2-BAKARA SÛRESİ
286 ayettir.
Fazileti
Ebû Hureyre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Evlerinizi mezarlık yapmayın, çünkü içinde Bakara suresi okunan eve şeytan girmez,1
1 - Müslim, Salatü’l - Müsafirin, hadis no, 212; Ahmed, Müsned, 2/337.
Ebû Ümame, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: iki parlak sûreyi okuyun, Bakara ile Al-i İmran’ı, çünkü onlar kıyamet gününde iki bulut yahut iki gölgelik yahut iki kuş sürüsü halinde gelir, sahiplerini gölgelerler. Sihirbazlar o iki sûre ile baş edemezler.2
2 - Müslim, Salatü’l - Müsafirin, hadis no, 252.
Hadiste geçen "gayaye” insanı başının üzerinde gölgeleyen şey demektir. Şair Lebid de şu beytinde bu kelimeyi aynı manaya kullanmıştır:
Dönüp üzerine çullandım,
Yerde de çocuk gölgelikleri vardı.
Yine hadiste geçen "firk” kelimesi de sürü ve parça manasınadır. Allahü teâlâ da Kur’ân-ı Kerim’de:
"Her parça koca bir dağ gibi oldu” (Şuara: 63) demiştir.
Hadisteki batale kelimesi de sihirbaz manasınadır.
Sebeb-İ Nüzulü
İbn Abbâs şöyle demiştir: Medine'de ilk inen sûre budur. Hasen Basri, Mücâhid, İkrime, Cabir b. Zeyd, Katâde ve Mukâtil de bu görüştedirler. Bazıları da şöyle demişlerdir: Bakara suresi Medine'de inmiştir, ancak:
"Allah’a döndürüleceğiniz günden korkun...” (Bakara: 281) âyeti Mekke’de nazil olmuştur. Çünkü o, Veda haccında kurban günü Mina’da inmiştir.
Bismillahirrahmanirrahim
1
Elif, lâm mîm.
Tefsiri
Elif, lâm, mîm.
Âlimler bunlar ve diğer surelerin başlarındaki hurûf-ı mukattaa üzerinde ihtilaf etmiş ve altı görüş beyan etmişlerdir:
Birincisi: Bunlar müteşabihattandır, manalarını Allah’tan başkası bilmez. Ebû Bekir es - Sıddık radıyallahu anh: Allahü teâlâ’nın her kitapta bir sırrı vardır, Kur’ândaki sırrı da surelerin başlarındaki harflerdir, demiştir. Şa’bî, Ebû Salih ve İbn Zeyd de bu manayı tercih etmişlerdir.
İkincisi: Bunlar isimlerin harfleridir; eğer bunlar uygun bir şekilde dizilirse Allahü teâlâ’nın isimleri meydana çıkar. Ali b. Ebû Talib de şöyle demiştir: Bunlar kesik (kısaltılmış) isimlerdir, eğer insanlar onları sıralamayı bilselerdi, duaların kabulüne sebep olan ism-i azam meydana çıkardı.
İbn Abbâs’a elif, lâm ra; ha, mîm; nun harflerini sordular, o da: Bunlar Rahman’ın hece harflerinden ibaret isimleridir, dedi. Ebû’l - Âliyye ile Rebi’ b. Enes de aynı görüştedirler.
Üçüncüsü: Bunlar Allahü teâlâ’nın yemin ettiği harflerdir; İbn Abbâs ile İkrime de böyle demişlerdir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Bütün harflerle yemin etmesi câizdir, ancak birkaçını söylemekle yetinmiştir. Nitekim birisi: Ben elif, be, te, se öğrendim der ve tüm alfabeyi kasteder. Nitekim: Elhamdü okudum der ve Fatiha'yı kasteder. Onu içindeki harflerin ilki ile isimlendirir. Bu harflerle yemin etmesi bunların şerefinden dolayıdır ve bunlar indirilen kitapların temelidir, onlarla zikir ve tevhid edilir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Burada kasemin cevabı hazfedilmiştir, aslı şöyledir: Hece harflerine yemin ederim ki, Allah size yolları açıklamış ve size indirilen kitapla delilleri göstermiştir. Cevabı hazfetmesi de muhatapların bunu bilmesindendir, bir de hemen arkadan gelen: Bu kitapta şüphe yoktur, kısmı cevabı hatırlatmaktadır.
Dördüncüsü: Bu harfleri zikrederek diğerlerine işaret etmiştir, mana şöyle olur: Harfler telif edilen sözlerin aslı olduğu için Kur’ân’ın da bu harflerden oluştuğunu haber vermiştir. Ferrâ’ ile Kutrub da böyle demişlerdir.
Eğer:
"Onun harflerden oluştuğu bellidir, onlara bunu bildirmekte ne yarar var?” denirse, şöyle cevap verilir: Böylece onun mucize olduğuna dikkat çekmiştir, sanki: O sizin sözlerinizi meydana getiren bu harflerinizden oluşmuştur, öyleyse neden onun bir benzerini meydana getirmiyorsunuz? Bundan aciz kalıyorsanız, bilin ki, o, Muhammed aleyhisselam’ın sözü değildir.
Beşincisi: Bunlar surelerin isimleridir. Bu; Zeyd b. Eslem, oğlu ve Ümmü Hani’nin azatlısı Ebû Fahite Said b. İlaka’dan rivayet edilmiştir.
Altıncısı: Bunlar Arapların konuşmalarında kullandığı şifrelerdir. Bir adam bir adama:
"Hel ta?” der, o da: Evet, der, hel te'ti (gelir misin?") demek ister ve bir iki harf ile söyler.
Bu hususta şöyle bir şiir aktarmışlardır:
Biz ona, dur, dedik, o da, kaf, dedi.
Yani ekıf (durayım), demek istedi.
Şu da öyledir:
Onlara: Atlara gem vurun diye seslendiler,
Onların hepsi: Elafe, dediler.
Yani, ela terkebun (binmeyecek misiniz?) Binin dediler. Şu da öyledir:
Hayra karşı hayır, şerre karşı fe,
Ben şer istemiyorum, meğer ki, siz te.
Manası şudur: Şer ise şer, ancak ben siz te (teşau, istemedikçe) şer istemiyorum. Ahfeş, Zeccâc ve İbn el - Enbari de bu görüşe katılmışlardır.
Ebû Ravk Atıyye b. el-Haris el-Hemadani şöyle demiştir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bütün namazlarda açık okurdu. Müşrikler ise alkışla gürültü eder ve ıslık çalarlardı. Bunun üzerine bu kesik harfler indi, bunları dinlediler ve şaşırıp kaldılar. Başkası da şöyle demiştir: İyice dinlesinler diye onlara anlamadıkları şeyle hitap etti. Çünkü nefisler manasını bilmediği şeye heves eder. Ona yönelince bu sefer onlara bildikleri şeyle hitap etti. Bu da tebliğe vesile gibi oldu. Ancak bunun başkalarının bildiği veya muhataplarınca bilinen bir manasının olması lazımdır. Bu da bütün harfler için aynıdır.
Müfessirler özellikle elif, lâm, mîm harflerinin seçilmesi hususunda beş görüş beyan etmişlerdir:
Birincisi: Bu, manasını Allah'tan başkasının bilmediği müteşabihattandır, bunun açıklaması yukarıda geçmiştir.
İkincisi: Bunun manası: Ben her şeyi bilen Allah’ım, demektir. Bunu Ebû'd - Duha, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. İbn Mes’ûd ile
Said b. Cübeyr de böyle demişlerdir.
Üçüncüsü: Bu yemindir, bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan, Halid el-Hazza da İkrime’den rivayet etmiştir.
Dördüncüsü: Bunlar isimlerin harfleridir. Sonra bu hususta iki görüş vardır:
Birincisi: Elif Allah’tan, lâm Cebrâil’den, mîm de Muhammed’dendir. Bunu İbn Abbâs demiştir.
Eğer:
"Her isimden ilk harfi almıyorsa, neden Cibrîl’den son harfi alınmıştır?” denilirse.
Cevap şöyledir: Kur’ân'ın başlaması Allah’tandır, buna isminin ilk harfi ile işaret edilmiştir. Cibrîl’de de Kur’ân'ın inmesi ve okunması son bulmuştur, onun da son harfi alınmıştır. Muhammed de ilk okuyandır, onun da ilk harfi alınmıştır.
İkincisi: Elif Allahü teâlâ’dandır, lâm Latiften, mîm de Mecid’dendir. Bunu Ebû’l - Âliyye demiştir.
Beşincisi: Bunlar Kur’ân'ın isimleridir, bunu da Mücâhid, Şa’bî, Katâde ve İbn Cüreyc demişlerdir.
2
Bu kitapta şüphe yoktur, müttakiler için hidayettir.
"Bu kitapta şüphe yoktur, müttakiler için hidayettir."
Bu (zalike) ism-i işaretinde iki görüş vardır:
Birincisi: Bu (zalike) hâza (şu, o) manasınadır. Bu da İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Kisâi, Ebû Ubeyde ve Ahfeş’in görüşüdür. Bazıları buna Haffaf b. Nüdbe'nin şu beytini delil getirmişlerdir:
Mızrak onun beline saplandığı zaman ben ona:
Haffaf'ı düşün, işte ben oyum, dedim.
İbn Enbari de: Ben o bildiğin kişiyim, demek istemiştir demiştir.
İkincisi: Bu, gâibe işarettir. Sonra bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Bundan, daha önce inen Kur’ân âyetleri kastedilmiştir.
İkincisi: Bundan:
"Sana ağır bir söz yükleyeceğiz” (Müzzemmil: 5) diye va'dedilen vahiy kastedilmiştir.
Üçüncüsü: Bundan eski kitap sahiplerine va'dedilen şeyler kastedilmiştir, çünkü onlara peygamber ve kitap va’dedilmişti. Kitap Kur’ân’dır, ona kitap denmesi bir araya getirilmesinden dolayıdır. Süvari birliğine de ketibe denmesi atlıların bir araya gelmesindendir. Katırın hayasını dikerek bağlamaya da ketb denir.
Reyb, bu kelime şüphe manasınadır. Hidayet ise irşat etmektir. Müttakiler de bazı şeylerden sakınanlardır.
Şeyhimiz Ali b. Ubeydullah takva ile veraı ayırıp, takva hazırlık yapmak, vera ise şüpheyi def etmektir, demiştir. Bu durumda takvada sebep gerçektir, verada ise sebepten meydana gelen kesin değildir.
Âlimler bu âyetin manasında üç ayrı görüş beyan ederek ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Âyetin zahiri nefiy, manası ise nehiydir, buna göre mana, kimse bundan şüphe etmemelidir, çünkü sağlam ve kesindir, demektir. Şu âyet de böyledir: Bizim için hiçbir şeyi Allah’a şirk koşmak olamaz (Yûsuf: 38), yani bu bize yakışmaz, demektir. Hacta kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlarda bulunmak ve kavga etmek yoktur (Bakara: 196) âyeti de böyledir. İmam Halil ile İbn Enbari de aynı görüştedirler.
İkincisi: Bunun manası: Bunun Allah katından olduğunda şüphe yoktur, demektir. Bunu Mukâtil ve diğerleri söylemiştir.
Eğer: Bazıları bundan şüphe etmiştir, denirse.
Cevap şöyledir: O, aslında gerçektir, kim araştırırsa böyle olduğunu bilir. Şair şöyle demiştir:
Ey Ümame, hakta şüphe yoktur,
Asıl şüphe yalancıların dediği şeydedir.
Eğer:
"Takva sahibi zaten hidâyeti bulmuştur, burada tekrar edilmesinin ne faydası vardır?” denilirse, cevap iki türlü verilir:
Birincisi: Aslında hem takva sahipleri hem de kâfirler kastedilmiştir, birini söylemekle yetinilmiştir. Meselâ Allahü teâlâ’nın:
"Giysiler sizi sıcaktan korur” (Nahl: 81) demiştir ki, soğuktan da korur.
İkincisi: Yalnız müttakilerden bahs edilmesi onların yararlanmasından dolayıdır, meselâ:
"Sen ancak ondan korkanı uyarırsın” (Naziat: 45) âyetinde olduğu gibi ki, o, korkanı da korkmayanı da uyarmak için gönderilmiştir.
3
Onlar gaybe iman ederler, namazı dosdoğru kılar ve rızık ettiklerimizden infak ederler.
"Onlar gaybe iman ederler, namazı dosdoğru kılar ve rızık ettiklerimizden infak ederler."
Onlar gaybe iman ederler: İmanın sözlük manası bir şeyi tasdik etmektir. Şeriat ise bunu böyle kabul etmekle beraber ona söz ve ameli de ilâve etmiştir. Gayb de çevresinden çukur olan engin yere denir. Onun için her engin ve gizleyici yere gayb denilmiştir.
Burada gaybten ne murat edildiği hususunda altı görüş vardır:
Birincisi: O vahiydir, bunu İbn Abbâs ile İbn Cüreyc, demişlerdir.
İkincisi: Kur’ân’dır, bunu da Ebû Rezin el - Ukayli ile Zir b. Hubeyş demişlerdir.
Üçüncüsü: Aziz ve celil olan Allah’tır, bunu Atâ ile Said b. Cübeyr demişlerdir.
Dördüncüsü: Cennet ve cehennem gibi Kur’ân'da zikredilen şeylerdir. Bunu da Süddi, şeyhlerinden rivayet etmiştir. Ebû’l - Âliyye ile Katâde de bu görüştedirler.
Beşincisi: Aziz ve celil olan Allah’ın kaderidir, bunu da Zührî söylemiştir.
Altıncısı: Onu görmeyenler için Resul’e imandır. Amr b. Mürre şöyle demiştir: Abdullah b. Mes’ud’un arkadaşları ona: "Sana ne mutlu, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile cihad ettin ve onunla oturdun!” dediler. O da: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in durumu onu görenler için açıktı. Asıl şaşılacak olanı onu görmedikleri halde kitabına iman edenlerdir, dedi, sonra da: Gaybe iman ederler âyetini okudu.
Namazı dosdoğru kılarlar. Namaz (salat) lügatte dua demektir. Şeriatte ise belli söz ve hareketlerden ibarettir.
Ona salat denmesinde üç görüş vardır:
Birincisi: Ona kuyruk sokumunu kaldırmaktan dolayı salat denilmiştir.
İkincisi: O, salleytül ude (sopayı doğrultmak için ateşte yumuşattım) kökünden gelir, çünkü namaz kılan yumuşar ve mütevazı olur.
Üçüncüsü: O istemek ve dua etmekten gelir, çünkü salat dua manasınadır. Burada ise cins ismidir.
Mukâtil ise, burada beş vakit namaz kastedilmiştir, demiştir.
Namazı dosdoğru kılmada da üç görüş vardır:
Birincisi: Onu emredildiği şekilde tam olarak yapmalıdır. Bu, İbn Abbâs ile Mücâhid’ten rivayet edilmiştir.
İkincisi: Vakti, abdesti, rukû’ ve secdeleri muhafaza edilip doğru yapılmalıdır. Bunu da Katâde ile Mukâtil demişlerdir.
Üçüncüsü: Devam ettirmektir, Araplar düzenli bir şeye, ayakta (kaim) derler. Falan, askerlerin erzakım ikame ediyor derler ki, devam ettiriyor manasınadır.
Rızık ettiklerimizden, verdiklerimizden, demektir. İnfak ediyorlar da, çıkarıyor, harcıyorlar, demektir.
İnfakın aslı çıkarmaktır, nefakatiddabbetü derlerki, hayvanın canı çıktı, demektir. Bundan ne kastedildiği hususunda da dört görüş vardır:
Birincisi: O aile ve evladın nafakasıdır, bunu İbn Mes’ûd ile Huzeyfe demiştir.
İkincisi: Farz olan zekattır, bunu da İbn Abbâs ile Katâde demişlerdir.
Üçüncüsü: Nâfile sadakalardır, bunu da Mücâhid ile Dahhâk demişlerdir.
Dördüncüsü: Bu, zekattan önce vacip olan nafakadır.
Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bir adam elinde ancak bir günlük yiyeceğini tutabilirdi, kalanım fakirlere dağıtırdı. Bunların dediklerine göre bu âyet, zekât âyeti ile neshedilmiştir. Önceki görüş daha doğrudur.
Bil ki, kalp işi olan gaybe iman, bedenin işi olan namaz ve mala taalluk eden sadakayı birlikte zikretmenin hikmeti teklifin üç kısımdan ibaret olup bir dördüncüsünün olmadığını vurgulamak içindir. Çünkü bu kısımların dışındakiler bunlardan ikisinin bir araya gelmesinden ibarettir, meselâ hac, oruç vb. gibi.
4
Onlar sana indirilene, senden önce indirilene iman eder ve ahirete kesinkes inanırlar.
Sana indirilene iman ederler. Kimler hakkında indiği hususunda ihtilaf edilmiş ve iki görüş ileri sürülmüştür:
Birincisi: Bu âyet Abdullah b. Selam ile arkadaşları hakkında inmiştir. Bunu Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş ve Mukâtil de bunu tercih etmiştir.
İkincisi: Bu; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ondan önce indirilene iman edenler hakkında inmiştir. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Şeyhimiz Ali b. Ubeydullah da: Kur’ân ve vahiyle inen diğer kitaplardır, demiştir.
Senden önce indirilen. Bunlar da önceki kitaplarla vahiydir. Ahiret ise dünyadan sonraki şeylere denir. Ahiret denmesi dünyadan sonraya kalmasından dolayıdır. İşin sonu olduğu için ahiret denildi, diyenler de vardır.
Kesinkes (yakinen) inanırlar. Yakin güven veren ve yürek soğutan şey demektir. Bu, kazanılan ilmin en ileri seviyesidir.
5
İşte Rablerinin hidâyeti üzerinde olanlar onlardır ve kurtuluşa erenler de onlardır.
İşte onlar hidayet üzerindedirler. Hidayet doğru yol demektir. İbn Abbâs, nûr ve istikamet üzeredirler, demiştir.
İbn Kuteybe de, felah bulanlar ebediyeti kazananlardır, demiştir. Esas felah beka manasınadır. Lebid’in şu sözü de buna şahittir:
Öyle bir ülkeye iniyoruz ki, o daha önce de bize helâl idi,
Ad ve Himyer’den sonra orada felah istiyoruz.
Beka istiyoruz, demektir. Zeccâc, kurtulanlar, sonunda halleri ıslah olarak muradına nail olanlar manasınadır, demiştir. Hayye alel felah da bundandır ki, kurtuluş ve cennete girme yoluna geliniz, demektir.
6
Şüphesiz kâfirleri uyarsan da uyarmasan da birdir, iman etmezler.
Kâfirler: Bu âyetin kimler hakkında indiğinde dört görüş vardır:
Birincisi: Bu âyet Ahzab savaşını yönetenler hakkında inmiştir. Bunu Ebû’l - Âliyye söylemiştir.
İkincisi: Ebû Cehil ile ailesinden beş kimse hakkında inmiştir. Bunu da Dahhâk, demiştir.
Üçüncüsü: Birtakım Yahudiler hakkında inmiştir, Huyey b. Ahtab bunlardandır. Bunu İbn Saib söylemiştir.
Dördüncüsü: Arap müşrikleri hakkında inmiştir, meselâ Ebû Talib, Ebû Leheb ve diğer Müslüman olmayanlar gibi.
Mukâtil şöyle demiştir: Âyetin tefsiri: Küfr lügatte örtmek, kapatmak manasınadır, bir şeyi örttüğün zaman kefertüşşey’e denir. Kâfir de hakkın üzerini kapattığı için böyle denilmiştir.
Onlar için birdir, yani onları korkutmak da korkutmamak da birdir. Âyette geçen inzar, korku ile bildirmek demektir. Tenazere benu fülanin denir ki, birbirlerini korkuttular, demektir.
Şeyhimiz Ali b. Ubeydullah şöyle demiştir: Bu âyet genel ifade ile gelmişse de maksat özeldir. Çünkü kâfirin korkutulduğu zaman iman etmeyeceğini bildirmiştir, halbuki bazı kâfirler uyarıldıkları zaman iman etmiştir. Eğer dış manaya olsa idi, Allah’ın haberinde gerçek dışı bir şey olurdu. Onun için onun hususi olduğunu söylemek vaciptir.
7
Allah kalplerini ve kulaklarını mühürledi. Gözlerinin üzerinde de perde vardır. Onlar için acıklı bir azap vardır.
"Allah kalplerini mühürledi". Âyette geçen hatm mühürlemek demektir. Kalp ise bir parça donuk kan demektir. Yüreğe yerleşmiştir. O nefsin evi ve aklın meskenidir. Kalp denmesi dönekliğindendir. Ona bedenin özü de denilmiştir. Özellikle oranın mühürlenmesi anlama merkezi olmasından dolayıdır.
"Kulaklarını". Âyette kulak tekil olarak geçmişse de kulakları kastedilmiştir. Müfret lafızla zikredilmişse de manası çoğuldur. Tekil çoğul yerine geçmiştir. Bunun bir benzeri de şu ayettir:
"Sonra sizi analarınızın karınlarından çocuk olarak çıkarır.” (Hac: 5) Çocuklar olarak demektir.
Bu hususta şöyle bir şiir göstermişlerdir:
Yarı karın yiyerek yaşayın,
Çünkü zamanınız kıtlık zamanıdır.
Yani karınlarınız demektir. Bu görüş Ebû Ubeyde ile Zeccâc’a aittir.
Bunda başka bir izah daha vardır, şöyle ki, Araplar sem’ kelimesini masdar gibi kullanırlar, masdar da tekil olarak kullanılır, meselâ yu’cibüni hadisüküm ve yucibüni darbuküm sözünde olduğu gibi. Basar ile kalb ise bu gibi manalarda masdar yerinde kullanılmaz. Bunu Zeccâc ile İbn Kasım söylemiştir. Amr b. As ile İbn Ebi Able ve alâ esmaihim şeklinde çoğul okumuşlardır.
"Gözlerinin üzerinde perde vardır". Âyette geçen gişâve örtü, kapak manasınadır.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Kureyş ile Arapların çoğu ğaynin kesresi ile ğişave okurlar. Ukl kabilesi ise ğaynin zammesi ile ğüşave okur. Bazı Araplar da fetha ile ğaşave okurlar ki, sanırım onlar Rebia kabilesidir. Mufaddal, Âsım’dan ğişaveten şeklinde nasb ile okumuştur ki, gözlerinin üzerine perde çekti demek olur. Azap ise sürekli acı veren şeydir. Maün azbün denir ki, boğazdan hızlı geçen tatlı su demektir.
8
İnsanlardan kimi, Allah’a ve ahîret gününe iman ettik, derler, halbuki onlar inanıcı değiller.
"İnsanlardan kimi Allah’a iman ettik” derler. Bunun kimler hakkında indiğinde iki görüş üzerinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Bu münafıklar hakkında nazil oldu. Bunu Süddi; İbn Mes’ûd ile İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Ebû’l - Âliyye, Katâde ve İbn Zeyd de böyle demişlerdir.
İkincisi: Bu ehl-i kitabın münafıkları hakkında nazil oldu. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İbn Sîrin de şöyle demiştir: Onlar bu Âyetten korkarlardı.
Katâde de şöyle demiştir: Bu âyet münafığı tarif ediyor; o dili ile inanır, kalbi ile inkâr eder. Dili ile tasdik eder, ameli ile muhalefet eder. Sabahleyin bir hal üzere olur, akşamleyin onu değiştirir. Gemi gibi yalpalar, rüzgar hangi tarafa eserse o tarafa gider.
9
Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar, aslında kendilerini aldatırlar da farkında değiller.
"Allah’ı aldatırlar”
İbn Abbâs şöyle demiştir: Abdullah b. Übey, Muattib b. Kuşeyr ve Ced b. Kays, mü’minlere rastladıkları zaman, biz de iman ettik, şahadet ederiz ki, arkadaşınız (Muhammed) doğrudur, derlerdi. Yalnız kaldıkları zaman da öyle olmazlardı, bu âyet bunun üzerine indi.
Tefsiri: Âyette geçen hadia hile ve tuzak kurmak demektir. Aldatma denmesi, gizli olduğu içindir. Aynı kökten gelen mihda’ evin içinde kadının gizlendiği odaya denir. Hadi’ de aldatan kimseye denir, maksadı ister hasıl olsun, ister olmasın. Eğer maksadı hasıl olursa aldattı, denir. Aldatılan kimseye de inhada şeklinde aldatıldı, denir. Bu da aldanmayı kast etsin veya etmesin birdir. Araplar zamana hadda’ derler, çünkü sakladığı hayır ve şer ile renkten renge girer.
Allah’ı aldatmalar hakkında beş görüş vardır:
Birincisi: Onlar mü’minleri aldatıyorlardı, sanki Allah’ı aldatmış gibi oldular. Bu, İbn Abbâs’tan rivayet edilmiş,
İbn Kuteybe de bunu tercih etmiştir.
İkincisi: Onlar Allah'ın peygamberini aldatıyorlardı, Allah da peygamberini kendi yerine koydu, tıpkı şu âyette olduğu gibi:
"Şüphesiz sana biat edenler aslında Allah’a biat ediyorlar.” (Feth: 10) Bunu Zeccâc demiştir.
Üçüncüsü: Araplara göre aldatan bozuk demektir. Bu manada şöyle bir şiir söylediler:
Tükrük bozulduğu zaman onun tükrüğü temizdir.
Burada geçen hadaa bozuldu, demektir.
İbn Kasım şöyle demiştir: Allah’ı aldatırlar kavlinin manası, içlerinde sakladıkları küfür yüzünden açıkladıktan imanı bozarlar, demektir.
Dördüncüsü: Onlar Allah’ın dininde öyle şeyler yaparlardı ki, eğer onu kendi aralarında yapmış olsalardı, aldatıcı olurlardı.
Beşincisi: Onlar küfürlerini gizler, imanlarını açıklarlardı.
"Vema yahdeune illâ enfüsehüm": İbn Kesir, Nâfi ve Ebû Amr Yuhadiune şeklinde okumuşlardır. Kufeliler ile İbn Âmir de yahdeune okurlardı. Manası: Aldatmalarının vebalini kendileri çekerler, demektir.
Aldatmalarının vebalini ne zaman çekerler? Bunda iki görüş vardır:
Birincisi: Dünyada çekerler, bu da iki yolla olur: Birincisi, istidraç (gazabına nimet) ve azaplarını artıracak mühlet ile olur. İkincisi, peygamberi ve mü’minleri gizledikleri hallerinden haberdar etmekle olur.
İkincisi: Veballerini ahirette çekerler, bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bu, onlarla mü’minlerin arasına perde çekildiği zaman olur. Bu olay şu âyette anlatılmıştır:
"Onlara: Geriye dönün, bir nûr arayın, denir. Aralarına kapısı olan bir sur çekilir.” (Hadid: 13)
İkincisi: Veballerini cennet halkı onların hallerinden haberdar oldukları zaman çekerler, onları gördükleri zaman onlar tarafından rahata erdirilmelerini umar ve:
"Üzerimize sudan veya Allah’ın size rızık ettiği şeylerden aktarın, derler.” (A’raf: 50)
"Onlar da şöyle cevap verirler: Şüphesiz Allah bu ikisini kâfirlere haram etmiştir.” (A’raf: 51)
"Bilmezler” (şuurunda değiller). Bilmedikleri ve şuurunda olmadıkları şeyler hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Allah’ın, Peygamberini onların yalanlarından haberdar etmesi, bunu İbn Abbâs söylemiştir.
İkincisi: Nefislerinde küfrü gizlemeleri, bunu da İbn Zeyd demiştir.
10
Kalplerinde hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Onlar için yalan söylemelerinden dolayı acıklı bir azap vardır.
"Kalplerinde hastalık vardır". Buradaki hastalık şüphedir, bunu İkrime ile Katâde demişlerdir. Allah da hastalıklarını artırdı. Bu da kendilerine bunu yaptığına dair Allah’tan bir haberdir. Âyette geçen elim, acıklı demektir. Cumhûr şedde ile yükezzibun okur, Kufeliler ise Eban’ın dışında Âsım’dan rivayetle ya’nın fethası ile yekzibun okurlar.
11
Onlara; Yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, denildiği zaman, biz ancak ıslahatçılarız, derler.
"Onlara, yeryüzünde bozgunculuk etmeyin", denildiği zaman.
Kimin hakkında indiğinde iki görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem zamanındaki münafıklar hakkında inmiştir. Bu cumhûrun görüşüdür, İbn Abbâs ile Mücâhid de içlerindedir.
İkincisi: Onlar bu âyet indiği zaman henüz yaratılmamışlardı, bunu da Selman Farisi söylemiştir. Kisâi; kafin zammasıyla kuyle, ha’nın zammasıyla huyle, ğaynın zammasıyla ğuyda, cimin zammasıyla cüy’e, “sîn” in zammasıyla süy'e ve süy’et okumuştur. İbn Âmir de bunlardan huyle, süyka ve süy’e, süy’e lâfızlarında zamme ile, Nâfi de süy’e ve süy’et’te yine zamme ile diğerlerini de kesre ile okumuştur, öteki kurralar da hepsinde kesre ile okumuşlardır.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Hicazlı Kureyşliler ve onlara komşu olan Kinane oğulları kesre ile kıyle, ciy’e, ğida okurlar. Ukayl’in ve onlara komşu olanların çoğu ile Esed’in geneli kuyle ve cüy’ede zammeye yakın bir sesle okurlar.
Burada bozgunculuktan ne murat edildiği hususunda da beş görüş vardır:
Birincisi: Küfürdür, bunu İbn Abbâs söylemiştir.
İkincisi: Masiyet olan şeyleri yapmaktır, bunu da Ebû’l - Âliyye ile Mukâtil demişlerdir.
Üçüncüsü: Küfür ve isyanlardır, bunu da Süddi, şeyhlerinden nakl etmiştir.
Dördüncüsü: Emirleri yerine getirmeyi ve yasaklardan uzaklaşmayı terk etmektir, bunu da Mücâhid demiştir.
Beşincisi: Kâfirlere açtıkları ve onları mü’minlerin sırlarına vakıf kıldıkları münafıklıktır. Bunu şeyhimiz Ali b. Ubeydullah, demiştir.
"Biz sadece ıslahatçılarız". Bunda da beş görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası, tanındıkları şeyi inkâr etmektir, sözün aslı: Biz bozgunculuk gerektirecek bir şey yapmadık, demektir.
İkincisi: Bunun manası şudur: Biz Müslümanlarla kâfirlerin aralarını bulmak istiyoruz. Bu iki görüş İbn Abbâs'a aittir.
Üçüncüsü: Onlar: Kâfirlere karşı iyi niyet beslemek, yapıcılıktır, bozgunculuk değildir, demek istemişlerdir. Bunu da Mücâhid ile Katâde, söylemişlerdir.
Dördüncüsü: Onlar, bizim bu yaptığımız ıslahatın ta kendisidir, Muhammed’i tasdik etmek ise bozgunculuktur, demek istemişlerdir, bunu da Süddi söylemiştir.
Beşincisi: Onlar kâfirlere karşı iyi niyet beslemenin dinde de dünyada da yapıcılık olduğunu zannetmişlerdir; çünkü şöyle inanmışlardır: Eğer Muhammed kazanırsa zaten ona biat ettikleri için güvencededirler, eğer kâfirler kazanırsa onlara karşı iyi niyet besledikleri için de güvencededirler. Bunu da şeyhimiz söylemiştir.
12
Bilin ki, onlar bozgunculardır, ancak farkında değiller.
"Bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir".
Zeccâc şöyle demiştir: Elâ söze başla”Ma” edatıdır, onunla muhatap uyarılır ve arkadan gelenin doğruluğunu gösterir. Hüm ise tekittir.
"Bilmezler” sözünde de iki görüş vardır:
Birincisi: Allah’ın, Peygamberini onların bozgunculuğundan haberdar edeceğini bilmezler.
İkincisi: Yaptıklarının yapıcılık değil, bozgunculuk olduğunu bilmezler.
13
Onlara: İnsanlar iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği zaman:
"Beyinsizlerin iman ettiği gibi biz de mi iman ederiz?” derler. Bilin ki, onlar beyinsizlerin ta kendileridir, ancak bilmezler.
"Onlara: İman edin denildiği zaman":
Bunların kim oldukları hususunda iki görüş vardır:
Birincisi: Bunlar Yahudilerdir, bunu İbn Abbâs ile Mukâtil, demişlerdir.
İkincisi: Münafıklardır, bunu da Mücâhid ile İbn Zeyd, demişlerdir. Diyenler hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Bunlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabıdır, bunu İbn Abbâs demiş ve ashaptan isim vermemiştir.
İkincisi: Bunlar belli kimselerdir, meselâ Sa’d b. Muaz, Ebû Lübabe, Esiyd gibi, bunu da Mukâtil, demiştir.
Davet edildikleri iman hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Peygamberi tasdik etmektir, bu; onların Yahudiler olduğunu söyleyenlerin görüşüdür.
İkincisi: Bu açıkça söylediklerinin gereğini yapmaktır, bu da onların münafıklar olduğunu söyleyenlerin görüşüdür.
Burada "insanlar"dan kimlerin kastedildiği hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Bütün ashaptır, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Abdullah b. Selam ile onunla beraber iman eden Yahudilerdir.
Üçüncüsü: Muaz b. Cebel, Sa’d b. Muaz, Esiyd b. Hudayr ve ensarın ileri gelenleridir. Kelbî bunları saymıştır.
Beyinsizlerle kimlerin kastedildiği hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Bütün ashaptır, bunu İbn Abbâs söylemiştir.
İkincisi: Kadınlar ve çocuklardır, bunu da Hasen söylemiştir.
Üçüncüsü: İbn Selam ve arkadaşlarıdır, bunu da Mukâtil demiştir.
Beyinsiz olduklarını iddia ettikleri kimselerin gaybe imanlarından da neyi kastettikleri hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar İslâm dinini kastettiler, bunu İbn Abbâs ile Süddi demişlerdir.
İkincisi: Öldükten sonra dirilmeyi ve ceza görmeyi kastetmişlerdir, bunu da Mücâhid demiştir.
Üçüncüsü: Sonunu düşünmeden her iki fırkaya düşmanca davranmayı kastetmişlerdir. Bu ve bundan önceki yorum, onların münahklar olduğuna göredir. Birincisi de onların Yahudiler olduğuna göredir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Beyinsizler cahiller demektir, o yüzden müstehcenliğe cahillik denir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Âyette geçen sefahet akıl eksikliğidir. Bu yüzden ince ve eski kumaşa sefih denir. Teseffehe de rüzgarın ağacı sallaması manasınadır. Şair şöyle demiştir:
Kadınlar yere dikilen mızrakların üst kısmını
Rüzgarların salladığı kargılar gibi salınarak yürüdüler.
"Ancak bilmezler":
Mukâtil: Beyinsiz olduklarını bilmezler demiştir.
14
İman edenlerle karşılaştıkları zaman, biz de iman ettik, derler. Şeytanları ile baş başa kaldıkları zaman da: Şüphesiz sizinleyiz, biz ancak alay ediyoruz, derler.
"İman edenlerle karşılaştıkları zaman, biz de iman ettik, derler. Şeytanları ile baş başa kaldıkları zaman da: Şüphesiz sizinleyiz, biz ancak alay ediyoruz", derler:
Bu âyetin kimler hakkında indiği hususunda iki görüş üzerinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Bu Abdullah b. Übey ve arkadaşları hakkında inmiştir. Bunu İbn Abbâs söylemiştir.
İkincisi: Peygambere bir türlü ve reislerine başka bir türlü iman gösteren münafıklarla ehl-i kitap hakkında inmiştir. Bunu da Hasen demiştir.
Tefsir: Âyette geçen ilâ edatı beraberlik manasınadır:
"Benim Allah ile beraber yardımcılarım kimlerdir?” (Al-i İmran: 52, Saf: 14) âyetlerinde de bu manayadır.
Şeytanlar ise şeytanın çoğuludur. İmam Halil: Araplara göre her dikkafalı şeytandır.
Bu isim üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi şatana kökündendir ki, hayırdan uzak olmak manasınadır. Buna göre nun kelimenin aslına dahildir.
Ümeyye b. Salt, Süleyman aleyhisselam'ı anlatırken şöyle demiştir:
Hangi şeytan ona isyan ederse, onu bağlar,
Sonra da onu zincire vurarak zindana atar.
Nabiğa da şöyle demiştir:
Şeytanlar Suad’ı alıp uzaklara götürdüler,
Gönlüm ise ona bağlı olarak kaldı.
İkincisi: Şâta yeşitu kökünden gelir ki, alevlenip yanmak manasınadır, bu durumda nun zaid olur. Bu hususta şöyle bir mısra demişlerdir:
Bizim mızraklarımızla kahramanlar helak olur.
Şeytanlarından kimler kastedildiği hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar kâfirlerin reisleridir, bunu İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Hasen ve Süddi demişlerdir.
İkincisi: Müşrik kardeşleridir, bunu da Ebû’l-Âliyye ile Mücâhid, demişlerdir.
Üçüncüsü: Kahinleridir ki, bunu da Dahhâk ile Kelbî demişlerdir.
"Biz sizinle beraberiz": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Biz sizinle dininizin üzerinde beraberiz, demektir.
İkincisi: Biz yardım ve desteklemede sizinle beraberiz, demektir. Âyette geçen istihza da alay etmek manasınadır.
15
Allah da onlarla alay ediyor; taşkınlıkları içinde bocalamalarına onlara süre veriyor.
"Allah onlarla alay ediyor":
Ulema Allah’ın onlarla alay etmesi hususunda dokuz görüş beyan etmişlerdir:
Birincisi: Onlar cehennemde iken onlara cennetten bir kapı açar, onlar da oraya koşunca kapatılır, sonra onlara başka bir kapı açılır, yine koşarlar, o da kapatılır. Buna da mü’minler gülerler. Bu İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
İkincisi: Kıyamet günü olduğu cehennem ateşi tencerede içyağının dondurulması gibi dondurulur, onlar da üzerinde yürürken birden batarlar. Bu da Hasen Basri'den rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: Onlarla şöyle alay edilir:
"Onlarla mü’minlerin arasına iç kısmında rahmet, dış kısmında azap olan ve kapısı açık bir sur çekildiği zaman onlar karanlıkta kalırlar. Onlara: Geriye dönün, kendinize bir ışık arayın” (Hadid: 13) denir. Bunu da Mukâtil demiştir.
Dördüncüsü: Bundan maksat alaylarının cezasını çekmeleridir. Böyle olmakla beraber istihza kelimesi aynen tekrar edilmiştir, meselâ şu âyetlerde olduğu gibi:
"Kötülüğün cezası misli ile kötülüktür.” (Şura: 40)
"Size kim saldırırsa ona misli ile saldırın.” (Bakara: 194)
Amr b. Kelsum da şöyle demiştir:
Aklınızı başınıza alın, bize karşı kimse cahillik etmesin;
Biz de onunkinden daha çok cahillik ederiz.
Maksat, ona daha ağır ceza veririz, demektir.
Beşincisi: Allah'ın onlarla alay etmesi onların hatalı ve cahil olduklarını söylemesidir. Bunun manası, Allah onların fiillerini yanlış buluyor ve küfürde inat etmelerinden dolayı da onları cahil sayıyor, demek olur.
Altıncısı: Onlarla alay etmek, onları yavaş yavaş helake sürüklemektir.
Yedincisi: Alaylarını onlara tatbik etmek, aldatmak ve hilelerini onlara çevirmektir. Bu görüşleri Muhammed b. Kasım el - Enbari zikretmiştir.
Sekizincisi: Onlarla alay etmek, meselâ birileri ateşin içinde zilletle yanarken ona:
"Azabı tat, hani sen, onurlu ve soylu idin!” (Duhan: 49) denilir. Bunu da şeyhimiz kitabında söylemiştir.
Dokuzuncusu: Ahirette dünyada sergiledikleri imanın tersini görünce onlarla alay edilmiş gibi olur.
"Bir süre taşkınlıkları içinde bocalamalarına onlara süre veriyor":
Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Onlara imkan veriyor, bunu İbn Mes’ûd demiştir.
İkincisi: Onlara zaman tanıyor, bunu da İbn Abbâs demiştir.
Üçüncüsü: Onların süresini uzatıyor, bunu da Mücâhid demiştir.
Dördüncüsü: Onlara mühlet veriyor, bunu da Zeccâc demiştir.
Taşkınlık: Normalin üzerine çıkmaktır, itidalden daha fazla olmaktır. Deniz dalgalandığı zaman, taştı denir. Sel de suyu çoğaldığı zaman taştı denir.
Taşkınlıkları hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Küfürleridir ki, bu cumhûrun görüşüdür.
İkincisi: Azgınlık ve kibirleridir, bunu da
İbn Kuteybe demiştir.
Bocalamak ise şaşkınlık manasınadır. Bir halk şairi şöyle demiştir:
Uçsuz bucaksız ıssız çöllerde
Kör cahiller bocalarlar.
İbn Kuteybe de:
Tepelerine binerler, etraflı görmezler, demiştir.
16
İşte onlar hidayete karşılık dalâleti (sapıklığı) satın aldılar, ticaretleri kazanmadı ve hidayete de eremediler.
"İşte onlar hidayete karşılık dalâleti satın aldılar":
Bunun nüzülü için üç görüş vardır:
Birincisi: Bu, bütün kâfirler hakkında inmiştir, bunu İbn Abbâs ile İbn Mes’ûd demişlerdir.
İkincisi: Ehl-i kitap hakkında inmiştir, bunu da Katâde, Süddi ve Mukâtil demişlerdir.
Üçüncüsü: Münafıklar hakkında inmiştir, bunu da Mücâhid demiştir. Satın aldılar: Değiştirdiler demektir. Araplar bir şeyi diğer şeye tercih edene alıcı, ötekisine de satıcı derler.
Dalâlet ve dalâl aynı manayadır. Bu hususta da müfessirlerin üç görüşü vardır:
Birincisi: Burada maksat küfürdür, hidâyetten maksat da imandır. Bu; Hasen Basri, Katâde ve Süddi’den rivayet edilmiştir.
İkincisi: Şüphedir, hidayet de kesin inançtır.
Üçüncüsü: Dalâlet cahillik, hidayet de ilimdir.
Hidâyeti dalâletle değiştirmeleri hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar iman ettiler, sonra kâfir oldular.
İkincisi: Yahudiler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gönderilmeden önce ona iman ettiler, gönderilince de onu inkâr ettiler. Bunu Mukâtil demiştir.
Üçüncüsü: Kâfirler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği hidâyeti işitince reddedip de sapıklığı seçince bir şeyi diğer bir şeyle değiştirmiş gibi oldular. Bunu şeyhimiz Ali b. Ubeydullah demiştir.
"Ticaretleri kazanmadı": Bu sözde mecaz vardır, çünkü ticaret kazanmaz, ancak ticarette kazanılır. Şu âyet de böyledir:
"Hayır, gecenin ve gündüzün hilesi.” (Sebe’: 33) Maksat gece ve gündüz yapılan hiledir. Şu âyet de öyledir:
"İş azmettiği zaman...” (Muhammed: 21) İşe karar verildiği zaman demektir. Bu hususta şöyle bir delil getirdiler:
Ey Haris, sıkıntımı defettin,
Gecem uyudu, kederim dağıldı.
Gece uyumaz, bilakis gecede uyunur. Bu gibi söz, müşkül olmayan ve söyleyenin maksadı belli olan yerlerde kullanılır. Ama nitelemek câiz olan bir şeye nispet edilir de başkası kastedilirse câiz olmaz. Meselâ: Kölen kazandı deyip de, kölende kazandın kasdetmek gibi. Bu manaya Ferrâ’, İbn Kuteybe ve Zeccâc gitmişlerdir.
"Hidâyeti bulamadılar": Bunda da beş görüş vardır:
Birincisi: Allah’ın ilminde hidâyeti bulamadılar.
İkincisi: Sapıklıktan hidayete eremediler.
Üçüncüsü: Mü’minlerin ticaretini anlayamadılar.
Dördüncüsü: Sapıklığı satın almakla doğru yapmadılar.
Beşincisi: Tüccar bazen kazanamaz, ama doğru yolda olur, bu nedenle kınanmaz. Allah ise onları kötülemek için onlarda bu iki durumun da olmadığını beyan etmiştir.
17
Onların misali bir ateş yakanın hali gibidir. O ateş etrafını aydınlattığı zaman Allah onların ışığını giderir ve onları karanlıklarda bırakır, artık onlar görmezler.
"Onların misali bir ateş yakanın hali gibidir": Bu âyet münafıklar hakkında inmiştir. Misal, benzer durumları açıklamak için getirilen örnektir.
Âyette geçen
"istevkade” kelimesi üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Sin zaittir, şu beyitte olduğu gibi:
Bir dua eden, ey duaları kabul eden, diye seslendi,
O zaman ona hiç kimse cevap vermedi.
Burada istecabe fi’li kullanılmış, ecabe manası verilmiştir (sin zaittir). Bu, cumhûrun görüşüdür, içlerinde Ahfeş ile
İbn Kuteybe de vardır.
İkincisi: Sin talep için gelmiştir, mana: Başkasından ateş isteyen gibi demektir.
"Ateş etrafını aydınlatınca Allah onların ışığını giderir ve onları karanlıklarda bırakır, artık görmezler":
Âyette geçen
"edâet” kelimesi üzerinde iki görüş vardır;
Birincisi: Geçişli fiil olmasıdır. Şair şöyle demiştir:
Soyları ve yüzleri gecenin karanlığını aydınlattı,
Öyle ki, usta ipliğe boncuk geçirdi.
Bir başkası da şöyle demiştir:
Ateş parlak yüzü aydınlattı,
Kalbi gibi nûr saçtı.
İkincisi: Lâzım (geçişsiz) fiildir. Ebû Ubeyd de, bu fiil geçişsiz ve geçişli olarak kullanılır, demiştir. Zeccâc da aynısını söylemiştir.
"Ma” (felamma) edatı hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Zaittir, sanki edâet denmiştir.
İkincisi: Ellezi manasınadır. Bir şeyin etrafı da çevresi demektir. Ha zamiri ateş yakana râcîdir. Eğer: Nasıl önce tekil olarak : Kemeselil-lezistevkade dedikten sonra, cemi yaparak "zeheballahü binurihim” demiştir, denilirse, cevap şöyledir: Sa’leb, Ferrâ’'dan şöyle dediğini nakletmiştir: Burada misal fiil için getirilmiştir, kişilerin zatları için değil. Bu da münafıklığa misaldir. Zeheballahü binurihim demesi mananın münafıklara gitmesinden dolayıdır. O nedenle cemi yapmıştır.
Sa’leb şöyle demiştir: Ferrâ’’dan başkaları da şöyle demişlerdir: Ellezi’nin manası cemidir, önce lâfzından dolayı tekil yapılmış, sonra da manası için cemi kılınmıştır. Nitekim şair de şöyle demiştir:
Felec mevkiinde helak olanlar,
Ey Halid’in anası, işte kahramanlar onlardır!
Burada ellezi ism-i işareti cemi olarak kullanılmıştır.
Âlimler Allahü teâlâ’nın münafıkların hallerine neyi misal getirdiği hususunda ihtilaf etmiş, iki görüş ileri sürmüşlerdir:
Birincisi: O telaffuz ettikleri İslâm kelimesini ve nurunu canları korumaya ve akan kanları durdurmaya misal getirmiştir, öldükleri zaman ise onlardan şerefi çeker alır, tıpkı sönen ateşten ışığı alındığı gibi. Bu mana İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
İkincisi: Bu, onların mü'minlere yönelip onlardan Resûlüllah’ın getirdiklerini dinlemelerine misaldir. Işıklarının gitmesi de kâfirlere ve sapıklığa yönelmeleridir. Bu da Mücâhid’in görüşüdür.
Karanlıklardan ne kastedildiğinde dört görüş vardır:
Birincisi: Azaptır, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Küfrün karanlığıdır, bunu da Mücâhid demiştir.
Üçüncüsü: ölümden sonra Allah’ın onların üzerine attığı karanlıktır, bunu da Katâde demiştir.
Dördüncüsü: Münafıklıklarıdır, bunu da Süddi demiştir.
Onlara ateşle misal getirilmesinin üç hikmeti vardır:
Birincisi: Ateşle aydınlanan kendi nefsinden gelen bir şeyle değil de dışarıdan gelen bir şeyle aydınlanır. O ateş gidince karanlıkta kalır. Sanki onlar da kalpleriyle inanmadan dilleriyle ikrar edince imanlarının num iğreti gibi olur.
İkincisi: Ateşin ışığı devam etmesi için odun maddesine ihtiyaç vardır, bu da canlının gıdası gibidir. İşte iman nûru da böyledir, o da devam etmesi için itikat maddesine ihtiyaç duyar.
Üçüncüsü: Aydınlıktan sonra gelen karanlık insan için doğrudan gelen karanlıktan daha çetindir. Onların hali de buna benzetilmiştir.
18
Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, artık dönmezler.
"Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler": Burada geçen samem, işitme kanallarının tıkanmasıdır. Bu, sağırlığın en ileri safhasıdır.
Dilsizlikle ifade edilen bükm’de de üç görüş vardır:
Birincisi: Ahresliktir, bunu Mukâtil, Ebû Ubeyd ve İbn Fâris demişlerdir.
İkincisi: Dilde bir kusurdur ki, kişi onunla konuşma imkanı bulamaz. Ahresliğin bundan meydana geldiği de söylenmiştir.
Üçüncüsü: Kalpte bir kusurdur ki, kişiyi hiçbir şeyi anlamaz hale getirir; anlama merkezi ile konuşma merkezi birlikte bozulur. Bu iki görüş şeyhimize aittir.
Artık dönmezler: Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar sapıklıklarından dönmezler, bunu Katâde ile Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: İslâm’a dönmezler, bunu da Süddi demiştir.
Üçüncüsü: Sağırlıktan, dilsizlikten ve körlükten dönmezler. Neden dönmeme onlara nispet edilmiştir? Çünkü kendi istekleri ile hareket etmişlerdir. Nefsani hevesleri onları mağlup etmiş, doğru yolu araştırmaktan alıkoymuştur. Aslında onlarda ne sağırlık ne de dilsizlik vardır, ancak onlar gerçeği dinleyip onu konuşmaktan yüz çevirince sağır ve dilsizler gibi olmuşlardır. Araplar bir şeyden yüz çevirene kör, dinlemekten yüz çevirene de sağır, derler. Miskin ed - Darimi şöyle demiştir:
Kapı bir komşumun perdesinin olmaması
Ona zarar vermez.
O evinden çıkıp da tekrar odasına çekilinceye kadar
Gözüm ona karşı kör olur.
Aralarında geçen konuşmalara karşı da
Kulağım da ağırlık varmış gibi sağır olur.
19
Yahutta onların hali gökten inen ve içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek bulunan bir yağmur gibidir. Ölüm korkusu ile yıldırımlardan dolayı parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri kuşatmıştır.
"Yahutta gökten inen bir yağmur gibidir": Burada geçen
"ev” edatı terdit (seçenek) harfidir,
"onların hali ateş yakan bir kimsenin hali gibidir” (Bakara: 17) benzetmesinin alternatifidir.
Âlimler bunda (
"ev” edatı hakkında) altı ayrı görüş beyan etmişlerdir:
Birincisi: Burada seçme içindir, Araplar fatihlerle yahut dilcilerle otur derler ki, sen iki gruptan istediğinle oturmada serbestsin demektir. Sanki biz onlara bu iki misalden birini vermede serbestiz demiş gibi olur.
İkincisi: Bu, Allah’ın meydana çıkacak olanı bildiği şeyde kapalılığı göstermektedir, onların açığa çıkmasını istemediği şeyi onlara kapalı bırakmış, sanki, onların hali bu ikiden biri gibidir demiş olur.
"Kalpleri taş gibidir ya da daha serttir” (Bakara: 74) âyeti de böyledir. Araplar açıklamasında fayda olmayan şeyi kapalı bırakırlar. Şair Lebid şöyle demiştir:
Kızlarım babalarının ebedi yaşamasını temenni ediyorlar,
Ben ancak Rebia veya Mudar erkeklerinden biri değil miyim?
Yani ben de bu iki kabilenin birindenim, onlar fani oldular, ben de onlar gibi fani olacağım.
Üçüncüsü: Bilakis manasınadır. Bu hususta
Ferrâ’ şöyle bir delil getirmiştir:
Kuşluk güneşi gibi parlak ve o surette göründü,
Ve sen göze daha hoş görünüyorsun.
Dördüncüsü: Açıklama içindir, manası da şöyle olur: Onların bazıları ateş yakana, bazıları da gökten bu şekilde inen yağmura benzerler. Şu âyetlerde durum aynıdır:
"Yahudi veya Hıristiyan olun” (Bakara: 135). Manası şöyledir: Bazıları yani Yahudi olanlar, Yahudi olun dediler, Hıristiyan olanlar da: Hıristiyan olun, dediler.
"Azabımız onlara geceleyin veya öğle uykusunda geldi.” (A’raf: 4) Manası şöyledir: Azabımız kimilerine geceleyin, kimilerine de öğle uykusunda geldi.
Beşincisi: Vav manasınadır, şu âyette de öyledir:
"Kendi evlerinizden ve babalarınızın evlerinden yemenizde bir sakınca yoktur.” (Nûr: 61)
Cerir şöyle demiştir:
Hilafete nail oldu, hilafet de ona kader oldu,
Tıpkı Mûsa’nın kader gereği Rabbine gelişi gibi.
Altıncısı: Bu muhataplar için şüphedir, çünkü şüphe Allahü teâlâ için söz konusu değildir.
"O, O’nun için daha kolaydır” âyeti de böyledir. (Rum: 27) Maksat, sizin zannettiğiniz gibi yeniden yaratmak Allah için daha kolaydır, demektir.
Tefsiri: Onların hali yağmura yakalananların hali gibidir, yağmura yakalananlar zikredilmemiştir. Çünkü
"parmaklarını kulaklarına tıkarlar” ifadesinde buna işaret vardır. Âyette geçen sayyib kelimesi yağmur manasınadır. İbn Kuteybe bunun gökten inmek manasına sabe yesubu’den geldiğini söylemiştir.
Zeccâc da: Her yukarıdan aşağıya inen şey için sabe yesubu fi’li kullanılır, demiştir. Şair de şöyle demiştir:
Sanki onların üzerine bir bulut indi,
İçinde yıldırımlar vardı, kuşlarını ürküttü.
Gök gürültüsü hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: O, bulutları süren bir meleğin sesidir. Bu mana merfu hadis olarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet edilmiştir. İbn Abbâs ile Mücâhid böyle demişlerdir. Mücâhid’ten gelen bir rivayet de şöyledir: O tesbih eden bir meleğin sesidir.
İkrime de: O deve sürücüsü gibi bulutları süren bir melektir, demiştir.
İkincisi: O, gökle yer arasında sıkışan bir rüzgardır. Ebû’l - Celed'den: Gök gürültüsü rüzgardır, dediği de rivayet edilmiştir. Ebû’l - Celed’in adı, Ceylan b. Ebû Ferve el - Basri’dir. Ondan Katâde hadis rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Bulutların çarpışmasından çıkan bir sestir, bunu da şeyhimiz Ali b. Ubeyd aktarmıştır.
Şimşek için de üç görüş vardır:
Birincisi: O çomak şeklinde bükülen mendildir ki, melek onunla bulutları sürer. Bu mana Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den merfu hadis olarak rivayet edilmiştir.3 Hazret-i Ali b. Ebû Talib de bu görüştedir. Hazret-i Ali’nin bir rivâyeti de şöyledir: O, bir çeşit demir topuzdur. İbn Abbâs’tan da: Onun ateşten bir kırbaç olduğu rivayet edilmiştir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Burada geçen meharik kelimesi, çocukların mendil veya peştamaldan bükerek elde ettikleri çomak ve topuza denir. Çocuklar bununla birbirlerine vururlar. Meleğin bulutlara vurup sürdüğü kırbaç da ona benzetilmiştir.
3 - Tirmizî, Tefsir, sûre 13, bab, 1; Ahmed, Müsned, 1/274.
Amr b. Kelsum da şöyle demiştir:
Bizdeki ve onlardaki kılıçlar,
Oyuncularımızın ellerindeki kıvrık mendillere benzer.
Mücâhid de şöyle demiştir: Şimşek, meleğin vurma ve hareket ettirme sesidir.
İkincisi: Şimşek sudur. Bunu Ebû’l - Celed demiştir, İbn Fâris de şimşeğin suyun parlaması olduğunu hikaye etmiştir.
Üçüncüsü: O bulutların yürürken sürtünmesinden ve birbirine vurmasından çıkan sestir, bunu da şeyhimiz hikaye etmiştir.
Yıldırımlar: Yıldırım, gök gürültüsünden daha şiddetli bir sestir, ateşle beraber çıkar ve değdiği şeyi yakar. Şehr b. Havşeb’ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bulutları süren melek çok kızdığı zaman ağzından ateş çıkar, işte yıldırım odur. Bir başkası da şöyle demiştir: O bulutların sürtünmesinden çıkan bir ateştir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Ona saika (öldürücü) denmesi, değdiği zaman öldürmesinden dolayıdır, çünkü sa’k öldürmek manasınadır.
"Allah kâfirleri kuşatmıştır": Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: O’ndan hiç kimse kaçamaz. O onları kıyamet gününde toplar.
"Allah her şeyi ilmi ile kuşatmıştır” (Talâk: 12) âyeti de böyledir. Bunu Mücâhid demiştir.
İkincisi: Kuşatmak helak etmek manasınadır, meselâ: Ürünü kuşatıldı (Kehf: 42) âyeti böyledir.
Üçüncüsü: Yaptıkları şeyler O’na gizli kalmaz demektir.
20
Şimşek neredeyse gözlerini alacak. Şimşek onların etrafım aydınlatınca orada yürürler. Üzerlerine karanlık çökünce de dikilirler. Eğer Allah dileseydi onların kulaklarını ve gözlerini alırdı. Şüphesiz Allah’ın her şeye gücü yeter.
"Şimşek neredeyse gözlerini alacak": Burada geçen yekâdü kelimesi yakınlık ifade eden fiildir. Bu öyle bir kelimedir ki, müspet olduğu zaman fi’li menfi kılar, menfi olduğu zaman da fı'li müsbet kılar. Son devir Âlimlerinden birine şöyle sordular:
Ey bu asrın dil bilgini, o hangi kelimedir ki,
Cürhüm ve Semud kavmi dillerinde bulunur;
Menfi olduğu zaman Allah müspet olduğuna şahitlik eder,
Müspet olduğu zaman da inkâr makamında kullanılır (menfî olur)?
Şu âyetler olumsuz durumda müspet kullanıldığına şahittir:
"Neredeyse söz anlamazlar” (Nisa: 78).
"Elini çıkardığı zaman neredeyse onu göremez.” (Nûr: 40)
"Neredeyse meramını ifade edemez” (Zuhruf: 52). Şunlar da da menfisi ispatta kullanılmıştır:
"Neredeyse şimşek gözlerini alacak.” (Bakara: 20)
"Neredeyse ışığı gözleri alır.” (Nûr: 43)
"Zeytinyağı neredeyse ateş değmeden ışık verecek.” (Nûr: 35)
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Kâde isteyip de yapmamak manasınadır. Bazen de müspet manasına kullanılmıştır. Şair Zürrimme şöyle demiştir:
Eğer Lokman-i Hekim Meyye’yi açıkça görse idi,
Neredeyse gözleri kamaşırdı.
Yani, eğer karşısına çıksa idi gözleri kamaşır, dehşete kapılır, şaşardı.
Ben de derim ki, Zürrimme aynı kelimeyi şurada da menfi (olumsuz) durumda müspet (olumlu) olarak kullanmıştır:
Ayrılık sevgilileri bozduğu zaman
Meyye’nin sevgi izi neredeyse kaybolmaz.
"Şimşek gözlerin alır": Cumhûr
“ye” nin fethi,
“ha” nın sükunu ve
“ta” nın fethi ile (yahtafu) okumuşlar. Eban b. Tağleb ile Eban b. Yezid de, her ikisi de Âsım’dan yenin fethası, hanın sükunu ve tanın kesri ile şeddesiz olarak (yahtıfu) okumuşlar. Bunu Cu’fi, Ebû Bekir’den, o da Âsım’dan yanın ve hanın kesri ve tanın şeddesi ile (yehıttıfu) olarak rivayet etmiş. Hasen’in kıraati de böyledir, ancak o, yanın kesri ile (yıhıttıfu) okumuştur. Ondan ya ve hinin fethi ve şeddeli tanın kesri ile yahattıfu okuduğu da rivayet edilmiştir.
Yahtıfu’nun manası soymak ve kapmak manasınadır. Kovayı kuyudan çıkaran çengele huttaf denir, çünkü kendine asılanı kapar. Nabiğa da şöyle demiştir:
Sağlam iplere bağlı eğri çengel gibi eller
Bir şeyler kapmak için sana uzanır.
Beyitte geçen hacn kelimesi eğri demektir. Aynı kökten cemel haytaf da hızlı deve demektir. O hıza da hatafa denir.
"Şimşek onları aydınlattıkça":
Zeccâc: Dâe ve edâe aynı manayadır, demiştir. Edâe lügati ise daha seçkindir.
Âlimler münafıkların şimşeğe benzeyen halleri hususunda üç ayrı görüş aktarmışlardır:
Birincisi: Bu Kur’ân’daki korkutmadır, bunu İbn Abbâs söylemiştir.
İkincisi: Peygamber ve müminler onların münafıklıklarını bildikleri takdirde başlarına gelecek musibetlerden korkmalarıdır. Bunu Süddi demiştir.
Üçüncüsü: İçlerinde sevdikleri ile cihada ve onlarla savaşa davet edilmekten korkmalarıdır. Bunu şeyhimiz anlatmıştır.
Şimşeğin onların hallerine nasıl benzediği hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Kur’ân’ın onlara öğüt ve hikmetleridir.
İkincisi: Açığa vurdukları İslâm’ın aydınlatıcı numdur.
Üçüncüsü: Bu, İslâm'ı açıklamakla kanlarının akıtılmasını önlemelerine bir misaldir. Bu da onlara ahirette saklananlara nispetle şimşek gibi geçicidir.
"Yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına sokarlar": Bunda iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar ölüm korkusu ile cihadı emretmesin diye Kur’ân dinlemekten kaçarlardı. Bunu Hasen ile Süddi demiştir.
İkincisi: Bu, Kur’ân’dan hoşlanmadıkları için onların yüz çevirmelerine misaldir, bunu da Mukâtil demiştir.
Etraflarını aydınlattıkça içinde yürürler: Bunun da manasında dört görüş beyan etmişlerdir:
Birincisi: Bunun manası, Kur’ân onlara sevdikleri bir şey getirdiği zaman ona tabi olurlardı, demektir. Bunu İbn Abbâs ile Süddi demişlerdir.
İkincisi: Şimşeğin aydınlatması can ve mal güvenliklerinin meydana gelmesidir, o zaman ona tabi olmaya koşarlardı, bunu da Katâde demiştir.
Üçüncüsü: İslâm’ı konuşmaları ve onun içinde yürümeleri ondan hidayet almalarıdır. Bunu terk ettikleri zaman sapıklığa düşerler, bunu da Mukâtil demiştir.
Dördüncüsü: Onları aydınlatması onları denemesiz ve imtihansız bırakmasıdır. İçinde yürümeleri de açıkladıkları şey sayesinde barış içinde kalmalarıdır. Bunu da şeyhimiz demiştir.
"Üzerlerine karanlık çökünce": Kim: Aydınlatması sevdikleri şeyi getirmesidir derse, karanlık çökmesi de hoşlanmadıkları şeyi getirmesidir. Yukarıda anlattıklarımız da bütün bunların tersinedir. Dikilirler de, dururlar demektir.
"Eğer Allah dileseydi kulaklarını ve gözlerini giderirdi":
Mukâtil şöyle demiştir: Bunun manası: Eğer Allah isteseydi ceza olarak kulaklarını ve gözlerini alırdı, demektir.
Mücâhid de şöyle demiştir: Bakara’nın başından dört âyet mü’minlerin sıfatları hakkındadır, iki âyet kâfirlerin sıfatları hakkındadır, on üç âyet de münafıkların sıfatları hakkındadır.
21
Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, günahlardan korunasınız.
Ulema bu hitapla kimlerin kastedildiğinde dört görüş beyan ederek ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Bu bütün insanlar için geneldir, İbn Abbâs böyle demiştir.
İkincisi: Bu yalnız Yahudilere hitaptır, bunu Hasen ile Mücâhid demiştir.
Üçüncüsü: Bu Arap müşriklerinden ve diğerlerinden kâfirlere hitaptır, bunu da Süddi demiştir.
Dördüncüsü: Bu Münafıklara ve Yahudilere hitaptır, bunu da Mukâtil demiştir.
Nâs (insanlar), Âdem canlısının ismidir. Böyle denilmesi maksatlarını elde etmek için hareket etmelerinden dolayıdır, çünkü nevs hareket manasınadır. Nisyandan (unutmaktan) gelerek de nâs dendiği söylenmiştir.
Buradaki ibadetten ne kastedildiğinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Tevhidtir.
İkincisi: Taattir. Bu ikisi İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Halk (yaratmak) icat etmek manasınadır. Sizden öncekiler denmesi de daha iyi hatırlatmak, inkârı önlemek ve daha kuvvetli delil olması içindir. Şunun için de denilmiştir, itâat edenin sevap kazanması ve isyan edenin ceza çekmesini nazarı itibara alarak onlardan ibret almak.
Le’alle (umulur ki,) üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Bu “key” (için) manasınadır, bu hususta şu beyti şahit getirmişlerdir:
Bize, savaştan vazgeçin ki, biz de vazgeçelim dediniz
Ve bize en ağır teminatı verdiniz.
Biz de savaştan vazgeçince sözleriniz
Çölde parlayan serap gibi oldu.
Mukâtil, Kutrub ve İbn Keysan bu manayı tercih etmişlerdir.
İkincisi: Rica manasınadır, Allah’a takvayı rica ederek ve ibadet etmekle kendinizi Rabbinizin azabından korumak umuduyla ibadet ediniz demek olur. Bu görüş Sibeveyh’e aittir.
İbn Abbâs da, umulur ki, şirkten korunursunuz, demiştir.
Dahhâk da, umulur ki, ateşten korunursunuz, demiştir.
Mücâhid de, umulur ki, itâat edersiniz, demiştir.
22
O ki, yeryüzünü size döşek, göğü de bina kıldı. Gökten bir su indirdi de onunla meyvelerden sizin için rızık çıkardı, öyleyse bilip dururken Allah’a eşler koşmayın.
"O Rab ki, yeryüzünü size döşek kıldı": Yere Arapça’da arz denmesi, genişliğinden dolayıdır. Çünkü erizatül karhatü denir ki, yara genişledi, açıldı manasınadır. Göğün altında olmasından da böyle denildiği söylenmiştir. Aşağıdaki her şeye arz denir. İnsanların onu ayakları ile çiğnemesinden dolayı böyle denildiği de söylenmiştir. Ğöğe de sema denmesi yüksekliğindendir.
Zeccâc: Yerden yüksek her şeye bina derler, demiştir.
İbn Abbâs da: Burada bina tavan manasınadır, demiştir.
"Gökten su indirdi": Yani buluttan demektir.
Su da yağmur demektir.
"Allah’a eşler koşmayın": Ortaklar ve benzerler demektir. Nid ve endad eş ve benzer demektir.
Eşlerden ne kastedildiği hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Putlardır ki, bunu İbn Zeyd demiştir.
İkincisi: Allah'a isyan ederek itâat ettikleri adamlardır, bunu da Süddi demiştir.
"Bilerek": Bunda da altı görüş vardır:
Birincisi: O’nun göğü yarattığını, su indirdiğini ve âyette açıkladığı şeyleri yaptığını bildiğiniz halde demektir. Bu mana İbn Abbâs, Kata de ve Mukâtil’den rivayet edilmiştir.
İkincisi: Kitaplarınız Tevrat ve İncil’de böyle olmadığını bildiğiniz halde. Bu da İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Bu mana hitabın ehl-i kitaba olması durumunda uygun olur.
Üçüncüsü: O’nun benzeri olmadığını bildiğiniz halde, bunu da Mücâhid demiştir.
Dördüncüsü: Burada bilmek akıl etmek manasınadır, bunu da İbn Kuteybe söylemiştir.
Beşincisi: Bu dediklerini O’ndan başka kimsenin yapmaya gücünün yetmeyeceğini bildiğiniz halde demektir. Bunu da şeyhimiz Ali b. Ubeydullah demiştir.
Altıncısı: taştan yapıldığım bildiğiniz halde demektir.
Bunu da Şeyh Ebû Muhammed b. el - Haşşab'tan işittim.
23
Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, onun benzerinden bir sûre getirin ve eğer doğru iseniz Allah’tan başka şahitlerinizi getirin.
"Eğer şüphe içinde iseniz": Âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Yahudiler. Muhammed in getirdiği şey vahye benzemiyor, biz bundan şüphe ediyoruz, dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. Bu, İbn Abbâs ile Mukâtil’den rivayet edilmiştir.
“İn” (eğer) edatı burada şek ve tereddüt için değildir, çünkü Allahü teâlâ onların şüphe içinde olduğunu bilmiştir. Ancak bu Arapların tarzına göre söylenmiştir. Bir adam oğluna: Eğer benim oğlum isen bana itâat et, der. Bunun burada iz (çünkü) manasına olduğu da söylenmiştir. Ebû Zeyd:
"Faizi bırakın, çünkü sizler mü’minlersiniz” (Bakara: 278) âyetinde bu manaya olduğunu söylemiştir.
"Onun benzerinden bir sûre getirin":
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bu kelime hemzeli sûre, hemzesiz sûre şeklinde telaffuz edilir. Hemzeli okuyanlar es’ertü kökünden getirir ki, ayırdım demektir. Çünkü o da Kur’ân'dan bir parçadır. Hemzesiz okuyanlar da binanın suresinden hareket ederler ki, sıraları (ve korları) demektir. Şair Nabiğa, Numan hakkında şöyle demiştir:
Görmüyor musun, Allah sana öyle bir sûre (derece, sıra) vermiştir ki,
Bütün kralların onun altında gelip gittiklerini görürsün.
Sûre bu beyitte şeref derecesi manasına kullanılmıştır. Bu istiare yoluyla binanın (duvarın) sırasından, korundan alınmıştır.
İbn Enbari şöyle demiştir: Ebû Ubeyde demiştir ki: Sûreye sûre denmesi duvar sırası (koru) gibi derece derece yükselmesinden dolayıdır. Beyitte de, Allah sana öyle bir şeref vermiştir ki, kralların derecelerinin üstüne çıktın denilmek istenmiştir.
İbn Kasım da şöyle demiştir: Sûreye şerefinden dolayı sûre denmiş olması câizdir, Araplar: Onun şerefte bir suresi vardır derler ki, sırası ve derecesi var demek isterler. Yahutta o Kur’ân’dan bir parça olduğu için böyle denilmiştir, es’ertü sûreten denir ki, bir parça ayırdım, bıraktım demektir.
Mislihi’deki zamirin nereye râci olduğunda da iki görüş vardır:
Birincisi: İndirilen Kur’ân’a râcîdir, bunu Katâde ile Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e râcîdir. O zaman mana: Siz de o ümmi kul gibi bir sûre getirin demek olur. Bunu Ebû Ubeyde, Zeccâc ve İbn Kasım demişlerdir. Buna göne
"min” edatı başlangıç manasını ifade eder. Birinci görüşe göre ise zaittir.
"Allah’tan başka şahitlerinizi çağırın": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası, onlardan yardım isteyin demektir, bunu Süddi ile Ferrâ’ demişlerdir.
İkincisi: İmdat çağırın, medet isteyin demektir. Delil olarak şu beyti getirmişlerdir:
Süvarilerimiz ve piyadelerimiz karşılaşınca
Onlar Ka’b’i çağırdılar; biz de Amir’i çağırdık (imdat istedik).
İbn Kuteybe de bu görüştedir.
Şahitleri hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar putlarıdır, bunu İbn Abbâs, Süddi, Mukâtil ve Ferrâ’ demişlerdir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Onlara şahitler denmesi, devamlı görmeleri ve yanlarında bulunmalarından dolayıdır. Başkası da: Allah yanında kendilerine şahitlik etsinler diye onlara ibadet ettikleri için, demiştir.
İkincisi: Çünkü onlar kendilerinin yardımcılarıdır. Bu da İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: Bunun manası şöyledir: Sizin getirdiğinizin de Kur’ân gibi olduğuna şahitlik edecek insanlar çağırın. Bu da Mücâhid’ten rivayet edilmiştir.
Eğer doğru iseniz: Yani, bu Kur’ân Allah katından değildir sözünüzde, bunu da İbn Abbâs demiştir.
24
Eğer bunu yapamazsanız - ki, asla yapamayacaksınız - o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunun. O kâfirler için hazırlanmıştır.
"Eğer bunu yapamazsanız": Burada takdir edilen (söylenmeyen) sözler vardır, sözün sibakından şöyle anlaşılıyor: Allahü teâlâ geçen âyette onlara meydan okuyup da onlar da susup cevap veremeyince, eğer yapamazsanız, dedi. Asla yapamayacaksınız sözü de Peygamberimizin gerçek peygamber olduğuna en büyük delildir. Çünkü bunu yapamayacaklarını haber verdi ve yapamadılar.
Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının. O kâfirler için hazırlanmıştır: Vekud (yakıt) vavın fethası ile odun manasınadır, zammesiyle vukud ise tutuşmak manasınadır, tıpkı vadu’ abdest suyuna, vudu’ da abdest almaya denildiği gibi ki, abdest alanın yaptığı hareketlerdir.
Hasen ile Katâde vukuduha okumuşlardır, vekud tercihe şayandır. İnsanlar orada azap yoluyla yakılırlar. Taşlar ise gücünü ve şiddetini artırmak içindir. Çünkü o taşları bile yakıcıdır.
Bu taşlar hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bunlar taptıkları putlardır.
İkincisi: Bunlar kükürt taşıdır, onun harareti çok yüksektir, onlar kızdırılarak insanlara azap edilir. Neden Kur’ân'ın benzerini getiremedikleri takdirde ateşle korkutuldular? Çünkü onlar inkâr edip de onun benzerini getirmekten aciz kalınca, mağlup oldular, karşı çıkmaları inat halini aldı, inadın cezası da ateştir.
25
İman edip iyi şeyler yapanları kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetlerle müjdele. Her ne zaman onun meyvelerinden rızıklansalar,
"bu, daha önce rızıklandığımız şeydi” derler. Bunlar birbirine benzer olarak sunulacak. Orada onlar için tertemiz eşler vardır. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
"İman edenleri müjdele": Müjde insana ilk gelen haberdir, Arapçada beşaret denmesi deriye (beşereye) tesir etmesinden dolayıdır. Eğer hayır haber olursa sevinç ve rahatlama tesiri, eğer kötü haber olursa üzülme ve büzülme tesiri görülür. Daha çok hayırlı haberde kullanılır. Bazen de şerde kullanılır.
"Münafıkları acıklı azap ile müjdele âyetinde olduğu gibi.” (Nisa: 138)
"İyi şeyler yapanlar": Bu bütün iyi amelleri içine alır. Hazret-i Osman b. Affan’dan: Amelleri hulus-ı kalp ile yapanlar diye tefsir ettiği rivayet edilmiştir. Hazret-i Ali radıyallahu anh’ten de, beş vakit farz namazlan kılanlar diye rivayet edilmiştir.
Cennet bahçe demektir, ona cennet denmesi ağaçlarından dolayı toprağının görülmemesindendir. Cinlere cin denmesi de görünmediği içindir. Cenin de bu kökten gelir, kalkana da kişiyi koruduğu için cünne denilmiştir. Gece karardığı zaman cennel leylü denir. Mufaddal’dan: İçinde hurma ağacı olan her bahçeye cennet denilir dediği rivayet edilmiştir. Zeccâc da kesif ve çok olup birbirine dolaşan her bitkiye cennet denir, demiştir.
"Altından ırmaklar akar": Yani ağaçlarının altından akar, toprağının altından değil.
"Bu daha önce rızıklandığımız şeydi":
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası şöyledir: Bu daha önce yediğimiz şeydir; sabah kahvaltısı akşam yemeği gibidir. Bu İbn Abbâs, Dahhâk ve Mukâtil’den rivayet edilmiştir.
İkincisi: Bu, daha önce dünyada rızıklandığımız şeydir, bunu da Mücâhid ile İbn Zeyd demişlerdir.
Üçüncüsü: Cennet meyvesi devşirildiği zaman hemen arkasından yenisi çıkar. Bunu görünce karıştırır ve: Bu daha önce yediğimizin aynısıdır, derler. Bunu da Yahya b. Kesir ile Ebû Ubeyde, demişlerdir.
"Kendilerine benzer gelir": Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: O görünüşte ve renkte benzerdir, tadı ise farklıdır. Bunu da Ebû’l - Âliyye, Dahhâk, Süddi ve Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: O kalitede benzerdir, onda kalitesiz yoktur. Bunu da Hasen ile İbn Cüreyc demişlerdir.
Üçüncüsü: O yaratılışta ve isimde dünya meyvesine benzer, ancak onun manzarası ve tadı çok güzeldir. Bunu da Katâde ile İbn Zeyd demişlerdir. Benzer olması ile minnet ifade etmelerinin manası nedir? Tatları ve renkleri farklı oldukça daha mı güzel olur? Cevap şudur: Biz, onların görünüşü benzer, tadı ayrıdır dersek, halk nazarında daha garip ve daha güzel olur. Çünkü sen içinde diğer elmaların da tadım taşıyan bir elma görsen daha çok hayret edersin. Eğer biz, kalitede benzerdir, dersek, renk ve tatta farklı olması câizdir. Eğer, manaları farklı olmakla beraber şekli dünya meyvelerine benzer dersek daha hoş ve daha acayip olur. Bütün bunlar etkili ve çekici şeylerdir.
"Orada onlar için tertemiz eşler vardır": Yani yaratılışta temizdirler, çünkü onlar hayız olmazlar, idrar çıkarmazlar, helaya gitmezler. Ahlakta da temizdirler, çünkü onlar haset etmezler, kıskanmazlar, kocalarından başkasına bakmazlar.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Onlar temizdirler, kir ve pasları yoktur. Zeccâc, âyette geçen mutahhara kelimesinin daha mübalağalı olduğunu söylemiştir, çünkü teksir (çokluk) ifade eder. Hulud (ebediyet) ise kesilmeksizin süreklilik demektir.
26
Allah bir sivrisinek olsun ve daha üstünde olsun, herhangi bir şeyi misal getirmekten çekinmez. İman edenler bunun Rablerinden hak olduğunu bilirler. İnanmayanlar ise,
"Allah bununla ne demek istedi?” derler. Allah onunla çoklarını azdırır ve çoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak fasıkları saptırır.
"Allah herhangi bir şeyi misal getirmekten çekinmez":
Bunun
iniş sebebinde iki görüş vardır:
Birincisi: Bir misal verildi, onu dinleyin;
"Allah’tan başka taptıklarınız hepsi bir araya toplansalar bir sivrisinek bile yaratamazlar” (Hac: 73) âyeti ile
"Ev edinen bir örümcek gibi...” (Ankebut: 41) âyeti inince, Yahudiler:
"Bunlar nasıl misal?” dediler, bunun üzerine bu âyet indi. Bunu İbn Abbâs, Hasen, Katâde ve Ferrâ’ demişlerdir.
İkincisi: Allahü teâlâ yukarıda
"ateş yakan gibi” (Bakara: 17) ve
"yahut gökten inen bir yağmur gibi” (Bakara: 19) iki misali verince, münafıklar, Allah bu misalleri vermeyecek kadar büyüktür, dediler, bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Süddi şeyhlerinden rivayet etmiştir. Hasen ile Mücâhid’ten de benzeri rivayet edilmiştir.
Âyette geçen haya büzülmek ve kabuğuna çekilmek demektir. Ancak Allahü teâlâ’nın sıfatı gerçek olarak anlaşılamaz, olduğu gibi kabul edilir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de: "Şüphesiz Rabbiniz haya ve kerem sahibidir” demiştir. Haya etmezin, terk etmez manasına olduğu da söylenmiştir. İbn Cerir Taberî de bazı lügatçilerden, haya etmezin, korkmaz manasına geldiğini aktarmıştır. Meselâ:
"İnsanlardan korkarsın, halbuki en çok korkulması gereken Allah’tır” (Ahzab: 37) âyeti de böyledir. Haya ile korku birbirinin yerine kullanılır. Mücâhid ile İbn Muhaysın da: Layestahyi şeklinde bir ye ile okumuştur, bu da bir lügattir.
4 - Ebû Dâvud, Tirmizî ve imam Ahıned
"Misal vermekten": İbn Abbâs, benzer getirmekten demiştir. Bil ki, misal vermenin faydası daha açık bir şey söyleyerek maksadı rahat anlatmaktır. O zaman kapalılık ortadan kalkar.
"Ma baudaten": Buradaki “Ma” edatı zaittir, Ebû Ubeyde, Zeccâc ve Basralılar bunu tercih etmişlerdir. Örnek olarak da Nabiğa'nın şu şi’rini göstermişlerdir:
Kadın: Keşke şu güvercinler bizim olsa, dedi. Burada leytemadaki “Ma” edatı fazladır.
Ebû Cafer Taberi: Sivrisinekten yukarısı manasınadır demiştir. Burada "... den yukarısı” atılmıştır. Çünkü bauda kelimesinin mensûb oluşu ile ikinci ma’ya fe’nin gelmesi bunlara işarettir. Nitekim Araplar: Zebale - Salebiye arası yağmur yağdı, onun yirmi dişi ve erkek devesi vardır, o tepesinden tırnağına kadar güzeldir, derler ki, burada da aynı taktik uygulanmıştır. Bir başkası da baudaten’deki tenvin meselden bedeldir demiştir. Esmaî de Nâfi'den baudatün şeklinde merfu okuduğunu rivayet etmiştir. Burada hüve zamiri gizlidir. Bauda sivrisineğin küçük türüne denir.
"Sivrisineğin daha üstünde olsun": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bundan daha büyük demektir, bunu İbn Abbâs, Katâde, İbn Cüreyc ve Ferrâ’ demişlerdir.
İkincisi: Küçüklükte ondan daha ileri demektir, o zaman mana, ondan daha küçük demek olur. Bunu da Ebû Ubeyde demiştir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Bazen yukarı alt manasında kullanılır, bu da zıtlardandır. Şu kelimeler de öyledir: Cevn: Siyah, beyaz; sarim: Sabah, akşam; sedfe: Karanlık, aydınlık; celel: Küçük, büyük; nahil: Susuz, kanık; masil: Ayakta, yere yapışan; sarih: İmdat eden, imdat çağıran; hacid: Gece namaz kılan, uyuyan; rehve: Yokuş, iniş; tel’a: Yüksek yer, alçak yer; zan: Yakin, şüphe; akra: Hayz, temizlik; mefra; Dağa çıkan yol, inen yol; verâ: Arka, ön; esrertüşşey’e: Gizledim, açıkladım; ahfeytüşşey’e: Açıkladım, gizledim; retevtüşşey’e: Sıktım, gevşettim; şeabtüşşey’e: Topladım, ayırdım; bi’tüşşey’e: Sattım, satın aldım; şereytiişşey’e: Satın aldım, sattım, elhayyu haluf: Gaip, geride.
"Onunla çoklarını azdırır ve çoklarını da hidayete erdirir": Bu:
"Allah bu misalle ne demek istiyor?” (Bakara: 26) sözünün devamı mıdır, yoksa yeni bir söz başı mıdır?
Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bu, önceki sözün devamıdır, bunu Ferrâ’ ile
İbn Kuteybe demişlerdir.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Sanki:
"Allah herkesin bilmediği bir şeyi misal getirmekle ne murat ediyor? Bununla bir kısmım saptırıyor ve bir kısmını hidayete erdiriyor” demişler, sonra da Allah’ın sözü yeniden başlamış ve Allahü teâlâ haber vererek:
"Bununla ancak fasıkları saptırır", demiştir. (Bakara: 26)
İkincisi: Bu Allahü teâlâ’nın yeni bir sözüdür. Bunu da Süddi ile Mukâtil demişlerdir.
Fısk, lügatte çıkmak manasınadır, fesakatür ratbetü denir ki, hurma kabuğundan çıktı demektir. Fasık da bu itibarla Allah’a itâatten masiyete çıkan kimsedir.
Burada fasıklardan kimlerin kastedildiğinde de üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar Yahudilerdir, bunu İbn Abbâs ile Mukâtil demiştir.
İkincisi: Münafıklardır, bunu da Ebû’l - Âliyye ile Süddi demiştir.
Üçüncüsü: Bütün kâfirlerdir.
27
Onlar öyle kimseler ki, Allah’ın emrettiği şeyi teyit ettikten sonra bozarlar, Allah’ın bağlamasını emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk ederler. İşte ziyan edenler onlarrn ta kendileridir.
"Onlar o kimselerdir ki, Allah’ın emrettiği şeyi bozarlar": Bu, fasıkların sıfatıdır, onlar hakkında da üç görüş geçmişti. Bozmak, teyit etmenin zıttıdır. Manası bir şeyi bağladıktan sonra çözmektir. Bozmak her şeye göre değişir; binayı bozmak, yıkmak, sağlamca yaptıktan sonra dağıtmak demektir. Antlaşmayı bozmak da içerdiği hükümleri tanımamaktır.
Bu söz üzerinde de üç görüş vardır:
Birincisi: Ehl-i kitaba Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sıfatı hakkında verilen söz ve ona tabi olma vasiyetidir, bunu İbn Abbâs ile Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: Onlara Kur’ân’da denen sözlerdir; onlar bunu önce ikrar ettiler, sonra da inkâr ettiler, bunu Süddi demiştir.
Üçüncüsü: Âdem’in zürriyeti belinden çıkarılırken onlardan alınan sözdür, bunu da Zeccâc demiştir. Biz bu sözleşmeyi hatırlamasak da doğru söyleyen Allah’ın haberi ile sabittir; o nedenle ona iman etmek vaciptir.
“Min” edatı üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Zaittir.
İkincisi: Başlangıç edatıdır, sanki, o söz alınıp teyit edildikten sonra bozulmuştur denilmiştir.
Misakıhi’deki zamirin nereye râci olduğu hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Allahü teâlâ’ya râcîdir.
İkincisi: Söze râcîdir. O zaman: O sözü yerine getirme imkanı verildikten sonra demek olur.
Allah’ın bağlanmasını emrettiği şey: Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Akrabalık ve yakınlıktır, bunu İbn Abbâs, Katâde ve Süddi demiştir.
İkincisi: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'dir ki, ona inanmamakla onu kesmişlerdir. Bunu da Hasen Basri demiştir.
Üçüncüsü: Allah’a iman etmek ve peygamberlerinden hiçbirisinin arasında ayrım yapmamaktır. Onlar ise bazılarına iman ettiler, bazılarını inkâr ettiler. Bunu da Mukâtil demiştir.
Yeryüzünde bozgunculuk etmeleri de üç türlüdür:
Birincisi: İnsanları inançsızlığa davet etmeleridir, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: İsyan sayılan şeyleri yapmalarıdır, bunu da Süddi demiştir.
Üçüncüsü: Hicret ederek Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelenlerin yollarını kesmeleri, insanları İslâm'a girmekten men etmek istemeleridir.
Ziyan ve hüsran ise lügatte eksiklik manasıdır.
28
Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, sizler ölüler idiniz de sizi diriltti. Sonra sizi öldürecek, sonra da diriltecektir. Sonra da O’na döndürüleceksiniz.
"Allah’ı nasıl inkâr edersiniz?": Bunun nasıl olduğu hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Bu, taaccüp manası taşıyan bir sorudur, bu taaccüp de mü'minlere aittir, yani bunların nasıl inkâr ettiklerine taaccüp ediniz, Allah'ın delili karşısında diyecek bir şey bulamamışlardır, demektir. Bunu İbn Kuteybe ile Zeccâc demiştir.
İkincisi: Bu tespit ve azarlama manası taşıyan bir sorudur,
"Allah’ı nasıl inkâr edersiniz?” demektir. Accac şöyle demiştir:
Sen beli bükük bir ihtiyarken nasıl eğlenirsin? Bunu da İbnu’l - Enbari demiştir.
"Ölüler idiniz":
Ferrâ’: Ölüler iken, demiştir.
"Size yürekleri sıkılarak geldiler” (Nisa: 90) âyeti de böyledir.
"Eğer gömleği arkadan yırtılmış ise kadın yalan söylemiştir” (Yûsuf: 26) âyeti de böyledir. Eğer "kad” edatı takdir ederek böyle mana vermezsek, yanlış olur.
İki diriliş ve iki ölüm hakkında da çeşitli görüşler vardır, en doğrusu şudur: İlk ölüm; meni, alaka ve kan pıhtısı olmalarıdır, sonra onları rahimlerde diriltti, sonra da dünyaya çıkardıktan sonra onları öldürecek, daha sonra da kıyamet gününde kaldırmak için canlandıracaktır. Bu da İbn Abbâs, Katâde, Mukâtil, Ferrâ’, Sa’leb, Zeccâc, İbn Kuteybe ve İbn Enbari'nin sözleridir.
29
O ki, yeryüzünde ne varsa, hepsini sizin için yarattı, sonra da göğe yöneldi; onları yedi kat olarak düzenledi. O her şeyi hakkı ile bilendir.
"O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı": Bazısını yararlanmak, bazısını da ibret almak için yarattı.
"Sonra göğe yöneldi": Yani onu yaratmak için. Sema (gök) lâfzı tekildir, manası ise çoğuldur. Çünkü fesevvahünne demiştir.
Hangisi önce yaratılmıştır, yer mi, gök mü? Bunda iki görüş vardır:
Birincisi: Yer önce yaratılmıştır.
İkincisi: Gök önce yaratılmıştır. Bunu Mukâtil demiştir.
Yerin ve içindekilerin tamamen nasıl yaratıldığı hususunda da ihtilaf edilmiştir,
İbn Abbâs: Önce yer iki günde yaratıldı, sonra gökler iki günde yaratıldı, içindeki gıdalar da iki günde takdir edildi, demiştir. Hasen ile
Mücâhid de şöyle demişlerdir: Bütün yer ile içindekiler arka arkaya dört günde yaratıldı, sonra da gök iki günde yaratıldı.
Alîm: Feîl veznindedir, mübalağa içindir, Allah’ın noksansız ilmini gösterir.
30
Bir zamanlar Rabbin, meleklere "şüphesiz ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti de, onlar da,
"orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek kimseler mi yaratacaksın? Halbuki bizler seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” demişlerdi. O da: "Şüphesiz ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti.
"Bir zamanlar Rabbin meleklere demişti ki,":
Ebû Ubeyde: Bu iz hükümsüzdür, manası: Rabbin dedi şeklindedir, demiş ve
İbn Kuteybe de onu izlemiştir. Zeccâc ile İbn Kasım da onları kınadı,
Zeccâc: İz, vakit manasınadır, sanki: Sizin yaratılmanızın başı, Rabbinizin meleklere şöyle dediği andır demek olur, dedi.
Melaike: Elukten gelir ki, mektup manasınadır, Şair Lebid şöyle demiştir:
Çocuğu annesi bir mektupla gönderdi,
Biz de ona istediğini bol bol verdik.
Melâikenin tekili melektir, bunun da aslı melektir. Sibeveyh şu beyti şahit getirmiştir:
Ben insan değilim, fakat mel’ekim,
Yerden göğe hızla inen biriyim.
Ebû İshak şöyle demiştir: Mel’ekin manası, mektup sahibi demektir. Me'leke, me’lüke ve mel’eke, denir. Mealik de melekenin çoğuludur. Şair şöyle demiştir:
Benden Numan’a bir mektup ilet;
Hapsim ve bekleyişim uzadı.
Bu melekler hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bunlar bütün meleklerdir, bunu Süddi şeyhlerinden nakletmiştir.
İkincisi: Bunlar iblis yeryüzüne inerken yanındaki meleklerdir. Bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Nakledildiğine göre yeryüzünde Âdem yaratılmadan önce bir mahluk vardı, bozgunculuk ettiler, Allah da îblis’i bir bölük melekle gönderdi, onları helak ettiler.
Allahü teâlâ’nın Âdem’i yaratmak istediğini meleklere haber vermesindeki maksatta da altı görüş halinde ihtilaf edilmiştir:
Birincisi: Allahü teâlâ İblis’in nefsinde kibir gördü, melekleri bundan haberdar etmek ve geçmiş ilmindekini onlara göstermek istedi. Bunu Dahhâk, İbn Abbâs’tan, Süddi de şeyhlerinden rivayet etmiştir.
İkincisi: O, meleklerin itâatini denemek istemiştir, bunu da Hasen Basri söylemiştir.
Üçüncüsü: Allahü teâlâ cehennemi yaratınca melekler korktular:
"Ya Rabbi, bu ateş kimin için yaratıldı?” dediler. O da: Bana isyan edenler için, dedi. Melekler isyan edebileceklerinden korktular, onlar kendilerinden başka bir mahlukun olduğunu bilmiyorlardı.
"Onlara: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi.” (Bakara: 30) Bunu da İbn Zeyd demiştir.
Dördüncüsü: Onlara kendi ilmini kavramaktan aciz olduklarını göstermek istedi, bunu haber verdi, onlar da:
"Orada bozgunculuk edecek kimseler yaratmak mı istiyorsun?” dediler. O da: Ben sizin bilmediklerinizi bilirim, dedi.
Beşincisi: O, Âdem yaratılmadan önce halife olacağını bildirmekle onu büyütmek istedi ki, yarattığı takdirde daha çok tazim etsinler.
Altıncısı: Onlara Âdem’i her ne kadar gökte yarattı ise de yerde iskan etmek istediğini bildirdi.
Halife, birinin yerine geçen demektir. Bu, filanın halefi ve halifesidir, denir,
İbn Enbari şöyle demiştir: Aslında halif denmeli idi, he bu şekilde aşırı methedilmesi maksadıyla mübalağa için getirildi, meselâ allame, nessabe ve raviye denildiği gibi.
Âdem’in hilafeti hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O, şeriatini ve tevhid delillerini yerine getirmek ve halkı arasında hüküm vermek için Allah’ın halifesidir. Bu da İbn Mes’ûd ile Mücâhid’in görüşüdür.
İkincisi: O, kendisinden önce yeryüzünde yaşayanların halefidir, bu da İbn Abbâs ile Hasen Basri’nin görüşüdür.
"Orada bozgunculuk edecek birini yaratmak mı istiyorsun?":
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Elif istifham içindir, hakikat manası ifade etmek için ilim manasının üzerine geçmiştir. Cerir şöyle demiştir:
Siz bineklere binenlerin en hayırlısı
Ve âlemlerin eli en açık olanları değil misiniz?
Manası: Siz bineklere binenlerin en hayırlısısınız.
İkincisi: Onlar bundaki hikmeti öğrenmek için sordular, yoksa itiraz etmek için değil. Bunu da Zeccâc demiştir.
Üçüncüsü: Onlar kendi hallerini sordular, Kelâmın takdiri şöyledir: Biz seni hamdinle tesbih ettiğimiz halde orada fesat çıkaracak birini yaratacak mısın, yoksa değil mi?
Melekler, insanların fesat çıkaracaklarını Allah’ın tevfiki ile mi bildiler, yoksa daha öncekilerin hallerine kıyas mı ettiler? Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Onu Allah’ın tevfiki ile bildiler, bunu İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Hasen, Mücâhid, Katâde, İbn Zeyd ve
İbn Kuteybe demişlerdir. Süddi de şeyhlerinden şöyle rivayet etmiştir: Onlar: "Rabbimiz, bu halife ne yapar?” dediler. O da: Onun öyle zürriyeti olur ki, onlar yeryüzünde bozgunculuk eder, birbirlerini kıskanır ve birbirlerini öldürürler, dedi, onlar da: "Öyleyse orada fesat çıkaracak birilerini mi yaratmak istiyorsun?” dediler.
İkincisi: Onlar bunu Âdem’den öncekilerin hallerine kıyas ettiler, bunun bir benzeri İbn Abbâs, Ebû’l - Âliyye ve Mukâtil’den rivayet edilmiştir.
"Kan dökerler": Cumhûr fe’nin kesri ile okumuş; İbn Mûsarrif ile İbrahim b. Ebi Able de zammı ile okumuştur. İkisi de geçerli lügattir. Talha ile İbn Mukassim: Ye’nin zammesi, “sîn” in fethası ve fe’nin şedde ve kesresi ile yüseffıkü okumuşlardır. Bu da kesret ve tekrar ifade eder. Sefküddem, kan dökmek ve kan akıtmaktır. Bu heder olan her şey için kullanılır. Ancak sefk kana hastır. Sab, saf ve iraka ise kanda da başkasında da kullanılır.
Onların tesbihlerinde de dört görüş vardır:
Birincisi: Namazdır, bunu İbn Mes’ûd ile İbn Abbâs demişlerdir.
İkincisi: Sübhanallah kavlidir, bunu da. Katâde demiştir.
Üçüncüsü: Tazim ve hamdetmektir, bunu da Ebû Salih demiştir.
Dördüncüsü: Tevazu ve zillettir, bunu da Muhammed b. Kasım el - Enbari demiştir.
Seni takdis ederiz: Kuds temizlik demektir, takdislerinin manasında üç görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası, senin için onların amellerinden temizleniriz (onu yapmayız), demektir, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Seni tazim ve tekbir ederiz, bunu da Mücâhid demiştir.
Üçüncüsü: Senin için namaz kılarız, bunu da Katâde demiştir.
"Ben sizin bilmediğinizi bilirim": Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası: Ben İblis’in içindeki taşkınlık ve isyanı bilirim, demektir, bunu da İbn Abbâs ile Mücâhid demişlerdir, Süddi de şeyhlerinden rivayet etmiştir.
İkincisi: Ben o halifeden peygamberler ve iyiler geleceğini bilirim, bunu Katâde demiştir.
Üçüncüsü: Ben cehennemi cinlerle insanlardan dolduracağımı bilirim, bunu İbn Zeyd demiştir.
Dördüncüsü: Ben işlerin sonuçlarını bilirim, ben sizin itâatkar zannettiğinizi denerim, deneme de onu İblis gibi isyana götürür, ben isyan edecek zannettiğinizin itâat edeceğini bilirim. Bunu da Zeccâc demiştir.
Âdem Aleyhisselam'ın Yaratılışına İşaret
Ebû Mûsa, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Allahü teâlâ Âdem’i yeryüzünün her tarafından aldığı bir avuç topraktan yarattı; o yüzden ademoğulları o toprağa göre yaratıldı; kimi kızıl kimi siyah, kimi ona yakın, kimi yumuşak, kimi sert ve kimi ona yakın. Kimi kötü ve kimi iyi.5 Sahih hadistir.
5 - Ebû Dâvud, Tirmizî ve imam Ahmed.
Buhârî ile Müslim de kendi Sahihlerinde Ebû Hureyre’den Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Allah Âdem’i altmış arşın boyunda yarattı. Müslim de tek başına Ebû Hureyre'den Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allahü teâlâ Âdem’i Cuma günü ikindiden sonra son saatlerde ikindi - akşam arası yarattı.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Ona ruh üfürülünce ruh başından girdi, neresine ulaştı ise orası et ve kan oldu.
31
Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra da onları meleklere sundu:
"Eğer doğru iseniz bunların isimlerini bana haber verin, dedi.
"Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti":
Ona Âdem ismi verilmesinde iki görüş vardır:
Birincisi: Çünkü o yeryüzünden (edim’den) yaratıldı, bunu İbn Abbâs, İbn Cübeyr ve Zeccâc demişlerdir.
İkincisi: O edme renginden gelmektedir ki, esmer demektir, bunu Dahhâk, Nadr b. Şümeyl ve Kutrub demişlerdir.
Allah’ın ona öğrettiği isimler hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Ona bütün isimleri öğretti, bu İbn Abbâs, Said b. Cübeyr, Mücâhid ve Katâde’nin görüşleridir.
İkincisi: Ona belli ve özel sayıda şeylerin isimlerini öğretti. Sonra bunda da dört görüş vardır: Ona meleklerin isimlerini öğretti, bunu Ebû’l - Âliyye demiştir.
İkincisi: Ona nevi değil de cins isimlerini öğretti, meselâ insan, melek, cin ve kuş gibi. Bunu da İkrime demiştir.
Üçüncüsü: Ona topraktan yaratılan hayvanların, haşaratın ve kuşların isimlerini öğretti. Bunu da Kelbî, Mukâtil ve
İbn Kuteybe demişlerdir.
Dördüncüsü: Ona zürriyetinin isimlerini öğretti, bunu da İbn Zeyd demiştir.
"Sonra onları arz etti": Mahlukatın şahıslarını meleklere arz etti, demek istiyor.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Buradaki melekler özellikle Iblis’le beraber olan meleklerdir.
Enbiuni, bana haber verin, demektir.
"Eğer doğru iseniz": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Eğer benim sizden daha üstün ve daha bilgili bir mahluk yaratmadığımda, bunu da Hasen Basri demiştir.
İkincisi: Benim orada bozgunculuk edecek kimseler yaratacağımda, bunu da Süddi şeyhlerinden naklen demiştir.
32
Onlar da: "Seni tenzih ederiz. Biz senin bize öğrettiğinden başkasını bilmeyiz. Şüphesiz hakkıyle bilen ve hikmet sahibi şensin” dediler.
"Seni tenzih (tesbih) ederiz, dediler":
Zeccâc şöyle demiştir: Lügatçiler arasında ihtilaf yoktur, tesbih Allahü teâlâ’yı bütün noksandan tenzih etmektir. Alîm, alim manasınadır, mübalağa kalıbıdır.
Hakîmde de iki görüş vardır:
Birincisi: Hakim manasınadır, bunu
İbn Kuteybe demiştir.
İkincisi: Eşyayı muhkem yapan demektir, bunu da Hattâbî demiştir.
33
Allahü teâlâ: Ey Âdem, onlara bunların isimlerini haber ver” dedi. Onlara onların isimlerini haber verince,
"ben size demedim mi, şüphesiz ben göğün ve yerin gaiplerini bilirim ve ben sizlerin gizlemekte olduklarınızı da bilirim” dedi.
"Ey Âdem, onlara haber ver": İbn Abbâs he’nin kesresi ile enbi’him, okumuştur.
Ebû Ali de: Cumhûr ise aslına göre okur demiştir, çünkü bu zamirin aslı mazmum olmaktır. Baksanıza darabehüm, ebnaehüm ve hâza lehüm denir. Kesre ile okuyanlar ondan önceki be’nin kesresinden dolayı okurlar. He ile mîm (hüm zamiri) meleklere râcîdir.
Esmaihim’deki hüm zamiri üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: O arz ettiği mahlukata râcîdir, bunu çoğunluk (cumhûr) demiştir.
İkincisi: O meleklere râcîdir, bunu da Rebi’ b. Enes demiştir.
Açıkladıkları şeyde iki görüş vardır:
Birincisi:
"Orada bozgunculuk edecek birini mi yaratacaksın?” sözleridir. Bunu Süddi şeyhlerinden aktarmıştır.
İkincisi: Âdem’in cesedinin yanından geçerken işittik ve kabul ettik sözleridir. O zaman İblis:
"Eğer bunu sizden üstün kılarsa ne yaparsınız?” dedi, onlar da: Rabbimize itâat ederiz, dediler. İblis de içinden: Eğer ben ondan üstün kılındı isem onu mutlaka helak ederim. Eğer o bana üstün kılındı ise ona mutlaka isyan ederim, dedi. Bunu da Mukâtil demiştir.
Gizledikleri şeyde de iki görüş vardır:
Birincisi: O, meleklerin Allah’ın kendilerinden daha kıymetli bir mahluk yaratmayacağı inancıdır, bunu Hasen, Ebû'l-Aliye ve Katâde demişlerdir.
İkincisi: O İblis’in içinde sakladığı kibir ve isyandır, bunu da Süddi şeyhlerinden rivayet etmiştir. Mücâhid, İbn Cübeyr ve Mukâtil de böyle demişlerdir.
34
Hani, meleklere: "Âdem’e secde edin” demiştik de onlar da, İblis hariç secde etmişlerdi. O ise diretti, kibir tasladı ve kâfirlerden oldu.
"Meleklere: Secde edin, demiştik": Kurraların çoğunluğu te’nin kesri ile okudular; Ebû Cafer ile A’meş ise vasi halinde zammesi ile okudular.
Kisâi de: Bu, Ezdişenue kabilesinin lehçesidir, demiştir.
Bu melekler hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Bütün meleklerdir, bunu Süddi şeyhlerinden demiştir.
İkincisi: Bir grup melektir, bu da İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Birincisi daha doğrudur.
Secde lügatte tevazu göstermek ve eğilmektir. Şöyle bir şiir demişlerdir:
Burnu yerde onu kaldırmaz,
Kolları düşük, dilsiz ve itaakârdır.
Âdem’e secdelerinin şeklinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Namaz secdesi gibidir ki, en açık olanı budur.
İkincisi: Rukua yakın eğilme ve bükülmedir.
"Ancak İblis diretti": Bu istisnada da iki görüş vardır:
Birincisi: O cinsten istisnadır, buna göre meleklerdendir. Bunu İbn Mes’ûd bir rivâyetinde ve İbn Abbâs demiştir. İbn Abbâs’tan: O meleklerdendi, sonra Allah onu şeytana çevirdi dediği rivayet edilmiştir.
İkincisi: O cinsten istisna değildir, o cindendir, bunu Hasen ile Zührî demişlerdir.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: İblis cennetin vekilharcı idi, birinci göğün işlerini idare ederdi. Eğer: "Cinsten değilse nasıl istisna edildi?” denirse, cevap şöyledir: Ona meleklerle beraber secde etmesi emredildi, secde etmediği için de onlardan istisna edildi. Bu: Köleme ve kardeşlerime emrettim, bana itâat ettiler, ancak kölem etmedi, sözüne benzer. Bu görüş Zeccâc’a aittir.
İblis kelimesi üzerinde de iki görüş varda:
Birincisi: Arapça ve türemiş olmadığıdır, bunun içindir ki, tenvin almaz. Bu; Ebû Ubeyde, Zeccâc ve İbn Enbari'nin görüşleridir.
İkincisi: O iblas kökünden türemiştir, umut kesmek manasınadır. Bu Ebû Salih’ten rivayet edilmiştir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: O gayri munsariftir, çünkü benzeri olmadığı için dile ağır gelir. Şeyhimiz Ebû Mansur el-Lügavi:
Birincisi daha doğrudur, demiştir. Çünkü eğer iblas kökünden gelse idi munsarıf olurdu (cer ve tenvin alırdı). Baksanıza, bir adama Ihrit, îcfil adı verilse marife olduğu zaman munsarıf olur.
Eba: Diretti, demektir. İstekbere de kibirden gelir.
Kâne’de iki görüş vardır:
Birincisi: Sare manasınadır, bunu Katâde demiştir.
İkincisi: mazi manasınadır, manası: Allah’ın ilminde kâfir idi demektir. Bunu Mukâtil ile İbn Enbari demişlerdir.
35
Biz:
"Ey Âdem, sen ve zevcen cennete yerleşin, orada nerede olursanız bol bol yiyin; ancak şu ağaca yaklaşmayın; sonra zâlimlerden olursunuz” demiştik.
"Ey Âdem, sen ve zevcen cennete yerleşin": Zevci Havva’dır.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Hicazlılar erkeğin karısına zevç derler, ezvac olarak da çoğul yaparlar. Temim ile Kays’in çoğu ve Necitliler ise: Zevce derler ve zevcat şeklinde çoğul yaparlar.
Şair şöyle demiştir:
Zevcemi kışkırtanlar,
Bir sürü aslanın üzerine yürüyüp de idrarını almak isteyene benzerler.
Ebû'l - Cerrah da bana şöyle bir şiir aktardı:
Arkadaşım, bütün zevce sahiplerini ulaştır ki,
Kuyruk koptuğu zaman bir daha dikilmez.
Âdem’in yerleştiği cennet hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Adn cennetidir.
İkincisi: Huld cennetidir. Rağed ise, bol ve çok rızk demektir. Erğade fulanun denir ki, bolluğa ve genişliğe çıktı demektir.
"Şu ağaca yaklaşmayın": Yani meyvesini yemeye, yoksa yanına yaklaşmayın, değildir.
Ağaç hakkında da altı görüş vardır:
Birincisi: O buğday başağıdır, İbn Abbâs, Abdullah b. Selam, Ka’bu’l - Ahbar, Vehb b. Münebbih, Katâde, Atıyye el - Ufi, Muharib b. Disar ve Mukâtil bu görüştedirler.
İkincisi: Asma ağacıdır, bu da İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Said b. Cübeyr ve Ca'de b. Hubeyre’den rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: İncir ağacıdır, bu da Hasen, Atâ’ b. Ebi Rebah ve İbn Cüreyç’ten rivayet edilmiştir.
Dördüncüsü: O ilim ağacıdır, bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan nakletmiştir.
Beşincisi: Kâfur ağacıdır, bu da Ali b. Ebi Talib’ten nakledilmiştir.
Altıncısı: Hurma ağacıdır, bu da Ebû Mâlik’ten rivayet edilmiştir.
Vehb b. Münebbih'den yedinci bir yorum zikredilmiştir, onun huld (ölümsüzlük) ağacı olduğu söylenmiştir. Söz ağacın cinsi üzerindedir.
"Sonra zâlimlerden olursunuz":
İbn Enbari şöyle demiştir: Zulüm, bir şeyi yerinin dışına koymaktır. Zalemerrecüle sikaehu denir ki, kırbanın içindeki süt iyice yoğunlaşmadan birine içirmektir.
Şair de şöyle demiştir:
Süt kırbasının şikâyeti beni hiç endişelendirmedi,
Ona zulmettim, açıktan zulmetmemde de sevap vardır.
Ona zulmetmesi, yağı çıkmadan, yani yoğurt olmadan içirmektir.
Araplar: O yılandan daha zalimdir, derler, çünkü o kendinin kazmadığı deliğe girer, orada kalır. Su dereye zulmetti denir ki, daha önce varmadığı yere varmasıdır.
Eğer: "Özellikle o ağacın yasaklanmasında ne hikmet vardı?” denilirse, şöyle cevap verilir: Bu Allahü teâlâ’nın irade ettiği bir denemedir. Ebû’l - Âliyye de şöyle demiştir: Cennet ağaçları arasında yalnız onun posası vardı, ondan yiyince, kendisine: Buradan çık, posanı (dışkını) atacak bir yer bul, dediler.
36
Derken Şeytan o ikisinin ayağını kaydırıp onları içinde bulundukları cennetten çıkardı. Biz de: Bazınız bazınıza düşman olarak inin oradan. Sizin için orada bir durak ve bir süreye kadar yararlanma vardır, dedik.
Burada geçen ezellehüma, istezellehüma manasınadır. Hamze fe-ezellehüma okumuştur ki, yerlerinden etti, demektir. Ebû Ali el - Farisi de: "Sen ve eşin cennette oturun” ifadesinin manası, orada sabit olun demek olup da onlar da sebat edince, Hamze de sebatın karşılığı olan zeval ile okumuştur. Onları çıkardı kıraati de onun okuyuşunu takviye eder.
Şeytan, İblis’tir, bu fi’lin ona nispet edilmesi sebep olmasından dolayıdır.
Anha'daki he üzerinde de üç görüş vardır:
Birincisi: Cennete râcîdir.
İkincisi: Taate râcîdir.
Üçüncüsü: Ağaca râcîdir. Manası: Onları ağaçtan kaynaklanan bir zelle dolayısıyla cennetten kaydırdı demek olur.
Nasıl kaydırdığında da üç görüş vardır:
Birincisi: Hile yaptı, cennette onların yanına girdi, onu da yılan girdirdi. Bunu İbn Abbâs ile Süddi demişlerdir.
İkincisi: O cennetin kapısında durdu ve onlara seslendi, bunu da Hasen Basri demiştir.
Üçüncüsü: Onlara vesvese verdi; konuşmadan ve görünmeden içlerine kuşku girdirdi. Bunu da İbn İshak demiştir ki, uzak bir ihtimaldir.
Zeccâc da: En iyisi: Kasemehümaya karşılık olarak hatabehüma demektir, demiştir.
Âlimler Âdem’in o ağaçtan yemekle isyanı hususunda da ihtilaf etmişlerdir: Bazıları: O belli bir ağaçtan men edilmişti, aynı cinsten başka bir ağaçtan yedi, demişlerdir. Diğerleri de: Yasaktaki kerahet tahrimi değil, tenzihi idi, demişlerdir.
"Biz de: Bazınız bazınıza düşman olarak inin oradan. Sizin için orada bir durak ve bir süreye kadar yararlanma vardır, dedik":
Buradaki hubut he’nin zamması ile yüksekten inmek demektir. He’nin fethası ile de inilecek mekan demektir.
Bu hitap kime yöneliktir? Bunda da altı görüş vardır:
Birincisi: Âdem’e, Havva’ya ve yılana yöneliktir, bunu Ebû Salih, İbn Abbâs'tan demiştir.
İkincisi: Âdem’e, Havva’ya, îblis’e ve yılanadır, bunu Süddi, İbn Abbâs’tan hikaye etmiştir.
Üçüncüsü: Âdem ile İblis’edir, bunu Mücâhid demiştir.
Dördüncüsü: Âdem’e, Havva’ya ve İblis’e yöneliktir, bunu da Mukâtil demiştir.
Beşincisi: Âdem'e, Havva’ya ve zürriyetlerinedir, bunu da Ferrâ’ demiştir.
Altıncısı: Yalnız Âdem ile Havva’yadır. Cemi lâfzı tensiye yerinde kullanılmıştır, meselâ:
"Biz de hükümlerine şahitler olduk” (Enbiya: 78) âyetinde olduğu gibi. Bunu İbn Enbari söylemiştir. Bu, Mücâhid’in görüşü için de sebep teşkil eder.
Âlimler, onlar birlikte mi indiler, ayrı ayrı mı indiler diye iki görüş beyan etmişlerdir:
Birincisi: Onlar birlikte indiler, ancak ayrı ülkelere düştüler, bunu Ka’b ile Vehb demişlerdir.
İkincisi: Ayrı ayrı indirildiler, İblis, Âdem’den önce indi, Âdem Hindistan’a, Havva Cidde’ye, İblis de Übülle’ye indi. Bunu Mukâtil demiştir. İbn Abbâs’dan: Yılan da Nusaybin’e indi, dediği rivayet edilmiştir.
Diyor ki: Allahü teâlâ Cebrâil’e Âdem’i çıkarmasını emretti, o da perçeminden tuttu, onu yakalayan ağaçtan kurtardı. O da: Ey melek, bana kibar davran, dedi. Cebrâil de: Ben Allah’a isyan edene kibar davranamam, dedi. Âdem titredi ve sarsıldı, konuşamaz oldu. Cebrâil ise isyanından dolayı onu kınıyor ve ona Allah'ın nimetlerini sayıyordu. Diyor ki: Âdem cennete kuşluk vakti girdirildi, iki namaz arası kadar kaldı, orada yarım gün eğleşti, o da dünya hesabı ile beş yüz yıl idi.
Burada bahsedilen düşmanlık hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: Zürriyetlerin birbirlerine olan düşmanlığıdır, bunu Mücâhid demiştir.
İkincisi: İblis’in Âdem ile Havva’ya, onların da ona düşmanlığıdır, bunu da Mukâtil demiştir.
Üçüncüsü: İblis’in mü’minlere, onların da ona düşmanlığıdır, bunu da Zeccâc demiştir.
Müstekarr / Durak hususunda iki görüş vardır:
Birincisi: bundan maksat kabirdir, bunu Süddi, İbn Abbâs’tan hikaye etmiştir.
İkincisi: Karargahtır, bunu da Ebû’l - Âliyye, İbn Zeyd, Zeccâc ve
İbn Kuteybe demişlerdir. Bu daha doğrudur. Yararlanma da menfaat demektir. Hiyn ise zaman manasınadır.
İbn Abbâs: Bir zamana kadar, ölümle ecelin gelmesine kadar, demiştir.
37
Derken Âdem, Rabbinden bazı kelimeler aldı; Rabbi de onun Tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, Tevbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edendir.
Telekka aldı ve kabul etti, demektir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Sanki Allah ona kendi katından bazı kelimelerle istiğfar etmesini vahyetti, o da öyle yaptı, Allah da Tevbesini kabul etti. İbn Kesir, nasb ile: Fetelekka ademe okumuştur. Kelimat’ı ref ile fail olarak okumuştur.
O kelimeler üzerinde çeşitli görüşler vardır:
Birincisi: O,
"Rabbimiz, biz kendi nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen elbette ziyan edenlerden oluruz” (A’raf: 23) sözleridir. Bunu İbn Abbâs, Hasen, Said b. Cübeyr, Mücâhid, Atâ’ el - Horasani, Ubeyd b. Umeyr, Übey b. Ka’b ve İbn Zeyd demişlerdir.
İkincisi: Âdem: "Rabbim, beni kendi elinle yaratmadın mı?” dedi. O da: Evet, dedi. Âdem:
"Bana kendi ruhundan üflemedin mi?” dedi. O da: Evet, dedi. Âdem:
"Benim için rahmetin gazabım geçmiş değil midir?” dedi. O da: Evet, dedi. Âdem:
"Meleklerini bana secde ettirmedin mi? Beni cennete yerleştirmedin mi?” dedi. O da: Evet, dedi. O da:
"Ey Rabbim, eğer Tevbe eder ve ıslah-ı hal edersem cennetine tekrar dönebilir miyim?” dedi. O da: Evet, dedi. Bunu Süddi, İbn Abbâs’tan aktarmıştır.
Üçüncüsü: Âdem şöyle dua etti: Allah’ım, senden başka ilâh yoktur, seni hamdinle tesbih ederim. Rabbim, ben kendime haksızlık ettim, beni bağışla. Şüphesiz sen bağışlayanların en hayırlısısın. Allah’ım, senden başka ilâh yoktur, seni hamdinle tesbih ederim. Rabbim, ben nefsime zulmettim, bana merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın. Allah’ım, senden başka ilâh yoktur, seni hamdinle tesbih ederim. Rabbim, ben kendime haksızlık ettim, Tevbemi kabul et. Şüphesiz sen Tevbeleri çok kabul edensin, çok merhametlisin. Hadisi İbn Ebi Necih, Mücâhid’ten rivayet etmiştir. Daha buna benzer yakarışlar da rivayet edilmiştir.
"Tevbesini kabul etti": Tevbenin aslı dönmektir, Âdem’in Tevbesi, isyanından dönmesidir, Allah’ın kabul etmesi de ona merhamet edip sevap vermesidir. Kulun Tevbesi tekerrür ettikçe Allah’ın kabulü de tekerrür eder. Tevbede neden Havva’dan bahsedilmedi? Onun adı geçmedi, yoksa Tevbesi kabul edilmedi değildir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Eğer iki kişinin fili bir olursa yalnız birinin isminin geçmesi yeterîidir, mana her ikisi için olur, meselâ şu âyetlerde olduğu gibi:
"Allah ve Resûlü onu razı etmelerine daha haklıdır.” (Tevbe: 63)
"Sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun.” (Taha: 117)
38
Biz de: Hepiniz oradan inin; eğer size Ben'den bir hidayet gelir de kim benim hidâyetime tabi olursa, onlara korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir, dedik.
Daha önce geçen inmenin tekrar edilmesinde iki görüş vardır:
Birincisi: Tekrar edilmiştir, çünkü Âdem iki kere indirilmiştir: Birincisi cennetten göğe, İkincisi de gökten yere. Bu âyette zikredilen bunlardan hangisidir? Bunda da iki görüş vardır.
İkincisi: İniş tekit için tekrar edilmiştir.
İmma:
Zeccâc şöyle demiştir: İn ceza edatıdır, ona mîm ilâve edilmiştir. Aslı ayrı olarak in + ma’dır, ancak idgam edilmiştir. İn’e ma ilâve edilirse fi’le şeddeli veya şeddesiz nun gerekir. Nun niçin gerekir, çünkü ma tekit için gelmiştir, nun da tekit için gelmiştir. Nitekim kasemde de lâm’dan sonra mutlaka nun gelir: Vallahi letefalenne denildiği gibi. Cezanın cevabı da fe’dir.
Buradaki iki hidâyetten de ne kastedildiği hususunda iki görüş vardır:
Birincisi: O Resûlüllah'tır, bunu İbn Abbâs ile Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: Kitaptır, bunu da bazı müfessirler aktarmışlardır.
"Fela havfun aleyhim (onlara korku yoktur)": Ya’kûb fe’nin fethası ile tenvinsiz olarak felahavfe okumuştur. İbn Muhaysın ise fe’nin zammesi ile tenvinsiz okumuştur.
Mana şöyledir: Onlara ileride azap korkusu yoktur, onlar ölüm anında da üzülmezler. Korku gelecek bir şey için, üzüntü de geçmiş bir şeyden dolayı olur.
39
Onlar ki, inanmadılar ve âyetlerimizi yalanladılar, işte onlar cehennem arkadaşlarıdır ve orada ebedi kalacaklardır.
Âyet kelimesinin manasında üç görüş vardır:
Birincisi: O alâmet manasınadır, âyet de geçen ve gelecek kelâmdan ayrı sözün alâmetidir demek olur. Şair şöyle demiştir:
Yanındaki Temimlere sevdikleri yemeğin
Alâmetini (işaretini) ulaştır.
Nabiğa da şöyle demiştir:
Onun alâmetlerini anlamaya çalıştım ve anladım,
Bunun için altı sene uğraştım, bu da yedincisidir.
Bu Ebû Ubeyd’in tercih ettiği manadır.
İkincisi: Ona âyet denmesi, Kur’ânın birtakım ve bir kısım harflerinden oluşmasındandır. Ebû Amr eş-Şeybani şöyle demiştir: Harecel kavmu bi-âyetihim denir ki, hepsi birlikte çıktılar, demektir. Delil için şu şi’ri getirmişlerdir:
Tünelden çıktık, bizim gibi bir kabile yoktur,
Hep birlikte, yavrulu develeri sürerek.
Üçüncüsü: Ona âyet denmesi acayipliğindendir, çünkü bir kimse onu okuduğu zaman mahlukların sözlerine benzemediğini hemen anlar. Falan bir âyet (alâmet)tir sözü de böyledir ki, acayip bir şeydir demektir. Bunu da İbn Enbari söylemiştir.
Bu âyetlerden ne kastedildiği hakkında da dört görüş vardır:
Birincisi: Okunan kitapların âyetleridir.
İkincisi: Peygamberlerin mucizeleridir.
Üçüncüsü: Kur’ân’dır.
Dördüncüsü: Allah’ın yarattığı şeylerdeki delilleridir.
Cehennemin arkadaşları da orada kalanlardır, onlara arkadaş denmesi, ondan ayrılmadan uzun süre beraber kalmalarındandır.
40
Ey İsrâil oğulları, size lütfettiğim nimetimi hatırlayın ve sözümü yerine getirin; ben de sizin sözünüzü yerine getireyim. Yalnız benden korkun.
İsrâil, Ya’kûb ’tur. O yabancı bir isimdir,
İbn Abbâs: Manası: Abdullah’tır, demiştir. Araplar onu birkaç şekilde kullanmışlardır: İsrâil, İsı al, İsrâil ve Israîn. Şair Ümeyye şöyle demiştir:
Ben kızgın ateş üzerinde insanlara
Geniş zırhlar yapan o kimseyim.
Hayatımda bana İsrâil oğullarından başka
Yardım edecek birini göremiyorum.
Bir bedevi de bir kertenkele avladı, onu ailesine getirip şöyle dedi.
Pazardakiler geldikleri zaman:
Bu, Ka’be’nin Rabbine yemin olsun ki, Israîn’dir, dediler.
İsrâil oğullarından, yaratıklara dönenleri kastetmiştir.
Nimet de, minnet ve iyiliktir, nunun fethi ile na’ma ile namet de öyledir. Nimetten, çoğul olarak nimetler kastedilmiştir. Tekil yapılması tekilin çoğul yerine de kullamlmasındandır, meselâ:
"Arkasından melekler de yardımcıdır” (Tahrim: 4) âyetinde olduğu gibi ki, yardımcılardır, demektir.
Bu nimetten ne murat edildiğinde de üç görüş vardır:
Birincisi: Tevrat’ın âyetleri içine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin sıfatlarına dair koymuş olduğu şeylerdir, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Babalarını ve dedelerini Fir’avn ailesinden kurtarmış olması ve buna benzer şeylerdir, bunu da Hasen Basri ile Zeccâc demiştir. Çünkü ataların iftihar ettiği şeyler çocukları için de iftihar vesilesidir.
Üçüncüsü: O çeşitli haller göz önüne alınarak bütün nimetlerdir. Onu hatırlamaktan maksat da ona şükretmektir, çünkü şükretmeyen hatırlamış değildir.
Evfu (yerine getirin):
Ferrâ’ şöyle demiştir: Hicazlılar: Evfeytü derler, Necitliler de elifsiz olarak: Vefeytü derler.
Zeccâc da şöyle demiştir: Vefa bilhadi ve evfa bİlâhdi, denir. Şu örnekte olduğu gibi:
İbn Tavk’a gelince, sözünü yerine getirdi,
Tıpkı Süreyya'yı isterken Deberan’ın yirmi yıldız sözünü yerine getirdiği gibi.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Vefeytü bİlâhdi ve evfeyü bihi, evfeytülkeyle denir, başka yerde kullanılmaz.
Bu sözde dört görüş vardır:
Birincisi: Onlara Tevrat’ta Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sıfatlarını bildiren âyetlerdir, bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçmaktır, bunu Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: İslâm’dır, bunu da Ebû’l - Âliyye demiştir.
Dördüncüsü: Şu âyette alman sözdür:
"Yemin olsun ki, Allah İsrâil oğullarından söz aldı ve onlardan on iki nakib gönderdik.” (Maide: 13) Bunu da Katâde demiştir.
"Ben de sizin sözünüzü yerine getireyim":
İbn Abbâs: Sizi cennete girdireyim, demiştir.
"Yalnız benden korkun": Burada geçen rehb korkmak manasınadır.
41
Yanınızdakini tasdik edici olarak indirdiğim şeye iman edin ve ona ilk inanmayanlar siz olmayın. Âyetlerimi az pahaya satmayın ve yalnız benden korkun.
"İndirdiğim şeye iman edin": Kur’ân’a demektir. Yanmızdakini tasdik edici olarak: Yanınızdaki de Tevrat veya İncil’dir. Çünkü Kur’ân onların Allah katından olduğunu tasdik eder ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sıfatlarında onlara katılır.
"Ona ilk inanmayanlar siz olmayın": Neden ilk inanmayan demiştir? Çünkü ilk inanmayanın günahı arkasından gelenden daha büyüktür. Zira o delille değil, inatla hareket etmiştir. Onun durumu daha kötüdür. Şöyle de denilmiştir: Ona iman ettikten sonra onu ilk inkâr eden siz olmayın, hitap Yahudilerin reislerinedir.
"Bihi” (ona) zamirinde de iki görüş vardır:
Birincisi: O indirilen şeye râcîdir, bunu İbn Mes’ûd ile İbn Abbâs demişlerdir.
İkincisi: O yanlarındaki şeylere râcîdir, çünkü onlar yanlarındaki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sıfatlarını gizlemekle onu inkâr etmiş oldular, bunu Zeccâc demiştir.
Âyetlerimi az pahaya satmayın ve yalnız benden korkun: Yani onları az paraya değiştirmeyin demektir, bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Aldıkları dünya matahıdır.
İkincisi: Reisliklerini sürdürmeleridir.
Üçüncüsü: Dini öğretmekle ücret almalarıdır.
42
Hakkı batılla karıştırmayın ve bilerek hakkı saklamayın.
Latelbisu, karıştırmayın, demektir. Lebistül emre aleyhim, elbisühu denir ki, kör etmek demektir. Karıştırmaları da şöyledir: Onlar Allah bizden ümmi peygambere iman etme sözü aldı, onun Arap olduğunu söylemedi, dediler.
Haktan kastedilen şey hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in durumudur, bunu İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Ebû’l-Âliyye, Süddi ve Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: İslâm dinidir, bunu da Hasen Basri demiştir.
43
Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin; rukû’ edenlerle beraber rukû’ edin.
"Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin": Beş vakit namazı murat ediyor. Namaz burada cins ismidir. Zekât da zekadan alınmadır ki, artmak ve büyümek manasınadır. Zekezzer’u yezku zekaen denir ki, ekin büyüdü demektir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Zekât Arap dilinde artmak ve çoğalmaktır. Ona zekât denmesi çıktığı malı çoğaltıp artırmasından ve afetlerden korumasındandır. Haza ezka min zak denir ki, bu ondan daha fazla demektir.
"Rukû’ edenlerle beraber rukû’ edin": Yani namaz kılanlarla beraber namaz kılın demektir.
İbn Abbâs: Allahü teâlâ Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabını kastediyor, demiştir. Şöyle denilmiştir: Neden yalnız rukû’ zikredildi? Çünkü onların namazlarında rukû’ yoktur. Bu âyette kâfirlerin de furû’ ile muhatap olduklarına delil vardır, bu İmam Ahmed radıyallahu anh’ten gelen iki rivÂyetten biridir.
44
Sizler kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip de kendinizi unutur musunuz? Düşünmüyor musunuz?
İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu âyet Yahudiler hakkında indi; bir adam Müslüman akrabalarına gizlice, sen dinine devam et, o haktır, derdi. Ete’murune’deki elif istifham içindir, manası azarlamaktır.
Birr (iyilik) hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Kitaplarıdır, başkalarını ona tabi olmaya çağırırlardı da kendileri onu yerine getirmezlerdi.
İkincisi: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmaktır, her iki görüş de İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: Sadakadır, onu emrederlerdi de kendileri cimrilik ederlerdi, bunu Zeccâc demiştir.
Ve tensevne, terk edersiniz demektir. Kitap hakkında iki görüş vardır;
Birincisi: Tevrat’dır ki, bunu cumhûr demiştir.
İkincisi: Kur’ân’dır, O zaman hitap Yahudilere olmamış olur.
45
Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım dileyin. Gerçi bu, elbette büyük bir şeydir; ancak Allah’a saygı gösterenlere (zor) değildir.
Sabır:
Aslında hapsetmek, nefsi telaş etmekten alıkoymaktır. Oruçluya sabırlı denmesi de nefsini yemekten, içmekten ve cimadan alıkoymasındandır. Masbura da canlı canlı hedef yapılan hayvandır.
Mücâhid: Burada sabır oruçtur demiştir.
Sabretmekle emrolundukları şey hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Farzı eda etmektir, bunu İbn Abbâs ile Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: Günahları terk etmektir, bunu da Mukâtil demiştir.
Üçüncüsü: Başkanlığı terk etmektir, bu da ehl-i kitaba hitaptır. Namazdan yardım istemedeki espiri, onda ahirete teşvik ve dünyadan soğutan şeylerin okunmasıdır.
"Şüphesiz o” ifadesinden ne kastedildiği hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Namazdır, bunu İbn Abbâs, Hasen, Mücâhid ve cumhûr demişlerdir.
İkincisi: Ka’be ile kıbledir, çünkü namazdan bahsedilince onun kıble olduğu anlaşılır, bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan nakletmiş ve Mukâtil de böyle demiştir.
Üçüncüsü: Yardım dilemektir, çünkü yardım dileyin deyince, bunun yardım dileme olduğu anlaşılır, bunu Muhammed b. Kasım en - Nahvi demiştir.
"O elbette büyük bir şeydir": Hasen ile
Dahhâk şöyle demişlerdir: Büyük, ağır demektir, meselâ:
"Ona davet ettiğiniz şey müşriklere ağır geldi” (Şura: 13) âyetinde olduğu gibi. Huşu da lügatte huzur, tevazu manasınadır. Sükun diyenler de olmuştur.
46
Onlar ki, Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini bilirler.
Buradaki zan yakın manasınadır, bunun da izah tarzları vardır ki, biz bunları
"el - Vucuh ve’n - Nezair” kitabında anlattık.
47
Ey İsrâil oğulları, size lütfettiğim nimetimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Yani o zamanki âlemlere, bunu İbn Abbâs, Ebû’l-Âliyye, Mücâhid ve İbn Zeyd demişlerdir.
İbn Kuteybe de: Burada genel zikredilmiş, özel kastedilmiş, demiştir.
48
O günden sakının ki, o gün kimse kimseden hiçbir şey ödemez; ondan şefaat kabul olunmaz ve bir fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez.
Zeccâc şöyle demiştir: Yahudiler peygamber atalarının kıyamet gününde kendilerine yardım edeceklerini iddia ederlerdi; Allah da bu âyetle onların ümitlerini kırdı.
O günden sakının ki: Burada söylenmemiş kelime vardır, takdiri: O günün azabından veya o günde olacak şeylerden sakının demektir. O gün de kıyamet günüdür. Teczi ödemek manasınadır.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Cezel emre anni yeczi denir ki, benim yerime yaptı demektir. Eczeeni yücziüni de aynı manayadır.
Kimse kimseden (nefis nefisten): Buradaki nefisten maksat, kâfir nefistir, buna göre genel zikredilmiş, özel kastedilmiş olur.
Ondan şefaat kabul olunmaz: İbn Kesir te ile tukbelu okumuş, diğerleri ye ile okumuşlardır. Ancak Katâde yenin fethası ile şefaat kelimesini mensûb okumuştur ki, işi yapan Allahü teâlâ olsun.
Ebû Ali de şöyle demiştir: Te ile okuyanların gerekçesi şudur: Çünkü bu fi’le isnat edilen şey (fail) müennestir, bundan da fi’lin de müennes olması lâzım gelir. Ye ile okuyanların gerekçesi de şudur: Çünkü fi’lin isnat edildiği isim gerçek müennes değildir, manevidir, nitekim va’z ve mevize kelimeleri de aynı manayadır. Âyette söylenmemiş kelimeler vardır, takdiri (açılımı) şöyledir: Ondan o günde şefaat kabul olunmaz. Şefaat şef kelimesinden alınmıştır ki, tek değil de çift demektir. Çünkü şefaat edenin isteği ile şefaat edilenin isteği çift hale gelmiş olur.
Âyette geçen adi kelimesi fidye manasınadır, çünkü o fidye verilenin dengi, muadilidir. Dilciler, adi ile idl'in aynı manaya mı yoksa farklı mı olduğunda ihtilaf etmişlerdir;
Ferrâ’ şöyle demiştir: adi bir şeye cinsinin dışından denk olana, idi de cinsinden denk olana denir, misi manasınadır, meselâ başka cinsten kıymeti kastedilirse, benim yanımda kölenin adli (dengi) vardır, cinsinden kıymeti kastedilirse idli vardır, denir. Zeccâc da Basralılardan adi ile idlin denk ve aynı manaya olduğunu söylemişlerdir; cinsinden olup olmadığına bakmamışlardır.
Yardım da edilmezler: Yani Allah’ın azabından men olunmazlar, demektir.
49
Bir vakitler, sizi Fir’avn hanedanından kurtarmıştık. Size azabın en kötüsünü reva görürler, oğullarınızı boğazlar ve kadınlarınızı sağ bırakırlardı. Bunda da size Rabbinizden büyük bir belâ vardı.
Takdiri: Sizi kurtardığımızı ve atalarınıza bu nimetleri verdiğimizi hatırlayın, demektir.
Fir’avn hanedanı hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar Mısır halkıdır, bunu Mukâtil demiştir.
İkincisi: Özellikle ev halkıdır, bunu Ebû Ubeyde demiştir.
Üçüncüsü: Onun dinine tabi olanlardır, bunu da Zeccâc demiştir. Al ile ehl aynı manaya mıdır, yoksa farklı mıdır? Bunda da iki görüş vardır. Ben al kelimesinin manasını Nezair kitabında açıkladım. Fir’avn yabancı bir isimdir, bunun lâkap olduğu da söylenmiştir.
İsminde dört görüş vardır:
Birincisi: Velid b. Mus’ab'tır, bunu müfessirlerin çoğu demiştir.
İkincisi: Feytus’tur, bunu Mukâtil demiştir.
Üçüncüsü: Mus’ab b. Reyyan’dır, bunu İbn Cerir Taberî aktarmıştır.
Dördüncüsü: Muğis’tir ki, bunu bazı müfessirler demişlerdir.
Yesumuneküm reva görürler demektir ki, fülanün yesumuke hasfen denir ki, sana zillet ve hafifliği reva görür demektir. Kötü azap ise ağır azap demektir.
Zeccâc: Oğullarınızı boğazlarlar cümlesinin kötü azabı tefsir ettiğini söylemiştir. Bazı ilim adamları ise bunu kabul etmemiş ve: Allahü teâlâ başka bir yerde bunların farklı olduğunu bildirmiş ve:
"Size kötü azabı reva görürler ve oğullarınızı boğazlarlar demiştir.” (İbrahim: 6) Kötü azap yalnız onların en ağır işlerde kullanılmasıdır, demişlerdir.
Ferrâ’ da şöyle demiştir: Vav’ın atıldığı yerde kötü azabı tefsir eder, vav’ın olduğu yerde ise onlara boğazlamanın dışında azap dokunduğunu bildirir, sanki: Size boğazlamanın dışında ve boğazlama ile azap ederler demiş gibi olur.
"Kadınlarınızı sağ bırakırlar": Yani kızlarınızı boğazlamazlar, demektir. Kızlarına dokunmamaları da onları hor duruma düşürmek ve hizmet ettirmek içindir.
Buradaki belâ hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Nimet manasınadır, bunu İbn Abbâs, Mücâhid, Ebû Mâlik, İbn Kuteybe ve Zeccâc demişlerdir.
İkincisi: Gazap manasınadır, bunu Süddi şeyhlerinden rivayet etmiştir. Buna göre zaliküm’deki za kötü azaba, oğullarını boğazlayıp kızlarını hayatta bırakmaya râci olur.
Birinci görüşe göre ise Fir’avn hanedanından kurtulmaya râci olur.
Ebû’l - Âliyye şöyle demiştir: Oğlan çocuklarının boğazlanmasının sebebi şudur: Kahinler Fir’avn’e: Bu sene Mısır’da bir oğlan çocuğu doğacak, helakin onun eliyle olacaktır, dediler, o da oğlan çocuklarını öldürdü.
Zeccâc şöyle demiştir: Fir’avn ne ahmak birisiymiş; eğer kahinin dediği doğru ise öldürmenin ne faydası vardır? Eğer yalan ise öldürmenin manası nedir?
50
Bir zamanlar size denizi yarmış; sizi kurtarmış ve Fir'avn hanedanını suya boğmuştuk. Siz de onlara bakıyordunuz.
Âyette geçen ferk iki şeyi ayırmaktır. Bi-küm le-küm manasınadır. Neden yalnız Fir’avn ailesi zikredilmiş de diğerleri edilmemiştir? Çünkü Fir’avn’in onların içinde olduğu biliniyordu.
Siz de onlara bakıyordunuz kavli üzerinde iki görüş vardır:
Birincisi: Gözle bakmaktır, manası boğulduklarını görüyordunuz olur.
İkincisi: Bilmek manasınadır, meselâ:
"Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?” (Furkan: 45) âyetinde olduğu gibi. Bunu Ferrâ’ demiştir.
Kıssalarına İşaret
Süddi şeyhlerinden rivayet etmiştir: Allahü teâlâ Mûsa’ya İsrâil oğullarını Mısır’dan çıkarmasını emretti, Kıp tilere ölüm verdi, her adamın ilk doğan çocuğu öldü, onu defnetmekle uğraştılar, bu nedenle güneş doğuncaya kadar İsrâil oğullarını takip edemediler. Amr b. Meymun da şöyle demiştir: Mûsa çıkınca bunu Fir’avn'e bildirdiler, o da horozlar ötünceye kadar onları takip etmeyin, dedi, o gece hiçbir horoz ötmedi. Ebû’s - Selil de şöyle demiştir: Mûsa denize varınca: Ey Halid’in babası deniz, dedi (denize böyle derlerdi). Deniz çırpınmaya başladı, su sağda ve solda karşılıklı iki dağ gibi oldu. Onlarda delikler vardı, her kabile diğerine bakardı. Fir’avn denizin yarıldığını görünce: Görmüyor musunuz, deniz benden korkup yarıldı, dedi. Fir’avn’ın atlıları geldi, suya dalmak istemediler, Cebrâil bir kısrağa bindi, Fir’avn’ın atı kısrağın kokusunu alınca arkasından denize daldı. Baş kısımları çıkacak olup da son kısımları da girince denize onları yakalaması emrolundu, üzerlerine kapaklandı.
51
Bir zamanlar Mûsa ile kırk gece (vahyetmek üzere) sözleşmiştik. Sonra onun ardından zâlimler olarak buzağıyı ilâh edindiniz.
Ebû Cafer ile Ebû Amr burada ve A’raf ile Taha’da elifsiz olarak veadna şeklinde okudular. Eban da Âsım’dan rivayetle ona katılarak sadece Bakara’da öyle okudu. Diğerleri ise elifle vâadna okudular. Birinci kıraatin yorumu Allah’ın va’dinin tek olmasıdır. İkinci kıraatinki ise şudur: Allahü teâlâ Mûsa’yı kabul edince o, Allahü teâlâ ile Mûsa’nın vaatleşmesi gibi oldu.
"Onlarla gizlice vaatleşmeyin” âyetinde de böyledir. (Bakara: 235)
Âyetin manası şöyledir: Mûsa’ya kırk geceyi tamamlamasını va’dettik yahut kırk gecenin bitmesini va’detik. Mûsa kelimesi yabancı bir kelimedir, aslı İbranice’de Muşa demektir. Mu su, şa da ağaç demektir. Çünkü o, ağacın ve suyun yanında bulunmuştu. Araplar da onu sin ile söylediler.
O vaat ne içindi? Bunda iki görüş vardır:
Birincisi: Tevrat’ı alması içindir.
İkincisi: Konuşma içindir.
Bu süre hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Zilkade ayı ile Zilhicce’nin on günüdür. Bu: Vaat Tevrat’ı vermek içindi diyenlerin görüşüdür.
İkincisi: Zilhicce ayı ile Muharem’in on günüdür. Bu da vaat konuşma içindi diyenlerin görüşüdür. Neden günler değil de geceler denilmiştir? Çünkü Arapların adeti tarihi gece ile vermektir, zira ayın başı gecedir, Araplar ise hilalin görünmesini esas alırlar. O nedenle günler gecelere tabi olmuştur.
Ebû Bekir en - Nakkaş da: Neden gece denildi, çünkü ona o günleri oruç tutup geceyi de ona ilâve etmesini emretmişti, demiştir ki, hiçbir ilmi değeri yoktur.
Sonra onun ardından zâlimler olarak buzağıyı ilâh edindiniz. Sonra bunun arkasından belki şükredersiniz diye sizi affettik: Yani Mûsa’nın dağa gitmesinden sonra.
Buzağıyı İlâh Edinmelerine İşaret
Süddi şeyhlerinden şöyle rivayet etmiştir: Mûsa gidip de Harun’u yerine vekil bırakınca, Harun: Ey İsrâil oğulları, ganimet size helâl değildir, Kıptilerin ziynetleri sizin için ganimettir, onu toplayın, bir çukura gömün. Eğer Mûsa onu helâl ederse onu alın, yoksa yemediğiniz bir şey olur, dedi. Onlar da bunu yaptılar.
Süddi diyor ki: Cebrâil, Mûsa’yı Rabbine götürmek için gelmişti, Samiri onu gördü, bundan hoşlanmadı ve: Mutlaka bunda bir şey vardır, dedi ve atının izinden bir avuç toprak aldı, onu da çukurun içine attı, meydana buzağı çıktı. Şöyle de denilmiştir: O ziynetlerin çukura atılmasını Samiri söylemiş ve: Mûsa’nın bu kadar uzun süre görünmemesinin sebebi yanınızdaki ziynetlerdir. Onun için bir çukur kazın ve onu Allah’a kurban edin. O zaman size peygamberinizi gönderir. Çünkü o ödünçtür, dedi. Bunu Ebû Süleyman Dımışkî söylemiştir.
Sâmiri’nin buzağı heykeli yapması üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Samiri sığıra tapan bir kavimden idi, bu da hep aklında idi, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: İsrâil oğulları putları olan bir kavmin yanından geçmişler, bu da hoşlarına gitmişti. Mûsa’dan bir ilâh heykeli isteyip de Mûsa da bunu kabul etmeyince Samiri Mûsa yokken istekleri üzerine onlara bir buzağı heykeli yaptı, bunu da İbn Zeyd demiştir.
Buzağıyı ilâh edinmeleri üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Samiri kuyumcu idi, onu kalıba döktü ve o bir avuç toprağı potanın içine attı. Bunu Ali ile İbn Abbâs demişlerdir.
İkincisi: Bir çukur kazıp Fir'avn kavminin ziynet ve ödünç eşyalarını içine attılar, çünkü onu istemiyorlardı, Samiri içine bir avuç toprak attı, o da buzağı heykeli oldu. Bu da İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Yine
İbn Abbâs şöyle demiştir: O zaman et, kan ve ceset oldu. Samiri de onlara: İşte sizin de Mûsa’nın da ilâhı budur, Mûsa yolu şaşırdı, dedi. Onlar da ona tapıp etrafında dans ettiler.
52
Sonra onun arkasından belki şükredersiniz diye sizi affettik.
53
Bir zamanlar belki doğru yolu bulursunuz diye Mûsa’ya kitabı ve iyiyi kötüden ayırma gücü (Furkan) verdik.
Kitap Tevrat’tır. Furkan hakkında beş görüş vardır:
Birincisi: Yardımdır, bunu İbn Abbâs ile İbn Zeyd demişlerdir.
İkincisi: Tevrat’ta olan hak ile batılı ayırma gücüdür, o zaman furkan Tevrat’ın sıfatı olmuş olur, bunu da Ebû’l - Âliyye demiştir.
Üçüncüsü: Kitaptır, başka bir lafızla tekrar edilmiş olur, meselâ Adiy b. Zeyd şöyle demiştir:
Ortaya yalan ve dolandan bir söz attı.
Antere de şöyle demiştir: Ümmü Heysem’den sonra fakirleşip züğürtleşti. Bu Mücâhid’in görüşüdür, Ferrâ’ ile Zeccâc da bunu beğenmişlerdir.
Dördüncüsü: Onlara denizi yarmasıdır, bunu da Ferrâ’, Zeccâc ve İbn Kasım demişlerdir.
Beşincisi: Kur’ân’dır. O zaman Kelâmın manası şöyle olur: Yemin olsun ki, Mûsa’ya kitabı, Muhammed’e de Kur’ân’ı verdik. Bunu da Ferrâ’ demiştir, Kutrub da bu görüştedir.
54
Hani Mûsa, kavmine şöyle demişti: Ey kavmim, şüphesiz siz buzağıyı ilâh edinmekle kendi nefislerinize haksızlık ettiniz. Öyleyse Yaradan’ımza Tevbe ediniz ve kendi nefislerinizi öldürünüz. İşte bu, Yaradan’ınız katında sizin için daha hayırlıdır. Allah da Tevbenizi kabul etti. Şüphesiz O, evet O, Tevbeleri çok kabul eden, çok merhamet edendir.
Kavim: Erkekler topluluğuna denir, kadınlarınkine denmez. Allahü teâlâ şöyle demiştir:
"Bir kavim bir kavimle alay etmesin, belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır, kadınlar da kadınlarla alay etmesin.” (Hucurat: 11) Şair Züheyr de şöyle demiştir:
Bilmiyorum, belki ileride bilirim,
Hısn’ın âl'i kavim midir yoksa kadınlar mıdır?
Onlara kavim denmesi, işleri yerine getirmelerinden dolayıdır.
"Fe tûbû ilâ bari-iküm":
Ebû Ali şöyle demiştir: İbn Kesir, Nâfi, Âsım, İbn Âmir, Hamze ve Kisâi bariiküm’deki hemzeyi kesre ile okurlardı, yutmazlardı, hafif de söylemezlerdi. Yezidi ile Abdülvaris de Ebû Amr’dan, hemzenin cezmi ile bari’küm şeklinde rivayet etmişlerdir. Ondan Abbas b. Fadl da müsakkal olmayan hemze ile rivayet etmiştir.
Sibeveyh şöyle derdi: Ebû Amr bariiküm, ye’murukum gibi harekelerin arka arkaya geldiği benzer kelimelerdeki hemzeyi çalar, yutardı; o nedenle işitenler sakin okudu sanırlardı, halbuki sakin okumazdı. Bari Halik (Yaradan) manasınadır. Nefislerinizi öldürün: Bazınız bazılarınızı öldürsün demektir, bunu İbn Abbâs ile Mücâhid demişlerdir.
Bununla kime hitap edildiği hususunda üç görüş halinde ihtilaf edilmiştir:
Birincisi: Bu herkese hitaptır, bunu Süddi şeyhlerinden nakletmiştir.
İkincisi: Buzağıya tapmayanlara, tapanları öldürmeleri için hitaptır, bunu da Mukâtil demiştir.
Üçüncüsü: Yalnız tapanlara hitaptır; birbirlerini öldürmeleri emredildi, bunu da Ebû Süleyman Dımeşkî demiştir.
Zaliküm’deki za işaretinde iki görüş vardır:
Birincisi: öldürmeye râcîdir.
İkincisi: Tevbeye râcîdir.
Bu Kıssalarına İşaret
İbn Abbâs şöyle demiştir: Mûsa:
"Babalar oğullarını, kardeş kardeşi nasıl öldürür?” dedi, bunun üzerine üzerlerine karanlık indirildi, birbirlerini görmediler.
"Tevbemizin kabul işareti nedir?” dediler, o da: Sİlâhın kalkması, öldürmemesi ve karanlığın def olmasıdır, dedi. Onlar da öldürdüler, nihayet suya daldılar ve çocuklar: Ey Mûsa, bizi affet, bizi affet diye çağrıştılar. Mûsa ağladı, sİlâh kalktı, karanlık def oldu.
Mücâhid şöyle demiştir: Ölü sayısı yetmiş bine çıktı.
Katâde de şöyle demiştir: Öldürme ölen için şehitlik, kalan için de Tevbe sayıldı.
55
Hatırlayın ki, siz: Ey Mûsa, biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla iman etmeyiz, demiştiniz de, siz de bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.
Bunu Mûsa'ya kimlerin dediği hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: O seçilen yetmiş kişidir, bunu İbn Mes’ûd ile İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Allah'ın korudukları hariç bütün İsrâil oğulları, bunu da İbn Zeyd demiştir. Şöyle demiştir: Mûsa onlara Allah’ın kitabını getirince onlar da: Allah’a yemin ederiz ki, Allah’ı açıkça görmedikçe sözünü tutmayız, dediler. O da: İşte kitabım, dedi.
Cehreten (açıkça) sözü hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O, sözlerinin sıfatıdır, yani bu sözü açıkça söylediler, demektir, bunu İbn Abbâs ile Ebû Ubeyde demişlerdir.
İkincisi: Bu, görmenin sıfatıdır, yani bize O’nu açıkça göster, O’nu hiçbir şey gizlemesin, dediler. Fülanün yetecehherü bilmaasi denir ki, insanlardan gizlenmeden günah işliyor demektir. Bunu Zeccâc demiştir. Saika öldüren şey demektir. Onların öldüklerine delil de, sonra sizi dirilttik cümlesidir. Bazıları da onların ölmediklerini iddia etmişlerdir, delil olarak da: Mûsa bayılıp düştü sözünü getirmişlerdir. Bu zayıf bir görüştür. Çünkü Allahü teâlâ iki yerde ayrı ayn ifade etmiştir: Bir yerde, ayılınca demiş, burada ise sonra sizi dirilttik, demiştir. Ayılmak baygın için, diriltmek de ölü için kullanılır.
Bakıp dururken: Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası, bazınız bazınıza nasıl ölüp düşüyor diye bakıyordu, demektir.
İkincisi: Bazınız bazılarının nasıl diriltildiğine bakıyordu, demektir.
Üçüncüsü: Azabın size nasıl indiğine bakıyordunuz demektir. Bu da: Bir ateş indi onları yaktı diyenlerin görüşüdür.
57
Bulutu size gölgelik yapmış ve üzerinize kudret helvası ile bıldırcın eti indirmiştik. Size rızık ettiğimizin temizlerinden yiyin. Onlar bize zulmetmediler; ancak kendi nefislerine zulmediyorlardı.
Ğamam bulut demektir, ona ğamam denmesi göğü kapattığı içindir. Kapattığın her şeye ğamemtuhu dersin. Bu da Tih çölünde idi.
Kudret helvası hakkında da sekiz görüş vardır:
Birincisi: O ağacın üzerine inen ve insanların yediği bir şeydir, bunu İbn Abbâs, Şa’bî ve Dahhâk demişlerdir.
İkincisi: Terencebindir (müshil türü), bu da İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: Bir tür sakızdır, bunu da Mücâhid demiştir.
Dördüncüsü: Koyu reçele benzeyen bir şeydir, bunu da İkrime demiştir.
Beşincisi: Bir içecektir, bunu da Ebû’l - Âliyye ile Rebi’’ b. Enes demişlerdir.
Altıncısı: İnce mısır veya buğday ekmeği gibi bir şeydir, bunu Vehb demiştir.
Yedincisi: Baldır, bunu da İbn Zeyd demiştir.
Sekizincisi: Zencefildir, bunu da Süddi demiştir.
Bıldırcın (selva) hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O kekliğe benzeyen bir kuştur, bazıları kekliktir, demiştir.
İkincisi: Baldır, bunu da İbn Enbari demiş ve şu beyti delil getirmiştir:
Onlara Allah’a ağır yemin ederek:
Siz kovandan sağılan baldan daha tatlısınız, dedi.
"Bize zulmetmediler":
İbn Abbâs: Bize hiçbir eksiklik ve zarar vermediler, bilakis kendilerine zarar verdiler, demiştir.
58
Hani, şu kente girin ve ondan istediğiniz yerde bol bol yiyin, kapısından secde ederek girin ve
"hıtta” deyin ki, sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlerin ecrini yakında artıracağız.
Bu sözü diyen hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Mûsa'dır, bunu kırk yıl geçtikten sonra demiştir.
İkincisi: Yuşa b. Nun’dur, Mûsa’nın ölümünden sonra demiştir.
Karye cem’ (toplama) manasından alınmıştır, kareytülmae filhavzı denir ki, suyu havuzda topladım, demektir. Mikrat da içinde suyun toplandığı havuzdur.
Bu karyenin neresi olduğu hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Beytülmukaddes'tir, bunu İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Katâde ve Süddi demişlerdir. İbn Abbâs’tan bunun Eriha olduğu da rivayet edilmiştir.
Süddi de: O Beytülmukaddes toprağıdır demiştir.
İkincisi: O Şam’a yakın bir köydür, bunu da Vehb demiştir.
"Kapıdan secde ederek girin":
İbn Abbâs: Bu Beytülmukaddes'in kapılarından biridir, ona hıtta kapısı denir, demiştir. Secde ederek: Rukû’ ederek demektir. Vehb de: Allah onları oraya tekrar döndürdüğü için Allah’a şükür manasında secde etmekle emrolundular, demiştir.
Hıtta deyiniz: İbn Semeyfa ile İbn Ebi Able: Hittatan şeklinde nasb ile okumuşlardır.
Hıtta’nın manası hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: İstiğfar edin, demektir, bunu İbn Abbâs ile Vehb demişlerdir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Bu istiğfar manasında bir kelimedir, hatattü’den gelir ki, günahımız silindi demektir.
İkincisi: Bunun manası: Bu durum size denildiği gibi gerçektir, bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan nakletmiştir.
Üçüncüsü: Lailâhe illallahtır, bunu da İkrime demiştir.
İbn Cerir Taberî de şöyle demiştir: Mana: Günahlarınızı bağışlatacak bir kelime söyleyin demek olur.
Niçin o kente girmeleri emrolundu? Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bu irtikap ettikleri günahlardan dolayıdır, onlara: Kente girin; kapıdan secde ederek girin ki, günahlarınızı bağışlayalım, denilmiştir. Bunu Vehb söylemiştir.
İkincisi: Onlar kudret helvası ile bıldırcın etinden bıktılar, onlara: Şehre inin, denildi, ilk karşılarına çıkan da Eriha şehri idi, oraya girmeleri emrolundu.
"Nağfir leküm hatayaküm": İbn Kesir, Ebû Amr, Âsım, Hamze ve Kisâi fenin kesresi ile nunla nağfirleküm okumuşlar. Nafî ile Eban da Âsım’dan rivayetle yanın zammesi ve fenin fethası ile yuğfer okumuşlardır. İbn Âmir de mazmuın te ve meftuh fe ile (tuğfer) okumuşlardır.
59
Nefislerine zulmedenler bu sözü kendilerine denenden başka bir sözle değiştirdiler. Biz de kendilerine zulmedenlerin üzerine ettikleri fasıklık yüzünden gökten murdar bir azap indirdik.
Bil ki, aziz ve celil olan Allah onlara kente girerken bir söz ve bir iş emretti; iş secde, söz de hıtta idi. Onlar sözü de işi de değiştirdiler.
İşi değiştirmelerinde beş görüş vardır:
Birincisi: Onlar kalçaları üzerine sürünerek girdiler, bunu Ebû Hureyre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet etmiştir.
İkincisi: Onlar kıçları üzerine sürünerek girdiler, bunu da İbn Abas ile İkrime demişlerdir.
Üçüncüsü: onlar başlarını eğerek girdiler, bunu da İbn Mes’ûd demiştir.
Dördüncüsü: Onlar gözlerini eğerek girdiler, bunu Mücâhid demiştir.
Beşincisi: Binekli olarak girdiler, bunu da Mukâtil demiştir.
Sözü değiştirmelerinde beş görüş vardır:
Birincisi: Hıtta yerine, habbetün fi şa’re (arpa içinde bir habbe) dediler, bunu Ebû Hureyre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet etmiştir.
İkincisi: Hınta (buğday) dediler, bunu da İbn Abbâs, İkrime, Mücâhid, Vehb ve İbn Zeyd demişlerdir.
Üçüncüsü: Hıntatun hamra fiha şa’re (kırmızı buğdayın içinde bir habbe arpa) dediler.
Dördüncüsü: hıntatün meskube fiha şa’retün sevda, dediler (delikli bir buğday tanesi, içinde siyah bir arpa vardır). Bunu da Süddi şeyhlerinden demiştir.
Beşincisi: Sünbülase dediler, bunu da Ebû Salih demiştir.
Ricz ise azaptır, bunu da Kisâi ile Ebû Ubeyde ve Zeccâc demişler, Ru’be’nin şu şi’rini delil göstermişlerdir:
Çalım satan nicelerini gördük de,
Kalkıp tuzağını ona azap ettik (başına geçirdik).
Azabın mahiyetinde de üç görüş vardır:
Birincisi: Karanlık ve ölümdür, onlardan bir saatte yirmi dört b. kişi öldü. Yetmiş b. kişi de ceza olarak helak oldu, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Onlara ölet geldi, kırk gece sürdü, sonra öldüler, bunu da Vehb b. Münebbih demiştir.
Üçüncüsü: Kardır, ondan yetmiş b. kişi helak oldu, bunu da Said b. Cübeyr demiştir.
60
Bir zamanlar Mûsa kavmi için su aramıştı. Biz de:
"Asanı taşa vur” dedik; ondan on iki pınar fışkırmıştı. Her kabile su alacak yerlerini öğrenmişlerdi. Onlara: Allah’ın rızkından yiyin, için, fesatçılar olarak yeryüzünde karışıklık çıkarmayın, dedik.
İstiska su istemektir, tıpkı istensara yardım istemek olduğu gibi.
Taş hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Mûsa pınarı diye bilinen bir taştır, bunu İbn Abbâs, İbn Cübeyr, Katâde, Atıyye, İbn Zeyd ve Mukâtil demişlerdir. Onun nasıl olduğu hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: O dört köşeli bir taş idi, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Öküz başı gibi idi, bunu da Atıyye demiştir.
Üçüncüsü: Koyun başı gibi idi, bunu da İbn Zeyd demiştir.
Said b. Cübeyr de: Mûsa’nın elbiselerini kaçıran taş idi, demiştir. Cebrâil geldi: Allah sana bu taşı kaldırmanı söylüyor, onda güç ve senin için mucize vardır, dedi. Mûsa da suya ihtiyaç duyduğu zaman ona vururdu.
İkincisi: O, hangi taş olursa olsun ona vurmakla emrolundu. Birinci görüş daha sağlamdır.
Ondan fışkırdı: Sözün aslı şöyledir: Ona vurdu ve su fışkırdı, fışkırdı kelimesinden vurdu manası çıkınca onunla yetinildi, tekrar vurdu denilmedi. Şu âyet de öyledir:
"Asanı taşa vur, taş açıldı.” (Şuara: 63)
Ferrâ’ şöyle demiştir: Onlar on iki kabile olunca Allah da onlara on iki pınar çıkardı, bir de aralarında anlaşmazlık vardı, böylece barıştılar.
Lata’sev: Asv fesat manasınadır, asâ, âse lügattir. İbn Rakka şöyle demiştir:
Eğer haya olmasa ve saçım da bozulmasa (ağarmasa) idi,
Ben Kasım’ın anasını ziyaret ederdim.
61
Hani siz:
"Ey Mûsa, biz bir çeşit yiyeceğe sabredenleyiz; bizim için Rabbine dua et de bize yerin bitirdiklerinden; sebzesinden, acurundan, sarılmağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın” demiştiniz. O da: "Şu daha hayırlı olanı daha aşağısı ile mi değiştirmek istiyorsunuz? Şehre inin; şüphesiz orada istedikleriniz vardır” dedi. Üzerlerine zillet ve yoksulluk damgası vuruldu ve Allah’ın gazabına uğradılar. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve peygamberleri haksız yere öldürüyorlardı. İşte bunlar, isyan ettikleri ve aşırı gittikleri yüzündendir.
"Ey Mûsa: Biz bir çeşit yiyeceğe sabredenleyiz, demiştiniz": Bunu Tih sahrasında demişlerdi. Bir çeşit yemekten de kudret helvası ile bıldırcın etini kasdediyorlardı. Muhammed b. Kasım şöyle demiştir: Kudret helvası bıldırcın eti ile bıldırcın eti de kudret helvası ile yeniyordu, onun için bir çeşit yemek denilmiştir. Burada baki, cins ismi olup onunla sebzeleri kasdetmişlerdir. Ben şeyhim Ebû Mansur el-Lügavi’den şöyle okudum: Halk bakliyat denince hayvanların değil de özellikle insanların yediği yere yayılan ve çiğ yenen sebzeleri kasteder, ama öyle değildir; baki aslında yaş ot ve baharda bitip de hem insanların hem de hayvanların yediği şeylere denir. Bakaletil ardu ve ebkalet denir ki, ikisi de fasih lügattir, sebze bitmek manasınadır. İbtekaletil ibilü denir ki, deve yayıldı demektir. Ebunnecm, develeri anlatırken şöyle der:
İlk yaylımda Malik ile
Nehşel’in mızrakları arasında otladı.
Kıssâ’da da kafin kesri ve zammı ile iki lügat vardır, kesrelisi daha kalitelidir. Cumhûr öyle okumuştur. İbn Mes’ûd, Ebû Recâ’, Katâde, Talha b. Mûsarrif ve A’meş kafin zammesi ile okumuşlardır.
Ferrâ’ da: Kesre Hicazlıların, zamme de Temimliler ile bazı Esed oğullarının lügatidir, demiştir.
Füm üzerinde de üç görüş vardır:
Birincisi: Buğdaydır, bunu İbn Abbâs, Süddi - şeyhlerinden - Hasen ve Ebû Mâlik demişlerdir.
Ferrâ’ da: O eski bir lügattir, onu konuşanlar: Fevmu lena derler ki, bize ekmek yapın demektir, demiştir.
İkincisi: O sarımsaktır, Abdullah ile Übeyy’in kıraati budur. Ve sumiha kıraatini Ferrâ’ da tercih etmiş ve sebebini şöyle göstermiştir: O, benzerleriyle zikredilmiş, fe de se’den dönüşmüştür, nitekim Araplar kabir için cedes ve decef; tencerenin akına konan taş için esafi ve esasi; bir çeşit sakız için mağafir ve mağasir derler. Bu; Mücâhid, Rebi’ b. Enes, Mukâtil, Kisâi, Nadr b. Şümeyl ve İbn Kuteybe’nin görüşleridir.
Üçüncüsü: O hububattır, bunu da İbn Kuteybe ile Zeccâc demişlerdir.
"Daha aşağısını daha hayırlısı ile mi değiştirmek istiyorsunuz?": Burada geçen edna en aşağısı, hayr da en alası demektir, kudret helvası ile bıldırcın eti, aradığınız şeylerin en âlâsıdır, demek istiyor.
Şehre (Mısr) inin: Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bu belli bir mısır (şehir) değil, rastgele bir şehirdir, bunu İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Katâde ve İbn Zeyd demişlerdir. Şehre inmelerinin istenmesi, aradıkları şeylerin şehirlerde bulunmasındandır.
İkincisi: Mısır denen şehir kastedilmiştir. Abdullah, Hasen, Talha b. Mûsarrif ve A'meş’in kıraatlerinde tenvinsiz olarak mısra, denmiştir. Ebû Salih de İbn Abbâs’tan rivayetle Fir’avn’in şehri demiştir. Ebû’l - Âliyye ile Dahhâk da bu görüştedirler, Ferrâ’ da bunu tercih etmiş ve delil olarak Abdullah’ın kıraatini göstermiştir. A'meş'e de bu sorulmuş: O şimdi Salih b. Ali’nin valilik ettiği şehirdir, demiştir. Mufaddal ed - Dabbi de: Ona mısır denmesi, doğu hududunun sonu, batı hududunun da başı olmasındandır, O ikisi arasında sınırdır. Mısır lügatte sınıra denir, Hecerliler antlaşmalarına: İştera fülanün eddare bimusuriha derler ki, evi hudutları ile satın aldı demektir. Şair Adiy de şöyle demiştir:
Güneşi sınır kıldı, bunda da gizlilik yoktur,
Gündüzle geceyi ayıran bir sınır.
İbn Fâris 'te birilerinden şöyle dediklerini hikaye etmiştir: Ona mısır denmesi insanların oraya niyet edip gitmelerindendir. Bu, masartüşşate gibidir ki, koyunu sağmak manasınadır. İnsanlar ona niyet eder giderler, oraya konduktan sonra da nedense bir daha ondan ayrılmak istemezler.
"Üzerlerine zillet damgası vuruldu": Yani bir daha onlardan ayrılmadı demektir.
Ferrâ’: Zillet ile zül aynı manayadır, demiştir.
Hasen de onun cizye olduğunu söylemiştir. Meskenet hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O fakirlik ve ihtiyaçtır, bunu Ebû’l - Âliyye, Süddi ve Ebû Ubeyd demişlerdir. Süddi’den de onun nefis fakirliği olduğu rivayet edilmiştir.
İkincisi: Baş eğmektir, bunu da Zeccâc demiştir.
Bâu: Döndüler demektir, zalike de gazaba râcîdir. Bunun onlardan ayrılmayan zillet, meskenet ve diğer şeylere râci olduğu da söylenmiştir.
"Peygamberleri (nebileri) öldürürler:” Nâfi nebiyyin, enbiya, nübuet ve bundan gelen maddeleri hemzeli okur. Ancak Ahzab’taki: "Peygamberin evlerine girmeyin” (Ahzab: 53) ile
"eğer kendini Peygambere bağışlarsa” (Ahzab: 50) âyetlerinde geçenleri hemzesiz okur. Burada neden hemzesiz okumayı tercih etmiştir, çünkü aynı cinsten iki meksur hemze arka arkaya gelmiştir. Diğer kurralar ise hiçbir yerdekini hemzeli okumazlar.
Zeccâc: Üstün kıraat hemzesiz olandır, demiştir. Nebi kelimesi de nebee ve enbe’den gelir ki, haber vermektir. Yükseklik manasına olan neba yen bu’d an gelmesi de câizdir, o zaman hemzesiz olarak yükseklik manasına fail vezninde olur. Abdullah da şöyle demiştir: İsrâil oğulları bir günde üç yüz peygamber öldürürler, sonra da akşam üzeri sebze pazarı kurarlardı.
Haksız yere: Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası, suçsuz yere demektir, bunu İbn Enbari söylemiştir.
İkincisi: Tekittir, meselâ şurada olduğu gibi:
"Ancak göğüslerin içindeki kalpler kör olur.” (Hac: 46)
Üçüncüsü: Zalimlikle öldürmelerinin sıfatıdır, Allahü teâlâ’nın:
"Rabbim, hak ile hüküm ver” (Enbiya: 112) âyetinde olduğu gibi, hükmü hak ile nitelenmiştir, bu O’nun haksız karar verdiğini göstermez.
"Onlar itida ederlerdi": Udvan aşırı zulüm demektir,
Zeccâc da: îtida: Her şeyde haddi aşmaktır, demiştir.
62
Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiîlerden her kim (son Peygamber Muhammed aleyhisselam’ın şeriatına uygun) Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve iyi bir iş yaparsa, onlar için Rableri katında mükâfatları vardır, onlara korku yoktur. Onlar üzülecekler de değillerdir.
"Şüphesiz iman edenler": Bunların kim oldukları hakkında beş görüş vardır:
Birincisi: Onlar Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gönderilmeden önce İsa’ya iman edenlerdir, bunu İbn Abbâs söylemiştir.
İkincisi: Onlar İsa aleyhisselam gelinceye kadar Mûsa’ya iman edip onun şeriati ile amel edenlerdir, Sonra İsa’ya iman ettiler, Muhammed aleyhisselam gelinceye kadar onun şeriati ile amel ettiler. Bu Suddi’nin şeyhlerinden naklettiği görüşüdür.
Üçüncüsü: Onlar münafıklardır, bunu da Süfyan Sevri demiştir.
Dördüncüsü: Onlar İslâm’ı arayanlardır, meselâ Kus b. Saide, rahip Bahire, Varaka b. Nevfel ve Selman gibi.
Beşincisi: Onlar bu ümmetin mü’minleridir.
Yahudiler: Âyette geçen hâdu aslında Tevbe edenler demektir.
İbn Mes’ûd’dan şöyle rivayet edilmiştir: Onlara böyle denmesi Mûsa’nın
"hüdna ileyk” (sana döndük) (A’raf: 156); Hıristiyanlara da böyle denmesinin sebebi, İsa’nın
"men ensari ilallah” demesindendir. (Al-i İmran: 52) Onlara Nasrani denmesi İsa’nın konuk olduğu Nasıra köyünden dolayıdır, yahutta tenasur (yardımlaşma)larındandır, denilmiştir.
Sabiîlere gelince bu kelime Kur’ân’ın her yerinde hemze ile okunmuştur. Nâfi ise hiçbirini hemze ile okumazdı.
Zeccâc şöyle demiştir; Sabiîler, bir dinden başka dine geçenler demektir. Sabee fülanün denir ki, din değiştirdi demektir, sabeetin nucum da yıldızlar doğdu manasınadır.
Sabiîler hakkında da yedi görüş vardır:
Birincisi: Onlar Hıristiyanlardan bir cemaattir, daha yumuşak görüşleri vardır, onlar seyahat eder, başlarının ortasını kazırlar. Bu İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
İkincisi: Onlar Hıristiyanlarla mecusiler arasında bir kavimdir, dinleri yoktur, bunu da Mücâhid demiştir.
Üçüncüsü: Onlar Yahudilerle Hıristiyanlar arasında bir kavimdir, bunu da Said b. Cübeyr demiştir.
Dördüncüsü: Onlar Mecusiler gibi bir kavimdir, bunu da Hasen ile Hakem demişlerdir.
Beşincisi: Onlar ehl-i kitaptan Zebur okuyan bir kavimdir, bunu da Ebû’l - Âliyye demiştir.
Altıncısı: Onlar kıbleye dönerek namaz kılarlar, meleklere taparlar, Zebur okurlar, bunu da Katâde demiştir.
Yedincisi: Onlar yalnız lâilâhe illallah derler, onların ne ameli ne kitabı ne de peygamberi vardır. Bunu da İbn Zeyd demiştir.
"Kim iman ederse": îmanın tekrar zikredilmesi hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Mü'minlerle beraber bir bölük kâfir de zikredilince tekrar "kim imarı ederse” denilmiştir.
İkincisi: Mana, kim imanında durursa demektir.
Üçüncüsü: Birinci iman münafıkların îslamı söylemeleri, İkincisi de kalplerdeki itikattır.
"İyi bir iş yaparsa":
İbn Abbâs: Farzları yerine getirirse, demiştir.
Bu âyetler, muhkem midir yoksa mensuh mudur? Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Muhkemdir, bunu Mücâhid, Dahhâk ve diğerleri demiş ve sözü şöyle takdir etmişlerdir: İman edenler, Yahudilerden iman edenler.
İkincisi: Bu âyet
"kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan asla kabul olunmaz.” (Al-i İmran: 85) âyeti ile mensuhtur, bunu da bir grup müfessir demiştir.
63
Hani sizden kesin söz almış ve Tûr’u üzerinize kaldırmıştık. Biz de size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekini hatırlayın ki, günahlardan sakınasınız, demiştik.
Bu âyette hitap edilenler Yahudilerdir. Misak kelimesi mifal vezninde sözü yemin veya antlaşma veya ona benzer bir şeyle tekit etmektir.
Bu misak hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlardan Tevrattakilerle amel etme sözü alındı, onlarsa içindekileri ikrar etmek istemediler, bunun üzerine Tûr tepelerine kaldırıldı, bunu Mukâtil demiştir.
Ebû Süleyman Dımeşki de şöyle demiştir: Tevrattakilerle amel edeceklerine dair Allah’a söz verdiler, Mûsa da onu getirip de içindeki ağır şeyleri görünce onu almaktan çekindiler, bunun üzerine Tûr tepelerine kaldırıldı.
İkincisi: Bu Allahü teâlâ’nın peygamber ve onlara tabi olanlardan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e karşı aldığı sözdür, bunu da Zeccâc demiştir.
Üçüncüsü: Yine
Zeccâc: Bu misakın elestü bezminde (kalu belâ’da) Âdem’in zürriyetlerinden alınan söz olması da muhtemeldir, demiştir.
Tûr’u üzerinize kaldırdık: Ebû Ubade şöyle demiştir: Arapça’da tur dağ demektir.
İbn Kuteybe de, tur Süryanice’de dağ manasınadır, demiştir.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Üzerinde bitki örtüsü olan dağ turdur, bitki örtüsü olmayan tur değildir.
O hangi dağdır? Bu hususta da üç görüş vardır:
Birincisi: Filistin’de bir dağdır, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Eteğine kondukları bir dağdır, bunu da Katâde demiştir.
Üçüncüsü: Rabbinin Mûsa’ya tecelli ettiği dağdır, bunu da Mücâhid demiştir.
Ulemanın çoğunluğuna göre dağın üzerlerine kaldırılması Tevrat’ı kabul etmek istememelerinden dolayıdır.
Süddi de: Kutsal topraklara girmek istememelerinden dolayıdır, demiştir.
"Size verdiğimizi kuvvetle tutun": Kuvvet hakkında da dört görüş vardır:
Birincisi: Ciddiyet ve çaba ile demektir. Bunu İbn Abbâs, Katâde ve Süddi demişlerdir.
İkincisi: İtâattir, bunu da Ebû’l - Âliyye demiştir. Üçüncüsü de: İçindekilerle amel etmektir, bunu da Mücâhid demiştir.
Dördüncüsü: Doğruluktur, bunu da İbn Zeyd demiştir.
İçindekini hatırlayın: Bunda da iki görüş vardır:
İçine aldığı sevap ve azabı hatırlayın, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Bunun manası, içindekini inceleyin demektir, bunu da Zeccâc demiştir.
"ki, korunasınız":
İbn Abbâs: Azaptan korunursunuz, demiştir.
64
Sonra bunun ardından yüz çevirdiniz. Eğer size Allah’ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, mutlaka ziyan edenlerden olurdunuz.
Sonra bunun ardından yüz çevirdiniz. Eğer size Allah’ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, mutlaka ziyan edenlerden olurdunuz: Sonra yüz çevirdiniz, onu muhkem tutacağınıza dair söz verdikten sonra içindekilerle amel etmekten yüz çevirdiniz. Eğer size Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, mutlaka azap çekerek ziyan edenlerden olurdunuz.
65
Yemin olsun, içinizden Cumartesi günü yasağını çiğneyenleri bilmiştiniz. Biz de onlara: "Sefil maymunlar olun” dedik,
Sebt (Cumartesi) belli bir gündür, bunu İbn Enbari demiştir. Sebt kelimesi Arapça’da kesmek manasınadır, kad sebete re’sehu denir ki, başını tıraş etti ve saçını kesti demektir. Na’l sibtiyye de akasya zamkı ile tabaklanmış ve kılı tıraş edilmiş ayakkabıdır. O güne sebt denmesi Allahü teâlâ’nın halkı o günde yaratmaya başlaması ve yeryüzünün bazı yaratıklarını onda kesmesinden (şekillendirmesinden) dolayıdır. Yahutta Allahü teâlâ İsrâil oğullarına o gün işi kesmelerini emrettiği içindir. Ona sebt denmesi, Allahü teâlâ’nın onlara o gün çalışmayıp istirahat etmelerini emretmesindendir, diyenler de vardır ki, yanlıştır. Çünkü Arapçada sebt kelimesinin istirahat manasına geldiği bilinmez.
Cumartesi günü yasağını çiğnemeleri hakkında da altı görüş vardır:
Birincisi: Onlar cumartesi günü balıkları tuttular, bunu Hasen ile Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: Onları Cumartesi günü hapsettiler, Pazar günü de tuttular. Bunun için çukur kazar, onu bir kanalla denize bağlarlardı, Cumartesi günü olunca kanalı açarlardı. Allahü teâlâ ise onlara Cumartesi günü çalışmayı haram etmişti. Dalgalar balıkları çukura atar, balıklar çıkmak isterdi, fakat çıkamazdı, onlar da Pazar günü onları tutarlardı. Bunu Süddi demiştir.
SURET DEĞİŞTİRME KISSALARINA İŞARET
Osman b. Atâ’ babasından şöyle dediğini rivayet etmiştir: Cumartesi yasağına uymayanlara üç ses edildi:
Ey kent halkı, denildi, büyük bir grup uyandı.
Sonra bir daha seslenildi; erkekler, kadınlar ve çocuklar uyandılar. Allah da onlara: Sefil maymunlar olun, dedi. Onları men edenler yanlarına girer:
"Ey falan, biz sizi men etmedik mi?” derler, onlar da başları ile evet, derlerdi.
Katâde şöyle demiştir: O kavim erkekli kadınlı insanlar iken uluyan kuyruklu maymunlar oldular.
Katâde’nin bir rivâyeti de şöyledir: Gençler maymun, ihtiyarlar da domuz oldular. Ancak onları men edenler kurtuldular, ötekileri helak oldular. Bir başkası da şöyle demiştir: Onlar yetmiş b. kadar idiler. Ulema bu görüştedir, ancak Mücâhid’ten, onların kalpleri değişti, bedenleri değişmedi dediği de rivayet edilmiştir. Bu ise uzak bir görüştür.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Onlar dünyada ancak üç gün yaşadılar, yeryüzünde şekli değişenler üç günden fazla yaşamadılar. Yemediler, içmediler, nesilleri devam etmedi.
Mukâtil ise onların yedi gün yaşadıklarını, sekizinci günde öldüklerini iddia etmiştir. Bu olay Dâvud aleyhisselam zamanında olmuştu.
Hasiîn: Hâsi’ lügatte kovulmuş demektir, köpeğe, ihse’ denir ki, defol, demektir.
66
Biz de onları öndekilere ve arkadakilere ibret verici bir ceza ve Allah'tan korkanlara bir öğüt yaptık.
Bundan ne kastedildiği hususunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Hata ve günahtır, bunu Atıyye, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Cezadır, bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Ferrâ’ da şöyle demiştir: Ha zamiri onların başına gelen suret değişikliğinden kinayedir.
Üçüncüsü: O kenttir, maksat kent halkıdır, bunu da Katâde ile
İbn Kuteybe demişlerdir.
Dördüncüsü: O suretleri değişen ümmettir, bunu da Kisâi ile Zeccâc demişlerdir.
Nekal üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Cezadır, bunu Mukâtil demiştir.
İkincisi: İbrettir, bunu da İbn Kuteybe ile Zeccâc demişlerdir.
"Öndekilere ve arkadakilere": Bunda üç görüş vardır:
Birincisi: Öndeki ve arkadaki kentlere, bunu İkrime, İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Öndekiler günahlardır, arkadakiler de sonradan yaptıkları amellerdir. Bunu Atıyye, İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Öndekiler isyan ettikleri senelerdir, arkadakiler de ondan sonra İsrâil oğullarının onlar gibi amel etmemeleridir, bunu Atıyye demiştir.
"Allah’tan korkanlar": Bunlar için de iki görüş vardır:
Birincisi: Kıyamet gününe kadar bütün Allah’tan korkanlardır, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Bunlardan maksat Muhammed ümmetidir, bunu da Süddi, şeyhlerinden rivayet etmiş, Atıyye ile Süfyan da böyle demişlerdir.
67
Hani Mûsa kavmine: "Şüphesiz Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor” demişti. Onlar da;
"Bizi alaya mı alıyorsun?” demişlerdi. O da:
"Ben cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım” demişti.
İnek Boğazlamalarının Sebebi
İbn Sîrin, Ubeyde'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: İsrâil oğullarında kısır bir adam vardı, çocuğu olmazdı, malı da çoktu. Miraşçısı da kardeşinin oğlu idi. Kardeşinin oğlu onu öldürdü, gece onu taşıdı, başka bir kabileye götürdü, onu onlardan bir adamın kapısına koydu. Sonra sabah olunca kanını istemeğe başladı, nihayet sİlâhlandılar, atlara binip birbirlerine gidip geldiler. Mûsa’ya da gelip durumu anlattılar, onlara bir inek boğazlamalarını buyurdu.
Süddi şeyhlerinden şöyle rivayet etmiştir: İsrâil oğullarında bir adam vardı, onun da bir kızı ile bir de kardeşinin fakir bir oğlu vardı. Yeğeni kızını istedi, o da kabul etmedi. Yeğeni de kızdı ve: Allah’a yemin ederim ki, amcamı öldüreceğim, malını alacağım, kızını nikahlayacağım, diyetini de yiyeceğim, dedi. Amcasına geldi: İsrâil oğullarından bazı tüccarlar geldiler, beraber gidelim, benim için biraz mal alalım, belki kâr ederim, dedi. Amcası onunla çıktı. O kabileye varınca genç onu öldürdü, sonra da döndü. Sabah olunca amcasına geldi, nerede olduğunu bilmiyormuş gibi onu sordu, baktı ki, o kabile amcasının üzerinde toplanmışlar, onları tuttu ve: Amcamı siz öldürdünüz dedi ve ağlayıp sızlamağa, vah amcam, diye bağırmağa başladı.
Ebû’l - Âliyye diyor ki: Allah’tan açıklama yapmasını isteyen o katil idi. Başkası da Hayır, kabile toplanıp Mûsa’ya sordular, o da onlara bir inek kesmelerini emredince:
"Sen bizimle alay mı ediyorsun?” dediler.
İbn Kesir, Ebû Amr, İbn Âmir ve Kisâi; henin, zenin zammesi ile hemzeli olarak hüzüen okumuşlardır. Hamze, İsmail, Halef - tercihli olarak - Ferrâ’ da Abdülvaris’ten rivayetle Mufaddal da, za’nın sükunu ile hüz’en okumuşlardır. Hafs da zamme ile hemzesiz okumuştur. Ebû Ali el - Farisi de Arapların başı zammalı olan bütün üç harflileri kimi ağır, kimi de hafif olarak okumuşlardır, demiştir, meselâ el - usr (usür) ve el - yüsr (yüsür) gibi.
"Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım": Neden alayı kabul etmedi? Çünkü alay eden cahildir, oynamaktadır. İşin Allah’tan olduğunu anlayınca:
68
Onlar da: "Rabbine dua et de onun ne olduğunu bize açıklasın?” dediler. O da: şöyle dedi: O diyor ki:
"O ne çok yaşlı ne de körpe bir inektir; ikisi arasında dinç bir hayvandır". Artık size emredileni yerine getirin.
"Rabbine dua et, o nedir?” dediler.
Zeccâc şöyle demiştir: O nedir diye sormaları şunun içindir, çünkü onlar bir ineğin bir parçası ile vurulduğu zaman bir ölünün dirileceğini bilmiyorlardı.
Fârid: Yaşlı demektir, faradatil bakaratü fe hiye faridun denir ki, yaşlı inek demektir. Bikr ise henüz doğurmayan körpe demektir.
Avân da yaşlı ile körpe arası dinç demektir. Harbün avanün denir ki, ilk olmayıp ikinci olan savaşa denir.
69
Dediler: "Rabbine dua et de onun rengi ne imiş bize açıklasın". O da şöyle dedi: O diyor ki:
"O, bakanlara ferahlık veren sapsarı bir inektir".
Safra hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O sufretten gelir ki, belli sarı renktir, bunu İbn Abbâs, Katâde, İbn Zeyd, Kuteybe ve Zeccâc demişlerdir.
İkincisi: O siyahtır, bunu da Hasen Basri demiştir, bunu bir grup alim reddetmiştir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bu inek renkleri için yanlıştır; bu ancak deve sıfatı olur, meselâ bairün asfar denir ki, siyah demektir. Çünkü siyah deve sarıya çalar. Buna da fakıun levnüha işaret etmektedir. Araplar: Esved fakiun demez, ancak, esved halikün ve asfar fakiün, der.
Zeccâc da şöyle demiştir: Fakı’ aşırı sarıya sıfat olur, meselâ asfar fakı' (sapsarı), ahmar kani (kan rengi, kıpkırmızı), ahdar nadir (yemyeşil), ebyad yakak (bembeyaz), esved halik (simsiyah), helekuk, decuca. (kapkara) denir.
"Bakanlara ferahlık verir": Hoşlarına gider, demektir.
İbn Abbâs şöyle demiştir: O kavim zorlaştırdı, Allah da onlara zorlaştırdı.
70
Dediler: Rabbine bizim için dua et; o nedir, bize açıklasın; çünkü bizce bütün inekler birbirine benziyor. Ve biz, inşallah doğrusunu buluruz.
Ebû Hureyre radıyallahu anh, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Eğer İsrâil oğulları, inşallah demeselerdi, sonunda muratlarına eremezlerdi.
Muratlarına ermekte de iki görüş vardır:
Birincisi: İnşallah o ineği buluruz, demeleridir ki, bu çoğunluğun görüşüdür.
İkincisi: Katili buluruz demektir, bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan nakletmiştir.
71
Mûsa dedi: O şöyle diyor:
"O, ne çifte koşulup toprağı süren ne de ekin sulayan bir inek değildir. Salmadır, onda alaca yoktur". İşte şimdi gerçeği getirdin, dediler. Onu boğazladılar. Neredeyse bunu yapmayacaklardı.
"O diyor ki: O ezilmiş bir inek değildir":
Katâde şöyle demiştir: Çifte koşularak ezilmiş değildir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Hayvanlar için: Dabbetün zelulun denir ki, çok ezilmiş demektir. İnsanlar için de recülün zelil denir ki, çok zilletli demektir.
"Toprağı sürer": İnek için müşire denir ki, çifte koşulan demektir.
Ferrâ’: Okurken zelul kelimesi üzerinde durma, çünkü mana, toprağı süren bir ezilmiş inek değildir, şeklindedir.
İbn Kasım da Ebû Hatim es - Sicistani’nin zelul üzerinde vakfı câiz gördüğünü hikaye etmiş, sonra onu ağır şekilde reddetmiştir. Sebep olarak da çifte koşulanın sulamada da kullanılacağım göstermiştir. Ne zaman çifte koşulursa ezilmiş olur. Ekin sulamaz demek de ekin sulamak için dolap çevirmez, demektir.
Müsellemetün (salma) demektir, bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Kusursuzdur, bunu İbn Abbâs, Ebû’l - Âliyye, Katâde ve Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: İş yapmaz demektir, bunu da Hasen ile
İbn Kuteybe demişlerdir.
Üçüncüsü: Alacası yoktur demektir, bunu da Mücâhid ile İbn Zeyd demişlerdir.
Dördüncüsü: Ayakları ve gövdesi sağlamdır, demektir, bunu da Atâ’ el - Horasani demiştir.
Şiye’ye gelince,
Zeccâc: Veşy lügatte bir rengin başka renge karışmasıdır, veşiytüs sevbe eşihi şiyeten ve veşyen denir ki, elbiseyi çeşitli renklere boyadım demektir, tıpkı vediytü fülanen edibi diyeten veznindedir ki, diyetini verdim manasınadır. Laşiyete fiha menfi bir kelâmdır, manası şöyle olur: Onda farklı renk yoktur. Atâ’ el - Horasani de: Tek renklidir, demiştir.
"Şimdi gerçeği getirdin": Buradaki el’âne, içinde bulunduğun vakit içindir, o iki zaman arasındaki sınırdır; geçmişin sonu ve geleceğin başıdır. Hakkı getirdin: Açıkladın demektir.
"Neredeyse yapmayacaklardı": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Pahalı olduğu için, bunu İbn Ka’b el - Kurazi demiştir.
İkincisi: Katili bulmakla skandal çıkacağından korktukları için, bunu da Vehb demiştir.
İbn Abbâs şöyle demiştir: İneği bulmak için kırk sene aradılar, nihayet onu bir adamın yanında buldular, o da ancak derisi dolusu altına satmayı kabul etti. Bu; Mücâhid, İkrime, Ubeyde, Vehb, İbn Zeyd, Kelbî ve Mukâtil'in fiyat hakkındaki görüşleridir.
Fiyatın niçin yüksek olduğu hususunda da iki ihtimal vardır:
Birincisi: Onlar zorlaştırdılar, Allah da onlara zorlaştırdı.
İkincisi: Allah ineğin sahibine ikram etmek istedi. Çünkü o, ebeveynine muti birisi idi.
Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: İsrâil oğullarında babasına muti bir genç vardı, bir adam geldi ondan bir şey almak istedi, o da ona satmak için gitti. Dükkanın anahtarının babasının yanında olduğunu hatırladı, babası ise uyuyordu, onu uyandırmadı ve müşteriyi reddetti. Müşteri de fiyatı katladı, o da babasına döndü, onu uykuda buldu, müşteriye dönüp onu reddetti. Müşteri yine fiyatı katladı, bu birkaç kere tekerrür etti. Nihayet Allah ona babasına itâat ettiği için o ineği verdi.
Vehb b. Münebbih’ten uzun bir hadiste şöyle rivayet edilmiştir: Bir delikanlı ebeveynine çok iyi davranırdı, sırtında odun çeker, onu sattığı zaman üçte birini sadaka eder, üçte birini annesine verir, üçte birini de kendine bırakırdı. Annesi bir gün ona: Bana babandan bir inek kaldı, ben de onu Allah’ın ismiyle sürüde bıraktım. Sürüye gittiğin zaman onu İbrahim’in İlâhının ismiyle çağır, dedi. O da gitti, öyle çağırdı, inek de geldi; Allah ineği konuşturdu: Üzerime b., dedi. O da: Annem bana bunu söylemedi, dedi. O da: Ey annesine muti delikanlı, eğer üzerime binseydin, bana gücün yetmezdi, git, eğer dağa yerinden oynamasını emretsen annene iyilik ettiğin için yerinden oynar, dedi. İneği annesine getirince annesi: Onu benim rızam ile üç yüz dinara sat, dedi. Allah bir melek gönderdi:
"Bunu kaça satıyorsun?” dedi. O da: Annemin rızası ile üç yüz dinara, dedi. O da: Al sana altı yüz dinar, annene danışma, dedi. O da kabul etmedi. Annesine dönüp durumu anlattı. O da: Rızam ile altı yüz dinara sat, dedi. Melek geldi: On iki b. dinar al, annene danışma, dedi. O da kabul etmedi ve annesine dönüp durumu haber verdi. O da; Evladım, o melektir, kaça satmamı emredersin diye sor, dedi. O da ona gelip bunu dedi. O da: Ey delikanlı, senin bu ineğini İmran oğlu Mûsa, İsrâil oğullarında öldürülecek bir ölüden dolayı satın alacak, dedi.
72
Hani siz bir adam öldürmüştünüz de o hususta alışmıştınız, Allah ise gizlediğiniz şeyi açığa çıkaracaktır.
"Hani siz bir adam öldürmüştünüz": Bu âyet okunmada sonra ise de manada öncedir; çünkü ineğin kesilme emrindeki sebep adamın öldürülmesidir; buna göre sözün takdiri şöyle olur: Hani siz bir adam öldürmüş de o hususta tartışmış ve Mûsa’dan sormuştunuz, o da: Şüphesiz Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor, demişti. Bunun bir benzeri de şu ayettir:
"Allah onda (Kur’ân’da) eğrilik kılmadı, doğru (kıldı).” (Kehf: 1) Şunu kastediyor: Kitabı doğru olarak indirdi, ona eğrilik koymadı. Böylece başa geleni sona bırakmış, sona geleni de başa almış oldu. Çünkü bu, Arapların adetlerindendir. Şair Ferezdak şöyle demiştir:
Ferezdak yuvarlak ve sert bir kayadır;
Uzadı, ona yetişemez dağkeçileri.
Maksat: Dağkeçilerinden yüksektir demek istiyor.
Şair Cerir de şöyle demiştir:
Hayal dolaştı, senden, ara sıra
Artık dön ziyaretçilerini selamla.
Hayal ara sıra dolaştı demek istiyor.
Bir başkası da şöyle demiştir:
Asi kavimden hayırlıdır, şefleri,
Ey kavmim, utanın, dedi, oturan kadınlardan.
Yani: Oturan kadınlar asi kavimden daha hayırlıdır, bundan utanın demek istiyor.
İddare’tüm kelimesinin manası tartıştınız demektir, bunu İbn Abbâs ile Mücâhid demişlerdir.
Zeccâc da: İtiştiniz kakıştınız manasınadır, demiştir. Dere’tü fülanen denir ki, ittim demektir. Dareytuha da müdara ettim, ona yumuşak davrandım demektir. Dereytuhu da dolandırdım demektir. Onda te dala idgam olunmuştur, çünkü mahreçleri aynıdır.
Gizlediklere şey de maktulün durumudur.
73
Biz de: Ona bir parçası ile vurun, dedik. İşte Allah ölüleri de böyle diriltir ve belki aklınızı başınıza alırsınız diye size âyetlerini gösterir.
İneği kırk yıl aradılar diyenler, bir parçasını kabrine vurdular; böyle demeyenler de, defnetmeden önce vücuduna vurdular, demişlerdir.
Vurdukları parça üzerinde de altı görüş beyan edilmiştir:
Birincisi: Kıkırdağa yakın bir kemikle vurdular, bunu İkrime, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Ebû Süleyman Dımeşki de: O kemik kulak kökü kemiğidir, demiştir. Bazıları da kimin o kemiği kırılırsa asla yaşamaz demişlerdir.
Zeccâc da: Kulaktaki kıkırdaktır, o kulak memesinin üzerindeki kepçedir, kulak küpesinin asıldığı yerdir, demiştir. İki kulağın arkasındaki yüksekçe kemiklere de haşşavan, haşaşavan denir ki, tekili huşşa’ ve huşuşa’dır (kulak tozu).
İkincisi: Ona ineğin uyluğu ile vuruldu, bu da yine İbn Abbâs, İkrime, Mücâhid ve Katâde’den rivayet edilmiştir. İkrime ile Mücâhid onun sağ uyluk olduğunu söylemişlerdir.
Üçüncüsü: O kuyruktur, bunu da Leys, Mücâhid’ten rivayet etmiştir.
Beşincisi: O kuyruk sokumudur, bu bedenin dayandığı ve ondan bittiği kemiktir, Said b. Cübeyr’den rivayet edilmiştir.
Altıncısı: O dildir, bunu da Dahhâk demiştir.
Sözde kısaltma vardır, takdiri şöyledir: Biz: Ona bir parçası ile vurun ki, dirilsin, dedik. Onlar da vurunca dirildi, ayağa kalkıp katilini haber verdi.
Katil hakkında da dört görüş vardır:
Birincisi: Kardeşinin oğullarıdır, bunu Atıyye, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Amcasının iki oğludur, bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Bu iki görüş katilin birden çok olduğunu gösterir.
Üçüncüsü: Kardeşinin oğludur, bunu da Süddi - şeyhlerinden - ve Ubeyde demişlerdir.
Dördüncüsü: Kardeşidir, bunu da Abdurrahman b. Zeyd demiştir.
"İşte Allah ölüleri de böyle diriltir": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bu, Mûsa kavmine hitaptır.
İkincisi: Kureyş müşriklerinedir. Onlar öldükten sonra dirilmeyi inkâr edince, ehl-i kitaba uygun bir cevap verdi.
Ebû Ubeyde: Âyetleri, acayipleridir, demiştir.
74
Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; artık onlar taş gibidir, hatta daha da katıdır, Çünkü taşlardan öylesi vardır ki, ondan nehirler fışkırır ve onlardan öyleleri de vardır ki, çatlar da ondan su çıkar. Yine onlardan öyleleri vardır ki, Allah korkusundan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduğunuz şeylerden gafil değildir.
"Sonra kalpleriniz katılaştı": İbrahim b. Seriyy şöyle demiştir: Kaset, lügatte kalınlaşmak, kurumak manasınadır. Kalbin katılaşması da ondaki yumuşaklığın, rahmetin ve huşuun gitmesidir. Kasi ile asi çok sert demektir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Kaset, aset, atet birdir, kurumak manasınadır.
Burada (za ile) işaret edilen kimseler hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Bütün İsrâil oğullarıdır.
İkincisi: Katildir.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Onu öldürenler, maktul katilin ismini verince: Vallahi biz öldürmedik, dediler.
Zalike’nin kâf'i hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Ölülerin diriltilmesine işarettir, o zaman hitap bütün İsrâil oğullarına olur.
İkincisi: Maktulün sözünedir, o zaman hitap katile olur, bu ikisini müfessirler demişlerdir.
Üçüncüsü: Âyetlerde geçen maymunlara ve domuzlara çevrilme, dağın kaldırılması, suyun fışkırması ve maktulün diriltilmesidir, bunu da Zeccâc demiştir.
"Ev” edatı hakkında da birtakım görüşler vardır, bunlar da ev kesayyibin’de geçenlerle aynıdır.
"Taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan nehirler fışkırır":
Mücâhid şöyle demiştir: Suyun fışkırdığı, çatlayıp da içinden su çıkan veya dağ başından yuvarlanan her taş bunu Allah’ın korkusundan yapar.
75
Size inanmalarını mı umuyorsunuz? Halbuki onlardan bir grup Allah kelâmını dinler, sonra da onu kavramalarının ardından bilerek değiştirirlerdi.
"Size inanmalarını mı umuyorsunuz?":
Bu âyette muhatapların kimler olduğu hususunda üç görüş vardır:
Birincisi: O özellikle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’dir, bunu İbn Abbâs ile Mukâtil demiştir.
İkincisi: Onlar mü'minlerdir, takdiri şöyledir: Peygamberinizi tasdik edeceklerini mi umuyorsunuz? Bunu da Ebû’l - Âliyye ile Katâde demiştir.
Üçüncüsü: Onlar ensardır, çünkü onlar Müslüman olunca Yahudilerin de Müslüman olmalarını istediler, çünkü sütkardeş idiler, bunu da Nakkaş demiştir.
Zeccâc şöyle demiştir: Efetetmaunedeki elif haber alma elifidir, sanki onların imanından ümit kesmiş gibi olurlar.
Allah’ın kelâmını dinlemelerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar Tevrat’ı okudular, sonra da onu değiştirdiler, bu Mücâhid, Süddi ve diğerlerinin görüşüdür. Bu durumda Allah'ın kelâmını dinlemeleri peygamberlerin tebliği ile değiştirmeleri de içindekileri bozmaları ile olur.
İkincisi: Onlar Mûsa’nın seçtiği yetmiş kişidir, Allah’ın kelâmını Tûr dağının yanında doğrudan dinlediler. Kavimlerine gelip: Mûsa bize şöyle şöyle dedi, sonunda da: Eğer sizi men ettiğim şeyleri terk etmeye gücünüz yetmezse elinizden geldiği kadarını yapın, dedi dediler. Bu da Mukâtil'in görüşüdür ki, doğru olan birincisidir. Bazı ilim adamlan bu görüşü şiddetle reddettiler, onlardan biri de Nevadirü'l - Usul kitabının sahibi Tirmizî’dir ki, şöyle demiştir: Allah ile özel olarak konuşan bir tek Mûsa’dır. O zaman diğerlerinden ne fark kalır? Tirmizî, bunları Kelbî’nin rivayet ettiği şeylerden saydı, o yalancı biri idi.
Kavramak da dinleyip anlamak manasınadır.
Bilerek: İfadesinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar onu değiştirdiklerini biliyorlardı.
İkincisi: Onlar onu değiştirmenin azabını biliyorlardı.
76
İman edenlerle karşılaştıkları zaman: Biz de iman ettik, derler. Kimileri kimileri ile baş başa kaldıkları zaman da:
"Allah’ın size açtıklarını Rabbinizin yanında aleyhinize delil olarak ileri sürmeleri için mi söylüyorsunuz? Aklınız ermiyor mu?” derler.
"İman edenlerle karşılaştıklan zaman": Bu âyet, bir grup Yahudi hakkında indi, bunlar Peygamber ve mü’minlerle karşılaştıkları zaman: Biz de iman ettik, derler, birbirleriyle baş başa kaldıkları zaman da:
"Allah’ın size bildirdiklerini onlara mı söylüyorsunuz?” derlerdi. Bu; İbn Abbâs, Ebû’l - Âliyye, Mücâhid, Katâde, Atâ’ el - Horasani, İbn Zeyd ve Mukâtil'in görüşleridir.
"Allah’ın size açtıklarını": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Size verdiği hükümleri demektir. Açmak hüküm vermektir,
"Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hüküm ver.” (A’raf: 89) âyeti de böyledir. Süddi, şeyhlerinden rivayetle şöyle demiştir: Yahudilerden birtakım insanlar iman etmişlerdi, bunlar ne için azaba duçar olduklarını mü’minlere anlatırlardı. Birbirlerine: Allah’ın size açtığı azabı onlara mı söylüyorsunuz? Sonra, biz Allah nazarında sizden daha sevgiliyiz, sizden daha kıymetliyiz, dediler.
İkincisi: Bunun manası, Allah’ın size öğrettiklerini demektir. İbn Abbâs, Ebû’l - Âliyye ve
Katâde şöyle demişlerdir: Allah’ın onlara açtığı şey, Tevrat’ta Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sıfatları ile ilgili şeylerdir.
Mukâtil de şöyle demiştir: Müslüman, Yahudi müttefiğine veya sütkardeşine rastlar, ona: "Siz kitabınızda Muhammed’i görüyor musunuz?” derdi. Onlar da: Evet, o, gerçek peygamberdir, derlerdi. Ka’b b. el - Eşref ve diğerleri bunu işittiler, Yahudilere gizlice:
"Allah’ın size açtıklarını yani Tevrat’ta Muhammed’le ilgili indirdiği şeyleri onlara mı anlatıyorsunuz? Onun peygamber olduğunu itiraf etmekle Rabbinizin katında sizinle tartışmalarını mı istiyorsunuz? Bunun aleyhinize bir delil olduğunu bilmiyor musunuz?” dediler.
"Rabbinizin katında": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Rabbinizin verdiği hükümde demektir, meselâ
"onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir” (Nûr: 13) âyetinde olduğu gibi.
İkincisi: Bundan kıyamet gününü kastetmiştir.
77
Allah’ın onların gizlediklerini ve açıkladıklarını bildiğini bilmiyorlar mı?
78
Onlardan kimileri ümmidir; bazı kuruntulardan başka kitabı bilmezler. Onlar yalnız zanda bulunurlar.
"Onlardan kimileri ümmidir": Yani Yahudilerden. Ümmi okuyup yazması olmayan demektir. Bunu Mücâhid demiştir.
Ona ümmi denilmesi hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Çünkü o yaratıldığı gibi kalmış yazı öğrenmemiştir, o cibilletinin üzerinde durmaktadır, bunu Zeccâc demiştir.
İkincisi: O anasına nispet edilmiştir, çünkü yazma erkeklerde idi, kadınlarda değildi. Şöyle de denilmiştir: Çünkü o anasından doğduğu gibi durmaktadır.
"Kitabı bilmezler":
Katâde: Onda olan şeyleri bilmezler, demiştir.
"Bazı kuruntulardan başka": Cumhûr buradaki emaniy kelimesini ye’nin şeddesi ile okurlar; Hasen ile Ebû Cafer de ye’yi şeddesiz okurlar.
"Bütün emanileri odur” (Bakara: 111);
"ne sizin ne de ehl-i kitabın emanisi değildir” (Nisa: 123);
"onun ümniyyesinde” (Hac: 52),
"sizi emaniler aldattı” (Hadid: 14) âyetlerinde emanihim kelimesinde ye şeddesiz ve he kesre iledir. Emaniyye’nin ye’” sîn
“ in fethalı olduğunda ise ihtilaf yoktur.
Bu Kelâmın manasında da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar yalanlardır, demektir.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Bazı emanilerden (kuruntulardan) başka: Ağızlarıyla söyledikleri bazı yalan sözden başka. Bu Mücâhid’in de görüşüdür, Ferrâ’’nın da tercihidir.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Bir Arap henüz sakalı çıkan oğluna:
"Ehaza şeyün reveytehu em şeyün temenneytehu demiştir ki, bu, rivayet ettiğin mi veya uydurduğun bir söz mü?” demiştir.
İkincisi: Emani okumak manasınadır, o zaman: Kitabı anlamazlar, sadece kendilerine okunanı dinlemekle yetinirler demek olur. Şair şöyle demiştir:
Allah’ın kitabını ilk gecede okudu,
Dâvud’un Zebur’unu da ağır ağır akudu.
Bu, Kisâi ile Zeccâc’ın görüşüdür.
Üçüncüsü: Onlar Allah’tan temenni ettikleri şeylerdir, bunu da Katâde demiştir.
"Onlar yalnız zanda bulunurlar":
Mukâtil: Yakin üzerinde değiller; reisleri yalan söylese de doğru söylese de ona tabi olurlar, demiştir.
79
Kitabı elleriyle yazıp, sonra da onunla az bir paha almaları için, bu, Allah katındandır, diyenlere yazıklar olsun. Elleriyle yazdıkları şeyden dolayı onlara yazıklar olsun ve kazandıkları şeyden dolayı da onlara yazıklar olsun.
Bu âyet, Tevrat’ı değiştirip ve içindeki Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sıfatlarını kaldıran ehl-i kitap hakkında nazil olmuştur. Bu İbn Abbâs, Katâde, İbn Zeyd ve Süfyan’ın görüşleridir. Yazıklar olsun diye tercüme edilen veyl kelimesine gelince, Ebû Said el - Hudri, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Veyl; cehennemde bir deredir ki, ona kâfir yuvarlanır da yetmiş yıldan önce dibine varamaz. 6
Zeccâc da şöyle demiştir:
6 - Tirmizî, Tefsirü sûre 21, bab 1; Ahmed, Müsned, 3/75.
Veyl Arapların tehlikeye düşen herkes için dediği ve kullandığı bir kelimedir. Aslı lügatte azap ve helak manasınadır.
İbn Enbari de şöyle demiştir: Veyl'in manası azabın meşakkati demektir. Aslının: Vey lifülanin’den geldiği söylenir ki, filan üzüldü demektir. İki harf halinde çok kullanılınca lâm vava bitiştirilip bir kelime oldu. Sonra da fülanın başına bir lâm getirildi. Ferrâ’’nın tercihi budur. Burada kitap da Tevrat’tır. Eller kelimesi ise tekit için getirilmiştir. Az paha da: Fani dünyalıklardır.
Kazandıkları şeyler: Bu hususta da iki görüş vardır:
Birincisi: Yazdıklarına karşılık olarak aldıklarıdır.
İkincisi: Yaptıkları işlerin günahıdır.
80
Dediler ki: Bize ateş ancak sayılı günlerde dokunur. De ki: Allah katında bir söz mü aldınız? Ki, Allah asla sözünden caymaz. Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?
Dediler ki: Bize ateş ancak sayılı günlerde dokunur: Bunlar Yahudilerdir. Bu günlerle ne kastettikleri hususunda da iki görüş vardır:
Birinci görüş: Onlar kırk günü kastetmişlerdir, bunu İbn Abbâs, İkrime, Ebû’l - Âliyye, Katâde ve Süddi demişlerdir.
Neden kırk olarak takdir ettiler? Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar şöyle dediler: Cehennemin iki ucu arasında kırk senelik yol vardır, biz de her yıllık mesafeyi bir günde katederiz, sonra da azap biter, cehennem de yok olur. Bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Onlar şöyle dediler: Rabbimiz bir hususta bizi azarladı; bize kırk gün azap edeceğine yemin etti. Sonra da bizi cennete koyacaktır. Bu nedenle bize ateş, yemini yerine gelsin diye ancak kırk gün dokunacaktır. Bu görüş Hasen ile Ebû’l -Âliyye'ye aittir.
Üçüncüsü: Bu sayı buzağıya taptıkları günlerin karşılığıdır, bunu da Mukâtil, demiştir.
İkinci görüş: Bu sayılı günler yedidir, zira onlara göre dünyanın ömrü yedi b. yıldır, insanlar her bin sene için bir dünya günü azap görecekler, sonra azap kesilecek. Bunu da İbn Abbâs demiştir.
"De ki: Allah katından söz mü aldınız?": Yani Allah size ancak bu kadar azap edeceğine dair söz mü verdi?
81
Hayır, kim bir kötülük kazanır ve suçu onu kuşatırsa, işte onlar cehennemin dostlarıdır. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
"Hayır, kim bir kötülük kazanır": Belâ (hayır), naam (evet) gibidir, ancak belâ olumsuza cevap, naam ise olumluya cevap içindir.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Bir adam arkadaşına: Maleke aleyye şeyün der de, ötekisi de, naam derse, onda bir şeyi olmadığını tasdik etmiş olur. Eğer belâ (hayır) derse, sözünü reddetmiş olur.
İbn Enbari şöyle demiştir: Neden belâ inkârda kullanılmıştır? Çünkü o inkârdan kabule dönmek içindir, o bel gibidir, bel ise inkârdan sonra gelir. Meselâ, makame ehuke, bel ebuke denir. Bir adam bir adama:
"Ela tekumu?” dese, o da belâ dese, kalkacağım demek olur. Bel’e elifin ilâve edilip de belâ denmesi üzerinde vakfın daha güzel olması içindir. Çünkü bel diye vakfederse, daha konuşacağı akla gelir, onun için mutahataptan bu kuruntuyu kaldırmak maksadıyla elif ilâve edilmiştir.
Belâ men kesebe seyyieten, bel men kesebe seyyieten manasınadır.
Zeccâc şöyle demiştir: Belâ, onların: Bize ateş ancak belli günlerde dokunur iddialarını ret içindir. Burada kötülük; İbn Abbâs, İkrime, Ebû Vâil, Ebû’l - Âliyye, Mücâhid, Katâde ve Mukâtil’e göre şirk manasınadır.
"Suçu onu kuşatırsa": Sararsa, çevrelerse demektir. Nâfi, cemi sigasıyla hatîâtuhu okumuştur.
İkrime de: Tevbe etmeden ölürse demiştir.
Ebû Vâil de: Hatîe şirkin sıfatıdır, demiştir.
Ebû Ali de şöyle demiştir: Mana ya şöyle olur: Kötülüğü iyiliğini kuşatırsa, yani onu yok ederse, çünkü kuşatan kuşatılandan daha çoktur. O zaman şu âyetler gibi olur:
"Gerçekten cehennem kâfirleri kuşatıcıdır” (Tevbe: 49);
"duvarları onları kuşattı.” (Kehf: 29) Yahutta kuşatmanın manası helak etti olur, meselâ
"meğer ki, kuşatılasınız (helak olasınız)” (Yûsuf: 66) âyetinde olduğu gibi.
82
İman edip iyi ameller işleyenler ise, işte onlar cennetin dostlarıdır. Onlar da orada ebedi kalacaklardır.
83
Hani İsrâil oğullarından:
"Allah’tan başkasına ibadet etmeyin; anaya babaya, akrabalara, yetimlere, yoksullara iyilik edin, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin” diye kesin söz almıştık. Sonra içinizden pek azı hariç yüz çevirerek arka döndünüz.
Hani İsrâil oğullarından kesin söz almıştık: Bu kesin söz onlardan Tevrat’ta alınmıştır.
Lata büdune; Âsım, Nâfi, Ebû Amr ve İbn Âmir, hitap sigası ile te îi okumuşlar; İbn Kesir, Hamze ve Kisâi de, onlardan haber manasına ye ile okumuşlardır.
"Anaya babaya iyilik": Yani babalarına ve atalarına hayır yapmalarını tavsiye ettik.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Araplar: Usiyke bihi hayren derler ki, manası, âmuruke en tefale bihi hayren (ona iyilik etmeni emrederim) demektir. Sonra
"en” atıldı, hayır kelimesi vasiyet ve emre bitişti. Şair de şöyle demiştir:
Dehma’ya şaştım, bizi şikayet ederken,
Dehma’nın babasından şaştım, bize vasiyet ederken,
Ona iyilik etmemizi, sanki biz ona haksızlık etmişiz!
Ana babaya iyilik, onlara itâat etmektir.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Elbiseni silkme, sonra onlara tozu gider. Hazret-i Âişe de şöyle demiştir: Babasına sert bakan ona isyan etmiştir. Urve de şöyle demiştir: Onların sevdiği hiçbir şeyi onlardan esirgeme!
Akrabalara: Yani onlara sıla-i rahim yapan diye vasiyet ettik.
Yetama (yetimler) kelimesi ise çoğul olup tekili yetimdir.
Esmaî şöyle demiştir: İnsanlarda yetim babası olmayandır, insanlardan başkasında ise anası olmayandır.
İbn Enbari de şöyle demiştir:
Sa’leb şöyle dedi: Arapça’da yetm kelimesi teklik anlamındadır, çocuğa yetim denmesi de babasından ayrı kaldığı içindir. Bize şöyle bir şiir okudular:
Ey Fatıme, ben öleceğim, bunu iyi bil,
Telaş etme, bütün kadınlar yetimdir.
Şöyle demiştir: Bu beyitte yetim ve yeim şeklinde iki rivayet vardır. Ye ile yetim diyen, bütün kadınlar zayıftır, yalnızdır, demek istemiştir. Yeim rivayet eden de: Bütün kadınların kocalan ölür demek istemiştir. Ve şöyle demiştir: Bize İbnu’l-A’râbî şöyle bir beyt okudu:
Üç sevgi vardır: İlişki sevgisi,
Yağcılık sevgisi ve ölümüne sevgi.
Sa’leb diyor ki: Bize daha fazla söyle dedik, o da: Ev yetimdir, yani yalnızdır dedi. Şeyhimiz Ebû Mansur el - Lügavi’den şöyle okudum, dedi ki: Bir çocuk buluğ çağına varınca artık ona yetim denmez. Fi’lin çekimi şöyledir: Yetüme yeytümü yütrnen ve yetemen, yetimin çoğulu da yetama ve eytam gelir. Araplara göre her yalnız erkek yetim ve her yalnız kadın yetimedir. Demiştir ki: Yütm kelimesi aslında gaflet manasınadır, yetime böyle denmesi, iyiliğinden gafil kalınmasındandır. Kadın da evlenmediği sürece yetimedir, evlendiği zaman ona artık yetim denmez. Ondan yetimlik hiçbir zaman gitmez diyenler de olmuştur. Ebû Amr da şöyle demiştir: Yetm gecikmek manasınadır, yetim de bundan alınmıştır, çünkü ona iyilik gecikir. Miskinlere (yoksullara): Mesakin de miskinin çoğuludur, bu da sükundan alınmıştır, sanki fakirlik onu sükuna itmiştir.
"Kûlû lin-nâsi hüsnen": İbn Kesir, Ebû Amr, Nâfi, Âsım ve İbn Âmir ha’nın zammesi ve hafif olarak (sin'in sükunu ile) hüsnen; Hamze ile Kisâi de, hanın fethi ve ağır olarak (hareke ile) hasenen okumuşlardır.
Ebû Ali de şöyle demiştir: Kim hüsnen okursa, hasenen okumak da câizdir, meselâ buhl ve bahal, rüşd ve reşed gibi. Bu, isimlerde olduğu gibi sıfatlarda da gelmiştir, baksanıza, onlar: Urb ve arab derler. Hüsn’ün küfr, şükr ve şıığl gibi mas dar olması da câizdir. Muzafı hazfedilmiştir, sanki kulu lehu kavlen za husnin demiş gibi olur. Kim de hasenen okursa takdiri şöyle olur: Kulu linnasi kavlen hasenen, o zaman mevsuf hazfedilmiş olur.
Bununla kim muhatap olduğu hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bunlar Yahudilerdir, bunu İbn Abbâs, İbn Cübeyr, İbn Cüreyc demiştir. Manası da: Peygamberin sıfatını tasdik ve beyan edin demek olur.
İkincisi: Onlar Muhammed ümmetidir. Ebû’l-Âliyye de: insanlara iyi konuşun demiştir. Muhammed b. Ali b. el - Hüseyn de: Onlarla size demelerim istediğiniz sözlerle konuşun, demiştir. Bir topluluk da şöyle demiştir: Bundan maksat kâfirleri İslâm’a davet ederken onlara toleranslı davranmaktır. Buna göre bu âyet, kılıç âyeti ile neshedilmiş olur.
"Sonra yüz çevirdiniz": Ancak içinizden pek azı hariç: Bunlar hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar Tevrat’ı değiştirmeyen ilkleridir.
İkincisi: Onlar kendi zamanında Peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman edenlerdir.
84
Hani kanlarınızı akıtmayın, kendinizi yurtlarınızdan çıkarmayın diye kesin söz almıştık. Sonra şahitlik edip durduğunuz halde bunu inkâr ettiniz.
"Hani kanlarınızı akıtmayın diye sizden kesin söz almıştık": Yani kiminiz kiminizin kanını akıtmasın, bazınız bazınızı yurdundan çıkarmasın diye.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Sonra o gün sözü ikrar ettiniz, bugün ise ona şahitlik ediyorsunuz. Buna göre ikrar, geçmişlerine yönelik, şahitlik de yerlerine geçeceklere yöneliktir. Sonra sizler o kişilersiniz ki, kendilerinizi öldürüyorsunuz: Yani bazınız bazınızı öldürüyor. Süddi, şeyhlerinden şöyle rivayet etmiştir: Kurayzalılar Evslilerin müttefiği idi, Nadiyrler de Hazrec’in müttefıği idiler. Onlar Semir savaşında çarpışıyorlardı; Kurayza oğulları müttefikleri ile Nadiyr ve müttefiklerine karşı savaşırlardı. Nadiyrler de Kurayzalılara ve müttefiklerine karşı savaşırlardı. Onları mağlup eder, yurtlarını harap eder ve oradan çıkarırlardı. Bir adam her iki gruptan esir aldığı zaman, onun için mal toplar, fidyesini verirlerdi. Araplar da onları ayıplar ve:
"Onlarla nasıl savaşıyor ve fidyesini veriyorsunuz?” derlerdi. Onlar da: Biz fidye vermekle emrolunduk, onları öldürmek bize haram kılındı, derlerdi. Araplar da: "öyleyse onlarla niçin savaşıyorsunuz?” derlerdi, onlar da: Müttefiklerimizin hor olmalarından utanıyoruz, derlerdi. İşte Allahü teâlâ onları ayıpladı ve:
85
Sonra sizler o kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürüyor ve içinizden bir grubu onlara karşı günah ve düşmanlıkla tezahürat ederek yurtlarından çıkarıyorsunuz. Size esir olarak gelirlerse onlarla fidyeleşiyorsunuz. Halbuki onların çıkarılması size haram edilmiştir. Kitabın bir kısmına inanıyor, bir kısmına inanmıyor musunuz? İçinizden bunu yapanların cezası dünya hayatında rüsvaylıktan başkası değildir. Kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine döndürülürler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
"Sonra sizler öyle kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürüyor ve bir bölüğü yurtlarından çıkarıyorsunuz... Siz kitabın bir kısmına inanıyor ve bir kısmına inanmıyor musunuz?” dedi. Bir kısmına inanmaları esirlerin fidyelerini vermeleridir, inanmamaları da, birbirlerini öldürmeleridir.
"Tezaherûne": Âsım ile Kisâi: Tezaherune, Tahrim suresinde (âyet: 4): Tezahera şeklinde zı'yı şeddesiz; İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr ve İbn Âmir de, zı’nın şeddesi ve elifle okumuşlardır.
Ebû Ali de şöyle demiştir: Kim zı’nın şeddesi ile tezzaherune okursa, teyi zıya idgam eder, çünkü mahreçleri yakındır, o nedenle idgamla hafiflemiş olur. Kim de şeddesiz olarak tazaherune okursa, ötekilerin idgam ettiği teyi atar, böylece hazfle hafiflemiş olur. İbn Kesir’in idgam ettiği te, işte o, Âsım’ın hazfettiği te'dir. Hasen ile Ebû Cafer’den de zının şeddesi ve elifsiz olarak tezzaherune okudukları rivayet edilmiştir. Tezahürat ise yardımlaşmaktır.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bunun aslı zahr (sırt) dan gelir, sanki tazahürat biribirine sırt verme gibi olur, kuvvet kazanırlar, birbirlerine dayanırlar.
Mukâtil de: îsm günah manasına, udvan da zulümdür, demiştir.
"Size esir olarak gelirlerse onlarla fidyeleşirsiniz": Esir lâfzının aslı bağlamaktır. İbn Kesir, Ebû Amr ve İbn Âmir üs ara, A’meş ile Hamze de esra okumuşlardır.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Hicazlılar esiri üs ara, Necidliler de çoğunlukla esra olarak cemilerler. Beriki Arapçada daha kaliteli olandır. Çünkü şunun gibi olur: Cerih ve cerha, sari’ ve sar’a. Esmaî, Ebû Amr’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Üsara elleri bağlı olandır, esra ise ellerinde olmakla beraber bağlı olmayandır.
Zeccâc şöyle demiştir: Fa’lâ vezni insanların bedenen ve aklen maraz kaldıkları her şey için kullanılır, meselâ halik ve helkâ, nıarîd ve marda, ahmak ve hamka, sekran ve sekra derler. Kim üsara okursa cem’i cem etmiş olur: Esir - esra - üsara, der, son kelime cem’in cim’i olmuş olur.
"Tüfaduhum": İbn Kesir, Ebû Amr ve İbn Âmir, tefduhum; Nâfi, Âsım ve Kisâi de elifle tüfaduhum okumuşlardır. Müfadat bir şey verip yerine başka bir şey almaktır.
"Kitabın bir kısmına mı inanıyorsunuz?": Bu, esirleri salıvermektir.
"Bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?": Bu da yurttan çıkarmak ve öldürmektir.
Mücâhid şöyle demiştir: Başkasının elindekinin fidyesini verir ve onu bizzat sen öldürürsün, demiştir.
Rüsvayliğin ne manaya geldiği hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Cizyedir, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Kurayzalılamı öldürülüp Nadiyrlilerin sürülmesidir, bunu da Mukâtil demiştir.
86
İşte onlar o kimselerdir ki, ahirete karşılık dünya hayatım satın almışlardır. Artık onların azabı hafifletilmez ve onlara yardım da edilmez.
"işte onlar o kimselerdir ki, ahirete karşılık dünya hayatını satın almışlardır":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Onlar Yahudilerdir.
Mukâtil de şöyle demiştir: Onlar ahiretlerini dünya matahına satanlardır.
87
Yemin olsun ki, Mûsa’ya kitabı verdik ve ondan sonra peygamberleri birbirinin ardından gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da mucizeler verdik ve onu Ruhu’l - Kuds ile destekledik. Demek ne zaman size bir peygamber hoşunuza gitmeyen bir şey getirirse, kibirlenmek isteyeceksiniz. Kimilerini yalanladınız, kimilerini de öldürüyorsunuz.
"Mûsa’ya kitabı verdik": Maksat Tevrat'tır. Kaffeyna: Arkadan göndermek manasınadır. İbn Kuteybe, bunun kafa’dan geldiğini söylemiştir. Kafevtürrecüle denir ki, arkasından gittim demektir. Beyyinat ise açık mucizelerdir, meselâ gözsüzü ve alaca hastalığını iyi etmek gibi. Eyyednahü de: Takviye ettik, destekledik, demektir. Eyd kuvvet manasınadır.
Ruhu’l - Kuds üzerinde üç görüş vardır:
Birincisi: Cebrâil’dir, kuds temizlik manasınadır. Bu, İbn Abbâs, Katâde, Dahhâk, Süddi ve diğerlerinin görüşüdür. İbn Kesir: Dal’ın sükunu ile ruhul kuds okurdu.
Ebû Ali de şöyle demiştir: Harekeli de sükun da iki güzel lügattir, meselâ: Unuk ve unk, tunub ve tunb denildiği gibi.
Onunla desteklenmesi hakkında da üç görüş vardır, bunları da Zeccâc söylemiştir:
Birincisi: Onunla desteklenmiştir ki, delilini ve din işlerini açığa çıkarsın.
İkincisi: Kendini öldürmek isteyen İsrâil oğullarını def etsin.
Üçüncüsü: Bütün hallerinde onunla desteklenmiştir.
İkincisi: O, okuyarak ölüleri dirilttiği isimdir, bunu Dahhâk, İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: İncil’dir, bunu İbn Zeyd demiştir:
88
Kalplerimiz perdelidir, dediler. Bilakis küfürleri yüzünden Allah onlara lânet etmiştir. Ne kadar da az iman ediyorlar.
"Kalplerimiz perdelidir (kulûbuna gulf), dediler": Cumhûr-ı kurra lâm’ın sükunu ile okudular, içlerinde Hasen’in de olduğu bir grup ile İbn Muhaysın da zammı ile okudular.
Zeccâc da şöyle demiştir: Kim lâm’ın sükunu ile ğulf okursa manası, kılıflıdır, demektir. Sanki onlar kalplerimiz kapların içindedir demiş olurlar. Kim de “Lâm” ın zammı ile ğuluf okursa o da ğilafın çoğuludur, sanki, kalplerimiz ilimlerin kaplarıdır demiş olurlar. İlimlerin kapları olduğu halde neden anlamıyorlar? Birinciye göre ondan (Mûsa’nın sözünden) yüz çevirdiklerini kastediyorlar, sanki bir şey anlamıyoruz, diyorlar. İkinciye göre de, eğer sözün hak olsa idi onu kalplerimiz kabul ederdi, diyorlar.
Ne de az iman ediyorlar: Bunda da beş görüş vardır:
Birincisi: Onlardan iman edenler azdır, bunu İbn Abbâs ile Katâde demişlerdir.
İkincisi:
Mana şöyledir: İnandıkları şey azdır. Ma’mer de şöyle demiştir: Ellerindeki şeylerin azına iman eder, çoğunu inkâr ederler.
Üçüncüsü:
Mana şöyledir: Ne aza ne de çoğa iman ederler. Bunu da İbn Enbari demiştir. Ve şöyle demiştir: Bu, Arapların şu sözleri gibidir: Kallema raeytü misle hazerrecüli (bu adam gibisini az gördüm) derler ki, onun gibisini görmedim demektir.
Dördüncüsü: Az bir zaman iman ederler, meselâ şu âyette olduğu gibi: Mü’minlere indirilen şeylere gündüz boyu iman edin. (Al-i İmran: 72) Bunu da İbn Enbari demiştir.
Beşincisi:
Mana şöyledir: Onların imanları azdır, bunu da İbn Cerir Taberî zikretmiştir.
"Ma” edatı ise içine her şeyi alır, sonra arkasından bir şey zikredilerek geneli tahsis eder.
89
Onlara Allah katından yanlarındakini tasdik edici bir kitap geldiği zaman - ki, daha önce kâfirlere karşı fetih istiyorlardı - tanıdıkları şey onlara gelince, onu inkâr ettiler. Allah’ın laneti kâfirlerin üzerine olsun.
"Onlara Allah katından bir kitap gelince": Yani Kur’ân, demektir. Fetih istemeleri de yardım istemeleridir. Yahudiler müşriklerle savaştıkları zaman Allah’ın nebisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ismi ile yardım isterlerdi.
90
Allah’ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiğini inkâr ederek kendilerini satmaları ne kötü bir şeydir. Böylece gazap üstüne gazaba çarpıldılar. Kâfirler için aşağılayıcı bir azap vardır.
"Kendilerini sattıkları şey ne kötüdür": Bi’se, bütün kötülükleri içine alan bir kelimedir, zıttı da ni’me’dir. Işterev satmak manasınadır. Ona karşılık aldıkları şey de az bir dünyalıktır.
Bağy kıskanmak manasınadır, Kelâmın manası da, Allah’ın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e indirdiklerini kıskandıkları için kâfir oldular demektir.
"Gazap üstüne gazaba çarpıldılar": Bunda beş görüş vardır:
Birincisi: İlk gazap buzağıya taptıkları içindir, İkincisi de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i inkârlarındandır. Bunu da Süddi, İbn Mes’ûd ile İbn Abbâs’tan nakletmiştir.
İkincisi: Birincisi Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'i inkâr ettikleri içindir, İkincisi, Cebrâil’e düşmanlık ettikleri içindir.
Üçüncüsü: Birincisi:
"Allah’ın eli bağlıdır, dedikleri zaman” (Maide: 64),
İkincisi: Allah’ın nebisini yalanladıkları zaman. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş, Ferrâ’ da bunu tercih etmiştir.
Dördüncüsü: Birincisi İsa'yı ve İncil’i inkâr ettikleri için, İkincisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile Kur’ân’ı inkâr ettikleri için. Bunu da Hasen, Şa’bî, İkrime, Ebû’l - Âliyye, Katâde ve Mukâtil demişlerdir.
Beşincisi: Birincisi Tevrat’ı değiştirdikleri için, İkincisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i inkâr ettikleri için. Mühin de aşağılayıcı demektir.
91
Onlara:
"Allah’ın indirdiğine iman edin” denildiği zaman,
"biz, bize indirilene iman ederiz” derler; onun ötesindekini inkâr ederler. Halbuki o haktır ve yanlarındakini tasdik edicidir. De ki: Eğer mü’minler iseniz daha önce Allah’ın peygamberlerini niçin öldürdünüz?
"Onlara: Allah’ın indirdiğine iman edin denildiği zaman": Yani Kur’ân’a demektir. Onlar: Biz bize indirilene iman ederiz, derler: Yani Tevrat’a.
"Onun ötesindekini inkâr ederler": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Ondan maadasını demektir, şu âyet de böyledir:
"Onun ötesindekini size helâl kıldı.” (Nisa: 24) Bunu Ferrâ’ ile Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: Kendilerine indirilenden sonrasını, bunu da Zeccâc demiştir.
Halbuki o haktır: O zamiri ötesindekilere râcîdir.
Öyleyse Allah’ın peygamberlerini niçin öldürüyorsunuz? Bu,
"bize indirilene” cevaptır, öldürüyorsunuz: Öldürdünüz yerinde kullanılmıştır, gelecek zaman geçmiş zaman yerine konulmuştur, çünkü akıl ondan başkasına gitmez, bu hususta şu beyti delil getirdiler:
Hutay’a Rabbinin huzuruna çıkınca şahitlik etti:
Velid çok mazurdur, diye.
Şahitlik eder, demek istemiştir.
92
Yemin olsun ki, Mûsa size mucizelerle geldi, sonra onun ardından nefislerinize zulmederek buzağıyı ilâh edindiniz.
Yemin olsun ki, Mûsa size mucizelerle geldi: Bunda iki görüş vardır:
Birincisi: Bunlar Tevrat levhalarındaki helâl ve haramlardır, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Dokuz mucizedir, bunu da Mukâtil demiştir.
Ba’dihi’deki “He” zamirinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Mûsa’ya râcîdir, manası: Onun dağa gitmesinin ardından demek olur, bunu da İbn Abbâs ile Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: Gelmeye râcîdir, çünkü "size geldi” fı’li gelmeyi gösterir. Onların buzağıya ibadetlerinden bahsedilmesinde onların:
"Bize indirilene iman ederiz” sözlerini yalanlama vardır.
93
Bir vakitler sizden teminatlı söz almış ve Tûr’u tepenize kaldırmıştık. Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve dinleyin. Onlarsa: Dinledik, isyan ettik, dediler. İnkârları yüzünden kalplerine buzağıya tapma tutkusu sızdırıldı. De ki: Eğer mü’minler idiyseniz imanınızın size emrettiği şey ne kötüdür!
"Dinledik ve isyan ettik":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Onlar dağa baktıkları zaman: Dinledik ve itâat ettik; kitaba baktıkları zaman da: Dinledik ve isyan ettik, derlerdi.
"Kalplerine buzağıya tapma sızdırıldı": Yani buzağıya tapma sevgisi sızdırıldı demektir, bu durumda sevgi olan muzaf hazfedilmiş ve muzafunileyh onun yerine geçirilmiştir, örneğin şu âyetlerde olduğu gibi:
"Hac bilinen aylardır” (Bakara: 197);
"hacılara su vermeyi şöyle mi saydınız?” (Tevbe: 19);
"Köye sor” (Yûsuf: 82);
"o zaman sana hayatın iki katını tattırırız” (İsra: 75), yani hayat azabının demektir.
"Kiliseler, havralar ve namazlar yıkılırdı” (Hac: 40), yani namaz kılınan evler;
"bilakis gecenin ve gündüzün tuzağı” (Sebe’: 30), yani onlarda yapılan tuzaklar;
"meclisini çağırsın” (Alak: 17), yani meclis üyelerini demektir.
Şairin şu sözü de bu kabildendir:
Haber aldığıma göre senden sonra savaş ateşi yakılmış
Ve ey Küleyb, senden sonra meclis birbirine sövmüşler.
Yani meclistekiler demektir. Bir başkası da şöyle demiştir:
Ölümlerin en kötüsü ailesinin arasındaki ölüdür.
Yani, ölümlerin en kötüsü ailesi arasındaki ölünün ölmesidir demektir.
"De ki: îmanınızın size emrettiği şey ne kötüdür": Yani elçileri inkâr etmeniz, peygamberleri haksız yere öldürmeniz ve doğruyu gizlemeniz, demektir.
"Eğer mü’minler iseniz":
"İn” edatı hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O inkâr manasınadır, o zaman mana şöyle olur: Siz Allah'a isyan etmek ve buzağıya tapmakla mü'minler değilsiniz.
İkincisi: în in şart edatı olup makabline muallak olmasıdır, o zaman da mana şöyle olur: Eğer mü’minler iseniz, size buzağıya tapmayı ve peygamberleri öldürmeyi emreden iman ne kötü imandır! Bu iki görüş İbn Enbari'ye aittir.
94
De ki: Eğer ahiret yurdu başkalarına değil de Allah katında sadece size has ise, eğer doğru kimseler iseniz, ölümü isteyin.
"De ki: Eğer ahiret yurdu size has ise": Yahudiler şöyle-iddia ederlerdi: Allahü teâlâ cenneti sadece İsrâil ve oğulları için yaratmıştır. İşte bu âyet bunun üzerine indi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in doğru olduğunu bildiklerinin delili ölümü istememeleridir. Onun doğruluğuna en büyük delil de onların ölümü Allahü teâlâ’nın:
"Onu asla temenni etmeyeceklerdir” sözü ile haber vermesi, onların da hiçbirinin bunu istememesidir. Ellerinin öne sürdüğü şey de: Peygamberleri öldürmeleri, onlara inanmamaları ve Tevrat’ı değiştirmeleridir.
95
Bunu önceden elleriyle gönderdikleri şey yüzünden asla temenni etmeyeceklerdir. Allah zâlimleri çok iyi bilmektedir.
96
Elbette onları hayata karşı insanların en hırslıları olarak bulursun. Müşriklerden de bazıları bin yıl yaşatılmasını ister. Halbuki ona o ömrün verilmesi onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah onların yaptıklarını görmektedir.
"Veletecidennehüm": Buradaki lâm kasem lâmıdır, nun ise tekittir.
Mana şöyledir: Yemin olsun ki, Yahudileri ölümü istemeye davet durumunda hayata karşı en hırslı ve müşriklerden de daha hırslı bulursun.
"Şirk koşanlar": Bunların kim oldukları hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Mecusilerdir, bunu İbn Abbâs, İbn Kuteybe ve Zeccâc, demişlerdir.
İkincisi: Arap müşrikleridir, bunu da Mukâtil demiştir.
"Yeveddü ahadühüm": Buradaki hüm zamiri hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Müşriklere râcîdir, bunu da Ferrâ’ demiştir.
İkincisi: Yahudilere râcîdir, bunu da Mukâtil demiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Neden bin sene diye zikredildi? Çünkü o, Mecusilerin krallarına ettiği en uzun duadır, krala: Bin nevruz ve b. mehrican yaşa, diye dua ederlerdi.
"Ma hüve": Bunda da iki görüş vardır, bunları da Zeccâc demiştir:
Birincisi: O macerası anlatılan birilerine râcîdir, takdiri de şöyledir: O birileri bu ömrü yaşatılmakla kendini azaptan kurtaracak değildir.
İkincisi: Anlatılan yaşatılmaya râcîdir, o zaman da şöyle olur: Onun yaşatılması onu azaptan kurtaracak değildir Sonra da
"yaşatılması” onu açıklamıştır. Sanki şöyle demek olur: O adi şey onu azaptan kurtaracak değildir.
97
De ki: Kim Cebrâil’e düşman olursa, bunda şüphe yoktur ki, onu önündekini tasdik edici, yol gösterici ve mü’minlere müjdeci olarak senin kalbine Allah’ın izni ile o indirmiştir.
98
Kim Allah’a, meleklerine, Cebrâil’e ve Mikâil'e düşman olursa, bunda şüphe yoktur ki, Allah da o kâfirlerin düşmanıdır.
"De ki: Kim Cebrâil’e düşman olursa":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Yahudiler Peygamber’e gelip:
"Meleklerden sana kim geliyor?” dediler. O da: Cebrâil, dedi. Bunun üzerine: O savaş ve vuruşma emri getirir, o bizim düşmanmızdır, dediler. Bunun üzerine bu ve arkasındaki âyetler indi.
Cibrîl kelimesi üzerinde de on bir lügat vardır:
Birincisi: Cimin ve ranın kesri ile ve hemzesiz olarak Cibrîl’dir. Bu Hicazlıların lügatidir. İbn Âmir ile Ebû Amr böyle okumuşlardır. Varaka b. Nevfel de şöyle demiştir:
Mikâille beraber Cibrîl ona
Göğüsleri açacak inen vahiyler getirir.
İmran b. Hattan da şöyle demiştir:
Ruh Cibrîl onların arasındadır, onun dengi yoktur,
Cibrîl Allah katında güvenilir melektir.
Hassan b. Sabit de şöyle demiştir:
Allah'ın elçisi Cebril aramızdadır,
Ruhu’l - Küds’ün de dengi yoktur.
İkincisi: Cimin fethi, ranın kesri ile arkasından sakin ye ve hemzesiz olarak Cebril’dir, fa’lil veznindedir. Hasen Basri, İbn Kesir ve İbn Muhaysın böyle okumuşlardır.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Bu benim hoşuma gitmiyor, çünkü Arapçada fa’lil vezni yoktur, Ama Hasen’in de bunu doğru bildiği için okuduğunu sanıyorum, çünkü o yabancı bir isimdir.
Üçüncüsü: Cimin ve ranın fethi, arkasından meksur hemze ile Cebreîl’dir, Cebreîl (ayın ile) veznenidedir. A'meş, Hamze ve Kisâi böyle okumuşlardır.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Bu Temim, Kays ve Necidlilerin çoğunun lügatidir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Bu lügatlerin en kalitelisidir. Cerir şöyle demiştir:
Haça taptılar, Muhammed’i, Cebreîl’i
Ve Mikâil’i adam akıllı yalanladılar.
Dördüncüsü: Cimin ve ranın fethi, ra ve “Lâm” ın arasında kesreli ve medsiz hemze ile Cebreil’dir, Cebreil (ayınla) veznindedir, bunu da Ebû Bekir, Âsım’dan rivayet etmiştir.
Beşincisi: Cimin fethi, hemzenin kesri ve şeddeli lâm ile Cebreill’dir, bu da Eban’ın Âsım ile Yahaya b. Ya’mur’den rivayet ettiği kıraattir.
Altıncısı: Meksur hemze, arkasından ya ve elif ile Cebrâil’dir.
Yedincisi: Eliften sonra iki ye ile yazılan, birinci ye kesre ile gelen Cebrayîl’dir.
Sekizincisi: Cimin fethi ve “Lâm” ın yerine nunla Cebrîn’dir.
Dokuzuncusu: Cimin ve nunun kesri ile Cibrîn’dir. Ferrâ’, bu, Esed oğullarının şivesidir, demiştir. Ben şeyhimiz Ebû Mansur el - Lügavi’den, İbn Enbari’den rivayetle Cibrîl kelimesi üzerinde bu dokuz lügati okudum, hepsini anlattı.
İbn Enbari,
"er - Reddü alâ men Halefe Mushafe Osmane” kitabında şöyle demiştir:
(Onuncusu:) Cebrâil, cimin fethi, elifle meksur hemze ile ve arkasından ye'sizdir.
(Onbirincisi:) Cebreîn de cimin fethi, meksur hemze ile ve arkasından ye ve nun iledir.
Mikâil’e gelince onda da beş lügat vardır:
Birincisi: Mifal vezninde hemzesiz olarak Mîkal’dir, bu da Hicazlıların lügatidir. Ebû Amr ve Hafs da Âsım’dan rivayetle böyle okumuşlardır.
İkincisi: Hemzeden sonra sanki ye ile Mîkail’dir, bu da Temim ile Kays’in lügatidir. Necidlilerin çoğu da böyle okurlar. İbn Âmir, İbn Kesir, Hamze, Kisâi ve Ebû Bekir de Âsım'dan rivayetle böyle okumuşlardır.
Üçüncüsü: Elifden sonra meksur hemze ile ye’siz olarak Mikâil’dir, Nâfi, İbn Şenbuz ve İbn Sabah hepsi Kunbul’dan naklen böyle okumuşlardır.
Dördüncüsü: Mîkeil (ayınla) vezninde Mîkeil’dir, İbn Muhaysın da böyle okumuştur.
Beşincisi: Hemze, eliften sonra ye ve nun ile Mikam’dir, İbn Enbari böyle demiştir. Kisâi de şöyle demiştir: Cibrîl ile Mikâil Arapların bilmediği iki isimdir, bunlar gelince onları Araplaştırdılar.
İbn Abbâs: Cibrîl ve Mikâil, Abdullah ve Abdurrahman gibidir, demiş "îl
"in Allah’ın adı, meleğin isminin da Ceb ve Mika olduğunu söylemiştir.
İkrime de: Cibrîl’in manası Abdullah, Mikâil’in manası da Ubeydullah’tır, demiştir. Cibrîl ve Mikâil meleklere dahildir, ancak şereflerinden dolayı isimleri tekrar edilmiştir.
"O iki cennette meyveler; hurma ve nar vardır” (Rahman: 68) âyetinde olduğu gibi. Neden: Allah kâfirlere düşmandır, demiş de, onlara düşmandır, dememiştir; onların bu düşmanlık sebebiyle kâfir olduklarını göstermek içindir.
99
Yemin olsun ki, sana apaçık âyetleri indirdik. Onları ancak fasıklar inkâr eder.
100
Demek ne zaman bir antlaşma yapacak olsalar, onu içlerinden bir grup kaldırıp atacak, öyle mi? Dahası var, onların çoğu iman etmezler.
"Eve küllema âhedu ahden": Vav atıf içindir, üzerine istifham hemzesi gelmiştir. İbn Abbâs ile
Mücâhid şöyle demişlerdir: Burada işaret edilenler Yahudilerdir. Yaptıkları antlaşmanın da onların,
"Allah’a yemin ederiz ki, eğer Muhammed çıkarsa ona mutlaka iman ederiz” sözleridir. Atâ’dan da, bunun Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile kendi aralarında yaptıkları ve bozdukları antlaşmalar olduğunu söylediği rivayet edilmiştir, meselâ Kurayza ve Nadiyi Yahudilerinin yaptıkları gibi. Nebeze'nin manası da atmaktır.
101
Onların Allah katından yanlarındakini tasdik edici bir peygamber geldiği zaman, kendilerine kitap verilenlerden bir grup, Allah’ın kitabını hiçbir şey bilmiyorlar gibi kaldırıp arkalarına attılar.
"Kendilerine kitap verilenlerden bir grup attı": Bunlar Yahudilerdir. Kitap da Tevrat'tır.
"Allah’ın kitabını” kavli üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Kur’ân’dır.
İkincisi: Tevrat’tır, Çünkü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i inkâr edenler, Tevrat’ı da atmışlardır.
102
Şeytanların Süleyman’ın mülkü hakkında okudukları şeye tabi oldular. Halbuki Süleyman kâfir olmadı, fakat şeytanlar kâfir oldular. İnsanlara sihri, bir de Harut ile Marut adında iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Hiç kimseye de:
"Biz ancak bir imtihanız; sakın kâfir olma!” demeden bir şey öğretmezlerdi. O ikisinden kan ile kocayı birbirinden ayıracak şeyleri öğreniyorlardı. Halbuki onlar o büyü ile Allah’ın izni olmadan kimseye zarar veremezler. Onlar kendilerine zarar verecek ve fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlar. Gerçekten şunu bildiler ki, onu satın alanın ahırette hiçbir nasibi yoktur. Nefislerini sattıkları şey ne kötüdür, ah bir bilselerdi!
Şeytanların okudukları şeylere tabi oldular: Bunun
iniş sebebi hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Yahudiler Peygamber’e Tevrat’lâ ilgili ne sorarlarsa onlara cevap verirdi, ona sihri sordular ve onunla tartıştılar, işte onun üzerine bu âyet indi, bunu Ebû’l - Âliyye demiştir.
İkincisi: Kur’ân’da Süleyman peygamberden bahsedilince Medine Yahudileri: Muhammed’den şaşırmıyor musunuz? Dâvud oğlu (Süleyman) ın peygamber olduğunu zannediyor, Allah’a yemin ederiz ki, o, ancak bir sihirbazdı, dediler. Bunun üzerine bu âyet indi, bunu da İbn İshak demiştir.
Tetlu telet manasına, alâ da fi manasınadır, bunu Müberred demiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir. Süleyman’ın mülkü hakkında kavli de: Süleyman’ın mülküne edilen vasiyet hakkında demektir.
Şeytanların Süleyman’ın mülkü üzerine okudukları şeylerin ne olduğu hakkında da altı görüş vardır:
Birincisi: Süleyman mülkünden çıkınca, şeytanlar sihri yazıp onu namaz kıldığı yerin altına gömdüler, ölünce de onu çıkardı ve: Süleyman mülküne bunlarla sahip oluyordu, dediler. Bu manayı Ebû Salih, İbn Abbâs’tan aktarmıştır. Bu, Mukâtil’in de görüşüdür.
İkincisi: Vezir Asaf, Süleyman’ın emrettiği şeyleri yazar, onu tahtının altına gömerdi, Süleyman ölünce şeytanlar onu çıkardı, her iki satırın arasına bir sihir ve yalan yazdılar, Onu da Süleyman’a nisbet ettiler. Bunu Said b. Cübeyr, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Şeytanlar Süleyman’ın ölümünden sonra sihri yazdılar, sonra da ona nisbet ettiler, bunu da İkrime demiştir.
Dördüncüsü: Şeytanlar sihri icat ettiler, Süleyman da onlardan aldı, insanlar öğrenmesinler diye onu tahtının altına gömdü. Ruhu kabzolunca şeytanlar onu çıkarıp insanlara öğrettiler ve: Süleyman’ın ilmi bu idi, dediler. Bunu da Katâde demiştir.
Beşincisi: Süleyman hayvanlardan söz aldı, artık bir hayvan bir insanı yakalarsa insan o sözü yerine getirmesini ister ve ondan kurtulurdu. Sihirbazlar da kafiye ve sihri geliştirdiler. Bunu Ebû Miclez demiştir.
Altıncısı: Şeytanlar Süleyman Peygamber zamanında kulak hırsızlığı eder ve meleklerden yeryüzünde olan ölüm, yağmur veya bir mesele gibi şeyleri dinlerlerdi. Kahinlere gelip haber verirlerdi. Kahinler de insanlara anlatırlardı. Onlar da onların dediği gibi bulurlardı. Nihayet kahinler onların güvenini kazanınca onlara yalan söylediler, her kelimenin yanına yetmiş kelime ilâve ettiler. İnsanlar da bu sözleri yazıp kitaplara geçirdiler. İsrâil oğulları arasında cinlerin gaybi bileceği durumu yayıldı, Süleyman da adam gönderip o kitapları bir sandığa hapsetti. Sonra da onları tahtının altına gömdü. Şeytanlardan hiçbiri ona yaklaşamazdı, yaklaşırsa da yanardı. Süleyman: Kimin şeytanlardan bahsettiğini duyarsam boynunu vururum, dedi. Süleyman ölünce bir şeytan İsrâil oğullarından bazı kimselere geldi, onlara kitapların yerini gösterdi ve: Süleyman halkı bu şeylerle zaptederdi dedi. Böylece halkın arasında Süleyman’ın sihirbaz olduğu yayıldı. İsrâil oğulları o kitapları aldılar. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince onunla bu konuda tartıştılar. Bu Süddi’nin görüşüdür.
Süleyman İbranice bir isimdir, Araplar bunu cahiliye döneminde kullanmışlardır. Nabiğa vezin zaruretinden dolayı Süleym demiştir:
Süleym de bütün hafif geniş zırhları dokudu.
Hatay’a da zorda kalınca, Sellam kılmış ve şöyle demiştir:
Onda mızraklar ve Sellam’ın dokuduğu geniş,
Muhkem zırhlar vardır.
Nabiğa ile ile Hutay’a, Süleyman’ın babası Dâvud’u kastetmişlerdir. Vezinleri tutmayınca onu Süleyman yapıp değiştirmişlerdir. Şeyhimiz Ebû Mansur el - Lügavi’den böyle okudum. Süleyman kâfir olmadı: Sözünde de sihirbazın kâfir olduğuna delil vardır, çünkü onlar Süleyman’ı sihre nisbet ettiler, küfre değil.
"Velâkinne’ş-şeyâtine keferu": İbn Kesir, Nâfi, Ebû Amr ve Âsım nunun şeddesiyle "lakinne” ve nunun nasbi ile de "şeyatine” okumuşlardır. İbn Âmir, Hamze ve Kisâi de "lakinne"nin nununu şeddesiz ve şeyatin’in nunu da merfu okumuşlardır.
Vema ünzile alel melekeyni: İbn Abbâs, Hasen, Said b. Cübeyr ve Zührî, “Lâm” ın kesresi ile
"melikeyni” okumuşlardır. Cumhûrun kıraati ise daha doğrudur.
"Ma” hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: İlk ma’nın üzerine ma’tûftur, takdiri şöyle olur: Onlar şeytanların okuduklarına ve iki meleğe indirilene tabi oldular.
İkincisi: O sihr’in üzerine ma’tûftur, takdiri de şöyle olur: İnsanlara sihri öğretiyorlardı ve onlara iki meleğe indirileni öğretiyorlardı.
Eğer: "Sihir iki meleğe indirildi ise onu niçin zikretti?” denirse iki türlü cevap verilir, bunları da İbn Seriyyy demiştir:
Birincisi: Onlara sihrin ne olduğunu öğretiyorlardı ve ondan kaçınmalarını söylüyorlardı. Bunda da bir hikmet vardır, çünkü bir kimse: "Zina nedir?” diye sorsa, ona bunu bildirmek ve onun haram olduğunu öğretmek gerekir.
İkincisi: Allahü teâlâ’nın insanları iki melekle imtihan etmesi de câizdir. Artık kim öğrenmeyi kabul ederse kâfir olur, kim de onu kabul etmezse o mü’mindir, tıpkı Tâlut’un ırmağı ile imtihan etmesi gibi.
İki meleğe indirilen şey hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O sihirdir, bu İbn Mes’ûd, Hasen ve İbn Zeyd’den rivayet edilmiştir.
İkincisi: O kan ile kocanın arasını açmaktır, sihir değildir. Mücâhid, Katâde ve İbn Abbâs’tan bu görüşün benzeri rivayet edilmiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Bu da sihirdendir.
İki Meleğin Kıssasına İşaret
Âlimler şöyle demişler: O iki melek yeryüzüne bir sebeple indirildiler, şöyle ki, ademoğullarının günahı çoğalınca melekler onlara beddua ettiler. Allahü teâlâ da: Eğer size de ademoğullarınki gibi şehvet ve şeytan indirilse idi siz de onlar gibi yapardınız, dedi. Onlar içlerinden şöyle geçirdiler: Eğer biz imtihan edilirsek kendimizi koruruz. Bunun üzerine Allahü teâlâ onlara, içinizden en üstün iki melek seçin diye vahyetti. Onlar da Harut ile Marut’u seçtiler. Bu, İbn Mes’ûd ile İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
Âlimler o iki meleğin ne günah işlediğinde üç görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Zina ettiler, adam öldürdüler ve içki içtiler, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Haksız hüküm verdiler, bunu da Ubeydullah b. Utbe demiştir.
Üçüncüsü: Onlar sadece isyan ettiler. Hazret-i Ali radıyallahu anh’ten şöyle nakledilmiştir: Zühre (Venüs gezegeni) güzel bir kadın idi, o iki meleğe bir dava getirdi, her ikisi de ondan murat almak istediler, birbirlerine bildirmediler. Gündüzün sonunda göğe çekilirlerdi. Zühre onlara: "Ne ile inip çıkıyorsunuz?” dedi. Onlar da: İsm-i Azamla dediler. O da: Onu bana öğretmedikçe size itâat etmem, dedi. Onlar da ona öğrettiler. O da göğe uçtu, Allah da onu yıldıza çevirdi.
Hadiste Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Zühre’ye lânet etmiş ve: O, iki meleği baştan çıkardı, demiştir. Ancak bu gibi şeyler akla uzaktır, bazıları bunu tevil etmiş ve şöyle demiştir: O (Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem) yıldızı görünce o kadım hatırlamıştır, yoksa kadın yıldız oldu demek değildir.
Âlimler onların nasıl azap çektikleri hususunda da ihtilaf etmişlerdir; İbn Mes’ûd’dan onların kıyamete kadar saçlarından asıldıkları rivayet edilmiştir.
Mücâhid de: Bir kuyu ateş ile dolduruldu, onlar da içine atıldılar, demiştir.
Babil kelimesi hakkında imam Halil'den tebelbülden geldiği söylenmiştir ki, onda halkın dili karışmıştır. Onun sınırı hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: O Küfe ve çevresidir, bunu İbn Mes’ûd demiştir.
İkincisi: O Nusaybin’den Re’sü’l-Ayn'e kadar devam eder.
Üçüncüsü: O düz yerde bir dağdır, bunu da Süddi demiştir.
"Innema nahnu fitnetün": Fitne imtihan ve deneme demektir.
"Allah’ın izni ile": Kaza ve takdiri ile demektir. Lekad alimu (gerçekten bildiler): Yahudilere işarettir. İşterahu, onu yani sihri seçti demektir. Lâm da yemin içindir. Halâk için de
Zeccâc: Hayırdan bol nasip demiştir.
"Lebi’se maşerev bihi enfüsehüm": Şerev satmak manasınadır. Keşke bilselerdi: Yani ondaki azabı.
Âlimler sihirbaza uygulanacak hüküm hakkında ihtilaf etmişlerdir; mezhebimizin imamı Ahmed radıyallahu anh, sihri ile öldürse de öldürmese de sihirbaz kâfir olur, demiştir. Tevbesi kabul edilir mi? Bunda da farklı iki rivayet vardır. İmam Şâfiî de şöyle demiştir: Sihirbaz sihri ile kâfir olmaz. Eğer sihri ile adam öldürür de, benim sihrim onun gibisini öldürür der ve bunu da kasten yaparsa kısas olarak öldürülür. İmam Ahmed'e göre ise Müslümanlara zarar vermedikçe öldürülmez. Verdiği sözü bozduğu için öldürülür, bunda erkek ve kadın birdir. Ebû Hanife de şöyle demiştir: Ehl-i kitap sihirbazlarının öldürülme hükmü de Müslümanların sihirbazlarının hükmü gibidir. Kadın sihirbaza gelince: Hapsedilir, öldürülmez.
103
Eğer onlar iman etseler ve Allah’tan korksalardı, Allah katındaki sevap daha hayırlı olurdu; eğer bilselerdi!
"Eğer onlar iman etselerdi": Bunlar yahudilerdir. Mesubet kelimesi de sevap demektir.
"Eğer bilselerdi":
Zeccâc: İlimleriyle bilselerdi, demiştir.
104
Ey iman edenler: "raina” demeyin; bize bak deyin ve dinleyin. Kâfirler için acıklı bir azap vardır.
"Lâ tekûlü râina": Cumhûr tenvinsiz; Hasen, A’meş ve İbn Muhaysın tenvirde okumuşlardır. Raina, tenvinsiz, raaytü’den, tenvinle de ruunetten gelir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Rainen tenvin ile ra'ıı ve munetten gelir ki, cahil ve ahmak olmayın demektir. Başkası da şöyle demiştir: Bir adam arkadaşını susturmak istediği zaman: Er’ini sem’ake derdi. Münafıklar da: Raina der ve sen er’an yani ahmak ve aptalsın demek isterlerdi. Unzurna da intezıma manasına, bizi bekle demektir.
Mücâhid de: Unzurna, bizi dinle manasınadır, demiştir.
İbn Zeyd de: Bizi sıkıştırma manasınadır demiştir.
105
Ne ehl-i kitaptan kâfir olanlar ne de müşrikler size Rabbinizden bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah çok büyük lütuf sahibidir.
Ehl-i kitaptan...:
İbn Abbâs: Bunlar Medine Yahudileri ve Necran Hınstiyanlandır, müşrikler de Mekke halkıdır, demiştir. Size indirilmesini: Yani Peygamberinize demektir. Rabbinizden bir hayır: Peygamberlik ve İslâm’ı murat etmiştir. Ebû Süleyman Dimeşki de: Hayırdan ilim, fıkıh ve hikmeti murat etmiştir, demiştir.
"Allah rahmetini dilediğine tahsis eder": Bu rahmet hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: peygamberliktir, bunu Ali b. Ebû Talib, Muhammed b. Ali b. Hüseyn, Mücâhid ve Zeccâc demişlerdir.
İkincisi: İslâm’dır, bunu da İbn Abbâs ile Mukâtil demişlerdir.
106
Eğer bir âyeti nesfa eder veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut benzerini getiririz. Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?
"Eğer bir âyeti nesh edersek":
İniş sebebi şöyledir: Yahudiler, kıble değiştirilince: Muhammed istediği zaman ashabına helâl ediyor ve istediği zaman da haram ediyor deyince bu âyet indi.
Zeccâc şöyle demiştir: Nesh lügatte bir şeyi iptal edip yerine başka bir şey getirmektir. Araplar: Nesehatiş şemsü ezzılle derler ki, güneş gölgeyi giderdi, kendi onun yerine geçti, demektir.
Bu nesihten murat edilen şey hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: Lâfzı ve hükmü kaldırmaktır.
İkincisi: Âyeti başkasıyla değiştirmektir. Bu ikisi İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Birincisi Süddi’nin, İkincisi Mukâtil’in görüşüdür.
Üçüncüsü: Lâfzı bırakmakla beraber hükmü kaldırmaktır, bunu Mücâhid, İbn Mes’ûd’un arkadaşlarından rivayet etmiştir. Ebû’l - Âliyye de böyle demiştir. İbn Âmir de, nunun zammı ve “sîn” in kesri ile ma nünsih okumuştur.
Ebû Ali de: Mensuh bulduğumuz şey manasınadır, demiştir, meselâ ahmettü fülanen denir ki, onu övgüye layık buldum demektir. Onu mensuh bulması da onu nesh etmesiyle olur.
"Ev nünsiha": İbn Kesir ile Ebû Amr nunun fethi ve hemze ile nenseeha okumuşlardır, manası: Onu geciktirirsek olur.
Ebû Zeyd de şöyle demiştir: Nese’tül ibile anil havzı, fe ene enseüha denir ki, develeri havuzdan uzaklaştırmaktır. Alışverişte nesîe de bu kökten gelir.
Onu tehir etmenin manasında da üç görüş vardır:
Birincisi: Onu tehir edip nesh etmememizdir, bunu Ferrâ’ demiştir.
İkincisi: Onu hiç indirmememizdir.
Üçüncüsü: Onu nesh etmekle amelden kaldırmamızdır. Bu ikisini Ebû Ali el - Farisi nakletmiştir. Sa’d b. Ebi Vakkas, meftuh te ve nun ile
"tenseha; Said b. Müseyyeb ile Dahhâk da tenin zammesi ile tünsiha okumuştur. Nâfi de birincisi mazmum, İkincisi sakin nun ile nünsiha okumuş, manasının da nisyandan onu sana unutturursak demek olur demiştir.
Ondan daha hayırlısını getiririz: İbn Abbâs, ondan daha yumuşağım ve halka ondan daha kolayını demiştir.
"Yahut aynısını": Yani sevap ve menfaatte, o zaman benzeri ile değişmesindeki hikmet deneme olur.
107
Bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Sizin Allah’tan başka ne bir veliniz ne de bir yardımcınız vardır.
"Elem ta’lem (bilmedin mi)": Lâfzı istifham ise de manası tesbit ve onaylamadır. Mülk de lügatte, tam güç ve sağlamlıktır. Allah kullarına dilediği şey ile hükmeder ve hükümlerinden de dilediğini değiştirir.
108
Yoksa siz daha önce Mûsa'nın sorguya çekildiği gibi Peygamberinizi de sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Kim imam küfürle değiştirirse, muhakkak doğru yoldan sapmıştır.
"Yoksa siz Peygamberinizi sorguya çekmek mi istiyorsunuz?":
Sebeb-i nüzulü hakkında beş görüş vardır:
Birincisi: Rafi b. Hureymele ile Vehb b. Zeyd, Resûlüllah’a: Bize gökten indireceğin ve bizim de okuyacağımız bir kitap getir, bize nehirler akıt ki, sana tabi olalım dediler, Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Kureyş, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den Safa tepesini altın yapmasını istedi, o da: O sizin için inkâr ettiğiniz takdirde İsrâil oğullarının sofrası gibi olur, dedi, onlar da vazgeçtiler. Bunu da Mücâhid demiştir.
Üçüncüsü: Bir adam: Ya Resûlallah, keşke kefaretlerimiz İsrâil oğullarınki gibi olsa dedi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle dedi: Allah’ım, biz onu istemiyoruz, Allah’ın size verdiği İsrâil oğullarına verdiğinden daha hayırlıdır; onlar bir günah işledikleri zaman kapısının üzerinde kefareti ile yazılı bulurdu; eğer kefaretini yerine getirirse dünyada onun için rezillik, eğer yerine getirmezse, ahirette onun için rezillik olurdu. Binaenalayh Allah size İsrâil oğullarına verdiğinden daha hayırlısını vermiştir, dedi ve: Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’a istiğfar ederse, Allah'ın çok bağışlayıcı ve çok merhametli olduğunu görür. (Nisa: 110) Beş vakit namazlar, cumadan cumaya aralarında işlenenler için kefarettir, dedi. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Ebû’l - Âliyye demiştir.
Dördüncüsü: Abdullah b. Ebi Ümeyye el-Mahzumi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bir bölük Kureyşli ile geldi: Ya Muhammed, Allah’a yemin ederim ki, Allah ile melekleri arka arkaya getirmedikçe sana iman etmem, dedi. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da İbn Saib demiştir.
Beşincisi: Müşriklerden bir topluluk Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip: Bize yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana iman etmeyiz. Bir başkası da: Bize Mekke'nin dağlarını yürütmedikçe sana iman etmeyiz. Abdullah b. Ebi Ümeyye de: Gökten bir kitap getirmedikçe ve içinde: Âlemlerin Rabbi Allah’tan İbn Ebi Ümeyye'ye: Bil ki, ben Muhammedi insanlara gönderdim, yazmadıkça sana asla iman etmem, dedi. Bir başkası da: Mûsa’nın Tevrat’ı getirdiği gibi hazır bir kitap getirsene, dedi; bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Muhammed b. Kasım el - Enbari zikretmiştir.
Bu âyetle kimlerin muhatap oldukları hususunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar Kureyş’tir, bunu İbn Abbâs ile Mücâhid demiştir.
İkincisi: Yahudilerdir, bunu da Mukâtil demiştir.
Üçüncüsü: Bütün Araplardır, bunu da Ebû Süleyman ed - Dimeşki demiştir.
"em” edatı hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Bel (hayır), manasınadır, Araplar:
"Bende hakkın var mı yoksa sen zulümle bilinen biri misin?” derler ki, hayır sen zulümle bilinen birisin demek isterler. Şöyle bir delil getirmişlerdir:
Kuşluk ışığında güneş gibi doğdu,
Hayır, sen gözde ondan daha güzelsin.
Bunu da Zeccâc demiştir.
İkincisi: İstifham (soru) manasınadır. Eğer biri itiraz eder de:
"İstifham edatı olması için daha önce geçen istifhama dönük (mükerrer) olması lâzım gelir, daha önce geçen istifham nerede?” derse, buna iki türlü cevap verilir:
Birincisi: Ondan önce istifham geçmiştir, o da: Bilmedin ki, Allah her şeye kadirdir, cümlesidir. Bunu Ferrâ’ demiştir.
İbn Enbari de şöyle demiştir: O,
"elem ta’lem'deki elife dönüktür. Eğer bu cevaba da itiraz edilir ve:
"Bu atıf nasıl câiz olur,
"elem ta’lem” lâfzı tekildir ve
"türidune” ise cemidir?” denilirse, buna da şöyle cevap verilir; Burada hitabın tekilden cem’e dönmesi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e hitap edilen şeyin ümmetine de hitap edilmiş olmasındandır. İlk hitapta onunla iktifa edilmiş, ikinci hitapta da mana açığa çıkarılmıştır. Şu âyette de durum aynıdır:
"Ey Peygamber, kadınları boşadığınız zaman iddetlerini nazar-ı itibara alarak boşayın.” (Talâk: 1) Bu cevabı İbn Enbari vermiştir.
İkincisi:
"Em
"in ikinci cevabı ise şöyledir: O istifham içindir, hiçbir şeye dönük değildir. Ferrâ şöyle demiştir: İstifham sözün ortasında geçerse, elif ve em ile başlanır. Eğer daha önce kelâm geçmezse ancak ya elifle ya da
"hel” ile olur.
İbn Enbari de şöyle demiştir:
"Em”
"hel” yerine kullanılır, ancak aralarında fark vardır:
"Hel” baştaki soru içindir, ortada ve ve sonda bulunmaz.
"Em” ise ortada bulunur, ancak söz başladıktan sonra gelir.
Burada Resul ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Mûsa’dan istenen de:
"Bize Allah’ı açıkça göster” (Nisa: 153) demeleridir.
Bunu Peygamberimizden istediler mi istemediler mi? Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: İstediler,
"Allah’ı ve melekleri arka arkaya getirmedikçe sana asla iman etmeyiz” (İsra: 92) dediler, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: İstekte çok ileri gittiler, o yüzden onlara bu âyetle cevap verildi: Belki siz Muhammed’den size Allah’ı açıkça göstermesini istersiniz, denildi. Bunu da Ebû Süleyman ed - Dımeşki demiştir.
Küfür inkâr manasınadır, iman da tasdik etmektir. Ebû’l - Âliyye: Mana, kim şiddeti bollukla değiştirmek isterse, demiştir. Sevaüssebil de orta yol demektir.
109
Ehl-i kitaptan çoğu hak onlar için meydana çıktıktan sonra sırf kendi kıskançlıkları yüzünden sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Allah'ın emri gelinceye kadar onları affedin ve kusurlarından vazgeçin. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
"Ehl-i kitaptan çoğu istediler": Âyetin sebeb-i nüzulü hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: Huyey b. Ahtab ile Ebû Yasir insanları İslâm’dan çevirmek için çaba sarf ederlerdi. Onun üzerine bu âyet indi. Bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Ka’b b. Eşref Peygamber’i hicveder,.şiirleriyle Kureyş kâfirlerini ona kışkırtırdı, Medineli müşriklerle Yahudiler de yeni gelen Resûlüllah’a eziyet ederlerdi; bunun üzerine Peygamber onlardan vazgeçmekle emrolundu, âyet de bunun üzerine indi. Bunu da Abdullah b. Ka'b b. Malik demiştir.
Üçüncüsü: Bir grup Yahudi Huzeyfe ile Ammar’ı kendi dinlerine davet ettiler, bu âyet bunun üzerine indi, bunu da Mukâtil demiştir.
Vedde: Sevmek ve temenni etmektir. Ehl-i kitap da Yahudilerdir.
Zeccâc şöyle demiştir: Min indi enfüsihim, vedde kesirün’e bağlıdır, yoksa haseden kelimesine değil, zira insanın hasedi ancak kendi nefsinden olur. Mana: Kendi nefislerinden sizin küfrünüzü isterler, yoksa kendileri haklıdırlar demek değildir. Haset (kıskançlık) ise kıskanılan kimsedeki nimetin benzeri kıskanan kimseye gelmese de gitmesini istemektir. Gıptadan farklıdır, zira o, nimetin gıpta edilen kimseden gitmeden benzerini temenni etmektir. Bazıları hasedi şöyle tarif etmişlerdir: O iyilerdeki hallerinin güzelliğini bilmekten dolayı duyulan bir rahatsızlıktır. Faziletli kimsenin kıskanç olması mümkün değildir, zira faziletli kimse daima güzel şey yapar. Bazı hekimler de şöyle demişler: Herkesi razı etmek mümkündür, hasetçiyi ise asla, zira o, şendeki nimet gitmedikçe razı olmaz.
Esmaî şöyle demiştir: Bir bedeviden şöyle dediğini işittim: Hasetçiden daha çok mazluma benzeyen bir zalim görmedim; devamlı üzülür, nefsi kırık, aklı şaşkın ve yangısı tükenmez.
Allah’ın emri gelinceye kadar:
İbn Abbâs: Allah’ın emri Nadirlerde sürgün ve tehcir, Kurayzalarda da öldürme ve esir etme ile gelmiştir, demiştir.
İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Ebû’l - Âliyye ve Katâde radıyallahu anhum hazretlerinden rivayete göre affetme ve kusurlarından vazgeçme:
"Ne Allah’a ne de ahiret gününe iman etmeyen, Allah ve Resûlünün haram ettiğini tanımayan kimselerle savaşın” (Tevbe: 29) âyetiyle neshedilmiştir. Ancak bir bölük müfessir ve fukaha bu görüşü kabul etmemişler, delil olarak da şöyle demişlerdir: Allah kusurları görmemeyi ve affetmeyi mutlak olarak emretmemiş, bir süreye kadar etmiştir. O süre dolduktan Sonra başka bir karar verilir. Bu gibi şeyler neshe girmez, bilakis birincisi süresi dolmakla sona erer, ötekisi ise başka bir hükme ihtiyaç duyar.
110
Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin. Kendiniz için önden ne hayır gönderirseniz, onu Allah katında bulursunuz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı görmektedir.
"Bulursunuz": Sevabını bulursunuz demektir.
111
Cennete Yahudi ve Hıristiyanlardan başkası asla girmez, dediler. Bu onların kuruntularıdır. De ki: Eğer doğru kimseler iseniz kanıtınızı getirin.
Cennete Yahudi ve Hıristiyanlardan başkası asla girmez dediler:
İbn Abbâs şöyle demiştir: Medine Yahudileri ile Necran Hıristiyanları Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında tartıştılar, Yahudiler: Hıristiyanlar hiçbir şey üzere değiller, cennete ancak Yahudiler girer, dediler ve İncil ile İsa’yı inkâr ettiler. Hıristiyanlar da: Yahudiler hiçbir şey üzere değiller, dediler ve Tevrat ile Mûsa’yı inkâr ettiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ: Bu onların kuruntularıdır, dedi.
Bil ki, bu kelâm kapalıdır, manası şöyle demektir: Yahudiler: Cennete ancak Yahudiler girecektir, dediler; Hıristiyanlar da: Cennete ancak Hıristiyanlar girecektir, dediler. Hûd, haid'in çoğulu olup Yahudiler demektir. Bu onların kuruntularıdır: Yani bu temenni ettikleri ve zan ile söyledikleri bir şeydir. İbn Abbâs ile Mücâhid böyle demişler. De ki: Kanıtınızı getirin: Yani eğer cennete ancak Yahudiler veya Hıristiyanlar girecek savınızda doğru iseniz delilinizi getirin. Sonra Allahü teâlâ durumun dedikleri gibi olmadığını beyan etti ve:
112
Hayır, kim ihsan mertebesine yükselerek kendini Allah’a teslim ederse, onun ecri Rabbi katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değiller.
Hayır kim yüzünü teslim ederse, dedi. Esleme ihlas göstermek manasınadır.
"Yüz” (kendi) kelimesi hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O dindir.
İkincisi: Ameldir.
İhsan mertebesine çıkmak: Yani amelinde demektir. Onun ecri Rabbi katındadır. Zeccâc, cennete girer demiştir.
113
Yahudiler:
"Hıristiyanlar hiçbir şey üzere değiller". Hıristiyanlar da:
"Yahudiler hiçbir şey üzere değiller” dediler. Halbuki onlar kitabı okuyorlar. İşte böyle, bilmeyenler de onlar gibi dediler. Allah ihtilaf ettikleri şey hususunda kıyamet gününde aralarında hükmedecektir.
"Onlar kitabı okurlar": Yani her biri inkâr ettiği şeyi tasdik eden kitabını okur, demektir, bunu Katâde ile Süddi demişlerdir.
"Bilmeyenler de öyle dediler":
Bunlar hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Bunlar Arap müşrikleridir, Muhammed ve ashabına: Siz hiçbir şey üzere değilsiniz, dediler. Bunu da Süddi, şeyhlerinden demiştir.
İkincisi: Onlar Yahudilerden önceki ümmetlerdir, meselâ Nûh, Hûd ve Salih kavimleri gibi. Bunu da Atâ’ demiştir.
"Allah kıyamet gününde aralarında karar verir":
Zeccâc şöyle demiştir: Aralarında kesin karar verir ve onlara kimlerin cennete gireceğini açıkça gösterir. Akillerdeki kararım ise onlara dünyada açık delillerle göstermiştir.
114
Allah’ın mescitlerinde isminin oralarda anılmasını men edenden ve harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır? Onlar için oralara korkarak girmekten başka bir şey yoktur. Onlar için dünyada rüsvaylık vardır ve onlar için ahirette de büyük bir azap vardır.
"Allah’ın mescitlerinde isminin anılmasını men edenler":
Kimler hakkında indiğinde iki görüş bildirerek ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Rumlar hakkında inmiştir; bunlar Buhtunnassar Beyt-i Mukaddes’i harap ettiği zaman tezahürat gösterdiler, çünkü İsrâil oğulları Zekeriyya oğlu Yahya'yı öldürmüşlerdi. Buhtunassar orayı harap etti ve içine leş attı. Bunu İbn Abbâs ile diğerleri söylemiştir.
İkincisi: Bu âyet Hudeybiye seferinde Resûlüllah’ı Mekke’ye girmekten alıkoyan müşrikler baklanda inmiştir. Bunu da İbn Zeyd demiştir.
Mescitlerin harap olmasından ne kastedildiği hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Onları yıkmaktır.
İkincisi: Oralarda Allah'ın zikrini men etmektir.
"Onlar için oralara korkarak girmekten başka bir şey yoktur": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bu bundan sonraki hallerini haber vermektedir.
Süddi şöyle demiştir: Bu Rum Beytü’l - Mukaddes’e ancak boynunun vurulmasından veya cizye vermekten korkarak girer.
İkincisi: Bu, emir manasında bir haberdir, manası da şöyledir: Cihatta ciddiyet gösterin ki, kimse oralara korkmadan girmesin.
"Onlar için dünyada rüsvaylık vardır": Bunda üç görüş vardır:
Birincisi: Onların rüsvaylığı cizye vermeleridir, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Kostantiniyye’nin (Istanbul)un fethidir, bunu da Süddi demiştir.
Üçüncüsü: O, Mescid-i Haram’dan kovulmalarıdır, artık ona hiçbir müşrik açıktan giremez. Bunu da İbn Zeyd demiştir.
115
Doğu da batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır. Şüphesiz Allah’ın rahmeti geniş, O her şeyi bilir.
"Doğu da batı da Allah’ındır": İnişi hakkında dört görüş vardır:
Birincisi: Ashap bir gazada karanlık bir gecede Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber idiler, kıbleyi bilemediler; her biri kendi kıblesine göre namaz kıldılar. Sabah olunca kıbleye isabet edemediklerini gördüler. Bunu Resûlüllah’a anlattılar, Allahü teâlâ da bu âyeti indirdi. Bunu Amir b. Rebia rivayet etmiştir.
İkincisi: Bu nafile namaz hakkında indi, bunu da İbn Ömer demiştir.
Üçüncüsü:
"Bana dua edin, kabul edeyim” (Ğafir: 60) âyeti inince:
"Hangi tarafa dönelim?” dediler, bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Mücâhid demiştir.
Dördüncüsü: (Habeş Kralı) Necaşi öldüğü zaman, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem namazının kılınmasını emretti, onlar da: O kıbleye dönerek namaz kılmazdı, dediler, bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Katâde demiştir.
"Allah’ın vechi/yüzü oradadır": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Sizin nerede olduğunuzu bildiği ilmi sizinledir, demektir. Bu İbn Abbâs ile Mukâtil’in görüşüdür.
İkincisi: Allah’ın kıblesi oradadır, bunu da İkrime ile Mukâtil demişlerdir. Geniştir: Zenginliği kulların ihtiyaçlarını, rızkı da bütün mahlukatım kaplamıştır, demektir. Genişlik Arap dilinde, zenginlik demektir.
Bu âyet içtihat ederek kıbleden başka tarafa namaz kılan, binek üzerinde namaz kılan ve korku halinde namaz kılan içindir. Bazıları bunun mensuh olduğuna kail olmuşlar ve şöyle demişlerdir: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem namazında Beytü’l - Mukaddes’e döndü, sonra bu,
"nerede olursanız Kabe tarafına dönün” (Bakara: 144) âyetiyle neshedildi. Bu İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir. Şeyhimiz Ali b. Ubeydullah da şöyle demiştir: Kur’ân’da namazın Beytü’l - Mukaddes’e dönülerek kılınacağına dair özel bir emir yoktur.
"Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” âyeti Beytü’l - Mukaddes’e dönerek namaz kılma hakkında açık değildir, bilakis o, bütün yönlerin bu hususta eşit olduğunu göstermektedir. Bu sabit olunca Beytü’l - Mukaddes’e dönerek namaz kılmanın sünnetle vacip olduğu, sonra da Kur’ân’lâ neshedildiği meydana çıkar.
116
Allah çocuk edindi, dediler. O’nu tenzih ederiz. Bilakis göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Hepsi O’na itâat etmektedir.
"Allah çocuk edindi dediler": Kimler hakkında indiği hususunda dört görüşle ihtilaf ettiler:
Birincisi: Yahudiler hakkında inmiştir, çünkü onlar Üzeyr’i Allah’ın oğlu saydılar, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Necran Hıristiyanları hakkında inmiştir, çünkü onlar da: İsa Allah’ın oğludur, dediler. Bunu da Mukâtil demiştir.
Üçüncüsü: Hıristiyanlarla Arap müşrikleri hakkında inmiştir, Çünkü Hıristiyanlar: İsa Allah’ın oğludur; Müşrikler de: Melekler Allah’ın kızlarıdır, dediler. Bunu İbrahim b. Seriyyy demiştir.
Dördüncüsü: O; Yahudiler, Hıristiyanlar ve Arap müşrikleri hakkında inmiştir, bunu da Sa’lebî demiştir.
Kunût kelimesine gelince: Zeccâc o lügatte iki manaya gelir demiştir:
Birincisi: Ayakta durmaktır.
İkincisi: Tâattir. Lügatte ve kullanışta meşhur olan, kunutun ayakta dua manasına olduğudur.
Kânit: Allah’ın emrini ayakta tutan demektir ki, bütün tâatler için câizdir. Çünkü ayak üzerinde durmak olmasa da niyet üzerinde durmak muhakkaktır.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Ben kunûtun aslının ancak tâat olduğunu görüyorum, çünkü namaz hareketleri, ondaki kıyâm, dua ve diğer şeyler taatten ibarettir.
Müfessirlerin “kunût
“ tan ne kastedildiği hakkında üç görüşleri vardır:
Birincisi: O tâattir. Bunu İbn Abbâs, İbn Cübeyr, Mücâhid ve Katâde demişlerdir.
İkincisi: O ibadeti ikrardır, bunu da İkrime ile Süddi demişlerdir.
Üçüncüsü: Kıyamdır, bunu da Hasen ile Rebi’ demişlerdir.
“Kıyam” hakkında da iki görüş vardır.
Birincisi: Kulluğa şahitlik etmek için ayakta durmaktır.
İkincisi: Kıyamet gününde O’nun huzurunda durmaktır. Eğer:
"Bu söz nasıl genel söylenmiştir, halbuki çokları
“mutı’ “değildir?” denilirse, buna üç türlü cevap verilir:
Birincisi: Bunun zahiri genel görünüyorsa da manası özeldir. Mana: Tâat ehlinin hepsi O'nun divanında dururlar demek olur.
İkincisi: Kâfirlerin gölgesi sabah akşam Allah’a secde eder. Bu nedenle onlar da O’na itâat ederler.
Üçüncüsü: Bütün mahluklar Allah'ın eseri ve onlardaki geçerli hükmünden dolayı O’na mutidirler. Bu da Rabbin huzurunda zillet göstermelerine delildir. Bunu da İbn Enbari demiştir.
117
O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeye hükmettiği zaman, ona ancak,
"ol” der; o da oluverir.
"Bedîu’s-semâvâti": Bedî’ yaratıcı demektir. Daha önce olmayan bir şeyi inşa edene ebdea denir. Hattâbî şöyle demiştir: Bedî’, faîl veznide müfil manasınadır, anlamı da: Allah mahlukatı örneksiz yaratan demektir.
"Bir şeye hükmettiği zaman":
İbn Abbâs: Kaza irade manasınadır, demiştir.
Mukâtil de: İlminde bir şeye hüküm verdiği zaman, ona
"ol” der, o da oluverir, demiştir. Cumhûr (kurraların çoğunluğu) "feyekunu
"deki nunu cümle sonu olarak merfu okumuşlar,
Mana da şöyle olur: O da oluverir. İbn Âmir ise nunu mensûb okumuştur. Mekki b. Ebû Taüb de: Mensûb okunması (şarta) cevap olması mulahazasıyladır ki, uzak ihtimaldir, demiştir.
Arkadaşlarımız Kur’ân'ın kadim olduğuna "kün” sözü ile delil getirmişler ve şöyle demişlerdir: Eğer "kün” mahluk olsa idi, onu yaratmak için de benzer bir şeye ihtiyaç duyulurdu ve bu sonsuza kadar gider ve teselsül meydana gelirdi ki, teselsül imkansızdır. Eğer:
"Bu, olmayana hitaptır” denirse, cevabı şöyledir: O tekvin hitabıdır, hemen kudretin tesirini gösterir. Muhatabın mevcut olması ise imkansızdır, çünkü o, hitap ile oldu. O nedenle önceden olması veya beraber olması imkansızdır. Şu önerme de bu sözün gerçekliğini ortaya koyar: Olacak bir şey ilimde tasavvur edilmiştir, bu da mevcuda benzer. O nedenle ona hitap etmek câiz olmuştur.
118
Bilmeyenler:
"Allah bizimle konuşsa, yahut bize bir âyet gelse” dediler. Onlardan öncekiler de böyle dediler. Kalpleri birbirine benzeşti. İyice anlayan bir kavme âyetleri açıkladık.
"Bilmeyenler:
"Allah bizimle konuşsa” dediler": Bunlar hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar Yahudilerdir, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Hıristiyanlardır, bunu da Mücâhid demiştir.
Üçüncüsü: Arap müşrikleridir, bunu da Katâde ve Süddi de şeyhlerinden demiştir. "Levla” da hella manasınadır.
"Öncekiler": Bunlar hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: Yahudilerdir, bunu İbn Abbâs ile Mücâhid demişlerdir.
İkincisi: Yahudilerle Hıristiyanlardır, bunu da Süddi şeyhlerinden demiştir.
Üçüncüsü: Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer kâfirlerdir, bunu da Katâde demiştir.
"Kalpleri birbirine benzeşti": Yani küfür ve inkârda.
119
Gerçekten seni müjdeci ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Sen cehennem arkadaşlarından sorulmazsın.
"Gerçekten seni hak ile gönderdik": Bunun
iniş sebebi hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir gün: "Keşke annemle babam ne yaptılar, bilseydim!” dedi. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: Eğer Allah Yahudilere azap indirse idi, iman ederlerdi, dedi. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Mukâtil demiştir.
"Hak
"tan kastedilen şey üzerinde de üç görüş vardır:
Birincisi: O Kur’ân’dır, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: İslâm’dır, bunu da İbn Keysan demiştir.
Üçüncüsü: Sadakattir.
"Ve-lâ tüs’elü an": Çoğunluk te’nin zammesi ile haber olarak okumuşlardır, manası: Sen onların yaptıklarından mesul değilsin, demektir. Nâfi ile Ya’kûb da te’nin fethası ve “Lâm” ın sükunu ile nehiy sigası ile okumuşlardır, manası: Onları sorma demek olur. Ebû’l - Hasen Ahfeş, bu kıraatin manasının şöyle olmasını da câiz görmüştür: Onlardan sorma, çünkü onlar büyük bir işin içindedirler. Bu da içinde bulundukları şeyin ciddiyetini gösterir.
Cahîm kelimesine gelince:
Ferrâ’ şöyle demiştir: Cahîm ateştir, kor üzerindeki kordur.
Ebû Ubeyde de: Cahîm şiddetli ve alevli ateştir, demiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Cahim şiddetli ve tutuşmuş ateştir. Fülanün cahamennare denir ki, ateşi şiddetlendirdi, kızdırdı demektir. Aslanın gözüne de ateş gibi yandığı için cahme denir. Harp ateşine yani şiddetli çarpışmaya da câhim denir. İbn Fâris de: Çok sıcak yere câhim derler, demiştir. Şair A’şa da şöyle demiştir:
Savaşa girmeden önce ona hazırlanırlar,
Savaş hazır olduğu sabah, ölüm de câhimdir.
Cehenneme de bunun için cahîm denilmiştir.
İbn Enbari şöyle demiştir: Ahmed b. Ubeyd şöyle demiştir: Ateşe cahîm denmesi, çok alevlenmesindendir, Arapların cahamtünnare ahcemuha kavlinden gelir ki, ona çok yakıt attım demektir.
Şair İmran b. Hattan da şöyle demiştir:
Allah’a itâati hidayet, tersini de
Dalâlet olarak görür, sapıklar sıcak ateşe girerler.
120
Ne Yahudiler, ne de Hırıstiyanlar dinlerine tabi olmadıkça senden razı olmazlar. De ki: Gerçekten Allah’ın doğru yolu, doğru yolun ta kendisidir. Sana gelen ilimden sonra eğer onların keyiflerine tabi olursan, sana, Allah’tan ne bir veli, ne de bir yardımcı vardır.
"Ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar senden razı olurlar":
İniş sebebi hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: Medine Yahudileri ile Necran Hıristiyanları Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kendi kıblelerine dönerek namaz kılmasını temenni ederlerdi, kıble Ka’be’ye çevrilince bundan ümitlerini kestiler. İşte âyet bunun üzerine indi. Bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Onlar onu kendi dinlerine davet ettiler, bunun üzerine indi, bunu da Mukâtil demiştir.
Üçüncüsü: Onlar ondan banş ister ve eğer barışırsa kendilerine katılır umut ederlerdi, işte âyet bunun üzerine indi. Bü manayı da Zeccâc, demiştir.
Zeccâc şöyle demiştir: Millet lügatte usul ve yol manasınadır.
İbn Abbâs: Burada Allah’ın doğru yolu İslâm’dır, demiştir.
Ona gelen ilim hakkında dört görüş vardır:
Birincisi: Kıbleye dönmektir, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Allah’ın dininin İslâm olduğunun açıklanmasıdır.
Üçüncüsü: O Kur’ân’dır.
Dördüncüsü: Kavmin sapık olduğunu bilmektir.
"Sana Allah’tan bir veli yoktur", yani sana yardım edecek demektir.
"Yardımcı da yoktur": Seni O nun azabından koruyacak demektir.
121
Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu okuması gerektiği şekilde okurlar. İşte onlar ona iman ederler. Kim ona inanmazsa, işte onlar ziyan edenlerin ta kendileridir.
"Kendilerine kitap verdiklerimiz": Bu âyetin kimlerin hakkında indiğinde ihtilaf edilmiş, iki görüş ileri sürülmüştür:
Birincisi: Bu, iman eden Yahudiler hakkında inmiştir, bunu İbn Abbâs söylemiştir.
İkincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in mü’min ashab' hakkında inmiştir. Bunu da İkrime ile Katâde demişlerdir.
Kitap hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O Kur’ân’dır, bunu Katâde demiştir.
İkincisi: O Tevrat’tır, bunu da Mukâtil demiştir.
"Onu okuması gerektiği şekilde okurlar": Yani onunla hakkı ile amel ederler, bunu Mücâhid demiştir.
"Ülâike yü’minune bihi": Bihi’deki “He” zamiri hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Kitaba râcîdir.
İkincisi: Peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e râcîdir.
122
Ey İsrâil oğulları, size lütfettiğim nimetimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
123
O günden korkun ki, kimse kimseden hiçbir şey ödeyemez. Ondan bir fidye kabul olunmaz ve ona şefaat de fayda vermez. Onlara yardım da edilmez.
124
Bir vakitler Rabbin, İbrahim’i bazı kelimelerle denemiş; o da onları tamamlamıştı. Allah: Şüphesiz seni insanlara imam yapacağım, demişti. O da: Soyumdan da, dedi. O da: Ahdim zâlimlere ermez, dedi.
"Ve izibtela İbrahime rabbuhu bikelimatin
"e kadar olan kısmın açıklaması ise yukarıda geçmiştir. İbtila denemek demektir.
İbrahim kelimesinde de beş lügat vardır:
Birincisi: İbrahim’dir, en yaygın lügat bu dur.
İkincisi: İbrahum’dur.
Üçüncüsü: İbrahem’dir.
Dördüncüsü: İbrahim’dir, bunları Ferrâ’ demiştir.
Beşincisi: İbraham’dır.
Altıncısı: İbrehem’dir. Abdulmuttalib şöyle demiştir:
İbrehem’in sığındığı şeylere sığındım,
Kıbleye karşı, ayakta.
Yine şöyle demiştir:
Biz, Ka’be’sinde Allah’ın ailesiyiz,
Bu, İbrehem zamanından beri böyledir.
"Kelimeler” hususunda da beş görüş vardır:
Birincisi: Onların beşi başta, beşi de bedendedir. Baştakiler: Tepeden saçı ikiye ayırmak, ağzı çalkalamak, burna su çekmek, bıyığı kırpmak ve misvak kullanmaktır. Bedendekiler de şunlardır: Tırnakları kesmek, etek tıraşı olmak, koltuk altı kıllarını yolmak, su ile taharet etmek ve sünnet olmak. Bunu Tâvûs, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: Onlar on tanedir, altısı insanda, dördü de hactaki işâretlerdedir. İnsandakiler şunlardır: Etek tıraşı olmak, koltuk altı kıllarını yolmak, tırnakları kesmek, bıyığı kırpmak, misvak kullanmak, cenabetten gusül etmek, Cuma günü gusül etmek. Hactakiler de şunlardır: Beytullah’ı tavaf etmek, Safa - Merve arasında sa’yetmek, şeytanları taşlamak ve ifada tavafını etmek. Bunu Haniş b. Abdullah, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Onlar hac merasimleridir, bunu da Katâde, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Dördüncüsü: Onu yıldız, güneş, ay, hicret, ateş, oğlunu boğazlama ve sünnet olma ile denedi. Bunu da Hasen Basri demiştir.
Beşincisi: Onlar Kur’ân’daki bütün istekleridir, meselâ:
"Rabbim, bu beldeyi emin kıl” (İbrahim: 35) demesi gibi. Bunu da Mukâtil demiştir. Kim: Bunlar yaptığı fiillerdir derse, onları tamamlamasının manası, onlarla amel etmesidir. Kim de: Onlar dualar ve isteklerdir, derse, onları tamamlamasanın manası, Allah onları kabul etti demektir.
Ebû Hanife’den mimin refi ile
"İbrahimü” ve "Rabbehu
"yu da benin nasbi ile okuduğu rivayet edilmiştir. Manası da şöyle olur: İbrahim, duasını kabul edecek mi ve onu dost edinip edinmeyecek mi diye Rabbini denedi?
"Zürriyetimden de": Zürriyet kelimesi üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: O zer kökünden fu’liyyet veznindedir, çünkü Allah onun zürriyetini Âdem’in belinden küçük karıncalar (zer) gibi çıkarmıştır.
İkincisi: Onun aslı lü’lulet vezninde zürrurettir. Ancak şedde çoğalınca son ra yeye tebdil edildi, zürviyet oldu, sonra da vav yeye idgam edilerek zürriyet oldu. Bu ikisini Zeccâc demiş ve birincinin doğru olduğunu söylemiştir.
"Ahd (söz)": Bunun ne olduğunda da yedi görüş vardır:
Birincisi: imamlık (liderlik) tir, bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş; Mücâhid ile
Said b. Cübeyr de böyle demişlerdir.
İkincisi: Taattir, bunu da Dahhâk, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Rahmettir, bunu da Atâ’ ile İkrime demişlerdir.
Dördüncüsü: Dindir, bunu da Ebû’l - Âliyye demiştir.
Beşincisi: Peygamberliktir, bunu da Süddi şeyhlerinden demiştir.
Altıncısı: Güvendir, bunu da Ebû Ubeyde demiştir.
Yedincisi: Sağlam sözdür, bunu da
İbn Kuteybe demiştir. En doğrusu birincisidir.
Zâlimlerden murat edilenler hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar kâfirlerdir, bunu İbn Cübeyr demiştir.
İkincisi: Asilerdir, bunu da Atâ’ demiştir.
125
O zamanı hatırla ki, biz Beyt’i insanlar için toplantı ve emniyet yeri yapmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den namazgah edinin. İbrahim ile İsmail’e: Evim’i tavaf edenler, ibadet kasdi ile orada kalanlar, rukû’ edenler ve secde edenler için temizleyin, diye emir vermiştik.
"Beyti insanlar için toplantı yeri yapmıştık": Beyt burada Ka’be’dir. Elif lâm ahd (bilinen şey) veya cins içindir. Muhataplar cinsin kastedilmediğini bilince, bilinen şeye râci oldu.
Zeccâc şöyle demiştir: Mesab ve mesabe birdir, makam ve makame gibi.
İbn Kuteybe de: Mesabe dönecek yerdir, sübtü ilâ keza denir ki, oraya döndüm demektir. Sabe ileyhi cismuhu ba’edl illeti denir ki, hastalıktan sonra vücudu kendine tekrar döndü (toparlandı) demektir. Bundan da insanın ona arka arkaya dönüp gitmesi kastedilmiştir.
"Emniyet yeri":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Bir kimse başka bir yerde bir olay işler de oraya sığınırsa, güvende olur. Ancak Mekkelilerin onunla alışveriş etmemesi, ona yiyecek ve içecek vermemeleri ve onu barındırmamaları, onunla konuşmamaları gerekir ki, çıksın. Çıktığı zaman da had cezası ne ise tatbik edilir.
Kadı Ebû Ya’lâ da şöyle demiştir: Beytullah güvenle tavsif edilmişse de maksat haremin tamamıdır, meselâ:
"Ka’beye yetişen kurbanlık” (Maide: 95) âyetinde olduğu gibi ki, maksat haremin tamamıdır, çünkü ne Ka'be’de ne de Mescid-i Haram’da kurban kesilmez. Bu, hüküm yoluyladır, sadece haber tarzında değildir.
"Makam-ı İbrahim” hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: O haremin tamamıdır, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Arafat, Müzdelife ve cemrelerdir, bunu da Atâ’ demiştir. Mücâhid'ten de bu iki görüşün benzeri rivayet edilmiştir. İbn Abbâs, Atâ’ ve
Mücâhid’ten şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Haccın tamamı Makam-ı İbrahim’dir.
Üçüncüsü: Belli taştır, bunu da Said b. Cübeyr demiştir, birincisi daha doğrudur. Ömer b. Hattab da şöyle demiştir: Ya Resûlallah, Makam-ı İbrahim'i namazgah edinsek, dedim, bunun üzerine bu âyet indi.
İbrahim’in o taşın üzerinde durmasında da iki görüş vardır:
Birincisi: O, oğlu İsmail’i aradı, bulamadı, gelini ona: İn, dedi, o ise kabul etmedi. Gelini: Müsaade et, başım yıkayayım, dedi ve ona bir taş getirdi, o da ayağını onun üzerine koydu. Bineğin üzerinde idi, başının bir tarafını yıkadı. Sonra onu kaldırdı, ayağı taşa gömülmüştü, onu öteki parçasının altına koydu ve yıkadı, öteki ayağı da taşa gömülmüştü. Allah da bunu onun sembolü yaptı. Bunu Süddi, İbn Mes’ûd ve İbn Abbâs’tan nakletmiştir.
İkincisi: O Beytullah’ı yapmak için taşın üzerinde durdu, İsmail de ona taş uzatıyordu, bunu da Said b. Cübeyr demiştir.
Cumhûr, içlerinde İbn Kesir, Ebû Amr, Âsım, Hamze ve Kisâi olmak üzere, hinin kesri ile emir şeklinde "vettehizu” okumuşlar; Nâfi ile İbn Âmir de, hinin fethası ile haber (fiil) kalıbında (vettahazu) şeklinde okumuşlardır. İbn Zeyd şöyle demiştir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: "Nerede namaz kılmamı istersiniz?” dedi.
Hazret-i Ömer de: Makam da dedi, bunun üzerine,
"vettehizu min makamı İbrahime Mûsalla” âyeti indi. 7
Ebû Ali de şöyle demiştir: Hı’nın fethası kıraatinin gerekçesi onun muzafunileyhe (cealnaya) ma’tûf olmasıdır, sanki, onu namazgah edindikleri zamanı hatırla demiş gibi olur. Fetha kıraatini arkadan gelen haber "ve ahidna” kavli de destekler.
7 - Buhârî, Salat, bab, 32; Tefsirü Sureti’l - Bakara, bab, 9; Müslim, Fedailü’s - Sahabe, hadis no, 24; Ahmed, Müsned, 1/24,36.
"Ve ahidna ilâ İbrahime ve İsmaile": Yani o ikisine emir ve tavsiye ettik. İsmail, yabancı bir kelimedir, onda: İsmail ve İsmaîn şeklinde iki lügat vardır. Şöyle bir şiiri delil getirdiler:
Köyün genç kızları gelince:
Beyt’in Rabbine yemin ederiz ki, bu, Îsmaîn’dir, dediler.
"Beytimi temizleyin":
Katâde: Putlardan, şirkten ve yalan sözden demek istemiştir, demiştir.
Eğer:
"O zaman orada Beyt yoktu; onlara onu temizlemelerini emretmenin manası nedir?” denirse, buna iki türlü cevap verilir:
Birincisi: Orada putlar vardı, onu çıkarmaları emrolundu, bunu İkrime demiştir.
İkincisi: Bunun manası, temizlenmiş olarak bina edin, demektir. Akifun, ikamet edenler demektir, akefe ya’kufü ve akefe ya'kifu ukufen denir ki, bir yerde ikamet etmek manasınadır. İtikaf da bundandır. İbn Abbâs, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allahü teâlâ her gece bu Beyt’in üzerine yüz yirmi rahmet indirir: Altmışı tavaf edenlere, kırkı namaz kılanlara ve yirmisi ona gözleriyle bakanlara. 8
8 - Taberani, Kebir; Beyhakî, Şuabu’l - İman; Heysemi, Mecku’z - Zevaid, 3/292.
126
Hani İbrahim: "Rabbim, burayı emin bir belde yap, halkından Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere mahsullerden rızık ver” demişti. Allah da: Kim kâfir olursa, onu kısa bir süre yararlandırırım, sonra da onu cehennem azabına zorlarım. Orası ne kötü yerdir, dedi.
"Hani İbrahim: Rabbim, burayı emin bir belde yap, demişti": Belde köylerin başıdır, balid de beldede ikamet edendir. Belde göğüs manasınadır. Vadaatinnakatü beldeteha denir ki, deve çöktü, göğsünü yere koydu demektir. Burada beldeden maksat Mekke’dir.
"Emnen” emniyetli demektir. Beldenin emniyetli olması mecazidir, maksat içindeki halkın emniyette olmasıdır.
Bu emniyetten kastedilen şey hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: O adam öldürmekten emin olmasını istemiştir.
İkincisi: Deprem ve yere batmaktan.
Üçüncüsü: Kıtlık ve kuraklıktan.
Mücâhid şöyle demiştir: İbrahim: İman edenleri, dedi; aziz ve celil olan Allah da: Kâfir olanı da rızıklandıracağım, buyurdu.
"Fe-ümettiuhu": İbn Âmir, hafif olarak emtea’dan "fe-ümtiuhu” okumuştur. Diğerleri de metta'te kökünden şedde ile okumuşlardır. İmta’, yararlanacak şeyi vermektir, müt’a de hoşa giden bir şeyden zevk almaktır.
Ne ile yararlandıracak? Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Güvenle.
İkincisi: Rızıkla. Zorlamak da bir şeye sığınmaya mecbur etmektir. Masîr de, işin varacağı son durumdur.
127
Bir vakit İbrahim Beyt’in temellerini İsmail ile yükseltiyordu. Ey Rabbimiz, bizden kabul et, şüphesiz sen çok iyi işiten, pek iyi bilensin, diye dua etmişlerdi.
"Bir vakit İbrahim Beytin temellerini İsmail ile yükseltiyordu": Kavaid, Beyt’in temelidir, tekili kaidedir. Kavaidünnisa tabirindekinin tekili ise kaid olup ihtiyar kadın manasınadır.
"Rabbimiz bizden kabul et": Yani, Rabbimiz, kabul et, dediler. Dediler kelimesi hazfedilmiştir, meselâ şu âyette olduğu gibi:
"Melekler onların yanına her kapıdan girerler: Selamün aleyküm” (Ra’d: 25), yani derler. "Semi” sami’ manasınadır, ancak daha mübalağalıdır, çünkü faîl kalıbı mübalağa içindir.
Hattâbî de şöyle demiştir: İşitmek kabul ve icabet etmek manasınadır, meselâ Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu sözü gibi:
"İşitilmeyen duadan sana sığınırım. 9 Yani kabul olunmayan demektir. Namaz kılanın: Semiallahu limen hamideh sözü de Allah hamdedenin hamdini kabul eder manasınadır. Şöyle bir şiir okudular:
9- Müslim, Zeyd b. Erkam’dan
Allah’a dua ettim, öyle ki,
Allah'ın dediğimi işitmeyeceğinden korktum.
Beytin Yapılmasına İşaret
Enes, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Melekler Âdem’den önce Beyt’i haccederlerdi. 10
10 - Suyuti, ed - Dürrü’l - Mensur.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Âdem yere indirilince Allahü teâlâ: Ey Âdem, git, benim için bir Ev yap, meleklerin Arş’ımın etrafında yaptığını gördüğün gibi etrafında tavaf et ve beni zikret, dedi. O da dönüp koştu, Beyt-i Haram'ın olduğu yere geldi, onu beş dağdan getirdiği malzemelerle yaptı: Lübnan, Tûr-ı Sina, Tûr-i Zeytun, Cudi ve Hira dağlarından. Âdem, Beyt’i ilk kuran ve onu tavaf eden oldu. Bu böyle devam etti, sonra Allah bir sel gönderdi, Beyt’in yeri silindi. Allah İbrahim ile İsmail’i gönderdi.
Ali b. Ebî Tâlib radıyallahu anh de şöyle demiştir: Allah, İbrahim'e Beyt’i yapmasını emredince telaşlandı, ne yapacağım bilemedi, Allah da onun üzerine bulut gibi bir şey gönderdi, içinde konuşan bir baş vardı: Ey İbrahim, gölgemi işaretle, dedi. İşaretleyince çekildi. Bir rivayette de: İbrahim Beyt’i her gün onun üzerinde bina ederdi. Hazret-i Ali diyor ki: İbrahim o gölgeliğin altında kazardı, temellerini çıkardı. Bir temeli otuz adam kımıldatamazdı. Hacer-i Esved’in olduğu yere gelince İsmail’e: Bana bir taş getir, dedi. O da taş aramaya gitti, Cebrâil Hacer-i Esved’i getirip yerine koydu. İsmail gelince:
"Bu taşı sana kim getirdi?” dedi. O da: Benim ve senin yapmamıza ihtiyacı olmayan biri getirdi, dedi.
İbn Abbâs, İbn Müseyyeb ve Ebû’l-Âliyye: İkisi bundan önce olan temelleri yükselttiler, dediler.
Süddi de şöyle demiştir: Allah ona Beyt’i yapmasını emredince, nereye yapacağını bilemedi. Allah ona bir rüzgar gönderdi, Kabe’nin etrafında sel gelmeden önce Beyt’in üzerine kurulduğu ilk temelin etrafını süpürdü.
128
Rabbimiz, bizi sana teslim olanlardan eyle. Soyumuzdan da sana teslim olan bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yerlerimizi göster ve Tevbemizi kabul et. Şüphesiz sen Tevbeleri çok kabul eden, hakkıyle merhamet edensin.
"Rabbimiz, bizi sana teslim olanlar eyle":
Zeccâc: Müslim, işini Allah’a teslim eden ve tevazu gösteren kimsedir, demiştir.
"Menasik” ibadet yerleri demektir. Her ibadet edilen yer mensek ve mensiktir. Abit kimseye de nasik denilmesi bundandır. Aziz ve celil olan Allah için kesilip kurban edilen hayvana da nesike, denir. Sanki neskin aslı Allah için kurban etmek ve kesmektir.
"Bize menasiklerimizi göster": Kurban kesecek yerlerimizi demektir. Bir başkası da: Onlar bütün hac fiilleridir, demiştir. İbn Kesir, ranın cezmi ile
"erna",
"Rabbi erni” (A’raf: 143);
"ernellezeyni edallana” (Fussilet: 29) okumuştur. Nâfi, Hamze ve Kisâi de bütün bu yerlerde ranın kesresi ile
"erina” okumuşlardır. Ebû Bekir, Âsım’dan rivayetle İbn Âmir de böyle okumuşlar, ancak bir tek
"ernellezeyni"yi ranın sükunu ile okumuşlardır.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Hicazlılar
"erina” okurlar, Arapların çoğu ise ranın cezmi ile okur ve
"erna menasikena” derler. Bazı güvenilir kimseler de böyle okumuşlardır. Bazıları şöyle bir beyti delil getirmişlerdir:
Süleyma: Bize un satın al (işter), dedi.
Satın al (işter), acele ile de becerikli bir hizmetçi bul.
Kisâi de bana şöyle bir beyt okudu:
Kim korkarsa (yettak), Allah onun iledir,
Allah’ın rızkı ona sabah akşam gelir.
Katâde de şöyle demiştir: Allah o ikisine ibadet yerlerini gösterdi: Arafat’ta vakfe yerini, ifada tavafım, şeytan taşlanacak yerleri, tavafı ve sa’yi. Ebû Miclez de şöyle demiştir: İbrahim, Beyt’i yapmayı bitirince ona Cebrâil geldi, ona tavafı gösterdi, sonra onu akabeye götürdü; ona şeytan göründü, Cebrâil yedi küçük taş aldı ve yedi tane de İbrahim'e verdi ve: At ve tekbir getir, dedi. Beraber attılar ve her attıkça da tekbir getirdiler, nihayet şeytan kayboldu. Sonra onu orta şeytan taşlama yerine getirdi, yine onlara şeytan göründü, Cebrâil yedi taş aldı, yedi çakıl da İbrahim’e verdi ve: At ve tekbir getir, dedi. Attılar ve her atışla tekbir getirdiler; şeytan kayboldu. Sonra onu en uzaktaki taşlama yerine götürdü, yine onlara şeytan göründü, Cebrâil yedi çakıl taşı aldı, yedi tane de İbrahim'e verdi ve ona: At ve tekbir getir, dedi. Birlikte attılar ve her atışla tekbir getirdiler, nihayet şeytan kayboldu. Sonra onu Mina’ya getirdi ve: Burada insanlar başlarını tıraş ederler, dedi. Sonra onu toplantı yerine getirdi: Burada da insanlar toplanır, dedi. Sonra onu Arafat’a götürdü: Earefte (bildin mi?” dedi, O da: Evet, dedi. İşte o nedenle oraya Arafat denildi.
129
Ey Rabbimiz, onlara içlerinden onlara âyetlerini okuyacak, kitabı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir Peygamber gönder. Şüphesiz sen, izzet ve hikmet sahibisin.
"Rabbena veb’as fi-him resulen minhüm": Hüm zamiri hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Zürriyete râcîdir, bunu Mukâtil ile Ferrâ’ demişlerdir.
İkincisi:
"halkına rızık ver” dediği Mekke halkına râcîdir. Resul’den maksat da Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Ebû Ümame, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet etmiştir:
"Ya Resûlallah, senin işin nasıl başladı?” dediler. O da: Ben İbrahim’in duası ve İsa’nın müjdesiyim. Annem kendisinden bir nûr çıktığını ve Şam’ın saraylarını aydınlattığını gördü, dedi. 11
11 - İmam Ahmed, Müsned, 4/127, 128; 5/262.
Kitap: Kur’ân, hikmet de sünnettir, bunu İbn Abbâs demiştir. Ondan hikmetin fıkıh, helâl ve haram, Kur’ân’ın öğütleri dediği de rivayet edilmiştir. Hikmete hikmet denilmesi, insanı cahillikten men ettiği içindir (hikmetin lügat manası gemdir. Mütercim).
"Yüzekkihim": Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası onlardan zekât alır ve onları temizler demektir, bunu İbn Abbâs ile Ferrâ’ demişlerdir.
İkincisi: Onları şirk ve küfürden temizler, bunu da Mukâtil demiştir.
Üçüncüsü: Onları temizlenecekleri şeye davet eder, demektir.
"inneke entel aziz":
“İz” , Arap dilinde üç manaya gelir:
Birincisi: Galip gelmek manasınadır. Men azze bezze derler ki: Galip gelen parsayı toplar demektir. Azze yeuzzu babından gelir,
"ve azzeni fil-hitab” (Sad: 29) beni lafta mağlup etti demektir.
İkincisi: Şiddet ve kuvvet manasınadır, azze yaazzü babından gelir.
Üçüncüsü: Onuruna düşkün olmak manasınadır, bu da azze yeizzü babından gelir Aziz kelimesi, ona hiçbir şey denk ve muâdil olmaz manasınadır.
130
Kendini bilmeyenden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir? Yemin olsunki biz onu dünyada seçmişizdir ve şüphesiz o, ahirette de iyi kimselerdendir.
"Kendini bilmeyenden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir?": Âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Abdullah b. Selam iki kardeşi oğulları Muhacir ile Seleme’yi İslâm’a davet etti, Seleme Müslüman oldu, Muhacir ise İslâm’dan yüz çevirdi. Bu âyet bunun üzerine indi. Bunu Mukâtil demiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir:
"Men” edatı lâfız itibarı ile istifham ise de manası tesbit ve azarlamadır. Mana şöyle olur: Kendini bilmeyenden başkası İbrahim’in dininden yüz çevirmez. Rağiptü fişşey, istemek manasına, rağibtü anhü ise yüz çevirmek manasınadır. İbrahim’in milleti ise dinidir.
"İlla men sefihe nefseh": Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası, ancak nefsini alçaltan demektir, bunu Ahfeş ile Yûnus demişlerdir. Yûnus; Bu nedenledir ki, nefse taaddi etmiş ve onu nasbetmiştir, demiştir. Ahfeş de, nefs kelimesinin mensûb olması harfi çerin düşmesinden dolayıdır, çünkü mana: İlla men sefihe fi nesihi demiştir.
Şair de şöyle demiştir:
Bizde çiğ et misafirler için pahalıdır,
Biz onu tencerede piştiği zaman ucuzlatırız.
İkincisi: Ancak nefsini helak eden demektir, bunu da Ebû Ubeyde demiştir.
Üçüncüsü: Ancak nefsi sefih olan yapar demektir, meselâ, filanca görüşünü aldattı denir. Bu, Ferrâ’ ile İbn Kuteybe'nin görüşüdür.
Ferrâ’ şöyle demiştir: Fiil nefisten
"men” zamirine nakledildi, nefs de tefsire (temyize) benzetilmekle mensûb kılındı, meselâ, dıktü bilemri zeran denir ki: Bundan sıkıldım demektir,
"veştealerre’sü şeyben” (Meryem: 4) de böyledir.
Dördüncüsü: Kendini bilmeyen, onun üzerinde düşünmeyen demektir, bu da Zeccâc’ın tercih ettiği bir görüştür.
"Şüphesiz o ahirette elbette iyi kimselerdendir": Allah katında hali düzgün kimselerdendir demektir.
Zeccâc da: Ahirette salih olan, kazanandır, demiştir.
131
Çünkü Rabbi ona: Teslim ol, dedi. O da: Âlemlerin Rabbine teslim oldum, dedi.
"Rabbi ona teslim ol” demişti: Bu da onu seçtiği zaman olmuştu.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: O yıldızı, ayı ve güneşi gördüğü zaman Rabbi ona: Teslim ol, yani ihlaslı ol, demişti.
132
Bunları İbrahim, oğullarına tavsiye etti. Ya’kûb da: Ey oğullarım, şüphesiz, Allah bu dini sizin için seçti. Öyle ise ancak Müslümanlar olarak ölün, dedi.
"Ve-vessa": İbn Abbâs ile Medineliler elifle ve sad şeddesiz olarak
"evsa", diğerleri de elifle sad da şeddeli olarak "vessa” okumuşlardır. Bu da Mushafların farklı oluşundan kaynaklanmaktadır. Bize Kuşeyş haber verdi, bize İbn Hayyeveyh haber verdi, bize İbn Enbari haber verdi, bize Saleb haber verdi, bana Halef b. Hişam el - Bezzar yazı ile bildirdi ve şöyle dedi: Medine halkının mushafı ile Irak halkının mushafı on iki yerde farklıdır: Medine halkı "veevsa", İrak halkı ise "vevessa” yazdı; Medine halkı
"sariu ilâ mağfiretin nün rabbiküm", (Al-i İmran: 132) vavsız, Irak halkı "vesariu” yazdı; Medine halkı
"yekulülezine amenu” (Maide: 53), Irak halkı "veyekulu” yazdı; Medine halkı
"men yertedid” (Maide: 54), Irak halkı
"men yertedde” yazdı; Medine halkı
"ellezinettehazu mesciden” (Teube: 107), Irak halkı "vellezine” yazdı; Medine halkı
"hayran minhuma munkaleba” (Kehf: 36), Irak halkı
"minha” yazdı, Medine halkı
"fetevekkel alel azizirrahim” (Şuara: 217) yazdı, Irak halkı "vetevekkel” yazdı; Medine halkı
"veen yuzhire filardıl fesad” (Ğafir: 26), Irak halkı
"ev en yuzhire” yazdı; Medine halkı ha mîm ayn sin kafta
"bima kesebet eydiküm"ü fesiz, Irak halkı "febima” yazdı; Medine halkı
"ma teştehihil enfüs” (Zuhruf: 71) he ile, Irak halkı
"mateştehi” yazdı; Medine halkı
"innallahel ğaniyyül hamid” (Hadid: 24), Irak halkı
"innallahe hüvel ğaniyyül hamid” yazdı; Medine halkı
"fela yehafü ukbaha” (Şems: 15), Irak halkı "vela yehafü” yazdı.
Vessa, evsadan daha mübalağalıdır, çünkü onda defalarca yapılma manası vardır. Ondaki “He” zamiri de meseleye râcîdir. Bunu İkrime ile Zeccâc demişlerdir.
Mukâtil de şöyle demiştir: Onun oğulları dörttür: İsmail, İshak, Medyen, Medain. Mukâtil’in dışındakiler de onların sekiz olduklarını söylemişlerdir.
"Müslüman olmadan ölmeyin": Maksat, İslâm'dan ayrılmayın; size ölüm geldiği zaman sizi onun üzerinde bulsun demektir.
133
Yoksa Yakub’a ölüm geldiği zaman orada hazır mı idiniz? Hani oğullarına: Benden sonra neye ibadet edeceksiniz, demişti? Onlar da: Senin İlâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan bir tek İlâha ibadet edeceğiz. Biz ona teslim olmuşuzdur, demişlerdi.
134
Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Kazandıkları onlaradır, sizin kazandığınız da sizedir. Onların yaptıklarından sorulmazsınız.
135
Yahudi ve Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler. De ki: Hayır, biz hanif olarak İbrahim’in dinindeyiz. O, müşriklerden değildi.
"Yahudi olun dediler": Manası şöyledir: Yahudiler, Yahudi olun, Hıristiyanlar da, Hıristiyan olun ki, hidayete eresiniz, dediler.
"Bel millete İbrahim’e hanifa": Bilakis biz İbrahim’in hanif halindeki dinine tabi oluruz demektir. Hanif üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: O, ibadete meyleden demektir.
Zeccâc şöyle demiştir: Hanif lügatte bir şeye meyleden manasınadır, recülün ahnef denir ki, ayak parmakları birbirine meyleden kimse demektir. Ahnef'in annesi de onu sektirirken şöyle demiştir:
Allah 'a yemin ederim ki, eğer ayağında eğrilik,
Zayıflığından dolayı da bacağında incelik olmasaydı,
Gençleriniz arasında onun gibisi olmazdı.
İkincisi: Doğru manasınadır, topala hanif denmesi de, sağlam olmasını istemektendir. Bu İbn Kuteybe’nin görüşüdür. Tefsirciler hanifi çeşitli sıfatlarla nitelemişlerdir; meselâ; ihlaslı gibi. İbn Saib de, hac edendir demiştir. Başkaları da tevhid edip hac eden, kurban kesen, sünnet olan ve Ka'be’ye dönen demişler.
136
Deyin: Biz Allah’a, bize indirilene; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a ve torunlarına indirilene; Mûsa’ya ve İsa’ya verilenlere ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmayız. Bizler O’na teslim olanlarız.
Esbât (torunlar) ise Yakub'un oğullarıdır, bunlar on iki erkek idiler.
Zeccâc şöyle demiştir: Esbât lügatte bir atadan gelen topluluğa denir. Sıbt lügatte dalları olan ağaçtır. Sıbt da bir şecereden gelenlerdir.
137
Eğer sizin O’na iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, doğru yolu bulmuşlardır. Eğer yüz çevirirlerse, ancak onlar muhalefettedirler. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O, hakkıyle işiten, hakkıyle bilendir.
"Eğer iman ederlerse": Bunlar ehl-i kitaptır.
"Sizin O’na iman ettiğiniz gibi": Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası, sizin imanınız gibi demektir. Be tekit için getirilmiştir, meselâ:
"Ve hüzzî ileyki bi-ciz’ı’n-nahleti"(Meryem: 24)de olduğu gibi. Bunu Enbârî demiştir.
İkincisi: Burada mislden maksat kitaptır, takdiri şöyle olur: Eğer sizin kitabınıza iman ettiğiniz gibi onlar da kendi kitaplarına iman ederlerse, bunu da Ebû Muaz en - Nahvi demiştir.
Üçüncüsü: Burada misl sıladır (ulamadır, zaittir), mana: Sizin iman ettiğinize iman ederlerse, şeklinde olur.
"Leyse kemislihi şey’ün” (Şura: 11) âyeti de böyledir ki, O’nun gibi bir şey yoktur demektir.
Şöyle bir şiir gösterdiler:
Ey beni kınayan, beni kınamayı bırak,
Benim gibisi sizin gibileri kabul etmez.
Yani, ben sizi kabul etmem demek istiyor. Şikak ise zahmet ve düşmanlıktır. Fülanün kad şakka asal müslimine denir ki, imama tabi olanlardan ayrıldı demektir. Sanki başka bir şıkka düşmüştür.
"Onlara karşı Allah sana yetecektir.": Bu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yardım edileceğine dair garantidir.
138
Biz Allah’ın boyası ile boyanmışızdır. Boyası Allah'tan daha güzel olan kimdir? Bizler O’na ibadet edenleriz.
"Allah’ın boyası": Bunun
iniş sebebi şöyledir: Hıristiyanlar, birinin çocuğu olup da yedi günlük olduğu zaman onu bir suya batırırlardı ki, ona vaftiz derlerdi. Böylece onu temizlemek isterler ve: Bu, sünnetin yerine geçen bir temizliktir, derlerdi. Bunu yaptıkları zaman da: Gerçek Hıristiyan oldu, derlerdi. İşte âyet bunun üzerine indi. Bunu İbn Abbâs demiştir.
İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Ebû’l - Âliyye, Mücâhid, Nehaî ve
İbn Zeyd: Allah’ın boyası, O’nun dinidir, demişler.
Ferrâ’ da şöyle demiştir: Sıbğatallah'ın mensûb okunması yukarıda geçen millete kelimesinin (millete İbrahim) üzerine affedilmesinden dolayıdır.
İbn Able de: Merfu olarak, "sıbğatullah” okumuştur ki, manası: Bu Allah’ın boyasıdır, demek olur.
"Milletü” İbrahime’yi de böyle okumuştur ki, manası: Bu, İbrahim’in milletidir demek olur.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Allah'ın boyası, sünnettir, ona boya denmesi, Hıristiyanların çocuklarını boya küpü gibi bir suya batınp bu onun için Müslümanların sünneti gibi bir temizliktir, demelerindendir. Bunun üzerine Cenab-ı Allah: Sıbğatallah dedi ki, Allah’ın boyasından ayrılmayın, yoksa Hıristiyanların evlatlarına yaptıkları boyadan değil dedi. Ondan da İbrahim milletini kastetti. Başkası da şöyle demiştir: Neden dine boya denmiştir, çünkü boyanın elbisede göründüğü gibi onun izi de insanın üzerinde görünür.
139
De ki: Allah hakkında bizimle tartışıyor musunuz? O, bizim de sizin de Rabbimizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Biz ona ihlas gösterenleriz.
"Allah hakkında bizimle tartışıyor musunuz?":
İbn Abbâs: Medine Yahudilerini ve Necran Hıristiyanlarını kastetmiştir, demiştir. Muhacce dinde tartışmaktır. Çünkü Yahudiler: Biz ilk kitap ehliyiz, dediler. Şöyle de denilmiştir: Yahudiler putlara tapanlara yardım ettiler, onlara: "Sizler muvahhit olduğunuzu iddia ediyorsunuz, biz de muvahhidiz, öyleyse niçin muvahhit olmayanlara arka çıktınız denildi?!
"Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir":
Müfessirlerin çoğu: Bu kelâmda bir nevi müsamaha var, sonra kılıç âyetiyle neshedilmiştir, demişler.
140
Yoksa:
"İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kûb ve torunları Yahudi yahut Hıristiyanlar idi mi diyorsunuz? De ki: "Siz mi daha biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Kendindeki bir şahitliği Allah’tan saklayandan daha zalim kimdir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.
"Yoksa, İbrahim ile İsmail... şöyle mi diyorsunuz?” Âyetin sebebi nüzulü şöyledir: Medine Yahudileri ile Necran Hıristiyanları mü’minlere: Allah’ın peygamberleri biz İsrâil oğullarındandı, onlar da bizim dinimizde idiler, dediler, bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Mukâtil demiştir. Âyetin manası şöyledir: Allah bize peygamberlerin dinini bildirdi, onu bizden daha iyi bilen yoktur.
İbn Kesir, Nâfi, Âsım - Ebû Bekir rivâyetinde - ve Ebû Amr ye ile Yahudilerden haber haber tarzında
"em yekulune” okumuşlardır.
İbn Âmir, Hamze ve Hafs da - Âsım’dan rivayetle - te ile
"tekulune” okumuşlardır, çünkü makabli muhataptır, o da
"etühaccunena” dır, arkasındaki de muhataptır, o da "kul eentüm a’lemü
"dür.
Gizledikleri şahitlik hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Allahü teâlâ onların yanında İbrahim ile onunla beraber adları geçenlerin Müslüman olduklarına şahitlik etti, onlarsa bunu gizlediler. Bunu Hasen Basri ile Zeyd b. Eslem demişlerdir.
İkincisi: Onlar İslâm’ı ve Muhammed’in Peygamber olup dininin de İslâm olduğunu gizlediler. Bunu da Ebû’l - Âliyye ile Katâde demişlerdir.
141
Onlar bir ümmetti, gelip geçmiştir. Kazandıkları onlaradır, sizin kazandığınız da sizedir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.
142
İnsanlardan beyinsizler:
"Onları üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. Dilediğini doğru yola iletir.
"İnsanlardan beyinsizler diyecekler": Bunlar hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar Yahudilerdir, bunu Bera b. Azib, Mücâhid ve Said b. Cübeyr demişlerdir.
İkincisi: Onlar Mekke halkıdır, bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Onlar münafıklardır, bunu da Süddi, İbn Mes’ûd ile İbn Abbâs’tan nakletmiştir. Hepsinin bunları demiş olmaları da mümkündür. Âyet, kıblenin değiştirilmesinden sonra inmiştir.
Süfeha: Cahiller demektir.
Ma-vellâhüm de onları kıblelerinden ne çevirdi demektir. Kıbleden de Beytü’l - Mukaddes’i kastediyor.
Âlimler; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Medine’ye geldikten sonra Beytü'l - Mukaddes’e dönerek ne kadar zaman namaz kıldığında altı görüş beyan ederek ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: On altı veya on yedi aydır, bunu Bera b. Azîb demiştir.
İkincisi: On yedi aydır, bunu da İbn Abbâs demiştir.
Üçüncüsü: On üç aydır, bunu Muâz b. Cebel demiştir.
Dördüncüsü: Dokuz veya on aydır, bunu da Enes b. Malik demiştir.
Beşincisi: On altı aydır.
Altıncısı: On sekiz aydır. Bu iki görüş Katâde’den rivayet edilmiştir.
Beytü’l - Mukaddes’e yönelmesi kendi görüşü ile mi idi veya vahiy ile mi idi? Bunda iki görüş vardır:
Birincisi: O, Allah’ın emri ve vahyi ile idi, bunu İbn Abbâs ve İbn Ciireyc demişlerdir.
İkincisi: O, kendi içtihadı ve görüşü ile idi, bunu da Hasen, Ebû’l - Âliyye, İkrime ve Rebi’ demişlerdir.
Katâde de şöyle demiştir: İnsanlar,
"doğu da batı da Allah’ındır” (Bakara: 115) kavli ile istedikleri tarafa dönerlerdi. Sonra onlara Beytü’l -Mukaddes’e dönmelerini emretti.
Beytü'l - Mukaddesi seçme sebebinde de iki görüş vardır:
Birincisi: Ehl-i kitabın kalplerini kazanmak içindi, bunu bazı müfessirler demiştir.
İkincisi: Arapları alışık olmadıkları şey ile denemek içindi, bunu da Zeccâc demiştir.
143
Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, siz insanlara şahit olasınız; Resûlüllah da size şahit olsun. Üzerinde bulunduğun kıbleyi ancak Resûlüllah'a tabi olanı iki ökçesi üzerine dönenden bilmemiz için yaptık. Gerçi bu, elbette Allah’ın hidayet ettiklerinden başkasına büyük bir şeydir. Allah imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah insanları çok merhamet edendir ve çok merhamet edendir.
"Böylece sizi orta bir ümmet yaptık": Sebeb-i nüzulü şöyledir:
Yahudiler: Bizim kıblemiz peygamberlerin kıblesidir, biz insanlar arasında adil kimseleriz, dediler, âyet de bunun üzerine indi, bunu Mukâtil demiştir. Ümmet: Cemaat, vasat da adil demektir, bunu İbn Abbâs, Ebû Said, Mücâhid ve Katâde demişlerdir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Vasat, adil ve hayırlı demektir.
"En ortancaları dedi” (Kalem: 28) âyetinde de böyledir ki, en adilleri ve hayırlıları demektir. Şair de şöyle demiştir:
Onlar orta kimselerdir, insanlar verdikleri karara razı olurlar,
Bir gece büyük belâ indiği zaman.
Bunun aslı şudur: Her şeyin ortası hayırlıdır. Aşırılık ve taksirat kınanmış şeylerdir. İbn Cerir Taberî de bunun orta halli iş yapmaktan geldiğini söylemiştir. Çünkü Müslümanlar Yahudiler gibi dinlerinde kusur işlemediler. Zira onlar peygamberleri öldürüp Allah’ın kitabını değiştirdiler. Hıristiyanlar gibi de aşırı gitmediler, çünkü onlar da İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu iddia ettiler.
Ebû Süleyman Dımeşki de şöyle demiştir: Bu kelâmda atılmış kısımlar vardır, manası şöyledir: Ben sizin kıblenizi iki kıble arasında orta kıldım; zira Yahudiler batı tarafına dönerek namaz kılarlar, Hıristiyanlar ise doğu tarafına dönerek namaz kılarlar, siz ise ikisinin ortasındasınız.
"İnsanların üzerinde şahit olmanız için": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası, ümmetlerine karşı peygamberlere şahitlik etmeniz içindir. Ebû Said el - Hudri, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Kıyamet gününde bir peygamber gelir, yanında bir adam vardır, bir peygamber gelir, yanında iki adam vardır. Bir peygamber de gelir, yanında çok adam vardır. Onlara:
"Bu Peygamber size tebliğ etti mi?” denir, onlar da, hayır, derler. Peygambere: "Sen onlara tebliğ ettin mi?” denir, o da: Evet, der. "Sana kim şahitlik edecek?” denir, o da: Muhammed ve ümmeti, der. O zaman peygamberlerin tebliğ ettiklerine dair şahitlik ederler. Onlara:
"Bunu nereden biliyorsunuz?” denir, onlar da: Bize peygamberimiz, elçilerin' mesajlarını ilettiğini haber verdi, biz de onu tasdik ettik, derler. İşte:
"İnsanlara şahitlik etmeniz için” âyetinin manası bu dur. 12 İkrime ile Katâde’nin de görüşü budur.
İkincisi: Bunun manası şöyledir: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e şahit olmanız için. Ümmetler de: Yahudiler, Hıristiyanlar ve Mecusilerdir, bunu Mücâhid demiştir.
12 - Buhârî, İtisam, bab, 19; Enbiya, bab, 3; İbn Mâce, Zühd, bab, 34; Ahmed, Müsned, 3/32,58.
"Peygamberin de size şahit olması için": Yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in şahit olması için.
Onlara ne ile şahitlik edecek? Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Amellerine, bunu İbn Abbâs, Ebû Said el - Hudri ve İbn Zeyd demişlerdir.
İkincisi: Mesajı onlara ilettiğine, bunu da Katâde ile Mukâtil demişlerdir.
Üçüncüsü: İmanlarına, bunu da Ebû’l-Âliyye demiştir. O zaman
"aleyküm” (aleyhinize), "leküm” (lehinize) manasına olur.
İkrime de şöyle demiştir: Bu ümmetten ancak peygamberi sorulur.
"Üzerinde bulunduğun kıbleyi kılmadık...": Bundan Beytü’l - Mukaddes’i irade buyuruyor.
"Ancak bilmemiz için": Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Görmemiz için demektir.
İkincisi: Ayırmamız için, bu ikisi İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
Üçüncüsü: Onu gerçekleşmiş olarak bilmemiz için, çünkü onun ilmi kadimdir, bunu tefsircilerden bir grup demiştir. Bu da İbn Abbâs’ın,
"bilmemiz için” görüşüne râcîdir.
Dördüncüsü: Muhataplara râcîdir ki, mana: Sizin bilmeniz için demek olur, bunu da Ferrâ’ demiştir.
"İki ökçesi üzerine dönenden": Yani küfre dönenden, bunu İbn Zeyd ile Mukâtil demişlerdir.
"Gerçi bu büyük bir şeydir": Burada işaret edilen şey hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O, Ka’be’ye dönmektir; bunu İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: O, ondan dönülmeden önce Beytü’l - Mukaddesin kıblesidir, bunu da Ebû’l - Âliyye ile Zeccâc demişlerdir.
"Allah imanınızı zayi edecek değildir":
Sebeb-i nüzulü: Müslümanlar:
"Ya Resûlallah, Beytü'l - Mukaddes’e dönerek namaz kılan kardeşlerimizin hali ne olacak?” dediler, Allahü teâlâ bunun üzerine:
"Allah imanınızı zayi edecek değildir” kısmını indirdi. 13
13 - İmam Ahmed ve Tirmizî, Tirmizî: Hasen sahih hadistir, demiştir.
"Leraufun": İbn Kesir, Nâfi, İbn Âmir ve Hafs - Âsım’dan rivayetle - Kur’ân’ın her yerinde, leraûf (ayınla) vezninde "leraûf” okumuşlardır. Münasebeti de şöyledir: Arap dilinde faûl vezni, faul vezninden daha çoktur; darûb ve şekûr babı, hazur ve yakuz babından daha geniştir. Ebû Amr, Hamze, Kisâi ve Ebû Bekir, Âsım’dan rivayetle rauf (ayınla) vezninde "leraûf” okumuşlardır. Bunun Hicazlılarda daha çoğunlukta olduğu söylenmiştir. Cerir şöyle demiştir:
Müslümanların sende hakları olduğunu görürsün,
Şefkatli ve merhametli babanın yaptığı gibi.
Rauf merhametli manasınadır. Bu, Zeccâc’ın görüşüdür. Hattâbî de bazı ilim adamlarından rivayetle re’fetin rahmetten daha abartılı ve ondan daha ince olduğunu nakletmiştir. Re’fetin özel, rahmetin ise genel olduğu da söylenmiştir.
144
Yüzünü göğe çevirdiğini görüyoruz. Şimdi seni hoşnut olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Artık sen de yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız yüzlerinizi onun tarafına çevirin. Kendilerine kitap verilenler, bunun Rablerinden bir hak olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir.
"Yüzünü göğe çevirdiğini görüyoruz":
İniş sebebi şudur: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kabe’ye dönmeyi istiyordu, bunu Bera, İbn Abbâs, İbn Müseyyeb, Ebû’l - Âliyye ve Katâde demişlerdir. Bazı müfessirler, bu âyetin "seyekulussüfehaü” âyetinden önce indiğini söylemişlerdir.
Âlimler, Peygamber’in Ka’be’yi Beytü’l - Mukaddes’e tercih etme sebebinde iki farklı görüş beyan ederek ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: O, İbrahim aleyhisselam’ın kıblesi idi, bu İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir.
İkincisi: Yahudilere muhalefet etmek için, bunu da Mücâhid demiştir. Yüzünü çevirmesinin manası da sağa sola bakmasıdır. "fi” edatı da
"ilâ” manasınadır.
"Terdaha” seviyorsun, demektir. "Şatr” taraf manasınadır, bunda da ihtilaf yoktur. İbn Ömer şöyle demiştir: insanlar Küba mescidinde sabah namazını kılarken biri geldi: Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’e bu gece Kur’ân indirildi; Kıble’ye dönmesi emredildi, siz de ona dönün, dedi. Yüzleri Şam’a dönük idi, namazlarında döndüler. 14
14 - Buhârî, Salat, bab, 32; Ahad, bab, 1; Tefsirü sûre 12, bab, 16, 19, 20; Müslim, Mesacid, hadis no, 13; Ahmed, Müsned, 2/113.
Âlimler kıblenin ne zaman çevrildiği hakkında üç görüş üzerinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: O, öğle namazında Receb’in on beşinde Resûlüllah’ın Medine'ye gelişinden on yedi ay sonra çevrilmiştir. Bunu Bera b. Azib ile Makıl b. Yesar demişlerdir.
İkincisi: O, Şaban’ın beşinde Peygamberin Medine’ye gelişinden on sekiz ay sonra Salı günü çevrilmiştir. Bunu da Katâde demiştir.
Üçüncüsü: O, Cemaziyelahir’de çevrilmiştir, bunu da müfessir İbn Selame, İbrahim el - Harbi’den aktarmıştır.
"Kendilerine kitap verilenler” hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Yahudilerdir, bunu Mukâtil demiştir.
İkincisi: Yahudilerle Hıristiyanlardır, bunu da Ebû Süleyman Dırneşki demiştir.
"Onun gerçek olduğunu bilirler": Bu da ona emredilen Ka’be’ye dönme emrine işaret etmektedir. Sonra da onları âyetin kalan kısmı ile bildikleri şeyi sakladıkları için tehdit etti.
Onun hak olduğunu nereden biliyorlardı? Bunda dört görüş vardır:
Birincisi: Onların kitaplarında da ona dönme emri vardı, bunu Ebû’l - Âliyye demiştir.
İkincisi: Mescid-i Haram’ın İbrahim’in kıblesi olduğunu biliyorlardı.
Üçüncüsü: Kitaplarında Muhammed’in doğru bir Peygamber olduğu ve hak dışı bir şey emretmeyeceği yazılı idi.
Dördüncüsü: Onlar neshin câiz olduğunu biliyorlardı.
145
Yemin olsun ki, kendilerine kitap verilenlere bütün mucizeleri getirsen, senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. Onların kimileri de kimilerinin kıblesine uyacak değildir. Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların heveslerine uyarsan, şüphesiz sen muhakkak zâlimlerdensin.
"Yemin olsun ki, kendilerine kitap verilenlere bütün mucizeleri getirsen":
Âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Medine Yahudileri ile Necran Hıristiyanları, Peygamber’e: Senden önceki Peygamberler gibi sen de bize mucizeler getir, dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Mukâtil demiştir.
"Senin kıblene tabi olmazlar": Ka’be’yi kastediyor.
"Kimileri de kimilerinin kıblesine tabi olmazlar": Çünkü Yahudiler doğuda Beytü’l - Mukaddes’e doğru, Hıristiyanlar da doğuya doğru namaz kılarlar.
"Yemin olsun ki, eğer onların heveslerine uyarsan": Yani kıblelerine dönerek namaz kılarsan.
"Sana gelen ilimden sonra":
Mukâtil: ilimden açıklamayı kastetmiştir, demiştir.
146
Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu oğullarını tanır gibi tanırlar. Muhakkak onlardan bir grup bildikleri halde hakkı gizlerler.
"Kendilerine kitap verdiklerimiz onu tanırlar":
"Ya’rifûne
"deki zamir hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e râcîdir, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: Kıbleye dönmesine râcîdir, bunu da Ebû’l - Âliyye, Katâde, Süddi ve Mukâtil demişlerdir. Bu, İbn Abbâs’tan da rivayet edilmiştir.
İkincisi: Ka’be’ye dönmedir, bunu da Süddi, Mukâtil ve diğerleri demişlerdir.
"Onu bilirler"de iki görüş vardır:
Birincisi: Onun hak olduğunu bilirler.
İkincisi: Ona muhalefet edene azabın olacağını bilirler.
147
Hak Rabbindendir; artık şüphe edenlerden olma.
"Hak Rabbindendir":
Zeccâc: Bu hak Rabbindendir, demiştir. Mümterin: Şüphe edenler demektir. Hitap ise geneldir.
148
Herkesin yüzünü döndüreceği bir yönü vardır; öyleyse hayırlarda yarışın. Nerede olursanız Allah hepinizi getirir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
"Herkesin bir yönü vardır": Yönden maksat kıbledir, bunu İbn Abbâs ile diğerleri söylemiştir.
Zeccâc da şöyle demiştir: Buna cihet de vichet de denir.
"Hüve” zamirinde de üç görüş vardır:
Birincisi: Allahü teâlâ’ya râcîdir, o zaman mana şöyle olur: Allah’tır onları o istikamete döndüren, yani oraya dönmelerini emreden.
İkincisi: Dönene râcîdir, o zaman da mana şöyle olur: Odur kendisini o cihete döndüren, bu takdirde
"hüve” zamiri külle ait olmuş olur.
Üçüncüsü: Bey’te râcîdir,
Mücâhid: Her kavim Kabe’ye dönmekle emrolundu, demiştir. Cumhûr
"müvelliha” okur; İbn Âmir ile Velid b. Yakub da
"hüve müvellaha” okurlar. O zaman
"hüve” zamiri küll’e râci olur. Her iki kıraatin manası birbirine yakındır.
"Öyleyse hayırlarda yarışın": Koşuşun demektir.
Katâde de: Kıblenizi elden kaçırmayın demiştir.
"Nerede olursanız Allah hepinizi getirir". İbn Abbâs ve diğerleri: Bu kıyamette olacaktır, demişlerdir.
149
Hangi yerden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Şüphesiz O, Rabbinden gelen bir haktır. Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.
150
Hangi yerden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Nerede olursanız, yüzünüzü onun tarafına çevirin ki, insanların, içlerinde zulmedenlerden başkasının size karşı bir delili olmasın. Onlardan korkmayın, Ben’den korkun. Nimetimi size tamamlayayım ki, doğru yolu bulasınız.
"Hangi yerden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir": Bu, tekrar ve tekittir, ehl-i kitabın Müslümanların onların kıblelerine dönme beklentilerini kesip atmak içindir.
"İnsanların size karşı bir delili olmasın": İnsanlar hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar ehl-i kitaptır, bunu İbn Abbâs, Ebû’l - Âliyye, Katâde ve Mukâtil demişlerdir.
İkincisi: Arap müşrikleridir, bunu Süddi, şeyhlerinden rivayet etmiştir. Kim birincisini derse, şöyle demek istemiş olur: Ehl-i kitabın delili şudur: Onlar Peygamber'e,
"Beyt-i Mukaddes kıblesini ne için terk ettin? Eğer sapıklık idiyse, sen onunla bir süre Allah'a ibadet ettin, eğer doğru idiyse, şimdi niçin terk ettin” demiş olurlar.
Katâde: Adam (Peygamber) atasının Ev’ini ve kavminin dinini özledi, dediler, demiştir. Kim de ikincisini derse, müşriklerin delili şöyle demeleri olur: Kıblenize döndü, yakında da dininize dönebilir.
Batıllarına delil denmesi, delil diye getirdikleri şeyi aynen anlatmasından dolayıdır, meselâ şu âyetler de böyledir:
"Onların kanıtları Rableri katında geçersizdir” (Şura: 16);
"kendilerindeki ilimle sevindiler". (Ğafir: 83)
"İçlerinde zulmedenlerden başkası":
Zeccâc: Bunun manası, kim açık bilgi karşısında delil getirmekle kendisine zulmederse, demiştir. Meselâ, birine karşı: Senin benim üzerimde zulümden başka bir şeyin yoktur, dersin ki, bana haksızlık etmekten başka bende hiçbir şeyin yoktur, ancak bana haksızlık ediyorsun, demektir.
"Onlardan korkmayın":
İbn Abbâs: Ka’be’ye dönmenizde;
"Ben'den korkun": Onu terk etmede demiştir.
151
Nitekim size içinizden âyetlerimizi okuyacak, sizi temizleyecek ve size kitabı ve hikmeti öğretecek; bilmediklerinizi de öğretecek bir Peygamber gönderdik.
"Nitekim size içinizden bir Peygamber gönderdiğimiz gibi":
Zeccâc şöyle demiştir: "Kema (nitekim) “edatının daha önce geçenlere cevap olması uygun değildir, en iyisi onun,
"beni anın” kavline bağlı olmasıdır. Bu mana Hazret-i Ali, İbn Abbâs, Mücâhid ve Mukâtil’den rivayet edilmiştir.
Âyet Arap müşriklerine hitap etmektedir.
"Sizi temizler": Bu hususta da üç görüş vardır, bunlar da yukarıda İbrahim aleyhisselam kıssasında geçmiştir.
"Kitap": Kur’ân’dır,
"hikmet” de, sünnettir.
152
Öyleyse beni zikredin (anın), ben de sizi anayım, bana şükredin; bana karşı nankörlük etmeyin.
"Beni zikredin": İbn Abbâs ile İbn Cübeyr: Beni itâatle zikredin, ben de bağışlamam ile sizi zikredeyim, demişlerdir.
İbrahim b. Seriyy de şöyle demiştir: Size risalet verdiğim için beni tevhid ve Peygamberimi tasdik ile zikredin. Eğer: "Gönderdiğim gibi” kavlinin cevabı, nasıl
"beni zikredin” olur. Çünkü
"beni zikredin” emirdir ve cezası da
"ben de sizi zikredeyim"dir?” denirse, cevap şöyledir: Mana, eğer beni zikrederseniz ben de sizi zikrederim şeklinde olur.
"Bana şükredin": Şükür, nimet vereni överek hakkını itiraf etmektir.
153
Ey iman edenler, sabırla, namazla Allah’tan yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.
"Ey iman edenler, sabırla, namazla Allah’tan yardım dileyin": Âyetin sebeb-i nüzulü şudur: Müşrikler: Muhammed, kıblemize döndüğü gibi dinimize de dönecektir, dediler, işte âyet bunun üzerine indi, bunu Katâde demiştir.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Farzlan eda etmeye sabır ve namazı kılmakla ahireti istemeye Allah’tan yardım dileyin. Sabır; ondan ve namazdan nasıl yardım isteneceği hakkında açıklama da yukarıda geçmiştir.
154
Allah yolunda öldürülenler için "ölüler” demeyin; bilakis onlar diridirler; fakat siz anlamazsınız.
"Allah yolunda öldürülenler için ölüler demeyin":
Sebeb-i nüzulü şöyledir: Onlar Bedir ve Uhut’ta öldürülenler için: Filanca Bedir’de öldü, filanca Uhut’ta öldü, dediler, bunun üzerine bu âyet indi, bunu İbn Abbâs demiştir.
"Emvatun” kelimesinin merfu olması, gizli mübteda zamiri iledir, yani hüm emvatun (onlar ölüdürler), demeyin, bunun benzerini Ferrâ’ da demiştir. Eğer:
"Biz onların ölü olduklarını görüyoruz, yasağın hikmeti nedir?
"denirse, cevap şöyledir: Onlar ölüdürler, ruhları cennete erişmez, diriler gibi Allah’ın ikramına nail olmazlar, demeyin; bilakis onlar diridirler, ruhları cennette dolaşan yeşil kuşların kursaklarındadır. 15 İşte onlar, her ne kadar ruhlarının çıkmış olması bakımından ölüler iseler de, bu cihetten diridirler. Bunu İbn Enbari demiştir. Eğer:
"Bütün mü’minler ölümlerinden sonra nimet görmeyecekler mi, neden özellikle şehitlerden bahsedildi?” denilirse, cevap şöyledir: Şehitler cennet taam ve yiyeceklerinden rızıklanmada diğerlerinden üstündürler, ötekiler daha az nimet görürler. Bunu da İbn Cerir Taberî demiştir.
15 - Müslim, Sahihinde mana olarak rivayet etmiştir
155
Sizi biraz korkudan, açlıktan; (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiltme ile kesinlikle sınayacağız. Sabredenleri müjdele.
"Sizi biraz korkudan, açlıktan; (biraz da) mallardan eksiltme ile sınayacağız":
Ferrâ’ şöyle demiştir:
"min” edatı, bu sayılanlardan her birinin başında şey (biraz) gizli olduğunu gösterir, meselâ biraz korku, biraz açlık ve biraz da mal eksikliği demek gibi olur.
Bu âyette kimler kastedildiği hakkında da dört görüş vardır:
Birincisi: Onlar özellikle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabıdır, bunu Atâ’ demiştir.
İkincisi: Onlar Mekke halkıdır.
Üçüncüsü: Bu ahir zamanda olacaktır. Ka'b: öyle zaman gelecektir ki, hurma ağacı ancak bir adet meyve verecektir, demiştir.
Dördüncüsü: Âyet genel mana taşımaktadır.
Korkuya gelince: İbn Abbâs: O savaştaki paniktir, demiştir. Açlık da Mekke halkının çektiği yedi yıllık kıtlıktır. Mal eksikliği de onların mallarının gitmesidir. Can eksikliği de başlarına gelen ölüm ve öldürülmedir. Meyveleri de, daha önceki gibi bol çıkmamasıdır. Ebû Süleyman Dımeşki bazı ilim adamlarından hikaye ile şöyle demiştir: Açlık farz oruçtakidir, malların eksikliği de onlarda farz kılman zekât, hac vb. şeylerdir. Can eksikliği de savaşta şehit düşmedir. Meyveler de, onlarda farz kılınan sadakalardır.
"Sabredenleri müjdele": Bu belalara sabredenleri cennetle müjdele demektir.
Bil ki, başlarına gelecek bu şeyleri haber vermesindeki maksat, kendilerini sabra hazırlayıp böylece telaştan daha uzak olmalarıdır.
"Biz Allah’a aidiz” dediler: Maksat, biz, Allah’ın kullarıyız, bize istediğini yapar demektir.
"Şüphesiz biz Allah'a döneceğiz": Biz öldükten sonra dirilmeyi, amellerimizin mükafatını ve sabrımıza karşı sevap almayı ikrar ediyoruz, demektir.
Said b. Cübeyr de şöyle demiştir: Bu ümmete musibet anında öyle bir şey verilmiştir ki, kendilerinden öncekilere verilmemiştir:
156
Onlar ki, kendilerine bir musibet geldiği zaman:
"Muhakkak biz Allah’a aidiz ve şüphesiz biz, O’na döneceğiz” derler.
"Onlara bir musibet geldiği zaman, şüphesiz biz Allah’a aidiz ve biz mutlaka Ona döneceğiz” derler. İşte onlara Rablerinden bağışlanmalar ve rahmet vardır". Eğer bunlar peygamberlere verilse idi, mutlaka Yakub’a verilirdi. Baksana,
"ey Yûsuf’a olan hasretim!” diye seslenmişti. (Yûsuf: 84)
Ferrâ’ da şöyle demiştir: Araplar musibet kelimesini üç türlü söylerler: Musibet, mesabet ve mesubet. Kisâi de bir bedeviden: Cezallahu mesubeteke dediğini işittiğini anlatmıştır.
157
İşte onlara Rablerinden bağışlanmalar ve rahmet vardır ve işte onlar, doğru yolu bulanların ta kendileridir.
"İşte onlara Rablerinden bağışlanmalar vardır":
Said b. Cübeyr: Allah’tan salâvat, bağışlamadır, demiştir.
"İşte onlar doğru yolu bulanların ta kendileridir": Bunu da, inna lillâh diyerek O’na dönmekle bulurlar. Ömer b. Hattab da: İki denk ne güzeldir, ilavesi de ne güzeldir, demiştir: İşte onlara Rablerinden bağışlanmalar ve rahmet vardır ve işte onlar doğru yolu bulanların ta kendileridir. 16
16 - İki denk ile bağışlanma ile rahmeti, ilâve ile de hidâyeti kastetmiştir.
158
Safa ile Merve İlâhi işâretlerdendir. Binaenaleyh kim Beyt’i hacceder veyahut umre yaparsa, bu ikisini tavaf etmesinde ona günah yoktur. Kim kendiliğinden bir hayır işlerse, şüphesiz Allah karşılığını verir, yaptığını çok iyi bilir.
"Şüphesiz Safa ile Merve İlâhi işâretlerdendir":
Sebeb-i nüzulü hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: Ensardan bazı kimseler cahiliyede Menat putunu tavaf ederlerdi - Menat Mekke - Medine arasında bir put idi - Ya Resûlallah, biz Menat’ı tazim için Safa ile Merve arasında sa’yederdik, onları tavaf etmemizde bize günah var mı?” dediler; bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Urve, Hazret-i Âişe’den rivayet etmiştir. 17
17 - İmam Ahmed ve Buhârî uzun olarak rivayet etmişlerdir.
İkincisi: Müslümanlar Safa - Merve arasında tavaf etmezlerdi, çünkü Safa’nın üzerinde putlar vardı, bunun üzerine bu âyet indi. Bunu İkrime, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Şa’bî de şöyle demiştir: Safa’nın üzerinde isaf, Merve’nin üzerinde de Naile adında putlar vardı. Cahiliye halkı o ikisinin arasında sa’yeder ve onlara elleriyle dokunurlardı. İslâm gelince onların arasında sa’yden men edildiler, bu âyet bunun üzerine indi.
Üçüncüsü: Ashap Peygamber’e:
"Bizler cahiliyede Safa - Merve arasında tavaf ederdik, Allahü teâlâ ise Beyt’i tavaf etmeyi buyurdu. O ikisini tavaf etmemede bize günah var mıdır?” dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Zührî, Ebû Bekir b. Abdurrahman ile bir grup ilim adamından rivayet etmiştir. İbrahim b. Seriyy de şöyle demiştir: Safa lügatte üzerinde bitki bitmeyen sert kayaya denir, o cemi’dir, tekili de safat ve safadır, hasat ve hasa gibi. Merve ise, yumuşak taştır. Bu iki yer İlâhi işâretlerdendir, yani Allah’a ibadet yerlerindendir. Şeair’in tekili de şeiredir. Şeair de vakfe veya sa’y veyahut kurban kesme gibi şeylerdir. Şeair, şaartü bişşey’iden gelir ki, bilmek manasınadır. Bu yüzden Allah’a ibadet edilmekle bilinen bu yerlere böyle denilmiştir.
Hac kelimesi de lügatte niyet edip bir yere gitmektir. O nedenle bir şeyi kastedip giden onu mamur etmiş sayılır. Cünah da günah manasınadır, sapmak ve dönmek manasından alınmıştır. Aslı kuşun cenahından gelir. Müslümanlar neden bu iki yer arasında tavaf etmekten kaçınmışlardır? Çünkü oralarda İslâm’dan önce putlar vardı, ama şimdi de kaçınılmasını gerektirmez. Bil ki, Allahü teâlâ, onları tavaf etmede günah yoktur ve kim onları tavaf ederse, Allah şükrünü kabul eder ve yaptığını pekiyi bilir, demiştir. Şükür Allah’a nisbet edilirse karşılık verir ve ona ikram eder demektir. Cumhûr te ile ve aynın nasbi ile
"tetavvaa” okumuştur. İbn Kesir, Nâfi, Âsım, Ebû Amr ve İbn Âmir bunlara dahildir. Hamze ile Kisâi de ye ile ve aynın Cezmi ile
"yettava” okumuşlardır. Arkadaki âyetlerde de aralarındaki okuyuş farkı aynıdır.
Safa - Merve arasındaki sa’y hususunda İmamımız Ahmed’den farklı rivâyetler vardır; Esrem, kim sa’yi terk ederse, haccı câiz olmaz diye nakletmiştir. Ebû Talih de: Onu kasten veya sehven terk etmede bir şey yoktur, ancak terki uygun değildir şeklinde rivayet etmiştir. Meymuni de, onun nafile olduğunu nakletmiştir.
159
Gerçekten indirdiğimiz apaçık âyetleri ve hidâyeti kitapta insanlara açıkladıktan sonra gizleyenlere, işte onlara Allah da lânet eder, lanetçiler de lânet ederler.
"Gerçekten indirdiğimiz açık âyetleri ve hidâyeti gizleyenler": Ebû Salih, İbn Abbâs’tan, bunun Yahudilerin ileri gelenleri hakkında indiğini rivayet etmiştir. Onlar Tevrat’taki açık âyetleri ve hidâyeti gizlemişlerdi. Açık âyetler: Helâl, haram, hadler ve farzlardır; hidayet de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in na’t ve sıfatlarıdır.
"Onu insanlara açıklamamızdan sonra":
Mukâtil: İsrâil oğullarına, demiştir. Kitap için de iki görüş vardır:
Birincisi: O, Tevrat'tır, bu da İbn Abbâs’ın görüşüdür.
İkincisi: Tevrat ile İncil'dir, bunu da Katâde demiştir.
"İşte onlar": Bunları gizleyenlere işarettir.
"Allah onlara lânet eder":
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Lânet lügatte kovmaktır, Allah İblis'e lânet etti, onu kovdu. Sonra bundan intikalle söze denildi. Şemmalı da bir şiir demiş ve bir suyu zikrederek şöyle demiştir:
Ondan kaya kuşlarını ürküttüm ve ondan uzaklaştırdım,
Kurtu da, kovgun bir adam gibi.
Lânet edenler hakkında dört görüş vardır:
Birincisi: Bunlardan maksat yerdeki haşarattır, bunu Bera, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet etmiştir.18
18 - İbn Mâce, senedinde Leys b. Selim vardır ki, zayıftır.
Mücâhid ve İkrime de bu görüştedirler.
Mücâhid şöyle demiştir: Onlar, bize yağmur onların yüzünden yağmadı der ve onlara lânet ederler.
İkincisi: Onlar mü’minlerdir, bunu Abdullah b. Mes’ud demiştir.
Üçüncüsü: Onlar meleklerle mü’minlerdir, bunu da Ebû’l - Âliyye ile Katâde demişlerdir.
Dördüncüsü: Onlar cinler, insanlar ve bütün hayvanlardır, bunu da Katâde demiştir.
Âyetten çıkan hükümler: Bu âyet din ilimlerini açıklamayı farz kılmaktır, bu ilimler de ister nas ile açıkça bilinsin veyahut onlardan çıkarılsın. Bu âyet aynı zamanda bunun için ücret almanın da câiz olmadığını göstermektedir. Çünkü yapması vacip olan bir şeye karşılık ücret almak câiz değildir. A’rec, Ebû Hureyre’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Sizler: Ebû Hureyre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den çok hadis rivayet ediyor, diyorsunuz, Allah şahittir, yemin ederim ki, eğer Allah’ın kitabında şu âyet olmasaydı hiç kimseye asla bir şey söylemezdim dedi, sonra bu âyeti okudu: Şüphesiz indirdiğimiz şeyleri gizleyenler...19
19 - Buhârî, İlim, bab, 42; Vudu, bab, 24; Hars, bab. 21; Müslim, İman, hadis no, 229; İmam Malik, Muvatta', Kitabu't - Tabura, hadis no, 29.
160
Ancak Tevbe edenler, hallerini ıslah edenler ve gerçeği açıklayanlar müstesnadır ki, işte ben, onların Tevbelerini kabul ederim. Ben Tevbeleri çok kabul eden ve merhamet edenim.
"Ancak Tevbe edenler müstesnadır": İbn Mes’ûd şöyle demiştir: Ancak Yahudilerden Tevbe edip iyi amel işleyenler ve Resûlüllah’ın kitaplarındaki sıfatlarını açıklayanlar müstesnadır.
Âyetten çıkan hükümler: Bazıları bundan önceki âyetin bu ayetteki istisna ile neshedildiğine kail olmuşlardır. Bu, nesih değildir, çünkü istisna lâfzın kapsadığı bazı şeyleri ayırmaktır. Bu ise neshi değil, tahsisi gerektirir. Bu tahkikat şunu gösterir ki, nasih ve mensuhdan ancak birini terk etmekle amel câiz olur, burada ise her ikisi ile amel etmek mümkündür.
161
Hakikat kâfir olup da kâfir olarak ölenlere, işte onlara Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti vardır.
"Hakikat kâfir olup da kâfir olarak ölenlere": Neden lânet için kâfir olarak ölmek şart kılındı? Çünkü ölmekle hüküm kesinleşir.
Eğer: "Nasıl bütün insanlar lânet eder, halbuki onun dininden olanlar lânet emezler?” denilirse, buna üç türlü cevap verilir:
Birincisi: Onlar ona ahirette lânet ederler. Allahü teâlâ:
"Sonra kıyamet gününde birbirinizi inkâr eder ve birbirinize lânet edersiniz” (Ankebut: 25) demiştir. Başka bir âyette de şöyle demiştir:
"Cehenneme ne zaman bir grup girerse, yoldaşına lânet eder". (A’raf: 38)
İkincisi: Burada insanlardan maksat mü’minlerdir. Bunu da İbn Mes’ûd, Katâde ve Mukâtil demişlerdir. O zaman, genel zikredilmiş ve özel kastedilmiş olur:
Üçüncüsü: Çoğunluğun laneti bütün insanların laneti sayılır, çunku ekser için hukm-i kül vardır.
162
Orada ebedi kalacaklar; azapları hafifletilmeyecek ve onlara bakılmayacak da.
"Halidine fiha":
“Ha” zamiri hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: O, lânete râcîdir, bunu İbn Mes’ûd ile Mukâtil, demişlerdir.
İkincisi: O, cehenneme râcîdir, zikri geçmese de bilindiği için ona râci olmuştur.
163
İlâhınız bir tek İlâh’tır. O’ndan başka İlâh yoktur. Rahman’dır, Rahîm’dir.
"İlâhınız bir tek İlâh'tır":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Kureyş kâfirleri: Ya Muhammed, bize Rabbini nitele ve tavsif et dediler bunun üzerine bu âyet ile İhlas suresi indi. İlâh da mabut manasınadır.
164
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında; gece ile gündüzün ardı ardınca gelmesinde, insanlara menfaat veren şeyle akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten bir su indirip de onunla ölü toprağı diriltip orada her türlü hayvanı yaymasında, rüzgarları evirip çevirmesinde ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutta akıllarını çalıştıran bir toplum için deliller vardır.
"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında":
Âyetin sebeb-i nüzulü için üç görüş vardır:
Birincisi: Müşrikler, Peygamber’e: Bize Safa tepesini altın yap, eğer doğru isen, dediler; bunun üzerine bu âyet indi. Bunu Süddi, İbn Mes’ûd ile İbn Abbâs’tan hikaye etmiştir. İkincisi-: Onlar: Bize Rabbini nitele ve tavsif et, dedikleri zaman
"İlâhınız bir tek İlâh’tır” âyeti inince: Bize bunun işaretlerini göster, dediler; bunun üzerine "şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında...” âyeti indi. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: "Şüphesiz İlâh’ınız bir tek İlâh’tır” âyeti inince, Kureyş kâfirleri: Bütün insanlara bir tek İlâh nasıl yeter?” dediler; bunun üzerine bu âyet indi. Bunu da Atâ’ demiştir.
"Göklere” gelince: Onlar da Yaratanına delalet eder, çünkü onlar da direksiz durmaktadır. Onların az bir kısmında dahi Yaratıcısını gösteren açık işaretler vardır. Yer de görünen meyvelerinde, ovaların düzlüğünde, dağların dikilmesinde ve daha başka şeylerde böyledir.
"Gece ile gündüzün art arda gelmesinde": Bunların her biri yokken var olmuş, var olduktan sonra da yok olacaktır.
"Gemiler de (fülk) ": Bunun tekili ile çoğulu aynı lafızdadır. Yezidi ise: Tekili fülkedir, demiştir. Hem müzekker hem de müennestir.
Zeccâc şöyle demiştir: Fülk, gemiler demektir. Tekil de olur, çoğul da olur. Çünkü faal ile fuııl vezinlerinin cemileri birdir. Çoğu zaman aynı manaya gelirler, meselâ acem ve ucm, arap ve urb, felek ve fülk denildiği gibi. Felek tam veya kısmen yuvarlak olan şeye denir.
"Deniz": Bol suya denir.
"İnsanlara fayda veren şeyle": Geçinmeleri için gerekli şeylerde demektir.
"Gökten indirdiği suda": Yani yağmurda. Yağmur tek olarak iner, yerin ve havanın düzleri tek olduğu halde bitkileri, tatları, şekilleri farklıdır. Bunda: Bunu tabiat yapıyor diyenlere ret vardır, çünkü eğer öyle olsa idi, meydana gelen şeyler de aynı olurdu, zira birlikten ayrılık doğmaz. Allahü teâlâ bu manaya işaret ederek şöyle demiştir: Bir su ile sulandığı halde tatlarını birbirinden üstün kılıyoruz. (Ra'd: 4)
"Besse": Yaymak ve ayırmak demektir.
"Tasrifirriyah":
İbn Kesir beş yerde riyah şeklinde okumuştur: Burada, Hicr’de (Hicr: 22);
"erselnerriyaha levakıh"te (kehf: 45);
"tezruhurriyah” (Rum: 46); 46. âyette öyle değildir;
"ve tasrifirriyah". (Casiye: 4) Kur’ân'ın kalan kısmında ise errih şeklinde tekil olarak okumuştur.
Ebû Cafer de on beş yerde riyah okumuştur: Burada (konumuz olan âyette);
"yürsilirriyaha” (A’raf: 56);
"işteddet bihirriyah” (İbrahim: 18);
"Riyaha levakıh” (Hicr: 22) ve şuralarda: İsra, 19; Kehf, 45; Enbiya, 81; Furkan, 48; Neml, 63; Rum, 48 (ikinci yerde geçen); Sebe', 12; Sad, 36; Hamim ayn sin kaf, 33; Casiye, 5.
Nâfi de onu izlemiş, ancak İsra ile Enbiya'da ondan ayrılmıştır.
Ebû Amr da Nâfi’i izlemiş, ancak o da iki yerde ondan ayrılmıştır: İbrahim ve ha mîm ayn sin kafta.
Ebû Amr’i de Âsım ile İbn Âmir izlemiştir.
Hamze de riyah kelimesini iki yerde, Furkan ile Rum’un ilk riyahını cemi' sigası ile okumuş, diğerlerini teldi olarak okumuştur.
Kisâi de Hamze gibi okumuş, ancak ondan fazla olarak Hicr'dekini de çoğul sigası ile okumuştur. Elif lâmsız olan yerlerde ise ihtilaf etmemişlerdir. Cemi sigası ile okuyan, bütün rüzgarların tevhide delalet etmede ve insanlara yararlı olmada bir olduğunu dikkate almış; tekil okuyan da cinsi kastetmiştir.
Rüzgarları evirip çevirmek de bir defa kuzeye, bir defa güneye, bir defada batıya, bir defa da sabaya, bir defa da azap ve rahmete dönmesidir.
"Emre hazır bulut": Bu da hor ve zelil demektir. Onda âyet (alâmet) olması dört cihetledir: ilk defa yaratılıp, sonra dağılması, desteksiz ve bağlantısız olarak yerle gök arasında durması ve Allahü teâlâ’nın istediği yere gönderilmesidir. Elbette âyetler vardır: Âyet, alâmet ve delil manasınadır. Bize İbn Safvan haber verip dedi, bize İbn Ebi’d - Dünya söyleyip dedi, bana Affan, Mübarek b. Fadale’den anlattı, dedi ki: Hasen’den şöyle dediğini işittim: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı şöyle derlerdi:
Merhametli Allah’a hamd olsun ki, eğer bu yaratılanları hareketsiz yaratsa idi, Allah hakkında şüphesi olanlar: Eğer bu mahlukatı Allah yaratsa idi, mutlaka onu değiştirirdi, derlerdi, işte Allahü teâlâ da bu gördüğünüz âyetleri (delilleri) getirdi. O, doğu ile batı arasını tıka basa dolduran bir ışık getirdi, ona insanların geçimini koydu, ona parlak bir kandil astı, sonra da o yaratığı giderip gece ile gündüzün arasını dolduran bir karanlık getirdi, ona da yıldızları koydu ve parlak bir ay koydu. Ve istediği zaman bir bina yaptı, içine yağmur, şimşek, gök gürültüsü, yıldırımlar ve daha istediği şeyler koydu. Dilediği zaman bunları götürür, dilediği zaman soğuğu getirir, insanları titretir, dilediği zaman onu götürür, insanlara nefes aldırmayan sıcağı getirir ki, insanlar bu mahlukatı yaratan ve onları bu gördüğünüz alâmetlerle değiştiren bir Rab vardır. Aynı şekilde istediği zaman da dünyayı götürür, ahireti getirir.
165
İnsanlardan kimileri vardır ki, Allah’tan başka ortaklar/putları ilâh edinirler; onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenler ise Allah’ı daha çok severler. Şâyet nefislerine zulmedenler, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu bilselerdi, (putları ilâh edinmezlerdi).
"insanlardan kimileri vardır ki, Allah’tan başka eşler edinirler": Eşler hakkında iki görüş vardır, bunlar da sûrenin başında geçmiştir.
"Onları Allah’ı sever gibi severler": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası şöyledir: O’nu iman edenlerin Allah’ı sevmesi gibi severler. Bu; İbn Abbâs, İkrime, Ebû’l - Âliyye, İbn Zeyd, Mukâtil ve Ferrâ’’nın görüşleridir.
İkincisi: O’nları Allah’ı sevdikleri gibi severler, yani sevgide putlar ile Allah’ı bir tutarlar. Bu da Zeccâc’ın görüşüdür. Birinci görüş hiçbir şey değildir. Onun çürük olduğuna delil de:
"İman edenler Allah’ı daha çok severler” kavlidir.
Müfessirler şöyle demişlerdir: Allah’ı putperestlerin putlarını sevmelerinden daha çok severler.
"Velev yerallezîne zalemû": Ebû Amr, İbn Kesir, Âsım, Hamze ve Kisâi ye ile
"yera” okumuşlar, manası da: Ahiret azabını görselerdi bütün güç ve kuvvetin Allah’a ait olduğunu bilirlerdi, şeklindedir. Nâfi, İbn Âmir ve Yakub da, te ile Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben "velevtera” okumuşlardır. Ondan maksat da bütün insanlardır. Cevabı mahzuftur, takdiri şöyledir: Büyük bir olay görürdün. Nitekim: Filanı kırbaç altında görseydin... denir. Cevabı niçin hazfedilmiştir, çünkü mana onsuz da açıktır.
Ebû Ali şöyle demiştir: "Neden
"iza” demedi de
"iz” dedi, halbuki "iz” edatı mazi (geçmiş zaman) içindir? Çünkü durumu yakınlaştırmak istemiş, onun için de mazi misali getirmiştir.
"Lev"in cevabı niçin hazfedildi, çünkü bu, daha haşmetlidir. Zira akla her türlü tehdidi getirir. Ebû Cafer
"innel kuvvete lillâh” ve "innallahe” her ikisin de cümle başı olarak hemzenin kesri ile okumuştur. Sanki şöyle demiştir: Onların putlarını sevmelerini görmen seni üzmesin,
"çünkü bütün güç Allah'ındır.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Kuvvet, güç ve mukavemet demektir.
166
O zaman (küfür önderlerinin) arkasından gidenler, arkalarına düşüp uydukları kimseler, kendilerinden hızla uzaklaşmıştır. Hepsi o azabı görmüştür ve aralarındaki sebepler de kesilmiştir.
"Mine’l-lezîne’t-tebeû": Bunlar hakkında iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar liderler ve reislerdir, bunu İbn Abbâs, Ebû’l - Âliyye, Katâde, Mukâtil ve Zeccâc demişlerdir.
İkincisi: Onlar şeytanlardır, bunu da Süddi, demiştir.
"Azabı gördükleri zaman": Bu hepsini içine alır.
"Aralarındaki sebepler kesilmiştir": Buradaki be, an manasınadır, tıpkı
"fes’el bihi habira"da olduğu gibi. (Furkan: 59)
Sebepler hakkında da dört görüş vardır:
Birincisi: Onlar sevgilerdir, İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde de benzer görüş beyan etmişlerdir.
İkincisi: Onlar amellerdir, bunu da Süddi, İbn Mes’ûd ve İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir, Bu aynı zamanda Ebû Salih ile İbn Zeyd’in görüşleridir de.
Üçüncüsü: Onlar akrabalardır, bunu da İbn Cüreyc, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Dördüncüsü: Onun içine bu görüşlerin hepsi dahildir.
İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Bunlar dünyada aralarında ilişkileri sağlayan sebeplerdir. Onlara sebep denmesi şunun içindir, sebep lügatte ip demektir. Sonra maksada ulaştıran her şeye sebep denildi.
167
İzleyenler;
"bizim için bir dönüş olsa da onlar bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak!” derler. Böylece Allah onlara amellerini pişmanlıklar olarak gösterir. Ve onlar cehennemden çıkacak değildirler.
"Kerre": Dünyaya dönüş demektir, bunu İbn Abbâs ve diğerleri demiştir.
"Onlardan uzaklaşsak": Liderlerden demek istiyorlar.
"Onlar da bizden uzaklaştıkları gibi": Yani ahirette.
"Böylece Allah onlara amellerini gösterir": Yani birbirlerinden uzaklaşmaları gibi Allah onlara amellerini pişmanlıklar olarak gösterir. Çünkü kâfirlere amelleri fayda vermez.
İbn Enbari şöyle demiştir: Onlar mü’minlerin amelleri ile mükafatlandırıldıklarını gördükleri zaman Allah onlara da çirkin amellerini pişmanlıklar olarak gösterir. Şöyle olması da câizdir: Böylece Allah onlara iyi amellerinin sevabını ve mükafatım gösterir. Bu durumda ceza hazfedilmiş ve ameller onun yerine geçirilmiştir.
İbn Paris de: Hasret, elden kaçan bir şeye duyulan özlemdir, demiştir. Başkası da: Hasret pişmanlığın en şiddetli şeklidir, demiştir.
168
Ey insanlar, yeryüzündekilerden helâl ve temiz olarak yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin için açık bir düşmandır.
"Ey insanlar, yeryüzündekilerden helâl ve temiz olarak yiyin": Bu âyet; Sakif, Huzaa ve Amir b. Sasaa oğulları hakkında indi; bunlar bazı ekin ve hayvanları kendilerine haram etmiş; Bahire, Şaibe, Vasile ve Ham’ı da haram etmişlerdi. Bunu İbn Saib demiştir.
"Lâ tettebiû hutuvâti’ş-şeytân": İbn Kesir, İbn Abbâs, Kisâi ve Hafs -Âsım’dan rivayetle - tının zammesiyle "hutuvat” okumuşlardır. Nâfi, İbn Âmir, Ebû Bekir - Âsım’dan rivayetle - ve Hamze tının sükunuyla
"hutvat” okumuşlardır. Hasen ile Ebû’l - Cevza da hinin fethası ve tının sükunu ile elifsiz olarak
"hatvet” okumuşlardır. Ebû İmran el - Cuni de hinin ve zının zammesi, elifle okumuşlardır.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Şeytanın hutuvatı yolu ve mesleğidir, hutvenin çoğuludur. Hutve de hinin zammesiyle adım, hinin fethası ile tek adım demektir. Onun adımlarını izlemeleri de Allah’ın helâl ettiği şeyleri haram, haram ettiği şeyleri de Helâl etmeleridir.
"Şüphesiz o sizin için açık bir düşmandır": Mübin açık demektir. Düşmanlığını Âdem ile aralarında geçen olayda açığa vurmuştur, denilmiştir.
169
O, size ancak kötülüğü ve hayasızlığı ve bilmediğiniz şeyleri Allah’a demenizi emreder.
"O, size ancak kötülüğü” emreder. Kötülük bütün günah ve çirkin şeyler demektir.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Ona kötülük denmesi, akibetinin kötü olmasındandır. Açığa çıkarmanın kötü olmasından diyenler de olmuştur. "Fahşa” da fahaşeşşeye’den gelir ki, haddini aşmaktır.
Ondan ne kastedildiği hususunda da beş görüş vardır:
Birincisi: O, dünyada cezası olan bütün isyanlardır.
İkincisi: Ne şeriatte ne de sünnette bilinmeyen şey demektir.
Üçüncüsü: Cimriliktir, bu üç görüş, İbn Abbâs’tan nakledilmiştir.
Dördüncüsü: O zinadır, bunu da Süddi demiştir.
Beşincisi: Masiyetlerdir, bunu da Mukâtil demiştir.
"Ve bilmediğiniz şeyleri Allah’a demenizi emreder": Yani size haram etmediği şeyleri haram etti, demenizi emreder.
170
Onlara:
"Allah’ın indirdiğine tabi olun” denildiği zaman,
"hayır biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tabi oluruz” derler. Ya atalarının akılları bir şeye ermiyor ve doğru yolu bulmuyorlar idiyse!
"Onlara:
"Allah’ın indirdiğine tabi olun” denildiği zaman":
Kimler hakkında indiğinde üç görüş beyan ederek ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Onlar kendilerine,
"yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin” denilen kimseler hakkında indi. Buna göre
"hüm” zamiri onlara râci olur. Bu Mukâtil’in görüşüdür.
İkincisi: Yahudiler hakkında indi, bu yeni başlayan bir kıssadır. O zaman
"hüm” zamiri zikredilmeyen bir şeye râci olur. Bunu da İbn İshak, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Arap müşrikleri ve Kureyş kâfirleri hakkında inmiştir: o zaman
"hüm” zamiri
"insanlardan kimileri de Allah’tan başka eşler edinirler” kavline râci olur. Birinci görüşe göre, Allah’ın indirdiğinden maksat, helali helâl ve haramı haram bilmek olur. İkinci görüşe göre, İslâm’dır. Üçüncü görüşe göre de tevhid ve İslâm’dır.
"Elfeyna” da, bulduk manasınadır.
"Ya atalarının akılları bir şeye ermiyor idiyse!": Yani dinden olan bir şeye, onu bulamıyorlar idiyse de mi onların adımlarını ve iftiralarını izleyecekler?!
171
Kâfirlerin hali bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara haykıran o kimsenin hali gibidir. Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Artık onlar anlamazlar.
"Kâfirlerin hali bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara haykıran o kimsenin hali gibidir":
Bu âyetin manasında üç görüş vardır:
Birincisi: Manası şöyledir: Kâfirlerin hali çobanın seslendiği davarlar gibidir. Bu Ferrâ’ ile Saleb'in görüşleridir, ikisi de şöyle demişlerdir: Önce halleri dedi, sonra da onları çobana benzetti, davardan bahsetmedi, buna göre mana şöyle olur: Kâfirlerin hali çobanın sesinden daha fazla bir şey anlamayan hayvanların hali gibidir. Eğer çoban onlara: Otlayın veya su için dese, kendilerine ne dediğini anlamazlar.
İşte kâfirler de Kur’ân'ın kendilerine getirdiği ve Resul’ün uyardığı şeylerde böyledir ki, onlar da anlamazlar. Çobana teşbih edilmişse de mana sürü ile ilgilidir. Bu, Arap kelâmında çok açıktır. Meselâ, fülanün yahafüke kehavfîl esedi derler ki, senden aslan korkusu gibi korkar demektir. Çünkü aslanın korkunç olduğu bilinen bir şeydir. Şair de şöyle demiştir:
Senin dediğin farzdır, tıpkı
Zinanın recmin farzı olması gibi.
Yani, recmin zinanın farzı olması gibi demek istiyor.
İkincisi: Manası şöyledir: Kâfirlerin hali ile bizim onlara öğüt verme halimiz, bağırıp çağıran çobanla davanna benzer. Bizim halimiz, kısaltmak maksadıyla atılmıştır, çünkü kelâmda ona delalet edecek şey vardır, bu da İbn Kuteybe ile Zeccâc’ın görüşleridir.
Üçüncüsü: Kâfirlerin putlarına dua etme hali bağırıp çağıran çobanın haline benzer, bu da İbn Zeyd'in görüşüdür. Bağırıp çağıran da çobandır. Naaka bilğanemi yenıku na’kan ve naikan ve naakanenen denir.
İbn Enbari de şöyle demiştir. Arap dilinde yaygın olan, naak maddesinin sadece koyuna seslenmede kullanılmasıdır. Bu durumda koyun sesi işitir, manayı anlamaz.
"Sağırlardır, dilsizlerdir": Neden onları sağırlık ve dilsizlikle niteledi? Çünkü onlar işittikleri şeyi kabul etmemede işitmeyen kimse gibidirler. Konuşma ve bakmada da aynı dürümdalar. Bu mananın izahı yukarıda geçmiştir.
173
Allah size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkasına kesileni haram etti. Kim darda kalır da saldırmaz ve haddi aşmazsa, ona günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
"İnnema harreme aleykümül meytete":
Ebû Cafer Burada, Maide’de ve Nahl'de,
"beldeten meyyiteten"de (Kaf: 11) ve diğer yerlerde şedde ile okumuştur. Meyyite Arap dilinde boğazlanmadan canı çıkan hayvana denir. Şöyle denilmiştir: ölünün haram edilmesindeki hikmet, ölmekle içinde kalan kanın yiyene zarar vermesinden dolayıdır. Bazı hallerde boğazlanan hayvana da hükmen ölü, denir. Çünkü o da ölü hükmündedir, meselâ mürted kimsenin boğazladığı hayvan gibi.
Kana gelince, onun da haram edileni akıcı olanıdır, çünkü Allahü teâlâ. Ya da akıcı kan, demiştir. (En'am: 145)
Kadı Ebû Ya’lâ şöyle demiştir: Boğazlandıktan sonra etin arasında ve damarlarda kalan kan ise mübahtır.
Domuz etine gelince: Maksat her tarafı haramdır, demektir. Sadece etinden bahsedilmesi, etinden daha çok istifade edildiği içindir.
Zeccâc şöyle demiştir: Hınzir (domuz), erkeğine de dişisine de denir.
"Allah’tan başkasına kesilen” (Bakara: 173): Üzerine Allah'ın adı anılmayan demektir. İhlali bilhac da böyledir ki, lebbeyk okumak için sesi yükseltmeye denir.
"Femeni’dturra": Yani kim darda kalırsa demektir. Ebû Cafer, nerede olursa olsun tının kesri ile "udtırre” okumuş, İbn Muhaysın da dadı tıya idgam etmiştir.
"Gayre bâgın":
Zeccâc şöyle demiştir: Bağy fesat aramaktır ki, beğal cürhu derler ki, aza bozulmaya yüz tuttu, demektir.
"Saldırmadan ve haddi aşmadan":
Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası, idarecilere isyan etmeden ve tecavüz edip yol kesmeden demektir. Bu, Said b. Cübeyr ile Mücâhid’in görüşüdür.
İkincisi: Yemesinde ihtiyacının üzerine çıkmaması, başka yiyecek bir şey bulduğu zaman ille de haram edileni yemek istememesidir. Bu da Hasen, İkrime, Katâde ve Rebi’’in görüşleridir.
Üçüncüsü: Helâl saymadan ve darda kalmadan demektir. Bu da Said b. Cübeyr ile Mukâtil’in görüşleridir.
Dördüncüsü: Zevkinin ardına düşmeden ve doyuncaya kadar yemeden demektir, bunu da Süddi demiştir.
Âyetten çıkan hüküm: Ölü etinin mubah olması için zaruretin manası, yemediği takdirde canından veya bazı organlarından korkmaktır. İmam Ahmed radıyallahu anh’e sordular, darda kalan kimse ölü eti yemezse ne olur, dediler? Mesruk onun: Kim darda kalır da yemez ve ölürse, cehenneme girer, dediğini rivayet etmiştir. Yiyeceği şeyin miktarına gelince: Hanbel, ölmeyecek kadar, İbn Mansur da: Yetecek kadar yer, diye nakletmiştir. Birinciden anlaşılana göre, doyuncaya kadar yemesi câiz değildir. Bu; Ebû Hanife ile Şâfiî’nin de görüşleridir. İkinciden anlaşılana göre de doyuncaya kadar yemek câizdir, bu da İmam Malik'in görüşüdür.
174
Allah’ın kitaptan indirdiği şeyleri gizleyip de onunla az bir değeri satın alanlar var ya, işte onlar karınlarına ancak ateş tıkarlar. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlar için pek acıklı bir azap vardır.
"Allah’ın kitaptan indirdiği şeyleri gizleyenler":
İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu âyet, Yahudiler hakkında indi, onlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kitaplarındaki ismini gizleyip onu değiştirdiler. Az paha da: Arkalarına düşenlerden elde ettikleri dünyalıktır.
"İşte onlar karınlarına ancak ateş tıkarlar":
Zeccâc şöyle demiştir: Bunun manası şudur: Onu yiyenler onunla azap görürler, sanki onlar ateş yemiş gibi olurlar.
"Allah onlarla konuşmaz": Bu da Allahü teâlâ’nın kâfirlerle konuşmayacağına ve onları hesaba çekmeyeceğine delildir.
"Onları temize çıkarmaz": Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Onların amellerini temizlemez, bunu Mukâtil demiştir.
İkincisi: Onları övmez, bunu da Zeccâc demiştir.
Üçüncüsü: Onları küfürlerinin ve günahlarının kirinden temizlemez, bunu da İbn Cerir Taberî demiştir.
175
İşte onlar; doğru yola bedel sapıklığı ve bağışa bedel azabı satın almışlardır. Ateşe ne de dayanıklıdırlar!
"İşte onlar sapıklığı satın aldılar": Yani onu hidayete tercih ettiler, demektir.
"Ateşe ne de dayanıklıdırlar!": Bunda da dört görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası, onları ateşe götürecek amele karşı ne de sabırlıdırlar, demektir. Bunu İkrime ile Rebi’ demişlerdir.
İkincisi: Ateşe karşı ne de cesurdurlar! Bunu da Hasen ile Mücâhid demişlerdir. Kisâi de şöyle bir şey anlatmıştır: Adamın biri bir bedeviye yalan söyledi, o da: Allah'a karşı ne sabırlısın, dedi, ne de cesursun demek istedi.
Üçüncüsü: Onları ateşte ne bıraktı demektir, meselâ: Filanı hapiste ne bıraktı, derler ki, onu orada ne alıykoydu, demektir. Bunu da Zeccâc demiştir.
Dördüncüsü: Mana şöyle demektir: Onları ateşe karşı sabırlı kılan nedir? Bunu da İbn Enbari demiştir.
"Ma” edatı üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: O istifham içindir, takdiri: Onları sabırlı kılan nedir? Bunu Atâ’, Süddi, İbn Zeyd ve Ebû Bekir İbn Ayyaş demişlerdir.
İkincisi: O, taaccüp içindir, meselâ: Maahsene Zeyden, maa’leme Amren’de olduğu gibi.
İbn Enbari şöyle demiştir: Âyetin manası taaccüptür, Allah da mahluklarından taaccüp eder. O’nun taaccübü onların taaccübü gibi değildir.
176
Sebebi şu ki, Allah, kitabı hak olarak indirmiştir. Kitapta ihtilafa düşenler elbette derin bir ayrılık içindedirler.
"Sebebi şu ki, Allah kitabı hak ile indirdi": Bu, yukarıda geçen azap tehdidine işarettir, takdiri şöyledir: Bu azap, Allah’ın kitabı hak ile indirip kâfirlerin onu inkâr ederek onda ihtilafa düşmeleri sebebiyledir. "Kitap” üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: O Tevrat’tır.
İkincisi: Kur’ân’dır.
"Hak"ta da iki görüş vardır:
Birincisi: O, adalettir, bunu İbn Abbâs demiştir.
İkincisi: O, batılın zıttıdır, bunu da Mukâtil demiştir.
"Kitapta ihtilafa düşenler": Bunda iki görüş vardır:
Birincisi: O, Tevrat’tır. Sonra onda ihtilafları da üç çeşittir:
Birincisi: Yahudilerle Hıristiyanlar onda ihtilaf ettiler; Hıristiyanlar onda İsa’nın sıfatları olduğunu iddia ettiler, Yahudiler ise bunu inkâr ettiler.
İkincisi: Onlar Tevrat’ta Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in görülen sıfatlarında ihtilaf ettiler.
Üçüncüsü: Onlar ona sarılmada eski geçmiş atalarına muhalefet ettiler.
İkincisi: O Kur’ân’dır; kimisi şiirdir, dediler, kimisi ona bir insan öğretiyor, dediler.
"Şikak” da birbirlerine düşmanlıklarıdır.
"Uzak” kelimesinin manasında da iki görüş vardır:
Birincisi: Onların bazısı bazılarına uzak bir ayrılık içindedirler, bunu Zeccâc demiştir.
İkincisi: O, hidâyetten uzaktır.
177
Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Ancak iyilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere iman edenin; sevdiği halde akrabalara, yetimlere, yoksullara, dilenenlere ve kölelere mal verenin; namaz kılanın, zekât verenin, söz verdikleri zaman sözlerim yerine getirenlerin; sıkıntıda, hastalıkta ve savaşta sabredenlerin iyiliğidir. İşte sadıklar onlardır ve işte takvaya erenler onlardır.
"Yüzlerinizi doğuya batıya çevirmeniz iyilik değildir":
Katâde şöyle demiştir: Bize anlatıldığına göre, bir adam,
"iyiliği” sordu, bu âyet bunun üzerine indi. Resûlüllah da onu çağırdı ve ona okudu.
Bununla muhatap olanlar hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar Müslümanlardır.
İkincisi: Ehl-i kitaplardır.
Birinci görüşe göre manası: Bütün iyilik namazda değildir; ancak iyilik bu âyette zikri geçenlerdedir. Bu mana İbn Abbâs, Mücâhid, Atâ’, Dahhâk ve Süfyan’dan rivayet edilmiştir.
İkinci görüşe göre, manası: İyilik Yahudilerin batıya dönerek, Hıristiyanların doğuya dönerek kıldıkları namaz değildir; asıl iyilik bu âyette zikredilenlerdir. Bu da Katâde, Rebi’, Avf el - A’rabi ve Mukâtil’in görüşleridir.
Hamze ile Hafs - Âsım’dan rivayetle - ranın nasbi ile "leysel birre” okumuşlardır. Diğerleri ise zammı ile okumuşlardır.
Ebû Ali: Her ikisi de güzeldir; çünkü her iki isim, yani leyse’nin ismi ile haberi, marifedir; ikisi de marife olunca birinin isim, diğerinin haber olması eşittir, nitekim nekire olmalarında da durum eşittir.
İyilikten ne kastedildiği hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: İmandır.
İkincisi: Takvadır.
Üçüncüsü: Allah’a yaklaştıran ameldir.
"Ancak iyilik Allah'a iman edendir": Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası, ancak iyilik, Allah’a iman edenin iyiliğidir.
İkincisi: Ancak iyilik sahibi, Allah’a iman edendir, bu ikisini de Zeccâc anlatmıştır. Nafi’ ile İbn Âmir, lâkinin nununu şeddesiz ve el birrü de merfu olarak, "lâkinil birrü” okumuşlardır. Özellikle ahiret gününün zikredilmesi, putlara tapanların öldükten sonra dirilmeye inanmamalarından dolayıdır.
Kitaptan ne kastedildiğine dair de iki görüş vardır:
Birincisi: O, Kur’ân’dır.
İkincisi: O, kitaplar manasınadır; buna Yahudiler de girer, çünkü onlar bazı peygamberlere inanmazlar ve Kur’ân’ı reddederler.
"Ve atel male alâ hubbihi":
Hubbihi'deki
“he” zamiri hakkında da iki görüş vardır:
Birincisi: O, mala râcîdir.
İkincisi: Vermeye râcîdir. Hasen Basri bunu okuduğu zaman: Farz olan zekât dışındakiler, derdi.
"Akrabalara": Maksat, verenin akrabalarıdır. Yetim ve miskinlerin manasını da bu sûrenin seksen üçüncü âyetinin başında şerh etmiştik.
"Yolculara": Bunda üç görüş vardır:
Birincisi: O misafirdir, bunu Said b. Cübeyr, Dahhâk, Mukâtil, Ferrâ’, İbn Kuteybe ve Zeccâc demişlerdir.
İkincisi: Yolcu olarak yanından geçendir, bunu da Rebi’ b. Enes demiştir. Mücâhid ile Katede’den de iki görüşün benzeri rivayet edilmiştir.
İmam Ahmed’den de: O, başka yere gitmek isteyen ve yolda kalan kimsedir, dediği rivayet edilmiştir. İbn Cerir Taberî’nin, Ebû Süleyman Dımeşki’nin ve kadı Ebû Ya’lâ’nın tercihleri de budur. Şu inceleme de bunun doğru olduğunu göstermektedir: Sebil yol, oğlu da o yoldan gidendir. Onun muhtaç olarak uğradığı kimselerde hakkı vardır. Belki de ilk görüşün sahipleri buna işaret etmişlerdir. Çünkü o yolcu olunca, o konaklamamış misafirdir.
Üçüncü görüş: O sefere çıkmak isteyen fakat harcırah bulamayan kimsedir, bunu da Maverdi ve diğerleri imam Şâfiî’den aktarmışlardır.
"Kölelere": Yani köle azat etmeğe, demektir. Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Onlar taksitlerini ödemede zorluk çeken azat belgesi almış kölelerdir, bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Bu, Ali b. Ebû Talib, Hasen, İbn Zeyd ve Şâfiî’den rivayet edilmiştir.
İkincisi: Onlar bu hisseyi alıp da azat edilen kölelerdir, bunu da Malik b. Enes, Ebû Ubeyd ve Ebû Sevr demişlerdir. İmam Ahmed’den de her iki görüşün benzeri rivayet edilmiştir.
"Be’sa": Fakirlik, darra da hastalıktır. Hinelbe’s de savaştır, bunu Dahhâk demiştir.
"İşte sadıklar onlardır":
Ebû’l - Âliyye şöyle demiştir: Bunlar imanı dilleriyle söylediler ve onu amelleriyle gerçekleştirdiler.
178
Ey iman edenler, maktuller hakkında size kısas yazıldı: Hüre hür, köleye köle, dişiye dişi. Kim kardeşi tarafından cüz’i bir şey affedilirse, örfe uymak ve ona güzelce ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Kim bundan sonra tecavüz ederse, onun için çok acıklı bir azap vardır.
"Ey iman edenler, size kısas yazıldı": Şeyban, Katâde’den şöyle rivayet etmiştir: Cahiliye halkında-tecavüz ve şeytana uyma vardı. Bir kabile kalabalık ve güçlü olur da kölelerini başkalarının kölesi öldürürse: Biz ona karşı ancak hür öldürürüz, der ve ötekilere karşı gurur duyarlardı. Başkalarından bir kadın onların bir kadınını öldürürse: Biz ona karşılık ancak bir erkek öldürürüz, derlerdi, işte âyet bunun üzerine indi.
"Yazıldı” kelimesinin manası, farz kılındı demektir, bunu da İbn Abbâs ile başkaları demiştir. Kısas: Bir fiile misli ile karşılık vermektir, kassal esere (iz sürmek)ten gelir. Eğer: "Nasıl farz olur, halbuki veli kısas ile af arasında muhayyerdir?” denilirse, buna şöyle cevap verilir: O, veli için katile farzdır, yoksa velilin üzerine değil.
"Kim kardeşi tarafından cüz’i bir şey affedilirse": Yani kardeşinin kanı tarafından, daha açıkçası, öldürmeyi terk eder ve onun yerine diyete razı olursa, demektir. "Kardeşinden” kavli de katilin İslâm’dan çıkmadığını gösterir.
Örfe uymak": Yani örfe uyması, diyeti zorlamadan kibarca istemesi,
"ona güzelce ödemek” de, diyet istenenin cimrilik edip savsaklamaması gerekir, demektir.
"Bu Rabbinizden bir hafifletmedir":
Said b. Cübeyr şöyle demiştir: Allah’ın Tevrat halkına emri, taammüden adam öldürenin öldürülmesi, affedilmemesi ve ondan diyet alınmaması şeklinde idi. Allah ümmet-i Muhammed'e izin verdi, taammüden öldürülenin velisi, isterse katili öldürür, isterse diyeti alır.
"Kim tecavüz ederse": Yani haksızlık eder de diyet aldıktan sonra katili öldürürse demektir.
"Onun için acıklı bir azap vardır":
Katâde şöyle demiştir: Öldürülür ve diyeti kabul edilmez.
Bazı müfessirler bu ayetteki hitap delilinin mensuh olduğuna kail olmuşlardır, çünkü:
"Hüre hür” deyince, köleye karşılık hürün öldürülmemesi gerekti. Aynı şekilde:
"Dişiye dişi” deyince de dişiye karşılık erkeğin öldürülmemesi hitap açısından meydana çıktı. Bu ise:
"Biz onlara kısası, cana can şeklinde yazdık” âyeti ile neshedilmiştir. Şeyhimiz Ali b. Abdullah ise şöyle demiştir: Bu, fakihlere göre nesih değildir, çünkü fakihler: Hitap delili, ancak ona muarız ve ondan daha kuvvetli bir delil olmadıkça kanıttır, demişlerdir.
179
Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Kötülüklerden korunasınız diye (bunlar açıklanıyor).
"Kısasta sizin için hayat vardır":
Zeccâc şöyle demiştir: Bir adam, öldürdüğü takdirde öldürüleceğini bilirse, öldürmekten vazgeçer. Bu da hem öldürmek istediği kimse hem de kendi nefsi için hayat olur. Çünkü o, kısas için vazgeçmiştir. Şair de bu manayı almış ve şöyle demiştir:
Benden Ebû Mâlik'e elden bir mektup gönderin,
İtapta, kavimler arasında hayat vardır.
Yani birbirlerine itap ederlerse, itap konusu meseleyi düzeltmiş olurlar.
"Elbab": Akıllar demektir. Neden hitap genel olduğu halde özelikle onlara hitap edilmiştir? Çünkü hitaptan istifade edecek olan onlardır, zira onlar onun emrini tutar, yasağından kaçarlar.
"Belki korunursunuz":
İbn Abbâs: Belki kan dökmekten korunursunuz, demiştir.
İbn Zeyd de: Belki sen onu öldürüp de ona karşı kendinin de öldürülmesinden korunursun, demiştir.
İbn Mansur, Ahmed’den şöyle dediğini nakletmiştir: Bir adam bir adamı sopa ile öldürür veya onu boğar ve başını taş ile yararsa, öldürdüğü şekilde öldürülür. Bundan da çıkan zahir mana şudur: Kısas kılıçtan başka bir şeyle olur ve öldürdüğü aletin benzeri ile olur. Bu; İmam Malik ile Şâfiî’nin görüşüdür. Harb de ondan: Odunla öldürürse kılıçla öldürülür dediğini nakletmiştir. Ebû Talib de: Onu boğarsa, kılıçla öldürülür, diye nakletmiştir. Bunun da zahir manası şudur: Kısas ancak kılıç ile olur. Ebû Hanife rahmetullahi aleyhin görüşü de budur.
180
Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır/mal bırakmış ise ana babaya ve akrabalara meşru surette vasiyet etmek takva sahipleri üzerine bir hak olarak yazıldı.
"Birinize ölüm geldiği zaman yazıldı":
Zeccâc şöyle demiştir: Mana: Ve size yazıldı demektir. Ancak söz uzadığı için atıfa gerek duyulmamış ve ondan vav manası anlaşılmıştır. Maksat: Birinize ölüm anında vasiyet etmek yazıldı demek değildir. Çünkü o, o anda meşguldür, asıl mana: Vasiyete gücünüz yeterken vasiyet etmek size yazıldı, demektir. O zaman adam: Ben öldüğüm zaman filana şu kadar bıraktım, der. Burada
"hayır” ise, bir grup müfessire göre maldır.
Bu vasiyetin geçerli olacağı malın miktarı üzerinde de altı görüş vardır:
Birincisi: Bin dirhem ve üstüdür. Bu Hazret-i Ali ile Katâde’den rivayet edilmiştir.
İkincisi: Yedi yüz dirhem ve üzeridir, bunu da Tâvûs, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Üçüncüsü: Altmış dirhem ve üzeridir, bunu da İkrime, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
Dördüncüsü: O, ailenin nafakasından artan çok maldır. Hazret-i Âişe, kendisine, vasiyet etmek istiyorum diye soran bir adama:
"Malın ne kadar?” dedi. O da: Üç b. dirhem deyince: 'Ailen ne kadar?” dedi. O da: Dört kişi, dedi. Hazret-i Âişe de: Bu azdır, onu ailene bırak, dedi.
Beşincisi: O beş yüz ilâ b. dirhemdir, bunu da İbrahim Nehaî demiştir.
Altıncısı: O az da olabilir, çok da olabilir, bunu da Ma’mer, Zührî’den rivayet etmiştir. Ma’ruf ise, içinde haksızlık olmayan şey demektir.
Hüküm: Vasiyet mendûb mu idi, yoksa vacip mi idi? Bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: O mendûb idi.
İkincisi: O farz idi, bu daha doğrudur, çünkü Allahü teâlâ: Yazıldı, demiştir ki, manası, farz kılındı, demektir.
Bu âyet ise miras âyeti ile neshedilmiştir.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Onu
"erkekler için ebeveynin ve akrabaların bıraktıklarından hisse vardır” (Nisa: 7) âyeti neshetmiştir. Âlimler ebeveyn ile mirasçı olan akrabalara vasiyetin neshedildiğinde müttefik, mirasçı olmayan akrabalar hususunda da farklıdırlar: Onlara vasiyet vacip mi? Bunda da iki görüş vardır: En doğrusu kimseye vacip olmamasıdır.
181
Kim bunu işittikten sonra değiştirirse, onun günahı sadece onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah hakkıyle işitici ve hakkıyle bilendir.
"Onu kim değiştirirse":
Zeccâc şöyle demiştir: Kim vasiyet emrini işittikten sonra değiştirirse, onun günahı ancak onu değiştirenin üzerinedir; ne vasiyet edenin ne de kendisine vasiyet edilenin üzerine değil.
"Şüphesiz Allah işitendir": Vasiyet edenin dediğini;
"bilendir": Kendisine vasiyet edilenin ne yaptığını.
182
Kim vasiyet edenin haksızlığa meylinden veyahut günah işlemesinden korkar da onların aralarını bulursa, ona bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.
"Femen hafe min musin": İbn Kesir, Nâfi', Ebû Amr, İbn Âmir ve Hafs da -Âsım’dan rivayetle- vavın sükunu ile
"mûsin"; Hamze, Kisâi ve Ebû Bekir de - Âsım’dan rivayetle - vavın fethası ve sadın şeddesi ile
"muvassin” okumuşlardır.
Burada korkudan ne murat edildiğine dair de iki görüş vardır:
Birincisi: O, ilimdir.
İkincisi: O, korkunun ta kendisidir. Birinciye göre haksızlık gerçekleşmiş olur, İkinciye göre de gerçeklemesinden korkulmuş olur. "Cenef” haktan sapmak demektir.
Zeccâc da: Cenef meyi, ismen de günaha kasdetmektir, demiştir.
İbn Abbâs da: Cenef hata, isim de kasıt demiştir.
Ebû Süleyman Dımeşki de: Cenef haktan çıkmaktır. Bazen hata yapana da kasıtlı yapana da böyle denir. Ancak müfessirler cenefi hata yapanla, ismi de kasıtlı yapanla ilişkilendirmişlerdir.
Bu âyeti yorumlamada iki görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası şudur: Bir kimse ölmek üzere olan, vasiyetinde israf eden veya bir hakta kusur eden bir adamın yanında olursa, ona doğruyu emretsin. Bu, Mücâhid'in görüşüdür. İkincisi de şudur: Kim haksız vasiyette bulunur, velisi onun vasiyetini reddeder veya Müslümanların lideri onu Allah'ın kitabına vehayut Peygamberin sünnetine çevirirse, ona günah yoktur. Bu da Katâde’nin görüşüdür.
"Aralarını bulursa": Yani kendilerine vasiyet edilenlerin aralarını bulursa demektir. Onların zikri geçmemiştir, ancak vasiyet eden zikredilince hitaptan orada kendisine vasiyet edilenin de olduğu anlaşılır.
Ferrâ’ şöyle bir şiir okumuştur:
Bilmiyorum, ben bir yere niyet ettiğim zaman Hayrı mı isterim, bana hangisi yaklaşır?:
Benim istediğim hayır mı Yoksa beni isteyen şer mi?
Birinci beyitte yalnız hayırdan bahsedince şerri kapalı geçmiştir. Çünkü ondan anlaşılmaktadır.
183
Ey iman edenler, oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı. Kötülüklerden korunasınız diye (bunlar açıklanıyor).
"Ey iman edenler, oruç size yazıldı": Oruç (siyam) lügatte genel olarak eylemsizliktir. Meselâ, sametilhaylü denir ki, at yürümedi, demektir. Sametirrihu denir ki, rüzgar esmedi demektir. Şeriatte oruç ise, niyetli olarak yemekten, içmekten ve cinsi münasebette bulunmaktan çekinmektir.
Bizden öncekiler hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Onlar ehl-i kitaptır. Bunu Atâ’ el - Horasani, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Mücâhid de bu görüştedir.
İkincisi: Onlar Hıristiyanlardır, bunu da Şa’bî ile Rebi’ demişlerdir.
Üçüncüsü: Onlar milletlerin hepsidir, bunu da Ebû Salih, İbn Abbâs’tan nakletmiştir.
"Oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi": Bu benzetme de iki görüş vardır:
Birincisi: Benzeme orucun hüküm ve sıfatındadır, sayısında değildir.
Said b. Cübeyr şöyle demiştir: Onlara oruç şöyle yazılmıştı: Onlardan biri yemeğini yemeden uyursa, ertesi güne kadar yemesi haram olurdu. Oruç gecesi de kadınlar onlara haram idi. Oruçları böyle idi. Ama size bunlar müsaade edildi. Buna göre âyet:
"Oruç gecesi kadınlara yaklaşmak size helâl kılındı” (Bakara: 187) âyetiyle neshedilmiştir. Bu, ehli- kitabın orucu ile Müslümanların orucunu birbirinden ayırdı.
İkincisi: Benzeme günlerin sayısındadır, sonra bunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Bu ümmete her aydan üç gün oruç tutmak farz kılındı, bu, onlardan öncekilere de farz idi. Atıyye, İbn Abbâs’tan nakille:
"Sizden öncekilere yazıldığı gibi” kavli üzerinde şöyle demiştir: Her aydan üç gün idi, sonra ramazan orucu ile neshedildi. Ma’mer de Katâde’den şöyle nakletmiştir. Allah insanlara ramazandan önce her aydan üç gün farz etmişti. Buna göre âyet,
"Ramazan ayı Kur’ân'ın indirildiği aydır” âyetiyle neshedilmiş olur.
İkincisi: Bizden öncekilere de aynen ramazan orucu farz kılındı.
İbn Abbâs şöyle demiştir: Hıristiyanlar bir gün öne aldılar, bir gün de sona bıraktılar, sonra da: On gün öne alalım, on gün sonraya bırakalım, dediler. Süddi de şeyhlerinden naklederek şöyle demiştir: Hıristiyanlara ramazan orucu zor geldi, yaz ve kış yer değiştiriyordu, bunu görünce toplandılar, onu yazla kış arasında bahara bıraktılar ve: Yirmi gün ilâve edip günahımıza kefaret kılalım, dediler. Buna göre âyet muhkem olur, neshedilmemiş olur.
"Belki korunursunuz": Çünkü oruç takvaya ulaşmak için vesiledir, zira o insanları heves ettikleri birçok günahlardan alıkoyan Bunu, orucun yasaklarından korunursunuz diye açıklayanlar da olmuştur.
184
Oruç sayılı günlerdir. Sizden kim hasta olur veyahut yolculukta bulunursa, diğer günlerde sayısınca oruç tutar. Ona zor dayananlara bir yoksul doyumu fidye vardır. Kim gönlünden gelerek bir hayır yaparsa bu, kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
"Eyyamen ma’dûda":
Zeccâc şöyle demiştir:
"Eyyamen” zarf olarak mensûb olmuştur, sanki: Oruç size bu belli günlerde farz kılındı demiş gibi olur. Onun âmili de "sıyam"dır. Sanki mana: Size belli günlerde oruç tutmak yazıldı demiş gibi olur.
Bu günler hakkında da üç görüş vardır:
Birincisi: Bunlar her aydan üç gündür.
İkincisi: O her aydan üç gün ile Aşure günüdür.
Üçüncüsü: O ramazan ayıdır, en doğrusu da budur. Buna göre âyet muhkem olur. Ondan önceki iki görüşe göre de mensuh olur.
"İçinizden kim hasta olur veya yolculukta bulursa, diğer günlerde sayısınca oruç tutar":
Bunda şöyle saklı bir ifade vardır: Yani böyle olur da oruç tutmazsa, sayısınca oruç tutar, demektir.
Âyetin hükmü: Hastalık ve yolculuk mutlak değildir, çünkü hastaya oruç tutması zarar vermezse, oruç tutmaması câiz değildir. Bu merhamet ancak oruç tutmakla hastalığın artmasına bağlıdır. Ulemalar şunda ittifak etmişlerdir ki, yolculuk miktarı bellidir, onun takdirinde ihtilaf etmişlerdir. İmam Ahmed, Malik, ve Şâfiî: On altı fersah yani iki gündür demişler; Ebû Hanife ile arkadaşları: En azı yirmi dört fersah yani üç gündür, demişler. Evzai ise: Sekiz fersah yani bir günlük yoldur, demiştir. Sefer’in sefrden geldiği söylenmiştir açığa çıkarıp keşfetmektir. Esferetil mer’etü an vechiha denir ki, kadın yüzünü açtı demektir. Esferes subhu da, sabah aydınlanmak manasınadır. O nedenle uzak yere çıkmaya da sefer denmiştir, çünkü yolcunun ahlakını ortaya çıkarır.
"Ona zor dayananlara bir yoksul doyumu fidye vardır":
İbn Mes’ûd, Mu’âz b. Cebel, İbn Ömer, İbn Abbâs, Seleme b. Ekva’, Alkame, Zührî ve diğerlerinden şöyle dedikleri nakledilmiştir: İlk zamanlarda isteyen oruç tutar, isteyen tutmaz, fidye verirdi, her gün için bir yoksul doyururdu. Sonunda "kim ramazanda hazır olursa oruç tutsun” âyeti indi. Buna göre Kelâmın manası şöyle olur: Ona gücü yetip de oruç tutmayanlar fidye verirler. Sonra bu âyet neshedildi.
İkrime’den: Bunun gebe ve emzikli kadınlar hakkında indi, dediği rivayet edilmiştir. Ebû Bekir es - Sıddik ile İbn Abbâs, yenin zammesi, tının fethası ve vavın şeddesi ile "ve alellezine yutavvekunehu” okumuşlar.
İbn Abbâs da: O Yaşlı erkek ve kadınlardır, demiştir.
"Fidyetün taâmü miskin":
İbn Kesir, Ebû Amr, Âsım, Hamze ve Kisâi, tenvinli olarak "fidyetün",
"tamu miskin"i de tekil olarak okumuşlardır.
Nâfi ile İbn Âmir de, tenvinsiz, cer ile
"taami” ve cemi sigasıyla
"mesakin” okumuşlardır.
Ebû Ali, ilk okuyuşun manası şöyledir demiştir: Bunlardan her biri bir yoksulu doyurur. Meselâ
"Onlara seksen değnek vurun” (Nûr: 4) âyeti de böyledir ki: Her birine seksener değnek vurun demektir.
Ebû Zeyd de şöyle demiştir: Eteynel Emire fekesana hulleten ve a’tana küllena mieten, denir ki, Emire geldik, her birimize bir, yüz elbise verdi, yani her birimize o kadar verdi, demektir. Ama kim de fidyeyi taama izafe ederek okursa, bazı baza izafe etmiş gibi olur, çünkü o, fidye edilen şeye taam demiş, sonra da fidyeyi fidye ve diğer şeyi kaplayacak taama izafe etmiştir. Bu da, hatemu hadid izafesine benzer ki, demir yüzük demektir.
"Kim gönülden gelerek bir hayır yaparsa":
Bunda da üç görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası: Kim iki yoksul doyurursa, demektir.
Bunu da İbn Abbâs ile Mücâhid demişlerdir.
İkincisi: Gönülden gelmek, birkaç yoksulu doyurmaktır, bunu da Tâvûs demiştir.
Üçüncüsü: Bu, yoksulun bir günlük yiyeceğinden fazla vermektir, bu da Mücâhid ten rivayet edilmiştir. Enes b. Malik de yaşlanınca böyle yapmıştır.
"Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır": Bu, daha önce âyetin başında seleften hikaye ederek dediğimiz sağlıklı ve mukim olup da oruç tutmakla fidye vermek arasında muhayyer olanlar hakkındadır; yoksa hastalar, yolcular, gebe ve emzikli kadınlar hakkında değildir. Çünkü oruç tutmamak bunlar hakkında oruç tutmaktan daha faziletlidir. Kendilerini telef etme riskine atmaktan men edilmişlerdir. Bu da âyetin mensuh olduğunu söyleyenlerin tezini destekler.