Bakara SûresiKurtubî Tefsîri — Sayfa 14

1. Âyetin Tefsiri

Elif, Lâm, Mîm.

Makatta Harfler ve Müteşabih:

Tefsir âlimleri sûrelerin başlarındaki bu harfler hakkında farklı görüşlere sahiptir. Âmir eş-Şâbi, Süfyan es-Sevri ve bir grup muhaddis şöyle demiştir: Bunlar Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'de sakladığı bir sırdır. Yüce Allah'ın, her bir kitabında böyle bir sırrı vardır. Bunlar, yüce Allah'ın bilgisini yalnızca kendisine sakladığı müteşabih âyetler arasında yer alırlar. Bunlar hakkında birşey söylemek gerekmez. Biz bunlara îman eder ve Allah'tan geldikleri gibi okuruz.

Bu görüş ayrıca Ebû Bekir es-Sıddîk ile Ali b. Ebî Tâlib (Allah ikisinden de razı olsun )den de rivâyet edilmiştir.

Ebû’l-Leys es-Semerkandî, Ömer, Osman ve İbn Mes'ûd (radıyallahü anhüm)dan şöyle dediklerini kaydetmektedir: Mukatta Harfler ilimleri gizlenmiş âyetlerdendir. Onlar tefsir edilmezler.

Ebû Hâtim de der ki: Biz Mukatta Harfleri Kur'ân-ı Kerîm'de yalnızca sûrelerin baş taraflarında görebiliyoruz. Bunlarla yüce Allah'ın neyi anlatmak istediklerini de bilemiyoruz.

Derim ki: Ebû Bekr el-Enbârî'nin zikrettiği şu rivâyetler de bu kabildendir: Bize el-Hasen b. Hubab anlattı. Bize Ebû Bekr b. Ebi Talib anlattı. Bize Ebû'l-Münzir el-Vasıti, Mâlik b. Miğvel'den anlattı. Mâlik, Said b. Mesrûk'tan, o er-Rabi b. Huseyn'den rivâyetle dedi ki: Yüce Allah bu Kur'ân-ı Kerîm'i indirdi ve ondan istediği şeylerin bilgisini yalnızca kendisine sakladı. Sizi de dilediğine muttali kıldı, dilediğinin sırrını bildirdi. Kendisi için sakladığı bilgilere herhangi bir şekilde nail olamazsınız. O bakımdan onlara dair soru sormayınız. Sizi muttali kıldığı şeylere gelince, işte hakkında soru soracağınız ve kendisine dair size haber verilecek olan bilgi budur. Bununla birlikte siz Kur'ân'ın tümünü öğrenemezsiniz ve bütün öğrendiklerinizle de amel edemezsiniz. Ebû Bekr der ki: İşte bu, Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan birtakım harflerin anlamlarını yüce Allah'tan bir deneme ve bir imtihan olmak üzere bütün alemden gizli tutulduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bunlara îman eden bir kimseye ecir verilir, mutlu olur. Bunları inkar eden ve şüphe ile karşılayan da günah kazanır ve haktan uzaklaşır.

Bize Kadı Ebû Yûsuf b. Yakub anlattı. Bize Muhammed b. Ebû Bekr anlattı, bize Abdurahmân b. Mehdi Süfyan'dan rivâyetle anlattı. Süfyan, el-A'meş'ten, o Umare'den o Hureys b. Zuhayr'dan o da Abdullah (b. Mes'ûd)'dan rivâyetle dedi ki: Hiçbir mü’min ğayba imandan daha faziletli bir îmana sahip olmaz. Bundan sonra da:

"Onlar ğayba inanırlar" (el-Bakara, 2/3) âyetini okudu.

Derim ki: Bu müteşabih ve müteşabihin hükmü ile ilgili açıklamalardır. İleride yüce Allah'ın izniyle Âl-i İmrân sûresinde de açıklanacağı üzere doğru olan görüş budur. İlim adamlarından büyükçe bir topluluk da şöyle demiştir: Hayır, bizim bunlara dair söz söylememiz ve bunların altında saklı olan faydalı hususları araştırmamız, bunlardan çıkartılabilecek anlamlar üzerinde durmamız gerekmektedir. Bu görüşü savunanlar konu ile ilgili pek çok kanaat ileri sürmüşlerdir.

İbn Abbâs'tan ve yine Hazret-i Ali'den şöyle dedikleri rivâyet edilmektedir: Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan Mukatta Harfler Allah'ın ism-i a'zamıdır. Şu kadar var ki bizler bu harflerden bu ismin ne şekilde olduğunu çıkartandayız.

Kutrub, el-Ferrâ' ve başkaları der ki: Bunlar heca harflerine işarettir. Allah bunlarla bu Kur'ân-ı Kerîm'in benzerini meydana getirmek için meydan okuduğunda Kur'ân-ı Kerîm'in bu harflerden meydana geldiğini bildirmektedir ki onların konuşmalarının temelini bu harfler oluşturmaktadır. Böylelikle onların Kur'ân-ı Kerîm'in benzerini meydana getirmekten yana acze düşmeleri ile onlara karşı getirilen delil daha bir beliğ (açık) olur ve kesinlik kazanır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm onların dilleri olan Arapçanın dışında değildir. Kutrub der ki: Onlar Kur'ân-ı Kerîm'i işittiklerinde kaçıp gidiyorlardı fakat

"Elif, Lâm, Mim" ve

"Elif, Lâm, Mim, Sad" âyetlerini işitince böyle bir sözü (önce) tepki ile karşıladılar. Ancak Hazret-i Peygamber'e kulak vermeye başladıklarında onu işitme duyularına ve kulaklarına sağlamca yerleştirmek kastı ile onlara telif edici (ısındırıcı) Kur'ân-ı Kerîm'i okudu ve onlara karşı delilini ortaya koydu.

Başka bir grup da şöyle demektedir: Müşrikler, Mekke'de iken Kur'ân-ı Kerîm'i dinlemekten yüzçevirip:

"Bu Kur'ân'ı dinlemeyin ve o okunurken anlamsız sözler söyleyin" (Fussilet, 41/26) demeleri üzerine onlar tarafından garib karşılansın ve kulak kabartsınlar, ondan sonra da Kur'ân'ı dinlesinler, böylelikle de onlara karşı kesin bir şekilde delil ortaya konulsun diye bu harfler nazil olmuştur.

Bir grup da şöyle demektedir: Bu harfler bir kısmı bırakılmış geri kalanları belirtilmemiş bazı isimlere delalet etmektedirler. Nitekim İbn Abbâs ve başkalarının şu açıklamaları buna benzer: Elif Allah'tan, Lâm Cebrâîl'den, Mim ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den (kısaltma)dır. Şöyle de denilmiştir: Elif Allah adının baş harfi, Lâm Latif ismini baş harfi, Mim Mecid adının baş harfidir.

Ebû'd-Duha, yüce Allah'ın (........)

"elif, lâm, mim" âyeti hakkında İbn Abbâs'ın şu açıklamayı yaptığını rivâyet etmektedir: "Ben Allah'ım bilirim." Diğer taraftan "elif, lâm, râ"nın: Ben Allah'ım görürüm; "elif, lâm, mim, sad" âyetinin: "Ben Allah'ım hakkı batıldan ayıran hükmü veririm" anlamına geldiğini de söylemişlerdir. Buna göre elif (ben anlamına gelen) "ene" kelimesinin "lâm" harfi "Allah" adının, "mim" harfi (bilirim anlamına gelen) "a'lemu"nun yerini tutmaktadır. ez-Zeccâc bu görüşü tercih ederek şöyle demiştir: Ben bu harflerden her birisinin bir mana ifade ettiği kanaatindeyim. Araplar harflerin bir kısmını teşkil ettiği kelimelerin yerini tutmak üzere hem şiirde hem de o manayı kastetmek üzere (tek başlarına) harfleri kullanmış bulunmaktadırlar. Şairin şu sözünde olduğu gibi:

"Ben ona 'dur' dedim o da 'kâf dedi."

Burada şair: İşte durdum, dediğini kastetmektedir. Zuheyr de şöyle demiştir:

"Hayra karşılık hayırlar, fakat şer olursa fâ

Bununla birlikte ben şer istemem ancak tâ."

Şair burada "fâ" ile; "eğer sen kötülük yaparsan ben de kötü karşılık veririm" demek istemiştir. "Fâ" ile de; "sen kötülük istersen ben de kötülük yaparım," demek istemiştir.

Bir diğer şair de şöyle demiştir:

"Onlara seslendiler yularları takın diye hiç tâ...mısınız?

Hep birlikte haydi fâ.. dediler."

"Tâ" ile binmez misiniz, demek istemiş, "fâ" ile de bininiz, demek istemiştir.

Hadîs-i şerîfte de Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Her kim bir müslümanın öldürülmesine yarım kelime ile dahi yardımcı olursa..." Şakik der ki: Yarım kelime ile yardımcı olması demek Çöldür anlamına gelen) "uktul" kelimesi yerine iki harflik "uk" demektir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Şa.... olarak kılıç kafidir" diye buyurmuştur. Bunun anlamı ise, "şâfiyen" kelimesinin ilk iki harfi olup "şifa veren" demektir.

Zeyd b. Eslem der ki: Bunlar sûrelerin isimleridir. el-Kelbi de der ki: Bunlar şerefleri ve faziletleri dolayısıyla yüce Allah'ın kendileriyle kasem ettiği yeminlerdir. Ve bunlar O'nun isimlerindendir. Bu da İbn Abbâs'tan rivâyet edilmiştir. Kimi ilim adamı bu görüşü kabul etmeyerek şöyle demiştir: Bunun kasem olması uygun olmaz. Çünkü kasem: gibi edatlar ile birlikte yapılır. Burada ise bu edatlardan herhangi birisi yoktur. Dolayısıyla bunun bir yemin olması câiz değildir. Buna şöyle cevap verilebilir: Burada yemin edilen şey yüce Allah'ın:

"O'nda hiçbir şüphe yoktur" âyetidir. Bir kimse, yemin ederken: Allah'a yemin ederim bu kitapta hiçbir şüphe yoktur" diyecek olsa onun bu ifadesi doğru olur ve burada yer alan yoktur, yeminin cevabı olur. Böylelikle el-Kelbi'nin bu sözü ile İbn Abbâs'tan bu şekilde yapılan rivâyetin doğru ve sağlıklı bir açıklama olduğu ortaya çıkmış olmaktadır.

Eğer: Yüce Allah'ın yemin etmesinde hikmet nedir? Zaten insanlar o dönemde ya tasdik eden ya da yalanlayan olmak üzere iki sınıftı. Doğrulayan yeminsiz de doğrulamaktadır. Yalanlayan ise yemin ile birlikte de tasdik etmemektedir, denilecek olursa şu şekilde cevap verilebilir: Kur'ân-ı Kerîm Arapça nazil olmuştur. Araplardan herhangi bir kimse sözünü pekiştirmek istediği takdirde sözünün doğruluğuna yemin eder. Şanı yüce Allah da onlara karşı konulan delile kuvvet kazandırmak istediğinden dolayı Kur'ân-ı Kerîm'in kendi katından gönderilmiş olduğuna yemin etmektedir.

Kimisi de der ki:

"Elif Lâm Mim" yani: Ben bu Kitabı senin üzerine Levh-i Mahfuzdan indirdim demektir. Katâde de yüce Allah'ın Elif, Lâm, Mim âyeti hakkında şöyle der: Bu Kur'ân-ı Kerîm'in isimlerinden bir tanesidir.

Muhammed b. Ali et-Tirmizî'nin şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Yüce Allah bu sûrede bulunan bütün hüküm ve kıssaları sûrenin baş taraflarında sözkonusu ettiği harflere koymuştur. Bunu ise ancak bir peygamber ya da bir Allah dostu bilebilir. Daha sonra bunu insanları bilgilendirmek üzere bütün sûrede açıklamaktadır. Konu ile ilgili başka görüşler de ileri sürülmüştür. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Mukatta'a Harflerin Okunuşları:

Bu harfler sükûnlü okunarak üzerinde vakıf yapılır. Çünkü bunlar nakıstır. Ancak bunlar hakkında haber getirir yahut bunları atfeder isek, o takdirde bunları i'rablı (harekeli) olarak okuyabiliriz. Bu harflerin i'rabda mahallerinin olup olmadığı hususunda farklı görüşler vardır. Bunların irabı yoktur çünkü bunlar, cümle içinde yerleri belli olan isimler değildir, muzari fiil de değildir. Bunlar sadece heca (alfabe harfleri) konumundadır ve bunlar oldukları gibi hikaye edilirler (seslendirilirler) denilmiştir. Halil ve Sîbeveyh'in görüşü budur. Bu harflerin sûrenin isimleri olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre ise açıklanmayan bir mübtedanın haberi olarak kabul edildiklerinden dolayı i'rabda mahalleri reftir. Yani: Bu

"Elif Lâm Mim"dir, anlamındadır, derler. Nitekim: Bu Bakara süresidir derken de böyledir. Veya bu harfler mübteda kabul edilir, haberi de daha sonra gelen: "Bu..." âyetidir. "Zeyd işte o adamdır" demek gibi. İbn Keysan en-Nahvi der ki:

"Elif Lâm Mim" nasb mahallindedir.

"Elif Lâm Mim"i okuyorum demek veya:

"Elif Lâm Mim"i okumaya bak, demek gibi. Yemin olarak cer mahallinde oldukları da söylenmiştir. Çünkü İbn Abbâs: Bunlar yüce Allah'ın kendileriyle yemin ettiği kasemlerdir, demiştir.

2. Âyetin Tefsiri

İşte bu kitap; Onda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için hidâyettir.

Bu Kitab:

Yüce Allah'ın:

"İşte bu (şu.) kitab" anlamının "bu kitap" olduğu söylenmiştir.

Şu" kelimesi aslında gaib olana işaret için olmakla birlikte hazırda bulunana işaret için de kullanılır. Nitekim şanı yüce Allah kendi zatı hakkında haber verirken (aynı edatla) şöyle buyurmaktadır:

"İşte bu, gizliyi de açığı da bilen aziz ve rahim olandır." (es-Secde, 32/6) Hufaf b. Nudbe'nin şu beyitindeki işaret de böyledir:

"Mızrak(ım) belini bükerken ona dedim ki:

Hufafa iyi bak. İşte o kişi benim!"

Yani; ben buyum demektir.

Burada yer alan

“şu" ile Kur'ân-ı Kerîm'e işaret edilmekte ve (bu anlamına gelen) yerine kullanılmaktadır. Bunun ifade ettiği kısa anlam şudur:

"Elif Lâm Mim, İşte bu kitap, onda hiçbir şüphe yoktur." Aynı zamanda bu, Ebû Ubeyde, İkrime ve başkalarının görüşüdür. Yüce Allah'ın şu âyetinde de kullanılan (bu türden işaret zamirleri) aynı anlamdadır:

"İşte bu bizim İbrahim'e kavmine karşı verdiğimiz delilimizdir" (el-En'am, 6/83);

"Bunlar Allah'ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz." (el-Bakara, 2/252) Burada geçen ve uzaktaki veya gaib olan birisini işaret etmek için kullanılan kelimesi, yakın için kullanılan kelimesi anlamındadır. Fakat artık bunlar zaman itibariyle geçip gittiklerinden dolayı âdeta uzaklaşıp gitmiş gibi oldular ve bu bakımdan -uzak için işaret zamiri olan kelimesi kullanıldı. Buhârî’de şöyle denilmektedir: Ma'mer dedi ki: İşte bu kitap bu Kur'ân-ı Kerîm'dir.

"Takva sahipleri için bir hidâyettir" Bir açıklama ve bir yol göstermedir. Yüce Allah'ın: "Bunlar Allah'ın hükümleridir. Aranızda o hükmeder." (el-Mümtehine, 60/10) âyetinde olduğu gibidir. Mana bu Allah'ın hükmüdür, şeklindedir.

Derim ki:

“şu" anlamında da kullanılır. Umm Haram'dan rivâyet edilen Hadîs-i şerîfte Hazret-i Peygamber'in Onlar bu denizin ortasında yolculuk yapacaklardır" âyetinden kasıt, o (görmediğimiz) denizde yolculuk yapacaklardır, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Ayrıca gaib olana işaret edilerek: "O onun kapısında duruyor" da denilmiştir.

bu, şu" zamirinin gaib hakkında kullanılışı ile ilgili olarak on ayrı görüş vardır:

1)

"İşte bu kitap" yani benim insanlar için takdir ettiğim mutluluk, bedbahtlık, ecel ve rızık hakkında bir şüphe yoktur, yani onu değiştirecek yoktur, anlamındadır.

2)

"Bu kitap" ile ezelde kendim için takdir ettiğim: "Rahmetim gazabımı geçmiştir" âyeti kastedilmiştir. Çünkü Müslim'in Sahih'inde Ebû Hüreyre'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah yaratmayı hükmettiği zaman kitabında kendisi hakkında kendisinin yanında alıkonulmuş o kitabında: Benim rahmetim gazabıma galib gelir" diye buyurmuştur. Bir diğer rivâyette de" ....geçer" şeklindedir.

3) Yüce Allah peygamberine suyun silip götüremeyeceği bir kitap indireceği vadinde bulunmuştur. İşte bununla sözü geçen o vade işaret edilmiştir. Nitekim Müslim'in Sahih'inde Mücaşi'li Iyad b. Himar'dan gelen bir rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Allah yeryüzü halkına baktı, Araplarıyla Arap olmayanıyla hepsine gazab etti. Bundan tek istisna kitap ehlinden geriye kalan bir azınlık oldu. Ve buyurdu ki: Seni, seni ve seninle başkalarını sınayayım diye peygamber olarak gönderdim. Senin üzerine suyun yıkayamayacağı, uyurken ve uyanıkken okuyacağın bir kitap indirdim...."

4) Burada işaret Kur'ân-ı Kerîm'in Mekke'de nazil olan bölümlerinedir, de denilmiştir.

5) Şanı yüce Allah Peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e:

"Muhakkak Biz, senin üzerine ağır bir söz bırakacağız." (el-Müzemmil, 73/5) âyetini Mekke'de iken inzal buyurunca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce rabbinden kendisine verilen bu vadin gerçekleştirilmesini gözetleyip duruyordu. Medine'de onun üzerine:

"Elif, Lâm, Mim. İşte bu kitap onda hiçbir şüphe yoktur" âyetini inzal buyurunca onun anlamı şunu ifade ediyordu: Medine'de senin üzerine indirdiğim Kur'ân-ı Kerîm'in bu bölümleri işte Mekke'de iken sana vahyedeceğimi vadetmiş olduğum o kitaptır.

6) Buradaki

"işte bu" ile Tevrat ve İncil'de bulunanlara işaret edilmektedir.

"Elif, Lâm, Mim" ise Kur'ân-ı Kerîm'in adıdır. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Bu Kur'ân-ı Kerîm Tevrat ve İncil'de açıklaması yapılan kitaptır. Yani Tevrat ile İncil bu kitabın doğruluğuna tanıklık etmekte ve Kur'ân-ı Kerîm her ikisinde bulunan manaları kuşattığı gibi onlarda bulunmayan şeyleri de fazladan ihtiva etmektedir.

7) Burada yer alan

"işte bu kitap" âyeti ile Tevrat'a da İncil'e de işaret edilmektedir de denilmiştir. Anlamı şöyle olur: "Elif, Lâm, Mîm. Bu kitap işte o iki kitap veya o iki kitap gibidir." Yani Kur'ân-ı Kerîm o iki kitapta bulunanları kendisinde toplamıştır. Böylelikle "bu" ifadesi Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan bir delil ile her ikisini ifade etmektedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"O (inek) ne çok yaşlı ne de çok gençtir. Bunun ikisi arasında dinç bir inektir." (el-Bakara, 2/68) Burada "bunun" âyeti ile kastedilen yaşlı ile genç arasında demektir. İleride açıklaması gelecektir.

8) Bir diğer görüşe göre burada yer alan "bu" ile Levh-i Mahfuza işaret edilmektedir. el-Kisai der ki: "Bu" Kur'ân'ın henüz nazil olmamış, semada bulunan diğer bölümlerine işarettir.

9) Diğer bir görüşe göre şanı yüce Allah, kitap ehline Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ın üzerine bir kitap indireceğini vadetmişti. İşte buradaki işaret, sözü geçen o vâdedir. el-Müberred der ki: Anlam şudur: Bu Kur'ân-ı Kerîm sizin bundan önce kâfirlere karşı gelişi sayesinde muzaffer olacağınızı ileri sürdüğünüz o kitaptır.

10) Bu âyet ile

"Elif Lâm Mim" harfleri, Benim kendilerinden oluşturduğum bu söz düzeni ile size karşı meydan okuduğum harflerdir, görüşünü kabul edenlere göre, alfabedeki harflere işaret edilmektedir.

Kitap Ne Demektir?

"Kitap" bir araya derlenip toparlanmayı ifade eden dan masdardır. Biraraya gelip toplandığından dolayı askerî birliğe "ketîbe" denilir. Bölük bölük olduğu takdirde atlar hakkında da aynı kökten denilir.

Katırın fercinin iki tarafı bir halka veya ince uzun bir deri parçası ile bir araya getirildiği vakit, bu durumu ifade etmek üzere denilir. Şair der ki:

"Yanında konakladığın Fezareli hiçbir kimseye sakın güvenme

Develerine karşı ve onları (n ferclerini) bir halka ile bağla."

Kâf harfi ötreli okunarak kelimesi, içinden ip geçirmek üzere açılan ve ipiyle birlikte olan delikise, böyle bir yerden ip geçirme işleminin adıdır. Şair Zu'r-Rimme der ki:

"Tabaklanmış, delikleri genişçe derinin

Delikleri aralıksız damlayan su ile delikler kaybolmuş."

Kitap: Yazan kimsenin alfabe harflerini birarada veya ayrı ayrı yazmasıdır. Yazılan şey olmakla birlikte buna "kitap" ismi verilmiştir. Nitekim şair şöyle demektedir:

"Benden bir dönüş umar halbuki onda

Tutkalın yapıştırdığına benzer bir kitap (yazı) vardır."

Kitap: Aynı zamanda farz, hüküm, kader anlamına da gelir. el-Ca'di der ki:

"Amcamın kızı, Allah'ın Kitabı çıkardı beni Aranızdan, ben Allah'ın yaptığını önleyebilir miyim?

Rayb: Şüphenin Anlamı:

Yüce Allah'ın "Hiçbir şüphe" âyeti genel bir nefydir. İşte bundan dolayı burada kelimesi nasbedilmiştir. "er-Rayb" kelimesinin üç anlamı vardır:

1- Şüphe demektir. Abdullah b. ez-Ziba'rî der ki:

"Ey Umeyme, hakta şüphe diye birşey olmaz.

Asıl şüphe bilgisizin söylediğinde olur. "

2- Töhmet demektir. Cemil der ki:

"Buseyne dedi ki, ey Cemil beni töhmet altında bıraktın

Ben de dedim ki, ikimiz de ey Buseyne töhmetçi kimseleriz."

3- İhtiyaç demektir. Şair (Ka'b b. Mâlik) der ki:

"Tihame'den her türlü ihtiyacımızı karşıladık

Ve Hayber"den; sonra da kılıçları topladık."

Allah'ın Kitabında şüphe de yoktur tereddüt de olmaz. Bunun anlamı şudur: Bu kitap zatı itibariyle haktır ve o, Allah tarafından indirilmiştir. O'nun sıfatlarından bir sıfattır. Yaratılmamıştır, sonradan da var edilmemiştir. İsterse bu konuda kâfirlerin herhangi bir şüphesi bulunsun.

Anlamın şu olduğu da söylenmiştir: İfade haber olmakla birlikte manası yasaklamaktır. Bu konuda şüphe etmeyiniz, demektir. Burada ifade tamam olmaktadır. Sanki: İşte bu kitap, hak bir kitaptır, denilmiş gibidir.

Herhangi bir hususta şüphe veya korkuya kapılmak sözkonusu olduğunda kişi: Bu iş beni kuşkulandırdı, der. Rayb sahibi olduğu takdirde (........) kelimesi kullanılır. Kuşkulanan kimseye denilir. ise, zamanın musibetleri ve başgösteren sıkıntılı olaylar demektir.

Yüce Allah'ın:

"Onda şüphe yoktur, takva sahipleri için bir hidâyettir" âyeti ile ilgili açıklamalar altı başlık altında ele alınacaktır:

1- Kitapdaki Hidayet:

“Onda" âyetinde yer alan "ha" harfi, "fi" sebebiyle cer mahallindedir. Bunun beş türlü okunuşu vardır. En güzeli okuyuşudur.

Bundan sonra "he" harfinden sonra "vav" ilave etmeksizin okuyuşu gelir. Bu, ez-Zühri ve Sellâm Ebû'l-Münzir'in kıraatidir. Bundan sonra he harfinden sonra uzatan harf olarak yâ ilavesiyle okuyuşudur. Bu İbn Kesîr'in kıraatidir. Ayrıca hadan sonra vav ekleyerek kıraati de caizdir. Ha harfini sakin okuyup ondan sonraki ha harfi ile idğam edip şeklindeki okuyuş da caizdir. hidâyet" kelimesi, mübteda olduğu için ref mahallindedir. Haberi ise, (........) kelimesidir. O taktirde "... onda hidâyet vardır" demek olur.

"Hûda" kelimesinin arapçadaki anlamı doğruluk ve açık seçiklik demektir. Yani bu kitapta marifet ehline bir açıklama vardır. Doğru yol gösterilmektedir ve onda fazlasıyla açıklama ve hidâyet vardır.

2- Hidayetin Türleri:

Hûda iki türlüdür: Birisi delalet (yol göstericilik) şeklindeki hidâyettir. Bu peygamberlerin ve onlara tabi olanların yapabilecekleri bir şekildir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Her bir kavim için de hidâyete ileten bir (yol gösterici) kişi vardır." (er-Rad, 13/7) Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Ve muhakkak ki sen dosdoğru yola hidâyet edersin." (eş-Şura, 42/52) Burada yüce Allah, peygamberlere hidâyete iletme imkanını verdiğinden sözetmektedir. Burada sözü geçen "huda"nın anlamı ise göstermek, davet etmek, dikkat çekip uyarmaktır.

Diğer bir hidâyet şekli ise; te'yid ve başarı (desteklemek ve tevfik) anlamına gelen ve yalnız yüce Allah'a has olan hidâyettir. Yüce Allah, Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak ki sen sevdiğin kimseyi hidâyete erdiremezsin." (el-Kasas, 28/56) Buna göre hidâyet kalpte imanı yaratmak anlamına gelir. Yüce Allah'ın şu âyetleri de böyledir:

"İşte bunlar Rablerinden bir hidâyet üzerindedirler." (el-Bakara, 2/5);

"Ve o dilediğine hidâyet verir." (Yûnus, 10/25)

Hûda aynı zamanda hidâyet bulmak anlamına da gelir. Bunun anlamı ise, ne sekide tasarrufta bulunursan bulun irşad anlamına gelir. Ebû'l-Meâli der ki: Bazan hidâyet mü’minleri cennete ulaştıran yollara ve cennete götüren yollara iletmek anlamında da kullanılır. Mücahidlerin nitelikleri ile ilgili olarak yüce Allah'ın şu âyeti bu türdendir:

"Onların amellerini asla boşa çıkartmaz, onları hidâyete erdirecektir." (Muhammed, 47/4-5) Yüce Allah'ın şu âyetinde de (belli bir yere ulaştıran yollara iletmek) anlamında kullanılmıştır:

"Onları cehennemin yoluna götürün." (es-Saffat, 37/23) Yani onların o yollardan yürümesini sağlayın, demektir.

3- Lâfız Olarak "Hidâyet":

Hidâyet müennes bir lafızdır. el-Ferrâ' der ki: Esedoğullarının bazıları "el-Hüda" kelimesini müennes kabul ederek: Bu güzel bir hidâyettir" derler. el-Lihani de bu müzekker bir lafızdır demektedir.

Bu kelimenin i'rabı kabul etmeyiş sebebi, sonunda maksur elifin bulunmasıdır. Elif ise hareke almaz. Harfli olarak da harf(-i cer)siz olarak da mef'ûl alır (geçişli olur). Buna dair açıklamalar Fâtiha sûresinde yapılmıştı. Yola iletmek, evi tarif etmek için bu kelime kullanılır. Birincisi (yani harfli geçiş yapması) Hicazlıların şivesi, ikincisini de el-Ahfeş nakletmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm'de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Bizi dosdoğru yola ilet (hidâyet eyle)!" (el-Fâtiha, 1/6) Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Bizi buna ileten (hidâyet eyleyen) Allah'a hamdolsun." (el-A'raf, 7/43)

"Hüda"nın gündüzün isimlerinden birisi olduğu da söylenmiştir. Çünkü insanlar bu zaman süresi içerisinde geçimlerini sağlamak ve bütün maksatlarını gerçekleştirmek için (aydınlığında) yol bulurlar. İbn Mukbil'in şu beyiti de bu anlamdadır:

"Nihayet gün aydınlandı, sahralar ansızın (üstüme) geliyorken;

Aile halklarına bir musibet geleceğinden korkuyor, ya da dua ediyorlar."

4- Hidayet Kimlere Verilir?

Yüce Allah:

"Takva sahipleri için" âyetinde hidâyetini takva sahiplerine tahsis ettiğini ifade etmektedir. Her ne kadar bu kitap bütün insanlık için bir hidâyet ise de bununla takva sahiplerinin şerefi arttırılmaktadır. Çünkü takva sahipleri, onun içinde bulunan hakikatlere îman etmiş ve tasdik etmiş, doğrulamışlardır. Ebû Ravk'ın:

"Takva sahipleri için bir hidâyettir", yani onlar için bir şereftir dediğine dair bir rivâyet gelmiştir. Yani: Yüce Allah onları tebcil etmek, şanlarını yüceltmek, üstünlüklerini açıklamak üzere böyle buyurmuştur.

(......) kelimesinin aslı, şeddesiz iki ya ile olmak üzere şeklindedir. Birinci ya'dan esre, ağırlığı dolayısıyla hazfedildikten sonra iki sakin bir araya geldiğinden dolayı ya'nın birisi hazfedilmiş, vav harfinin yerine de vav ile te'nin bir araya gelmesi halinde vav'ın te harfine dönüştürülmesi şeklindeki Arapların asıl kaidelerine uygun olarak vav, te harfine dönüştürülmüş ve ondan sonra arka arkaya gelen iki te birbirine idgam edilerek olmuştur.

5- Takvâ'nın Anlamı:

Takvanın dilde asıl olarak, az söz söylemek demek olduğu söylenmiştir. Bunu nakleden İbn Faris'tir.

Derim ki: Takva sahibi gemlenmiştir (fazla konuşmaz) muttaki de mü’min ve itaatkarın üstündedir" hadisindeki "muttaki" kelimesi de bu anlamdadır. Salih ameli ve ihlaslı duasıyla yüce Allah'ın azabından kendisini koruyan kimseye "muttaki" denir. Bu kelime, kendin ile hoşlanmadığın şey arasında engel olarak kullandığın hakkında hoşlanılmayan şeyden sakınmak" tabirinden alınmıştır. Nitekim en-Nabiğa şöyle demiştir:

"Düştü üzerindeki örtü, fakat düşürmek istemezdi onu

Onu yerden aldı ve eliyle bize karşı kendisini korudu."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Bir örtü attı ki onun ötesinde güneş var ve korudu kendisini

En güzel iki eklem olan: El ve bilek ile."

Hafız Ebû Muhammed Abdülgani, Ebû Ubeyde Said b. Zerbi yoluyla Âsım b. Behdele'den, o Zir b. Hubeyş'ten o İbn Mes’ûd'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İbn Mes'ûd birgün yeğenine şöyle dedi: Kardeşimin oğlu, insanların ne kadar çok olduğunu görüyorsun değil mi? Yeğeni: Evet deyince şöyle dedi: Tevbe eden yahut takva sahibi kimse dışında onlarda hayır yoktur. Kardeşimin oğlu insanların ne kadar çok olduğuğunu görüyorsun değil mi? Ben yine: Evet görüyorum, dedim. Şöyle dedi: Alim veya ilim öğrenen v\^dışında onlarda hayır yoktur.

Ebû Yezid el-Bistami der ki: Takva sahibi konuştuğu zaman Allah için konuşan, amel ettiği zaman Allah için yapandır.

Ebû Süleyman ed-Darani der ki: Takva sahipleri Allah'ın kalplerinden şehvet ve arzuların sevgisini çekip sıyırdığı kimselerdir.

Takva sahibinin şirkten sakınan ve nifaktan uzak kalan kimse olduğu da söylenmiştir. Ancak İbn Atiyye der ki: Bu yersiz bir açıklamadır. Çünkü kişi fasık olduğu halde bu şekilde olabilir.

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh), Ubey b. Kab'a takvanın mahiyeti hakkında soru sorunca Ubey ona: Dikenli bir yolda hiç yürüdün mü? diye sormuş. Hazret-i Ömer: Evet demiş. Bu sefer: Peki böyle bir yolda yürürken ne yaptın? diye sorunca Hazret-i Ömer: Elbiselerimi topladım ve mümkün olduğu kadar korundum deyince Ubeyy: İşte takva budur, cevabını vermiş. Şair İbnu'l-Mu'tez bu anlamdan hareket ederek şu beyitleri söylemiştir:

"Bırak günahları küçüğüyle

Büyüğüyle. işte takva budur

Dikenli bir yolda, gördüğünden sakınarak

Yürüyen kimse gibi davran

Küçük günahı önemsiz görme

Çünkü dağlar çakıl taşlarından olur."

6- Takvâ'nın Fazileti:

Takva bütün hayırları toplamıştır. Allah'ın öncekilere de sonrakilere de vasiyeti odur. İnsanın elde edeceği en hayırlı, en büyük fayda takvadır. Nitekim Ebud-Derda'ya: Senin arkadaşların şiir söylediği halde senden herhangi bir şiir bellenmedi denince onlara şöyle der:

"Kişi ister ki dilekleri verilsin kendisine

Allah ise ancak muradını yerine getirir

Kişi der ki: Benim faydam, benim malım

Halbuki Allah korkusu (takva) elde edeceği en üstün faydadır."

İbn Mâce'nin Sünen'de Ebû Umame'den rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dermiş: "Allah korkusundan (takvasından) sonra mü’minin elde ettiği en hayırlı şey, salih zevcedir. Ona bir emir verirse kendisine itaat eder, ona bakarsa kendisini sevindirir. Ona yemin verdiği takdirde yeminini yerine getirir, yanında bulunmayacak olursa hem kendi nefsinde hem de malında ona karşı hainlik etmez, doğru davranır. " Takvanın aslı veznindedır. Onu korudum, önledim anlamına gelendan vav harfi te'ye dönüştürülmüştür, korkan adam demektir. Aslı ise şeklindedir. Aynı şekilde kelimesinin de aslıdır. Nitekim Araplar derler. Halbuki bunun aslı şeklindedir.

3. Âyetin Tefsiri

Onlar ğayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infak ederler.

Bu âyete dair açıklamalar yirmi altı başlık halinde sunulacaktır:

1- Takva Sahiplerinin Nitelikleri:

"Onlar" anlamına gelen kelimesi "takva sahipleri" kelimesinin sıfatı olarak (mahallen) mecrurdur. Önceki kelime ile ilişkisi olmamak üzere merfu olması da caizdir. Yani: Onlar öyle kimselerdir ki... Övmek kasdıyla nasbedilmesi de caizdir. (Özellikle: Ğayb'a inanan... lan kasdediyorum, anlamında).

"İnanırlar" tasdik ederler anlamındadır. Îman sözlükte tasdik demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmaktadır:

"Sera bize îman edici değilsin" (Yusuf, 12/17); yani bizi doğrulayıcı değilsin. Bu kelime be ve lâm harfleri ile mef'ûl alır (geçişli olur). Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Sizin dininize uyanlardan başkasına inanmayın." (Âl-i İmrân, 3/73);

"Mûsa'ya... inanmadı" (Yûnus, 10/83)

Haccac b. Haccac el-Ahvel (Zikku’l-Asel lakaplı) rivâyetle dedi ki: Katâde'yi şöyle derken dinledim: Ey ademoğlu, eğer sen hayrı ancak isteyerek severek yapmak istiyor isen şunu bil ki senin nefsin usanmaya, yorulmaya ve tahammülsüzlüğe meyyaldir. Fakat asıl mü’min zor gelse dahi katlanandır. Asıl mü’min, buna karşı kendisini güçlendirendir. Asıl mü’min işi sıkı tutandır. Şüphesiz ki mü’minler gece ve gündüz telbiye getirerek (Lebbeyk diyerek ve dua ederek) Allah'a yönelenlerdir. Allah'a yemin ederim mü’min gizli ve açık Rabbimiz, Rabbimiz deyip durur ve nihayet Allah da gizli açık dualarını kabul buyurur.

2- Gayb'ın Sözlük Anlamı:

"Ğayb" Arapçada göremediğin herşey hakkında kullanılır. Kelimenin aslı ya'lıdır. O bakımdan: Güneş battı, batıyor, denilir. Gaybet (gaib olma hali) anlamı bilinen bir kelimedir. Kadının kocası kaybolduğunda denilir. Bu şekilde kocası kaybolan kadına da ( denilir. Yerin çukurca bir bölgesine düşüldüğü takdirde: Çukurca bir yere düştük, denilir. İçinde saklanılıp kaybolunan ağaçların toplu olarak bulunduğu yere de (koruluk, ormanlık anlamına) ismi verilir. Yerin alçakça olan kısımlarına da "ğayb" denilir. Çünkü gözün görmediği bir yerdir.

3- Kur'ânî Anlamıyle Gayb:

Müfessirler burada yer alan "ğayb"ın ne anlama geldiği hususunda farklı görüşlere sahiptir. Kimisi, bu âyet-i kerimede kastedilen ğayb, yüce Allah'tır demektedir.

İbn el-Arabi bunu zayıf görmektedir. Kimisi kaza ve kaderdir. Kimisi Kur'ân-ı Kerîm ve onda bulunan ğayblerdir demişlerdir. Kimisi de ğayb: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın haber verdiği ve akıl ile bilinemeyen herşeydir: Kıyâmetin alametleri, kabir azâbı, haşir, neşir, sırat, mizan, cennet ve cehennem gibi. İbn Atiyye der ki: Bu görüşler arasında çelişki yoktur. Aksine ğayb bunların hepsi hakkında kullanılabilir.

Derim ki: Bu, Cibril hadisinde (aleyhisselâm), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: Bana imandan haber ver, diye sorduğunda Hazret-i Peygamber'in kendisine işaret ettiği şer'î imanı ifade eder. Hazret-i Peygamber bu soruya cevaben şöyle buyurdu: "(Îman) Allah'a meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe îman etmen ve hayrı ile şerriyle de kadere îman etmendir." Hazret-i Cebrâîl: de: Doğru söyyledin, diye cevap verdi...

Abdullah b. Mes'ûd der ki: Hiçbir mü’min ğayba imandan daha üstün bir şeye îman etmiş değildir. Bundan sonra da yüce Allah'ın:

"Onlar ğayba îman ederler..." âyetini okudu.

Derim ki: Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmaktadır:

"Biz gaib olanlar değiliz," (el-A'raf, 7/7) Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır:

"Onlar ğaybde Rablerinden korkarlar." (el-Enbiya, 21/49) Yüce Rabbimiz, dünya yurdunda gözle görülmeyen, gaiptir. Ancak dikkatle düşünmek ve istidlal halinde gaib olmadığı görülür. O bakımdan mü’minler amellere karşılık veren kadir bir Rablerinin olduğuna îman ederler. İnsanlardan uzaklarda, görülmeyip yalnız kaldıklarında ve gizliliklerde O'ndan korkarlar. Çünkü Allah'ın kendilerini görmekte olduğunu bilirler. Böylece âyetlerin açıklaması uygun bir şekilde yapılmış ve aralarında zıtlık kalmamış olur. Bundan dolayı Allah'a hamdederiz.

"Ğayba" âyeti ile kastın, onlar münafıkların zıddına, vicdanlarında, kalplerinde Allah'tan korkarlar anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da güzel bir açıklamadır. Şair der ki:

"Ğayba îman ettik, halbuki bizim kavmimiz

Muhammed'den önce putlara ibadet ederlerdi. "

4- Takva Sahipleri ve Namaz:

"Namazı dosdoğru kılarlar" âyeti bir cümlenin cümleye atfedilmesini ifade eder. "Namazın dosdoğru kılınması (ikame edilmesi)" rükünleriyle, sünnetleriyle, vakitlerinde uygun şekilleriyle -ileride açıklanacağı üzere- eda edilmesi demektir. Bu âyet, devam etti ve sabit oldu anlamına gelen (........) dan gelmektedir. Ayak üzerinde durmaktan değildir. Mesela: Hak kaim oldu, denildiğinde açıkça ortaya çıktı ve sabit oldu kastedilir. Şair der ki:

"Ve Savaş bizimle - bacağı üzere - ayağa kalktı."

Bir diğer şair de şöyle demektedir:

"Onlara: Düşman tarafından basıldınız, denildi mi hiç vakit kaybetmezler

Hemen atlılar mızrak pazarıni kurarlar."

"Dosdoğru kılarlar" âyetinin devam ettirirler anlamına geldiği de söylenmiştir. Hazret-i Ömer şu sözleriyle buna işaret etmektedir: "Namazı koruyan ve ona gereken dikkati gösteren dinini korumuş olur. Namazı yitirip kaybeden kişi ondan başkasını daha çok kaybeder."

5- Namaz İçin Kamet Getirmek:

Namaz için ikamet (kamet) getirmek bilinen bir husustur. Cumhûra görre kamet, sünnettir. Kameti terkedenin (namazı) iade etmesi gerekmez. Evzai, Atâ, Mücâhid ve İbn Ebi Leyla'ya göre vaciptir. Onu terkedenin namazı iade etmesi gerekir. Zahiriler de böyle demiştir. Bu görüş İmâm Mâlik'ten de rivâyet edilmiştir. İbn el-Arabi de bunu tercih ederek şöyle demektedir: Çünkü Bedevi arabın namaz kılması ile ilgili hadiste: "Ve kamet getir" diye buyurarak Hazret-i Peygamber, tekbir getirmesini, kıbleye yönelmesini ve abdest almasını emrettiği gibi kamet getirmesini de emretmiştir.:

Daha sonra şöyle der: Şimdi sizler artık bu hadisi de bildiğinize göre, bu konuda İmâm Mâlik'e ait iki rivâyetten hadise uygun olanını kabul etmeniz gerekir ki, bu da kamet getirmenin farz olduğu şeklindedir. İbn Abdi’l-Berr, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Namazın tahrimesi, tekbirdir" âyeti tahrime getirmeyen kimsenin namaza girmiş olmayacağının delilidir. Dolayısıyla bu tahrimeden (iftitah tekbirinden) önce yapılan işlerin hükmü, terkedilmeleri dolayısıyla namazın iade edilmemesidir. Fukahânın icmâ ile kabul ettikleri şeyler müstesna. Bu konuda icma bulunduğundan dolayı (namazda) selam verir ve bunları yerine getirir. Taharet, kıbleye yönelmek, vakit ve benzerleri.

Mezhebimize (Mâlikî) mensup kimi ilim adamları şöyle demiştir: Kamet getirmeyi kasten terkeden kimse namazı tekrar iade eder. Ancak bu, kametin farz olduğundan dolayı değildir. Çünkü farz olmuş olsaydı kasten veya yanılarak terkedilmesi arasında fark olmazdı. Bu hükmün sebebi sünnetlerin hafife alınması(nın önüne geçmek)dir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

6- Namaz Kılarken Kameti Duyan:

"Kamet getirildiğini duyan kimse acele eder mi etmez mi?" hususunda ilim adamları arasında farklı görüşler vardır. Çoğunluk isterse bir rek'ati kaçıracağından korksun acele etmeyeceği görüşündedir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Namaz için kamet getirildiğinde koşarak namaza gitmeyiniz. Yürüyerek namaza gidiniz ve sükûnetinizi bozmayınız. Yetiştiğinizi kilınız, yetişemediğinizi de tamamlayınız." Bunu Ebû Hüreyre rivâyet etmiş Müslim de Kitabına almıştır.

Yine Ebû Hüreyre'den rivâyet edildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Namaz için kamet getirildiğinde sizden hiçbir kimse namaza koşarak gitmesin. Yürüyerek gitsin ve sükûnetini bozmaksızın ağırbaşlılığını korusun. Yetiştiğini (İmâmla) kıl, yetişemediğini sonradan sen kaza et."

İşte bu hadisler bu konuda birer nastır. Mana yönünden ise, kişi, koşarak yorulur ve nefes nefese yetişirse, namaza girmesi, okuması ve huşuunu birbirine karıştırır, şaşırır. Aralarında İbn Ömer'in de -bu konuda farklı rivâyet gelmekle birlikte -İbn Mes'ûd'un da bulunduğu seleften bir grup namazı geçireceğinden korktuğu taktirde çabucak gidebileceği görüşündedir. İshak der ki: Rek'ati kaçırmaktan korkarsa acele eder. İmâm Mâlik'ten de buna benzer bir görüş rivâyet edilmiştir. İmâm Mâlik der ki: At sırtında olan kimsenin atını dürtüp koşturmasında mahzur yoktur. Bazıları onun bu görüşünü yayan yürüyen ile bineği üzerinde giden arasında fark vardır, şeklinde açıklamışlardır. Çünkü at sırtında olan bir kimse yürüyen kimse gibi yorulup nefes nefese kalmaz.

Derim ki: Her durumda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünnetine uymak daha uygundur. O bakımdan Hadîs-i şerîfte belirtildiği gibi sükûnetini ve ağırbaşlılığını bozmaksızın, yürümesine eskisi gibi devam eder. Çünkü namaza giden de namazdadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in haber verdiği bir hususun haber verdiğinden başka türlü olmasına imkan yoktur. Namaza girmiş, (başlamış) bir kimsenin nasıl sükûnet ve ağırbaşlılığını koruması gerekiyorsa yürüyenin durumu da böyledir. Taki o da bu şekilde namaz kılana benzesin ve onun elde ettiği sevabı elde edebilsin. Bizim bu görüşümüzün sağlıklı oluşuna delil, belirttiğimiz Hadîs-i şerîflerdir. Ayrıca Dârimî'nin Müsned'inde kaydettiği şu rivâyet de buna delildir: Bize Muhammed b. Yusuf anlattı dedi ki: Bize Süfyan, Muhammed b. Aclan'dan anlattı , o el-Makburi'den o Ka'b b. Ucre'den rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Abdest alıp mescide doğru yola koyuldun mu parmaklarını biribirine geçirme. Çünkü sen namazdasın." Sahih olan bu Hadîs-i şerîfte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) acele etmekten daha az olan bir davranışı men etmiş ve mescide gitmekte olan birisini namaz kılan birisi gibi değerlendirmiştir. İşte Sünnet-i Seniyye'den bu rivâyetler yüce Allah'ın:

"Allah'ın zikrine koşunuz" (el-Cum'a, 62/9) âyetini beyan etmekte ve bununla namaza gitmek için çabukça koşmanın söz konusu olmadığı, aksine bir fiil ve amelin kastedildiği anlaşılmaktadır. Nitekim İmâm Mâlik de bunu böylece açıklamıştır. Bu konuda doğru olan görüş budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

7- İmâma Yetişemeyip Sonradan Kılınan Rekatlar Edâ mıdır, Kaza mıdır?

İlim adamları Peygamber Efendimizin: "Yetişemediğinizi tamamlayınız" âyeti ile: "Yetişemediğini kaza et" beyanlarının aynı anlama gelip gelmediği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu iki tabirin aynı anlama geldiği ve "kaza etmek" tabirinin mutlak olarak kullanılıp tamamlamak kastedildiği söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Namaz kaza edildiğinde (kılındığında)" (el-Cuma, 62/10) Bir başka yerde de:

"Hacc ibadetlerinizi kaza ettiğinizde (tamamladığınızda)..." (el-Bakara, 2/200)

Bunların farklı anlamlarda olduğu da söylenmiştir. Doğrusu da budur. Bu farklı görüşler, sonucunda namaza sonradan katılan bir kimsenin İmâmla kıldıkları namazının ilk rek'atleri midir, sonraki rek'atleri midir konusunda da görüş ayrılığına sebep teşkil etmiştir. Birinci görüşü aralarında İbnü'l-Kasım'ın da bulunduğu İmâm Mâlik mezhebine mensup bir grup kabul etmiştir. Fakat böyle bir kimse kılamadıklarını Fâtiha ve zammı sûre okuyarak kaza eder. Böylelikle bu kişi fiilleriyle önce kılınmış bir namaza bina etmiş fakat sözleriyle kaza etmiş olur.

İbn Abdi’l-Berr der ki: Mâlikî mezhebinde meşhur olan görüş budur. İbn Huveyzimendad der ki: Bizim mezhep âlimlerimizin kabul ettiği görüş budur. Aynı zamanda bu, Evzai'nin, Şâfiî'nin, Muhammed b. el-Hasan'ın, Ahmed b. Hanbel'in, Taberi'nin ve Davud b. Ali'nin de görüşüdür. İbn Abdi'l-Hakem'in Mâlik'ten zikrettiği görüş olan Eşheb'in rivâyetiyle Îsa'nın İbnu'l-Kasım yoluyla Mâlik'ten naklettiği rivâyete göre, sonradan yetişenin yetiştiği rek'atler namazının son kısmıdır. Bu durumda o hem fiil hem söz itibariyle kalanı kaza eder. Kufeli âlimlerin görüşü de budur.

Kadı Ebû Muhammed Abdülvehhab der ki: Maliki mezhebinin meşhur olan görüşü de budur. İbn Abdi’l-Berr der ki: Sonradan yetişenin yetiştiği bölümleri, namazının yetiştiği ilki kabul edenler zannederim ihrama (iftitaha) riâyet etmiş, onu gözönünde bulundurmuşlardır. Çünkü iftitah ancak namazın başında sözkonusudur. Teşehhüd ve selam ise ancak namazın sonunda sözkonusu olur. İşte burdan hareketle şöyle demişlerdir: Sonradan yetişenin yetiştiği, namazının başıdır. Bununla birlikte Hadîs-i şerîfte Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Tamamlayınız" diye âyeti de varid olmuştur. Tamamlamak ise sonradan olan bir iştir.

Karşı görüşü savunanlar ise, Hazret-i Peygamber'in "Kaza ediniz" âyetini delil gösterirler. Kaza edilen ise kaçırılan, kılınamayandır. Ancak "tamamlayınız" şeklinde gelen rivâyet daha çoktur. İmâm ile yetiştiğin, namazının başıdır, diyenlerin görüşlerine ancak Abdülaziz b. Ebû Seleme el-Macişun ile el-Müzeni, İshak ve Davud'un şu söyledikleri uygun bir açıklama olur: Sonradan İmâma yetişen kişi İmâm ile birlikte Fâtiha'yı ve yetiştiği takdirde bir sûre okur. Kaza etmek için kalktığı takdirde ise yalnızca Fâtiha'yı okur. Bunların bu açıklamaları, kabul ettikleri asıl ilkeye ve uygulamalarına uygun düşmektedir. -Allah onlardan razı olsun.

8- Kamet Getirildiği Takdirde Nafile Kılınmaz:

Kamet getirilmesi nafile namaza başlamayı engeller. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Namaz için kamet getirildiğinde farz namazdan başka namaz olmaz." Bunu Müslim ve başkaları rivâyet etmiştir. Eğer nafileye başlamış bulunuyor ise bu sefer onu kesmez. Çünkü yüce Allah:

"Amellerinizi iptal etmeyiniz" (Muhammed, 47/33) diye buyurmaktadır. Özellikle de o nafileden bir rek'at kılmış ise. Konu ile ilgili hadisin genelliği dolayısıyla başladığı nafileyi keser de denilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

9- Sabah Sünnetini Kılmadan Kameti Duyan:

Henüz sabah namazının iki rek'atini kılmadan mescide gelen ve akabinde de farz için kamet getirildiğini gören kişinin durumu hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. İmâm Mâlik der ki: İmâma uyar ve iki rek'ati (sünneti) kılmaz. Eğer henüz mescide girmemiş ise şayet bir rek'atin geçeceğinden korkmuyor ise mescidin dışında iki rek'at sünneti kılıverir. Ancak Cum'a namazının eda edildiği mescide bitişik mescid avlularından herhangi bir yerde bu iki rek'ati kılmaz. Şayet ilk rek'ati kaçıracağından korkarsa İmâma uysun ve onunla birlikte namaz kılsın. Daha sonra arzu ettiği takdirde güneş doğduktan sonra bu iki rek'at sünneti kılar. Hatta güneş doğduktan sonra bu iki rek'at sünneti kılması onları büsbütün terketmesinden daha iyi ve faziletli bir davranıştır.

Ebû Hanîfe ve arkadaşları da der ki: Şayet (farz) iki rek'ati kaçırmaktan ve İmâmın ikinci rükûdan başını kaldırmasından önce yetişemeyeceğinden korkarsa o takdirde İmâma uyar. Eğer İmâm ile birlikte bir rek'ata yetişebileceğine kanaat getirir ise, mescidin dışında sabah namazının iki rekat sünnetini kılar, sonra da İmâma uyar. el-Evzai de böyle demiştir. Ancak o, son rek'ati kaçırmaktan korkmadığı sürece bu iki rek'at sünneti mescidde de kılmayı câiz görmektedir. es-Sevri de der ki: Bir rek'ati kaçırmaktan korkarsa cemaat ile birlikte namaza durur ve bu iki rek'at sünneti kılmaz. Aksi taktirde iki rek'ati kılar, isterse mescide girmiş bulunsun.

el-Hasen b. Hay (b. Hayyan da denilmektedir) der ki: Kamet getiren kişi, kamete başladığı takdirde sabahın iki rek'at sünneti dışında farz olmayan hiçbir namaz kılınmaz.

Şâfiî de der ki: Mescide girdiğinde namaz için kamet getirildiğini gören bir kimse, İmâm ile birlikte namaza durur ve (sabahın) iki rek'at sünnetini mescidin dışında da içinde de kılmaz. et-Taberi de böyle demiştir. Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir. Bu görüş İmâm Mâlik'ten de nakledilmiştir. Bu konuda sahih olan görüş de budur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Namaz için kamet getirildiği takdirde farz dışında namaz olmaz." diye buyurmaktadır. Sabah namazının iki rek'ati ya sünnettir, ya fazilettir veya rağibe (kılınması teşvik edilmiş) bir namazdır. Anlaşmazlık halinde delil ise sünnetten getirilen delildir. İmâm Mâlik'in meşhur olan görüşü ile Ebû Hanîfe'nin görüşünün delillerinden bir tanesi de İbn Ömer'den gelen şu rivâyettir: İbn Ömer mescide geldiğinde İmâmın sabah namazını kıldığını görür. İbn Ömer bu iki rek'ati Hazret-i Hafsa'nın odasında kıldıktan sonra İmâma uyarak onunla birlikte namazını kılar.

es-Sevri ve el-Evzai'nin delillerinden birisi de Abdullah b. Mes'ûd'dan gelen şu rivâyettir. O mescide girdiğinde namaz için kamet getirildiğini görür. Mesciddeki direklerden birisinin arkasına çekilerek sabahın iki rek'at sünnetini kılar ve sonra da namaza durur. Ve bunu ashab-ı kiramdan olan Huzeyfe ile Ebû Mûsa (r. anhum)'ın da hazır olduğu bir sırada yapar. Ayrıca bunlar (Sevri ve Evzai ile onların görüşünde olanlar) şöyle derler: Kişinin mescid dışında farza durmayıp nafile ile uğraşması câiz olduğuna göre mescidde de bunu yapması caizdir.

Müslim, Abdullah b. Mâlik b. Buhayne'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Sabah namazı için kamet getirildi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da müezzinin kameti getirdiği sırada namaz kılan birisini gördü ve ona: "Sen sabahı dört rek'at olarak mı kılıyorsun?" dedi. Bu, Hazret-i Peygamber'in İmâm namaz kılarken, mescid içerisinde sabahın iki rek'at sünnetini kılan bir kimseye tepki göstererek bu davranışını reddettiğini ifade etmektedir. Aynı şekilde bu Hadîs-i şerîfi sabahın iki rek'at sünnetinin böyle bir durumda kılınması halinde sahih olduğuna delil gösterilmesi de mümkündür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle bir şeyi yapmak imkanına sahip olmakla birlikte onun namazını kestirmemiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

10- Salat'ın Anlamı:

"es-Salat" (namaz): Sözlükte dua demektir. Duayı ifade eden (Peygamber'in Hadîs-i şerîfi de şöyledir: "Sizden herhangi bir kimse bir yemeğe çağrıldığı takdirde bu daveti kabul etsin. Eğer oruçsuz ise, yemekten yesin. Oruçlu ise, salat getirsin." Yani dua etsin. Kimi ilim adamları der ki: Burda kastedilen bildiğimiz namazdır. Oruçlu olan bu kişi bu durumda iki rek'at namaz kılar ve ayrılır gider. Ancak birinci görüş daha yaygındır ve daha çok ilim adamı bu görüşü benimsemiştir. Hazret-i Esma, Abdullah b. ez-Zübeyr'i doğurduğu sırada onu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gönderdi. Esma der ki: Daha sonra Hazret-i Peygamber eliyle onu sıvazladı ve ona salat getirdi. Yani ona duada bulundu.

Yüce Allah da:

"Ve onlara salat getir" (et-Tevbe, 9/103), diye buyurmuştur. Onlara dua et, demektir. el-A'şâ der ki:

"Gitmemin yaklaştığı sırada kızım der ki:

Rabbim her türlü yorgunluktan, ağrıdan babamı uzak tut

Sen bu duanın benzerini yapmaya devam et, uyku için yum gözlerini

Çünkü kişinin yanı uyumak ihtiyacını duyar."

Yine el-A'şâ der ki:

"Küpü içerisinde rüzgar onunla karşılaştı.

Küpüne dua etti, tekbir getirdi ve duada bulundu. "

Burada geçen kelimesinin tekbir getirip dua etmek anlamında olduğu es-Sihhah'ta belirtilmiştir.

Kimisi de "salat" lâfzı kelimesinden türetilmiştir. Bu ise sırt bölgesinin ortalarında bir damarın adıdır. Kuyruk sokumunda bu damar bölünür ve onun etrafını çevirir. At yarışında kelimesi de burdan gelmektedir. Çünkü yarışta bu kişinin atının başı kendisinden önceki yarışçının atının kıçının yakınında olur. "es-Salat" kelimesi de buradan türetilmiştir. Ya imandan sonra ikinci önemli farz olduğundan dolayı bu ismi almıştır ve böylelikle namaz at yarışında bu şekilde ikinci gelen "el-musalli"ye benzetilmiştir, ya da rükûa eğilen bir kimsenin iki kaba etini büktüğünden dolayı bu ismi almıştır. Çünkü "es-Salâ" atın kuyruk sokumu anlamındadır. Bunun ikili de şeklinde gelir. "el-Mûsalli" ise öne geçenin hemen arkasından gelen demektir. Çünkü ikincisinin başı birincisinin kıçına yakındır. Hazret-i Ali de şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) öne geçti ve arkasından Ebû Bekir vardı (salla) üçüncü olarak da Ömer vardı.

"Salat" lâfzının devamlılık ve ayrılmamaktan alınmış olduğu da söylenmiştir. Kişi ateşe düştüğü, ateşlik olduğu zaman "Ateşi boyladı" denilir. Yüce Allah'ın:

"Kızgın bir ateşe girecektir" (el-Ğaşiye, 88/4) âyetinde de (girecektir anlamına gelen) bu kelime de bu manadadır, el-Haris b. Ubad da der ki:

"Ben o cinayete katılanlardan değilim. Allah biliyor ki

Bugün onun ateşinin hararetine yanıyorum."

Yani onun ateşine düşmüş bulunuyorum. Bu anlamı ile, sanki ibadete yüce Allah'ın emrettiği şekli ile devam etmek ve bunu sürdürmek manası kastedilmiş gibidir.

Namaz kelimesinin ateşte kavurup düzeltip yumuşatıldığı takdirde kullanılan: değneği ateş üzerinde ısıttım" kökünden alındığı da söylenmiştir. Sanki namaz kılan "el-musalli" namaz kılmak suretiyle kendisini doğrultur, yumuşatır ve huşua gelir gibi olduğundan bu isim verilmiş gibidir. el-Hârzencî der ki:

"İşinde acele etme, onu sürdür

Çünkü devamlı sürdüren kimse gibi asanı (bir rivâyete göre asasını)

doğrultan bulunmaz."

Salat, dua ve rahmet anlamlarına gelir. "Allahumme salli ala Muhammed", yani "Allah'ım, Muhammed'e rahmet buyur" ifadesi de buradan gelmektedir. Salat ibadet anlamına da gelir. Yüce Allah'ın şu âyetinde geçen "salat" lâfzı böyledir:

"Onların Beyti Haram'ın yanındaki ibadetleri ıslık çalmaktan .... başka değildi." (el-Enfal, 8/35) Yine "es-salat" nafile anlamına da gelir.

"Ehline namazı emret." (Taha, 20/132) âyetinde olduğu gibi. Salat, tesbih anlamına da gelir. Yüce Allah'ın:

"Eğer o gerçekten tesbih edenlerden olmasaydı" (es-Saffat, 37/143) Yani, musallilerden olmasaydı, anlamınadır. Nitekim kuşluk namazını ifade etmek üzere "sübhatü'd-duha" tabiri de buradan gelmektedir.

"Seni hamdinle tesbih ederiz." (el-Bakara, 2/30) âyeti ile ilgili olarak "namaz kılarız, salat ederiz" şeklinde de açıklanmıştır.

Salat, okumak anlamına da gelir. Yüce Allah'ın şu âyetinde bu anlamadır:

"Dua yaparken, sesini pek yükseltme ve pek kısma da." (el-İsra, 17/110) Buna göre "salat" lâfzı müşterek bir lafızdır. Yine salat içinde namaz kılınan ev anlamına da gelir. Bunu İbn Faris söylemiştir. ..""" Salat’ın bu bildiğimiz ibadet için öngörülmüş özel bir isim olduğu da söylenmiştir. Çünkü şanı yüce Allah şeriatsız hiçbir zaman bırakmadığı, namazsız hiçbir şeriat de yoktur. Bu görüşü Ebû Nasr el-Kuşeyri nakletmiştir.

Derim ki: Bu görüşe göre "salaf'ın iştikakı (türetilmişi) yoktur. Cumhûrun görüşüne gelince bu da bir sonraki başlıkta açıklanacaktır:

11- Kelime ve Terim Olarak Salat (Namaz):

Bu konuda usulcülerin farklı iki görüşü vardır. Birisine göre bu kelime ilk olarak konulmuş olduğu lügavi esası üzere kalmıştır. Îman, zekat, siyam (oruç), hac kelimeleri gibi. Şeriat ise bu konuda yalnızca gerekli şart ve hükümleri açıklamıştır. İkinci görüşe göre şeriatın getirdiği bu fazlalıklar, bu kelimeleri yeniden konulmuş kelime haline getirir. Ve tıpkı şeriat tarafından ilk defa konulmuş, kullanılmış gibi olurlar. Usulcülerin ihtilafı işte bu noktadadır. Birincisi daha doğrudur. Çünkü şeriat Arap diliyle sabit olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm de şeriati apaçık bir Arapça ile bildirmiştir. Diğer taraftan Arapların isimleri kullanmakta belli bir tasarruf şekilleri vardır. Mesela "ed-dâbbe" kelimesi debelenen hareket eden her bir varlık için kullanıldığı halde daha sonra örf bu kelimeyi sadece "el-behaim (yırtıcı hayvanlar dışında kalan dört ayaklı bütün kara ve deniz hayvanların)"a tahsis etmiş ve örfte sadece bunlar anlaşılır olmuştur. İşte şeriatın örfünün de isimler üzerinde böyle bir tasarrufu sözkonusudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

12- Bu Âyetteki "Namaz"dan Kasıt:

Burada sözü geçen "namaz" ile neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler vardır. Kasıt farz namazlardır denildiği gibi, hem farz hem nafile namazlardır da denilmiştir. Doğru olan görüş de budur. Çünkü lâfız genel bir lafızdır ve takva sahibi ise hem farzları hem de nafileleri işler.

13- Namazın Fazileti:

Namaz rızık için bir sebeptir. Nitekim yüce Allah -Allah'ın izniyle- Taha sûresinde de açıklaması geleceği gibi:

"Aile halkına namazı emret." (Taha, 20/132) diye buyurmaktadır. Yine namaz karın ağrısı ve diğer ağrılara karşı bir şifadır. İbn Mâce'nin rivâyetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiş: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) erkenden namaz kıldı. Ben de erkenden namaz kıldım ve oturdum. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana dönüp şöyle dedi: “Onun (açlığın) derdinden mi karnın ağırıyor?” Ben: Evet ey Allah'ın peygamberi dedim. O da bana: "Kalk namaz kıl, çünkü namazda şifa vardır" diye buyurdu. Bir rivâyette de "açlık derdinden mi karnın ağırıyor?" ifadesini Farsça olarak şeklinde söylediği kaydedilmektedir. Farsça: Karnının rahatsızlığından mı şikayet ) ediyorsun? anlamındadır.

Ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) herhangi bir işten dolayı sıkılır ise, hemen namaza koşardı.

14- Namazın Şart ve Farzları:

Namaz ancak birtakım şart ve farzlar yerine getirildiği takdirde sahih olur. Taharet, namazın şartları arasındadır. Buna dair hükümler, Nisa ve Maide sûrelerinde gelecektir. Bir diğer şart avretin örtülmesidir. Buna dair açıklamalar da yüce Allah'ın izniyle A'raf sûresinde gelecektir.

Namazın farzlarına gelince: Kıbleye yönelmek, niyet etmek, tahrim tekbiri (iftitah tekbiri) getirmek ve bunun için ayakta olmak, Fâtiha sûresini okumak ve bunun için ayakta bulunmak, rükû ve rükûda itmi'nan, başın rükûdan kaldırılması ve doğrulmak, sücud ve sücudda itmi'nan, başın secdeden kaldırılması, iki secde arasında oturmak ve bu oturuşta itmi'nan, ikinci defa secdeye varmak ve bunda da itmi'nan. Bütün bu hükümlerde asıl delil ise, Ebû Hüreyre tarafından rivâyet edilen ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın namazını doğru dürüst kılamayan kimseye namaz kılmayı öğretmesine dair Hadîs-i şerîftir. Sözü geçen bu Hadîs-i şerîfte Hazret-i Peygamber bu kişiye şöyle demiştir: “Namaz kılmak üzere kalktığın vakit, abdest azalarını iyice yıka, sonra kıbleye yönel, sonra tekbir getir, sonra Kur'ân-ı Kerîm'den ezberlediğin bölümlerinden kolayına geleni oku. Sonra itmi'nan buluncaya kadar rükû et. Sonra doğruluncaya kadar başını kaldır, sonra secdende itmi'nan buluncaya kadar secde yap. Sonra iyice itmi'nan bulacak şekilde oturuncaya kadar başını (secdeden) kaldır ve sonra da bunu namazının bütününde aynen yap." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.

Rifâa b. Râfi'in rivâyet ettiği hadis de böyledir. Bunu da Dârakutnî ve başkaları rivâyet etmiştir.

Mezhep (Maliki Mezhebi) âlimlerimiz der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu âyeti namazın rükünlerini açıklamakta, bu konuda kamet getirmekten, elleri kaldırmaktan, kıraat miktarından ve intikal tekbirlerinden söz etmemektedir. Yine rükû ve sücudda tesbih getirmekten, (birinci kadede) arada oturmaktan, teşehhüdden, son oturuştan ve selam vermekten de söz etmemektedir.

Kamet getirmek ve muayyen olarak Fâtiha'nın okunması ile ilgili açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Ellerin (intikal tekbirlerde) kaldırılması ise, ilim adamlarının büyük çoğunluğu ve fukahanın geneline göre vacip değildir. Çünkü Ebû Hüreyre'nin ve Rifâa b. Râfi'in rivâyet ettiklerine işaret edilen hadisleri bunu ifade etmektedir. Davud (ez-Zahiri) ve mezhebine mensup bazı kimseler, iftitah tekbiri esnasında bunun vücubunu (farz olduğunu) kabul etmişlerdir. Kimisi de şöyle demiştir: İftitah esnasında, rükû esnasında, rükûdan kalkma halinde ellerin kaldırılması vaciptir. Kim ellerini kaldırmazsa namazı batıldır. Bu, el-Humeydi'nin de görüşüdür, el-Evzai'den gelen bir rivâyet de böyledir. Delil olarak Peygamber Efendimizin: "Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz siz de öylece kılınız" hadisini gösterirler. Sözkonusu bu hadisi de Buhârî rivâyet etmiştir. Bunu delil gösterenler derler ki: Buna göre biz onun nasıl yaptığını gördüysek o şekilde yapmak bizim için vaciptir. Çünkü yüce Allah'tan muradını tebliğ eden odur.

İftitah tekbiri dışında kalan tekbirler ise, sözü geçen hadis dolayısıyla Cumhûra göre sünnettir. İmâm Mâlik'in arkadaşı İbnu'l-Kasım şöyle derdi: Namazda üç ve daha fazla tekbiri getirmeyen kimse selam vermeden önce sehiv secdesi yapar. Eğer sehiv secdesi yapmazsa namazı batıl olur. Bir veya iki tekbiri unutacak olur ise, yine sehiv secdesi yapar. Yapmayacak olursa, birşey gerekmez.

Yine ondan gelen rivâyete göre sadece, bir tekbiri yanılarak yerine getirmeyen bir kimse için sehiv secdesi yoktur. İşte bu, onun tekbirin çoğunluğunun ve genelinin yerine getirilmesini farz kabul ettiğini az bir kısmının yapılmayışının ise affedilip bağışlanacağı görüşünde olduğunu göstermektedir.

Esbağ b. el-Ferac ile Abdullah b. Abdulhakem derler ki: Namazın başından sonuna kadar tekbir getirmeyen bir kimsenin -iftitah tekbirini getirmiş ise- herhangi birşey yapması gerekmez. Eğer bu tekbirleri yanılarak yapmamışsa, sehiv secdesi yapar. Sehiv secdesi yapmazsa ona birşey gerekmez. Bununla birlikte bir kimsenin tekbiri kasten terketmemesi gerekir. Çünkü bu tekbirler (intikal tekbirleri, ara tekbirleri) namazın sünnetlerinden bir sünnettir. Kasten bu tekbirleri terkedecek olursa güzel bir iş yapmamış olur. Bununla birlikte herhangi bir şey yapması gerekmez ve namazı da geçerlidir.

Derim ki: Doğrusu budur. Şâfiîlerden, Kûfelilerden hadis ehli ile -İbnu'l-Kasım'ın görüşünü kabul edenler dışında- Mâlikîlerden oluşan değişik bölge fakihlerinin görüşü budur. Buhârî, (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) bir babına şu başlığı vermektedir: "Rükû' ve sücudda tekbiri tamamlamak babı. " Daha sonra Buhârî Mutarrif b. Abdullah'ın rivâyet ettiği hadisi şöylece kaydetmektedir. Ben ve İmrân b. Husayn, Ali b. Ebî Tâlib'in arkasında namaz kıldık. Secdeye gittiğinde tekbir getirir, başını kaldırdığında tekbir getirir, ikinci rek'atten (teşehhüdden) kalktığında da tekbir getirirdi. Namazını bitirince İmrân b. Husayn elimden tutup şöyle dedi: Bu bana Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kıldığı namazı hatırlattı. Veya şöyle dedi: Yemin olsun, bu bizlere Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gibi namaz kıldırdı.

Buhârî daha sonra İkrime'nin rivâyet ettiği hadisi şöylece kaydetmektedir: Makam-ı İbrahim'in yanında her eğilip kalktığında, oturuştan kalkıp başını secdeye koyduğunda tekbir getiren birisini gördüm. İbn Abbâs'a haber verince şöyle dedi: "Anasız kalasıca. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kıldığı namaz da böyle değil miydi?"

Buhârî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) bu başlık ile ara tekbirleri getirmenin onlarca yapılan bir uygulama olmadığını bize göstermektedir.

Ebû İshak es-Sebîî'nin Yezid b. Ebi Meryem'den onun da Ebû Mûsa el-Eş'ari'den rivâyetine göre Ebû Mûsa şöyle demiştir: Cemel günü Ali bizlere öyle bir namaz kıldırdı ki, bununla bize Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın namazını hatırlattı. Her eğilip doğrulduğunda, kalkıp oturduğunda tekbir getirdi. Ebû Mûsa der ki: Biz bu tekbirleri ya unutmuştuk veya kasten terketmiş idik.

Derim ki: Ne dersiniz? Onlar hiç namazlarını iade ettiler mi? Buna göre: Ara tekbirleri terkeden kimsenin namazı batıl olur, nasıl denilebilir? Durum böyle olsaydı sünnet ile farz arasında fark olmazdı. Birşeyin birimleri farz değil ise hepsi de farz değil demektir. Başarı Allah'tandır.

15- Rükû ve Sucûd'da Teşbih:

Rükû ve sücudda tesbihte bulunmak, Cumhûra göre -sözü geçen hadis sebebiyle- farz değildir. İshak b. Raheveyh bunu farz görmüştür. Ona göre tesbihi bu yerlerde terkeden namazını iade eder. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Rükûa gelince orada Rabbinizi ta'zim ediniz, sucuda gelince orada çokça dua etmeye çalışınız. Çünkü duanızın kabul edilmesi, çokça umulur."

16- Birinci Oturuş ve Teşehhüd:

Cülus (birinci oturuş) ve teşehhüde gelince, bu konuda ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. Mâlik ve mezhebine mensup olan ilim adamları birinci oturuş ve bu oturuşta teşehhüd getirmek sünnettir, der. Bir grup ilim adamı da birinci oturuşu vacip kabul eder ve şöyle derler: Bu oturuşun diğer farzlardan ayrı bir özelliği sehiv secdesinin onun yerini tutmasıdır. Müzabene satışından araya icare akidlerinden de kırâd akdinin bedel olarak kabul edilmesi ve İmâmı rükû halinde bulan kimsenin iftitah tekbiri aldıktan sonra rükûa durması gibidir. Ayrıca bu konuda şunu da delil gösterirler: Eğer bu (oturuş ve teşehhüd) sünnet olsaydı, kasden bunu terkeden kimsenin namazın diğer sünnetlerini terketmek halinde olduğu gibi namazının batıl olmaması gerekirdi. Diğer taraftan bunu vacip (farz) görmeyenler şunu delil gösterirler: Eğer bu, namazın farzlarından birisi olsaydı, unutarak bunu terkeden kimsenin bunu yerine getirmesi için -bir secde veya bir rükû terkeden gibi- geri dönmesi gerekir ve rükû' ve sücudda gözetilmesi gereken sıra ve tertibe de riâyet etmesi, ondan sonra da bir rükû veya bir secde yapmayı terkedip daha sora bunları sırasına göre yerine getiren kimsenin yaptığı gibi sehiv secdesinde bulunması gerekirdi. Abdullah b. Buhayne'nin rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) iki rek'at kıldıktan sonra ayağa kalktı ve teşehhüdde bulunmayı unuttu. Arkasında bulunan cemaat oturması için tesbih getirdi (subhanallah dedi) ise de o ayakta kalmaya devam etti; bunun üzerine arkasındaki cemaat da ayağa kalktı. Namazını bitirince selam vermeden önce sehiv secdesini yaptı.

Şayet birinci oturuş farz olsaydı unutmak ve yanılmak dolayısıyla sakıt olmazdı. Çünkü namazlardaki farzların terkedilmesinin - İmâma uyan kişi müstesna - unutmak veya kasten olması arasında fark yoktur.

17- Son Oturuş:

Namazda son oturuşun hükmü ve bundan maksadın ne olduğu ile ilgili ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bu konu ile ilgili beş ayrı görüş ileri sürülmüştür:

a- İkinci oturuş da teşehhüd de selam da farzdır. Bu görüş sahiplerinden birisi de Şâfiî'dir. Ahmed b. Hanbel'den gelen rivâyetlerin birisi de bu doğrultudadır. Bunu Ebû Mus'ab, Muhtasar'ında Mâlik'ten ve Medine halkından bir görüş olarak da rivâyet etmiştir. Davud ez-Zahirî de bu görüştedir. Şâfiî der ki: Birinci teşehhüdü, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e salat ve selam getirmeyi terkeden bir kimsenin bunları iade etmesi gerekmez, fakat bunları terkettiği için sehiv secdesi yapması gerekir. Unutarak yahut kasten son teşehhüdü terkeden kimse namazını iade eder. Bu görüş sahipleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın namaza ait beyanlarının farz olduğunu delil gösterirler. Çünkü namazın asıl delili mücmeldir. (Kısa ve veciz ifade edilmiştir). Herhangi bir delil ile istisna edilenler dışında beyana ihtiyacı vardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz siz de öylece namaz kılınız" diye buyurmuştur.

b- İkinci görsün sahiplerine göre ikinci oturuş, teşehhüd ve selam vacip değildir. Bu, Basra âlimlerinden birinin görüşüdür. İbrahim b. Uleyye de bu kanaattedir. Ayrıca son oturuşu birinci oturuşa açıktan açığa kıyas etmiş ve böylelikle Cumhûra da muhalefet etmiş, şaz bir görüş ortaya atmıştır. Şu kadar var ki o, bütün bunlardan herhangi birisini terkedenin namazını iade edeceği görüşündedir. Bunların delilleri arasında Abdullah b. Amr b. el-As'ın rivâyet ettiği Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu âyetidir: "İmâm namazında başını son secdeden kaldırdığı sonra da abdesti bozulduğu takdirde namazı tamam demektir." Ancak bu Ebû Ömer'in (İbn Abdi'l-Berr'in) açıklamasına göre sahih bir hadis değildir. Buna dair açıklamalarımızı "el-Muktebes" de beyan etmiş bulunuyoruz. Ancak hadisin bu lâfzı olsa olsa selam verme gereğini kaldırır, oturmayı değil.

c- Üçüncü görüş: Teşehhüd miktarı oturmak farzdır. Yoksa bizzat teşehhüd de selam da farz değildir. Bunu Ebû Hanîfe ve arkadaşları ile bir grup Küfe alimi ileri sürmüştür. Bunlar İbnu'l-Mübarek'in el-İfrikî Abdurrahmân b. Ziyad'dan -ki zayıf bir ravidir- rivâyet ettiği hadisi delil gösterirler. Bu hadiste belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bir kimse namazının sonlarında oturduğu ve selam vermeden önce abdestini (herhangi bir şekilde) bozduğu takdirde onun namazı tamam olur."

İbnu'l-Arabî der ki: Hocamız Fahrü'l- İslâm ders esnasında bize şu beyiti okurdu:

"Bir osurukla namazdan çıkılacağı görüşündedir

Söyleyin bana osuruk ile «es-selâmu aleykum» arasında fark ne kadar büyüktür?"

İbnu'l-Arabî der ki: Mezhebimize mensup kimi ilim adamı bu mes'eleden oldukça zayıf iki fer'î hüküm çıkarmışlardır. Bunlardan birincisi Abdülmelik'in Abdülmelik'ten rivâyetine göre şaka ve oyun olsun diye ikinci rek'atin sonunda selam veren bir kimse ile ilgili açıklama şöyledir: Eğer dört rek'at kılıyorsa (iki rekat için) yeterli olur. Bu görüş Iraklıların görüşünün aynısıdır. İkinci mesele: Kabul görmeyen kitablarda belirtildiğine göre İmâm teşehhüdden sonra ve selâmdan önce kasten abdestini bozarsa bu ona uyanlar için de yeterli gelir. (Yani onların da namazı tamam olur). Ancak bunlar fetvada iltifat edilmemesi gereken hususlardandır. Meclislerde hatırlamak kastıyla bunlar sözkonusu edilebilse de.

d- Dördüncü görüş: Ka'de de farzdır, selam da farzdır, fakat teşehhüd vacip değildir. Bu görüşü savunanlar arasında Mâlik b. Enes, mezhebine mensup arkadaşları ve bir rivâyette Ahmed b. Hanbel'dir. Bunlar şu sözleriyle delil gösterirler: İftitah tekbiri ile Fâtiha'yı okumanın dışında hiçbir zikir vacip (farz) değildir.

e- Beşinci görüş: Teşehhüd ve oturuş birer vaciptir, fakat selam vacip değildir. Aralarında İshak b. Raheveyh'in de bulunduğu bir grup ilim adamı bu görüştedir. İshak bunun için Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Abdullah b. Mes'ûd'a teşehhüdün nasıl yapılacağını öğrettiği ve şunları söylediği hadisi delil göstermiştir: "Sen bunu bitirdin mi namazın da tamam olur ve üzerindeki mükellefiyeti eksiksiz yerine getirmiş olursun." Darakutnî der ki: Hazret-i Peygamber'in: "Onu bitirdiğin takdirde namazın tamam olmuş olur" sözünü bazı raviler Züheyr'den naklederek hadise dercetmiş ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sözüne bitişik gibi göstermiştir. Ancak Şebâbe bunu Züheyr'den yaptığı rivâyetinde ayırdetmiş ve İbn Mes'ûd'un sözü olarak belirtmiştir. Onun bu ifadesi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hadisine bu sözü dercedenlerden doğruya daha yakındır. Şebâbe ise güvenilir bir ravidir. Ğassan b. er-Rabi' de aynı şekilde ona uygun rivâyette bulunmuştur. O da hadisin son kısmını İbn Mes'ûd'un söylediği bir söz olarak ifade etmiş ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e refetmemiştir (ulaştırmamıştır.)

18- Selâm'ın Hükmü:

İlim adamları namazın sonunda selam vermenin hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptir. Vacip (farz) olduğu söylendiği gibi vacip olmadığı da söylenmiştir. Doğrusu vacip olduğudur. Çünkü Hazret-i Âişe'den ve Hazret-i Ali'den rivâyet edilen sahih hadis bunun vacip olduğunu göstermektedir. Bu hadisi şerifi Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivâyet ettiği gibi Süfyan es-Sevrî, Abdullah b. Muhammed b. Akîl'den, o Muhammed b. el-Hanefiyye'den, o Hazret-i Ali'den rivâyet etmektedir. Hazret-i Ali dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Namazın anahtarı abdest, onun tahrimi tekbir, tahlili ise teslimdir." Bu Hadîs-i şerîf, iftitah tekbirini almak ile selam vermenin vacip olduğunu gösteren asıl ' bir delildir. Ayrıca başka bir şeyin onların yerini tutmayacağını da göstermektedir. Nitekim başka birşeyin taharetin (abdestin) yerini tutmayacağı da ittfakla kabul edilmiştir.

Abdurrahmân b. Mehdî der ki: Bir kişi namazına aziz ve celil olan Allah'ın isimlerinden yetmiş isim ile başlayıp da tahrim tekbirini getirmeyecek (Allah Ekber demeyecek) olsa yeterli olmaz. Selam vermeden önce abdesti bozulursa bu da yeterli olmaz. Bu aynı zamanda Abdurrahmân b. Mehdî'nin Hazret-i Ali'nin hadisini sahih kabul ettiğini göstermektedir. Abdurrahmân b. Mehdî hadis ilminde hadisin sahih olanını olmayanından ayırdedebilmekte İmâmdır. Onun bu kanaati de yeterlidir.

19- İftitah Tekbiri'nin Hükmü:

İlim adamları iftitah esnasında tekbirin vücûbu hususunda farklı görüşlere sahiptir: İbn Şihab ez-Zühri, Said b. el-Müseyyeb, el-Evzaî, Abdurrahmân ve bir grup ilim adamı: İhram tekbiri (iftitah tekbiri) vacip değildir, demişlerdir. İmâm Mâlik'ten İmâma uyan kimse hakkında bu görüşe delalet eden ifadeler rivâyet edilmiştir. Ancak onun mezhebinde sahih kabul edilen görüş ihram tekbirinin vacip olması ve bunun farz olup namazın rükünlerinden bir rükün olmasıdır. Doğrusu budur, Cumhûrun kabul etiği görüş de budur. Bundan farklı görüş belirtenlerin görüşlerini ise sünnet reddetmektedir.

20- İftitah Tekbiri'nin Sözleri:

Namaza girmek için söylenmesi gereken lâfız hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Mâlik, onun mezhebine mensup arkadaşları ve ilim adamlarının çoğunluğu tekbirden başkası yeterli değildir derler. Bunlara göre tehlil (la ilahe illellah), tesbih (sübhanallah), ta'zim (Allahu a'zam), tahmîd (elhamdülillah) demek yeterli değildir. Hicaz âlimlerinin ve Irak âlimlerinin çoğunluğunun görüşü budur. İmâm Mâlik'e göre ise ancak "Allahu Ekber" demek yeterli olur, başkası yeterli değildir. İmâm Şâfiî de böyle demiş ve ayrıca: "Allahu'l Ekber" ile "Allahu'l- Kebir" demenin yeterli olacağını da eklemektedir. İmâm Mâlik'in lehine delil, Hazret-i Âişe'nin rivâyet ettiği şu Hadîs-i şerîftir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaza tekbir ile başlar kıraate de "elhamdülillahi rabbil alemin" diyerek başlardı. Ayrıca Hazret-i Ali'nin rivâyet ettiği hadiste yer alan: "Onun tahrimi tekbirdir" hadisi ile (daha önce işaret edilen) Bedevî Arabın namaz kılmasını öğrettiği hadiste: "Tekbir getir" demesidir.

İbn Mâce'nin Sünen'inde de şu rivâyet yer almaktadır: Bize Ebû Bekr b. Ebi Şeybe ile Ali b. Muhammed et-Tanafisî anlatarak dediler ki: Bize Ebû Üsame anlattı, dedi ki: Bana Abdülhamid b. Ca'fer anlattı dedi ki: Bize Muhammed b. Amr b. Atâ anlattı dedi ki: Ben Ebû Humeyd es-Saidî'yi şöyle derken dinledim: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem.) namaza kalktığında kıbleye yönelir, ellerini kaldırır ve: "Allahu ekber" derdi.

Bu, tekbir lâfzının söylenmesi gereken muayyen lâfız olduğu hususunda açık bir nas ve sahih bir hadistir. Şair der ki:

"Gördüm ki Allah herşeyden en güçlü, en büyüktür

Ve herşeyden orduları da daha azimdir."

Diğer taraftan "Allahu ekber" lâfzı kadîm oluşu da ihtiva etmektedir. Ancak "kebir" ya da "azim" lâfızları bu manayı ihtiva etmemektedir. Dolayısıyla "Allahu ekber" mana itibariyle daha beliğdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Ebû Hanîfe de der ki: Eğer kîşi "la ilahe illellah" diyerek namaza başlayacak olsa bu da yeterlidir. Şayet "allahumeğfirli (Allah'ım, bana mağfiret buyur)" diyecek olsa bu yeterli olmaz. Muhimmed b. el-Hasen de bu görüştedir. Ebû Yûsuf ise der ki: Eğer güzel bir şekilde tekbir alabiliyor ise böyle söylemek yeterli olmaz. el-Hakem b. Uteybe şöyle dermiş: Kişi tekbir yerine Allah'ı zikredecek olur ise bu da onun için yeterlidir. Ancak İbnu'l-Münzir şöyle demektedir: Ben güzel bir şekilde Kur'ân okumasını bilen bir kimsenin, bunun yerine tehlil ve tekbir getirip Kur'ân okumayacak olur ise namazının fasid olacağı hususunda (ilim adamlarının) görüş ayrılığı içerisinde olduklarını bilmiyorum. Bu görüşü kabul eden bir kimsenin, tekbir yerine başka birşeyin söylenmesinin yeterli olmasını da kabul etmemesi ve bu görüşü ileri sürmemesi gerekirdi. Tıpkı kıraatin yerini başka bir şeyin tutmaması gibi. Ebû Hanîfe der ki: Arapça olarak bu lâfzı güzelce söyleyebilse dahi Farsça tekbir getirmesi yeterlidir. Ancak İbnu'l-Münzir de şöyle demektedir: Hayır, yeterli olmaz. Çünkü bu müslüman cemaatlerin kabul ettiği görüşün hilafınadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetine öğrettiğine muhaliftir. Onun kabul ettiği bu görüşüne uygun kanaat belirten kimsenin olduğunu da bilmiyoruz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

21- Namazda Niyyet:

Ümmet iftitah tekbiri esnasında niyetin vücubu üzerinde ittifak etmiştir. Bundan tek basit istisna bizim mezhebe mensup bazı kimselerden gelen rivâyettir. Buna dair açıklamalar da taharet ile ilgili âyet-i kerimenin tefsirinde gelecektir.

Niyetin özü, emri verene emrettiğini kendisinden istenen şekilde yapmak suretiyle yakınlaşmak kastıdır. İbnu'l-Arabî der ki; Her niyette aslolan niyette belirtilen fiile başlamakla birlikte bu niyeti yapmaktır. Veya niyeti hatırdan çıkarmamak şartıyla fiile başlamadan önce bu kasdı içinde barındırmaktır. Şayet önceden niyet yapılır ve gaflet gelir, dolayısıyla bu halde iken ibadete başlanırsa önceki o niyet muteber değildir. Tıpkı fiile başladıktan sonra yapılan niyetin muteber olmayışı gibi. Ancak oruçta niyetin daha önce yapılmasına ruhsat vardır. Çünkü oruca başlamanın ilk vaktinde niyetin de bulunması oldukça büyük bir zorluktur.

İbnu'l-Arabî der ki: Bize Ebû'l-Hasen el-Kurevî Askalan serhaddinde dedi ki: İmâmu'l-Harameyn'i şöyle derken dinledim: Kişi namaza başlayacağı esnada niyetini de hatırında, tutar. Sadece yaratıcıyı, alemin sonradan yaratılmış olduğunu ve nübüvveti düşünür. Nihâyet onun bu düşüncesi namaza niyete gelir karar bulur. Der ki: Bunun için de uzun bir zamana gerek yoktur. Bu, son derece kısa bir an içerisinde gerçekleşebilir. Çünkü cümlelerin öğretilmesi için uzun bir zamana gerek var, ancak bunların hatırlanması kısacık bir anda olur. Niyetin tamamlayıcı unsurlarından birisi de namazın tümünde niyetin bulunmasıdır. Ancak bu zor bir iş olduğundan dolayı şeriat namaz esnasında niyetin hatırdan gitmesini hoşgörü ile karşılamıştır. Hocamız Ebû Bekr el-Fihrî'yi Mescid-i Aksa'da şöyle derken dinledim: Muhammed b. Sahnûn dedi ki: Babam Sahnûn'u kimi zaman namazı bitirdiği halde kalkıp iade ettiğini gördüm. Ona: Neden böyle yaptın? dediğimde şu cevabı verirdi: Namaz esnasında niyet hatırımdan çıktı, işte bunun için namazı iade ettim.

Derim ki: İşte bunlar namaza ait birtakım hükümlerdir. Diğer hükümlerine dair açıklamalar ise yüce Allah'ın güç ve yardımı ile bu kitabın ilgili yerlerinde gelecektir. Rükûdan, cemaatle namaz kılmaktan, kıbleden, namazları vakti içerisinde kılmaktan söz edileceği gibi yine bu sûrede korku namazından da kısmen söz edilecektir. Ayrıca namazın kısaltılması, korku namazı ile ilgili tamamlayıcı açıklamalar Nisa sûresinde, vakitlere ait açıklamalar Hud, İsra ve Rum sûrelerinde, gece namazı ile ilgili açıklamalar el-Müzemmil sûresinde, tilavet secdesiyle ilgili açıklamalar A'raf(6) sûresinde, şükür secdesiyle ilgili açıklamalar Sâ'd sûresinde hepsi yeri gelince -yüce Allah'ın izniyle- açıklanacaktır.

22- Rızık:

"Kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infak ederler" âyetine gelince; rızık, Ehl-i Sünnet'e göre helal veya haram olsun kendisiyle yararlanmanın mümkün olabildiği şeydir. Bu görüş "haram rızık değildir, çünkü onun mülk edinilmesi sahih değildir, Allah da haramı rızık olarak vermez, helali rızık olarak verir ve rızık ancak mülkiyet manasını taşıması halinde sözkonusu olur" diyen Mu'zetilenin görüşüne muhaliftir.

Derler ki: Küçük bir çocuk hırsızlarla birlikte yetişse ve baliğ olup güç kazanıp o da hırsız oluncaya kadar hırsızların yedirdiklerinden başka hiçbir şey yemese, yine hırsızlık yapmaya devam edip ölünceye kadar çaldıklarını yemeyi sürdürse o şeye malik olmadığından dolayı Allah ona hiçbir rızık vermiş olmaz ve o Allah'ın rızkından herhangi birşey yememiş olarak ölür gider.

Ancak bu tutarsız bir görüştür. Buna karşı delil ise şudur: Eğer rızık mülk olarak vermek anlamını Vaşısaydı çocuğun rızıklanan bir kimse olmaması gerekirdi. Yine çöllerde otlayan davarların aynı şekilde kuzu ve oğlakların da rızıklandırılanlardan olmamaları gerekirdi. Çünkü bu hayvan yavrularının analarının sütleri yavruların değil, analarına sahip olanların mülkiyetindedir.

Ümmet, küçük çocuğun oğlak ve kuzu gibi hayvan yavrularının ve diğer davarların rızıklananlardan oldukları, yüce Allah'ın mülk edinenler olmamakla birlikte onlara rızık verdiği üzerinde icma ettiğine göre; rızkın gıda demek olduğu anlaşılmış olur. Çünkü ümmet, köle ve cariyelerin rızıklanan kimseler oldukları üzerinde ve aynı şekilde mülk edinemeyen kimseler olmakla birlikte yüce Allah'ın onları rızıklandırdığı üzerinde icma etmişlerdir. Böylelikle rızkın bizim dediğimiz gibi olduğu, onların ileri sürdükleri gibi olmadığı ortaya çıkmaktadır. Allah'tan başka rızık veren olmadığının delili ise şu âyetlerdir:

"Size gökten ve yerden rızık veren Allah'tan başka herhangi bir yaratıcı var mıdır?" (Fatır, 35/3);

"Bol bol rızık veren şüphe yok ki, o pek çetin ve güç sahibi olan Allah'tır." (ez-Zariyat, 51/58);

"Yeryüzünde yürüyen ne kadar canlı varsa hepsinin rızkını veren de mutlaka Allah'tır." (Hud, 11/6) Bu husus kesindir. Hakiki anlamda rızık veren Allah'tır, Âdemoğlunun rızık verici olması ise kelimenin anlamını zorlamak halinde (mecazen) sözkonusu olabilir. Çünkü Âdemoğlu Fâtiha sûresinde de açıkladığımız gibi sonradan elinden alınacak bir şekilde malik olur. O da hiçbir şeklide mülk sahibi olmayan hayvanlar gibi gerçek anlamda merzûktur (yani Allah'tan rızık alandır). Ancak herhangi bir şeyi alıp kullanmasına izin verilmiş ise onun hükmü helaldir, alıp kullanmasna izin verilmemiş ise hükmü haramdır ve her ikisi de rızıktır.

Üstün akla sahip kimselerden birisi yüce Allah'ın:

"Rabbinizin rızkından yeyin, O'na şükredin. Hoş bir belde ve mağfireti bol bir Rabb.." (Sebe', 34/15) âyetinden hareketle şunlalrı söylemektedir: Burada mağfiretin sözkonusu edilmesi rızkın kimi zaman paramı olabileceğine işaret etmektedir.

23- Kelime Anlamı ile "Rızık":

Yüce Allah'ın:

"Kendilerine rızık olarak verdiğimizden" âyetinde yer alan

"rızk" kelimesi dan masdardır. Razk şeklinde masdar rızk şeklinde isimdir. Çoğulu "erzak" şeklinde gelir. Rızk, ata (devlet tarafından verilen muayyen maaş) anlamına da gelir. "Er-Razıkiyye" beyaz keten bir kumaştır. askerler azıklarını (maaşlarını) aldı anlamındadır. bir defalık rızık demektir. Dilciler böyle açıklamıştır. Diğer taraftan İbnu's-Sikkît şöyle demiştir: Rızk Ezdişenue kabilesinin lehçesinde şükür anlamındadır. Yüce Allah'ın:

"Ve rızkınızı yalanlamaktan ibaret mi kılacaksınız?" (el-Vakıa, 56/82) âyetinin anlamı, şükrünüzü yalanlamaktan ibaret mi kılacaksınız? demektir. Bu manada: Beni rızıklandırdı, demek bana şükretti, demek olur.

24- "İnfâk'"ın Anlamı:

Yüce Allah'ın:

"İnfak ederler" âyetinin anlamı ellerinden çıkartırlar demektir. İnfak malın elden çıkartılmasıdır. Bu anlamda denildiği zaman , satılan şey satıcının elinden çıktı, müşterinin eline geçti demek olur. ifadesinden kasıt hayvanın canının çıkmasıdır. Bir taraftan takib edildiği takdirde öbür taraftan çıkmasına yarayan ve tarla faresinin yuvasının ismi olan "en-nâfika" da burdan gelmektedir. "Münafık" kelimesi de bu köktendir. Çünkü münafık imandan çıkar veya îman onun kalbinden çıkar. Şalvarın ayakların çıktığı paça kısmına da "neyfak" ismi verilir. ise, sahibi azığı tüketti ve elinden çıkardı, anlamındadır. kavmin azıklarının tükendiğini ifade eder. Şanı yüce Allah'ın:

"O zaman infak olur (tükenir) korkusuyla şüphesiz cimrilik ederdiniz." (el-İsra, 17/100) âyetinde yer alan "infak" kelimesi de bu anlama gelir.

25- "İnfâk"tan Kasıt:

Burada sözü geçen

"nafaka (infak edilen)"dan neyin kastedildiği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bunun farz olan zekat olduğu söylenmiştir. -Bu görüş İbn Abbâs'tan rivâyet edilmiştir.- Çünkü namaz ile birlikte sözkonusu edilmiştir. Kişinin aile halkına yaptığı harcamalardır denilmiştir. -Bu da İbn Mes'ûd'dan rivâyet edilmiştir.-Çünkü bu, nafakanın en faziletlisidir. Müslim'in rivâyetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Allah yolunda infak ettiğin bir dînar ile bir köle azad etmek uğrunda harcadığın bir dinar, bir yoksula sadaka olarak verdiğin bir dinar ve aile halkına harcadığın bir dinar. Bunlar arasında ecri en büyük olan, aile halkına harcadığındır."

Sevbân'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kişinin infak ettiği dinarların en faziletlisi aile halkına harcadığı dinar ile azizr ve celil olan Allah yolunda kullanacağı bineğine harcadığı dinar ve Allah yolunda arkadaşlarına harcadığı dinardır." Ebû Kılabe -bu hadisin senedinde yer alan ravilerden birisi- der ki: Burada önce aile halkından söz edilmiştir. Daha sonra Ebû Kılabe şöyle der: Başkalarına dilenmekten onları koruyan veya yüce Allah'ın onlar vasıtasyla kendisine fayda sağlayacağı ve sonra da kendilerini zengin kılacağı küçük çocuklarına infak eden bir kişiden daha büyük ecir sahibi kim olabilir?

Burada sözü geçen

"infak"tan kastın nafile sadaka olduğu da söylenmiştir. -Bu ed-Dahhâk'tan rivâyet edilmiştir.- Bu görüşünü ileri sürerken zekâtın ancak kendine has olan lâfzı ile -ki o da "zekât" lâfzıdır- kullanıldığını gözönünde bulundurmuştur. Eğer zekât başka bir lâfız ile sözkonusu edilecek olursa hem farzı, hem nafile tasadduku ifade etmesi ihtimal dahilindedir. Şayet infak lâfzı kullanılmış ise bu sadece nafile sadaka anlamını ifade eder. ed-Dahhâk der ki: Nafaka, önceleri kendi imkanları ölçüsünde yüce Allah'a kendisi vasıtasıyla yakınlaştıkları bir yol idi. Bu durum sadakaların farz olarak harcama yerlerini belirten Tevbe süresindeki âyet ile yine aynı sûrede yer alan diğer âyetleri nesheden âyetler nazil oluncaya kadar böylece devam etmiştir. Burada nafaka ile zekâtın dışında mallarda arızî olarak yerine getirilmesi gereken haklar olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah bu hakkı namaz ile birlikte zikrettiğinden dolayı bu farz olur. Ancak zekât lâfzı sözkonusu edilmediğinden zekatın dışında bir farz olduğu anlaşılır.

İnfak emrinin genel olduğu da söylenmiştir. Doğrusu da budur. Çünkü bu âyet, kendilerine verilen azıklardan infakta bulunmayı övmek sadedindedir. Bu ise ancak helalden olur. Yani onlar şeriatin ödemelerini emrettiği zekât ve zekâtın dışında bazı hallerde yerine getirmelbri teşvik edilen şeyleri verir, infak ederler.

Şöyle de denilmiştir: Ğayba îman kalbin işidir. Namaz kılmak bedenin işidir.

"Kendilerine verdiğimiz azıklardan infak ederler" âyeti ile kasdedilen de malın payıdır. Bu da açıkça anlaşılan bir konudur.

Yüce Allah'ın:

"Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler" âyetinin te'vili ile ilgili olarak önceki ilim adamlarından kimisi söyle demiştir: Yani kendilerine öğrettiklerimizden onlar da öğretirler. Bunu Ebû Nasr Abdürrahîm b. Abdülkerim el-Kuşeyrî nakletmiştir.

4. Âyetin Tefsiri

Onlar sana indirilene de senden önce indirilene de îman ederler. Onlar âhirete de yakîn ile inanırlar.

Yakînî Îman:

Denildiğine göre Abdullah b. Selam gibi kitap ehlinden olup îman edenler kastedilmiş ve bu âyet-i kerîme onun hakkında nazil olmuştur. Önceki âyet-i kerîme ise Araplardan olup îman eden kimseler hakkında inmiştir. Şöyle de denilmiştir: Her iki âyet-i kerîme de mü’minler hakkındadır. Buna göre

“onlar" kelimesinin i'rabı atıf olmak üzere mecrurdur. İsti'naf (yeni bir cümle başlangıcı) kabul edilerek merfu olması da uygundur; yani: "Onlar o kimselerdir ki..." Bu âyet-i kerimeyi her iki kesimin de mü’minleri hakkında kabul edenlere göre ise onlar" kelimesinin i'rabı mübteda olarak merfudur, haberi ise:

"İşte bunlar Rablerinden bir hidâyet üzerindedirler..." âyeti olur. Bununla birlikte (önceki âyete) atıf olmak üzere mecrur olma ihtimali de vardır.

"Sana indirilene" âyeti ile kastedilen Kur'ân-ı Kerîm'dir;

"Senden önce indirilene" âyeti ile kasıt ise daha önce indirilen kitaplardır. Böyle bir îman ise yüce Allah'ın şu âyetinde kendilerinden haber verdiği yahudi ve Hıristiyanların yaptıklarından farklıdır:

"Onlara 'Allah'ın indirdiğine îman edin' denildiği zaman: 'Biz bize indirilene îman ederiz' derler." (el-Bakara, 2/91)

Denildiğine göre şu:

"Onlar ğayba inanırlar" âyeti nazil olunca yahudiler ve hıristiyanlar: Biz ğayba îman ettik, demişlerdir. Yüce Allah'ın:

"Namazı dosdoğru kılarlar" âyetini duyunca da: Biz de namazı dosdoğru kılarız, dediler. Yüce Allah:

"Kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infak ederler" âyeti hakkında da: Bizler infak eder ve tasaddukta bulunuruz, demişlerdir. Ancak: "Onlar sana indirilene de senden önce indirilene de îman ederler" âyetini işitince bu işten kaçıp uzaklaştılar. Ebû Zer'den rivâyet edilen hadiste şöyle denilmektedir:

Ey Allah'ın Rasulü, Allah kaç kitap indirmiştir? diye sordum. O şöyle buyurdu: Yüzdört kitap. Allah Şit’e elli sahife, Ahnuh'a (İdris'e) otuz sahife, İbrahim'e yirmi sahife, Mûsa'ya Tevrat'tan önce on sahife indirmiştir. Ayrıca Tevrat, İncil, Zebur ve Furkan'ı da indirmiştir. Bu hadisi el-Huseyn el-Âcurri ile Ebû Hâtim el-Busti rivâyet etmişlerdir.

Burada şöyle bir soru ortaya atılabilir: Aralarındaki hükümlerin aykırılıklarına rağmen bunların hepsine îman etmek nasıl mümkün olabilir? Bu soruya iki türlü cevap verilebilir: Sözkonusu olan hepsinin Allah tarafından indirildiğine îman etmektir. Bu, İslâm'dan önce indirilmiş şeriatlar gereğince ibadet etmenin sakıt olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. İkinci cevap: Îman önceden indirilmiş kitapların neshedilmemiş bölümleri hakkında sözkonusudur. Bu ise, önceki şeriatlere bağlanmayı gerekli görenlerin görüşüdür. -Yüce Allah'ın izniyle- buna dair açıklamalar da ileride gelecektir.

Yüce Allah'ın:

"Onlar âhirete de yakın ile inanırlar" âyetinden kasıt, onlar öldükten sonra dirilişi (ba'sı) ve neşri kesin olarak bilirler demektir.

Yakîn: Şüphesiz bilgi demektir. hepsi aynı anlama (kesinlikle bildim, anlamına) gelir. kelimesinde ya harfinin vav oluş sebebi vav'dan önceki dammedir. Bundan küçültme ismi yapmak istediğimiz takdirde aslına döndürerek deriz. Küçültme ismi, (tasgir) ise kelimeleri asıl şekillerine döndürür. Çoğul yapmak da böyledir.

"Yakin" kelimesiyle Arapların zannı ifade ettikleri de olur. Lağiv yemini ile ilgili olarak ilim adamlarımızın söyledikleri: Bu, kişinin Allah adına yakini bulunan bir işe (öyle zannettiği bir işe) yemin etmesi sonra da durumun böyle olmadığının ortaya çıkmasıdır ki, o takdirde bu yemini yapanın herhangi bir sorumluluğu, keffareti yoktur, ifadeleri bu kabildendir. Şair der ki:

"Kızgın bir arslan anlamaya çalıştı ve

Onu kendime feda edeceğimi ve kendisiyle dövüşmeyeceğimi zannetti. "

Şair burada şunu anlatmak istemektedir: Aslan geldi, devemi kokladı. Canımı kurtarmak için onu feda edeceğimi sanıyordu. Kendimi korumak kasdıyla devemi ona bırakacağımı, onunla çarpışarak kendimi tehlikelere atmayacağımı sanmıştı.

Yakîn (kesin bilgi) anlamına "zan" kelimesinin kullanılmasına gelince; bu hem Kur'ân-ı Kerîm'de varid olmuştur, hem de şiirde bunun örnekleri pek çoktur.

"Âhiret": Bizden sonraya kaldığı ve biz de ondan beride bulunduğumuzdan dolayı "teehhur"dan türetilmiştir. Nitekim dünya ileride de açıklanacağı şekilde (yakın olmak) anlamına gelen "ed-dunuv"dan türetilmiştir.

5. Âyetin Tefsiri

İşte onlar, rablerinden bir hidâyet üzerindedirler ve onlar felâha erenlerin ta kendileridir.

en-Nahhas der ki: Necidliler (onlar anlamında) "ulâke derler: Bazıları da "ulâlike derler. Kelimenin sonunda yer alan "kâf" harfi hitap içindir. el-Kisai der ki: in tekili dır. Diğer taraftan kelimesinin tekili de (........) kelimesidir. kelimesi, kelimesi gibidir. İbnu's-Sikkît şöyle bir beyit nakletmektedir:

İşte onlar, benim kavmimdir.

Onların neseblerinde şaibe yoktur.

Oldukça sapık bir kimseden başka bunlara kim öğüt vermeye kalkışır ki?"

(........)ın akıl sahibi olmayanlar hakkında kullanıldığı da olur. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Vadideki konaklama yeri dışında kalan konakları yer

O günlerden sonraki yaşayışı da."

Yüce Allah da şu âyetinde bu kelimeyi akıl sahibi olmayanlar hakkında kullanmıştır:

"Çünkü kulak, göz ve kalp bütün bunlar, ondan sorumlu olurlar." (el-İsra, 17/36)

İlim adamlarımız derler ki: Yüce Allah'ın:

"Rablerinden..." âyetinde Kaderiyye'nin; kendi îman ve hidâyetlerini insanların kendileri yaratırlar; şeklindeki görüşleri reddedilmektedir. Zaten yüce Allah onların dediklerinden yüce ve münezzehtir. Şayet durum dedikleri gibi olsaydı, yüce Allah burada "nefislerinden" diye buyururdu. Kaderiyye'nin bu görüşlerine dair açıklamalar ile (Fâtiha sûresi 31. başlık) hidâyete dair açıklamalar (daha önce geçen) yüce Allah'ın:

"Takva sahipleri için bir hidâyettir" âyeti ile ilgili ikinci başlıkta açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bunları tekrarlamanın anlamı yoktur.

"Ve onlar felâha erenlerin ta kendileridirler" âyetinde yer alan

"onlar" kelimesinin ikinci bir mübteda olması mümkündür. Haberi de

"felâha erenler" olur. İkinci mübteda ile onun haberi birinci mübtedanın haberi olur. Ayrıca

"onlar"ın zaid olması da mümkündür. -Basralılar buna "fasıla" Kûfeliler de buna "imad" ismini verirler.

"Felâha erenler" kelimesi de

"işte onlar" kelimesinin haberidir.

Asıl itibariyle sözlükte yarmak ve kesmek demektir. Şair der ki:

"Gerçek şu ki demir, demir ile yarılır"

Toprağın ekin ekmek için yarılmasını ifade eden kelimesi de burdan türemiştir. Bunu Ebû Ubeyd söylemiştir. İşte bundan dolayı araziyi sürüp yaran kimseye "Fellah" denilmiştir. Alt dudağı yarılmış olan kimseye de "eflah" denilir. Müflih (felâha eren) da sanki arzu etiğini ele geçirinceye kadar bütün zorlukları katetmiş gibi olduğundan dolayı bu ismi alır. Fevz ve Beka hakkında da kullanıldığı olur. Bu anlamıyla da yine asıl itibariyle dilde kullanılmıştır. Bir adamın karısına demesi de böyledir. Anlamı ise: Kendi işini eline geçirmekle umduğuna ulaş, demek olur. Şair de der ki:

"Eğer ki bir kabile halkı felahı elde edecek olursa Onu mızraklarla oynayan elde eder."

Kapkaranlık cahili dönemde bulunan el-Adbat b. Kurey' es-Sa'di de şöyle demiştir:

"Her kederden sonra bir genişlik vardır. Fakat sabah ve akşamla birlikte felâh olmaz. "

Yani gece ve gündüzün gidip gelmesi sözkonusu oldukça dünyada baki kalmak sözkonusu değildir. Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Öyle topraklara yerleşiyoruz ki hepsine de bizden önce yerleşilmiştir.

Âd ve Himyer'den sonra da (hala) felahı umuyoruz. "

Burda felâh'tan kasıt da bekadır. Abîd (Ubeyd) de der ki:

"İstediğini alıkoy. Çünkü kimi zaman zayıflık ile nail olunur.

Ve akıllı kimse de mahrum bırakılıp aldatılabilir. "

Demek istediği şudur: Sen istediğin gibi akıllı ol veya ahmak ol. Çünkü bazen ahmaka rızık verilir, akıllı kimsenin mahrum bırakıldığı olur.

Buna göre yüce Allah'ın:

"Ki onlar felâha erenlerin ta kendileridir" âyetinin anlamı: Yani onlar cennete girmekle, fevz bulanlar ve orada baki kalacak olanlardır. İbn Ebi İshak da der ki: Felâh bulanlar; istediklerini elde edenler ve kaçıp kurtulmak istedikleri şeylerin kötülüklerinden kurtulanlardır, demektir. Anlam birdir.

"Felâh" kelimesi sahur hakkında da kullanılmıştır. Nitekim Hadîs-i şerîfte şöyle denmiştir:... Neredeyse Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Felahı kaçıracaktık? Ben: Felâh nedir diye sordum. O bana: Sahurdur, cevabını verdi. Bu hadisi Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Hadisin anlamı şöyle gibidir: Sahur sayesinde orucun kalıcılığı sözkonusu olur. İşte bundan dolayı sahura "felâh" ismi verilmiştir. -Lâm harfinin şeddelisi ile "el-Fellah" ise şairin şu beyitinde olduğu gibi araziyi süren demektir:

"Onun kendisi ile yağı tarttığı bir rıtlı vardır

Bir de eşeğini süren bir fellahı vardır. "

Diğer taraftan örtfe

"felâh"; arzulanan şeyi elde etmek ve kendisinden korkulan şeyden de kurtulmak anlamındadır.

Bir soru: Peki Hamza kelimelerini he harfi ötreli olarak okuduğu halde, kelimelerini he harfleri ötreli olarak neden okumamıştır?

Cevap: Birinci grup kelimede "ya" harfi eliften dönüşmüştür. Ve bunların asılları şeklindedir. O bakımdan burada he-harfi ötreli haliyle bırakılmıştır. Fakat öbür grup kelimede böyle bir durum yoktur. el-Kisai de

"üzerlerine" (el-Bakara, 2/61) âyeti ile:

"onlara iki..." (Yasin, 36/14) âyetinde onun gibi okumuştur. Bu husus onlardan gelen kıraat şekillerine dair rivâyetlerden bilinen bir husustur.

6. Âyetin Tefsiri

Gerçekten o inkâr edenleri inzâr etsen de etmesen de onlar için birdir. Îman etmezler.

Yüce Allah mü’minleri ve durumlarını sözkonusu ettikten sonra kâfirleri ve onların sonunda varacakları noktayı sözkonusu etmektedir.

Küfür (inkâr), imanın zıddıdır. Âyet-i kerîme'de kastedilen de odur.

Bazan nimet ve yapılan iyiliğin inkar edilmesi anlamına da kullanılır. Hazret-i Peygamber'in küsûf hadisinde kadınlar hakkındaki şu ifadesi şöyledir: "...ve cehennemi gördüm. Bugün gibi dehşet verici bir manzarayı hiçbir zaman görmüş değilim. Cehennem halkının çoğunluğunun da kadınlardan olduğunu gördüm." Niçin böyledir ey Allah'ın Rasulu? diye sorulunca Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Küfürleri sebebiyle." Ona: Kadınlar Allah'ı inkâr edip kâfir mi oluyorlar? diye sorulunca şu cevabı verdi: "Onlar kocaya karşı nankörlük ederler, iyiliğe karşı nankörlük ederler. Onlardan birisine zaman boyunca iyilik yapsan sonra da senden birşey (eğrilik) görse: Zaten senden hayır namına birşey görmedim, der." Bunu Buhârî ve başkaları rivâyet etmiştir.

Arap dilinde "el-kefr" asıl itibariyle gizlemek ve üstünü örtmek demektir. Şairin şu sözünde olduğu gibi:

"Bir gece içinde ki (o gecedeki) bulutlar yıldızları gizlemiştir (kefera)."

Geceye "kâfir" denilmesi de burdandır. Çünkü o siyahlığı ile herşeyi örtmüş olur. Şair der ki:

"Her ikisi de (erkek ve dişi deve kuşları) güzelce dizilmiş ve sağlam bir şekilde

koruma altına alınmış yumurtalarını hatırladılar.

Güneş ışığını kâfir (gece) içinde bırakmaya koyulunca."

Bu beyitteki "zükâ" güneş demektir. Şairin şu beyiti de böyledir:

"Tan yerinin ağarmasından önce geldiler ve

Zükâ oğlu (Güneş) bir kefr'de (gece karanlığında) gizli idi."

Denize ve büyük nehire de kâfir denildiği gibi, ekiciye de kâfir denilir. Çoğulu küffar gelir. Yüce Allah şöyle buyumaktadır:

"Ekini ekincilerin (küffar) hoşuna giden yağmur gibidir." (el-Hadid, 57/20) Burada "küffar" ile ekinciler kastedilmektedir. Çünkü ekinciler tanelerin üstünü örterler. Rüzgarların üstünü toprakla örttüğü külü anlatmak için de üstü örtülmüş kül" denir. Hemen hemen hiç kimsenin konaklamadığı ve yolunun geçmediği yerin uzak bölgelerine de "kâfir" denilir. Bu gibi yerlere konaklayanlar ise, "ehlü'l-küfür" ismini alırlar. "el-Kufûr" ile köy ve kasabaların kastedildiği de olur.

Yüce Allah'ın:

"Onlar için birdir" âyetinin anlamı şudur: Uyarman ile uyarmayı terketmen arasında onlar için bir fark yoktur, eşittir, demektir. Burada soru edatının gelmesi, arada bir fark olmadığını göstermek içindir. Yüce Allah'ın şu âyeti de bunun gibidir:

"Sen öğüt versen de vermesen de bizim için birdir." (eş-Şuarâ, 26/136) Şair de der ki:

"Ve bir gece ki karanlıklarında insanlar şöyle derler:

Gözleri sağlam olan kadınlar da gözleri kör olanlar da birdir. "

Yüce Allah'ın:

"Onları inzâr etsen de" âyetinde yer alan

"inzâr" bildirmek ve tebliğ etmek demektir. İnzâr ancak korunup sakınmak için elverişli bir sürenin olması halinde yapılan korkutmalar hakkında kullanılır. Hemen hemen başka hallerde kullanılmaz gibidir. Eğer korunup sakınmak için gerektiği kadar zaman yoksa bu iş.'ar (bildirmek) olur, inzâr olmaz. Şair der ki:

"Mühlet olduğu halde Aiürt inzâr ettin

Sabah vaktinden önce, fakat Amr itaat etmedi. "

"Filan oğulları bu işten dolayı biribirlerini inzâr ettiler"

ifadesi, o işten dolayı birbirlerini korkuttukları zaman kullanılır.

İlim adamları bu âyet-i kerimenin tefsiri hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bu âyet umumi olmakla birlikte, azap sözünün üzerlerine hak olduğu ve yüce Allah'ın kâfir olarak öleceğine dair ezeli bilgisi bulunduğu kimseler hakkında özel anlam ifade eder denilmiştir. Bununla yüce Allah, belli bir kimseyi tayin etmeksizin insanlar arasında durumu bu olan kimselerin bulunduğunu bildiğini anlatmak istemiştir. İbn Abbâs ve el-Kelbi der ki: Bu âyet-i kerîme yahudilerin başkanları hakkında nazil olmuştur. Huyey b. Ahtab, Kâb b. Eşref ve benzerleri bunlar arasındadır.

er-Rabi' b. Enes de der ki: Bu âyet-i kerîme Bedir günü Savaşa katılan kesimlerin komutanları arasından öldürülenler hakkında nazil olmuştur. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Herhangi bir kimseyi bu şekilde tayin eden kişi, âdeta küfür üzere öleceği hususunda ğaybın perdeleri kendilerine açılan kimseye benzetilmiştir. İşte bu şekilde küfür üzere ölecekleri Allah tarafından bilinen kimseler bu âyet-i kerimenin kapsamı içerisindedirler.

"Îman etmezler" âyeti ın haberi olarak ref mevkindedir. Yani şüphesiz inkar edenler îman etmezler, demektir.

"(........) Şüphesiz" kelimesinin haberinin birdir" kelimesi olduğu da söylenmiştir. Bundan sonraki âyetler ise sılanın yerini tutmaktadır. Bu görüşü İbn Keysan ileri sürmüştür. Muhammed b. Yezid de der ki: birdir" mübteda olmak üzere merfudur.

" Onları inzâr etsen de etmesen de" âyeti ise haberdir. Cümle ‘in haberidir.

en-Nehhâs der ki: Yani onlar işi anlamazlığa vurduklarından dolayı uyarmanın onlara hiçbir faydası olmuyor.

Kıraat âlimleri

"Onları inzâr etsen de" kelimesini farklı şekillerde okumuşlardır.

Medineliler, Ebû Amr, el-A'meş ve Abdullah b. Ebi İshak, birinci hemzeyi tahkik ikincisini de teshil ile olmak üzere şeklinde okumuşlardır. Halil ve Sîbeveyh bu okuyuşu tercih etmiştir. Bu Kureyş ile Sa'd b. Bekrlilerin okuyuşudur. Şairin şu sözleri de böyledir:

"Ey Cülâcil ile Neka arasındaki yumuşak kumların ceylanı

Sen misin (o), yoksa Um Salim mi?"

Burada yer alan kelimesinde tek elif yazılır. Bir başka şair de şöyle demiştir:

"Uzandım, elimi gözümün üzerinde siper edip baktım ve tanıdım onu;

Ona: Sen Zeydu'l-Eranib misin dedim."

İbn Muhaysin'in de bunu daha sonra elif olmaksızın tek hemze ile: şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir. İki hemze bir araya geldiğinden dolayı elif hazf edilmiştir. Veya kelimesi zaten istifhama delalet ettiğinden dolayı hazfedilmiştir. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi:

"Kabileden geçip gider misin yoksa erken mi yola çıkarsın?

Biraz beklesen sana ne zararı olur?"

Sözlerinde de demeyerek hemzesiz olarak bu kelimeyi kullanmış ve ile yetinip ayrıca elif kullanmamıştır.

İbn Ebi İshak'ın da: şeklinde iki hemzeyi tahkik ile ve iki hemzeyi yan yana getirmemek için de aralarına elif sokarak okuduğu rivâyet edilmiştir. Ebû Hâtim der ki: Aralarına bir elifin girip ikinci hemzenin hafif okunması caizdir. Ebû Amr ve Nafî' de bu şekilde çokça okurlar. Hamza, Âsım ve Kisai her iki hemzenin tahkiki ile, şeklinde okurlar. Ebû Ubeyd'in tercihi de budur. Ancak Halil'e göre bu uzak bir ihtimaldir. Sîbeveyh de der ki: Böyle bir okuyuş kelimesinde olduğu gibi ağır gibi görünüyor. el-Ahfeş der ki: İki hemzeden birisinin hafif olması caizdir. Ancak bu kötü bir okuyuş şeklidir. Çünkü Araplar ancak söyleyişin ağır bulunmasından ve bir tanesinin husulünden sonra hafif okumaya yönelirler.

Ebû Hâtim de der ki: Her iki hemzenin de hafifletilmesi caizdir. İşte burada yedi kıraat vechini gördük. Kur'ân'ın dışındaki söyleyişlerde sekizinci bir vecih de caizdir. Kur'ân'ın dışında dememizin sebebi, bu sekizinci şeklin çoğunluğun kabul ettiği okuyuş şekline aykırı düşmesindendir. Said el-Ahfeş der ki: Hemze yerine he getirilerek dediğin gibi denilir. el-Ahfeş yüce Allah'ın:

"işte sizler..." (Âl-i İmrân, 3/66 ve 119) âyeti hakkında: Bunun aslı: şeklindedir, demiştir.

7. Âyetin Tefsiri

Allah kalplerine de kulaklarına da mühür vurmuştur. Gözleri üzerinde perde vardır; onlar için büyük bir azap da vardır.

Bu âyet ile ilgili açıklamalar on başlıkta ele alınacaktır.

1- Kâfirin Mühürlü Kalbi ve Kâfir Kalplerin Diğer Nitelikleri:

"Allah... mühür vurmuştur." Yüce Allah, bu âyet-i kerimede onların îman etmelerine neyin engel olduğunu:

"mühür vurmuştur" âyeti ile açıklamaktadır. kelimesi birşeyi mühürlemek için kullanılan dan mastardır. Mühürlenen şeye denilir. Mübalağalı ifade etmek istendiği takdirde de kullanılır. Anlamı birşeyi örtmek ve bir başka şeyin üzerine girmemesini sağlamak kastıyla emin olunacak hale getirmek demektir. kitabı (mektubu) ve kapıyı mühürledi ve benzeri ifadeler de buradan gelmektedir. Bununla onun ağzına başka birşeyin ulaşması ve içine muhteviyatından başka birşeyin konulması önlenmek istenir.

Meani âlimleri şöyle demiştir: Yüce Allah, kâfirlerin kalplerini on nitelik ile nitelemiştir: Hatm (mühürlemek) tab' (damgalamak) dîk (darlık), maraz (hastalık), reyn (kabuk bağlamak), mevt (ölüm), kasallallahü aleyhi ve sellemet (katılık), insiraf (haktan yüzçevirmek), hamiyet (taassub) ve inkâr.

İnkâra dair şöyle buyurmaktadır:

"Onların kalpleri inkâr edicidir. Ve onlar (büyüklük taslayan) müstekbirlerdir." (en-Nahl, 16/22)

Hamiyete dair de şöyle buyurmaktadır:

"Hani kâfirler kalplerine hamiyeti (taassub ve kibiri) cahiliyye hamiyetini koymuşlardı." (el-Feth, 48/26).

İnsiraf (yüzçevirmeye) dair de şöyle buyurmaktadır:

"Ve sonra yüzçevirip giderler. Allah da onların kalplerini ters çevirmiştir. Çünkü onlar anlamayan bir toplulukturlar." (et-Tevbe, 9/127)

Kasallallahü aleyhi ve sellemet (katılık) hakkında da şöyle buyurmaktadır:

"Allah'ı zikretmekten (anmaktan yüzçevirdikleri için) kalpleri kaskatı olanların vay haline." (ez-Zümer, 39/22);

"Bundan sonra yine kalpleriniz taş gibi katılaştı." (el-Bakara, 2/74)

Mevt (ölüm) ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

"Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz..." (el-En'am, 6/122);

"Daveti kabul edenler ancak dinleyenlerdir. Ölüleri ise Allah diriltecektir." (el-En'am, 6/36)

Reyn (günahların kalbi örtmesi) hakkında da şöyle buyurmaktadır:

"Hayır, aksine onların kazandıkları kalplerini örtmüştür." (el-Mutaffifin, 83/14)

Maraz (hastalık) hakkında da şöyle buyurmaktadır:

"Kalplerinde hastalık vardır." (el-Bakara, 2/10)

Dîk (darlık) hakkında da şöyle buyurmaktadır:

"Kimi de dalâlette bırakmak dilerse onun da göğsünü daralttıkça daraltır." (el-En'am, 6/125)

Tab' (damgalama) hakkında da şöyle buyurmaktadır:

"Bunun için de kalplerine damga vuruldu. Bu yüzden onlar anlamazlar." (el-Munafikun, 63/3);

"Bilakis Allah, inkârları yüzünden kalplerinin üzerini damgalamıştır." (en-Nisa, 4/155)

Hatm (mühürlemek) hakkında da bu âyet-i kerimede:

" Allah kalplerine. . . mühür vurmuştur." (el-Bakara 2/7) diye buyurmaktadır.

Bütün bu âyetlerin yeri geldikçe -yüce Allah'ın izniyle- açıklamaları da yapılacaktır.

2- Mühürlemek Nasıl Olur?

Mühürlemek; açıkladığımız gibi hissedilir ve maddi olabileceği gibi, bu âyette geçtiği gibi manen de olabilir. Kalplerin mühürlenmesi yüce Rabbimiz hak Teala'nın hitaplarının anlamını kavramamak ve âyetleri üzerinde düşünmemektir. Kulakların mühürlenmesi ise, kendilerine okunduğu zaman Kur'ân-ı Kerîm'i anlamamaları ya da yüce Allah'ın vahdaniyyetini kabule çağrıldıkları zaman çağrıyı anlayamamaları demektir. Gözlerin mühürlenmesi ise, Allah'ın yarattıklarına ve san'atının hayret verici yönlerine dikkat etmemek, onlara ulaşamamaktır. İbn Abbâs, İbn Mes'ûd, Katâde ve başkalarının bu âyet-i kerîme ile ilgili açıklamalarının ifade ettiği mana budur.

3- Allah'ın Hidâyet, Dalâleti, Küfür ve Îmanı Yaratması ve Kaderiyye:

Bu âyet-i kerimede hidâyeti, dalaleti, küfrü ve imanı yüce Allah'ın yarattığının en açık bir delili, en anlaşılır bir ifadesi vardır. İşitenler ibret alınız; düşünenler hayret ediniz; şu kendilerinin îman ve hidâyetlerini yarattığını söyleyen Kaderiyye'nin akıllarına!... Mühürlemek, tab'etmek (damgalamak)ın kendisidir. Kalplerine, kulaklarına mühür vurulmuşken, gözleri üzerinde perde çekilmişken, gayretlerini ortaya koysalar dahi imanı nerede bulabilecekler, ne zaman hidâyeti elde edebilecekler? Onları saptırmış, sağır etmiş, gözlerfni kör etmişken, Allah'tan başka onlara kim hidâyet verebilir?

"Allah kimi saptırısa artık ona hidâyet verecek hiçbir kimse yoktur" (er-Rad, 13/33) Allah'ın bu yaptığı saptırdığı ve yardımsız bıraktığı kimse hakkında adaletin kendisidir.. Zira o saptırdığı kimsenin lehine herhangi bir hak gerçekleşmiş olup da Allah o hakkı o kişiden alıkoymuyor ki adalet niteliği zail olsun. Aksine onlardan alıkoyduğu şey kendilerine ihsan etmek imkanına sahip bulunduğu lütfü ve keremidir. Yoksa onlar için hak olan birşeyi onlardan esirgemiş değildir.

Kaderiyye: Mühür vurmanın, damgalamanın, perdelemenin anlamı, adlandırmak, hüküm vermek, onların îman etmeyeceklerini haber vermektir. Yoksa bunun fiilen yapılması değildir; dese;

Cevabımız şu olur: Bu tutarsızdır. Çünkü mühürlemenin ve damgalamanın hakikati kalbin kendisi sebebiyle mühürlenmiş ve damgalanmış hale geldiği fiildir. O bakımdan bu işin gerçek mahiyetinin adlandırmak ve hüküm olması düşünülemez. Çünkü: "Filan kişi mektubu damgaladı ve mühürledi" denildiği takdirde bu, hakikatte o mektubun kendisi sebebiyle damgalanmış ve mühürlenmiş hale geldiği fiildir. Yoksa öyle bir adın verilmesi ve öyle bir hükmün verilmesi değildir. Dilciler arasında bu hususta herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Diğer taraftan ümmet şanı yüce Allah'ın kâfirlerin küfürlerine bir ceza olmak üzere, kâfirlerin kalplerini mühürlemek ve damgalamakla kendi yüce zatını nitelendirdiği üzerinde icma etmişlerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Hayır, Allah küfürleri yüzünden kalplerini damgalamıştır." (en-Nisa, 4/155)

Ümmet, kâfirlerin kalplerinin peygamber, melekler ve mü’minler tarafından mühürlenip damgalanmasının imkansız olduğu hususunda icma etmişlerdir. Eğer mühürleyip damgalamak, adlandırmak ve hüküm vermekten ibaret olsaydı, bu işin peygamberler ve mü’minler için imkansız olmaması gerekirdi. Çünkü hepsi de kâfirleri kalpleri mühürlenmiş ve damgalanmış olarak adlandırırlar, onları dalalet içerisinde îman etmeyenler olarak bilirler ve bu hususta onlar hakkında hüküm verirler. Böylelikle mühürlemenin ve damgalamanın hüküm ve adlandırmadan farklı bir mana ifade ettiği kesinlik kazanmış olur. Bu şanı yüce Allah'ın kendisi sebebiyle îman etmeyi engellediği, Allah'ın kalpte yarattığı bir manadır. Bunun delili; yüce Allah'ın şu âyetleridir:

"Biz böylece onu günahkarların kalplerine sokarız. Onlar buna inanmazlar." (el-Hicr, 15/12-13);

"Halbuki Biz, onu anlamasınlar diye kalplerine perdeler... koyduk" (el-En'am, 6/25) ve benzeri başka âyetler.

4- Kalp:

".... kalplerine...." âyetinde kalbin bütün organlardan üstün olduğunun delili vardır. Kalp, insan hakkında ve başkaları hakkında da kullanılır. Herşeyin arısı ve en şerefli bölümü o şeyin kalbidir. Kalb düşünce ve fikir yeridir. Kelime asıl itibariyle birşeyi başlangıcına doğru döndürüp çevirdiğimiz takdirde kullanılan o şeyi çevirdim, çeviriyorum, döndürüyorum"dan mastardır. Kabı yüzüstü döndürdüğümüz takdirde şöyle denilir. Daha sonra bu lâfız asıl manasından hareketle canlının en şerefli olan şu organına ad olmuştur. Buna sebep ise oraya gelen düşüncelerin çok hızlı gelmesi ve dönüp durması, evirilip çevirilmesidir. Nitekim şöyle denilmiştir:

"Kalbe kalp adının verilmesi onun evrilip çevirilmesinden dolayıdır.

O bakımdan kalbin için döndürülmekten ve çevirilmekten sakın."

İşte Araplar bu masdarı bu şerefli organın ismi olarak kullanmaya başladığından dolayı, başındaki kaf harfini kalın okuyarak kendisi ile kelimenin aslı arasında fark olduğunu göstermek istemişlerdir. İbn Mâce'nin Ebû Mûsa el-Eş'ari'den rivâyetine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kalbin misali geniş bir arazide rüzgarların evirip çevirdiği bir tüye benzer." İşte bu " anlam dolayısıyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Ey kalplere sebat veren Allah'ım, Senin itaatin üzre kalplerimize sebat ver." Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kadrinin büyüklüğüne, makamının yüceliğine rağmen böyle buyurduğuna göre, ona uyup bizim bu şekilde dua etmemiz öncelikle sözkonusu olmalıdır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer." (el-Enfal, 8/24) Buna dair açıklamalar ileride gelecektir.

5- Kalbin Diğer Organların Amelinden Etkilenmesi:

Organlar her ne kadar kalbe tabi ise de -onların başkanı ve hükümdarı olmasına rağmen- kalp organların işlediklerinden etkilenir. Çünkü zahir ile batın arasında bir ilişki vardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmaktadır: "Kişi doğru söyler. Bunun üzerine onun kalbine beyaz bir nokta konur. Yine kişi bir yalan söyler ve bunun sebebiyle kalbi kararır."

Tirmizî'nin Ebû Hüreyre'den rivâyet ettiği ve sahih olduğunu belirttiği Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmaktadır: "Kişi bir günah işlediği takdirde kalbi kararır. Eğer tevbe ederse o zaman onun bu kalbi pürüzsüz olur." Daha sonra şöyle buyurdu: "Yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'de:

"Hayır, bilakis onların kazandıkları kalpleri üzerine bir perde çekmiştir." (el-Mutaffifin, 83/14) âyetinde sözünü ettiği

"er-rayn" işte budur. Mücâhid de der ki: Kalp avuç gibidir. Her bir günah sebebiyle ondan bir parmak kapanır. Sonra da üzerine mühür basılır.

"Derim ki: Mücâhid'in bu sözü ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Şüphesiz vücutta bir et parçası vardır. O düzelirse vücudun tümü düzelir, o bozulursa vücudun tümü bozulur. Dikkat edin o kalptir." âyetinde mühürlemenin gerçek anlamda olduğunun delili vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Denildiğine göre, kalp bir çeşit çam ağacına benzer. Bu aynı zamanda Mücâhid'in sözünü desteklemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Müslim'in rivâyetine göre Huzeyfe şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize iki Hadîs-i şerîf söyledi ki, bunlardan birisinin gerçekleştiğini gördüm ve şu anda ikincisini beklemekteyim. O bize şunu anlattı: "Gerçek şu ki emanet yiğitlerin kalplerinin köküne nazil oldu. Sonra Kur'ân-ı Kerîm nazil oldu ve Kur'ân'ı da öğrendiler sünneti de öğrendiler." Daha sonra bizlere emanetin kaldırılmasından söz edip şöyle dedi: "Kişi uykuya dalar, kalbinden emaneti alınır. Geriye ufak bir nokta gibi onun izi kalır. Sonra bir daha uyur. Kalbinden emanet yine alınır ve onun ufak kabarcık gibi bir izi kalır. Tıpkı ayağın üzerine yuvarladığın bir kor ateşin deriyi kabartması gibi. Sen onu kabarmış görürsün fakat içinde hiçbir şey yoktur. -Sonra ufak bir çakıl taşı aldı ve onu ayağının üzerine yuvarladı- İnsanlar sabah olur alışverişe koyulurlar. Hemen hemen hiç kimse emaneti yerine getirmez. O kadar ki: Filan oğulları arasında güvenilir bir kimse vardır, denilir. O kadar ki: Bu adam ne kadar kibar, ne kadar akıllı denilir, halbuki kalbinde hardal tanesi ağırlığında imandan eser yoktur. Bir zamanlar ben kiminle alışveriş yaptığıma aldırış dahi etmezdim. Eğer bu kişi müslüman ise, (ve benim hakkım ona geçmiş ise) mutlaka dinine bağlılığı sebebiyle onu bana geri getirecek, şayet o bir hıristiyan, yahut bir yahudi ise, onun başındaki kişi o hakkımı bana geri getirir idi. Bugün ise, ben sizin aranızdan ancak filan ve filan ile alışveriş yaparım." Hazret-i Peygamber'in sözünü ettiği şekilde: "Ufak bir eser" ve "kabarcık" deyip bunu "ayağına yuvarladığın bir kor ateş gibi" diye açıklaması ve: "Senin onu kabarmış görmen" ifadeleri bütün bunların kalbe, etki eden ve hissedilir şeyler olduğunu göstermektedir. İşte mühürlemek ve damga vurmak da böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Hazret-i Huzeyfe'nin rivâyet ettiği şu hadiste de durum böyledir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Fitneler kalplere tıpkı bir hasır gibi çubuk çubuk olarak arzedilir. Hangi kalbe bu fitneler içirilirse, ona siyah bir nokta konulur. Ve hangi kalp bunlara karşı çıkarsa ona beyaz bir nokta konur. Nihayet iki türlü kalp ortaya çıkar: Birisi dümdüz kaya parçası gibi bembeyazdır. Gökler ve yer devam ettiği sürece hiçbir fitnenin ona zararı olmaz. Diğeri ise, bulanık siyah ve yana meyletmiş bir testiyi andırır. Hiçbir marufu maruf olarak bilmez. Hiçbir münkere de karşı çıkmaz. Ancak kendisine içirilen hevayı bilir..."

6- Kalbin Diğer İsimleri:

Bazan kalpten "tuâd" ile "sadr (göğüs)" diye de söz edilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Biz onu senin kalbine (fuad) iyice yerleştirelim diye böyle yaptık." (Furkan, 25/32);

"Biz, göğsünü senin için genişletmedik mi?" (el-İnşirah, 94/1) Her iki âyette da onun kalbi kastedilmektedir. Bazan kalp ile aklın da kastedildiği olur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak bunda kalbi olan... kimse için elbette öğüt vardır." (Kaf, 50/37) Burada kastedilen akıldır. Çünkü kalp çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre aklın yeridir. Fuâd kalbin yeridir, sadr ise fuâdın yeridir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

7- Kulaklar ve Gözler:

İşitmeyi görmeye üstün tutanlar Yüce Allah'ın:

"Kulaklarına" âyetini, lehlerine delil göstermişlerdir. Çünkü burada

"kulaklar",

"gözler"den önce zikredilmiştir. Şanı yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"De ki: Ne dersiniz? Eğer Allah kulaklarınızı ve gözlerinizi alsa...." (el-En'am, 6/46);

"Size kulaklar, gözler ve gönüller verdi." (en-Nahl, 16/78) Bu görüşü savunanlar der ki: İşitme ile altı yönden de idrak edilir. Aydınlıkta da karanlıkta da idrak edilir. Fakat ancak karşı tarafta olanlar görülür ve ışık ve aydınlık vasıtasıyla görmek mümkündür. Kelamcıların çoğunluğu ise görmenin işitmeden üstün olduğunu kabul etmişlerdir. Çünkü işitme ile ancak sesler ve sözler idrak edilir. Görme ile cisimler, renkler ve bütün şekiller idrak edilir. Bunlar derler ki: Görme ile alakalı olanlar daha çok olduğundan dolayı o daha üstündür. Ayrıca altı yönden görme ile idrakin mümkün olabileceğini de kabul etmişlerdir.

8- Gözlerin Çoğul Gelmesinin Sebebi:

Neden "gözler" çoğul geldi de "işitme" tekil gelmiştir diye sorulacak olursa, şu cevap verilir: Buna sebep bu kelimenin mastar olmasıdır. Çok hakkında da az hakkında da kullanılır. Aynı zamanda "sem' (işitmek)" kendisi vasıtasıyla işitilen organın da adıdır. Bu organa fiilin masdarı isim olmuştur. Şöyle de denilmiştir: Burada "işitme" bir topluluğa izafe edildiğinde dolayı bununla topluluğun işitmelerinin kastedildiği anlaşılmaktadır. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi:

"O (uçsuz bucaksız) yollarda leşleri vardır kusurlu develerin;

kemiklerine gelince,

(Üzerlerindeki etler vahşi hayvanlar tarafından sıyrıldığından dolayı) parlak ve beyazdır.

Derileri ise (güneşte suyu çekilmiş) kupkuru kesilmiştir."

Şair burada çoğul olarak "derileri" kastettiği halde "deri" kelimesini tekil olarak kullanmıştır. Çünkü o topluluğun birtek derisinin olamayacağı bellidir. Bir başka şair de benzeri bir durum hakkında şöyle demektedir:

"Biz esir alınmışken öldürülmeyi olmayacak birşey sayma

Boğazınızda bir kemik vardır ve biz kahrolduk."

Burda "boğazlarınızda" kastediyor. Bir başka şairin şu sözleri de bunun gibidir:

"Sanki o, kızmış iki Türk'ün suratı gibidir

Hızlıca atını sürüp mızrağı için hedef alan gibi."

Burada "iki yüz" kastettiği halde "iki Türkün suratı" demiştir. Çünkü iki kişinin tek bir yüzü olmayacağı bilinen bir şeydir. Bunun misali gerçekten çoktur.

Âyetin bu bölümü çoğul olarak: onların kulaklarına" şeklinde de okunmuştur. Anlamının "işitme yerlerine" olması da muhtemeldir. Çünkü işitmeye mühür vurulmaz.. İşitme yerlerine mühür vurulur. Bu şekilde muzaf hazfedilmiş ve muzafun ileyh onun yerine kullanılmıştır. "Sem': İşitmek" dinlemek anlamında da kullanılır. Bu bakımdan "senin benim sözlerimi dinlemen hoşuma gider" anlamında ifadesi kullanılır. Avcının sesine ve köpeklerin havlamasına kulak veren bir öküzün durumunu anlatan Zu'r-Rimme'nin şu beyiti de böyledir:

"Uzaktan uzağa gelen sese büyük bir maharetle kulak verdi

O gizli sesi duymak için ve duyduğunda onun yalan yok, o bir gerçekti."

(Sin harfinin esreli mim harfinin de sakin okunması ile): "es-Sim"1 şeklindeki kelime insanın güzel bir şekilde sözkonusu edilmesi demektir. Yine kurdun sırtlandan olma yavrusuna da "sim"' denir.

Burada kelimesi üzerinde vakıf yapılır. Buna karşılık "perde" kelimesi mübteda olarak merfudur ve ondan önceki ifadeler de haberdir.

"Kalpleri" âyeti ile ona atfedilen kelimelerdeki zamirler şanı yüce Allah'ın ezelden beri îman etmeyeceklerini bildiği Kureyş kâfirleri hakkındadır. Bunun münafıklar, yahudiler hakkında olduğu söylendiği gibi bütün kâfirler hakkında olduğu da söylenmiştir. Çünkü bu daha geneldir. Buna göre mühürlemek kalpler ve kulaklar, perdelemek ise gözler hakkında sözkonusudur. Ğişâ, örtü, perde demektir.

9- Perde:

Eğer örtüsü anlamına gelen tabiri de burdan gelmektedir. Birşeyi örtüp kapatmak için fiili kullanılır. en-Nâbiğa der ki:

"Zübyanoğullarına şanımı ne diye sormadın?

Saçları ağarmış ve kumara katılmayıp kavmiyle birlikte etlerinden yiyen kimseyi duman örttüğü zaman."

Bir diğer şair de şöyle demektedir:

"Gözüm üzerinde perde varken seninle arkadaşlık ettim.

Gözüm açılınca kendimi parçalarcasına kınadım."

İbn Keysan der ki: "Gişâve" kelimesinin çoğulunu yapmak isterseniz, sondaki "h" harfini hazfederek (sonu hemzeli) "ğişâ" dersiniz. el-Ferrâ', "edavi" gibi "ğeşavi" şeklinde yapılacağını da nakletmiştir.

Burada bu kelime şeklinde nasb ile ve: "Ve gözlerine perde çekti" anlamında da okunmuştur. O takdirde şairin şu sözlerine benzer:

"Ben ona saman ve soğuk su yedirdim."

Bir başka şair de buna benzer şöyle demiştir:

"Keşke senin kocan gitseydi

Kılıç ve mızrak kuşanmış olarak."

Burada önceki mısrada anlam "... ve ona su içirdim" şeklinde sonraki beyitte ise: "Ve mızrak taşımış olarak" şeklindedir. Çünkü mızrak kuşanılmaz. el-Farisi der ki: Normal genişlik ve tercih halinde böyle bir kullanım hemen hemen görülmez gibidir. Buna göre bu kelimenin ref" halinde okunması daha güzeldir. O takdirde aradaki "vav" harfi de cümlenin cümleye atfedilmesi olur. el-Farisi der ki: Ben "el-Ğişave"den gelen ve çekimi yapılan vav'lı bir fiil bilmiyorum.

Müfessirlerden kimisi şöyle demiştir: "Gişave: Perde" kulaklar ve gözler üzerindedir. Bu durumda kelimesi üzerinde vakıf yapılır. Başkaları da şöyle demiştir: Mühürlemek hepsi hakkındadır. Gişave (perdelemek) ise mühürlemenin kendisidir. Buna göre (..........) kelimesi üzerinde durak yapılır.

el-Hasen de ğayn harfinin ötreli okunması suretiyle şeklinde okurken Ebû Hayve de o harfi üstün olarak okumuştur. Ebû Amr'dan ise, şeklinde masdarın aslına irca ederek okuduğu rivâyet edilmiştir. İbn Keysan der ki: Bunun şekillerinde okunması caizdir. Fakat en güzel okuyuş şeklindedir. Araplar birşeyi kapsamak, üzerinde olmak anlamında kullanılan herşey hakkında bu vezin ile bu kelimeleri kullanırlar. İmâme (sarık), kinane (ok torbası), kilade (gerdanlık), isabe (başa bağlanan bez) ve benzeri şeyler.

10- Kâfirlere Azap:

Şanı yüce Allah'ın:

"Ve onlar için" âyetinden kasıt yalanlayan kâfirlerdir.

"Büyük bir azap vardır" âyeti ile de bu azâbın niteliği belirtilmektedir. Azaba örnek olarak kamçı ile vurmayı, ateş ile yakmayı ve buna benzer insana acı ve ıstırap veren şeyleri gösterebiliriz. Kur'ân-ı Kerîm'de:

"Ve mü’minlerden bir grup onların azaplarına şahit olsunlar." (en-Nûr, 24/2) diye buyurulmaktadır. Azâb kelimesi, alıkoymak ve engellemekten türetilmiştir. "Onu filan şeyden alıkoyarım ve engellerim" anlamında: denilir. Suyun tatlılığını ifade etmek üzere "uzube" denilmesi de bundan ileri gelmektedir. Çünkü suyun arılaşmak ve ona karışan şeylerin ayrılmasını sağlamak üzere kapta alıkonulmak suretiyle tatlı olması sağlanmak istenir. Ali (radıyallahü anh)'ın şu sözü de böyledir: yani hanımlarınızı dışarıya çıkmaktan alıkoyunuz" demektir. Yine Hazret-i Ali'nin bir askerî birliği uğurlarken şöyle dediği nakledilmektedir:

Nefislerinizi kadınları hatırlamaktan alıkoyunuz. Çünkü bu sizin gaza arzunuzu kırar." Herhangi bir şeyden alıkoyduğun herkesi "azablandırmış olursun." Meselde şöyle denilmiştir: "Yemin olsun ben sana engelleyici bir gem takacağım." Yani insanlara yüklenmeni önleyecek bir engel takacağım, demektir. Birşeyden imtina etmek anlamında imtina etti, başkasını alıkoymak anlamında da: başkasını alıkoydu" denilir. Buna göre bu fiil hem lazım (geçişsiz), hem de müteaddi (geçişli )dir. Azaba bu adın veriliş sebebi, ona mahkum olan kimseden insan bedenine uygun gelen her türlü hayırın alıkonulup engellenmesi, bunun zıddı olan şeylerin ise üzerine yağdırılması, boşaltılmasıdır.

8. Âyetin Tefsiri

İnsanlardan kimisi: «Allah'a ve âhiret gününe inandık derler.» Halbuki onlar îman etmiş değillerdir.

Âyeti ile ilgili açıklamalar yedi başlık halinde ele alınacaktır:

1- Sûre'nin İlk Ayetleri:

İbn Cureyc, Mücâhid'in şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Bakara sûresinde mü’minler hakkında dört âyet, kâfirlerin nitelikleriyle ilgili iki âyet, münafıklar hakkında da onüç âyet-i kerîme nazil olmuştur." Esbat'ın es-Süddi'den yüce Allah'ın:

"İnsanlardan... " âyeti hakkında: Onlar münafıklardır, dediğini rivâyet etmektedir. Sufi âlimleri der ki: "en-Nas" bir cins ismidir. Veli (dost) edinilen kimselere ise cins ismiyle hitap edilmez.

2- Dilcilere Göre "en-nâs":

Nahivciler "en-nas" kelimesi hakkında farklı görüşlere sahiptir. Bunun çoğul isimlerinden birisi olup "insan" ile "insane" kelimesinin lâfzı değiştirilerek çoğulu olduğu ve bunun küçültülmüş isminin "nüveys" olduğu belirtilmiştir. Buna göre en-nas kelimesi hareket anlamına gelen en-nevs'ten gelmektedir. O bakımdan " Hareket etti, eder" denilir. Umm Zer' hadisi diye bilinen hadiste de şu ifadeler geçmektedir: "Kulaklarıma aşağı doğru sarkan ve hareket eden küpeler verdi."

Bunun Unuttu" kökünden geldiği de söylenmiştir. İbn Abbâs der ki: Âdem (aleyhisselâm) Allah'ın ahdini unuttuğundan dolayı "insan" ismini almıştır. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Âdem unuttuğundan (ya da; Âdem'e unutturulduğundan) dolayı onun zürriyyeti de unuttu."

Kur'ân-ı Kerîm'de de yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

"Yemin olsun ki bundan önce biz Âdem'e vahyettik ve o unuttu." (Taha, 20/115) İleride gelecektir. Buna göre insan kelimesinin başındaki hemze fazladandır. Şair der ki:

"Bu ahidleri sakın unutma. Çünkü,

Sen unutkan olduğun için sana insan ismi verildi."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Eğer önceden sana vermiş olduğum sözleri unutursam

Bağışla. Çünkü ilk unutan kişi insanların ilkidir."

İnsana bu adın veriliş sebebinin onun (Hazret-i Âdem'in) Havva ile ünsiyeti olduğu da söylenmiştir. Rabbiyle ünsiyeti dolayısıyla bu adın verildiği de söylenmiştir. O takdirde kelimenin başında bulunan hemze aslî harflerden olur. Şair der ki:

"İnsana ancak ünsiyyeti dolayısıyla bu isim verilmiştir

Kalbe ise ancak dönüp durmasından (niyetleriyle evirilip çevirilmesinden) bu ad verilmiştir."

3- Münafıklar da Bir Çeşit Kâfirdir:

Yüce Allah, önce mü’minleri sözkonusu etti. Şeref ve faziletleri dolayısıyla önce onların niteliklerini belirtti. Daha sonra onların zıddı olarak kâfirleri zikretti. Çünkü küfür ve îman iki ayrı taraftır. Arkasından münafıkları zikredip az önce kendilerinden söz ettiği kâfirlere kattı. Çünkü yüce Allah:

"Onlar îman etmiş değillerdir" âyeti ile mü’min olmadıklarını belirtmektedir. Bu âyet ile Kerramiye'nin: "Kalp inanmasa dahi îman dil ile söylemekten ibarettir." görüşü reddedilmektedir. Buna delil olarak da yüce Allah'ın:

"Allah da onları söylediklerinden dolayı... mükâfatlandırdı" (el-Maide, 5/85) âyetini delil gösterir ve derler ki: Burada yüce Allah: "Söylediklerinden ve kalplerinde gizlediklerinden dolayı" diye buyurmamıştır. Delil olarak Hazret-i Peygamber'in şu sözlerini de gösterirler: "Ben insanlarla lâ ilâhe illâlah deyinceye kadar Savaşmakla emrolundum. Bunu söyledikleri takdirde ise kanlarını ve mallarını bana karşı korumuş olurlar."

Ancak onların ileri sürdükleri bu görüş bu konuda kusurlu olduklarını ve donukluklarını ortaya koymakta: Kur'ân ve Sünnnetin söz ve inanç ile birlikte amelde de bulunmak gerektiğini belirten buyrukları üzerinde düşünmeyi terkettiklerini göstermektedir. Oysa Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle de buyurmuştur: "Îman, kalp ile bilmek, dil ile söylemek, azalar ile de amel etmektir." Bunu İbn Mâce Sünen'inde rivâyet etmiştir.

Buna göre Sicistanlı Muhammed b. Kerram'ın ve onun görüşünü kabul edenlerin benimsedikleri kanaat nifakın kendisi ve bizzat ayrılıktır. Yardımsız bırakılmaktan ve kötü inançtan Allah'a sığınırız.

4- Mü’min ve Kâfir'in Türleri:

Bizim (Mâlikî mezhebine mensup) ilim adamlarımız (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun) şöyle demişlerdir: Mü’min iki türlüdür: Birisi Allah'ın sevdiği ve dost edindiği mü’min, diğeri ise Allah'ın sevmediği ve dost edinmediği, aksine buğzedip düşmanlık ettiği mü’min. Îman ile vefat edeceğini bildiği her mü’mini Allah sever, onu dost edinmiştir, ondan razıdır. Allah küfür üzere öleciğini bildiği herkese de buğdezer, ona gazap eder, ona düşmandır. Ancak bu onun imanı sebebiyle değildir. Aksine, vefatı esnasındaki küfür ve dalaleti dolayısıyladır.

Kâfir de iki türlüdür. Birisi kaçınılmaz olarak ceza görecek, diğeri ceza görmeyecek kâfirdir. Ceza görecek olan kâfir, küfür üzere ölen kişidir. Allah böyle bir kimseye gazap eder ve ona düşmandır. Cezalandırılmayacak kişi ise îman üzere ölen kişidir. Yüce Allah böyle birisine azap etmez, buğzetmez, aksine onu sever, onu dost edinir. Hali hazırdaki küfrü sebebiyle değil, îman üzere vefat edeceğinden dolayı böyledir.

5- Mutlak Olarak Sevap Ya da Ceza Göreceğini Söylemek:

Buna göre mutlak olarak: "Mü’min, sevap kazanmayı hakeder, kâfir de cezayı hakeder" demek câiz değildir. Aksine bunun îman ile kayıtlı olarak söylenmesi gerekir. İşte bundan dolayı şöyle deriz: Putlara taptığı esnada, yüce Allah Hazret-i Ömer'den razı idi. Onun sevap kazanmasını murad ediyor, cennete gitmesini istiyordu. Puta taptığından dolayı değil, fakat mü’min olarak vefat edeceğinden dolayı böyle idi. Diğer taraftan, ibadet ettiği esnada bile İblis'e gazap etmiş idi. İbadet ettiği esnadaki halinden dolayı değil, sonunda küfür üzere öleceğinden dolayı.

Bu hususta Kaderiyye farklı bir kanaat belirterek muhalefet etmiş ve şöyle demiştir: Hayır, ibadeti esnasında Allah İblis'e gazap etmemiştir. Putlara taptığı vakit de Allah Ömer'den razı değildi. Ancak bu görüş tutarsızdır. Çünkü şanı yüce Allah İblis'in (Allah'ın laneti üzerine olsun) ne halde öleceğini bildiği gibi, Hazret-i Ömer'in de ne şekilde vefat edeceğini ezelden beri biliyordu. Böylelikle Allah'ın İblis'e ezelden beri gazap ettiği ve Ömer'i sevdiği sabit olmuş olur. Buna delil ümmetin şu husus üzerine icma etmiş olmasıdır: Şanı yüce Allah cehennem ehlinden olduğunu bildiği kimseyi sevmez. Aksine o kimseye gazap eder. Diğer taraftan cennet ehlinden olduğu kimseleri de sever. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki ameller, son hallere göredir." Bu bakımdan sûfî ilim adamları şöyle der: Îman kulun söz ve fiil olarak kendisiyle süslenip bezendiği şeyler değildir. Îman, ezelden beri kişinin mutluluğuna dair cereyan etmiş olan hükümdür. Bunun beden üzerinde ortaya çıkması ise, kimi zaman iğreti olarak sözkonusu olabilir, kimi zaman da bir hakikat olarak ortaya çıkabilir.

Derim ki: Bu, Müslim'in Sahih'inde ve başka hadis kaynaklarında sabit olan Abdullah b. Mes'ûd'un şu hadisindeki ifadeyi dile getirmektedir: Abdullah b. Mes'ûd dedi ki: Doğru söyleyen ve doğruluğu tasdik edilen Resûlüllah bize anlattı: "Sizden her bir kimsenin yaratılışı annesinin karnında kırk gün tutulur. Sonra bunun kadar bir süre alaka (sülüğü andıran bir kan pıhtısı) olur. Sonra bunun kadar bir süre bir çiğnemlik (et parçası) olur. Sonra Allah meleği gönderir. Bu melek ona ruh üfler. Ona dört husus emredilir: Rızkını, ecelini, amelini bedbaht mı yoksa mutlu mu olacağını yazması emredilir. Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan adına yemin ederim, sizden herhangi bir kimse, cennet ehlinin amelleriyle amel eder. O kadar ki kendisi ile cennet arasında sadece bir arşınlık mesafe kalır, fakat onun için takdir edilen hüküm onu geçer ve cehennem ehlinin ameli ile iş yapar ve böylelikle oraya girer. Ve yine sizden herhangi bir kimse cehennem ehlinin ameli ile amel eder, o kadar ki kendisi ile cehennem arasında bir arşınlık mesafe kalır. Fakat onun hakkında yazılmış olan hüküm onu geçer ve cennet ehlinin ameli ile amelde bulunarak oraya girer."

6- Îman ve Amel:

Denilse ki: İmâm, hadis hafızı, Ebû Muhammed Abdülğani b. Said el-Mısrî'nin zındıklık sebebiyle asılmış Muhammed b. Said eş-Şami'den -ki bu; Muhammed b. Ebû Kays'tır- onun Süleyman b. Mûsa'dan -ki bu da el-Eşdak diye bilinir- onun Mücâhid b. Cebr'den, onun İbn Abbâs'tan rivâyetine göre: Bize Ebû Rezin el-Ukayli haber vererek dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana dedi ki: "Ey Ebû Rezin, ben ve sen tadı hiçbir şekilde değişmeyen bir sütten, (cennette) içeceğiz" Ben dedim ki: Allah ölüleri nasıl diriltir? Bana şu cevabı verdi: "Kurumuş halde sana ait olan bir araziden hiç geçtin mi, sonra aynı yerden geçerken onun yeşermiş olduğunu, sonra aynı yerden geçerken, tekrar kurumuş olduğunu, sonra aynı yerden geçerken yine yeşermiş olduğunu hiç gördün mü?" Ben: Gördüm, deyince Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "İşte öldükten sonra diriliş de böyledir." Ben yine: Benim mü’min olduğumu nasıl bilebilirim? dedim şu cevabı verdi: "Bu ümetten -İbn Ebi Kays der ki: Veya benim ümmetimden diye buyurdu- olan herkes bir iyilik yapar, bunun iyilik olduğunu bilir ve buna karşılık Allah'ın kendisine hayır ile karşılık vereceğini bilirse veya bir kötülük işler, bunun kötülük olduğunu bilir, Allah'ın buna karşılık ona kötü bir ceza vereceğini yahut o kötülüğü ona bağışlayacağını bilirse o kişi muhakkak mü’mindir."

Derim ki: Bu Hadîs-i şerîf senet itibariyle her ne kadar güçlü değil ise de manası doğrudur ve İbn Mes'ûd tarafından rivâyet edilen az önce kaydettiğimiz Hadîs-i şerîfe aykırı değildir. Çünkü o Hadîs-i şerîfteki ifade ölüm hali ile alakalıdır, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Ameller ancak sonuçlan iledir" hadisini andırmaktadır. Bu Hadîs-i şerîf ise, böyle olan kimsenin o haliyle mü’min olacağını göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

7- Münafık'a Bu Adın Veriliş Sebebi:

Dil âlimleri der ki: "Münafık"a münafık deniliş sebebi, içinde gizlediğinden başka birşeyi açığa vurmasıdır. Bu isimin ona verilmesiyle o, yafean faresi denilen hayvana benzetilmiştir. Bu cerboa (Arap tavşanı, yaban faresi) denilen hayvanın "en-Nafika (bugünkü diliyle tünel anlamında)" ismini alan bir deliği bulunur. İkinci bir deliği daha vardır ki o deliğin ismi da "el-Kâsiâ"dır. Bu hayvan yeri deler, içeri girer. Yerin yüzeyine yakın ve toprağı inceltinceye kadar deliğini sürdürür. Herhangi bir tehlike sezdiği vakit kafası ile bu toprağı iter ve dışarı çıkar. O bakımdan bu hayvanın deliğinin dışı toprak, içerisi ise, kazılmış halde olur. Münafıkın durumu da işte böyledir. Onun dış görünüşü îman , içi ise küfürdür. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce geçmiş bulunuyor.

9. Âyetin Tefsiri

Allah'ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar, halbuki onlar, ancak kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.

Aldatmak Bozgunculuktur:

İlim adamlarımız der ki:

"Allah'ı... aldatmaya çalışırlar" âyeti, kendilerince ve kendi kanaatlerine göre onu aldatmaya çalışırlar demektir. Allah'ın bu şekilde buyurmasının sebebi, yaptıkları işin, aldatmak isteyen kimsenin işine benzediğinden dolayıdır. Bu ifadede bir hazf (söylenmemiş bir lâfız)ın olduğu da ileri sürülmüştür. Bunlara göre ifadenin takdiri şöyledir: "Onlar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı aldatmaya çalışırlar." Bu görüş el-Hasen ve başkalarından rivâyet edilmiştir. Bu şekilde onların Allah'ın Peygamberini aldatmaya çalışmaları bizzat Allah'ı kandırmaya çalışmak gibi değerlendirilmiş olur. Çünkü Allah onları peygamberine verdiği risalet aracılığıyla çağırmaktadır. Aynı şekilde mü’minleri aldatmaya çalıştıkları vakit de Allah'ı aldatmaya kalkışmaları demektir.

Onların aldatmaya çalışmaları, içlerinde gizledikleri küfre uymayan açığa vurdukları imanlarıdır. Bu şekilde davranmakla kanlarını ve mallarını korumak isterler. Böylelikle kurtulduklarını ve karşılarındakini aldattıklarını sanırlar. Bunu tefsir ilmiyle uğraşan birtakım kimseler söylemiştir. Dil bilginleri de der ki: Arap dilinde aldatma (el-had')ın asıl anlamı, fesat ve bozuluştur. Bunu Saleb İbnu'l-Arabi'den nakletmekte ve şu beyiti buna delil göstermektedir:

"Rengi beyaz tadı lezzetlidir

Tükürük bozulursa da yine tükürüğü hoştur."

Derim ki: Buna göre

"Allah'ı aldatmaya çalışırlar" âyetinin anlamı şöyle olur.- Onlar kendileriyle Allah arasındaki hallerde riyakarlıkta bulunmak suretiyle îman ve amellerini bozarlar. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) den de - ileride açıklanacağı üzere- bu şekilde açıklandığına dair rivâyet gelmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de de:

"İnsanlara karşı riyakarlık yaparlar" (en-Nisa, 4/142) diye buyurulmaktadır.

Bunun asıl itibariyle gizlemek demek olduğu da söylenmiştir. Eşyanın içerisinde bulunduğu evin gizli saklı tarafına da "el-mehda" tabirinin kullanılması da buradan gelmektedir. Bunu İbn Faris ve başkaları nakletmektedir. Araplar da Kertenkele yuvasında gizlendi" derler. Yüce Allah'ın:

"Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar" âyetinde bir olumsuz ifade ve bir olumluluk vardır. Yani bu aldatmanın akıbeti yalnızca kendilerini bulur. "Her kim asla aldatılamayanı aldatmaya kalkışırsa, ancak kendisini aldatır" diye bir söz de vardır. Bu doğrudur. Çünkü aldatmak ancak gizlilikleri bilemeyen kimseye karşı yapılabilir. Gizlilikleri bilen kimseyi aldatmaya kalkışan ancak kendisini aldatmış olur.

Bu aynı zamanda Allah'ı tanımadıklarını da göstermektedir. Çünkü onlar Allah'ı tanımış olsalardı O'nun asla aldatılamayacağını da bilirlerdi. Hazret-i Peygamber'in şöyle buyurduğuna daha önce dikkat çekilmişti: "Allah'ı aldatmaya çalışma. Çünkü her kim Allah'ı aldatmaya kalkışırsa Allah onu aldatır ve yo kişi eğer farkında ise aslında kendisini aldatır." Bunu duyanlar: Ey Allah'ın Peygamberi, Allah nasıl aldatılmaya çalışılabilir ki? deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurur: "Sen Allah'ın sana emrettiği şeyi yaparsın, fakat bu işi yaparken O'ndan başkasını amaç olarak gözetirsin."

Yüce Allah'ın da ne şekilde aldattığı:

"Allah onlarla alay eder" (el-Bakara, 2/15) âyeti tefsir edilirken açıklanacaktır.

Nafi', İbn Kesîr ve Ebû Amr, bu kelimeyi her iki yerde de lâfızlar arasında da cinas olsun diye şeklinde okumuşlardır. Âsım, Hamza, Kisai ve İbn Amir ise ikinci kelimeyi şeklinde okumuşlardır.

Bu kelimenin mastarı Hı harfinin esreli okunuşu ile ve şeklindedir. Bunu Ebû Zeyd nakletmiştir. Muverrik el-İcli ise, ya harfini ötreli, hı harfini üstünlü, dal harfini şeddeli olmak üzere ve çoğul ifade edecek şekilde Allah'ı çokça aldatmaya çalışırlar" şeklinde okumuştur. Ebû Tâlût Abdüsselâm b. Şeddâd ile el-Cârûd ise, ya harfi ötreli, hı harfi sakin ve dal harfi üstün olmak üzere şeklinde ve: "Ancak kendileri tarafından aldatılmaktadırlar" anlamında okumuşlardır. Bu okuyuşa göre, aradaki harf-i cer hazfedilmiş olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Mûsa kavmini (n arasından)., seçti" (el-A'râf, 7/155) anlamını ifade eder.

Yüce Allah'ın:

"... farkına varmazlar" âyetinin anlamına gelince, yani onlar bu aldatmalarının vebalinin tekrar kendilerine döneceğini bilmezler. Bu aldatmaları sayesinde kurtulduklarını ve amaçlarına ulaştıklarını sanırlar. Ancak bu, dünyada böyledir. Âhirette ise, -ileride de görüleceği gibi- onlara:

"Geride bıraktığınıza dönün de nûr arayın" (el-Hadid, 57/13) denilecektir.

Dilciler der ki: birşeyin farkına varıldığı zaman: Farkına vardım" denilir. Şair kelimesi de burdan gelmektedir. Çünkü şair başkasının farkına varamadığı, değişik birtakım anlamların farkına varabilir. Arapların: Keşke bilmiş olsaydım, anlamında kullandıkları şeklindeki deyimleri de buradan gelmektedir.

10. Âyetin Tefsiri

Kalplerinde hastalık vardır. Allah onların hastalıklarını artırdı. Yalan söylediklerinden dolayı onlara acıklı bir azap vardır.

Hasta Kalpliler:

"Kalplerinde hastalık vardır" âyeti mübteda ve haberdir.

"Hastalık" onların inançlarındaki bozukluğu ifade etmek için istiare yoluyla kullanılmış bir deyimdir. Bu ise ya şüphe ve münafıklıktır veya inkâr ve yalanlamaktır. Anlamı şudur: Günah işlemek kastı sebebiyle, tevfik, koruma ve destekten uzak olduğundan dolayı kalpleri hastadır. Dil bilgini İbn Faris der ki: Hastalık bir rahatsızlık yahut bir münafıklık veya herhangi bir işteki kusur dolayısıyla insanın sıhhat sınırlarının dışına çıkmasına sebep olan herşeyin adıdır.

Kur'ân okuyucuları: hastalık" kelimesindeki "radıyallahü anh" üstün okunacağı üzerinde icma etmişlerdir. Ancak el-Esmai'nin Ebû Amr'dan rivâyetine göre o "radıyallahü anh" harfini sükûnlu okumuştur.

"Allah onların hastalıklarını artırdı." Bu onlara bir bedduadır, denilmiştir. Küfürlerine karşılık ceza olmak üzere Allah onların şüphelerini, münafıklıklarını, yardımsız kalıp zayıflıklarını, güçsüz kalıp acizliklerini daha da artırsın, demek olur. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Ey rüzgarları güneyden ve saba (doğu)dan gönderen

Zeyd (kabilesi) gazaplandı mı sen de onların gazaplarını artır."

Yani, kendilerini kızdıran şeyin intikamını almak fırsatını verme.

Buna göre bu âyet-i kerimede münafıklara beddua etmenin, onları kovup uzaklaştırmanın câiz olduğuna delil vardır. Çünkü münafıklar Allah'ın yarattıklarının en kötüleridir.

Bu âyetle yüce Allah onların hastalıklarının daha da arttığını haber vermektedir. Yani Allah onların hastalıklarına hastalık katmıştır, demek olur. Nitekim bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır.

"Onların küfürlerine küfür katıp artırdı ve onlar kâfir olarak öldüler." (et-Tevbe, 9/125)

Meânî bilginleri de der ki:

"Kalplerinde hastalık vardır"ın anlamı: Onlar dünyaya meyledip dünyayı sevmeleri, âhiretten yana gafil olup ondan yüzçevirmeleri dolayısıyla kalplerinde hastalık vardır.

"Allah onların hastalıklarını artırdı" âyetinin anlamı da: Allah onları kendi hallerine bıraktı. Dünyanın bütün keder ve endişelerini onlar için bir araya getirdi. Bunlardan vakit bulup da dinlerine gereken önemi vermeye fırsat bulamadılar.

"Onlara acıklı bir azap vardır." Fani olanlar sebebiyle kalıcı bir azapları olacaktır.

Cüneyd der ki: Azaların hastalanması bedendeki rahatsızlıklardan dolayı olduğu gibi, kalplerin hastalıkları da hevâya uymaktan kaynaklanır.

"Onlara acıklı bir azap vardır" âyetinde yer alan "elim (acıklı)" kelimesinin Arap dilindeki anlamı, acı veren, can yakan demektir.

Nitekim "es-Semî"' kelimesi de işittiren anlamına kullanılır. Zu'r-Rimme bir devenin niteliğini anlatırken, şöyle der:

"Uzun boylu develeri hızlıca koşturturuz

Yüzlerine elim (yakıcı) bir ısı vurarak."

Acı ve ıstırap verdiği takdirde kelimesi kullanılır. Ağrıtmak anlamına kelimesi, ağrı anlamına da ….kelimesi kullanılır. Acı ve ıstırap duymayı ifade etmek ivçin de kelimesi kullanılır. "Elim" kelimesinin çoğulu, "ulemâ şeklinde gelir, kerim ve kürema gibi. A'lâm da "eşraf" kalıbında acılar anlamındadır.

"Yalan söylediklerinden dolayı....." yani peygamberleri yalanlayıp yüce Allah'ın âyetlerini reddedip âyetlerini yalanladıkları için. Bu açıklamayi Ebû Hâtim yapmıştır. Âsım, Hamza ve Kisai (..........) şeklinde okumuşlardır. "Yalan söylemeleri ve îman etmedikleri halde îman ettik demeleri sebebiyle..." demek olur.

Münafık Niçin Öldürülmez?

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in münafıklıklarını bildiği halde münafıkları neden öldürmediği hususunda ilim adamlarının dört ayrı görüşü vardır:

1- Kimi ilim adamı şöyle demektedir: Onları öldürmeyişinin sebebi kendisinden başka onların durumunu bilenin olmayışıdır. İlim adamları çok büyük bir çoğunlukla Hakim'in kendi bilgisine dayanarak öldürme cezası vermeyeceğini kabul ederler. Ancak diğer hükümler hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbnü'l-Arabi der ki: Şu kadar var ki bu görüş çürüktür. Çünkü el-Mücezzer b. Ziyad'a karşılık olarak (kısasen) el-Haris b. Süveyd b. es-Samit öldürülmüştür. Çünkü el-Mücezzer, el-Haris'in babası olan Süveyd'i (cahiliyye döneminde Evs ile Hazrecliler arasında cereyan eden) Buas günü Savaşında öldürmüştü. Ancak el-Haris İslâm'a girmiş ve Uhud Savaşında el-Mücezzer'in gafil olduğu bir anı yakalayarak Uhud günü öldürmüştü. Durumu Cebrâîl, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a haber verince ona karşılık olmak üzere el-Haris'i öldürdü. Çünkü el-Mücezzer'in öldürülüşü hile (gafil avlayarak) ile olmuştur. Gafil avlayarak öldürmek karşılığında ölüm cezası ise, Allah'ın hadlerinden birisidir.

Derim ki: Böyle bir açıklama İbnü'l-Arabi gibi bir İmâmın bir yanılmasıdır. Çünkü sözü geçen icma eğer sabit olmuş ise bu, sözü geçen olayın hükmünü bozmaz. Çünkü icmaın gerçekleşmesi ve sabit olması, ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatı ve vahyin kesilmesinden sonra olur. Buna göre bu, vahiy ile muayyen bir olay hakkında verilmiş bir hüküm demektir. O bakımdan bu delil gösterilemez. Veya icma ile neshedilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

2- Şâfiî mezhebi âlimleri der ki: Onları öldürmeyişinin sebebi, küfrünü gizleyen imanını açığa vuran kişi demek olan, zındıkın tevbe etmesinin istenip öldürülmeyişidir. İbnü'l-Arabi der ki: Ancak bu bir vehimdir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) münafıkların tevbe etmelerini istemediği gibi, bunu kimse de nakletmiş değildir. Hiçbir kimse de: Zındıkın tevbe etmesinin istenmesi vaciptir, demiş değildir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların durumlarını bildiği halde onlardan yüzçeviriyordu. İşte Şâfiî mezhebi mensuplarından sonradan gelmiş bir kişi şöyle demektedir: Zındıkın tevbe etmesini istemek caizdir, şeklindeki bir görüş sahih olarak kimseden nakledilmiş değildir.

3- Peygamber efendimizin onları öldürmeyişi maslahat dolayısıyladır. Bu da kalplerin ondan uzaklaşmayıp ona ısınması içindir. Bu hususa Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ömer'e söylediği: "Benim ashabımı öldürdüğümden insanların söz etmesinden Allah'a sığınırım" âyeti ile bu hususa işaret etmektedir. Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kalplerini İslâm'a ısındırmak istediği kimselere (müellefetu'l-kulub) kötü bir inanca sahip olduklarını bilmekle birlikte ısındırmak gayesiyle bağışlarda bulunurdu. Bu hem bizim ilim adamlarımızın (Maliki mezhebi âlimlerinin) hem de başkalarının görüşüdür.

İbn Atiyye der ki: Bu, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın münafıkları öldürmekten uzak duruşu ile ilgili olarak Mâlikî mezhebine mensup ilim adamlarının izlediği yoldur. Bunu Muhammed b. el-Cehm, Kadı İsmail, el-Ebheri ve İbnu'l-Macişun açıkça ifade etmişlerdir. Delil olarak da yüce Allah'ın şu âyetini gösterirler.

"Eğer münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar.... ve korlukla öldürülürler" (el-Ahzab, 33/60-61)

Katâde der ki: Bunun anlamı, münafıklıklarını açıkça ilan ettikleri takdirde öldürülürler, şeklindedir.

İmâm Mâlik der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dönemindeki münafıklık bizim günümüzdeki zındıklığın aynısıdır. Zındıklık ettiğine dair tanıklık edilecek olursa tevbe etmesi istenmeksizin öldürülür. Aynı zamanda bu Şâfiî'nin iki görüşünden birisidir. Yine İmâm Mâlik der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın münafıkları öldürmekten uzak durması, ümmetine hakimin kendi bilgisine dayanarak hüküm veremeyeceğini beyan içindir. Çünkü münafıkların durumları hakkında başkaları tarafından şahitlik edilmiş değildir.

Kadı İsmail der ki: Abdullah b. Ubey b. Selam hakkında Zeyd b. Erkam'dan başkası (münafıklığa dair) şahitlik etmemiştir. el-Cülas b. Süveyd hakkında da onun himayesinde bulunan üvey evladı Umeyr b. Sa'd'dan başkası şahitlik etmemişti. Eğer bunlardan herhangi bir kimseye karşı iki kişi kâfir ve münafık olduğuna dair şahitlik ederse öldürülür.

İmâm Şâfiî ise öteki görüşünü delillendirmek üzere şöyle demektedir: Hakkında zındıklık ettiğine dair şahitlikte bulunulup da bunu inkâr edip îman ettiğini ve İslâm'ın dışında her dinden uzak olduğunu belirten bir kimse hakkındaki sünnet (uygulama), kanının akıtılmayacağı şeklindedir. Re'y sahipleri, Ahmed, Taberi ve başkaları da bu görüştedir.

Şâfiî ve mezhebine mensup ilim adamları şöyle demişlerdir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı münafıkları öldürmekten alıkoyan -onların münafık olduklarını bilmekle birlikte- müslüman olduklarını açığa vurmalarıdır. Çünkü onların açığa vurdukları öncesinin (gizlediklerinin) hükmünü ortadan kaldırır.

Taberi der ki: Yüce Allah kulları arasındaki hükümleri zahir esasına göre tesbit etmiş ve yarattıklarından herhangi bir kimseye böyle bir imtiyaz vermeksizin gizliliklerine dair hükmü sadece kendisi üstlenmiştir. O bakımdan kimsenin zahir olana aykırı hüküm verme yetkisi yoktur. Çünkü bu zanlara yakın bir hüküm olur. Eğer bir kimsenin öyle bir yetkisi olsaydı, herkesten çok Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın buna göre hüküm vermesi gerekirdi. Halbuki o, münafıklar hakkında açığa çıkardıkları davranışları sebebiyle müslümanlara uyguladığı hükümlerin aynısını uygulamış, gizliliklerini ise Allah'a havale etmiştir. Hatta Allahu Teala şu âyetinde onların zahir hallerini yalanlamış bulunmaktadır:

"Ve Allah tanıklık eder ki münafıklar şüphesiz yalancıdırlar." (el-Münafıkun, 63/1)

İbn Atiyye der ki: Mâlikîler bu konuda benimsedikleri görüş ile ilgili olarak bu âyet-i kerimenin kendilerini, görüşlerinin aksini kabul etmek açısından bağlayıcı olmayışını şöyle izah ederler: Bu âyet-i kerimede münafıkların şahıs olarak tayini yapılmamıştır. Âyet-i kerimede münafıklıkla itham edilen herkes için bir azar vardır. Bu âyet-i kerimeye rağmen, münafıklıkla itham edilen her kişinin şöyle demek imkanı yine vardır: Bu âyet-i kerimeyle kastedilen ben değilim, ben ancak mü’minim. Eğer bu âyet-i kerîme ile herhangi bir kimse tayin edilmiş olsaydı, onun yalanlamasını (yani münafıklığının cezasını) hiçbir şey ortadan kaldıramazdı.

Derim ki: Böyle bir açıklama su götürür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları vaya onların pek çoğunu, isim ve şahısları ile yüce Allah'ın kendisine bildirmesi suretiyle bilirdi. Huzeyfe de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisine haber vermesi sayesinde bunu biliyordu. O kadar ki Hazret-i Ömer ona: Ey Huzeyfe, ben de onlardan birisi miyim, diye sorar Huzeyfe ona: Hayır, diye cevap verirdi.

4- Şanı yüce Allah, Peygamberinin ashabına verdiği sebat sayesinde münafıkların onları veya dinlerini ifsad etmesinden korumuş idi. Dolayısıyla münafıkların kalmalarında bir zarar yoktu. Bugün durum aynı değildir. Çünkü bizler zındıkların avam olanlarımızı ve bilgisizlerimizi ifsad etmelerinden emin değiliz.

11. Âyetin Tefsiri

Onlara: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiği zaman "biz ancak ıslah edicileriz" derler.

Fesat ve Islah:

"Zaman" edatı, zarf kabul edilerek nasb mahallindedir. Bunda amil dediler" âyetidir. Bu âyet beklenen fiilin gerçekleştiğini haber verir. el-Cevherî der ki: edatı gelecekteki zamana delalet eden bir isimdir. Ancak bir cümleye izafe edilerek kullanılır ve: Taze hurma kızarmaya başladığında sana gelirim," ve Filan kişi geldiğinde..." denilir. Bunun isim olduğunu gösteren ise: Filan kişinin sana geleceği günü gelirim, anlamını ifade etmesidir. O halde bu kelime bir zarftır ve karşılık vermek anlamını da ihtiva etmektedir.

Şartın cevabı üçtür: Fiil, fa harfi ve edatı. Fiil olarak: "Bana gelirsen ben de sana gelirim" demek gibi. "Fa" harfi ile: " Eğer bana gelirsen ben de sana iyilikte bulunurum" sözünde olduğu gibidir. (........) edatı ile de yüce Allah'ın şu âyetinde şartın cevabı olarak yer aldığını görüyoruz:

"Eğer ellerinin önden gönderdikleri sebebiyle de onlara bir kötülük gelip çatarsa, bakarsın ki (........) onlar ümit kesmişlerdir." (er-Rum, 30/26) Şiirde bu edat getirilerek şartın cevabının yer aldığı örneklerden birisi de Kays b. el-Hatîm'in şu sözleridir:

"Kılıçlarımız erişmezse, eğer onları

Adımlarımız eriştirir düşmanımıza onlarla öylece vuruşuruz."

Burada görüldüğü gibi, vuruşuruz" kelimesi, cezm ile (sükûnlü olarak) üzerine atfedilmiştir. Çünkü bu da (mahallen) meczumdur. Eğer meczum olmasaydı, o vakit bu kelimenin sonunu nasb ile söylerdi.

Bazan ya tekid maksadıyla da eklenir. Yine bu edat ile de cezm edilir. Ferezdak'ın şu beyiti bu türdendir:

"Bir zalim oğlu olan Ebû Leyla kalktı ona

Ve o, kılıcı sıyırdı mı vururdu."

Sîbeveyh der ki: Güzel olan Ka'b b. Züheyr'in şu beyitidir:

"Ve benim devem istedi mi, (gün boyunca yürüdükten sonra) öyle hızlı yol alır ki

Gün batımında, korkmuş ve dehşete kapılmış bir öküz gibidir (çok hızlıdır)."

Bundan kastı ise, bu beyitte de cezm edilmediği gibi, edatıyla cezm etmemenin daha güzel olacağıdır.

el-Müberred'den bu edat müfacee (aniden beklenmedik birşey ile karşılaşmayı) bildiren ifadelerde mekan zarfı olduğu takdirde cezmetmeyeceği görüşü nakledilmiştir: Çıktım, aniden Zeyd ile karşılaştım" demek gibi. Çünkü burada "Zeyd" kelimesi ile onun cüssesi kastedilmektedir ve bu bir mekandır. Ancak bu görüş reddedilmiştir. Çünkü bu, çıktım, aniden Zeyd'in orada hazır olduğunu gördüm, anlamındadır. Bu edatta, diğer zaman zarflarındaki gibi masdar manası vardır. Arapların: Bugün şarap ve yarın bir iştir" şeklindeki sözlerinde olduğu gibi. Bunun anlamı: Bugün şarap vardır, yarın da bir işin meydana gelmesi sözkonusudur, şeklindedir.

"Denildi", demek'ten gelmektedir. Aslı: şeklindedir. Vav'ın kesresi kafa nakledilince vav, ya harfine dönüştü.

"... onlara denildi" anlamındaki âyetin, şeklinde lâm'ın lâm'a idğamı ile okunması da caizdir. Burada iki sakinin bir arada bulunmasının câiz oluşu ya'nın hem harf-i med hem de yumuşak harflerinden olmasındandır.

el-Ahfeş der ki: Kaf ve ya harfinin ötreli okunuşuyla (........) okuyuşu da caizdir. el-Kisai der ki: Fiilin meçhul olduğunu göstermek üzere kaf harfinin üzerinde dammenin işmam edilmesi caizdir. Bu da Kayslıların şivesidir. Nitekim kelimelerinde de durum böyledir.

Hişam, İbn Abbâs'tan (bir nüshada İbn Amir'den) ve Ruveys de Yakub'dan da böyle rivâyet etmiştir. Nafi' ise bunlar arasında özellikle kelimelerinde işmam yapmıştır. İbn Zekvan bunlara kelimelerini de eklemiştir. Diğer kıraat İmâmları ise, hepsini esreli olarak okumuştur.

Huzeylliler ile Esedoğullarından Duyberoğulları ile Fek'asoğulları, sakin bir vav ile derler.

"Fesad çıkarmayın" âyetinde yer alan edatı nehiy içindir.

"Fesad": Salahın zıddıdır. Bunun gerçek mahiyeti doğruluktan onun zıddı olana geçiş yapmaktır. Âyetteki anlamı, küfür ile ve kâfirlerle dostluk ve yakınlık ilişkilerinde bulunmak suretiyle, insanları Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ve Kur'ân-ı Kerîm'e imandan uzak tutmakla yeryüzünde fesat çıkartmayınız, şeklindedir. Şöyle de denilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamber olarak gönderilişinden önce yeryüzünde fesat vardı. Orada türlü türlü masiyetler işlenir idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem.) peygamber olarak gönderilince fesat kalktı ve yeryüzü ıslah oldu. Tekrar masiyet işleyecek olurlarsa ıslah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkartmış olurlar. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:

"Orası ıslah edildikten sonra, yeryüzünde fesat çıkarmayın." (el-A'raf, 7/56, 85)

"Yeryüzünde" Arz kelimesi müennestir, cins ismidir. Aslında bunun tekiline demek gerekirdi fakat Araplar öyle kullanmamışlardır. Çoğulunun da (.........) şeklinde olması gerekir. Çünkü Araplar sonunda müenneslik t'si bulunmayan müennes kelimeleri sonuna "elif ve t" harflerini getirerek çoğul yaptıkları olur: kelimesinde olduğu gibi. Ancak daha sonra bu kelimeyi "vav ve nun" harfleriyle çoğul yaparak şeklinde çoğul yapmışlardır. Halbuki müennes olan bir kelime kelimelerinde olduğu gibi nakıs olmadığı sürece vav ve nun ile cem edilmez. Ancak Araplar burada elif ile t'yi hazfettiklerinden dolayı yerine vav ve nun getirmiş ve "radıyallahü anh" harfinin üstünlü okunuşunu da olduğu halde bırakmışlardır. Radıyallahü anh harfinin sakin olduğu da olur. Bu kelime bazen şeklinde de çoğul yapılabilir. Ebû'l-Hattab Arapların dedikleri gibi, dediklerini de ileri sürmektedir. şeklindeki çoğul da aynı şekilde kıyasa uygun değildir. Onlar sanki bu kelimeyi şeklinde de çoğul yapmış gibidirler.

Aşağıda kalan herşeye "arz, yer" denilir. Yine tabiri açıktan açığa temiz ve güzel olan arazi anlamındadır. Arınıp temizlendi anlamına denilir. Ebû Amr der ki: Gözümüze hoş gelen bir yere konakladık, demek olur. "Annen olmayasıca" denildiği gibi, yerin olmayasıca" da denilir.

el-Arz: Bineğin ayaklarının alt tarafı anlamına da gelir. Humeyd bir atı vasfederken şöyle demektedir:

"Baytar onun ayağının altını çevirip bakmadı.

Onun iplerinin de üzerinde hiçbir izi yoktur."

Bu kelime aynı zamanda bir silkiniş ve titreyiş anlamına da gelir. Hammâd b. Seleme'nin Katâde'den, onun Abdullah b. el-Haris'ten şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Basra'da yer bir defa sarsıntıya uğradı. İbn Abbâs da der ki: Allah'a yemin ederim bilmiyorum, yer mi sarsıntıya uğradı yoksa bende mi titreme var derken (titreme anlamına) "arz" kelimesini kullanmıştır. Zu'r-Rimme de bir avcıyı nitelendirirken şöyle demiştir:

"Tırnaklarından gelen gizli sese kulak kabarttığında

Veya bir titreyişi olup ya da zatülcenb hastalığına yakalandığında..."

"Arz" aynı zamanda nezle demektir. Allah onu nezle etti, demektir. Nezle olan kimseye de "me'rûd" denilir. kelimeleri hurma fidanlarının yerde köklerinin bulunması anlamındadır. Eğer bu fidan hurma ağacının gövdesi üzerinde biterse, o vakit ona "er-râkib" ismi verilir.

el-îrâd ise, yün veya kıldan yapılmış büyükçe kilim demektir. Alçak gönüllü ve çokça hayır yapmak huyuna sahip kimse hakkında da "erîd" tabiri kullanılır. el-Esmaî der ki: yani o kişi aralarında bu işi yapmaya en lâyık kimse" demektir. enli mi enli anlamındadır. Bazısı da sadece semiz, kilolu oğlak, tabirini kullanır. (Yani ayrıca "arîd" demez.)

"Biz" kelimesinin aslı, şeklindedir. Ha'nın harekesi, nun'a verildi ve ha sakin okundu. Bunu Hişam b. Hazret-i Muâviye en-Nahvi söylemiştir, ez-Zeccâc der ki: Bu kelime çoğul içindir. Çoğul kelimenin alametlerinden bir tanesi de "vav" harfinin bulunmasıdır. Ötre ise, "vav" harfi cinsindendir. Araplar, iki sakinin bir araya gelmesi sebebiyle kelimesini harekeli okumak zorunda kaldıklarından dolayı çoğul için kullanılan şekilde ona hareke vermişlerdir. İşte bunun için yüce Allah'ın:

"İşte onlar, hidâyet karşılığında dalaleti satın alanlardır" (el-Bakara, 2/16) âyetinde yer alan "çoğul ifade eden vav"ı ötreli okumuşlardır. Muhammed b. Yezid de der ki: Bu kelime kelimeleri gibidir. Çünkü bu kelime de iki ve daha fazla kişi hakkında haber vermekle alakalıdır. Çünkü Ben, kelimesi tek kişi içindir, Biz kelimesi ise ikil ve çoğul içindir. Kişi bazen bu kelime ile, biz kalktık, diyerek bizzat kendisi hakkında da haber verebilir. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Onların mÂişetlerini aralarında Biz paylaştırdık." (ez-Zuhruf, 43/32) Mütekellim olması halinde bu kelime, müennes için de müzekker için de aynen kullanılır. Kadın:

Kalktım, gittim, kalktık, gittik, bunu ben yaptım, biz yaptık, der. Arap dilinde bu böyledir. (Birinci şahıslarda eril ile dişil kiplerinin aynı olduğunu anlatmaktadır.)

"Islah edicileriz" kelimesi, fiilinden ism-i faildir. "Salâh" fesadın zıddıdır. Bu kelime lâm harfi üstün ve ötreli olarak iki şekilde okunur. Bunu İbnu's-Sikkit söylemiştir. kelimesinin masdarıdır. Şair der ki:

"Bana sövdüğün takdirde başımı önüme eğersem ne yaparsın?

Ana babaya sövmekten sonra bir düzelme (ıslah) olmaz."

"Salâh" Mekke'nin isimlerinden birisidir. "es-Silh" bir nehir adıdır.

Münafıkların böyle (yani biz ıslah edicileriz) demeleri kendi kanaatlerinin böyle olduğunu ifade etmektedir. Çünkü onlara göre fesat çıkartmak bir ıslahtır. Yani bizim kâfirlere meyletmekten ve onlarla bulunmamızdan maksadımız, onlarla mü’minler arasını düzeltmekten ibarettir, başkası değildir. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır.

12. Âyetin Tefsiri

Uyan! Gerçekten onlar fesatçıların ta kendileridirler. Fakat anlamazlar.

"Uyan! Gerçekten onlar fesatçıların ta kendileridirler" âyeti onların kanaatlerini reddetmekte, söylediklerini yalanlamaktadır. Bu bakımdan şöyle demişlerdir: Her kim, zahiren iddialarda bulunursa, o kişi yalancıdır. Yüce Allah'ın:

"Uyan, gerçekten onlar fesatçıların ta kendileridirler" dediğine bakmaz mısınız? Bu açıklama doğrudur.

başta bulunduğundan dolayı elif esreli olmuştur. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır. Ali b. Süleyman da: Üstün olması da caizdir, demiştir. Nitekim Sîbeveyh anlamında olmak üzere, gerçekten şüphesiz sen gidicisin, denilmesini câiz kabul etmiştir.

Onlar, kelimesinin mübteda olması fesatçılar" kelimesinin de haberi olması caizdir. Mübteda ve haber de bir arada edatının haberi olur. Ayrıca kelimesi gerçekten onlar" kelimesindeki he ve mim harfleri için tekid olabilir. Ayrıca fasıla olması da caizdir. -Kûfeliler buna imad derler- Ve kelimesinin haberi olur. Takdiri ise: Yüce Allah'ın:

"İşte onlar felâha erenlerin kendileridir" âyetinde de açıklandığı üzere: uyan, gerçekten onlar, fesatçılardır" şeklinde olur.

"Anlamazlar" âyeti ile ilgili olarak İbn Keysan der ki: Kendisinin fesatçı olduğunu bilmeyen kişiyi yermeye gerek yoktur. Fakat fesatçı olduğunu bildiği halde bilerek fesat çıkaran kimse ancak yerilir denilmektedir. Böyle bir iddiaya iki şekilde cevap verilir: Evvela bunlar, fesadı gizliden gizliye yapıyor, dışa da ıslah edici olduklarını gösteriyorlardı. Bununla birlikte bu durumlarının Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için zahir olacağını bilmiyorlardı. Diğer bir açıklama şekli: Onların yaptıkları fesat, kendilerine göre bir salah (düzeltme) olabilir ve onlar bunun fesad olduğunu bilmiyor olabilirlerdi. Hakkı açıklamayı ve hakka uymayı, terkemek suretiyle Allah'a ve Rasûlüne isyan etmişlerdir.

"Fakat" anlamına gelen bir te'kid ve bir istidrâk (ek açıklamada bulunmak) harfi (edatı)dır. Böyle bir edatın kullanılması için hem bir nefiy hem de bir isbat (olumlu ve olumsuz önerme) bulunmalıdır. Eğer ondan öncesi olumsuz ise, ondan sonrası olumluluk ifade eder. Şayet öncesi olumlu ise sonrası olumsuzluk ifade eder. Eğer önceden olumlu ifade gelmiş ise, ondan sonra yalnızca tek bir isim kullanmak câiz değildir. Bunun yerine bu âyet-i kerimede olduğu gibi, bu edattan öncekine zıt bir cümle zikredilir. "Bana Zeyd geldi, fakat Amr gelmedi" şeklindeki ifade de böyledir. Ancak: "Bana Zeyd geldi fakat Amr..." deyip sonra susmak câiz değildir. Çünkü Araplar bu gibi durumlarda "lakin" kelimesinin yerine ( Jo bilakis, belki" kelimesini kullanırlar. Fakat bu "lakin" edatından" önce olumsuz ifade yer almış ise, o takdirde tek bir kelime söylemek câiz olur: "Zeyd bana gelmedi fakat Amr (geldi)" demek gibi.

13. Âyetin Tefsiri

Onlara: "İnsanların îman ettiği gibi îman edin" denilince onlar: "Biz de akılsızların inandığı gibi mi îman edelim?" derler. Dikkat et, asıl akılsızlar onlardır. Fakat bilmezler.

Gerçek Bilgisizler:

"Onlara... denilince" âyetinde kastedilen Mukâtil 'in ve başkalarının görüşlerine göre münafıklardır.

"İnsanların îman ettiği gibi îman edin" yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ve şeriatını muhacirlerin ve Yesrib ehlinden olup (hiçbir şekilde münafıklık etmeyen) hakiki îmana sahip olanların doğruladığı gibi siz de doğrulayın.

"Îman edin" kelimesindeki elif kat' elifidir. Çünkü muzari fiili (.........) şeklinde gelir. Benzetme edatı olan (kâf) harfi de nasb mahallindedir. Çünkü bu kelime hazfedilmiş bir masdarın sıfatıdır. Yani; insanların îman ettiği gibi îman edin, anlamındadır.

"Onlar: Biz de akılsızların inandığı gibi mi îman edelim derler." İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre akılsızlarla kastettikleri Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabıdır. Yine ondan gelen bir rivâyete göre kastettikleri kitap ehlinden îman eden kimselerdir. Bu sözü söyleyenler münafıklardır. Onlar bunu, gizlice ve alay yollu söylüyorlardı.

Allah, Peygamberini ve mü’minleri bundan haberdar etti, asıl sefihliğin (akılsızlığın), hafifliğin ve basiretsizliğin onlar hakkında sözkonusu olduğunu, onların niteliği olduğunu tesbit etti ve gerçek sefihlerin (akılsızların) onlar olduğunu haber verdi. Ancak onlar, kalpleri üzerindeki günah tabakası sebebiyle bunu bilememektedirler.

el-Kelbi'nin Ebû Salih'ten onun da İbn Abbâs'tan rivâyetine göre bu âyet yahudiler hakkında nazil olmuştur. Yani Onlara -yahudilere- insanların, Abdullah b. Selam ve arkadaşlarının îman ettiği gibi siz de îman edin, denildiğinde onlar: Biz sefihlerin -yani cahil ve eksik akıllıların- îman ettikleri gibi mi îman edeceğiz, derler.

Arap dilinde sefihliğin asıl anlamı: Hafiflik ve inceliktir. Kumaş kötü dokunmuş ise ona denilir. Veya oldukça eskimiş ve incelmiş ise yine bu tabir kullanılır. ifadesi, rüzgarlar ağaçları meylettirdi, anlamındadır. Zu'r-Rimme şöyle demiştir:

"Öyle bir yürüdü ki o kadınlar, sanki esen meltem rüzgarlarından

dolayı üst tarafları Hafif eğilen mızraklar gibi sallandılar."

Birşeyi hakir bulan bir kimse der. Sefeh: Akıllı olmanın zıddıdır. Kişinin, çokça su içip susuzluğunun gitmemesi haline "sefeh" denilir de denilmiştir.

Bu âyette yer alan kelimelerinde yan yana gelen iki hemzede dört okuma şekli caizdir. En güzel şekli birincisinin tahkik edilmesi, ikincisinin de katıksız bir vav'a dönüştürülmesidir. Bu, Medinelilerin okuyuşudur. Ebû Amr'ın da böyle okuduğu bilinmektedir. Arzu edildiği takdirde her ikisi de tahfif edilerek okunur. Ve ilk hemze hemze ile vav arası bir sesle okunur, ikincisi de katıksız bir vav olarak okunur. Arzu edilirse birincisi hafifletilir, ikincisi tahkik edilir. Arzu edildiği takdirde de her iki hemze de tahkik ile okunur.

"Fakat bilmezler" âyeti

"Fakat anlamazlar" (el-Bakara, 2/12) âyeti gibidir. İlim ise bilinen birşeyi olduğu haliyle bilmek demektir.

Bir şeyi bildiğiniz takdirde: dersiniz. Onu bildim, anlamındadır. Bir kimseyi ilim ile yendiğiniz takdirde: Adam ile ilim yarışına girdim ve ben ilimde onu mağlup ettim, demektir. ise, ilimde onu yeneceğim, anlamındadır.

14. Âyetin Tefsiri

Îman edenlerle karşılaştıklarında "îman ettik" derler. Ama şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında "muhakkak biz sizinle beraberiz. Biz ancak alay edicileriz" derler.

İkiyüzlülüğün Örnekleri:

"Îman edenlerle karşılaştıklarında: 'Îman ettik' derler" âyeti münafıklar hakkında nazil olmuştur." karşılaştılar" kelimesinin aslı dır.

Ya harfi üzerindeki ötre kaf harfine taşındı, ya harfi de iki sakinin bir araya gelmesi dolayısıyla hazfedildi. Muhammed b. es-Semeyka' el-Yemani, bu âyeti şeklinde okumuştur. Bunun aslı, şeklindedir. Ya harfi harekeli ondan önceki harf ise üstün olduğundan dolayı elife dönüştü. Bu sefer elif ve vav iki sakin olarak bir araya geldiğinden dolayı elif hazfedildi, daha sonra vav harfi ötre ile harekelendi.

Eğer vav harfi kelimesinin başka bir kelime ile bitişik okunması halinde ötreli okunduğu buna karşılık kelimesinden bunun hazfedildiği söylenip sebebi sorulacak olursa, cevap şudur: kelimesinde vav harfinin öncesindeki harf ötredir. Eğer vav ötreli olarak harekelenecek olursa, bunun söylenişi dile ağır gelir. Bundan dolayı hazfedildi, fakat kelimesinde hareke verildi, çünkü vav'dan önceki harfin harekesi fethadır.

"Ama şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında: 'Muhakkak biz sizinle beraberiz..' derler." âyetinde yer alan başbaşa kaldılar" kelimesinin vaslı "be" harfi cerri ile yapıldığı bilinen bir husus olmakla birlikte neden ile vasledildiği (geçiş yapıldığı) sorulacak olursa cevap şudur: Burada yer alan Başbaşa kaldılar, âyeti ayrılıp gitti, anlamındadır. Ferezdak'ın şu sözlerinde olduğu gibi:

"Kalkanımı tersine çevirmemi nasıl görürsün?

Ve ben işimi altüst ederim

Allah benim yerime Ziyad'ı katletsin."

Burada "katletsin" kelimesini "bertaraf etsin" yerinde kullanmıştır.

Bazıları da burada yer alan kelimesinin "ile, birlikte" anlamına geldiğini söylemişlerdir. Ancak bu görüş bir derece zayıftır. Kimisi de burada yer alan kelimesi ba harfi cerrinin anlamını verir, ancak Halil ve Sîbeveyh bu görüşü kabul etmezler.

Mananın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Mü’minlerden ayrılıp şeytanlarının yanına gittiklerinde.. O takdirde burada yer alan edatı, anlamına uygun kullanılmış olur.

"Şeyatîn" kelimesi şeytan kelimesinin "kırık çoğul"udur. Bu kelimenin türeyişi ve anlamı ile ilgili açıklamalar istiaze ile ilgili açıklamalarda daha önceden yapılmıştı.

Müfessirler burada

"şeytanlar"dan neyin kastedildiği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abbâs ve es-Suddi'nin açıklamasına göre, bunlar küfrün başkan ve önderleridir. el-Kelbi de, bunlar cinlerin şeytanlarıdır demektedir. Müfessirlerden bir grup da şöyle demiştir: Bunlar kahinlerdir. Bununla birlikte imandan ve hayırdan uzaklık anlamına gelen "şeytanat (şeytanlık)" lâfzı sözü geçen bütün bu açıklama şekillerini kapsamaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Biz ancak alay edilcileriz, derler." Yani çağrıldığımız şeyi yalanlayan kimseleriz.

"Alay eden kimseleriz" anlamına olduğu da söylenmiştir. İstihza, alay etmek ve oyuncak etmek demektir. Bu kelime, "b" harfi ile müteaddi (geçişli) kullanıldığı gibi lazım (geçişsiz) olarak da kullanılır. Şair der ki:

"Taysala'nın annesi benimle alay etti

Ve dedi ki: Ben onu malı yok, yoksul görüyorum."

İstihzâ'nın asıl anlamının intikam olduğu da söylenmiştir. Bir başka şairin şu beyitınde olduğu gibi.

"İntikam aldılar onlardan ikibin silahlı Savaşçı ile

Onların bölüğü ağaçsız kurak bir arazide ve yerlerinden ayrılmadılar."

15. Âyetin Tefsiri

Allah onlarla alay eder ve azgınlıklarında basiretsizce dolaşmalarına mühlet verir.

Allah'ın Alay Ettikleri:

"Allah onlarla alay eder"; yani onlardan intikam alır, onları cezalandırır. Onlarla alay eder ve bu alaylarına karşılık onları cezalandırır. Burada cezaya işlenen günahın ismi verilmiştir. Çoğu ilim adamının görüşü budur. Araplar bu şekildeki ifadeleri çokça kullanırlar. Amr b. Külsûm'ün şu beyiti bu türdendir:

"Dikkat edin! Kimse bize karşı bir cahillik etmesin

Bu sefer cahillerin cahilliklerinden daha fazla cahillik ederiz."

Burada alacağı intikama o da "cahillik" ismini vermiştir. Halbuki akıl sahibi bir kimse cahillikle övünmez. Onun böyle bir ifade kullanması, aynı kelimeleri tekrarlamasının farklı kelimeler kullanmaktan dile daha kolay gelsin diyedir.

Araplar bir sözü bir başka sözün karşıtı ve cevabı veya cezası olarak zikrettiklerinde aynı şekilde o sözü tekrarlardı. İsterse manası farklı olsun. İşte Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnette de aynı durumu görüyoruz. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Bir kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür." (eş-Şura, 42/40);

"Size kim saldırırsa siz de tıpkı onların size saldırdıkları gibi saldırın." (el-Bakara, 2/194) Kötülüğe karşılık vermek kötülük olamaz. Kısas da bir saldın olarak değerlendirilemez. Çünkü kısas yerine getirilmesi gereken bir haktır.

Yüce Allah'ın şu âyetleri de böyledir:

"Onlar hilekârlığa saptılar, Allah da hilekarlıklarına karşılık verdi." (Âl-i İmrân, 3/54);

"Gerçekten onlar bir hile yapıyorlar, Ben de bir hile yaparım" (et-Târık, 86/15-16);

"Biz ancak alay edicileriz... Allah onlarla alay eder" (el-Bakara, 2/14-15). Şanı yüce Allah'ın hile yapması da alay etmesi de hilekarlık yapması da sözkonusu değildir. O'nun bunu yapmasının anlamı sadece onların hilelerine, alaylarına ve hilekarlıklarına bir cezadır.

Yüce Allah'ın şu âyetleri de böyledir:

"Allah'ı aldatmak isterler. Halbuki O, onları aldatır" (en-Nisa, 4/142);

"Onlarla alay ederler, Allah da onlarla alay eder" (et-Tevbe, 9/79).

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Siz bitkinleşmedikçe Allah da bitkinlik göstermez, siz usanmadıkça Allah da usanmaz." Denildiğine göre "Allah usanmaz, halbuki siz usanırsınız anlamındadır. Yine asıl usananlar sizlersiniz denildiği gibi, anlamın şu olduğu da söylenmiştir: Sizler amellerinizi bitirmedikçe, amellerinize devam ettikçe Allah da sizin sevabınızı kesmez, amellerinizin karşılığını yazar.

Bir grup da şöyle demiştir: Şanı yüce Allah, onlara öyle birtakım işler yapar ki insanlara göre bunlar alaydır, aldatmadır ve hiledir. Şu rivâyette olduğu gibi: "Yağın donduğu gibi ateş de donar ve onun üzerinde yürürler. Nihayet kurtulacaklarını sandıkları bir sırada altlarından yer çöker (ateşe düşerler)."

el-Kelbi'nin Ebû Salih'ten, onun da İbn Abbâs'tan rivâyet ettiğine göre onun, yüce Allah'ın:

"Îman edenlerle karşılaştıklarında: 'îman ettik' derler" âyeti hakkında: Burda sözü edilen kitap ehlinin münafıklarıdır, dediğini rivâyet etmektedir. Yüce Allah burada hem onları hem de onların alaylarını sözkonusu etmekte, şeytanlarıyla yani küfürde -az önce de geçtiği üzere- önder ve başkanlarıyla bir araya geldiklerinde: Bizler sizin dininiz üzereyiz.

"Biz ancak alay edicileriz" derler. Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabıyla alay ederiz.

"Allah" da âhirette

"onlarla alay eder." Cehennemde onlara cennetten bir kapı açar, sonra onlara: Gelin, denilir. Ateş içerisinde yüzerek oraya doğru giderler.

Mü’minler ise, süslü çadırlar içerisinde tahtlar üzerinde onlara bakarlar. Kapıya doğru vardıklarında kapı üzerlerine kapatılır, mü’minler de onlara gülerler. İşte

"Allah onlarla alay eder" âyetinde anlatılan budur. Yani âhirette onlarla alay eder, demektir. Kapılar yüzlerine kapatılınca da mü’minler onlara gülerler. Yüce Allah'ın şu âyetinde anlatılan da işte bu durumdur:

"İşte bugün îman edenler kâfirlere gülerler. Tahtlar üzerinde (cehennem ehline ) bakarlar. O kâfirlere işleyegeldiklerinin cezası verildi mi?" (el-Mutaffifin, 83/34-36)

Bazıları da şöyle demiştir: Allah'ın onları aldatması ve onlarla alay etmesi, onlara pek çok dünyevî nimetler vermek suretiyle onları derece derece azaba yaklaştırmasıdır. Şanı yüce Allah, âhirette onlar için gizlediği azaptan farklı olarak dünyada onlara birçok lütuf ve ihsanını izhar eder, âhiretteki azaplarını da gizler, göstermez. Onlar da Allah'ın kendilerinden razı olduğunu sanırlar.

Halbuki yüce Allah, kesinlikle onlara azap edecektir. İşte bu insanlar tarafından düşünüldüğü takdirde sanki bir alay, bir hile ve bir aldatma gibi gözükür. Nitekim buna Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetinden anlaşılan ifadeler de delil olabilir: "Aziz ve celil olan Allah'ın kula, Allah'a isyanı sürdürdüğü halde sevdiği şeyleri verdiğini görürseniz, bilin ki bu Allah tarafından bir istidrâcdır. (Derece derece azaba yaklaştırmaktır)." Sonra şu âyet-i kerimeyi okudu:

"Bunlar kendilerine hatırlatılanları unutunca üzerlerine herşeyin kapılarını açtık. Nihayet onlara verilenlerle şımarıp sevindiklerinde de ansızın onları tutup yakalayıverdik. Artık onlar ümitsiz kalıverirler. Zâlimler topluluğunun ardı arkası kesilmiş olur. Âlemlerin rabbi olan Allah'a hamdolsun." (el-En'am, 6/44-45)

Kimi ilim adamları da yüce Allah'ın:

"... bilmeyecekleri bir taraftan onları derece derece helake yaklaştıracağız." (el-A'raf, 7/182) âyeti hakkında şöyle demişlerdir: Onlar her yeni bir günah ihdas ettikçe Allah da onlara yeni bir nimet verir.

"Onlara mühlet verir"; yani sürelerini uzatır, onlara süre tanır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Onlara mühlet vermemiz ancak günahlarını artırmaları içindir." (Âl-i İmrân, 3/178) Bu kelimenin aslı, fazlalık anlamındadır. Yûnus b. Habib der ki: Kötülükte onlara fazlalık verdi, hayırda fazlalık verdi" denilir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Mallarla, oğullarla sizin imdadınıza yetiştik."(el-İsra, 17/6);

"Ve onlara arzu edecekleri meyve ve etleri fazlasıyla verdik."(et-Tur, 52/22) el-Ahfeş'in şöyle dediği nakledilmektedir: Birşeyi terkedip bıraktığın takdirde denilir. Ancak birşeyi vermek halinde ise: denilir. el-Ferrâ' ve el-Lahyani'den nakledildiğine göre, eğer birşeyin fazlalaştırılması onun mislinden ise, "(........) artırdım" denilir. Mesela, nehir nehre katıldı, denirken bu kelime kullanılır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Denizden sonra yedi deniz de ona katılsa" (Lukman, 31/27) Eğer yapılan fazlalık başka türden olursa o vakit artırdım, denilir. Mesela: "Askere yardım ulaştırdım, anlamında: denilir. Yüce Allah'ın:

"Rabbiniz beş bin melekle size yardım edecektir." (Âl-i İmrân, 3/125) âyeti de böyledir. İrin yarada başka türden olduğundan dolayı yaranın irin toplamasını ifade etmek üzere denilir. Orda irin toplandı, demektir.

"Azgınlıklarında" âyetinden kasıt küfür ve sapıklıklarıdır. Azgınlık (tuğyan)ın aslı haddi aşmaktır.

Yüce Allah'ın:

"Şüphesiz su haddini aştığı zaman Biz..." (el-Hakka, 69/11) âyeti de bu anlamdadır. Yani su, yükselip tayin ve tesbit edilen miktarını aştığı zaman, demektir. Yüce Allah'ın Fir'avn hakkında:

"Çünkü o pek azmıştır" (en-Naziat, 79/17) âyeti, o ileri sürdüğü iddiasında çok aşırıya gitmiştir, demektir. Çünkü Fir'avn:

"Ben sizin en yüce rabbinizim" (en-Naziat, 79/24) demişti.

Bu âyet-i kerimedeki anlamı ise şöyledir: Uzun ömür ile onlara mühlet verir. Ta ki tuğyanlarını artırsınlar, O da onların azaplarını artırsın, diye.

"Basiretsizce dolaşmalarına..." yani kör olarak dolaşmalarına mühlet verir. Mücâhid der ki: Küfür içerisinde şaşkın şaşkın gidip gelirler. Dil bilginleri şunu nakletmektedir: Mazisi muzarii masdarı şeklinde gelir. İsm-i faili ise, şeklindedir. Bu kelime şaşkınlık ifade eder. Şaşkın ve mütereddit kimse hakkında denilir. Çoğulu şeklinde gelir. Develerinin nereye gittiğini bilmeyen bir kişi hakkında: develeri bilmediği yere gitti" tabiri, kullanılır. Körlük, gözde olur. kalpteki körlüğü (basiretsizliği) ifade eder. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Gerçi gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur." (el-Hac, 22/46)

16. Âyetin Tefsiri

İşte onlar hidâyete karşılık dalâleti satın almışlardır. Onların ticareti kazanç sağlayamamış, doğru yola da erememişlerdir.

Sapıklığı Satın Alanlar:

"İşte onlar hidâyete karşılık dalâleti satın almışlardır." Sîbeveyh der ki: kelimesindeki "vav" harfinin ötreli olması, bu vav ile kelimenin aslından olan vav arasındaki farkı göstermek içindir. Yüce Allah'ın:

"Eğer onlar o yol üzere dosdoğru gitseler..." (el-Cinn, 72/16) âyetinde olduğu gibi.

İbn Keysan der ki: Vav harfi üzerinde ötre diğerlerinden daha hafiftir. Çünkü ötre vav'ın cinsindendir.

ez-Zeccâc da der ki: " Biz" kelimesinde olduğu gibi, ötre ile harekelenmiştir.

İbn Ebi İshak ve Yahya b. Ya'mer, iki sakinin yanyana gelmesi ile ilgili esas ilkeye uygun olarak "vav" harfini esreli okumuşlardır. Ebû Zeyd el-Ensari'nin Ka'neb Ebû Simmal el-Adevi'den rivâyetine göre, o fetha (üstün)ın hafif olması sebebiyle vav'ı üstün okuduğunu rivâyet etmektedir. İsterse ondan öncesi fethalı olsun.

Kisai ise, vav harfinin ötreli bir hemze olarak okunmasını câiz görmüştür. kelimesinde olduğu gibi. kelimesi, satın almak anlamına gelendan gelmektedir. Bu kelime burada istiare yoluyla kullanılmıştır. Anlamı şudur: Onlar küfrü îmana tecih etmişler ve küfrü imandan daha çok sevmişlerdir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Onlar körlüğü hidâyetten daha çok sevdiler (tercih ettiler)" (Fussilet, 41/17) Burada "satın almak" tabirinin kullanılması satın almanın müşteri tarafından sevilen şeyler hakkında sözkonusu olması dolayısıyladır. Yoksa karşılıklı olarak değiş-tokuş yapmak anlamındaki "satın almak" manasında değildir.

Çünkü münafıklar hiçbir zaman mü’min olmazlar ki imanlarını satmaları sözkonusu olsun. İbn Abbâs da der ki: Onlar dalâleti aldılar, hidâyeti bıraktılar.

Yani: Küfrü îmana tercih ettiler ve imanı alacak yerde küfrü aldılar. Allahu Teala'nın bu davranışlarını

"satın almak" ile ifade etmesi, kelimeye geniş anlam kazandırmak itibarıyla olmuştur. Çünkü satın almak ve ticaret kelimeleri nihâyetinde bir değişim işlemidir. Araplar ise bunu herhangi bir şeyi herhangi bir şey karşılığında değiştiren her işlem hakkında kullanırlar. Ebû Züeyb de şöyle der:

"Eğer sen benim hakkınızda(sana olan sevgimle, meylimle)

cahillik ettiğimi sanıyorsan

Artık senden sonra ben cahilliği verip akıllılığı satın aldım."

"Dalâlet" asıl itibariyle şaşkınlık demektir. Unutkanlığın şaşkınlığa sebep olması dolayısıyla ona da "dalâlet" denilir. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Ben o işi yaptığımda dalâlette olanlardan idim" (eş-Şuara, 26/20); yani unutanlardan idim.

Helâk ve yok olmaya da

"dalâlet" denilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Biz yerde kaybolup (dalalnâ) gittikten sonra mı (diriltileceğiz), dediler" (es-Secde, 32/10)

"Onların ticareti kazanç sağlayamamış." Arapların: Satışın karlı oldu, satışın zarar etti" şeklindeki sözlerinde olduğu gibi, onların adeti üzere yüce Allah da kârı ticerete isnad etmiştir. Yine Araplar: kıyam eden bir gece (kişinin geceyi namazla geçirmesi anlamında)" oruçlu bir gün (kişinin gününü oruçla geçirmesi)" derler.

Bu ifadeler alışverişinde kar ettin, zarar ettin, geceni namazla geçirdin, gündüzünü oruçla geçirdin, demektir. Yüce Allah'ın bu âyeti de: Onlar bu ticaretlerinde kâr sağlayamadılar, demektir. Nitekim şair de bu türden olmak üzere şöyle demektedir:

"Gündüzün şaşkın, gecen uyku (ile geçiyor)

İşte hayvanlar da dünyada böyle yaşıyor."

"Doğru yola da erememişlerdir." Yani, sapıklığı satın almakla doğruyu bulamamışlardır. Allah'ın ezelî ilminde onlar hidâyet bulmuş kimseler değildir, şeklinde de açıklanmıştır.

"Hidâyet bulmak" dalâlette olmanın zıddıdır. Buna dair açıklamalar daha önce geçmiş bulunuyor.

17. Âyetin Tefsiri

Onların hali bir ateş yakanın hali gibidir. O ateş etrafını aydınlatınca Allah onların nurlarını giderip kendilerini karanlıklar içinde bırakır; görmezler.

Ateşin Önünde Karanlıkta Kalanlar:

Yüce Allah'ın:

"Onların hali bir ateş yakanın hali gibidir" âyetinde yer alan : "(........): onların hali" kelimesi mübteda olduğu için merfudur. Haberi ise, "kâf dadır. Burada bu harf isimdir. el-A'şa'nın şu beyitinde olduğu gibi:

"Vazgeçer misiniz? Zalimlik edeni vazgeçiremez hiçbir şey

Yağı da fitilleri de karnın içine geçiren bir mızrak yarası gibi."

İmru'l-Kays'ın şu beyitinde de böyledir:

"Öyle bir atla geri döndük ki, sanki su kuşu idi aramızda, uzaklaşıp gidiyordu.

Göz bir onun olduğu tarafa bakıyor, bir dalıp gidiyordu."

Burada şairler (birinci beyitte) "mızrak yarası gibi" ikinci beyitte de "su kuşu gibi" demek istemiştir. Haberin hazfedilmiş olması da caizdir. O vakit ifadenin takdiri şöyle olur: Onların hali ateş yakan bir kimsenin halini andırır. Burada "kâf" harfi bir harf (benzetme edatı) olur.

(.........) kelimeleri aynı anlamdadır. Benzer, misal demektir. Mütemasil iki şey, birbirini andıran iki şey demektir. Dil bilginleri böyle demektedir. "kimse" kelimesi, tekil için de çoğul içinde kullanılır. İbnu'ş-Şeceri Hibetullah b. Ali der ki: Araplar arasında tekil lâfız ile çoğulu kastedenler vardır. Şairin şu sözünde olduğu gibi:

"O kimseler ki kanları Felç vadisinde akıp gitti

İşte asıl yiğitler onlara denir, ey Halid'in anası."

Yüce Allah'ın:

"O sıdk ile gelen ve onu doğrulayandır) işte onlar sakınanların ta kendileridir." (ez-Zümer, 39/33) âyetinin bu söyleyişe uygun olduğu belirtilmektedir. Aynı şekilde yüce Allah'ın:

"Onların hali bir ateş yakanın hali gibidir" âyeti de böyledir. Anlamı: "Bir ateş yakan kimselerin hali gibidir" şeklindedir de denilmiştir. Bundan dolayı daha sonra yüce Allah:

"Allah onların nurunu giderip..." diye buyurmuştur. Birincisinde söz tekil iken, ikincisinde çoğul olarak gelmektedir.

Yüce Allah'ın:

"Onların daldıkları gibi siz de daldınız" (et-Tevbe, 9/69) âyetinde yer alan kelimesi, burada hazfedilmiş bir masdarın sıfatıdır. Bunun takdiri de şöyledir: Siz de onların dalışı gibi bir dalış ile daldınız.

Şöyle de denilmiştir: Burada yer alan kimse ile, (..........) Ateş yakan" kelimesinin tekil gelmesi, ateş yakmak isteyenin, onlar adına ateş yakmayı üstlenenin topluluk arasındaki bir kişi olmasından dolayıdır. Ateşin ışığı gidince, karanlıkta kalmak hepsi için sözkonusu olduğundan dolayı yüce Allah:

"Onların nurlarını" diye buyurmuştur. Burada yer alan (kelimesi, anlamındadır. kelimesinin anlamına gelmesi gibi. (İkisi de kabul etti anlamında) Birinci kelimede sin ve te fazladan gelmiştir. Bu el-Ahfeş'in görüşüdür. Şairin şu sözünde de böyledir:

"Ve bir davetçi çağırdı: Ey çağrıya cevap verenler diye

O çağrısı esnasında kimse onun çağrısını kabul etmedi."

Nahiv bilginleri âyet-i kerimede yer alan cevabı ile:

"nurları" kelimesindeki zamirin nereye ait olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bu edatının cevabı mahzuftur. Bu da "söndü" anlamında kelimesidir. nurları" kelimesindeki zamir de münafıklara aittir. Böylece haber vermek ise, âhirette olacak bir durumu belirtmektedir. Yüce Allah'ın:

"Aralarında kapısı olan bir duvar çekilmiş olacaktır." (el-Hadid, 57/13) âyetinde olduğu gibi. Bu edatın cevabının: "Giderdi" olduğu "nurları" kelimesindeki zamirin de "yakan" kimseyi ifade eden olduğu da söylenmiştir.

Buna göre münafıka dair verilen misal ateşi yakanın durumu açıklanarak tamamlanmış olur. Çünkü ateşi yakanın görmez bir halde karanlıklar içerisinde kalması münafıkın şaşkınlık ve tereddüt içerisinde kalışını andırır. Âyet-i kerîme ile anlatılmak istenen ise, münafıklara bir misal vermektir. Şöyle ki:

Evlilik, mirasçıhk, ganimet almak, kendilerinin, çocuklarının canlarının güven altına alınması, mallarının dokunulmaz olması gibi müslümanlar ile ilgili olan hükümlerin kendileri için de sabit olmasını sağlayan, açığa vurdukları imanlarıdır. Bununla da karanlık bir gecede bir ateş yakıp onun vasıtası ile aydınlananın, sakınması ve kendisini güven altına alması gereken şeyleri görenin durumuna benzerler. Bu ateş, sönüp yahut ortadan kalkınca, yine onu rahatsız edici şeyler gelir, onu bulur ve şaşkın şaşkın kalmaya devam eder. İşte münafıkların durumu da böyledir. Onlar îman edince İslam'a girdiklerini belirten sözlerine aldandılar. Fakat ölümden sonra can yakıcı acıklı azap ile karşı karşıya kalacaklardır. Yüce Allah'ın şu âyetinde haber verdiği gibi:

"Şüphesiz münafıklar, cehennemin en aşağı tabakasındadırlar." (en-Nisa, 4/145) Ve Allah onların nurlarını giderir. İşte bundan dolayı şöyle diyeceklerdir:

"Bize bakın da sizin nurunuzdan aydınlanalım." (el-Hadid, 57/13)

Bu âyet şöyle de açıklanmıştır: Münafıkların müslümanlara yönelmesi, onlarla konuşması ateşe benzer. Onlara duydukları sevgiden yüzçevirip onlar önünde tökezlemeleri ise, bu ateşin ışığının gitmesi gibidir. Bu konuda başka açıklamalar da yapılmıştır.

"Ateş" anlamına gelen kelimesi müennesdir. Nûr" dan gelmektedir. Aydınlatmak anlamına da gelir. "Nar" kelimesinin orta harfi asıl itibariyle "vav"dır. Çünkü bu kelimeyi küçültmek istediğimiz takdirde (..........) çoğulunu yapmak istediğimiz takdirde ise deriz. Burada görüldüğü gibi, önceki harfin esreli olması dolayısıyla "vav" harfi ya'ya dönüşmüştür.

Aydınlattı anlamına gelen kelimesinin ikinci bir söyleyişi de şeklindedir. O bakımdan: Ay aydınlattı, aydınlatır, aydınlatmak ve aydınlattı, aydınlatır," denilir. Bu kelime hem lazım (geçişsiz) hem müteaddi (geçişli) olur. Muhammed b. es-Sumeya', başta elif'siz olarak şeklinde okumuştur. Ancak herkes elif ile okur. Şair der ki:

"Soyları ve ileri gelenleri aydınlattı onlara

Gecenin karanlığını, o kadar ki boncuğunu delen kişi onu ipine de dizdi."

"Etrafını" anlamına gelen kelimesindeki edatı fazla ve tekid içindir. kelimesi ile mef'ûl olduğu da söylenmiştir.

"Etrafını" anlamına gelen ….kelimesi mekan zarfıdır. Kelimenin sonunda yer alan "h" harfi de izafet dolayısıyla cer mahallindedir. Giderdi" kelimesi dan türemekte olup birşeyin yok olması zail olması anlamındadır.

“Karanlıklar" kelimesi kelimesinin çoğuludur.

el-A'meş de kelimenin aslını bozmadan lâm harfini sakin olarak şeklinde okumuştur. Lâm harfini ötreli olarak okuyan ise, isim ile sıfat arasındaki fark dolayısıyla bu şekilde okur. Eşheb el-Ukayli de lâm harfini fethalı olarak: şeklinde okumuştur. Basralılar der ki: Daha hafif olduğundan dolayı damme yerine fethalı okumuştur. el-Kisai de der ki: kelimesi çoğulun çoğuludur. İlk çoğul ise kelimesidir.

"Görmezler" hal mahallinde muzârî' bir fiildir: Görmeyenler olarak denilmiş gibidir. Buna göre karanlıklar" kelimesi üzerinde durak yapmak câiz olmaz.

18. Âyetin Tefsiri

Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler.

Sağırlar, Dilsizler, Körler:

"Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler." Yani gizli bir mübtedanın haberi olarak: onlar sağırdırlar... Abdullah b. Mes'ûd'la Hafsa kıraatinde şeklindedir. Yermek maksadıyla bu şekilde nasb ile okumak caizdir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Onlara lanet edilmiştir. Nerede ele geçirilirlerse..." (el-Ahzab, 33/61) Yine bir başka yerde yüce Allah:

"Karısı da odun taşıyısıcı olarak.." (Tebbet, 111/4) diye buyurmaktadır. Şair de şöyle demiştir:

"Önce şarap içirdiler bana, sonra sardılar çevremi

Allah'ın düşmanları, yalan ve dolan ile."

Şair burada ibaresini onları yermek istediğinden dolayı nasb ile okumuştur. Bu görüşe göre üzerinde vakıf yapmak doğru ve güzeldir. Aynı şekilde sağırdırlar" kelimesinin onları bıraktı, terketti," kelimesiyle nasbedilmesi de caizdir. Şöyle denilmiş gibidir: Onları sağır, dilsiz ve kör olarak terketti. Bu görüşe göre ise, üzerinde vakıf güzel değildir.

Sağırlık, Arap dilinde aslında tıkanıklık demektir. Eğer tıkalı ise, bir kanal ve boru hakkında denilir. Şişenin ağzını kapatıp tıkadığımız takdirde Şişenin ağzını kapattım," denilir. Sağır, buna göre işitmesini sağlayan deliklerin tıkalı olduğu kimse demek olur.

Dilsiz (el-ebkem) ise konuşamayan ve konuşulanı da anlayamayan kimsedir. Eğer konuşulanı anlıyor ise buna ahras denilir. İkisi arasında bir fark olmadığı da söylenilmiştir. Kişinin sağır olduğu anlatılmak istenildiğinde denilir. Yani açıkça dilsiz olduğu belli olan kimse demek olur. Şair der ki:

"Keşke benim dilim onlardan dolayı iki parça olsaydı

Ve bekim (konuşamayan) olsaydım ve diğer yarısı da yıldızların akıp gittiği yerde (bulunsaydı)."

Körlük (el-amâ): Görmenin gitmesi, yokolması demektir, Kör oldu kör," körler şeklinde çoğulu gelir. Başkası tarafından kör edildiği anlatılmak istendiğinde mesela: Allah onu kör etti," denilir. tabiri ile kişi kör olmadığı halde körmüş gibi davrandı, anlamına gelir. İşin içinden çıkılamadığı zaman tabiri kullanılır. Yüce Allah'ın şu âyeti de bu türdendir:

"O günde haberler onlar için karmakarışık bir hal alır." (el-Kasas, 28/66)

Sözü geçen bu açıklamalarımızdan maksat, onların bütün duyularının idrak etmediğini anlatmak değildir. Maksat, herhangi bir açıdan onların idrak etmediklerini ifadedir. Mesela: Filan kişi kötü sözlere karşı sağırdır derken, böyle bir özel durumu anlatmış oluruz. Şair şu mısrayı çok güzel söylemiştir:

"Hoşuna gitmeyen şeylere karşı sağırdır.

Halbuki o işiten kimsedir."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Ve ben bir gözü kör çirkin sözlere karşı sağır oldum

İsteseydim eğer onları işitirdim."

Dârimî der ki:

"Hanım komşum dışarı çıktı mı gözüm kör olur

Ta ki duvarlar onu saklayıncaya kadar."

Şairin birisi de çokça hükümdarların yanına girip çıkan birisine yaptığı tavsiyelerinde şunları da söylemektedir:

"Gir, fakat girdiğin vakit, kör gir

Çıktığın zaman da dilsiz çık."

Katâde der ki: Onlar hakkı işitmeyen "sağırlar" hakkı dile getirip söylemeyen "dilsizler" ve hakkı göremeyen "körler" dir.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Cibril hadisinde ahir zamandaki yöneticileri şu şekilde nitelendirirken bu anlamı dile getirmek istemiştir: "Ve sen çıplak ayaklı, elbisesiz, sağır ve dilsiz kimselerin yeryüzünün hükümdarları olduğunu gördüğün vakit, işte bu da Kıyâmetin alametlerindendir." Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Artık onlar dönmezler." Şanı yüce Allah'ın onlar hakkındaki bilgisi dolayısıyla onlar hakka geri dönmezler. Arapçada: Bizzat kendisi dönen için denilir. Başkası tarafından döndürülen için Onu döndürdü," denilir. Huzeyl kabilesi ise: Başkası onu döndürdü" derler.

Yüce Allah'ın:

"Sözü biribirlerine döndürürler" (Sebe', 34/31) Yani biribirlerini kınarlar demektir. -Yüce Allah'ın sözü geçen sûrede (âyette) beyan ettiği budur.

19. Âyetin Tefsiri

Yahut gökten boşanan yağmur gibi. Onun içinde karanlıklar, şimşek ve gök gürültüsü vardır. Ölüm korkusu ile yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatandır.

Dehşet Tabloları:

"Yahut gökten boşanan yağmur gibi." Taberi der ki: Burada Yahut "ve" anlamındadır. el-Ferrâ' da böyle demiş ve delil olarak da şu beyiti göstermiştir:

"Leyla zannetti ki ben kötü iş yapıyorum

Kendimedir nefsimin takvası yahut kötülüğü."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Hilafete nail oldu yahut onun için bir kaderdi

Nitekim Mûsa da Rabbinin huzuruna kader gereği çıkmıştı."

Buralarda

"yahut" kelimesi: "ve" anlamındadır.

Burada yer alan

"yahut" kelimesinin, muhatabı istediğini seçmek hususunda serbest bırakmak için kullanıldığı da söylenmiştir. Yani siz münafıkların durumunu ister buna ister buna benzetin. Sadece bu iki halden birisine münhasır değil. Âyet, yahut onlar yağmura tutulmuş kimsenin haline benzerler, demektir.

(.........) kelimesi yağmur anlamını taşır. Bu kelimenin iştikakı ise: şeklindedir ve yağmurun yağması hakkında kullanılır. Alkame der ki:

"Yağmur yüklü bulutlar, bol bol seni sulayasıca

Beni cahil bir kimse ile eş tutma!"

Kelimenin aslı şeklindedir. Ya ve vav bir araya gelmiş, ya harfi vav'dan önce esreli bulunmuştur. O bakımdan vav ya'ya dönüştürülüp idğam yapılmıştır.

Nitekim kelimelerinde de aynı şey yapılmıştır.

Kimi Kûfeliler de şöyle demiştir: Bu kelimenin aslı, vezninde şeklindedir. en-Nehhâs da der ki: Eğer durum onların dediği gibi olsaydı, bu iki harfin birbirine idğam edilmesi câiz olmazdı. Nitekim kelimesinin de idğamı câiz değildir. kelimesinin çoğulu, "Onların misali, bir ateş yakan kimsenin misaline benzer. Yahut yağmura tutulmuş kimsenin halini andırır..."

"Gökten" Gök anlamına gelen "sema" kelimesi müzekker ve müennes olarak gelir ve şekillerinde çoğulları yapılır. el-Accac der ki:

"Onu rüzgarlar ve gökler (yani: yağmurlar) sarar"

Üst tarafta bulunup da seni gölgelendiren her şeye "sema" denilir. O bakımdan (Arapçada) evin tavanına "sema" denilmiştir. Aynı şekilde "sema" yağmur anlamında da kullanılır; çünkü yağmur semadan (yukardan) gelir. Hassan b. Sabit der ki:

"Hashâs oğullarının bazı toprakları var ki kurudur

Oraları topraklar ve sema gizleyip örter."

Bir başka şair de şöyle demişir:

"Sema (yağmur) bir kavmin arzına yağdı mı

İsterse onlar kızsınlar biz orada otlatırız."

Çamur ve ota da "sema" ismi verilir. Mesela: "Sizin yanınıza gelene kadar semayı çiğneyip durduk" denirken kastettikleri otları ve çamurları çiğneyip durdukları şekildedir. Yine yüksekte kaldığı için atın sırtına da "sema" ismi verilir. Şair der ki:

"Atlas gibi kırmızı semasına gelince

Hep ıslaktır. Arzı ise kuru mu kuru.."

Üstte kalan şeye "sema", aşağıda kalan şeye de "arz" denildiği önceden de açıklanmıştır.

"Onun içinde karanlıklar, şimşek ve gök gürültüsü vardır." Yüce Allah burada çoğul şeklinde

"karanlıklar" buyurarak bir taraftan gecenin karanlığına, diğer taraftan bulutun karanlığına işaret etmektedir. Bulutlar üst üste yığılıp arttığından dolayı çoğul gelmiştir. Bu kelimenin söyleyiş şekillerine dair açıklamalar önceden (17. âyetin tefsirinde) geçmiştir. Burada tekrarlamaya gerek yoktur. Yüce Allah'ın izniyle daha önce açıklaması geçmiş bütün hususlara dair tutumumuz bu olacaktır.

"Gökgürültüsü" hakkında ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. yr Tirmizî'deki rivâyete göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Yahudiler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gökgürültüsünün ne olduğu hakkında soru sordular, o da şöyle buyurdu: "Meleklerden bir melek olup bulutlarla görevlidir. Onunla birlikte yüce Allah'ın dilediği yere kendileri vasıtasıyla bulutları sürdüğü kamçıları vardır." Bu sefer: Peki bu işittiğimiz ses ne oluyor? diye sorunca; Hazret-i Peygamber de şöyle buyurdu: "Bu da onun bulutlara bağırdığı zamanki sesidir. Ve bu Allah'ın dilediği yere kadar ulaşır." Yahudiler: Doğru söyledin, diye cevap verdiler..

İlim adamlarının çoğunluğu da bu görüşü benimsemiştir. Buna göre

"gökgürültüsü" işitilen sesin adıdır. Hazret-i Ali de böyle demiştir. Arap dilinde bilinen de budur. Cahiliyye döneminde Lebid şöyle demiştir:

"Gökgürültüsü ve yıldırım bana o süvariyi kaybetmenin acısını tattırdı

Baş edilemez o Savaş gününde."

İbn Abbâs'tan şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: Gökgürültüsü bulutlar arasında sıkışıp kalan bir rüzgardır. İşte işittiğiniz o sesin çıkması bundan dolayıdır.

"Şimşek" hakkında da müf'essirler farklı görüşlere sahiptir. Ali, İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs (Allah onlardan razı olsun)dan şimşeğin meleğin elinde kendisiyle bulutları sürdüğü demir bir kılıç olduğu rivâyet edilmiştir.

Derim ki: Tirmizî'nin rivâyet ettiği hadisin zahirinden anlaşılan odur. Yine İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre bu, kendisi vasıtasıyla bulutları sürüklediği, meleğin elinde nurdan bir kamçıdır. Ondan gelen bir başka rivâyete göre şimşek, görünür gibi olan bir melektir.

Felsefeciler de derler ki: Gökgürültüsü, bulut parçalarının birbirleriyle sürtüşmesinden çıkan sestir. Şimşek ise, bu sürtüşmeden dolayı parlayan , çakan ateştir. Ancak bu görüşün doğruluğunu belirten sahih bir metin yoktur. O bakımdan reddedilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Gökgürültüsü" (anlamına gelen "er-Radıyallahü anh'd") kelimesinin asıl itibariyle hareket manasına geldiği ifade edilmiştir. Nitekim korkak kimseye "er-Ri'did (çokça titreyen)" denilir. Çalkalanıp sallanan birşey hakkında da Titredi kelimesi kullanılır. Hadîs-i şerîfte yer alan şu ifade de buradan gelmektedir: İkisi bütün eklemleri titreyerek getirildiler." Bu hadisi Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir.

"el-Berk (şimşek)" : kelimesinin aslı parlaklık ve ışık anlamına gelen kelimelerinden gelmektedir. Burak kelimesi de burdan gelmektedir. Burak, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın İsra gecesinde bindiği binektir. Ondan önce diğer peygamberler de bu bineğe binmiştir.

"Gök gürledi" Radıyallahü anh'd kökünden; (Gökte) şimşek çaktı" da Berk kökündendir. Yine: tabiri, kadın güzelleşip süslendi, anlamındadır. Araplar, erkek hakkında denildiğinde tehditte bulundu ve korkuttu, denmek istenir. İbn Ahmer der ki:

"Ey ülkemiz kendisinden uzak olan ve ey bizi uzaktan takip edip yetişemeyen

Sen bulunduğun yerde şimşek gibi çak ve gök gibi gürle."

Belde halkına gök gürültüsü ve şimşekler isabet ettiğinde denilir.

Gökteki gürültü ve şimşek için denilirken, tehditte bulunduğu ve korkuttuğu zaman bir kişinin durumunu anlatmak üzere de: denilir. Ancak el-Esmaî bunu kabul etmez. Esmaî'nin görüşüne karşı el-Kumeyt'in şu beyiti delil gösterilmiştir:

"Ey Yezid, gürle ve tehditte bulun.

Senin tehdidin bana dokunmaz."

Ancak el-Esmaî: Kumeyt'in sözleri delil değildir, diye cevap verir.

İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Medine ile Şam arasında Ömer b. Hattab ile bir yolculukta idim. Beraberimizde Ka'b el-Ahbar da vardı. Şiddetli bir rüzgar çıktı. Ondan sonra gök gürültüsü ve oldukça şiddetli bir yağmur yağdı. Soğuk da oldu. İnsanlar korkmaya başladı. Ka'b bana şöyle dedi: Her kim gökgürültüsünü işittiği vakit:

"Gökgürültüsünün hamdiyle, meleklerin de korkusundan dolayı tesbih ettiği zatın şanı ne yücedir!" derse bu bulut soğur ve gök gürültüsünden dolayı meydana gelecek zararlardan esenliğe kavuşturulur. İbn Abbâs der ki: Bu sözü ben ve Ka'b birlikte söyledik. Sabah olup da insanlar bir araya gelince Ömer'e şöyle dedim: Ey mü’minlerin emiri. Sanki biz insanların içinde bulunduğu durumdan farklı bir haldeydik. Bana, bu nasıl oldu? diye sorunca ben ona Ka'b'ın söylediklerini naklettim. Hazret-i Ömer şöyle dedi: Sübhanallah siz, niye bunu bize söylemediniz, biz de söylediğiniz gibi söylerdik. Bir rivâyette de Hazret-i Ömer'in burnuna isabet eden ve burnunda iz bırakan bir dolu tanesi çarptı. Bu rivâyet inşaallah er-Radıyallahü anh'd sûresinde (13. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Her iki rivâyeti de Ebû Bekr Ahmed b. Ali b. Sabit el-Hatib, tabiinin ashab-ı kiramdan naklettiği rivâyetler arasında zikretmektedir. (Allah'ın rahmeti hepsine olsun). İbn Ömer'den rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Gökgürültüsü ve yıldırımları işitip gördüğünde şöyle derdi:

"Allah'ım, gazabınla bizi öldürme, azabınla bizi helâk etme, bundan önce bize afiyet ver."

"Yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar." Parmaklarını kulaklarına tıkamalarının sebebi Kur'ân-ı Kerîm'i işitmemek, ona ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a îman etmemek içindir. Çünkü bu onlar açısından bir küfürdür. parmaklar" kelimesinin tekili beş şekilde söylenir:

1. şeklinde hemze esre, be üstün

2. şeklinde hemze üstün, be esreli

3 Hemze ve be üstün,

4. Hemze ve be ötreli,

5. Hemze ve be esreli. Kelime müennestir. "Kulak" anlamına gelen "uzun"un küçültme ismi "uzeyne"dir. Bunu bir erkeğe ad verip küçültecek olursak "uzeyn" denilir.

"Kulak" anlamına gelen, "üzün" kelimesinin çoğulu "âzân" gelir. Herkesin sözüne kulak veren kimse hakkında: denilir. Tekili ile çoğulu aynıdır. Kulakları büyük kimseye denilir. Böyle olan koyuna: koça v. de çocuğun kulağını büktüm, demektir.

"Yıldırımlardan" âyeti ile yıldırımlar dolayısıyla parmaklarıyla kulaklarını tıkadıklarına işaret edilmektedir. Âyet-i kerimede yer alan

"sallallahü aleyhi ve sellemâik" yıldırımlar "saika" kelimesinin çoğuludur. İbn Abbâs, Mücâhid ve başkaları der ki: Melek olan er-Radıyallahü anh'd (gökgürültüsü)ın hiddeti ileri dereceye vardığı takdirde ağzından ateş saçar. İşte yıldırımlar bunlardır. el-Halil de böyle söylemiştir. Yine el-Halil der ki: Yıldırım: Gökgürültüsü sesinden gelen oldukça şiddetli bir şekilde düşen birşeydir. Kimi zaman onunla beraber değdiği şeyi yakan bir ateş parçası da bulunur. Ebû Zeyd de der ki: Yıldırım, şiddetli gökgürültüsü esnasında semadan düşen bir ateştir. el-Halil de bir grup kimseden bu kelimenin "sin" harfi ile "es-saika" şeklinde söylediğini nakletmektedir. Ebû Bekr en-Nekkaş da der ki: "Saika, sa'ka ve sakia" aynı anlamdadır. el-Hasen bu kelimeyi (kaf harfini öne alarak): "es-Savaki" şeklinde okumuştur. Ebû'n-Necm'in şu beyitinde de durum böyledir:

"Keskin ve dümdüz kılıçlarla anlatırlar

Şimşeğin gök gürültüsünden yarılmasını."

En-Nahhas der ki: Bu şekildeki söyleyiş Temimliler ile Rabia oğullarının bir kısmının söyleyiş şeklidir. Gökten bir topluluk üzerine yıldırım düştüğü vakit, "üzerlerine gökten yıldırım düştü," denir.

Saika, aynı zamanda azap sayhası (feryadı) anlamındadır. Allah şöyle buyurmaktadır:

"Kazandıkları sebebiyle , horlayıcı azâbın yıldırımı onları yakaladı." (Fussilet, 41/17) Bayılan hakkında: adam bayıldı, baygınlık ifadeleri (bu kökten) kullanılır. Yüce Allah'ın şu âyeti de bu anlamdadır:

"Mûsâ da baygın düşüverdi." (el-A'raf, 7/143) İbn Mukbil der ki:

"Mavi at sineklerini göğsünün altında görürsün

Teker teker çifter çifter kişnemeleri o atların, onları baygın (ölü) düşürmüştür."

Yüce Allah'ın:

"Göklerde ve yerde olanların hepsi baygın düşer." (ez-Zumer, 39/68) âyetindeki baygınlıktan kasıt ölümdür.

Yüce Allah bu âyet-i kerimede münafıkların durumunu, şiddetli yağmur esnasında bulunan karanlıklara, gökgürültüsü, şimşek ve yıldırımlara benzemektedir. Karanlıklar onların inandıkları küfrün misali, gökgürültüsü ve şimşek kendisi ile korkutuldukları âyetlerin misalidir.

Şöyle de denilmiştir: Allah Kur'ân-ı Kerîm'i yağmura benzetmiştir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in anlaşılması onlar için içinden çıkılamaz birşeydir. Körlük ise karanlıklar demektir. Onun içerisinde bulunan tehdit, azar da gökgürültüsüdür. Kur'ân-ı Kerîm'de bulunan nûr ve kimi zaman neredeyse gözlerini kamaştıracak dereceye varan apaçık deliller ise, şimşeği andırmaktadır. "Yıldırımlar" ise Kur'ân-ı Kerîm'de bulunan dünya hayatında Savaşa çağrının ve âhiretteki tehditlerin misalini ifade eder. "Yıldırımların hoşlarına gitmeyen cihat, zekat ve benzeri diğer şer'i mükellefiyetler olduğu da söylenmiştir.

"Ölüm korkusu ile." Burada (korkuyu ifade eden) kelimesi, aynı anlamda olmak üzere şeklinde de okunmuştur.

Sîbeveyh der ki: Burada kelimenin nasb halinde gelmesi, mef'ûlu leh olması dolayısıyladır. Hakikatte ise bu masdardır. Sîbeveyh şu beyiti örnek göstermiştir:

"Asil bir kimse bana karşı bir cahillikte bulunursa onun bu halini (asaletini)

korumak üzere affederim onu

Ve seviyesine düşmeyeyim diye adi ve bayağı kimsenin sövmesinden

yüzçeviririm."

el-Ferrâ' da, bu kelimenin temyiz olmak üzere nasb edildiğini söylemiştir. Ölüm (el-mevt) hayatın zıddıdır. şekillerinde gelir. Şair der ki:

"Kızcağızım, ey kızların efendisi

Çok yaşa fakat ölmeyeceğinden yana emin olunmaz."

Ölü kimse için şeklinde kullanılır. Bu kelimenin çoğulu ise şeklinde gelir. Cansız varlıklar hakkında "el-mevat" denilir. Yine bu kelime, sahipsiz ve yararlanılmayan arazi anlamına gelir. "Mevetan" hayatta olmanın zıddıdır. "İki ölüyü al, fakat iki yaşayanı alma" denilir. Yani arazileri evleri al, fakat köle ve hayvan satın alma. Davarların karşıkarşıya kaldıkları bir hastalıktan ölmelerine denilir. Davarlarda ölüm salgını görüldü," demektir. Öldürmek anlamını ifade etmek üzere denilir. Allah onu öldürdü, anlamındadır. Son kelimenin şeddeli gelmesi mübalağa içindir. Şair der ki:

"Urve çok rahat bir şekilde öldü

İşte şimdi ben her gün öldürülüyorum."

Dişi devenin yavrusu öldüğü takdirde hakkında tabiri kullanılır. Ebû Ubeyd der ki: Kadının da durumu böyledir. Bu durumda olanın çoğulu şeklinde gelir. İbnu's-Sikkit der ki: Bir kişinin oğlu veya oğulları öldüğü takdirde denilir. kendisini ölü gibi gösteren riyakar zahidin niteliklerindendir. ifadesi ise, demene benzer. (Öldürücü mü öldürücü bir ölüm ve kapkaranlık bir gece demektir). Bu şekilde onun lâfzından tekit edici bir ifade kullanılır. ise, bir işe kendisini alabildiğine veren demektir. Şair Ru'be der ki:

"Ve deniz köpüğünün hışırtısı var

Gece ise su üstünde ölü gibidir."

Yine kelimesi, Savaşta ölümden hiçbir şekilde korkmayan, ölüme aldırış etmeyen, ölürcesine çarpışan kimse anlamına gelir. Hadîs-i şerîfte şu ifade kullanılmaktadır: " Ben bunların ölesiye çarpıştıklarını (çarpışacaklarını) görüyorum."

(........) kelimesi insanda görülen bir çeşit delilik ve sara nöbeti demektir. Kendisine geldiği zaman tekrar aklı tam anlamıyla başına gelir. Uyuyan ve sarhoşun durumunda olduğu gibi.

Mu'te ise, Ebû Talib'in oğlu Ca'ferin (selam ona) öldürüldüğü bir beldenin adıdır.

"Allah kâfirleri çepeçevre kuşatandır." İfadesi mübteda ve haberdir. Yani onun elinden kurtulamazlar, demektir. Bir kişiyi dört bir yandan kuşatıp yakaladığı takdirde Sultan filanı çepeçevre kuşattı," denilir. Şair der ki:

"Onları kuşattık, nihayet gördüklerine onlar da inanınca

Hep birlikte barışa meylettiler."

Yüce Allah'ın:

"Onun bütün mahsulü, kuşatıldı (yok edildi)" (el-Kehf, 18/42) âyeti de bu kökten gelmektedir.

Şanı yüce Allah, bütün mahlukatı muhit (kuşatıcı)dır. Yani bütün yaratıklar O'nun egemenliği ve âyeti altındadır, emri altındadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Arz bütünüyle Kıyâmet gününde O'nun kabzasındadır." (ez-Zumer, 39/67) Yani O'nun egemenlik ve tasarrufu altındadır, demektir.

"Allah kâfirleri çepeçevre kuşatandır." Onların durumlarını çok iyi bilendir, anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunun delili ise yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Ve muhakkak Allah'ın ilmiyle herşeyi kuşatmış olduğunu gerçekten bilesiniz diye." (et-Talâk, 65/12)

Onları helâk edip yok edecek ve onları bir araya getirip toplayacaktır, anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunun delili ise yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Etrafınızın kuşatılması hariç..."(Yusuf, 12/66) Hep birlikte helâk edilmeniz hali müstesna, demektir. Özellikle kâfirlerin kuşatılmasının sözkonusu ediliş sebebi ise, âyet-i kerimede daha önce kendilerinden söz edilmiş olmasıdır. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır.

20. Âyetin Tefsiri

O şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek. Onları aydınlattıkça da ışığında yürürler. Başlarına karanlık çökünce dikilip kalırlar. Allah dileseydi işitmelerini ve görmelerini giderirdi. Şüphesiz ki Allah herşeye gücü yetendir.

Aldatıcı Işıklar:

"O şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek" âyetindeki" neredeyse" kelimesi birşeyin gerçekleşmesinin yakın olduğunu ifade eder. Yapmasının yaklaşıp yapmaması halinde denilir. Kur'ân-ı Kerîm'in dışındaki sözlerde kullanılabilir. Nitekim Ru'be şöyle demiştir:

"Uzun zamandan beri eskidiğinden dolayı neredeyse tamamıyle yok olacaktı."

Ancak getirmeden kullanılması daha güzeldir. Çünkü bu edat ifadeye "gelecek zaman" anlamını kazandırır. Bu ise uygun değildir. Nitekim (bu edat kullanılmaksızın) yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Şimşeğinin şiddetli ışığı gözlerin nurunu neredeyse alıp gidecektir." (en-Nûr, 24/43) Araplarda: Devekuşu neredeyse uçacak, damat neredeyse prens olacak" tabirlerini kullanır. Çünkü her ikisi de belirtilen hallere oldukça yaklaşırlar. fiili çekimi yapılabilen babındandır. Burada bu fiilin haberi, isim ile gelmiştir ki bu da oldukça azdır.

Arapçada bu kelime gibi kelimeleri de vardır. Ve bunların da haberi (.........)sız gelir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Üzerlerine cennet yapraklarından koyarak örtmeye başladılar." (el-A'râf, 7/22; Taha, 20/121) Çünkü bütün bu fiiller, hali ve onun yakınlığını ifade eder. Hal ile birlikte ise (........) bulunmaz.

"Gözlerini kapıp alıverecek.." Kapıp alıverme; el-hatf: Hızlıca almak demektir. Hızı dolayısıyla uçan kuşa "huttâf" denilmesi bundan dolayıdır. Kur'ân-ı Kerîm'in korkutmasına misal olduğunu kabul edenlere göre, bunun anlamı da şöyle olur: Onların başlarına geleceklerden korkmaları, neredeyse gözlerini alıverecek. Bunu Kur'ân-ı Kerîm'de bulunan beyana misal kabul edenlere göre de anlamı şöyle olur: Onlara gözlerini iyice kamaştıracak şekilde açıklamalar gelmiş bulunmaktadır.

Bu kelime, şeklinde kullanılır. Her şekilde de okunmuştur. O söyleyişi güzeldir. Diğer söyleyişi ise, el-Ahfeş şeklinde nakletmiştir. el-Cevherî, bunun az ve sıradan bir söyleyiş olduğunu hemen hemen hiç bilinmediğini kaydetmektedir. Yüce Allah'ın:

"O şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek" âyetini bu şekilde Yûnus okumuştur. en-Nehhâs ise, okuyuşunda yedi şekil olduğunu söylemiştir.

Fasih okuyuş:şeklindedir. Ali b. el-Huseyn ile Yahya b. Vessab şeklinde okumuştur. Said el-Ahfeş, bu bir şivedir demiştir. el-Hasen, Katâde ve Âsım el-Cahderi ile Ebû Reca el-Utaridi şeklinde okumuşlardır. Yine el-Hasen'den gelen rivâyete göre de "hı" harfini üstün okumuştur. el-Ferrâ' der ki: Bazı Medineliler hı harfini sakin ve ta harfini şeddeli okumuşlardır. el-Kisai, el-Ahfeş ve el-Ferrâ' der ki: Ya, hı ve ta harflerini esreli okuyarak şeklinde okumak caizdir. Bu üç okuma şekli yazıya uygundur. Yedincisini ise Abdülvaris nakletmiş ve şöyle demiştir: Ben Ubey b. Ka'b mushafında şeklinde yazıldığını gördüm.

Sîbeveyh ile el-Kisai'nin iddiasına göre şeklinde hı ve ta harflerinin esreli okuyan kimseye göre bu kelimenin aslı şeklindedir. Daha sonra "t" harfini "ta" harfine idğam etti. İki sakin harf bir araya geldiğinden dolayı hı harfi esreli okunmuştur. Sîbeveyh der ki: Hı harfini üstün okuyan kimse, t'nin harekesini o harfe vermiş demektir. el-Kisai der ki: Ya harfini esreli okuyan kimse kelimesindeki elifin esreli oluşu dolayısıyla böyle okur. Ferra'nın hı harfini sakin okuyup ta harfini de idğamlı okunuşu şeklinde Medine halkından yaptığı nakle gelince, bu bilinen bir ki raat şekli de değildir. Mümkün de değildir (câiz değildir). Çünkü iki ayrı sakini bir arada bulundurmaktadır. Bunu da en-Nehhâs ve başkaları söylemiştir.

Derim ki: Yine el-Hasen'den ve Ebû Reca'dan şeklinde bir okuyuş da rivâyet edilmiştir. İbn Mücâhid: Bunun yanlış olduğunu zannederim, demektedir. Buna dair de yüce Allah'ın:

"Meğer ki hırsızlayıp kapan olsun" (es-Saffat, 37/10) âyetini hiçbir kimsenin (ti harfini) üstün olarak okumadığını delil göstermiştir.

"Gözleri" anlamındaki âyetin tekili. Basar, görme duyuşudur. Anlamı şudur: Kur'ân'ın delilleri ve apaçık burhanları neredeyse gözlerini kamaştıracak şekildedir. Şimşeği korkutmanın misali kabul edene göre ise, anlam şöyle olur: Başlarına geleceklerden dolayı korkmaları neredeyse gözlerini alıverecek demektir.

"Onları aydınlattıkça da ışığında yürürler." âyetinde " her ... ça", zarf olduğundan mensubtur. Bu kelime zaman edatı anlamında olursa, o taktirde ism-i mevsul olup âmili de ışığında yürürler" âyeti alır. Bu aynı zamanda cevabıdır. Bunda aydınlattı, amel etmez, çünkü bu da sıla cümlesi bünyesindedir. el-Müberred'e göre, ifadenin takdiri şöyledir: Şimşek yollarını aydınlattığında yürürler. Buna göre "yol" anlamındaki kelime mef'ûl olur. Fiillerin bablarının aynı anlama gelmesinin câiz olduğu da söylenmiştir. Bu durumda takdire gerek kalmaz. Buna göre mana şöyle olur: Onlar Kur'ân'ı işittikleri ve delillerini açıkça gördükleri her seferinde alışkanlık kazanırlar ve onunla birlikte yol alırlar. Kur'ân-ı Kerîm'den anlayamadıkları ve kendisi sebebiyle sapacakları birşey nazil olduğu zaman, yahut kendilerine bir mükellefiyet verildiğinde

"dikilip kalırlar." Yani münafıklıkları üzerinde sebat ederler. Bu açıklama şekli İbn Abbâs'tan nakledilmiştir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Ekinlerinde, davarlarında halleri iyi gidip de nimetler ardı arkasına geldiği her seferinde şöyle demektedirler: Muhammed'in dini mübarek bir dindir. Fakat onlara bir musibet gelip çattığında, bir kıtlıkla karşı karşıya kaldıklarında bu işe kızarlar ve münafıklıklarını sürdürürler, münafıklıklarından vazgeçmezler. Bu açıklama şekli de İbn Mes’ûd ve Katâde'den nakledilmiştir.

en-Nehhâs der ki: Bu güzel bir açıklama şeklidir. Bunun doğruluğuna da yüce Allah'ın şu âyeti delildir:

"İnsanlardan kimisi, Allah'a inhiraf (ye tereddüt) üzere ibadet eder. Ona bir hayır isabet ederse, bununla mutmain olur. Eğer ona bir fitne (sıkıntı) isabet ederse, yüzüstü gerisin geri döner." (el-Hacc, 22/11)

Sufi ilim adamları da der ki: Bu yüce Allah'ın, başından beri irade ile ilgili doğru dürüst sahih bir hali bulunmayan kimselere verdiği bir misalidir. Bu kişi bu hallerden birtakım asılsız iddialarla büyük kimselerin hallerine intikal eder. Eğer bunların adabına sıkı sıkıya bağlı kalmak suretiyle bu iddialarını tashih etmiş olsaydı, bu irade halleri onu aydınlatırdı. Ancak bu iddialar ile bu halleri biribirine karıştırınca Allah, ondan bu hallerin nurlarını giderdi ve bu kişi bu karanlıklardan çıkış yolunu görmeyecek halde iddialarının karanlıklarında kalakaldı.

İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre, bunlarla kastedilen yahudilerdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir'de muzaffer olunca umutlandılar ve şöyle dediler: Allah'a yemin ederiz, Mûsa'nın bizlere geleceğini müjdelediği peygamber budur. Bunun hiçbir sancağı geri dönmez. Ancak Uhud'da bozgun sözkonsu olunca irtidat ettiler ve şüpheye düştüler. Bu açıklama şekli zayıftır, âyet münafıklar hakkındadır. Ancak, İbn Abbâs'tan bu rivâyet daha sahih bir şekilde gelmiştir. Bununla birlikte mana hepsini (kâfirleri de münafıkları da) kapsamaktadır.

"Allah dileseydi işitmelerini ve görmelerini giderirdi." Yani eğer Allah dilemiş olsaydı, mü’minleri onların durumlarından haberdar eder ve böylelikle istilaya uğratarak, öldürterek, mü’minleri aralarından çıkartarak İslam'ın kendilerine kazandırdığı izzetleri ellerinden giderirdi. Burada özellikle

"işitmek ve görmek"den söz edilmesi, âyet-i kerimede daha önce bunların sözkonusu edilmesidir veya insanda bulunan en şerefli azaları olduklarından dolayıdır. Bu kelime, şeklinde çoğul olarak da okunmuştur. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/7. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Şüphesiz ki Allah herşeye gücü yetendir." Genellik ifade eder. Kelâmcılara göre bunun anlamı, şanı yüce Allah'ın kendisine güç yetirmekle nitelendirilebileceği herşey hakkında caizdir. Ümmet yüce Allah'ın

"kadîr (gücü yeten)" diye adlandırılabileceği üzerinde icma etmiştir. Şanı yüce Allah kadîr, kadir ve muktedirdir. Kadîr, kâdir'den daha beliğdir. Bunu ez-Zeccâc söylemiştir. el-Herevîde der ki: Kadîr ile kadir aynı anlamdadır. Bir şeye muktedir olmak, O şeye gücü yetmek demektir. Yüce Allah var olması da yok olması da mümkün olabilen herşeye kadîr, muktedir ve kadirdir. O bakımdan her mükellefin şanı yüce Allah'ın kadir olduğunu bilmesi gerekir: Bu kudretiyle o, dilediğini bilgi ve seçimine uygun olarak dilediği şekilde yapar. Yine her mükellefin şunu da bilmesi gerekir: Kulun da kendisine göre bir kudreti vardır. Bu kudreti sayesinde o, ilahi adetin cereyan şekline uygun olarak Allah'ın kendisini muktedir kıldığı şeyleri yapabilir. Bununla birlikte yüce Allah, kendi kudreti ile kullarını istibdadı altında tutmamaktadır. (Yani onları belli bir işi yapmak üzere zorlamamaktadır.) Burada yüce Allah'ın "kudret" sıfatının sözkonusu ediliş sebebi ise, tehdit ve korkutma anlamını ihtiva eden bir fiilden daha önce söz edilmiş olmasıdır. O bakımdan burada "kudref'in anılması uygun düşmektedir. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah'tır.

Kûfelilere göre buraya kadar yirmi âyettir. Bu yirmi âyetin dört âyeti mü’minlerin niteliği ile ilgilidir. Arkasından kâfirlerin niteliği ile ilgili iki âyet-i kerîme gelmektedir. Geri kalanı ise münafıklar hakkındadır. Buna dair rivâyet İbn Cüreyc'den daha önce geçmiş bulunmaktadır. Yine Mücâhid de bu görüşü belirtmiştir.

21. Âyetin Tefsiri

Ey İnsanlar, sizi de sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet edin. Ta ki sakınasınız.

Ey İnsanlar! İbadet Edin:

"Ey insanlar, sizi de sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet edin." Alkame ve Mücâhid dedi ki:

"Ey insanlar" diye başlayan her bir âyet, Mekke'de inmiştir. "Ey îman edenler" diye başlayan her bir âyet de Medine'de inmiştir.

Ancak bu görüşü reddeden birtakım hususlar vardır: Bu sûre ve Nisa sûresi, Medenidir yani Medine'de inmiştir ve bunlarda da

"Ey insanlar" hitabı yer almaktadır. "Ey îman edenler" ile ilgili görüşleri ise doğrudur. Urve b. ez-Zubeyr der ki: Herhangi bir had (belli bir suçun cezası) yahut bir farz belirten âyetler Medine'de inmiştir. Geçmiş ümmetlerden ve azaptan söz eden âyetler ise Mekke'de inmiştir. Bu da açıktır.

Burada

"insanlar" ile kimlerin kastedildikleri hususunda iki farklı görüş vardır:

Birinci görüş: Bunlar yüce Allah'a ibadet etmeyen kâfirlerdir. Buna da yüce Allah'ın bundan sonra gelecek:

"Eğer kulumuza... indirdiğimizden şüphe içinde iseniz." (el-Bakara, 2/23) âyeti delalet etmektedir.

İkinci görüş: Bu bütün insanlara yönelik genel bir hitaptır. Buna göre, mü’minlere yönelik olan tarafıyla ibadetin devamı, kâfirlere yönelik olan kısmıyla da ibadet etmeye başlamaları şeklinde bir hitap olur. Bu da güzel bir açıklamadır.

"İbadet edin" âyeti ona ibadet etmek emrini vermektedir. Burada ibadet onu tevhid etmek ve dininin şer'i hükümlerine bağlanmaktan ibarettir. İbadet asıl itibariyle boyun eğmek ve önünde zilleti arzetmektir. Eğer bir yol ayaklar ile çiğnenip oradan gidip geliniyor ise, o yola denilir. Tarafe der ki:

"Ön ayağını attığı yere arka ayağını attı, peş peşe gidip gelinen bir yol üstünde."

İbadet itaat, taabbud de kendini ibadete vermek ve ibadet için çekilmek, birisini abd edinmek de onu köle edinmek, demektir.

"Sizi de... yaratan" Şanı yüce Allah, diğer sıfatları arasından onları yaratmış olduğunu özellikle zikretmektedir. Çünkü Araplar yüce Allah'ın kendilerini yarattığını kabul ediyorlardı. Bunu onlara karşı bir delil olmak ve ibadet etmemelerine karşılık da onları azarlamak için zikretmiştir. Bununla üzerlerindeki nimetini hatırlatmak istediği de söylenmiştir.

Asıl itibariyle "yaratmak (halk)" iki şekilde olur:

Birincisi; takdir etmektir. Mesela: Eğer bir hayvan derisini kesip parçalamadan önce, gerekli şekilde ölçüp tasarlanmış ise, kişi." Deriyi su kırbası olmak üzere halkettim" der. Şair der ki:

"Sen takdir ettin mi hemen onu yaparsın

Kimisi ise, takdir eder daha sonra hiç yapmaz."

el-Haccac da şöyle demiştir: Ben neyi takdir ettimse, (halaktu) mutlaka onu kesinlikle sonuca ulaştırdım. Neye söz verdimse de mutlaka onu yerine getirdim.

İkincisi; varetmek, meydana getirmek, icad etmek ve yoktan varetmek. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Ve yalan halkediyorsunuz. (Olmayan birşeyi uyduruyorsunuz)" (el-Ankebut, 29/17.)

"... Sizden öncekileri de.." Kendilerinin Allah tarafından yaratıldıklarını kabul ettiklerine göre, başkalarının da o Allah tarafından yaratıldığını kabul ediyorlar demektir. (O halde bunu da ayrıca söylemenin anlamı nedir?) diye bir soru sorulursa, şu şekilde cevap verilir: Böyle bir ifade verilen öğüdün daha beliğ ve etkileyici olması için dikkat çekmek ve hatırlatmak içindir. Yüce Allah, onlara kendilerinden öncekileri hatırlattı. Böylelikle kendilerinden öncekilerini öldürenin aynı şekilde Allah olduğunu bilsinler ve kendilerini de yarattığı gibi öldüreceğini anlasınlar. Kendilerinden önce geçip gidenlerin ne şekilde oldukları ve helâk olanların ne sebeplerden dolayı helâk edildikleri üzerinde düşünsünler, onların da imtihan edildikleri gibi kendilerinin de imtihan edilmekte olduklarını bilsinler. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Ta ki sakınasınız." Yüce Allah'ın burada yer alan Ta ki, olur ki" edatı

"ibadet edin" ile alakalıdır. Yoksa

"yaratan" âyeti ile alakalı değildir. Çünkü Allah'ın cehennem için yaratmış olduğu kimseler, Allah'tan sakınsınlar diye yaratılmış değildir. Bu vö buna benzer yüce Allah'ın buyrukları arasında yer alan (ve aynı edatın kullanıldığı):

"Ta ki akıl edesiniz, ta ki şükredesiniz, ta ki öğüt alasınız, ta ki hidâyet bulasınız" buyrukları ile ilgili üç ayrı açıklama şekli yapılmıştır:

1- Bu kelimesi, asıl kullanılış amacına uygun olarak, umut ve beklenti ifade eder. Umut ve beklenti insanlardandır. Onlara şöyle denilmiş gibidir: Sizler bunu yapınız. Çünkü sizden beklenen ve umulan aklınızı kullanmanız, öğüt almanız ve takva sahibi olmanızdır. Sîbeveyh'in ve dil âlimlerinin ileri gelenlerinin görüşü budur. Sîbeveyh yüce Allah'ın:

"İkiniz de Fir'avn'a gidin, çünkü o azmıştır. Fir'avn'a yumuşak söz söyleyin. Olur ki öğüt alır yahut korkar" (Taha, 20/43-44) âyeti hakkında şöyle demektedir. Bunun anlamı şudur: Sizler Fir'avn'ın öğüt alacağını umarak ve bekleyerek ona gidiniz. Ebû'l-Meali de bu görüşü tercih etmiştir.

2- Araplar bu edatı, edatının anlamını ifade eden "lâm" (ile ve için) anlamında ve tereddütten uzak bir manada kullanmışlardır. O vakit bu gibi âyetlerin anlamı: Aklınızı kullanmanız için, öğüt almanız için, takva sahibi olmanız için., şeklinde olur. Şairin şu sözü bunun delilidir.

"Bize dediniz ki: Bizim Savaşı bırakmamız için siz de Savaşları bırakın

Ve bu konuda her türlü teminatı verdiniz

Fakat biz Savaşı bırakınca sizin verdiğiniz sözler

Çölde parlayıp kaybolan bir serabın parıltısını andırırdı."

Burada bu edat dolayısıyla: Bizim Savaştan vazgeçmemiz için siz de Savaşları kesiniz, anlamındadır. Şayet burada eğer şüphe ve tereddüt ifade etseydi, onlara her türlü teminatı vermeleri sözkonusu olmazdı. Bu görüş Kutrub ve Taberi'den nakledilmiştir.

3- Bu edat, bir şeye maruz kalmak anlamında kullanılır. Şöyle denilmiş gibidir: Akıl etmek, yahut öğüt almak veya takva sahibi olmak ile, karşı karşıya kalmak üzere, (için) bunu yapınız. Buna göre yüce Allah'ın:

"Ta ki sakınasınız" âyeti şu anlama gelir: Belki sizler Allah'ın size emrettiklerini kabul etmek suretiyle bunu kendiniz ile cehennem arasında bir koruyucu haline getirirsiniz. Bu da bir kişiye hemen hakkını ödeyerek karşılık verdiği takdirde: Hakkı ile ondan korundu" denilmesi kabilindendir. Sanki o kişinin karşılaştığı bu kişiye hakkını ödemesi suretiyle o karşılaştığı kişinin hakkını ondan istemesine karşı kendisini korumuş gibi olur. Hazret-i Ali'nin şu sözleri de bu türdendir: Yani, Savaş kızıştığında biz Peygamber ile korunurduk. Düşmana karşı biz onunla kendimizi korurduk," demektir. Şair Antere de şöyle demiştir:

"Göğsünden kan aka aka, atımı sürüp durdum

Nihayet at(lı)lar iki keskin (kılıç) ile benden korundu."

22. Âyetin Tefsiri

O ki; yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten bir su indirip onunla sizin için rızık olmak üzere meyveler çıkardı. Artık siz de bildiğiniz halde Allah'a eşler koşmayınız.

"O ki yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı.." âyeti ile ilgili açıklamalarımızı altı başlık halinde ele alacağız:

1- Yaratan Allah:

"O ki... yaptı." Buradaki kelimesinin anlamı, -iki mef'ûle geçişli olduğundan dolayı- "yaptı, meydana getirdi" şeklindedir. Bazı yerlerde yarattı anlamına da gelir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Allah ne bahire, ne şaibe, ne vasile... kılmıştır (yaratmıştır)" (el-Maide, 5/103);

"Karanlıkları ve aydınlığı yaratan" (el-Maide, 6/1)

Bu fiil kimi yerde "adlandırdı" anlamına gelir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Hâ, Mim. Apaçık (yol gösteren) kitap hakkı için. Muhakkak Biz onu akıl edesiniz diye Arapça bir Kur'ân kıldık." (ez-Zuhruf, 43/1-3);

"Onun kullarından bazısı O'na bir kısım isnad ettiler." (ez-Zuhruf, 43/15);

"Ve onlar Allah'ın kulları olan melekleri de dişiler kıldılar." (ez-Zuhruf, 43/19) Yani onlara dişi adlan taktılar.

Bu fiil kimi zaman "almak" anlamına da gelir. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi:

"Onların ısırılmaları hoşuma gidiyor"

"Onlar öyle bir ısırıldılar ki onları ısıran azı dişi, eti kemiklerinden ayırıyor." Kimi zaman bu kelime fazladan da gelebilir. Bir başka şairin şu sözlerinde olduğu gibi:

"İkiyi dört kişi görmeye başladım

Biri de iki, yaşlılık beni yıkınca."

Yüce Allah'ın:

"Karanlıkları ve aydınlığı yarattı" (el-En'am, 6/1) âyetinde yer alan bu kelimenin fazladan geldiği de söylenmiştir.

(.........) aynı anlamına gelir. Şair der ki:

"Zayıfların işini aşarak; gece boyu yol aldı;

Geceyi oldukça eski (Âd kavminden kalma) derin kuyuya dümdüz sarkıtılan

ip gibi kıldı (durmaksızın yol aldı)

"Döşek" demek, yeryüzünü üzerinde yattıkları, karar ve rahat buldukları yer kıldığı anlamına gelir. Dağlar, sert kayalıklar ve denizler gibi döşek durumunda olmayan ise, yeryüzünün döşek gibi kullanılan yerlerinin faydasına var olan bölgelerdir. Çünkü dağlar, kazıklar gibidir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Biz yeri bir beşik, dağları da kazıklar yapmadık mı?" (en-Nebe, 78/6-7) Denizlerde ise, birçok faydasının yanında yolculuk yapılır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Ve denizlerde insanlar için faydalı şeylerle (yüklü) akıp giden gemilerde..." (el-Bakara, 2/164)

2- Bazı Yeminler:

Şâfiî mezhebi ilim adamları derler ki: Bir kişi bir döşek üzerinde geceleyin yatıp uyumamak üzere yemin etse, yahut bir kandilin aydınlığında kalmamak üzere yemin etse ve yerin üzerinde yatıp uyuşa veya güneşin aydınlattığı bir yerde otursa yeminini bozmuş olmaz. Çünkü örfen kullanılan bu ifadeler (Kur'ân-ı Kerîm'de kendilerine bu ismin verilmesine rağmen) bu nesneleri anlatmıyor.

Mâlikîler ise, bu gibi hususları da yeminler ile ilgili kabul ettikleri asıl ilkeye göre hükme bağlamışlardır. Onlara göre yeminlerde kullanılan ifadeler niyete yahut sebebe veya yeminin hakkında sözkonusu olduğu o döşek ve yaygıya hamledilir (yorumlanır.) Şayet bunlardan herhangi birisi sözkonusu değilse, o vakit örfe başvurulur.

3- Gök Bir Tavandır:

"Göğü de bir bina yaptı." Göğün yeryüzüne göre durumu, ev için tavanın durumu gibidir. Bu bakımdan âyeti hak olan yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

"Ve Biz gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık." (el-Enbiya, 21/32)

Üstte kalan ve gölge yapan herşeye "sema (gök)" ismi verilir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmişti. Burada yer alan : Bina" kelimesi üzerinde durak yapmak bir önceki âyetin sonunda yer alan kelimesi üzerinde durak yapmaktan daha güzeldir. Çünkü yüce Allah'ın:

"O ki yeryüzünü sizin için bir döşek..." âyeti yüce Rabbın bir sıfatıdır.

Meselâ Filân kişi bir ev yaptı" denilir. tabiride hanımı ile zifafa girdi, demektir. Bu ifadenin kullanılışının asıl sebebi şu olabilir: Hanımı ile zifafa giren kimse, gireceği gece hanımı için bir çadır kurardı. O bakımdan (sonraları) hanımı ile birlikte bulunan herkese: "bina eden" anlamına "bani" denilirdi. Duvarın bina edilmesi ise, asıl itibariyle iyice sağlamlaşıncaya kadar kerpiç kerpiç üstüne koymaktır.

4- Gökten İnen Rızık:

"Gökten bir su indirip onunla sizin için rızık olmak üzere meyveler çıkardı." Âyet-i kerimede

"meyveler" anlamındaki kelimesinin tekili dur. Çoğunluğun: şeklinde geldiği de söylenmiştir şeklinde geldiği de, ve in çoğuludur. Buna dair geniş açıklamalar, yüce Allah'ın izniyle En'âm sûresinde (6/99. âyet 4. başlıkta) gelecektir. Kamçının yan taraflarındaki düğümler" demektir.

Âyetin anlamı da şudur: Biz sizin için çeşitli meyvelerden ve türlü türlü bitkilerden size "rızık" olmak üzere çıkardık. Yani, sizin için yiyecek, hayvanlarınız için de yem olmak üzere. Nitekim yüce Allah şu âyetinde bu hususu şöylece açıklamaktadır:

"Şüphesiz Biz suyu bol bol dökeriz. Sonra da yeri gereği gibi yararız. Böylece orda taneler bitiririz. Üzümler ve sebzeler, zeytinler ve hurmalar, sık ve bol ağaçlı bahçeler, çeşitli meyve ve otlaklar. Hem sizin için, hem de davarlarınız için bir fayda olmak üzere." (Abese, 80/25-32)

Rızık ile ilgili açıklamalar daha önceden yeteri kadar yapılmış bulunmaktadır. Hamd, Allah'a mahsustur.

Eğer: "Rızk" kelimesi, mülk edinmekten önce çıkan meyve ve mahsuller hakkında nasıl kullanılmıştır diye sorulacak olursa, şu şekilde cevap verilir:

Çünkü bunlar mülk edinmeye hazır hale getirilir ve bunlardan yararlanmak mümkündür. Bu bakımdan bunlar bir rızıktır.

5- İnsan Diğer Yaratıklara Muhtaç Değildir:

Bu âyet-i kerîme şanı yüce Allah'ın insanı bütün yaratıklara muhtaç olmaktan kurtardığının delilidir. Bu bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hususa işaretle şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim sizden herhangi bir kimsenin, ipini alıp sırtı üzerinde odun taşıması, ister versin ister vermesin, herhangi bir kimseden dilenmesinden onun için daha hayırlıdır." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.

Türlü sanat ve benzeri meslekler bütünüyle bu odun toplamanın kapsamı içerisine girer. Hırs, emel, dünya süsüne duyduğu rağbet sebebiyle kendisi gibi bir insana nefsini muhtaç eden bir kimse, Allah'a eş koşmanın yolunun ağzına gelmiş demektir. Bazı sufi ilim adamları şöyle demiştir: Yüce Allah bu âyet-i kerimede fakrın yolunu göstermektedir. Bu ise yeri yatılacak, çiğnenecek bir döşek, semayı örtü, suyu koku, bitkiyi de yiyecek edinmek, dünyada da dünya sebebiyle mahlukattan hiçbir kimseye ibadet etmemektir. Çünkü şanı yüce Allah, senin için kaçınılmaz olan şeyleri başka herhangi bir kimsenin sana minnet etmesine fırsat vermeksizin vermiş, bağışlamış bulunmaktadır.

Nevf el-Bikalî der ki: Bir gün Ali b. Ebî Tâlib'in çıktığını ve yıldızlara doğru baktığını gördüm. Bana şöyle dedi: Ey Nevf! Uyuyor musun uyanık mısın? Ben: Hayır, mü’minlerin emiri, uyumuyorum dedim. Şöyle dedi: Dünyaya karşı zahid, âhirete rağbet duyanlara ne mutlu. İşte onlar yeryüzünü bir yaygı, toprağı yatak, suyunu koku, Kur'ân'ı, duayı büründükleri elbise ve şiarları haline getirmişlerdir. Dünyayı tıpkı Mesih (aleyhisselâm) gibi reddetmişlerdir... dedikten sonra bu haberin geri kalan kısımlarını da bildirdi. Bunun geri kalan kısımları bu sûrede yüce Allah'ın

"Bana dua ettiğinde dua edenin duasını kabul ederim" (el-Bakara, 2/186) âyetini açıklarken -inşaallah- gelecektir.

6- Allah'a Eş Koşmayın:

"Artık siz de bildiğiniz halde Allah'a eşler koşmayınız" âyeti bir yasak bildirmektedir. Ona denk, emsal ve benzer kimseler koşmayınız, demektir. Çoğul olan bu kelimenin tekili şeklindedir. Muhammed b. es-Semeyka işte bu şekilde bu kelimeyi tekil olarak şeklinde okumuştur. Şair der ki:

"Allah'a hamd ederiz ve onun eşi yoktur

Hayır onun elindedir ve O dilediğini yapar."

Hassan da şöyle demiştir:

"Sen ona eş (denk) olmadığın halde onu nasıl hicvedersin

İkinizin kötü olanı hayırlı olanınıza feda olsun."

Bu kelimenin mübalağa ifade eden şekilleri ile şeklinde gelir. Şair Lehid der ki:

"Ta ki Senderî benim dengim olmasın

Ve ta ki toplu kimseleri darmadağın edeyim."

Ebû Ubeyde der ki: zıtlar demektir. en-Nehhâs der ki: "Zıtlar" anlamındaki kelime birinci mef'ûl, "Allah'a" anlamındaki kelime ikinci mef'ûl mahallindedir.

el-Cevherî der ki: kelimesi, yukarılara doğru yükselen tepe demektir. Bir koku ismi olan "en-nedd", Arapça değildir. Yüzü doğrultusunda kaçıp giden deve hakkında da bu kelimeden türemiş olan fiil kullanılır. Bazıları (bu kökten gelen kelimeyi bundan dolayı: "O kaçışma günü" (el-Mu'min, 40/32) şeklinde okumuşlardır. Bir kimseyi teşhir etmek ve kusurlarını belirtmek için de aynı kökten olmak üzere ifadesi kullanılır.

7- Kâfir ve Münafıkların Bilgisizliği:

"Artık siz de bildiğiniz halde" âyeti mübteda ve haberdir. Cümle hal mahallindedir. Burada hitap İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre kâfirlerle münafıklaradır.

Daha önce mühür vurulmak, damgalamak, sağırlık ve körlük gibi buna aykırı niteliklerle onlardan söz etmişken, burada nasıl olur da onları "bilgi sahibi olmak" ile nitelendirmektedir? Buna iki türlü cevap verilebilir:

"Siz de bildiğiniz halde" âyeti ile yüce Allah'ın yaratıkları yarattığı, suyu indirdiğine ve rızık olan mahsulleri yeşerttiğine dair bilgi kastedilmektedir. Onlar, bütün bu nimetleri kendilerine verenin Allah olduğunu, ortak koştukları kimselerin olmadığını bilirler.

İkinci cevap: Mana şu şekilde de olabilir: Sizler düşünüp tetkik ettiğiniz takdirde güç ve imkan yönüyle O'nun vahdaniyetini bileceksinizdir. İşte bu âyette aklın kabul ettiği delillerin kullanılarak taklidin terkedilmesine, çürütülmesinin emredildiğine dair delil vardır. İbn Fûrek der ki: Âyet-i Kerîmenin mü’minleri kapsaması ihtimali de vardır. O vakit anlamı şöyle olur: Ey mü’minler, dini bırakıp irtidat etmeyin. Allah'ın bir ve tek olduğunu bildikten ve konu ile ilgili bilgisizliğiniz sona erdikten sonra Allah'a eşler, ortaklar koşmayınız.

23. Âyetin Tefsiri

Eğer kulumuza parça parça indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, haydi siz de onun türünden bir sûre getirin. Allah'tan başka şahidlerinizi de çağırın. Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz.

Kur'ân'ın Benzersizliği Hususunda Meydan Okuma:

"Eğer kulumuza" yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a "indirdiğimizden" yani Kur'ân-ı Kerîm'den "şüphe içinde iseniz.." Kasıt kendilerine meydan okunulan müşriklerdir. Bu müşrikler Kur'ân-ı Kerîm'i işittiklerinde: "Bu sözler Allah'ın sözlerine benzemiyor. Biz bu hususta ondan yana şüphe içerisindeyiz" demeleri üzerine bu âyet-i kerîme indi.

Bunun kendisinden önceki âyet-i kerîme ile ilişki yönü şudur: Şanı yüce Allah, birinci âyet-i kerimede kendi birlik ve kudretine dair delilleri zikrettikten sonra gelen bu âyet-i kerîme ile Peygamberinin nübüvvetine ve onun getirdiği Kur'ân-ı Kerîm'in kendisi tarafından uydurulmadığına delili ortaya koydu.

"Kulumuza" âyeti ile kastedilen Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dır. Kul (abd) kelimesi taabbüdden gelmektedir. Taabbüd ise zillet göstermek, boyun eğmek demektir. Köleye -yaptığının türünden olmak üzere- "abd" ismi verilmiştir. Tarafe der ki:

"Nihayet bütün aşiret benden uzak durdu

Ve zelil kılınmış (uyuz) bir deve gibi tek başıma bırakıldım."

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: İbadet hasletlerin en şereflisi, ibadet etmek manasını ihtiva eden bir isim almak şereflerin en yücesi olduğundan dolayı yüce Allah Peygamberine "abd (kul)" ismini vermiştir. Bunu ifade eden şu beyitleri de delil göstermiştir:

"Kavmim, Zehra'nın yanındadır kalbim

Bunu görüp işiten herkes bilir

Bana ancak: "Ey onun kölesi" diye seslenin,

Çünkü o benim en şerefli ismimdir."

"Haydi siz de onun türünden bir sûre getirin." Bu emrin anlamı, muhatapların aczini ortaya çıkarmaktır. Çünkü şanı yüce Allah, bu işin altından kalkmaktan aciz olduklarını biliyor.

"Sûre" kelimesi, "suver" kelimesini tekilidir. Sûre ile ilgili ve Kur'ân-ı Kerîm'in i'cazına dair açıklamalar daha önceden yapıldığından dolayı bunları tekrarlamanın anlamı yoktur.

"Onun türünden" âyetinde, zamir ilim adamlarının çoğunluğuna göre Kur'ân-ı Kerîm'e aittir. Katâde, Mücâhid ve benzeri müfessirler bu görüştedir. Bu zamirin Tevrat ve İncil'e ait olduğu da söylenmiştir. Buna göre mana şöyle olur: Sizler bu kitabın benzeri olan bir kitaptan bir sûre getiriniz. O sûre, bu kitapta bulunanları tasdik edecektir.

Zamirin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ait olduğu da söylenmiştir. O zaman mana şöyle olur: Okuması yazması olmayan bunun gibi ümmi bir insan tarafından ortaya konmuş bir sûre getiriniz. Bu iki açıklama şekline göre, tab'id (kısmilik) ifade eder. Birinci açıklamaya göre ise fazladan gelmiştir (zaiddir).

Âyet-i kerimede yer alan üzerinde durak yapmak tam bir vakıf değildir. Çünkü âyeti bunun üzerine atfedilmiştir.

"Allah'tan başka şahitlerinizi de çağırın." Şahitlerin anlamı, sizin yardımcı ve destekçileriniz demektir. el-Ferrâ', ilahlarınız diye açıklamıştır. İbn Keysan da der ki: "Burada şahitlerden nasıl söz edilmiştir. Halbuki, şahitler, ancak herhangi bir işe şahit olmak için ya da şahit oldukları herhangi bir hususu bildirmek için sözkonusu edilirler. Oysa burada onlara: "Siz de onun türünden bir sûre getirin" denilmiştir" diye sorulacak olursa cevabımız şöyle olur: Bunun anlamı şudur: Sizler bulduğunuz bütün ilim adamlarınızın yardımını alınız ve onları huzura getiriniz ki getirdiklerinizi görsünler, şahit olsunlar. Böylelikle hepsine karşı verilecek olan bu cevap onlara karşı delil getirmek açısından son derece sağlam bir konumda olsun.

Mücâhid'in açıklamasından da anlaşılan budur. Mücâhid der ki: "Allah'tan başka şahitlerinizi de çağırın". Yani sizin lehinize tanıklık edecek insanları çağırın. Sizin Kur'ân-ı Kerîm'e karşı çıktığınızı görsünler, şahit olsunlar, demektir.

en-Nehhâs der ki: "şahitler" anlamındaki "şühedâ" kelimesi, "çağırın" anlamındaki fiil ile nasbedilmiştir ve çoğuldur. Tekili, "kadir" ve "kadîr" gibi, "şâhid" ve "şehîd" ...diye gelir.

Allah'tan başka"; yani O'nun dışında demektir. kelimesi, üst anlamına gelen kelimesinin zıddıdır. Bu ise, gayeden (nihaî noktadan) geri kalmak demektir. Bu kelime zarf olur. Aynı zamanda hakir ve bayağı anlamına da gelir. Şair bu anlamda olmak üzere der ki:

"Kişi yüceldi mi, yüceliklere talip olur.

Dûn (aşağılık) olan da dûna (aşağılığa) kani olur."

Bu kelimeden bir fiil türetilmez.

Kimisi de çekiminin bundan türediğini söylemektedir. ile: Bu ondan daha yakındır, demek istenir. Birşeye teşvik edilmek (iğrâ yapılmak) istendiği zaman: Haydi o senin olsun, denilir.

Temimliler, (Haccac'ın katipliğini yapan ve asarak idam ettiği) Salih b. Abdurrahman'ı kendilerine teslim edip kazdıkları mezara gömmek üzere Salih'i kendilerine teslim etmesini istemişler, Haccac da onlara: Onu size bırakıyorum" diye cevap vermişti.

"Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz"; sizler Kur'ân'a karşı çıkabilme gücüne sahip olmak iddiasında doğru söylüyor iseniz, anlamındadır. Çünkü bir başka âyet-i kerimede onların şöyle dedikleri nakledilmektedir:

"Eğer dilersek biz de elbet bunun benzerini söylerdik." (el-Enfal, 8/31)

Doğruluk (sıdk), yalanın zıddıdır. "Sadk" mızrakların çelik ucu demektir. Ciddi bir şekilde bir topluluğa karşı Savaşanlar hakkında: "Onlara karşı samimi bir şekilde candan Savaştılar" denilir. Sıddîk: Doğruluktan ayrılmayan kimse demektir. Doğru sözlü bir adam olduğunu anlatmak üzere Doğru adam," denilir. "Sadakat" da öğüt ve iyiliğini isteyip sevgi duymakta samimiyeti ifade etmek üzere "sıdk"dan türetilmiştir.

24. Âyetin Tefsiri

Eğer yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- artık yakıtı insanlarla taşlar olan o ateşten sakının. O, kâfirler için hazırlanmıştır.

Yakıtı İnsan ve Taşlar Olan Ateş:

"Eğer" bundan önce yapamadı iseniz

"ki hiçbir zaman" gelecekte de yapamayacaksınız. Bu açıklama şekline göre bundan önceki âyetin sonunda vakıf yapmak tam bir vakıftır. Müfessirlerden bir grup da şöyle demiştir: Bu âyetin anlamı şudur: Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi de çağırınız. Fakat bunu hiçbir zaman yapamayacaksınız. Bunu yapamadığınıza göre artık ateşten korkun.. Bu açıklama şekline göre ise, önceki âyet-i kerimenin sonunda vakıf, tam vakıf olmaz.

Eğer: Amil, amil üzerine kullanılmadığına göre, peki amilinden önce edatı nasıl gelmiştir? denilirse şöyle cevap verilir: Burada yer alan lafızda amel etmiyor (kelimenin son harekesini etkilemiyor). O bakımdan edatının başına tıpkı mazi (di'li geçmiş) fiilin başına gelmiş gibidir. Çünkü bu edat, mazi fiilde amel etmediği gibi de de amel etmemektedir. Buna göre "yapamazsanız" âyetinin anlamı: Yapmayı terkettiyseniz, yapmaktan vazgeçtiyseniz, şeklinde olur.

"Ki hiçbir zaman yapamayacaksınız." Bu ifadeyle benzerini meydana getirmek için gayrete gelmeleri istenmekte ve tahrik edilmektedirler. Böylelikle, benzerini getirmekten aciz oldukları apaçık bir şekilde ortaya çıkması sağlanmaktadır. Bu ifade Kur'ân-ı Kerîm'in, meydana gelmesinden önce gerçekleşeceğini haber verdiği gaybi haberler arasındadır. İbn Keysan der ki: "Ki hiçbir zaman yapamayacaksınız" âyeti, onları Kur'ân-ı Kerîm'in hak olduğunu kabul etmek zorunda bırakmakta ve Kur'ân'ın yalan olduğu, uydurulmuş, sihir, şiir, öncekilerin masalları olduğu şeklindeki iddialarında doğru olmadıklarını ortaya koymaktadır. Onlar yeterli bilgiye sahip olduklarını iddia etmekle birlikte, onun benzeri bir sûreyi getiremediklerine göre, bu iddialarında doğru söyleyen kimseler olamazlar.

"Artık yakıtı insanlarla taşlar olan o ateşten sakının." âyeti

"eğer yapamazsanız" âyetinin cevabıdır. Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı tasdik etmekle, yüce Allah'a da itaat etmek suretiyle sakınınız (takva sahibi olunuz). Takvaya dair açıklamalar önceden yapılmıştır, tekrara gerek yoktur.

Odun anlamındadır, "vav" harfi ötreli olarak; alevle yanmak anlamındadır.

İnsanlar: Genel olarak bütün insanları ifade etmekle birlikte cehennem için odun olacağına dair ezelden hüküm verilmiş kimseler hakkında özel anlam ifade eder. Yani özellikle onlar kastedilmektedir. Allah bizi o cehenneme odun olmaktan muhafaza buyursun.

Burada sözü geçen "taşlar"dan kasıt, İbn Mes'ûd ve el-Ferrâ''dan nakledildiğine göre siyah kibrit (kükürt taşı)tir. Burada sözkonusu edilmesi diğer bütün taşlardan beş ayrı azap türünü de fazladan ihtiva etmesi dolayısıyladır: Çabuk alevlenmesi, pis kokması, çok dumanlı olması, bedenlere oldukça yapışması ve kızdığı takdirde oldukça ileri derecede ısı vermesi.

Yüce Allah'ın:

"Yakıtı insanlarla taşlar olan o ateş..." (et-Tahrim, 66/6) âyetinde cehennemde insanlarla taşlardan başka kimse olmadığına dair delil yoktur. Çünkü bir başka yerde yüce Allah cehennemde cinlerin ve şeytanların da bulunacağını zikretmektedir. Taşlardan kasıt putlar olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Gerçekten siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennemin odunusunuz..." (el-Enbiya, 21/98) Buna göre taşlar ve insanlar ateşe odun olacaktır. Bunun sözkonusu edilmesi, cehennemin ne kadar azametli olduğunu ifade etmek içindir. Çünkü cehennem insanları yakmakla birlikte taşları da yakacaktır. Birinci açıklama şekline göre, insanlar hem ateş ile hem de taşlarla azap edileceklerdir. Hadîs-i şerîfte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle dediği varid olmuştur: "Her eziyet veren (işkenceci) cehennemdedir." Bu hadis iki şekilde açıklanmıştır: 1- Dünya hayatında insanlara eziyet veren, işkence yapan herkese Allahü teâlâ âhirette ateş ile azap edecektir. 2- Dünyada insanlara eziyet veren yırtıcı hayvan, haşere ve buna benzer yaratıklar cehennemde cehennemliklerin cezalandırılması için hazırlanmıştır. Kimi müfessirler, yakıcı taşlarının bulunması özelliğine sahip bu ateşin özel olarak kâfirlerin kendisi ile azap göreceği ateş olduğu görüşündedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Müslim'in rivâyetine göre, Abbas b. Abdülmuttalib (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Ebû Talib seni himaye ediyor, sana yardımcı oluyordu. Bu ona bir fayda verdi mi? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Evet, ben onu cehennemde adamın boyundan yüksek çukurlarda buldum. Onu topukları ancak bulan yerlere çıkardım. - Bir rivâyette de- : Ben olmasaydım cehennemin en alt çukurunda olacaktı."

el-Hasen, Mücâhid ve Talha b. Mûsarrif Yakıtı" kelimesini -vav harfini ötreli olarak şeklinde okumuştur. Ubeyd b. Umeyr ise, şeklinde okumuştur. el-Kisai ve el-Ahfeş der ki: "Vav" harfi üstün olarak: "el-vekud" şeklinde okumak odun anlamındadır, "el-vukud" (vav harfini ötreli okuyuşu ile) şeklinde ise, kelimenin fiil kökünü ifade eder. Ateşin yakıldığı yere "mevkid" denilir. Yanmakta olan ateş için de denilir. On gün veya onbeş gün süre ile devam eden aşırı derecedeki sıcaklara da denilir.

en-Nehhâs der ki: Buna göre, bu kelimenin (vav harfinin üstün okunması ile): şeklinden başka türlü okunmaması gerekir. Çünkü burda anlatılmak istenen cehennemin odunudur. Şu kadar var ki el-Ahfeş şöyle demiştir: Arapların bazısı vav harfinin üstün ve ötreli okunuşunu hem odun anlamına kullanmakta hem de kelimenin masdarı olarak kabul etmektedirler. en-Nehhâs der ki: Ancak el-Ahfeş birinci kullanımın daha çok olduğu görüşündedir. Nitekim: "vedu" denildiği zaman abdest suyu kastedilir "vudu"' denildiği zaman da abdest almak şeklinde masdar yapılır.

"Kâfirler için hazırlanmıştır." Bu âyetin zahirinden kâfir olmayanların cehenneme girmeyecekleri anlaşılmaktadır. Ancak durum böyle değildir. Buna delil ise yüce Allah'ın başka yerde günah işleyen kimseler için yaptığı tehditler ile şefaat hakkında -ileride geleceği üzere- sabit olmuş Hadîs-i şerîflerdir. Bu âyette hak ehlinin kabul ettiği cehennem halı hazırda vardır ve yaratılmıştır, şeklindeki görüşlerine delil vardır. Halbuki bid'atçiler buna aykırı olarak: Cehennem şu ana kadar yaratılmamıştır, demektedirler. Endülüslü kadı Münzir b. Said el-Balluti de bu konuda yanılmış ve bu görüşü benimsemiştir.

Müslim'in Abdullah b. Mesud'dan rivâyetine göre o şöyle demiştir: Biz Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte idik. O esnada düşen bir şeyin gürültüsünü duydu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bunun ne olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. Bizler: Allah ve Rasulu daha iyi bilir, dedik. O da şöyle buyurdu: "Bu yetmiş yıldan beri cehenneme atılmış bir taştır. İşte bu taş (cehennemin) dibine şu anda ulaşıncaya kadar yuvarlanıp durdu."

Buhârî'nin rivâyetine göre de Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Cehennem ve cennet tartıştılar. Cehennem dedi ki: İşte bana zorbalar ve büyüklük taslayanlar girecektir. Cennet de dedi ki: Bana ise, zayıflar, yoksullar girecektir. Aziz ve celil olan Allah cehenneme: Sen benim azabımsın, seninle dilediğime azâb ederim, dedi: Cennete de dedi ki: Sen de Benim rahmetimsin, seninle dilediğim kimseye merhamet ederim. Ve / sizin her birinizi de dolduracağım." Müslim de bu anlamda bu hadisi rivâyet etmiştir.

Hadîs-i şerîfte geçen "davalaştı" ifadesinin davalaşacak anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü İbn Mes’ûd'un (doğrusu işaret ettiğimiz gibi Ebû Hüreyre'nin) daha önce geçen hadisi bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Diğer taraftan (cehennemin el'an yaratılmış olduğunu ifade eden hususlar arasında) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a küsuf namazında cennet ve cehennem gösterilmiş olması da vardır. Yine Hazret-i Peygamber İsra'da cennet ve cehennemi görmüş, cennete girmiştir. Dolayısıyla buna uymayan rivâyetlerin bir anlam ifade etmeleri sözkonusu değildir. Başarı Allah'tandır.

"Hazırlanmıştır" (anlamına gelen): (........) âyetinin hazırlanmış olduğunu ifade etmek üzere "ateş"in halini ifade etmesi mümkündür. Bu arada (muhakkak anlamına gelen kelimesi hazfedilmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi: "Yahut göğüsleri daralarak size gelenler" (en-Nisa, 4/90) âyetinin anlamı göğüsleri daralmış halde, şeklindedir. Burada Daralmış" ile birlikte edatının da hazfedildiği kabul edilmelidir. Çünkü mazi bir fiil (di'li geçmiş) ancak bu edat ile birlikte hal olur. Buna göre, Taşlar" kelimesi üzerinde vakıf yapılırsa eksik olur.

Bununla birlikte kendisinden önceki buyruklarla ilgisi olmayan bir söz olması da caizdir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"İşte sizin Rabbiniz hakkındaki bu zannınız sizi helâk etti.." (Fussilet, 41/23)

es-Sicistanî der ki: "Kâfirler için hazırlanmıştır" âyeti O ateş ki., kelimesinin sılasının bir parçasıdır. Nitekim Âl-i İmrân sûresinde de yüce Allah:

"Kâfirler için hazırlanmış olan o ateşten de sakının." (Âl-i İmrân, 3/131) diye buyurmuştur.

İbnu'l-Enbârî der ki: Ancak bu yanlıştır. Çünkü Bakara sûresinde yer alan bu ifade yüce Allah'ın:

"Yakıtı insanlarla taşlar olan" âyeti ile vasledilmiş (sıla yapılmıştır.) Dolayısıyla bunun ikinci bir sılaya bitiştirilmesi câiz olamaz. Âl-i İmrân sûresinde yer alan âyetin ise " Hazırlanmıştır" âyetinden başka sılası yoktur.

25. Âyetin Tefsiri

Îman edip de salih amel işleyenlere şunu müjdele: Gerçekten onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine orada o meyvelerden bir rızık verildikçe her defasında: "Ha, bu bizim daha önce rızıklandığımız şeydi" derler. Ve o kendilerine biri birinin benzeri gibi getirilir. Orada onlar için temiz kılınmış zevceler de vardır ve onlar orada temelli kalıcıdırlar.

"Îman edip de salih amel işleyenlere şunu müjdele.." âyetine dair açıklamalar üç başlıkta ele alınacaktır:

1- Mü’minlerin Mükâfatı:

Yüce Allah kâfirlerin cezasını sözkonusu ettikten sonra mü’minlerin de görecekleri mükâfatı sözkonusu etmektedir.

Müjdeleme (tebşir): -derinin dış tarafı anlamına gelen- el-beşere üzerinde etkisi ortaya çıkan şeyleri haber vermek demektir. Çünkü tenin bu üst tarafı alınan ilk haber ile değişiklik gösterir. Diğer taraftan "müjdelemek" çoğunlukla müjdesi verilen hayırlı haber ile kayıtlı olarak sevindirici şeylerde kullanıldığı gibi, böyle bir kayıt olmaksızın da kullanılır. Ancak keder ve kötü şeylerin haber verilmesi halinde sadece müjdesi (haberi) verilen kötülük de açıkça belirtilmek suretiyle, kayıtlı olarak kullanılır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlara acıklı bir azâbın müjdesini ver." (Âl-i İmrân, 3/21; et-Tevbe, 9/38; el-İnşikak, 84/24)

Güzel ve güleç bir yüz için: "vechun beşirun" denilir. el-Büşra: Müjde getiren (mübeşşir)e verilen müjdelik. Birşeyin ilk ve başlangıcına da "tebâşiru'ş-şey" denilir.

2- Müjde ile İlgili Bazı Hükümler:

İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Mükellef bir kimse: Her kim kullarımdan bana şu müjdeyi getirirse o kişi hürdür, diyecek olsa ve kullarından bir ve daha fazla sayıda kişi ona bu müjdeyi verecek olsa, aralarından ilk müjdeyi veren kişi hür olur, ikincisi ve diğerleri olmaz. Ancak ilim adamları: Kullarımdan bana bunu haber veren kişi hürdür, diyecek olsa, ikincisinin de birincisi gibi hür olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Şâfiî mezhebine mensup ilim adamları, evet demişlerdir. Çünkü her birisi haber veren durumundadır. Bizim (Maliki) mezhebimize mensup ilim adamları ise: Hayır olmaz demişlerdir. Çünkü mükellef bundan sadece müjde olmak özelliğine sahip bir haberi kastetmiştir. Bu da birincisine has bir durumdur. Bu örfen bilinen birşeydir. Bu bakımdan sözün örfe göre açıklanması ve anlaşılması gerekir.

Muhammed b. el-Hasen ise, mükellefin: Bana haber veren (ahbaranî) yahut bana söyleyen (haddeseni) arasında fark gözetip şöyle demiştir: Adam: Benim herhangi bir kölem bana şunu haber verse yahut bana bunu bunu söylese o kişi hürdür, sözünü muayyen bir niyeti olmaksızın söylese ve ona ait olan bir köle bu hususa dair bir mektup, bir söz veya bir elçinin geldiği haberini verse, o köle azad olur. Çünkü bu bir haberdir. Şayet bundan sonra yine bir başka köle yine ona bunu haber verse bu da hür olur. Çünkü o: "Hangi köle bana haber verirse o hürdür" demiştir. Hepsi bu haberi ona verecek olurlarsa, hepsi de hür olurlar. Şayet yemin ettiği zaman eğer karşılıklı olarak söz söylemek yoluyla haber vermeyi kastetmiş ise, bu haberi karşılıklı ve sözlü olarak ona bildirmedikçe onlardan hiçbir kimse azad olmaz. Eğer:

Hangi kölem bana söylerse (haddeseni) diye söylemişse, o vakit onun bu ifadesi sözlü olarak söylemek hakkındadır ve (sözlü olarak söylemeyen) kölelerinden hiç birisi azat olmaz.

3- İyi Amelliler:

"Salih amel İşleyenler" âyeti: Îman, mücerred îman olması dolayısıyla itaatleri de gerektirir, diyenlerin görüşünü reddetmektedir. Çünkü durum böyle olsaydı, bunu ayrıca tekrar etmesine gerek olmazdı. Buna göre cennete, îman ve salih amel ile kavuşulur. Cennet, îman ile elde edilir, fakat cennetteki derecelere salih amellerle hak kazanılır da denilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Onlar için" âyetinin anlamı şudur: Îman edenlere müjde ver ki, onlar için... vardır; veya: Onlar için... olduğundan dolayı onları müjdele; anlamındadır.

"Cennetler" bahçeler demektir. (Cennet örten ve kapatan anlamına gelmektedir.) Cennetler adının veriliş sebebi içinde bulunan kimseleri ağaçlarıyla örtüp sakladığından dolayıdır. (Kalkan anlamına gelen) el-micenne, anne karnındaki yavru anlamına gelen "cenin" ve bahçe anlamına gelen "cennet" aynı köktendir.

"Altından" yani ağaçlarının altından demektir. Ağaçların ayrıca sözkonusu edilmemesi, "cennetler" (bahçeler) kelimesinin zaten ağaçlara delalet etmesinden dolayıdır.

"Irmaklar (el-enhâr)": Irmakların, nehirlerin suyu demektir. Akmanın nehirlere nisbet edilmesi, kelimenin kullanımında bir genişliktir. Çünkü akan sadece sudur. İfadenin kısaltılması için

"su" kelimesi hazfedilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ve kasabaya sor." (Yusuf, 12/82); kasaba halkına sor, demektir. Şair de şöyle demektedir:

"Haber verildi bana ki, senden sonra ateş tutuşturuldu

Ve yine senden sonra ey Küleyb! Meclis(tekiler) söğüştü."

Burda mecliste bulunanları kastetmektedir.

Nehir, "genişlettim" anlamına gelen: kelimesinden türetilmiştir. Kays b. el-Hatim'in şu sözleri bu türdendir:

"Elimle darbeyi güçlüce indirdim ve yarasını genişlettim

Ön tarafında duran arkasını görürdü."

Şair burada indirdiği mızrak darbesiyle yarayı genişlettiğini belirterek nitelendirmektedir. Peygamberimizin: Kanı akıtan ve üzerinde Allah'ın anıldığı şeyden (hayvandan) yeyiniz." âyetinin anlamı şudur: Kan nehir gibi akıncaya kadar kesmeyi genişleten şey ile kesilen...

Bu kelimenin çoğulu nuhr ve enhar şeklinde gelir. ise, suyu bol, akarsu demektir. Ebû Zueyb der ki:

"İkamet etti orda ve bir çadır kurdu

Sazlıklar yanında suyu bol ve tatlı bir su kıyısında."

Rivâyet edildiğine göre cennetin ırmakları kendilerine has yataklarda olmayacaktır. Irmaklar cennetin sathı üzerinde cennetliklerin dilediği şekilde ve diledikleri yerde tutulan ve akıtılan şeklindedir.

(Irmaklar anlamına gelen): kelimesi üzerinde vakıf güzel olmakla birlikte, tam bir vakıf değildir. Çünkü bundan sonra gelen: "Kendilerine orada o meyvelerden bir rızık verildikçe.." âyeti cennetlerin niteliklerini sıralamaya devam etmektedir.

"Rızk"a dair açıklalamalar daha önceden yapılmıştı.

"Daha önce rızıklandığımız şeydi." Dünyada iken rızıklandığımız şeydi, demektir. Bu iki şekilde açıklanabilir: Onlar şöyle diyeceklerdir: Dünyada iken bize va'dolunan bu idi,

Dünyada iken bize verilen rızık bu idi. Çünkü, cennetteki meyvelerin, rızıkların rengi dünyadaki meyvelerin rengini andırmaktadır. Ancak onu yiyecekler de tadının farklı olduğunu göreceklerdir.

Âyet-i kerimede yer alan:

"Daha önce" âyetinin cennetten rızıklandığımız şey anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü onlara peş peşe rızık verilecektir. Bunun başlangıcında kendilerine yiyecek ve meyveler getirildiği vakit, ondan yerler. Sonra günün bitimine doğru, yine o meyveler ve yiyecekler onlara getirilince şöyle diyecekler: Bu daha önce rızıklandığımız birşeydir. Yani günün başında bundan biz yedik. Çünkü rengi onu andırmaktadır. Fakat ondan yedikleri vakit de ilk aldıkları tattan değişik bir tadının bulunduğunu göreceklerdir.

"Getirilir" anlamına gelen kelimesi, Harun el-A'ver tarafından: şeklinde okunmuştur. Birinci okuyuş şeklinde zamir cennet ehline gider. (Buna göre anlamı şöyle olur: "O cennet ehline bir rızık getirildiği her seferinde..") İkinci okuyuşa göre ise, zamir cennetteki hizmetçilere gider. O takdirde anlamı: Hizmetçiler kendilerine bir rızık getirdikleri her seferinde...

"O kendilerine biribirinin benzeri gibi getirilir." Yani görünüş itibariyle birbirini andırır, fakat tadı farklı farklıdır. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Mücâhid, el-Hasen ve başkaları yapmıştır. İkrime der ki: Dünya meyvelerini andırmakla birlikte diğer bütün nitelikleriyle ondan farklıdır. İbn Abbâs şunu da söylemektedir: Onlar bu sözlerini hayret ifade etmek üzere söyleyeceklerdir. Zaten cennette bulunan şeylerden dünyada isimlerin dışında birşey yoktur. Âdeta onlar, görecekleri meyvelerin güzelliği büyüklük ve iriliğinden dolayı hayrete kapıldıklarından bu sözleri söyleyecekler gibi.

Katâde de der ki: Hepsi, kaliteli ve güzeldir. Onlarda bayağı ve adi bir ürün olmayacaktır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Müteşabih (biri birine benzer özelliklerde) bir kitap.." (ez-Zumer, 39/23) Cennetteki meyveler, dünyada biri ötekini andırmayan meyveler gibi olmayacaktır. Çünkü dünyadaki meyveler arasında iri olanları da var, olmayanları da vardır.

"Orada onlar için temiz kılınmış zevceler de vardır." Zevceler (ezvâc): Zevcin çoğuludur. Kadın erkeğin zevci (eşi)dir. Erkek de kadının zevci (eşi)dir. el-Esmaî der ki: Araplar (kadın için) hemen hemen (zevce) kelimesini kullanmazlar. el-Ferrâ' ise, "zevce" denildiğini de nakletmektedir. el-Ferezdak der ki:

"Benim zevcemi baştan çıkarmaya çalışan kişi,

(Fırat kenarında bulunan arslanı bol yer olan) eş-Şerâ'daki aslanlara varıp da

onların avucuna işemesini isteyen gibidir."

Ammar b. Yasir de, mü’minlerin annesi Âişe (radıyallahü anha) hakkında şöyle demiştir: Allah'a yemin ederim, kesinlikle biliyorum ki, Âişe, Peygamber'in dünyada da âhirette de zevcesidir. Fakat Allah sizi böyle bir imtihan ile karşı karşıya bırakmıştır. Bunu Buhârî nakletmiştir.

Zevce tabirinin kullanılmasını Kisa'ide tercih etmiştir.

"Temiz kılınmış" ifadesi zevceler için sıfattır. Sözlükte

"temiz kılınmış (mutahhara)" tabiri, temiz (tahire) tabirinden daha kapsamlı ve daha beliğdir. Böyle bir temizliğin ifade ettiği anlam, ay halinden, tükürükten ve buna benzer ademoğlu kadınlarının birtakım pisliklerinden uzak olmak demektir.

Abdürrezzak der ki: Bana, es-Sevri, İbn Ebi Necih'ten, o Mücâhid'den naklederek,

"temiz kılınmış (mutahhara)" kelimesiyle ilgili olarak şöyle dedi: Küçük abdest, büyük abdest yapmazlar. Çocuk doğurmazlar, ay hali olmazlar, menileri gelmez ve tükürmezler.

Biz bütün bu açıklamaları, "et-Tezkire" ismini verdiğimiz eserimizin cennetlikler, cennet ve nimetlerinin niteliklerine dair bölümde yapmış bulunuyoruz. Allah'a hamdolsun.

"Ve onlar orada temelli kalıcıdırlar." Hulûd (temellilik, ebedilik): Kalıcılık demektir. "Cennetü’l-huld" tabiri de buradan gelmektedir. Mecazi olarak bu kelime uzun zaman sürüp giden şey hakkında da kullanılır. Arapların dua ederken: Allah, mülkünü daimî kılsın derken, anlatmak istedikleri mülk süresini, hükümdarlık süresini uzatsındır. Züheyr der ki:

"Dikkat et, hadiselere rağmen, kalıcı birşey göremiyorum

Ve ebedî birşey de; sadece kazık gibi çakılmış bağları böyle görüyorum."

Âyet-i kerimedeki hulûd ise, gerçek manasıyla ebedîliği ifade eder.

26. Âyetin Tefsiri

Gerçekten Allah bir sivrisineği ya da (küçüklükte) ondan daha üstün herhangi birşeyi misal vermekten çekinmez. Îman edenler, bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Ama kâfirler: "Allah bu misal ile ne anlatmak istemiştir?" derler. Allah bununla bir çoğunu saptırır ve bir çoğunu da hidâyete eriştirir. O, bununla fasıklardan başkasını saptırmaz.

Sivrisineğin Misal Verilmesi:

"Gerçekten Allah bir sivrisineği, misal vermekten çekinmez." Ebû Salih'ten gelen rivâyete göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Şanı yüce Allah münafıklara şu iki örneği verince, yani:

"Onların hali bir ateş yakanın hali gibidir.." (el-Bakara, 2/17) âyeti ile:

"Yahut gökten boşalan yağmur gibi..." (el-Bakara, 2/19) âyetlerini indirince münafıklar: Allah misaller vermekten daha yüce ve azametlidir, dediler. Bunun üzerine Allah, bu âyet-i kerimeyi indirdi.

Atâ yoluyla gelen rivâyete göre de İbn Abbâs şöyle demiştir: Yüce Allah müşriklerin tanrılarını sözkonusu edip onlar hakkında:

"Eğer sinek, onlardan birşey alsa, bunu ondan geri alamazlar." (el-Hacc, 22/73) diye buyurup, putların ilâh edinilmesini örümcek yuvasına benzetince, müşrikler şöyle dediler: Allah'ın kulu Muhammed'e Kur'ân'ı indirdikleri arasında sinekten ve örümcekten sözettiğini görüyor musun? Acaba o (bunları sözkonusu etmekle) ne yapmış oluyor? Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi indirdi.

el-Hasen ve Katâde der ki: Yüce Allah Kitab-ı Kerîm'inde sinek ve örümcekten söz edip bunları müşriklere misal olarak gösterince yahudiler güldüler ve şöyle dediler: Bu, Allah'ın sözüne hiç de benzemiyor. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi.

"utanır" kelimesinin aslı şeklinde ayn el-fi'li ile lâm el-fi'li illet harfidir. Lâm el-fi'li'nin (yani son harfinin) üzerinde damme ağır geldiğinden (harf-i med şeklinde) sakin okunmuştur. Buna göre ism-i şeklinde çoğulu ise şeklinde gelir.

"Gerçekten Allah bir sivrisineği., misal vermekten çekinmez" âyetinde İbn Muhaysın (mastar olarak çekinmek, utanmak anlamlarına gelen) âyet-i kerimede yer alan kelimesini şeklinde okumuştur. Bu okuyuş şekli İbn Kesîr'den de rivâyet edilmiştir. Temim ve Bekr b. Vailoğulları'nın da şivesi böyledir. Burada birinci yâ harfinin harekesi hâ harfine nakledilerek, yâ harfi sakin oldu. Arkasından ikinci yâ harfi üzerindeki damme ağır geldiğinden sakin kılındıktan sonra ve (iki sakinin) iltikâ (sı, arka arkaya gelmesi) dolayısıyla, birileri hazf edilmiştir. Bunun ism-i faili çoğulu ise gelir. Bu açıklamalar el-Cevherî'ye aittir.

Müfessirler bu âyet-i kerimede yer alan

"çekinmez" âyetinin anlamının ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. "Korkmaz" anlamında olduğu söylenmiştir. Taberi bu açıklama şeklini tercih etmiştir. Âyet-i kerimede yer alan ve:

"Ve insanlardan korkuyordun. Halbuki Allah'tan korkman daha uygundur." (el-Ahzab, 33/37) Âyetinde "korkmak" utanmak, çekinmek anlamlarındadır. Başkası ise: Terketmez, vazgeçmez şeklinde açıklamışlardır. Geri kalmaz, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Haya etmek (utanmak, çekinmek); aslında çirkin bir iş işlemek korkusuyla birşeyden uzak durmak ve geri kalmak demektir. Yüce Allah için ise böyle birşey imkansızdır. Müslim'in Sahihinde Umm Süleym (radıyallahü anhnhâ)'dan gelen Hadîs-i şerîfte şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Umm Süleym, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın peygamberi, muhakkak Allah haktan çekinmez (haya etmez)... Yani kendi dini uğrunda haya edilmesini emretmez ve bu hususun sözkonusu edilmesinden imtina etmez.

"Herhangi bir şeyi misâl vermek." Bunun anlamı, beyan etmek demektir.

"Sivrisinek" anlamına gelen kelimesinin iki üstün ile okunuş sebebiyle ilgili dört açıklama şekli yapılmıştır:

1- şey, zaide,

"sivrisinek" anlamındaki kelime,

"bir misal" anlamındaki kelimeden bedeldir. (Buna göre anlam: Allah bir misali vermekten yani sivrisineği dahi misal göstermekten çekinmez... şeklinde olur).

2- Allah, az dahi olsa, herhangi bir şeyi (mesela) sivrisineği misal vermekten çekinmez... anlamına gelmesi. Bu açıklamayı el-Ferrâ', ez-Zeccâc ve Sa'leb yapmıştır.

3- Allah, sivrisinek olsun daha yukarısını olsun, herhangi birşeyi misal vermekten çekinmez anlamında olması. el-Kisai'nin ve yine el-Ferrâ''nın görüşüdür. Ebû'l-Abbas delil olarak şunu gösterir:

"Ey tepeden tırnağa kadar insanların iyisi,

Seven ve sevdiğini gözetenin bağlarını bağlayan ip yoktur."

4- Allah, herhangi bir şeyi, bir sivrisineği misal vermekten çekinmez, anlamına gelmesi.

ed-Dahhâk, İbrahim b. Ebi Able ve Ru'be b. el-Accac Sivrisinek" kelimesini ötreli olarak okumuştur. Bu, Temimlilerin şivesidir. Buna göre, ifadenin takdiri anlamı şöyle olur: Allah sivrisinekten ibaret olan bir misal vermekten çekinmez. Yüce Allah'ın:

"Güzelce uygulayan üzerine (nimetlerimizi) tamamlamak üzere..." (el-En'am, 6/154) şeklindeki âyetini bazı kimselerin: şeklinde yani "o en güzel olan kimse üzerinde nimetimizi tamamlamak üzere" anlamına gelecek şekildeki kıraatleri de bunu andırmaktadır.

Arapçada "misal darbetmek (vurmak)" tabiri misal vermek anlamında kullanılır. Yine Arap dilinde: "Bu binalar, tek darb üzeredir" denildiği zaman tek bir örnek ve tek bir türdür, denilmek istenir. Darp tür anlamındadır.

Sivrisinek anlamına gelen kelimesi et kesmek anlamına gelen kelimesinden türemiştir. Aynı anlamda olmak üzere: şeklinde de kullanılır. onu kısım kısım ayırdım, parçaladım," demektir. el-Cevherî ve başkalarının açıklamasına göre (sivrisineğe) "baûda" adının verilişi küçüklüğü dolayısıyladır.

"Daha üstün" el-Kisai, Ebû Ubeyde ve başkalarının açıklamalarına göre

"daha üstün" âyetinin anlamı, -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır- ondan daha aşağı demektir. Yani küçüklük itibariyle ondan daha üstün denilmiş oluyor. el-Kisai der ki: Bu bizim günlük konuşmamızda: Sen bunu kısa mı görüyorsun? dediğimiz vakit, muhatabımızın: Bundan da ileri, bundan da üstün, demesine benzer ki yani gördüğünden de daha kısa demek istiyor.

Katâde ve İbn Cüreyc der ki: Büyüklük itibariyle daha üstün demektir.

"Bunun" kelimesindeki zamir, misale aittir. Yani o misalin hak olduğunu bilirler, demektir.

Hak ise batılın zıddıdır. Hakk, hukukun tekilidir. ondan da daha özel bir anlam ifade eder. Mesela "bu benim hakkımdır," anlamında denilir.

"Ama kâfirler: Allah bu misal ile ne anlatmak istemiştir? Derler." “Ama" harfini Temimliler şeklinde söyler ve aynı harfi tekrarlamamak için mim'lerden birisini yâ'ya değiştirirler. Ömer b. Ebi Rabîa'nın şu beyiti de buna göre şöylece nakledilmektedir:

"Güneş tepeye çıktığında bir adam gördü ki;

(Kuşluk vakti) çıkar ortaya, ama akşam oldu mu da (zayıflıktan) üşür."

Nahivciler ne" edatı hakkında farklı açıklamalarda bulunmuşlardır. Bir görüşe göre tek isim konumundadır ve anlamı şöyle olur: Allah bu misal ile, neyi anlatmak istemiştir? İbn Keysan, bu güzel olan açıklama şeklidir, demektedir.

Bir diğer görüşe göre, tam bir isimdir ve mübtedâ olarak ref mahallindedir. (........) ise, ism-i mevsûl anlamında olup mübtedâ'nın haberidir. Buna göre; Allah'ın misal olarak anlatmak istediği nedir? demek olur. Bu sözleriyle de, soru sorarak inkar etmektedir yani, böyle birşeye olumsuz bir tepki göstermektir. misal" kelimesi ise mansub olup, sonraki cümle ile ilgisi yoktur. İfadesinin takdiri - Sa'leb'e göre - : Allah bununla nasıl bir misal vermeyi murad etmiştir? şeklindedir. İbn Keysân ise bu, hal konumunda temyiz olarak nasbedilmiştir. (Yani: Allah böyle bir misal ile neyi murad etmiştir?)

"Allah bununla bir çoğunu saptırır ve birçoğunu da hidâyete eriştirir." Denildiğine göre bu, kâfirlerin söyledikleri sözlerdendir. Yani, kendisi sebebiyle insanları sapıklığa ve hidâyete olmak üzere ikiye ayırdığı bu misal ile Allah, neyi anlatmak istemiştir?

Bir başka görüşe göre bu âyet, yüce Allah'ın verdiği bir haberdir. Daha uygun görülen açıklama şekli de budur. Çünkü onlar hidâyetin Allah tarafından olduğunu kabul ediyorlardı. Buna göre anlam şöyle olur: De ki: Allah bu misal ile pekçok kimseyi saptırır, pek çok kimseyi de hidâyete iletir. Yani muvaffak kılar veya yardımsız bırakır. Buna göre, bu âyet daha önce kendilerinden söz edilen Mu'tezile ve benzerlerinin şu şekildeki görüşlerine de bir reddiye ihtiva etmektedir: Çünkü Mutezile ve onların kanaatlerini kabul edenlere göre Allah, sapıklığı ve hidâyeti yaratmaz. Derler ki: "Bir çoğunu saptırır" âyetinin anlamı, burada ad vermektir. Yani birçoğuna sapık ismini verir. Nitekim "filan kişiyi fasık kıldım" denirken, ona fasık ismini verdim, denmek istenir. Çünkü yüce Allah, hiçbir kimseyi saptırmaz. Saptırma ile ilgili izledikleri yol budur. Ancak onların bu açıklamaları müfessirlerin görüşlerine aykırıdır ve dil açısından da böyle bir açıklamaya ihtimal yoktur. Çünkü bir kimseye sapık (dâl) ismi verildiği zaman onu sapıklıkla adlandırdı" denilir. Yoksa, bir kimseye sapık ismi verildiği takdirde bunu anlatmak üzere (âyet-i kerimedeki şekliyle): denilmez.

Bu âyetin anlamı Mu'tezile ve onların yolundan gidenlerin verdiği şekilde değil de hak ehline mensup müfessirlerin belirttiklerine göre şöyledir: Allah, kâfirliklerine bir ceza olmak üzere insanlardan birçok kimseyi bu misal sebebiyle yardımsız bırakır (hidâyete eriştirmez).

Diğer taraftan yüce Allah'ın:

"O bununla fasıklardan başkasını saptırmaz" âyetinin yüce Allah'ın söylediği âyet olduğunda (yani başkasının söylediği sözü nakleden bir ifade olmadığında) görüş ayrılığı yoktur. Bu âyetin takdirî anlamı şöyledir: Allah, bu misal ile ancak ezelî ilminde kendilerine hidâyet vermeyeceğini takdir etmiş olduğu fasıkları saptırır.

Burada "fasıklardan başkasını saptırmaz" âyetinde yer alan Ancak" edatını istisna edatı, "fasıklar" kelimesini de istisna kabul etmek doğru değildir. Çünkü istisna ancak kullanılan ifadenin tam bir anlama gelmesinden sonra sözkonusu olur.

Nevf el-Bikâlî der ki: Uzeyr, yüce Rabbine yaptığı münacaatından birisinde şöyle demiştir: İlahi, sen birtakım mahluklar yaratırsın, dilediğini saptırır, dilediğini hidâyete erdirirsin. Ona: Ey Uzeyr, böyle bir şekilde dua etmekten vazgeç denildi. Ya bu işten vazgeçersin ya da seni peygamberlik makamından silerim. Çünkü Ben yaptığımdan dolayı sorumlu tutulmayanım. Onlar ise yaptıklarından sorumlu tutulurlar.

Dalâlet (sapıklık)ın asıl anlamı helâk olmak, fena bulmak, yok olmaktır. İşte bu anlamdan hareketle su, sütün içerisinde kaybolduğu, yok olduğu zaman denilir. Yüce Allah'ın:

"Biz yerde kaybolduğumuz vakit..." (es-Secde, 32/10) âyetindeki ifade de buradan gelmektedir. Buna dair açıklamalar Fâtiha sûresinde daha önceden yapılmıştır.

Fısk, Arap dilinde asıl anlamı itibariyle birşeyin dışına çıkmak demektir. Mesela, taze hurma kabuğundan, fare deliğinden çıktığı zaman bu tabir kullanılır. (Yiyecek ve içecekleri ifsad ettiğinden dolayı) fareye: "el-fuveysika (fasıkçık)" denilir. Hadîs-i şerîfte de şöyle denilmektedir: "Beş fasık vardır ki bunlar harem bölgesinin içinde de dışında da öldürülürler: Yılan, ala karga, fare, uyuz köpek ve çaylak." Bu hadisi Hazret-i Âişe Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet etmiş ve Müslim bunu kitabına almıştır.

Bir başka rivâyette de "yılan" yerine akrep zikredilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlar hakkında "fısk" tabirini verdikleri eziyetler sebebiyle kullanmıştır. Nitekim inşaallah ileride bu kitapta buna dair açıklamalar gelecektir.

Kişinin fasıklık etmesi, -el-Ahfeş'ten nakledildiğine göre- facirlik etmesi, yani günah işlemesi demektir. Yüce Allah'ın:

"Rabbinin emrine karşı fasıklık etti" (el-Kehf, 18/50) âyeti ise Rabbinin emri dışına çıktı demektir.

İbnu'l-A'râbi'nin iddiasına göre bu kelime, (Allah'ın emri dışına çıkmak anlamında) cahiliyye Arapları dilinde olsun, şiirinde olsun kullanılmamıştır. (İbnu'l-A'râbi) der ki: Bu ise hayret edilecek birşeydir. Halbuki bu kelime Arapça bir kelimedir. Bu sözleri İbnu'l Arâbi'den İbn Faris ve el-Cevherî nakletmişlerdir.

Derim ki: Ebû Bekr el-Enbârî "ez-Zâhir" adlı eserinde "fısk"ın anlamı ile ilgili açıklamalarda bulunurken şairin şu beyitini de nakletmektedir:

"Necid'de giderler ve aşağıların da aşağısındaki yolu izlerler

Maksatlarından uzaklaşmış fasıklar olarak."

Fıssîk: Fasıklığı sürekli olan demektir. "Yâ fusak, yâ hubes!" nidası "ey fâsık, ey habis (murdar)!" demektir. Şer'î bir terim olarak fısk: Yüce Allah'a itaatin dışına çıkmaktır. Bu kelime küfür ve inkar ile dinden çıkan hakkında kullanıldığı gibi, isyan ederek Allah'ın emri dışına çıkan hakkında da kullanılır.

27. Âyetin Tefsiri

Onlar ki Allah'ın ahdini sağlamlaştırdıktan sonra bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte onlar zarara uğrayanlardır.

Bu âyeti yedi başlık halinde açıklayacağız:

1- Ahdi Bozanlar:

"Onlar ki" bu âyet bir önceki âyet-i kerimede geçen "fasıklar"ın sıfatı olarak nasb mahallindedir. (Yani o fasıklar ki. . . ) Arzu edildiği takdirde mahzuf bir mübtedanın haberi olarak merfu da kabul edilebilir. Yani: Onlar öyle kimselerdir ki... Buna dair açıklamalar daha önceden de yapılmıştı.

2- Allah'ın Ahdini Bozanlar:

"Allah'ın ahdini., bozarlar" âyetindeki bozmak, (nakzetmek): Sağlam bir şekilde yapmış olduğun bir binayı, yahut büktüğün bir ipi veya verdiğimiz bir ahdi ifsad etmek, yani bozmaktır.

Kıldan yapılmış olan kendirler, çözüldüğü zaman bunlara "en-nukâda" denilir. Söylenen sözlerde "munakaza (çelişki)" ise söylenen sözler arasında anlam bakımından tutarsızlık ve çelişki olması demektir. Nakz etmek için söylenen şiire de "nakîda" denilir. Nakz edilmiş (bozulmuş) şeye de "en-Nikd" ismi verilir.

İlim adamları, sözü geçen ve sağlamlaştırıldıktan sonra bozulan bu ahdin hangisi olduğunu tesbit etmek hususunda farklı görüşlere sahiptirler:

a- Bu, yüce Allah'ın âdemoğullarından onları babaları Âdem'in sırtından çıkardığında aldığı sözdür.

b- Yüce Allah'ın peygamberleri aracılığıyla kitaplarında insanlara yaptığı tavsiyeler, onlara kendisine itaat etmeleri ile ilgili vermiş olduğu emirler ile kendisine isyanı yasaklamasıdır. Bu âyetler gereğince amel etmeyi terketmeleri bu ahdi bozmaları demektir.

c- Yüce Allah'ın gökleri ve yeri yaratmasıyla diğer mahlukatındaki vahdaniyetini gösteren delilleri koymuş olması, onlardan ahit almak konumundadır. Bu ahdi terketmeleri, bu ilahi san'at delillerine bakıp düşünmeyi terketmektir.

d- Şanı yüce Allah'ın kitap ehlinden almış olduğu ahiddir. O, bunlara Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamberliğini açıklamalarını ve bunu gizlememelerini emretmiş idi. Bu açıklama şekline göre âyet-i kerîme kitap ehli hakkındadır.

e- Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Yüce Allah'ın ahdi, peygamberlerden ve ona îman edenlerden son peygamber Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı inkâr etmeyeceklerine dair almış olduğu sözdür. Bunun delili ise yüce Allah'ın şu âyetleridir:

"Hani Allah, peygamberlerden size verdiği Kitap ve hikmetten sonra beraberinizdekini doğrulayıcı bir peygamber gelince ona mutlaka îman edecek ve yardım edeceksiniz diye söz aldığı zaman dedi ki: İkrar edip kabul ettiniz mi ve bu yükümü alıp yüklendiniz mi?" (Âl-i İmrân, 3/81) Burada sözü geçen "yükümü" âyeti ile kastedilen

"benim ahdimi"dir.

Derim ki: Ancak bu âyet-i kerimenin öncesi ile sonrasında yer alan âyetlerin zahiri, âyetin kâfirler hakkında olduğunu göstermektedir. İşte bu husus ile ilgili görüşlerin toplamı beşi bulmuş olmaktadır. İkinci görüş bunların hepsini kapsamına alacak özelliktedir.

3- "Allah'ın Ahdini Sağlamlaştırdıktan Sonra."

el-Mîsâk: Yemin ile pekiştirilmiş ahid demektir. Düğüm ve bağlama işinin oldukça sağlam yapıldığını ifade etmek için kullanılır. Bu kelimenin çoğulu "el-Mevâsîk" şeklinde gelir. Meyâsik ve meyâsîk şeklinde de gelir.

İbnu'l-A'râbî şu beyiti nakletmektedir;

"Öyle bir bölge ki, ebediyyen konulmaz oraya iznimiz olmadıkça

Ve biz başka kavimlere sormayız söz ve ahitleri!"

Mevsik, müsâk anlamındadır. Muvâsaka, muahede anlamındadır. Yüce Allah'ın şu âyeti de buradan gelmektedir:

"Sizi kendisi ile bağladığı andınızı (ahdinizi sözünüzü) hatırlayın." (el-Maide, 5/7)

4- "... keserler.."

Kesmek, bilinen bir eylemin adıdır. Akrabalık bağı ile ilgili olarak da kullanılır. İp ve benzeri şeyleri kesmek, nehir gibi şeyleri karşıdan karşıya geçmek (katetmek) anlamında kullanıldığı gibi, göçmen kuşlar bir ülkeden bir başka ülkeye çıkıp gittikleri vakit de bu kelime kullanılır. Suların azalmasını, bitkin ve yorgun düşmüş bir kimsenin durumunu ifade etmek üzere de bu kökten gelen kelime kullanılır.

5- Allah'ın Emrine Aykırılık:

"Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler." Burada Şeyi kelimesi, keserler" fiili dolayısıyla nasb mahallinde (nesnesi)dir. Âyetin bu bölümünün: "Bitiştirilmemesi" şeklinde yani bitiştirilmesinden hoşlanmadıkları şeyi keserler anlamında olması da mümkündür.

Bitiştirilmesi emredilen şeyin ne olduğu hususunda da farklı görüşler vardır:

a- Burada bitiştirilmesi istenen akrabalık bağlarıdır (sıla-i rahim).

b- Sözün amel ile bir arada olmasını emretmektedir. Fakat onlar amel etmedikleri halde söyleyip durduklarından dolayı bu iki şeyi birbirinden kopardılar.

c- Kesintisiz olarak bütün peygamberlerin tasdik edilmesini emretmektedir. Ancak onlar peygamberlerin bir kısmını tasdik etmek, bir kısmını yalanlamak suretiyle bitiştirilmesi emredilen şeyi kesmiş oldular.

d- Burada Allah'ın dinine, yeryüzünde O'na ibadet etmeye, şer'î hükümlerini uygulamaya ve koyduğu sınırları korumaya işaret edilmektedir. Dolayısıyla bu, yüce Allah tarafından bitiştirilmesi emredilen herşey hakkında genel bir ifadedir. Cumhûrun görüşü budur. Akrabalık bağlarını bitiştirmek de bunun bir parçasıdır.

6- Fesâd Çıkaranlar:

"Ve yeryüzünde fesad çıkarırlar." Yani Yüce Allah'tan başkasına taparlar, yaptıkları işlerde haksızlık ve zulüm işlerler. Çünkü onların işleri şehvet ve arzularına göredir. Fesadın en ileri derecesi de işte budur.

"İşte onlar zarara uğrayanlardır" anlamındaki âyet mübtedâ ve haberdir.

"onlar" zâiddir. Bununla birlikte ikinci mübtedâ da kabul edilebilir. İkinci mübtedâ ile onun haberi (bir arada), birincisinin haberidir. Önceden (benzeri el-Bakara, 2/5 te) geçmiş bulunmaktadır. Kendi nefsinin felâh ve kurtuluştan payını azaltan kimseye "hâsir (zarara uğrayan)" denilir. İster terazideki, ister başka birşeydeki eksiklik ve zararın ismi da "hüsrân"dır. Cerîr der ki: "Şüphesiz Selît bir hüsrandadır. Çünkü Onlar atalarından beri köle olarak yaratılmış bir topluluğun soyundan geliyorlar." Burada hüsrandan kastı, onların şeref ve paylarının eksikliğine sebep olan şeylerdir. el-Cevherî'nin açıklamasına göre aynı kökten gelen: "el-hasâr, el-hasâre ve el-haysara" kelimeleri sapıklık ve yokolma demektir. O bakımdan helâk olan kimseye "hâsir (hüsrana uğrayan, zarar eden)" denilir. Çünkü böyle bir kişi Kıyâmet gününde hem kendisini hem aile halkını kaybedecek ve cennette kendisi için ayrılmış olan yere gidemeyecektir.

7- Ahdi Bozmanın Hükmü:

Bu âyet-i kerîme ahde vefa gösterip ona bağlı kalmaya, aynı şekilde kişinin bağlı kalmakla kendisini yükümlü tuttuğu câiz olan her türlü ahdi bozmanın helal olmadığına bir delildir. Bu ahidlerin müslüman ile müslüman olmayan arasında olması farketmez. Çünkü yüce Allah, ahdini bozan kimseyi burada yermiştir. Ayrıca:

"Ahidlerinizi eksiksiz olarak yerine getiriniz" (el-Maide, 5/1) diye buyurduğu gibi, Peygamberine de şu emri vermiştir:

"Eğer bir kavmin hainliğinden endişeye düşersen, adalet üzere (ahidlerini gerisin geri) kendilerine at." (el-Enfal, 8/58) diye buyurarak ahdinde durmamayı yasaklamıştır. Ahdinde durmamak ise ancak verilen sözü bozmakla olur. Nitekim ileride yeri gelince -inşaallah- açıklanacaktır.

28. Âyetin Tefsiri

Nasıl oluyor da Allah'ı inkâr ediyorsunuz? Halbuki daha önce ölüler idiniz de sizi O, diriltti. Sonra sizi öldürecek, sonra sizi diriltecek ve sonunda da yalnız O'na döndürüleceksiniz.

Hayat ve Ölümün Varlığı Kıyâmetin Kesin Delilidir:

"Nasıl" anlamına gelen hale dair bir sorudur. Yani, bunlar öyle kimselerdirler ki, kendilerine karşı susturucu deliller sabit olduğu halde, inkâra saptıkları için, durumlarına hayret edilmesi gereken kimselerdir.

Kitap ehli, Allah'ı inkâr etmemekle birlikte onlara bu şekilde bir hitap nasıl yerinde olur? diye sorulacak olursa cevap şudur: Onlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın durumunu olduğu gibi kabul etmeyip getirdiklerini tasdik etmediklerinden dolayı Allah'a şirk koşmuş oluyorlar. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in Allah tarafından gönderildiğini kabul etmiyorlar. Kur'ân-ı Kerîm'in insan sözü olduğunu iddia eden kimse, Allah'a şirk koşmuş ve ahdini bozmuş olur.

Şöyle de denilmiştir:

"Nasıl" anlamına gelen kelimesi, aslında soru edatı olmakla birlikte burada böyle değildir. Burada bu kelime gerçeği söyletmek ve azarlamak için gelmiştir. Yani: O bunlara kadir iken nasıl olur da üzerinizdeki nimetlerini inkâr edebilirsiniz, demektir. el-Vâsıtî der ki: Yüce Allah, bu âyeti ile onları en ileri derecede azarlamış bulunmaktadır. Çünkü ölüler ve cansızlar hiçbir hususta kendilerini var eden ile tartışmazlar. Aksine, bu konuda tartışma canlı iskeletler tarafından yapılmaktadır.

"Halbuki siz daha önce ölüler idiniz" âyeti yaratılıştan önceki hallerini ifade etmektedir.

"... de sizi O diriltti, sonra sizi öldürecek." Burada vakıf tam bir vakıf olur. Ebû Hâtim böyle demiştir. Daha sonra yüce Allah:

"... sonra sizi diriltecek..." diye buyurmaktadır.

Tefsir âlimleri, bu iki ayrı ölüm ile iki ayrı hayatın sırası ve insan için kaç defa ölümün ve kaç defa hayatın sözkonusu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abbâs ve İbn Mes'ûd der ki: Yani sizler yaratılmadan önce, yok ve var olmayanlar anlamında "ölüler" idiniz. Sonra sizi diriltti. Yani yarattı. Daha sonra ecellerinizin sona ermesiyle sizi öldürecek, sonra Kıyâmet gününde sizi tekrar diriltecektir.

İbn Atiyye der ki: Bu âyet-i kerîme ile anlatılmak istenen işte budur. Kâfirlerin kaçış yolu bulamayacakları delil de budur. Çünkü ölüm ve hayatı kabul etmektedirler. Eğer kâfirler, daha önce varlığı sözkonusu olmayan ölüler olduklarına, sonra dünyada hayat bulmaya, sonra yine dünyada ölüme dikkat edecek olsalar, ondan sonraki son dirilişin gereğine dair kanaatleri pekişir ve güç kazanır, buna bağlı olarak ölümden sonraki dirilişi inkâr etmeleri de herhangi bir delil getiremedikleri bir iddiadan ibaret kalır.

Bir başkası da şöyle demiştir: Bu açıklamaya göre, kabirdeki hayat dünya hayatı hükmünde demektir. Dünya hayatında öldürüp sonra yine dünyada iken dirilmesi, kişinin ilk ölümü sayılmadığı gibi, kabir hayatı da sayılmaz denilmiştir.

Bu âyetin açıklanmasıyla ilgili şöyle de denilmiştir: Sizler Âdem'in sulbünde ölüler idiniz. Sonra onun sırtından toz zerrecikleri gibi sizi çıkardı. Sonra sizi, dünyada öldürür sonra sizi tekrar diriltecektir.

Bir başka açıklama şekli de şöyledir: Sizler erkeklerin sulblerinde, kadınların rahmlerinde ölüler -yani nutfeler- idiniz. Sonra sizleri rahimlere taşıdı, orada sizi diriltti. Daha sonra bu hayattan sonra sizi öldürür, sonra soru sormak üzere kabirde sizi diriltir. Sonra kabirde sizi öldürür. Daha sonra mahşere gitmek üzere kabirlerinizde diriltir. İşte ardında ölümün sözkonusu olmadığı hayat da budur.

Derim ki: Bu açıklamaya göre üç ölüm ve üç dirilme sözkonusudur. Âdem'in sulblerinde ölüler olmaları, onun sırtından çıkartılıp kendileri hakkında tanıklıkta bulunmaları, erkeklerin sulbleriyle kadınların rahimlerinde nutfeler halinde bulunmalarından farklı bir durumdur. Buna göre, dört ölüm ve dört hayat sözkonusudur.

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah onları, Âdem'i yaratmadan önce toz zerrecikleri gibi varetti, sonra da öldürdü. Buna göre, beş ölüm ve beş diriltme sözkonusu olur. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetinden günahkar kimseler için cehenneme girdiklerinde sözkonusu olacak altıncı bir ölüm vardır. Çünkü Ebû Said el-Hudrî tarafından rivâyet edilen hadiste şöyle denilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Cehennemlik olan cehennem ehline gelince, onlar orada asla ölmeyecek ve dirilmeyeceklerdir. Fakat bir takım insanlar vardır ki onlara günahları sebebiyle ateş isabet edecektir. Allah onları bir çeşit ölümle öldürecektir. Nihayet, kömür haline geleceklerinde haklarında şefaate izin verecektir. Ayrı ayrı topluluklar halinde getirilecek ve cennet nehirleri üzerine saçılacaklardır. Sonra şöyle denilecek: Ey cennet halkı, bunlara (su) akıtın. Selin sürüklediği şeyler arasında bulunan bakla tohumu gibi biteceklerdir." Bunu dinleyenler arasında bulunanlardan birisi şöyle dedi: Sanki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) çölde çobanlık etmiş gibidir. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.

Derim ki: Hadîs-i şerîfte geçen: "Allah onları bir çeşit ölümle öldürecektir" âyetinde kastedilen hakiki mahiyetiyle ölümdür. Çünkü burada masdar ile te'kid edilmiştir. Bu ise onlar için bir ikramdır. Şöyle de denilmiştir: "onları... öldürür" ifadesinin uyumak suretiyle cehennemin acılarını duymayacak hale gelmelerin de olabilir. Ve bu hakiki manada bir ölüm değildir. Ancak birinci görüş daha sağlıklıdır. Nahivciler fiili masdar ile tekid ettiğimiz takdirde (mef'ûl-u mutlak) mecaz anlamını ifade etmeyeceğini bunun hakikat anlamını dile getireceğini sözbirliği halinde kabul etmişlerdir. Yüce Allah'ın:

"Allah Mûsa ile de konuştu." (en-Nisa, 4/164) âyeti de bu türdendir. Yüce Allah'ın izniyle yeri gelincede bunun da açıklaması yapılacaktır.

Bu âyetin anlamı ile ilgili olarak şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Sizler etkisiz ve hareketsiz olduğunuz için ölü gibi idiniz. Bu din ve size gelen Peygamber sayesinde şanınızı, şerefinizi yükselterek sizi diriltti. Sonra sizi öldürecek ve sözünüz edilmeyerek öleceksiniz. Sonra da öldükten sonra diriliş için sizi tekrar diriltecektir.

"Ve sonunda da yalnız O'na döndürüleceksiniz." Küfür ve inkârınız sebebiyle O'nun azabına döneceksiniz. Tekrar hayat bulacak ve sorguya çekileceksiniz, anlamında olduğu söylenmiştir. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Daha önce ilk yaratmayı başlattığımız gibi, onu iade ederiz." (el-Enbiya, 21/104) Buna göre onların tekrar iade edilmeleri, diriltilmeleri ilk yaratılışları gibidir. Bu da bir dönüş demektir.

Çoğunluk bunu: " döndürüleceksiniz" şeklinde okumuştur. Ancak Yahya b. Ya'mer, İbn Ebi İshak, Mücâhid, İbn Muhaysin, Sellam b. Ya'kub, bu kelimenin geldiği yerlerde muzaraat harfini üstün, cim harfini de esreli yani"...dönerler" şeklinde okurlar.

29. Âyetin Tefsiri

Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur. Sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenledi. O her şeyi bilendir.

"Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur..." âyeti ile ilgili açıklamalarımızı on başlık halinde ele alacağız:

1- Yaratma'nın Anlamı:

"Yaratmak", yokluktan sonra icad etmek, meydana getirmek, var etmek demektir. Bazan herhangi bir işi yapması halinde insan hakkında da "yarattı" kullanıldığı olur. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi:

"Söylediğini yaratan kimseye karşı

Benim yapabileceğim çok azdır."

Buna dair açıklamalar daha önceden de yapılmıştı.

İbn Keysan der ki:

"Sizin için yaratan" âyeti sizden dolayı, size sebep yaratan demektir. Bunun anlamı şudur: Yeryüzünde her ne varsa sizin için bir nimettir, o bakımdan bunlar sizin içindir. Aynı zamanda bunlar, tevhide ve ibrete delildir, şeklinde de açıklama yapılmıştır.

Derim ki: İleride de açıklayacağımız üzere doğru olan açıklama şekli budur. Bununla insanların ihtiyaçları olan herşeyi kastetmiş olması da mümkündür.

2- "Eşyada Asıl Mübahlıktır":

Haramlığına dair delil bulunmadıkça, kendileri ile yararlanılan eşyada aslolan mübahlıktır, diyenler bu ve buna benzer diğer âyetleri delil gösterirler. Yüce Allah'ın şu âyeti gibi:

"Göklerde ve yerde bulunan şeylerin hepsini de kendi nezdinden size müsahhar kılmıştır." (el-Câsiye, 45/13) Bu kanaati ortaya atanlar, şu sözleriyle de delillerini desteklerler: İnsanın hoşuna giden, canının çektiği güzel yiyeceklerin yaratılmaması mümkün olmakla birlikte yaratılmıştır. O halde bunlar boşuna yaratılmış olamazlar. Dolayısıyla bunların bir faydasının olması da kaçınılmazdır. Bu faydanın yüce Allah hakkında sözkonusu olması ise doğru olamaz. Çünkü O, bizatihi müstağnidir. Yani böyle şeye de başka şeye de muhtaç değildir. Dolayısıyla sözü geçen bu fayda bize aittir. Bizim bunlardan fayda sağlamamız; ya bunlardan lezzet almak şeklindedir veya bu yolla denenmemiz için onlardan kaçınmamız şeklinde ortaya çıkar yahut bizim bunlardan gereken şekilde ibret almamız ile gerçekleşir. Bütün bu hususların elde edilmesi ancak bu güzel ve lezzetli şeylerin tadına bakmakla mümkün olur. O bakımdan bunların mubah olması gerekmektedir.

Fakat bu iddia, tutarsızdır. Çünkü bizler, bir menfaat için yaratılmadıkları takdirde boşu boşuna yaratılmış olmaları gereğini kabul etmiyoruz. O bunları bu şekilde yaratmıştır. Çünkü asıl olarak menfaatlerini yaratmak, O'nun için vacip değildir. Aksine vacip kılan O'dur. Diğer taraftan sözü geçen menfaatin belirttikleri hususlara münhasır olmasını da kabul etmiyoruz ve bu gibi menfaatlerden herhangi birisinin yiyeceklerin tadına bakmadıkça meydana gelemeyeceği tezini de reddediyoruz. Aksine bazan, tabiat ve karakterler üzerinde araştırma yapanlarca bilindiği gibi, tİsimleri ne şekilde olduğunu başka birtakım hususlarla da anlamak mümkündür. Bu iddiaya karşı bu tadına bakılacak şeyin öldürücü zehirler olmasından korkulması ile de görüşleri reddedilir. Diğer taraftan bunların haram olduklarını kabul eden kimselerin ileri sürdükleri birtakım şüpheler de bunların tezlerine karşıdır.

Başkaları bu konuda hüküm vermeyip şöyle demişlerdir: Bizim kendisinin, güzel veya çirkin (hasen veya kabili.) olduğunu idrak edebildiğimiz her bir fiilin aynı zamanda bizatihi güzel olması da mümkündür. Bunun ne olduğunu şer'î hüküm gelmedikçe tayin edecek bir delilimiz yoktur. O halde bu konuda şer'î hüküm gelmedikçe durmak ve karar vermemek gerekir.

Bu üç görüş de Mu'tezileye aittir.

Şeyh Ebû'l Hasen (el-Eş'arî) ve onun mezhebini kabul edenlerle Mâlikî mezhebine mensup ilim adamlarının çoğunluğu ile es-Sayrafî bu mes'ele ile ilgili olarak hüküm vermemeyi (tevakkufu) mutlak olarak kabul etmişlerdir. Onlara göre, tevakkufun (karar ve hüküm vermemenin) anlamı şudur: Böyle bir durumda eşya hakkında hüküm verilemez. Şeriat (şer'î hüküm geldiği takdirde) onlarla ilgili dilediği hükmü verebilir. Akıl, vücup ve benzeri bir hükmü (değer yargısını) veremez. Aklın bu konudaki payı; işleri ve eşyayı olduğu gibi tanımaya çalışmaktan ibarettir.

İbn Atiyye der ki: İbn Fûrek, İbnu's-Sâiğ'den şöyle dediğini nakletmektedir: Akıl hiçbir şekiftje sem'i (peygamber vasıtasıyla gelen) delilden uzak kalmamıştır. Hakkında sem'i delil bulunmayan hiçbir olay yoktur. Eğer sem'i delil doğrudan doğruya onunla ilgili değilse, dolaylı olarak onunla ilgilidir veya o olayın sem'i delil hükmünü alacak kendisine göre uygun bir hali vardır. İşte bu konularda bu hususa güvenip dayanmak gerekir. Bu ise, bir şeyin mahzur (haram) veya mubah olduğunu tetkik etmeye, düşünmeye veya bu konuda hiçbir hüküm belirtmeyip kararsız kalmaya ihtiyaç bırakmaz.

3- Mahlukat İbret İçindir:

"Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur." âyetinin anlamı hakkında doğru açıklama şekli, bunları ibret için yarattığıdır. Buna delil daha önce gelen âyetler ile daha sonra gelen çeşitli ibretli durumların sözkonusu edilmiş olmasıdır: Hayat vermek, öldürmek, yaratmak, göğe yönelmek ve orayı düzenlemek gibi. Yani sizleri diriltmeye, yaratmaya, gökleri ve yeri yaratmaya kadir olanın tekrar sizi diriltmeye kadir olması, aklın kabul edemeyeceği bir iş değildir.

Eğer "sizin için" denilmesinin anlamı yararlanmaktır; yani bütün bunlarla yararlanmanız için bunları yaratmıştır, denilecek olursa cevabımız şu olur: Yararlanmaktan kasıt, açıkladığımız gerekçeler dolayısıyla ibret almaktır. Eğer: Akreplerin, yılanların yaratılışında ibret alınacak taraf neresidir? denilecek olsa şöyle deriz: İnsan görmüş olduğu eziyet verici bir takım varlıklar sebebiyle Allah'ın cehennemde kâfirler için hazırlamış olduğu bir takım cezaları hatırlayabilir. Bu, îman etmesine ve masiyetleri terketmesine sebep teşkil edebilir. Bu ise ibretin en büyüğüdür, İbnu'l-Arabi der ki: Yüce Allah'ın bu âyet ile bu kudretini bizlere haber vermesinde haramlığı, mübahlığı veya bu konuda kararsızlığı gerektiren herhangi bir durum yoktur. Bu âyet-i kerîme sadece, Allah'ın vahdaniyetine delil olarak görülsün diye dikkat çekmek ve yol göstermek sadedinde zikredilmiştir.

Meani (el-Kur'ân'a dair eser yazmış) ilim adamları da yüce Allah'ın:

"Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur." âyeti hakkında şu açıklamayı yapmışlardır: Bunlarla O'na itaat etmek için güç sahibi olasınız diye yaratmıştır, yoksa O'na isyan yollarında sizin için bu yaratılan şeyleri tüketesiniz diye değil. Ebû Osman der ki: Herşeyi sana bağışladı, herşeyi sana müsahhar kıldı ki, o herşeyi O'nun uçsuz bucaksız cömertliğine delil göresin ve böylelikle âhirette sana vereceğini va'dettiği uçsuz bucaksız şeylere kendini kaptırasın, O'nun yaptığı çokça iyilikleri karşısında azıcık amellerini çok görmeyesin diye. O, sana herhangi bir amelde bulunmadan önce, ilk olarak nimetlerin en büyüğü olan tevhidi vermiş bulunmaktadır.

4- İnfak Eden, Cimrilik Eden:

Zeyd b. Eslem, babasından, o da Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'dan şunu rivâyet etmektedir: Adam'ın birisi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a geldi ve kendisine birşeyler vermesini istedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Yanımda herhangi birşey yok. Fakat git, benim adıma birşeyler satın al. Ödeyecek birşeyler bize gelince o borcumuzu öderiz." Bunun üzerine Hazret-i Ömer ona şöyle dedi: Hadi yanında birşeyler varken veriyorsun. Allah seni güç yetiremeyeceğin şeylerle mükellef tutmamış ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ömer'in bu sözünden hoşlanmadı. Ensardan birisi: Ey Allah'ın Rasulü dedi ve: "İnfak et ve yüce Arş sahibinin azaltacağından korkun olmasın" anlamında bir mısra okudu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun üzerine gülümsedi. Ensardan olan bu kişinin söylediği bu söz dolayısıyla sevindiği yüzünden anlaşıldı. Daha sonra Resûlüllah şöyle yurdu: "Ben, böyle davranmakla emrolundum."

İlim adamlarımız -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- şöyle demişlerdir: Mal azlığı korkusu, Allah'a karşı sui zan beslemektendir. Çünkü yüce Allah içindekilerle birlikte, arzı Âdemoğulları için yaratmıştır. Ayrıca Kitab-ı keriminde de şöyle buyurmuştur:

"Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur." Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır.

"Göklerde ve yerde bulunanların hepsini kendi nezdinden size müsahhar kılmıştır." (el-Câsiye, 45/13) Bu gördüğümüz herşey Âdemoğluna müsahhar kılınmıştır. Böylelikle onun mazeretine son verilmek istenmiş, ona karşı delil ortaya konulmuştur. Ta ki Allah'a, kendilerini kul olarak yarattığı gibi kul olsunlar diye. Eğer kul, Allah'a karşı hüsnü zan besliyor ise, malının azalacağından korkmaz. Çünkü verdiğinin yerine başkası gelir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Her ne harcarsanız, O bunun yerine verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe, 34/39) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz ki benim Rabbim ganîdir (muhtaç olmayandır), kerimdir (bol bol verendir)" (en-Neml, 27/40)

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmaktadır: Yüce Allah buyurdu ki: "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir. Ey Âdemoğlu, infak et ki Ben de sana infak edeyim. Allah'ın sağ eli bol bol verir ve dopdoludur. Gece ve gündüz hiçbir şey onu eksiltmez."

-Bir başka hadisinde yüce Rasul şöyle buyurmaktadır: "Kulların sabah ettiği her bir günde mutlaka iki melek (dünya semasına) iner. Onlardan birisi: Allah'ım infak edene infak ettiğinin yerine geçecek servet ver, der, diğeri de: Allah'ım cimrilik edenin de servetini telef et," der. Aynı şekilde bu melekler, güneşin batımı esnasında da böylece seslenirler. Bütün bu hadisler sahihtir ve hadis İmâmları tarafından rivâyet edilmiştir. Hamd yalnız Allah'adır.

Her kimin kalbi, aydınlığı bulur ve Rabbinin zenginlik ve keremini bilir ise, infak eder, servetinin azalacağından korkmaz. Dünyaya karşı arzuları ölen ve kendisini hayatta tutacak kadar azıcık bir gıdayı almakla yetinen, kendi adına talepte bulunmayan bir kimse zenginken de fakir iken de verip durur, vermekle servetinin azalacağı korkusunu duymaz. Servetinin azalacağından korku duyan, sadece eşyayı isteyen ona talip olan kimselerdir. Bugün birşeyler verirken, yarın onunla birtakım şeyleri yapmak istiyor ise (verdiği takdirde) o şeyi yarın yapamayacağından korkar. O bakımdan azalacağından korktuğu için bugünkü infakında (harcamasında) elini sıkı tutar. Müslim'in rivâyetine göre Hazret-i Ebû Bekir'in kızı Hazret-i Esma şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana şöyle dedi: "Ver, yahut bağışla veya infak et. Fakat verdiğini sayma. O vakit Allah da senin bu saymana karşı sayar. Cimrilik edip/ Ve malını kaplarda doldurma. O vakit sana karşı da cimrilik edilir."

Nesâî'nin rivâyetine göre Hazret-i Âişe de şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanımda bulunduğu bir sırada yanıma bir dilenci geldi. Ben ona birşeyler verilmesini emrettim. Sonra da ona verilen şeyin yanıma getirilmesini istedim, Ona baktım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sen, senin bilgin olmadıkça evine birşeyin girmesini ve çıkmasını istemiyor musun yoksa?" Ben: Evet, deyince Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Yavaş ol, ey Âişe, sen sayma (sayarak verme). O takdirde yüce Allah da sana karşı sayarak verir (az verir)."

5- "İstiva" ve Müteşabihler:

"Sonra göğe yönelip de..." Âyetinde

"sonra" kelimesi haber verilen şeyin sıralaması dolayısıyla gelmiştir. Yoksa bizzat işin yapılış sırasını anlatmak için değildir.

İstiva (yönelmek): Dilde bir şeyin üstüne çıkmak ve üzerine yükselmek demektir. Nitekim yüce Allah (aynı kökten kelimeler ile) şöyle buyurmaktadır:

"Sen ve seninle birlikte olanlar gemiye bindiğinizde (isteveyte)..." (el-Mu'minun, 23/28);

"Sonra onların sırtları üzerine binip yerleşince (isteveytum)..." (ez-Zuhruf, 43/13) Şair de şöyle demektedir:

"Ipıssız bir çölde onları bir su başında götürdüm

Güney (Yemen) yıldızı alabildiğine yükselmiş idi (istevâ)"

Güneş başımın üzerinde istiva etti, kuş tepeme istiva etti, tabirleri ile anlatılmak istenen bunların yükseldiğidir.

Bu âyet-i kerîme müşkil (anlaşılması zor) âyetlerdendir. İlim adamları bu ve benzeri âyetlerde üç ayrı görüş ortaya atmışlardır. Kimisi: Biz bunları okur, bunlara îman eder ve tefsir etmeyiz, derler. İmâmların pekçoğu bu görüştedir. Bu, İmâm Mâlik'ten gelen şu rivâyete benzemektedir: Adamın birisi ona yüce Allah'ın:

"Rahmân (olan Allah) Arşa istiva etti." (Taha, 20/5) âyeti hakkında soru sormuş, İmâm Mâlik de şöyle demiştir:

-İstiva bilinmeyen birşey değildir. Ancak keyfiyeti akıl ile bilinemez. Buna îman ise farzdır. Bunun nasıl olduğuna dair soru sormak bid'attir. Ben senin kötü bir adam olduğunu görüyorum. Hadi bunu buradan çıkartınız.

Bir kısım ilim adamı da şöyle demiştir: Bu âyetleri okuruz ve dildeki zahiri anlamına uygun düşecek şekilde yorumlarız. Bu Müşebbihe'nin görüşüdür.

Kimisi de şöyle demiştir: Bu gibi âyetleri okuruz, te'vilini yaparız ve bunları zahirlerine hamlederiz.

el-Ferrâ', yüce Allah'ın:

"Sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenledi" âyeti ile ilgili olarak şöyle demiştir: İstiva Arap dilinde iki anlama gelir: Birincisi: Kişinin olgunlaşması, gençliğinin ve gücünün son noktasına ermesi demektir. Yahut eğrilikten kurtulup düzelmesi demektir. İşte bu Arap dilindeki iki anlamıdır. Üçüncü bir anlamı da şöyle olur: Filan kişi, filana doğru gidiyor iken daha sonra bana yöneldi ve bana sövmeye koyuldu. Burada bu kelime (istiva) bana doğru yönelmek, bana karşı gelmek anlamında kullanılmıştır. İşte yüce Allah'ın:

"Sonra göğe yönelip de..." âyetinin anlamı budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

İbn Abbâs şöyle demiştir:

"Sonra semaya yöneldi:" Yükseldi. Bu konuşma esnasında: Önce oturuyor iken ayağa kalktı, doğruldu (istiva) ve önce ayakta iken dosdoğru oturdu (istiva) demene benzer. Bütün bu kullanış şekilleri Arap dilinde uygun ve yerindedir.

el-Beyhakî Ebû Bekr Ahmed b. Ali b. el-Huseyn şöyle demiştir: "İstiva etti (yöneldi)" âyetine yönelmek anlamını vermek, doğru ve yerindedir. Çünkü yönelmek göğü yaratmayı kastetmektir. Kastetmek de irade etmek, dilemek demektir. Allah için de bu sıfatlar caizdir.

"Sonra" kelimesi iradeye değil yaratmaya taalluk etmektedir. İbn Abbâs'tan (iradeye taalluk ettiğine dair) rivâyette bulunan kişi aslında bu rivâyeti el-Kelbî'nin Tefsir'inden almıştır. el-Kelbî ise zayıf bir ravidir.

Süfyan b. Uyeyne ve İbn Keysan, yüce Allah'ın:

"Sonra göğe yönelip de..." âyeti, orayı kastetti, yani yaratmak ve varetmek kasdıyla oraya yöneldi demektir, demişlerdir. Bu da bir görüştür.

Şöyle de denilmiştir: Allah oraya yöneldi, ancak bu konuda herhangi bir keyfiyet veya sınırlandırma sözkonusu değildir. Bu görüşü Taberi tercih etmiştir. Ebû'l-Aliye er-Reyahi'den bu âyet-i kerîme hakkında şöyle denilebileceği nakledilmektedir: İstiva etti, yükseldi anlamındadır. el-Beyhakî der ki: Bundan kastı -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır- emrinin yücelmesi, yükselmesidir. Bu da kendisinden semanın yaratıldığı suyun buharıdır.

İstiva edenin (yükselenin) duman olduğu da söylenmiştir. İbn Atiyye der ki: Ancak kullanılan ifadeler buna uygun değildir. Bunun anlamının istila etmek, kuşatmak olduğu da söylenmiştir. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi:

"Bişr Irak'ı istila etti (istiva)

Kılıçsız ve kan akıtmaksızın."

İbn Atiyye der ki: Böyle bir açıklama Allah'ın:

"Rahmân (olan Allah) Arşın üzerine istiva etti" (Ta-Ha, 20/5) âyeti hakkında uygundur.

Ben derim ki: Bundan önce el-Ferrâ''nın görüşünü açıklarken edatlarının aynı anlama geldiğine işaret edilmişti.

Bu konuya dair daha fazla bilgiler yüce Allah'ın izniyle A'raf sûresinde gelecektir.

Bu ve benzeri âyetlerde kural, hareketin ve bir yerden başka bir yere intikalin sözkonusu olmamasıdır. (Yani hareket ve intikal anlamını verecek şekilde açıklamalarda bulunmamaktır.)

6- Önce Yaratılan Yer midir, Gök müdür?

Bu âyet-i kerimeden yüce Allah'ın yeri gökten önce yarattığı anlamı çıkmaktadır. Aynı şekilde Hâ-Mîm es-Secde sûresinden de anlaşılan budur. (bk. Fussilet, 41/9-12) en-Nâziât sûresinde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa gök mü; onu bina etmiştir.." (en-Naziat, 79/27) âyetinde önce semanın yaratılışını sözkonusu etti, daha sonra da yer hakkında şöyle buyurdu:

"Bundan sonra da yeri yayıp döşedi." (en-Nâziât, 79/30) Bu âyetlere göre de gök sanki yerden önce yaratılmış gibidir. Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"Hamd gökleri ve yeri yaratan... Allah'ındır." (el-En'âm, 6/1) Katâde'nin görüşünce sema yaratılmıştır. Bu görüşü Taberi ondan nakletmektedir. Mücâhid ve onun dışındaki diğer müfessirler ise şöyle demiştir: Yüce Allah Arşının üzerinde bulunduğu suyu kuruttu. Orayı yer olarak halketti. Bu sudan bir duman çıktı ve yükseldi. Bunu da sema (gök) olarak yarattı. Böylelikle yerin yaratılması gökten önce gerçekleşmiş oldu. Daha sonra emrini semaya yönelterek onları yedi sema halinde düzenledi. Bundan sonra ise, yeryüzünü yayıp genişletti. Çünkü ilk yarattığında henüz yayılmış ve genişletilmiş bir halde değildi.

Derim ki: Yüce Allah'ın izniyle Katâde'nin görüşünün doğruluğu açıkça ortadadır. Bu görüşe göre yüce Allah, önce semanın dumanını, sonra da yeri halketti, sonra da göğe -henüz duman halinde iken- yöneldi ve orayı düzenledi. Bundan sonra da yeri genişletip yaydı.

Dumanın yerden önce yaratılmış olduğunu gösteren hususlardan birisi de es-Süddi'nin Ebû Mâlik ve Ebû Salih'ten, onun İbn Abbâs'tan, ayrıca Murre el-Hemdani'nin İbn Mes’ûd'dan ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bir grup ashabından, yüce Allah'ın:

"Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur. Sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenledi" âyeti ile ilgili açıklamalarını aktararak dedi ki: Şanı yüce Allah'ın Arşı su üstünde idi. Sudan önce hiçbir şey yaratmadı. Allah yaratıkları yaratmayı murad edince sudan bir duman çıkarttı ve bu duman suyun üstünde yükseldi (sema). O bakımdan ona "semâ" ismini verdi. Daha sonra suyu kuruttu, onu tek bir arz halinde yarattı. Sonra bu arzı birbirinden ayırarak iki günde, pazar ve pazartesi günlerinde yedi arz haline getirdi. Arzı balık üstüne koydu. -Balık ise, şanı yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'de:

"Nûn. Ve Kalemle, yazmakta olduklarına yemin olsun" (el-Kalem, 68/1) âyetinde sözü geçen

"nun"dur. Balık su içerisindedir, su da dümdüz bir kayalık üstündedir. Dümdüz kayalık da bir meleğin sırtı üzerindedir. Melek bir başka kayanın üstündedir. Kaya ise, rüzgara maruzdur. Burada sözü geçen kaya, Lukman sûresinde kendisinden söz edilen ve yerde de gökte de olmayan kayadır. (Bk. Lukman, 31/16) Balık harekete geçti ve kıpırdadı. O bakımdan yer de sarsıldı. Allah yere dağlan bırakınca yer kararını buldu. O bakımdan dağlar yere karşı öğünür. İşte yüce Allah'ın şu âyetinde kastedilen budur:

"O sizi çalkalayıp sallar diye yeryüzünde sağlam dağlar.... bıraktı."(en-Nahl, 16/15; Lukman, 31/10)

Allah yerde dağları, orada yaşayacak olanların gıdalarını yerin ağaçlarını ve orası için gerekli olanları da iki günde, yani salı ve çarşamba günlerinde yarattı. İşte yüce Allah şu âyetinde bunu anlatmaktadır:

"De ki: Siz iki günde yeri yaratan Allah'ı inkâr ediyor ve O'na ortaklar koşuyor musunuz? İşte O âlemlerin Rabbidir. Ve orda üstünden sabit dağlar yarattı. Orda bereketler kıldı ve gıdalarını takdir etti. Bütün bunları soranlar için müsallallahü aleyhi ve sellemi olarak dört günde yaptı." (Fussilet, 41/9-10) Yani soran kimseler bilsin ki durum işte böyledir.

"Sonra semaya yöneldi. O vakit o duman halinde idi."(Fussilet, 41/11)

Sözü geçen bu duman ise, suyun teneffüs etmesi ile (buharlaşması) ile meydana gelmiştir. Allah ondan sonra (buharın yükselmesi sonucu) bir tek sema halinde göğü yarattı. Sonra onu ayırarak iki günde, Perşembe ve Cuma günlerinde yedi sema haline getirdi. Cuma gününe bu ismin veriliş sebebi ise, göklerin ve yerin yaratılışının bu günde tamamlanmasıdır.

"Ve her bir gökte de ona ait olan emri vahyetti." (Fussilet, 41/12) Yani her bir semada oraya has olan melekleri yarattı. Yerde de bulunan dağları, denizleri, dolu ve bilinmeyen daha pek çok şeyleri varetti. Sonra dünya semasını yıldızlarla süsledi. Bu yıldızları hem bir süs hem de şeytanlara karşı bir koruma aracı kıldı. Yüce Allah dilediğini yaratmayı bitirdikten sonra bu sefer Arşa istiva etti. İşte buna da yüce Allah'ın şu âyeti işaret etmektedir:

"Gökleri ve yeri altı günde yarattı." (el-A'raf', 7/54; Yûnus, 10/3) Yine yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Göklerle yer bitişik idi de Biz onları ayırdık." (el-Enbiya, 21/30) Daha sonra (radıyallahü anhvi) Âdem (aleyhisselâm)'ın yaratılışını yine bu sûrede yüce Allah'ın izniyle açıklanacak şekilde zikretti.

Vekî, el-A'meş'ten, o Ebû Zabyan'dan, o da İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yüce Allah'ın ilk yarattığı şey "kalem"dir. Ona: Yaz, diye buyurdu. Kalem: Rabbim neyi yazayım? diye sordu. Yüce Allah: Kaderi yaz, diye buyurdu. Kalem o günden Kıyâmet gününe kadar meydana gelecek herşeyi yazdı. Bundan sonra yüce Allah "Nun"u yarattı ve onun üzerinde arzı yayıp döşedi. Suyun Buhârî yükseldi ve ondan semavatı ayırdı. Nun, çalkandı, bunun üzerine yer de sarsıldı, dağlarla sağlamlaştırıldı, yere sebat verildi. O bakımdan dağlar Kıyâmet gününe kadar yere karşı övünürler.

Bu rivâyette ise, yerin yaratılışı (âyet-i kerimede) duman diye ifade edilen su buharının yükselişinden önce sözkonusu edilmektedir. Ancak yine İbn Abbâs'tan ve başkalarından gelen ilk rivâyet daha uygundur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Bundan sonra da yeri yayıp döşedi" (en-Naziat, 79/30.) Allah neyi nasıl yarattığını en iyi bilendir. Konu ile ilgili görüşler farklı farklı bize kadar gelmiştir. Ve bu konuda içtihada yer yoktur.

Ebû Nuaym'ın Ka'b el-Ahbar'dan naklettiğine göre İblis, bütün arzı sırtında taşıyan balığın içine doğru nüfuz etti, onun kalbine vesvese verdi, dedi ki: Ey Lûsiya, senin sırtında ne kadar ümmet, ne kadar ağaç, ne kadar canlı hayvan, ne kadar insan, ne kadar dağ bulunduğunu biliyor musun? Eğer sen onları bir silkeleyecek olursan bunların hepsini sırtından bırakırsın. Bunun üzerine Lûsiya bunu yapmak istedi. Allah bir hayvan varetti ve bu onun burun deliğine girdi. Bundan dolayı Allah'a dua etti yalvardı ve bu hayvan burun deliğinden çıktı. Ka'b der ki: Nefsim elinde olana yemin ederim. Bu hayvan balığın önünde durmakta o ona öteki buna bakmaktadır. Eğer balık böyle birşey yapmak isteyecek olursa tekrar o yere geri gider.

7- Yaratıkların Aslı:

Bütün eşyanın asıl yaratıldıkları şey sudur. Çünkü İbn Mâce'nin Sünen'inde ve Ebû Hâtim el-Büsti'nin Sahih Müsned'inde kaydettiğine göre, Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Ey Allah'ın Rasulü dedim, seni görünce nefsim hoş olur, gözüm aydın olur. Sen bana herşeyin haberini ver. Hazret-i Peygamber: "Herşey sudan yaratıldı." diye buyurdu. Ben: İşlediğim takdirde kendisi vasıtasıyla cennete girmeme sebep olacak birşeyi bana bildir, dedim. Şöyle buyurdu: "Yemek yedir, selamı yaygınlaştır, akrabalık bağlarını gözet, insanlar uyurken sen kalk (namaz kıl), esenlikle cennete girersin."

Ebû Hâtim dedi ki: Ebû Hüreyre: "Bana herşeyden haber ver" sözü ile: Sudan yaratılmış her şeye dair haber ver, demek istemiştir. Bunun doğruluğuna delil ise, -henüz yaratılmamış olsa dahi-: "herşeyi sudan yaratmıştır" şeklinde cevap vermesidir.

Saîd b. Cübeyr'in rivâyetine göre İbn Abbâs, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu naklederdi: "Yüce Allah'ın ilk yarattığı şey kalemdir. Ona emir verdi, o da olacak herşeyi yazdı." Aynı âyet, Ubade b. es-Samit'den merfu olarak da rivâyet edilmektedir. el-Beyhakî der ki: İlk yarattığı şeyden kastı -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- su, rüzgar ve Arştan sonra ilk yarattığı şey "kalemdir" şeklinde olmalıdır. Bu ise İmrân b. Husayn'ın rivâyet ettiği hadisten açıkça anlaşılan bir husustur. Kalemin yaratılmasından sonra ise gökleri ve yeri yaratmıştır.

Abdürrezzak b. Ömer b. Habib el-Mekki, Humeyd b. Kays el-A'rec'den, o Tavus'tan rivâyetle dedi ki: Adamın biri Abdullah b. Amr b. el-As'a gelip: Yaratıklar neden yaratılmıştır? diye sordu, o da şöyle dedi: Sudan, aydınlıktan, karanlıktan, rüzgar ve topraktan. Peki bunlar neden yaratıldı? Abdullah: Bilmiyorum, dedi. Tavus der ki: Daha sonra aynı adam Abdullah b. ez-Zübeyr'e gitti, ona da aynı şeyleri sordu. O da Abdullah b. Amr'ın söylediklerinin benzerini söyledi. Bu sefer adam Abdullah b. Abbas'a gitti. Ona da aynı soruyu sorarak: Yaratıklar neden yaratıldı? diye sordu. Abdullah b. Abbas şöyle dedi: Sudan, aydınlıktan, karanlıktan, rüzgar ve topraktan. Adam yine: Peki bütün bunlar neden yaratıldı? diye sorunca Abdullah b. Abbas ona şu âyet-i kerimeyi okudu:

"Göklerde ve yerde bulunanların hepsini kendi (radıyallahü anhhmeti)nden size müsahhar kılmıştır." (el-Casiye, 45/13) Bunun üzerine adam şöyle dedi: Böyle bir cevabı ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Ehl-i Beytinden olan bir adam verebilirdi.

el-Beyhakî der ki: (İbn Abbâs) bununla herşeyin O'nun tarafından yaratıldığını anlatmak istemiştir. Yani herşeyi O yaratmış, O yoktan varetmiş ve O icad etmiştir. Önce suyu yarattı. Veya suyu ve yaratmak istediği şeyleri yarattı. Bunları herhangi bir aslî madde veya malzemeden yaratmadığı gibi önceden herhangi bir örneğe göre de yaratmış değildir. Daha sonra da suyu bilahare yaratılan şeylerin aslı kıldı. Yoktan vareden O'dur. Herşeyin yaratıcısı O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. O'ndan başka yaratıcı yoktur. O her türlü eksiklikten münezzehtir, yücedir, azizdir.

8- Gökler:

"Onları yedi gök halinde düzenledi" âyetinde yüce Allah, göklerin yedi tane olduğunu sözkonusu etmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de yerin sayısı ile ilgili olarak tevil ihtimali bulunmayan açıkça yerin sayısını belirten sadece yüce Allah'ın şu âyetidir:

"Allah yedi göğü ve yerden de onlar gibisini yaratandır." (et-Talâk, 65/12) Ancak bu âyet hakkında da farklı görüşler vardır. "Yerden onlar gibisi"nden kasıt sayıca gökler gibi demektir, denilmiştir. Çünkü, keyfiyet ve niteliklerin birbirlerinden farklı olduğu hem gözlem ile hem de konu ile ilgili gelen haberlerde ortadadır. O halde buradan kasıt, sayıca onlar gibi demektir. "Yerden de onlar gibi" âyetinden kasıt, yani kabalık ve sertlikleri itibariyle, oralarda bulunanlar itibariyle onlar gibi, demek olduğu da söylenmiştir.

Bir başka görüşe göre yerlerin sayısı yedi tanedir. Şu kadar var ki bunlar biribirlerinden ayrılmamışlardır. Bu görüş ed-Davudî'ye nisbet edilmiştir. Doğrusu birinci görüştür ve yerlerin de gökler gibi yedi tane olduğu şeklindedir. Müslim'in rivâyetine göre Said b. Zeyd şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim haksızca yerden bir karış alacak olursa yedi (kat) arza kadar olan kısmı onun boynuna dolanır." Hazret-i Âişe'den de bunun benzeri bir hadis rivâyet edilmiştir, ancak o hadiste "(.......).... a kadar" yerine "(........)den" ifadesi yer almaktadır.

Ebû Hüreyre'den gelen rivâyette ise şöyle denilmektedir: "Herhangi bir kimse hakkı olmayarak yerden bir karış alacak olursa, mutlaka yüce Allah -Kıyâmet gününde- yedi (kat) arza kadar olan kısmını boynuna dolayacaktır."

Nesâî'nin rivâyetine göre, Ebû Said el-Hudri, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Mûsa (aleyhisselâm) dedi ki: Rabbim, bana kendisini söyleyerek Seni anacağım ve kendisiyle sana dua edeceğim birşey öğret. Yüce' Allah buyurdu ki: "Ey Mûsa, la ilahe illellah" de. Hazret-i Mûsa dedi ki: Rabbim, Senin bütün kulların bunu söylüyor. O zaman yüce Allah şöyle buyurdu: "Sen lâ ilâhe illâlah" de. Yine Hazret-i Mûsa şöyle buyurdu: Senden başka hiçbir ilâh yoktur, ancak ben bana özel birşey vermeni istiyorum. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Ey Mûsa, eğer yedi gök ve Benden başka onlarda bulunanlar ve yedi (kat) arz bir kefeye konsa lâ ilâhe illâlah da öteki kefeye konsa lâ ilâhe illâlah onlardan daha ağır basacaktır."

Tirmizî'nin rivâyetine göre de Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Allah'ın peygamberi ve ashab-ı kiram birlikte otururlarken bir bulutun geldiğini görürler. Allah'ın peygamberi (salat ve selam ona) şöyle buyurdu: "Bunun ne olduğunu biliyor musunuz?" Ashab-ı kiram: Allah ve Rasulü daha iyi bilir deyince Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Bu bulut, işte bunlar yerin sulayıcılarıdırlar. Allah, bu bulutu kendisine şükretmeyen, kendisine de dua etmeyen bir topluluğun bulunduğu yere sürükler. -Devamla Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu-: Üstünüzde neyin olduğunu biliyor musunuz?" Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Üstünüzdeki er-raki' (dünya seması)dır. Bu korunmuş bir tavan ve etrafı birleştirilmiş bir dalgadır. Daha sonra şöyle sordu: Sizinle bu sema arasındaki uzaklığın ne kadar olduğunu biliyor musunuz?" Ashab-ı kiram: Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dediler. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Sizinle bu sema arasında beşyüz yıllık bir mesafe vardır." Sonra şöyle sordu: "Bunun da üstünde ne olduğunu biliyor musunuz?" Ashab-ı kiram yine: Allah ve Rasulü daha iyi bilir dediler. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Bunun üstünde aralarında beşyüzer yıllık mesafe bulunan iki sema daha vardır." Hazret-i Peygamber bu şekildeki açıklamalarını yedi semaya kadar sürdürdü. Ve her iki sema arasındaki uzaklık gök ile yer arasındaki uzaklık kadardır. Hazret-i Peygamber daha sonra şöyle sordu: "Bunun da üstünde neyin olduğunu biliyor musunuz?" Onlar: Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dediler. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Bunun da üstünde Arş vardır. Arş ile sema arasında ise her iki sema arasındaki uzaklık kadar vardır." Daha sonra şöyle buyurdu: "Peki altınızda ne olduğunu biliyor musunuz?" Ashab-ı kiram: Allah ve Rasulü daha iyi bilir dediler. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Altında bulunan yerdir. Sonra şöyle dedi: Bunun da altında neyin olduğunu biliyor musunuz?" Ashab-ı kiram: Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dediler. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Arzın altında diğer arz vardır ve ikisi arasında beşyüz yıllık bir mesafe vardır." Hazret-i Peygamber bu şekilde yedi arz sayıncaya kadar sözlerine devam etti ve her iki arz arasındaki uzaklığın beşyüz yıllık olduğunu beyân buyurdu. "Muhammed'in canını elinde bulunduran Allah'a yemin ederim. Eğer sizler en aşağı arza doğru bir iple sarkıtılacak olursanız Allah'ın üzerine düşer" diye buyurduktan sonra Hazret-i Peygamber şu âyet-i kerimeyi okudu:

"O, hem ilktir, hem âhirdir, hem zahirdir, hem de batındır. O, herşeyi en iyi bilindir." (el-Hadid, 57/3)

Ebû Îsa (Tirmizî) der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu âyet-i kerimeyi okuması onun (düşmek ile) Allah'ın ilmi, kudreti ve sultanı (O'nun egemenliği altında bulunan alanı) üzerine düşmesini kastettiğini göstermektedir. Yani, Allah'ın ilmi, kudreti ve sultanı her yerdedir. O Kitab-ı Kerîm'inde kendi zatını nitelendirdiği şekilde Arşı üzerindedir. (Yine Tirmizî) dedi ki: Bu hadis garib bir hadistir. el-Hasen (hadisin ravilerinden birisi), Ebû Hüreyre'den hadis dinlememiştir.

Yerlerin sayısının yedi olduğuna dair rivâyetler pek çoktur. Bizim kaydettiğimiz bu rivâyetler bu konuda yeterlidir.

Ebû'd-Duha (ki ismi Müslim'dir) İbn Abbâs'tan rivâyet etmektedir:

"Allah yedi göğü ve yerden de onlar gibisini yaratandır." (et-Talâk, 65/12) âyeti hakkında dedi ki: Yedi arz yaratmıştır. Her birisinde sizin peygamberiniz gibi bir peygamber ve Âdem gibi bir Âdem, Nûh gibi bir Nûh, İbrahim gibi bir İbrahim ve Îsa gibi bir Îsa vardır. el-Beyhakî der ki: Bu rivâyetin İbn Abbâs'tan gelen senedi sahihtir. Ancak bu başından itibaren şâz bir rivâyettir. Ebû'd-Duha'nın lehine buna dair bir delil bilmiyorum. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

9- Semâ:

"Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O'dur" anlamındaki âyet, mübtedâ ve haberdir. ne" nasb mahallindedir. hepsini" Sîbeveyh'e göre hal olarak nasb edilmiştir. sonra yönelip" âyetini Necidliler kelimenin "yâî" olduğuna delâlet etsin diye imâle ile okurlar. Hicâzlılar ise tefhîm ile okurlar. yedi" kelimesi, "onları düzenledi" âyetindeki zamirden bedeldir. Yedi gök düzenledi, anlamındadır. "Aralarında yedi semâ düzenler" takdiri ile mefûl olması da caizdir. Yüce Allah'ın:

"Mûsâ kavmini(n arasından) yetmiş adam seçti" (el-A'râf, 7/155) âyetinde olduğu gibi. Bu açıklamalan en-Nehhâs yapmıştır. el-Ahfeş ise hal olarak nasb edilmiştir, der.

"O, herşeyi bilendir." Mübtedâ ve haberdir.

" O" zamirinde aslolan "he" harfinin harekeli okunmasıdır. Sakin olunması daha hafif olduğundandır.

"Sema" kelimesi tekil ve müennes gelir. Onun müzekker bir kelime olarak gelmesi, istisnaîdir. el-Ahfeş'in görüşüne göre "semave" kelimesinin, ez-Zeccâc'ın görüşüne göre ise "semae" kelimesinin çoğuludur. Çoğulun çoğulu (cem'u’l-cem') ise semâvât ve semâât gelir. Buna göre "onları., düzenledi" âyeti ya semâ kelimesi çoğul olduğu için gelmiştir veya tekil olmakla birlikte cins isim olduğundan dolayı bu şekilde çoğul gelmiştir. "Onları.... düzenledi" âyeti ise, satıhlarını pürüzsüz yaptı demektir. Onları birbirine eşit ve eş kıldı, anlamında olduğu da söylenmiştir.

10- Herşeyi Yaratan, Herşeyi Bilen:

"O, herşeyi bilendir." Yani neyi yarattığını bilir ve herşeyi de O yaratmıştır. O bakımdan O'nun herşeyi bildiğini kabul etmek gerekir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Yaratan (Allah) bilmez mi?" (el-Mülk, 64/14) O ezelî, tek ve kendi zatı ile kaim, kadim, ilmi ile bilgiye konu olan herşeyi bilendir (âlimdir) ve herşeyi bütün incelikleriyle bilendir (alimdir). Bu konuda Mu'tezile Allah'ın âlim olduğunu kabul edip bize uygun görüş belirtmekle birlikte, alîm olduğunu, neşeyi bütün incelik ve teferruatıyla bildiğini kabul etmek konusunda bize muvafakat etmemişlerdir.

el-Cehmiyye der ki: Allah herhangi bir yer ile kaim olmayan bir bilgi ile bilendir. Ancak yüce Allah bu sapık ve dalalet ehlinin görüşlerinden yücedir. Bu gibi kimselerin görüşlerinin reddine dair açıklamalar "ed-Diyanat"a (çeşitli mezhep ve fırkaların görüşlerine) dair yazılmış kitaplarda yer almaktadır. Diğer taraftan yüce Allah, kendi zatını ilim sahibi olmakla nitelendirirken şöyle buyurmaktadır:

"Fakat Allah sana indirdiğini kendi ilmiyle indirdiğine dair şahitlik eder. Melekler de (buna) şehadet ederler." (en-Nisa, 4/166);

"Bilin ki, muhakkak o, Allah'ın ilmiyle indirilmiştir."(Hud, 11/14);

"Ve Biz onlara karşı herhalde bir bilgi ile anlatacağız." (el-A'raf, 7/7)

"O'nun ilmi dışında hiçbir dişi ne hamile kalır ne de doğurur." (Fatır, 35/11);

"Gaybın anahtarları O'nun nezdindedir, O'ndan başka bunları kimse bilmez."(el-En'am, 6/59)...

Şanı yüce Allah'ın ilminin ve diğer sıfatlarının sübûtunu bu sûrede yer alan:

"Allah size kolaylık diler, güçlük dilemez" (el-Bakara, 2/185) âyetini açıklarken -inşaallah- delilleriyle birlikte göstereceğiz.

el-Kisaî ve Kalun, Naf'i'den eğer daha önce fa, yahut vav veya lâm ya da sonra bulunuyor ise, O (erkek ve dişi içi) kelimelerinde yer alan "hâ" harfini sakin okumuştur. Ebû Amr da (li ) dışındaki hallerde böyle okumuştur. Ebû Avn el-Hulvanî'den, o Kalun'dan bunlara ayrıca (el-Bakara, 2/282) âyetindeki he'yi de sakin okumuştur. Diğerleri ise, bu zamirlerdeki (erkek ve dişi "için o" zamirlerindeki) he'leri harekeli okumuşlardır.