Bakara SûresiKurtubî Tefsîri — Sayfa 21

203. Âyetin Tefsiri

Bir de sayılı günlerde Allah'ı zikredin. İki günde acele edene de günah yoktur, geriye kalana da günah yoktur; (bu) takvâlı davranan kimseler içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki muhakkak O'nun huzurunda haşrolunursunuz.

Bu âyetin:

"Bir de sayılı günlerde Allah'ı zikredin" bölümüne dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Sayılı Günlerden Kasıt:

Kûfeliler der ki: "Ma'dûdât: Sayılı ...ler" sonundaki "elif" ile "te," çoğulun asgarî miktarı (üç) içindir. Basralılar ise az için de kullanılır, daha fazlası için de kullanılır, demişlerdir. Bunun delili yüce Allah'ın:

"Ve onlar yüksek köşklerde emniyet içindedirler" (Sebe, 34/37) âyetidir. "Ğurufât (yüksek köşkler)" bilindiği gibi pek çoktur.

Bu âyet-i kerimede sözü geçen "sayılı günler"in Minâ'da kalınan günler olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Bu günler aynı zamanda Teşrik günleri diye de bilinir. Bu üç isim (yani: Sayılı günler, Teşrik günleri ve Mina günleri) bu üç gün hakkında kullanılır.

Aynı zamanda bunlar cemreleri taşlama günleridir. Bu günler hacının, kurban bayramı birinci gününden sonra iki gününde Mina'dan acele edip ayrıldığı üç gün hakkında kullanılır. Bunu bilmek gerekir.

es-Sa'lebî der ki: İbrahim dedi ki: Sayılı günler (Zülhicce'nin) on günüdür. Belli günler; "eyyamun malumat" ise Nahr (kurban kesme) günleridir.

Mekkî ve el-Mehdevî de böylece sayılı günlerin (Zülhicce'nin) on günü olduğunu nakletmişlerdir.

Ancak Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr ve başkalarının nakletiği üzere sözünü ettiğimiz icma dolayısıyla bu, sahih değildir.

İbn Atiyye de der ki: Bu ifade ya müstensihlerin tashifi (yanlış yazması) dolayısıyladır veya bununla kurban kesme gününden sonraki on günü kastetmiş olması mümkün olabilir; ancak bu da uzak bir ihtimaldir.

2- Sayılı Günler ile Ma'lûm Günler:

Şanı yüce Allah, kullarına sayılı günlerde kendisini anmalarını emretmektedir. Bunlar Kurban bayramı birinci gününden sonraki üç gündür. Kurban bayramının birinci günü onlardan değildir. Çünkü insanlar nefr günü olan kurban bayramının ikinci gününde herhangi bir kimsenin nefredemeyeceği (Mina'dan ayrılamayacağı) üzerinde icma etmiştir. Eğer kurban bayramı birinci günü sayılı günlerden olsaydı, dileyen kişi nefr günü acele edip oradan ayrılabilmeli idi. Çünkü böylelikle sayılı günlerden iki gün almış olurdu.

Dârakutnî, Tirmizî ve başkaları Abdurrahman b. Ya'mer ed-Deylî'den şunu rivâyet etmektedir: Necidlilerden bir grup Arafe'de bulunduğu sırada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelerek ona bazı hususlara dair sorular sordular. Onun da bir münadîye emretmesi üzerine şöyle nida etti: "Hac Arafe'ye (vakfesine) yetişmektir. Her kim tan yerinin ağarmasından önce cem' gecesi (Müzdelife'ye gidilen gece Arafe'ye) yetişirse (vaktinde hacca) yetişmiş olur. Minâ günleri üç gündür. Her kim iki günde acele ederse onun için günah yoktur. Her kim de geri kalırsa onun için de günah yoktur." Dârakutnî, II, 240-241; Tirmizî, Hacc 57; Ebû Dâvûd, Hacc 68; Nesâî, Menâsik 211; İbn Mâce, Menâsik 57; Dârimi, Menâsik 54.

Yani hacılardan her kim Mina günlerinin ikisinde acele ederse kurban bayramı birinci günü ile birlikte Mina'da üç gün kalmış olur. Ve attığı taşların toplamı kırkdokuz olur. Üçüncü gününün taşlarını atmak da, ondan sakıt olur. Üçüncü günün sonundan önce Mina'dan ayrılmayan bir kimse ise, kurban bayramı birinci günü dolayısıyla (yani onunla birlikte) Mina'da dört gün kalmış olur ve ileride açıklanacağı üzere taş atma sayısı da tamam olur.

Mina günlerinin üç gün olduğunun -az önce zikrettiklerimizle birlikte- bir diğer delili de el-Arcî'nin şu beyitidir:

"Ancak Minâ'nın üç günü kavuşabiliriz

Nihayet nefr (Mina'dan ayrılmak), bizi birbirimizden ayırır."

Taş atma günleri sayılı günlerdir. Kurban kesme günleri ise ma'lum günlerdir. Nafi'in İbn Ömer'den rivâyetine göre Sayılı günler ile ma'lum günlerin toplamı dört gün eder. Bunlar kurban bayramının birinci günü ile (Yevmu'n-nahr) ondan sonraki üç gündür. Nahr günü sadece ma'lum gündür, sayılı günlerden değildir. Ondan sonraki iki gün ise hem ma'lum hem de sayılı (ma'dud) günlerdendir. Dördüncü gün ise ma'dud (sayılı) gündür, fakat ma'lum gün değildir. Mâlik ve başkalarının görüşü de budur.

Bunun böyle olmasının sebebi şudur: Birinci gün yüce Allah'ın:

"Bir de sayılı günlerde Allah'ı zikredin" âyetinde sözü geçen Mina'ya has günlerden değildir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Mina günleri üç gündür" âyetinde tayin ettiği günlerden de değildir. O halde bu birinci gün "Ma'lum" günlerden olur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği davarlar üzerine Allah'ın ismini ma'lum günlerde ansınlar.." (el-Hacc, 22/28) Burada bundan Nahr gününün (kurban bayramı birinci gününün) kastedildiği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Kurban kesme, aynı zamanda edhâ günü diye de adlandırılan birinci, ikinci ve üçüncü günlerde gerçekleşiyordu. İlim adamlarının icmaı ile dördüncü günde kurban kesme Sözkonusu değildir. Buna göre yüce Allah'ın:

"Malum günler" âyetinde dördüncü gün kastedilmemektedir. Çünkü o günde kurban kesilmez. Ancak bu gün taş atılan günlerdendir. Taş atılması dolayısıyla sayılı günlerden, fakat kurban kesilmediği için de ma'lum olmayan günlerden olur.

İbnu'l-Arabî der ki: Bu konuda hakikat şudur: Nahr günü taş atma sebebiyle ma'dud (sayılı), kurban kesmek sebebiyle de "ma'lum" gündür. Ancak ilim adamlarımıza göre bu, yüce Allah'ın:

"Bir de sayılı günlerde Allah'ı zikredin" âyetinde kastedilmemektedir.

Ebû Hanîfe ve Şâfiî der ki: Malum (belirli) günler Zülhiccenin birinci gününden itibaren ilk on günüdür. Sonuncusu Nahr (Kurban bayramının birinci) günüdür. Bu hususta onlardan farklı görüş nakledilmemiştir. Her ikisi de bu görüşü İbn Abbâs'tan rivâyet etmektedirler.

Tahâvî ise Ebû Yûsuf tan ma'lum günlerin Nahr (kurban kesme) günleri olduğunu rivâyet etmektedir. Ebû Yûsuf der ki: Bu, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali'den rivâyet edilmiştir. Benim benimsediğim görüş de budur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Belirli günlerde (ma'lum günlerde) Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği davarlar üzerinde Allah'ın ismini zikretsinler.." (el-Hacc, 22/28) diye buyurmaktadır. el-Kerhî'nin, Muhammed b. el-Hasen'den naklettiğine göre ma'lum günler kurban bayramının birinci günü ile ondan sonraki iki günüdür. el-Kiyâ et-Taberî de der ki: Ebû Yûsuf ve Muhammed'in görüşüne göre ma'lum günler ile sayılı günler arasında fark yoktur. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de sözü geçen sayılı günler ihtilafsız olarak Teşrik günleridir. Sayılı günlerin (Zülhicce'nin) on gününü kapsamadığı hususunda da hiçbir kimsenin şüphesi yoktur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"İki günde acele edene de günah yoktur.." diye buyurmaktadır. On günde ise üçüncüsünü dışarıda bırakarak ilk iki güne taalluk eden herhangi bir hüküm sözkonusu değildir. İbn Abbâs'tan ise ma'lum günlerin Zülhicce'nin on günü olduğu, ma'dud günlerin ise Teşrik günleri olduğu rivâyet edilmiştir. Bu, Cumhûrun da görüşüdür.

Derim ki: İbn Zeyd de şöyle demektedir: Ma'lum günler Zülhicce'nin ilk on günü ve Teşrik günleridir. Ancak bu -açıkladığımız sebepler dolayısıyla- uzak bir ihtimaldir. Âyetin zahiri de bu görüşe karşıdır. Yüce Allah'ın sayılı günler ile malum günlerde Allah'ın zikredilmesini emretmesi, onun bu görüşünün hilâfına delâlet etmektedir. O bakımdan onunla uğraşmanın bir anlamı yoktur.

3- Allah'ı Anma Emrinin Muhatabı:

Burada Allah'ı anmak üzere muhatap alınanların hacılar olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Hacılara cemreleri taşlarken tekbir getirmeleri, ma'lum günlerde kendilerine rızık olarak verilen davarları keserken ve namazların sonlarında.-telbiyesiz olarak- zikirde bulunmaları için hitabedilmiştir.

Acaba hacı olmayanlar bu hitabın kapsamına girer mi girmez mi? Çeşitli bölgelerdeki fukahânın ve ashab-ı kiram ile tabiinden meşhur olanların kabul ettikleri görüşe göre tekbir getirmek, herkesten istenmiştir. Özellikle de namaz vakitlerinde, her bir namaz sona erdiğinde ister tek başına namaz kılsın ister cemaatle namaz kılsın, bu konuda selefe uyarak bu günlerde açıktan tekbir getirir, el-Muhtasar'da. şöyle denilmektedir: Namazların sonunda kadınlar tekbir getirmezler. Ancak birinci görüş daha meşhurdur. Çünkü kadın da erkek gibi ihramın hükümlerini yerine getirmekle mükelleftir. Bunu (Mâlik) el-Müdevvene'de söylemiştir.

4- Namazın Akabinde Tekbir Getirmeyi Unutursa:

Namazın akabinde tekbir getirmeyi unutan bir kimse eğer oraya yakın ise tekbir getirir, şayet uzaklaşmış ise birşey yapması gerekmez. Bu görüş İbnu'l-Hallâb'a aittir. el-Muhtasar'da ise Mâlik şöyle demektedir: Meclisinde kaldığı sürece tekbir getirir. Şayet meclisinden kalkıp giderse birşey yapması gerekmez. el-Müdevvene'de Mâlik'in görüşü olarak şöyle nakledilmektedir: İmâm tekbir getirmeyi unutacak olur ise eğer yakın ise oturur ve tekbir getirir. Şayet uzaklaşmış ise birşey yapması gerekmez. Kendisi tekbir getirmeksizin gittiği halde, cemaat oldukları yerde oturuyor iseler onlar tekbir getirirler.

5- Tekbir Getirmenin Başlangıcı ve Sona Ermesi:

İlim adamları tekbirin başlama ve bitme süresi hakkında farklı görüşlere sahiptir. Ömer b. el-Hattâb, Ali b. Ebî Tâlib ve İbn Abbâs der ki: Arafe günü sabah namazından itibaren tekbir getirmeye başlar, Teşrik günlerinin son günü ikindi namazına kadar devam eder.

İbn Mes'ûd ve Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Arafe gününün sabahından itibaren tekbire başlar, Nahr günü (Kurban bayramının birinci günü) ikindi namazına kadar devam eder. Ancak iki arkadaşı (Ebû Yûsuf ile Muhammed) ona muhalefet ederek birinci görüş olan Ömer, Ali ve İbn Abbâs (r. anhum)'ın görüşünü kabul etmişlerdir.

Böylelikle Teşrikin başlama vaktinde ittifak edilmekle birlikte sona ereceği vakit hakkında görüş ayrılıkları bulunmaktadır.

Mâlik ise şöyle der: Kurban bayramı birinci günü öğle namazından Teşrik günlerinin sonuncusunun sabah namazına kadar devam eder. Şâfiî de bu görüştedir. Bu ise İbn Ömer'in ve yine İbn Abbâs'ın da görüşüdür.

Zeyd b. Sabit ise şöyle demektedir: Kurban bayramı birinci gününün öğle namazından itibaren tekbir getirmeye başlar, Teşrik günlerinin sonuna kadar devam eder.

İbnu'l-Arabî der ki: Arafe günü tekbire başlar ve Kurban bayramı birinci günü ikindi namazında tekbir getirmeyi keser, diyen kimse âyetin zahirinin dışına çıkmış olur. Çünkü yüce Allah:

"Sayılı günlerde.." diye buyurmaktadır ki, bunlar üç gündür. Bu görüşü kabul edenler ise iki günde tekbir getirir, demektedirler. Böylelikle herhangi bir delil olmaksızın âyetin zahirini terketmiş oldular. Arafe günü ile Teşrik günleri tekbir getirir, diyenler hakkında da şöyle demektedir: Yüce Allah:

"Arafat'tan hep birlikte geri döndüğünüz zaman.." (el-Bakara, 2/198) diye buyurmaktadır. Buna göre "Arafat'ın sözkonusu edilmesi, "günler"den söz edilmesinin kapsamına girmektedir. Eğer: Arafe günü akşam namazından itibaren tekbir getirir, deselerdi bu görüş doğru olurdu. Çünkü İfada o vakitten itibaren yapılır. Bundan öncesinde tekbir getirmeye gelince; lâfzın zahiri bunu gerektirmemektedir. Ayrıca bu görüşü kabul eden kimselerin, bu tekbirin sekizinci günü Mina'ya gelip durduğu andan itibaren tekbir getirmesini de kabul etmeleri gerekirdi.

6- Tekbir Hangi Lâfızlarla Yapılır:

Tekbir getirirken kullanılacak lâfızlar hakkında görüş ayrılıkları vardır. Mâlikî mezhebinde meşhur olan görüşe göre her namazın akabinde üç tane tekbir getirilir. Bunu Ziyad b. Ziyad, Mâlik'ten rivâyet etmiştir. (Mâlikî) mezhebinde şöyle bir rivâyet de vardır: Üç tekbir getirdikten sonra şöyle denilir: "La ilahe illellah vellahu ekber ve lillahi'l hamd." el-Muhtasar'dz. Mâlik'ten şöyle dediği nakledilmektedir: "Allahu ekber, Allahu ekber lâ ilahe illellahu vellahu ekber, Allahu ekber ve lillahi'l hamd."

Âyetin: "İki günde acele edene de günah yoktur, geriye kalana da günah yoktur" bölümüne dair açıklamalarımızı yirmibir başlık halinde sunacağız:

1- Acele Edenin Durumu:

Yüce Allah'ın:

"İki günde acele edene de günah yoktur" âyetinde sözü geçen acele etmek her durumda, ancak gündüzün sonunda sözkonusu olabilir. Üçüncü gün de böyledir. Çünkü bu günlerde taş atmak sözkonusudur ve taş atmanın zamanı da zeval sonrasıdır.

İlim adamları icma ile, kurban bayramı birinci günü Akabe cemresinden başkasına taş atılmayacağını kabul etmişlerdir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kurban bayramı birinci günü diğer cemrelere taş atmış değildir. Buna taş atma zamanı ise güneşin doğuşundan itibaren başlar, zevale kadar devam eder.

Cemrelerin taş atma zamanının Teşrik günlerinde zevalden sonrasından itibaren güneşin batışına kadar olduğunu da icma ile kabul ederler. Ancak tan yerinin ağrmasından önce ya da tan yerinin ağarmasından sonra fakat güneşin doğuşundan önce Akabe cemresine taş atan kimsenin durumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler.

Mâlik, Ebû Hanîfe, Ahmed ve İshak, güneşin doğuşundan önce fakat tan yeri ağardıktan sonra Akabe cemresine taş atmak caizdir, demişlerdir. Mâlik der ki: Tan yeri ağarmadan önce Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın herhangi bir kimseye taş atmaya dair müsaade ettiğine dair bir rivâyet bize kadar ulaşmış değildir. Tan yeri ağarmadan önce oraya (Akabe cemresine) taş atmak câiz değildir. Tan yeri ağarmadan önce taş atarsa, bu taş atmasını iade eder.

Ebû Hanîfe ve arkadaşları da bu şekilde bu vakitte Akabe cemresine taş atmak câiz değildir, demişlerdir. Ahmed ve İshak da bu görüştedir.

Bununla birlikte bir grup tan yeri ağarmadan önce taş atmaya müsaade etmişlerdir. Hazret-i Ebû Bekir'in kızı Esma'nın geceleyin taş attığı ve şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Biz bu şekilde taş atmayı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde yapıyor idik. Bu hadisi Ebû Dâvûd rivâyet etmektedir. Ebû Dâvûd, Menâsik 65; Buhârî, Hacc 98; Müslim, Hacc 297; Muvatta’', Hacc 172.

Bu görüş ayrıca Atâ, İbn Ebi Muleyke ve İkrime b. Halid'den de rivâyet edilmiştir. Taş atma gece yarısından sonra olması şartıyla, Şâfiî de bu görüştedir. Bir grup ilim adamı da güneş doğmadıkça taş atmaz, demişlerdir. Bu görüş Mücâhid, Nehaî ve es-Sevrî'ye aittir. Ebû Sevr ise şöyle demektedir: Güneşin doğuşundan önce Akabe cemresine taş attığı taktirde, eğer güneşin doğup doğmadığı hususunda ihtilaf ederlerse bu yeterli olmaz. Hatta bu hususta icma etseler dahi olmaz. Şayet bu hususta bir sünnet varsa yeterli olur.

Ebû Ömer der ki: es-Sevrî ve ona uyanların görüşünün delili Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın güneş doğduktan sonra cemreye taş atıp: "Menasikinizi benden öğreniniz'" diye buyurmasıdır. Müslim, Hacc 310; Ebû Dâvûd, Menâsik 77; Nesâî, Menâsik 220; Müsned, III, 318, 366.

İbnu'l-Münzir de der ki: Sünnet, ancak güneş doğduktan sonra taş atmaktır. Tan yeri ağarmadan önce taş atmak ise yeterli değildir. Taş attığı takdirde iade eder. Çünkü böyle bir iş yapan kimse Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmeti için tayin ettiğine muhalefet eder. Akabe cemresine tan yeri ağardıktan sonra fakat güneş doğmadan önce taş atana gelince; o kimsenin taş atmasını iade etmesi gerekmez. Çünkü bunun yeterli olmadığını söyleyen bir kimse olduğunu bilmiyorum.

2- Tan Yeri Ağarmadan Önce Cemreye Taş Atmak:

Ma'mer rivâyetle dedi ki: Bana Hişam b. Urve babasından haber vererek dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ummu Seleme'ye kurban bayramı birinci günü Mekke'de sabahı etmesini emretti. O gün Hazret-i Pegyamber'in yaninda kalacağı gündü.

Ebû Ömer İbn Abdi’l-Berr der ki: Bu hadisin Hişam'dan farklı farklı rivâyetleri gelmiştir. Bir grup Hişam'dan, o da babasından Ma'mer'in rivâyet ettiği gibi mürsel olarak rivâyet ettiği halde, başkaları Hişam'dan o babasından o da Hazret-i Âişe (r. anha)'dan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Umm Seleme'ye böyle emir verdiğini belirterek hadisin senedinde bir kopukluk olmaksızın rivâyet etmişlerdir. Başka bir kesim de bunu Hişam'dan, o babasından, o Ebû Seleme'nin kızı Zeyneb'ten, Zeyneb de Umm Seleme'den yine senedinde kopukluk olmaksızın rivâyet etmiştir ki bu ravilerin hepsi sika ravilerdir. Bu Hadîs-i şerîf Umm Seleme'nin Mina'da cemreyi tan yerinin ağarmasından önce taşladığına delalet etmektedir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kurban bayramı birinci günü sabahını Mekke'de etmesini emretmiştir. Bu ise ancak onun tan yeri ağarmadan önce geceleyin Mina'da cemreyi taşlaması halinde olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, XIII, 55 vd.

Bu hadisi Ebû Dâvûd da rivâyet ederek şöyle demektedir: Bize Harun b. Abdullah anlatarak dedi ki: Bize İbn Ebi Fudeyk, ed-Dahhak b. Osman'dan anlattı. Dahhak, Hişam b. Urve'den, o babasından, o Âişe (r. anha)'dan rivâyetle Hazret-i Âişe dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kurban bayramı gecesi Umm Seleme'yi gönderdi. Tan yeri ağarmadan önce cemreye taş attı, sonra oradan gidip ifada tavafını yaptı. Bugün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Umm Seleme'nin yanında olacağı gün idi. Ebû Dâvûd, Menâsik 65.

Bu hadis sabit olduğu takdirde geceleyin taş atmak bu işi yapan için caizdir. Ancak tercih edilen görüş güneşin doğuşundan itibaren zevale kadar olan vakittir. Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki:

Akabe cemresine taş atmak hususunda tercih edilen vaktin güneşin doğduğundan itibaren zevale kadar olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Yine kurban bayramı birinci günü güneşin batışından önce Akabe cemresine taş atanın bu taş atmasının yeterli geleceği ve başka herhangi bir sorumluluğunun olmadığı üzerinde de icma etmişlerdir. Ancak Mâlik şöyle demektedir: Akşama kadar Akabe cemresine taş atmayı terkeden bir kimsenin Harem bölgesi dışından getirteceği bir kan akıtması (kurban kesmesini) müstehab görüyorum. Diğer taraftan güneş batana kadar Akabe cemresine taş atmayıp geceleyin ya da ertesi günü taş atanın durumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler.

Mâlik der ki: Böyle birisinin bir kan akıtması (kurban kesmesi) gerekir. Buna da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Akabe cemresine taş atmak için bir vakit tesbit etmiş olduğunu delil gösterir ki, bu da kurban bayramının birinci günüdür. Güneş battıktan sonra Akabe cemresine taş atan kimse vakti çıktıktan sonra taş atmış olur. Hacda vaktinden sonra birşey yapan kimsenin ise bir kan akıtması (kurban kesmesi) gerekir.

Şâfiî ise şöyle demektedir: Bir kan akıtması gerekmez. Bu aynı zamanda Ebû Yûsuf ile Muhammed'in görüşüdür. Ebû Sevr de bu görüştedir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e birisi şöyle sormuş: Ey Allah'ın Rasûlü, akşamı ettikten sonra cemreye taş attım. Hazret-i Peygamber: "Bir vebal yoktur" diye cevap vermiştir. İbn Mâce, Menâsik 74.

Mâlik der ki: Akşam oluncaya kadar cemrelere taş atmayı unutan bir kimse gece ya da gündüz ne zaman hatırlarsa o vakit taş atsın. Tıpkı hatırladığı vakit namaz kılmak durumunda olduğu gibi. Ancak yalnız vaktini geçirdiği taşlan atar. Eğer geçirdiği tek bir cemre ise ona taş atar. Sonra da ondan sonra atılma sırası olan cemrelere taş atar. Çünkü cemrelere taş atmakta sıraya uymak vaciptir. O bakımdan birinci cemrenin taşlarını tamamlamadan önce bir başka cemreye taş atmaya başlaması -tıpkı namazların rek'atlerinde olduğu gibi- câiz değildir. Mâlikî mezhebinde meşhur olan görüş budur.

Zayıf bir görüş olarak da şöyle denilmiştir: Cemrelere taş atmanın sıhhati için sıraya riâyet etmek vacip değildir. Aksine eğer bütün atmalar eda vaktinde gerçekleşmiş ise böylesi de yeterlidir.

3- Taş Atma Günleri Geçerse:

Taş atma günleri geçecek olursa, taş atma sözkonusu olmaz. Eğer Mekke'de iken fakat Sader tavafını yaptıktan sonra veya Mekke'den ayrıldıktan sonra hatırlayacak olursa, bir hediye kurbanı kesmesi gerekir. İster bütün cemreleri taşlamayı terketmiş olsun, ister tek bir cemreyi isterse de bir cemrenin bir taşı. Mina günleri çıkana kadar bu durumda devam ettiği takdirde bir kurban kesmesi gerekir.

Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Şayet bütün cemreleri taşlamayı terkedecek olursa bir kurban kesmesi gerekir. Tek bir cemreyi terkettiği takdirde her bir cemreden terkettiği bir taş karşılığında bir yoksula yarım sa' yedirir. Tâ ki bu yedireceği miktarın bedeli bir kurban bedeline ulaşıncaya kadar. O takdirde dilediği kadarını (daha az olmamak şartıyla) yedirir. Bundan Akabe cemresi müstesnadır. O takdirde bir kurban kesmesi gerekir.

el-Evzaî der ki: Bir tek taşı terkettiği takdirde sadaka verir. es-Sevrî ise der ki: Bir, iki ve üç taş yerine yemek yedirir. Dört ve daha fazlasını terkettiği takdirde bir kurban kesmesi gerekir.

el-Leys der ki: Tek bir taşta dahi bir kurban kesmesi gerekir, ki Şâfiî'nin iki görüşünden birisi böyledir. Meşhur olan diğer görüş ise: Tek bir taş dolayısıyla bir mud buğday verir, iki taşta iki mud, üç taşta ise bir kurban keser.

4- Kurban Bayramı Dördüncü Günü Güneş Batana Dek Taş Atamayan:

Teşrîk günlerinin sonuncusunda güneş batıncaya kadar cemrelere bazı taşlan atamayan bir kimsenin bunları atabilmesinin bütün fukahâya göre bir yolu yoktur. Sözkonusu bu gün ise kurban bayramının dördüncü, Teşrik günlerinin ise üçüncü günüdür. Ancak böyle bir kimse az önce açıkladığımız gibi ya kurban keser veya yoksullara yemek yedirir.

5- Teşrik Geceleri Minâ'dan Başka Bir Yerde Geceyi Geçirmek:

Teşrik gecelerini Mekke veya bir başka yerde, Mina'nın dışında geçirmek câiz değildir. Bu, bütün fukahâya göre böyledir. Çobanlar ile Abbasoğullarından gelip hacılara su vermekle görevli olanlar müstesnadır.

Mâlik der ki: Çobanların ve sikaye (hacıların su ihtiyacını karşılama) görevlilerinin dışında Mina gecelerinden herhangi bir geceyi Mina'nın dışında geçiren bir kimsenin kurban kesmesi gerekir.

Buhârî'nin İbn Ömer'den rivâyetine göre Hazret-i Abbas Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan sikaye ile görevli olması dolayısıyla Mina gecelerini Mekke'de geçirmek için izin istedi. Hazret-i Peygamber de bu izni ona verdi. Buhârî, Hacc 75,133; Müslim, Hacc 346; Ebû Dâvûd, Menâsik 74; İbn Mâce, Menâsik 80; Dârimî, Menâsik 91; Müsned, II, 19, 22, 28, 88.

İbn Abdi’l-Ber der ki: Hazret-i Abbas, sikaye işlerine nezaret ediyor ve onun İşlerini ifa ediyordu. Hac günleri boyunca hacılara sikaye dolayısıyla su dağıtıyordu. İşte bundan dolayı Minâ'dan başka bir yerde geceyi geçirmesi için ona ruhsat verilmiştir. Tıpkı develeri otlatmak ve Minâ'dan uzak meralara doğru çıkmak zorunda kalan ve develeri otlatma ihtiyacı bulunan deve çobanlarına ruhsat verildiği gibi.

Mina'ya bu ismin veriliş sebebi orada akıtılan kanlardan dolayıdır. İbn Abbâs der ki: Mina'ya bu ismin veriliş sebebi Hazret-i Cebrâîl'in Hazret-i Âdem'e: Temenni et, demesi üzerine Hazret-i Âdem'in: cenneti temenni ediyorum, demesidir. Bundan dolayı buraya "(temenni etmek anlamına): Mina' denilmiştir.

Yine İbn Abbâs der ki: Oraya Cem' adının veriliş sebebi ise Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva'nın orada bir araya gelmesi (içtima etmesi)dir. Cem' aynı zamanda Müzdelife demektir. Meş'ar-ı Haramda odur. Nitekim önceden buna dair açıklamalar (el-Bakara, 2/198. âyet 11. başlık) geçmiş bulunmaktadır.

6- Hacıların Geceyi Mina'da Geçirmeleri Haccın Şeâirindendir:

Başka yerde gecelemeleri için kendilerine ruhsat verilenler dışında hacıların Mina gecelerinde Mina'da geceyi geçirmelerinin haccın şeâirinden ve menasikinden olduğu hususu üzerinde fukahâ icmâ etmişlerdir.

Kıyas (nazar) menasikten herhangi birisini iskat eden herkes için bir kurban kesmesini gerektirir. Bu, haccın sair menasikine kıyasen böyledir. Muvatta’''da şöyle denilmektedir: Mâlik, Nafi'den, o İbn Ömer'den dedi ki: Ömer dedi ki: Mina gecelerinde herhangi bir hacı sakın Akabe'nin ötesinde geceyi geçirmesin. Muvatta’', Hacc 209.

Hazret-i Ömer'in, herhangi bir kimsenin ötesinde geçirmeyi yasakladığı Akabe ise, insanların kurban bayramı birinci günü Mekke tarafında taşladıkları cemrenin kendisidir. İbn Nâfi' bunu Mâlik'ten el-Mebsut'ta rivâyet etmekte ve şöyle demektedir: Mâlik dedi ki: Mina geceleri Akabe'nin ötesinde geceyi geçirenin fidye ödemesi gerekir. Çünkü o Mina gecelerinde Mina'dan başka bir yerde geceyi geçirmiştir. Halbuki Mina gecelerinde geceyi Mina'da geçirmek hacda şeriatın öngördüğü bir ameldir. O bakımdan tıpkı Müzdelife'de geceyi geçirmekte olduğu gibi, terki dolayısıyla kurban gerekir. Burada Mâlik’e göre fidyenin anlamı ise, hediye kurbanıdır. Mâlik der ki: Bu, Harem'in dışından Harem bölgesine getirilen hediye kurbanıdır.

7- Mina Dışında Geceyi Geçirmeleri Hususunda İzin Verilenlerin Taş Atmaları:

Mâlik, Abdullah b. Ebibekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm'dan, o babasından rivâyet ettiğine göre Ebû'l-Beddah b. Âsım b. Adiyy'in (babasından rivâyetle) kendisine haber verdiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), deve çobanlarına Mina'dan başka yerde geceyi geçirip kurban bayramının birinci günü taş attıktan sonra, ertesi günü ve daha sonraki gün, iki günlük taş atmalarına ve daha sonra da Nefr günü taş atmalarına ruhsat vermiştir. Muvatta’', Hacc 218; Ebû Dâvûd, Menâsik 77; Tirmizî, Hacc 108; Nesâî, Hacc 225; İbn Mâce, Menâsik 67. Diğer kaynaklar için bk. el-lstizkâf, XIII, 216, dipnot 1.

Ebû Ömer der ki: Mâlik'in bu husustaki görüşü bu hadisin gereğine uygun değildir. O şöyle derdi: Bunlar kurban bayramı birinci günü taş atarlar -yani Akabe cemresine taş atarlar.- Daha sonraki gün yine taş atarlar. Teşrik günlerinin ikincisi olan ertesi günü acele etmek isteyen kimsenin ya da acele etmesi câiz olanın acele edip nefrettiği (Mina'dan ayrıldığı) günde, birisi o günün diğeri ise bir önceki günün olmak üzere iki günlük taş atarlar. Çünkü onlar üzerlerindeki taş atmanın kazasını yaparlar. Herhangi bir kimse ise birşey üzerine vacip olmadıkça onu kaza etmez. İşte Mâlik'in Muvatta’''ında bu hadise dair getirdiği yorumun manası budur.

Başkası ise şöyle demektedir: Mâlik'in kaydettiği bu hadisteki ifadelere göre bunların herhangi birisinde bir mahzur yoktur. Çünkü bütün bu günler taş atmak günleridir. Ancak Mâlik'e göre çobanların taş atmayı öne almaları câiz değildir. Çünkü çoban olmayanların Teşrik günlerinde zevalden önce herhangi bir cemreye taş atmaları câiz değildir. Zevalden önce taş atan onu iade eder. Kimse bunları öne almak hakkına sahip değildir. Onlara (yani çobanlara) ikinci günü üçüncü güne bırakmak için ruhsat verilmiştir. İbn Abdi’l-Berr der ki: Bu mes'ele hakkında Mâlik'in söylediği bu sözler İbn Cüreyc'in rivâyetinde bulunmaktadır. Orada şöyle der: Bana Muhammed b. Ebi Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm, babasından haber verdiğine göre Ebû’l-Beddah b. Âsım b. Adiy ona haber verdi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) çobanlara münavebe ile kurban bayramı birinci günü taş atıp daha sonra bir gün bir gece taş atmayı terkettikten sonra, bir sonraki gün taş atmaları için ruhsat vermiştir. Mezhebimize mensup ilim adamları derler ki: Acele eden kimse için üçüncü cemreye taş atmak da sakıt olur. İbn Ebi Zeminîn der ki: Acele etmek istediği vakit birinci Nefr günü (acele edenlerin Mina'dan ayrılabilecekleri gün) o cemreye taş atar. İbnu'l-Mevvâz der ki: İki günde acele eden bir kimse (günde) yirmibir taş atar. Her bir cemreye yedişer taş. Böylelikle onun atacağı taşların toplamı kırkdokuz tane olur. Çünkü kurban bayramının birinci günü Akabe cemresine de yedi taş atmış idi. İbnul-Münzir der ki: Üçüncü günü taş atması da sakıt olur.

8- Çobanlar Geceleyin Taş Atabilir mi?

Mâlik'in Yahya b. Said'den, onun Atâ b. Ebi Rebah'tan rivâyet ettiğine göre Yahya, Atâ'nın çobanlara önceki zamanlarda geceleyin taş atmalarına ruhsat verildiğini sözkonusu ederken işitmiş. el-Bacî der ki: "Önceki zaman ifadesinin mutlak olarak kullanılması, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dönemlerinde olmasını gerektirir. Çünkü bu şeriatın ilk zamanı odur. Buna göre bu rivâyet mürseldir. Ancak bununla Atâ'nın yetiştiği ilk dönemleri kastetmiş olması da muhtemeldir. O takdirde bu rivâyet mevkuf ve müsned bir rivâyet olur." Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Derim ki: bu Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o dedesinden o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan yoluyla gelen bu hadis müsneddir. Hadisi bu şekilde Dârakutnî ve başkaları rivâyet etmiştir. Amr b. Şuayb'dan, o babasından o da dedesinden rivâyete göre; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) çobanlara geceleyin de, gündüzün de istedikleri saatte cemrelere taş atmaları için izin vermiştir. (Dârakutnî, II, 276) Biz bunu "el-Mektebes fi Şerhi Muvata-i Maliki'bni Enes" isimli eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Çobanlara gece taş atmalarının mubah kılınmasının sebebi, onlar için daha münasip ve işleri olan deve otlatmaya daha ihtiyatlıca bir davranış olmasıdır. Çünkü gece develerin otlamadığı ve yayılmadığı bir zamandır. O bakımdan çobanlar da bu vakitte gelip taş atarlar.

İlim adamları güneş batıncaya kadar taş atamayan kimsenin durumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Atâ der ki: Deve çobanları dışındakiler için geceleyin taş atmak sözkonusu değildir. Ticaretle uğraşanlar geceleyin taş atamazlar.

İbn Ömer'den ise şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Güneş batıncaya kadar taş atamayan kimse ertesi gün güneş doğuncaya kadar taş atmasın. Ahmed ve İshak da bu görüştedir.

Mâlik der ki: Gündüzün taş atmayı terkettiği takdirde geceleyin taş atar. İbnu'l-Kasım yoluyla gelen rivâyete göre kurban kesmesi gerekir. Muvatta’''da ise kurban kesmesi gerektiğinden söz etmemektedir.

Şâfiî, Ebû Sevr, Yakub (Ebû Yûsuf) ve Muhammed der ki: Akşam oluncaya kadar taş atmayı unutan bir kimse (hatırladığı vakit) taş atar ve kurban kesmesi de gerekmez. Hasan-ı Basrî, geceleyin taş atmaya ruhsat verirdi. Ebû Hanîfe de der ki: Geceleyin taş atar ve herhangi bir sorumluluğu da yoktur. Şayet ertesi günü oluncaya kadar geceleyin de hatırına gelmeyecek olursa yine cemreye taş atması gerekir ve ayrıca bir kurban da kesmesi gerekir, es-Sevrî der ki: Unutarak veya kasten geceye kadar taş atmayı geciktirdiği takdirde bir kan akıtır.

Derim ki: Deve çobanları ya da sikaye görevlilerinden geceleyin taş atan kimsenin ilgili hadis dolayısıyla kurban kesmesi gerekmez. Şayet onların dışındaki kimselerden ise, kıyasa göre kan akıtmaları (kurban kesmeleri) gerekir. Ancak bunun kasten yapılması gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

9- Binek Üzerinde Cemrelere Taş Atmak:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kurban bayramı birinci günü devesi üzerinde Akabe cemresine taş attığı sabittir. Ebû Dâvûd, Menâsik 77; Tirmizî, Hacc 63; Nesâî, Hacc 220, İbn Mâce, Menâsik 66. Mâlik ve başkaları Akabe cemresine taş atanın binekli olmasını müstehap görmüşlerdir. İbn Ömer, İbn ez-Zübeyr ve Salih ise Akabe cemresine piyade olarak taş atarlardı.

Her gün üç cemreye yirmibir taş atar. Attığı her bir taş ile birlikte tekbir getirir. Taş attığı vakit yüzü Ka'be'ye dönük olur. Cemreleri sıra ile ve aralarına fasıla koymaksızın taşlar. Onları ayrı ayrı taşlamaz ve sıralarını da altüst edip değiştirmez. Önce birinci cemreden başlar ve taşları eliyle koymaksızın yedi tane taş atar. Mâlik, Şâfiî, Ebû Sevr ve re'y ashabı da böyle demiştir. Eğer bu taşları fırlatarak bırakırsa re'y ashabına göre câiz olur. İbnu'l-Kasım der ki: Her iki şekilde de bu olmaz. Sahih olan görüş de budur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu taşlan atıyordu. Onlara göre bir defada iki veya daha fazla taş atamaz. Eğer bu şekilde yapacak olursa tek bir taş atmış sayılır.

Birinci cemrenin taşlarını atıp bitirdikten sonra önüne doğru geçer ve kolayına gelen bir dua yapmak üzere uzunca, durur. Daha sonra ikinci yani orta cemreye taş atar; bu cemreden sellerin aktığı vadinin iç tarafında kuzeye doğru gider. Orada da dua için uzunca durur. Bundan sonra ise Akabe cemresinin yerinde yine yedi taş atar. Bu taşları alt taraftan atar ve burada durmaz. Üst tarafından taşları atacak olsa bu da yeterlidir. Bütün bu taş atma sıralarında attığı her bir taş ile birlikte tekbir getirir.

Cemrelere taş atmak halinde sünnet olan zikir, sadece tekbir getirmektir. Başka herhangi bir zikri etmek sünnet değlidir. Bu cemreleri kurban bayramı birinci günü (Akabe) cemresinin hilafına piyade olarak taşlar. Bütün bunlar tevkifidir (Peygamber tarafından tesbit edilmiştir).

Nesâî ve Dârakutnî'nin ez-Zührî yoluyla merfu olarak rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mescid tarafından -Mina Mescidi- olan cemreye taş attığı vakit oraya yedi tane taş atardı. Bir taş attığı her seferinde tekbir getirirdi. Sonra önüne geçer, kıbleye doğru ellerini kaldırarak dua eder ve burada uzunca dururdu. Daha sonra ikinci cemreye gelir buraya da yedi tane taş atar. Taş attığı her seferinde tekbir getirirdi. Sonra vadi tarafında sola doğru bükülerek kıbleye doğru ellerini kaldırarak durur, sonra da dua ederdi. Sonra Akabe yanındaki cemreye gelir, buraya da yedi tane taş atardı. Taş attığı her seferinde tekbir getirir, sonra da burada durmaksızın ayrılıp giderdi. ez-Zührî der ki: Ben Salim b. Abdullah'ı bunu babasından o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den naklederken dinledim dedi ki: İbn Ömer de bunu yapardı. Lâfız Dârakutnî'nindir. Dârakutnî, II, 275; Nesâî, Hacc 230.

10- Atılacak Taşların Niteliği:

Cemrelere atılacak taşların tahir olması, necis olmaması, daha önceden atılmış taşlardan olmaması gerekir. Eğer daha önceden atılmış taşları atarsa Mâlik'e göre bunlar câiz olmaz. İbnu'l-Kasım ondan rivâyetle şöyle demektedir: Eğer bu tek bir taşta sözkonusu olursa câiz olur. Bu olay İbnu'l-Kasım'ın başından geçmişti ve ona bu şekilde fetva vermişti.

11- Taşlar Nereden Alınır?

İlim adamları bu taşların Müzdelife'den alınmasını, Mescid çakıllarından alınmamasını müstehab görmüşlerdir. Eğer ihtiyacından fazla taş alır ve taş attıktan sonra fazlalıklar elinde kalırsa bunları rastgele atmaz, yerin altına gömer. Bunu Ahmed b. Hanbel ve başkaları söylemiştir.

12- Cemrelere Atılacak Taşları Yıkamaya Gerek Var mı?

Tavus'a hilafen Cumhûra göre yıkanmaz. Rivâyet olunduğuna göre eğer necis olan taşları yıkamaz veya daha önce atılmış taşları atacak olursa kötü bir iş yapmış olmakla birlikte bu caizdir. İbnu'l-Münzir der ki: Daha önce atılmış taşları atması mekruhtur. Fakat atarsa da câiz olur. Çünkü ben böyle bir iş yapana taşları atmasını tekrarlamasını vâcib gören kimseyi bilmiyorum. Ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen haberlerin herhangi birisinde taşları yıkadığını ya da yıkanmalarını emrettiğini bilmiyoruz. Biz Tavus'tan onun bu taşları yıkadığını rivâyet ettik.

13- Cemrelere Atmak İçin Kullanılamayanlar:

Yapışkan çamur ve taşın dışında herhangi bir şeyin cemrelere atılması yeterli olmaz. Bu Şâfiî, Ahmed ve İshak'ın da görüşüdür. Re'y ashabı ise kuru çamur caizdir, derler. Aynı şekilde yerden olup attığı her bir şey de caizdir. es-Sevrî der ki: Testi kırığı ve çamur atan kimse taş atmayı iade etmez. İbnu'l-Münzir der ki: Küçük çakıl taşları dışında taş atmak câiz değildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Küçük çakıl taşları atmaya bakınız." Müslim, Hacc 268. Ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de küçük çakıl taşlarını atmıştır.

14- Taşların Büyüklüğü:

Taşların ne kadar olması gerektiği hususunda farklı görüşler vardır. Şâfiî der ki: Boyu ve eni itibariyle parmak uçlarından daha küçük olmalıdır. Ebû Sevr ve re'y ashabı der ki: (Baş parmak ile şehadet parmağı arasında) atılan küçük çakıl taşları gibi olmalıdır. İbn Ömer'den yaptığımız rivâyete göre o, cemreye koyun pisliği büyüklüğü kadar taşlar atardı. Mâlik'in: Bundan daha büyük olmasını daha çok severim, şeklindeki sözünün bir anlamı yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) parmak uçları arasında atılan küçük çakıl taşlan gibi taşların atılmasını sünnet kılmıştır. Çakıl taşı denilebilecek taşlarla atmak caizdir. Bununla birlikte sünnete uymak daha efdaldir. Bu açıklamalar İbnu'l-Münzir'e aittir.

Derim ki: Hidâyet bulan ve Peygamber'e uyan kimse için muhalefeti sahih olmayan görüş budur. Nesâî'nin rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Akabe (cemresine taş attığı) sabahı bineğinin üzerinde bana: Haydi, bana taş getir, dedi. Ben de ona parmak uçları arasında atılan küçük çakıl taşlan topladım. Onları eline bıraktığımda: "İşte bunlar gibi, dedi. Sakın dinde aşınya gitmeyiniz, sizden öncekileri dinde aşınlıktan başka birşey helâk etmemiştir." Nesâî, Hacc 217. Hazret-i Peygamber'in: "Sakın dinde aşırı gitmeyiniz" âyeti, büyük taşlar atmanın mekruh olduğuna ve bunun aşırılık olduğuna delalettir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

15- Cemrelere Taş Attıktan Sonra Elinde Taş Artan Ne Yapar?

Cemrelere taş attıktan sonra elinde bir taş artıp da hangisine ait olduğunu bilemeyen onu ilk cemreye atar, ondan sonra da orta ve son cemreye taş atar. Eğer aradan uzun zaman geçmiş ise hepsini yeniden atar.

16- Cemreler Aralıksız Olarak Taşlanmalıdır:

Mâlik, Şâfiî, Abdülmelik, Ebû Sevr ve re'y ashabı, sonra taşlanması gereken cemreyi öne alan kişi hakkında: Sırasıyla arka arkaya taşlamadığı takdirde bu yeterli olmaz, demişlerdir. Hasan, Atâ ve kimiler de yeterli olur, derler. Bu kimseler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Her kim herhangi bir hac ibadetini öbüründen öne alırsa bunda bir mahzur yoktur" Beyhakî, Sünen, V, 234, ayrıca bk. İbn Mâce, Menâsik 74; Dârimî, Menâsik, 65; Müsned, I, 216. hadisini delil gösterir ve şöyle derler: Bu üzerinde birtakım namazlar veya oruçlar bulunan ve kimisini ötekinden önce kaza eden bir kişiden daha ileri bir durumda görülemez. Ancak birinci görüş, ihtiyata daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

17- Hastanın Taş Atması ve Hasta Adına Taş Atmak:

(İlim adamları), hastanın taş atması ve onun adına taş atmak hakkında da farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik der ki: Taş atamayan hasta ya da küçük çocuğun yerine taş atılır. Hasta kimse, adına taş atacakların taş atacakları vakti tesbit etmeye çalışır ve her bir cemre için yedi defa tekbir getirir. Bununla birlikte bir hediye kurbanı kesmesi de gerekir. Hasta olan kişi taş atma günlerinde sağlığına kavuştuğu takdirde kendi adına taş atar. Bununla birlikte yine Mâlik'e göre bir kan (kurban) kesmesi gerekir.

el-Hasen, Şâfiî, Ahmed, İshak ve re'y ashabı, hasta adına taş atılır derler ama hediye kurbanından söz etmezler.

Taş atamayan küçüğün adına taş atılacağı hususunda da görüş ayrılığı yoktur. İbn Ömer bunu yapıyordu.

18- Makbul Olan Taş Atma:

Dârakutnî'nin rivâyetine göre Ebû Said el-Hudrî şöyle demiş: Ey Allah'ın Rasûlü, dedik. Şu taş atılan cemreleri gördüğümüz her yıl (oradaki taşlarının) eksildiğini zannediyoruz. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Gerçek şu ki bunlardan kabul olunanlar kaldırılır. Böyle olmasaydı sen oradaki taşları dağlar gibi görürdün." Dârakutnî, II, 300.

19- Acele Etmek İsteyen:

İbnu'l-Münzir der ki: İlim ehli icma ile şunu belirtirler: Hacılardan Mekke'de ikamet etmeksizin Harem'in dışına beldesine doğru gitmek üzere birinci nefir gününde (teşrik günlerinin ikincisinde) Mina'dan kim ayrılmak isterse, bu kimse eğer kurban bayramı birinci gününden sonraki günde taşlarını akşamdan önce atabilmiş ise güneşin zevalinden sonra çıkabilir. Çünkü şanı yüce Allah:

"İki günde acele edene de günah yoktur, geriye kalana da günah yoktur" diye buyurmaktadır. Gündüz devam ettiği sürece ayrılmak isteyen ayrılabilir. Bizler Nehaî ile el-Hasen'den şöyle dediklerini rivâyet etmekteyiz: Teşrik günlerinin ikinci gününde Mina'da olduğu halde ikindi vaktine kadar kalan bir kimse ertesi günü olmadıkça Mina'dan ayrılamaz. İbnu'l-Münzir der ki: Bunu müstehab olarak söylemiş olmaları muhtemeldir. Bizim kabul ettiğimiz görüş ise Kitap ve Sünnet'in zahiri dolayısıyla birincisidir.

20- Mekke Halkından Olan Hacılar ile Diğerlerinin Birinci Nefirde Mina'dan Ayrılması:

İlim adamları birinci nefirde Mekke halkı Mina'dan ayrılırlar mı, ayrılmazlar mı, hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Biz Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini rivâyet etmekteyiz: Bütün insanlardan birinci nefirde ayrılmak isteyenler (ayrılabilirler). Ancak Huzeymeoğulları müstesna, onlar ancak son nefirde ayrılabilirler.

Ahmed b. Hanbel de şöyle derdi: Birinci nefirde Mina'dan ayrılan kimsenin Mekke'de ikamet etmesi hoşuma gitmez. Şöyle de demektedir: Mekke halkı (hakkında hüküm) ise daha hafiftir. Ahmed ve İshak, Ömer b. el-Hattâb'ın: "Ancak Huzeymeoğulları dışında" sözünü bunlar, Harem ehlidirler, diye değerlendirmişlerdir.

İmâm Mâlik ise Mekkeliler hakkında şöyle dermiş: Mazereti bulunan bir kimsenin iki günde acele etmesi hakkıdır. Eğer hac işlerinde, içinde bulunduğu durumu kendisine daha bir hafifletmek kastını güderse o zaman bunu yapamaz. Buna göre o, beldesi uzak olan kimseler için acele etmenin mümkün olduğu görüşündedir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Âyet geneldir. Ruhsat da bütün insanlaradır. İster Mekkeli olsunlar ister başka yerlerden. Mina'dan ayrılan kimse Mekke'de ister ikamet etmek istesin, ister ülkesine doğru gitmek istesin farketmez.

Atâ ise der ki: Bu bütün insanlar için umumîdir. İbnu'l-Münzir de der ki: Bu Şâfiî'nin görüşünü andırmaktadır. Bizim de kabul ettiğimiz görüş budur. İbn Abbâs, el-Hasen, İkrime, Mücâhid, Katâde ve en-Nehaî ise şöyle demektedirler: Her kim sayılı günlerin ikincisinde Mina'dan ayrılırsa bunda bir vebal yoktur. Üçüncü gününe kadar kalırsa bunda da bir vebal yoktur. Âyet, bunların hepsi de mubahtır, anlamındadır. Burada böyle bir ayırım gözetilerek açıklamanın yapılması, buna verilen ihtİmâm ve konuyu te'kid etmek dolayısıyladır. Çünkü Araplardan bazıları acele ile Mina'dan ayrılanları da aksini yapanları da yermekte idiler. Bu âyet-i kerîme bütün bu hallerde vebalin kaldırılmış olduğunu belirtmek üzere nazil olmuştur. Ali b. Ebî Tâlib, İbn Abbâs, İbn Mes'ûd ve İbrahim en-Nahaî derler ki: Yani acele edene de mağfiret olunmuştur. Geri kalan kimseye de mağfiret olunmuştur, demektir. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetini da delil gösterirler: "Her kim bu Beyti hacceder de orada kötü söz söylemez ve faşıklık etmezse, annesinin onu doğurduğu gün gibi günahlarından sıyrılır çıkar." Buhârî, Hacc 4, Muhsar 9, 10; Müslim, Hacc 438; Tirmizî, Hacc 2; Nesâî, Hacc 4; İbn Mâce, Menâsik 3; Dârimi, Menâsik 7; Müsned, II, 229, 248, 410, 484, 494.

Yüce Allah'ın:

"Ona da günah yoktur" âyeti genel bir nefydir ve mutlak bir ibradır. Yine Mücâhid der ki: Âyetin anlamı şudur: Acele etsin veya geriye kalsın gelecek seneye kadar onun için vebal yoktur. Bu görüş hakkında bir eser (ashab ve tabiîne kadar varan bir rivâyet) de senediyle birlikte zikredilmiştir.

Ebû'l-Âl-iyye ise âyet-i kerîme hakkında şöyle demektedir: Ömrünün geri kalan kısmında takva sahibi olan kimse için günah yoktur. Hacının günahları kesinlikle mağfiret olunur. Yani onun kazandığı bütün günahlar, eğer ömrünün geri kalan kısmında Allah'tan korkusunu ve takvasını sürdürebilirse yok olur gider.

Ebû Salih ve başkaları ise şöyle demektedir: Âyet-i kerimenin anlamı av hayvanını öldürmekten sakınan ve hacda kaçınması gereken şeylerden kaçınan kimse için vebal yoktur, şeklindedir. Yine (Ebû Salih) der ki: Haccında Allah'tan korkan, onu eksiksiz olarak mebrur bir hac olacak bir şekilde yerine getiren kimse için vebal yoktur, demektir.

21- Takva Sahibi Olanlar ve Mağfiret:

Yüce Allah'ın:

"İki günde acele edene de" âyeti mübtedâ, "günah yoktur" âyeti ise haberidir. Kur'ân-ı Kerîm dışındaki sözlerde "onlara günah yoktur" denilmesi de caizdir. Çünkü;

"...en kimse" çoğul anlamını ifade eder. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Onlardan sana kulak veren(ler) de vardır." (Yûnus, 10/42)

Yüce Allah'ın:

"Geriye kalana da günah yoktur" âyeti de aynı şekildedir.

"Takvalı davranan kimseler için" âyeti mağfirette mütealliktir. Mağfiret takvâlı hareket eden kimseler içindir, takdirindedir. Bu, İbn Mes'ûd ile Hazret-i Ali'nin tefsirine göredir.

Katâde ise şöyle demektedir: Bize nakledildiğine göre İbn Mes'ûd şöyle demiştir: Mağfiret hacdan döndükten sonra bütün masiyetlerden uzak bulunmak suretiyle takvâlı hareket eden kimseler için olmak üzere tesbit edilmiştir. el-Ahfeş der ki: İfadenin takdiri şudur: Bu, takva sahibi olan kimseler için böyledir. Kimisi de şöyle demiştir: Takvalı hareket eden kimse demek, ihramda ve Harem bölgesinde av hayvanını öldürmekten sakınan kimse demektir. Bu ifadenin takdirinin: Bu şekilde ayrılmanın mübahlığı takvâlı hareket eden kimse içindir, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama İbn Ömer'den rivâyet edilmiştir.

Esenlik, takvâlı hareket eden kimse içindir, şeklinde açıklandığı gibi; burada yüce Allah'ın:

"Bir de sayılı günlerde Allah'ı zikredin" âyeti ile alakalıdır. Yani zikir takvâlı hareket eden kimseler içindir demektir, diye de açıklanmıştır.

Salim b. Abdullah "la"nın "Elifini hafif okuyarak aradaki hemzeyi de vaslederek: "(.............) şeklinde okumuştur. Arapların bu tür bir kullanımları vardır. Şair der ki:

"Eğer Savaşmayacak olursam sizler bana bir peçe giydiriniz."

Daha sonra yüce Allah, kendisinden korkmayı emretmekte, öldükten sonra dirilip O'nun huzurunda haşrolmayı, toplanmayı ve durmayı hatırlatmaktadır.

204. Âyetin Tefsiri

Öyle insanlar vardır ki dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider ve kalbinde olana Allah'ı da şahit tutar. Halbuki o düşmanlığı en yaman olandır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Sözleri Hoşa Giden Ama Gerçekte Düşman Olanlar ve Nüzul Sebebi:

Şanı yüce Allah daha önce:

"İnsanlardan bazıları: «Ey Rabbimiz, bize dünyada ver» der" âyetinde bütün çabaları dünyaya münhasır olanlar ile yüce Allah'tan her iki yurdu da dileyen mü’minleri sözkonusu ettikten sonra burada:

"Öyle insanlar vardır ki dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider" âyeti ile münafıkları sözkonusu etmektedir. Çünkü bunlar imanı açığa vururken küfrü gizlemektedirler.

es-Süddî ve ondan başka müfessirler şöyle demektedirler: Bu âyet-i kerîme el-Ahnes b. Şerik hakkında nazil olmuştur. Onun asıl ismi Ubey'dir. el-Ahnes ise ona verilen bir lakaptır. Çünkü o Bedir günü anlaşmalıları olan Zühreoğullarından üçyüz kişi ile birlikte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Savaşmaktan saklanmış idi. (el-Ahnes de saklanan kimse demektir). Nitekim bu hususa dair açıklamalar Âl-i İmrân Sûresi'nde gelecektir. Bu, tatlı sözlü, güzel görünüşlü bir kimse idi. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelip müslüman olduğunu açıkladı ve: Allah benim doğru söylediğimi bilir, dedi. Daha sonra da kaçıp gitti. Yolda müslümanlara ait ekin ve eşeklere rastgeldi, ekini yaktı eşekleri de kesti. el-Mehdevî der ki: İşte:

"Çokça yemin eden aşağılık ve değersiz her kişiye itaat etme. Ayıplayıp duran onun bunun sözünü taşıyan kimsenin" (el-Kalem, 68/10-11) buyrukları ile:

"Arkadan çekiştiren, yüze karşı da alay eden her kişinin vay haline!" (el-Humeze, 104/1) buyrukları onun hakkında nazil olmuştur.

İbn Atiyye der ki: el-Ahnes'in İslâm'a girdiği hiçbir şekilde sabit değildir.

İbn Abbâs da der ki: Bu âyet-i kerîme er-Raci' Gazvesi'nde şehid edilen Âsım b. Sabit, Hubeyb ve diğerleri hakkında ileri geri konuşan birtakım münafıklar hakkında nazil olmuştur. Bu münafıklar şöyle demişlerdi: Şunlara yazıklar olsun. Ne evlerinde oturdular, ne de arkadaşlarının (Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın) onlara verdiği görevi yerine getirdiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme münafıkların niteliklerini belirtmek üzere nazil oldu. Daha sonra İbn Abbâs, yüce Allah'ın:

"İnsanlardan öyle kimseler vardır ki Allah'ın rızasını arayarak kendi nefsini satar" (el-Bakara, 2/207) âyetini açıklarken, er-Raci' gazvesinde şehid düşenleri sözkonusu eder.

Katâde, Mücâhid ve bir grup ilim adamı ise şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme içinde küfür, münafıklık, yalan veya zarar vermek kastını gizleyen, bununla birlikte diliyle bunun aksini izhar eden her kişi hakkında nazil olmuştur. Buna göre bu âyet-i kerimenin hükmü umumîdir.

Bu âyet Tirmizî'de varid olan şu rivâyete de benzemektedir:

"Yüce Allah'ın kitaplarından birisinde şöyle buyurulmaktadır: Allah'ın kullarından bir topluluk vardır ki bunların dilleri baldan daha tatlı, kalpleri ise sabir (azvay denen oldukça acı özlü bir ağaç)den daha acıdır. Bunlar yumuşaklıklarından insanlara karşı koyun postuna bürünürler, din karşılığında dünyayı satın alırlar. Yüce Allah da şöyle buyurur: Bunlar Beni mi aldatıyorlar? Bana karşı mı cür'et gösteriyorlar? Kendi adıma yemin ederim ki, onlar için öyle bir fitne hazırlayacağım ki bu fitne onlardan halim olan kimseyi dahi şaşkın bırakacaktır." Tirmizî, Zühd 60; ayrıca bk. Dârimî, Mukaddime 29.

Yüce Allah'ın:

"Kalbinde olana Allah'ı da şahit tutar" âyetinin anlamı ise şudur: Allah benim doğru söylediğimi bilir der.

İbn Muhaysın: Allah, kalbinde olana şahittir" (anlamına gelecek şekilde) "ya" ile "he" harflerini üstün "Allah" lâfzını da ötreli olarak okur. Anlamı da şöyle olur: Onun sözü senin hoşuna gitmekle birlikte Allah söylediğinin aksine kanaat taşıdığını bilmektedir. Bunun delili ise Yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Allah da şahitlik eder ki muhakkak münafıklar yalancıdırlar." (el-Münafikun, 63/1) İbn Abbâs'ın kıraati ise: ": Allah ise onun kalbinde olana şahitlik eder" şeklindedir.

Ancak geri kalanların (cemaatin) kıraati ise öyle bir kimseyi yermek açısından daha beliğdir. Çünkü bu kimse kendi aleyhine güzel söz söylemeyi daha kuvvetli bir şekilde ifade etmiş, sonra da onun içinde tam bunun zıddı bir kanaate sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Ubeyy ve İbn Mes'ûd ise bunu: "; Ve kalbinde olana Allah'ı şahit tutar" şeklinde okumuşlardır ki, bu da cemaatin kıraati lehine bir delildir.

2- İnsanların Zahirine İtibar Etmek:

İlim adamlarımız der ki: Bu âyet-i kerimede din ve dünya işleri ile, şahitlerin ve hakimlerin hallerinden iyice emin olmak ile ilgili hususlarda ihtiyata, hakimin insanların zahiren görülen îman ve salahlarına bakarak iç durumlarını araştırmadıkça amel etmeyeceğine dair delil vardır ve buna dikkat çekilmektedir. Çünkü yüce Allah insanların hallerini beyan etmekte ve onlardan kimisinin kötü bir niyet taşımakla birlikte güzel sözleri açığa vurduklarını ifade etmektedir.

Bu Hazret-i Peygamber'in: "Ben insanlarla lâ ilâhe illâlah deyinceye kadar Savaşmakla emrolundum" Buhârî, Îman 17, Salât 28, Zekât 1; İ'tisâm 2, 28; Müslim, Îman 32-36; Ebû Dâvûd, Cihâd 95; Tirmizî, Tefsir 88. sûre; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimi, Siyer 10; Müsned, IV, 8. hadisi ile yine Hazret-i Peygamber'in: "... ben de o kimseden işitiğime göre hüküm veririm.." Buhârî, Hiyel 10, Ahkâm 20; Müslim, Akdiye 4; Ebû Dâvûd, Akdiye 7; Nesâî, Kudât 13, 33; İbn Mâce, Ahkâm 5; Muvatta’', Akdiye 1; Müsned, VI, 290, 307, 308, 320. hadisiyle çatışmaktadır, denilecek olursa şöyle cevap verilir: Bu dediğiniz hususlar İslâm'ın ilk dönemlerinde idi. O zamanlarda onların İslâm'a girmeleri onların selamete kavuşmaları demekti. Artık şimdi fesat her tarafı kuşatmış olduktan sonra onunla amel edilmez. Bu açıklamayı İbnu'l-Arabî yapmıştır.

Bense derim ki: Sahih olan bunun aksi ortaya çıkıncaya kadar zahire göre amel edileceğidir. Çünkü Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) Buhârî'nin Sahih'inde yer alan rivâyette şöyle demektedir: Ey insanlar, gerçek şu ki artık vahiy kesilmiş bulunuyor. Bizler şimdi sizleri amellerinizden bize zahir olanlar ile sorumlu tutacağız. Her kim bize hayır izhar ederse biz de ona eman veririz ve onu yakın tutarız. Onun içinde gizledikleri de bizi ilgilendirmez. Onun içinde gizlediklerinden dolayı Allah onu hesaba çekecektir. Her kim de bize kötü birşey izhar ederse asla ona eman vermeyiz, onu tasdik etmeyiz. İsterse içinin güzel olduğunu ifade etsin. Buhârî, Şehâdât 5.

Yüce Allah'ın:

"Halbuki o düşmanlığı en yaman olandır" âyetinde yer alan kelimesi, düşmanlığı oldukça çetin ve aşırı olan demektir. Bu kelime "fiili mücadele etmek" anlamına gelir. Boynun iki tarafı olan "elledî deyn"den türetilmiştir. Yani böyle bir kimse hangi taraftan düşmanlığını tutturursa o taraftan üstün ve baskın gelir. Şair der ki:

"Bana karşı kin tutan aşırı düşman sanki

Kalbindeki düşmanlık bir tencerede kaynıyormuş gibi."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Gerçek şu ki toprağın altında bir azim ve bir kararlılık vardır

Ve bir de oldukça kızgın, katı ve yaman bir düşman."

Âyet-i kerimede geçen "el-hisâm: düşmanlık," "hasame" kelimesinin masdarıdır. Bunu el-Halil söylemiştir. ez-Zeccâc: (Düşman anlamına gelen) "hasm"ın çoğulu olduğunu da söylemiştir. Manası ise düşmanlık yapan düşmanların en yaman olanıdır. Yani o tartışma kabiliyetine sahiptir. Seninle konuşup sana cevap verdiği vakit onun sözünün tatlı ve güzel olduğunu görürsün; halbuki içten içe ise batıldır. Bu ise zahir ve batını ile aynı olmayan şekiller ve maksatlarla tartışmanın câiz olmadığının delilidir.

Müslim'in Sahih'inde Hazret-i Âişe'den şöyle dediği kaydedilmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah'ın en çok buğzettiği kişi, düşmanlığı yaman olan kimsedir." Buhârî, Ahkâm 34, Tefsir 2. sûre 37; Mezâlim 15; Müslim, ilm 5; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 23; Nesâî, Kudât 34; Müsned, VI, 55, 63, 205.

205. Âyetin Tefsiri

O dönüp gitti mi yeryüzünde fesad çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise fesadı sevmez.

Yüce Allah'ın:

"O dönüp gitti mi yeryüzünde fesad çıkarmaya., çalışır" âyetinde yer alan:

": Dönüp gitti ve çalışır" fiilleri efÂl-i kulûbdandır.

"Tevellâ: Dönüp gitti": Kayboldu, gazab etti ve büyüklendi, gibi anlamlara gelir.

"Sa'y etmek: Çalışmak" ise kendi güç ve iradesiyle İslâm'a ve müslümanlara karşı türlü musibetlerin gelmesi için çalışmak demektir. Bu açıklamalar İbn Cüreyc'den ve başkalarından nakledilmektedir.

Bu iki fiilin kişinin yaptığı işi ifade ettiği de söylenmiştir. "Tevellâ," yani, ey Muhammed, senin yanından dönüp gitti; "Seâ" ise ayaklarıyla yürüyüp yol kesti ve orada fesat çıkardı, anlamına gelir. Bu şekilde açıklamalar da İbn Abbâs ve başkalarından nakledilmektedir. Bu her iki çeşidiyle de sa'y, fesattır. Koşmak anlamında sa'y etmek kullanıldığı gibi, amel ve kazanç hakkında da kullanılır. Filan kişi ailesi için sa'yetmektedir, derken onların faydası için çalışmaktadır, denilmek istenir.

"Yok etmeye" âyeti

"fesat çıkarmaya" âyeti üzerine atfedilmiştir. Ubeyy'in kıraatinde (aynı manada olmak üzere): şeklindedir. el-Hasen ve Katâde ise bu kelimeyi son harfini ötreli olarak okumuşlardır. Bu okuyuşun açıklanması ile ilgili birkaç görüş vardır. Bir görüşe göre: "Hoşuna gider" fiiline atfedilmiştir. Ebû Hâtim de der ki: Bu kelime "fesat çıkarmaya (çalışır)" üzerine atfedilmiştir. Çünkü bunun anlamı: Fesat çıkarmaya.... yok etmeye çalışır" şeklindedir. Ebû İshak der ki: O helâk olur, anlamındadır. şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir. Aynı şekilde (ekin ve nesil anlamlarına gelen): kelimeleri de bu fiilin faili olmaları sebebiyle merfu okunmuşlardır. (Buna göre mana: Ve ekin ve nesil helâk olur, şeklinde olur.) Bu aynı zamanda el-Hasen'in, İbn Ebi İshak'ın, Ebû Hayve ile İbn Muhaysın'ın da kıraatleridir. Abdülvaris bunu Ebû'l Amr'dan da rivâyet etmiştir.

Bazdan ise bu kelimeyi "ya" ve "lâm" harfleri üstün olarak Şeklinde ve ondan sonra gelen "ekin" anlamındaki kelimesini de ötreli olarak okumuşlardır ki bu fiil türünden bir söyleyiş ile kullanılır.

Âyet-i kerimede kastedilen kişi ekinleri yakıp eşekleri kesmek suretiyle fesat çıkartan el-Ahnes'tir. Bunu et-Taberî söylemiştir. Başkaları da şöyle der: Fakat bu âyet-i kerîme bütün insanlar hakkında umumîdir. Kim onun davranışı gibi amel ederse bu şekilde bir lanete ve cezaya hak kazanır.

Kimi ilim adamı şöyle der: Bir eşek öldüren yahut da bir harman yığınını yakan bir kimse kınanmayı hak eder, Kıyâmet gününe kadar uğursuzluk onun yakasını bırakmaz.

Mücâhid der ki: Burada anlatılmak istenen şudur: Zalim kimse yeryüzünde fesat çıkartır. Allah da yağmur yağdırmaz, böylelikle ekin de nesil de helâk olur, gider.

Bir görüşe göre ise ekinden kasıt kadınlar, nesilden kasıt da çocuklardır. Bunun böyle olmasının sebebi şudur: Münafıklık, sözbirliğini ortadan kaldırır, parçalanmaya ve çarpışmaların ortaya çıkmasına sebep olur. Bu da insanların helâk olmasına nedendir. ez-Zeccâc bu manada açıklamada bulunmuştur. Yeryüzünde'sa'yetmek (koşmak; mealde; çalışmak) hızlıca yürümek demektir. Bu ise insanlar arasında fitneyi ve kavgayı çıkarmayı ifade eder. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Hadîs-i şerîfte şöyle denilmektedir: "İnsanlar zalimi görüp de onun ellerini yakalamazlarsa (yapmak istediği zulümden alıkoymazlarsa) aradan fazla bir zaman geçmeksizin Allah Teâlâ kendi katından bir ceza ile hepsini cezalandırır." Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Tefsir 5. sûre 17; İbn Mâce, Fiten 20; Müsned, I, 2, 5,7 Buna dair açıklamalar ileride inşaallah gelecektir.

Yüce Allah'ın:

"Ekini ve nesli yok etmeye çalışır" âyetindeki ekin (el-nars): Sözlükte yarmak demektir. Kendisi ile yerin yarıldığı şeye mihras (karasaban ve benzeri aletler) de buradan gelmektedir. Hars aynı zamanda malı kazanmak ve toplamak da demektir. Hadîs-i şerîfte şöyle denilmektedir: "Ebediyyen yaşayacakmışsın gibi dünyan için hars yap (kazan)." İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, I, 359. Hars aynı zamanda ekin, hurrâs ise çiftçiler demektir. "Kur'ân'ı hars et" denildiği zaman onu etüd et, incele denmek istenir. "Dişi devenin harsedilmesi" ise güçsüz düşünceye kadar sırtında yol alınması demektir. "Ateşin harsedilmesi" ateşin karıştırılması demektir. Mihrâs da tandırın ateşinin kendisiyle karıştırıldığı şey demektir. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır.

Nesil ise her dişiden çıkan yavruya verilen addır. Bu kelime asıl anlamı itibariyle çıkmak ve düşmek demektir. O bakımdan saçın dökülmesine, kuşun tüyünün dökülmesine de denilir. Şu âyet-i kerimelerde de aynı kökten gelen fiiller kullanılmıştır:

"Hemen Rablerinin huzuruna sür'atle gidiverirler" (Yâsîn, 36/51);

"Ve onlar her yüksekçe yerden sür'atle gelirler." (el-Enbiya, 21/96) İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

"O halde elbiselerimi elbiselerinden ayır, birbirlerinden ayrı kalsınlar"

Derim ki: Âyet-i kerîme çiftçiliğe, yeri ekmeye ve ağaç dikmeye -bunu çiftçiliğe hamlettiğimiz takdirde- delalet etmektedir. Aynı şekilde nesle talip olmaya da delildir. Nesil ise hayvanın artmasıdır. İnsan hayatı da bununla ayakta durur. Bu, sebepleri terketmeyi teklif edenlerin görüşlerini reddetmektedir. Buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle ileride gelecektir.

"Allah ise fesadı sevmez." el-Abbas b. el-Fadl der ki: Fesad demek harab olmak demektir. Said b. el-Müseyyeb der ki: Dirhemlerden kesmek, yeryüzünde fesat çıkarmak cümlesindendir. Atâ der ki: Atâ b. Münebbih adında bir adam bir cübbe giyerek ihrama girdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona ocübbeyiüzerinden çıkarmasını emretti. Buhârî, Hacc 17; Müslim, Hacc 6; Tirmizî, Hacc 20. Katâde dedi ki: Ben Atâ'ya şöyle sordum: Biz böyle bir kimsenin o cübbeyi yarması gerekir, diye işitirdik. Atâ dedi ki: Muhakkak Allah fesadı sevmez.

Derim ki: Âyet-i kerîme genel ifadesiyle -arzda olsun, malda olsun, dinde olsun- her türlü fesadı kapsamına almaktadır. Yüce Allah'ın izniyle sahih olan görüş de budur.

Şöyle de denilmiştir: Allah'ın fesadı sevmemesinin anlamı, salah ehli olan kimselerin fesad yapmasını sevmez ya da dinen fesadı sevmez, demektir.

Bunun, Allah fesadı emretmez, anlamına gelme ihtimali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

206. Âyetin Tefsiri

Ona: "Allah'tan kork" denildiği zaman izzet kendisini günah işlemeye sürükler. İşte öylesine cehennem yeter. Gerçekten o ne fena bir döşektir!

Böbürlenip kendisini beğenen, kâfir ve münafıkın niteliği budur. Mü’min için bunun bazı hallerine düşmek mekruh görülmüştür. Abdullah der ki: Kişiye kardeşinin kendisine: Allah'tan kork demesi halinde cevap olarak Sen kendine bak, senin gibi birisi mi bana böyle bir tavsiyede bulunacaktır? demesi günah olarak yeterlidir.

İzzet: Güçlülük ve galibiyet demektir. Yüce Allah'ın:

"Ve o hitapta beni mağlub etti (azzenî)" (Sâ'd, 38/23) (Burada azzenî: Beni mağlub etti, izzet ile aynı kökten gelmektedir).

Burada izzet'in hamiyet anlamına geldiği de söylenmiştir. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

"Cahilliğinden dolayı bir izzet (hamiyet) onu tuttu da

Kızgınlıkla geri dönüp gitti ve sıkıntısını belirtti."

Burada izzet'in himaye edebilmek, güçlü ve kuvvetli olmak anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani bu kişi kendisini güçlü kuvvetli gördü, bir kenara çekilip uzaklaştı, onun bu izzet duygusu da onu yakalayıp hakimiyeti altına alınca günaha sürükledi.

Katâde de der ki: Yani, böyle bir kimseye: Yavaş ol, denildiği zaman masiyete daha da hızlıca gider. Bunun anlamı ise izzetin onu günah işlemeye itmesi demektir. İzzet onu günaha götürecek şekilde yakaladı, anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani o izzeti ve cahiliyyet hamiyeti dolayısıyla küfür işledi, demek olur. Şu âyet bu anlamı andırmaktadır:

"Aksine o kâfirler izzet içinde (büyüklük taslamakta) ve muhalefet etmektedirler." (Sa'd, 38/2)

Bir görüşe göre de ": Günah işlemeye..." kelimesinin başında yer alan "be" harfi "lâm" anlamınadır. Yani izzet ve hamiyetin onu öğüdü kabul etmekten alıkoymasının sebebi, kalbindeki günah yani münafıklıktır.

Antere'ye ait ve dişi devenin terini anlatan şu beyitte de bu anlamda kullanılmıştır:

"Sanki o, güğümün etrafında,

Altında yakılan ateşten dolayı kaynayan zift ya da katılaşmış katran gibidir."

Burada "be" harfinin "ile, birlikte" anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani izzet, günah ile birlikte onu yakaladı, demektir. Buna göre "be" harfinin anlamı te'villere göre değişik olabilmektedir.

Anlatıldığına göre; yahudinin birisinin Harun er-Reşid'in yanında görülecek bir ihtiyacı vardı. Bir sene boyunca kapısına gidip geldi, Harun onun ihtiyacını görmedi. Bir gün kapıda bekleyip durdu. Harun dışarı çıkınca önünde duruncaya kadar koştu ve şöyle dedi: Allah'tan kork ey mü’minlerin emiri, dedi. Bunun üzerine Harun bineğinden indi ve secdeye kapandı. Başını kaldırınca ihtiyacının karşılanmasını emretti ve ihtiyacı görüldü. Geri döndüğünde ona: Ey mü’minlerin emiri, bir yahudi dedi diye bineğinin üzerinden indin, denilince o: Hayır o dediği için inmedim, fakat ben yüce Allah'ın:

"Ona: 'Allah'tan kork' denildiği zaman izzet kendisni günah işlemeye sürükler. İşte öylesine cehennem yeter. Gerçekten o ne fena bir döşektir" âyetini hatırladım.

"Ona yeter" yani ceza ve ikab olarak cehennem onun için yeterlidir. Nitekim bir kimseye: Senin başına bu gelenler sana yeter, deyip de başına geleni hem kendin büyük bir iş olarak görmen ve hem de onun nazannda onun büyüklüğünü anlatman için bunu kullanmak da böyledir.

Döşek (el-mihâd): "el-mehd" kelimesinin çoğulu olup uyumak için hazırlanan yerdir. Küçük çocuğun mehdi (beşiği) de buradan gelmektedir.

Cehenneme "mihâd" denilmesinin sebebi kâfirlerin yerleşecekleri yer olmasından dolayıdır. Cehennem onlar için döşeğin yerini tutar. Bundan dolayı da bu ismi almıştır da denilmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Onlara acıklı bir azâbı müjdele" (Âl-i İmrân, 3/21). Arap dilinde bunun bir benzeri de şu sözlerdir:

"Aralarındaki selâm oldukça acıtan bir darbe (gibi)dir."

207. Âyetin Tefsiri

İnsanlardan öyle kimseler vardır ki Allah'ın rızasını arayarak kendi nefsini satar. Allah kullara çok merhametlidir.

Yüce Allah münafıkların davranışlarını sözkonusu ettikten sonra mü’minlerin tutumlarını zikretmektedir.

Denildiğine göre bu âyet-i kerîme Suhayb er-Rumî hakkında nazil olmuştur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına hicret etmek üzere yola koyulunca Kureyş'ten bir grup onu takip etti. Devesinden indi ve ok torbasında bulunan bütün okları çıkardı. Yayını aldı ve şöyle dedi: Yemin olsun ki aranızda en iyi ok atanın ben olduğumu biliyorsunuz. Allah'a yemin ederim, bu torbamdaki bütün okları tek tek atmadıkça yanıma ulaşamayacaksınız. Sonra da elimde kaldığı sürece kılıcımla çarpışıp duracağım. Ondan sonra da istediğinizi yapınız. Ona şöyle dediler: Sen bizim yanımıza bir sefil olarak gelmişken senin zengin olarak bizi bırakıp gitmene fırsat vermeyeceğiz. Bunun yerine Mekke'de malının bulunduğu yeri bize söyle, biz de senin arkandan gelmeyeceğiz dediler ve bu hususta ona söz verdiler. O da isteklerini yaptı. Resûlüllah(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna gelince yüce Allah'ın:

"İnsanlardan öyle kimseler vardır ki Allah'ın rızasını arayarak kendi nefsini satar" âyet-i kerimesi nazil oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Yahya'nın babası, yaptığın alışveriş oldukça kârlıdır" dedi ve ona bu âyet-i kerimeyi okudu. Hâkim, el-Müstedrek, III, 398. Bunu Rezîn rivâyet etmiştir. Said b. el-Müseyyeb (r. anhuma) da böyle demiştir.

Müfessirler de der ki: Müşrikler Suhayb'ı yakalayıp ona işkence ettiler. Suhayb onlara: Ben yaşı ilerlemiş bir kimseyim. Sizden veya sizden başkasından olmamın size bir zararı olmaz. Malımı alıp beni dinimle başbaşa bırakmaya ne dersiniz? dedi. Onlar da bunu kabul ettiler. Buna karşılık onlardan bir binek ve yol masrafını vermelerini de şart koşmuştu. Medine'ye çıkıp gitti, Hazret-i Ebubekir, Hazret-i Ömer (Allah ikisinden de razı olsun) ve bir grup müslüman onu karşıladı. Hazret-i Ebubekir ona: Yahya'nın babası ticaretin kârlı oldu deyince; Suhayb ona: Senin ticaretin de asla ziyan etmesin. Böyle demene sebep ne? diye sorunca Hazret-i Ebubekir ona: Senin hakkında işte Allah bunu indirdi, dedi ve âyet-i kerimeyi ona okudu.

el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerimenin kimin hakkında nazil olduğunu biliyor musunuz? Bu âyet-i kerîme kâfir ile karşılaşıp da ona şöyle diyen müslüman hakkında nazil olmuştur: Lâ ilâhe illâlah, de. Bunu söylediğin takdirde malını ve canını korumuş olursun. Ancak bu kâfir böyle bir sözü söylemeyi kabul etmez. Müslüman ona: Allah'a yemin ederim ben Allah için canımı satacağım der, ileri atılır ve öldürülünceye kadar çarpışır.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerîme ma'rufu emredip münkerden nehyeden kimseler hakkında nazil olmuştur. Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali ve İbn Abbâs (r. anhum) da bu şekilde bu âyeti te'vil etmişlerdir. Hazret-i Ali ile İbn Abbâs der ki: İki kişi çarpıştı. Münkeri değiştirmek isteyen fesat çıkartana: Allah'dan kork! deyince fesat çıkartan bunu kabul etmedi ve kendisini izzete kaptırdı. Münkeri değiştirmek isteyen kişi nefsini Allah'a sattı, onunla çarpıştı.

Ebû'l-Halil dedi ki: Ömer b. el-Hattâb bu âyet-i kerimeyi okuyan birisini işitir. Hazret-i Ömer der ki: İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn. Bir adam (bu âyet dolayısıyla) kalktı, ma'rufu emretti, münkerden nehyetti ve öldürüldü.

Yine şöyle denilmiştir: Hazret-i Ömer, İbn Abbâs'ı şöyle derken dinlemiş: İki kişi Kur'ân okuyan birisinin bu âyet-i kerimeyi okuduğunu işittikleri bir sırada kalkıp birbirleriyle çarpıştılar. Ona ne söylediğini sordu o da ona bu şekilde âyeti açıkladı. Hazret-i Ömer ona şöyle dedi: Allah senin ömrünü uzun etsin, ey İbn Abbâs.

Bu âyet-i kerîme, çarpışmalarda ileri atılan kimseler hakkında nazil olmuştur da denilmiştir. Hişam b. Âmir, Konstantiniyye'de önündeki saffa hamle yaptı ve öldürülünceye kadar çarpıştı. Bunun üzerine Ebû Hüreyre:

"İnsanlardan öyle kimseler vardır ki Allah'ın rızasını arayarak kendi nefsini satar" âyet-i kerimesini okudu. Buna benzer bir rivâyet Ebû Eyyûb'dan da gelmiştir.

Bu âyet-i kerîme, er-Raci' gazvesi şehitleri hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Katâde der ki: Burada sözkonusu edilenler Muhacirler ve Ensardır.

Bir diğer görüşe göre bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hicret etmek üzere mağaraya çıkıp gittiği gece, yatağında bıraktığı Hazret-i Ali hakkında nazil olmuştur. İleride buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Tevbe Sûresi'nde gelecektir.

Bu âyet-i kerimenin genel olduğu da söylenmiştir. Allah yolunda cihâd eden, onun uğrunda şehid düşen ya da bir münkeri değiştiren herkesi kapsar. Karşısındaki saffa hamle yapan kişinin hükmüne dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/195. âyet 2. başlık) geçmiş bulunmaktadır. Münkeri değiştiren kimseye dair açıklamalar, bu kişide aranan şartlar ve hükümleri ile ilgili diğer bilgiler ise yüce Allah'ın izniyle Âl-i İmrân Sûresi'nde gelecektir.

"Nefsini satar." Yüce Allah'ın:

"Ve onu değersiz bir pahaya sattılar" (Yusuf, 12/20) âyeti kabilindendir. Satmanın (şira" aslı değiştirmek demektir. Yüce Allah'ın şu âyeti de böyledir: "Şüphesiz Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını -onlara cenneti vermek karşılığında- satın almıştır." (et-Tevbe, 9/111)

Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

"Eğer dehrin hilesi seni nimetler içerisinde bıraksa bile

(Başkaları) bu dünyayı Allah'ın ebedi cennetleri karşılığında sattılar"

Başka bir şair de şöyle demektedir:

"Ve ben Burd'u sattım ve keşke

Burd'u sattıktan sonra bir puhu kuşu olsaydım."

Burada Burd, bir kölenin adıdır. Bir başkası da şöyle demiştir:

"Ona karşılık bir bedel verir ve onu alıkoyar

Onun sahibi ise: Hey bunu satın al, der."

Burada "nefsin satılması" Allah'ın emirleri uğrunda feda edilmesidir, el-Kisaî burada yer alan kelimesi üzerinde vakfe yaptığı takdirde "te" harfini sakin okuyarak vakfe yapar, diğerleri ise "he" diye okuyup vakfe yapmışlardır.

Ebû’l-Ali der ki: el-Kisaî'nin "te" ile vakfe yapması ya bu türdeki bir şiveye binaendir veya muzafun ileyh bu kelimenin muhtevası içerisinde olduğundan dolayıdır. O takdirde asıl kastedilenin muzafun ileyh olduğunun bilinmesi için vasıl halinde bu "te" açıkça okunduğu gibi, vakfedilmesi halinde de bu "te" izhar edilip okunur.

Bazıları da buradaki "sattı"nın "satın aldı" anlamına geldiğini de söylemişlerdir. Bu âyet-i kerimeyi Suhayb hakkında olmakla te'vil edenler böyle bir açıklamaya gerek görür. Çünkü o kendi nefsini kendi malıyla satın almıştır. Nefsini satmamıştır. Ancak şöyle denilse durum farklı olur: Suhayb'ın onlara karşı Savaşmaya çıkması kendi nefsini Allah'a satması demektir. Bu takdirde kelime "satmak" anlamı ile doğru bir şekilde açıklanıp anlaşılabilir.

208. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler, hep birlikte silm'e girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Gerçekten o, sizin için apaçık bir düşmandır.

Yüce Allah, insanların mü’min, kâfir ve münafık gibi kısımlara ayrıldıklarını beyan ettikten sonra, sizler hepiniz tek bir millet (tek bir din mensubu) olunuz, İslâm etrafında toplanınız ve onun üzerinde sebat gösteriniz, diye buyurmaktadır.

Burada

"silm" İslâm anlamındadır. Mücâhid bunu böyle açıklamıştır. Ebû Mâlik de bu açıklamayı İbn Abbâs'tan rivâyet etmiştir. Şair el-Kindî'nin şu beyiti de bu anlamdadır:

"Ben aşiretimi silm'e (İslâm'a) davet ettim,

Onların, arkalarını dönerek gittiklerini gördüğümde."

Yani Kindeliler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatından sonra Kindeli el-Eş'as b. Kays ile birlikte irtidat edince ben onları İslâm'a davet ettim, demektir.

Diğer taraftan yani bunun İslâm'a girin anlamına olmasının bir diğer sebebi de, mü’minlere hiçbir zaman barış demek olan müsâlemeye (silm yapmaya) girmeleri emrolunmamıştır. Aksine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a onlar barışa meylettikleri takdirde kendisinin de barışa meyletmesi söylenmiştir. Bizzat kendisinin barış işini başlatması ise sözkonusu değildir. Bu açıklamayı Taberî yapmıştır. Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah burada dilleriyle îman ettiklerini ifade edenlere İslâm'a kalpleriyle de girmelerini emretmektedir. Tavus ve Mücâhid der ki: Dinin emirleri çerçevesine girin, demektir. Süfyan es-Sevrî de: "Birr'in (iyiliğin) bütün türlerine giriniz (yerine getiriniz) demektir" der.

Bu kelime "sin" harfi esreli olarak: "es-silm" şeklinde okunmuştur.

el-Kisaî der ki: Silm ile selm aynı anlamdadır. Basralıların çoğunluğu da bu şekilde kabul eder. Her iki kelime de hem İslâm hem de müsâleme (barış) hakkında kullanılır.

Ebû Amr b. el-Alâ ise bunlar arasında fark gözeterek bu kelimeyi burada İslâm demek olan

"es-silm" şeklinde okurken el-Enfal (8/61. âyette) ile Muhammed (47/35. âyette)ki kelimeleri "sin" harfini üstün olarak "es-selm" şeklinde okumuştur. Üstünlü olarak müsâleme (barışa yapmak) anlamındadır demektedir. Ancak el-Müberred böyle bir ayrımı kabul etmez. Âsım el-Cehderî de der ki: Silm İslâm demektir. Selm barış, selem ise teslimiyet ve teslim olmak demektir. Ancak Muhammed b. Yezid böyle bir ayrımı reddeder ve şöyle der: Dil bu şekilde öğrenilmez. Dil kıyas ile değil, sema' ile (o dili konuşanlardan işiterek) öğrenilir. Böyle bir ayrım gözetenler ise delil ile bunu açıklamalıdırlar.

Basralılar ise, silm, selm ve selem kelimelerinin aynı anlama geldiğini nakletmişlerdir. el-Cevherî de der ki: Silm, barış demektir, üstün de okunur (selm şeklinde) esreli de okunur (silm şeklinde). Müzekkeri de müennesi de böyle gelir. Bunun aslı teslimiyet ve itaat etmektedir. Bu bakımdan barış yapmaya da silm ve selm denilir. Şair Züheyr der ki:

"Ve ikiniz dediniz ki: Eğer biz mal ile ve ma'ruf işler ile

Barışı yeterli görürsek, o zaman barış yaparız."

Taberî ise bu kelimenin az önce geçen açıklamalar dolayısıyla İslâm anlamına yorumlanmasını tercih etmektedir.

Huzeyfe b. el-Yemân bu âyet-i kerimeyle ilgili olarak şunları söyler: İslâm sekiz bölümdür. Namaz bir bölüm, zekât bir bölüm, oruç bir bölüm, hac bir bölüm, umre bir bölüm, cihâd bir bölüm, ma'rufu emretmek bir bölüm, münkerden alıkoymak ise bir bölümdür. İslâm'da (bunlardan) herhangi bir bölümü (payı) olmayan gerçekte ziyandadır.

İbn Abbâs da der ki: Bu âyet-i kerîme kitap ehli hakkında nazil olmuştur. Anlamı da şudur: Ey Mûsa'ya ve Îsa'ya îman edenler! Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e de îman etmek suretiyle bütünüyle İslâm'a giriniz. Müslim'in Sahih'inde ise Ebû Hüreyre'den gelen rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Muhammed'in nefsi elinde bulunana yemin ederim ki, yahudi veya hıristiyan olsun bu ümmetten her kim beni işitir sonra da benim ile gönderilene îman etmeksizin ölürse şüphesiz cehennemliklerden olur." Müslim, Îman 240.

" Hep birlikte" kelimesi topluca anlamındadır. Bu kelime silm'den veya

"îman edenler" kelimesindeki zamirden haldir. Bu kelime alıkoydum, engelledim anlamına gelen den türetilmiştir. Anlamı ise: Sizden herhangi bir kimse İslâm'a girmekten imtina etmesin, demektir. Çünkü men etmek anlamındadır. Elbiseyi yayılıp dağılmaktan alıkoyduğu için gömleğin alt kısımlarının katlanıp dikilmesine denilmesi burdandır. Tartılan şeyi bir arada toplayan ve dağılmasını önleyen terazinin kefesi (kiffe) de burdan gelmektedir. İnsanın faydalı ve zararlı şeylerini bir arada toplayan (avucuna) keff denilmesi de burdandır. Yuvarlak şekildeki herşeye de "kiffe," uzunca olan herşeye ise "küffe" denilmektedir. Gözleri görmeyene "mekfûP denilir. Kalabalığa "kaaffe" denilmesi ise dağılmaktan imtina etmelerinden dolayıdır.

"Şeytanın adımlarına uymayın" âyeti bir nehiydir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/162. âyet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Mukâtil der ki: Abdullah b. Selâm ve arkadaşları namazda Tevrat okumak ve Tevrat'ta bulunan bazı hükümlere göre amel etmek için izin istediler. Bunun üzerine: "Şeytanın adımlarına uymayın" âyeti nazil oldu. Çünkü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamber olarak gönderildikten sonra sünnete tabi olmak, şeytanın adımlarından evladır.

Bunun, şeytanın sizleri çağırdığı yolu izlemeyiniz, anlamına geldiği de söylenmiştir.

"Gerçekten o sizin için apaçık bir düşmandır." Düşmanlığı açıkça ortadadır. Buna dair açıklamalar da Önceden (el-Bakara, 2/162. âyet 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

209. Âyetin Tefsiri

Size bunca apaçık delil geldikten sonra ayrılırsanız bilin ki, şüphesiz Allah Azizdir, Hakimdir.

"Size bunca apaçık delil..." Eğer hitap mü’minlere ise bunca mu'cize ve Kur'ân âyetleri; eğer hitap iki kitap ehline ise o takdirde apaçık deliller onların şeriatında varid olan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın geleceğinin haber verilmesi ve onun tanıtılması demektir.

"Geldikten sonra ayrılırsanız" yani doğruluk yolundan uzaklaşmanız,

"şüphesiz Allah Azizdir, Hakimdir."

Âyet-i kerimede geçen zelel (ayrılmak), aslında ayak kayması hakkında kullanılır. Daha sonra inançlar, görüşler ve buna benzer hususlarla ilgili olarak da kullanılır. Zelle, yezillu, zelel ve zülul, ayağı kaydı, kayar demektir.

Ebû Şimal el-Adevi "zeliltum" diye okumuştur ki, iki ayrı söyleyiştir. Kelimenin asıl anlamı ayağın kayması ile ilgili olmakla birlikte burdaki anlamı; saparsanız ve haktan ayrılıp eğri yola giderseniz, demektir.

Bu âyet-i kerimede günahı bilen kimsenin cezasının, onu bilmeyenin cezasından daha büyük olduğuna, İslâm davetinin kendisine ulaşmadığı kimsenin şer'î hükümleri terketmek dolayısıyla kâfir olmayacağına bir delil vardır. en-Nekkâş'ın anlattığına göre Ka'b el-Ahbâr İslâm'a girdikten sonra Kur'ân-ı Kerîm'i öğreniyor idi. Ona Kur'ân-ı Kerîm'i öğreten kişi burada;

"bilin ki şüphesiz Allah Azizdir, Hakimdir" yerine: Gafûrdur, Rahîmdir diye öğretecek olmuş. Bunun üzerine Ka'b: Ben bunun böyle olmasını uygun görmüyorum, demiş. Bu sefer yanlarından bir adam geçmiş. Ka'b ona: Sen bu âyet-i kerimeyi nasıl okuyorsun, diye sorunca adam:

"Bilin ki şüphesiz Allah Azizdir Hakimdir" diye okuyorum, deyince Ka'b: Böyle olması gerekir; diye cevap vermiş.

"Azizdir" istediği birşey engellenemez;

"Hakimdir" yaptıklarını sapasağlam ve hikmetli yapar.

210. Âyetin Tefsiri

Onlar buluttan gölgelikler içinde Allah'ın ve meleklerin kendilerine gelivermesinden ve işin bitirilivermesinden başka neyi bekliyorlar? Bütün işler Allah'a döndürülür.

"Onlar" yani silm'e girmeyi terkedenler

"buluttan gölgelikler içinde Allah'ın ve meleklerin onlara gelivermesinden ve işin bitirilivermesinden başka neyi bekliyorlar?" Burada sorudan kasıt, red ve inkârdır. Yani onların başka bekledikleri birşey yoktur. Katâde, Ebû Cafer, Yezid b. el-Ka'ka ve ed-Dahhâk burada

"gölgelikler diye meal verilen kelimesini “Gölgeler" şeklinde okumuşlardır. Ebû Ca'fer ise "melekler" kelimesini "bulutlar"a atfederek şeklinde okumuştur. İfadenin takdiri: Meleklerle birlikte.... şeklinde olur. Araplar: Emir, askerler arasında geldi, derken askerlerle birlikte geldi, demek isterler.

"Zulel: Gölgelikler" kelimesi "zuüe"nin kırık (teksir) çoğuludur. "Zulmet: Karanlık" kelimesinin çoğulunun "zulem" gelmesi gibi. Salim çoğulu ise "zululât" ...diye gelir. Sîbeveyh şu beyiti zikretmektedir:

"Öğlen sıcağından yorgun düşmüş yabani hayvanları;

Gölgeliklerinden barındırınca o inler..."

"Zullât" ile "zilâl" gölge demek olan "zıH"ın çokluk çoğulududr. Azlık çoğulu ise "ezlâl" ...diye gelir. "Zulle"nin çoğulunun "zilâl" olarak gelmesi de mümkündür. Nitekim şair (aynı vezinde "kulle"nin çoğulunu "kılar diye getirmiş ve) şöyle demiştir:

"Ona testi suyundan katılmış..."

el-Ahfeş Said der ki:

"Melekler" kelimesinin esreli okunması, "melekler arasında" anlamına gelir. Bununla birlikte merfu olarak okumak daha güzeldir.

Bu âyet yüce Allah'ın şu âyetine benzemektedir:

"Onlar meleklerin kendilerine gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden.... başkasını mı bekliyorlar?" (el-En'am, 6/158);

"Rabbin gelip melekler de saf saf dizildiğinde.." (el-Fecr, 89/22)

el-Ferrâ' der ki: Abdullah (b. Mes'ûd)ın kıraati de şu şekildedir:

"Onlar Allah'ın ve meleklerin buluttan gölgelikler içerisinde kendilerine gelivermesinden... başkasını mı bekliyorlar?"

Katâde der ki: Burada meleklerin gelişinden kasıt, ruhlarını kabzetmek üzere gelmeleridir. Kıyâmet gününde gelmeleri şeklinde de açıklanmıştır. Daha zahir (kuvvetli) olan budur. Ebû'l-Âl-iyye ve er-Rabi' der ki: Melekler buluttan gölgelikler içerisinde kendilerine gelir, Allah da onlara dilediği gibi gelir, ez-Zeccâc der ki: Buluttan ve meleklerden gölgelikler arasında gelivermesinden., takdirindendir.

Şöyle de denilmiştir. Şanı yüce Allah hakkında bu âyetler zahirinden anlaşılan şekliyle değildir. Bunun anlamı onlara Allah'ın emrinin ve hikmetinin' gelmesidir. Bir görüşe göre de şöyledir: Yani Allah onlara vadetmiş olduğu hesap ve azabını gölgelikler içerisinde getirir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Allah onlara hesaba katmadıkları taraftan geldi." (el-Haşr, 59/2) Yani Allah'ın onları yardımsız bırakması onların ummadıkları bir yerden geldi. Bu ez-Zeccâc'ın görüşüdür. Birincisi ise el-Ahfeş Said'in görüşüdür.

Gelmenin cezaya ait olma ihtimali de vardır. Burada ceza "gelmek" diye ifade edilmiştir. Nitekim Nemrut kıssasında korkutmak ve azablandırmak da "gelmek" diye ifade edilmekte ve şöyle buyurulmaktadır.

"Nihayet Allah onların binalarına temelden geldi (yani çöktürerek azâb etti) de üstlerindeki tavan tepelerine göçtü.. " (en-Nahl, 16/26) Nadiroğulları kıssasında da yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah onlara hesaba katmadıkları taraftan geldi ve kalplerine korku düşürdü. "(el-Haşr, 59/2) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile Biz onu getiririz." (el-Enbiya, 21/47)

Gelmenin, getirmenin bu anlamlara gelme ihtimalinin sebebi, asıl anlamının dilcilere göre birşeyi kastetmek olmasından dolayıdır. Buna göre âyet-i kerimenin anlamı şöyle olur: Onlar yüce Allah'ın kendilerini cezalandırmak kastı ile yarattıklarından bir topluluk ile birlikte, fiillerinden bir fiilini izhar etmesinden ve onların hakkında dilediği işi hükmetmesinden başkasını mı bekliyorlar? Şanı yüce Allah bir fiil icad edip bunu "nüzul (inmek), istiva etmek" gibi isimlerle adlandırdığı gibi, aynı şekilde (gelecekte de) bir fiil icad eder ve buna "gelmek" ismini verir. O'nun fiilleri ise araçsız ve illetsizdir. O eksikliklerden münezzehtir.

Ebû Salih yoluyla gelen rivâyette İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu tefsir edilemeyen gizli tutulmuş bilgilerdendir. Kimi müfessirler de bu âyet-i kerimeyi tefsir etmeye dair birşey söylemeyip susmuşlar, kimisi de belirttiğimiz şekilde te'vil etmişlerdir.

Kimilerine göre buradaki anlam, Allahü teâlâ'nın gölgeliklerle onlara gelmesi şeklindedir. Hadîs-i şerîfte geçen: "Allah onlara ... suretinde gelir" Merhum müfessirin işaret ettiği bu uzunca hadis için bk. Buhârî, Tevhid 24; Müslim, Îman 299; Dârimi, Rikaak 83. ifadesindeki anlam, Allah onlara imtihan olmak üzere bir suret gösterir, demektir. Bu ve buna benzer Kur'ân-ı Kerîm'de vesair haberlerde gelen ifadelerin intikal, hareket ve zeval gibi anlamlara çekilmesi câiz değlidir. Çünkü bu gibi şeyler yer kaplayan ve cisimlerin niteliklerindendir. Yüce ve büyük olan Allah, bundan münezzehtir. Cisimlere benzemekten oldukça yüce, celal ve ikram sahibidir.

Âyet-i kerimede geçen

"el-Ğamâm" beyaz ve ince buluttur. Ona bu adın veriliş sebebi daha önceden de geçtiği üzere (el-Bakara, 2/57. âyet 1. başlık) örtücü olmasındandır.

Muâz b. Cebel, "işin bitirilmesini"; Yahya b. Ya'mer çoğul olarak "işlerin bitirilmesini" anlamına gelecek şekilde okumuşlardır. Cumhûr ise: "İşin bitirilmesini" (anlamına gelecek şekilde) okumuşlardır. Anlamı ise: Ceza gerçekleşmiş ve isyankârlar azâb edilmiş olacaktır, demektir.

İbn Amir, Hamza ve Kisaî "işler döner" anlamına gelecek şekilde; diye okumuşlardır. Bunun delili ise yüce Allah'ın şu âyetleridir:

"Bilin ki işler Alllah'a döner" (eş-Şûrâ, 42/53);

"Dönüşünüz Allah'adır." (el-Maide, 5/48, 105) Diğerleri ise "döndürülür" anlamında: diye okumuşlardır. Bu da güzel bir okuyuştur. Bunun delili ise yüce Allah'ın şu âyetleridir:

"Sonra döndürülürsünüz." (et-Tevbe, 9/94);

"Sonra Allah'a döndürülürler." (el-En'am, 6/62);

"Ve eğer Rabbime döndürülürsem yemin olsun .." (el-Kehf, 18/36)

Her iki kıraat de güzeldir ve aynı anlama gelir. Asıl şekil ise birincisidir. Bunun meçhul fiil olarak kullanılması ise bir genişliktir ve fer'î bir husustur. İşler zaten önceden de sonradan da Allah'a döner. Özellikle Kıyâmet gününde bunun sözkonusu edilmesi, dünyadaki malik ve hükümdarların Kıyâmet gününde bütünüyle ortadan kalkacaklarına dikkat çekmek içindir.

211. Âyetin Tefsiri

İsrailoğullarına sor: Biz onlara apaçık nice âyetler verdik, diye. Kim Allah'ın nimetini kendisine geldikten sonra değiştirirse şüphesiz Allah, cezası pek şiddetli olandır.

"İsrailoğullarına sor" âyetinde yer alan ve

"sor" anlamına gelen: kelimesi burada hemzesiz olarak gelmiştir. Denildiğine göre Arapların bu kelimede yer alan vasl elifinin burada yazılmaması buna karşılık kelimesinde yazılması ile ilgili olarak iki görüş vardır.

Birincisine göre kimisinde yazılır, kimisinde yazılmaz. Kur'ân-ı Kerîm'de her iki şekilde de kullanılmıştır. Bu bakımdan hemzenin yazılıp yazılmaması hususunda mushaf hattına tabi olmak gerekir.

İkinci açıklamaya göre ise bu kelimenin kullanıldığı söz dizisinin değişikliğine göre hemze yazılır veya yazılmaz. Başlangıç olan sözlerde hemze yazılmaz. Burada yer alan "İsrailoğullarına sor" âyetinde

"buna hangileri kefildir? diye" (el-Kalem, 68/40) âyetinde hemze yazılmazken atfedilmesi halinde hemze yazılır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Ve o kasabaya sor." (Yusuf, 12/82);

"Ve Allah'tan lütfundan isteyiniz." (en-Nisa, 4/32) âyetinde olduğu gibi. Bu açıklamaları Ali b. Îsa yapmıştır.

Ebû Amr'ın İbn Abbâs'tan yaptığı bir rivâyete göre o bu kelimeyi (bu âyet-i kerimede) aslı üzere şeklinde okumuştur. Kimisi de harekeyi "sin"e nakledip vasıl "elifini olduğu gibi bırakmak suretiyle şeklinde okumuştur. Burada "nice" anlamına gelen "kem" edatına ve âyet-i kerimedeki bazı lâfızlar hakkında nahve dair açıklamalar ihtiva eden birkaç satırlık bir bölüm, gerek görülmediğinden tercüme edilmemiştir.

"Biz onlara apaçık nice âyetler verdik diye" âyeti ile kastedilen şudur: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın durumu ile ilgili onu tanıtıcı ve peygamberliğine delalet eden şekilde onlara gelen âyetler ne kadar da çoktur!

Mücâhid el-Hasen ve başkalan der ki: Bununla kast edilen, Mûsa (aleyhisselâm)'ın getirmiş olduğu denizin yarılması, buluttan gölgeler, asa, el ve buna benzer mucizelerdir. Yüce Allah peygamberine onları azarlamak ve başlarına kakmak üzere onlara böyle bir soru sormasını emretmektedir.

"Kim Allah'ın nimetini kendisine verdikten sonra değiştirirse..." Her ne kadar kendilerine işaret olunanlar İsrailoğulları ise de herkesi kapsayan genel bir lafızdır. İsrailoğullarına işaret olunmasının sebebi ise, kitaplarında bulunanları değiştirmeleri ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamberliğini inkâr etmeleridir. Bu bakımdan buradaki ifadeler yüce Allah'ın nimetini değiştiren herkes hakkında geçerlidir. Taberî der ki: Buradaki nimetten kasıt İslâm'dır. Bu da birinci açıklamaya yakın bir açıklamadır. İfadenin kapsamına Kureyş kâfirleri de girer. Çünkü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamber olarak aralarından gönderilmesi onlara bir nimettir. Onlar bu nimeti kabul ve ona karşılık şükür edecekleri yerde, küfür ve inkârla değiştirdiler.

"Şüphesiz Allah cezası pek şiddetli olandır." Bu, tehdit manasını ihtiva eden bir haberdir.

İkab (ceza); ("topuk ve sol" gibi anlamlara gelen) el-akib"den gelmiştir. Sanki ceza veren kişi (muâkib) cezalandırdığı kimsenin topuğunun izleri ardından yürüyor gibi kabul edilerek bu kelime verilmiştir. Binicinin ukbesi (ata binmek üzere topuğunu dayadığı yer) ile tencerenin ukbesi (ariyeten tencere alan bir kimsenin yemek pişirdikten sonra tencerenin dibinde bir miktar yemek bırakıp sahiplerine geri vermesi) de buradan gelmektedir. İkaab ve ukubet (ceza) ise genelde günahın akabinde olurlar. Günahı dolayısıyla onu cezalandırdı, demektir.

212. Âyetin Tefsiri

Dünya hayatı kâfirlere süslendi. Onlarsa îman edenlerle alay ediyorlar. Halbuki takva sahipleri Kıyâmet gününde onların üstündedirler. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.

"Dünya hayatı kâfirlere süslendi" âyetinde kastedilen Kureyş'in ileri gelenleridir.

Mücâhid ve Humeyd b. Kays, bu fiili ma'lum okumuştur. (O takdirde meali şöyle olur: "Dünya hayatını kâfirlere süsledi"). en-Nehhâs der ki: Böyle bir okuyuş şâz bir okuyuştur. Çünkü bunun faili (süsleyeni) kim olduğu daha önceden söz konusu edilmemektedir. İbn Ebi Able ise burada (süslenenin dünya hayatı olduğunun alameti olmak üzere): " süslendi" şeklinde okumuştur. Bu okuyuşun câiz oluşu buradaki müennesliğin hakiki olmayışından dolayıdır. Onu süsleyen ise onu da yaratıp icad eden, küfrü de yaratandır. Yine şeytan da vesvesesi ve aldatması ile onu süslüyor olabilir. Özellikle kâfirlerin sözkonusu edilmesi ise genel olarak böyle bir süslemeyi kabul edip dünyaya yönelmeleri ve buna yöneldiklerinden dolayı da âhirete yüzçevirmeleridir. Zaten şanı yüce Allah, insanların hangisinin ameli daha güzeldir diye sınamak üzere yeryüzünde bulunan herşeyi yeryüzü için bir süs olmak üzere yaratmıştır. Şeriatın gösterdiği yolu izleyen mü’minleri bu süs fitneye düşürmez, aldatmaz. Kâfirlere ise bu hayat süsü egemen olur. Çünkü onlar başka bir hayata inanmamaktadırlar.

Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahü anh) kendisine (devlet hazinesine konulmak üzere) mallar getirilip önüne bırakılınca şöyle demiş: Allah'ım, bizler bizim için süslü gösterdiğin şey ile sevinmekten başka birşey yapamıyoruz.

Yüce Allah'ın:

"Onlarsa îman edenlerle alay ediyorlar" âyeti de Kureyş kâfirlerine işarettir. Çünkü Kureyş kâfirleri dünyadaki durumlarını büyük görüyor ve dünya ile âdeta imrenilecek durumda olduklarını kabul ediyorlardı. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a tabi olanlarla da alay ediyor, onları küçümsüyorlardı.

İbn Cüreyc der ki: Ona tabi olanları âhireti talep ettikleri için küçümsüyarlardl: Bir görüşe göre ise fakir olmaları, servetlerinin az olması dolayısıyla onları küçümsüyorlardı. Bilal, Suheyb, İbn Mes'ûd ve başkaları (Allah onlardan razı olsun) gibi. İşte şanı yüce Allah işlerinin çirkin olması sebebiyle konum ve mevkilerinin düşüklüğüne dikkat çekmek üzere şöyle buyurmaktadır:

"Halbuki takva sahipleri Kıyâmet gününde onların üstündedirler." Hazret-i Ali'nin rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kim fakirliği ya da elinin darlığı sebebiyle mü’min bir erkek yahut mü’min bir kadını küçük düşürse ya da ona hakaret etse, Allah da o kimseyi Kıyâmet gününde teşhir eder, sonra da onu rezil eder. Her kim mü’min bir erkek veya kadına iftirada bulunur ya da onda olmadık birşeyi onun hakkında söylerse, yüce Allah onu -günahının cezasını çekinceye kadar- Kıyâmet gününde ateşten bir tepe üzerinde durdurur. Şüphesiz ki mü’minin büyüklüğü Allah katında mukarreb bir meleğin büyüklüğünden daha fazladır ve mü’min daha keremlidir. Allah'ın tevbe eden mü’min bir erkek veya mü’min bir kadından daha çok sevdiği birşey yoktur. Mü’min kişi, tıpkı bir kimsenin ailesini ve çocuğunu tanıması gibi semada tanınır." Hadisin benzeri için bk. Müsned, III, 487.

Şöyle de denilmiştir: "Halbuki takva sahipleri Kıyâmet gününde onların üstündedirler." Bundan kasıt derece itibariyle onlardan üstün olacaklandır. Çünkü mü’minler cennette, kâfirler ise cehennemde olacaklardır.

Burada

"üstünde" olmakla mekân itibariyle yukarıda olmanın kastedilmiş olması ihtimali de vardır. Çünkü cennet semada cehennem ise aşağıların aşağısındadır. Bu üstünde olmanın, mü’minlerin, kâfirlerin kendi kanaatlerinin ihtiva ettiği mananın daha da üstüne çıkarılması anlamına gelme ihtimali de vardır. Çünkü kâfirler derler ki: Şayet öldükten sonra diriliş var ise biz o takdirde sizin için olandan daha fazla bir paya sahip olacağız. Habbab b. el-Eret'in el-Âs b. Vail ile başından geçen olayını anlatan hadis de bu kabildendir.

Habbab dedi ki: Benim el-Âs b. Vail'den bir alacağım vardı. Ona alacağımı ödemesini istemek üzere gittim. Bana şöyle dedi: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)lı inkâr edip kâfir olmadıkça asla senin borcunu ödemeyeceğim. Bunun üzerine ben ona şöyle dedim: Sen ölünceye ve sonra da diriltilinceye kadar onu inkâr edecek değilim. Bana şu cevabı verdi: Ben ölümden sonra diriltilecek miymişim? O vakit tekrar bana mal ve çocuk verildiği takdirde sana ben de borcunu öderim... Buhârî, Husûmât 10, Buyû’ 29, İcâre 15, Tefsir 19. sûre 3, 4, 6; Müslim, Münafıkta 35; Tirmizî, Tefsir 19. sûre 7; Müsned, V, 110, 111. Bu hadis tamamıyla yüce Allah'ın izniyle ileride (Meryem, 19/77. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Alay etmek anlamına gelen: fiili "min" ve "be" harfi çerleri ile kullanılır. Tıpkı "dahike ve hezie" fiillerinde olduğu gibi. Bunu el-Ahfeş nakletmektedir. Alay etmek'ten isim: şekillerinde gelir. Yüce Allah'ın şu buyrukları (son) iki şeklide de okunmuştur:

"Tâ ki bazısı bazısını işte kullansın." (ez-Zuhruf, 43/32);

"Siz onları alaya aldınız." (el-Mu'minun, 23/110) (Bu âyetlerin ilkinde geçen ve: İşte kullanmak anlamına gelen ile sonraki âyet-i kerimede: alay konusu anlamına gelen) kelimesi: sin harfi hem ötreli olarak hem de esreli olarak okunmuştur. Suhra kendisiyle alay edilen kişi, suhera başkalarıyla alay eden kişi demektir. Yine "suhra" işte kullanılan kişi anlamındadır. "Suhra olarak kendisine hizmet etmesini istedi" ise ona ücretsiz olarak iş teklifinde bulundu, demektir.

"Allah dilediğine hesapsız rızık verir." ed-Dahhâk der ki: Yani âhirette herhangi bir çalışıp çabalama olmaksızın (böylece rızıklandırır) demektir. Bir görüşe göre de bu, sözü geçen mustaz'aflara işarettir. Yani Allah onlara yüksek makam ve mevkiyi rızık olarak verecektir. Buna göre âyet-i kerîme onların üzerindeki nimetin büyüklüğüne dikkat çekmektedir. Onların rızıklarını daimî ve sonsuz olacak şekilde, hesapsızca rızıklandırmıştır. Onların nail olacakları rızık sayılamaz.

Bir diğer açıklamaya göre

"hesapsız" âyeti yüce Allah'ın rızkının bir sıfatıdır. Onun bu rızkı nasıl harcanıp tüketilebilir ki? Çünkü o kudreti yüce Rabbimizin ihsanı saymakla tüketilemez. O'nun bütün lütfü hesapsızdır. Hesaplı olan şey ise kulun önceden işlemiş olduğu amel karşılığında verilendir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Rabbinden amellerine uygun bir karşılık olmak üzere." (en-Nebe, 78/36) Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bunun anlamının, rızık verilenler tarafından umulmayacak bir şekilde rızıklanmak, şeklinde olma ihtimali de vardır. Yüce Allah'ın:

"Ve onu ummadığı bir yerden rızıklandırır." (et-Talâk, 65/3) âyetinde olduğu gibi.

213. Âyetin Tefsiri

İnsanlar tek bir ümmetti. Allah peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olmak üzere gönderdi. Beraberlerinde ihtilaf ettikleri şeyler hakkında insanlar arasında hükmetmek için hak ile Kitabı indirdi. Halbuki onun hakkında ihtilafa düşenler kendilerine kitap verilenlerden başkası değildir. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerine karşı olan zulümlerinden dolayı (ihtilâfa düştüler). İşte Allah, izniyle îman edenleri hakkında ihtilâfa düştükleri hakka ulaştırdı. Allah dilediğini doğru yola iletir.

"İnsanlar tek bir ümmetti." Aynı din üzere idiler. Ubey b. Ka'b ile İbn Zeyd dedi ki: Burada

"insanlar" ile kastedilen, Allahü teâlâ Âdem'in belinden onları zürriyetler halinde çıkartıp da Allah'ın vahdaniyetini ikrar ettikleri vakitte Âdemoğullarıdır.

Mücâhid dedi ki: Burada

"insanlar"dan kasıt yalnızca Âdem'dir. Tek bir kişiye hepsinin adının veriliş sebebi, neslin aslının o olmasından dolayıdır.

Bir diğer görüşe göre ise Âdem ile Havva'dır. İbn Abbâs ve Katâde der ki: Burada insanlardan kasıt Âdem ile Nûh arasındaki nesillerdir. Bunlar on nesil idiler ki, ihtilafa düşünceye kadar hak üzere idiler. Daha sonra Allah onun ardından Hazret-i Nûh'u gönderdi.

İbn Ebi Hayseme der ki: Allah, Âdem (aleyhisselâm)'ı yarattığında Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı peygamber olarak gönderdiği zamana kadar beşbinsekizyüz yıl geçmiştir. Bundan daha fazla bir süre de söylenmiştir. Hazret-i Âdem ile Hazret-i Nûh arasında ise binikiyüz sene geçmiştir. Hazret-i Âdem dokuzyüzaltmış yıl yaşamıştır. İnsanlar onun zamanında tek bir din mensubu olup aynı dine bağlı idiler. Melekler onlarla tokalaşır idi. Onlar bu halleriyle İdris (aleyhisselâm) kaldırılıncaya kadar devam ettiler, ondan sonra da aralarında anlaşmazlık başgösterdi. Ancak bu, su götürür bir açıklamadır. Çünkü sahih kabul edilen görüşe göre Hazret-i İdris, Hazret-i Nûh'tan sonradır.

Aralarında el-Kelbî ve el-Vakidî'nin de bulunduğu bir grup da şöyle demiştir: Burda kastedilen Hazret-i Nûh ile gemide bulunanlardır. Bunlar müslüman idiler. Hazret-i Nûh'un vefatından sonra ihtilâfa düşmüşlerdir.

İbn Abbâs şöyle demiştir: Bunlar küfür üzere tek bir ümmet idiler. Kastı ise yüce Allah'ın Hazret-i Nûh'u gönderdiği sûredir. Yine ondan gelen bir rivâyete göre insanlar İbrahim (aleyhisselâm) döneminde tek bir ümmet idiler hepsi kâfir idiler ve İbrahim bir cahiliyye döneminde dünyaya geldi. Yüce Allah Hazret-i İbrahim'i ve onun dışında peygamberler gönderdi.

Bu görüşlere göre (idi, kelimesi asıl şekliyle (yani yardımcı fiil değil, asıl anlamıyla tam fiil) geçmişte olup bitmiş olanı ifade etmektedir.

Âyet-i kerimede insanların "mü’min" olduklarını takdiri olarak kabul eden herkes, bu ifadelerde; aynı zamanda ihtilafa düştüler, bunun üzerine Allah peygamberleri gönderdi, takdirini yapmaktadır. Böyle bir hazfin bulunduğunun delili ise:

"Halbuki onun hakkında ihtilafa düşenler kendilerine kitap verilenlerden başkası değildir" âyetidir. Yani insanlar hak din üzere idiler, ihtilafa düştüler, bunun üzerine de yüce Allah peygamberleri itaat edenleri müjdelemek, isyan edenleri de uyarmak üzere gönderdi.

Onların önceden kâfir olduklarını kabul eden kimseler ise, peygamberlerin onlara (ihtilaf halinde iken) gönderildiğini takdir ediyor demektir.

"İdi" kelimesinin sübut ifade etmek ihtimali de vardır. Bununla birlikte bundan kasıt, cinsin tümünü ifade eden insanların durumunu haber vermektir ki, eğer Allah lütuf ve insanıyla onlara peygamberleri göndermemiş olsaydı, şeriatlerden uzak ve hakikatleri bilmemek bakımından onlar tek bir ümmet olacaklardı. Buna göre

"idi" anlamına gelen sadece geçmiş zamanı ifade etmeye has bir ifade olmuyor, aksine: "Allah Gafûrdur, Rahîmdir" âyetinde yer alan nın anlamına gelir.

"Ümmet" kelimesi bir şeyi kastetmek anlamına gelen den alınmadır. Buna göre

"ümmet"in anlamı maksatları aynı ve tek olan demektir. Tek bir kişiye de

"ümmet" denilir. O kimsenin maksadı insanların maksadından başka türlüdür, demek olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Kuss b. Saide hakkında: "Kıyâmet gününde o tek başına bir ümmet olarak haşrolunacaktır" Hadîs-i şerîfi bu kabildendir. Aynı şekilde Zeyd b. Amr b. Nufeyl hakkında da böyle demiştir. Bk. Müsned, I, 189.

(Hemzenin esreli okunuşuyla) immet ise, nimet gibidir. Çünkü insanlar o nimeti maksat olarak gözetirler. Bunun İmâm anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü insanlar, onun yapmayı kastettiğini kastederler. Bu açıklamaları en-Nehhâs yapmıştır.

Ubey. b. Ka'b ise "beşer tek bir ümmet idiler" şeklinde İbn Mes'ûd da: "İnsanlar tek bir ümmetti. Onlar ihtilafa düştüler, Allah da ... peygamberleri gönderdi." anlamına gelecek şekilde okumuştur.

"Allah peygamberleri gönderdi." Hepsi yüzyirmidört bin peygamberdir. Aralarından rasûl olanların sayısı ise üçyüzonüçtür. Kur'ân-ı Kerîm'de özel isimleriyle zikredilenler onsekizdir. İsmi geçen peygamberlerden (nebilerden) değil, resullerden söz edildiğini hatırlayalım. Rasûllerin ilki Ebû Zer hadisinde Bk. Müsned, V, 178, 179, 266. belirtildiği üzere Hazret-i Âdem'dir. Bu hadisi el-Â'currî ve Ebû Hâtim el-Bustî kitaplarında rivâyet etmişlerdir. İlk rasûlün, şefaat ile ilgili hadise Bk. Buhârî, Tevhid 19; Müslim, İmâm 322-327. dayanılarak Hazret-i Nûh olduğu da söylenmiştir. Çünkü insanlar ona: Sen ilk rasûlsün, diyeceklerdir. İdris olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle el-A'raf Sûresi'nde (7/59. âyette) gelecektir. "Müjdeleyiciler ve korkutucular olmak üzere" ifadesi hal olarak nasbedilmiştir.

"Beraberlerinde... Kitabı indirdi." Burada Kitab'tan kasıt "kitaplar" anlamında kitapların türüdür. Taberî de'r ki: "el-Kitab"ın başındaki elif lâm ahd içindir. Bundan kasıt ise Tevrat'tır.

"İhtilaf ettikleri şeyler hakkında insanlar arasında hükmetmek için hak İle Kitabı indirdi" âyetindeki

"hükmetmek" işi Cumhûrun görüşüne göre Kitaba isnad edilmiştir. Bu âyet yüce Allah'ın:

"Bu size karşı hakkı söyleyen kitabımızdır" (el-Casiye, 45/29) âyetindeki gibi bir mecazdır. Bir diğer görüşe göre ise, bu her bir peygamber kendisine indirilen kitap ile hükmetsin diye indirilmiştir, anlamına gelir. Her peygamber kitap ile hüküm verince âdeta hükmeden kitabın kendisidir.

Âsım el-Cahderî: "İnsanlar arasında hükmolunsun diye" şeklinde meçhul olarak okumuştur ki bu şâz bir kıraattir. Çünkü bundan önce zaten "kitap"tan söz edilmektedir.

Bir görüşe göre de bunun anlamı, Allah insanlar arasında hükmetsin diye, şeklindedir.

"Onun hakkında" âyetindeki zamirin

"Kitab"a ait olma ihtimali vardır. Yani Kitap hakkında ancak kendilerine o kitabın verildiği kimseler... ihtilaf ettiler.

"Kendilerine verilenler"den kasıt bir görüşe göre Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a indirilene aittir. Bu açıklama ez-Zeccâc'ın açıklamasıdır. Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında ihtilafa düşenler ancak kendilerine ona dair bilgi verilmiş olan kimselerdir.

"Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerine karşı olan zulümlerinden dolayı (ihtilafa düştüler)." Yani onların ihtilafa düşmelerinin tek sebebi vardır. O da zulümdür, haksızlıktır. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/90. âyette) geçmiş bulunmaktadır. Bu ifadeler, onların yaptıkları işlerdeki beyinsizliğe ve içine düştükleri çirkinliğe dikkat çekilmektedir.

"İşte Allah... hakka ulaştırdı." Burada doğruya iletti, irşad etti, demektir. Yani yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetini onlara kendilerinden öncekilerin hakkında ihtilafa düştükleri şeyleri açıklamak suretiyle hakka iletti, hidâyet etti, demektir.

Bir kesim de şöyle demiştir: Âyet-i kerimenin anlamı şudur: Önceki ümmetlerin kimi öbürünün kitabını yalan saydı. Yüce Allah ise Muhammed ümetine bütün kitapları tasdik etme yolunu gösterdi. Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Yüce Allah her iki kitap ehlinin, İbrahim yahudi yahut hıristiyan idi, şeklinde hakkında ihtilafa düştükleri hususta mü’minleri hakka hidâyet etmiş, irşad etmiştir.

İbn Zeyd ile Zeyd b. Eslem ise, kıble hususundaki ihtilaflarında mü’minleri hakka irşad etmiştir, demektedirler. Çünkü yahudiler Beyt-i Makdis'e doğru, hıristiyanlar ise doğuya doğru yöneliyorlardı. Cuma günü ile ilgili olarak da bu ümmet doğruya irşad edilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "İşte bu, hakkında ihtilafa düştükleri gündür. Allah bu güne bizi hidâyet etmiştir. Yahudiler için yarındır, hıristiyanlar için ise yarından sonraki gündür." Buhârî, Cumua 1,12, Enbiyâ 54; Müslim, Cumua 20; Nesâî, Cumua 1; Müsned, II, 236, 243, 249...

Oruç da bunlardan birisidir. Kısaca hakkında ihtilafa düştükleri bütün hususlar bu kabildendir.

İbn Zeyd şunları da söyler: Kitap ehli ayrıca Îsa (aleyhisselâm) hakkında da ihtilafa düşmüşlerdir. Yahudiler ona iftirada bulundular, hıristiyanlar ise onu rab kabul ettiler. Allah ise mü’minleri onu Allah'ın kulu kabul etmelerini sağlayarak doğruya iletmiştir.

el-Ferrâ' der ki: Bu maklub bir ifadedir. Yani başı sona bırakılmış, sonu başa alınmış bir ifadedir. Taberî de bunu tercih etmiştir. el-Ferrâ' der ki: Bu ifadenin takdiri şöyledir: Allah mü’minleri -onların hakkında ihtilaf ettikleri şeyler hususunda- hakka irşad etmiş, hidâyet etmiştir.

İbn Atiyye der ki: el-Ferrâ''yı böyle bir takdirde bulunmaya iten lâfzın onların hak hususunda ihtilafa düşmüş olduklarını ve Allahü teâlâ'nın mü’minleri onların hakkında ihtilafa düştükleri şeylerin bazısında hidâyet eylediğini ifade edebilmesi korkusudur. Ancak böyle bir açıklama özü itibariyle doğru değildir.

Taberî de el-Ferrâ''dan bunu naklederek buna meyletmiştir. Yüce Allah'ın Kitabında bunu gerektiren bir zaruret olmaksızın kalp olduğunu iddia etmek acizliktir ve iyi tetkik etmemekten kaynaklanır. Çünkü buradaki ifade uygun şekliyle ve niteliğine göre açıklanabilir, anlaşılabilir. Çünkü yüce Allah'ın:

"Hakka ulaştırdı (hidâyet etti)" âyeti onların hakkı isabet ettirdiklerini gerektirmektedir. Ve ayrıca burada ifade "hakkında" kelimesinden sonra "hak" ile açıklanmakta ve böylelikle hakkında ihtilaf edilen şeyin türü beyan edilmektedir.

el-Mehdevî der ki: "İhtilaf" lâfzının "hak" lâfzından öne alınması, ihtİmâm dolayısıyladır. Çünkü burada asıl ihtİmâm gösterilen, üzerinde durulan şey "ihtilafın sözkonusu edilmesidir. İbn Atiyye der ki: Bana göre ise bu pek güçlü bir açıklama değildir.

Abdullah b. Mes'ûd: "Haktan ona dair ihtilâfa düştükleri şeye" yani İslâm'a dair ihtilâfa düştükleri şeye, diye okumuştur.

Âyet-i kerimede geçen "izniyle" âyetini ez-Zeccâc, bunun anlamı ilmiyle demektir diye açıklamıştır. en-Nehhâs der ki: Bu yanlıştır, bunun anlamı; emriyle demektir. Sen birşeye izin verdiğin takdirde onu emretmiş olursun. Yani Allah, îman edenleri yapmaları gerekeni emretmek suretiyle hidâyete ulaştırmıştır.

"Allah dilediğini doğru yola iletir" âyeti ise; "Kul kendi hidâyetini kendisi tayin ve tesbit eder," şeklindeki Mu'tezile'nin görüşünü reddetmektedir.

214. Âyetin Tefsiri

Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve sarsıldılar ki hatta Peygamber kendisine îman edenlerle birlikte: "Allah'ın yardımı ne zaman?" derlerdi. Bilin ki muhakkak Allah'ın yardımı yakındır.

"Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?" Öyle mi zannettiniz?

Katâde, Süddî ve müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyet-i kerîme müslümanlara oldukça zorluk, sıkıntı, sıcak, soğuk, geçim darlığı ve türlü sıkıntılar gelip çattığı ve durumun yüce Allah'ın:

"Ve kalpler gırtlaklara kadar varmıştı" (el-Ahzab, 33/10) âyetinde belirttiği duruma gelindiği zaman, Hendek gazvesi hakkında nazil olmuştur.

Bunun Uhud Savaşı hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Bu âyetin bir benzeri de Âl-i İmrân Sûresi'ndedir:

"Yoksa siz, Allah içinizden cihâd edenlerle, sabredenleri belli etmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?" (Âl-i İmrân, 3/142)

Bir kesim de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme yurtlarını ve mallarını müşriklerin ellerinde bırakan, Allah'ın rızasını tercih edip hicret eden, -diğer taraftan yahudiler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a düşmanlıklarını açıkça ortaya koyup bazı zenginler de münafıklığı içten içe gizlemeleri üzerine- muhacirlere teselli olmak üzere nazil olmuştur. İşte yüce Allah onların kalplerini hoş tutmak üzere: "Yoksa siz... sandınız?" âyetini inzal buyurdu. Burada âyetin anlamı şudur: Yani sizler sizden öncekilerin mihnete düştükleri gibi imtihan olunmadan ve onlar sabrettikleri gibi siz de sabretmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?

Anlamın şöyle olması da mümkündür: Sizlere de sizden öncekilere isabet eden belânın, musibetlerin bir benzeri gelip çatmadan önce cennete girivereceğinizi mi sandınız?

Vehb b. Münebbih dedi ki: Mekke ile Taif arasında yetmiş tane ölü peygamber bulundu. Bunların ölümlerinin sebebi açlık ve benzeri idi.

Bu âyet-i kerimenin bir diğer benzeri de şu âyet-i kerimedir:

"Elif, Lâm, Mîm. İnsanlar îman ettik demeleriyle ve imtihan olunmadan bırakılıverileceklerini mi sandılar? Yemin olsun onlardan önce geçenleri Biz imtihan etmişizdir." (el-Ankebut, 29/1-3) Nitekim ileride de gelecektir.

Bu buyruklarla yüce Allah onları sabretmeye çağırdı ve bu sabra karşılık da onlara zafer vadinde bulunarak: "Bilin ki muhakkak Allah'ın yardımı yakındır" diye buyurdu.

Zelzele (sarsıntı): Aşın derecede sarsmak demektir. Şahıslarda ve durumlarda sözkonusu olur. Mesela, Allah yeri sarstı, denildiği gibi yer de hareket edip sallandığı zaman: Yer sarsıldı (tezelzelet), denilir. Âyet-i kerimede geçen: "Sarsıldılar" âyetinin anlamı korkutuldular ve yerlerinden oynatıldılar, demektir.

Zelzâl, (zelzele)den isimdir, zelazil ise çoğul olarak zorluk ve sıkıntılar demektir. ez-Zeccâc der ki: Zelzele aslında birşeyin yerinden kayması anlamına gelen "zelle"den türemektedir. Buna göre "onu zelzeleye uğrattım" dediğin zaman onu, yerinden kaydırmayı tekrarladım, anlamına gelir. Sîbeveyh'in görüşüne göre ise "zelzele" fiili asıl itibariyle "dahrece (yuvarladı)" fiili gibi rubai (yani asıldan dört harfli) bir fiildir.

Nâfi' Hatta... derlerdi" âyetini "Lâm" harfini ötreli olarak diğerleri ise üstün olarak okumuşlardır. Sîbeveyh'in: kelimesiyle ilgili görüşüne göre; ondan sonra gelen (muzari) fiilin mansub olması iki açıdan, merfu olması da iki açıdandır. Eğer yürüme ve girmenin her ikisi de bitmiş ise; " Şehre girinceye kadar yürüdüm," denilir. Yani oraya girene kadar yürüdüm ve yürümenin son noktası orasıdır. Bu âyet-i kerimeyi bu şekilde mansub olarak okuyanın kıraati buna göredir. Âyetin dışındaki konuşma ve ifadelerde nasbin diğer şeklinde ise "oraya girmek üzere girdim" anlamında aynı ifade kullanılır. Merfu olarak okunmasına dair iki şekle gelince " yani yürüdüm ve ardından oraya girdim" demek olup her ikisi de olup bitmiş bir hali ifade eder. Yani ben önceden yürümüştüm, ardından da oraya girdim, demek olur. Burada fiili harfini takdir ederek amel etmez, çünkü ondan sonra gelen ifade bir cümledir. el-Ferazdak'ın dediği gibi:

"Hayret edilecek birşeydir bu.

Küleyb dahi bana sövüyor."

en-Nehhâs der ki: Buna göre âyet-i kerimenin (ilgili kelimelerinin) merfu olarak okunması, mana bakımından daha açık ve daha sahihtir. Yani, öyle sarsıntıya uğratıldılar ki Rasûl dahi diyordu ki...: Yani onun dahi durumu bu idi. Çünkü anlatılanlar sarsıntıya uğratılmakla alakalı olup onunla ilişkisiz şeyler değildir. Ancak nihaî durumu ifade etmek üzere ilgili kelimeleri nasbetmekte böyle bir anlam yoktur.

Bu âyet-i kerimede sözü geçen "peygamberden kasıt Mukâtil 'in görüşüne göre Şa'yâ (İşaya) peygamberdir ki bunun diğer ismi Elyesa'dır. el-Kelbî de der ki: Bu ümmetine peygamber olarak gönderilmiş ve bu konuda oldukça sıkıntılar çekmiş her rasûl hakkında sözkonusu olmuştur. O rasûlün kendisi dahi: Allah'ın yardımı ne zaman diyecek hale gelmişti.

ed-Dahhâk'tan rivâyet edildiğine göre şöyle demiş: Bundan kasıt Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisidir. Âyet-i kerimenin nüzulü de buna delalet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Âyetin dışında ile ilgili ikinci şekilde ise: Yürüdüm, şimdi de giriyorum, anlamında olup yürümek buna göre olup bitmiştir, girme işi de şu anda olmaktadır.

Sibevyeh'in naklettiğine göre: " Hastalandı, o kadar ki onun iyileşeceğini ummuyorlar." Yani şu anda o kendisinden umut kesilmiş durumdadır. Yürüdüm, nihayet engellenmeksizin oraya giriyorum, ifadesi de buna benzemektedir.

Mücâhid, el-A'rec, İbn Muhaysın ve Şeybe ref ile, el-Hasen, Ebû Ca'fer, İbn Ebi İshak, Şibl ve başkaları da nasb ile okumuştur. Mekkî der ki: Tercih edilen de budur. Çünkü kurra topluluğu bu şekilde okumaktadırlar. el-A'meş ise: " Ve sarsıldılar ve peygamber de diyordu ki..." şeklinde yerine "vav" harfini okumaktadır. İbn Mes'ûd'un mushafında ise şöyledir: " Ve onlar sarsıldılar sonra yine sarsıldılar ve.... diyordu ki."

Müfessirlerin çoğunluğu âyetin sonuna kadar olan bölümün peygamberin ve mü’minlerin söyledikleri sözdür. Yani onlar o noktaya kadar geldiler ki, sonunda Allah'ın yardımının geciktiği zehabına kapıldılar. Yüce Allah da onlara: "Bilin ki Allah'ın yardımı yakındır" diye buyurdu.

Bu, Peygamberin, şüphe ve tereddüt kastıyla değil de; Allah'tan yardımın daha çabuk gelmesini istemek üzere söylediği sözler cümlesinden olabilir.

er-Rasûl, bir cins isimdir.

Bazdan da ifadede takdim ve te'hir vardır, demektedir. İfadenin takdiri şöyledir: Hatta îman edenler: Allah'ın yardımı ne zaman dediler, rasûl de: Bilin ki muhakkak Allah'ın yardımı yakındır, diye cevap verdi. Yüksek mevkii dolayısıyla rasûl, rütbe itibariyle takdim edildi, ardından ise mü’minlerin sözü takdim edildi. Buna sebep ise onların söyledikleri sözün zaman itibariyle önceden olmasıdır.

İbn Atiyye der ki: Bu bir tehakkümdür, sözü haklı herhangi bir gerekçe olmaksızın anlamından başka bir şekilde yorumlamaktır.

"Bilin ki muhakkak Allah'ın yardımı yakındır" âyetinin yüce Allah tarafından onların söyledikleri sözün tamamlanıp bitmesinden sonra yeni bir cümle olarak verilen bir haber olma ihtimali de vardır.

"Allah'ın yardımı ne zaman?" âyeti, Sîbeveyh'in görüşüne göre mübteda olduğu için merfudur. Ebû'l-Abbas'ın görüşüne göre ise bir fiil ile merfu olmuştur. Yani Allah'ın yardımı ne zaman vukua gelecektir? demektir.

"Karib: Yakın" kelimesi, "inne: Muhakkak" edatının haberidir. en-Nehhâs der ki: Kur'ân'ın dışında (yakın kelimesi) mansub gelebilir.

"Yakın: Karib" kelimesini bu anlamıyla Araplar çoğul da yapmazlar, tesniyesini de yapmazlar, dişisini de söylemezler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak Allah'ın rahmeti ihsan edenlere pek yakındır." (el-A'raf, 7/56) Şair de şöyle demektedir:

"Akşamı etti mi vay onun haline!

Ne Haşim'in annesi yakındır ne de Yeşkür kızı Besbâse."

"Filan kişi bana yakındır (karib)" anlamındaki ifadelerde ise tesniyesi de çoğulu da yapılabilir ve o vakit çoğul şekli "karîbûne, akribâu ve kurabâu" gelebilir.

215. Âyetin Tefsiri

Onlar sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki "Hayır türünden neyi infak ederseniz; o anne ve babanın, akrabaların, yetimlerin, yoksulların ve yolda kalmışlarındır. Şüphesiz her ne hayır işlerseniz Allah onu çok iyi bilendir."

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

"Sana... soruyorlar" âyetini hafifletmek istersek o takdirde hemzeyi atar, onun harekesini "sin" harfine verip üstün okur, hemzeyi de hazfederek: diye okuruz.

Bu âyet-i kerîme Amr b. el-Cemuh hakkında nazil olmuştur. Oldukça yaşlı bir ihtiyar idi. Ey Allah'ın Rasûlü, dedi, benim malım pek çoktur. Ben o malın nesini tasadduk ediyim ve kime infak edeyim? diye sordu. Bunun üzerine:

"Onlar sana neyi infak edeceklerini soruyorlar" âyeti nazil oldu. el-Vâhidi, Esbâbu Nüzûli'l-Kur'ân, s. 69

2- Neyi İnfak Edecekler?

Altı satırlık bir yer tutan bu başlık, tamamıyla nahiv ile ilgili açıklamaları ihtiva ettiğinden, gerekli görülmeyip tercüme edilmemiştir.

3- Soruyu Soranlar:

Bu soruyu soranların mü’minler olduğu söylenmiştir. Anlamı şudur: Mallarını infak etmeleri gereken yollar nelerdir? Harcanması, infak edilmesi gerekeni nereye harcamahdırlar?

es-Süddî der ki: Bu âyet-i kerîme zekâtın farz olmasından önce nazil olmuştur. Daha sonra farz olan zekât bunu neshetmiştir.

İbn Atiyye der ki: Bu hususta el-Mehdevî, es-Süddî'ye görüş izafe etmekte yanılarak şu sözleri es-Süddî'ye nisbet etmiştir: Bu âyet-i kerîme farz olan zekât hakkındadır, daha sonra "anne ve babaya dair hüküm" bu âyet-i kerimeden neshedilmiştir. Halbuki İbn Cüreyc ve başkalan da şöyle demiştir: Bu mendubluk ifade eder. Zekât ise burada sözü geçen infaktan başka birşeydir. Buna göre âyet-i kerimede nesh söz konusu değildir, âyet-i kerîme nafile sadakanın harcama yerlerini beyan etmektedir. Varlıklı olan bir adamın, ihtiyaç sahibi olan anne ve babaya, onların kendisine göre olan nisbetle yiyecek, giyim ve buna benzer hususlarda durumlarını ıslah edecek kadarı ile, infakta bulunması vaciptir.

Mâlik der ki: Oğlun babasını evlendirme yükümlülüğü yoktur. Fakat babasının hanımına infak etmekle görevlidir. Bu ister onun öz annesi olsun, ister üvey. İmâm Mâlik'in: Oğul babasını evlendirmekle yükümlü değildir, demesinin sebebi, onun görüşüne göre çoğunlukla babanın evlenmek ihtiyacını duymayacağından dolayıdır. Şayet babasının evlenmeye mübrem bir ihtiyacı olursa onu evlendirmesi de vacip olur. Eğer bu böyle olmayacak olsaydı, anne babasına gereken infakı yapmasını oğlu için vacip kabul etmezdi. İbadetler ile alakalı malî harcamalara gelince, oğlun babasına hac masrafını veya Savaşa gitmek için gerekli masrafları vermek yükümlülüğü yoktur. Ancak onun fıtır sadakasını vermek mükellefiyeti vardır. Çünkü fıtır sadakası nafaka ve müslüman olmak sebebiyle kazanılan (yerine getirilmesi gereken) bir haktır.

4- Ne Harcanırsa Allah Onu Bilir:

"De ki: Neyi infak ederseniz" âyeti bir şarttır;

"o anne ve babanın ...dır" âyeti cevaptır. Aynı şekilde

"her ne hayır işlerseniz" şart,

"Allah onu çok iyi bilendir" âyeti de onun cevabıdır.

Yetim, miskin ve yolcuya dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/83. âyet 5. başlık vd.) geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Akrabaya, yoksullara, yolculara haklarını ver..." (er-Rum, 30/38) Hazret-i Ali ise bunu ... işlerlerse" diye gaib olarak okumuştur.

Âyetin zahiri haber manasını ihtiva etmektedir ve yapılan amellerin karşılığını vermek va'dini kapsamaktadır.

216. Âyetin Tefsiri

Hoşunuza gitmediği halde Savaş üzerinize yazıldı. Halbuki hoşlanmadığınız birşey, sizin için hayırlı olabilir. Sevdiğiniz şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir siz bilmezsiniz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Cihâdın Farz Oluşu:

Yüce Allah'ın:

"Hoşunuza gitmediği halde Savaş üzerinize yazıldı" âyetinin anlamı farz kılındı, demektir. Bunun benzeri ifadeler daha önceden (el-Bakara, 2/178. âyet 2. başlık) geçmiş bulunmaktadır.

Bazıları da " Üzerinize öldürmek yazıldı" şeklinde okumuşlardır. Şair de der ki:

"Üzerimize öldürmek ve Savaşmak yazıldı;

Güzel ve (güzelliği dolayısıyla süse) muhtaç olmayan zengin kadınlara ise eteklerini toplamak yazıldı."

Bu, cihâdın farz olduğunu ifade eder. Yüce Allah bunun kendisi ile sınandıkları şeylerden olduğunu, cennete ulaşmanın onun ile gerçekleşeceğini beyan etmektedir.

Savaştan kasıt, kâfir düşmanlarla Savaşmaktır. Bu onlar tarafından durumun karineleri ile bilinen bir husustu. Şu kadar var ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Mekke'de ikamet ettiği süre boyunca Savaşa izin verilmemişti. Peygamber hicret edince müşriklerden ona karşı Savaşanlarla Savaşması için izin verilerek yüce Allah şöyle buyurdu:

"Kendileri ile Savaşılanlara -zulmolundukları için-(Savaşmak üzere) izin verildi." (el-Hacc, 22/39)

Daha sonra genel olarak bütün müşriklerle Savaşmasına izin verildi. Bu âyet-i kerîme ile kimlerin kastedildiği hususunda ise tefsir âlimleri farklı görüşlere sahiptir. Bundan kastın, özellikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı olduğu söylenmiştir. O bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Savaşmak, onlar için farz-ı ayn idi. Şeriat karar bulup iyice yerleşince, artık bu farz-ı kifaye oldu.

Bu görüş Atâ ve Evzaî'ye aittir.

İbn Cüreyc der ki: Ben Atâ'ya sordum. Bu âyet-i kerimeye göre insanlara Savaş farz mıdır? O: Hayır dedi. Bu onlara (ashaba) farz kılınmış idi.

Ümmetin Cumhûru ise şöyle demektedir: Cihâd önceleri tayin sözkonusu olmaksızın kifaye olmak üzere farz kılmış idi. Ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlardan Savaşa çıkmalarını istediği vakit ona itaat etmenin vacip oluşu sebebiyle, onun bu Savaş isteğine olumlu karşılık vermek, onlar için farz-ı ayn oluyor idi.

Said b. el-Müseyyeb der ki: Cihâd her müslüman üzerine muayyen olarak ebediyyen farzdır. Bunu el-Maverdî nakletmiştir.

İbn Atiyye de der ki: Üzerinde icma olunagelen husus şu ki, cihâd Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetinin tümü üzerinde farz-ı kifayedir. Onu bu işi yapan müslümanlar ifa ettikleri takdirde diğerlerinden sakıt olur. Ancak düşman İslâm topraklarına girerse o vakit farz-ı ayn olur. Bu hususa dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Tevbe Sûresi'nde (5. âyet ve devamında) gelecektir.

el-Mehdevî ve başkası es-Sevrî'den şöyle dediğini nakletmektedirler: Cihâd bir tatavvudur (nafile ibadettir). İbn Atiyye der ki: Bu ifade bana göre; cihâd fiilen yerine getirilmiş olduğu halde ona soru sorulması üzerine verdiği bir cevaptır. O: Bu durumda cihâd bir tatavvudur, diye cevap vermiş olmalıdır.

2- Nefsi Ölçü Almak:

Yüce Allah'ın:

"Hoşunuza gitmediği halde" âyeti bir mübtedâ ve haberdir (yani; Halbuki o sizin için hoş değildir, anlamında).

Savaş insan tabiatı itibariyle sevilmeyen birşeydir. İbn Arafe der ki (âyet-i kerimede geçen) kurh, zorluk demektir. Kerh ise, zorlanılarak mecbur edildiğin şey demektir. Tercih edilen görüş budur. "Kurh" kelimesiyle "kerh" kelimesinin aynı anlamda iki ayrı söyleyiş olma ihtimali de vardır. İkrah ise, bir şeye zorlamak demektir.

Cihâdın hoşlanılmayan birşey olması; cihâd dolayısıyla mal harcamak, ülkeden ayrılmak, aileden ayrılmak, insanın bedenini, kafasından ve sair yerlerinden yarılmaya, yaralanmaya maruz bırakmak, azaların kesilmesi ve nihayet ölümün sözkonusu olması dolayısıyladır. İşte bundan dolayı cihâddan hoşlanmıyorlardı. Yoksa onlar yüce Allah'ın farz kılmasından hoşlanmıyor değillerdi.

İkrime bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demektedir: Onlar önceleri cihâddan hoşlanmadılar, daha sonra onu sevmeye ve: "Dinledik ve itaat ettik" demeye başladılar. Çünkü verilen emri yerine getirmek bir zorluğu da ihtiva eder. Fakat ona karşı verilecek olan sevap bilindiği takdirde, o sevaba karşılık sıkıntı ve zorluklara katlanmanın ehemmiyeti kalmaz, insan nazarında bunun değeri küçülür.

Derim ki: İnsana acı veren ve tehlikesinden korkulan bir organı kesmek,. bir dişi çekmek, kan aldırmak, hacamat yaptırmak gibi işleri hastalıktan iyileşmek ve sıhhatin devamı arzusuyla yapmak gibi işler, bunun dünya hayatındaki birer örneğidir. Ancak ebedîlik ve ikram yurdunda, sıdk makamında, daimî ve ebedî bir hayattan daha faziletli bir nimet olamaz.

3- Nefsin Hoş Görmesi Ya da Görmemesi:

"Halbuki hoşlanmadığınız birşey sizin için hayırlı olabilir" âyetinde yer alan kelimesi el-A'sam'a göre burada anlamındadır. (Yani: "Halbuki hoşlanmadığınız birşey sizin için (gerkeçte) hayırlıdır" anlamındadır). Bir görüşe göre ise bu kelime vücub ifade eder. Yani Allah tarafından verilecek şeyler hakkında kullanıldığı takdirde Kur'ân-ı Kerîm'in tümünde Allah'ın o şeyleri vermesinin vacib olduğunu ifade eder. Bundan tek istisna yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Eğer o sizi boşarsa umulur ki (şüphesiz) Rabbi sizden daha hayırlı... zevceler verir." (et-Tahrim, 66/6)

Ebû Ubeyde der ki: Bu kelime Allah tarafından va'dolunanı vermenin vücubunu ifade eder. Bu âyette anlamı da şudur: Sizler cihâddaki sıkıntıları, zorlukları hoş görmeyebilirsiniz. Halbuki o sizin için daha hayırlıdır. Çünkü cihâd ile galip gelirseniz zafer kazanırsınız, ganimet elde edersiniz ve size ecir verilir. Ölen de şehid olarak ölür. Halbuki sizler rahatı ve Savaşı terketmeyi seviyor olabilirsiniz. Ama o sizin için daha kötüdür. Çünkü sizler mağlub edilir, zelil edilir elinizdeki imkânlarınız yok olur, gider.

Derim ki: Bu doğrudur. Bunun şüphe edilecek en ufak bir tarafı yoktur. Nitekim Endülüs ülkesinde böyle olmuştur. Oradakiler cihâdı terkettiler. Savaşmaktan korktular ve Savaştan çokça kaçıp durdular. Düşman da o güzelim ülkeyi istila etti. Birtakım kimseleri esir aldı, kimisini öldürdü, kadın ve çocukları da esir alıp köle yaptı. İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn. Bu bizim ellerimizin işledikleri ve kazandıkları dolayısıyladır.

Âyet-i kerimenin anlamı ile ilgili olarak el-Hasen der ki: Meydana gelen sıkıntı ve musibetlerden hoşlanmamazlık etmeyiniz. Çünkü hoşlanmadığın nice iş vardır ki, senin kurtuluşun oradadır. Ve sevdiğin nice iş vardır ki, o işten dolayı sen atıl kalır, kötürüm olursun. Ebû Saîd ed-Darîr şu beyitleri söylemiştir:

"Sakındığın nice iş vardır ki; hoşuna gidecek ve beğeneceğin işi sürükleyip getirir.

O işte sevilen şey gizli kalır ve ondan hoşlanılmayan şey ortaya çıkar."

217. Âyetin Tefsiri

Sana haram aya, onda Savaşmaya dair soru soruyorlar. De ki: "Onda Savaşmak büyük bir iştir. Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkâr etmek, Mescidi Haram'dan alıkoymak ve ahalisini oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük bir iştir. Fitne öldürmeden daha büyüktür. Eğer güç yetirseler sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle Savaşmalarını sürdürürler. Artık içinizden her kim dininden irtidat eder de kâfir olarak ölürse işte onların dünyada da âhirette de amelleri boşa çıkar. Onlar ateşliktirler, onlar orada ebedi kalıcıdırlar.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı oniki başlık halinde sunacağız:

1- Âyetlerin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah'ın:

"Sana... soruyorlar" âyetine dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/215. âyet 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Cerir b. Abdulhamid ve Muhammed b. Fudayl, Atâ b. es-Said'den, o Saîd b. Cübeyr'den o da İbn Abbâs'tan rivâyetle dedi ki: Ben Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından daha hayırlı bir topluluk görmedim. Onlar hepsi de Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan onüç tane mesele dışında ona soru sormadılar. (Bunlar):

"Sana ay hali hakkında soru soruyorlar.." (el-Bakara, 2/222);

"Sana haram aya... dair soru soruyorlar" (el-Bakara, 2/217);

"Sanayetimler hakkında soru soruyorlar" (el-Bakara, 2/220) Onlar ancak kendilerine faydalı olan şeylere dair soru soruyorlardı. Dârimî, Mukaddime 18.

İbn Abdi’l-Berr der ki: Hadîs-i şerîfte on üç meseleden ancak üç mesele yer almaktadır. Ebû'l-Yesar Cündüb b. Abdillah'tan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), dokuz on kişilik bir grup gönderdi, başlarına da Ebû Ubeyde b. el-Haris veya Ubeyde b. el-Haris'i komutan tayin etti. Ayrılmak isteyince Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan ayrılacağı için ağlamaya başladı. Bunun üzerine Abdullah b. Cahş'ı (komutan olarak) gönderdi. Ona bir mektup yazdı ve: Şu şu yere ulaşıncaya kadar mektubu okumamasını emretti ve şöyle dedi: "Arkadaşlarından seninle gelmek üzere kimseyi zorlama. Belirttiği yere ulaşınca mektubu okudu ve istircâda bulunarak: "Allah'ın ve Rasûlünün âyetini dinleyip itaat ediyorum" dedi. Onlardan iki kişi geri döndü, diğerleri kaldılar. Bunlar İbnu’l-Hadramî ile karşılaştılar, onu öldürdüler. O günün Receb'ten olduğunu bilmiyorlardı. Müşrikler: Siz haram ayda insan öldürdünüz, dediler. Bunun üzerine şanı yüce Allah:

"Sana haram aya .... dair soru soruyorlar" âyetini indirdi. Beyhakî, Sünen, IX, 20-21.

Bir diğer rivâyete göre ise bu âyetin nüzul sebebi şudur: Kilaboğullarından iki adam Amr b. Umeyye ed-Damrî ile karşılaştılar. O bunların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanından geldiklerini bilmiyordu. Amr b. Umeyye bu iki kişiyi de öldürünce Kureyşliler şöyle dediler: O, bunları haram ayda öldürdü. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Bu âyetin Abdullah b. Cahş seriyesi hakkında nazil olduğuna dair görüşler daha çok ve daha yaygındır. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu dokuz veya sekiz kişiyle birlikte Bedir Savaşından iki ay önce Cumadelahir ayında, bir diğer görüşe göre Receb ayında göndermişti. Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) "ed-Durer" adlı eserinde- der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kürz b. Cabir'i takipten -ki bu birinci Bedir çıkışı diye bilinir- dönünce Cumadelahire ayının geri kalan günlerini ve Recep ayı süresince Medine'de kaldı. Recep ayı süresince Abdullah b. Cahş b. Riâb el-Esedî'yi, beraberinde muhacirlerden sekiz kişiyle birlikte gönderdi. Bu kişiler Ebû Huzeyfe b. Utbe, Ukkâşe b. Mihsan, Utbe b. Ğazvan, Fihrli Süheyl b. Beyda, Sa'd b. Ebi Vakkas, Âmir b. Rabia, Temimli Vâkıd b. Abdullah, Leysli Halid b. Bukeyr idiler. Abdullah b. Cahş'a bir mektup yazdı ve ona: İki gün süre ile yol almadıkça o mektubu açıp bakmamasını emretti. İki gün yol aldıktan sonra o mektubu açıp okuyacak ve o mektupta kendisine emredileni yapmak üzere yoluna gidecekti. Beraberindeki arkadaşlarından kimseyi de beraber gelmek üzere zorlamayacaktı. Abdullah onların komutanı idi. Abdullah b. Cahş (radıyallahü anh) emrolunduğu şeyi yaptı. Mektubu açıp okuyunca onda şu ifadelerin yer aldığını gördü:

"Benim bu mektubumu görür görmez sen hemen Mekke ile Taif arasında Nahle denilen yerde konaklayıncaya kadar yola koyul. Orada Kureyş'i gözetle ve onların haberlerine dair bize bilgi topla!"

Abdullah mektubu okuyunca: Dinledim ve itaat ettim, dedi ve daha sonra arkadaşlarına durumu bildirdi. Onlardan kimseyi zorlamayacağını ve kendisine itaat edenlerle birlikte belirtilen istikamete gideceğini, hiçbir kimse itaat etmeyecek olursa tek başına yoluna devam edeceğini belirtti. "O bakımdan kim şehadeti arzuluyor ise haydi benimle gelsin. Kim de ölümden hoşlanmıyor ise geri dönsün," dedi. Beraberindekiler şu cevabı verdiler: "Senin sevip arzuladığını hepimiz sever ve arzularız. Aramızdan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın âyetine dinleyip itaat etmeyecek hiçbir kimse yoktur" deyip onunla birlikte yola koyuldular, o da Hicaz yoluna koyuldu.

Sa'd b. Ebi Vakkas ile Utbe b. Ğazvan'ın sıra ile bindikleri bir develeri kaçmıştı. Onu aramak üzere geri kaldılar. Abdullah b. Cahş ise diğer arkadaşları ile birlikte Nahle denilen yerde konaklayıncaya kadar gösterilen istikamete doğru yol aldılar. O sırada yanlarından kuru üzüm ve ticaret malları taşıyan Kureyş'e ait bir kervan geçti. Bu kervan ile birlikte Amr b. el-Hadramî -Hadramî'nin ismi Abdullah b. Abbad olup Sadeflidir. Sadef ise Hadremevt'lilerden bir koldur- ile Osman b. Abdullah b. el-Muğire ile onun kardeşi Nevfel b. Abdullah b. el-Muğire -ikisi de Mahzumludur- ile Muğireoğullarının azadlısı el-Hakem b. Keysan da vardı.

Müslümanlar kendi aralarında danışarak şöyle dediler: Bizler Haram aylardan Receb ayının son günündeyiz. Onlarla Savaşacak olursak Haram ayın saygınlığını çiğnemiş oluruz. Eğer bu gece onları bırakacak, ilişmeyecek olursak bu sefer Harem bölgesine girerler.

Daha sonra onlarla çarpışmak üzere görüş birliğine vardılar. Temimli Vakid b. Abdullah, Amr b. el-Hadramî'ye bir ok attı ve onu öldürdü. Osman b. Abdullah ile el-Hakem b. Keysan'ı da esir aldılar, Nevfel b. Abdullah ise kaçıp kurtuldu. Daha sonra iki esir ve kervan ile birlikte (Medine'ye) geldiler.

Abdullah b. Cahş onlara: Aldığınız ganimetin beşte birini Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ayırınız dedi, onlar da bunu yaptılar. Bu, İslâm tarihindeki ilk beştebirdir. Daha sonra yüce Allah'ın:

"Bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri şüphesiz Allah'ın ve Rasûlü'nün...dür." (el-Enfal, 8/41) âyeti nazil oldu. Böylece Allah ve Rasûlü, Abdullah b. Cahş'ın bu uygulamasını benimsedi, onu beğendi, Kıyâmet gününe kadar ümmet tarafından uygulanacak bir hüküm olarak tesbit etti.

İslâm tarihinde alınan ilk ganimet odur. İlk kumandan da Abdullah b. Cahş'tır. Amr b. el-Hadramî de ilk Savaş maktulüdür.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) haram ayda İbnu'l-Hadramînin öldürülmesini tepkiyle karşılamıştı. Bu durum ise ötekilerini oldukça üzmüş ve etkilemişti. Bunun üzerine şanı yüce Allah:

"Sana haram aya, onda Savaşmaya dair soru soruyorlar" âyetini sonuna kadar indirdi.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) esir alınan iki kişiyi fidye karşılığında salıvermeyi kabul etti. Osman b. Abdullah ise Mekke'de kâfir olarak öldü. el-Hakem b. Keysan ise İslâm'a girdi ve Bi'r-i Maûne'de şehid düşünceye kadar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte kaldı. (Develeri kaçmış bulunan) Sa'd ve Utbe ise Medine'ye salimen geri döndüler.

Bir diğer görüşe göre Sa'd b. Ebi Vakkas ile Utbe'nin develerini aramak üzere koyulmaları Abdullah b. Cahş'tan alınan bir izin üzere olmuş idi. Amr b. el-Hadramî ve arkadaşları ise Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabını görünce ondan korktular. Abdullah b. Cahş: Bunlar sizden korktular, haydi herhangi birinizin başını traş edin ve bu kişi onların karşısına çıksın, dedi. Onu başı traş olmuş olarak gördüklerinde güvenlik duyarlar ve bunlar umre yapan kimselerdir, onlardan size zarar gelmez, derler. Diğer taraftan da onlarla Savaşmak konusunda kendi aralarında danıştılar...

Yahudiler Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in aleyhine olayı yorumlayarak kendi isimlerini de hayra yorumlayarak şöyle dediler: Vâkid (ateş yakan demektir)'in anlamı Savaş ateşinin tutuşacağı, Amr Savaşın uzun süre devam edeceği, el-Hadramî ise Savaşın hazır (yakın) olacağı anlamına gelir.

Mekkeliler de esirlerini kurtarmak amacıyla fidye gönderdi iseler de (Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem-) şöyle buyurdu: "Sa'd ve Utbe geri dönünceye kadar onları fidye karşılığında bırakmayız. Şayet geri dönmeyecek olurlarsa bu iki esiri onlara karşılık öldüreceğiz." Sa'd ile Utbe geri dönünce Hazret-i Peygamber onların fidyesini kabul etti. el-Hakem İslâm'a girdi ve Bi'r-i Maûne'de şehid olarak öldürülünceye kadar Medine'de kaldı. Osman ise Mekke'ye geri döndü ve orada kâfir olarak öldü. Nevfel ise Ahzab günü müslümanların yanına Hendeği aşıp geçmek üzere atının karnını topuklayarak aşmak istemiş, ancak atı ile birlikte hendeğin içine düşmüş, birlikte parçalanmışlardı. Allah onu kahretsin. Müşrikler para mukabili onun leşini almak istediler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Alınız onu, onun leşi de pis ve murdardır, buna karşılık alınacak diyeti de pis ve murdardır."

İşte yüce Allah'ın:

"Sana haram aya, onda Savaşmaya dair soru soruyorlar" âyetinin nüzul sebebi budur.

İbn İshak ise Amr b. el-Hadramî'nin öldürülüşünün -az önce geçtiği üzere- Receb'in son günü olduğunu zikretmektedir. Taberî'nin es-Süddî ve başkalarından yaptığı rivâyete göre bu Cumadelahire'nin son günü olduğunu zikretmektedir. Ancak birincisi daha meşhurdur. İbn Abbâs'tan bu olayın Receb'in ilk gecesi olduğuna dair rivâyet de varid olmuştur. Bu rivâyete göre müslümanlar henüz o geceyi Cumadelahire'den kabul ediyorlarmış.

İbn Atiyye der ki: es-Sahib b. Abbad, el-Esediye diye bilinen risalesinde belirttiğine göre Abdullah b. Cahş, mü’minlerden bir topluluğa emir olarak tayin edildiğinden dolayı, o zaman dahi "mü’minlerin emin" diye adlandırılmış idi.

2- Âyet-i Kerîme Neshedilmiş midir?

İlim adamları bu âyet-i kerimenin neshedilmesi hususunda farklı görüşlere sahiptir. Cumhûr nesholunduğunu ve Haram aylarda müşriklerle Savaşın mubah olduğunu belirtmektedirler. Ancak bunu hangi âyetin neshettiği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. ez-Zührî der ki: Bu âyet-i kerimeyi:

"Müşriklerle topluca Savaşınız" (et-Tevbe, 9/36) âyeti neshetmiştir. Bir görüşe göre ise; bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Haram ayda Sakiflilere gaza yapması ve Ebû Âmir'i Ebû Mûsâ el-Eş'arînin amcasıdır. Bk. İbnu’l-Esir, Usdu'l-Ğâbe, V, 186 vd. yine haram ayda Evtaslılar üzerine gazaya göndermesi olayı neshetmiştir.

Bir başka görüşe göre ise bunu nesneden Zülkade ayında Savaşmak üzere yapılan Rıdvan bey'atidir. Ancak bu zayıf bir görüştür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Osman'ın Mekke'de öldürüldüğü ve onların Hazret-i Peygamber'le Savaşmakta kararlı oldukları haberini alınca, müslümanlar ile müşriklere karşı savunma yapmak üzere bey'atte bulundu, yoksa onlara karşı kendisi Savaşmak, üzere bey'ati almadı.

Beyhakî el-Hadramî'nin kıssasının akabinde Muhammed b. İshak'tan bir başka yoldan gelen rivâyette Urve b. ez-Zübeyr'den şunu zikretmektedir: Şanı yüce Allah:

"Sana haram aya, onda Savaşmaya dair soru soruyorlar" âyetini indirdi. Devamla der ki: Böylece yüce Allah, Kitabında Haram ayda Savaşın önceden olduğu gibi haram olduğunu haber vermektedir.

Bununla birlikte onların mü’minlere yapmayı helal gördükleri işler bu işten daha büyüktür. Onlar mü’minleri hapsedip işkencelere uğratıp onları Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına hicret etmekten engelleyip alıkoymak suretiyle Allah'ın yolundan alıkoymaları, Allah'ı inkâr etmeleri, müslümanları hac ve umrede Mescid-i Haram'dan ve orada namaz kılmaktan alıkoyup engellemeleri, Mescid-i Haram halkını -ki onlar orada sakin olan müslümanlardır- oradan çıkartmaları, müslümanları dinlerinden çevirmek için fitneye maruz bırakmalan, bu Haram ayda Savaşmaktan daha büyüktür. Bize ulaştığına göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İbn el-Hadramî'nin diyetini mirasçılarına vermiş ve Haram ayı önceden nasıl saygılı biliyor ise öylece hürmetine riâyet etmiştir. Ve bu, yüce Allah:

"Allah ve Rasûlü tarafından kesin bir uzaklaşma.." (et-Tevbe, 9/1) âyetini indirinceye kadar böylece sürmüştür. Beyhâkî, Sünen, IX, 9, 21 (özetle).

Atâ: Âyet-i kerîme muhkemdir. Yine Haram aylarda Savaşmak câiz değildir, der ve buna dair yemin edermiş.

Çünkü ondan sonra varid olan âyet-i kerimeler, bütün zamanlar hakkında umumîdir. Bu ise özel (has)tır. Umumî olan ise has olanı ittifakla neshetmez.

Ebû Zübeyr'in rivâyetine göre ise Hazret-i Cabir şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine karşı Savaşılmadıkça Haram ayda asla Savaşmazdı.

3- Haram Ayda Savaş:

Yüce Allah'ın "Onda Savaşmaya dair" âyeti Sîbeveyh'e göre bedel-i istimaldir. Çünkü sorulan soru hem aya, hem de Savaşa dairdir. Yani kâfirler ayın saygınlığını çiğneyip geçmek dolayısıyla hayretle sana soru soruyorlar. Onların Haram aya dair soru sormaları o aydaki Savaş dolayısıyladır.

ez-Zeccâc der ki: Anlamı şudur: Onlar haram ayda Savaşmaya dair sana soru soruyorlar. el-Kutebî de der ki: Onlar sana haram ayda Savaşa dair soru soruyorlar, o câiz midir diye? Burada "Savaş," "ay"dan bedel yapılmıştır. Sîbeveyh (görüşünü açıklamak üzere) şu beyiti kaydeder:

"Kays'ın ölümü tek bir kişinin ölümü değildi,

Fakat o bir kavmin yapısı idi, yıkıldı."

İkrime âyet-i kerimede geçen kelimelerini (iki yerde de) Elif siz olarak Öldürme" şeklinde okumuştur.

Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir. Sana hem Haram aya dair hem de o ayda Savaşmaya dair soru soruyorlar. İbn Mes'ûd da böyle okumuştur. O takdirde "kital" kelimesinin iki esreli gelmesi "an" cer harfinin (hükmen) iki defa tekrarlanması dolayısıyla olur. Bu açıklamayı el-Kisaî yapmıştır.

el-Ferrâ' ise der ki: Burada "Kıtal" kelimesinin iki esre ile okunması "an" harfi cerrinin menvi (söylenmeyip söylenmiş gibi kabul edilmesi) dolayısıyladır. Ebû Ubeyde de der ki: Bu civar (esreli bir kelimeye yakın olması) dolayısıyla mecrurdur.

en-Nehhâs der ki: Ne yüce Allah'ın Kitabında ne de herhangi bir konuşmada civara dayanılarak herhangi bir kelimenin i'rab edilmesi câiz değildir. Civar bir yanlışlıktır. Civar oldukça istisnaî bir ifadede kullanılmıştır ki, bu da Arapların: " Bu bir kertenkelenin yıkık yuvasıdır," şeklindeki ifadelerinde görülür. (Fakat bu doğru manayı gözönünde bulundurmaksızın i'rabına göre tercüme edilecek olursa: Bu yıkık bir kertenkelenin yuvasıdır, şeklinde anlamsız bir ifade çıkar). Civarın yanlış olduğunun delili Arapların tesniye olarak: Bunlar bir kertenkelenin yıkık iki yuvasıdır" demeleridir. Bu (cerr-i civar) olsa olsa "ikvâ" İkvâ: Meselâ bir beyitin kafiye harfi merfû' iken, diğerinin mecrûr olması demektir, ikvâ bulunmayan kaside pek azdır. (Firuzâbâdî, Kâmûs) ayarında olur. Allah'ın Kitabından herhangi bir bölümü de bu şekilde açıklayıp yorumlamak câiz olamaz. Çünkü Kur'ân ancak en fasih ve en sahih bir dildedir.

İbn Atiyye der ki: Ebû Ubeyde der ki: Burada "Kital" kelimesinin iki esre ile gelmesi civar dolayısıyladır. Ancak onun bu sözü hatadır.

en-Nehhâs der ki: Burada "an"ı gizli kabul etmek câiz değildir. Burada doğru görüş "kital" kelimesinin bedel olduğudur. el-A'rec burayı "kıtal" kelimesini iki ötreli olarak okumuştur. en-Nehhâs der ki: Bu Arapça'da pek açık bir okuyuş olamaz. Bundaki anlam ise şöyle olur: Sana haram aya dair soru soruyorlar. Onda Savaşmak câiz midir diye. Buna göre: "Sana., soru soruyorlar" ifadesi istifhama delalet etmektedir. Nitekim İmru’l-Kays şöyle demektedir:

"Ey arkadaşım, sen bir şimşek görüyor (mu)sun? Ben de sana onun parıltısını göstereyim;

Şimşek ile parlamış yüksekteki bulutta, iki elin parlaması (evrilip çevrilmesi) gibi."

Burada "görüyorsun" ifadesi istifham edatı olmaksızın elif hazfedilerek gelmiştir. Anlamı "sen bir şimşek görüyor musun?" şeklindedir. Çünkü "ey arkadaşım" anlamına gelen kelimesinin başındaki hemze nida harfi olsa dahi, soru edatına delalet etmektedir. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Sen kabilenin kaldığı yerden erken mi gideceksin, yoksa akşam mı?"

Burada "yoksa" anlamına gelen in soru edatına delâleti dolayısıyla soru edatı olan "hemze" hazfedilmiştir.

4- Haram Ayda Savaş Büyük Bir îştir:

Yüce Allah'ın:

"De ki: Onda Savaş yapmak büyük bir iştir" âyeti mübteda ve haberdir. Bu, reddedilen, kabul edilmemesi gereken bir iştir demektir. Çünkü Haram ayda Savaşmanın haram kılınması, müslümanlar tarafından Savaşın başlatıldığı o dönemde sabit bir hüküm idi.

Âyet-i kerimede yer alan

"eş-Şehr: Ay" kelimesi cins isimdir. Yüce Allah, Haram ayı Araplar için bellerini doğrulttukları bir dönem kılmıştır. Bu aylarda kan dökmezlerdi. Yine Haram aylarda baskın ve talan da yapmazlardı. Sözkonusu bu aylar ise Recep, Zülkade, Zülhicce ve Muharrem aylarıydı. Bu ayların (son) üçü ardı ardına geliyordu, bir tanesi (Receb) ise tek idi. Buna dair daha geniş açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Maide Sûresi'nde (2. âyet 3-başlıkta; ayrıca Tevbe Sûresi 5. âyet 1. başlıkta da) gelecektir.

5- Haram Aylarda Savaştan Daha Büyük Olan Suçlar:

"Allah yolundan alıkoymak" mübteda,

"O'nu inkâr etmek" ona atıftır;

"Mescid-i Haram'dan alıkoymak" âyeti de

"Allah yolundan alıkoyma"ya atıftır,

"Ve ahalisini oradan çıkarmak" âyeti de böyledir. Mübtedanın haberi ise

"Allah katında daha büyük bir iştir" âyetidir. Yani haram ayda Savaşmaktan daha büyük bir günahtır. Bu açıklamayı el-Müberred ve başkaları yapmıştır. Doğru olan açıklama da budur. Çünkü uzun bir süre insanları Kabe'de tavaf etmekten alıkoymuşlardır.

"O'nu inkâr etmek" Allah'ı inkâr edip kâfir olmak demektir. Bir diğer görüşe göre

"O'nu inkâr etmek"ten kasıt hacca ve Mescid-i Haram'a kâfir olmak demektir.

"Ve ahalisini oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük bir iştir." Yani Allah katında cezası Haram ayında Savaşmaktan daha büyüktür.

el-Ferrâ' der ki:

"Alıkoymak";

"büyük bir iştir" kelimesine

"Mescid" kelimesi ise

"onu" kelimesindeki "he (o)" zamirine atfedilmiştir. O takdirde ifade muttasıl ve kesintisiz bir ifade olur.

İbn Atiyye der ki: Ancak bu hatadır. Çünkü mana, yüce Allah'ın:

"Onu inkâr etmek" âyeti Allah'ı inkâr etmek demek olup aynı zamanda bu, "büyük bir iştir" âyetine atfedilmesini gerektirir. Bu ise şu anlama gelir: Mescid-i Haram'ın ahalisini oradan çıkarmak, Allah katında küfürden daha büyük bir iştir. Bunun tutarsızlığı ise gayet açıktır. Cumhûrun görüşüne göre ise âyet-i kerimenin anlamı şöyledir: Sizler ey Kureyş kâfirleri, bizim Haram ayında Savaşmamızı çok büyük bir iş olarak görüyorsunuz. Halbuki sizin işlemiş olduğunuz İslâm'a girmek isteyen kimseleri Allah'ın yolundan alıkoymanız, Allah'ı inkâr edip kâfir olmanız, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabına yaptığınız gibi Mescid-i Haram ahalisini oradan çıkarmanız Allah katında suç ve günah itibariyle daha büyüktür. Abdullah b. Cahş (radıyallahü anh) ise şöyle demiştir:

"Sizler haram ayda öldürmeyi büyük bir iş sayıyorsunuz

-Doğru yolda olan kimse doğruyu görecek olsa eğer- ondan daha büyük olanı:

Sizin Muhammed'in dediğinden (insanları) alıkoymanızdır.

Ve onu inkâr etmenizdir -ki Allah görüyor ve buna tanıktır-

Allah'ın Mescidi'nden oranın ahalisini çıkartmanız;

O Beyt'te Allah'a secde eden bir kimse görülmesin diye.

Şüphesiz bizler siz bizi, onu öldürdük diye ayıplasanız dahi

haddi aşan ve kıskanan İslâm aleyhinde yalan sözler söylese bile

Mızraklarımızın ucunu İbnu'l-Hadramî'nin kanı ile suladık

Nahle denilen yerde Savaş ateşini (attığı okla Vâkıd) kızıştırdığında

Ve Abdullah oğlu Osman aramızda (esir)dir.

Boynuna atılmış inatçı uzunca bir zincir onu çekiştirmektedir."

ez-Zührî, Mücâhid ve başkaları der ki: Yüce Allah'ın:

"De ki: onda Savaş yapmak büyük bir iştir" âyeti, yüce Allah'ın:

"Müşriklerle topluca Savaşınız" (et-Tevbe, 9/36) ve

"o müşrikleri... öldürün" (et-Tevbe, 9/5) buyruklarıyla neshedilmiştir. Daha önceden de geçtiği gibi, Atâ ise nesh olunmamıştır ve Haram aylarda Savaşmamalıdır, demiştir.

6- Öldürmeden Büyük Olan Fitne:

Yüce Allah'ın:

"Fitne öldürmeden daha büyüktür" âyeti ile ilgili olarak Mücâhid ve başkaları burada

"fitne" küfür demektir, demişlerdir. Yani sizin küfür ve inkârınız bizim onları öldürmemizden daha büyük bir suçtur.

Cumhûr der ki: Burada "fitne"nin anlamı onların müslümanları ölünceye kadar dinlerinden çevirmek için fitneye (işkenceye) maruz bırakmalarıdır. Yani sizin yaptığınız bu iş, sizi Haram aylarda öldürmekten daha büyük bir suçtur, demektir.

7- Kâfirlerin Gücü Yetse...

"Eğer güç yetirseler.. Savaşmalarını sürdürürler" âyeti mübteda ve yüce Allah tarafından verilen bir haberdir. Aynı zamanda mü’minleri kâfirlerin şerrinden sakındırmaktadır. Mücâhid der ki: Burada kastedilen Kureyş kâfirleridir.

"Döndürülünceye..." anlamındaki fiil,

"kadar" anlamındaki edat ile nasb edilmiştir. Çünkü bu mücerret bir gayeyi ifade etmektedir.

8- Kim Dininden Dönerse:

Yüce Allah'ın:

"Artık içinizden her kim dininden irtidad eder ve küfre girer" de kâfir olarak ölürse

"işte onların dünyada da ahirette de amelleri boşa çıkar." Batıl olur bozulur.

"el-Habet" fazlaca ot yemelerinden dolayı davarların karınlarını şişiren bir rahatsızlığın adıdır. Kimi zaman bundan dolayı öldükleri de olur.

Bu âyet-i kerîme İslâm dini üzere sebat etmeleri için müslümanlara yönelik bir tehdittir.

9- Mürtedden Tevbe Etmesi İstenir mi?

İlim adamları mürtedden tevbe etmesi istenip istenmeyeceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Acaba onun ameli bizzat irtidat dolayısıyla mı boşa çıkar yoksa amelinin boşa çıkması için kâfir olarak ölmesi mi gerekir? Mürtedin mirasının durumu ne olur? Bunlar mürtedin durumu ile ilgili üç ayrı husustur.

Birinci husus (yani mürtedin tevbe etmesinin istenmesi) ile ilgili olarak bir kesim tevbe etmesi istenir. Eğer tevbe ederse mesele yok, aksi takdirde öldürülür, demişlerdir. Bazısı tek bir saat (kısa bir süre) başkaları bir ay süre ile tevbe etmesi istenir derken, daha başkaları Hazret-i Ömer ile Hazret-i Osman'dan gelen rivâyetlere dayanarak üç gün süreyle tevbe etmesi istenir, demişlerdir. Bu aynı zamanda İbnu'l-Kasım'ın kendisinden yaptığı rivâyete göre İmâm Mâlik'in görüşüdür.

el-Hasen der ki: Yüz defa tevbe etmesi istenir. Yine ondan tevbe etmesi istenmeksizin öldürüleceğine dair rivâyet de gelmiştir. İki görüşünden birisinde Şâfiî de böyle demiştir. Aynı zamanda bu, Tavus'un da iki görüşünden birisi ve Ubeyd b. Umer'in de görüşüdür. Suhnun'un zikrettiğine göre Abdulaziz b. Ebi Seleme el-Macuşûn şöyle derdi: Mürted öldürülür ve tevbe etmesi istenmez. Buna delil olarak da Muaz ile Ebû Mûsa'nın hadisini gösterir. Bu hadiste şöyle denilmektedir:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Mûsa'yı Yemen'e gönderince arkasından Muaz b. Cebel'i de gönderdi. Muaz onun yanına varınca ona: İn, der ve ona bir yastık uzatır. Yanında bağlı bir adam görür. Bu nedir diye sorunca; bu kişi önce yahudi idi sonra İslâm'a girdi daha sona o kötü din olan eski dinine dönüp tekrar yahudi oldu, diye cevap verdi. Muaz: Öldürülmedikçe oturmam. Allah'ın ve Rasûlünün hükmü budur, der. Ebû Mûsa ona: Otur dediyse de o: Evet (dediğim gibi) öldürülmedikçe oturmam. Allah'ın ve Rasûlünün hükmü budur, der ve bunu üç defa tekrarlayınca verilen emir üzerine öldürüldü. Bu hadisi Müslim ve başkaları rivâyet etmiştir. Buhârî, Murteddîn 2; Müslim, İmâre 15; Ebû Dâvûd, Hudûd 1; Müsned, IV, 409.

Ebû Yûsuf’un Ebû Hanîfe'den naklettiğine göre mürtede tekrar İslâm'a girmesi teklif edilir. İslâm'a girerse mesele yok, aksi takdirde olduğu yerde öldürülür. Ancak kendisine süre verilmesini istemesi halinde öldürülmez. Böyle bir süre isteyecek olursa, ona üç gün mühlet verilir.

Ebû Hanîfe ile onun arkadaşlarından meşhur olarak nakledilen görüş ise mürtedin tevbe etmesi istenmedikçe öldürülmeyeceği şeklindedir. Zındık ile mürted onlara göre aynıdır.

Mâlik ise der ki: Zındıklar tevbe etmeleri istenmeksizin öldürülürler. Buna dair açıklamalar Bakara Sûresi'nin baş taraflarında (10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Küfür olan bir dinden çıkıp yine küfür olan bir başka dine giren kimse hakkında ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. Mâlik ve fukahanın Cumhûru şöyle der: Böyle bir kimseye taarruz edilmez. Çünkü o kişi eğer tâ baştan beri üzerinde bulunmuş olsaydı ona ilişilmeksizin bırakılacağı bir dine intikal etmiştir. İbn Abdilhakem ise Şâfiî'den öldürüleceğini nakletmektedir. Çünkü Peyamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Dinini değiştiren kimseyi öldürünüz" Buhârî, Cihâd 149, İ'tisâm 28, Murteddîn 2; Ebû Dâvûd, Hudûd 1, Tirmizî, Hudûd 25; Nesâî, Tahrimu'd-Dem 14; İbn Mâce, Hudûd 2; Müsned, I, 282, V, 231 diye buyurmakta ve bu konuda müslüman ile kâfir arasında herhangi bir ayrım gözetmemektedir.

Mâlik ise der ki: Bu hadisin anlamı, İslâm'dan çıkıp küfre gireni öldürünüz, şeklindedir. Küfür olan bir dinden çıkıp yine küfür olan bir dine giren kimse bu hadis ile kastedilmiş değildir.

Bu fukahadan bir topluluğun da görüşüdür. Şâfiî'den meşhur olan görüş ise el-Müzenî ve er-Rabi'in zikrettiği şekilde zimmet ehlinden olup dinini değiştiren kimseyi İmâmın (İslâm devlet başkanının) dar-ı harbe göndereceği, beldesinden onu çıkartacağı, eğer o dar, İslâm'ın eline geçecek olur ise harbilerin malları ile birlikte onun malını da helal olarak (ganimet) alacağı şeklindedir. Çünkü onunla zimmet akdi, akdin yapıldığı esnada sahip olduğu din esasına göre yapılmıştır.

İrtidat eden kadın hakkında ise farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik, Evzaî, Şâfiî, Leys b. Sa'd, mürted erkeğin öldürüldüğü gibi mürted kadın da öldürülür, derler. Bu konudaki delilleri: "Dinini değiştireni öldürünüz" Hadîs-i şerîfidir. Çünkü bu hadiste yer alan (ve kim, kimse anlamına gelen): edatı erkek için de dişi için de kullanılabilir.

es-Sevrî, Ebû Hanîfe ve ardadaşlan ise mürted olan kadın öldürülmez, derler. İbn Şubrume'nin görüşü de budur, İbn Uleyye'de bu kanaattedir. Aynı zamanda bu Atâ ve el-Hasen'in de görüşüdür. Delil olarak da İbn Abbâs'ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Dinini değiştireni öldürünüz" dedikten sonra İbn Abbâs'ın mürted olan kadını öldürmemiş olduğunu gösterirler. Bir hadis rivâyet eden (bir sahabi) o hadisin te'vilini en iyi bilen kimsedir. Hazret-i Ali'den de ona benzer bir rivâyet nakl edilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de ayrıca kadınların ve çocukların öldürülmesini yasaklamıştır. Bu husustaki rivâyetler ve sıhhat durumları için bk. ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 456-461

Birinci kesim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Müslüman bir kimsenin ancak üç şeyden birisi ile kanı helal olur. Îmandan sonra küfre girmek...." Buhârî, Diyât 6; Müslim, Kasâme 25-26; Ebû Dâvûd, Hudûd 1; Tirmizî, Diyât 10; Nesâî Tahrimu'd-dem 5, Kasâme 5, 6; İbn Mâce, Hudûd 1, Dârimî, Hudûd 2; Müsned, I, 61, 63 hadisini delil gösterir ve buradaki ifade, imanından sonra küfre giren herkesi kapsamaktadır derler. Daha sahih olan görüş de budur.

10- İrtidat Edenin Ameli Hangi Şartlarda Boşa Çıkar?

Şâfiî der ki: İrtidat edip sonra tekrar İslâm'a geri dönenin ameli ve yapıp bitirdiği haccı boşa gitmez. Aksine mürted olarak öldüğü takdirde o vakit amelleri boşa çıkar. Mâlik der ki: Bizzat irtidat ile amelleri boşa çıkar.

Bu görüş ayrılığının etkisi hac ettikten sonra irtidat eden sonra tekrar İslâm'a giren müslümanın durumu hakkında ortaya çıkar.

Mâlik der ki: Bir daha haccetmesi gerekir, çünkü birincisi irtidat sebebiyle boşa çıkmıştır. Şâfiî de der ki: Haccını iade etmesi gerekmez, çünkü ameli olduğu gibi durmaktadır. Bizim ilim adamlarımız yüce Allah'ın şu âyetini delil gösterirler:

"Yemin olsun... eğer şirk koşarsan mutlaka senin amelin boşa çıkacaktır." (ez-Zumer, 39/65) Derler ki: Burada hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e olmakla birlikte, maksat onun ümmetidir. Çünkü o yüce peygamberin irtidat etmesi şer'an imkânsızdır.

Şâfiî Mezhebi ilim adamları der ki: Hayır bu, ümmet için durumun ne kadar ağır ve vahim olduğunu beyan etmek üzere peygambere yapılan bir hitaptır. Makamının yüceliğine ve şerefine rağmen peygamber eğer şirk koşacak olursa onun ameli boşa çıkacağına göre ya sizin durumunuz ne olur? Fakat o mertebesinin fazilet ve yüksekliği dolayısıyla asla şirk koşmaz. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ey peygamber zevceleri, sizden kim apaçık bir hayasızlık işlerse onun azâbı iki kat artırılır." (el-Ahzab, 33/30) Böyle olması hanımlarının konumlarının şerefi dolayısıyladır. Yoksa onlardan herhangi bir kimsenin, o fa'zime lâyık ve şerefli kocalarını korumaları dolayısıyla onların böyle bir şey yapmaları asla tasallallahü aleyhi ve sellemvur olunamaz. Bu açıklamalar İbnu'l-Arabî tarafından yapılmıştır.

Bizim (mezhebimize mensub) ilim adamlarımız derler ki: Yüce Allah, burada (mürted olarak) vefat etmeyi bir şart olarak zikretmiştir. Çünkü ceza olarak cehennemde ebedî kalmayı ona bağlı kılmıştır. Kâfir olarak ölen bir kimseyi, bu âyet gereği Allah cehennemde ebedî bırakacaktır. Diğer âyet-i kerimede ise şirk koşanın amelinin boşa çıkacağını belirtmektedir. O halde bunlar birbirinden farklı iki ayrı manayı ve ayrı hükümleri açıklayan iki âyet-i kerimedir. Hazret-i Peygamber'e yapılan hitap, o hitabın ona has olduğunu isbat edecek bir delil ortada olmadıkça ümmetine de hitaptır. Onun zevceleri hakkında varid olana gelince; onlara dair söylenen bu âyetler eğer böyle birşey tasallallahü aleyhi ve sellemvur olunacak olsaydı birisi dinin hürmetine, diğeri de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın saygınlığına ait olmak üzere iki büyük hukukun çiğneneceğini açıklamak ve her bir hürmetin çiğnenmesi için ayrı bir ceza olduğunu beyan etmek içindir. Bu da haram ayda yahut haram beldede ya da Mescid-i Haram'da Allah'a isyan edenin durumuna benzer. Çiğnediği hürmetler sayısınca da onun azâbı katlanır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

11- Mürtedin Mirası:

Mürtedin mirası hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Ali b. Ebî Tâlib, el-Hasen, Şa'bî, el-Hakem, el-Leys, Ebû Hanîfe ve İshak b. Raheveyh der ki: Mürtedin mirası müslüman mirasçılarınındır.

Mâlik, Rabia, İbn Ebi Leyla, Şâfiî ve Ebû Sevr de der ki: Mürtedin mirası Beytülmal'e konulur.

İbn Şubrume, Ebû Yûsuf, Muhammed ve iki rivâyetten birisinde el-Evzaî şöyle demektedirler: Mürtedin irtidat ettikten sonra kazandıkları müslüman mirasçılarına aittir. Ebû Hanîfe ise der ki: Mürtedin irtidat halinde kazandıkları bir fey'dir, müslüman iken kazanmış olduklarını ise irtidat ettikten sonra müslüman mirasçıları miras alırlar. İbn Şubrume, Ebû Yûsuf ve Muhammed ise her iki durum arasında fark gözetmezler.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "İki ayrı din mensubu arasında mirasçılık yoktur" Ebû Dâvûd, Ferâiz 10; Tirmizî, Ferâiz 16; İbn Mâce, Ferâiz 6; Dârimî, Ferâiz 29; Müsned, II, 187-195. âyetinin mutlak olması onların görüşlerinin batıl oluşuna delildir. İlim adamları mürtedin kâfir mirasçılarının ondan miras almayacakları hususunda icma etmişlerdir. Ancak Ömer b. Abdülaziz, kâfir mirasçıları ondan miras alırlar, demiştir.

218. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz îman edenler, hicret edip Allah yolunda cihâd edenler, işte onlar Allah'ın rahmetini umarlar, Allah Gafûrdur, Rahîmdir.

12- Îman Edenler ve Hicret Edenler:

"Şüphesiz îman edenler hicret edip Allah yolunda cinâd edenler" âyetiyle ilgili olarak, Cundub b. Abdullah, Urve b. Zübeyr ve başkaları şöyle derler: Vakıd b. Abdullah et-Temimî, haram ayda Amr b. el-Hadramî'yi öldürünce Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdullah b. Cahş'ın kendisine ayırmış olduğu beşte biri almak ve iki esir hakkında yapacağı uygulama hususunda bir karar vermedi. Bunun üzerine müslümanlar Abdullah b. Cahş'ı ve arkadaşlarını azarladılar. O kadar ki bu onlara ağır bile gelmeye başladı. Aziz ve celil olan Allah, haram ay ile ilgili bu âyet-i kerîme ile onların durumlarını telafi etti ve sıkıntılarını giderdi. Hicret eden ve gazada bulunan müslümanların sevabına sahip olduklarını bildirdi. İşte: "Şüphesiz îman edenler.." âyetinde onlara işaret edilmektedir. Diğer taraftan bu âyet-i kerîme, aziz ve celil olan Allah'ın sözünü ettiği işleri yapan herkes hakkında hükmü bakî bir âyettir. Bu sefer onlar hakkında şöyle de denilmeye başlandı: Bunlar (bu haram ayda) adam öldürmekle günah kazanmamış olsalar dahi onlar için bir ecir yoktur. Bunun üzerine yüce Allah:

"şüphesiz îman edenler, hicret edip Allah yolunca cihâd edenler.." âyetini sonuna kadar inzal buyurdu.

Hicret ve Cihâd:

Burada müfessir bunu müstakil bir başlık olarak zikretmediğinden ayrıca numara verilmemiştir.

Hicret; bir yerden bir yere taşınmak ve ikincisini tercih ederek birincisini terketmek maksadını gütmek demektir. Hecr, ilişkiyi koparmak anlamındadır. Hicret de isimdir. Bir yerden bir yere, birincisini terkedip ikincisini tercih etmek ise muhaceret (hicret etmek)tir. Tehacur ise karşılıklı olarak ilişkileri koparmak demektir. Muhaceret, çölden şehire intikal etmektir, diyen kimse bu açıklamasında yanılmıştır. Çünkü bu çoğunlukla Araplarda görülen bir durumdur. Hem bu açıklamayı yapanın görüşüne göre Mekkeliler, muhacir olmazlar.

"Câhede" çabasını bütünüyle ortaya koymak anlamında "cehede"den gelen bir fiildir. (Olanca gücüyle cihâd etmek demektir. Mücahede ve cihâd buradan gelmektedir.) İctihâd ve tecahüd ise bütün güç ve imkânı ortaya koymak demektir. Cehad, sert arazi demektir.

Âyet-i kerimede geçen

"umarlar" âyetinin anlamı tamah ederler ve bunun gerçekleşmesinin uzak olmayacağını kabul ederler, demektir. Yüce Allah burada

"umarlar" diye buyurmakta ve onları övmektedir. Çünkü dünyada hiçbir kimse cennete (mutlaka) gideceğini bilemez. Allah'a itaat hususunda istediği dereceye varmış olsun. Bu iki sebepten dolayıdır: Bir defa hiçbir kimse sonunun ne şekilde olacağını bilemez, ikinci olarak kimse ameline güvenerek ameli terketmemelidir.

Ummak (recâ) genel olmakla birlikte, her zaman için recâ ile birlikte korkmanın (havf'ın) da bulunması kaçınılmazdır. Nitekim korku ile birlikte recâ da vardır. Recâ, uzayıp giden bir emel dolayısıyla sözkonusu olur. Günlük konuşma esnasında: "Ben sana ancak hayır umarak geldim" denir. Tereccî ve irtica, hepsi de ummak anlamındadır. Bişr kızına hitaben şöyle der:

"Hayır um ve benim geriye dönüşümü bekle

Anizeoğullarından selem ağacı toplamaya giden (ama asla dönmemiş olan)

kişi döndüğü vakit."

"Filandan bir recâ yoktur," ondan hiçbir şey ummuyorum, demektir. Recâ bazan korkmak anlamına da gelir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Size ne oluyor ki Allah için bir vakar (recâ) etmiyorsunuz (ummuyorsunuz)?" (Nûh, 71/13); yani Allah'ın azametinden korkmuyorsunuz, demektir. Ebû Züeyb der ki:

"Arılar onu soktuğunda onların sokmasını ummuyor

Onlar çalışmak üzere çiçeklere gidince arkalarından yuvalarına gidiyor."

Burada "ummamak"tan kasıt, onların sokmalarından korkmaması ve buna aldırış etmemesi demektir.

Recâ aynı zamanda kuyu kenarı ve iki kıyısı anlamına da gelir. Her bir kıyısına "recâ" denilir. Recâ, kelimesini kasr ile (yani "eliften sonra hemzesiz) söyleyen avamın bu telaffuzu yanlıştır.

219. Âyetin Tefsiri

Sana içki ve kumarı sorarlar. De ki: "İkisinde de hem büyük bir günah, hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Fakat günahları faydalarından büyüktür." Yine sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "Arta kalanı." Allah, âyetlerini size böyle açıklar. İyice düşünürsünüz diye."

Bu âyetin:

"Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: İkisinde de hem büyük bir günah hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Fakat günahları faydalarından büyüktür" bölümüne dair açıklamaları dokuz başlık halinde sunacağız:

1- "îçki" Hakkında Soru Soranlar:

Yüce Allah'ın:

"Sana.... sorarlar" âyetinde soru soranlar önceden de belirtildiği gibi mü’minlerdir.

İçki (el-hamr) örtmek anlamına gelir. Bu bakımdan kadının örtüsüne "himar" denilir. Birşeyi örten her bir şeye "hamr" denilir. "Kaplarınızı hamrlayınız (örtünüz)" Buhârî, Eşribe 22, Bed'u'l-halk 11, 16, İsti'zân 49; Müslim, Eşribe 96; Ebû Dâvûd, Eşribe 22; Tirmizî, Et'ime 15, Edeb 74; Dârimi, Eşribe 26 (yakın lâfızlarla); Muvatta’', Sıfatu'n-Nebiyy 21; Müsned, II, 363, III, 301, 319... hadisindeki ifade de buradan gelmektedir.

Hamr (şarap, içki), aklı tahmir eder, yani örter ve üstünü kapatır. Dalları birbirine girip sarılmış ağaca da "el-hamer" denilmesi bundan dolayıdır. Bu tür ağaçlar altında olanı örter, kapatır. Bu şekilde ağacı pek çok olan yer hakkında Yerin sık ağaçlıkları altını örttü, denilir. Şair der ki:

"Ey Zeyd ve Dahhâk, yol alınız

Çünkü sizler yolun hamerini aştınız."

Yani yol göstericiler olarak yol alınız; çünkü sizler kurdun ve diğer hayvanların içinde saklanıp üstlerinin örtüldüğü çukurca yerleri geçmiş bulunuyorsunuz.

el-Accâc da saklanmaksızın, pek çok sancak ve askerle yol alan bir orduyu nitelendirirken şöyle demektedir:

"Sancakların parıltısı arasında ve ağaçları altında saklanmaksızın yürür

Yeri dahi yönlendirir (yani herşeyi gittiği yere götürür) ve (o kadar kalabalık bir ordudur ki ağaçları dahi önüne katıp sürükler.)"

Gizli ve görünmeyen mekâna da "hamâr ve humar" denilir. İşte hamr (şarap, içki) aklı örtüp üstünü kapattığından dolayı bu ismi almıştır.

Ona bu ismin veriliş sebebinin mayalanıncaya kadar terkedilmesi olduğu da söylenmiştir. Mesela, hamur mayalandığı zaman (hamr ile aynı kökten olmak üzere) ihtimar kullanılır. Ne yapmak gerektiği açıkça tesbit edilinceye kadar kararın ertelenmesine de "humire erra'yu" denilir. Ona bu ismin veriliş sebebinin, akıl ile karışması (aklı karıştırması) olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama karışmak anlamına gelen "muhâmere"den alınmış olur. İnsanların humarına girdim, denilirken onlarla karıştım, iç içe oldum, demek olur. Bu üç mana da birbirine yakındır. Buna göre hamr, olgunlaşıncaya (mayalanıncaya, hamr oluncaya) kadar bırakıldıktan sonra akıl ile karışır ve nihayet aklı örter. Bunun asıl anlamı örtmek ile alakalıdır.

Hamr, kaynatılan veya pişirilen üzüm suyu demektir. Onun dışında aklı örten (hamera) herşey de onun hükmündedir. Çünkü ilim adamları kumarın her türlüsünün haram olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Kumar şekilleri arasında sadece

"el-meysir" sözkonusu edilmiştir. Böylelikle kumarın bütün çeşitleri meysir'e kıyas edilmiştir. Meysir özellikle develer üzerinde oynanan bir kumar şekli idi. İşte hamr gibi olan herşey de hamr durumunda ve hükmündedir.

2- Çoğu Sarhoşluk Veren Şeyin Azı da Haramdır:

Ümmetin Cumhûru üzüm şarabı dışında kalan içkilerin çok miktarı eğer sarhoşluk veriyor ise azının da çoğunun da haram olduğunu ve bundan dolayı had uygulanması gerektiğini kabul etmiştir.

Ebû Hanîfe, es-Sevrî, İbn Ebi Leyla, İbn Şubrume ve Küfe fakihlerinden bir grup ise şöyle demektedir: Üzüm şarabı dışında çoğunluğu sarhoşluk veren şey, helaldir. Ancak sarhoş olmak noktasına ulaşma kastını gütmeksizin bir kimse ondan dolayı sarhoş olursa, ona had vurulmaz. Ancak bu hem akıl ve kıyasın, hem de haberlerin reddettiği oldukça zayıf bir görüştür. Nitekim (buna dair açıklamalar) ileride yüce Allah'ın izniyle Maide Sûresi' (5/90-92. âyetlerin tefsirinde) ile Nahl Sûresi'nde (16/66. âyet 2. başlıkta) gelecektir.

3- Şer’i Hükümlerin Tedriciliğinde İlahi Lütuf:

Müfessirlerden kimisi şöyle demiştir: Yüce Allah bu ümmete vermedik herhangi bir lütuf ve iyiliği bırakmamıştır. Bu lütuf ve iyiliklerinden bir tanesi de şer'î hükümleri onlara toptan, bir defada farz kılmayıp arka arkaya birkaç defada bunu gerçekleştirmiş olmasıdır. îçkiyi haram kılması da böyledir. Bu âyet-i kerîme içki hakkında nazil olan ilk âyet-i kerimedir. Bundan sonra:

"Sarhoşken... namaza yaklaşmayınız" (en-Nisa, 4/45) âyeti, daha sonra:

"Muhakkak şeytan içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık bırakmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz mi?" (el-Maide, 5/91) âyeti; daha sonra ise:

"Ey îman edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları şeytanın pis işlerindendir. Artık ondan kaçınınız" (el-Maide, 5/90) âyeti inmiştir. Nitekim Maide Sûresi'nde (belirtilen âyetlerde) bu husus açıklanacaktır.

4- Kumar (el-meysir):

el-Meysir, Arapların fal oklarıyla oynadıkları kumardır. İbn Abbâs der ki: Cahiliyye döneminde bir kimse bir başkası ile, ailesi ve malı üzerinde kumar oynardı. Onlardan hangisi karşısındakini yenerse malını ve ailesini alır giderdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Mücâhid, Muhammed b. Şirin, el-Hasen, İbn el-Müseyyeb, Atâ, Katâde, Hazret-i Muâviye, İbn Salih, Tavus, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) ve yine İbn Abbâs şöyle der: Zar olsun satranç olsun kendisinde kumar olan herşey (âyet-i kerimede sözü geçen) el-meysir'dir. Hatta küçük çocukların ceviz ve zarlarla oynamalarına varıncaya kadar. Bundan ancak istisna edilen (kumarsız) at yarışları ve hakları birbirinden ayırdedmek için kur'a gibi mubah şeyler müstesnadır. İleride buna dair açıklamalar gelecektir.

Mâlik der ki: Meysir iki türlüdür. Birisi lehv (oyun ve eğlence) meysiri, diğeri kumar meysiridir. Lehv meysiri zar, satranç ve bütün oyunlardır. Kumar meysiri ise insanların karşılıklı olarak tehlikeye atıldıkları (şanslarını ortaya koydukları) oyunlardır. Ali b. Ebî Tâlib der ki: Satranç Acemlerin (Arap olmayanların) meysiridir. Kendisi ile kumar oynanan her bir şey Mâlik'e göre de onun dışında kalan ilim adamlarına göre de meysirdir. İleride Yûnus Sûresi'nde (10/32. âyet 5. başlıkta) bu hususa dair yüce Allah'ın izniyle daha fazla açıklamalar gelecektir.

"el-Meysir" kelimesi el-yeser'den alınmıştır. Bu ise birşeyin sahibi adına gerekmesi demektir. Bir kimseye herhangi birşeyin verilmesi gerektiğinde bu tabir kullanılır. Mazisinde ikinci harfi üstün, muzari'sinde ise esre gelir. Yâsir ise fal oklarıyla oyun oynayan kimse demektir. Bu anlamda da mazi ve muzarii aynı şekilde gelir. Şair der ki:

"Onlara yardımcı ol ve onlar lehine vacip olanı onlara ver

Ve onlar dar bir yere konaklayacak olurlarsa sen de konakla!"

el-Ezherî der ki: Meysir üzerinde kumar oynadıkları devedir. Ona meysir denilmesinin sebebi parçalara bölünmesidir. Âdeta parçalara bölünenler olduğu için bu ismi almış gibidir. Parça parça ayrılan herşey hakkında bu kökten fiil kullanılır. Yâsir ise câzir (deve kesen) demektir. Çünkü develerin etini parçalara ayıran odur. el-Ezherî der ki: İşte yâsir kelimesinde asıl anlam budur, daha sonra oklarla oynayan ve develer üzerinde kumar oynayan kimselere "yasinin (yâsirler, kumarcılar)" denilmiştir. Çünkü bunlar develeri kesip parçalayan kimseler olurlar. Zira bunun sebebi onlardır. es-Sıhhah'ta. da şöyle denilmektedir: Bir topluluk deveyi yesrettiklerinde, deveyi kestiler ve aralarında paylaştırdılar, demektir. Suhaym b. Vesîl el-Yerbûî der ki:

"Ben onlara oklar ile (kimin payına düşeceğim diye) benim için kur'a çektiklerinde şöyle diyordum:

Sizler benim Zehdem adlı atın süvarisinin oğlu olduğumu bilmiyor musunuz?"

Bu Suhaym esir düşmüş ve kimin payına düşeceğinin tesbit edilmesi için ok çekilişi yapılmıştı.

Bir topluluk kumar oynadıklarında "yesera el-kavmu" denilir. Yeser ve yâsir aynı anlama gelir, çoğulu eysâr gelir. Nabiğa der ki:

"Ben yesârlanmı tamamlıyor ve onlara bağışlıyorum

Bağışlarımı tekrar ediyor ve büyük kazanlara yemekler koyduruyorum."

Tarafe de der ki:

"Ve onlar bir deve (lükman?) üzerinde kumar oynayan kimselerdir,

Kışın develerin güzel paylarının fiyatı pahalılandığında."

İyilik olsun diye deve kesip dağıtan kimse Araplarca övülen bir kimseydi. Şair der ki:

"Ve ben samimi bir topluluğa deve kestim

Bununla birlikte devenin payları için kumar (kur'a çekelim)! diye seslenmedim."

5- Meysir Kapsamına Sokulan Bazı Alışveriş Türleri:

Mâlik'in Muvatta’''da yer alan. Davud b. el-Husayn'dan rivâyetine göre Davud, Said b. el-Müseyyeb'i şöyle derken dinlemiş: Cahiliyye ehli meysir kumarlarından birisi de eti bir ve iki koyun karşılığında satmak idi. Muvatta’', Buyû' ': 65. Bu Mâlik'e ve onun arkadaşlarının çoğunluğuna göre aynı cins hayvanın kendi cinsinden olan et ile değiştirilmesi ile ilgilidir. Böyle bir değiştirme ona göre müzabene Mûzâbene: Dalındaki taze hurma ve üzümü dalından koparılmış kuru hurma ya da kuru üzüme mukabil tahminî olarak satmaya denir. (Dr. Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-îslâmt, IV, 439, 504) ve ğarar Garar: Akid taraflarından birisine gelebilecek bir zarar ihtiva eden alışveriş demektir. (Bk. Dr. ez-Zuhaylî, a.g.e., IV «7. vd.) ile kumar kabilindendir. Çünkü verdiği o hayvanda karşılığında alacağı et kadar et var mıdır, daha fazla mıdır, daha mı azdır bilinmemektedir. Etin ete karşılık satılması ise fazlalıktı olarak câiz değildir. Buna göre hayvanın et karşılığında satılması -aynı cinsten olması halinde- derisi içinde saklı bulunan etin satılması gibidir. Ona göre deve, inek, koyun, ceylan, dağ keçisi ve sair yabanî hayvanlar ile eti yenen dört ayaklı bütün hayvanlar aynı cinstendir. Bu türden olan hayvanlardan herhangi birisini (veya bir miktarını) ve cinsin türünü tek birşeyin eti karşılığında herhangi bir şekilde satmak câiz değildir. Çünkü bütün bunlar ona göre müzabene kabilindendir. Kuru üzümün yaş üzüme, zeytinin zeytinyağına, susam yağının, susama karşılık satılması ve benzeri satışlar gibidir. Yine İmâm Mâlik'e göre bütün kuşlar tek bir cinstir. Balık ve sair deniz hayvanları da tek bir cinstendir. Ondan rivâyet edildiğine göre çekirge tek başına bir sınıftır.

Şâfiî, arkadaşları ve Leys b. Sa'd der ki: Etin hayvan karşılığında herhangi bir şekilde aynı cinsten olsun iki ayrı cinsten olsun satılması -hadisin genel ifadesine uygun olarak- câiz değildir. İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre Ebubekr es-Sıddîk döneminde bir deve kesildi, on parçaya bölündü, adamın birisi: Bunun bir bölümünü bana bir koyun karşılığında veriniz, dedi. Hazret-i Ebubekir: Bu uygun olmaz, diye cevap verdi. Şâfiî de der ki: Bu hususta ashab-ı kiramdan Hazret-i Ebubekir'e muhalefet eden bir kimse olduğunu bilmiyorum.

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: İbn Abbâs'tan onun koyunun ete karşılık satılmasını câiz kabul ettiği rivâyeti gelmiştir. Fakat pek kuvvetli bir rivâyet değildir.

Abdürrezzak, es-Sevrî'den, o Yahya b. Said'den, o Said b. el-Müseyyeb'den canlı bir hayvanın ölü karşılığında satılmasını mekruh gördüğü rivâyet etmektedir. Yani kesilmiş olan bir koyunun canlı bir koyun karşılığında satılmasını mekruh görmüştür.

Süfyan der ki: Biz ise bunda bir mahzur görmüyoruz.

el-Müzenî der ki: Eğer canlı hayvanın et karşılığında satılmasına dair olan hadis sahih değil ise, kıyasa göre bu caizdir. Eğer hadis sahih ise kıyas batıl olur ve bu konudaki rivâyete tabi olunur.

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Kûfelilerin, etin hayvana karşılık satılmasının câiz olduğunu gösteren kıyas ve mantık açısından pek çok delilleri vardır. Şu kadar var ki konu ile ilgili sahih bir rivâyet bulunduğu takdirde kıyas ve akl yürütme batıl olur.

Mâlik de Zeyd b. Eslem'den, o Said b. el-Müseyyeb'den rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hayvanın et karşılığında satılmasını yasaklamıştır. Muvatta’', Buyû’ 64.

Ebû Ömer der ki: Ben bu rivâyetin sabit bir yolla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan muttasıl bir senetle geldiğini bilmiyorum. Bunun en güzel senedi Said b. el-Müseyyeb'den Mâlik'in Muvatta’''ında belirttiğine göre mürsel olmasıdır. Şâfiî de bu kanaattedir. Ancak Şâfiî'nin usulüne göre o mürselleri kabul etmez. Şu kadar var ki onun iddiasına göre o Said b. el-Müseyyeb'in rivâyet ettiği mürselleri tetkik etmiş ve onların tümünün veya pek çoğunun sahih olduğunu tesbit etmiştir. Bunun sonucunda hayvan türlerinin et türleriyle satılmasını hadisin zahirine ve genel ifadesine dayanarak mekruh görmüştür. Çünkü bu konuda onu tahsis eden herhangi bir rivâyet veya bir icma gelmiş değildir. Yine ona göre kıyas ile nassın tahsis edilmesi câiz değildir. Şâfiî'ye göre (hayvan), cinsleri birbirinden farklı olsa dahi karada ve denizde yaşayan her bir varlığın adıdır. Nitekim "taam (yemek)" da yenen yahut içilen herşeyin adıdır. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkar, XX, 104-111. Bu hususun bilinmesi yerinde olur.

6- İçki ve Kumarın Büyük Günahı:

"De ki: 'İkisinde de" yani içki ve kumarda

"hem büyük bir günah., vardır." İçkinin günahı içenden sadır olan düşmanca sözler, sövüp saymalar, çirkin ve yalan sözlerdir. Kendisi vasıtasıyla yaratana karşı görevlerini bildiği aklın zail olması, namazların iptal edilmesi, Allah'ın zikrinden alıkonmak ve buna benzer diğer hususlardır.

Nesâî, Osman (radıyallahü anh)'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İçkiden uzak durunuz; çünkü o kötülüklerin anasıdır. Sizden önceki kavimler arasından ibadet edip duran bir adam vardı. Ona fahişe bir kadın aşık oldu. Yanındaki cariyeyi ona gönderip: Biz seni şahitlikte bulunmak üzere çağırıyoruz, dedi. Adam kadının cariyesi ile birlikte yola koyuldu. Her bir kapıdan girdikçe o kapıyı üzerine kapattı. Nihayet yanında bir köle ve bir küp şarap bulunan güzel bir kadının yanına vardı. Kadın ona: Allah'a yemin ederim ben seni şahitlik yapmak üzere çağırmadım. Fakat seni ya benimle birlikte olmaya yahut şu şaraptan bir kase içmeye veya bu köleyi öldürmeye çağırdım. Adam: O halde sen bana bu şaraptan bir kase ver, dedi. O da ondan bir kase içti. Arkasından bir daha, dedi ve nihayet aradan fazla zaman geçmeden kadınla birlikte yattı ve o canı da öldürdü. O bakımdan şaraptan uzak durunuz. Allah'a yemin ederim, îman ile şarap içiciliği bir arada olmaz. Mutlaka birisi ötekini dışarı çıkartır. Nesâî, Eşribe 44.

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) bunu el-İstiâb'da da zikreder.

Rivâyet edildiğine göre el-A'şâ, müslüman olmak üzere Medine'ye doğru yola koyulduğunda yolda bazı müşriklerle karşılaştı. O'na nereye gidiyorsun diye sordular. Onlara: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gitmek istediğini haber verdi. Ona: Sen onun yanına gitme, çünkü o sana namaz kılmayı emrediyor, dediler. el-A'şa: Rabbe hizmet vaciptir, dedi. Ona: O sana malını fakirlere vermeyi emrediyor, dediler. el-A'şa: Ma'ruf işlemek vaciptir, dedi. Ona: O zinayı yasaklıyor, denilince şöyle dedi: Bu bir hayasızlıktır, aklen de çirkin bir iştir. Zaten ben yaşlanmış bir adamım, böyle birşeye ihtiyacım da yoktur. Ona: O içki içmeyi yasaklıyor denilince bu sefer: Buna gelince ben bunu içmeden duramam, dedi ve geri döndü. Daha sonra: Bir sene şarap içeyim sonra ona dönerim, dedi. Fakat evine varmadan önce deveden düştü ve boynu kırıldı, öldü.

Kays b. Âsım el-Minkarî, cahiliyye dömeminde çokça içen birisi idi. Daha sonra içki içmeyi kendisine yasakladı. Buna sebep ise sarhoş iken kızını çimdiklemesi, anne babasına sövmesi, ayı görüp kötü bir söz söylemesi ve meyhaneciye oldukça fazla mal vermesi idi. Ayılıp kendisine gelince yapakları ona bildirildi, o da içki içmeyi kendisine yasakladı. İşte bu hususta şunları söylemektedir:

"Ben şarabı iyi gördüm, halbuki onda

Ağır başlı bir adamı ifsad eden özellikler vardır

Hayır, Allah'a yemin ederim ben onu sıhhatli oldukça içmeyeceğim

Ve hasta olduğum vakit de onda asla şifa aramayacağım

Hayatım boyunca ona bir kuruş vermeyeceğim

Hiçbir zaman içki içmek üzere bir arkadaş çağırmayacağım

Şüphesiz şarap, içenlerini rezil eder

Ve onlara çok büyük işler yaptırır."

Ebû Ömer der ki:

İbnu'l-A'râbî, el-Mufaddal ed-Dabbî'den bu beyitlerin Sakifli Ebû Mihcen'e ait olduğunu rivâyet etmektedir. Ebû Mihcen, bu beyitleri içki içmeyi terketmesi hakkında söylemiştir. Şu sözleri söyleyen de odur:

"Öldüğüm vakit beni bir üzüm asmasının yanında defnet

O asmanın kökleri ölümümden sonra kemiklerimin susuzluğunu gidersin

Sakın beni boş bir düzlükte gömmeyesin, çünkü ben

Öldüğüm vakit bir daha onu tatmayacağım diye korkarım."

Hazret-i Ömer, Ebû Mihcen'e içki içtiğinden dolayı defalarca had uygulamış ve denizdeki bir adaya sürgün etmişti. O da Sa'd (b. Ebi Vakkas)ın yanına gitmişti. Hz Ömer ona Ebû Mihcen'i hapsetmesini emretmişti, o da onu hapsetmişti. Sözü edilen bu Ebû Mihcen başedilemez bir kahraman idi. Kadisiyye Savaşında o bilinen durumu ortaya çıkınca, onun zincirlerini çözmüş ve: Biz de şarap dolayısıyla ebediyyen sana sopa vurmayacağız, demişti. Ebû Mihcen de buna karşılık olarak: Ben de Allah'a yemin ederim, bir daha onu içmeyeceğim, diye cevap vermiş ve bundan sonra bir daha şarap içmemişti.

Bir rivâyette ise şöyle demiş: Bana had uygulandığı vakit onu içiyordum ve "had ile ondan (günahımdan) temizleniyordum. Ama madem ki sen beni had uygulanmamak suretiyle heder olacak bir duruma getirdin, Allah'a yemin ederim, ben de onu ebediyyen içmeyeceğim.

el-Heysem b. Adiy'in zikrettiğine göre; kendisine Azarbeycan'da ya da Cürcan yakınlarında Ebû Mihcen'in kabrini görenlerden biri şunu nakletmiş: Ebû Mihcen'in kabri üstünde üç tane asma kökü bitip yeşermiş, uzamış ve meyve vermişti. Bu üç asma kökü kabir üzerinde yayılmış ve kabir üzerinde: "Bu, Ebû Mihcen'in kabridir" diye yazılı imiş. Bu adam der ki: Bu işten hayret ettim ve onun: "Öldüğüm vakit beni bir asma ağacının yanına defnet" sözünü hatırladım.

Diğer taraftan içki içen kişi, aklı başında olanlara maskara olur, sidiğiyle, pisliğiyle oynar, kimi zaman bunları yüzüne alıp sürer. Hatta içkicilerden birisinin sidiğini yüzüne sürüp: Allah'ım beni tevbe edenlerden kıl, temizlenenlerden kıl, dediği görülmüş. Yine içki içen sarhoşlardan birisinin yüzünü köpek sarhoşun. Allah sana ikramda bulunsun, dediği nakledilmiştir.

Kumara gelince o da düşmanlığın ve kin duymanın sebebidir. Çünkü başkasının malını batıl yollarla yemektir.

7- îçki ve Kumarın Faydaları:

Yüce Allah:

"İkisinde de hem büyük bir günah, hem de İnsanlar için bazı faydalar vardır" diye buyurmaktadır.

İçkinin faydası sağladığı ticarî kârdır. Araplar Şam tarafından ucuz fiyatla içki getiriyor, bunu Hicaz'da kâr ederek satıyorlardı. İçki alım satımında pazarlığı kabul etmiyor, içki almak isteyen bir kimse yüksek fiyatlarla alıyordu. İçkinin menfaati ile ilgili söylenen görüşlerin en sahihi budur.

İçkinin menfaati hakkında şunlar da söylenmiştir: (Güya) o yemeği hazmettirir, güçlendirir, cinsel gücü artırır, cimriyi cömert yapar, korkağa cesaret verir, parlak bir renk kazandırır ve buna benzer içki ile alınan başka lezzetler de sözkonusu edilir. Hassan b. Sabit (radıyallahü anh) şöyle demiş:

"Onu içeriz, o da bizi krallar ve düşmanla karşılaşmanın

Engellemediği arslanlar yapar."

Ve buna benzer birtakım ferahlıkları vardır. Bir başka şair de şöyle der:

"İçki içtim mi ben

el-Havernek sarayının ve (Yemen'deki) Sedirtn sahibi olurum

Ayılıp kendime gelince de

Bir koyuncağızın ve devenin sahibi olduğumu (anlarım)."

Kumarın menfaati ise herhangi bir çalışma ve yorulma olmadan kumar yoluyla bırşeyin insanın eline geçmesidir. Araplar, deve satın alır ve fal oklarını çekerdi. Kimin payı çıkarsa etten payı alınır ve herhangi bir bedel ödemezdi. Oku en sona kalan kimse ise devenin bütün bedelini öder ve etten birşey alamazdı.

Kumarın, ihtiyaç sahiplerinin durumlarına bir genişlik sağlaması şeklinde bir faydası olduğu da söylenmiştir. Çünkü Araplardan kumar oynayan kişi, deveden birşey yemez ve bunu ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı.

Kumarda kullanılan (meysir) oklar onbir tane idi. Bunlardan yedi tanesinin çizgileri ve çizgi sayısınca da payları vardı. Bu yedi tanenin ismi şöyle idi, "el-fez": Bunda tek bir çizgi vardı. Bu ok bir payı ifade ederdi. Kaybedildiği takdirde de onu kaybeden bir pay öderdi. İkincisinin ismi "et-tev'em" idi ve bunun üzerinde iki işaret vardı. Sahibinin leh ve aleyhine olmasına göre iki payı ifade ederdi. Üçüncüsünün ismi "er-rakib" idi. Bunda üç çizgi vardı. Bu da belirttiğimiz gibiydi. Dördüncüsünün ismi "el-hils" olup bunun da alameti dört çizgi idi. Beşincisinin ismi "en-nâfiz" veya "en-nâfis" idi, beş pay ifade ederdi. Altıncısı "el-müsbil" adında idi ve bu altı pay ifade ederdi. Yedincisi "el-mualla" olup yedi payı ifade ederdi. Bu şekilde toplam yirmisekiz pay oluyordu. Deve de bu şekilde yirmisekiz paya ayrılırdı. el-Esmaî'nin görüşü böyledir.

Geriye dört tane ok kalırdı. Bunların ise herhangi bir payları yoktu. Bunların da ismi: "el-musaddar, el-mudaaf, el-menih ve es-sefih" idi. Son üçünün adının "es-sefih, el-menih ve el-veğd" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu üç ok, torbadan okların çekilişini yapan kimsenin torbada karşılaşacağı okların sayısını artırmak içindir. Böylelikle herhangi bir kimseye taraftarlık yapma imkânı da olmazdı. Bu şekilde çekilişi yapan kimseye "el-müfid, ed-dârîb" ve "ed-dârib" denilirdi ki çoğulu "ed-durabâ" şeklinde gelir.

Denildiğine göre çekilişi yapan kimsenin arkasında kimseye iltimas göstermemesi için bir gözetleyici bulunurdu. Daha sonra bu çekilişi yapan (ed-darib) dizleri üstüne çöker, bir elbiseye bürünür, başını çıkartır, elini torbaya sokar ve okları çıkartırdı. Kışın vaktin darlığında ve fakirler aleyhine soğuğun oldukça arttığı zamanlarda bu şekilde deve payları üzerinde çekilişler yapmak, Arapların adeti idi. Bunun için deve satın alınır ve çekilişe katılanlar, devenin parasını üstlenir, bu çekilişe katılanlar da kendisine çıkan paya razı olurdu. Bu işlerle iftihar eder ve aralarından böyle bir çekilişe katılmayanları da yeriyorlardı. Cimriliği dolayısıyla bu çekilişe katılmayan kimseye "el-beram" ismini veriyorlardı. Mütemmim b. Nuveyre der ki:

"Ve deriden çadırlar, gürültülü kış soğuğundan dolayı sallandığında

Gerdeğine kadınların geldiği beram (cimri kişi) değildir."

Bundan sonra develer kesilir ve on paya ayrılırdı.

İbn Atiyye der ki: el-Esmaî, develerin pay edilmesi ile ilgili söylediklerinde hataya düşmüştür. O develerin oklardaki yirmisekiz paya göre pay edildiklerini sözkonusu etmektedir ki durum böyle değildir. Bu paylara ayrılmadan sonra o on pay için ok çekilişi yapılır. Torbadan önce kimin payı çıkarsa o et paylarını alır ve bunları fakirlere dağıtırdı. Bir çeşit torba olup bu kumar oklarının toplandığı torbaya "er-ribâbe" denilirdi. Bütün oklara "ribâbe" ismini verdikleri de olurdu. Ebû Züeyb eşek ve sıpalarını anlatırken şöyle der:

"Sanki sıpaları bir ribâbe (fal okları) ve sanki o

Okların üzerine atılıp ok çeken bir yeser (çekilişe katılan) kimse gibidir."

Ribâbe, aynı şekilde ahid ve misak anlamına da gelir. Şair der ki:

"Ve ben bir adam idim ki, nihayet benim abid ve misakım (ribâbetî) sonunda sana geldi

Senden önce ise birtakım rabler (efendiler, sahipler) bana rablik etti de zayi olmuştum."

Kimi zaman da kendileri için kumar oynar, sonra da payı çıkamayan kimse parayı öderdi. Nitekim az önce buna dair açıklama geçmişti. Bu şekilde çevrenin fakirleri de yaşayıp giderdi. İşte el-A'şâ'run şu beyiti bu kabildendir:

"Kışa erdiklerinde misafire yemek yediren

Ve bu yemek yedirme işini yâsire (kumarda kazanana) yükleyenler."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Ellerinde işaretli oklar ve pay kazandırıcı oklar var

İyilik yapılmasını isteyenler (menih)in rızıkları bunlarla sağlanır."

Bu beyitte geçen "el-menih" kendisine menfaat ve bağış yapılması istenen kimsedir. Çünkü Araplar çekilişte çokça pay sağlayan okları ariyet olarak alırlardı, işte bu övülen (el-menih)tir. Hiçbir payı ifade etmeyen boş "el-menih" ise "el-ker" diye nitelendirilirdi. İşte el-Ahtal şu beyitiyle bunu kastetmiştir:

"Fezareliler üzerine bir defa meylettiler

el-Menih'in tekrar çıkması gibi ve bir yerde dönüp dolaştılar."

es-Sıhhâh'da şöyle denilmektedir: "el-Menih, payı bulunmayan, fal oklarından bir okun adıdır. Ancak bu okun çıktığı kimseye karşılıksız birşey verilmesi (ki buna minha denilir) hali müstesna." Lebid'in şu sözleri de meysir (kumar) türlerinden bir türü dile getirmektedir.

"Onlar kumar oynadıklarında kumar aralarında

Yazın ağıt yakılarak sözü edilecek kötülüklerin çıkmasına sebep olmaz."

İşte bütün bunlar kumarın faydalandır. Şu kadar var ki o, batıl yollarla malı yemektir.

8- İçki ile Kumarın Günahı Faydalarından Büyüktür:

"Fakat günahları faydalarından daha büyüktür" âyeti ile aziz ve celil olan Allah bizlere bunların günahlarının faydalarından daha büyük, ahiretteki zararlarının daha çok olduğunu bildirmektedir. Büyük günahların haram kılınmalarından sonra, faydalar ise haram kılmaktan önce sözkonusudur.

Hamza ve el-Kisaî (daha büyüktür yerine)": Daha çoktur" diye okumuşlardır. Delilleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın içkiyi ve içki ile birlikte on kişiyi lanetlemiş olmasıdır: (Bunlar) satıcısı, satın alanı, kendisi için satın alınanı, onu sıkanı, kendisi için sıkılanı, sunucusunu, içeni, taşıyanı, kendisi için taşınılanı ve onun parasını yiyeni(dir). Ebû Dâvûd, Eşribe 2; İbn Mâce, Eşribe 6; Müsned, I, 316, II, 97; Beyhaki, Sünen, V, 534.

Aynı şekilde

"faydalar" kelimesinin çoğul getirilmesi

"günahlar" kelimesiyle birlikte çoğul yapılması güzeldir. İşte

"çoktur" ifadesi de bunu vermektedir. Diğer kurra ve insanların büyük çoğunluğu ise "(büyüktür anlamına diye okumuşlardır. Delilleri ise kumar ve içki içmenin günahı kebâirden (büyük günahlardan olduğudur). Dolayısıyla bunların günahlarının kebir (büyük) olmakla nitelendirilmesi daha uygundur. Aynı şekilde bunların : Daha büyüktür" okuyuşu üzerinde ittifak etmeleri büyüktür: kebir"in okuyuşu lehinde bir delildir. Ancak icma ile "daha çoktur" anlamına gelen şeklindeki okuyuş reddedilmiştir. Bundan tek istisna Abdullah b. Mes'ûd'un Mushaf'ıdır. Onda: ": De ki: İkisinde çok günah vardır" ile: ": Fakat günahları .... daha çoktur" şeklindedir.

9- İçkiyi Haram Kılan Âyet:

Kıyasçıların bir kısmı: İçki bu âyet ile haram kılınmıştır, demektedirler. Çünkü yüce Allah:

"De ki: Rabbim ancak hayasızlıkları, onların açık olanını da gizli olanını da günahı da... haram kılmıştır" (el-A'raf, 7/33) diye buyurmaktadır. Bu âyet-i kerimede ise içkide günah olduğunu haber vermektedir. O halde o haramdır.

İbn Atiyye der ki: Ancak böyle bir kıyas pek iyi bir kıyas değildir. Çünkü ondaki günah, haram oluşu dolayısıyladır. Yoksa bu kıyasın gerektirdiğine göre o aynı ile (maddi varlığı ile) haram olduğundan dolayı değildir.

Derim ki: Kimisi de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerimede içkinin haram oluşuna delil vardır. Çünkü ona "günah" ismini vermektedir. Bir diğer âyet-i kerimede de Allahü teâlâ günahı haram kılmıştır. Bu da yüce Allah'ın şu âyetidir:

"De ki: Rabbim ancak hayasızlıkları, onların açık olanını, gizli olanını ve bununla birlikte günahı da... haram kılmıştır."

Kimisi de şöyle demiştir: "Günah" ile içkiyi kastetmiştir. Buna delil ise şairin şu sözleridir:

"Ben günahı aklımı kaybedinceye kadar içtim,

İşte günah bu şekilde akılları alıp götürür."

Derim ki: Bu da pek iyi bir kıyas değildir. Çünkü yüce Allah bu âyet-i kerimede içkiyi (günah) diye adlandırmamaktadır. Bunun yerine O: "Deki: İkisinde de hem büyük bir günah vardır" diye buyurmuştur. Fakat: Onların ikisi de- büyük bir günahtır, dememiştir. el-A'raf Sûresi'ndeki âyet-i kerimeye ve şiirden alınan beyite gelince, bu âyet-i kerimeyi tefsir ederken yüce Allah'ın izniyle bunlara dair açıklamalar orada gelecektir.

Katâde şöyle demiştir: Bu âyet-i kerimede içki yerilmektedir. İçkinin haram kılınması ise bir başka âyet-i kerimeden öğrendiğimiz bir husustur ki bu da Maide Sûresi'ndeki âyet-i kerîme iledir. Müfessirlerin çoğunluğu da bu görüştedir.

Âyetin diğer bölümü olan: "Yine sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: «Arta kalanı.» Allah, âyetlerini size böyle açıklar. İyice düşünürsünüz diye; dünya ve âhiret hakkında" âyetine gelince; buna dair açıklamalarımızı üç başlık altında sunacağız:

1- Kıraat Farkı:

Yüce Allah'ın:

"De ki: Arta kalanı" âyetini Cumhûr nasb ile okumuştur. Yalnızca Ebû Amr ref ile okumuştur. İbn Kesîr'den farklı rivâyetler gelmiştir. el-Hasen, Katâde, İbn Ebi İshak'ın kıraati de ref iledir, en-Nehhâs ve başkaları der ki: Eğer anlamında kabul edersek, tercih edilen görüş ref ile okunması olup şu anlama gelir: Onların infak edecekleri şey, arta kalandır. Bununla birlikte nasb ile okunması da câiz olur. Şayet ile itek bir edat kabul edersek o takdirde mansub okunması tercih edilir ve anlamı şöyle olur: De ki: Arta kalanı infak etsinler. Bununla birlikte ref ile okumak da caizdir.

Nahivciler: Ne öğrendin, nahiv mi şiir mi, anlamına gelen: ibaresinin hem nasb ile hem de ref ile okunabileceğini ve her ikisinin de güzel görüldüğünü nakletmişlerdir. Şu kadar var ki âyet-i kerimedeki açıklama ve tefsir "nasb" okuyuşu üzeredir.

2- Âyet-i Kerîmenin Önceki Âyetlerle İlişkisi ve Nüzul Sebebi:

İlim adamları der ki: Daha önce geçen âyet-i kerimede:

"Onlar sana neyi infak edeceklerini soruyorlar" (el-Bakara, 2/215) âyetinde nafakanın kimlere harcanacağı ile ilgili bir soru idi. Nitekim bunu orada açıklamıştık. Buna verilen cevap da bunun ne olacağını göstermişti. Bu âyet-i kerimede sorulan soru ise infakın miktarı ile ilgilidir. Bu, önceden de geçtiği üzere Amr b. el-Cemuh ile ilgilidir. Yüce Allah'ın:

"De ki: Hayır türünden neyi infak ederseniz o anne ve babanın.... dır." (el-Bakara, 2/215) âyeti nazil olunca bu sefer: Ne kadar infak edeyim diye sormuş, bunun üzerine de: "De ki: Arta kalanı" âyeti nazil olmuştur.

Arta kalan (el-afv): Kolay gelen, artan, çıkartılıp verilmesi insana ağır gelmeyen demektir. Şairin şu sözleri bu kabildendir:

"Bende arta kalanı al ki sana olan sevgim devam etsin

Ve ben kızıp köpürdüğüm esnada sen konuşma!"

Âyetin anlamı şudur: İhtiyaçlarınızdan arta kalanı ve bu hususta kendinize eziyet vermeyip sizi fakir bırakmayacak şekilde infak ediniz. Âyet-i kerimenin te'vili ile ilgili olarak söylenen en uygun açıklama şekli budur.

el-Hasan'ın, Katâde, Atâ, es-Süddî, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî, İbn Ebi Leyla ve başkalarının açıklamalarının ifade ettiği mana budur. Onlar derler ki: Afv, geçindirmekle yükümlü olduğu aile halkının ihtiyacından arta kalandır. Buna yakın bir açıklama da İbn Abbâs'tan gelmiştir.

Mücâhid de der ki: Afv demek, zenginlik üzere (yani muhtaç olmamak halinde) sadaka vermektir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Sadakanın en hayırlısı zengin olarak verilendir." Bir başka hadiste ise: "Sadakanın en hayırlısı zenginlik zahir iken verilendir." Buhârî, Zekât 18, Nafakat 2; Müslim, Zekât 95; Ebû Dâvûd, Zekât 39; Dârimî. Zekât 21. 22: Müsned. II. 245. 278, 402..., III, 330, 346, 402, 434.

Kays b. Sa'd der ki: Bu, farz olan zekâttır. İlim adamlarının çoğunluğu ise, hayır bunlar nafile harcamalardır, demişlerdir. Bunun mensuh olduğu da söylenmiştir.

el-Kelbî ise şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme nazil olduktan sonra kişinin eğer altın gümüş, ekin veya davar kabilinden bir malı varsa bir yıllık süre ile kendisine ve ailesine yetecek olan miktarı tesbit eder ve onu alıkoyar, geri kalanını da tasadduk ederdi. Şayet emeği ile çalışan bir kimse ise bir gün kendisine ve aile halkına yetecek olan kadarını tutar, geri kalanını tasadduk ederdi. Bu durum farz olan zekâtı tesbit eden âyet-i kerîme nazil oluncaya kadar böylece devam etti. Zekâtı emreden âyet-i kerîme daha önce vermekle emrolundukları her türlü sadakanın (farziyetini) neshetti. Kimisi de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme muhkemdir ve malda zekâtın dışında da bir hak vardır. Ancak âyetin zahiri birinci görüşün lehine delildir.

3- Allah'ın Âyetleri Işığında Düşünmek:

Yüce Allah'ın:

"Allah, âyetlerini size böyle açıklar" âyeti hakkında el-Mufaddal b. Seleme der ki: Nafaka ve infak ile ilgili âyetlerini böyle açıklar "iyice düşünürsünüz diye, dünya ve âhiret hakkında." Böylelikle mallarınızdan dünyanın mÂişeti için halinizi düzeltecek kadarını alıkoyar ve âhirette faydanıza olacak yollarda geri kalanını infak edersiniz diye.

Şöyle de denilmiştir. Bu ifadede takdim ve te'hir vardır. Yani Allah dünya ve âhiret işine dair âyetleri size böylece açıklamaktadır ki, siz de dünya hakkında onun zail olduğu, fani olduğu hakkında düşünüp ona rağbet etmeyesiniz, âhiretin geleceği ve bekası üzerinde de düşünüp ona yönelip arzu duyasınız diye.

220. Âyetin Tefsiri

Dünya ve âhiret hakkında. Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: "Onların lehine bir ıslah hayırlıdır. Şayet onlarla bir arada olursanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, fesad yapanı da bilir, ıslah edeni de. Eğer Allah dileseydi elbette sizi zahmete sokardı. Muhakkak Allah Azizdir, Hakimdir."

Yüce Allah'ın:

"Bir de sana yetimleri sorarlar... Hakimdir." âyetine dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Ebû Dâvûd ve Nesâî'nin rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiş: Şanı yüce Allah:

"Bir de yetimin malına reşid oluncaya kadar en güzel olandan başka bir suretle yaklaşmayın" (el-En'am, 6/152) âyeti ile:

"Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler..." (en-Nisa, 4/10) âyetlerini indirince, yanlarında yetim bulunan kimseler gidip yetimin yediğini yediklerinden, içtiğini içtiklerinden ayırdılar. Bu sefer onun yemeğinden artan onun için saklanır oldu. Sonunda yetim ya o artanı yerdi veya bozulurdu. Bu onlara ağır gelmeye başladı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a durumdan söz etmeleri üzerine yüce Allah:

"Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: Onlar lehine bir ıslah hayırlıdır" âyeti nazil oldu. Bu sefer yediklerini ve içtiklerini yetimin yeyip içtikleriyle karıştırdılar. Bu lâfız Ebû Dâvûd'a aittir. Ebû Dâvûd, Vesâyâ 7; Nesâî, Vesâyâ 11.

Âyet-i kerîme önceki âyetler ile ilişkilidir. Çünkü mallar sözkonusu edilmek ile birlikte yetimlerin mallarının da muhafaza edilmesi emri verilmiştir. Denildiğine göre bu soruyu soran Abdullah b. Revaha'dır.

Yine denildiğine göre Araplar yemeklerine yetimlerin mallarının karışmasını uğursuzluk kabul ederlerdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuştur.

2- Yetimin Malında Tasarruf:

Yüce Allah'ın yetimlere bakmak, hallerini ıslah etmek, durumlarını düzeltmek kastıyla yetimlerle birlikte bulunmaya izin vermesi, yetimin malında tasarrufta bulunmanın câiz oluşuna delil olduğundan, vasi olan satış, paylaştırma ve başka hususlarda yetimin malında tasarruf edebilir. Çünkü bu âyet-i kerimedeki ifade mutlaktır. Buna göre kişi yetimi himayesine alıp yanında barındırır ve yetim onun nezaretinde olursa, böyle tasarrufta bulunabilir. İsterse onun üzerindeki bir yönetici bu yetimi ona takdim etmemiş olsun. Çünkü âyet-i kerîme mutlaktır ve kefalet bir âmme velayetidir. Halifelerden herhangi birisinden bir kimseyi bir yetime vasi olarak tayin ettiğine dair bir rivâyet gelmemiştir. Halbuki onların dönemlerinde de yetim vardı. Onlar bu hususta yetimlerin, bakıcılarının yanında olmaları ile yetinirlerdi.

3- Yetimin Malını Ortağa Vermek, Malında Ticaret Yapmak:

Yetimin malının mudarebe yapılmak üzere verilebileceği ve o malda ticarette bulunabileceğine, yetimin malını bakıcısının malına karıştırmanın câiz olduğuna dair rivâyetler tevatür derecesindedir. Bütün bunlar yetimin malında eğer yetimin salâhına (iyiliğine) uygun ise, yetimin malında alışveriş ile tasarrufta bulunmanın ve yetimin malını başka birisine mudarebe yapmak üzere (ticarî kâr ortaklığı için) vermenin ve ileride açıklayarak belirteceğimiz üzere, diğer yollarla tasarruf etmenin câiz olduğunun delilidir.

Bizzat velinin kendisinin, yetimin malını mudarebe ortağı olarak kullanması hususunda görüş ayrılığı vardır. Eşheb bunu kabul etmez ve bunu da yetime kendi malını satmanın ve ondan birşey almanın yasaklandığına kıyas etmiştir.

Başkası ise şöyle demektedir: Eğer yetimin malını başkasının verdiği oranda bir kâr vermek üzere kiraz (Mâlikîlerce mudarebe akdine verilen isim) için alırsa bu akid kabul edilir. Nitekim yetimin adına gereken araştırmayı yaptıktan sonra birşey satın alması da böyledir. Bu yetim için daha iyi olur.

Muhammed b. Abdulhakem der ki: Yetim adına uygun gördüğü takdirde veresiye satabilir. İbn Kinane der ki: Yetimin düğününde yemek yapmak ve koku almak gibi uygun birtakım harcamaları yapabilir. Yetimin maslahatı ise durumuna göre ve kendisini evlendireceği kişinin durumuna, malının çokluk miktarına göre değişir. İbn Kinane der ki: Yetimi sünnet ettirmesinde de durum böyledir. Şayet itham altında kalmaktan korkarsa bu işi sultana (sorumlu yöneticiye) götürür ve o da ona iktisatlı (orta yolda) hareket etmesini emreder. Yetime, gereken incelemeyi yaparak yaptığı tasarruflar caizdir. Kayırma ve kötü tedbir ve idare yoluyla yaptıkları ise câiz değildir.

Âyetin zahiri yetimin velisinin yetime dünya ve âhiret umurunu öğreteceğini, onun lehine başkasını ücretle çalıştırabileceğini, ona meslek öğretecek kimselerin yanında ücretle çalıştıracağını göstermektedir. Yetime herhangi birşey hibe edilecek olursa vasi bunu yetimin lehine ıslah olması sebebiyle onu kabz edebilir. Buna dair daha fazla açıklamalar ileride yüce Allah'ın izniyle Nisa Sûresi'nde (4/6.) âyet 1. başlık ve devamında gelecektir.

4- Vasi veya Kefilin Yetimin Malından Harcamaları:

Vasi ve kefilin yetimin malından yapacakları harcamaların iki durumu sözkonusudur: Birisinde şahit tutması mümkün olan durumlarda beyyine ile olmadıkça sözü kabul edilmez.

Bir diğer durumda ise şahit tutması mümkün olmaz. Bu durumda ise beyyineye gerek olmaksızın sözü kabul edilir. Herhangi bir akar satın alsa ve yine belgelendirilmesi adet haline gelen birşey satın aldığı takdirde, beyyinesiz sözü kabul edilmez.

İbn Huveyzimendâd der ki: İşte bundan dolayı bizim arkadaşlarımız (Mâlikî mezhebi âlimleri) yetimin vasinin evinde olması ile annesinin ya da bakıcısının yanında olması arasında fark gözetmişlerdir. Şayet yetim vasinin evinde bulunup vasi ona infakta bulunuyor ise, onun için yaptığı nafaka ve giyim harcamaları için şahit tutması istenmez. Çünkü her zaman için yediği ve giydiklerine şahit tutmak onun için pek zordur. Fakat: Ben bir senelik masraf harcadım, diyecek olursa onun bu söylediği kabul edilir.

Yetim annesinin ya da bakıcısının yanında bulunuyor ve vasi de ona harcamalarda bulunduğunu ya da anneye yahut bakıcısına nafaka ve giyim masrafını verdiğini iddia ediyorsa, onun anne yahut bakıcısı hakkındaki bu sözleri, annenin ya da bakıcının bunu aylık ya da yıllık kabzettiğine dair beyyine olmadıkça sözü kabul edilmez.

5- Yanındaki Yetim Kızı Nikâhlayan:

İlim adamları bakmakta olduğu yetim kızı kendisine nikâhlayan kimse ile yetimin malından kendisi adına birşey satın almak hakkı olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Mâlik der ki: Kefalet ve hadane (baklalık) dolayısıyla nikâh velayetine sahip olmak, akrabalık yoluyla sahip olmaktan daha güçlüdür. Hatta açlık günlerinde çocuklarını teslim eden bedevî Araplar hakkında şöyle demiştir: Onları teslim alanlar o çocukları tıpkı yakınlarını nikâhladıkları gibi nikâhlamak velayetine sahiptirler.

Yetime bakan ve çocuğu büyütenin onu kendisine nikâhlamasına gelince, buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Nisa Sûresi'nde gelecektir.

Yetimden birşey satın almaya gelince, Mâlik der ki: Bu konudaki sözlerin meşhur olanına göre satın alabilir. Ebû Hanîfe de böyle demiştir: Yetimin vasisi yetim çocuğun malını kendisine semen-i misilden daha fazlasına satın alabilir. Çünkü bu, yetim lehine bir ıslahtır ve Kur'ân'ın zahir hükmü buna delildir.

Şâfiî der ki: Bu nikâh hususunda da satış hususunda da câiz değildir. Çünkü âyet-i kerimede tasarruftan söz edilmemektedir. Aksine yüce Allah orada: "Onlar lehine bir ıslâh hayırlıdır" diye buyurmakta ve burada yetime nezaret eden kimseden söz edilmemektedir.

Ebû Hanîfe ise der ki: Yetim için ıslah, bir hayır olduğuna göre onu evlendirmek de onunla evlenmek de caizdir. Şâfiî ise ihtiyacın defi dışında evlilikte bir ıslah olduğu görüşünde değildir. Baliğ olmadan önce ise böyle bir ihtiyaç sözkonusu olmaz.

Ahmed b. Hanbel, vasinin evlendirmesini câiz kabul eder. Çünkü bu bir ıslahtır. Şâfiî ise vasi ile birlikte dedenin de evlendirebileceğini kabul eder. Babanın annesi vefat etmiş olan oğlu hakkında böyle bir yetkisi vardır; ancak bu yetki bu âyetin hükmü gereğince değildir. Ebû Hanîfe, hakimin Kur'ân-ı Kerîm'in zahir hükmü gereğince yetimi evlendirmesini kabul eder. Bütün bu farklı görüşler bu âyet-i kerimeden çıkmaktadır. Eğer evlendirmenin ıslah olduğu sabit olursa, o takdirde âyetin zahiri bunun câiz olmasını gerektirmektedir.

Yüce Allah'ın:

"Bir de sana yetimleri sorarlar" âyetinin anlamının şöyle olması da mümkündür: Yetimlerin kayyumlan veya onların vasileri sana yetimler hakkında soru sorarlar.

Bu âyet, mücmeldir. Bundan yetime bakanın ve onun kayyumunun kim olduğu muayyen olarak bilinmediği gibi, onda şart koşulan niteliklerin ne olduğu da bilinememektedir.

Denilse ki: Mâlik'in, vasinin eli altındaki yetiminden malını satın almasını câiz kabul etmesi, itham altında kalmak ile ilgili kabul ettiği aslî ilkesini terketmesini gerektirdiği gibi, Seddü'z-Zeraî de bunu gerektirmektedir.

Buna şöyle cevap verilir: Hayır, böyle birşey gerekmez. Çünkü bu, nass ile mahzur (yasak) oldukları belirtilmiş mahzur birtakım fiillere götüren yol olması halinde sözkonusudur. Burada ise şanı yüce Allah, yetimlerle birlikte olmaya izin vermiş ve bu konuda şu âyeti ile işi yetimlere bakanların emin oluşlarına bırakmıştır:

"Allah fesad yapanı da bilir, ıslah edeni de." Korkulan ve kedisinden çekinilen ve Allah'ın mükellefin güvenilirliğine işi havale ettiği her bir husus hakkında: Bu, yasak kılınan bir işe götürebilir denilerek ondan alıkonulamaz. Nitekim Allah kadınları namus ve iffetleri konusunda güvenilir kılmıştır. Bununla birlikte bu konuda onların söyleyecekleri sözlere bağlı olarak sözkonusu olacak olan hükümler pek büyüktür. Buna dair helallik, haramlık ve nesebler bağı ortaya çıkar. Yalan söylemeleri mümkün olmakla birlikte bu, böyle tesbit edilmiştir.

Tavus'a yetimler ile ilgili herhangi bir husus sorulduğunda o da: "Allah fesad yapanı da bilir ıslah edeni de" âyetini okurdu. İbn Sirin'in, yetimin malı hususunda en sevdiği şey, yetimin iyiliğini isteyen kimselerin bir araya gelerek onun için hayırlı olanın kim olduğunu tesbit etmeleri idi. Bunu Buhârî zikretmektedir. Buhârî, Vesâyâ 24. İşte bu, az önce de belirttiğimiz gibi yetimin malından kendi adına birşeyler satın almanın câiz olduğuna delildir.

Bu husustaki diğer bir görüş ise, velinin velayeti altında bulunandan herhangi birşey satın almaması şeklindedir. Çünkü bu hususta töhmet altında kalabilir. Ancak bu satışın insanların huzurunda sultan (yetkili organ) tarafından yapılması hali bundan müstesnadır. Muhammed b. el-Hakem der ki: Terikeden birşey satın alamaz. Bununla birlikte kendisi tarafından gönderildiği bilinmeyecek olur ise, terikeden kendisi adına birşeyler satın alacak bir kimseyi görevlendirmesinde bir mahzur yoktur.

6- Yetimlerle Bir Arada Kalmak:

Yüce Allah'ın:

"Şayet onlarla bir arada olursanız, onlar sizin kardeşlerinizdir" âyetinde sözü geçen bir arada karışık olmak, hurmanın hurmaya karıştırılması gibi misli misle karıştırılması kabilindendir.

Ebû Ubeyd der ki: Yetimlerle bir arada olmak (muhalata), herhangi birisinin bir malının bulunması ve onu kefaleti altında bulunduranın da kendisinden yemeğini ayırmasının zor olması ve kendi baktığı kimselerle onu birlikte karışık bulundurmasının kaçınılmaz olduğunu görmesi üzerine, yetimin malından gerekli araştırmayı yaparak, ona yeteceğine kanaat getirdiği bir miktarı alıp bunu da çoluk çocuğuna yaptığı masrafa katması demektir. Böyle bir işte kimi zaman fazlalık, kimi zaman eksiklik sözkonusu olabilir. İşte bu neshedici âyet, bu hususa dair ruhsatı getirmektedir.

Ebû Ubeyd der ki: Bence bu âyet, yol arkadaşlarının yaptıklarına aslî bir delil teşkil eder. Onlar aralarında masrafları eşit bir şekilde bölüşürler. Halbuki kimi zaman az ve çok yemek açısından aralarında fark bulunabilir.

Bununla birlikte daha az yiyen herkes, arkadaşının fazladan birşeyler yemesini gönül hoşluğuyla kabul etmeyebilir. Bu durum, yetimlerin mallarında kabul edilebilir olduğuna göre, başkaları arasında kabul edilebilir olması öncelikle sözkonusudur. Şayet böyle bir hüküm olmasaydı bu konuda işin insanlar aleyhine daraltılabileceğinden korkardım.

7- Allah Fesat Yapanı da Islah Edeni de Bilir:

Yüce Allah'ın:

"Sizin kardeşlerinizdir" âyeti mahzuf bir mübtedânın haberidir. Yani onlar sizin kardeşlerinizdir, demektir.

Yüce Allah'ın:

"Allah, fesad yapanı da bilir ıslah edeni de" âyeti bir sakındırmadır. Yani yetimlerin mallarını kimin ifsad edip bozduğunu da bilir, onları kimin ıslah ettiğini de bilir. O bakımdan herkese ıslah yapmasının da fesat yapmasının da karşılığını verir.

8- Allah Dileseydi Sizi Zahmete Sokabilirdi:

Yüce Allah'ın:

"Eğer Allah dileseydi elbette sizi zahmete sokardı" âyeti ile ilgili olarak el-Hakem, Miksem'den, o İbn Abbâs'tan:

"Eğer Allah dileseydi elbette sizi zahmete sokardı" âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Şayet o dileseydi yetimlerin mallarından size geçeni, helâk edici bir sebep kılardı.

"Zahmete sokardı" âyetinin ez-Zeccâc ve Ebû Ubeyde'den helâk ederdi, anlamına geldiği de nakledilmiştir. el-Kutebî de der ki: Sizin için işi daraltır ve sıkı tutardı. Fakat O, sadece size kolaylaştırmayı dilemiştir.

Anlamı ile ilgili olarak şöyle de denilmiştir: Yani O size edası yerine getirilmesi sizin için oldukça zor ve sıkıntılı olan şeylerle sizi mükellef tutar, onlarla birlikte olmak dolayısıyla sizi günah ile karşı karşıya bırakırdı. Tıpkı sizden öncekilere yaptığı gibi. Fakat O, sizin yükünüzü hafifletmiştir.

el-Anet (zahmet): Meşakkat demektir. Bağlanmış bir kemiğe birşey isabet edip onu kırdığı zaman da bu kökten gelen "a'nete" fiili kullanılır. Bağlandıktan sonra ayaklarında kırılma görülen ve bu haliyle yürümesi mümkün olmayan hayvan hakkında da bu tabir kullanılır. Tırmanılması oldukça zor olan tepecik hakkında da (aynı kökten olmak üzere): "Anut" sıfatı kullanılır.

İbnu'l-Enbarî der ki: Bu kelimenin asıl manası işi zorlaştırmak demektir. Araplar bu kelimeyi kullandıklarında karşı tarafa işi zorlaştırıp ağırlaştırmak ve yerine getirilmesi zor olan işleri yerine getirmek zorunda bırakmak halini kastederler. Daha sonra bu kelime helâk anlamına nakledilmiştir. Asıl anlamı bizim yaptığımız açıklamadadır. Yüce Allah'ın:

"Muhakkak Allah Azizdir" âyeti, hiçbir şey O'nun iradesine karşı duramaz; "Hakimdir," O mülkünde dilediği şekilde tasarrufta bulunur, hiç kimse O'na engel olamaz, demektir. O aziz ve celil olandır, yücedir ve pek büyüktür.

221. Âyetin Tefsiri

Müşrik kadınları îman edinceye kadar nikâhlamayın. Mü’min bir cariye, hoşunuza gitse bile müşrik bir kadından elbette daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de îman edinceye kadar nikâhlamayın. Mü’min bir köle, hoşunuza gitse bile elbette müşrik bir erkekden daha hayırlıdır. Onlar ateşe davet ederler. Allah ise izniyle cennete ve mağfirete davet eder ve âyetlerini insanlara öğüt alsınlar diye apaçık bildirir.

Bu âyet-i kerimenin:

"Müşrik kadınları îman edinceye kadar nikâhlamayın. Mü’min bir cariye hoşunuza gitse bile müşrik bir kadından elbette daha hayırlıdır" bölümüne dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Müşrik Kadını Nikâh Altına Almak:

Yüce Allah'ın:

"Nikâhlamayın" âyetini Cumhûr "te" harfini üstün olarak okumuştur. Şâz bir kıraatte ötreli olarak okunmuştur. Sanki bundan: Âdeta onunla evlenecek olan erkek, o kadının nikâhı altına girecek, gibi bir mana çıkar.

"Nikâh" kelimesinin asıl anlamı cimâdır. Kelimenin evlilik hakkında kullanılması, anlama verilen bir genişlik dolayısıyladır. İleride yüce Allah'ın izniyle buna dair açıklamalar gelecektir.

2- Ayetin Nüzul Sebebi:

Şanı yüce Allah yetimlerle birlikte yaşamaya ve nikâh dolayısıyla bir arada olmaya izin verdiğini beyan ettikten sonra, müşriklerle nikâhlanmanın, evlenmenin sahih olmayacağını beyan etmektedir.

Mukâtil der ki: Bu âyet-i kerîme Ebû Mersed el-Ğanevî hakkında nazil olmuştur. Bunun adının Mersed b. Ebi Mersed olduğu da söylenmiştir. Asıl ismi ise Kennâz b. Husayn el-Ğanevî'dir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu Mekke'ye, ashabından bir adamı çıkartıp getirmek üzere gizlice göndermişti. Mekke'de cahiliyye döneminde iken sevdiği Anak adında bir kadını vardı. Bu kadın ona geldi. Kadına: İslâm cahiliyye döneminde olanı haram kılmıştır, deyince kadın: O halde benimle evlen, dedi. Bu sefer: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan izin almadıkça yapamam dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına geldi. Ondan izin istedi. Hazret-i Peygamber onunla evlenmeyi yasakladı. Çünkü kendisi müslüman, o kadın ise müşrik idi. el-Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzul, s. 74; Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, I, 614. Rivâyet, görüldüğü gibi mürseldir.

Buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Nûr Sûresi'nde (24/3. âyet 2. başlıkta) gelecektir.

3- Bu Âyet-i Kerîmenin Anlaşılması ile İlgili Görüşler:

İlim adamları bu âyet-i kerimenin te'vili hakkında farklı görüşlere sahiptir. Bir kesim şöyle demektedir: Yüce Allah, Bakara Sûresi'nde müşrik kadınları nikâhlamayı haram kıldıktan sonra, bunların genelinden kitap ehlinin kadınlarını neshetti ve Maide Sûresi'nde (5/5. âyette) onlarla nikâhlanmayı helal kıldı.

Bu görüş İbn Abbâs'tan da rivâyet edilmiştir. Mâlik b. Enes, Süfyan b. Said es-Sevrî, Abdurrahman b. Amr el-Evzaî de bu görüşü beyan etmişlerdir.

Katâde ve Saîd b. Cübeyr ise şöyle derler: Bu âyet-i kerimenin lâfzı, her kâfir kadın hakkında geneldir. Ancak bununla kastedilen, özellikle kitap ehli kadınlarıdır. Ancak Maide Sûresi'ndeki âyet-ı kerîme bu hususî hükmü beyan etmiş olup buradaki umum ifade hiçbir şekilde kitap ehli kadınlarını kapsamamaktadır. Bu, aynı zamanda Şâfiî'nin iki görüşünden biridir. Birinci görüşe göre umum onları kapsar; daha sonra Maide Sûresi bu umumun bir kısmını neshetmiştir. Mâlik'in görüşü de budur. Bunu İbn Habib zikretmiş ve şöyle demiştir: Yahudi ve hıristiyan kadın ile nikâhlanmayı her ne kadar yüce Allah helal kılmış ise de, bu istiskal edilen ve yerilen birşeydir.

İshak b. İbrahim el-Harbî der ki: Bazıları Bakara Sûresi'ndeki bu âyet-i kerimeyi neshedici, Maide Sûresi'ndeki âyeti de mensuh olarak kabul etmişler ve böylelikle Kitap ehli olsun veya olmasın, müşrik olan her kadın ile nikâhlanmayı haram kabul etmişlerdir.

en-Nehhâs der ki: Bu görüşü ileri sürenlerin lehine delil olarak gösterilebileceklerden birisi de sahih sened ile naklettiğimiz Muhammed b. Reyyân'ın bize anlattığıdır. O dedi ki: Bize Muhammed b. Rumh anlattı dedi ki: Bize el-Leys, Nafı'den anlattı. Buna göre Abdullah b. Ömer'e bir erkeğin hıristiyan yahut yahudi bir kadın ile nikâhlanmasına dair soru sorulduğunda şöyle dermiş: Allah, müşrik kadınları mü’minlere haram kılmıştır ve ben bir kadının rabbinin Îsa olduğunu yahut Allah'ın kullarından bir kulun onun rabbi olduğunu söylemesinden daha büyük bir şirk bilmiyorum.

en-Nehhâs der ki: Ancak bu, sözleri delil kabul edilen cemaatin ileri sürdüğü görüşün dışında kalan bir görüştür. Çünkü sahabe ve tabiinden bir topluluk, kitap ehli kadınlarını nikâhlamanın helal olduğunu belirtmiştir ki, Osman, Talha, İbn Abbâs, Cabir ve Huzeyfe (r. anhum) bu ashab arasındadır. Tabiinden de Said b. el-Müseyyeb, Saîd b. Cübeyr, el-Hasen, Mücâhid, Tavus, İkrime, eş-Şâ'bî ve ed-Dahhâk da vardır. Değişik bölgelerdeki fukaha da bu görüştedir. Aynı şekilde Bakara Sûresi'nden olan bu âyet-i kerimenin, Maide Sûresi'nde yer alan âyeti neshedici olması imkansızdır. Çünkü Bakara Süresi Medine'de ilk olarak nazil olan sûrelerden, Maide ise son nazil olan sûrelerdendir ve ancak sonra gelen önce geleni neshedebilir.

İbn Ömer'in sözüne gelince; bunda delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü İbn Ömer (radıyallahü anh) naslara bağlı (mütevakkif) bir kimse idi. Âyetlerden birisinde helal kılındığını öbüründe haram kılma hükmünü işitince ve bu konuda ona neshe dair bir haber ulaşmayınca tevakkuf etti (naslara bağlılığından dolayı durdu, görüş beyan etmedi.) Neshe dair ondan bir görüş nakledilmiş değildir. Onun adına başkaları tarafından tevilde bulunulmuştur. Nasih ve mensuh ile ilgili açıklamalar ise te'vil ile alınıp öğrenilmez.

İbn Atiyye de şunu zikreder: İbn Abbâs, ondan nakledilen kimi rivâyetlerde şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme putperest, mecûsi ve kitap ehli olan kadınlar hakkında geneldir. Aynı şekilde İslâm dininden başka bir din üzere olanların hepsi haramdır. Bu görüşe göre bu âyet-i kerîme Maide Sûresi'ndeki âyet-i kerimeyi neshedicidir. Bunun bir benzeri de Muvatta’''da yer alan İbn Ömer'e ait şu sözdür: Bir kadının rabbinin Îsa olduğunu söylemesinden daha büyük bir şirk bilmiyorum. İbn Abdi’l-Berr, Muvatta’''ya yazdığı şerhi el-İstizkar (XVI, 270)te bunu zikretmektedir.

Hazret-i Ömer'den rivâyet edildiğine göre o, Talha b. Ubeydullah ile Huzeyfe b. el-Yeman'ın evlendikleri kitap ehli kadınları birbirinden ayırmış ve bunun üzerine onlar: Ey mü’minlerin emiri, gerekirse onları boşarız, sen kızma! demeleri üzerine o, şöyle demiştir: Onları boşamak câiz olsa nikâhlamak da câiz olur. Fakat ben bir küçüklük ve bir zillet olduğundan dolayı birbirinizden ayırıyorum.

İbn Atiyye der ki: Ancak bunun pek iyi bir senedi yoktur. Senedi bundan daha iyi bir rivâyet şudur: Hazret-i Ömer bunları birbirinden ayırmak istemiş, Huzeyfe ona: Onun bana haram olduğunu mu söylüyorsun? O takdirde ey mü’minlerin emiri, ben onu bırakırım, yoluna gitsin. Bunun üzerine Hazret-i Ömer: Hayır ben onun haram olduğunu söylemiyorum, fakat bunların mazbut olmayanları ile evlenebileceğinizden korkuyorum, demişti.

İbn Abbâs'tan da buna yakın bir rivâyet gelmiştir. İbnu'l-Münzir ise kitap ehli kadınları nikâhlamanın câiz olduğunu, Ömer b. el-Hattâb'dan ve en-Nehhâs'ın ashab-ı kiram ile tabiinden sözünü ettiği kimselerden, câiz olduğunu nakletmektedir. Bu konuya dair açıklamaların sonunda da şunları söyler: Öncekilerden herhangi bir kimsenin bunu haram kıldığına dair sahih hiçbir rivâyet yoktur.

Bazı âlimler de şöyle demektedirler: Bu iki âyet-i kerîme arasında herhangi bir tearuz (zıtlık ve çatışma) yoktur. Çünkü lâfzın zahiri olan şirk kitap ehlini kapsamaz. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ehl-i kitaptan olsun, müşrikler olsun bütün kâfirler Rabbinizden üzerinize hiçbir hayrın indirilmesini istemezler." (el-Bakara, 2/105) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"Kitap ehlinden ve müşriklerden olan kâfirler kendilerine apaçık delil gelinceye kadar ayrılmayacaklardır." (el-Beyyine, 98/1)

Bu âyetinde yüce Allah lâfız itibariyle onlar arasında ayırım gözetmektedir. Atfın zahirî anlamı ise, kendisine atfeden ile atfedilenin birbirinden ayrı olmasını gerektirir. Aynı şekilde "şirk" ismi umumi bir lafızdır, nas değildir. Yüce Allah'ın:

"Kendilerine kitap verilenlerden namuslu ve iffetli (muhsana) kadınlar" (el-Maide, 5/5) âyetinin: "Mü’minlerden namuslu ve iffetli olan kadınlar" âyetinden sonra gelmesi bir nastır. Dolayısıyla muhtemel bir mana ifade eden âyet ile muhtemel mana ifade etmeyen âyet arasında tearuz sözkonusu değildir. Şayet:

"Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden namuslu ve iffetli kadınlar" (el-Maide, 5/5) âyeti ile sizden önce kendilerine kitap verilip de İslâm'a girenler kastedilmektedir. Tıpkı:

"Muhakkak ki kitap ehlinden Allah'a.. îman edenler vardır." (Âl-i İmrân, 3/199) âyeti ile:

"Kitap ehlinden öyle bir topluluk vardır ki onlar ayakta dururlar.." (Âl-i İmrân, 3/113) âyetlerini andırmaktadır; denilecek olursa şöyle denilir:

Bu, yüce Allah'ın:

"Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden namuslu ve iffetli olanlar" âyetindeki nassa ve Cumhûrun söylediklerine muhaliftir. Çünkü İslâm'a girip de müslümanlardan bir fert olanlar ile evlenmenin câiz olduğu, herhangi bir kimse için içinden çıkılamaz bir mesele değildir.

Şayet: Yüce Allah (bu âyette): "Onlar ateşe davet ederler" diye buyurmakta ve böylelikle onların nikâhlanmalarının haram kılınış illetini ateşe davet etmeleri olarak tesbit etmektedir, denilirse bunun cevabı da şudur: Bu, yüce Allah'ın: "Mü’min bir cariye hoşunuza gitse bile müşrik bir kadından elbette ki daha hayırlıdır" âyetinin illetidir. Çünkü müşrik cehenneme davet eder. Ayrıca bu, bütün kâfirler hakkında geçerli bir illettir. Müslüman kayıtsız ve şartsız olarak kâfirden daha hayırlıdır ve bu, apaçıktır.

4- Harbî Olan Kitap Ehli Kadınlarla Evlenmek:

Harbî oldukları takdirde kitap ehli kadınlarla evlenmek, helal değildir. İbn Abbâs'a bu hususta soru sorulmuş, o da helal olmaz demiş ve yüce Allah'ın:

"Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe îman etmeyen... lerle Savaşınız.." (et-Tevbe, 9/29) âyetini sonuna kadar okumuştur. Bu hadisi nakleden muhaddis der ki: Ben bunu İbrahim en-Nehaî'ye naklettim, o da bunu oldukça beğendi. Benzer rivâyeti el-Hakem b. Utbe, İbrahim'den nakletmektedir: el-İstizkâr, XVI, 271-272

Mâlik, harbî kadınlarla evlenmeyi mekruh görmüştür. Buna sebebse çocuğun dar-ı harb'te terkedilmesi, kadının domuzda tasarrufta bulunmasıdır.

5- Mü’min Bir Cariye Müşrik Bir Kadından Daha Hayırlıdır:

Yüce Allah'ın: "Mü’min bir cariye hoşunuza gitse bile müşrik bir kadından elbette daha hayırlıdır" âyeti başkasının mülkiyeti altındaki mü’min bir cariyenin, makam ve servet sahibi olsa dahi müşrik bir kadından daha hayırlı olduğunu haber vermektedir. İsterse müşrik kadın güzellik ve diğer hususlar itibariyle hoşlanılan bir durumda olsun. Taberî ve başkalarının görüşü budur.

Bu âyet, Huzeyfe b. el-Yeman'a ait Hansa adında siyah bir cariye hakkında nazil olmuştur. Huzeyfe ona: Ey Hansa, sen siyahlığın ve çirkinliğin ile birlikte mele-i ala'da anıldın ve yüce Allah Kitab-ı Kerîm'inde senden söz etti, dedi ve onu azad ettikten sonra da onunla evlendi.

es-Süddî de dedi ki: Bu âyet Abdullah b. Revâha hakkında nazil olmuştur. Onun siyah bir cariyesi vardı. Kızdığı bir sırada ona tokat attı, daha sonra da pişman oldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına geldi ve durumu ona bildirdi. Hazret-i Peygamber ona: "Ey Abdullah, bu cariye nasıl birşeydir?" diye sorunca şöyle cevap verdi: Oruç tutuyor, namaz kılıyor, güzelce abdest alıyor ve iki şehadeti getiriyor. Bunun üzerine Resûlüllah: "Bu mü’min bir cariyedir" deyince İbn Revaha: Yemin olsun onu azad edeceğim ve onunla evleneceğim, dedi ve dediğini yaptı. Müslüman bazı kimseler bundan dolayı onu tenkid etmeye koyuldular ve: Bir cariye ile evlendi, dediler. Halbuki onlar müşriklere kız nikâhlamayı uygun görüyorlar ve soylarına rağbet dolayısıyla onlara kız verdikleri oluyordu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. el-Vâhidî, Eabâbu'n-Nûzûl, s. 75; Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, I, 615.

6- Kitap Ehli Cariyelerinin Nikâhlanması:

İlim adamları, kitap ehli cariyelerle evlenme hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik der ki: Kitap ehli bir cariye ile evlenmek câiz değildir. Eşheb ise Muhammed'in Kitab'ında İslâm'a girip de nikâhı altında kitap ehlinden bir cariye bulunan kimse hakkında şöyle demiştir: Bunlar birbirlerinden ayrılmazlar.

Ebû Hanîfe ve arkadaşları ise kitap ehli cariyelerinin nikâhlanması caizdir, demiştir. İbnu'l-Arabî der ki: Ebû Hanîfe'nin mezhebine mensub ilim adamları, kitap ehli olan cariyenin nikâhlanmasının câiz olduğuna yüce Allah'ın: "Mü’min bir cariye hoşunuza gitse bile müşrik bir kadından daha hayırlıdır" âyetini delil gösterirler. Âyet-i kerimenin delil olma yönü şöyledir: Şanı yüce Allah, mü’min bir cariye ile müşrikenin nikâhlanması arasında hangisinin hayırlı olduğunu ifade etmiştir. Şayet müşrik bir cariyenin nikâhlanması câiz olmasaydı yüce Allah bunlar arasında hayır bakımından bir mukayese yapmazdı. Çünkü böyle bir mukayese câiz olan iki şey arasında sözkonusu olur. Câiz ve câiz olmayan arasında ve birbirine zıt iki şey arasında olmaz. Cevap şudur: Zıt iki şey arasında hayır bakımından bir mukayese, hem dilde hem de Kur'ân-ı Kerîm'de caizdir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"O günde cennet ehlinin karar kılacakları yer de daha hayırlı, gün ortası istirahatleri de daha güzeldir." (el-Furkan, 25/24) Hazret-i Ömer de Ebû Mûsa'ya yazdığı mektubunda şöyle demiştir: "Hakka dönmek, batılda kalmaktan daha hayırlıdır."

Bir diğer cevap: Yüce Allah'ın:

"Bir cariye" âyeti ile mülkiyet altındaki kölelik kastedilmemektedir. Bundan kasıt insanlık yönüdür. Bütün Âdemoğulları ve Âdemkızları hep birlikte Allah'ın köleleri ve cariyeleridir. Bunu Basra kadısı Ebû'l Abbas el-Cürcanî söylemiştir.

7- Mecûsi Kadınlarla Evlenmek:

Mecûsi (ateşe tapan) kadınlarla evlenme hakkında rukahanın farklı görüşleri, vardır. Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe, Evzaî ve İshak bunun yasak olduğunu belirtmişlerdir. İbn Hanbel de: Böyle birşey hoşuma gitmez, demiştir. Huzeyfe b. el-Yeman'ın mecûsi bir kadınla evlendiği ve Hazret-i Ömer'in ona: O'nu boşa, dediği de rivâyet edilmektedir. İbnu'l-Kassar der ki: Mezhebimize mensub kimi ilim adamları şöyle demiştir: İki görüşten birisine göre onların kitabı vardır. Dolayısıyla onlarla nikâhlanmak câiz olmalıdır.

İbn Vehb ise Mâlik'ten şunu rivâyet etmektedir: Mecûsi cariyeyle ona malik olmak dolayısıyla ilişki kurmak câiz değildir. Aynı şekilde putperest ve diğer kâfir cariyelerin durumu da budur. İlim adamları cemaati bu görüştedir. Ancak Yahya b. Eyyub'un İbn Cüreyc'den, onun Atâ ve Amr b. Dinar'dan şu rivâyeti müstesnadır. Buna göre Atâ ve Amr b. Dinar'a mecûsi cariyelerin nikâhlanması hakkında soru sorulmuş, bunlar da: Bunda bir mahzur yoktur demiş ve yüce Allah'ın şu:

"Müşrik kadınları... nikâhlamayın" âyetini böylece te'vil etmişlerdir. Bu, onlara göre nikâh akdi hakkındadır. Mülk edinmek üzere satın alınan cariye hakkında değildir. Ayrıca Evtaslılardan alınan esirleri de buna delil gösterirler. Ashab-ı kiram onlara malik oldukları için onların cariyeleri ile birlikte olmuşlardı. en-Nehhâs der ki: Bu şaz bir görüştür. Evtaslıların esirlerine gelince bu cariyelerin İslâm'a girmiş olmaları mümkündür. Böylelikle onların nikâhlanmaları da câiz olmuştur. Yüce Allah'ın:

"Müşrik kadınları îman edinceye kadar nikâhlamayın" âyetini delil göstermek ise yanlıştır. Çünkü onlar burada "nikâh" kelimesini bildiğimiz akit anlamında anlamışlardır. Sözlükte "nikâh" kelimesi hem bilinen nikâh akdi hakkında, hem de cinsî ilişki anlamında kullanılır. Yüce Allah:

"Müşrik kadınları., nikâhlamayın" demek suretiyle, ister nikâh olsun, ister ilişki kabilinden olsun, müşrik kadınlar için sözkonusu olan nikâhın her türlüsünü haram kılmış oluyor.

Ebû Ömer İbn Abdi’l-Berr de der ki: el-Evzaî dedi ki: Ben ez-Zührî'ye, mecûsi bir cariyeyi satın alan bir kişinin onunla ilişki kurup kuramayacağını sordum. O da şöyle dedi: Allah'tan başka bir ilâh olmadığına şahitlik ederse onunla ilişki kurabilir.

Yûnus'tan gelen rivâyete göre o İbn Şihab'ın şöyle dediğini nakletmektedir: Müslüman olmadıkça onunla ilişki kurması ona helal olmaz. Ebû Ömer der ki: İbn Şihab'ın İslâm'a girmedikçe onunla ilişki kurması ona helal olmaz, şeklindeki sözü -ki o Meğazî ve Siyer'i insanlar arasında en iyi bilendir- Evtaslılardan alınan cariyelerle İslâm'a girmeksizin ilişki kurulduğunu ileri sürenlerin görüşlerinin tutarsızlığına bir delildir. Bu, aralarında Atâ ve Amr b. Dinar'ın da bulunduğu bir kesimden rivâyet edilmiştir. Onlar mecûsi cariye ile ilişki kurmakta mahzur yoktur, demişlerdir. Ancak böyle bir görüşe İslâm aleminin çeşitli bölgelerinde bulunan fukahâdan herhangi bir kimse iltifat etmiş değildir.

Hasan-ı Basrî'den -ki kendisinin de bölgesinde yaşayanların da gazaları hep Parslara onların ötesinde bulunan Horasanlılara karşıdır ve bunların hiçbirisi kitap ehli değildir- esir alındıkları takdirde mecûsi kadınlar hakkında ne şekilde uygulama yapıldığını açıklayan rivâyetler gelmiş bulunmaktadır. İşte bu konuda Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediği nakledilmektedir: Bize Abdullah b. Muhammed b. Esed anlattı, dedi ki: Bize İbrahim b. Ahmed b. Firâs anlattı, dedi ki: Bize Ali b. Abdülaziz anlattı dedi ki: Bize Ebû Ubeyd anlattı dedi ki: Bize Hişam, Yûnus'tan, o el-Hasen'den anlatarak dedi ki: Bir adam ona (Hasan-ı Basrîye): Ey Ebû Said, o kadınları esir aldığınız vakit onlara nasıl bir uygulama yapıyordunuz? diye sordu, şu cevabı verdi: Onu kıbleye döndürür, İslâm'a girmesini, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet etmesini emrederdik, sonra gusletmesini emrederdik. Sahibi onunla ilişki kurmak istediği takdirde de onu istibrâ etmedikçe onunla ilişki kurmazdı.

Buna göre ilim adamları, topluluğunun yüce Allah'ın:

"Müşrik kadınları îman edinceye kadar nikâhlamayın" âyetini putperest ve mecûsi kadınlar diye anlamış olmaktadırlar. Çünkü yüce Allah, kitap ehli olan kadınları:

"Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden muhsan olan kadınlar..." âyeti ile helal kılınmış bulunmaktadır. Burada sözü geçen

"muhsan kadınlar"dan kasıt iffetli, namuslu kadınlar ve zina ettikleri bilinmeyen müslüman kadınlardır.

Fukahâ arasında mecûsi olan cariyenin nikâhlanmasını ve ona malik olmak sebebiyle onunla ilişki kurmayı, tevbe etmedikçe mekruh görenler vardır. Çünkü böyle yapıldığı takdirde nesebin ifsad edilmesi sözkonusudur. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, XVI, 268-269

Âyetin: "Müşrik erkeklere de îman edinceye kadar nikâhlamayın. Mü’min bir köle hoşunuza gitse bile elbette müşrik bir erkekten daha hayırlıdır" bölümüne dair açıklamalarımızı da onbir başlık halinde sunacağız:

1- Müslüman Kadın Müşrikle Evlendirilemez:

Yüce Allah'ın:

"Nikâhlamayın" âyeti, müslüman kadını müşrikle evlendirmeyin, demektir. Ümmet, müşrik bir kimsenin herhangi bir şekilde mü’min bir kadınla ilişki kuramayacağı üzerinde icma etmişlerdir. Çünkü bu, İslâm aleyhine küçüklük ifade eder. Kurrâ "Nikâhlamayın" âyetindeki "te" harfini ötreli olarak okumuşlardır.

2- Velisiz Nikâhın Durumu:

Bu âyet-i kerimede veli olmadıkça nikâh olmayacağına nas ile delil vardır. -Muhammed b. Ali b. el-Huseyn der ki: Veli ile nikâh Allah'ın Kitabındadır. Böyle dedikten sonra da: "Müşrik erkeklere de .. nikâhlamayın" âyetini okumuştur.

İbnu'l-Münzir der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu sabittir: "Velisiz nikâh olmaz." Buhârî, Nikâh 36'da bab başlığı olarak kaydederek, buna delil âyet ve hadisleri zikretmektedir.' Bu lafızla hadisin yer aldığı kaynaklar: Ebû Dâvûd, Nikâh 18,19; Tirmizî, Nikâh 14; İbn Mûee, Nikâh 15; Dûrakutnl, III, 219-221, 225, 226, 229; el-Heysemî, Mecmâu'z-Zevâid, IV, 286-287; Beyhakî, ea-Sünenul-Kübrâ, VII, 90,172-174, 176,177,180, 201-204, 224, X, 250... İlim ehli velisiz nikâh hakkında farklı görüşlere sahiptir. İlim ehlinin pek çoğu velisiz nikâh olmaz, demişlerdir. Bu hadis Ömer b. el-Hattâb, Ali b. Ebî Tâlib, İbn Abbâs, İbn Mes'ûd ve Ebû Hüreyre (radıyallahü anhüm)dan rivâyet edilmiştir. Said b. el-Müseyyeb, Hasan-ı Basrî, Ömer b. Abdülaziz, Cabir b. Zeyd, Süfyan es-Sevrî, İbn Ebi Leyla, İbn Şubrume, İbnu'l-Mübarek, Şâfiî, Ubeydullah b. el-Hasen, Ahmed, İshak ve Ebû Ubeyd de hep bu görüştedir.

Derim ki: Bu aynı zamanda Mâlik'in de görüşüdür. Allah, onların hepsinden razı olsun. Ebû Sevr ve Taberî de bu görüştedir. Ebû Ömer der ki: Velisiz nikâh olmaz, diyenlerin delili şudur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan: "Velisiz nikâh olmaz" dediği sabit olmuştur. Bu Hadîs-i şerîfi Şu'be ve es-Sevrî, Ebû İshak'tan o Ebû Burde'den o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan mürsel olarak rivâyet etmiştir. Mürsel hadisleri kabul edenlerin bu hadisi de kabul etmeleri gerekir. Mürsel hadisi kabul etmeyenlerin de bu hadisi kabul etmeleri gerekir. Çünkü bu hadisi muttasıl senedle rivâyet edenler, hadis hafızı ve sika olan kimselerdir. Bu hadisi mevsul olarak rivâyet edenler arasında İsrail ve Ebû Avane de vardır. Her ikisi bunu Ebû İshak'tan o Ebû Burde'den, o Ebû Mûsa'dan o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet etmişlerdir. İsrail ve ona tabi olan diğer raviler hafız ravilerdir. Hafızın yaptığı fazlalık ise kabul edilir. Ayrıca bu fazlalığı pek çok asıl da desteklemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"... Artık kocalarına varmalarına engel olmayınız..."(el-Bakara, 2/232) Bu âyet-i kerîme kızkardeşini kocasına geri dönmekten engellemek isteyen Makil b. Yesar hakkında nazil olmuştur. Buhârî'de böyle demiştir. Buhârî, Tefsir 2. sûre 40. Ayrıca: Ebû Dâvûd, Nikâh 19-20; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 28; Dûrakutnî, III, 224, Beyhakî, es-Sünen, VII, 167.

Şayet velinin nikâhlamakta bir hakkı olmasaydı ona böyle bir engellemeye kalkışması yasaklanmazdı.

Derim ki: Yüce Allah'ın Kitabında yine buna delil olan âyetlerden birisi de şudur:

"O halde onları yakınlarının izniyle nikâhlayın" (en-Nisa, 4/25);

"Sizden evli olmayanları nikâhlayın." (en-Nûr, 24/32) Burada yüce Allah nikâhlamak hususunda erkeklerden başkalarına hitap etmemektedir. Eğer kadınların bu konuda bir yetkileri olsaydı mutlaka onları sözkonusu ederdi. Buna dair açıklamalar Nûr Sûresi'nde (24/32. âyette) gelecektir.

Şanı yüce Allah Hazret-i Şuayb'den naklederek:

"İsterim ki bu iki kızımdan birini sana nikâhlayayım" (el-Kasas, 28/27) diye buyurmaktadır. Nitekim buna dair açıklamalar Kasas Sûresi'nde (işaret edilen âyette) gelecektir. Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler." (en-Nisa, 4/34) Böylelikle hem Kitapda hem Sünnetde velisiz nikâh olmayacağına dair birbirini destekleyici âyetler yer almaktadır:

Taberî der ki: Hazret-i Hafsa'nın dul kalması üzerine Hazret-i Ömer'in onu nikâhlayıp bizzat kendisinin bu nikâhı yapmamasında; "baliğ ve hür kadın kendisini evlendirebilir ve velisi olmaksızın nikâhını akdedebilir" diyenlerin görüşünü iptal eden bir nokta vardır. Eğer bu Hazret-i Hafsa'ya ait bir yetki olsaydı, babasından daha çok yetkisini elinde bulundurabilseydi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Hafsa'ya bizzat kendisine talip olmayı bırakmaz ve onu evlendirmek ve onun adına akid yapmak yetkisini elinde bulundurmayan birisinden (yani babasından) ona talip olmazdı. Ayrıca bu, Hazret-i Peygamber'in: "Dul kadın, velisinden daha çok kendisi üzerinde hak sahibidir" Müslim, Nikâh 66; Ebû Dâvûd, Nikâh 24, 25; Tirmizî, Nikâh 18; Nesâî, Nikâh 31; İbn Mûee, Nikâh 11. hadisini de beyan etmektedir. Bunun anlamı şudur: Dul kadın, kendisi üzerinde onun rızası olmaksızın nikâh akdi yapılamayacağını ifade eder, yoksa velisi olmaksızın kendisini nikâh akdi ile bağlamak hususunda kendisi üzerinde daha çok hak sahibidir, anlamında değildir.

Dârakutnî, Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kadın kadını evlendirmez, kadın kendisini evlendirmez. Çünkü kendi kendisini evlendiren zaniyedir." (Dârakutnî) dedi ki: Bu sahih bir hadistir. Dârakutnî, III, 227-228.

Ebû Dâvûd da Süfyan'dan, o ez-Zührî'den, o Urve'den o da Hazret-i Âişe'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Velisinin izni olmaksızın nikâhlanan herhangi bir kadının nikâhı batıldır. -(Bu sözü) üç defa tekrarladı.- Şayet onunla zifafa girerse ondan elde ettiği karşılığında onun için mehir vardır. Eğer aralarında anlaşmazlık çıkarsa sultan (yönetici) velisi olmayanın velisidir." Bu hadis sahihtir. Ebû Dâvûd, Nikâh 18, 19; Tirmizî, Nikâh, 14; İbn Mâce, Nikâh 15.

İbn Uleyye'nin İbn Cüreyc'den naklettiği şu sözüne itibar edilmez: Ben bunu ez-Zührîye sordum, o bunu bilmediğini belirtti. Ancak böyle bir sözü İbn Uleyye dışında İbn Cüreyc'den nakletmiş kimse yoktur. Bunu (bu hadisi) ez-Zühri'den bir grup rivâyet ettiği halde böyle birşeyden söz etmezler. ez-Zührî'den böyle bir söz söylediği sabit olsa bile bu, delil olmaz. Çünkü bu hadisi ondan sika kimseler rivâyet etmişlerdir ki Süleyman b. Mûsa bunlar arasındadır. Süleyman b. Mûsa ise sika ve İmâm bir kimsedir. Ca'fer b. Rabia da ondan rivâyet etmiştir. Eğer ez-Zührî bunu unutmuş ise onun unutması da buna zarar vermez. Çünkü Âdemoğlu unutmaktan yana korunmuş değildir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Âdem unuttu, bunun için onun zürriyetide unutur." Tirmizî, Tefsir 7. sûre 3; İbn Sa'd, Tabakat, I, 28. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da unuturdu. Onun dışındakilerin unutması daha da sözkonusudur. Hıfzeden de unutana karşı bir delildir. Bir haberi güvenilir (sika) bir ravi rivâyet ederse, onu unutanların unutmasının o habere zararı olmaz. Bununla birlikte eğer İbn Uleyye'nin İbn Cüreyc'den naklettiği sahih olsa idi, peki nasıl ilim ehli olan kimseler bunu reddetmiş ve ona herhangi bir şekilde iltifat etmemişlerdir? Bu nasıl izah edilebilir?

Derim ki: Bu hadisi Ebû Hâtim Muhammed b. Hibban et-Temimî el-Büstî "et-Tekasim ve'l-Enva" üzerine topladığı sahih Müsnedinde senedinde herhangi bir kopukluk ve onu nakledenler hakkında herhangi bir cerhin sübutu olmaksızın Hafs b. Ğıyas'tan, o İbn Cüreyc'den, o Süleyman b. Mûsa'dan, o ez-Zührî'den, o Urve'den, o Hazret-i Âişe'den, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Veli ve adaletli iki şahit olmaksızın nikâh olmaz. Bundan başka türlü olan herhangi bir nikâh batıldır. Eğer bunlar aralarında anlaşmazlık çıkarsa sultan velisi olmayanın velisidir."

Ebû Hâtim dedi ki: İbn Cüreyc'in Süleyman b. Mûsa'dan onun ez-Zühri'den naklettiği haberinde: "Adaletli iki şahit" ifadesini yalnız şu üç kişi söylemiştir Suveyd b. Yahya el-Umevî, Hafs b. Ğıyas'tan; ikincisi Abdullah b. Abdurrahman el-Cumahî; Halid b. el-Haris'ten; üçüncüsü ise Abdurrahman b. Yûnus er-Rakkî; Îsa b. Yûnus'tan yoluyla rivâyet edilmiştir. İki şahit ile ilgili olarak bu haberin dışında sahih başka bir haber yoktur. Bu haber "sabit olduğu takdirde, artık Kitap ve Sünnet velisiz nikâhın olmayacağını açıkça ifade ediyor demektir. Dolayısıyla bunlara mu/ıa/ıT olanların herhangi bir anlamı

ez-Zührî ve en-Nehaî şöyle dermiş: Kadın kendisini denk (küfüv) birisiyle iki şahitle evlendirdiği takdirde bu câiz bir nikâh olur. Ebû Hanîfe de böyle diyordu: Kadın kendisini iki şahit huzurunda denk birisiyle evlendirdiği takdirde bu câiz bir nikâhtır. Bu aynı zamanda Züfer'in de görüşdür. Şayet kendisini denk olmayan birisiyle evlendirecek olursa nikâh câiz olmakla birlikte, velilerin onları birbirlerinden ayırdetme yetkileri vardır. İbnu'l-Münzir der ki: en-Numan'ın (Ebû Hanîfe'nin) söylediği sünnete muhaliftir. İlim ehlinin çoğunluğunun sözlerinin dışındadır. Bizler ise Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen haberin gereği ne ise onu kabul ediyoruz. Ebû Yûsuf da der ki: Veli olmadıkça nikâh câiz olmaz. Şayet veli teslim ederse (yani kadının kendisini velisiz nikâhlamasını kabul ederse) câiz olur. Teslim etmeyecek olursa ve koca da onun dengi ise hakim bunu câiz kabul eder. Onun bu görüşüne göre nikâh hakimin onu câiz kılması ile tamam. olur. Bu aynı zamanda Muhammed b. el-Hasan'ın da görüşüdür. Muhammed b. el-Hasan şöyle derdi: Hakim veliye nikâhı câiz kabul etmesini emreder. Bunu kabul etmezse kendisi yeni bir akid yapar. Velisi kadına izin verip de o da bizzat kendisini nikâh akdiyle evlendirirse bunun câiz olacağı hususunda Ebû Hanîfe ile arkadaşları arasında görüş ayrılığı yoktur.

el-Evzaî der ki: Kadın kendisini evlendirme yetkisini bir erkeğe verse, o da onu denk birisiyle evlendirse bu nikâh caizdir. Velinin onları birbirinden ayırma yetkisi yoktur. Ancak kadın Arap olup da mevalîden birisiyle evlenmesi hali müstesna. Bu da ileride geleceği üzere Mâlik'in mezhebine yakındır.

Zührî, Ebû Hanîfe ve en-Nehaî'hin görüşünü kabul edenler, Hazret-i Peygamber'in: "Velisiz nikâh olmaz" hadisini vücuba değil, kemale yorumlamışlardır. Peygamber efendimizin: "Mescide komşu olanın mescidin dışında namazı olmaz." Dârakutnî, Sünen, I, 420. "Namazı terkeden kimsenin İslâm'da bir payı yoktur" Hazret-i Ömer'in, şehadeti halinde yarası kanarken söylediği sözdür: Muvatta’', Tahâre 51; Beyhakî, Sünen I, 525.

Onlar buna yüce Allah'ın şu âyetlerini da delil gösterirler:

"Artık kocalarına varmalarına engel olmayın." (el-Bakara, 2/232)

"Artık onların kendileri hakkında maruf ile yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur." (el-Bakara, 2/234)

Ayrıca Dârakutnî'nin Simak b. Harb'den yaptığı rivâyeti de delil gösterirler. Simak dedi ki: Bir adam Ali (radıyallahü anh)'ın yanına gelip şöyle dedi: Velisi olduğum bir kadın benim iznim olmaksızın evlendi. Hz Ali şöyle dedi: Onun ne yaptığına bakılır. Eğer denk birisiyle evlendi ise biz onun için bunu kabul ederiz. Şayet kendisiyle denk olmayan birisiyle evlendi ise o zaman bunun hakkında hüküm vermeyi sana bırakırız. Dârakutnî, III, 237.

Muvatta’''daki rivâyete göre Âişe (radıyallahü anha) kardeşi Abdurrahman'ın kızını (kardeşi) hazır olmadığı halde evlendirmiştir. Muvatta’', Talâk 14, 15; Tahâvî, Şerku Meâni'l-Âsâr, III, 8.

Bunu İbn Cüreyc, Abdurrahman b. Kasım b. Muhammed b. Ebibekr'den, o babasından o Hazret-i Âişe'den şöyle rivâyet etmiştir: Hazret-i Âişe el-Münzir b. ez-Zübeyr adındaki adama kardeşinin çocuklarından birisinin kızını nikâhlamıştır. Aralarına bir perde germişti. Sonra konuştu; nihayet geriye akdin yapılmasından başka birşey kalmayınca bir erkeğe emir verdi; o da nikâhı kıydı. Daha sonra şöyle dedi: Kadınların nikâhlama yetkileri yoktur.

Buna göre Mâlik'in naklettiği bu hadisin açıklaması şöyle olur: Hazret-i Âişe mehri ve nikâhın diğer durumlarını tesbit edip kararlaştırdı, nikâhlama işini onun asabelerinden birisi üstlendi. Nikâhın Hazret-i Âişe'ye nisbet edilmesi ise bunun geçerliliğini kabul etme yetkisi ona ait olduğundan dolayıdır.

3- Kimler Velidir?

İbn Huveyzimendad'ın belirttiğine göre velilerin kim olduklarına dair İmâm Mâlik'ten farklı rivâyetler gelmiştir. Bir seferinde: Kadını güzel bir makamda tutan herkes onun velisidir. İster asabeden olsun, ister zevilerhamdan olsun, ister yabancı bir kimse olsun, ister İmâm, İsterse de vasi olsun, demiştir. Bir seferinde de şöyle demiştir: Veliler asabeden olur. Asabe arasından kim onu güzel bir konumda tutarsa o velidir.

Ebû Ömer ise der ki: Mâlik, İbnu'l-Kasım'ın ondan naklettiğine göre şöyle demiştir: Kadını velisi olmayan bir kimse izniyle evlendirdiği takdirde, eğer şerefli insanlar arasında belli bir yeri varsa onun velisi nikâhı feshedip etmemekte muhayyerdir. Eğer azad edilmiş, köle, ahlâksız veya sonradan müslüman olmuş gibi aşağı bir konumda ve belli bir durumu olmayanlardan ise, nikâhı câiz olur, velisinin bu konuda bir muhayyerliği yoktur. Çünkü bu durumda herkes ona denk olur.

Yine Mâlik'ten rivâyet edildiğine göre şerefli olsun olmasın, kadını ancak velisi veya sultan evlendirebilir. İbnu'l-Münzir de bu görüşü tercih etmiştir. O şöyle der: Mâlik'in yoksul bir kimse ile belli bir mevkii olan kimse arasında fark gözetmesi câiz değildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürme ve daha aşağı cinayetlerde müslümanlar arasındaki hükümlerde eşitlik olduğunu belirtmiş ve: "Müslümanların kanları birbirlerine denktir." Ebû Dâvûd, Cihâd 147, Diyât 11; Nesâî, Kasâme 10, 14; İbn Mâce, Diyât 31; Müsned, I, 119, 122, II, 180, 192, 211, 215 buyurmuştur. Kanları birbirine eşit olduğuna göre bunun dışındaki hususlarda da onlar aynı şeydirler.

İsmail b. İshak da şöyle der: Şanı yüce Allah, nikâhı emredince mü’minlerin birbirlerinin velisi olduğunu tesbit edip şöyle buyurmaktadır: "Mü’min erkekler de mü’min kadınlar da birbirlerinin velisidirler." (et-Tevbe, 9/71) Mü’minler genel olarak böyledir, biri ötekine mirasçı olur. Bir erkek ölse ve onun mirasçısı bulunmasa mirası müslüman cemaate ait olur. Eğer bir cinayet işleyecek olursa müslümanlar onun adına diyete katılırlar. Diğer taraftan bir velilik bir diğer velilikten daha yakın, bir akrabalık ötekinden daha yakın olabilir. Eğer kadın sultanı bulunmayan (İslâm adına devlet yetkilisi olmayan) bir yerde bulunursa velisi de yoksa, o takdirde o kadın işini komşularından güvenilen bir kimseye havale eder, o da onu evlendirir ve bu durumda o kişi o kadının velisi olur. Çünkü insanlar için evlilik kaçınılmaz bir iştir. Bu konuda da mümkün olan en güzel ne ise ona göre amel ederler. İşte Mâlik de durumu zayıf olan kadın hakkında buna göre şöyle demiştir: Böyle bir kadını kadının işini kendisine havale edeceği kişi evlendirebilir. Çünkü kadın kendisine hakim olmak açısından zayıftır, o bakımdan yakınında sultan bulunmayan kimseye benzer. Böylelikle genelde kadın, bütün müslümanların onun velisi olduğu konumdadır. Eğer kadın işini bir erkeğe havale eder ve velilerini terkedecek olursa, o takdirde o uygun olmayan bir iş yapmış; hakimin de müslümanların da tepkiyle karşılayıp reddedecekleri bir davranışta bulunmuş olur. O bakımdan hakikatinin haram olup olmadığı bilinmeksizin, yaptığı bu nikâh fesholunur. Buna sebep ise bizim belirttiğimiz şekilde mü’minlerin birbirlerinin velisi oluşu ve bu konudaki ihtilaftır. Ancak bu nikâhının feshedilmesi sadece işin uygun olmayan bir yolla olduğundan ve böylesi iffetleri, namusları korumak için daha ihtiyatlı ve daha sağlam bir yol olduğundan dolayıdır. Şayet gerdeğe girilmiş, aradaki zaman uzayıp gitmiş ve çocuklar doğmuş, yapılan bu iş de doğru ise artık fesih câiz olmaz. Çünkü yapılan işler üzerinden uzun bir süre geçtiği takdirde, bunlardan ancak hakkında şüphe bulunmayan haramlar reddolunur. Ve bu, üzerinden zaman geçen hakimin hükmüne benzer. Eğer hakim bir hüküm verecek olursa hatalı olduğunda şüphe bulunmayanlar dışında o hüküm fesholunmaz. Şâfiî ve mezhebine mensup âlimlere göre; velisiz nikâh duhulden önce de sonra da feshedilir. Onlardan birisi öldüğü takdirde birbirlerinden miras almazlar. Onlara göre veli nikâhın farzlarındandır. Çünkü onlara göre bu konuda Kitap ve Sünnette delil vardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Sizden evli olmayanları nikâhlayın." (en-Nûr, 24/32) Nitekim bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"Onları yakınlarının izniyle nikâhlayın." (en-Nûr, 24/25) Velilere hitaben de şöyle buyurmaktadır:

"Kocalarına varmalarına engel olmayınız." (el-Bakara, 2/232) Hazret-i Peygamber de: "Velisiz nikâh olmaz" diye buyurmuştur. Şâfiîler bu konuda şerefli olan ile daha alt tabakada olan arasında bir fark gözetmezler. Çünkü ilim adamları kanlar hususunda aralarında fark bulunmadığında icma etmişlerdir. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Müslümanların kanları birbirine denktir" diye buyurmaktadır. Üst konumlarda bulunan kimse ile daha aşağı konumlarda olanlar arasında Kitapta da Sünnette de herhangi bir fark yoktur.

4- Velisiz Yapılan Nikâhı Velinin Sonradan Uygun Görmesi:

Velisiz yapılıp daha sonra gerdeğe girilmeden önce velinin uygun gördüğü nikâh hakkında fukahânın farklı görüşleri vardır.

Mâlik ve -Abdülmelik dışında kalan- arkadaşları der ki: Böyle bir nikâh eğer velinin onu uygun görmesi yakın bir zamanda gerçekleşmiş ise caizdir. Bu, nikâhı veliden başkasının akdetmesi ve kadının bizzat akdetmemesi halinde böyledir. Şayet müslümanlardan uzak ya da yakın bir veli olmaksızın kadın kendisini evlendirir nikâhı bizzat akdedecek olursa, böyle bir nikâh hiçbir şekilde kabul edilmez. İsterse aradan uzun bir zaman geçmiş olsun ve çocuk doğurmuş olsun. Şu kadar var ki gerdeğe girildiği takdirde çocuğun nesebi babasına ilhak edilir ve had sakıt olur; durum ne olursa olsun böyle bir nikâhın feshedilmesi kaçınılmaz olur. İbn Nâfi' ise Mâlik'ten naklen şöyle demektedir: Böyle bir durumda nikâh, talâk sözkonusu olmaksızın feshedilir.

5- Velilerin Sıralanışı:

İlim adamları velilerin dereceleri ve sıralanışları hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Mâlik şöyle dermiş: Onların başında gelenler aşağı doğru inseler dahi oğullardır. Sonra babalar gelir, sonra baba anne bir kardeşler, sonra baba bir kardeşler. Daha sonra baba anne bir kardeş çocuklan, sonra baba bir kardeş çocukları, daha sonra baba tarafından ne kadar yukarı giderlerse gitsinler dedeler, sonra kardeşlik sıralamasına uygun olarak amcalar, sonra kardeş çocukları sırasına uygun olarak ne kadar aşağı inerlerse insinler onların oğulları, ondan sonra mevla (onu azad eden efendisi) sonra sultan (İslâm devlet başkanı) veya onun tayin ettiği hakim. Vasi kimse yetimleri nikâhlamakta velilerden önce gelir. Vasi babanın halifesi ve vekilidir. O bakımdan onun durumu hayatta iken babanınkine benzer.

Şâfiî de der ki: Baba ile birlikte velayet sözkonusu değildir. Baba öldüğü takdirde dede, sonra dedenin babasının babası gelir. Çünkü hepsi babadırlar. Dededen sonra velilik kardeşlere, sonra daha yakın olana geçer. el-Müzenî der ki: (Şâfiî) cedid görüşünde şöyle demektedir: Her kim annesiyle tek başına kalırsa, mirasta olduğu gibi onu evlendirmeye daha evladır. Kadim görüşünde ise aralarında fark yoktur, der.

Derim ki: Medineliler Şâfiî'nin sözüne benzer bir rivâyeti ve babanın oğuldan önce geldiğini rivâyet etmişlerdir. Bu Ebû Hanîfe'nin iki görüşünden de birisidir. Bunu el-Bâcî nakletmektedir. el-Muğire'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Dede kardeşlerden önce gelir. Ancak Mâlikî mezhebinde meşhur olan daha önce naklettiğimizdir. Ahmed der ki: Kadını evlendirme hakkına en çok sahip olan kişi onun babasıdır. Sonra onun oğlu, sonra kardeşi sonra kardeşinin oğlu sonra da amcadır.

İshak der ki: Oğul babadan önce gelir. Mâlik'in dediği gibi. Bunu İbnu'l-Münzir de tercih etmiştir. Çünkü Umm Seleme'nin oğlu Ömer, annesi Umm Seleme'yi annesinin izniyle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile evlendirmiştir.

Derim ki: Nesâî bunu Umm Seleme'den rivâyet etmiş ve bu hadisin başına: "Oğlun Annesini Evlendirmesi" başlığını koymuştur. Nesâî, Nikâh 28. Hadis ayrıca Müsned, VI, 320, 321'de geçmektedir.

Derim ki: İlim adamlarımız bunu çokça delil gösterirler; ama bu birşey ifade etmez. Bunun delili ise sahih kaynaklarda da sabit olan Ebû Seleme'nin oğlu Ömer'in şu sözüdür: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın himayesinde küçük bir çocuk idim. Elim yemek kabında gelişigüzel dolaşırdı. Bana: "Ey oğul, Allah'ın ismini an, sağ elinle ye ve önünden ye" dedi. Buhârî, Efime 2; Müslim, Eşribe 108; İbn Mâce, Et'ime 8; Müsned, IV, 26.

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) de el-İstiab adlı eserinde şöyle demektedir: Ebû Seleme'nin oğlu Ömer'in künyesi Ebû Hafs'tır. Hicretin ikinci yılında Habeşistan'da dünyaya gelmiştir. Denildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiği gün daha dokuz yaşında idi.

Derim ki: Yaşı bu olan bir kimsenin veli olması uygun düşemez. Fakat Ebû Ömer'in zikretiğine göre Ebû Seleme'nin Umm Seleme'den Seleme adında bir başka oğlu daha varmış. İşte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a annesi Umm Seleme'yi nikâhlayan budur. Seleme kardeşi Ebû Seleme'nin oğlu Ömer'den daha büyük idi.

Onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelmiş herhangi bir rivâyetini bilmiyorum. Fakat onun kardeşi olan Ömer, ondan (Hazret-i Peygamber'den) rivâyette bulunmuştur.

6- Sıra İtibariyle Daha Uzak Olan Velinin Kadını Evlendirmesi:

Velilerden daha uzak olan bir erkeğin kadını evlendirmesi hakkında (fukahanın) farklı görüşleri vardır. -İbare bu şekildedir ancak daha uygun bir ifade şöyle demektir: Daha yakın veli hazır bulunuyor iken daha uzak velinin evlendirdiği kadının durumu hakkında farklı görüşler vardır.- Tireler arası ibare, tercümeye esas aldığımız baskıda da metinde de derc edilmiştir. Bu bakımdan yapılan diğer baskılar da bunu böylece almışlardır. Bu ibareyi müstensihin eklemiş olduğu anlaşılmaktadır. Şâfiî, böyle bir nikâh batıldır, der. Mâlik ise bu nikâh caizdir, der.

İbn Abdi’l-Berr ise der ki: Eğer daha yakın olan veli birşeye tepki göstermez ve bunu reddetmezse o nikâh geçerli olur. Şayet bunu reddeder ve evlendirilen kadın da dul veya bakire olmakla birlikte baliğa ve yetim ise vasisi de yoksa Maliki ilim adamlarının ve Medinelilerden bir grup ilim adamının konu ile ilgili farklı görüşleri vardır. Onlardan kimisi şöyle der: Böyle birşey geri çevrilmez ve geçerli olur. Çünkü bu aşiretten ve boydan bir velinin izniyle akdolmuş bir nikâhtır. Onlardan böyle bir nikâh geçerli olmaz, diyenler şöyle der: Veliler ile ilgili sıralanış daha faziletli ve daha evla olana göre yapılmıştır. Bu ise müstehabtır, vacip değildir. Maliki mezhebine mensup ilim adamlarının çoğunluğuna göre hülasası budur. İsmail b. İshak ve ona uyanlar da bunu tercih etmişlerdir.

Şöyle de denilmiştir: Bu hususa sultan (devlet yetkilisi) bakar ve daha yakın olan veliye neyi reddettiğini sorar. Ondan sonra kendisi geçerli görmeyi uygun görürse geçerli kabul eder, reddetmeyi uygun görürse reddeder.

Bir diğer görüşe göre ise daha yakın olan durum ne olursa olsun o nikâhı reddedebilir. Çünkü bu onun için bir haktır.

'Şöyle de denilmiştir: Aradan uzun zaman geçmeyip çocukları olmadığı sürece o nikâhı red de edebilir kabul de edebilir. Evet, bütün bunlar Medinelilerin konu ile ilgili görüşleridir.

7- Daha Yakın Olan Veli Velayetinin Gereğini Yapamıyor ise:

Şayet daha yakın olan veli hapiste veya bunak (sefih) ise sıra itibariyle ondan sonra gelen veli kadını evlendirir ve öbür veliler arasında ölmüş gibi kabul edilir. Aynı şekilde velileri arasından daha yakın olan kişi uzakça bir yerde veya çabucak dönmesi umulmayan bir şekilde gaib olursa, sıra itibariyle ondan sonra gelen velisi onu evlendirir. Şöyle de denilmiştir: Yakın olan velisi gaib olduğu takdirde, ondan sonra gelen velisi onu evlendiremez, hakim onu evlendirir. Ancak birincisi Mâlik'in görüşüdür.

8- Yakınlıkta Birbirine Eşit Olan Velilerden Birisi Hazır Olmazsa:

İki veli, büyük dededen yakınlık itibariyle eşit olurlarsa, bunlardan birisi gaib bulunursa, kadın da nikâh akdini onlardan hazır olanına havale ederse, gaib olan geldiği takdirde bunu reddedemez. Her ikisi de hazır bulundukları halde nikâhlama yetkisini onlardan birisine havale edecek olursa, diğerinin de izni olmadıkça o kadını evlendiremez. Aralarında ayrılık çıkarsa mes'eleye hakim bakar ve onun için daha iyi olanını, onun hakkında câiz (geçerli) kabul eder. Bunu İbn Vehb, Mâlik'ten rivâyet etmektedir.

9- Nikâhta Şahit Bulundurmak:

Mâlik ve mezhebine mensup ilim adamlarına göre nikâhta şahit bulundurmak rükün değildir. Bunun yayılması ve ilan edilmesi yeterlidir. Böylelikle bu nikâh gizli bir nikâh (fuhuş) olmaktan çıkmış olur. İbnu'l-Kasım İmâm Mâlik'ten naklen der ki: Bir beyyine (şahitler huzurunda) ile evlense ve kendilerine bunu gizlemelerini emretse bu nikâh câiz olmaz, çünkü bu gizli nikâhtır. Beyyinesiz olarak fakat gizlemeksizin evlendiği takdirde ise bu caizdir. Daha sonra ise nikâhlarına şahit tutarlar.

İbn Vehb, İmâm Mâlik'ten iki erkeğin şahitliğiyle bir kadın ile evlenip de o şahitlerden durumlarını gizlemelerini isteyen kimse hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bir talâk ile birbirlerinden ayrılırlar ve nikâh câiz olmaz. Eğer onunla zifafa girmiş ise mehrini almaya hak kazanır, fakat iki şahit de cezalandırılmaz.

Ebû Hanîfe, Şâfiî ve arkadaşları derler ki: İki şahit ile kadınla evlenir ve şahitlere bunu gizlemelerini söylese, nikâh caizdir.

Ebû Ömer der ki: Bu, bizim arkadaşımız Endülüslü Yahya b. Yahya el-Leysî'nin de görüşüdür. O der ki: İki erkeğin şahitlik ettiği bütün nikâhlar artık gizli olma sınırının dışına çıkmıştır. Zannederim o bunu Leys b. Sa'd'dan nakletmiştir. Şâfiî ve Kûfelilerle onlara tabi olanlara göre gizli nikâh, iki ve daha fazla erkeğin şahitlik etmediği bütün nikâhlardır, durum ne olursa olsun (bu tür nikâhlar) feshedilir.

Derim ki: Zikrettiğimiz Hadîs-i şerîf dolayısıyla Şâfiî'nin görüşü daha sahihtir. Ayrıca İbn Abbâs'tan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Adaletli iki şahit ve reşid bir veli olmadıkça nikâh olmaz. Bildiğim kadarıyla ashab-ı kiramdan bu konuda ona muhalefet eden yoktur. Mâlik de mezhebinin lehine şunu delil göstermiştir: Akid esnasında haklarında şahit bulundurmanın yüce Allah'ın sözkonusu ettiği satışlar ile ilgili delalet, bunun satışın farzlarından olmadığını ortaya koymaktadır. Şanı yüce Allah'ın kendisine dair şahit tutmayı sözkonusu etmediği nikâhta, şahit tutmanın nikâhın şartlarından ve farzlarından olmaması öncelikle sözkonusudur. Nikâhtan maksat, neseblerin muhafaza edilmesi için ilandır ve açıklıktır. Şahit tutmak ise, gerektiğinde nikâhın tarafları arasında yapılan akid ile ilgili olarak anlaşmazlıklara dair ve karşılıklı davalar için akidden sonra da yapılabilir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da: "Nikâhı ilan ediniz" Tirmizî, Nikâh 6; İbn Mâce, Nikâh 20. Ayrıca bk. el-Bennâ, Fethu'r-Rabbani, XVI, 212; el-Hâkim. el-Müstedrek, II, 200. buyurduğu rivâyet edilmiştir.

Mâlik'in bu görüşü aynı zamanda İbn Şihab'ın ve Medinelilerin çoğunun da görüşüdür.

10- Mü’min Bir Köle Hoşa Giden Müşrikten Hayırlıdır:

"Mü’min bir köle" mevki ve malı itibariyle

"hoşunuza gitse bile elbette" yüksek mevkili

"müşrik bir erkekten daha hayırlıdır." Az Önce geçtiği gibi.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Burada mü’min köleden kasıt, mü’min erkektir. Nitekim mü’min cariyeden kasıt da mü’min kadındır. Önceden de açıklamıştık. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Bütün erkekleriniz Allah'ın kullandır, bütün kadınlarınız da Allah'ın cariyeleridir." Müslim, Elfâz 13; Müsned, II, 463 ve 484'te: "... Hepiniz Allah'ın kullarısınız, bütün kadınlarınız Allah'ın cariyeleridir..." anlamında. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah'ın cariyelerini Allah'ın mescidlerine gitmekten alıkoymayınız." Buhârî, Cumua 13; Müslim, Salât 137; Ebû Dâvûd, Salât 52; Muvatta’', Kıble 12; Müsned, II, 16, 151. Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:

"O ne iyi kuldu! Çünkü o (radıyallahü anhbbine) dönücü idi." (Sâd, 38/30 ve 44) Bu, bu âyet-i kerîme ile ilgili yapılmış en güzel açıklamadır. Bu açıklamaya göre anlaşmazlıklar ortadan kalkar, ayrılıklar son bulur. Başarıya ulaştıran Allah'tır.

11- Müşriklerin Daveti ve Allah'ın Daveti:

Yüce Allah'ın:

"Onlar" âyeti müşrik erkeklerle müşrik kadınlara işarettir.

"Ateşe davet ederler." Yani onlar ateşi gerektirici işleri işlemeye çağırırlar. Onlarla arkadaşlık yapmak, onlarla oturup kalkmak, pek çok noktada onların hevalan seviyesine düşmeyi gerektirir, üstelik onlar yetişecek olan nesli de terbiye etmiş olacaklar.

"Allah ise izniyle" ez-Zeccâc'ın açıklamasına göre emriyle "cennete" yani cennet ehlinin ameliyle amel etmeye

"davet eder. Ve âyetlerini insanlara öğüt alsınlar diye apaçık bildirir."

222. Âyetin Tefsiri

Sana ay halinden sorarlar. De ki: "O bir ezadır. Ay halinde kadınlardan uzak durun ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendiler mi o zaman Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Gerçekten Allah, çokça tevbe edenleri ve çokça temizlenenleri sever."

Bu âyete dair açıklamalarımızı ondört başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah'ın:

"Sana ay halinden sorarlar" âyeti ile ilgili olarak Taberî es-Süddî'den soranın Sabit b. ed-Dahdah olduğunu zikretmektedir. Soranın Huseyd b. Hudayf ile Abbas b. Bişr olduğu da söylenmiştir. Çoğunluğun kabul ettiği görüş de budur. Katâde ve başkalarının belirttiklerine göre bu sorunun sebebi şudur: Araplar Medine ve civarında ay hali olan kadınla birlikte yemek yemekten, onunla aynı meskende bulunmaktan uzak durmak hususunda İsrailoğullarının yolunu izliyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Mücâhid de der ki: Ay halinde kadınlardan uzak duruyor fakat ay hali süresinde de kadınlara arka yoldan yaklaşıyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Müslim'in Sahih'inde Enes'ten gelen rivâyete göre yahudiler aralarında bir kadın ay hali oldu mu onunla birlikte yemek yemez ve evlerde onunla bir arada bulunmazlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı Hazret-i Peygamber'e bu durumu sordular. Bunun üzerine yüce Allah:

"Sana ay halinden sorarlar. De ki: O bir ezadır, ay halinde kadınlardan uzak durun" âyetini sonuna kadar inzal buyurdu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun üzerine: "Nikâh (cima) dışında herşeyi yapabilirsiniz." Durum yahudilere ulaşınca: Bu adam bize kendisinde muhalefet etmedik hiçbir şey bırakmak istemiyor, dediler. Useyd b. Hudayr ile Abbad b. Bişr gelip şöyle dediler: Ey Allah'ın Rasûlü, yahudiler böyle böyle diyor. Biz onlarla cima etmeyelim mi? Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yüzü değişti. Onlara kızdığını zannettik. Onlar dışarı çıkınca karşılarında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hediye olarak süt getirildiğini gördüler. Hazret-i Peygamber arkalarından haberci gönderdi; onlara o sütten içirdi. Biz de onun onlara kızmadığını öğrenmiş olduk. Müslim, Hayz 16.

İlim adamlarımız şöyle demiştir: Yahudilerle mecusiler ay hali olan kadınlardan uzak duruyorlardı. Hıristiyanlar ise ay hali olan kadınlarla cima ediyorlardı. Yüce Allah, bu ikisi arasında mu'tedil olanı emretti.

2- "Ay Hali: Hayd" Kelimesi ile İlgili Sözlük Açıklamaları:

Yüce Allah'ın:

"Sana ay halinden sorarlar" âyetinde yer alan el-mahîd kelimesi: Ay hali demektir ve masdardır. Ay hali olan kadına hâid ve hâida denilir. el-Ferrâ' bu açıklamayı yaptıktan sonra şu mısrayı da delil göstermiştir:

"Temiz olmaksızın kendisiyle zina edilen hâida (ay hali kadın) gibi."

Çoğulu: Huyyad ve havâid gelir. Hayda: Bir defa ay hali olmak demektir. Hîda isimdir. Çoğulu hiyad gelir. Hîda aynı zamanda kadının ay hali iken tutunduğu bez demektir. Âişe (radıyallahü anhnhâ) dedi ki: Keşke bir kenara fırlatılıp atılmış bir hida (ay halinde tutunulan bez) olsaydım. Mahîda da o demektir. Çoğulu mehâid gelir.

(Âyet-i kerimede kullanılan şekliyle): el-mahîd kelimesinin zaman ve mekân ifade ettiği de söylenmiştir. Aynı zamanda hayd (ay halinin) kendisi hakkında da kullanılır. Ancak bu şekliyle aslında zaman ve mekân hakkında kullanılır, ay hali (hayd) hakkında kullanılması ise mecazidir.

Taberî der ki: Mahîd, haydin (ay halinin) adıdır. Ru'be'nin (yaşamak ve geçimlik anlamına gelen ve vezin itibariyle onun gibi olan) el-Ayş kelimesini (maîş şeklinde) kullandığı bu beyiti de bu açıdan bu kelimeye benzemektedir:

"Maîşin (geçimin) sıkıntılarını sana şikâyet ediyorum.

Yıllar geçti ki o yıllar benim tüyümü yolmuştur."

Kelimenin asıl anlamı akmak ve kaynamak ile ilgilidir. Sel taştığı zaman "hâda ve fada" tabirleri kullanılır. Ağaç hakkında bu fiil kullanıldığı takdirde, içindeki rutubeti, nemi aktı demek olur. Havuz anlamına gelen "el-hayd" da burdan gelmektedir. Çünkü su ona hayd eder (akar). Araplar kimi zaman "ya" yerine "vav," "vav" yerine de "ya"yı kullanır. Çünkü her ikisinin de (çıkış yeri mahreçleri) aynı yerdendir.

İbn Arefe der ki: Mahîd ve hayd, kanın o yere gelip toplanmasıdır. İçinde su toplandığından dolayı da havuza bu isim verilmiştir. Kadından belli vakitlerde kan aktığı zaman onun bu halini ifade etmek üzere: Hâdat, dereset, areket, tamisat filleri kullanılır. Şayet belli olmayan günlerde ve ay hali kanının geldiği damardan başka yerlerden kan akarsa, o takdirde; istihaza oldu denilir. Bu durumda olan kadına da mustahâda denilir. Bu açıklamaları İbnu'l-Arabî yapmıştır. Ay hali olan kadın hakkında sekiz isim kullanılmıştır: Hâid, ârik, fârik, tâmis, dâris, kabir, dâhik ve (sonu peltek se ile): tâmis. Mücâhid, yüce Allah'ın:

"Fe dahiket (ay hali olan kadının isimlerinden birisi olan dâhik ile aynı köktendir): Güldü" (Hud, 11/71) kelimesi "ay hali oldu" demektir, diye açıklamada bulunmuştur. Yüce Allah'ın:

"Onu gördüklerinde onu büyük bir varlık (ay hali olan kadının isimlerinden olan kabir ile aynı kökten) gördüler." (Yusuf, 12/31) anlamının; ay hali oldular, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar ileride yeri gelince (belirtilen yerde) gelecektir.

3- Kadından Gelen Kanlar, Hükümleri ve Ay Hali:

Kadının, fercinden dışarıya çıkıp akan kanı görmesi halinde (kanın durumuna göre) üç ayrı hükmü olduğunu ilim adamları icma ile kabul etmişlerdir.

Bunlardan birincisi, bilinen hayız, yani ay halidir ki, bunun kanı siyah, kırmızıya çalan bulanık bir kandır. Bundan dolayı kadın namazı ve orucu terkeder. Bunda görüş ayrılığı yoktur. Bu kan kimi zaman kesintisiz akar, kimi zaman kesilebilir. Eğer kesintisiz akarsa bunun hakkındaki hüküm değişmez, kesilecek olursa; mesela bir gün kan görür bir gün temiz olursa veya iki yahut bir gün kan görür iki yahut bir gün temiz olursa, kan gördüğü günlerde namazını terkeder, kesilmesi halinde gusledip namaz kılar. Sonra da kan gördüğü günleri birbirine ekler, aradaki temizlik günlerini de yok sayar. İddet beklediğinde olsun, istibrâ halinde olsun bunları temizlik olarak saymaz.

Hayız (ay hali), kadınlarda yaratılıştandır. Onların bilinen ve mutad bir özellikleridir. Tabiatları gereğidir. Buhârî, Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kurban bayramı veya Ramazan bayramı günü namazgaha çıktı. Kadınların yanından geçince şöyle buyurdu: "Ey kadınlar topluluğu, sadaka veriniz! Çünkü sizler bana cehennem ehlinin çoğunluğu olarak gösterildiniz." Kadınlar: Bu nedendir ey Allah'ın Rasûlü? diye sorunca Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Sizler çokça lanet okur, kocalarınızın iyiliklerini inkâr ediverirsiniz. Ben akıl ve din itibariyle eksik olmakla birlikte, sizden herhangi birinizden daha çok kararlı bir adamın aklını baştan çıkartan bir kimse görmedim." Kadınlar: Aklımızın ve dinimizin noksanlığı ne demektir, ey Allah'ın Rasûlü? diye sordular, Hazret-i Peygamber şu cevabı verdi: "Kadının şahitliği erkeğin şehadetinin yarısı gibi değil midir?" Evet, dediler. Hazret-i Peygamber: "İşte bu, aklının noksanlığındandır. Peki ay hali olduğu zaman namazı terkediyor, oruç tutmuyor değil mi?" diye sordu. Onlar: Öyledir ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Bu sefer Hazret-i Peygamber: "İşte bu da dininin noksanlığındandır" diye buyurdu. Buhârî, Hayz 6, Zekât 44 (akıl ve dinin noksanlık sebebini izah eden bölüm yok); Müslim, Îman 132 ve İbn Mâce, Fiten 19; (Abdullah b. Ömer'den az farkla); ayrıca bk. Tirmizî, Îman 6; Dûrimi, Vudû' 104, Salât 224; Müsned, I, 307, 425, III, 318.

İlim adamları ay hali olan kadının orucu kaza edeceğini ancak namazı kaza etmesinin gerekmediğini icma ile kabul etmişlerdir. Çünkü Muâze yoluyla gelen hadis bunu gerektirmektedir. Muâze dedi ki: Âişe'ye şöyle sordum: Ay hali olan kadına ne oluyor ki orucu kaza ettiği halde namazı kaza etmiyor? Hazret-i Âişe şöyle dedi: Sen Haruralı mısın?

Harûrî; Küfe yakınlarında Harûrâ'ya nisbet edilen kimse demektir. Harûriyye, Harûrâ'ya mensub, Harûrâ’lı kadın, demektir.

Hâricîler, Hâricîlere mensub ve ay hali hususunda işi oldukça sıkı tutan ve birçok meselede işi yokuşa süren bir fırkadır. Nesâî, Hayd 17'ye dair haşiye'den. Ben: Hayır Haruralı değilim, fakat soruyorum, dedim. Şöyle dedi: Biz bu durumla karşı karşıya kalırdık da bize orucu kaza etmemiz emrolunur, namazı kaza etmemiz emrolunmazdı. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Hayd 20; Müslim, Hayd 67, 69; Ebû Dâvûd, Tahâre 104; Tirmizî, Tahâre 97; Nesâî, Hayd 17, Siyam 64; İbn Mâce, Tahâre 133; Dârimî, Vudû 10

Ay hali kanı kesildi mi kadının bundan temizlenmesi -ileride de geleceği üzere- gusül ile olur.

4- Ay Hali Süresi:

İlim adamları ay hali süresi konusunda farklı görüşlere sahiptirler. Medine fukahası der ki: Ay hali onbeş günden daha fazla olmaz. Onbeş ve daha aşağı olabilir. Onbeş günden fazla gelen kan, ay hali kanı değil, istihaza kanıdır. Mâlik'in ve arkadaşlarının mezhebi budur.

İmâm Mâlik'ten şu da rivâyet edilmiştir: Ay halinin en aşağısı için de en fazlası için de belli bir süre yoktur. Bunun süresi kadınlarda görülen durumdan başkası olamaz. Sanki o, bununla birinci görüşünü terketmiş ve bu konuda kadınların adetlerine başvurmayı esas kabul etmiş gibidir.

Muhammed b. Mesleme der ki: Temizlik halinin asgarisi onbeş gündür. Bu, Mâlikî âlimlerinden olup Bağdatlı olanların çoğunluğunun tercih ettiği görüştür. Aynı zamanda bu Şâfiî'nin, Ebû Hanîfe ve her ikisinin arkadaşları ile es-Sevrî'nin de görüşüdür. Bu konuda sahih olan budur. Çünkü yüce Allah ay hali gören kadınların iddetini üç ay hali olarak ve küçüklük ya da yaşlılık sebebiyle ay hali olmayanın iddetini üç ay olarak tesbit etmiştir. Buna göre her bir kar' (temizlik hali) bir aydan bedel kabul edilmiş olur. Bir ay ise hem temizliği hem de ay halini bir arada ifade eder. Ay hali azaldığı takdirde temizlik süresi çoğalır. Ay hali arttığı takdirde bu sefer temizlik süresi azalır. Ay halinin azami süresi onbeş gün olduğuna göre bunun kaşılığında temizliğin asgarî süresinin de onbeş gün olması gerekir ki; bir ayda hem ay hali hem de temizlik hali tam olsun. Kadınların hilkat ve yaratılışlarında çoğunlukla görülebilen ve bununla birlikte Kur'ân ve Sünnetteki delaletlerden anlaşılan da budur. Şâfiî der ki: Ay halinin asgari süresi bir gün ve bir gece azami süresi ise onbeş gündür. Şâfiî'den İmâm Mâlik'in görüşüne benzer bir rivâyet de nakledilmiştir. Bu görüşe göre iş bu konuda kadınların kendi örflerine (her kadının kendi adetine) havale edilir. Ebû Hanîfe ve arkadaşları da der ki: Ay halinin asgari süresi üç gün, azamisi on gündür.

İbn Abdi’l-Berr der ki: Bu görüşü kabul edenlere göre üç günden aşağı sürede görülen kan istihaza kanıdır. İlk görülmesi hali dışında namaza mani değildir. Çünkü o vakit bunun ne kadar süreyle devam edeceği bilinmez. Bundan sonra kadın o vakitlerin namazını kaza eder. Aynı şekilde Kûfelilere göre on günden fazla gelen kanın durumu, Hicazlılara göre de onbeş günden fazla gelen kanın durumu böyledir, o istihaza kanıdır. Şâfiî'ye göre ise bir gün ve bir geceden daha kısa süre gelen kan istihaza kanıdır. Evzâî ve Taberî'nin görüşü de budur.

Ay halinin asgari süresi bir gün bir gece, azamisi onbeş gündür; diyenler arasında Atâ b. Ebi Rebah, Ebû Sevr ve Ahmed b. Hanbel de vardır.

Evzaî der ki: Bizde sabahleyin ay hali olan, akşamleyin temiz olan bir kadın vardır.

Bu konuda ilim adamlarının ay halinin azami süresi, asgari süresi, temizliğin asgari süresi, ve istizhâr ile ilgili destekleyici deliller ve hüccetlere dair ilim adamlarının açıklamalarını "el-Muktebes fi Şerh-i Muvatta’'ı Mâlik İbni Enes" isimli eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Şayet ay hali olan, bakire ve ay hali yeni başlayan birisi ise, Şâfiî'nin görüşüne göre kanı ilk gördüğünden itibaren on beş gün bekler. Sonra gusleder ve ondört günün namazını iade eder.

Mâlik ise şöyle der: Namazı kaza etmez, fakat kocası ondan uzak durur. Ali b. Ziyad ondan şöyle der: Bu durumda yaşıtları kadar o da bekler. Bu, Atâ, es-Sevrî ve başkalarının da görüşüdür.

Ahmed b. Hanbel der ki: Bir gün ve bir gece bekler. Sonra gusledip namaz kılar, kocası ise ona yaklaşmaz.

Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf der ki: On gün süreyle namazı bırakır, sonra gusleder ve yirmi gün süreyle namaz kılar. Yirmi günden sonra yine on gün namazı bırakır. Kanı kesilinceye kadar bu şekilde durumu devam eder. Bilinen günleri (adeti) bulunan kadın ise; bilinen günlerinden ayrı olarak ihtiyaten üç gün daha ekler (istizhâr). Mâlik'ten: Onbeş günü aşmadığı sürece bunu yapar; diye rivâyet edilmiştir. Şâfiî ise: İhtiyatta bulunmaksızın günleri bittiği takdirde gusleder, demektedir.

Nifas (Lohusalık) Kanı:

Kadınlardan gelen ikinci tür kan doğum esnasındaki nifas (lohusalık) kanıdır. Bunun da ilim adamlarına göre belli bir sınırı vardır. Ancak bu hususta farklı görüşleri vardır. Bunun iki ay olduğu söylenmiştir ki bu, Mâlik'in görüşüdür.

Kırk gün olduğu da söylenmiştir. Bu da Şâfiî'nin görüşüdür. Başka süreler de belirtilmiştir. Kadının temizlenmesi ise bu kanın kesilmesi ile olur. Bundan dolayı yıkanmak cünüblük dolayısıyla yıkanmak gibidir.

Kadı Ebû Muhammed Abdülvehhab der ki: Ay hali ve nifas kanları onbir şeye engeldir: Bunlar, namazın vücubu ve sıhhati, orucun vücubu olmaksızın yalnızca sıhhati -aradaki farkın faydası şudur: Orucun kazası gerektiği halde, namazda kaza gerekmez-; fercde ve onun dışında cima, iddet, talâk, tavaf, mushafa dokunmak, mescide girmek, mescidde itikâfta bulunmak. Kur'ân okumak hakkında ise iki rivâyet vardır.

İstihâza Kanı;

Kadınlardan gelen üçüncü tür kan, adet kanı olmayan, kadınların tabiatı ve hilkati gereği gelmeyen kandır. Bu kan kopan bir damardan dolayı gelir. Bundan gelen kan kırmızı bir kandır, iyileşmedikçe bunun kesilmesi olmaz. Böyle bir kanın hükmü şudur: Bu kandan dolayı kadın tahirdir. Namazına, orucuna -ilim adamlarının icmaı ile- engel değildir. Bu konuda merfu olarak gelen rivâyetler de ittifakla bunu belirtmektedir. Şu şartla ki, bu kanın bir damar kanı olduğu ve ay hali kanı olmadığı bilinmelidir.

Mâlik, Hişam b. Urve'den o babasından o Âişe (radıyallahü anha)'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ebû Hubeyş kızı Fatıma dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, ben bir türlü temizlenemiyorum. Namazı terkedeyim mi? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bu bir damardır. Ay hali değildir. Ay hali zamanın geldiği vakit namazı terket. Adet miktarın gitti mi üzerindeki kanı yıka ve namaz kıl." Buhârî, Vudû' 63, Hayz 8; Müslim, Hayz 62; Ebû Dâvûd, Tahâre 107-109; Tirmizî, Tahâre 93; iVesdî, Tahâre 135; İbn Mâce, Tahâre 115; Muvatta’', Tahâre 104; Müsned, VI, 194, 464.

Sahih olan bu Hadîs-i şerîf, lâfızlarının kısalığına rağmen, ay hali ve istihaza kam gören kadına dair hükümleri açıklamaktadır. Bu konuda gelen en sahih rivâyet budur. Bu, ayrıca Ukbe b. Amir ile Mekhul'den rivâyet edilen ay hali olan kadın, her namaz vaktinde gusleder, abdest alır, kıbleye yönelir ve oturarak yüce Allah'ı zikreder şeklindeki rivâyeti reddetmektedir. Yine bu hadiste ay hali olan kadının namaz kılmayacağı da belirtilmektedir. Aynı zamanda bu, ay hali olan kadının namaz kılmakla mükellef olduğunu kabul eden Haricilerden birtakımı dışında bütün ilim adamlarının icma ile kabil ettiği bir husustur.

Bu hadis istihaza olan kadının ay hali dolayısıyla yaptığı gusülden başka bir gusülle yükümlü olmadığını göstermektedir. Eğer öyle bir yükümlülüğü olsaydı ona bunu emrederdi.

Bu hadiste her bir namaz için yıkanması gerektiği görüşünde olanların görüşleri de reddedilmektedir, gündüzün iki namazını bir gusül alıp cem' edeceğini, akşamın iki namazını (akşam ile yatsıyı) da bir gusül alıp cem' edeceğini, sabah için de bir gusül alacağını kabul edenlerin görüşünü de reddetmektedir.

Yine bu hadis, temizlik halinde bir daha temizlik haline kadar gusleder diyenlerin görüşünü de reddetmektedir. Said b. el-Müseyyeb'in de bir temizlikten bir temizliğe kadar şeklindeki görüşünü de reddetmektedir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bunların herhangi birisini emretmiş değildir. İstihzarı (ihtiyaten üç gün daha eklemeyi) kabul edenlerin görüşü de bu hadisle reddedilmektedir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ay halinin geldiğini ve bittiğini bildiği takdirde (bittikten sonra) gusledip namaz kılmasını ona emretmekte; ay hali gelip gelmeyecek mi diye beklemek üzere üç gün süre ile daha namazı terketmesini emretmemektedir. İhtiyat ise namazı kılmakta olur, namazı terketmekte olmaz.

5- Ay Hali Bir Rahatsızlıktır:

Yüce Allah:

"De ki: O bir ezadır" diye buyurmaktadır. Yani hem kadının hem de başkalarının ondan dolayı rahatsız olduğu birşeydir. Yani ay hali kanının kokusu rahatsızlık vericidir.

Eza; genel olarak pis olan şeyi kinayeli olarak ifade eder. Hoşlanılmayan söz hakkında da kullanılır. Yüce Allah'ın şu âyeti bu kabildendir:

"Sadakalarınızı eziyet ve minnet etmekle boşa çıkarmayın." (el-Bakara, 2/264) Yani hoşlanılmayan şeyleri işittirmek suretiyle boşa çıkarmayın. Yüce Allah'ın:

"Ve onların eziyetlerini terket." (el-Ahzab, 33/48) Yani münafıkların verdikleri eziyeti bir kenara bırak; haklarında sana bir emir verilmedikçe onları cezalandırma! demektir.

Hadîs-i şerîfte de: "Ve üzerinden ezayı izale ediniz" Buhârî, Akîka 2. diye buyurulmaktadır. Burda ezadan kasıt, doğumu esnasında çocuğun başında bulunan saçlardır. Yedinci günü bu saçları kesilir. İşte akika budur.

Îmanın derecelerini belirten Hadîs-i şerîfte de şöyle denilmektedir: "Ve onun en alt derecesi ise yoldaki ezayı gidermektir." Müslim, Îman 58, Tirmizî, Îman 6; Nesâî, Îman 16; İbn Mâce, Mukaddime 9; Müsned, II, 379, 445. Yani yolda bulunan diken, taş ve buna benzer gidip gelene eziyet veren, rahatsızlık veren şeyleri bir kenara itmektir.

Yüce Allah'ın:

"Eğer size yağmurdan bir eziyet isabet ederse., üzerinize bir vebal yoktur.." (en-Nisa, 4/102) âyetinde de bu kelime kullanılmıştır. Buna dair açıklamalar ileride (4/102. âyet 11. başlıkta) gelecektir.

6- İstihûza Kanı Gören Kadın ile Cima Etmek:

İstihâza kanı gören kadın ile cimayı yasak kabul edenler itihaza kanının akmakta olduğunu delil gösterip şöyle derler: Her kan bir ezadır. Elbiseden, bedenden yıkanması gerekir. Bu bakımdan ay hali kanı ile istihâza kanının tene değmesi arasında bir fark yoktur. Çünkü hepsi pisliktir.

Namaza gelince; sünnette hakkında ruhsat varid olmuştur. Sidiğini tutamayanın namaz kılması gibi. Bu İh/ahim en-Nehaî'nin; Süleyman b. Yesar'ın, el-Hakem b. Uyeyne'nin, Âmir eş-Şâ'bi'nin, İbn Sîrîn ve ez-Zührî'nin de görüşüdür. el-Hasen'den bu konuda farklı rivâyet gelmiştir. Hazret-i Âişe'nin de görüşü budur. Hazret-i Âişe, kocası ona yaklaşmaz, der. İbn Uleyye, el-Muğire b. Abdurrahman da bu görüştedir. Muğire b. Abdurrahman, İmâm Mâlik'in ashabının en üstünlerinden idi. Ebû Mus'ab da bu görüşte idi ve buna göre fetva verirdi.

Buna karşılık ilim adamlarının Cumhûru şöyle demiştir: İstihâza kanı gören kadın oruç tutar, namaz kılar, Ka'be'yi tavaf eder, Kur'ân okur ve kocası da pna yaklaşır. Mâlik de der ki: Fıkıh ve ilim ehlinin kabul ettiği budur. Kanı çok olsa dahi böyledir. Bunu Mâlik'ten İbn Vehb rivâyet etmiştir.

Ahmed b. Hanbel de şöyle derdi: Bu durumunun uzaması hali müstesna, kocasının ona yaklaşmamasını daha çok severim.

İstihâza kanı gören kadın hakkında İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kan topukları üzerine aksa dahi kocasının ona yaklaşmasında bir mahzur yoktur. Mâlik de der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bu bir damardır ve ay hali değildir." Az önce, dördüncü başlıkta geçti. Bu ay hali olmadığına göre ve kadın namaz kıldığına,göre kocasını ona yaklaşmaktan alıkoyan ne olabilir ki?

İbn Abdi’l-Berr der ki: Aziz ve celil olan Allah, istihâza kanı hakkında namazı engellemediği şeklinde hüküm verdiğine ve bu durumda ay hali olan kadının ibadetinden farklı bir şekilde ibadet etmesini emrettiğine göre; fukahanın icma ettikleri diğer kanlar gibi, o kanın da yıkanması hususu dışında ay hali ile ilgili hükümlerden herhangi bir hükmü bunun hakkında vermemek icabeder.

7- Ay Halinde Kadından Uzak Durmak:

Yüce Allah'ın.- "Ay halinde kadınlardan uzak durun" âyetinden kasıt eğer "el-mahid" kelimesi masdar olarak kabul edilirse, ay hali süresinde; eğer isim olarak kabul edilirse ay hali mahallinden uzak durun, demek olur.

Bu nehiyden maksat, cimaı terketmektir.

Ay hali olan kadının tenine değmek (mübaşeret) ve ondan neyin mubah olduğu hususlarında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. İbn Abbâs ve Abîde es-Selmanî'den rivâyet edildiğine göre o, ay hali olduğu vakit hanımının yatağından erkeğin ayrı kalmasını daha güzel görürdü. Ancak bu, ilim adamlarının konu ile ilgili görüşleri dışında kalan şâz bir görüştür. Her ne kadar âyetin genel oluşu bunu gerektiriyor ise de bu konuda sabit olmuş sünnet, bunun hilafınadır. İbn Abbâs'ın bu durumuna teyzesi Meymune vakıf olmuş ve ona: Sen Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünnetinden yüz mü çeviriyorsun? diye çıkışmıştır.

Mâlik, Şâfiî, Evzaî, Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve oldukça büyük bir ilim adamı topluluğu der ki: İzar (bel ile dizkapağı arasını örten peştemal)ın üstündeki yerlerden istifade edebilir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine: Ay hali olduğu vakit hanımımdan bana helal olan nedir? diye sorana şöyle cevap vermiştir: "Üzerine izarını bağlasın, ondan sonra sen daha yukarısından istifade edebilirsin." Muvatta’', Tahâre 93; Ebû Dâvûd, Tahâre 82.

Hazret-i Peygamber'in ay hali olduğu sırada Hazret-i Âişe'ye: "Üzerine izannı bağla sonra yatağına dön" Muvatta’', Tahâre 94; Umm Seleme'den rivâyetle: Buhârî, Hayz 4; Müslim, Hayz 5 (yakın lâfızlarla). şeklindeki sözü de buna delildir.

es-Sevrî, Muhammed b. el-Hasan, Şâfiî Mezhebi'nin bazı âlimleri kanın geldiği yerden uzak durur, demişlerdir. Çünkü Peygamber efendimizin: "Nikâh (cima) dışında herşeyi yapabilirsiniz" Ebû Dâvûd, Nikâh 45; İbn Mâce, Tahâre 125. hadisi bunu ifade etmektedir. Bu hadis daha önceden geçmiştir. Aynı zamanda bu Davud'un da görüşüdür. Şâfiî'nin sahih olan görüşü de budur. Ebû Maşer, İbrahim'den o Mesrûk'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Âişe'ye hanımımdan ay hali iken bana helal olan nedir diye sordum o: Fercin dışında herşey, dedi.

İlim adamları der ki: İzannı bağlamış halde ay hali olan kadına mübaşeret etmek, ihtiyat ve zeriayı (harama giden yolu) kesmek içindir. Diğer taraftan kocaya bacakları mubah kılınacak olsa, bu icma ile haram kılınmış bulunan kanın geldiği yere ulaştıran bir yol olabilir. O bakımdan ihtiyaten uzak durması emrolunmuştur. Bizatihi haram kılınan ise kanın geldiği yerdir.

Bu açıklama ile konu ile ilgili rivâyetlerin ifade ettiği manalar uyum göstermekte ve aralarında bir çelişki kalmamaktadır. Başarı Allah'tandır.

8- Ay Hali İken Hanımı ile Cima Edenin Hükmü:

Ay hali iken hanımına yaklaşan kimsenin cezasının ne olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Mâlik, Şâfiî ve Ebû Hanîfe, Allah'tan mağfiret diler, ayrıca ona birşey düşmez, derler. Aynı zamanda bu Rabia ile Yahya b. Said'in de görüşüdür. Dâvûd (ez-Zahirî) de böyle demiştir.

Muhammed b. el-Hasen'den yarım dinar tasadduk eder, dediği rivâyet edilmiştir.

Ahmed der ki: Abdulhamid'in Miksam'den, onun İbn Abbâs'tan onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet ettiği şu hadis ne güzeldir: "Bir dinar yahut yarım dinar tasadduk eder. "Bu hadisi Ebû Dâvûd rivâyet etmiş ve sahih rivâyet böyledir demiştir. Müfyed, I, 272, 325; Ebû Dâvûd, Tahâre 105; Nesâî, Tahâre 172; İbn Mâce, Tahâre 123. O dedi ki: Ya bir dinar ya yarım dinar tasadduk eder. Taberî de bunu müstehab görmüştür. Şayet bu sadakayı vermeyecek olursa birşey düşmez. Bağdat'ta iken Şâfiî'nin görüşü de bu idi.

Hadis ehlinden bir kesim şöyle demektedir: Eğer kan geliyorken cima ederse bir dinar vermesi gerekir, kanın kesilmesi esnasında cima ederse yarım dinar ödemesi gerekir.

el-Evzaî der ki: Ay hali iken hanımına yaklaşan kimse bir dinarın beşte ikisini tasadduk eder. Bu hadislerin bütün rivâyet yolları Ebû Dâvûd'un ve Darakutnî'nin Sünen'leri ile başka kaynaklarda yer almaktadır. Ebû Dâvûd, Tahâre 105.

Tirmizî'nin kitabında İbn Abbâs'tan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Gelen kan kırmızı bir kan ise bir dinar, sarı bir kan ise yarım dinar (tasadduk eder)." Tirmizî, Tahâre 103.

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: İstiğfar ve tevbe dışında bu kişinin keffarette bulunmasını vacip görmeyenlerin delili İbn Abbâs'tan gelen bu hadisin muzdarip olmasından dolayıdır. Böyle bir hadis de delil olamaz. Ve aslolan zimmetin (yükümlülükten, borçtan) beri olmasıdır. Fakirin lehine olsun başkası lehine olsun onu bertaraf etmeyi gerektirecek ve hakkında ta'nın (ilmî tenkidin) bulunmadığı bir delil ile olmadıkça herhangi bir şeyin sabit olmaması gerekir. Böyle bir delil ise bu meselede bulunmamaktadır. Bk. el-İstizkâr, III, 186-188.

9- Temizleninceye Kadar Kadınlara Yaklaşmamak:

Yüce Allah'ın:

"Ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın" âyeti ile ilgili olarak İbn el-Arabî şöyle demektedir: Ben eş-Şaşi'yi nazar meclisinde şöyle derken dinledim: Eğer -radıyallahü anh harfi üstün olarak-: "La takrab: yaklaşma" denilecek olursa bunun anlamı bu fiili işleme demektir. Eğer radıyallahü anh harfi ötreli olarak (letakrub şeklinde) söylenirse bunun anlamı, ona yaklaşma olur.

Nafi', Ebû Amr, İbn Kesîr, İbn Amir ve Hafs'ın ondan yaptığı rivâyetinde Âsım: " Temizleninceye kadar" diye ("ti" harfini sakin "he" harfini ötreli olarak) okumuşlardır. Hamza, Kisaî, Ebû Bekr ve el-Mufaddal'ın rivâyetinde Âsım, "ti" ve "he" harflerini şeddeli ve ikisini de üstün olarak şeklinde okumuşlardır. Ubeyy ve Abdullah'ın mushafında: şeklindedir. Enes b. Mâlik'in mushafında: Kadınlara ay hali olduklarında yaklaşmayınız ve onlar temizleninceye kadar onlardan uzak durunuz" şeklindedir.

Taberî, "ti" harfinin şeddeli okuyuşunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: Bu kıraat onlar gusledinceye kadar, anlamına gelir. Çünkü herkes kanın kesilmesinden sonra kadın temizleninceye kadar erkeğin, hanımına yaklaşmasının haram olduğunu kabul etmişlerdir. Taberî der ki: Görüş ayrılığı temizlenmenin (tuhr) mahiyeti ile ilgilidir. Kimisi su ile gusletmektir, kimisi namaz abdesti gibi abdest almaktır, kimisi ferci yıkamaktır, demiştir. İşte bu temizlik hanımın kocasına helal olmasını sağlar. Velevki ay halinden dolayı gusletmesin.

Ebû Ali el-Farisî ise "ti" harfinin şeddesiz okuyuşunu tercih etmiştir. Çünkü bu (ay hali anlamına gelen) tamisa fiilinin zıddıdır ve bu fiil de sülâsidir (üç harflidir).

10- Kadınlar Temizlenince..

Yüce Allah'ın:

"İyice temizlendiler mi" su ile temizliklerini yaptılar mı, demektir. Mâlik ve ilim adamlarının Cumhûru bu görüştedir. Kanı kesilen ay hali kadına yaklaşmayı helal kılan temizliğin, cünub olanın temizlenmesi gibi su ile temizlenmek olduğunu kabul etmişlerdir. Teyemmüm veya başkası bu hususta yeterli değildir. Mâlik, Şâfiî, Taberî, Muhammed b. Mesleme, Medineliler ve başkaları böyle demiştir.

Yahya b. Bukeyr ve Muhammed b. Ka'b el-Kurazî der ki: Ay hali olan kadın temizlenip ve su olmayan bir yerde teyemmüm edecek olursa gusletmese dahi kocasına helal olur.

Mücâhid, İkrime ve Tavus der ki: Kanın kesilmesi ile o kadın kocasına helal olur, fakat abdest almak suretiyle.

Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed der ki: On gün geçtikten sonra kanı kesilirse gusletmeden önce karısına yaklaşması câiz olur. Eğer on günden önce kanı kesilmiş ise gusletmedikçe veya üzerine bir namaz vakti girmedikçe câiz olmaz. Ancak bu açıklanması mümkün olmayan bir tahakkümdür. Hanefilerin konu ile ilgili ibareleri şöyledir:"... Şayet namaz kılmak için yeterli vakit bulduğu halde gusletmeyerek ve namaz vaktini geçirecek olursa, onunla ilişki kurmak câiz olur. Çünkü bu durumda o namazı kaza etmesi üzerine bir borç olur. Bu da onun hükmen tâhir olduğunu gösterir." (el-İhtiyar, I, 28) Halbuki ay hali olan kadın hakkında kanının kesilmesinden sonra, iddette beklemesi gerektiği hükmünü vermiş ve kocası ile ilgili olarak üçüncü ay halinden yıkanmadığı sürece kocası ona ric'at yapabilir, demişlerdir. Onların bu sözlerine kıyas yapılacak olursa; Medinelilere uygun olarak; gusletmedikçe ona yaklaşılmaması gerekir. Bizim delilimiz ise yüce Allah'ın bu konuda hükmü iki şarta bağlamış olmasıdır. Birincisi kanın kesilmesidir. Bu da yüce Allah'ın:

"Temizleninceye kadar" âyetidir. İkincisi ise su ile gusletmeleridir. Bu da yüce Allah'ın:

"İyice temizlendiler mi" âyetidir. Yani su ile guslettiler mi demektir. Bu da yüce Allah'ın şu âyetine benzemektedir:

"Yetimleri nikâh çağına erdikleri zamana kadar deneyin..." (en-Nisa, 4/6) Burada hüküm -ki bu da malın yetimlere teslim edilmesinin câiz oluşudur- iki şarta bağlanmıştır. Birisi mükellef olanın nikâhlanacak çağa ulaşması, ikincisi onlardan reşid olduklarının tesbit edilmesi. Aynı şekilde yüce Allah boşanmış kadın hakkında şöyle buyurmaktadır:

"Ondan sonra o kocasından başka bir erkeğe nikâhlanmadıkça ona (ilk kocasına) helal olmaz." (el-Bakara, 2/230) Daha sonra sünnette ise "useyle" (yani kadın ile cimadan kinaye) şartı koşulmuştur. Buna göre kadının ilk kocasına helal olması, aynı anda her iki şarta bağlıdır. Bu ise hem nikâh akdinin yapılması hem de kadın ile ilişkide bulunulmasıdır.

Ebû Hanîfe görüşüne delil olmak üzere şöyle der: Âyetin manası koşulan şarttaki nihaî vaktin gelmesidir. Bu da bundan önceki nihaî maksat (gaye)a söz edilmiştir. Buna göre yüce Allah'ın:

"Temizleninceye kadar" âyeti ("ta" ve "he" harfleri şeddesiz olarak) okunur ve bu da yüce Allah'ın şeddeli olarak okunan bundan sonraki: "İyice temizlendiler mi" âyetinin anlamının aynısına gelir. Şu kadar var ki, her iki söyleyiş bir âyet-i kerimede bir arada kullanılmıştır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Orada tertemiz olmayı arzu etmekte olan erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever." (et-Tevbe, 9/108) el-Kümeyt de şöyle demektedir:

"Ensar orada zelil değildiler

Ve insanlar orada gaib ve saklı iken onlar, gaib ve saklı değillerdi."

Aynı şekilde her iki kıraat de diğer iki âyet gibidir, o bakımdan onlarla amel etmek gerekir.

Bizler (Mâlikîler) ise bu kıraatin her birisini ayrı bir manaya hamlediyoruz. Şeddesiz olanı en azından kanının kesilmesi haline hamlederiz. O bakımdan gusletmedikçe kocasının onunla ilişki kurmasını câiz kabul etmeyiz. Çünkü kanın geri dönmeyeceğinden emin olunmaz. Diğer okuyuşu ise azamî süre dolayısıyla kanın kesilmesine hamlederiz. O takdirde gusletmese dahi kocasının onunla ilişki kurması câiz olur.

İbnu'l-Arabî der ki: Bu onların (Hanefîlerin) lehlerine olan en güçlü delildir. Birincisine cevap şudur: Bu fasihlerin söyleyecekleri söz türünden, beliğlerin üsluplarından değildir. Çünkü böyle bir anlayış aynı anlamdaki kelimelerin tekrarını gerektirir. Eğer bir kelimeyi mücerred bir manaya hamletmek mümkün ise insanların kullandıktan ifadelerde bile bunu tekrara hamletmeyiz. Nasıl herşeyi bilen ve hikmeti sonsuz olanın kelamında bunu yaparız? İkincisine cevap ise; bu âyetlerin her birisi ötekinden farklı bir anlama göre açıklanır. O bakımdan kanın kesilmesi esnasında ric'î talakta gusletmeden önceki ay halinin hükmü ne ise, onun hakkında başka bir hükmün verilmemesi gerekir. Halbuki onlar önceden de açıkladığımız gibi böyle demiyorlar. O halde bu kadın madem ki ay halidir, ittifakla da ay hali olan kadına yaklaşmak câiz değildir. Diğer taraftan onların bu söyledikleri, kanın azami süre sebebiyle kesilmesi esnasında ilişkinin mubah olmasını gerektirir. Bizim söylediğimiz ise mahzurlu olmasını gerektirir. Mahzurlu olmak ile mubah olmayı gerektiren, bir biriyle zıtlaştığı takdirde, onların sebepleri arasında hangisinin ağır bastığı tesbit edilmeye çalışılır ve mahzurlu olmaya iten sebebe ağırlık verilir. Nitekim Ali ve Osman (r. anhuma) cariye olarak iki kızkardeşi bir arada tutma hakkında böyle demişlerdir. Bir âyet bunu helal kılarken, diğer âyet bunu haram kılmaktadır. Haram kılmak ise evladır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

11- Kitap Ehli Kadın Gusletmeye Mecbur Edilir mi?

İlim adamlarımız (Mâlikî mezhebi âlimleri) kitap ehli kadının gusletmeye mecbur edilip edilmeyeceği konusunda farklı görüşlere sahiptir. İbnu'l-Kasım yoluyla gelen rivâyetinde İmâm Mâlik, evet kocasının onunla ilişki kurmasının helal olması için gusletmelidir, der. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendiler mi o zaman Allah'ın sizlere emrettiği yerden onlara yaklaşın" diye buyurmakta ve su ile temizlenmelerini emretmektedir. Ayrıca müslüman kadın hakkında, diğerlerinden farklı gözle bir hüküm sözkonusu etmemektedir.

Diğer taraftan Eşheb'in Mâlik'ten rivâyetine göre; ay halinden dolayı gusletmek üzere mecbur edilmez. Çünkü buna inanmamaktadır. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Eğer Allah'a ve ahiret gününe îman etmişlerse, Allah'ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helal değildir." (el-Bakara, 2/228) Burada Allah'ın rahimlerinde yarattığı ise, ay hali ve hamileliktir. Yüce Allah burada görüldüğü gibi mü’min hanımlara hitap etmekte ve ayrıca:

"Dinde zorlama yoktur." (el-Bakara, 2/256) diye buyurmaktadır. Mahmud b. Abdülhakem de bu şekilde görüş belirtirdi.

12- Ay Halinden Yıkanma Şekli:

Ay hali sona eren kadının gusletme keyfiyeti cünüplükten gusletmenin aynısıdır. Bunun, için başının örüklerini çözmesine gerek yoktur. Çünkü Müslim'de Umm Seleme (radıyallahü anha)'dan şu rivâyet yer almaktadır:

Dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Ben başımın örüklerini bağlıyorum. Cünüblükten yıkanmak için onları çözeyim mi? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Hayır, başına üç defa su dökmen yeterlidir. Sonra da bedenine su dökersin temizlenirsin." Müslim, Hayz 58; Ebû Dâvûd, Tahâre 99; Tirmizî, Tahâre 77. Bir diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: Ay hali ve cünüblük dolayısıyla örüklerimi çözeyim mi? Hazret-i Peygamber: "Hayır" demiştir. Müslim, aynı yer. Ebû Dâvûd ise şunu rivâyet eder: "Başına bir avuç su döktüğün her seferinde örüklerini de sık." Ebû Dâvûd, Tahâre 99

13- Temizlendikten Sonra Emredilen Yerden Kadınlara Yaklaşmak:

Yüce Allah'ın:

"İyice temizlendiler mi o zaman Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın" yani onlarla cima edin. Bu emir mübahlık ifade eder. Burada "yaklaşmak" cimadan kinaye olarak kullanılmıştır. Bu bizim daha önce sözünü ettiğimiz temizlenmekten kasıt; su ile gusletmektir görüşümüzü pekiştirmektedir. Çünkü yüce Allah tarafından verilen emir sigası, ancak en mükemmel olan şekli hakkında olmalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu âyette ...den; ...de anlamındadır. Yani yüce Allah'ın emrettiği yerde onlara yaklaşın, ki bu da ön taraftır. Buna benzer bir ifade yüce Allah'ın şu âyetidir: "Yerden neyi yarattılar bana gösterin." Yani yerden neyi yarattıklarını bana gösterin, demektir. Yine yüce Allah'ın: "Cuma gününden namaz için çağrıldığında."(el-Cumu'a, 62/30) Yani Cum'a gününde demektir. Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı size yaklaşmak için izin verilen yönde onlara yaklaşın. Yani oruçlu olmamak, ihramlı ve i'tikafta olmamak halinde demektir. Bu görüş el-Hasan'ın açıklamasıdır.

İbn Abbâs ve Ebû Rezin ise der ki: Onlara temiz iken yaklaşın, ay hali iken yaklaşmayın. ed-Dahhâk da böyle demiştir.

Muhammed İbnu'l-Hanefiyye de der ki: Bunun anlamı helal olarak onlara yaklaşın, zina yoluyla yaklaşmayın, demektir.

14- Allah Tevbe Edenleri ve Temizlenenleri Sever:

Yüce Allah'ın:

"Gerçekten Allah, çokça tevbe edenleri ve çokça temizlenenleri sever" âyeti hakkında farklı açıklamalar yapılmıştır: Tevbe edenlerden kasıt, günahlardan ve şirklerden tevbe edenler, temizlenenlerden kasıt ise cünüblük ve hadeslerden su ile temizlenenlerdir, diye Atâ ve başkaları tarafından açıklanmıştır. Mücâhid ise günahtan tevbe edip temizlenenler; yine ondan gelen bir rivâyete göre, kadınlara arka yoldan yaklaşmaktan tevbe edenler; demiştir.

İbn Atiyye der ki: Sanki Mücâhid bu açıklamasını yaparken yüce Allah'ın, Lut kavmi hakkında bizlere naklettiği şu âyetini göz önünde bulundurmuş gibidir:

"Onları ülkenizden çıkartın. Çünkü onlar fazla temizlenen insanlardır."(el-A'raf, 7/82)

Çokça temizlenenlerden kasıt günah işlemeyenler olduğu da söylenmiştir.

Şayet: Günah işleyen neden hiç günah işlemeyenden önce sözkonusu edilmiştir? diye sorulursa şöyle cevap verilir: Tevbe eden kimse rahmetten ümit kesmesin ve çokça temizlenen kişi de kendisini beğenmesin diye öne almıştır. Nitekim bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:

"Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir, kimisi orta yolda mu'tedildir, kimisi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmiştir." (Fatır, 35/32) Nitekim yüce Allah'ın izniyle ileride buna dair açıklamalar (aynı âyet 2. başlık) gelecektir.

223. Âyetin Tefsiri

Kadınlarınız sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için önden gönderin. Allah'tan da korkun. Bilin ki herhalde siz O'na kavuşacaksınız. Mü’minlere müjdele!

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Nüzul Sebebi:

Yüce Allah'ın:

"Kadınlarınız sizin için bir tarladır" âyeti ile ilgili olarak lâfız Müslim'e ait olmak üzere hadis İmâmları tarafından Cabir b. Abdullah'ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir. Yahudiler; erkek, hanımına arka tarafından önden yaklaşırsa; çocuk şaşı olur, derlerdi. Bunun üzerine:

"Kadınlarınız sizin için bir tarladır, o halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın" âyet-i kerimesi nazil oldu. Müslim, Nikâh 117-118; Buhârî, Tefsir 2. sûre 39; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 25; Ummu Seleme yoluyla: Dârimi, Vudû 113; Müsned, VI, 305, 310, 318, 319. ez-Zührîden gelen rivâyette şu fazlalık da vardır: "Dilerse başını önüne eğmiş, (yüzükoyun) dilerse eğmemiş olarak şu kadar var ki hep aynı yolda olmalıdır." Müslim, Nikâh 119 Bu kelime (sad harfi ile sİmâm kelimesi) sin harfi ile: (Ve iğne deliği anlamına gelen): Sİmâm şeklinde de rivâyet edilmektedir. Bu açıklamayı Tirmizî yapmıştır. Tirmizî, Tefsir 2. sûre 26.

Buhârî de Nafi'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İbn Ömer Kur'ân-ı Kerîm okudu mu okumasını bitirmedikçe konuşmazdı. Bir gün elimdeki Kur'ân-ı Kerîm'den onun okumasını takip ediyordum. Bakara Sûresi'ni okudu. Nihayet bir yere kadar geldi ve şöyle dedi: Bunun ne hakkında nazil olduğunu biliyor musun? Ben: Hayır dedim. O: Bu şu hususa dair nazil olmuştur, dedi. Sonra okumasına devam etti. Abdüssamed'den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bana babam anlattı, bana Eyyub Nafi'den o İbn Ömer'den naklederek dedi ki:

"O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın" âyetiyle ilgili olarak dedi ki hanımına... den varır. el-Humedî dedi ki burada (söylemediği şey ile) ferci kastediyor. Buhârî, Tefsir 2. sûre 39.

Ebû Dâvûd da İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İbn Ömer -Allah ona mağfiret buyursun- yanılmıştır. Ensardan şu putperest insanlar şu yahudilerle birlikte idiler. Ve onlar da kitap ehli idi. O bakımdan Ensar yahudilerin ilim itibariyle kendilerinden üstün oldukları görüşünde idiler. Bu nedenle işlerinden pek çoğunda onlara uyuyorlardı. Bu kitap ehlinin yaptıkları işlerden birisi de kadınlarına ancak yanları üzere yatarken yaklaşmaları idi. Bu şekilde kadın en az açılıp saçılırdı. Ensardan olan bu kimseler ise bunu onlardan alıp uygulamışlardı. Şu Kureyşlilerden olanlar ise görülmedik bir şekilde kadınları yatırıyorlar, yüzyüze, arkalarını dönmüş olarak, sırtları üstünde yatırarak onlardan zevk alıyorlardı. Muhacirler Medine'ye gelince onlardan birisi Ensardan bir kadın ile evlendi. Aynı şeyleri ona yapmak isteyince bu konuda ona tepki gösterdi ve bize yanımız üzere yatarak geliniyordu. Sen de ya böyle yaparsın veya benden uzak dur, dedi. Nihayet aralarındaki anlaşmazlık büyüdü. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a durum ulaşınca yüce Allah:

"O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın" âyetini indirdi. Yani yüzyüze, arkalarını dönmüş olarak ve sırt üstü yatmış olarak. Bununla da çocuğun geldiği yeri kastediyordu. Davûd. Nikâh 44.

Tirmizî de İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Hazret-i Ömer, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü helâk oldum. Hazret-i Peygamber ona: "Seni helâk eden nedir?" diye sorunca Hazret-i Ömer: Bu gece yolumu değiştirdim, dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona herhangi bir cevap vermedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bunun üzerine şu âyet-i kerîme vahyolundu:

"Kadınlarınız sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın." (Hazret-i Peygamber devamla buyurdu ki): "İster yüzyüze, ister arkadan gel. Fakat arka yoldan ve ay hali vaktinde uzak dur." Tirmizî dedi ki: Bu hasen sahih bir hadistir. Tîrmizi, Tefsir 2. sûre 27.

Nesâi’nin Ebû'n-Nadr'dan rivâyetine göre Ebû'n-Nadr, İbn Ömer'in azadlısı Nafî'e şöyle demiş: Senin aleyhine pek çok şey söylenir olmuş. Güya sen İbn Ömer'den onun kadınlara arka yoldan yaklaşılacağına dair fetva verdiğini söylüyormuşsun. Nafi' dedi ki: Ândolsun bana yalan söylüyorlar. Fakat ben sana durumun nasıl olduğunu haber vereceğim. Onun yanında olduğum bir gün İbn Ömer bana mushafı verdi ve bana okumaya başladı. Nihayet:

"Kadınlarınız sizin için bir tarladır" âyetine ulaştı. Nafi' dedi ki: (İbn Ömer dedi ki:) Bu âyetin durumunun ne olduğunu biliyor musun? Biz Kureyşliler kadınların başlarını eğdirirdik. Medine'ye girip de Ensar hanımlarıyla evlenince kendi kadınlarımızdan istediğimizi onlardan da istedik. Baktık ki onlar bu işten hoşlanmıyor ve bunu büyük bir iş görüyorlar. Ensar, kadınlarına yanları üzerine yatarak yaklaşıyorlardı. Bunun üzerinme yüce Allah:

"Kadınlar sizin için bir tarladır, o halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın" âyetini inzal buyurdu. Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, I, 635.

2- Arka Yoldan Yaklaşmak Haramdır:

Bu Hadîs-i şerîfler, ilişkinin ekin yerinde olması şartıyla bütün şekil ve hallerin mubah olduğu hususunda açık nastırlar. Yani ister arkadan, ister önden, ister çömelerek, ister sırt üstü yatırarak ister yanı üzere yatırarak nasıl isterseniz yaklaşabilirsiniz. Ancak yaklaşılması gereken yerden başkasından varmak mubah değildir, asla olmaz da.

Âyet-i kerimede "el-hars: Tarla"nın sözkonusu edilmesi varılması gereken yerin başka yoldan varmanın haram kılındığının delilidir. "Hars" bir benzetmedir. Çünkü kadınlar, zürriyetin ekildiği yerdir. "Hars" lâfzı özel olarak fercden başka bir yerden yaklaşmanın mubah olmadığı anlamını vermektedir. Çünkü tohumun ekildiği yer orasıdır. Sa'leb şu beyitleri nakletmiştir:

"Şüphesiz ki rahimler arazilerdir, bizim için ekilen

Orada ekin ekmek bize; orayı yeşertmek ise Allah'a aittir."

Kadının ferci yer gibidir. Nutfe tohum gibidir. Çocuk da yetişen bitki gibidir. O bakımdan burada hars (ekin, tarla) ekin ekilen yer demektir. Bunun âyet-i kerimede tekil olarak zikredilmesi masdar oluşundandır. Tıpkı; bir adam oruçludur, bir topluluk oruçludur, derken her ikisinde de Savm kelimesinin (masdar ve) tekil olarak kullanılması gibi.

3- Tarlaya Dilediği Gibi Varmanın Gerçek ve Doğru Anlamı:

Yüce Allah'ın:

"O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın" âyetinin anlamı ashabın, tabiinin ve fetva İmâmlarının Cumhûruna göre şudur: Az önce açıkladığımız gibi hangi şekilde olursa olsun, ister yüzyüze, ister arkasını dönmüş olarak...

Âyet-i kerimedeki edatı, hem soru için hem de birden fazla yönü olan durumu haber vermek için gelir. Bu kelime sözlükte " Nasıl, nerede, ne zaman" edatlarından daha genel kapsamlıdır. İşte Arapçada bu edatın kullanılışı böyledir. İnsanlar bu âyet-i kerimedeki edatını bu lâfızlarla tefsir etmişlerdir.

Sîbeveyh bunu "nasıl ve nereden" edatlarıyla bir arada tefsir etmiştir.

Bunu "nerede" diye açıklayanlardan bir kesim, arka yoldan ilişki kurmanın mubah olduğu kanaatine ulaşmıştır. Bu sözlerin kendisine nisbet edildiği kimseler arasında Said b. el-Müseyyeb, Nafi', İbn Ömer, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî, Abdülmelik b. el-Macuşûn da vardır. Bu, Mâlik'ten de (güya) kendisine ait olan "Kitabü's-Sır" adındaki bir kitapta da nakledilmektedir. Ancak Mâlik'in ileri gelen arkadaşları ile onların hocaları böyle bir kitabın varlığını kabul etmezler. Mâlik "bir sır kitabı" sahibi olmaktan daha yüce ve değerli bir insandır. Bu görüş el-Utbiye'de nakledilmektedir.

İbnu'l-Arabî'nin zikrettiğine göre ise İbn Şaban böyle bir sözün ashaptan ve tabiinden büyükçe bir kalabalığa ve Mâlik'e ait olmasının câiz olduğunu kaydetmektedir. Buna dair birçok rivâyeti "Cimau'n-Nisvan ve Ahkâmu'l-Kur'ân" adlı eserinde kaydetmektedir. Ancak el-Kiyâ et-Taberî de şöyle demektedir: Muhammed b. Ka'b el-Kurazîden onun bu şekilde bir sakınca görmediği rivâyet edilmektedir. O bu konuda yüce Allah'ın:

"Âlemlerden erkeklere varırsınız ha?! Halbuki Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi de terkedersiniz." (eş-Şuara, 26/165-166) âyetini yorumlayarak şöyle derdi: Bu ifadenin takdiri şöyledir: Siz böyle bir işin benzerini zevcelerinize yapmıyorsunuz. Eğer bu işin benzerini zevcelere yapmak mubah olmasaydı, böyle bir ifade sahih bir ifade olmazdı. Çünkü mubah kılınan öbür taraf, onun bir misli değildir ki siz bu işi yapıyorsunuz ve onun misli olan mubah işi terkediyorsunuz denilebilsin. el-Kiya der ki: Ancak böyle bir açıklama tartışılır. Zira bunun anlamı şudur: Sizler Rabbinizin sizin için yaratmış olduğu zevcelerinizdeki şehvet ve arzunuzu teskin edecek şeyleri bırakıyorsunuz, halbuki ilişkinin lezzeti her ikisinde de gerçekleşmektedir. Bu anlamda alındığı takdirde sözü geçen âyetin azar için olması sözkonusu olur. Yüce Allah'ın:

"İyice temizlendiler mi o zaman Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın." (el-Bakara, 2/222) ile birlikte: "O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın" âyetini beraber mütalaa ettiğimiz takdirde, kadınlara yaklaşılacak yerin özel bir yer olduğunun delilini ve bunun yalnızca çocuğun geldiği yere münhasır olduğunu görürüz. el-Kiyâ et-Taberî, Ahkâmu'l-Kur'ân, I, 142.

Derim ki: İşte bu mes'elede hak ve doğru olan budur. Ebû Ömer İbn Abdi’l-Berr'in zikrettiğine göre ilim adamları kendisi ile (fercinin elverişli olmadığından dolayı) ilişki kurulamayan ve er-retkâ denilen kadınların bu durumlarının bir kusur teşkil ettiğini ve bundan dolayı (böyle bir cariyenin) geri çevrileceği hususunda ihtilaf etmediklerini zikretmektedir. Ancak bu konuda tek bir istisna, Ömer b. Abdülaziz'den pek kuvvetli bir yolla gelmeyen retkâ olsun, başkası olsun geri çevrilemeyeceğine dair bir rivâyet vardır. Ancak fukahanın tümü buna muhalif kanaattedir. Çünkü nikâhtan maksat, yaklaşmaktır. Bu husus üzere ilim adamlarnın icma etmeleri, duburun (arka yolun) ilişki kurulacak yer olmadığının delilidir. Eğer orası ilişki kurmak için bir yer olsaydı, fercinden ilişki kurulamayanın geri çevrilmemesi gerekirdi. Yine doğurmayan kısır kadının geri çevrilemeyeceği hususunda da icma etmişlerdir. Bu mes'elede sahih olan görüş bizim açıkladığımız şekildir. İmâm Mâlik ve arkadaşlarına buna dair nisbet edilen kanaatler batıldır, onlar böyle şeylerden beri ve uzaktırlar. Çünkü kadına yaklaşmanın mubah olduğu yer, ekin yeri olarak tahsis edilmiştir. Zira yüce Allah:

"O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın" diye buyurmuştur. Diğer tarftan eşlerin yaratılışındaki hikmet, neslin çoğalmasıdır. Neslin geldiği yerden başkası nikâh ile mubah olmuyor. İşte hak olan budur.

Ebû Hanîfe'nin arkadaşları da şöyle demiştir: Böyle bir kimse (karısına arka yoldan yaklaşan kimse) ile erkekle lutilik yapan hüküm itibariyle bize göre aynıdır. Çünkü pislik çıkan yerdeki pislik ve rahatsızlık verici şeyler, ay hali kanından daha fazladır. O bakımdan orası daha da çirkin ve kötüdür.

İbnü'l-Arabî de "el-Kabes" adlı eserinde şöyle der: Şeyh, İmâm Fahru'l İslâm Ebû Bekr Muhammed b. Ahmed b. el-Husayn -ki zamanının fakihi ve İmâmıdır- dedi ki: Ferc otuzbeş (radıyallahü anhkamına) çok benzer, dedi ve elini çıkartıp bu sayıyı gösterdi. Ve dedi ki: Küçük abdestin bozulduğu yer otuzun altında kalan yerdir. Zekerin girdiği yer ile ferc beşi andıran yerdir. Yüce Allah arızî necaset dolayısıyla ay halinde ferci haram kılmıştır. O bakımdan her zaman orada bulunan necaset dolayısıyla arka yolu haram kılması, öncelikle sözkonusudur.

İbn Vehb ve Ali b. Ziyad, İmâm Mâlik'e Mısır'da birtakım kimselerin böyle birşeyi câiz kabul ettiğini naklettiklerini bildirince bu işi nefretle reddetti ve bunu nakledeni hemen orada yalanlayarak: Hakkımda söyledikleri yalandır, hakkımda söyledikleri yalandır, hakkımda söyledikleri yalandır, dedikten sonra: Siz Arap değil misiniz? Yüce Allah:

"Kadınlarınız sizin için bir tarladır" diye buyurmuyor mu? Hiç ekin, bitkinin bittiği yerden başka bir yerde ekilir mi?

Muhalif kanaati savunan kimselerin yüce Allah'ın:

"Dilediğiniz gibi" âyetinin genel ifade olması dolayısıyla bütün yollan kapsadığını delil diye göstermesine gelince; bunda delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü bu ifadenin genelliği zikrettiğimiz şeyler ile tahsis edilmiştir. Ayrıca bu konuda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan sahih, hasen ve meşhur değişik metinlerle on iki tane sahabînin rivâyet ettiği hadislerle tahsis edilmiştir. Bu hadislerin hepsi kadınlara arkalarından yaklaşmanın haram olduğunu ifade etmektedir. Ahmed b. Hanbel bunları Müsnedinde, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmizî ve başkaları da eserlerinde zikretmiştir. Ebul Ferec İbnu'l-Cevzî bu hadisleri bütün rivâyet yollarıyla "Tahrimu'l-Mahalli'l-Mekruh" adlı bir cüzde toplamıştır. Hocamız Ebû'l-Abbas'ın da yine bu hususta "îzhar-u îdbari men Ecaze'l-Vat'a fi'l-Edbâr" ismini verdiği bir cüz'ü vardır.

Derim ki: İşte bu mes'elede kendisine uyulması gereken hak ve sahip olan budur. Allah'a ve âhiret gününe îman eden bir kimsenin bu hususta, ondan sahih olarak nakledilmiş olsa dahi bir alimin yanılmasını (delil diye) sözkonusu etmemesi gerekir. Çünkü bizler alimin yanılması üzerinde durmaktan sakındırılmış bulunuyoruz. İbn Ömer'den buna muhalif (yani arkadan yaklaşmaya cevaz verdiğine muhalif) ve bu işi yapanı tekfir ettiğine dair rivâyet gelmiştir. Ona yakışan da budur. Allah ondan razı olsun.

Aynı şekilde Nafi' de ondan böyle bir rivâyeti yalanlamıştır. Nitekim az önce kaydettiğimiz Nesâi’nin de zikrettiği rivâyette bunu gördük. Mâlik de böyle bir cevazı terketmiş ve bunu büyük bir iş görmüştür. Kendisine bunu câiz gördüğüne dair rivâyeti nisbet edenlerin yalancı olduğunu söylemiştir. Dârimî Ebû Muhammed, Müsned'inde Ebû'l-Hubab Said b. Yesar'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir:

İbn Ömer'e dedim ki: Benim cariyelere başka yoldan yaklaşmam hakkında ne dersin? O: Başka yoldan yaklaşmak ne demek? diye sorunca ona arka yolu sözkonusu ettim. Şöyle dedi: Müslümanlardan herhangi bir kimse böyle birşey yapıyor mu? Dârimi, Vudû' 114. Huzeyme b. Sabit'ten senedini de kaydederek dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Ey insanlar, muhakkak Allah haktan haya etmez. Sakın kadınlara arka yoldan yaklaşmayınız." Dârimi, Vudû' 114. Bunun bir benzeri Ali b. Talk'tan da gelmiştir. Dârimi, Vudû' 114. Ayrıca Ebû Hüreyre'den senedini kaydederek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu zikretmektedir: "Her kim bir kadına arka yoldan yaklaşırsa kıyâmet gününde yüce Allah ona bakmaz." Dârimi, Vudû' 114.

Ebû Dâvûd et-Tayalîsi de Müsned'inde Katâde'den o Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o Abdullah b. Amr yoluyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "İşte bu küçük lutîliktir." Bununla kadına arka yoldan yaklaşmayı kastediyor. el-Bennâ, Minhatu'l-Ma'bûd, I, 313; Müsned, II, 182, 210.

Tavus'tan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Lut kavminin işi önceleri kadınlara arkalarından yaklaşmak şeklinde başlamıştı.

İbnu'l-Münzir der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan birşey sabit olduğu takdirde ise onun dışında kalan hiçbir şeye ihtiyaç duyulmaz.

4- Önden Birşeyler Göndermek:

Yüce Allah'ın:

"Ve kendiniz için önden gönderin" âyetinin anlamı yarın size faydalı olacak şeyleri önden gönderin şeklindedir. Mef ul (yarın), hazfedilmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde ise mef'ûl açıkça ifade edilmiştir:

"Kendiniz için önceden ne hayır gönderirseniz Allah nezdinde onu bulacaksınız." (el-Bakara, 2/110) Buna göre anlamı: Kendiniz için önden itaat ve salih amel gönderiniz, demek olur.

Çocuk ve nesil arayarak bunu yapınız, diye de açıklanmıştır. Çünkü çocuk dünya ve âhiretin hayrıdır. Şefaatçi ve cehenneme karşı bir kalkan olabilir.

Bundan kastın iffetli kadınlarla evlenmek olduğu da söylenmiştir. Böylelikle çocuk salih ve temiz olur. Burada kastın henüz baliğ olmamış çocukların önceden ölmesi olduğu da söylenmiştir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kimin önünden henüz baliğ olmamış üç çocuk giderse, bu konudaki kasemin gereğinin yerine getirme hali dışında ateş ona dokunmayacaktır." Buhârî, Cenâiz 6, Eymân 9; Müslim, Birr 150; Tirmizî, Cendiz 64; Nesâi, Cenâiz 25; Müsned, II, 276, 473, 479. Buradaki kasemin yerine getirilmesi ile ilgili açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Meryem Sûresi'nde (19/71. âyet 1. başlıkta) gelecektir.

İbn Abbâs ve Atâ ise der ki: Cima esnasında önceden Allah'ı zikrediniz demektir. Hazret-i Peygamber'in şu âyetinde olduğu gibi: "Sizden herhangi bir kimse hanımına yaklaşırken " Allah'ın adıyla, Allah'ım, şeytanı bizden uzak tut ve yine şeytanı bize verdiğin rızıktan da uzak tut, diyecek olursa, eğer onlardan bir çocuk doğması takdir edilirse şeytan ebediyyen ona zarar veremez." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Bed'u’l-Halk 11, Vudû" 8, Nikâh 66, Deavât 54, Tevhîd 13; Müslim, Nikâh 116; Ebû Dâvûd, Nikâh 44, 45; İbn Mâce, Nikâh 27; Dârimî, Nikâh 29; Müsned, I, 217, 243, 283, 286.

5- Allah'ın Huzuruna Çıkmaktan Korkmak:

"Allah'tan da korkun." Bu bir sakındırma ve bir uyarmadır

"ve bilin ki siz O'na kavuşacaksınız." Bu, sakındırma hususunda mübalağayı gerektiren bir haberdir. Yani o iyiliğinizin de kötülüğünüzün de karşılığını verecektir.

İbn Uyeyne, Amr b. Dinar'dan rivâyetle dedi ki: Ben Saîd b. Cübeyr'i İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet ederken dinledim: (İbn Abbâs) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı hutbe irad ederken şöyle buyurduğunu dinledim: "Şüphesiz yüce Allah'ın huzuruna çıplak ayaklı, elbisesiz yürüyerek ve sünnet edilmeksizin çıkacaksınız." Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Allah'tan da korkun ve bilin ki herhalde siz O'na kavuşacaksınız" âyetini okudu. Bu hadisi bu manada Müslim rivâyet etmiştir. Buhâri, Rikaak 45; Müslim, Cennet 57; Nesâi, Cenâiz 118.

6- Mü’minlere Müjdele Âyeti:

Yüce Allah'ın: "Mü’minlere müjdele" âyeti iyilik işleyen, hidâyet sünnetlerini araştırıp yapan kimseye ünsiyet kazandıran, ünsiyet veren bir buyruktur.

224. Âyetin Tefsiri

Allah'ı yeminlerinizle iyilik etmenize, sakınmanıza ve insanların arasını bulmaya engel yapmayın. Allah Semi'dir, Alimdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Önceki Buyruklarla İlişkisi:

İlim adamları der ki: Yüce Allah infak etmeyi, yetimlerle, kadınlarla güzel bir şekilde geçinmeyi emrettikten sonra, biz bu işi yapmamak üzere yemin ettik diye bahane ileri sürerek güzel herhangi birşeyden uzak durmayınız, diye buyurdu. Bu anlamda bir açıklama İbn Abbâs'tan, Nehaî, Mücâhid, Rabi' ve başkalarından gelmiştir. Saîd b. Cübeyr der ki: Burada iyilik yapmamak, akrabalık bağını gözetmemek, insanlar atasını düzeltmemek üzere yemin eden kimse kastedilmektedir. Böyle bir kişiye; iyilik yap denilir, o: Yemin ettim diye cevap verir.

Kimi müfessirler de şöyle demektedir: Bunun anlamı sizler eğer iyilik, takva ve ıslah yapmak istiyor iseniz, yalan söyleyerek Allah adına yemin etmeyiniz. O taktirde burada edatını (ot) takdir etmeye gerek yoktur.

Şöyle de denilmiştir: Allah adına çokça yemin etmeyiniz. Çünkü bu kalplere daha çok heybet verir. Bundan dolayı yüce Allah:

"Yeminlerinizi koruyun" (el-Maide, 5/89) diye buyurmuştur. Çokça yemin edeni de yererek şöyle buyurmaktadır:

"Çokça yemin eden aşağılık ve değersiz hiçbir kişiye de itaat etme!" (el-Kalem, 68/10)

Araplar az yemin etmeyi övülme sebebi kabul ederler, öyle ki şairlerden birisi şöyle demiştir:

"Yeminleri az ve yeminini korur

Ondan bir yemin sadır olursa gereğini yerine getirir."

Buna göre:

"İyilik yapmanıza" âyetinin anlamı şu olur: Az yemin ediniz, çünkü bunda İyilik ve takva sözkonusudur. Çokça yemin etmek ile birlikte yeminlerin bozulması halinde, yüce Allah'ın hakkına az riâyet sözkonusu olur. Bu, güzel bir İÇtfcfoma Şe&tdf.

Mâlik b. Enes der ki: Bana ulaştığına göre bu, her hususta Allah adına yemin etmektir. Bir görüşe göre bunun anlamı sizler yemini hak batıl herşey hakkında gelişigüzel kullanmayın.

ez-Zeccâc ve başkaları da der ki: Âyet-i kerimenin anlamı şudur: Bir kimseden hayır bir iş yapması istenince o Allah'ı bahane ederek, benim bu konuda yeminim vardır, der. Halbuki hiç de yemin etmiş değildir. el-Kutebî der ki: Anlamı şudur: Sizler akrabalık bağlarınızı gözetmemek, sadaka vermemek, ıslah etmemek üzere ve buna benzer çeşitli iyiliklere dair yemin ettiğiniz takdirde o yeminlerinizin keffaretini ödeyiniz (yeminleriniz iyilik yapmanıza engel olmasın).

Derim ki: Bu bizim de yaptığımız açıklama dolayısıyla güzel bir tefsirdir. Bundan sonraki başlıkta açıklayacağımız üzere nüzul sebebi de buna delalet etmektedir.

2-Âyetin Nüzul Sebebi:

Denildiğine göre bu âyet-i kerîme Ebû Bekr es-Sıddîk hakkında nazil olmuştur. O, Hazret-i Âişe hakkında ileri geri konuşan Mistah'a herhangi birinfaktabulunmamak üzere yemin etmişti. Nitekim İfk hadisinde bu geçmektedir. İleride buna dair açıklamalar Nûr Sûresi'nde (24/22. âyet-i kerimede) gelecektir. Bu açıklama da İbn Cüreyc'den nakledilmiştir.

Bir görüşe göre bu âyet-i kerîme yine Ebû Bekr es-Sıddîk hakkında misafirlerle birlikte yememek üzere yemin etmesi üzerine nazil olmuştur. Bk. Buhârî, Mevâkît 41, Edeb 87, 88; Müslim, Eşribe 176, 177; Müsned, I, 198. Bir başka görüşe göre bu âyet-i kerîme Abdullah b. Revaha hakkında Beşir b. en-Nu'man ile konuşmamak üzere yemin etmesi üzerine nazil olmuştur. Beşir b. en-Numan ise Abdullah'ın kızkardeşinin kocası ve eniştesi idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

3- "Allah'ı Yeminlerinize... Engel Yapmayın."

el-Cevherî'den nakledildiğine göre dikili hedef (gibi) yapmayın, demektir. Âyet-i kerimede geçen "urda" birşey ile birlikte olmak, birşeye karşı güçlü olmak anlamına gelir. Yine 'urda himmet anlamına ,da gelir. Şair der ki:

"Onlar öyle yardımcılardır ki, bütün himmetleri ('urda) düşman ile karşılaşmaktır."

Filan kişi insanlar için 'urdadır, denilirken sürekli olarak onun hakkında ileri geri konuşmaz demektir. Filanı şu işe 'urda yaptım, denilirken onun için hedef olarak diktim demektir. Bu kelimenin şiddet ve güç anlamını ifade ettiği de söylenmiştir. Kadın hakkında nikâha 'urdadır, denildiği zaman evlenebilecek durumda olması kastedilir. Filanın 'urdası vardır, denildiğinde yolculuk yapmaya, Savaşa gücü yeter, demektir. Ka'b b. Züheyr der ki:

"(Hızlıca yol aldığından) kulaklarının dibindeki çukurlardan ter boşanınca;

Onun bütün himmeti, gücü hiçbir alameti bulunmayan ve bilinmeyen yolda maharetle yol almaktır."

Abdullah b. ez-Zübeyr de der ki:

"İşte bu Savaş günleri içindir, bu da benim oyalanmam için

Bu ise bizim yolculuğumuz için bir güç ve kuvvettir (hırda)."

Yani bir araçtır, hazırlıktır. Bir başka şair şöyle demektedir:

"Beni levmedenlere bir 'urda (dikili hedef) sakın kılma!"

Evs b. Hacer de der ki:

"Erkek deve gibi bir kırat bir gün onun 'urdası (hazırlanması)

Yola koyulmam içindir ve onun bir sarsılışı ve hızlıca bir koşusu vardır."

Âyet-i kerimenin anlamı şudur: Allah adına yemin etmeyi iyilikten uzak durmak için kendiniz için bir güç, bir araç kılmayınız.

4- Yeminler İyiliğe ve Takvaya Engel Edilmemelidir:

Yüce Allah'ın:

"İyilik etmenize, sakınmanıza..." âyeti mübteda olup onun haberi hazfedilmiştir. Yani; iyilik, takva ve insanlar arasını düzeltmek daha uygundur, daha güzeldir. Yüce Allah'ın:

"İtaat ve güzel söz" (Muhammed, 47/21) âyetinde olduğu gibi. Bu açıklamalar ez-Zeccâc ve en-Nehhâs'tan nakledilmiştir.

Bu âyetin nasb mahallinde olduğu da söylenmiştir. Yani aziz ve celil olan Allah hakkında yemin etmeniz, sizleri bir (iyilik), takva ve ıslah yapmaktan alıkoymasın. Yine bu açıklamalar ez-Zeccâc'dan nakledilmiştir.

Bir diğer görüşe göre bu, mef'ûlün lehtir. (Yani Allah adına yemin iyilik yapmanız, takva ve ıslah için bir engel olmasın).

Bir görüşe göre de bunun anlamı, iyilik yapmamanız için şeklindedir. Burada (olumsuzluk edatı olan): "lâ" hazfedilmişir. Yüce Allah'ın:

"Allah saparsınız diye size açıklar" (en-Nisa, 4/176) âyetinde olduğu gibi. Anlamı ise, sapmayasınız diye açıklar, şeklindedir. Bunu Taberî ve en-Nehhâs söylemiştir.

Bu âyetin mansub oluşunun dördüncü açıklama şekli de: İyilik yapmaktan hoşlanmadığınız için., şeklinde olup, daha sonra bu (anlamı ifade eden: Kerih görmek anlamındaki kelime) hazfedilmiştir. Bunu da en-Nehhâs ile el-Mehdevî zikretmiştir.

Bir diğer görüş olan el-Halil ve el-Kisaî’nin görüşüne göre bu cer mahallindedir. Takdiri ise iyilik yapmak hususunda (anlamına gelecek şekilde): şeklindedir. Burada cer harfi zikredilmeyip ondan dolayı da mecrur olmuştur.

"Allah" kulların sözlerini işiten

"Semi'dir" onların niyetlerini bilen

"Alim’dir."

225. Âyetin Tefsiri

Allah sizi yeminlerinizdeki lağivden dolayı sorumlu tutmaz. Fakat kalplerinizin kazandığından dolayı sizi sorumlu tutar. Allah Gafûrdur, Halimdir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Lağv'in Anlamı:

Lağiv konuşmada gerek olmayan yahut kendisinde hayır bulunmayan veya günahı, iyilikleri boşa çıkartan bir söz söylemek anlamındadır olan mastardır. Hadîs-i şerîfte şöyle denilmektedir: "Cuma gününde İmâm hutbe okur iken arkadaşına: Dinle, dediğin vakit sen de lağv etmiş olursun (Leğavte)." Buhârî, Cumua 36; Müslim, Cumua 12; Ebû Dâvûd, Salât 229; Tirmizî, Cumua 16; Nesâî, Cumua 22, îydeyn 21; İbn Mâce, İkame 86: Muvatta’', Cumua 6; Dârimî, Salât 195; Müsned, II, 244, 272. Ebû Hüreyre'nin söyleyişinde ise bu "leğayte" şeklindedir. Şair der ki:

"Nice hacı kafilesi vardır ki lağvetmekten ve

Çirkin söz söylemekten uzaktır, konuşmuyor."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Söylediğin boş bir söz (lağiv) dolayısıyla muaheze olunmazsın

Eğer sen kararlı bir şekilde bağlanmayı kastetmezsen."

2- İlim Adamlarının Lağiv Yemini ile İlgili Görüşleri:

İlim adamları hangi yeminin lağiv yemini olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. İbn Abbâs der ki: Bu, kişinin söz arasında ve konuşurken, acele ederken yemin kastı olmaksızın: "Hayır vallahi, evet vallahi" demesidir. el-Mervezî der ki: İlim adamlarının ittifakla lağiv diye kabul ettikleri lağiv yemini kişinin: "Hayır vallahi, evet vallahi" sözlerini yemin kastı gütmeksizin, yemin etmek istemeksizin söz ve konuşması sırasında bunları söylemesidir.

İbn Vehb, Yûnus'tan o İbn Şihab'tan rivâyet ettiğine göre Urve, İbn Şihab'a şunu anlatmış: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın zevcesi Hazret-i Âişe dedi ki: Lağiv yeminleri tartışırken, ciddi olmayıp şakalaşırken ve kalpten kasıt güdülmeksizin söz söylerken yapılan yeminlerdir. Buhârî'de de Hazret-i Âişe'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Yüce Allah'ın:

"Allah sizi yeminlerinizdeki lağivden dolayı sorumlu tutmaz" âyeti kişinin: "Hayır vallahi, evet vallahi" demesi hakkında nazil olmuştur. Buhârî, Eymân 14.

Bir görüşe göre ise lağiv, kişinin zanna dayanarak yemin etmesi ve durumun onun hilafına olmasıdır. Bunu Mâlik söylemiştir. İbnu'l-Kasım bu görüşü Mâlik'ten nakleder. Seleften bir grup da bu şekilde açıklamıştır.

Ebû Hüreyre der ki: Kişi ancak öyle zannettiği birşeye dair yemin eder de o şey zannettiği gibi değilse işte bu yemini lağiv yemini olup bundakeffaretyoktur. Buna yakın bir açıklama İbn Abbâs'tan da rivâyet edilmiştir.

Rivâyet edildiğine göre; bir topluluk Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda karşılıklı olarak birbirlerine söz söylüyor ve ok atışı yapıyorlardı. Onlardan birisi: Yemin olsun ben isabet ettim ve sen ey filan sen hedefi tutturamadın diye yemin etti. Ancak durumun böyle olmadığı ortaya çıktı. Bu sefer (diğer) adam dedi ki: Ey Allah'ın Rasulü, bu yalan yere yemin etmiş oldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Atıcıların yeminleri lağivdir, onların yeminlerinde bozma olmaz, keffaret de sözkonusu değildir."

Muvatta’''da Mâlik şöyle demektedir: Bu hususta işittiğim en güzel açıklama şudur: Lağiv; kişinin böyle olduğundan emin olduğu daha sonra bunun hilafına olduğunun anlaşılması ile ilgili yaptığı yemindir, bunda keffaret yoktur. Bir kimse birşey hakkında yemin edip de o yemininden kendisinin günahkâr olduğunu, yalancı olduğunu biliyor ve bu yemini herhangi bir kimseyi razı etmek yahut bir mahluka karşı özür beyan etmek veya herhangi bir malı haksızca almak için yapıyor ise bu, keffaretin sözkonusu olamayacağı kadar büyük bir yemindir. Muvatta’', Nüzûr 9. Keffaret ancak kişi için yapılması mubah olan birşeyi yapmamaya dair yemin eden, sonra da o işi yapan kimseye veya yapmaya dair yemin edip de sonradan yapmayan kimseye düşer. Mesela, elbisesini on dirheme satmamak üzere yemin etse sonra da böyle bir pahaya satsa veya kölesini döveceğine dair yemin edip sonra da onu dövmemesi gibi.

İbn Abbâs'tan -ondan eğer sahih olarak gelmişse- şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Lağiv yemini kızgın iken yemin etmendir. Tavus da böyle demiştir. İbn Abbâs, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Gazap halinde yemin yoktur" dediğini rivâyet etmiştir. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IV, 186'da: Taberânî, el-Evsat'ta rivâyet ettiğini zikretmektedir.

Saîd b. Cübeyr der ki: Lağiv yemini haramı helal kılmaktır. Mesela kişi: Eğer ben bu işi yaparsam malım bana haram olsun. Helal birşey de bana haram olsun, demesi gibi. Mekhul ed-Dımeşkî de Mâlik de böyle demiştir. Zevce hakkında böyle birşey söylenirse o takdirde kadının ona haram olması sözkonusudur, ancak kalbiyle onu istisna etmesi hali bundan müstesnadır.

Lağiv yemini masiyet yeminidir, de denilmiştir. Said b. el-Müseyyeb, Ebubekir b. Abdurrahman ile ez-Zübeyr'in oğulları Urve ve Abdullah da böyle demiştir. Mesela bir kimse şarap içeceğine yahut akrabalık bağını keseceğine dair yemin etse, bu yeminini yerine getirmesi, yapmayı yemin ettiği masiyeti işlememesidir. Onun için keffaret de yoktur. Bu konudaki delilleri ise Amr b. Şuayb'ın babasından, onun da dedesinden naklettiği şu Hadîs-i şerîftir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim birşeye dair yemin etse, daha sonra ondan başkasının ondan hayırlı olduğunu görse onu terketsin. Onu terketmesi o yeminin keffaretidir." Bu hadisi İbn Mâce Sünen'inde rivâyet etmiştir. Nesâî, Eyınan 16; İbn Mâce, Keffârât 7; Aynı manada ve yakın lâfızlarla: Müslim, Eymân 15-18. Yine Maide Sûresi'nde (5/89. âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar gelecektir.

Zeyd b. Eslem dedi ki: Lağiv yemini, kişinin kendi hakkındaki bedduasıdır: Allah gözümü kör etsin, Allah malımı yok etsin, yahudi olayım, müşrik olayım, demesi gibi. Böyle birşey söyleyen kimsenin bu yemini lağivdir.

Mücâhid der ki: Burdaki yemin, alışveriş yapan iki kişiden birisinin: Allah'a yemin ederim bu fiyata sana satmıyorum, deyip öbürünün de: Allah'a yemin ederim ben de bu fiyata satın almıyorum demesi gibidir.

en-Nehaî der ki: Bir kişi birşeyi yapmamak üzere yemin etse sonra da unutarak yapsa (bu yemini lağiv yeminidir).

Yine İbn Abbâs ve ed-Dahhâk der ki: Lağiv yemini keffaret olunan yemindir. Yani yeminin keffareti yerine getirildiği takdirde o yemin düşer ve artık o boş olur (leğv). Allah onun keffaretini yapıp da daha hayırlı olana dönüşü dolayısıyla sorumlu tutmaz.

İbn Abdi’l-Berr lağvin mukreh (zorlanan, ikrah altında bulunan) kimsenin yaptığı yemindir diye bir görüş nakletmektedir. İbnu'l-Arabî der ki: Unutkanlıkla yemin etmenin lağiv olduğunda bir şüphe yoktur. Çünkü bu yemin kişinin maksadı hilafına gelmiştir. O bakımdan bu yemin katıksız lağv (boş) yemindir.

Derim ki: Mukrehin yemini de bunun mesabesindedir. İleride yüce Allah'ın izniyle Nahl Sûresi'nde (İ6/106 âyet 14. başlıkta) gelecektir. İbnu'l-Arabî der ki: Lağiv yemini masiyet yeminidir, diyenlerin sözü batıldır. Çünkü masiyeti terketmek üzere yemin eden kimsenin yemini, ibadet olarak akdolur. Masiyet işlemek üzere yemin eden kimsenin yemini ise masiyet olarak akdolur.

Ve böyle bir kimseye: Bu yapmayı yemin ettiğin şeyi yapma ve keffarette bulun, denilir. Şayet o fiili yapmaya kalkışacak olursa, bunun için ve yeminini yerine getirdiği için günahkâr olur. İnsanın kendi aleyhine beddua etmesidir. Eğer böyle olmazsa başına bu gelsin diyenin yeminidir, diyenlerin görüşüne gelince, keffaret hususunda bu, boş bir sözdür. Fakat maksat olarak yapılırsa akdolur, mekruhtur. Belki de bundan dolayı sorumlu tutulmaz. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kimse kendi aleyhine beddua etmesin. Olur ki o anda Allah kendisinden kim birşey isterse mutlaka o şeyi kendisine vereceği bir ana tesadüf eder." Benzer ifadelerle: Müslim, Zühd 74 no'lu uzunca hadisin bir bölümü.

Lağiv yemini kızgınlık halinde yapılan yemindir, diyenin sözüne gelince, bunu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kızgın iken Eş'arîleri taşıyacak binek vermeyeceğine dair yemin etmesi, sonra da onları taşıyacak binekler verip yemininin keffaretini ödemesi reddeder. İleride bu husus Tevbe Sûresi'nde (9/92. âyet 4. başlıkta) gelecektir.

İbnu'l-Arabî der ki: Bu, keffareti ödenmesi gereken yemindir, diyenlerin görüşüne gelince; bunun nakledilegelen bir dayanağı yoktur. İbn Atiyye de bu açıklamayı zayıf görmüş ve şöyle demiştir: Yüce Allah lağiv yemininden sorumluluğu mutlak olarak kaldırmıştır. O halde bu yeminin gerçek mahiyeti, onda herhangi bir günah ve keffaret bulunmadığıdır. Yeminlerde sorumluluk ise ğamûs ve masbûra Ğamûs Yemini: Yemin çeşitlerinden biri olup, kişinin kasdî olarak yalan yere Allah adına yemin etmesidir. Masbûre yemini: Kişinin gereğini yerine getirmekle yükümlü tutulduğu yemindir. (İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, III, 8) yemini ile keffaret gerekir ve keffarette bulunmayı terkettiği yeminler dolayısıyla âhiretteki ceza ve sorumluluk sözkonusu olur. Dünyada da keffarette bulunmaya mecbur etmekle cezalandırılması sözkonusudur. O bakımdan keffareti gerektiren yemin olduğunu söylemek, zayıf bir görüştür. Çünkü böyle bir yeminde sorumluluk gerçekleşmektedir. Bu sorumluluğun yalnızca âhirette olacağını ve bunu âhirete tahsis etmek ise bir tahakkümdür.

3- Yeminler:

Yüce Allah'ın:

"Yeminlerinizde" âyetindeki (yeminler anlamına gelen) "eyman": Yeminin çoğuludur. Arapçada aynı anlamda bir diğer kelime de "halfdir.

Aslı şudur: Araplar yeminleştiklerinde yahut akidleştiklerinde bunlardan herhangi birisi sağ elini öbürünün sağ eline (sağ elin ismi da: yemindir) verir idi. Daha sonra bu uygulama arttı nihayet hilf ve ahdin kendisine de yemin denilir oldu. Bunun bereket anlamına gelen "yumn" kelimesinden fail veznine getirilmiş (yemin haline sokulmuş) bir kelime olduğu da söylenmiştir.

Şanı yüce Allah ona bu ismi hakları koruduğundan dolayı vermiştir. Yemin kelimesinin müzekker ve müennesi bu şekildedir. Çoğulu ise: eyman ve eymun şeklinde gelir. Züheyr der ki:

"Bizden ve sizden yeminler (eymun) bir araya getirilir."

4- Sorumluluğu Gerektiren Yeminler:

Yüce Allah'ın:

"Fakat kalplerinizin kazandığından dolayı sizi sorumlu tutar" âyeti bir başka âyette yer alan şu âyete benzemektedir:

"Fakat bağlanmış olduğunuz yeminleriniz yüzünden sizi sorumlu tutar." (el-Maide, 5/89) Orada buna dair yeterince açıklamalar yüce Allah'ın izniyle gelecektir.

Zeyd b. Eslem der ki: Yüce Allah'ın:

"Fakat kalplerinizin kazandığından dolayı sizi sorumlu tutar" âyetinde kastedilen, kişinin: Ben bunu yaparsam müşrik olayım, demesidir. Yani burada bu yemin lağiv yeminidir, ancak kalbiyle ve ameliyle şirk koşmayı kararlaştırmış olması hali müstesnadır.

"Gafûrdur, Halimdir" sıfatları daha önce sözü geçen sorumluluğu kaldırmaya uygun düşmektedir. Çünkü bu, yumuşak davranma ve genişletmeyi gerektiren bir konumdur.

226. Âyetin Tefsiri

Hanımları hakkında yemin edenler (îlâ yapanlar) için dört ay beklemek vardır. Şayet dönerlerse şüphesiz Allah Gafûrdur, Rahîmdir.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı yirmidört başlık halinde sunacağız:

1- İlâ:

Yüce Allah'ın:

"Hanımları hakkında yemin edenler (îlâ yapanlar) için.." âyetinde geçen "Ha yapanların anlamı yemin edenlerdir. Bu kelimenin masdari: "îlâ, eliyya, elve ve ilve" ...diye gelir. Ubey ile İbn Abbâs (aynı anlamda olmak üzere): diye okurlar. Bilindiği gibi bu kelime "îlâ yapanlar"ın tefsiridir. Yine aynı anlamda olmak üzere: şeklinde de okunmuştur. Bu kökten: "Âlâ, yu'lî, ilâen ve teellâ, teelliyen, i'telâ, i'tilâen" denilir. Yüce Allah'ın:

"Sizden fazilet ve bolluk sahibi kimseler yakınlara... yemin etmesinler (ye'telî)" (en-Nûr, 24/22) âyetindeki "ye'telî" de bu köktendir. Şair de şöyle demiştir:

Temin ettim mutlaka bir kaside terennüm edeceğim,

Sen ve o, bu kaside (sebebi) ile benden sonra bir örnek olacaksınız."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Yeminleri az ve yeminini korur

Eğer yemin edecek olsa dahi onu yerine getirir."

İbn Dureyd de şöyle demektedir:

"O gayretli ve çalışkan develere dair bir yemin (ettim);

Onlar (o develer) ile geniş çöllerin ortasına dalınır."

Abdullah b. Abbas der ki: Cahiliyye döneminde îlâ bir sene, iki sene ve bundan fazla olurdu. Onlar ki kötülük yapmak istediklerinde bu yolla kadına eziyet etmeye çalışıyorlardı. Onların bu şekildeki Hâlan dört aya indirildi, bundan daha aşağı süre kim yemin ederse o hükmî bir îlâ değildir.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de îlâ yapmış ve boşamıştır. îlâ yapmasının sebebi ise hanımlarının ondan karşılayamayacağı kadar masraf istemeleridir. Müslim'in Sahih'inde de böyledir. Müslim, Talâk 30 vd. Hazret-i Peygamber'in ilâsına dair rivâyetlerin kaydedildiği bazı yerler: Buhârî, Savm 11, Mezâlim 25, Nikâh 91, Talâk 21, Eymân 20; Müslim, Siyam 22-25; Tirmizî, Talâk 21; Nesâî, Siyam 14, Talâk 32; İbn Mâce, Talâk 24; Müsned, I, 34, 235, II, 56, 298, III, 200, 329, 334, 341, VI, 33, 105, 315; el-Bennâ, Minhatu'l-Ma'bûd, I, 315-316; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IV, 7 vd... Bunun sebebinin Hazret-i Zeyneb'in, Hazret-i Peygamber'in hediyesini geri çevirmesi ve buna kızarak onlara îlâ yapması olduğu da söylenmiştir. Bunu da İbn Mâce zikretmektedir. İbn Mâce, Talâk 24.

2- îlâ Kimin îçin Bağlayıcıdır?

Talakın bağlayıcı olduğu herkes için îlâ da bağlayıcıdır. Hür, köle ve sarhoş için îlâ bağlayıcıdır. Aynı şekilde sefih ve velayet altında bulunan kişi de baliğ ve deli olmadığı takdirde böyledir. Hayalan burulmuş kimsenin -eğer zekeri kesilmemiş ise- durumu da böyledir. Yaşlı bir kimsenin de -bir hayat belirtisi ve güç kalmış ise- durumu da böyledir.

Mecbub (zekeri kesilmiş) olanın îlâ yapması hakkında Şâfiî'nin farklı görüşleri vardır. Bir görüşe göre böyle bir kimsenin îlâ hakkı yoktur. Bir diğer görüşe göre îlâ yapması sahihtir. Birinci görüş daha sahihtir, Kitap ve Sünnete daha yakındır.

Geriye dönmek yemini kaldırır. Söz ile geri dönmek ise îlâyı kaldırmaz. Yeminde yasaklanan şeyi yerine getirmeyi engelleyen yemin kaldığı sürece ilânın hükmü de kalır.

Dilsizin îlâsı kendisinden anlaşılacak anlaşılır bir yazı veya işaret ile olursa onun için bağlayıcıdır. Arapça konuşamayan kimsenin de kadınlarından îlâ yapması aynı şeydir.

3- îlâ Hangi Yeminler ile Gerçekleşir?

İlim adamları îlânın hangi yeminlerle gerçekleşeceği hususunda farklı görüşlere sahiptir. Kimileri îlâ yalnızca Allah'ın İsmi ile yemin edilmesi halinde gerçekleşir, demişlerdir. Çünkü Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: "Kim yemin edecekse ya Allah adına yemin etsin ya da sussun." Buhârî, Şehâdât 26, Edeb 74, Eymân 4; Müslim, Eyınân 3; Muvatta’', Nüzûr 14; Dârimî, Nüzûr 6; Müsned, II, 7, 11. Şâfiî de yeni (cedid) görüşünde böyle demiştir.

İbn Abbâs da der ki: Karısıyla cima etmeyi engelleyen her yemin îlâdır. Şa'bi, Nehaî, Mâlik, Hicazlılar, Süfyan-ı Sevrî, Iraklılar, bir diğer kavlinde Şâfiî, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd, İbnu'l-Münzir, Kadı Ebubekr b. el-Arabî hep bu görüştedir.

İbn Abdi’l-Berr der ki: Kendisi sebebiyle yeminini bozmadıkça karısıyla cima yapamayacağı her bir yemini yapan kişi bu yemin ile îlâ yapmış olur. Şu şartla ki yaptığı bu yemin dört ay süreden fazla olmalıdır. Kim Allah adına yahut O'nun sıfatlarından bir sıfata veya Allah adına kasem ederim yahut Allah'ı şahit tutarım veya Allah'ın ahdi, keffareti, misakı, zimmeti üzerime olsun diyecek olursa, o kimse îlâ yapmış olur, îlânın hükmüne bağlı kalmalıdır. Şayet Allah'ın ismini anmaksızın, kasem ederim veya azmederim diyecek olursa bir görüşe göre; yüce Allah'ın ismini murad etmiş veya niyet etmiş olması hali dışında o kimse hakkında îlâ sözkonusu olmaz denilmiştir. Bunu yemin kabul eden kimselerin görüşüne göre böyle demek îlâ olur. İleride buna dair açıklamalar da yüce Allah'ın inziyle Maide Sûresi'nde (5/89. âyet 8. başlık) gelecektir.

Eğer oruç adına hanımı ile ilişki kurmamak üzere yemin etse ve: Seninle ilişki kursam bir ay yahut bir sene oruç tutmak borcum olsun, diyecek olsa bu kimse de îlâ yapmış olur. Aynı şekilde hac, talâk, köle azad etmek, namaz veya sadaka türünden yerine getirmesi lazım gelen herşey de böyledir.

Bütün bunlarda aslolan yüce Allah'ın:

"Hanımlarına yemin edenler..." âyeti olup arada herhangi bir fark sözkonusu etmemesidir. Sadaka veya muayyen bir köleyi azad etmek ya da muayyen olmayan bir köleyi azad etmek ile îlâ yapan bir kimsenin bu üâsı da onun için bağlayıcı (lazım)dır.

4- İnşaallah Diyerek îlâ Yaparsa:

Allah İsmi ile ilişkide bulunmamak üzere yemin etse ve istisnada bulunup inşaallah diyecek olsa, o kimse îlâ yapmış olur. Eğer hanımı ile ilişkide bulunacak olursa İbnu'l-Kasım'ın Mâlik'ten rivâyetine göre ona keffaret düşmez. İbnu'l-Macuşûn el-Mebsut'ta. ise böyle bir kimse îlâ yapmış değildir, der. Bu daha sahihtir. Çünkü istisna yemini çözer ve yemin eden kimseyi âdeta yemin etmemiş duruma getirir.

Çeşitli bölgelerdeki fukahanın görüşü de budur. Çünkü o, o fiili yapmakta kararlı olmadığını istisnada bulunarak beyan etmiştir. İbnu'l-Kasım'ın yaptığı rivâyetin açıklaması ise istisnanın yemini çözmediği esasına dayanır. Fakat istisna keffaretin sakıt olmasında etkili olur. Nitekim ileride Maide Sûresi'nde (yukarıda belirtilen yerlerde) gelecektir. Onun yemini baki ve akdolmuş olduğuna göre; ilânın hükmünü yerine getirmek de onun için lazım olur. Ona keffaret düşmese dahi.

5- Karısıyla İlişki Kurmamak Üzere

Peygamber, Melekler veya Ka'be Adına Yemin Ederse: Şayet karısıyla ilişki kurmamak üzere Peygamber, melekler veya Ka'be adına yemin etse veya onunla ilişki kurarsam yahudi olayım, hıristiyan olayım ya da zinakâr olayım derse, bu kimse îlâ yapmış olmaz. Bunu Mâlik ve başkaları söylemiştir.

el-Baci ise der ki: Bence bunun anlamı şudur: O kimse bunu kasem (yemin) olmayan bir şekilde irad etmiştir. Eğer bunu bu söyledikleriyle birlikte îlâ yapmak üzere veya başka sözlerle îlâ yapmak üzere irad etmesine gelince; el-Mebsut'taki ifadeye göre İbnu'l-Kasım'a şöyle sorulmuştur: Karısına: Sana merhaba olmasın, deyip bununla îlâ yapmayı kastederse îlâ yapmış olur mu? İbnu'l-Kasım şu cevabı vermiştir: Mâlik dedi ki: Talaka niyet ettiği her bir söz bir talaktır. Bunun ile talâk arasında ise hiçbir fark yoktur.

6- Kur'ân-ı Kerîm'de Sözü Edilen îlânın Mahiyeti:

İlim adamları Kur'ân-ı Kerîm'de sözü geçen îlânın mahiyeti hakkında farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abbâs der ki: Ebediyyen ona dokunmamak üzere yemin etmedikçe îlâ yapmış olmaz. Bir kesim ise şöyle demektedir: Bir gün, bir günden az veya daha fazla hanımına yaklaşmamaya yemin etse sonra da dört ay süreyle onunla ilişki kurmasa îlâ ile karısı ondan bain olmuş olur. Bu görüş İbn Mes'ûd'dan, Nehaî'den İbn Ebi Leyla, el-Hakem, Hammâd b. Ebi Süleyman ve Katâde'den rivâyet edilmiştir. İshak da bu görüştedir.

İbnu'l-Münzir der ki: Pek çok ilim adamı bu görüşü reddetmiştir. Cumhûr der ki: îlâ karısıyla dört aydan fazla ilişki kurmamak üzere yemin etmesidir. Eğer dört ay ve daha aşağısına yemin ederse îlâ yapmış olmaz. Onlara göre bu katıksız bir yemin olur. Bu süre zarfında hanımıyla ilişki kurarsa ona birşey düşmez. (Ancak) sair yeminlerde olduğu gibi (keffârette bulunur). Bu, Mâlik, Şâfiî, Ahmed ve Ebû Sevr'in görüşüdür.

es-Sevrî ve Kûfeliler ise şöyle derler: îlâ dört ay ve daha fazlasına yemin etmektir. Aynı zamanda bu Atâ'nın da görüşüdür. Kûfeliler der ki: Allah, îlâda beklemeyi dört ay süreyle tayin etmiştir. Nitekim vefat dolayısıyla iddet beklemeyi de dört ay on gün kılmıştır. Normal iddette ise üç kar' (ki Hanefilere göre ay hali olmak demektir) beklenir. Bundan sonra bekleme sözkonusu olmaz. Devamla derler ki: O halde bu süreden sonra îlânın sakıt olması icabeder. îlânın sakıt olması ise ancak dönüş (fey) ile gerçekleşir ki, bu da müddet içerisinde cimadır. Dört ayın bitiminden sonra ise (dört ay içerisinde dönüş olmadığı takdirde) boşanma sözkonusu olur.

Mâlik ve Şâfiî, görüşlerine şöyle delil getirirler: Allah, îlâ yapan kimselere dört ay mühlet vermiştir. O bu süreyi eksiksiz olarak kullanabilir. Bu süre zarfında hanımının ona itiraz yetkisi yoktur. Tıpkı vadesi belli borçta olduğu gibi. O borcun alacaklısı bu vade tamamlanmadan önce alacağını istemek hakkına sahip değildir.

İshak'ın -az sürede dahi yemin eden kişi ilişki kurmadığı takdirde îlâ yapmış olur- şeklindeki görüşünün açıklaması ise; dört aydan fazla yemin edenin îlâ yapmış olmasına kıyasendir. Çünkü bundan kasıt yemin ile zarar vermektir. Bu mana ise kısa sürede de vardır.

7- Dört Aylık Süre Geçtikten Sonra Hanımının Talebi Bulunmazsa:

Hanımı ile dört aydan fazla süre ilişki kurmamak üzere yemin edip de dört ay bitmekle birlikte hanımı kendisinden istekte bulunmazsa ve durumu onu durdurmak kastıyla sultana (yetkili devlet organına) götürmezse o kişinin durumu hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.

Mâlik'e, arkadaşlarına ve Medinelilerin çoğunluğuna göre birşey gerekmez. Kimi ilim adamımız ise şöyle der: Dört ayın sona ermesiyle birlikte o bir ric'î talâk yapmış olur. Onların dışında kalanlardan kimisi de, şöyle der: Dört ayın bitmesiyle birlikte bir bain talâk sözkonusu olur.

Sahih olan ise Mâlik ve arkadaşlarının görüşüdür. Çünkü îlâ yapan bir kimsenin boşamayı kullanabilmesi için şunlar gerekir: Evvela hakim karısının talebi üzerine ona dönmesini söyleyip (îlâsını) durduracak, o da ya ilişki kurmak suretiyle hanımına dönecek ve yemininin keffaretini ödeyecek ya da bosayacak. Hakim onu hanımına dönmedikçe veya boşamadıkça bırakmaz.

Dönmekten (fey’) kasıt ise, kendisiyle cima yapılması mümkün olan kadın hakkında cima etmektir.

Süleyman b. Yesar der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından dokuz kişi îlâda durdurma yaparlardı. Mâlik der ki: Bizim de kabul ettiğimiz görüş budur. Leys, Şâfiî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr de bu görüştedir. İbnu'l-Münzir de bu görüşü tercih etmiştir.

8- İlâ Süresi Ne Zamandan Başlar?

İlâ yapanın süresi, yemin ettiği günden başlar. Hanımının onunla davalaşıp durumunu hakime ilettiği günde değil. Şayet hanımı onun hakkında dava açar ve ilişki kurmayı kabul etmemesine razı olmazsa, hakim onun için yemin ettiği günden itibaren dört aylık bir süre tesbit eder. Bu süre zarfında hanımıyla ilişki kurarsa zevcesinin hakkına dönmüş olur ve yemininin keffaretini öder. Eğer dönmezse onun adına bir ric'i talâk yapar.

Mâlik der ki: Eğer ric'at yaparsa iddet süresi içerisinde karısıyla ilişkide bulunmadıkça bu ric'ati sahih olmaz. el-Ebherî der ki: Çünkü bu boşama esasen (kadına) gelecek zararı defetmek için vaki olmuştur. Erkek ric'at yaptığı halde ilişki kurmayacak olursa, zarar yine kalmaya devam eder. O bakımdan ilişki kurmaktan kendisini engelleyecek bir özrü olması hali dışında ric'atin bir anlamı olmaz. Eğer bir özrü varsa (ilişkisiz olarak) ric'ati sahih olur. Çünkü zarar ortadan kalkmış olur. İlişki kurmaktan uzak durması ise hanımına zarar vermek istediğinden dolayı değil, özrü sebebiyledir.

9- Kızgınlık Hali Dışında Hanın Hükmü:

İlim adamları kızgınlık hali dışında ilânın hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abbâs der ki: Kızgınlık ile yapılmadıkça îlâ olmaz. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'dan gelen meşhur rivâyette de böyle denilmektedir. Leys, Şa'bî, Hasan ve Atâ da böyle demiştir. Hepsi der ki: îlâ ancak kızgınlık, aralarında çıkan bir kötülük, bir zorluk ve tartışma esnasında, ona zarar vermek kastıyla cima etmemek üzere yemin şeklinde olur. Bunun kapsamı içerisinde bir çocuğun durumunu düzeltmek ister bulunsun ister bulunmasın. Eğer kızgınlıktan dolayı yapılmamış ise bu îlâ olmaz.

İbn Sîrîn ise: Yeminin kızgınlık halinde olması ile olmaması farketmez, o ilâdır. İbn Mes'ûd, Sevrî, Mâlik, Iraklılar, Şâfiî, mezhebine mensup ilim adamları ve Ahmed de bu görüştedirler. Ancak Mâlik şöyle der: Bir çocuğu ıslah etmeyi istemedikçe...

İbnu'l-Münzir der ki: Daha sahih olan budur. Çünkü ilim adamları zihar, talâk ve sair yeminlerin kızgınlık ve razılık hallerinde farkları bulunmadığı hususunda icma ettikleri gibi, îlâ da böyledir.

Derim ki: Kur'ân-ı Kerîm'in genel ifadesi de buna delalet etmektedir. Kızgınlık halini tahsis edebilmek için bir delile gerek vardır. Böyle bir delil ise, kabul edilmeyi gerektirecek bir yolla gelmemiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

10- Yemin Etmeden Hanımına Zarar Vermek Kastıyla Hanımına Yaklaşmayanın Durumu:

İlim adamlarımız der ki: Yaptığı bir yemin olmaksızın hanımına zarar vermek kastıyla hanımıyla ilişki kurmaktan uzak durana hanımıyla ilişki kurması emredilir. Eğer kabul etmez ve ona zarar vermek üzere ilişki kurmamayı sürdürürse, bu sefer belli bir süre tayin edilmeksizin karısı ile arası ayrılır.

Şöyle de denilmiştir: Ona ilânın süresi tayin edilir. Bir diğer görüşe göre ise erkeğin hanımından uzak durması sebebiyle onun hakkında îlâ sözkonusu olmaz. İsterse yıllarca ona yaklaşmaksızın dursa bile. Fakat onu hanımına zarar vermek kastıyla (nikâhı altında) tutmaması hususunda öğüt verilir, Allah'tan korkması emredilir.

11- Çocuğunu Sütten Kesinceye Kadar Karısına Yaklaşmamak Üzere Yemin Edenin Hükmü:

Fukaha, çocuğu bozulmuş süt emmesin diye çocuğunu sütten kesmedikçe karısıyla ilişki kurmamak üzere yemin eden ve bununla ona zarar vermek maksadını gütmeyen kimse hakkında farklı görüşlere sahiptirler.

Mâlik'e göre süt emzirme süresi sona erinceye kadar karısının talepte bulunma hakkı yoktur. Çünkü burda kasıt çocuğun durumunu ıslah etmektir. Mâlik der ki: Ali b. Ebî Tâlib'e bu hususun sorulduğuna ve bunu îlâ olarak görmediğine dair rivâyet bana kadar ulaşmış bulunuyor.

Şâfiî de iki görüşünden birisinde böyle demiştir. İkinci görüşünde ise îlâ yapmış olur, çocuğun süt emmesine itibar edilmez, der. Ebû Hanîfe de bu görüştedir.

12- Muayyen Bir Yerde Hanımına Yaklaşmamak Üzere Yemin Eden:

Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe, mezheplerine mensup ilim adamları, Evzaî, Ahmed b. Hanbel, bir kimse hanımı ile bu evde yahut bu odada ilişki kurmamak üzere yemin etse îlâ yapmış olmaz, derler. Çünkü bu mekandan bir başka yerde onunla ilişki kurma imkânını bulabilir.

İbn Ebi Leyla ve İshak ise der ki: Eğer dört ay süreyle onu terkederse îlâ sebebi ile ondan bain olur. Çünkü dört ay oldu mu îlâsının durdurulduğunu dikkate almak gerekir.

Eğer bulunduğu şehirde veya beldesinde onunla ilişki kurmamak üzere yemin ederse Mâlik'e göre îlâ yapmış olur. Böyle birşey ise ancak masraf ve külfeti gerektiren bir yolculukta olur. Bahçesinde veya yakındaki tarlasında olmaz.

13- İlâ Kadınlar Hakkında Yapılır:

Yüce Allah'ın:

"Hanımlarına" âyetinin kapsamına hür, zımmî ve evlendikleri takdirde cariyeler de girer. Kölenin zevcesine îlâ yapması da köle için bağlayıcıdır. Şâfiî, Ahmed ve Ebû Sevr de der ki: Kölenin îlâsı da hür kimsenin îlâsı gibidir. Bu konudaki delilleri ise yüce Allah'ın:

"Hanımlarına yemin edenler.." âyetidir. Bu âyet bütün hanımlar hakkında sözkonusudur.

İbnu'l-Münzir der ki: Ben de bu görüşü benimsiyorum.

Mâlik, ez-Zührî, Atâ b. Ebi Rebah ve İshak ise şöyle demektedir: Kölenin îlâ süresi iki aydır.

el-Hasen ve Nehaî ise der ki: Kölenin cariye olan eşine îlâ yapması iki ay, hür olan eşine îlâ yapması dört aydır. Ebû Hanîfe de bu görüştedir. Şa'bi der ki: Cariyenin îlâ süresi hür kadının îlâ süresinin yarısıdır.

14- Zifafa Girilmiş Olması ve Olmaması:

Mâlik, mezhebine mensup ilim adamları, Ebû Hanîfe ve arkadaştan, Evzaî, Nehaî ve başkaları der ki: Kendisiyle gerdeğe girilmiş ile girilmemiş kadının hakkında îlânın bağlayıcılığı açısında bir fark yoktur.

ez-Zührî, Atâ ve es-Sevrî ise der ki: Duhul (zifaf) olmadıkça îlâ olmaz.

Mâlik de der ki: Bulûğa ermemiş küçük kıza îlâ olmaz. Ona îlâ yapar ve baliğ olursa baliğ olduğu günden itibaren îlâ lazım olur.

15- Zımmî Erkeğin îlâ Yapması:

Zımmî erkeğin îlâsı sahih değildir. Nitekim onun zihan ve talakı da sahih değildir. Çünkü müşriklerin nikâhı bize göre sahih bir nikâh değildir. Onlar hakkında sadece hanımlarını ellerinde bulundurma şüphesi sözkonusudur. Diğer taraftan onlar şer'î hükümlerle mükellef değildirler ki, yeminlerin keffaretlerinin onlar için bağlayıcılığı sözkonusu olsun. îlâ hükmü ile ilgili olarak mahkemelerimize gelecek olurlarsa, bizim mahkemelerimizin hakimlerinin aralarında hüküm vermeleri gerekmez, bu konuda kendi hakimlerine giderler. Eğer bu, aralarında haksızlıkta bulunmak seviyesinde görülüyor ise, o zaman İslâm'ın hükmü ile aralarında hükmedilir. Tıpkı müslüman bir kimsenin yemin olmaksızın hanımına zarar vermek kastıyla ilişkide bulunmayı terketmesi halinde olduğu gibi.

16- îlâda Bekleme Süresi:

Yüce Allah'ın:

"Dört ay beklemek vardır" âyetinde geçen (ve beklemek anlamına gelen:) Terabbus kelimesi teenni, geri kalmak anlamlarına gelir. (Tahammül ve katlanmak anlamına gelen) tesabbür kelimesinin maklûb (yani baştaki "te" harfinin yeri değiştirilmeksizin tersinden okunan) şeklidir. Şair der ki:

"Zamanın başına getireceği işleri bekle (terabbea); olur ki

Bir gün ona talâk verilir veya helâli (kocası) ölür."

Dört ay süre tesbitinin faydasına gelince; İbn Abbâs'ın az önce geçtiği üzere cahiliyye halkı ile ilgili söz ettiği durumu önlemektir. Yüce Allah, bunu engelledi ve uzak durmak suretiyle karısını te'dib etmek hususunda kocaya dört aylık bir süre tanıdı. Çünkü yüce Allah:

"Serkeşliklerinden endişe ettiğiniz kadınlara gelince... kendilerini yataklarda yalnız bırakın" (en-Nisâ, 4/34) diye buyurmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da te'dib etmek üzere hanımlarına bir ay süreyle îlâ yapmıştır.

Şöyle de denilmiştir: Burada sözü geçen dört ay, bir kadının kocasız daha fazla tahammül edemeyeceği bir süredir. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'dan rivâyet edildiğine göre; bir gece Medine'de dolaşırken bir kadının aşağıdaki beyitleri okuduğunu işitir:

"Ah! Bu gece uzayıp gidiyor; her taraf karardı

Oynaşacağım bir sevgili yok, diye gözüme uyku girmiyor.

Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah olmasaydı; Allah'a yemin ederim;

Bu karyolanın dört bir yanı sarsılırdı;

Rabbimden korku ve haya beni alıkoyuyor;

Bir de kocamın şerefine leke sürülmesini istemeyişim."

Ertesi gün Hazret-i Ömer o kadını çağırtır ve: Kocan nerededir? diye sorar. Kadın: Onu İrak'a gönderdin, der. Bunun üzerine Hazret-i Ömer birtakım kadınlar çağırır ve onlara bir kadının kocasız ne kadar süreyle kalabileceğini sorar. Şu cevabı verirler: İki ay sabreder, üç ayda sabrı azalır, dört ayda ise sabrı tükenir. Bunun üzerine Hazret-i Ömer bir erkeğin gazaya gidiş süresini dört ay ile tahdid etti. Dört ay geçti mi o gazilerin geri gelmesini ister, başkalarını gönderirdi.

Bu, -Allahu a'lem- îlâ süresinin dört ay ile tahsis edilmesini kuvvetlendiren bir durumdur.

17-İlâdan Dönüş:

Yüce Allah'ın:

"Şayet dönerlerse" (fey' ederlerse) yani îlâyı bırakırlarsa demektir. Yüce Allah'ın şu âyetinde de aynı kelime (fey') kullanılmıştır:

"Allah'ın emrine dönünceye kadar..." (el-Hucurat, 49/9) Zevalden sonraki gölgeye fey' denilmesi de bu kökten gelmektedir. Çünkü gölge artık batı tarafından doğu tarafına dönüş yapmış olur. "Fey' etmesi hızlı kişi" hızlı dönüş yapan kişi, demektir. Şair der ki:

"Geri döndü ve kendisi için geldiği işi görmedi insanın kimi ihtiyacı vardır ki, onu göremez."

18- İlâda Dönüşün Mahiyeti:

İbnu'l-Münzir der ki: Kendisinden ilim bellenen herkes, ilâdan dönüşün, mazareti olmayan kimse hakkında cima ile gerçekleşeceği hususunda icma etmiştir. Şayet hastalık, hapis veya buna benzer bir mazereti varsa, o takdirde onun (başka yolla) yapacağı ric'at yani dönüş sahihtir ve o kadın onun hanımıdır. Eğer yolculuğundan gelmesi yahut hastalığından iyileşmesi veya hapisten çıkması gibi bir yolla özrü ortadan kalkar ve bu sefer karısı ile cima yapmayı kabul etmezse; şayet dört aylık süre bitmiş ise birbirlerinden ayrılırlar. Bunu Mâlik el-Müdevvene ve el-Mebsut'ta. belirtmiştir.

Abdülmelik de der ki: Sürenin bittiği günü kadın ondan bain olur. Eğer geri dönüşü mümkün olması halinde dönmek suretiyle mazeretli olduğunu tasdik ederse geçmiş dönemde de onun doğruluğuna hükmedilir. Şayet gücü yetmesi halinde uzak durmak suretiyle (mazeretinden ötürü) dönüş yapmadığı iddiasını yalanlayacak olursa, o takdirde onun bu durumunun yalan ve husumet olduğuna yorumlanır. Bunun üzerine de o vakitte uygulanması gereken hükümler ne ise, aynen uygulamaya konulur.

Bir kesim de şöyle demiştir: Özürlü olduğu durumda dönüş yaptığına dair herhangi bir beyyinenin tanıklığı bulunursa, bu onun için yeterlidir. Bu görüşü el-Hasen, İkrime ve en-Nehaî belirtmiş, el-Evzaî de bu doğrultuda görüş beyan etmiştir. Yine en-Nehaî der ki: Yalnızca söz ve şahit tutmak ile fey (dönüş) sahihtir ve ilânın hükmü böylece de düşer.

Ya ilişki kurmak için organı sertleşmezse böyle bir kimse hakkında ne denir? İbn Atiyye der ki: Bu sözün yine ifade ettiği anlam şudur: Eğer hanımıyla cima etmezse bu ona zarar vermek kabilinden olur. İbn Atiyye'nin bu ifadeleri muhtemelen şu anlama gelir: Yani mazeretli görülebildiği halde özrü kabul edilir. Sözle ya da kalbî niyetle dönüş yapmış kabul edilir. Mazereti yoksa, cimadan başka yolla dönüş yaptığı kabul edilmez.

Ahmed b. Hanbel der ki: Eğer istenen anlamda dönüş yapmak hususunda mazareti var ise, kalbiyle dönüş yapar. Ebû Kilabe de bu görüştedir.

Ebû Hanîfe der ki: Eğer cimaya gücü yetmiyor ise; ben ona döndüm, der.

el-Kiya et-Taberî der ki: Ebû Hanîfe hasta iken îlâ yapıp da koca ile hanım arasında da dört aylık bir süre yol varsa, bu kadının da durumu cimaya engel ise veya kocanın organı kesik ise böyle bir kimse dili ile karısına dönüş yapıp müddet geçmekle birlikte mazeret hâlâ devam ediyor ise bu dönüşü sahih bir dönüş olur.

Şâfiî ise bu konudaki iki görüşünden birisinde ona muhalefet eder.

Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Mazeret halinde de dışında da dönüş ancak cima ile olur, başka türlü olmaz. Saîd b. Cübeyr de böyle demiştir. Saîd b. Cübeyr devamla der ki: Yolculukta veya hapiste ise de yine durum böyledir.

19- îlâdan Dönüşün Keffareti:

Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe, mezheplerine bağlı ilim adamları vesair ilim adamlarının Cumhûru, îlâ yapan kimse hanımıyla cima etmek suretiyle dönüş yaptığı takdirde keffareti vacip görmüşlerdir.

el-Hasen ise ona keffaret düşmez, der. Nehaî de bu görüştedir. Nehaî der ki: Dönüş yaptığı takdirde ona keffaret düşmez, diyorlardı. İshak der ki: Kimi tefsir âlimleri yüce Allah'ın:

"Şayet dönerlerse" âyetinde kastın, bozdukları yemine dönüş yaparlarsa demek olduğunu söylemişlerdir. Bu bir iyilik; bir takva veya hayır türünden herhangi bir işi yapmamak üzere yemin eden bir kimse hakkında; tabiinden bazılarının bu tür yeminler ile ilgili olarak; o yapmamayı yemin ettiği şeyi yapar ve ona keffaret düşmez, şeklindeki görüşlerinin de ifadesidir. Bu görüşe delil yüce Allah'ın:

"Şayet dönerlerse şüphesiz Allah Gafûrdur, Rahîmdir" âyetidir. Burada herhangi bir keffaretten söz edilmemektedir. Aynı şekilde bu şuna da dayanmaktadır: Lağiv yemini masiyet üzere yapılan yemindir. Eşi ile cimaı terketmek ise bir masiyettir.

Derim ki: Bu görüşün lehine sünnet-i seniyyeden Amr b. Şuayb'ın babasından onun da dedesinden rivâyet ettiği, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyeti de delil gösterilebilir: "Her kim bir şey hakkında yemin ederse ondan başkasının ondan hayırlı olduğunu görürse yeminini terketsin. Onu terketmek o yeminin keffaretidir." Bu hadisi İbn Mâce Sünen'inde rivâyet etmektedir. Nesâî, Eymân 16; İbn Mâce, Keffârat 7; aynı manada ve yakın lâfızlarla: Müslim, Eymân 15-18 hususa dair daha geniş açıklamalar yüce Allah'ın izniyle yeminlere dair âyet-i kerimede (el-Maide, 5/89. âyette) gelecektir. Bu Cumhûrun bu konudaki delili ise Hazret-i Peygamberin: "Her kim birşeye dair yemin ederse ondan başkasının ondan hayırlı olduğunu görürse hayırlı olanı yapsın ve yemininin keffaretini ödesin" Müslim, Eyman 13; Tirmizî, Eymân 6; Nesâi, Eymân 15,16; İbn Mâce, Keffârât 7; Dârimî, Nüzûr 9; Muvatta’', Nüzûr 11; Müsned, II, 361, IV, 256, 378. Hadîs-i şerîfidir.

20- Yemin Keffareti îlâyı Kaldırır:

Yemininin keffaretini yerine getirdiği takdirde îlâ da kalkar. Bunu mezhebimize mensup ilim adamları söylemiştir. Bu, mezhebimizdeki keffaretin yemini bozmadan önce yerine getirileceğine dair görüşe delil de vardır. Bu ise îlâ meselesinde icmadır. Ayrıca yeminler hususunda Ebû Hanîfe aleyhine de bir delildir. Çünkü Ebû Hanîfe keffaretin yeminin bozulmasından önce yerine getirilmesini de câiz kabul etmez. Bu açıklamaları İbnu'l-Arabî yapmıştır.

21- Muhammed b. el-Hasan'a Göre Yeminin Keffareti:

Derim ki: Muhammed b. el-Hasan bu âyet-i kerimeyi keffaretin yemini bozmaktan önce yapılmasının câiz olmadığına delil gösterir ve şöyle der: Yüce Allah, îlâ yapan kimsenin hakkında dönüş veya talakı kararlaştırmak hükümlerinden birisi ile hükmetmektedir. Eğer yemini bozmadan önce keffareti yapmak câiz olsaydı, dönüş olmaksızın ya da talakı kararlaştırmaksızın îlânın batıl olması gerekirdi. Çünkü yeminini bozduğu takdirde bu bozması sebebiyle ona birşey gerekmez. Yeminini bozmak dolayısıyla bozan kimseye birşey lazım olmadığı takdirde o kimse de îlâ yapmış olmaz. Keffaretin öne alınmasının câiz kabul edilmesi halinde, yüce Allah'ın zikrettiğinden başkası ile îlâ hükmünün düşürülmesi sözkonusudur. Böyle birşey ise Kitaba muhaliftir.

227. Âyetin Tefsiri

Eğer boşamaya karar verirlerse şüphesiz Allah Semi'dir, Alimdir.

22- "Kararlaştırma (azm)"nın ve Talâk'ın Anlamı:

Yüce Allah:

"Eğer boşamaya karar verirlerse şüphesiz Allah Semi'dir, Alimdir" âyetinde geçen (ve kararlaştırmak anlamına gelen) Azimet: Bir şeye verilen kat'î kararı tamamlamak demektir. Sana mutlaka bu işi yapmanı azmediyorum, denildiği zaman; sana yemin veriyorum, demektir. Şemir der ki: Azimet ve azim mutlaka yapacağına dair içinde birşeye dair karar vermen demektir. Talâk ise boşama demektir. Boşanan kadına talik ve talika denilir. Şair el-A'şâ der ki:

"Ey komşu (hanımını kastediyor), benden uzak dur; çünkü sen boşsun."

Talâk, nikâh düğümünün çözülmesi demektir. Bunun ash (bir yerden ayrılıp gitmek anlamına gelen): intilâk'dır. Bırakılmış kadınlara mutallakat denilir. Talâk aynı zamanda boşaltmak, tahliye etmek anlamına da gelir. Merada serbest bırakılmış, bağlanmamış, başında çobanı bulunmayan koyun ve develer hakkında da talûk tabiri kullanılır. Bağlı olmayan deveye de "tuluk" denilir. Çoğulu: "atlâk" ...diye gelir. Hapiste zincire vurulmaksızın tutuklanan kimseye de yine "tuluk" denilir. Çobanın tek başına serbest bıraktığı ve su kenarında sütünü sağmadığı develere de "talik" ismi verilir. İşte bundan dolayı serbest bırakılan kadına; yine serbest bırakılan koyun yahut dişi devenin ismi (talk) verilmiştir. Bunun atın engelsiz bir şekilde bir tur atması anlamına gelen "talâk"dan alınmış olduğu da söylenmiştir. Bundan dolayı serbest bırakılan kadına "talik" denilir. Çünkü (nikâh dolayısıyla) başkasına yasak iken artık nikâh ile yasak olması kalkmış olur.

23- İlâdan Sonra Boşama Kararı:

Yüce Allah'ın:

"Eğer boşamaya karar verirlerse" âyetinde dört aylık sürenin geçmesi ile bu süreden sonra boşama ifadesi kullanılmadıkça kadının boş olmayacağına delil vardır. Nitekim İmâm Mâlik böyle demiştir. Yine o şöyle der: "Semi'dir" yani müddetin geçtiğinden sonra Allah tarafında işitilecek birşeyin söylenmesini gerektirir.

Ebû Hanîfe ise şöyle der: Allah onun yaptığı îlâyı işiten "Semi'dir" dört aylık sürenin delalet ettiği kararını bilen "Alimdir."

Süheyl b. Ebi Salih babasından şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından oniki kişiye hanımına îlâ yapan adam hakkında soru sordum, hepsi şöyle dediler: Dört aylık süre üzerinden geçmedikçe hiçbir şey ona düşmez. O süre geçtikten sonra durdurulur. Şayet hanımına dönüş yaparsa mesele yoktur, değilse boşar.

Kadı İbnu'l-Arabî der ki: Mesele ile ilgili tahkikin sonucu şudur: Bize göre âyet-i kerimenin takdiri şöyledir: "Hanımları hakkında yemin edenler (îlâ yapanlar) için dört ay beklemek vardır. Eğer" bu dört ayın bitişinden sonra "dönerlerse şüphesiz Allah Gafûrdur, Rahîmdir. Eğer boşamaya karar verirlerse şüphesiz Allah Semi'dir, Alimdir."

Öbür görüşü kabul edenlere göre ise âyetin takdiri şöyledir: "Hanımları hakkında yemin edenler (îlâ yapanlar) için dört ay beklemek vardır. Şayet" bu süre içerisinde "dönerlerse şüphesiz Allah Gafûrdur, Rahîmdir. Eğer" bu süre zarfında -yani bekleme süresi içerisinde- dönüşü terketmek suretiyle "boşamaya karar verirlerse şüphesiz Allah Semi'dir, Alimdir."

İbnu'l-Arabî der ki: Bu iki anlama ihtimali de birbirine eşittir. Bu eşitliği dolayısıyla da sahabe bu hususta herhangi bir tarafı tercih etmemiştir.

Derim ki: Eğer ihtimaller eşit ise, aylarla ve karlarla (ay hali olmakla) iddet bekleyenin durumuna kıyasen Kûfelilerin görüşü daha kuvvetli olur. Çünkü bunların hepsi de Allah tarafından tayin edilen sürelerdir. Bu sürenin sona ermesiyle nikâh da sona ermiş ve ihtilafsız olarak kadın kocasından bain olmuş olur. Onun izniyle olmadıkça kocasının onun aleyhine herhangi bir yolu olmaz. îlâ da böyle olmalıdır. Hatta karısına dönüş yapmayı unutacak ve böylelikle süre de bitecek olursa yine talâk vaki olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

24- Cariyeye îlâ Yapılır mı?

Yüce Allah'ın:

"Eğer boşamaya karar verirlerse" âyeti mülkiyet yoluyla elde bulunan cariye hakkında îlâ yapılamayacağının delilidir. Çünkü cariye hakkında talâk olmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.