228. Âyetin Tefsiri
Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç kar' müddeti beklerler. Eğer Allah'a ve âhiret gününe îman ediyorlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl değildir. Kocaları bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almaya daha çok hak sahibidirler. Üzerlerindeki hak gibi maruf şekilde onların da hakkı vardır. Erkeklerin ise kadınların üzerinde bir dereceleri vardır. Allah Azizdir, Hakimdir.
Bu âyetin: "Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç kar' müddeti beklerler" bölümüne dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1- Âyetler Arası İlişki ve Nüzul Sebebi:
Yüce Allah, îlânın ve îlâ ile boşamanın meydana geleceğini sözkonusu ettikten sonra
"boşanan kadınlar" âyeti ile boşamadan sonra kadının hükmünü beyan etmektedir.
Ebû Dâvûd ve Nesâî'nin kitaplarında İbn Abbâs'tan yüce Allah'ın:
"Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç kar' müddeti beklerler" âyeti hakkında şöyle dediği nakledilmektedir: Erkek karısını boşadı mı onu geri almaya herkesten daha çok hak sahibi idi. İsterse onu üç defa boşamış olsun. Yüce Allah bunu neshetti ve:
"Talâk iki defadır" (el-Bakara, 2/229) diye buyurdu. Ebû Dâvûd, Talâk 10; Nesâî, Talâk 75.
(Boşanan kadınlar anlamına gelen:) el-Mutallakat geneli kapsayan bir lafızdır. Ancak bundan kasıt ise özellikle kendileriyle gerdeğe girilmiş özel durumdakilerdir. Kendisiyle gerdeğe girilmeden önce boşanan kadınlar, Ahzab Sûresi'nde yer alan:
"Sizin için onlar aleyhine sayacağınız bir müddet yoktur" (el-Ahzab, 33/49) âyet-i kerimesiyle -ileride de görüleceği gibi- dışarıda kalmaktadır. Aynı şekilde:
"Hamile olanların iddetleri ise yüklerini bırakmaları zamanıdır." (et-Talâk, 65/4) âyeti de hamile olanları dışarıda bırakmaktadır.
Kar'lardan maksat istibradır (radıyallahü anhhimde çocuk olmadığının ortaya çıkmasıdır). Ancak vefat iddeti bunun hîlâfınadır; o bir ibadettir.
Yüce Allah ay hali görmeyen küçük kız ile ay halinden kesilmiş yaşlı kadının iddetlerini ileride geleceği üzere aylar ile tesbit etmiştir.
Kimisi de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme bütün boşanmış kadınlar hakkında umumîdir. Bunların hepsini kapsar. Daha sonra neshedilenler edilmiştir. Ancak bu, zayıf bir görüştür. Bu âyet-i kerîme sadece ay hali görenler hakkındadır, onlara hastır. Kadınlarda bilinen (örf) durum, ay hali olmaktır; onların büyük çoğunluğu da ay hali olurlar.
2- Boşanan Kadınların Beklemesi:
Âyet-i kerimede geçen ": Beklerler" fiilinin masdarı olan "terabbus" önceden de açıkladığımız gibi beklemek, intizar etmek demektir. Bu âyet haber olmakla birlikte ondan maksat emirdir. Yüce Allah'ın:
"Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler" (el-Bakara, 2/233) âyeti gibi. Günlük konuşmada da bir dirhem ile yetin anlamına sana bir dirhem yeter, dememiz de böyledir. İbnu'ş-Şecerînin naklettiğine göre bu aralarında herhangi bir görüş ayrılığı olmaksızın dilcilerin de görüşüdür.
İbnu'l-Arabî ise der ki: Bu batıl bir iddiadır. Buradaki ifade şeriatın hükmünü haber vermektir. Eğer beklemeyen boşanmış bir kadın görüyor isen, bu şeriatten değildir. Ayrıca bu, yüce Allah'ın haberinin, hakkında haber verilene muhalif olmasını gerektirmez. Bir görüşe göre de bu, kadınlar beklesinler anlamında şeklindedir ve bundan "lâm" harfi hazfedilmiştir.
3- "Kar" Kelimesinin Anlamı:
İnsanların Cumhûru, son harfi hemze olmak üzere ve "fuûl" vezninde "kuru'" şeklinde okumuşlardır. Nafi'den sonu hemzesiz ve "vav" harfini esreli ve şeddeli olarak: şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir. el-Hasen de "kaf" harfini üstün, "radıyallahü anh" harfini sakin ve sonunda tenvinli bir hemze ile: şeklinde okumuştur.
Kuru' kelimesi ekru' ve ekrâ' kelimeleri, tekilleri olan "kur" kelimesinin çoğuludur. Bu açıklamaları el-Esmaî yapmıştır.
Ebû Zeyd ise şöyle demektedir: Bunun tekili kar' şeklindedir. Her ikisi der ki: Kadın ay hali olduğu vakit onun hakkında bu kökten gelen fiil kullanılır. Bu şekilde ay hali olan kadına da (ism-i fail olarak): mukri' deni)ir. Temizlendiği zaman da aynı fiil kullanılır.
el-Ahfeş der ki: Kadın ay hali olmaya başladı mı "akraet" denilir, ay hali oldu mu da "karaet" denilir. Kar' ise ay halinin kesilmesi demektir. Bazıları iki ay hali arasındaki süredir, demektedir. "Akraat hâcetuke" ifadesi, senin ihtiyaç duyma zamanın geldi, demektir. Bu açıklamalar el-Cevherî tarafından yapılmıştır. Ebû Amr b. el-Ala der ki: Araplardan kimisi ay haline kur' kimisi de temizlik haline kur' der. Kimisi her ikisine bir arada yani ay hali ile birlikte temizliğe kar' demektedir. Bunu en-Nehhâs zikretmiştir.
4- Kar'lardan Maksat Nedir?
İlim adamları "ekrâ': kuru'" hakkında farklı görüşlere sahiptir. Kûfeliler der ki: Bunlar ay halleri demektir. Ömer, Ali, İbn Mes’ûd, Ebû Mûsa (radıyallahü anhüm), Mücâhid, Katâde, Dahhak, İkrime ve Süddî'nin de görüşü budur. Hicazlılar ise, bunlar temizlik süreleridir, derler. Bu Hazret-i Âişe, İbn Ömer, Zeyd b. Sabit, (r. anhum)ın Zührî, Eban b. Osman ve Şâfiî'nin görüşüdür.
Bu kelimeyi ay haline isim olarak kabul edenler ay halini böyle adlandırırlar. Çünkü kan rahimde toplanır.
Temizliğe isim kabul edenler, kanın bedenin tümünde toplanmasından dolayı bu ismi kullanırlar. Kar' kelimesinin asıl anlamının bu olduğunu ortaya koyan husus, hakikatte vakit anlamını da ihtiva etmesidir. Rüzgar vaktinde esti, demek için kar' ve kâri' kelimeleri kullanılır. Şair der ki:
"Ben Şeliloğullarının Aknndan (özel bir yer ismi) hoşlanmadım
Rüzgarlar vakitlerinde (kâri') estiği zaman."
Bu bakımdan hayz'a da vakt, temizliğe de vakt denilmiştir. Çünkü her ikisi de belli bir süre ile alakalıdır. el-A'şâ temizlik süreleri ile ilgili olarak şunları söylemektedir:
"Her yıl sen bir gazaya mı çıkıyorsun?
O gazan için bütün azim ve sabrın ile hazırlanıyorsun
Bu gaza sana izzet kazandırıyor, kabilen arasında da yükseklik
Kadınlarının karlarında (temizlik hallerinde) seni beklerken kaybettiklerine karşılık olarak."
Bir başkası da ay hali anlamında şöyle demektedir:
"Bana karşı büyük bir kin sahibi olan nice kimselerin,
Kurû'u vardır; ay hali olan kadının kurû'u gibi."
Yani o kişi, kendisine kin duyup tâ'netmiş olan o şahsa indirdiği darbe sonucunda ay hali kadını gibi kanını akıtmış.
Bazıları da şöyle demiştir: Bu kelime suyun havuzda toplanmasını ifade etmek üzere kullanılan "kar'"dan gelmektedir. Kur'ân-ı Kerîm de manaların toplanması demek olduğundan dolayı "Kur'ân" ismini almıştır. Harflerinin bir araya toplanması dolayısıyla bu ismi aldığı da söylenmiştir. Dişi devenin gebe kalmadığını ifade etmek üzere: Dişi devenin karnında asla (yavru ile) yavrunun içinde bulunduğu eş bir araya gelip toplanmadı" denilir. Amr b. Külsûm da der ki:
"Güzel, uzun boyunlu, beyaz renkli ve bakire
Rengi apak ve hiç döl tutmamış
Ay halinde kan rahimde toplandığı temizlik vaktinde de vücutta bulunduğu için bu kelime kullanılmış gibidir.
Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: Kar' kelimesi suyu havuzda topladım (karaytu), şeklindeki sözden alındığını söyleyenlerin bu sözü pek birşey ifade etmez. Çünkü "kar" hemzelidir, bu ise hemzeli değildir.
Derim ki: Bu Cevheri ve diğer dilcilerin yaptıkları nakle göre sahih bir açıklamadır. Bu şekilde toplanan suyun ismi "kiran" ...diye gelir.
Kar'ın ya temizlikten ay haline veya ay halinden temizliğe geçiş olduğu da söylenmiştir. İşte buna binaen Şâfiî bir görüşünde şöyle demiştir: Kar' temizlikten ay haline geçmektir. Ay halinden temizliğe geçişi ise kar’ olarak görmemektedir. Ancak kelimenin iştikakı (türeyişi) gereğince bunun da kar' olması icabader. Ve yüce Allah'ın:
"Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç kan müddeti beklerler" âyeti yani üç devre yahut üç geçiş süresi beklerler, demek olur. Boşanan kadın ise yalnızca iki hal ile nitelenir. Kimi zaman temizlikten ay haline geçiş yapar, kimi zaman da ay halinden temizliğe geçiş yapar. Böylelikle ifadede de bir tutarlılık olduğu ortaya çıkar.
Bu kelimenin hem temizliğe hem de ay haline delalet etmesi dolayısıyla müşterek (farklı manalar hakkında ortak kullanılan) bir isim haline gelir.
Şöyle de denilir: Kar'ın intikal anlamına geldiği sabit olduğuna göre boşanan kadının temizlikten ay haline intikal etmesi âyet-i kerîme tarafından kesinlikle kastedilen bir durum değildir. Bu bakımdan ay halinde yapılan talâk emrolunmuş sünnî bir talâk değildir. Sünnî talâk iddet beklemek için yapılan talaktır. İddet için talâk ise temizlik halinde yapılır. Bu da "kar'" kelimesinin intikal, geçiş anlamından alınmış olduğunu göstermektedir.
Temizlik halinde talâk sünnî (sünnete uygun) talâk olduğuna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Onların iddetleri üç geçiş yapmaktır: Birincisi talakın kendisinde vuku bulduğu temizlikten geçiştir, bu aynı zamanda kar' olarak sayılmayan ay halinden temizliğe geçiştir. Çünkü dil buna delalet etmemektedir. Fakat bizler bir başka delil ile yüce Allah'ın ay halinden temizliğe intikali murad etmediğini öğrenmiş bulunuyoruz. Bu ikisinden birisinin murad edilmediği ortaya çıktığına göre, geriye öteki kalır. O da temizlikten ay haline geçişin murad edildiğidir. Buna göre, boşanan kadının iddeti üç tane intikaldir. Birincisi temizliktir. Buna göre talâk temizlik halinde verildiği takdirde tam üç kar'ın tamamlanması mümkün olur. Ve bu herhangi bir şekilde mecaza hamletmek de olmaz. el-Kiya et-Taberî der ki: Bu Şâfiî mezhebindeki yönelişin maksadını oldukça hassas bir şekilde tesbit etmektir. Şeriatın ince hikmetlerinden anlaşılması pek uzak olmayan bir sırrı bu hususta zikretmemiz mümkün olmaktadır. O da şudur: Temizlikten ay haline intikal, rahmin temizliğine (hamilelik olmadığına) delaleti dolayısıyla bir kar' kabul edilmiştir. Çünkü hamile kadın çoğunlukla ay hali olmaz. Ay hali olmasıyla rahminin temiz olduğu da anlaşılmış olur. Ay halinden temizliğe intikal ise bunun hilafınadır. Çünkü ay hali olan kadının ay halinin akabinde hamile kalması mümkündür. Eğer hamilelik süresi uzayıp gidecek olursa, çocuk güçlenir ve kanı da kesilir. Bu bakımdan Araplar temizlik halinde kadınlarının hamile kalmasını övünülecek birşey kabul ederler. Nitekim Hazret-i Âişe, Rasulûllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şairin şu sözleriyle övmüştür:
"Ay hali bulanıklığının her türlüsünden uzaktır
Süt emzirenin fesadından ve hamile kadının hastalıklı sütünden."
Burada şair annesinin ona ay halinin son günlerinde hamile kalmadığını anlatıyor.
İlim adamlarının ve dil bilginlerinin "kur'" kelimesinin açıklamasına dair sözleri bunlardır. Ayrıca bunlar derler ki: Kadın ay hali olduğu zamanı veya temizlendiği zamanı anlatmak için "kar"dan türeyen fiiller kullanıldığı gibi, hamile kaldığı zaman, anlatmak için de aynı fiili kullanırlar ve ittifakla "kar'ın" vakit anlamına geldiğini kabul ederler. Buna göre boşanmış kadınlar kendiliklerinden üç süre, vakit beklerler denildiği takdirde âyet-i kerîme de sayı hususunda açıklayıcı (müfessir), sayılan şey hakkında da muhtemel olur. O bakımdan sayılanın beyanını başka bir delilde aramak icab eder.
Bu konuda bizim delilimiz yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Kadınları boşadığınız zaman iddetlerı vaktinde boşaym." (et-Talâk, 65/1) Hanımını boşayacak olana temizlik halinde boşama yapmasının emrolunduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. O bakımdan iddette muteber olması gereken de budur. Çünkü yüce Allah:
"Kadınları boşayın" derken kadının iddete başlayacağı bir vakti kastetmektedir. Bundan sonra da yüce Rabbimiz:
"Ve iddetlerini sayın" (et-Talâk, 65/1) diye buyurmaktadır. Bununla da boşanan kadının kendisiyle iddette bulunacağı vakit kastedilmektedir ki, bu da içinde iken boşanacağı temizlik halidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Hazret-i Ömer'e şöyle buyurmuştur: "Ona (oğluna) emret, hanımına dönsün, sonra temizleninceye kadar nikâhında tutsun, sonra ay hali olsun, sonra temizlensin. İşte yüce Allah'ın kendisi sebebiyle (olduğu vakit) kadınların boşanmasını emrettiği müddet budur." Bu hadisi Müslim ve başkalan rivâyet etmiştir. Buhârî, Talâk 1; Müslim, Talâk 1; Ebû Dâvûd, Talâk 4; Nenât, Talâk 76; İbn Mâce, Talâk 2; Muvatta’', Talâk 53; Müsned, II, 63.
Bu, temizlik zamanının "iddet" diye adlandırılan zaman olduğu hususunda da bir nastır ve kadınların içinde boşanması gereken zaman da odur. Ay hali iken hanımını boşayanın, bu ay halini iddetinden saymayacağı hususunda da görüç ayrılığı yoktur. Temizlik halinde hanımını boşayanın ise Cumhûra göre bu temizliği iddetinden sayar. O bakımdan bunu kabul etmek daha uygun düşmektedir.
Ebû Bekr b. Abdurrahman der ki: Biz fukahamızdan Her kime yetiştiysek mutlaka Âişe'nin; kar'lar temizlikler demektir, görüşünü kabul ediyordu. Erkek ilişkide bulunmadığı bir temizlik halinde hanımını boşadı mı bir an dahi olsa daha kısa bir süre dahi olsa o temizlikten bir süre kalmışsa bile o, iddetinden sayılır. Daha sonra ay halinden sonra ikinci bir temizlik sonra ikinci bir ay halinden sonra üçüncü bir temizlik bekler. Artık üçüncü ay halinin kanını gördü mü erkeklere (nikâhlanması) helal olur ve iddetinden çıkmış olur. Herhangi bir kimse ilişkide bulunduğu bir temizlik halinde karısını boşarsa bu talâk lazım olur, fakat kötü bir iş işlemiş olur. Kadın da o temizlik halinden geri kalanı ile birlikte iddetini sayar.
ez-Zührî, temizliğinin bir bölümünde boşanmış bir kadın hakkında şöyle demiştir: O kadın o temizliğinin geri kalanı dışında üç temizlik hali ile iddet bekler. Ebû Ömer der ki: Kar'lar temizliktir, deyip de İbn Şihab ez-Zühri’den başka bu şekilde görüş belirten bir kimseyi bilmiyorum. Çünkü ez-Zührî der ki: İçinde boşanmış olduğu o temizlik halini yok sayar, ondan sonra üç temizlik hali sayar. Çünkü yüce Allah:
"Üç kar'" diye buyurmuştur.
Derim ki: ez-Zührî'nin bu görüşüne göre boşanan kadın dördüncü ay haline girmedikçe evlenmesi helal olmaz. İbnu'l-Kasım, Mâlik, mezhebine mensup ilim adamlarının çoğunluğu, Şâfiî ve Medine âlimlerinin görüşü ise şöyledir: Boşanan bir kadın üçüncü ay halinden ilk kan damlasını gördü mü, artık eski kocasının nikâhının dışına çıkmış olur. Bu, aynı zamanda Zeyd b. Sabit, Âişe ve İbn Ömer'in de görüşüdür. Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir. Dâvûd b. Ali ve arkadaşları da bu kanaattedir. Zührî'nin görüşüne karşı delil de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın cima olmaksızın temiz olan kadının boşamasına izin vermesi ve bu konuda temizliğin başı veya sonu diye birşeyden söz etmemesidir. Eşheb de der ki: Gördüğü kanın ay hali kanı olduğu tahakkuk etmedikçe aralarındaki nikâh bağı ve miras kesilmiş olmaz. Böylelikle bu görülen kanın ay hali dışında bir kan akıntısı olma ihtimali önlenmiş olur.
Kûfeliler ise Hazret-i Peygambere gördüğü (istihaza) kanından dolayı şikâyet" te bulunan Fatıma bint Ebi Hubeyş'e söylediği şu sözlerini delil gösterirler: "Senin o gördüğün kan bir damardır. Bekle. Ay hali (kar') vaktin geldi mi namaz kılma. Ay hali vaktin (kar’) gitti mi guslet, sonra da ay hali vaktinden öbür ay hali vaktine kadar süre boyunca namaz kıl!" Buhâri, Hayz 8; Müslim, Hayz 62; Ebû Dâvûd, Tahâre 107; Tirmizî, Tahâre 93; Nesâî, Tahâre 134...
Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:
"Hanımlarınız arasından ay halinden kesilmiş olanların eğer iddetlerinde şüphe ederseniz onların iddetleri üç aydır." (et-Talâk, 65/4) Burada yüce Allah kesilen şeyi "ay hali" olarak zikretmektedir. O halde, iddetin bu olduğuna delalettir. O olmadığı takdirde buna bedel ise ayları tesbit etmiştir. Hazret-i Ömer de ashab-ı kiramın huzurunda şöyle demiştir: Cariyenin iddeti iki defa ay hali görmesidir. Yani hür kadının iddetinin yarısı. Eğer ben bir buçuk ay hali yapabilecek olsaydım onu da yapardım. Hazret-i Ömer'in bu sözüne kimse tepki göstermemiştir. Bu da onlar tarafından bu konuda icma olduğunun delilidir. Bu aralarında dört halifenin de bulunduğu ashab-ı kiramdan on kişinin görüşüdür. Onların söyledikleri sözler ise yeterli görülmelidir. Ayrıca yüce Allah'ın:
"Boşanan kendiliklerinden üç kar' müdeti beklerler" âyeti de buna delalet etmektedir. Çünkü bunun anlamı eksiksiz üç kar' beklerler, şeklindedir. Bunun ise karların bizim görüşe göre ancak ay hali olarak açıklanması halinde mümkün olur. Çünkü, bu temizlik halidir, diyenler kadının iki temizlik hali ile üçüncüsünün bir kısmını iddet olarak beklemesini câiz kabul ederler. Zira temizlik halinde karısını boşayacak olursa, öbür görüşü kabul edenlere göre temizliğinden geri kalan süre bir kar' olarak sayılmış olur. Bize göre ise ismin, durumu hakkında kullanılabilmesi için, ay halinin başından itibaren iddete başlaması gerekir. Koca hanımını ilişkide bulunmadığı bir temizlik halinde boşayacak olursa, bir ay hali olmayı bekler, sonra bir ay hali daha sonra bir ay hali daha. Üçüncü ay halinden gusletti mi artık iddetten çıkar.
Derim ki: Ancak yüce Allah'ın:
"O rüzgârı onlara yedi gece ve sekiz gün peşpeşe musallat kıldı." (el-Hâkka, 69/7) âyeti bunu reddetmektedir. Burada "sekiz gün" anlamına gelen de "yevm" kelimesi müzekker olduğu için "yuvarlak te" harfini kullanmıştır. "Kar" kelimesinde de (üç anlamına gelen "selaseh" kelimesinin sonunda da) böyledir. İşte bu, maksadın o olduğunun delilidir. Ebû Hanîfe de ay hali iken boşandığı takdirde boşandığı o ay hali ile ondan sonraki temizlik halini iddetten saymayacağı hususunda bize uygun kanaat belirtmektedir. Ona göre ancak temizlikten sonraki ay halinden itibaren iddeti başlar. Bize göre ise daha önceden de açıkladığımız gibi, temizlik ile iddeti başlar. Dil bilginleri birşeyin bir bölümünü, tümü hakkında kullanılan isimle kullanmayı câiz (uygun) görmüşlerdir. Nitekim yüce Allah:
"Hac bilinen aylardır." (el-Bakara, 2/197) diye buyurmaktadır. Bundan kasıt ise iki ay ve üçüncü ayın bir kısmıdır. İşte "üç kar'" âyeti de böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Bunun ay hali olduğunu söyleyenlerden kimisi şöyle demektedir: Üçüncü ay halinden temizlendiği takdirde guslettikten sonra iddet bitmiş ve erkeğin ric'ati (iddet içerisinde dönüş hakkı) batıl olmuş olur. Bu görüşü Saîd b. Cübeyr, Tavus, İbn Şubrume ve el-Evzaî belirtmiştir. Şerik der ki: Kadın gusul etmekte yirmi yıl süre ile kusurlu davranacak (gusletmeyecek) olsa bile gusletmediği sürece kocasının ona ric'atte bulunma hakkı vardır.
İshak b. Raheveyh'ten de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kadın üçüncü ay haline başladı mı artık kocasından bain olur ve kocasının ric'at yapma hakkı sona ermiş olur. Şu kadar var ki o ay halinden gusletmediği sürece evlenmesi o kadın için helal olmaz. Buna benzer bir görüş İbn Abbâs'tan rivâyet edilmiş ise de zayıf bir görüştür. Bunun zayıf olduğunun delili ise ileride de geleceği üzere yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Sürelerini bitirdikleri takdirde artık onların kendileri hakkında maruf ile yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur." (el-Bakara, 2/234)
Şâfiî'nin sözkonusu ettiği temizlikten ay haline geçişe de "kar’" denilmesinin faydası kadının iddetini kısaltmaktır. Şöyle ki; koca hanımını temizliğinin son anında boşadığı takdirde ve bunun akabinde ay haline girse artık bunu bir kar' olarak sayar. Üçüncü temizlikten (ay haline) geçmek suretiyle de artık nikâh engeli ortadan kalkar ve başkalarıyla evlenmesi helal olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
5- Evli Cariyenin İddeti:
İlim adamlarının Cumhûru, kocasının boşamasından dolayı ay hali olan cariye iddetinin iki ay hali olduğunu kabul etmişlerdir. İbn Sirin'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Benim görüşüme göre cariyenin iddeti hür kadının iddeti gibidir. Başka türlü olamaz. Ancak eğer bu konuda bir sünnet varsa ayrı. Çünkü sünnet uyulmaya daha lâyıktır.
el-Hasan b. Abdurrahman b. Keysan ile Dâvûd b. Ali ve Zahirîlerden bir topluluk şöyle derler: Boşama ve vefat iddetleri hakkındaki âyetler aylar ve kar'larla hem cariye hem de hür kadın hakkında umumidir. Hür kadın ile cariyenin iddeti aynıdır.
Cumhûr ise Hazret-i Peygamber'in şu âyetini delil gösterirler: "Cariyenin boşama sayısı iki boşamadır, iddeti de iki ay halidir." Ebû Dâvûd, Talâk 6; Tirmizî, Talâk 7; İbn Mâce, Talâk 30; Dârimî, Talâk 17.
Bunu İbn Cüreyc Atâ'dan o Müzahir b. Eslem'den, o babasından o el-Kasım b. Muhammed'den, o Hazret-i Âişe'den rivâyet etmiştir. Hazret-i Âişe dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Cariyenin boşama sayısı iki, boşama kar'ları da iki ay halidir." Bir önceki notta gösterilen yerler. Ayrıca bk. Nasbu'r-Râye, III, 226.
Burada Hazret-i Peygamber boşamayı da iddeti de hep birlikte ona izafe etmiştir. Şu kadar var ki Müzahir b. Eşlem bu hadisi tek başına rivâyet etmiştir ve o zayıf bir ravidir.
İbn Ömer'den ise erkek olsun kadın olsun bunların hangisi köle olursa onun boşaması eksilir, görüşü rivâyet edilmiştir. İlim adamlarından bir kesim bu görüştedir.
Âyetin: "Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helal değildir" bölümüne dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:
1- Kadınlar, Allah'ın Rahîmlerinde Yarattığını Gizlememelidir:
Yüce Allah'ın:
"Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helal değildir" yani ay halini gizlemeleri helal değildir. Bu açıklamayı İkrime, Zührî ve Nehaî yapmıştır. Bunun gebelik olduğu da söylenmiştir. Bu görüşü de Hazret-i Ömer ile İbn Abbâs belirtmiştir. Mücâhid der ki: Hem ay halini hem de hamileliği gizlememelidirler. Bu ise hamile olan kadının ay hali olabileceğini kabul etme halinde sözkonusu olur.
Âyet-i kerimede anlatılmak istenen şudur: İddet, ay hali ve temizlenme ile ilgili olduğuna göre, bunlara muttali olmak da ancak kadınlar tarafından sözkonusu olduğundan, bu hususta iddetinin bittiğini veya bitmediğini iddia etmekte onun sözü muteber kabul edilmiş ve bu hususta kadınlar güvenilir kimseler olarak değerlendirilmiştir. Yüce Allah'ın:
"Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helal değildir" âyetinin muktezası budur.
Süleyman b. Yesar der ki: Bizler kadınları açıp onların ferclerine bakmakla emrolunmadık. Ancak eğer mü’min iseler bu iş onlara havale edilmiştir. Durumu gizlemelerinin yasaklanmasının anlamı ise, kocaya zarar vermeyi ve onun hakkını zayi etmeyi yasaklamaktır. Boşanmış olan kadın ay hali olmadığı halde, ay hali oldum, diyecek olursa kocanın ric'at hakkını kaldırmış olur. Eğer; ay hali olmadım, dediği halde ay hali olmuş ise bu sefer kocayı mükellef olmadığı nafakayı ödemekle mükellef tutmuş olur; bu da ona zarar verir. Ya da ay hali olmadığını yalan yere söylemekle iddet bitinceye kadar kendisine ric'at yapılmasın ve böylelikle şeriat onun ric'at hakkını kessin, maksadında da olabilir. Hamile olan kadının da hamileliğini gizlemesi böyledir. Bunu gizlediği takdirde, kocasının dönüş hakkını kaldırmış olur.
Katâde der ki: Cahiliyye döneminde çocuklarını yeni kocaya ilhak etmek kastıyla hamileliklerini gizlemek, kadınların adeti idi. İşte âyet-i kerîme buna dair nazil olmuştur. Rivâyet edildiğine göre Eşca'lılardan bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelerek: Ey Allah'ın Rasulü, demiş ben hamile olduğu halde karımı boşadım. Bununla birlikte onun evlenmeyeceğinden ve böylelikle çocuğumun başkasına gitmeyeceğinden emin değilim. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu ve böylelikle o Eşca'lının hanımını kocasına geri döndürmüş oldu.
2- Kadının Beyanının Doğru Kabul Edilme ve Edilmeme Halleri:
İbnu'l-Münzir der ki: İlim ehlinden kendisinden ilim bellediğim herkes dedi ki: Kadın on gün zarfında ben üç defa ay hali oldum ve benim iddetim bitti, diyecek olursa bu sözü tasdik edilmez ve kabul edilmez. Ancak ben hilkati belirmiş bir düşük yaptım diyecek olursa kabul edilir. Şu kadar var ki kadının sözünün doğru kabul edileceği süre hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Mâlik der ki: Eğer kadın: Benim iddetim bitti, dese ve bu süre kadar bir zaman zarfında onun sözünden önce iddet bitebilirse (kabul edilir); şayet iddetin nadiren tamamlanabileceği bir süre zarfında bittiğini haber verirse, bu konuda iki görüş vardır.
el-Müdevvene'de şöyle denilmiştir: Bir ay zarfında üç defa: Ay hali oldum, diyecek olursa eğer sair kadınlar sözünün doğru olduğunu kabul ederlerse tasdik edilir. Şureyh de bu görüşü kabul etmiştir. Ali b. Ebî Tâlib de ona: Kalun yani isabet ettin ve güzel söyledin diye tasdik etmiştir.
Muhammed'in Kitabında ise Mâlik şöyle der: Bir buçuk aydan aşağı bir süre zarfında söylediği kabul edilmez. Ebû Sevr de buna yakın bir görüş beyan etmiştir. Ebû Sevr der ki: Bu hususta asgarî süre kırkyedi gündür. Şöyle ki: Temizliğin asgarî süresi onbeş gündür, ay halinin asgari süresi de bir gündür.
en-Numan (b. Sabit) yani Ebû Hanîfe ise der ki: Altmış günden aşağısında sözü kabul edilemez. Şâfiî de bu görüştedir.
Yüce Allah'ın:
"Eğer Allah'a ve âhiret gönüne Îman ediyorlarsa," âyeti gizlemenin haram kılındığını pekiştirmek için, büyük ve ağır bir tehdittir. Rahîmlerinde bulunanın gerçek mahiyetini haber vermek hususunda emanetlerini gereği gibi yerine getirmelerini farz kılmaktadır. Yani mü’min kadınların izlemeleri gereken yol, hakkı gizlememektir.
Yüce Allah'ın:
"Eğer Allah'a ve âhiret gününe îman ediyorlarsa" âyeti, îman edenler için bu helal olmadığından dolayı, îman etmeyen kimseler için gizlemeleri mubahtır anlamına gelmez. Bu, günlük konuşmalarda şöyle demeye benzer: Eğer sen benim kardeşim isen bana zulmetme. Yani senin imanının bana zulmetmekten seni alıkoyması gerekir. Çünkü böyle bir iş îman ehlinin yapacağı bir iş değildir.
Âyetin: "Kocaları bu sûre içinde barışmak isterlerse onları geri almaya daha çok hak sahibidirler" bölümüne dair açıklamalarımızı da onbir başlık halinde sunacağız:
1- Koca Anlamına Gelen: "Bal" Kelimesi:
Yüce Allah'ın:
"Kocaları" âyetindeki: "Bu'ûl: Kocalar" kelimesi: "Ba'l: Koca" kelimesinin çoğuludur. Eş demektir. Ona bu ismin veriliş sebebi kadına koca olmak hasebiyle sahip olduğu zevceye üstünlüğünden dolayıdır. Yüce Allah'ın:
"Siz Ba'le dua eder.... misiniz?" (es-Saffat, 37/125) âyeti; "siz Ba'li rab mı edinirsiniz?" demektir. Ona bu adın verilişi rububiyetteki yüksekliğinin kabulünden dolayıdır. "Zeker" kelimesinin çoğulu "zükûre," fahl kelimesinin çoğulu "fuhûle" geldiği gibi, ba'l kelimesinin çoğulu da bu'ûle şeklinde gelir. Sondaki bu he (yuvarlak te) çoğulun müennesliğini te'kid etmek için fazladan gelmiştir. Bu şazdır ve buna kıyas yapılmaz. Bu konuda sema (Araptan işitme) mu'teberdir. Bu bakımdan (aynı vezinde olan) la'b'ın çoğulu olarak lu'ûbe denilmez.
Bir görüşe göre sondaki bu he "fu'ûl" veznindeki kelimelerde kullanılan te'nis hâ'sıdır. Bu'ûle aynı zamanda ba'l'in de masdandır. Baale fiil olarak ba'l oldu (yani koca oldu) demektir. Mubaale ve bial ise cima demektir. Hazret-i Peygamber'in teşrik günleri hakkında: "O günler yemek içmek ve bi'âl günleridir" Dârakutnî, II, 212 âyetindeki bu "biâl" kelimesi de bu manayadır. Nitekim önceden geçmiştir. Buna göre erkek kadının ba'li kadın da erkeğin bâ'lesidir. Erkeğin kadına mübaşeret etmesini ifade etmek üzere "bâale" denilir. Masdarı da mübaale gelir. Filan bunun ba'lidir, demek onun maliki ve rabbidir (sahibidir) demektir. Bu kelimenin daha pek çok anlamı vardır. İleride (en-Nûr, 24/31. âyet 2. başlıkta) gelecektir.
2- Kocalarının Onları Geri Alması:
"Kocaları onları geri almaya" yani onlara ric'at yapıp dönmeye "daha çok hak sahibidirler."
Geri dönüş (ric'at yapmak) iki türlüdür. Birisi İbn Ömer hadisi el-Bakara, 2/228. âyetin birinci bölümünün tefsiri 4. başlıkta geçti. gereğince öngörülen iddet süresi içerisinde ric'at yapmak, diğeri ise Ma'kil yoluyla gelen Hadîs-i şerîfe Buhâri, Tefsir 2. sûre 40, Talâk 44 göre iddet sonrası ric'at yapmak.
Eğer maksat bu olursa o takdirde bu âyette âyetin umum ifadesi ile ismen zikredilen kapsamının tahsis edildiğine delil vardır. Çünkü yüce Allah'ın:
"Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç kar' müddeti beklerler" âyeti üç defa boşanmış kadınlar hakkında umumîdir. Bundan daha aşağı sayıda boşananlar hakkında da sözkonusu olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Daha sonra gelen: "Kocaları... onları geri almaya daha çok hak sahibidirler" âyeti ise boşama sayısı üçten daha aşağı olan kadınlar hakkında özel bir hüküm olur.
İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir. Hür bir kimse hür olan zevcesini boşadığı takdirde eğer onunla gerdeğe girmiş ve bu boşaması bir veya iki boşama ise, iddeti bitmediği sürece kadın hoş görmese dahi kocası onu geri almaya daha çok hak sahibidir. Eğer boşayan kişi iddeti bitinceye kadar ona dönüş yapmayacak olursa kadın kendi nefsinde dilediği gibi tasarrufta bulunmaya daha çok hak sahibidir ve kocası ona yabancı olur. Ona bir daha helal olması ancak veli ve şahid getirmek suretiyle yeni bir hitbe (talib olma) ve nikâh ile helal olabilir. Yoksa ona dönüş yapmakla ona helal olmaz. İlim adamlarının icmaı böyledir.
el-Mühelleb der ki: İddet süresi içerisinde ric'at yapan herkese ric'at yaptığına dair şahit tutma dışında nikâh hükümlerinden herhangi bir şeyi yerine getirmesi gerekmez. Bu da ilim adamlarının icma ettikleri husustur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"O boşanan kadınlar iddetlerinin sonuna geldiklerinde ya maruf ile onları tutun ya maruf ile onlardan ayrılın. Aranızda adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun." (et-Talâk, 65/2) Yüce Allah burada ric'at yapmakta şahit tutmaktan söz ettiği halde, nikâhta olsun boşama halinde olsun şahit tutmaktan söz etmemektedir. İbnu'l-Münzir der ki: İlim ehlinin icmaı ile birliktev Allah'ın Kitabından zikrettiğimiz âyetler bu konuda geçmişlerden gelen rivâyetleri zikretmeye gerek bırakmamaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
3- İddet Süresi İçerisinde Koca Hangi Şekilde Ric'at Yapmış Sayılır?
İddet süresi içerisinde erkeğin hangi şekilde ric'at yapmış olacağı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Mâlik der ki: Ric'at yapmak isteği ile iddet içerisinde hanımı ile ilişki kursa ve şahit tutması gerektiğini bilmiyor ise onun bu davranışı ric'at sayılır. Kadın, şahit tutmadıkça kocasının kendisi ile ilişki kurmasına engel olması gerekir. İshak da bu görüştedir. Çünkü Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Ameller ancak niyetler iledir. Her kişi için niyet ettiği ne ise o vardır." Buhârî, BedVl-Vahy 1, Îman 41, Nikâh 5, Talâk 11, Itk 6, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvûd, Talâk 11; Tirmizî, Fedâilu'l-Cihâd 16; Nesâî, Tahâre 59, Talâk 24, Eymân 19; İbn Mâce, Zühd, 26; Müsned, I, 25, 43.
Şayet ric'atı niyet etmeksizin iddet içerisinde ilişkide bulunursa Mâlik der ki: İddet içerisinde ric'at yapar ve kendisini o fasid suyundan istibra etmedikçe onunla ilişki kurmaz.
İbnu'l-Kasım der ki: İddeti bittiği takdirde istibra süresinin geri kalan kısmında kendisi de başkası da onu nikâhlamaz. Nikâhlayacak olursa yapacağı bu nikâh fesholur. Şu kadar var ki ebediyyen ona haram olmaz; çünkü su ona aittir.
Bir diğer kesim şöyle demektedir: Onunla cima etti mi ric'at yapmış olur. Said b. el-Müseyyeb, Hasan el-Basrî, İbn Sîrîn, ez-Zührî, Atâ, Tavus ve es-Sevrî de böyle demiştir. es-Sevrî; şahit tutar da demiştir. Re'y ashabı, Evzaî ve İbn Ebî Leylâ da bu görüştedir. Hanefilere göre ric'atte şahit tutmak müstehaptır. (el-İhtiyar, III, 148) Bunu İbnu'l-Münzir nakletmektedir.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) ise şöyle demektedir: Şöyle de denilmiştir: İlişki kurması durum ne olursa olsun bir ric'attır. Ric'ati ister niyet etsin ister etmesin. Bu görüş Mâlik'in bazı arkadaşlarından da rivâyet edilmektedir. el-Leys (b. Sa'd) da bu görüştedir.
İlim adamları muhayyerlikle birlikte cariyesini satan bir kimsenin muhayyerlik süresi içerisinde onunla ilişki kurabileceği ve böylelikle o cariyeyi mülkiyetine geri döndürmüş ve bu davranışı ile de satışı bozmayı tercih etmiş olduğunda ihtilaf etmemişlerdir. Ric'i talakla boşanmış olan kadın için de hüküm bu kabildendir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
4- Ric'at Sayılabilen Diğer Davranışlar:
Her kim ric'at niyetiyle öpse veya mübaşerette bulunsa bu bir ric'at olur. Öpme ve mübaşeret ile ric'ati niyet etmezse günahkâr olur ve ric'at yapmış olmaz. Sünnet ise onunla ilişki kurmadan yahut öpmeden ya da mübaşerette bulunmadan önce şahit tutmasıdır. Ebû Hanîfe ve arkadaşları der ki: Onunla ilişki kursa yahut şehvetle ona dokunsa yahut şehvetle mahrem yerine baksa bu bir ric'attir. Aynı zamanda bu es-Sevrî'nin görüşüdür, şahit tutması da gerekir. Mâlik, Şâfiî, İshak, Ebû Ubeyd ve Ebû Sevr'in görüşüne göre ise bu bir ric'at olmaz. Bunu İbnu'l-Münzir söylemiştir.
el-Münteka'da şöyle demektedir: Söz ile ric'atın sahih olacağında görüş ayrılığı yoktur. Cima ve öpmek gibi fiilen ric'at hakkında ise kadı Ebû Muhammed şöyle demektedir: Bununla ve lezzet almak kastıyla sair faydalanmalarla ric'at sahih olur.
İbnu'l-Mevvâz der ki: Lezzet almak kastıyla eliyle yoklamak yahut mahrem yerine bakmak veya da ric'atte bulunmak kasdıyla buna benzer güzel taraflarına bakması bunun gibidir. Bu hususta ise ric'at, ancak sözlü olarak sahih olur, diyen Şâfiî'nin görüşüne muhalefet vardır. Bunu İbnu’l-Münzir Ebû Sevr, Cabir b. Zeyd ve Ebû Kilabe'den de nakletmektedir.
5- Cima Ric'at Olabilir mi?
Şâfiî der ki: Ric'at niyetiyle onunla cima etse veya bunu niyet etmese bu ric'at olmaz. Ve (her iki durumda da) kadına mehr-i mislini ödemesi gerekir.
Mâlik der ki: Birşey alma hakkı yoktur. Çünkü ona ric'at yapacak olsaydı ona mehir ödemesi gerekmezdi. O bakımdan ric'at mehri gerektirmezken bu durumda ilişki kurmanın mehri gerektirmesi sözkonusu olamaz.
Ebû Ömer der ki: Şâfiî dışında kocasının mehr-i misil ödemesini gerekli gören başka bir kimse bilmiyorum. Ancak onun bu sözü pek kuvvetli değildir. Çünkü böyle bir kadın sair zevcelerin hükmündedir. Hem o kocasına mirasçı olur, hem kocası ona mirasçı olur. Hükümlerinin çoğunluğu itibariyle zevcenin hükmü gibi olan bir kadın ile ilişki kurmak dolayısıyla mehr-i misil nasıl gerekli olabilir? Şu kadar var ki Şâfiî'nin bu görüşündeki dayanağı oldukça kuvvetlidir. Çünkü ona ric'at yapmak hali dışında o kadın kendisine haramdır. Fukaha da şüphe ile kendisiyle ilişki kurulan kadına mehr-i misil ödemenin gereği üzerine icma etmişlerdir. Açıklama olarak bu kadar yeterlidir.
6- Ric'atten önce Onunla Yolculuğa Çıkmak:
Karısına ric'at yapmadan önce onunla yolculuk yapıp yapmayacağı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Mâlik ve Şâfiî ona ric'atte bulunmadıkça onunla yolculuğa çıkamaz, derler. Ebû Hanîfe ve Züfer dışında arkadaşları da böyle demişlerdir. el-Hasen b. Ziyad'ın Züfer'den rivâyet ettiğine göre ric'atte bulunmadan önce onunla yolculuğa çıkabilir. Amr b. Halid'in Züfer'den rivâyetine göre ise ona ric'atte bulunmadıkça onunla yolculuğa çıkamaz.
7- Ric'at Dümeninde Karı ile Kocanın Karşılıklı Davranışları:
Kocası onun yanına girip de güzelliklerinden birşey görebilir mi onun için süslenebilir mi ve ona bakabilir mi hususlarında fukahanın farklı görüşleri vardır.
Mâlik: Onunla başbaşa halvette bulunmaz, iznini almadıkça onun yanına girmez. Elbiseleri üzerinde olmadıkça ona bakamaz, saçına bakamaz, der. Bununla birlikte ona göre beraberlerinde başka bir şahıs olduğu takdirde onunla birlikte yemek yemesinde mahzur yoktur. Aynı evde onunla geceyi geçiremez. Bir başka eve intikal eder.
İbnu'l-Kasım der ki: Mâlik bu görüşünden dönmüş ve şöyle demiştir: Onun yanına giremez ve saçını göremez.
Ebû Hanîfe ve arkadaşları arasında kocasına süsleneceği, koku sürüneceği, zinet eşyasını takınabileceği ve ona bakabileceği hususunda görüş ayrılığı yoktur.
Said b. el-Müseyyeb'den de şöyle dediği nakledilmektedir: Koca hanımını bir defa boşayacak olursa yanına girmek için ondan izin alır. O da dilediği elbiseyi giyer ve dilediği gibi zinet eşyası takınır. Şayet tek evden (odadan) başka evleri yoksa aralarında bir perde gersinler. Girdiği vakit selam verir. Benzer bir görüş Katâde'den de nakledilmiştir. İçeri girdiği vakit balgam söktürür gibi yapmak suretiyle durumu hissettirir.
Şâfiî der ki: Bir defa boşanmış olan ve kocasının ric'at yapabileceği kadın, kendisini boşayana, tıpkı üç defa boşanmış bir kadın gibi kocası kendisine ric'at yapıncaya kadar haramdır. Az önce geçtiği üzere.
8- Ric'at Hususunda Karı ile Koca Arasındaki Anlaşmazlıklar:
İlim adamları icma ile şunu belirtirler: İddetin bitiminden sonra koca: Ben iddet süresi içerisinde sana ric'at yapmış idim, dediği halde kadın bunu reddederse, yeminiyle birlikte kadının sözü kabul edilir ve erkeğin ona ric'at etmesine imkân kalmaz. Şu kadar var ki en-Numan (b. Sabit yani Ebû Hanîfe) nikâhta olsun ric'atte olsun yemin edileceği görüşünde değildir. Ancak iki arkadaşı (Ebû Yûsuf ile Muhammed) bu konuda ona muhalefet ederek sair ilim ehli gibi görüş belirtmişlerdir.
Aynı şekilde şayet zevce cariye olup da efendi ile cariye arasında anlaşmazlık çıkıp koca iddetin bitmesinden sonra iddet süresi içerisinde ric'atta bulunduğu iddiasında bulunsa cariye de bunu red ve inkâr etse efendisi onu yalanlasa dahi cariye olan zevcenin sözü kabul edilir. Şâfiî, Ebû Sevr ve Numan'ın görüşü budur. Yakub (Ebû Yûsuf) ve Muhammed ise efendinin sözü kabul edilir ve koca onu almaya daha çok hak sahibidir, der.
9- "Geri Alma" Lâfzının Muktezası:
Âyet-i kerimede geçen "red: Geri alma" lâfzı nikâhın zail olmasını gerektirmektedir (iktiza). Ancak ilim adamlarımız (Mâlikî mezhebi âlimleri) şöyle demişlerdir: Ric'i talâk ile boşanmış kadın ile ilişki kurmak haramdır. O bakımdan burdaki "dönüş" helal olan şeye ait demektir.
el-Leys b. Sa'd, Ebû Hanîfe ve: Boşamanın ifade ettiği anlam, boşanma için özel olarak tayin edilmiş boşanma sayısını eksiltmektir. Bununla birlikte evlilik hükümleri olduğu gibi bakidir, onlardan herhangi birşey çözülmemiştir, şeklindeki görüşlerini kabul edenler derler ki: Evlilik hükümleri her ne kadar baki ise de kadın iddet süresi içerisinde kaldıkça, iddetin sona ermesiyle bu hükümlerin son bulması yolundadır. Ric'at, kadının koyulmuş olduğu bu yoldan bir dönüştür. Bu ise mecazî bir geri alıştır. Bizim hakkında hüküm verdiğimiz dönüş ise, gerçek anlamıyla geri dönüş, geri alıştır. Ortada derhal bir zail oluş vardır ki bu da ilişki kurmanın haram oluşudur. (O da ric'at ile ortadan kalkar). İşte böylelikle gerçek manada ondan geri dönüş gerçekleşmiş olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
10- "Daha Çok Hak Sahibi Olmak" Lâfzının Kullanılışı:
"Ehak: Daha çok hak sahibi" lâfzı iki hakkın çatışması halinde kullanılır ve bunlardan birisi ağırlık kazanır. Buradaki anlam iddet bekleme süresi içerisinde kocanın hakkı daha üstün bir haktır. Çünkü kadın ancak iddetin bitmesinden sonra evlenmek hakkına malik olur. Peygamber efendimizin: "Dul kadın velisinden daha çok kendi üzerinde bir hak sahibidir" Hadîs-i şerîfi de buna benzemektedir. Müslim, Nikâh 66; Ebû Dâvûd, Nikâh 25; Tirmizî, Nikâh 18; Nesâî, Nikâh 31; İbn Mâce, Nikâh 11; Dârimî, Nikâh 13; Muvatta’', Nikâh 4; Müsned, I, 219, 242.
Bu hadis daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
11- İddet İçerisinde Kocanın Dönüş Yapması Menduptur
Kocaya ric'atte bulunması teşvik edilmiştir (mendup). Fakat onunla ilişkilerini düzeltmek ve aralarındaki soğukluğu ortadan kaldırmak kastını gütmesi şartı da vardır. Şayet ona zarar vermeyi, iddetini uzatmayı ve nikâh bağından kurtulma imkânını ortadan kaldırmayı kastederse bu haram olur. Çünkü yüce Allah:
"Ancak onlara zulmedebilmeniz için zararlarına tutmayın" (el-Bakara, 2/23) âyeti bunu gerektirmektedir. Bununla birlikte bunu yapan bir kimsenin ric'ati -haram işlemiş nefsine zulmetmiş olmasına rağmen- sahih kabul edilir. Eğer biz onun böyle bir maksada sahip olduğunu bilirsek, ona rağmen karısının ondan boş olduğuna hükmederiz.
Bu âyetin: "Üzerlerindeki hak gibi maruf şekilde onların da hakkı vardır" bölümüne dair açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız:
1- Karı ve Kocanın Karşılıklı Hakları:
Yüce Allah'ın:
"Üzerlerindeki hak gibi.." âyetinin anlamı şudur: O kadınların erkekler üzerindeki evlilik haklan, erkeklerin kadınlar üzerindeki haklarının mislidir. Bundan dolayı İbn Abbâs şöyle demiştir: Karım benim için süslendiği gibi ben de karım için süslenirim. Ben onun üzerindeki bütün haklarımı tüketip de bu sefer onun benim üzerimdeki haklarını almasının gerekmesi hoşuma gitmez. Çünkü yüce Allah:
"Üzerlerindeki hak gibi maruf şekilde onların da hakkı vardır" yani günah sözkonusu olmaksızın süslenmek hakkı vardır, buyurmuştur. Yine İbn Abbâs'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Yani onların da kocaları üzerinde ma'ruf bir şekilde güzel bir arkadaşlık ve geçim hakları vardır. Tıpkı erkeklerin onlar üzerindeki ve Allah'ın o kadınlar üzerine kocalarının lehine farz kıldığı itaat hakkı gibi.
Şöyle de denilmiştir: Nasıl ki onlar kocalarına zarar vermemekle yükümlü iseler kocalarının da onlara zarar vermekten uzak durmaları onlar için bir haktır. Bunu Taberi söylemiştir. İbn Zeyd de der ki: Nasıl ki onlar sizin hakkınızda Allah'tan korkmakla yükümlü iseler siz de onlar hakkında Allah'tan korkmakla yükümlüsünüz.
Bu iki görüşün anlamı birbirine yakındır. Âyet-i kerîme ise evlilik haklarının bütününü kapsamaktadır.
2- Erkeğin Süslenmesinin Mahiyeti:
İbn Abbâs'ın: "Ben hanımım için süsleniyorum" sözü ile ilgili olarak ilim adamları şöyle demektedir: Erkeklerin süslenmeleri durumlarına göre değişik değişiktir. Onlar bu işi maharetle ve uygun bir şekilde yapmalıdırlar. Belli bir zamanda yakışan bir zinet, bir başka zamanda yakışmayabilir. Gençlere yakışan bir zinet olduğu gibi; yaşlılara da yakışan fakat gençlere yakışmayan bir başka zinet türü bulunabilir. Nitekim yaşlı ve olgun kimseler eğer bıyıklarını kazıyacak olurlarsa bu onlara yakışır ve güzellik verir. Genç bir kimse aynı şeyi yaptığı takdirde ise çirkinleşir ve bundan dolayı yerilir. Çünkü henüz sakalı yeteri kadar gelmemiştir. Sakalının ilk bittiği sıralarda bıyıklarını kazıdığı takdirde çirkinleşir. Fakat sakalı gürleştikten sonra bıyıklarını kazırsa bu ona güzellik verir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan da şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Rabbim bana sakalımı uzatmayı, bıyıklarımı da kesmeyi emretti." Sakalı bırakıp bıyıkları kısaltmayı öngören hadisler için bk. Buhârî, Libas 63-65; Müslim, Tahâre 52-54; Ebû Dâvûd, Tereccul 16; Tirmizî, Edeb 18; Naat, Tahâre 14, Zîne 2, 56; Muvatta’', Şear 1; Müsned, II, 16.
Giyim hususunda da durum böyledir. Bütün bunlarda haklara riâyet aranır. Ve bu işler maharet ve uygunluk esasına riâyet edilerek yerine getirilir ki, hanımının nazarında hoşuna gidecek ve onun dışındaki diğer erkeklerde gözünün kalmasını önleyip iffetini sağlayacak bir zinet üzre olsun. Aynı şekilde sürme de böyledir. Kimi erkeklere yakışır, kimi erkeklere de yakışmaz.
Hoş koku, misvak, kürdan kullanmak, pisliklerden temizlenip fazla saçları atmak, temizlenmek, tırnakları kesmek ise açıkça görüldüğü gibi herkese uygundur. Yaşlılar için kına yakmak, uygundur, yüzük ise genç yaşlı herkes için bir zinettir. Aynı zamanda ileride Nahl Sûresi'nde (16/14. âyet 5. başlık) açıklanacağı üzere bu, erkeğin süsüdür.
Diğer taraftan erkeğin karısının erkeğe ne zamanlarda ihtiyaç duyduğunu araştırıp öğrenmesi böylelikle onun iffetini koruması ve başkasına bakmasına ihtiyaç bırakmaması da vazifesidir. Eğer erkek kendisinde yatakta karısının hakkını vermekten yana bir acizlik görecek olursa, gücünü arttıracak ve şehvetini güçlendirecek ilaçlar alır ki, onun iffetini koruyabilsin.
3- Erkeklerin Bir Derece Üstünlüğü:
Yüce Allah'ın:
"Erkeklerin ise kadınların üzerinde bir dereceleri" yani bir konumları "vardır." (Aynı kökten gelen) "medrecetü't-tarik" tabiri yolun ortası demektir. Bu kelimenin asıl anlamı katlamaktır. Ömrü katlamak anlamına kullanıldığı gibi üstüne basılıp yükseğe çıkılan derece (basamak) da buradan gelmektedir.
(Erkek anlamına gelen): Racul ise kuvvet anlamına gelen "er-rucle"den gelmektedir. "Ercelu'r-raculeyni" iki kişiden en güçlü olanı demektir. Güçlü ata "recil" denildiği gibi, yürümekteki gücü dolayısıyla ayağa da "er-rid" denilmesi buradan gelmektedir.
Buna göre erkeğin üstünlük derecesi aklıyla, infaka olan gücü, diyet miras ve cihad iledir. Humeyd der ki: Buradaki derece sakaldır. Bu görüş nakil itibariyle ondan sahih olsa bile zayıftır. Âyet-i kerimenin lâfzı da anlamı da bunu gerektirmez (iktiza etmez). İbnu'l-Arabî der ki: Bilmediği hususta söz söylemeyen kula ne mutlu. Özellikle yüce Allah'ın Kitabı hakkında. Erkeklerin kadınlara üstünlüğü akıllı bir kimse için gizli bir durum değildir. Eğer hiçbir şey olmasa dahi kadının erkekten yaratılmış olması bu konuda yeterlidir. Erkek kadının aslıdır. Ayrıca erkeğin, izni ile olmadıkça kadını tasarruftan alıkoyma yetkisi vardır. Onun izni olmadıkça (nafile) oruç tutamaz, ancak onunla birlikte hac edebilir.
Buradaki derecenin mehir vermek olduğu da söylenmiştir. Bunu en-Nehaî söylemiştir. Bir görüşe göre derece, erkeğin eğitilebilme (çeşitli meslek ve sanatları öğrenebilme) durumudur.
Özetle "derece" kelimesi üstün olmayı gerektirir ve erkeğin kadın üzerindeki hakkının kadının erkek üzerindeki hakkından daha ağır olduğu izlenimini vermektedir. Bu bakımdan Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ben şayet bir kimseye Allah'tan başkasına secde etmeyi emredecek olsaydım, kadına kocasına secde etmesini emrederdim." Ebû Dâvûd, Nikâh 40; Tirmizî, Radâ' 10; İbn Mâce, Nikâh 4; Dârimî, Salât 159; Müsned, IV, 381, V, 227-228, VI, 76.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: Burada "derece" erkekleri kadınlarla güzel geçinmeye teşvik için bir işarettir. Mal ve huy itibariyle kadınlara karşı geniş olmaya bir işarettir. Yani daha faziletli olanın kendisini daha çok tutması, zaptetmesi gerekir.
İbn Atiyye der ki: Bu gerçekten güzel ve son derece harika bir görüştür.
el-Maverdî der ki: Bu derecenin nikâh haklarında olması ihtimali de vardır. O, kadın olmadan da akdi sona erdirebilir, diğer taraftan yatakta kadının erkeğin isteğine cevap vermesi yükümlülüğü olmakla birlikte; erkeğin onun isteğine cevap verme yükümlülüğü yoktur.
Derim ki: Hazret-i Peygamber'in şu âyeti de bu kabildendir: "Herhangi bir kadını kocası yatağına davet eder ve o da bu isteğini kabul etmezse sabahı edinceye kadar melekler ona lanet okurlar." Buhârî, Nikâh 85; Müslim, Nikâh 120; Ebû Dâvûd, Nikâh 40; Dârimî, Nikâh 38.
"Allah Azizdir" yani egemenliğine kimse saldırıda bulunamaz, kimse O'na itiraz edemez;
"Hakimdir" herşeyi bilendir, yaptığında isabetli olandır.
229. Âyetin Tefsiri
Boşama iki defadır. Ya iyilikle tutmak veya güzellikle salmaktır. Onlara verdiklerinizden birşey almanız sizin için helâl olmaz. Meğer ki ikisi Allah'ın sınırlarına riâyet edememekten korksunlar. Eğer siz onların Allah'ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkarsanız o halde kadının fidye vermesinde her ikisi için de vebal yoktur. İşte bunlar Allah'ın şuurlarıdır, onları aşmayınız. Kim Allah'ın şuurlarını aşarsa, işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.
Âyetin:
"Boşama iki defadır, ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salmaktır" bölümüne dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:
1- Cahiliyye Döneminde Boşama ve Âyetin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın:
"Boşama iki defadır" âyeti ile ilgili olarak sabit olduğuna göre cahiliyye dönemi insanlarının boşama için kabul ettikleri belli bir sayıları yoktu. Bununla birlikte iddet onlarca belli idi ve süresi tesbit edilmişti. Aynı durum İslâm'ın ilk dömemlerinde de bir süre böyle devam etti. Erkek karısını dilediği kadar boşayabiliyordu. Boşamasından kurtulup başkalarıyla evlenmesi helâl olması yaklaştı mı, dilediği kadar da ona ric'at yapabiliyordu.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde bir erkek karısına: Seni barındırmam ve senin helâl olmana da imkân vermem, dedi. Kadın: Bu nasıl olur? deyince şu cevabı verdi: Seni boşarım. İddetinin bitmesi yaklaştı mı sana dönerim. Kadın bunu Hazret-i Âişe'ye şikâyet etti. Hazret-i Âişe de durumu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a zikretti. Yüce Allah bu âyet-i kerimeyi erkeğin yeni bir mehir ve veliye ihtiyaç olmaksızın ric'at yapabileceği talâk sayılarını beyan etmek üzere indirdi ve onların önceki durumlarını neshetti. Tirmizî, Talâk 16; Muvatta’', Talâk 29.
Urve b. ez-Zübeyr, Katâde, İbn Zeyd ve başkaları bu manada nüzul sebebini açıklamışlardır.
İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Mücâhid ve başkaları ise şöyle demektedir: Âyet-i kerimeden kasıt, talâk sünnetini öğretmektir. Yani kim iki defa hanımını boşarsa üçüncüsünde Allah'tan korksun. Ya ona hakkından herhangi bir şeyi eksik vermek suretiyle zulmetmeyecek ya da onunla güzel bir şekilde geçinmek üzere yanında tutacak. Âyet-i kerîme işte bu iki manayı ihtiva etmektedir.
2- Boşamanın Mahiyeti ve Hükmü:
Talâk, eşler arasında akdolmuş bulunan nikâh bağını özel lâfızlarla çözmektir. Talâk bu ve bundan başka âyet-i kerimeler gereğince mubahtır. Hazret-i Peygamber'in İbn Ömer ile ilgili hadisindeki şu sözleriyle de mubahtır: "Artık bundan sonra dilerse (nikâhı altında) tutar, dilerse boşar." el-Bakara, 2/228. âyetin birinci bölümünün tefsirinde 4. başlıkta bu hadis geçmiş bulunmaktadır. Kaynakları orada gösterilmiştir.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da önce Hazret-i Hafsa'yı boşamış, sonra ona dönmüş idi. Bunu da İbn Mâce rivâyet etmiştir. İbn Mâce, Talâk 1.
İlim adamları icma ile şunu belirtmişlerdir: Hanımını kendisi ile temas kurmadığı bir temizlik halinde temiz olarak boşayan kimse sünnete uygun olarak ve yüce Allah'ın emretmiş olduğu iddete uygun bir şekilde boşamış olur. Eğer onunla gerdeğe girmiş ise, iddeti bitmeden önce ona ric'at yapabileceği ve iddeti bittikten sonra diğer talipliler gibi bir talip olacağı hususu üzerinde de icma etmişlerdir.
Buna göre Kitap, Sünnet ve ümmetin icmaı talâkın mahzur (yasak) değil mubah olduğuna delildir. İbnu'l-Münzir derki: Talâkı yasaklamaya dair herhangi bir haber sabit olmamıştır.
3- Allah'ın Sevmediği Helâl ve Boşamada İstisna:
Dârakutnî rivâyet ediyor: "Bana Ebû'l-Abbas Muhammed b. Mûsa el-Ali ed-Dûlabî ile Yakub b. İbrahim anlattı; dediler ki: Bize el-Hasen b. Arefe anlattı: Bize İsmail b. Uyyaş b. Humeyd b. Mâlik el-Lahmî, Mekhul'den anlattı, o Muaz b. Cebel'den dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana şöyle buyurdu: "Ey Muaz! Allah, yeryüzünde köle azad etmekten daha çok sevdiği şeyi yaratmış değildir. Yine yüce Allah, yeryüzünde boşamaktan daha çok buğzettiği birşeyi yaratmış değildir. Adam kölesine: Sen inşaallah hürsün, diyecek olsa o köle hür olur ve onun için istisna yoktur (inşaallah demesinin hükmü olmaz.) Yine adam karısına: Sen inşaallah boşsun, diyecek olursa onun için istisna sözkonusudur ve hakkında talâk olmaz." Bize Muhammed b. Mûsa b. Ali anlattı, bize Humeyd b. er-Rabi anlattı, bize Yezid b. el-Harun anlattı. Bize İsmail b. Ayyaş isnadını da belirterek ona yakın bir şekilde haber verdi. Humeyd dedi ki: Bana Yezid b. Harun şöyle dedi: Eğer Humeyd b. Mâlik el-Lahmî bilinen bir kimse olsaydı hadis diye buna denirdi. Ben: O benim dedemdir, dedim. Bu sefer Yezid dedi ki: Şimdi beni sevindirdin. İşte bu şimdi hadis oldu." Dârakutnî, IV, 35.
İbnu'l-Münzir der ki: Talâkta istisnanın olduğu görüşünü kabul edenler arasında Tavus, Hammâd , Şâfiî, Ebû Sevr ve re'y ashabı da vardır. Ancak Mâlik'in ve Evzaî'nin görüşüne göre talâkta istisna câiz olmaz. el-Hasen ve Katâde'nin özel olarak talâk hakkındaki görüşleri de budur. (İbnü'l-Münzir) devamla dedi ki: Ben ise birinci görüşü kabul ediyorum.
4- Boşadıktan Sonra Nikâhında Tutmak İsterse:
Yüce Allah'ın:
"Ya iyilikle tutmak" âyeti mübtedadır. Haberi ise; (iyilikle tutmak) daha uygun ya da daha güzeldir, takdirindedir. Hazfedilmiş mübtedanın haberi olarak merfu olması da uygundur. Yani size düşen maruf ile tutmaktır veya sizin için vacip olan, hak olduğu bilinen bir şekilde nikâhınız altında tutmaktır. Kur'ân-ı Kerîm'in dışında masdar olarak "tutmak" anlamına gelen kelimenin mansub okunması da câiz olur.
"İyilikle" âyetinin anlamı ona herhangi bir şekilde haksızlık etmeyip zulmetmemesi, haksızca bir söz söylememesi demektir.
"Tutmak" ise (talâk ile aynı kökten) ıtlâk'ın (boş bırakmanın) zıddıdır.
"Salmak" ise birşeyi serbest bırakmaktır. Saç tellerinin birbirinden kurtarılması için saçın taranmasını anlatmak için (burada kullanılan): "teşrih" denilmesi bundan dolayıdır. Davarların serbest bırakılması için de aynı tabir kullanılır. Burada geçen "salma"nın iki anlama gelme ihtimali vardır: Birincisi ikinci defa boşadıktan sonra beklemesi gereken iddetini tamamlayıncaya kadar terketmesi ve böylelikle kadının kendisi hakkında tasarruf sahibi olmasıdır. Bu es-Süddî ve ed-Dahhak'ın görüşüdür. Diğer anlamı ise onu üçüncü defa boşadıktan sonra serbestçe bırakıp salmasıdır. Bu da Mücâhid, Atâ ve diğerlerinin görüşüdür. Aşağıdaki şu üç sebep dolayısıyla bu ikinci görüş daha sahihtir:
a) Dârakutnî'nin Enes'ten rivâyet ettiğine göre adamın birisi şöyle demiş: Ey Allah'ın Rasûlü, yüce Allah:
"Boşama iki defadır" diye buyurmaktadır, bu neden üçe çıktı? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salmaktır." -Bir rivâyete göre- "işte üçüncüsü odur" denilmektedir. Dârakutnî, IV, 3-4. Bu hadisi İbnu'l-Münzir (de) zikretmektedir.
b) Salmak (teşrih) talâk lâfızlarındandır. Nitekim:
"Eğer boşamaya karar verirlerse" (el-Bakara, 2/227) âyetindeki (boşama anlamına gelen): "Talâk" lâfzının yerine, bir kıraatte: "es-Serah" lâfzının kullanıldığını görüyoruz.
c) Bu kelimenin kipi (tef’il) ikinci boşamadan ayrı tekrarlanan bir fiilin de meydana geldiği anlamını vermektedir. Halbuki terketmek anlamım ifade etmek için bu kipin kullanıldığı görülmez: Ebû Ömer der ki: İlim adamları yüce Allah'ın: "Veya güzellikle salmaktır" âyetinde kastedilenin, iki boşamadan sonra üçüncü boşama olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Yüce Allah'ın:
"Eğer onu boşarsa ondan sonra ondan başka bir erkeğe nikâhlanmadıkça kendisine helâl olmaz" (el-Bakara, 2/230) âyetinde kastedilen de bu olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Yine ilim adamlarının icmaına göre hanımını bir veya iki defa boşayan bir kimsenin hanımına ric'at yapma (dönme) hakkı vardır. Üçüncü defa onu boşadığı takdirde ondan başka bir koca ile nikâhlanmadıkça birincisine helâl olmaz. Bu ise te'vilinde ihtilaf olmayan Kur'ân-ı Kerîm'in muhkem hükümleri arasındadır. Adaletli kimselerin haberleri arasında buna benzer rivâyetler de gelmiştir. (Mesela): Bize Said b. Nasr anlattı, dedi ki: Bize Kasım b. Esbağ anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Vaddah anlattı dedi ki: Bize Ebubekr b. Ebi Şeybe anlattı dedi ki: Bize Ebû Hazret-i Muâviye İsmail b. Sumey'den o Ebû Ruzeyn'den anlatarak dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına bir adam gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, yüce Allah'ın:
"Boşama iki defadır, ya iyilikle tutmak ya güzellikle salmaktır" âyeti hakkındaki görüşünüz nedir? Üçüncü boşama nerede? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Ya iyilikle tutmak veya güzellikle salmaktır." Dârakutni lV, 4'te: Enes (radıyallahü anh)den es-Sevrî ve başkalan da İsmail b. Sumey'den o Ebû Ruzeyn'den bunun gibi rivâyet etmişlerdir.
Derim ki: el-Kiya et-Taberî bu haberi zikreder ve şöyle der: Bu haber nakil cihetiyle sabit değildir. Böyle dedikten sonrada ed-Dahhak ve es-Süddînin görüşünü tercih eder ve üçüncü boşamanın yüce Allah'ın şu âyetindeki hitapta sözkonusu edildiğini belirtir:
"Eğer onu boşarsa ondan sonra başka bir erkeğe nikâhlanmadıkça kendisine helâl olmaz." (el-Bakara, 2/230) Buna göre üçüncü boşama bu hitabın özünde sözkonusu edilmekte ve bir defa daha evlenmesi dışında eski kocasının onunla evlenmesini haram kılmayı ifade eden bain talâkı dile getirmektedir. Buna göre yüce Allah'ın: "Veya güzellikle salmaktır" âyetinin yeni bir manaya yorumlanması icabeder. Bu da iddetin sona ermesi ile birlikte ikinci boşama ile beynunetin meydana gelmesidir. Ayrıca âyet-i kerimeden gözetilen maksad, eski kocasıyla evlenmesinin haram olmasını gerektiren boşama sayısını beyan etmek ve belli bir sayı sözkonusu olmaksızın boşamanın câiz olmasını neshetmektir. Şayet yüce Allah'ın: "Veya güzellikle salmaktır" âyeti üçüncü boşamayı ifade etseydi, bu üç boşama ile (eski kocasına) haram kılmanın gerçekleşmesindeki maksadı açığa çıkarmazdı. Çünkü bu kadarı ile yetinilmiş olsaydı, ikinci bir koca ile evlenmesi hali dışında, ilk kocasının onunla evlenmesini haram kılan bain talâkın vaki olduğuna delalet etmezdi. Böyle bir haramlık yüce Allah'ın:
"Eğer onu boşarsa ondan sonra başka bir erkeğe nikâhlanmadıkça kendisine helâl olmaz" (el-Bakara, 2/230) âyetinden anlaşılmaktadır. Buna göre yüce Allah'ın: "Veya güzellikle salmaktır" âyetinin üçüncü boşama anlamına gelmemesi icabeder. Eğer yüce Allah'ın: "Veya güzellikle salmaktır" âyeti üçüncü boşamayı ifade etseydi bunun akabinde: "Eğer onu boşarsa" âyetinin dördüncü boşamayı ifade etmesi gerekirdi. Çünkü bunun başında yer alan "fa" takib içindir. Bu ise bundan önce sözü geçen ve gelecekteki bir boşamanın anlaşılmasını gerektirmektedir. Bununla yüce Allah'ın: "Veya güzellikle salmaktır" âyetinin onu iddeti sona erinceye kadar terketmek anlamına geldiği sabit olmaktadır. el-Kiyâ et-Taberî, Ahkâmu'l-Kur'ân, I, 173-174.
5- Bir Defada Üç Talâkı Vermek:
Buhârî bu âyet-i kerimeden önce şöyle bir başlık kaydetmektedir: Yüce Allah'ın:
"Boşama iki defatır, ya iyilikle tutmak ya güzellikle salmaktır, âyetine dayanarak üç defa boşamayı câiz kabul edenler:" Buhârî, Talâk 4.
İşte bu, Buhârî tarafından böyle bir sayı zikretmenin boşayacaklar için bir genişlik olduğuna ve kendi aleyhine işi daraltanın bu daraltmanın hükmüne bağlı kalması gerektiğine bir işarettir. Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Fetva veren İmâmlar bir defada verilen üç talâkın vuku bulacağında ittifak etmişlerdir. Selefin Cumhûrunun görüşü de budur.
Tavus ve Zahirî mezhebine mensup bazı kimseler bir defada söylenen üç talâkın tek bir boşama olacağını -istisna olarak- belirtirler. Aynı zamanda bu Muhammed b. İshak ve el-Haccac Ertaa'den de rivâyet edilmektedir. Yine onlardan nakledildiğine göre kocanın böyle bir ifade kullanması birşeyi gerektirmez. Aynı zamanda bu Mukâtil 'in de görüşüdür. Dâvûd'dan da bu şekilde bir boşamanın vaki olamayacağı nakledilmektedir. Halbuki el-Haccac b. Ertaa ile Selefin Cumhûrundan ve İmâmlardan meşhur olan görüş, bunun bağlayıcı ve üç boşama olacağı şeklindedir. Tek bir sözde bir arada üç boşamayı zikretmesiyle birkaç defada bunları ayrı ayrı zikretmesi arasında bir fark yoktur. Bunların herhangi birşey gerektirmediği görüşünde olanlar yüce Allah'ın:
"Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç kar’ süresi beklerler." (el-Bakara, 2/228) âyetini delil gösterirler. Bu ise bunun dışında, olduğu özellikle belirtilenler dışında bütün boşanmış kadınları kapsamına alır. Buna dair açıklamalar önceden geçmiştir. Ayrıca bu görüşün sahipleri derler ki: Yüce Allah:
"Boşama iki defadır" diye buyurmaktadır. Üçüncüsü ise: "Ya iyilikle tutmak ya güzellikle salmaktır." Tek sözde üç defa boşama yapanın bu boşaması bağlayıcı değildir. Çünkü bu tür boşama şekli Kur'ân-ı Kerîm'de sözkonusu edilmemiştir.
Bunun (yani tek sözde üç defa boşamanın) bir talâk olarak vaki olduğunu kabul edenler ise üç hadisi delil gösterirler: Bunların birincisi Tavus ve Ebû's-Sahba ve İkrime yoluyla gelen İbn Abbâs hadisidir. Biraz sonra el-Bâcîden yapılacak iktibas sırasında gelecektir. İkincisi ise İbn Ömer'in hanımını üç defa boşadığına Hazret-i Peygamber'in de hanımına dönmesine dair emir verdiğine ve bunun bir boşama olarak sayıldığına dair gelen rivâyettir. İkinci başlıkta geçti. Hadisin kaynakları el-Bakara, 2/228. âyetin birinci bölümünün tefsirinde 4. başlıkta gösterilmiştir. Üçüncü delilleri de şudur: Rükâne hanımını üç defa boşamış, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise hanımına dönmesini emretmiş idi. Dönmesini emretmesi ise tek bir boşamanın vaki olmasını gerektirmektedir. Ebû Dâvûd, Talâk 14; Dârakutnî, IV, 34-35
Bu hadislere dair verilecek cevap Tahâvînin sözkonusu ettiği şekliyle şöyledir: Saîd b. Cübeyr, Mücâhid, Atâ, Amr b. Dinar, Mâlik b. el-Huveyris, Muhammed b. İyas el-Bukeyr, en-Numan b. Ebi Ayyaş, İbn Abbâs'tan hanımını üç defa boşayan kimse hakkında rivâyet ettiklerine göre bu kimse Allah'a isyan etmiş ve karısı da ondan bain talâk ile boşanmış olur. İşte bu, büyük İmâmların İbn Abbâs'tan yaptıkları ve cemaatın görüşüne uygun olan rivâyet de Tavus ve başkalarının rivâyetlerinin zayıf olduğuna delil vardır. İbn Abbâs gibi bir kimse ise kendi kişisel görüşüne meyledip ashab-ı kirama muhalefet etmezdi.
İbn Abdi’l-Berr der ki: Tavus'un rivâyeti bir vehm ve bir yanlışlıktır ki Hicaz'da, Şam'da, Irak'ta, Meşrik ve Mağribde bulunan fukahadan herhangi bir kimse buna iltifat etmemiştir. Denildiğine göre İbn Abbâs'ın azadlıları arasında Ebû's-Sahba diye bir kişi bilinmemektedir.
Kadı Ebû'l-Velid el-Baci der ki: "Bana göre İbn Abbâs'tan buna dair gelen rivâyet sahihtir. Çünkü ondan Ma'mer, İbn Cüreyc ve diğer İmâmlar ile İbn Tavus gibi bir İmâm rivâyette bulunmuşlardır. Bu rivâyetlerinde işaret ettikleri Hadîs-i şerîf ise İbn Tavus'un babasından onun da İbn Abbâs'tan şöyle dediğine dair yaptıkları rivâyettir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dönemi ile Ebû Bekir döneminde ve Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'ın halifeliğinin ilk iki yılında üç defa boşama bir tek boşama idi. Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Lehlerine ağırca hareket etmeleri mümkün olan bir hususta insanlar işi aceleye getirdiler. Biz de onların aleyhlerine olarak bu aceleyi geçerli kılsak (nasıl olur?) demiş ve bunu aleyhlerine geçerli kılmıştır. Müslim, Talâk 15 vd.; Dârakutnî, IV, 44-45
Bu hadisin anlamı şudur: İnsanlar, şu anda yapılan üç boşama yerine tek bir boşamada bulunuyorlardı. Böyle bir açıklamanın doğruluğuna Hazret-i Ömer'in şu sözleri delildir: İnsanlar ağırca hareket etmeleri mümkün olan bir işte acele ettiler, diyerek ağırca hareket etmek imkanına sahip oldukları bir hususta acele davranıp boşamayı ihdas ettiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın döneminde, İslâm'ın ilk yıllarında eğer onlar bu durumda olsalardı, Hazret-i Ömer böyle demez ve ağırca hareket etme imkanına sahip oldukları bir işte acele etmelerinden dolayı onları ayıplamazdı. Yine böyle bir açıklamanın doğruluğunun delili İbn Abbâs'tan birkaç yoldan gelen ve bir arada talâk veren kimsenin bu sözleriyle üç boşamanın sözkonusu olacağına dair verdiği fetvadır. Eğer İbn Tavus'un rivâyet ettiği hadisin anlamı bu ise bizim de zaten söylediğimiz budur. Şayet İbn Abbâs'ın hadisi sözüne ehemmiyet verilmeyen kimselerin yaptıkları te'vile göre açıklanacak olur ise, İbn Abbâs çoğunluğun (cemaatin) görüşünü kabul etmiş ve böylelikle bu hususta icma gerçekleşmiş demektedir. Kıyas bakımından bizim delilimiz ise şudur: Bu böyle bir imkâna sahip olan kimsenin yaptığı bir talâktır. O bakımdan bu talâkın o kimse için bağlayıcı olması gerekir. Bu kıyasın asıl delili ise o boşamayı tek olarak yaptığı takdirde vaki olacağıdır. (Üç talâkı birlikte yapması da bunun gibi olur)."
Derim ki: el-Baci'nin getirdiği bu açıklama aynı zamanda el-Kiya et-Taberînin hadis âlimlerinden naklettiği anlamı ifade eder. Yani onlar, şimdi üç defa yapılan boşamayı bir defa olarak yapıyorlardı. Yani her bir kar'da bir defa talâk veriyorlardı. Onlar bütün iddet boyunca kadın bain olup iddeti bitinceye kadar birer defa talâk veriyorlardı. Kadı Ebû Muhammed Abdülvehhab der ki: Yani insanlar o dönemde tek bir talâk vermekle yetiniyorlardı. Daha sonra Hazret-i Ömer döneminde çokça üç talâk vermeye başladılar. Kadı (Ebû Muhammed) dedi ki: İşte ravinin: İnsanlar Ömer döneminde üç defa talâk vermekte işi aceleye getirdiler, o da onların aleyhlerine bu aceleyi gerçekleştirdi, sözüne en uygun açıklama budur. Yani bu üç defa boşamanın hükmünü onlar için geçerli kıldı.
İbn Ömer'in hadisine gelince Dârakutnînin Ahmed b. Sabih'ten, onun Tarîf b. Nâsıh'ten onun Hazret-i Muâviye b. Ammar ed-Duhnîden onun Ebû Zübeyr'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben İbn Ömer'e ay hali iken hanımını üç defa boşayan bir adam hakkında soru sordum. Bana şöyle dedi: İbn Ömer'in kim olduğunu biliyor musun? Ben: Evet dedim. O da şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın döneminde ay hali iken hanımımı üç defa boşadım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) benim üç boşamamı sünnete uygun hale getirdi. Dârakutnî der ki: Bunların hepsi Şia'dandır. Hadisin hıfzedilen şekline göre ise İbn Ömer, ay hali iken hanımını bir defa boşamıştır. Dârakutnî, IV, 7.
Ubeydullah dedi ki: İbn Ömer hanımını ay hali iken bir defa boşamıştır. Ancak o sünnete aykırı hareket etmiştir. Salih b. Keysan, Mûsa b. Ukbe, İsmail b. Umeyye, Leys b. Sa'd İbn Ebi Zi'b, İbn Cüreyc, Cabir ve İsmail b. İbrahim b. Ukbe de Nafi'den naklettiklerine göre İbn Ömer hanımını bir defa boşamış idi. ez-Zühri de Salim'den o babasından, o Yûnus b. Cübeyr'den, eş-Şa'bi ve el-Hasen'den böylece nakletmiştir. Rükâne'nin naklettiği hadise gelince, denildiğine göre bu muzdarıp ve munkatı' bir hadistir. Delil olabilecek bir şekilde muttasıl bir senetle nakledilmiş değildir. Bunu Ebû Dâvûd, İbn Cüreyc'den o Ebû Râfi'in oğullarından birisinden nakletmiştir ki, bunlar arasında rivâyetiyle delil gösterilecek kimse yoktur ve bunlar İkrime'den ve o da İbn Abbâs'tan yoluyla nakletmişlerdir. Ebû Dâvûd bu hadis hakkında şöyle demiştir: Rükane b. Amr Yezid hanımını üç defa boşamıştı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Hanımına dön" diye buyurdu. Ebû Dâvûd, Talâk 14.
Yine bunu değişik yollardan Nafl b. Uceyr'den rivâyet ettiğine göre Rükane b. Abd Yezid hanımını "Elbette (kesin olarak, üç)" diye boşamış, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bununla neyi kastettiğini yemin vererek sormuş, o da bir defadan başka boşamayı kastetmediğine dair yemin etmiş, bunun üzerine Hazret-i Peygamber de hanımını ona geri vermiştir. Ebû Dâvûd, Talâk 14; Dârakutnî, IV, 33. İşte bu hem isimde hem de yapılan işde bir ızdırabın olduğunu ifade eder. Buna benzer birşey delil diye gösterilemez.
Derim ki: Bu hadisi değişik yollardan Dârakutnî de Sünen'inde rivâyet etmiştir. Bu yollardan birisinde şöyle demektedir: "Bize Muhammed b. Yahya b. Mirdas anlattı, bize Ebû Dâvûd es-Sicistanî anlattı, bize Ahmed b. Amr b. es-Serh ile Ebû Sevr b. İbrahim b. Halid el-Kelbî ve daha başkaları anlatarak dediler ki: Bize Muhammed b. İdris eş-Şâfiî anlattı, bana amcam Muhammed b. Ali b. Safi' anlattı. Amcam Abdullah b. Ali b. es-Saib'den o Nafi b. Uceyr b. Abd Yezid (b. Rükane)dan dedi ki: Rükane b. Abd b. Yezid hanımı Müzeyneli Süheyme'yi, elbette talâkı ile boşadı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a durumu haber verdi ve Allah'a yemin ederim yalnızca bir defa boşamayı kastettim dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Vallahi yalnızca bir defa boşamayı mı kastettin?" diye sorunca Rükane tekrar: Vallahi ben o sözümle yalnızca bir defa boşamayı kastettim, dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımını ona geri verdi. Hanımını ikinci defa Hazret-i Ömer b. el-Hattâb döneminde üçüncüsünü de Hazret-i Osman zamanında boşadı. Ebû Dâvûd dedi ki: Bu sahih bir hadistir." Ebû Dâvûd ve Dârakutnî, aynı yerler; Tirmizî, Talâk 2; İbn Mâce, Talâk 19.
Buna göre Rükane ile ilgili hadislerden sahih olanın ifadesine göre o hanımını elbette talâkı ile boşamış, üç defa boşamamıştır. "Elbette" talâkı Cumhûr'un görüşüne göre niyete göredir; Hanefilere göre bâin bir talâktır. Elbette talâkı hakkında ise ileride açılanacağı üzere ihtilâf edilmiştir. O bakımdan yine bu hadisin delil gösterilmesi sözkonusu olmaz. Allahu Teala'ya hamdolsun. Doğrusunu en iyi bilen de Allah'tır.
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Rükane hadisinin Şâfiî'nin amcasından yaptığı rivâyeti daha eksiksizdir. Asıl delillerin reddetmediği bir fazlalığı da ihtiva etmektedir. Dolayısıyla o fazlalığı nakledenlerin, sika raviler olmaları sebebiyle kabul edilmesi icabeder. Şâfiî, amcası ve dedesi Rükâne'nin ailesine mensupturlar. Bunların hepsi de Abdülmuttalib b. Abdimenaf oğullarındandırlar. Onlar, karşı karşıya kaldıkları olayı en iyi bilenlerdir.
Talâkın Çeşitleri ve Üç Talâkı Bir Defada Vermek:
Ahmed b. Muhammed b. Muğis et-Tulaytulî bu mes'eleyi Vesâik'inde zikrederek der ki: Boşama iki türlüdür: Sünnet üzere boşama ve bid'at üzere boşamaleyhisselâmünnet üzere boşama şeriatın mendup olarak gösterdiği şekle uygun olarak yapılandır. Bid'at olan boşama ise bunun zıddıdır. Bu ise mesela, hanımım ay hali iken, lohusa iken boşaması veya bir sözde üç defa boşamasıdır. Bunları yaptığı takdirde boşama gerçekleşir. İlim ehli, hanımını bu şekilde bid'at üzere boşayanın hanımını boşamış olacağını icma ile kabul etmekle birlikte, kaç defa boşamış olacağı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ali b. Ebî Tâlib ve İbn Mes'ûd bir defa boşamış olacağını söylerler. İbn Abbâs da böyle demiştir. Ayrıca der ki: Onun "üç" demesinin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü üç defa boşamada bulunmuş değildir. Ancak geçmişi haber verdiği takdirde üç defa boşama hakkında söyleyeceği söz kabul edilir ve: Üç defa boşadım, derse bu daha önce üç ayrı vakitte kendisinin işlemiş olduğu üç ayrı fiili haber vermiş olur. Böyle bir kimsenin durumu: Dün şu sureyi üç defa okudum, demesine benzer, işte bu sahihtir. Şayet bir defa okumuş olsaydı ve yine de: Ben onu üç defa okudum, deseydi yalan söylemiş olurdu. Yine üç defa Allah adına yemin ederek yeminini tekrarlayacak olursa, bu üç tane yemin olur. Bir defa yemin edip üç defa Allah adına yemin ediyorum, diyecek olsa bu kimse yalnızca bir defa yemin etmiş olur. Talâk da onun gibidir.
ez-Zübeyr b. el-Avvam ve Abdurrahman b. Avf da böyle demişlerdir. Biz de bütün bunları İbn Vaddah'tan da rivâyet ettik. Kurtubalı ilim adamlarından İbn Zinbâ' Şeyh Huda, Muhammed b. Taki b. Mahled, Muhammed b. Abdusselam el-Hasenî ile çağının biricik ilim adamı asrının fakihi Esbağ b. el-Hubab ve onların dışında bir grup da bu görüşü ifade etmişlerdir.
İbn Abbâs'ın delillerinden birisi de şudur: Şanı yüce Allah Kitab-ı Kerîm'inde "talâk" lâfzını ayrı ayrı zikretmiştir. İsmi aziz olan Rabbimiz:
"Boşama iki defadır" diye buyurmuştur. O bununla kendisinden sonra iyilikle tutmanın sözkonusu olduğu talâkın azamî sayısını kastetmektedir ki, iyilikle tutmak, iddet içerisinde dönüş yapmaktır. Yüce Allah'ın: "Veya güzellikle salmaktır" âyetinin anlamı ise iddeti bitinceye kadar dönüş (ric'at) yapmaksızın hanımı öylece terketmektir. Bunda da eğer aralarında pişmanlık vaki olur ise o kadına bir ihsan, bir iyilik vardır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:
"Bilmezsin, belki Allah, onun arkasından bir iş (sevgi) çıkarır. " (et-Talâk, 65/1) Bununla ayrı kalmaya pişmanlık ve dönüş yapmaya arzuyu ifade etmek istemektedir. Üç talâkın verilmesi güzel değildir. Çünkü bu şekilde talâk vermekle şanı yüce Allah'ın genişlik verdiği ve kendisine dikkat çektiği bir ruhsatı terketmek sözkonusudur. Şanı yüce Allah'ın "talâk"ı ayrı ayrı sözkonusu etmesi, birarada sözkonusu edilmesi halinde bunun tek bir lâfız olduğunun da delilidir. Müdevvene'den buna delalet edebilecek şeyler, birden çok mes'eleye kıyas edilerek tahriç edilebilir. Buna bir örnek olmak üzere şunu zikredebiliriz: Bir kimse; benim malım yoksullar arasında sadaka olsun, dese üçte biri bunun için yeterli olur. İbnu'l-Münzir'in el-lşrafında da şöyle kaydedilmektedir: Saîd b. Cübeyr, Tavus, Ebû'ş-Şa'sa, Atâ ve Amr b. Dinar şöyle derlerdi: Bakire bir kızı üç talâk ile boşayan bir kimsenin bu boşaması bir talâk olur.
Derim ki: Bu kanaatte olanlar şunu da delil gösterebilir ve şöyle diyebilirler: Kendisiyle gerdeğe girilmemiş kızın iddeti olmaz. Eğer kocası: Sen üç defa boşsun diyecek olursa, "sen boşsun" sözünü bitirmekle birlikte karısı ondan bain olur. Buna göre "üç defa" sözü o kadın hakkında bain iken varid olmuş olur ki, bunun herhangi bir etkisi olmaz. Çünkü "sen boşsun" sözü kendi başına ve bağımsız bir sözdür. O bakımdan kendisiyle duhûl olmamış hakkında beynûnetin daha sonra söylenecek söze bağlı olarak ortaya çıkmaması icabeder. Çünkü beynûnetin aslı "sen boşsun" demekle gerçekleşir. "Sen üç defa boşsun" ifadenin Arapçasında "üç defa" anlamındaki: "selâsen" lâfzı, "sen boşsun" lâfzından sonra zikredilir. Açıklamalarda bu husus dikkate alınmalıdır.
6- Lâfızları Bakımından Talâk (Sarih ve Kinâye):
İmâm Şâfiî, yüce Allah'ın: "Veya güzellikle salmaktır" âyetiyle:
"Ve güzel bir şekilde salıverin" (el-Ahzâb, 33/49) âyetlerini delil göstererek salıvermenin (tesrîh) boşamanın sarih lâfızlarından birisi olduğunu söylemiştir. Bu hususta ise ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.
Kadı Ebû Muhammed, sarih lâfızların herhangi bir şekilde talâk lâfzını ihtiva eden lâfız olduğunu söyler. Mesela; sen boşsun (talikun) yahut sen boşanmışsın (mutallakatun) yahut seni boşadım (tallaktuki) veya "talâk" lâfzını kullanırsa artık o boşama onun için geçerli olur (bağlayıcıdır). Bunun dışında kalan ve boşama hakkında kullanılan diğer lâfızlar ise kinaye lâfızlarıdır. Ebû Hanîfe de böyle demiştir.
Kadı Ebû'l-Hasen ise şöyle demiştir: Talâkın sarih lâfızları pek çoktur. Kimi lâfızlar kimisine göre daha açıktır: Talâk, serah (salıvermek); firak (ayrılmak), haram, haliyye (serbest bırakılmak) ve beriyye (salınmış, kendiliğinden uzaklaşılmış) gibi.
Şâfiî de der ki: Sarih lâfızlar üç tanedir. Bunlar ise Kur'ân-ı Kerîm'de varid olan talâk, serah ve firak lâfızlarıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"... yahut ma'ruf ile onlardan ayrılın." (tâlikûhunne)" (et-Talâk, 65/2); "Veya güzellikle salmaktır (teşrih)" Bir başka yerde de:
"Kadınları boşadığınız zaman iddetleri vaktinde boşayın (talâk)" (et-Talâk, 65/1) diye buyurmaktadır.
Derim ki; Bu durum bu şekilde anlaşıldığına göre talâk sarih ve kinaye olmak üzere iki türlüdür. Sarih sözünü ettiğimiz şekildedir. Kinaye ise bunun dışında kalan boşama şeklidir. Aralarındaki fark şudur: Sarih sözün ayrıca niyyete ihtiyacı yoktur. Mücerred lâfız ile talâk meydana gelir. Kinaye lâfzın ise niyete ihtiyacı vardır.
"Haram, haliyye ve beriyye" lâfızlarının talâkın sarih sözlerinden olduğunu söyleyenlerin delili, bu kelimelerin artık talâk lâfzı diye bilinecek kadar boşama hakkında çokça kullanılmalarıdır. O bakımdan bu kelimeler, talâkın meydana gelmesi hususunda apaçık ve net lâfızlar haline gelmişlerdir. Tıpkı yerin alçak olan tarafları hakkında ilk olarak söylenen "el-ğâit" lâfzı gibidir. Daha sonra bu lâfız mecaz yoluyla def-i hacete gitmek için kullanılmıştır. O bakımdan bu anlamı ile bu kelime ilk olarak kullanıldığından daha açık, net ve daha ünlü bir anlam olmuştur. İşte bizim bu meselemiz de bunun gibidir. Diğer taraftan Ömer b. Abdülaziz. şöyle demiştir: "Eğer talâk bin tane olsa bile "elbette" lâfzı ondan geriye hiçbir şey bırakmazdı. Buna göre kim elbette diye boşayacak olursa o en ileri noktayı ifade etmiş olur." Bunu da Mâlik rivâyet etmiştir. Muvatta’', Talâk 3.
Dârakutnî de Hazret-i Ali'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Haliyye, beriyye, elbette, bain ve haram" lâfızları üç talâktır. Ondan başka bir koca nikâhlamadıkça bir daha ona helâl olmaz. Dârakutnî, IV, 32. Ta'lik'inde belirtildiğine göre ravilerden el-Hasen, Hazret-i Ali'den rivâyet almadığından munkatı'dır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan da nisbeten leyyin olan bir yolla elbettenin üç talâk olduğu rivâyeti nakledilmiştir ki bunu da Dârakutnî rivâyet etmiştir. Dârakutnî, IV, 20. İleride yüce Allah'ın:
"Allah'ın âyetlerini oyuncak edinmeyin" (el-Bakara, 2/231) âyetini açıklarken bu hadis inşaallah gelecektir.
7- Açık ve Kapalı (Kinaye) "Talâk (Boşama)" Lâfızları ile İlgili Görüşler:
Kansına: "Seni boşadım (tallaktuki)" diyen kimsenin bu sözünün ister kendisiyle gerdeğe girilmiş, ister girilmemiş hanımı hakkında sarih boşama olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Her kim hanımına: "Sen boşsun (talikun)" diyecek olur ise bu bir defa boşamadır, daha fazlasını niyet etmesi müstesna. Eğer iki ya da üç defa boşamayı niyet ederse niyeti onun için bağlayıcıdır. Hiçbir niyeti yoksa geri dönme (ric'at) imkânı olan tek bir boşama olur. Şayet; sen boşsun (talikun) demekle birlikte, ben onun bağından boş olmasını kastettim, diyecek olursa onun bu açıklaması kabul edilmez ve boşama onun için bağlayıcı olur. Ancak ortada doğru söylediğine delalet edebilecek birşey bulunması müstesna. Bir kimse bir defa; "sen boşsun" deyip: "Sana dönüşüm (ric'atim) de yoktur" ibaresini eklerse daha sonra söylediği: "Sana ric'atim yoktur" sözü batıldır. Tek bir defa söylediğinden dolayı da ric'at hakkı vardır. Çünkü bir defa boşamak üç talâk olmaz. Şayet: "Benim sana ric'atim yoktur" sözü ile üç defa boşamayı niyet ederse Mâlik'e göre bu üç defa talâk olur.
Karısına: Senden ayrıldım (firak) yahut seni salıverdim (serah) yahut seni başıboş bırakıyorum (haliyye) yahut salıveriyorum (beriyye) yahut benden bainsin veya ipin omuzunda olsun veya sen bana haramsın yahut ailenin yanına git veya seni ailene bağışladım veya seni serbest bıraktım yahut benim senin aleyhine bir yolum yoktur; diyen kimse hakkında fukaha farklı görüşlere sahiptir. Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf der ki: Bu bain bir talâktır. Bu görüş İbn Mes'ûd'dan da rivâyet edilmiştir. Onun şöyle dediği de rivâyet edilmektedir: Kişi karısına: Sen işinde müstakilsin veya işin senin elindedir yahut ailene git, diyecek olursa bunu bain tek bir talâk olarak kabul etmişlerdir.
İmâm Mâlik'ten de karısına: Ben senden ayrıldım yahut seni salıverdim diyecek olursa bunun sarih boşama olduğu rivâyet edilmiştir. Tıpkı: Sen boşsun (talikun) demesi gibidir. Yine ondan bu lâfzın kinaye olduğu ve söyleyenin niyetine başvurulacağı, kaç boşama kastettiğinin sorulacağı da rivâyet edilmiştir. Kadın ile zifafa ister girilmiş olsun ister girilmemiş olsun.
İbnu'l-Mevvaz der ki: Kendisiyle zifafa girilmemiş kadın hususunda iki görüşünden daha sahih olanı daha fazla niyyet etmedikçe, bunun tek bir boşama olacağıdır. İbn Kasım ve İbn Abdilhakem de böyle demiştir.
Ebû Yûsuf ise der ki: Böyle bir boşama üç talâktır. Seni hal' ettim (bıraktım) veya benim senin üzerinde malik olduğum birşeyim yoktur sözü de böyledir.
Sair kinaye lâfızları ise, kendisiyle gerdeğe girilmiş bütün kadınlar hakkında Mâlik'e göre üç talâktır. Bu sözü söyleyenin niyetine başvurulmaz. Ancak kendisiyle gerdeğe girilmemiş kadın hakkında niyetine başvurulur. Şayet bu konuda yemin eder ve: Ben yalnızca bir boşamayı kastettim diyecek olursa o takdirde o da o kadına talip olabilecek kimselerden bir talip olabilir. Çünkü kocasının kendisiyle duhulü olduğu bir kadın üç talâktan başkası ile bain olmaz ve ondan beri kalmaz. Kendisiyle duhul olmamış bir kadını ise tek bir boşama serbest bırakır, bain kılar ve ondan boşatır.
Mâlik'ten ve onun arkadaşlarından bazılarından rivâyet edildiğine göre -ki bu aynı zamanda Medine halkından bir topluluğun da görüşüdür- bütün bu lâfızlarda onun niyetine başvurulur ve talâktan neyi niyet ettiyse o niyet onun için bağlayıcı olur.
İmâm Mâlik'ten sair kinaye lâfızları arasından özel olarak "elbette" lâfzı hakkında şu rivâyet edilmiştir: İster kendisiyle gerdeğe girilmiş olsun, ister girilmemiş olsun bu konuda kocanın niyetine başvurulmaz.
es-Sevrî Ebû Hanîfe ve arkadaşları ise şöyle demektedir: Bütün bu hususlarda onun niyeti ne ise odur. Eğer üç talâk niyet etmişse üç talâktır, bir talâk niyet etmişse bir bain talâktır ve kadın kendisi hakkında tasarrufta bulunma hakkına daha çok sahiptir. Şayet iki talâkı niyet etmişse tek bir talâk olur.
Zufer ise der ki: Eğer iki talâk niyet etmiş ise iki talâktır.
Şâfiî der ki: O bütün bu hallerde; ben ağzımdan sözün çıkmasıyla birlikte talâk olmasını istemiştim, demedikçe karısını boşamış olmaz. Böyle diyecek olsa o vakit niyet ettiği ne ise o olur. Şayet üçten aşağısını niyet etmişse bu ric'î bir talâk olur. Eğer bir bâin talâk ile boşamış ise yine ric'i bir talâk olur.
İshak da der ki: Boşamaya (talâka) benzeyen her bir söz, niyet ettiği boşamaya göredir. Ebû Sevr ise der ki: Bu gibi sözler ric'i bir boşamadır ve niyeti hakkında ona soru sorulmaz.
İbn Mes'ûd'dan rivâyet edildiğine göre o, hul' yahut îlâ dışında herhangi bir boşamanın bain bir talâk olduğu görüşünde değildi. Ondan bellenen rivâyet bu şekildedir. Bunu Ebû Ubeyd söylemiştir.
Buhârî ise şöyle bir başlık kullanır: "Senden ayrıldım yahut seni salıverdim veya sen serbestsin yahut başıboşsun veya talâk kast edilen bir söz söylediği takdirde bu, onun niyetine göredir." Buhârî, Talâk 6. Onun: "Veya talâk kastedilen bir söz söylediği taktirde" şeklindeki ifadesi Kûfelilerin, Şâfiî ve İshak'ın görüşlerine bir işaretidir. Bu husustaki delil de şudur: Talâk olma veya olmama ihtimali bulunan her bir sözün, o sözü söyleyen kimse bununla talâkı kastettiğini söylemedikçe onun için talâk olarak kabul edilmesi câiz olmaz. Eğer bu konuda ikrarda bulunursa o vakit ikrarı ile boşaması sözkonusu olur. Aksi takdirde nikâhı iptal etmek câiz olmaz. Çünkü yakin ile nikâhın sıhhati üzerine icma vardır.
Ebû Ömer der ki: Kişinin hanımına: İddet bekle yahut ben seni serbest bıraktım yahut ipini omuzuna al sözünün anlamı hakkında Mâlik'ten farklı görüşler gelmiştir. Bir seferinde; niyetine başvurulmaz ve üç defa boşamadır, derken bir seferinde de bütün bunlarda onun niyetine başvurulur. İster kadın ile zifafa girilmiş olsun ister girilmemiş olsun, der. Ben de bu görüşteyim.
Derim ki: Cumhûrun kabul ettiği ve Mâlik'ten de bu lâfızlarda niyetine başvurulur ve ona göre onun hakkında hüküm verilir, şeklindeki rivâyet sahih olan görüştür. Çünkü zikrettiğimiz delil ile Ebû Dâvûd, İbn Mâce, Dârakutnî ve başkalarının rivâyet ettiği şu Hadîs-i şerîf bunu gerektirmektedir. Bu muhaddislerin, Yezid b. Rukâne'den rivâyetlerine göre Rükane b. Abd Yezid hanımı Süheyme'yi elbette ile boşamıştı. Durumu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e haber verince Hazret-i Peygamber ona: "Yalnızca bir defa boşamayı kastettiğine dair Allah adına yemin eder misin?" diye sormuş Rükane de: Allah'a yemin ederim yalnızca bir defa boşamayı kastettim, deyince Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımını ona geri vermiş idi. Ebû Dâvûd, Talâk 14; Tirmizî, Talâk 2; İbn Mâce, Talâk 19; Dârakutnî, IV, 33 İbn Mâce der ki: Ebû'l-Hasen et-Tanafisî'yi şöyle derken dinledim: Bu hadis ne kadar da şereflidir. İbn Mâce, Talâk 19
Mâlik de karısına: Sen benim için meyte, kan ve domuz eti gibisin, diyen adamın bu sözleri hakkında şöyle demiştir: Görüşüme göre bu "elbette" gibidir. Bu konuda niyeti olmasa dahi. Bir başka koca ile evlenmedikçe ona helâl olmaz.
Şâfiî'nin görüşüne göre ise, eğer o bu sözleriyle talâkı kastetmiş ise kastetiği talâk sayısı kadar bir talâktır. Şayet talâk kastetmemiş ise yemin ettikten sonra herhangi birşey sayılmaz.
Ebû Ömer der ki: Talâka dair bütün kinaye sözlerde bu konudaki asıl delil Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisiyle evlenip de: "Senden Allah'a sığınıyorum" diyen kadına: "Sen himayeye alan birisine sığındın, haydi ailene git" şeklindeki sözleridir. Buhârî, Talâk 3; İbn Mâce, Talâk 11; Müsned, III, 498. İşte bu bir talâk idi. Diğer taraftan Ka'b b. Mâlik de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine hanımından ayrılmasını emredince hanımına: Ailenin yanına git, demiş bu ise talâk olmamıştı. İşte bu böyle bir sözün niyete ihtiyacı olduğunun ve ancak bu sözü söyleyenin niyetine göre onun hakkında hüküm verileceğinin delilidir. İşte. ayrılmaya da diğer manaya da gelme ihtimalleri bulunan sair kinaye lâfızlarının durumu da böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Talâk lâfızlarından olmayıp ayrılmayı kinaye yoluyla ifade etmek için de kullanılmayan sözlere gelince; ilim adamlarının çoğunluğuna göre bu sözlerden herhangi birisini söyleyen kişi boşamayı kastetse dahi, talâkın vaki olduğunu kabul etmezler. İmâm Mâlik ise şöyle der: Lâfız her ne olursa olsun söylediği sözle boşamayı kasteden herkes boşamış olur. Hatta; ye, iç, otur, kalk sözlerini söylese bile. Şu kadar var ki; mezhebine mensup ilim adamları dışında bu konuda İmâm Mâlik'e uyan kimse yoktur.
Bu âyetin: "Onlara verdiklerinizden birşey almanız sizin için helâl olmaz. Meğer ki ikisi Allah'ın sınırlarına riâyet edememekten korksunlar. Eğer onların Allah'ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkarsanız o halde kadının fidye vermesinde her ikisi için de vebal yoktur. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır, onları aşmayınız. Kim Allah'ın aşarsa işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir" bölümüne dair açıklamalarımızı da onbeş başlık halinde sunacağız:
1- Kocalara Hitap:
Yüce Allah'ın:
"Onlara verdiklerinizden birşey almanız sizin için helâl olmaz" âyetinde kocalara hitap edilmektedir. Kocalara zarar vermek suretiyle eşlerinden birşeyler almaları yasaklanmaktadır. İşte ancak tek başına kocanın zarar görmemesi halinde sahih olabilen hul' budur. Özellikle de erkeklerin hanımlarından verdiklerinden söz edilmesi insanlar arasındaki örfün ayrılık ve işlerin bozulması esnasında, kocanın hanımına verdiği elinden çıkan mehir ve çeyizleri geri istemesidir. İşte bundan dolayı özellikle ondan söz edilmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Onlara verdiklerinizden... helâl olmaz" âyetin yüce Allah'ın:
"Boşama iki defadır" âyeti ile;
"Eğer onu boşarsa.." (el-Bakara, 2/230) buyrukları arasında yer almış ve ayrı bir hususu dile getiren bir ara cümlesidir.
2- Boşama Karşılığında Fidye Almanın Hükmü:
Cumhûr boşama karşılığında fidye almanın câiz olduğu görüşündedir. İtaatsizliğin ve geçimsizliğin kadın tarafından olması hali dışında, kadının malını almanın haram olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. İbnu'l-Münzir'in naklettiğine göre ise en-Numan (b. Sabit yani Ebû Hanîfe) şöyle demiştir: Eğer zulüm ve serkeşlik erkek tarafından olduğu halde yine de kadın onunla hul' yaparsa (kendisini boşaması karşılığında kocasına bir bedel ödemeyi kabul ederse) bu câiz ve geçerlidir, fakat koca günahkârdır. Onun yaptığı bu iş ona helâl olmaz. Bununla birlikte aldıklarını geri vermesi için de mecbur edilmez. İbnu'l-Münzir der ki: Bu onun Allah'ın Kitabının zahirine muhalif bir sözüdür. Aynı şekilde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sabit olmuş habere de muhaliftir. Bu konuda ilim ehlinin genel olarak icmaına da muhaliftir. Bir kimseye Hata olanı talep etmekte azamî bir gayret göster, denilecek olsa Kitap da bir şeyin haram olduğunu açıkça ifade etmişken bir kişinin kalkıp' nassa muhalif olarak ve ona karşı ifade kullanıp: Hayır bu câiz olur ve aldığını geri ödemesi için mecbur edilmez, demesinden daha büyük bir iş ile karşılaşılabileceğini de zannetmiyorum. Ebû'l-Hasen b. Battal der ki: İbnu'l-Kasım da Mâlik'ten bunun benzeri bir görüşü rivâyet etmiştir ve bu yüce Allah'ın Kitabının zahirine de -ileride gelecek olan- Sabit'in hanımı ile ilgili hadise de muhaliftir.
3- Erkeğin Fidye Alması ve Devlet'in Hul' Yetkisi:
Yüce Allah:
"Meğer ki ikisi Allah'ın sınırlarına riâyet edememekten korksunlar" âyeti ile her ikisinin de Allah'ın sınırlarını yerine getirememekten korkmaları sözkonusu olmadıkça, erkeğin, hanımından birşeyler almasını haram kılmaktadır. Haddi aşan kimseleri tehdit etmek suretiyle de bu haramlığı pekiştirmektedir. Âyetin anlamı şudur: Onlardan her birisi kendisi hakkında kanaatince, içindeki bir tiksinti dolayısıyla, eşine karşı yerine getirmesi gereken nikâhın yükümlülüklerini yerine getirememekten dolayı her birisi korkacak olursa, kadının fidye vermesinde de bir vebal yoktur, kocanın bunu almasında da bir vebal yoktur. Burada hitap eşlerin her ikisinedir.
"Korksunlar" âyetindeki zamir her ikisine aittir. "Riâyet edememekten" âyeti de ikisinden söz etmektedir.
Şöyle de denilmiştir: Buradaki "korkmak" bilmek anlamındadır. Yani her ikisi de Allah'ın sınırlarına riâyet edemeyeceklerini bilmeleri halinde; demektir ki, gerçek anlamda korku işte budur. Bu ise hoş olmayan birşeye düşmek korkusu ve endişesidir. Bu da zann anlamına yakın bir mana ifade eder.
Diğer taraftan "meğer ki ikisi., korksunlar" âyeti munkatı' bir istisnadır. Yani, eğer o kadınlardan bir serkeşlik görürseniz, siz erkeklerin fidye almanızda bir vebal yoktur.
Hamza burada yeralan: Meğerki... korksunlar" âyetini "ya" harfini ötreli meçhul bir fiil olarak okumuştur. (Anlamı: Meğer ki., korkutulsunlar, şeklinde olur.) Bunun naib-i faili hazfedilmiştir ki bunlar ise yöneticiler ve hakimlerdir. Ebû Ubeyd de bu okuyuşu tercih etmiştir. O der ki: Çünkü yüce Allah -bundan sonra- ".. korkarsanız" diye buyurmaktadır. Böylelikle burada "korkma"nın karı-kocadan başkasına ait olduğu ifade edilmektedir. Eğer burada yüce Allah karıkocayı kastetmiş olsaydı "korkarlarsa" derdi. İşte bunda hul' yapma yetkisi sultana (devlete) aittir, diyenlerin lehine bir delil vardır.
Derim ki: Bu Saîd b. Cübeyr, el-Hasen ve İbn Sirin'in görüşüdür. Şu'be der ki: Katâde'ye dedim ki: el-Hasen hul'un devlet yetkisinde olduğu görüşünü kimden aldı? O: Ziyad'dan dedi. Ziyad Hazret-i Ömer ile Hazret-i Ali'nin valisi idi. en-Nehhâs der ki: Ziyad'ın bu görüşte olduğu bilinmektedir. Ancak bu görüşün bir anlamı yoktur. Çünkü koca hanımı ile karşılıklı olarak razı olacakları esasa göre hul' yapar. Sultan (devletin yetkili organları) ise bu konuda kocayı mecbur etmez. Yine bu sultanın yetkisindedir, demenin de anlamı yoktur. Ayrıca o Ebû Ubeyd'in bu kıraati tercih ettiğini de kabul etmemekte ve reddetmektedir. Ben onun böyle bir okuyuşu seçme ihtimalinden daha uzak birşey de bilmiyorum, demiştir. Çünkü böyle bir okuyuşu ne i'rab ne lâfız ne de bir mana gerektirmektedir. İ'rabın bunu gerektirmediğini şöyle açıklayabiliriz. Abdullah b. Mes'ûd "meğerki... korksunlar" âyetini "meğerki korkasınız" diye okumuştur. Bu ise Arap dilinde eğer meçhul bir fiile döndürülecek olursa Meğer ki... korkutsun" denilir. Lâfız yönünden uygun olmadığına gelince, eğer meçhul okuyuş "korksunlar" kelimesi için sözkonusu olursa "eğer korkulursa" denilmesi gerekirdi. Şayet "eğer korkarsanız" âyeti hakkında sözkonusu olursa: "Meğer ki... korkutulursunuz" demek icab ederdi. Anlam açısından bunun uzak oluşuna gelince; gerçek şu ki onlara vermiş olduklarınızdan birşey almanız sizden başkasının korkması hali dışında helâl olmaz; denilmesi gerekirdi ki, bu da uzak bir ihtimaldir. Çünkü yüce Allah burada; erkek adına o kadından bir fidye almanızda sizin için bir vebal yoktur, diye buyurmamaktadır ki; hul' yapma sultanın (devletin yetkili organlarının) yetkisinde olsun.
Tahâvî der ki: Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve İbn Ömer'den sultan olmaksızın da hul'un câiz olduğu sahih olarak sabit olmuştur. Nasıl ki talâk ve nikâh sultanın yetkisine bağlı olmayarak câiz oluyorsa hul' de böylece câiz olur. İlim adamlarının Cumhûrunun görüşü de budur.
4- Hul'a Gitmenin Şartları:
Yüce Allah'ın:
"Eğer Allah'ın sınırlarına" güzel bir şekilde arkadaşlık ve güzel bir şekilde geçim hususunda her ikisine de vacip olan şeyleri "koruyamayacaklarından korkarsanız..." âyetinde hitap yöneticilere ve böyle bir işe hakim olmasa dahi aracılık eden kimselere yöneliktir. Allah'ın sınırlarını koruyamamaktan korkmak kadının kocasının hakkını hafife alması, ona iyi bir şekilde itaat etmemesidir. Bunu İbn Abbâs, Mâlik b. Enes ve fukahanın Cumhûru söylemiştir. el-Hasen b. Ebi'l-Hasen ve onunla birlikte bir topluluk ise şöyle demektedir: Şayet kadın kocasına: Hiçbir emrine itaat etmem, senin için cünüblükten dolayı gusletmem, senin hiçbir yeminine bağlı kalmam, diyecek olursa hul' yapmak helâl olur.
eş-Şa'bi der ki: "Allah'ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkarsanız" âyetinin anlamı, Allah'a itaat etmeyeceklerinden korkarsanız, şeklindedir. Çünkü karşılıklı kin ve nefret, itaati terke götürür.
Atâ b. Ebi Rebah der ki: Kadının kocasına: Ben senden tiksiniyorum, seni sevmiyorum, demesi hul' yapmayı ve ondan fidye almayı helâl kılar. Yüce Allah'ın:
"O halde kadının fidye vermesinde her ikisi için de vebal yoktur" âyeti de işte bu kabildendir.
Buhârî, Eyyub'dan, o İkrime'den o İbn Abbâs yoluyla şu hadisi rivâyet etmektedir: Sabit b. Kays'ın hanımı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, ben Sabit b. Kays'ın ahlakı hakkında da dini hakkında da birşey diyemem, fakat ona tahammül edemiyorum. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Peki sana verdiği bahçesini ona geri verir misin?" Kadın: Evet dedi. Buhârî, Talâk 12. Hul'a dair diğer hadislere müfessirimiz tarafından yeri geldikçe temas edilecektir. Biz de bu hususa dair diğer hadislerin yerlerini sırası geldikçe göstereceğiz.
Bu hadisi İbn Mâce de Katâde'den o İkrime'den o İbn Abbâs yoluyla şöylece rivâyet etmektedir: Selul Kızı Cemile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelerek dedi ki: Allah'a yemin olsun ki ben Sabit'i dini hususunda da ahlâkı hususunda da ayıplamıyorum. Fakat İslâm'da küfre girmekten hoşlanmıyorum. Ona olan nefretimden dolayı ona katlanamıyorum. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Peki, bahçesini ona geri verir misin?" Kadın: Evet deyince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) (Sâbit'e) ondan bahçesini geri almasını ve daha fazla birşey istememesini emretti. İbn Mâce, Talâk 22
Denildiğine göre o kadın Sabit'e son derece buğzediyor buna karşılık o da onu aşırı derecede seviyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da hul' yoluyla onları birbirinden ayırdı. İşte bu, İslâm tarihindeki ilk hul'dur.
İkrime'nin İbn Abbâs'tan rivâyetine göre o şöyle demiş: İslâm tarihinde hul' yapan ilk kadın Abdullah b. Ubeyy'in kızkardeşidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelip şöyle demişti: Ey Allah'ın Rasûlü, ebediyyen benim başımla onun başı bir araya gelmez. Ben çadırın bir tarafını kaldırdığımda birkaç kişiyle geldiğini gördüm. Baktım ki aralarında en siyah, boyları en kısa, suratı en çirkin olanlarıdır. Hazret-i Peygamber ona: "Bahçesini ona geri verir misin?" deyince kadın: Evet isterse daha fazlasını da veririm, dedi. Hazret-i Peygamber de onları birbirinden ayırdı. Taberî, II, 461; İbn Kesîr, I, 403; Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, I, 671.
İşte bu Hadîs-i şerîf hul' hakkında asıl delili teşkil etmektedir. Fukahanın Cumhûru da bu görüştedir. Mâlik der ki: Ben ilim ehlinden bunun böyle olduğunu işitip durdum. Bizce üzerinde icma olunan husus da budur. Şöyle ki, erkek eğer kadına herhangi bir zarar vermiyor, ona kötü davranmıyor ve kadına erkek tarafından herhangi bir kötülük yapmıyor ise; diğer taraftan kadın ondan ayrılmayı isterse, o takdirde erkeğin kadından fidye olarak vermiş olduğu herşeyi alması helâl olur. Tıpkı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Sabit b. Kays'ın hanımına yaptığı gibi. Şayet serkeşlik erkek tarafından kadını zor durumda bırakması ve ona zarar vermesi şeklinde oluyor ise, kadından neyi almış ise onu kadına geri verir.
Ukbe b. Ebi's-Sahbâ da dedi ki: Ben Bekr b. Abdullah el-Müzeni'ye karısı kendisinden hul' yoluyla ayrılmak isteyen erkeğin durumu hakkında soru sordum da o: O kadından herhangi birşey alması ona helâl olmaz, dedi. Ben ona: Peki yüce Allah'ın Kitab-ı Kerîm'inde: "Eğer onların Allah'ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkarsanız o halde kadının fidye vermesinde her ikisi için de vebal yoktur" âyetini ne yapacaksın? diye sordum o: Bu âyet nesholundu, cevabını verdi. Ben: Peki bu nesheden âyet nerededir diye sordum o: Nisa Sûresi'ndeki şu âyet-i kerimedir diyerek âyeti okudu:
"Eğer bir eşi bırakıp da yerine bir başka eş almak isterseniz boşadığınıza yüklerle mehir vermiş olsanız bile ondan birşey almayın. Onu bir iftira veya apaçık bir günah olarak mı alırsınız?" (en-Nisâ, 4/20)
en-Nehhâs der ki: Bu şâz bir görüştür. Şâz olduğu için de icmaın dışında kalmıştır. Bu iki âyetten biri ötekini reddetmiyor ki ortada nesh sözkonusu olsun. Çünkü: "Eğer korkarsanız" âyeti Nisa Sûresi'ndeki âyeti izale etmiyor. Çünkü karfve koca bundan korkarlarsa, yüce Allah'ın:
"Eğer bir eşi bırakıp da yerine bir başka eş almak isterseniz" âyetinin kapsamına girmezler. Çünkü bu ikinci âyet özel olarak yalnızca erkekler hakkındadır.
Taberî der ki: Âyet-i kerîme muhkemdir. Şayet kadın kocasına fidye vermek isterse, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Sabit'e hanımından daha önce verdiğini geri almasını -önceden de geçtiği üzere- câiz kılmıştı. (Başkası için câiz olmaz, şeklindeki sözün bir anlamı yoktur).
5- Hul'de Aranan Diğer Şartlar:
Hul'un geçimsizlik ve zarar haline has olduğu ve bunun hul’ için şart olduğu görüşünde olanlar bu âyet-i kerimeyi delil olarak gösterirler. Bu görüşün sahipleri Ebû Dâvûd'un Hazret-i Âişe'den yaptığı şu rivâyet ile de görüşlerini desteklerler: Sehl kızı Habibe, Sabit b. Kays b. Şemmas'ın yanında idi. (Kays) ona vurdu ve köprücük kemiğini kırdı. Bunun üzerine sabah namazından sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına geldi ve şikâyetini bildirdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Sabit'i çağırdı ve: "Onun malının bir kısmını al ve ondan ayrıl" dedi. Sabit: Bu uygun düşer mi ey Allah'ın Rasûlü? diye sorunca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Evet" diye buyurdu. Bunun üzerine Sabit şöyle dedi: Ben ona mehir olarak iki bahçe vermiştim ve bu iki bahçe de halen onun elinde bulunuyor. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "O iki bahçeyi de ondan al ve ondan ayrıl" diye buyurması üzerine bahçelerini ondan aldı ve ayrıldı. Ebû Dâvûd, Talâk 17-18 ve Nesâî, Talâk 53 (yakın ifadelerle)
Fukahanın Cumhûrunun kabul ettiği görüşe göre Buhârîdeki ve başka yerlerdeki hadisin Bk. Buhârî, Talâk 12; Ebû Dâvûd, Talâk 17-18; Tirmizî, Talâk 10; Nesâî, Talâk 34; İbn Mâce, Talâk 22; Dârimî, Talâk 7; Muvatta’', Talâk 31; Dârakutnî, III, 234 vd.; Müsned, IV, 2, VI, 433-434. delalet ettiği gibi herhangi bir zarardan dolayı şikâyet sözkonusu olmadan da hul' caizdir. Âyet-i kerimede (zararı şart görenler için) delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü yüce Allah burada bunu şart olmak üzere zikretmiş değildir. Bunu zikretmesinin sebebi hul' hallerinden çoğunlukla görülenin bu olduğundan dolayıdır. O bakımdan burada çoğunlukla görülen halden söz edilmektedir. Bu konuda mazareti ortadan kaldıran ve bizim kesin bilgi sahibi olmamızı gerektiren ise yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Bununla beraber gönül hoşluğu ile size (mehirlerinden) birşey bağışlarlarsa onu da içinize sine sine afiyetle yiyin." (en-Nisâ, 4/4)
6- Mehirden Fazlası Hul' Bedeli Olarak Alınabilir mi?
Yüce Allah'ın:
"O halde kadının fidye vermesinde her ikisi için de vebal yoktur" âyeti, erkeğin hanıma verdiği mehirden daha fazlasını hul' bedeli olarak almasının câiz olduğunu göstermektedir. Ancak ilim adamları bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve bu İmâmların arkadaşları ile Ebû Sevr der ki: Üzerinde karşılıklı olarak razı oldukları şeyleri ona fidye vermesi caizdir. Bu miktar ister kocanın ona verdiği mehirden az olsun ister ondan çok olsun, fark etmez.
Bu görüş Osman b. Affan, İbn Ömer, Kabisa ve en-Nehaî'den de rivâyet edilmiştir. Kabisa yüce Allah'ın:
"O halde fidye vermesinde her ikisi için de vebal yoktur" âyetini delil göstermiştir.
Mâlik ise der ki: Fakat (fazlasını almak) güzel bir ahlaktan sayılmaz. Bununla birlikte ilim ehlinden herhangi bir kimsenin bunu mekruh gördüğünü de görmedim.
Dârakutnî de Ebû Said el-Hudrf den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Benim kızkardeşim ensardan birisinin nikâhı altında idi. Ona mehir olarak bir bahçe vermişti. Kendi aralarında ileri geri konuştular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna davalaşmaya gittiler. Hazret-i Peygamber: "Sen ona bahçesini geri versen, o da seni boşasa olur mu?" dedi. Kızkardeşim: Olur fazlasını da veririm, deyince Hazret-i Peygamber: "O halde ona bahçesini de ver fazlasını da ona ver" diye buyurdu. Dârakutni, III, 254
İbn Abbâs yoluyla gelen hadiste ise: "Dilerse fazlasını da ona veririm" dedi ve (Sabit) bunu reddetmedi, denilmektedir. Bk. 4. başlık 1 ve 2 no'lu notlar
Bir kesim de şöyle demektedir: Mehir olarak verdiğinden fazlasını ondan alamaz. Tavus, Atâ ve el-Evzaî de böyle demiştir. el-Evzaî der ki: Hakimler mehir olarak ona verdiğinden fazlasını almasını câiz kabul etmiyorlardı. Ahmed ve İshak da bu görüştedir. Bunlar İbn Cüreyc'in şu rivâyetini delil gösterirler. Bana Ebû'z-Zübeyr'in haber verdiğine göre Abdullah b. Selul'un kızı Zeyneb, Sabit b. Kays b. Şemmas'ın nikâhı altında idi. Sabit, Zeyneb'e mehir olarak bir bahçe vermiş idi. Zeyneb ondan hoşlanmadı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: "Fazlasına gelince o olmaz fakat bahçesini (ona ver yeter)." Bunun üzerine kadın: Olur dedi. O bahçeyi Kays adına aldı ve hanımını serbest bıraktı. Bu durum Sabit b. Kays'a ulaşınca şöyle dedi: Ben de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın verdiği hükmü kabul ettim. Bu hadisi Ebû'z-Zübeyr birden çok kişiden işitmiş ve bunu Dârakutnî rivâyet etmiştir. Dârakutni, III, 255. Yine Atâ'dan mürsel olarak rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Hul’ yapan kadından (kocası) ona verdiğinden fazlasını alamaz." Dârakutnî, III, 255; Ebû Dâvûd, el-Merasil, Beyrut, 1408/1988, s. 201.
7- Hangi Tür Mallar Üzerine Hul' Yapılabilir?
Mâlik (radıyallahü anh)'a göre henüz olgunlaştığı belirginleşmemiş meyve, ürküp kaçmış deve, kaçak köle, annesinin karnındaki bir cenin veya buna benzer gararlı şeyler üzerinde hul' yapmak -satış ve nikâha hilafen- caizdir. Erkek bütün bunların karşılığını talep edebilir. Eğer bu gararlı mallar salimen ele geçerse onun olur. Şayet salimen eline geçiremezse birşey hak etmez; onun bu hükmüne göre boşama da geçerlidir.
Şâfiî ise der ki: Bu durumda hul' caizdir ve hanımının mehr-i mislini alma hakkı vardır. Bunu İbn Huveyzimendad da Mâlik'ten nakletmekte ve şöyle demektedir: Çünkü karşılıklı ivazlı akidler fasit bir bedel ihtiva ettiği ve bu bedel ele geçirilemediği takdirde onların mislinde, ödenmesi gereken bedele başvurulur.
Ebû Sevr de der ki: Bu durumda hul' batıldır. Re'y sahipleri ise hul' caizdir, derler. Cariyenin karnındaki cenini alır. Eğer cariyenin karnında bir çocuk yoksa alacak birşeyi de olmaz. el-Mebsut'ta İbnu'l-Kasım'dan şöyle denilmektedir: O sene hurma ağaçlarının vereceği meyve karşılığında, o sene koyunlarının doğuracakları yavrular karşılığında hul' yapmak Ebû Hanîfe ve Şâfiî'ye hilafen caizdir.
Mâlik ve İbnu'l-Kasım'ın kabul ettiği (bu) görüşün delili yüce Allah'ın:
"O halde kadının fidye vermesinde her ikisi için de vebal yoktur" âyetindeki genel ifadedir. Kıyas açısından ise o ( malum ve ele geçirilme ihtimali yüksek fasid ivaz yani bedel) hibe ve vasiyet ile mülk edinilebilen şeyler arasındadır. Dolayısıyla bu fasid ivazın hul'de de tıpkı malum olan bir mal gibi ivaz olması câiz olur. Ayrıca hul' bir boşamadır. Boşama ise hiçbir ivaz olmaksızın da câiz olur. Herhangi birşey olmadan sahih olduğuna göre, fasid bir ivaz karşılığında sahih olması ise öncelikle sözkonusudur. Çünkü bağışlanan malın en kötü hali hiç sözkonusu edilmemişin hali gibidir. Haram olan birşeyi helâl kılma akdi olan nikâhı, fasid ivaz bozmadığına göre; bir telef etme ve bir akdi çözme olan talâkı ifsad etmemesi ise öncelikle sözkonusudur.
8- Süt Emzirme ve Çocuk Bakımı Karşılığında Hul' Yapmak:
Kadın kocasından olma oğlunu iki yıl emzirmek şartıyla kocasından hul' yapacak olursa bu caizdir. İki yıldan sonra belli bir süre çocuğun nafakasını karşılamak üzere hul' hakkında ise iki görüş vardır. Birisine göre caizdir. Bu el-Mahzumî'nin görüşü olup Suhnun da bunu tercih etmiştir. İkincisine göre ise câiz değildir. Bunu da İbnu'l-Kasım, Mâlik'ten rivâyet etmiştir. Şayet koca böyle bir şart koşarsa bu şart batıldır, kadın hakkında böyle bir şart sözkonusu olmaz.
Ebû Ömer der ki: Ürküp kaçmış deve, kaçkın köle ve buna benzergararlışeyler karşılığında hul' yapmayı câiz kabul edenin bunu da câiz kabul etmesi gerekir. Kuraviyûn'dan olan bazı ilim adamları ise şöyle demektedirler: Mâlik iki yıldan fazlasının nafakası karşılığında hul'u engellerken, garardan dolayı engellemiş değildir. O bunu durum ne olursa olsun babaya has bir hak olduğundan dolayı engel kabul eder. Baba bu hakkını başkasına intikal ettiremez. Bunun ile iki yıllık sürenin nafakası arasındaki fark ise şudur: İki yıllık nafaka olan süt emzirmek, evlilik halinde ve boşamadan sonra babanın elinin dar olması sebebiyle kadın hakkında vacip olabilir. O bakımdan böyle bir nafakanın anneye intikal etmesi caizdir. Çünkü anne (bazı durumlarda) bu nafakayı karşılamak durumunda kalabilir. Mâlik, el-Mebsut'ta. buna yüce Allah'ın:
"Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler. Bu emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir" (el-Bakara, 2/233) âyetini delil göstermektedir.
9- Hul' Bedeli Olarak Emzirilmesi Şart Koşulmuş Çocuk İki Yıldan Önce Ölürse:
Şayet hul', oğlun nafakasını karşılamak üzere mubah bir şekilde yapılacak olursa, çocuk da sürenin bitiminden önce, ölürse acaba koca nafakanın geri kalan kısmını rücu' yoluyla karısından alabilir mi? İbnu'l-Mevvaz'ın Mâlik’ten rivâyetine göre karısından herhangi birşey isteyemez. Ebû'l-Ferec'in ondan yaptığı rivâyete göre ise ondan kalanı ister. Çünkü bu hul' yoluyla hanımının zimmetiride koca lehine sabit olmuş bir haktır. Çocuğun ölümüyle bu hak sakıt olmaz. Tıpkı kadının zimmetinde olan bir mal ile hul' yapması halinde olduğu gibi.
Birinci görüşün açıklaması şöyledir: Koca bu durumda kendisi adına mal edineceği herhangi bir şeyi şart koşmuş değildir. O sadece oğlunun ihtiyacının karşılanmasını şart koşmuştur. Çocuk öldüğü takdirde artık rücu' yoluyla karısından birşey alamaz. Nitekim bir kimse bir küçük çocuğa bir sene süreyle infakta (tatavvuan) bulunmayı tekeffül etse, çocuk da bir sene dolmadan ölürse rücu' edilerek o kişiden birşey alınmaz. Çünkü o böyle bir tatavvuda bulunmakla onun ihtiyacını yüklenmeyi kastetmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Mâlik der ki: Ben böyle bir durumda kadından kalanın talep edildiğini söyleyen kimseyi görmedim. Eğer kalanın talep edileceğini söyleyen olsaydı bu konuda onun bu görüşünün bir dayanağının bulunması gerekirdi. Eğer kadın süreden önce ölürse çocuğun nafakasının kadının malından karşılanacağı üzerinde ilim adamları ittifak etmişlerdir. Çünkü bu, kadının ölümünden önce kadının malında sabit olmuş bir haktır. Kadının ölümüyle bu hak sakıt olmaz.
10- Hul'Bedeli Olarak Hamile Olan Karısının Masrafını Şart Koşmak:
Hul' yaparken hamile olan karısına, hamileliği süresince masrafı kendisinin yapmasını şart koşmakla birlikte, kadının kendisinden harcamada bulunacağı bir malı yoksa nafakayı karşılamak kocaya ait olur. Daha sonra bunu karşılama imkânı olursa, kendisinin yaptığı nafakayı ondan ister ve alır. Mâlik der ki:
Eğer kadının çocuğuna harcama yapacak bir malı bulunmuyor ise, koca çocuğun annesine nafakasını karşılamayı şart koşmuş olsa dahi, erkeğin çocuğunun nafakasını karşılamakla mükellef tutulması bir haktır.
11- Hul' Bir Talâk mıdır Yoksa Bir Fesih mi?
İlim adamları hul'un bir talâk mı yoksa bir fesih mi olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Osman, Ali, İbn Mes'ûd ve tabiine mensup bir topluluktan rivâyet edildiğine göre bu bir talâktır. Mâlik, Sevrî, Evzaî, Ebû Hanîfe, arkadaşları ve iki görüşünden birisinde de Şâfiî bu görüştedir. Hul' ile iki veya üç talâkı niyet eden bir kimsenin bu niyeti Mâlik'e göre bağlayıcıdır. Re'y ashabına göre ise; koca eğer üç talâk niyet etmişse üç talâk olur. İki talâk niyet etmişse bain tek bir talâktır. Çünkü bu söylenen tek bir sözdür.
İki görüşünden birisinde Şâfiî de şöyle demektedir: Şayet hul' ile talâkı niyet eder ve bunu belirtirse bu bir talâk olur. Talâkı niyet etmez ve belirtmezse ayrılık olmaz. Bu onun kadim görüşüdür. Birinci görüşü ise bence daha güzeldir. el-Müzenî der ki: Onlar tarafından daha sahih kabul edilen bu görüştür.
Ebû Sevr de der ki: Şayet talâkı belirtmez ise hul' bir ayrılıktır. Talâk değildir. Eğer bir boşama diye belirtirse bu bir talâk olur. Koca, iddet içerisinde kalındığı sürece ric'at yapma imkanına herkesten çok sahiptir. Hul'un bir fesh olduğunu, niyet etmedikçe talâk olmadığını söyleyenler arasında İbn Abbâs, Tavus, İkrime, İshak ve Ahmed de vardır. Bunlar şu Hadîs-i şerîfi delil gösterirler:
İbn Uyeyne, Amr'dan o Tavus'tan o İbn Abbâs'tan naklettiğine göre İbrahim b. Sad b. Ebi Vakkas kendisine şöyle sormuş: Karısını iki defa boşayıp sonra kocasından hul' yapan bir kadın ile kocası evlenebilir mi? İbn Abbâs: Evet onu nikâhlasın, çünkü hul' bir talâk değildir, der. Zira yüce Allah âyetin başında ve sonunda talâkı zikretmiş hul'u ise ikisi arasında sözkonusu etmiştir. Hul' birşey değildir. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Boşama iki defadır, ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salmaktır." Daha sonra şu âyeti okudu: "Eğer onu boşarsa ondan sonra ondan başka bir erkeğe «nirahia«ımarf<irya kendisine helâl olmaz." Beyhakî, Sünen, VII, 517; İbn Kesîr, I, 405; Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, I, 673.
Ayrıca bunlar derler ki: Diğer taraftan hul' eğer talâk olsaydı iki boşamadan sonra üçüncü bir boşamadan söz edilmiş olur ve yüce Allah'ın bundan sonraki: "Eğer onu boşarsa" âyeti dördüncü talâka delalet etmiş olurdu. Buna göre kadının (eski kocasına tekrar nikâhlanmasının) haram kılınması, dört defa boşanmasına bağlı olması gerekirdi.
Yine bu görüşün sahipleri Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Dârakutnînin İbn Abbâs'tan yaptıkları şu rivâyeti delil gösterirler: Sabit b. Kays'ın hanımı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın döneminde kocasından hul' yaptı. Resûlüllah ona bir ay hali ile iddet beklemesini emretti. Tirmizî der ki: Bu hasen garib bir hadistir. Tirmizî, Talâk 10; Ebû Dâvûd, Talâk 18; Nesâî, Talâk 34; Dârakutnî, III, 256, IV, 46
Muavviz b. Afra kızı er-Rubeyyi'den de nakledildiğine göre er-Rubeyyi' Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde hul' yaptı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bir ay hali ile iddet beklemesini emretti -veya ona böyle emir verildi.- Tirmizî der ki: er-Rubeyyi'in sahih hadisi ona bir ay hali beklemek suretiyle iddet beklemesinin emredildiği şeklindedir. Tirmizî, Talâk 10; Nesâî, Talâk 53; İbn Mâce, Talâk 23.
Bu görüşün sahipleri derler ki: İşte bu hul'un talâk değil, bir fesih olduğunu göstermektedir. Diğer taraftan yüce Allah:
"Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç kar’ beklerler" (el-Bakara, 2/228) diye buyurmuştur. Eğer bu durumdaki kadın, talâk verilmiş bir kadın olsaydı herhangi bir şekilde onun, tek bir kar' (ay hali) bekleyerek iddet beklemesini söylemezdi.
Derim ki: Buna göre hanımını iki talâk ile boşayıp sonra hanımından hul' yapan bir kimse tekrar o hanımı ile evlenmek isterse -İbn Abbâs'ın da dediği gibi- o kadın isterse bir başka koca ile nikâhlanmamış olsun, o hanımı ile evlenebilir. Çünkü o hanımına sadece iki talâk vermiştir. Hul' ise talâk sayılmaz.
Hul'u talâk kabul eden kimseler ise şöyle demektedirler: Ondan başka bir koca ile nikâhlanmadıkça tekrar eski karısına dönmesi câiz olmaz. Çünkü hul' ile üç talâk tamam olmuş olur. Yüce Allah'ın izniyle sahih olan görüş de budur.
Kadı İsmail b. İshak der ki: Bir kadın kocasına: Bir mal karşılığında bana talâk ver, deyip kocası da ona talâk verdiği halde bunun bir talâk olmayacağını söylemek nasıl câiz olabilir? Halbuki herhangi birşey karşılığı olmaksızın işi kendisinin elinde bıraksa ve kadın da kendi kendisini boşasa bu bir talâk kabul edilir. Devamla der ki: Yüce Allah'ın:
"Eğer onu boşarsa ondan sonra ondan başka bir erkeğe nikâhlanmadıkça kendisine helâl olmaz" (el-Bakara, 2/230) âyeti yüce Allah'ın:
"Boşama iki defadır" âyetine atfedilmiştir. Çünkü yüce Allah'ın: "Veya güzellikle salmaktır" âyetinden kasıt "veya talâk vermektir" şeklindedir. Eğer hul' her iki boşamaya atfedilmiş olsaydı hul'un hiçbir şekilde iki defa boşamadıkça câiz olmaması gerekirdi. Böyle bir şeyi ise kimse söylememektedir.
Ondan başkaları da şöyle demektedir: Âyet-i kerimede (karşı görüşü savunanların) yaptıkları te'vil yanlıştır. Çünkü yüce Allah'ın:
"Boşama iki defadır" âyeti hul' yolu ile olmadan vereceği iki talâkın hükmünü ifade etmekte ve bu şekildeki iki talâk ile birlikte: "Ya İyilikle tutmak" âyeti ile ric'atin sözkonusu olacağını tesbit etmekte, daha sonra ise hul' yolu ile olması halinde iki talâkın hükmünü zikretmektedir. Buna göre hul', önceden sözü gecen iki talâka ait olmaktadır. Zira bundan kasıt, talâk verenin talâkı ile bir ivaz karşılığında talâkın durumunu açıklamaktır. Üçüncü talâk ise ister bir ivaz (bedel) karşılığı olsun, ister bir ivaz karşılığı olmasın artık kadın bir başka koca ile evlenmedikçe ilk kocasına helâl olmasını ortadan kaldırır.
Derim ki: Bu, karşı görüşün ileri sürdükleri şekliyle âyeti delil göstermelerine verilen cevaptır. Hadise gelince Ebû Dâvûd, İbn Abbâs'ın bir ay hali süreyle iddet bekleyeceğini sözkonusu ettikten sonra şöyle demektedir: Bu hadisi Abdurrezzak Ma'mer'den o Amr b. Müslim'den o İkrime'den o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan mürsel olarak rivâyet etmiştir. Bize el-Ka'nebi ise Mâlik'ten o Nafi'den o İbn Ömer'den şöyle dediğini anlatmıştır: Hul' yapan kadın iddeti talâk verilen kadının iddetiyle aynıdır. Ebû Dâvûd dedi ki: Bize göre de amel buna göredir. Ebû Dâvûd, Talâk 18. Ancak elinizdeki matbu nüshada İbn Ömer'in sözü: "Hul' yapan kadının iddeti bir ay halidir" şeklinde olup; "Ebû Dâvûd dedi ki..." bölümü yoktur.
Derim ki: Bu Mâlik'in, Şâfiî'nin, Ahmed, İshak, es-Sevrî ve Kûfelilerin de görüşüdür. Tirmizî der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından ve onlardan olmayanlardan ilim ehlinin çoğunluğunun görüşü de budur. Tirmizî, Talâk 10. Tirmizî'nin bu husustaki açıklamalarının tamamı şu şekildedir: "Hul' yapan kadının iddeti hususunda ilim ehlinin farklı görüşleri vardır. Gerek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in ashabından gerek başkalarından ilim ehlinin çoğunluğu der ki: Hul' yapan kadının iddeti, tıpkı talâkı verilmiş kadının iddeti gibi üç ay halidir. Bu, Süfyan es-Sevrînin ve Kûfelilerin de görüşüdür. Ahmed ve İshâk da bu görüştedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından ve diğerlerinden bazı ilim adamları da: Hul' yapan kadının iddeti bir ay halidir, derler.
İshâk der ki: Bir kimse bu görüşü kabul edecek olursa, bilinmeli ki, bu da kuvvetli bir görüştür."
Derim ki: İbn Abbâs yoluyla gelen (hul' yapan kadının) bir ay hali süreyle iddet bekleyeceğine dair hadisi Tirmizî'nin belirttiği gibi garib olmakla Ebû Dâvûd'un da belirttiği gibi mürsel olmakla birlikte hakkında şunlar da söylenmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle bir kadının iddetini bir buçuk ay hali olarak tesbit etmiştir. Bunu Dârakutnî Ma'mer'den o Amr b. Müslim'den o İkrime'den o İbn Abbâs yoluyla şöylece rivâyet etmiştir: Sabit b. Kays'ın hanımı kocasından hul' yaptı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onun iddetini bir buçuk ay olarak tesbit etti. Dârakutnî, III, 255.
Burada "bir buçuk ay hali" diye Ma'merden rivâyette bulunan kişi yine ondan "tek bir ay hali" diye rivâyette bulunan aynı kişidir ki bu Hişam b. Yusuf Ebû Abdurrahman es-San'anî el-Yemanî'dir. Bundan sadece Buhârî hadis rivâyet etmiştir. O halde hadis hem isnad ve hem de metin bakımından muzdariptir. Buna göre hul'un fesholduğuna ve bu şekilde boşanan kadının iddetinin bir ay hali olduğuna dair bu hadisi delil göstermek sözkonusu olamaz. Geriye ise yüce Allah'ın:
"Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç kar’ müddeti beklerler" (el-Bakara, 2/228) âyeti kendisi ile zifafa girilmiş, boşanmış her bir kadın hakkında -daha önceden de geçtiği üzere bunlardan tahsis edilenler dışında- bir nas olarak kalmaktadır. Tirmizî der ki: "Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından kimisi şöyle demiştir: Hul' yapan kadının iddeti bir ay halidir. İshak ise şöyle demektedir: Eğer bir kimse bu görüşü kabul edecek olursa bu gerçekten kuvvetli bir görüştür." Tirmizî, Talâk 10. İbnu'l-Münzir ise şöyle demektedir: Osman b. Affan ile İbn Ömer der ki: Hul' yapan kadının iddet süresi bir ay halidir. Eban b. Osman ve İshak da bu görüştedir. Ali b. Ebî Tâlib ise der ki: Böyle bir kadının iddet süresi boşanmış kadının iddet süresiyle aynıdır. Ben (İbnü'l-Münzir) de Osman ve İbn Ömer'in görüşünü benimsiyorum. Ali'den gelen hadis ise sabit değildir.
Ben derim ki: İbn Ömer'in hul' yapan bir kadının iddeti talâk verilmiş bir kadının iddeti ile aynıdır, dediğini daha önceden zikretmiştik ve bu sahihtir.
12- Bedelsiz Hul' Yapmak:
Bir ivaz (bedel) olmaksızın hul' yapma kastını güden kimse hakkında İmâm Mâlik'ten farklı görüşler gelmiştir. Abdulvehhab der ki: Bu Mâlik'e göre bir hul'dur ve bâin bir talâk olur. Yine ondan nakledildiğine göre ivaz ile olmadıkça bu talâk bain olmaz. Bunu da Eşheb ve Şâfiî söylemiştir. Çünkü bu, ivazdan ve sayı tesbitinden uzak bir talâktır. O bakımdan tıpkı talâk lâfzı ile olması halinde olduğu gibi ric'i bir talâk olur.
İbn Abdi’l-Berr der ki: Bana göre Mâlik'in iki görüşünden daha sahih olanı budur. İlim ehlince de nazar cihetiyle de (kıyasa göre) bu, daha sahihtir.
Birincisinin açıklaması ise şöyledir: Hul'de ivazın hasıl olmaması hul'un gereğini ortadan kaldırmaz. Bunun asıl delili ise şarap veya domuz karşılığında hul' yapması halindeki hükümdür.
13- Hul' Yapan, Fidye Veren ve İbra Olan Kadın Arasındaki Farklar:
Hul' yapan, sahib olduğu herşeyi veren demektir. Fidye veren ise bir kısmını veren bir kısmını da alan demektir. İbra yapan (mübârie) ise kocası kendisi ile gerdeğe girmeden önce beri olan (ondan uzak duran) demektir. Böyle bir kadın: Ben senden beri oldum sen de benden beri ol der. Mâlik'in görüşü budur. Îsa b. Dinar'ın Mâlik'ten rivâyetine göre ise beri olan, hiçbir şey almayan ve hiçbir şey vermeyen, hul' yapan ise kocasının verdiğini geri veren ve kendi malından ona birşeyler ekleyen, fidye veren ise kocasının kendisine verdiğinin bir kısmını geri veren bir kısmını da yanında alıkoyandır. Bütün bunlar ise gerdeğe girmeden önce de olur girdikten sonra da olur. Eğer gerdeğe girmeden önce olursa iddet sözkonusu değildir. Sulh yapan kadın, ibra yapan kadın gibidir.
Kadı Ebû Muhammed ve başkaları der ki: Bu dört lâfız, vuku bulmaları bakımından nitelikleri farklı olsalar dahi, mana itibariyle aralarında fark yoktur. Bunun ismini ister söylesin, ister söylemesin bunlar bâin birer talâktır. İddet süresi içerisinde dönüş hakkı yoktur. İddet süresi içerisinde ve daha sonra ise kadının rızası ile mehir vermekle, gerek bir başka koca ile evlenmeden önce ve gerekse evlendikten sonra -Ebû Sevr'e hilafen- onunla nikâhlanma hakkına sahiptir. Çünkü kadın kendisine malik olmak üzere kocasına bir ivaz vermiştir. Eğer hul' yoluyla yapılan talâk ric'ı olsaydı kadın kendisine malik olamaz; o bakımdan koca aynı anda, hem ivaza hem karşılığında ivaz verilene bir anda sahip olmuş olurdu.
14- Koca Ric'atta Bulunma Şartını Koşarak Hul'u Kabul ederse:
Akdin mutlak olarak yapılması ile birlikte bu hususlar geçerlidir. Ama kadın kocasına bedel vermekle birlikte koca da ric'at yapma şartını koşarsa, bu konuda iki rivâyet vardır. Bunların her ikisini de İbn Vehb, Mâlik'ten rivâyet etmektedir. Birinci rivâyete göre ric'at sabit olur. Suhnûn da böyle demiştir. İkincisine göre ise ric'at sahih olmaz.
Suhnûn der ki: Birinci rivâyetin açıklaması şöyledir: Her ikisi de verilen ivazın, boşama hakkı olan sayıdan düşürdüğü mukabilinde olması üzerinde ittifak etmişlerdir. Bu ise caizdir. İkinci rivâyetin açıklaması ise şöyledir: Koca akidde, akidden gözetilen maksadı engelleyen bir şart koşmuştur. O bakımdan böyle bir şart sabit olmaz. Nikâh akdinde: Ben o kadın ile ilişki kurmayacağım, şartını koşması halinde olduğu gibi.
15- Allah'ın Sınırlarını Zâlimler Aşar:
Şanı yüce Allah:
"İşte bunlar Allah'ın şuurlarıdır; onları aşmayınız" diye buyurmaktadır. Yüce Allah nikâh ve ayrılık hükümlerini beyan ettikten sonra bu hükümlere uymayı emredip: "İşte bunlar Allah'ın şuurlarıdır" diye buyurmaktadır. Bir diğer âyet-i kerimede de orucun haram ve yasaklarını beyan ettikten sonra:
"Bunlar Allah'ın sınırlarıdır; sakın onlara yaklaşmayın." (el-Bakara, 2/187) diye buyurmakta ve böylelikle Allah'ın sınırlarını iki kısma ayırmaktadır. Bu sınırların bir kısmına uyulması emredilmektedir; bir kısmından da uzak durulması istenmektedir. Daha sonra yüce Allah:
"Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir" diye buyurmakta ve bu sınırlan aşanların halini bildirmektedir.
230. Âyetin Tefsiri
Eğer onu boşarsa daha sonra ondan başka bir koca tarafından nikâhlanmadıkça kendisine helâl olmaz. Şayet o da onu boşarsa kendileri Allah'ın şuurlarını ayakta tutacaklarını zannederlerse tekrar dönmelerinde her ikisi için de vebal yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Onları bilen bir kavme açıklar.
Bu âyetin:
"Eğer onu boşarsa daha sonra ondan başka bir koca tarafından nikâhlanmadıkça kendisine helâl olmaz" bölümüne dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:
1- Hul' Yapmış Kadının Talâkı Sözkonusu mudur?
Hanefî mezhebine mensup Horasanlı kimi ilim adamı, bu âyet-i kerimeyi hul' yapmış bir kadına talâk verilebileceğine delil gösterir ve şöyle derler: Şanı yüce Allah talâk karşılığında fidye vermeyi sözkonusu ettikten sonra açık bir şekilde talâktan söz etmektedir. Çünkü bu âyetin baş tarafında yer alan "fâ" harfi takib içindir. Dolayısıyla bunun yüce Allah'ın:
"Boşama iki defadır" âyetine raci olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü araya giren açıklamalar yüce Allah'ın:
"Eğer onu boşarsa" âyetinin:
"Boşama iki defadır" âyetine bina edilmesine engeldir. Aksine bundan daha yakın ihtimal, bunun istisnada olduğu gibi, hemen kendisinin yanı başında yer alana ait olması ve bundan daha önceki âyetlere -bir delâlet olması hali dışında- ait olmamasıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ve kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden olma himayenizde bulunan üvey kızlarınız da size haram kılındı." (en-Nisâ, 4/23) Görüldüğü gibi burada da bu nitelik yalnızca kendisine bitişik olan âyete münhasır olmakta ve kendisinden öncekilere ait olmamaktadır. Tâ ki kendileriyle nikâh kıyılmış hanımların annelerinin haram kılınması için, kadınlarla gerdeğe girme şartı sözkonusu olmasın.
İlim adamları iddet içerisinde hul'den sonra talâk hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Bir grup şöyle demektedir: Erkek hanımına hul' yaptıktan sonra henüz iddet içerisinde iken onu boşasa, bu talâk iddeti içerisinde olduğu sürece yerini bulur. Said b. el-Müseyyeb, Şureyh, Tavus, en-Nehaî, ez-Zührî, el-Hakem, Hammâd , es-Sevrî ve re'y ashabı böyle demiştir.
Bu konuda ikinci bir görüş daha vardır ki buna göre; talâk o kadın için sözkonusu olmaz. Bu ise İbn Abbâs, İbn ez-Zübbeyr, İkrime, el-Hasen, Cabir b. Zeyd, Şâfiî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr'in görüşüdür. Mâlik'in görüşü de budur. Şu kadar var ki Mâlik şöyle demektedir: Eğer kadın kocasına kendisini boşadığı takdirde, arka arkaya ve kesintisiz üç defa boşamak şartıyla fidye vermiş ise bu, kocanın aleyhine sabit olur. Şayet arada susmak sözkonusu olur ise, sustuktan sonra verdiği boşama birşeyi ifade etmez. Bunun böyle oluşunun sebebi şudur: Arka arkaya kesintisiz olarak söz söylemek, o sözün tek bir hüküm taşımasını gerektirir. Allah adına yemin ederek araya istisna (inşallah diyerek) bitişirse de yine durum böyledir. Bu da etkisini gösterir ve istisna hükmü sabit olur. Şayet bu istisna ayrı yapılırsa daha önce söylenmiş olan sözlerle bir ilişkisi olmaz.
2- Üç Kez Talâk Verilmiş Kadın, Eski Kocasına Nasıl Helâl Olabilir?
Yüce Allah'ın:
"Eğer onu boşarsa" âyeti ile kasıt, üçüncü defa boşamasıdır. İşte o vakit:
"Daha sonra ondan başka bir koca tarafından nikâhlanmadıkca kendisine helâl olmaz." Bu üzerinde icma olunmuş bir husustur; bunda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur.
Fakat ilim adamları bu konuda yeterli olan nikâhın ne olduğu, kadının eski kocasına helâl olmasının ne şekilde mümkün olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Said b. el-Müseyyeb ve ona uygun kanaat belirtenler derler ki: Mücerred akit yeterlidir. el-Hasen b. Ebi'l Hasen de der ki: İnzal olmadıkça, sadece ilişki kurmak dahi yeterli olmaz.
İlim adamlarının Cumhûru ve fukahanın tümü ise bu hususta ilişki kurmanın yeterli "olduğu görüşündedirler. İlişki kurmak ise (zina halinde) haddi ve guslu gerektiren, orucu, haccı ifsad eden, karı-kocanın muhsan olmalarına sebep teşkil eden ve kadına tam mehir vermeyi gerektiren sünnet yerlerinin kavuşmasıdır. İbnu'l-Arabi der ki: Fıkıhta bundan daha zor bir mes'ele ile karşılaşmış değilim. Şöyle ki, usul-u fıkıhta hüküm isimlerin ilk halleri ile mi taalluk eder, son halleri ile mi alakalıdır meselesi vardır. Eğer bizler: Hüküm ismin hakkında kullanıldığı şeyin ilk hallerine taalluk eder, diyecek olursak Said b. el-Müseyyeb'in görüşünü kabul etmemiz gerekir. Şayet hüküm ismin ifade ettiği halin son durumuna taalluk eder diyecek olursak haşefenin yerinde kaybolması ile birlikte inzali de şart koşmamız gerekir. Çünkü el-Hasen'in de ifade ettiği üzere "balcağız"ın tadına bakmanın son hali budur.
İbnu'l-Münzir der ki: "Balcağızın tadına bakma"nın anlamı ilişki kurmaktır. Said b. el-Müseyyeb dışında bütün ilim adamları bu görüştedir. O der ki: İnsanlar birinci kocasına ikincisi o kadınla cima etmedikçe helâl olmaz, derler. Ben de derim ki: Eğer sahih bir şekilde o kadın ile evlenir ve bununla da eski kocasına helâl olma kastını gütmemiş ise, birincisinin onunla evlenmesinde bir mahzur yoktur. Bu ise Hâricîlerden bir taife dışında kendisine muvafakat eden herhangi bir kimsenin varlığını bilmediğimiz bir görüştür. Sünnet ise başkalarına ihtiyaç bırakmaz.
Derim ki: Saîd b. Cübeyr de Said b. el-Müseyyeb'in görüşündedir. Bunu en-Nehhâs "Meânil Kur'ân" adlı eserinde zikretmekte ve şöyle demektedir: İlim ehli burada nikâh'ın cima anlamına geldiğini söylemişlerdir. Çünkü burada "ondan başka bir koca tarafından" diye buyurmaktadır. Burada öncelikle "zevç: Koca" kelimesi zikredildiğinden dolayı "nikâh'dan kasıt cima olur. Ancak Saîd b. Cübeyr şöyle demektedir: Burada nikâh, eğer kadının ilk kocasına helâl olması kastını gütmemiş ise sahih bir evliliktir.
Derim ki: Zannederim onlara "useyle (balçağız)" hadisi ulaşmamış veya onlarca bu hadis sahih değildir. O bakımdan onlar da Kur'ân-ı Kerîm'in zahirinden anlaşılanı kabul etmişlerdir ki; bu da yüce Allah'ın:
"Ondan başka bir koca tarafından nikâhlanmadıkça" âyetidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Lâfzı Dârakutnî'nin olmak üzere hadis İmâmları Âişe (r. anha)'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Erkek hanımını üç defa boşadığı takdirde bir başka koca onu nikâhlamadıkça ve her birisi ötekinin balcağızından tatmadıkça ilk kocasına bir daha helâl olmaz." Dârakutnî, IV, 33. Bu manada diğer bazı hadisler için bk. Buhâri, Talâk 4, Edeb 68; Müslim, Nikâh 111; Ebû Dâvûd, Talâk 49; Tirmizî, Nikâh 27; Nesâi, Nikâh 43, Talâk 9, 10, 12; İbn Mâce, Nikâh 32; Dârimî, Talâk 4; Muvatta’', Nikâh 17, 18.
Kimi Hanefî ilim adamları şöyle der: Said b. el-Müseyyeb'in görüşüne göre akid yapan bir kimse olursa, hakimin o akdi feshetme hakkı vardır. Bu konuda muhalif bir görüşe itibar etmez. Çünkü bu görüş ilim adamlarının icmaı dışındadır.
Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız da der ki: Hazret-i Peygamber'in: "Onların her birisi ötekinin balcağızından tatmadıkça" âyetinden, cimaın lezzetini tatmaktaki eşitlikleri anlaşılmaktadır. Bu ise bizim mezhebimizdeki iki görüşten birisinin lehine delildir. Bu görüşe göre erkek uyuyan yahut baygın olan böyle bir kadın ile ilişki kuracak olur ise onu ilk defa boşayana helâl olmaz. Çünkü bu durumda kadın lezzeti idrak edemeyeceğinden dolayı "balcağızın tadı"nı almamış olur.
3- Muhallilin (Üç Talâk ile Boşanmış Kadının İlk Kocasına Helâl Olmasını Sağlamak Üzere Nikâhlananın) Nikâhı:
Nesâî, Abdullah b. Mesud'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), dövme yapana, kendisine yaptırana, saç ekleyene, saç ekletene, faiz yiyene, yedirene, muhallile ve kendisi için helâl kılınana lanet etmiştir. Nesâî, Talâk 13. Tirmizî de Abdullah b. Mesud'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) muhallile ve kendisi için hülle yapılana lanet etmiştir." Tirmizî der ki: Bu hasen sahih bir hadistir. Bu hadis Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den başka yollarla da rivâyet edilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından olan ilim ehlince amel buna göredir. Bunlar arasında Ömer b. el-Hattâb, Osman b. Affan, Abdullah b. Ömer ve başkaları da vardır. Tabiinden fukahanın görüşü de budur. Süfyan es-Sevri, İbnu'l-Mübarek, Şâfiî, Mâlik, Ahmed ve İshak da bu görüştedir. el-Carud'un Veki'den naklen Veki'in de bu görüşte olduğunu zikrettiğini işittim. Dedi ki: Rey sahiplerinin bu husustaki görüşlerinin bir kenara atılması gerekir. Süfyan der ki: Erkek ilk kocasına helâl olsun diye bir kadın ile evlenecek, sonra da onu nikâhı altında tutmayı uygun görecek olursa, yeni bir nikâh ile o kadın ile evlenmedikçe o kadın da ona helâl olmaz. Tirmizî, Nikâh 28
Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: İlim adamları hülle yapanın nikâhı hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik der ki: Hülle yapan kimse yeni bir nikâh yapıncaya kadar ilk nikâhı üzerinde bırakılmaz. Şayet (yeni bir nikâh yapmadan) kadın ile ilişki kurarsa ona mehr-i misil gerekir. Bu şekilde kadına yaklaşması da onu ilk kocasına helâl kılmaz. O kadın ile ilk kadın helâl olsun diye evlendiği takdirde bunu ister bilsinler ister bilmesinler farketmez. O bu şekildeki nikâhı üzerine bırakılmaz ve bu nikâhı feshedilir. es-Sevrî ve el-Evzaî de böyle demiştir. Bu konuda hiyâr (muhayyerlik) ile muhallilin nikâhı hususunda es-Sevrî'den gelen ikinci bir görüş daha vardır ki, buna göre nikâh câiz, şart batıldır. Aynı zamanda bu İbn Ebi Leyla'nın hem bu husustaki, hem de mut'a nikâhındaki görüşü de böyledir. el-Evzaî'den muhallilin nikâhı hakkında: O ne kötü bir iş yapmıştır! Bununla birlikte nikâhı caizdir, dediği rivâyet edilmektedir. Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed der ki: Kadın ile zifafa girerse nikâh caizdir. Dilediği takdirde ise onu nikâhı altında tutmak hakkına sahiptir.
Ebû Hanîfe de bir seferinde kendisi ve arkadaşlan şöyle der: Birinci kocasına helâl olsun diye onunla evlenecek olursa birincisine helâl olmaz. Bir seferinde de şöyle demişlerdir: O kadın ile cima yapar ve boşayacak olursa, bu nikâh (sebebi) ile ilk kocasına helâl olur. Bununla birlikte bu ikinci kocanın nikâhının sahih olduğu ve o nikâhı devam ettirme hakkına sahip olduğu hususunda ihtilafları yoktur.
Bu hususta ikinci bir görüş daha vardır. Şâfiî der ki Ben seni ilk kocana helâl kılmak üzere seninle evleniyorum. Bundan sonra ise aramızda nikâh diye birşey olmayacaktır, derse bu bir çeşit mut'a nikâhıdır. Ve bu fasiddir, bu nikâh üzere bırakılmaz nikâhı feshedilir. Eğer bu esas üzere o kadın ile ilişki kurarsa bu (o kadını ilk kocasına) helâl kılma olmaz.
Eğer bir şart koşmaksızın mutlak olarak onunla evlenirse ve ona helâl kılma şartım da koşmazsa, bu hususta Şâfiî'nin kadim kitabında iki görüşü vardır. Birincisi Mâlik'in görüşü gibidir. Diğeri ise Ebû Hanîfe'nin görüşü gibidir. Şu kadar var ki Mısır'daki cedid görüşünde; eğer şart koşmayacak olursa nikâh sahihtir, şeklinde tek bir görüş gelmiştir. Aynı zamanda bu Davud'un da görüşüdür.
Derim ki: el-Maverdî, Şâfiî'den şunu nakletmektedir: Şayet akidden önce helâl kılma şartı koşulacak olursa nikâh sahihtir ve birincisine o kadını nikâhlamayı helâl kılmış olur. Şayet her iki taraf da akidde helâl kılmayı şart koşarlarsa nikâh batıl olur ve birincisine de helâl olmaz. Maverdî der ki: Bu Şâfiî'nin görüşüdür.
el-Hasen ve İbrahim ise şöyle demektedir: Üç kişiden (kadın, eski ve yeni kocadan) birisi eğer helâl kılma kastını içinden geçirirse nikâh fasid olur. Ancak bu, işi bir zorlaştırmadır. Salim ve el-Kasım da der ki: Eğer eski karı-koca bilmiyor ise ilk kocasına helâl kılma kastıyla onunla evlenecek olursa bir mahzuru yoktur ve böyle yapan (muhallil) ecir alır. Rabia ve Yahya b. Said de böyle demiştir. Ayrıca Dâvûd b. Ali de; eğer akid esnasında şart koşmasında bu husus ortaya çıkmışsa bu böyledir, demiştir.
4- Hüllede Önemli Taraf Kimdir?
Bizim ilim adamlarımıza göre hülle nikâhının cevazı, nikâhlayan koca ile ilgilidir. Bunu ister şart koşsun ister niyet etsin durum değişmez. Böyle birşey olduğu takdirde nikâhı fasid olur ve bu nikâhı üzere bırakılmaz. Onun o kadın ile ilişki kurması da kadını ilk kocasına helâl kılmaz. Boşayan kocanın bunu bilmesiyle bilmemesi de farketmez. Şöyle de denilmiştir: Eğer o kadını nikâhlayanın bu maksat ile onunla evlendiğini bilecek olursa, tekrar o kadına dönmekten uzak durması gerekir. İmâm Mâlik'e göre ilk kocasına helâl olabilmesi için ancak ona duyduğu bir ihtiyaç sebebiyle ve isteyerek onu nikâhlaması, bu nikâhıyla onun ilk kocasına dönme kastını gütmemesi ve o kadın ile mubah bir yolla ilişki kurması gerekir. Kadın oruçlu, ihramlı veya ay halinde bulunmamalıdır. Kocası da müslüman ve baliğ olmalıdır.
Şâfiî de der ki: Şayet sahih bir nikâh ile o kadına yaklaşır ve haşefesi fercinde kaybolursa, her ikisi de balcağızın tadını almış olurlar. Nikâhın (cima gücünün) güçlü veya zayıf olması bu hususta farketmez. Organını kendi eliyle yahut kadının onu kendi eliyle sokması da birşey değiştirmez. Bu ister çocuk, ister murahik (buluğa yaklaşmış); ister organı kesilmiş ve husyeleri alınmış olan kimsenin dışındakilerin soktukları gibi sokacak birşeyi kalmış olsun durum değişmez. Erkek karısına ister ihramlı ister oruçlu yaklaşmış olsun yine farketmez. Şâfiî'nin açıkladığı şekliyle bütün bunlar Ebû Hanîfe'nin arkadaşlarının, es-Sevrî, el-Evzaî, Hasen b. Salih'in ve Mâlik'in kimi arkadaşlarının da görüşüdür.
5- Ecir Beklemek Kastıyla Hülle Yapmak:
İbn Habib der ki: Kadın ile evlenip eğer hoşuna giderse, nikâhında tutar, gitmezse de onu helâl kıldığı için ecir umar niyetiyle evlenirse câiz olmaz. Çünkü onun nikâhıyla birlikte ilk kocasına helâl kılma niyeti karışmıştır. Bununla da birinci kocasına helâl olmaz.
6- Kocası Tarafından Kat'i Olarak Boşanmış Cariye ile Efendisinin İlişki Kurması ilk Kocasına Onu Helâl Kılar mı?
Kocası tarafından elbette ile boşanmış olan cariye ile efendisinin ilişki kurması onu kocasına helâl kılmaz. Çünkü efendi koca değildir. Bu Ali b. Ebî Tâlib'ten rivâyet edilmiştir. Aynı zamanda bu, Ubeyde, Mesrûk, eş-Şa'bi, İbrahim, Cabir b. Zeyd, Süleyman b. Yesar, Hammâd b: Ebi Süleyman ve Ebû Ziyad'ın da görüşüdür. Değişik bölgelerdeki fukaha topluluğu da bu görüştedir. Osman, Zeyd b. Sabit ve ez-Zübeyr'den bunun zıddı bir görüş rivâyet edilmekte ve efendisinin, aldatmak veya helâl kılmak kastı olmaksızın cariyesiyle ilişki kurmasının ilk kocasına onu helâl kılacağını ve yeni bir talep ve mehir ile eski kocasına dönebileceğini söylemişlerdir.
Ancak birinci görüş daha sahihtir. Çünkü yüce Allah:
"Ondan başka bir koca tarafından nikâhlanmadıkça" diye buyurmaktadır. Efendinin ise cariyeye malik olduğundan dolayı cariyesine yaklaşmış olduğu gayet açıktır.
7- Elbette ile Cariye Olan Karısını Boşayan Köle:
Mâlik'in Muvatta’''ında kaydedildiğine göre Said b. el-Müseyyeb ile Süleyman b. Yesar'a şöyle sorulmuş: Bir adam kölesini cariyesiyle evlendirse, köle o cariyeyi elbette (kesin dönüşsüz olarak) diye boşasa daha sonra efendi bu cariyeyi köleye hibe etse acaba bu cariye o köleye cariyesi olarak (milk-i yemin ile) helâl olur mu? Said ile Süleyman: Ondan başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz, dediler. Muvatta’', Nikâh 31.
8- Elbette ile Boşanmış Cariyenin Helâl Olması:
Mâlik'ten rivâyet edildiğine göre İbn Şihab'a şöyle sorulmuş: Bir adamın nikâhı altında başkasının mülkiyetinde olan bir cariye bulunup daha önce bir talâk ile boşamış olduğu bu cariyeyi satın alsa İbn Şihab dedi ki: Ona elbette ile talâk vermemiş olduğu sürece cariyesi olarak (mülk-i yemin ile) helâl olur. Şayet kesinlikle (elbette) ona talâk vermiş ise ondan başka bir koca ile nikâhlanmadığı sürece cariyesi olarak helâl olmaz. Muvatta’', Nikâh 32.
Ebû Ömer der ki: İlim adamları topluluğu ve fetva İmâmları bu görüştedir: Mâlik, Sevrî, Evzaî, Şâfiî, Ebû Hanîfe, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr.
İbn Abbâs, Atâ, Tavus ve el-Hasen ise şöyle derlerdi: Ona elbette talâkı vermiş olan kişi, eğer o cariyeyi satın almış ise cariyesi olarak (milk-i yemin ile) ona helâl olur. Çünkü yüce Allah'ın:
"Yahut sahibi olduğunuz cariyeler.." (en-Nisa, 4/3) âyetinin genel ifadesi bunu göstermektedir. Ancak Ebû Ömer der ki: Bu hatalı bir sözdür. Çünkü yüce Allah'ın:
"Yahut malik olduğunuz cariyeler" ifadesi anneleri ve kızkardeşleri mubah kılmaz. Diğer haram kılınan kadınların durumu da böyledir.
9- Müslüman Bir Kimse Zımmî Olan Hanımına Üç Talâk Verirse...
Müslüman bir kimse zımmî olan hanımını üç talâk ile boşasa bir zımmî de onunla nikâhlansa ve gerdeğe girdikten sonra onu boşasa bir kesime göre bu zımmî o kadın için kocadır ve kadın bu durumda ilk kocasına dönebilir, derler. el-Hasen, ez-Zührî, Süfyan es-Sevrî, Şâfiî, Ebû Ubeyd ve re'y ashabı böyle demişlerdir.
İbnu'l-Münzir derki: Biz de böyle diyoruz. Çünkü yüce Allah:
"Ondan başka bir koca tarafından nikâhlanmadıkça" diye buyurmaktadır. Hıristiyan bir erkek de kocadır. Mâlik ve Rabia der ki: Hıristiyan koca onu ilk kocasına helâl kılmaz.
10- Fasid Bir Nikâh Kadını İlk Kocasına Helâl Kılar mı?
Cumhûrun görüşüne göre fasid bir nikâh, üç talâk ile boşanmış bir kadını (ilk kocasına) helâl kılmaz. Sözü geçen Cumhûr Mâlik, es-Sevrî, Şâfiî, el-Evzaî, re'y ashabı, Ahmed, İshak ve Ebû Ubeyd'dir. Hepsi derler ki: Sahih bir nikâh ile olmadıkça birinci kocaya helâl olmaz. el-Hakem ise bu şekilde bir nikâh ile nikâhlayan da kocadır, dermiş. İbnu'l-Münzir de der ki: Hayır, böylesi koca değildir. Çünkü zihar, ila ve Han gibi eşler hakkında sabit olan hükümler bu fasid nikâh ile onlar hakkında sabit olmaz.
Kendisinden ilim bellenen bütün ilim ehli icma ile şunu belirtirler: Kadın birinci kocasına: Ben evlendim ve kocam benimle zifafa girdi, dese kocası da onu tasdik etse, birinci kocasına helâl olur. Şâfiî der ki: Eğer birinci koca, kadının kendisine yalan söylediğine dair içinde bir kanaat doğarsa, onunla evlenmemesi takvaya daha uygundur, demektedir.
11- Hülle Yapanlara Karşı Hazret-i Ömer'in Tavrı:
Ömer b. el-Hattâb'dan bu konuda oldukça ağır bir tutum takındığı rivâyet edilmektedir ki; o bu konuda şöyle demektedir: Bana hülle yapan ve kendisi için hülle yapılan bir kişi getirilirse muhakkak her ikisini de recmederim.
İbn Ömer der ki: Hülle yapmak bir zinadır. Yirmi yıl süreyle kalsalar dahi onlar zina ederler. Ebû Ömer der ki: Hazret-i Ömer'in bu sözlerinin, cezayı ağırlaştırmaktan başka bir mana ifade etme ihtimali yoktur.
Çünkü ondan sahih olarak rivâyet edildiğine göre o haram olduğunu bilmeden kendisine haram olan bir kişiyle ilişki kurana haddi uygulamamış ve bilgisizliği sebebiyle onu mazur görmüştür. O bakımdan bu şekilde bir yorum daha uygundur. Bu şekilde hülle yapan bir kimse için recmin sözkonusu olmadığında da görüş ayrılığı yoktur.
Âyetin: "Şayet o da onu boşarsa kendileri Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarını zannederlerse tekrar dönmelerinde her ikisi için de vebal yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır; onları bilen bir kavme açıklar" bölümü ile ilgili açıklamalarımızı da dört başlık halinde sunacağız:
1- Bir veya İki Defa Karısına Talâk Verdikten Sonra, Karısı da Başka Birisiyle Evlendikten Sonra Tekrar Boşamışsa ve İlk Kocası ile Bir Daha Evlenirse Kaç Talâk Hakkı Olur?
Yüce Allah:
"Şayet o da onu boşarsa" âyeti ile ikinci kocayı kastetmektedir.
"... her ikisi için de vebal yoktur" âyeti ile de kastedilenler, kadın ve birinci kocadır. Bunu İbn Abbâs söylemiştir. Bu konuda bir görüş ayrılığı da yoktur. İbnu'l-Münzir der ki: İlim adamları icmâ' ile şunu belirtirler: Hür bir kimse hanımını üç defa boşadıktan sonra iddeti bitse ve bir başka koca ile evlense o da onunla gerdeğe girse sonra da ondan ayrılsa kadının da o ikinci kocadan beklemesi gereken iddet sona erse sonra birinci kocası ile bir daha nikâhlansa bu kadın, birinci kocasının yanında yeniden üç talâk hakkına sahip olur.
Ancak, hanımını bir veya iki talâk ile boşadıktan sonra hanım bir başkası ile evlense sonra birinci kocasına tekrar dönecek olsa kaç talâk hakkına sahip olduğu hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.
Bir kısım geriye talâk sayısından kalanı ile nikâhı altına girer, derler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabının büyükleri böyle demişlerdir: Ömer b. el-Hattâb, Ali b. Ebî Tâlib, Ubey b. Ka'b, İmrân b. Husayn ve Ebû Hüreyre gibi. Aynı zamanda bu Zeyd b. Sabit, Muaz b. Cebel, Abdullah b. Amr b. el-As'tan da rivâyet edilmektedir. Abîde es-Selmanî, Said b. el-Müseyyeb, Hasan-ı Basrî, Mâlik, Süfyan es-Sevrî, İbn Ebî Leyla, Şâfiî, Ahmed, İshak, Ebû Ubeyd, Ebû Sevr, Muhammed b. el-Hasan ve İbn Nasr da bu görüşü benimsemiştir.
Bu hususta başka bir görüş daha vardır ki, buna göre nikâh da yenidir, boşama hakları da yenidir (yani üçtür). Bu da İbn Ömer ve İbn Abbâs'ın görüşüdür. Atâ, Nehaî, Şureyh, en-Numan (Ebû Hanîfe) ve Yakub (Ebû Yûsuf) da böyle demiştir. Ebû Bekr b. Ebi Şeybe şunu zikreder: Bize Ebû Hazret-i Muâviye ve Veki' el-A'meş'ten o İbrahim'den şöyle dediğini nakletmektedirler: Abdullah'ın arkadaşları şöyle derlerdi: İkinci koca üç talâkı ortadan kaldırıyor da bir ve iki talâkı nasıl olur da ortadan kaldırmaz? Ebû Bekr der ki: Bize Hafs da Haccac'dan o Talha'dan o İbrahim'den anlattığına göre Abdullah'ın arkadaşları şöyle derlerdi: (Yeni) koca üç talâkı ortadan kaldırdığı gibi; bir ve iki talâkı da ortadan kaldırır. Şu kadar var ki Abîde şöyle der: Hayır, bu durumda bu kadın talâkından geri kalan ne ise o şekilde onunla nikâhlanır. Bunu Ebû Ömer nakletmektedir.
İbnu'l-Münzir der ki: Ben birinci görüşü kabul ediyorum. Bu hususta üçüncü bir görüş daha vardır ki o da şudur: Şayet son koca onunla gerdeğe girmiş ise boşama hakkı da yeni olur, nikâh da yeni olur. Eğer onunla zifafa girmemiş ise geri kalan talâk sayısı ne ise o kadardır. Bu ise İbrahim en-Nehaînin görüşüdür.
2- Allah'ın Sınırları Ne Demektir?
Yüce Allah'ın:
"Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarını zannederlerse..." âyeti bir şarttır. Tavus der ki: Eğer onların her birisi karşısındakiyle güzelce geçineceğini zannediyorsa... demektir. "Allah'ın sınırları"nın O'nun farzları olduğu da söylenmiştir. Yani her ikisi de ikinci nikâh ile aralarında iyi geçim olacağını bilirlerse demektir. Koca hanımının nafakasını karşılayamayacağını yahut ona mehir veremeyeceğini veya kendisi için yerine getirmesi gereken haklarından herhangi bir şeyi ifa edemeyeceğini bildiği takdirde; bu durumunu açıklamadıkça bununla evlenmesi helâl olmaz. Veya kendisinin kadının haklarım yerine getirebileceğini bilmesi halinde helâl olabilir. Aynı şekilde eğer kadından faydalanmasını engelleyecek bir kusuru var ise, bunu açıklaması gerekir ki, kadın onun hakkında aldanmasın. Yine iddia edip uyduracağı bir neseb yahut sahip olduğunu iddia ettiği bir mal veya bir sanat ile -bu hususta yalan söyleyerek- kadını aldatması da câiz olmaz. Aynı şekilde kadının da kocasının haklarını yerine getirmekten acze düşeceğini bilmesi veya delilik, cüzzam, baraş, fercinde bir hastalık gibi kendisinden yararlanmayı engelleyecek bir hastalığı varsa, o kocayı aldatması câiz değildir. Onda bulunan bu rahatsızlığını da beyan etmekle görevlidir. Tıpkı bir mal satan kimsenin malındaki kusurları açıklaması icabettiği gibi. Eşlerden herhangi birisi ötekinde böyle bir kusur bulduğu takdirde onu geri çevirebilir. Şayet kusur erkekte ise eğer onunla gerdeğe girmiş ise, kadın mehiri hak eder. Onunla gerdeğe girmemiş ise mehrin yarısını hak eder. Şayet kusur kadında ise koca onu geri gönderir ve daha önce ona vermiş olduğu mehri geri alır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Beyadaoğullarından bir kadın ile evlendiği göğsünde baraş görmesi üzerine onu geri çevirip: "Siz bizden kusuru gizlediniz" dediği rivâyet edilmiştir. Beyhaki, es-Sünen, VII, 348, 418-419.
İlişki kurmaya gücü yetmeyenin hanımı, kendisini teslim edip de daha sonra bu sebepten dolayı birbirlerinden (hakim kararıyla) ayrıldıkları takdirde hükmün ne olacağı ile ilgili olarak İmâm Mâlik'ten farklı rivâyetler gelmiştir. Bir seferinde mehrin tamamını alır, derken bir diğer seferinde mehrin yarısını alır, demiştir. Bu görüş ayrılığının esası ise: Kadın kendisini teslim etmekle mi yoksa zifafa girmekle mi mehre hak kazanır, hususu ile ilgili iki ayrı görüşüne dayanır.
3- Kadın Ev İşlerini Yapmaktan Sorumlu mudur?
İbn Huveyzimendad der ki: Bizim arkadaşlarımız (Maliki mezhebi âlimleri), kadın hizmet etmekle yükümlü müdür değil midir hususunda farklı görüşlere sahiptir. Kimi arkadaşlarımız şöyle der: Kadının hizmet etmek (ev işi yapmak) görevi yoktur. Çünkü (nikâh) akdi faydalanmayı ihtiva eder, hizmeti kapsamaz. Dikkat edilecek olursa nikâh akdi bir icare akdi de değildir, mülk edinme hakkı da değildir. Bu faydalanmak üzere bir akiddir. Akid ile kazanılan hak sadece faydalanmaktır, başkası değildir. Dolayısıyla kadından bundan fazlası istenemez. Yüce Allah'ın:
"Eğer size itaat ederlerse artık aleyhlerine bir yol aramayın" (en-Nisa, 4/34) âyetinden da zaten bu anlaşılmıyor mu?
Kimi ilim adamlarımız ise şöyle demektedir: Kadın kendi durumundaki sair kadınlar nasıl hizmet ediyorsa öylece hizmet etmekle yükümlüdür. Eğer baba tarafından zenginliği veya müreffeh olması sebebiyle şerefli bir konumda bulunuyor ise, evin işlerini yönetmekle ve hizmet edenlere gereken emirleri vermekle yükümlüdür. Şayet orta halli ise yatak sermek ve benzeri işleri yapmalıdır. Eğer bundan da daha aşağı durumda ise, evi süpürmesi, yemek pişirmesi, çamaşır yıkaması görevidir. Şayet Kürt, Deylem ve dağlı kadınlardan olup onların beldelerinde bulunuyor ise, onların kadınlarına ne tür işler yükleniyor ise ona da o işler yüklenir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Üzerlerindeki hak gibi ma'ruf şekilde onların da hakkı vardır." (el-Bakara, 2/228) Eskiden beri de şimdiki dönemlerde de müslümanların yaşadıkları bölgelerdeki örfleri dediğimiz şekilde cereyan edegelmiştir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ve ashabının hanımlarının un öğüttükleri, ekmek pişirdikleri, yemek pişirdikleri, yatak serdikleri, sofra hazırladıkları ve benzeri işler yaptıklarına dikkat edilmiyor mu? Herhangi bir kadının bunları yapmak istemediğine dair birşey de bilmiyoruz. Böyle birşeyi yapmak istememek de onun için uygun düşmez. Hatta onlar bu hususta kusurlu davrandıkları takdirde kadınlarını dövüyorlar ve hizmette kusurlan dolayısıyla sorguluyorlardı. Eğer bu hizmetleri yapmak kadının üzerindeki bir hak olmasaydı, elbette onlardan bu işleri yapmalarını istemezlerdi.
4- Allah Bilenlere Sınırlarını Açıklar:
Yüce Allah'ın:
"Bunlar Allah'ın şuurlarıdır, onları bilen bir kavme açıklar" âyetinde sözü geçen "Allah'ın sınırları"ndan kasıt, Allah'ın koyduğu yasaklardır. Sınır ahlâksızlıkları işleme cesaretini engelleyen bir engeldir.
Kadın süslenmek istemediği vakit "sınır koymak" anlamına gelen "ihdad" tabiri kullanılır. Mahdut (sınırlı adam) ise hayırdan alıkonulmuş kimse demektir. Mani ve engel anlamına kapıcıya da haddad denilmektedir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/287. âyet 35. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Burada yüce Allah'ın:
"Bilen bir kavme" diye buyurması şundan dolayıdır: Çünkü cahile pek çok emir ve yasak verildiği takdirde o bunları iyice belleyemez ve bunlara gereken dikkat ve riâyeti gösteremez. Bilen kimse ise onları gereken şekilde korur ve gereken sorumluluğu yüklenir. İşte bu incelik dolayısıyla bilmeyenlere hitap etmeyip bilenlere hitapta bulunmuştur.
231. Âyetin Tefsiri
Hem kadınları boşadığınızda iddetlerini bitirdiler mi artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın. Ancak zulmedebilmeniz için zararlarına onları tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendi nefsine zulmetmiş olur. Allah'ın âyetlerini oyuncak edinmeyin. Allah'ın üzerinizdeki nimetlerini ve kendisiyle size öğüt vermek üzere indirdiği Kitabı ve hikmeti düşünün. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah herşeyi hakkıyla bilendir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1- Boşanan Kadınlar İddetlerini Bitirirse:
Yüce Allah'ın:
"Hem kadınları boşadığınızda iddetlerini bitirdiler mi" âyetinde yer alan: "Bitirdiler mi" âyetinin anlamı, ilim adamlarının icmaı ile "buna yaklaştılar mı" şeklindedir. Çünkü âyetin manası böyle anlamayı zorunlu kılmaktadır. Zira iddetin bitirilmesinden sonra, artık kadını tutmakta bir muhayyerlik sözkonusu değildir.
Bu âyet, bundan sonraki âyet-i kerimede ise "sona ermek" anlamındadır. Çünkü mana bunu gerektirmektedir. Buna göre bu âyet, ikincisinde hakikat, birincisinde ise mecazî anlamındadır.
2- İddetin Sona Ermesi Halinde Yapılması Gereken Nedir?
Yüce Allah'ın:
"Artık onları ya iyilikle tutun" âyetinde geçen "iyilikle tutmak"tan kasıt, kadının kocası tarafından yerine getirilmesi gereken haklarının ifa edilmesidir. Bu bakımdan bir grup ilim adamı şöyle demiştir. Şayet koca hanımının nafakasını karşılayacak imkâna sahip değil ise, hanımını boşaması onu iyilikle (ma'ruf ile) tutmak cümlesindendir. Şayet böyle birşeyi yapmayacak olursa kadını iyilikle tutmanın sınırına çıkmış olur. O bakımdan kadına nafaka verme gücü yetmeyen bir kocanın yanında kalmaktan dolayı görebileceği zarar dolayısıyla hakim, kocaya rağmen karısını ondan boşar. Çünkü açlığa tahammül edilemez.
Mâlik, Şâfiî, Ahmed, İshak, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd, Yahya el-Kattan ve Abdurrahman b. Mehdi de böyle demiştir. Ashab-ı kiramdan da Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali ve Ebû Hüreyre böyle demiştir. Tabiînden Said b. el-Müseyyeb de böyle demiştir. Ayrıca, bu bir sünnettir, demiştir. Bunu Ebû Huceyre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan da rivâyet etmiştir.
Bir grup da şöyle demektedir: Hakim onları birbirinden ayırmaz. Kadının bu durumda sabretmesi gerekir. Hakimin hükmü ile nafaka kocanın zimmetine taalluk eder. Bu da Atâ ve ez-Zührî'nin görüşüdür. Kûfeliler ile es-Sevrî de bu görüşü benimsemiştir. Bunlar yüce Allah'ın:
"Eğer darlık içindeyse ona geniş bir zamana kadar mühlet verilir" (el-Bakara, 2/280) âyeti ile:
"Sizden evli olmayanları nikâhlayın" (en-Nûr, 24/32) âyetlerini delil göstermektedirler. Burada yüce Allah fakir olanı nikâhlamayı teşvik etmiştir. Dolayısıyla fakirliğin ayrılığa sebep olması câiz olamaz. Çünkü fakirlikle birlikte nikâh teşvik edilmektedir.
Diğer taraftan karı ile koca arasında nikâh, icma ile akd olmuştur. Dolayısıyla ancak buna benzer bir icma ile onların birbirinden ayrılması veya Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'tan buna muarız bir delil bulunmayan bir sünnet ile birbirlerinden ayrılmaları mümkün olabilir.
Bu konudaki birinci görüşün lehine delil, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Buhârî'nin Sahih'indeki şu âyetidir: "Kadın o vakit ya benim yiyecek ihtiyacımı karşılarsın ya da beni boşarsın der." Buhârî, Nafakat 2; Müsned, II, 252, 524, 527. İşte bu, anlaşmazlığın olduğu yerde açık bir nastır. Bize göre darlık sebebiyle ayrılık, Şâfiî ise bu bain bir talâktır, diyen Şâfiî'ye hilafen bir tek ric'î talâktır. Çünkü bu zifafa girdikten sonra bir ayrılıktır. Talâk sayısı bununla tam olmaz. Herhangi bir ivaz ve erkeğe bir zarar dolayısıyla da olmamıştır. O bakımdan böyle bir ayrılık ric'idir. Buna dair asıl delil ise îlâ yapanın yaptığı boşamadır.
3- Kadınlara Zarar Vermek Kastıyla Nikâh Altında Alıkoymak:
"Veya iyilikle salın" yani onları boşayın. Buna dair açıklamalar önceden geçmiştir.
"Ancak zulmedebilmeniz için zararlarına onları tutmayın" âyetine dair Mâlik, Sevr b. Zeyd ed-Deylî"den şunu rivâyet etmektedir: (İslâm gelmeden önce) erkek hanımını boşar, sonra o kadına ihtiyacı da olmadığı, nikâhı altında tutmak da istemediği halde ona ric'at yapardı. Böyle yapmaktan kastı ise kadına zarar versin diye kadının aleyhine iddeti uzatmaktı. Bunun üzerine yüce Allah:
"Ancak zulmedebilmeniz için zararlarına onları tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendi nefisine zulmetmiş olur" âyetini indirerek bu âyetiyle onlara öğüt verdi. Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, I, 682
ez-Zeccâc der ki:
"Kendi nefisine zulmetmiş olur" yani kendisini azaba maruz bırakmış olur, çünkü yüce Allah'ın yasakladığını yapmak, Allah'ın azabına kendisini maruz bırakmaktır. Bu haber ise daha önce geçen:
"Boşama iki defadır" (el-Bakara, 2/229) âyetinde açıklamış olduğumuz üzere cahiliyye döneminin kanlarını boşayıp sonra ric'at yapmak şeklindeki uygulamalarını terketmeye dair nazil olduğu belirtilen habere uygun düşmektedir. Bu iki haber bize şunu bildirmektedir: Sözü geçen bu iki âyet-i kerimenin nüzulü birbirine yakın aynı hususu dile getirmek içindir. Bu ise erkeğin kadını alıkoyması ve ona zarar vermek kastı ile ric'at yapmasıdır. Bu (âyetlerin bu hususta nazil oldukları) açıkça anlaşılmaktadır.
4- Allah'ın Hükümleri Oyuncak Edinilmez:
Yüce Allah'ın:
"Allah'ın ayetlerini oyuncak edinmeyin" âyetinin anlamı şudur: Allah'ın hükümlerini oyuncak edinmeyin, onların hepsi ciddi ve kararlılık isteyen âyetlerdir. Bu hükümler hakkında kim alay ederse o hükümler onun için bağlayıcı olur.
Ebû'd-Derdâ der ki: Cahiliyye döneminde koca karısını boşar ve: Ben şaka olsun diye boşadım, derdi. Kölesini azad eder, nikâhlar ve yine: Şaka olsun diye yaptım, derdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurdu: "Her kim hanımını boşar, kölesini azad eder, nikâh yapar ya da başkasına nikâhlar sonra da şaka yaptığını iddia ederse bilsin ki o ciddidir." Suyûtî, a.g.e., I, 683; İbn Kesîr, I, 414
Bunu Ma'mer rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Bize Îsa b. Yûnus anlattı. Îsa, Amr'dan o el-Hasen'den o Ebû'd Derda'dan nakletti; dedikten sonra bu hadisi bu manada zikretmiştir.
Mâlik'in Muvatta’''ında da nakledildiğine göre Mâlik'e şu haber ulaşmış: Adamın birisi İbn Abbâs'a demiş ki: Ben karımı yüz defa boşadım. Şimdi benim yükümlülüğüm sence nedir? İbn Abbâs dedi ki: Üç talâk ile bu kadın senden boş oldu. Doksanyedi tanesi ile de Allah'ın âyetlerini oyuncak edinmiş oldun. Muvatta’', Talâk 1
Dârakutnî de İsmail b. Umeyye el-Kuraşî'den o da Hazret-i Ali'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir adamın hanımını "elbette" ile boşadığını işitti. Bundan dolayı kızdı ve şöyle buyurdu: "Siz Allah'ın âyetlerini -veya Allah'ın dinini- oyun ve eğlence mi ediniyorsunuz? Her kim elbette ile hanımını boşarsa biz onu üç talâk yapmış kabul ederiz. Ondan başka bir koca ile nikâhlanmadıkça bir daha ona helâl olmaz." Burada geçen İsmail b. Uleyye Kûfeli ve hadisi zayıf bir kimsedir. Dârakutnî, V, 20.
Âişe'den rivâyet edildiğine göre kişi hanımını boşar sonra da: Allah'a yemin ederim ne sana miras bırakırım, ne de seni terkederim, derdi. Kadın: Peki bunu nasıl yapacaksın diye sorunca koca şöyle derdi: Tam iddetini bitirmeye yaklaştın mı tekrar sana ric'at yaparım. Bunun üzerine:
"Allah'ın âyetlerini oyuncak edinmeyin" âyeti nazil oldu.
İlim adamlarımız der ki: Bu konudaki bütün görüşler âyet-i kerimenin anlamının kapsamı içerisindedir. Çünkü Allah'ın âyetleri ile alay eden kimse hakkında: Onları alay konusu ve oyuncak edindi, denir. Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere de bu söylenir, onları bir kenara bırakıp onları almayan ve başkaları ile amel eden hakkında da bu tabir kullanılır. Buna göre bütün bu açıklamalar ve görüşler bu âyetin kapsamı içerisine girer. Allah'ın âyetlerinden kasıt ise O'nun gösterdiği deliller, emirleri ve yasaklandır.
5- Şaka ve Eğlence Olsun Diye Hanımını Boşayanın Hükmü:
Şaka yollu hanımını boşayan kimsenin bu boşamasının geçerli olacağı hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Şu kadar var ki yüce Allah'ın izniyle yeri gelince Tevbe Sûresi'nde açıklanacağı üzere (9/65. âyet 3-başlıkta) bunun dışındaki akidlerde ise farklı görüşleri vardır. Ebû Dâvûd'un Ebû Hüreyre'den rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Üç şey vardır ki ciddileri de ciddidir, şakaları da ciddidir: Nikâh, talâk ve ric'at." Ebû Dâvud, Talâk 9; Tirmizî, Talâk 9; İbn Mâce, Talâk 13. Ali b. Ebî Tâlib, İbn Mes'ûd ve Ebû'd-Derda'dan şöyle dedikleri rivâyet edilmektedir: Üç şey vardır ki onların oyuncak edinilmesi sözkonusu değildir. Onları oyuncak olsun diye yapan da ciddidir: Nikâh, boşama ve köle azad etme.
Şöyle de denilmiştir: Bu âyetin anlamı Allah'ın emirlerini terketmeyiniz, o takdirde kusurlu hareket etmiş ve onları oyun edinmiş olursunuz. Bu âyet-i kerimenin kapsamına fiilen günah üzere ısrar etmekle birlikte, yalnızca sözle günahtan istiğfar dilemek de girer. Aynı şekilde bu kabilden olan herşey de bunun kapsamına girer. Bu noktanın iyice bellenmesi gerekir.
6- Allah'ın Nimetlerini ve Öğütleri Hatırlamak:
"Allah'ın" İslâm ve hükümleri beyan etmek suretiyle
"üzerinizdeki ni'metlerini ve kendileri ile size öğüt vermek üzere" yani korkutmak üzere
"indirdiği Kitabı ve hikmeti düşünün." Burada hikmet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vasıtası ile Kitabda hakkında nas buyurmadığı hususlarda Allah'ın muradını açıklayan sünnettir.
"Allah'tan korkun ve bilin ki Allah herşeyi hakkıyla bilendir." Bu âyete dair açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır.
232. Âyetin Tefsiri
Kadınları boşayıp da iddetlerini bitirdiler mi, aralarında ma'ruf bir şekilde anlaştıkları takdirde, artık kocalarına varmalarına engel olmayınız. İşte içinizden Allah'a ve âhiret gününe îman edenlere böyle öğüt verilir. Bu, sizin için daha faziletli ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın:
"Kadınları., artık kocalarına varmalarına engel olmayınız" âyeti ile ilgili olarak rivâyet edildiğine göre Makil b. Yesar'ın kızkardeşi Ebû'l-Beddah'ın nikâhı altında idi. Onu boşadı ve iddeti bitinceye kadar bıraktı. Daha sonra pişman oldu, tekrar ona talib oldu. Hanımı buna razı olmakla birlikte kardeşi Ebû'l-Beddah ile onu evlendirmek istemedi ve: Şayet onunla evlenecek olur isen yüzüm yüzünü görmeyecektir dedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.
Mukâtil dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Makil'i çağırıp dedi ki: "Eğer mü’min isen kardeşinin Ebû'l Beddah ile evlenmesine engel olma!" Bunun üzerine Makil Ben Allah'a îman ettim, dedi ve kızkardeşini Ebû'l-Beddah ile evlendirdi.
Buhârî’nin el-Hasen'den rivâyetine göre Makil b. Yesar’ın kızkardeşini kocası boşadı. Nihayet iddeti bittikten sonra tekrar ona talib oldu. Makil bunu kabul etmeyince:
"Kadınları boşayıp da iddetlerini bitirdiler mi artık kocalarına varmalarına engel olmayınız" âyeti nazil oldu. Buhârî, Tefsir 2. sûre 40, Nikâh 36, Talâk 44; Ebû Dâvûd, Nikâh 20; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 28; Dârakutnî, III, 223.
Bunu aynı şekilde Dârakutnî de el-Hasen'den rivâyet ederek dedi ki: Bana Mâlik b. Yesar anlatarak dedi ki: Benim bir kızkardeşim vardı. Bana onunla evlenmek üzere talipler geliyor, bense onu evlendirmiyordum. Nihayet bir amcam oğlu geldi, ona talip oldu ben de kızkardeşimi ona nikâhladım. Allah'ın dilediği kadar bir süre birlikte oldular. Sonra onu ric'i bir talâk ile boşadı. Sonra da iddeti sona erinceye kadar bıraktı. Daha sonra diğer taliplilerle birlikte gelip ona talip oldu. Ben şöyle dedim: Kızkardeşimi başkalarına vermedim sana verdim. Sonra sen ric'i bir talâk ile onu boşadın, sonra da iddeti bitinceye kadar onu bıraktın. Şimdi başkası onu benden gelip isteyince sen de sair taliplilerle birlikte gelip ona talip oldun. Ebediyyen onu seninle evlendirmeyeceğim. Bunun üzerine yüce Allah şu âyeti indirdi -veya bu âyet indirildi dedi-:
"Kadınları boşayıp da iddetlerini bitirdiler mi aralarında maruf bir şekilde anlaştıkları takdirde artık kocalarına varmalarına engel olmayınız." Ben de yeminimin keffaretini verdim ve kızkardeşimi (tekrar) ona nikâhladım. Dârakutnî, III, 224.
Buhârînin bir rivâyetinde de şöyle denilmektedir: "Makil bunu gururuna yediremedi ve gayrete gelerek dedi ki: -Ona dönmeye kadir olduğu halde- onu serbest bıraktı sonra da gelip ona talip oluyor. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bu âyeti okudu. Ma'kil de gurur ve gayreti bırakarak Allah'ın emrine itaat etti. Buhâri, Talâk 44.
Bir görüşe göre bu kişi Makil b. (Yesar) değil de Sinan'dır. en-Nehhâs dedi ki: Bunu Şâfiî kitaplarında Makil b. Yesar veya Sinan'dan diye rivâyet etmiştir. Tahâvî ise o Makil b. Sinan'dır demiştir.
2- Nikâhta Veli:
Bu rivâyet sabit ise, velisiz nikâhın câiz olmadığına delildir. Çünkü Makil'in kızkardeşi dul idi. Eğer velisinin izni olmaksızın evlenmek yetkisi onun olsaydı, kendi kendisini evlendirir ve bunun için velisi Makil'e gerek olmazdı. O takdirde yüce Allah'ın:
"Engel olmayınız" âyetinde hitap velileredir ve onları evlendirme hususuna dair emir de onlara aittir.
Burada hitap kocalara aittir, de denilmiştir. Şöyle ki; kadının aleyhine olmak üzere iddeti uzatmak suretiyle başkasını nikâhlamasına engel olmak suretiyle ve zarar vermek kastıyla ric'at yapılır. Ebû Hanîfe'nin arkadaşları bunu kadının kendi kendisini evlendireceğine delil gösterir ve şöyle derler: Çünkü yüce Allah bunu şu âyetinde olduğu gibi kadının kendisine izafe etmektedir:
"Eğer onu boşarsa daha sonra ondan başka bir koca tarafından nikâhlanmadıkça kendisine helâl olmaz." (el-Bakara, 2/230) diye buyurulmakta ve veliden söz edilmemektedir. Bu mes'eleye dair açıklamalar daha önce yeterince geçmiş bulunmaktadır. Ancak birinci görüş kaydettiğimiz nüzul sebebi dolayısıyla daha sahihtir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
3- "Engel Olma'nın Mahiyeti:
Yüce Allah'ın:
"İddetlerini bitirdiler mi" âyetinden kasıt iddetin sona ermesidir. Çünkü nikâhın başlangıcı ancak iddetin sona ermesinden sonra düşünülebilir. Yüce Allah'ın:
"Engel olmayınız" (anlamı verilen:(.........) âyetinin anlamı da alıkoymayınız, demektir. el-Halil'in naklettiğine göre yumurtlaması imkânsızlaşan tavuk hakkında bu kökten olmak üzere "rnu'dil" denildiği gibi, bu kelimenin tazyik altında tutmak ve engellemek anlamına geldiği de söylenmiştir ki; bu da alıkoymak anlamıyla ilgilidir. Bir işten alıkoymak ve ondan dolayı tazyik altında tutmak hakkında bu tabir kullanılır. Bir işin "mu'dal" hale gelmesi artık o işi yoluna koymak için hiçbir çarenin kalmaması anlamına gelir. Herhangi bir çıkar yol ve çare bulunamayan herhangi bir iş hakkında "udla" tabiri kullanılır. Kökü "udl"dur.
el-Ezherî der ki: el-Adl aslında doğumu yaklaştığı halde yavrusu kolay kolay çıkamayan dişi deve hakkında kullanılır. Tavuğun yumurtalarının takılıp kalması (dışarı çıkmaması) hakkında da kullanılır. Hazret-i Muâviye yoluyla gelen hadiste de şöyle denilmektedir: Yani bu, oldukça zor ve çıkış yollan son derece dar bir mesele" anlamındadır. Tavus da der ki: İçinden çıkılması oldukça zor (udal) mahkemelik birtakım mes'eleler varid oldu ki bunları ancak İbn Abbâs halledebildi. Araplara göre müşkil olan herbir şey "rnu'dil'dir. Şâfiî'nin şu beyiti de bu kabildendir.
"Oldukça zor mes'eleler karşıma çıktı mı;
Üzerlerinde düşünmek suretiyle onların gerçek yüzlerini ortaya çıkarırım."
Sıkıntılı ve zor olan iş hakkında da bu kelime kullanıldığı gibi; doktorları çaresiz bırakan, iyileşmesi oldukça zor hastalık hakkında da kullanılır. Filan kişi himayesinde bulunan evli olmayan kadının evlenmesini engelledi" tabiri de kullanılır.
4- Allah'ın Îman Edenlere Öğüdü:
"İşte içinizden Allah'a ve âhiret gününe îman edenlere böyle öğüt verilir. Bu sizin için daha faziletli ve daha temizdir. Allah" sizin için neyin doğru ve uygun olduğunu
"bilir, siz" ise bunu
"bilmezsiniz."
233. Âyetin Tefsiri
Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için. Onların örfe göre yiyeceği ve giyeceği babasına aittir. Kimseye gücünden fazlası yükletilmez. Ne bir anneye çocuğa sebebiyle zarar verilsin, ne de bir baba çocuğu yüzünden zarara sokulsun. Mirasçıya düşen de bunun gibidir. Eğer kendi rızaları ile ve danışarak sütten kesmek isterlerse ikisinin üzerine de bir vebal yoktur. Çocuklarınızı emzirtmek isterseniz, meşru şekilde verdiğinizi teslim etmeniz şartıyla yine üzerinize bir vebal yoktur. Allah'tan korkun ve bilin ki şüphesiz Allah, tüm yaptıklarınızı pek iyi bilendir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı onsekiz başlık halinde sunacağız:
1- Kocalarından Olma Çocuklarını Emziren Kadınlar:
Yüce Allah'ın:
"Anneler" âyeti mübteda,
"çocuklarını.. emzirirler" âyeti de haber mahallindedir.
"İki tam yıl" âyeti ise zaman zarfıdır. Yüce Allah nikâhı ve talâkı sözkonusu ettikten sonra çocuğu zikretmektedir. Çünkü bazen anne-baba ayrıldıklarında ortada çocuk bulunabilir. O halde âyet-i kerîme, kocalarından olma çocukları bulunan boşanan kadınlar hakkındadır.
Bunu es-Süddî, ed-Dahhak ve başkaları söylemiştir. Yani yabancı kadınlara göre onlar kendi çocuklarını emzirmeye daha bir hak sahibidirler. Çünkü öz anneler daha bir şefkatli ve merhametlidirler. Küçük çocuğu annesinden almak, hem ona bir zarardır, hem de annesine.
Bu da çocuğun sütten kesilmiş olsa dahi, şefkat ve merhametinin üstünlüğü dolayısıyla annesinin onun hadanesine (bakımına) daha bir hak sahibi olduğunu göstermektedir. Annenin hadane hakkına öncelikle sahip olması -ileride de geleceği üzere- evlenmemiş olması şartına bağlıdır.
Buna göre yüce Allah'ın:
"Onların örfe göre yiyeceği ve giyeceği babasına aittir" âyetinin anlaşılması biraz müşkil olmaktadır. Çünkü boşanmış bir kadın, eğer ric'i talâk ile boşamamış ise, giyimi hak etmez. Sadece ücreti hak eder. Ancak bunun ahlakî faziletler ile ilgili olarak yorumlanması hali müstesna. O takdirde şöyle denilir: Daha uygun olanı kadına verilecek olan ücretin yemesi ve giymesi için yeterli olacak miktardan aşağı olmaması şeklindedir.
Bu âyet-i kerimenin, hem çocukları bulunan zevceler hakkında hem de boşanmış kadınlar hakkında umumî olduğu da söylenmiştir. Ancak daha kuvvetli görüşe göre, nikâhın devamı halinde zevce olanlar hakkındadır. Çünkü nafaka ya da giyime de hak kazananlar onlardır. Zevce ister çocuğa süt versin, ister vermesin nafaka ve giyime hak kazanır. Nafaka ve giyim kadının kendisini teslim etmesi mukabilindedir. Şayet çocuğuna süt emzirmekle uğraşacak olursa böyle bir teslim tamam olmaz. O bakımdan nafakanın bu durumda düşeceği vehmi sözkonusu olabileceğinden yüce Allah bu vehmi şu âyetiyle ortadan kaldırmaktadır: "Onların örfe göre yiyeceği ve giyeceği babasına aittir." Süt emzirme halinde demektir. Çünkü bu da kocanın menfaati olan bir şeyle uğraşmak demektir. Böylece kadın kocasının izniyle ve kocasının ihtiyacı için yolculuk yapması halinde olduğu gibi, nafakası sakıt olmaz.
2- Süt Emzirmenin Hükmü:
Yüce Allah'ın:
"Emzirirler" âyeti -ileride geleceği üzere- bazı anneler için vücub, bazıları için de mendupluk ifade eden emir manasında haberdir. Bunun -önceden de geçtiği gibi- meşruiyeti ifade eden bir haber olduğu da söylenmiştir.
3- Süt Emzirmek Anne İçin Bir Hak mıdır Vazife midir?
İlim adamları süt emzirmenin annenin bir hakkı mı vazifesi mi olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Lâfız ihtimallidir. Çünkü eğer yüce Allah bunun annenin bir vazifesi olduğunu sarih bir şekilde ifade etmeyi murad etseydi; "annelerin çocuklarını emzirmeleri vazifeleridir" derdi. Tıpkı: "Onların örfe göre giyeceği ve yiyeceği babasına aittir" diye buyurduğu gibi.
Şu kadar var ki evliliğin devamı halinde süt emzirmek annenin vazifesidir ve bu bağlayıcı bir örftür. Çünkü (bu örf) artık şart gibi olmuştur.
Ancak kadın oldukça varlıklı ve refah içinde ise; örfü çocuğunu emzirmemek şeklindedir. Bu da şart gibidir. Ancak çocuk ondan başkasını kabul etmeyecek olursa çocuğunu emzirmesi onun için vaciptir. (Bir görevdir).
Şayet süt emzirecek kimse bulunmayacak olursa yine bu onun için bir görevdir, çünkü ondan başka süt emzirme işini yapacak kimse kalmamıştır.
Şayet baba vefat etmiş, çocuğun da herhangi bir malı yoksa Mâlik'in el-Müdevvene'deki görüşüne göre nafakanın hilafına çocuğu emzirmek, anne için bir görevdir. İbnu'l-Cellab'ın kitabında ise çocuğun emzirilme masrafı Beytülmal'den karşılanır, denilmektedir. Abdülvehhab ise o müslümanların fakirlerinden bir fakirdir. Bain talâk ile boşanmış olan kadına gelince onun için çocuğu emzirme görevi yoktur. Çocuğun emzirilmesi -kadının istemesi hali dışında- kocanın vazifesidir. Ve emzirme ücretinin mislini almaya kendisi daha bir hak sahibidir. Bu ise erkeğin zengin olması halinde böyledir. Şayet zengin değil ise çocuğun onun memesinden başkasını kabul etmemesi hali dışında, çocuğa süt emzirmek zorunda değildir. Başkasının memesini kabul etmiyor ise, o takdirde çocuğu emzirmeye mecbur edilir. Çocuğunu emzirmekle yükümlü olan her bir kadın eğer çocuğunu emzirmesine mani bir özre sahip olur ise, çocuğu emzirme görevi (ücretle süt anne bulmak üzere) babaya avdet eder.
Mâlik'ten rivâyet edildiğine göre baba yoksul ise, çocuğun da herhangi bir mah bulunmuyor ise, çocuğun emzirilmesi annenin vazifesidir. Şayet annenin sütü yok, fakat malı varsa, çocuğun emzirilme masrafı onun malından karşılanır.
Şâfiî der ki: Çocuğun emzirilme vazifesi ancak baba yahut dede ve yukarılara doğru bağlayıcıdır. Bu hususta ilim adamlarının farklı görüşleri yüce Allah'ın:
"Mirasçıya düşen de bunun gibidir" âyeti açıklanırken gelecektir.
"Süt emdi" anlamındaki fiilin mazisi "dâd" harfi esreli olarak şeklinde gelir. Muzari'inde aynı harf üstün gelir. Mastarı da: (........) şekillerinde gelir. Şayet aynı harf mazide üstün gelirse, muzari'de esre gelir. Mastarı ise: (........) şekillerinde gelir. İsm-i faili her iki şekilde de (........) ...diye gelir. (........) ise; adîlik ve bayağılık anlamındadır. Bu anlamda başka türlü kullanılmaz.
4- Emzirme Süresi:
"İki yıl" ifadesinin
"tam" ile kayıtlanmasının sebebi, bir kimsenin: Ben filanın yanında iki yıl kaldım" derken bir sene ile öbür senenin bir kısmını kastetmiş olmasının mümkün olacağından dolayıdır. Nitekim yüce Allah:
"İki günde acele edene de günah yoktur." (el-Bakara, 2/203) âyetinde acele etmek, birinci günden sonra ikinci günün bir bölümünde sözkonusudur.
Yüce Allah'ın:
"Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için" âyeti ise tam iki yıl emzirmenin kati ve kaçınılmaz olmadığının delilidir. Tam iki yıl dolmadan önce de çocuğun sütten kesilmesi caizdir. Ancak bu, çocuğun emzirilme süresi ile ilgili olarak anne baba arasındaki anlaşmazlıktan kesmek için getirilmiş bir sınırdır. Erkek için iki yıldan sonrasının süt emzirme ücretini ödemek icab etmez.
Şayet baba bu süreden önce çocuğun sütten kesilmesini ister, anne de buna razı olmazsa, kocanın buna mecbur etme hakkı yoktur. İki yıldan fazlası veya eksiği ancak çocuğa zarar verilmemesi ve anne-babanın karşılıklı rızası halinde sözkonusu olur.
Mücâhid ve İbn Muhaysın bu âyeti: em' zirme süresini tamamlamak isteyen kadın için" anlamında fiili kadına isnad ederek okumuşlardır.
Ebû Hayve, İbn Ebi Able, el-Carud b. Ebi Sebre ise Süt emzirme" kelimesini "radıyallahü anh" harfini esreli olarak okumuşlardır. Bu kelimenin ise "hadare ve hidare" gibi iki türlü söyleyişi vardır. Mücâhid'den kelimeyi şeklinde okuduğu da rivâyet edilmiştir. İbn Abbâs'tan: Emzirmeyi tamamlamak...." şeklinde okuduğu da rivâyet edilmiştir. en-Nehhâs der ki: Basralılar Süt emziriş" kelimesini ancak "radıyallahü anh" harfini üstün olarak bilirler. " Süt emme" kelimesini (aynı anlama) de ancak "radıyallahü anh" harfinin esreli okunuşu ile (el-kital gibi) bilirler. Kûfeliler ise sonunda "yuvarlak te" olması halinde "radıyallahü anh" harfini esreli, te'siz ise "radıyallahü anh" harfini üstün olarak nakletmişlerdir.
5- Neseb Akrabalığı Gibi Akrabalığa Sebep Olan Süt Emzirme:
Mâlik (yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun), ona uyanlar ve bir grup ilim adamı bu âyet-i kerimeden şu sonucu çıkarmışlardır: Neseb gibi evlilik yasağını ortaya çıkartan süt emmek, iki yıl zarfında olan süt emmedir. Çünkü iki yılın sona ermesiyle süt emzirmek de tamam olur. İki yıldan sonra muteber bir süt emzirme yoktur. Mâlik'in Muvatta’''ında görüşü budur. Dârakutnî, IV, 174. Aynı zamanda Muhammed b. Abdilhakem'in ondan yaptığı rivâyettir. Ömer ve İbn Abbâs'ın görüşü de budur. İbn Mes’ûd'dan da böyle bir görüş rivâyet edilmiştir. ez-Zührî, Katâde, en-Nehaî, Süfyan es-Sevrî, el-Evzaî, Şâfiî, Ahmed, İshak, Ebû Yûsuf, Muhammed ve Ebû Sevr de böyle demişlerdir. İbn Abdilhakem ondan (Mâlik'ten) iki ay ve birkaç gün fazlalık diye bir rivâyette de bulunmuştur. Abdülmelik der ki: Bir ay ve ona yakın süre demiştir. İbnu'l-Kasım'ın rivâyetine göre Mâlik şöyle demiştir: Süt emme süresi iki yıl, iki yıldan sonra da iki ay süreyle devam eder. el-Velid b. Müslim'in ondan naklettiğine göre o şöyle demiş: İki yıldan sonraki bir ay iki ya da üç aylık fazla süre süt emmekde iki tam yılın kapsamı içerisinde kabul edilir. Bundan sonra olan ise abestir.
en-Numan (b. Sabit yani Ebû Hanîfe)dan da şöyle dediği nakledilmektedir: İki yıldan sonra altı aya kadar olan süre de süt emme süresidir.
Ancak sahih olan birinci görüştür. Çünkü yüce Allah:
"Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler" diye buyurmuştur. Bu ise iki yıldan sonra çocuğun süt emmesinin hükmü olmadığının delilidir.
Süfyan, Amr b. Dinar'dan o İbn Abbâs'tan rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İki yıl içerisinde olanın dışında süt emme yoktur." Dârakutnî dedi ki: Bunu Süfyan b. Uyeyne'den el-Heysem b. Cemil dışında müsned olarak rivâyet eden yoktur. el-Heysem ise sika ve hafız birisidir.
Derim ki: Bu haber ile birlikte âyet-i kerîme ve bunun ifade ettiği mânâ, büyük çocuğun süt emmesini reddetmekte ve bunun mahremiyete sebep olmayacağını ortaya koymaktadır. Hazret-i Âişe'den böyle bir kanaatte olduğu rivâyet edilmiştir. İlim adamları arasında el-Leys b. Sa'd da bu görüştedir. Ebû Mûsa el-Eş'arî'den de onun büyüğün süt emmesi(nin mahremiyete sebep olacağı) görüşünde olduğu da rivâyet edilmiştir. Bu görüşünden döndüğü de ondan rivâyet edilmiştir. Yüce Allah'ın izniyle Nisa Sûresi'nde (23. âyet 4-7. başlıklarda) gelecektir.
6- İki Yıl Süt Emzirmek Her Çocuk İçin Sözkonusu mudur?
Müfessirlerin çoğunluğu bu iki yılın her çocuk için sözkonusu olduğunu söylemişlerdir. İbn Abbâs'tan ise şöyle dediği rivâyet edilmektedir- Tam iki yıl, annesinin karnında altı ay kalan çocuk içindir. Şayet yedi ay kalacak olursa onun süt emzirilme süresi yirmiüç aydır. Sekiz ay kalırsa süt emzirilme süresi yirmiiki aydır. Dokuz ay kalırsa süt emzirilme süresi ise yirmibir aydır. Çünkü yüce Allah:
"Onunla gebe kalınması ve sütten kesilmesi de otuz aydır" (el-Ahkaf, 46/15) diye buyurmuştur. Buna göre hamilelik süresi ile süt emzirme süresi birbiriyle içice girmekte ve biri ötekinden alabilmektedir.
7- Mevludun Leh: Baba:
Yüce Allah'ın:
"Babasına aittir" âyetinde yer alan: (el-mevlûdi lehû) yerine ": Babalarına aittir" şeklinde kullanmak da Arapçada mümkündür. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Onlar arasından sana kulak verenlerde vardır." (Yûnus, 10/42) Çünkü bu âyetin manası Kendisi için doğum yapılana aittir" şeklindedir. ise hem tekil, hem çoğul hakkında -önceden de geçtiği gibi- kullanılır.
8- Nafaka Yükümlülüğü:
Yüce Allah'ın:
"Onların örfe göre yiyeceği ve giyeceği babasına aittir" âyetinde yer alan "rızk: Yiyecek" bu âyette "yeterince yiyecek" anlamındadır. Bu âyette çocuğun nafakasını sağlamanın, zayıflığı ve acizliği dolayısıyla babasının görevi olduğuna delili vardır. Şanı yüce Allah burada ise yiyecek ve giyeceği annelere izafe etmiştir. Çünkü çocuk yiyeceğe süt emmek halinde anne vasıtasıyla ulaşabilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Eğer onlar hamile iseler yüklerini bırakıncaya kadar nafakalarını verin." (et-Talâk, 65/6) Çünkü gıda ancak anne vasıtasıyla çocuğa ulaşabilir.
Malı bulunmayan küçük çocuklarının nafakasını karşılamanın babanın görevi olduğu üzerinde ilim adamları icma etmişlerdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de kendisine: Ebû Süfyan cimri bir adamdır, o bana ve oğullarıma yetecek kadar nafaka vermiyor, ancak ben onun malından onun bilgisi olmaksızın birşeyler alıyorum. Bundan dolayı benim için bir vebal var mıdır? diyen Utbe kızı Hind'e şu cevabı verir: "Sana ve çocuklarına ma'ruf ile (örfe göre) yetecek kadarını al." Buhârî, Buyû’ 95, Nafakât 9,14, Anka'm 28; Müslim, Akdiye 7; Ebû Dâvûd, Buyû’ 79; Nesâi, Âdabu'l-Kudât 31; İbn Mâce, Ticârât 65; Dârimî, Nikâh 54; Müsned, VI, 39, 50, 206.
Âyet-i kerimede geçen "kisve" elbise demektir. "Ma'ruf ile: Örfe göre" âyeti ise herhangi bir ifrat ve tefrit olmadan şer'in örfünde bilinen miktardır.
Daha sonra yüce Allah infakın kocanın zenginliği ve kadının mevkisine göre mud veya buna benzer herhangi bir miktar takdirine gitmeksizin sözkonusu olacağını:
"Kimseye gücünden fazlası yükletilmez" âyeti ile beyan etmektedir. Yine yüce Allah'ın izniyle Talâk Sûresi'nde (65/7. âyette) buna dair açıklamalar da gelecektir.
Bunun anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Verilen ücretin az oluşuna sabretmekle kadın mükellef tutulmayacağı gibi, erkek de israf sayılacak şeylerle mükellef tutulmaz. Hepsinde ikisinin arası, orta yola riâyet edilir.
9- Hadâne Hakkı:
Hadâne:Bakıma muhtaç küçük çocuğun ya da kendisine bakamayacak durumdaki büyüğün bakıma alınması hakkı ya da vazifesidir.
Bu âyet-i kerimede, hadane hakkının anneye ait olacağı doğrultusundaki Mâlik'in görüşü lehine bir delil vardır. Bu hak, erkek çocukta buluğ yaşına kadar, kız çocukta ise evleneceği vakte kadardır. Bu, annenin bir hakkıdır. Ebû Hanîfe de bu görüştedir.
Şâfiî de der ki: Erkek çocuk temyiz yaşı olan sekiz yaşına ulaştı mı anne babası arasında muhayyer bırakılır. Çünkü çocuk bu yaşta Kur'ân öğrenmeye, edep ve ibadet vazifelerini öğrenmeye doğru gayrete gelir. Bu konuda erkek ile kız arasında da fark yoktur.
Nesâî ve başkalarının Ebû Hüreyre'den rivâyetine göre bir kadın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelerek ona şöyle demiş: Benim kocam oğlumu almak istiyor. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle demiş: "Bu senin baban bu da senin annendir. Hangisini istersen onu al.." Bunun üzerine çocuk annesinin elini tutmuştu. Nesâî, Talâk 52. Ancak lâfız itibariyle bundan sonra gelen hadise oldukça daha yakındır. Hadisi ayrıca burdan daha kısa bir şekilde: Tirmizî, Ahkâm 21 ve İbn Mâce, Ahkâm 22'de de zikretmektedirler.
Ebû Dâvûd'un kitabında Ebû Hüreyre'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında oturuyor iken bir kadın onun yanına gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü benim kocam oğlumu almak istiyor, halbuki oğlum bana Ebû İnebe kuyusundan su getiriyor; bana faydalı olmaya başladı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Onun için kur'a çekiniz." Kocası ise: Oğlum hakkında kim benim kadar haklı olabilir? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: "Bu senin baban, bu da senin annendir. Onlardan dilediğin kimsenin elini tut." Çocuk annesinin elini tuttu, annesi de onu alıp gitti. Ebû Dâvûd, Talâk 35.
Bizim delilimiz de Ebû Dâvûd'un el-Evzaî'den rivâyetidir. Evzaî dedi ki: Bana Amr b. Şuayb babasından, o dedesi Abdullah b. Amr'dan anlatarak dedi ki: Bir kadın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelip: Ey Allah'ın Rasûlü, dedi. Bu benim oğlum var ya karnım onun için kap, memelerim onun için su kabı, bağrım da onun için bir barınak oldu. Babası beni boşadı ve onu benden almak istedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle dedi: "Başka bir koca ile nikâhlanmadığın sürece çocuğu yanına almaya sen daha bir hak sahibisin." Ebû Dâvûd, Talâk 35; Müsned, II, 182.
İbnu'l-Münzir der ki: İlim ehlinden kendisinden ilim bellenen herkes karı koca ayrıldıkları takdirde eğer çocukları varsa evlenmediği sürece o çocuğu yanında alıkoymaya annenin daha bir hak sahibi olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) de böyle demektedir: Selef âlimleri arasında boşanmış bir kadın eğer evlenmemiş ise çocuğuna babasından daha bir hak sahibi olduğu hususunda görüş ayrılığı olduğunu bilmiyorum. Çocuk küçük ve mümeyyiz olmadığı sürece bu böyledir. Şu şartla ki annesinin yanında koruma altında olmalı ve ihtiyaçları yeterli bir şekilde karşılanmalı; annenin fasıklığı ve tesettüre riayetsizliği sabit olmadığı sürece bu böyledir.
Bundan sonra ilim adamları mümeyyiz olup aklı erdiği takdirde, çocuğun annesi ve babası arasında muhayyer bırakılıp bırakılmayacağı, çocuğu yanına almanın öncelikle kimin hakkı olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. İbnu'l-Münzir der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, Hazret-i Hamza'nın kızını başkası arasında muhayyer bırakmaksızın teyzesine ait olduğu hükmünü verdiği sabittir. Ebû Dâvûd, Hazret-i Ali'den rivâyetle şunu kaydetmektedir: Zeyd b. Harise Mekke'ye gitti ve Hamza'nın kızını getirip geldi. Ca'fer dedi ki: Onu ben alacağım. Onu almaya ben daha bir hak sahibiyim. Çünkü o amcamın kızıdır. Teyzesi ise benim esimdir. Teyze de anne demektir. Hazret-i Ali de dedi ki: Onu almaya ben daha bir hak sahibiyim. Çünkü o benim amcamın kızıdır, benim hanımım da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kızıdır. Onu almaya o daha bir hak sahibidir. Zeyd dedi ki: Onu almaya ben daha bir hak sahibiyim. Onun için ben gittim, yolculuk yaptım ve onu ben getirdim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dışarı çıktı, bazı şeylerden söz etti ve şöyle dedi: "Kız çocuğuna gelince ben onun Ca'fer'in yanında kalmasına dair hüküm veriyorum. Teyzesi ile birlikte kalsın. Teyze anne demektir." Ebû Dâvûd, Talâk 35. Ayrıca el-Berâ b. Âzib yoluyla: Buhârî, Meğazi, 43 ile Sulh 6'da Hudeybiye antlaşmasına dair uzunca rivâyetin bir bölümü olarak kaydetmektedir.
10- Evlenen Kadın Hadane Hakkını Kaybeder:
İbnu'l-Münzir dedi ki: Kendisinden ilim bellenen ilim ehli olan herkes, evlendiği takdirde annenin çocukta bir hakkının olmadığını icma ile kabul etmişlerdir.
Derim ki: Yine İbnul-Münzir el-lşraf adlı eserinde de böyle demiştir. Kadı Abdülvehhab Şerhu'r-Risale adlı eserinde el-Hasen'den evlenmekle hadane hakkının düşmeyeceğini nakletmektedir. Mâlik, Şâfiî, en-Numan (Ebû Hanîfe) ve Ebû Sevr annenin annesi (ninenin bu durumda) çocuğun hadane hakkına daha bir sahip olduğunu ittifakla kabul etmişler; fakat annesi olmayıp babaannesi bulunduğu takdirde; İmâm Mâlik der ki: Eğer küçük çocuğun teyzesi yoksa babanın annesi daha bir hak sahibidir. İbnu'l-Kasım da der ki: Mâlik dedi ki: Ondan bana geldiğine göre bu hususta o şöyle demiştir: Teyze babaanne olan nineden daha önce gelir. Şâfiî ile en-Numan'ın görüşünde ise babaanne teyzeden daha bir hak sahibidir. Şöyle de denilmiştir: Baba babaanneden oğlunda daha bir önceliği olarak hak sahibidir.
Ebû Ömer der ki: Bu bana göre eğer babanın yabancı bir hanımı yoksa böyledir. Babadan sonra kızkardeş, sonra da hala gelir. Bu bunların her birisi çocuk açısından güvenilir birer kimse olmaları halinde ve o kimsenin yanında himaye altında ve yeterlilik içerisinde bulunduğu halde böyledir. Böyle olmadığı takdirde o kimsenin hadanede hakkı yoktur. Bu hususta çocuğu koruyacak, onu korumak ve hayrı öğretmek hususunda ona iyilikte bulunacak kimseye bakılır. Bu da "hadane çocuğun hakkıdır" diyenlerin görüşüne göre böyledir. Bu görüş Mâlik'ten rivâyet edilmiş olup arkdaşlarından bir kesim de bu şekilde görüşlerini açıklamışlardır. Aynı şekilde facire olan bir kadının, hastalık veya kötürümlük sebebiyle çocuğun haklarını yerine getirmekten aciz zayıf bir kadının hadane hakkı olmadığı görüşündedirler.
İbn Habib'in Mutarriften İbnu'l-Macuşûn'un da Mâlik'ten naklettiğine göre; hadane önce annenin sonra aneannenindir. Sonra teyzenin sonra babaannenin sonra küçüğün kızkardeşinin sonra halasının sonra erkek kardeşinin kızının sonra da babanındır. Babaanne kızkardeşten, kızkardeş de haladan, hala da hem kendisinden sonra gelenlerden önceliklidir hem de velayet hakkı olan bütün erkeklerden daha önceliklidir. Teyze kızının, hala kızının, çocuğun kızkardeşlerinin kızının ise hadane hakları yoktur. Şayet hadane hakkına sahip olan çocuğu zayi etmeyeceğinden veya çocuğun bozulmasına sebep teşkil etmeyeceğinden emin olunursa ergenlik yaşına gelinceye kadar onu yanında barındırır.
Bu hakkın oğlan çocuğun süt dişlerini değiştirmeye başlayacağı zamana, küçük kız da evleninceye kadar devam ettiği de söylenmiştir. Şu kadar var ki eğer baba yolculuk yapıp yerini değiştirmek veya başka yeri vatan edinmek isterse, o takdirde yerini değiştirmeyi istemeyecek olursa, baba annesinden de başkalarından da çocuğu üzerinde daha bir hak sahibi olur. Şayet ticaret kastıyla çıkmak isterse bu hakkı yoktur. Aynı şekilde küçük çocuğun nihayette onların velayetine gireceği kimseler de vatan edinmek kastıyla başka bir yere gittikleri takdirde de durum böyledir. Namazın kısaltılmasını gerektirmeyecek kadar kısa mesafeler dışında annenin çocuğunu babanın yerleşmiş olduğu yerden bir başka yere taşıma hakkı yoktur. Eğer baba annenin bulunduğu beldeden taşındığı vakit, belli yıllar süreyle annesine masraflarını ve ihtiyaçlarını karşılamayı üstlenmesi hali dışında çocuğunu annesinin yanında bırakmamayı şart koşarsa, kadın da bu şartı kabul ederse bu şart onun için bağlayıcı olur. Eğer ölecek olursa bu hususta mirasından masrafları karşılamak için mirasçılarından herhangi bir talepte bulunulmaz. Şöyle de denilmiştir: Bu onun bırakacağı mirastan bir borç olarak tahsil edilir. Ancak birinci görüş -yüce Allah'ın izniyle- daha sahihtir. Nitekim çocuk ölse veya koca hamilelik ve süt emzirme masraflarını karşılamak üzere onunla sulh yapsa, kadın da düşük yaparak bu masraflardan herhangi bir şeyi isteyemez.
11- Evlenen Kadından Çocuğu Ne Zaman Alınır?
Anne evlenecek olursa, Mâlik'e göre, yeni kocası onunla gerdeğe girmedikçe çocuğu ondan alınmaz. Şâfiî der ki: Nikâhlandı mı çocuğu üzerindeki hakkı da sona ermiş olur. Şayet (yeni) kocası onu boşayacak olursa bizce mezhebinden daha meşhur olan görüşünde Mâlik'e göre tekrar dönmeye hakkı yoktur. Kadı İsmail ile İbri Huveyzimendad'ın Mâlik'ten zikrettiğine göre ise; bu konuda o farklı görüşler beyan etmiştir. Bir seferinde çocuk annesine geri verilir derken, bir seferinde geri verilmez demiştir.
İbnu'l-Münzir der ki: Anne oğlunun bulunduğu beldeden çıkacak sonra tekrar oraya dönecek olursa Şâfiî, Ebû Sevr ve rey sahiplerinin görüşüne göre çocuğunu almaya daha bir hak sahibidir. Evlense sonra boşansa veya kocası vefat etse annenin çocuk üzerindeki hadane hakkı aynı şekilde geri döner.
Derim ki: Kadı Ebû Muhammed Abdülvehhab da böyle demiştir: Şayet koca onu boşar veya ölürse, kendisi sebebiyle çocuğu terkettiği mazeret ortadan kalktığından dolayı, çocuğu yine onun olur.
12- Kadın Mazeretsiz Olarak Çocuğunu Almak İstemezse:
Şayet kadın, kocası bulunmadığı halde önce çocuğunu himayesine almayı terkedip almak istemezse, daha sonra da geri almak isterse durumuna bakılır. Şayet bir özrü sebebiyle onu almamış ise, geri alabilir. Eğer reddederek ve kızgınlıkla terketmiş ise, artık bundan sonra bir daha çocuğunu geri alamaz.
13- Kadın Zımmi Olup Eşler Tek Talâk ile Boşanırsa:
Kadın zımmi olup eşler tek talâk ile birbirlerinden ayrılırlarsa hükmün ne olacağı hususunda farklı görüşler vardır. Bir kesim şöyle der: Zımmi kadın ile müslüman kadın arasında bir fark yoktur. Zımmi kadın da çocuğunun hadane hakkına öncelikle sahiptir. Ebû Sevr'in, rey ashabının, Mâlik'in arkadaşı İbnu'l-Kasım'ın görüşü budur. İbnul-Kasım der ki: Biz bu görüşe uygun merfu bir hadis rivâyet etmiş bulunuyoruz. Şu kadar var ki onun senedi tenkid edilmiştir.
Bu hususta ikinci bir görüş daha vardır. Bu görüşe göre çocuk müslüman kimse, onunla beraber olur. Bu da Mâlik, Sevvâr, Abdullah b. el-Hasan'ın görüşüdür. Şâfiî'den de böyle bir görüş nakledilmiştir.
Aynı şekilde birisi hür, diğeri köle olan ve birbirinden ayrılan eşler hakkında da farklı görüşler vardır. Bir kesim hür önceliklidir, demektedir. Bu Atâ, es-Sevri, Şâfiî ve rey ashabının görüşüdür.
Mâlik ise der ki: Şayet baba hür olup onun hür bir çocuğu da varsa, anne olup cariye ise satılıp da bir başka yere taşınmadıkça anne çocuğu üzerinde daha bir hak sahibidir. Eğer bu durum olursa o takdirde baba çocuğu üzerinde daha bir hak sahibi olur.
14- Çocuk Sebebiyle Ebeveyne Zarar Verilmez:
Yüce Allah'ın:
"Ne bir anneye çocuğu sebebiyle zarar verilsin ne de bir baba çocuğu yüzünden zarara sokulsun" âyetinin anlamı şudur: Anne, babasına zarar vermek kastıyla çocuğunu emzirmeyi reddetmesin veya ecr-i mislinden fazlasını istemesin. Çocuğunu emzirmek istemekle birlikte anneye engel olmak da baba için helâl değildir. Müfessirlerin çoğunluğunun görüşü budur.
Nafî, Âsım, Hamza ve Kisaî kelimesini "radıyallahü anh" harfini şeddeli ve üstün olarak okumuşlardır. Nehiy olmak üzere cezm mahallindedir. Bunun aslı ise şeklindedir. Birinci "râ" harfi ikincisine idğâm edildikten sonra, iki sakin harf yanyana geldiğinden ötürü ikincisi de üstün okunur. Mudâaf (tekrarlanan) harften önceki harf üstün veya "elif" ise hep böyle gelir.
Yani kadın çocuğunu emzirmek isteyip de çocuk da ona alıştığı takdirde çocuk ondan alınmaz.
Ebû Amr, İbn Kesîr, Âsım'dan Eban ve bir grup da şeklinde ve: Hiçbir nefse yükletilmez" âyetine atfedilerek merfu olarak okumuşlardır. Âyet haber olmakla birlikte kasıt ise emirdir.
Yûnus, el-Hasen'den rivâyetle dedi ki: Yüce Allah: Ben ona süt vermem diyerek kadın kocasına zarar vermesin. O da: Ben ona süt veririm dediği halde çocuğunu annesinden alarak annesine zarar vermesin, diye buyurmaktadır.
Bu kelimenin aslının birinci "radıyallahü anh" esreli olarak şeklinde olması da muhtemeldir. Bunu Eban, Âsım'dan rivâyet etmiş olup Hicazlıların şivesi böyledir. Buna göre "anne" bu fiilin faili olur. (Anne vermeye kalkışmasın, anlamına gelir) Aynı şekilde şeklinde olması da mümkündür. (O takdirde anlamı: Zarar verilmesin şeklinde olur.) Buna göre "anne" naib-i fail olur. Ömer (b. el-Hattab)dan birincisi üstün olmak üzere iki "radıyallahü anh" harfiyle şeklinde okuduğu da rivâyet edilmiştir. Ebû Ca'fer b. el-Kaka' tek bir radıyallahü anh ile: " şeklinde okumuştur. Aynı şekilde: " Hiçbir yazıcıya zarar verilmesin" (el-Bakara, 2/282) âyeti de böyledir. Bu ise uzak bir ihtimaldir. Çünkü misli olan iki harfin her ikisi de kelimenin asıl harflerinden olup bir araya geldikleri takdirde, kelimeyi hafifletmek için birisi hazfedilmez. Ya idğam yapılır veya izhar. Yine Ebû Cafer'den sükûn ve şeddeli okuduğu da rivâyet edilmiştir. İbn Abbâs ve el-Hasen'den ise şeklinde birinci "radıyallahü anh" harfini esreli olarak okudukları da rivâyet edilmiştir.
15- Mirasçı Olanın Sorumlulukları:
Yüce Allah'ın:
"Mirasçıya düşen de bunun gibidir" âyeti: "... babasına aittir" âyetine atfedilmiştir. İlim adamları yüce Allah'ın:
"Mirasçıya düşen de bunun gibidir" âyetinin açıklaması hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Katâde, Süddî, el-Hasen ve Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) der ki: Burada sözü geçen mirasçı, küçüğün ölmesi halinde ondan miras alacak kimsedir.
Kimisi de şöyle demektedir: Özellikle erkeklerden olan küçüğün mirasçılarıdır ki, çocuğa süt emzirme zorunluluğu onlara aittir. Tıpkı küçüğün babası hayatta olsaydı onu emzirmekle yükümlü olduğu gibi. Bunu da Mücâhid ve Atâ söylemiştir.
Katâde ve başkaları ise der ki: Bu erkek olsun kadın olsun küçüğün mirasçılarıdır. Ondan alacakları miras hissesi oranında onun süt emzirmesine iştirak etmekle yükümlüdürler. Ahmed ve İshak da bu görüştedir.
Kadı Ebû İshak İsmail b. İshak "Meâni'l Kur’ân" adlı eserinde şöyle demektedir: Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Küçüğün nafakası ve süt emzirilmesi kendisiyle evlenmek haram olan bütün akrabalarına (zû rahimin muharram) ait bir görevdir. Mesela, bir adamın kızkardeşinin ihtiyaç sahibi küçük bir çocuğu bulunsa, yine aynı şekilde kendisinden miras alacağı ihtiyaç sahibi küçük amcaoğlu olsa, bu durumda küçükten miras almayan dayının, kızkardeşinin oğlunun nafakasını karşılaması icabeder. Diğer taraftan mirasçı olan amcasının oğluna karşı amcaoğlu bu nafakayı karşılamakla mükellef değildir. Ebû İshak (devamla) der ki: Bunlar Allah'ın Kitabında bulunmayan bir söz söylemişlerdir. Böyle bir söz söyleyen bir kimse de bilmiyoruz.
Taberî de Ebû Hanîfe ve iki arkadaşından (Ebû Yûsuf ve Muhammed'den) şöyle dediklerini nakletmektedir: Küçüğe süt emzirmekle yükümlü olan mirasçı, evlenmeleri haram olan bir akrabasından (zû rahim muharram) ona mirasçı olan kimsedir. Amcaoğlu ve başkasının, eğer evlenmesi haram olan bir akraba değil ise, herhangi bir yükümlülüğü yoktur.
Bundan maksadın babanın asabe akrabaları olduğu da söylenmiştir. Çocuğun nafakasını ve giyimini sağlamak bunlara düşer. ed-Dahhak der ki: Küçük çocuğun babası ölse çocuğun da malı bulunsa süt emzirme masrafı çocuğun malından alınır. Şayet malı yoksa asabeden alınır. Asabenin de malı yoksa anne ona süt emzirmek için mecbur tutulur.
Kabise b. Züeyb, ed-Dahhak, Ömer b. Abdulaziz'in kadısı Beşir b. Nasr da derler ki: Burada sözü geçen mirasçı bizzat küçüğün kendisidir. Yüce Allah'ın:
"Mirasçıya düşen" âyetini çocuğa düşen tıpkı babaya düşen gibidir, diye te'vil etmişlerdir. Yani o çocuk babasına mirasçı olduğu takdirde, kendi malından bizzat kendisinin süt emzirme masrafını karşılamak yükümlülüğü vardır.
Süfyan da der ki: Burada mirasçıdan kasıt, anne babasından birisi öldüğü vakit hayatta kalan diğeridir. Şayet baba ölse eğer çocuğun kendi malı yoksa yeterince ihtiyacını karşılamak annesinin görevidir. Asabe olan kimse de çocuğun emzirilmesinde mirastan alacağı pay oranında anneyle masrafa katılır.
İbn Huveyzimendad der ki: Şayet yetim, malı bulunmayan fakir bir kimse olursa İmâmın Beytülmal'den onun ihtiyaçlarını karşılaması icabeder. Şayet İmâm bunu yapmayacak olursa, ona daha özel olarak yakın olanların önceliği sırasıyla, bütün müslümanlara düşer. Anne bu konuda ona daha özel bir yakınlığa sahiptir. O bakımdan o çocuğun sütünün emzirilmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması anneye düşer. Bu konuda ne çocuğa rücû' edip birşey alır ne de herhangi bir kimseye. Bu durumda annenin süt emzirmesi vacip, nafakasını karşılaması da müstehaptır.
Müstehap oluşunu şöylece açıklayabiliriz. Yüce Allah'ın:
"Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler" diye buyurmaktadır. Annelerin ihtiyaçlarını karşılamak ise kocalarına düşen bir görevdir. Şayet kocanın ölümü veya fakirliği dolayısıyla annelerin haklarının alınması imkânsız olursa, onlar üzerindeki bu hak sakıt olmaz. Nitekim iddet kadınlar üzerinde bir görev (farz)dır. Nafaka ve süknâ (iddet boyunca kalacakları bir mesken temini) ise kocalarına düşen bir görevdir. Eğer kadınlarına nafaka vermeye (kocaların) imkânı bulunmazsa, kadınların iddet bekleme yükümlülükleri -yine de- ortadan kalkmaz.
Abdurrahman b. el-Kasım, Mâlik b. Enes (Allah'ın rahmeti üzerine olsun)den el-Esediyye'de şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Kişi kardeşinin olsun yakın bir akrabasının olsun, kendisinin zû rahimi olsun nafakasını karşılamak zorunda değildir. Yüce Allah'ın:
"Mirasçıya düşen de bunun gibidir" âyeti ise neshedilmiştir.
en-Nehhâs der ki: Bu Mâlik'in ifadesidir. Ancak bunu neyin neshettiğini kendisi de açıklamamış, Abdurrahman b. el-Kasım da açıklamamıştır. Onların arkadaşlarından bunu açıklayan herhangi bir kimse olduğunu da bilmiyorum. Ona göre -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- neshedici olma ihtimali en kuvvetli olan şudur: Yüce Allah kocası vefat etmiş olan kadına vefat edenin malından bir yıllık nafakayı ve süknâyı farz kılınca (bk. el-Bakara, 2/242) daha sonra bunu neshedip kaldırdı. Bunu da aynı şekilde mirasçının yükümlülüğü olmaktan neshedip kaldırdı. Derim ki: Buna göre küçük çocuğa nafaka, bizzat kendi malından yapılır ve ileride geleceği üzere mirasçının bundan herhangi birşeyi karşılama zorunluluğu kalmaz.
İbnu'l-Arabî der ki: Yüce Allah'ın:
"Mirasçıya düşen de bunun gibidir" âyeti hakkında İbnu'l-Kasım, Mâlik'ten mensuh olduğunu nakletmektedir. Bu ise gafillerin kalplerine tiksinti veren, istisnaî (şâz) kimselerin akıllarını hayrete düşüren bir sözdür. Ancak mesele anlaşılmayacak kadar zor birşey değildir. Şöyle ki; bizden önceki fukaha ve müfessirlerden oluşan ilim adamları, tahsise de nesli ismini veriyorlardı. Çünkü tahsis umumun kapsadığı alanın bir kısmını kaldırmaktadır. Bunu ifadelerinde kullanıp durdular. Nihayet bunu gereği gibi anlamak, onlardan sonra gelenler için müşkil bir hal almıştır. Bu konuda tahkik sonucu söylenecek söz şudur: Yüce Allah'ın:
"Mirasçıya düşen de bunun gibidir" âyeti önce geçen âyetlere bir işarettir. İnsanlar arasından bunu nafakanın vücubu, zarar vermenin haram kılınışı gibi âyetlerin tümüne havale edenler vardır. Fukahadan Ebû Hanîfe, Seleften ise Katâde ve el-Hasen bunlardandır. Hazret-i Ömer'e de böyle bir görüş isnad edilir. İlim adamlarından bir başka kesim ise şöyle demektedir: Yüce Allah'ın:
"Mirasçıya düşen de bunun gibidir" âyeti bundan önce geçen bütün ifadelere raci değildir, sadece zarar vermenin haram kılınışına racidir ve bunun anlamı şöyle olur: Anneye zarar vermenin haram olması mirasçı için de tıpkı baba gibidir ve aslolan da budur. Her kim bu hususta atfın, geçen bütün âyetlere dair olduğunu söyleyecek olursa, bu hususta delilini getirmesi gerekir.
Derim ki: İbnu'l-Arabî'nin: "Aslolan da budur" sözünden kastı zamirin zikrolunan en yakın kişiye döneceği şeklindedir. Ve bu da doğrudur. Çünkü eğer zamir ile "süt emzirmek, nafakayı karşılamak ve zarar vermemek"ten ibaret olan bütün hususları kastetmiş olsaydı, "mirasçıya düşen de bunlar gibidir" diye buyurulması gerekirdi. O halde bu, zarar vermenin yasaklandığına atfedildiğinin delilidir. İşte Kadı Abdülvehhab'ın anlattığına göre bütün müfessirler de bu âyeti buna göre te'vil etmişlerdir. Bundan kasıt da şudur: Yani anne, eğer baba kendisine misli ücretini verdiği takdirde, babası dolayısıyla ona süt emzirmemek suretiyle çocuğuna zarar veremez. "Hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara sokulmasın" âyeti ds"şu demektir: Anne eğer ecr-i misil karşılığında çocuğuna süt emzirecekse o bu hakka sahiptir. Çünkü annenin çocuğuna olan şefkat ve merhameti daha üstündür. Annenin sütü yabancı bir kadının sütünden çocuk için daha iyidir.
İbn Atiyye der ki: Mâlik (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) bütün arkadaşları, aynı şekilde eş-Şa'bİ, ez-Zührî, ed-Dahhak ve bir grup ilim adamı şöyle demişlerdir: Yüce Allah'ın:
"Bunun gibidir" âyetinden kasıt "zarara sokulmasın"dır. Yiyecek ve giyecekten ise herhangi birşey karşılaması icabetmez. İbnu'l-Kasım'ın Mâlik'ten rivâyetine göre âyet-i kerîme yiyecek ve giyeceğin de mirasçıya düştüğünü ihtiva etmektedir. Daha sonra bu, mirasçının zarar görmeyeceğine dair ümmetin icmaı ile neshedilmiştir. Burada görüş ayrılığı; acaba yiyecek ve giyecek karşılamak yükümlülüğü var mıdır yok mudur, hususu ile ilgilidir.
Yahya b. Ya'mer ise çoğul olarak: " Mirasçılara düşen..." diye okumuştur. Bu ise umumu (bütün mirasçıları) kapsamayı gerektirir. Eğer Hazret-i Peygamber'in: "Zû rahim bir akraba ihtiyaç içerisinde iken verilen hiçbir sadakayı Allah kabul etmez" el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, III, 117. âyetini delil gösterirlerse, onlara şöyle denilir: "Rahîm" tabiri zû rahim olan herkes hakkında mahrem olsun olmasın kullanılır. Sadakanın zû rahim olana verilmesinin daha evla olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in: "Onu yakın akrabalarına ver" "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe..." (Âl-i İmrân, 3/92) mealindeki âyeti inince Ebû Talha (radıyallahü anh)nin, Beyruha'yı tasadduk etmek istediğini belirtmesi üzerine Hazret-i Peygamber'in bu irşadını ihtiva eden bu hadisi: Buhâri, Zekât 44, Vekâlet 15, Vesâyâ 14, 17, 26, Tefsir 3. sûre 5, Eşribe 13; Müslim, Zekât 42, 43; Dârimî, Zekât 23; Muvatta’', Sadaka 2; Müsned, III, 141, 256, 285... gibi yerlerde uzun uzadıya zikredilmektedir. âyeti bunu gerektirir. İşte hadis buna göre yorumlanır ve onların maksatlarına uygun delil olacak bir tarafı kalmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
en-Nehhâs der ki: Yüce Allah'ın:
"Mirasçıya düşen de onun gibidir" âyetinden kastın, mirasçının zarar görmemesidir, sözü güzel bir açıklamadır. Çünkü insanların malları başkalarına yasaktır. Katt bir delil ile olması hali dışında, herhangi birşey o mallardan çıkartılıp verilemez. Bu babanın mirasçılarına düşer, diyenlerin görüşlerine gelince delilleri şudur: Nafaka babaya aittir. Dolayısıyla babanın mirasçıları oğulun mirasçılarından önce gelirler. Oğlun mirasçılarına aittir, diyenlerin deliline gelince onlar derler ki: Onun mirasını aldıkları gibi onun ihtiyaçlarını da karşılarlar. en-Nehhâs (devamla) der ki: Muhammed b. Cerir burada mirasçıdan kasıt oğlun kendisidir, diyenlerin görüşünü tercih ederdi. Her ne kadar bu garib bir görüş ise de bunu delil getirmek doğrudur ve bunun delil oluşu da gayet açıktır. Çünkü çocuğun malından harcamak, çocuk için en uygun olanıdır. Fukaha -cüzi istisnalar dışında- icma ile şunu belirtirler: Bir adamın eğer küçük bir oğlu varsa ve oğlunun da malı varsa baba da varlıklı ise babanın nafaka vermesi ve süt emme ücretini karşılaması icabetmez. Bunlar çocuğun kendi malından karşılanır.
Şayet Yüce Allah:
"Onların örfe göre yiyeceği ve giyeceği babasına aittir" diye buyurmaktadır, denilirse şöyle cevap verilir: Burada zamir müennes zamiridir. Bununla birlikte icma âyetin sınırını belirleyici ve onu beyan edicidir. Herhangi bir müslümanın bu icmaın dışına çıkması uygun değildir. Bu, anne babadan geriye kim kalırsa ona aittir, diyenlerin deliline gelince; annenin çocuğunu zayi etmesi câiz değildir. Kendisine de oğluna da infakta bulunan kimse ölmüş bulunmaktadır. (O halde anne çocuğuna sahiplenmelidir).
Buhârî bu görüşü reddetmek üzere şöyle bir başlık kullanır: "Mirasçıya düşen de bunun gibidir. Peki bundan kadına birşey düşer mi?" Bundan sonra da Umm Seleme ve Hind'in rivâyet ettikleri hadisleri nakleder. a) Bunun anlamı da şudur: Umm Seleme'nin Ebû Seleme'den oğulları vardı. Bu oğullarının da herhangi bir malları yoktu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a durumu sorunca bu konuda onun ecrinin de bulunacağını haber vermişti. Böylelikle bu hadis oğullarının nafakasını karşılamanın anneleri üzerinde vacip olmadığına delildir. Eğer anneye bu vacip olsaydı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: Ben de onları terketmeyeceğim (yani onlara tasaddukta bulunacağım) demezdi. Hind'in hadisine gelince; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) babanın malından, kendisinin ve çocuklarının nafakasını karşılamak hususunda serbest bırakmış ve bu nafakayı baba için vacip kıldığı gibi, kendisine vacip kılmamıştır. Buhârî bunu şuna delil göstermektedir: Babalar hayatta kaldıkları sürece, anneler çocukların nafakalarını karşılamak üzere yükümlü tutulmazlar. Aynı şekilde babaların ölümü halinde de anneler bunu sağlamakla yükümlü değildirler.
Nafaka ve giyimini karşılamak, evlenilmesi haram olan bütün akrabalara (zû rahim muharram) düşer, diyenlerin delili de şudur: Erkek fakir olması halinde kendileriyle evlenmesi haram olan bütün akrabalarına infak etmekle (yiyeceklerini karşılamakla) yükümlüdür. en-Nehhâs der ki: Ancak bu görüşe yüce Allah'ın Kitabından da icmadan da sahih bir sünnetten de alınmış bir delil yoktur; hatta sözünü ettiklerimiz dışında bir görüş daha bilinmemektedir, denilerek itiraz edilmiştir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de yüce Allah'ın âyeti: "Mirasçıya düşen de bunun gibidir" şeklindedir. Eğer mirasçıya düşen yiyecek ve giyim ise onlar buna muhalefet ederek şöyle demişlerdir: Geriye dayısı ve amcasının oğlu kalmış ise nafaka dayısına düşer, amcasının oğluna birşey düşmez. Ancak bu, Kur'ân-ı Kerîm'in nassına muhaliftir. Çünkü dayı hiçbir kimsenin görüşüne göre amca çocuğu ile birlikte olduğu takdirde miras almaz. İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre ise tek başına olduğu takdirde de miras almaz. Kendisiyle evlenilmesi yasak olan (zû rahim muharram) herkese nafaka vermek gerekir, diye delil göstermelerine gelince; ilim adamlarının çoğunluğu bu görüşte değildir.
16- Çocuğun Sütten Kesilmesi:
Yüce Allah'ın:
"Eğer kendi rızalarıyla ve danışarak" iki seneden önce "sütten kesmek isterlerse ikisinin üzerine de bir vebal yoktur." Bu âyetteki "isterlerse"deki zamir anne-babaya aittir. "Fisâl" kelimesinin anlamı "sütten kesmek'tir. Yani annesinin sütü ile beslenmesini kesip başka gıdalarla beslenmesi yoluna gitmektir. Fisâl'ın asıl anlamı ayırmak demektir. Çünkü sütten kesme, küçük çocuk ile memeyi birbirinden ayırmaktır.
Annesinin sütünden kesilmiş deve ve inek yavrusuna "el-fasîl" denilmesi de buradan gelmektedir. Çünkü annesinden ayınlmış olur.
"ikisinin üzerine de bir vebal yoktur." Yani onu sütten kesmekten dolayı vebalde olmazlar.
Yüce Allah, süt emzirme süresini iki yıl olarak tayin edince asıl sütten ayırmanın anne ve babanın onu ayırması olacağını beyan etmektedir. Bu konuda herhangi bir kimsenin anlaşmazlığı sözkonusu değildir. Şu kadar var ki anne ile baba çocuğa zarar vermeksizin bu sayıdan daha kısa bir süre üzerinde ittifak ederlerse, bu beyana göre bu da caizdir. Katâde der ki: İki yıl süre içerisinde süt emzirmek farz idi. Bundan önce sütten kesmek haramdı. Daha sonra yüce Allah'ın:
"Eğer kendi rızalarıyla.. sütten kesmek isterlerse" âyeti ile iki yıldan daha aşağı bir süre süt emzirmek mubah kılındı.
Yüce Allah'ın anne-babaya küçük çocuğun faydasına götürecek şeyler hakkında karşılıklı danışmayı mubah kılması, ahkâma ait hususlarda içtihadın câiz olduğuna bir delildir. Onların çocuğun menfaatini tesbit etmeleri ise hakikat ve yakin esasına değil de galip zanlarına bağlıdır.
Teşâvür (karşılıklı müşavere yani danışma) görüşün uygun olanının ortaya çıkartılmaya çalışılmasıdır. Müşavere de meşûre de böyledir."Balı çıkarttım"; Nasıl yürüdüğünü ortaya çıkarmak için atı denedim"; demektir. Ev eşyasına "eş-şevâr" veya "eş-şivâr" denilir. Çünkü bakan kimsenin ilk gördüğü şeyler onlardır, "eş-şâre" kişinin hey'eti yani görünüşü, kılık-kıyafeti; "işaret" ise içinde bulunanı çıkarıp açığa vurmak demektir.
17- Çocuğu Sütanneye Vermek:
Yüce Allah'ın:
"Çocuklarınızı emzirtmek isterseniz..." yani annelerin dışında çocuklarınıza süt verecek kimse tutmak isterseniz, demek olur. Bunu ez-Zeccâc söylemiştir. en-Nehhâs da der ki: Arapçada bu ifadenin takdiri: Çocuklarınızın yabancı birisi tarafından süt emzirilmesini isterseniz, şeklindedir. Yüce Allah'ın: "(...........) yani
"onlara ölçü ile yahut tartı ile verdiklerinde..." (el-Mutaffifin, 83/3) demektir.
Bu âyette "lâm" harfinin (Türkçe'de Tefsiri yapılmakta olan bölümde ismin -i- hali'ni belirten takı ile diğer âyetteki -e- halini belirten takı) hazf edilmesinin sebebi, fiilin birisi harf ile olmak üzere iki mef'ûl almasıdır. Sîbeveyh şu beyiti zikretmektedir:
"Ben sana hayır işlemeni emrettim; sen de yap emrolunduğunu;
Çünkü ben seni (taşınır) mal ve taşınmaz mal sahibi olarak bırakmıştım."
Bu sebebten: "Ben Zeyd'e dua ettim" anlamında "lâm" harfini kullanmadan demek doğru değildir. Çünkü bu, anlamın doğru anlaşılmasına engeldir. Bundan dolayı bu kabil ifadelerden semâ' (işitmeye) itibar edilir.
Derim ki: Buna göre âyet-i kerimede babaların ve annelerin bu hususta ittifak etmeleri halinde sütanne tutmanın câiz oluşuna delil vardır. İkrime ise yüce Allah'ın:
"Ne bir anne çocuğu sebebiyle... zarara sokulmasın" âyetinin anlamı sütanne tutmaktır. Bunu İbn Atiyye nakletmiştir. Asıl olan ise her annenin yüce Allah'ın bildirdiği şekilde çocuğunu emzirmekle mükellef olduğudur. Yüce Allah hanımlara çocuklarını emzirmelerini emretmekte ve buna karşılık yiyecek ve giyeceklerini -evlilik devam ettiği sürece- kocalar üzerindeki hakları olarak tesbit etmektedir. Eğer süt emzirmek babanın üzerinde bir hak olsaydı sözünü ettiği yiyecek ve giyecekleri ile birlikte zikretmesi gerekirdi. Şu kadar var ki diğer fakihler arasından yalnızca İmâm Mâlik soylu kadını istisna eder ve şöyle der: Böyle bir kadın için süt emzirme yükümlülüğü yoktur. O bu kabilden olan kadınları âyet-i kerimenin kapsamı dışında tutmuş ve bu âyet-i kerimeyi fıkıh usulünden asıl bir delil olan adet gereğince amel ile tahsis etmiştir. Bu asıl ilkenin İmâm Mâlik dışında farkına varan olmamıştır. Bunda asıl göz kamaştırıcı nokta ise böyle bir uygulama cahiliyye döneminde soylu kimseler arasında idi. İslâm geldi ve bunu değiştirmedi. Zengin ve soylu aileler süt emme yaşındaki çocukları sütannelere vermek suretiyle annelerin evlilik dışında işlerle uğraşmamalarını sağlamaya çalışmıştır ve bu İmâm Mâlik'in zamanına kadar böylece sürüp gelmiş; o da buna uygun görüş belirtmiştir. Aynı uygulama bizim zamanımıza kadar böylece devam edip gelmektedir. O bakımdan bunun bizim için şer'î bir hüküm olduğu muhakkaktır.
18- Süt Emzirme Ücreti:
Yüce Allah'ın:
"Verdiğinizi teslim etmeniz şartıyla..." âyetinde kastedilenler babalardır. Yani, sizler süt emziren sütanneye ücreti teslim ettiğiniz takdirde, demek olur. Bunu Süfyan söylemiştir. Mücâhid der ki: Annelere sütanne tutmak isteyeceğiniz vakte kadar, süt emzirmeleri hesabına göre ücretlerini teslim ettiğiniz takdirde... demektir.
Yedi kıraat İmâmından altı tanesi "verdiğinizi" anlamında olmak üzere: şeklinde okurken;
İbn Kesîr "getirdiğiniz ve yaptığınız" anlamında: diye okumuştur. Nitekim Züheyr şöyle demektedir:
"Hayır diye her ne varsa onu yaptılar, çünkü;
Bundan da önce babalarının ataları bunu miras olarak devralmışlardı."
Katâde ve Zührî der ki: Bu âyetin anlamı şudur: Sütanne tarafından süt emzirilmesini isteyip razı olduğunuzu kabul ettiğiniz takdirde; yani anne babadan her birisi bunu teslim eder ve buna razı olursa, demektir. Bu şekilde bir karar her iki tarafın ittifakı ve hayır olanı, ma'ruf olanı dilemesi esası ile olur. Bu ihtimale göre: "Teslim etmeniz" hitabına erkekler ve kadınlar girer. Önceki iki görüşe göre ise hitap erkekleredir.
Ebû Ali der ki: Âyetin anlamı şudur: Sizler nakit olarak verdiğiniz ücreti teslim etmeniz yahut onu ödemeniz halinde... Burada muzaf (tercümede; nakit olarak) hazfedilip zamir onun yerine geçmiştir. Bu durumda ifade: "Verdiğiniz o şeyi..." anlamında olup zamir hazf edilmiştir. Bu açıklamaya göre de hitap erkekleredir. Çünkü emzirme ücretini verecek olanlar onlardır. Ebû Ali der ki: masdar için olması ihtimali vardır. Yani, sizler vereceğinizi teslim etmeniz halinde... demek olur. Ve buna göre mana da birincisi gibi olur... Ama muzaf, hazfedilerek sıfata ihtiyaç kalmamıştır. Bilahare zamir de hazf edilmiştir.
234. Âyetin Tefsiri
İçinizden geriye zevceler bırakarak vefat edenlerin zevceleri kendiliklerinden dört ay on gün beklerler. Sûrelerini bitirdikleri takdirde artık onların kendileri hakkında ma'ruf ile yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur. Allah işlediklerinizden hakkıyla haberdardır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmibeş başlık halinde sunacağız: Görüleceği gibi yirmibeş başlık âyetin "... beklerler" diye biten ilk cümlesine dair açıklamaları ihtiva eder. Sonraki bölümlerine dair açıklamalar da üç başlık halinde sunulacaktır.
1- Kocasının Vefatı Dolayısıyla Kadının İddeti:
Yüce Allah boşama dolayısıyla iddeti ve buna bağlı olarak süt emzirmeyi sözkonusu etti; bundan sonra da:
"İçinizden geriye zevceler bırakarak vefat edenler..." âyeti ile de kocası vefat edenlerin iddetini zikretti. Böylelikle herhangi bir kimse kocası vefat etmiş olan kadının iddetinin boşama iddeti gibi olduğu vehmine kapılmasın.
"İçinizden geriye zevceler bırakarak vefat edenlerin" yani zevceleri olduğu halde içinizden ölen erkeklerin
"zevceleri kendiliklerinden... beklerler." Bu manada açıklamayı ez-Zeccâc yapmış, en-Nehhâs da bunu tercih etmiştir. Arapçada mübtedanın hazfı (mealde açığa çıkartılarak "zevceleri" denilmiş bulunuyor) pek çoktur. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"De ki: O yaptığınızdan daha kötüsünü size haber vereyim mi? (O) ateştir." (el-Hacc, 22/72) Burada mübtedâ olan "o" hazfedilmiştir.
Ebû Ali el-Farisî de der ki: Bu ifadenin takdiri şöyledir: İçinizden vefat edip de geriye zevceler bırakanların zevceleri onlardan sonra... beklerler. Bu kişinin: Yağın iki menni bir dirhemedir; yani ondan iki men bir dirhem karşılığındadır, demesine benzer. Şöyle de denilmiştir: İfadenin takdiri şöyledir: Sizden vefat eden erkeklerin hanımları... beklerler. Böylelikle ibare oldukça veciz bir şekilde gelmiştir.
el-Mehdevî'nin Sîbeveyh'ten naklettiğine göre âyetin anlamı şöyledir: Size okunan âyetler arasında şu da vardır: İçinizden geriye zevceler bırakarak vefat edenlerin.... Bu lâfzın anlamı ise -önceden de geçtiği gibi- iki şekilden birisine göre; neyin meşru olduğunu haber vermektir.
2- Bu Âyet Umumu İfade Eden Husustur:
Bu âyet-i kerîme kocası vefat etmiş kadının iddeti hakkındadır. Âyetin zahiri umum ifade etmektedir. Ancak anlamı husus ifade eder. el-Mehdevî'nin bazı ilim adamlarından naklettiğine göre âyet-i kerîme hamile kadınları da kapsamaktadır. Daha sonra bu, yüce Allah'ın:
"Hamile olanların iddetleri ise yüklerini bırakmalarıdır" (et-Talâk, 65/4) âyeti ile neshedildi.
İlim adamlarının çoğunluğuna göre bu âyet-i kerîme (daha sonra gelecek olan) yüce Allah'ın:
"İçinizden geriye zevceler bırakarak vefat edecekler, eşlerine çıkarılmayarak bir yılına kadar faydalanmalarını vasiyet etsinler." (el-Bakara, 2/240) âyetini neshetmiştir. Çünkü insanlar (müslümanlar) İslâm'ın gelişinden itibaren bir süre şu uygulamayı sürdürdüler: Koca vefat edip de geriye hanımım hamile bırakacak olursa, kocası bir yıllık masrafının sağlanmasını ve evlenerek evden çıkmadıkça evde iskan olmasını vasiyet ederdi. Daha sonra bu, dört ay on gün iddeti emreden âyet ile ve miras âyetiyle neshedildi.
Bazdan da şöyle der: Bu buyruklarda bir nesih sözkonusu değildir. Sadece seneden eksiltmek sözkonusudur. Nitekim yolcunun namazının dört rek'atten iki rekate eksiltilmesi bir nesh sayılmaz. Ancak böyle bir iddia apaçık bir yanlışlıktır. Çünkü önceleri kadının hükmü evinden çıkmaması şartıyla bir sene iddet beklemek şeklinde idi. Eğer çıkacak olsaydı ona engel olunmazdı. Fakat daha sonra bu hüküm izale edildi ve dört ay on gün iddet beklemeye mecbur kılındı. İşte nesih de budur. Misafirin namazı ise buna benzemez. Âişe (r. anha) şöyle demiştir: Namaz (önceleri) ikişer rekat olarak farz kılındı. Daha sonra ikamet halindeki namaz kaldırıldı ve sefer (yolculuk) namazı ise olduğu halde bırakıldı. Buhârî, Salât 1, Taksir 5; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 1-3; Ebû Dâvûd, Sefer 1; Nesâî, Salât 3; Dârimî, Salât 179; Muvatta’', Kasru's-Salâti fi's-Sefer 8. İleride bu Hadîs-i şerîf (en-Nisa, 4/101. âyetin tefsirinde) gelecektir.
3- Kocası Vefat Etmiş Hamile Kadının İddeti:
İlim adamlarının Cumhûruna göre kocası vefat etmiş hamile kadınların iddeti doğum yapmakla biter. Ali b. Ebî Tâlib ve İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre ise böyle bir kadının iddeti iki iddetten daha uzun olanıdır. İlim adamlarından Suhnun da bunu tercih etmiştir. İbn Abbâs'tan bu görüşünden döndüğü de rivâyet edilmiştir. Hazret-i Ali ve İbn Abbâs'tan gelen rivâyetin delili yüce Allah'ın şu buyruklarım bir arada mütalaa etmektir:
"İçinizden geriye zevceler bırakarak vefat edenlerin zevceleri kendiliklerinden dört ay on gün beklerler" âyeti ile:
"Hamile olanların iddetleri ise yüklerini bırakmalarıdır" (et-Talâk, 65/4). Eğer kadın bu şekilde iki iddetten daha uzak olanı bekleyecek olursa bu iki âyet gereğince amel etmiş olur. Şayet doğum yapmak suretiyle iddetini sona erdirirse kocası vefat etmiş kadının iddetiyle ilgili âyet gereğince ameli terketmiş olur. Usul âlimlerinin ittifakı ile; iki hükümle birlikte amel etmek (cem') tercihten daha iyidir.
Eğer Eslemli Sübey'a'nın hadisi bu konuda zihni bulandırmayacak olsaydı bu, güzel bir bakış açısıdır. Eslemli Sübey'a ile ilgili tıadis-i şerifte belirtildiğine göre; o, kocasının vefatından birkaç gün sonra doğum yaptı. Bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hatırlatınca Hazret-i Peygamber ona evlenmesini emretti. Bu hadisi (Buhârî) Sahih'inde rivâyet etmiştir. Buhârî, Meğâzî 10, Talâk 39; Müslim, Talâk 56, 57; Ebû Dâvûd, Talâk 47; Tirmizî, Talâk 17; Nesâî, Talâk 56; İbn Mâce, Talâk 7; Dârimi, Talâk 11; Muvatta’', Talâk 85, 86.
Böylelikle bu Hadîs-i şerîf: "Hamile kadınların iddeti, yüklerini bırakmalarıdır" âyetinin, hem boşanmış kadınlar, hem de kocalan vefat etmiş kadınlar hakkında umumi olduğunu ve kocası vefat etmiş kadının iddetinin, bu iki türden hamile olmayana has olduğuna hamledildiğini ortaya koymaktadır. Bu görüş İbn Mes’ûd'un şu sözleriyle de kuvvet kazanır: İsteyen ile kısa Nisa Sûresi'ndeki âyetin (Talâk Sûresi'ndeki âyetin) kocası vefat etmiş kadının iddeti ile ilgili âyetten sonra nazil olduğu hususunda lanetleşebilirim. Ebû Dâvûd, Talâk 47; İbn Mâce, Talâk 7; yakın ifadelerle; Buhârî, Tefsir 2. sûre 41 ve 65. sûre 2
İlim adamlarımız der ki: Bu ifadesinin zahirinden sonra inen bu âyetin öncekini neshettiği anlaşılmakta ise de onun anlatmak istediği bu değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Onun asıl kastetmek istediği sonradan inen (Talâk Sûresi'ndeki) âyetin, vefat ile ilgili iddeti sözkonusu eden âyeti tahsis ettiğidir. Sonra inen âyet-i kerîme öncekinin kapsadığı bazı türleri dışarıda bırakmıştır. Aynı şekilde Sübey'a ile ilgili Hadîs-i şerîf de kocası vefat etmiş kadının iddeti ile ilgili âyetten sonra varid olmuştur. Çünkü Sübey'a olayı Veda Haccı'ndan sonra olmuştur. Kocası ise Sa'd b. Havle idi. Sa'd, Âmir b. Lueyoğullarından olup Bedir'e katılmışlardan birisidir. Hanımı hamile iken o sırada (Veda haccında) Mekke'de vefat etmiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Mekke'de vefat etmesinden dolayı haline üzüldüğü kişi odur. Bk. Buhârî, Cenâiz 37, Menâkıbu'l-Ensâr 49, Ferâiz 6; Müslim, Vasiyyet 5; Muvatta’', Vasiyyet 4. Sübey'a kocasının vefatından onbeş gün sonra doğum yapmıştı. Buhârî ise kırk gün sonra demektedir.
Müslim de Ömer b. Abdullah b. el-Erkam yoluyla gelen Hadîs-i şerîfte rivâyet ettiğine göre Sübey'a, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bu hususta soru sormuş ve devamla demiştir ki: Hazret-i Peygamber bana doğumumu yapmamla birlikte (evlenmemin) helâl olduğuna dair fetva verdi ve uygun gördüğüm takdirde evlenebileceğimi buyurdu. Müslim, Talâk 56. İbn Şihab der ki: Kanında olsa dahi doğum yaptığı takdirde evlenmesinde bir mahzur görmüyorum; şu kadar var ki temizleninceye kadar kocası ona yaklaşamaz. Müslim, aynı yer. İlim adamlarının Cumhûru ve fukahanın İmâmları da bu görüştedir.
el-Hasen, eş-Şâbi, en-Nehaî ve Hammâd ise, lohusa kadın lohusalığının kanı devam ettiği sürece nikâhlanamaz. Buna göre iki şart koşmuş olurlar. Birincisi doğum yapması, ikincisi de nifas (lohusalık) kanından temizlenmesidir. Ancak hadis onlar aleyhine bir delildir. Müslim'in Sahih'i ile Ebû Dâvûd'un Sünen'inde geçtiği üzere: "Lohusalığından iyileşti mi evlilik kastı ile kendisine talip olacaklar için süslendi" Müslim, aynı yer; Ebû Dâvûd, Talâk 47. ifadesinde lehlerine bir delil yoktur. Çünkü "iyileştiğinde" ifadesi asıl anlamı itibariyle -el-Halü'in belirttiğine göre- lohusalık kanından temizlenince anlamına gelmekle birlikte; bu lafızla lohusalığın acılarından iyileşmesinin kastedilmesi ihtimali de vardır. Yani ağrılarından kurtulunca demek olur. Eğer bunun el-Halil'in söylediği anlama geldiği kabul edilse dahi yine onlar lehine bir delil olamaz. Çünkü asıl delil Hazret-i Peygamber'in Sübey'a'ya: "Doğumunu yapmanla, birlikte helâl oldun" sözüdür. Böylelikle Hazret-i Peygamber doğumunu yapmakla birlikte helâl olduğunu belirtmiş ve evlenmesinin helâl oluşunu doğum yapmasına bağlı kılmıştır. "Kanın kesildi mi veya temizlendin mi" diye buyurmamıştır. O bakımdan Cumhûrun söylediğinin sahih (ve doğru) olduğu anlaşılmış olmaktadır.
4- Boşanmış Hamile Kadının İddeti:
Kocası ister ona ri'cat yapabilsin, ister yapmak hakkı bulunmasın, ister hür ister cariye, ister müdebbere Müdebber: Hürriyetine kavuşması, efendisi tarafından kendisinin ölümü şartına bağlı kılınan köle; müdebbere ise böyle olan cariye; isterse de mükâtebe Mükâteb: Efendisiyle belli bir bedel ödemek karşılığında hürriyetine kavuşmak üzere anlaşmış köle; mükâtebe ise böyle bir akid yapmış câriye demektir. olsun, boşanmış hamile her kadının iddetinin, doğumunu yapması olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur.
Fakat önceden de geçtiği gibi kocası vefat etmiş hamile kadının iddeti hakkında farklı görüşleri vardır. Bununla birlikte ihtilaf sözkonusu olmaksızın hepsi kendi aralarında şunu kabul etmişlerdir: Bir erkek vefat etse geriye hamile bir hanım bırakacak olsa ve bu kadın dört ay on gün bekleyecek olsa doğum yapmadıkça helâl olmaz. Böylelikle asıl maksadın doğum yapmak olduğu öğrenilmiş olur.
5- Kocası Ölmüş Kadın Nerede İddet Bekler?
Yüce Allah'ın:
"Beklerler" âyetindeki (beklemek anlamına gelen): et-terabbus: Nikâhtan uzak durmak için kendisini tutmak ve bu konuda ağır davranmak, evlilik meskeninden geceleyin oradan ayrılmamak suretiyle çıkmayı terketmek demektir.
Yüce Allah, boşanmış kadın için sözkonusu ettiği şekilde Kitab-ı Aziz'inde kocası vefat etmiş kadın lehine süknâdan söz etmemektedir. Boşanmış kadınlar hakkında yüce Allah:
"Onları... iskân edin" (et-Talâk, 65/6) diye buyurmaktadır.
Diğer taraftan yüce Allah'ın Kitabında iddet lâfzında ihdâda (kadının ölen kocası dolayısıyla yas tutmasına) delalet eden birşey de yoktur. Yüce Allah sadece "beklerler" diye buyurmaktadır. Bütün bunları ise sünnet beyan etmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den vefat esnasında kadının iddet beklemesinin ihdâd ile birlikte olacağına dair gelen rivâyetler birbirini desteklemektedir.
İhdâd ise kadının süslenmekten, güzel şekilde boyanmış elbiselerden, koku sürünmekten ve benzeri şeylerden uzak durmasıdır. İlim adamlarının çoğunluğunun görüşü budur. el-Hasen b. Ebi'l-Hasen ise şöyle der: İhdad diye birşey sözkonusu değildir. Kadının asıl yapması gereken evlenmekten uzak durmasıdır. Süslenebilir, koku sürünebilir.
Ancak bu görüş zayıftır. Çünkü bu, -yüce Allah'ın izniyle birazdan açıklayacağımız gibi- sünnete muhaliftir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ise kocası vefat etmiş bulunan Mâlik b. Sinan'ın kızı Furey'a'ya şöyle dediği sabittir: "Yazı vadesini dolduruncaya (iddetin bitinceye) kadar evinde dur." Furey'a der ki: Ben de orada dört ay on gün iddet bekledim. Bu sabit bir hadis olup bunu Mâlik, Said b. İshak b. Ka'b b. Ucre'den rivâyet etmiştir. Muvatta’', Talâk 87; Ebû Dâvûd Talâk 44; Tirmizî, Talâk 23; Nesâî, Talâk 60. Bu hadisi ondan Mâlik, es-Sevrî, Vuheyb b. Halid, Hammâd b. Zeyd, Îsa b. Yûnus, pek çok kimse ile birlikte İbn Uyeyne, el-Kattan ve Şu'be de rivâyet etmişlerdir. Ayrıca Mâlik bunu İbn Şihab'tan da rivâyet etmiştir ki bu delil olarak yeter.
el-Baci der ki: Mâlik'ten bundan başka (bir görüş) rivâyet edilmiş değildir. Osman b. Affan da bu görüşü kabul etmiştir.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Kocası vefat etmiş kadının evinde iddet bekleyeceği hususunda bu Hadîs-i şerîf gereğince hüküm verilmiştir. Bu, Hicaz ve Irak ilim adamları katında meşhur ve bilinen bir hadistir ki kocası vefat etmiş olan kadın evinde iddet bekler ve oradan çıkmaz. Aynı zamanda bu Hicaz, Şam, Irak ve Mısır bölgelerinde fukaha olan bir grubun da görüşüdür. Dâvûd ise kocası vefat etmiş olan kadının evinde iddet beklemek zorunda olmadığı, dilediği yerde iddet bekleyebileceği görüşünde idi. Çünkü süknâ Kur'ân-ı Kerîm'de boşanmış olan kadınlar hakkında varid olmuştur. Yine onun bu konudaki delillerinden birisi de mes'elenin ihtilaflı bir mes'ele olduğu şeklindedir. Bunlar derler ki: Bu Hadîs-i şerîfi ilim sahibi olmakla tanınmamış bir kadın rivâyet etmektedir. Süknânın vacip olduğunu söylemek ise, bir hükmün vacip olduğunu söylemektir. Hükümler ise Allah'ın Kitabının nassı ile yahut sünnet veya icma ile vacip olur.
Ebû Ömer der ki: Bu konuda sünnet -Allah'a hamdolsun- sabittir. İcmaa gelince sünnetin varlığı dolayısı ile ona ihtiyaç yoktur. Çünkü bir mes'ele hakkında görüş ayrılığı sözkonusu olduğu takdirde sünnete uygun olan görüş delili kuvvetli olan görüştür. Başarı Allah'tandır.
Ali, İbn Abbâs, Cabir ve Âişe (radıyallahü anhüm)'dan Davud'un görüşüne benzer rivâyetler vardır. Cabir b. Zeyd, Atâ ve Hasan-ı Basrî de bu görüştedir. İbn Abbâs der ki: Yüce Allah:
"Kendiliklerinden dört ay on gön beklerler" diye buyurmuştur. Evlerinde iddet beklerler, diye buyurmamıştır. Nerede dilerse iddetini orada bekleyebilir. Bu görüş Ebû Hanîfe'den de rivâyet edilmiştir.
Abdürrezzak der ki: Bize Ma'mer ez-Zührî den anlattı, o Urve'den dedi ki: Âişe -kocası Talha b. Ubeydullah öldürüldüğünde- kızkardeşi Umm Külsüm ile birlikte umre yapmak üzere Mekke'ye yola çıktı. Âişe, kocası vefat etmiş kadının iddeti içerisinde çıkabileceğine dair fetva veriyordu. Dedi ki: Bize es-Sevri de Ubeydullah b. Ömer'den rivâyet ettiğine göre o el-Kasım b. Muhammed'i şöyle derken dinlemiş: İnsanlar bunu ondan kabul etmedi. (Abdürrezzak) der ki: Bize yine Ma'mer ez-Zührîden naklederek dedi ki: Kocası vefat etmiş kadın hakkında ruhsat yolunu seçenler Âişe'nin sözünü, vera' ve azimeti tercih edenler de İbn Ömer'in sözünü kabul etmişlerdir.
Muvatta’''da belirtildiğine göre de Ömer b. el-Hattâb kocaları vefat etmiş olan kadınları el-Beyda'dan geri çeviriyor ve hacca gitmelerine engel oluyordu. Muvatta’', Talâk 88. Bu Hazret-i Ömer'den içtihada dayalı olarak yapılmış bir uygulamadır. Çünkü o kocası vefat etmiş olan kadının, kocasının evinde iddet beklemesinin kadın için bağlayıcı bir hüküm olduğu görüşünde idi. Kur'ân ve sünnetin gereği de budur. O bakımdan iddeti bitinceye kadar böyle bir kadının hac ya da umre için evinden çıkması câiz olmaz. Mâlik de der ki: İhrama girmediği sürece geri döndürülür. İbn Abdi'l-Berr'in bu açıklamaları için bk. el-İstizkâr XVIII, 181 vd.
6- Kadının İddet Bekleyeceği Kocasının Evi Satılabilir mi?
Şayet koca meskenin sahibi ise kadın meskende iddet beklemek hakkına sahiptir. Fukahanın çoğu da bu görüştedir. Mâlik, Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ahmed ve başkaları Furey'a hadisi dolayısıyla bu görüştedir. Ev, ölenin mülkiyetinde olduğu takdirde ve mirasçılar da isteyecek olursa böyle bir evin satılması câiz olur mu? Arkadaşlarımızın (Maliki mezhebi âlimlerinin) Cumhûrunun kabul ettiği görüşe göre bu caizdir, ancak kadın adına o evde iddet beklemesi şartı da koşulur. İbnu'l-Kasım der ki: Çünkü kadın o evde süknâ hakkına alacaklılardan daha çok sahiptir. Muhammed b. el-Hakem de der ki: Böyle bir satış fasittir. Çünkü kadın iddeti konusunda şüpheye düşebilir ve iddeti uzayıp gidebilir.
İbnu'l-Kasım'ın görüşü şöyle açıklanabilir: Çoğunlukla böyle bir şüphenin olmayacağıdır. Şüpheye düşmek ise nadiren görülen bir husustur. Bu ise akidlerin fasid olmasını etkilemez. Eğer bu şart ile satış gerçekleşir ve kadın da iddetinde şüpheye düşerse Mâlik, Muhammed'in Kitabı'nda şöyle der: Şüphe sona erinceye kadar orda kalma hakkına o daha çok sahiptir. Bizim daha çok sevdiğimiz husus ise; müşterinin böyle bir satışı feshetmek veya kabul etmek hususunda muhayyerlik hakkına sahip oluşu ve rücû' edip herhangi bir şey alamayacağı şeklindedir. Çünkü o (müşteri) iddet bekleyen bir kadının iddeti sözkonusu iken sonradan oraya girmiştir. Şayet şüphenin ortadan kalkması şartı ile satış gerçekleşmiş ise, o satış fasid olur.
Suhnun da der ki: Kadının şüphesi beş yıl devam edip gitse dahi müşteri lehine delil sözkonusu değildir. Çünkü o iddet bekleyen bir kadının hakkı üzerinde akid yapmıştır ve bu iddet beş yıl sürebilir. Ebû Zeyd de İbnu'l-Kasım'dan buna yakın bir rivâyette bulunmuştur.
7- Koca Meskene Mâlik Değil ve Onu Kiralamış İse:
Şayet kocanın sadece orada iskân olma hakkı var, fakat evin mülkiyetine sahip değil ise, iddet süresi İçerisinde -Ebû Hanîfe ve Şâfiî'ye halifen- süknâ hakkına sahiptir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) -kocasının evin kendisine malik olmadığı bilinmekte olan-: Fürey'a'ya: "Kitap süresini dolduruncaya kadar (iddetin bitene kadar) evinde kal!" demiştir.
Burada: Ev Fürey'a'ya aittir, denilemez. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz ona: "Evinde kal" demiştir. Çünkü Ma'mer'in ez-Zührî'den rivâyet ettiğine göre Furey'a Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a kocasının öldürüldüğünü sözkonusu etmiş, kendisine ait olmayan bir meskende kocasının kendisini bıraktığını belirtmiş ve ayrılmak için izin istemişti. Zührî daha sonra hadisin geri kalan kısmını zikretmektedir. Mânâ bakımından bizim lehimize olan delil de şudur: Kocası başka herhangi bir mükellefiyetin sözkonusu olmadığı bir mülkiyet yoluyla o evde sakin olma hakkına sahip olduğu bir ev bırakmıştır. O bakımdan hanımın da orada iddet beklemesi lazımdır. Bu görüşün asıl delili ise; bizzat evin kendisine malik olması halinde (hanımın, iddeti o evde beklemekle yükümlü oluşudur).
8- Kocası Evin Kirasını Ödememiş İse:
Bu durum evin kirasını ödemiş olması halinde böyledir. Şayet kirayı ödememiş ise el-Müdevvene'de kaydedildiğine göre; böyle bir kadının ölenin malında lehine süknâ hakkı (kocası zengin olsa dahi) yoktur. Çünkü kadının hakkı ancak tam bir mülkiyet ile malik olduğu süknaya taalluk eder. Bedeli nakit olarak ödenmediği sürece de oraya (kira menfaati olarak) tam bir mülkiyet ile malik olamaz. Bunun yerine sadece elinde bulunan kira bedeline maliktir. Kadının ise -süknâ müstesna- bunda ancak miras yoluyla bir hakkı vardır. Çünkü bu bir maldır, süknâ değildir. Muhammed, Mâlik'ten kiranın ölenin malından ödenmesi gerektiğini rivâyet etmektedir.
9- Hazret-i Peygamberin: "Evinde Bekle!" Âyetinin Yorumu:
Hazret-i Peygamber'in Furey'a'ya: "Kitap vadesini dolduruncaya (iddet bitene kadar) evinde dur" buyurmasının şu anlamlara gelme ihtimali vardır: Kocası meskenin kirasını vermiş olduğundan dolayı ona bunu emretmiş olabilir yahut vefat edene kadar bu mesken kocasına verilmiş olabilir yahut ev sahipleri Furey'a'ya kiralı ya da kirasız olarak orada iddet beklemesine müsaade etmiş olabilirler ya da Hazret-i Peygamber'in iddeti bitene kadar orada kalmasını gerekli gördüğü -Allah'ın bildiği- başka herhangi bir durum sözkonusu olabilir.
10- Kocasının Vefat Haberini Kendi Evinden Başka Yerde Alan Kadın Nerede İddet Bekler?
Kocasının vefat haberini evli olarak yaşadıktan evden başka bir yerde alan kadın hakkında ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik b. Enes kocasının meskenine ve kaldığı yere dönmesini emreder. Bu görüşü Ömer b. Abdülaziz (radıyallahü anh)'dan rivâyet eder. Said b. el-Müseyyeb ve en-Nehaî ise haber kendisine nerede ulaşmış ise orada iddet bekler; iddeti sona erinceye kadar oradan ayrılmaz, derler. İbnu'l-Münzir der ki: Malikin görüşü sahih olandır. Ancak kocası onu bir başka yere nakletmiş ise o yerden ayrılmaz.
11- İddet Bekleyen Kadının İddet Yerinden Çıkması ve Yas Tutması:
Kadının, insanların sabahleyin etrafa yayıldıkları zamandan itibaren, akşamdan sonra ortalık sakin oluncaya kadar ihtiyaçlarını karşılamak üzere çıkması caizdir. Ancak o evden başka bir yerde geceyi geçiremez.
Buhârî ve Müslim'de Umm Atiyye'den rivâyet edildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir kadın ölmüş hiçbir kimseye üç günden fazla yas tutmaz. Ancak kocası için dört ay on gün yas tutar. Boyalı ipliklerle dokunmuş olan elbise dışında boyanmış elbise giyinmez. Sürme çekmez. (Ay halinden temizlenmesi dışında) kokuya elini sürmez. (Temizlendiği vakit de) bir parça kust veya ezfar (kokusundan) alır." Buhârî, Hayz 12, Talâk 48-49; Müslim, Talâk 66; Ebû Dâvûd, Talâk 46; Nesâî, Talâk 64; İbn Mâce, Talâk 35.
Umra Habibe'den gelen hadiste de şöyle denilmektedir: "Allah'a ve âhiret gününe îman eden hiçbir kadının koca için olan dört ay on günlük yas müstesna, üç günden fazla yas tutması helâl değildir." Buhârî, Cenâiz 31, Talâk 46, Müslim, Talâk 62; Tirmizî, Talâk 18; Nesâî, Talâk 55.
İhdâd (yas tutmak); kadının giyim, koku, süslenme, sürme, kına yakma gibi iddeti içerisinde olduğu sürece bütün zinetleri terketmesidir. Çünkü zinet kocaların talip olmalarına bir çeşit davettir. Böyle bir yolu kesmek ve yüce Allah'ın yasaklarının çiğnenmesini önlemek için bunlar ona yasaklanmıştır. Kadının zeytinyağı ile ya da susam yağı ile başını yağlaması koku sürünmek değildir. Yas tutan kadın için "hâdd" ve "muhidd" denilir. el-Asmaî, bunun "haddet" diye fiil olarak kullanıldığını bilmiyoruz, der.
12- Müslüman Olmayan Kadının thdadı (Yas Tutması):
Hazret-i Peygamber'in burada "îman " ile kadını nitelendirmesi Mâlikî mezhebindeki kocası vefat etmiş kitap ehli kadın ile ilgili iki görüşten birisinin sahih olduğunun delilidir. Bu görüşe göre böyle bir kadın için ihdad (yas tutma) sorumluluğu yoktur. Bu, İbn Kinane ve İbn Nâfi'in de görüşüdür. Eşheb bunu Mâlik'ten rivâyet ettiği gibi Ebû Hanîfe ve İbnu'l-Münzir de bu görüştedirler.
İbnu'l-Kasım'ın ondan (Mâlik'ten) rivâyetine göre tıpkı müslüman bir kadın gibi ihdad ile mükelleftir. el-Leys, Şâfiî, Ebû Sevr ve bütün arkadaşlarımız (Mâlikî Mezhebi âlimleri) bu görüştedir. Çünkü bu, iddet hükümlerinden bir hükümdür. O bakımdan mesken ve iddetin lüzumu gibi, müslüman erkeğin hanımı olan kitap ehli kadın için de ihdâd lüzumludur.
13- Koca Dışındakiler İçin Yas Tutmak:
Hazret-i Peygamber'in: "Üç günden fazla., koca müstesna" âyeti müslüman kadınların kocaları dışındakiler için üç günden fazla yas tutmalarının haram olduğuna üç gün süre ile de onlar için yas tutmanın mubah olduğuna delildir. Bu saymaya ilk geceden başlar üçüncüsünün sonuna kadar devam eder. Onun yakını eğer bir günün ya da gecenin geri kalan kısmında vefat etmiş ise onu hesaba katmaz ve gelecek olan ilk geceden itibaren hesaba başlar.
14- Hadisin Kapsamına Giren Zevceler:
Bu hadis umumu itibariyle kocası vefat etmiş bütün kadınları kapsamına alır. Bu hadisin kapsamına cariyeler, hür kadınlar, yaşlı, küçük hepsi girer. İlim adalarının Cumhûrunun görüşü de budur. Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre ise cariye ve küçüğün yas tutma yükümlülüğü yoktur. Kadı Ebû'l-Velid el-Baci Ebû Hanîfe'den nakletmektedir. İbnu'l-Münzir der ki: Zevce olan cariye hem zevceler kapsamına hem de konu ile ilgili haberlerin genel ifadesinin kapsamına girer. Bu Mâlik ve Şâfiî'nin Ebû Sevr'in ve rey ashabının da görüşüdür. Bu konuda ben herhangi bir kimseden muhalif bir görüş bellemiş değilim. Efendisi ölen um veledin ihdad (yas tutma) yükümlülüğü hakkında ihtilafa düştüklerini de bilmiyorum. Çünkü um veled zevce değildir. Hadisler ise ancak zevceler hakkında varid olmuştur.
el-Baci der ki: Küçük eş eğer emir ve nehyi aklıyla kavrayan ve kendisi için çizilen sınırlara bağlı kalan bir durumda ise, ona ihdad yapması emrolunur. Eğer küçüklüğü dolayısıyla bunlardan herhangi bir şeyi idrak edemiyorsa İbn Muzeyn'in Îsa'dan rivâyetine göre, onun yakınları (bu durumdaki) kadının uzak durduğu herşeyden onu uzak tutar ve bu onun için lazımdır. Küçük için de ihdadın vücubunun delili Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den gelen aşağıdaki rivâyettir. Buna göre bir kadın, kocası vefat etmiş ve gözlerinden rahatsızlanan kızı hakkında sürme çekip çekemeyeceği hakkında soru sormuş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "hayır" cevabını vermiş ve bunu iki ya da üç defa sorunca her seferinde yine "hayır" diye buyurmuş Buhârî, Talâk 46; Müslim, Talâk 58; Muvatta’', Talâk 103; Ebû Dâvûd. Talâk 43; Tirmizî, Talâk 18; Neaût, Talâk 63. ve kızının yaşını sormamıştır. Şayet hüküm büyüklük ve küçüklüğüne göre değişecek olsaydı, hükmü beyan edebilmek için onun yaşını da elbette ki sorardı. Bu gibi durumlarda ise beyanın te'hir edilmesi câiz değildir. Aynı şekilde vefat dolayısıyla iddet beklemesi hazım olan her bir kadının büyük kadın gibi ihdad (yas) tutması da lazımdır.
15- Kına Yakmak ve Süslenmenin Kapsamı:
İbnu'l-Münzir der ki: Kına yakmanın yasaklanmış bulunan süslenmenin kapsamına girdiği hususunda görüş ayrılığı bilmiyorum. İlim adamları iddet bekleyen bir kadının aspur ile boyanmış elbiseler giymesinin câiz olamayacağı üzerinde icma etmişlerdir. Bundan tek istisna siyah ile boyanmış olan elbiselerdir. Urve b. ez-Zübeyr, Mâlik ve Şâfiî böyle bir elbisenin giyilmesine ruhsat vermiş; ez-Zührî mekruh görmüştür. ez-Zührî der ki: Böyle bir kadın dokunmadan önce boyanmış ipliklerden yapılmış elbiseleri dahi giyemez. Ancak bu hadise muhaliftir. Bk. 11. başlıkta 1 no'lu not. el-Müdevvene'de ise İmâm Mâlik şöyle demektedir: Boyalı iplikten yapılan ince Yemen kumaşlan giyemez. Ancak Mâlik bu tür kumaşların kaba olanının giyilebilmesi hususunda genişlik tanımaktadır. İbnu'l-Kasım der ki: Çünkü böyle bir kumaşın incesi boyanmış kumaşlar kabilindedir.
İpek keten ve pamuk elbiselerin incesini de kabasını da giyinemez. İbnu'l-Münzir der ki: Kendisinden ilim bellediğim herkes beyaz elbise giymeye müsaade etmiştir.
Kadı İyaz da der ki: Şâfiî, zinet olan her türlü boyamaya ister ince ister kalın olsun, yas tutan kadının dokunamayacağı görüşündedir. Buna yakın bir görüş de Kadı Abdülvehhab'a aittir. O şöyle demektedir: Kadınların kendileri ile kocalarına karşı süslendikleri bütün renklerden yas tutan kadın uzak dursun. Kimi müteahhir hocalarımız süs için kullanılan güzel, kaliteli, beyaz renklileri yasaklamıştır. Üstün değerli siyah renkliler de aynı durumdadır.
İbnu'l-Mevvaz da İmâm Mâlik'ten şunu rivâyet etmektedir: Demirden dahi olsa süs eşyası giyinemez.
Genel olarak, kadının süslenmek için, süs eşyasının kullanıldığı şekilde her hangi bir şeyi yas tutan bir kadın giyinemez. Mezhep âlimlerimiz mücevherat, yakut ve zümrüt hakkında açıkça bir ifade kullanmamakla birlikte bunlar da "süs eşyası" kavramı içerisine girerler. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
16- Kocası Vefat Etmiş Kadının Yas Tutmasının Hükmü:
Kocası vefat etmiş kadının yas tutması (ihdad)nın vücubu üzerinde el-Hasen dışında bütün ilim adamları icma etmişlerdir. el-Hasen bunun vacip olmadığını söylemiştir. Bu konuda Abdullah b. Şeddad b. el-Hâd'ın, Esma bint Umeys'ten yaptığı şu rivâyeti delil gösterir. Esma der ki: Cafer b. Ebi Talib şehid olunca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana: Üç gün süreyle siyah yas elbiselerini giyin sonra da dilediğini yap" diye buyurdu. Tahâvî, Şerhu Meâni'l-Âsûr, Beyrut 1414/1994, III, 75
İbnu'l-Münzir der ki: Hasan-ı Basrî sair ilim ehli arasında yas tutmanın sözkonusu olmadığı görüşünde idi. O derdi ki: Üç talâk ile boşamış kadın ile kocası vefat etmiş kadın sürme çeker, kına yakar ve dilediklerini yapar. Halbuki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan kadının yas tutacağına dair haberler sabit olmuştur. Bu haberler kendisine ulaşmış bir kimsenin bunları kabul etmekten başka yapacak birşeyi olmaz. Belki bu haberler el-Hasen'e ulaşmamıştır yahut da ulaşmış olmakla birlikte Esma bint Umeys'in hadisine dayanarak bunları te'vil etmiştir. Onun bunu Esma'nın kocası Ca'fer için yas tutmak üzere Hazret-i Peygamber'den izin istemekle birlikte; ona üç gün yas tutmak üzere izin verdiğini, üç günden sonra da temizlenmesini ve sürme çekmesini emrettiği şeklinde yorumlamış olabilir. İbnu'l-Münzîr der ki: İlim ehli değişik sebepler dolayısıyla bu hadis ile amel edilmeyeceğini belirtmişlerdir. Ahmed b. Hanbel derdi ki: Bu şâz hadis kabilindendir. Bu hadis alınıp onunla amel edilmez. İshak da böyle demiştir.
17- Boşanmış Kadının Yas Tutmasının Hükmü:
Mâlik ve Şâfiî, ric’i talâk ile boşanmış yahut tek bir talâk ile veya daha fazlasıyla bâin olmuş kadının da yas tutmakla yükümlü olduğu görüşündedir. Aynı zamanda bu, Rabia ve Atâ'nın da görüşüdür. Kûfeliler yani Ebû Hanîfe, arkadaşları, es-Sevrî, el-Hasen b. Hay, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd ise üç talâk ile boşanmış kadının yas tutmakla yükümlü olduğunu söylemişlerdir. Bu aynı zamanda Said b. el-Müseyyeb, Süleyman b. Yesar, İbn Sîrîn ve el-Hakem b. Uyeyne'nin de görüşüdür. el-Hakem der ki: Böyle bir kadın için yas tutmak kocası vefat etmiş kadının yas tutmasından daha kesin ve te'kidli bir buyruktur. Mana açısından durumun açıklaması ise her ikisinin de kendisi sebebiyle nesebin koruma altına alındığı bir iddet içerisinde bulunduklarıdır. Şâfiî, Ahmed ve İshak ise der ki: İhtiyat boşanmış olan kadının zinetten sakınmasıdır.
İbnu'l-Münzir de der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Allah'a ve âhiret gününe îman eden herhangi bir kadının kocanın vefatı dolayısıyla beklenmesi gereken müddet olan dört ay on gün dışında, ölen herhangi bir kimse için üç günden fazla yas tutması helâl değildir" Hadîs-i şerîfi boşayan kişi hayatta iken üç talâk ile boşanmış kadının yas tutmakla (ihdad ile) yükümlü olmadığının delilidir.
18- Boşama İddetini Beklerken Kocası Ölmüş Kadının Yas Tutması:
İlim adamları ric'at yapabileceği bir şekilde hanım boşamış bir kimse iddet bitmeden önce vefat edecek olursa, hanımının vefat iddeti bekleyeceği ve o kocasından miras alacağı hususu üzerinde icma etmişlerdir. Fakat ölüm ile sonuçlanan hastalığı içerisinde üç talâk ile boşanmış kadının iddeti hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir kesime göre talâk iddeti bekler. Bu, Mâlik, Şâfiî, Yakub (Ebû Yûsuf) Ebû Ubeyd ve Ebû Sevr'in görüşüdür. İbnu'l-Münzir der ki: Biz de bu görüşteyiz. Çünkü yüce Allah boşanmış kadınların iddetini kar'larla tesbit etmiştir. Üç talâk ile boşanmış kadının vefat etmesi halinde onu boşayan kişi (yani eski kocası)nın ondan miras alamayacağı üzerinde icma etmişlerdir. Bunun sebebi ise böyle bir kadının zevce olmamasıdır. Zevce olmadığına göre onu boşayan da onun kocası değildir. es-Sevrî de der ki: Bu iki iddetten daha uzun olanı hangisi ise onu bekler. en-Nu'man (Ebû Hanîfe) ve Muhammed der ki: Böyle bir kadın dört ay on gün beklemekle yükümlüdür ve bu süre içerisinde üç tane ay halini tamamlamış olur.
19- Kocasının Vefat Ya da Kendisini Boşadığı Haberini Alan Kadının Hükmü:
Kocasının vefat ettiği yahut kendisini boşadığı haberini alan bir kadın hakkında ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. Bir grup, boşama ve vefat hallerinde iddet, kocanın öldüğü veya boşadığı günden itibaren başlar, demektedir. Bu, İbn Ömer, İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs'ın görüşüdür. Mesrûk, Atâ ve Tabiinden bir grup da böyle demiştir. Mâlik, Şâfiî, Ahmed, İshak, Ebû Ubeyd, es-Sevrî, rey ashabı ve İbnu'l-Münzir de bu görüştedir.
Bu hususta ikinci bir görüş daha vardır ki, buna göre de kadının iddeti, haberin kendisine ulaştığı günden itibaren başlar. Hazret-i Ali'den rivâyet edilmiş olup Hasan-ı Basrî, Katâde, Atâ el-Horasanî ve Cülas b. Amr bu görüştedir.
Said b. el-Müseyyeb ile Ömer b. Abdülaziz der ki: Eğer bu hususta beyyine ortaya koyulabilirce iddeti kocanın öldüğü veya onu boşadığı günden itibaren sayılır. Şayet bu konuda beyyine bulunmazsa, haberin kendisine ulaştığı günden itibaren sayılır.
Sahih olanı birincisidir. Çünkü yüce Allah, iddet beklemeyi vefata ya da boşamaya bağlı kılmıştır. Ve çünkü o kadın kocasının öldüğünü bilse ve ihdadı terkedecek olsa (dahi) sürenin bitmesi sonucunda iddeti biter.
İbarenin daha iyi anlaşılabilmesi için şu hükmü kaydedelim:
"... Kocası vefat etmiş olan kadın, haram olduğunu bilerek yas tutmayı terk edecek olursa, yüce Allah'a isyan etmiş olur. İddet süresinin bitmesiyle de iddeti sona ermiş olur... Nitekim evden ayrılması halinde de hüküm böyledir."
Bilmeden bu ihdadı terkettiği takdirde ise bu ehvendir. Nitekim küçük kızın iddetinin sona erdiği ve onun için ihdad sözkonusu olmadığı görülmektedir.
Yine ilim adamları icma ile şunu kabul etmektedirler: Şayet kadın hamile olup kocanın kendisini boşadığını ya da vefat ettiğini bilmiyor, bundan sonra da doğum yapacak olur ise; iddeti sona erer. Bu mes'ele ile hakkında ihtilaf edilen mesele arasında herhangi bir fark yoktur.
"Haberi aldığı günden itibaren iddet bekler" diyenlerin görüşleri şöyle açıklanırı İddet zineti terketmek suretiyle yapılan bir ibadettir. Bu ise bir kasıt ve bir niyet olmadıkça sahih olmaz. Kasıt ise ancak ilimden sonra sözkonusu olabilir. Doğrusunu da en iyi bilen Allah'tır.
20- Vefat İddeti Beklemekle Yükümlü Olanlar:
Hür kadının, cariyenin, küçüğün, büyüğün, ay hali görecek yaşa varmamış olanın, ay hali görenin, ay halinden kesilenin, kendisiyle gerdeğe girilmiş yahut girilmemiş kitap ehli kadının - şayet hamile değil ise- iddet beklemesi gerekir. Bunların hepsinin iddeti -cariye dışında- dört ay on gündür. Çünkü yüce Allah'ın:
"Kendiliklerinden dört ay on gün beklerler" âyetindeki umum ifadesi bunu gerektirmektedir. Kocası vefat etmiş cariyenin iddeti ise iki ay beş gündür. İbnu’l-Arabi der ki: Hür kadının iddetinin yarısı olduğu üzerinde icma vardır. Şu kadar var ki el-Asama bu iddette hür kadın ile cariye arasında fark görmez. Ancak icma ondan önce gerçekleşmiş fakat kendisi sağır olduğu için (esa'm sağır anlamındadır) bunu işitmemiştir.
el-Baci der ki: İbn Sirin'den yapılan rivâyet dışında bu konuda bir görüş ayrılığı bilmiyorum. Şu kadar varki cariyenin iddeti hür kadının iddeti gibidir; dediğine dair rivâyet sabit değildir.
Derim ki: el-Asam'ın görüşü mantıkî açıdan doğrudur. Çünkü vefat ve aylarla ve kar'larla iddet beklemek hakkında varid olmuş âyet-i kerimeler hem cariye hem de hür kadınlar hakkında umumîdir. Bu bakış açısına göre hür kadının da cariyenin de eşit olması sözkonusudur. Çünkü umumî buyruklarda hür kadın ile cariye kadın arasında bir ayrım bulunmamaktadır. Hür ve cariye kadın nikâh hususunda birbirine eşit olduğu gibi; iddet konusunda da onunla eşit olmalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İbnu'l-Arabî der ki: İmâm Mâlik'ten kitap ehli kadının üç ay hali ile iddet bekleyeceğine dair rivâyette bulunulmuştur. Çünkü bununla rahimin temizliği anlaşılır. Ancak onun bu görüşü, oldukça tutarsızdır. Çünkü o bu görüşü ile böyle bir kadını vefat iddetinin genel kapsamından -onun içerisine girdiği halde- çıkarmış, buna karşılık -kapsamına girmemekle birlikte- talâk âyetinin genel hükmü içerisine sokmuştur.
Derim ki: el-Müdevvene'de yer alan; şayet onunla zifafa girilmemiş ise onun için iddet sözkonusu değildir ifadesi de buna binaen söylenmiştir. Çünkü onun rahminin beri olduğu (hamile olmadığı) bilinmiştir. Bu ise vefatının akabinde müslüman veya bir başkası ile evlenebilmesini gerektirir. Çünkü vefat dolayısıyla onun üzerinde iddet yoksa ve duhulden dolayı da istibrası (çocuk taşımadığının anlaşılması için beklemesi) sözkonusu değilse başkaları ile evlenmesi helâl olur.
21- Efendisi Ölmüş ve Efendisinden Oğlu Olan Cariyenin İddeti:
Âl-imler, ölen efendisinden çocuğu bulunan um veledin iddeti hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bir kesim iddetinin dört ay on gün olduğunu söylemiştir. Bunu aralarında Said, ez-Zührî, Hasan-ı Basrî ve diğerlerinin de bulunduğu bir grup tabiin söylemiştir. Evzaî ve İshak da bu görüştedir.
Ebû Dâvûd ve Dârakutnî, Kabîsa b. Züeyb'den, o Amr b. el-As'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Peygamberimizin (Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun) sünnetini bizim için içinden çıkılmaz bir hale getirmeyiniz. Kocası vefat etmiş olan kadının iddeti dört ay on gündür. O bununla um veledin hakkındaki iddeti kastetmektedir. Ebû Dâvûd'un lâfzı budur. Ebû Dâvûd. Talâk 48; İbn Mâce, Talâk 33. Dârakutnî ise şöyle demektedir: Bu hadis mevkuftur. Doğrusu da budur. Aynı zamanda bu hadis mürseldir. Çünkü Kabîsa Amr'dan hadis dinlememiştir. Dârakutnî, III, 309
İbnu'l-Münzir der ki: Ahmed ve Ebû Ubeyd bu hadisin zayıf olduğunu söylemişlerdir. Ali ve İbn Mes'ûd'dan da böyle bir kadının iddetinin üç ay hali olduğuna dair görüş rivâyet edilmiştir. Bu, Atâ, İbrahim en-Nehaî, Süfyan es-Sevrî ve re'y ashabının da görüşüdür. Derler ki: Çünkü böyle bir iddet hürriyet halinde vacip olur. Dolayısıyla (çocuğu bulunan cariyenin) bekleyeceği iddetin eksiksiz olması gerekir. Bunun (dayanağı olan) asıl delili (boşanmış) hür kadının beklemesi gereken iddettir.
Mâlik, Şâfiî, Ahmed ve Ebû Sevr de der ki: Böyle bir cariyenin iddeti bir ay halidir. Bu İbn Ömer'in de görüşüdür. Tavus'tan gelen rivâyete göre bu durumdaki um veledin iddeti, kocası vefat etmiş bir kadının iddetinin yarısıdır. Katâde de böyle demiştir. İbnu'l-Münzir der ki: Ben de İbn Ömer'in görüşünü kabul ediyorum. Çünkü bu hususta söylenmiş olan asgarî söz (belirlenmiş süre) budur. Buna dair kendisine uyulacak bir sünnet ve güvenilecek bir icma yoktur.
Azad edilmesi halindeki iddeti ile ilgili görüş ayrılıkları ile kocasının vefat etmesi halindeki ayrılıkları aynıdır. Şu kadar var ki el-Evzaî azad edilmesi halindeki iddetinin üç ay hali olduğunu söylemiştir.
Derim ki: Bu görüşlerin en sahih olanı Mâlik'in görüşüdür. Çünkü yüce Allah:
"Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç kar’ müddeti beklerler" (el-Bakara, 2/228) diye buyurmaktadır. Bu âyette karlarla iddet beklemek için, boşama şartını koşmuştur. O bakımdan başka bir sebepten dolayı böyle bir iddet beklemesi sözkonusu olmaz. Diğer taraftan:
"İçinizden geriye zevceler bırakarak vefat edenlerin zevceleri kendiliklerinden dört ay on gün beklerler" diye buyurmakta ve bunun vacip olmasını bekleyecek olanın zevce olması şartına bağlamıştır. Bu ise cariyenin böyle olmaması gerektiğinin delilidir. Aynı şekilde bu cariye ile ilişki milk-i yemin sebebi ile gerçekleşmiştir. O bakımdan bunun istibrası (yani hamile olmadığının anlaşılması), bir ay hali olmalıdır. Bu konudaki asıl (yani kıyasa mesned olan husus) cariyenin durumudur.
22- Um Veledin İddetinin Mahiyeti:
Bu husus sabit olduğuna göre; um veledin iddeti katıksız bir istibra mıdır yoksa bir iddet midir? Ebû Muhammed'in "Maûnet'inde zikrettiğine göre; bir defa ay hali olmasının beklenmesi istibradır, iddet değildir. el-Müdevvene'de belirtildiğine göre ise um veledin de iddet beklemesi gerekir ve onun iddeti, hür kadının iddetinin üç ay hali oluşu gibi bir aydır. Bu görüş ayrılığının neticesinde şu durum ortaya çıkar: Eğer bu bir iddettir, diyecek olursak Mâlik der ki: Bir ay hali olmadıkça herhangi bir kimsenin kendisini nikâhlamasına dair söz vermesini sevmem. İbnu'l-Kasım der ki: Bana ondan (Mâlik'ten) şöyle dediğine dair rivâyet ulaşmıştır: Ancak kendi evinde geceler. Böylelikle bu tür cariyenin istibrâ süresi hakkında iddet hükmünü öngörmüş olmaktadır.
23- İddet Bekleyen Kadının Nafakası:
Üç talâk ile boşanmış veya kocanın ric'at hakkına sahip olduğu ric'î talâkla boşanmış kadının hamile olması halinde nafakasının kocası tarafından karşılanmasının vacip olduğu hususunda ilim ehli icma etmişlerdir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Eğer hamile iseler yüklerini bırakıncaya kadar nafakalarını veriniz." (et-Talâk, 65/6)
Ancak kocası vefat etmiş hamile kadının nafakasının vücubu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bir grup böyle bir kadının nafaka hakkı yoktur, demektedir. Cabir b. Abdullah, İbn Abbâs, Said b. el-Müseyyeb, Atâ, el-Hasen, İkrime, Abdülmelik b. Ya'lâ, Yahya el-Ensarî, Rabia, Mâlik, Ahmed ve İshak böyle demişlerdir. Ebû Ubeyd, re'y ashabından da bu görüşü nakletmektedir.
Bu hususta ikinci bir görüş daha vardır. Buna göre kadının malın tümünden nafaka hakkı vardır. Bu görüş ise Ali ve Abdullah (b. Mesûd)tan rivâyet edilmiştir. İbn Ömer, Şureyh, İbn Sîrîn, en-Nehaî, Ebû'l-Âl-iyye, en-Nehaî, Cülâs b. Amr, Hammâd b. Ebî Süleyman, Eyyub es-Sahtiyanî, Süfyan es-Sevrî ve Ebû Ubeyd de bu görüştedir. İbnu'l-Münzir der ki: Ben birinci görüşü kabul ediyorum. Çünkü fukaha icma ile şunu kabul ederler: Küçük çocukları, hanımı, anne babası gibi kendisi hayatta iken nafakalarını karşılamak üzere mecbur edildiği herkesin nafakası -vefatıyla- ondan sakıt olur. Aynı şekilde eşleri arasında hamile olanın nafakası da ondan sakıt olur. Kadı Ebû Muhammed (İbn Atiyye) der ki: Çünkü hamilelik nafakası ölümünden sonra malına taalluk eden sabit bir borç değildir. Bunun delili ise elinin dar olması halinde bu nafaka yükümlülüğünün sakıt oluşudur. Ölüm ile sakıt olması ise, daha uygun ve daha yerindedir.
24- Vefat Dolayısıyla Beklenen İddette Ay Hali Olmaya Gerek Var mıdır?
Yüce Allah'ın:
"Dört ay on gün" âyeti ile ilgili olarak ilim adamlarının;
Allahü teâlâ'nın kocası vefat eden kadının iddeti olmak üzere vakit olarak tesbit etmiş olduğu bu dört ay on günlük süre içerisinde bir defa (olsun) ay hali olmasına ihtiyaç var mıdır, yok mudur hususunda farklı görüşleri vardır. Kimisi der ki: Eğer bu kadın kendisiyle ilişki kurulabilecek kadınlardan ise dört ay on günlük süre içerisinde göreceği bir ay hali ile ancak ibra olur. Aksi takdirde bu kadının hamileliği hususunda şüphe bulunur. Başkaları ise şöyle demektedir: Bu durumdaki bir kadın için dört ay on günden fazla bir süre bekleme yükümlülüğü yoktur. Ancak kendisinin, kendisinden açıktan açığa şüphe etmesi hali müstesnadır. Çünkü bu süre içerisinde kadınların çoğunluğu mutlaka ay hali olurlar. Kadın ay hali görmeyenlerden veya ancak daha uzun bir süre içerisinde ay hali olduğunu bilen veya başkası tarafından bu durumu bilinen bir kadın olması hali müstesnadır.
25- 'Dört Ay On Gün'
Yüce Allah'ın:
"On gün" âyeti ile ilgili olarak Veki', Ebû Cafer er-Razi'den, o er-Rabi' b. Enes'ten, o Ebû'l-Âl-iyye'den rivâyet ettiğine göre, Ebû'l-Âl-iyye'ye: Dört aya neden on gün eklendi- diye sorulmuş o da: Çünkü ruh bu sürenin bitiminde üflenir, demiştir. İleride el-Hacc Sûresi'nde (el-Hacc, 22/5. âyet 2. başlıkta) yüce Allah'ın izniyle buna dair açıklamalar gelecektir.
el-Esmaî der ki: Denildiğine göre hamileliğinin yan süresinde tekme atan her bir hamile kadına "murkid" ismi verilir. Başkaları ise: Böyle bir kadına "murkida" denilir derler ve bununla ilgili şu beyiti okurlar:
"Ve babası Sarih! (Araplarca bilinen erkek at) olan murkidadır
Ğulâme ve ğulam (dişi ve erkek köleler?) ona kolayca feda edilir."
el-Hattabî der ki: "On gün" âyeti ile -Allahu a'lem- geceleri ile birlikte günler kastedilmektedir. el-Müberred der ki: "On gün" kelimesinin müennes olarak gelmesi, bununla müddetin kastedildiğinden dolayıdır. Yani her birisi bir gün bir geceden ibaret olan on müddet daha bekler, demektir. Gündüzü ile birlikte bir gece, zamanın belli bir müddetini ifade eder.
Şöyle de denilmiştir: Gecelerin hükmü tağlib edildiği için böyle buyurulmuştur. Çünkü gece gündüzden önce gelir ve gündüzler gecenin kapsamı içerisine girer. Ayrıca bu "aşran" şeklinde gelmesi lâfız itibariyle (söyleyiş olarak) daha hafiftir. Tarih belirtmekte ikisi bir arada geldiği takdirde geceler gündüzlere galib kılınır. Çünkü ayın hilal olarak ortaya çıkması halinde ayların başlangıcı da geceler ile olur. Ayın başı gece olduğundan dolayı burada gece ağır basmıştır. O bakımdan: Aydan beş gün oruç tuttum, denirken oruç gündüzün tutulmakla birlikte yine gecelere ağırlık verilerek (beş anlamına gelen) kelime "hamsen" şeklinde tağlib yoluyla kullanılır.
Mâlik, Şâfiî ve Kûfeliler ise bununla gündüz ve gecelerin kastedildiği görüşündedirler. İbnu'l-Münzir der ki: Bu görüşe göre, iddet bekleyen bir kadın üzerinden dört ay ve on gece geçtiği halde bir kimse böyle bir kadın ile nikâh akdinde bulunacak olursa, onuncu gündüz de geçmedikçe nikâhı batıl olur.
Kimi fukahanın görüşüne göre ise dört ay ve on gece geçtiği takdirde kocalara helâl olur. Çünkü bu kimsenin görüşüne göre iddet müphemdir. Bundan dolayı tenlisi galib kabul etmiş (ağırlık vermiş) ve bu on sayısını geceler ile ilgili te'vil etmiştir. Nitekim fukahadan el-Evzaî ve kelamcılardan da Ebû Bekr el-Asam bu görüştedir. İbn Abbâs'tan da "dört ay ve on gece" (anlamına gelecek şekilde ) diye okuduğu da rivâyet edilmiştir.
Bu âyetin:
"Sürelerini bitirdikleri takdirde artık onların kendileri hakkında maruf ile yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur. Allah işlediklerinizden hakkıyla haberdardır" bölümüne dair açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız:
1- İddet Süreleri:
Yüce Allah beklemeleri gereken süreyi kadınlara izafe etmiştir. Çünkü bu süre onlar hakkında sınırlandırılmış ve tebsit edilmiştir. Bu ise onların iddet sürelerinin bitmesi halini ifade eder.
2- İddetten Sonra Ma'ruf ve Meşru Şeyler Yapabilirler:
"Kendileri maruf İle" yani belli kimseleri koca olarak seçmek ve akid yapmaksızın -çünkü önceden de geçtiği gibi bu, velilerin bir hakkıdır- mehri takdir etmek gibi şeriatın izin verdiği şeyleri
"yaptıklarından dolayı" bundan kasıt evlenmek ve ondan daha aşağı derecede olan süslenmek ve yas tutmayı bırakmak gibi
"yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur." Hitap bütün insanlara yönelikse de bu hükmü yerine getirme sorumluluğu hakimlere ve velilere aittir.
3- Bu Âyet-i Kerîmeden Çıkarılan Diğer Bazı Hükümler:
Bu âyet-i kerimede velilerin bu durumdaki kadınları iddet süresi içerisinde süslenmekten, kendileriyle evlenmek isteyen kocaların önüne çıkmaktan velileri men edebileceklerine dair bir delil vardır.
Yine bu âyet-i kerîme İshak'ın: "Boşanmış olan kadın üçüncü ay halini görmekle birlikte kocasına bain olur ve birinci kocanın ric'at yapma hakkı ortadan kalkar. Şu kadar var ki gusledinceye kadar evlenmesi helâldir" şeklindeki görüş reddedilmektedir.
Şureyk'ten nakledildiğine göre; yirmi sene sonra dahi olsa gusletmediği sürece kocasının ric'at yapmak hakkı vardır. Ancak yüce Allah:
"Sürelerini bitirdikleri takdirde artık onların kendileri hakkında maruf ile yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur" diye buyurmaktadır. Burada
"sürenin bitmesi" ise üçüncü ay halini görmeye başlaması ile birlikte iddetin sona ermesi demektir. Görüldüğü gibi burada gusletmekten söz edilmemektedir. Kadının iddeti sona erdiği takdirde evlenmesi helâl olur ve bu kabilden yaptığı işlerden dolayı kendisi için vebal yoktur. İbn Abbâs'tan nakledilen Hadîs-i şerîfe gelince (bk. 2/228. âyet 4. başlık) eğer sahih ise bunun müstehab olanı belirtmek üzere ileri sürülmüş olması ihtimali vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
235. Âyetin Tefsiri
Kadınlara üstü kapalı talip olmanızdan veya içinizde saklamanızdan dolayı üzerinize bir vebal yoktur. Allah onları hatırlayacağınızı bilmiştir. Fakat maruf bir söz söylemenizden başka kendileriyle gizlice sözleşmeyin. Ve iddet sona erinceye kadar nikâh akdini bağlamaya azmetmeyin. Bilin ki Allah şüphesiz içinizdekini bilir. Artık O'ndan sakının ve bilin ki muhakkak Allah, Gafûrdur, Halimdir.
Bu âyetin:
"Kadınlara üstü kapalı talip olmanızdan veya içinizde saklamanızdan dolayı üzerinize bir vebal yoktur.. Fakat maruf bir söz söylemenizden başka kendileriyle gizlice sözleşmeyin" bölümüne dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:
1- Üstü Kapalı Talip Olmakta Vebal Yoktur:
Yüce Allah'ın:
"... bir vebal yoktur" âyetinde "cünâh" kelimesi günah ve vebal anlamınadır. Şeriatte bu kelimenin bu anlama gelmesi daha sahihtir. Bunun zor iş, ağır iş anlamına geldiği de söylenmiştir.
Sözlükte ise bu anlama gelmesi daha sahihtir. Nitekim eş-Şemmâh şöyle demektedir:
"Sırtındaki binicisiyle bir halice yükseldi mi
Ona içinde bulunduğu zorlukları hatırlatır."
Halic'in anlamlarından birisi de şudur: "Vadideki suyun bir bölümünün diğer bir tarafa akmasını sağlayacak şekilde ayrılan su yolu." (Lisanu'l-Arab, II, 257)
Yüce Allah'ın:
"Üstü kapalı tâlip olmanızdan... üzerinize bir vebal yoktur" âyetinde hitap bütün insanlaradır. Bunun hükmünü yerine getirmeleri kastedilenler ise, iddet bekleyen kadın ile evlenmeyi içinden geçiren erkeklerdir. Yani vefattan dolayı iddet bekleme süresi içerisinde bulunan böyle bir kadına üstü kapalı bir şekilde talip olmanızdan ötürü üzerinize bir günah yoktur.
Üstü kapalı ifade (ta'riz): Açıkça ifadenin zıddıdır. Üstü kapalı ifade etmek, o manaya da başka anlama da gelmesi muhtemel bir şey ile maksadı anlatmaktır. Bu kelime (ta'riz) bir şeyin yan tarafı anlamına gelen "urd"dan gelmektedir. Ta'rizde bulunan kimse, âdeta bir şeyin etrafında dolanıyor da onu açıkça ifade edemiyor olduğundan dolayı bu ismi almıştır. Bir diğer görüşe göre de hediye etmek anlamına gelen "ta'rîd" kökünden geldiği söylenmektedir. Hadîs-i şerîfte de şöyle denmiştir: "Müslümanlardan bir kafile Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ve Ebû Bekir'e beyaz birtakım elbiseler ta'riz ettiler." İbnu’l-Esîr, en-Nihaye fi Ğaribi'l-Hadis, III, 215'te zikretmektedir. Bu ifade ikisine bu tür elbiseler hediye ettiler, anlamındadır. Buna göre; konuşmasında ta'riz yapan kimse, konuştuğu kimseye manasını anlayacağı birtakım sözler ulaştırır, demek olur.
2- İddet Bekleyen Kadına Açıktan Evlilik Teklifinde Bulunmak:
İbn Atiyye der ki: Ümmet, iddet bekleyen bir kadın ile evlenmek hususunda açıkça sözler söylemenin ve buna dikkatini çekmenin câiz olmadığını icma ile kabul etmiştir. Aynı şekilde ümmet çirkin sözler, cima'ın sözkonusu edildiği veya buna teşvik anlamına gelen birtakım ifadeleri kullanarak onunla konuşmanın câiz olmadığı hususunda da icma etmiştir. Bunlara benzer sözler de böyledir. Bunun dışında kalanlar ise câiz görülmüştür. Üstü kapalı ifadelerin arasında açık ifadelere en yakın olanlardan birisi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Kays kızı Fatıma'ya söylediği şu sözlerdir: "Um Şerik'in yanında bulun (iddetini orada bekle) ve benim önüme geçme (benden habersiz evlenme)!" Müslim, Talâk 38-39; Ebû Dâvûd, Talâk 39. sözleridir.
Ric'i talâk ile boşanmış bir kadına üstü kapalı ifadelerle evlenme teklifini yapmanın câiz olmadığı da icma ile kabul edilmiştir. Çünkü bu durumdaki bir kadın zevce gibidir. Bain talâktan dolayı iddet bekleyen kadına gelince; sahih kabul edilen görüşe göre ona üstü kapalı ifadelerle talib olmak caizdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Ta'riz (üstü kapalı ifade)in açıklanması ile ilgili pek çok sözler söylenmiştir ki; bunların genel ifadesini iki kısımda toplamak mümkündür:
1- Bu durumdaki kadının velisine: Benden önce onun ile ilgili bir iş yapma; demesi.
2- Arada herhangi bir aracı olmaksızın bizzat kadının kendisine buna dair işarette bulunarak: Ben evlenmek istiyorum. Sen güzel bir kadınsın. Sen saliha bir kadınsın. Şüphesiz ki Allahü teâlâ sana hayrı gösterecektir. Ben seni beğeniyorum, senden kim yüzçevirebilir? Sen talibi pek çok olacak bir kimsesin. Benim kadına ihtiyacım vardır. Eğer Allah bir iş takdir buyurursa olur, gibi ifadeler kullanmaktır. İşte bunlar Mâlik ve İbn Şihab'ın misal olarak zikrettiği sözlerdir.
İbn Abbâs ise der ki: Kadının kendisine; benden önce kendi hakkında bir iş yapmayasın demesinde, ona hediye göndermesinde, şayet kendisine düşen bir iş ise iddeti süresi içerisinde onun işlerini yapmasında bir mahzur yoktur. Bunu İbrahim (en-Nehaî) söylemiştir.
Üstü kapalı bir şekilde evlenme talebinde bulunmak üzere kendisini övmesi ve övülmeye değer hallerini zikretmesi caizdir. Nitekim Ebû Cafer Muhammed b. Huseyn böyle yapmıştır. Hanzala kızı Sükeyne der ki: Kocamın vefat etmesi dolayısıyla beklediğim müddetim bitmeden önce Muhammed b. Ali yanıma girmek üzere izin istedi ve şöyle dedi: Benim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a olan yakınlığımı, Ali'ye olan yakınlığımı, Araplar arasındaki yerimi bilirsin. Ben şöyle dedim: Ebû Ca'fer! Allah sana mağfiret buyursun. Sen kendisinden (İslâm'ın hükümleri) öğrenilen bir kimsesin. Ben iddetim içerisindeyken bana nasıl talip olabilirsin. O bana şöyle dedi: Ben sana Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ve Ali'ye olan akrabalığımı bildirdim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisi de, Ebû Seleme'den dul kalmış olduğu bir sırada Umm Seleme'nin yanına girip şöyle demişti: "Benim Allah'ın Rasûlü, O'nun seçtiği kimsesi olduğumu, kavmim arasındaki yerimi bilirsin" demişti. Ve bu da bir hıtbe (nikâha taliplik) idi. Bunu Dârakutnî rivâyet etmiştir. Dârakutnî, III, 224.
İddet bekleyen kadına hediye göndermek caizdir ve bu da üstü kapalı bir evlenme talebidir (ta'rizdir). Suhnun ve ilim adamlarından pek çok kimse de böyle demiştir. İbrahim (en-Nehaî) de böyle demiştir. Mücâhid ise erkeğin kadına: Benden önce (veya benden habersiz) birşey yapmayasın demeyi mekruh kabul etmiş ve bunun gizlice sözleşmek kabilinden olduğu görüşünü belirtmiştir. Kadı Ebû Muhammed b. Atiyye ise der ki: Buna göre bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Kays kızı Fatıma'ya söylediği (bu anlamdaki) sözlerinin evleneceği kimse hakkında görüş belirtmek şeklinde te'vil edilmesi halinde doğru bir açıklama olarak kabul edilebilir. Yoksa Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu kendisi için istemiş değildir. Aksi takdirde böyle bir açıklama Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sözlerine uygun düşmez.
3- Hitbe (Evlilik) Teklifinin Mahiyeti:
Yüce Allah'ın: "Kadınlara.. talip olmanızda" âyetinde geçen (ve talip olma anlamına gelen): Hitbe, teklifte bulunan kimsenin söz, maksat veya bir fiil veya bir söz ile incelikli bir üslupla anlatmasıdır. "Hattab" çokça hitbede bulunan kimse demektir. Şairin şu sözleri bu kabildendir:
"Misafir edilip ağırlanmak kastıyla yalancıktan kız talibi (hattâb) imiş gibi gelen, açtı gözlerini;
Ben talibim, diyor; oysa yalancıdır; O, aslında büyükçe bir kâse süt istemektedir."
Sözlüklerde de açıklandığı gibi "hattâbu'l-köseb"; misafir edilmek bahanesiyle kız istemeye giden kimseye denir. Küseb; ise, azıcık süt veya su anlamına gelen "küste" kelimesinin çoğuludur.
Hatîb ise hâtib (yani evllik talebinde bulunan) demektir. "Hıttîbâ" de hitbe ile aynı anlamdadır. Adiy b. Zeyd, Cezime el-Ebreş'in ez-Zibba'ya hitbede bulunmasını sözkonusu ederek şöyle demektedir:
"Gadretmiş ve hainlik etmişin hitbesine ki;
Onlar kınanmayı gerektirecek iyi olmayan işler yapan kadınlardır."
"Hıtb" kadına talib olan erkek demektir.
Erkeğin talib olduğu kadına; "hıtb" ve "hitbe" de denilir. Hutbe ise nikâh ve diğer vesilelerle yapılan konuşma demektir. en-Nehhâs der ki: Hutbe, başı ve sonu olan söz demektir.
(Hutbe gibi Fu'le değil de) Fa'le veznindeki kelimelerde de bu anlam vardır. "Ekle (bir yemek)", "dağta (bir sıkıştırm)" kelimeleri gibi.
4- İddet Bekleyen Kadınlarla Evlenme İsteğini İçinde Saklamak:
Yüce Allah'ın: "Veya içinizde" âyetinin anlamı; iddetinin sona ermesinden sonra onunla evlenmek arzusunu saklayıp gizlemenizden... demektir.
İşte «aHatngir (el-iknân); örtmek ve gizli tutmak demektir. Ona herhangi bir musibet gelip çatmasın diye üstü örtülü olmasa dahi korumak, himaye etmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Beydun meknûn, durrun meknûn: Sarmalanmış yumurta, sarmalanmış, koruma altına alınmış inci ifadeleri de bu kabildendir. Eğer örtülen şey maddi bir şey ise bunun bir örtü, ev, yer ve buna benzer birşey içerisinde saklanması anlamına geldiği de söylenmiştir. Bir arzunun niyetin, içte saklanması hakkında da kullanılır.
Yüce Allah, iddet bekleyen bir kadın ile evlenmeyi isteyen bir kimsenin, evlenme isteğini üstü kapalı ifade etmesinin veya bunu içinde saklamasının günah olmadığını ifade etmiş, fakat açıkça evlenme teklifini yapmayı, bunu ifade etmeyi ve bu konuda belli bir söz üzere ittifak etmek olan sözleşmeyi yasaklamıştır. Yüce Allah ise nefislerin baskın gelmesini bu gibi şeylere göz dikmesini, insanların da nefislerine hakim olma konusundaki zaaflarını bildiğinden dolayı da bunun dışındaki hallere ruhsat vermiştir.
5- Üstü Kapalı Zina İftirası:
Şâfiîler bu âyet-i kerimeyi üstü kapalı zina iftirasında bulunmanın haddi gerektirmediğine delil gösterir ve şöyle derler: Yüce Allah'ın evlenmek hususunda üstü kapalı ifade kullanmanın vebalini kaldırması, üstü kapalı zina iftirasında bulunmanın haddi gerektirmediğinin delilidir. Çünkü yüce Allah, nikâh hususunda üstü kapalı ifadeyi açık ifade gibi değerlendirmemiştir.
Biz ise buna karşılık şöyle deriz: Böyle bir gerekçe çürüktür. Çünkü şanı yüce Allah evlilik talebinde bulunurken açıktan açığa evlenme teklif edilmesine izin vermemekte; fakat kendisinden evlenme ve nikâhın anlaşılabileceği üstü kapalı ifadelere izin vermektedir. Bu ise üstü kapalı ifadeden iftiranın anlaşıldığının delilidir. Namusların ise korunması icabeder. Bunun böyle olması ise; üstü kapalı ifadeler kullanarak zina iftirasında bulunan kimseye had vurulmasını icabettirir. Böylelikle açıkça kullanılan ifadelerden ne anlaşılıyor ise aynısının üstü kapalı ifadeler kullanılarak fasıkların başkalarının namuslarını dillerine dolamalarının önüne geçilmiş olmaktadır.
6- "Onları Hatırlamak, Anmak":
Yüce Allah'ın:
"Allah onları hatırlayacağınızı bilmiştir" yani ya gizlice ya içinizde ve dillerinizde açıkça hatırlayacağınızı bilmiştir. O bakımdan açık ifade kullanmaya değil de üstü kapalı ifade kullanmaya müsaade etmiştir, el-Hasen ise bunun anlamının; dul kadınlara "talip olacaksınız" ı bilmiştir, anlamındadır, demiştir.
7- Gizlice Sözleşmek Yasaktır:
"Fakat maruf bir söz söylemenizden başka kendileriyle gizlice sözleşmeyin" âyetinde yüce Allah'ın
"gizlice" âyetinin anlamı ile ilgil olarak ilim adamları farklı açıklamalarda bulunmuştur. Bunun nikâh anlamına geldiği söylenmiştir. Yani herhangi bir erkek bu şekilde iddet bekleyen bir kadına: Benimle evlen, demesin. Böyle bir şeyi arzu ettiği takdirde bunu üstü kapalı ifade etsin. Gizlice ve saklı bir şekilde kendisinden başkası ile nikâhlanmaması hususunda ondan ahid ve söz almasın.
İbn Abbâs, İbn Cübeyr, Mâlik, arkadaştan, Şa'bî, Mücâhid, İkrime, es-Süddî ve ilim adamlarının büyük bir çoğunluğunun görüşü budur.
Buna göre
"gizlice" anlamına gelen kelimesi hal olmak üzere nasbedilmiştir. Yani başkalarından gizli tutarak, saklayarak.. demek olur.
"Glzli"nin zina anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani sakın iddet içerisinde zina, ondan sonra da evlenmek üzere tarafınızdan herhangi bir sözleşme olmasın. Cabir b. Zeyd, Ebû Miclez, Lahik b. Humeyd, el-Hasen b. el-Hasen, Katâde, en-Nehaî ve ed-Dahhâk bu manada açıklamalarda bulunmuşlardır. Ve bunlara göre bu âyet-i kerimede "gizlilik zina demektir. Yani onlarla zinada bulunmak üzere sözleşmeyiniz, demektir. Taberî de bu görüşü tercih etmiştir. el-A'şa'nın şu beyiti bu kabildendir:
"Sakın bir komşu kadına yaklaşmayasın, çünkü onun ile gizlilik (zina etmek)
Senin için haramdır, o bakımdan ya onu nikâhla veya ebediyyen (o sana haram) olsun."
el-Hutay'a da der ki:
"Komşuları olan kadınla zina etmeleri onlar için haramdır
Onların komşuları çömleklerdeki yemeklerin en güzel yerinden yer."
Gizliliğin (es-sır), cima anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani kendinizi onlara sizinle evlenmeye teşvik etmek üzere çokça cima etmek gücüne sahip olmakla nitelendirmeyiniz. Çünkü eşin dışında kimse ile cimadan söz etmek çirkin ifadedir. Şâfiî'nin görüşü de budur. İmruu’l-Kays der ki:
"Bu gün Besbase öyle zannediyor ki ben
Yaşlandım ve benim gibi bir kimse sırrı (cima) iyice beceremez.
Ru'be de der ki:
"Bu işe artık devam ettikten sonra onunla İsrardan (cimadan) uzak dur!"
Bu kelimenin gizli ya da açık olsun nikâh akdi anlamına gelmesi de muhtemeldir. el-A'şâ der ki:
"Onlar o kadının sırrını (onunla nikâhlanmayı) zenginlik dolayısıyla asla istemezler
Malının azlığından dolayı da onu teslim etmezler."
İbn Zeyd der ki: Yüce Allah'ın:
"Fakat maruf bir söz söylemenizden başka kendileriyle gizlice sözleşmeyin" âyetinin anlamı şudur: Onları nikâhlayıp da bu nikâhlamayı saklayıp iddetini bitirdikten sonra nikâhlandığınızı açığa vurarak onlarla gerdeğe girmeye kalkışmayınız. Bu ise bu konudaki birinci görüşün anlamını ifade eder. Buna göre İbn Zeyd birinci görüşü kabul etmektedir. Onun bu konudaki istisnaî açıklaması, nikâh akdine "sözleşme" anlamını vermesidir. Bu ise pek yerinde bir açıklama değildir. Mekkî ve es-Sa'lebî ondan şöyle dediğini nakletmektedirler: Bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın (biraz sonra gelecek olan): "iddet sona erinceye kadar nikâh akdini bağlamaya azmetmeyin" âyeti ile neshedilmiştir.
8- İddet Bekleyen Kadın ile Sözleşmek:
Kadı Ebû Muhammed b. Atiyye der ki: İddet bekleyen kadın ile kendisi hakkında; bakire kızı ile ilgili babasıyla, cariyesi hakkında da efendisi ile sözleşmenin mekruh olduğu üzerinde ümmet icma etmiştir. İbnu'l-Mevvâz der ki: Evlenmeye zorlamak imkanı olmayan veliye gelince istediği kadar akrabalığı uzak olsun, bence mekruhtur. Ancak böyle bir şekilde yapılan nikâhı da feshetmem. İddet süresi içerisinde sözleşip daha sonra da o kadın ile evlenen kimse hakkında Mâlik (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) der ki:
Böyle bir kadından ayrılmak daha çok sevdiğim birşeydir. İster onunla zifafa girmiş olsun ister girmemiş olsun. Böyle bir ayrılmak ise tek bir talâk olur. İddetinden çıktığı takdirde ise diğer taliplilerle birlikte o da ona talib olur. Bu İbn Vehb'in rivâyetidir. Eşheb ise Mâlik'ten bu durumdaki kankocanın birbirlerinden ayrılmasının vacip olduğunu rivâyet etmiştir. İbnu'l-Kasım da bu görüştedir. İbnu'l-Haris ise İbnu'l-Macuşun'dan buna benzer bir rivâyet nakletmekte ve böyle bir haramlığın ebedî olduğu anlamını ifade eden fazlalıklar da nakletmektedir.
Şâfiî ise der ki: Eğer erkek açıkça ona talib olur, kadın da açıkça onun talebini kabul ettiğini ifade eder ve iddet sona erinceye kadar nikâh akdini yapmazsa nikâh sabit ve her ikisinin bu açık ifadesi mekruhtur. Çünkü nikâh ona talib olduğundan sonra gerçekleşmiştir. Bu görüşü İbnu'l-Münzir nakletmiştir.
9- Ma'ruf Söz Söylemek İstisna Edilmiştir:
Yüce Allah'ın:
"Fakat maruf bir söz söylemenizden başka" âyetinde geçen " istisna edatı "lâkin: Fakat" anlamında munkatı' bir istisnadır. Yüce Allah'ın:
"Bir mü’minin hata ile olmaksızın.." (en-Nisâ, 4/92) âyetinde olduğu gibi. Burda da bu edat "lâkin" anlamındadır.
Ma'ruf söz ise mubah kılınan üstü kapalı ifade (ta'riz)dir. ed-Dahhâk'ın naklettiğine göre ise iddet bekleyen bir kadına: Sen kendini bana sakla, ben seni arzu ediyorum demesi; kadının da: Ben de bu durumdayım, demesi maruf sözler kabilindendir. Ancak böyle bir söz söylemek, (ma'ruf söz'den çok) sözleşmeye benzemektedir.
Âyet-i kerimenin: "Ve iddet sona erinceye kadar nikâh akdini bağlamaya azmetmeyin" bölümüne dair açıklamalarımızı da dokuz başlık halinde sunacağız:
1- Azmetmek:
Yüce Allah'ın:
"... azmetmeyin" âyetinde yer alan "azmetmek"in anlamına dair açıklamalar daha önceden geçmiştir. Arapçada (harf-i cer ile ve harf-i cersiz olarak): "Birşeye azmetmek" anlamında: denilir. Burada âyetin anlamı (harf-i cer kullanılmış gibi) şudur: Nikâh akdi yapmaya azmetmeyiniz.
Açıkça bilinen bir husustur ki, Kur’ân-ı Kerîm en açık bir söz dizisidir. Onda varid olan ifadelere itiraz sözkonusu değildir. Bu ifadelerin doğru ve fasih olduğunda asla şüphe yoktur. Yüce Allah (bir başka yerde): "Eğer boşamaya karar verirlerse (azmederlerse)" diye buyurmakta ve harf-i cersiz kullanmaktadır. Burada da yüce Allah (aynı şekilde harf-i cersiz olarak): "Ve iddet sona erinceye kadar nikâh akdini bağlamaya azmetmeyin" diye buyurmaktadır. Yani iddet süresi içerisinde nikâh akdini yapmaya karar vermeyiniz. Daha sonra önceden de geçtiği üzere fazla ifadeler hazfedilmiştir. Sîbeveyh der ki: Filan kişinin sırtına, karnına vuruldu" ifadesinde hazfedilmiş harfi-i cerri anlamı vardır. Yine Sîbeveyh der ki: Bu gibi ifadelerde hazf kıyasa konu olmaz. en-Nehhâs der ki: "Nikâh akdini bağlamayınız" anlamında olması da caizdir. Çünkü "azmetmek" ile bağlamak (akdetmek, karar yermek) aynı anlamdadır. "Azmetmeyiniz" anlamındaki kelimenin "ze" harfinin ötreli kullanıldığı da olur.
2- İddetin Sona Ermesi Halinde...
Yüce Allah'ın iddet sona erinceye kadar" âyetinden kasıt iddetin tamamlanmasıdır. Burada geçen "kitab" kelimesi tayin edilmiş olan sınır ve belirtilen müddet miktarıdır. Bu âyette buna (yani iddete) "kitab" ismini vermesi yüce Allah'ın Kitabının bunu sınırlandırması ve farz kılması dolayısıyladır. Yüce Allah'ın bir başka yerde:
"Allah'ın üzerinizdeki kitabı (farz kıldığı hükmü..)" (en-Nisâ. 4/24) ile:
"Çünkü namaz mü’minler üzerine vakitleri belli bir farz olarak yazılmıştır." (en-Nisâ, 4/103) âyetinde olduğu gibi. Buna göre "kitab" farz anlamındadır. Yani; farz olan süre sona erinceye kadar... demektir. Yine
"oruç üzerinize yazıldı" (el-Bakara, 2/183) âyetinin anlamı; farz kılındı şeklinde olur.
Bu ifadede bir hazf olduğu da söylenmiştir. Yani Kitabın farz kıldığı vade sona erinceye kadar; demektir. Bu açıklamaya göre "kitab" Kur'ân anlamındadır. Birinci açıklamaya göre ise hazf sözkonusu değildir. O bakımdan birinci açıklama daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
3- İddet Süresi İçerisinde Nikâh Akdi:
Yüce Allah:
"İddet sona erinceye kadar nikâh akdini bağlamaya azmetmeyin" âyeti ile iddet içerisinde nikâh akdi yapılmasını haram kılmaktadır. Bu ise (âyette sözü geçen) sürenin sona ermesinin; iddetin sona ermesi anlamına geldiği üzerinde icma olunmuş muhkem hükümlerdendir. Buna karşılık yüce Allah:
"Kadınlara üstü kapalı talip olmanızdan... dolayı üzerinize bir vebal yoktur" âyeti ile iddet süresi içerisinde üstü kapalı ifade ile talib olmayı mubah kılmaktadır. Bunun da mubah olduğu hususunda ilim adamları ihtilaf etmemişlerdir. Fakat önceden de geçtiği üzere üstü kapalı ifadelerin neler olduğu hususunda farklı görüşleri vardır.
Bilmeksizin iddeti içerisinde bir kadına talib olan ve onunla sözleşen ve iddetten sonra o kadın ile nikâh akdi yapan kimse hakkında da farklı görüşlere sahiptirler. Buna dair açıklamalar da bir önceki âyet-i kerimede yapılmış bulunmaktadır.
Yine ilim adamlarının iddet süresi içerisinde nikâh akdini yapıp da durumu tesbit edilen ve kendisiyle gerdeğe girmeden önce nikâhı feshedilen kimse hakkında da farklı görüşleri vardır ki; bu ise bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir.
4- İddet İçerisinde Nikâh Akdi Yaptığı Tesbit Edilenin Durumu:
Ömer b. el-Hattâb ve bir grup ilim adamının görüşüne göre böyle bir kimse ebedi olarak haram olmaz. (İddetin bitiminden sonra) ona nikâh teklifinde bulunacaklardan bir kişi olabilir. Mâlik ve İbnu'l-Kasım, el-Müdevvene'de "Mefkudun Süre Tayini" babından önceki babın sonlarında bunu söylemiştir.
İbnu'l-Cellab'ın Mâlik'ten rivâyetle naklettiğine göre ise; gusulden önce feshedilse dahi akid dolayısı ile o kadın ile erkek arasındaki evlenme yasağı ebedi olur. Bunun açıklanması da şöyledir: Bu iddet süresi içerisinde yapılmış bir nikâhtır. Bu, nikâh sebebiyle evlenme yasaklarının (hurmiyetinin) ebedî olması icabeder. Bu hükmün asıl delili ise, onunla zifafa girmiş olması halinde (hükmün böyle oluşudur).
İddet içerisinde nikâh akdini yapıp da iddetin bitiminden sonra zifafa girilmesi ise; bir sonraki başlığın konusudur:
5- İddet İçerisinde Nikâh Akdi, İddet Sonrası ise Zifaf Yapılırsa:
Bir grup ilim adamı şöyle demektedir: Bu iddet süresi içerisindeki duhûl (gerdeğe girme) gibidir. Her ikisi de birbirlerine ebediyyen haram olur. Bir diğer grup ilim adamı da bu sebep dolayısıyla birbirleriyle evlenmeleri ebediyyen haram olmaz, derler. Mâlik ise evlenmeleri ebediyen haram olur, demektedir. Bir seferinde ise bu haramlığın ebedî oluşu o kadar açık değildir, demiştir. Onun bu iki görüşü de el-Müdevvene'de sünnet talâkı ile ilgili bölümde nakledilmiştir. İddet süresi içinde onunla zifafa girmiş olması ise bir sonraki başlığın konusunu teşkil eder:
6- İddet Süresi İçerisinde Zifafa Girilmiş İse:
Mâlik, el-Leys ve el-Evzaî der ki: -Kendisi ile zina edilen kadın ile evlenmeyi câiz görmekle birlikte- bunlar birbirlerinden ayrılır ve o kadın o kocaya ebediyyen helâl olmaz derler. Mâlik ve el-Leys cariye olarak dahi ona helâl olmaz derler. Delil olarak da Ömer b. el-Hattâb'ın söylediği şu sözlerini gösterirler: Bunlar ebediyyen bir araya gelemezler. Said der ki: Onunla cimada bulunmayı helâl kabul ettiğinden dolayı böyle bir kadına mehir vermesi kadının hakkıdır. Bunu Mâlik Muvatta’''ında rivâyet etmiştir Muvatta’', Nikâh 27. ki ileride gelecektir.
es-Sevrî, Kûfeliler ve Şâfiî ise der ki: Bu durumda erkek ile kadın birbirlerinden ayrılırlar, fakat birbirlerine ebediyyen haram olmazlar. Aksine yaptıkları bu nikâh feshedilir, sonra da kadın ondan iddet bekler, daha sonra o da diğer talipliler gibi bir talip olur. Delil olarak da ilim adamlarının; bu kadın ile zina edecek olursa onunla evlenmesinin haram olmayacağı hususunda icma etmiş olduğunu söylerler. O bakımdan iddet içerisinde o kadın ile cimada bulunmasının hükmü de budur.
Ayrıca derler ki: Bu, aynı zamanda Hazret-i Ali'nin de görüşüdür. Bunu Abdürrezzak zikretmiştir. Mûsannef, VI, 208; el-İstizkâr, XVI, 218, dn: 5'ten. İbn Mes’ûd'dan da, aynı şekilde el-Hasen'den de bunun benzeri bir görüş zikredilmiştir. Abdürrezzak, es-Sevrî'den, o Eş'as'tan, o en-Nehaî'den, o Mesrûk'tan rivâyet ettiğine göre Hazret-i Ömer bu görüşünden geri dönmüş ve onların birbirleriyle evlenebileceklerini belirtmiştir.
Kadı Ebû'l-Velid el-Bacî ise el-Münteka adlı eserinde şunları söylemektedir: İddet içerisindeki kadını nikâhlayan bir kimse eğer bu kadın ile zifafa girmiş ise; o ya iddet içerisinde zifafa girmiştir veya iddetten sonra. Şayet iddet içerisinde o kadın ile zifafa girmiş ise; mezhepte (Mâlikî mezhebinde) meşhur olan görüşe göre ebediyyen ona haram olur. Ahmed b. Hanbel de böyle demiştir.
eş-Şeyh Ebû'l-Kasım ise et-TefrV adlı eserinde boşama veya vefat dolayısıyla iddet bekleyen ve bu durumda iken kendisiyle evlenilen kadın hakkında -şayet erkek onunla nikâhlanmanın haram olduğunu biliyor ise- iki ayrı rivâyet zikretmektedir. Bunlardan birincisine göre; önceden de açıklamış olduğumuz gibi kadının ona haram olması ebedidir. İkincisine göre ise; böyle bir erkek zina etmiş olur ve ona had uygulanır. Bundan dolayı doğan çocuğun nesebi ona katılmaz. İddeti bittikten sonra ise onunla evlenmek hakkı vardır. Şâfiî ve Ebû Hanîfe de bu görüştedir.
Meşhur olan birinci rivâyetin açıklanış şekli şöyledir: Çünkü Hazret-i Ömer'in bu şekilde hüküm verdiği sabit olmuştur. Ve bu, insanlar arasında böylelikle devam edegelmiştir. Hazret-i Ömer'in verdiği hükümler ise, çeşitli beldelerde nakledilir, yayılır ve herkes tarafından bilinirdi. Bu konuda ona muhalefet eden bir kimse bilinmemektedir. O halde bunun bir icma olduğu sabit olmuştur. Kadı Ebû Muhammed (İbn Atiyye) der ki: Buna benzer bir görüş Ali b. Ebî Tâlib'den de rivâyet edilmiştir. Bu hükmün yaygın olması ve dört bir yanda bulunmasına rağmen her ikisine de bu konuda muhalefet eden bir kimse bulunmamaktadır. İşte icmaın hükmü de budur.
İkinci rivâyetin açıklanış şekline gelince; böyle bir ilişki yasak kılınmış bir ilişkidir.. Bundan dolayı birbirlerine haram olmaları ebedî olmaz. Kendisini (kadının velisiz olarak) evlendirmesi yahut mut'a yaparak evlenmesi yahut zina etmesi halinde olduğu gibi.
Kadı Ebû'l-Hasen de der ki: Bu hususta Mâlik'in meşhur olan görüşü kıyas bakımından zayıftır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) isnadını kaydederek şu rivâyetini yapar: Bize Abdülvaris b. Süfyan anlattı, bize Kasım b. Esbağ, Muhammed b. İsmail'den anlattı, Muhammed, Nuaym b. Hammâd 'dan, o İbnu'l-Mübarek'ten, o Eş'as'tan, o en-Nehaî'den, o da Mesrûk'tan naklederek dedi ki: Ömer b. el-Hattâb'a Kureyş'ten bir kadının iddet beklediği süre içerisinde Sakifli bir erkekle evlendiği haberi ulaştı. Hazret-i Ömer her ikisine haberci gönderdi, onları birbirinden ayırdı, onları cezalandırdı ve dedi ki: Ebediyen onu nikâhlayamazsın. Hazret-i Ömer o kadının mehrini Beytülmal'den ödedi. Bu hüküm insanlar arasında yayıldı. Hazret-i Ali'ye bu hüküm ulaşınca şöyle dedi: Allah mü’minlerin emirine merhamet buyursun. Böyle bir mehirin Beytülmal'den verilmesini gerektiren nedir? Her ikisi bir cahillik ettiler. İmâma (Halifeye) düşen ise onları sünnet olan uygulamaya geri döndürmesi idi. Bunun üzerine ona: Peki bu ikisi hakkında sen ne dersin diye sorulunca şu cevabı verir: O'nun ile birlikte olmayı helâl kabul ettiğinden dolayı o kadına mehir vermesi haktır. Buna karşılık birbirlerinden ayrılırlar, her ikisine de zina cezası vurulmaz. Birincisinden beklediği iddeti tamamladıktan sonra ikincisinden de üç kar' olmak üzere tam bir iddet bekler, daha sonra arzu ederse o kadına talib olabilir. Bu hüküm Hazret-i Ömer'e ulaşınca müslümanların huzurunda bir hutbe irad edip şöyle dedi: Ey insanlar, bilgisizlikleri sünnete havale ediniz. İbn Abdi'l-Berr, el-İstizkâr, XVI, 224.
el-Kiya et-Taberî de der ki: Bir kimse bir başka kocadan dolayı iddet bekleyen bir kadınla nikâh akdi yaparsa bu nikâhın fasid olacağı hususunda fukaha arasında görüş ayrılığı yoktur. Bu gibi kimselere haddin uygulanmayacağı hususunda Hazret-i Ömer ile Hazret-i Ali'nin ittifak etmesi de bu nikâhın fasid olduğunun ve haddi gerektirmediğinin delilidir. Şu kadar var ki bu nikâhın haram olduğunu bilmemek halinde haddin gerekmediği hususunda ittifak vardır. Haram olduğu bilinerek nikâh yapılmış ise bunda da görüş ayrılığı vardır. Her iki kocadan iddet bekleyip beklemeyeceği hususunda da ilim adamları arasında farklı görüşler vardır. İşte bu da "iki iddet meselesi" diye bilinir ki bir sonraki başlığın konusudur.
7- İki İddet Meselesi:
Medineliler'in, Mâlik'ten rivâyetlerine göre birinci kocadan iddetinin geri kalan kısmını tamamlar ve ikincisinden de yeni bir iddet beklemeye başlar. Aynı zamanda bu, el-Leys'in, el-Hasen b. Hayy'in, Şâfiî'nin, Ahmed ve İshak'ın da görüşüdür. Belirttiğimiz gibi bu hem Hazret-i Ali'den, hem ileride geleceği üzere Hazret-i Ömer'den de rivâyet edilmiştir. Muhammed b. el-Kasım ve İbn Vehb'in Mâlik'ten rivâyetlerine göre böyle bir kadının ikinci kocasından birbirlerinden ayrılmaları gününden itibaren iddet beklemesi yeterlidir. Ve bu iddet ister hamile olup doğumunu yapmasıyla, ister kar'lar ile isterse de ay hesa"bıyla olsun, farketmez. Aynı zamanda bu es-Sevrî, el-Evzaî ve Ebû Hanîfe'nin de görüşüdür. Buna dair delilleri ise birinci kocanın böyle bir kadını kendisinden beklediği iddet süresi içerisinde nikâhlamasının sözkonusu olamayacağı hususundaki icmalarıdır. O halde, bu kadının ikincisinden iddet beklemekte olduğunun delilidir. Çünkü durum böyle olmasaydı kendisinden beklediği iddet içerisinde onu nikâhlamış olması söz konusu olurdu.
Ancak birinci görüşü kabul edenler buna şu sözleriyle cevap verirler: Bunun böyle olması gerekmez. Çünkü iddetinin geri kalan kısmında birincisinin onu nikâhlayamaması, hemen akabinde ikincisinden iddet beklemesi gerektiğidir. Bunlar ise sair insanoğluna ait haklarda olduğu gibi; kadın hakkında iki ayrı koca lehine sabit olmuş iki haktır. Bu haklardan biri ötekinin içerisine girmez.
Diğer taraftan Mâlik, İbn Şihab'dan o Said b. el-Müseyyeb'den, ve Süleyman b. Yesar'dan rivâyet ettiğine göre; Esedli Tulayha, Sakifli Ruşeyd'in nikâhı altındaydı. Ruşeyd onu boşadı, iddeti içerisinde nikâhlandı. Ömer b. el-Hattâb ise hem onu hem de (yeni) kocasını elindeki kamçıyla birkaç defa vurduktan sonra onları birbirlerinden ayırdı. Daha sonra Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) dedi ki: Herhangi bir kadın şayet iddeti içerisinde nikâhlanacak olursa eğer kendisiyle evlenmiş olan kocası onunla gerdeğe girmemişse birbirlerinden ayrılırlar. Daha sonra birinci kocasından iddetin geri kalan kısmını bekler. İkinci koca ise taliplerden bir talip olur. Şayet (iddeti içerisinde evlenen ikinci koca) o kadın ile gerdeğe girmiş ise, önce birbirlerinden ayrılırlar, sonra birincisinden beklediği iddetin geri kalan kısmını tamamlar, arkasından ikincisinden dolayı iddet bekler, sonra da ebediyyen bir araya gelemezler. Mâlik der ki: Said b. el-Müseyyeb de der ki: Onunla cimada bulunduğu için de o kadına mehir vermesi gerekir. Muvatta’', Nikâh 27.
Ebû Ömer der ki: Burada sözü geçen Tulayha, Temimli Talha b. Ubeydullah'ın kızkardeşi Ubeydullah kızı Tulayha'dır. Yahya tarafından rivâyet edilen Muvatta’''ın kimi nüshalarında ise "Esed'li Tulayha" diye geçmektedir. Bu ise hem bir hata, hem de bir bilgisizliktir. Bunun böyle olduğunu söyleyen bir kimse olduğunu da bilmiyorum. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, XVI, 219. Bu açıklamanın devamı da şöyledir: "... Sözü edilen kadın Teym kabilesinden olup, Resûlüllah'ın ashabından ve Cennet'le müjdelenmiş on kişiden biri olan Talha b. Ubeydullah'ın kızkardeşidir."
8- İddet İçerisinde Evlenmenin Cezası:
"Hazret-i Ömer elindeki kamçı ile o kadına ve kocasına birkaç darbe indirdi" ifadesi ile; işledikleri yasak -ki o da iddet içerisinde nikâhtır- dolayısıyla onları cezalandırmak kastıyla vurduğunu anlatmak istemektedir. ez-Zührî ise der ki: Hazret-i Ömer'in bu şekilde onlara kaç defa vurduğunu bilemiyorum. Böyle bir durumda Abdülmelik ise onların her birisine kırkar sopa vurmuştur. (ez-Zührî devamla) dedi ki: Kubaysa b. Züeyb'e bu durum hakkında soru sorulmuş o da şöyle demiş: Keşke haddi hafifletip onlara yirmi sopa vursaydınız. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, XVI, 220.
İbn Habib iddet içerisinde evlenip kocası kendisine temas eden yahut öpen yahut mübaşeret eden, çimdikleyen, zevk alacak şekilde bakan kadın hakkında şöyle demektedir: Kocanın, velinin ve şahitlerin kadının iddet beklemekte olduğunu onlardan bilen herkesin cezalandırılması gerekir. Durumu bilmeyenlerin ise cezalandırılması sözkonusu değildir.
İbnu'l-Mevvâz da der ki: Eğer bu işi kasten yapmış iseler karı-kocanın her ikisine de sopa (celde) cezası uygulanır. İbn Habib'in sözü ise; kadının iddet içerisinde olduğunu bilenler hakkında yorumlanır. Çünkü erkek bunun haram olduğunu bilmeyebilir ve haram olan birşeyi işlemek kastını gütmeyebilir. İşte cezalandırılması gereken odur (kastı güdendir). İşte Hazret-i Ömer'in elindeki kamçıyla kadını da kocasını da birkaç defa vurması bu yolla olmuştur. Böyle bir yolla cezalandırma ve te'dib cezalandırılan kişinin durumuna göre olur. İbnu'l-Mevvâz'ın sözü de şu durum ile ilgili kabul edilir: Bunlar eğer haram olduğunu biliyor ve cesaretle ve kasten haram olan birşeyi işlemeye kalkışmış iseler (onlara celde cezası verilir).
eş Şeyh Ebû'l-Kasım da der ki: Bunlar kasten olması hali ile ilgili iki rivâyettir. Birincisine göre had vurulur, ikincisine göre ise cezalandırılır, had vurulmaz.
9- Allah İçinizdekini Bilendir:
Yüce Allah'ın:
"Bilin ki Allah şüphesiz içinizdekini bilir" âyeti Allah'ın yasakladığı şeyleri işlemekten sakındırmanın en ileri bir ifadesidir.
236. Âyetin Tefsiri
Kendileriyle temas etmediğiniz veya kendilerine mehir tayin etmemiş olduğunuz hanımları boşarsanız, üzerinize vebal yoktur. Onları metâlandırın. Eli geniş olan da halince, fakir olan da halince örfe uygun şekilde (faydalandırsın). Bu ihsan edenler üzerine bir borçtur.
Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:
1- Kendilerine Talâk Vermek Vebal Olmayan Hanımlar ve Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın:
"... Hanımları boşarsanız üzerinize vebal yoktur" âyeti de aynı şekilde boşanan kadınlara dair hükümlerden birisidir. Bu âyet, -mehrini ister tayin etmiş olsun ister etmemiş olsun- kendisiyle gerdeğe girilmeden, cimada bulunulmadan kadın boşayan kimsenin günahının olmayacağını haber vermektedir.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın zevk almak ve şehvetini karşılamak kastıyla evlenmeyi yasaklayıp, iffetini korumak, Allah'tan sevap beklemek ve beraberliğin devamı kastıyla evlenmeyi emretmesi üzerine mü’minler zifafa girmeden önce hanımını boşayan bir kimsenin, Resûlüllah'ın yasakladığı hoş olmayan bu durumu kısmen işlemiş olacağına dair bir kanaate sahip oldular. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme, nikâhın asıl itibariyle güzel bir maksat ile yapılmış olması şartıyla bundaki vebali ortadan kaldırmak üzere nazil olmuştur.
Kimisi:
"Üzerinize vebal yoktur" âyetinin anlamı şudur derler: Yani mehrin tümü istenmez. Aksine böyle bir durumda kadın için mehir tayin etmiş olan kimsenin tesbit edilen mehrin yarısını ödemesi gerekir. Mehir tayin etmemiş olan kimsenin ise kadına mut'a vermesi gerekir.
Şöyle de denilmiştir: Mehir şeriatte te'kidli olarak sözkonusu edildiğinden dolayı miktarı -ister tayin edilmiş olsun, ister mehri misil olsun- mehrin kaçınılmaz olduğu vehmine kapılabilinir. O bakımdan boşama esnasında -nikâhta mehir tesbit edilmemiş olsa dahi- boşayan kimse üzerinden günah kaldırılmaktadır.
Bazdan da derler ki:
"Üzerinize vebal yoktur" âyetinin anlamı şudur: Sizin boşamayı -kendisiyle gerdeğe girilmiş olandan farklı olarak- ay hali iken yapmanızda bir vebal yoktur. Çünkü kendisiyle gerdeğe girilmemiş olanın iddet beklemesi gerekmez.
2- Boşanmış Kadınların Türleri: Dört türlü boşanmış kadın vardır:
1- Mehri tesbit edilmiş ve kendisi ile gerdeğe girilmiş olan boşanmış kadın. Yüce Allah bu kadının hükmünü bundan önceki âyet-i kerimede zikretmiştir. Mehrinden herhangi birşey geri alınmayacağı ve bunun iddetinin üç kar' olduğu belirtilmiştir.
2- Mehri tesbit edilmemiş ve kendisiyle gerdeğe girilmemiş olan boşanmış kadın. Bu âyet-i kerîme böyle bir kadının durumu hakkında olup bu kadın için mehir sözkonusu değildir. Bunun yerine şanı yüce Allah ona bir mut'a verilmesini emretmekte; el-Ahzab Sûresi'nde (33/49. âyette) ise kendisiyle gerdeğe girilmemiş olan kadın boşandığı takdirde iddet beklemesinin sözkonusu olmayacağını beyan etmektedir ki ileride gelecektir.
3- Kendisiyle gerdeğe girilmemiş ve mehir tesbit edilmiş boşanmış kadın. Bunu da bundan bir sonraki âyet-i kerimede:
"Kendilerine mehir tayin etmiş olduğunuz o hanımlarınızı onlara dokunmadan önce boşarsanız.." (el-Bakara, 2/237) âyetinde sözkonusu etmektedir.
4- Kendisiyle gerdeğe girilmiş fakat mehri tesbit edilmemiş olan kadın. Bunu da yüce Allah:
"Onlardan hangisi ile faydalandı iseniz bundan dolayı onlara tayin edildiği şekilde mehirlerini veriniz" (en-Nisâ, 4/24) âyetinde zikretmektedir. Yüce Allah bu âyet-i kerîme ile bundan sonraki âyet-i kerimede ise kendisiyle temas edilmeden ve mehri tayin edilmeden önce boşanmış kadının ve kendisiyle temas edilmeden fakat mehir tesbit edilmiş bulunan kadınların hükmünü zikretmekte, birinci türden olan kadının mut'a hakkına, ikinci türden olan kadının işe mehrin yarısına hak kazandığını beyan etmektedir. Çünkü akdin bozulması dolayısıyla kadın birtakım zararlarla karşı karşıya kalmış, akid sebebiyle kocaya o kadın helâl olmuştur. Ona temas etme karşılığında ise ödenmesi gereken mehirdir.
3- Tefviz (Mehir Tesbit Edilmeden) Nikâhı:
Boşanan kadınları yüce Allah'ın burada mehri tayin edilmiş olarak boşanan kadın ile mehri tayin edilmeyerek boşanan kadın olmak üzere iki kısma ayırmış olması; tefviz nikâhının câiz oluşuna delildir.
Tefviz nikâhı ise mehir sözkonusu edilmeksizin akdedilen her nikâhtır. Bunda görüş ayrılığı yoktur. Mehir bundan sonra tesbit edilir. Mehir tesbit edilince bu da akde katılır ve akit câiz olur.
Eğer mehir tesbit edilmeksizin boşanma gerçekleşmiş ise, icma ile o kadına mehir vermek icab etmez. Bunu kadı Ebû Bekir b. el-Arabî söylemiştir.
el-Mehdevî ise Hammâd b. Ebi Süleyman'dan şunu nakletmektedir: Eğer kadın ile gerdeğe girmeksizin, onu boşar ve o kadın için mehir tayin edilmemiş ise mislinin mehrinin yarısını vermeye mecbur edilir. Şayet mehir nikâh akdinden sonra ve boşamadan önce tesbit edilmiş ise; Ebû Hanîfe'ye göre bu durumda boşama sebebiyle mehrin yarısı sözkonusu olmaz. Çünkü mehir akid ile ödenmesi gereken bir miktar değildi. Ancak bu görüş, yüce Allah'ın:
"Kendilerine mehri tayin etmiş iken hanımlarınızı onlara dokunmadan önce boşarsanız..." (el-Bakara, 2/237) âyetinin zahirine de muhaliftir, aynı şekilde kıyasa da muhaliftir. Çünkü akidden sonra yapılan bu tesbit, akde katılır. O bakımdan boşama sebebiyle bunun yarısının da ödenmesi icabeder. Bunun asıl delili ise; akid ile birlikte tesbit edilmiş olan mehirin bu durumda yarısının ödenmesi gereğidir.
4- Mehir Tayininden Önce Kocanın ölümü:
Mehrin tesbitinden önce ölüm hali ile ilgili olarak Tirmizîde İbn Mes’ûd'dan nakledilmiş şu rivâyet vardır: İbn Mes’ûd'a mehir tesbit etmediği ve ölünceye kadar da kendisiyle gerdeğe girmediği bir kadın ile evlenen kişi hakkında soru sorulmuş o da şöyle demiştir: Bu kadına kendisi gibi olan kadınların mehr-i misli gerekir. Ne daha aşağısı, ne daha yukansı. Ayrıca böyle bir kadın iddet beklemeli ve onun için miras da sözkonusudur. el-Eşcâ'lı Makil b. Sinan kalkarak şöyle dedi: Bizden bir kadın olan Vâşik kızı Berva' hakkında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da senin verdiğin bu hüküm gibi bir hüküm vermişti. İbn Mes’ûd bundan dolayı sevinmişti.
Tirmizî der ki: İbn Mes’ûd'un bu hadisi hasen sahih bir hadistir.
Bu ondan bir başka yoldan da rivâyet edilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından olsun başkalarından olsun birtakım ilim ehli kimse de buna göre uygulama yapmaktadır. es-Sevrî, Ahmed ve İshak da böyle der. Bir kadın ile gerdeğe girmeksizin ve ölünceye kadar da mehir tayin etmeksizin evlenen erkek hakkında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından ilim ehli olup aralarında Ali b. Ebî Tâlib'in, Zeyd b. Sabit'in, İbn Abbâs'ın ve İbn Ömer'in de bulunduğu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından bazı ilim adamları da şöyle demiştir: Böyle bir kadına miras verilir, mehir verilmez ve iddet beklemesi gerekir. Bu aynı zamanda Şâfiî'nin görüşüdür. Şâfiî ayrıca şöyle der: Şayet Vâşik kızı Berva' ile ilgili Hadîs-i şerîf sabit ise, elbette ki delil Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen rivâyettedir. Yine Şâfiî'den daha sonra Mısır'da bu görüşünden dönüp Vaşik kızı Berva'ın hadisi gereğince hüküm verdiği de rivâyet edilmektedir. Tirmizî, Nikâh 44. Hadisi ayrıca Ebû Dâvûd, Nikâh 31; Nesâî, Nikâh 68; İbn Mâce, Nikâh 18'de rivâyet etmektedir.
Derim ki: Berva' ile ilgili hadisin tesbiti hususunda ihtilaf edilmiştir. Kadı Ebû Muhammed Abdülvehhab, İbn Ebi Zeyd Risalesi Şerh'inde şunları söylemektedir: Vasik kızı Berva' ile ilgili Hadîs-i şerîfi hadis hafızları ve ilim ehlinin önderleri reddetmişlerdir. el-Vakidî ise şöyle demektedir: Bu hadisi şerif Medine'de sözkonusu edilmiş, ancak ilim adamlarından herhangi bir kimse onu kabul etmemiştir. Az önce kendisinden de naklettiğimiz gibi Tirmizî ve İbn el-Münzir ise bunun sahih olduğunu belirtmişlerdir. İbnu’l-Münzir der ki: Abdullah b. Mesud'un söylediği sözün bir benzeri Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan da sabit olmuştur, biz de bu görüşü kabul ederiz. Ebû Sevr ile re'y ashabının görüşünün bu olduğu da belirtilmiştir. ez-Zührî, el-Evzaî, Mâlik ve Şâfiî'den de Ali, Zeyd, İbn Abbâs ve İbn Ömer (radıyallahü anh)'ın sözlerine benzer bir rivâyet zikredilmiştir. Bu mes'ele hakkında üçüncü bir görüş daha vardır ki; buna göre mehir sözkonusu olmadıkça öyle bir kadın için miras da sözkonusu değildir. Bu görüşü Mesrûk ifade etmiştir.
Derim ki: Mâlik'in kabul ettiği görüşün lehine delillerden birisi de şudur: Böyle bir ayrılık mehir tesbitinden önce yapılmış bir nikâh hakkında verilen bir ayrılıktır. Böyle bir ayrılık dolayısıyla mehir gerekmemektedir. Buna asıl teşkil eden delil ise boşamada durumun böyle oluşudur. Fakat hadis sahih olduğu takdirde bunun karşılığında kıyas yapmak ise fasittir. Ebû Muhammed Abdülhamid de mezhebin hadise uygun bir rivâyetini nakletmektedir. Allah'a hamdolsun.
Ebû Ömer ise der ki: Berva' ile ilgili hadisi Abdürrezzak, es-Sevrîden, o Mansur'dan o İbrahim'den, o Alkame'den, o İbn Mes’ûd'dan rivâyet etmiştir. Bu hadiste şöyle de denilmektedir: Ve Ma'kil b. Sinan ayağa kalktı... Yine bu hadiste İbn Mehdi, es-Sevrî'den, o Firas'tan, o en-Nehaî'den, o Mesrûk'tan, o Abdullah'tan yaptığı rivâyetinde şöyle demektedir. Makil b. Yesar kalktı. Bence doğru olan ise Makil b. Yesar değil de Makil b. Sinan diyenin rivâyetidir. Çünkü Makil b. Yesar, Müzeyne'li bir kimsedir. Bu Hadîs-i şerîf ise Müzeyneli değil, Eşcalı bir kadın hakkında varid olmuştur. Nitekim Dâvûd da eş-Şa'bi'den, o Alkame'den böylece rivâyet etmiştir. Bu rivâyette de: Eşca'dan bazıları şöyle dedi... denilmektedir. Makil b. Sinan ise el-Harre günü öldürülmüştür. Şair de el-Harre günü hakkında şöyle demektedir:
"İşte Ensar şereflileri için (öldü diye) ağlamaktadır
Eşcâlılar ise Mâkil b. Sinan için ağlıyorlar."
İbn Abdi'l-Berr, el-İstizkâr, XVI, 105-106.
5- Temas Etmeden ve Mehir Belirlenmeden Boşanan Hanımlar:
Yüce Allah'ın:
"Kendileriyle temas etmediğiniz" âyetindeki şey Kimse, o anlamındadır. Yani sizler kendileriyle temas etmediğiniz kadınları boşadığınız takdirde... demektir. " Kendileriyle temas et(me)diğiniz" âyeti sülasiden "te" harfi üstün olarak okunmuştur. Nafî', İbn Kesîr, Ebû Amr, Âsım ve İbn Âmir'ın kıraati budur. Hamza ve el-Kisaî ise (mufaale vezninde) şeklinde okumuşlardır. (Bu kip çoğunlukla karşılıklı olarak iki tarafın müştereken yaptığı işler hakkında kullanılır). Çünkü cima' her ikisi vasıtasıyla gerçekleşmiştir. -Bununla birlikte "fâale" vezni "feale" anlamında da kullanılır. Ayakkabıyı çekiçle dövdüm, anlamında: Târaktu'nna'le" ve hırsızı cezalandırdım anlamında; "âkabtu'l-lıssa" gibi.- Birinci okuyuşunda burada "temas etmek"ten anlaşılan anlam dolayısı ile "mufâale" (ortak yapılan iş) anlamına gelmesi gerekir. Ebû Âl-i de bu okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü bu anlama gelen fiiller bu vezin ile sülasi olarak gelirler. " Erkek (deve) dişisi ile cima etti," gibi. Her iki okuyuş da güzeldir.
"Veya kendilerine mehir tayin etmemiş olduğunuz" âyetinde yer alan "Veya" edatının "ve" anlamına geldiği söylenmiştir. Yani kendileriyle temas etmediğiniz ve kendilerine mehir tayin etmemiş olduğunuz... anlamına gelir. Yüce Allah'ın şu âyetinde de "veya"lar "ve" anlamındadır:
"Biz nice kasabaları helâk ettik. Geceleyin veya gündüzün dinlenirlerken azabımız onlara gelip çattı. "(el-A'raf, 7/4) Burada; ve dinlenirlerken; demektir. Yine:
"Ve Biz onu yüzbin veya daha fazla kimseye gönderdik." (es-Saffat, 37/147) "ve daha fazla" anlamındadır.
"Onlardan günahkar herhangi bir kimseye veya nankör olana itaat etme" (el-İnsan, 76/24). "Ve nankör kimseye.." demektir. Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:
"Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız yahut herhangi biriniz ayak yolundan gelirse..." (en-Nisa, 4/43) Bu âyetin anlamı da şudur: Eğer sizlerden herhangi bir kimse ayak yolundan gelir ve siz hasta ya da yolcu bulunuyor iseniz.." demektir. Yüce Allah'ın:
"Ancak sırtlarına veya karınlarındaki yağlar ile bağırsaklarına yapışan veya kemiklere karışan müstesna." (el-En'âm, 6/146) âyetinde ve buna benzer sair buyruklarda da böyledir.
Ayrıca yüce Allah'ın bundan sonra kendileri için mehir tesbit edilmiş olan ve boşanan kadınların hükmünü açıklayan âyetini buna atfetmiş olması da bunu desteklemektedir. Bu konuda da yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kendilerine mehir tayin etmiş iken hanımları onlara dokunmadan önce boşarsanız.." (el-Bakara, 2/237) Şayet birincisi kendisine temas edilmeden önce yalnızca mehir tayin edilmiş olanın boşanma hükmünü açıklamak için olmuş olsaydı, burada onu bir daha tekrarlamazdı.
6- Kadınlara Mut'a Vermek:
Yüce Allah'ın:
"Onları metâlandırın" âyeti; onlara kendilerine meta olacak birşeyler verin, demektir. İbn Ömer, Ali b. Ebî Tâlib, el Hasen b. Ebi'l-Hasen, Saîd b. Cübeyr, Ebû Kilabe, ez-Zührî, Katâde ve ed-Dahhâk b. Muzahim, bunun vücub ifade ettiğini kabul etmişlerdir.
Ebû Ubeyd, Mâlik b. Enes ve arkadaştan, kadı Şureyh ve başkaları ise bunun mendupluk ifade ettiğini kabul etmişlerdir.
Birinci görüşün sahipleri "emr"in gerektirdiği şeyin vücup olduğunu ileri sürerler. İkinci görüşün sahipleri ise yüce Allah'ın:
"Bu, ihsan edenler üzerine bir haktır" âyeti ile:
"Takva sahipleri üzerine bir haktır" (el-Bakara, 2/180) âyetlerini delil gösterirler. Eğer mut'a vermek vacip olsaydı yüce Allah bunu bütün insanlar hakkında mutlak bir emir olarak zikrederdi.
Ancak birinci görüş daha uygundur. Çünkü yüce Allah'ın:
"Onları metâlandırın" âyetinde meta verme emri umum ifade eder ve yüce Allah'ın:
"Boşanan kadınlar lehine... bir metâlandırma vardır" (el-Bakara, 2/241) âyetinde metalandırmayı kadınlara mülk olarak vermeyi ifade etmektedir. Âyetin bu şekilde olmasından mendupluk ifade etmesinden daha çok vücup ifade ettiği açıkça anlaşılmaktadır. Yüce Allah'ın:
"Takva sahipleri üzerine bir haktır" âyeti ise bunun vücubunu te'kid eder. Çünkü Allah'a şirk koşmak ve ona isyan etmek hususlarında Allah'tan korkup da sakındırmak herkes için vaciptir. Nitekim yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm hakkında:
"Takva sahipleri için bir hidâyettir" (el-Bakara, 2/2) diye buyurmaktadır.
7- Kendilerine Mut'a Verilecek Olan Kadınlar Kimlerdir?
Yüce Allah'ın:
"Onları metâlandırın" âyetinde yer alan zamirle hangi kadınların kastedildiği hususunda tefsir âlimlerinin farklı görüşleri vardır.
İbn Abbâs, İbn Ömer, Cabîr b. Zeyd, el-Hasen, eş-Şâfiî, Ahmed, Atâ, İshak ve re'y ashabı derler ki: Mut'a kendisiyle gerdeğe girilmeden ve mehri tayin edilmeden boşanan kadın için vacip, diğer kadınlar için menduptur.
Mâlik ve arkadaştan ise derler ki: Mut'a kendisiyle gerdeğe girilmiş olsa dahi boşanan her kadın hakkında menduptur. Ancak kendisiyle gerdeğe girilmemiş olmakla birlikte daha önce mehri tayin edilmiş olan kadına tayin edilmiş olan mehri vermek yeterlidir, bunun için ayrıca mut'a yoktur. Ebû Sevr ise der ki: Bu durumdaki kadına da boşanan bütün kadınlara da mut'a verilir.
İlim adamları kendisine mehir tayin edilmeyip gerdeğe de girilmemiş olan kadınlar için mut'a dışında hak ettiği herhangi bir şeyin olmadığı hususunda icma etmişlerdir. ez-Zührî der ki: Bu konuda kadına verilecek mut'ayı hakim tayin eder. İlim adamlarının Cumhûru ise; hakim böyle bir kadın için mut'a verilmesine dair hüküm vermez, der.
Derim ki: Burada sözü geçen "ilim adamlarının icmaı" hür kadın hakkındadır. Cariye ise, mehri tesbit edilmeden ve kendisine de temas edilmeden önce boşandığı takdirde; Cumhûrun görüşüne göre onun için de mut'a vardır. el-Evzaî ve es-Sevrî ise onun için mut'a yoktur, derler. Çünkü bu durumda kadın efendisine ait olur. Efendisi ise boşanma sebebiyle malik olduğu cariyenin sıkıntısı karşılığında herhangi bir mala hak kazanmaz.
Maliki mezhebinin açıklaması ile ilgili olarak İbn Şa'ban şöyle demektedir: Mut'a boşamanın sebep olduğu kedere karşılıktır. O bakımdan hul' yapan, mübâree (kocası üzerindeki hakkı ibra etmek karşılığında boşama) yapan, Hân yapan kadın için, ister gerdeğe girilmeden önce olsun, ister sonra olsun, mut'a yoktur, çünkü boşamayı tercih eden odur.
Tirmizî, Atâ ve en-Nehaî ise, hul yapan kadına mut'a verilir derler. Re'y ashabı da lian yapan kadına mut'a verilir, derler. İbnu'l-Kasım da der ki: Feshedilmiş hiçbir nikâhta mut'a yoktur. İbnu'l-Mevvâz da der ki: Akdin sıhhatinden sonra feshin sözkonusu olduğu akidlerde mut'a yoktur. Eşlerden birisinin (efendi olup köle olarak) ötekine malik olması halinde olduğu gibi.
İbnu'l-Kasım der ki: Bu hükmün asıl kaynağı yüce Allah'ın:
"Boşanan kadınlar lehine maruf bir şekilde metâlandırma vardır." (el-Bakara, 2/241) âyetidir. O bakımdan bu hüküm feshi, dışarıda bırakacak şekilde boşamaya has bir hükümdür.
İbn Vehb Mâlik'ten; boşanmak veya nikâhı devam ettirmek hususunda muhayyer bırakılan kadının mut'a hakkına sahip olduğunu rivâyet etmektedir. Böyle bir kadın ise, kölenin nikâhı altında iken azad edilen ve hür olmayı tercih eden cariyenin durumundan farklıdır. Böyle bir cariyenin mut'a hakkı yoktur. Muhayyer bırakılan yahut kendisine cariye bir kimse kuma getirilen hür kadın ise şayet kendisini (yani boşanmasını) seçecek olursa, bütün bu durumlarda mut'a hakkına sahip olur. Çünkü ayrılmaya sebep olan kocadır.
8- Mut'anın Sınırı ve Miktarı:
Mâlik der ki: Bize göre mut'anın azının ya da çoğunun bilinen bir sınırı yoktur. Bu hususta insanlar farklı görüşlere sahiptirler. İbn Ömer der ki: Mut'a olarak yeterli olan asgarî miktar, otuz dirhem veya onun benzeridir.
İbn Abbâs der ki: Mut'anın en yüksek miktarı bir hizmetçi, sonra bir elbise, sonra bir nafakadır.
Atâ der ki: Mut'anın orta hali bir iç elbise, başörtüsü ve üste giyilen bir örtü(car, çarşaf gibi)dür. Ebû Hanîfe ise; bu asgarî miktarıdır, der.
İbn Muhayriz de der ki: Divan sahibi (yani devletten maaş alan kimse için) üç dinar verme yükümlülüğü vardır. Mut'a ise köleye düşer.
el-Hasen der ki: Herkes kendi imkanına göre mut'a verir. Birisi bir hizmetçi, diğeri birkaç elbise, beriki tek bir elbise, ötekisi ise bir nafaka verebilir. Mâlik b. Enes de böyle demektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in muktezası da budur. Çünkü yüce Allah mut'ayı takdir etmemiş ve ona bir sınır tayin etmemiştir. Bunun yerine: "Eli geniş olan da halimce fakir olan da halince" diye buyurmuştur.
el-Hasen b. Ali (radıyallahü anh) ise yirmibin (dirhem) ile birkaç bal tulumu mut'a olarak vermiş, Şureyh beşyüz dirhem mut'a vermiştir.
Denildiğine göre; kadının durumuna da itibar edilir. Bu görüşü Şâfiî mezhebine mensup bazı âlimler söylemiştir. Onlar şöyle derler: Şayet bizler yalmzca erkeğin durumuna itibar edecek olursak, şöyle bir durum ortaya çıkar. Birisi yüksek seviyeden, diğeri alt gelir tabakasından iki kadın ile evlense; sonra da kendileri ile temas etmeden ve mehir tesbit etmeden boşayacak olsa, onlara verilecek olan mut'anın eşit olması sözkonusu olur. Ve alt gelir seviyesinde olana da üst gelir seviyesinde olan kadar (mut'a) verilmesi gerekir. Bu ise yüce Allah'ın:
"Örfe uygun bir şekilde" âyetine muhaliftir. Yine bu, son derece varlıklı bir kimse, eğer fakir bir kadın ile evlenecek olursa, sonunda onun gibi olmasını gerektirir. Çünkü onunla gerdeğe girmeden ve ona mehir tayin etmeden önce boşayacak olursa, kendi haline uygun bir mut'a ve o kadına da mislinin mehrini vermesi gerekir. Bu durumda mut'a mehri mislinin kat kat fazlası olur. Böylece kadın, verilebilecek şeyin azamisi olan çımadan ve duhulden sonra mehr-i misil olarak hakettiği miktarın kat kat fazlasını kendisiyle gerdeğe girilmeden önce haketmiş olur.
Re'y ashabı ve başkaları da derler ki: Kendisi ile gerdeğe girilmeden ve mehri de tesbit edilmeden önce boşanan kadının mut'ası yalnızca mehr-i mislidir, başkası yoktur. Çünkü mehr-i misle akid ile hak kazanılır. Mut'a ise mehri mislin bir kısmıdır. O bakımdan böyle bir kadına duhulden önceboşadığıtakdirde tesbit edilenin yarısını vermek icab ettiği gibi; bu miktarı da vermek icabeder.
Ancak yüce Allah'ın:
"Eli geniş olan da halince fakir olan da halince" âyeti bunu reddetmektedir. Ve bu, mut'ayı sınırlandırmanın reddedildiğinin delilidir. İşlerin gerçek yüzünü Allah çok iyi bilendir.
es-Sa'lebî bir Hadîs-i şerîf zikreder ve şöyle der: Yüce Allah'ın:
"kendileri ile temas etmediğiniz.... hanımları boşarsanız üzerinize vebal yoktur" âyeti Hanifeoğullarından bir kadın ile evlenen ensardan bir erkek hakkında nazil olmuştur. Bu kadına bir mehir tesbit etmemişti. Sonra da kendisiyle temas etmeden önce bu kadını boşadı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Sangınla dahi olsa ona mut'a ver" diye buyurdu. Buna yakın bir rivâyet için bk. Beyhâkî, eş-Sünenu'l-Kübrâ, VII, 420
Dârakutnî de Süveyd b. Ğafele'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Has'amlı Âişe, Ali b. Ebî Tâlib'in oğlu el-Hasen'in nikâhı altında idi. Hazret-i Ali şehid edilip de el-Hasen'e halifelik üzere bey'atte bulunulunca hanımı: Ey mü’minlerin emiri, halifelik sana kutlu olsun, deyince şöyle dedi: Ali öldürülüyor ve sen kalkmış buna sevindiğini izhar ediyorsun öyle mi? Çek git buradan. Seni üç defa boşuyorum. Bunun üzerine hanımı kalın ipekten olan örtüsüne büründü ve iddeti bitene kadar bekledi. el-Hasen ona mut'a olmak üzere on bin (dirhem) ile mehrinden geri kalan miktarı gönderdi. Bunun üzerine hanımı: "Ayrılan bir sevgiliden azıcık bir metadır bu" dedi.
el-Hasen onun bu sözünü haber alınca ağladı ve şöyle dedi: Şayet ben dedemi şöyle buyururken işitmemiş -veya babam bana dedemin şöyle buyurduğunu işittiğini anlatmamış- olsaydı ona ric'at yapardım: "Herhangi bir erkek hanımına müphem (belirtisiz olarak) üç talâk verir veya kar'ları esnasında (sırasıyla) üç talâk verirse ondan başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz." Dârakutnî, IV, 30; Beyhâkî, a.g.e., VII, 419.
Bir diğer rivâyette de elçi durumu ona haber verince ağladı ve şöyle dedi: Şayet ben ona bain bir talâk vermemiş olsaydım ona dönerdim. Şu kadar var ki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Herhangi bir erkek her bir temizlik esnasında bir defa olmak üzere hanımına üç talâk verirse veya her ay başında bir talâk verirse ya da bir arada onu üç defa boşarsa artık ondan başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz." Dârakutnî, IV, 31.
9- Yıllar Geçtikten Sonra Mut'anın Verilmesi Gerektiğini Öğrenen:
Aradan yıllar geçinceye kadar mut'a vermesi gerektiğini bilmeyen bir kimse (öğrendikten sonra) o kadına bu mut'ayı evlenmiş olsa dahi versin. Vefat etmişse mirasçılarına ödesin. Bunu İbnu'l-Mevvaz İbnu'l Kasım'dan rivâyet etmiştir. Esbağ ise der ki: Eğer ölmüş ise birşey ödemesi gerekmez. Çünkü mut'a boşanan kadına boşamaya karşılık bir tesellidir. Böyle bir teselli zamanı da öldükten sonra geçmiş olur.
Birinci görüşün açıklaması şöyledir: Mut'a kocanın üzerine sabit olmuş bir haktır. Bu hak o kadından -diğer haklarda olduğu gibi- mirasçılarına intikal eder. Bu ise mut'anın mezhebimizde (Mâlikî mezhebinde) vacip olduğu intibaını vermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
10- Herkes Kendi Haline Göze Mut'a Verir:
Yüce Allah'ın:
"Eli geniş olan da halince fakir olan da halince..." âyeti mut'anın vücubuna delildir. Cumhûr "eli geniş olan" anlamına gelen kelimesini "vav" sakin (harekesiz) ve "sin" harfini de esreli olarak okumuşlardır. Hali geniş olan kimse demektir. (Arapçada): Filan kişi halince harcamaktadır ifadesi, sahip olduğu genişliğe göre (zenginliğe göre) harcamaktadır demektir. Ebû Hayve ise "vav" harfini üstün, "sin" harfini de şeddeli ve üstün olarak "el-muvess'" şeklinde okumuştur.
İbn Kesîr, Nafi', Ebû Amr ve Ebû Bekr'in rivâyetinde Âsım: Halince" kelimesinin her iki seferinde de "dal" harfini sakin olarak okumuştur. İbn Âmir, Hamza, Kisaî ve Hafs'ın rivâyetinde Âsım ise her iki yerde de "dal" harfini üstün olarak okumuşlardır. Ebû'l-Hasen, el-Ahfeş ve başkaları ise her iki okuyuş da aynı anlamdadır ve fasih iki söyleyiştir, derler. Ebû Zeyd de böyle nakletmektedir. "Bu kadar al" cümlesinde "kadr" kelimesinde "dal" harfi ister sakin, ister üstün okunsun mana aynıdır.
Yüce Allah'ın Kitabında:
"Vadiler kendi miktarlarınca sel olmuştur" (er-Radıyallahü anh'd, 13/17) âyetinde yer alan: "Kendi miktarlarınca" âyeti şeklinde de okunmuştur. Yüce Allah'ın:
": Allah'ı O'na lâyık bir şekilde hakkıyla takdir edemediler" (el-En'am, 6/91) âyetindeki "dal" harfi harekeli okunsa yine câiz olur.
"el Muktir (mealde; fakir)": Malı az olan kimse demektir. İşte bu durumdaki hanımlara "örfe uygun" yani şeriatte bilinen orta yola uygun "bir şekilde metalandırınız" demek olur.
11- İhsan Edenlerin Görevi:
Yüce Allah'ın:
"Bu, ihsan edenler üzerine bir haktır" âyeti, bu onlar üzerinde yapmaları gereken bir haktır, demektir. Bu âyet emredilmiş olmakla birlikte mut'anın vücubunun delilidir. Çünkü yüce Allah'ın:
"Bir haktır" âyeti vücubu tekid etmektedir.
"İhsan edenler üzerine" ile "takva sahipleri üzerine" âyetinin anlamı ise mü’minler üzerine demektir. Çünkü herhangi bir kimse: Ben ihsan edici değilim, takva sahibi değilim, diyemez. Çünkü insanlar hep birlikte ihsan edici ve takva sahibi olmakla emrolunmuşlardır. Onlar Allah'ın farzlarını eda etmekle ihsanda bulunuyorlar ve ateşe girmemek için de O'nun yasakladıklarından uzak duruyorlar. O halde bütün insanların ihsan edici ve takva sahibi olmaları bir farzdır, onlar için bir görevdir.
"İhsan edenler üzerine bir hak" âyeti emrin te'kidini daha bir pekiştirmektedir. Doğrunu en iyi bilen Allah'tır.
237. Âyetin Tefsiri
Kendilerine mehir tayin etmiş iken hanımları onlara dokunmadan önce boşarsanız tayin ettiğinizin yarısını verin. Meğer ki kendileri veya nikâh akdi elinde bulunan kimse bağışlamış olsun. Sizin bağışlamanız ise takvaya daha yakındır. Aranızda fazileti unutmayınız. Allah işlediklerinizi muhakkak çok iyi görendir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1- Bu Âyet ile Mut'a Hükmünden Söz Eden Diğer Âyetler:
İlim adamları bu âyet hakkında farklı görüşlere sahiptirler? Aralarında Mâlik ve başkalarının da bulunduğu bir kesim der ki: Bu âyet-i kerîme, mehri tesbit edildikten sonra boşanan kadını mut'alandırma hükmü dışına çıkarmaktadır. Çünkü
"onları metalandırın" âyeti bu durumdaki kadını da kapsamaktadır.
İbnu'l-Müseyyeb de der ki: Ahzab Sûresi'ndeki (33/49) âyeti bu âyet-i kerimeyi neshetmiştir. Çünkü oradaki âyet-i kerîme kendisi ile gerdeğe girilmemiş bütün kadınlara mut'a verilmesi hükmünü ihtiva etmektedir.
Katâde ise der ki: Bu âyet-i kerîme kendisinden önceki âyet-i kerimeyi neshetmektedir.
Derim ki: Said ve Katâde'nin görüşleri su götürür. Çünkü neshin şartlan bulunmamakta ve bu âyetleri birlikte anlamak mümkündür. İbnu'l-Kasım el-Müdevvene'de der ki: Yüce Allah'ın:
"Boşanan kadınlar lehine maruf bir şekilde metalandırma hakkı vardır." (el-Bakara, 2/241) âyeti gereğince, boşanan her bir kadının mut'a hakkı sözkonusu olur. Ahzab Sûresi'nde yer alan (33/49.) âyet ile de kendisiyle gerdeğe girilmemiş kadına da mut'a tesbit edilmiştir. Yüce Allah, bu âyet-i kerîme ile de kendisiyle gerdeğe girilmeden önce ve mehir tesbit edilmiş bulunan kadını istisna etmekte ve mehri tesbit edilmiş bulunan kadın için yalnızca mehrinin yarısının verileceğini beyan etmektedir.
Aralarında Ebû Sevr'in de bulunduğu bir grup ilim adamı ise şöyle demektedir: Mut'a genel olarak bütün boşanan kadınlar içindir. Bu âyet-i kerîme ise sadece mehri tesbit edilmiş bulunan kadının kendisi için tesbit edilen mehrin yarısını alacağını beyan etmektedir. Bu âyet-i kerîme ile mut'asının düşürüldüğü kastı yoktur. Aksine böyle bir kadın için hem mut'a hem de tesbit edilen mehrin yarısı verilir.
2- Mehrin Yarısı:
Yüce Allah'ın:
"Tayin ettiğinizin yarısını verin" âyeti, vermeniz vacip olan tayin ettiğiniz mehrin yarısıdır, demektir. Bunun da anlamı şudur: Mehrin yarısı kocaya ait kalacaktır, yarısı da kadının olacaktır. Bunda icma vardır. "Yarı: Nısf: Bir bütünün iki eşit parçasından birisidir. Kendisinden başka şeyin yarısına ulaşan her bir şey hakkında: "Nesafa" fiili kullanılır.
Cumhûr şeklinde merfu olarak okumuştur. Bir kesim ise "fa" harfini mansub olarak şeklinde okumuştur. Anlamı ise; mehrin yarısını ödeyiniz demek olur.
Ali b. Ebî Tâlib ve Zeyd b. Sabit ise bu kelimenin Kur'ân-ı Kerîm'de geçtiği her yerde "nun" harfini ötreli olarak şeklinde okumuşlardır. Bu da bir şivedir. el-Esmaî de Ebû Amr b. el-A'la'dan kıraat yoluyla; şeklinde okunacağını rivâyet etmiştir ve bu "yanm" anlamına gelen kelimenin üç türlü okunacağım göstermektedir. Hadîs-i şerîfte ise şöyle denilmektedir: "Sizden herhangi bir kimse Uhud dağı kadar altın infak edecek olsa onlardan birisinin verdiği bir mudde ve onun yarısına dahi ulaşamaz." Buhârî, Fedâilu Ashâbı'n-Nebiyy 5; Müslim, Fedâüu's-Sahabe 221, 222; Ebû Dâvûd, Sünne 10; Tirmizî, Menâkıb 58; İbn Mâce, Mukaddime 11; Müsned, III, 11, 54, VI, 6 (Burada yarım anlamına kullanılan:) Nasîf kelimesi aynı zamanda örtü ve peçe anlamına da gelir.
3- Kadına Mehir Tayin Edip de Onunla Gerdeğe Girmeden Boşamak:
Kadına mehir verdikten daha sonra ve gerdeğe girmeden önce boşasa, verdiği mehir de elinde nemalansa (hüküm ne olur?) Bu hususta Mâlik der ki: Kadına mehir olarak verdiği ticaret malı veya köle olsun her ikisinin nemaları ikisine ait olur. Bunun eksilmesi de ikisinden gider. Telef olursa ikisinden telef olur. Kadının ondan birşey ödemesi gerekmez. Yani kadın harcadığı emeğin karşılığını isteyemez; erkek de ana maldan eksilenin tazminatını isteyemez.
Şayet ona altın veya gümüş gibi aynî bir şeyi mehir olarak verirse o da bununla bir köle yahut bir ev satın alsa ya da o ayn ile ondan ya da başkasından koku yahut da ev eşyası veya daha başka çeyizi için tasarrufta bulunma hakkı olan başka birşey veya kocası ile birlikte kalacağı sırada işlerini kolaylaştıracak birşeyler satın alırsa; bütün bunlar bizzat kocasının ona bunları mehir vermiş olması ayarında olur. Bunların nemaları ikisine; eksilmeleri de ikisinden olur. Şayet kendisiyle zifafa girmeden önce boşayacak olursa kadının yarısından başka alacak bir hakkı yoktur. Ondan kabzettiğinin yarısını kocasına ödeme yükümlülüğü de yoktur. Şayet o mehir ile veya ondan kendisine has birşey satın alacak olursa, o takdirde ondan kabzetmiş olduğu mehrinin yarısını ödemesi gerekir. Aynı şekilde kocasından başkasından bir köle veya bir evi kendisine mehir olarak vermiş olduğu bin (dirhem) ile satın aldıktan sonra, kocası kendisiyle gerdeğe girmeden önce boşayacak olsa, koca o binin yarısını rücu edip boşadığı kadından alır.
4- Evlendiği Hanım ile Gerdeğe Girdikten Sonra Ölen Kimse:
Hanımı için mehir tesbit etmiş olup onunla gerdeğe girdikten sonra ölen kişinin, hanımına tesbit edilen bu mehrin eksiksiz olarak ve hakettiği mirasın da verileceği, kadının iddet beklemekle yükümlü olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.
Ancak karısı ile halvette bulunup da ondan ayrılıncaya kadar karısıyla cima etmeyenin durumu hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Kûfeliler ve Mâlik der ki: Mehrin tamamını ödemesi gerekir, kadının da iddet bekleme yükümlülüğü vardır.
Çünkü İbn Mes’ûd'dan şöyle dediğine dair haber gelmiştir: Kapıyı kapatan yahut perdeyi indiren kimsenin hanımı hakkında Raşid Halifeler, miras alacağına ve iddet beklemekle yükümlü olduğuna hüküm vermişlerdir. Bu hadisi Dârakutnî merfu olarak da rivâyet etmiştir. Dârakutnî, III, 306-307. Ayrıca bk. İbn Abdi’l-Berr, ellstizkûr, XVI, 128. İleride Nisa Sûresi'nde (4/21. âyetin tefsirinde) gelecektir.
Şâfiî ise Kur'ân-ı Kerîm'in zahir hükmü dolayısıyla duhul olmadığı takdirde tam bir mehrin verilmesini ve kadının iddet beklemesini vacip kabul etmez. Şureyh der ki: Ben yüce Allah'ın Kitabında bir kapı veya bir perde zikrettiğini işitmedim. Eğer erkek kadını ile temas kurmadığım iddia edecek olursa o takdirde kadına mehrin yarısı verilir. Bu İbn Abbâs'ın da görüşüdür. Yüce Allah'ın izniyle Nisa Sûresi'nde yer alan:
"Birbirinize karıştınız" (en-Nisa, 4/21) âyetini açıklarken bu hususta ilim adamlarımızın görüşlerine dair açıklamalar yapılacaktır.
5- Kalanların Bağışlanması:
Yüce Allah'ın:
"Meğer ki kendileri veya nikâh akdi elinde bulunan kimse bağışlamış olsun" âyetinde geçen "meğer ki kendileri... bağışlamış olsun" âyeti munkatı' bir istisnadır. Çünkü onların hak ettikleri yarım mehri affetmeleri, onu almaları kabilinden değildir. "Bağışlamaları" ise onu terkedip almamaları demektir. Yani kocaları tarafından kendilerine verilmesi gereken mehrin yarısını terkedip almamaları hali müstesnadır.
Bu âyet-i kerimede bağışlayacak olanlar, kendisini evlendirme imkanına sahip olan her bir kadındır. Şanı yüce Allah böyle bir hakka sahip olmalarından sonra bu hakkı düşürmelerine izin vermiştir. Çünkü bunu yüce Allah onların katıksız bir hakkı olarak tesbit etmiştir. O bakımdan istedikleri şekilde bu hakkı alabilir ya da iskat edebilirler. Şu şartla ki kendilerini evlendirmek yetkisine sahip olmalı, baliğ, akil ve reşid olmalıdırlar.
İbn Abbâs, fukaha ve tabiinden bir grup da şöyle demektedirler: Velisi bulunmayan bakire kızın affetmesi de caizdir. Suhnun bunu el-Müdevene'de İbnu'l-Kasım'dan başkasından nakletmektedir. Bundan önce ise İbnu’l-Kasım'ın (velisiz bakirenin) mehrin yarısını affetmesinin câiz olmadığını zikreder. Baba ya da bir vasinin himayesinde bulunan kadının ise mehrin yarısını affetmesi câiz değildir. Bu konuda tek bir görüş vardır. Bildiğim kadarıyla bunda bir görüş ayrılığı da yoktur.
6- Nikâh Akdi Elinde Bulunan Kimdir?
Yüce Allah'ın: "Veya nikâh akdi elinde bulunan kimse bağışlamış olsun" âyeti bir öncesine "kendileri" âyetine atfedilmiştir.
el-Hasen: şeklinde "vav" harfini harekesiz olarak okumuştur. O bu okuyuşuyla "vav" üzerinde fethayı ağır görmüş gibidir.
Yüce Allah'ın: "Veya nikâh akdi elinde bulunan kimse bağışlamış olsun" âyeti ile neyin kastedildiği hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler. Dârakutnî, Cübeyr b. Mut'im'den rivâyet ettiğine göre Cübeyr, Nasroğullarından bir kadın ile evlenmiş, onunla zifafa girmeden önce o kadını boşamış ve eksiksiz olarak mehrini ona gönderip şöyle demiş: Ben bağışlamaya ondan daha lâyıkım. Yüce Allah:
"Meğer ki kendileri ve nikâh akdi elinde bulunan kimse bağışlamış olsun" diye buyurmaktadır ve ben bağışlamaya ondan daha lâyıkım. Dârakutnî, III, 279.
Böylelikle o yüce Allah'ın:
"Meğer ki kendileri ve nikâh akdi elinde bu lunan kimse bağışlamış olsun" âyeti ile talâktan önce de sonra da her durumda kendisinin kastedildiği şeklinde te'vil etmiştir. Yani nikâh akdini elinde bulunduranın kendisi olduğu kanaatinde idi. "Nikâh" kelimesinin başına elif lâm geldiği için "o" anlamına gelen "he" harfi hazfedilmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Şüphesiz cennet varılacak yerin ta kendisidir. " (en-Naziât, 79/41) Yani onun için varılacak yerin ta kendisidir, demektir. en-Nâbiğa da şöyle demektedir:
"Onların öyle bir takım huyları vardır ki; Allah başkalarına vermemiştir onları;
Cömertlik ve başlarından gitmeyen akıllara sahiptirler."
Onların akılları başlarından gitmez, demektir.
Aynı şekilde yüce Allah'ın:
"Nikâh akdi" âyeti de böyledir. Yani nikâhının akdi demektir. Dârakutnî, merfu olarak Kuteybe b. Said yoluyla şöyle rivâyet etmektedir. Bize İbn Lehîa, Amr b. Şuayb'dan o babasından, o dedesinden rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Nikâh akdinin velisi kocadır." Dârakutnî, III, 279.
Ayrıca bu hadisi Ali, İbn Abbâs, Said b. el-Müseyyeb ve Şureyh yoluyla müsned olarak da rivâyet etmiştir. Dedi ki: Nafi b. Cübeyr, Muhammed b. Ka'b, Tavus, Mücâhid, eş-Şâbi ve Saîd b. Cübeyr de böyle demişlerdir. Başkası ise Mücâhid ve es-Sevrî'yi de ilave eder. Ebû Hanîfe de bunu tercih etmiştir. Şâfiî'nin sözlerinden sahih olan da budur. Bunların hepsi velinin, kadının mehrinden herhangi bir şeyde tasarrufta bulunabileceği görüşünde değildir. Çünkü veli boşamadan önce kocayı mehir ödeme yükümlülüğünden ibra edecek olursa, bunun câiz olmayacağı üzerinde icma vardır. O halde boşamadan sonra da durum böyledir. Yine velinin kadının malından birşey hibe etmek hakkına sahip olmadığı ve mehrin kadının malı olduğu üzerinde de icma etmişlerdir. Ayrıca veliler arasından bağışlamaları câiz olmayanların bulunduğu üzerinde de icma etmişlerdir ki bunlar amca çocukları ve kardeş çocuklarıdır. Baba da böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Kimisi de: Burada (nikâh akdi elinde bulunduğu) belirtilen kişi velidir, der. Dârakutnî bunu İbn Abbâs'tan senedini kaydederek nakletmekte ve Dârakutnî, III, 280'de rivâyet bu kadardır. Aynı görüşte oldukları belirtilen ilim adamlarından ayrıca söz edilmemektedir. şöyle demektedir: Bu İbrahim, Alkame ve el-Hasen'in de görüşüdür. Ondan başkaları ise İkrime, Tavus, Atâ, Ebû Ziyad, Zeyd b. Eslem, Rabia, Muhammed b. Ka'b, İbn Şihab, el Esved b. Yezid, eş-Şa'bi, Katâde, Mâlik ve eski görüşünde Şâfiî'yi de ilave ederler. Buna göre babanın boşanmış olması halinde, ister ay hali olmak yaşına gelmiş olsun, ister gelmemiş olsun bakire kızının mehrinin yarısını bağışlaması caizdir.
Îsa b. Dinar der ki: Mehrinden herhangi bir miktarı babasından rücu edip alamaz. Burada kastedilenin veli olduğunun delili ise şanı yüce Allah'ın âyet-i kerimenin baş tarafında: "Kendilerine mehir tayin etmiş iken hanımları, onlara dokunmadan önce boşarsanız tayin ettiğinizin yarısını verin" diye buyurmasıdır. Yüce Allah burada kocaları sözkonusu edip bu şekilde onlara hitap etmekte sonra da onlara: "Meğer ki kendileri., bağışlamış olsun" âyetinde kadınlardan; "Veya nikâh akdi elinde bulunan kimse bağışlamış olsun" buyurarak da üçüncü bir kimseden söz edilmektedir. Bu üçüncü kimsenin daha önce sözü geçen kocaya ait olması ancak başkasının var olmaması halinde sözkonusudur. Ancak bu başkası vardır. Bu da maksat olarak gözetilen velidir. Bu anlamda Mekki bir açıklamada bulunmuş, İbnu’l-Arabî de bunu zikretmiştir.
Aynı şekilde şanı yüce Allah:
"Meğer ki kendileri.. bağışlamış olsun" diye buyurmaktadır. Bilindiği gibi bütün kadınlar bağışlama yetkisine sahip değildirler. Küçük ve hacr altında bulunan kadınların bağışlamaları sözkonusu değildir. O bakımdan yüce Allah her iki kısmı da beyan ederek: "Meğer ki kendileri., bağışlamış olsun" diye buyurmaktadır. Yani buna ehil oldukları takdirde demektir. "Veya nikâh akdi elinde bulunan kimse bağışlamış olsun" diye de buyurmaktadır ki; burada da kasıt velinin kendisidir. Çünkü bu hususta iş, onun yetkisindedir.
Aynı şekilde İbn Vehb, Eşheb, İbn Abdilhakem ve İbnu'l-Kasım da Mâlik’ten, burada sözü geçenin bakire kız hakkında babası, cariyesi hakkında da efendisi olduğunu rivâyet etmektedir. Velinin bağışlaması ise ancak aklı başında ve doğru bir kimse olması halinde caizdir. Sefih bir kimse olduğu taktirde onun da bağışlaması câiz olmaz.
Denilse ki: Bizler burada kastedilenin veli olduğunu kabul etmiyoruz. Aksine o kocadır. Bu adın (yani "nikâh akdi elinde bulunan" vasfının) kocaya verilmesi daha uygundur. Çünkü önceden de geçtiği üzere veliye göre nikâh akdine daha bir sahip olan odur.
Buna cevabımız şu olur: Bizler kocanın, bakire kızı hakkında babaya göre akdi daha çok elinde bulundurduğunu kabul etmiyoruz. Aksine bakire kızın babası, koca bir tarafa, tek başına bu hakka sahiptir. Çünkü akde konu olan şey, bakire olan kızın namus ve iffetini ilgilendirir. Koca ise bu konuda akid yapma hakkına sahip değildir. Aksine baba buna sahiptir. Şureyh erkek kardeşin mehrin yarısını bağışlamasını câiz görür. İkrime de böyle der: İkisi arasında nikâh akdini yapan kimsenin affetmesi caizdir. Bu kimse ister amca, ister baba, ister kardeş olsun. Ve isterse kadın bundan hoşlanmasın.
Ebû Nehik ve en-Nehaî: "Veya.. bağışlamış olsun" şeklinde "vav" harfini "elife benzeterek sakin olarak okumuştur. Şairin şu sözü de buna benzemektedir:
"Âmir (oğulları) beni miras yoluyla liderliğe getirmedi,
Anne vasıtasıyla olsun, baba vasıtasıyla olsun yücelmemi Allah kabul etmedi."
7- Bağışlamak ve Fazileti Unutmamak:
Yüce Allah'ın:
"Sizin bağışlamanız ise takvaya daha yakındır" âyeti mübteda ve haberdir. İbn Abbâs'ın görüşüne göre hem erkeklere hem kadınlara hitaptır. Bu şekilde bağışlamanızın takvaya daha yakın olduğu belirtilmektedir.
Cumhûr " Bağışlamanız" şeklinde "te" harfiyle okumuştur. Ebû Nehik ve eş-Şâbi ise şeklinde "ye" harfi ile okumuştur. (O takdirde mana: Onların bağışlamaları... şeklinde olur). Bu ise nikâh akdini elinde bulunduran kimseye raci olur.
Derim ki: şeklinde "te" ile okunmamıştır. O takdirde bu fiil (bağışlamak), kadınlara ait olurdu.
Cumhûr: " Fazileti unutmayınız" âyetini "vav" harfini ötreli olarak okumuş, Yahya b. Ya'mer ise esreli olarak okumuştur. Ali, Mücâhid, Ebû Hayve ve İbn Ebû Able ise: " Karşılıklı olarak aranızdaki fazileti unutmayınız" şeklinde okumuştur ki; bu da manası sağlam bir okuyuştur.
Mücâhid der ki: Fazilet, erkeğin mehrinin tamamını vermesi ya da kadının hak ettiği yarım mehri de terketmesidir.
8- Allah Yaptıklarınızı Görendir:
Yüce Allah'ın:
"Allah işlediğinizi muhakkak çok iyi görendir" âyeti, iyilik yapana vaad, iyilik yapmayana da mahrum bırakılmayı ihtiva eden bir haberdir. Yani sizin affetmeniz de hakkınızı almanız da ona gizli kalmaz.