakihleri arasında yalnızca Mâlik, meyvelerin toplanması vaktine, ekinlerin hasadına kadar satışın câiz olduğunu kabul eder. Çünkü onun görüşüne göre bu, bilinen bir vadedir. Bu hususa dair bilgiler, yüce Allah'ın:

"Sana hilalleri soruyorlar..." (el-Bakara, 2/189. âyet 9- başlıkta) âyetini açıklarken geçmiş bulunmaktadır.

Altıncı şart olan vade esnasında var olması şartı hakkında yine ümmet arasında görüş ayrılığı yoktur. Eğer vadenin geleceği vakit satılan şey, yüce Allah tarafından bir takdir gereği bulunmayacak olursa, bütün ilim adamlarına göre akid fesholur.

7- Selem ile İlgili İhtilaflı Bazı Şartlar:

Müslemun ileyhin, müslemun fîhe malik olması -seleften bazılarına hilafen- selemin şartlarından değildir. Çünkü Buhârî, Muhammed b. el-Mucalid'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Abdullah b. Şeddad ile Ebû Bürde beni Abdullah b. Ebi Evfâ'ya göndererek dediler ki: Ona sor. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde buğdayda selef (selem) yapıyorlar mıydı? Abdullah dedi ki: Bizler Şam halkından olan Nabîtlilere Nabîtler: Irak bölgesinde bulunan, su akan yerlerde yerleşik bir toplumun adıdır. (İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, V, 9; İbn Mânzûr, Lisânu'l-Arab, VII, 411). buğday, arpa ve zeytinyağında belli ölçeklerde ve belli bir vadeye kadar selef yapardık. Ben: Aslı kendisinde bulunan kimselerle mi? diye sordum, o: Bu konuda biz onlara soru sormazdık, dedi. Daha sonra beni Abdurrahman b. Ebzâ'ya gönderdiler. Ona sordum şöyle dedi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın döneminde selef yapıyorlardı. Biz de onlara ekip biçtikleri tarlaları var mıdır, yok mudur diye sormazdık. Buhârî, Selem 3, ayrıca 2 ile 7'de daha kısaca; yakın ifadelerle de; Ebû Dâvûd, Buyû’ 55; Nesâî, Buyû’ 61, 62; İbn Mâce, Ticârât 59; Müsned, IV, 354.

Ebû Hanîfe ise akid vaktinden vade zamanına kadar muslemun fihin var olmasını şart koşmuştur. Çünkü muslemun fihin aranıp bulunmaması, buna bağlı olarak da bu akdin garara dönüşmesi korkusuyla böyle söylemiştir. Sair fukaha ise, ona muhalefet eder ve şöyle derler: Göz önünde bulundurulması gereken, vade vaktinde onun var olmasıdır. Kûfeliler ve es-Sevrî taşınmayı gerektiren ve masrafı gerektiren şeyler ile ilgili olarak kabz yerinin de sözkonusu edilmesini şart koşar ve: Bu durumda kabz yeri sözkonusu edilmeyecek olursa, selem fasittir, derler. el-Evzaî ise, bu mekruhtur, der.

Bize göre ise eğer bunu sözkonusu etmezlerse akid fasid olmaz ve kabz yeri taayyün eder. Ahmed, İshak, hadis ehlinden bir grup da böyle demiştir. Çünkü İbn Abbâs yoluyla gelen hadiste, selem yapılan malın kabzedileceği yerden söz edilmemektedir. Şayet bu, akdin şartlarından olsaydı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tıpkı ölçeği, tartıyı ve vadeyi açıkladığı gibi bunu da açıklardı. İbn Ebi Evfa'nın (az önce nakledilen) hadisi de bunun gibidir.

8- Vade Geldiği Halde Satılan Mal Bulunmazsa:

Ebû Dâvûd, Sa'd (yani et-Taî)dan, o Atiyye b. Sa'd'dan, o Ebû Said el-Hudrî'den dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Her kim herhangi bir şeyde selef yaparsa onu başkasına değiştirmesin." Ebû Dâvûd, Buyû’ 57; İbn Mâce, Ticârât 60.

Ebû Muhammed Abdulhak b. Atiyye dedi ki: O el-Avfî'dir (el-Avfî, Atiyye b. Sa'd'ın lakabıdır) dedi ki: Kimse onun hadisini delil diye göstermez. Oldukça değerli muhaddisler ondan rivâyet etmiş olsa dahi.

Mâlik der ki: Belli bir fiyata, belli bir vadeye yiyecek birşeyde selef yapıp da vade geldiğinde satın alan, satın aldığı şeyi satıcının ödeyemeyeceğini görüp de onu ikale ederse; (akdi fesheden) kimsenin durumu bize göre şöyledir: Böyle bir kimse ondan ancak gümüşünü yahut altınını veya ona ödemiş olduğu bedeli aynen almalıdır. Bu bedel karşılığında selem dolayısıyla verdiği malı ondan geri kabzedinceye kadar, ondan başka birşey satın almaz. Çünkü ona ödediği değerden başkasını alsa yahut ondan satın almış olduğu yiyecekten başkası ile onu değiştirse; o vakit bu, ödeme gerçekleşmeden (yani selem akdi ile alması gerekeni almadan) önce yiyeceği satmak demektir. Mâlik dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise tamamiyle alınmadan önce yiyeceğin satılmasını yasaklamıştır. Bu manadaki bazı hadisler için bk. Buhârî, Buyû' 49, 51, 55; Müslim, Buyû’ 29, 32, 34, 35, 40, 41; Ebû Dâvûd, Buyû’ 65; Tirmizî, Buyû’ 56; Nesâî, Buyû’ 55; İbn Mâce, Ticârât 37; Muvatta’', Buyû’ 40, 43.

9- Borçların Yazılması:

Yüce Allah'ın:

"Onu yazın" âyetinden kasıt, borcun ve vadenin yazılmasıdır.

Şöyle de denilmektedir: Yüce Allah burada yazmayı emretmiştir; fakat yazmaktan kasıt, şahit tutmaktır. Çünkü şahitsiz yazı delil olmaz. Bize unutmayalım diye yazma emri verilmiştir, diye de açıklanmıştır.

Ebû Dâvûd et-Tayalisî, Müsned'inde Hammâd b. Seleme'den o Ali b. Zeyd'den, o Yusuf b. Mihran'dan, o İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) aziz ve celil olan Allah'ın:

"Belirlenmiş bir vadeye borçlandığınız zaman onu yazın..." âyeti hakkında dedi ki: "İlk kabul etmeyen kişi Âdem (aleyhisselâm)'dir. Allah ona zürriyetini gösterdi. Nuru yukanlara doğru yükselen parlak beyaz tenli bir adam gördü. Rabbim bu kimdir? dedi. Bu, senin oğlun Dâvûd'dur dedi. Rabbim onun ömrü ne kadardır? diye sorunca; altmış yıl, diye buyurdu. Rabbim, ömrünü artır, deyince; hayır diye buyurdu. Ancak sen ona kendi ömründen verirsen (olur). Peki benim ömrüm ne kadardır? diye sorunca; bin yıl diye buyurdu. Hazret-i Âdem: Ben ona kırk yıl bağışlıyorum, dedi. Yüce Allah ona dair bir yazı yazdı ve meleklerini ona şahit tuttu. Hazret-i Âdem'in vefatı gelince melekler yanına geldi. O: Benim ömrümden daha kırk yıl kalmıştır, deyince melekler: Sen bunu oğlun Davud'a bağışladın, dediler. Âdem: Kimseye ben birşey bağışlamadım, deyince yüce Allah o yazılı belgeyi çıkardı ve melekleri ona karşı da şahitlik etti. -Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: Yüce Allah Davud'un ömrünü yüzyıla tamamladı Âdem'in ömrünü de bin yıla tamamladı. Bu hadisi Tirmizî de rivâyet etmiştir. Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, Minhatu'l-Ma'bûd fi Tertibi't-Tayalisl Müsnedi Ebî Dâvûd, Beyrut, 1400, II, 82; Tirmizî, Tefsir 7. sûre 3; Müsned, I, 251-252, 299, 371.

Yüce Allah:

"Onu yazın" âyetinde borcu açıklayıcı bütün nitelikleriyle bütün özellikleriyle yazmaya açıkça işaret etmektedir. Bundan kasıt ise akid tarafları arasında vehmedilecek ihtilâfların ortadan kaldırılması, her ikisinin de hakime gitmeleri halinde hakimin hükmedeceği esasların bildirilmesidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

10- Borçları Yazmanın Hükmü:

Bazıları borçların yazılmasının ilgililer hakkında vacip olduğu görüşündedir. Bu ister satış olsun, ister kabz olsun bu âyet-i kerîme ile farz kılınmıştır. Böylelikle bu konuda inkâr yahut unutkanlık önlenmiş olur. Taberî'nin tercih ettiği görüş budur. İbn Cüreyc ise şöyle demektedir: Borç alan kimse onu yazsın, satan da şahit tutsun. en-Nehaî de der ki: Öncekiler yüce Allah'ın:

"Eğer biriniz diğerinize güvenirse..." (el-Bakara, 2/283) âyetinin yazma emrini neshettiği görüşünde idiler. Buna yakın bir görüşü İbn Cüreyc de nakletmiştir. İbn Zeyd de böyle demiştir. Ebû Said el-Hudrî'den de bu görüş rivâyet edilmiştir.

er-Rabi' ise bunun bu lâfızlarla vacip (farz) olduğu kanaatindedir. Daha sonra yüce Allah bunu:

"Eğer biriniz diğerinize güvenirse..." (el-Bakara, 2/283) âyeti ile hafifletmiştir. Cumhûr der ki: Yazma emri malların korunması ve şüphelerin izale edilmesi için bir teşviktir. Eğer borçlu takva sahibi bir kimse ise, yazmanın ona bir yararı olmaz. Böyle olmazsa yazmak borcu hususunda bir zekâ mahsulü ve hak sahibinin de bir belgesi olur.

Kimisi de şöyle demiştir: Eğer şahit tutarsan bu bir azimettir, şayet güvenirsen sen helâl edilmiş olan bir işi yapmış olursun.

İbn Atiyye der ki: İşte sahih olan görüş de budur. Bu görüşe göre de herhangi bir nesh sözkonusu olmaz. Çünkü yüce Allah, kişinin bağışlamak ve terketme hakkının icma ile kabul edildiği bir hususu yazmaya teşvik etmektedir. O'nun bu teşviki insanlar lehine bir ihtiyat olsun diyedir.

11- Yazan Adaletle Yazmalıdır:

Yüce Allah'ın:

"Aranızda bir kâtip adaletle yazsın" âyeti hakkında Atâ ve başkaları şöyle demişlerdir: Yazı yazabilenin yazması vaciptir. eş-Şa'bi de böyle demiştir. Eğer ondan başka yazacak kimse bulunmazsa onun yazması onun için vaciptir. es-Süddî der ki: İşi bitirmekle beraber vacib olur.

Birinci "yazsın" fiilinin başında emir "lâm"ı hazfedildiği halde, ikincisinde "lâm" getirilmiştir. Çünkü ikincisi gaib, birincisi muhatab içindir. Muhatab için de bu "lâm"ın kullanıldığı olur. Nitekim yüce Allah'ın:

"Sevinsinler" (Yûnus, 10/58) âyetinin "te" ile "Sevininiz" kıraati de bu kabildendir. Gaib'de bu "elifin hazfedildiği de olur. Şairin şu beyiti bu kabildendir:

"Ey Muhammed! Feda olsun sana bütün canlar;

Bir şeyin düşmanlığından korkarsan."

12- Adaletle Yazmak

Yüce Allah'ın:

"Adaletle" âyeti, hak ve doğrulukla, demektir. Yani hak sahibi olan kimseye söylediğinden fazla veya daha azını yazmayın.

"Aranızda" diye buyurup da "birinize" diye buyurmaması alacaklının yazma hususunda borçlu olanı itham edebilme ihtimalindendir. Aynı şekilde bunun aksi de böyledir. İşte bu bakımdan şanı yüce Allah onların dışında bir kâtibin adaletle yazmasını teşri' buyurmuştur. Bu kimsenin de kaleminde de kalbinde de birisinin lehine, ötekinin aleyhine herhangi bir sevgi bulunmasın.

Şöyle de denilmiştir: İnsanlar, istisnasız olarak karşılıklı ilişkilerde bulunduklarından aralarında yazı yazmasını bilen ve bilmeyen olduğundan dolayı şanı yüce Allah, taraflar arasında bir kâtibin adaletle yazmasını emir buyurmuştur.

13- Yazmak ile Görevlendirilenler:

Yüce Allah'ın:

" Adaletle" âyetindeki "be" harfi, yüce Allah'ın "Yazsın" âyetine mutaallaktır;

"kâtip" âyetine değil. Eğer böyle olsaydı bizatihi adil olandan başkasının herhangi bir belgeyi yazmaması icabederdi. Halbuki kimi zaman çocuk ve köle, ayrıca hacr altında bulunan kimse iyice yazma kurallarını bildikleri takdirde, yazabilmektedir. Bunları yazmak üzere tayin edilen kimselere gelince; yöneticilerin bunları ancak adaletli ve razı olunan kimseler olarak görevde tutmaları icabeder.

Mâlik (yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun) der ki: İnsanlar arasındaki belgeleri ancak yazmayı bilen ve bizatihi adaletli ve güvenilir kimseler yazsın. Çünkü yüce Allah:

"Aranızda bir kâtip adaletle yazsın" diye buyurmaktadır.

Derim ki: Bu görüşe göre "be" harfi

"kâtip" kelimesine mutaallaktır. Yani aranızda adaletle yazan bir yazıcı yazsın, demektir. Buna göre "adaletle" âyeti sıfat mahallinde olur.

14- Yazıyı Bilen Yazmaktan Yüz Çevirmesin:

"Kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın" âyetinde yüce Allah, yazı yazmasını bilen kimsenin yazmaktan yüzçevirmesini yasaklamaktadır.

İnsanlar yazı yazmasını bilen kimsenin yazmasının, şahidin de şehâdette bulunmasının vücubu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Taberî ve er-Rabi': Yazı yazmasını bilen kimsenin yazması emrolunduğu takdirde yazması vaciptir, derler. el-Hasen der ki: Kendisinden başka yazı yazacak kimsenin bulunmadığı bir yerde yazmadığından dolayı alacaklı zarar görecekse yazması vaciptir. Çünkü durum böyle olduğu takdirde onu yazmak (onun için) bir farzdır. Şayet ondan başka yazabilecek kimse bulunabiliyor ise, başkası bu işi yaptığı takdirde, onun için bu konuda genişlik vardır.

es-Süddî der ki: İşi olmadığı takdirde onun için yazmak vaciptir. Bu görüş, daha önceden geçmiş bulunmaktadır. el-Mehdevî de er-Rabi' ve ed-Dahhak'tan yüce Allah'ın:

"Çekinmesin" âyetinin daha sonra gelen yüce Allah'ın:

"Yazana da şahide de asla zarar verilmesin" âyeti ile neshedilmiş olduğunu söylediklerini nakletmektedir.

Derim ki: Bu açıklama şu görüş sahiplerinin yahut şu kanaat sahiplerinin şu sözlerine uygundur: Önceleri alışveriş taraflarının seçtiği herkes için yazmak vacip idi ve bunu kabul etmemesi, o kimse için câiz olmazdı. Bu durum yüce Allah'ın:

"Yazana da şahide de asla zarar verilmesin" âyeti ile neshedilinceye kadar böylece sürüp gitti. Ancak bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü kim olursa olsun, alışveriş taraflarının istedikleri herkese bunun vacip olduğu sabit değildir. Eğer yazmak vacip olsaydı, yazmak için ücretle tutmak sahih olmazdı. Çünkü farz olan fiiller için icare batıldır. İlim adamları ise belge yazma karşılığında ücret almanın câiz olduğunda ihtilaf etmemişlerdir.

İbnu’l-Arabî der ki: Sahih olan, bu emrin bir irşad emri olduğudur. Yazıcı hakkını almadıkça yazmayabilir.

"Çekindi, çekinir" anlamındaki fiilin: şeklinde gelmesi istisnaidir. fiillerinden başka buna benzer şekilde kullanılan fiil yoktur. Fiillerin sırasıyla anlamı: Darıldı-darılır; çekindi, yüzçevirdi-çekinir, yüzçevirir; (gece) karardı-kararır; haracı topladı-toplar.

15- Allah Kendisine Yazmayı Öğrettiği Gibi O da Yazsın:

Yüce Allah'ın:

" Allah'ın kendisine öğrettiği gibi... yazsın" âyetindeki Gibi'deki "kâf" harfi yüce Allah'ın Yazmaktan" âyetine mutaallaktır. Yani Allah'ın ona öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin. Bunun yüce Allah'ın:

" Çekinmesin" âyetinin anlamına mutaallak olması ihtimali de vardır. Yani Allah ona yazma bilgisini ihsan ettiği için o da yazmaktan yüzçevirmesin; Allah ona lütufta bulunduğu gibi, o da başkasına iyilikte bulunsun. Böyle bir açıklmaya göre sözün yüce Allah'ın:

“Yazmaktan" âyetinde tamamlanıp bitmesi sonra da

"Allah'ın kendisine öğrettiği gibi" âyetinin da yeni bir cümlenin başlangıcı olma ihtimali vardır. O takdirde "kâf harfi de yüce Allah'ın:

"Yazsın" âyetine taalluk eder.

16- Borçlu Borcunu Yazdırsın:

Yüce Allah'ın:

"Üzerinde hak olan da yazdırsın" âyetinde sözü edilen

"Üzerinde hak olan kişi," kendisinden alacak istenen borçludur. O üzerindeki hakkın ne olduğunu bildirmek üzere bizzat kendi diliyle kendisi hakkında ikrarda bulunur. Yazdırmak anlamına gelen iki ayrı kullanımdır. (........) şeklinde gelir. Birincisi Hicazlılarla Esedoğullarının şivesidir. Temimliler de ikincisini kullanırlar. Kur'ân-ı Kerîm'de her ikisi de kullanılmıştır. Allah şöyle buyurmaktadır:

" Onlar sabah akşam ona okunur." (el-Furkan, 25/5)

Bunun aslı ise şeklindedir. Daha hafif olduğu için "lâm" yerine "ye" harfi gelmiştir.

Şanı yüce Allah, borçlunun yazdırmasını emretmiştir. Çünkü şahitlik ancak onun ikrarda bulunması üzerine gerçekleşir. Ayrıca yüce Allah, yazdırdığı hususta kendisinden korkmasını emretmekte ve üzerindeki haktan herhangi bir şey eksiltmesini yasaklamaktadır.

"Ondan hiçbir şeyi eksik bırakmasın" âyetindeki , eksiltmek, eksik bırakmak demektir. Yüce Allah'ın:

"Allah'ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl değildir" (el-Bakara, 2/228) âyetinde de bu anlam dile getirilmiştir. Buna göre de âyetin anlamı şöyle olur: "Hiçbir kâtip yazmaktan çekinmesin. Allah ona nasıl öğrettiyse o da (öylece) yazsın."

17- Borçlu Kısıtlı Olursa:

Yüce Allah'ın:

"Eğer üzerinde hak olan beyinsiz veya zayıf olur..." âyeti ile ilgili olarak bazıları bundan kasıt, küçüktür, demişlerdir. Ancak bu yanlıştır. Çünkü beyinsiz (sefih), ileride de açıklanacağı üzere büyük de olabilir.

"Veya zayıf" yani aklı olmayan büyük demektir.

"Yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmezse" âyetine gelince; yüce Allah üzerinde hak bulunan kişiyi (borçluyu) dört gruba ayırmaktadır: Birisi bizzat yazdırabilen bağımsız kimse, diğer üçü ise kendileri yazdıramayan ve her zaman benzerleri görülebilen kimselerdir. Hakkın onlar lehine bazı yönlerde ortaya çıkması paylaştırılması halinde, miras ve buna benzer muamelât dışındaki hallerdedir. Bu üç tür beyinsiz (sefih), zayıf ve bizzat yazdırmaya gücü yetmeyen kimsedir.

Sefih (beyinsiz) mal ile ilgili görüşü yerli yerinde olmayan, kendisi adına doğru dürüst alamayan ve o mallardan birşey veremeyen kimsedir. Tıpkı dokuması hafif ve ince olan (sefih) kumaşa benzetilmektedir. Ağzı bozuk kimseye de sefih denilir. Çünkü bu şekilde ağzı bozukluk, ancak cahil insanlarda ve hafif akıl sahibi kimselerde görülür. Araplar sefihliği kimi zaman zayıf akıllılık, kimi zaman da güçsüz beden hakkında kullanırlar. Şair der ki:

"Akıllarımızın zayıflamasından korkarız

Zaman akıllıya karşı da cahillik eder."

Zür'r-Rimme de şöyle demektedir:

"Esen rüzgarların uçlarını zayıf bulup hareket ettirip

Sarstığı mızraklar gibi; yürüdü gitti o kadınlar."

Şöyle de demişlerdir: "Dât" harfi ötreli olarak "du'f" beden zayıflığı hakkında, üstün olarak da görüş zayıflığı hakkında kullanılır. Bunun iki ayrı şive olduğu da söylenmiştir. Birincisi ise daha sahihtir. Çünkü Ebû Dâvûd'un Enes b. Mâlik'ten rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde bir adam aklında zayıflık (da'f) olduğu halde alışveriş yapardı. Onun akrabaları Allah'ın Peygamberine gelip: Ey Allah'ın Peygamberi, dediler, filanı hacr altına al. O aklında zayıflık olduğu halde alışveriş yapıyor. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu çağırdı ve ona alışveriş yapmayı yasakladı. Ey Allah'ın rasûlü, dedi ben bir an dahi alışveriş yapmaksızın duramam. Bunun üzerine Resûlüllah ona şöyle buyurdu: "Eğer alışverişi terketmiyor isen o vakit al ve ver ve: Aldatmaca yoktur, de."

Bu hadisi Ebû Îsa Muhammed b. Îsa, es-Sülemî et-Tirmizî de Enes'ten rivâyet etmiş ve: Bu sahih bir hadistir dedikten sonra: "Aklında zaaf olan bir adam vardı..." dedi ve hadisin geri kalan kısmını kaydetmektedir. Ebû Dâvûd, Buyû’ 66; Tirmizî, Buyû’ 28; Nesâî, Buyû’ 12.

Buhârî de bu hadisi Sahihi'nde zikreder ve orada şöyle der: "Alışveriş yaptığın vakit aldatmaca yoktur, de ve sen satın aldığın her bir malda üç gün süreyle muhayyersin."

Burada sözü geçen kişi, Habban b. Münkiz b. Amr el-Ensârî'dir. Habban, Yahya ve Vasi'in babasıdır. Onun Mâlik'in hocaları olan Yahya ve Vasi'in dedesi Münkiz olduğu, babasının da Habban olduğu da söylenmiştir. 130 yaşında vefat etmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yaptığı gazalardan birisinde beynine kadar ulaşan bir yara almıştı. Bundan dolayı aklı da nisbeten hafiflemiş, dili de ağırlaşmıştı. İbnu’l-Esîr, Vsdu'l-Ğâbe, I, 437.

Dârakutnî der ki: Habban b. Münkiz zayıf, gözleri görmez bir adam idi. Başına gelen bir darbe dolayısıyla kafası beynine kadar yarılmıştı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), ona satın aldığı şey hususunda üç gün muhayyerlik tanımıştı. Dilinde de bir ağırlık olmuştu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Alıp sat ve: Aldatmaca yok de" diye buyurmuştu. Ben onun yerine dediğini işitirdim. Bunu İbn Amr yoluyla rivâyet etmektedir. Dârakutnî, III, 55; İbn Amr'dan değil, İbn Ömer'den.

Hadiste geçen Aldatmaca, aldatmak, kandırmak demektir. Arapların: eğer yenii düşüremezsen o takdirde hile yoluyla sat, şeklindeki deyimleri de burdan gelmektedir. Buna göre de âyetin anlamı şöyle olur: "Hiçbir kâtip yazmaktan çekinmesin. Allah ona nasıl öğrettiyse o da (öylece) yazsın."

18- Hacr Altına Alınabilenler (Kısıtlanabilenler):

Bilgisinin azlığı ve aklının zayıflığı dolayısıyla alışverişte aldatılan kimsenin hacr altına alınıp alınmayacağı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.

Ahmed ve İshak böylesinin hacr altına alınacağını söylerken, başkaları hacr altına alınmaz, derler. Bu iki görüş de (Maliki) mezhebinde vardır. Bu âyet-i kerîme ile Hadîs-i şerîfteki: "Ey Allah'ın Peygamberi, filanı hacr altına al" ifadesi dolayısıyla sahih olan birinci görüştür. Hazret-i Peygamber sözü geçen kişinin: "Ey Allah'ın Peygamberi, ben alışveriş yapmadan duramam demesi üzerine hacr altına almaktan vazgeçmiş ve ona alışverişi mubah kılıp bu müsadeyi ona has kılmıştır. Çünkü bir kimsenin alışverişte özellikle aklındaki bir kıtlık dolayısıyla aldatılması halinde, hacr altına alınması gerekir.

Bunun o kişiye özel bir izin olduğunu gösteren delillerden birisi de Muhammed İbn İshak'ın yaptığı şu rivâyettir: İbn İshak dedi ki: Bana Muhammed b. Yahya b. Habban anlatarak dedi ki: Bu kişi benim dedem Munkiz b. Amr'dır. Başında beynine kadar ulaşan bir yara almış, bundan dolayı dilinde ağırlık olmuş, aklı da hafiflemişti. Ticaretten bir türlü vazgeçmiyor fakat devamlı da aldatılıyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına geldi, bu durumunu ona anlattı. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurdu: "Alışveriş yaptığın zaman, aldatmaca yok, de. Sonra sen satın aldığın her bir malda üç gün süreyle muhayyersin. Beğenirsen onu yanında alıkoyarsın, beğenmezsen onu sahibine geri iade edersin." Uzunca bir ömür sürmüştü. Yüzotuz yıl yaşadı. Osman b. Affan (radıyallahü anh) döneminde insanların etrafa yayılıp çoğaldığı bir dönemde çarşıda alışveriş yapar, birşeyler satın alır, satınaldığını akrabalarına götürür, ileri derecede aldatılmış olduğu görülürdü. Onlar bundan dolayı onu kınar ve: Hâlâ satın mı alıyorsun? derlerdi. O da şu cevabı verirdi: Ben muhayyerim. Beğenirsem alırım, beğenmezsem geri veririm. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana üç gün süreyle muhayyerlik hakkı vermiştir. Sonra aldığı o malı bir veya iki gün sonra sahibine geri verirdi. Adam: Allah'a yemin ederim ben bunu kabul etmem, derdi. Çünkü sen malımı almış, bana dirhemlerini vermiştin. O da şöyle derdi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana üç gün muhayyerlik vermişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından bir adam geçer, ticaret sahibine: Yazıklar olsun sana, o doğru söylüyor. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona üç gün süreyle muhayyerlik vermişti, derlerdi. Bunu Dârakutnî rivâyet etmiştir. Dûrakutnî, III, 55-56.

Ayrıca Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) el-İstiab'da bunu zikreder ve der ki: Buhârî bunu et-Tarihinde Ayyaş b. el-Velid'den, o Abdu'l-Alâ'dan, o İbn İshak senediyle rivâyet etmiştir.

19- Zayıf Kimseler:

Yüce Allah'ın: "Veya zayıf olur" âyetinde geçen

"zayıf," aklı pek yerinde olmayan, tabiatı itibariyle eksik ve yazdırmaktan aciz olan kimse demektir. Yazdırmaktan acizliği ya konuşamamasından ya dilsizliğinden ya da doğru dürüst ifade edememesinden dolayıdır. Böyle birisinin de velisi baba veya vasisi olur.

Yazdıramayan kimse ise küçüktür. Velisi ise onun vasisi ya da babasıdır. Hastalık veya bundan başka bir özür sebebiyle şahit tutma mahallinde bulunmayan kimse de bizzat yazdırmaya gücü yetmeyen kimseler arasındadır. Bunun velisi ise vekilidir.

Dilsize gelince böyle bir kimse zayıflardan sayılabilir. Evla olan ise, gücü yetmeyen kimselerden sayılmasıdır. Bunlar birbirlerinden ayırdedilmesi gereken gruplardır. Yüce Allah'ın izniyle bunlara dair açıklamalar ve gerekli bilgiler Nisa Sûresi'nde (4/5. âyette) gelecektir.

20- Velinin Adaletle Yazdırması:

Yüce Allah'ın:

"Onun velisi adaletle yazdırsın" âyetinde yer alan

"onun velisi"ndeki zamirin Taberî,

"hak ile" âyetine ait olduğu kanaatine sahiptir. Bu konuda er-Rabi' ve İbn Abbâs'tan da senediyle bu rivâyet nakledilmektedir. (Buna göre: Hak sahibi kimse adalet ile yazdırsın, anlamına gelir).

Bu zamirin

"üzerinde hak olan"a ait olduğu da söylenmiştir ki, sahih olan da budur. İbn Abbâs'tan gelen rivâyet sahih değildir. Beyyine (olan yazılı belge), nasıl bir şeye şahitlik eder ve alacaklı olanın yazdırması ile sefihin zimmetinde bir mal olduğunu tesbit edebilir? Bu şeriatte olmayan birşeydir. Bu sözün sahibinin: Hastalık veya yaşlılık dolayısıyla dilindeki bir ağırlıktan ötürü veya dilsizliği sebebiyle yazdıramayan kimseyi kastetmiş olması hali müstesnadır. Eğer durum böyle olursa, hastanın da, dilsiz olduğu için yazdıramayan kimsenin de kimi ilim adamına göre velisi yazdırır.. Tıpkı sabi (küçük) ile onu hacr altında kabul eden sefih ile ilgili olarak sabit olan hükümde olduğu gibi.

Durum böyle olduğu takdirde hak sahibi adaletle yazdırır ve yazdırmaktan aciz olanı (borçlu) da işittirir. Bu şekilde yazdırma tamamlandığı takdirde de aciz olan kimse bunu ikrar eder. Bu ise âyet-i kerimenin ele almadığı bir husustur ve bu, ancak hastalık dolayısıyla ve onunla birlikte sözü geçen kimselerden olup yazdıramayan kimseler hakkında sahih olabilir.

21- Yazdıracak Olan Kişi Borçludur:

Yüce Allah'ın:

"Üzerinde hak olan yazdırsın" diye buyurması, yazdıracak olan kimsenin getirip götüreceği hususunda güvenilir olduğunun delilidir. Bu ise râhin (rehin bırakan kişi) ile mürtehin (rehin alan, alacaklı) borcun miktarında anlaşmazlığa düşüp rehnedilen (rehin bırakılan) şey ortada olduğu takdirde, yemini ile birlikte râhinin sözünün kabul edilmesini gerektirir. Bu anlaşmazlık halinde râhin: Ben elli (dirhem) karşılığında bunu rehin bıraktım, derken mürtehin de: Yüz (dirhem) karşılığında bu rehini aldığını iddia ederse bu konuda rehnedilen şey mevcut ise, rehin bırakanın sözü kabul edilir. Fukahanın çoğunluğunun görüşü budur. Süfyan es-Sevrî, Şâfiî, Ahmed, İshak ve re'y ashabı bu görüştedir. İbnu'l-Münzir de bunu tercih eder ve der ki: Çünkü fazlalık iddiasında bulunan kişi mürtehin (rehin alan alacaklı)dır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Beyyine iddia sahibine (davacıya) yemin de müddea aleyhe (davalıya) aittir" Tirmizî, Ahkâm 12. diye buyurmuştur.

Mâlik der ki: Rehin bırakılan malın kıymeti ile iddia ettiği miktar çerçevesinde olması şartıyla mürtehinin sözü kabul edilir. Fakat bunun kıymetinden fazlasını iddia etmesi halinde sözü doğru kabul edilmez. İmâm Mâlik bu görüşüyle âdeta relini ve onun yapacağı yemini mürtehin lehine bir şahit olarak değerlendiriyor gibidir.

Yüce Allah'ın:

"Üzerinde hak olan da yazdırsın" âyeti ise onun görşünü reddetmektedir. Çünkü üzerinde hak olan kişi râhin (rehin bırakan) kimsedir. Bu husus ayrı bir başlık halinde ele alınacaktır.

Birisi dese ki: Yüce Allah rehini şahitlik ve yazmaktan bedel kılmıştır. Şehadet lehine şahitlik yapılan kimsenin iddia edilen miktar ile rehin kıymeti arasında olmak üzere doğru söylediğine delalet eder. Relinin kıymetine ulaştığı takdirde ondan fazlası için bir belgeye de gerek yoktur.

Şöyle cevap verilir: Relinin verilmesi rehin kıymetinin borcun miktarı kadar olmasını gerektirmez. Çünkü herhangi bir şeyi az veya çok şey karşılığında rehin olarak bırakmış olabilir. Evet, çoğunlukla rehin bırakılan şeyin kıymeti, borcun miktarından az olmaz. Fakat relinin borca eş bir değerde olması şart değildir.

Böyle bir itirazı ileri süren kişi şunu da söyler: Rehin alan kişi alacağının miktarı hususunda yemin ile birlikte rehin aldığı şeyin kıymetine ulaşıncaya kadar yeminiyle birlikte doğru söylüyor kabul edilir.

Fakat örf bu şekilde değildir. Çünkü borç -ki çoğunlukla görülen budur- rehnin kıymetinden daha azdır. O bakımdan bu itirazı yapanların bu konudaki sözleri bir neticeye götürmez.

22- Velinin Velayeti Altında Bulunanın Aleyhine İkrarı:

Bu âyetten kastın, veli olduğu sabit olduğuna göre, velinin velayeti altındaki yetimin aleyhine yapacağı ikrarın câiz olduğuna delildir. Çünkü veli yazdırdığı takdirde; yazdırdığı şeyde velayeti altında bulunan kimse aleyhindeki sözleri geçerli kalacaktır.

23- Kısıtlının (Mahcurun), Velisinin İzni Olmaksızın Tasarrufu:

Hacr altında bulunan sefihin velisinin izni olmaksızın yapacağı tasarruf, icma ile fasittir ve kat'iyyetle feshedilir, hiçbir hükmü gerektirmez ve hiçbir etkisi olmaz. Eğer hacr altında olmayan bir sefih tasarrufta bulunursa, ileride yüce Allah'ın izniyle Nisa Sûresi'nde (4/6. âyet 8. başlıkta) açıklanacağı üzere, görüş ayrılığı vardır.

24- Şahit Tutmak:

Yüce Allah'ın:

"Erkeklerinizden de iki şahit tutun" âyetinde geçen (mealde: şahit tutmak anlamı verilen) istişhâd, şahitlik yapma talebidir. Acaba şahitlik yapmak farz mıdır yoksa mendup mudur? Bu konuda görüş ayrılığı vardır Sahih olan -ileride de yüce Allah'ın izniyle açıklanacağı üzere- bunun mendub olduğudur.

25- Hakların Şehadetle Sabit Oluşu:

Yüce Allah'ın:

"İki şahit" âyeti ile ilgili olarak şunları belirtelim: Şanı yüce Allah, hikmeti gereği malî ve bedenî haklarda ve hadlerde şahitliği öngörmüştür. Her birisi ile ilgili -zina müstesna- iki şahidi öngörmüştür. İleride buna dair açıklama da Nisa Sûresi'nde (4/15. âyet 5 ve 6. başlıklarda) gelecektir.

"Şehîd" mübalağa ifade eder. Bu ise şehadette bulunan ve bunu tekrar tekrar yapan kimsenin bu şahitliğinin, onun adaletine bir bakıma bir işaret olduğuna delalet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

26- Şahitler Öncelikle Müslüman Erkek Olmalıdır:

Yüce Allah'ın:

"Erkeklerinizden" âyeti, kâfirlerin, çocukların ve kadınların şahitliğinin reddedileceği hususunda açık bir nastır. Kölelere gelince, lâfız onları da kapsamına almaktadır. Mücâhid ise bu âyetten kasıt hür kimselerdir, der. Kadı Ebû İshak da bu görüşü tercih etmiş ve bu konuda uzun uzun açıklamalarda bulunmuştur. Kölelerin şahitliği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Şureyh, Osman el-Bettî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr der ki: Kölenin şehadeti adil olduğu takdirde caizdir. Bunlar bunu söylerken âyetin lâfzına ağırlık verirler.

Mâlik, Ebû Hanîfe, Şâfiî ve ilim adamlarının çoğunluğu ise kölenin şahitligi câiz değildir, derler ve bu konuda köleliğin "ehliyette" eksikliğine ağırlık verirler. en-Nehaî ve en-Nehaî, önemsiz şeylerde şahitliğini kabul etmişlerdir. Sahih olan ise Cumhûrun görüşüdür. Çünkü yüce Allah:

"Ey îman edenler, belirlenmiş bir vadeye borçlandığınız zaman..." diye buyurmakta ve bu hitabı: "Erkeklerinizden" âyetine kadar sürdürmektedir. Hitabın zahiri borçlanan kimseleri kapsamına alır. Köleler ise efendilerinin izni olmaksızın borçlanma hakkına sahip değildirler.

Karşı görüşü savunanlar: Âyetin baş tarafının hususiliği son bölümlerinin umum ifade eden âyetlerini esas kabul etmeye mani değildir, derlerse onlara şöyle cevap verilir: Bunu ileride de açıklanacağı üzere yüce Allah'ın:

"Şahitler de davet edildikleri zaman kaçınmasınlar" âyeti tahsis etmektedir.

"Erkeklerinizden" âyeti ise âmâ olan kimsenin şahitlik yapmaya ehil kimselerden olduğunun delilidir. Fakat yakin bilgi sahibi olması da şarttır. Nitekim İbn Abbâs'tan şöyle rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şahitlik hakkında sorulunca şöyle buyurdular: "Şu güneşi görüyor musun? Ya onun gibi şeyler hakkında şahitlik et veya bırak." Hâkim, Müstedrek, IV, 110.

İşte bu, şahidin şahitlik ettiği şeyi gözüyle görmesinin şart olduğuna delildir. Hata etmesi mümkün olan istidlal yoluyla şahitlik edenin değil. Evet, sesini tanıması halinde kendi hanımıyla ilişki kurması caizdir. Çünkü ilişki kurmaya kalkışmak galip zan ile caizdir. Ona bir hanım getirilip zifafa sokulsa ve: Bu senin hanımındır, denilse o da onu tanımıyor ise onunla ilişki kurması caizdir. Elçinin sözü ile kendisine gelen hediyeyi kabul etmesi helâldir. Bir kimse Zeyde dair bir ikrarı, bir satışı, bir zina iftirasını veya bir gasbı haber verecek olsa, o takdirde kendisine dair haber verilene bakarak şehadette bulunması câiz olmaz. Çünkü şahitlik yakin bilgiyi gerektirir. Başka hallerde ise zannı galibin (ağır basan kanaatin) kullanılması caizdir.

Bundan dolayıdır ki Şâfiî, İbn Ebi Leyla ve Ebû Yûsuf şöyle demiştir: Kör olmadan önce bir işi kafi olarak bilirse körlüğünden sonra ona dair şehadette bulunması caizdir. Bu durumda kendisiyle hakkında şehadette bulunduğu kimse arasında bir engel olan körlüğü, hakkında şehadet edeceği kimsenin gaib olması ve ölmesi gibidir. Bunların kabul ettiği görüş budur.

Gözünün gördüğü zamanda şahit olduğu bir şeye daha sonra âmâ olan kimsenin şehadet etmesini kabul etmeyenlerin görüşünün açıklanır bir tarafı yoktur. Körün yaygın habere istinaden sabit olan nesebe dair şahitliği sahihtir. Bu da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan hükmü tevatüren nakledilen şeyi haber vermeye benzer. İlim adamlarından kimisi ses yoluyla bilinebilen şeyler hakkında âmânın şahitlik etmesini kabul etmiştir. Çünkü bu ilim adamları böyle bir istidlalin yakin derecesine ulaşabileceği görüşündedirler. Seslerin benzemesinin de şekil ve renklerin benzemesi gibi olduğu görüşündedir. Ancak bu, zayıf bir görüştür. Böyle bir görüşü kabul etmek gören kimsenin sese dayanarak şehadette bulunmasını da câiz kabul etmeyi gerektirir.

Derim ki: Mâlik'in sese dayanarak âmânın şahitliği ile ilgili görüşü, boşama ve buna benzer hallerde sesi tanıması şartına bağlı olarak caizdir, şeklindedir.

İbnu'l-Kasım der ki: Mâlik'e dedim ki: Bir kimse duvarının arkasından onu görmeksizin komşusunun sesini işitse ve bunun hanımını boşadığını kulağıyla duysa, sesi de tanımış ise onun hakkında şahitlik eder mi? Mâlik dedi ki: Onun şahitliği caizdir.

Ali b. Ebî Tâlib, el-Kasım b. Muhammed, Şureyh el-Kindi, eş-Şabî, Atâ b. Ebi Rebah, Yahya b. Said, Rabia, İbrahim en-Nehaî, Mâlik ve el-Leys de böyle demiştir.

27- Şahitlik Edecek Erkek Bulunmadığı Hallerde Kadınların Şehadeti:

Yüce Allah'ın:

"Eğer iki erkek bulunmazsa o halde razı olacağınız şahitlerden bir erkekle iki kadın olsun" âyetinin anlamı şudur: Şahit gösteren kimse iki erkek gösteremiyor ise bir erkek ve iki kadını şahit göstersin. Cumhûrun görüşü budur.

"Bir erkek" âyeti mübteda olmak hasebiyle merfudur.

"İki kadın" âyeti de ona atfedilmiştir. Haber ise hazfedilmiştir. Yani bir erkek, iki kadın, iki erkeğin yerini tutar, demektir. Kur'ân-ı Kerîm'in dışında agünlük konuşmadab nasb da caizdir. Yani sizler bir erkek ve iki kadını şahit getirin, demektir.

Bazıları da şöyle demiştir: Hayır, bunun anlamı şudur: Eğer iki erkek olmazsa yani bulunmazsa iki kadının şahit getirilmesi, ancak erkeklerin bulunmaması halinde câiz olabilir.

İbn Atiyye der ki: Bu, zayıf bir görüştür. Âyetin lâfzından bu anlaşılmamaktadır. Aksine âyetin lâfzından anlaşılan Cumhûrun görüşüdür. Yani eğer şahitlik etmesi istenen iki erkek bulunmuyor, ise yani hak sahibi bu konuya dikkat etmezse veya herhangi bir mazeret dolayısıyla kasten bunu yapamamış ise, bir erkek ve iki kadın şahit tutsun.

Şanı yüce Allah, erkekle birlikte iki kadının şahitliğini -iki erkeğin varlığıyla birlikte- bu âyette câiz kılmakta ve başka bir yerde de bundan söz etmemektedir. O bakımdan Cumhûrun görüşüne göre kadının bu şahitliği yalnızca malî konularda câiz kabul edilmiştir. Bunun için de iki kadın ile birlikte bir erkeğin bulunması şartını koşmuşlardır.

Bunun yalnızca malî konularda böyle olmasının sebebi ise şudur: Allah malların elde edilme yollarının çokluğu ve malî ilişkilerin umumî belva halini alıp tekrarlanıp durması dolayısıyla belgelendirilme sebeplerini de çoğaltmıştır. O bakımdan bu hususta belgelendirmeyi kimi zaman yazmakla, kimi zaman şahit tutmakla, kimi zaman rehin ile kimi zaman tazminat ile öngörmüş ve bütün bunlarda ise erkeklerle birlikte kadınların şehadette bulunmasını da sözkonusu etmiştir.

Akıl sahibi hiçbir kimse yüce Allah'ın:

"Borçlandığınız zaman" âyetinin gerdeğe girmekle birlikte mehir borcunu ve kasten öldürmenin diyeti hakkında sulh yapmayı da kapsadığı vehmine kapılmaz. Çünkü böyle bir şehadet borca dair şehadet değildir. Aksine bu, nikâha dair şehadettir.

İlim adamları kadınlardan başkalarının muttali olmadığı hususlarda yalnızca kadınların şehadette bulunmasını -zaruret dolayısıyla- câiz görmüşlerdir. Yine kendi aralarındaki yaralamalarda çocukların şahitlik etmesi de bunun gibi -zaruret dolayısıyla- câiz kabul edilmiştir.

İlim damları (bir sonraki başlıkta görüleceği gibi) yaralamalarda çocukların şahitliği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu da bir sonraki başlığın konusudur.

28- Çocukların Şahitliği:

Aralarında anlaşmazlık olmadığı, farklı farklı şeyler söylemedikleri takdirde Mâlik çocukların şahitliğini câiz görmüştür. Küçüğün büyük lehine, küçüğün aleyhine ve büyük lehine küçüğün aleyhine iki çocuğun şahitliğinden daha aşağısı câiz olmaz.

Kendi aralarındaki yaralamalarda çocukların şehadetine göre hüküm verenlerden birisi de Abdullah b. ez-Zübeyr idi. Mâlik der ki: Bizce üzerinde icma olunan husus da budur. Şâfiî, Ebû Hanîfe ve Ebû Hanîfe'nin arkadaşları çocukların şahitliğini câiz kabul etmez. Çünkü yüce Allah'ın:

"Erkeklerinizden" ve "razı olacağınız şahitlerden" ile;

"aranızdan adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun" (et-Talâk, 65/2) buyrukları bunu gerektirmektedir. Bu buyruklarda sözü geçen nitelikler küçük çocukta bulunmaz.

29- Öngörülen Şekliyle Şahit Bulunamazsa ve Sünnetin Kur'ân'ı Açıklayıcılığı:

Şanı yüce Allah iki kadının şahitliğini bir erkeğin şahitliğine bedel kılması, ikisinin hükmünün, erkeğin hükmünün aynısı olmasını gerektirir. Bize göre (iddia sahibi), bir erkek şahit ile birlikte yemin etmek hakkına sahiptir. Şâfiî'de de böyledir.

O halde bu bedelin mutlak olarak zikredilmesi gereği, iki kadının şahitliği ile birlikte (iddia sahibinin) yemin etmesi(nin) kabulü icab eder.

Ancak bu konuda Ebû Hanîfe ve arkadaşları muhalefet eder ve şahit ile birlikte yemin yapılacağı görüşünü kabul etmeyip şöyle derler: Şanı yüce Allah şahitliği kısımlara ayırmış ve bunları tek tek saymıştır. Şahit ve onunla birlikte yemini de sözkonusu etmemiştir. Dolayısıyla şahit ile birlikte yemin gereğince hüküm vermek câiz olmaz. Çünkü bu yüce Allah'ın ayırdığı kısımlara fazladan bir kısım eklemektir. Bu ise nassa bir ziyade bir ilavedir. Bu da bir neshtir.

Bu görüşü kabul edenler arasında es-Sevrî, el-Evzaî, el-Hakem b. Uteybe ve bir grup daha vardır.

Bazıları da şöyle demiştir: Şahit ile birlikte yemine göre hüküm vermek, Kur'ân-ı Kerîm ile neshedilmiştir. Atâ ise bu şekilde hüküm veren ilk kişinin Abdulmelik b. Mervan olduğunu iddia eder. el-Hakem der ki: Yemin ve şahide göre hüküm vermek bid'attir. Bu şekilde hüküm veren ilk kişi de Hazret-i Muâviye'dir.

Ancak bütün bunlar yanlıştır, zandır. Gerçekle bir ilgisi yoktur. Reddedip bilmeyen kimse, tesbit edip bilen kimse gibi değildir. Yüce Allah'ın:

"Erkeklerinizden de iki şahit tutun" âyetinden Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şahit ile beraber yemine dayanarak hüküm vermesini reddedecek bir ifade yoktur. Ayrıca bundan haklar, sadece bu âyet-i kerimede sözü geçen yollar ile hak edilir, başka bir yolla olmaz, diye bir sonuç da çıkartılamaz. Çünkü böyle bir iddia, yemin etmesi istenenin yemini kabul etmemesi, fakat isteyenin de yemin etmesi halinde ortaya çıkacak hükmü iptal etmeyi gerektirir. Halbuki, böyle bir durumda davacı, icma ile sözkonusu olan mala hak kazanır. Ve bu, yüce Allah'ın Kitabı'nda yoktur. İşte bu, bu görüşü kabul etmeyenlerin kanaatlerini reddeden kat'î bir delildir.

Mâlik der ki: Bu görüşü ileri sürenlere karşı getirilecek delillerden birisi de onlara şöyle demektir: Bir adam bir başkası aleyhine bir mal iddiasında bulunsa, kendisinden bu mal istenen kişi üzerinde böyle bir hakkın olmayacağına dair yemin etmez mi? Yemin ettiği takdirde onun üzerinde olduğu iddia edilen bu hak ortadan kalkmaz mı? Şayet yemin etmeyecek olursa hak sahibi yemin edip hakkının hak olduğunu belirtirse ve bu şekilde karşı taraftaki adam aleyhine hakkı sabit olmaz mı? Ne dersin? Bu hususta hiçbir kimse ve hiçbir belde halkı ihtilaf etmiş değildirler. Peki bu hüküm nerden alınmıştır? Bu hükmü kabul edenler, bunu Allah'ın Kitabı'nın neresinde bulmuşlardır? Bunu kabul eden bir kimse şahit ile birlikte yemini de kabul etmelidir.

İlim adamlarımız der ki: Diğer taraftan hadislerin meşhur ve sahih olmasına rağmen, bu hadislerle amel edenlerin bid'at işlediğini ileri sürüp sonunda bunlar gereğince hüküm verenlerin hükmünü nakzetmeleri, onun kısır görüşlü olduğunu söylemeleri hayret edilecek bir şeydir. Bununla birlikte, dört halife, Ubey b. Ka'b, Hazret-i Muâviye, Şureyh ve Ömer b. Abdulaziz -ki bu şekilde amel etmek üzere valilerine de mektup yazmıştır-, İyaz b. Hazret-i Muâviye, Ebû Seleme b. Abdurrahman, Ebû'z-Zinad ve Rabia da böylece amel etmişlerdir. Bundan dolayı Mâlik şöyle der: Bu husustaki sünnetin ne olduğuna dair geçmiş uygulama yeterlidir. Ne dersiniz, acaba bunların hükümleri nakzedilecek ve bid'at işlediklerine hüküm verilecek midir? Bu büyük bir gaflettir ve hiç de doğru olmayan bir görüştür.

Hadis İmâmları İbn Abbâs'tan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şahid ile birlikte yemin ile hükmettiğini rivâyet etmektedirler. Müslim, Akdiye 3; Ebû Dâvûd, Akdiye 21; İbn Mâce, Ahkâm 31; Muvatta’', Akdiye 5; Beyhakî, Sünen, X, 281. Amr b. Dinar dedi ki: Bu, malî konulara hastır. Bunu Seyf b. Süleyman, Kays b. Sa'dan, o Amr b. Dinar'dan o da İbn Abbâs'tan rivâyet etmiştir.

Ebû Ömer der ki: Bu, bu hadisin en sahih senedidir. İsnadında hiçbir kimsenin en ufak bir tenkidi bulunmayan bir hadistir. Hadis bilgisine sahip olan kimseler arasında ravilerinin sika (güvenilir) kimseler oldukları hususunda görüş ayrılığı yoktur. Yahya el-Kattan dedi ki: Seyf b. Süleyman sağlam bir ravidir. Ondan daha iyi belleyen kimseyi görmedim. en-Nesâî der ki: Bu, ceyyid bir isnaddır. Seyf de sikadır, Kays da sikadır. Müslim, İbn Abbâs'ın bu hadisini rivâyet etmiştir. Ebubekr el-Bezzâr der ki: Seyf b. Süleyman ve Kays b. Sad sika iki ravidir. Onlardan sonraki ravileri ise sika ve adalet hususundaki şöhretleri dolayısıyla sözkonusu edilmelerine ihtiyaçları yoktur. Ashab-ı kiramdan herhangi bir kimseden şahid ile birlikte yemine göre hüküm vermeyi reddettiğine dair bir rivâyet gelmemiştir. Aksine bunu kabul ettiklerine dair rivâyetler gelmiştir. Medine âlimlerinin çoğunluğunun görüşü de budur. Şu kadar var ki, Urve b. ez-Zübeyr ve İbn Şihab'dan bu konuda farklı rivâyetler gelmiştir. Ma'mer der ki: Ben ez-Zührî'ye şahid ile birlikte yemine göre hüküm vermeye dair soru sordum. Şöyle dedi: Bu, sonradan insanların ortaya çıkardıkları birşeydir. İki şahit mutlaka gereklidir. Yine ondan rivâyet edildiğine göre hakimlik görevine getirilir getirilmez ilk olarak bir şahit ve ilmine dayanarak hüküm vermiştir. Mâlik, arkadaşları, Şâfiî, ona uyanlar, Ahmed, İshak, Ebû Ubeyd, Ebû Sevr, Dâvûd b. Ali ve eser ehlinden bir topluluk bu görüştedir. Bence buna muhalefet etmek câiz değildir. Çünkü bu konuda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen rivâyetler tevatür derecesindedir, Medineliler de nesiller boyunca böylece amel edegelmiştir. Mâlik dedi ki: Her yerde şahit ile birlikte yemine göre hüküm verilir. Muvatta’''ında bu mes'ele dışında başka herhangi bir şey için delil getirmiş değildir. Şahit ile birlikte yemine göre hüküm vermek hususunda ondan, Medine'deki arkadaşlarından olsun Mısır ve diğer bölgedeki arkadaşlarından olsun herhangi bir kimseden farklı rivâyet gelmemiştir. Her beldede bulunan bütün Mâlikîler, -bizde Endülüs dışında- mezheplerine dair bundan başka bir görüş bilmezler. Çünkü Yahya b. Yahya, el-Leys'in buna göre fetva verdiğini görmediği gibi, bu görüşte olmadığını da ileri sürmüştür. Yahya hem sünnete hem hicret yurdundaki uygulamaya muhalefet etmekle birlikte bu hususta Mâlik'e de muhalefet etmiştir.

Diğer taraftan şahit ile birlikte yemin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından ortaya konulmuş ek bir hükümdür. Tıpkı Hazret-i Peygamber'in kadının halası ve teyzesiyle birlikte nikâhlanmasını, yüce Allah'ın:

"Bunlardan başkası... size helâl kılındı" (en-Nisâ, 4/24) âyeti ile birlikte yasaklamasına ve yine:

"De ki: ... (yemesi) haram kılınmış başka birşey bulmuyorum." (el-En'am, 6/145) âyetine rağmen, ehil merkep ederiyle yırtıcı hayvanlardan azı dişleri olan bütün hayvanları yemeyi yasaklamasına, yine mestler üzerine meshi öngörmesine benzer. Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'de yalnızca ayakların yıkanması veya meshedilmesi hükmü variddir. Bunun benzeri ise pek çoktur. Eğer: Kur'ân-ı Kerîm Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şahit ile birlikte yemine göre hüküm verme hükmünü neshetmiştir, demek câiz olursa, o takdirde Kur'ân-ı Kerîm yüce Allah'ın:

"Allah alışverişi helâl faizi haram kılmıştır. Meğer ki aranızda karşılıklı bir rızadan doğan bir ticaretten dolayı olsun." (en-Nisâ, 4/29) âyetini da müzabene, bey'ul-ğarar ve henüz halkedilmemiş şeylerin satılması ile satışlarda nehyettiği diğer hükümleri neshettiğini söylemek de mümkün olur. Hiç kimse böyle birşey söyleyemez; çünkü Sünnet, Kitabı beyan edicidir. İbn Abdi'l-Berr'e ait bu açıklamalar için bk. el-İstizkâr, XXII, 48-55.

Eğer: Hadîs-i şerîfte varid olan, muayyen bir mesele hakkındadır. O halde bunun genelliği sözkonusu değildir, denilecek olursa, şöyle cevap veririz: Aksine bu, bu kaideyi kurallaştıran bir ifadedir. Hadisi rivâyet eden İbn Abbâs şöyle demiş gibidir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şahit ile birlikte yemine göre hüküm vermeyi vacip kılmıştır. Böyle bir yorumun lehine tanıklık eden hususlardan birisi de Ebû Dâvûd'un İbn Abbâs'tan naklettiği hadisteki şu ifadelerdir: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) haklara dair bir şahit ve yemin ile hüküm vermiştir." Ebû Dâvûd, Akdiye 21.

Kıyas ve aklî bakımdan konuya baktığımız takdirde; bizler yeminin iki kadının şahitliğinden daha güçlü olduğunu görürüz. Çünkü kadınların Hânda herhangi bir müdahaleleri olmamakla birlikte Hânda yeminin varlığı sözkonusudur. Diğer taraftan sünnet, sahih olarak geldi mi, onun gereğince hüküm vermek icabeder. Sünnetin ayrıca ona tabi olacak (ona uygun) başka şeylere ihtiyacı yoktur. Çünkü sünnete muhalefet eden, sünnetin gösterdiği delili kabul etmek zorundadır. Başarı Allah'tandır.

30- Malî ve Bedenî Haklara Dair Hüküm Vermenin Dayanakları:

Şahit ile birlikte yemin ile hüküm vermek, anlaşıldığına ve sabit olduğuna göre, Kadı Ebû Muhammed Abdulvehhab'ın şöyle dediğini hatırlatalım: Bu, mallar ve onlara taalluk eden hususlara dairdir. Bedenî haklarda geçerli değildir. Çünkü şahid ile birlikte yemin ile hüküm verileceğini kabul eden herkes, bu konuda icma etmiştir. (Kadı Ebû Muhammed) der ki: Çünkü mallara dair haklar, bedene dair haklardan daha aşağı seviyededir. Buna delil ise bu haklar hakkında kadınların şahitliklerinin kabul edilmesidir.

Kasten yaralama hususunda şahit ve yemin ile kısas icabeder mi etmez mi hususunda Mâlik'in farklı görüşleri nakledilmiştir. Bu konuda iki rivâyet vardır. Birincisine göre bu durumda kısas ve diyet arasında ahak sahibinib muhayyer bırakmak gerekir. Diğerine göre ise, bunlara dayanılarak birşeye hükmetmek gerekmez. Çünkü bu (kısas) bedenî haklardandır. (Kadı Ebû Muhammed) dedi ki: Sahih olan da budur.

Muvatta’''da Mâlik dedi ki: Bu (bir şahit ve yemin ile birlikte hüküm verme) özel olarak mallarda olur. Amr b. Dinar da böyle demiştir. el-Mâzerî der ki: Sırf mal hakkında, görüş ayrılığı sözkonusu olmaksızın (yemin ve şahide dayanılarak) hüküm kabul edilir. Fakat sırf, nikâh ve talâk hakkında kabul edilmeyeceğinde de görüş ayrılığı yoktur. Eğer şehadetin muhtevasında mal ile alâkalı birşey yoksa, fakat sonuçta mala götürüyor ise; sübutundan, malın dışında amaçlanmayan ölümden sonra vasiyet ve nikâha dair şehadette bulunmak ve benzeri şehadetlere gelince; bu gibi şahitliğin kabulünde görüş ayrılığı vardır. Bu noktada malı göz önünde bulunduran, katıksız mal davası hakkında kabul ettiği gibi; burada da bunu kabul eder. Durumu göz önünde bulunduran kimse ise bunu kabul etmez.

el-Mehdevî dedi ki: Hadlere dair kadınların şahitliği fukahanın genelinin görüşüne göre câiz değildir. İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre nikâh ve talâkta da böyledir. Mâlik, Şâfiî ve başkalarının görüşü de budur. Bunlara göre kadınlar ancak malî konularda şahitlik ederler. Kadınların hakkında şahitlik edemediği bütün meselelerde, başkalarının şahitliği üzerinde de şehadette bulunamazlar. Beraberlerinde ister erkek bulunsun, ister bulunmasın.

Bir erkek ve bir kadından şehadet nakleden kadınlarla beraber bir erkek bulunmadıkça yine şehadeti nakledemezler. Doğum, doğan çocuğun ağlaması ve buna benzer ancak kadınların hazır bulunabileceği bütün hususlarda ise, iki kadının şehadetine göre hüküm verilir. Bütün bunlar Mâlikî mezhebinin görüşleridir. Bazılarında da görüş ayrılığı vardır.

31- Şahitlerin Nitelikleri:

Yüce Allah'ın:

"O halde razı olacağınız şahitlerden..." âyeti bir erkek ve iki kadına sıfat olarak ref mahallindedir.

İbn Bükeyr ve başkaları der ki: Bu âyet ile hakimlere hitab edilmektedir. İbn Atiyye de der ki: Bu uygun bir açıklama değildir. Hitap bütün insanlaradır. Fakat bu mes'ele ile içli dışlı olanlar ancak hakimlerdir. Yüce Allah'ın Kitabında, bazı kimselerin içli dışlı olduğu hususlarda hitabın herkese yöneltildiği benzeri hususlar pek çoktur.

32- Şahitlerde Adalet:

Şanı yüce Allah:

"O halde razı olacağınız şahitlerden" âyeti şahitler arasında razı olunmayacak durumda bulunanlar olduğuna delildir. Bundan şu sonuca ulaşılır: İnsanlar adalet sıfatını baştan beri taşımazlar ki, onlar lehine bu sıfat sabit olsun. Adalet İslâm'dan ayrı ve ona ek bir manadır. Cumhûrun görüşü budur.

Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Açık bir fısktan uzak olmakla birlikte İslâm'ı açıkça görülen her bir müslüman -hali bilinmese dahi- adaletli bir kimsedir. Şureyh, Osman el-Bettî ve Ebû Sevr der ki: Burada kastedilenler -köle olsalar dahi- müslümanların adil olanlarıdır.

Derim ki: Bunlar hükmü genelleştirmişlerdir. Bu genelleştirmeden bedevî bir kimsenin, adil ve razı olunan bir kimse olduğu takdirde, yerleşik kimse hakkındaki şahitliğinin kabul edilmesini gerektirir. Şâfiî ve ona muvafakat edenler bu görüşü benimsemiştir. Çünkü böyle bir kimse bizim erkeklerimizden ve bizim dindaşlarımızdandır. Bedevi olması ise bir başka şehirden olması gibidir. Adaletli kimselerin şahitliğini kabule delalet eden Kur'ân-ı Kerîm'deki genel âyetler, bedevi (göçebe) kimse ile yerleşik kimse arasında ayrım gözetmemektedir. Şanı yüce Allah:

"O halde razı olacağınız şahitlerden" ile:

"... aranızdan adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun" (et-Talâk, 65/2) diye buyurmaktadır.

Burada

"aranızdan" âyeti müslümanlara yönelik bir hitaptır. Bu da kafi olarak adaletin İslâm'dan ayrı bir anlam olduğunu zorunlu olarak ifade etmektedir. Çünkü sıfat mevsufa (nitelenene) fazladan bir özellik kazandırır. Aynı şekilde:

"Razı olacağınız şahitlerden" ifadesi de onun gibidir ve bu Ebû Hanîfe'nin söylediğine muhaliftir. Diğer taraftan bir kimsenin razı olunacak bir kimse olup olmadığı, durumu görülmedikçe bilinemez. O bakımdan İslâm'ın zahiri ile yetinmemek gerekir. Ahmed b. Hanbel ve İbn Vehb'in naklettiği rivâyete göre Mâlik, bedevinin yerleşik kimse hakkındaki şahitliğinin reddedilmesi, Ebû Hüreyre arab'ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan söylediğini naklettiği şu hadis dolayısıyladır: "Bedevinin kasabada yaşayan kimse hakkındaki şahitliği câiz değildir." Ebû Dâvûd, Akdiye 17; İbn Mâce, Ahkâm 30.

Sahih olan ise ileride en-Nisâ (4/135. âyet 3- başlıkta) ile et-Tevbe (9/97. âyet 2. başlıkta) sûrelerinde yüce Allah'ın izniyle geleceği üzere adaletli ve razı olunan bir kimse olması şartıyla şahitliğin câiz olacağıdır. Ebû Hüreyre'nin hadisinde ise şehirde yaşayan kimsenin pazarda olması ile seferde olması arasında bir fark yoktur. Yolculukta olduğu zaman şehadetinin kabul edileceğinde görüş ayrılığı yoktur.

Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız der ki: Adalet dini hallerde i'tidalli olmak demektir. Bu ise büyük günahlardan kaçınmak, mürüvvetini korumak, küçük günahları da terketmek, emaneti zahir olmak ve ahmak olmamak suretiyle tamam olur. Bir görüşe göre de adalet, adil olduğunu kabul eden kimsenin kanaatine göre; iç temizliği ve yaşayışın müstakim olması demektir. Mana birbirine yakındır.

33- Konum Olarak Şahitlik ve İçtihadın Delili:

Şahitlik, büyük bir velayet ve şerefli bir mertebe olduğundan dolayı -ki bu da başkasının başkası hakkındaki sözünü kabul etmektir- şanı yüce Allah şahitlikte razı olmayı ve adaleti şart koşmuştur. O bakımdan şahitlik edecek kimsenin kendine has birtakım özelliklerinin, kendisiyle bezeneceği birtakım faziletlerinin olması gerekir ki, başkasına göre bir meziyeti olsun. Bu meziyet de özel olarak sözünün kabul edilmesi rütbesini ona vermeyi gerekli kılsın ve kendisinden hak taleb edilenin zimmetinde, onun şehadetine dayanılarak alınacak bir hak olduğuna hüküm edilsin.

İşte bu, bizim ilim adamlarımıza göre açıkta olmayan birtakım husus ve hükümlere dair emareler ve alâmetlerle istidlal edip ictihad etmenin câiz olduğunun en açık delilidir. İleride yüce Allah'ın izniyle buna dair diğer açıklamalar Yusuf Sûresi'nde (12/26. âyet 1 ve 3- başlıklarda) gelecektir. Yine bunda işin hakimlerin içtihadına havale edilebileceğine dair delil de vardır. Çünkü şahitteki bir gafilliği yahut şüphe edilecek bir durumunun olduğunu ferasetiyle anlayabilir ve bundan dolayı onun şehadetini red edebilir.

34- Adalet ve Ebû Hanîfe'nin Şahidin Zahiriyle Yetinmesi:

Ebû Hanîfe der ki: Hadlerde değil de malî konularda zahiren müslüman olmakla yetinilir. Ancak bu onun kendi görüşünü çürüten ve maksadını ortadan kaldıran bir çelişkidir. Çünkü bizler "haklardan herhangi bir hakka dair..." demekteyiz. O bakımdan hadlerde olduğu gibi bir kimse aleyhine hakka dair şahitlikte bulunmakta da zahiren dindarlığı ile yetinilmez.

Bunu da İbnu'l-Arabi söylemiştir.

35- Nikâh Şahitliğinde Adalet Şart mı ?

Yüce Allah, açıkladığımız gibi borçlanmalarda razılığı ve adaleti şart koştuğundan dolayı, bunun -nikâh iki fasıkın şahitliği ile de akdolur diyen Ebû Hanîfe'ye hilâfen- nikâhta şart koşulması öncelikle sözkonusudur. Ebû Hanîfe bu sözüyle mali konularda emrolunan ihtiyatı nikâh için öngörmemiştir. Halbuki helâllik, haramlık, had ve neseb ile alakalı olduğundan dolayı nikâhta ihtiyat öncelikle sözkonusudur.

Derim ki: Bu konuda Ebû Hanîfe'nin görüşü son derece zayıftır. Çünkü yüce Allah razı olunmayı ve adaleti şart koşmuştur. Halbuki mücerred müslüman olmakla razı olunacak bir kimse olduğu bilinemez. Bu, ancak önceden de geçtiği üzere durumunun tetkik edilmesiyle bilinebilir. Ben müslümanım, şeklindeki sözün zahirine aldanmamak gerekir. Belki de içten içe şahitliğinin reddedilmesini gerektiren özellikleri vardır. Tıpkı yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Öyle insanlar vardır ki dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider. Ve o kalbinde olana Allah'ı da şahit tutar... Allah ise fesadı sevmez." (el-Bakara, 2/204);

"Onları gördüğün zaman cüsseleri hoşuna gider..." (el-Münafıkun, 63/4).

36- Şahitlikte Bir Erkek Yerine İki Kadının Öngörülmesindeki Hikmet:

Yüce Allah'ın:

"Biri unutursa" âyeti ile ilgili olarak Ebû Ubeyd der ki:"unutursa" demektir. Şehadetten sapmak (dalâl) onun bir bölümünü unutup diğer bir bölümünü hatırlamaktır. Kişi bu ikisi arasında şaşırır kalır. Şahitliği tümüyle unutan kimse hakkında ise bu tabir kullanılmaz.

Hamza şart anlamında hemzeyi esreli olarak: " Hatırlatır" âyetindeki "fe" harfini de cevabı anlamında okumuştur. (Buna göre anlamı şöyle olur: Şahit kadınlardan biri unutursa diğerine hatırlatsın).

Şart ve cevabı ise iki kadın ve erkeğin sıfatı olmak üzere ref mahallindedir.

"Hatırlatır" kelimesinin merfu okunuşu ise yeni bir cümle (isti'naf) olması dolayısıyladır. Nitekim yüce Allah'ın:

"Fakat kim bir daha dönerse Allah ondan intikam alır." (el-Maide, 5/95) âyetinin merfu olarak gelmesi de böyledir. Sîbeveyh'in görüşü budur.

Diğer taraftan daki hemzeyi üstün olarak okuyan kimse bunu mefûlun leh yapmış olur. Bundaki âmil de mahzûf olur.

(.......) âyetinin cemaatin okunuşuna göre üstün olması ile nasb edilen fiile atfolması dolayısıyladır.

en-Nehhâs der ki: kelimesinin "te" ve "dât" harflerinin üstün olarak okunması caizdir. Bununla birlikte "te" harfi esreli, "dât" harfi de üstün olmak üzere şeklinde de okunabilir. "Te" ve "dât" harflerini üstün okuyanlar bu fiili şeklinde kullananlar gibi kullanmış olur. Buna bağlı olarak şeklinde "te" harfi esreli okunarak mazi şeklinin vezninde olduğuna delâlet etmesi sağlanmış olur. el-Cehderî ve îsâ b. Ömer de "başka bir sebeple unutursa" anlamına olmak üzere "te" harfini ötreli, "dat" harfini üstün olarak diye okumuşlardır. Ebû Amr ed-Dâni onlardan bunu böylece nakletmiştir. en-Nekkâş ise el-Cehderî'den "şahitlik unutulursa" anlamına "te" harfini ötreli, "dat" harfini de esreli olarak okumuştur. At ve deve telef olup da bulunmamak üzere gittikleri vakit kişi der.

37- Unutana Hatırlatma:

Yüce Allah'ın: " Hatırlatır" âyetinde İbn Kesîr ve Ebû Amr "zel" ve "kef" harflerini şeddesiz okumuştur. Bu okuyuş; öbürü diğer kadını şahitlikte erkek gibi yapar, anlamına gelir. Çünkü kadının şahitliği yarım şahitliktir. İki kadın birlikte şahitlik ettikleri takdirde, toplam olarak bir erkeğin şahitliği gibi olur. Bu açıklamayı Süfyan b. Uyeyne ve Ebû Amr b. el-Alâ yapmıştır. Ancak böyle bir açıklamanın doğruluğu uzak bir ihtimaldir. Çünkü unutma anlamına gelen (ed-dalâl)ın karşılığında ancak "hatırlama" sözkonusu olabilir. İşte bu çoğunluğun kıraati olan " Hatırlatır" şeklinde şeddeli okuyuşun anlamıdır. Yani biri yanılır ve unutursa, öteki onu uyarır.

Derim ki: Ebû Amr'ın kıraati de aslında bu anlama racidir. Yani onlardan birisi unutacak olursa, diğeri ona hatırlatsın. İşte -şeddeli olarak O şeyi hatırladım, O şeyi- başkasına hatırlattım ve Onu hatırlattım, denildiği zaman hep aynı anlama gelir. Bu açıklamayı (el-Cevherî) es-Sıhhah'ta yapmıştır.

38- Şahitler Şahitlik Etmekten Çekinmesinler:

Yüce Allah'ın:

"Şahitler de davet edildikleri zaman kaçınmasınlar" âyeti ile ilgili olarak el-Hasen şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme iki hususu bir arada ifade etmektedir. Bunlar da bir şeye şahit olmak üzere çağrıldığın zaman yüzçevirmeyeceksin, şahit olduğun bir şey hakkında şahitlikte bulunmak üzere de çağrıldığında yine yüzçevirmeyeceksin. İbn Abbâs da böyle demiştir. Katâde, er-Rabî ve İbn Abbâs da der ki: Yani şahit olmak ve bunu yazılı belgeye tesbit etmek üzere (çağrıldığında çekinmeden gideceksin) demektir.

Mücâhid de der ki: Âyetin anlamı şudur: Sen bir şeye şahit olmuş isen şahitlikte bulunmaya çağrıldığın vakit (çekinmeyeceksin) demektir. en-Nekkaş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a kadar senedini kaydederek âyet-i kerimeyi bu şekilde tefsir ettiğini belirtmektedir.

Mücâhid der ki: Öncelik ve ilk olarak şahit olmak üzere çağrıldığın takdirde arzu edersen git, etmezsen gitme. Ebû Miclez, Atâ, İbrahim, İbn Cübeyr, es-Süddî, İbn Zeyd ve başkaları da böyle demiştir.

Buna göre şahitlerin akdi yapan taraflar yanında hazır olmaları vacip değildir. Ancak borçlanma taraflarının şahitlerin yanında hazır olmak yükümlülüğü vardır. Bu iki şahidin yanına gidip onlardan şahitliklerini yazılı belgede tesbit etmeyi istemeleri haline gelince; yüce Allah'ın:

"Şahitler de davet edildikleri zaman kaçınmasınlar" âyeti ile kastedilmiş olması mümkün olan durum işte budur. Ve bu, şahitliği tesbit etmek içindir. Onların şahitlikleri bu şekilde tesbit edildikten sonra hakimin huzurunda şahitlikte bulunmak üzere çağrıldıkları vakit, işte bu çağırma (davet) hakimin huzurunda bulunmaları ile -ileride de geleceği üzere- gerçekleşir.

İbn Atiyye de der ki: Âyet-i kerîme el-Hasen'in de dediği gibi mendup olmak üzere iki hususu bir arada ifade etmektedir. Müslümanlara kardeşlerine yardımcı olmak teşvik edilmiştir. Eğer şahitlerin rahatlıkla bulunabildiği genişlik halinde ve hakkın askıya alınmayacağından yana emin bulunuluyor ise, çağrılan kimsenin gitmesi mendubdur. Bununla birlikte en basit bir özür sebebiyle çağrıyı kabul etmeme hakkı da vardır. Eğer mazeretsiz olarak gitmeyecek olursa, yine günah da kazanmaz, sevap da alamaz. Şayet ortada bir zorunluluk var ve hakkın askıya alınacağından asgari seviyede olsa bile korkuluyor ise, mendubluk güç kazanır ve vacibe doğru yaklaşır. Eğer şahidin (akde) şahitlik etmekten geri kalması sebebiyle hakkın yok olup telef olacağını bilir ise, o takdirde bu şahitliği yapmak onun için vacip olur. Özellikle şahid olmuş ve şehadette bulunmak üzere çağrılmış ise, o vakit bu şartlarda şehadette bulunması daha pekiştirici bir hüküm kazanır. Çünkü artık bu boyuna geçirilmiş bir boyunduruk ve yerine getirilmesi gereken bir emanet haline gelmiştir.

Derim ki: Bu âyet-i kerimenin şuna delil görülmesi de mümkündür: İmâmın insanlar için şahitlik etmek üzere görevliler tayin etmesi ve bunlara beytü’l-malden ihtiyaçlarına yetecek kadar bir maaş bağlaması caizdir. Bu gibi kimselerin insanların haklarını -o hakları korumak üzere- insanların haklarına şahit olarak, onlara dair bilgi sahibi olmaktan başka bir işleri olmaz. Eğer böyle birşey olmazsa haklar zayi olur ve batıl olur. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Haklarını aldıkları takdirde şahitler, şahitlik etmek üzere çağrılmayı reddetmeye kalkışmasınlar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Eğer: Bu ücretle şahitliktir, denilecek olursa deriz ki: Bu, haklarını beytü’l-malden almış bir topluluk tarafından yapılan katıksız (halisane) bir şahitliktir. Onların aldıkları bu ücret, hakimlerin, valilerin ve bütün müslümanların menfaatleri için çalışan kamu görevlilerinin aldıkları erzaka (maaşlara) benzer. İşte onların aldıkları ücret de bu kabildendir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Diğer taraftan yüce Allah da:

"Onun için çalışmak üzere tayin edilenlere..." (et-Tevbe, 9/60) âyeti ile bunlara da farz olarak bir hisse ayırmaktadır.

39- Şahit Şahitlik İçin Hakimin Huzuruna Gider:

Yüce Allah:

"Şahitler de davet edildikleri zaman kaçınmasınlar" diye buyurması, hakimin huzuruna gidecek olanın şahit olduğunu göstermektedir. Bu, şeriatın üzerinde yükseldiği ve bütün çağlarda uygulanan, ümmetin tümünün anladığı bir hakikattir. Arapların mesellerinden birisinde şöyle denilmektedir: "Hakemin yanına, evine gidilir."

40- Kölenin Şahitliği:

Bu husus sabit olduğuna göre köle şahitlik edeceklerin kapsamı dışında kalır. Bu ise yüce Allah'ın:

"Erkeklerinizden" âyetinin genel ifadesini tahsis etmektedir. Çünkü kölenin çağrıyı kabul etme imkânı yoktur. Bu çağrıyı kabul edip gitmesi de köle için sahih değildir. Çünkü köle bizatihi bağımsız değildir. O ancak başkasının izniyle tasarruf edebilir. O bakımdan velayet etme konumuna çıkamadığı gibi, şahitlik konumunda da değildir. Evet, Cum'a, cihad ve hac farzlarını da edâ etmekle yükümlü değildir. Nitekim ileride -yüce Allah'ın izniyle- açıklanacaktır.

41- Hak Sahibi Şahitlik Edecek Kimseyi Tanımıyor İse...

İlim adamlarımız (Maliki mezhebi âlimleri) der ki: Sözü geçen bu hükümler şahitlik etmek üzere çağrılma haliyle ilgilidir.

Şayet bir kimse şahitlik edecek bilgiye sahip olup o şahitlikle yararlanacak hak sahibi bunu bilmiyor ise, bazıları böyle bir şahitliği yapmak mendubdur, demişlerdir. Çünkü yüce Allah:

"Şahitler de davet edildikleri zaman kaçınmasınlar" diye buyurmakta ve çağrılma esnasında şahitlik etmeyi farz kılmaktadır. O halde çağrılmadığı takdirde şahitlik etmesi mendub olur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: "Şahitlik edenlerin hayırlısı şahitlik etmesi istenmeden önce şehadette bulunan kimsedir." Bunu hadis İmâmları rivâyet etmişlerdir. Müslim, Akdiye 19; Ebû Dâvûd, Akdiye 13; Tirmizî, Şehâdât 1; İbn Mâce, Ahkâm 18; Muvatta’', Akdiye 3.

Sahih olan görüşe göre; böyle bir şahitlikte bulunmaması halinde, eğer hakkın zayi olmasından veya yok olmasından korkuyor ise, şahitlik etmesi istenmese dahi, şahitlikte bulunması farz olur. Boşama yahut köle azad etme gibi, hanımından faydalanmak, köleyi de hizmetinde kullanmak tasarrufuna şahit tutmuş kimse ve buna benzer haller ile ilgili şahitlikte de hüküm aynıdır. Bütün bunlara dair herhangi bir şekilde şahit tutulmuş olan kimsenin, bu şahitliğini yerine getirmesi vaciptir. Onun bu şahitliği yapması, şahitlik etmesi istenmesine bağlı değildir. Çünkü yapmayacak olursa hak zayi olur. Şanı yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:

"Şahitliği Allah için dosdoğru yapın" (et-Talâk, 65/2);

"Bilerek hak ile şehadet edenler müstesna" (ez-Zuhruf, 43/86).

Sahih hadiste de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Zalim olsun yahut mazlum olsun kardeşine yardımcı ol." Buhârî, Mezâlim 4, İkrah 7; Tirmizî, Fiten 68; Dârimî, Rikaak 40; Müsned, III, 99, 201. Buna göre (karşı tarafın) inkârının öldürdüğü kardeşinin hakkını diriltmek üzere, kendisinin şahit olduğu olaya dair şahitlikte bulunmakla kardeşine yardımcı olması, artık onun için teayyün etmiş demektir.

42- Şahitlik Etmekten Kaçınmanın Hukuki Cezası:

Sözünü ettiğimiz şekillerden herhangi birisine göre şahitlikte bulunması icabeden bir kimse, eğer bu şahitliği yapmayacak olur ise, hem şahidin kendisinde, hem de şahitlik edilecek hususta tenkidi gerektiren bir husus olduğunda şüphe yoktur.

Yüce Allah'ın hakları ile insanların hakları arasında bu bakımdan bir fark yoktur. İbnu'l-Kasım'ın ve başkalarının görüşü budur.

Kimisine göre de böyle bir şahitlik, eğer insanoğlu haklarından bir hak ile ilgili ise, bu özel olarak sadece o şahitliğin kendisinde tenkidi hak ettiren bir konudur. Artık bundan sonra o konuda şahitliği bir daha yapamaz.

Fakat sahih olan birincisidir. Çünkü şahitlikten kaçınanın tenkid edilmesini gerektiren şey, yapması vacip olan bir işi özürsüz olarak yerine getirmediğinden dolayı fasık olmasıdır. Fasık olmak ise, kayıtsız ve şartsız olarak şahitlik ehliyetini ortadan kaldırır. Bu da açık bir husustur.

43- İstenmeden Şahitlik Etmek:

Hazret-i Peygamber'in: "Şahitlik edenlerin hayırlısı şahitlik etmesi istenmeden önce şahitlikte bulunandır" Hadis, 41 no'lu başlıkta geçti. âyeti ile İmrân b. Husayn'dan rivâyet edilen şu Hadîs-i şerîf arasında bir tearuz yoktur: "Şüphesiz sizin en hayırlılarınız benimle çağdaş olanlardır. Sonra onların ardından gelenler, sonra onların ardından gelenler, daha sonra da onların ardından gelenler." -Sonra İmrân (radıyallahü anh) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi çağından sonra iki mi üç mü dedi bilemiyorum-. "Daha sonra onların ardından şahitlik etmeleri istenmeden şahitlik edecek, kendilerine güvenilmeyen ve hainlik edecek, adakta bulunup adaklarını yerine getirmeyecek bir topluluk gelecektir. Ve onlarda şişmanlık da başgösterecektir." Bu iki hadisi de Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Rikaak 7, Eymân 27, Fedâilu Ashâbi'n-Nebiyy 1; Şehâdât 9; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 214; Ebû Dâvûd, Sünne 9; Tirmizî, Fiten 45; Nesâî, Eymân 29; Müsned, IV, 426, 427, 436, 440

Bu son Hadîs-i şerîf üç ayrı şekilde yorumlanabilir:

1- Bununla yalancı şahitliği kastetmiş olabilir. Çünkü yalan şahitlik yapan kimse şahitlik etmesi istenmeyen bir şeye şahitlik etmiş olur. Yani ne şahit olduğu bir şeyi söyler, ne de şahit olması istenmiş bir şeyi. Ebû Bekr b. Ebi Şeybe'nin naklettiğine göre Ömer b. el-Hattâb, el-Câbiye kapısında yaptığı konuşmasında şunları söyledi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) benim bu şekilde aranızda ayağa kalktığım gibi aramızda ayağa kalktı, sonra şöyle buyurdu: "Ey insanlar, ashabım hakkında Allahtan korkunuz, sonra onların ardından gelenler, sonra onların ardından gelenler (hakkında). Daha sonra yalan ve yalan şahitlik yayılacaktır." Tirmizî, Fiten 7; İbn Mâce, Ahkâm 27; Müsned, I, 18.

2- İkinci yorum: Bu Hadîs-i şerîf ile şahitlikte bulunmak üzere son derece iştahlı olan kimse kast edilmiş olabilir. Bu iştahı sebebiyle şahitlik etmesi istenmeden önce elini çabuk tutar. Böylesinin şahitliği reddedilir. Çünkü onun bu şekilde davranması şahidin belli bir hevâ ve hevesin etkisi altında olduğunu göstermektedir.

3- Üçüncü yorum ise bu hadisin bazı yollarının ravisi olan İbrahim en-Nehaî'nin söylediği şu şekil olabilir: Bizler daha küçük çocuk iken bizlere yeminden ve şahitliklerden uzak durmayı emrederlerdi.

44- Hakkın Belgelenmesinden Üşenmemek Gerekir:

Yüce Allah'ın:

"Küçük veya büyük olsun ne ise onu vadesine kadar yazmaktan üşenmeyin" âyetinde yer alan "Üşenmeyin" usanmayın, demektir.

el-Ahfeş der ki: denilir. Şair de şöyle demektedir:

"Hayatın yükümlülüklerinden bıktım, usandım

Her kim yetmiş yıl yaşarsa -babasız kalasıca- usanır."

“Yazmakta" ibaresi

"üşenmeyin" fiili nasb mahallindedir.

"Küçük veya büyük olsun" âyeti ise

"onu... yazmaktan" âyetindeki zamirden hâl olan iki kelimedir. Âyet-i kerimede zamirin öne alınması ona gösterilen ihtİmâm dolayısıyladır.

Bu şekilde üşenmenin yasaklanması, borçlanmanın aralarında sık sık görülmesi dolayısıyladır. O bakımdan bunu yazmaktan üşenmelerinden ve aralarından herhangi birisinin: Bu az birşeydir. Bunu yazmaya gerek duymuyorum, demesinden korkulduğundan dolayı, şanı yüce Allah, az olsun çok olsun yazmaya teşviki daha bir pekiştirmiştir.

İlim adamlarımız der ki: Bundan istisna bir kırat ve buna yakın meblağlardır. Çünkü bunlar ehemmiyetsiz, basit miktarlardır ve bunu kabul etmek veya reddetmek bakımından insan nefsinin herhangi bir isteği olmaz.

45- Yazmak, Adalete, Şehadetin Doğruluğuna Sebeptir:

Yüce Allah'ın:

"Bu" yani azın da çoğun da yazılması ve buna şahit tutulması

"Allah indinde adalete daha uygun, şehadet için daha sağlam" daha sıhhatli ve daha güçlü koruyucu

"ve şüpheye düşmemeniz için de daha yakındır." Şüphe ihtimalini daha da uzaklaştırır.

46- Şahit Yazılı Olanı Hatırlayamazsa:

Yüce Allah'ın:

"Şehadet için daha sağlam" âyeti, şuna delildir: Şahit yazılı belgeyi görüp de şahitliği hatırlayamayacak olursa bu konuda tereddüde düştüğünden dolayı şahitlikte bulunmaz. Bildiğinden başka birşeyin şahitliğini yapmaz. Bunun yerine şöyle der: Bu benim yazımdır, fakat şu anda orada ne yazdığımı hatırlamıyorum.

İbnu'l-Münzir der ki: Kendisinden ilim bellenen ilim ehlinin çoğunluğu, eğer şahitlikte bulunduğunu hatırlamayacak olursa yazısına bakarak şehadet etmesini kabul etmezler. Mâlik ise bunun câiz oluşuna yüce Allah'ın:

"Biz bildiğimizden başkasına şehadet etmedik" (Yusuf, 12/81) âyetini delil göstermiştir.

Bazı âlimler de der ki: Şanı yüce Allah yazmayı adalete nisbet ettiğinden dolayı, kişinin, kendi hattına dayanarak -hatırlamayacak olsa dahi- şahitlik etme imkânı vardır. İbnu'l-Mubarek, Ma'mer'den, o İbn Tavus'tan, o babasından birşeye şahitlik edip de sonradan bunu unutan adam hakkında şöyle dediğini zikretmektedir: Şayet sakde (yazılı borç belgesinde) kendi alametini yahut kendi el yazısını bulursa şahitlik etmesinde bir mahzur yoktur. İbnu'l-Mubarek dedi ki: Ben de bunu gerçekten güzel buldum.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen haberlerden de anlaşıldığına göre o, birden çok şey hakkında delâletler ve belgelere dayanarak hüküm vermiştir. Onun tarafından gönderilen elçilerin varlığı da bu görüşün sağlıklı olduğuna delâlet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. İleride yüce Allahın izniyle Ahkaf Sûresi'nde (46/ 4. âyet, 4. başlıkta) buna dair daha başka açıklamalar gelecektir.

47- Ticari Akidlerin Yazılması:

Yüce Allah'ın:

"Meğer ki bu aranızda devredeceğiniz hazır bir ticaret olsun" âyetinde yer alan ilkinden olmayan ve istisna olmak üzere nasb mahallindedir. el-Ahfeş Ebû Said der ki: Yani, bir ticaret olması hali müstesnadır. O bakımdan bu istisna meydana gelmek ve gerçekleşmek anlamındadır. Başkası ise:

"Devredeceğiniz" âyeti haberdir, der.

Burada yalnızca Âsım, diye okumuştur. Bu ise bu kelimenin in haberi olarak böyle okunmuştur. İsmi ise içinde gizlidir.

“Hazır" ticaretin sıfatıdır. İfadenin takdiri şöyledir: Ancak ticaret hazır devredeceğiniz bir ticaret olursa. Veya; meğer ki alışveriş hazır bir ticaret olsun.. Mekkî ve Ebû Ali el-Farisî böyle takdir etmişlerdir. Bunun benzerleri ve buna dair istişhadlar önceden geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah, onlar için yazmanın zor olduğunu bildiğinden dolayı nakit olarak yapılan bütün alışverişlerde bunu terkedebileceklerini açıkça belirtmiş ve bunu terketmekten dolayı vebali kaldırmıştır. Bu ise yiyecek ve buna benzer miktarı az olan, çoğunlukla yapılan şeyler hakkında böyledir. Yoksa mülkler ve benzeri miktarları çok olan şeyler hakkında böyle değildir. es-Süddî ve ed-Dahkak der ki: Bu ayazma yükümlülüğünün kaldırılmasıb elden ele alınıp teslim edilen şeyler ile ilgilidir.

48- Peşin ve Veresiye Alışverişlerde Yazışma:

Yüce Allah'ın:

"Aranızda devredeceğiniz" âyeti karşılıklı kabzetmeyi ve kabzedilen şeyi ayırmayı gerektirir. Fakat başkasının yüklenilen diyetleri, arazi ve birçok hayvan satışları halinde ayrılmaları ve saklanmaları kabil olmadığından dolayı bunların yazılması güzeldir. Bunlar da o bakımdan borçlu alım satımlara ilhak edilmiştir. Buna göre yazmak, ileride meydana gelebilecek durum değişikliklerini kalplerdeki değişiklikleri belgeye bağlamak içindir. Şayet akid muamelesinde birbirinden ayrılır ve taraflarkabzederher biri karşı taraftan satın aldığını alıp ayrılabilir ise adeten -ancak bilinmesi oldukça zor sebepler müstesna- anlaşmazlığa düşme korkusu azalır. İşte şeriat vadeli ve peşin satma hallerinde saklanabilen ve saklanamayan şeyler ile ilgili olarak, yazmak, şahit tutmak ve rehin gibi maslahatlara dikkatimizi çekmektedir.

Şâfiî der ki: Üç türlü satış vardır. Birisi yazılı ve şahitli satış, birisi rehinli satış, birisi emanet ile satış. Daha sonra bu âyet-i kerimeyi okur.

İbn Ömer de peşin sattığında şahit tutar, vadeli sattığında da yazardı.

49- Alışverişlerde Şahit Tutmak:

Yüce Allah'ın:

"Alışveriş yaptığınız vakit de şahit tutun" âyeti ile ilgili olarak Taberî şöyle der: Bu küçük olsun büyük olsun bütün satışlarınız için şahit tutunuz, anlamındadır. Bu hususta insanlar, (şahit tutmak) vacip midir mendub mudur farklı görüşlere sahiptirler.

Ebû Mûsâ el-Eş'arî, İbn Ömer, ed-Dahhak, Said b. el-Müseyyeb , Cabir b. Zeyd, Mücâhid, Dâvûd b. Ali ve onun oğlu Ebubekir, burada emir vücup ifade eder, demektedir.

Bu konuda işi en sıkı tutanları ise Atâ'dır. O şöyle demiştir: Bir dirheme, yarım dirheme, üçte bir dirheme ya da bundan daha az bir meblağa alsan da satsan da şahit tut. Çünkü yüce Allah:

"Alışveriş yaptığınız vakit de şahit tutun" diye buyurmaktadır.

İbrahim'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bir demet bakla dahi olsa, sattığın zaman da satın aldığın zaman da şahit tut. Bu kanaatte olup da bunu tercih edenlerden birisi de Taberî idi. Taberî şöyle der: Sattığı ve satın aldığı zaman herhangi bir müslümanın şahit tutmaması helâl değildir. Böyle yapmayacak olursa aziz ve celil olan Allah'ın Kitabına aykırı hareket etmiş olur. Aynı şekilde bu vadeli ise bunu yazması ve bir yazıcı bulması halinde de şahit tutması görevidir.

en-Nehaî ve el-Hasen'in kanaatine göre ise burada emir mendubluk ve irşad ifade etmektedir. Kat'î bir emir değildir. Bunun Mâlik'in, Şâfiî'nin ve re'y ashabının görüşü olduğu da nakledilmektedir. İbnu'l-Arabî bunun hepsinin görüşü olduğunu ileri sürer ve: Sahih olan da budur, der. Dahhak dışında bunun vacip olduğunu kimsenin söylediğini de nakletmez. O devamla der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) satmış ve yazmıştır. Hazret-i Peygamber'in bu konudaki belgesinin sünneti de şöyledir: Rahmân ve rahim Allah'ın adıyla. Bu, el-Addâ b. Halid b. Hevze'nin Muhammed Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan satın aldığı(na dair bir belgedir). Ondan bir köle -yahut bir cariye- satın almıştır. Herhangi bir kusuru saklanmamıştır. Bir gailesi ve bir kötülüğü yoktur. Bir müslümanın bir müslümana sattığıdır. Buhârî, Buyû’ 19; Tirmizî, Buyû’ 8; İbn Mâce, Ticarât 47. Ancak Buhârî'de ifade: "Bu, el-Addâ b. Halid b. Hevze'nin... satın aldığı" şeklinde değil de: "Bu, Allah'ın Rasûlü Muhammed'in el-Addâ' b. Halid'den satın aldığı(na dair belgedir)" şeklindedir. Ayrıca bk. İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, IV, 363.

Yine Hazret-i Peygamber satmış ve şahit tutmamıştır. Satın almıştır ve şahit tutmaksızın zırhını bir yahudinin yanında rehin bırakmıştır. Eğer şahit tutmak vacip olsaydı anlaşmazlık korkusuyla, rehin ile birlikte şahit tutmak icab edecekti.

Derim ki: ed-Dahhak'ın dışında kalıp bunun vacip olduğunu söyleyenleri de zikretmiş bulunuyoruz. ed-Addan'ın bu hadisini Dârakutnî ve Ebû Dâvûd Dârakutnî, III, 77. da rivâyet etmişlerdir.

İslâm'a girmesi Mekke'nin fethinden ve Huneyn gazasından sonra olmuştur. Şu sözler de onundur: Huneyn günü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Savaştık. Allah bize üstünlük vermedi, bizi muzaffer etmedi. Sonra da İslâm'a girdi ve güzel bir şekilde İslâm'a bağlandı. Bunu Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) zikretmiştir. Bu hadisini de zikrettikten sonra şunları söyler: "el-Esmaî dedi ki: Ben Said b. Ebî Arube'ye burada geçen "gaile"nin ne olduğunu sordum, şöyle dedi: Kaçma, hırsızlık ve zina alışkanlığıdır. Yine burada geçen "hibse"nin ne demek olduğunu sordum. Bana müslümanlarla ahdi bulunan kimselerin satılması demektir, dedi."

İmâm Ebû Muhammed b. Atiyye dedi ki: Bu konuda hükmün vücup ifade etmesi pek tutarlı değildir. Basit ve önemsiz hususlarda bu oldukça zordur, meşakkatlidir. Çok olan şeyler hakkında ise tacir kimi zaman şahit tutmayı terketmekle karşı tarafın kalbini ısındırmayı kastedebilir. Böyle birşeyi terketmek bazı beldelerde adet de olabilir. Kimi zaman alimden, saygı duyulan yaşlı bir adamdan utandığından dolayı ona şahit tutmayabilir. İşte bütün bunlar güven duymak kapsamına girer, geriye de şahit tutma emrinin mendubluk ifade etmesi kalır. Çünkü çoğunlukla bunda bir maslahat vardır.

Elverir ki belirttiğimiz gibi şahit tutmaya mani herhangi bir özrün varlığı olmasın. el-Mehdevî, en-Nehhâs ve Mekkî bir topluluktan: "Alışveriş yaptığınız vakit de şahit tutun" âyetini yüce Allah'ın:

"Eğer biriniz diğerine güvenirse" (el-Bakara, 2/283) âyeti ile neshedildiğini söylemişlerdir. en-Nehhâs bunu Ebû Said el-Hudrî'den senedini kaydederek zikreder. Onun:

"Ey îman edenler! Belirlenmiş bir vadeye borçlandığınız zaman onu yazınız" âyetini:

"Eğer biriniz diğerine güvenirse kendisine güvenilen kişi emaneti eksiksiz ödesin" (el-Bakara, 2/283) âyetine kadar okudu ve: Bu âyet-i kerîme kendisinden öncekini neshetmiştir, dedi.

en-Nehhâs dedi ki: Aynı zamanda bu, el-Hasen'in, el-Hakem'in ve Abdurrahman b. Zeyd'in de görüşüdür.

et-Taberî ise şöyle der: Bunun bir anlamı yoktur. Çünkü bu hüküm (283. âyetteki hüküm) birinci hükümden (282. âyetteki hükümden) farklıdır. Bu, yazacak kâtib bulamayan kimsenin hükmünü ifade eder. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Şayet bir yolculukta bulunup da katip bulamazsanız, o zaman alacağınız rehinler (de yeter) Eğer biriniz diğerine güvenirse" yani ondan rehin istemezse

"kendisine güvenilen kişi emanetini eksiksiz ödesin." Taberî der ki: Şayet bunun birinci âyetteki hükmü neshetmesi câiz olsaydı, yüce Allah'ın:

"Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız yahut sizden herhangi bir kimse ayak yolundan gelirse..." (en-Nisa, 4/43) âyetinin yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler! Namaza kalkacağınız zaman..." (el-Maide, 5/6) âyetini neshettiğini söylememiz, yine aynı şekilde yüce Allah'ın:

"Kim bulamazsa iki ay aralıksız oruç tutmalıdır" (en-Nisa, 4/92. âyetin sonları) âyetinin, yüce Allah'ın: "Mü’min bir köleyi azad etmesi (gerekir)" (en-Nisâ, 4/92. âyetin baş tarafları) âyetini neshettiğini söylememiz mümkün olurdu. Bazı ilim adamları da şöyle demiştir: Yüce Allah'ın:

"Eğer biriniz diğerine güvenirse..." âyetinin şahit tutma emrini ihtiva eden âyet-i kerimenin baş tarafından sonra nazil olduğu açıkça ortada değildir. Aksine hep birlikte varid olmuşlardır. Nasih ile mensubun bir arada ve aynı durumda varid olmaları ise câiz değildir.

(Taberî) dedi ki: İbn Abbâs'tan kendisine: Deyn âyeti (2/282. âyet) neshedilmiştir, denilince şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Hayır, Allah'a yemin ederim deyn âyeti muhkemdir, onda nesh yoktur. (Devamla) dedi ki: Şahit tutmak ancak kalbi rahatlatmak öngörülmüştür. Çünkü şanı yüce Allah, borcun belgelendirilmesi için birtakım yollar tesbit etmiştir. Bunlardan birisi yazmaktır, birisi rehin tutmaktır, diğeri de şahit tutmaktır. Bölge âlimleri arasında relinin vücup yoluyla değil de mendub olmak üzere meşru olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. İşte bundan şahit tutmanın da benzeri bir hüküm taşıdığı öğrenilmektedir. İnsanlar yolculuk halindeyken, mukim iken, karada, denizde, dağda, ovada şahit tutmaksızın alışveriş yapagelmişlerdir. İnsanlar da bunu bilmekle birlikte buna karşı herhangi bir tepki göstermemişlerdir. Şayet şahit tutmak vacip olsaydı bunu terkedene tepki göstermeyi ihmal etmezlerdi.

Derim ki: Bütün bunlar güzel istidlaldir. Bundan da daha güzeli şahit tutmanın terki hususunda varid olan sahih sünnettir. Bu da Dârakutnî'nin Tarık b. Abdullah el-Muharibi'den yaptığı şu rivâyettir:

Tarık dedi ki: Rebeze'den ve Rebeze'nin güneyinden bir kafile ile birlikte geldik. Medine yakınlarında konakladık. Beraberimizde bir hanım da vardı. Biz oturuyor iken üzerinde beyaz iki elbise bulunan bir adam geldi, bize selam verdi, biz de onun selamını aldık. Bu kafile nereden gelmektedir? dedi. Biz de Rebeze'den ve Rebeze'nin güneyinden, dedik. Beraberimizde kırmızı bir devemiz de vardı. Bize: Şu devenizi bana satar mısınız? dedi. Biz de şu kadar sa' hurmaya, dedik. Bizden daha aşağı düşmemizi hiç istemedi. Bunu aldım, dedi. Daha sonra devenin başını (yularını) aldı. Sonra Medine'ye girdi ve biz onu göremez olduk. Sonra biz kendi aramızda birbirimizi kınayarak dedik ki: Devenizi tanımadığınız kimseye verdiniz. Beraberimizde bulunan hanım şöyle dedi: Birbirinizi kınamayınız. Ben adamın yüzünü gördüm. O size hainlik edecek birisi değildir. Onun yüzünden daha çok bir kimsenin yüzünü ondördündeki aya benzediğini görmüş değilim. Akşam olunca bir adam yanımıza gelip: Esselamu aleyküm, dedi. Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın size gönderdiği elçisiyim. O sizlere bundan doyuncaya kadar yemeyi ve hakkınızı tastamam alıncaya kadar ölçmeyi emretti. (Tarık) dedi ki: Doyuncaya kadar yedik ve hakkımızı tamamiyle alıncaya kadar ölçtük. Dârakutnî, III, 45.

Bu hadisi ez-Zührî, Umare b. Huzeyme'den zikretmektedir. Amcası kendisine -ki o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabındandır- anlattığına göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir bedevî araptan bir at satın aldı.... diye hadisi zikretmektedir. Bu hadiste şu ifadeler de yer almaktadır: A'rabî (bedevî) şöyle demeye koyuldu: Bu atı sana sattığıma dair şehadet edecek bir şahit getir. Huzeyme b. Sabit dedi ki: Ben şehadet ederim ki o atı sen ona satmış bulunuyorsun. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Huzeyme'ye dönüp dedi ki: "Neye dayanarak şahitlik ediyorsun?" Huzeyme şöyle dedi: Seni tasdik etmekle ey Allah'ın Rasûlü. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Huzeyme'nin şahitliğini iki kişinin şahitliğine bedel kıldı. Bu hadisi de Nesâî ve başkaları rivâyet etmiştir. Nesâî, Buyû’ 81.

50- Şahide de Kâtibe de Zarar Verilemez:

Yüce Allah'ın:

"Yazana da şahide de asla zarar verilmesin" âyeti ile ilgili üç görüş vardır:

1- Kâtip, kendisine yazdınlmadıkça yazmaz. Şahit de şahitliğinde ne ona birşey ekler, ne ondan birşey eksiltir. Bu açıklamayı el-Hasen, Katâde, Tavus, İbn Zeyd ve başkaları yapmıştır.

2- İbn Abbâs, Mücâhid ve Atâ'dan rivâyet edildiğine göre bunun anlamı şudur: Yazan yazmaktan, şahit de şahitlik etmekten imtina etmesin.

Bu iki görüşe göre

"zarar verilmesin" diye meali verilen: .......ın aslı "re" harfi esreli olarak şeklindedir. Daha sonra idğam olmuş ve birincisinin sakin olması sebebiyle fetha da hafif olduğundan dolayı "radıyallahü anh" harfi fethalı gelmiştir. en-Nehhâs der ki: Ben Ebû İshak'ın bu görüşe meylettiğini gördüm. Dedi ki: Çünkü bundan sonra:

"Eğer yaparsanız bu size dokunacak bir fısk olur" âyeti gelmektedir. O halde evla olan doğru olmayan bir şekilde şahitlik eden veya yazıda tahrif yapan kimseye "fâsık" demektir. Birisinden şahitlik etmeyi isteyip de o meşgul olduğu için şehadet edemeyen kimseden çok, buna böyle demek daha uygundur. Ömer b. el-Hattâb, İbn Abbâs, İbn Ebi İshak, birinci "radıyallahü anh" harfini esreli olarak diye okumuşlardır.

3- İbn Abbâs'tan da rivâyet edilen ve Mücâhid, ed-Dahhâk, Tavus ve es-Süddî'ye göre "yazana da şahide de asla zarar verilmesin" âyetinin anlamı, meşgul oldukları halde şahit şahitlikte bulunmaya, yazan da yazmaya çağırılırlasın. Eğer bunlar mazeretlerini ortaya koyacak olurlarsa ayine de bu işi onlara yaptırırsab onları zora koşmuş ve onlara eziyet vermiş olur. Onlara: Siz abu işi yapmamaklab Allah'ın emrine muhalefet ediyorsunuz ve buna benzer sözler söylerse onlara zarar vermiş olur.

Bu açıklamaya göre ise akelimesinin aslı "radıyallahü anh" harfi üstün olarak şeklindedir. İbn Mes'ûd da birinci "re" harfini üstün olarak şeklinde okumuştur. İşte yüce Allah böyle bir zarar vermeyi yasaklamaktadır. Çünkü şayet yüce Allah, bu emri mutlak vermiş olsaydı, şahitlik edecek ve yazıyı yazacak olanların bu işlerle uğraşması, dinî görevlerini yerine getirmelerine, mÂişetlerini kazanmalarına engel olabilirdi.

Diğer taraftan: "Karşılıklı zarar vermek" lâfzında iki taraftan zarar sözkonusu olduğuna göre, bütün bu manaları gerektirir.

Katip ve şahit ilk iki görüşe göre (onlar zarar vermesinler anlamındaki) fiilleri dolayısıyla merfu olmuşlardır. Üçüncü görüşe göre ise meçhul bir fiilin, naib-i faili olduklarından dolayı merfu olmuşlardır.

51- Zarar Vermek Fâsıklığı Gerektirir:

"Eğer yaparsanız" yani zarar verirseniz

"bu size dokunacak bir fısk" yani masiyet

"olur" demektir.

Bunun masiyet anlamına geldiği, Süfyan-ı Sevrî'den nakledilmiştir. Kâtip de şahit de fazla veya eksik tesbit ile asi olurlar. Bu ise mal ve bedenlerde eziyete sebep olan yalan kabilindendir. Ayrıca bunda hakkın iptali de sözkonusudur. Aynı şekilde eğer başka bir meşguliyetleri var ise onlara eziyet vermek de ayazmak ve şahitlik etmek zorunda bırakmak dab bir masiyettir ve Allah'ın emrine muhalefet olması bakımından doğrunun dışına çıkmaktır. Yüce Allah'ın:

"Size" âyeti ise; size dokunacak bir fasıklıktır, takdirindedir.

52- Herşeyi Bilen Allah Size Öğretiyor;

O Bakımdan Allah'tan Korkun: Yüce Allah'ın:

"Allah'tan korkun, Allah size öğretiyor, Allah herşeyi çok iyi bilendir" âyeti, yüce Allah tarafından kendisinden korkan takvâlılara onlara öğreteceğine dair bir vaaddir. Yani takvâlıların kalbine kendisi vasıtasıyla kalblerine bırakılanları kavrayıp anlayabilecekleri bir nûr halkeder. Allah herşeyden önce takvâlı olanın kalbinde bir furkan da halkedebilir. Yani hakkı batıldan kendisiyle ayırdedebileceği bir ölçü verebilir. Şanı yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler, eğer Allah'tan korkarsanız O, size (iyiyi kötüden ayırdedecek) bir furkan verir..." (el-Enfal, 8/29) âyeti de bu kabildendir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.