el-BAKARA SÛRESİ
"Bu sûre, 281. ayet müstesna, medenîdir
Bu ayet mekkî olup. veda haccında Mina'da nazil olmuştur. Sûrenin ayet sayısı 286'dır."
1
"Elif, lâm, mim"
Bu ayette iki mesele vardır.
Huruf-ı Mukattaa
Hecelenen lâfızlar, isimdirler. Bunların ad olduğu kelimelerse, basit harflerdir Çünkü, meselâ bu ma nanın muayyen bir zamanına delâlet etmeksizin, kendi başına müstakil bir mânaya, muvafakat yoluyla, delâlet eden bir lâfızdır. Bu manada, (......) kelimesindeki ilk harftir. Böylece, hecelenen lâfızların birer isim oldukları ortaya çıkar. Bir de, bu isimlerde imâle, tefhîm, ta'rîf, tenkîr, cem', tasgir, vasi, isnâd ve izafet gibi hususlarda tasarrufta bulunulur Böylece bunlar, ister istemez, isim olmuşlardır
Eğer, "Ebû Musa et-Tirmizî'nin Abdullah b. Mesûd'dan rivayet ettiğine göre. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Kim Allah'ın kitabından bir harf okursa, ona bir hasene (iyilik) vardır. Hasenelere on misli karşılık verilir. Ben demiyorum kî, (elif, lâm, mim) bir harftir. Fakat elif bir harf. Lâm, mîm de bir harftir." "Bu hadîsle delil getirmek, sizin söylediğiniz şeyle çelişir" denilirse biz deriz ki, o harfin ismi olduğu için, Hazret-i Peygamber mecazî olarak ona harf ismini verdi. İki mahiyetten birinin ismini diğerine vermek, meşhur mecazdır
Bu meselenin birçok fürûu vardır
Birincisi: Âlimler, böyle isimlendirme hususunda birçok ince manalar gözetmişlerdir. Şöyle ki, bu müsemmalar (isimlendirilen varlıklar) birer harf olan isimleri gibi, birer lâfız olup, isimlerin harflerinini sayıları da üçe kadar çıkınca, onlara isimde müsemmâya delâlet için birçok yol açıldı da, böylece lâfızların her isminin başını müsemmâ kabul ettiler. Elif müstesna, çünkü onlar elifin müsemmâsının yerine hemzeyi geçirdiler. Çünkü elif, her zaman sakindir
İkincisi: Bu lâfızları âmiller izlemediği sürece, bunların i'rab bakımından hü- kümleri, sayı isimleri gibi, sonlarının sakin olmasıdır. Buna göre ve dediğin gibi dersin. Bunların başına bir âmil gelirse, i'rab alırlar. Meselâ ve gibi... Sadece manasını vermeyi kastettiğin her isim de böyledir. Çünkü lâfzın cevheri, mananın cevheri için konulmuştur. Lâfzın harekeleri ise, mananın durumlarına delâlet eder Manama cevheri ifade edifmefc istendiğinde, lâfzın bütün harekelerden tecrid edilmesi gerekir.
Üçüncüsü: Bu isimler murebtirler. î'rabı gerektiren biri şey olmadığı için, kendisine i'rab gelmeyen yerlerde, diğer isimlerin sakin olması gibi, sonları sakin kılınmıştır. Bunların sükûnlarının mebnîlikten değil de vakftan dolayı olduğuna delil şudur: Şayet bu isimler mebnî kılınmış olsalardı, bunların kelimeleri tarzında mütalaa edilmeleri gerekir. İki sakin bir arada bulunmuş olarak (......) ve (......) şeklinde telaffuz edilmezdi.
“Elif, Lam, Mim”in Manaları
(......) ve gibi, bazı sûrelerin başlarına gelen hurûf-ı mukattaalar hakkında ulemânın iki görüşü vardır:
Birinci Görüş: Bu harfler, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine ayırmış olduğu örtülü bir sır ve kapalı bir ilimdir.
Hazret-i Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahü anh), "Allah'ın her kitapta bir sırrı vardır. O'nun Kur: ân'daki sırrı ise, bazı sûrelerin başlarına gelen hurûf-i mukattaalardır" demiştir.
Hazret-i Ali (radıyallahü anh) de, "Her kitabın bir özü vardır. Bu kitabın özü ise, hece harfleridir" demiştir.
Ariflerden bazısı da, "İlim bir deniz mesabesindedir. Ondan bir vadi, vadiden bir nehir, nehirden bir kanal, kanaldan da bir su borusu akıtılmıştır. Eğer kanallara bu vadinin suyu akıtılacak olsa, kanalları sel basar da, onu bozar. Eğer deniz bu vadîye akacak olsa, bu da onu altüst eder. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın; "Gökten bir yağmur indirdi de, vadiler kendi miktariahnca aktılar" (Ra'd, 17) sözünden murad edilendir. Buna göre, ilmin denizleri Allah'ın katındadır. Bu denizlerden peygamberlere vadiler verilmiş; peygamberler bu vadilerden, âlimlere nehirler; âlimler insanlara güçleri yetecek kadar küçük kanallar akıtmışlar halk da, kendi aile fertlerine güçleri yetecek kadar borular akıtmışlardır.
Haberde rivayet edilen de, buna delâlet etmektedir. Haberde şöyle denilmektedir: "Ulemânın bir sırrı, halifelerin bir sırrı, peygamberlerin bir sırrı, meleklerin bir sırrı ve bütün bunlardan sonra da, Allah'ın bir sırrı vardır. Şayet cahiller âlimlerin sırrına vâkıî olsalar, onları yok ederler; âlimler de halifelerin sırrına vakıf olsalardı, onlara muhalefet ederlerdi; halifeler peygamberlerin sırrına muttali olsalardı, onlara karşı gelirlerdi; peygamberler meleklerin sırrına muttali olsalardı, onları töhmet altında tutarlardı; şayet melekler Allah'ın sırrına muttali olsalardı, şaşkınlık içinde kalır ve yok olup giderlerdi. Bunun sebebi ise, yarasanın gözlen güneşin ışığına tahammül edemediği gibi, zayıf akılların da güçlü sırtarı taşıyamamaşıdır. Peygamberlerin akılları fazla olduğu için, nübüvvet sırlarını taşıyabilmişlerdir. Ulemânın da akılları fazla olduğu için, ortalama insanların taşımaya güçlen yetmeyen sırları taşıyabilmelerdir. Batınî bilgiye muttali olan hukemâ. Akılları çok olduğu için, zahir ulemâsının âciz olduğu şeyleri taşımaya güç yetırmişlerdir.
Bu harfler hakkında Sabiye sorulduğunda, O: "Bunlar Allah'ın sırrıdır, araştırmayınız" demiştir.
Ebû Zübyân, İbn Abbas'tan, " Ulema bunları anlamaktan âcizdir." dediğini rivayet etmiştir. Hüseyin b. Fadl ise, bunların müteşabihattan olduğunu söylemiştir.
Bu Harfler Konusunda Kelâmcıların Görüşleri:
Kelâmcılar hurûf-ı mukattaa'nın müteşabihten olduğu görüşünü kabul etmemiş ve Allah'ın kitabında insanlar için anlaşılmayan şeyin bulunması caiz değildir diyerek, bu görüşlerine ayet, hadis ve aklî bakımdan delif getirmişlerdir. Ayetten delilleri ondörttür.
Birincisi: "Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı, yoksa kalblerinde kilitler mi var?" (Muhammed, 24) ayetidir. Cenâb-ı Hakk bu ayette onlara Kur'ân hakkında düşünmelerini emretmiştir. Şayet Kur'ân'ın manası anlaşılmayacak olsaydı, onlara Kur'ân üzerinde düşünmelerini nasıl emrederdi?
İkincisi: "Onlar Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı? Eğer Kur'ân Allah'tan başkasından olsaydı, onda birçok tutarsızlıklar bulurlardı" (Nisa, 82) ayetidir, insanlar tarafından manası anlaşılmayacak olsaydı, Kur'ân'da bir tutarsızlığın olmadığını anlamak için, onlara Kur'ân üzerinde düşünmeyi nasıl emrederdi?
Üçüncüsü: Cenâb-ı Allah'ın şu ayetidir: "O Kur'ân muhakkak ki, âlemlerin Rabbi katından İndirilmedir. O'nu Rühu'l-emîn, uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine apaçık bir Arapça ile İndirmiştir" (Şuarâ. 192-193). Şayet Kur'ân anlaşılmayacak olsaydı, Hazret-i Peygamber'ın, O'nunla insanları uyarması bâtıl olurdu. Ve yine bu ayette geçen "apaçık bir Arapça ile" ifadesi, Kur'ân'ın Arap diliyle nazil olduğuna bir delildir. Durum böyle olunca, O'nun anlaşılır olması gerekir
Dördüncüsü: "Onlardan, hüküm çıkarmasını bilenler bunu bilirdi" (Nisâ, 83) ayetidir. Kur'ân'dan hüküm çıkarmak, ancak O'nun manasını iyice kavramakla mümkündür.
Beşincisi: Şu ayetlerdir. "Her şeyi açıklamak üzere" (Nahl, 89) ve kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık " (En'âm, 38).
Altıncısı: "İnsanlar için bir hidayet olmak üzere" (Bakara. 185) ve "Muttakîlere bir hidayet olmak üzere" (Bakara, 2). Bilinmeyen şey, hidayet kaynağı olamaz.
Yedincisi: Şu ayetler: "(Yerine) ulaşmış hikmet" (Kamer, 5); "Gönüllerde olan (hastalıklara) bir şifa, müminler için bir hidayet rehberi ve rahmet olmak üzere..." (Yûnus, 57). Bütün bu sıfatlar, anlaşılmayan bir şey hakkında olamaz.
Sekizincisi: Cenâb-ı Hakk'ın "Muhakkak ki size Allah'tan bir nûr ve her şeyi açıklayan bir kitab gelmiştir" (Mâıde, 15) ayetidir
Dokuzuncusu: "Karşılarında okunup duran şu kitabı sana indirmiş olmamız, onlara kâtı değil mi? Muhakkak ki bunda, iman eden bir kavim için bir rahmet ve öğüt vardır" (Ankebut, 51) ayetidir Kur'ân-ı Kerîm anlaşılmamış olsaydı, nasıl kâfi gelir ve insanlar için bir öğüt olurdu?
Onuncusu: "İşte bu Kitap, o'nunla uyarılsınlar diye, insanlara bir mesajdır" (ibrahim, 52) ayetidir. Eğer Kur'ân-ı Kerîm anlaşılır olmasaydı, nasıl bir mesaj olur ve O'nunla insanlar nasıl uyanabilirlerdi? Cenâb-ı Allah bu ayetin sonunda da, "Akıl sahiplen iyice düşünsünler diye" (ibrahim, 52) buyurmuştur. Bu ancak, kur'ân anlaşılırsa, böyle olur.
Onbirincisi: "Muhakkak ki, size Rabbinizden bir burhan gelmiştir. Biz size, apaçık bir nur indirdik" (Nisa. 174) ayetidir Kur'ân, eğer anlaşılır olmasaydı, nasıl bir bürhân ve nasıl apaçık bir nur olurdu?
Onikincisi: "Artık kim benim hidayetime uyarsa, o ne sapıtır ne de bedbaht olur. Kim benim zikrimden yüz çevirirse, ona dar bir geçim vardır" (Tâhâ. 123-124) ayeti. Eğer Kur'ân anlaşılır olmasa, O'na uymak veya O'ndan yüz çevirmek nasıl mümkün olur?
Onüçüncüsü: "Muhakkak ki bu Kur'ân, en doğru olana hidâyet eder" (isra. 9). Kur'ân anlaşılır olmasaydı, nasıl hidâyet edici olurdu?
Ondördüncüsü: "Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene iman etti. Bütün müminler de, Allah'a, meleklerine, kitablarına ve peygamberlerine iman ettiler." Biz, peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırmayız. Duyduk ve İtaat ettik" dediler" (Bakara, 285) Allah'a itaat etmek, ancak Kur'ân'ın anlaşılması ile mümkün olur. O halde Kur'ân'ın anlaşılmış olması gerekir
Bu görüşte olanların hadîsten delilleri şudur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Size öyle bir şey bıraktım ki, şayet onlara sımsıkı sarılırsanız kesinlikle sapıtmazsınız. Bunlar, Allah'ın kitabı Kur'ân ve benim sünnetimdir." Ebu Dâvud, Menâsih. 56 (2/185). Eğer Kur'ân-ı Kerîm anlaşılmasaydı ona sımsıkı sarılmak nasıl mümkün olurdu.
Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'den, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Allah'ın kitabına sımsıkı sarılın. Çünkü onda sizden öncekilerin haberleri, sizden sonrakilerin haberi ve aranızdaki (meselelerin) hükmü vardır. O, kesin hüküm olup şaka değildir. Onu terkeden her zalimin, Allah belini kırar. Kim hidayeti ondan başka yerde ararsa, Allah o kimseyi şaşırtır. O, Allah'ın sağlam ipidir, hikmetli öğüttür. O, sırât-ı müstakimdir. Nefisler, onunla, sapmaktan korunur. Alimler ona doymaz. Çok fazla tekrarlanmasına rağmen o eskimez. Onun harikulade manaları tükenmez. Onu söyleyen doğru söylemiş olur. Onunla hükmeden âdil olur. Kim davasını onunla kuvvetlendirirse hasmına galip gelir. Ona çağıran dosdoğru bir yola iletilmiş olur Fezâilü'l-Kur'ân 14 (5/172). Dârimî 2435.
Bunların aklî delillerine gelince, bunlar çoktur.
Birincisi: Şayet, Kur'ân'da anlaşılmasına imkân olmayan bir şey gelmiş olsaydı, bu, Araba zenci lisanı ile konuşmak gibi olurdu. Bu caiz olmayacağına göre, Kur'ân'ın anlaşılamaması da caiz değildir.
İkincisi: Sözden maksad, bir şeyi anlatmaktır. Eğer Kur'ân anlaşılmamış olsaydı, onunla hitab etmek abes ve akılsızlık olurdu. Hakîm olan Cenâb-ı Allah'a bu yakışmaz.
Üçüncüsü: Kur'ân'da tahaddi (benzerini getirme hususunda okuma) vardır Kur'ân anlaşılır olmasaydı onunla meydan okuma caiz olmazdı. Kelâmcıların sözlerinin tamamı işte budur.
Bu Harflerin Manasının Anlaşılmayacağını Söyleyenlerin Delilleri:
Onların muhalifleri de ayet, hadîs ve akıl bakımından deliller getirmişlerdir. Onların ayetten delilleri şudur: Müteşabih ayetler de Kur'ân'dandır. Hâlbuki bunların manası bilinmez. Çünkü Cenâb-ı Hakk, "O müteşâbihin gerçek manasını, Allah'tan başka kimse bilemez " (Âli imrân, 7). Bu ayetle, "Allah" kelimesi sonunda vakî etmek (durmak) birçok sebebten ötürü zarurîdir.
Birincisi: Cenâb-ı Hakk'ın "İlimde kök salanlar" (Âl-i imrân, 7) ayeti, üzerine atfedilmiş olsaydı" (Onlar derler ki: ona iman ettik) ayeti" ayetinden kopmuş olurdu. Bu da caiz değildir Çünkü sözü yalnız başına hiç bir şey ifade etmez. Onun hâl olduğu da söylenemez. Çünkü, biz deriz ki, bu durumda sözü, kendinden önceki her sözle ilgili olur. Böylece de, Cenâb-ı Hakk'ın da "Biz ona inandık, onun hepsi Rabbimizin katındandır" demiş olması gerekir ki, bu iddia küfürdür.
İkincisi: Köklü ilim sahipleri, müteşabih ayetlerin manasını bilmiş olsalardı, onların müteşâbihe iman etmelerinin bilhassa zikredilmiş olmasının bir anlamı olmazdı. Çünkü onlar, müteşâbihi delilleriyle öğrenmiş olsalardı, müteşâbihe iman etmeleri, muhkem ayetlere iman etmiş olmaları gibi olurdu ki, bu durumda da müteşâbihe iman etmelerinde övülmeyi gerektirecek fazla bir sebeb olmazdı.
Üçüncüsü: Müteşâbihin ayetlerin tevilini bilmek, bilinmesi gerekli olan şeylerden olsaydı, manasını anlama hususundaki arzu kınanmazdı. Fakat Cenâb-ı Hakk, "İşte kalblerinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak (onu bunu saptırmak) ve (kendi arzularına göre) onun teviline yeltenmek için Kur'ân'ın müteşabih olanının peşine düşer" (Âl-i imran, 7) buyurarak, müteşâbihin tevilini araştırmayı zemmetmiştir.
Bu görüşte olanların hadîsten olan delillerine gelince, bu konunun baş kısmında görüşümüze delâlet eden bir haberi nakletmiştik.
Aynı şekilde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "İlimde hazineler gibi gizlenmiş sırlar vardır ki onu ancak, Allah'ı bilenler bilir. Şayet Allah'ı bilenler, onları söyleyecek olsalar, gaflette olanlar, bu sözleri kabul etmezler."
Bir de, sûrelerin başındaki hurûf-u mukattaaların manalarının bilinemeyeceği hususu, büyük sahâbilerden rivayet edilmiştir, Bu sebeble bunun gerçek olması gerekir.
Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ashabım yıldızlar gibidir. Onlardan hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursunuz. Beykâkî ve Deylemî bu hadisi rivayet etmişlerdir. Keşfü-l Hafa 1/132. buyurmuştur.
Aklî delilleri ise şunlardır: Kendisi ile sorumlu tutulduğumuz fiillerimiz iki kısımdır. Birisi, genel manada aklımızla, hikmetim anladığımız fiillerdir. Meselâ, namaz, zekât ve oruç gibi. Çünkü namaz, Yaratan'a sırf bir tevazu ve yalvarıp yakarmadır. Zekât, fakirin ihtiyacını gidermeye çalışmaktır. Oruç ise, şehveti kırma hususunda bir sa'y-ü gayrettir. Diğer., hikmetini anlayamadığımız fiillerdir. Meselâ, hacda yapılan bazı işler gibi. Çünkü biz aklımızla, şeytan taşlamanın. Safa ile Merve tepeleri arasında sa'yetmenın, remle yapmanın (sa'yirı bir yerinde koşar gibi yürümenin), ıztıba yapmanın, yani ihramlı kişinin, ihramını sağ koltuğunun altından geçirip sol omuzunun üstüne atmasının hikmetinin ne olduğunu anlayamayız.
Sonra muhakkik âlimler, Allah'ın, kullarına hikmetini anlayabildiğimiz fiilleri emretmesi nasıl güzelse, hikmetini anlayamadığımız fiilleri de emretmesinin yerinde olduğunda ıtifak etmişlerdir. Birinci çeşit fiillerde itaat tam bir inkıyadı göstermez. Çünkü emredilen fiilde, akıl faydalı bir şey olduğunu bildiği için kulun, onu bundan ötürü yapması muhtemeldir. İkinci çeşit fiillerdeki itaate gelince, bu kulun tam bir inkiyadını ve sonsuz teslimiyetini gösterir. Çünkü kul, bu tür fiilinde, zahiren bir menfaat bulamayınca, onu yapması sadece Cenâb-ı Allah'a inkiyad ve teslimiyetinden ötürü olur. Fiillerde durum böyle olunca, sözlerimiz hususunda da durumun aynı olması niçin caiz olmasın? Buna göre de, Cenâb-ı Allah, bazan manasını anladığımız şeyleri söylememizi emreder. Bundan maksat da, emredilen şahsın, âmirine inkiyad ve teslimiyetini ortaya koymasıdır.
Bunun bir başka faydası daha vardır: İnsan bir şeyin manasını iyice anladığında, o şeyin tesiri kalbten gider. Ama o şeyi söyleyenin Hâkimler Hâkimi olan Allah olduğuna kesinkes inanarak, onun manasını anlayamazsa, o insanın kalbi devamlı o söze yönelik olur ve devamlı onu düşünür. Çünkü mükellefiyetin (teklifin) özü, insanın sırrını (kalbini) Allah'ın zikri ve Kur'ân'ı tefekkür ile meşgul etmektir. Allah'ın, kulunun zihninin devamlı buna yönelik ve bununla meşgul olmasında kul için büyük bir menfaatin bulunduğunu bilmesi; kulun da bu menfaati elde etmek için O'na kulluk etmesi uzak görülen bir ihtimal değildir. Bu konuda iki gurubun sözünün özü budur.
Bu Harflerin Manasının Bilinebileceğini Söyleyenlerin Görüşleri
İkinci görüş: Bu, sûrelerin başlarındaki hurûf-u mukattaaların manalarının bilinebileceğini söyleyenlerin görüşüdür. Bunlarda kendi aralarında ihtilâf ederek, farklı birçok husus söylemişlerdir:
Birincisi: Bunlar sûrelerin isimleridir. Bu, ekseri kelâmcıların görüşüdür. Halil ve Sîbeveyh'in tercih ettiği görüş de budur. Kaffâl da şöyle demiştir: Araplar bu harflerle, birçok şeyi adlandırmıştır. Meselâ, Harise b. Lâmft-Tâî'nin babasına "Lâm" demişlerdir. Nehhas, yani bakırcıya "Sad", paraya "Ayn", buluta, "gayn" demişlerdir. Yine onlar, ""kaf dağı" demişler ve balığa"Nûn" ismini vermişlerdir
İkincisi: Bu harfler, Cenâb-ı Hakk'ın isimlendir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin, şöyle dediği rivayet edilir:
Üçüncüsü: Bu harfler, gurup gurup Cenâb-ı Allah'ın isimlerini gösterirler.
Sa'îd b. Cübeyr, " hepsi. Cenâb-ı Allah'ın "Rahman" ismidir. Ne var ki, diğer hurûf-u mukattaada bu terkıb gibi bir terkib meydana getirmeye güç yetiremiyoruz" demiştir.
Dördüncüsü: Bunlar Kur'ân'ın isimleridir. Bu görüş, Kelbî, Suddî ve Katâde'nin görüşüdür.
Beşincisi: Bunların her biri, Cenab-ı Allah'ın isimlerinden ve sıfatlarından birine delâlet eder. İbn Abbas (radıyallahü anh)" hakkında, "Elif, Cenab-ı Allah'ın Ahad (bir), Evvel (ilk), Âhir, (son), Ezelî ve Ebedî olduğuna işarettir "Lâm", O'nun Latîf; "Mîm" ise, Melik, Meâd ve Mennân olduğuna işarettir", hakkında, "Bu. Cenâb-ı Allah'ın kendine övgusüdür Buradaki "Kaf" Cenâb-ı Allah'ın kâfî olduğuna; "Hâ", O'nun Hâdî (hidayet edici): "Ayn", âlim; "Sâd" sâdık olduğuna delâlet eder" demiştir
İbn Cerir et-Taberı, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan Onun, "buradaki "Kâfi. Allah'ın Kebîr ve Kerîm olduğuna; "Yâ"yı O'nun, himaye edici olduğuna; "Ayn"ı ise, Allah'ın Azîz ve Adil olduğuna hamlettiğini rivayet eder
İbn Abbas'ın iki farklı görüş bildirmesi şöyle izah edilebilir: O, birinci görüşünde, harflerden her birini muayyen bir isme tahsis etmiş, ikincisinde böyle yapmamıştır.
Altıncısı: Bu harflerin bir kısmı Hak teâlâ'nın zâti isimlerine, bir kısmı da sıfat isimlerine delâlet eder.
İbn Abbas, hakkında. "Bu, (Ben en iyi bilen Allah'ım) hakkında, "Bu, (Ben ayıran, kesin hüküm veren Allah'ım)", hakkında, "Bu, "(Ben, gören Allah'ım)" demektir" demiştir Bunu, Ebu Salih ve Sa'îd b. Cübeyr İbn Abbas'tan rivayet etmiştir.
Yedincisi: Bu harflerden her biri, Cenâb-ı Allah'ın fiillerinin sıfatlarını gösterir: "Elif", Allah'ın nimetlerini; "Lam" lûtfunu; "mîm" de mecdini gösterir. Bunu Muhammed b. Ka'b el-Kurezî söylemiştir.
Er-Rebî' b. Enes de: "Harflerin her biri, Allah'ın nimetleri hakkındadır" demiştir.
Sekizincisi: Bu harflerin bazısı Cenâb-ı Allah'ın isimlerine, bazısı da Allah'tan başka varlıkların isimlerine delâlet eder. Dahhâk: "Elif", "Allah"a; "Lâm", "Cibrîl-'e, "Mîm", "Muhammed"e, delâlet eder. Yani, Allah Tealâ, Cebrail (aleyhisselâm)'ın lisanı ile Kitabını Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirmiştir" demektir" demiştir.
Dokuzuncusu: Bu harflerden her biri, Allah'ın fiillerinden birine delâlet eder. Meselâ buna göre, "Elifin manası, " (Allahü teâlâ, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i sevdi de onu peygamoer olarak gönderdi.), "Lâm'ın manası, (İnkarcılar onu kınadılar); "Mîm"in manası, (Kâfirlere gayzolundu ve onlar Hakk'ın ortaya çıkmasıyla zelil kılındılar) şeklindedir.
Bazı sofiler de, "Elifin manasının (Ben); "Lâm"ın manasının (Bana); "Mîm"in manasının ise (Benden) olduğunu söylemişlerdir.
Onuncusu: Bu, Müberred'in görüşüdür. Muhakkik âlimlerden büyük bir gurup bu görüşü tercih etmiştir: Cenâb-ı Allah, bu harfleri, kâfirlerin aleyhine delil olmak üzere zikretmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onlara Kur'ân'ın benzerini veya on sûresinin veyahut da tek bir sûresinin benzerini söylemelerini, meydan okuyarak teklif edip onlar da bunu yapamayınca, Cenâb-ı Allah Kur'ân'ın bu harflerden başka bir şeyden müteşekkil olmadığına, onların da bu harflere sahib olduğuna, fesahat kaidelerini bildiklerine, bu sebeble de Kur'ân'ın bir benzerini getirebilmeleri gerektiğine dikkatlerini çekmek için bu hurûf-u mukattaayı indirdi. Kâfirler bunu yapamayınca, bu, Kur'ân'ın bir insan tarafından değil de Allah tarafından indirildiğine delâlet etmiştir.
Onbirincısi: Abdulazib b. Yahya şöyle demiştir: "Allahü teâlâ bu harfleri Kur'ân'da zikrederek sanki şöyle demiştir: Bunları parça parça (harf harf) dinleyiniz. Tâ-ki bu harfler birleştirilmiş olarak size geldiğinde, önce bunları tanımış olasınız. Nitekim çocuklar, önce tek tek harfleri öğrenirler. Sonra da bunlardan meydana gelen kelimeleri öğrenirler."
Onikincisi; İbn Ravk ve Kutrub'un görüşüdür. Bu görüşe göre: Kâfirler: "Bu Kur'ân'ı dinlemeyiniz ve onun hakkında manasız yaygaralar (gürültüler) yapın.
Belki ona üstün gelir (duyulmasına mâni olursunuz)" deyip, Kur'ân'dan yüz çevirmeyi birbirlerine tavsiye edince, Cenâb-ı Allah, onların fayda ve menfaatleri istediği için, onların susmalarına ve Kur'ân'dan kendilerine gelen şeyi dinlemelerine sebeb olsun diye, onların bilmedikleri şeyi onlara indirmeyi murad etti de onlara bu harfleri inzal etti. Onlar bu harfleri duyunca, hayrete düşmüşcesine şöyle dediler: "Hazret-i Muhammed'in söylediklerine hele bir kulak verin." Kâfirler böyle Kur-ân'a kulak verince, Kur'ân onlara nüfuz etti ve bu, onların Kur'ân'ı dinlemelerinin ve Kur'ân'dan istifade etmelerinin sebebi oldu.
Onüçüncüsü: Bu, Ebu'l-Âliye'nin görüşüdür. Bu harflerden her biri, birtakım milletlerin ayakta kalma müddetleri ve diğer bazı kavimlerin de ecelleri hakkındadır.
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Bakara Sûresi'nın başındaki ayetlerini okurken, Ebû Yâsir b. Ahtâb, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına geldi. Sonra, Ebû Yâsir'in kardeşi Hayy b. Ahtâb ile, Kâ'b b. el-Eşref de geldi. Hepsi, Hazret-i Peygamber'e (......) manasını sordular ve:
"Kendinden başka hiçbir ilah olmayan Allah aşkına söyle, bunun sana gökten geldiği doğru mu?" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) " Evet, aynen böyle indi" buyurmuştur. Hayy da: " Eğer doğru söylüyorsan, ben bu ümmetin ecelinin kaç sene olduğunu bilirim." dedi ve şöyle devam etti: Ümmetinin ömrünün sadece yetmişbir sene olduğunu bu harflerin ebced hesabıyla gösterdiği bir adamın dinine nasıl gireriz?" Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): güldü. Hayy: " Bundan başkası da mı var?" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): Evet, dedi. Hayy da: " Bu, birinciden daha çok ve (ebced hesabı ile) yüzaltmış sene eder. Başkası var mı?" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
- Evet, var" dedi. Hayy da: "Bu, birinci ve ikinciden daha çok. Biz şehadet ederiz ki, eğer doğru söylüyorsan, ümmetinin ikiyüzotuzbir senesi var. Dahası var mı?" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Evet, var" dedi. Hayy: " Şahadet ederiz ki, sana iman etmiyoruz ve hangi sözüne inanacağımızı bilemedik" dedi. Ebû Yasir de: " Ama ben, peygamberlerimizin bu ümmetin hükümran olacağını haber verdiklerine, ama ne kadar hükümran olacaklarını açıklamadıklarına şehadet ederim. Eğer Muhammed doğru söylüyorsa, ben onu, bütün bu söylediklerini birleştirmiş olarak sayıyorum" dedi. Bunun üzerine bu yahudiler kalktı ve şöyle dediler: İş büsbütün karıştı. Azı mı alacağımızı, çoğu mu alacağımızı bilemiyoruz." İşte bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Sana Kitab'ı indiren O (Allah'tır)" (Âl-ı imrân. 7) ayeti ile ifade edilen şeydir
Ondördüncüsü: Bu harfler, sözün bitip yeni bir sözün başladığına delâlet eder. Ahmed b. Yahya b. Sa'leb, Arapların, bir söze başlayacakları zaman, muhatabları önceki sözün bitip yeni bir sözün başlayacağı hususunda uyarmak için, başlayacakları bu sözden başka bir şeyi söylemek adetleridir.
Onbeşıncisı; İbnu'l-Cevzî, İbn-i Abbas (radıyallahü anh)'dan şöyle rivayet etmiştir: Bu harfler, Cenâb-ı Allah'ın kendi zatını övmeye vesile yaptığı harflerdir
Onaltıncısı: Ahfeş demiştir ki: "Allahü teâlâ. bu harflerin çok şerefli ve faziletli olmasından ve bu harfler çeşitli dillerde indirilen semavî kitapların temeli, Allah'ın güzel isimlerinin ve yüce sıfatlarının esası ve milletlerin sayesinde tanıştıkları, Allah'ı zikredip birledikleri sözlerin kökü olmasından dolayı, bu harflerle yemin etmiştir. Her ne kadar bundan maksad bütün harfler ise de, Allahü teâlâ onlardan bir kısmını zikretmekle yetinmiştir. Nitekim sen, sûrenin hepsini kastettiğin halde, "elhamd"ı okudum" dersin. Buna göre. sanki Cenâb-ı Hakk şöyle demiştir: "Bu harflere yemin ediyorum. Çünkü bu Kur'ân, levh-i mahfuz'daki kitabın aynısıdır."
Onyedincisi: Bu harfleri söylemek, herkesin alışık olduğu bir husus olsa da, bu harflerin o isimlerle adlandırılmış olduğunu, ilimle meşgul olup, ilimden istifade edenlerden başkası bilmez. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın daha önce ilimle meşoul olup, ilimden istifade etmiş olmadığı halde, bunları haber vermesi, bir gaybten haber vermedir. İşte bundan dolayı. Cenâb-ı Hakk, bu sûrenin ilk duyulan kısmın, Hazret-i Peygamberin doğruluğuna delâlet eden bir mucize olsun diye. başta bu hurûf-u mukattaayı zikretmiştir
Onsekizincisi: Ebu Bekr et-Tebrizî şöyle demiştir; "Cenâb-ı Allah, bu ümmetten bir gurubun, Kur'ân'ın kadîm olduğunu söyleyeceğini bildiği için, Kelâmullah'ın bu harflerden meydana geldiğine dikkat çekmek için bunları sûre başlarında zikretti. Binaenaleyh Kur'ân'ın kadîm olmaması gerekir."
Ondokuzuncusu: Kadı el-Mâverdî şöyle demiştir: den maksad, yanı bu kitab size indi, size misafir oldu. Çünkü "ılmâm", ziyaret etmek manasınadır. Cenâb-ı Hakk böyle buyurmuştur. Çünkü Cebrail (aleyhisselâm), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) e. bir misafirin gelişi gibi gelirdi.
Yirmincisi: "Elif", evvelemirde (her şeyden önce) istikametin gerekli olduğuna delâlet eder İstikamet de. şeriata riayet etmektir Nitekim Cenâb-ı Allah:
"Rabbimiz Allah'dır' deyip, sonra da dosdoğru olanlar..." (Ahkâf. 13) buyurmuştur.
"Lâm", nefisle mücahede esnasında meydana gelen tevazua işarettir Bu da tarikata riayet etmektir. Nitekim Cenâb-ı Allah:" "Bizim için mücahede eden kimseleri elbette yollarımıza iletiriz." (Ankebût, 69) buyurmuştur "Mîm" ise, sonu başlangıcının aynı, başlangıcı da sonunun aynı olan bir daire gibi, kulun muhabbet makamında olmasına işarettir. Bu makam da ancak, tamamen Allah'da yok olmak (fena fi'llah) ile olur. İşte bu hakikat makamıdır. Nitekim Cenâb-ı Allah "Allah" de, sonra onları bırak daldıkları şeyde oyalanıp dursunlar" (Enam, 91) buyurmuştur.
Yirmibirincisi: Elif, boğazın en uzak yerinden çıkar. Bu, harflerin ilk mahreç yeridir. Lâm, dilin kenarından çıkar. Bu da, mahreç yerlerinin ortasıdır. Mîm, dudaktan çıkar ki, bu ise mahreçlerin sonuncusudur. Böylece " kulun zikrinin başlangıcının, ortasının ve sonunun ancak Allah olması gerektiğine işaret eder. Nitekim Cenâb-ı Hakk, "Öyleyse, Allah'a kaçınız" (Zâriyat. 50) buyurmaktadır.
Muhakkîk âlimlerin çoğuna göre, bu harfler sûrelerin isimleridir. Bunun delili ise, şudur: Bu lâfızlar ya anlaşılmaz veya anlaşılır. Birinci fikir, şu yönlerden bâtıldır.
Birincisi, eğer bu caiz olsaydıı, o zaman Araplara zencilerin diliyle konuşmak ve hitap etmek caiz olurdu.
İkincisi ise, Allah Kur'ân'ın tamamını hidayet rehberi olarak niteledi. Bu ise, O-nun anlaşılır olmamasına mânidir Anlaşılır olmasına gelince, biz deriz ki, Cenâb-ı Hakk'ın bu harflerden maksadı, onları ya lakab isimleri veyahutta mana isimleri yapmaktır. Bunlardan ikinci ihtimal, yanlıştır. Çünkü, bu lâfızlar Arapça'da, müfessırlerin zikretmiş oldukları manalar için vaz edilmemiştir. Binaenaleyh, bu lâfızları bu manalara hamletmek imkânsızdır. Çünkü Kur'ân, Arapça nazil olmuştur; dolayısıyla O'nu Arapça'da olmayan bir manaya hamletmek caiz değildir. Bir de, müfessirler çok değişik görüşler zikretmişlerdir. Bu lâfızların, onların zikrettikleri görüşlerin bir kısmına delâlet etmeleri, diğerlerine delâlet etmelerinden daha evlâ değildir Bu durumda, bu lâfızlar rnüfessırlerin zikrettikleri manaların hepsine hamlolunmalıdır ki. bu ıcmâ ile imkânsızdır Çünkü müfessırlerden her bin, bu lâfızları zikredilen muhtemel manalardan sadece birine hamletmışlerdır.
Müfessırler arasında, bu lâfızları, bu manaların hepsine hamleden mevcut değıidir. Ya da, bu lâfızlar bu manalardan hiç birine hamledilmezler ki, elde kalan görüş budur. Bu lâfızların mana isimlen olmaları yanlış olunca, onların lakab isimlen olduğuna hükmetmek gerekir. "Bu lâfızların manaları bilinemez" denilmesi, bir kişinin; Şayer bu caiz olsaydı, bu Allah'ın Araplara Arap olmayanların diliyle konuşmuş olmasının caiz olduğunu gerektirmez mi?" denilirse, deriz ki: Allah'ın, Araplara. Arap olmayanların diliyle hitap etmesi niçin caiz olmasın? Çünkü Cenâb-ı Hakk. Araplara Habeşçe olan " sü " ile, Farsça olan ve kelimelerini kullanarak hıtab etmiştir. Bu lâfızların manalarının anlaşılmaması, "Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân'ın tamamının bir hidayet rehberi ve bir kılavuz olduğunu bildirmesine ters düşmez mi?" denilirse, biz deriz ki: Kur'ân'ın mücmel ve müteşabihatı kapsaması konusunda herhangi bir anlaşmazlık yoktur, Kur'ân'ın mücmeli ve müteşabihatı ihtiva etmiş olması, nasıl O'nun bir hidayet rehberi ve bir kılavuz olmasına zarar vermiyorsa, bu harfleri ihtiva etmesi de zarar vermez. Biz bu lâfızların manalarının anlaşılır olduğunu kabul ediyoruz, fakat senin, "bu lâfızlar ya lakab ismidir veya mana ismidir" şeklindeki sözün, bu lâfızların, ancak her hangi bir şeyi ifade etmek için vaz'olunmuş olduklarının kesinleşmesi halinde doğru olur ki, bu da imkânsızdır. Belki de, Cenâb-ı Hak bu lâfızlarla, Kutrub'un dediği gibi, başka bir hikmetten dolayı konuşmuştur. Kutrub şöyle demiştir: Müşrikler başlangıçta, Kur'ân'a iltifat etmemede ittifak edince, Cenâb-ı Hakk Resulüne başlangıçta bu harflerle konuşmasını emretti; böylece onlar bu harfleri dinlediklerinde hayrete düşüp de, sükût ettiler Böylece de Kur'ân, onların kulaklarını iyice doldurdu. Biz bu lâfızların, herhangi bir şeyi ifade etmek için konulmuş olduklarını kabul ettik; o halde, bu lâfızların mana isimlerinden olduklarını söylemek niçin caiz olmasın? Bu lâfızların manaları malûm olmadığı zaman, "bu lâfızlar Arapça'da kesinlikle herhangi bir şey için vaz edilmemişlerdir" denilirse, deriz ki: Bu lâfızların yalnız başlarına her hangi bir şey için vaz edilmemiş olduklarında bir anlaşmazlık yoktur." Ancak, bu lâfızlar hususî bir karîneyle beraber, muayyen bir mana ifade ederler' denilmesi niçin caiz olmasın? Bunu birkaç bakımdan şöyle açıklarız:
Birincisi: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), müşriklere, birçok kere Kur'ân'la meydan okumuştur (tehaddî). Cenâb-ı Hakk bu harfleri zikredince, durumun gösterdiği karine, Cenâb-ı Hakk'ın bu harfleri zikretmesinden muradının onlara şöyle demek olduğuna delâlet etmesidir: "Ey müşrikler, bu Kur'ân, sizin de kendisine gücünüzün yettiği harflerden mürekkebdir. Şayet bu bir beşer işi olsaydı, bunun bir benzerini sizin de getirebilmeniz gerekirdi."
İkincisi: O harfleri, ebced hesabına vurmak, insanlar nezdinde bilinen bir adettir.
Üçüncüsü: Bu harfler, sözün kökleri olunca, şerefli ve azîz olmuşlardır. Bu sebebten dolayı, Cenâb-ı Hakk bunlara, şâir şeylere yemin ettiği gibi, yemin etmiştir.
Dördüncüsü: Bir ismin harflerinden tek bir harfle yetinmek, Araplarca bilinen bir adettir. Böylece Cenâb-ı Hakk, kendi isimlerine dikkat çeksin diye, bu harfleri zikretmiştir.
Delilinizi kabul ediyoruz, ancak bu da birçok bakımdan çelişki doğurur.
Birincisi: Birçok sûreyi ve lâfızlarında birleşmiş olarak görüyoruz. Buna göre, burada da bir karışıklık vardır. Halbuki, alem isimlerinden maksat karışıklığı ortadan kaldırmaktır.
Şayet, "Bu kendilerine Muhammed ismi verilen kalabalık bir topluluğun bulunmasıyla bir güçlük arzeder. Çünkü Muhammed isminde hepsinin ortak olması, o ismin alem olmasına ters düşmez" denilirse, biz deriz ki, sözümüz kesinlikle herhangi bir mana ifade etmez. Şayet sözünü bir alem kabul edersek, bunun faydası, belirlemek (tayin) ve karışıklığı gidermek olur. Bu maksad elde edilmeyince, bunu alem kılmak imkânsız olur, Muhammed ismiyle isimlenmekse, böyle değildir. Çünkü Muhammed ismiyle isimlenmede, tayin etmenin dışında, başka maksatlar da vardır. Buda, o ismin peygamber ismi olması ve şerefli sıfatlardan bir sıfata delâlet etmesi bakımından, bu isimle bereket ummaktır. Yine tayin etmenin dışında, o isimle, bu maksatlardan herhangi bir maksadı da kastetmek caizdir. sözümüz böyle değildir. Çünkü bunda, tayinden başka herhangi bir fayda yoktur. Herhangi bir fayda ifade etmeyince de, ona isim vermek tamamıyla anlamsız olur.
İkincisi: Şayet bu lâfızlar, sûrelerin isimlen olsalardı, bunun tevatür yoluyla bilinmesi gerekirdi. Çünkü bu isimler, Arabların isim verme kaidelerine göre olmamıştır. Saklanmalarına dair bir korku veya bir arzunun olmadığı hallerde, garib şeylerin aktarılmalarına dair çokça sebep bulunur. Şayet bunların nakledilmelerine dair birçok sebep olmuş olsaydı, bu husus tevatürle bilinir ve kendisindeki anlaşmazlık da sona ererdi. Durum böyle olmayınca, bunların sûrelerin isimleri olmadıklarını anlamış olduk.
Üçüncüsü: Kur'ân Arapça olarak nazil olmuştur. Araplar ise, isimlendirdikleri şeyi, en fazla iki kelimeden mürekkeb olarak isimlendirmişlerdir. Meselâ, Ma'dîkeribe ve Be'labekke gibi.. Araplardan hiç kimse, bir şeyi üç, dört ve beş isimle isimlendirmemışlerdir. Buna göre, bu lâfızların sûrelerin isimleri olduğunu söylemek, Arapçanın dışına çıkmak olur ki, bu da caiz değildir.
Dördüncüsü: Bu lâfızlar, bu sûrelerin isimleri olmuş olsaydı, bu sûrelerin sadece bu lâfızlarla, başka isimlerle değil- isimlendirilmiş olmaları gerekirdi. Ancak bu sûreler, başka isimlerle de tanınmaktadırlar. Meselâ Arapların Bakara Sûresi, Âl-i İmrân sûresi v.b. demesi gibi...
Beşincisi: Bu lâfızlar, bizzat sûreye dahil olup. ondan bir cüzdürler. Bir şeyin cüzü ise, derece bakımından o şeyden önce; bir şeyin ismi ise, derece bakımından o şeyden sonradır. Şayet bu lâfızları sûrelerin ismi kabul edersek, aynı anda beraberce öncelik sonralık gerekir ki, bu da muhaldir. Eğer: "Bizim " " sözümüzün tamamı, esasında bu sözün ilk harfinin adıdır. Mürekkep bir kelimenin, kendi cüzlerinden bir kısmının ismi olması caiz olunca, bu mürekkep kelimenin cüzlerinden birisinin mürekkep kelimenin ismi olması niye caiz olmasın?" denilirse, biz deriz ki; fark aşikârdır, Çünkü mürekkep, müfretten; isim müsemmadan sonra gelir Şayet mürekkebi müfredin ismi yaparsak, iki sebebe binaen, bu mürekkebin bu müfretten sonra gelmesi gerekir ki, bu da imkânsız değildir. Ama şayet müfrecli mürekkebin ismi yaparsak, bir müfredin müfred olması itibariyle önce olması bir de onun isim olması cihetiyle sonra olması gerekir ki, bu da imkânsızdır.
Altıncısı: Şayet durum böyle olsaydı, Kur'ân sûrelerinden herhangi bir sûrenin bu şekildeki bir isimden halı olmaması gerekirdi. Halbuki bilindiği üzere, durum böyle değildir.
Allah, Kur'ân'da "Arapça olmayan ve gibi kelimeleri kullanmıştır" şeklindeki soruya iki şekilde cevap veririz.
Birincisi: Bu kelimelerin hepsi Arapça'dır. Ancak diğer dillerle tevafuk (uygunluk) söz konusudur. İki dilde, bazan aynı kelimeler bulunabilir.
İkincisi: Bu isimlerle isimlendirilen şeyler, daha önceleri Arap ülkelerinde mevcut değildi. Ne zamanki isimlendirilen bu şeyleri buldular, tanıdılar, bundan sonra da bu şeylerin isimlerini öğrendiler Bunu müteakiben de, bu isimlen kullandılar da, bu lâfızlar Arapça birer lâfız oldular.
"Allah'ın kitabında mücmel kelimelerin bulunması, bu kitabın bir beyan olmasına zarar vermez" sözü hakkında, şunu deriz: Allah'ın kitabında bulunan her mücmelin, akılda veya Kitab'ta veyahutta sünnette bir açıklaması vardır. O vakit de, Kitap bir şeyler ifade eder. Açıklama ise, kendisinden Allah'ın muradının ne olduğunun bilinmediği yerlerde olur.
"Bu lâfızların zikredilmesinden maksadın, müşriklerin gürültülerine son vermek olması niye caiz değildir?" sözüne gelince, deriz ki, şayet bu lâfızların (hurûf-ı mukattaa) bu maksat için zikredilmeleri caiz olsaydı, bu maksada binaen (onların hezeyanlarına karşılık) Allah'ın mukabil sözleri Kur'ân'da zikretmesi caiz olurdu ki, bu da icmâ ile yanlıştır.
Zikrettikleri diğer vecihlere gelince, biz sözümüzün, Arapça'da bu manaları ifade etmek için vad edilmediğini açıklamıştık. Bu sebeble, bu manaların o kelime hakkında kullanılması caiz değildir. Çünkü Kur'ân Arapça olarak nazil olmuştur; diğer yandan bu manalar birbiriyle çelişmektedir Bu sebeble lâfzı manalardan bir kısmına hamletmek, diğerine hamletmekten daha evlâ değildir.
Bir üçüncü sebeb de şudur: Şayet biz bu kapıyı açarsak bütün bâtını tevillerin ve diğer taşkın sözlerin kapısı daaçılmışolur ki, bunu yapmamıza da imkân yoktur.
Birinci muarazaya cevabımıza gelince: Birçok sûrenin bir isimle isimlendirilmiş, sonra da, bunların herbiri diğerinden başka bir alâmetle ayrılmış olmasında gizli bir hikmetin bulunması uzak bir ihtimal değildir.
İkinci muarazaya cevabımız ise şudur: Bir sûreyi belli bir lâfızla isimlendirmek büyük bir iş değildir. Binaenaleyh, bu ismin, şöhrette tevatür derecesine ulaşmamış olması caizdir.
Üçüncü muarazaya cevap: Bir şeyi üç isimle isimlendirmek, de olduğu gibi tek bir isim yaparsan, Arapça'nın dışına çıkmak olur. Ama, sayı isimlerinde olduğu gibi, terkib halinde olmaksızın, tek tek saymaya gelince, bu caizdir. Çünkü Sîbeveyh, bir şeyi cümle ile, bir şiirin beytiyle ve bir gurub harf ile isimlendirmenin caiz olduğunu açıklamıştır.
Dördüncü muarazaya cevap: Şöhret bakımından, lakabın, asıl isimden, daha fazla yaygın olması uzak bir ihtimal değildir. Burada da, böyledir.
Beşinciye cevap: İsim, muayyen bir zamanı göstermeksizin, kendi başına müstakil bir şeye delâlet eden bir lâfızdır. lâfzı da, böyledir. Buna. isim kendinin ismi olur. Bu caiz olunca, bir şeyin cüzünün o şeyin ismi olması niçin caiz olmasın?
Altıncıya cevap: İsim, bir hikmete mebnî olarak konulur. Bu hikmetin, sûrelerin bir kısmına değil de, diğer bir kısmına isim koymayı gerektirmiş olması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk, dilediği şeyi yapar. Hurûf-u mukattaanın bir anlamı olduğunu söyleyen görüşü destekleme sadedinde söylediğimiz sözün sonu budur.
Naklettiğimiz sözlerle takviye ettiğimiz bu görüşten sonra Kutrub'un görüşü gelir. Onun görüşü şudur: Müşrikler birbirine, "Bu Kur'ân'ı dinemeyin ve onun hakkında manasız gürültüler (yaygaralar) yapın" demişler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu sûrenin başındaki bu hurûf-u mukattaayı okuyunca, müşrikler onlardan hiçbir şey anlamadılar. İnsan, menolunduğu şeye karşı düşkündür. Bundan dolayı da müşrikler, bu kapalı sözü tefsir edecek ve bu müşkili izah edecek bir söz gelir ümidi ile Kur'ân'a kulak veriyorlar, onun sûre ve ayetlerini tefekkür edip inceden inceye düşünüyorlardı. Bu da onların Kuran'ı dinlemelerine, onun sûrelerini, fasılalarını ve ayetlerini iyice düşünmelerine bir vesile olmuştu. Bu görüşü iki şey desteklemektedir:
Birincisi: Bu harfler sadece sûrelerin başlarında bulunmaktadırlar. Bu da maksadın, söylediğimiz şey olduğunu hatıra getirir.
İkincisi: Âlimler, şunu söylemiştir: Müteşâbih ayetlerin indirilmesindeki hikmet, bunun sebeblenni araştıran kimsenin, Kur'ân'ın müteşâbih ayetler ihtiva ettiğini öğrendiğinde, görüşünü destekleyecek ve kanaatine yardım edecek bir şey bulmak ümidiyle, Kur'ân'ı inceden inceye düşünmesi ve onun üzerinde tefekküre gayret etmesidir. Bu gayret de böylece, onu sapıklıklardan kurtaracak olan muhkem ayetlere vâkıf olmasına bir vesile olur. İşte bazı sapık fikirlere çekilebilen müteşâbih ayetlerin bu hikmet için indirilmeleri caiz olunca, hiç bir hata ve sapmaya yol açmayan hurûf-u mukattaanın aynı hikmet (gaye) için indirilmeleri daha uygun olur.
Bu konuda en uzak görüş şöyle denilmesidir: Eğer bu caizse, Allahü teâlânın Araplara, zencilerin dili ile konuşması ve bu hikmet için manasız sözler söylemesi de caiz olur Bu da Kur'ân'ın bir hidayet rehberi ve açıklama olmasına zarar verir.
Fakat buna karşı biz deriz ki: Allahü teâlâ'nın Araplara, zencilerin lisanı ile konuşabileceğini söylemek niçin caiz olmasın? Bunda da aynı (hikmet) vardır. O halde bu da caiz olur Bu konuda sözün özü; konuşma bir fiildir. Konuşmaya götüren sebeb ise bazan ifade-i meram etmektir, bazan da başka bir şeydir. "Bu manasız söz söyleme olur" sözüne gelince, biz deriz ki: Eğer sen, "manasız söz (hezeyan)" kelimesi ile tamamıyla faydadan hâli bir fiili kastediyorsan, durum böyle değildir Eğer "hezeyan" kelimesi ile, bir şey ifade etmeyen lâfızları kastediyorsan, bu lâfızlarda bunun dışında başka faydalar mevcut ise, "Bu, hikmete zarar verir" niçin denilsin? Kur'ân-ı Kerîm'in bir hidayet rehberi ve bir açıklama olarak vasfed ilmesi ne gelince, bu söylediklerimize aykırı değildir. Çünkü gaye, bizim zikrettiğimiz husus olunca, onların Kur'ân'ı dinlemeleri en büyük hidayet ve açıklama çeşidi olmuş olur. En iyi Allah bilir.
Huruf-U Mukattaanın Sûre Isimleri Olması Ile Ilgili Bazı Konular
Bu hurüf-u mukattanın sûrelerin isimleri olduğunu söyleyen görüşle ilgili bazı meseleler:
Birincisi: Bu isimler iki kısımdır:
a. İ'râb olanlar. Bu da, gibi ya müfred bir isim olur veyahut da tamamı tek bir vezinde olan birkaç isim olur, gibi... Bunlar "Kabil" ve "Hâbil" vezni üzeredirler. (......)e gelince, bu üç isimden meydana gelmişse de, (......) gibidir. Bu, kendisinde alemlik ve müenneslik bulunduğu için gayr-ı munsarıf olan isimlerdendir,
b. İ'rab olmayan isimler, gibi. Bunu iyice anladıysan deriz ki: İsim müfred ise bunda iki kıraat şekli vardır:
Birincisi; sonlarını fetha ile okuyarak, (......) gibi okuyan kimsenin kıraati. Bu harekelerin, (söyle) gibi bir fiil ile (bu fiilin mef'ulu makamında oldukları için) meftuh olmaları caizdir. Daha önce açıklandığı gibi bu isimlerin sonlarında tenvin bulunmamıştır.
Sîbeveyh, şayet fetha ile okunursa bunu, isimlerde de caiz görmüştür.
Seyrâfî, bazılarının (......)in, nûnunu fetha ile okuduklarını, bunun fethasının da cerr mahallinde olduğunu söylediklerini nakletmiştir. Bu şöyle oluyor: Fethayi, kasem ifade eden bir "bâ" harfini takdir etmek suretiyle, cerr mahallinde görüyorlar. Nitekim Araplar şöyle derler; (Allah'a yemin olsun ki şöyle yapacağım.) Ancak ne var ki lâfzı, kendisinde sarf kaidesi tatbik edilmediği için, burada cerr mahallinde olduğu halde fetha ile harekelenmiştir Bu görüş, bazı âlimlerden rivayet etmiş olduğumuz "Cenâb-ı Allah bu harflerle yemin etmiştir" görüşü ile de kuvvetlenir
İkincisi: Bu da bazı âlimlerin kesre ile, diye okumalarıdır. Bunun sebebi, iki sakin harf bir araya geldiğinde, ikinci sakinin kesre ile harekelenmesinin gerekmesidir. Kendisi i'rab almayan kısma gelince, bunların i'rabının i'rab-ı mahkî olması gerekir. Bunun manası, nakledildikten sonra sözün ilk şekli ile söylenmiş olmasıdır. Şu sözünde olduğu gibi; "Temretân (iki hurma) dan dolayı yakamı bırak."
İkincisi: Cenâb-ı Allah, sûre başlarında gelen bu hurûf-u mukattaalarda, Arap alfabesi harflerinin yarısını, tam ondört harf ismini zikretmiştir. Bu harfler: Elif, lâm, mîm, sâd, râ, kâf, hâ, yâ, ayn, tâ, sîn, hâ, kâf ve nûn. Bunlar yirmidokuz sûrenin başında yer almaktadır.
Üçüncüsü: Bu başlangıç kelimelerinin harf sayılan muhteliftir Meselâ, birer harf olarak; ve ikişer harf olarak; üçer harf olarak, dörder harfli olarak ve ile beşer harfli olarak gelmişlerdir. Bunun sebebi, Arapların kelimelerinin yapısının bir, iki, üç, dört veya beş harfli olmasıdır, Burada da böyle olmuştur.
Dördüncüsü: Bu başlangıç kelimelerinin i'rabta yeri var mıdır, yok mudur? Biz deriz ki: Eğer bunları sûre isimleri kabul edersek, evet vardır. Sonra bunların i'rabında üç durum söz konusu olur (Daha önce geçtiği gibi) Mübteda veya haber olmak üzere merlu. Bunlarla kasem etmek doğru olduğu için, kasem olmak üzere (yemin fiilinin mef'ulü olarak) mansub, (veya kasem hari-i çeri ile) mecrur olurlar. Bunların sûre isimleri olmadığını söyleyen kimseye göre, tıpkı başlangıç cümleleri ve sayılan müfred kelimeler gibi, bunların i'rabtan bir mahallinin olması düşünülemez.
2
“Zâlike'l-Kitabu”
İbaresi Hakkında
Burada birçok mesele vardır:
Birinci Mesele
Birisi, "Burada işaret edilen varlık karşımızda bulunmaktadır Halbuki biri çıkıp da der:" (O) lâfzı, kendisi ile uzaktaki birşeye işaret edilen müphem bir isimdir" diyebilir.
Buna biz iki bakımdan cevap veririz:
Birincisi: Kendisine işaret edilenin karşımızda bulunmuş olduğunu kabul etmiyoruz. Bu sözümüzü birkaç yönden izah edebiliriz:
a. Bu, el-Esamm'ın sözüdür. O şöyle demiştir: Cenâb-ı Hakk, Kur'ân'ın bazısını bazısından sonra indirmiştir. Meselâ, Bakara Sûresi'nden sonra birçok sûre indirilmiştir. Bunlar da Mekke'de nazil olan sûrelerdir ki bunlarda tevhîde, şirkin bozukluğuna, peygamberliğin ve ahıretin gerçek olduğuna delâlet eden ayetler bulunmaktadır. İşte, ayetteki sözü, Bakara Sûresi'nden önce inmiş olan bu Mekkî sûrelere işarettir. Cenâb-ı Allah, bazan Kur'ân'ın bir kısmını da "Kur'ân" olarak isimlendirmektedir Nitekim, "Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyiniz." (Araf, 204) buyurmuştur. Yine Hak teâlâ, cinlerden naklen "Biz hayranlık uyandıran bir Kur'ân işittik." (Cin, 1) ve Biz Musa'dan sonra indirilen bir Kitap işittik." (Ahkâf, 30) buyurmuştur
Halbuki bu cinler, Kur'ân'ın hepsini değil bir parçasını işitmişlerdi. O da, o vakte kadar indirilmiş olan ayetlerdi.
b. Allahü teâlâ, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)i gönderdiği zaman, ona, hiçbir şeyin yok edemeyeceği bir kitap indireceğini vaadetmış, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de bunu ümmetine haber vermişti. Ümmet bunu, ondan rivayet etmişti. Cenâb-ı Hakk'ın "Muhakkak ki biz, senin özerine ağır bir söz vahyedeceğiz." Bu ayet, Müzzemmil Sûresi'nde (5. ayet)tir ki, bu sûre Hazret-i Peygamber'ın ilk peygamberlik yıllarında nazil olmuştur.
c. Cenâb-ı Hakk, Bakara Sûresi'nde, Benî İsrail'e hitab etmiştir. Çünkü bu sûre Medine'de nazil olmuş olup, çoğu yahudılere ve Benî İsrail'e karşı getirilen hüccet ve delillerle doludur. İsrâiloğullarına, Hazret-i Mûsâ ve İsâ (aleyhisselâm), Allah'ın Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i peygamber olarak göndereceğini ve ona bir kitap indireceğim haber vermişlerdir. Buna göre (......)nun manası şudur: Bu, geçmiş peygamberlerin, İsmail (aleyhisselâm)'ın soyundan, âhir zamânda peygamber olarak göndereceği zata Allah'ın inzal edeceğini haber verdikleri kitaptır.
d. Cenâb-ı Hakk, bu Kur'ân'ın Levh-i Mahfûz'da bulunduğunu,
"Hiç şüphesiz o (Kur'ân), katımızdaki ümmül-Kitab'da (Levh-i Mahfuzda)dır." (Zuhruf, 4) diyerek haber verince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, ümmetine bunu haber vermiştir. Bu sebep ile, Cenâb-ı Hakk'ın, indirdiği bu kitabın Levh-i Mahfuz'daki kitap olduğunu bildirmek için, (O kitap) demesi imkânsız değildir.
e. lâfzı ile, ayetinin söylenip tamamlanmasından sonra, ona işaret edilmiştir. Söylenip tamamlanan şey ise, uzak hükmündedir.
f. Kur'ân, onu gönderenden gönderilene ulaşınca, uzak noktada bulunmuş olur. Nitekim kendisine bir şey verdiğin arkadaşına, "Onu koru" dersin, ("Bunu Koru" demezsin).
g. Kur'ân, beşerî gücün, hepsine muttali olamayacağı birçok büyük hikmet ve çeşitli ilimleri ihtiva ettiği için, her ne kadar o kitap olarak elimizde ise de, ihtiva ettiği sırlar ve hakikatler bakımından bizden uzaktır (her şeyi ile görünürde değildir). Bu sebeble ona, uzak ve gaibte olan şeye işaret edildiği gibi, "O" diye işaret edilmesi caiz olmuştur.
İkincisi: İşaret edilen varlığın karşımızda olduğunu kabul etsek bile, lâfzı ile sadece uzaktaki bir şeye işaret edilmesini doğru kabul etmeyiz. Bunun izahı şudur; ve (Bu, şu) lâfızları iki işaret harfidirler. Çünkü bunların aslı dır. Bu da, işaret harfidir. Nitekim Cenâb-ı Allah:
"Allah'a güzel bir ödünç verecek olan o kimse kimdir." (Bakara, 245) buyurmuştur daki nın manası ise, dikkat çekmedir. Buna göre, bir şey yakın olduğunda ona diyerek işaretedilir. Yani, "Ey muhatab, işaret ettiğim şeye dikkat et. O, göreceğin şekilde karşında hazır duruyor" demektir. Bazan "Kâf" harfi, hitab etmek için, "lâm" harfi de işaret manasını tekid etmek için, dan sonra getirilir ve denilir. Böylece sanki konuşan kimse, kendisine işaret edilen varlık konuşan kimseden uzakta kaldığı için, dikkat çekme hususunda mübalağa etmiştir, işte bu da lâfzının, ilk icadında uzağı ifade etmediğine, aksine örfte, zikrettiğimiz emarelerden dolayı, uzağa işaret etmek için kullanıldığına delâlet eder. Böylece sanki bu lâfız, (......) kelimesi gibi olmuştur. (......) kelimesi, her ne kadar ilk icadında, yeryüzünde hareket eden her varlığı içine alsa bile, örfte bilhassa "at" için kullanılmıştır. Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Burada, lâfzını, luğavî manasına hamlediyoruz, örfî manasına değil... Bu durumda da uzağı ifade etmez. İlk icadlarındaki yakınlıklarından dolayı, lâfızları birbirinin yerine geçebilmişlerdir.
Nitekim Cenâb-ı Hakk: "Kuvvetlerin ve basiretlerin sahibi olan, kullarımız İbrahim'i, İshâk'ı ve Ya'kubu da an. Çünkü biz onları hâlis bir hasletle -ki bu yurtlarını hatırlamalarıdır- hâlis insanlar yaptık. Çünkü onlar, Bizim indimizde cidden seçkinlerden ve hayırlılardandı. İsmail'i, Elyesa'yı, Zülkifl'i de an. İşte bütün bunlar hayırlı insanlardı" (Sâd. 45-48) buyurmuş sonra da, "Bu (güzel) bir zikir (anmadır)" (Sâd. 49). buyurmuştur. Ve, "Yanlarında gözlerini yalnız zevcelerine dikmiş hepsi bir yaşta olan huriler vardır. İşte hesab günü için size vadolunan şey budur" (Sâd, 52-53) ve "(Bir gün bakarsın ki) ölüm baygınlığı, sana gerçekten gelmiş. İşte bu, senin kaçıp durduğun şey (denilmiş)tir." (Kâf 19) ve "Bunun üzerine Allah onu hem ahiret hem dünya azabı ile yakaladı. Şüphe yok ki korkacak kimseler için bunda 'î bir ibret vardır." (Nâziât, 25-26) ve "Andolsun Tevrat'tan sonra Zebur'da da yazmışızdır ki yeryüzüne ancak sâlih kullarım mirasçı olur" buyurmuş ve hemen peşi sıra da:
"Şüphe yok ki bunda, âbidler için bir tebliğ vardır" (Enbiyâ. 105-106) buyurmuştur. Ve yine "Onun için biz, "O öldürülen adama (kesilen ineğin) bir parçasıyla vurun." demiştik. İşte Allah böylece ölüleri diriltir." Yani "bu şekilde, Allah ölüleri diriltir." (Bakara, 73) ve "Bu, sağ elindeki nedir, ey Müsâ?" (Tâhâ, 17) yani "sağ elinde olan o şey nedir?" buyurmuştur Allah en iyi bilendir.
Ikinci Mesele
Birisi, "Kendisine işaret edilen "sûre" kelimesi müennes olduğu halde, ismi işaret burada niçin müzekker getirilmiştir?" derse, şöyle cevab verilir: İşaret edilenin müennes olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü müennes olan ya müsemmadır ya isim (olan lâfız)dir. Birincisi bâtıldır. Çünkü müsemma burada, Kur'ân'ın bir kısmıdır ki bu müennes değildir İsme gelince, bu lâfzıdır ki, bu da müennes değildir. Evet, bu müsemmânın sûre denen bir başka ismi vardır ve bu isim müennestir Fakat önce geçen ve söylenip bitmiş olan lâfzıdır ki, bu müennes değildir, yoksa önce geçen ve müennes olan Kur'ân'ın isimleri sûre lâfzı değildir.
"Kitab" Lâfzının Manaları Kur'ân'ın İsimleri.
Kur'ân'ın birçok ismi vardır:
1) Kitap
Birincisi: Kitap ismidir. Bu, ve gibi, bir masdardır." vezninin mefûl manasında olduğu da söylenmiştir. (......) kelimesinin manasına olması gibi Âlimler, kitaptan maksadın Kur'ân olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
Nitekim Cenâb-ı Hakk, "Bu, sana indirdiğimiz bir Kitaptır" 29) buyurmuştur. (......) kelimesi, Kur'ân-ı Kerîm'de birçok manaya gelmektedir.
1- Farz. Nitekim, "Size oruç farz kılındı" (Bakara, 183) ve " "Kısas size farz kılındı" (Bakara, 178) ve "Muhakkak ki, namaz, mü'minlere vakti belirlenmiş bir farzdır." (Nisa, 103) buyurulmuştur.
2- Hüccet ve delil. Nitekim, "Eğer doğrulardan iseniz, kitabınızı, yani delilinizi getiriniz" (Saffat. 157), buyurulmuştur.
3- Zaman, süre. Nitekim Cenâb-ı Hakk, şöyle buyurmuştur:
"Helak ettiğimiz her beldenin muayyen bir süresi vardır" (Hicr, 4).
4- Efendinin köiesiyle yazılı akit yapması, mükâtebe akdi...
"Ellerinizin sahip olduğu (kölelerden) mükâtebe isteyenler..." (Nür. 33). Bu "fiâl" masdan, burada "mufâele" manasındadır. "Mücadele, muhasame ve mukatele" kelimelerinin cidal, hısâm ve kıtal manasında olması gibi. "
"......kelimesinin iştikakı, bir şeyi bir araya getirdiğinde söylemiş olduğun sözünden alınmadır. Alay da. askerlerin bir araya geldiği yer olduğu için, diye isimlendirilmiştir Kitaba kitap denilmesinin sebebi, onun adeta şüphe askerlerine karşı bir alay gibi yığılması veya, kendisinde bütün ilimlerin toplanması, veyahutta Cenâb-ı Hakk'ın, mükellefiyetlerden kullarını Kitap'ta sorumlu tutmasıdır.
2) Kur'an
Nitekim Allahü teâlâ:
"De ki, insanlar ve cinler, bu Kur'ân'ın bir benzerini meydana getirmek için bir araya gelseler..." (isrâ. 88) " "Muhakkak ki Biz onu, Arapça bil Kur'an yaptık.
"İçinde Kur'ân'ın indirilmiş bir Kur'ân yaptık" (Zuhruf, 3), "İçinde Kur'ân'ın indirilmiş olduğu Ramazan ayı" (Bakara, 185) ve "Muhakkak ki bu Kur'ân, en doğru olan yola iletir" (isrâ. 9) buyurmuştur.
Bu hususta müfessirlerin iki görüşü vardır.
Birincisi; İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın görüşüdür, Buna göre, ve kelimelerinin aynı manaya gelmesi gibi "Kur'ân" ve "Kıraat" kelimeleri de aynı manaya gelir Bunun delili, şu ayettir:" "Biz onu okuduğumuzda, onun Kur'ân'ma uy" (Kıyamet, 18) yani "okunuşuna", yani "onu sana okuduğumuz zaman, onun okunuşuna uy" demektir
İkincisi, Katade'nin görüşüdür. Bu görüşe göre, "Kur'ân" lâfzı, suyu bir havuzda topladığın zaman" demenden bir masdardır
Süfyan b. Uyeyne ise: "Kur'ân, harflerinin bir araya gelmesinden kelimelerinin; kelimelerinin bir araya gelmesinden ayetlerinin; ayetlerinin bir araya gelmesinden sûrelerin ve sûrelerinin de bir araya gelmesinden kendisinin meydana gelmesinden; sonra da evvelkilerin ve sonrakilerin ilminin Kur'ân'da toplamış olmasından dolayı, "Kur'ân" diye isimlendirilmiştir." Netice olarak diyebiliriz ki "Kur'ân" lafzının iştikakı ya tilâvet (okumak) veyahutta toplama manasına olan cemiyyet manası ndandır.
3) Furkân
Cenâb-ı Hakk, "......"Kuluna Furkân'ı indiren (Allah) ne yücedir" (Furkân, 1) ve "O, insanlara yol gösterici ve Furkân olmak (hak ile batılı ayırıcı olmak) üzere gönderilmiş açıklamalardır" (Bakara. 185) buyurmuştur.
Müfessirler, Furkân kelimesinin tefsirinde ihtilâf etmişlerdir. Buna göre, "Kur'ân-ı Kerim'in inişi yirmi küsur senede olmak üzere parça parça olduğundan, o "Furkân" diye isimlendirilmiş" denilmiştir, Bunun delili Cenâb-ı Hakk'ın şu ayetidir:
"İnsanlara ağır ağır okuyasın diye parça parça İndirdiğimiz Kur'ân. Biz onu tedricen indirdik" (isrâ, 106). Halbuki diğer kitaplar, toptan (bir defada) indirilmiştir. Biz bunun hikmetini, Furkân Sûresi'ndeki:
"İnkâr edenler dediler ki: Kur'ân ona toptan indirilmeli değil miydi?" Biz, onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için, işte böylece (parça parça) indiriyoruz" (Furkân, 32) ayetinin tefsirinde zikrettik. Yine, Kur'ân, hak ile batılı; helâl ile haramı; mücmel ile mübeyyeni ve muhkem ile müevveli ayırdığı için "Furkân" olarak isimlendirilmiştir.
Bir görüşe göre de, Furkân, "Kurtulmak" manasına gelmektedir. Bu İkrime ve Suddî'nin görüşüdür Şöyle ki insanlar sapıklıkların karanlıklarında idiler de Kur'ân ile kurtuluşa erdiler. Nitekim müfessirler, Cenâb-ı Allah'ın:
"Hani biz Musa'ya Kitab'ı ve Furkân'ı vermiştik, umulur ki hidayete erersiniz (diye)." (Bakara. 53) ayetini bu manaya hamletm işlerdir.
4) Zikr, Tezkire, Zikra
"Zikr" ismi hususunda, Allah "Bu indirdiğimiz mübarek bir zikirdir" (Enbiyâ.50)
"Muhakkak ki biz zikri indirdik" (Hıcr 9) "Muhakkak ki O, senin için ve kavmin için bir zikirdir" (Zuhruf, 44).
"Zikr"in manası hususunda iki görüş vardır:
a. Kur'ân, kendisi ile kullarına öğüt verip, emir ve tekliflerini kendilerine öğretmiş olduğu, Allah'dan gelen bir zikirdir.
b. Kur'ân, kendisine iman eden bir kimse için bir nâm, şeref ve övünme kaynağı, aynı zamanda da Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ümmeti için bir şereftir.
"Tezkira" ismine gelince, Cenâb-ı Hakk, "O muttakiler için bir öğüt (ve hatırlatma)dır" (Hakka, 48) buyurmuştur.
"Zikrâ" ismine gelince, bununla ilgili olarak Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: "Hatırlat. Muhakkak ki hatırlatma müminlere fayda verir" (Zâriyat. 55).
5) Tenzil
"Muhakkak, ki (Kur'ân), Cibrîl-i Eminin indirmiş olduğu, âlemlerin Rabbinin bir tenzili (indirmesi)dir." (Şuarâ. 192-193)
6) Hadis
"Allah, en güzel hadisi (sözü) bir kitab olarak indirdi" (Zümer, 22).Cenâb-ı Allah, Kur'ân'ı bu ayette "Hadis" diye isimlendirdi. Çünkü, Kur'ân'ın sana ulaşması bir söz (hadis)'dir. Ve yine Cenâb-ı Hakk Kur'ân'ı. konuşulan şeye (yani söze) benzetmiştir. Zira Allah, onunla mükelleflere hitabetmiştir.
7) Mev'iza
"Ey insanlar, muhakkak ki Rabbinizden size bir mev'İza (bir va'z-u nasihat)gelmiştir" (Yûnus, 57).
Kur'ân, gerçekte bir nasihattir. Çünkü konuşan Allah, onu alan Cebrail (aleyhisselâm), imlâ eden de Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)dir. O halde. onunla nasıl va'z-u nasihat yapılmaz?
8) Hüküm, Hikmet, Hakim, Muhkem
Hüküm ismine dair, Allah şöyle buyurmuştur: İşte böylece biz onu Arapça bir hüküm olarak İndirdik" (Rad, 37). "Hikmet" ismi hususunda "Yerine ulaşan hikmet" (Kamer 5) ve "Evinizde okunan, Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayınız" (Ahzab, 34) buyurmuştur.
"Hakîm" ismine gelince, Allah, "Yasın, Hakim (hikmetli) Kur'âna yemin olsun ki"(Yâsîn. 1) buyurmuştur
"Muhkem" ismi hakkında ise Bu, ayetleri muhkem kılınmış (sapasağlam olan) bir kitabdır" (Hûd, 1) buyurmuştur.
Âlimler, bu kelimelerdeki hikmetin manası hususunda ihtilâf etmişlerdir. Halil, "hikmet" kelimesinin sağlam yapma ve ilzamı (susturup kabule zorlamak) manalarından alındığını söylemiştir. Müerriç ise, bunun (hakeme, gemin, hayvanın damaklarını tutup itaate zorlayan kısmı) ifadesinden alındığını söylemiştir. Çünkü gem, hayvanı zapteder Hikmet de, bunun gibi, insanı akılsızlıktan meneder.
Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:
9) Şifa
"Biz Kur'ân'dan mûminlere bir şifa ve rahmet olan (ayetler) indiriyoruz "(İsrâ. 82) ve "Kalplerde olan (derdlere) bir şifa" (Yûnus, 57).
"Şifa" kelimesinin manası hakkında iki görüş vardır:
a. Kur'ân, hastalıklara bir şifadır.
b. O, küfür hastalığına bir şifadır. Çünkü Cenâb-ı Hakk, küfür ve şüpheyi hastalık olarak isimlendirmiş ve "(O münafıkların) kalblerinde bir hastalık vardır." (Bakara. 10) buyurmuştur"kalbteki bütün şüpheler de Kur'ân ile yok olmaktadır. Bundan dolayı onun, "Şifa" diye isimlendirilmesi uygundur.
10) Hüdâ, Hâdi (Hidayete Götüren)
"Hüdâ" ismi hakkında, Allahü teâlâ: "Muttakîler için bir hidayet vesilesidir"' (Bakara, 2).
"İnsanlar için bir hidayet olmak üzere " (Bakara, 185) ve "Gönüllerde olan (hastalıklara) bir şifa, müminler için bir rahmet ve hidayet rehberi..." (Yûnus, 57) buyurmuştur.
"Hâdî" ismine gelince, Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki bu Kur'ân en doğru olan yola götürür" (İsrâ. 9).Cinler de: "Muhakkak ki biz, doğruya hidayet eden, hayranlık uyandıran bir Kur'ân dinledik" (Cin, 1-2) demişlerdir.
11) Sırât-ı Müstakim
İbn Abbas, tefsirinde Sırât-ı Müstakîm'in "Kur'ân" manasına olduğunu söylemiş ve "Bu benim sırât-ı müstakîm'im (dosdoğru olan yolum)' dur. O halde ona uyunuz" (Enam, 153) ayetini okumuştur.
12) Habl (İp)
Hak teâlâ "Allah'ın ipine hep birlikte sımsıkı sanlınız." (Âı-ı Imrân, 103) buyurmuştur. Tefsirde, hablullâh'ın (Allah'ın ipinin), Kur'ân olduğu zikredilmektedir. Kur'ân bu ayette, "habl" olarak isimlendirilmiştir. Çünkü dini hususunda Kur'ân'a sarılan kimse, tıpkı bir ipe tutunan kimsenin boğulup ölmekten kurtulması gibi, O'nunla ahiret azabından ve dünya azabından kurtulmaktadır.
Bundan dolayı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur'ân'ı "ismet" (korunma, kurtulma vesilesi) diye isimlendirerek şöyle buyurmuştur:
"Bu Kur'ân, kendisine tutunan için bir ismet (koruyan, kurtulma vesilesidir Dârimî, Fedâllü'l-Kur'an, 1 (2/431). Çünkü O Kur'ân, insanları günah işlemekten korur.
13) Rahmet
Kur'ân'dan, müminlere şifa ve rahmet olan (ayetleri) indiririz" (isrâ, 82) Bilgisizliklerden ve sapıklıklardan kurtarmadan daha büyük rahmet olabilir mi?
14) Rûh
Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur: "İşte öylece biz sana, emrimizden bir ruhu (Kur'ân'ı) vahyettik." (Şûra, 52) ve "Allah melekleri, emrinden olan bir rûh ile indirir" (Nahl, 2).Cenâb-ı Allah, Kur'ân'ı "rûh" diye isimlendirmiştir. Çünkü Kur'ân, ruhların hayat vesilesidir. Bir başka yerde O, Cibril'i de "rûh" diye isimlendirmiş Biz ona ruhumuzu (Cibril'i) yolladık" (Meryem 17) buyurmuş; bir başka yerde de, Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'yı "rûh" diye isimlendirmiştir: "O kelimeyi Meryem'e ilkâ etti. O, Allah'dan bir rûhdur" (Nisa, 171)
15) Kasas (Kıssalar)
"Biz sana, kıssaların en güzelini anlatıyoruz" (Yûsuf, 3).Cenâb-ı Allah, Kur'ân'ı kıssa diye isimlendirdi, çünkü Kur'ân'a uymak gerekir. Nitekim, kardeşine, onu uzaktan takip et!" (Kasas, 11) yani, "peşinden git" buyurulmuştur. Veya Kur'ân, Muhakkak ki bu Kur'ân, gerçek bir kasas'dır" (âl-i imrân. 62) ayetinin de gösterdiği gibi, geçmiş kavimlerin kıssalarını da sergilediği için, "Kasas" diye isimlendirilmiştir.
16) Beyan, Tibyan, Mubîn
"Beyan" ismi hakkında, "Bu, insanlar için bir beyandır" (Âli İmrân. 138)
Tıbyân ismi hakkında "Biz sana, her şeyi açıklayıcı olmak üzere Kitabı indirdik" (Nahl, 89)
"Mübîn" ismi hakkında da, "Bunlar, apaçık bir Kitab'ın ayetleridir." (Yûsuf, 1) buyurulmuştur.
17) Besâir
"Bu, Rabbinizden gelen basâirdir" (Araf. 203). yani Kur'ân kendisiyle Hakkın görüldüğü gözlerdir. Burada Kur'ân, kurtuluş yolunu gören göze benzetilmiştir.
18) Fasl
Batılın arasını ayıran bir sözdür; Ö, manasız bir söz değildir." (Târik. 13-14)
Bu "fas" kelimesinin manası hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir Manasının hükmetmek olduğu söylenmiştir, çünkü Cenâb-ı Allah insanlar arasında, O'nunla gerçek bir şekilde hükmeder.
Bazıları da, bunun manasının, "kıyamet günü insanların arasını ayırıp, bir gurubu cennete iletip, bir gurubu da cehenneme süren" demek olduğunu söylemişlerdir Kim dünyada Kur'ân'ı kendisine imam edinirse, Kur'ân onu cennete götürür. Kur'ân'ı arkasına atanı da, O cehenneme sürer.
19) Nücûm
"Hayır hayır öyle değil! Yıldızların kaydıkları yerlere yemin ederim ki.. (Vakıa, 75) ve "İndiği dem Kur'ân'a yemin olsun ki.."
(Necm.1) buyurulmuştur. Kur'ân parça parça (necm necm) indiği için, bu isimle isimlendirilmiştir.
20) Mesânî (Tekrarlanan)
"Rabterine derin saygı göstermekte olanların derilerinin kendisinden ürperdiği tekrarlanan (mesânî) ayetler" (Zümer, 23). Kur'ân'a "mesânî" denildi, çünkü O'nda kıssalar ve haberler tekrar edilmektedir.
21) Ni'met
"Rabbinin nimetine gelince, onu anlat" (Duhâ, 11) ayetindeki "nimet" hakkında, İbn Abbas (radıyallahü anh) O'nun Kur'ân olduğunu söylemiştir.
22) Burhan
Muhakkak ki, size tıbbinizden bir burhan gelmiştir." (Nısâ. 174) Kur'ân nasıl burhan olmaz. Çünkü, fasîh kimseler O'nun bir benzerini söylemekten âciz kalmışlardır.
23) Beşir, Nezir
Bu isimlerde Kur'ân ile peygamberler arasında bir ortaklık, iştirak sozkonusudur. Cenâb-ı Allah, peygamberlerin vasıfları olarak "Müjdeleyiciler ve uyarıcılar" (Nısâ 165): Hazret-i Muhammed'in vasfı olarak: "Muhakkak ki Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyana olarak yolladık" (Fetih 8). Kur'ân'ın sıfatı olarak da, Fussilet Sûresinde 'Bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak... Ama, insanların çoğu ondan yüz çevirdiler" (Fussilet 4). yani "O Kur'ân, kendisine itaat edeni cennetle müjdeler, isyan edeni de cehennemle korkutur" buyurmuştur. Buradan itibaren Cenâb-ı Allah ile Kur'ân arasında ortak olan isimleri zikredeceğiz.
Kur'an'ın Esmâ-i Hüsnâ İle Müşterek Olan Isimleri
24) Kayyim
"Kötü bir akıbetle korkutmak için, dosdoe-ru bir (kitab olarak)" (Kehf. 2) buyurulmuştur. Din de, aynı şekilde dosdoğrudur. "Bu, dosdoğru olan dindir" (Tevbe, 36) Cenâb-ı Allah "da, "kayyûm'dur. "Allah'dan başka hiçbir ilâh yoktur. O, hayydir, kayyûmdur" (Bakara. 255) Cenâb-ı Hakk, beyân ve ifade hususunda Kendi zatıyla kaim olduğu için, "kayyûm" olarak isimlendirilmiştir.
25) Muhemin
"Sana, kendisinden önceki kitabları doğrulayıcı ve onlara karşı bir şahid olmak üzere, hak olarak Kitabı indirdik." (Maide. 48) "Müheymin" ismi "emîn" lâfzından alınmıştır.
Kur'ân, O'na yapışan dünya ve ahiret zararlarından emin olacağı için, bu isimle isimlendirilmiştir. "Müheymin" olan Allahü Teâlâ. "'Müheymin" olan Kur'ân'ı, Cenâb-ı Allah'ın mahlûkatına karşı Allah'ın eminleri olan ümmet-i Muhammed için emîn peygambere göndermiştir. Nitekim Cenâb-ı Allah "İnsanlara karşı şahitler olasınız diye, işte böylece biz sizi orta bir ümmet yaptık." (Bakara. 143) buyurmuştur.
26) Hâdî
"Muhakkak ki bu Kur'ân, en doğru yollara ileticidir" (isrâ. 9) ve "Doğruya iletir" (Cin. 2) Cenâb-ı Allah da, hâdî'dir. Çünkü bir haberde, Allah hakkında, "o, nur vehâdîdir" denilmiştir.
27) Nur
"Allah göklerin ve yerin nurudur." (Nur. 35).Kur'ân hakkında da, "Ve, O'nunla beraber indirilen nura tâbi oldular"(Araf, 157), yani, "Kurana tâbi oldular" buyurulmuştur. Hazret-i Peygamber de, Muhakkak ki, Allah'dan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir" (Maıde. 15) ayetinde nur diye isimlendirilmiştir Yani, nur Hazret-i Muhammed'dir. Hazret-i Peygamberin dini de nur olarak isimlendirilmiştir: "Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar" (Saff. 8) Hazret-i Peygamber'in açıklaması da, nur diye isimlendirilmiştir: "Allah'ın, göğsünde İslâm için bir inşirah verip de artık Rabbinden olan oir nur üzere olan kimse" (Zumer 22).Tevrat da, nur diye adlandırılmıştır "Muhakkak ki biz, Tevrat'ı inzal ettik. Onda bir hidayet rehberi ve bir nur bulunmaktadır" (Maıde. 44) İncil de, nur diye isimlendirilmiştir. "Biz ona, içinde bir hidayet ve bir nur olan, İncil'i verdik" (Maide, 46), Ve, iman da nur olarak adlandırılmıştır. "kurları onların önünde koşar" (Hadîd. 12).
28) Hakk
Cenâb-ı Hakkın isimleri hakkında, (Peygamberler yol- layan, her şeye şahid ve Hakk olan) isimleri varid olmuştur. Kuran da, hakdır. Çünkü Cenâb-ı Allah, "Muhakkak ki O Kur'ân, yakın olan bir hakdır" (Hakka, 51) buyurmuştur. Allah Kur'ân'ı Hakk diye adlandırdı. Çünkü Hakk, bâtılın zıddıdır. O halde, Hakk batılı siler süpürür. Nitekim Cenâb-ı Hakk, "Daha doğrusu Biz, hakkı bâtılın üzerine atarız da, hak onun beynini paramparça eder. Bir de bakarsın ki, bâtıl kaybolup gitmiş " (Enbiyâ. 18). yani o, silinip gitmiştir.
29) Aziz
"Muhakkak ki Rabbindir, azîz ve rahim olan" (Şuarâ. 104). Kur'ân'ın sıfatı hakkında da, "Aziz" ismidir "Muhakkak ki bu Kur'ân, azîz bir kitabdır." (Fussilet, 41) buyurmuştur. Peygamber de azizdir. Zira Cenâb-ı Hakk, "Andolsun ki, size, içinizden Allah nezdinde kadri yüce bir peygamber gelmiştir." (Tevbe. 128) buyurmuştur. Ümmeti de, azîzdir. Çünkü Cenâb-ı Hakk, "İzzet ve şeref ancak Allah'a, O'nun Resulüne ve müminlere aittir." (Münafikûn, 8) buyurmuştur. Azîz bir kitabı, azîz bir ümmet için, azîz bir peygambere Azîz olan Rab indirmiştir
"Azîz"in iki manası vardır
1) Kahir, yani hükümran, güçlü... Kur'ân da böyledir. Çünkü o, düşmanlarını yenmiş ve kendisine muaraza etmek isteyenlere de karşı koymuştur.
2) Eşi ve benzerinin bulunmamasıdır.
30) Kerîm
"O, kerîm bir Kur'ân'dır. O, muhafaza edilen bir kitabtadır" (Vakıa, 77 78).Cenâb-ı Hakk yedi şeyi kerîm olarak isimlendirmiş, onlara kerîm adını vermiştir. "Kerîm olan Rabbin hakkında seni aldatan ne oldu?" (infitâr, 6) Çünkü, Cenâb-ı Hakk'dan daha cömert olan bir başkası yoktur Kur'ân'ı da Kerîm ismiyle adlandırdı. Çünkü ilim ve hüküm hususunda Kur'ân'dan istifade edildiği kadar, hiç bir kitabtan istifade edilmez.
Hazret-i Musa'yı da Kerîm diye isimlendirerek, "Ve onlara, kerîm bir peygamber geldi" (Duhân, 17) buyurdu. Cenâb-ı Allah, amellerin mükâfatanı da kerîm olarak isimlendirdi. "Ve onu, bir bağış ve kerîm olan bir ecir ile müjdele" (Yâsîn. 11).
Cenâb-ı Hakk Arş'ına da kerîm demiştir. "O, Allahdır. O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur. O, kerîm Arşın Rabbidir" (Neml, 26) Çünkü Arş, rahmetin iniş yeridir.
Allah, Cebraîl'i de, "Muhakkak ki o, kerîm olan bir elçinin sözüdür." (Tekvîr, 19) diyerek kerîm diye isimlendirmiştir. Buradaki kerîm, azîz anlamındadır.
Cenâb-ı Allah, Süleyman (aleyhisselâm)'ın mektubunu da kerîm diye isimlendirmiş, "Muhakkak ki bana, kerîm bir kitab bırakıldı" (Neml, 29).
O halde, bu, kerîm olan Rabbin, kerîm olan melek ile, kerîm olan bir ümmet için, kerîm olan bir peygambere indirdiği bir kitaptır. Eğer bu ümmet, o kitaba sarılırlarsa. kerîm bir mükâfata nail olmuş olurlar.
31) Azîm
"Andolsun ki Biz sana, tekrarlanan yedi ayet ile Kurân-ı Azîm'i verdik." (Hıcr 87)
Cenab-ı Hakk, kendisini Azım diye isimlendirerek, "O, yücedir, azimdir" (Bakara, 255)
Arşını azîm diye isimlendirerek, "O, azîm olan Arşın Rabbidir" (Tevbe, 129)
Kitabını azîm diye isimlendirerek, "Ve, azîm olan Kur'ân'ı(verdik)" (Hicr. 87).
Kıyameti azîm diye isimlendirerek, "Büyük bir günde (diriltileceklerdir). O günde, insanlar âlemlerin Rabbinin huzuruna dikilir" (Mutaffifîn, 5-6).
Zelzeleyi azîm diye isimlendirerek, "Muhakkak ki, kıyamet saatinin sarsması, büyük bir şeydir" (Hacc, 1).
Peygamberin ahlâkını da azîm diye isimlendirerek, "Muhakkak ki sen, büyük bir ahlâk üzerindesin " (Nûn, 4),
İlmi de, azîm diye isimlendirerek, Allahın sana olan lütfü büyüktür" (Nisa. 112).
Kadınların tuzağını da azîm diye isimlendirerek, "Muhakkak ki, sizin tuzağınız büyüktür" (Yûsuf. 28)
Firavun'un sihirbazlarının sihrini de azîm diye isimlendirerek, "Onlar büyük bir sihir yaptılar" (Araf, 116)
Sevabın bizzat kendisini de azîm diye isimlendirerek, "Onlar gibi iman edip sâlih amel yapanlara Allah, bir mağfiret ve büyük bir ecir vadetmiştir." (Fetih. 29) ve münafıkların göreceği azabı da azîm diye isimlendirerek, "Onlara büyük bir azab vardır" (Bakara, 7) buyurmuştur.
32) Mübarek
"Bu mübarek bir zikirdir, " (Enbiyâ 50) Cenâb-ı Hakk birçok şeyi bu isimle isimlendirdi. Meselâ Hazret-i Musa ile mukalemede bulunduğu yere "mübarek" adını verdi. "Mübarek vadîde, ağaçtan.." (Kasas, 30) Yine, sağladığı yararlar çok olduğu için zeytin ağacını da, "mübarek" diye isimlendirerek, "Mübarek bir zeytin ağacından yakılır" (Nûr, 35). Hazret-i İsâ'ya da "mübarek" diye isimlendirerek, "Ve beni mübarek kıldı" (Meryem. 31).
Yağmuru da "mübarek diye isimlendirerek, "Ve gökten, mübarek bir yağmur indirdik" (Kâf. 9) "içinde bulunan faydalardan ötürü" buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hakk Kadir gecesini de "mübarek" diye isimlendirerek, "Muhakkak ki biz Kur'ân'ı mübarek bir gecede indirdik." (Duhân. 3) buyurmuştur. Buna göre Kur'ân mübarek bir meleğin mübarek bir gecede, mübarek bir ümmet için. mübarek bir peygambere indirdiği mübarek bir zikirdir.
“Elif, Lam, Mim” Ile “Zâlike'l-Kitabu” Kısmının Münasebeti
Cenâb-ı Hakk'ın sözünün sözü ile ilgisini açıklama hususundadır. Keşşaf sahibi şöyle demistir: '"Eğer sûrenin ismi kabul edersen, bu kısmının münasebeti durumda terkıbte birkaç vecih söz konusu olur.
Birinci vecih: (......)in birinci mübteda, (......) lâfzının ikinci mübteda. (......) lâfzının da ikinci mübtedânın haberi, ikinci mübtedânın da haberiyle beraber birinci mübtedânın haberi olması... Buna göre, (......) cümlesinin manası, "Bu, en mükemmel kitabtır." olur. Buna göre sanki O'nun dışında kalan kitabtar, O'nun karşısında noksandırlar ve bir kitab olmaya hak kazanan sadece odur. Meselâ senin, (erkek... odur) demen de bunun gibidir. Bunun manası, erkeklerde bulunan güzel hususiyetleri kendisinde bulundurduğu için, "o, erkeklikte tamdır, mükemmeldir" demektir.
İkinci vecih: " lâfzının sıfat olmasıdır. Buna göre mana, "İşte O, vadedilen kitap budur."
Üçüncü vecih: lâfzının, mahzûf bir mübtedânın haberi olmasıdır. Buna göre bu. "Bu. elif lâm mimdir." demek olur. Bu tahlile göre (......) ifadesı de, ikinci haber olur Veya, (......) lâfzının sıfat olması durumuna göre, (......)den bedel olur. Bu takdirde de manası, "dili "O da şudur" olur.
Dördüncü vecih: (......)'in bir cümle, (......)'nun da diğer bir cümle olmasıdır
Eğer ses makamında kabul edersen mübteda, da (......)'nın haberi olur. Buna göre mana şu olur: Bu indirilen kitab, en mükemmel bir kitabtır. mübteda. sıfat, " lâfzından sonra gelen smı da haberdir. Yahutta, mahzûf bir mübtedânın haberidir Buna göre bu terkibin şekli şudur: Anlamı ise. "bu elif, lâm, mim harflerinden meydana gelen, şu kitabtır." Abdullah b. Mesûd, (......) şeklinde okumuştur ki. bunun tahlili açıktır.
"Bu kitabta hiç bir şüphe yoktur." .
“Lâ Raybe Fihi” Ibaresi Hakkında
Birinci Mesele
(......) kelimesi, şekke yakındır. Ayrıca bunda, şekde olmayan bir fazlalık vardır. Sanki de, bir sû-i zan bulunmaktadır. Nitekim kendisi hakkında sû-i zan sahibi olduğun kimseye "Falancanın durumu beni işkillendirdi" dersin. Hazret-i Pevgamber'in "Sana şüphe vereni bırak, şüphe vermeyen şeylere geç" sözü de bu manadadır. Eğer, (......) kelimesinin, zamanın musibetleri manasında. Arabların sözlerinde kullanılmakta Olduğu; Allah'ın da: O'na zamanın belâlarının gelmesini gözetliyoruz" (Tûr 30) buyurduğu ve bu kelimenin, şâirin: "Tıhâme ve Hayber'de, kalbimizde depreşen her şeyi yaptık, sonra da kılıçlarımızı derleyip topladık!" dediği gibi kalbte depreşen gayz ve kin sebebleri hakkında da kullanıldığı söylenirse, biz deriz ki, bu iki mana bazan şek manasını da ifade ederler. Çünkü, zamanın korkulan belâları da, kendisinden şüphe edilen bir şey gibi, ihtimal ifade eder. Kalbte depreşen şey de kesinleşmemiştir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın " sözünden murad, bu kitabın, hangi şekilde olursa olsun, herhangi bir şüpheye mahal olmasını reddetmektir. Bunun gayesi ise, bu kitabın doğruluğunda, Allah katından olması hususunda ve bir mucize olmasında, her hangi bir şüphenin olmadığını ifade etmektir. Eğer bu ifadeden gaye, özellikle onun mucize olmasında herhangi bir şüphenin bulunmadığını iiade etmektir dersen, bu. Cenâb-ı Hakkın "Eğer, kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız " (Bakara 23) ayetıyle de bu yorum güçlendiği için. doğruya daha yakın bir mana ifade eder. Burada birkaç sual vardır.
Birinci sual: Bazı inançsızlar bu hususta ta'nda bulunarak, şöyle demişlerdir: "Eğer Cenâb-ı Hak. bizim tarafımızdan o kitabta şüphe olmadığını kastediyorsa, biz onda şüphe ediyoruz. Eğer. kendisince bu kitabta bir şüphe olmadığım kastediyorsa, bunun da herhangi bir manası yoktur." Buna cevabımız şudur: Bu ifadeden maksat. Kur'an-ı Kerîm açıklık ve vuzuh bakımından öyle bir dereceye varmıştır ki, O'nda her hangi bir kimsenin şüpheye düşmesi yakışık almaz. Gerçekten durum böyledir. Çünkü Arablar, fesahatte zirveye ulaşmalarına rağmen Kur'ân'ın en kısa sûresine muâraza ve mukabele etmekten âciz kalmışlardır. Bu da, bu ilâhi hüccetin açıklık bakımından, herhangi bir akıllı kimsenin onda şüphe etmesinin uygun olmıyacağı bir dereceye ulaştığına şehadet eder.
İkinci sual: Cenâb-ı Hakk burada, bir başka yerdeyse, "Orada bir baş ağrısı da yoktur." (Saffat. 47) buyurmuştur Bunun hikmeti nedir? Buna cevabımız şudur: Araplar önce ehemmı (daha önemli olanı) sonra mühimi söylerler Burada en mühim olan husus ise, Kur'ân'dan her türlü şüpheyi nefyetmektir. Şayet sen, yerine, (Onda şüphe yoktur) demiş olsaydın, bu ifade, burada değil de bir başka yerde kendisinde şüphe bulunan bir kitabın olduğu zannını uyandırırdı. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın, "Onda sarhoşluk yoktur" (Saffât. 47) sözünde, cennet içkilerinin dünya içkilerinden üstünlüğü kastedilmiştir. Çünkü dünya içkilerinin aktı giderdiği gibi, ahiret içkileri aklı gıdermez.
Üçüncü suâl: Cenâb-ı Hakk'ın sözü. Kur'ân hakkındaki bütün şüpheleri gidermeye nasıl delâlet ediyor? Buna şu şekilde cevap veririz: Ebu'ş-Şa'sâi, bu ayeti ref ile (......) şeklinde okumuştur. Bil ki bu meşhur kıraat, tamamıyla şüphenin Kur'ân'dan kaldırılmasını icâb ettirir. Bunun delili ise şudur: (......) sözü, reybın mahiyetini nefyeder Mahiyeti nefy ise, mahiyetin fertlerinin herbirinin nefymi gerektirir. Çünkü mahiyetin fertlerinden bir fert bulunacak olsa, mahiyetin kendisi de bulunmuş olur. Bu da mahiyetin nefyine ters düşer İşte bu incelikten dolayı, sözümüz, Allah'tan başka bütün ilâhları nefyeder. sözümüze gelince, bu (Onda şüphe vardır) sözümüzün zıddıdır ki bu söz, mahiyetin bir ferdinin varlığını ifade eder ise, bu ıkı ifade arasındaki zıtlığın gerçekleşmesi için. mahiyetin fertlerinin tamamının yokluğunu gerektirir.
Ikinci Mesele
Bu ayette, üzerinde vakfetmek meşhurdur Kıraat imamları Nâfî ve Âsım'dan, üzerinde vakfettikleri rivayet edilmiştir. üzerinde vakıf yapan kimsenin, cümle için bir haber takdir etmesi gerekir. Bunun bir benzeri de, Arapların (Zararı yok) ve (mahzuru yok) demeleridir Bu ikincisini Hicaz ahalisi çok kullanır. Buna göre ayetin takdiri: " Onda şüphe yoktur Onda hidayet vardır" şeklinde olur. Bil ki birinci kıraat daha evlâdır Çünkü buna göre, Kur'ân'ın bizzat kendisi hidayet olur. İkinci kıraata göre ise yani üzerinde vakıf yapan kıraate göre ise kitabın bizzat kendisi hidayet olmayıp, "onda hidayet bulunduğu" manası meydana çıkar. Birincisi daha evlâdır. Çünkü, Kur'ân'da, Kur'ân'ın bir nur ve hidayet olduğu tekrar edilmiştir. En iyi Allah bilir.
(O Kur'ân) Muttakîler için hidayetin tâa kendisidir" .
"Hidayet"in Hakikati
Burada birçok mesele vardır.
Hidayet; yol göstermekten (delillik yapmaktan) ıbarettir. Keşşaf sahibi ise, "Hidayet, arzulanan şeye bizzat götürüp ulaştıran rehberliktir" demiştir. Başkaları da, "Hidayet, hidayete ermek ve ilim manasınadır" demişler Birinci sözün doğruluğuna, ikinci ve üçüncü sözlerin yanlışlığına şu delâlet eder: Şayet, "hidayefin, bu ismi almasında, "arzulanan şeye bizzat götürüp ulaştıran" şey olmasına itibar edilseydi, hidayete erme olmadığında hidayetin bulunması imkânsız olurdu. Çünkü hidayete erme olmadığı zaman, delâletin hidayete ulaştırıcı olması muhaldir, fakat Cenâb-ı Hakk'ın: "Semûd'a gelince. Biz onlara doğru yolu gösterdik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih ettiler" (Fussılet. 17) ayetinin de gösterdiği gibi imkânsız değildir. Cenâb-ı Allah bu ayette hidayete erme olmadığı halde, hidayetin varlığından bahsetmiştir. Bir de Arapça'da "Ona yolu gösterdim ama o hidayete ermedi (doğru yolu bulmadı)" denilebilmektedir. Bu da bizim görüşümüzün doğruluğunu gösterir. Keşşaf sahibi (Zemahşerî), üç şeyi delil getirmiştir.
Birincisi: Delâletin hidayet karşılığında kullanılmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hakk, "hte bunlar, hidayete karşılık delâleti (sapıklığı) satın alan kimselerdir" (Bakara. 16) ve "Mutlak bir hidayet üzerinde yahut apaçık bir delâlette(yiz)" (Sebe 24) buyurmuştur
İkincisi: Övgü makamında, "hidayete ermiş" manasına denilir. Şayet, arzulanan şeye ulaştıran rehberlik (kılavuzluk) hidayetin şartı olmasaydı, o insanın, hidayete ermiş olmakla nitelenmesi bîr övgü olmazdı. Çünkü o insana yol gösterilmiş olduğu halde onun hidayeti bulamaması da muhtemeldi.
Üçüncüsü: (Hidayete erdi) fiili, (hidayete erdirdi) fiilinin mutaraat ifade eden (dönüşlü fiil) sîgasıdır. "Onu kırdım, o da kırıldı." "Onu kestim, oda kesildi" denildiği gibi, "Onahidayet ettim, o da hidayete erdi" denilir Kırılmak ve kesilmek, kırmak ve kesmek fiillerinin mahiyetlerinden ayrılmadıkları gibi, hidayete ermenin de hidayetin mahiyetinden olması gerekir.
Birinci delilin cevabı şudur: Hidayet ile hidayete erme arasındaki fark açıkça görülmektedir Buna göre hidayet, saptırmanın.; hidayete ermek ise sapmanın zıddıdır. Bu sebeble hidayeti sapmanın zıddı olarak görmek imkânsızdır.
İkinci delilin cevabı şudur: Hidayetten istifade eden kimseye, "hidayete ermiş" denilir. Hidayetten istifade etmeyen kimseye "hidayete ermiş" denilmez. Bir de gayeye ulaştırmayan vasıta (vesile) yok hükmündedir. Üçüncü delile cevap şudur: Emre uymak, emretmek fiilinin mutavaatı (dönüşlü) sîgasıdır. Meselâ, "Ona emrettim, o da emre uydu" denilir. Bundan, emre uymanın, emredenin âmir olmasının şartlarından biri olması gerekmez. Aynı şekilde, onun hidayet edici olması, hidayete götürmesini gerektirmez. Keşşaf sahibinin bu iddiası, Arabların, "Ona yolu gösterdim ama o hidayete ermedi" ifadesi ile çatışır. Cenâb-ı Allah'ın, Kur'ân'ı "Hidayet" olarak tavsif etmiş olması, "Hidayet, sadece ilimdir" diyen kimsenin sözünün yanlışlığını gösterir. Şüphesiz ki Kur'ân sadece ilim değildir. O halde, netice olarak diyebiliriz ki, "Hidayet sadece rehberliktir, yol göstermedir Yoksa, hidayete erme ve ilim değildir."
"Muttaki" Kimdir?
" Arapça'da, Arapların ""O, onu korudu, o da korundu" sözünden alınmış bir ismi faildir. Bunun masdarı olan "Vikaye", son derece korunmak (sakınmak) manasınadır. Bunu iyice kavradıysa şimdi deriz ki: Cenâb-ı Allah burada övgü olarak "muttakî"yi zikretmiştir. Böyle olan bir kimsenin dünya işlerinde ve bilhassa din ile ilgili hususlarda muttakî olması evlâdır. Bu da, o kimsenin ibadetleri yapması ve yasaklardan kaçınması ile olur. Alimler, küçük günahlardan kaçınmanın takvaya dahil olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir: Bir kısmı, küçük günahların ilâhî tehdide konu oldukları gibi, takvaya da dahil olduklarını söylerler Bir kısmı ise, dahil olmadıklarını söylerler. Büyük küçük bütün günahlardan tevbe etmenin farz olduğu hususunda bir ihtilâf yoktur. Anlaşmazlık sadece, "kişi" küçük günahlardan korunmazsa, muttakî ismine mustehak olur mu olmaz mı?" hususundadır Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Kul. mahzurlu şeylerden kaçınmak için, mahzurlu olmayan şeyleri de terketmedikçe muttakîler derecesine ulaşamaz." Buhari. iman. 1 (1/8): (Benzen hadis). İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Muttakîler. arzularının meylettiği şeyi terketme hususunda, Allah'ın azabından sakınan ve Cenâb-ı Allah'tan gelen şeyi tasdik ederek de rahmeti ilâhîyeyi uman kimselerdir"
Takvanın Manaları
Takva "haşyet" (tazim ve saygıdan ilen gelen korkma) manasınadır Nitekim Allahü teâlâ, Nısâ Sûresinin başında "Ey insanlar. Rabbinizden İttikâ edin (korkun)" (Nısâ, 1) buyurmuştur.
Hac Sûresı'nin başında da buna benzer bir ayet vardır. Şuarâ Sûresi'nde de
"Hani, kardeşleri Nûh onlara, "ittikâ etmez misiniz?" yani "Allah'ı saymaz, Ondan korkmaz mısınız?" demişti" (Şuarâ. 106) buyurmuştur Aynı sözü Hûd, Sâlıh, Lût ve Şu'ayb (aleyhisselâm) kavimlerine söylemişlerdir. Ankebut Sûresi'nde de Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), kavmine, "Allah'a ibadet edip ve Allah'tan korkun " (Ankebût. 16) demiştir Yine Cenâb-ı Allah, Cenâb-ı Allah'tan, nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkun" (Âl-i İmran. 102). "Azıklanın, çünkü azıkların en hayırlısı takvadır." ve "Hiçbir kimsenin başkasına hiç bir fayda veremeyeceği günden korkunuz " (Bakara, 48) buyurmuştur.
Takvanın gerçeği, her ne kadar zikrettiğimiz şeylerse de. o, Kur'ân'da aslî manası bazan iman, bazan tevbe, bazan taat, bazan günahı terk ve bazan de ihlâs olmak şeklinde yer almıştır. İman manasında olmak üzere. Cenâb-ı Allah. "Allah onlara takva kelimesini yani tevhidi, gerekli kıldı" (Fetih, 26) İşte onlar, Allah'ın, kalblerini takva için imtihan ettiği kimselerdir" (Hucurât. 3): Şuarâ Sûresinde "Firavunun kavmine (gel): Onlar ittîkâ etmezler mi?" (Şuarâ. 11) yani "iman etmezler mı?" buyurmuştur. Tevbe anlamında ise, Hak teâlâ, "Şayet beldeler halkı iman edip ittikâ etselerdi..." (A'râf. 96) yani "tevbe etselerdi" buyurmuştur. Taat anlamında da, Hak teâlâ, Nahl Sûresi'nde "Benden başka ilâh olmadığını duyurasınız."diye... Öyleyse Beni sayıp itaat ediniz." (Nahl. 2) ve yine aynı sûrede "Allah'dan başkasından mı ittikâ edersiniz?" (Nahl, 52); Müminûn Sûresi'nde "Ben. sizin Rabbinizim, öyleyse Beni sayıp itaat ediniz" (Mü'minûn. 52) buyurmuştur. Günahı terketmek manasında ise, "Evlere kapılarından girin. Allah'dan ittikâ edin " (Bakara, 189). Yanı, "Allah'a karşı günah işlemeyiniz" buyurulrnuştur İhlas manasındakı ittikaya gelince. Cenâb-ı Allah. Hac Sûresinde "Bu, kalblerin takvasındandır" (Hacc. 32) Yanı kalblerin ihlâsındandır ve aynı manada "Ben'den ittikâ edin, (yani Bana karşı ihlaslı olunuz)" (Bakara, 41) buyurmuştur.
Bil ki takva makamı çok şerefli bir makamdır. Cenâb-ı Allah 'Hiç şüphesiz ki Allah, ittikâ edenlerle ve muhsinlerle beraberdir" (Nahl. 128) ve Allah katında en şerefliniz, en müttakî olanınızdır." (Hucurât. 13) buyurmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın rivayetine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "insanların en şereflisi olmak isteyen Allah'dan ittika etsin (korksun), insanların en güçlüsü olmak isteyen, Allah'a tevekkül etsin ve insanların en zengini olmak isteyen, kendi elindekinden daha ziyade Allah'ın kudret elinde olana güvensin" Benzeri bir hadis için bakınız: Tirmızı, Zühd, 29 (4/571); Ibn Mâce. Zühd, 1(2/1373). buyurmuştur.
Takva Hakkında Bazı Tarifler
Hazret-i Ali (radıyallahü anh)de; "Takva, günahlara devam etmeyi ve yaptığı ibadetlerle aldanmayı bırakmaktır" demiştir. Hasan el-Basrî, "Takva, Allah'tan başkasını Allah'a tercih etmemen ve bütün işlerin Allah'ın kudretinde olduğunu bilmendir" demiştir.
İbrahim b. Edhem, "Takva, mahlûkatın, senin lisanında; meleklerin, senin işlerinde ve Arş meleklerinin de senin sırrında (gönlünde) bir kusur bulamamasıdır." demiştir.
Vâkıdîde "Takva, insanlara karşı dış görünüşünü süslediğin gibi, Cenâb-ı Allah'a karşı sırrını (içini, gönlünü) süslemendir." demiştir. "Takva, seni Mevlâ'nın yasak kıldığı bir yerde görmemesidir" diye ve "Muttaki, Hazret-i Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem)'nın yoluna girip dünyayı arkasına atan, nefsini ihlâs ve vefaya zorlayan haram ve zulmü terkeden kimsedir" diye tarifler yapılmıştır Şayet muttaki için, Cenâb-ı Hakk'ın sözünde ifade ettiği şeyden başka hiç bir fazilet bulunmasaydı bile ona yeterdi.Çünkü insanlar için bir hidayet (rehberi) olan Kur'ân'ın indirildiği Ramazan ayı..." (Bakara. 185) ayetinde Kur'ân'ın insanlar için bir hidayet rehberi olduğunu açıklamış, ayetinde de "O'nun muttakîler için bir hidayet rehberi olduğu"nu söylemiştir Böylece bu husus, muttakîlerın, bütün insanlar olduğunu gösterir. Demek ki muttakî olmayan, âdeta insan değildir.
Kur'ân'ın Muttakîlere Hidayet Olması Ile Ilgili Bazı Suâller
Birinci suâl: Bir şeyin, hidayet rehberi ve delil olması, şahıslara göre değişmez. O halde, Kur'ân-ı Kerîm niçin sadece muttakîler için hidayet rehberi kılınmıştır? Ve yine muttakî olan zâten hidayete ermiştir. Hidayete ermiş olan, ikinci defa hidayete ermez. O halde Kuran, muttakîler için bir hidayet rehberi olamaz.
Bu soruya şöyle cevap veririz: Kurân-ı Kerîm, muttakîler için bir hidayet rehberi: onları Yaratanın varlığına, dinine ve peygamberinin doğruluğuna götüren bir kılavuz olduğu gibi, kâfirler için de bir rehberdir. Ancak Cenâb-ı Allah, hidayete ermiş ve Kur'ân'dan istifade etmiş kimselerin sadece onlar olduğunu beyan edin. onları övmek için "muttakîleri" zikretmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hakk, "Sen ancak o kıyametten korkanları uyarabilirsin." (Nâzıât 45) ve Sen, ancak zikre (Kur'ân'a) uyanı uyarabilirsin" (Yâsîn, 11) buyurmuştur Halbuki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de bütün insanlara gönderilmiş bir uyarıcı (münzir) idi. Kur'ân-ı Kerîm ise, Peygamber'ın inzârından istifade edenlerin ancak onlar olduğunu beyan edip bu insanları, yani muttakîleri zikretmiştir. yi, "maksada ulaştıran rehberlik (yol gösterme)" diye tefsir edenler zaten böyle bir sual soramazlar. Çünkü Kur'ân'ın maksada ulaştırıcı olması ancak muttakîler hakkındadır.
İkinci suâl: İçinde birçok mücmel ve müteşâbih ayet bulunduğu halde, Kur-ân'ın tamamı nasıl hidayet rehberi olarak vasfedilebilır? Aklın yol göstermesi olmasaydı, muhkem müteşâbıhden ayırdedilemezdı. Öyleyse hakikatte yol gösteren, Kur'ân değil "aklın yol göstermesi" olurdu. Bu manada olmak üzere, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ı Haricîlere elçi olarak yolladığı zaman. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Onlara Kur'ân'dan delil getirme. Çünkü Kur'ân iki yönü olan bir hasımdır". Eğer Kur'ân, bir hidayet rehberi olsaydı, Hazret-i Ali, Kur'ân hakkında böyle söylemezdi. Ve çünkü biz, bütün İslam mezheblerinin Kur'ân'dan deliller getirdiklerini ve Kur'ân'ın, bir yandan "cebr" bir yandan da "kader" konusunu açıkça ifade eden ayetlerle dolu olduğunu görürüz. Cebr ve Kader (ihtiyar) konusundaki ayetleri bağdaştırmak ancak büyük bir zorlama ile mümkün olabilir. O halde Kur'ân, nasıl bir hidayet rehberi olabilir?
Buna cevabımız şudur: Bu müteşâbih ve mücmel ayetler, aklın ya da naklin yol göstermesi ile elde edilebilecek belirli bir manadan uzak olmayınca, o zaman Kur'ân'ın hepsi bir hidayet rehberi olmuş olur
Üçüncü sual: Kur'ân'ın hüccet olmasının doğruluğu, kendisinin doğruluğuna dayanan şeyler hususunda Kur'ân bir hidayet rehberi olamaz. Bu durumda, Kur'ân'ın Allah'ın zatını ve sıfatlarını tanıma ve nübüvveti bilme hususunda bir hidayet rehberi olması imkânsız olur. Bu tür bilgiler ise şüphesiz, maksad ve gayelerin en şereflisidir. Kur'ân-ı Kerîm bu konularda hidayet rehberi değilse, Cenâb-ı Allah nasıl onun mutlak manada bir hidayet rehberi olduğunu bildirmiştir?
Buna cevabımız şudur; Kur'ân'ın, her hususta hidayet rehberi olması, "hidayet olmasının" şartından değildir. Bilakis bazı konularda onun hidayet rehberi olması, bu vasfı alması için yeterlidir. Bu da Kur'ân'ın, dinî hükümleri bildirmede ya da akıllarda mevcut olan (bedihı hakikatleri) güçlendirmede bir hidayet rehberi olması ile tahakkuk eder. ayeti, '"mutlak" ifadenin "umûm" ifade etmediğine, en kuvvetli delildir. Çünkü Cenâb-ı Allah, -Kur'ân-ı Kerîm'in, Yaratıcının varlığını, sıfatlarını ve peygamberliği isbat hususunda bir hidayet rehberi olması imkansız olduğu halde- ifadede bir kayıtlama yapmadan, mutlak bir ifade ile Kur'ân'ın bir hidayet rehberi olduğunu söylemiştir. O halde, mutlak ifadenin, umûmî bir hüküm ifade etmediği ortaya çıkmaktadır.
Dördüncü sual: Hidayet rehberi, açıklama ve açık olma hususunda, başkasını beyan edecek bir dereceye ulaşan şeydir Kur'ân-ı Kerîm ise böyle değildir. Müfessirler, zikrettikleri her ayet hakkında birbirine uymayan birçok söz söylemektedirler. Durumu böyle olan bir şey, başkasını beyan etmesi şöyle dursun, kendisini bile beyan edemez. O halde, O nasıl bir hidayet rehberi olur?
Deriz ki: Her kim, birbirine zıt şeyleri söyleyip onlardan birisini diğerlerine tercih etmeden, tefsir hususunda konuşursa, işte bu sual o kimseye yöneltilir. Bize gelince, biz bu çeşitli sözlerden birini, deliller getirerek diğer görüşlere tercih ettik. Binaenaleyh biz bu sualin muhatabı değiliz.
Dördüncü Mesele
Keşşaf sahibi (Zamahşerî) şöyle demiştir: " (......)in, i'rab itibarı ile mahalli merfûdur. Çünkü bu, mahzûf bir mübtedânın haberidir Veya (......) ile birlikte (......)nin haberidir. Veya (......) sözü mübtedâ, kendisinden önce geçen (......)de haberdir." (......)in hâl olarak mensûb olması da caizdir. Bu halde âmil olan ise ismi işaret veya zarfdır Belagatça en isabetli olan izah, geniş açıklamalardan kaçınarak şöyle demektir: başlıbaşına bir cümle, ya da elifba harflerinden başlıbaşına bir guruptur. ikinci bir cümle, üçüncü bir cümle ve dördüncü bir cümledir. Atıf harfi olmaksızın bu şekilde uyumlu olarak getirilmiş olması cihetiyle, bu cümlelerin tertibinde, belagatın inceliklerine ve hüsnü nazmın gereklerine uyulmuştur. Bu böyledir, çünkü, bu cümleler birbirinin boynuna kardeş gibi sarılmışcasına getirilmiş, ikinci cümle birinci ile, üçüncüsü ikinci ile, dördüncü de üçüncü cümle ile bütünleşmiştir. Bunun izahı şudur: Cenâb-ı Allah önce, bu Kur'ân'ın, kendisi ile meydan okunulan (tahaddî yapılan) bir söz olduğuna dikkat çekmiş, sonrada O'nun "kemâlin zirvesinde olmak" sıfatını aldığını söyleyerek, ona işaret etmiştir. Bu da Kur'ân-ı Kerim'in, meydan okuma cihetinin bir ifadesi olmuştur. Sonra ona en ufak bir şüphenin ulaşmasını nefyetmiş, bu da onun kemâline bir şahit olmuştur. Daha sonra onun, "Muttakîler için bir hidayet rehberi" olduğunu haber vermiş, bununla da etrafında hiç bir şüphenin dolaşamayacağı bir gerçek olduğunu anlatmıştır. Böyle güzel bir tertible dizilmekten başka bu dört cümlenin her birinde ayrı ayrı incelikler vardır. Şöyle ki: Birinci cümlede, bir hazif ve en güzel şekilde maksada işaret; ikinci cümlede, harfi tarifin ifade ettiği azamet (ululuk); üçüncüde, "rayb" kelimesinin zarfından önce getirilmesi; dördüncüde de hazıf, masdar olan "hüdâ"nın, vasıf olan "hâdî" yerine getirilmesi ve "hüdâ"nın da nekire olarak getirilmesi bu inceliklerdir.
3
"Ki o muttakîler, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak eder (Allah yolunda harcarlar)"
Bil ki bu ayet hakkında birçok mesele vardır.
Birinci Mesele
Keşşaf sahibi şunu söylemiştir: ifadesi, mecrûr bir sıfat, mansûb bir medih ve mahzûf bir mübtedâyla merfû olmak üzere (......) kelimesinin sılasıdır. Mansûb bir medih olmasında takdir şudur:" "müttakîlerden. iman etmiş kimseleri kastediyorum" Merfû olması durumundaki takdir ise "muttakîler. şöyle şöyle olanlardır" şeklindedir. Veya mana bakımından (......) kelimesinden ayrı olarak, haberi, " olan, mahallen merfû bir mübtedâdır. nın sılası (ilgi cümlesi) olduğu zaman sözü üzerinde vakfetmek güzel olur. ama bu tam bir vakf olmaz. Bu cümle den ayrı düşünüldüğünde. üzerindeki vakf, "vakf-ı tâm" olur.
Ikinci Mesele
Bazıları ayetinin, bu ayette bahsedilenler bizzat muttakîler olduğu için, "sözünün bir tefsiri gibi olması muhtemeldir, demişlerdir. Bu böyledir, çünkü muttaki iyilikleri işleyen ve kötülükleri terkeden kimsedir Yapmaya gelince bu, ya kalbin fiili olur, bu da (Ki onlar iman ediyorlar) sözünün ifade ettiğidir veya uzuvların fiili olur. Uzuvların dillerinin esası ise namaz, zekât ve sadakadır. Çünkü ibadetler, ya bedenî olur ki. Bunların en üstünü namazdır veya malî olur ki, bunun en efdaü de zekâttır. İşte bu sebepten ötürü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazı, "dinin direği", zekâtı ise 'İslâm'ın koprüsü diye adlandırmıştır. Müttakînin kötülükleri terketmesine gelince: "Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten nehyeder" (Ankebût 45)ayetinden dolayı, namaza dâhildir. Doğruya en yakın olan. Onların muttakîler olmasından dolayı, bu vasıfların (......)'nın tefsiri olmamasıdır. Bu böyledir, çünkü tam bir mutluluk, yakışmayan şeyleri yapmamak, yapılması uygun olanları da yapmakla elde edilir. Terketmek. takvadır. Ful ise. ya kalbin fiilidir ki, bu imandır, veya uzuvların işidir ki. bu da namaz ve zekâttır. Terk etmek olan takvayı Cenâb-ı Allah, iman, namaz ve zekât demek olan yapmadan, işlemeden önce getirdi, Çünkü kalb. gerçek inanç ve yüksek ahlâk nakışlarını kabul eden bir ayna gibidir. Levhanın ise ilk önce. üzerine güzel nakışların vurulabilmesi için, kötü nakışlardan temizlenmesi gerekir. Ahlâk hakkında söylenecek söz de, böyledir. Bu sebepten dolayı Cenâb-ı Allah, uygunsuz hareketleri terketmek demek olan takvayı önce zikretmiş, ondan sonra yapılması gereken şeyi söylemiştir.
Üçüncü Mesele
Keşşaf sahibi, "iman" kelimesi "emn" masdanndan "if'âl" vezninden bir masdardır Daha sonra, Arablar, birisi diğerini doğruladığında, bunu ifade etmek üzere (......) demişlerdir. Bu sözün.yani nun ifade ettiği ise "Onu yalanlamaktan ve muhalefet olunmaktan emin kıldı" demek"olur. Bu fiil, "ikrar etti ve itiraf etti" manalarını ihtiva ettiği için, "bâ" harfi cerriyle geçişli olur, Ebû Zeyd'in, "Arkadaş bulacağıma inanamadım" yani "güvenemedim" sözüne gelince, bu cümledeki fiilinin hakikî manası, "emîn, sükûnetti ve mutmain oldum" şeklindedir Her iki şekilde de ayetinin manasının "gaybın varlığını itiraf eder ve hak olduğuna emîn olurlar" şeklinde olması güzel olur.
Imanın Mahiyeti Hakkında Çeşitli Anlayışlar
Diyorum ki, din örfünde "iman"ın müsemması (ne olduğu) hususunda, ehl-i kıble ihtilaf etmişlerdir. Bütün bunları dört gurupta toplamak mümkündür:
Birinci gurup: Bunlar, "iman, kalblerin ve azaların fiilleri ve dil ile ikrardır" diyenlerdir. Mutezile, Haricîler, Zeydîler ve ehl-i hadis bu görüştedir. Haricîlere gelince onlar, Allah'a iman etmenin, Allah'ı tanımayı ve Allah'ın, kendisine kitap ve sünnetten naklî ve aklî delil vaz ettiği her konuyu içine aldığında; ister büyük olsun ister küçük, yapılmasını veya yapılmamasını emrettiği şeylerin hepsinde Allah'a itaat etmeyi içine aldığında ittifak ederek, bütün bu şeylerin hepsinin iman olduğunu, bu hasletlerden herhaftgi birini terketmenin ise küfür olduğunu söylemişlerdir.
Mutezile'ye gelince, onlar sözü "bâ" harf-i cerriyle müteaddi (geçişli) olduğunda imandan maksadın, tasdik olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu sebepten dolayı denildiğinde, burdaki den maksat "tasdik etmek" olur Yani, "Falanca Allah'ı ve Resulünü tasdik etti." Farzları eda manasına gelen, "iman"ın bâ harf-i cerriyle müteaddî olması mümkün değildir. Bu sebebten ötürü, adam namaz kıldığında, oruç tuttuğunda, yani, "Falanca, şunu tasdik etti." denilmez. Tam aksine, "Falanca Allah'ı tasdik etti" denilir. Aynı şekilde"Allah için oruç tuttu ve namaz kıldı" da denilir. Buna göre bâ harf-i cerriyle müteaddî olan iman lâfzı, dilcilerin metoduna göre carî olmuş olur. Ama iman lâfzı, bâ harf-i cerriyle müteaddî olmadan zikredildiğinde Mutezile, bu lâfzın, tasdik anlamına gelen lügavî manasından ayrı bir manaya nakledilmiş olduğunda ittifak etmişlerdir
Sonra Mutezile, iman hususunda, bir kaç bakımdan ihtilâf etmişlerdir
1. İman, farz olsun mendûb olsun veya söz, fiil ya da itikad bakımından olsun, her türlü taatı ifa etmekten ibarettir Bu görüş, Vasıl ibn Atâ, Ebu Hüzeyl ve Kâdî Abdulcebbâr'ın görüşüdür.
2. Nafileler hariç sadece farzları yapmaktan ibarettir. Bu görüş de Ebû Ali el-Cübbaî ve Ebu Hâşim'in görüşüdür.
3. İman, hakkında itahî tehdîdin bulunduğu her şeyden kaçınmadan ibarettir. Buna göre, Allah nezdinde mümin, her türlü kebairden kaçınan kimsedir. Biz insanlar bakımından ise, mümin; hakkında ilahî tehdîdin bulunduğu her türlü şeyden kaçınan herkestir. Bu. Nazzâm'ın görüşüdür Nazzâm'ın arkadaşlarından, "bir kimsenin bize ve Allah'a göre mümin olmasının şartı, bütün büyük günahlardan kaçınmasıdır" diyenler de vardır.
Ehl-i hadîs ise. iki husus zikretmişlerdir.
1. Allah'ı tanımak tam bir imandır ve asıl olan budur Bundan sonra da her taat başlı başına bir imandır. Bu taatlerden hiç biri aslolan marifete (bilmeye) dayanmadığı müddetçe, iman olmazlar. Böylece ehl-i hadîs, bile bile inkârın ve kalbin inkârının küfür olduğunu iddia etmişlerdir. Bundan sonra, her masiyet de başlı başına bir küfürdür Hadisciler, marifet ve ikrar bulunmadığı sürece, taata dair herhangi bir şeyi iman; kalbin inkârı ve bile bile inkâr olmadığı müddetçe, herhangi bir günahı küfür saymadılar. Çünkü "asıl" olmadan, "fer" tahakkuk etmez. Bu, Abdullah b. Saîd b. Küllab'ın görüşüdür
2. Onlar, imanın bütün taatların ismi olduğunu iddia edip bunların hepsinin bir imanı meydana getirdiğini; bütün farz ve nafilelerin ise, bu imanın bütününden olduğunu belirtmişlerdir. Buna göre, farzlardan herhangi bir şeyi terkeden kimsenin, imanı noksanlasın nafile ibadetleri terk eden kimsenin ise, imanları noksanlaşmaz. Onlardan, imanın, nafileler hariç, farzların ismi olduğunu söyleyenler de vardır.
İkinci gurup: imanın, kalb ve dil ile birlikte olduğunu söyleyenlerdir. Bunlar da, birkaç görüşe ayrılmışlardır.
1) İman. dil ile ikrar ve kalb ile bilmektir. Bu, bütün fakîhlerin ve Ebû Hanîfe'nin görüşüdür. Sonra bunlar da. ıkı hususta ihtilâf etmişlerdir.
a) Kalbin bilmesinin hakikatinin ne olduğunda ihtilâf etmişlerdir Onlardan, bu hakikati, ister taklidi bir inanç, isterse delilden kaynaklanan bir ılım olsun, kesin bir inançtır diye açıklayanlar vardır Bu görüşü benimseyenler, taklıdî imana sahip olan kimsenin, müslüman olduğuna hükmeden ve çoğunluğu teşkil eden kim selerdir. Onlardan, bu hakikati, istidlalden kaynaklanan ilimle tefsir edenler de bulunmaktadır,
b) İmanın tahakkuk etmesinde muteber olan ilmin, neyi bilmek olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir.
Kelâmcılardan bir kısmı, bunun mükemmel ve tam olarak Allah'ı ve O'nun sıfatlarını bilmek olduğunu söylemişlerdir İlim erbabının, Allah'ın sıfatları konusunda ihtilâf çok olunca, muhakkak ki onlardan her gurup, kendisinin dışında kalan diğer gurupları "tekfîr" etmeye yönelmişlerdir.
Kelâmcılardan orta yolu tutanlar ise, bu husustaki muteber ilmin, Hazret-i Muhammed'in dininden olduğu kesin (zarurî) olarak bilinen şeyleri bilmektir, demişlerdir. Bu görüş sahiplerine göre, Cenâb-ı Hakk'ın ilmiyle âlim olduğunu veya zatının gereği âlim olduğunu, görülüp-görülemiyeceğini bilmesi, iman konusuna dâhil değildir.
2) İman, kalb ve dil ile birlikte tasdiktir Bu görüş, Bişr ibn Attâb el-Merîsi ile Ebû'l-Hasen el-Eşarî'nın görüşüdür. Kalbin tasdikinden maksat, kişinin kalbinde kaim olan sözdür.
3) Bir gurup sûfînin görüşüdür. Buna göre, dilin ikrarı ve kalbin ihlâsıdır.
Üçüncü gurup: İmanın sadece kalbin işinden ibaret olduğunu söyleyenlerdir. Bunlar da iki görüşe ayrılmışlardır.
1) İman, kalb ile Allah'ı bilmekten ibarettir. Öyle ki, Allah'ı kalbiyle bilip, lisanıyla inkâr edip, bunu diliyle ikrar etmeden önce ölen kimsenin, imanı bütün bir mümin olduğunu söylerler. Bu, Cehm b. Safvân'ın görüşüdür. Bu zat, kitabları, peygamberleri ve ahiret gününü tanımanın, imanın tarifine dahil olmadığını iddia etmiştir. el-Ka'bî'nin Cehm b. Safvân'dan naklettiğine göre Cehm, imanın, Hazret-i Muhammed'in dininden olduğu zarurî olarak bilinen şeyleri bilmekle beraber, Allah'ı bilmek olduğunu söylemiştir.
2) İman, sırf kalbin tasdikidir diyen görüştür, Bu, Hüseyin b. Fadl el-Becelî'nin görüşüdür.
Dördüncü gurup: İman, sadece dilin ikrarıdır, diyenler. Bunlar da ikiye ayrılırlar.
1) Dil ile ikrar etmek, sadece imandır; ancak dil ile ikrar etmenin iman olmasının şartı, kalbte Allah bilgisinin meydana gelmiş olmasıdır Buna göre bu bilgi, dil ile ikrarın iman olmasının şartıdır. Ancak bu, imanın kendisine dahil değildir. Bu, Geylân b. Müslim ed-Dımeşkî ile el-Fadl er-Rakkaşî'nin görüşüdür. Ka'bî, bunun, Geylân'ın görüşü olduğunu kabul etmemiştir.
2) İman, sırf dil ile ikrardır. Bu da "Kerrâmiyye"nin görüşüdür. Kerrâmiyye, münafıkın dışının mümin, kalbinin ise kâfir olduğunu söylemişlerdir. Buna göre, münafıklar hakkında, dünyevî bakımdan müminlere, uhrevî bakımdan ise kâfirlere ait hükümler uygulanır. İşte bu söylediklerimiz, din ıstılahında, iman konusundaki görüşlerin tamamıdır.
Bizim taraftar olduğumuz görüş ise, imanın, kalbin tasdikinden ibaret olduğudur. Biz bunu söylerken, kalbin tasdikinin mahiyetinin ne olduğunu açıklamaya ihtiyaç hissediyor ve diyoruz ki: Âlem sonradan meydana gelmiştir diyen kimsenin sözlerinin delâlet ettiği şey, âlemin "hudûs-sonradan meydana gelme" ile nitelendirilmiş olması değildir. Tam aksine bu lâfızların anlamı, bunu söyleyen kimsenin, âlemin hadis olduğuna hükmetmesidir; âlemin hâdıs olduğunun subûtuna hükmetmek ise, âlemin hadis olmasından başka bir şeydir. Bir şeyin varlığına veya yokluğuna dair, zihnî olarak verilen bu hüküm, her dilde, hususî bir lâfızla ifade edilen bir iştir. Zihnî olarak verilen hüküm aynı olduğu halde, kalıp ve ibarelerin farklılık arzetmesi, bu zihnî hükmün, bu kalıplar ve ibarelerden başka bir şey olduğuna delâlet eder. Bir de, bu kalıplar o hükme delalet eder. Delâlet eden şey, delâlet edilen şeyden başkadır.
Sonra biz deriz ki, bu zihnî hüküm, ilimden başka bir şeydir; çünkü bir şeyi bilmeyen bir kimse de, bazen o bilmediği şeyle hüküm verir. Böylece, bu zihnî hükmün, ilimden başka bir şey olduğunu anlamış oluruz. O halde, kalbin tasdikinden maksat, bu zihnî hükümdür.
Burada, lâfızlarla ilgili bir konu kalmıştır ki, o da şudur: Arabça'da, tasdike konu olan, bu zihnî hüküm müdür, yoksa bu zihnî hükme delâlet eden ibare ve kalıplar mıdır?
Bu husustaki sözün özünü, "usûl-ı fıkıh'ta anlatmıştık. Bu mukaddimeyi anladıysan deriz ki; iman, inanmakla birlikte Hazret-i Muhammed'in dininden olduğu kesinlikle bilinen her şeyi tasdik etmekten ibarettir.
Bu görüşümüzü isbat etmek için, tarifte geçen dört unsuru isbata muhtacız.
Birinci unsur: İman, tasdikten ibarettir. Buna birkaç husus delâlet etmektedir.
1) İman, Arabça'da, esasen tasdik manasında kullanılır. Şayet din ıstılahında tasdikten başka bir mana için kullanılırsa, bunu kullanan kimsenin Arabça konuşmamış olması gerekir. Bu ise, Kur'ân'ın Arabça nitelendirilmesine ters düşer
2) İman, müslümanların dillerinde, en çok carî olan bir lâfızdır Şayet bu lâfız, asıl mânasının dışındaki bir manaya nakledilmiş olsaydı, bu nakledildiği yeni manayı bilmeye dair sebepler çoğalır ve bu husus herkesçe bilinir, böylece de tevatür derecesine varmış olurdu. Madem ki böyle olmadı, o zaman iman sözünün asıl manasında kullanılmaya devam ettiğini anlamış oluruz.
3) "Bâ" harf-i cerriyle geçişli olan "iman" lâfzının, asıl manasında kullanılmaya devam ettiğinde ittifak etmiştik. Bu sebeble, bu harf-i cerrle müteaddi olmayan iman lâfzının da böyle olması, yani aynı manayı ifade etmesi gerekir.
4) Cenâb-ı Hakk, bu kelimeyi Kur'ân'da zikrettiği her yerde, onu kalbe nisbet ederek zikretmiş ve meselâ şöyle buyurmuştur:
"Onlardan, kalbleh iman etmediği halde, ağızlarıyla, "iman ettik" diyenler vardır" (Mâide, 41);
"Ve kalbi, iman ile dopdolu olduğu'halde" (Nahl, 106); "Allah onların kalblerine imânı yazdı" (Mücadele, 22);
"Fakat, biz islâm olduk, deyiniz. Henüz, iman kalblerinize girmemiştir." (Hucurât. 14).
5) Cenâb-ı Hakk, her nerede imanı zikretmişse, amel-i sâlihi de onunla birlikte zikretmiştir. Şayet amel-i sâlih imana dahil olsaydı, bu bir tekrar olurdu.
6) Cenab-ı Hakk, çokça, imanı zikretmiş ve günahları da onunla beraber zikretmiştir ve şöyle buyurmuştur:
"İman edip, imanlarına zulüm bulaştırmayanlar..." (Enam, 82)
"Müminlerden iki zümre birbiriyle döğüsürlerse aralarını (bulup) barıştırın. Eğer onlardan biri diğerine karşı hâlâ tecavüz ediyorsa siz, o tecavüz edenle, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın " (Hucurât. 9)
İbn Abbas (radıyallahü anh) bu hususa, Cenâb-ı Hakk'ın "Ey iman edenler, size öldürülenler hakkında kısas farz kılındı" (Bakara. 178) ayeti ile üç yönden delil getirmiştir.
a. Kısas, sadece kasten öldüren kimseye uygulanır. Buna rağmen Hak teâlâ, bu kimseye "ey iman edenler" diye hitab etmiştir ki bu da kasten adam öldürenin de mümin olduğunu gösterir.
b. Cenâb-ı Hakk'ın: "Her kim (öldürdüğü) kardeşinin kanından (kısasından) affolunursa..." (Bakara. 178) sözüdür. Bu ayette bahsedilen kardeşlik, iman kardeşliğinden başka bir şey değildir Çünkü Cenâb-ı Hakk; "Müminler kardeştirler" (Hucurât, 10) buyurmuştur.
c. "Bu rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir" (Bakara, 178) Bunlar ise sadece, mümine yakışır. Bu konuda elde etmek istediğimiz şeye, Cenâb-ı Hakkın; "İman edip de hicret etmeyenler.." (Enfal 72) ayeti delildir Bu ayet, Cenâb-ı Allah'ın "İşte bunlar, meleklerin, öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselerdir" (Nahl. 28) ve "Onlar hicret etmedikçe, sizin onlarla hiç bir dostluğunuz yoktur" (Enfâl, 72) ayetlerinde hicreti terketme hususunda, büyük bir tehdit söz konusu olduğu halde, hicret etmeyen kimselere Cenâb-ı Allah "mümin" ismini vermiştir, onları mümin kabul etmiştir. Yine buna Allah'ın:
"Ey iman edenler! Sizin ve Benim düşmanım olanları dost edinmeyiniz, " (Mumtahine. 1);
"Ey iman edenler! Allah'a ve Resulüne hıyanet etmeyiniz. Bile bile aranızdaki emanetlere de hıyanet etmeyin " (Enfâl 27) ve
"Ey iman edenler, Cenâb-ı Allah'a tevbe-i nasûh ile tevbe ediniz " (Tahrîm. 8) ayetleri buna delâlet eder. Günahı olmayan kimseye tevbe etmesini emretmek muhaldir. Halbuki Cenâb-ı Hakk; "Ey müminler, hep birlikte Allah'a tevbe ediniz" (Nûr. 31) buyurmuştur. Bu ifadenin, her mümin kimsenin günahkâr olduğunu gösterdiği söylenemez. Çünkü böyle değildir. Deriz ki: Farzet ki bu ayet günahkârlardan başkasına tahsis edilmiştir. Ama günahkârlar için de bu ayet bir delil olur.
İkinci unsur: İman lisanın tasdîkinden ibaret değildir. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın:
"İnsanlardan, inanmadıkları halde, "Allah'a ve Ahiret gününe inandık" diyenler vardır" (Bakara, 8) ayetidir. Allahü teâlâ, bu ayette onların mümin olmadıklarını bildirmiştir. Şayet Allah'a iman, dilin tasdikinden ibaret olsaydı, onların mümin sayılmaması olmazdı.
Üçüncü unsur: iman, mutlak tasdikten de ibaret değildir. Çünkü put vetağutu tasdik eden kimse "mümin" diye adlandırılmaz.
Dördüncü unsur: Cenâb-ı Hakk'ın bütün sıfatlarını tasdîk etmek imanın şartından değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah'ın zatı gereği âlim olması veya ilmiyle âlim olmasını hatırından geçirmeyen kimsenin mümin olduğuna hükmetmistir Şayet bu ve benzeri unsurlar imanın gerçekleşmesi hususunda göz önünde bulundurulması gereken muteber bir şart olsaydı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu hususları bilip bilmediğinde kişiyi denemeden, onun mümin olduğuna hükmetmesi caiz olmazdı. İşte bütün bunlar imanın araştırılması hususundaki sözlerdir.
Eğer birisi "Burada iki şekil vardır:
1) Allah'ı aklî ve naklî delillerle tanıyan; bu tanıma işi tamamlanınca da, kelime-i şehâdeti söyleyecek kadar bile bir zaman bulamadan ölen kimsenin durumu... İşte bu durumda, bu kimsenin mümin olduğuna hükmederseniz, dil ile ikrar etmenin imanın gerçekleşmesi hususunda muteber olmadığına hükmetmiş olursunuz. Bu, icmâya terstir. Eğer bu kimsenin, mümin olmadığına hükmederseniz, bu da geçersiz olur. Çünkü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kalbinde zerre miktarı iman olan kimse, cehennemden çıkar. Buhârî, İman. 15 (1/11). buyurmuştur. Öyleyse, kalbi imanla böyle dolup taşan kimse nasıl mümin olmaz?
2) Allah'ı aklî ve nakli delillerle tanıyıp, kelime-i şehâdeti söyleyebilecek vakti de bulduğu halde, onu söylemeyen kimsenin durumu... Bu durumda, bu kimsenin mümin olduğunu söylerseniz bu, icmâya ters düşer. "Mümin değildir" derseniz. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, mezkûr hadisinden dolayı, bu söz geçersiz olur. O halde, dili ile ikrar etmedi diye, bir insanın kalbinde imanın olmadığı söylenemez. Bunun cevabı şudur; Gazâlî, bu iki şekilde de. icmânm aksine, bu kimselerin mümin olduğuna hükmetmiştir. Bir de, kelime-i şehâdeti ikrardan kaçınmanın hali; imanı olduğu halde günah işleyen kimsenin haline benzer.
"Gayb"
"Gayb" kelimesinin, ısm-i fail yerine geçen bir masdar olduğu söylenmiştir, "savm" masdarının "sâim" (oruç tutan) manasına, "zûr" masdarının "zâır" manasına ism-i fail olarak kullanılması gibi... Sonra Cenâb-ı Allah'ın (Onlar gayba iman ederler) ayeti ile ilgili iki görüş vardır: Birincisi; Ebû Müslim el-İsfahânînin tercih ettiği görüştür. Buna göre " sözü, müminlerin sıfatıdır Buna göre ayetin manası: "Müminler, Allah'a, huzurunda iken iman ettikleri gibi gıyaben de iman ederler; müminlerle karşılaştıkları zaman "iman ettik" deyip, liderleri ile başbaşa kaldıklarında ise "Biz, sizinle beraberiz. O müminlerle alay ediyoruz" diyen münafıklar gibi değil. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın; "Bu, gıyabında kendisine hakikaten hainlik etmediğimi bilmesi içindir" (Yûsuf. 52) ayetidir. İnsan, bir başkası için: "Falanca, senin gıyabında da ne güzel arkadaştır" der Bütün bunlar, müminlerin zahirlerinin bâtınlarına uygun olması ve halleri, kalblennde iman namına bir şey olmadığı halde ağızlan ile "iman ettik" diyen münafıkların hallerine benzememesi sebebi ile, müminler için bir medh-ü senadır.
İkincisi; ekseri müfessirlerin görüşüdür. Bu görüşe göre "Gayb, duyu organları tarafından idrak edilmekten uzak olandır." Sonra, "gayb", "kendisine delâlet eden bir şey bulunan" ve "kendisine delâlet eden bir şey bulunmayan" diye iki kısma ayrılır Buna göre ayetinden kastedilen, müminlerin tefekkürleri ve istidlalleri ile kendisine iman etmiş olmalarından dolayı bir delili bulunan gayba iman ettikleri için muttakîlerı bir övmedir. Bu izaha göre, ayetine, Allah'ı, sıfatlarını, ahireti, nübüvveti, dinî hüküm ve emirleri bilmek girer. Çünkü istidlal yolu ile bütün ilimleri elde etmek çileli bir yoldur Böylece bu büyük bir övgüye hak kazanmaya vesile olur
Ebû Müslim el-İsfahânî, kendi görüşüne birkaç delil getirmiştir.
1. Cenâb-ı Hakk'ın: "Onlar sana İndirilene ve senden önce indirilen (semavî kitaplara) iman eder, ahirete kesin olarak inanırlar." (Bakara, 4) ayeti, "gayb" olan şeylere imanı ihtiva etmektedir. Şayet; "Onlar, gayba iman ederler" (Bakara 3) sözünden maksad da, gayb olan şeylere iman etmek olsaydı, kendisi atfedilen şeyin (ma'tûf) kendisine atfedilen şey (ma'tufun aleyh) ile aynı olması gerekirdi, bu ise caiz değildir.
2. Şayet o ayetin (Bakara, 4) ihtiva ettiği hususları, "gayba iman etme" manasına hamledersek, bu durum, insanın gaybı bildiği hükmünü vermeyi gerektirir ki bu. Cenâb-ı Hakk'ın: "Kendinden başka kimsenin bilmediği gaybın anahtarları Onun katındadır." (Enam, 59) ayetinin aksine bir hüküm olmuş olur. Ama bizim (Ebû Müslim) söylediğimiz manada anlaşılırsa, böyle bir mahzur ortaya çıkmaz.
3. "Gayb" lâfzı, sadece hazır olması mümkün olan kimseye ıtlak edilebilir. Buna göre, "Gayb" lâfzını, Allah'ın zatına ve sıfatlarına nisbet etmek caiz olmaz. Öyleyse "den murad, gayba inanmak olsaydı, bu takdirde Allah'ın zatına ve sıfatlarına iman etmek, bu ayetin manasına girmezdi ve bu ayetin konusu da ahirete iman olurdu. Bu ise caiz değildir. Çünkü imanın en büyük rüknü. Allah'ın zatına ve sıfatlarına iman etmektir. O halde "gayb" lâfzını, aslolan şeyin dışarıda kalmasını gerektirecek bir manaya hamletmek nasıl caiz olur? Ama biz bu lâfzı, tercih ettiğimiz manaya hamledersek bu mahzurdan kurtulmuş oluruz.
Ebû Müslim'in birinci deliline cevab: ayeti, genel olarak gaybî hakikatlere imanı: ayeti de, bazı gaybî hakikatlere imanı içine alır. Bu mufassal olanın mücmel olana atfı kabilinden olur ki bu caizdir Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın Allah'ın meleklerine ve Cebrâil ile Mîkâil..."(Bakara, 98) ayetinde olduğu gibi.
İkinci delile cevab: Bize "gâib" olan birtakım şeylere inanmış olmamız hususunda münakaşa yoktur. O halde böyle bir tahsis, her iki yönden de (icmâlen de tafsilen de) gerekil olur
"Kul, gaybı biliyor, diyor musunuz, demiyor musunuz?" denilirse, biz deriz ki: Gayb'ın "kendisine delâlet eden bir şey bulunan ve "kendisine delâlet eden bir şey bulunmayan" diye iki kısma ayrıldığını yukarıda açıklamıştık. Kendisine delâlet edecek bir şey olmayan gayba gelince, bunu ancak Cenâb-ı Hakk bilir Kendisine delâlet edecek bir şey olan gayba gelince, senin "Biz, kendisine delâlet edecek bir delili olan gaybı biliyoruz" demen imkânsız degildir. O zaman, sez, bu gaybı, her hangi bir karışıklığa meydan vermeden, ifade eder. Bundan dolayı âlimler şöyle demişlerdir: Görülenle, gâîb olana istidlalde bulunmak, bir delil çeşididir.
Üçüncü delile cevabımız: Biz, "gayb" lafzının, ancak hazır olması mümkün olan bir şey hakkında kullanılabileceğini kabul etmiyoruz. Buna delil de, kelâmcıların, "Bu gâib olanı hazır olana katmak batandandır" demeleri ve bu ifadelerindeki ' gâib" sözü ile, Allah'ın zatını ve sıfatlarını kastetmiş olmalarıdır. Allah en iyi bilendir.
Şiilerin Görüşü
Bazı şifler, ayetteki "gayb" lâfzından muradın, Allahü teâlâ'nın Kur'ân ve hadislerde geleceğim vaaddenığı Mehdî'yi Muntazar (Beklenen Mehdî) o'duğunu söylemişlerdir. Bunların Kur'ândan delilleri şu ayettir: "Allah, içinizden iman edip sâlih ameller işleyenlere, yemin ile vadetti ki kendilerinden evvel gelenleri nasıl (kâfirlerin) yerine geçirdi ise onları da muhakkak yeryüzünde (müşriklerin) yerine geçirecek" (Nûr. 55) Hadislerden delilleri ise Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadisidir. "Dünyanın ömründen tek bir gün bile kalsa, Cenâb-ı Allah, ismi ismimle, künyesi künyemle aynı olsn, ehl-i beytimden bir adamın çıkışına kadar o günü uzatır. O zai, daha önce zulüm ve cefa ile dolmuş olan yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Tirmizi Fiten. 52(4/505). Bil ki mutlak olan bir sözü, delil olmaksızın tahsis etmek yanlıştır.
Namazı Ikame Etmek
Müfessirler "Namazın ikâmesi" konusunda birçok görüşler ileri sürmüşlerdir:
Birincisi: Namazın ıkamesv namazın farzları, sünnetleri ve âdablarında hiçbir eksiklik olmadan, tâdili erkan ile ve devamlı kılmaktan ibarettir.
İkincisi: Namazın ikâmesi, namaza devam etmekten ibarettir. Nitekim Cenâb-ı Hakk 'Onlar, namazlarına devam edenlerdir." (Meâriç. 34) "Onlar, namazlarına devamlıdırlar." (Meâriç. 23) buyurulmuştur Bu. pazardaki mal rağbet görüp tükendiğinde bunu iade için Arapların söylediği" (piyasa yükseldi) sözünden alınmıştır. Buna göre, "namazın ikâmesi' ona rağbet edilmesi manasınadır Çünkü, namaza devam edildiği zaman, o. arzuların kendisine temayül edip çokça rağbet gören bir şey gibi olur. Namaz kılınmadığı zaman ise, âdeta kendisine rağbet edilmeyen ve revaç bulunmayan bir şey gibi olur.
Üçüncüsü: "Namazın ikâmesi", onu eda etmek için, her şeyden kendini tecrid edip, edasında bir gevşeklik göstermemekten ibarettir, Bu mana da, Arapların "Kendini iyice işe verdi" ve "Harb, ayaklan üzerine kalkt: (yani kızıştı)" ifadesinden alınmıştır. Bu ifadenin zıddı, ve dır Bu kişi gecikip yavaş davrandığı zaman söylenir ki manası "İşten geri durdu ve işe karşı gevşeklik gösterdi" demektir.
Dördüncüsü: Namazın ikâmesi, edasından ibarettir. Eda edilmesi, "ikâme" masdarı ile ifade edilmiştir, çünkü, kıyam (ayakta durmak) namazın rükünlerinden birisidir Nitekim namaz, "kunût", 'Tukû" ve '"sucûd" kelimeleri ile de ifade edilir. Ayrıca, Araplar, kişi namaz kıldığı zaman, içinde tesbihat olduğu için, (tesbih etti) fiili ile bunu ifade etmişlerdir Cenâb-ı Hakk "Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı..." (Saffat. 143) buyurmuştur. Bil ki "ikâme" kelimesinin, kendisi ile büyük bit övgünün ifade edildiği bir manaya hamiedılmesi evlâdır Bu büyük övgü ise ancak onu, "rükünlerinde ve şartlarında hiç bir eksiklik bırakmaksızın namaza devam etmek" manasına hamletmekle elde edilir. Bunun için, askerlere erzak dağıtan kimse, hiç bir eksiklik ve azaltma yapmaksızın, herkesin hakkını tam olarak verdiğinde "kayyim" diye isimlendirilir. Bundan ötürü Allahü teâlâ, "kâim" ve "kayyûm" olarak isimlendirilir, Çünkü O'nun varlığının devam etmesi ve yine kullarına rızık yağdırmasının hep sürüp gitmesi gerekir.
"Salât", Yani Namazın Manası
"Salât", (Namaz) kelimesi hakkkımında birçok görüş söylenmiştir.
Birincisi: O, dua manasınadır. Şair, bu manada, şöyle demiştir: "Rüzgar sevgilinin küpünü devirmek istedi de. adam da onun küpü için duâ etti ve tekbir getirdi "
İkincisi: Hârzencî, bu kelimenin iştikakının, cehennem manasına gelen (......) kelimesinden olduğunu söylemiştir. Bu kelime de, Arapların, deyneği ateşe tutup doğrulttuğu zaman demelerinden alınmıştır. Buna göre, namaz kılan kimse, sanki ağacı ateşe tutup düzeltenin yaptığı gibi, zahirini ve bâtınını (içini ve dışını) düzeltmeye gayret etmektedir.
Üçüncüsü: "Salât" lâfzı, devam etmekten ibarettir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Kızgın bir ateşe girecek" (Gâşiye, 4) ve "Alevli ateşe girecek" (Leheb, 3) ayetlerindeki fiilinden alınmıştır Yarışta ikinci gelen ata da "musailî" denilir.
Dördüncüsü: Keşşaf sahibi, "salât, " fiilinden, fa'letun vezninde bir masdardır. Nitekim "Zekât" da fiilinden bu vezinde masdardır. Salât kelimesinin (......) şeklinde vav harfi ile yazılması ise fehamet (azamet) manası taşıması içndir. " fiilinin aslî manası, uylukları hareket ettirmektir. Namaz kılan kimse de, rükû ve secde yaparken böyle yapmaktadır. Dua eden kimseye de "musailî" denilmiştir Çünkü onun duadaki huşu hali, namaz kılanın rükû ve secdesindeki haline benzer. Derim ki burada iki konu vardır:
Birinci konu: Keşşaf sahibinin, "salât" lâfzı için ileri sürdüğü bu iştikak, Kur-ân'ın hüccet olması hususunda büyük bir tenkide yol açar Çünkü "salât" kelimesi, insanların dilinde çok kullanılan lâfızlardan biridir. Onun, "uyluklarını hareket ettirmek" manasından iştikak ettiği iddiası, rivayet ehli (dilciler) arasında pek bilinmeyen bir açıklama tarzıdır. Eğer, salât kelimesinin manasının, aslında (Zamahşerı'nin) zikrettiği gibi olup, sonra bu mananın, ancak birkaç kişi tarafından bilinebilecek kadar gizli ve silik kaldığının söylenmesini caiz görürsek, bu durum diğer lâfızlarda da caiz olur. Eğer bunu caiz görürsek, bu lâfızların Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında, başka manalar için icat edilmiş olduğu, bu lâfızlardan Allah'ın muradının bu manalar olduğu; ne var ki bu manaların, salât lâfzında olduğu gibi, zamanımızda gizli kalıp silik bir hale gelmiş olabileceği ihtimallerinden ötürü, bu lâfızlardan Allah'ın muradının, şu anda anladığımız manalar olduğunu söylememiz mümkün olmaz. Müslümanların icmâı ile bu batıl olunca, Keşşaf sahibinin söylediği bu iştikakın (türetişin) merdûd ve batıl olduğunu anlarız.
ikinci konu: Namaz dinî bir tabir olarak, başlangıcı "tahrîm" (iftitah tekbiri), sonu "tahlil" (selâm) olan ve birbirini takip eden hususî birtakım fiillerden ibarettir. Bu isim, farz ve nafile namazların hepsi için kullanılır Ancak bu ayetteki "salât" lâfzından maksat, farz olan namazdır. Çünkü, kurtuluşun kendisiyle tahakkuk ettiği namaz, farz olan namazdır.
Bir de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bedevî bir Araba, farz olan namazın niteliklerini izah ettiğinde, o bedevî, "Allah'a yemin ederim ki, bundan ne fazla ne de eksik yaparım" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Eğer sözünde durursa, kurtuldu." Buhârî. savm. 1 (2, 225). buyurmuştur.
Rızık
Arabça'da "rızık", pay ve hisse demektir. Cenâb-ı Hakk "Sizi rızkımızla, şükredeceğimiz yerde, onu vereni mi yalanlıyorsunuz?" (Vakıa, 82) buyurur Yani, bu şeydeki nasibinize: "Hazz" lâfzı kişinin nasîbi olup, başkasına değil, sadece ona mahsus olan şey demektir. Bazı ulemâ ise, "rızk"yenilen veya 'kullanılan her şeydir, demişlerdir ki, bu bâtıldır. Çünkü Cenâb-ı Hakk, bize rızık olarak verdiği şeylerden infakta bulunmamızı emrederek, "Ve, size verdiğimiz rızıklardan infak ediniz" (Münâfıkûn, 10) buyurmuştur. Şayet "rızık", yenilen şey olsaydı, onu harcamak mümkün olmazdı. Diğerleri ise, "rızık", malik olunan şeydir demişlerdir ki, bu da yanlıştır. Çünkü, insan bazen: "Allahım, bana rızık olarak sâlih bir çocuk, sâliha bir zevce ver" diye dua eder de, fakat o ne böyle bir çocuğa, ne de böyle bir hanıma mâlik olamaz. Yine kişi, "Ey Allahım! Bana rızık olarak, kendisiyle yaşayacağım bir akıl ver" der; halbuki akıl bir mülk değildir Ve yine, hayvanların rızıkları vardır, fakat mülkleri yoktur.
Din ıstılahında "rızk"ın manasına gelince, ulemâ bunda ihtilâf etmiştir. Ebû'l-Hüseyin el-Basrî, "rızık", Cenâb-ı Allah'ın bir canlıya bir şeyden faydalanma imkânı verip, başkalarının, onun o şeyden faydalanmasına mânı olmalarını engellemesidir. Biz, "Cenâb-ı Allah, bize rızık olarak mallar verdi" dediğimiz zaman, bunun manası, "O, o mallardan bize istifade imkânı verdi" demektir. Biz, Cenâb-ı Allah'tan bizi bir mal ile rızıklandırmasını istediğimiz zaman, bununla o malı sadece bize tahsis etmesini, bir hayvanı rıziklandırmasını istediğimiz zaman, bununla o rızkı, sadece, o hayvana tahsis etmesini kastediyoruz. Cenâb-ı Hakk, o hayvana o Haktan faycalanma imkânı verip, hiç kimse o hayvanın o rızıktan faydalanmasına mâni olmadığı zaman, ancak o rızık ve o hayvana has olmuş olur.
Mu'tezile, rızkı bu manada anladıkları için, haram rızık olmaz demişlerdir. Biz ise, haram rızık olur diyoruz. Arkadaşlarımız, buna iki yönden delil getirirler
1) Lügat ıtirabıyla "rızk"; beyan ettiğimiz gibi, pay ve nasîp demektir. Haram dan faydalanan kimse için bu haram, onun nasibi ve payıdır. Bu sebeple haramın, onun rızkı olması gerekir.
2) Cenâb-ı Hakk, "Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın " (Hud, 6) buyurmuştur. Adam, ömür boyu yaşar, çatıp çırpmasından başka hiç bir şey yemez. Bu sebeble de, ömür boyu kendi rızkından hiçbir şey yemedi denilmesi gerekiri... Mutezile'ye gelince onlar Kitap, sünnet ve mana ile ıhticâc etmişlerdir.
Kitaptan olan delilleri ise şunlardır:
1) Cenâb-ı Hakk, "Onlara rızık olarak verdiklerimizden infak ederler" (Bakara 3) buyurarak, müminleri, Allah'ın kendilerine vermiş olduğu rızıktan infak ettikleri için, medhetmiştir. Şayet haram rızık olsaydı, onlar haramdan infak ettikleri zaman, medhe ve övgüye hak kazanmiş olmaları gerekirdi ki, bu da ittifakla geçersizdir.
2) Şayet haram şey rızık olsaydı, gasbeden kimsenin, gasbetlığı şeyden, Cenâb-ı Hakk'ın: "Ve size rızık olarak verdiklerimizden infak ediniz" (Münâfikûn, 10) ayetinden dolayı, infak etmesi caiz olurdu Halbuki müslümanlar gasbeden kimsenin gasbettiği şeyden infak etmesinin caiz olmadığında, tam aksıneonu sahibine vermesinin vâcib olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu da, haramın rızık olmadığına delâlet eder
3) Cenâb-ı Hakk'ın "De ki: Allah'ın size indirip de, sizin bir kısmını haranı bir kısmını da helâl yaptığınız (saydığınız) rızık hakkında ne dersiniz? Söyleyin bakalım.' De ki: Yoksa Allah mı size izin verdi?" (Yûnus 59) ayetidir Böylece Cenâb-ı Hakk, Allah'ın rızkını haram kılan kimsenin. Allah'a iftira etmiş olduğunu açıklamıştır. Bu sebeble, haramın rızık olmadığı ortaya çıkmış .olur.
Sünnette;; delillerine gelince. Ebu'l-Huseyin'in, Kıtâbul-Gurer'de Safvân b. Umeyye'den rivayet ettiği hadistir Safvân b. Umeyye şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber'ın yanında idik. Tam o sırada, O'na. Amr b. Gurre gelerek, Ona, "Ey Allah'ın Resulü, Allah bana, şakaveti takdir etti. Bu sebebie, elımlo defimi çalmaktan başka bir rızık kapısı göremiyorum; binaenaleyh bana, ahlâksızlık telkin etmediği sürece, şarkı söylemem konusunda izin ver" deyince Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Sana ne izin, ne ikram, ne de nimet vardır. Ey Allah'ın düşmanı, yalan söyledin. Şüphesiz ki Allah sana, güzel rızıklar verdi, ama sen, Allah'ın sana helâl olarak verdiği rızkın yerine, sana haram kıldığı rızkını tercih ettin. Şayet, bu söylediğinden başka bir şey söylersen, senin canım vakarım " der.
Mana itibariyle (aklî yönden) delillerine gelince, Cenâb-ı Hak, mükellefi, haramdan faydalanmaktan men etti. Başkasına da, onun haramdan istifade etmekten tnen etmesini, emretti. Bir şeyi almaktan ve ondan istifade etmekten men olunan kimseye, "O şey onun rızkıdır" denilemez. Görmüyor musun ki, "Hükümdar askerlerini, almalarım menettiği mal ile rızıklandırmıştır, demlemez. Bunun yerine şöyle denilebilir- Hükümdar, ordusunu, almalarına imkân vererek, onları ondan menetmeyip ve ayrıca başkalarına da, mâni olmalarını emretmediği bir maldan rızıklandırmıştır.
Taraftarlarımız, Mutezilemin ayetlerle getirmiş oldukları delillere, şöyle diyerek cevap vermişlerdir: Her ne kadar haram ve helâl rızık Allah'dan ise de, ne var ki O'nun hakkında, "Ey sonradan olanların, Arşın ve Kürsî'nin yaratıcısı' denilir de, "Ey köpeklerin, domuzların yaratıcısı" denilmez. Ve, Cenâb-ı Hakk, "Kendisinden. Allah'ın kullarının içtiği bir pınar" (insan, 6) buyurur. Her ne kadar kâfirler de O'nun kulu iseler de, Cenâb-ı Allah, bu ayette, "kul" ismini muttakî kimselere tahsis etmiştir. Burada böyledir: Her ne kadar haram da rızık ise, Cenâb-ı Hakk "rızık" ismini bir şeref olarak sadece helâl olana vermiştir. Mutezilenin, mezkur haberi delil getirmelerine karşı, arkadaşlarımız, bu hadisin bizim için delil olduğunu söylemişlerdir Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Sen, Allah'ın sana haram kıldığı rızkını tercih ettin" sözü, haram olan şeyin de rızık olduğu hususunda açık bir ifadedir, Mana bakımından (akli bakımından) getirdikleri delile de, "Bu mesele sırf dil ile ilgilidir. Bu ilgi de. 'Haram, rızık olarak adlandırılabilir mı, adlandınlamaz mı? lâfızlarda aklî delillere yer yoktur?" diyerek cevap vermişlerdir. En iyi Allah bilir.
İnfak
Aslında "infak", malı elden çıkarmaktır. Bu da bir malın müşterisi çoğaldığı zaman, bu hali ifade için söylenen " (Mal iyice tükendi) cümlesinden, ve hayvan ölüp canı çıktığında söylenen (Hayvan tükendi) cümlesi bu manadadır Köstebek yuvasına da, köstebek oradan çıktığı için denilir. Cenâb-ı Allah'ın "Yeryüzünde bir tünel araman" (En'am. 35) ayetindeki (......) kelimesi de aynı köktendir.
Onuncu Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın "Rızık olarak size verdiklerimizden bir kısmını infak ederler"(Bakara, 3) ayetinde birçok faydalar vardır.
Birincisi: Cenâb-ı Hakk, onları israftan ve yasaklanan saçıp savurmadan korumak ve alıkoymak için bu ifadenin başına da ba'ziyyet (bir kısmı) ifade eden (......) harf-i cerrini getirmiştir.
İkincisi: Ehemmiyetli olduğunu göstersin diye, mefulu fiilden önce getirmiştir. Sanki, bu ifade ile, Cenâb-ı Allah, "Onlar, mallarının bir kısmını tasadduk etmek için ayırırlar" demiştir,
Üçüncüsü: Ayette bahsedilen, "infak" lâfzına farz olan da mendub olan da dâhildir.
Farz olan infak birkaç çeşittir. Birisi, zekâttır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "(O biriktirdiği malları) Allah yolunda infak etmez (harcamazlar) " (Tevbe, 34) şeklinde Kenz ayetinde ifade ettiği husustur.
İkincisi, kişinin hem kendisine hem bakmakla yükümlü olduğu kimselere yaptığı harcamalardır.
Üçüncüsü. Allah yolunda cihad etmek için harcamaktır. Mendûb olan harcamalara gelince, buna da infak denir Çünkü Cenâb-ı Hakk,
"Sizden birine ölüm gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden harcayınız" (Munâfikün. 10) Allahü teâlâ, buradaki infâk ile, bu ayetin devamında bulunan
"Tasaddukta bulunup da ben de sâlih kimselerden olsaydım." (Münafıkûn, 10) sözünden dolayı, sadakayı kastetmiştir. Buna göre bütün bu harcamalar, bu ayetin muhtevasına girer Çünkü bunların hepsi, övgüyü haketmenin sebebidir.
4
"Onlar sana indirilene de, senden evvel indirilene de inanırlar; Ahirete ise şüphesiz bir iman ile inanırlar .
Cenâb-ı Hakk'ın; "Onlar gayba iman ederler" (Bakara. 3) sözü, daha önce ister Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i İsa'ya inanmış olsun isterse inanmış olmasın, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i tasdik eden herkesi içine alan umumî bir ifadedir. Amm lâfzın, tahsis edildiği şeylerden bir kısmına delâlet, has lâfzın aynı kısma delâlet etmesinden daha zayıftır. Çünkü Âmm lâfzın tahsise ihtimali vardır, has lâfızda ise böyle bir ihtimal söz konusu değildir. Bu Bakara Sûresi medenî olup, Cenâb-ı Hakk bütün Müslümanları "(Bu Kuran), müttakîler için bir hidayet rehberidir. Onlar gayba iman ederler." (Bakara. 3) diyerek şereflendirince, bunun peşine, Abdullah b. Selâm (radıyallahü anh) ve benzerleri gibi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman eden ehl-i kitabı (yahudı ve hristiyanları) diyerek zikretmiştir. Çünkü bunları bilhassa zikretmek, "Kim, Allah'a, meleklerine. Peygamberlerine, (bilhassa melekler içinde) Cebrail'e ve Mîkail'e düşman olursa.." (Bakara, 98) ayetinde olduğu gibi. bu zatlar için büyük bir şeref vardır Sonra Abdullah b. Selam (radıyallahü anh) ve benzerlerinin bu şerefe bilhassa layık kılınmaları, bu durumda olanları İslama teşvik etmek içindir. Umumî bir ifâdeden sonra, husûsî bir ifadenin yer almasındaki sebeb işte budur.
Sonra biz deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın "Onlar sana indirilene (Kur'ân'a) iman ederler"(Bakara, 4) ayetinde birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
"İman" lâfzının harfi cerri ile, müteaddi olarak kullanılması durumunda "tasdîk etmek" manasına geldiğinde, ehl-i sünnet ile Mutezile arasında bir ihtilâf yoktur Buna göre. meselâ, biz (Falan, şuna iman etti) dediğimizde, bu ifadeden maksat "o kimsenin o şeyi tasdîk etmesi"dir, yoksa bu ifadeden, o kimsenin oruç tutması ve namaz kılması anlaşılmaz. Bu sebeble, ayetteki "iman" lâfzından maksat, ittifakla, tasdîk manasıdır. Ancak, bu "tasdîk" manası ile birlikte, marıfetullahın da bulunması gerekir Çünkü burada iman, medh-ü sena makamında zikredilmiştir. İçinde bir şüphe bulunmakla birlikte "tasdîk" eden kimsenin yalan söylemiş olma ihtimali de vardır Bu durumda da medh'den çok zemmedılmeye lâyık olur.
Ikinci Mesele
Vahyin indirilmesinden, Kur'ân'ın inzalinden, tenzîlinden ve Cebril ile indirilmesinden maksat şudur Cebrâil (aleyhisselâm) semâda Allahü teâlâ'nın sözünü dinledi ve onu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirdi. Bu durum tıpkı şunu demek gibidir. Hükümdarın emri sarayından inip geldi. Halbuki emrin kendisi inmez, ancak hükümdarlardan emri dinleyip alan kimse iner ve onu aşağıdakilere iletir Hükümdarın sözü kendisinden ayrılmaz. Ancak dinleyen kimse, onu kendi kelimeleri ile insanlara iletir, Yine, bir kimse bir yerde bir şey duyup, onu başka bir yerde anlattığı zaman "Falan, sözü naklediyor" denilir. Şayet, "Allah'ın kelâmı, size göre, harflerden ve seslerden meydana gelmemiştir O halde Cebrail (aleyhisselâm) Allah'ın kelâmını nasıl dinlemiştir?" denilirse, biz deriz ki. Allah'ın, Cebrail (aleyhisselâm)'da kelâm-ı ilâhiyi dinleme kabiliyeti yaratıp, bu kadim kelâmı kendisi ile ifade edebileceği bir söze onu muktedir kılması muhtemeldir. Yine, Allah'ın, Levh-i Mahfuz'da bu hususî Kur'ân nazmına delâlet eden bir yazı yaratması, böylece de Cebrail (aleyhisselâm)'ın onu okuyup ezberlemesi de ihtimal dahilindedir. Allahü teâlâ'nın bu hususî Kurân'a nazmını, hususi bir cisimae kesik kesik sesler halinde yaratması ve Cebrail (aleyhisselâm)'ın onu tamamıyla alması; Cebrail (aleyhisselâm)'da da bunun, o kelâm-ı kadîmin manasına ileten ibareler olduğuna dair kesin bir bilgi yaratması caizdir.
Üçüncü Mesele
"Onlar sana indirilene iman ederler" ayetindeki iman farzdır. Çünkü Cenâb-ı Allah bu ayetin peşisıra "İşte bunlar, felaha erenlerdir" buyurmuş ve böylece, kendisinde bu iman bulunmayan kimsenin kurtuluşa erenlerden olmaması gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu imanın gerekli olduğu sabit olunca, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) indirilen Kur'ân'ı, tafsilatlı bir şekilde bilmek gerekir Çünkü kişiye, Allah'ın kendisine hem ilim hem de amel bakımından farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi, ancak onun bunları etraflı olarak bitmesiyle mümkün olur. Zira insan, bunları tafsilatlı olarak bilemezse, yerine getiremez. Fakat böyle bir ilim elde etmek farz-ı kıfâyedir. Çünkü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirilen şer'î hükümleri etraflı olarak öğrenmek herkese farz değildir. Cenâb-ı Hakk'ın "Senden önce indirilenlere de fmamrlar)." sözünden maksad ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den önceki peygamberlere indirilen ilâhî kitaplardır. Bu kitaplara da icmâlî olarak iman etmek farzdır. Çünkü Cenâb-ı Allah, şu anda bizi o eski kıtaplardaki hükümlerle sorumlu tutmamıştır. Binaenaleyh onları tafsilatlı olarak bilmemiz gerekmez. Ne var ki onlara dair bir tafsilat elde ettiğimizde bu tafsilata da iman etmemiz gerekir.
Ahirete Iman
Cenâb-ı Allah'ın "Onlar Ahirete de yakîn bir iman ile inanırlar" ayetine gelince, bunda da bir kaç mesele vardır
Birinci mesele: "Ahiret" (sonraki) lâfzı, (Sonraki yurt) terkibindeki (......) kelimesinin sıfatıdır Dünya hayatından sonra geldiği için ahirete 'Ahiret" denilmiştir, Ahiret hayatından değeri daha düşük olduğu için, dünyaya "dünya' (alçak, âdî) denmiştir.
İkinci mesele: "Yakîn", insanın bir şey hakkında şüphe etmesinden sonra, onu iyice bitmesidir. Bu sebeble, herhangi bir insanın, "var olduğumu yakiner. bildim, gökyüzünün üzerimde olduğunu yakînen bildim, " demesi doğru değildir. Çünkü bunları bilmek kapalı bir şey değildir. "Yakîn" lâfzı, ister zarurî, isterse istidlâlî olsun, işler hakkında meydana çıkan ilmi ifade etmek için kullanılır. Buna göre, bir kimse, maksadın: zarurî olarak bilse dahi "bu söz ile neyi kastettiğimi yakînen biliyorum" diyebilir. Keza kesbî bir ilimle buse de "İlâhın tek olduğunu yakinî olarak bildim" diyebilir. Bu sebeble Allahü teâlâ, "eşyayı yakînî olarak bilen" diye vasıflanamaz.
Üçüncü mesele: Cenâb-ı Allah, müminleri, ahirete yakinî bir imanla inanmış olmakla medhetmiştir Malumdur ki kişi, sadece ahiretin varlığına yakinî olarak inanmakla övülmez. Daha doğrusu kişi övgüye ancak ahiretin varlığı ile birlikte onda meydana gelecek hesaba, suale, müminlerin cennete: kâfirlerin de cehenneme gırdirileceklerine yakînen inanmakla müstehak olur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Allah'ın yaratmasını görüp durduğu halde. Allah'ın varlığından şüphe eden kimseye çok şaşarım; ilk yaratılmayı bildiği halde (kıyametin kopmasından sonraki) dirilmeyi inkâr edene şaşarım; her gün ve gece ölüyor ve tekrar diriliyorken -yani uyuyup tekrar uyanıyorken- ölümden sonra tekrar dirilmeyi ve haşn inkâr edene şaşarım. Cennete ve oradaki nimetlere inandığı halde, (sadece) aldanış yurdu olan bu dünya için koşuşturana şaşanm ve başlangıcının atılmış bir damla meni, sonunun da tiksindirici bir leş olduğunu bildiği halde kibirlenen ve övünen kimseye şaşarım."
5
İşte bunlar, Rabblerinden olan bir hidayet üzeredirler ve işte onlar, kurtulmuşların taa kendileridirler" .
Bil ki bu ayette birçok mesele vardır.
Birinci mesele: Bu ayetin öncesiyle alâkasında üç vecih vardır:
Birinci vecih: "ayetinin mübteda kabul edilmesidir. Bu böyledir, çünkü, denilip, Kur'ân'ın sırf müttakîlere hidayet rehberi olduğu söylenince, birisi "Kur'ân'ın sadece muttakîlere hidayet rehberi olmasının sebebi nedir?" diyerek sorduğunda, den itibaren " kadar olan kısım, bu sorunun cevabı olur. Sanki bununla şöyle cevab verilmektedir: "İmanla, namaz kılmayla, zekât vermeyle ve kurtuluşa erme ile meşgul olan kimsenin mutlaka Rabbisi tarafından olan bir hidayet üzere bulunması gerekir."
İkinci vecih: "ayetini mübteda saymayıp, "müttakîn" sözünün sıfatı saymaktır. Bu durumda "kısmı mübteda sayılır Bununla, sanki şöyle denmektedir: Bu sıîata sahib olan kimselerin, hidayete tahsis edilmiş olmalarındaki sebeb nedir? denilirse, "Diğer insanların değil de, bu sıfatları taşıyan kimselerin hem dünya hem ahirette hidayete ve felaha ermeleri tuhaf görülmemeli." diye cevap verilir
Üçüncü vecih: Birincinin "müttakîr'ın sıfatı olması, ikinci" "nin ise mübteda olarak merfu kılınıp, " cümlesinin de bunun haberi olmasıdır Bu duruma göre maksat, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğine iman etmedikleri halde kendilerinin hidayet uzre olduklarını sanan ve Allah katında kurtuluşa nail olacak kimselerin kendileri olduklarını uman Ehl-i Kitaba bir tariz olmak üzere, kurtuluş ve hidayet üzere olmayı Ehl-i Kitabtan Hazret-i Peygamber'ın nübüvvetine inananlara tahsis etmektir.
İkinci mesele: (......) sözündeki harf-ı cernnın ifade ettiği '"istilâ" (bir şeyin üstünde olmak, hakimiyet) nin manası, durumları, bir şeyin üzerine çıkıp ona binen kimsenin durumuna benzetilmek suretiyle onların hidayeti elde ettiklerini ve onda karar kıldıklarını beyan etmedir. "Falanca hak üzeredir" veya" "Falanca batıl üzeredir" sözleri buna benzer. Araplar bu manayı "Sapıklığı binek edindi ve cehaletin üzerine bindi" diye açıkça ifade etmişlerdir. Müminlerin hidayet üzere olduklarına dair sözün hakikati, onların ellilin gereğine sımsıkı sarılmalarıdır. Çünkü bir delile sımsıkı sarılan kimseye, buna devam etmesi ve bunu hertürlü tan ile şüpheden koruması gerekir. Buna göre sanki Cenâb-ı Hakk, onları önce Hazret-i Peygambere indirilmiş olana iman etmeleri ile medhetmiş, sonra da onları, bunda sebat edip onu her türlü şüpheden korumaya devam etmiş olmakla övmüştür. Zaten mükellefin yapması gereken de budur. Çünkü mükellef kişi, dininde sebatlı, dikkatli ve titiz olursa, kendini ilminde ve amelinde mutlaka muhasebe edip bunlardaki durumunu iyice düşünmesi gerekir. Bu kimse kendisini dini ihlâl etmekten muhafaza ederse, işte o zaman bir hidayet ve hak (gerçek) üzerinde olmakla medh-ü sena edilir. Ayette (......) kelimesi, künhüne ulaşılamayacak ve kıymeti takdir edilemeyecek türden bir kapalılık ifade etsin diye nekire olarak gelmiştir. Nitekim Araplar, "Falancayı görmüş olsaydın, gözün bir adam görmüş olurdu" derler
Avn b. Abdullah şöyle demiştir; Allah'ın hidayeti pek çoktur. Onu ancak görmesini bilen görür. Onunla ancak pek az kimse amel eder. Görmüyor musun? Gökyüzündeki yıldızları basiret sahibleri görür ve onlarla sadece âlimler yollarını bulur."
Üçüncü mesele: " kelimesinin tekrar edilmesi, hidayetin sadece onlara tahsis edilmiş olduğu gibi, kurtuluşun da sırf onlara tahsis edilmiş olduğuna dikkat çekmek içindir. Çünkü onlar, bu iki özellik ile başka insanlardan ayrılmışlardır. Eğer, "Burada, bu tekrar atıf ile gelmiştir. Halbuki; "İşte bunlar hayvanlar gibidirler, hatta daha da sapıktırlar. İşte bunlar gafillerin kendileridirler" (Araf. 179) ayetinde (......) kelimesinin tekrarı atıfsız gelmiştir. "Bu ikisi arasındaki fark nedir" denilirse, deriz ki: Burada (Bakara, 5) iki haber birbirinden farklıdır. Bu sebeble atıf harfi gelmiştir. Araf süresindeki ayetteki iki haber böyle değildir. Zira bunlar manaca aynı sayılır Çünkü onların gafil olduklarını söylemek ve onları hayvanlara benzetmek aynı şeydir. Böylece ikinci cümle, birincinin manasını tekid etmiştir. Bu sebeble atıf yapılmaz.
Dördüncü mesele: Ayetteki zamiri, zamir-i fasıldır. Bunun iki faydası vardır. Birincisi: Kendisinden sonra gelenin sıfat değil de haber olduğunu göstermektir.
İkincisi, haberdeki hükmü mübtedaya tahsis etmektir. Çünkü sen, "İnsan güler" dediğinde, bu gülme vasfının sadece insanlara has olduğunu ifade etmez. Ama "Sadece insan güler" dersen bu, gülme vasfının insanlara has olduğunu ifade eder.
Beşinci mesele:" lâfzının marife olmasının manası, ahirette felaha erecekleri bilgisi sana ulaşan insanların, ancak muttakîler olduğuna delâlet etmektir. Bu şuna benzer: Memleketin halkından bir kimsenin tevbe ettiği haberi sana ulaşıp da onun kim olduğunu sorduğunda sana, "Tevbe eden Zeyd'dir" denilir. Yani, "Zeyd, tevbe ettiği sana bildirilen kimsedir" demektir. Veya bu marifeliğin manası, eğer felah sıfatı meydana gelirse, bu kimselerin ancak işte bu muttakîler olduğuna delâlet etmektir. Nitekim sen arkadaşına şöyle defan: "Sen arslanı ve onun yaratılışındaki atılganlığı biliyor musun? İşte aynen odur."
Altıncı mesele: "Müflih", gayesine ulaşmış olan kimsedir. Sanki ona birçok zafer kapılan açılmış ve hiç kapanmamıştır. "Müfli" kelimesi de aynı manadadır. terkibi yarma ve açma manasına gelmektedir, işte bunun için çiftçiye "fellah", alt dudağı yarık olan kimseye de ismi verilmiştir. Şöyle bir darb-ı mesel vardır: "Demir demir ile yarılır." Euna göre ayetin manası şudur: Cenab-ı Hakk onları, ilmen ve amelen yapmaları gereken şeyleri yerine getirmiş olmakla vasfedince, daha sonra bunun neticesini beyan etmiştir ki: Bu da, hiç bir şaibesi olmayan, bir ikram ve tazim olarak verilen ebedî nimetten İbaret elan gayeyi elde etmektir. Çünkü ibadetlerle elde edilmek istenen sevap budur
Yedinci mesele: Bu ayetlere Va'îdiyye bir yönden, Mürcıe ise bir başka yönden yapışmaktadır. Va'îdiyye iki cihetten du ayetlere sarılır:
Birincisi: Allah'ın sözü hasr ifade eder. O halde namazını ve zekâtını ihlâl etmiş kimselerin müflihler (kurtuluşa erenlerden) olmaması gerekir. Bu ise, namazını ve zekâtını terkeden kimseye, ilâh bir tehdidin varolduğuna dair kesin bir hüküm ifade eder.
İkincisi: Hükmün bir vasfa dayanması, o vasfın, o hükmün illeti olmasını hissettirir. Bu sebeble felahın sebebinin, iman, namaz ve zekât fiilleri olması gerekir. Bu tür fiilleri yapmayan kimseler için kurtuluş sebebi meydana gelmiş olmaz, binaenaleyh onlar felaha eremezler.
Mürcie ise ayetlerden şöyle delil getirmişlerdir: Allah, ayetlerde bahsedilen sıfatlara sahib olan kimselerin telâna ereceklerine hükmetmiştir. Bu sebeble, bu vasıflarla nitelenmiş kimselerin, zina etse de, hırsızlık etse de, içki içse de, kurtuluşa (felaha) ermeleri gerekir. Böyle olan kimseler hakkında, Cenâb-ı Hakk'ın affı tahakkuk edince, bunların dışında kalan kimseler hakkında da zarurî olarak bu af gerçekleşir. Çünkü hiç kimse bu ikisi arasında fark olduğunu söylememiştir
Bunlara ilk önce şöyle cevap verilebilir: Getirilen bu iki delilden her bin diğeri ile çatışır. Böylece her iki tarafın delili de ortadan kalkar. Bu genel cevabın yanı sıra Va'îdiyye'nin ilk görüşüne şöyle cevap veririz: Allahü teâlâ'nın sözü onların kurtuluş bakımından kâmil olduklarına delâlet eder. Buna göre, büyük günah işleyen kimsenin, kurtuluş bakımından kâmil olmaması gerekir. Bu gerekçe ile deriz ki, azabtan kurtulduğu kesin olmadığı halde, hatta azabtan korkması gerekirken, o felah (kurtuluş) bakımından nasıl kâmil olabilir? Va'îdiyye'nin ikinci görüşüne cevabımız şudur: Sebeb'erden birinin bulunmaması, neticenin olmamasını gerektirmez. Bize gere Allah'ın aff: da kurtuluş sebeblerinden birisidir. Mürcie'nin görüşüne cevabımız şudur- Müminlerin "takva" sıfatı ile nitelenmesi, sevabı elde etmeleri için kâfidir. Çünkü takva, günahlardan ve farz ibadetleri terkten sakınmayı ifade etmektedir. En iyi Allah bilir
6
"Şurası kesin ki. İnkâr edenleri inzar etsen de etmesen de farketmez. Onlar iman etmezler" .
Bu ayette nahiv ve usûl bakımından bazı meseller vardır. Allah dilerse, biz bunları anlatacağız. ye gelince, bunda bazı meseleler vardır.
“Inne” Edatı Hakkında
“İnne” harftir. Harflerinse, amel hususunda asıl vasıfları yoktur. Fakat bu harfler, hem şekil hem mana bakımından fiile çok benzerler. Bu benzerlik, bu harflerin "âmil" olmalarını gerektirir. Bu hususta, bir kaç mukaddime yapmak gerekiyor.
Birinci mukaddime: Bu benzerliği izah hususundadır. Bu benzerlik hem lâfızda hem de manada bulunmaktadır. Lâfzî benzerlik, bu harfler üç harften meydana gelmiş, sonları fethalı olmuş ve fıiller gibi isimlerle birlikte kullanılmışlardır. Bunlara, meselâ, gibi vikaye nûnu da bitişir. Bu nûn, fiillerde de görülmektedir. Meselâ "Bana verdi', "Bana ikram etti" fiillerinde olduğu gibi. Mana bakımından benzerliğe gelince, bu harfler, isimde meydana gelen bir anlam ifade ederler ki, bu anlam o ismin, haberiyle nitelenmesinin tekid edilmiş olmasıdır. Nitekim sen, "Zeyd kalktı" dediğin zaman, burdaki sözü, -simde bir mananın meydana gelmiş olduğunu ifade eder
İkinci mukaddime: Bu harfler, lâfız ve mana bakımından fiillere benzeyince, bunların amel bakımından da fiile benzemeleri gerekir. Bunun böyle olması, dilimizde çokça kullanılmasına binaen açıktır.
Üçüncü mukaddime: Bu harfler, neden ismini "nasb", haberini "ref" etmişlerdir? Bunun izahı şudur: Bu harfler âmil olunca, bu durumda ya mübteda ve haberi beraberce her ikisini ref edecek, veya her ikisini nasbedecek, ya da mübtedâyı ref, haberi nasb, veyahut da aksine mübtedâyı nasb, haberi ref edeceklerdir. Birinci durum, geçersizdir; çünkü mübtedâ ve habere gelmezden önce de. mübtedâ ve haber merfû idiler. Şayet, kendilerine " geldikten sonra da, aynı hâl üzere kalsalardı, kesinlikle bir eseri ortaya çıkamazdı. Bir de, bu harfler fiilen anneli gibi amel edince, bilinmektedir ki, fiil iki ismi birden ref edemez. Bu sebeble, ikisi arasındaki ortaklığın ve müşterekliğin manası olmaz. Ayrıca fer olan bir şey asıldan, yani fiilden daha güçlü olamaz. İkinci konu da, birincisi gibi geçersizdir. Çünkü bu da, fiilin ameline muhalif bir şeydir. Çünkü fiil, ref ettiği faili olmadan, herhangi bir şeyi nasb edemez. Üçüncü kısım da, geçersizdir. Buhususda, "asl"(fiil)ile "fer, (harf, ), müsavîtutmaya götürür. Çünkü fiilin, faildeki ameli önce "ref" ile, sonra da mefuldeki ameli de "nasb" iledir. Şayet harfler de, bu şekilde kılınacak olsa, o zaman "asi" ile "fer" müsavî olmuş olurdu. Bu üç kısım geçersiz olunca, geriye dördüncü kısım kalmış olur ki, bu da, bu harflerin isimlerini nasb, haberlerini ref etme durumlarıdır. Bu da, bu harflerin amelde asıl değil, fer olduklarına dikkat çeker Çünkü fiil konusunda, mansûb olanın merfûdan önce getirilmesi, asl olan şeyden dönmektir. Böylece bu da, burada bu harflerin amelinin aslî bir yolla değil, arızî bir yolla bulunduğuna delâlet eder.
Ikinci Mesele
Basralılar bu harfin, ismini "nasb", haberini de "ref" ettiğini söylerler. Kûfeliler ise, bu harfin haberi ref etme hususunda bir tesirinin olmadığını, tam aksine haberin, daha önce hangi şeyle merfû idiyse, o şeyle merfû olduğunu söylerler.
Basralıların delili şudur: Bu harfler, yukarda da izah edildiği üzere, fiile tam olarak benzemektedirler. Fiilin, hem ref ettiğinde, hem de nasb ettiğinde tesiri vardır. Bu sebeble bu harflerin de, böyle olmaları gerekir. Kûfelilerin delili ise, iki yönlüdür.
Birinci vecih: Haberiyyet (haber olunan) manası, mübtedânın haberinde devam etmektir. O halde, ref'i gerektirmeye, haberiyyet manası daha lâyıktır. Bu sebeble, o haberi ("inne"nin haberi), haber olma manası ref etmiştir. Haberiyyet ref edince, o kelimenin, bu harfler sebebiyle merfû olması imkansızlaşır. Burada üç mukaddime vardır.
Birincisi: "Haber olma durumu devam ediyor" sözümüzdür. Bunun böyle olduğu açıktır. Çünkü haberiyyetten kastedilen, haberin mübtedaya isnat edilmiş olmasıdır. Buna dahil olduktan sonra da, bu isnat durumu devam etmektedir
İkincisi: "Burada haber olma durumu, ref'i gerektirmiştir" sözümüz. Bu böyledir. Çünkü, haber olma durumu " dahil olmazdan önce ref'i gerektirmiştir. O halde, orada harfinin olmaması, merfû olmayı gerektiren şeyin bir parçası sayılamaz. Çünkü yok olan şey, illetin bir cüz'ü olmaya elverişli değildir. O halde, bu harfler geldikten sonra da, haberiyyet (haber olma durumu) ref'i gerektirmiş olur Çünkü, bir yerde, gerektiren şey (muktezî) tamamiyle bulunur da tesir edemezse, bu bir engelden dolayı böyle olmuş olur ki, bu manianın ortaya çıkması aslın hilâfına bir durum olur.
Üçüncüsü: "Haber olma durumu iktizâ (gerektirme)ya daha lâyıktır" sözümüzdür. Bunu iki yönden izah edebiliriz. Onun haber olması, zatı ile kaim hakikî bir niteliktir. Halbuki bu harf ise, yabancı ve ondan ayrıdır Ona muhalif olduğu gibi, ona bitişmemiştir de, , çünkü isim ikisinin arasını ayırmıştır
Haber, fiile hakikî ve manevî yönden benzer. Bu benzeme işi de, bu haberle fiilin her birinin başkasına isnat edilmeleridir Ama harf, fiile hakikî manevî vasıfla benzemez. Çünkü bu harfte isnat yoktur. O halde, haberin fiile benzemesi, harfin fiile benzemesinden daha güçlü olmuş olur. Bu sabit olunca, haber olan kelimenin fiile benzemesinden ötürü refi gerektirmesinin, harfin, fiile benzemesi sebebiyle refi gerektirmesinden daha evlâ olduğu ortaya çıkar.
Dördüncüsü: "Haber olma durumu ref' iktiza etmede daha güçlü olunca, (......)nin ref etmesi imkânsız görülür." Çünkü, bu harflere nisbetle, haber olma durumu daha evlâdır. Bu böyle olunca, bu harfler gelmezden önce de, haberin haber olduğuna hükmedilmektedir Bu harfler geldikten sonra, bundan dolayı, haber olan kelimeye "haberlik' hükmü verirsek bu hâsılı tahsil olur ki, bu imkânsızdır.
İkinci vecih: Sîbeveyh, harflerin amel bakımından asıl olmadığı görüşüne muvafakat etmiştir. O halde, bu harflere amel ettirmek delilin hilâfına hareket olmuş olur. Delilin hilâfına sabit olan şey ise, zaruret mikdarınca takdir edilir. Zaruret ise, bu harfleri tsimde amel ettirmekle yerini bulmuş olur; o halde bu harfleri haberde amel ettirmemek gerekir.
Üçüncü Mesele
Enbârî, feylezof Kindî'nin binekli olarak Müberrede gelerek şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ben. Arapça'da bir fazlalık görüyorum. Mesela Araplar, "Abdullah ayaktadır" diyor sonra, "Muhakkak ki, Abdullah ayaktadır" diyor. Sonra da "muhakkak ki Abdullah ayaktadır" diyor. Bunun üzerine Müberred, "İş senin sandığın gibi değil, lâfızların değişmesiyle manalar da değişiyor" diyerek, sözünü şöyle sürdürür; "Onların demesi, Abdullah'ın ayakta olduğunu haber vermek içindir. demeleri, bir soru soran kimseye verilen cevaptır.sözleri ise. Abdullah'ın ayakta olduğunu inkâr eden kimseye verilen cevaptır." Abdulkâhir el-Cürrânî, Müberred'in "Bu cümleler, soru soran kimseye cevap vermek için bu şekilde kullanılır" sözünün doğru olduğuna, şöyle diyerek deliller getirmiştir: Arapların, "kasem'e cevap vaki olduğunda, mübteda ve haber cümlesini kullandıklarını görüyoruz. Meselâ, Allah'a yemin ederim ki, Zeyd gidiyor" gibi. Kur'an'dakı şu ayetler de buna delâlet etmektedir.
"Sana Zülkarneyn'den soruyorlar. De ki, size onun hakkında bir haber anlatacağım. Muhakkak ki Biz ona, yeryüzünde büyük bir güç vermiştik " (Kehf. 82 84),
"Sana onların kıssasını, gerçek bir şekilde anlatalım: Muhakkak kî onlar, Rablerine iman etmiş genç yiğitlerdi" (Kehf. 13);
"Eğer sana İsyan ederlerse, de ki ben, sizin yaptıklarınızdan muhakkak uzağım " (Şuarâ, 216).
"De ki, muhakkak ki ben, sizin Allah'tan başka ibadet ettiklerinize ibadet etmekten nehyolundum" (Enam, 56) ve "Ve de ki, muhakkak ki, benim ben, apaçık uyarıcı olan" (Hicr 89) Kendilerinden, Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i Peygambere, mücadele ettikleri ve fikir yürüttükleri bazı hususlarda kâfirlere cevap vermeyi emrettiğini anladığımız ayetler de, bunlar gibidir.
"Firavun'a gidin ve deyin ki: Muhakkak ki, biz. Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın elçisiyiz " (Şuara. 16).
"Ve Mûsâ dedi ki. Muhakkak ki ben. Âlemlerin Rabbi'nden görevlendirilen bir elçiyim." (Araf. 104) aynı şeye hüccettir. Sihirbazların kıssasında da şöyle gelmektedir;
"Muhakkak ki bizler, Rabbimize döneceğiz" (Araf. 125) Çünkü bu ayet Firavun'un, "Ben size izin vermeden, siz ona (Mûsâ) iman mı ettiniz" (Araf. 123) sözüne verilen bir cevaptır.
Abdulkâhir şöyle demiştir. Sözün gerçeği şudur: (......) harfi te'kîd içindir. Haber muhatabın, aksini zannetmediği bir durum olduğunda, (......)ye ihtiyaç duyulmaz. Ancak, dinleyen kimse aksini zannettiğinde, bu (......) harfine ihtiyaç hissedilir. Bu sebebten dolayı, haber, meydana gelmesi uzak görünen bir işle ilgili olduğu zaman, bu harfin getirilmesinin yerinde bir iş olduğunu görürsün.
Nitekim Ebû Nuvas şöyle demiştir "İnsanlardan ümidini kes; çünkü gönül zenginliğin, onlardan ümidini kesmededir."
Burada (......) kelimesinin getirilmesi yerinde bir iş olmuştur. Çünkü genel olarak insanlar nefislerini ümitsizliğe zorlamazlar. (......) sözünde, inkâr eden kimseye cevap olmak üzere (......)yi "lâm" ile beraber getirmen, yerinde bir şeydir Çünkü inkar edene söylenen sözde, sözü te'kîd etmeye ihtiyaç fazladır. Bu inkâr etme işinin dinleyiciler tarafından olması muhtemel olduğu gibi, orada bulunanlar tarafından da olması mümkündür. Bil ki bu harf (......) bazen de, konuşan kimsenin, meydana gelmesini hiç ummadığı şeyler meydana geldiği zaman da kullanılır. Meselâ, senin "Ben ona iyilik yapmıştım. Ama tuttu o bana kötülükle mukabele etti." demen böyledir. Böylece, sanki sen, onun hakkındaki zannını kabul etmiyor ve yanıldığını ortaya koyuyorsun Cenâb-ı Hakk'ın, Meryem'in annesinden nakl ederek "Dedi: Rabbim, muhakkak ki ben, onu bir kız olarak doğurdum. Oysa ki Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilir" (Al-i İmrân, 36) buyurduğu bu ayet de buna delildir. Ve yine; Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'ın; 'Dedi ki: Rabbim, muhakkak ki kavmim beni yalanladı." (Şuarâ, 117) sözü de, böyledir.
Küfür Ve İnkar
Cenâb-ı Hakk'ın sözüne gelince, bunda birkaç mesele vardır.
Birinci mesele: Küfrün tarifi, kelâmcılara zor gelmiştir.
Bu husustaki sözün gerçeği şudur: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in taraftar olduğu ve söyleyip hükmettiği her şey; hakkındaki naklin sıhhati, ya zarurî olarak veya istidlalle, veyahutta haber-i vâhidle bilinir.
Birinci kısım: Hazret-i Peygamberin getirdiği zarurî olarak bilinen bütün bu şeylerde Onu tasdik eden herkes mümindir.
Bütün bu şeylerde onu tasdik etmeyen kimse, ya bunların tamamında veya bir kısmında O'nu tasdik etmemiştir ki. işte bu kimse kâfirdir Buna göre küfür. Hazret-i Peygamberin getirdiği zarurî olarak bilinen şeylerin, her hangi birinde O'nu tasdik etmemektir. Meselâ, Yaratıcının varlığını, veya O'nun âlım, kadir, muhtar (irâde ve ihtiyar sahibi) olduğunu veya O'nun tek, noksanlardan ve kusurlardan münezzeh olduğunu, veya Hazret-i Muhammedin nübüvvetini, veya Kur'ân-ı Kerîmin doğruluğunu, veyahutta, namazın, zekâtın, orucun ve haccm farz olması; faizin, içkinin haram olması gibi. Hazret-i Muhammed'in dini cümlesinden olduğunu kesin olarak bildiğimiz dinî ahkâmı inkâr eden kimse kâfir olur. Çünkü bu, Hazret-i Peygamberin dininden olduğu zarurî olarak bilinen şeylerde, Hazret-i Resulü terketmek demektir.
Fakat, Cenâb-ı Allah'ın ilmiyle âlim veya zatından dolayı âlim olması, Cenâb-ı Allah'ın görülüp görülemiyeceği, kulların amellerinin yaratıcısı olup olmadığı meseleleri gibi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dininden olduğu delil ile bilinen, fakat iki görüşten biri hakkında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den katî tevatürle nakledilmemiş olan, ancak bu iki görüşten birinin sıhhati, diğerinin batıl olduğu istidlalle bilmen şeyleri, inkâr etmek veya onu tasdik etmemek, imanın mahiyetine dahil olmaz. Bu sebeble de. küfrü gerektırici olmaz. Bunun delili şudur: Şayet bunlardan birisi, imanın mahiyetinin bir cüzü...... olmuş olsaydı, Hazret-i Peygamberin, herhangi bir kimsenin bu meselelerde, hakkı bilip bilmediğini anlamasından sonra, onun mümin olduğuna hükmetmesi gerekirdi. Eğer iş böyle olsaydı, Hazret-i Peygamberin o mesele hakkındaki sözü, bütün ümmet arasında yayılır ve bu tevatürle nakledilmiş olurdu. Bu, bu şekilde nakledilmeyince. Hazret-i Peygamberin, iman mefhumunu bu meselelere bina etmediğine delâlet eder. Durum böyle olunca da, bunları bilmenin imandan olmaması, inkârının da küfrü icap ettirmemesi gerekir. Bu kaideden dolayı, bu ümmetten hiçkimse küfre nisbet edilmez. Biz de, te'vîl erbabını küfre nısbet etmeyiz. (Kâfir olduklarını söylem eyiz). Sadece âhad haberlerle sabit olan hususlara küfrü ve imanı dayandırmanın mümkün olamıyacağı aşikârdır. Küfrün mahiyeti hakkındaki sözümüz, işte bundan ibarettir.
Eğer, "sizin bu anlattıklarınız, aksi açıdan, gayr-i müslimlerin dinî alâmetlerini taşımak, zünnâr bağlamak ve benzeri şeyleri kullanmakla geçersiz hale gelir; çünkü, Hazret-i Peygamberin getirdiği zarurî olarak bilinen şeylerde O'nu tasdik etmemenin dışında, bunlar da bir başka küfürdür" denilirse, biz deriz ki, bütün bunlar hakikatte küfür değildir. Çünkü tasdik etmek ve etmemek batını bir şeydir; insanların ona muttali olmaları imkânsızdır Bu gibi şeylerde, hükmü batınî manalar üzerine bina etmemesi. İslâm dininin âdetindendir. Çünkü bu gibi şeyler muttali olunamaz. Din, bunlara birtakım zahirî alâmetler ve işaretler tayin eder de, bu açık olan emareleri, şer'î hükümlerin dayanağı yapar Gayr-i müslimlerin dinî alâmetlerini takmak ve zünnâr bağlamak, bu kabil şeylerdendir. Görünen şudur ki, Hazret-i Peygamberi tasdik eden kimse, böyle şeyleri yapmaz. Böyle şeyleri yaptığı zaman, bu onun peygamberi tasdik etmediğine delâlet eder. Şüphesiz din, hükümleri bu alâmetlere dayandırır, yoksa bunlar kendi başlarına küfür değildirler. Bu babta, özet olarak söylenen söz, işte bundan ibarettir. Allah en iyi bilendir.
İkinci mesele: Cenâb-ı Hakk'ın, “O inkâr edenler yok mu?.. İşte onlar..." (Bakara, 6) sözü, mazî sîgasıyla, onların küfürlerini haber vermektedir Mazî sîgasıyla bir şeyden haber vermek, kendisinden haber verilen şeyin, o haberden önce olmasını gerektirir. Bunu bu şekilde anladıysan deriz ki, Mutezile, Cenâb-ı Hakkın,
“O inkâr edenler yok mu?.. İşte onlar..." (Bakara, 6);
"Muhakkak ki, zikri Biz indirdik; Onun koruyucusu da Biziz" (Hicr. 9);
"Muhakkak ki, Biz onu Kadir gecesinde İndirdik" (Kadir, 1) ve "Muhakkak ki, Biz Nuh'u... gönderdik." (Nûh. 1) gibi ayetlerde, mazî sîgasıyla haber verdiği her şeyi, ister şu harfler ve sesler veya başka bir şey olsun, Allah'ın kelâmının muhdes (sonradan olma) olduğuna delil getirmişlerdir ve "çünkü bu şekilde haber vermek, ancak, kendisinden haber verilen şey önceden geçmiş, meydana gelmiş olursa doğru olur. Bir şeyin kadîm olandan, daha önce olması imkânsızdır Mazî sîgasıyla haber vermek. Allah'ın kelâmının kadîm olmasını imkânsız kılar; öyleyse bu kelâmın muhdes olması gerekir" demişlerdir.
Allah'ın kelâmının kadîm olduğunu söyleyenler, Mutezile'nin bu görüşüne iki yönden cevap vermişlerdir:
1) Cenâb-ı Hakk, ezelde bu âlemin meydana geleceğini biliyordu. Allah bu âlemi yaratınca, gelecekte âlemin yaratılacağına dair bu bilgisi, âlemin geçmişte yaratıldı, şeklindeki bilgiye dönüştü. Bu, Allah'ın ilminin hâdıs (sonradan olma) olmasını gerektirmez. Yine, "Cenâb-ı Allah'ın, ezelde vermiş olduğu haber, onların gelecekte kâfir olacaklarına dair haberdir. Onların küfürleri tahakkuk edince, bu haber, onlar kâfir oldular, şeklindeki bir habere dönüşür. Bu da, Cenâb-ı Allah'ın haberinin sonradan meydana gelmesini gerektirmez.
2) Cenâb-ı Hakk, "Mescid-i Harama mutlaka gireceksiniz " (Fetih, 27) buyurmuştur
Müslümanlar (Mekke'nin fethiyle) Mescid-i Harama girince, ilk haber değişmeksizin, onların mescide girmiş oldukları haberine mutlaka dönüşür. Bunun böyle olması caiz olunca, aynı bizim meselemizde niçin caiz olmasın? Mutezile birinci suale önce şöyle cevap verdi: "Ebu'l-Hüseyn el-Basrî ve arkadaşlarına göre, malûmat değişince, ilim de değişir. Bu nasıl böyle olmasın, alemin mevcud olmadığına ve gelecekte var olacağına dair ilim, şayet âlem meydana geldiğinde de aynı kalsaydı, bu ilim değil, cehalet olur. Durum böyle olunca ilmin değişmesi gerekir. Buna göre de bu muâraza düşer, "
Onların ikinci suale cevapları da şöyledir: Cenâb-ı Allah'ın haberi ve kelâmı, hususî seslerdir. Buna göre (......) ayetinin manası, Cenâb-ı Hakk. mescide girmenizden önceki bir zamanda bu sözle konuşmuştur. Yoksa O, mescıcie girilmesinden sonra böyle söylemiş değüd;r. Üzerinde olduğumuz meselede bunun bir benzen şöyle demimesıdir; sözünü Cenâb-ı Halik, kâfirlerin kâfirlikleri meydana gelmeden önce değii sonra söylemiştir. Şu kadar var ki bu sözünün söylenmesi, bunun ezeli olmadığını bir itiraf olur. Bizim de söylemek istediğimiz budur. Cenâb-ı Hakk'ın kelâmının kadîm olduğunu söyleyenler şu şekilde onlara cevap vermişlerdir: Şayet malûmatın değişmesi ile (bilinen eşyadaki değişmelere göre) ilmin değiştiğini söylersek, o zaman bizim "Alem meydana gelecek" bilgisi ezelde (Allah için) var mı idi yok mu idî?" dememiz gerekir. Eğer böyle bir bilginin ezelde (Allah için) olmadığı söylenirse, bu açıkça (Allah'ın) -hâşâ- cahil olduğunu söylemek olur ki bu küfürdür. Eğer bu bilgi ezelde vardı dersek, bu bilginin ortadan kalkması kadim olan Allah'ın zevâlini (geçip gitmesini) gerektirir. Bu ise âlemin hadis (sonradan olma) olduğunu isbât kapısını kapatır. Allah en iyi bilendir.
Üçüncü mesele: sözü lâm-ı tarifli bir cem'i sîgasidır Buradaki nin İam-ı tarifi zahire göre istiğrak (umumilik) ifade eder, yani bütün kâfirlere şamil olur, Bu lam-ı tariften maksadın bu zahifî mana olmadıği hususunda bir ihtilâf yoktur. Çünkü kâfirlerden birçoğu müslüman olmuştur Böylece Cenâb-ı Hakk'ın umumî bir lâfzı söyleyip hususî bir manayı kastettiğim anlamış oluruz, Çünkü bu ya şundan dolayıdır: Bu umumî lâfızdan maksadın o hususî mana olduğuna delâlet eden karineler, Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm) zamanında belli idi. Bu hususta her hangi bir karışıklık olmaması ve maksat açık olduğu için, umumî bir lâfızla bu hususî mananın kastedilmesi yerinde olmuştur. Bunun misali şudur: Birisinin beldesinde, hususî bir gurup düşmanı olsa, o da "İnsanlar bana eziyet ediyor" dese, beldesindeki herkes onun "insanlar" sözünden maksadının, o belli gurup olduğunu anlar. Veyahut da bu şundan dolayıdır: Tahsisin (hususîleştirmenin) açıklanmasının hitab akimden sonra olabileceğini söyleyen kimseye göre, bu açıklama umumî olan kelâm ile söylenmese de, hususî manayı kastederek umumî lâfızla konuşulabilir. Bu sâbıt olunca, kendisinden husûsî bir mananın kastedilmiş olması ve buna delil olan karinenin de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında açık olması ihtimallerinden dolayı, umum ifade eden sığalardan hiç birisine "O kesin olarak istiğrak (umumîlik) ifade ediyor" diye tutunmak mümkün değildir Hiç şüphesiz, bu ayette, umumî bir lafızla hususî bir mananın kastedilmiş olması yerindedir, güzeldir. Bu konuda söyleyebilecekleri en nihâî söz şudur: "Şayet bu karîne bulunmuş olsaydı, biz onu bitirdik, Bilmediğimize göre, anlıyoruz kî, böyle bir karîne yoktur." Şu var ki bu söz zayıftır Çünkü bir şeyin elde olmaması ile o şeyin yokluğuna istidlal etmek, kat'ilık ifade etmesi bir yana, zan i'ade eden delillerin bile en zayıfıdır.
Bunun böyle olouğu sabit olunca, Mutezile'nin, "umumî sîgalar'a va'îd (ilâhî tehdit) ifade eden ayetleri, vâ'îd'in kesin olduğuna" delil getirmelerinin son derece zayıf bir görüş olduğu ortaya çıkar Mutezileden bazıları, bu mahzuru savuşîurmak için bir çare düşünmüşler ve şöyle demişlerdir:" Kâfirler iman etmezler) sözü, " (Kâfirler iman ederler) sözünün zıddıdır Bu ikinci söz ise ancak, onlardan herkes iman ettiği zaman doğru olur Bu ifadenin olumlu tarafla umum ifâde ettiği ortaya çıkınca, olumsuz tarafta umum ifâde etmemesi gerekir Daha doğrusu, olumsuz taraftaki (Kâfirler iman etmezler) ifadesinin doğru olması için, sadece birinin bile iman etmemesi yeterlidir. Çünkü kâfirlerden herhangi biri bile iman etmese, bu topluluğun hepsinin iman etmemiş olduğu ortaya çıkar Böylece de sözünü zahirine göre, "onlardan birinin iman etmediği" manasına almamızın uygun olacağı ortaya çıkar. Ya, onların çoğu iman etmemişse, durum nasıl olur, var düşün? Buna cevabımız şudur: sözü çoğul sîgasıdii. (İman etmezler) sözü de bunun gibi çoğul sîgasıdır. Çoğul sigâsı ile karşı karşıya bulunduğunda, hüküm fertlere venlir. Bu takdirde ayetin manası şudur: "Onlardan her biri iman etmez." O zaman da mezkûr söz, yani umumî lâfızla, hususî bir mana kastedildiği hükmü ortaya çıkar
Dördüncü mesele: Müessirler, bu ayetteki" "İnkâr edenler" sözünden kimlerin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir Bir kısmı, bunların, kendilerini Allah'ın, "hakkı bile bile gizleyenler" diye vasfettiği inatçı vahudî reisleri olduğunu söylemişlerdir Bu Ibn Abbas (ra.)'ın görüşüdür. Diğer müfessırler ise, aksine bu ayette kastedilenlerin Ebû Leheb, Ebû Cehü, Velid b. Mugîre v.b. gibi bir guruo müşrik olduğunu söylemişlerdir Çünkü bunlar, delilin (Hazret-i Peygamber ve Kur'ân'ın) zuhurundan sonra, bile bile inkâr etmiş, bilgi (marifet) hasıl olduktan sonra küfre sapmışlardır. Cenâb-ı Hakk'ın şu ayetleri buna benzer
"Onların çoğu yüz çevirdiler. Onlar artık dinlemezler. "Bizi uymaya çağırdığın şeye karşı kalblerimiz örtüler içindedir" derler" (Fussilet, 4-5)
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kavminin hepsinin iman etmesini çok istiyordu. Bu hali Cenâb-ı Allah şöyle beyan etmiştir:
"Onlar bu Kurana İnanmadılar diye, onların peşisıra, nerede ise üzüntüden kendini helâk edeceksin " (Kehf. 6);
"Sen, müslüman olsunlar dîye İnsanları zorlayacak mısın?" (Yûnus. 99)
Sonra Cenâb-ı Hakk, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem, )'e, artık o iman etmeyenlerden ümidini kessin de kendine sıkıntı vermesin diye, onların iman etmeyeceklerini bildirmiştir. Çünkü ümidi kesmek, iki rahatlığın birisidir
"Onları inzâr etsen de (uyarsan da) inzâr etmesen de (uyarmasan da) değişmez, onlar iman etmezler" (Bakara, 6).
Bu ayet hakkında birçok mesele vardır:
Birinci mesele: Keşşaf sahibi şunu söylemiştir: "Buradaki" iç. " kelimesi" (musâvî, bir, denk ve eşit olmak) manasında bir isimdir. Masdarlar vasıf olarak kullanıldığı için, ve (......) kelimesi de "istiva" masdarı manasında kullanıldığı için, burada vasıf olarak getirilmiştir.
Cerıâb-ı Hakk'ın şu ayetleri de bu kabildendir:
"Sizin ile bizim aramızda aynı olan bir kelimeye geliniz" (Âl-i İmran. 64),
"Soranlar için tam dört günde..." (Fussılet. 10)
Bu ayetlerdeki" cy-" kelimesinin manası" (eşit, aynı, tam) manasınadır. Sanki şöyle denilmiştir: "O inkâr edenler yok mu, onlara inzann da inzâr etmemen de birdir."
İkinci mesele: (......) kelimesinin merfu olmasının sebebi hakkında iki görüş vardır. Birincisi: Bunun merfu olması, " "nin haberi olduğu içindir. " ibaresi ise, " "ün faili olduğu için ref makamındadır Buna göre sanki şöyle denmiştir: Nitekim "Zeydin, kardeşi ile amcası oğlu birbirleriyle davalıdırlar." dediğin gibi. İkincisi: manasına olmak üzere, kısmı muahhar (geri bırakılmış) mübtedâ, (......) kelimesi ise mukaddem (önce getirilmiş) haberdir. Bunların meydana getirdiği cümle de " "nin haberidir, Bil ki bu ikinci görüş daha uygundur. Çünkü bir isimdir. Onu fiil gibi düşünmek, bir zaruret olmaksızın zahiri terketmek gibi olur. Bu ise caiz değildir. Bunun böyle olduğu sabit olunca deriz ki: Malumdur ki burada kastolunan uyarmanın (inzarın) ve uyarmamanın bir olduğunu söylemektir. Böylece. "ün haber olması gerekir. Haber ise burada önce gelmiştir. Bu, haberin mübtedâdan önce gelmesinin caiz olduğuna delâlet eder.
Cenâb-ı Hakk'ın şu ayeti de buna benzer: (Onların yaşamaları da ölmeleri de birdir...) (Câsiye, 21)
Sîbeveyh, Arapların "Ben Temimliyim" ve "Seni kınayan, kınanacak olanın kendisidir" dediklerini nakletmiştir Kûfelilere gelince, onlar bunu caiz görmezler Bu görüşlerine iki şekilde delil getirmişlerdir
1) Mübteda zattır, haber ise sıfattır. Zât ise sıfattan önce gelmeye lâyıktır. Bu sebeble (sıfat-mevsuf gibi) i'rab bakımından bir başkasına tâbi olan kelimelere kıyasla, mübtedânın lafzan haberden önce gelmesi gerekir. Buradaki müşterek unsur, mübteda ile haber arasındaki manevi bağdır.
2) Haberin, mübtedaya ait bir zamiri ihtiva etmesi gerekir. Şayet haber, müstedadan önce getirilirse, bu durumda mercii önceden zikredilmemiş bir zamir bulunmuş olur ki bu da caiz değildir. Çünkü "zamir", kendisi ile bilinen bir şeye işaret edilen bir lâfızdır. O şey bilinmeden, zamir ile ona işaret etmek imkânsızdır. O halde "ızmâr kable'z-zikr" (Mercii geçmemiş zamiri getirmek) muhaldir.
Basralılar Kûfelilerin birinci görüşlerine şu şekilde cevap vermişlerdir: Sizin bu söylediğiniz, mübtedânın haberden önce getirilmesinin vâcib değil, eviâ olmasını gerektirir. Evlâ oluş ise, haberin önce getirilmesine mâni değildir
İkinci görüşlerine ise şöyle cevap vermişlerdir: "İzmâr kable'z-zikr", Arapçada mevcuttur. Meselâ, Araplar " derler.
Cenâb-ı Allah da; "İçten içe korktu Mûsâ" (Tâhâ, 67) buyurmuş, (önce zamiri, sonra Mûsâ ismini zikretmiştir).
Züheyr de şöyle demiştir: "Her kim Herim b. Sinan ile, her ne halde olursa olsun, karşılaşırsa; cömertlik ve lütufta bulunma huyunun O'nda kökleşmiş olduğunu görür!" En iyi bilen Allahü teâlâdır.
Üçüncü mesele: Dil âlimleri, fiilden haber verilemeyeceğinde (yani fiilinin mübteda olmayacağında) ittifak etmişlerdir. Çünkü "çıktı, dövdü" gibi fiilleri sıralayıp, söyleyen, düzgün bir söz söylemiş olmaz.
Bu görüşü bazı âlimler birkaç yönden tenkid etmişlerdir:
1) Allah'ın sözü fiildir, ile ondan haber verilmiştir. Bunun bir benzen de;
"Ve, bütün delilleri görmelerinden sonra, onu mutlaka bir zamana kadar zindana atmaları (görüşü) onlara zahir oldu." (Yûsuf. 35) ayetidir. Bu ayette (......) fiilinin faili, yine bir fiil olan (......) kelimesidir.
2) "Fiil" olduğu haber verilen şeyin, mutlaka bir fiil olması gerekir. O halde fiil, fiil olduğu haber verilen kelimedir. Şayet, "burada fiil olduğu haber verilen şey o kelimedir, o kelime" ise isimdir" denirse biz deriz ki buna göre fiil diye haber verilen şey, fiil olmayıp da isirr olduğu zaman, bu yalan bir haber olur. Gerçek şu ki fiil olduğu haber verilen kelime ya isimdir ya değildir. Eğer isim ise bu haber yalan olur. Çünkü isim. fiil olmaz. Eğer o, fiil ise bu durumda fiil kendisinden haber verilen bir kelime olmuş olur
3) Biz, "fiilden haber verilmez" dediğimiz zaman da ondan, haber verilemiyeceğini haber vermiş oluruz. Bu haber ile kendisinden haber verilen kelime şayel isim olursa, isimden haber verilemiyeceğini söylemiş oluruz. Bu ise yanlıştır Eğer o fiil olursa, bu takdirde fiil, Kendisinden haber verilen şey olur. Sonra bu görüşte olanlar, "Fiilden haber verme hususunda herhangi bir mahzurun bulunmadığı ortaya çıkınca, zahiri durumu terketmemize gerek yoktur" dediler.
Nahivcilerin çoğu fiilden haber verilmesinin caiz olmadığı görüşünde ittifak halindedirler. Bu durumda ayetin takdiri" olur. Eğer, "hakikatten mecaza dönmek, ister manadaki, isterse lâfızdaki fazladan bir faydayı (manavı) ifade için olur. buradaki favda nedir?" denirse, deriz ki: ayetinin manası: "Artık bundan sonra onları inzâr etmen veya etmemen birdir" şeklinde olur Çünkü kâfirler topluluğu, Cenâb-ı Hakk'ın ayetlerinden ve delillerinden yüz çevirme, inat ve ısrar hususunda öyle bir noktaya gelmişlerdi ki, onların bunu kabul edeceklerine dâir hiçbir ümit kalmamıştı. Halbuki daha önce onlar böyle değillerdi. Şayet, Cenâb-ı Allah, demiş olsaydı bu, bu halin daha önce değil de o vakitte meydana gelmiş olduğunu ifade etmezdi. Hak teâlâ, böyle buyurmak suretiyle, bu halın ancak o vakitte (yani sonradan) meydana gelmiş olduğunu bildirmiş oluyor. Böylece bu da bir ümitsizliğin ve onlardan tamamen ümit kesmenin varlığını ifade ediyor ki biz daha önce, ayetten maksadın da bu olduğunu açıklamıştık.
Dördüncü mesele: Keşşaf sahibi, "Hemze" ve " 'fi" harfleri, sadece istifham edatı olarak kullanılırlar. Ama bazan istifham manası, bunlardan tamamen kalkar demiştir. Sibeveyh ise, bunun "Ey Allah'ım, biz günahkâr topluluğu bağışla" ifadesinde olduğu gibi, bu kaide nida harfine uygulandığı gibi istifham harfine de uygulanacağını söylemiştir. Yani nida olmadığı halde nida şeklinde geldiği gibi. istifham olmadığı halde istifham şeklinde gelebilir.
Beşinci mesele: de altı çeşit kıraat vardır: Aralarında elif bulunarak veya bulunmaksızın her iki hemzeyi de gerçek hali ile (belirterek) okumak; aralarında ehf bulunarak veya bulunmayarak birinci hemzeyi güçlü, ikinci hemzeyi şöyle böyle (belli belirsiz) okumak: veya istifham harfi olan ilk hemzeyi hazfederek veyahutta harekesini kendisinden önce gelen sakin harfe vermek suretiyle okumaktır. Nitekim (......) şeklinde okunur. Eğer, "ikinci hemzeyi elife çevirenler hakkında ne dersin?" denilirse, Keşşaf sahibi: "Bu bir hatadır. Arapçanm dışına çıkmadır" denilmiştir
Altıncı mesele: "Irızâr", günahlardan menetmek suretiyle, Allah'ın azabından korkutmaktır. Bu ayette müjdeleme değil de inzâr zikredilmiştir. Çünkü, bir şeyi yapıp yapmamada inzârın tesiri, müjdenin (tebşirin) tesirinden daha güçlüdür. Çünkü insanın, zararı savuşturma ile meşgul olması, menfaati elde etmek için uğraşmasından daha önemlidir. Bu makam, mübalağa yendir. Ohalde bu makamda inzârın zikredilmesi daha uygundur.
Cenâb-ı Hakk'ın sözüne gelince, bunda iki mesele vardır:
Birinci mesele: Keşşaf sahibi." cümlesinin ya kendinden önceki cümleyi te'kîd eden bir cümledir veya nin habendır. Bu durumda da arada kalan cümle i'tırâz cümlesidir." demiştir
İkinci mesele: Ehl-i Sünnet, bu geçen ve buna benzeyen, "Andolsun ki, bunların çoğu hakkında (azab) hükmü kesinleşmiştir, iman etmezler" (Yasin. 7).
"Kendisini tek olarak yarattığım, kendisine uzun boylu mal ve daima yanında hazır olan oğullar verdiğim ve kendisini iyice ihsanlara boğduğum o kişiyi bana bırak. Sonra da, bunu arttırmamı ister. Hayır, çünkü o bizim ayetlerimize karşı inatçı idi. Ben onu sarp bir yokuşa salacağım " (Muddessir, 11-17) ve; "Ebu Leheb'in elleri kurusun..." (Tebbet, 1) gibi ayetlerle, "teklîf-i mâla yutâk"a (güç, yetirilemiyecek yükler yüklemenin caiz olduğuna) dair delil getirmişlerdir. Bunun izahı şudur. Cenâb-ı Hakk, muayyen bir şahsın, asla iman etmiyeceğini haber vermiştir. Şayet bu kimseden iman sudur edecek olsa, Allah'ın doğru olan haberinin yalana dönüşmesi gerekir. Yalan ise, muarızımızca, çirkin bir şeydir. Çirkin bir şeyi yapmak da ya cehaletten veya muhtaç olmadan ileri gelir. Bütün bunlar da, Allah hakkında muhal olan bir şeydir. Muhale götüren şey de muhaldir O halde, o kişiden, imanın meydana gelmesr muhaldir. Bu sebeble, onu imanla mükellef tutmak, imkânsız olan bir şeyi yüklemektir. Bu mesele ılım suretinde de (yani ilim mefhûmu ele alınarak da) zikredilebilir ki, bu da şudur: Cenâb-ı Hakk. onun iman etmiyeceğini bilince, ondan imanın meydana gelmesi, Allah'ın ilminin cehle dönüşmesini gerektirir. Bu ise, muhaldir. Muhâli gerektiren şey de muhaldir O halde iman etmesini emretmek muhal olanı istemek şeklinde vaki olmuştur,
Biz aynı meseleyi, üçüncü bir biçimde de ele alabiliriz: Şöyle ki: İman edilmıyeceğtni bilmekle beraber, imanın var olması imkânsız olur Çünkü, iman edilmıyeceğmı bilme hususu, binene mutabık olduğu zaman ilim olur. İmanın yokluğunu bilmek, imanın yokluğu meydana geldiği zaman, malûma mutabık olmuş olur. Zaten iman edilmeyeceğini bilmekle beraber iman meydana gelirse, iman hususunda, o imanın beraberce hem var olması hem de yok olmasının bulunması gerekir ki, bu imkânsızdır. O halde, iman edilmeyeceğine dair Allah'ın ilminin bulunmasıyla birlikte, iman etmeyi emretmek, iki zıddı birleştirmeyi emretmek olur Daha doğrusu, varlıkla yokluğu bağdaştırmayı istemektir. Bütün bunlarsa, imkânsızdır.
Biz bu meseleyi dördüncü bir şekilde de izah edebiliriz. Şöyle ki: Cenâb-ı Allah, iman etmıyeceklerini bildiği kimselere kesinlikle iman etmelerini teklif etmiştir. İman, Allah'ın haber verdiği her şeyde O'nu tasdik etmek, demektir. Onların asla iman etmiyecekleri hususu da, Allah'ın haber verdiği şeyler cümlesindendir. O halde, bunlar onların asla iman etmiyeceklerine iman etmekle, mükellef tutulmuşlardır. İşte bu da, "nefy" ile "isbat"ı bağdaştırmayı istemektir.
Meseleyi beşinci bir biçimde de ele alabiliriz. O da şudur: Allah kâfirleri; "Allah'ın sözünü değiştirmek istiyorlar. De ki: Siz asla bizim arkamıza düşemezsiniz. Çünkü Allah, daha önce böyle buyurmuştur" (Fetih. 15) ayetinde haber verdiği şeyin aksine bir şey yapmaya çaba sarfetmiş olmakla ayıplamıştır. Bu sebeble, Cenâb-ı Hakk'ın meydana gelmiyeceğini bildirdiği şeyi meydana getirmeye niyetlenmenin, Allah'ın kelâmını değiştirmeye yönelmek olduğu anlaşılmıştır Bu ise, yasaklanılan bir husustur. Sonra burada, Allah.onların kesinlikle iman etmiyeceklerini haber vermiştir. Buna göre, onların iman etme çabası. Allah'ın kelâmını değiştirmeye yönelmek olur. Bu ise, yasaklanmıştır. İman etme çabasını bırakmak da Allah'ın emrine muhalif bir iş olur. Bu sebebie, hem yapmak hem de yapmamak hususunda bir kınama meydana gelmiş olur. işte bütün bunlar, bu konuda zikredilmiş hususlardır Mutezile'nin esaslarını yıkan, sözler de bunlardır Muhakkik âlimlerden gerek halef gerekse selefin, Mutezile'nin esaslarını yıkma ve onların kurallarını yerle bir etme hususunda dayandıkları esaslar bunlardan ibarettir.
Mutezile, oturup kalkıp, bu görüşleri bertaraf etmeye yollar aradılar, fakat ikna edici herhangi bir şey bulamadılar. Allah'ın yardımı ve inayeti ile, onların da aldıkları şeyleri en tafsilatlı biçimde zikredeceğim.
Mutezile, "bu ayette iki makam vardır" demiştir
Birinci makam: Cenâb-ı Hakk'ın, iman edilmiyeceğini bilmesinin ve onu haber vermesinin, iman etmeye mani olmasının caiz olmadığıdır,
İkinci makam: Aklî cevabın, tafsilatlı bir biçimde açıklanmasıdır.
Birinci makam: Birçok husus delâlet etmektedir, demişlerdir.
Birincisi: Kur'ân-ı Kerîm, her hangi bir ferdin iman etmesine mâni bulunmadığına dair, delâlet eden ayetlerle doludur. Cenâb-ı Hakk, "Hidayet onlara geldiği zaman, onları iman etmekten alıkoyan neydi?" (Isrâ, 94) buyurmuştur.
Burdaki (......) edatı, "istifhâm-ı inkâri"dir. Bir adam, birisini, bir evde, çıkmasına imkân olmayacak bir şekilde hapsetse, sonra da kalksa o adama, "İhtiyaçlarını yerine getirme hususunda sana hangi şey mâni oldu?" dese, adamın bu sözünün çirkin karşılanacağı malûmdur. Yine, Allahü teâlâ'nın "İman etselerdi, onlara ne olurdu " (Nisa, 39) buyurması; Iblis'e "Secde etmekten seni ne alıkoydu" (Sad. 75): Hazret-i Musa'nın kardeşine, "Onları gördüğün zaman, sana mâni olan neydi?" (Taha, 97) demesi ve "Onlara ne oluyor da iman etmiyorlar" (inşikak, 20); "Onlara ne oluyor da, öğütten yüz çeviriyorlar?" (Müddessir. 49); "Allah seni affetsin, niye onlara izin verdin?" (Tevbe. 43);
"Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi, niçin haram kılıyorsun?" (Tahrim, 1) sözleri, bunun gibidir, Abbâd, bu konuya ayırmış olduğu bir bölümde, 'Allah, iman etmesine mâni olduğu halde, ona iman etmesini nasıl emreder; küfre sevkettiği halde, onu küfürden nasıl meneder; hem onu imandan alıkoyuyor, hem de "nasıl dönüyorsunuz?" diyor; kalblerinde caymayı yaratıyor, sonra da, "nasıl cayıyorsunuz?" diyor; aralarında küfrü icad ediyor, sonra da, "nasıl kâfir oluyorsunuz?" diyor; onlarda hakkı batıla karıştırmayı halkediyor sonra da, "Niye hakkı batılla karıştırıyorsunuz?" (Âl-i imrân 71) diyor; onları hak yoldan men ediyor, sonra, "Niçin, Allah'ın yolundan yüz çeviriyorsunuz?" diyor; kendilerinin iman etmelerine engel oluyor, sonra da, "İman etselerdi, onlara ne olurdu?" (Nısâ, 39) diyor; onları doğruya varmaktan saptırıyor, sonra da "Nereye gidiyorsunuz?" (Tekvir, 26) diyor; yuz çevirmeye kadar onları dinden saptırıyor, sonra da, "Nasıl oluyor da, onlar öğütten yüz çeviriyorlar?" (Muddessir. 49) demiştir.
İkincisi: Cenâb-ı Hakk, "Peygamberlerden sonra, insanların bir bahanesi kalmasın diye, uyarıcı ve müjdeleyici olmak üzere peygamberler gönderdik." (Nisa, 165),
"Şayet Biz, daha önce bir azâb ile onları helak etseydik, derlerdi ki; Ey Rabbimiz, bize bir peygamber göndermeli değil miydin? O zaman biz de, zelil ve bakir olmadan önce, senin ayetlerine tâbi olurduk" (Nisa 165) buyurmuştur.
Allah, onlara hiç bir mazeret bırakmayıp, hepsini ortadan kaldırmıştır Şayet, Allah'ın onların inkâr edeceklerini bilmesi ve onların kâfir olacaklarını haber vermesi, onların iman etmelerine mâni olsaydı, şüphesiz bu onlardan Cenâb-ı Hakk'ın azabı savuşturacak gerekçelerin en güçlüsü, mazeretlerin de en büyüğü olurdu. Durum böyle olmayınca, Allah'ın bilmesi ve haber vermesinin, kiminin iman etmesine mâni olmadığını anlarız.
Üçüncüsü: Cenâb-ı Hakk. " sûresinde, kâfirlerin şöyle dediklerini nakl etmiştir: "Dediler ki: Kalblerimiz. senin bizi çağırdığın şeye karşı örtüler içindedir. Kulaklarımızda da, bir ağırlık vardır." (Fussılet, 5). Allahü Teâlâ bunu, onları bu sözlerinde kınamak için zikretmiştir. Şayet Cenâb-ı Hakk'ın, onların kâfir olacaklarını bilmesi ve bunu haber vermesi, iman etmelerine mâni olsaydı, onlar bu konuda, doyru söylemiş olurlardı. O halde, Allah niçin onları bu sebeple zemmetmiştir?
Dördüncüsü: "O kâfirler yok mu? Onları uyarsan da uyarmasan da birdir. Onlar, iman etmekler" (Bakara. 6) ayetini, onları kınamak, küfürlerinden menetmek ve yaptıkları şeyi tatbik etmek için indirmiştir. Şayet onlar, iman etmekten alıkonulsalar ve iman etmeye muktedir olmasalardı, kesinlikle böyle bir kınamaya müstehak olmazlardı. Tam aksine, yürüme konusunda âmâ bir kimsenin mazur olması gibi, onlar da mazur sayılırlardı.
Beşincisi: Kur'ân, Allah ve Resulünün aleyhine, kâfirlerin delili olmak için değil, aksine Allah ve Resulünün kâfirler aleyhinde hücceti olsun diye indirilmiştir. Şayet Cenâb-ı Hakk'ın bilmesi ve haber vermesi, onların iman etmelerine mâni olsaydı, bu durumda onların şöyle deme hakları doğarov "Küfrü bildiğin ve haber verdiğin zaman, küfrü terkeîmerniz muhal olur O halde, ne diye, bizden muhal olanı istiyor ve ne diye bize muhali emrediyorsun?" Şayet Allah'ın bilmesinin ve bunu haber vermesinin, onların iman etmelerine mâni olduğu gerçek olsaydı, ve Resulünün cevap veremiyeceği herkesçe bilinen bir husus olurdu.
Altıncısı: Cenâb-ı Hakk, "Allah, ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır" (Enfâl, 40) buyurmuştur. Şayet Allah, onların iman etmelerine bir engel bulunmasına rağmen, onlara imanı teklif etmiş olsaydı, bu durumda O, güzel bir Mevlâ değil, aksine kötü bir Mevlâ olurdu. Bununsa küfür olduğu malûmdur. Böylece, bütün bu hususlarla, insanların iman etmelerine ve Allah'a itaatte bulunmalarına, kesinlikle herhangi bir engelin bulunmadığı ortaya çıkmıştır. Bu sebeble, Cenâb-ı Hakk'ın, onların iman etmiyeceklerıni bilmesinin ve onu haber vermesinin, onların iman etmelerine mâni olmadığına kat'î olarak hükmetmek gerekir, dediler.
İkinci makam: Cenâb-ı Hakk'ın, iman etmiyeceklerini bilmesinin, onların iman etmelerine mâni olmadığına da, birçok akli delil delâlet etmektedir.
Birincisi: Şayet bu böyle olsaydı, Allah'ın herhangi bir şeye kadir olmaması gerekirdi. Çünkü, meydana geleceği bilinen bir şeyin meydana gelmesi vâcib olur. Meydana gelmeyeceği bilinen bir şeyin ise, meydana gelmesi imkânsız olur. Vâcib olana karşı koyacak bir güç yoktur Çünkü onun meydana gelmesi bir kudretle olmayıp vâcib olduğu için olursa, o kudret ister bulunsun isterse bulunmasın, onun meydana gelmesi vâcib olur Böyle olan şeyde kudretin bir tesiri söz konusu değildir. Meydana gelmesi imkânsız olan şeye de, tesir etmek söz konusu değildir. Bu durumda, Allah'ın hiçbir şeye, kesinlikle kadir olmaması gerekir ki, bu ittifakla küfür kabul edilmiştir. O halde, bir şeyin yokluğunu bilmenin, o şeyin meydana gelmesine mâni olmadığı ortaya çıkmış olur.
İkincisi: İlim, hangi durumda bulunuyorsa, bulunduğu o durum üzerinde malûma taalluk eder Eğer o mümkün ise, onun ilmi de mümkündür, eğer o vâcib ise, onun ilmi de vâcıbtır Hiç şüphe yok ki iman ve küfür zatları itibarı ile varlıktan mümkün şeylerdir. Şayet bunlar, bilinmeleri sebebi ile, varlıkları vâcib (vâcıbu'l-vucûd) şeyler olsalardı, o zaman ılım maluma tesir etmiş olurdu Bunun imkansız olduğunu daha ünce açıklamıştık.
Üçüncüsü: Şayet, Cenâb-ı Allah'ın haber vermesi ve bilmesi, kulun iman etmesine mâm olsaydı, kul hiçbir şeye kesinlikle kadir olamazdı. Çünkü Allah'ın meydana geleceğini bildiği şeyin meydana gelmesi vâcib olurdu. Vâcib olan ise, kendisine tesir edilemeyecek şey demektir. Allah'ın, meydana gelmeyeceğini bildiği şeyin, meydana gelmesi imkânsızdır, İmkânsız olan şeye de tesir edilemez. Bu sebeble kulun herhangi bir şeye kesinlikle kadir olamaması gerekir. Bundan dolayı da onun hareketlen ve hareketsiz halleri, cansızların hareketsizliği ve canlıların mecburi (gayr-ı ihtiyarî) hareketleri gibi olurdu. Ancak bunun doğru olmadığını bedihî olarak anlarız. Meselâ bir insan diğer birine, başını yarmak için bir kiremit atsa, biz, kiremiti değil, onu atanı kınarız. Yine biz, bedihî olarak (apaçık olarak) üzerine kiremit düşmesi ile ona, isteyerek herhangi bir insanın yumruk vurması arasındaki farkı anlarız. İşte bu sebebten ötürü insanlar, akıllarının yol göstermesi ile. ihsanda bulunanı övme ve kötülük yapanı kınama arasındaki farkı anlarlar, iyiliğe yapışır ve onu emrederler, kötülükten ötürü de birbirlerini kınarlar. "Niçin yaptın?" veya "Niçin yapmadın?" derler. İşte böylece bu da, Allah'ın bilmesinin ve haber vermesinin, kişinin bir işi yapıp yapmamasına mâni olmadığını gösterir.
Dördüncüsü: Cenâb-ı Hakk'ın kâfirlerin iman etmeyeceklerini bilmesi, onların imana gelmelerine mâni olsaydı, onlara imanı emretmesi, ilminin yok edilmesine dâir bir emir olurdu. Allah'ın kullarına ilm-i ilâhiyi yoketmelerini emretmesi uygun olmadığı gibi, iman ederek ilmini yoketmelerini emretmesi de yakışık almaz. Ç.... Allah'ın zatını ve sıfatlarını yoketmek düşünülümez. Böyle bir emir manasız .... akılsızlık olur. O halde. Cenâb-ı Allah'ın onların iman etmeyeceklerini bilmesi, .... etmelerine mâni değildir.
Beşincisi: İman, zatına ve kendisine nazaran, haddizatında mümkün ve caiz olan şeylerdendir O halde, Cenâb-ı Allah'ın da, imanın böyle olduğunu bilmesi gerekir. Şayet böyle olduğunu bilmezse, bu cehalet olur ki, bu Allah hakkında imkânsızdır. Allah, iman mefhumunun, meydana gelip gelmemesi imkânsız olmayan mümkün ve caiz bir şey olduğunu bildiğinde, şayet bu iman, böyle bir bilgiden dolayı vâcibu'l-vucûd (mutlaka meydana gelmesi gereken bir şey) olsaydı aynı şeyin hem vâcıbu'l-vucûd hem de mümkinü'l-vucûd (varlığı da yokluğu da mümkün olan) olması gerekirdi. Bu ise imkânsızdır.
Altıncısı: İmkânsızı emretmek, bunaklık ve abesle uğraşmaktır. Şayet şeriatin böyle bir şeyi istemesi caiz olsaydı, onun her türlü akılsızlığı da emretmesi caiz olurdu. O zaman yalancıların elinde, onların mucizeler göstermesi ile şeriatın gelmesi ve yalanlarla bâtıllar ihtiva etmesi imkânsız olmazdı. Farzı muhal, böyle bir şey olsaydı, o zaman, peygamberlerin nübüvvetlerine ve Kur'ân'ın doğruluğuna güven diye bir şey kalmaz, tam aksine, bütün bunların yalan ve akılsızlık sayılması mümkün olurdu. Bunun böyle olması geçersiz olunca, Cenâb-ı Allah'ın, onların iman etmeyeceklerini bilmesinin ve haber vermesinin onların iman etmelerine mâni olmadığını anlamış olduk.
Yedincisi: Bütün bu şekillerde, imkânsızı isteyen emirlerin gelmesi caiz olsaydı, bu durumda kör insana, Kur'ân'ı noktalaması; kötürüme, havada uçması, eli ayağı bağlanıp dağın tepesinden atılan kimseye, "Niye yukarıya doğru uçmuyorsun?" denmesi gibi emirlerin de gelmesi caiz olurdu. Aklen böyle şeyler caiz olmayacağına göre, imkânsızı emretmenin caiz olmayacağını biliriz. Bu sebeble, kâfirlerin iman etmeyeceğini bilmek, iman etmelerine mâni değildir.
Sekizincisi: Bu şekilde bir emrin gelmesi caiz olsaydı, peygamberlerin cansızlara gönderilmeleri, onlara kitap indirilmesi ve zaman zaman o cansızlara, mükellefiyetleri ulaştırmak için meleklerin indirilmesi de caiz olurdu. Halbuki böyle bir şeyi (söylemek) dinle oynamak ve onunla alay etmek olduğunu herkes bilir.
Dokuzuncusu: Bir şeyin bilinmesi, onun mutlaka meydana gelmesini gerektirseydi, o zaman ilim mefhumunun kudret ve irâdeye ihtiyacı olmazdı. Böyle bir şey söz konusu edildiğinde. Cenâb-ı Allah'ın kadir, mürîd (irade sahibi) ve tercih sahibi (muhtar) olmaması gerekirdi. Bu ise, Allahü teâlâ'nın mûcib-i bi'z-zat olduğunu batıl yere iddia eden felsefecilerin görüşüdür
Onuncusu: "Teklîf-i mâla yutâk"ın olmadığına delâlet ayetlerdir. Cenâb-ı Allah,
"Allah, hiç bir kimseye gücünün yetmeyeceği şeyi emretmez" (Bakara, 286),
"Allah, size dinde hiç bir zorluk kılmadı!' (Hacc, 78) ve; "Onların ağır yüklerini ve sırtlarında olan zincirleri kaldırıyor" (Araf, 157) buyurmuştur. İmkânsızı teklif etmenin daha üstünde hangi zorluk ve güçlük vardır
Üçüncü makam: Genişçe cevap verme makamıdır. Bu konuda Mutezile'nin iki yolu vardır:
Birincisi: Ebû Alı, Ebû Haşim ve Kâdi Abdu'l Cebbâr'ın yoludur. Biz, "Allah'ın, ilminin aksine bir şey meydana gelmiş olsaydı, o zaman ilm-i ilâhî cahilliğe dönüşmüş olurdu" dediğimizde, onlar: Allah'ın ilmi cahilliğe dönüşür" diyenlerin de, "Allah'ın ilmi bu durumda, cehle dönüşmez" diyenlerin de bu sözleri hatadır. Bunun hiçbirini (ne onu, ne diğerini) söylememek gerekir" demişlerdir.
İkincisi: Ka'bî'nın yoludur. Bu yol aynı zamanda Ebû'l-Huseyn e!-Basrî'nin yoludur. "İlim, ma'luma tâbidir, Kuldan meydana gelen şeyin iman olduğunu iyice anladığında, o zaman, ezelde Allah için var olan şeyin, o kimsenin iman edeceğini bilmesi olduğunu bilirsin. O kuldan, imanın yerine küfrün meydana geleceğini iyice anladığında, ezelde Allah için var olan şeyin, onun imanını değil inkârını bilmesi olduğunu bilirsin. Bu ise. Cenâb-ı Hakk'ın ilminin değişmesi değü, bir ilmin yerine, diğer bir ilmin varlığını farzetmektir. İşıe ekseri Mutezilîlerin dayandığı bu iki cenabtır.
Bu ki bu konu büyük sapıklıkların kaynağı olmuştur. Mükellefiyetleri ve peygamberliği inkâr edenlerin sapıklığı bu kabildendir. Onlar şöyle demişlerdi; Cebrîye'nin sözünü dinledik ve onu çok sağlam gördük Mutezilenin bu konuda ilerr sürdüğü iki cevap ise hurafe yerine geçer ve hiçbir akıllı bu iki cevaba iltifat etmez. Yine biz Mutezilenin "Cebr akidesinin varlığını kabul edersek, o zamun Cenah: Allah'ın insanları mükellef tutması caiz olmaz. Böyle bir şey kabîh olur." sözünü aın'edik Cebriye'nin buna karşı verdiği cevap gerçekten çok zayıftır. O halde her iki sözün toplamı, mükellefiyetleri kaldırma (yok olduğunu söyleme) hususunda çok güçlü bir soru olur Mükellefiyetler yok sayılınca peygamberlik müessesesini olduğunu söylemek de batıl olur" Kur'an'a ta'n edenlerin sapıklığı da bu kabildendir. Onlar şöyle demişlerdir: "Mutezile, Allah'a itaat ve imana hiç bir engelin olmadığını gösteren birçok ayet bulunduğunu söylemelerinde, haklıdırlar. Cebriye de "Allah'ın, kâfirlerin iman etmeyeceğini bilmesi, iman etmelerine mânidir" şeklindeki görüşlerinde haklıdır. O halde bu durum Kur'ân'ın, aklın hilâfına ve zıddına olduğuna delâlet eder. Bu ise, bu hususta en büyük ta'n ve tenkid noktalarındandır. Sonra bunlardan, Kur'an'ın, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in getirmiş olduğu Kur'ân olduğunu kabul edenler, bu zıtlığı, Kur'âna bir ta'n sebebi saymıştır." Nitekim Rafizîlerden bîr gurup şöyle demişlerdir: Elimizde bulunan şu Kur'ân, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in getirdiği Kur'ân değildir. O, tağyir edilmiş ve değiştirilmiştir. Bunun delili, elimizdeki Kur'an'ın Cebriye ile Kaderiye arasında cereyan eden bu fikri münakaşalar sebebiyle ortaya çıkan bu tezatları ihtiva etmesidir."
Bu sapıklıklardan bir tanesi de, tefekkür ve istidlâli tenkid eden mukallidler (taklitçiler)in o fikrî münakaşaları ileri sürerek şöyle demeleridir: "Eğer biz aklî delillere tutunmayı caiz görürsek, fikri tartışmalar sebebi ile, mükellef tutulma ve nübüvvet gibi konuların yara alması gerekir. Çünkü Cebriye'nin sözü, cebri isbat hususunda; Kaderiyye'nin (Mutezile'nin) sözü de, "Ne zaman cebir sabit olursa, mükellefiyet de tamamıyla yok olur." hususunda son derece kuvvetlidir Bu sebeble bu iki görüşün toplamından. Kur'ân'ın sıhhatini zedeleme mükellefiyet ve nübüvvet gibi hususlarda çok büyük bir şüphe verme ortaya çıkar. İşte bu sebeble, aklî delillere başvurmanın, inkârı ve sapıklığı peşinden getirdiği sabit olmuş olur. O zaman da "Kim, kelâm ilmine fazla dalarsa zındıklaşır" denilir.
Bu sapıklıklardan birisi de şudur: Hişam b. Hakem, Cenâb-ı Hakk'ın, meydana gelmeden önce, eşyayı bilmediğini iddia etmiş ve '"hedâ" (bir şeyi sonradan bilmek)nın Allah hakkında caiz olacağını söyleyerek, şöyle demiştir Cenâb-ı Hakk'ın, (Bakara. 6) sözü, ancak ipucu ile istidlal vaki olmuştur. Allah için, ayette zikredilen şeyin aksının meydana gelmesi de caizdir. Bu şahsın, böyle bir yolu seçmesi, daha önce geçmiş olan çok güç meselelerden kaçmak içindir. Bil ki, Mutezileden rivayet ettiğimiz görüşlerin tamamı, cevabı ortaya koymakla ilgisi olma- bir takım kelimelerdir hatta bundan da öte, bunlar söylenilmesi çirkin olan birtakım lâflardır Mutezîlîlerin ıtimacl ettikleri o iki cevaba gelince, bunlar da son derece zayıftır.
Ebu Alî, Ebu Hişâm ve Kadî Abdulcebbâr'in, "Cenâb-ı Hakk'ın ilmi cehle dönüşü" diyenlerle, dönüşmez diyenlerin sözleri hatadır" sözlerinden maksat, her iki kısmın da yanlış olduğuna hükmetmekse, bu nefyın ve isbatın fesadına hükmetmek olur ki, buna hiç bir insan razı olmaz. Yok eğer bunun manası, "Bunlardan biri haktır, ancak hak olanın delâlet eden şey mi, yoksa etmeyen şey mi olduğunu bilemiyorum" şeklinde ise, istidlal tarzını açıklayıp ortaya koymak, bunu savuşturma hususunda yeterli olur. Çünkü biz, Allah'ın onların iman etmiyeceklerini bilmesi, ancak iman etmedikleri zaman meydana gelir; şayet, bu yokluğu bilmekle beraber iman etme meydana gelmiş olsaydı, hem yokluğun hem de varlığın bir anda bulunması icab ederdi, demiştik. Aklın, bundan daha açık ve kendisinde en az önermelerin bulunduğu bir söz ortaya koyması mümkün değildir. Ka'bî'nin görüşüne gelince, bu da son derece zayıftır. Çünkü her ne kadar biz, Cenâb-ı Hakk'ın, ezelde imanın varlığını veya yokluğunu bildiğini bilmiyorsak da, ancak biz bu iki durumdan birine dair bilgisinin var olduğunu ve şu anda da bulunduğunu biliyoruz. Şayet, bu iki zıddın birini bilmekle, diğer zıd var olsaydı, o zaman iki zıddın bir arada bulunması gerekirdi. Şayet, bu ilim devam etmiyor, denilirse bu, ilmin cehle dönüştüğünü bir itiraf olur. Bu konuda söylenecek söz bundan ibarettir.
Bii ki, aklî bakımdan getirilen sözler, yukarda geçenlerdir Bu konuda "iknaî" (ikna etmek amacıyla), diğer başka şeyler de vardır ki, mutlaka onları zikretmek gerekir. Bunlar beş tanedir.
1) Hatîb el-Bağdadî, "Tarîku Bağdad" isimli kitabında, Muaz b. Muâz el-Anberî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir. Amr b. Ubeyd'in yanında oturuyordum. Tam o sırada ona birisi gelerek. "Ebâ Osman! Allah'a yemin olsun ki, bu gün bir küfür duydum" dedi Bunun üzerine Amr "Küfür konusunda acele etme de, ne duyduğunu söyle" deyince, adam Hâşim el-Evkas, (......) (Tebbet, 1) ayetiyle. Cenâb-ı Hakk'ın: "O tek başına yaratıp, kendisine uzun boylu mal ve yanında daima hazır oğullar verdiğim; kendisini bol ihsanlara boğduğum o kişiyi bana bırak! Sonra o, kalkmış da artırmamı istiyor. Hayır, çünkü o, ayetlerimize karşı oldukça inatçıdır. Ben onu sarp bir yokuşa salacağım. Zira o, uzun uzun düşündü de, kendi kafasmca bir kıymet biçti! Yine kahrolasıca, ne biçim de bir kıymet biçti! Sonra baktı. Sonra, kaşlarını çattı ve suratını ekşitti. Sonra da arkasını dönerek, büyüklük tasladı da, "Bu, dedi, anlatılan bir sihirden başka bir şey değil. Bu ancak, bir insan sözü!" Ben onu, cehenneme yaslayacağım " (Müddessır, 26) sözlerinin Ümmü'l-Kitâb'ta (Levh-i Mahfuz) olmadığını söylüyor.
Halbuki Cenâb-ı Hakk "Ha mim, apaçık beyan eden Kitaba yemin ederim ki, gerçekten Biz onu, anlayasınız diye, Arabça bir Kur'ân yaptık. Şüphesiz o (Kuran), katımızdaki Kitabın aslında, çok yüce ve çok hikmetlidir" (Zuhruf. 1-3) buyuruyor.
Ebâ Osman, "Bu küfürden başka bir şey değildir" deyince. Amr, bir müddet sustuktan sonra, bana döndü ve şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim ki, söz onun dediği gibiyse, bu durumda ne Ebû Leheb'e, ne de Velîd ibn Mugîre'ye bir ta'n söz konusu değildir." Adam bunu duyunca, "Ebâ Osman, sen de mi, böyle diyorsun?" dedi. Allah'a yemin ederim ki, Muâz'ın dediği bu sözle, bunlardan birisi İslâm'a girdi, diğeri ise dinden çıktı.
Yine anlatıldığına göre Amr b. Ubeyd'in yanına birisi girdi ve onun yanında,
"Doğrusu o, şanı yüce bir Kur'an'dır. Levh-i Mahfûz'dadır" (Burûc, 21-22) ayetini okuyarak, ona, "söyle bakalım, Levh-i Mahfuzda mıydı?" deyince. Amr, "Bu böyle değildir; işin doğrusu. "Ebû Leheb'in yaptığı gibi kim yaparsa, onun ellen kurusun" şeklindedir" dedi. Bunun üzerine adam, "Namaz kıldığımızda da bu şekilde mı okunması gerekir?" deymce de, Amr kızarak, Allah'ın ilmi şeytan değildir; Allah'ın ilmi ne zarar verir, ne de fayda" dedi. Bu anlatılan şey, Amr b. Ubeyd'in. Kur'ân'ın sıhhati hususunda şüphe ettiğini gösterir.
2) Kadî Abdu'l-cebbâr'ın "Tabakâtu'l Mu'tezile" adlı kitabında, İbn Ömer'den, bir adamın onun yanına gelerek, şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ey Ebâ Abdirrahmân! Şüphesiz bir topluluk zina ediyor, hırsızlık yapıyor, içki içiyor, haksız yere adam öldürüyor ve bunun Allah'ın ilminde böyle olduğunu, dolayısıyla bundan kaçamadıklarını söylüyorlar?" deyince, İbn Ömer kızdı, sonra "Azîm olan Allah'ı, noksan sıfatlardan tenzih ve takdis ederim, diyerek, şöyle devam etti: "Allah'ın onların böyle yapacaklarını bilmesi, onları bunu yapmaya zorlamamıştır. Babam Ömer b. el-Hattab bana, Hazret-i Peygamberin şöyle dediğini anlattı:
"Allah'ın sizin hakkınızdaki ilmi, sizi gölgeleyen gök ve sizi üzerinde taşıyan yer gibidir. Nasıl siz, gökten ve yerden çıkmaya muktedir değilseniz, aynı şekilde Allah'ın ilminden de çıkmaya gücünüz yetmez. Nasıl gök ve yer sizi günah İşlemeye sevketmiyorsa, bunun gibi Allah'ın İlmi de sizi o günahları işlemeye zorlamıyor" Cebriyye'nin ve Mutezile'nin rivayet etmiş olduğu haberlerde, bir çokluk olduğu görünmektedir. Bu hadisleri rivayet etrr erinden maksatları ise, böyle söylemenin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yakışmadığını açıklamaktır. Bu böyledir, çünkü bu bir tenakuz bir bozukluk arzetmektedir. Tenakuz olmasına gelince, Hazret-i Peygamberin, "Aynı şekilde, Allah'ın ilminden çıkmaya kadir olamıyacaksınız." sözü cebr hususunda, ondan önceki ise, kader hususunda açık olan bir ifadedir ki, bu bir çelişkidir, Fasit olmasına gelince, biz, Cenâb-ı Hakk'ın iman etmiyecekleri-ni veya imanın bulunacağını bilmesinin, birbirine zıd olduğunu açıklamıştık. Buna göre, iman etmeyeceklerini bildiği halde, iman teklifinde bulunmak "nefy" ile "isbat"ın (varlık ile yokluğun) arasını cemetmekle ilgili bir teklif olur. Gökle yer, insanın amellerinden herhangi bir şeyi nefyedemezler; böylece iki şekilden birini diğerine teşbih etmenin, ancak bir cahilden, veyahut bilmezlikten gelen birinden sadır olacağı açıktır. Halbuki, peygamberlik makamı böyle bir şeyden yüce ve âlîdir.
3) Bu babta meşhur olan iki hadistir. Birinci hadis, sahîhayn'de, A'meş'den, onun da Zeyd b. Vehb'den, onun da Abdullah ibn Mesûd'dan rivayet etmiş olduğu hadistir. Bu hadise göre Hazret-i Peygamber -ki O, doğru sözlüdür ve doğrulanmıştır şöyle buyurmuştu:
'Allah, sizden (her) birinizin karnındaki yaramışını, kırk gün hasitnde tutar. Sonra-, bir kırk gün kadar alâka halinde kafa Derken, bir kırk gün kadar da et parçası halinde kalır. Sonra, Allah ona bir melek yollar da, melek ona rûh üfler ve dört şeyle emrolunur. Onun rızkı, eceli, ameli, itaatkâr mı günahkâr mı olacağı yazılır. Kendisinden başka hiç bir ilâhın olmadığı Allah'a yemin ederim ki, sizden biriniz cennetliklerin ameliyle amel eder de, nerdeyse onunla cennet arasında bir dirsek mesafesi kalır. Detken, tekdirin hükmü önüne yeçer de, o kişi cehennemliklerin ameliyle amel ederek, cehenneme girer Ve yine sizlerden birisi de, cehennemliklerin ameliyle amel eder de, onunla cehennem arasında bir dirsek mesafesi kalır. Derken, kader önüne geçer de, o kimse cennetliklerin ameliyle amel ederek, cennete girer." Hatîb el-Bağdadi "Tarîhu Bağdad"nda, Amr b. Ubeyd'in şöyle dediğini nakletmiştir: Şayeî A'meş'in böyle dediğini duysaydım, onu yalanlardım. Vehb b. Zeyd'in bunu söylediğini duysaydım, onu sevmezdim. Abdullah b. Mesüc"un bunu dediğini duysaydım, bu sözü kabul etmezdim. Hazret-i Peygamber'in böyle dediğini bizzat duysaydım. O'nu reddederdim Allah (c.c)'in böyle dediğini duysaydım, "Sen sözümüzü, bunun üzerine a-madin" derdim. ikinci hadise gelıce bu Hazret-i Adem ile Hazret-i Mûsâ (aleyhisselâm)'nın münazarasıdır Hazret-i Mûsâ Adem (aleyhisselâm)'e; "İnsanları, bedbaht yapan ve onları cennetten çıkaran sen değil misin'?" deyince, Hazret-i Adem, "Allah'ın, risâletı ve kendisiyle konuşmak için seçtiği, kendisine Tevrat'ı verdiği kişi olan sen, Tevrat'ta Allah'ın bunu bana takar ettiğini görmedin mi?" dedi. da, "Evet, gördüm"dedi. Sunun üzerine, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), 'Hazret-i Adem Hazret-i Musa'yı yendi' dedi. Mutezile bu hadise, birkaç bakımdan la'n etmiştir.
Birincisi: Bu haber, Hazret-i Musa'nın küçüklüğüne rağmen, Hazret-i Adem'i kınamış olmasın; gerektirir. Bu ise, Hazret-i Musa'nın cehaletini gösterir ki, bu caiz değildir.
İkincisi: Çocuk babasıyla, nasıl böyle sert sözlerle konuşabilir.
Üçüncüsü: Hazret-i Müsâ, mahlukâtın şakâvetının (bedbahtlık ve günahkârlık) ve onların cenr.etten çıkarılmalarının Hazret-i Adem tarafından olmadığını, tam aksine, Allah'ın Adem (aleyhisselâm)'ı cennetten çıkardığını bile bile. ona, "insanları bedbaht ve şakî yapan, onları cennetten çıkaran, sen değil misin?" demiştir.
Dördüncüsü: Hazret-i Adem, delil olmayan bir şeyi delil getirmiştir. Çünkü, şayet bu bir delil olsaydı. Firavun, Haman ve diğer kâfirlerin de bunu delil getirmeler gerekirdi. Bu bâtıl olunca, bu hüccetin fasit olduğunu anlamış oluruz.
Beşincisi: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem). bu hususla Hazret-i Adem'i haklı göstermiştir.
Halbuki biz, bunun doğru olmadığını açıklamıştık. Sunun böyle olduğu sabit olunca, bu hadisi üç vecihten birisine hamletmek gerekir.
a) Hazret-i Peygarnber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu. yahudilerden nakletmiştir. Yoksa, bunu ne Allah'tan ne Kendinden söylememiştir Hazret-i Peygamber bu olayı anlatıyordu. Ne var ki ravî içeri girince, bu sözlerden başka bir şey duymadı, böylece de bu olayı Hazret-i Peygamberin yahudilerden değil de bizzat kendisinden anlattığını zannetti.
b) Hazret-i Peygamber'in, (......) demiş olmasıdır. Yani, Hazret-i Mûsâ (as.), Hazret-i Adem'e galip geldi ve onu yendi. Hazret-i Adem'in söylediği soz, ne hüccettir, ne de bir mazeret;
c) İtimat edilen görüş olan buna göre, bu münazaradan maksat, ne günahtan ötürü bir kınamadır, ne de Allah'ın onu bilmiş olduğunu mazeret olarak öne sürmektir. Tam aksine Mûsâ (aleyhisselâm) ona, kendisini bu nataya zorlayan böylece de cennetten çıkmasına sebep olan durumu sormuştur Bunun üzerine deriz. Adem, "Benim cennetten çıkışım, bu zelle sebebiyle olmamıştır. Tam aksine, Allah'ın bana cennetten çıkacağımı, yere ineceğimi ve orada halîfe olacağımı takdir etmiş olması sebebiyle olmuştur. Böyle bir şey, Tevrat'ta da yazılmış idi. Böylece, Hazret-i Adem'in delili, şüphesiz çok güçlü oldu, Hazret-i Mûsâ, bu hususla mağlup duruma düştü." Bil ki bu meseledeki söz, cidden çok uzundur. Kur'ân bununla doludur. Bu husustaki sözü, Allah takdir ederse, tefsirimizde ileride iyiden iyiye alcağız ancak zikrettiğimiz şey şimdilik kâfidır.
7
"Allah onların kalblerine de, kulaklarına da mühür basmıştır. Onların gözlerinde de, bir perde vardır. Onlar için büyük bir azab vardır."
Cenâb-ı Hakk, önceki ayette onların iman etmeyeceklerini beyan edince, bu ayette iman etmemelerinin sebebi olan, "hatm"i bildirmiştir. Burada söz, birkaç mesele üzerinde cereyan eder.
Hatm Yani Mühürleme
"Hatm" kelimesi ile "ketm" kelimesi, aynı manaya gelen iki kelimedirler. Çünkü bir şeyin üzerine mühür basmada, başkaları ona muttali olmasın ve elde edemesin diye, o şeyi gizleme ve örtme maksadı bulunmaktadır. "Gışâve" lâfzı, bir şeyi örtmek ve bürümek manasına olan lâfzından alınmış, "fiâte" vezninde bir kelimedir. Bu kalıp, ve gibi, bir şeyi kuşatmak, sarmak manasına gelir.
İkinci Mesele
Bu mühürleme hususunda, âlimler ihtilâf etmişlerdir. Kulların fiillerini Allah yaratır diyenlere göre, bu sözün manası açıktır. Sonra, bu fikirde olanların iki görüşü bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı, "el-hatmu" kâfirlerin kalbinde küfrü yaratmaktır, demişlerdir. Bir kısmıysa, kudrete eklendiğinde, kudretle beraber her ikisinin toplamı, küfrün meydana gelmesini gerektiren sebebi yaratmaktır, demişlerdir. Bunun izahı şöyle yapılır: Küfretmeye kadir olan kimse, ya onu terketmeye kadir olur veya olamaz. Eğer küfretmeyi terke kadir olamazsa, bu kimsenin küfre kadir olması kâfir olmasını gerektirir. Buna göre, küfre kadir olmayı yaratmak, küfrü yaratmayı gerektirir. Eğer küfrü terketmeye kadir olursa, bu kudretin küfrü işlemeye veya işlememeye olan nisbeti eşittir. Bu kudret, onu terk yerine, yapmanın kaynağı olması halinde, bu fiili benimseyen bir müreccihe ya dayanır veya dayanmaz. Eğer dayanmazsa, mümkün olan varlık müreccihsiz olarak meydana gelmiş olur. Böyle bir şeyin caiz olduğunu söylemek ise, mümkün vasıtasıyla müessire istidlal etmeyi zedelemeyi netice verir ki, bu da Yüce Yaratıcıyı inkâra götürür. Bu ise muhaldir. Bu kudret bir müreccihe dayanırsa, bu müreccihin ya Allah'ın fiilinden veya kulun fiilinden olması; yahutta ne Allah'ın, ne de kulun fiilinden olmaması gerekir. Kulun fiilinden olması caiz değildir, aksi halde teselsül gerekir. Yine, ne Allah'ın ne de kulun fiiliyle meydana gelmemiş olması da caiz değildir; çünkü bu da bir müessiri olmaksızın bir şeyin meydana gelmesini gerektirir. Bu da, bir Yaratıcının var olduğuna hükmetmeyi ortadan kaldırır. Bu sebeble, kulun kudretinin, kudretin taalluk ettiği şeyin kaynağı olması, o kudrete, Allah'ın fiili olan bir müreccihin eklenmesine bağlı olduğu ortaya çıkar. Bu nedenle biz deriz ki, bu müreccih o kudret ile birleştiğinde, bu kudretin o eserdeki tesiri ya vâcib, ya caiz veya imkânsız olur. İkincisi ve üçüncüsü geçersizdir. Buna göre, birincisinin olması gerekir. O kudretin o eserdeki tesiri "caiz" olamaz dedik; çünkü, eğer caiz olsa, aklen bu müreccihle beraber o kudretin toplamı bazan bu eserle beraber meydana gelir, bazan da ondan ayrılır. Biz bunun, böyle meydana geldiğini farzetmemiz gerekir, çünkü caiz olan her şeyin vaki olmasını farzetmek, muhal değildir. Buna göre, eserin meydana gelmesi bazan kudret ile müreccihin toplamına dayanır, bazan da dayanmaz. Neticenin meydana gelmesinin bu iki vakitten birisine tahsis olunması, ya ona eklenen bir karineye dayanır veya dayanmaz. Eğer dayanırsa, bu müessir, bu ilâve karineyle birlikte, bu kudret ve ona eklenen müreccih olur; yoksa, sadece kudret ve onunla beraber olan müreccih değildir. Biz, kudret ile müreccihten meydana gelen toplamın müstakil olduğunu farzetmiştik, bu (yani, bunların toplamının bir karîne-ye bitişik olması gerektiğini söylemek) ise, bu varsayımdan vaz geçmek olur. Ve yine, bu taksimi (kudret, müreccih ve bunlara bitişmiş olan karineden meydana gelmiş) ikinci toplamda da yapabiliriz. Buna göre bu toplam başka bir "kavd"a davanırsa. teselsül aerekir ki. bu da muhaldir. Eğer davanmazsa, bu durumda bu toplam bazan eserin Kaynağı olacak biçimde meydana gelir, bazan da, o iki vakitten biri diğerinden her hangi bir sebeple kesinlikle ayrılmamakla birlikte, o eserin kaynağı olmayacak hiçimde meydana gelir ki, bu da müreccih olmadan mümkinin kendi kendini tercih etmesine hükmetmek olur ki, bu da muhaldir. Bu sebeple, bu müreccihin bulunması durumunda, bu eserin caiz olarak meydana gelmesi imkânsız olur. Bu eserin vasfının "imkânsız" olması durumuna gelince, bu husus açıktır. Aksi halde, varlığını tercih eden şey, yokluğunu da tercih etmiş olurdu ki, bu da imkânsızdır. Bu iki kısım geçersiz olunca, varlığını tercih eden şey bulunduğunda, eser, bu kudretten ve bu kudretten meydana gelen toplamdan dolayı var olması vâcib olmuş olur. Bunun böyle olduğu sabit olunca, cebre hükmetmek gerekir. Çünkü bu müreccih meydana gelmezden önce, fiilin meydana gelmesi imkânsız; bu müreccih meydana geldikten sonraysa, filin meydana gelmesi vâcib olur. Bunu iyice kavradığında, anlarsın ki, kalbte küfrü gerektiren sebebi yaratmak kalbe mühür basmak ve onu, imanı kabul etmekten alıkoymak olur. Çünkü, Cenâb-ı Hakk, onların iman etmiveceklerine hükmedince, bu hükmün peşinden bu hükmü gerektiren sebebin yerine geçecek olan şeyi zikretmiştir. Çünkü illeti bilmek, "malûlü" bilmeyi ifade eder. Malûlü bilmek ise, ancak illeti bilmekten istifade edildiğinde tam olur. İşte bu görüş sonradan var olan bütün şeyleri (varlıkları ve fiilleri) Allah'ın yarattığını kabul edenlerin görüşüdür.
Mutezile'ye gelince, onlar bu hususta şöyle demişlerdir: Bu ayetin hükmünü, imandan men etme anlamına almak, caiz değildir. Onlar bu hususta önceki ayette, anlattığımız şeyleri delil getirmişler, burada ise şunu ilâve etmişlerdir: Şüphesiz, Cenâb-ı Hakk, kalblerinde kendilerini imandan men eden bir perdenin, bir örtünün bulunduğunu söyleyen kâfirleri yalanlamış ve şöyle buyurmuştur: "Bizim kalblerimiz perdelidir... Hayır, doğrusu şu ki, küfürleri sebebiyle Allah onların kalblerini mühürlemiştir.. Bu sebeble de, pek az iman ederler " (Nisa, 155).
"Birçoğu yüz çevirdiler de, kulak vermiyorlar " (Fussilet, 4).
"Ve dediler ki bizim kalblerimiz, senin bizi çağırdığın şeye karşı perdeler içindedir " (Fussilet, 5).
Bütün bunlar, kendilerinin imandan alıkonulmuş olduklarını iddia eden kimseler hakkında. Allah tarafından bir ayıplama ve bir kınamadır.
Sonra Mutezilîler, "hatm" ve "gışâve" lâfızlarının manalarını, başka şeylere hamletmek gerektiğini ileri sürerek, bu hususta birçok şeyler zikrettiler.
1) Kâfir kimseler, Allah'ın delilleriyle hidayete ermeyi bırakıp, yüz çevirip, hatta bu iş onların bir huyu ve seciyyesi haline gelince, onların bu durumu bir şeyden men olunan ve bir şeyden alıkonulan kimselerin durumuna benzetilmiştir. Onların gözleri hususunda da, aynı durum, söz konusudur; sanki, hiç bir şey görmeyecek şekilde gözleri örtülmüştür. Onların kulaklarında da sanki bir ağırlık vardır da, Kur'ân'ın zikri oraya ulaşamaz.. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk'a nisbet edilmiştir, çünkü bu sıfatlar, o kişide kökleşmesi ve iyice yerleşmesi sebebiyle, yaratılıştan gelen bir şeymiş gibi kabul edilmiştir. Bu sebebten ötürü Cenâb-ı Hakk,
"Hayır, doğrusu Allah, küfürleri yüzünden kalblerini mühürlemiştir " (Nisa, 155).
"Hayır, doğrusu onların kazandıkları şeyler kalblerini istila etmiştir " (Mutaffifîn. 14).
"Bunun üzerine de Allah bunun neticesini kalblerinde kendisiyle karşılaşacakları güne kadar sürecek bir nifak yaptı " (Tevbe, 77) buyurmuştur.
2) İzafetin (nisbetin) makbul olmasında, en ufak bir sebebin yeterli olmasıdır.. Buna göre gerçekte mühürleyen, ya şeytandır veya kâfir olan kimsedir. Ne var ki Cenâb-ı Hakk, onlara kudret veren zat olması hasebiyle, fiili sebebine de isnat edilebildiği için, burada "hatm" işini kendisine isnat etmiştir.
3) Onlar düşünmekten yüz çevirip, Allah onlara delillerini serdettiğinde bu delillere ve Kur'ân'a kulak vermeyince, onların bu yaptıkları şey Allah'a nisbet edilmiştir. Çünkü bu yaptıkları şeyin meydana gelişi, Cenâb-ı Hakk'-ın, delillerini onlara serdettiği zamana denk gelmiştir. Meselâ, Allah Berâe (Tevbe) Sûresi'nde; "Bu ayetler, onların kötülüklerine kötülük katmıştır " (Ayet, 125) buyurmuştur. Yani onlar, bununla küfürlerine küfür katmışlardır.
4) Onlar küfürde, imanı, ancak zorlama ve mecbur etme yoluyla elde edebilecekleri bir dereceye ulaşmışlardı. Ne var ki Cenâb-ı Hakk, teklif geçersiz olmasın diye, onlara böyle bir zorlamanın yapıldığını söylememiştir. Onların sapıklıkta ileri gitmelerinin son noktası olan, küfürden ancak zorlama ile vazgeçecekleri bir dereceye varmış olduklarını belirtmek için, böyle bir zorlamada ve mecbur tutmada bulunmadığını "hatm" lafzıyla ifâde etmiştir.
5) Kâfirler; "Dediler ki, kalblerimiz, senin bizi davet ettiğin şeye karşı örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık vardır; bir de bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır " (Fussilet, 5) dediklerinde, bu sözlerini başlarına vurmak için, onların bu sözünü nakl etmiş olmasıdır. Böyle bir nakil ve başa kakma bakımından, bu ayetin bir benzeri de; "Ehl-i kitabtan ve müşriklerden olan o kâfirler, kendilerine beyyine, apaçık delil gelmedikçe, kendi inançlarından ayrılacak değillerdir " (Beyyine, 1) ayetidir.
6) Allah tarafından, kâfirlerin kalblerine mührün basılmış olmasının manası, onlara iman etmiyeceklerini; kalblerine, zikri muhafaza ve Hakkı kabul etmiyeceklerine; kulaklarına ise, Hakka kulak vermiyeceklerine dair Allah'ın şâhid olmasıdır. Nitekim, birisi arkadaşına, yani "falancanın söylemiş olduğu şeyi doğrulamanı ve onun söylediğinin gerçek olduğuna şehadet etmeni istiyorum" der. Buna göre, Cenâb-ı Hakk, önceki ayette onların iman etmiyeceklerini haber vermiş, bu ayette ise, O'nun buna şahit olduğunu ve onların bu durumundan haberdar olmaya devam ettiğini bildirmiştir.
7) Ulemânın bir kısmı, bu ayetin kâfirlerden hususî bir topluluk hakkında nazil olduğunu; Allah'ın, bu dünyada birçok kâfire cezasını peşinen verdiği gibi, onlara da cezalarını peşin vererek, onlara, bu dünyada kalblerini damgalama ve mühürleme cezasını verdiğini söylemişlerdir.
Nitekim, Cenâb-ı Hakk, "Muhakkak ki siz, sebt gününde haddi aşanları bildiniz. Bunun üzerine Biz onlara, aşağılık maymunlar olunuz!" dedik " (Bakara, 65) ve "Muhakkak ki orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Onlar yer yüzünde başıboş dolaşacaklardır. Artık sen, dinden sapmış kimseler hakkında tasalanma " (Maide, 26) buyurmuştur.
Cenâb-ı Hakk, bunlarda kullarının alacakları ibretler ve onların yararına olacak şeyler olduğunu bildiği için, peşin cezalar vermiştir. Bu peşin cezalardan bir kısmı da, kâfirlere vermiş olduğu kalblerini mühürleme ve damgalama cezasıdır.
Ne var ki onlar, bu damgalama ve mühürleme cezası ile, her hangi bir şeyi anlamaz hale gelince, maymuna dönüştürülen kimselerden sorumluluğun düşmesi gibi, bunlardan da teklif düşmüş olur. Nitekim Allahü teâlâ, meselâ bulûğ çağına yaklaşan kimseler gibi, biraz akledebilen kimselerden de sorumluluğu düşürmüştür. Biz, Allah'ın akıllarını gidermesi, gözlerini kör etmesi gibi, onlar için en faydalı şeyin bu olduğunu bildiğinde, kâfirlerin kalblerinde onların anlamalarını ve kıyasta bulunmalarını engelleyecek bir engeli yaratmış olmasını inkâr etmiyoruz. Ancak, onların bu durumda sorumlu olmalarını yadırgıyoruz.
8) Cenâb-ı Hakk'ın, onlarla iman arasında her hangi bir mania teşkil etmeksizin, onların kalblerine mührü basması, gözlerine de perde çekmesinin caiz olmasıdır. Daha doğrusu bu durum, insanın kalbinde hissettiği gevşeklik; gözlerindeki çapak, kulaklarındaki çınlama gibi olur. Onların göğüsleri daralsın ve onlara bir nevi belâ ve sıkıntı versin diye, bütün bunları Allah onlara yapmıştır. Benî İsrail'e yaptığı ve onların böylece şaşırmış olmaları gibi, bu da, onların iman etmelerine mâni olacak bir ceza olmuştur. Sonra bazı kâfirlere verilen bu ceza, Cenâb-ı Hakk'ın Firavun'un kavmine indirdiği ve kendisinden kurtulmaları için Hazret-i Musa'dan yardım talep ettikleri ceza gibi, Hazret-i Peygamber için bir mucize ve nübüvvetini isbat eden bir delil olur. Bütün bunlar, Allah'ın, kulların en çok yararına olan şeyi (aslah) bilmesiyle mukayyettir.
9) Bu "hatm" işinin onlara ahirette yapılması da caizdir. Nitekim Cenâb-ı Hakk, onları kör edeceğini haber vererek, şöyle buyurmuştur:
"Biz kıyamet günü onları, kör, dilsiz ve sağır oldukları halde, yüz üstü hasredeceğiz " (isra, 97);
"Biz günahkarları o zaman gözleri gömgök olduğu halde, mahşerde toplayacağız " (Tâhâ, 102).
"O gün Biz, onların ağızlarını mühürleriz " (Yasin, 61) ve "Onlar orada inim inim inlemektedirler. Orada onlar hiçbir şey duymayacaklardır " (Enbiya, 100).
10) Onların Hasan-ı Basrî'den naklettikleri, Ebû Ali el-Cübbaî ile Kadî Abdu'l-Cebbâr'ın tercih ettikleri şu görüştür: Bu "hatm" ve "tab" dan maksat, Cenâb-ı Hakk'ın, kâfirlerin kalblerınde ve onların kulaklarında meydana getirmiş olduğu alâmetler ve nişanlardır ki, böylece melekler bunlar vasıtasıyla onların kâfir olduklarına ve ebediyyen iman etm ivecekleri ne istidlal ederler. Müminlerin kalblerınde, kendisi vasıtasıyla meleklerin, onların Allah katında mümin olduklarını bilecekleri bir alâmetin de bulunması gözardı edilemez. Nitekim Allah, "İşte bunlar, kalblerine İmanı yazmış olduğu kimselerdir " (Mücadele, 22) buyurmuştur. Bu durumda melekler, o mümini severler ve onun için Allah'tan mağfiret taleb ederler. Kâfirlerin kalblerinde, meleklerin kendisi vasıtasıyla, Allah nezdinde melun olduklarını bilecekleri, bir alâmetin bulunması da söz konusudur. Böylece melekler o kâfire buğz eder ve onu lanetlerler. Bu alâmetin temin ettiği fayda, ya meleklere ait bir faydadır; çünkü onlar bu alâmetle onun Allah nezdinde kâfir ve melun olduğunu bildiklerinde, bu onları küfürden iyice nefret ettiren bir şey olur. Ya da bu fayda mükellefe aittir; çünkü mükellef, iman ettiği zaman kendisini göktekilerin seveceğini bilirse bu, onu iman hususunda isteklendirir; küfre yöneldiğinde İse, meleklerin onun küfrünü bileceklerini ve böylece ona buğzedip, lanetleyeceklerini bildiğinde de, bu o kimseyi küfretmekten men eden bir sebep olmuş olur. Onlar bu manada hatm'ın olabileceğini söylemişlerdir. Çünkü biz, mektubu mühürledikten sonra, onu açıp tekrar okumak imkânı bulabiliyoruz. Bir de "hatm", kâfirin alnına, "bu kâfirdir!" diye yazılması demektir. Bu iman etmeye mâni olmayınca, böylece bu kâfirin, iman etmek ve küfrü terketmek suretiyle, kalbinden bu alâmeti silmesi de mümkündür. Yine onlar, sadece kalbin ve kulağın buna tahsis edilmiş olduğunu; çünkü, naklî delillerin ancak nakil cihetinden, aklî delillerin ise, ancak kalb cihetinden elde edildiğini; böylece de bu ikisinin özellikle zikredildiğini söylemişlerdir. Şayet onlar göz hakkında kullanılan "gışâve-perde, örtü" lâfzını da alâmet manasına hamlediyorlar denilirse, biz hayır! deriz. Çünkü, önceki lâfızları alâmet ve nişan anlamına hamlettik. Dilin hakikati de bunu'gerektirir, ayrıca buna her hangi bir engel de yoktur. Dolayısıyla, bunun böyle olduğunu söylemek gerekir. "Gışâve" lâfzının hakikatine gelince bu, görmeye mâni olan bir örtüdür; halbuki kâfirlerin durumunun böyle olmadığı (kelimenin gerçek anlamında, gözlerinde bir perde olmadığı) herkesçe bilinen bir şeydir. Bu sebeble bu lâfzı mecâze hamletmek gerekir. Mecâze hamletmek de, onların hallerini, hidayet konusunda gözüyle faydalanamayan kimselerin durumuna benzetmektir. Bu mevzuda, insanların sözlerinin tamamı işte budur.
Kur'an'da, Hatm (Mühürleme) İle İlgili Diğer Mefhumlar
Kur'ân-ı Kerîm'de "hatm" manasına yakın olarak zikredilen lâfızlar, "tab", "kinân", "kalbin paslanması", "kulaklarda bir ağırlığın bulunması" ve "gözlerde bir perdenin olmasıdır. Sonra bu hususta vârid olan ayetler de değişik değişiktir.
Birinci kısım: Bu hususların var olduğuna delâlet etmek üzere gelen ayetler: "Hayır, doğrusu kalblerini kaplamıştır..." (Mutaffifin, 14);
"Ve, onların kalbleri üzerine, Kur'ân'ı anlamalarına engel olan perdeler gerer, kulaklarına da bir ağırlık koyarız " (isrâ, 46),
"Ve onların kalbleri üzerine mühür basıldı " (Tevbe. 87);
Daha doğrusu, Allah, küfürleri sebebiyle onların kalbine mühür basmıştır " (Nisa, 155);
"Bunun üzerine çoğu yüz çevirdi de. Hakkı duymuyorlar" (Fussilet, 4)
"Diri olanı inkâr etmesi için" (Yasin, 70)
"Muhakkak ki, ölülere işittiremezsin; sağıra da çağrını duyuramazsm " (Neml, 80);
"Onlar, ölüdürler, diri değil!" (Nahl, 21) ve "Kalbinde bir hastalık vardır " (Bakara, 10).
İkinci kısım: İman etmeye, kesinlikle her hangi bir mâninin bulunmadığına delâlet etmek üzere gelen ayetler:
"İnsanları iman etmekten alıkoyan ne öldü?" (isra, 94) "Artık dileyen iman etsin, dileyen de kâfir olsun!" (Kehf, 29), "Allah her nefse, ancak gücünün yettiği şeyi yükler " (Bakara, 86), "Allah, din konusunda size hiç bir güçlük vermemiştir " (Hacc, 78), "Allah'ı nasıl inkâr edersiniz?" (Bakara, 28) ve "Hakkı niçin batıl ile karıştırıyorsunuz?" (Âl-i imrân, 71).
Kur'ân her iki kısma dair ayetlerle doludur. Bu iki kısımdan her biri, bir gurubun kendisine sarılacağı bir husus ve dayanak olmuştur. Böylece nakli deliller, her iki taraf için de olduğu için, bir tearuz meydana getirmişlerdir. Aklî delillere gelince, kendilerine daha önceden işaret edilen hususlardır. Özet olarak diyebiliriz ki, bu mesele İslâmi meselelerin en büyüğü, en çok dallanıp budaklanmış) ve üzerinde en fazla gürültü koparılanıdır.
Anlatıldığına göre, İmâm Ebû'l-Kâsım el-Ensarîye, bu meselede Mutezilenin küfre nisbet edilip edilemiyeceği sorulduğunda, o, "hayır" demiştir; çünkü, bunlar Allah'ı tenzih etmeye çatışmışlardır." Ehl-i sünnetin küfre nisbet edilip edilemiyeceği sorulunca da, yine, "hayır, demiştir; çünkü onlar Cenâb-ı Hakk'ı, ululamışlardır." Buna göre, her iki gurup da, Allah'ın celâlini ve Kibriyâsının yüceliğini isbat etmekten başka bir şeyi arzulamamışlardır. Ne var ki, Ehl-i sünnetin görüşleri azamet konusuna takılmış ve onlar, Allahü teâlâ'nın dışında hiç bir icat edici bulunmaksızın, O'nun mucit olmasının gerektiğini söylemişlerdir.
Mutezilenin görüşleri ise, hikmete takılmış ve onlar, bu tür çirkinliklerin Allah'ın ululuğuna yakışmayacağını söylemişlerdir." Ben derim ki, burada başka bir sır daha vardır; o da, Cenâb-ı Hakk'ı isbat etmek, cebre hükmetmeye götürür. Çünkü, "fâiliyyet-yapıcı olma vasfı" bir sebebe dayanmazsa, o zaman mümkünün müreccihsiz meydana gelmesi gerekir ki, bu Yaratıcının varlığını nefyetmek olur. Eğer dayanırsa, "cebr" gerekir. Peygamberliğin hak olduğunu isbat ise, kulun kudretinin bulunduğuna hükmetmeyi gerektirir. Çünkü, şayet kul fiiline kadir olmazsa, peygamber göndermede ve kitap indirmede hangi fayda olurdu? Bundan da öte, burada bütün bunların üstünde başka bir sır daha vardır. O da şudur: Biz fıtrat-ı selimeye ve akl-ı selime müracaat ettiğimizde, Allah'a nisbetle varlığı ve yokluğu müsâvî olan şeylerin, bir müreccih bulunmaksızın birinin diğerine ağır basamadığını görüyoruz. Bu da, cebrin var olduğunu gösterir. Ve yine biz, çok açık olarak ihtiyarî hareketlerimizle zarurî hareketlerimiz arasında bir farkın olduğunu görüyoruz. Yine, medhetmenin güzel, kınamanın çirkin, emredilen şeylerin güzel, nehyedilen şeylerin ise çirkin olduğunu açıkça görüyoruz. Bu da Mutezile mezhebini iktiza eder. Sanki bu mesele; zarurî ilimlere, nazarî ilimlere, Allah'ın kudretine ve hikmetine bakarak O'nu tazime göre, tevhîd ve tenzîhe göre ve naklî delillere göre bir çelişki meydana getirmektedir. Açıkladığımız kaynaklar ve hakikatini ortaya koymağa çalıştığımız şu sırlardan ötürü, bu mesele zorlaşmış, bilmece haline gelmiş ve mesele alabildiğine büyümüştür. Büyük olan Allah'dan, bizi hakka muvaffak eyleyip ve sonumuzu hayırlı kılmasını dileriz. Ey Alemlerin Rabbi, duamızı kabul et!
Dördüncü Mesele
Keşşaf sahibi, lâfzının, hem "hatm"in, hem de "tağşiye" (perdeleme)nin hükmüne dahi olması muhtemeldir. Ancak evlâ olan, bu lâfzın, "hatm"in hükmüne dahil olmasıdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk, "Kulağını ve kalbini mühürledi, gözüne de bir perde gerdi " (Câsiye, 23) buyurmuştur. Bir de, kıraat âlimleri, lâfzında değil de, lâfzında vakf yapmışlardır.
Beşinci Mesele
(......) lâfzında, "harf-i cerr" olan lâfzının tekrar edilmesindeki fayda, kalb ve kulaklardakı mühürlemenin şiddetli olduğuna daha çok delâlet etmesi içindir.
Altıncı Mesele
(......) ve lâfızları çoğul, lâfzı ise tekil getirilmiştir. Bunun bir kaç sebebi vardır.
1) lâfzı müfret getirilmiştir, çünkü bunlardan herbirinin tek işitmesi vardır. Nitekim, "Bana, iki koçun başını getirdi" denilir. Yani, onlardan herbirinin başını getirdi. Kişinin "Midenizi tam doldurmayın ki, çok yaşayasınız." sözündeki (karın, mide) lâfzının müfret getirilmesi gibi. Arablar, bir karışıklıktan emin olduklarında, kelimeyi müfret getirirler. Ama, bir karışıklıktan emin olmadıklarında ise, kelimeyi böyle kullanmazlar. Meselâ, "onların atları ve elbiseleri"ni kastederek, denilmez., denilir.
2) lâfzı, aslı da masdardır. Masdarlar ise çoğul getirilmezler. Meselâ (Oruç tutan iki adam, oruç tutan adamlar) denilir. Ayette, aslı gözetil mistir. Bu hususa, Cenâb-ı Hakk'ın
"Ve kulaklarımızda bir ağırlık vardır." (Fussilet, 5) sözündeki kulak lâfzının çoğul olarak getirilmesi delâlet eder.
3) Burada, mahzûf bir muzâf takdir etmemizdir. Yani, "İşitme duyulan üstüne" demektir.
4) Sîbeveyh gî lârzı, müfret olarak getirilmiştir. Ne var m, hem ondan öne zikredilen, hem de sonra zikredilen kelimeler cemî olarak getirilmişlerdir. Bu da, müfret olan "gem" lâfzından maksadın da, çoğul olduğunu gösterir" demiştir. Cenâb-ı Hakk:
"Onları karanlıklardan nura çıkarır." (Bakara, 257) ve "Sağından ve solundan halka halka..." (Meâric, 37) buyurmuştur. Çoban: "Orada gölgesinden ürken eşeklerin leşleri vardır. Kemiklerine gelince, bunlar bembeyaz; derisine gelince sert mi serttir" demiştir. Burada, "deri" lâfzından "deriler"i kastetmiştir. İbn Ebî Able de, "Ve kulakları üzerine..." diye okumuştur.
Yedinci Mesele
Alimlerden, duymanın görmeden üstün olduğunu söyleyenler bulunmaktadır. Çünkü Cenâb-ı Hakk, bu iki kelimeyi zikrettiği her yerde işitmeyi görmeye takdim etmiş (yani işitmeyi daha önce zikretmiştir). Önce anmak ise, üstünlüğün delilidir. Bir de, görmek değil ama, duymak peygamberliğin şartıdır. Bu sebeple Allah, sağır peygamber yollamamıştır. Halbu ki, onların içinde sonradan kör olanlar bulunmaktadır. Bir diğer husus da, bazı insanların akıllarının ürünleri diğer insanlara işitmek yoluyla ulaşır. Bu sebeple duymak, sanki aklı, bilgiler yoluyla mükemmelleştirmenin sebebidir. Halbuki göz, seni sadece mahsûsâta (görülebilen şeylere) iletir. Bir başka sebepse, duymak altı yönle de ilgilidir. Görmek ise, böyle değildir. Öte yandan, duyma olmayınca, konuşma da olmaz. Halbuki, görmek olmayınca, konuşmak yok olmaz. Alimlerden, görmenin duymaktan üstün olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü, görme kuvvetinin âleti, daha şereflidir. Bir de, görme kuvvetini temin eden şey ışıktır. Duyma kuvveti sağlayan şey ise, havadır.
Sekizinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın sözü, ilmin yerinın kalb olduğuna delâlet eder. Biz hususu, Şuarâ Sûresi'ndeki, "Onu senin kalbine Rûhu'l-Emîn indirdi" (Şuarâ, 193-194)iyiden iyiye incelemiştik.
Dokuzuncu Mesele
Keşşaf sahibi, "görmek, gözün nurudur. Nûr ise, kendisi vasıtasıyla gören kimsenin gördüğü ve görülen şeyleri algıladığı şeydir. Nitekim basîret de, kalbin nurudur. Bu nûr ise, kendisi vasıtasıyla görülmek istenen ve düşünülen şeydir. Sanki bu hassa, görmek ve basîret sahibi olmak için kendilerini Allah'ın iki âlet yaratmış olduğu, latif iki cevherdirler." demiştir. Ben derim ki, O'nun Mutezilîolan arkadaşları, onun bu sözüne razı olmazlar. "Görmek" hususundaki görüşü iyiden iyiye incelenmesi buraya uygun düşmeyen, derin bir takım konuların ele alınmasını gerektirir.
Onuncu Mesele
Ayetteki (......) lafzı ve (......) kelimesinden olmak üzere (......) şeklinde de okunmuştur.
"Gişâve", örtü manasındadır. (......) kelimesi de bu anlamdadır. Birisi bayıldığı zaman denilmesi de bu manadadır. lâfzı ise, cima etmekten kinayedir.
Onbirinci Mesele
Lâfzı, kahb ve mana bakımından tıpkı gibidır. Çünkü sen, birisi kendisini bir şeyden men ettiği zaman, bunu ifade için dediğin gibi, de dersin. (tatlı su) kelimesi de, bu kökten ve bu manadandır; çünkü tatlı su susuzluğu giderir, bertaraf eder. Tuzlu su ise, böyle değildir, o susuzluğu arttırır. Arabların tatlı suya adını vermeleri de buna delâlet eder; çünkü tatlı su, susuzluğu kırar ve giderir. Tatlı suya demeleri de böyledir; çünkü bu su, susuzluğu kalbten yok eder. Sonra (......) kelimesinin manasını iyice genişleyerek, her ne kadar, suçluyu o suçu bir daha işlemekten men eden bir ceza ve ikâb olmasa bile, insanı ezen, ona ağır gelen her elem ve kedere azâb ismi verilmiştir. "Azîm ile "Kebiîr" arasındaki fark şudur. Azîm, hakir'in, "kebîr" ise sagîrin altındadır. Bu iki kelime cisimler ve olaylar hakkında beraberce kullanılırlar. Meselâ af- diyerek, adamın hem cüssesinin, hem de tehlikesini ya da mevkiinin büyüklüğünü kastedersin. "Azâb" kelimesinin belirsiz getirmesinin manası, bu kâfirlerin gözlerinde, insanların hiç tanımadığı türden bir örtünün bulunduğunu ifade eder ki, bu perde Allah'ın ayetlerini görmeme, onlardan kör olma örtüşüdür. Ve yine, onlar için büyük elem ve acılar arasından, künhünü Allah'dan başkasının bilemiyeceği büyük bir azabın olduğunu göstermek içindir.
Onikinci Mesele
Müslümanlar, Allah'ın kâfirleri azâblandırmasının uygun olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Onlardan, bir kısmı ise, bunun uygun olmayacağını söyleyerek, Cenâb-ı Hakk'ın ayetini, "onlar buna müstehaktırlar, ancak O'nun keremi, kendisine affetmesini gerektirir" şeklinde tefsir etmişlerdir. Biz burada, her iki gurubun delillerini zikredelim.
Allah'ın azâb etmesini caiz görmeyen kimseler, birçok şeyi delil olarak ileri sürmüşlerdir:
a. Bu azâblandırma, her türlü faydadan hali olup, sırf zarardır. Bu sebepte, çirkin olması gerekir. Onun sırf zarar olduğu hususunda, hiç bir şüphe yoktur. Her türlü faydadan hali olması hususuna gelince, bu fayda, ya Allah'a veyahutta başkasına ait olur. Birinci durum, geçersizdir; çünkü Cenâb-ı Hakk, bu görülür âlemdeki bizden birinin aksine, her türlü fayda ve zarardan münezzehtir. Buna göre kişinin kölesi, kendisine bir kötülük yaptığında, o bu köleyi terbiye eder. Çünkü efendi, kalbinde bulunan intikam arzusu; bir de onu terbiye ettiğinde, bundan sonra kendisine zarar vermekten vazgeçeceğine dair bir ümidi sebebiyle, böyle bir terbiye yönteminden lezzet duyar. İkinci ihtimal de geçersizdir; çünkü bu fayda ya azâb görene yönelik olur, veya başkasına... Azâb görene yönelik olması imkânsızdır. Çünkü zarar vermek, faydalanmanın aynısı olamaz. Başkasına yönelik olması da imkânsızdır. Çünkü zararı defetmek, faydayı yerine ulaştırmaktan daha çok önem arzeder. Buna göre, başka bir şahsa faydayı ulaştırmak maksadıyla bir şahsa zarar vermek, değeri az olanı fazla olana tercih etmek olur ki, bu geçersizdir. Ve yine, Cenâb-ı Hakk, başkasına zarar vermeyi aracı kılmaksızın, fertlerden birine ulaştırmak istediği menfaati ulaştırmaya kadirdir. Buna göre, başkasına zarar vermeyi aracı kılmak, faydasız bir iş olur. Böylece azâb etmenin, her türlü faydadan uzak, sırf bir zarar olduğu ortaya çıkar. Yine, azâb etmenin çirkin olduğu, aklın bedâhetiyle de bilinir. Daha doğrusu, aklî bakımdan azab etmenin çirkinliği, zararlı olmayan yalanın ve zararlı olmayan cehaletin çirkin olmasından; daha doğrusu zararlı yalanın ve cehaletin çirkin olmasından daha net bir çirkinliktir. Çünkü zararlı olan bu yalan zarara götüren bir araçtır. Zarara götüren yolun çirkinlik derecesi, bizzat zarar olanın çirkin olmasından daha hafiftir. Azab etmenin çirkin olduğu sabit olunca, onun Allah'dan sudur etmesi de imkansız olur; çünkü Cenâb-ı Hakk, Hakîmdir, Hakîm ise, çirkin olan şeyi işlemez,
b. Cenâb-ı Hakk, "Kâfir olanlar yok mu? Onları uyarsan da birdir, uyarmasan da, onlar iman etmezler." (Bakara, 6) ayetinde ifade ettiğine göre, kâfir kimselerin iman etmeyeceklerini biliyordu. Bunun böyle olduğu sabit olunca, O, kâfir kimseleri mükellef kıldığında, kâfir kimseden isyandan başka hiç bir şeyin zuhur etmeyeceği sabit olur. Şayet bu isyan, azâb etmenin sebebi olursa, bu teklif, azabı hak etmesi için onun hatasını aramak olur. Bu husus, azâb etme illetinin ya tamamıdır, veya illetin yarısıdır. Her ikisine göre de, bu teklif, meydana geldiğinde, peşinden kesinlikle cezanın geleceği bir iş olur. Faydadan uzak bir zarar için hata aramak ise, çirkin bir şeydir. O halde, böyle bir teklif çirkin olur. Çirkini ise, Hakîm olan Allah işlemez. Buna göre burada, iki şeyden birisi bulunmaktadır. Bu da, ya böyle bir teklif bulunmamıştır; veya bulunmuştur, ancak Cenâb-ı Hakk, azâb etmek için hata aramamıştır denilmesidir. Halbuki, maksat meydana gelmişken, bu nasıl olur?
c. "Cenâb-ı Hakk, mahlukâtı ya fayda veya zarar için yaratmıştır veyahutta ne fayda ne de zarar için yaratmıştır" denilmesidir. Buna göre, şayet Cenâb-ı Hakk, mahlukâtı fayda için yaratmışsa, bile bile, maksadının zıddına yol açacak bir şeyi onlara teklif etmemesi gerekir. Şayet onları mükellef tutarsa, isyan edeceklerini bildiği için, bu teklif onları cezalanmaya götüren bir şey olur. Buna göre, Cenâb-ı Hakk onların faydasını istiyorsa, onları sorumlu tutmaması gerekir. Onları sorumlu tuttuğuna göre, bu onların isyan etmelerinin azaba hak kazanmaları için bir sebep olmamasına delâlet eder. Onları, ne faydalan ne de zararları için yaratmamıştır, denilmesi de caiz değildir. Çünkü, onları hiç yaratmayıp yoklukta bırakmak, bu iş için yeterdi. Bir de böyle farzedilmesi durumunda, bu iş abes olur. Cenâb-ı Hakk onları, zararlar için yaratmıştır, denilmesi de doğru değildir. Çünkü böyle olan zat, merhametli, cömert ve iyiliksever olamaz. Halbuki akıl ve dinin emirleri, Cenâb-ı Hakk'ın Rahim, Kerim ve pek güzel mevlâ ve pek güzel yardımcı olduğu hususunda mutabıktırlar. Bütün bunlar, cezanın yokluğunu gösterir.
d. Cenâb-ı Hakk Subhanehû, günahları gerektiren sebepleri yaratandır. Bundan dolayı bizzat O, günah işlemeye mecbur edendir. Bu nedenle günahlardan ötürü azab etmesi, onun için çirkin bir şey olur. Biz, o sebepleri yaratan bizzat Cenâb-ı Hakk'tır, dedik. Çünkü, fiilin, kulun kudretinden sadır olmasının, Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı bir sebebin o kudrete eklenmesine dayandığını, bununsa cebri gerektirdiğini açıklamıştık. Zorlanmış olan şahsa azâb etmekse, aklen çirkin bir iştir. Bu hususu başka bir şekilde de anlatarak şöyle demişlerdir: Dinî emir ve yasaklar, insanlardan iki kimseye gelse; bunlardan birisi bu emir ve yasakları kabul etse, diğeri de bunlara muhalefet etse; böylece onlardan biri mükâfatlandırılır, öteki ise cezalandırılır. Buna göre şöyle sorulur: Beriki niçin kabul etti de, diğeri niçin kabul etmedi? Cevap olarak şöyle denilir: Kabul eden kimse, sevabı sevdi; cezadan kaçındı da itaat etti. Diğeri ise, mükâfatı sevmediği, cezadan kaçınmadığı için, isyan etmiştir. Veyahutta şöyle denilir: Bu, kendisine nasihatta bulunanı dinlemiş, ne dediğini iyice anlamış, böylece de itaat etmiş; beriki ise, nasihati dinlememiş, anlamamış, böylece de isyan etmiştir. Bu cevabı müteakiben, şöyle denilebilir: Bu, niçin kulak vermiş ve anlamış; beriki ise, niçin kulak vermemiş ve anlamamış? Biz deriz ki, bu akıllı, becerikli ve zekî, öteki ise, ahmak, cahil ve darakıllıdır.. Bu cevaba karşılık, şöyle sorulur: Bu niye akıllı, becerikli ve zekî de, berikisi değil? Şüphesiz zekî olmak veya ahmak olmak, yaratılıştan ileri gelen bir durumdur. Çünkü insan ahmaklığı tercih etmez. Bunları isteyerek yapmaz. Bütün sebepler mecburî olarak Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı şeylere dayanınca, bütün bu işlerin Allah'ın hükmetmesiy-le olduğunu anlamış olduk. Birisi itaat eden, diğeri ise isyan etmiş olan iki şahsı, her türlü nitelikte, yani akıl ve cehalette, zekîlik ve ahmaklıkta, beceriklilik ve beceriksizlikte, öğretici, teşvik edici ve men edici olmak gibi hususlarda müsavî tutmak mümkün değildir. Yine, bütün bunlarda, şayet müsavi olduklarını söylemen münkün olsa bile, itaat ve ma'siyet hususunda eşit olduklarını söylemen mümkün değildir. Buna göre, şahıslarda itaat ve isyanın sebebi, Cenâb-ı Hakk'ın yaratması ve hükmetmesiyle meydana gelen bir takım işlerdir. Bu durumda, şöyle denilir: Günahkârı katılık, atılganlık, ahmaklık, sertlik, akıl azlığı ve beceriksizlik gibi huylar ile yaratıp, sonra da bunlardan dolayı onu cezalandırması nerede, O'nun adaleti ve rahmeti nerede? Keşke onu da, itaatkârı yarattığı gibi zekî, becerikli, bilgili ve âlim olarak yaratsaydı yal Kalbini kaynatması, kızgınlığını güçlendirmesi, dimağını alevlendirmesi, ahmaklığını çoğaltması, ve ona, başkasına nasib etmiş olduğu edîb bir terbiyeci, bilgili bir öğretici ve tebliğ edici bir nasihatçıyı nasîb etmemesi; bundan da öteye fiillerinde ve davranışlarında bütün bu kimselerin zıddını ona musallat edip de, böylece onlardan kötü şeyleri öğrenerek sonra da, onun, becerikli bir akıllının, âlim kişinin, aklı başında birisinin, kalbi dengeli, kendisine şefkatli bir terbiyeci ve olgun ahlâklı bir öğretmeni verdiği temiz ruhlu kimsenin sorumlu tutulduğu şeylerle sorumlu tutulması, adaletle bağdaşmaz. Bunun adalet, merh'amet, keremli olma ve şefkatle hiçbir ilgisi yoktur. Böylece, bütün bu açıklamalarla, azabın varlığına hükmetmenin aklın kurallarının hilâfına bir şey olduğu ortaya çıkmıştır.
e. Cenâb-ı Hakk, neticesi bize ait olduğu için, faydalı şeylerle bizi mükellef kılmıştır. Çünkü O; "İyilik yaparsanız, kendiniz için yaparsınız, kötülük yaparsanız, yine kendinize yapmış olursunuz." (isrâ. 7) buyurmuştur. Biz isyan ettiğimizde, lehimize olan bu faydaları kaçırmış oluruz. Hakîm olan bir zâtın, bir insanı karşısına alıp, sorumlu tutması ve ona: "bazı yar olan şeyleri nefsin aleyhine olmak üzere kaçırdığın için sana çok şiddetli azâb edeceğim" demesi aklen güzel olur mu? Çünkü, o zaman Allah'a şöyle denilir: Faydayı elde etmek, zararı defetmeye nisbetle daha az kıymetlidir. Farzet ki ben, elde edilmek istenen iki şeyin en aşağı derecede olanını, nefsimin aleyhine olarak, kaçırdım. Bundan ötürü, arzulanan iki şeyin en büyüğü olan zararı savuşturmayı, benim aleyhime olarak sen kaçırır mısın? Efendinin, kölesine: "Sen, kendine ait olmak üzere bir dinar kazanıp onu istediğin gibi kullanabilirsin. Bu kazancında, benim asla bir menfaatim de olmayacaktır. Ama bu dinarı (altını) kazanmaz ve ondan yararlanmazsan seni tutup azalarını parça parça keserim" demesi hiç doğru olur mu? Şüphe yok ki, bu akıl hafifliğinin en ileri derecesidir. O halde Hakîmler Hâkimi olan zata, bu nasıl yakışır? Sonra onlar sözlerine devamla şöyle dediler: Farzet ki, böyle bir azabın var olduğunu kabul ettik. Böyle bir azabın devamlı olduğuna dair delil nerde? Bu böyledir, çünkü insanların en katı kalplisi, en kaba olanı ve hayırdan iyiden iyiye uzak olanı, kendisine kötülük yapmadan çok ileri gittiği kimseyi muaheze ederek, ona, bir gün veya bir ay veyahutta bir sene azâb ettiğinde, azâb eden kimse bu azâb etmeden bıkar ve usanır... Eğer azâb etmeye devam ederse onu herkes kınar. Ve yine farzet ki o odam, sana zarar verme hususunda aşırı davrandı. Ancak, bu azâb verme, ne zamana kadar sürecek? Ya o seni öldürecek, ve böylece seni rahata kavuşturacak veyahutta senin yakanı bırakacak. İntikam almaktan son derece haz duyan insandan böyle bir şeyin sudûru çirkin olunca, bütün bunlardan münezzeh olan zâtın, iddia edildiği üzere devamlı azâb çektirmesi nasıl yakışır?
f. Cenâb-ı Hakk, kullarını, ziyadesiyle yapılan şeyi çok ileri götürmekten nehyederek "O, katilde aşırı gitmesin. Çünkü ona zaten yardım edilmiştir." (isrâ, 33) ve "Kötülüğün cezası, misli olan bir kötülüktür" (Şuarâ. 40) buyurur. Sonra, farzet ki kul, ömür boyu Allah'a isyan etmiştir. Ama, onun ömrü nerde, ebedîlik nerde? O halde, ömür boyu azâb etmek zulüm olur.
g. Kul, ömür boyu küfre devam etse, sonra da tevbe ederek ölse, Allah onu bağışlar, duasına icabet eder ve tevbesini kabul eder. Sen, bu büyük kerem sahibi Allah'ın ahirette olmayacağını, veya bu azâb gören kimselerin akıllarının kalmıyacağım mı sanıyorsun? Öyleyse onlar günahlarından niçin tevbe etmesinler? Onlar tevbe ettiklerinde Allah onların tevbelerini niçin kabul etmesin? Onların yakarışlarını niçin duymasın? Ve, onların ümitlerini niçin boşa çıkartsın? Bu dünyada "Bana duâ ediniz, size icabet edeyim" (Mümin, 60) ve "Yoksa, kendisine dua ettiği zaman, bunalmışa icabet eden mi?" (Neml, 62) diyecek kadar merhametli ve lütuf kâr olan zât, Ahirette, kulların kendisine yalvarıp yakarmalarının en yoğun olduğu bir sırada, onlara ancak; "Susun orada, 'benimle konuşmayın! "(Müminûn, 108) şeklinde niçin hitap etsin ki! Onlar sözlerine devamla, bütün bu izahların, azabın kesinlikle ol-Tiayacağt hususunda hüküm vermeyi gerektirdiğini söylemişlerdir.
Sonra onlardan Kur'ân-ı Kerîm'e iman edenler şöyle demişlerdir: "Kur'ân-ı Kerîm'de, çeşitli azâblardan bahseden nasların bulunması konusunda şu mazeretleri öne sürebiliriz:
1) Lafzî delillere sarılmak, yakîn ve kesinlik ifade etmez. Halbuki aklî deyakîni ifade ederler. Bu bakımdan zannî olan bilgi kat'î olana karşılık olamaz. Biz, lafzi delillerin kesinlik ifade etmeyeceklerini söyledik. Çünkü, lafzı deliller, tamamı zannî olan bir takım kaidelere dayanır. Zanna dayanan şey zannîdir. Yine biz, lafzî delillerin, zannî bir takım kaidelere dayandığını söyledik; çünkü bu kaideler, kelimelerin, nahvin ve sarfın nakline dayanır. şeyleri rivayet edenlerin sayısının, tevatür derecesine ulaştığı bilinemez. O halde onların bu rivayetleri zannîdir. Ve yine bu kaideler, müşterekin, me-:-azın, tahsisin, ilâve ve eksiltmek suretiyle bir takdirin ve takdim ve tehirin olmamasına dayanırlar. Bütün bu hususlar ise, zannîdirler. Ve yine bu kaideler, akli bir muarızın olmamasına istinat ederler. Böyle bir muarazanın bulunmasının kabulü durumunda, "her ikisinin de ne doğru, ne de yalan olmasına hükmetmek mümkün olmaz. Naklî, akla tercih etmek de mümkün değildir. Çünkü akıl, naklin aslıdır. Akla ta'n etmek, hem akla hem de nakle birlikte ta'n etmeyi gerektirir. Fakat, aklî bir muarızın (engelin) olmaması, zannî bir durumdur. Bunun böyle olması, bir muarız olmadığı zaman söz konusudur. Ama burada, zahirin hilâfına olan aklî delilleri bulmuşken, ya durum nasıl olur? Bu sebeple, bu naklî delillerin delâletinin zannî olduğu ortaya çıkar, zannî delilin kat'î delile karşı koyamayacağı, şüphe götürmez bir gerçektir.
2) Vaîdden vazgeçmek, insanlar arasında da hoş karşılanır. Nitekim şair: "Ben tehdit ettiğimde veya güzel bir vaatte bulunduğumda, tehdidimden vaz göçerim, ama vaadimi de yerine getiririm" demiştir.
Bundan da öte, tehdidi yerine getirme hususunda ısrarlı olmak, âdeta kınanmıştır. Bu böyle olunca, böyle bir şeyin Allah'tan sudur etmesi, hiç uygun olmaz. Bu, bir metoda dayanmaktadır ki, o da şudur: Ehl-i sünnet, kendisine uyma müddeti bitmeden önce, fiilin mensuh olmasını caiz görmüşlerdir. Onların, bu husustaki metodlarının sonucu şudur: Emr bazen, bizzat emredilen şeyden neşet eden bir hikmete mebnî olarak, uyulan bir kural haline gelir; bazan da, "emr"in bizzat kendisinden neşet eden bir hikmetten ötürü uyulan bir kural haline gelir. Meselâ, efendi, kölesine bazan, yarın onu yasaklayacağını o anda bilmesine rağmen, "yarın falanca işi yap!" der. Efendinin bu emrinden maksadı, kölesinin kendisine bu hususta uyduğunu ortaya koyması ve onu, efendisine itaate alıştırmak istemesidir. Tıpkı bunun gibi, Allah kulunun yarın öleceğini bilmesine rağmen, O'nun, "Yarın yaşarsan, namaz kıl!" demesi, Ehl-i sünnete göre uygun bir şeydir. Bu emirden, Cenâb-ı Hakk'ın maksadı, emrolunan şeyi meydana getirmek değildir, çünkü böyle bir işin olması imkânsızdır. Daha bundan maksat, bizzat sadece emrin kendisinden kaynaklanan bir hikmettir ki, o da, bağlılığın, itaatin ve inadı terketmenin meydana gelmesidir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, Kur'ân'da verilmiş olan haberlerin de böyle olduğunu söylemek niçin caiz olmasın? Buna göre, haberlerdeki hikmetin kaynağı bazan haber verilen şeyin kendisi olur, bu da vaat hususunda carîdir. Bazan da, hikmetin kaynağı haber verilen şey değil, ama bizzat haberin kendisi olur. Nitekim bu hususta vaîdler (tehditler) de geçerlidir. Buna göre, tehdit üslubuyla gelen haberler, günah işlemekten men etmeyi ve taatlere yönelmeyi ifade etmektedirler. Vaîdlerde olduğu gibi, böyle bir şey meydana geldiğinde, haber verilen şeyin bulunmaması caizdir. İşte bundan ötürü, Ehl-i sünnet âlimleri, "Allah'ın mükâfat hususundaki vaadi, haktır ve vâcibtir; ama cezalandırmaya dair tehditlerine gelince, bunu " tahakkuk etmesi zorunlu değildir. Cenâb-ı Hakk, bununla sadece, onları kapsayan rahmetiyle birlikte, mükelleflerin iyiliğini murat etmiştir. Bu, tıpkı çocuğunu öldürmekle, aozünü çıkarmakla, kesmekle ve döğmekle tehdit eden bir babanın durumuna benzer. Eğer, çocuk babasının bu emrini kabul ederse, şüphesiz bundan faydalanmış olur. Ama, babasının dediklerini yapmazsa, babanın kalbinde bulunan şefkat çocuğunu öldürmesine ve onu cezalandırmasına mâni olur. Şayet, "bütün bu takdirlere (farz-ı muhallere), göre, bu yalan olur. Yalansa, çirkindir" denilirse, biz "her yalanın çirkin olduğunu kabul etmiyoruz. Aksine, çirkin olan yalan, ancak zararlı olan yatandır. Faydalı olan yalana gelince, bu çirkin değildir" deriz. Sonra bunu kabul etsek bile, onun yalan olduğunu kabul edemeyiz, zira, Kur'ân'ın umumî lâfızlarının tamamı tahsis edilmiş değil midir? Oysa ki bu, yalan olarak adlandırılmamıştır. Yine, müteşabih ayetlerin hepsi, zahiri manalarından tevil edilmemiş midirler? Halbuki bu da, yalan diye adlandırılmamıştır. Burada da böyledir.
3) İsyankârlar hakkında ilâhî tehdidi ifade eden ayetler, her ne kadar bu nassın açık ifadesiyle zikredilmemişse de, tevbe etmeme şartına bağlanmış değ Mermidir? Bunlar yine bize göre de, her ne kadar bu, nassın sarih ifadesiyle zikredilmemişse de, affetmeme şartına bağlanmıştır. Veya şöyle deriz: Bunun manası şudur: Günahkâr kimse, bu tür cezalara hak kazanır. Buna göre, cezaların vaki olacağını haber vermek, günahkârın, cezanın vuku bulmasını hakettiğini haber vermeye hamledilir. Bu görüşü açıklama hususunda söylenilen şeylerin tamamı, işte bu anlatılanlardır.
Azabın meydana geleceğini kabul edenler ise, "bu azabın vuku bulacağı, Hazret-i Peygamber'den tevatür yoluyla bize kadar naklolunmuştur; bu sebeple azabın olacağını inkâr etmek, Hazret-i Peygamber'i tekzip etmek olur. Cezanın olmadığı hususunda kendisine yapıştığınız şüpheli şeylere gelince, bu, "hüsün ve kubuh meselesi" ne dayanır ki, bu mesele de bizim benimsediğimiz bir prensip değildir" demişlerdir. Allah en iyi bilendir.
8
"İnsanlardan, mümin olmadıkları halde, Allah'a ve âhiret gününe iman ettik, diyenler vardır".
Müfessirler, bu ayetin münafıkların nitelikleri hakkında olduğunda ittifak etmişlerdir. Müfessirler şöyle demişlerdir: Allah, mümin, kâfir ve münafık olmak üzere, üç sınıf insandan bahsetmiştir. Buna göre, önce içleri dışları tertemiz, kalbleri imanla dolu ihlâs sahibi müminlerle söze başlamış, sonra nitelikleri inkâr ve inada dayanan kâfirleri zikretmiş, daha sonra da, kalbi söylediğinin tersi olan ve diliyle iman ettiğini söyleyen kimselerin durumunu vasfetmiştir. Burada, birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Bil ki, "nifak"ın hakikati hakkındaki söz, ancak zikredeceğimiz şu taksim ile ortaya çıkar. Buna göre biz deriz ki, kalbin halleri dörttür:
a. Delilden elde edilmiş, mutabık bir itikat ki, bu ilimdir,
b. Delilden elde edilmeyen mutabık bir itikat ki, bu da mukallidin inancıdır;
c. Mutabık olmayan itikat, kî bu cehalettir ve
d. Kalbin bütün bunlardan halî olması durumu...
İşte dört kısım bunlardır.
Lisan (dilin) durumlarına gelince,
a. İkrar (kabul etme),
b. İnkâr (kabul etmeme),
c. Sükût (suskunluk) olmak üzere, üç tanedir. Buradaki dört ile üçün çarpımından, oniki kısım meydana gelir.
Birinci nev'i: Kalbde bilgi meydana geldiğinde, bu durumda, bu bilgiye ya dil ile ikrar veya dil ile inkâr veyahutta sükût bitişir.
Birinci kısım: Dil ile ikrarla beraber, kalbte bilginin meydana gelmesi. Bu durumda, eğer bu ikrar kişinin isteğiyle olmuşsa, böyle bir kimse, ulemânın ittifakıyla, gerçek mümindir. Eğer bu ikrar ihtiyari değil de, mecburî olursa, ki bu da kalbiyle bilip, fakat içinde, korku olmasaydı ikrar değil de, inkâr edeceğine dair bir his bulması halidir ki, bu kimsenin münafık sayılması gerekir. Çünkü böyle bir kimse kalbiyle inkarcı ve yalancı durumundadır. Bu adam diliyle ikrar ve tasdik edici olduğunda da, münafık sayılması gerekir. Çünkü o, kalbiyle inkarcı ve ikrarın vücubunu da yalanlamıştır.
İkinci kısım: Kalbte, dil ile inkâr etmekle beraber, bilginin meydana gelmesidir. Bu inkâr, mecburî olursa, sahibi, Cenâb-ı Hakk'ın "Kalbi imanla dopdolu olduğu halde, zorlanan kimse hariç" (Nahl, 106) buyurduğu için, müslümandır. Eğer bu inkâr, kendi isteğiyle olursa, bu kimse İnatçı bir kâfir olur.
Üçüncü kısım: Kalbî bilgi (irfan) meydana gelir, bununla beraber kişinin dili ikrar ve inkârdan hali olur. Buna göre bu sükût işi, ya mecburî veya ihtiyari olur. Eğer mecburî ise bu mecburîlik diliyle ikrar etmeden korkma şeklinde ise, işte bu kimse gerçek müslümandır. Veyahutta şöyledir: Allah'ı delilleriyle bilip, sonra bu istidlalini tamamlar tamamlamaz ansızın ölürse, bu kimse de kesinlikle mümindir. Çünkü bu kimse, her ne kadar ikrar veya inkâr edecek bir zaman bulamadıysa da, mükellef tutulduğu her şeyi yerine getirmiştir. Bu sebeple, bu hususta mazeretli kabul edilmiş olur. Eğer bu sükût kendi isteğiyle olursa, bu kimsenin hali, Allah'ı delilleriyle tanıyıp, sonra ikrar etmeyen kimsenin hali gibidir. İşte münakaşa edilen de, böylesi bir durumdur. Gazâlî (radıyallahü anh)'nin temayülü, Hazret-i Peygamber'in: "Kalbinde zerre ağırlığınca iman bulunan kimse, ateşten çkar (orada ebedî kalmaz)" sözünden ötürü, bu kimsenin mümin olduğu istikametindedir. Bu adamın iman nuruyla dolup taşarken, nasıl ateşten çıkmaz?
İkinci nev'i: Kalbte, taklidî bir inancın meydana gelmesi. Buna göre, bu inançla birlikte ya ikrar veya inkâr veyahuttu sükût bulunur.
Birinci kısım: Bu taklidî inançla beraber ikrarın bulunmasıdır. Sonra bu ikrar, kişinin isteğiyleyse bu, "mukallid mümin midir, değil midir?" şeklindeki meşhur meseledir. Eğer bu ikrar mecburî olursa, bu birinci nevin bir kısmına göre hüküm alır. Eğer biz birinci nevin birinci kısmında kişinin küfrüne hükmetmişsek, burada söylenecek her hangi bir söz yok. Ama, eğer orada imanına hükmetmişsek, burada da nifakına hükmetmek gerekir. Çünkü, bu şekle göre, kalb biliyorsa şahıs münafık oluyordu. Taklit ettiğindey-se, burada haydi haydi münafık olur.
İkinci kısım: Dilin inkâr etmesiyle birlikte, kalbte taklidî bir inancın bulunmasıdır. Sonra bu inkâr, eğer kişinin isteğiyle olmuşsa, onun küfründe şüphe yoktur. Eğer mecbur olmuşsa ve biz de mukallidin imanının var olduğuna hükmetmişsek, burada da kişinin mümin olduğuna hükmetmemiz gerekir.
Üçüncü kısım: Sükût ile beraber, taklidî bir inancın bulunmasıdır. Bu sükût ya mecburî veya ihtiyarî olur. Bunun hükmü, şayet mukallidin mümin olduğuna hükmetmişsek, birinci nevin üçüncü kısmının hükmü gibi olur.
Üçüncü nevi: Kalbî inkârdır. Gu durum da, bu kalbî inkârla beraber, ya dilin ikrarı veya ditin inkârı veyahutta sükût bulunur.
Birinci kısım: Kalbî inkârla beraber, dilin ikrarının bulunmasıdır. Buna göre bu ikrar, eğer mecburî İse, bu münafıktır. Eğer kendi ihtiyarı ile ise, bu bir şüpheye binâen âlemin kadîm olduğuna inanıp, sonra kendi ihtiyarıyla ve diliyle âlemin muhdes olduğunu ikrar etmesi durumuna benzer. Bu ise, olabilir. Çünkü, kalbiyle bilip lisanıyla inkâr etmesi, ki bu bile bile ve inadî bir küfürdür, caiz oluyor da, kalbiyle bilmeyip diliyle ikrar etmesin için caiz olmasın? Bu kısımda, nifaktan sayılmıştır.
İkinci kısım: Hem kalbî bir inkârın ve hem de lisanî bir kabul etmeyişin bulunmasıdır ki, bu durumda olan kimse münafık değil, kâfirdir. Çünkü o, kalbindekinin aksine olan her hangi bir şey açığa vurmamıştır.
Üçüncü kısım: Lisanın sükût etmesiyle beraber, kalbin inkâr etmesidir. Bu durumda olan kimse de, münafık değil, kâfirdir; çünkü o da, kalbindekinin aksine olan bir şey izhar etmemiştir.
Dördüncü nev'i: Her türlü inançtan hali olan kalbtir. Buna göre, bu hali olmayla beraber, ya ikrar veya inkâr veyahutta sükût bulunur.
Birinci kısım: İkrarın bulunması durumunda, bu ikrar ya ihtiyarî veya izdırarî (zorunlu) olur. Eğer ihtiyarî olursa, bu durumda o kimse, ya, araştırmaya devam ediyordur ki, ona kâfir hükmünü vermek gerekmez; ancak o, caiz olmayan bir şeyi yapmaktadır. Zira o, kendisi hakkında doğru konuşup konuşmadığı bilinmeyen bir durumdan haber vermektedir. Eğer o kişi bir vıroasele tartışmalıdır. Eğer bu ikrar ızdırarî (zorlamalı) olursa, sahibi küfre nisbet edilmez. Çünkü kendi ihtiyarıyla ikrar etmeyişi, araştırmak içinse ve bu kimse de kendisinin ikrarı terketmesinden endişelenmiyorsa, bunun bu işi çirkin sayılmaz.
İkinci kısım: Dil ile inkâr etmekle beraber, her şeyden hali olan kalbin durumudur. Bunun hükmü ise, dördüncü nevin birinci kısmının hükmünün aksinedir.
Üçüncü kısım: Hem kalbin hali olması, hem de dilin hiç bir beyanda bulunmaması.... (yani sükût etmesi). Eğer bu kimse bir araştırma içindeyse, burada böyle bir araştırma vâcibtir. Eğer, bu kimse araştırmada değilse, onun kâfir olduğuna hükmetmek gerekir; ona kesinlikle münafık hükmü verilmez. Bu konuda, yapılabilecek sınıflama bundan ibarettir. Bütün bunlardan nifakın ne olduğu; münafıkın, kalbinde ister zahirine zıt bir şey bulunsun veyahutta içi zahirinin ifade ettiği her şeyden hali olsun, dışı içine (kalbine) uymayan kişi olduğu ortaya çıkmış olur. Bunu iyice kavradığında, "İnsanlardan, Allah'a ve ahiretgününe îman ettik! diyenler vardır." (Bakara, 8) sözünden muradın, münafıklar olduğu anlaşılmış olur. Allah en iyi bilendir.
İkinci Mesele
Alimler, aslî kâfirin küfrünün mü daha çirkin, yok- sa münafıkın küfrünün mü daha çirkin olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı, aslî kâfirin küfrünün çirkin olduğunu söylemişlerdir. Çünkü onlara göre, kâfir olan kimse, kalben cahil, lisanen de yalancıdır. Münafık ise kalben cahil, lisanen ise, sadıktır. Diğerleri ise, münafık da lisanen yalancıdır, demişlerdir. Çünkü münafık, o inanç üzere olmadığı halde, imanının olduğunu söylemiştir. İşte bu sebepten ötürü Cenâb-ı Hakk, "Bedevi Arablar, iman ettik, dediler, de ki: Siz iman etmediniz. Ama, müslüman olduk deyin. Çünkü, iman henüz kalbinize girmedi " (Hucurat) ve "Allah şehadet eder ki, münafıklar muhakak yaylanıctdirlar. (Münafikun, 1) buyurmuştur. Sonra münafık, kâfire nisbetle, çirkin olan bazı şeylerle de muttasıfdır.
a. O, insanların düşüncelerini karıştırmaya yeltenmişken, kâfir ise buna yönelmemiştir.
b. Kâfir, erkeklik tabiatı üzerinedir. Münafık ise, kancıktık tabiatı üzerinedir.
c. Kâfir kendisinin yalan söylemesine razı olmamış, bundan kaçınmış ve sadece doğruyu söylemeye razı olmuşken, münafık ise yalan söylemeyi tercih etmiştir.
d. Münafık, aslî kâfirin aksine, küfrüne bir de alay etmeyi ilâve etmiştir. Küfrünün fazla olmasından ötürü de, Cenâb-ı Hakk, "Muhakkak ki münafiklar, ateşin en alt tabakasındadırlar." (Nisa, 145) buyurmuştur.
e. Mücâhit, Cenâb-ı Hakk'ın dört ayette müminleri zikrettiğini, sonra ikinci olarak iki ayette kâfirlerden bahsettiğini, üçüncü olarak da, onüç ayetle münafıklardan bahsettiğini; bunun ise, münafıkların suçlarının daha büyük olduğuna delâlet ettiğini söylemiştir. Bu, uzak bir görünüştür. Çünkü, münafıkların haberlerinin çok anlatılması, onların günahlarının büyük olmasını gerektirmez. Eğer bunların suçları büyükse, bu başka sebeplerden dolayıdır. Bu da, onların, küfürlerine, başkalarını aldatmak, alay etmek ve buna mümasil başka gailelerin peşinden koşmak gibi günahları eklemeleridir. Buna şu şekilde cevap vermek de mümkündür: Onların haberlerinin çokça anlatılması, bunların serlerini savuşturmaya verilen ehemmiyetin kâfirlerin serlerini savuşturmaya gösterilen çabadan daha fazla olduğuna delâlet eder ki, işte bu onların günahlarının kâfirlerinkinden daha büyük olduğuna delâlet eder.
Üçüncü Mesele
a. Allah'ı tanımayan, fakat O'nu tanıdığını diliyle ikrar eden kimsenin Cenâb-ı Hakk'ın "Onlar mümin değildirler" (Bakara, 8) ifadesinden dolayı, mümin olmadığına delâlet eder. Kerrâmiyye ise, böyle kimsenin mümin olacağını söylemiştir.
b. Bu ayet, her mükellefin Allah'ı bildiğini, Allah'ı bilmeyen kimsenin mükellef olamıyacağını iddia eden kimsenin görüşünün batıl olduğuna delâlet etmektedir. Bu iddiada yer alan, "her mükellef Allah'ı bilir" sözünün batıl olmasına gelince, deriz ki, şu münafıklar şayet Allah'ı bilseler ve O'nu ikrar etselerdi, onların bunu ikrar etmelerinin iman olması gerekirdi. Çünkü, Allah'ı tanıyıp O'nu ikrar eden kimsenin, mutlaka mümin olması gerekir. İkincisine gelince, Allah'ı tanımayan kimse, şayet mazur görülseydi, bu tanımayışlarına karşılık, Allah onları kınamazdı. Buna göre, kelâmcılardan, "eşyayı tanımayan kimse mazur olur" diyen kimsenin görüşü batıl olmuştur.
Dördüncü Mesele
1. İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmistir: İnsan, insan diye adlandırıldı. Çünkü, ondan bir ahid alındı da, ama o bu ahdini unuttu. Şair ise, "sen insan olarak isimlendirildin, çünkü sen ahdini unuttun" demiştir. Ebû'l-Feth el-Besti: "Ey insanların insanlara en fazla İhsanda bulunanı; ve insanların, insanlara en fazla lütufta bulunanı! Sen, ahdini unuttun, "unutmaksa bağışlanmıştır" O halde, sen de bağışla; çünkü ilk unutan, ilk insandır" demiştir.
2. İnsan, kendi gibi insanlarla ünsiyet kazandığı için, insan diye adlandırılmıştır.
3. Âlimler, "insan, aşikâr olduğu ve görüldüğü için, insan diye adlandırılmıştır. Nitekim, Cenâb-ı Hakk'ın, "Tür dağı tarafından bir ateş gördü" (Kasas, 29) sözü de bu manadadır. Cinlere de, görülmedikleri için "cin" ismi verilmiştir. Her lafzın başka bir şeyden müştak olması gerekmez. Aksi halde, teselsül gerekir. Buna göre, insan lâfzını başka bir kelimeden türetmeye ihtiyaç yoktur.
Beşinci Mesele
İbn Abbas, bu ayetin ehl-i kitabın münafıkları hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Abdullah b. Ubeyy, Mu'teb b. Kuşeyr ve Cedd b. Kays bunlardandır. Bunlar, müminlerle karşılaştıklarında iman ve tasdik ettiklerini söyleyerek, "Şüphesiz biz, kitabımızda O'nun niteliklerini ve sıfatlarını görmekteyiz" diyorlar; halbuki, başbaşa kaldıklarındaysa, böyle olmuyorlardı.
Altıncı Mesele
(......) lâfzı, ikil, çoğul ve tekil olmaya eleverişli bir kelimedir. Tekil için kullanılmasına gelince, bunun ayetteki delili, Onlardanr seni dinleyen vardır" (Muhammed, 16) ayeti; çoğul için kullanılmasına ayetten delili; "Onlardan seni dinleyenler vardır" (Yûnus, 42) ayetidir. Bunun sebebi, lâfzının müfret (tekil), manasının ise çoğul oluşudur. Müfred olduğu zaman lâfzina, cemi olduğu zaman da manasına başvurulur. Bu ayette, her iki durumda bulunmaktadır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın "diyor" lâfzı müfret, "iman ettik" lâfzı da cemîdir. Ayetin konularından, geriye birkaç sual kalmıştır.
Birinci sual: Münafıklar, Allah'a ve ahiret gününe inanmışlardı. Ne var ki onlar, Hazret-i Peygamber'in nübüvvetini inkâr ediyorlardı. O halde Cenâb-ı Hakk, onların Allah'a ve âhiret gününe iman etmek iddialarında, onları niçin yalanlamıştır? Cevabımız şudur:Bu ayetimüşriklerinye münafıklarına hamlettiğimizde, her hangi bir güçlük kalmaz. Çünkü onların çoğu, Allah'ı tanımıyor, öldükten sonra dirilmeyi ve biraraya getirilmeyi inkâr ediyorlar. Şayet bu ayeti ehl-i kitabın -ki bunlar yahudîlerdir- münafıklarına hamledersek, işte, onların Allah'a inanmaları bir İman sayılmadığı için, Allah onları yalanlamıştır. Zira'onlar, Cenâb-ı Hakk'ın, cisimolduğuna inanıyorlar ve "Uzeyr, Allah'ın oğludur" (Tevbe, 30) diyorlar. Onların âhiret gününe inanmaları da iman değildir. O halde onlar "Allah'a iman ettik" dediklerinde, onların kötülükleri kat kat fazlalaşmış olur. Çünkü onlar kalbleriyle, bu batıl yol üzere Allah'a inanıyor; lisanlanyla da, bu sözleriyle, "muhakkak ki biz de, sizin imanınız gibi Allah'a iman ettik!" diyerek, müslümanlara böyle bir vehim veriyorlardı. İşte bu sebepten dolayı, Cenâb-ı Hakk onları bu hususta yalanlamıştır.
İkinci sual: Cenâb-ı Hakk' "Onlar mümin değildirler" sözü, yine Allah'ın "Biz Allah'a iman ettik" sözüyle nasıl mutabık olur. Birincisi, failin değil de fiilin durumunu zikretmek hakkındadır; ikincisi ise, fiilin değil de failin durumunu zikretmek hakkındadır. Böyle bir soruya da şöyle cevap veririz: Bir kimse, "falanca, filan meselede tartıştı" dediğinde, sen, şayet "O, o meselede tartışmadı" dersen sen onu yalanlamış olursun. Ama, sen, şayet "O, münakaşa edenlerden değildir" dersen, onu tekzib etme hususunda mübalağa etmiş olur. Yani, o kimse, böyle münazara edecek cinsten bir adam değildir, bu onun hakkında nasıl düşünülebilir? Burada da durum böyledir; onlar, "Allah'a iman ettik" dediklerinde, şayet Cenâb-ı Hakk, "Onlar iman etmediler" deseydi bu onları tekzib etmek olurdu. Ama Cenâb-ı Hakk, "Onlar mümin değildirler" deyince, bu onları tekzib etme hususunda mübalağa ifade eder. Bunun bir benzeri de, Cenab-ı Hakk'ın "Onlar ateşten çıkmak istiyorlar, oysa ki onlar oradan çıkıa değillerdir." (Maide, 37) ayetidir, (......) sözü senin, "Onlar oradan çıkmıyorlar" sözünden daha mübalağalıdır.
Üçüncü sual: "Ahiret günü"nden murat nedir? Bu soruya cevabımız şu olur: Bununla, sınırı olmayan bir vaktin kastedilmesi caizdir. Bu vakit de, müddeti bitmeyen, kesintisiz bir ebedîliktir. Ve, yine bununla, nüşûr (dirilme) dan başlayan cennet ehlinin cennete; cehennemliklerinse cehenneme gireceği vakitle sınırlanan bir zamanın murat edilmesi de uygundur. Çünkü bu, sınırlanan vakitlerin en sonuncusudur, bundan sonra ise, her hangi bir tahdit söz konusu değildir.
9
"Allah'ı ve iman edenleri aldatıyorlar. Halbuki onlar, ancak kendilerini aldatıyorlar da, bunun farkında değiller. "
Bil ki, Cenâb-ı Hak, münafıkların kabahatlerine dair dört şey zikretmiştir:
Binincisi, bu ayette zikretmiş olduğu şeydir ki, o da münafıkların "Allah'ı ve müminleri aldatma gayretleridir." Bu sebeple, ilk önce aldatmanın ne olduğu bilinmelidir.
Sonra ikinci olarak Allah'ı aldatmalarından murat nedir? Üçüncü olarak, niçin onlar Allah'ı aldatmaya kalkışmışlardır? Dördüncü olarak, "Onlar ancak kendilerini aldatıyorlar" sözünden maksat nedir?
Aldatma (Huda) Ne Demektir?
Aldatmanın kötü bir şey olduğu hususunda herhangi bir şüphe yoktur. Ayıplanan ve kötü kabul edilen şey bir daha yapılmasın diye, başkasından ayırdedilmelidir. "el-Hud'a" lafzının esas manası, gizlemektir. Kasaya da, denilmektedir. Boynun iki tarafındaki damara da, gizli, oldukları keler yuvasına girip, pek az göründüğü zaman Tecrübe kazanıncaya kadar birçok kez yanılan kimseye de denilmesi bundandır.
Muhâdara'nın tarifine gelince bu, insana güven ve emniyet vehmi veren şeyleri izhar edip, başkasına zarar vererek ondan kurtulunması gereken şeyi de gizlemekten ibarettir. Bu küfürde, nifak; güzel fiillerde ise riya gibidir. Bütün bunlarsa, dinin gerektirdiği şeylerin aksine hareketlerdir. Çünkü din, doğruluğu; gurur ve kötülük'yapmaktan vazgeçmeyi gerektirir. Yine bu dinr ibâdetler konusunda herşeyin, sırf Allah için yapılmasını ister. Müraînin maksadının tersini izhar ettiğinde, "müdellis-gerçeği örten" diye vasfedilmesi de bu manadandır. Nitekim hadis ıstılahındaki "tedlîs" de buradan alınmıştır. Çünkü ravî, dinlemediği kimseden dinlemiş olduğu vehmini verir. Halbuki bunu açıkladığında, o kimseye "müdellis" ismi verilmez.
Münafıkların, Cenab-ı Allah'ı Aldatması Meselesi
Münafıklar Allah'ı nasıl aldatmaya çalışırlar?Birisi şöyle diyebilir: Allah'ı aldatmak iki yönden imkansızdır:
a) Cenab-ı Hak, kalbleri ve kalblerue olan sırları, her şeyi bilendir. Bu sebeple aldatılması mümkün değildir.
b) Münafıklar, Allah'ın kendilerine peygamber yollamış olduğuna inanmamışlardır. Bundan dolayı onların nifâklarındaki maksadı, Allah'ı aldatmak olmamıştır. Binaenaleyh, bu lâfzı zahirine hamletmenin mümkün olmadığı sübût bulmuş olur.
Öyleyse, burada iki yönden tevil yapmak gerekmektedir:
a- Cenâb-ı Hak burada kendi zâtını zikretmiş, bununla da şanını yüceltmek ve ululamak için Resulünü kasdetmiştir. Nitekim bu muhtevada olmak üzere şöyle buyurmuştur.
"Sana beyat edenler yok mu, muhakkak ki onlar Allah'a beyat etmektedirler' (Fetih. 10). Bunun tersini ifade etmek içinse,
"Biliniz ki, ganimet olarak elde ettiğiniz herşeyin beşte biri Allah'ındır" (Enfal. 41) buyurarak, Resulünün almış olduğu hisseyi kendi zâtına nisbet etmiştir. İşte, münafıklar peygamberi aldattıklarında, "Onlar Allah'ı aldattılar" aldatmaya çalıştılar" denilmiştir.
b- "Kâfir oldukları halde iman ettiklerini söyleyerek, Allah karşısında takındıkları tavırları, hile yapan kimsenin durumuna benzer. Kendi nezdinde kâfir oldukları halde, onlara müslümanların hükümlerinin tatbik edilmesini emretmek suretiyle Allah'ın onlara yaptığı da, onların, Allah'ın emrine uyarak, O'nun kendileri hakkındaki hükümlerini icra etmeleridir" denilmesidir.
Aldatma Teşebbüsünden Maksatları
Bu hileden maksadın ne olduğunu açıklama hususundadır. Bu hususta, birkaç vecih bulunmaktadır: ,
a- Münafıklar, müminlere, iman ettiklerini gösterdiklerinde, peygamber müminlerin onları ta'zim ve ikram etme hususunda diğer müminler gibi mütalaa edeceklerini sanmış olmalarıdır. Eğer onlar, izhâr ettiklerinin tersini gizlemişlerse, işte "aldatma" dan maksatları budur.
b- Onların maksatlarının, Hazret-i Peygamber'in ve müminlerin, sırlarını onlara ifşa etmelerini ve böylece onların bu sırları, müminlerin düşmanı olan kâfirlere aktarmalarıdır.
c- Öldürülmek vb. gibi kâfirlere tatbik edilen hükümleri, kendilerinden uzak tutmdarıdır. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "lâ ilahe illallah deyinceye kadar insanlarla savaşmam emrolundu Buhâri, İman, 16 (1/12) vd. buyurmuştur.
d- Onların ganimet mallarındaki arzularıdır. Şayet, Allahü Teâla, "Hazret-i Peygamber'e onların hile ve aldatmalarının keyfiyetini vahyetmeye kadirdi. Onların bu iç yüzlerini ortaya koymak için niye bunu yapmamıştır?" denilirse, deriz ki: Şüphesiz Cenâb-ı Hak, iblîs ve zürriyetinin kökünü kazımaya kadirdi. Ne var ki, onları olduğu gibi bırakarak, üstelik onları güçlendirdi. Bu, ya Allah dilediğini yapar ve dilediği hükmü verir olduğundandır veya kendisinden başka hiç kimsenin bilemiyeceği bir hikmetten dolayıdır.
Şayet, müşareket ifade ettiği halde (......) kelimesinin bir şahıs için kullanılması doğru mudur? denilirse, biz deriz ki: Keşşaf adlı tefsirin müellifi, bunun böyle kullanılmasının hikmetini şöyle açıklamıştır: Her ne kadar fiili, vezninde gösterilmişse de, bununla kastedilmiştir. Çünkü vezni, aslında mübalağa ifade eder. Faili yenilmeye çalışılan fiil, faili, yenilmeksizin, bunu gerektiren sebebin kuvveti fazla olduğundan, tek başına o fiili yaptığında, sülasisinden daha muhkem ve daha belîğ olarak getirilir. Bunu, Ebu Hayve'nin (......) şeklinde okuması da teyid etmektedir. Sonra Cenâb-ı Hak lâfzını beyan için, buyurdu, diye başlayan cümlenin "muste'net cümle" olması da caizdir. Buna göre sanki "Onlar yalancı oldukları halde, niçin iman iddiasında bulunmuşlardır? Onların bundaki çıkarları nedir?" denildiğinde, cevap olarak, (hile yapıyorlar, aldatıyorlar) denilmiştir.
Münafıkların Kendi Kendilerini Aldatmaları
Nâfi', İbn Kesir ve Ebû Amr, geriye kalan kıraat âlimleri ise (......) şeklinde okumuşlardır. Birincilerin delilleri, lâfzın mutabakatıdır Böylece bu lâfız birinci lafza mutabık olmuş olur.Diğerlerinin delilleri ise, (......) ancak iki kimse arasında olur. Tek bir insanın kendini "muhâdi" aldatması mümkün değildir. Sonra onlar, Cenâb-ı Hakk'ın sözü hakkında, iki görüş nakletmişlerdir.
a- Cenâb-ı Hak, o münafıkları bu fiillerine mukabil cezalandırır ve onlara azâb eder. Bu sebeple, onlar gerçekte, sadece kendilerini aldatmış olurlar. Bu görüş Hasan-ı Basrî'den nakledilmiştir.
b- Müfessirlerin çoğunun kabul ettiği görüştür. O da, aldatmanın neticesinin dünyada bu münafıklara yönelik olmasıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, onların bu hilelerinin zararını müminlerden savuşturur ve onu münafıklara döndürür. Bu da, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın şu ayetleri gibidir...
"Muhakkak ki münafıklar Allah'ı aldatıyorlar; oysa ki Allah, onları aldatmaktadır " (Nisa, 142).
"Bizler ancak alay edicileriz. Hakikatte Allah (cezalarını vererek) onlarla alay eder" (Bakara, 14-15).
"Biz de, o akılsızların iman ettikleri gibi iman mı edeceğiz? İyi bilin ki onlar akılsızların ta kendileridir" (Bakara, 13).
"Onlar bir tuzak kurdular. Biz de onların tuzaklarım bozduk" (Neml, 50). "Onlar bir tuzak kuruyorlar. Ben de bir tuzak kuruyorum"(Tarık, 15-16). "Allah ve Resûlüyle savaşanların cezası ancak... "(Maide, 33) ve "Allah'a ve Resulüne eziyyet verenler yok mu..." (Ahzâb, 57) ayetleri gibidir. Bundan sonra, ayet hakkında geriye bir kaç bahis kalmıştır:
1) anlamında ve meçhul sîgasıyla ve şekillerinde okunmuştur.
2) "Nefs" bir şeyin zâtı ve hakikatidir. Cenâb-ı Hakk'ın: "Sen benim içimdekini biliyorsun, ben ise senin nefsinde olanı bilmiyorum" (Maide, 116) ayetinden dolayı, bu kelime cisimlere tahsis edilemez. Onların "hileleriyle" kendisine zarar verilmesi kastedilen, kendi zatlarıdır; çünkü onların hileleri kendilerinden başkasına ulaşamaz.
3) "Şuur", bir şeyi duyu yoluyla bilmeye denilir. İnsanın meşâiri ise, onun duyu organlarıdır. Buna göre mana şöyle olur: Bu yaptıklarının zararının onlara ulaşması, âdeta gözle görülüp etle tutulan bir durumdur. Ne var ki onlar iyiden iyiye gaflete daldıklarından, sanki duyu kabiliyetlerini yitirmiş gibidirler.
10
Onların kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylediklerinden ötürü, onlara acı veren bir azab vardır.
Kalb Hastalığı
Cenâb-ı Hakk'ın sözüne gelince: Bil ki, o sıfattan çıkan fiillerde, bir zararın meydana gelmesini gerektiren bir sıfattır. Kalbe mahsûs olan özellik, Allah'ın bilmek, O'na itaat ve kulluk etmek r'duğu için, kalbte bu özelliklere mani olacak herhangi bir sıfat meydana geldiğinde, bu sıfatlar kalbin hastalığı olurlar. Şayet: "Ziyâde" (fazlalaşma) kendisine ilave edilenin cinsindendir; eğer, buradaki hastalıktan maksat küfür ve cehalet hastalığı ise, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın Allah da onların hastalığını artırdı" sözü, bu küfür ve cehalete hamledilmiş olur. Bu durumda da, Allah'ın, küfrün ve cehaletin faili olması gerekir denilmiştir.
Mu'tezile'nin Kalb Hastalığı Hakkındaki Te'vîli
Mû'tezile'ye göre Cenâb-ı Hakk'ın bundan muradının, birçok sebebe binâen, küfür ve cehalet fiili olması caiz değildir.
Birincisi: Şüphesiz kâfirler, Kur'an'ı eleştirme hususunda çok hırslı idiler. Eğer ayetin manası bu olsaydı, "Onlar Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şöyle derlerdi: Allah, hakkımızda küfrü yaratınca, sen kalkıp bize imanı nasıl emredersin?.
İkincisi: Cenâb-ı Hakk, küfrün faili olsaydı, yalancılar elinde mu'cize göstermesi de caiz olurdu. Bu durumda da, Kur'an'ın hüccet olması diye şey kalmazdı. O halde biz Kur'an'ın tefsiri ve manaları ile ne diye meşgul oluyoruz?
Üçüncüsü: Cenâb-ı Hak, bu ayetleri, onların küfretmelerine karşılık onları kınamak amacıyla zikretmiştir. Bu durumda, kendilerinde yaratmış olduğu bir şeyden dolayı onları nasıl kınar?
Dördüncüsü: Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlara elim bir azab vardır" sözüdür. Şayet Allahü Teâlâ onların renklerini ve boylarını yarattığı gibi, bunu da onlarda yaratmış olsaydı, Allah'ın onlara azâb edeceği hangi günahları vardır?
Beşincisi: Cenâb-ı Hak, bu acıklı azabı, "Yalan söylemeleri sebebiyle" sözüyle onlara nisbet etmiştir. İşte buna göre de, onları, yeryüzünde müfsitlerin ta kendileri, akılsızların ta kendileri olarak vasfetmiş, şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında onların, "Biz aslında sizinle beraberiz" ediklerini belirtmiştir.
Râzî'nin Meseleyi İzahı
Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Ayeti birçok bakımdan tevil etmek gerekir;
a- Ayette geçen "hastalık" gam ve keder anlamına hamledilir. Çünkü, "Falan işten ötürü kalbim kederlendi" denilir. Buna göre ayetin manası şu olur: Münafıklar, Hazret-i Peygamberin işinin sağlamlaştığını ve günden güne şanının yüceldiğini gördüklerinde kalpleri kederlenmişti.
Bu durum, onların riyasetlerinin elden gitmesine sebep oluyordu. Nitekim rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber, bir defasında eşeğine binmiş olduğu halde, Abdullah b. Ubeyy b. Selûl'ün yanından geçmiş, İbn Selûl Hazret-i Peygamber'e "Ey Muhammed, eşeğini uzaklaştır, çünkü onun kokusu bana eziyet veriyor" deyince. Ensârdan bir zat Hazret-i Peygamber'e, "Ey Allah'ın Resulü, onu mazur gör; çünkü sen bize gelmezden önce, biz onu reis yapmaya karar vermiştik!". İşte bu Kimselerin kederleri şiddetlenince, Allahü Teâla bunu ifâde ederek, "Allah da onların hastalıklarını arttırdı" buyurmuştur. Yani, Hazret-i Peygamber'in işinin ve şanının yüceliğini ve ululuğunu arttırtmakla, onların keder üstüne kederlerini arttırdı.
b- Onların hastalıkları ve küfürleri, sorumluluklarının artması sebebiyle de artmıştır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın Tevbe sûresinde, "Bu sûreler de onların küfürlerine küfür kattı" (Tevbe. 125) buyurduğu gibidir. Halbuki, sûre, hakikatte onların küfrünü arttırmamıştır. Ama onlar, bu sûreler nazil olduğunda onları inkâr ettikleri için küfürleri artınca, onlar hakkında böyle denilmiştir. Yine bu, Hazret-i Nuh'tan nakledilerek söylenilen; "Ben onları gece gündüz nehyettim. Ama benim davetim, onların ancak kaçmalarını arttırdı" (Nuh, 5-6) ayetleri gibidir. Halbuki, onları davet etmek, onların firarını gerektirmemiştir. Ne var ki onlar, bu davet sırasında kaçışlarını arttırmışlardır. Ve yine Cenâb-ı Hak: "Onlardan, bana izin ver (de kalayım), beni fitneye düşürme diyen vardır" (Tevbe, 49) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber ona savaştan geri kalma izni vermemekle, onu fitneye düşürmüş olmazdı. Fakat savaşa çıktığında fitneye düşen o münafığın kendisidir. Bundan dolayı da, fitneye düşürme Hazret-i Peygamber'e nisbet edilmiştir.
"Sana Rabbinden indirilenler, onlardan birçoğunun azgınlığını ve küfrünü arttıracaktır" (Maide, 68).
"Onlara bir uyarıcı geldiğinde, onların ancak nefretini arttırdı" (Fatır, 42) ayetliri de böyledir. Kendisine nasihat ettiğin halde bundan öğüt almayarak, kötülüğünde ileri giden kimseye söylemiş olduğun, "Benim nasihatim, senin ancak kötülüğünü ve fesadını arttırdı" sözün de böyledir. Münafıklar da böyledir. Onlar kâfir olunca, sonra Allah onları dininin hükümlerine davet ettiğinde, onlar bu dinî kuralları inkâr edip de böylece küfürlerini arttırınca şüphesiz onların küfürlerinin artması Allah'a nisbet edilmiş oldu.
c- Cenâb-ı Hakk'ın sözünden maksat, Allah'ın onlara lûtfunu arttirmamasıdır. İşte bu lûtfu arttırmaması sebebiyle de Allah onları yardımsız bırakmıştır. Bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın; "Allah onları kahretsin, nasıl da (Hak'tan) döndürülüyorlar!" (Tevbe. 30) sözü gibidir.
d- Arablar, bakışın sönüklüğünü "hastalık" kelimesiyle niteler ve şöyle derler: "Bakışları sönük câriye..." Cerîr ise, şöyle demiştir: "Bakışlarında bir sönüklük olan gözler yok mu? Öldürdüler bizi, sonra da ölülerimizi diriltmediler".
Ayetteki hastalık da, onların niyyetteki gevşeklikleridir. Bu böyledir. çünkü önce, onların kalbleri muharebe, çekişme ve düşmanlık gösterme Uygusunda çok kuvvetli idi. Sonra saltanatları kırıldı, böylece bu korku ve (......) ık sebebiyle münafıklığa başvurdular da, bunun üzerine Cenâb-ı Hak, buyurdu. Yani, Allah onlarda bu inkisarı, korkuyu ve bu zayıflığı artırdı. Muhakkak ki Cenâb-ı Hak bunu; "Allah onların kalblerine bir korku saldı da, onlar kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle, evlerini harâb ederler" (Haşr. 2) ayetiyle tahakkuk ettiğini bildirmiştir.
e- Ayetteki hastalığın, kalbin acısı manasına hamledilmesidir. Bu şöyledir, çünkü insan hased, nifak ve başkalarının başına bir kötülüğün gelmesini bekleme hastalığına tutulduğunda ve bu hastalık onda devam iğinde, çoğu kez bu durum, kalbin mizacının değişmesine ve onun elem duymasına sebep olur. Lafzı bu manaya hamletmek, o lafzı hakiki manasına -anletmek olur. Bu sebeple de, diğer izah tarzlarından daha üstün olur.
Acı Veren Azâb
Cenâb-ı Hakk'ın, sözüne gelince, bu konuda Keşşaf sanibi şöyle demiştir: (......) kelimesi fiilinden ism-i faildir; tıpkı (......) kelimesinin (......) kelimesinden ism-i fail olması gibi... "Azâb" kelimesinin "elîm" sıfatıyla nitelenmesi, tıpkı Arabların "Onların aralarındaki selamlaşmaları, acı veren bir darbe gibidir" demesi de böyledir. Bu, yine Arabların "Onun ciddiyeti büyük oldu, ciddî oldu" demelerine benzer. Ciddiyet nasıl, ismi faili olan kişiye ait bir nitelik ise, bunun gibi "elem" sıfatı da, gerçekte elem veren şeye aittir.
Azaba Sebep Yalancılıktır
Allahü Teâla'nın' "Yalan söylemeleri sebebiyle" sözüne gelince, bunda birkaç bahis söz konusudur:
1) Yalan, bir şeyden, gerçekte olduğunun aksine olarak haber vermektir. Câhiz bunu, ancak haber veren kimsenin haber verilen şeyin haberin aksine olduğunu bildiğinde yalan olarak adlandırır. Bu ayet ise, Câhiz'in aleyhine bir delildir:
2) Allah'ın sözü, onların yalanlarının, elem verici bir azabın sebebi olduğu hususunda açık bir ifâdedir. Bu ise, her türlü yatanın haram olmasını gerektirir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in üç defa yalan söylediği rivayetine gelince, bundan maksat "ta'riz"dir. Ancak şekil yönünden yalana benzediği için, "yalan" olarak adlandırılmıştır.
3) Bu ayette iki kıraat bulunmaktadır:
Birincisi: kıraatidir. Buna göre onların söyledikleri yalandan maksat. onların "Allah'a ve ahiret gününe inandık" demeleridir.
İkincisi: Tasdik etmenin zıddı ve yalan söylemenin mübalağası olan fiilinden olmak üzere, kıraatidir. Nitekim doğru olmak hususunda mübalağa edildiğinde de, (çok doğru oldu) denilir.
11
"Onlara, yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiğinde, biz, ancak ıslâh edici kimseleriz, dediler. ".
Münafıklar Toplumu Düzeltme İddiası Güderler
Bu da münafıkların fiillerinin çirkinliklerinin ikinci türüdür. Bu ayet hakkında, birçok bakımdan konuşulabilir:
a- "Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın!" diyen kimdir? denilebilir;
b- "Yeryüzündeki fesat nedir?" denilebilir;
c- "Biz ancak ıslâh edici kimseleriz" diyenler kimdir? ve
d- "Salah" nedir?
Münafıklara Yapılan Müdahale
Âlimlerden bir kısmı, "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" diyenin, Allah olduğunu; bir kısmı, bunun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğunu; bir kısmı da, bunu söyleyen kimselerin müminler olduğunu söylemişlerdir. Bunların hepsi mümkündür. Fakat din ve nasihatla ilgisi olmayan kimsenin bunu söylemesi caiz değildir. En büyük ihtimai, bu sözü söyleyenin, onlarla yüzyüze konuşan kimse olmasıdır. Bu söyleme işi, ya şöyle olmuştur: Hazret-i Peygamber'e onların münafık oldukları hususu ulaşmış, fakat Hazret-i Peygamber buna kesin gözüyle bakmayarak, onlara nasihat etmiş, bunun üzerine onlar da, imanlarını ortaya koyacak ve kendilerinin de salâh hususunda diğer müminler gibi olduğunu belirtecek şekilde icabet etmişlerdir. Yahut da şöyle denilebilir: Hazret-i Peygamber'e kötülük yapa: kimselerin bir kısmı, kendisinin fesat çıkardığını kabul etmeyerek, sözü çevirip, onlara "fesat çıkarmayın!" diyerek nasihat etmeye başlıyor Şayet, bu durumu onlar Hazret-i Peygamber'e bildirmiyorlar mıydı? denilirse, deriz ki "Evet; ancak münafıklar kınandıkları zaman, müslüman olduklarını ve pişmanlık duyduklarını açıklıyor ve böylece de, kendileri hakkında bu haberleri yayan kimseleri yalanlayarak, Hazret-i Peygamber'e Allah adına yemin ediyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak bu durumu; "Onlar Allah'a yemin ederek, (böyle bir şey) demediklerini öne sürerler. Andolsun ki onlar, küfür kelimesini söylediler" (Tevbe, 74),
"Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin ederler" (Tevbe. 96) ayetlerinde haber vermiştir."
Fesadın Mânâsı
"Fesâd", bir şeyin faydalı olmaktan çıkmasıdır. Bunun zıd karşılığı ise, "salâh "tır. Nifâk'ın yer yüzünde fesâd olmasına gelince, bu yapılan tariften daha fazla açıklamada bulunmamızı gerektirir. Bu hususta üç görüş vardır:
1) İbn Abbâs, Hasan Basrî, Katâde ve Süddî'nin görüşüdür. Buna göre, yeryüzünde fesâddan maksat, Allah'a açıkça isyan etmektir. Bunun iyice izahı Kaffâl (radıyallahü anh)'ın zikrettiği şu husustur: "Allah'a açıkça isyan etmek, yeryüzünü fesada vermek kabul edilmiştir, çünkü dinî yasalar, kullar için vaz' olunmuş birtakım dinî kurallardır. İnsanlar buna sımsıkı sarıldıklarında, düşmanlık ortadan kalkar ve herkes kendi işiyle gücüyle başbaşa kalır. Böylece kan akıtmaların önüne geçilmiş ve fitneler dinmiş olur. Böylece bu yolla hem yeryüzünün, hem de orda yaşayanların iyiliği sağlanmış olur. Ama insanlar dinî emirlere sımsıkı sarılmayı bırakıp, herkes nefsinin arzuladığı şeyleri yapmaya yönelirse, o zaman kargaşa ve anarşi ortaya çıkar. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak: 'Demek başına geçince hemen yeryüzünde bozgunculuk yapacaksınız, öyle mi? (Muhammed, 22) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, onlara kendisine itaat etmekten yüz çevirdiklerinde, bu yüz çevirmeleriyle, yeryüzünde ancak bozgunculuk yapmış olacaklarına dikkatlerini çekmiştir.
2) Bu fesadın, münafıkların kâfirlere müdahene edip onlarla içli dışlı olmalarını söylemektir.Çünkü manâfıklar.görünüşte mümin olmakla beraber, içlerinden küfre meyletmiş olunca, bu durum, Hazret-i Peygamber'in ve O'nun yardımcılarının zayıfladığı vehmini veriyordu. Bu ise, kâfirleri, Hazret-i Peygamber'e düşmanlık izhar etmeye, ona harp ilân etmeye ve O'na üstün gelecekleri arzusunu duymaya tahrik ediyordu. Bu durumda ise, yeryüzünde büyük bir fesâd ortaya çıkmış olurdu.
3) Asamm, "Onlar arkadan, insanları Hazret-i Peygamber'i yalanlamaya, İslâm'ı inkâr etmeye ve din hakkında şüpheler saçmaya çağırıyorlardı", demiştir.
Toplumu Bozduğu Halde Hamiyyet İddia Edenler
"Biz ancak ıslâh edicileriz" diyenler, münafıklardır. Onların bundan maksatlarına en yakın olan şey, nehyedildikleri şeyin zıddını ortaya koymaktır.
Onların, nehyedildikleri şey, "yeryüzünde bozgunculuk yapmak" olduğu için, bu durumda, "biz ancak ıslâh edicileriz" demeleri, bozgunculuk yapma suçuna bir "mukabele" gibi olmuştur. Bu durumda iki ihtimal ortaya çıkar:
1) Onlar, kendi inançlarına göre, bunun doğru olduğuna inanmışlar; bu husustaki çabaları da, bu inançlarını bir bakıma güçlendirince, işte onlar o zaman, "şüphesiz bizler ıslah edicileriz" demişlerdir. Çünkü onlar kendi itikadlarınca, yeryüzünü ancak fesattan temizlemek için çaba sarfetmişlerdir.
2) Biz, "yeryüzünde fesâd çıkarmayın" sözünü, münafıkların kâfirleri idare etmek için söyledikleri söz olarak açıklarsak, buna göre, "biz ancak ıslâh edicileriz" sözlerinden maksat, bu idare etme işi (müdârâ), müslümanlarla kâfirlerin arasını bulmak için sarfettikleri gayret olmuş olur. İşte bu sebepten ötürü Cenâb-ı Hak, onların şöyle dediklerini nakletmiştir: "Biz iyilik ve arabuluculuktan başka bir şey kastetmedik" inha, Buna göre, "Biz ancak ıslâh edicileriz" sözünün manası, "Biz kendimizle ilgili isteri düzeltiyoruz" olur.
Âlimler, bu ayetle, imânını izhâr eden bir kimseye, müminlere tatbik ona da tatbik edilmesinin gerektiğine istidlal etmişlerdir.
Aksini söylemek, tenkit edilmeyi gerektirmez. Zındîkın tevbesi kabul edilir. Allah en iyi bilendir.
12
İyi bilin ki onlar fesatçıların ta kendileridir.
Asıl Müfsitleri Keşfedin
Cenâb-ı Hakk'ın, "İyi bilin ki; onlar bozguncuların ta kendileridir" sözü, üç şeyden ötürü getirilmiştir:
a- Onlar bozgunculuk yapanlardır; zira, küfür yeryüzünde bir fesâd çıkarmadır. Sebebiyse, küfürde, Allah'ın nimetlerini inkâr etmek, herkesin kendi arzuladığı şeyi yapmak anlamı bulunmaktadır. Çünkü, bir kimse Allah'ın varlığına inanmaz, sevâb ve ceza da ummazsa, insanların kargaşa çıkarmasına hiçbir mâni kalmaz. İşte bundan dolayı, nifakın bir fesâd olduğu ortaya çıkar. Bundan ötürü de, Cenâb-ı Hak;
"Demek işbaşına geçince hemen yeryüzünde bozgunculuk yapacaksınız. Öyle mi?" (Muhammed, 22) buyurmuştur ki, izahı da yukarda geçmişti.
13
"Onlara, gelin insanların iman ettiği gibi, siz de iman ediniz, denildiğinde, onlar şöyle dediler: O beyinsizlerin inandıkları gibi biz de mi inanalım!? İyi bilin ki, beyinsizlerin ta kendileri onlardır, ama bunu bilmezler"
Münafıkları Gerçek İmana Davet
Bu münafıkların çirkin fiillerinin üçüncüsüdir. Çünkü Cenâb-ı Hak, onları bir önceki ayette, yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan nehyedince, bu ayette onlara, iman etmelerini emretmiştir. Sebebiyse, insanın kemâle ermesinin, ancak iki şeyin birarada bulunmasıyla elde edilmesidir.
Bu iki şeyden birincisi, uygun olmayan şeyleri terketmektir ki, Cenâb-ı Hakkın "fesâd çıkarmayın" buyruğu bunu ifade etmektedir. Burada birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hakkın yani, "Nifâktan uzak, ihlâsla içice olan bir iman ile iman ediniz" sözüdür. Bir kimse şöyle diyebilir: Bu ayetle, sırf ikrarın iman olduğuna istidlal edebilir. Çünkü sırf ikrar iman sayılmasaydı, ancak ihlâs meydana geldiğinde iman sıfatı tahakkuk etmiş olurdu. Buna göre, Cenâb-ı Hakkın, "iman ediniz!" sözü, neticeyi elde etmek için yeterlidir. "İnsanların inandıkları gibi" sözü ise, imanın tahakkukunda etkisi olmayan bir sözdür. Buna cevabımız şudur: Allah katında gerçek iman, içinde İhlâs bulunan imandır. Ama zahirde, İhlasın olup olmadığını anlamaya, zahirî ikrarın dışında, herhangi bir yol yoktur. İşte bu sebeple şüphesiz, burada "iman ediniz" sözünü "insanların İman ettikleri gibi" sözüyle tekid etmeye ihtiyaç duyulmuştur.
Ayette Geçen Nass "Insanlar'dan Maksat Kimlerdir?
(......) kelimesindeki "elif-lâm" hakkındadır. Bu hususta iki görüş vardır:
a- Elif-lâm, "ahd-i haricî" ifade eder. (Yani buradaki -insanlar'da- maksadın, hem söyleyen hem de dinleyenlerce bilinmesi). Buna göre, "Hazret-i Peygamber ve O'nunla beraber olanların iman etmeleri gibi iman edin" demektir. Peygamberle birlikte bulunanlar ise, tanınan kimselerdir. Yahut, "insanlar" dan maksat Abdullah b. Selâm ile O'nun gibi İslâm'a girenlerdir. Çünkü bunlar da, Hazret-i Peygamberle beraber iman edenler gibi, iman etmişlerdir."
b- "Elif-lâm" cins ifade eder. Bu durumda da iki izah tarzı bulunmaktadır.
Birincisi: Evs ve Hazreç'in çoğu müslüman İdiler. Bu münafıklar da Evs ve Hazreç kabilesinden idiler, ama az idiler. Buna göre, umum ifâde eden lâfızlar, bazan ekseriyyet için de kullanılabilirler.
İkincisi: Gerçekte insan olan, sadece müminlerdir. Çünkü onlara insan olmanın gerçekliği verilmiştir. Sebebiyse, gerçek insanın diğer canlılar karşısındaki üstünlüğü, doğruya ileten akıl ve hidayet eden fikir iledir.
Münafıkların Müminleri İstihfaf Etmeleri
"İnsanların iman ettikleri gibi iman ediniz" diyen, ya Hazret-i Peygamber veya müminlerdir. Sonra, o münafıkların bazısı bazısına, "Biz de falanların filanların beyinsizi gibi mi iman edeceğiz?" demiştir. Hazret-i Peygamber bu hususu bilmiyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onlardır beyinsizlerin ta kendileri" buyurmuştur.
Dördüncü Mesele
"Sefeh", hafiflik anlamına gelir. Rüzgar bir şeyi kımıldattığında denilir. Şair "Onlar, uçlarını, akıp giden rüzgarların titretmiş olduğu mızrakların harekete geçmesi gibi akıp gittiler" ve Ebû Temmâm et-Tâî de: "Akılsızın akıllıya üstün olduğu ortaya çıkınca, mızrağın hızlı ve hafif darbesi onu şaşırttı" demiştir. Ebû Temmâm burada ile, mızrağın darbesinin hızlılığını ve hafifliğini kastetmiştir. Ağzı bozuk olan kimseye de, "sefih" denilmektedir; çünkü böyle birisi vakarsız ve hafifmeşreb bir kimsedir. Cenâb-ı Hak, "Allah'ın sizin idarenize bıraktığı mallarınızı beyinsizlere vermeyin" (Nisa, 5) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber ise, aklının azlığından dolayı, 'İçki içen kimse, sefihtir, akılsızdır" buyurmuştur. Münafıklar müslümanları, "sefîh" olarak isimlendirmişlerdir; çünkü, münafıklar soylu ve makam sahibi kimselerdi. Müminlerin çoğu ise, fakîr idiler. Münafıklara göre, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dininin aslı esası yoktu. Aslı esası olmayan bir şeyi de, ancak akılsızlar kabul edebilirdi. İşte bu sebeplerden dolayı, münafıklar müminleri akılsızlığa nisbet etmişlerdir. Sonra Cenâb-ı Hak ki; O'nun sözü gerçektir-, birkaç sebepten dolayı bu lâkabı kendilerine iade etmiştir.
Birinci sebep: Delilden yüz çevirmekle kalmayıp bir de delile tutunan kimselere akılsız diyen kimse akılsızın tâ kendisidir.
İkinci sebep: Dünya mukabilinde âhireti satan kimse yok mu, İşte esas akılsız odur.
Üçüncü sebep: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e düşmanlık yapan, Allah'a düşmanlık yapmıştır. İşte asıl akılsız olan odur.
Beşinci Mesele
Cenâb-ı Hak, iki sebebe binâen bu ayetin sonunda "bilmiyorlar"; bundan önceki ayetin sonunda ise "hissetmiyorlar" demiştir.
Birinci sebep: Mü'minlerin hak, onların ise batıl üzere olduklarına vakıf olmak, aklî ve fikri bir şeydir. Ama, nifak ve nifakta bulunan, yeryüzünde de bozgunculuğa götüren şeye gelince, bu adeta duyu organlarıyla hissolunan bir zarar gibidir.
İkinci sebep: Cenâb-ı Hak, cehalet anlamına gelen "sefeh" lafzını zikredince, ona denk düşsün diye (tıbâk). ilim kelimesini zikretmiş olması çok güzel olmuştur. Allah en iyi bilendir.
14
"İman edenlerle karşılaştıklarında, "iman ettik!" derler. Şeytanlanyla başbaşa kaldıklarındaysa "Biz sizinle beraberiz; biz ancak alay ediyoruz" derler "
Birbirleriyle Başbaşa Kaldıklarında Münafıklar
Bu ayette anlatılanlar, münafıkların çirkin fiillerinin dördüncü çeşididir. Bir kimseyi, pek yakından karşıladığında, dersin. Ebû Hanife, âyetteki (......) kelimesini (......) şeklinde okumuştur. Cenâb-ı Hakk'ın sözüne gelince, bu ifâdeden maksat, "kalben ihlâslı olduk" demektir. Bunun bu manaya geldiğine iki şey delalet eder:
Birincisi: Onların dil ile ikrar ettikleri bilinen bir husustur. Dolayısıyla bunu açığa vurmaya ihtiyaç yoktu. Burada şüpheli olan, kalbin ihlâsıdır. Dolayısıyla, onların sözlerinden maksatlarının bu olması gerekir.
İkincisi: Onların müminlere, "inandık!" demelerinin, şeytanlarına (reislerine) açıktan söyledikleri şeyin aksine hamledilmesi gerekir. Onlar, reislerine, kalblerindeki tekzîb ve yalanlamayı açıkladıklarına göre, müminlere söyledikleri şeylerdeki maksatlarının da kalbin tasdiki olması gerekir.
Cenâb-ı Hakkın sözüne gelince bu hususta Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Birisiyle yalnız başına kaldığın zaman dersin. Bunun manasına olan dan olması da caizdir, "Geçmiş asırlar" ifadesi manasına olan fiilinden gelmektedir.Bunun yine, birisiyle alay ettiğinde söylediğin ve birisinin şerefiyle oynadığında bir kimse hakkında söylediğin sözünden olması da caizdir. Bunun manası şudur: O münafıklar müminlerle alay ettiklerini şeytanlarına ilettiler ve onlara, müminlerle alaylarından bahsettiler. Nitekim bir şahsı, birine methettiğinde veya zemmettiğinde ifâ edersin. "Onların şeytanları" sözüne gelince, bunlar inatları sebebiyle adeta şeytana benzemiş olan kimselerdir. Cenâb-ı Hakkın, âyetine gelince, bunda iki soru söz konusudur.
Birinci soru, bu sözü söyleyen, münafıkların hepsi midir, yoksa bir kısmı mıdır?
Bunun cevabı şudur: Bu hususta ihtilâf vardır. "Şeytanlar" lafzını münafıkların önde gelenleri anlamına alan kimseler sözünü, onların tâbilerinin söylediklerine hamletmişlerdir. Buna göre müminlere karşı "iman ettik" diyen, reislerine döndüklerinde de, aralarında herhangi bir gayrılığın olmadığını hissettirmek için, "biz sizinle beraberiz" diyenler, tâbi olan münafıklardır. "Onların şeytanlarından maksat kâfirlerdir diyen kimseler, sözünü, bütün münafıklara hamletme hususunda bir mahzur yoktur, derler. "Onların şeytanlarından maksadın onların önde gelenleri olduğunda şüphe yoktur ki bunlar, ya kâfirlerdir, yahut da münafıkların büyükleridir. Çünkü yeryüzünde ancak onlar bozgunculuk yapabilirler. Onların küçüklerine gelince, onların böyle bir gücü yoktur.
İkinci soru: Münafıklar niçin müminlere fiil cümlesi; reislerine, şeytanlarına ise (......) ile te'kid edilmiş olan isim cümlesiyle hitap etmişlerdir?
Buna cevabımız şudur:. Onların müminlere söyledikleri ifâde tarzından en kuvvetlisi olan isim cümlesiyle söylenmeye layık değildir. Çünkü o münafıklar, kendilerinde imanın meydana geldiğini iddia ediyorlardı; yoksa onlar, iman hususunda kendilerinin mükemmel derecede olduklarını iddia etmiyorlardı. Bunun sebebi şudur: Onlara ya nefisleri, sözde mübalağa yapmalarına müsaade etmiyordu; çünkü nifaktan dolayı ve istenmeyerek söylenen sözde, çok nadir olarak mübalağa yapılır. Ya da, onların imanda kâmil olduklarını iddia ötmelerinin, müslümanlarca makbul olmayacağını bildikleri için... Ama onların kardeşlerine söyledikleri sözlerine gelince, onlar, münafıkların Söyledikleri bu sözleri inanarak söylediklerini ve münafıklar da kendilerini dinleyen kimselerin bunu kabul edeceklerini bildikleri için, burada sözü te'kidli olarak söylemek muhtevaya uygun düşmüştür.
Müminlerle Istihza Etmeleri
Cenâb-ı Hakkın sözüne gelince, burada iki soru söz konusudur.
Birincisi; "İstihza ne demektir?"
Buna cevabımız şudur: Bu kelimenin aslı, den olmak üzere, hafiflik manasına gelir. ise, hızlı koşmak anlamını taşır. Arablar, bir canlı.olduğu yerde ölünce bunu (......) kelimesiyle ifade ederler. Yine deve, üzerindekini hızlıca götürdüğü zaman, Arablar Güderler.
İstihzanın tarifi ise, alay üslubuyla, kötülük sayılacak şeyi gizleyerek, karşısındakine muvafakatini açıklamaktan ibarettir. Buna göre münafıkların demelerinin manası şudur: "Biz onların (müslümanların) seherinden emin olmak, esrarlarına vakıf olmak, zekat ve ganimetlerden istifade etmek için, dinlerinde kendilerine uyduğumuzu izhâr ediyoruz.
ikincisi, Cenâb-ı Hakkın ayetinin yine O'nun ayetiyle ilgisinin ne olduğudur. Buna cevabımız şudur: sözü, sözünü te'kid etmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hakkın ayetinin mânası, onların küfürdeki devam etmeleri halidir., İslâm'ı reddetmektir. Bir şeyin zıddını reddetmek, o şeyin (yani küfrün) varlığını te'kid eder. Yahut sözü, daha önce geçen sözünden bedeldir. Çünkü İslâm'ı hakir gören kimse, küfrü tebcil etmiş olur. Veyahutta cümlesi, "müste'nef" yani sorulan soruya verilen cevap cümlesidir. Sanki o münafıklar, "biz sizinle beraberiz" dediklerinde, reisleri onlara itiraz ederek onlara "Sizin bu dediğiniz doğru ise, müslümanlarla nasıl uyuşuyorsunuz? dediklerinde, münafıklar "Biz onlarla ancak alay ediyoruz" diye cevap vermişlerdir.
Allah'ın Onlara Cevabı
Cenâb-ı Hak, bu sözleri onlardan nakledince, yine onlara bir takım şeylerle cevap vermiştir.
Birinci cevap: O'nun Allah onlarla alay ediyor" ayetidir. Burada birkaç sual vardır:
Birinci sual: Allah'ın, kendisini alay edici olarak vasıflaması nasıl caiz olur? Halbuki istihza etmenin "telbis" (yanlışı doğruya karıştırmak)'ten ayrı olmadığı bellidir. Bu ise, Allah için muhaldir. Bir de, istihzada cehalet manası vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak: "Dediler ki: Ey Musa, bizimle alay mı ediyorsun! O da: Câhillerden olmaktan Allah'a sığınırım "(Bakara. 67) buyurmuştur. Öyleyse, Allah'a cehalet nisbet etmek haydi haydi imkânsızdır.
15
Allah onlarla alay eder ve taşkınlıklarında şaşkın şaşkın dolaşmalarına süre tanır
Allah'ın Onlarla Istihza Etmesi Ne Demektir?
Buna cevabımız şudur: Âlimler, ayetin te'vili hususunda beş husus belirtmişlerdir:
a- Cenâb-ı Hakk'ın onlara yapmış olduğu şey, onların istihzalarına karşılık bir cezadır. Ancak, Cenâb-ı Hak bu cezayı istihza diye adlandırmıştır; Çünkü bir şeyin cüz'üne de o şeyin tamamının ismi verilebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak; "Bir kötülüğün cezası, onun misli olan bir kötülüktür" (şûra, 40), size saldırırsa, siz de ona, onun size saldırdığı kadar saldırın" (Bakara, 194),
Allah'ı aldatıyorlar (güya); oysa ki Allah onları aldatıyor"'(Nisa, 142).
"Tuzak hazırladılar; Allah da tuzak hazırladı" (Al-i imran, 54) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber de,
"Allah'ım falanca, benim şâir olmadığımı bildiği halde, beni yerdi; sen de onu yer! Allah'ım, beni yerdiği kadar, sen de ona lanet et!" yani, ona beni yermesinin cezası neyse, ona o cezayı ver ve, "Kendinizi gücünüzün yettiği amellerle mükellef küm; çünkü siz usanmadıkça Allah usanmaz" Buhari, İman, 32 (1/16) buyurmuştur.
b- Onların müminlerle alay etmelerinin zararı kendilerinedir. Müminlere zarar vermez. İşte sanki bu sebeple Cenâb-ı Hak, onlarla alay etmiş olur.
c- Hor ve hakir olmanın meydana gelmesi, istihzanın bir neticesidir. Buna göre, netice, o neticeyi meydana getiren sebeple ifâde edilerek istihzadan bahsedilmiş, ondan da horluk ve aşağılanma kastedilmiştir.
d- Allah'ın onlarla alay etmesi, münafıklar nasıl bu dünyada peygamber ve müminlerle karşılaştıklarında, gıyâblarında aksini yaptıkları bir tutum takınıyorlarsa, bunun gibi, Allah'ın da onlara bu dünyada, ahirette aksiyle hükmedeceği hükümlerini izhar etmesidir. Bu te'vil ise zayıftır. Çünkü Cenâb-ı Hak onlara dünya ahkâmını açıklarken, ahirette onların kötü bir akıbet ve büyük bir azaba duçar olacaklarını apaçık delillerle ortaya koymuştur. Bu sebeple bunda, Allah'ın bu dünyada beyan ettiği şeyin aksine bir durum yoktur. (Bu sebeple de bu bir istihza olmaz.)
e- Cenâb-ı Hak onlara, dünya ve ahirette, alay eden bir kimseye yapılan muamele ile muamele etmiştir. Dünyada bu muamelesi, Allah'ın, Resulünü, onların gizlemeye son derece çaba sarfettikleri sırlarına muttali kılmasıdır.
Ahiretteki muamelesi hakkında ise, Ibn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Müminler cennete, kâfirler de cehenneme girince, Allah, cennetten cehenneme, münafıkların bulunduğu tarafa bir kapı açar. Münafıklar bu kapının açıldığını görünce, cehennemden çıkmaya ve cennete yönelmeye başlarlar. Bu sırada cennetlikler de onları seyretmektedir. Onlar tam cennetin kapısına ulaştıklarında, işte o zaman kapı yüzlerine kapanır". İşte bu durum Cenâb-ı Hakkın;
"O günah işleyenler iman edenlere gülerlerdi. Müminler onların yanından geçerken, kaş-göz hareketleri yaparlardı. Ailelerine döndüklerindeyse, pürneşe dönerlerdi. Müminleri gördüklerinde: "Bunlar muhakkak ki sapıktırlar" derlerdi. Halbuki onlar, müminlere gözcü olarak yollanmamışlardı. İşte bugün de, iman edenler kâfirlere gülüyor"' (Mutaffifîn, 29-34) ayetlerinde bahsettiği durumdur ki, bu onlarla alay etmek demektir.
İkincisi: Cenâb-ı Hak, niçin (......) sözünü ondan önceki söze atfetmeyip müstakil cümle olarak irad buyurmuştur?
Buna cevâbımız şudur: Çünkü bu cümle, edebî bakımdan gücün zirvesinde olan bir "müste'nef" cümledir. Bu müste'nef cümlede, Allah'ın istihzasının yanında onların istihzasının bir hiç mesabesinde olduğu; ve yine Cenâb-ı Hakk'ın, müminlerin intikamını almak ve müminleri, O'nun istihzası gibi bir istihza ile münafıklara cevap vermeye muhtaç bırakmadan, onlarla istihza etmeyi üzerine almış olduğu gibi manalar mevcuttur.
Üçüncüsü: Cenâb-ı Hakk'ın sözüne "tıbâk" (denklik) teşkil etsin diye, ifadesi yerine denilmeli değil miydi? Buna cevabımız şudur: (......) lâfzı, istihzanın aralıklarla peyderpeyi meydana geldiğini ve yenilendiğini ifade eder. Bu da, Allah'ın onlara bir azabı olmuştur. Nitekim Cenâb-ı Hak; "Onlar her sene, bir ya da birkaç kez sınandıklarını görmüyorlar mı?" (Tevbe, 120) buyurmuştur. Ve yine, çoğu zaman münafıklar kendileri hakkında bir ayet inmesinden, böylece de sırlarının perdelerinin yırtılarak, sırlarının faş edileceği endişesinden hiçbir zaman kurtulamamışlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak; 'Münafıklar kendileri hakkında, kalblerinde olanı onlara haber veren bir sûrenin indirilmesinden korkarlar. De ki: Alay edin siz, Allah sizin korktuğunuz şeyi ortaya çıkaracaktır" (Tevbe. 64) buyurmuştur.
Allah'ın Münafıklara Mühlet Vermesi
İkinci cevap: Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Ve taşkınlıkla-şaşkın şaşkın dolaşmalarına süre tanır" âyetidir. Keşşaf sahibi lafzıın, orduya, onu güçlendirip sayısını artıracak şeyler ilâve edildiği Arabların söylemiş olduğu ifâdesinden alındığını; yine: daha iyi hale getirecek şey mürekkebe katıldığında söylenilen sözünden alındığını; lâmbayı yağ ile, toprağı da gübre ile ıslâh söylenilen sözünden alındığını ve, şeytan vesvese verdiğinde söylenilen sözünden alın-ı söyleyerek ile ii' nin ayni mânaya geldiğini belirtmiştir. Bazıları da, (......)nin kötü şeyler hakkında, (......)nin de iyi şeyler hakkında kullanıldığını şierdir. Nitekim Cenâb-ı Hak: Onlar sanıyorlar mı ki Biz onlara verdiğimiz mal ve oğullar ile..." 55) buyurmuştur. Kimileri, ayette (......) sözünün, Ömrü uzatmak ne ve mühlet tanımak anlamlarına gelen (......)den geldiğini iddia etmişlerdir. Bu iddia iki bakımdan hatalıdır.
Birincisi: İbn-i Kesir ve İbn Muhaysın'in, (......) yerine (......) okumaları ve Nâfi'ın "Kardeşleri ise onları sapıklığa sürerler" (A'raf, 202) âyetindeki (......) lâfzını (......) şeklinde okuması, bu lafzın (......) kelimesinden değil de (......) lâfzından geldiğine delâlet eder.
İkincisi: Mühlet vermek anlamına gelen "süre tanıdı" fiilinin lâm harf-i cerriyle kullanılması gibi, o da lâm harf-i cerriyle, kullanılır.
Mu'tezile'ye Göre Mühletin Manası
Mu'tezile; "Birçok sebepten dolayı, bu ayetin manasını zahirine hamletmek mümkün değildir" demiştir.
Birincisi: Cenâb-ı Hakk'ın (A'raf, 202)âyetidir. Cenâb-ı Hak, bu "ğayy" onların kardeşlerine nisbet etmiştir. O halde Allah'a nisbet edilmesi nasıl mümkün olur?
İkincisi: Cenâb-ı Hak, bu azgınlıktan ötürü onları kınamıştır. Şayet bu tuğyan Allah'ın fiili olsaydı, onları bu fiil sebebiyle nasıl kınardı?
Üçüncüsü: Şayet bu, Cenâb-ı Hakk'ın fiili olsaydı, peygamberlik müessesesi ve Kur'an batıl olurdu. Bu sebeple de, Kur'an'ın tefsiriyle meşgul olmak, anlamsız bir şey olurdu.
Dördüncüsü: Cenâb-ı Hak, sözü tuğyan" onlara nisbet etmiştir. Eğer bu, Allah'tan olsaydı, onu onlara nisbet etmezdi. Böylece, tuğyanın, Allah tarafından yaratılmadığını belirtmek için, bu fiili onlara nisbet ettiği ortaya çıkmıştır. Bunun delili şudur: Cenâb-ı Hak, "medd" şeytanlara isnâd edince (A'raf, 202 âyeti), "el-ğayy" lafzını mutlak zikrederek, herhangi bir nisbet ile kayıtlamamıştır.
Râzî'nin Izahı
Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki, âyetinin te'vili şudur:
Birincisi: Ka'bîve Ebû Müslim b. Yahya el-İsfehanî'nin te'vilidir ki, bu tevit şöyledir: Cenâb-ı Hak müminlere bahşettiği lütuflarını münafıklara vermeyip, onları, küfürleri ve küfürde ısrar etmeleri sebebiyle yapayalnız bırakınca, onların kalbleri, zulmeti gittikçe artarak karanlıklar içinde kaldı; müminlerin kalblerinde de nûr arttığı için, bu artma işini Cenâb-ı Hak "meded - yardım" diye adlandırdı ve onu kendisine nisbet etti. Çünkü bu, Allah'ın müminlere muamelesinin bir neticesidir.
İkincisi: Bu "medd'"m, onlara zulmün ve zorlamanın olmadığına hamlolunmasıdır. Nitekim bir kaide olarak, "Sefihe yasak konulmadığı zaman da, o emre uymakla yükümlüdür" denildiği gibi.
Üçüncüsü: Şeytanın fiilinin de, Allah'a isnâd edilmesidir. Çünkü şeytanın fiili, Cenâb-ı Hakk'ın o şeytana imkân vermesi, onu o fiile muktedir kılması ve onun kullarını kışkırtmasına mani olmaması ile tahakkuk etmiştir.
Dördüncüsü: Cübbâî'nin söylediği görüştür. Buna göre o, lâfzını şöyle yorumlamıştır: Allah onların ömürlerini uzattı, sonra onlar buna rağmen taşkınlıklarında şaşkın şaşkın dolaşmışlardır.
Bu yorum iki yönden zayıftır.
a) Çünkü biz (......) lâfzının, lügat itibariyle, "ömrü uzatmak" mânasına alınmasının uygun olmadığını açıklamıştık.
b) Farzedelim ki böyle bir mana doğru olsun. Ancak bu da Cenâb-ı Hakk'ın, taşkınlıklarında şaşkın şaşkın dolaşmaları için ömürlerini uzatmış olduğunu ifade eder, ki bu da, problem çıkarmıştır.
Kadî Abdulcebbâr, bunu şu şekilde cevaplamıştır: Allah onların ömürlerini tuğyanda olmaları için uzatmamıştır. Bundan maksat, bu değildir. Aksine maksat, Cenâb-ı Hakkın onları itaat etmeleri için geri bırakması ve, onlara lûtfetmesidir. Ne var ki, onlar ancak şaşkın şaşkın dolaşmayı tercih etmişlerdir.
Bu konudaki söz, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah onların kalblerini mühürledi" (Bakara.7) âyetinde geçmişti. Aynı şeyleri tekrarlamada, bir fayda yoktur. Bil ki, (......) küfüre iyice dalmak ve isyanda haddi aşmaktır. Cenab-ı Hak, "Biz, sular iyice yükselince..." (Hakka.11) buyurmuştur; yani, sular haddini iyice aşınca... Yine "Firavun'a git çünkü o, haddini aştı" (Nâziat. 17) buyurmuştur; yani, israf etti, çok ileri gitti.. "Tuğyan" lafzını Zeyd b. Ali (......) şeklinde de okumuştur ki, her iki şekil de, dilde carî olan birer kullanımdır. Meselâ, (......) ve (......) "karşılaşmak" gibi.. Ayetteki (......) kelimesi ise, âmâ ve kör olma gibidir. Ancak (......) kelimesinin ifade ettiği körlük, hem bakışta hem de fikirdeki körlüktür. (......) nun ifâdesi ise, sadece fikirdeki körlüğü gösterir ki, bu da şaşkınlık ve tereddüt içinde bulunmak, nereye yöneleceğini bilememektir.
Hidayeti Bırakıp Dalâleti Satın Alanlar
16
"İşte onlar, hidâyete karşılık sapıklığı satın almışlardır. Ancak onların ticareti kâr etmemiştir. Onlar doğruya da ulaşamamışlardır".
Hidayet mukabilinde sapıklığı satın almak, o sapıklığı hidayete tercih etmek ve onu hidayetle değiştirmektir. Şayet, "Onlar hidayette olmadıkları halde, nasıl hidayet mukabilinde sapıklığı satın almışlardır?" denilirse, biz deriz ki: Onlar, bu hidayeti elde etmeleri mümkün olduğu için, sanki bu ayet ellerindeymiş "gibi kabul edilmişlerdir. Onlar, bu hidayeti terkederek sapıklığa yönelince, böylece hidâyete karşılık sapıklığı satın almışlardır. zulüm, doğrudan ayrılma, ve hidâyete erememe (hidayeti yitirme) manalarını ifade eder. Bu sebeple, dinde doğru olan şeyden çıkmak anlamını ifade için, "istiare" yoluyla kullanılmıştır.
Cenâb-ı Hakk'ın "Onların ticaretleri kâr etmedi" ayetinin manası ise, "onlar ticaretlerinde kâr sağlayamadılar" cemektir. Burada iki sual bulunmaktadır:
Birinci sual: Zarar etme işi, ticaret yapanlara ait olduğu halde, niçin ticaretin kendisine isnad edilmiştir?
Bunun cevabı şudur: Bu terkîb isnâd-ı mecazî bir terkiböir. Bü tür isnâd ise, fiilin gerçek failine değil de, fiilin kendisiyle ilgisi bulunan şeylere isnâd edilmesidir.. Meselâ, ticaret ile müşteri arasındaki ilgi gibi.
İkinci sual: Farzet ki, hidayet karşılığında sapıklığı satın almak, değiştirmek manasında mecaz olarak gelmiştir. Ama "kazanç" ve " ticaret" kelimelerinin aynı yerde getirilmelerinin manası nedir? Halbuki burada, gerçek anlamda bir alış-veriş olmamıştır?
Buna cevâbımız şudur: Bu mecaz işini kuvvetlendiren ve onu güzelleştiren bir başka husustur. Nitekim şair "Kerkenez kuşunun kara kargaya galib gelip onun yuvasında yuva yaptığını görünce, (bundan dolayı) kalbim heyecanlandı (bir iç geçirdim)" demiştir.
Şair, burada, saçların ağarmasını (ihtiyarlık) kerkenez kuşuna; siyah saçlarını ise, kara kargaya benzetince, bunun hemen peşinden, bununla ilgili olan "yuva yapmak" ve "yuva"kelimelerini getirmiştir. Burada da böyledir; Cenâb-ı Hak, "satın alma" lafzını zikredince, onların zarar ettiklerini temsil ve alışverişlerinin hakikatini tasvir etmek için, bu alışverişe benzeyen ve onunla ilgili şeyi de peşinden getirdi.
Cenâb-ı Hakk'ın "Onlar hidâyete ermemişlerdir " sözüne gelince, bunun manası şudur: Ticâret erbabının ticaretlerinden iki şeyi elde etmek isterler: Sermayeyi korumak ve kâr elde etmektir. Bu münafıklarsa, her ikisini de kaybetmişlerdir, çünkü onların sermayeleri her türlü engelden uzak olan akıllandır. Onlar, bu sapıklıklara inanınca, onların elde ettikleri bu bozuk inançları gerçek inancı araştırmalarına mani olmuştur. Katâde şöyle demiştir: "Münafıklar, hidayetten sapıklığa, taatten ma'siyete, birlikten (cemaat) bölünmeye, emniyetten korkuya ve sünnetten bid'ate geçmişlerdir." Allah en iyisini bilendir.
17
"Onların durumu, bir ateş yakmış olan kimsenin haline benzer: O ateş, onun etraûnı aydınlatınca, Allah onların nurlarını giderir de, onları, hiçbir şey görmez oldukları karanlıklar içinde bırakır" .
Mesel Getirmenin Gayesi
Bu âyet-i kerimenin lafızlarını tefsire girmeden önce, iki şey hakkında konuşacağız.
Birincisi: Meselden maksat, kalbferde, bir şeyi yalnız başına nitelemenin meydana getiremiyeceği tesiri meydana getirmektir. Bu böyledir, çünkü nesel getirmekten amaç, gizli olanı açık olana; görünürde olmayanı görünürde bulunana benzetmektir. Böylece o şeyin mahiyetine daha sağlamar şekilde vâkıf olunur ve hisler akla mutabık olur. Bu ise, en güzel izah Görmüyor musun, iman etmeye teşvik etmek darb-ı meselden soyutlanmış olarak yapıldığında, bunun kalblerde meydana getireceği tesir, onul nura benzetilmesiyle meydana gelecek olan tesirden daha azdır. Hiçbir benzetme yapmaksızın küfürden nefret ettirmenin akıllarda uyandıracağı, küfrü zulmete, yani karanlığa benzeterek akıllarda uyandırılacak olan çirkinlik kadar kuvvetli olamaz.. Herhangi bir şeyin zayıflığını haber verip, bu zayıflığını örümcek ağına benzeterek bildirmek: onun zayıflığını herhangi bir şeye behzetmeksizin bildirmekten daha beliğ ve müessirdir. İşte sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, her şeyi apaçık anlatan kitabında ve diğer alarında çokça mesel îrad etmiştir. Nitekim O; "İşte biz bu meselleri isanlara getiriyoruz" (Ankebût. 43) buyurmuştur. Incil'in sûrelerinden birisi de, "Meseller sûresi" dir. Bu ayette birkaç mesele vardır.
Meselin Manası
Arabça'da "mesel" "misl" manasınadır. Buna da, "nazır", yani benzer, eş denilir. Nasıl ki (......) ve (......) denilirse, aynı şekilde (......) ve (......) de denilir. Buradan hareket edilerek, halk arasında yayılan ve biri öbürüne benzetilen sözlere mesel denilmiştir. Ancak bir sözün "mesel" atabilmesinin şartı, onda bazı bakımdan tuhaflık ve ilginçliklerin bulunmasıdır.
Yanındaki Işıktan Istifade Edemeyenler
Allahü Teâlâ, münafıkların gerçek sıfatlarını ortaya koyunca bunu, daha iyi beyân etmek ve açıklamak için, bunun hemen peşinden iki mesel rad etmiştir.
Bunlardan birinci mesel: Bu mesel, söz konusu ayetteki meseldir. Bu "mesel" de izah edilmesi gereken bazı noktalar bulunmaktadır:
a- Münafıkda nur olmadığı halde, onu, kendisine bir nûr verilen, sonra da bu nûr kendisinden alınan kimseye benzetmenin vechi, dayanağı nedir?
b- Ateş yakan kimse, ateşi yakıyor; ateş birazcık aydınlatınca, onun hem ateşinden hem de ışığından istifade ediyor, sonra da bundan mahrum oluyor... Münafığa gelince, onun kesinlikle imandan istifade etmesi söz konusu değildir. O halde, bu benzetmeyi nasıl izah edebiliriz?
c- Ateşi yakan kimse, kendisine bir aydınlık sağlamak istemiştir; oysa ki Allâhu Teâla onun ışığını yok etmiş ve onu karanlıklar içinde bırakmıştır. Ama münafık hiçbir hayır elde etmemiş, münafık için söz konusu olan hayal kırıklığı ve şaşkınlık ise, ancak kendinden dolayı meydana gelmiştir. O halde, buradaki benzetmenin ortak yönü nedir?
Bu Meselin Ortaya Çıkardığı Sorulara Razi'nin Cevabı
Birinci Cevap:
Buna şöyle cevap veririz: Alimler, benzetmenin niteliği hususu şeyler zikretmektedirler:
1) Sûddi şöyle der: Bazı insanlar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğinde İslâm'a girmiş, sonra da münafık olmuşlardır. O halde buradaki teşbih son derece doğrudur, çünkü o münafıklar ilkin iman etmeleri sebebiyle bir nûr elde etmişler, sonra da nifaklarından dolayı ikinci kez kaybetmişler, böylece de çok büyük bir şaşkınlık içine düşmüşler din hususundaki şaşkınlıktan daha büyük şaşkınlık yoktur. Bunun karanlıktan dolayı yolunu şaşıran dünyevi bakımdan az bir zarara girer, ama din konusunda şaşıran kimse ise, kendisini ahirette nihayetsiz ve sonsuz olarak zarara duçar etmiş olur.
İkinci Cevap:
2) Şayet Sûddî'nin söylediği bu söz doğru kabul edilmez de onların başından beri münafık oldukları söylenilirse, burada Hasan Basri'nin söylemiş olduğu başka bir tevit söz konusu olur. Bu tevil de şudur: Onlar müslüman olduklarını açıklayınca, böylece kanlarını koruma, mallarının ganimet olarak alınmasını ve çocuklarının esir edilmesini önleme başarısını elde etmişler, cihadlarda elde edilen ganimet mallarından ve müslümanlara tatbik edilen diğer hükümlerden de faydalanmışlardır. Bu ise, iman nurlarından bir nûr sayılır. Bu, devamlı olan bir azaba nisbetle az bir zaman ifade edince, Allah onların halini, ışığından çok az istifade eden, sonra da çekilip elinden alınan, böylece de, bu nurun peşinden gelen, karanlıktan dolayı şaşkınlığı ve nayal kırıklığı devam eden bir ateş yakan kimsenin haline benzetmiştir. Böylece, onun bu dünyadaki azıcık faydalanması hali nura; ahiretteki zararının büyüklüğü de zulmete, karanlığa teşbih edilmiştir.
Üçüncü Cevap:
3) Şöyle dememiz de mümkündür: Teşbihin ortak tarafı, münafığın nurunun bulunması değildir; tam aksine, münafığın, bu ateş yakan kimseye benzetilmesinin illeti şudur: Ateş yakan kimsenin ışığı gidince şaşırır. Bir nûr, bir ışık içinde bulunan, sonra da ışığı elinden alınan kimsenin şaşkınlığı; devamlı karanlık içinde yol alan kimsenin şaşkınlığından daha fazladır. Ancak Cenâb-ı Hak, onu bu yoğun karanlıkla nitelendirilmesinin doğru olması için, ateş yakan kimse için bir ışık zikretti; yoksa burada "vech-i şebeh", nûr ve zulmetin bir arada bulunması değildir.
Dördüncü Cevap:
4) Münafıkların ifade ettikleri şey, bu söylediklerinin, kendisinden istifade acilen nûr olduğu vehmini verir. Nurun gitmesi ise, münafığın arkadaşlarına açıladığı küfür ve nifak vehmini verir. Bunu söyleyen kimse, bu meseli, Cenab-ı Hakk'ın: "İman edenlerle karşılaştıklarında, biz iman ettik derler; şeytanlanyla kaşbaşa kaldıklarındaysa, biz sizinle beraberiz derler"(Bakara, 14) ayetine, atfetmişlerdir. Buna göre (......) kelimesi, münafıkların sözlerinin, gitmesi de, münafıkların kâfirlere sözlerinin meselidir. Şayet, münafık, bu inancın aksini gizlemesine rağmen, "biz" dediğinde, onun iman hakkında söylediği bu söz, nasıl nurun misali, olabilir? denilirse, biz deriz ki, şayet o münafık bu sözüne hem inancını de o inanca göre amelini katarsa, kendisi için nurunu tamamlamış olur. böyle yapmazsa, nuru tam olmaz. Onun sırf bu sözü (inandık sözü) nûr diye adlandırılmıştır, çünkü bu "inandık" sözü, o kendi başına gerçek bir sözdür.
Beşinci Cevap:
5) Ateşin tutuşturulmasının münafığın iman kelimesini izhar etmesinden ibaret olması da caizdir. Allahü Teâlâ buna nûr ismi vermiştir; çünkü münafık, müminler arasında dışını süsler ve böylece söz sayesinde medhedilmiş olur. Sonra Cenâb-ı Hak, peygamber ve müminlere münafığın durumunun gerçek yüzünü bildirerek, münafığın perdesini kaldırır ve nurunu giderir. Ondan sudur eden iman isminin yerine, nifak ortaya çıkmış olur da, böylece içinde hiç bir şey göremeyeceği koyu karanlıklar içine düşmüş olur. Çünkü daha önce sahip olduğu nûr, Allah'ın, onların İç yüzlerini ortaya koymasıyla yok olup gitmiştir.
Altıncı Cevap:
6) Onlar hidayet mukabilinde sapıklığı satın almakla nitelenince, Cenâb-ı Hak bunun peşinden, onların sattıkları hidayetlerini, ateş yakan kimsenin etrafını aydınlatan ateşe (nâra); satın aldıkları ve böylece de kalblerini mühürlediği "sapıklığı" da, Allah'ın onların nurunu gidermesine ve onları karanlıklar içerisinde bırakmasına benzetmek için bu temsili getirmiş olabilir.
Yedinci Cevap:
7) Burada ateş yakanın, Cenâb-ı Hakk'ın razı olmadığı bir ateşi yakmış olması da muhtemeldir. Bundan maksat, münafıkların kızıştırmaya çalıştıkları fitneyi bu ateşe teşbih etmektir. Çünkü münafıkların tahrik etmeye çalıştıkları bu fitne, çok uzun ömürlü olamamıştır. Cenâb-ı Hakk'ın "Her ne zaman harbin ateşini tutuşturdularsa, Allah bu ateşi söndürmüştür" (Maide, 64) sözüne kulak vermez misin?
Sekizinci Cevap
8) Said b. Cübeyr, bu ayet, "yahudîlerin ve onların Hazret-i Peygamber'in zuhurunu gözlemeleri ve onların bu peygamber vasıtasıyla müşrik Arablara galib gelme beklentileri hakkında nazil olmuştur. Hazret-i Peygamber gönderilince onlar, O'nun nübüvvetini kabul etmemişlerdir. Böylece onların, Hazret-i Muhammed'i bekleyişleri "ateş tutuşturmak" gibi; onların, Hazret-i Peygamberin ortaya çıkmasından sonra O'nu inkâr etmeleri de, bu nurun gitmesi gibi olmuştur" demiştir.
Imanın Nura, Inkârın Karanlığa Benzetilmesi
İmanın nura, küfrün ise zulmete benzetilmesi hususu, Allah'ın kitabında çokça yer almaktadır.
Buradaki "vech-i şebeh" şudur: "Nur" delillere ulaştırmada, faydalı yolları elde etmede ve şaşkınlığı yok etme konusunda en etkili olan şeydir. Bu ise, din hususunda, imanın halidir. Böylece, din konusunda şaşkınlıkları gidermede ve menfaatleri temin etmede en mükemmel olan şey, dünyada en güzel olan şeye, yani nura benzetilmiştir.
Küfrün zulmete benzetilmesi hususundaki hüküm de aynıdır. Çünkü, girilmesi gereken yoldan sapmış olan kimse için, zulmetten daha büyük bir mahrumiyet ve şaşkınlık olamaz.
Dinî hususta da, menfilikte küfürden daha büyük bir şey yoktur. İşte böylece Cenâb-ı Hak, onlardan birini diğerine teşbih etmiştir. Bu ayetin genel mefhûmu hakkında söylenen söz işte bundan ibarettir. Burada geriye, teferruata dair birtakım sual ve bunlara verilen cevaplar kalmıştır.
Mezkur Benzetmenin Ortaya Çıkardığı Suallere Cevaplar
Birinci sual ve cevabı: Ateş yakan kişi, Cenâb-ı Hakk'ın "Onların durumu, bir ateş yakan kimsenin durumu gibidir " (Bakara, 17) ayeti, münafıkların meselinin, ateş yakanın durumuna benzetilmesini iktiza eder. Ama, münafığın ve ateş yakanın meseli nedir ki, böylece bunlardan biri diğerine teşbih edilebilsin?
Buna cevabımız şudur: Mesel kelimesi, kendisinde bir gariblik ve bir tuhaflık bulunan bir olay veya nitelik için istiare yoluyla kullanılır. Buna göre, derken, sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Onların şaşırtıcı kıssaları, âteş yakan kimsenin kıssası gibidir." Cenâb-ı Hakk'ın; Muttakilere va'dolunan cennetin kıssası..." (Muhammed, 15) ayeti de böyledir. Yani, sana bahsettiğimiz hayranlık uyandıran şeylerde, hayranlık uyandıran cennetin kıssası vardır, demektir.
Yine "En yüce mesel Allah'ındır" (Nahl, 60) ayeti de böyledir. Yani, O'nun azamet ve celal vasıfları, demektir.
"Onların Tevrat'taki vasfi, (Feth, 29) ayeti de böyledir. Yani, onların şaşılacak durumları ve vasıfları demektir. "Mesel" de garabet mânası olunca, Arablar "Falanca yok mu, o hayır ve şerde bir misaldir" diyerek, mesel'den, durumu şaşırtıcı olan şey hakkında kullanılan sıfat anlamını türetmişlerdir.
İkinci Sual: Cem'in Müfred'e Benzetilmesinin İzahı
"Topluluk ferde nasıl benzetilebilmiştir?"
Böyle bir soruya birkaç bakımdan cevap verebiliriz:
a- Cenâb-ı Hakk'ın "Dalanlar gibi, siz de daldınız " (Tevbe, 69) ayetinde olduğu gibi, Arapça'da yerine getirmek caizdir. Çünkü her ma'rife cümlenin vasfına, bir cümleyi bağlamak için gelmiştir. Bir de o, Arabça'da çok kullanılır. Ayrıca sılasıyla kullanıldığında söz uzadığı için, hafifletilmeye elverişli bir kelime olmuştur. Bu sebepten dolayı onun ya'sını, kesresini hazfederek kullandılar. Öyle ki, ism-i fail ve ism-i mefüllerde sırf bir (......) şekline soktular.
b- Ateş yakanların cinsinin murad edilmesi; veya ateş yakan topluluğun ve gurubun kastedilmesidir.
c- Bu görüş, en kuvvetli olanıdır; çünkü münafıkların bizzat kendileri, ateş yakan kimsenin bizzat kendisine benzetilmem iştir ki, bundan topluluğun tek bir kişiye teşbihi gereksin... Burada, münafıkların kıssası, ateş yakanın kıssasına benzetilmiştir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın "Tevrat'ı yüklenip de sonra onu taşımayanların durumu, eşeğin durumu gibidir" (Cuma, 5) ve "Sana, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimsenin bakması gibi bakarlar" (Muhammed, 20) ayetleridir.
d- Ayetten kastedilen mana, Cenâb-ı Hakk'ın "Sonra da sizi bebek olarak dünyaya çıkaran O'dur" (Gâfir, 67) sözünün manası nasıl "sizden her birinizi demek ise, bunun gibi burada da kastedilen, "onlardan her birinin meseli.." dir.
Üçüncü Sual: Yakmak, Ateş, Aydınlatmak Ve Nur Nedir?
Buna şöyle cevap veririz: Ateşin yanması, onun parlaması ve alevinin yükselmesi demektir. Nâr, yani ateşe gelince, bu latîf, aydınlatıcı, sıcak ve yakıcı bir cevherdir. Bunun iştikakı ise, bir şey uzaklaşıp kaçtığı zaman söylenen fiilindendir. Çünkü ateşte, bir hareket ve bir kaynaşma vardır, "Nur" (ışık) da bu kökten neşet etmiştir. Ki, bu ateşin ışığı, onun ziyası demektir. Alâmet anlamına gelen "menâr" üzerinde ezan okunan şeye ad olarak verilen "menare" kelimeleri de ayni köktendir. Üzerine kandil konulan şeye de "menâre" denilir. Bedeni temizlediği için sabun çiçeğine, beyaz çiçeğe ad olarak verilen (......) kelimesi de bu köktendir. (......) kelimesi ise, aşırı aydınlatmayı ifade eder. Bunun doğru olduğunu gösteren delil ise, şu ayettir:
"O, güneşi bir ziya, ayı da bir nûr kılandır" (Yunus, 5) fiili hem, lâzım (geçişsiz) hem de müteaddî (geçişli) olarak kullanılabilir.
"Ay karanlığı ısıttı" ve, lâzım olarak da aydınlandı anlamında dersin, sair sovle demiştir:
"Onların asalet ve şerefleri onlar için, gecelerin karanlıklarını aydınlattı; öyle ki, akîk taşını delen kimse, bu ışıkta, bu taşları ipe dizebildi..." "Havi" ise, o şeye bitişik olan, demektir. "O, onun etrafını ve havalisini dolaştı" dersin. Dönüp geçtiği için, seneye de "havi" denilir. demek ahdinden dündü; demek de, rengi değişti anlamına gelir. de, hakkın bir şahıstan başka bir şahsa geçmesi demektir. daha önce istemediği halde, bir işi yapmak istemektir. ise, gözün kayması; de, ' değişmek demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onlar oradan ayrılmak istemezler" (Kehf, 108) buyurmuştur. "Zulmet", aydınlanabilen şeyde "nûr"un, ışığın olmamasıdır.
Esasen Arabca'da zulmet, noksanlıktan ibarettir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Bu iki bahçe mahsulünü vermiş, bundan bir şeyi eksik bırakmamıştı" (Kehf, 33) buyurmuştur; yani noksanlaştırmadı.. Bir darb-ı meselde de "Babasına benzeyen zulmetmemiştir" yani babaya benzemenin hakkını, noksanlaştırmayıp, tam vermiştir. Çok hızlıca eksildiği için, kara da ve dişin minesine, onun parlaklığı ve saflığına da, kara benzeterek, yine denilmiştir.
Dördüncü Suâl Ve Cevabı Fiili Lâzım Ve Müteaddî Olabilir
"Ayette geçen fiili, geçişli midir, geçişsiz mi?
Buna cevabımız: "Her ikisi de uygundur; (......) şeklinde olur. Çünkü "Ateş kendi kendine aydınlandı" "Ateş başkasını aydınlattı denilir. Çünkü birşey kendi kendine karardı, ve "Bir şeyi kararttı" denilmektedir. Burada, doğruya en yakın olan, (......) kelimesinin geçişli olmasıdır. (......) lafzına isnad edilerek, geçişsiz olması da muhtemeldir. Fiilin müennes gelmesi ise, manaya hamledilmesi sebebiyledir; çünkü ateş yakan kimsenin etrafı, yerler ve eşya manasınadır. (Yerler ve eşya da çoğul kelime olduklarından fiil müennes gelmiştir). İbn Ebî Able'nin, (......) kelimesi yerine okuması da bu görüşü kuvvetlendirir.
Beşinci Sual Ve Cevabı: Neden Ziya Değil De Nûr Kelimesi Kullanıldı?
Cenâb-ı Hakk'ın sözünden ötürü, "keşke denilseydi".
Bu soruya şu şekilde cevap veririz: Nûr kelimesini getirmek, daha beliğdir. Çünkü (......) kelimesinde, mâna fazlalığına dair bir delâlet vardır. Şayet Cenâb-ı Hak, "Allah onların ziyâlarını götürdü" demiş olsaydı, bu söz kemâl derecesinin gittiği, , geriye nûr diye isimlendirilen bir şeyin kaldığı vehmini verirdi. Halbuki buradaki maksat, onların nurunun tamamiyle gittiğini göstermektir. Cenâb-ı Hakkın, bunun peşinden "Onları, içinde hiçbir şey göremiyecekleri, karanlıklar içinde bıraktı" ayetini nasıl getirdiğini görmüyor musun? Yine nurun yokluğundan ibaret iken, Cenâb-ı Hakk'ın onu nasıl çoğul ouifa getirdiğine, nasıl belirsiz kıldığına ve nasıl, onun sırf zulüm olduğunu gösteren, "görmüyorlar" sözünü onun peşinden getirdiğine bakmaz mısın?
Altıncı Sual Ve Cevabı: Niçin Değil De Kullanıldı?
Niçin Cenâb-ı Hak, demedi de, bunun yerine dedi? Buna cevabımız şudur: (......) ile (......) arasındaki fark şudur: (......) lâfzının mânası, "onu izâle etti ve onu götürdü, gidici kıldı" nin mânası ise, "onunla beraber gitti"dir; buna göre nin mânası (beraberinde) demektir. Sultan malını yanına alıp, beraberinde götürdüğünde denilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onu yanlarına alıp götürdüklerinde" (Yusuf, 16) "O zaman, her ilâh kendi yarattığını yanına alırdı (Müminun, 91) buyurmuştur. Buna göre mana, Allah onların nurunu aldı ve tutup salıvermedi"dir. "Allah'ın tutacagı şeyi ondan sonra salıverecek yoktur" (Fatır, 2). Bu ifâde (götürdü) fiilini ifâde ettiğinden daha etkilidir, beliğdir. Yemanî ise, (......) ifâdesini (......) şeklinde okumuştur.
Yedinci Sual Ve Cevabı: Fiili, Bazan Ef 'Âl-i Kulûb Şeklinde Kullanılır.
Cenâb-ı Hakk'ın sözünün manası nedir? Buna cevabımız şudur: fiili bir mefûl aldığı zaman (attı, çıkardı); iki mefûl aldığı zaman (kıldı, - i haline getirdi, - e dönüştürdü) mânasına gelir;
Bu ikinci manasıyla "efâl-i kulûb" (kalbe ait fiiller) sınıfına dahil olur. Cenâb-ı Hakk'ın, sözü, işte bu mânadadır. Bu ifâdenin aslı (onlar karanlıklar içindedir) dir. Sonra bu cümlenin üzerine fiili gelerek, her iki cüzü de nasbetmiştir.
Sekizinci Sual Fiilinin Met'ünlerinden Biri Neden Hazfedildi? Metruk İle Menvî Arasındaki Fark
(......)'un iki mefûlûnden biri, niçin hazfedilmiştir? Buna cevabı mız şudur: Bu hazif, hazfedilip de niyette gözetilen şey cinsinden değil de, sanki fiil hiç müteaddî (geçişli) değilmiş gibi, bırakılan ve hatıra getirilmeyen sey kabîlindendir.
18
"Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Bu sebeple, geri dönemezler" .
Münafıklar işitiyor, konuşuyor ve görüyor oldukları için bu ayeti hakiki, yani maddî cihete hamletmek imkansızdır. Bu sebeple, son derece inatçı olup, Kur'an'dan ve Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm, )'in izhar ettiği delil ve mucizelerden yüz çevirdikleri için sağırlara benzetildiklerini düşünmek gerekir. Bu münafıklar duymadıkları için cevab da verememişlerdir. Bundan dolayı Cenab-ı Hak, onları dilsiz kabul etmiştir.
Delillerden faydalanmadıkları, hakikat yolunu göremedikleri için de onlar kör sayılmışlardır.
Nifaklarından Dönemeyişleri
Allahü teâlâ'nın ifadesine gelince bunda birkaç husus vardır:
Birincisi: Bu, "Onlar, yukarıda bahsi geçen durumdan dönemezler." demektir. O şey de, kendisine sımsıkı sarıldıkları nifaklarıdır. Ona sımsıkı sarıldıkları için, Hak teâlâ, onları bu sıfatlarla nitelendirmiştir. Böylece bu, onların ömür boyu nifaklarına devam edeceklerine bir delil oldu.
İkincisi: "Onlar, hidayeti satıp delaleti aldıktan sonra hidayete dönmeyecekler, " demektir.
Üçüncüsü: Cenab-ı Hak, onları, oldukları yerden ayrılamayan, çivilenip kalan, ileri mi gideceklerini, geri mi duracaklarını bilemeyen ve başlangıç noktasına nasıl döneceklerini şaşıran kimseler durumunda mütalâa etmiştir.
19
"Karanlıklar gök gürültüsü ve şimşek vardır. Onlar ölüm korkusu ile, yıldırımlardan dolayı parmaklarını kulaklarına tıkarlar." "Allah kâfirleri çepeçevre kuşatandır..
Münafık Kulağını Tıkamakla Yıldırımdan Korunacağını Sanır
Bu, münafıklar için irad edilmiş ikinci meseldir. Bu benzetme birkaç yöndendir:
Mezkur Benzetmenin Tahlili
Birincisi: Kendisinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek bulunan bulut meydana gelip, bunun karanlığı ile gecenin karanlığı, yıldırımların üzerlerine düştüğü esnada yağmurun karanlığı ile birleşince, ölüm korkusu ile yıldırımlardan dolayı parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Bir de şimşek onların neredeyse gözlerini alıp, böylece onları aydınlatınca, onlar şimşeğin ışığında yürürler. Işık kaybolduğunda onlar zifiri bir karanlık içinde kalırlar ve şaşkın bir vaziyette kalakalırlar. Çünkü bu üç karanlık içinde, kendisine şimşek isabet eden, sonra kendisinden şimşeğin ışığı kaybolan kimsenin şaşkınlığı artar, bu karanlık onun gözünde büyür ve devamlı karanlıkta kalan kimseye göre, bu durum onun için bir meziyet olur, işte böylece Cenâb-ı Allah, münafıkları, dinî husustaki cehaletleri ve şaşkınlıkları bakımından, ayette vasıfları zikredilen kimselere benzetmiştir. Çünkü o münafıklar da, hiçbir yolu görmüyor ve hakkı bulamıyorlardı.
İkincisi; Yağmur, her nekadar faydalı birşey ise de, zarar veren durumlarla ve bu şekilde meydana gelince faydası kalmaz. Aynı şekilde, eğer münafığın kalbi imanına uygun olsaydı, imanını izhâr etmesi, kendisine fayda verirdi. Münafığın ihlâsı olmayıp içinde nifak olunca bu imanı izhar, dini bakımdan zararlı olmuştur.
Üçüncüsü: Yıldırımlarla beraber bu işler başına gelen kimse, parmaklarını kulaklarına tıkamanın kendisini bundan kurtaracağını zanneder. Bu ise onu, Cenâb-ı Allah'ın onun için irade ettiği helak ve ölümden kurtarmaz. Örflerde bu hususun böyle olduğu sabit olduğu için Allahü teâlâ, -iş hakikatte böyle olmadığı halde- mü'minlere izhâr ettikleri imanın kendilerine fayda vereceğini zannettiklerinden dolayı, münafıkların durumunu ayette anlatılan duruma benzetmiştir.
Dördüncüsü: Münafıkların âdeti, ölüm ve öldürülmekten kaçmak için cihada katılmamadır. İşte bu sebeble Allahü teâlâ, bu hususta onların durumunu, başına bu işler gelen ve parmaklarını kulaklarına tıkayarak bunları şaşından atacağını zanneden kimsenin durumuna benzetmiştir.
Beşincisi: Kulaklarına parmaklarını tıkayan bu kimseler, her ne kadar o anda ölümden kurtulsalar da, ölüm ve helak onların peşindedir. Onların ölümden kurtulmaları mümkün değildir. Aynı şekilde, içine daldıkları nifaktaki durumları münafıkları cehennemin azabından kurtaramayacaktır.
Altıncısı: Durumu böyle olan kimse, hertürlü karanlık ve korku bir araya geldiği için, şaşkınlıkta zirveye ulaşmıştır. Münafıklarda da dini meselelerde şaşkınlığın, dünyevi meselelerde ise korkunun doruk noktası meydana gelmiştir. Çünkü münafık her zaman, içyüzüne vâkıf olunduğunda öldürüleceği korkusu ile yaşar. Böylece nifakı ile birlikte bu endişe, daima onun kalbinde bulunur.
Yedincisi: âyetteki "Sayyib"den, Allah'ın maksadı, iman ve Kur'an; "karanlıklar", "gök gürültüsü" ve şimşekten maksadı ise münafıklara zor gelen şeylerdir. Bunlar da namaz, oruç, makam-mevkiyi terk, ana babayla cihad etmek, eski dinlerini terketmek ve, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uymaya son derece karşı olmalarına rağmen, ona uymak gibi zor mükellefiyetlerdir. En faydalı şey olan sağanak yağmurdan, beraberindeki zararlı şeylerden dolayı, insanların son derece sakınmaları gibi, münafıklar da, kendisinde bu güç mükellefiyetler bulunduğu için iman ve Kur'an'dan aynı şekilde sakınmışlardır.
Cenab-ı Allah'ın "o, onları aydınlatınca onun ışığında yürürler " sözünden maksadı, "onlar için menfaatli şeyler meydana gelince..." demektir. Bu menfaatler de, o münafıkların mallarının ve canlarının korunması ile ganimetlerden onlara da verilmesidir. Çünkü onlar dinde, bu hususlara rağbet etmektedirler.
Allahü teâlâ'nın "Başlarına karanlık çökünce İse dikilip kalırlar" sözünden maksadı, şudur: "Onlar, bu menfaatlerden bir şey elde edemedikleri zaman imandan hoşlanmaz ve dine rağbet etmezler." Söylediğimiz bütün hususlar bu teşbihte açık bir tarzda mevcuttur.
Ayetle İlgili Hatıra Gelebilecek Bazı Sualler
Bunun dışında geriye, ayetle ilgili bazı soru ve cevaplar kalır:
Birinci Soru: İki Teşbihten Hangisi Daha Beliğdir?
Cevab: İkincisi daha beliğdir. Çünkü ikincisi, aşırı şaşkınlığa ve şiddetli bir sertliğe delalet eder. Bu sebebten dolayı, münafıkların bu gibi hususlarda hafiften daha şiddetliye doğru tedricen ilerlediklerini görürsün.
İkinci Soru: İkinci Teşbih, Birinciye Niçin Edatı Ile Atfedildi?
Bu Edatın Manaları
Bu iki benzetmeden biri diğerine niçin, şek ifade eden (......) (veya) harfi ile atfeditmiştir? Buna birkaç yönden cevab verilir:
Birincisi: lafzı aslında şek ve şüphe hususunda iki ve daha fazla şeyin eşit olduğunu göstermek içindir. Sonra bunda saha biraz daha genişletilerek, şüphe dışındaki hususlarda da eşitlik ifade etmek için bu. İstiare olarak kullanılmıştır. Mesela, şu iki şahıstan dilediğinle oturup kalkmanın doğru olması hususunda her ikisinin de eşit olduğunu kastederek "İster Hasan ile, ister İbn Sîrin ile otur" demen gibi.
Cenab-ı Allah'ın "Onlardan hiçbir günahkara yahut hiçbir nanköre itaat etme " (İnsan, 24); yani kendilerine isyan etmenin gerektiği hususunda günahkar ve nankör eşittir. ayet' de böyledir. Bunun manası, "Münafıkların durumu, şu anlatılan iki kıssanın durumuna son derece benzerdir. Bu ikisinden herhangi birine, münafıkların durumunu benzetirsen yanılmamış olursun. Her ikisine de benzetsen yine yanılmamış olursun" demektir.
İkincisi: Cenâb-ı Hak ikinci benzetmeyi de zikretti. Çünkü münafıklar iki kısımdır. Bir kısmı ateş yakan kimselere, diğer kısmı da yağmura tutulan kimselere benzetilmişlerdir. Bunun bir benzeri de Allahü teâlâ'nın: "Onlar, yahudi veya hristiyan olun... dediler. "(Bakara, 135) ayeti ile "Biz nice şehirleri helak ettik. Azabımız onlara, ya geceleyin veya onlar öğle uykusunda iken gelmiştir" (Araf. 4) âyetidir.
Üçüncüsü: harfi manasına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz onu yüzbin (kişiye) hatta daha da fazla kişilere Peygamber olarak gönderdik" (Saffat, 147) buyurmuştur.
Dördüncüsü: harfi "ve" manasıdır. Hak teâlâ sanki ve ve gökten boşanan yağmur gibi..." demiştir. Bunun bir benzeri de Cenab-ı Hakk'ın "Kendi evlerinizden ve babalarınızın evlerinden ve annelerinizin evlerinden yemeniz..." ayetidir. Şair de şöyle demiştir:
"Leyla benim günahkar olduğumu iddia ediyor. Nefsimin korkusu nefsim lehine, günahı da aleyhinedir." hakkındaki bütün bu hususlar,
"Sonra bunun arkasından yine kalbleriniz katılaştı. Şimdi o kalb taş gibi yahut daha da katıdır " (Bakara, 74) âyetindeki )' için de aynıdır.
Üçüncü Soru: Ayetteki Teşbihin Nev'i
Ayette sağanak yağmura, karanlıklara, gök gürültüsüne, şimşeğe ve yıldırıma benzetilen nedir; bu ne çeşit teşbihdir?
Buna cevabımız şudur: Beyan ilmi alimlerinin burada iki görüşü vardır:
Birincisi: Bu "teşbih-i müferrak"tır. Bunun manası şudur: Gerek mümesselin, mürekkeb, yani gerekse kendisine meseldeki bazı şeylerden meydana gelmiş olması ve birşeyin, mümesseldeki herbir şeye benzetilmesidir. İşte burada islam dini sağanak yağmura benzetilmiştir. Çünkü, yağmur ile yeryüzü dirildiği gibi, İslam dini ile de kalbler hayat bulur. Kâfirlerin din ile ilgili şüpheleri karanlıklara; dindeki va'd ve va'îd ile ilgili şeyler şimşeğe ve gökgürültüsüne; müslümanların eli ile kâfirlere isabet eden belalar da yıldırımlara benzetilmiştir. Buna göre ayetin takdiri... "Yağmura tutulanların misali gibi..." olur. "Bundan da kasıt, "gökyüzünün, bu durumda kendilerini yakaladığı kavmin misali gibi..." demektir.
İkincisi: Bu, "teşbih-i mürekkeb"tir. Teşbih-i mürekkeb: Müşebbeh ve müşebbehin bihin herbirinin unsurları diğerinin unsurlarına tek tek benzemese dahi, bu ikisinden birini diğerine herhangi bir yönden benzetmektir. Bu ayetlerden maksad, gerek dini gerekse dünyevi bakımdan, münafıkların şaşkınlığını, ateş yaktıktan sonra ateşi sönen; gök gürültüsü ve şimşekle beraber karanlık gecede gökyüzünün yakaladığı kimsenin şaşkınlığına benzetmektir.
Eğer, "Teşbih-i müferrakta, tarzında mahzûf bir muzaf olduğunu takdir etmiştir. Aynı şeyi mürekkeb teşbihde de yapılabilir mi?" denirse deriz ki: âyetinde, zamire merci bulma ihtiyacı olmasaydı böyle bir takdire ihtiyacımız kalmazdı.
Dördüncü Soru: Sayyib (Sağanak) Nedir?
Cevab: Bu, inen yani boşalan yağmur demektir. Birşey indiğinde, Araplar derler. Birşey başını aşağt indirdiğinde denilir. Bu kelimenin, mutedil oldu" manasına gelen den olduğu söylenmiştir.; "Sayyib" sadece bol yağmura denir.Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem)da "Ya Rabbi bu yağmuru bol ve bereketli kıl" Buhari, İstiskâ, 22(2/21). Yani cömert kıl" derdi. Aynı şekilde buluta da "Sayyib" denir. Şemmâh şöyle demiştir. "Yağmaya hazır, yere yakın ve sözünde duran siyah bulut yok mu? İşte, bulut odur!"
Ayette "sayyib" kelimesi nekire olarak getirildi. Çünkü bununla korkunç ve şiddetli bir çeşit yağmur kastedilmiştir. Birinci teşbihde de "nâr" (ateş) kelimesi nekire olarak getirilmiştir. Kelime (......) şeklinde de okunmuştur, ama şekli daha beliğdir. "Semâ" ise şu gölgeleyen gökyüzüdür.
Yağmurun Gökten Indiğini Tasrihe Lüzum Var Mı?
Beşinci soru: Yağmur ancak gökten yağdığı halde Cenâb-ı Allah'ın gökten" demesindeki fayda nedir?"
Bunun cevabı iki yöndendir:
Birincisi: Şayet Cenâb-ı Hak, Yahud kendisine karanlıklar bulunan bir sağanak yağmur gibi..." deseydi; o yağmurun gökyüzünün bir kısmından indiği ihtimali söz konusu olurdu. Ama "gökten" deyince, bu, yağmurun gökyüzünün bütün ufuklarını kaplayan umumi bir yağmur olduğunu gösterir."Sayyib" kelimesinin sîgası ve nekire olarak getirilmesinde bir mübalağa bulunduğu gibi Cenab-ı Allah, yağmurun bütün göğü kapladığını beyan ederek, bu mübalağayı teyid etmiştir.
İkincisi: Bazıları da şöyle demişlerdir: Yağmur, ancak rutubetli ların yeryüzünden havaya yükselip gökte soğuk hava ile karşılaşarak yeryüzüne inmesi ile meydana gelir. İşte bu yağmurdur. Sonra Hak, Teala burada yağmurun gökten indiğini beyan etmek suretiyle bu görüşü etmiştir. Cenâb-ı Allah'ın: "Biz gökten tertemiz bir su idirdik"(Furkan, 48).
Biz gökten içinde dolu bulunan bazı dağlar İndiriyor..." (Nûr, 43) ayetleri bunu gösterir.
20
O şimşek nerdeyse gözlerini alacak. Onları aydınlatınca, onun ışığında yürürler. Başlarına karanlık çökünce ise dikilip kalırlar. Allah dileseydi onların) işitmelerini ve gözlerini giderirdi. Hiç şüphesiz Cenab-ı Allah herşeye hakkıyla kadirdir"
"Ra'd" Ve "Berk" Nedir?
Altıncı soru: "Ra'd" ve "Berk" ne demektir?
Cevab: Ra'd, yani gök gürtemesi, rüzgar bulutu yakalayıp sürdüğünde sanki bulut kütleleri harekete geçip birbirine çarpıyor ve titriyor, bu titremeden dolayı bu esnada ses çıkartyormuş gibi buluttan duyulan sestir. Berk yani şimşek ise buluttan parlayan şeydir. Bu kelime, birşey parladığı zaman Arabların söylediği ifadesinden alınmıştır.
Bulutun Ve Yağmurun Karanlıkları
Yedinci soru: "Sayyib, hem yağmur hem bulut manasınadır. Öyleyse bu ikisinden hangisi kastediliyor ve "Onun karanlıkları" ne demektir?"
Cevab: Bulutun karanlıkları şudur: Bulut siyahlaşıp tabaka tabaka kesif bir hale geldiğinde onun karanlığı, gecenin karanlığı ile birlikte kararması ve kat kat olmasıdır. Yağmurun karanlığı da, onun kesif ve tanelerinin birbiri ardınca sicim gibi olması; gecenin karanlığı ile birlikte bulutu göstermemesidir.
Gök Gürlemesi Ve Şimşek Nerede Meydana Gelir?
Sekizinci soru: "Yağmur nasıl olur da gökgürültüsünün ve şimşeğin mahalli olur? Halbuki bunların çıktığı yer buluttur."
Cevab: Bulut ile yağmur arasındaki ilgi çok güçlü olduğu için, hüküm hususunda birini diğerinin yerinde kullanmak caizdir.
Zulümâtın Cem'i, Diğerlerinin Müfred Olmasının Sebebi
Dokuzuncu soru: "Karanlıklar" denilip cem'i (......) getirildiği gibi, "gök gürültüleri" ve "şimşekler" denilseydi ya ?"
Cevab: Bu iki ifade arasındaki fark şudur: Karanlıklar birleşerek çeşitli karanlıklar meydana geldiği için cemi sigasına ihtiyaç duyulmuştur. Gök gürültüsü ise tek bir çeşittir. Şimşek de böyledir. Dolayısıyla tek bir bulutta çeşitli gök gürültüsü ve şimşeğin bir araya gelmesi mümkün olmaz. Bu sebeble de bunlar cemi olarak getirilmiştir.
Bu Kelimelerin Nekire Olması
Onuncu soru: "Bu kelimeler niçin nekire olarak gelmiştir?" Cevab: Çünkü, Cenab-ı Allah'ın maksadı, bunların enva-i türlüsünü bildirmektir. Buna göre sanki şöyle denmektedir: "Onda öyle zifiri karanlıklar, öyle şiddetti gök gürlemeleri ve öyle göz kamaştıran şimşekler var ki sorma gitsin.
Onbirinci soru: (......) deki cemi zamiri neye râcîdir.?
Cevab: Her nekadar lafızda hazfedilmiş olsa da manaca hissedilen yağmura tutulanlara râcîdir. (......) cümlesi, müste'nef bir cümle olduğu için ârabdan mahalli yoktur. Çünkü Cenab-ı Hak, gök gürlemesini ve şimşeği, şiddet ve korku uyandıracak bir şekilde zikredince, sanki birisi "Bu gök gûrlemesi karşısında onların hali ne olur?" deyince, buna cevab olarak, Onlar parmaklarını kulaklarına tıkarlar."; "O şimşek karşısında halleri nasıl olur?" deyince de, "O şimşek nerdeyse gözlerini alacak" demiştir.
Kulaklarına Parmaklarını Sokarak Tıkamaları
Onikinci soru: "Kulaklara tıkanan parmak uçlarıdır. Öyleyse (Onların parmak uçları) denseydi ya...?"
Cevab: Her nekadar burada parmaklar zikredilmiş ise de maksad parmakların hepsi değil uçlarıdır. Nitekim Cenab-ı Hak: "Onun iki kolunu kesiniz" (Maide, 38) buyurmuştur, Halbuki maksadı ellerin kesilmesidir.
Onüçüncü soru: "Saika" nedir?"
Cevab: Bu, yıldırım, yani'şiddetli gök gürültüsünü müteakip ondan düşen maş parçası olup, güçlü ve latif olan bu ateş uğradığı herşeyi helak eder. Ne varki kuvvetli olduğu halde çabuk söner.
Ondördüncü soru: "Allah'ın kâfirleri kuşatması ne demektir?"
Cevab: Bu mecazî bir ifadedir. Bunun manası, kuşatılan şey, kendisini satanı nasıl aşamazsa onlar da Cenab-ı Allah'dan kaçamazlar demektir.Bu hususta üç görüş vardır:
1) "Cenab-ı Hak onları bilir" demektir. Nitekim O, "Hiç şüphesiz Allah, herseyi ilmen kuşatmıştır." (Talak, 12) buyurmuştur.
2) Bu, Allahü teâlâ'nın onlara hükümran olarak kadir olduğunu ifade eder. Makim O, "Allah onları arkalarından kusanadır." (Buruc, 20) buyurmuştur.
3) Bu, Cenab-ı Allah'ın onları helak etmesi) manasınadır. Nitekim O, Etrafınızın kuşatılması (helak edilmeniz) müstesna..." (Yûsuf, 66) buyurmuştur.
Onbeşinci soru: "Ayette geçen "Hatf" nedir?
Cevab: Süratli bir şekilde almaktır. Mücahid, bu kelimeyi "tâ" harfinin kesresi ile (......) şeklinde okumuştur. Halbuki "tâ" nın fetha ile okunması daha fasîhdir. Mesud (radıyallahü anh)'dan (......) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Hasan el-Basir'den (......) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Bunun aslı (......)dur. Yine ondan, "Ya" harfini "ha" harfine uydurarak her ikisini de kesre ile okuyarak (......) şeklinde bir okunuş rivayet edilmiştir. Zed b. Ali'den ise, (......)den olmak üzere (......) şeklide bir okunuş; Übeyy(radıyallahü anh)'den, "Çevrelerinde insanların zorla (yakalanıp) kapılmakta olmasına rağmen..." (Ankebut, 67) ayetinden hareketle (......) şeklinde bir okunuş rivayet edilmiştir.
Sadece Şimşek Çaktıkça Etrafı Görebilmeleri
Allahü teâlâ'nın "Şimşek onları aydınlatınca, onun ışığında yürürler" ayeti üçüncü bir isti'nâf cümlesidir. Bu, sanki "Onlar, şimşek ortaya çıktığı ve gizlendiği zaman ne yapıyorlar?" diyen kimseye bir cevabtır. Bundan maksad, bu durumun münafıklara ne kadar zor geldiğini, yağmura tutulanlara şimşeğin zor gelişine ve onların içinde bulundukları son derece şaşkınlık ile, şimşek çaktığı zaman onun, gözlerini kör edeceğinden korktukları halde, bu çakışını fırsat bilip böylece birkaç adım atan, şimşeğin ışığı kaybolduğunda, oldukları yerde kalakalan ve ne yapacaklarını bilemeyenlerin durumuna benzetmektir. Cenab-ı Allah isteseydi, gök gürültüsünü artırır ve böylece onları sağır eder; şimşeğin ışığını da artırarak onları kör ederdi. fiili ya müteaddidir ki buna göre mana: "Her ne zaman şimşek onlara bir yol aydınlatsa, onlar o yolu tutarlar" şeklinde olur. Bu takdirde meful hazfedilmiş demektir. Veya bu fiil müteaddi değildir. Buna göre mana, "Her ne zaman şimşek parlarsa onlar onun ışığının düştüğü yerde yürürler" şeklinde olur. İbn Ebî Able'nin bu kelimeyi (......) şeklinde okuması, ikinci mânayı kuvvetlendirir. Şayet fiili ile yi ve fiili ile de Cenâb-ı Allah niçin kullanmıştır? denirse, deriz ki "Çünkü onlar yürüme imkanı bulmaya son derece isteklidirler. Bu sebeple yürümeye fırsat buldukları her zaman o fırsatı değerlendirirler. Halbuki durma işi böyle değildir. (......) fiilinde daha doğru olan, onun müteaddi olmamasıdır. Bunun böyle olduğu bellidir. (......)nun manası, "Oldukları yerde çakılıp kaldılar." demektir. "Çarşı sönük kaldı " ve "Su kalakaldı" yani dondu ifadeleri de bu köktendir. Ayetteki (......)nin mef'ülü mahzuftur. Çünkü (......)in cevabı ona delâlet etmektedir. Buna göre âyetin manası şu olur: "Eğer Allah onların işitmelerini ve görmelerini gidermek isteseydi, giderirdi".
Edatı Hakkında
Burada bir mesele vardır, o da şudur: Meşhur görüşe göre, başka bir şey bulunmadığı için diğer birşeyin yokluğunu ifade eder. Nahivcilerden bunu kabul etmeyip de sadece bir bağlaç manası ifade ettiğini iddia edenler de vardır. Bunlar, görüşlerine ayet ve hadisle delil getirmişlerdir: Ayetten celiden şudur:
Eğer Allah onlarda bir hayır görseydi elbette onlara duyururdu. Eğer onlara duyursaydı bile, onlar yüz çevirip arkalarını dönerlerdi" (Enfal. 23). Şayet (......) kelimesi, 'Başkası bulunmadığı için birşeyin bulunmadığını ifade'etseydi, ayetin manasında bir tenakuzun bulunması gerekirdi. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın "Eğer Allah onlarda bir hayır görseydi elbette onlara duyururdu" sözü onlarda bir hayır görmediğini ve onlara duyurmamış olmasını gerektirir;
Eğer onlara duyursaydı bile, onlar yüz çevirip arkalarını dönerlerdi " sözü de Allah'ın onlara işittirmediğini ve onların yüz çevirmediklerini ifade ederdi. Halbuki yüz çevirmemek en hayırlı olan şeydir. Buna göre Cenab-ı Allah'ın onlarda hayır olduğunu bilmiş olması gerekir. Oysaki Allah onlarda hiçbir hayır görmemiştir. Bu görüştekilerin hadisten delillerine gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadisidir: "Suheyb ne güzel adamdır. Eğer Allah'dan korkmasa bile Allah'a isyan etmezdi. Bu sözün açıklamasıyla ilgili olarak Bkz. Şezâratö'z-Zaheb, 1, 47. Muhaliflerin görüşlerine göre bu hadis Suheyb (radıyallahü anh)'in hem Han'dan korktuğunu hem Allah'a isyan ettiğini gerektirir ki bu da bir tenakuzdur. Böylece anlamış olduk ki, (......) kelimesi sadece bağlaç görevi yapıyor. En iyi Allah bilir.
Allahü teâlâ'nın Mutlak Kudreti
Allah'ın "Hiç şüphesiz Cenab-ı Hak herşeye hakkıyla kadirdir " ayetine gelince bunda bir çok mesele vardır: Alimlerden bazıları bu ayeti madûma da "şey" denilebileceğine delil getirmişlerdir. Bunlar şöyle demişlerdir: Cenab-ı Allah her "şey"e kudretinin olduğunu söylemiştir. Var olanı yeniden icad etmek (yaratmak) muhal olduğu için, var olana kadir değildir. Kadir olduğu şey, ma'dum (bulunmayan) şeydir ki işte bu "şey"dir. O halde ma'dum "şey"dir. Buna cevab şöyledir: Şayet bu söz doğru olsaydı, Allah'ın kendisine kadir olmadığı şeylerin "şey" olmaması gerekirdi. Öyleyse Allah mevcuda kadir olmadığına göre mevcudata (var olanlara) "şey" denmemesi gerekirdi (Halbuki deniliyor).
"Şey" (Varlık) Tâbiri Allahü teâlâ Hakkında Kullanılabilir Mi?
Cehm b. Safvân bu ayetle, Cenab-ı Hakk'ın "şey" olmadığına delil getirmiş ve şöyle demiştir: "Bu âyet herşeyin Allah'ın kudreti dahilinde olduğuna delalet eder. Halbuki Allahü teâlâ, kendisine kadir değildir. O halde Cenâb-ı Hakk'a "şey" denilmemesi gerekir." Yine O, bu görüşüne Allah'ın: "Onun benzeri gibi bir şey yoktur" (Şûra, 11) ayetini delil getirerek şöyle demiştir. Şayet Allah "şey" olsaydı, o kendinin benzeri olurdu. Bu ise âyetini tekzib etmiş olurdu. Bu sebeble, âyetle tenakuz teşkil etmemesi için Allah'ın "şey" olmaması gerekir." Bil ki bu anlaşmazlık isim üzerindedir. Çünkü var ile yok arasında üçüncü bir ihtimal yoktur. Alimlerimiz buna karşı iki delil getirmişlerdir: Birincisi: Allahü teâlâ'nın: "De kişahid olarak en büyük şey nedir? De ki: O Allah'dır. (Enam, 19) âyetidir.
İkincisi: "Allah'ın zatı hariç herşey yok olacaktır" (Kassas, 88) ayetidir. Müstesna, müstesna minhe dahildir. Binaenaleyh Allah'ın "şey" olması gerekir.
Kulun Fiillerini Yaratan Allah'tır
Alimlerimiz, bu ayeti, Ebu Ali el-Cubbât ve Ebu Hâşim'in görüşlerinin aksine, kulun fiillerinin Allah'ın kudreti ile meydana geldiğine delil getirmişlerdir. Bu istidlalin şekli şudur: Kulun fiilleri "şey"dir ve bu ayete göre her "şey" Allah'ın kudreti ile var olur. O halde kulun fiillerinin, Allah'ın kudreti ile olması gerekir.
Istitâe Hakkında
Yine alimlerimiz bu ayetle, Mutezile'nin hilafına, sonradan meydana gelen şeylerin, Allah'ın kudreti ile meydana geldiklerine delil getirmişlerdir. Çünkü alimlerimiz şöyle derler: "İstıta'e kabie'l fiil (fiil meydana gelmeden önce ona gücün bulunması) imkansızdır. O halde, şey, meydana gelmezden önce de Allah'ın kudreti dahilindedir. Alimlerimizin bu stidlallerinin izahı şudur: Sonradan meydana gelen var olduğu sırada bir sey"dir.Her şey ise kendisine güç yetirilen (makdûr)dir. Bu delil, meydana gelmemiş olanların, henüz yapılmamış ama tartışılması devam eden bir makdur (kendisine güç yetirilecek) bir şey olmasını gerektirir. Çünkü o, ııeydana gelmediği zamanda da Allah'ın kendisine kadir olduğu bir şeydir. Şu manada ki! Cenâb-ı Allah onu yok etmeye kadirdir. O şey meydana geldiği zamanda Allah'ın onu yoketmeye kadir olması imkansızdır. Çünkü o şeyin, meydana geldiği ilk anda yokedilmesi imkansızdır. O halde geriye, Cenab-ı Hakk'ın o şeyi yaratmaya kâdir olmasından başka birşey kalmaz.
Umuma Delâlet Eden Lafzın Aklî Delil Ile Tahsisi
Sözde umumi bir ifadeyi tahsis etmek caizdir. Yine umumi bir ifadenin akli delil ile de tahsis edilmesi caizdir. Çünkü (Ve Allah her şey üzerine kadirdir) ifadesi Cenab-ı Hakk'ın kendisine de kadir olmasını gerektirir. Sonra bu husus akli delil ile tahsis edilmiştir. Şayet, "Bir lafız umum ifâde etmek için icad edilir, sonra onun umumu ifade etmediği ortaya çıkarsa :- yalan olur. Bu ise Kur'an hakkında ta'na sebeb olur" denirse, deriz ki (her şey) lafzı, ifade ettiği herşey için kullanılabileceği gibi mecazi olarak ekseriyeti ifade için de kullanılabilir. Bu kullanış, dilde meşhur bir mecaz olunca, bu lafzı mecazi manada kullanmak yalan olmaz. En iyi Allah bilir.
Tevhid, Nübüvvet Ve Ahiret Hakkında Deliller
Tevhid Delilleri
Tevhide gelince, o, Cenab-ı Allah'ın şu ayetidir:
21
"Ey insanlar sizi de sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet (kulluk) yapın ki takva sahibi olasınız..
Bu ayetlerde birçok mesele vardır:
Bütün Insanlara Yöneltilen Ilâhî Hitap
Allahü teâlâ, mümin, kâfir ve münafıklar hakkındaki hükümleri bildirdikten sonra bu ayetle hepsine birden hitap buyurmuştur. Bu, âyetinde zikredilen iltifat nevindendir. Bunda bazı faydalar vardır:
1) Bu ifadede dinleyeni daha çok harekete geçiren ve coşturan bir hususiyet vardır. Nitekim sen arkadaşına, üçüncü bir şahıstan hikaye ederek, "Falan'ın hikayesi şöyle şöyledir, " der ve sonra o üçüncü şahsa hitab ederek şöyle dersin: "Ey falanca sana yakışan, bütün işlerinde övülen bir yola girmendir." Bu gaibten muhataba geçiş, o üçüncü şahsın daha fazla harekete geçmesini temin eder.
2) Sanki Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: "Benim ile senin aranda, önceden Peygamberi vasıta kıldım, şimdi ise sana ikram ve yakınlığı artınyor ve delillere dikkat çekerek, seni muhatab kabul edip ilâhî hitapla şereflenmen için sana vasıtasız olarak hitab ediyorum."
3) Cenab-ı Hak, bu ayette, ibadetle meşgul olduğu zaman kulun devamlı olarak terakki edeceğini bildirmektedir. Bunun delili ise, O'nun bu ayette gaibten muhataba geçmesidir
4) Geçen ayetler onların durumlarını anlatma hakkında idi. Bu ayetler ise meri ve mükellefiyetle ilgili ayetlerdir. Bu emir ve mükellefiyetlerde bir külfet ve meşakkat söz konusudur. Bu sebeble, külfeti dengeleyecek bir ferahlığın bulunması gerekir. Bu ferahlık ise, padişahlar padişahının aradaki vasıtayı kaldırıp onlara bizzat hitab etmesidir. Nitekim köle zor bir iş yapma mecburiyetinde bırakıldığında, şayet efendisi ona bizzat hitab ederek: "Senden şunu yapmanı istiyorum" derse, efendisinin kendisine bizzat söylemesinden dolayı bu güç iş, onun için zevkli bir iş haline dönüşür.
Hitabının Delaleti
Alkame ve Hasan Basrî'den nakledildiğine göre, onlar şöyle demişlerdir: "Kur'an'da "Ey insanlar" diye başlayan her âyet mekkî; "Ey iman edenler " diye başlayan ayetler medenîdir." el-Kâdî Ebu Bekr ise şöyle demiştir: "Onların söylediği bu söz, eğer bir nakle (rivayete) dayanıyor ise kabulümüzdür. Yok eğer böyle söylemelerinin sebebi, müminlerin Mekke'de değil de Medine'de ekseriyette olmalan ise, bu zayıftır. Çünkü Cenab-ı Allah'ın müminlere bir seferinde vasıfları ile, diğer bir seferde ise cins isimleri ile hitab etmesi caizdir. Devamlı ibadet edip ibadetini artırmaya çalışan mü'mine bu emir verildiği gibi bazan mümin olmayan kimseye de İbadet etmesi emrolunabilir. Buna göre, bu ayetteki hitabın herkes hakkında olması mümkündür.
Nida Konusu
Bil ki genelde lafızlar, bir takım şeylere delalet eden ibarelerdir, ki bu ibareler de ya lafızdırlar veya değildirler. Lafızlara gelince bunlar, isim, fiil ve harf kabilinden olanlardır. Çünkü bu üç çeşit lafızdan herbiri bir şeye delalet eder. O şey de kendi başına hususi bir lafızdır. Lafız olmayan ibareler ise, taş, gökyüzü ve yeryüzü gibi olanlardır. "Nida" lafzı ise başka bir şeye delil kılınmamıştır. Aksine o, dikkat çekmek için bir amilin yaptığı işin yerine geçen bir lafızdır. (Ey Zeyd) sözümüzü, (Zeydi çağırıyorum)veya (Zeyde hitabediyorum) cümleleri ile tefsir etmeye gelince bu birkaç bakımdan yanlıştır.
a) sözümüz, doğrulanmaya da yalanlanmaya da ihtimali olan bir haber cümlesidir. Halbuki sözümüzde böyle bir ihtimal yoktur.
b) sözümüz, Zeyd'e o anda nida edilmiş olmasını gerektirir. Halbuki sözümüz bunu gerektirmez.
c) sözümüz Zeyd'in bu hitabla muhatab olmasını gerektirir, sözümüz ise bunu gerektirmez. Çünkü bunu söyleyen kimsenin başka birisine, "Ben Zeyd'i çağırıyorum " diye haber vermesi imkansız değildir.
d) (......) sözümüz nida etmeyi haber vermektir. Nidadan haber vermek, nidadan farklıdır. Nida (......) sözümüzdür. O halde (......) sözümüz (......) sözümüzden başkadır. Bütün bu saydığımız delillerle, yukarıdaki sözün yanlış olduğu ortaya çıkar.
Isim Ve Harf Münasebeti Hakkında
Burada zikredeceğimiz bir nükte daha vardır; o da şudur: Lafızların en kuvvetli mertebesi isimdir, en zayıfı ise harftir. Buna göre, bir kısım insanlar ismin harf ile uyuşamayacağını sanmışlardır. Aynı şekilde mevcudatın en yücesi Cenab-ı Allah, en zayıfı ise insandır. Nitekim Allah: "İnsan zayıf olarak yaratılmıştır" (Nisa, 28) buyurmuştur. Meleklerde, "Allah ile insan arasında ne münasebet vardır?" demişlerdir. Nitekim "Sen o yeryüzünde, fesat çıkaracak olanı mı yaratacaksın?" (Bakara, 30) buyurulmuştur. Öte yandan ismin, nida halinde bazan harf ile uyuştuğu söylenmiştir. İnsanlar da, bunun gibi, nida ve yakarış esnasında Rablerine hizmete elverişli olurlar. Nitekim Cenab-ı Hak: "Ey Rabbimiz biz kendimize zulmettik" (Araf, 23); "Rabbiniz, "Bana dua ediniz ki size icabet edeyim" dedi" (Mü'min, 60) buyurmuştur.
Nida Edatının Fonksiyonu
(......) harfi aslında uzaktakine nida etmek için vaz' edilmiştir. Ciddi ve mühim bir sebebten dolayı bu, yakındakine seslenmek için de kullanılabilir.
Yakındakine nida etmek için ve harfleri kullanılmıştır. Sonra bu harfinin yakında da olsa, uzaktaki kimse yerine koyarak, dalgın ve gafil olan kimseye seslenmek için kullanılmıştır. Eğer, "Cenab-ı Hak; "O (Allah), insanlara şah damarından daha yakındır" (Kâf, ) olduğu halde, O'na dua eden niçin Yâ Rabbi, Yâ Allah diye duâ eder? denilirse, cevaben deriz ki bu, dua eden kimsenin nefsini hakir görerek kendisini yakın olan yerlerden ve O'na yaklaşmış olan kimselerin derecelerine yaklaştıracak şeylerden uzak görmesi; Cenab-ı Hakk'ın, "Ben, benden dolayı kalbleri mahzun olanların yanındayım" hadis-i kutsisi gereğince, duası kabul olsun diye kendisinin noksan olduğunu itiraf etmesidir. Veya bu, dua eden için, duasının kabulü en mühim şeylerdendir.
Lafzı Hakkında
Ve kelimelerinin cins isimleri niteleyen ve mahfeleri de cümlelerle vasfeden iki bağlaç olması gibi, de kendisinde elif-lam bulunan ismi nidaya bağlayan bir bağlaçtır. Bu, kapalılığını giderecek bir şeye muhtaç olan müphem bir isimdir. Bu sebeble, nida ile kastedilen şey meydana gelsin diye, bu müphem ismin peşinden, kendisiyle vasıflandığı bir cins ismin veya onun yerine geçecek bir şeyin gelmesi gerekir. Nida harfinin, kendisinde amel ettiği şey lafzıdır, den sonra gelen isim, ise nün sıfatıdır. Nitekim sen, "Ey akıllı Zeyd." dersin. Ancak, (......) kelimesi, "Zeyd" kelimesinin müstakil olması gibi, kendi başına müstakil değildir. Bu sebeble ne sıfatından ne mevsufundan ayrılır. Sıfat ile mevsufu arasına gelen daki tenbih edatına gelince, bunun iki faydası vardır:
Birincisi: Nida harfinin manasını kuvvetlendirerek ona güç katar.