BAKARA SÛRESİ
Kur'an'ın en uzun ve en kısa süreleriyle, en uzun ve en kısa âyetlerinin hangileri olduğu konusunda müfessirlerin söylediklerini şöyle özetleyebiliriz:
Kur'an'da en uzun sûre Bakara, en kısa sûre de Kevser süresidir. En uzun âyet ”deyn" âyeti diye adlandırılan ve borçlarla ilgili hükümlerden söz eden Bakara sûresinin 282. âyetidir. Kur'an'daki en kısa âyet ise, ”ve'd-Duhâ", ”ve'l-Fecr" âyetleridir. Kur'an'da yer alan en uzun kelime de, Hicr sûresinin 22.âyetinde geçen ”Feeskaynâkümûhü" kelimesidir.
Fatiha sûresinden sonra gelen Bakara sûresinin, en uzun sûre olmasındaki hikmet şöyle açıklanmıştır: Bu sûrede hükümler ayrıntılı olarak açıklanmış, çok darb-ı meseller verilmiş, hüccet ve deliller genellikle bu sûrenin kapsamında yer almıştır. Ve hiçbir sûre bu sûrenin içerdiği konuları içermemektedir. Bundan dolayı da sûreye ”Kur'an'ın çadırı", anlamında ”Fustatu'l-Kur'an" denilmiştir.
Ebû Bekir İbn Arabi, (1) hocalarından birisinin şöyle dediğini anlatıyor: ”Bakara sûresinde bin emir, bin nehiy (yasak), bin hüküm ve bin haber bulunmaktadır. Bu sûre içinde yer alan hükümlerin çokluğu dolayısıyla Abdullah b. Ömer, sekiz yılını bu sûrenin öğrenimiyle geçirmiştir."
1
Elif, Lâm, Mîın! Fatiha sûresine muhkem ve açık harflerle başlanıldığı halde, Bakara sûresine ”Elif, Lâm, Mim" diye başlanılmasındaki hikmetle ilgili olarak söz konusu olan bir soruya, Sûyûti şöyle cevap vermiştir: Bilindiği gibi Fatiha sûresi, herkes tarafından bilinen açık ve muhkem harflerle başlıyor. Bunun anlaşılmasında herhangi bir zorluk ve kapalılık yoktur. Bakara sûresi ise bunun karşıtı olan müteşabih harflerle başlamıştır. Müşabihler aynı zamanda, yorumdan uzaktırlar. Akıl sahipleriyle hikmet sahibi kimselerin mertebeleri bununla anlaşılır. Bunun karşısında aciz kaldıklarını itiraf ederler. Bundan ibret alıp âyetlerini düşünürler.
İlim sahipleri, sûrelerin başındaki harfler ve bunlarla nelerin amaçlandığı hakkında birçok görüş bildirmişlerdir:
1- Bunlar bize kapalı olan ve sırları da gizli tutulan ilimlerdendir. Yani Allah'ın, ilmini ve mânasını kendisine ayırdığı müteşabihlerdir. Bunlar Kur'an'ın gizlilikleridir. Biz bunların zahirine iman eder ve onları bilmeyi Allah'a havale ederiz. Müteşabihlerin Kur'an'da zikredilmesinin sebebi, onlara iman etmeyi sağlamaktır.
2- Bunlar, birtakım anlamlar ifade ederler:
a) ”Elif", Allah demektir. ”Lâm", Latif ve ”Mim" de Mecîd demektir. Yani mana: ”Ben, Latif ve Mecid olan Allah'ım" demek oluyor. Nitekim aşağıdaki müteşabihler de şöyle yorumlanmıştır: ”Elif, Lâm, Râ": ”Ben, Allah'ım görürüm. ”Kâf Hâ, Yâ, Ayın, Sâd": ”Ben, kerim olan, hidayete erdiren, her şeye yerli yerince hükmeden, her şeyi bilen, sâdık olan Allah'ım." Nitekim, Kur'an'daki ”kaf ' harfinin, O'nun kadir ve kahir olduğuna işaret ettiği şeklinde yorumlar bulunduğu gibi, ”nun" da O'nun Nûr ve Nasîr (yadıma) olduğuna işaret sayılmıştır. Tüm bu harflere ”Mukattaa harfleri" denir. Bunların her biri yüce Allah'ın bir isminden alınmadır. Zaten Arap geleneğinde harflerin bazısı ile yetinmek bir alışkanlıktır. Nitekim şairin şu sözünde bu görülmektedir:
"Kültü lehâ kıfîfe kalet ka" O kadına ”dur" dedim, o da ”ka" (durdum), dedi. Buradaki ”ka" durdum anlamına gelen ”vekaftü" kelimesinin kısaltılmışıdır.
b) Bazı sûrelerin baş taraflarında geçen bu tür harfler, Kur'an'ın normal alfabe harflerinden oluştuğunu göstermek içindir. Ancak bu harflerin bazıları böyle mukattaa olarak geldiği halde, kimisi de kelime ve cümlelerden oluşarak gelmiştir. Böylece Kuranla kendilerine meydan okunanlara bir uyarıda bulunulmuştur. Bununla insanlara şu mesaj veriliyor: Ey insanlar, sizin sözleriniz nasıl harflerden oluşuyorsa, bu Kur'an da aynı harflerle düzenlenmiştir. Eğer bu, insan gücünün üstünde bir güç olarak kuvvetlerin ve kudretlerin yaratıcısı Allah tarafından indirilen bir kitap olmasaydı, kesinlikle bunun bir benzerini getirebilirlerdi.
İşte bu görüş tahkik erbabının kabul ettiğidir.(2)
"Elif, Lâm, Mim. Bu kitap." Şeyh Muhyiddîn Arabî bu âyetin tefsiriyle ilgili olarak şunları söylüyor: ”Allahü teâlâ'nın sûre başlarında insanlarca anlamı bilenemeyen bu harfleri indirmesinin sebebi, Kur'an'ın indirildiği sıralarda, insanların onu anlamamaları için Arapların gürültü yapmalarıydı.'"' İşte Allah hikmeti gereği olarak bu harfleri indirdi ve böylece Allah'ın indirdiklerini duyduklarında, hemen buna yönelmelerini sağladı. Çünkü bunun da, tıpkı kendi sözleri gibi, birtakım harflerden oluştuğunu görecekler ve hiçbir gürültü çıkarmaksızın susarak Kur'an'a yöneleceklerdir. Doğrusu insan, genel olarak yabancı ve alışık olmadığı şeylere karşı bir merak duyar. Hemen ona yönelir ve kulak verir. Zaten böyle olunca da, istenilen amaca varılmış olunur. Çünkü bu harflerden sonra inen diğer hükümleri dinlerler ve oldukça da arzulu olurlar. Böylece Allah'ın mukattaa harfleriyle indirdiği âyetlerle bunlara yakın olan kelimeler arasındaki hikmet ve münasebeti ararlar. Fakat bunların manalarını istendiği şekilde anlayamazlar. İnatçılar ve kâfirler Allah tarafından büyük bir imtihanla karşı karşıya kalırlar. Çünkü Kuran karşısında hep gürültü çıkarıp durmalarından ve inatlarından dolayı onlar için büyük bir şer vardır. Diğer taraftan bu, mü’minler için bir rahmet ve Allah'tan bir hikmettir."
Değerli şeyhim Lâihât adlı kitabının dipnotunda şunları yazıyor: ”Bu gibi müteşabih âyetler yüzünden ilimle ilgileri bulunmayan kimselerin ayakları sürçmüştür. İlimde yüksek derece sahibi kimselerin akılları da buna şaşırıp kalmıştır. Kimisi Allah'a karşı olan edepleri sebebiyle ileri gitmeyip: ”Ona inandık. Hepsi Rabbimiz kalındandır" (Âl-i İmrân: 7) dediler. Kimisi de değişik yorumlar getirmelerine rağmen, maksadı ifadeden uzak kaldılar. Fakat bu teviller şeriat açısından güzel görüldükleri gibi, din ve akıl yönünden de kabul gördüler. ”(Bu inceliği ise) ancak selim akıl sahipleri düşünüp anlar." (Âl-i İmrân: 7) Ancak bütün bunlar, Allah'ın hatırlatması ve ilhanlıyla kazanılır."
Abdurrahman Bistamî de: ”Doğrusu bazı peygamberler, harflere ait sırları Rabbani vahiy ve Samedânî ilka (ilham) yoluyla, bazı veliler nurlu keşifler ve ruhanî feyizler sayesinde, bazı ilim sahipleri de sahih nakil ve üstün bir akılla öğrenebildiler. Bunların hepsi de kendi arkadaşlarına bunlara ait bazı sırları ya keşif ve şühud yoluyla veya bazı tanımlarla haber vermişlerdir. Fakat bu konuda doğru olan; Allah'ın, harflerin sırlarına ilişkin bilgileri bu ümmetin birçoğuna saklı tutmuş olduğudur. Çünkü bunda bazı ilahî hikmetler, Rabbani maslahat ve faydalar vardır. Rabbimiz büyük zatlara, bunların tümünü değil, sadece bazı sırlarını öğrenebilme imkânını vermiştir. Bu öğrenilenler de bazı özel terkiplerden ibarettir. Bunlar ulvî âlemlerle en suflî âlemleri ve başkaca şeyleri etkileri altına alma imkânını veren, ya da onlara etki edebilme gücünü sağlayan şeyler olabiliyor" diyor.
Diğer taraftan müteşabih de, tilâvet yönünden tıpkı muhkem gibidir. İbn Mes'ûd'un anlattığına göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Kim, Allah'ın kitabından bir tek harf okursa, ona bir ha se ne ( sevap ) vardır. Her bir hasene de on misli olarak değerlendirilir. Ben ”Elif Lâm, Mim ” bir tek harftir demiyorum. Aksine ”Elif" bir harftir, ”Lâm" bir harftir ve ”Mîm" de ayrı bir harftir."(4) Dolayısıyla ”Elif, Lâm, Mîm" de otuz hasene vardır.
2
Bu kitap... Bundan maksad, önceki kitaplarda indirileceği vadolunan kamil kitaptır. Kitap yakınımızda olduğu halde, uzağa işaret için kullanılan ”zâlike" edatı ile işaret edilmesi, diğer kitaplarda geleceği vâdedilmiş olması hasebiyle uzak hükmünde oluşundandır.
Kendisinde hiçbir şüphe yoktur şeklinde ifade edilen ”Lâ ray be fîh" ibaresinde ”raybe" kelimesi ”lâ" edatının ismi, ”fiili" de bunun haberidir. Aslında bu, kişide bir kuşku meydana geldiğinde söylenen bir ifadedir. Meselâ Arap kendisinde bir şüphe meydana geldiği zaman, ”râbenî eş-şey'û" (bu şey beni şüpheye düşürdü) der. Bu da insan nefsinde rahatsızlık doğuran şeydir.
Âyette ”şekk" in ”rayb", yani kuşku diye adlandırılması, insana huzursuzluk vermesi ve bir konuda tam güven duymasını engellemesidir. Nitekim hadiste de şöyle buyurulmuştur: ”Sana şüpheli gelen şeyi bırak, şüphe getirmeyeni al. ” (Ahmet b. Hanbel, Tirmizî)
Âyette zarf olan ”fîh", ”rayb" (kuşku, şüphe) kelimesinin önüne konulmamıştır. Bu ”hakkında şüphe duyulan başka bir kitap mı var?" gibi bir kaygıya kapılınmaması içindir. Eğer kâfirlerin bu kitap hakkında şüpheye kapıldıkları ve Allah'ın kitabını kabul etmedikleri, kıble ehlinden olan bid'atçıların da müteşabihlerin anlamı hakkında şüpheye düştükleri ileri sürülerek: ”O halde bunda hiç şüphe edilmemiştir gibi bir ifadenin anlamı ne kadar gerçekçi olabilir?" diye sorulursa cevabımız şudur:
Burada, olmadığı belirtilen şüphe, Kur'an'la ilgilidir. Yoksa, insanların bundan şüphe etmedikleri gibi bir kuşkunun reddi söz konusu değildir. Bu, kendisine hiçbir zaman şüphe olmayan bir kitaptır; haktır ve doğrudur. Bu, bilinen ve kavranılan bir kitaptır, insanlar bundan kuşkuya kapılsalar da, kapı lmasal ar da, böyledir. Diğer taraftan bu, ”şüphe etmeyin" şeklinde haber anlamında bir emir de olabilir. Nitekim şu âyette bunun örneğini görüyoruz: ”Hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur" (Bakara: 197). İşte bu âyet isim ve haber olarak yorumlanınca yukarıdaki anlam karşımıza çıkar. Fakat emir anlamında bir haber olarak değerlendirilince anlam şöyle olur: ”Hac esnasında kadına yaklaşmayın. Günah sayılan davranışlarda bulunmayın ve kavga etmeyin".
Takva sahipleri için gerek şimdi ve gerekse ileride takva ile nitelenenler için
bir hidâyettir, bir yol gösterici ve bir açıklamadır. Hidâyetin takva sahiplerine özgü kılınması, bu kimselerin Kur'an nurundan bir şeyler kapabilmelerinden, bundan yararlanmalarındandır. Gerçi bu ifade, mü'min veya kâfir, Kur'an'a bakan herkesi kapsar. Nitekim bu anlamda Allah, şöyle buyuruyor: ”İnsanlara doğru yolu gösteren" (Bakara: 185), yani herkes için.
Teysîr adlı eserde şöyle denilmektedir: ”Nitekim hep aynı şeyden yararlananlar için, ”bu, yalnız sana aittir, sadece sen bundan yararlanacaksın ” denir, buna rağmen bir başkasının da bundan yararlanamayacağı manası çıkmaz. Dolayısıyla bazı kimselerin hidayete ermemeleri, bu kitabı hidâyet kaynağı olmaktan çıkaramaz. Meselâ körün güneşten yaranlanmaması, ya da onu görmemesi dolayısıyla güneşin varlığını inkâra kalkışması ile güneş reddedilmez. Ağzının tadını bilmeyenin bunu kabul etmemesi, balın bal olduğu gerçeğini değiştirmez. Koku alma duyusu herhangi bir sebeple bozulmuş olan kimsenin misk kokusunu duymaması, onun iyi olmadığından değil, burnunun kokuyu almamasındandır. Önünden berrak ve tatlı bir akarsuyun akıp gitmesine rağmen, susuzluktan ölmek üzere olan kimseye yazıklar olsun! Dolunayın her tarafı gündüz gibi aydınlattığı bir gecede, hâlâ karanlıklar içinde kalan ve aydınlığı göremeyen kimsenin, suçu kendisinde değil dolunayda görmesi ne kötüdür! Kur'an-ı Kerîm, emredici ve yasaklayıcı hükümleriyle ortada dururken, hâlâ isyana kalkışan ve fâsıklığına devam eden kimseye her bakımdan yazıklar olsun! Bunun için Rabbi miz şöyle buyuruyor: ”Muhakkak o (Kur ân), kâfirler için bir üzüntüdür." (Hakka: 50)
Muttaki: Korunma anlamına gelen ”Vikaye" kelimesinden türemiş ism-i faildir. Bu, hiçbir kuşkuya meydan bırakmaksızın kesin bir şekilde korunan demektir. Aslında ”ittikâ", iki şey arasındaki engele verilen isimdir. Meselâ: Adam elindeki kalkanıyla korundu, onu kendisine siper etti, denilir. Bu, kişinin kendisiyle hedef aldığı şey arasında, korunmak için bir siper yaptığı anlamına gelir. Bir hadiste şöyle buyuruluyor: ”Savaş tam olarak kızıştığında biz Rasûlullah'la korunurduk."15' Burada anlatılan şudur: Savaşın kızıştığı bir sırada, her konuda Allah'ın peygamberi sayesinde korunacağımıza inanıyorduk. Dolayısıyla takva sahibi de, Allah'ın emirlerine yapışmanın ve yasaklarından kaçınmanın kendisi ile azab arasında bir engel olduğunu kabul ediyor. Çünkü bu sayede kendisiyle Allah'ın azabı arasında bir engel oluşturuyor.
Takva, şeriat örfünde, kişinin dünyadayken, kendisine ahirette zarar verebilecek şeylerden olabildiğince uzak durmasıdır. Bunun da üç mertebesi vardır:
a- Küfürden kaçınmak ve uzak durmak suretiyle, ebedî azaptan sakınıp korunmak. İşte şu âyet bu gerçeği dile getiriyor: ”... Onları takvayı gerektiren sözden ayırmadı." (Fetih: 26)
b- Günah sayılan her şeyden uzak durmak. İşte bu, şeriatte ”Takva" olarak değerlendiriliyor. Allah şöyle buyuruyor: ”Eğer o memleketlerin halkı iman edip Allah'tan korksalardı..." (A'raf: 96)
c- İçini, kendisini Hak'tan ve Allah'ın emirlerinden alıkoyacak şeylerden uzaklaştırıp tümüyle Allah'a ve Hakka yöneltmesidir. İşte şu âyette emredilen gerçek takva da budur: ”Ey iman edenler! Allah'tan hakkıyla korkun." (Al-i İmrân: 102)
Takvanın en üst mertebesi peygamberlerin elde ettikleri makam ve derecelerdir. Çünkü peygamberler kendilerinde hem nübüvvet (peygamberlik) ve hem de velayet liderliğini toplamış olan kimselerdir. Peygamberler insanlık alemiyle uğraşıp dururlarken, bu, kendilerini ruhlar âlemine yücelmekten alıkoymamıştır. Onlar halkın işleriyle ilgilenirken, bu, kendilerini Hakkın işlerine dalmaktan geri bırakmamıştır. Çünkü yüce ruhları buna kabiliyetlidir ve kutsal güç tarafından desteklenmektedir. Bu Kur'an'ın hidayeti de, adı geçen her üç derecedeki insanların tümünü kapsar. Sıradan insanların hidâyeti İslâm'la, seçkinlerin hidâyeti iman ve ihsanla, daha seçkin kesimin hidayeti, ortadaki perdelerin (engellerin) açılması ve her şeyin olduğu gibi görülmesiyledir. İşte bu sonuncusu Adnanoğullarının seyyidi Peygamberimiz için gerçekleşmişti.
3
Onlar, yani takva sahipleri,
gayba iman ederler. Eğer takva, kişinin gereksiz şeyleri terketmesi şeklinde açıklanırsa, bu cümle ”müttekîler" kelimesi için kayıtlayıcı sıfat olur ve buna kötü özellikleri bırakıp, iyi özelliklerle bezenme terettüp eder. Ama eğer, tâatı işleyip günahtan kaçınmak şeklinde anlaşılırsa o zaman da açıklayıcı sıfat denir. Çünkü bu, îman, namaz ve sadaka gibi amellerin aslı, iyiliklerin de tümüne şâmildir. Çünkü bunlar nefsî amellerin ve bedenî ibadetlerin anasıdır. Allah şöyle buyuruyor: ”Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülüklerden alıkoyar. ” (Ankebût: 45)
İman, kalb ile onaylamak ve doğrulamaktır. Tasdik olunan şey, tasdik eden kimseyi güven ve emniyete kavuşturur. Bir başka ifadeyle iman, kişiyi azaba götüren şeylere yönelmekten ve onları işlemekten kurtararak güvenceye kavuşturur. Allah'ın güzel adlarından biri de ”Mü'min" dir. Çünkü Allah, fazlı ve keremi sayesinde kullarını azabından emin kılar.
el-Kevâşî'de şöyle deniliyor: ”İman, şeriat dilinde kalb ile inanmak, dil ile söylemek ve azalarıyla da gereğini yapmaktır. İslâm ise, boyun eğmek ve teslimiyettir. Dolayısıyla her iman, İslâm'dır, fakat her İslâm, iman değildir."
"Gayb", kaybolan şey anlamında bir masdardır. Bu, akıl ve duyulardan tamamen gizli olan, akıl ve duyularla ispatlanamayan şeydir. Gayb iki kısımdır:
a- Hakkında hiçbir delil bulunmayan gayb. Şu âyette ifade olunan gayb bu türdendir: ”Gaybın anahtarları Allah'ın katındadır. Onları ancak O bilir." (En'âm: 59)
b- Hakkında delil bulunan gayb: Yaratıcı ve sıfatları, kıyamet günü, öldükten sonra dirilme, toplanma, hesap ve ceza görme durumları gibi. İşte burada anlatılmak istenen de budur.
Namazı kılarlar... Namaz kelimesinin Arapçası olan ”salât", ”Ve onlar için duâ et" (Tevbe: 103) âyetinde geçtiği üzere bazan ”duâ", ”Allah ve melekleri, peygamberi yüceltirler" (Ahzab: 56) âyetinde geçtiği gibi bazan ”övgü" anlamına gelir. Bundan başka kelime, ”namazda sesini fazla yükseltme" (İsra: 110) âyetinde olduğu gibi ”kıraat" (okuma), ”işte Rablerinin rahmeti onların üzerinedir" (Bakara: 157) âyetinde olduğu gibi ”rahmet" anlamlarına da gelir.
Şeriat dilinde ise salât: Belirli fiil, hareket ve dualarıyla kılınması farz olan namazdır. Çünkü bu ibadetin kıyamında kıraat, kuudunda sena ve duâ, namazı kılan kimseye rahmet vardır. Bu âyette sözü edilen namaz, beş vakit namazdır. Namazın ikamesi demek, buna devanı edip terketmemektir. Bir başka ifadeyle hiç bıkmaksızm namaza her zaman hazırlıklı olmak demektir.
Namazın edası, ”ikamet" olarak geçiyor. Çünkü namazda kıyam vardır. Nitekim, içinde kunut, rükû ve sücûd bulunduğu için bu adlarla da anılmıştır. Ya da tadil-i erkâna riayetten dolayı, bu isimle anılmıştır. Tadil-i erkân denilince, namazın farzlarını, sünnetlerini ve edeplerini eksiksiz olarak yerine getirmek anlaşılır. Kişi namazının dış yönüne gereken itinayı göstereceği gibi, namazın iç yönünü ilgilendiren hu şua ve kalbiyle tamamen Allah'a yönelmesini de bilmelidir. İşte böyle yapan övgüye lâyık olur. Yoksa namaz kılarken namazlarından habersiz olanların durumuna düşülmemelidir. Bu hususta İbrahîm en-Nehâî şöyle diyor: ”Bir adamın namaz kılarken rükû ve secdeleri hafif tuttuğunu görürsen, aile fertlerine acı. Yani o kimsenin geçim sıkıntısı içinde olduğunu düşünün ve kendisine acıyın."
Teysîr adlı tefsirde şunlar yazılıdır: ”Âyette ”İkame-i Salât" denmesi, namaz içerisinde Allah'ın namaz kılanlara birçok şeyleri emretmesindendir.
"Namazı kılın" (Bakara: 43) emriyle kıyamı, ”Namazlarına devam edenler" (Mearic: 23) âyetiyle devamı ve muhafazayı, ”şüphesiz ki namaz, müminler üzerine belli vakitlerde farz kılınmıştır" (Nisa: 103) âyetiyle belirli vakitlerde kılınmasını, ”rükû edenlerle beraber rükû edin" (Bakara: 43) âyetiyle cemaatle edasını, ”Oyle mü'minler ki, onlar namazlarında huşu içindedirler" (Müminûn: 2) âyetiyle de huşu emrediliyor. İşte tüm bu emirlerden sonra insanlar birkaç tabakaya ayrılırlar:
a- Namazı kabul etmeyenler. Bunların da başında lanetli Ebu Cehil gelir. Allah, onun hakkında şöyle buyurmuştur: ”İnkarcı insan ne iman etti ne de namaz kıldı." (Kıyame: 31)
b- Namazı kabul eden, fakat gereğini yapmayanlar. Bunlar da kitap ehlidir. Allah şöyle buyuruyor: ”Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı terkettiler." (Meryem: 59)
c- Bir kısmını yerine getirirken, bir kısmını da tembellik yüzünden terkedenler. Bunlar münafıklardır. Allah kendileri hakkında şöyle buyurmuştur:
"Şüphesiz münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar. Halbuki Allah onların oyunlarım başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar." (Nisa: 142) Denilmiştir ki, onların varacakları yer ”veyl"dir. Veyl, cehennemde bir vadidir ki dünyadaki dağlar, içerisine konulacak olsa hareretinden dolayı eriyip akardı.
d- Hem kabul eden, hem de gereğini yerine getirenler, şartlarına uyarak vakitleri içerisinde kılanlardır. Bunların başında Hazret-i Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem) gelir. Allah kendisi için şöyle buyuruyor: ”(Rasûlüm!) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, .. (ibadetle) geçirdiğini... Rabbin kesinlikle biliyor." (Müzzenımil: 20) Ashabı da öyleydi. Nitekim onlar hakkında da şöyle buyuruluyor: ”Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler. ” (Müminim: 1-2) Bunların varacakları yer ise: ”İşte Firdevs cennetine vâris olacak olanlar onlardır" (Mü'minûn: 10-11) âyetiyle açıklandığı üzere, Firdevs cennetidir. Burası cennetin en yüksek ve en değerli yeridir."
Cemaatle namaz kılmak farz-ı kifâyedir ve birçok fazileti vardır. Alimlerin çoğunluğuna göre bu, farz değildir. Bir kimse tek başına namazını kılsa, cemaat faziletini kaçırmakla birlikte caizdir. Hanelilere göre de cemaat farz değildir. Ancak müslümana düşen görev, cemaata devamı alışkanlık haline getirmek ve buna devam etmektir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyuruluyor: ”Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine uyun." (Ahkâf: 31) Bu âyette ”davetci" diye geçen ”dâî" kelimesi bazılarınca ”müezzinler" şeklinde yorumlanmıştır. Çünkü müezzinler beş vakit namazda insanları cemaate çağırırlar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: ”Yemin olsun, içimden öyle geçti ki; insanlara namaz kıldırması için birisine emredeyim ve kendim de cemaatten geri kalanları gözetleyeyim, onlar evlerinin içlerindeyken üzerlerine evlerini yakayım" (6) Bu hadîse bakıldığında cemaatten geri kalıp da namaza gelmeyen kimselerin evlerinin yakılabileceği manasında bir cevaz görülüyor. Çünkü Rasûlullah'ın masiyet olabilecek bir şeye kalkışması caiz değildir.
Mukâtil'in söylediğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekke'deyken, sabah ve akşam olmak üzere ikişer rekât namaz kılardı. Ancak Miraca götürüldüğü gece, beş vakit namazla emrolundu. Namazın farz oluşu da Miraç gecesinde olmuştur. Çünkü Miraç, en faziletli vakitlerdendir. Hallerin en şereflisi, münacatların da en değeriisidir. İmandan sonra namaz, taatlerin en üstünüdür, kullukta bulunmanın da en güzel vaziyetidir. Dolayısıyla en faziletli ibadetler, en faziletli vakitlerde farz kılınmıştır. Bu, kulun Rabbine erişmesi ve O'na yakın olması halidir.
Te'vil ât-ı Necmiyye'de şu bilgiler yer alıyor: ”Namazın başında ikâmet yer alır, sonra bunu devam izler. Namazın ikâmesi denilince, vakitleri içerisinde kılınmasına devamı, rükû ve secdelerinin, görünür ve görünmez fiil ve hükümlerinin yerli yerince yapılması anlaşılır. Namazın devamı ise, kişinin kendisini sürekli olarak Rabbinden gelebilecek ilahî lütuf ve ikramlara hazır bulundurmasıdır. Çünkü bu husus, Hazret-i Peygamber'in şu hadisiyle anlatılmıştır: ”Doğrusu Allah'ın, sizin geçirdiğiniz dönemler içerisinde güzel ikramları vardır. Dikkat edin, o güzel ikramlara karşı hazırlıklı olun." (7)
Ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. Sözlükte ”rızık", vergi, bahşiş, ihsan ve lütuf demektir. Örfte ise, canlıların kendisinden yararlandıkları şey anlamında kullanılır. Bu, Ehl-i Sünnete göre helâl ve haram olan tüm şeyleri kapsar. Hepsine rızık denir. Ancak burada karine yoluyla bu, helâl olarak anlaşılmalıdır. Âyette hep övgünün yer aldığına dikkat edersek, bundan da helâlin kastedildiğini anlarız. Yine âyette tümlecin fiilden önce zikredilmesi de buna verilen önemi gösterir. Bir de âyet başlarına uyum sağlansın diye tümleç öne alınmıştır. Âyette ”bazı" anlamına gelen ”min" edatı, israftan kaçınmayı ifade içindir. Yüce Allah, eşi ve benzeri olmayan tek bir ilâh olduğu halde âyette ”verdiğimiz rızıktan ” kelimesinde çoğul kipinin kullanılması şunun içindir: Bu hitap şekli, hükümdarlara mahsustur. Allah ise hükümdarlar hükümdarı olup, tüm mülklerin de melikidir. İşte çoğul kipi bu manadadır.
Arapçada ”infak" ve ”infâd" kelimeleri eşanlamlıdırlar. Ancak ”infâd" kelimesinde farklı olarak, elinde var olan şeyi tümüyle harcamak ve hiçbir şey bırakmamak anlamı vardır. Halbuki ”infak" kelimesinde böyle bir anlam yoktur. Buradaki infaktan maksat, farz olsun nafile olsun, tüm hayır yollarına yapılan harcamadır. Âyette geçen bu kelimeyi ”zekât" olarak yorumlayanlar, hayrın en faziletli türünü bildirmişler, böylece temel olana öncelik vermişlerdir. Yine âyetteki infakın ”zekât" diye yorumlanması, onun diğer bir farz olan namazla birlikte gelmesindendir. Ayrıca bu, açık ve gizli yapılan tüm intaklar şeklinde de yorumlanmıştır. Nitekim âyeti: ”Bizim kendilerine verdiğimiz marifet nurlarından Allah rızâsı için halka dağıtırlar" şeklinde yorumlayanlar bu görüşü esas almışlardır.
Ancak en doğru görüşe göre, ”nafaka" dan maksat zekâttır. Her şeyin zekâtı da kendi cinsinden olur. Zenginlerin infakı, mallarından olup, bunu ihtiyaç sahiplerinden esirgememeleridir; âbidlerin infakı, hayatlarını hizmetten geri tutmamalarıdır; ariflerin infakı, kalblerini ilahî murakabeye kapalı tutmamalarıdır. Kısaca zenginin infakı, kasayı açması; fakirin infakı da kalbten Allah sevgisi dışında kalan diğer tüm sevgileri çıkarmasıdır.
Âyette ayrıca ”iman" dan sözediliyor ki, bu bir kalb işidir. Bunu izleyen ”namaz" ise bedenle ilgilidir. Bunun arkasından da ”infak" geliyor, bu da malla ilgilidir. Bunlar, tüm ibadetlerin toplamıdır. İmanda kurtuluş, namazda yakarış, intakta da dereceler vardır. Bu âyette dört şey anlatılıyor: Takva, gayba iman, namaz ve infak. Sehavet ilk rütbedir, bunu cömertlik (cûd) izler. Bunun arkasından da başkasını kendine tercih (îsâr) gelir. Meselâ bir kimse malının bir kısmını harcar ve bir kısmımı da harcamazsa, bu kimse sehavet sahibidir. Bir kimse başkalarına çok yardımda bulunur ve kendisi için az şey bırakırsa, bu da cûd, yani büyük cömertlik, sahibi kimsedir. Sıkıntıya katlanmak pahasına başkalarını kendisine tercih ederek yardıma koşan kimse ise, îsâr (tercih) sahibidir.
Te'vîlât-ı Necmiyye'de: ”Ve kendilerine verdiğimiz rızıktan harcarlar" âyeti hakkında şu yorumu görüyoruz: ”Varlık vasıflarından, kul ile Rabbi arasında namazla ilgili yapılan taksimin yarısı oranında harcarlar. Sel, bendini aşıp, iş varacağı noktaya erişince, bu noktada kişiye Allah'ın hidayeti ve lütuflarının gelişiyle ezelî yardım erişir. Bu onu Allah'a en yakın derecelere ulaştırır. Tıpkı Hakkın cezbesinin Hazret-i Peygamber'de (sallallahü aleyhi ve sellem) ”üdnü (yaklaş)" hitabıyla gerçekleştiği gibi, mü'min hakkında Hakkın bu cezbesi, ”Allah'a secde et ve yaklaş" (Alak: 19) hitabıyla gerçekleşmiştir. Secdelerden sonraki teşehhüd, kişinin benlik perdelerinden kurtulup Rabbânî cezbeler sayesinde Cemalullah'ı görmeye hak kazanmasına işarettir. Tahiyyat, kulların melikler meliki olan Allah'ın huzurunda övgü merasimiyle Onunla buluşmaya koyulduklarını temsil eder. Sağa ve sola selâm veriş ise, dünya ve ahiret esenliğine, tüm cahiliye davalarından kurtuluşa işarettir. Çünkü sağdan gelen davet cennet nimetlerine, soldan gelecek olanlar da lezzet ve şehvete çağırır. Halbuki kişi bu durumda icabet, yakarış ve Allah'a yaklaşma derecelerinin yer aldığı bir makamda bulunuyor. Bu sırada kişi, keramet denizine dalmış ve cezbelerle de kayıtlanmış bulunuyor. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: ”... ve kendini bilmez kimseler kendilerine laf attığında, (incitmeksizin) ”selâm" derler (geçerler)" (Furkan: 63). Şekilci olan kimseler, selâm vererek namaz kılmak durumundan çıkmış olurlar. Fakat marifet ve iman ehli olanlar da, kalb temizliğine ve Rahman olan Allah'ın rızâsına kavuşurlar. Allah şöyle buyuruyor: ”Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır." (Beyyine: 8)
4
Onlar Bu âyet, kitap ehlinden iman edenler hakkında inmiştir.
Sana indirilene, tümüyle Kur'an'a ve baştan sona şeriata inanırlar. Âyette dili geçmiş zaman kipiyle, Kur'an'ın henüz tamamı inmemişken ve ileride inmesi beklenmekte iken, ”indirilene" şeklinde gelmesi, ileride inecek olan hükümlerin de kesinlikle ineceklerini göstermek içindir. Yahut da olması yaklaşmış olanı, tahakkuk edeceğinden dolayı olmuş yerine koymak içindir.
Ve senden önce indirilene inanırlar Tevrat, İncil ve diğer kitaplara da. Allah tarafından indirilen tüm kitaplara toptan iman etmek farz-ı ayındır. Fakat Kur'an'a ayrıntılı olarak iman, ilim ehline farzdır. Çünkü her müslümanın Kuranı tüm ayrıntılarıyla araştırıp buna göre onun tüm emirlerini ayrı ayrı öğrenmeleri bir güçlük doğurur ve onların geçimleri için çalışmalarını engeller.
Onlar, ahirete de kesinlikle inanırlar. Ahiret, ”âhir" kelimesinin dişilidir, ”ilk" olanın karşıtı olan ”son" demektir. Bu, ”ev" anlamındaki mahzuf ”dâr" kelimesinin sıfatıdır. Bunu da şu âyetten anlıyoruz: ”İşte ahiret evi." (Kasas: 83) Ahiret kelimesi çok kullanıldığından dolayı mevsufu terk edilen bir sıfattır. Dünyaya ”dünya" adının verilişi, ahirete yakın olmasından, ahirete de ”ahiret" adının verilişi dünyadan sonra gelmesindendir. ”İnanırlar", diye çevirdiğimiz ”îkân", bir şey hakkında kesin bilgi sahibi olmak, ondan asla şüphe ve kuşku duymamaktır. Bu, hem delil ve hem de teorik bakımlarından bir kesinliktir. Yani onlar kitap ehlinin duydukları şüphe ve kuşkuyu uzaklaştırarak bunu kesinlikle bilirler. Bunların iddialarına göre yemek, içmek ve evlenmek gibi şeylerden yararlanmak sadece bu dünyada insanın ihtiyaç duyduğu şeylerdir. Bu da yeryüzünde varlıkların devamı için şarttır. Halbuki cennet ehli bu gibi şeylere ihtiyaç duymazlar. Onlar için çocuk sahibi olma gibi şeyler yoktur. Cennet ehli güzel esen bir rüzgardan haz duyarlar, bir de geride kalan ruhlarla hep mutlu olurlar.
Ebu'l-Leys, ”yakîn"i üç derece olarak anlatıyor: ”Iyân bakımından yakın, habere dayalı yakîn ve delâlet itibariyle olan yakîn.
Iyân bakımından yakîn: İnsan bir şeyi görünce, o şeyle ilgili şüphesi ortadan kalkar.
Haber açısından yakînin örneği şudur: Bir kimse bizzat gidip görmemiş olsa bile, dünyada ”Bağdat" denilen bir şehrin bulunduğunu bilir. Bunu bilmesinin ve böyle bir şehrin varlığına inanmasının sebebi, kendisine verilen doğru haberdir. İşte buna haber açısından kesin bilgi denir.
Delâlet bakımından yakîn'in örneği ise, bir kimsenin bir yerden bir dumanın yükseldiğini gördüğünde, orada bir ateşin varlığını kesin olarak bilmesidir. Kişi bu ateşi görmese de, varlığına inanır. Dolayısıyla ahiret haktır. Çünkü ahiretle ilgili haber, görüldüğü andan itibaren açık ve seçik, kesin bilgiye dönüşecektir."
Ahirete kesin iman, ona hazırlanmayı gerektirir. Şu on şey, insanın gafletten hâlâ uyanmadığının göstergesidir:
1- İnsan, kesin olarak Allah tarafından yaratıldığını bilir, fakat O'na ibadet etmez.
2- Kendisine rızık verenin Allah olduğuna kesin inanır, fakat bununla tatmine ve huzura çalışmaz.
3- Dünyanın geçiciliğine kesin olarak inanır, buna rağmen ona dayanıp güvenmekte devam eder.
4- Vârislerinin kendisine düşman olacaklarını bildiği halde onlar için hâlâ mal toplamaya çalışır.
5- Ölümün kesin olarak geleceğini bilir, ancak bunun için hazırlık yapmaz.
6- Kabrin kendisi için sonunda mutlaka varılacak bir yer olduğunu kesin olarak bilir, fakat onu onarmaya çalışmaz.
7- Kesin olarak Allah'ın kendisini hesaba çekeceğini bilir, ama bunun için gerekli delilleri hazırlamaz.
8- Kesin olarak sırat köpürüşünden geçeceğini bilir, fakat hâlâ yükünü hafifletmeye çalışmaz.
9- Kesin olarak cehennem ateşinin kötülerin yeri olacağını bilir, fakat bundan kaçıp kurtulmaya çalışmaz.
10- Kesinlikle cennetin iyilerin yurdu olduğunu bilir, fakat bunun için gereken ameli işlemez. Nitekim bunlar Teysîr'de de anlatılmıştır.
5
İşte onlar Yani bundan önce anlatılan, takva sahipleri... ”İşte onlar" ifadesinde uzaklık anlamı vardır. Bu, adı geçen niteliklere sahip kimselerin derecelerinin yüceliğine, fazilet noktasından makamlarının üstünlüğüne işarettir. Bu ifade mübteda yani öznedir. Yüklemi ise, ”Bir hidâyet üzeredirler" cümlesidir. ”Hüden" kelimesindeki nekirelik (belirsizlik) ise, işin önemine işarettir. Sanki, ”onlar öyle bir hidayet ve doğru yol üzeredirler ki, bunun künhüne hiç kimse erişemez ve değerini gereğince takdir edemez" deniliyor gibidir. Bu tıpkı şu ifadeye benzer: ”Eğer sen falan kimseyi görebilseydin, mutlaka bir adam görecektin." Yani Allah, bu kimselere hidâyet etmekle, onlara dünyada ikramda bulundu ve henüz yaşıyorlarken kendilerine kurtuluş yolunu gösterdi:
Rablerinden, yani Allah tarafından gelen
bir hidâyet üzeredirler. Bu, Allah'ın her türdeki hidâyetini ve her anlamdaki başarıya ulaştırma yollarını içine alır. Âyette ”Rahh" kelimesinin ”hüm" zamirine muzaf olarak gelmesi, nitelenen varlığın çok yüce ve şerefli olduğunu göstermek içindir.
Ve kurtuluşa erenler de onlardır. ”Müflih", arzuya ulaşan demektir. Sanki, onun için, değişik türden zafer yolu açıldı, ona kapanan hiçbir yol kalmadı, deniliyor. Bu kelimenin kökü, yarmak, açmak ve kesmek gibi anlamlara gelir. Nitekim çiftçiye de bu anlamda yeri sürüp yarması nedeniyle ”Fellah" denmiştir. Araplar arasındaki bir ata sözünde de ”el-hadîdü bi'l-hadîdi yüflehu" denir ki bu, ”demir demirle kesilir" anlamındadır. Böylece âyet, kıyamet gününde cehennem ateşinden kurtulup cennetle müjdelenenler bunlardır ve bunlar için hem dünya ve hem ahiret hayrı kesinleşmiştir, anlamına gelir. Aslında felah, yani kurtuluş üç şekildedir:
a- İnsanın nefsine, dünyaya ve şeytana karşı başarı kazanıp, hevâ ve isteklerine uymaması, dünyanın süs ve gösterişine aklanmaması, şeytanın vesvese ve fitnesine kapılmaması.
b- Küfürden, kibir ve gururdan, şeytanın vesvesesinden, kabrin yalnızlığından ve yeniden dirilme olayından sonra mahşerdeki dehşet saçan hesabın zorluğundan kurtulabilmesi.
c- Ebedî mülkte bekayı arayıp sermedî nimetleri elde etmeye çalışmak. Hiçbir zaman yok olmayan bir mülkün peşinde olmak, ele geçtikten sonra bir başkasına geçmeyecek olan nimeti kazanmak, hiçbir zaman üzüntüsü olmayan bir sevinci elde etmek, ihtiyarlığı olmayan gençliğe ermek, beraberinde hiçbir zorluk getirmeyen bir rahat ve huzuru bulabilmek.
6
İnkâr edenlere gelince... Yüce Allah bundan önceki âyetlerde, samimi ve halis kullarını tüm nitelikleriyle anlattı. Onlar için hidâyeti ve kurtuluş yolunu gösterdiğini belirtti. Şimdi de bunların tam zıddı olan inkarcıları anlatıyor. Bunlara hidayet kâr etmemiş, âyet ve uyanlardan da bir ders almamışlardır. Âyette ilgi zamirinin marifeliği (belirliliği) ya ”ahd" manasınadır ki bununla belirli bazı kimseler bildirilmek isteniyor: meselâ. Ebû cehil, Ebû Leheb, Velîd b. Muğîre, Yahudi din bilginleri gibi. Veya bu cins manasınadır. Bu durumda küfründe ısrar eden ve kesinlikle hakkı kabul etmeyi düşünmeyen herkes, bu ifadenin içinde yer alır. ”Küfür" sözlükte, örtmek ve kapatmak anlamına gelir. Şeriat dilinde ise, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın getirdiği zaruri olarak bilinen şeyleri inkâr etmektir.
Begavî'de bildirildiğine göre küfür dört türlüdür:
a- ”Küfr-i inkârî: Allah'ı bilip tanıdığı halde, bunu itiraf etmemektir.
b- Küfr-i cuhûdî: Kalbiyle Allah'ın varlığını bildiği halde diliyle bunu söylemeyenin küfrü. Mesâla İblîs'in küfrü gibi. Allah şöyle buyuruyor: ”Bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince, onu inkâr ettiler." (Bakara: 89)
c- Küfr-i inadî: Kalbiyle Allah'ı tanıdığı halde, diliyle itiraf etmemesi ve o hak dini de kabul etmez. Ebû Talib'in küfrü gibi. Çünkü o:
"Aslında yeryüzünde en hayırlı dinin Muhammed'in dini olduğunu biliyorum.
Eğer beni kınamasalar ve bana dil uzatmalarından endişe etmeseydim, Benim buna açıkça müsamaha ettiğimi görürdün" demiştir.
d- Küfr-i nifâkî: Diliyle ikrar ettiği halde, kalbiyle inanmayanın küfrü.
Aslında bütün bu küfür türlerinin hepsi de aynıdır. Çünkü kim bu tür küfürlerden herhangi biriyle Allah'ın huzuruna çıkarsa, onun için bağışlanma yoktur."
Onları uyarsan da, ey Muhammed,
uyarmasan da... Anlam şöyle oluyor: ”Doğrusu senin kâfirleri uyarman, ya da uyarmaman hiçbir şeyi değiştirmez." Uyarma anlamına gelen ”imâr" kelimesi aslında, korkulacak bir şeyin bildirilmesi anlamınadır. Burada, işlenen kötülük ve günahlar yüzünden Allah'ın azabı ve cezalandırmasıyla korkutmaktır. Kâfirler hakkında hızarla yetinilmesi, aslında kâfirlerin müjdelenmeye değer kimseler olmamasındandır. Çünkü inzar, kalblerde daha derin bir etki yaptığı gibi, ruhlar üzerinde de şiddetli bir etki bırakır. Menfaatten önce zararı önlemek çok daha önemlidir. Kâfirler uyarıdan hiç etkilenmedikleri için, kuşkusuz bunlara ilk olarak müjdeden söz edilemez. Allah'ın putperestler hakkında: ”Onları çağırsanız da, sükût etseniz de, sizin için birdir" (A'raf: 193) buyurduğu âyette ”sizin için birdir" dendiği halde, yukarıdaki âyette ”senin için birdir" buyurmamıştır. Çünkü senin uyarman ve uyarıyı terketmen, senin hakkında aynı anlamda değildir. Sen, onlar inanmasalar da, uyardığın için bundan dolayı sevap alırsın. Fakat onlar için böyle bir durum yoktur. Onları uyarsan da uyarmasan da iman etmezler. Bu tıpkı iyiliği emir ve kötülükten uzaklaştırma gibidir. Çünkü bu görevi yapan kişi, emrettiği şahıslar emredileni yapmasalar da, yine sevabını alır. Bu toplumun hali, tıpkı Hazret-i Hûd (aleyhisselâm)'un kavmi gibidir. Onlar: ”Sen öğüt versen de, vermesen de bizce birdir" (Şuarâ: 136) demişlerdi. Allah da kafirler hakkında:
Onlar için birdir... buyuruyor. Kıyamet gününde bunlara şöyle denilir: ”Girin oraya, sabretseniz de, sabretmeseniz de artık sizin için birdir. Ancak yaptıklarınıza göre cezalandırılacaksınız." )Tur. 16)
"Onlar için birdir", burada ”birdir" anlamına gelen ”sevâün" kelimesi ”istiva" anlamında bir isimdir. Sıfat manasına olup mübalağa ifade eder. Yüce Allah şöyle buyuruyor: ”Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze gelin." (Âl-i İmrân: 64)
Yüce Allah bunların şöyle diyeceklerini bildiriyor: ”Şimdi biz sızlamak da, sabretsek de birdir. Çünkü bizim için sığınacak bir yer yoktur." (İbrahim: 21) Madem ki öğüt vermek veya vermemek birdir, şu halde onların cehennem ateşine sabretmeleri veya etmemeleri de birdir. Sana göre yaşlılığında olsun, gençliğinde olsun isyanın madem ki birdir, sana göre sürekli hasta olman ya da sağlıklı olman bir şey değiştirmeyecek, senin için nimet içinde olmak ya da sıkıntıya katlanmak mademki aynı şeylerdir, bu durumda senin ölüm anında tevbe edip etmemen; ısrarının ya da sessizliğinin eşit olmasından korkmaz mısın? Şefaatçıların, senin işinle ilgilenmeleri ya da seni bırakmalarının eşit olmasından korkmaz mısın?
Onlar inanmazlar. Bu, başlı başına bağımsız ve bir öncekini destekleyen bir cümledir. Diğer taraftan bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için bir teselli doğuruyor ve kalbine bir ferahlık veriyor. Çünkü burada, Allah'ın Hazret-i Nuh'a verdiği haber türünden bir haber vardır. Uzun bir süre geçtikten ve iyice şiddet arttıktan ve umut kesildikten sonra, Allah Hazret-i Nuh'a şöyle buyurdu: ”Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık sana asla inanmayacak." (Hûd: 36) Bundan böyle Hazret-i Nûh da kavminin helak olması için bedduada bulundu.
Bu âyet-i kerimede, eğer ilgi zamiriyle belli kişiler kasdediliyorsa, gaybtan haber veriliyor demektir. Bu da açık mucizelerdendir.
Bu arada şöyle bir soru da akla gelebilir: Madem ki Allah, bunların inanmayacaklarını biliyordu, o halde niçin Hazret-i Peygamber'e onları davet etmesini emretti? Kesin olarak iman etmeyeceği bilinen kimseyi uyarmanın yararı, ileride delil ile susturulmaları içindir. Bilindiği gibi yüce Allah, Hazret-i Mûsa'yı, İslâm'a davet etmesi için Firavuna göndermişti. Fakat Firavunun iman etmeyeceğini de biliyordu. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: ”Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki, insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın!" (Nisa: 165) Yine Rabbimiz şöyle buyuruyor: ”Eğer biz bundan önce onları bir azab ile helak etseydik, muhakkak ki şöyle diyeceklerdi: Ya Rabbi! Bize bir elçi gönderseydin de, şu aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce âyetlerine uysaydık." (Tâ-Hâ: 134)
Şöyle bir soru da akla gelebilir: Allah, Hazret-i peygamber'e bunların iman etmeyeceklerini bildirdi. O halde tıpkı Hazret-i Nuh'un kavminin iman etmeyeceğini bildirip helak ettiği gibi, bunları da helak etmeli değil miydi? Buna karşılık olarak deriz ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), âlemlere rahmet olarak gönderildi. Nitekim bunu Kur'an bildiriyor: ”Halbuki sen onların içinde oldukça Allah, onlara azap edecek değildir ve onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir." (Enfal: 33)
7
Allah onların kalblerini mühürlemiştir. Allah, kâfirlerin niteliklerini açıkladıktan sonra, hemen ardından ne gibi cezalara çarptırıldıklarını da ekledi. Bu, bir bakıma geçen hükümlerin bir gerekçesi ve açıklamasıdır.
Âyetteki ”mühürlemek" anlamındaki ”hatm" kelimesi, gizlemek ve saklamak anlammadır. Bu, üzerine mühür basılan şeyin artık kontrol altında olduğunu gösterir. Çünkü bir şeyin mühürlü olması, o şeyin gizliliğini, önemini ve sona vardırılmasını gerektirir. Burada demek istenen de, kâfirlerin kendi adlarına küfür ve günahı güzel gördükleri, bunda ısrarlı oldukları gerçeğidir. Durum böyle olunca, artık hiçbir şey kalblcri üzerinde etkili olamaz. O kalblere hiçbir zaman hak giremez. İşte onların durumu buna benzediği için ”kalpleri mühürlü" diye adlandırılmışlardır. Bu hal başka bir âyette de yine mühürlemek anlamına gelen ”Tab"' ile ifade edilmiştir. Allah şöyle buyuruyor: ”İşte onlar, Allah'ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini tabettiği (mühürlediği) kimselerdir." (Nahl: 108) Bir başka âyette de aynı şey, ”iğfal" kelimesiyle dile getiriliyor: ”Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız kimseye itaat etme."(Kehf:28)
Bakara sûresinin bu âyeti, kâfirlerin en iğrenç niteliklerini haykırıyor ve sonlarının çok vahim olacağını bildiriyor. Âyetteki ”hatm" kelimesi, küfürlerinin cezasına işarettir. Oysa Allah, tüm yolları kendilerine açıklamak suretiyle kolaylık sağlamıştır. Eğer bu yolları öğrenme çabası gösterselerdi, mutlaka Allah, kendilerini başarıya ulaştırır ve Allah onların kalbleri ve kulakları üzerine mühür basıp onları hidayetten men edince cezaya nasıl müstehak olurlar? Konusunda itiraza yeltenmezlerdi.
Âyette geçen kalbten amaç, gönülde ifadesini bulan akıl gücü ve melekedir. Bazan da kalb zikredilir, onunla akıl ve marifet kastedilir. Allah şöyle buyurmuştur: ”Şüphesiz ki bunda kalbi (aklı) olan için bir öğüt vardır." (Kaf: 37) Bu âyette ”kalb", ”akıl" anlamında kullanılmıştır.
...Ve kulaklarını mühürlemiştir. Bundan böyle hakkı işitmekten uzaktırlar, herhangi bir iyiliğe kulak asınazlar, onu dinleyip kabul etmezler. Sanki kulakları mühürlenip tıkanmıştır. Bu, onların kötü seçimlerinin bir cezası ve bâtıla yönelerek onu seçmelerinin bir sonucudur. Bu âyette ”işitme" organının tekil olarak getirilmesi birkaç yönden yorumlanmıştır:
Birincisi: ”İşitme" anlamındaki ”Sem'“ kelimesi, aslında mastardır. Mastarların ise çoğul olmaları gerekmez. Çünkü mastar (kök fiil) hem tekil ve hem çoğul anlamına gelir. Allah şöyle buyurmuştur: ”Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım." (Târik: 15-16)
ikincisi: Burada mahzuf bir kelime vardır. Bunun anlamı şudur: ”İşitme yerleri ve duyulan mühürlenmiştir. Tıpkı âyetteki ”şehre sor" (Yusuf: 82) cümlesinin, ”şehir halkına sor", anlamına gelmesi gibi. Buradaki hazif, ”Senf'in (işitmenin) bir fiil olduğunu gösteriyor. O halde fiile mühür vurulanı az. Ancak fiilin mahalli olan yere vurulur ki, bu da kulaktır.
Üçüncüsü: Bununla işitme durumundaki herkesin işitmesi istenmiştir. Çoğul olan bir başka kelimeyle tamlama oluşturan bir kelimenin artık tekrar çoğul olarak gelmesine gerek yoktur. Burada kelimenin tekil getirilmesinde karışıklık söz konusu değildir. Şairin ”külü fî bâd-ı batnikûm" ifadesindeki ”batniküm" kelimesinin ”bütûnikûm" anlamında olduğu gibi ki manası, karınlarınızın bir kısmını doyurun, demektir. Çünkü ”batın" (Karın) da ortaklık olmaz. Herkesin karnı bir olup kendisine aittir. Bu sebeple çoğul getirilmesine gerek yoktur.
Dördüncüsü: İmam Sîbeveyh'in, ”iki çoğul arasında yer alan bir tekil kelime, çoğul kabul edilir" şeklindeki görüşüdür. Tıpkı şu âyette olduğu gibi: ”Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır." (Bakara: 257) Âyette ”karanlık" kelimesinin çoğul gelmesi, tekil olarak gelen ”aydınlık" kelimesinin de çoğul kabul edilmesini sağlar.
Bu yedinci âyette, kulaklardan önce kalplerin mühürlenmesinin ele alınması, kalbin imanı kabullenmemekte temel unsur olmasındandır. Diğer taraftan gözlerden önce kulakların yer almasındaki incelikte de, tıpkı kalblerle kulaklar arasındaki ilişkinin varlığı söz konusudur.
Gözlerinde de perde vardır. ”Ebsar" kelimesi, ”basar" kelimesinin çoğulu olup görme işini algılamak anlamındadır. Bazan bu kelime, mecazî anlamda görme organı için de kullanılır ve bu anlamda her iki görme organını da kapsar. Zaten burada demek istenen de budur. Çünkü böylece ”perde" kelimesiyle olan ilişki daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. ”Gışâve", perde ve örtü anlamındadır. Gerçekte gözde bir perde söz konusu değildir. Bundan amaç, gerek kişinin kendi üzerinde ve gerek kendisi dışında var olan delilleri görmemesi, bunlardan yararlanmamasıdır. İşte bu bakımdan bu kimseler uzak görüşlü kimseler değildirler. Küfürleri gerçekleri görmelerine engel olmuş, mucize ve âyetlere karşı görme körlüğüne yakalanmışlardır. Madem ki kulak ve kalb idrak noktasından hemen her yönden ortaktırlar. Dolayısıyla bunların işlevlerinin özelliğine engel olacak şey konmuştur. Bu ise ”mühürlenme"dir. Dolayısıyla hemen her yönden bu organların idrakleri mühürlenmiştir. Gözün algılaması ise, karşılaşma iledir. Dolayısıyla bunun için engel olarak perdeleme kelimesi kullanılmıştır.
Teysir adlı eserde belirtildiğine göre bu âyette ”kalbler", ”kulak" ve ”gözler'den söz edilmiştir. Çünkü hitap, hakkı anlatmak açısından bu üç organın kullanılmasıyla sağlanır. Nitekim Allah Kuranın birçok yerlerinde, ”akletmiyor musunuz?", ”Görmüyor musunuz?" ve ”işitmiyor musunuz?" buyurmaktadır.
Onlar için büyük yani şiddetli
bir azap vardır. Azap, kök itibariyle ”nekâl" kelimesine benzediği gibi, anlam açısından da buna benzer. Bu, ceza, felâket, başkalarına ibret olacak şey anlamlarınadır. Buna ”azap" adının verilmesi, kişiyi cinayet işlemekten alıkoyduğu içindir. Çünkü akıl sahibi bir kimse, yapacağı kötülüklerin sonucu olarak başına gelebilecekleri düşündüğünde kötülüklerden hemen vazgeçer. Nitekim tatlı suya da bu kökten olarak ”mâu'l-azb" denir. Çünkü böyle bir su, insandaki susuzluğu kesin olarak giderir. Halbuki tuz veya tuzlu olan şey böyle değildir. Bu, giderek insanı susatır. Bir diğer yorum ise, kişinin karakteri gereği hoş gördüğü ve güzel kabul ettiği şeylerin cezasına ad olarak verilmiştir. Nitekim: ”Azabımı tadın" (Kamer: 37-39) denilmiştir. Aslında güzel ve temiz olan şeyler tadılır. Buna göre dünyada kendi heva ve isteklerine uyarak bunu güzel görenler, bir bakıma azabı da güzel görmüş oluyorlar.
Teysır adlı kaynakta ”azîm" kelimesi, büyük, çok veya sürekli gibi anlamlarla yorumlanmıştır. Dolayısıyla bu, sürekli olarak cehennem ateşiyle azaplandırmak anlamına gelir. Sonra bu azabın büyüklüğü kıyametin şiddeti ve korkunç ahvaliyle zincir ve prangaların çokluğu sebebiyledir. Bu âyet, kafirlerin âhirette layık olacakları durumlarını açıklayan bir uyarı ve korkutmadır. Bu, aynı zamanda dünyada öldürülme ve esir düşme, âhirette de cehennem ateşiyle cezalandırılma şeklinde yorumlanmıştır."Büyük azap" ifadesinin nekire (belirsiz) olarak gelmesi, ona uğrayacak olanların görecekleri azap ve acının büyük olacağına işarettir. Bunun derecesini de Allah'dan başkası bilemez.
Akıl sahibinin yapması gereken şey, kendisini acıklı azaba götürecek, büyük ve şiddetli bir ceza ile karşı karşıya bulunduracak şeylerden kaçınmasıdır. Kişiyi böylesi bir sonla karşı karşıya bırakacak olan da, günahlarda ısrar etmek, hata ve kusurlu işlere dalmaktır.
8
Bir kısım insanlar vardır ki... Her şeyden münezzeh olan Rabbimiz, Kitab'ının başında kendi zatını bize tanıttı. Sonra da gerçek anlamda inanan, özü ve sözü bir olan ihlâsiı kullarının niteliklerini anlattı. Bunların ardından, inkarcılardan söz etti. Bunlar da, inkâr açısından iç ve dışları aynı olanlardır. Üçüncü olarak şu anda ele alman, kimseler ise, birinci kısımla ikinci kısım arasında bir o tarafa, bir bu tarafa yalpalayıp duranlar, bir yerde karar kılmayanlardır. Bunlar içten inanmadıkları halde, ağızlarıyla inandıklarını söyleyen münafıklardır. Aslında onlar kâfirlerden daha kötü kimselerdir. Allah nezdinde de en çok buğzedilenler bunlardır. Çünkü bunlar, hakkın karşısında bâtılı ve küfrü seçmişler, böylece hak ile bâtılı bir aldatma ve alay unsuru olarak ele almışlardır. İşte bu yüzden de, bunlar hakkında daha uzun ve fazla bilgi verilmiş, iğrençlikleri ve kötülükleri açık bir tarzda ortaya konulmuştur.
Kâşânî şöyle diyor: ”Görüldüğü gibi burada, kâfirlerle ilgili olarak sadece iki âyete yer verilip onlar hakkında kısa bilgilerle yetinilmesine karşılık, münafıkların durumlarının onüç âyetle açıklanması, kâfirlerden yüz çevrilmesi içindir. Kâfirler sözden anlamazlar, dolayısıyla bunlarla konuşmanın bir anlamı yoktur. Halbuki münafıkların, bazan azarlanmaları, ağır bir şekilde sıkıştırılmaları halinde kendilerine söz kâr edebilir, yaptıkları kötülükler ve davranışların açıklanması halinde köşeye sıkışabilirler."
Ayette geçen ”Nâs" kelimesi ”insan" kelimesinin çoğuludur. İnsana nâs denilmesi, insanın kendisinden söz alındığı halde, verdiği sözü unutma özelliğine sahip olmasındandır. Çünkü bu kelimede unutma anlamı vardır. Nitekim şöyle buyuruluyor: ”Yemin olsun ki, biz Âdem'e daha önce emretmiştik. Fakat o bunu unuttu." (115)
Bir diğer yoruma göre bu kelime, görülmek, ortaya çıkmak gibi anlamlara gelen ”ânese" kökünden türemiştir. İnsan da görünen bir varlık olması nedeniyle kendisine bu ad verilmiştir. Çünkü insan, hem görünür ve hem de görür. Oysa cinlere ”cin" adının verilmesi, insanların gözlerine görünmemeleri dolayısıyladır.
Bir diğer yorum da, bu kelimenin ”vahşet" kelimesinin kart ışı olan ”üns" kökünden alındığıdır. Çünkü insan, çevresiyle ve benzerleriyle hemencecik kaynaşıp uyum sağlayabilen, aynı zamanda ruh ve beden uyumu içerisinde ve dengeli olarak yaşayabilen bir varlıktır.
'Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' derler. Sadece dilleriyle inandıklarını söyleyen bu kimselerden amaç, Abdullah b. Übeyy b. Selûl ve arkadaşlarıyla, benzeri münafıklardır. Bunlar Müslüman olduklarım açıkça söyledikleri halde, gerçekte iman etmemişlerdi. Sadece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabından bir bakıma kurtulmak için Müslümanlıklarını ilan ediyorlardı. Ancak inançları farklıydı. Bunların çoğunluğu yahudi idi. Allah'ı tasdik ettiklerini ve âhiret gününe inandıklarını söylüyorlardı. Ahiret günü, haşr vaktinden, sonsuza kadar sürecek olan zamandır. Ahiret denmesi, dünyanın sayılı günlerinin sona ermesinden ve ondan sonra gelmesindendir. ”Allah'a ve âhiret gününe iman ettik," demekle nifak, aldatma ve Müslümanlarla alay tarzında bu iki ana unsur arasındaki diğer iman esaslarına da inandıklarını belirtmişlerdir. Bu, kötülük üzerine kötülük ve küfür üzerine küfürdür.
Halbuki onlar, inanmamışlardır. Bunlar doğrulayıcı değillerdi. Çünkü hep inandıklarının aksini ortaya koyuyorlar, asıl inançlarını gizliyorlardı. İşte bunlar münafıkların bizzat kendileridir. Bunların mü'min olmadıkları hakkındaki hüküm, iddialarının kesinlikle doğru olmadığı gerçeğidir. Burada ”iman" olayı kendilerinden kesinlikle kaldırılıyor ve ”Onlar iman edenlerden değildi" yerine, ”Onlar inanmamışlardır" şeklindeki kesin bir ifadeyle durumları gözler önüne seriliyor. Âyet, bunların ”biz inandık" iddialarının geçersizliğini gösteriyor. Çünkü, bu konuda doğru olduklarına ilişkin herhangi bir kanıt ortaya koymamışlardır. Bir kimse ilgisi olmayan bir şeyle övünmeye kalkışırsa, sonuçta imtihanı kaybeder ve rezil olur. Çünkü kendini öven yerilir, kendisini küçük gören de övülür. Meselâ: Firavun, ”Ben müslumanlardanım" (Yunus: 90) iddiasında bulunmuş, bunun üzerine kendisine: ”sen bozgunculardansın" (Yunus: 91) denilmiştir. Halbuki Hazret-i Yunus'un, ”gerçekten ben zalimlerden oldum" (Enbiya: 87) demesi üzerine kendisine: ”Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı..." (Saffât: 143) diye karşılık verilmiştir.
Anlatıldığına göre, bir bilginin bir öğrencisi vardı. Bu öğrenci kendisini herkese güvenilir biri olarak tanıtmıştı. Ancak hocası, öğrencisinin kendisini tanıttığı gibi olmadığını biliyordu. Öğrencisiyse her şeye rağmen hocasının kendisi hakkında yanıldığını ileri sürüyordu. Hocası günün birinde, bir başka öğrencisini götürerek bir evde sakladı. Sonra bir koç alıp kesti ve parçalayarak bir çuvala koydu. Bu sırada kendisini herkese güvenilir tanıtan öğrenci çıkageldi ve hocasını kanlara bulanmış bir halde gördü. Hocasının elinde kanlı bıçak, çuvalın başında bekliyordu. Öğrenci bu durum karşısında: ”Efendim, nedir bu halin?" dedi. Hocası: ”Falan öğrenci beni çok sinirlendirdi ve ben de kendisini öldürmek zorunda kaldım. Bu bir sırdır ve senden kimseye söylememeni istiyorum. Şimdi onu gömmek için bana yardım et" dedi. Birlikte çuvalı evin içine bir kuyu kazarak gömdüler. Ancak bir gün hocanın sakladığı öğrencinin babası çıkageldi. Çocuğunu görmek istediğini söyledi. Hocası da, çocuğun kendi yanında olduğunu söyledi. Çocuğun babası da böylece dönüp gitti. Fakat, bu olayı bir türlü içine sindiremeyen sözde güvenilir öğrenci, hocasının bu sırrını daha fazla gizleyemedi. Çocuğun babasına giderek olup bitenleri anlattı. Çocuğun hoca tarafından öldürüldüğünü ve birlikte gömdüklerini söyledi. Durum zamanın hükümdarına iletildi. Hükümdar bu durum karşısında ne yapacağını şaşırdı. Çünkü hocanın ne denli vakur ve güvenilir biri olduğunu biliyordu. Hemen kadı ve fakihleri adı geçen hocaya gönderdi. Öğrencisi de, artık hocası hakkında ileri geri konuşmaya başlamıştı. Şahitler gömülü yerden çuvalı bulup çıkardılar. Açtıklarında, içindeki şeyin kesilmiş bir koç olduğunu gördüler. Bu arada çocuk da gizlendiği yerden ortaya çıktı. Böylece kendisini herkese güvenilir olarak tanıtan öğrenci rezil olmuş, gözden düşmüş ve yaptığına da pişman olmuştu. Ancak bu pişmanlık artık işe yaramıyordu.
9
Allah'ı ve iman etmiş olanları aldatmaya çalışırlar. Kötü amaçları bakımından bu onlar hakkında bir uyarı, ya da, akla gelebilecek bir sorunun cevabı niteliğinde yeni bir cümledir. Sanki: ”Onlar inanmadıkları halde, neden böyle iddiada bulunuyorlar?" denmek istenmektedir. Dolayısıyla, âyetle de onlara bu şekilde cevap verilmiş olmaktadır. Münafıkların Allah'ı aldatmaları gerçek manasında değildir. Çünkü, Allah için gizli hiçbir şey yoktur. Bundan maksat, onların Allah'ın Rasûlünü aldatmalarıdır. Ya da gerçek manasında (karşılıklı aldatma) kullanılmıştır. Buna göre mana, bunların Allah'a karşı iman ettiklerini açıklamaları, küfürlerini gizli tutmaları gibi Allah'ın da onlar hakkında dünyada islamî hükümleri uygulamasıdır. Münafıklar Allah katında kâfirlerden daha kötü ve iğrenç kimselerdir. Münafıklar, cehennemin en alt kısmında kalacak kimselerdir.
Huda (aldatma): Kişinin, arkadaşına yapmak istediği kötülüğün aksini hissettirmesidir. Böylece onu hiç düşünemediği yerden vurmak ister. Ya da karşısındakini aldatmak için ona yardım ediyor ve zaman veriyor pozisyonunda gözükerek, ondan kolaylıkla kurtulmak istemesidir. Bu iki anlam da, buraya uygun düşmektedir. Çünkü münafıklar, inanmış gibi davranarak, mü'minlerin sırlarını öğrenmeyi ve bunları düşmanlara aktarmayı plânlarlar. Böylece, kâfirlerin başına gelebilecek şeylerden, yağmadan, esir düşmekten, soygundan kendilerini kurtarmak isterler. Yine münafıklar müminleri gördüklerinde, inanmadıkları halde, inanmış gibi görünürler.
Halbuki ancak kendilerini aldatırlar da... Onların aldatma yoluyla verecekleri zararlar, sonuçta kendilerinedir. Kendilerinden başkasına geçmeyecektir. Yani münafıklar, yapacaklarını yapacaklar, fakat onlar bu yaptıklarıyla kendilerinden başkasına zarar veremiyeceklerdir. Çünkü yaptıkları işin cezası, kendi başlarına dönecektir. Aldatma ve hile yoluyla yaptıkları her türlü davranışlar kendi aleyhlerine sonuçlanacaktır. Çünkü Allah, peygamberini, onların tüm yaptıklarından haberdar edecek, nifaklarını ona bildirerek onları dünyada rezil edeceği gibi, âhirette de en büyük, cezaya çarptıracaktır.
Bir başka görüş de şöyledir: Allah, münafıklara, kendi yaptıkları gibi, muamelede bulunacaktır. Münafıklar cehennem ateşine atılıp da orada uzun bir süre azap edildikten sonra, Rahman olan Allah'tan yardım isteyecekler, bunun üzerine kendilerine: ”İşte kapılar! Şu anda açılmış bulunmaktadır, hemen buradan çıkın" denilecek, bunun üzerine onlar, hızlıca kapılara doğru koşacaklar. Ancak tam kapıların yanına vardıklarında, tekrar üzerlerine kapatılacak ve bunlar da şeytanlar ve tağutlarla birlikte cehennem kuyularına döndürüleceklerdir.
Farkında olmazlar. Bütün bu şeylere rağmen onlar ne yaptıklarının farkında değiller. Çünkü hepsi de gaflet içindedirler, hepsi de uçurumdadırlar.
Şuur, bir şeyin duyularla hissedilmesi ve farkına varılmasıdır. ”İnsanın-meşairi" denince, insanın duyuları denmek istenir. Duyuların ”farkına varmamak, şuuruna ermemek" ifadesiyle anlatılması her bir duyu organının algılama yeri olmasındandır.
Diğer taraftan bu âyette münafıkların bilmediklerinden sözediliyor. Oysa: ”Bile bile gerçeği gizliyorsunuz" (Âl-i İmran: 71) âyetinde münafıkların ilim ve bilgi sahibi olduklarından haber verilmektedir. Bu iki âyet birbiriyle nasıl bağdaştırılabilir? Burada şöyle bir açıklamaya gitmek mümkündür. Onlar işin içyüzünü gerçekten biliyorlar, fakat bildikleriyle amel etmiyorlar. Böylece de tıpkı bilmeyenler gibi oluyorlar. Nitekim şu âyette onların durumu şöyle ifade ediliyor: ”Sağır, dilsiz ve kördürler." (Bakara: 18) Oysa bunların hepsi de gerçekte konuşurlar, işitirler ve görürler, fakat bunlardan yararlanmak istemezler. Bu halleriyle onlar adeta sağır, dilsiz ve kör gibidirler. Eğer bir kimsenin elinde yararlanamayacağı bir âlet varsa, onun, elinde âlet bulunmayan kimseden bir farkı yoktur. Dolayısıyla ilmiyle amel etmeyen bir âlimin de, cahilden farkı yoktur. İkisi de eşittir. Bir zengin, eğer varlığından yararlanamıyorsa, bununla fakir arasında hiçbir fark yoktur. Kâfirler için ilim sahibi denmesi, onları yarın delil bakımından susturmaya yöneliktir. Aynı zamanda bunlara cahil denmesi ise, gerçekten değersizlikleri ve eksikliklerinin ortaya konulmasındandır. Oysa mü'min ler böyle değildir. Mü'min'in ilim sahibi olması, onun asaletini ve değerini ortaya koyar. Ona cahil denmesiyse, günah işlemeleri halinde mazur görülmeleri dolayısıyladır. Nitekim Teysir adlı kaynakta da böyle geçmektedir.
Mü'min olan kimsenin ilim ve amel gibi güzel şeylerle süslenmesi, hatadan ve ayak sürçmesi gibi şeylerden de uzak durması gerekir. Rabbinin rızâsından başka bir şey düşünmeyerek ibadet ve taatte bulunmalıdır. Düzgün bir kal ble Rabbine ibadet ve kulluk etmelidir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hadislerinde şöyle buyurmuştur: ”Sizin adınıza en çok endişe ettiğim şey, küçük şirktir." Küçük şirk nedir? sorusu üzerine şöyle buyurmuştur: ”Riyadır. Yüce Allah, kullarını amelleriyle cezalandıracağı, ya da mükafatlandıracağı o günde: 'Dünyada iken, kendileri için gösterişte bulunduğunuz kimselere gidin hele, onların yanında siz bir hayır bulabilecek misiniz?' buyurur." (8) Bu kimselere böyle denmesinin sebebi, onların dünyada işledikleri amellerinin sırf bir aldatmacadan ibaret olmasındandır. Nitekim âhirette de kendilerine böylesi bir muamele uygun görülecektir. Bu ifadeler Tenbihu'l-Gafilîn'de de böyle geçiyor.
10
Onların kalblerinde hastalık vardır. Allah onların hastalığını artırmıştır. Hastalık, gerçek anlamda, bedene sonradan ilişen bir rahatsızlık olup, bedeni normal durumundan çıkarır. Davranış bozuklukları meydana getirerek, işi ölüme kadar vardırır. Ayrıca hastalık, mecazî anlamda nefsâni arazlar hakkında da kullanılır. Meselâ cehalet, çekememezlik, bozuk inanç, kin ve her türlü küfür gibi. Böylelerin gönlü hep elden kaçırdıkları şeyler yüzünden üzüntüdedir, kazanamadıkları liderlikler sebebiyle yanıp tutuşmaktadır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in getirdiği dava ve yürüttüğü görev konusunda gösterdiği sebat ve günden güne ilerleme kaydettiğini gördükçe, iyiden iyiye rahatsızlaşıyorlar. Çünkü içleri küfürle, kötülüklerle ve bozuklukla doludur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e karşı düşmanlıklarını giderek hızlandırmaktadırlar.
İşte Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in her anlamdaki başarısı ve müminlerin çoğalması gibi hususlar üzerine münafıkların hastalıklarını Allah, giderek artırmış ve gönüllerini de mühürlemiştir. Çünkü Allah, herhangi bir hatırlatmanın, uyarının bunlara etki etmeyeceğini biliyor. Şer'î tekliflerin artması, vahyin sürekli gelişi, yardım ve zaferin artarak Müslümanlar lehine devam etmesi, bu münafıkları adeta çileden çıkarıyor. Çünkü her vahyin gelişinde, Müslümanların sorumlulukları da o oranda artıyor. Bu durum, münafıkların işine gelmediğinden, küfürlerinde iyice azıtıyorlar. Öyle ki, şehadet kelimesini bile söylemek kendilerine ağır gelmektedir. Şehadet kelimesi söylemenin bu kadar zor geldiği kimseler, bundan sonraki emir ve yasakları nasıl yerine getirebilirler? Bu görevler ibadet ve taatle ilgilidir. Sonra da cinayetlere karşı verilecek cezalardır. Bunları düşündükçe, büsbütün çıldıracak duruma geliyorlar, izdıraptan ızdıraba, şüpheden şüpheye düşüyorlar. Bu durum, doğal olarak âhirette de onlara azap üzerine azaba neden olacaktır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: ”Bozgunculuk yaptıklarından dolayı onlara, azap üstüne azap artırdık." (Nalıl: 88)
Kutbu'l-Allâme şöyle der: ”Kalb hastalıkları, ya bozuk inanç ve küfür gibi dinle ilgili ya da ahlâka ilişkindirler. Ahlâka ilişkin olan hastalıklar da, ya aldatma ve haset gibi bizzat fiilen yapılan, ya da, zaaf ve korkaklık gibi nefisle ilgili aşağılık şeylerdir. Buradaki hastalık ifadesini, öncelikle küfürle, sonra fiillere ilişkin işler ve daha sonra da nefs ve buna ait şeyler olarak anlamalıdır."
Ayrıca: ”Allah onların hastalığını artırmıştır" âyetinin münafıklar aleyhine bir beddua olma ihtimali de vardır. Ancak bunun niçin beddua olarak yorumlandığı sorusu akla gelebilir. Halbuki alışılagelen şekliyle âciz kimseler bedduada bulunur. Oysa yüce Allah, acizlikten münezzehtir. Öyleyse bunun sebebi ne olabilir? Buna şöyle cevap verebilirim: Burada Allah, insanlara münafıklar aleyhine bedduada bulunmanın caiz olduğunu ve onların Allah'ın rahmetinden uzaklaştırıldığını bildirmektedir. Çünkü münafıklar, Allah'ın yaratıkları içinde en kötüleridir. Nitekim: ”Allah onları kahretsin!" (Tevbe: 30) ve ”Allah onlara lanet etsin". (Tevbe: 68) gibi âyetlerde bu anlama işaret eder.
Yalan söylediklerinden dolayı onlara dayanılmaz bir azap vardır. Bunlar için âhirette öyle bir azap var ki, bu onların kalblerinin tâ derinliklerine ulaşır. Bu azap, onların yalan söylemeleri ve bunda ısrarlı olmaları yüzündendir. Bu da onların: ”Allah'a... iman ettik" demeleridir. Burada yalanın kötülüğüne işaret edilmiş ve yalan söylemelerinden dolayı dayanılmaz azaba uğrayacakları haber verilmiştir. Yalan anlamında olan ”Kizb", birşeyi olduğundan başka türlü haber vermektir ki bu, tümüyle çirkin bir davranıştır.
Bir de Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e atfen gelen bir haber vardır. Bu habere göre Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) üç yerde yalan söylemiştir. Aslında bu tariz yoluyla söylenmiştir. Çünkü söyleyiş tarzı bakımından yalana benziyor. İşte bunun için de yalan ismi verilmiştir.
Yalan gibi gözüken bu şeyin
İlki, Hazret-i İbrahim'in: ”Ben hastayım" (Saffât: 89) demesidir. Çünkü kavmi onu, kendileriyle birlikte bayrama katılmaya davet etmişlerdi. Oysa kavmi, yıldızları ilâh ediniyorlardı. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) onların bu hareketine kızdığı için rahatsız olduğunu söylemek istemişti.
İkincisi ise, Hazret-i İbrahim'in kırılan putlarla ilgili olarak: ”Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır" (Enbiya: 63) demesidir. O, bunun mümkün bir iş olmadığını, ancak putların en büyüğünün bu işi yapmış olacağının varsayılmasıyla, karşısındakilere susturucu bir cevap vermek için söylemiştir. Çünkü bu ifade onların akılsız olduklarını ortaya koyuyor ve onları beyinsizlikle damgalıyor.
Üçüncü yalan ise, Hazret-i İbrahim'in hanımına ilişkin söylediği sözdür. Hazret-i İbrahim, hükümdarın sorusu üzerine hanımı Sare için: ”Bu, benim kızkardeşimdir" diyordu. Bununla söylemek istediği şey, hanımının din bakımından kardeşi olduğuydu. Çünkü amacı, hanımını zalimin elinden kurtarmaktı. Kralın dinine göre o, yalnız evli kadınlara elini uzatırdı.
Şurası da iyice bilinmelidir ki, yalan söylemek, en çirkin ve iğrenç günahlardandır. Bu, ayıpların da en kötüsüdür. Nitekim tüm kötülüklerin başı da yalancılıktır. Yalan söyleme, imanla çelişir. Yani yalan bir tarafta, iman diğer tarafta olur. İkisi bir yerde bulunmaz. Bu ifade, kinaye yoluyla ikisi arasındaki mesafenin uzaklığını anlatmak içindir. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Kuşkusuz tüm yalanlar kaydedilir. Ancak kişinin savaşta yalan söylemesi bunun dışındadır. Çünkü savaş bir hiledir. Ya da aralarında dargınlık bulunan iki kişinin arasını düzeltmek için söylenen yalan kaydedilmez. Bir de hanımını hoşnut etmek için kişinin söylediği şey yalan sayılmaz."m
Bir erkeğin karısına, onu herkesten ve herşeyden daha fazla sevdiğini ya da bir kadının kocasına aynı şeyleri söylemesi yalan sayılmaz.
İşte bu üç konuda yalan söylemekte herhangi bir sakınca yoktur. Yeter ki bu, kendisi veya bir başkası adına doğru bir gerekçeye dayandırılarak söylenmiş olsun. Hadiste ifade edildiği gibi, ya savaş hilesini düşünerek, ya iki kişinin arasını bulmak veya karı kocanın arasını düzeltmeye yönelik olmalıdır.
Ancak münafıkların ”Allah'a iman ettik" demeleri, gerçeği yansıtmamaktadır. Bu bakımdan yalan söylemeleri yüzünden, bunlar gerçek anlamda mümin değildirler. Çünkü gerçek iman bir nurdur, bir kez kalbe girince, mü'min üzerinde varlığını gösterir. Nitekim Hârise'de bu durumu görüyoruz. Allah'ın Rasûlü kendisine: ”Ey Harise! Nasıl sabahladın?" diye sormuş. O da: ”Mümin olarak sabahladım diye cevap verince: ”Ey Harise! Her hakkın bir hakikati vardır. Senin imanının hakikati nedir?" demesi üzerine, Harise: ”Tüm dünya işlerinden kendimi çektim. Gündüzleri susuz ve geceleri de uykusuz bıraktım. Bana göre bu dünyanın taşıyla altını arasında fark yoktur. Ben, cennetlikleri adeta görür gibiyim. Birbirlerini ziyaret edip duruyorlar. Cehennemliklerin de çığlıklarını duyar gibiyim. Ben, âdeta Rabbimin Arş'ını açıkça görür gibiyim" cevabını verince, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”isabet ettin. Buna devam et" buyurdular.00'
11
Kendilerine: 'Yeryüzünde sakın bozgunculuk yapmayın' dendiği zaman: Bu münafıklara, Müslümanlar, yeryüzünde bozgunculuk yapmamalarını söylediğinde... Fesad, yani bozgunculuk, bir şeyin anormal duruma gelmesidir. Bunun zıddı ise ıslah, yani düzeltmektir. Yeryüzünde bozgunculuk denince, savaş ve fitnenin tahrik edilmesi, müminlere ait sırların kâfirlere aktarılması ve buna benzer küfür ve kötülük türleri akla gelir. İşte madem ki münafıkların davranışları bu anlamda kötülüklere neden olmakta ve bu yüzden de, tıpkı birinin ”kendi elinle kendini öldürme", ”kendi canını ateşe atma" demesi gibi, kendilerine ”Bozgunculuk yapmayın" denmiştir, öyleyse durumları böyle olanlara bu gibi şeyler söylenince hemen:
'Bizler sadece düzeltenleriz' derler. Bu, bir kimsenin kendisine öğüt verene karşı, aşırı bir tepkiyle red anlamında söylediği bir sözdür. Buna göre anlam şöyle oluyor: ”Öğüt vermeye kalkışan kimsenin bize böyle hitap etmesi doğru değildir. Çünkü bizim yaptığımız, yalnızca ıslah etmektir. Durumumuz fesad ve bozgunculuk gibi kötü şeylerden tamamen uzaktır." Münafıkların böyle konuşmalarının sebebi, bozgunculuğu düzeltme olarak değerlendirmelerindendir. Çünkü bunlar kalb hastasıdırlar. Nitekim Allah (celle celalühü) şöyle buyuruyor: ”Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse, (kötülüğü hiç istemeyen kimseye benzer) mi?" (Fatır: 8) Böylece münafıklar yaptıklarının bozgunculuk olduğunu inkâr edip, işlerinin sırf düzeltmekten ibaret olduğunu ileri sürdüler. Allah onlara şu âyetiyle cevap veriyor:
12
İyi bilin ki, asıl onlar, fesat çıkaranların ta kendileridir.
Ey müminler! Asıl bozguncuların onlar olduğunu bilin. Bunun için onlardan, ıslaha yönelecek bir adım atacaklarını beklemek imkânsızdır. Daha sonra Allah (celle celalühü) şu buyruğuyla onların nasıl insanlar olduklarını bildiriyor:
Fakat farkına varmazlar. Onlar, bozguncu olduklarını bilmezler. Bunlarm idrak ve kavrama kapasiteleri yoktur. Çünkü onlar duyularını yitirmişlerdir. Dolayısıyla düşüncesizlikleri onların bozgunculuklarına tam denk düşmektedir.
13
Onlara: 'İnsanların iman ettiği gibi, siz de iman edin' denildiği zaman: Mü'minler tarafından, öğüdü tamamlamak ve iyi bir irşadda bulunmak için, münafıklara, ”siz de mü'minlerin imanlarına denk bir ölçüde, onların Allah'a ve âhiret gününe inandıkları gibi inanın" denildiği zaman...
Âyette geçen ”İnsanlar" ifadesinin başındaki elif lâm ekinden dolayı bununla ya: ”Her bakımdan insanlık yönüyle mükemmel olanlar kasdedilmiştir veya bizzat Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile, beraberindeki inançlı kimseler kasdolunmuştur. Bu itibarla anlam şöyle olmaktadır: ”İhlâslı bir inançla, nifak şaibelerinden tümüyle uzak kalmış ve iman edenlerin imanlarına denk bir şekilde Allah'a ve âhiret gününe iman edin" denildiği zaman, onlar:
'Yani beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?' derler. Münafıklar, kendilerine iyiliği emredenlere karşılık, inkârla cevap verirler.
"Sefeh"; bunaklık, beyinsizlik ve ahmaklık anlamlarına geldiği gibi, bir kimsenin görüşünde uyumsuzluk ve kararsızlık bulunduğunu da ifade eder. İşte bu iki özellik nedeniyle akla eksiklik arız olur. Bunun karşıtı da ”hilm", yani yumuşaklık ve kendini beğenmektir. Aslında mü’minler, aklı başında olgun ve vakarlı kişiler olmalarına rağmen, münafıklar sefahete battıkları veya mü'minleri tahkir ettikleri için onları böyle nitelemişlerdir. Çünkü mü'minlerin birçokları yoksul kimseler olduğu gibi, içlerinde Suhayb ve Bilal gibi köle olanlar da vardı. Münafıklar: ”Yani o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?" diye açık-seçik konuştukları halde, bunlara münafık denilmesinin doğru olup olmayacağı sorulursa, bu husus birkaç yönden yorumlanmıştır:
a) Münafıklar aslında böyle bir konuşmayı açıktan değil, içlerinden geçirmektedirler. Ancak Allah, onların gizlilik perdelerini yırttı, tüm sırlarını ortaya koydu.
b) Münafıklar, bu sözleri kendi aralarında konuşuyorlardı. Allah da, onların bu durumlarını Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem) bildiriverdi.
c) Eğer yukarıdaki ifadeler, münafıklar tarafından kendilerine öğütte bulunanların yanında söylenmişse, bu, onların münafık olmadıklarını gerektirmez. Çünkü böyle bir konuşmanın hem kötü ve hem de iyi niyetle söylenmiş olabileceğine ihtimal vardır. Eğer: ”İmanlarının değeri olmayan beyinsizlerin, bunakların, delilerin inandığı gibi mi inanalım? Yani bize böylelerin imanı gibi bir iman mı emrediyorsunuz?" gibi bir anlamı düşünerek, münafıkların ifadelerinden mü'minlerin inandığı gibi bir iman ihtimal içerisinde olabileceği gibi, kendilerinin münafıklar olarak töhmet altında tutulmasını inkâr da olabilir. Onlar böylece, kendilerine öğüt veren kimselerle alay tarzında cevap vermiş olabilirler. İşte yüce Allah, onların bu sözlerini şu şekilde cevaplıyor:
İyi bilin ki, asıl beyinsizler kendileridir. Fakat bilmezler. Gerçekten beyinsizler onlardır. Onlar kendilerini çepeçevre kuşatmış bulunan bu hastalıklarının farkında değiller. Bu, onlara hem bir red cevabı ve hem de durumlarının aşırılıklarını bildiren bir ifadedir.
Daha önce bu sûrede geçen âyette: ”Farkında olmazlar" (Bakara: 9) ifadesiyle münafıkların gerçek şuurdan yoksun oldukları vurgulanıyordu. Yine ”düşünmezler" (Bakara: 12) ifadesiyle de münafıkların anlayışsız ve geri zekâlı oldukları dile getirilmektedir. Çünkü neyin salah ve neyin fesat olduğunu insan zekâ ve anlayış sayesinde kavrar. ”Bilmezler" (Bakara: 13) ifadesiyle de münafıkların ilimden nasiplerinin olmadığı anlatılıyor. Âyetlerin, münafıkların, ”farkında olmayan, düşünmeyen ve bilmeyen" kişiler olduklarını bildirmesinde ve bunu değişik ifadelerle sunmasında birtakım incelikler vardır. Çünkü dokuzuncu âyette münafıkların hile ve aldatma yollarına kalkışmalarının, bilgisizliklerinin bir eseri olduğu gerçeği açıklık kazanıyor. Onların idrak yoksunu kimseler olduklarını ortaya koyuyor. Onikinci âyette geri zekâlılıkları ortaya konuyor ve bunun onların ayrılmaz bir niteliği olduğu uyarısında bulunuluyor. Çünkü bir kimse idrak ve kavrayıştan yoksunsa, onun geri zekâlı olması da kaçınılmazdır. Onüçüncü âyette ise: ”bilmezler" ifadesiyle, bilgisizliğin bunların temel bir niteliği olduğu uyarısında bulunuluyor. Çünkü idraktan yoksun olan kimse bilgisiz olur. Aslında ilim yani bilgi akla bağlıdır.
14
Onlar inananlara rastlayınca: 'Biz iman ettik' derler. Münafıklar, muhacir ve ensardan müminlerle karşılaştıklarında, bu imanlı kimselere karşı yalan söyleyerek: ”Biz de tıpkı sizin gibi inanıyor ve tasdik ediyoruz" derler.
Rivayete göre münafık Abdullah b. Übeyy ve arkadaşları, bir gün dolaşmaya çıkmışlardı. Bir grup sahabeyle karşılaştılar. Abdullah b. Übeyy arkadaşlarına: ”Bana bakın! Şimdi ben, şu beyinsizleri yanınızdan nasıl uzaklaştıracağım. Bakın ve görün" dedi. Yanlarına yaklaşınca, hemen gidip Ebû Bekir'in elinden tuttu ve: ”Merhaba ey Sıddîk! Temim oğullarınm ve İslâm'ın büyüğü! Mağarada Rasûlullah'tan sonra ikinci kişi, malını ve canını Allah yolunda ortaya koyan üstün zat!" dedi. Hemen bundan sonra da, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in eline yapıştı ve: ”Merhaba Adiy oğullarının büyüğü, dininde güçlü, hak ve adaleti ayırdeden, malını ve canını Rasûlullah uğruna feda eden değerli insan!" dedi. Sonra da Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin elini tutarak şöyle konuşmaya başladı: ”Merhaba, Rasûlullah'ın amcasının oğlu ve damadı!" İşte bu sırada Hazret-i Ali (radıyallahü anh), hemen konuşmaya müdahale etti ve: ”Abdullah! Dikkat et, Allah'tan kork da münafıklık etme. Çünkü münafıklar, Allah'ın yaratıklarının en şerlileridir" dedi. Abdullah b. Übeyy hemen öne atıldı ve: ”Ey Ebu'l-Hasan, yavaş ol. Böyle bir şeyi nasıl söylersin. Allah'a yemin ederim ki, bizim imanımız tıpkı sizin imanınız, bizim tasdikimiz tıpkı sizin tasdikiniz gibidir" dedi. Sonra ayrılıp gittiler, bu arada Abdullah b. Übeyy arkadaşlarına dönerek: ”Onlara nasıl davrandığımı gördünüz. Siz de onları gördüğünüzde, benim onlara davrandığım gibi davranın, benim yaptığımın aynısını yapın ve hep iyiliklerini dile getirerek övün" talimatını verdi. İşte bu âyet bunun üzerine indi.
Fakat şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında: 'Şüphe yok ki, biz sizinle beraberiz derler. Münafıklar, inadçılık ve kötülük bakımından şeytanlardan pek farkı olmayan arkadaşlarıyla başbaşa kaldıkları zaman, küfürlerini ortaya koyarlar.
Âyette münafıkların şeytanlarla beraber zikredilmesi, küfürde münafıkların şeytanlarla ortak olmalarındandır veya münafıkların ileri gelenleri demek istenmiştir. Konuşanlar ise, lider seviyesinden daha düşük olanlardır. Çünkü tüm azıp sapan ve inat edip direnen kimseler aslında şeytandırlar. Ayrıca bunların ”şeytanlar" olarak adlandırılması, tümüyle haktan uzaklaşmış olmalarındandır. Münafıklar: ”Biz sizinle beraberiz" derlerken, biz sizin dininizde ve inancınızdayız, hiçbir şekilde sizden ayrı ve farklı düşünceye sahip değiliz, demek istiyorlar.
Biz sadece onlarla alay ediyoruz' derler. Biz mü'minlerin yanında inanmış gibi gözükürken, amacımız onların ganimetlerinden pay almak, sırlarına vakıf olmaktır. Yoksa biz inanmayı hatırımıza bile getirmek istemeyiz. Görünürde öyle gözüküyoruz. Alay, yani istihza, karşısındakiyle eğlenmek ve onu küçük görmektir. Dolayısıyla anlam şöyle oluyor: ”Biz onlara müslüman olduğumuzu göstermekle, müminlerle eğleniyor ve onları küçümsüyoruz." Yüce Allah da onların bu tavırlarına karşı şu âyetle cevap vermektedir:
15
Allah da onlarla alay eder. Münafıkları, alay ve eğlenmeleri sebebiyle cezalandırır, onlara muamelede bulunurken, Allah da, adeta onlarla alay eder bir muameleyle onları karşılar. Allah, dünyada münafıklara mühlet ve imkân verir. Uzun bir süre azgınlık ve sapıklıkları içinde vakit geçirmeleri fırsatını verir. Haklarında İslâmi hükümler uygulanır. Bu, bir bakıma dünyada iken onlarla alay etmek anlamını taşır. Ahiret hayatında ise, münafıklar cehennem içinde bulundukları bir sırada, kendileri için cennet: kapıları açılacak ve hemen hepsi oraya koşuşacaklardır. Ancak tam kapıya geldiklerinde, kapı yüzlerine kapanacak ve tekrar cehenneme döndürüleceklerdir. Mü'minlerse, cennet içinde koltuklar üzerinde münafıkların bu halini seyredecekler, onların dünyada müminlere gülüp eğlendikleri gibi, mü'minler de onlara güleceklerdir. İşte bu, onların yaptığı şeyin karşılığıdır. Bu şekilde Allah da onlarla alay eder
ve onları azgınlıkları içinde körü körüne bocalasınlar diye bırakır. Allah, münafıklara zaman ve fırsat tanır ki, giderek taşkınlıklarını artırsınlar, küfürlerinde, nifaklarında ve her kötü işte hadlerini aşsınlar. Böylece bu vadide şaşkın bir halde başıboş olarak dönüp dolaşırlar. Dünyada bu fırsatın kendilerine tanınması, alaylarının bir cezasıdır. Çünkü bu kimseler ileriyi görebilme yeteneğine sahip değiller, bunların kalb gözleri kördür. Nereye gideceklerini ve ne yapacaklarını bilemez olurlar.
16
Onlar hidayete karşılık, sapıklığı satın alan kimselerdir ki. Yukarıda kötü nitelikleri açık bir şekilde ortaya konan bu münafıklar, hidayeti bırakıp yerine sapıklık denilen küfrü almışlardır. Hidayeti yani imanı da terketmişlerdir.
Ayette satın alma anlamındaki ”iştira" kelimesi, kişinin beğendiklerini, değerini vererek alması anlamınadır. Daha sonra bu kelimenin kapsamı genişlemiş başka birşeyi isteyerek birşeyi terketmek anlamında kullanılmıştır. Burada sapıklığın satın alınmasıyla küfür belirtilmek istenmiş, hidayet ile de imana işaret olunmuştur. Yani küfrü imana üstün kabul ettiler, onu seçtiler. İmanı küfürle değiştirip, iman yerine küfrü aldılar. Onların
alış verişleri kârlı olmadı. Onlar ticaretlerinde kârlı çıkmadılar. Ticaret, tüccarın yaptığı iş ve alış veriş demektir. Bundan amaç, kâr elde etmektir. Kâr da, ana sermayeye kazanç yoluyla eklenen gelirin adıdır.
Doğru yolu da bulamadılar.
Kazanç yolunu bulamadılar. Ticarette amaç, kârla birlikte sermayeyi de tutmak ve kaybetmemektir. Tüccar ilk ticaretinde kâr elde etmese de, elinde sermayesi bulunduğundan, bir başka seferinde kâr edebilir. Fakat hemen işin başında sermayeyi de tüketirse, bu, gerçekte bir ticaret olamaz. İşte bu gibileri tüm varlıklarını kaybettiler. Akılları da bozulmuştur, ellerinde sermaye de kalmamıştır. Çünkü sermayeleri ellerinde kalabilseydi, böylece hakkı idrak edebilecekler ve kemale de erişeceklerdi. Fakat böyle davranmadıklarından münafıklar, hem zarar açısından hüsrana uğradılar ve hem umutsuz kaldılar.
Mühtedî, yani doğruyu bulan kimse, dünyayı bırakıp, âdetler peşinden koşturmayıp, ibâdet ve taatle uğraşan kimsedir. Yoksa kişinin kafasının estiği doğrultuda hareket etmesi, hevasıyla hidayetini birbirine karıştırması durumunda, o kimse hidayete eren biri olamaz.
17
Onların durumu Bu âyette durum olarak türkçeleştirdiğimiz kelimenin aslı ”Mesel" dir. Bu, eş, benzer ve denk anlamınadır. Daha sonra bu kelime örneklerde ve darb-ı mesellerde kullanılır olmuştur. Genelde bu kelime, garip ve hayreti gerektiren konular için kullanılmakla birlikte, sonraları her durum ve kıssa için istiare yoluyla kullanılır olmuştur. Aynı zamanda kendisinde herhangi bir tuhaflık ve gariplik sezilen şeyler için de kullanılagelmiştir. Meselâ: ”Takva sahiplerine va'd edilen cennetin durumu (özelliği, misali) şudur" (Ra'd: 35) âyetinde olduğu gibi. Yine: ”En yüksek sıfatlar da Allah'ındır" (Nahl: 60) âyetinde de ”mesel" kelimesi ”sıfat" anlamında kullanılmıştır.
Allah, münafıkların gerçek durumlarını haber verdikten sonra, bunun peşinden konuyu darb-ı meselle daha açık ve anlaşılır bir şekle getiriyor. Bu, konuya daha bir açıklık ve kesinlik getiriyor. Çünkü bir olayı örnekleyerek açıklamak, insan aklını daha fazla etkiler, anlayışsız ve kaba cahillerin konuyu daha iyi bir şekilde anlamalarına yardımcı olur. Bundan dolayı örnek verilmekten amaç, gizli olanı açık olana benzeterek olayın, iyice aydınlanması sağlanıyor. Bu, ortada olmayanı, ortada olan şeye benzeterek yapılan bir anlatımdır. Bilindiği gibi yüce Allah, gönderdiği kitaplarda darb-ı mesellere çok yer vermiştir. Meselâ İncil'de bulunan bir sûre'ye ”Darb-ı Meseller" sûresi adı verilmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de de darb-ı meselleri ve ibretli konuları içeren bin âyet vardır. Ayrıca peygamberlerin, âlimlerin ve hakimlerin ifadelerinde oldukça fazla darb-ı meselle karşılaşılır.
Dolayısıyla bu âyetin anlamı şöyle olmaktadır: ”Onların şaşılacak durumu" tıpkı
bir ateş yakanın durumu gibidir ki... Âyette geçen ”istevka-de" aslında yakıt ve benzeri şey istemek, bunu elde etmek için gayret göstermektir. Bu da, ateşin alevler halinde yükselip aydınlık yapmasıdır. Yani onların durumu karanlık bir çölde, buradaki yırtıcı hayvanlardan korunmak için, bir ateş yakmak isteyen kimsenin durumu gibidir.
O çevresindekileri aydınlatınca, âyette geçen ”İzâet" kelimesi aşırı şekilde aydınlatmak anlamınadır. Nitekim şu âyette de bu anlamda kullanılmıştır: ”Güneşi bir ışık (aydınlatıcı), ayı da parlak kılan... O'dur." (Yunus: 5)
Yanan ateş çevreyi ve eşyayı aydınlatınca,
Allah onların ışığını giderip kendilerini karanlıklar içinde, görmezler olarak bırakır. Allah, aydınlıklarının tek kaynağı olan ateşlerini söndürüp tümüyle yok edince, kendilerini karanlıklar içinde görmeyen kimseler olarak bırakır. Çünkü zulmet, aydınlığın olmamasıdır. Hele bir de koyu zifiri bir karanlık varsa, bu daha da korkunçtur. Âyetteki karanlıklar anlamındaki ”zulümat" kelimesinin nekire, yani belirsiz olarak gelmesi de bu işin böyle korkunç ve gerçekten şiddetli olduğunu gösteriyor. Böyle bir durumda eğer ortada aydınlık veren şey yok olmuşsa, artık görme olayı gerçekleşemez. Böylece anlam şöyle olmaktadır:
Münafıkların şaşılacak halleri, sapıklığı satın almalarıdır. Buysa küfür ve nifak karanlığından ibarettir. Bu anlamdaki bir karanlığı da Allah'ın gazabı izleyecek ve onlar ebedî bir ceza ile karanlıklar içinde kıvranacaklardır. Çünkü münafıklar, iman denen hidayeti bırakıp sapıklık denen küfrü seçmişlerdi. Oysa hidayet, insanın fıtratında olan bir nur olup, bu nur da onların görebildikleri hak delillerle desteklenmektedir. Bu tıpkı, büyük bir ateş yakan insanın durumuna benzer. Adam tam yaktığı ateşin aydınlığından yararlanacağı bir sırada, Allah, o büyük ateşlerini söndürüp, onları korkunç, koyu bir karanlıkta bırakıyor, artık bundan sonra da göz gözü görmez oluyor.
18
Sağırdırlar. Münafıklar hakkı dinleyip kabul etme yeteneğinden yoksundurlar. Adeta hakkı hiç duymamış gibidirler. Sağırlık, insanın duyma organlarının zedelenip kapanarak duyma işlevini yerine getirememişidir. Kulak öyle bir duruma gelmiştir ki, artık ses frekanslarını alma imkânı kalmamıştır.
Dilsizdirler. Hakkı konuşmaktan suskundurlar, konuşmak istemezler. Sanki dillerinde bir hastalık var da, bundan ötürü dilsiz durumuna düşmüşlerdir. Çünkü dil rahatsızlaşmca, çıkarması gereken harf ve kelimeleri yerli yerince çıkaramaz ve dolayısıyla konuşma da sağlanamaz.
Ve kördürler. Karşısındaki olayları ibretle görebilecek ve kendilerini hidayete götürebilecek olan gözlerini kaybetmişlerdir. Burada körlük anlamına gelen ”Umyun" kelimesi, hem görme görevini yapan gözün ve hem de kalb gözünün beraberce körlüğü anlamında kullanılmıştır. İşte bu, münafıkların dünyadaki nitelikleridir. Bunun içindir ki, kıyamet gününde bunun cinsiyle cezalandırılacaklardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: ”Kıyamet günü biz onları, kör, dilsiz ve sağır olarak yüzleri üstü toplayacağız." (İsrâ: 97)
Münafıklar Allah'ın selâmını duymazlar, kıyamet gününde Allah kendilerini muhatap olarak almaz, bunlar Allah'ı da göremezler. Oysa Müslümanlar hakkı dinlerler, hakkı söyleyip konuşurlar ve hakka bakarlar. Böylece kıyamet gününde Allah'ın hitabıyla kendilerine ikramda bulunulur, Allah ile karşılaşırlar ve Allah'ın selâmını alırlar.
Artık dönmezler. Yani münafıklar, yukarıda sayılan nitelikler yüzünden, bundan böyle küfür demek olan, sapıklığı bırakıp da, terkettikleri hidayete dönmezler. Âyetteki: ”Sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürler" buyruğuyla, münafıkların gerçekten sağır, dilsiz ve kör oldukları değil, bu kimselerin bu organlarını hak yolda ve doğru bir şekilde kullanmadıkları ifade ediliyor.
Kalb gözünün körlüğü, yani basiretsizlik şu üç nedene dayanır:
a) İnsanın organlarını masiyet yolunda kullanması,
b) Allah'a ibadet ve taatte yapmacık davranması,
c) Allah'ın yarattıklarının elindeki varlıklara göz dikmesi.
İşte insan basiretini körleştirip ileriyi göremez hale gelince, bundan böyle halka yönelir ve Hakka sırt çevirir.
19
Yahut onların durumu, gökten boşanıp içinde yoğun karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek bulunan şiddetli bir yağmur gibidir. Münafıkların durumu, tıpkı gökten boşanan şiddetli bir yağmura tutulanların haline benzer. Gök (sema) dünyanın tavanıdır. Anlam şöyle oluyor: Tüm göğü kaplamış olan bir buluttan yağan şiddetli yağmur.
Abdullah b. Abbas'tan yapılan rivayete göre, Arş'ın altında bir deniz vardır. Canlıların rızıkları ondan inmektedir. Bu denize vahyolunur, buradan da semadan semaya istenildiği kadar yağmur yağdırılır. Bu olay dünya semasına gelinceye dek yağma işi devam eder. ”Zulümat" kelimesiyle, her türlü karanlık anlatılmak istenmiştir. Öylesine yoğun bir karanlık ki, bulutlar birbiri üzerine kat kat binerek gecenin karanlığına ayrı bir karanlık eklemişler, böylece de ortalık zifiri karanlığa dönüşmüştür. Göz gözü görmeyecek bir karanlık... Gerçi burada gece karanlığından söz edilmemektedir ve âyette de bunu gösteren bir işaret yoktur. Ancak gecenin karanlığı anlamı, âyetin şevki (gelişi) inden anlaşılabilir. Çünkü bundan sonraki âyette şöyle buyuruluyor: ”O şimşek neredeyse hemen gözlerini kapıp alıverecek" Daha sonra âyetin devamında, şu ifadelere yer veriliyor: ”Karanlık basınca da dikilip kalırlar. ” Şimşeğin gözü kapıp alması, genellikle karanlık gecelerde olabilir. Aynı şekilde, insanın yürürken ansızın duraklaması da, yine bu gece karanlığından meydana gelmektedir. Çünkü insan, yolda yürürken ansızın ışığın yok olmasıyla, bir anlık da olsa görme özelliğini yitirir ve bu yüzden, olduğu yerde durakalır.
Gündüzün bulutlar ne kadar kesif ve yoğun olursa olsun, karanlık ne oranda çökerse çöksün, yolda yürüyenin yürümesine engel olmaz ve yürüyenin durmasını gerektirmez. Âyette karanlıkların yağmurun içerisinde olduğu belirtilmiştir. Halbuki bulutun ve gecenin karanlığı da vardır. Bunun sebebi yağmurun şiddetini ve korkunç durumunu belirtmek içindir. Gök gürlemesi, yani ”ra d" buluttan işitilen şiddetli sestir; şimşek ”berk", bulutların birbirleriyle sürtüşmeleri sırasında meydana gelen parıldama, ışık ve aydınlıktır.
Yıldırımlardan ölüm korkusuyla, parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Korku ve dehşet saçan bir biçimde gök gürlemesi ve şimşeklerden söz edilince, sanki, ”böyle bir gök gürlemesi durumunda, bu şiddetin altında bulunanların hali ne olur?" gibi bir soruya, parmaklarını kulaklarına tıkarlar şeklinde cevap verilmektedir. Parmaklarını kulaklarına tıkarlar, demek, parmak uçlarını tıkarlar anlamınadır. Burada mübalağa vardır. Sanki onlar şiddetli korku ve şaşkınlarından dolayı sadece parmaklarının uçlarını değil parmaklarının hepsini kulaklarına sokarlar.
Bir başka yoruma göre de, yerinde kullanılması gereken organlarını normal yolda kullanarak böylece doğruyu bulmayıp şaşkınlık ve dehşetten ne olduklarını bilemez durumdadırlar. Bütün bunlar, yıldırımlardan korktukları için başvurdukları yollardır. Yıldırım öylesine korkunç bir şeydir ki, bir kıvılcım ateşle birlikte nereye isabet ederse, orasını kül haline getirir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gök gürlemesi ve yıldırımlarını duyunca şöyle duâ ederlerdi: ”Allah'ım! Gazabınla bizi öldürme, azabınla bizi helak etme, bütün bunlardan önce bizi afiyette kıl."
Allah ise, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. Âyette geçen ”ihata" bir şeyi her taraftan çepeçevre kuşatmak anlamınadır. Allah onları ilim ve kudretiyle kuşatmıştır. Böylece kâfirler, dört bir yandan kuşatma altında tutulduklarından, kaçacak hiçbir yer ve imkânları kalmamıştır. Âyetteki bu son cümle bir parantez cümlesidir. Dolayısıyla şiddetli bir fırtınaya yakalananların, parmaklarını kulaklarına tıkamaları, kendilerini kurtaramayacağına ilişkin bir uyarıdır. Çünkü kaderi hiçbir tedbir ve korku yenemez. Âyette açıkça kâfirlerden sözedilmesi, onların küfürleri yüzündendir.
20
O şimşek, neredeyse hemen gözlerini kapıp alıverecek. Şimşeğin aşırı olan ışığı yüzünden, gözleri çıkaracak, kör edecek gibidir.
Onlara aydınlık verince, ışığında yürürler. Karanlık gecede şimşek yolu aydınlatınca, bunun sayesinde birazcık olsun yürürler. Bu arada gözlerinin de kapıp alınacağından korku içindedirler. Âyette, hızlanırlar veya koşarlar ifadesi yerine ”yürürler" denmesindeki incelik, korkularından koşacak dermanları kalmaması ve âdeta dizlerinin bağının çözülmesine işaret etmektedir.
Karanlık basınca da dikilip kalırlar. Şimşeğin meydana getirdiği aydınlık ortadan kalkınca, yol da tekrar karanlığa dönüşür ve oldukları yerde dikilip kalırlar. Şaşkındırlar, ikinci bir aydınlığın gelmesini beklemektedirler. Belki ikinci bir aydınlıkta varıp sığınmayı hedefledikleri yere ulaşabileceklerdir.
Allah dikseydi onların işitmelerini ve görmelerini de giderirdi. Allah, kulaklarını ve gözlerini yok etmek isteseydi, kesinlikle, gök gürlemesi ve yıldırımla onların kulak ve gözlerini yok ederdi. Bu da onlara ceza olarak verilirdi. Nitekim Allah, bunu yapmaktan da âciz değildir.
Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir. Var olması mümkün olan her şeyi yapmaya kadirdir. Bunları da hikmeti gereği yapar.
Bu, birincisinden daha etkili olan son derece açık ve anlaşılır bir benzetmedir. Burada yüce Allah münafıkların şaşkınlıklarını, sapıklığa dalışlarını ve rezil edildiklerini, karanlık bir gecede göğün şimşek ve yıldırımlarına ve ölüm hıçkırıklarından korkan insanların haline benzetmiştir. Âyetlerin akışı da bunu gerektirmektedir. Öte yandan âyetin bütününde, sele yakalanan, gecenin karanlığında şiddetli yağmura maruz kalan insanın durumu canlandırılmış, bulutların yağmuru yağdırması tasvir edilmiş, korkunç şimşeklerin sesine, göz alıcı yıldırıma dikkat çekilmiştir. Buna göre bu görüntülerle karşılaşan kimse, ölümle karşı karşıya gelmiş gibi olur. Son derece ilginç bir pozisyona bürünür. Korkulu bir hal alır. Ancak bunların her biri ayrı ayrı birer benzetmeyle ortaya konduğunda durum değişir. Bu yüzden içindeki bilgi ve marifetle birlikte Kur'an, hayat veren aydınlığa, kâfirlerin Kur'an'ı dinlerken büründükleri hal ise, şimşek ve yıldırım gürültüsünden korkanların durumuna benzetilmiştir. Onlar kulaklarını tıkasalar da, ondan kurtulamazlar. Tıpkı şimşeklerin aydınlığında titreyen ve karanlıkta şaşkın vaziyette kalan insanlar gibidir.
Şu halde, akıllı kimsenin yapması gereken şey, şeriatın güçlü ve kopmak bilmeyen ipine ve dosdoğru olan yoluna yapışıp bu yoldan ayrılmamaktır. Çünkü sıkıntılardan, kayıtlardan ve gailelerden kurtulması buna bağlı olduğu gibi, tehlikelerden korunabilmesi de bununla mümkündür. Çünkü işin sonu bize göre gizli ve kapalıdır. Dolayısıyla son nefesin nasıl verileceği bilinemez. O halde hazırlık yapmak gerekir.
Adamın biri Hasan-ı Basrî'ye: ”Nasıl sabahladın?" diye sormuş, o da: ”Hayır ve iyilikle sabahladım" cevabını vermiştir. Bu defa adam Hasan Basri'ye: ”Durumun nasıl?" diye sormuş, Hasan-ı Basrî gülümseyerek şu cevabı vermiştir: ”Durumumu hiç sorma! Düşün ki, birtakım insanlar bir gemiye binmişler, gemiyle tam denizin orta yerine kadar varmışlar. Gemileri burada parçalanmış. Gemide bulunanların her biri geminin bir tahtasına tutunmuşlar. Şimdi bunların hali nasıldır?" Adam: ”Bunlar gerçekten zor durumdalar" deyince, Hasan-ı Basrî: ”İşte benim durumum, onlarınkinden de zordur. Çünkü ölüm benim denizim, hayat gemim, günahlar da tahtalarımdır. Ey oğulcağızım! Durumu böyle olan bir kimse sence nasıl olabilir? Mutlaka günahlar bırakılmalı ve her şeyi bilen Allah'a koşup sığmılmalıdır" demiştir.
21
Ey insanlar! Âyet, tevhidi kanıtlamak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinin gerçekliliğini ortaya koymak için gönderilmiştir. Çünkü bu ikisi, yani tevhid ile Hazret-i Muhammed'in peygamberliği, imanın aslı, temelidirler, ”insanlar" ifadesiyle mü'minler, kâfirler ve münafıklar içinde olmak üzere, tüm insanlara hitap edilmiştir. ”Ey" ünlemi de, gafilleri uyarmak, sakin olanları harekete geçirmek, cahillere hakikatleri bildirmek, meşgul olanların meşguliyetlerini bıraktırmak, yüz çevirmiş olanları hakka yöneltmek, hak sevgisiyle dopdolu olanları bu iş için dalia heyecanlı hale gelmek ve müridlerin de arzu ve isteklerini arttırmak için söylenmiştir. Ariflerden biri şöyle diyor: ”İbadetteki külfeti hitabının lezzetiyle telâfi etmek için Allah onlara hitabiyle yönelmiştir."
Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki... Burada kâfirlere: ”Rabbinizi birleyiniz ve Rab olarak yalnızca O'nu tanıyınız". Âsi olanlara: ”Rabbinize itaat ediniz", münafıklara da: ”Allah'ı bir olarak tanımada yani tevhidde ihlâslı ve samimi olun, Rabbinizi gereğince tanıyın" ve itaat sahibi olanlara ise: ”Rabbinize ibadet ve taatınızda devamlı olun" diye emredilmektedir. Çünkü lâfız, tüm bu anlamları içermektedir. Bu, Rabbimizin az kelimeyle birçok manaları ifade eden sözlerindendir.
İbadet, tanı anlamıyla taatte bulunmak için, insanın var gücünü ortaya koyması ve masiyetlerden uzak kalmak için, Allah korkusunun bilincine erebilmesidir.
Allah'a taatte bulunun ve ibadet edin. Çünkü sizi ve sizden öncekileri yaratan O'dur. ”Yaratmak" (halk), daha önce hiçbir örneği ortada olmaksızın yepyeni bir şey ortaya koymaktır. Âyette bizden öncekilerin yaratılışına da dikkatin çekilmesi, kendisine ibadet ve kullukta bulunmalarının sebebinin bu olduğunu açıklamak içindir. Çünkü atalarının yaratılma sebebi, Allah'a karşı kulluklarının bilincine vararak O'na ibadette bulunmak olduğu gibi, onlardan sonrakilerin yaratılış amacı da budur.
Korunasımz. Belki bu sayede takva sahiplerinin yoluna girmeyi başarmış olur, böylece hidayete ve kurtuluşa erersiniz. Çünkü bunun sonucunda Allah'a yakın olmak vardır. Âyette geçen ”lealle" aslında ümit vermeyi ifade eder. Fakat Allah kelamında gelince kesinlik ifade eder. Çünkü kerem sahibi olan ancak yapacağı şey hakkında ümit verir. Âyette ayrıca, takvanın sülük derecelerinin en sonuncusu olduğuna da işaret vardır. Takva, insanın Allah'tan başka her şeyden ilgisini kesmesi ve uzak durmasıdır. Âbid'in ibadetiyle mağrur olmaması ve ibadetine güvenmemesi gerekir. Âbid olan kişi, her zaman korku içinde olmalı ve Allah'tan umudunu kesmemelidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: ”Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarırlar." (Secde: 16)
22
O ki, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı.
"Arz", dünyanın yaygısı ve dünya. Bir şeyin yaygısı demek, onun denizleriyle çepeçevre kuşatılması demektir. Âyette yer alan ”döşek" ifadesi, kara parçasının su yüzüne çıkıp yükselmesidir. Gerçi böyle olmakla beraber bu, dibe çökmeye müsaittir. Aynı zamanda bu, katılıkla yumuşaklık arasında bir halde bulunur. Bu anlamıyla dünya, üzerinde oturmaya, uyumaya ve yaşamaya uygun olan yerdir. Tıpkı yayılmış bir yaygı gibi. Bu manasıyla yeryüzünün, gerçek anlamda düz bir yüzey olması da gerekmez. Çünkü dünyanın yuvarlak olması, büyüklüğü sebebiyle üzerinde yaşamaya müsaittir.
Yüce Allah göğü de kubbemsi olarak yaratmıştır. ”Gök" (sema), insanın üst tarafında, yüksekte yer alan ve insanı gölgeleyen tavan anlamınadır. Göğün her tabakası diğerinin üzerine gelmek suretiyle, âdeta bir kubbe oluşturmuştur.
Gökten bir su indirdi. Yani buluttan yeryüzüne boşanan bir yağmur yağdırdı.
Ve onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Allah gökten indirdiği yağmur sebebiyle size çeşitli ürünler, meyve, hububat ve sebze gibi yenecek şeyler bitirdi. Topraktan yetişen ürünler ve ağaçlar çıkardı. Bu durumda suya bitkiler üzerinde etkili olan bir güç, toprağa da, bu sudan etkilenen ve yararlanılan bir durum vermiştir. İşte bu iki gücün birleşmesi sonunda türlü türlü ürünler yetişmiş olmaktadır. Böylece gök ile yer arasında sanki bir evlilik olmaktadır. Çünkü gökten yere yağmur yağdırılıyor, topraktan da bu sayede türlü ürünler meydana geliyor. Bu, tıpkı canlılardan neslin üremesine benzemektedir. Türlü türlü ürünler, insanoğlu için rızık ve yiyecek, hayvanlar için de yem olarak verilmiştir. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: Gerçekten Allah, bütün bu şeyleri size nimet olarak ikramda bulundu. Böylece sizler O'nun yaratıcı, rızık veren olduğunu bilip öğrenesiniz ve birliğini, yani tevhidi kabul edesiniz.
Artık bildiğiniz halde Allah'a eşler koşmayın, ”EndâcF (eşler), kelimesi ”Nidd" kelimesinin çoğuludur ve eş, benzer demektir. Yani Allah'a ibadet ve kulluk ettiğiniz gibi, başkalarım da Allah'a eş ve ortak kabul ederek onların buyrukları altına girmeyin. Çünkü sizler, başkalarının Allah'a kesinlikle denk ve eş olmayacaklarını bilip durmaktasınız. Çünkü Allah sizi ve sizden öncekileri, göğü ve yeri ve tüm rızıkları da yaratandır. Yoksa bu işleri putlar yapmamaktadır. Çünkü putlar, ne bir zarar verebilirler, ne de herhangi bir fayda sağlarlar. Dikkat edilirse burada genel anlamıyla bir öğüt yer alıyor. Rabbimiz bu âyette: ”Sizin için yaptı, yarattı", ”size rızık olsun diye" buyurdu. Eğer kıyamet gününde Rabbim sana: ”Şu şeyleri böylece sizin için yaptım, siz benim için ne yaptınız?" diye sorsa, ne cevap vereceksin?...
23
Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız. Eğer Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirdiğimiz Kur'an'ın Allah tarafından bir vahiy olarak gönderildiğinden şüphe duyuyorsanız...
İndirme anlamına gelen ”tenzil", bir şeyin aşamalı olarak gelmesidir.
Kuran, dünya semasından ”Beytu'l-İzze'ye" bir defada toplu olarak ve daha sonra buradan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e 23 yıl içinde peyderpey indirildi. Bunun sebebi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmî olması, okuma ve yazmasının bulunmamasıydı. Böylece Kur'an'ın kolayca ezberlenmesi sağlanmış oluyor ve korunması isteniyordu. Oysa öteki peygamberler böyle değillerdi. Onlar okur yazardılar. Bu sayede onlar tümünü kitaba geçirmek suretiyle muhafaza edebiliyorlardı. Bunun içindir ki, öteki ilahî kitaplar bir defada toplu olarak nazil oldu, denilmiştir.
Siz de onun benzerinden bir sûre getirin. Burada muhatabı aciz bırakan bir emir yer alıyor. Benzer bir sûrenin getirilmesi... ”Sûre", başı ve sonu belli olan Kur'an'dan bir parça an laminad ır. Bunun da en az ve kısa olanı üç âyetten ibarettir. Yani Kur'an sûresi gibi, derin anlamları ve belağatlı ifadeleri içeren, nazımda yüksek bir dereceye ulaşabilen bir sûre getirin.
Burada şöyle denilmektedir: Madem ki bu sözlerin bir insan sözü olduğunu ileri sürüyorsunuz, öyleyse siz de insan olduğunuza göre, yaratılış ve dil yönünden ondan farklı değilsiniz. O halde siz de onun sûrelerine benzer bir sûre getirin.
Allah'tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırın. Bunun için, size yardım edebilecek bütün yardımcılarınızı, şahitlerinizi, yanınızda yer alacak olanları da çağırın. Evet, Allah'ın dışında kimden ne yardım isteyecekseniz, isteyin. Ayrıca ilâh ve tanrı olarak kabul ettiğiniz ve taptığınız putlarınızı da çağırın. Çünkü siz, kıyamet gününde bunların size, sizin hak dava üzerinde olduğunuza dair şehadette bulunacaklarını zannediyorsunuz.
Âyet, kişinin kendisi gibi bir yaratıktan yardım istemeye kalkışmasının kendisine hiçbir şey kazandırmayacağını göstermektedir. Çünkü âciz olan bir kimsenin, bir başka âcizden yardım beklemesinin herhangi bir yararı yoktur. O halde ihtiyaç ve isteklerini, bunları yerine getirmenin kendisine zor gelmeyeceği zata havale et. Eğer bir şey isteyeceksen, hazinesi hiçbir zaman tükenmeyenden iste. Yalnızca gerçek anlamda güçlü olan Allah'a dayan ki, her bakımdan sadece O korusun. Hiçbir imkânın yokken, seni O zengin kılsın. Seni koruyan O olunca, sayısı fazla olan düşmanların azalır, sana yetince de, az gözüken malı Allah artırır.
Eğer doğru söyleyenler iseniz. Bunları Hazret-i Muhammed'in kendisinden uydurduğu şeklindeki iddianızda samimi iseniz, o zaman siz de buna benzeyen bir sûre getirin.
24
Eğer bunu benzerini getirme konusundaki size yönelik emri,
yapmazsanız... tüm gayret ve çabalarınıza rağmen başarmazsanız,
-ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- Bu bir parantez cümlesidir. Siz ileride ve gelecekte de bunu başaranı ayacak siniz. Bu da Kur'an'ın gerçekten insanı âciz bıraktığının açık bir göstergesidir. Bu, aynı zamanda Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de mûcizesidir ve gerçekten hiç kuşku götürmeyen bir mucizedir. Çünkü burada özel bir gayb'tan, yani bilinmeyenden söz edilmektedir. Bunu da ancak Aziz ve Celil olan Allah, Hazret-i Peygamber'e öğretmiştir. Nitekim durum öğretildiği gibi olmuştur. Nasıl olmasın ki, eğer gerçekten Kur'an'ın âyetlerine benzer bir örnek sunabilselerdi, kesinlikle râviler bu olayı birbirlerinden rivayet ederler, anlatırlardı.
Artık, yakıtı insanlar ve taşlar oları, kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının. Madem ki Kur'an benzeri, bir sûre getirmekten âciz kaldınız, bu durumda Hazret-i Muhammed'in peygamberim olduğunu kesin hüccet olarak kabul etmeniz gerekir. Kur'an'ın da benim kitabım olduğunu itiraf etmeniz icabeder. Dolayısıyla onu doğrulamanız ve ona iman etmeniz zorunludur. Eğer halen iman etmeyecekseniz, bu durumda siz cehennemliklerden olacaksınız. O cehennemin ateşinden sakının. Çünkü onun yakıtı, odunu, kendisiyle ateşin tutuşturulacağı şey, isyankâr insanlarla taşlardır. Bundan maksat kükürt taşlarıdır. Bu taşların cehennem ateşinin tutuşturucusu ve odunu olarak anılması, bunların hızlı tutuşmasından, hemen geçmemesinden, uzun bir süre közünü korumasından, hararetinin fazla olmasından, çok kötü kokmasından ve ayrıca insan vücuduna yapışıp kalmasındandır.
Bir tefsire göre de bu taşlardan maksat, insanların tapmakta oldukları, putlar ve dikili taşlardır. Putların cehennemde yakılıp azabedilmesi, puta tapanların, taptıkları şeylerin cehennemde yakıldığını görerek kendilerinin de bu yüzden azaba uğrayacakları gerçeğini kavrayabilmeleri içindir. Ayrıca putların değersizliğini görüp anlasınlar, bunlardan herhangi bir umutlan kalmasın diyedir. Çünkü bunlara fazla değer veriyorlar, saygı gösterisinde bulunuyorlardı. Nasıl ki liderlerinin ve büyüklerinin peşinden gidenler, onlara hizmette bulunup, sürekli olarak onlardan umutvar oluyorlarsa, kâfirler de putlara taptılar, bunlara sırtlarını dayadılar ve bunlardan bir beklenti içinde oldular. Sonra da bu yüzden azap olundular. Böylece onların cehaletleri ortaya konmuş olduğu gibi, herhangi bir beklenti içinde olmamaları için de, gözlerinin önünde putları cehennemin yakıtı olarak yanacaktır. Nitekim küfür önderleri de kendilerine uyanlarla birlikte ceza görecek, onlarla birlikte de cehenneme sürüklenip atılacaklardır. Bu durum gerçekten kendilerine oldukça ağır gelecek, artık bir kurtuluş umutlarının da kalmadığını anlamış olacaklardır. Çünkü bu cehennem ateşi ”kâfirler için hazırlanmıştır."
Bu âyet aynı zamanda, cehennemin yaratılmış olduğunu ve el an mevcut olduğunu göstermektedir. Ancak Mutezile, bu görüşü kabul etmemektedir.
Beğavî, sûre ile ilgili olarak şöyle der: ”Sûre", üstün mevki ve önemli derece demektir. Sûre adının verilmesi, Kur'an okuyan kimsenin, bu sayede yüksek bir derece elde etmesindendir. İnsan tüm Kur'an sûrelerini gereğince okursa, bu sayede en önemli makamlara erişme imkânını elde eder.
Hükema (hakikat erbabı kişiler) şöyle derler: ”Çocuğun ana ve babası üzerindeki hakkı üçtür. Çocuk dünyaya geldiğinde, ana ve babasının ona güzel bir isim vermesi, Kur'an, edep ve ilim öğretmesi ve çocuğunu sünnet ettirmesidir. Bundan sonra asıl amaç gelir ki; bu, Kur'an'ın öngördüğü şekilde amel etmek ve Kur'an adabıyla ardaklanmaktır."
25
İman edip yararlı işler yapanlara, altından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! ”Beşaret" (müjde) sevindirici haber, kendisiyle yüzde mutluluk eseri beliren şey demektir. Dolayısıyla anlam: Ey Rasûlüm Muhammed! İnananların kalblerini sevindir, gönüllerini mutlu kıl. Buradaki hitabın Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ve bu manada kendisinden mutlu bir haber gelen herkese olduğu belirtilmiştir. Nitekim Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Karanlıklarda mescid ve camilere gidenleri, kıyamet gününde tam bir aydınlıkla müjdele!"
Hazret-i Peygamberin böyle buyurmasındaki amaç, hiçbir zaman bununla belli bir kimseye emir vermek değildir. Aksine bu, müjde ley ebilen herkesedir.
İyi ve güzel davranışlarda bulunanları da müjdele. İyi ve güzel davranışlar, Allah için yapılan bütün işleri kapsar. Burada amelin iman olayına atfedilmesinin sebebi, her ikisinin de aynı şeyler olmadığını belirtmek içindir. Ayrıca bir kimsenin müjdeye hak kazanabilmesi için, mutlaka bu iki şeyi, yani iman ve ameli birlikte götürmesi halinde olabileceğine işarettir. Çünkü iman temeldir, sâlih ve güzel amel de temel üzerine kurulan binadır. Dolayısıyla, üzerinde herhangi bir bina bulunmayan temelin bir anlamı yoktur. Hiçbir amel ve iş görmeden cenneti istemek, beyinsizlerin ve bunakların işidir. İşte iman ve ameli birlikte götürenler için içinden ırmaklar akan cennetler vardır. ”Cennet", içinde ürün verebilen ağaçları olan bahçe demektir. İçinde ağaçların ve özellikle hurma ağaçlarının fazla olduğu, ağaç dallarının birbirine girdiği, ve bu dallarla örtülmüş olan yere bu isim verilmiştir. Sanki cennet örtünmüş, gizlenmiştir. Çünkü cennet, saraylardan köşklerden meydana gelmiştir. Aynı zamanda buna ”sevap yurdu" da denilmiştir. Cennete bu ismin verilme sebebi, içinde hiçbir zaman dille anlatılamayacak binaların, odaların ve sarayların yer almasıdır. Çünkü cennet her türlü nimetin ve lezzetin kaynağıdır.
Cennet, neden ”cennetler" diye hem çoğul ve aynı zamanda belirsiz (nekre) olarak getirildi? Bunun sebebi ne olabilir? denirse: Buna cevabım şudur: Cennet, tüm sevap yurtlarının adıdır. Dolayısıyla bu, birçok cennetleri kapsar. Çünkü kişilerin, amelleri sayesinde elde ettikleri derecelere göre kendilerine cennet verilecektir. Dolayısıyla her tabakanın bu cennetlerden bir cenneti olacaktır. Ayrıca cennetlerin sayısı sekizdir, isimleri de şöyledir: Daru'l-Celâl (Celal Yurdu), Daru'l-Karar (Karar Yurdu), Daru's-Selâm (Esenlik Yurdu), Adn Cenneti, Me'vâ Cenneti, Huid Cenneti, Firdevs Cenneti ve Naîm Cenneti.
Nehir, Mısır'daki Nil Nehri gibi geniş su yatağıdır. Burada maksat orada akan sudur. Eğer: ”Cennetlerin altından ırmakların akışı nasıl mümkün olur?" diye bir soru sorulursa, cevap olarak deriz ki: Bu durum, bir kısım akarsuların kenarında yetiştiğini gördüğün ağaçlara benzer. Mesruk'un rivayetine göre, cennet ırmakları yataksız olarak akar. Öte yandan, bağ ve bahçelerin en güzelleri, ağaçlan gölge veren ve aralarında su akanlarıdır. Çünkü akarsu, en değerli nimetlendendir. Ayrıca, bahçe ne kadar güzel olursa olsun, içinde su bulunmadığı sürece, içinde hiçbir neşe olmadığı gibi, güzel ürünler de vermez. Bu yüzden içinde su bulunmayan bahçeler, ruhsuz heykellere ve cansız resimlere benzer.
Cennetteki ırmaklar, şarap, süt, bal ve su ırmakları gibi çeşitlere ayrılır. Cennetlikler, buradaki su nehrinden içtikleri zaman hayat bulurlar. Artık kendileri için ölüm diye bir şey kalmaz. Süt nehrinden içtiklerinde, bedenlerinde bir düzelme ve arınma olur. Bundan böyle eksiklik diye bir şey hissetmezler. Bal nehrinden içtiklerinde, sağlık ve şifaya kavuşurlar ve artık kendilerinde hastalıktan eser görünmez. Şarap nehrinden içtiklerinde ise, içlerinde bir neşe, huzur ve sevinç duyarlar. Sonra da artık üzüntü nedir, bilmezler.
Onlardaki herhangi bir meyveden rızıklandırıldıklarında: 'Bu, daha önce de rızıklandığımız şeydir' derler. Cennette kendilerine, oranın herhangi bir meyvesinden biri yedirildiğinde, bu, tıpkı dünyada bizim yediğimize benziyor derler. Cennet meyvelerinin dünyadakilere benzetilmesi, insanların görür görmez ona karşı meyletmeleri, yabancılık çekmemeleri içindir. Çünkü insan tabiat ve karakter olarak, alışık olduğu şeye eğilim duyar. Eğer alışık olmadıkları bir şey verilmiş olsaydı, insan bu yeni cins şey için, bu, olsa olsa ancak bu kadar olabilir, diye bir kanaate sahip olabilirdi. Ne kadar üstün olsa da, yine böyle düşünebilirdi. Cennet halkı, meselâ bir narı gördüklerinde, bunun görüntü ve hacim bakımından dünyadakine benzer olduğunu söyleyeceklerdir. Sonra cennet narlarından sadece bir tanesinin tüm ev halkını doyurduğunu gördüklerinde bunun üstünlüğü açık, seçik görülür. Bu, daha fazla bir mutluluk uyandırır. Sanki cennetlikler şöyle diyeceklerdir: Bu, tıpkı dünyada bize rızık olarak verilenin aynısıdır. Fakat cennet meyvelerinin bu tadı ve üstünlüğü nereden kaynaklanıyor?
Kendilerine, o söylediklerine benzer olan şeyler verilmiştir. Cennet meyveleri renk ve görünüm bakımından dünyadakilere benzer. Ancak bunlardan yediklerinde, tad ve lezzet bakımlarından hiç de onlara benzemediğini göreceklerdir. Çünkü bu meyvelerde çürük veya bozukluk görülmez. Cennet meyveleri tıpkı asınalar gibidir. Biri koparılmca yerine hemen yenisi gelir. Tüm yaratılanlar sadece bir tek üzüm salkımının başına toplansalar, hepsini de doyurur.
Kitap ehlinden biri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelir ve: ”Ey Ebu'l-Kasım! Sen, cennet ehlinin yediklerinden ve içtiklerinden söz ediyormuşsun?" der. Adamın sorusu üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöye cevap verir: ”Evet! Muhammed'in varlığı elinde olan Allah'a yemin ederim ki, doğrusu onlardan herhangi birisine yemede, içmede ve cinsel ilişkide yüz adam kuvveti verilecektir." Adam yine sorar: ”Yiyen kimsenin def-i hacete ihtiyacı olur. Halbuki cennette her şey temizlik üzerine kurulmuştur. Orada rahatsızlık verecek bir şeyler yoktur?" Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buna cevap olarak şöyle buyurur: ”Cennette, cennet ehlinden birisinin ihtiyacı, tıpkı misk gibi bir terden başkası değildir.")12)
Onlar için orada tertemiz eşler de vardır ve onlar orada ebedî kalacaklardır. İman edip güzel amel işleyenler için cennette, hayız ve ni tastan arınmış, küçük ve büyük abdest, meni, doğuma bağlı rahatsızlık veren şeyler, doğal olarak var olan kir ve paslar, kötü huylar ve benzeri şeylerden tamamen temizlenmiş, kendilerine dünyadaki gibi rahatsızlık verecek hiçbir şeyi olmayan kadınlar ve huriler vardır. Çünkü bunları tertemiz ve pırıl pırıl kılan, ancak Allah'tır. Bu itibarla cennette rahatsızlık verici hiçbir kötü şey olmayacaktır.
Hasan (Basrî) de şöyle der: ”Onlar sizin dünyada beli bükülmüş, hastalıklı kadınlarınız olup, hepsi de dünya kirlerinden arındırılmışlardır." O cennetlikler, cennette sürekli ve diri olarak kalacaklardır. Cennette ölüm yoktur.
İkrime şöyle diyor: ”Cennet ehlinin tümü 33 yaşlarında olacaklar. Boylarının uzunluğu altmış arşındır. Hepsi de babaları Hazret-i Âdem'in boyunda olacaklardır. Hepsi de kılsız ve tüysüz, yaratılıştan sürmeli gençlerdir. Cennette tükürük ve buran kiri de yoktur. Cennet ehlinin güzellikleri ve iyilikleri hergün artacaktır. Halbuki dünyadakilerin hergün biraz daha yaşlandıkları ve güçsüz hale geldikleri görülür. Cennetteki ler gençliklerini yitirmeyecekleri gibi, elbiseleri de eskimez."
Dikkatinizi şuna çekmek isterim: Duyulara bağlı bulunan tüm bu önemli lezzetler, sadece barınaklara, yiyecekler ve evliliklere özgü olup bunların devamlılık ve sebat üzerine kaim olunca -ki, bir nimet ne kadar büyük ve önemli olursa olsun, eğer bir gün o nimet yok olacaksa, böylesi bir nimet mutluluk yerine elem ve üzüntü verir.- Mü’minler bu nimetlerinin devamlılığı ve cennette sonsuza kadar kalacakları ile müjdelenmişlerdir. Bütün bunların sürekliliği, elbette müminlerin mutluluğunu ve sevincini artırmaktadır.
26
Muhakkak ki Allah, bir sivrisineği ve ondan daha küçüğünü misal vermekten çekinmez. Allah Kur'an'da sinekten, örümcekten söz edip bunlarla müşriklere darb-ı meseller verince, Yehudiler buna güldüler, alay ettiler ve: ”Bu, Allah'ın sözüne benzemez" dediler. İşte bunun üzerine bu âyet nazil olmuştur. Ayette ”haya" (ar-çekinme) ifadesi yer alıyor. Bu, herhangi bir korku, ayıplanma ve kötülenme gibi şeyler yüzünden insana arız olan bir değişiklik ve kırgınlık halidir. Allah bununla onları susturmak istiyor. Çünkü bu, bir benzetme için getirilmiştir. Allah herhangi bir örnek vermek istediğinde, bu bir sivrisinek bile olsa, vermekten kaçınmaz. Bunda çekin ilecek herhangi bir durum yoktur. Bir şeyin küçük ve değersiz olması, onun örnek olarak gösterilmesine engel değildir. Onda, gerçekten örnek olabilecek bir şey varsa, bu yapılır. Bu, bir sivrisinek, bir sinek veya bir örümcek olabilir; küçüklük ve değer açısından bunlardan aşağı da bulunabilir.
Şöyle bir soru akla gelebilir: ”Allah, müşriklerin ilâhlarını, örümcek ağına ve sineğe benzetiyor. Allah'ın sivrisinek ve daha aşağı olan bir şeyi örnek olarak vermesindeki amaç nedir? Bu âyette sanki şöyle denmektedir: Allah, sizin ilâhlarınızı sivrisineğe ve bundan da önemsiz olan bir şeye benzetebilir, bundan da çekinmez. Hatta siz örümceği ve sineği bir yana bırakın, Allah, sizin ilâhlarınızı çok daha önemsiz şeylere de benzetir. Bu, Allah için bir kusur değildir.
İmam Ebû Man sûr bu konuda şöyle der: ”Cisim ve cüssesi küçük olan varlıkları yaratmasında Allah'ın varlığına ve birliğine olan delil, büyük varlıkları yaratmasındakinden daha çok ve ilginçtir. Meselâ tüm insanlık bir sivrisineği, ya da bir sineği var etmek için bir araya gelseler, bunun ihtiyacı olan ağzı, burnu, gözü, ayak ve elleri yapmaya kalkışsalar, hiçbir zaman buna güç yetiremezlerdi. Belki de, onun çok çok üzerinde büyük kemiklerden oluşan bir cisim tasvir edebilirlerdi, fakat bir sivrisineği asla. Düşünün Allah, bir sivrisineğe, hacminin küçüklüğü ve değersizliğine rağmen, büyük bir filde bulunan bütün organları vermiştir."
Allah, lütfü gereği arslanı en güçlü, sivrisineği ve sineği de en güçsüz olarak yaratmıştır. Sonra Rabbim sivrisinek ve sineğe cesaret vermiş. Böylece, insanların yüzlerine ve başlarına doğru çekinmeden uçuşuyorlar, sürekli olarak bunu yapmaktan çekinmiyorlar. İnsanlar onları engellemek için ne kadar çaba harcarlarsa harcasınlar, onlar yine dönüp aynı davranışları yapıyor, onların üst ve başlarına, yüz ve gözlerine konuyorlar. Arslanda ise korkaklığı yaratmış. Bu yüzden o, insanların oturdukları yerden, barınak ve yollarından hep uzakta duruyor. Eğer arslanda, sinek ve sivrisinekteki cesaret bulunmuş olsaydı, tüm insanlar helak olurlardı. İşte Allah, büyük lütfuyla, güçsüzde cesareti, güçlüde de korkaklığı yaratmıştır. Şaşılacak bir başka durum da şu ki, insan bu zayıf varlık karşısında güçsüz, o büyük arslan karşısında da güçlü hale geliyor.
Anlatıldığına göre, Halife Me'mun bir gün hutbe okuyordu. Bu sırada gözünün üzerine bir sinek kondu. Sineği kovdu, fakat hayvan döne döne gelerek yine gözüne kondu. Sonunda Halife Me'mun hutbesini kesmek zorunda kaldı. Namazı kıldırdıktan sonra, Basra'nın âlimi Ebû Huzeyl'i getirtti ve : ”Allah sineği neden yarattı?" diye sordu. O da şu cevabı verdi: ”Zalimleri onunla küçük düşürmek için." Halife: ”Doğru söyledin" dedi ve kendisine bir miktar mal vererek ödüllendirdi. Bunun içindir ki, sinek gibi varlıkların yaratılışlarında hikmetler ve yararlar vardır.
Kuşeyrî der ki: ”Yaratıcının kudretine nisbetle yaratılma işi, havada uçuşan bir zerreden de daha önemsizdir. Çünkü Allah katında, kudret açısından, Arş'ı yaratmakla, sivrisineği yaratmak arasında bir fark yoktur. Allah için Arş'ın yaratılması zor gelmediği gibi, sivrisineğin yaratılmasının da çok daha kolay olduğu söylenemez. Çünkü Allah'a göre zor ve kolay diye bir şey yoktur. Allah bu gibi şeylerden münezzehtir."
Artık iman edenler, onun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Kur'an'a ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e inanmış olanlar, sivrisinek ve sinek gibi şeylerle mesel getirmenin hak ve gerçek olduğunu bilir ve inanırlar. İnkâra kalkışmazlar. Bunlar üzerinde düşünürler ve kesin olarak büyüğü de küçüğü de yaratanın Allah olduğunu bilirler. O'nun kudreti karşısında bunların hepsi eşittir. Bunların hepsine iman ederler.
İnkâr edenler ise: 'Allah bu misalle ne demek istedi?' derler.
Bunların başında Yehudilerle müşrikler gelir. Bunlar, Allah'ın bu önemsiz ve kötü şeyleri misal getirmekten amacı nedir? diye konuşurlar. ”Allah bunlardan başka örnek olarak verecek bir şey bulamadı mı?" gibi sözler söylerler. Allah (celle celalühü), buna cevap olarak şöyle buyurur:
Onunla birçoğunu şaşırtır ve yine onunla birçoğunu doğru yola getirir. Onunla ancak, fâsiklan saptırır. Allah, verdiği bu örneklerle birçok kimseleri haktan bâtıla saptırır. Burada saptırma, Allah'a isnad ediliyor. Bu. Allah'ın her şeyin yaratıcısı olması bakımındandır. Yoksa, Allah'ın onları saptırdığı gibi yanlış bir anlam sözkonusu değildir. Burada kulların o işi yapma, tercih etme ve kazanma bakımından işleri ve veballeri kendilerine aittir. Kâfirler böyle bir örneği gördüklerinde adeta çıldırırlar, sapıklıklarını giderek artırırlar. Fakat mü'minler, bu gibi örneklere baktıklarında, imanları artar. Yani bu örnekleri gören kimi insanlar sapıklığı tercih ederken, mü'min olanlar da hidayeti seçerler. Kaldı ki, bu tür örnekler dolayısıyla yollarını sapıtacak ve yalanlamaya gidecek olanlar sadece fasıklar ve kâfirlerdir. Buradaki fasıklardan maksat, Allah'ı inkâr eden ve O'nun emrinin dışına çıkanlardır. Çünkü fısk ve fâsıklık, büyük günahlar işlemek suretiyle Allah'a itaatten dışarı çıkmaktır. Küçük günahları işlemekte ısrar etmek de fısktır.
27
Onlar öyle sapıklardır ki, kesin söz verdikten sonra yani belirlenen sözü pekiştirdikten ve kabulle destekledikten, ya da Allah'ın kitap indirip peygamberler göndermesiyle bu sözü pekiştirdikten sonra
sözlerinden dönerler. Allahın, emrine muhalefet edip onu terkedenler.
Allah'ın, ziyaret edilip hal ve hatırlarının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vazgeçerler. Kesilmesine Allah'ın razı olmadığı her anlamdaki olumlu ilişkiyi keserler, akrabalarla ilişkileri koparırlar, müminlerle dostluk ve sevgiyi bırakırlar, peygamberler arasında ayırıma giderler, ayrıca her anlamdaki hayrı bırakıp her türlü kötülüğü yaparlar
ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. İmandan engelleyerek, hakla alay ederek, dünyanın düzeni için gerekli olan salahı, temel ve ilkeleri bırakarak fesat çıkarırlar.
İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır. Âhirette cezalandırılacak olanlar onlardır. Cennette sevab diye bir şey bulamayacaklardır. Çünkü bunlar vefakârlık yerine vefasızlığı aldılar, iyilik yerine fesadı seçtiler.
28
(Ey Resûlüm, o kâfirlere söyle:)
Allah’ı (n varlığını ve birliğini)
nasıl inkâr ediyorsunuz ki, siz, ölüler (annenizin rahminde birer nutfe/sperm)
idiniz; sizi O diriltti, sonra (ecelleriniz gelince)
sizleri yine öldürecek, sonra (kıyâmette)
sizi diriltecektir.
Nihayet O'na döndürüleceksiniz. Haşirden sonra, başkasına değil, yalnızca Allah'a döndürüleceksiniz. Allah, sizi işlediğiniz işlere göre, hayır işlemişseniz iyilikle ödüllendirecek, kötülük yapmışsanız cezalandıracaktır. Bu duruma düşeceğinizi bildiğiniz halde, küfrünüz gerçekten ne kadar şaşırtıcıdır? Bu âyet, öldükten sonra dirilmeye de işaret ediyor. Madem ki Allah kendilerini ilk defa diriltmeye kadirdir, şüphesiz ikinci kez diriltmeye de güç yetirir. Çünkü ilk yaratılış, yeniden yaratılıştan daha kolay değildir.
29
Yeryüzünde ne varsa, hepsini sizin için yaratan O'dur. Bu başka bir nimetin açıklanmasıdır. Yani bunları sizin için, dünyanız ve dininiz açısından, kendilerinden yararlanmanız için yarattı. Bu âyetle eşyada asıl olan şeyin mübahlık olduğu anlaşılıyor.
"Teysîr" de şu ifadeler yer alıyor: ”Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur..." âyetinde yer alan ve sizin için anlamına gelen ”leküm" kelimesindeki ”lâm" edatını, cahil tasavvufcular mutlak manada her şeyin mubah olduğu şeklinde yorumladılar ve şöyle dediler: Haram yok, yasak yok, emir yok. Çünkü bir kimsede marifet gerçekleşip mahabbet kökleşince, artık hizmete gerek kalmaz; ortada haram diye bir şey de kalmaz. Çünkü seven, sevgilisini yoracak şeyleri emretmez, onun istek ve arzularını menetmez. Bu sözler apaçık bir küfürdür. Allah hem yasak koyar, hem emir verir, hem mubah kılar ve hemde haram. Allah hem vadeder, hem korkutur, hem müjde verir, hem tehdit eder. Bu konudaki naslar ve deliller gayet açıktır, her şey ortadadır. Her kim bu âyeti mutlak mübahlık anlamında anlarsa, o kimse tamamen dinden çıkmış olur."(14)
Sonra göğe yönelip iradesi ve dilemesiyle (meşiet),
onu yedi gök olarak düzenledi. Onları yarattı, düzen verdi ve güzelleştirdi.
O her şeyi çok iyi bilendir. Sanki şöyle denilir gibidir: Allah, tüm eşyanın künhünü ve içeriğini en iyi bir şekilde bildiği için, tüm yarattıklarım en mükemmel şekilde yaratmıştır. En faydalı ve yararlı şekilde ortaya koymuştur.
30
Bir zamanlar Rabbin, meleklere ... Buradaki ”bir zamanlar" sözüyle emir, zaman hatırlamaya yöneltiliyor. Oysa asıl istenen, o vakit ya da zaman içinde meydana gelen olayın hatırlanmasıdır. Fakat yalnızca zamanın zikredilmesi, olayın o zaman içinde geçmiş olması dolayısıyladır. İnsan o zamanı, hatırlayınca, adeta onun içinde meydana gelen olayı da görmüş ve tanıklık etmiş gibi olur.
Melekler de, Allah ile insanlar arasında aracı olmalarından dolayı, bu isimle adlandırılmışlardır. Bunlar lâtif cisimlerdir ve diledikleri şekle girebilirler.
'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,' demişti... Gökte değil, yerde. Çünkü her türlü azgınlık ve taşkınlık yeryüzünde meydana geliyor. Halife, Hazret-i Adem'dir. Cinlerden sonra geldiği için sonra gelen (halef) manasında halife denmiştir. Aynı zamanda Allah'ın yeryüzündeki halifesi manasınadır. Yani: ”Ben, sizin yerinize yeryüzünde bir halife yaratmak istiyorum" demektir. Halife seçimindeki hikmet, üzerlerine halife atanmak istenen kesimin feyzi kabul etmede, emirleri vasıtasız almada kusurlu olmalarındandır. Bunun için Allah, peygamber olarak bir meleği göndermedi Çünkü yaratılışları farklı olduğundan dolayı insan direkt olarak bunlardan yararlanamaz. Diğer taraftan Rabbiınizin: ”Meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" buyurmasında şu dört hikmet yer alıyor:
a- Bir işe girişmeden istişareyi öğretmek, gerçi Allah her bakımdan başkalarıyla istişareden müstağnidir. Ancak buradaki amaç, öğretmektir. Nitekim: ”İnsanların en akıllısı, akıl sahiphleriyle müşavereyi elden bırakmayandır." denilmiştir.
b- Yaratacağı varlığın yüceliğini ve değerini ifade için, tüm meleklere onun varlığını müjdeliyor ve henüz yaratılmadan önce, onu halifesi olarak tanıtıyor. Ona bu unvanı lâyık görüyor.
c- ”Sizin bilmediklerinizi ben bilirim" buyurmakla da, Hazret-i Adem'i yarat ma hususundaki lütfunu ortaya koyuyor.
d- Hikmet genelde, içinde iyiliğin fazla olduğu şeyi gerektirir. Çünkü az bir kötülük için, çok hayrı terketmek gerçekten en büyük kötülüktür. Meselâ, kangren olmuş bir organın kesilmesi, tüm bedenin kurtarılması için yapılan küçük bir operasyondan ve önemsenmeyecek bir zarardan ibaret kalır. Fakat kangren olan organı kesmeyip olduğu gibi bırakmak, mikrobun tüm vücuda yayılarak ölmesine sebep olmaktır. Bu ise o kimseye en büyük kötülüktür.
Onlar: 'Biz seni överek tesbih ve takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek birisini mi halife kılacaksın?' dediler.
Yani ”Cinlerin bozgunculuk çıkardığı gibi, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, yine cinlerin kan akıttıkları gibi, zulümle kan akıtacak bir insanı mı halife olarak yaratacaksın?" dediler. Burada, öldürülme yerine, kan dökme ifadesinin geçmesi; bunun öldürme yollarının en iğrenç ve kötü şekli olduğu içindir. Kaldı ki bizler, senin şanına yakışmayacak şeylerden seni tenzih ediyor, sana hamd ediyoruz. Bize verdiğin türlü nimetlerin şükrünü ve gereğini hamdederek yerine getiriyoruz.
Tesbih, Celal sıfatlarının ortaya çıkması, hamd ise, nimetlendirme sıfatlarının hatırlatılması içindir. Aynı zamanda seni takdis ederiz, sana lâyık olan yücelik ve izzetle seni vasfederiz, sana yaraşmayacak şeylerden seni uzak kılarız.
Teysır'de : ”Tesbih, Allah'a yaraşmayacak şeyleri, O'ndan uzak kılmak, takdis de, O'na yaraşacak şeyleri O'nun hakkında söylemektir," deniliyor.
Allah da onlara : 'Sizin bilmediklerinizi ben bilirim', dedi. Hazret-i Adem'i halife seçmedeki hikmeti ve maslahatı, soyundan kimin itaatkâr ve kimin âsi olacağım herhalde ben bilirim. Böylece fazilet ve adalet ortaya çıkmış olur. Artık benim hükmüme ve takdirime karşı koymayın.
31
Adem'e bütün isimleri öğretti. Yani tüm eşyanın isimlerini ona öğretti ve ona ilham etti. Böylece ilham ile öğretilen her şey isimleriyle birlikte Hazret-i Adem'in kalbinde yer etti. Allah, Hazret-i Adem'e tüm varlıkların isimlerini tüm dillerdeki adlarıyla birlikte öğretti. Meselâ yarattığı cinsi Hazret-i Âdem'e gösteriyor ve : ”Bunun adı at", ”şununkisi deve", ”şunun da ismi şu" gibi tek tek öğretti. Bunların durumlarını, ne işe yaradıklarını, dünya ve âhiretle ilgili faydalarını ve buna bağlı şeyleri, meleklerin isimlerini, canlıların, cansızların, köy, kasaba ve şehirlerin adlarını, kuşların ve ağaçların adlarını, kısaca her şeyin adını, ta çömlek ve çömlekçiğe varıncaya kadar her şeyin adlarını öğretti.
Sonra onları Hazret-i Âdem'e adları bildirilen varlıkları
meleklere arzederek sundu. Arzetmek, bir şeyi başkalarına açıp sunmak suretiyle, arzeden kimsenin bunların durumlarını tanıtması, onların ne işe yaradıklarını bildirmesidir. Hadiste şöyle denilir: ”Allah hu şeyleri meleklere birer zerre misali sundu." Öğretim ve sunmadaki hikmet, Hazret-i Âdem'in şeref ve üstünlüğü, ayrıca Yüce Allah'ın gayb ilmindeki sırların ve gizli ilimlerin, kullarından dilediklerinin diliyle ortaya çıkarılmasıdır. Bu ise merhameti her şeyi kuşatan Allah'ın bir rahmetidir. Ve
şöyle dedi: 'Eğer doğru söylüyorsanız, şunlarm isimlerini bana bildirin.' Allah, melekleri susturmak ve acizliklerini ortaya koymak için onlara: ”Eğer doğru söylüyorsanız ve siz bu işe benim halife olarak seçtiğimden daha lâyıksanız, o zaman şu varlıkların adlarını bana haber verin," buyurdu.
32
Melekler şöyle dediler... Cevap yerine geçen yeni bir cümle. Sanki burada melekler ne dediler? gibi bir soru var.
'Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin yüce zatına yaraşmayacak şeylerden seni tenzih ve takdis ederiz. Çünkü senin tüm fiillerin bir hikmet ve maslahata binaendir. Bu, tevbeden önce olan bir kelimedir. Hazret-i Mûsâ şöyle yakarıyordu: ”Seni, noksan sıfatlardan tenzih ederim. Sana tevbe ettim." (A'raf: 143) Hazret-i Yunus da şöyle yakarıyordu: ”Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum." (Enbiya: 87)
"Sübhân" ismi, mastar yerinde kullanılan bir kelimedir. Bu kelime sadece tamlama olarak kullanılır.
Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Burada melekler, acizliklerini itiraf ediyorlar. Meleklerin sorusu, bir itiraz değil, sadece bir açıklama isteğine dayanıyordu. Buna göre melekler: ”Senin bize öğrettiklerinin dışında bizim bir bilgimiz yoktur. Kaldı ki, biz böyle bir şeye yetenekli olsaydık, kesinlikle bu bilgileri sen bize verirdin."
Şüphesiz her şeyi bilen ve hakîm olan sensin,' dediler. Sen her şeyi bilirsin. Senin için gizli diye bir şey yoktur. Burada önce geçen ”Sizin bilmediklerinizi ben bilirim ”(Bakara: 30) âyetine de işaret vardır. Sen aynı zamanda, yarattığın her şeyi ince bir hikmete ve sebebe dayalı olarak yaratırsın.
Bu âyet, şu gerçekleri dile getiriyor: Kul hiçbir zaman eksikliklerinden gaflete düşmemeli, Allah'ın fazlını, ihsan ve ikramını unutmamalıdır. Bilmediği şeyler hakkında ”bilmiyorum" demeyi kendisi için bir küçüklük kabul etmemeli, bildiği bir şeyi de gizlememelidir. Nitekim, ”bilmiyorum demek, ilm in yarısıdır" derler.
Bir gün Kadı Ebû Yusufa bir şey sorulur. O: ”Bilmiyorum" der. Kendisine: ”Hem devlet bütçesinden maaş alır, geçimini sağlarsın, hem de bilmiyorum, dersin Bu, olacak iş değil" denir. Ebû Yusuf: ”Ben, devlet bütçesinden bilgim kadarını alıyorum. Eğer bilmediğim şeyler için bana maaş verilmeye kalkışılsaydı bütün dünya malı bile buna yetmezdi" cevabını verir.
Bir gün bir âlime, minberde bir soru yöneltildi, fakat o: ”Bilmiyorum" dedi. Bunun üzerine kendisine: ”Minber, câhillerin yeri ve makamı değildir" dediler. Bu zat da: ”Ben ilmim kadar yükselebildim. Eğer bilmediğim kadar yükselebilseydim, kesinlikle göğe erişirdim" cevabını verdi.
33
Cenab-ı Allah:
'Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat,' dedi. Hazret-i Âdem meleklere, isimlerini söylemekten âciz düştükleri varlıkların adlarını birer birer anlattı. Çünkü melekler böylesi bir dereceye erişmekten eksik olduklarını itiraf etmişlerdi.
Âdem onların isimlerini onlara anlatınca... Rivayete göre Hazret-i Âdem, bir minbere çıkarılır, bildiği isimleri meleklere haber vermesi emredilir. Hazret-i Âdem meleklere, bu varlıkların isimlerini ve ne işe yaradıklarını bildirirken, tüm melekler de, önünde oturmuş onu dinliyorlardı.
'Ben size, göklerin ve yerin gayblarmı bilirim. Bundan da öte, açık ve gizli yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim?' dedi. Allah, meleklere, göklerde ve yerde ne varsa, bu konuda herhangi bir delil ve yola gerek duyulmaksızın, hepsini kesin bir şekilde bilirim, dedi. Âyette yer alan soru ise, takrir için, yani muhatabı ikrara sevketmek içindir. Ayrıca sizin açıkça söylediklerinizi, yani: ”Yeryüzünde fesat çıkaracak bir insan mı halife kılıyorsun?" sözünü kesinlikle bildiğim gibi, sizin, gizli bir şekilde: ”Allah, bizden daha üstün bir varlık yaratmaz" şeklindeki sözünüzü de bilirim.
Burada, bir tariz yer alıyor. Çünkü meleklerin, durum açıklanıncaya kadar beklemeleri gerekirdi. Yine âyet, ilmin şerefini, üstünlüğünü ve hatta ibadetten daha üstün bir dereceye sahip olduğunu gösteriyor. Çünkü melekler, Hazret-i Âdem'den daha çok ibadet ettikleri halde, halifeliğe lâyık görülmediler. Aynı zamanda âyet, hilafette ilmin şart olduğunu, bu işte vazgeçilmez bir ilke özelliği taşıdığını, Hazret-i Âdem'in de, bu bilgisi sayesinde meleklerden üstün olduğunu gösteriyor. Şüphesiz bilen, daha üstündür. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: ”De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer: 9) İlim, en değerli cevherdir. Fakat, mutlaka ibadetle birlikte götürülmesi gerekir. Çünkü ilim ağaç, ibadet de meyve gibidir. Asıl olması bakımından üstünlük ağacındır, fakat onun meyvesinden de yararlanılır. Şöyle derler: ”Ana-babanın yüzüne bakmak, Kabe-i Muazzama'ya bakmak, Kur'an'ın yüzüne bakmak ve âlimin yüzüne bakmak ibadettir."
34
Meleklere: 'Âdem'e secde edin' demiştik, hemen secde ettiler.
Ey Rasûlüm Muhammed! Bizim meleklere hitabettiğimiz zamanı bir hatırla. Bilindiği gibi meleklerden Âdem'e secde etmeleri istenmişti ve meleklerin hepsi de secde etmişlerdi. Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor: ”Meleklerin hepsi de hemen secde ettiler." (Hicr: 30; Sâd: 73)
Aslında secde, herhangi bir baskı altında kalmaksızın iç rahatlığıyla ak çakgönüllülük göstermektir. Şeriat dilinde secde, ibadet amacıyla alnı yere koymaktır. Burada emredilen secde, ya şer'î anlamına göredir ki, bu durumda yapılan secde, gerçekte Allah'a yapılmış oluyor. Hazret-i Âdem'in orada olmasıysa meleklerin secde yapabilmeleri için kıble görevini yapmıştır. Bu da Hazret-i Âdem'in değerce üstünlüğünün kanıtıdır. Ya da bu sözlük anlamıyla değerlendirilmiştir. Buna göre, tıpkı Hazret-i Yusuf un kardeşlerinin, ona saygı ifadesiyle eğilip secde etmeleri anlamında bir durum gösterir ki, melekler de Hazret-i Âdem'e karşı sırf alçakgönüllülük maksadıyla, saygı ve tazim için secde etmişlerdir.
Saygı ifadesiyle secde, bu anlamda eski ümmetlerde caizdi. Daha sonra bu anlamdaki secde; Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Hazret-i Selman'ın kendisine secde etmek istemesi üzerine kendisine söylediği şu sözlerle yürürlükten kaldırılmıştır: ”Hiçbir yaratığın Allah'tan başkasına secde etmesi doğru değildir. Eğer bir kimsenin birbaşka kimseye secde etmesini emretseydim, kadının kocasına secde etmesini emrederdim."
Bu ümmetin saygı ve tazimi, ”selâm"dır. Ancak selâm verilirken yerlere eğilmek hoş karşılanmamıştır. Çünkü bu, Yehudilerin yaptıklarına benzemektedir.
Melekler, Hazret-i Âdem'e secde emrini alır almaz, hemen secde ettiler. Çünkü hepsi de nurdan yaratılmışlardır. Nur, yaratılışı gereği itaat etmeye ve boyun eğmeye müsaittir. Ancak melekler secde ettikleri halde
Yalnız İblis diretti, büyüktendi ve kâfirlerden oldu. Şeytan denen İblis, secde etmedi. Çünkü İblis ateşten yaratılmıştı. Ateş, özelliği bakımından hep kendini üstün görür, büyüklük peşinden koşar.
Âlimler, âyetteki istisna hakkında iki görüş ileri sürmüşlerdir:
a) Âyette yer alan istisna ”Muttasıl"dır. Buna göre İblis de bir melekti. Çünkü secde emri meleklerle birlikte ona da yapılmıştır.
b) Âyette yer alan istisna ”Münkatı" anlamında bir istisnadır. Çünkü İblis, meleklerden değildi. Cinlerdendi. Bu konuda elde kesin nass bulunmaktadır. (16) Allah, şöyle buyuruyor: ”iblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı." (Kehf: 50)
"İblis diretti, büyüklendi, kâfirlerden oldu." İblis, emrolunduğu secde görevini yapmaktan kaçındı. Bunu kendi isteğiyle seçti. Çünkü büyüklendi ve büyüklüğünü, kibrini de gösterdi. Rabbine ibadet için bir harekete geçmedi. Kibri buna engel oldu. Tekebbür, kişinin kendisini bir başkasından üstün görmesidir. İstikbar ise, kendisini bâtıl ile süslemek suretiyle, aslında kendisinde olmayan bir şeyle üstünlük taslamaktır.
Yine söylendiğine göre, melekler secde ettikleri sırada, İblis secde etmekten kaçındı ve Hazret-i Âdem'e sırtını çevirip, secdede olan meleklere doğru yöneldi. İblis bu yaptığından da bir pişmanlık duymadı. Aynı zamanda tâbi olmaya da çalışmadı. Melekler, şeytanın bu halini gördüklerinde, hemen ikinci kez secdeye vardılar. Bu şekilde iki secde yapmış olan melekler, birini Hazret-i Âdem, ikincisini de Allah için yaptılar. İblis de meleklerin bu halini görüyordu. İşte bunun üzerine Allah, hemen İblis'in sıfatını ve durumunu anında değiştiriverdi. İblis bu haliyle çirkinin de en çirkini oluverdi. Çünkü İblis kâfirlerdendi. Allah'ın ezelî ilminde böyleydi. Başka bir ifadeyle İblis, Allah'ın kendisine, Âdem'e secde etme emrini uygun bulmadı, iyi karşılamadı ve bunun sonucu olarak da kâfirlerden oldu. Çünkü şeytan kendi inancına göre, Hazret-i Âdem'den üstün olduğunu ileri sürüyordu. Dolayısıyla üstün olan bir varlığın kendisinden bir alt derecede bulunan bir varlığa secde etmesini kendince güzel bulmadı.
Âyetten çıkarabileceğimiz bazı dersler:
a- Kibirlenmek kötü birşeydir. Çünkü kibir, sahibini küfre götürür.
b- Allah'ın emrine uymaya, sırrını araştırmayı terketmeye teşvik edilmektedir.
c- Asıl nazar-ı dikkate alınması gerekenin son nefesteki durum olduğu, belirtilmektedir. Madem ki değerlendirme, insanın son anda nasıl gittiği olacaktır, insan Allah'a itaat konusunda koşturmalıdır. Çünkü herkes, kendisi adına kolaylaştırılmış olan şey için yaratılmıştır. Özellikle, sonunda ömrün nasıl bir sonla kapandığı önemlidir. Bu bakımdan insan, defterinin sâlih amelle kapanması için gayret göstermelidir.
Rabiatu'l-Adeviyye şöyle diyor: ”Sen, sayılı günler içinde yaşayacaksın. Eğer bir gün ömrün ekşitirse, senin bir kısmının gittiğini bilmelisin. Madem ki sana ait bir kısmın gitti, senin tüm hayatının bir anda kaybolması da yakındır. O halde güzel amellerde bulun ve olan bitenden ibret al. Sakın param pulum gitti, malım ve mevkim düştü demeyesin. Bütün bunların aksine sen, bu günüm eksildi, ben bugün ne yaptım, demelisin. Doğrusu bugün ömür sona erebilir."
Bir âbid ölüm döşeğindeyken şöyle konuşmuştur: ”Üzüntüm hüzünler yurdu olan bu dünya için değil, ibadetsiz uyuyarak geçirdiğim geceye, oruçsuz geçirdiğim güne, Allah'ı anmaktan gafil kaldığım ânadır."
Alâ b. Ziyad da şöyle söylemiştir: ”Dünya hergün şöyle seslenir: Ey insanlar! Ben yeni bir günüm, ben yapacağınız amellere tanığım. Eğer güneşim batarsa, bundan böyle ben tâ kıyamete kadar size bir daha dönmeyeceğim."
Hasan-ı Basrî meclisine gelenlere: ”Ey gün görmüş kimseler! Ekinler olgunlaşmca ne yapılır?" diye sorar. Onlar da: ”Hasat edilir ve biçilir" derler. Bu konuda bir şâir şöyle der:
Ölümden önce sen, kendin için bir hazırlık yap. Çünkü yaşlılık ölüme hazırlıktır. Göç oldukça zordur, o halde çaba göster, Asıl durak yerinde durup dinlenmek için.
Yine Hasan-ı Basrî şunları dile getiriyor: ”Âdemoğlu! Bir yıla ait sıkıntıyı getirip bir güne sığdırmaya kalkışma. Çünkü o günün sana getireceği şeyler, sıkıntı olarak zaten sana yeter. Eğer sen o yıl yaşarsan zaten Allah senin rızkını verir. Şayet yaşayamayacaksan, bu takdirde kendine ait olmayan bir şeylerle uğraşır olacaksın."
35
Dedik ki: 'Ey Âdem, sen ve eşin cennette kalın. Kurtubî şu görüşü ileri sürüyor: Hiç kuşkusuz, İblis kâfir olunca, Allah onu cennetten çıkarıp oradan uzaklaştırdı. İblisin cenneten çıkarılmasından sonra: ”Ey Adem, kal..." buyurdu. Yani burada ikâmete devam et ve burasını kendine yurt edin. Böylece eşinle burada cennette kaim. Kadına, hem ”zevç", hem de ”zevce" denir. Fakat ”zevç" daha fasihtir.
Müfessirler buradaki ”cennel"in ”sevap yurdu" olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Ancak Mûtezile'den bazıları buna karşı çıkarak şöyle derler: ”Cennet'ten amaç, Filistin topraklarında bir çiftliktir. Allahü teâlâ onu Âdem'i imtihan etmek için yaratmıştır. Yüce Allah'ın: ”Bir şehre inin" (Bakara: 61) buyruğunda olduğu gibi, inmek, anlamında olan ”hubût" kelimesini bir başka yere gitmek anlamındaki ”intikal" kelimesiyle te'vil etmişlerdir. Bu kelimenin istiare yoluyla ”intikal" anlamına geldiği konusu da düşünülmelidir. Çünkü ”hubût" kelimesi, asıl manasında kullanılması mümkün olmadığı zaman istiare yoluyla intikal manasına kullanılabilir. Oysa burada durum böyle değildir.
Bu arada Hazret-i Havva'nın, Hazret-i Âdem'in cennete girmesinden önce mi, yoksa girdikten sonra mı yaratıldığı konusunda da görüş ayrılıkları vardır. Abdullah b. Mes'ud'dan gelen şu rivayet, Hazret-i Havva'nın, Hazret-i Âdem cennete girdikten sonra yaratıldığını gösterir: ”Allah, cenneti yaratarak Hazret-i Adem'i oraya yerleştirdiğinde, Âdem tek başına kaldı. Arkasından da ona uyku verdi, sonra sol eğe kemiklerinden birini aldı ve bundan Hazret-i Havva'yı yarattı. Hazret-i Âdem uyandığında, Havva'yı başucunda oturur buldu. Hemen ona: ”Sen kimsin?" diye sordu. O da: ”Ben bir kadınım" dedi. ”Niçin yaratıldın?" diye sordu. Havva: ”Senin benimle ve benim de seninle huzur bulmamız için" cevabını verdi. Melekler: ”Ey Âdem! Onun adı nedir?" diye sordular. Hazret-i Adem: ”Havva" dedi. Melekler: ”Niçin?" diye sordular. Hazret-i Âdem: ”Çünkü o, bir canlıdan yaratıldı" cevabını verdi. Şüphesiz Allah, annesiz olarak Hazret-i Havva'yı yaratmıştır. Çünkü yalnızca baba olan Hazret-i Âdem'den var etmiştir. Babası olmadan yalnızca anneden yarattığı kişi de Hazret-i İsa'dır. Bu ikisinin dışında kalanlar, bir anne ve bir babadan meydana gelmişlerdir ki, bunlar da Hazret-i
Âdem'in çocuklarıdır. Ancak Hazret-i Âdem'in kendisi, annesiz ve babasız olarak yaratılmıştır."
Akılları şaşırtacak şekilde yaratmış olduğu varlıklarla ilahî sanatının hayret uyandıran sırlarını ortaya koyan Allah'ım! Sen ne yüce ve ne büyüksün, seni takdis ve tenzih ederek tesbih ederim.
Ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin. Cennet meyvelerinden, istediğiniz yerden, neresinden ve hangi bölgesinden isterseniz, hiçbir kısıntıya gitmeksizin, bol bol yiyin. Burada, emre muhatap olma noktasından, Hazret-i Âdem'le Hazret-i Havva'ya eşit olarak seslenilmişlir. Ancak yasaklanan yiyecekten yeme işinde Hazret-i Havva, Hazret-i Âdem'e örneklik etmiş, bir bakıma yol göstermiştir. Ancak cennette kalmaları ve orada yerleşmeleri hususunda Hazret-i Havva, Hazret-i Âdem'e tâbidir.
Ama şu ağaca yaklaşmayın. Orada bulunan ağaçlar içinden, sadece şu ağaçtan yemeyin. Âyette, ”ağaçtan yemeyin" yerine ”ağaca yaklaşmayın" denilmesi, bunun kesin hanımlığını bildirmek ve bundan kaçınmanın farz olduğunu anlatmak içindir.
Yoksa zulmedenlerden olursunuz.' Şu ağaçtan değil yemek, ona yaklaşmanız halinde bile, ikiniz de zulmedenlerden olursunuz.
Kurtubî: ”Yaklaşmayın" ifadesiyle ilgili olarak burada: ”Hataya düşebilecekleri, bunun sonucunda da cennetten çıkarılacaklarına ve Âdem ile Havva'nın cennette kalmaları devamlı olmayacağına işaret vardır. Çünkü cennette sürekli kalabilecek olanlar için böyle bir külfet getirilmez, kendilerine emredilip nehyed ilmezdi. Bunun delili de: ”Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (Bakara: 30) âyetidir. Bu âyet Hazret-i Âdem'in cennetten çıkarılacağını göstermektedir" der.
36
Derken şeytan onları ordan kaydırdı. Şeytan, her ikisini de cennetten uzaklaştırmaya ve ayaklarını buradan kaydırmaya sebep oldu. Kaydırma (Zelle), hata demektir. Bu da, kasıtsız olarak, doğrudan ayrılmaktır. Burada şeytan, her ikisini de vesvese, hile ve davet yoluyla oradan çıkarmaya sebep oldu. Eğer ”İblis" kâfirdi, kafirlerse cennete giremezler; o halde İblis cennete nasıl girdi? denecek olursa, buna şöyle cevap veririz. İblis meleklerin cennete saygıyla girip çıktıkları gibi bir girişten men edilmiştir, yoksa vesvese vermek ve tuzak kurmak için girmekten engellenmemiştir.
Ve içinde bulunduklarından çıkardı. içinde bulundukları nimet, ikram ve güzelliklerden çıkarıp uzaklaştırdı. Aslında İblis, Hazret-i Âdem'i cennetten çıkarmayı amaçlamıyordu. Onun amacı, Hazret-i Âdem'i eriştiği mertebeden düşürmekti. Kendisinin uzaklaştırıldığı gibi, onu da huzurdan uzaklaştırmak istiyordu. Ancak amacına erişemedi.
Biz de: 'Birbirinizin düşınanı olarak inin. Bu âyetteki ”inin" hitabı, Hazret-i Âdem ile Havva'yadır. Ancak kelimenin tekil olarak değil de, çoğul zamiriyle gelmesi, Hazret-i Âdem ve Havva'nın insan cinsini temsil etmeleri sebebiyledir. Bu durumlarıyla o ikisi, tüm insan cinsini temsil etmektedirler. Bir başka yoruma göre de ”inin" hitabı, Hazret-i Adem, Hazret-i Havva ve İblis'e yapılmıştır. Bu ise, şeytanın oraya vesvese için girmesinden sonra meydana gelmiştir. Öte taraftan yine âyetteki ”inin" kelimesi, Hazret-i Adem'le Havva'nın ”Huid" adlı cennette olduklarını gösterir. Çünkü kendilerine aşağıya inme emrinin verilmesi, ikisinin de yüksekten aşağıya inmesi demek oluyor ki, bu, adı geçen cennette olduklarının bir delili sayılmaktadır.
Kurtubî de: ”Âdem'in indirilmesinde ve her ikisinin yeryüzünde iskân edilmesinde doğru olan görüş, ezelî hikmetin gereğinin bu konuda ortaya çıkmasıdır ki, bu, Hazret-i Âdem'in soyunun yeryüzüne dağılmasına yönelik bir hikmetti. Çünkü Allah onları imtihan edecek, onlara sorumluluk yükleyecektir. Buna göre de âhirette sevaplarını veya cezalarını takdir buyuracaktır. Çünkü cennet ve cehennemin her ikisi de, insanın orada sorumluluk yüklenecekleri yerler değildir. İşte yasaklanan ağaçtan yenmesi, her ikisinin cennetten indirilmelerinin sebebini oluşturdu ki, asıl hikmet de buydu. Böylece Hazret-i Âdem, yeryüzünde Allah'ın hükümlerini, O'nun adına icra eden halifesi olacaktı. Çünkü dilediğini yapan yüce Allah şöyle buyurmuştur: ”Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." (Bakara: 30) Gerçekten bu, büyük bir menkıbe, şerefli, faziletli ve değerli bir durumdur" der.
Hazret-i Âdem'in cennetten inmesi, aslında kendisine verilen bir şeref ve iftihar içindi. Bu, aynı zamanda doğru yolda olacakla sapıklık içinde bulunanları ayırdetmeye yönelikti. Çünkü bu, ilâhi hilâfetin gereklerindendir.
Âyette geçen ve düşman anlamına gelen ”adüv" kelimesi, tek düşman anlamına geldiği gibi ”düşmanlar" anlamına da gelebilen bir kelimedir. Bu bakımdan bu kelimenin çoğulu olan ”a'da" kullanılmamıştır. İblis denen şeytan, Hazret-i Âdem ve Havva'nın düşmanıdır, bu ikisi de İblisin düşmanıdırlar. Yılan Âdemoğlunun düşmanıdır, onlar da yılanın düşmanıdırlar. Yılan onları sokup zehirler, onlar da yılanı öldürürler. İblis onları fitne yoluyla saptırmak ister, onlar da İblise lanet okurlar. Ayrıca Hazret-i Âdem ile Havva'nın soyu arasında da, dünyada birbirlerini çekememe, din ayrılığı gibi şeyler yüzünden de düşmanlık olacaktır. İnsanın İblisle düşmanlığı, dine bağlı bir düşmanlıktır. Din var olduğu sürece, İblisle insan arasındaki bu düşmanlık sürüp gidecektir. İnsan ile yılan arasındaki düşmanlıksa, doğal olan bir düşmanlıktır. Bu durum da yaratılış gereği olarak sürüp gidecektir.
Sizin, bir süre yeryüzünde yerleşip yaşamanız lâzımdır' dedik. Yeryüzünde kalabileceğiniz bir yer ve imkân sağladık, orayı bir karargâh kıldık. Öte taraftan insan için üç türlü barınak, karargâh vardır:
a) Ana rahmi. Rabbimiz şöyle buyuruyor: ”Sonra (sizin için gerek baba sulbünde, gerek dünyada) bir kalış yeri, bir de (gerek ana rahminde, gerekse kabirde bir) emanet yeri vardır." (En'an: 98) Çocuk ana rahminde barınak, karargâh buldu.
b) Dünya. ”Sizin bir süre yeryüzünde yerleşip yaşamanız lâzımdır." Tefsirini yaptığımız bu âyet buna işaret etmektedir.
c) Âhiret. Burada da yerleşme iki yerde olmaktadır. Ya cennette yerleşilir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: ”O gün cennetliklerin kalacakları yer daha huzurlu ve dinlenecekleri yer daha güzeldir. ” (Furkan: 24) Ya da cehennemde yerleşilir: ”Orası cidden ne kötü bir karargah, ne kötü bir ikâmet yeridir." (Furkan: 66)
Belli bir süreye kadar yaşamaktan maksat, ömürlerimizin sona ermesine dek, yaşantıdan ve dünyadan yararlanmak, ecel bitimine kadar hayat sürmektir. Ayrıca âyette yer alan ”bir süre", ölüm olarak yorumlandığı gibi, kıyamete dek diye de yorumlanmıştır. Yine bazı âlimler: ”bir süre" ifadesinde Hazret-i Âdem için bir yarar olduğunu bunun da Hazret-i Âdem'in dünyada ebedî kalmayacağını ve yeniden cennete gireceğini çünkü kendisine tekrar oraya döndürülmesinin vadedildiğini, Hazret-i Âdem'den başkaları için de yarar olduğunu, bunun da dirildikten sonra hesaba çekileceklerine işaret ettiğini belirtirler.
37
Âdem, Rabb'inden birtakım kelimeler aldı. Almak anlamındaki ”Telakki" sözcüğü, gelen kelimeleri kabul ederek almak ve bu kelimeleri bilince de gereğini yerine getirmek için bunlarla amel etmektir. Peki Hazret-i Âdem'in aldığı bu kelimeler nelerdir? Bu kelimeler Rabbimizin şu âyetinde zikredilmektedir. Rabb'imiz şöyle buyuruyor: ”Ey Rabbimiz, biz kendimize yazık ettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak biz ziyana uğrayanlardan oluruz." (A'raf: 23) İşte Allah bu kelimeleri Hazret-i Âdem'e ilham etti.
O da bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. Allah, Hazret-i Âdem'e rahmetiyle ve tevbesini kabulle yöneldi. Tevbe, aslında dönmek anlamınadır. Eğer bu, kul için sözkonusu olursa, günahlardan itaate dönüş anlamınadır.
Eğer bu, yüce Allah için sözkonusu olursa, bu takdirde, cezadan mağfirete dönüş anlamı çıkar. Âyette sadece Hazret-i Âdem'in anılmasıyla yetinilmiştir. Çünkü hüküm bakımından Havva, Hazret-i Âdem'e tabidir.
Şüphesiz O, tevbeyi çok kabul edendir. Kullarını çok bağışlayan ve affedendir.
Çok acıyandır. Rahmeti çok fazladır. Âyette bu iki niteliğin bir arada bulunması, yaptıklarından tevbe ederek doğruya dönen kimsenin affedilip bağışlanılması yanında ona ihsan ve iyilikte bulunma vaadinin açık bir şekilde gösterilmesi içindir.
Tevbe, tıpkı sabun gibidir. Nasıl ki sabun insanı tüm kir ve pastan arındırırsa, tevbe de insanın gizli kirlerini siler götürür. Eğer kul, kötülüklerden döner, amelini düzeltirse, Allah da, onun durumunu düzeltir. Bu kuluna, daha önce kaçırmış olduğu nimetleri tekrar verir.
38
'Hepiniz oradan inin. Âdem, Havva ve İblis, hepiniz cennetten inin. ”inme" konusundaki emrin tekrarı, bu emrin kesinliğini bildirmek ve Hazret-i Âdem'in, yüce Allah tarafından buradan inmeden belki bağışlanırım tarzındaki muhtemel bir beklentisinin yersiz olduğunu belirtmek içindir. Ancak burada iki ”inin" emri arasına, 37. âyet bir parantez cümlesi olarak girmiştir. Bu âyette Hazret-i Âdem'in Allah'tan aldığı kelimeler ve tevbesinin kabulü yer alıyordu. Burada ise ”inin" emrinin tekrarı, anlam olarak birinci âyeti bu ikincisine bağlamak içindir. Bu kulların ibadetle, sevap ve ceza ile imtihan edilmesi konusudur.
Benden size bir hidayet geldiğinde, kim hidayetime tâbi olursa...
Size doğru yola ulaştırıcı ve gerçekleri açıklayıcı olarak göndereceğim bir peygamber ve indireceğim bir kitap gelir de, kim benim şeriatıma uyar ve henüz şeriattan önce kendi üzerlerinde ve dışlarında var olan delillere tâbi olur ve gerçeği bulursa,
artık onlara hiçbir korku yoktur. Dünya ve âhirette başlarına gelebilecek kötü şeylerden korku yoktur
ve onlar üzülmeyeceklerdir,' dedik. İstedikleri bir şeyi ellerinden kaçtı diye de üzülmeyeceklerdir. Çünkü insan, olabilecek tehlikeden korkar, olmuş şeylere de üzülür. İşte emre uyulması halinde bu gibi şeyleri gerektiren durumlar olmayacaktır. Âyette yer alan ”... size bir ... geldiğinde" ifadesiyle Hazret-i Âdem'e seslen ilmek te; ancak onun şahsında Hazret-i Âdem'in soyu kasdolunmaktadır.
39
İnkâr edenler... Âyette yer alan ilgi zamirinin çoğul olarak gelmesi, kâfirlerin ve inkarcıların çokluğunu göstermek içindir. Yani, kendilerine gönderdiğimiz elçilerimizi inkâr edenler
ve kendilerine indirdiğimiz
âyetlerimizi yalanlayanlar ise ateş ehlidirler. Onlar, hiç ayrılmayacak şekilde cehennem ateşinde kalıcıdırlar. Cehennemliklere ateş ehli denmesi, orada sürekli kalacaklarından ve oradan ayrılmayacaklarından dolayıdır. Sanki bu kimseler cehennem ateşine sahip çıkmışlar ve oranın halkı olmuşlardır.
Onlar, orada ebedî kalacaklardır. Cehennem ateşinde sürekli olarak kalacakladır.
Bu iki âyette yer alan ”oradan inin" ifadesine göre, cennetin yüksekçe bir yerde olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla hidayete ve şeriata uyanların sonlarından emin olacakları bildirilmiş olmaktadır. Mü'min, itaatla isyan arasında muhayyerdir. Dilerse Allah'a itaat eder, bunun sonucunda sevap kazanarak nimetlere kavuşur; dilerse isyan eder, sonuçta cehennem azabıyla cezalandırılır.
40
Ey İsrail oğulları! İsrail, Hazret-i Yakub'un adıdır. Anlamı da Allah'ın kulu demektir. Ey Yakuboğulları! Bu sesleniş, Hazret-i Peygamberin çağdaşı Yehudilere yapılmaktadır.
Size verdiğim nimeti hatırlayın. Benim size verdiğim nimetlerimi hem unutmayın ve hem onları hatırlayıp konuşun, dilinizle bunların şükrünü eda edin. Çünkü Yehudiler nimetin şükrünü eda etmemekle kalmamışlar, tüm nimetleri unutmuşlar ve hatırlamak bile istememişlerdir. Bu uyarı bunun için yapılmaktadır.
Bu âyette yüce Allah, İsrail oğullarının durumlarını nimetleri hatırlamamakla irtibatlandırdı. Oysa Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetinin durumu böyle bir şeyle bağlantılı kılınmamış, Rabbimiz Hazret-i Muhammed'in ümmetinin kendisiyle bağlantı kurmalarını istemiştir. Onları kendisini hatırlamaya ve anmaya çağırmıştır. Bunun için de: ”Öyleyse siz beni anın ki, ben de sizi anayım" (Bakara: 152) buyurmuştur. Birinci durumda ümmetlerin dikkatleri nimetlere çekilmek suretiyle asıl nimeti vereni bulmaları istenirken, bu ikinci durumda Hazret-i Muhammed'in ümmetinin dikkati nimeti veren zata yöneltilerek, böylece nimetleri hatırlamaları sağlanıyor.
Ahdimi yerine getirin ki. Tüm emirlerimi, iman ve taatla ilgili buyruklarımı tamamlayın, tavsiyelerime uyun ve nehyettiklerimi de terkedin. Bunun içerisine Allah'ın, Tevrat'ta, Hazret-i Muhammed'e tâbi olmaları konusunda kendilerinden aldığı ahit, yani antlaşma da bulunmaktadır. Ahd, bir şeyi koruyup saklamak ve onu her an gözetmektir. Bundan maksat, kendilerinden alınan söz ve onlara yapılan tavsiyedir.
Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Size güzel mükâfat vererek, yaptıklarınızı kabul ederek, sizi cennete koyayım.
Yalnız benden korkun. Yapıp yapmayacağınız şeylerle tamamen bana uyun ve benden korkun. Özellikle de ahdi bozma konusunda kesinlikle benden korkun. Bu âyetteki ”rehbet" kelimesinin anlamı, sakınmak suretiyle korkmak demektir. Âyet ayrıca şükretmenin ve verilen sözü yerine getirmenin (ahde vefa) vacip olduğunu gösteriyor. Mü'minin yalnızca Allah'tan korkması gerektiğini belirtiyor.
41
Yanınızdakini tasdik edici olarak indirdiğime iman edin. Ey İsrail oğulları, Muhammed'e indirdiğim ve elinizdeki Tevrat'ın aslını doğrulayan Kur'an'a iman edin. Çünkü bu Kur'an, Tevrat'ta da anlatıldığı gibi nazil olmaktadır.
Ona inanmayanların ilki siz olmayın. Kur'anı inkâr edenlerin başında siz yer almayın. Çünkü sonrakilerin günahı da bu konuda ilk çığırı açanlara yükletilecektir. Kur'anı inkâr etmeye koşmayınız. Sizin asıl göreviniz, ona ilk iman edenlerin arasında ve hatta başında yer almanızdır. Çünkü siz bunun durumunu ve gerçek olduğunu elinizdeki ilahî kitaplardan alıp öğrendiniz.
Benim âyetlerimi az bir paha ile satmayın Bu âyetlerimi dünya çıkarlarınız için kullanmayın. Sırf dünyada nefsinizi tatmin uğrunda değerlendirmeyin. Çünkü bu, âhirette alacağınız şeyleri kaçırmanız karşısında rezil bir durumdur.
Anlatıldığına göre sonradan Yehudiler, kendileri için Tevrat'ın hükümlerinin değiştirilmesi ve zor olanlarının kolaylaştırılması için kendi din bilginlerine ekinlerinden, meyvelerinden pay ayırırlar, onlara hediyeler sunarlar ve rüşvet verirlerdi. Nitekim Ka'b b. Eşref böyle yaparmış. Bu yahudî, kendi din bilginlerine: ”Sizin Muhammed hakkındaki görüşünüz nedir?" diye sorar, ”peygamberdir" cevabım alınca, onlara: ”Eğer, bu söylediğinizin dışında onunla ilgili bir şeyler uy durursanız, benden size ödüller var" der, yahudi bilginleri de: ”Bize bir süre ver, düşünelim, Tevrat'ı gözden geçirelim" diye süre isterler. Sonra hemen gidip, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Tevrat'ta yer alan niteliklerini, sıradan insanların nitelikleriyle değiştirirler ve Ka'b b. Eşrefe gelip, yaptıkları işi anlatırlar. O da, kendilerine ayrı ayrı birer ölçek arpa verir. İşte bu âyette, Allah'ın ”az olarak" belirttiği şey budur.
Ve ancak benden korkun. İman ederek, Hakka tâbi olarak ve dünyanın varlığından sırt çevirerek sadece benden korkun.
42
Hakkı bâtılla karıştırmayın. Allah tarafından, indirilen gerçeği, kendi ellerinizle uydurup icat ettiğiniz ve yazdığınız şeylerle karıştırmayın. İşi, içinden çıkılamaz duruma getirmeyin, ya da içine bâtılı karıştırmak suretiyle, aralarına bir şeyler yazıp sokuşturmakla durumu zorlaştırmayım
Ve bilip dururken hakkı gizlemeyin. Birinci ifadede yer alan yasaklama, değiştirme ve bozmakla ilgili bir yasaklamaydı. Burada ise, hakkı gizleme konusunda bir yasaklama yer almaktadır. Çünkü yahudi bilginleri, Tevrat'ta Hazret-i Muhammed'e ait herhangi bir nitelik ve onu tanıtan bir hüküm bulamadıklarını söylüyorlardı. Bu bakımdan değiştirme ile, gizleme aynı şeyler değiller. Kaldı ki onlar, Hazret-i Muhammed'in hak peygamber olduğunu da bilmektedirler. Bu, onların gerçekten ne kadar kötü olduklarını bildiren bir ifadedir. Çünkü bir kimse cahilse ve bilmiyorsa mazur sayılabilir, oysa bunlar öyle değiller.
Bu âyet her ne kadar İsrail oğullarıyla ilgili olarak özel anlamda bir uyarıda bulunmakla birlikte, tıpkı onlar gibi davrananlar da aynı şekilde âyetin bu hükmü içinde yer alırlar. Bir kimse bir hakkı değiştirmek ve geçersiz kılmak için rüşvet alır, ya da görevi olan bir öğretim işini yapmaktan kaçınır, ücret verilmeden ona yanaşmak istemezse, bunlar da bu âyetin hükmü içinde yer alırlar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyururlar: ”Kim, kendisiyle Allah'ın rızâsının kazanılacağı bir ilim öğrenir ve öğrenmekten amacı da sırf dünyalık bir şeyler elde etmek için olursa, bu kimse kıyamet gününde cennet kokusunu duymaz,"
Anlatıldığına göre Süleyman b. Abdulmelik, Ka'be'yi ziyaret etmek üzere çıktığı yolculukta Medine'ye de uğrar. Orada birkaç gün kalır. Bu arada: ”Aranızda Medine'de yaşayıp da Hazret-i Peygamberin ashabıyla görüşen bir kimse var mı?" diye sorar. Halk, Ebû Mazimin adını söylerler. Hemen ona birini gönderip yanına çağırtır. Ebû Hazım, gelip huzura girdiğinde, Mü'minlerin Emiri Süleyman b. Abdulmelik kendisine:
- Ey Ebû Hazım! Nedir bu ayrılık ve uzaklaşış? der. Ebû Hazım:
- Ey müminlerin Emiri! Benden ne anlamda bir uzaklaşma ve ayrılık gördün? diye sorar. Halife:
- Medine halkının önde gelenleri hep yanıma geldiler, fakat sen. gelmedin. Seni hiç göremedim, sebebi ne? der. Ebû Hazım:
- Ey Müminlerin Emiri, iş senin söylediğin gibi değildir. Bundan dolayı da sizin düşündüğünüz gibi olmaktan Allah'a sığınırım. Çünkü sen bugüne kadar beni tanımazdın, ben de seni tanımıyordum, cevabını verir. Ravi devamla diyor ki: Halife Süleyman b. Abdulmelik, Muhammed b. Şihabuzzun ye bakarak: ”Bu zat doğru söyler, ben ise yanıldım" der. Yine Süleyman:
- Ey Ebû Hazım! Biz neden ölümden hoşlanmayız? diye sorar. Ebû Hazım:
- Çünkü siz âhireti harabeye çevirdiniz, dünyayı da mamur hale getirdiniz. İşte bu yüzden mamur hale getirdiğiniz bir dünyadan, harabeye dönüştürdüğünüz âhirete gitmekten hoşlanmıyorsunuz, der. Yine Süleyman, ”doğru söyledin," der ve:
- Allah'ın huzuruna gidiş yarın nasıl olacak? diye sorar. Ebû Hazım:
- Muhsin, yani bu dünyada iyilik yapan kimse, oraya tıpkı uzun bir süre ailesinden uzak kalmış biri gibi dönecektir. Fakat günahkâr olan, tıpkı kaçak bir köle gibi, efendisinin huzuruna çıkacaktır. Bunun üzerine Halife ağlamaya başladı ve:
"Vay halime, acaba Allah katında durum nice olur ki?" dedi.
Ebû Hazım: ”Yaptığın işlerini Allah'ın kitabına arzet, bakalım durumun nicedir?" dedi.
Süleyman: ”Peki orada ne ile karşılaşabilirim?" dedi.
Ebû Hazım da kendisine: ”iyiler muhakkak cennet içinde olurlar, kötüler de cehennem içinde" (İnfitar: 13-14) âyetlerini hatırlattı.
Bu defa Süleyman b. Abdulmelik, peki Ebû Hazım, Allah'ın rahmetinden haber ver, o nerede? diye sordu.
Ebû Hazım kendisine: ”Şüphesiz iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır" (A'raf: 56) âyetini hatırlattı.
Yine Süleyman, Ebu Hâzım'a: ”Allah'ın kullarından hangileri daha asalet sahibidir?" der.
Ebû Hazım: ”Akıllı ve mürüvvet sahibi olanlar" cevabını verir.
Yine Süleyman kendisine, hangi amellerin daha faziletli olduğunu sorduğunda,
Ebû Hazım: ”Haramlardan uzak durmak kaydıyla farzları eda etmektir," der.
Süleyman: ”Hangi duâ kabule değerdir?" der.
Ebû Hazım: ”Kendisine iyilik yapılan kimsenin, kendisine iyilikte bulunana yaptığı duâ.." cevabım verir. Hangi sadakanın daha faziletli olduğu sorusuna da: ”Gerçekten umutsuz kalmış yoksul kimseye, herhangi bir eziyet yapılmaksızın ve başa kakılmaksızın verilen sadaka daha faziletlidir," cevabını verir.
Süleyman b. Abdulmelik: ”Doğru söyledin" der ve: ”Bizim şimdiki halimizle ilgili olarak ne söylersin?" sorusunu yöneltir.
Ebû Hazım: ”Ey Mü'minlerin Emiri, beni bağışla, bu konuda konuşmayayım" der.
"Fakat Süleyman: ”Hayır, mümkün değil, bize mutlaka bir öğütte bulunmalısın" diye ısrar eder.
Ebû Hazım:
- Ey Mü'minlerin Emiri! Ataların halkı kılıçla ezdiler. Şu mülkü zorla elde ettiler. Hiçbir müslümanla istişarede bulunmaksızın, meşveret yapmaksızın bu saltanatı ele geçirdiler. Onların rızâsını almadılar. Onlardan kimisini, katliama varırcasına öldürdüler, kimisi de onların bulunduğu yerden kaçıp kurtulmak için yerlerini ve yurtlarını bıraktılar. Keşke onlar hakkında söylenenleri sen bir bilsen?...
Bu arada yanlarında bulunan biri: ”Ey Ebû Hazım! Ne de çirkin konuşuyorsun" diye müdahale etmek istedi.
Ebû Hazım da bu şahsa: ”Sen gerçekte yalancının birisin. Çünkü Allah âlimlerden: ”Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız; onu gizlemeyeceksiniz" (Al-i İmrân: 187) buyruğuyla söz almıştır," der.
Bu defa Süleyman: ”Bizim düzelebilmemiz için ne yapmak gerek?" diye sorar.
Ebû Hazım: ”Kini ve kötülüğü bırakacaksınız, insanlık işlerine değer verecek ve buna tutunacaksınız, herkes arasında eşitliğe riayet edeceksiniz. Bölüştürmeyi eşit yapacaksınız" der.
Yine Süleyman kendisine: ”O halde hangi şeylerden alıp yararlanmamızı tavsiye edersiniz?" diye sorar.
Ebû Hazım: ”Helâhndan alıp kazanacaksınız ve onu da yerinde kullanacaksınız, ehil olana vereceksiniz" cevabını verir.
Süleyman b. Abdulmelik kendisine: ”Ey Ebû Hazım, ister misin, seninle dostluk kuralım ve senden faydalanalım" der.
Ancak Ebû Hazım: ”Allah'a sığınırım" der.
Süleyman: ”Peki niye böyle dersin?" der.
Ebû Hâzini: ”Olur ki, ben de size meylederim de bu yüzden Allah beni, hayatım boyunca ve ölümüm süresince kat kat azaplandırır," cevabını verir.
Süleyman: ”O halde, ihtiyaçların nelerse, onları bize bildir?" der.
Ebû Hazım: ”Beni cehennem ateşinden kurtaracak ve cennete koyabilecek misin?" diye sorar.
Süleyman: ”Ben böyle bir şeyi başaramaın" der.
Ebû Hazım da: ”Benim, bundan başka bir ihtiyacım ve isteğim yoktur" cevabını verir.
Süleyman: ”Öyleyse benim için duâ et," ricasında bulunur.
Ebû Hâzini da: ”Allah'ım! Eğer Süleyman senin dostumsa, kendisi için dünya ve âhiret hayırlarını kolaylaştır, eğer düşmanınsa, onun perçeminden tut da, senin razı olduğun yola ilet" diye duâ eder.
Süleyman: ”Bana öğütte bulun," der.
Ebû Hazım da: ”Eğer sen bu işin ehli ve erbabıysan aslında kısa konuştum ve fakat çok şeyler söyledim, yok bunun ehli değilsen, benim kirişi olmayan bir okla atış yapmam doğru değildir" cevabını verir.
İmam Kurtubî, tefsirinde bu hikayeye yer verdikten sonra şöyle der: ”İşte Kitab'a ve peygamberlere uymak böyle olur."
Âlimler: ”Benim âyetlerimi az bir paha ile satmayın" (Bakara: 41) âyetiyle ilgili olarak, Kur'an'ı öğretme ve ilim öğretimi karşılığında ücret alınıp alınamayacağı konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Günümüzde bu konuda, Kur'an öğretmek karşılığında alınan ücretin caiz olduğuna ilişkin fetva verilmiş, Kuran, fıkıh ve benzeri ilimlerin ortadan kalkmaması için, ücret alınabileceği söylenmiştir. Bunun için de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadisini örnek göstermişlerdir: ”Karşılığında ücret aldığınız en haklı iş, Allah'ın kitabını öğretmektir. ”
Bu âyet, Kur'an'ı kendisinden başka öğretecek olmadığı halde, ücret almaksızın öğretmekten kaçınanla ilgilidir. Ancak Kur'an'ı kendisinden başka öğretecek kimseler varsa o zaman ücret alması caizdir. Çünkü sünnetteki delil bunu göstermektedir. Öte taraftan devlet başkanının böyle bir hizmet için birini tayin etmesi üzerine vaciptir. Yoksa bu, Müslümanlar üzerine vacip olur Çünkü Hazret-i Ebû Bekir hilâfet göreviyle görevlendirilip, bu iş için tayin olununca, ailesini geçindirecek bir imkânı yoktu. Geçimini sağlamak için, elbise alıp pazara götürdü. Kendisine niçin böyle yaptığı sorulunca, şu cevabı vermiştir: ”Bunu yapmazsam ailemin geçimini nasıl sağlayabilirim?" Bunun üzerine hemen kendisini geri çevirdiler ve geçinebilecek bir ücret belirlediler
Aynı şekilde imamlık, müezzinlik ve bunlara benzer görevler için de ücret almak caizdir.
43
Namazı dosdoğru kılın. Bu hitap İsrail oğullarınadır. Yani namaza yönelin, namazın şartlarına, adabına ve sınırlarına riayet etmek suretiyle, Müslümanların eda ettikleri gibi siz de namaz yükümlülüğünü yerine getirin. Çünkü namazı Müslümanlar gibi kılmamak, namazsızdık gibidir.
Zekatı verin. Tıpkı mü’minler gibi zekât verin. Zekât, artmak ve çoğalmak anlamınadır. Çünkü zekât, maldaki bereketi artırır ve insanda cömertlik duygusunu geliştirir. Zekât aynı zamanda taharet yani temizlik anlamındadır. Bu manasıyla zekât, malı her türlü kötü karışımlardan temizler, nefsi de cimrilikten kurtarır.
Ve rükû edenlerle birlikte rükû edin. Yani mü'minlerin cemaatına katılın. Çünkü cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha üstündür. Bu da cemaat arasında temiz ve iyi niyetli kimselerin bulunmasındandır. Aynı zamanda cemaatte, ruhî açıdan da bir arınma vardır. Namaz tıpkı cihada, nıihrab da savaş alanına benzer. Savaşmak için mutlaka saf tutulması gerekir. Çünkü güç, cemaattedir.
44
Siz insanlara iyiliği emrederken... Bu hitap Yehudileredir. Hazret-i Peygamber'in peygamberliğini itiraf etmeyi, delillere uymanın gerekliliğini emrettiğiniz halde
kendinizi unutuyor musunuz? Kendiniz için uyulması gereken bu şeyleri görmezlikten geliyor ve dolayısıyla bu şeyleri terk mi ediyorsunuz? Yanılma ve unutkanlığın asıl manası terketmekdir. Ayetteki soru edatı, kınamak ve hayrete düşürmek içindir. Yahudiler, kendi fakirlerine gizlice: ”Muhammed'e iman edin, çünkü o hak peygamberdir" derlerken, zenginlere de: ”Onun ahir zaman peygamberi olduğu konusundaki bazı işaretleri kendisinde görmekle birlikte, bazılarını da görememekteyiz. Bunun için bir süre daha bekleyin" diyorlar, böylece kendilerine ilişkin durumu erteliyorlar ve hemen Rasûlüllah'a uymuyorlardı. Oysa bir gün mutlaka ona uymaya da kararlıydılar, fakat buna rağmen yine de çekimser durumlarını sürdürüyorlardı. Nitekim isyanda devam eden kimselerin de durumu bunlardan farklı değildir. İsyanda olan bir kimse: ”Ben şimdilik gencim, yaşlandığım zaman tevbe ederim" der, fakat birgün ansızın ölüm gelip çatar, o da elden kaçırdıklarının pişmanlığı ve hasretiyle kalakalır.
Oysa siz kitabı okumaktasınız? Halbuki siz, Tevrat'ı okumaktasınız. Orada Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nitelikleri açık bir şekilde anlatılmakta ve ona iman etmeniz emredilmektedir.
Yine de akıllanmayacak mısınız? Sizin aklınız yok mu? Çünkü siz akıl sayesinde, nefsinizi düzeltmemenizin sizin için çirkin bir davranış olduğunu bileceksiniz, kendi nefsinizi bırakıp başka şeylerle uğraşmanın iyi şeyler olmadığını öğreneceksiniz.
"Akıl" aslında menetmek ve tutmak anlamınadır. Nitekim, hayvanların bağlandığı ip veya yulara da ”ikal" denir ki, aynı köktendir. Akla bu ismin verilmesi, çirkin görülen şeyleri yapmaktan menettiği, güzel şeyleri de tuttuğu içindir. Öte taraftan âyette yer alan kınama ifadesi, insanlara iyiliği emretmekten dolayı değil, aksine onunla amel etmemekten dolayıdır. Burada inkârı ve kınamayı dile getiren cümle, ”kendinizi unutuyor musunuz?" ifadesidir. Çünkü eğer bir kimse, hayrı ve iyiliği emrediyorsa, her şeyden önce kendisinin bu hayrı ve iyiliği yapmaya koşması gerekir. Yine, eğer bir kimse başkalarını herhangi bir şeyden nehyediyorsa, herkesten önce kendisinin bu kötülüklerden uzak durması gerekir. Senin de gördüğün gibi, bu âyet-i kerime başkasına öğüt verdiği halde, kendisine bir öğütte bulunmayanlara seslenmektedir. Bu davranış, gerçekten şeriatı bilmeyenlerin, ya da akıldan yoksun ahmakların yapacağı bir davranıştır. Oysa bunlar gerçekleri bilmektedirler.
Kendin hidayete koşmazken halka yol mu gösterirsin? Dikkat et. Bu, gerçekten fayda verecek değildir. Kendin kesmediğin halde ne zamana kadar Demiri keskinleştirmeye devam edeceksin?
45
Sabır ve namazla yardım isteyin. Yine hitap İsrail oğullarınadır. Ey İsrail oğulları, ihtiyaçlarınızın karşılanması için, Allah'a güvenerek ve O'na tevekkül ederek dayanma gücü göstermek ve sabretmek suretiyle zafer ve sıkıntıların yok olmasını bekleyin. Namaz kılmak suretiyle Allah'a sığınarak yardım isteyin. Ancak böylece isteklerinize kavuşabilir, felaketlerden bu sayede kurtulursunuz.
Rivayete göre, Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir iş konusunda sıkıntıya düşünce, hemen namaz kılarak Allah'a sığınırdı. Anlatıldığına göre, Abdullah b. Abbas (radıyallahü anh), bir yolculuğu sırasında kızının ölüm haberini aldı. Bunun üzerine hemen: ”Biz Allah'a aidiz ve elbette biz, ancak O'na döneceğiz" (Bakara: 156) âyetini okudu ve : ”O bir avretti, Allah onu kapattı, o bir emanetti, Allah onu alıp korudu ve onu bir ecir için alıp götürdü" dedi. Daha sonra da yoldan uzaklaşıp namaz kıldı ve namazdan sonra yol arkadaşlarının yanına dönerken, şu anda tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyeti okuyordu.
Şüphesiz bu, sabır ve namazla yardım istemek
Allah'a saygı gösterenlerden başkasına, müşriklere ve benzerlerine çok
ağır gelir. Çünkü Allah: ”Fakat müşrikleri kendisine davet ettiğin bu din, onlara zor (ağır) gelmiştir" (Şûra: 13) buyurmuştur.
Alçak gönüllülükle Allah'tan korkanlar için sabır ve namazla yardım istemek ağır ve zor gelmez. Çünkü bunlar Rablerinin münacatıyla dopdolu hale gelmişlerdir. Bu bakımdan onlar, karşı karşıya bulundukları zorluklara, sıkıntı ve yorgunluklara, sabır ve namaz sayesinde rahatlıkla katlanırlar. Nitekim bu hususta Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Gözümün aydınlığı, namaz sayesindedir." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), namazla meşgul olduğu zamanlar dinlenir, huzur bulur ve namaz dışındaki şeyleri, dünya ile ilgili işleri bir yorgunluk olarak değerlendirirdi. Âyette geçen huşu organlarla olur, hudu ise kalble olur.
46
Onlar mutlaka bilirler. Burada ”mutlaka bilirler" şeklinde çevirdiğimiz ”zan" kelimesi, hem ”kesinlik" ve hem de ”şüphe" anlamına gelir. Çünkü bu kelime zıt anlamlı (ezdâd) kelimelerdendir. Hem ”korku" ve hem de ”güven" anlamına gelen ”recâ" kelimesi gibi.
Rableriyle karşılaşacaklarını, O'nu göreceklerini kesinlikle bilirler. Bu, kıyamete ilişkin meseledir.
Bir diğer yoruma göre, onlar kesinlikle öleceklerini bilirler. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Kim Allah'la karşılaşmayı isterse, Allah da omda karşılaşmayı ister. Kim de Allah'la karşılaşmaktan hoşlanmazsa Allah da onunla karşılaşmayı istemez."m Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah'la karşılaşmak ifadesiyle ölümü kasdetmiştir.
Ve ancak O'na döneceklerini bilirler. Onlar kesinlikle kıyamet gününde Allah'a döneceklerini, O'nun cezası, ya da mükâfatıyla karşı karşıya bulunacaklarını bilirler. Ancak kesin olarak cezaya ve ceza gününe inanmayanlar, herhangi bir sevap beklentisi içinde olmayanlar, Allah'ın vereceği cezadan korkmayanlar hakkında özel bir zorluk ve sıkıntı vardır. Münafıklık, riyakârlık ve benzeri davranışlar sergileyenler için ibadetler ve taat ağır ve zor gelir. Eziyetlere ve taatle ibadetlere karşı sabretmek, dayanma gücü göstermek, kişinin kendi nefsiyle yaptığı bir ci had ve şehevî isteklerini kökünden söküp atmasıdır. Sabır, peygamberlerin ve sâlihlerin ahlâkındandır. Yahya b. Yeman bu hususta şöyle diyor: ”Sabır: Allah'ın seni rızıklandırdığı halin dışında bir durum istememen, Allah'ın, senin dünyan ve âhiretin hakkında takdir ettiği şeye rızâ göstermelidir. Bu da vücuda göre baş durumundadır."
Öte taraftan Allah, işlenen amellere ilişkin mükâfatları da niteleyip anlatmış ve bunlar için bir sınır ortaya koymuştur. Nitekim şöyle buyuruyor: ”Kim Allah'ın huzuruna bir iyilikle gelirse, ona getirdiğinin on katı vardır." (En'am: 160) Allah yolunda sadaka vermenin mükâfatını da bundan daha fazlasıyla vereceğini şu âyetiyle bildiriyor: ”Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz dane olmak üzere, yedi başak bitiren bir tek tohum demesinin durumu gibidir." (Bakara: 261) Sabredenlerin ecrinin hesapsız olacağını bildirirken de, sabır ehlini övmektedir: ”Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız verilecektir." (Zümer: 10) Ayrıca Allah, kendisini bizzat sabırla vasfetmektedir. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Hiçbir kimse kendisiyle ilgili olarak duyduğu eza verici isnad ve iftiraya, Allah'dan daha çok sabırlı değildir. Çünkü kafir ve müşrikler Allah'a çocuk isnat ederler, Allah da buna rağmen onları afiyette kılar ve onlara türlü türlü rızâlar verir."
47
Ey İsrailoğullan! Size verdiğim nimetimi anın. İkramda bulunduğum bu değerli nimetlerin şükrünü yerine getirin. Çünkü size gökten bıldırcın kebabı ve kudret helvası indirmiş, sizi bulutla gölgelemiş ve kaskatı bir taş parçasından size su akıtarak ihsanda bulunmuştum. Ayrıca daha birçok nimetler vermiştim. Bütün bunları
ve sizi âlemlere üstün kıldığımı, atalarınızı, kendi döneminin insanlarına üstün kıldığımı
hatırlayın. Çünkü onlara ilim ve iman bağışladığım gibi, sâlih amel işlemeyi de nasip ettim. Onları başkalarının üstüne peygamberler ve hükümdarlar olarak göndermek suretiyle ikramda bulundum.
48
Öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse, kimse adına bir şey ödeyemez. Ey İsrailoğullan! Kıyamet günündeki azaptan korkun. Kıyamet gününde mü'min bir kimseden, kâfir biri adına, aralarındaki hukuktan dolayı bir yardım beklenemez, orada buna imkân yoktur.
Hiç kimseden şefaat de kabul edilmez. Mü'min kimse, eğer kâfir olan kimse için Allah katında aracı olmaya ve şefaat dilemeye kalkışsa, kâfiri azaptan kurtarmak istese, onun bu şefaati kabul olunmaz, kâfir hakkında şefaat yoktur. Mü'minler içinse durum farklıdır. Bu hususta Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir."(22) Hiçbir şefaatin kabul edilmeyeceğine ilişkin âyetler, sadece kâfirlerle ilgilidir.
Kimseden bedel de alınmaz. Asi olan ve kendisi için şefaat dilenmek istenen kimseden bir fidye ve karşılık da alınmaz. Herhangi bir mal da kabul edilmeyeceği gibi, onu cehennem ateşinden kurtaracak bir tevbe de yoktur.
Ve onlara hiçbir yardım yapılmaz. Onları Allah'ın azabından kurtaracak veya buna engel olacak bir imkânları da olmaz.
Öte taraftan bu âyet, en güzel belagat örneklerinden biridir. Çünkü birçok hususları içermektedir. Bunlar, dünyada insanın başına gelebilecek tehlikelerden kurtuluş çareleridir. Bunlar dört maddede özetlenmiştir:
a) Bir başkası, onun başına gelecekleri onun yerine yüklenir.
b) Karşılığında mal vermek suretiyle kurtulmayı ister.
c) Onun adına bir başkası aracı olup, şefaatle kendisini kurtarsın ister.
d) Kendisine yardım eden birisinin azabtan korumasını ister.
İşte âyette bu dört hüküm yer almaktadır. Ancak bu yolların tümü de kâfir ve münafıklar için geçersizdir, kapalıdır. İkrime'den gelen rivayete göre: ”Kıyamet gününde baha, çocuğunun eteğine yapışır ve: ”Ey oğlum! Ben dünyada iken senin babandım. Şu anda, senin bir da ne ağırlığındaki iyiliğine muhtaç kaldım. Benim kurtuluşum buna bağlıdır. Sen de durumumu görüyorsun, yardım et," der. Çocuğu kendisine: ”Ben de senin başına gelen şeyin aynısının benim de başıma geleceğinden korkmaktayım. Bunun için sana hiçbir şey veremem, yardımım olamaz" cevabını verir. Adam sonra da, karısının peşine takılır ve ona: ”Ey falanca hanım, ben dünyada senin koçandım" diye söze başlar ve kendisini över durur, iyiliklerini sayar, sonra da: ”Ben senden tek bir iyilik istiyorum, tek bir sevab bekliyorum. Bunu bana bağışlamanı diliyorum. Senin de gördüğün gibi, benim kurtuluşum senin bana vereceğin o bir tek sevaba kalmıştır" der. Hanımı da: ”Ben bunu yapabilecek güçte değilim. Çünkü senin korktuğun şeyin benim de başıma geleceğinden korkarım" der. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ”Yükü (günahı) ağır gelen
Şefaat, başkasının ihtiyacını onun adına aracı olarak istemektir. Ancak kimse, onu taşıması için başkasını çağır sa, bu çağırdığı akrabası da olsa, onun yükünden (günahından) hiçbir şey yüklenmez" (Fatır: 18) Yani kıyamet gününde kimin günahı ağır basarsa, hiçbir kimse onun günahından bir şey ler alıp yüklenemez.
49
Sizi, en dayanılmaz işkencelere uğrattıklarında, Firavun ailesinin elinden kurtardığımızı hatırlayın. Buradaki hitap yine İsrail oğullarınadır. Yani, yalnızca sizi, sizin atalarınızı kurtardığımız o anı ve dönemi hatırlayın. Kurtarma anlamına gelen ”necv" kelimesi aslında yüksek yer demektir. Darlıktan genişliğe çıktığı için kurtuluşa eren herkese bu anlamda nâcî yani kurtulan denir. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: Atalarınızı en sağlam ve tehlikesiz bir yere getirdik ve üzerlerindeki eziyet ve işkenceyi önledik. Çünkü Firavun ile onun inancında olan ve onun yolunda gidenler kendilerine her türlü sıkıntıyı reva görüyorlardı.
Firavun, Amalika hükümdarlarına verilen bir lakaptır. Nitekim Fars (İran) hükümdarlarına Kisra, Rum (Bizans) hükümdarlarına da Kayser denilmektedir. İşte Firavun'un oldukça azılı bir kimse olması nedeniyle, ”te-fer'ane" kelimesi buradan türemiştir ki bu, ”kişi firavunlaştı, Firavun gibi azıp saptı, şımardı" anlamlarına gelir. Firavun'un asıl adı, Velid b. Mus'ab b. Reyyan'dır. Kıptî soyundandı. Dört yüz yılı aşkın bir hayat sürmüştür. İşte bu şahıs, ey İsrail oğulları, atalarınıza dayanılmaz işkenceler yapmıştı. Onları altından çıkamayacağınız zor işlere koşmuştu. Çünkü Firavun, İsrail oğullarım sınıflara ayırmıştı ve bir kısmını yapı ustası olarak, bir kısmını ziraat ve ekim işlerinde, kimisini de özel hizmetlerinde çalıştırıyordu. Aralarında iş yapamayacak olanlar varsa, bunlardan da cizye (vergi) alırdı.
Bir başka yoruma göre: ”Sizi, en dayanılmaz işkencelere uğrattıklarında" âyetinin tefsiri, bundan sonra gelen ve:
Onlar, erkek çocuklarınızı boğazlayıp... kısmıdır. Sanki burada ortaya şöyle bir soru çıkıyor gibidir: ”O dayanılmaz işkence nedir?" Buna da: ”erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar" tarzında cevap verilmiş olmaktadır. Boğazlamak anlamındaki kelimenin şeddeli olarak ”yüzebbihûn ” tarzında gelmiş olması, çokluk ifade etmesi içindir. Yani sayılamayacak kadar çok sayıda erkek çocuğunuzu boğazladılar, anlamınadır. Burada erkek çocukların boğazlandığına dikkat çekiliyor, çünkü başkalarını kesmiyorlardı:
Kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Yani kız çocuklarınızı. Erkek çocukların boğazlanıp, kız çocuklarının sağ bırakılmasının sebebi şuradan kaynaklanıyordu: Firavun, rüyasında. Kudüs'ten kendisine doğru bir ateşin geldiğini görür. Bu ateş tüm Mısır'ı sarar ve Mısır'da bulunan ne kadar Kıptî varsa, oradan çıkarır. Ancak ateş, İsrail oğullarına dokunmaz.
İşte bu rüya Firavunu rahatsız eder ve çok korkutur. Tüm kahin ve sihirbazlarına bunun yorumunu sorar. Onlar da şu yorumda bulunurlar: İsrail oğullarından bir erkek çocuk dünyaya gelecek, senin ve saltanatının ortadan kalkması onun eliyle olacaktır. Bu yorum üzerine Firavun, bundan böyle İsrail oğullarından kimin erkek çocuğu dünyaya gelirse, hemen kesilmesi ve kız çocuklarına dokunulmaması emrini verdi. Bu arada İsrail oğullarından yaşlı erkekler de gün geçtikçe ölüyor, hızla azalıyordu. Bu durum karşısında Kıptîlerin ileri gelenlerinden biri, Firavunun huzuruna çıkıp: ”Efendim, İsrailoğullan arasında ölüm hızla artmış durumda, bunların küçük erkek çocukları boğazlanıyor, yaşlıları da ölüyor, bu iş böyle giderse, bundan böyle işlerimizi yapacak kimse kalmayacak ve biz kendimiz çalışmak zorunda kalacağız" diye endişelerini dile getirir. Bunun üzerine Firavun, erkek çocukların bir yıl öldürülüp, bir yıl sonraki dünyaya gelenlerinse sağ bırakılmasını istedi. Bundan böyle bu uygulamaya devam olundu. Hazret-i Harun (aleyhisselâm), çocukların boğazlanıp öldürülmediği, Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm) da, çocukların kesilip öldürüldüğü yıl dünyaya geldi. Buna rağmen, Firavun ve etrafının çabaları, Allah'ın kazasını ve takdirini engelleyemedi.
Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. İşte erkek çocuklarınızın öldürülmesi ve kızlarınızın hayatta bırakılması olayında sizin için büyük bir sıkıntı ve imtihan vardır. Çünkü kız çocukların sağ bırakılmalarının sebebi, gerçekten büyük bir sıkıntıdır. Gerçi görünürde onlar bağışlanıyor gibiyse de, aslında işkenceye terkedilmiş oluyorlar. Çünkü kadınlar köle ve cariye olarak zor işlerde çalıştırılacaklardır. Yüce Allah tarafından böyle bir durumun olması, onların sizin başınıza musallat kılınmaları, doğrusu çok büyük bir imtihandır.
Öte yandan işaret ismi olan ve ”zâliküm" (bunda) diye ifade olunan kelimeyle, İsrail oğullarınm Firavun ve adamlarından kurtulacaklarına işaret edilmesi de caizdir. Bu durumda ”imtihan" olarak tercüme edilen ”belâ" kelimesinin anlamı nimet olarak yorumlanabilir. Çünkü belâ sözcüğünün asıl anlamı denemek ve tecrübe etmek demektir. Bu anlamıyla, Allah kullarını deniyor, demektir. Bu deneme olayı bazan onlara şükretmeleri için menfaat sağlayacak şeylerle olur. Dolayasıyla bu, bir bakıma bir bağış, vergi ve nimettir. Bazan da Allah sabretmeleri için kıllarını zarar verici şeylerle imtihan eder. Bu da haliyle bir sıkıntı ve mihnet demektir. Çünkü deneme ve tecrübe, hem iyilikte ve hem kötü şeylerde de kullanılır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: ”Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz." (Enbiya: 35)
50
Sizin için denizi yarıp... Bu. Kızıldeniz'dir. Bu deniz içinden İsrailoğullan boyları sayısınca, oniki yol açıp
sizi kurtardığımızı yani sizi boğulmaktan kurtarıp sahile çıkardığımızı
ve siz görüp dururken Firavun'un adamlarını boğduğumuzu da hatırlayın. Gark olmak, akan bir şeyin içinde kalmaktır. ”Iğrak" ise, suda helak etmek an lamı nadir. Âyette özellikle Firavun'un da geçmesi, bunun kesinlikle denizde boğulanlar arasında olduğunu göstermek içindi. Çünkü herkesten önce boğulması gereken, Firavun'un kendisiydi. Firavun ve adamları denizde boğulurlarken, siz de onların boğulmakta olduklarını gözlerinizle gördünüz. Aynı zamanda siz, denizin yollara ayrıldığını da gördünüz. Siz oradan geçip kurtulunca, denizin Firavun ve adamlarının üzerine nasıl kapanı verdiğini de seyrediyordunuz. Bir de deniz, boğulanları, sahile atınca, onları gözlerinizle gördünüz.
İmam Kurtubî de şu ifadelere yer veriyor: Allah, İsrailoğulhırını kurtarıp, Firavunu da denizde boğunca, Yehudiler Hazret-i Mûsa'ya, ”Ey Mûsa, kalblerimiz bir türlü Firavun'un öldüğü hususunda tatmin olmadı" dediler. Bunun üzerine Allah, denizden, Firavun'un cesedini dışarı atmasını istedi. Deniz onu dışarı attı ve Yehudiler de bakıp durumu öğrendiler."
Burada şu hususa da dikkatinizi çekmek isterim. Görüldüğü gibi bu olay, Hazret-i Mûsa'ya ait bir mucizedir. Hazret-i Mûsa bunu kendi dönemindeki İsrail oğullarına göstermişti. Böylece onların buna şükretmeleri gerekir. Öte taraftan Hazret-i Peygamberin bu mucizeyi olduğu gibi hikâye edip aktarması da, peygamberimizin bir mucizesi olmaktadır. Bu büyük mucizeyi ani at ırk an kalb ler tatmin oluyor, ruh ve nefis de bunun önünde eğilmesini biliyor. Ayrıca kendilerinden sonra gelecek olanların da bu mucizeyi hiçbir şüpheye kapılmaksızın almaları gerekmektedir. Çünkü bu olayı onlara haber veren Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ümmî bir insan olup okuma ve yazması olmayan birisidir. Ayrıca bu Araplarca da bilinmeyen bir gayb olaydır. Rasûlullah'ın bu olayı böylece olduğu gibi haber vermesi, onun bir vahiy sonucu olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda bu olay Hazret-i Muhammad (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğine de bir delil olmaktadır.
İlk İsrailoğullan, bu mucizeleri bizzat gördükleri ve izledikleri halde onlarda bir tesir bırakmadı, buzağıyı ilâh edindiler. Bununla da kalmayıp nebilerini ve Rasûllerini öldürecek kadar işi azıttılar. İşte Yehudilerin Rablerine karşı tavır ve tutumları böyledir. Onların dinî hayatları da hep böyle sürüp gitmiş, kötü ahlâklarıyla varlıklarını sürdürmüşlerdir. Sonra gelen İsrail oğulları, yani Yahudiler de atalarının yaptığından hiçbir ders almadılar. Hatırlatmalara, uyanlara önem vermediler ve gelen rivayetleri önemsemediler. Tevrati değiştirecek kadar aşırı gittiler. Allah'a karşı iftiraya kalkıştılar, kendi yararlarına ve arzularına göre elleriyle yazdıklarını ilahî hüküm diye öne sürdüler. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini inkâr ettikleri gibi, başkaca hükümleri de inkâr ediyorlardı. Bu kadar asi bir toplumun ve azgın bir kavmin haline gerçekten şaşılır.
İsrail oğulları, Muharrem ayının onuncu günü olan Aşure gününde kurtulmuşlardı. Abdullah b. Ab bas't an gelen bir rivayete göre, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğinde, Yahudilerin Aşure gününde oruç tuttuklarını gördü ve kendilerine: ”Oruç tuttuğunuz bugün nedir?" diye sordu. Yahudiler: ”Bu önemli bir gündür. Allah, bu günde Hazret-i Mûsa ve kavmini kurtarmış, Firavun ve kavmini de yine bu günde denizde boğmuştur. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa şükür olarak oruç tuttu, biz de ona uyarak oruç tutuyoruz" cevabını verdiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: ”Biz Hazret-i Mûsa'ya sizden daha yakınız" buyurdu. Hem kendisi bundan böyle oruç tuttu ve hem de bugün oruç tutulmasını emretti. (23)
51
Hani Mûsa ile kırk gece için sözleşmiştik. Ey İsrail oğulları, Tûr dağında kendisiyle görüşmek için sözleştiğimiz ânı hatırlayın. Buraya gelmesi konusunda kırk gece için sözleşmiştik. Allah Hazret-i Mûsa'ya otuz gün oruç tutmayı emretmişti, sonra da buna on gün daha ekledi. Otuz günlük oruç Zilkade ayında idi. On gün de Zilhicce'den eklenmek suretiyle tamamı kırk gün olmuş oldu. Âyette gece ifadesi geçmektedir. Çünkü araplarca aylar gecelere göre ve kameri olarak değerlendirilir. Tarihler de buna göredir. Bu bakımdan araplarca, geceler, ayların ilk günleri olarak değerlendirilirken, gündüzleri de buna tabi olarak belirtilir.
Sonra siz, onun arkasından buzağıyı ilâh edinmiş... Hazret-i Mûsa sözleşme yerine vardıktan sonra siz, buzağıya tapınmış ve onu ilâh edinmiştiniz. Âyette, ”sonra" anlamında olan ”Sümme" kelimesi getirilmesinde bir incelik vardır. Şöyle ki: Allah Hazret-i Mûsa'ya, sözleşme yerinde Tevrat'ın kendisine indirilmesi için orada hazır bulunmasını vadetmişti. Bu, gerçekten en büyük nimetlerdendi. Fakat Hazret-i Mûsa'nın hemen ayrılmasından sonra yahudi ler küfrün ve cehaletin en çirkin örneğini göstererek hemen buzağıyı ilâh edindiler. Bu gerçekten şaşılacak bir olaydır. Sanki burada şuna benzer bir ifade yer almaktadır: ”Doğrusu ben sana iyilikte bulundum ve senin için şunları ve şunları yaptım, sonra sen, evet sen bana kötülük edip eziyet vermeye kalkışıyorsun. Bu hiç olacak bir iş mi?"
Ve zalimler olmuştunuz. Şirk koştuğunuz ve Allah'a ibadeti bırakıp buzağıya taptığın için zalimlerden oldunuz.
52
Bundan sonra da yine belki şükredersiniz diye sizi bağışlamıştık. Kötülük bakımından en iğrenç şeylerden biri olan buzağıya tapmanızdan sonra, bağışlanma ve affedilme nimetine şükretmeniz, bundan sonra da Allah'a itaata ve ibadete devam etmeniz için tevbe ettiğiniz zaman günahlarınızı sildik, sizi affettik. Çünkü nimetin karşılığı mutlaka şürketmeyi gerektirir.
53
Mûsa'ya Kitab'ı ve Furkan'ı verdiğimizi de hatırlayın. Mûsa'ya Tevrat'ı verdik. O kitap aynı zamanda bir hüccettir, bir delildir. Hak ile bâtılı birbirinden ayırır. Burada Kitap ve Furkan her ikisi de aynı, yani kitap anlamındadırlar.
Olur ki hidayete erersiniz. Hidayete ermeniz bu sayede olacaktır. Bu konuda iyice düşünür ve gereken tedbiri alır, doğruya uyarsanız, hidayete erişirsiniz.
54
Mûsa kavmine şöyle demişti: Ey İsrail oğulları! Yine hatırlayın. Mûsa, buzağıyı mabud edinen kavmine şöyle dedi:
'Ey kavmim, gerçekten siz buzağıyı ilâh edinmekle kendinize zulmettiniz. Hazret-i Mûsa ”ey kavmim" derken, onlara karşı merhametli olduğunu göstermekteydi. Yani Hazret-i Mûsa: ”Ey kavmim, size acıyorum, çünkü siz, kendinize yazık ettiniz, kendinizi zarara uğrattınız, buzağıya tapmak suretiyle, onu ilâh ve mabud edinerek, cezanın kesinleşmesini hak ettiniz" deyince, kavim: ”O halde ne yapmalıyız?" diye sordular. Hazret-i Mûsa:
Hemen yaratanınıza tevbe edin ve nefislerinizi öldürün. dedi. Hiç beklemeksizin, her türlü ayıptan ve eksiklikten uzak olan ve kiminizi kiminize göre farklı şekil ve surette, farklı durumlarda yaratmış olan Rabbinize dönün, tevbe edin. Âyette yüce Allah'ın yaratıcılığının hatırlatılması, kavmine doğru yolu göstermesi içindir. Çünkü kavmi gerçekten çok büyük bir cehaletle, büyük bir aptallıkla doğru yoldan saptılar. Her şeyi bilen ve her bakımdan hikmet sahibi olan ve kendilerini hikmetinin latif bir gereği olarak yaratan ve her türlü nefret verici şeylerden münezzeh olan Allah'a ibadet etmeyi bırakarak gidip bir buzağıyı mabud edindiler. Gerçekten, bundan daha büyük bir aptallık olamaz. Kim, kendisine nimet veren, ikram ve ihsanda bulunan zatın haklarını tanımazsa, o nimetlerin kendisinden geri alınmasına layık olur. İşte bunun için öldürülmekle emrolundular ve biz nasıl tevbe etmeliyiz diye Hazret-i Mûsa'ya sordular. Hazret-i Mûsa da, ”Nefislerinizi öldürün" yani, içinizden bu işle ilgisi olmayan ve tertemiz olan kimseler suçluları öldürsün, dedi. Âyette ”nefislerinizi, öldürün" denmesinin sebebi, Müminlerin kardeş olduklarını ifade etmek içindir. Çünkü kişinin kardeşi, tıpkı kendi nefsi ve canı gibidir. Bu anlamda böyle söylenmiştir. Âyette ”kendim öldürmek zikredilmiş, bununla kardeşlerini öldürmeleri kasdedilnıiştir- Bu tıpkı ”nefsinizi ayıplamayın" (Hucurât: 11) âyet indeki ifade gibidir. Bu âyette: ”Müslüman kardeşlerinizin gıybetini, dedikodusunu yapmayın" denmektedir. Dolayısıyla Hazret-i Mûsa'nın kavminin tevbeleri de, kendilerini öldürmekle gerçekleşir. Buna göre âyetin manası: ”Kendinizi öldürmek suretiyle tevbe ediniz." şeklinde olur. Âyette onların tevbelerinin ancak kendilerini öldürmek suretiyle olacağı belirtilmektedir. Nitekim durum aynen böyle olmuştur. Çünkü yüce Allah, Hazret-i Mûsa'ya ”Mürtedlerin, (dinden dönenlerin) tevbelerinin ancak öldürülmeleriyle tamamlanmış olacağını" vahyetmiştir.
Bu yani tevbe ve öldürme işi,
yaratanınız katında sizin için daha hayırlıdır.' Allah katında sizin için daha faydalıdır. Çünkü öldürülme işinde, şirkten arınma ve ebedî hayata kavuşma vardır.
Bunun üzerine tevbelerinizi kabul etti. Yani siz emrolunduğunuz şeyi derhal yerine getirince, yaratıcınız olan Allah da tevbelerinizi kabul etti ve sizi bağışladı. Âyette: ”Tevbelerinizi kabul etti" denilip ele ”tevbelerini kabul etti" denilmemcsinin sebebi, bunun bir nimet olmasından dolayıdır- Bu nimetin muhataba hatırlatılması gerektiğinden böyle denmiştir. Yoksa burada daha önce geçmiş olan Yehudilere değil, Hazret-i Mûsa'nın çağdaşı olan Yehudilere seslenilmektedir. Ancak, insanın kendisini veya birbirini öldürmesinin nasıl nimet olabileceği sorulursa, bunun cevabının şurada olduğu görülmelidir. Yüce Allah, Yehudileri büyük bir günah ve suç işledikleri için uyarmış, sonrada işledikleri büyük günahtan kurtulma yollarını da kendilerine göstermiştir. İşte bu da dinde bir nimettir.
O tevbeleri çok çok kabul edendir ve çok merhametlidir. Yüce Allah, birçok günah işleyenleri tevbe etme konusunda başarılı kılar ve onların tevbelerini çok kabul eder. Aynı zamanda Allah, itaat edenlere karşı da rahmeti bol olandır. Çünkü onların öldürülmelerini günahlarının silinmesi ve bağışlanması için tevbe olarak kabul etmiştir.
Rivayete göre, bunların ölümle emrolunmaları, üzerlerindeki ve omuzlarındaki ağır yükler, parangalar, sıkıntı ve meşakketler türünden şeylerdi. Meselâ Yehudiler hangi organla hata işlemişlerse, o organın kesilmesi, ibadetlerinin ve namazlarının mescidden başka bir yerde kabul edilmemesi, temizliklerinin ancak su ile olacağı, oruç tutan bir kimsenin akşamleyin uyumasından sonra uyansa bile, artık kendisine yeme ve içmenin haram kılınmış olması, günahları sebebiyle temiz ve helal olan şeyleri yemekten men edilmeleri, zekât olarak mallarının dörtte birini vermekle yükümlü olmaları, geceleyin günah ve suç işlemiş bir kimsenin, sabahleyin onu kapısına yazılmış olarak bulması gibi şeyler bizden önceki ümmetlerde yürürlükteydi. Dolayısıyla bu da bir öldürme gibi değerlendiriliyodu. Fakat bu gibi ağır şartlar, peygamberimize bir ikram olarak, ümmetinin üzerinden kaldırılmıştır. Tevbe, Allah'tan bir nimettir. Allah sırf bu ümmete bu manada bir tevbeyi nimet olarak ihsan etmiştir. Başka ümmetlerde bizdeki tevbe kolaylığı yoktu. Nitekim yukarıda anlatıldı.
Tevbenin de dört mertebesi vardır:
1- ”Tevbe" ismiyle ilgili ve ona özgü bir mertebedir ki, Allah yoluna giren sülük erbabının ilk derecesidir. Bu mertebe, ya da derece Nefs-i Emmare ile ilgili olup tüm müminlere ait bir mertebedir. Bu mertebe her türlü yasaklanmış şeyleri (menhiyyat) bırakmayı, emredilenleri de yapmayı gerekli kılar. Ayrıca insanın yaptığı zulüm ve kötülükler sebebiyle helâllik dilemesi, daha önce yaptıklarına pişmanlık duyması gerekmektedir. Bundan böyle bir daha o eski yaptıklarına dönmemek de yine bu birinci mertebedekilerin yapması gereken görevlerdir.
2- ”İnâbe" mertebesi: Bu, Nefs-i Levvame'yi ilgilendirir. Bu, mü'minlerin havassı yani seçkinleri içindir. Bu mertebedeki mü’minler dünyayı ve dünya ile ilgili lezzetleri bırakan, ahlâklarını temizleyip arıtan, kendi nefislerine, heva ve isteklerine boyun eğmekten uzak kalanlardır. Çünkü ”inâbe" kalble ilgili niteliklerdendir. Nitekim: ”... ve Allah'a yönelmiş bir kalb ile gelen kimselere..." (Kaf: 33) buyurulmuştur.
3- ”Evbe" mertebesi: Bu Nefs-i Mülhime'ye ait olan mertebedir. Bu mertebeye ulaşabilenler Allah'ın veli kullarından olup da, bunlardan da özel bir mevkiye gelebilenlerin elde ettikleri mertebedir. ”Evb" veya ”Evbe" dönülmesi gereken yere dönüp yönelmektir. Mü'minin şevk ve iştiyak duygularından Allah ile karşılaşmaya ve buluşmaya dönmesidir. Eğer bir nefis ”Evbe" mertebesini kazanırsa, bu durumda ruh makamına ulaşır. Doğrusu her türlü günahlardan uzaklaşmak suretiyle arzuyla Allah'a yönelen bir kimsenin belirtileri, halkın içine girmeyi bırakıp uzlete çekilmesi, yaratıklardan uzaklaşıp yaratan Hak ile ünsiyet kazanması, gerçek anlamıyla Allah için nefsiyle cihad etmesidir.
4- ”Nefs-i Mutmainne" mertebesi. Bu, peygamberlerin ve bunları izleyen velilerin elde ettikleri bir mertebedir. Nitekim: ”Rabbine dön" (Fecr: 28) âyeti bunun delilidir. Bu hal, ilahî yardımın peygamberler ve velilerin ruhlarındaki cezbe halidir.
55
Ve demiştiniz ki: Bu altıncı nimetlendirme olayıdır. Yani Ey İsrailoğullan! Selefinizden yetmiş kişi, Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm) tarafından seçilip, birlikte Tur dağına giderek, buzağıyı mabud edinmeleri sebebiyle özür beyan edeceklerdi. İşte bunların söylediklerini hatırlayın. Bu yetmiş kişi:
'Ey Mûsa biz Allah'ı açıkça görmedikçe asla inanmayacağız.' demişlerdi. Ey Mûsa, senin bu kitabın, Allah katından olduğuna ilişkin olarak söylediklerinin doğruluğuna inanmıyoruz. Senin onun sözünü işittiğini, bize bunu kabul etmeyi ve bununla amel etmeyi emrettiğini de kabul etmiyoruz. Kabul edebilmemiz için, bizimle kendisi arasında hiçbir perde olmaksızın çıplak gözle Allah'ı görmedikçe de onu doğrulamayacağız, diye itirazda bulunmuşlardı.
O sırada sizi yıldırım çarpmıştı. Bu, yakıcı özelliği de bulunan sesli bir ateşti. Gökten inen yıldırım, hepsini yakıvermişti. Çünkü Yehudilerin bu istekleri dünyada mümkün olmayan bir istekti. Bu, inadın ve azgınlığın da en son sınırıdır. Oysa yüce Allah ancak kıyamet gününde keyfiyetten münezzeh bir şekilde sadece mü’minlere gözükecektir.
Ve siz de bakakalmıştmız. Siz gökten inen yıldırımı görüp duruyordunuz, bunun etkisiyle ilk sırada bazı kimseler ölmüşken, geride kalanlar da onların bu yıldırım yüzünden öldüklerini görüylorlardı.
56
Sonra ölümünüzün ardından sizi yine dirilttik. Bu yıldırım yüzünden ölmenizden sonra sizi yeniden dirilttik. Ayette ”dirilttik" ifadesinin ”ölümünüzün ardından ”ifadesiyle kayıtlanmış olması, böyle bir durumun, ya bir baygınlık geçirmeleri veya uykuya varmaları gibi bir halden dolayı olabileceği içindir. Katâde: ”Allah ölenleri, geride kalan ömürlerini bitirmeleri ve rızıklarını almaları için yeniden diriltti. Eğer bunlar ecelleriyle ölselerdi, tekrar diriltilmeyeceklerdi" der.
Umulur ki .şükredesiniz. Bu hayat ve yeniden yaşamaya kavuşma nimetine şükredesiniz, ya da Allah'ın yıldırımla size azab göndermesi üzerine gördüğünüz bu olaydan dolayı iman nimetine şükredesiniz diyedir. Çünkü sizler ”Allah'ı açıkça görmedikçe asla inanmayacağız" demiş, böylece küfretmiş ve inkâra sapmıştınız.
Bu kıssanın aslı şöyledir: Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm) Turdan kavmine döndüğünde, onları buzağıya tapar halde buldu. Bunun üzerine kardeşi Hazret-i Harun ile Samirî'ye söylemesi gereken şeyleri söyledi ve buzağıyı da yakıp denize attı. Hazret-i Mûsa'nın kavmi, yaptıklarından dolayı pişmanlık duydular. Allah, Hazret-i Mûsa'ya, İsrai loğu Harından bazı kimseleri yanına alıp, buzağıyı mabud edinmeleri yüzünden mazeret dilemeleri ve tevbe için Tur'a gelmelerini emretti. Hazret-i Mûsa da kavminin seçkinlerinden yetmiş kişiyi seçti. Tur'a geldiklerinde, bu yetmiş kişi Hazret-i Mûsa'ya: ”Rabbine söyle de, bize sesini ve sözünü duyursun olmaz mı?" dediler. Hazret-i Mûsa durumu Allah'a arzetti. Yüce Allah da isteklerini kabul etti. Hazret-i Mûsa kavmiyle birlikte dağa yaklaştıklarında, bir bulut direği üzerlerine kapan iverdi. Bu bulut tüm dağı kapladı ve giderek Hazret-i Mûsa'ya yaklaştı. Hazret-i Mûsa da yaklaşan bu bulutun içine girdi. Aynı zamanda kavmine de girmelerini söyledi. Bu sırada Yüce Allah Hazret-i Mûsa ile: Emir ve yasakların bildirerek konuştu. Kavmi de, Allah'ın Hazret-i Mûsa'ya: ”Yap" ve ”yapma" tarzındaki kelâmını işitiyorlardı. İşte tam bu sırada kavim, yüce Allah'ı görme duygusuna ve tamahkarlığına kapıldılar ve Hazret-i Mûsa'ya diyeceklerini demiş oldular. Bunun üzerine kendilerini yıldırım çarptı, hepsi de ölüler gibi yere düşüp kaldılar, bir gün ve bir gece bu halde kaldıklarından ve hepsi de ölmüş olduklarından, Hazret-i Mûsa ağlayarak Rabbine yakarmaya başladı. Ellerini semaya kaldırarak şöyle duâ ediyordu: ”Ey yüce Rabbim! İsrail oğullarından seçkin yetmiş kişiyi, tevbelerinin kabul edildiğine ilişkin şahitlerim olmaları için alıp getirdim. Şimdi gidince onlara ne söyleyebilirim? Çünkü sen onların seçkinlerini de helak ettin. Keşke sen, bunları bugün değilde, buzağıya tapanlarla birlikte helak etseydin!"“içimizden bir takım beyinsizler yüzünden bizi helak mi edeceksin?" (A'raf: 155) Hazret-i Mûsa durmaksızın Rabbine yakardı. Sonunda Allah onları diriltti, ruhlarım yeniden kendilerine verdi. Bu arada, Hazret-i Mûsa İsrail oğullarınm buzağıyı mabud edinmeleri yüzünden tevbelerinin kabulünü istedi. Ancak yüce Allah, artık böyle bir şeyin ancak kendilerini öldürürlerse kabul edileceğini söyledi.
Yine söylendiğine göre, Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm), Tûr'a ilk gidişinde Rabbini görmeyi istediğinde ölmedi. Çünkü Hazret-i Mûsa'nın o zaman yere düşmesi sadece bir baygınlıktı, ölüm değildi. Nitekim âyetin devamında: ”Hazret-i Mûsa aydınca..." (A'raf: 143) ifadesi yer almaktadır. Ancak ikinci kez Tur'a gidişte, kavmi de Allah'ı dünya gözleriyle görmek istediklerini dile getirmişler ve ölmüşlerdi. Oysa Tûr dağına gidiş sebepleri, buzağıya tapmaları dolayısıyla işledikleri günahtan tevbe etmekti. Bunun üzerine kendilerini yıldırım çarptı ve öldüler. Hazret-i Mûsa'nın ölmemesinin sebebi, onun Rabbi ni görme konusunda büyük bir özlem duyması ve O'na muhtaç olduğunu bilerek bu görme isteğinde bulunnıasıydı. Kavminin Allah'ı görmek istemeleri ise doğruyu bulmaya değil yalanlamaya ve cüretkârlığa yönelikti. Bu, doğru yolu bulmak için bir istek değil, yanıltıcı bir istekti.
Alimler, Allah'ın dünyada görülmesinin mümkün olmamasının hikmetini ve inceliğini şöyle açıklıyorlar:
1 - Dünya, din ve Allah düşmanlarının yurdu ve kâfirlerin cennetidir.
2- Eğer, dünyada müminler Allah'ı görüp, kâfirler görmese, bu durumda, kâfirler, Allah'ı görebilseydim, kesinlikle ona karşı kulluğumu yerine getirir ve ibadette bulunurdum, diye bir itiraz ileri sürebilirlerdi.
3- Doğrusu görülemeyene karşı duyulan özlem, görülen için duyulan özlem gibi değildir. Görülmeyen daha çok aranır ve istenir.
4- Dünya geçim yeridir. Eğer insanlar dünyada Allah'ı görebilselerdi, bundan dolayı iş ve güçlerini bırakırlar, böylece de her şey altüst olurdu. Çünkü sürekli olarak Allah'ı görmek isterlerdi.
5- O, bu görme olayını baş gözüyle değil, kalb gözüyle kılmıştır ki melekler de müminlerin kalblerinin arılığını görsünler.
6- Dünyada görülememesinin sebebi, yüce Allah'ın değerinin takdir edilmesi içindir. Çünkü her yasaklanan şey gerçekten yücedir.
7- Yüce Allah'ın bu dünyada görülmesinin mümkün olmaması, yine yüce Allah'ın kullarına olan merhameti sebebiyledir. Çünkü insanlar bu dünyada kıskanç olarak yaratılmışlardır. Eğer Allah bu dünyada görülebilseydi, mü'minin kalbi, başkası da görebilecek diye çatlardı. Bu tıpkı, Hazret-i Mûsa'nın Allah'ı görmeyi istemesi üzerine, dağın bunu kıskanarak paramparça olması gibidir.
57
Ve sizi bir bulutla gölgeledik. Bu yedinci ikram ve nimet olmaktadır. Ey İsrailoğullan, bulutu üzerinizde bir şemsiye gibi gölge kıldık. Bu olay Mısır ile Şam arasında yer alan Tîh çölünde geçmiştir. Çünkü Yehudiler Mısır'dan çıktıklarında, Kızıldeniz'i geçince, hiçbir yapının bulunmadığı bir çölde kaldılar. Allah, kendilerine zalimlere ait bir şehre girip, onları öldürmelerini emretti. Onlar da önce bunu kabul ettiler. Ancak şehre yaklaştıklarında, bu şehir halkının çok zorba ve zalim olduklarını öğrendiler. Bunun üzerine gitmek istemediler ve Hazret-i Mûsa'ya: ”Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız" (Mâide: 24) dediler. Allah da bir ceza olmak üzere, onların yeryüzünde, yani çölde kırk yıl şaşkın bir şekilde dolaşmalarını takdir etti. Bu arada şiddetli sıcaklar altında, susuzluk sıkıntısıyla karşı karşıya kaldılar. Acıklı durumlarından Hazret-i Mûsa'ya şikayette bulundular. Allah da kendilerine merhamet etti, üzerlerine nurdan bir direk indirdi ve kendilerine beyaz ve ince bir bulut gönderdi. Bu bulut, yağmur bulutundan da güzeldi. Gündüzleri onları güneşin sıcağından, yakıcılığından koruyordu. Yahudiler daha sonra Hazret-i Mûsa'dan yiyecek istediler. Hazret-i Mûsa da Rabbine duâ etti, Allah duasını kabul etti.
Duanın kabulünü âyetin şu ifadeleri dile getiriyor:
Size kudret helvasıyla bıldırcın kuşunu indirdik. Kudret helvası kar gibi bembeyazdı. Yağla yoğurulmuş bal macununa benziyordu. Ya da, kudret helvası olarak ifade olunan ”menn" kelimesi, Allah'ın, kullar tarafından bir yorulma ve ekim olmaksızın kendilerine lütfettiği her nimet demektir. Nitekim Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Yer elması, Allah'ın kullarına bir lütfudur. Bunun suyu da gözlere şifadır."m Kudret helvası, tıpkı kar yağar gibi, sabahleyin tanyerinin ağarmasından itibaren güneş doğuncaya kadar yağardı ve bıldırcın kuşları da kendilerine gelirdi. Böylece herkes ertesi güne kadar olan ihtiyacını bu şekilde sağlardı.
'Size rızık olarak verdiklerimizin temizinden yeyin,' dedik. Onlara; temiz ve helâl olarak verdiğimizden yeyin, kudret helvasından, bıldırcın kuşundan alın ve yiyin, fakat depolayıp saklamayın. Emrime karşı gelmeyin, dedik. Fakat onlar buna rağmen kaldırıp depoladılar, eti kurutup sakladılar. Çünkü tükenir diye endişeye kapıldılar. Böyle depolamaktan, saklamaktan menedildikleri halde, Allah'ın emrine karşı gelerek bunu yaptılar. Eğer kaldırıp saklamasalardı, bu nimet kendileri için hep devam edecekti.
Onlar bize değil... Bunlar bu değerli nimetlere karşı nankörlük ederek zulmettiler ve yasaklı ol amalarına rağmen yiyecekleri alıp depoladılar. Fakat Onlar bu davranışlarıyla
ancak kendi nefislerine zulmettiler. Çünkü artık azabım onlar için hak oldu. Onlar her gün üzerlerine inen nimetin kesilmesine neden oldular. Oysa bunu elde etmek için dünyada bir sıkıntıya katlanmadıkları gibi, âhirettte de hesaba çekilmeyeceklerdi.
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Eğer İsrail oğulları olmasaydı yiyecekler bozulmaz, etler kokmazdı. Eğer Havva olmasaydı, kadın cinsi hiçbir dönemde kocasına ihanette bulunmazdı" buyurmuştur.
58
O vakit onlara söyle demiştik: Bu, onlara verilen sekizinci nimettir. Çünkü Allah, Tîh çölünden kendilerini kurtarmış ve onların bir beldeye girmelerine izin vermişti. Ey İsrail oğulları! Atalarınızı Tîh denilen çölden kurtardığımız sırada kendilerine söylediğimiz şu sözü hatırlayın:
'Şu şehre girin. Beyt-i Makdis denen Kudüs'e girin.
Oradan dilediğiniz yerde bol bol yeyin. Orada geniş imkânlara sahip olarak refah içinde bol bol yiyin. Âyetten anlaşıldığına göre, buraya yerleşmek üzere girmeleri emredilmişti. Artık daraltma ve yasaklama olmaksızın orada istediğiniz şekilde yaşayınız. Bu ise, orada bulunan şeylere ganimet yoluyla sahip olmaları demekti. Âyette özellikle ”yiyiniz" ifadesinin geçmesi, yemeden yaşamanın olamayacağı ve asıl amacın bu olduğundandır.
Secde ederek kapıdan girin Şehrin kapılarından birinden giriniz. Çünkü şehrin yedi giriş kapısı vardı.
Âyetteki secde ya sözlük anlamında kullanılmıştır. Buna göre mana; ” alçak gönüllülüğünüzün bir eseri olarak başlarınızı eğerek giriniz," olur.
Ya da dindeki manasında kullanılmıştır. Buna göre mana; ”sizi Tîh çölünden kurtardığından dolayı Allah'a şükretmek için secde ederek girin," olur.
Ve 'affet' deyin ki, Yani Allah'tan isteğimiz, günahlarımızın af fidir veya bizim günahlarınızı bizden sil deyin ki,
biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. Günahlarınızı örtelim, yaptığınız secde ve duâ yüzünden sizi bundan böyle cezalandırmayalım. Bunlar buzağıya tapan sonra tevbe eden kimselerdi.
Biz güzel davrananlara daha fazlasını veririz.' Kendi fazlımızdan bir sevap ve ödül veririz. Bunlar buzağıya tapmayanlardır. Âyette ”güzel davrananlar" (Muhsinîn) kelimesi, hem kendisine ve hem de başkasına güzel ve iyi davranan kimseler demektir. Bir başka yoruma göre ”Muhsin", doğal olarak güzel ve şeriat açısından da övgüye değer olan şeyleri yapan kimsedir. Allah, İsrail oğullarından iki şey istiyor: Bunlardan birincisi, gayet kolay yapılabilecek bir iş, yani secde; ikincisi de küçük bir söz, yani yukarıda da işaret olunduğu gibi, ”bizi affet" ifadesiydi. Daha sonra Allah, bunlara ait günahlarını da bağışlayacağı sözünü veriyor ve iyiliklerine fazlasıyla karşılık vereceğini bildiriyor.
59
Fakat zalimler kendilerine söylenen sözü değiştirip başka şekle koydular. İsyan ederek nefislerine zulmedenler, kendilerinden istenen tevbeyi ve bağışlanma isteğini, içinde iyilik bulunmayan ve emredilenin aksi bir sözle değiştirdiler.
Rivayete göre, Yehudiler ”hıtta" (affet) ifadesini ”hınta", yani ”bize buğday ver" şeklinde değiştirdiler. Bu yaptıklarıyla Allah'ın emrini hafife alıyorlardı. Bunlar, kapıdan secde ederek ve eğilerek içeri girmeleri gerekirken, geri geri yürüyerek girdiler. Sözü değiştirdikleri gibi davranışı da değiştirdiler. Fakat güzel davranan muhsin kimseler derhal emredileni yerine getirdiler. İşte bunun içindir ki âyette ”değiştirdiler" şeklinde tercüme edilen kelime tekil olarak ”beddele" şeklinde getirilmiş, fakat ”beddelû" biçiminde çoğul şekliyle getirilmemiştir. ”Söylenen sözü değiştirip..." âyeti de şöyledir: Emredilenden başka bir işle... Çünkü Allah'ın emri sözledir. Bu da, yahudi ler in bütün emredilenleri değiştirdiklerini göstermektedir.
Biz de doğru yoldan saptıklarından dolayı, zulmedenlerin üzerine gökten bir azap indirdik. Allah'a itaatten dışarı çıktıklarından dolayı, üzerlerine gökten azap indirdik. Burada zulmedenlerden maksat, kendilerine emredilenleri değiştirenlerdir. Âyette, ”zulmedenlerin üzerine" ifadesi yerine, sadece ”onların üzerine" denmemesinde bir incelik vardır. Eğer sadece ”onların üzerine" denmiş olsaydı, bu hükmün ve ifadenin içinde muhsin olanlar, yani hiçbir kötü işe bulaşmayanların da katılma ihtimali olabilirdi. İşte bundan dolayı âyette ” zulmedenlerin üzerine" ifadesi yer almıştır.
Yine âyette yer alan ”ricz" kelimesi, ”azap" olarak verilmiştir. Ricz; aslında hoş görülmeyen ve iyi karşılanmayan şey demektir. Burada maksat, taun ve vebadır.
Rivayete göre, bir saat içinde 24 bin yahudi ölmüş ve bu azap, ölenlerin sayıları yetmiş bine ulaşıncaya kadar devam etmiştir. Hadiste şöyle buyurulmaktadır: ”Taun (veba) hastalığı, Allah'ın Israiloğullarına ya da sizden öncekilere gönderdiği bir azap (ceza)tır. Bir yerde taun (veba) salgınının varlığını işittiğinizde, o bölgeye girmeyin. Eğer içinde bulunduğunuz bir bölgede taun salgım varsa, oradan bir başka yere ayrılmayın." (26) Bilindiği gibi taun, yani veba salgınınından ölen bir müslüman şehittir. Çünkü bu da, tıpkı Allah yolunda nöbet tutan bir kimsenin nöbet sırasında ölmesi gibidir. Nitekim salgın dizanteriden ölen, suda boğulan, yıkık altında ölen, Allah yolunda öldürülen, akciğer zarı iltihabından (zatülcenb) ölen, yangında ölen, doğum sırasında ölen kimseler şehittirler. (27)
Burada Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: ”Hastalıkta bulaşıcılık ve salgın yoktur" hadisiyle yukardaki hadis arasında bir çelişki varmış gibi görülebilir. Ancak Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) burada, hastalığın doğasında bulaşıcılığın bulunmadığını vurguluyor. Çünkü cahil iye döneminde salgının, bizzat hastalığın kendisinden kaynaklandığı kabul ediliyordu. Hadis, bulaşıcılığı inkâr etmiyor.
İmam Şafiî, taun (veba) hastalığının en güzel tedavî yolunun Allah'ı tesbih etmek olduğunu belirtiyor. Bunun gerekçesi de, zikrin azabı ve cezayı önleyeceğindendir. Nitekim"Eğer (Yunus) Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, insanların tekrar dirilecekleri güne kadar balığın karnında kalırdı." (Saffât: 143-144)
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e fazlaca salat ve selam getirmek de böyledir.
60
Hatırlayın, Mûsa kavmi için su aramıştı. Bu da İsrail oğullarımn nankörlükte bulundukları bir başka nimettir. Burada deniliyor ki: Ey İsrailoğullan! Hazret-i Mûsa'nın kavmi için su aradığı zamanı hatırlayın. Bu olay Tîh çölünde meydana gelmişti. Yahudiler şiddetli bir susuzlukla karşı karşıya kalmışlar ve Hazret-i Mûsa'nın yardımına başvurarak, Rabbinden su istemesini dilemişlerdi. Hazret-i Mûsa da onlara su vermesi için Allah'a duâ etti.
Biz ona: 'Asanı taşa vur' demiştik. Biz bunu kendisine vahiyle bildirmiştik. Bu asa cennetten gelmişti. Asanın boyu Hazret-i Mûsa'nın boyu uzunluğundaydı. On zira, yani yaklaşık olarak 7,5 ile 9 metre arasında bir uzunluktaydı. Asanın iki çatalı vardı. Bu iki çatal karanlıkta ışık saçıp aydınlık yapardı. Hazret-i Adem (aleyhisselâm) bunu cennetten beraberinde getirmişti. Böylece bu asa peygamberden peygambere el değiştirerek Hazret-i Şuayb'a, onun vasıtasıyla da Hazret-i Mûsa'ya geçti.(28)
Sözü edilen taş ise, özel bir taştır. Yine gelen rivayete göre, bu taşı Hazret-i Mûsa Tûr dağından yanına almıştı. Taş hafif ve kare şeklinde idi. Fakat bir başka yoruma göre bu, herhangi bir taştı. Dolayısıyla anlam şöyle olmaktadır: Ey Mûsa, elindeki asanla taş denilen herhangi bir şeye vur. Delil açısından da en açık olanı budur. Çünkü bu, Allah'ın kudretini en açık ve net bir şekilde göstermektedir. Hazret-i Mûsa'nın elindeki asayla herhangi bir taşa, ya da kayaya vurmasıyla, hemen ondan suyun çıkması, Hazret-i Mûsa'nın peygamberliğini daha güçlü bir şekilde kanıtlamaktadır. Eğer bu taş, özel bir taş olsaydı, o zaman insanın aklına tıpkı mıknatıs ile demir arasındaki özel bir çekim gücü sebebiyle, mıknatısın demiri çekmesi gibi, asanın da bu özel taştan su çıkmasını sağlamış olabileceği gelirdi. İşte herhangi bir taş olması bu düşünceyi tümüyle önlemiş olmaktadır.
Hemen oradan on iki pınar fışkırdı. Hazret-i Mûsa'nın vurmasıyla, taştan on iki tatlı su pınarı fışkırdı. İsrailoğuları on iki boy idi. Her boy için bir pınar akmaya başladı. Hazret-i Mûsa, kavmi bir yerde konaklayınca asasıyla taşa vuruyor, hemen su fışkırmaya başlıyordu. Oradan hareket ettiklerindeyse, tekrar taşa vuruyor, bu defa fışkıran su kuruyordu.
Herkes su içeceği yeri bildi. Bu on iki boydan her biri hangi pınardan su içeceklerini, hangi pınardan sularını sağlayacaklarını biliyordu. Hiçbir boy, ya da kabile bir başkasının pınarına gidip su ihtiyacını temin etmeye girişmiyordu. Bu, Yehudiler arasında kavga çıkmaması içindi. Çünkü sayıları altıyüz bin kişiydi.
Ayrıca Allah, Hazret-i Mûsa'nın asasını vurmadan da denizi ikiye ayırmaya ve taştan su fışkırtmaya kadirdir. Fakat yüce Allah, böylece her şeyin bir sebebe bağlı olduğunu göstermek istediği için böyle emretmiştir. Kim bu mucizeleri inkâr ederse, gerçekten de Allah hakkında son derece cahil olduğunu ortaya koyuyor ve hayret uyandıran sanatıyla ilgili konularda hiç düşünmüyor demektir.
Kurtubî de bu konuda şöyle diyor: ”Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in parmaklarından suyun fışkırması ve kaynaması, ellerinden su çıkması, gerçekten mucize yönünden en büyük olanıdır. Çünkü biz, taşlardan ve kayalardan su kaynadığını gece gündüz görmüşüzdür. Oysa bizim peygamberimizin mucizesi, daha önceki hiçbir peygamberde görülmeyen bir mucizedir. Çünkü daha önce hiçbir et ve tenden su kaynadığı görülmemiştir."
Dedik ki: 'Allah'ın rızkından yiyin, için. Rızık olarak Allah, kendilerine kudret helvasıyla bıldırcın kuşu vermişti. İşte âyette yeme emri, bu ilk iki nimeti hatırlatmaktadır. İçme olayı da üçüncüsünü, taştan su kaynamasını hatırlatıyor. Âyette ”dedik ki" ifadesi geçtiğine göre, buna uygun olarak da ”rızkımızdan" ifadesi geçmesi gerekirdi. Bunun böyle denmemesinin hikmeti, yeme ve içme emrinin hitap yoluyla değil de, Hazret-i Mûsa aracılığıyla olmasından dolayı böyle denmiştir.
Fakat yeryüzünde bozgunculuk ederek karışıklık çıkarmayın.' Sizler bozguncular olarak artık bu davranışınızı sürdürmeyin, buna bir son verin. Burada Yehudilerin bu şekilde tanıtılmalarının sebebi, gerçekten bunların bozguncu olduklarını göstermek içindir.
Bu âyetten ayrıca, yağmur duasına çıkmanın mubah olduğunu da öğreniyoruz. Bu, yağmur yağmaması ve kuraklığın devamı halinde, ihtiyaç duyulduğu sırada yapılacak bir iştir. Böyle bir durumda, insanlar kulluklarını sergilemeli, gerçekten Allah'a muhtaç olduklarını, Allah karşısında zelil olduklarını bilmeliler ve bunu da göstermeliler. Nitekim Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) yağmur duası için namazgaha çıkmış, büyük bir alçakgönüllülük ve Allah katında hiç bir şeye kadir olamayacağını gösterecek bir biçimde huşu içinde ve boynu bükük olarak davranmıştır.
Rivayete göre, bir cuma günü bedevinin biri Rasûlullah'ın yanına gelerek: ”Ey Allah'ın Rasûlü! At ve davar sürüleri hep yok oldular. Yeryüzü kuraklık içindedir. Allah'a duâ et de bize yağmur yağdırsın" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ellerini kaldırarak duâ etti. Hazret-i Enes diyor ki: ”Gökyüzü bir cam gibi pırıl pırı idi. Hiçbir bulut yoktu. Duâ üzerine hemen bir bulut belirdi ve ertesi cumaya kadar (bir hafta) yağmur yağmaya devam etti."(29)
Ancak yağmur duasına çıkmadan önce mutlaka tevbe etmeli, sadaka vermeli, oruç tutmalı, halkın içinde sâlih kimseler varsa, onları bu konuda aracı ve şefaatçi kılmalıdır. Susuzluk çeken kimse, canlılar ve meralarda başıboş gezen hayvanlar, güçsüz ve zayıf yavrular ve bebeler için yağmur istemeli, bunlar adına duâ etmelidir. Allah'ın bunların bereketiyle yağmur yağdırması umulur. Ayrıca yağmur için yapılan duanın ve diğer duaların kesin kabul olunduğuna inanmalıdır. Çünkü duanın kabul olunmaması ya acizlikten veya kerem sahibi olmamaktan dolayıdır. Oysa bu gibi şeyler Allah için düşünülemez. Çünkü Allah ikram sahibidir, her şeyi en iyi bilendir ve her şeye kadirdir. Allah için duanın kabulüne engel bir şey yoktur. Allah, müminlere, bizzat kendilerinden daha yakındır. Allah onların dualarını işitir ve yakarışlarını kabul eder.
61
Hani siz demiştiniz ki: Burada İsrail oğullarının atalarına ilişkin bir başka cinayet ve Allah'ın nimetine karşı nankörlükleri anlatılıyor. Onlar yine Tîh çölündeyken bu nankörlükte bulunmuşlardı. Çünkü devamlı olarak kudret helvası ve bıldırcın eti yemekten bıkmışlardı. Doğrusu insan hep aynı şeye devam edince usanır ve bıkar. Yahudiler de bunun üzerine Mısır'daki yaşantılarını hatırladılar. Çünkü kendileri orada ziraatçılıkla uğraşıyorlardı. Bundan dolayı canları, toprakta yetişen şeyleri arzulaınıştı. İşte bunun için şöyle dediler:
'Ey Mûsa! Biz bir çeşit yemekle yetinmeyeceğiz. Yiyecek anlamındaki ”taam", kendisinden gıda alınan şey anlamınadır. Burada kudret helvasıyla bıldırcın etinden ”bir çeşit yiyecek" diye sözedilmesi, birini diğerinin yanında katık olarak yemeleriydi. Böylece bunu tek yiyecek olarak adlandırmışlardı. Ya da bu ifadeyle, İsrail oğulları yiyeceklerinde hiçbir değişikliğin olmamasından yakınıyorlardı. Meselâ bir kişinin sofrasında çeşitli türden yiyecekler olsa ve hep bu tür yemekler yese bu durumda: ”Falan kimse hep aynı yiyecekleri yiyor" denir. İşte İsrail oğullarının da ifadesi buna benzer bir ifade olmaktadır.
İşte bunun üzerine İsrail oğulları:
Bizim için Rabbine duâ et de, Rabbinden bizim için iste de,
yerin bitirdiği şeylerden... Bu, mecazi bir isnaddır.'“ Burada ”yer"in fail, yani Allah makamında kullanılması, onun bir şeyler bitirmeye elverişli olmasındandır.
Sebzesinden... Yani yerde biten yeşillik; nane, kereviz, pırasa gibi şeylerden,
kabağından, sarımsağından ve buğdayından,
mercimeğinden, soğanından çıkarsın.'
O yani Hazret-i Mûsa, onların bu sözlerini reddederek:
'Hayırlı olanı, sizin için iyi ve temiz olan şeyi,
daha aşağı değer bakımından daha düşük
olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Yani, kendiniz için bunu mu tercih ediyorsunuz? Eğer siz bu saydıklarınızı istiyorsanız,
bir şehre, herhangi bir verimli bölgeye
inin. Çünkü şu anda siz verimsiz bir çöldesiniz ve aradığınızı burada bulamazsınız. Burada ”şehir" anlamına gelen ”mısr" kelimesi, özel bir isim değildir. Bu bakımdan nekire (belirsiz) bir isim olarak gelmiştir.
Orada kendiniz için istediğiniz vardır,' dedi. Yani şehirde sizin istediğiniz yeşillik ve sebze vardır.
Üzerlerine horluk ve yoksulluk, aşağılanma, horlanma ve fakirlik damgası
vuruldu. Tıpkı duvara çamur damgasının vurulması gibi. Bu, kinaye yoluyla yapılan bir benzetmedir. Çünkü Yehudiler ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, hep fakir ve yoksul olarak görünürler.
Ve Allah'tan bir gazaba uğradılar. Bunu hak ettiler. Bu, onların ayrılmaz bir özellikleri oldu. Allah'tan gelen gazap, dünyada yerilmeleri, âhirette de cezalandırılmalarıdır.
Bu horluk ve yoksulluk damgası,
onların Allah'ın âyetlerini Hazret-i Mûsa'nın eliyle ortaya konan açık mucizeleri sürekli bir şekilde
inkâr etmelerinden ve haksız yere Hazret-i Şuayb, Hazret-i Zekeriya ve Hazret-i Yahya gibi
peygamberleri öldürmelerindendi. Yine
bu, yani açık mucizeleri inkâr etmeleri ve peygamberleri öldürmeleri,
isyan etmelerinden ve aşırı gitmelerindendi. Emirlerimi çiğnemeleri ve haram kıldığım şeyleri yapmalarındandı. İsyanda ve düşmanlıkta devam etmeleri, onları sözü edilen fiilleri işlemeye götürüyordu. Çünkü insanın küçük günahlara devam etmesi, onu büyük günahları işlemeye sürükler. Kalbin Allah'tan habersiz olması imanın tadını almaktan uzaklaştırır. Çünkü sıtmaya tutulmuş bir kimse, şekeri de acı bulur.
Gaflet, kalbi helake götüren bir zehirdir.
62
Şüphesiz ki iman edenler, dilleriyle inandık diyenler. Bunların, âyetin devamında yer alan kâfirlerle birlikte zikredildiklerinden dolayı, münafıklar olduğunu anlıyoruz. Ayette münafık ifadesine yer verilmeden ”iman edenler" ifadesinin geçmesi, böyle dilden inanmanın kendilerine aslında hiç bir yarar sağlamayacağına ve onları kesinlikle küfür vartasından da kurtarmayacağına işaret etmek içindir.
Yahudiler, Yahova dinine girenler veya buzağıya tapmaktan tevbe edenler, ya da Hazret-i Yakub'un büyük oğullarından Yahuda'ya nisbetle isimlendirilen kimseler,
Hıristiyanlar... Bunlara nasranî denmesinin sebebi, ya Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya yardım etmeleri veya Nasıra adındaki bir kasabada onunla birlikte bulunmalarından dolaylıdır.
Sabiinler dinden çıkanlar... Bunlar Yahudilik ve Hıristiyanlığı bırakıp yıldızlara ve meleklere tapan bir kavimdir. Gerçi bunlar Zebur'u okusalar da hüküm itibariyle puta tapanlar gibidirler. Bunların kestikleri yenmez ve kadınlarıyla evlenilmez.
Bu kâfirlerden
her kim Allah'a ve âhiret gününe iman eder, Allah'ın tüm peygamberlerine indirdiği şeylere, öldükten sonra dirilip âhirettte hesaba çekileceğine inanırsa, İslâm dinini de gerçek anlamda kabul eder ve Allah katında makbul olan
sâlih bir amel işlerse elbette onlara, bunlara karşılık,
Rableri katında mükâfat vardır. Kendilerine vadedilen ödül, işlerini düzenleyen, onları lâyık oldukları en üst dereceye çıkaracak olan Allah kalındadır. Âyet, sözü edilen bu kimselerin iman etmeleri, sâlih amel işlemeleri halinde, eski yaptıklarından hesaba çekilmeyeceklerini, ataları yüzünden sorumlu tutulmayacaklarını, sevaplarından da hiçbir şeyin eksilmeyeceğini bildiriyor.
Onlara korku yoktur. Kâfirlerin cezadan dolayı korku içinde bulunduğu bir sırada bunlara korku yoktur.
Ve onlar üzülmeyeceklerdir. Ömürlerini boşa geçirip sevap kazanamayanların üzüldükleri günde, bunlar üzülmeyeceklerdir. Kısacası kim imanında samimi ve amelinde ihlâslı olursa, cennete girecektir.
63
Hani sizden kesin bir söz almıştık. Bu da, İsrail oğullarının atalarının işlediği bir başka cinayetin halırlatılmasıdır. Ey İsrail oğulları! Atalarınızdan, Tevrat'ta yer alan hükümlerle amel etmelerine ilişkin söz aldığımız zamanı hatırlayın. Bu olay, İsrail oğulları Hazret-i Mûsa ile birlikte Mısır'dan çıkarak, henüz Tîh çölüne gelmeden önce, denizden geçip kurtulmalarından sonra olmuştu.
Tür dağını da üstünüze kaldırmıştık. Tıpkı bir gölgelik gibi tepenizde bekliyordu. Siz de, isteklerimizi kabul ettiniz ve antlaşmaya uyacağınızı söylediniz. Tûr, bilinen dağın adıdır. Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm) buradan, elinde Tevrat levhalarıyla döndüğünde, Yehudiler oradaki ağır yükümlülükleri görerek, bunları yerine getirmeyi gözlerinde büyüttüler ve onları kabul etmek istemediler. Allah da Cebrail (aleyhisselâm)'a Tûr dağını üstlerine kaldırmayı emretti. Cebrail, bu dağı kökünden kaldırıp bunların tepelerinde bir gölgelik gibi bekletti. Hazret-i Mûsa: ”Ya bu hükümleri kabul edersiniz veya bu dağ üzerinize bırakılacak" dedi. Bundan kurtuluşun mümkün olmadığını anlayınca hemen emri kabul ettiler, secdeye kapandılar. Secdede iken dağın durumunu düşünüyorlardı. Dağın üzerlerine düşeceği endişesi içindeydiler. Artık Yehudilerde tam olarak secdeye varmayıp, yüzlerinin yarısı üzerine secde âdet oldu ve ”İşte bu secdeyle bizden azap kaldırıldı" diyorlardı.
Size verdiğimizi kuvvetle tutun. Ciddiyet, kararlılık ve devamlı bir şekilde ona yapışın
ve içindekilerini hatırlayın. Kitapta'ta bulunan hükümleri koruyun, okuyun, unutmayın, bundan bir an bile gafil olmayın.
Umulur ki korunursunuz. Sizin de böylece takva sahiplerinden olup korunmanız umulabilir.
64
Sonra bunun ardından yine döndünüz. Verdiğiniz sözde durmaktan ve devam etmekten vazgeçtiniz. Oysa kesin sözünüz vardı.
Eğer Allah'ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, size acıyıp fırsat tanımasaydı ve azabı ertelemeseydi,
elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
Kesinlikle helak olanlardan olurdunuz. Fakat Allah size acıdı ve tevbelerinizi kabul etti, dağı tepenizden kaldırdı. Eğer Allah bunu dilemeseydi, kesinlikle dağ tepenize inerdi. Hüsran; ana paranın kaybolması anlamınadır. Buradaki anlamıysa, hayatın yitirilmesidir. Çünkü hayat bir sermayedir.
Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetine, farz kılınan şeylerin toptan değil, teker teker emredilmesi ve böylece onlar üzerindeki zorluğun giderilmesi Allah'ın bir lütfudur. Oysa İsrail oğullarına her şeyi toptan yapmaları emredildi. Bu bakımdan tepelerinde azabı görmedikçe, gelen hükümleri, kabul etmek istemediler. Ayrıca Allah, kendilerine bu emirleri ve buna bağlı olarak yapacakları işleri muhafaza etmelerini, ezberlemelerini, unutmamalarını ve kaybetmemelerini istedi. Bunun için de: ”İçindekilerini hatırlayın" buyurdu. Çünkü ilahî kitapların tek bir amacı vardır: Bunların gereğiyle amel etmek. Yoksa yalnızca dilden okumak değildir. Böyle olması halinde bu, o kitapları terketmek, arkalarına atmak olur. Buna şöye bir örnek verebiliriz: Bir hükümdar ülkesindeki valilerinden herhangi birisine bir ferman gönderiyor ve valinin yönetimindeki bölgede kendisi için bir saray yapılmasını emrediyor. Ferman valinin eline ulaşıyor. Fakat vali, fermanda îstenen emri yerine getirmeden her gün fermanı açıp okuyor. Şimdi hükümdar birgün çıkıp gelse ve sarayın yapılmamış olduğunu görse, yapacağı şey valiyi cezalandırmaktır. İşte Kuran da tıpkı bu ferman gibidir. Allah burada kullarına, oruç ve namaz gibi dinî rükünleri yerine getirmeleri emrini veriyor. Fakat bunların hiçbirisi yerine getirilmiyor. İşte Kur'an'ın kendisiyle amel edilmeden yalnızca okunması, kişiye hiçbir yarar sağlamaz.
65
İçinizden cumartesi günü haddi aşanları elbette bilmektesiniz.
Bu âyetle Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in çağdaşı Yehudilere seslenilmektedir: İsrailoğullan! Allah'a yemin ederim ki, atalarınızdan sırf zulüm olmak üzere cumartesi günü haddi aşanlar vardır. Siz de kesinlikle bunları bilmektesiniz. Çünkü Yehudilerin cumartesi günü avlanmaları yasaktı. Bu günü ibadet ve taatle geçireceklerdi. Fakat onlar, bunu dinlemeyip emri çiğnediler. Seht (Cumartesi) kelimesi, aslında kesmek anlamınadır. Çünkü Yehudiler kendilerini iş ve güçten kesecekler, yalnızca ibadetle meşgul olacaklardı. Nitekim uykuya da ”Subât" denilmesi, insanın uykudayken isteğine bağlı olarak iş yapamamasındandır. Burada hem bir uyarı ve hem de tehdit vardır. Sanki burada: ”Gerçekten sizler, başınıza gelecek olan azabı bilmektesiniz. O halde onların başına gelen şeylerin aynısının sizin de başınıza gelmemesi için, bunlardan uzak durun" deniliyor.
İşte onlara: 'aşağılık maymunlar olun' dedik. Bir ceza olarak, onları yok etmek için, ”aşağılık ve rezil maymunlar olun" dedik. Bu bir bakıma onları küçümsemek, rezil etmek, hor ve hakir kılmaktır. İlk maymunların bu olaydan sonra türedikleri gibi bir anlayış doğru değildir. Çünkü onlardan önce de, maymunlar vardı. Yahudiler çirkinlikte maymuna dönüştürüldüler. Bu da onların çirkin ve kötü fiillerinin karşılığıydı. Maymuna dönüşen Yehudiler üç gün sonra öldüler ve kendilerinden herhangi bir nesil üremedi. Bugün dünyada var olan maymunlar, daha önceki maymunların soyundan türeyip gelmektedirler.
66
İşte biz onu hem önündekilere, hem ardındakilere bir ibret kıldık. Bu yahudi ümmetini başka bir varlığa dönüştürmemiz, onları böylece cezalandırmamız, çağdaşlarına ve onlardan sonrakilere bir ibret olmaları için di. Böylece onlar gibi davranacak kimselerin başına da aynı şeylerin gelebileceğini belirtmek istedik.
Takva sahiplerine de bir nasihat kıldık. Bunların kavimlerinden olup da, sâlih olan ve ötekilerini de haddi aşmaktan menetmeye çalışanlar için bir öğüt, hatırlatma kıldık.
Şüphesiz belâ ve hüsran, iyiliğin değerini bilemeyenler için bir ceza, nimeti veren zata nankörlük edenler için uyarmadır. Eski ümmetlerde suç işleyen kimse, ya hemen başka bir varlığa dönüştürülüyor veya yerin dibine geçiriliyordu. Bu ümmetin azabıysa, kalblerinde olmaktadır. Nitekim: ”Onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz" (En'am: 110) âyetiyle buna işaret olunmuştur.
Başka bir varlığa dönüşmek, domuza benzemek gibidir. Domuz, her türlü pisliği iğrenmeden yer. Dolayısıyla haram yiyen bir insanın kalbi de, bu anlamda domuza dönüşmüş demektir. Kalbin değişmesinin üç işareti vardır:
a) Kalbi bozuk olan kimse, ibadet ve taatın tadına eremez.
b) Bozuk bir kalb günahtan ve isyandan korkmaz.
c) Bozuk bir kalb hiçbir kişinin ölümünden ders ve ibret almaz. Aksine böyle bir kalbin sahibi gün geçtikçe dünyaya daha çok bağlanır.
67
Mûsa kavmine dedi ki: Bu, İsrail oğullarının atalarının işlediği suçların hatırlatılmasıyla, sonra gelenleri uyarmak içindir. Ey İsrailoğullan, Mûsa'nın atalarınıza söylediği:
'Allah bir sığır kesmenizi emrediyor' sözünü hatırlayın. Burada sığırdan maksat inek, ya da erkek veya dişi herhangi bir sığırdır.
Bu emrin sebebi şudur: İsrailoğullan arasında çok zengin ve yaşlı biri vardı. Amcasının çocukları bunun mirasına göz koydukları için, kendisini öldürdüler ve cesedini götürüp yakın bir kasabanın sınırına bıraktılar. Sonra da, o kasabaya gelip adamın diyetini istemeye kalkıştılar. Suçu, orada bulunan birtakım kimselere yüklediler. Hazret-i Mûsa, suçlananlara cinayeti işleyip işlemediklerini sordu. Onlar da suçu kabul etmediler. Hazret-i Mûsa, işin içinden çıkamadı. Bunun üzerine yüce Allah, Hazret-i Mûsa'dan onlara bir sığır kesmelerini emretmesini istedi. Kesilen bu sığırın herhangi bir organıyla öldürülen cesede vurulacak o da kalkarak kendisini öldüreni haber verecekti.
Dediler ki: Burada âdeta: ”Ne yaptılar, hemen emre yanaştılar mı?" gibi bir soru ortaya çıkıyor. Onlar da buna:
'Bizimle alay mı ediyorsun?' cevabını verdiler. Yani: ”Bizimle eğleniyor musun? Biz senden katili ortaya çıkarmanı istiyoruz, sen ise kalkıp bizden bir sığır kesmemizi istiyorsun. Bu ikisi arasında nasıl bir bağlantı var?" dediler. Bazı âlimler şöyle demektedir: Emre itaat etmemeleri ve sığırı kesmemeleri, onların bilgisizliğinden ileri gelmektedir. Mûsa (aleyhisselâm)
dedi ki: 'Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım'. Çünkü Allah'ın emrinin tebliği karşısında alaya kalkışmak gerçekten bilgisizlik ve aptallıktır. Bu, dinle ilgili bir konuda alay etmenin büyük günahlardan olduğuna işaret eder. Bu bir bilgisizliktir ve böyle bir işe kalkışanda kesinlikle cezalandırılmayı haketmiş olur.
Öte yandan alay etmekle, mizah, yani şaka aynı şey değildir. Hazret-i Ali şöyle der: ”Şaka ve latifede herhangi bir sakınca yoktur. Çünkü insan bununla asık suratlılıktan kurtulur."
Yine rivayete göre Ubeydullah b. Hüseyin'in Kûfe'de kadı bulunduğu bir sırada yanına biri gelir. Ubeydullah onunla şakalaşmak için: ”Senin şu cübben herhalde tiftikten, ya da koç yünündendir" der. Adam da: ”Sayın kadı, sen cahil misin?" diye karşılık verir. Ubeydullah da kendisine: ”Şakanın cehalet olduğunu da nereden çıkardın?" diye cevap verir ve yorumunu yaptığımız bu âyeti okur. Sonra da karşısındaki adamın cahil biri olduğunu anlayarak kendisinden yüz çevirir. Çünkü o, şaka ile alayı birbirinden ayırdedecek durumda değildir.
Daha sonra Hazret-i Mûsa'nın kavmi, bir sığırın kesilmesinin kesin olarak Allah'ın emri olduğunu anlayınca, ileride de geleceği gibi, o sığırın niteliklerini soruşturmaya başladılar. Eğer böyle yapmayıp da hemen herhangi bir sığırı kesmiş olsalardı, bu yetecekti. Fakat onlar işi zora koştular. Allah da işlerini zorlaştırdı. Gerçi bu da bir hikmete bağlıdır. Burada, başka hayvanların değil de, ineğin seçilmesinin sebebi, Yehudilerin sığıra ve buzağıya tapma krondandı. Çünkü sığır sevgisi kablerine iyice yerleşmişti. Nitekim: ”Küfürleri sebebiyle kalblerine buzağı sevgisi dolduruldu" (Bakara: 93) âyetiyle Rabbimiz buna işaret buyurmuştur. Daha sonra tevbe ettiler ve Allah'a ibadete ve taata yöneldiler. Allah da, kendilerini sevdikleri bir şeyle deneyerek tevbelerinin gerçekliliğini ortaya çıkarmak, kalblerindeki sığır sevgisini kopararak atıp atmayacaklarını denemek istedi.
68
Dediler ki: Sanki burada: ”Peki, buna karşılık Mûsa'nın kavmi ne dedi?" gibi bir soru akla geliyor. Buna karşılık Hazret-i Mûsa'nın kavmi, hemen emri kabul ettiler ve: Ey Mûsa!
'Bizim adımıza Rabbine duâ et, bize onu açıklasın' dediler. Çünkü İsrail oğulları kesilmesi istenen sığırın niteliğini ve durumunu öğrenmek istiyorlardı. Yani bu sığırın yaşı ve niteliğinin ne olduğunu soruyorlardı.
Dedi ki: Yani Hazret-i Mûsa Rabbine duâ edip kendisine vahiy geldikten sonra şöyle cevap verdi:
'O yani yüce Allah
diyor ki, o kesilmesi emredilen sığır,
ne yaşlı, ileri yaşından dolayı güçsüz hale gelmemiş,
ne de körpe yani henüz yavru olmayan
ikisi arası bir inek. Size emredileni hemen yapın.' Bu, Hazret-i Mûsa'dan gelen bir emirdir. Yani kesilmesi emredilen ineği hemen kesin.
69
Yine dediler ki: 'Bizim için Rabbine duâ et, bize onun renginin nasıl olduğunu açıklasın.' Böylece hangi sığırın kesilmesi gerektiğini bilmiş olalım. Çünkü renkler, bazı cevherler üzerinde kendisini gösteren bir arazdır. Hazret-i Mûsa, Rabbine münacattan ve açıklama geldikten sonra
dedi ki: 'O yani Allah,
şöyle diyor: O, sarı renkli. Sarı, yani siyah ile beyaz arasındaki bilinen renkte
parlak tüylü, sapsarı renkte,
bakanların içini açan bir inektir.' Onun güzelliği ve renginin göz alıcı olması bakanları hayrete düşürür. Yaratılışında bir eksikliğin bulunmaması, tırnak ve boynuzlarının güzelliği gönüllere huzur verir.
70
Yine dediler ki: 'Bizim için Rabbine duâ et de, onun nasıl bir inek olduğunu bize açıklasın. O inek, salma, yani serbest dolaşan ve meraya bırakılan bir inek mi, yoksa çalıştırılan bir inek mi? Bu tekrar tekrar sormalarının sebebi, meselenin ve hayvanın durumunun, renginin, niteliğinin tümüyle anlaşılması içindir.
Çünkü inekler birbirine benzer. Sarı renkte birçok sığır vardır. Bu itibarla hangisini keseceğimiz konusunda kuşkuya düşmekteyiz.
Allah dilerse doğruya erişmiş oluruz.' Kesilmesi emredilen ve istenen ineği bulabiliriz. Hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Eğer İsrail oğulları 'inşaallah' (Allah dilerse) demeselerdi, hiçbir zaman istenen sığırı bulamayacaklardı." (31)
71
Hazret-i Mûsa,
Şöyle dedi: 'O yani Allah
şöyle buyuruyor: O, boyunduruk altına alınmayan... Çalıştırılmak suretiyle ezilmeyen,
yer sürmeyen, ekim için koşulmayan,
ekin sulamayan, ekin sulamak için dolaba da koşulmamış olan,
bütün ayıplardan uzak, hiç alacası olmayan, her türlü ayıptan ve kusurdan arınmış, sapsarı
bir inektir.' Nitekim ”hiç alacası olmayan" ifadesi, bu gerçeği ortaya koymaktadır. Boynuz ve tırnaklarına dek sapsarı bir inek. Yahudiler bu nitelikleri duyduktan sonra
dediler ki: 'İşte şimdi gerçeği söyledin.' Şimdi, kuşku duyduğumuz noktalarda açıklanınca, artık gerçek ortaya çıkmış oldu, hiç bir şüphemiz kalmadı deyip
Hemen onu kestiler. Bütün bu nitelikleri toplayan sığırı buldular ve ağırlığınca altın verip satın alarak kestiler.
Az kalsın bunu yapmayacaklardı. Kestiler ama, neredeyse bundan vazgeçeceklerdi.
72
Hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz de, Bu âyet, anlam itibariyle 67. âyetten önce olduğu halde lafız itibariyle ondan sonraya bırakılmıştır. Çünkü sığırın kesilmesiyle ilgili kıssanın baş tarafı burada anlatılmaktadır. Yani, siz bir kişiyi öldürdünüz ve sonra Hazret-i Mûsa'ya başvurdunuz. Ondan Aliaba duâ etmesini istediniz. O da size: ”Allah size bir sığır kems eminiz emrediyor..." (Bakara: 67) anlamındaki âyetleri bildirmişti. Bu âyetin lafız bakımından sonra getirilmesindeki amaç, katilin ortaya çıkması için sığırın kesilmesidir. Bir de âyette öldürülme olayı, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in çağdaşı Yehudilere izafe edilmektedir. Çünkü bu yalı udiler atalarının yaptığına rızâ göstermekteydiler. Anlam şöyle oluyor: Ey İsrail oğulları! Atalarınızın haram olan bir canı öldürdükleri dönemi bir hatırlayın...
Bu konuda birbirinize düşmüştünüz. Siz öldürülen kişinin katili konusunda birbirinizle çekişip duruyor ve öldürme olayını birbirinizin üzerine atıyordunuz.
Oysa Allah, gizlediğinizi açığa çıkaracaktı. Hiç kuşkusuz, gizlediğiniz bu olayı Allah ortaya çıkaracaktı. Çünkü O, hiçbir şeyi gizli kapaklı bırakmaz.
73
Onun için (ineğin) bir parçasıyla, sığırın herhangi bir organıyla,
ona yani öldürülene
vurun, demiştik. Onlar da vurdular ve adam hemen dirildi. Çünkü âyetin bundan sonraki bölümü bunu göstermektedir:
İşte Allah böylece ölüleri diriltir. Rivayete göre, Yehudilerin sığırın bir organıyla vurmaları üzerine, Allah'ın izniyle, öldürülen kişi hemen dirildi. Şah damarından kanlar akıyordu. ”Beni amcamın oğullarından falan ve falan adlı iki kişi öldürdü" dedi. Sonra da yine düşüp öldü. Bunun üzerine o iki kişi yakalanarak öldürüldüler. Artık bundan böyle, yakınlarını öldüren katiller, öldürdükleri kimseye varis kılınma haklarını yitirdiler.
Hazret-i Mûsa, kendisine sihirbaz veya göz boyayıcı denmemesi için ölüye bizzat sığırın parçasıyla kendisi vurmayıp bunu başkasına yaptırdı, ”işte böylece" ifadesi ölünün dirildiği sırada hazır bulunanlara işaret etmektedir. Yani Allah ölüleri, tıpkı buradaki şaşkınlık verici şekliyle olduğu gibi, başka durumlarda da diriltir. Böylece hem sözle ve hem taklidî anlamda olayı görüp kabul ettiler. Allah bu diriltme olayını açık ve kesin bir şekilde ortaya koyup gösterdi. Bu tıpkı Hazret-i İbrahim'in: ”Fakat kalbimin tatmin olması için" (Bakara: 260) sözüne benzer bir şekilde olmuştu. Öte yandan bu hitabın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde bu âyetin inişi esnasında ölümden sonra dirilmeyi inkâr eden kimselere olması da mümkündür.
Bu durumda herhangi bir ifade takdirine ve ilavesine gerek de kalmamış oluyor. Aksine olay ”...ona vurun" kısmıyla sona eriyor.
Size âyetlerini Allah'ın her şeye kadir olduğunu gösteren delillerini
gösterir ki, böylece bir tek canı diriltmeye kadir olan zatın tüm varlıkları da diriltmeye güç yetirebileceğini, nefislerinize uymaktan uzak durup Allah'ın size emrettiği şeylere itaat etmeniz gerekeceğini olgun bir akılla
düşünesiniz. -Allah'ın vasıtasız olarak ölüleri diritmeye kadir olduğu bilindiği halde- Sığırın kesilmesinin ve bir parçasıyla ölüye vurulmasının şart koşulmasındaki hikmet Allah'a yakınlaşmayı, üzerine yüklenen görevi yerine getirmeyi, yetimin lehine kârlı bir ticaret yapılmasını, Allah'a tevekkül konusuna dikkat çekmeyi, çocuklara karşı şefkatli, ana-babaya karşı da saygılı olmayı içerdiği içindir.
74
Sonra bunun ardından kalbleriniz yine katılaştı. Hitap. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in çağdaşı yah udi bilginlerinedir. ”Sonra" (Stimme) kelimesi, bunların kalplerinin katılaşması uzak görüldüğü içindir. Çünkü insanın gönlünü yumuşatacak birçok olaylar ve deliller ortaya konulduğu halde, bunlar durumlarında hiçbir değişiklik yapmadan aynen kalmışlardır. Bu, tıpkı : ”...Böyle iken siz hâlâ kuşkulanıyorsunuz" (En'am: 2) âyetiyle ifade olunan durum gibidir.
Âyetteki ”kasvet" kelimesi, katı ve sert anlamına gelmektedir. Tıpkı taş katılığında bir sertlik... Âyette kalbler katılık ve sertlikte taşa benzetiliyor. Çünkü hiçbir şeyden ders ve ibret almıyorlar. Hiçbir öğüt ve vaaz kendilerini yumuşatmıyor. Bu kadar şeyler işitmelerine, ölünün dirilmesi olayını görmelerine ve daha birçok işaretlerin sunulmasına rağmen, hiçbir şey onları etkilemedi ki, bunlardan dağlar erir, kayalar yumuşardı.
Onlar, taş gibi. O kalbler, katılıkta ve sertlikte taş gibi,
hatta daha da katıdır. Bilakis bu kalbler, katılık bakımından taşları da geçmiştir.
Çünkü taşlardan öylesi var ki, Bu, katılığın derecesini açıklamak ve aynı zamanda ”hatta daha da katıdır" ifadesini kanıtlamak anlamında bir açıklamadır.
Ondan nehirler fışkırır. Öyle taş ve kayalar var ki, kendilerinde meydana gelen yarılmalar ve çatlamalar sonucu bunlardan nehirler fışkırır.
Öyleleri de var ki, çatlar da ondan su çıkar. Öyle taş ve kayalar da bulunmaktadır ki, yarılırlar, çatlarlar ve bunlardan pınarlar ve gözeler çıkar.
Öylesi de var ki, Allah korkusundan yuvarlanır. Allah korkusunun ne olduğunu bildiği için dağın üst tarafından aşağılara iner. Oysa bu Yehudilerin yürekleri o kadar katıdır ki, ne eğilmesini ve ne de yumuşamasını bilir. İçine kesinlikle huşu girmez ve kendisine emredileni yapmaz.
Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. O, yaptığınız her şeyden haberdardır. Bu, onların katı yürekli olmalarından ve bu sebeple kötü ameller işlemelerinden dolayı şiddetli bir tehdiddir. Kâfirin kalbi katılıkta taşı da geçmiştir. Oysa taşlar anlayıştan, kavrayıştan ve idraktan yoksun oldukları halde, Allah'a boyun eğiyor ve Allah korkusundan paramparça olabiliyor. Nitekim: ”Biz Kur'an'ı bir dağa indir şeydik, Allah korkusundan onu baş eğmiş, çatlamış görürdün" (Haşr: 21) buyurulmuştur. Kâfirin kalbiyse, kendisinde anlayıp kavrama imkânı olduğu halde ne yumuşuyor ve ne de boyun eğiyor.
Ehli sünnet, cansız varlıklarla diğer canlıların da kendilerine özgü namazları, tesbihleri ve Allah'tan korkuları olduğu görüşündedirler. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: ”Aslında hiçbir şey yoktur ki, hamd ile Allah'a tesbih etmesin." (İsra: 44) ”Kanatlarını çırparak sıra sıra uçan kuşların, Allah'ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri kendi niyaz ve tesbihini bilir." (Nûr:41)
Burada insana düşen görev, bu gibi şeylere inanmak ve bunlara ilişkin ilmi ve bilgiyi de Allah'a havale etmektir.
Rivayete göre, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Mescid'in direklerinden biri olan bir hurma kütüğüne dayanarak hutbesini okurdu. Ancak kendisi için bir minber yapılınca, bundan böyle hutbesini bu minbere çıkarak okumaya başladı. Rasûlullah'ın daha önce hutbesini yaslanarak okuduğu kütük bu ayrılığa dayanamadı ve mescidde bulunanların duyabilecekleri bir tonda, tıpkı bir devenin inleyişi gibi inledi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), minberden inerek kütüğü kucakladı. Kütük ancak bundan sonra sakinleşti.(32)
Yine Rasûlullah'tan gelen bir rivayete göre; çobanın biri, koyun sürüsünün içindeyken, bir kurt sürüye saldırır ve bir koyunu kapıp götürür. Çoban kurdun peşine takılır ve koyunu kurtarır. Bunun üzerine kurt, çobana dönerek: ”Başında hiçbir çobanın bulunmayacağı ve kurtların günü olacak o günde, onları benden kim kurtaracaktır?"der. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın çevresinde bulunanlar: ”Sübhanallah! Konuşan bir kurt?" diye şaşkınlıklarını dile getirirler. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Bizzat kendim buna inanıyorum, Ebu Bekir ve Ömer de inanıyor" buyurdular. (33)
İşte bu verilen örneklerde görüldüğü gibi, Allah kıyamet gününde kâfirlerin derilerini de böylece konuşturacaktır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in avuçlarında çakıl taşlarının tesbih etmesi, kendisini zehirlemek isteyen Yehudilerin sunduğu zehirli koyunun konuşması, iki ağacın Hazret-i Peygamber'in tuvalete çıktığı bir sırada gelip ona siper olmaları ve sonra yeniden yerlerine dönmeleri gibi daha nice mucizeler.
"Sonra kalbleriniz yine katılaştı" âyetiyle ilgili olarak bazı hikmet sahibi kimseler, şöyle demişlerdir: ”Kalbleriniz kurudu." Kalbin kuruması demek, gönlün Allah korkusu ve halka şefkatten yoksun kalması ve bu duygulardan boşalması demektir. Eğer herhangi bir gönülde Allah korkusu ve halka şefkat duygusu yoksa, o gönül taş gibi, hatta taştan dalia katıdır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Allah'ı zıkretmeksizin fazlaca konuşmayın. Çünkü Allah'ı zikr etmeksizin çok konuşmak kalbi katıl aştırır. Doğrusu Allah'tan en uzak olan insanlar da katı yürekli olanlardır. ” (34) Meşhur bir söz de şöyledir: ”Dört şey var ki, bunlar kişinin bedbahtlığının alâmetlerindendir: Yaşsız göz, katı yürek, uzun emel, dünyaya düşkünlük." (35)
75
Size inanacaklarını umuyor musunuz? Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), insanları hakka davet etme konusunda çok istekliydi. Onların, getirdiği şeylere iman etmelerini istiyordu. Hatta onların katı yüreklilikleri ve inatçılıkları yüzünden zaman zaman Rasûlullah'ın göğsü sıkışıyordu. İşte bunun üzerine yüce Allah, İsrail oğullarının inat konusunda hepsini geçtiklerini Hazret-i peygambere haber verdi. Yahudiler birçok açık mucizelere rağmen, hep inatçılıkla karşı çıkmışlardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zamanındaki kitap ehlinin sergiledikleri tavır karşısında, Allah kendisini teselli için gerekeni bildiriyordu. Çünkü kitap ehlinden iman edenler ve daveti kabul edenler oldukça azdı.
Bu âyetteki hitap Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabınadır. Ayette yer alan ve soru anlamım ifade eden ”Hemze" Yehudilerin inkarcılıklarını ve imana yaklaşmalarının uzak bir ihtimal olduğunu göstermektedir. Bu, tıpkı: ”Sen babanı mı döveceksin?" sorusıındaki inceliğe benzer. Burada anlatılmak istenen, insanın babasını dövmesinin imkânsızlığıdır. İşte Yehudilerin de iman etmeleri böylesine uzak bir ihtimaldir. Demek isteniyor ki, sizler yahııdilere ilişkin tüm haberleri duydunuz. Yaptıkları kötülükleri de ayrıntılarıyla bilmektesiniz. Tüm bu bildikleriniz karşısında siz halâ Yehudilerin tümünün veya bilginlerinin size inanacaklarını mı bekliyorsunuz? Oysa onlar kötü ahlâkta birbirlerinin benzeridirler. Ataları ne yapmışsa onlar da aynısını yaparlar. Öyle ise onların sizi yalanlamalarına üzülmeyin.
Oysa onlardan bir bölümü, Daha önce yaşamış olan atalarından bir kısmı,
Allah'ın Tevrat'ta okudukları
sözünü işitiyor, ona akıl erdirdikten, gerçeği anlayıp bu konuda hiçbir kuşkuları kalmadıktan
sonra, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nitelikleri ve recin âyeti gibi Tevrat'ta bulunan hükümleri değiştiriyorlardı. Atalarının izinden giden bu kimseler nasıl iman etmiş olurlar? Çünkü bunlar inatçı bir toplumdurlar. Bu bakımdan, onlardan iman etmeleri beklenmez.
Bile bile onu değiştiriyorlardı. Tevrat'ın doğru ve kendilerinin de yalancı olduğunu bile bile onu bozuyorlardı. Âyetteki ”Allah'ın sözünü işitiyorlar"dan maksat, Hazret-i Mûsa'nın okuduğu Tevrat'ı işitiyorlar, demektir.
76
Yahudilerin münafıkları
iman edenlerle, Resûlullahin ashabıyla
karşılaştıklarında sizin Hazret-i Peygamberin Tevrat'ta müjdelenen peygamber olduğuna inandığınız gibi, biz de
'iman ettik' derler. Birbirleriyle yalnız kaldıkları zaman ise, münafık olmayanlar diğerlerine:
'Allah'ın size açtıklarını, özellikle Tevrat'taki Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'le ilgili nitelikleri,
Rabbiniz katında yani O'nun hükmüne ve kitabına göre demektir.
Aleyhinize kıyamet gününde
bir delil olsun diye mi anlatıyorsunuz? Buradaki soru, böyle bir şeyin yapılmaması gerektiğini bildiren bir anlamdadır ve: ”Bunları mü'minlere anlatmayın" demektir. Her ne kadar Müslümanlara bunları anlatan Yehudilerin, ileride aleyhlerine olması gibi bir amaçları olmasa da, fakat onların bu fiileri neticede bunu gerektireceğinden akıllarının son derece zayıf ve görüşlerinin cılız olduğunu belirtmek için böyle yapmışlar gibi kabul edilmişlerdir.
Hâlâ akıllanmayacak mısınız?' derler. Onların bu sözleri de, daha önceki soruları doğrultusundadır. Yani hâlâ düşünmeyecek, aklınızı başınıza devşirmeyecek ve bu büyük hatada direnecek misiniz? Çünkü bu, mü'minlerin lehinde, sizin ise aleyhinizde bir delildir. Bu durumda yadırganan şey daha en başta düşünememcktir. Ya da, siz bunun zaten asılsız olduğunu bile bi le nasıl gidip onlara anlatıyor ve neden uyarıya gerek duyuyorsunuz. Bu durumda yadırganan şey ise bu işi yaptıktan sonra olayı halâ anlamamak ve bu hususta akılsızlık göstermek demektir.
77
Bilmiyorlar mı ki... Buradaki soru edatı, red ve kınamak içindir.
Ey Yehudiler, siz arkadaşlarınızı mü'minlerle konuştukları için kınıyor musunuz? Yarın aleyhinizde bir delil olmasından mı endişe ediyorsunuz? Şimdi arkadaşlarını kınayanlar bilmiyorlar mı ki,
Allah gizlediklerini ve açığa vurduklarını biliyor. Yani Allah, onların gizledikleri ve açığa vurdukları her şeyi bilir. Nitekim onların küfürlerini gizlemeleri ve iman ettiklerini söylemeleri de bu kabildendir. Acaba arkadaşlarını kötülemede, azarlamada kendileri için ne gibi bir yarar olacak ki?
78
Onların yani Yehudilerin
içinde bir de ümmîler yani okuma ve yazmaları olmayan kimseler
vardır. Ümmî demek Arap ümmetine mensup kişi demektir. Arap toplumu ilimden ve okumadan nasipleri olmayan bir millettir. Dolayısıyla bu kelime okuma ve yazması olmayanlar için istiare olarak kullanılmıştır.
Kitabı yani Tevrat'ı
bilmezler ve dolayısıyla onu inceleyerek, içinde Hazret-i Peygamberin niteliklerini belirten delilleri öğrenip işin gerçeğini bilebilecek güçte değillerdir ki, böylece iman edebilsinler.
Bütün bildikleri birtakım kuruntulardır.
Buradaki istisna aynı cinsten olmadığı için, münkati olarak kabul edilmiştir. Çünkü kuruntuları kitaba dayalı şeyler değildir. Sadece kendilerince kabul ettikleri bâtıl şehvetlerden ibaret şeyleri almaktadırlar. Bunlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in niteliklerine ilişkin yaptıkları değişiklikler, cehennem ateşinde ancak sayılı günlerde ceza görecekleri, peygamber atalarının kendilerine şefaat edecekleri anlamında birtakım asılsız kuruntudan ibaret şeylerdir. Oysa bu kabul ettikleri şeylerin doğruluğu hakkında ellerinde herhangi bir delilleri de yoktur.
Onlar sadece zan içinde bulunurlar. Kesin olmayan birtakım bilgilere dayanırlar. Yani gerçekten bunlar bilimsel anlamda delile sahip değiller, tek dayanakları zan ve taklitten ibarettir. Şimdi durumları böyle olan bir toplumdan kesin temellere oturtulmuş bir iman beklenebilir mi?
79
Artık kitabı kendi elleriyle yazıp, değiştirerek... Bu, herhangi bir mecazi anlamayı ortadan kaldırmak için yapılan pekiştirmedir. Çünkü insan bazan: ”Falancaya yazdım" der, oysa o bu ifadesiyle, mecazen ”falancaya yazılması için başkasına bir yazı yazmasını emrettim" demek istemektedir.
Az bir değerle satmak için: 'Bu, Allah katındandır,' diyenlerin vay hâllerine! Bunlar kitabı değiştirdikten sonra da, kendi içlerindeki sıradan kimselere bu değiştirilen şeylerin Tevrat'ta bulunduğunu söylerler.
"Veyl" yani ”vay hâllerine" kelimesi, helak olma durumundaki herkes için söylenen bir ifadedir, bir kimsenin azaba çarpılmasını istemek anlamında bir bedduadır. Yani bunlar için gerçekten büyük bir ceza vardır.
Rivayete göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye gelince yahudi din bilginleri, bundan böyle liderliğin ellerinden gideceğini, gelir kaynaklarının kuruyacağını görünce korkmaya başladılar. Bunun için ayak takımından kimseleri iman etmekten alakoymak için, Hazret-i Muhammed'le ilgili olarak Tevrat'ta bulunan: ”Ahir zaman peygamberi, güler yüzlü, kıvırcık saçlı, sürme gözlü, orta boylu" gibi nitelikleri değiştirerek bu ifadeler yerine: ”Uzun boylu, mavi gözlü, düz saçlı..." gibi ifadelerle değiştirdiler. İşin gerçeğini bilemeyen sıradan Yehudiler durumu hahamlara sorduklarında, hemen kendilerinin değiştirip yazdıkları ifadeleri okuyor, dolayısıyla bu niteliklerin Rasûlullah'ta olmadığını gören bu kişiler de onu yalanlıyorlardı. Çünkü hahamlar yaptıkları bu değişikliğin karşılığında rüşvet alıyorlar, bunu önemsiz bir dünyalık için yapıyorlardı. Ayette ”az bir değer" ifadesinin geçmesi, dünyadaki tüm varlığın yok olacağı ve bunların yaptığı şeylerin de bir faydası olmayacağındandır.
Ellerinin yazdığından dolayı vay haline onların! Tevrat'ı kendi elleriyle değiştirmeleri yüzünden kendileri için kesin ve büyük bir azap vardır; onlar için bu, kesinleşmiştir.
Kazandıklarından ötürü vay haline onların! Rüşvet almalarından, günah olan işleri yapmalarından dolayı vay hallerine!.. Bu âyetlerde birtakım işaretler vardır, şöyle ki:
1- Kişinin bilgisi, kesin anlamda kavrayışı ve Allah ile konuşması, ona gerçek anlamda iman etmeyi sağlamaz. Bu, ancak Allah'ın rahmeti ve fazlı ile kazanılır. Nitekim Allah: ”Eğer üzerinizde Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyen temize çıkamazdı" (Nûr: 21) buyurmuştur. Bilindiği gibi Allah, İblis denen şeytanla konuştu ve ona şöyle hitap etti: ”Ey iblis, iki elimle yarattığıma secde etmenden seni alıkoyan nedir?" (Sad: 75) Dikkat edilirse, Allah'ın lütfü ve rahmetiyle desteklenmeyen, böyle bir imanın bir yararı olmadığı görülür. Çünkü İblis, böyle bir imandan yoksun olduğu için bundan yararlanamamıştı. Bir şey açık seçik ortaya konduktan sonra, eğer o kimse iman üzere kalmıyorsa, böyle birine delillerin faydası olmaz.
2- İnatçı bilgin ve taklitçi cahil, sapıklıkta eşittirler. Çünkü âlimin görevi, ilmiyle amel etmesini bilmek, cahilinki ise, işi taklit ve zanda bırakmayıp, ilim yönünden sağlam olan şeye dayanmaya çalışmaktır. Çünkü din, yalnızca temenni ve kuruntularla sürdürülecek bir olay değildir. Dolayısıyla taklit dışında bir başka yol araştırmayanlar, hep bozuk zanlarına dayananlar, kapalı tahminlerden ileri geçmeyenler için, kitaptan kendilerine sadece okumaları dışında bir nasip ve pay yoktur. Bunlar onu okurlar, ama inceliklerini ve anlamlarını kavrayamaz ve kavramak için çalışmaz; bunun sırları ve hakikatleri üzerinde eğilmezler. İşte bu, günümüz inşalarının çoğunluğunun durumunu yansıtıyor. Adam müslüman olduğunu ileri sürüyor ama İslâm'dan hiç haberi yoktur. İster müslümanlık iddasında bulunan olsun, ister temennide bulunan olsun, ikisi de hüsrandadır. Sonu hasret, pişmanlık ve vebaldir.
3- Allah'ın dinini değiştiren, onda var olmayan bir şeyi, bid'atler yoluyla ona sokan kimseler de yukarıdaki tehdit hükmünün kapsamındadır. Nitekim Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ahir zamanda olabilecekler hakkında ümmetini uyarmış ve bu konuda şöyle buyurmuştur: ”Dikkat edin, uyanık bulunun! Sizden önce kitap ehlinden olanlar, yetmişiki millete (fırkaya) ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmişüç fırkaya ayrılacaklardır. Bunlardan biri dışında hepsi cehennem ateşindedir. ” (36)
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), din yönünden Allah'ın kitabına, Rasûlünün ve ashabının sünnetine aykırı bir şeyler ortaya koyarak halkı saptıran kimseler hakkında uyarıda bulunmuştur. Nitekim bu tür şeyler, bütün uyarılara rağmen bugün yaygınlık kazanmıştır. Nihayet hepimiz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz.
4- Sûfî diye adlandırılan bazı kimseler, görünürde velilere ve kalb ehline bağlandıkları halde, iradeleri bunu doğrulamaz, hep gaflet ehline eğilim gösterirler, onların sözlerini dinlerler. Gaflet ehlinin işledikleri şeyleri yapmaya çalışırlar. Nefislerinin arzusu doğrultusunda bir şeye çağrıldıkları zaman, hemen bu isteklerine boyun eğerler. ”Ellerinin yazdığından ötürü vay hallerine onların! Kazandıklarından ötürü vay haline onların!" Çünkü bunlar, hakkı inkâr ettiler, dinsizliğe saptılar, kötü ve bozuk inancı seçtiler. Hep halkı aldatıp onları sapıklığa sürüklediler. İşte birçok insanları doğru yollarından saptıranlar bunlardır.
Salik'in, yani hak yolcusunun görevi, hak olan mevcuda ulaşmak için çaba göstermek, vehimlerinden kesinlikle kurtulmak, hiçbir zaman dış görünüşlere aldanmamak ve ibret alınacak şeylerin aslından da habersiz olmamaktır. Kuşkusuz hak yol, bütün inceliklerden daha ince, bütün derin sulardan daha derin ve bütün genişliklerden daha geniştir. İnsanların en cahili, kendi içindeki sahip olduğu kesin bilgiyi terkedendir. Çünkü onda, kesinlikle kuşku bulunmayan nitelikler vardır. Halbuki o, hep insanların yanında var olanın kendisi için daha doğru olduğunu sanıp durmuş ve hiç dönüp kendisine bakmamıştır.
Haris el-Muhasibî demiştir ki, ”bâtıl ile medhedilmeye rızâ gösteren kişi, kendisiyle alay edilmesine rızâ gösteren gibidir. Nitekim birisine: 'Senin karnından çıkan pisliğin tıpkı misk ve esans gibi bir kokusu vardır' denilse, o da kendisine bunu söyleyen kimsenin bu ifadesiyle sevinse ve onun alay etmesiyle mutlu kalsa, bu hiç olacak bir iş mi? Halbuki akıllı kimse, bu tür kimselerin sözlerine aldanmaz. Aksine bu şahsın yapacağı bir şeyler vardır, gerçeği elde edebilmesi için, hakikati bulmak için gayret gösterir."
Hep büyüklenip böbürlenen vaize yazıklar olsun! Çünkü o insanların onun ellerini öpmesine aldanmış ve kendisini, dinleyicilerden daha hayırlı görmüştür. Hep övülmeye ve yerilmeye aldanıp durmuştur. Bundan ancak kalbindeki kibiri çıkartmakla kurtulabilir. Bunun ölçüsü de kendisinin elini öpenlerle kendisine sille tokat atanların yanında bir olmasıdır. Hatta sille ve tokatların tercih edilmesidir.
80
Yine Yehudiler boş bir iddia olarak
dediler ki: 'Bize sayılı günler dışında, yedi günle sınırlı çok kısa bir zaman dışında âhirette
asla ateş dokunmayacaktır.' Onlar: ”Dünya günleri yedi bin yıldır. Biz her bin yıl için bir gün azab göreceğiz" derler. Ya da: ”Atalarımızın buzağıya taptıkları günler sayısında, yani kırk gün azab göreceğiz ”derler. Ayrıca şunu da söylerler: ”Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz. Dolayısıyla hiçbir zaman azab görmeyeceğiz. Yalnızca babanın oğula ve sevenin sevdiğine yaptığı türden çok kısa bir süre için ceza görecek, sonra da bağışlanacağız." Kuşkusuz bütün bunlar boş ve asılsız iddialardır. Küfrün cezası, tıpkı imanın mükâfatı gibi, ebedidir. Çünkü bir dine inanan kimse, sürekli bir hayat için ona bağlanır. Bü yüzden karşılığı da sürekli olacaktır. Ey Rasûlüm Muhammed! Onları susturmak ve kınamak için
de ki: 'Allah'tan bu konuda işin böyle olacağına ilişkin
bir söz mü aldınız? İleri sürdüğünüz bu iddiayı destekleyen bir haber, ya da bir güvence mi aldınız? Kesin ve güçlü bir söze dayanan bir haber almadan böyle bir iddia ortaya atılamaz.
Eğer, öyle ise söylediğiniz gibi, Allah'tan böyle bir vaad ve güvence almışsanız,
Allah, kesinlikle sözünden dönmez. O ahdini bozmaz.
Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?' Fakat iş sizin söylediğiniz gibi değildir. Siz hep uyduruyor ve yalan söylüyorsunuz.
Rivayete göre, Yehudilerin, cehennemde kalacaklarını idda ettikleri süre bitince, cehennemin bekçileri onlara: Ey Allah'ın düşmanları! İddia ettiğiniz süre bitti. Şimdi cehennemde sonsuza kadar kalacaksınız derler. Böylece artık orada ebedî kalacaklarını kabullenirler.
81
Evet..., Arapçada ”belâ" kelimesi, nefiden sonra isbat için kullanılır. Yani, ”evet, size sonsuza kadar dokunacaktır." demektir.
Kim kötülüklerden, yani büyük günah türünden
bir kötülük işler ve hataları kendisini kuşatırsa, onu her yönden; kalbinden, dilinden, elinden, tıpkı bir düşman gibi çepeçevre sararsa... Bu durum ancak kâfirde gerçekleştiği için, selef müfessirleri ”kötülüğü", ”küfür" olarak yorumlamışlardır.
İşte onlar, nitelikleri anılan bu kötülüğü işleyen ve hataları tarafından kuşatılmış olan kimseler
cehennemliktirler. İşte durumları böyle olanlar
Orada ebedî, sürekli
olarak kalacaklardır. Onlar ileri sürdükleri gibi yedi veya kırk gün sonra kurtulacaklarını nereden biliyorlar?
Ayette geçen ”Seyyie" kelimesi, ”küfür" şeklinde yorumlanmıştır. Âyette büyük günah işleyenin cehennemde ebedî kalacağına dair bir delil yoktur. Bu, kâfirlere mahsustur.
82
İman edip kalpleriyle Allah'ı ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i doğrulayıp
sâlih ameller işleyenler, farzları yerine getiren ve günahlardan uzak duranlar
ise, işte onlar, cennetliktirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır.
Ölmeyecekler ve sonsuza kadar oradan çıkmayacaklardır.
İlâhî kanunun bir gereği olarak, cehennemle korkutan âyetlerin hemen ardından, cennetle müjdeleyen âyetler geliyor. Bu, kulların aydınlatılması konusunda O'nun hikmetinin bir gereğidir. Bazan teşvik, bazan korkutma; kimi zaman müjde, kimi zaman da uyarı niteliğinde olur. Çünkü insan olgunluğa, lütuf ve kahırla birlikte yükselir. Böylece Cemal ve Celâl cennetini elde eder.
Bir zaman İsrailogullarından: ”Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anaya, babaya, yakınlara, yetimlere ve düşkünlere iyilik yapın. İnsanlara güzel söz söyleyin. Namazı kılıp, zekâtı verin" diye kesin söz almıştık. Sonra siz pek azınız müstesna yüzçevirdiniz. Zaten siz yüzçeviricilersiniz.
83
Bir zaman İsrail oğullarından Tevratta ”kesin söz almıştık." Arapçada ”misak" kelimesi, kesin söz anlamına gelir. Bununla İsrail oğullarının durumunu düşünmeleri ve daha sonra gelenlerin imanlarından ümitlerini kesmeleri konusunda Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ve mü'minlere seslenilmektedir. Çünkü Yehudilerin geçmiş atalarının kötülükleri onların imansızlıklarına yol açtı. Kuşkusuz, yılandan ancak yılan doğar. Bu bakımdan : ”Kişinin eğer aslı ve mayası temizse, ondan doğacak olanlar da temiz olur" denmiştir. Yani, onlardan kesin bir şekilde söz almıştık. Bunları hatırlayın:
'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, Allah'tan başkasının birleyicisi olmayın ve O'ndan başkasına ulûhiyet vermeyin.
Anaya, babaya iyilik yapın, onlara güzel bir şekilde ve şefkatle davranın, Allah'ın emrine aykırı olmadığı sürece onların emrettiği şeyleri yerine getirin.
Yakınlara, yetimlere ve düşkünlere iyilik yapın. ”Yetim", henüz ergenlik çağına erişmeden babası ölen küçüğe denir. Bunlar hakkındaki iyilik, güzel terbiye ve eğitimle, haklarının kaybolmaktan korunmasıyla sağlanır. Düşkünlere iyilik ise, güzel sözle, kendilerine sadaka vermekle sağlanır.
"Düşkünler" diye ifade ettiğimiz ”mesâkîn" kelimesi, ”sükûn" kelimesinden türemiştir. Âdeta fakirlik kendisini hareketten alıkoymuş, hareketsiz hale getirmiştir.
İnsanlara güzel söz söyleyin. Dikkat edilirse, belli kimselere mal ile iyilikte bulunma emrediliyor. Bu kimseler; ana-baba, yakınlar, yetimler, düşkünlerdir. Mal herkese yetmeyeceği için, tüm insanlara güzel sözle muamele edilmesi emredilmiştir. Nitekim akıl sahibi herkes bunu rahatlıkla yapabilir. Yani, onlarla güzel geçinerek, en güzel ahlâkı sergileyerek onlara karşı tatlı söz sarfedin.
Namazı kılıp, zekâtı verin,' diye kesin söz almıştık. Yukarıda anlatılan genel ibadet kavramı içine namaz ve zekât girdiği halde, burada tekrar, özellikle belirtilmişlerdir. Yani: ”Ey İsrailoğullan, bütün bu anlatılanlar hususunda sizden söz aldık. Siz de kabul ettiniz ve yöneldiniz.
Sonra siz pek azınız müstesna yüzçevirdiniz. Siz verdiğiniz sözden yüzçevirdiniz, devam etmediniz, o sözü terkettiniz. Ancak atalarınızdan pek azı yahudiliğin gereğini Allah'ın emrettiği gibi yerine getirdiler. Sizden de Abdullah b. Selâm ve benzerleri gibileri gereğini yerine getirdiler.
Zaten siz yüz çeviricilersiniz. Yani zaten siz, Allah'a itaat etmekten yüz çevirmeyi alışkanlık haline getirmiş bir kavimsiniz. Burada ”yüz çevirmek", karşı karşıya gelmekten kaçmak ve başka bir yöne yönelmek anlamındadır.
Bu âyette bir takım şeyler sayılıyor. Bunlardan biri ibadet, yani kulluktur. Kulluğun şartı, kulun ibadetini yalnızca gerçek mabudu için yapmasıdır. Her arzudan soyutlanmak, sadece O'na dönmektir. Buna göre, kim yaptığı ibadelerle herhangi bir yaratığın hoşnutluğunu gözetir, ya da övülmeyi bekler veya kendi nefsi için dünya ve âhiret arzusunun peşinde koşarsa, ihlâs mertebesinden düşer ve riyakârlığa sapmış olur.
Bu şeylerden biri de ana ve babaya iyiliktir. Allah, ana ve baba haklarının büyük olduğunu belirtmiştir. Çünkü Allah Kur'an'ın birçok âyetlerinde ana ve baba haklarını kendi haklarıyla beraber zikretmiştir. Çünkü insanın ilk yetişmesi Allah taranırdandır. İkinci yetişmesi ise Ana ve baba tarafından sağlanan terbiye ve eğitimledir. Nitekim: ”Üç şey, üç âyette birlikte anlatıla gelmiştir, bunlardan herhangi biri, yanındaki olmadan kabul olmaz" denilmiştir:
Birincisi: ”Allah'a itaat edin ve Peygamber'e de itaat edin." (Nisa: 59) âyetidir.
İkincisi, ”Bana ve anne-babana şükret" (Lokman: 14) âyetidir. Üçüncüsü: ”Namazı kılın, zekatı verin" (Bakara: 43) âyetidir.
Ana ve babaya iyilik; onlara güzel davranmak, tevazu kanatlarını germek, emirlerini yerine getirmek, sevdiklerini gidip görmek, ölümlerinden sonra da, bağışlanmaları için duada bulunmaktır.
84
Yine sizden kesin söz almıştık. Ey Yehudiler! Sizden söz aldığımız zamanı ve Tevratta verdiğiniz sözü hatırlayın. Size demiştik ki:
'Birbirinizin kanını dökmeyin. Kiminiz kiminizin kanını akıtmasın.
Ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın.' Bir kısmınız diğerlerini ülkesinden çıkarıp atmasın.
Sonra siz şahitler olarak Bu ifade, ikrar olayını pekiştirmek için gelmiştir. Tıpkı ”falanca kimse şu işi yaptığını kabul etti" ifadesine benzer. Ya da: ”Ey Yehudiler! Siz o gün atalarınızın yaptığı sözleşmeye tanık olarak,
bunu kabul ettiniz. Bu sözleşmeyi onayladınız, kendiniz için lüzumunu ve korunmasının gerekliliğini kabul ettiniz.
85
Sonra siz, o kimselersiniz ki... Siz, bundan sonra söz verenlerden ayrı öyle bir kavimsiniz ki,
birbirinizi öldürüyorsunuz birbirinizin canına kıyıyorsunuz,
içinizden bir kısım insanları yurtlarından çıkarıyorsunuz. Onların aleyhine günah işlemek ve düşmanlık yapmakta işleyenini yermeye sebep olan günahta ve zulme kadar varan zalimlikte
yardımlaşıyorsunuz. Âyet delalet etmektedir ki, zulmetmek haram olduğu gibi, zalime yardım etmek de haramdır.
Bununla beraber size esir olarak başvurduklarında fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Ülkelerinden çıkarıp attığınız bu kimseler, size esir olarak kurtarılmaları için başvurduklarında, siz fidye verip kurtarıyorsunuz.
Halbuki onları yurtlarından çıkarmak size haramdı. Allah Tevrat'ta İsrail oğullarından, birbirlerini öldürmeyecekleri, birbirlerini yurtlarından çıkarmayacakları ve İsrail oğullarından nerede bir köle ya da cariye bulurlarsa, onu satın alıp hürriyetlerine kavuşturacakları konusunda söz almıştı.
Kureyza ve Nadir Oğulları, iki kardeş yahudi kabilesiydi. Evs ve Hazreç de iki kardeş arap kabilesiydi. Bunlar müşriktiler. Putlara tapıyorlardı. Kıyamet nedir, helal ve haram nedir, tanımazlardı. Şemr savaşında birbirinden ayrıldılar. Aralarında düşmanlık meydana geldi. Kureyza Oğulları Ev s'in yanında yer aldı ve onlara yardım etti. Nadir Oğulları ise Hazrec'in yanında yer aldı ve onlara arka çıktı. Evs ile Hazreçliler arasında bir savaş çıkınca, Kureyza oğulları Evs'in yanında, Nadir oğulları da Hazrec'in yanında yer alıyordu. Her kabile, kardeşlerine karşı, anlaşmalı olduğu grubu destekliyor ve diğerlerinin kanını akıtıyor, üstün geldiklerinde yurtlarını yağmalıyor ve onları oradan çıkarıyorlardı. Oysa ellerinde Tevrat vardı ve içindekileri de biliyorlardı. Savaş bittiğinde, Kureyza Yehudileri, kendilerinden olup Hazreçlilerin eline düşen esirlerini, Nadîr Yehudileri de, kendilerinden olup, Evs'in eline esir düşen kardeşlerini fidye vererek kurtarıyorlardı. Bu yüzden araplar bunları kınıyor ve ”Nasıl hem savaşıyor ve hem de fidyeleşiyorsunuz?" diye soruyorlardı. Onlar da: ”Bizim onları kurtarmamız emredildi ve onları öldürmemiz haram kılındı" cevabını veriyorlardı. Bunun üzerine: ”Öyleyse niçin onlarla savaşıyorsunuz?" diyorlar, onlar da: ”Aramızda sözleşme yaptığımız kimselerin bizi küçük görmelerinden utanıyoruz" diye cevap veriyorlardı. İşte onlar, bu çelişkileri yüzünden yeriliyorlar. Burada kısaca şöyle deniliyor: Siz, fidye dışında, bütün emirlerden yüz çevirdiniz. Çünkü Allah bunlardan, şu dört konuda söz almıştı: Öldürmeyi, yurtlarından çıkarmayı, onlar aleyhine düşmanlarıyla yardımlaşmayı terketmek ve esirlerini fidye karşılığında kurtarmak.
Siz, kitabın bir kısmına iman ediyor, yani kitabın bir bölümüne inanıp da, öldürme ve sürgün yasağı gibi emirler içeren
bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Oysa iman davası, onun bir kısmıyla birlikte geri kalan kısımlarına da inanmayı gerektirir. Çünkü onun hepsi de Allah katındandır ve sözleşmeye dahildir. Bunların yerilmelerinin sebebi, kitabın bir kısmına inanmakla birlikte, bir kısmını inkâr etmeleridir. Ey yahudi topluluğu!
İçinizden bunu yapanın yani kitabın bir kısmına inanmakla birlikte, bir kısmını inkâr edenin
cezası, dünya hayatında rezil olmaktır. Onlar için zillet, rezillik ve alçaklık vardır.
Kıyamet gününde içinde herşeyin karşılığının verildiği o günde
de böyleleri en şiddetli azaba uğratılır. Bu, cehennemde uğratılacakları cezadır ve onların dünyada rezil edilmelerinden daha şiddetli olduğu gibi, ondan önceki azaplardan da daha şiddetlidir. Çünkü dünyadaki azabın bir gün sonu gelir. Halbuki cehennem azabının sonu yoktur.
Allah yaptıklarından habersiz değildir. Burada bir kısmı sayılan suçlarınızın hiçbirinden habersiz değildir. Onların yaptıklarından hiç biri Allah'a gizli kalmaz. Yeniden dirilme gününde onlar, bütün bunlardan dolayı cezalandırılacaklardır. Bu, gerçekten şiddetli bir tehdit, suçtan dolayı büyük bir azar ve itaata devam konusunda büyük bir müjdedir.
86
İşte onlar, daha önce sözü edilen çirkin niteliklerle nitelenen kimseler,
âhireti verip dünya hayatını satın alanlardır. Dünya hayatıyla âhireti değiştirenlerdir. Onlar, elde etmeleri mümkün iken âhiret hayatına sırt çevirdiler. Yukarıda kitabın bazı hükümlerini inkâr etmeleri hususu, anlaşmalı bulundukları kimseler verdikleri sözü tutmak içindir. Çünkü bundan birtakım dini ve dünyevî çıkar bekliyorladı.
Onların azabı, ister dünya ile, isterse âhiretle ilgili olsun
hafifletilmeyecektir. Üzerlerindeki azaba engel olunmayacak ve
yardım da görmeyeceklerdir. Kendilerine gelecek azabı, şefaat yoluyla veya zorla kimse önleyemeyecektir. Şüphesiz ki, hem dünya, hem de âhiret lezzetlerini birlikte kazanmak mümkün değildir. Akıllı kimse, âhiret kazancına rağbet eden, dünyaya meyletmeyen, şeytanın emirlerine uyarak kanını akıtmayan ve nefsin arzuları peşinden koşmayandır.
87
Şüphesiz ki biz, ey İsrail oğulları, yemin olsun ki
Mûsa'ya kitabı verdik, yani bir defada, topluca Tevrat'ı verdik.
Ondan sonra da, birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Biz, Hazret-i Mûsa'dan sonra birbirleri ardından, peş peşe peygamberler gönderdik.
Meryemoğlu İsa'ya, o, mübarek anlamına gelen İsa Ye su'ya
da açık mucizeler verdik. Meryem, Süryanîce'de hizmet eden ve ibadet eden kadın demektir. Meryem'i annesi Mescide hizmet etmesi için bırakmıştır. Nitekim ibadetindeki üstünlüğü ve dürüstlüğü sayesinde Allah, kendisini Kerîm olan kitabında, peygamberlerle birlikte yedi kez anmış ve şu âyette olduğu gibi, ona tıpkı peygamberler gibi hitapta bulunmuştur: ”Ey Meryem! Rabbine boyun eğ. O'na secde et. Ve rükû edenlerle beraber rükû et." (Âl-i İmrân: 43) Allah, onu erkeklerle beraberce zikretti, Hazret-i İsa'ya verilen mucizeler, ölüleri diriltmek, körü ve alaca hastalığına yakalananı iyileştirmek, kayıplardan haber vermek gibi açık mucizelerdir.
Ve kendisini, Ruh'ül-Kudüs ile destekledik. Onu tertemiz kutsal ruhla destekledik ki, bu Cebrail (aleyhisselâm)'in ruhudur. Onun temiz olarak nitelenmesi, hiçbir günah işlememesinden, ruh adının verilmesi de, peygamberlere, kalplere hayat veren şeyleri getirmesindendir. Hazret-i İsa'nın, kendisiyle desteklenmesi demek, onun ta ilk anından yaşlılığına kadar, Ruh'ül-Kudüs tarafından korunması dolayısıyladır. Bu yüzden doğum esnasında ve Yehudiler kendisini öldürmek istediğinde göğe kaldırılırken şeytan ona yaklaşamamıştır. Burada diğer Peygamberler arasından Hazret-i İsa'nın zikredilmesinin sebebi ise Hazret-i Mûsa'dan sonraki peygamberlerin, Tevrat hükümlerini infaz için gönderilmelerine karşılık Hazret-i İsa'nın şeriatıyla, Tevrat'ın birçok hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır.
Hazret-i Mû sa ile Hazret-i İsa arasında dört bin peygamber (nebi) vardır.
Demek ki ne zaman bir peygamber size bir şey getirse... Burada hitap, her ne kadar aşağıda açıklanacak davranışlarda bulunanlar ataları olsa da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanındaki Yehudileredir. Nitekim bunlar da, ataları gibi peygamberleri öldürmemiş olsalar bile, büyüklük taslıyorlar, onların izinden gidiyor ve yaptıklarını onaylıyorlardı. Şu halde size bu peygamber
nefislerinizin istemediği yani arzu ve heveslerinize aykırı düşen
bir şey getirse, ona uymaktan ve Allah katından getirildiğine iman etmekten
büyüklük taslayıp gurur ve kibire kapılarak, Hazret-i İsa ve Hazret-i Muhammed gibi
bir kısmını yalanlayacak ve Hazret-i Zekeriya ve Hazret-i Yahya gibi
bir kısmını da öldürüceksiniz öyle mi?
Burada ”bir kısmı" anlamındaki ”ferîkan" kelimesinin iki yerde de fiilden önce zikredilmesi konunun öneminden ve dinleyenin dikkatini yaptıkları şeylere çekmek içindir. Âyette ”öldürdünüz" şeklinde değilde, ”öldüreceksiniz" şeklinde geçmesi, onların bu iğrenç ve kötü durumlarını ortaya koymak içindir. Yapılan iş daha önce geçmiş olsa da, şimdiki durumlarına da uygun geliyor. Onlar bu çirkin davranışın kötü damgasını taşıdıkları gibi, gelecek nesilleri de aynı damgayı taşıyacaklardır. Ya da ”Bir kısmını da öldüreceksiniz öyle mi?" ifadesinden, daha sonra da bu fiili yapacaksınız anlamı çıkmaktadır. Çünkü yüce Allah korumamış olsaydı, Yehudiler Hazret-i Muhammed'i öldüreceklerdi. Nitekim ona karşı büyü yapmaları, yemek için hazırladıkları koyunun etine zehir katmaları da bunu göstermektedir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ölüm sırasında şöyle buyurmuşlardır: ” Hayber'de yediğim o bir lokma zehirli etin etkisi halâ zaman zaman beni yokluyor. (İşte bu, şah damarımın kesildiği andır.)" (37)
88
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yaşadığı dönemdeki Yehudiler:
'Kalplerimiz perdelenmiştir,' kalplerimiz perdelerle örtülmüştür, dolayısıyla ne Muhammed'in getirdiği şey ve ne de onun anlam ve inceliği oraya ulaşamıyor
dediler. İşte bunun üzerine Allah, gerçekten bunların kalplerinin bu şekilde yaratılmış olduğu hakkındaki iddialarını reddediyor. Çünkü onlar, fıtrat üzere yaratılmışlardır.
Hayır, Allah onları inkârlarından dolayı lânetlemiştir. Aksine inkârları yüzünden Allah onları rezil ve rüsvay etmiştir.
Ne de az iman ederler. Bu da kitabın bir kısmına olan imanlarıdır.
89
Onlara, Allah'ın katından, ellerinde bulunanı tasdik eden bir kitap gelince... Bu, Kur'an'dır. Onun Allah katından olduğunun belirtilmesi, bu kitabın değerini ve üstünlüğünü vurgulamak içindir. Aynı zamanda bu kitap, tevhid ve bazı yasaları açısından Tevrat'la uygunluk içerisindedir.
Onlar
-daha önce, Hazret-i Muhammed'in gelişinden evvel,
kâfirlere karşı kendilerine yardım edilmesini bekliyorladı.- Bununla arap müşriklere ve Mekke kâfirlerine karşı yardım bekliyorlar ve düşmanlarına:"Geleceği konusunda söz verilen peygamberin gelme günü yaklaştı. O bizim söylediklerimizi de doğrulayıcı olarak çıkacaktır. Onunla birlikte, tıpkı Ad ve İrem kavimlerinin öldürülmesi gibi, sizi öldüreceğiz" diyorlardı.
Evet kendilerine bildikleri gelince... Liderlik konusundaki hırs ve çekememezlikleri yüzünden
onu inkâr ettiler. Ellerinde bulunan kitaptaki, yani Tevrat'taki niteliklerini değiştirdiler. ”Bildikleri"nden maksat kitaptır. Çünkü Hazret-i Peygamber'e indirileni tanımaları, onu tanımaları anlamına gelirdi.
Allah'ın laneti kâfirlerin yani onların
üzerinedir. Burada ”onlar" zamiri yerine doğrudan ”kâfirler" ifadesinin kullanılması, küfürleri sebebiyle lanete hak kazandıklarını göstermek içindir.
Lanet kâfirler için kullanıldığında, mutlak anlamda rahmet ve ikramdan uzaklaştırılmak, günahkâr mü’minler hakkında kullanıldığında ise ikramdan uzaklaştırılmak anlamlarına gelir. Nitekim Hazret-i Peygamberin: ”Kim ihtikâr yaparsa o lanetlenmiştir." ifadesi de böyle bir anlama işaret etmektedir. Burada, halkın sıkıntılı zamanında satmayı düşünerek daha önce mal alıp saklayan kimsenin, iyi kimselerin elde edeceği dereceden uzaklaştırıldığına işaret edilmektedir. Yoksa bu, Gaffar olan Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılma anlamında değildir.
Bilinmesi gereken bir nokta da şudur. Lânetlenmeyi gerektiren üç nitelik vardır: Küfür, bid'at ve fısk. Bunlardan her birinin de üçer derecesi vardır:
Birincisi: Genel niteliğiyle lanetleme: ”Allah'ın laneti kafirler veya bidatcılar, ya da fâsıklar üzerine olsun," sözü gibi.
İkincisi: Bir öncekine göre daha özel niteliklerle yapılan lanetleme: Allah'ın laneti Haricîler ve Ralizîler üzerine, ya da zina yapanlar veya zalimler üzerine olsun sözü gibi.
Üçüncüsü: Bir kimseye, lanette bulunmak: Bu kimse, ya da kimseler şeriatçe küfürleri sabit olan kişilerse, bunlara lanet okumak caizdir. Ancak böyle bir lanet, küfürleri sabit olmayan Müslümanları rahatsız etmiyorsa ”Allah'ın laneti Firavun ve Ebû Cehil üzerine olsun" demek caizdir. Çünkü bunların kâfir olarak öldükleri kesindir. Eğer şeriat açısından küfrü sabit olmayan kişinin, meselâ herhangi bir şahıs olan Zeyd, Amr ya da başka kişilerin lanetlenmesi hatalı ve tehlikelidir. Çünkü bunların ölürken son durumları bilinmemektedir. Kaldı ki, çoğu zaman kafir bile müslüman oluyor veya tevbe ederek Allah'a yakınlaşmış bir kimse olarak ölüyor. Şu halde nasıl onun lanetlenmiş olduğuna hükmedilir? Vahşînin Hazret-i Peygamber'in amcası Hazret-i Hamza'yı öldürdüğü, sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıtasıyla müslüman olduğu ve Allah'ın onu cennetle müjdelediği görülmüyor mu?
Öte yandan lanet, kimi zaman laneti yapana döner. Meselâ lanetlenen kimse, eğer lânetlenmeye layık değilse, bu lanetleme işi laneti yapana döner. Mü' mini lanetlemek, tıpkı onu öldürmek gibidir. Çoğu zaman bir kimse malına lanet okur ve bu yüzden Allah malından bereketi alır. Allah'ın yarattıklarından ne bir cansız, ne bir hayvan, ne de bir insan lânetlenemez. En iyisi lanetleme işini bırakmak, bunun yerine zikir ve tesbihle uğraşmaktır. Çünkü zikir ve tesbihle uğraşmakta sevap vardır, halbuki lânetlemede, lanetlenen kimse bunu hak etmiş olsa bile sevap yoktur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: ”Cehennem ateşini gördüm. Buradakilerin birçoğu kadınlardır. Çünkü kadınlar fazlaca lanette bulunurlar, kocalarının iyiliğine nankörlük ederler. Eğer sen bir ömür boyu bunlardan birine iyilikte bulunsan, sonra da senden bir şey görse, 'senden hiç bir hayır görmedim', der. ”(39)
90
Allah'ın, risalet yükünü taşımaya ehil olan
kullarından dilediğine yani seçtiğine.... Burada kastedilen kişi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Yahudiler son peygamberin geleceğine inanıyorlar, fakat onun Hazret-i İshakin soyundan geleceğini zannediyorlardı. Ancak son peygamberin İsmailoğulları arasından çıkınca kıskandılar. Peygamberlik gibi bir görevin İsrail oğullarından başkalarına geçmesini kabullenemediler. İşte böylece Allah'ın
lütfundan bir şey, yani vahiy
indirmesini kıskanarak... Burada kıskanmak, kendisine ait olamayan bir şeyi istemektir. Kıskanan kişi, kıskandığı kimsenin makamına, elinde bulunan imkânlara göz koyan kimsedir. ”Bâği" ise, başkasının sahip olduğu şeyleri çekemediği için zorla onlara el koyan kimsedir.
O'nun indirdiğini, yani yanlarındaki Tevrat'ı doğrulayıcı kitabın özelliklerini öğrendikten sonra
inkâr etmekle, kendilerini yani imanlarını
karşılığında sattıkları şey yani küfür
ne kötüdür!
Bu yüzden onlar, gazap üstüne gazaba lanet üstüne lanete
uğradılar.
Yani yaptıklarına denk bir gazaba hak kazandılar. Onlar, hak peygambere karşı zalimce davranıp inkâr ederek küfür üzerine küfre düştüler.
Kâfirler için hor ve hakir kılıcı bir azap vardır. Bununla onların aşağılanmaları ve horlanmaları isteniyor. Çünkü bunların küfrü, Peygamber Efendimize indirilen şeyi çekememe duygusuna dayanan kıskançlık sebebiyledir. Onlar insanlara karşı üstünlük peşinde oldukları için Hazret-i Peygambere indirilen şeyi küçümsediler. Ayette ayrıca, müminlerin azaplandırlıimasının eğitim ve arındırma, kâfirlerin azapl andın İmalarının ise, aşağılama ve ağır bir cezalandırma olduğuna işaret vardır.
91
Onlara: 'Allah'ın indirdiklerine iman edin' denildiğinde: 'Biz sadece bize indirilene iman ederiz' derler. Hazret-i Peygamberin ashabı, Medine ve çevresindeki Yehudilere, Allah'ın indirdiği bütün kitaplara iman edin dediklerinde, bunlar: ”Biz, bize indirilen Tevrat'a ve ve İsrail oğullarından olan peygamberlere indirilenlere iman etmeye devam edeceğiz" derler.
Ondan sonra geleni, kendilerinden olmayan peygamberlere indirileni
inkâr ederler. Halbuki O yani daha sonra gelen o kitap
ellerindeki Tevrat'ı tasdik eden onu onaylayan
hak bir kitaptır. Gerçek anlamda ”hak" adına lâyık olan, bu kelime mutlak anlamda kendisi için kullanılan kitaptır. Burada Yehudilerin sözleri reddedilmektedir. Çünkü Tevrat'a uygun olanı inkâr etmeleri aynı zamanda onların Tevrat'ı da inkâr etmeleri demektir. Daha sonra onlara, Tevrat'a inandıkları iddasmda oldukları halde bizzat Tevrat'taki yasağa rağmen niçin peygamberleri öldürdükleri sorusu yöneltiliyor:
Ey Rasûlüm Muhammed! De ki: Burada, Allah tarafından Yehudilerin söz ve davranışlarındaki çelişkiler ortaya konularak Hazret-i Peygamberin şöyle demesi istenmektedir:
'Eğer mü'minseniz daha önce Allah'ın peygamberlerini niçin öldürüyordunuz?' Siz, eğer iddia ettiğiniz gibi Tevrat'a inanıyorsanız, bundan önce neden peygamberleri öldürüyordunuz. Oysa Tevrat'ta da bu haramdır. Burada babalarının fiili olan ”öldürme" işi çocuklarına isnad ediliyor. Çünkü babalarla çocukları arasında benzerlik vardır. Âyet, herhangi bir masiyete rızâ gösteren kimsenin onu yapmış gibi olduğuna delildir. Çünkü Yehudiler, babalarının öldürmelerine rızâ gösteriyorlar. Allah da kendilerini katiller diye adlandırdı. Çünkü: ”Eğer mü'minseniz daha önce niçin Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?" buyurmuştur. Burada şartın cevabı mahzuftur. Çünkü âyetin öncesi zaten buna işaret ediyor. Yani: ”Eğer iddia ettiğiniz gibi Tevrat'a inanıyorsanız niçin onları öldürdünüz?"
92
Şüphesiz, Mûsa size apaçık delillerle geldi. Allah'a Yemin olsun ki Hazret-i Mûsa, asa, el, denizin yarılması gibi apaçık mucizelerle size geldi.
Sonra siz onun ardından zalimler olarak buzağıyı ilâh edindiniz. Hazret-i Mûsa'nın mucizeleri getirmesinden sonra siz onun ardından buzağıya tapındınız. İbadet edilecek olana değil, ibadet olunmayacağın önünde eğildiniz. Çünkü sizler zalimlersiniz.
93
Bir zaman üzerinize Tûr'u kaldırıp sizden kesin söz aldık. Dağı kaldırırken de;
'Size verdiğimiz Tevrat'a kuvvetle sarılın ve dinleyin' dedik. Sıkı sıkıya sarılın, Tevrat'ta yer alan hükümleri dinleyin, dinlediklerinize kabul ve itaat gözüyle bakın.
Onlar ise: 'Dinledik ve isyan ettik' dediler. Sanki burada ”ne dediler?" gibi bir soru var. Onlar da, senin sözünü duyduk, ancak itaat etme kulağıyla dinlemedik. Biz senin emrine karşı geldik, isyan ettik. Eğer dağın üzerimize düşme korkusu olmasaydı, kabul etmezdik. Atalarının durumu bu olan insanların iman etmeleri nasıl düşünülebilir?
İnkârlarından dolayı buzağının sevgisi kalblerine işledi. Daha önceki küfür ve inkârları yüzünden kalblerine buzağı sevgisi işledi. Küfürlerinin bir cezası olarak, kalblerine buzağı sevgisi yerleşti.
De ki: 'Eğer mü'minseniz, imanınız size ne kötü bir şey emrediyor!' Hazret-i Peygamber'in çağdaşı Yehudileri kınamak için de ki: ”İddia ettiğinize göre size indirilen Tevrat'a imanınız size ne kötü şey emrediyor." Burada emrin imana isnadı sırf onlarla alay etmek içindir. Eğer gerçekten Tevrat'a inanıyorsanız, o zaman Tevrat sizin işlemekte olduğunuz bu iğrençlikleri doğru bulmaz. Dolayısıyla siz kesinlikle Tevrat'a inanmıyorsunuz. Çünkü bir kimse eğer inandığını ileri sürüyorsa, davranışlarının söylediklerini tasdik etmesi gerekir. Aksi takdirde o kimse mü'min olamaz.
94
De ki: 'Eğer âhiret yurdu yani cennet,
Allah katında başka insanlara değil de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabına değil de
sadece size tahsis edilmişse, oraya Yehudiler dışında kimsenin giremeyeceği konusundaki sözünüz doğruysa
ve bu iddianızda samimi iseniz, ölümü istesenize!' Onu hem dil ve hem kalble sevip isteyerek: ”Allah'ım! Bizi öldür" desenize. Çünkü kesin olarak cennete gireceğine inanan, orayı arzular, bir an önce oradaki nimetleri elde etmeyi ve bu dünyadan kurtulmayı ister. Eğer, cennetin yalnızca size ait olacağı sözünde samimi iseniz, hemen ölümü isteyin. Temenni: Bir şeyi nefiste istemektir. Genel olarak da gerçekleşemeyen şeyler için kullanılır.
95
Fakat ellerinin yapıp öne sürdüğü işlerden yani işlemiş oldukları Hazret-i Peygamber ve Kur'an'ı inkâr, Tevrat'ı tahrif gibi cehenneme girme sebepleri olan suçlardan
dolayı ölümü asla, ne şimdi, ne gelecekte ve ne de herhangi bir zamanda
istemeyeceklerdir. Burada ”ellerinin" kelimesinin özellikle belirtilmesi, yapılan şeylerin genellikle elle yapılması dolayısıyladır.
Allah, zalimleri çok iyi bilir. Allah bunları ve bunlardan meydana gelen şeyleri çok iyi bilir. Bu bir tehdittir. Rivayete göre, eğer Yehudiler ölümü arzulamış olsalardı, onlardan her biri kesinlikle can çekişir ve anında ölürlerdi de yeryüzünde asla bir tek yahudi bile kalmazdı. ”Ölümü asla istemeyeceklerdir" ifadesi bir mucizedir. Çünkü bu, gaybla ilgili bir haberdir. Nitekim haber verildiği gibi de olmuştur.
Eğer, ”Temenni kalbte olan bir olaydır. Dolayısıyla onlar ölümü istediler mi, istemediler mi, bilinemez" diyecek olursan, cevabımız şudur: Temenni kalbe ait bir şey değildir. Bu, insanın dilini ilgilendiren bir sözdür. Meselâ, keşke benim, için şu iş böyle olsaydı, gibi.
Nafi diyor ki: ”Yanımızda bir yahudi oturuyor ve bizimle tartışıyordu. Bu arada: ”Sizin kitabınızda, ”ölümü temenni edin" ifadesi yer alıyor. Ben ise ölümü istiyorum, ama gördüğünüz gibi niçin ölmüyorum?" dedi. İbn Ömer bunu duyunca, hemen evine girdi, kılıcını aldı ve çıktı. Yahudi onu görünce kaçmaya başladı. Bunun üzerine İbn Ömer şöyle dedi: ”Allah'a yemin ederim ki, eğer ona yetişseydim, kesinlikle boynunu vururdum. Bu cahil yahudi zannetti ki ölümü temenni etmeme her zamanki Yehudiler içindir. Oysa bu Hazret-i Peygamberi görüp tanıdıktan sonra inatlarında direnen ve onun peygamberliğini inkâr eden Yehudiler içindir.
Yahudiler, kendilerinin Allah'ın oğulları ve sevgilileri olduklarını iddia ettikleri gibi, cennetin de yalnızca kendilerine ait olduğunu ileri sürdüler. Oysa insan, sevgilisinin huzuruna girmekten rahatsız olamaz; oraya gittiği zaman intikam korkusu yaşayamaz. Aksine insan, sevdiğine bir an önce kavuşmayı bekler. Kendilerine ”bunu isteyin" denilince onlar bunu arzu etmezlerse iddialarında yalancı oldukları ortaya çıkar. Halbuki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ölüm temennisini yasaklayarak şöyle buyurmuştur: ”Biriniz, başına gelen bir zarar sebebiyle ölümü istemesin. Ancak: Allah'ım, eğer hakkımda yaşamak hayırlıysa beni yaşat, eğer ölmek hakkımda hayırlıysa, beni öldür" desin.(40) Sâlihlerden biri de şöyle der:
"Eğer kızlarım ve günahlarım olmasaydı,
Kesinlikle ölümü ister ve ona koşarak giderdim."
Selıl-i Tûsterî de: ”Şu üç kişiden başkası ölümü temenni etmez: Ölümden sonra nelerin olabileceğini bilemeyen cahil adam; Allah'ın kendisi için belirlediği kaderden kaçan kişi ve Allah'a kavuşmayı içtenlikle isteyen kimse" der.
Ölümün en büyük belâ ve en büyük felâket olduğunu bil. Bundan daha büyüğü, ölümü unutmak ve onun için gerekli olan ameli terketmektir. Gerçekten ölümden ibret almak isteyenler için çok ibretler vardır. Nitekim: ”Nasihatçı olarak ölüm yeter" denilmiştir. Doğrusu ölümü hatırlayan kimse, dünya arzularından el etek çeker. Fakat gafil kalbler hep vaizlerin uzun uzadıya anlatmalarına, süslü püslü kelimelerle meseleyi aktarmalarına muhtaçtırlar. Öyle olmasaydı Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: ”Lezzetleri yok eden ölümü çok amn."(41) hadisi ile Allahü teâlâ'nın: ”Her nefis ölümü tadacaktır." (Âl-i İmran: 185) Buyruğu, dinleyen için yeter ve buna bakar da bununla meşgul olurdu. Akıllı kimse, ölüme, ölmeden önce istekle koşar, nefsini de düşük huylardan arındırır.
96
Sonra Yüce Allah, elçisi Hazret-i Muhammed'e, Yehudiler için:
Onları insanların hayata en düşkünü, olarak bulacağını ve bu yüzden de ölümü istemeyeceklerini bildiriyor.
Şirk koşanlardan daha tutkunu bulacaksın. İnsanlardan ve müşriklerden daha hırslı. Müşriklerin, onlar da insan oldukları halde, ayrıca ve özellikle anılması, bunların hayata olan şiddetli tutkunlukları dolayısıyladır. Bunda büyük bir kınama vardır. Çünkü müşrikler, dünya hayatından başka bir hayat tanımazlar. Bunların dünyaya düşkünlükleri de garipsenmemelidir. Çünkü cennetleri burasıdır.
Eğer hak bir kitaba sahip olan bir toplum, amellerin karşılığının verileceğini ikrar ederek hayata bunlardan daha çok düşkünlük gösteriyorsa, en büyük kınamayı hak etmiş olurlar. İşte bu müşriklerden
her biri bin yıl yaşamak ister. Bunu arzular ve bunu temenni eder. Bu, onların hayata düşkünlüklerinin anlatılması içindir. Böylece anlam, onlardan her birinin sonsuzluğu yakalamak ve bin yıllık bir ömre sahip olmak istediklerine işaret etmektedir. Bin sayısının özellikle anılması bu kimselerin, aralarında selamlaştıklarında karşılıklı olarak: ”bin yaşa", ”bin mehrican (bayram) lar" demelerindendir. ”Müşrikler" deyiminin mecûsiler için kullanılması da doğrudur. Çünkü onlar ”nur" (aydınlık) ve ”zulmet" karanlığa inanırlar.
Oysa içlerinden herhangi birinin çok yaşaması, kendisini azaptan yani ateşten, cehennemden
uzaklaştıracak değildir. Allah, onların yaptıklarını çok iyi görür. Görür anlamındaki ”hasır" kelimesi, arapçada bir şeyin içeriğini en ince noktasına dek bilen demektir. Yani Allah onların gizli amellerini, küfür, isyan ve günahlarını bilir. Hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Allah, onları bunlarla cezalandıracak, dünyada rezil, rüsvay kılıp, âhirette de en büyük cezayı verecektir. Bu, Allah için zor değildir.
Kalbi katılaşmış olanların, kalblerini tedavi etmeleri gerekir. Bu da birkaç şekilde olur:
1- İlim meclislerine giderek, vaaz ve öğütlere kulak vermek, iyilere ilişkin haber ve menkıbeleri dinlemek suretiyle kendilerinde mevcut olan kötü huylarını terketmeleridir. Çünkü bunlar kalbleri yumuşatan şeylerdir. Kalblerin kararmasını engelleyen hususlardır.
2- Ölümü anmak. İnsanın ölümü çok hatırlaması, dünyaya karşı olan tutkunluğunu azaltır. Çünkü ölüm, toplulukları birbirinden ayırır, oğul ve kızları yetim bırakır.
3- Can çekişip ölmek üzere olanlara bakmak, yanlarında bulunmak. Çünkü ölüye bakmak, can çekişmesini seyretmek, ölümden sonraki şeklini düşünmek, gerçekten boğazdaki lokmanın yutulmasını engeller, iştahları keser. Kalblerden sevinci uzak kılar, uykuları kaçırır, bedenlerde rahatı yok eder. Böylece kişiyi amele yöneltir. Bundan böyle çalışıp yorulmaya, ölüm gelmeden önce ona hazırlık yapmaya çalışır. Çünkü bu, şiddetlerin en şiddetlisidir.
Rivayete göre sâlih kimselerden biri, Medine surları üzerinde durur ve her gün şöyle seslenirlerdi: ”Ey Medine halkı! Göç başladı! Göç başladı." derdi. Aradan zaman geçti. İnsanlar onun sesini işitmez oldular. Sorduklarında ”O öldü." denildi. Bunun üzerine insanlardan biri şu beyitleri söyledi:
Göçü anıp duruyordu.
Derken deveci devesini kapısına ıhtırdı.
Onu uyanık ve hazırlıklı buldu.
Zaten emelleri hiçbir vakit onu oyalamamıştı.
97
De ki: Kim Cebrail'in düşınanıysa, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hicret edip Medine'ye geldiğinde, Yehudilerden Abdullah b. Sûriyâ geldi ve : ”Ey Muhammed! Söylediğin şeyleri Allah'tan alarak sana getiren hangi melektir?" diye sordu. Hazret-i Peygamber de: ”Cebrail" dedi. Yahudi: ”O bizim düşmanını izdir. Çünkü o azap meleğidir. Hep savaş, öldürme, azap ve şiddet indirir. Bizim elçimiz Mikail'dir. Çünkü o rahmet meleğidir. Bereket, bolluk, müjde ve huzur indirir." dedi. Bunun üzerine: ”De ki: Kim Cebrail'in düşmanıysa" âyeti indi. Burada ”kim" anlamındaki ”men" sözcüğünün cevabı gizlenmiştir. Yani, kitap ehlinden kim Cebrail'e düşmanlık ederse, böyle bir şeyin anlamı yoktur. Aksine onu sevmesi gerekir.
Bilsin ki, geçmiş kitapları, yani daha önce indirilen ilâhi kitapları
tasdik eden, ınü'minler için bir müjde yani cennetin müjdecisi
ve hidayet olan hak dine yönelten
Kur'an'ı, Allah'ın izniyle Onun emri ve kolaylaştırmasıyla
senin kalbine o indirmiştir. Ona düşmanlık etmeye gerek yoktur. Eğer insaflı davransalar, mutlaka onu severler, yaptıklarından dolayı da, kendisine teşekkür ederlerdi.
98
Kim inatla ve emrine aykırı davranarak; kibirli bir şekilde O'nun taati dışına çıkarak
Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olursa... Burada bu iki meleğin özellikle belirtilmesi, bunların üstünlüklerinin açıkça ortaya konması amacına dayalıdır.
Şüphesiz ki, Allah da kâfirlerin düşmanıdır. Burada zamîr yerine bizzat ”kâfirler" lâfzının açıkça getirilmesindeki hikmet, Allah'ın da onlara düşmanlık ettiğini bildirmek içindir. Buna göre anlam: ”Kim onlara düşmanlık ederse, Allah da ona düşmanlık eder ve onu en ağır şekilde cezalandırır." demektir.
99
Ey Rasûlüm Muhammed! Şüphesiz biz, sana apaçık, Allah katından oldukları ve işaret ettikleri anlamlar çok açık olan
âyetler indirdik. Onları ancak fasıklar inkâr ederler. Helâl ve haramı açıkça ortaya koyan, hadlerin ve hükümlerin etraflı açıklamasını getiren âyetleri, küfürde azgınlaşmış, haddi aşmış fâsıklardan başka kimse inkâr etmez. Bilinmelidir ki, Kuran, ilahî bir nurdur. Bununla Allah zulmetleri ortadan kaldırır. Yahudiler, Allah'ın nurunu söndürmek isterler, halbuki Allah nurunu tamamlayandır. Onlar içinse sadece rezil ve rüsvay olmak vardır.
100
Onlar her ne zaman bir ahitte bulunmuşlarsa, içlerinden bir kısmı onu bozmamış mıdır? Âyetin başında yer alan soru edatı, inkâr anlamınadır. Yani bunlar, işaret ettikleri anlam çok belirgin olan, Allah'ın apaçık âyetlerini inkâr etmediler mi? Verdikleri sözü bir tarafa attılar. Âyette geçen ”ferik" kelimesi grup demektir. Az için de kullanılır, çok için de.
Zaten onların çoğu Tevrat'a
iman etmezler. Din adına hiçbir şeye sahip değiller. Bunlar verdikleri sözü ve ahdi bozmayı bir suç ve bir vebal saymazlar, buna aldırmazlar.
101
Ne zaman Allah katından kendilerine, Tevrat'tan
yanlarında bulunanı tasdik eden bir peygamber yani Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)
geldiyse, kendilerine kitap verilen bir topluluk Allah'ın kitabını yani Tevrat'ı
hiç bilmiyorlarmış gibi... Çünkü bunlar, yanlarındaki Tevrat'ı doğrulayan Allah Rasûlü Hazret-i Muhammed'i inkâr ettiler. Sırf inatları yüzünden Allah'ın kitabını tanımadılar.
Arkalarına attılar. Onu büsbütün reddettiler, ' ondan yüz çevirdiler, iltifat etmediler. Tıpkı bunun Allah'ın kitabı olduğunu tanımayanlar gibi onu terkettiler.
Burada şu gerçek dile getiriliyor: Bir kimse bilmesine rağmen, eğer cahiller gibi davranıyorsa, ona da cahil muamelesi yapılır. Madem ki cahilden bir hayır beklenilmiyor, bildiğiyle amel etmeyen âlim de cahil gibidir. Akıllı kimseye düşen, Allah'ın tokalından korkarak, derhal Allah'ın emrine sarılmaya koşmaktır.
102
Onlar, Süleyman'ın mülkü hakkında şeytanların uydurdukları sözlere uydular. Yahudiler Allah'ın kitabını arkalarına attılar ve şeytanların okuyup amel ettiği sihirbazların kitaplarına uydular. Bu şeytanlar da, cinlerden oluşan azılı sapıklardır. Bunlar Hazret-i Süleyman döneminde, mülkü hakkındaki şeyleri uydurup söylerler ve buna uyarlardı.
Süddî şunları anlatıyor: ”Şeytanlar göğe çıkıyor, orada meleklerin konuştuklarını dinliyorlardı. Sonra da kahinlere gelip, duydukları her kelimeye yüz kelime de yalan katarak aktarıyorlardı. Bunun üzerine İsrail oğulları arasında, cinler gaybı biliyor gibi bir inanç yaygınlaştı. Hazret-i Süleyman halk arasına bazı kimseler gönderip, ellerindeki kitapları toplattı, hepsini bir sandığa koyup kendi tahtının altına gömdü ve : ”Bundan böyle hiçbir kimsenin şeytanlar gaybı biliyor, dediklerini duymayayım. Aksi takdirde söyleyenin boynunu vururum" dedi. Hazret-i Süleyman vefat edip onun bu durumunu bilen bilginler de gidince halk arasında Hazret-i Süleyman'ın sihirbaz olduğu yayıldı. İsrail oğulları da bu kitapları aldılar. İşte en çok sihir, ya da büyünün Yehudiler arasında bulunmasının sebebi budur. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilince, Allah, Hazret-i Süleyman'ı bununla temize çıkardı ve Hazret-i Süleyman'ın mazeretiyle ilgili olarak bu âyeti indirdi: ”Onlar, Süleyman'ın mülkü hakkında şeytanların uydurdukları seklere uydular."
Oysa Süleyman inkâr etmemişti. Sihri bilmekle kâfir değildi. Yani Hazret-i Süleyman bir sihirbaz değildi. Çünkü sihirbaz, kâfirdir.
Fakat o şeytanlar inkâr etmişlerdi. Şeytanlar hem sihri kullandılar, hem öğrettiler ve hem tedvin ettiler. Böylece kâfir oldular.
İnsanlara sihri ve Babil'de, Harut ve Marut denen iki meleğe indirilen şeyi öğretiyorlardı. Şeytanlar küfre girdiler. Çünkü sırf halkı aldatmak ve doğru yoldan saptırmak için bunu yapıyorlardı. Bunlar, Babil'de iki meleğe ilham yoluyla bildirilip öğretileni halka öğretiyorlardı. Allah, bu iki meleği, sırf insanları denemek sihri öğretmek amacıyla indirmişti. Onlar halka: ”Kim bunu öğrenir ve bununla amel ederse, kâfir olur; bundan sakınan veya sırf bundan korunabilmek için öğrenense, bununla amel etmediği takdirde, mü'mindir," derlerdi. Nitekim şöyle söylenir: ”Ben kötülüğü, sırf ondan korunabilmek için öğrendim."
Fahreddin Razı de şöyle der: ”Bu iki meleğin indirilmesindeki hikmet şudur: Sihirbazlar şeytanlara kulak verip, onlardan bir şeyler alıyor, sonra da onlardan hırsızlama aldıkları bu şeyleri halk arasında yayıyorlardı. Bu sebeple peygamberlere indirilen vahye benzedikleri için, Allah o iki meleği, halka büyünün keyfiyetini öğretmeleri için yeryüzüne indirdi. Böylece Allah'ın kelâmıyla sihirbazların sözü arasındaki farkı görebilme imkânı doğacaktı."
Bu iki melek Küfe topraklarında Irak Babil'i denen yere inmişlerdi. Hamt ve Marut adlarını taşırlar. Bu iki melekle ilgili olarak bir kıssa mahiyetinde anlatılan ve onların içki içtikleri, kan döktükleri, zina ettikleri, adam öldürdükleri ve puta taptıkları gibi şeylerin tümü asılsızdır ve hiçbir dayanağı olmayan sözlerdir. Bunlar bütünüyle Yehudiler tarafından uydurulmuştur. Kaldı ki bu, hem aklî yönden, hem de nakil açısından gerçeğe aykırıdır. Çünkü meleklerde böyle bir şey sözkonusu değildir.
Halbuki bu iki melek: 'Biz ancak bir imtihan vasıtasıyız. Allah tarafından bir sınama aracıyız. Kim bizden öğrendikleriyle amel eder ve onun gerçek olduğuna inanırsa küfre girer. Bunlarla amel etmekten sakınanlarsa iman üzere kalır.
Sakın inkâr etme'... Bunun gerçek olduğuna ve onunla amel edilmesi gerektiğine inanarak küfre girmeyin
demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı.
Fakat insanlar bu meleklerden kişi ile karısının arasını ayıracak şeyler yani karı kocanın arasının açılma sebeplerini ve bunun nasıl kullanılacağını
öğreniyorlardı. Yapılan sihir sebebiyle, Allah'ın, bu iki kişi arasında anlaşmazlık ve huzursuzluk meydana getirmesi bir imtihandır. Yoksa burada asıl etkili olan şey sihir değildir.
Halbuki Allah'ın izni olmadıkça onlar yani sihirbazlar,
bununla kimseye zarar verecek değillerdi. Yani onlar Allah'ın ilmi, iradesi ve kazası olmaksızın kimseye zarar veremezler. Bunlar Allah'ın ilmi, iradesi ve kaza siyle olur, emriyle değil. Çünkü Allah, küfrü emretmez. Gerçi büyünün kalbler üzerinde, ya sevgi meydana getirmek, ya kin doğurmak veya kötülük oluşturmak gibi bir tesiri vardır. Bunun sonucunda kişi ile karısı arasına girilebilir. Meselâ bu, büyük acılar ve hastalıklar doğurabilir. Tümüyle bunlar duyu ve müşahedeyle algılanan şeylerdir. İnkârı ise bir inatlaşmadır. Eğer bu konuda ayrıntılı bilgi istersen, büyünün olağanüstü bir şey olduğunu bilmelisin. Bu da kötü ve şerli kimselerden husûsî bir takım şeyler yapılmak suretiyle meydana gelir. Bu kötü niyetliler, bunu öğrenir ve öğretirler. İşte büyü bu iki yönü, yani öğrenme ve öğretme yönüyle sihir, mucize ve kerametten ayrılır.
Sihir (biiyü)in gerçek anlamı konusunda alimler arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Cumhur, sihrin varlığını kabul ederken, Mutezile, bunun varlığını kabul etmediği gibi, onun hariçte bir etki meydana getirdiğini de reddeder. Onlara göre bu bir hayal ürününden ibarettir. Meselâ insan, büyü yoluyla ipleri yılan gibi görür. Bu tıpkı hokkabazlık gibidir, el çabukluğuyla oluşan bir şeydir. Ya da bu, işin içyüzünü gizleyerek yapılan bir iştir. Bunun için de delil olarak şu âyeti gösterirler: ”Bir anda onların ipleri ve deynekleri, sihirleri yüzünden Mûsa'ya, hareket ediyorlarmış gibi göründü." (Tâ-Hâ: 66)
Bizim (Ehl-i sünnetin) bu konuda iki delilimiz vardır:
Birincisi: Bu, kendi içinde olabilecek bir iştir ve Allah'ın kudreti kapsamındadır. Çünkü O, yaratıcı, sihirbaz ise işi yapan (fail) ve ortaya koyandır.
İkincisi: Rabbimizin: ”Fakat insanlar bu meleklerden kişi ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Halbuki, Allah'ın izni olmadıkça onlar, bununla kimseye zarar verecek değillerdi" buyruğudur. Burada sihrin sabitliğine ve gerçekçiliğine işaret edilmekte, onun yalnızca bir irade ve göz boyama olmadığı, asıl müessir ve yaratıcının tek olan Allah olduğu belirtilmektedir.
Hokkabazlık ve benzeri ortaya konan şeyler ya el çabukluğuna dayanan işler, ya da birtakım özel ilâçlar ve taşlarla yapılan hareketler olup bunların sihir olarak adlandırılması mecazidir. İnsanlar arasında en çok kadınlar sihirle uğraşır ve bunu özellikle aybaşı hallerindeyken yaparlar. Çünkü kötü ruhlar çoğunlukla kötü ruhlu ve kötü karakterli aşağılık kimselere görünür. Kadınlar ve kadınlaşmış kimseler gibi, bu konuda daha önce bir tecrübeye girişmemiş olanlar da olsa, böyledir. Bir kimsenin eğer karakteri ve ruhu kötüyse, bu kimse zarar verecek şeyleri sever ve bundan zevk duyar. Hatta bunu aşkla ve istekle yapar. Bu, onun aklını, dinini ve ahlâkını bozar. Şeytan pistir. Sihir yapmaya çalışanlar onlara, sevdikleri küfür ve şirkle yaklaşırlarsa, bu bir bakıma onlar için rüşvet gibidir. Böylece onlar da, rüşveti verenin bazı isteklerini yerine getirirler. Bu tıpkı, bir kimsenin öldürülmesini istediği birinin öldürülmesi için birine para vermesi gibidir.
Çoğunlukla şeytan sihirbaz kılığına girer. Kendisi hakkında iyi şeyler düşünülmesi için Arafat'ta durup vakfe yapar. Şeytan insanlara bunları, salihlerin kerameti imiş gibi süsleyip gösterir. Oysa bu şeytanın işleri karıştırmasındandır. Sapıklık içinde bulunanların şer'î olmayan bazı ibadetleri vardır. Bunlardan birtakım keşif ve tesirler zuhur eder. Bunlar çoğu kez şeytanların bulunduğu yerlere sığınırlar. Bu yerler, hamam, mezbelelik ve deve ağılı gibi, içlerinde namaz kılmanın caiz olmadığı yerlerdir. Ayrıca her türden pislik mahalleri bunların sığınağıdır. Çünkü şeytanlar, onlara bu tür yerlerde telkinde bulunurlar, kâfirlere bazı şeyleri telkin ettikleri gibi, bunlara da telkin ederler. Tıpkı putların içlerine girip de, puta tapanlara konuştukları gibi.
Onlar, kendilerine yarar vereni değil... Bununla sihrin, kesin bir kötülük ve katıksız bir zarar olduğu açıklanıyor. Çünkü onların bundan amaçları, aldanmaktan kurtulmak değildir. Meselâ sihirbazlar içinden peygamberlik iddiasına kalkışanları yalanlamaya gitmedikleri gibi, insanları ondan kurtarmaya da çalışmıyorlar. Oysa bunu yapsalardı hepsi için yararlı olacaktı.
Zarar vereni öğreniyorlardı. Çünkü onlar, buna göre, yani sihir doğrultusunda iş yapmak istiyorlar veya sihri uygulamak için öğreniyorlar.
Halbuki onlar bu Yehudiler,
o sihri satın alan, yani sihri tercih eden, Allah'ın kitabını terkedip şeytanların okuduğu şeyi alan
kimsenin âhiretten bir nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı. Bunu ellerindeki Tevrat'tan biliyorlardı.
Kendilerini, karşılığında sattıkları şey, sihre karşılık olarak canlarını, yani imanlarını vermeleri
ne kötüdür. Çünkü can, sihir seferdi, sihri ve onunla amel etmeyi istemezlerdi.
103
Eğer onlar, yani Yehudiler, Kur'an'a ve Peygamber'e
iman edip sihir ve şirkten
korunmuş olsalardı, Allah katındaki sevapları...
Amelin karşılığına ”sevap" adının verilmesi, yapılan iyi amelin karşılığı olmasındandır. Bu, uğruna canlarını ortaya koydukları sihirden
daha hayırlı olurdu. Keşke Allah'ın sevabının daha hayırlı olduğunu
bilmiş olsalardı.
Etkisi kalbe ulaşmayıp yalnızca dilde kalan bilgi, sahibine hiçbir yarar sağlamaz. Bu etkinin ortaya çıkması da sâlih ameller peşinde koşturmakla, Kitap ve Sünnete uymakla kazanılır. Kim sünneti kendisi için uyulacak bir rehber kabul ederse, hikmetle konuşur. Kim de nefsi üzerine heva ve isteklerini egemen kılarsa, bidatlerle konuşur.
Bazı alimler şöyle diyor: ”Kötü adamdaki fazla bilgi, tıpkı Ebû Cehil karpuzunun kökünde bulunan fazla su gibidir. Ondaki su ne kadar artarsa, o oranda acılaşır."
İlmi, dünyalık kazanmak ve onda yükselmek için öğrenen kimse, bir pisliği yakuttan bir kaşıkla alan kimseye benzer. Bir, aracı olarak kul andığı kaşığın değerine, bir de onunla alınmak istenen şeyin adiliğine bak!...
Allah katında değerini öğrenmek istersen, seni düzeltecek şeylere önem ver. Çünkü yapılan ameller bunun göstergesi, davranışlar bunun kerametleri, kerametler de bunun delilidir. İlimler, aslında araçlardan ibarettir. Nitekim şöyle denmiştir: ”Kim, Allah katındaki yerini öğrenip bununla mutlu olmak istiyorsa, kalbinde Allah'a ayırdığı yere baksın. Çünkü kul kalbinde Allah için ne kadar yer ayırırsa, Allah da ona o oranda katında yer verir."
104
Ey iman edenler! Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) için
'Râinâ' yani ”bizi gözet"
demeyin. Bu, mü'minleri iyiliğe yöneltmek içindir. ”Rainâ" kelimesi aslında, ileri derecede gözetmek, işleri düzene koymak, koruma altına almak, yararlar elde etmek gibi anlamlar taşır. Müslümanlar, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine ilimle ilgili bir şeyler anlattığında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Râinâ, diyorlardı. Yani bizi gözet, bizi de göz önünde bulundur ve bize karşı daha yavaş söyle ki, senin sözünü kavrayabilelim." Ancak bu kelime îbranîce'de sövmek anlamında idi. Yahudiler, birbirlerine söverken ”Râinâ" kelimesini kullanırlardı.
İşte Yehudiler, mü'minlerin Rasûlullah'a ”râinâ" dediklerini işittiklerinde, bu kelimeyi ibranicedeki kötü anlamıyla ve Rasûlullah'la alay etmek amacıyla kullanmaya başladılar. Bunun üzerine müminler bu kelimeyi kullanmaktan yasaklandılar. Böylece Yehudilerin kullandığı kelimeyi kullanmalarının önüne geçilmiş oldu. Buna karşılık mü'minlerin, yine aynı anlamda olan ”unzurnâ" kelimesini kullanmaları emredildi ve dolayısıyla
'bize bak' deyin buyuruldu.
Ve sözü iyi dinleyin. Rasûlullahin konuştuklarını iyi dinleyin, size anlattığı şeyleri de tam anlamıyla kavramaya çalışın. Onları can kulağıyla, âdeta baştan ayağa kulak kesilerek dinleyin ki, tekrarlanmasına gerek duyulmasın.
Kâfirler için yani Yehudiler ve Rasûlullah'a karşı küçük düşürücü davranışlar içine girenler için,
can yakıcı bir azap vardır. Çünkü bu kimseler Hazret-i Peygambere karşı büyük bir sövgüye kalkıştılar. Bu âyette iki işaret yer alıyor:
Birincisi: Birkaç anlama çekilebilecek ta'rizli kelimelerden uzak durulması. Bazı kimseler ”tarizli sözlerde herhangi bir sakınca yoktur" demişlerdir. Bu, bir kimsenin başka biriyle konuşurken kullandığı kelimenin görünürdeki anlamının başka, amaçladığı şeyinse daha başka olmasıdır. İnsanlar yalan söylemek zorunda kaldıklarında bu tür kelimeler kullanırlar. Fakat herhangi bir ihtiyaç ve zaruret yoksa, bu takdirde ne tariz, ne de serahat anlamında caiz değildir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: ”Müslüman, diğer Müslümanların dilinden ve elinden güvencede olduğu kimsedir." (42) Bu hadiste ”dilinden" ifadesiyle ”dil"e öncelik verilmiştir. Çünkü dille yapılan incitme daha çok vuku bulmaktadır. Burada ”el" in zikredilmesiyse, işlerin çoğunun el ile olmasından dolayıdır.
İkincisi: Sedd-i zerâîe sarılıp onu korumak. Zerâi: Şer'an yasak olan bir şeye yol açan mubah fiillerin de yasaklanması demektir. Nitekim burada, Yehudilerin ”Râinâ" demeleri, onlara göre bir küfür anlamı taşıyordu. Yüce Allah, bunu bildiği için bu kelimeyi Müslümanların da kullanmasını yasakladı. Çünkü böylece küfrün önüne geçilmiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: ”Kâfirlerin, Allah'tan başka taptıklarına sövmeyin ki, onlar da aşırı giderek bilgisizce Allah'a sövmesinler." (En'am: 108)
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: ”Kul, sakıncalı şeye düşmekten çekinerek sakıncalı olmayan şeyi bırakmadıkça takva sahiplerinin derecesine ulaşamaz." (43) Yine Rasûlullah: ”Şüphesiz bir kimsenin ana ve babasına sövmesi büyük günahlardandır." buyurdu. ”Ey, Allah'ın Rasûlü, hiç adam ana ve babasına söver mi?" diye sordular. Bunun üzerine: ”Evet, o birinin babasına söver, o da, sövenin babasına söver, birinin anasına söver, o da bundan dolayı onun anasına söver." diye cevap verdi. Görüldüğü gibi, başkalarının ana ve babalarına dil uzatmak, kendi ana ve babamıza dil uzatmaya sebep gösterilmiştir.
105
Ne kitap ehlinden olan kâfirler... Yahudilerden bir grup, müminlere karşı sevgi gösterisinde bulunuyor ve onlar için iyilik istediklerini ileri sürüyorlardı. İşte bu âyet onları yalanlamak üzere indi.
Ne de müşrikler... Yani inkarcıların tümü
Rabbiniz tarafından size bir hayır indirilmesini... Yani vahiy ve Kur'an'ı
istemezler. Burada ”istemek" anlamım verdiğimiz ”vüdd" kelimesi, bir şeyi arzulayarak sevmektir. Dolayısıyla anlam, ”kâfirler ve müşrikler sizin peygamberinize ve onun vasıtasıyla ümmetine bir hayrın indirilmesini sevmez ve bundan hoşlanmazlar" şeklinde olur. Çünkü onlar sizi kıskandıkları için, kendilerinin vahye daha lâyık olduğunu düşünür ve size gelen vahiyden hoşlanmazlar.
Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Rahmet, peygamberlik, vahiy, hikmet, yardım ve zafer anlamınadır. Dilediğini rahmetiyle seçkin kılar ve rahmeti, iradesiyle ona özgü kılar.
Allah büyük lütuf sahibidir. Herhangi bir sebebe dayanmaksızın peygamberlik ve vahiyle kimi seçkin kıldıysa, onlara karşı büyük ikram sahibidir. Bu âyette peygamberliğin Allah tarafından verilmiş bir lütuf olduğuna işaret ediliyor. Bazı kulların bundan yoksun bırakılması, Allah'ın fazlının darlığından değil, aksine onun dilemesine ve kendisinin bildiği bir hikmete dayalıdır. Bu bakımdan Allah'ın mü'min kullarına olan lütfuna karşı çıkan kimse, işin gerçek yüzünü bilmiyor demektir. Bazı bilge kişiler, çekememezlik duygusu içinde olanların, beş yönden Rablerine karşı kavgaya girdiklerini belirtirler:
1- Başkasına verilen her nimet dolayısıyla öfke ve kin duyarlar.
2- Bunlar, Allah'ın yaptığı paylaştırmaya razı olmaz ve: ”Böyle değil de, şöyle taksim etseydin" derler.
3- Allah, lütfunu dilediğine verir, çekememezlik içindekiler ise Allah'ın lütfunda cimrilik eder.
4- O, Allah dostunu küçümser. Çünkü onun gözden düşmesini ve elindeki varlığı kaybetmesini ister.
5- Hasetçiler, Allah'ın düşmanına, yani İblise yardımcı olurlar.
Şüphesiz insanın kıskançlığı, düşmanına değil, kendisi aleyhinedir. Bu, düşmana atılan bir taşın geri sekerek, atan kimsenin kaşını yarmasına benzer. Adam bunun üzerine daha da öfkelenerek bir taş alır ve birincisinden daha şiddetli bir şekilde atar. Bu defa da geri seken taş, adamın gözünü çıkarır. Bu kez de kanı beynine sıçrar. Düşmanlarıysa, bu durumu karşısında, çevresini sararak onunla alay etmeye başlarlar. İşte çekememezlik içindeki kimsenin durumu budur.
Anlatıldığına göre, adamın biri bir hükümdarın huzuruna girer ve şöyle seslenir: ”İhsan sahibi kişiye, mertebesine yakışır bir şekilde ikramda bulun, kötü kimseye ise zaten kötülüğü yeter. ”Orada bulunanlardan biri, adamın hükümdarın yanındaki durumunu ve konuşmasını kıskanarak harekete geçti. Hükümdar'a giderek: ”Seninle konuşan adam, hükümdarın ağzı kötü bir şekilde kokuyor, diyor." dedi. Hükümdar da: ”Peki bunu nasıl ispatlayabilirsin?" diye sordu. Adam şu cevabı verdi: ”Onu huzurunuza getiririz. Yaklaştığında, o kokuyu duymamak için eliyle burnunu kapatacaktır." Adam huzurdan çıkar ve doğru haset duyduğu adama gider. Onu evine yemeğe davet eder. İkram ettiği yemeğe çok sarımsak koyar. Yemekten sonra hükümdar onu huzuruna çağırır. Adam, yediği sarımsağın kokusunun duyulmaması için huzura girince eliyle ağzını kapatır. Bu durumu gören Hükümdar, hasetcinin doğru söylediğine inanır. Hükümdar, kendi el yazısıyla valilerinden birine bir mektup yazarak şöyle der: ”Bu adam sana geldiğinde, derhal boynunu vur, derisini yüz ve içine saman doldurarak bana gönder." Masum adam yazılan mektubu Hükümdardan alarak çıktı. Bu sırada jurnalci adam, hükümdarın kendi el yazısıyla sadece ödüllendireceği kimseler için mektup yazdığını bildiğinden, o adama yetişerek mektubu kendisine vermesini istedi. Diller dökerek adamı kandırdı, mektubu elinden aldı ve valiye götürdü. Vali mektubu okuduktan sonra, adama, kendisini öldürmesi, derisini yüzmesi ve içine saman doldurup hükümdara gönderilmesinin emredildiğini söyledi. Bunun üzerine adam, mektubun kendisine ait olmadığını ve hükümdara bunun sorulmasını istedi. Fakat vali buna gerek olmadığını belirterek adamı öldürdü ve derisine saman doldurarak hükümdara gönderdi. Daha sonra asıl mektubu alan kişi, adeti üzere hükümdarın huzuruna çıktığında hükümdar şaşırdı: ”Mektubu ne yaptın?" diye sordu. O da: ”Falan adam, mektubu kendisine vermemi istedi ve ısrar etti; ben de ona verdim" dedi. Hükümdar: ”O adam, benim ağzımın çok kötü koktuğunu söylediğini aktardı. Bu doğru mu?" diye sordu. Adam: ”Hayır, kesinlikle böyle bir şey söylemedim" diye cevap verdi. Hükümdar: ”Peki, madem söylemedin, niçin elinle burnunu tutuyordun?" diye sordu. Adam da: ”Beni yemeğe davet etmişti. İkram ettiği yemekler ise çok sarımsaklıydı. Arkasından da siz çağırdınız. O pis kokuyu duymamanız için ağzımı kapatarak huzurunuza girdim" cevabını verdi. Hükümdar bunun üzerine gerçeği anladı ve asıl kötü kimsenin lâyık olduğu cezayı çektiğini söyledi. Allahım, bizi kötü ahlâktan koru!
106
Biz bir âyetin hükmünü kaldırır. Burada ”kaldırmak" şeklinde çevirdiğimiz ”nesh", sözlükte izale etmek, kaldırmak ve nakletmek anlamlarına gelir. Bir âyetin neshi denilince, ya ibadet sırasında onun okunmasının kaldırılması veya ondan çıkarılan hükmün yürürlükten kaldırılması, ya da hem okunması ve hem de hükmünün kaldırılması anlaşılır.
Kurtubî, neshin sadece emir ve yasaklarla ilgili olduğunu, cumhurun görüşü olarak bildiriyor. Haber bildiren âyetlerde ise, Allah'ın o haber konusunda herhangi bir bilgi eksikliği içinde olacağı düşünülemeyeceğinden, burada nesh'ten söz edilemez.
Veya onu unutturursak... âyetin unutturulması, onun kalblerden silinmesi demektir.
Rivayete göre müşrikler, ya da Yehudiler şöyle diyorlardı: ”Muhammed'i görmüyor musunuz? Ashabına bir şeyi emrediyor, sonra dönüp onu yasaklıyor; önceki emrin aksini emrediyor. Dolayısıyla söyledikleri hep kendisindendir. Bugün bir şey söylüyor, yarın da söylediklerinden dönüyor?" Onların bu davranışı, İslam'a dil uzatmak içindi. Böylece İslâm'a girmek isteyenlerin azimlerini kırmak istiyorlardı.
İşte bu âyette Allah, neshin hükmünü ve hikmetini açıklamış oldu. Anlam şöyle oluyor: Hikmet ve maslahat gereği biz herhangi bir âyetin lafzını veya hükmünü, ya da her ikisini birlikte yürürlükten kaldırırsak,
ondan daha iyisini, yani kullar için daha faydalı ve daha hayırlı olanını getiririz. Şüphesiz burada, bir âyetin diğerinden daha hayırlı olduğu anlamı çıkmaz. Çünkü Allah'ın kelâmı hep aynıdır ve hepsi de hayırdır. Kendi içlerinde kimi âyetler, kimisinden üstün kabul edilemez. Çünkü hepsi de Allah'ın kelâmı, vahyi ve kitabı olmaları bakımından birdirler. Ancak bu âyetlerdeki üstünlük, kullar için sağlayacağı kazanç açısındandır.
Veya menfaat ve sevap açısından
aynısını getiririz. Kolay bir şeyle değiştirilen bütün hükümlerin insana getirdiği yükümlülükler de daha hafiftir.
Kaldırılan hükmün yerine daha zor bir hüküm konduğunda ise, bu, daha fazla sevap kazandıran bir şeydir.
Birincisine, yani daha kolayının getirilme sine örnek, bir yıl iddet bekleme süresinin, dört ay on günle değiştirilmesidir.
İkincisine örnek, Mekke döneminde savaş, farz olmadığı için terkedilirken, Medine'de farz kılınarak bu durum neshedilmiştir. Bazan da nesh, fazla bir hafifleme veya bir zorlama getirmeksizin, tıpkı önceki gibi bir şeyle olabilir. Meselâ, Kıblenin Kudüs'ten, Kabe'ye çevirilmesi gibi.
Nesihteki hikmete gelince: Bilindiği gibi, beden sağlığı için tedaviye girişen bir doktor, kimi zaman hastanın karakterine, mizacına ve zamana göre gıdaları ve tedavi yöntemini değiştirir. İşte insan ruhları üzerinde doğrudan bir iyileştirme yapacak olan peygamberler de, şer'î amelleri ve ahlakî hükümleri değiştirirler. Bu gibi şeyler nefisler için, tıpkı bedenleri iyileştiren gıda ve ilâçlar gibidirler. Şüphesiz, ruhların gıdası ve tedavisi, şer'î ameller ve Allah'ın razı olduğu ahlak ile mümkündür. Şari (yasa koyucu Allah) bunu, durumun gereklerine göre değiştirir. Bu, tıpkı şuna benzer: Bir ilaç vardır, belli bir süre vücut için tedavi sağlar, fakat öyle bir zaman gelir ki, ayni ilâç hastalık doğurur. İşte ameller de böyledir. Belli bir süre bir iyileşme sağladığı halde, bir bozulmaya yol açabilir.
Allahın her şeye kadir olduğunu, dolayısıyla neshe, aynısını veya daha hayırlısını getirmeye güç yetirdiğini
bilmez misin? Buradaki hitap Hazret-i Peygambere'dir. Soru ise, olayın kesinliğini göstermek içindir. Yani sen de kesin bilirsin ki, ”Allah her .şeye kadirdir..."
107
Bilmez misin ki... Başkaları da dahil olmakla birlikte, buradaki hitap özellikle Rasûlullah'adır. Amaç hitap edilenlerin bilgisini pekiştirmektir. İnsanlar içinden hiçbiri, nesih olayını Rasûlullah kadar bilemez. Çünkü o, yerin ve göklerin sırlarına başkalarından çok daha fazla vâkıftır.
Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Mademki, göklerin ve yerin mülkü O'na aittir. O, dilediğini işler ve istediği hükmü verir. Burada göklerin ve yerin özellikle zikredilmesi, bunların Allah'ın en yüce sanatı ve en hayranlık verici işlerinden olmasıdır.
Sizin için Allah'tan başka, O'nun dışında
ne bir dost, yakın, arkadaş veya işleri idare eden,
ne de iyilikte size teşvikçi olan ve sizi kötülükten engelleyen
bir yardımcı vardır. Dost (velî) ile yardımcı (nasır) arasındaki farka gelince; dost bazan yardım etmede zayıf kalabilir, yardımcı da bazan dostluk açısından diğerine uzak kalabilir. Amaç, mü'minlerin kalbini teskindir. Çünkü mü'minlerin dostu ve yardımcısı sadece Allah'tır. Kaldı ki, Allah'tan başkasına da dayanılmaz. Yalnızca Allah'a sığınılır. Burada, bilgi noktasında anlatılan üç mesele vardır:
Birincisi ”Allah'ın herşeye kadir olduğunu" bilmek,
İkincisi, ”Göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olduğunu"'bilmek,
Üçüncüsü, ”Allah'tan başka ne bir dost ve ne de bir yardımcı olmadığını" bilmek.
Bütün bunları bilmek, Allah'ın kulları için iyilikten başka bir şey dilemediğine kesin olarak inanmayı, nesih konusunda kâfirlerin sözlerine ve şüphelerine aldırmamayı sağlar.
108
Yoksa siz de, daha önce Mûsa'ya kavmi tarafından: ”Ey Mûsa! Bunların nasıl ilâhları varsa, bize de öyle ilâh, yap" (A'raf: 138) ve ”Allah'ı bize apaçık göster" (Nisa: 153) denildiği ve birçok sorular
sorulduğu gibi, sizde buna benzer soruları
peygamberinize sormak mı istiyorsunuz? Bütün işlerin sahibi, istediği emri ve yasağı koyanın Allah olduğunu bilmiyorsunuz da mı soruyorsunuz? Ya da Yahudilerin Hazret-i Mûsa'ya bildikleri halde soru sordukları gibi, siz de bildiğiniz halde sormak mı istiyorsunuz? Burada asıl amaç, Müslümanların Hazret-i Peygambere tam güven duymaları gerektiğine, sık sık karşısına çıkıp, hiç düşünmeden ve akılların estiği gibi soru sormayı bırakmalarına işarettir.
Kim küfrü imanla değiştirirse yani imana karşı küfrü seçer ve onu kabul ederse,
şüphesiz hak ve hidayet işaretlerine ulaştıran
doğru yoldan, ifrat ve tefritten uzak olan orta yoldan yani haktan
sapmıştır. Bilinçsiz bir şekilde kendine zulmetmiştir.
109
Kitap ehlinden birçoğu yani yahudi bilginleri ve Yehudilerin büyük bir bölümü
Hak kendileri için apaçık belli olduktan sonra... Tevrat'ta nitelikleri anlatılan, mucizelerle desteklenerek dininin hak ve kendisinin Allah'ın elçisi olduğu açıkça ortaya konan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e karşı
içlerindeki çekememezlikten kalblerinde yer etmiş olan aşırı kıskançlıktan
dolayı imanınızdan sonra ey müminler
sizi tevhid dininden döndürerek
tekrar küfre çevirmek isterler.
Allah, emrini, onlarla savaşmak, ve cizye almak konusundaki hükmünü
getirinceye kadar onları affedin ve hoşgörülü olun. Ayette geçen ”afv" kelimesinin anlamı, suçlunun cezasını bağışlamak, ”safh" ise onu dil ile yermeyi terketmektir. Buradan, onların yaptıklarına razı olma anlamı çıkmamalıdır. Çünkü onların yaptıklarına rızâ göstermek küfürdür ve Allah küfrü emretmez. Ancak burada asıl söylenmek istenen şey. Allah'ın bu konudaki hükmü gelinceye kadar onlarla savaştan uzak durmak ve kötü sözlerine karşı aynı yolla karşılık vermemektir.
Rivayete göre bu âyet, sahabenin -Allah onlardan razı olsun- Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, küfrü seçen ve Müslümanları da küfre çağıran Yehudilerle savaşma izni istemeleri üzerine nazil olmuştur.
Şüphesiz ki Allah, her şeye kadirdir. Yani Allah, onlardan intikam almaya güç yetirir ve zamanı geldiğinde intikamını da alır.
110
Namazı kılın, zekâtı verin. Bu, bir önceki âyette geçen ”affedin" emrine atfedilmiştir. Adeta Allah, burada mü’minlere sabrı, Yehudilere muhalefeti, ibadet ve iyilikle Allah'a sığınarak sonucu beklemelerini emrediyor gibidir. Burada asıl amaç, farzları, vacipleri ve nafileleri yerine getirerek Allah'a itaate devamı teşviktir. Bu anlamı, âyetin:
Kendiniz için önceden gönderdiğiniz her hayrı... şeklindeki bölümünden anlıyoruz. Ayette yer alan ”hayır" kelimesi, iyi olan tüm amelleri içerir. Ancak burada yüce Allah'ın bu ameller arasından yalnızca namaz kılmayı ve zekât vermeyi zikretmesi, bu iki ibadetin öneminin büyüklüğü ve Allah katındaki değeri bakımındandır. Çünkü namaz, beden ile yapılan bir ibadettir ve bu ibadete bütün organlar katılmakta ve ayrı ayrı her organla Allah'a şükredilmektedir. Zekât ise zenginler için bir şükür vasıtası olan malî bir ibadettir. Çünkü Allah, bu kimselere lütuf ve ikramda bulunarak huzurlu bir hayat ve birçok güzel işleri başarma, imkânı vermiştir.
Allah katında bulacaksınız. Kendiniz için, hayattayken namaz, sadaka ve daha başka iyiliklerden neyi gönderdiyseniz, onun sevap ve mükâfatını Allah katında bulacaksınız. Dünyadayken iyilik olarak verdiğiniz bir tek meyvenin veya lokmanın karşılığını, orada Ulıud dağı büyüklüğünde bulacaksınız.
"Önceden gönderdiğiniz" ifadesi Allah'ın mükelleflere dünyada nimet ve ikram olarak verdiği şeyleri ahiret için önceden gönderip hazırlık yapmaya işarettir. Nitekim bir eserde şöyle denilmiştir: ”Kul ölünce, halk: 'Geriye ne bıraktı?', melekler de: ”Önceden ne gönderdi?" diye sorarlar."
Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızı çok iyi görür. Az veya çok, yapılan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Burada yapılan iş, yani amelin hayır ve şerle kayıtlanmamış olması, bunun hem teşviki, nemde korkutmayı içerme-s indendir. Hayrın çoğuna mükâfat verildiği gibi, azına da verilmesi açısından teşvik; kötülüğün çoğuna ceza verildiği gibi, azına da verilmesi ise korkutmayı içerir. Çünkü Allah katında, yapılan hiçbir şey kaybolmaz.
Ölümünden önce sâlih bir amel gönder. İyi işler yap. Çünkü ölümsüzlük yolu tıkalı.
Şüphesiz insan ölünce ameli kesilir. Ancak şu üç şeyden birini yapmışsa ecir ve sevabı devam eder:
Birincisi: İnsanın malıyla yapmış olduğu hayır hizmetleri. Meselâ mescidler, köprüler, nöbet kuleleri, vakıflar bırakmak ve diğer hayır işleri. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ”İnsan ölünce, üç kişi dışındakilerin ameli kesilir" (46) hadisinde işaret ettiği ”sadaka-i cariye" buna işaret etmektedir.
İkincisi: Üstün bir aklın ürünü olan ilim gibi, insanların yararlanacağı şeyler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ”Kendisinden yararlanılan ilim" sözüyle işaret ettiği şey budur. Bu söz geneldir ve yazarak geride bıraktığı eserleri, şer'î ilimleri ve bunların metodlarını öğretmesi gibi konuları içerir. ”Yararlı ilim" sınırlamasıyla yararsız ilimler dışarda bırakılmış oluyor. Çünkü başkalarının da faydalanması gereken ilmi öğretmeyen kimse için bir mükâfat olmayacağı gibi, yararsız ilmin de faydası yoktur.
Üçüncüsü: Kişinin kendisinden olan çocukları. Nitekim hadiste: ”Kendisi için duâ edecek sâlih bir çocuk" ifadesi bu gerçeği vurguluyor. Hadiste, ”Çocuk" kelimesi ”Sâlih" kelimesiyle kayıtlanmıştır. Çünkü sâlih olmayan çocuk dolayısıyla bir ecir kazanılmaz. Ancak, çocuk sahibi olmaktaki niyeti iyi ise, çocuğunun günahı dolayısıyla babaya bir sorumluluk yüklenmez. Hadiste ”duâ" dan söz edilmesi, bir kayıtlama değil, aksine çocuğu babasına duâ etmeye teşviktir. Çocuk babası için duâ etsin veya etmesin, iyi amel işleyen birisi olması halinde işlediği amelin sevaplarından babasına da yazılır. Bir kimsenin diktiği ağacın meyvesinden yiyenlerin, o adama duâ etsin veya etmesin, yaptığı bu hayırdan dolayı mükâfatını alacak olması gibi... Bu durum anne için de geçerlidir.
Eğer Hazret-i Peygamber'in bu hadisiyle, ”Kim güzel bir çığır açarsa, bunun ve bununla amel edenlerin ecri, kıyamete dek kendisinindir" (47) ve ”Kim ölürse, ameli kapanır. Ancak Alalı yolunda nöbet tutan kimse müstesna. Çünkü onun ameli kıyamete dek artar" (48) hadisleri arasını nasıl cemetmek gerektiğini soranlara şöyle cevap veririz: Açılan çığır, yararlanılan ilimle aynı kategoridedir. Nöbet tutan kimse ile ilgili hadis ise, Allah yolunda nöbet tutan kimsenin hayattayken gönderdiği amelin sevabının, kıyamete kadar artacağı anlamına gelir. Fakat ilk hadiste sözü edilen üç kişiyle ilgili durum, vefatlarından sonra meydana gelen amelleriyle ilgilidir. Çünkü bunların amelleri kesilmez. Çünkü sonradan yapılan amellerin sebebi bu ilk kimselerdir. Dolayısıyla bundan doğacak olan sevap da kendilerine ulaşacaktır.
111
Onlar:'Cennete, ancak yahudi veya Hıristiyanlar girecektir' dediler. Bu âyet, hıristiyan olan Necran heyeti hakkında nazil olmuştur. Bunlar Yehudilerle birlikte Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bulunduğu bir yerde toplandılar ve birbirlerini yalanlayarak, her biri ancak kendilerinin cennete gireceklerini söylediler.
Bu, cennete ancak yahudi ve Hıristiyanların gireceği şeklindeki anlayış,
onların anlamsız arzularına dayanan
kuruntusudur.
De ki: Bu bir taaccüp emridir.
'Eğer savunduğunuz şeyde
doğ-r uy sanız, cennetin sadece size ait olduğu konusundaki
delilinizi getirin.' Çünkü delili bulunmayan her söz geçersizdir.
112
Aksine, Onlar sanki ”bizim dışımızda kimse cennete giremez", demektedirler. Bu söz ile, onlara, evet sizden başkası cennete girecektir, durum sizin zannettiğiniz gibi değildir, diye cevap verilmiştir.
Kim muhsin bir kişi olarak yani ihlâslı, alçakgönüllü ve boyun eğerek bütün varlığıyla, bütün amellerinde iyiliği gözeterek
kendini Allah'a teslim ederse, hiçbir şeyi ortak koşmaksızın, samimi olarak yalnızca O'na yönelirse... Gerçek anlamda ”İhsan", bir işi lâyık olduğu şekilde yerine getirmektir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ”İhsan" ı: ”Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Çünkü sen O'nu göreme sen de, O seni görüyor" sözleriyle açıklamıştır.
Onun mükâfatı, yaptığı amelden dolayı kendisine söz verilen sevap, yani cennete girme vaadi
Rabbinin katındadır. Yani kendisinin sahibi ve işlerinin düzenleyicisi olan Allah'tan gelmektedir. Onun bu mükafatı ne zayi olur, ne de eksilir.
Onlara âhirette cennete girdiklerinde
korku yoktur. Onlar, üzülmeyeceklerdir de. Nitekim Rabbimiz cennet ehlinin durumunu şöyle anlatıyor: ”Orada şöyle derler: Bizden üzüntüyü gideren Allah'a hamdolsun." (Fâtır: 34) Halbuki dünyada başlarına gelebilecek şiddet ve musibetlerden dolayı hep korkarlar. Yapamadıkları sâlih ameller için üzütülüdürler. Aslında mü'min, Allah'ın rahmetinden umudunu kesmeyeceği gibi, O'nun gazabından ve cezalandırmasından da emin olamaz. Nitekim şöyle denilmiştir: ”İki korku ve iki güven bir araya gelmez. Dünyada korkan, âhirette güvencededir. Dünyada kendisini emin gören de âhirette korkacaktır."
113
Yahudiler: Bu âyet, Yehudiler ve Hıristiyanlardan her grubun diğerini nasıl sapıklıkla damgaladığını açıklıyor.
'Hıristiyanlar hiçbir şeye dayanmıyorlar', onlar doğru ve önem verilecek bir yol üzerinde değiller
dediler. Buna karşılık
Hıristiyanlar da: 'Yahudiler hiçbir şeye dayanmıyorlar' dediler. Evet, Yehudiler ve Hıristiyanlar, birbirlerine karşı bu iddiada bulunuyorlar.
Halbuki onlar ilim sahibidirler ve her iki grup da
kitabı okuyorlar. Allah'ın kitaplarından birini okuyan kimse, baki olanı inkâra kalkışmaz. Çünkü Allah'ın kitaplarından her biri, ötekini tasdik eder.
Bilmeyenler de, puta tapan ve benzeri cahiller de, bütün din ehli kimseler için,
aynen onların söylediklerini söylediler. Onlar hiçbir şeye dayanmıyorlar, dediler. Burada onların, bilgilerine rağmen kendilerini bilgisizlerle aynı düzeye indirmeleri dolayısıyla büyük bir kınama vardır.
Allah, her iki grup arasında
ihtilaf ettikleri konudaki hükmünü kıyamet gününde verecektir. Din bakımından kimin ne durumda olduğunu ortaya koyacaktır.
Bu durum, yalnızca sapık fırkalara özgü değildir. Aksine bir sûfiyle diğeri, bir şeyhle diğeri ve bir alimle diğeri arasında da geçerlidir. Her fırka kendi dışmdakileri hatalı görür. Oysa asıl doğru olan şey hidayete uymaktır.
114
Allah'ın mescidlerinde... Bundan amaç Bey t-i Mukaddes (Mescid-i Aksa)'tir. Çoğul olarak kullanılması ise, âyetin hükmünün genel olmasındandır. Yani bu fiili hangi mescid de işlerse işlesin, o kişinin yaptığı bu kapsama girer.
O'nun isminin zikredilmesine, yani Allah'ın adının anılmasına, tesbihe ve içinde namaz kılınmasına
engel olan ve onların yıkılmasına çalışandan... Bu mescidleri tahrip edenlerden...
Daha zalim kim olabilir? Evet, bunlardan daha zalim hiçbir kimse olamaz.
Âyetin nüzul sebebi, Hıristiyanların kralı, Bizanslı Antonyus'un, İsrail oğullarıyla savaşıp askerlerini öldürmesi, Tevrat'ı yakması ve Bey t-i Makdis'i yıkıp harabeye döndürdükten sonra içine leş atması ve burada domuz kesmesidir. Burası, Hazret-i Ömer'in hilafeti dönemine kadar yıkık ve harap bir şekilde kalmış, herhangi bir tamir görmemişti. Hazret-i Ömer tarafından tamir edildikten bir süre sonra ise, tekrar batılı Hıristiyanların eline geçerek yüzyılı aşkın bir süre onların elinde kaldı. Ancak Selahaddîn Eyyubî tarafından Hicrî 585 (Miladî: 1189) yılında yeniden fethedildiğinde asıl kimliğine kavuşturulmuştur.
Aslında bir soru edatı olan ”men" (kim?), burada olumsuzluk anlamında olup ”daha zalim hiçbir kimse yoktur" demektir. Bu kimselerin kimler olduğu da âyette açıklanıyor:
İşte onlara yani engel olan bu kimselere
bu mescidlere ancak korkarak, yani onu yıkmak bir yana, oraya huşu ve gönül alçaklığı içinde
girmeleri yaraşır.
Onlar için dünyada öldürülme, esir düşme ve cizye vermek zorunda bırakılma gibi, nitelendirilmeyecek derecede
bir rezillik yani aşağılanma,
ahirette ise büyük bir azap vardır. Bu, kesintisiz olan cehennem azabıdır.
Bu âyetin nüzul sebebinin müşrik Araplar olduğunu söyleyenler de vardır. Bu müşrikler Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, Mekke'deyken Allah'a duâ etmesini engellemiş ve hicrete zorlamışlardı. Aynı şekilde Rasûlullah'ı ve ashabını, hicretin altıncı yılı olan Hudeybiye yılında Medine'den geldiklerinde Mescid-i Haram'a sokmamışlardı. ”Onların yıkılmasına çalışanlar" dan maksat, Mescid-i Haram'da Allah'a ibadet etmekten, O'nu anmaktan ve zikirden menetmeleridir. Burada gerçek anlamda bir yıkma ve harap etme olmamakla birlikte, bu da tıpkı yıkmak ve harabeye dönüştürmek gibidir. Çünkü mescidin imarı, onu yapmak ve onarmakla olduğu gibi, aynı zamanda oraya devam etmekle de olur. Mesela Arapçada ”falan kimse mescidi imar ediyor" denir. Bu, o kimsenin mescide sürekli devam ettiği ve mescidden ayrılmadığı anlamına gelir. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Mescide devam eden birisini gördüğünüzde, onun imanlı olduğuna şehadette bulunun." (50) Çünkü Allah şöyle buyurmuştur. ”Allah'ın mescidlerini, ancak Allah'a iman eden... kimseler imar ederler. ” (Tevbe: 18) Dikkat edilirse mescitlere gidip gelmek, mescitleri imar anlamında kullanılmıştır.
115
Doğu da, batı da Allah'ındır. Bu iki şeyle herhangi bir mekânın Allah'a tahsis edilmesi değil, bütün yeryüzünün Allah'a ait olduğu ifade ediliyor. Eğer sizler, Mescid-i Haram veya Mescid-i Aksa'da namaz kılmaktan menedilirseniz, bütün yeryüzü sizin için mescid kılınmıştır.
Her nereye yönelirseniz, yüzünüzü hangi tarafa çevirirseniz,
Allah'ın rızâsı oradadır. Yani Allah'ın emrettiği ve kıble olarak hoşnut kalacağı yer orasıdır. Çünkü yönelme imkânı, sadece bir mescide veya bir yere tahsis edilmiş değildir.
Şüphesiz ki Allah, rahmeti bol olan ve... Burada ”vâsi'“ kelimesi, Allah'ın gerek mülk ve gerekse yaratma olarak her şeyi kuşatması anlamınadır.
"Doğu da batı da Allah'ındır" sözü, ibadet ve namazlar için bazı mescidlerin tahsis edilmediği konusundaki sözümüzü de içerir. Aksine bütün yeryüzü sizin için mesciddir. Hangi bölgesinde namaz kılarsanız kılın. Bundan amaç, Allah'ın kullarına bir genişlik ve ihtiyaç duydukları şeylerde kolaylıktır. Kıble konusundaki genişlik de bu hükmün içerisinde öncelikle yer alır.
İmam Gazzalî ”Esınâ-i Hüsnâ Şerhinde şöyle der: ”Vâsi"', ”sea" kelimesinden alınmadır. ”Sea" kelimesi bazan ”ilme" izafe edilir ve ”oldukça fazla bilgi sahibi" anlamına gelir. Bazan, ”ihsan" ve ”nimet bolluğu"na izafe edilir. Bu durumda Allah'ın lütuf ve nimetlerinin genişliği anlamı çıkar. Ne şekilde takdir edilirse ve hangi şekilde gelirse gelsin, mutlak manada ”vâsi", bizzat Allah'tır. Çünkü ilmine bakılınca, O'nun bilgisi göz önünde tutulduğu takdirde, bilgi denizinin sahili yoktur. Denizler O'nun kelimelerini yazmak için mürekkep olsa, bunlar tükenir, fakat O'nun kelimeleri bitmez. İhsanı ve nimetleri dikkate alındığında ise, takdir ettiği şeylerin sonu yoktur. Her genişlik ne kadar büyük olursa olsun, nihayet bir noktada son bulur. Bir noktada son bulmayan ise ”sea" ismine daha çok hak kazanmış olur. Bu manada mutlak ”Vâsi", Allah'tır. Çünkü her geniş, kendisinden daha geniş olana oranla dardır. Bir noktada son bulan genişliğe yapılan ilâve, ilk durumuna göre bir fazlalıktır. Sonu olmayan ve bir yerde noktalanmayan bir şeyin üzerine ilâve de düşünülemez.
Her şeyi çok iyi bilendir. Onların bütün ihtiyaçlarını ve amellerini en iyi bilendir. Bu âyet, hangi yöne yönelerek olursa olsun, bütün namaz kılanların sevabından hiçbir şey eksilmeyeceği vaadini içerdiği gibi, tehdit anlamını da içerir. Böylece bu âyetle, ”Allah'ın mescitlerinde O'nun isminin anılmasını yasaklayan ve oraların yıkılmasına çalışan kimseden daha zalim kim olabilir?"(Bakam: 114) âyeti arasındaki bağlantı ortaya çıkıyor. Anlam şöyle oluyor: Ey mü’minler! Allah'ın beldeleri geniştir. Allah'ın mescitlerini yıkanların tahribi, yeryüzünün neresinde olursanız olun, sizi Allah'ın kıblesine dönmekten alıkoymasın.
Mücahid ve Hasan-ı Basrî, ”Rabbiniz şöyle dedi: ”Bana duâ edin ki, duanızı kabul edeyim" (Mü'min: 60) âyeti inince sahabenin: ”Biz nereye doğru duâ edelim?" diye sormaları üzerine ”Doğu da, batı da Allah'ındır. Her nereye yönelirseniz, Allah'ın rızâsı oradadır" âyeti nazil oldu, demişlerdir.
116
Ve: 'Allah çocuk edindi' dediler. Bu âyet, Yehudilerin Uzeyir Aleyhisselâm'ın, Hıristiyanların da, İsa Aleyhisselâm'ın Allah'ın oğlu olduğunu söylemeleri, arapların ise meleklerin Allah'ın kızları olduğuna inanmaları konusunda nazil olmuştur. Dolayısıyla ”dediler" ifadesi, bu üç grubun hepsini de içermektedir. Bunlar, Allah Yaralıklarından bazısını çocuk edindi ve onun gerçekten kendi çocuğu olduğunu iddia etti, dediler. Halbuki Allah'ın gerçekten çocuk doğurması düşünülemeyeceği gibi çocuk edinmesi de düşünülemez. Yüce Allah, hakkında söylenen bu şeylerden kendisini tenzih ederek
O, bundan münezzehtir buyurmuştur. Yani Allah, çocuğa ihtiyaç duyuran sebeplerden uzaktır. Bu sebep, hayattayken kendisine yardım edecek ve öldükten sonra da yerine geçecek birine ihtiyaç duynıasıdır. Allah'ın çocuk edindiğini söylemek, O'nun insanlara benzediğini (teşbih) söylemek anlamına gelir. Kuşkusuz çocuk, ancak babasının cinsinden olur. O halde hiçbir şeyin kendisine benzemediği yüce Allah'ın çocuk edinmesi nasıl olur? Daha sonra yüce Allah, her şeyin sahibi olduğu konusunda bir uyarıda bulunarak şöyle buyuruyor:
Aksine göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Bu, onların söylediklerini red ve görüşlerinin bozukluğu konusunda güçlü bir delildir. Buna göre anlam şöyledir: Kuşkusuz Allah, göklerde ve yerdeki bütün şeylerin yaratıcısıdır. Bunun içine melekler girdiği gibi, Hazret-i Uzeyr ve İsa Aleyhisselâm da öncelikle girer. Bu gerçekten çıkan sonuca göre Allah'ın, göklerde ve yerde bulunan herhangi bir şeyden bir çocuğunun olması mümkün değildir. Öyleyse onlar Allah'a çocuk isnat etsinler veya etmesinler, hiçbir önemi yoktur. Göklerde ve yerde bulunan ne varsa
hepsi O'na, herşeyden münezzeh olan yüce Allah'a
boyun eğmektedir. Onlardan hiçbir şey O'nun dilemesine (meşiet) ve oluşturmasına (tekvin) karşı koyamaz. Dolaya siy la bütün bu niteliklere sahip olan Allah'ın bir çocuğunun olduğu söylenemez. Çünkü babasıyla aym cinsten olması, çocuk için vazgeçilmez bir şeydir.
117
O, gökleri ve yeri herhangi bir örnek olmadan yani daha önce benzeri olan bir örneğe göre değil, yepyeni bir şekilde
yaratandır. ”ibda", bir şeyin maddesîz ve bir zamanla kayıtlı olmaksızın icadıdır. İşte Allah'ın bu sözleri de, onların basit ve alçakça sözlerinin geçersiz kılınması için bir başka delildir: Şüphesiz baba, çocuğun bağlı olduğu unsurdur. O, kendi maddesinden ayrıldığı için, ondan etkilenmiştir. Allahü teâlâ ise, genel olarak tüm varlıkların hiçbir örneğe dayanmadan yaratıcısı olarak bu tür bir etkilenmeden münezzehtir. Dolayısıyla O bir baba olamaz.
Herhangi bir şeye dayanmadan gökleri ve yeri yoktan yaratmaya güç yetiren biri, babasız olarak Hazret-i İsa'yı yaratmaya nasıl güç yetiremez?
Bir şeyin olmasını dilediğinde... Burada ”olmasını dilemek" diye çevirdiğimiz ”kazâ" kelimesi, birşeyi sağlam yapmak anlamındadır. Bunun bir şeyin varolmasına taalluk eden ilâhi irade hakkında kullanılması, iradenin o şeyin olmasını kesin olarak gerektirmesindendir.
Ona sadece 'ol' der. O da oluverir. Yani herhangi bir duraklama veya aldırmazlık söz konusu olmadan hızlı bir şekilde varlık kazanır. Yani ”ortaya çık" emriyle, hemen ortaya çıkar.
Ehli-i Sünnete göre bu, eşyanın varlığının, ”ol" emrine bağlı olarak meydana geldiğini göstermez. Aksine onun varlığı Allah'ın yaratmasına, icadına ve tekvinine bağlıdır. Bu ise ezelî bir sıfattır. Bu söz, yaratılan şeyin Allah'ın icadı ve kudretinin kemaliyle hemen meydana geldiğini göstermektedir.
Şurası da bilinmelidir ki, Allah'a çocuk nisbet etme sapıklığının sebebi, eski şeriat sahiplerinin, yüce Allah'a ”baba" adını vermelerindendir. Hatta bunlar: ”Baba, küçük Rabb ve Allah da büyük babadır" derlerdi. Onlar bununla, insan varlığının ilk sebebinin Allah olduğunu belirtmek istiyorlardı. Baba ise, onun varlığındaki son sebeptir. Daha sonra bunlar içindeki cahil kimseler, bundan amacın doğal anlamdaki doğum olduğunu sandılar ve taklid yoluyla buna inanmaya başladılar ve böylece de küfre düştüler. Oysa yüce Allah, her türlü sınırlamalardan ve yönlerden (51) münezzeh, eşler, oğullar ve kızlar edinmekten yücedir. Yerde ve göklerde, O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. Kudsî bir hadiste şöyle buyurulrnuştur: ”Âdemoğlu beni yalanladı, yani hana yalan nisbet etti. Oysa bunun yapılmaması gerekirdi, yani Allah'ı yalanlamak ona yakışmazdı. Bunu yapmakla hata etti. Bana dil uzattı. Bunu da yapmamalıydı. Şu anda olduğu gibi onu tekrar diriltmeyeceğimi iddia etmesi beni yalanlaması, bana çocuk isnat etmesi ise, dil uzatmasıdır. Eş veya çocuk edinmekten kendimi tenzih ederim."
118
Bilmeyenler: Yani gerçekten cahil olan müşrik Araplar, ya da ehl-i kitap olup kendisini cahil gösterenler
'Allah bizimle, konuşsa, meleklerle aracısız olarak konuştuğu gibi bizimle de konuşsa ve senin elçisi olduğunu söylese, ya da peygamberlerle konuştuğu gibi bize de bir melek gönderip onun aracılığıyla, senin elçisi olduğunu bize bildirse
veya bize bir mucize, senin doğruluğunu gösteren bir delil
gelse ya' dediler. Bilmeyen, yani cahil kimseler böylece, kendilerinin de melekler veya peygamberler gibi önemli varlıklar olduklarını sanarak büyüktendiler. ”Allah niçin peygamberleriyle konuşuyor da bizimle konuşmuyor" dediler. Varlıkların en düşük derecelisi oldukları halde kendilerini böylesine büyük görmeleri ve en yüce âyetleri de küçümsemeleri gerçekten şaşılacak şeydir.
Bunlardan öncekiler yani geçmiş ümmetler
de bunların sözünün aynısını söylemişlerdi. Nitekim Yehudiler Hazret-i Mûsa'ya: ”Allah'ı bize apaçık olarak göster" (Nisa: 153) ve Hıristiyanlar da Hazret-i İsa'ya: ”Rabbinin, gökten bize bir sofra indirmeye gücü yeter mi?" (Mâide: 112) demişlerdi. Bunların istekleri doğru yolu bulmak için değil, inatlarında diretmek içindi.
Hepsinin kalbleri birbirine benziyor. Yani katılık, körlük ve inatta, onların ve onlardan öncekilerin kalbleri aynıdır. Eğer bir kalbte küfür ve katılık yerleşirse, artık o, imandan uzaklaşır.
Biz âyetleri açık mucizeler olarak
kesinlikle bilen bir kavme, kesin gerçeği arayanlara
açıkladık. Burada geçen ”kesin bilgi" anlamındaki ”yakîn" kelimesi, ”ilim" kelimesinden daha kapsamlı ve daha kesindir.
119
Doğrusu biz seni sana uyanlar için
bir müjdeci ve, seni inkâr eden ve karşı gelenler için bir
uyarıcı olarak hak ile hüccet ve mucizelerle desteklenmiş olarak
gönderdik. Burada Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şöyle denilmek istenmektedir: Senin doğruluğun, mucize ve delillerle ortaya çıktıktan sonra, müjdelemekten ve uyarmaktan başka görevin yoktur. Onları imana ve kabule zorlamak senin işin değildir.
Sen, cehennemliklerden sorumlu değilsin. Risaleti tebliğ ettikten sonra, onların iman etmemeleri dolayısıyla senin bir sorumluluğun yoktur.
120
Kendi dinlerine uymadıkça yahudi ve Hıristiyanlar senden asla razı ol may acaklard ir. Bu âyet Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onların İslâm'a girmeleri konusundaki aşırı isteğinin gerçekleşmeyeceğini ifade ediyor. Çünkü onların kendisinden hoşnut olmalarını, gerçekleşmesi imkânsız bir sebebe bağlamıştır. Ondan hoşnut olmadıklarına göre, nasıl olur da onun dinine uyarlar? Yani Yehudiler, sen yahudi olmadıkça ve onların kıblelerine yönelerek namaz kılmadıkça ve Hıristiyanlar da, sen hıristiyarı olmadıkça ve onların kıblesine doğru yönelerek namaz kılmadıkça senden hoşnut olmayacaklardır.
Burada ”din" anlamındaki ”millet" kelimesinin tekil olarak kullanılması, küfrün tek bir millet olmasındandır. Bu, onların: ”Bizim dinimiz hidayetin ta kendisidir, diğer dinler değil." yolundaki sözlerinin hikâyesidir. Buna karşılık yüce Allah şöyle buyuruyor:
De ki: 'Hidâyet, ancak Allah'ın hidâyetidir.' Bu, İslâm dinidir. İnsanları Hakka götürür, sizin davet ettiğiniz bâtıl din değil. Sizin davet ettiğiniz hidayet değil, hevâ yani nefsânî istek ve arzulardır.
Yemin olsun ki, sana ilim vahyedilmiş Kur'an
geldikten sonra, eğer onların arzularına uyarsan, Allah'tan O'nun yüce katından
sana ne bir dost, faydası dokunacak bir yakın,
ne de Allah'tan gelecek cezayı önleyebilecek
bir yardımcı vardır. Âyette geçen ”ehvâ" kelimesi, ”hevâ" kelimesinin çoğuludur. Hevâ, şehvete dayanan ve sapıklığa çağıran görüş demektir. İnsanı haviye'ye yani cehenneme götürdüğü için bu isim verilmiştir. Ehvâ kelimesinin tekil olarak değil de çoğul olarak kullanılmasının sebebi ise onların herbirinin arzusunun, diğerinin arzu ve isteğinden farklı olduğunu belirtmek içindir. İşte bu sebeple Peygamber Efendimizin, ancak onların hepsinin nevasına yani arzusuna uyarsa, onların hepsinin razı olacakları bildirilmiştir.
Hak dine çeşitli isimler verilmiştir:
Peygamberler ümmetlerine imlâ ettirdikleri ve yazdırdıkları için ”millet",
Kulların itaat edip hükümlerine boyun eğdikleri için ”din",
Susayan kimselerin susuzluklarını giderecekleri rahmet ve sevap kaynağı olduğu için ”şeriat" ismi verilmiştir.
Ayrıca âyette geçen ”dost" (velî) ile ”yardımcı" (nasır) arasında genellik ve özellik açısından fark vardır. Çünkü ”dost", bazen yardım edemez. ”Yardımcı" ise, bazan yardım gören kimseye yabancı olabilir.
Yahudi ve Hıristiyanlar içindeki liderlik peşinde koşan inatçıların durumu anlatıldıktan sonra, inatçılıktan ve liderlik arzusundan uzak duran, Allah'ın rızâsını ve âhiret sevabını isteyen, âhireti bu geçici dünyaya tercih edenlerin övülmesine geçiliyor:
121
Kendilerine verdiğimiz kitabı hakkıyla okuyanlar, onun lâfızlarını tahrif etmekten kaçınan, anlamını düşünenler ve içindekilerle amel edenler...
Burada Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi, kitap ehlinin mü'minleri kasdedilmektedir. Bunlar yahudilikten dönerek müslüman olmuşlardı. ”Kitap" ise, Tevrat'tır.
İşte onlar yani kendilerine kitap verilenler ve onu hakkıyle okuyanlar, kitaplarını tahrif etmeksizin
ona iman ederler. Buna karşılık
kim de onu yani kitabı
inkâr ederse... küfrü ister bizzat tahrif sebebiyle olsun, isterse daha önce tasdik ettiği kitabı inkâr etmek gibi başka sebeplerle olsun, farketmez.
Hüsranda olanlar, aldan an ve helake uğrayanlar
da işte onlardır. Çünkü iman yerine küfrü satın almışlardır.
122
Ey İsrailoğullan! Size verdiğim, içinde Tevrat'ın da bulunduğu
nimetimi ve sizi, bir zaman kendi çağınızda
âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. Nimetin hatırlanması, ona şükretmekle olur. Verilen kitaba karşı şükür ise, içinde bulunan her şeye iman etmekle gerçekleşir. Tevrat'a imanın zorunluluklarından birisi de Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e imandır.
123
Kimsenin kimseye bir fayda sağlamayacağı, kimseden karşılık alınmayacağı, kimseye şefaatin fayda vermeyeceği ve onların yardım görmeyeceği günden sakının.
Eğer iman etmezseniz kıyamet gününün azabından korkun. O günde hiç bir nefis diğeriyle ilgili hakları ödeyemez. Hiç bir kimse başkasının günahından dolayı hesaba çekilmez ve onun azabından hiçbir şeyi defedemez. Ancak kendisinde başkasının hakkı varsa kendi iyiliklerinden ve sevaplarından alınarak ona verilir. Nitekim hadis-i şerifte: ”Kim, namus veya başka bir konuda kardeşine zulmetmişse, hiçbir dinar veya dirhemin kabul edilmeyeceği gün gelmeden önce, en kısa zamanda onunla helâlleşsin. Çünkü o günde, yaptığı zulüm miktarı kadar -eğer iyiliği varsa- kendisinden alınır ve ona verilir. Eğer iyiliği yoksa, o zaman zulmettiği kişinin kötülüğünden alınarak kendi kötülüğüne eklenir, sonra da ateşe atılır" (53) buyurulmuştur. O günde kendisini cehennem azabından kurtaracak bir fidye alınmaz. Zaten fidye verecek birşey de bulamaz. Âyette fidye insanın kurtarılmasına muadil olarak verilmek istendiği için ”adi" kelimesiyle ifade edilmiştir.
"Onların arzularına uyarsan" âyeti, heva ve arzular peşinde gidenlerle bid'atçıların sohbetlerinin çirkinliğine ve onların söz ve davranışlarına uymanın kötülüğüne işaret etmektedir. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Bir kimse herhangi bir masiyette (yani Allah'a karşı isyan ve günah bir işte) hazır bulunur ve o masiyeti de hoş görmezse, o masiyetten uzakta olan gibidir. Kim de bir masiyetten uzakta bulunmasına rağmen buna rıza gösterirse, tıpkı orada hazır bulunanlar gibidir. ”(54) Aslında selef-i sâlihimiz, boş sözler konuşan, heva ve arzularına uyan kimselerin meclislerinden uzak dururlar ve onlarla ilişkilerini keserledi. Heva ve istekleri doğrultusunda hareket eden ve bid'atçı olanlara uymaktan uzak dururlardı.
Rivayete göre, Abdullah b. Mübarek rüyada görülmüş, kendisine: ”Rabbin sana ne yaptı?" diye sorulmuş. O da şu cevabı vermiştir: ”Beni azarladı ve otuz yıl bekletti. Çünkü bir gün ben, lütuf ile bid'atçı bir kimseye bakmıştım. Rabbim bana dedi ki: ”Benim dindeki düşmanıma sen, niçin düşmanlık göstermedin?" Buna oranlarsak, acaba zâlim bir toplulukla oturan kimsenin hali ne olur? Şu beyitte belirtildiği gibi, sohbetin çok büyük bir etkisi vardır:
Ahmak ve bön kişi cesaretliye doğru hızlıca koşar Kor ateş, külün üzerine konur da, söner.
124
Bir zaman Rabbi, yani yüce Allah bir vakitler
İbrahim'i birtakım kelimelerle imtihan etmiş, onu denemiş... Burada ”İmtihan etmiş" şeklinde tercüme ettiğimiz ”İhtila" kelimesi, daha çok yapılması veya terkedilmesi zor olan bir işle denenmek anlamına gelir.
Kurtubi der ki: ”İbrahim" kelimesi merhametli baba anlamında ”eb" ve ”rahim" kelimelerinden meydana gelmiş ”çocuklara karşı merhametli ve bağışlayıcı olduğu için" kendisine bu isim verilmiştir. Bu sebeple Hazret-i İbrahim ve eşi Sare kıyamete kadar küçük yaşta ölecek mü'minlerin çocuklarının koruyucusu kılınmışlardır.
O da bunları yerine getirmişti. İbrahim (aleyhisselâm) bu kelime ve emirleri, hiçbir ifrat ve tefrite kaçmaksızın gereğince yapmış bunları en güzel şekilde yerine getirmişti.
İbn Abbas'ın anlattığına göre bu kelimeler, onun şeriatında farz olan on özellikten ibaretti: Bizim şeriatımızda ise bunlar sünnettir. Bunlardan beşi baştadır: Buruna su çekmek, ağza su vermek, saçı ikiye ayırmak, bıyığı kısaltmak ve misvak kullanmak. Beşi de bedendedir: Sünnet olmak, etek traşı, koltuk altları traşı, tırnakların kesilmesi, su ile ön ve arka mahallerin temizlenmesi. Bıyıkları kısaltmak sünnet, tamamen kesmek ise, tıpkı sakalda olduğu gibi, bidattir. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Bıyıkları kısaltın ve sakalı uzatın." (55) ”Kısaltmak", azaltıp kesmek anlamına, ”uzatmak" da, olduğu gibi serbest bırakma, aslî durumu üzere bırakma anlamına gelir. Bu yüzden sakalın tıraş edilmesi çirkin görülmüş, hatta ”müsle" ve haram denilmiştir. Başka bir deyimle, nasıl ki saç tıraşı kadınlar için müsle, erkeklere benzeme ve aslî güzelliği kaybetme olup yasak edilmişse aynı şekilde sakal tıraşı da erkekler için müsle, kadınlara benzeme, yasak ve aslî güzelliği kaybetme anlamını taşır.
Fakihler şöyle derler: ”Zamanı geldiğinde sakalı bırakmak güzellik, tıraş etmekse onun kemalini ve olgunluğunu elden kaçırmaktır. Melekler şöyle tesbih ederler: ”Erkekleri sakal ve kadınları da kakül ve zülüfle süsleyen Allah her türlü noksanlıklardan münezzehtir." Öte yandan, sakalın bir tutamdan fazlasını kesmekte bir sakınca yoktur. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”sakalından uzunlamasına ve enlemesine olan fazlalığı alırdı (keserdi)". (56) Ancak aşırı derecedeki uzun sakal, hilkati bozar, dedikoducuların ileri geri konuşmalarına sebep olur. Dolayısıyla bu niyetle, söz konusu duruma düşmekten kaçınmanın bir sakıncası yoktur.
Allah ona: 'Ben seni, insanlara imam yapacağını' dedi. Bu özelliklere sahip olman dolayısıyla insanlar seni önder edinecekler ve iyi amel sahibi kimseler sana uyacaklardır. O, çağının peygamberi olduğu gibi kıyamete kadar da, tüm insanlar ona uyacaklardır. Nitekim yüce Allah bu sözünü yerine getirmek üzere Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şöyle buyurmuştur: ”Sonra sana: 'Hakka yönelen İbrahim'in dinine tabi ol' diye vahy ettik." (Nahl: 123) İşte bu yüzden tüm din sahipleri ona karşı saygı duyarlar.
O da: 'Neslimden de' dedi. Yani benden sonra soyumdan da bazılarını kendisine uyulan önder yap. Burada aslında edebe uyarak, Hazret-i İbrahim doğrudan emir mahiyetinde, ”neslimden de imam yap" demiyor, yalnızca ”neslimden de" ifadesiyle yetiniyor. ”Nesil" olarak çevirdiğimiz ”zürriyet", erkeğin soyu anlamına gelmekte, babaları, erkek ve kız, küçük ve büyük tüm çocukları içine alır. Nitekim şu âyet de bunu gösterir: ”Onların soyunu (zürriyetini) yüklü gemilerde taşımamız..." (Yâsîn: 41) Bu âyetle Allah, onların yüklü gemideki babalarını murad ediyor. Zürriyet kelimesi bazan tekil anlamında da kullanılır: ”Ey Rabbim! Bana, kendi katından temiz bir zürriyet ihsan et." (Âl-i İmrân: 38) Burada amaçlanan şey ”salih bir çocuk" tur.
Allah da: 'Vaadim, zalimlere ulaşmaz' dedi. Yani senin çocuklarından, Müslümanlar da, kâfirler de olacaktır. Sana söz verdiğim peygamberlik ve haleftik görevi olan imamet, senin çocuklarından ve başkalarından zalim olanlar için geçerli olmayacaktır. Benim vaadime, yalnızca zulümden uzak kalanlar ulaşır. Çünkü imam, zulmü önlemek için var olan kimsedir. O halde imamın zalim olması nasıl mümkün olabilir? Eğer böyle bir şey caiz olursa, o zaman şu atasözü gerçekleşmiş olur: ”Kim, kurdu koyun sürüsüne çoban yaparsa, zulmetmiş olur."
125
Ey Rasûlüm Muhammed! Hatırla ki,
biz Kabe'yi hac ve umre dolayısıyla gelen
insanlar için bir toplantı ve emniyet yeri yaptık. İnsanlar ziyaret için sürekli olarak buraya gelir giderler. Aynı zamanda burası bir güven yeridir. Çünkü müşrikler Harem'de bulunan kimselere saldırmazlar ve : ”Ev Allah'ın evi, orada bulunanlar da Allah ehlidir" derlerdi. Bir adam Harem içinde babasının katilini bile görse, ona saldırmaz; ancak onun etrafında saldırırdı. Onlar bu özelliği Hazret-i İsmail'in dininden miras almışlar ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) dönemine kadar da bunu sürdürmüşlerdi.
'İbrahim'in makamını... Hazret-i İbarihim'in makamı, iki ayağının izinin bulunduğu taş, ya da Beytullah'ı yükseltirken üzerinde durup bastığı yerdir. Günümüzde de aynı adı taşımaktadır.
Namazgah edinin' yani orayı namaz kılacak bir mevzi kılın
dedik.
Rivayete göre Hazret-i İbrahim, oğlu Hazret-i İsmail'le eşi Hacer'i buraya getirerek Mekke'de bıraktı. Bunun üzerinden bir süre geçtikten sonra Cürhüm kabilesi de buraya yerleşti ve İsmail bu kabileden bir kızla evlendi. Hacer de öldü. Hazret-i İbrahim, hanımı Sâre'den, eşi Hacer'in yanına gitmek için izin istedi. O da kendisine izin verdi. Ancak oraya vardığında atından inmemesi şartını koştu. Hazret-i İbrahim Mekke'ye geldi, fakat eşi Hacer ölmüştü. Hemen oğlu İsmail'in evine gitti. Gelinine, kocasının nerede olduğunu sordu. O da, avlanmaya gittiğini söyledi. Çünkü Hazret-i İsmail, zaman zaman Harem'den çıkarak avlanmaya giderdi. Hazret-i İbrahim, gelinine: ”Yanında ikram edeceğin bir şey var mı?" diye sordu. Gelini de, bir şeyin bulunmadığını söyledi. Bunun üzerine Hazret-i İbrahim, nasıl geçindiklerini sordu. Kadın: Biz, hep sıkıntı ve zorluk içindeyiz" diye şikâyette bulundu. Hazret-i İbrahim bunun üzerine: ”Kocan eve geldiğinde, selâmımı ve kapısının eşiğini değiştirmesini söylediğimi ilet" dedi. -Bunun anlamı, ”seni boşasın, çünkü ona eş olabilecek bir kadın değilsin" demekti.- Hazret-i İbrahim ayrılıp gittikten sonra Hazret-i İsmail eve döndü ve babasının güzel kokusunu duyarak eşine: ”Buraya birisi mi geldi?" diye sordu. Yaşlı bir adamın geldiğini söyledi ve onu tarif etti. Konuşurken yüzünde küçümseyici bir eda vardı. İsmail: ”Peki bir şey söyledi mi?" diye sordu. Eşi: ”Kocana selâmımı ve kapısının eşiğini değiştirmesini söylediğimi ilet"dedi. Hazret-i İsmail: ”O gelen babamdı. Benden seni boşamamı istemiş. Artık ailene git" dedi ve onu boşadı. Bu kabileden bir başkasıyla evlendi.
Hazret-i İbrahim, bir süre eşi Sâre'nin yanında kaldıktan sonra tekrar eşinden izin isteyip İsmail'i ziyaret edeceğini bildirdi. Eşi Sâre de, gittiğinde atından inmemek şartıyla izin verdi. Hazret-i İbrahim oğlu Hazret-i İsmail'in kapısına kadar geldi. Gelini Hazret-i İsmail'in hanımına, kocasının nerede olduğunu sordu, O da: ”Avlanmaya gitti, inşaallah dönmek üzeredir. Atından in, Allah sana rahmetini ihsan etsin" dedi. Hazret-i İbrahim gelinine: ”Yanında ikram edeceğin bir şey var mı?" diye sordu. O da, evet, dedi. Hemen bir miktar süt ve et getirdi. Bu arada Hazret-i İbrahim, gelinine geçimlerini sordu. Gelini: ”Biz hayır ve bolluk içindeyiz" dedi. Hazret-i İbrahim ona bereket içinde olmaları duasında bulundu. Eğer o gün buğday, ya da arpa ekmeği veya hurma getirmiş olsaydı, yeryüzünün çoğu buğday, arpa, ya da hurmayla dolardı. Hazret-i İbrahim, ona şöyle dedi: ”Kocan geldiğinde, ona selâmımı ve evinin eşiğinin düzeldiğini söylediğimi bildir" dedi. Hazret-i İsmail eve döndüğünde, babasının kokusunu hissetti ve hanımına: ”Sana kimse geldi mi?" dedi. O da: ”Evet, yaşlı biri geldi. İnsanların en güzel yüzlüsü, en güzel kokulusuydu. Bana da şunları şunları söyledi" dedi.
Hazret-i İsmail: ”Gelen babamdı, kapımın eşiği de sensin. Bana seni iyi tutmamı söylemiş, emretmiş" dedi.
Hazret-i İbrahim oğlu İsmail'den bir süre ayrı kaldıktan sonra, bir gün tekrar ona geldi. Bu sırada İsmail, Zemzem kuyusu yakınında bir ağacın gölgesinde ok yontuyordu. Babasını görünce, hemen ayağa kalkarak onu bir çocuğun babaya göstermesi gereken saygıyla karşıladı. Bu sırada Hazret-i İbrahim oğlu İsmail'e: ”Allah, bana bir şey yapmamı emretti. Bu konuda bana yardımcı olur musun?" dedi. İsmail de, bu konuda ona yardım edeceğini söyledi. Hazret-i İbrahim: ”Rabbim bana, burada bir ev yapmamı emretti" dedi. Bunun üzerine evin temellerini yükselttiler. Hazret-i İsmail taş taşıyor, Hazret-i İbrahim de binayı yapıyordu. Bina yükselince sözkonusu taşı getirdi. Basması için ayağının altına koydu. Hazret-i İbrahim, dikilen taşın üzerine çıkıp binayı yapmaya başladı. Hazret-i İsmail de onun eline taş uzatıyordu. Bu sırada her ikisi şöyle duâ ediyorlardı: ”Ey Rabbimiz! Bunu bizden kabul et. Şüphesiz sen, çok iyi işiten ve çok iyi bilensin." (Bakara: 127) (57)
Kabe'nin yapımı bitince, Hazret-i İbrahim'e: ”İnsanları hacca çağır" denildi. Hazret-i İbrahim: ”Ben dağlar arasındayken ve yanımda hiçbir kimse yokken nasıl çağırabilirim?" diye sordu. Allah ise: ”Seslenmek senden, duyurmak ve ulaştırmak bizdendir" buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i İbrahim Ebû Kubeys dağına çıktı ve bu taşın üzerine bastı. Bu taş, Hazret-i Nuh Tufanında Ebû Kubeys dağında iyice gizlenmiş, kaybolmuştu. İşte bu taş, dünyadaki tüm taşları geçecek şekilde yükseldi. Allah, İbrahim için tüm yeryüzünü bir sofra gibi topladı. Hazret-i İbrahim de: ”Ey müslüman lar topluluğu! Şüphesiz Rabbin iz sizin için bir ev yaptı ve size orayı haccetmenizi emretti" dedi. Böylece babalarının sulbünde ve analarının rahminde olan tüm insanlar, bu çağrıya olumlu cevap verdiler. Buna o gün bir defa cevap veren bir kez, on defa cevap veren de, on defa hacca gider.
İbrahim'e ve İsmail'e şöyle emrettik: Yani her ikisine de kesin direktif ve ültimatom verdik. Ayetteki ”ahd" kelimesi, emir ve vasiyet anlamındadır. Nitekim ”falancaya ahdetti" demek, ona emir ve tavsiyede bulundu demektir. Öte yandan yüce Allah'ın: ”Ben size ahdetmedim mi?" (Yasin: 60) sözü de bu anlamdadır.
'Evimi, tavaf edenler, çevresini ziyaret edenler,
orada oturanlar, orada yerleşenler
rükû ve secde edenler için yani namaz kılanlar için
temizleyin. Âyetteki ”tavaf edenler''den amaç, dışarıdan hac için gelenler, ”orada oturanlar" darı amaç, harem halkıdır. Namaz kılanlara ”rükû ve secde edenler" denmesi de, bu iki şeyin namazın temel rükünlerinden olmasındandır. Öte yandan Mescid-i Haram'da oturup Kabe'ye bakmak bile, makbul ve kutsal ibadetlerden sayılmıştır. Nitekim Hazret-i Peygamber: ”Kuşkusuz yüce Allah her gün bu Kabe'ye yüzyirmi rahmet indirir. Altmışı tavaf edenlere, kırkı namaz kılanlara ve yirmisi de ona bakanlara paylaştırılır,"m buyurmuştur.
Âyetteki Kabe'yi temizleme emri, onu putlardan ve pisliklerden temizlemek ve çevresinde bu tip şeylerin barındırılmasını engellenmekle ilgilidir. Yüce Allah'ın: ”Evimi temizleyin" buyruğu içine, Allah'ın yeryüzündeki tüm evleri (mescitleri) girmektedir. Temizlenmeleri ve temiz tutulmalarıyla ilgili hüküm tıpkı Kabe konusundaki hüküm gibidir. Burada özellikle Kabe'nin zikredilmesi, o zaman orada başka bir mescidin bulunmaması dolaylıyladır.
126
İbrahim şöyle dedi: Ey Rasûlüm Muhammed, İbrahim'in şu sözleri söylediği zamanı hatırla:
'Ey Rabbim! Bu beldeyi, bu yeri, yani Harem'i
emniyetli kıl. Orada oturanları kıtlıktan, kuraklıktan, yerin dibine geçirmekten, başka bir varlığa dönüştürmekten, zelzele ve depremlerden güvencede kıl.
Halkından Allah'a ve âhiret gününe iman edenleri, mahsullerle rızıklandır.' Buradaki ”mahsuller" şeklinde tercüme edilen ”semerât" kelimesi, yiyecekler demektir. Bunun meyveler anlamına geldiği de söylenmiştir. Burada özellikle ”semerât" kelimesinin zikredilmesi yiyeceğin her yerde bulunmasına karşılık meyvelere her yerde nadir rastlanmasındandır. Hazret-i İbrahim burada yaşayan insanlar ve özellikle onların iman edenleri için emniyet, refah ve huzur istiyor.
Allah da dedi ki: 'Kim inkâr ederse dünyada onun da rızkını veririm. Hazret-i İbrahim sadece mü'minlerin rızıklandırılmasını isterken, Allah: ”Ben inananları da, inkâr edenleri de rızıklandırırım," buyuruyor. Hazret-i İbrahim, burada rızkı da, imamete kıyaslamış oluyor. Bunun için sadece mü'minler için rızık istiyor. Allah da uyarıda bulunarak, rızkın dünyaya ait bir rahmet olduğunu, dolayısıyla imametin öncelikli olarak iman edenlerin olmasının aksine, rızkın hem mü'minlere ve hem de kâfirlere verileceğini bildiriyor. Bu itibarla ben,
onu dünya lezzetlerinden payını alması için
az bir müddet geçindirir... Çünkü zaten dünya bütünüyle azdır ve kâfirin bu azdan yararlanması da azın azı demektir.
Sonra cehennem azabına uğramak zorunda bırakırını. Buradaki ”uğramak" anlamına gelen ”ıztırar" kelimesi sözlükte, insanın kendisi için zararlı olabilecek şeye zorlanması, sevkedilmesidir. Burada bilinen manasıyla, küfrü sebebiyle dünyada kendi arzusuyla yaptığı şeye karşılık, âhirette zorunlu cezaya çarptırılmasıdır.
Orası ne kötü bir yerdir.' Yani, içinde kalmak üzere dönülecek olan cehennem, ya da cehennem azabı, ne kötüdür. Kula, bu dünyada belli birkaç gün için süre tanınır. Yoksa, unutulması veya ihmal edilmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Çünkü herkes, mutlaka yaptığının karşılığını görecektir. Bu yüzden dünyanın zevk ve lezzetleri seni aldatmasın. Çünkü itaat edenin de, isyan edenin de bundan bir payı vardır. Bu, âhirette dereceleri yükseltecek bir şey değildir.
Sehl-i Tüsteri bu âyetin açıklamasıyla ilgili olarak şöyle der: ”Biz onlara bolluk ve nimetlerle mühlet verir, bu nimetlere şükrü unuttururuz. Onlar nimete yapışıp nimeti vereni unutunca, sorguya çekilirler." İbn Ata da bu konuda şöyle der: ”Yani ne zaman bir hata işlerlerse, biz onlara nimeti yeniler, işledikleri hatadan dolayı onlara istiğfarı unuttururuz."