İmâm başa getirilip akdin yapılmasından sonra fasıklık edecek olursa, Cumhûrun görüşüne göre İmâmeti fesholur ve bilinen zahir fasıklığı sebebiyle İmâmlıktan uzaklaştırılır. Çünkü İmâmın ancak hadleri uygulamak, hakları sahiplerine vermek, yetimlerin, delilerin mallarını korumak, onların görülmesi gereken işlerine nezaret etmek ve buna benzer sözü geçen işleri yerine getirmek için tayin edileceği sabittir. Fasık olan bir kimsenin ise fasıklığı bütün bu işleri yerine getirmesine engel olur, bunları ifa etmesine fırsat vermez. Eğer bizler İmâmın fasık olmasını câiz görecek olursak bu, İmâmın tayin ediliş gayesini iptal eder. Nitekim İmâmın tayin ediliş sebebini iptal edeceğinden dolayı fasık olan herhangi kimseye İmâmet akdinin yapılması baştan beri câiz değildir. Sonradan fasıklık eden de onun gibidir.
Bir başka kesim ise şöyle demektedir: İmâm ancak küfür ile yahut namazı kıldırmayı terketmekle veya namaza çağırmayı terketmekle yahut şeriatten herhangi bir şeyi terketmekle azledilir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ubade b. Samit tarafından rivâyet edilen Hadîs-i şerîfte şöyle buyurmaktadır: "Ve yönetime ehil olan kimselerle o hususta münazaa etmemek üzere (bey'at ettik). (Hazret-i Peygamber buyurdu ki:.) "Ancak sizin elinizde Allah tarafından gelmiş bir delil bulunan apaçık bir kâfirlik görmeniz hali müstesna."
Avf b. Mâlik tarafından rivâyet edilen hadiste ise Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Aranızda namazı kıldırdıkları sürece hayır.." Bu iki Hadîs-i şerîfi de Müslim rivâyet etmiştir.
Umm Seleme'nin rivâyetine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Gerçek şu ki, başınıza birtakım emirler tayin edilecektir. Sizler (onların yaptıkları birtakım işleri) ma'ruf (şeriate uygun) göreceksiniz, birtakım işleri münker göreceksiniz. (Münker gördüklerini) hoş görmeyen kimse bu münkerden beri olur. Bu münkere karşı çıkan kimse kurtulur. Fakat razı olup tabi olanlar ise..." Ashab-ı kiram sordu: Ey Allah'ın Rasulü, bu yöneticilerle Savaşmayalım mı? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Namaz kıldıkları sürece hayır." (i) Yani kalbi ile o münkerden tiksinen ve kalbi ile onu inkâr eden kimse kurtulur, demektir. Yine bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir.
14- İmâmın Kendisini Azli:
İmâmlığına etki edecek şekilde kendisinde bir eksiklik bulduğu takdirde kendi kendisini azletmesi üzerine vaciptir. Şayet bir eksiklik görmüyor ise, kendi kendisini azledip başkasına İmâmet akdini yapması hakkına sahip midir? Bu konuda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Kimisi, böyle bir iş yapamaz. Yapacak olsa dahi İmâmlıktan azledilmiş olmaz derken, kimisi de böyle birşeyi yapabilir, demiştir. İmâmın kendisini azletmesi halinde azlolacağının delili Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh)'ın: Beni görevimden uzaklaştırınız, beni görevimden uzaklaştırınız, demesi buna karşılık ashab-ı kiramın, seni ne görevinden azlederiz, ne de kendini azletmeni kabul ederiz, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dinimiz için öne geçirmişken, seni geriye bırakabilecek kimdir? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) seni dinimiz için seçmişken biz nasıl olur da seni seçmeyiz? diye cevap vermeleridir.
Şayet Hazret-i Ebû Bekir'in kendisini azletme imkanı bulunmamış olsaydı, ashab-ı kiram onun böyle bir teklifini reddeder ve ona şu cevabı verirlerdi: Senin böyle bir söz söylemeye hakkın yoktur, böyle bir iş de yapamazsın. Ashab-ı kiram onun bu sözüne karşı çıkmadığına göre İmâmın kendi kendisini azletme yetkisinin olduğu da anlaşılmış olur. Diğer taraftan İmâm hazır bulunmayanların da haklarına nezaret eder. Dolayısıyla onun da tıpkı hakimin ve kendisini azletmesi halinde vekilin durumunda olması gerekir. Çünkü İmâm, aynı zamanda ümmetin vekilidir ve naibidir. Vekilin de hakimin de herhangi bir hususta başkasına naiblik eden herkesin de kendisini azletmek hakkı ittifakla kabul edildiğine göre, İmâmın da böyle olması gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
15- Bir İmâma Bey'at Edilmişken İkincisi Ortaya Çıkarsa:
Hal ve akıl ehlinin ittifakı ile veya -daha önce geçtiği üzere- tek bir kimsenin akidde bulunması ile bir kimsenin İmâmet akdi gerçekleşecek olursa bütün insanların dinleyip itaat etmek, Allah'ın Kitabını ve Rasulü'nün Sünnetini uygulamak üzere ona bey'atta bulunmaları icab eder. Herhangi bir mazeret dolayısıyla bey'at edemeyen kimsenin özrü kabul edilir. Ancak bir mazereti olmaksızın bey'at etmek istemeyen kimse bey'at etmek için mecbur edilir ve bu konuda ona baskı uygulanır. Böylelikle müslümanların sözbirliğinin bozulması önlenmiş olur. İki halifeye bey'at edilecek olursa halife birincisidir. Diğeri ise öldürülür. Bu öldürmenin fiilen mi yoksa manen mi olacağı hususunda farklı görüşler vardır. Onun azledilmesi manen öldürülmesi ve ölümü demek olur. Ancak birinci görüş daha güçlüdür. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "İki halifeye bey'at edildiği takdirde onlardan ikincisini öldürünüz." Bu hadisi ashab-ı kiramdan Ebû Said el-Hudri rivâyet etmiş ve Müslim bunu kitabına almıştır.
Abdullah b. Amr'ın rivâyetine göre; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinlemiştir: "Her kim bir İmâma bey'at eder, ona eli ile bey'at ettiğini belirtir, kalbinden ona bağlanırsa gücü yettiği takdirde ona itaat etsin, bir başkası gelip bu hususta onunla anlaşmazlık çıkaracak olursa ikincisinin boynunu vurunuz." Bu hadisi de yine Müslim rivâyet etmiştir.
Arfece'den gelen rivâyette ise: "Kim olursa olsun kılıçla boynunu vurunuz" diye buyurulmaktadır.
İki İmâm tayininin yasaklandığının en açık delillerinden birisi de budur. Çünkü iki İmâm tayin etmek münafıklığa, ayrılığa, bölücülüğe götürür. Fitnelerin başgöstermesine, ni'metlerin ortadan kalkmasına sebep teşkil eder. Fakat Endülüs ve Horasan gibi bölgeler arasında uzak mesafeler bulunacak ve bu bölgeler birbirinden ayrı olacak olursa ileride -yüce Allah'ın izniyle açıklanacağı üzere- câiz olur.
16- Adaletli Bir İmâma Karşı Çıkmak:
Haricî (isyankâr) bir kimse, adaleti ile bilinen bir İmâma karşı çıkacak olursa, insanların böyle bir kimseye karşı cihad etmeleri icab eder. Şayet İmâm fasık, haricî kimse olup adaletli olduğunu izhar ediyor ise, haricî kimsenin adil olduğu açıkça ortaya çıkmadıkça veya birincisinin görevden alınması üzerinde cemaatin sözbirliği gerçekleşmedikçe isyan eden bu hariciye yardımcı olmak, taraftar olmakta insanların acele etmemeleri gerekir. Çünkü böyle bir işe talib olan herkes, kendisinin salih bir kimse olduğunu izhar eder. Fakat iktidarı eline geçirdiği takdirde daha önce izhar ettiğinin hilafına eski adetlerine geri döner.
17- Aynı Çağda ve Aynı Bölgede Birden Fazla İmâm:
Aynı çağda ve aynı bölgede, iki veya üç İmâmın görev başına getirilmesi ise -önceden açıkladığımız gerekçeler sebebiyle- icma ile câiz değildir. İmâm Ebû'l-Meâli der ki: Bizim mezhep âlimlerimiz, dünyanın iki ucunda iki ayrı kişiye İmâmet akdinin yapılmayacağı görüşündedirler. Daha sonra şöyle demişlerdir: Eğer iki ayrı kişiye İmâmet akdinde bulunulur ise, bu durum tıpkı bir tek kadının iki ayrı velisinin, birinin ötekinin yaptığı akdin farkına varmadan her ikisinin de o kadını iki ayrı kocaya evlendirmesi gibi değerlendirilir. (Ebû'l Meali devamla) der ki: Bu hususta benim kabul ettiğim görüşe göre ise, dar ve birbirinden uzak bulunmayan bir tek bölgede iki kişiye İmâmet akdine bulunmak câiz değildir. Bu hususta icma gerçekleşmiştir. Şayet mesafeler uzak olur ve her iki İmâm arasında geniş topraklar bulunursa, bunun câiz olma ihtimali vardır. Bununla beraber böyle bir ihtimal konu ile ilgili katî nasların dışında kalmaktadır. İmâm Ebû İshak ise, insanların haklarının yerini bulması, hükümlerinin askıya alınmaması için biribirinden alabildiğine uzak iki ayrı bölgede bu işin câiz olduğunu kabul ediyordu.
Kerramiye ise, konu ile ilgili herhangi bir tafsilata girişmeksizin iki İmâmın tayin edilmesinin câiz olduğu görüşündedir. Bu durumda onların tek bir beldede de bunu câiz kabul etmeleri gerekir. Nihayet onlar, Ali ile Hazret-i Muâviye'nin aynı dönemde birer İmâm olduğu görüşünü dahi kabul etmişler ve şöyle demişlerdir: İki ayrı beldede veya iki ayrı bölgede iki kişi İmâm olursa onların her birisi kendi eli altındakileri daha doğru bir şekilde yönetir ve çevresini daha iyi disiplin altında tutar. Diğer taraftan aynı çağda iki ayrı peygamberin gönderilmesi câiz olduğuna göre ve iki peygamberin bulunması birisinin peygamberliğini iptal etme sonucunu vermediğine göre, İmâmette bunun böyle olması öncelikle sözkonusudur ve birinin ötekinin İmâmetini çürütmemesi gerekir. Buna verilecek cevap şudur: Aslında şeriat bu işi yasaklamamış olsaydı, böyle birşey câiz olurdu. Ancak Hazret-i Peygamber: "İki İmâmın ikincisini öldürünüz" âyetiyle bunu yasaklamış ve ümmet de bu kanaati benimsemiştir. Hazret-i Muâviye ise, kendi adına İmâmlık iddiasında bulunmamıştır. O kendisinden önce gelen İmâmların kendisini tayin etmeleri sebebiyle Şam (Suriye) bölgesinin valisi olduğu iddiasında bulunmuştur. Buna delil olan hususlardan birisi ise, onların dönemlerinde bulunan ümmetin onlardan yalnız birisinin İmâm olduğu üzerinde icma etmesidir. O ikisinden birisi de: Ben de İmâmım, bana muhalefet eden de İmâmdır, dememiştir. Eğer onlar (Kerramiye): Akıl iki İmâmın bulunmasını imkansız görmemektedir. Diğer taraftan sem'i deliller arasında bunu yasaklayan birşey yoktur, diyecek olurlarsa şu cevabı veririz: Sem'i delillerin en kuvvetli olanı icmadır ve icmada da bunun olamayacağına dair delil vardır.
Melekler ve Tesbihleri:
"Onlar da: ... orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın demişlerdir" âyetine gelince; bizler kesinlikle şunu biliyoruz ki melekler ancak kendilerine bildirilenleri bilirler ve onlar sözleriyle (Allah'ın) önüne geçmezler. Bu hüküm bütün melekler hakkında geneldir. Çünkü yüce Allah'ın:
"Sözde onun önüne geçmezler" (el-Enbiya, 21/27) âyeti melekleri övmek sadedinde söylenmiştir. Peki nasıl olur da melekler: "Biz seni., orada fesad çıkartacak bir kimse mi yaratacaksın?" dediler. Şu cevap verilir: Bunun anlamı şu ki: Melekler "halife" sözünü işitince Âdemoğulları arasında fesat çıkartacak kimselerin de bulunacağını anlamışlardır. Çünkü halifeden gözetilen maksat ıslah ve fesadı terketmektir. Ancak melekler bütün Âdemoğulları hakkında isyan hükmünü genel olarak kullanmışlardır. Şanı yüce Allah ise onların arasında fesat çıkartanın da çıkartmayanın da bulunacağını beyan ederek onların da gönüllerini hoş etmek için: "Sizin bilmediklerinizi şüphesiz Ben bilirim" diye buyurmuştur. Ve bunu yüce Allah, Hazret-i Âdem'e bütün isimleri öğreterek gerçekleştirmiş ve bilgisinin gizliliklerini meleklere açık bir şekilde göstermiştir.
Bir görüşe göre de melekler, cinlerin fesat çıkartmalarını ve kan dökmelerini görmüş ve bilmişlerdi. Şöyle ki, çünkü yeryüzünde Âdem'in yaratılışından önce cinler vardı. Onlar orada fesat çıkartmış ve kan dökmüşlerdi. Allah, onlara meleklerden bir ordu ile İblis'i göndermiş, İblis onları öldürüp denizlere ve dağların başlarına kaçmak zorunda bırakmıştı. İşte İblis o andan itibaren gurura kapılmıştı. İşte meleklerin: "Orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın?" sorusunu sadece durumu anlamak üzere sormuşlardı. Yani acaba bu halife bundan önce gördüğümüz cinler gibi mi olacaktır, olmayacak mıdır demek istemişlerdir. Bu şekildeki açıklama Ahmed b. Yahya Sa'leb tarafından yapılmıştır.
İbn Zeyd ve başkaları da der ki: Şanı yüce Allah, onlara halifenin soyundan gelecek kimseler arasında yeryüzünde fesat çıkartacak, kanlar dökecek kimselerin bulunacağını bildirmişti. İşte bundan dolayı melekler de böyle demişlerdir. Bu sözleriyle onlar ya yüce Allah'ın kendisine isyan edecek kimseleri halifelik makamına geçirmekten hayrete düştüklerini ifade etmek istediklerinden veya şanı yüce Allah'ın yeryüzünde halife tayin ettiği ve böylelikle kendisine ni'met verdiği kimsenin buna rağmen isyan etmesini hayretle karşıladıklarından dolayıdır. Ya da onu hem halifelik makamına getirmeyi hem de isyan etmesini çok büyük bir olay ve büyük bir iş gördüklerinden dolayı bu soruyu sormuşlardır. Katâde der ki: Şanı yüce Allah, onlara yeryüzünde birtakım kimseleri yaratacak olursam, bunlar fesat çıkartıp kanlar dökecektir, diye bildirmiştir. İşte yüce Allah:
"Muhakkak Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" diye buyurunca melekler, acaba bu kişi Allah'ın kendilerine yaratacağını belirttiği kimse midir, yoksa başkası mıdır, öğrenmek üzere bu soruyu sormuşlardır.
Bu güzel bir açıklamadır. Bunu Abdürrezzak rivâyet ederek demiştir ki: Bize Ma'mer, Katâde'den yüce Allah'ın:
"Orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın?" âyeti hakkında dedi ki: Allah, daha önce onlara, eğer yeryüzünde birtakım yaratıklar varedersem bunlar orada fesat çıkartacak ve kanlar dökecektir, demişti. Bundan dolayı melekler: "Orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın?" diye sormuşlardı. Onun bu açıklamasına göre ifadede birtakım kısaltmalar (hazf) vardır. Buna göre anlam şöyle oluyor: "Ben yeryüzünde şunları şunları yapacak bir halife yaratacağım" deyince melekler: Sen orada bize daha önce bildirdiğin kimseyi mi yoksa başkasını mı yaratacaksın? demişlerdi. Birinci görüş de gerçekten güzel bir açıklamadır. Çünkü o görüşe göre, lâfızların ihtiva ettiği anlamdan birtakım bilgi ve çıkarımlar sözkonusudur. Bu ise ancak ilim adamlarının yapabilecekleri bir iştir. Her iki görüş arasında sunulan görüş de güzeldir. Onun üzerinde de dikkatle düşünmelidir. Şöyle de denilmiştir. Şanı yüce Allah'ın meleklere -Müslim'in Sahih'inde ve başkalarında sabit olduğuna göre-: "Kullarımı ne halde bıraktınız?" diye sorması, aslında: "Orada fesat çıkartacak.." diyen kimselere (yani meleklere) bir azar ve ezelden beri bilmiş olduğu gerçeği ortaya çıkarmak içindir. Çünkü yüce Allah, bu şekilde soran meleklere: "Sizin bilmediklerinizi şüphesiz ben bilirim" diye cevap vermiştir.
Kan Dökmek, Fesat Çıkartmak:
"Biz seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın?" âyetindeki kimse,
"yaratacaksın" anlamındaki fiilin birinci mef'ûlü olarak nasb mahallindedir. orda" kelimesi de ikinci mef ülün yerini tutmaktadır. Fesat çıkartacak" anlamındaki fiilin tekil olması, "kimse" anlamındaki edatın lâfzı gözönünde bulundurulması dolayısıyladır. Kur'ân dışında bu fiilen çoğul getirilmesi de mümkündür. Yine Kur'ân-ı Ker'îm'de:
"içlerinden seni dinleyen vardır" (el-En'âm, 6/25) âyetinde fiil, en" lâfzına göre tekil gelmiştir."
"Aralarından seni dinleyenler vardır" (Yûnus, 10/42) âyetinde ise fiil, mana gözönünde bulundurularak çoğul gelmiştir.
Dökecek" fiili de bir önceki fiile atfedilmiştir. Burada da bu fiilin her iki şekilde (tekil ve çoğul) gelmesi caizdir. Esîd, el-A'rec'den ibaresinde fiili nasb ile okuyup fiilin başındaki "vav" ile sonunun cevabı kabul etmiştir. (Yani: orada fesat çıkartacak birisini mi yaratacaksın? (o taktirde) o kanlar dökecektir, demek olur). Nitekim şair şöyle demektedir:
"Ben komşunuz değil miydim? Aramızda
Sevgi ve kardeşlik vardı, hem."
Âyet-i kerimede yer alan "es-sefk" kelimesi dökmek demektir. Bu kelime -İbn Faris ve el-Cevherî'nin de açıkladıklarına göre- gözyaşı dökmeyi ifade etmek için de kullanılır. es-Seffâk ise, söz söyleme yeteneğine sahip anlamına gelen "es-seffah" demektir. el-Mehdevî der ki: Sefk tabiri, sadece kan dökmek hakkında kullanılır. Bazen şiir olmayan düz nesir hakkında da kullanıldığı da olur.
ed-dimâ, kanlar anlamına gelir. Tekili ise, -son harfi düşmüş olarak- "dem" şeklindedir. Bu kelimeni aslıdır denildiği gibi, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Arapçada bu şekilde iki harfli bütün isimlerin mutlaka son harfi hazfedilmiştir. Ve bu hazfedilen son harf ise yâ harfidir. Bazen bu aslî şekline uygun olarak bu yâ harfinin söylendiği de olur. Şair der ki:
"Bizler bir taş üstünde boğazlanacak olsak
Kanlar kesin haberi verecek şekilde akar."
Yüce Allah'ın:
"Biz seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken" âyetinde yer alan "tesbih etmek", O'nu sıfatlarına lâyık olmayan şeylerden tenzih etmek demektir. Arap dilinde "tesbih" tazim etmek suretiyle kötülüklerden tenzih etmek, berî ve uzak görmek demektir. Sa'lebeoğullarına mensub A'şa'nın şu beyiti de bu anlamdadır:
"Onun övüncü bana gelince derim ki:
O övünen Alkame'den (bunlar) uzaktır."
Talha b. Ubeydullah’ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan "Sübhanallah"ı açıklamasını istedim, şöyle buyurdu: "O aziz ve celil olan Allah'ı her türlü kötülükten tenzih etmek demektir."
Bu kelime, yürümek ve gitmek anlamına gelen dan türetilmiştir. Nitekim yüce Allah (bu kökü aynı şekilde kullanarak), şöyle buyurmaktadır:
"Çünkü gündüzün senin için upuzun bir meşguliyet (sebh yani gidip gelmek) vardır. "(el-Müzzemmil, 73/7)
Teşbih eden kimseye ise, şanı yüce Allah'ı kötülüklerden tenzih edip uzak kılmakta akıp giden bir kimse olduğundan dolayı bu ad verilmiştir. Bu âyet-i kerimede yer alan ve biz anlamına gelen kelimesinin sonundaki nûn harfinin kendisinden sonra gelen ve teşbih ederiz anlamına gelen kelimesinin başındaki nun harfi ile idğam yapılması -iki sakinin biribirleriyle bitişmemesi için- câiz değildir.
Meleklerin Tesbihi:
Tefsir âlimleri, meleklerin teşbihinin mahiyeti hakkında farklı görüşlere sahiptirler. İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs'ın açıklamalarına göre, meleklerin teşbihi onların namaz kılmalarıdır. Nitekim yüce Allah'ın şu âyetinde de "teşbih edenler" kelimesi bu anlama kullanılmıştır:
"Eğer o gerçekten teşbih edenlerden olmasaydı" (es-Saffat, 37/143); namaz kılanlardan olmasaydı, demektir.
Meleklerin tesbih etmelerinin yüce Allah'ı zikredip seslerini yüksletmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu görüş el-Mufaddal'a aittir. Bu görüşüne delil olarak da Cerir'in şu beyitini göstermiştir:
"İlahımız Tağliblilerin yüzlerini kara etsin
Hacılar tesbih ettiklerinde ve lebbeyk derken tekbir getirdikleri her seferinde."
Katâde der ki: Meleklerin tesbihi dilde bilindiği şekliyle "sübhanallah" demektir. Doğru olanı da budur. Çünkü Ebû Zerr'in rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Sözün en faziletlisi hangisidir? diye sorulmuş, Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Şanı yüce Allah'ın melekleri yahut kulları için seçtiği söz olan: Sübhanallahi ve bihamdihi (Allah'ı hamdiyle tesbih ederim) demektir." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.
Abdurrahman b. Kurt'tan da rivâyet edildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) İsra'ya götürüldüğü gecede en yüce semalarda şu şekilde bir teşbih işitmiştir "Yüceler yücesini teşbih ederim. O her türlü eksiklikten münezzehtir ve yücedir." Bunu da Beyhakî zikretmiştir.
Şanı yüce Allah'ın: "Hamdinle" âyetinin anlamı da şudur: Yani bizler teşbih ile birlikte hamdde de bulunuyoruz ve bunu birbirinin ardı arkasına söylüyoruz. Hamd'in övmek, senada bulunmak anlamına geldiğine dair açıklamalar daha önceden geçmişti. Meleklerin: "Hamdinle" şeklindeki sözlerinin iki söz arası bir ara cümlesi olma ihtimali de vardır. Onlar şöyle demiş gibidirler: Bizler hem teşbih ediyoruz, hem takdis ediyoruz. Daha sonra Allahü teâlâ'ya teslimiyet göstermek üzere bu ara cümleyi söylemişlerdir. Yani bizi buna ilettiğin, bu yolu bize gösterdiğin için hamde lâyık olan, övülen Sensin demek olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Ve takdis edip dururken" âyetinin anlamı seni ta'zim eder, şanını yüceltir, senin zikrini inkarcıların Sana nisbet ettikleri, Sana yakışmayan şeylerden arındırarak yaparız. Bu açıklamayı Mücâhid, Ebû Salih ve başkaları yapmıştır. ed-Dahhak ve başkaları da şöyle der: Bunun anlamı şudur: Bizler Senin rızanı arayıp umarak, nefislerimizi senin için arındırır ve temizleriz. Aralarında Katâde'nin bulunduğu bir topluluk da şöyle demektedir: "Seni takdis ederiz" âyeti namaz kılarız, demektir. Takdis namazdır. İbn Atiyye de: Bu açıklama zayıftır, demektedir.
Derim ki: Ancak bunun anlamı doğrudur. Çünkü namaz hem ta'zimi, hem takdisi ve hem de teşbihi kapsamaktadır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da rükû ve sücudunda şöyle derdi: "O sübbûhtur, kuddûstür, meleklerin ve ruhun Rabbidir." Bunu Hazret-i Âişe'den Müslim rivâyet etmiştir.
"(........)Takdis etmek"; kökün hangi tipe sokulursa sokulsun manası temizlemek ve arındırmak ile ilgili olur. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Mukaddes arza giriniz." (el-Maide, 5/21) Yani temiz kılınmış arza giriniz.
".. meliktir, kuddûstür" (el-Haşr, 59/23); yani temiz olandır.
"Muhakkak sen Tuva adındaki mukaddes vadidesin." (Taha, 20/12) "Beytü’l-Makdis"e de bu adın veriliş sebebi, içi günahlardan takdis olunan yani arındırılan bir mekân olduğundan dolayıdır. Kendisinden abdest alınıp temizlenilen (çukur, kova ve buna benzer yerlere) "kades" ismi verilir. "el-Kâdus" (kova, su dolabı ve bu) gibi kelimeler de bu kökten gelmektedir. Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştur: "Güçlü olanından zayıf olanının lehine (hakkının) alınmadığı bir ümmet takdis olunmaz (veya olunmasın)". Yani Allah onu arındırmaz (veya arındırmasın). Bu hadisi İbn Mâce Sünen'inde rivâyet etmiştir. Buna göre "el-kuds" herhangi bir görüş ayrılığı sözkonusu olmaksızın temizlik, arılık demektir. Şair de şöyle demiştir:
"(Kurtlar) ona (öküze) yetiştiler, bacağından ve baldırından yakaladılar
Tıpkı küçük çocukların mukaddes rahibin elbiselerini yırttıkları gibi"
Burada "mukaddes" temizlenmiş ve arındırılmış anlamındadır. Namaz da kulu günahlardan arındırır. Namaz kılan kimse, amellerin en faziletlisi olduğundan dolayı en mükemmel halleriyle namaza durur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Sizin bilmediklerinizi şüphesiz Ben en iyi bilenim." Burada yer alan
"Ben en iyi bilenim" âyeti iki şekilde açıklanmıştır. Bunun geleceği ifade eden bir fiil anlamında olduğu söylendiği gibi, fail anlamında isim olduğu da söylenmiştir. Nitekim "büyüktür" anlamında "Allahu ekber; Allah en büyüktür" denilmektedir. Şairin de söylediği gibi:
"Ömrün hakkı için bilmiyorum ve şüphesiz ki ben korkarım
Ölümün hangimize daha erken hücum edeceğinden yana."
Birinci açıklama şekline göre eğer bu kelime fiil kabul edilir ise anlamı: "Sizin bilmediklerinizi bilirim" anlamına gelir. Eğer bu kelime isim kabul edilir ise, o takdirde anlamı: "Sizin bilmediğiniz şeyleri bilenim" anlamına gelir. (.........) kelimelerinde yeralan mim harflerini birbirine idğam etmek caizdir.
"Sizin bilmedikleriniz" âyetinden yüce Allah'ın neyi kastettiği hakkında tefsir âlimleri farklı görüşlere sahiptir. İbn Abbâs der ki: İblis -Allah'ın laneti üzerine olsun- Allah kendisini semanın bekçisi tayin edip onu şereflendirince böbürlenmiş ve büyüklenmişti. Bunun, sahip olduğu bir meziyet dolayısıyla kendisine verildiğine inanmaya koyulmuştu. O bakımdan Âdem (aleyhisselâm)e rağmen küfre girmeyi, isyan etmeyi hafif görme noktasına kadar gitti. Melekler ise:
"Biz Seni hamdinle teşbih ve takdis edip dururken.." demeyi tercih ettiler. Melekler bu sözlerini söylediklerinde ise İblis'in içinde bundan farklı bir kanaat gizlediğini bilmiyorlardı. O bakımdan yüce Allah onlara:
"Sizin bilmediklerinizi şüphesiz Ben en iyi bilenim" diye buyurdu.
Katâde de der ki: Melekler:
"Orada fesad çıkartacak., bir kimse mi yaratacaksın?" deyince şanı yüce Allah, yeryüzünde halife tayin edeceği kimseler arasında birtakım peygamberlerin, fazilet ve itaat ehlinin de bulunacağını bildiğinden dolayı onlara: "Sizin bilmediklerinizi şüphesiz Ben en iyi bilenim" demişti.
Derim ki: Bunun anlamının şu şekilde olma ihtimali de vardır: Olmuş, olacak ve olmakta olan şeyler arasından sizin bilmediklerinizi Ben en iyi bilenim. O takdirde bu âyet genel bir anlam ifade ediyor demektir.
31
Âdem'e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere gösterdi ve dedi ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz bunların isimlerini Bana bildirin."
Bu âyet ile ilgili açıklamalarımız yedi başlık halinde verilecektir:
1- Hazret-i Âdem ve Yaratılışı:
"Âdem'e bütün isimleri öğretti." âyetinde "öğretti" kelimesi tarif etti, kelimesiyle eş anlamlıdır. Burada ona öğretmek kesin bir şekilde o bilgiyi ona ilham etmek anlamındadır. Bunun bir melek aracılığıyla olma ihtimali de vardır. Sözkonusu bu melek ise ileride de açıklanacağı üzere Cebrâîl (aleyhisselâm)'dır.
Bu ayet-i kerimede yer alan Öğretti" kelimesi, "öğretildi" anlamında şeklinde de okunmuştur. Ancak birinci okuyuş şekli ileride de görüleceği üzere daha uygundur ve izah edilebilir bir okuyuştur. Sûfi ilim adamları der ki: Hazret-i Âdem bu isimleri Hakk'ın ona öğretmesi vasıtasıyla öğrenmiştir. Bu isimleri bellemesini istemiş, ancak Hazret-i Âdem kendisine verilen emri unutmuştur. Çünkü bu konuda onu kendi nefsiyle başbaşa bırakmıştır. Yüce Allah buna işaret etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
"Yemin olsun ki bundan önce biz Âdem'e vahyettik (emir verdik) o ise unuttu. Biz onda bir azim (günaha kasıt) bulmadık." (Taha, 20/115)
İbn Atâ der ki: Eğer Âdem'e bu isimlerin bilgisi açıklanmamış olsaydı, eşyanın isimlerini haber vermek hususunda Âdem, meleklerden daha aciz olurdu. Bunun böyle olduğu gayet açıktır.
Hazret-i Âdem'in künyesi Ebû'l-Beşer (yani insanların atası)dır. Künyesinin "Ebû Muhammed" olduğu da söylenmiştir. Böylelikle o, son peygamber Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın İsmi ile künyelenmiş olmaktadır. Bunu es-Süheylî söylemiştir. Hazret-i Âdem'in cennetteki künyesinin Ebû Muhammed, yeryüzündeki künyesinin de Ebû'l-Beşer olduğu da söylenmiştir.
"Âdem" kelimesinin aslı başta iki hemzelidir. Ancak ikinci hemzeyi yumuşatarak uzatmışlardır. O bakımdan ikinci hemzeyi harekelemek ihtiyacı duyulduğu takdirde ikinci hemze vav'a dönüştürülür ve bu kelime çoğul yapılmak istendiği takdirde "evâdim" denilir. -Bu açıklamaları el-Ahfeş yapmıştır.
Bu kelimenin türeyişi hakkında farklı görüşler vardır. Bunun yeryüzü anlamına gelen dan türediği söylenmiştir. Böylelikle Hazret-i Âdem'e yaratıldığı asıldan gelen bir isim verilmiş olmaktadır. Bu kelimenin "esmerlik" anlamına gelen "el-udme"den türediği de söylenmiştir. Ancak "el-udrae" kelimesinin anlamı hakkında farklı görüşler ortaya atılmıştır, ed-Dahhak'ın iddiasına göre bunun anlamı esmerlik; en-Nadr'ın açıklamasına göre ise beyazlıktır. Âdem (aleyhisselâm) da beyaz idi. Buna göre bu kelime Arapların beyaz deve hakkında kullandıkları tabirinden alınmış olur. Eğer bu kelime bu kökten gelir ise o takdirde bunun çoğulu "üdm(un)" ve "evâdim(un)" şeklinde gelir. Bu kelimenin "edeme"den türemiş olduğu kabul edilirse o takdirde "Âdem" kelimesinin çoğulu "Âdemûne" şeklinde gelir.
Derim ki: Doğrusu bu kelimenin "yeryüzü" anlamına gelen Edîmu'l-ard'den türediğidir. Saîd b. Cübeyr der ki: Âdem'e bu adın veriliş sebebi onun yeryüzünden yaratılmış olmasıdır. Ona "insan" denilmesinin sebebi ise unutkanlığıdır. Bunu İbn Sa'd Tabakat'ında zikretmiştir. es-Suddi'nin Ebû Mâlik ve Ebû Salih'ten, onların İbn Abbâs'tan ve Murre el-Hemdani'den, onun İbn Mes'ûd'dan Hazret-i Âdem'in yaratılış kıssası ile ilgili yaptıkları nakile göre Abdullah b. Mes'ûd şöyle demiştir: Yüce Allah Cebrâîl (aleyhisselâm)'ı oradan bir çamur getirmek üzere yere gönderdi. Yer dedi ki: Benden birşey eksiltmenden yahut bana çirkin bir iş yapmandan Allah'a sığınıyorum. Bunun üzerine Hazret-i Cebrâîl birşey almaksızın geri döndü ve şöyle dedi: Rabbim, o benden Sana sığındı ben de onun sığınmasını kabul ederek ona ilişmedim. Bu sefer yüce Allah, Mikail'i gönderdi. Aynı şekilde ondan da Allah'a sığındı, o da onun bu sığınmasını kabul etti, geri döndü ve Hazret-i Cebrâîl'in söyledikleri gibi söyledi. Bu sefer yüce Allah ölüm meleğini gönderdi. Bundan da Allah'a sığınınca ölüm meleği de: Ben de emrini yerine getirmeksizin geri dönmekten Allah'a sığınırım, dedi ve yeryüzünden bir miktar aldı ve karıştırdı. Alacağını tek bir yerden almadı. Kırmızı, beyaz ve siyah topraklardan ayrı ayrı aldı. İşte bunun için Âdemoğulları değişik değişik ortaya çıktı. Ve işte o (mayası) yeryüzünden alındığından dolayı ona "Âdem" ismi verildi. (Ölüm meleği alacağını aldı) ve onları yüce divana çıkardı. Şanı yüce Allah, ona: "Sana yalvarıp yakardığında yere şefkat etmedin mi?" diye sorunca şu cevabı verdi: Ben, Senin emrini yerine getirmeyi onun sözlerinden daha gerekli gördüm. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: "Âdem'in çocuklarının canlarını almana sen'uygun bir kimsesin." Daha sonra (yüce Allah) toprağı yapışkan bir çamur haline (tînun lâzib) getirinceye kadar ıslattı. Lâzib ise birbirine yapışan çamur demektir. Daha sonra kokuncaya kadar bırakıldı. İşte yüce Allah bu aşama hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Kokuşmuş çamurdan..." (el-Hicr, 15/26-28, 33) Daha sonra yüce Allah meleklere şöyle buyurdu:
"Muhakkak Ben çamurdan bir beşer yaratacağım, onu tamamlayıp içine ruhumdan üflediğimde onun için secdeye kapanın."(Sâd, 38/71-72) İblis ona karşı büyüklenmesin diye yüce Allah Âdem'i bizzat kendi eliyle yarattı. Yüce Allah şöyle buyurmuş gibi oldu: Ben ona karşı büyüklenmediğim halde ellerimle yarattığıma karşı sen nasıl büyüklenirsin? Yüce Allah Hazret-i Âdem'i bir insan şeklinde yarattı. Önce o Cum'a gününün bir bölümünde ve kırk yıl süre kadar çamurdan bir ceset halinde idi. Melekler onun yanından geçip de onu gördüklerinde korkuya kapıldılar. Aralarında Hazret-i Âdem'den en çok korkan İblis idi. Onun yanından geçer, ona vurur ve bu ceset tıpkı testinin ses çıkardığı gibi bir ses çıkartırdı. İşte şanı yüce Allah'ın şu âyeti buna işaret etmektedir:
"O, insanı testi gibi ses veren kupkuru çamurdan yarattı." (er-Rahmân, 55/14) İblis bu sesi işitince de: Sen ne için yaratıldın? diye söyledi. Bu arada ağzından girdi, arkasından çıktı. Bunun üzerine İblis meleklere şöyle dedi: Bundan korkmayınız, çünkü o ecveftir (içi boştur) ve eğer ben ona musallat edilirsem şüphesiz onu helâk ederim.
Denildiğine göre İblis meleklerle birlikte Âdem'in çamurdan suretinin yanından geçerken şöyle dermiş: Şu mahlukat arasında benzerini görmediğiniz bu yaratık size üstün kılınıp da ona itaat etmeniz emrolunursa ne yaparsınız? Melekler: Rabbimizin emrine itaat ederiz, diye cevap verirlerdi. İblis kendi içinde gizlice şu karan verdi: Yemin olsun o bana üstün kılınacak olursa ona itaat etmeyeceğim ve eğer ben ona üstün kılınırsam onu helâk edeceğim. Hazret-i Âdem'e ruhun üflenmesinin murad edildiği vakit gelince, yüce Allah meleklere şöyle dedi: Ben ona kendi ruhumdan üflediğimde onun için secdeye kapanınız. Âdem'e ruh üflenince ruh Hazret-i Âdem'in başından girdi. Aksırmaya başladı, melekler ona: Elhamdülillah de, dediler. O da elhamdülillah deyince yüce Allah ona: Rabbin sana merhamet buyurdu, dedi. Ruh, Hazret-i Âdem'in gözlerine girince cennetin meyvelerine baktı. Karnına girince canı yemek çekti. Ruh daha ayaklarına ulaşmadan acele ederek cennetin meyvelerine doğru kalkmak istedi. İşte yüce Allah'ın şu buyrukları buna işarettir:
"İnsan aceleden yaratıldı." (el-Enbiya, 21/37);
"Bunun üzerine meleklerin hepsi ona topluca secde ettiler, ancak İblis dayattı, secde edenlerle beraber olmak istemedi." (el-Hicr, 15/30-31) ve devamla Abdullah b. Mes'ûd Hazret-i Âdem'in yaratılış kıssasını zikretti.
Tirmizî'nin rivâyetine göre Ebû Mûsa el-Eş'arî şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Aziz ve celil olan Allah Âdem'i yerin tümünden aldığı bir avuç (toprak)dan yarattı. İşte bundan dolayı Âdemoğulları yer gibi (değişik renkte) olmuşlardır. Onlardan kimisi kırmızı, kimisi beyaz, kimisi siyah, kimisi de bunlar arasındadır. Kimisi yumuşak, kimisi sert tabiatlıdır. Kimisi kötü ve kimisi de iyidir." Ebû Îsa (et-Tirmizî) der ki: Bu hasen -sahih bir hadistir.
Edîm kelimesi edem'in çoğuludur. Şair der ki:
"İnsanlar şekil ve huy itibariyle farklı farklıdır.
Karakterleri de değişiktir.
Onların hepsini yeryüzü bir araya getirecektir."
Buna göre "Âdem"' kelimesi "edme"den değil de "edîm" ve "edem"den türemiş olur. Hepsinden türemiş olma ihtimali de vardır. Bu hususa dair daha fazla bilgiler -Yüce Allah'ın izniyle- En'am süresiyle başka buyruklarda Hazret-i Âdem'in yaratılışına dair âyetler açıklanınca gelecektir. "Âdem" kelimesi munsarıf değildir. Ebû Cafer en-Nehhâs der ki: Âdem, nahivcilerin icmai ile özel isim olduğu takdirde munsarıf olmaz (yani esre ve tenvin kabul etmez)... Çünkü bu hem "ef'alu" vezninde hem de özel isimdir. Başarılı nahivcilere göre bir ismin gayr-i munsarif olması için iki sebeb gereklidir. Şayet bu isim nekre gelir ve sıfat da değilse el-Halil ve Sîbeveyh'e göre yine gayr-i munsarıf olur; el-Ahfeş Said'e göre ise munsarıf olur. Çünkü bu durumda o hem sıfat olur, hem de fiil vezninde olur. Eğer sıfat olmazsa yine munsarıf kabul eder. Ebû İshah ez-Zeccâc: Doğru görüş Sîbeveyh'in görüşüdür, der ve sıfat ile başka şey olması arasında fark gözetmez. Çünkü her durumda, kelime aynı kelimedir.
2- İsimler:
"Bütün isimleri öğretti" âyetin
"isimler" ifade ve ibareler anlamındadır. Çünkü mutlak olarak kullanılmakla birlikte "isim" ile musemma kastedilebilir. Mesela, Zeyd ayaktadır, aslan atılgandır demek gibi. Kimi zaman da onunla bizatihi adlandırmanın kendisi kastedilebilir. "Aslan" kelimesi şu kadar harftir, demek gibi. Birincisiyle ilgili olarak şöyle denilir: İsim, musemmanın kendisidir. Yani onunla müsemma kastedilir. İkincisi ile ilgili olarak da isim ile müsemma anlatılmak istenmemektedir, denilir. Dilde "isim"in bizzat ibareler gibi değerlendirildiği de olur. Çoğunlukla kullanılan da bu şekildedir. İşte yüce Allah'ın:
"Âdem'e bütün isimleri öğretti" âyeti konu ile ilgili açıklama şekillerinin en meşhuruna göre böyledir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "Muhakkak Allah'ın 99 tane ismi vardır" hadisi de böyledir. İsim "kişinin kendisi" (zat) yerinde de kullanılır. Mesela, aynı anlamda olmak üzere: Zat, Nefs, Ayn ve İsim kelimeleri kullanılır. İlim adamlarının büyük çoğunluğu yüce Allah'ın:
"O, en yüce Rabbinin ismini tesbih et" (el-A'la, 87/1);
"Rabbinin ismi ne mübarektir!" (er-Rahmân, 55/78);
"Bunlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığınız isimlerdir." (en-Necm, 53/23) âyetlerini bu şekilde açıklamışlardır.
3- Yüce Allah'ın Hazret-i Âdem'e Öğrettiği İsimler:
Tefsir âlimleri, yüce Allah'ın Hazret-i Âdem'e isimleri öğretmiş olmasının ne anlama geldiği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abbâs, İkrime, Katâde, Mücâhid ve İbn Cübeyr şöyle demişlerdir: Yüce Allah, Hazret-i Âdem'e önemli önemsiz bütün eşyanın isimlerini öğretmiştir. Âsım b. Küleyb, el-Hasen b. Ali'nin azadlı kölesi Sa'd'ın şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İbn Abbâs'ın yanında oturuyordum. Mecliste oturanlar kap kaçağın ve kamçının isimlerini sözkonusu ettiler, bunun üzerine İbn Abbâs şöyle dedi: "Âdem'e bütün isimleri öğretti."
Derim ki: Bu anlamda bazı ifadeler ileride de geleceği üzere, merfu' (hadis olarak) da rivâyet edilmiştir. İşte "bütün" kelimesinin gerektirdiği anlam da budur. Çünkü bu kelime kuşatıcılık ve genellik ifade etmek için kullanılır. Buhârî’de Enes (radıyallahü anh)'den gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: "Kıyâmet gününde mü’minler bir araya gelip şöyle derler: Rabbımızın huzurunda bize şefaat edecek birisini bulsak. Bunun üzerine Âdem'e giderler ve ona şöyle derler: Sen insanların atasısın, Allah seni kendi eliyle yarattı, melekleri sana secde ettirdi ve sana herşeyin ismini öğretti..."
İbn Huveyzimendad der ki: Bu âyet-i kerimede dilin tevkifî olarak öğrenildiğinin delili vardır. Yani Allah tarafından vahiy yoluyla öğretildiği gösterilmektedir. Ve aynı şekilde yüce Allah'ın bu dili Âdem aleyhisselam'a geneliyle özeliyle bütün teferruatıyla öğrettiğini göstermektedir. İbn Abbâs da böyle söylemiştir. O der ki: Yüce Allah, ona tencereye, süt sağılan kaba varıncaya kadar herşeyin ismini öğretmiştir. Seyhan'ın Katâde'den rivâyetine göre o şöyle demiştir: Allah Âdem'e, meleklerin bilmediği, yaratıklarının birtakım isimlerini öğretmiştir. Her bir şeyi kendi İsmi ile söylemiş ve her bir şeyin menfaatini kendi türüne nisbet etmiştir. en-Nehhâs der ki: Bu açıklama bu hususta gelen rivâyetlerin en güzelidir. Anlamı şudur: Şanı yüce Allah türlerin isimlerini ona öğretmiş ve neye yaradıklarını -bu böyledir ve şunun için yarar şeklinde - bildirmiştir. Taberi de şöyle demiştir: Yüce Allah, Hazret-i Âdem'e meleklerin ve soyundan gelecek olanların isimlerini öğretmiştir. Taberi bunu benimseyip tercih etmiştir. Bunu yaparken de yüce Allah'ın:
"Sonra onları meleklere gösterdi ( arzetti).." âyetine dayanmaktadır.
İbn Zeyd de der ki: Allah, Hazret-i Âdem'e bütün soyundan gelecek olanların isimlerini öğretmiştir. er-Rabî' b. Huseym de der ki: Yalnızca meleklerin isimlerini ona öğretmiştir. el-Kutebi de şöyle demektedir: Yeryüzünde yarattığı eşyanın isimlerini ona öğretmiştir. Ona cins ve türlerin isimlerini öğretmiştir, de denilmiştir.
Derim ki: Az önce açıkladığımız ve yüce Allah'ın izniyle ileride de açıklayacağımız gerekçeler dolayısıyla birinci görüş daha sahihtir.
4- Meleklere Neleri Gösterdi?
Yine tefsir âlimleri, meleklere kişilerin isimlerini mi yoksa kişilerden ayrı olarak sadece isimleri mi gösterdiği hususunda farklı kanaatlere sahiptirler. İbn Mes'ûd ve başkaları der ki: Hazret-i Âdem, onlara kişileri gösterdi, çünkü yüce Allah: Onları gösterdi" diye buyurmaktadır. Diğer taraftan yüce Allah şöyle buyurmaktadır Bunların isimlerini Bana bildiriniz". Araplar birşeyi ortaya çıkarmayı ifade etmek üzere derler. (Yani: Birşeyi gösterdim, o da göründü) Birşeyi satışa arzetmek (göstermek) de buradan gelmektedir. Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: Allah onları toz zerrecikleri gibi arzetti (gösterdi)."
İbn Abbâs ve başkaları ise, O'nun azrettiği isimlerdir, demişlerdir.
İbn Mes'ûd'un okuyuşuna göre şeklindedir. (Onları arzetti anlamında olup ancak buradaki zamir dişilere ait bir zamirdir.) Böylelikle bu zamir şahıslara değil de sadece isimlere ait olur. Çünkü arapçada bu tür zamir daha özellikli olarak dişiler hakkında kullanılır. Ubey b. Ka'b'ın kıraatinde ise şeklindedir. (Onları arzetti anlamında olup buradaki zamir müfred dişi zamirdir ve ağırlıklı olarak cansız çoğul için kullanılır.)
Mücâhid der ki: Burada gösterilen (arzedilen)ler, isimlerin sahipleridir.
İsimler ile ilgili olarak: Onlar adlandırmalardır, diyenin açıklaması, Ubeyy b. Kab'ın kıraatine uygundur. Bu kelimeyi Onları gösterdi" şeklindeki okuyuş ile ilgili olarak şöyle denilir: İsimler kelimesi, şahıslara delalet etmektedir. Bundan dolayı isimler hakkında onları gösterdi" demek uygun düşmüştür. Diğer taraftan : bunlar" denilerek işaret ile anlatılmak istenen isimleri taşıyan şahıslardır. Fakat bunlar her ne kadar gaib iseler de herhangi bir sebep dolayısıyla onların bir kısmı hazır olmuştur. İşte onlar bu hazır olanların isimleridir. (Yani bu hazır olanların isimleri Âdem'e öğretilmiştir.)
İbn Atiyye der ki: Açıkça görülen şu ki: Şanı yüce Allah, Hazret-i Âdem'e isimleri öğretmiş ve bu cinslerle birlikte şahısları ile beraber bunları ona göstermiştir. Daha sonra bunları meleklere göstermiş ve meleklerin bilmesi mümkün olan isimlerini onlara sormuş, sonra da Hazret-i Âdem onlara şu cevabı vermiştir: Bunun ismi şudur, bunun ismi da budur, diye.
el-Maverdi de der ki: En doğrusu gösterme işinin adlandırılan şeylere yönelik olmasıdır. Diğer taraftan bu göstermenin zamanı ile ilgili olarak iki görüş vardır. Bunlardan birisine göre bu eşyayı yarattıktan sonra göstermişti. İkinci görüşe göre ise, Allahü teâlâ bu eşyayı meleklerin tasallallahü aleyhi ve sellemvurlarında canlandırmış, sonra da bunları arzetmiş (göstermiş)tir.
5- İlk Olarak Arapça Konuşan:
İlk olarak kimin Arapça konuştuğu hakkında farklı görüşler vardır. Ka'b el-Ahbar'dan rivâyet edildiğine göre Arapça, Süryanice yazıyı ve bütün yazıları ilk ortaya atan ve bütün dillerle ilk konuşan kimse Âdem (aleyhisselâm)'dır. Ka'b el-Ahbar'dan başkaları da böyle demiştir.
Denilse ki: Yine Ka'b el-Ahbar'dan hasen bir rivâyet ile şöyle dediği kaydedilmektedir: Arapça ilk konuşan kişi Cebrâîl (aleyhisselâm)'dır. Hazret-i Nûh'a Arapçayı o öğretmiştir. Hazret-i Nûh da bunu oğlu Şam'a öğretmiştir. Bunu Sevr b. Zeyd, Halid b. Ma'dan'dan, o da Ka'b yoluyla rivâyet etmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan ise şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Açık seçik Arapçayı ilk konuşma imkanı verilen kişi İsmail'dir. O vakit o on yaşında idi." Yine Arapça ilk konuşan kişinin Kahtan oğlu Ya'rub olduğu da rivâyet edilmiştir. Başka rivâyetler de vardır.
Buna karşılık biz de deriz ki: Doğrusu, insanlar arasında bütün dilleri ilk konuşan kişinin Âdem (aleyhisselâm) olduğudur. Kur'ân-ı Kerîm de buna tanıklık etmektedir. Nitekim yüce Allah:
"Âdem'e bütün isimleri öğretti" diye buyurmaktadır. Bütün diller ise isimlerden ibarettir. Dolayısıyla bu diller, "isimler" tabirinin kapsamına girmektedir. Sünnetteki rivâyetler de bunu ifade etmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Tencere ve küçük kaba varıncaya kadar (Allah) Hazret-i Âdem'e bütün isimleri öğretmiştir." Başkalarının kaydettikleri diğer rivâyetlerden İbrahim (aleyhisselâm) soyundan ilk Arapça konuşanın Hazret-i İsmail olduğu kastedilmiş olabilir. Aynı şekilde eğer bunun dışındaki diğer rivâyetler sahih ise, bu da sözü geçen o kimsenin kabilesi arasında ilk Arapça konuşan kişi olduğu şeklinde yorumlanır. Buna delil ise belirttiğimiz bu gerekçelerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Melekler arasında da aynı şekilde Hazret-i Cebrâîl Arapça konuşan ilk melektir. O Arapçayı yüce Allah, Hazret-i Âdem'e veya Hazret-i Cebrâîl'e -az önceki açıklamalara göre- öğrettikten sonra Hazret-i Nûh'a öğretmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Yüce Allah'ın: "Bunlar" âyeti esreli olarak mebnidir. Temimliler, Kays'lıların bir kısmı ile Esed'liler bunu kasr ile okurlar. el-A'şa; der ki:
"Bunlara da diğerlerine de: Hepsine verdin;
Kesilip biçilmiş aynı evsafta ayakkabılar."
Araplardan elif ile hemzeyi hazfederek şeklinde telaffuz edenler de vardır.
6- Doğru Söyleme Şartı:
"Eğer doğru söyleyenler iseniz" âyeti bir şart cümlesidir. Cevabı ise zikredilmemiştir, takdiri ise şöyledir: Eğer sizler Âdemoğullarının yeryüzünde fesat çıkartacağı iddianızda doğru söyleyen kimseler iseniz siz, de bana (bu isimleri) bildiriniz. Bu açıklamayı el-Müberred yapmıştır. "Doğru söyleyenler iseniz" âyeti bilenler iseniz, demektir. Bundan dolayı melekler için ictihad sözkonusu değildir. O bakımdan onlar da "Seni tenzih ederiz" diye cevap vermişlerdir. Bunu da en-Nekkaş naklederek şöyle demiştir: Eğer yüce Allah bu konuda verecekleri haberde doğru olmak şartını koşmamış olsaydı şanı yüce Allah'ın yüz yıl süreyle ölü bıraktığı kimse için sözkonusu olduğu gibi onlar için de ictihad câiz olurdu. Yüce Allah bu kişiye:
"Ne kadar kaldın?" (el-Bakara, 2/259) diye sormuş, ancak doğruyu isabet ettirmesi şartını koşmamıştı. O da cevap vermiş, fakat isabet etmemişti. Buna karşılık da herhangi bir şekilde azarlanmamıştı. Bu açıkça anlaşılan bir husustur.
Taberi ve Ebû Ubeyd'in anlattıklarına göre müfessirlerden birisi yüce Allah'ın:
"Eğer., iseniz" âyetinin anlamı "... idiniz"diye açıklamıştır. Ancak Taberi ve Ebû Ubeyd böyle bir açıklamanın yanlış olduğunu söylemişlerdir. âyeti haber verin, bildirin demektir. Çünkü Arapçada "nebe"' haber demektir. Hemzeli olarak Nebi de burdan gelmektedir. Yüce Allah'ın izniyle buna dair açıklama ileride gelecektir.
7- Güç Yetirilemeyenin Teklifi (teklifu mâ lâ yutak):
Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Bu şekilde haber vermek; güç yetirilemeyen birşeyin teklif edilebileceği sonucu çıkmaktadır. Çünkü yüce Allah onların bunları bilmediklerini biliyordu. Ancak tefsir âlimlerinin muhakkikleri şöyle demişlerdir: Burada bu âyet teklif kasdıyla verilmemiştir. Bundan kasıt sadece onların gerçeği görüp kabul etmeleri ve işin bilgisini Allah'a havale etmeleridir. Güç yetirilemeyen şeyin teklifi olmuş mudur olmamış mıdır hususuna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle sûrenin sonunda gelecektir.
32
Dediler ki: "Seni tenzih ederiz, senin bize öğrettiğinden başka birşey bilmeyiz. Gerçekten Sen Alimsin, Hakimsin."
Yüce Allah'ın:
"Dediler ki:
"Seni tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka birşey bilmeyiz..." âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1-Tesbih:
Seni tenzih ederiz": Yani gaybı senden başka bir kimsenin bilmesinden yana seni tenzih ederiz. Bu meleklerin yüce Allah'ın:
"Bunların isimlerini bana bildirin.." âyetine verdikleri cevabdır. Onlar yüce Allah'a kendilerine öğrettiğinden başka hiçbir şeyi bilemeyeceklerini ve - biz insanlar arasında bilgisizlerin yaptıkları gibi - bilgileri olmadık şeyler üzerinde görüş beyan etmediklerini belirterek cevap verdiler. "Senin bize öğrettiğin..." anlamındaki âyette yer alan burada anlamında olup "bize öğrettiğin şey..." demek olur. Masdar anlamını veren türden olup: "Senin bize öğretmenden başka..." anlamına gelmesi de mümkündür.
2- Soruya Cevap Verme Adabı:
Herhangi bir husus hakkında bilgi edinmek üzere kendisine soru sorulan kimseye düşen, eğer cevabı bilmiyor ise, meleklere, peygamberlere ve faziletli ilim adamlarına uyarak: Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ve ben bilmiyorum, diye cevap vermektir. Şu kadar var ki doğru sözlü yüce Peygamberimiz ilim adamlarının ölümü ile ilmin de kaldırılacağını, geriye kendilerinden fetva sorulacak ve görüşlerine göre fetva verecek cahil birtakım insanların kalacağını bunun sonucunda bunların da sapacağını, başkalarını da saptıracaklarını beyan buyurmuştur.
Bu âyet-i kerimenin anlamı ile ilgili olarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan ashab-ı kiramdan, tabiin'den ve onlardan sonra gelenlerden rivâyet edilen haberlere gelince; el-Büstî, Sahih Müsned'inde İbn Ömer'den şunu rivâyet etmektedir: Adamın birisi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: En kötü bölge hangisidir? diye sormuş, Hazret-i Peygamber: "Bilemiyorum, Cebrâîl'e soruncaya kadar (bana mühlet ver)" diye cevap verdi, Cebrâîl'e sordu. Hazret-i Cebrâîl de: Bilemiyorum, Mikâil'e soruncaya kadar bana mühlet ver. Daha sonra Hazret-i Cebrâîl gelerek şöyle dedi: Bölgelerin en hayırlısı mescidler, en kötüsü ise pazarlardır.
Hazret-i Ebû Bekir de ölen torununun mirasını isteyen nineye şu cevabı verdi: Geri dön, ben istişare edip insanlara sorayım, durumu öğreneyim.
Hazret-i Ali de: Ne kadar da yürek soğutucudur (hayırlı bir iştir!) sözlerini üç defa tekrarlardı. Çevresinde bulunanlar: Neden söz ediyorsunuz ey mü’minlerin emiri? diye sorunca Hazret-i Ali şu cevabı verdi: Kişiye bilmediği birşey hakkında soru sorulur da o da doğrusunu en iyi bilen Allah'tır, diye cevap vermesi.
Adamın birisi, İbn Ömer'e bir mes'ele hakkında soru sorar, o da şu cevabı verir: Ben bunu bilmiyorum. Adam geri dönüp gidince İbn Ömer ona şöyle der: İbn Ömer'in söylediği söz çok güzeldir. Ona bilmediği şey hakkında soru soruldu da o da: Ben bunu bilmiyorum, diye cevap verdi. Bunu Dârimî Müsned'inde zikretmektedir.
Müslim'in Sahih'inde, Buhayye'nin sahibi Ebû Akil, Yahya b. el-Mütevekkil'in şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kasım b. Ubeydullah ile Yahya b. Said'in yanında oturuyor idim. Yahya Kasım'a şöyle dedi: Muhammed'in babası, senin gibi büyük bir kimseye bu dine dair bir husus hakkında soru sorulur da senin bu hususta herhangi bir bilgin olmaz ve çıkar yol gösteremezsen -veya: Bu konuda bir bilgin bulunmaz, bir çıkış yolu da gösteremezsen- bu çok çirkin bir iş olur. Bunun üzerine el-Kasım ona, neden böyle diyorsun diye sorunca şu cevabı verir: Çünkü sen bir taraftan Ebû Bekir, diğer taraftan Ömer gibi iki hidâyet İmâmının oğlusun. el-Kasım ona şu cevabı verir: Allah'tan gelmiş olan buyrukları akledip kavramış bir kimse açısından bundan da daha çirkin olan iş bilgisizce birşey söylemem veya güvenilir (sika) olmayan birisinden rivâyet derlememdir. Bunun üzerine Yahya susar ve ona cevap vermez.
Mâlik b. Enes de der ki: İbn Hürmüz'ü şöyle derken dinledim: İlim adamı olan bir kimsenin kendisi ile birlikte oturup kalkanlara kendisinden sonra "bilmiyorum" demeyi miras bırakması gerekir ki bu, onların önünde asıl bir kaide olarak kalsın. Onlardan herhangi birisine bilmediği şey hakkında sorulacak olursa o da; bilmiyorum, desin.
el-Heysem b. Cemil der ki: Ben Mâlik b. Enes'e kırksekiz mes'ele hakkında soru sorulduğuna ve bunların otuz iki tanesi hakkında; bilmiyorum diye cevap verdiğine şahit oldum.
Derim ki: Ashab-ı kiram'dan tabiinden ve müslümanların fakihlerinden buna benzer rivâyetler pek çoktur. Bunun aksi davranışlara iten ancak riyaset sevdası ve ilimde insaf sahibi olmamaktır. İbn Abdi’l-Berr der ki: İlmin bereketinden ve adabından birisi de ilimde insaf sahibi olmaktır. İnsaf sahibi olmayan bir kimse, ne kendisi birşey anlar, ne de başkasına birşey anlatabilir.
Yûnus b. Abdi’l-A'la rivâyetle dedi ki: İbn Vehb'i şöyle derken dinledim: Ben Mâlik b. Enes'in şöyle dediğini dinledim: Bizim çağımızda insaftan daha az hiçbir şey yoktur.
Derim ki: Bu İmâm Mâlik'in zamanında böyle idiyse, fesadın yaygınlaştığı ve bayağılıkların çoğaldığı, ilmin, anlayıp kavramak için değil de başkanlık için talep edildiği zamanımızda durum nasıldır? Günümüzde ilim, dünyada üstünlük sağlamak, kalbe katılık veren, kinleri yerleştiren, tartışma ve münazaralar ile akranlara galip gelmek için tahsil edilir birşey oldu. Bu tür maksatlar ve davranışlar ise takvasızlığa ve yüce Allah'tan korkmayı terketmeye iter. Günümüzün bu durumları nerede, Ömer (radıyallahü anh)'dan gelen şu rivâyetin ifade ettiği gerçek nerede? Hazret-i Ömer dedi ki: Kadınlara vereceğiniz mehirler kırk ukiyeden fazla olmasın . İsterse Zu el-Asaba -yani Yezid b. el-Husayn el-Harisi'nın kızı olsun. Her kim bundan daha fazla mehir verecek olursa, bu fazlalık beytü'l-mal'e konulacaktır. Kadınların bulunduğu taraftan uzunca boylu burnu bir parça basık bir kadın kalktı ve: Senin böyle bir şeye yetkin yoktur, dedi. Hazret-i Ömer, o da nedenmiş? deyince kadın şu cevabı verdi: Çünkü yüce Allah:
"Onlardan birisine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile ondan geri hiçbir şey almayın." (en-Nisa, 4/20) diye buyurmaktadır. Bunun üzerine Hazret-i Ömer dedi ki: Bir kadın isabet etti, bir adam da yanıldı.
Veki', Ebû Ma'şer'den, o Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Adamın birisi, Ali (radıyallahü anh)'a bir mes'eleye dair soru sorar.
Hazret-i Ali de o hususta cevabını verince adam şöyle der: Durum böyle değil ey mü’minlerin emiri, aksine durum şöyle şöyle olmalıdır. Hazret-i Ali şu cevabı verir: Evet sen isabet ettin ve ben hata ettim. Her bilenin üstünde daha iyi bir bilen vardır.
Ebû Muhammed Kasım b. Esbağ der ki: Doğu tarafına yolculuk yaptığım sırada Kayrevan'da konakladım. Bekr b. Hammâd 'dan Müsedded yoluyla gelen hadisleri aldım. Daha sonra oradan Bağdat'a yolculuk yaptım. İnsanlarla (âlimlerle) karşılaştım. Geri döndüğümde tekrar Bekr b. Hammâd 'ın yanına gidip Müsedded yoluyla gelen hadisleri tamamlamak istedim. Günün birinde ona Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu hadisini okudum: "Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna Mudarlılardan çizgili elbiseleri yakalarından delerek giyinmiş kimseler geldi. O bana: Bu ifade böyle değil şeklindedir. Ben ona: Hayır buşeklindedir, dedim. Endülüs'te olsun Irak'ta olsun kime bu hadisi okudumsa böylece okudum. Bana şu cevabı verdi: Irak'a girmekle bize karşı çıkıyor ve öğünüyor musun? Veya buna benzer bir ifade kullandı. Daha sonra bana şöyle dedi: Kalk seninle birlikte -mescidde bulunan bir hocayı göstererek- şu hocaya gidelim, dedi. Bu gibi şeyleri bilen birisidir. Onun yanına vardık ve bu hususta sorumuzu sorduk. O da benim dediğim gibi buradaki ifade şeklindedir dedi. Bunlar kumaşları yararak giyen kimselerdi, yakaları ön taraflarına gelir idi. Burada sözü geçen kelimesi ise, kelimesinin çoğuludur. (Bu da bedevi Arapların sardıkları çizgili peştemal demektir). Bekr b. Hammâd burnunu yakalayarak: Burnum hakkın önünde yere sürtülmüştür. Burnum hakkın önünde yere sürtülmüştür, dedi ve gitti.
Yezid b. el-Velid b. Abdülmelik'in şu beyitleri ne kadar güzeldir:
"Bir mecliste konuşacak olur isem
Konuşmamın varacağı nokta bilgimin son noktasıdır
Ben bildiğimi aşarak başka şeyler söylemem
Bilgim sona erdiği yerde de susarım."
3- Subhaneke, Alim ve Hakîm:
"Subhane" kelimesi Halil ve Sîbeveyh'e göre masdar olarak mansuptur. Seni şanına lâyık bir şekilde teşbih ederiz, demektir. el-Kisaî'nin açıklamasına göre ise bu izafet yapılmış bir nida olduğu için mansuptur.
"Alîm": Bilinen şeylere dair mübalağalı bilgi sahibi olduğunu ifade eder. Şanı yüce Allah'ın yaratıkları hakkındaki sonsuz bilgisini anlatmaktadır.
"Hakîm"in anlamı hükmeden demektir. Kelimenin bu şekli, mübalağa ifade etmek içindir. Bunun herşeyi muhkem ve sağlam kılan anlamına geldiği de söylenmiştir.
Buna göre
"Hakîm" yüce Allah'ın fiilî sıfatlarındandır. Nasılki (işittirici anlamına gelen:) müsmi' kelimesi semî' şekline ve (acı veren can yakan anlamına gelen:) mü'lim kelimesi elîm şekline dönüştürülmüş ise burada da (sağlam yapan anlamına gelen) muhkim kelimesi hakîm'e dönüştürülmüştür. Bu açıklamalar İbnu'l-Enbârî'ye aittir.
Kimisine göre de
"hakîm" bozuluşu engelleyen anlamındadır. Bundan dolayı maksada aykırı yürüyüp gitmekten atı engellediğinden dolayı geme "hakemetü'l-licam" ismi verilmiştir. Cerir der ki:
"Ey Hanife oğulları, ayak takımlarınızı iyi gemleyiniz
Çünkü ben size karşı gazaplanmaktan korkuyorum."
Cerir ayak takımlarınızı kötülük yapmaktan engelleyiniz, demek istemektedir. Züheyr de der ki:
"Atları süren kişi toynakları aşılıncaya kadar alıp götürür,
Deriden ve kendirlerden onlara gemler yapılmıştır. "
Araplar belli bir işi yapmaktan engellenmesini kastetmek üzere; yetimi şu şu işlerden ihkam et (alıkoy) derler.
"Muhkem sûre" ise, her türlü değişikliklerden ve değiştirmelerden korunmuş, ona ait olmayan bir şeyin kedisine eklenmesi, ondan olmayan bir şeyin de ona ilave edilmesi önlenmiş sûre demektir.
Hikmet de buradan gelmektedir. Çünkü hikmet, kişiyi cahillikten alıkoyar. Birşeyi sağlam yapıp da isteğinin dışına çıkmasını önlediği vakit, "o şeyi muhkem yaptı" denilir. "Hakîm" ise, mübalağa ifade eder.
33
"Ey Âdem, onlara isimlerini haber ver" diye buyurdu. O da onlara isimlerini haber verdi. (Allah) buyurdu ki: "Size demedim mi ki gerçekten Ben göklerin ve yerin gizliliklerini de bilirim, açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de bilirim?"
Yüce Allah'ın bu âyetine dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1- Eşyanın İsimlerini Haber Vermesi:
"Onlara isimlerini haber ver" âyeti ile yüce Allah, isimleri meleklere arzettikten sonra eşyanın isimlerini meleklere bildirmesini emretmiştir. Böylelikle meleklerin, yüce Allah'ın kendilerine sorduğu şeyler hakkında (Âdem'in) daha bilgili olduğunu bilsinler ve bununla Âdem'in faziletine, şanının yüceliğine, dikkatleri çekilmiş olsun. Yüce Allah, Âdem'i meleklerin önüne geçirmek, Âdem'e secde etmelerini sağlamak, onları Âdem'in öğrencisi yapmak ve ondan öğrenmelerini emretmek suretiyle Âdem onlardan daha faziletli olmuştur. Böylelikle Hazret-i Âdem kendisine secde edilmek ve bilginin tahsis edilmesi suretiyle üstünlük ve büyüklük rütbesini elde etmiş oldu.
2- Ayete Göre Bilginin ve Bilginlerin Fazileti:
Bu âyet-i kerimede bilginin ve bilginlerin faziletine delil vardır. Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştur: "Melekler, ilim taleb edene hoşnutlukları dolayısıyla kanatlarını (onun önüne) serer." Yani ona boyun eğip alçakgönüllülük gösterirler. Yüce Allah'ın diğer kulları arasından özellikle ilim ehline bunları yapmalarının sebebi, şanı yüce Allah'ın, Âdem (aleyhisselâm) hakkında melekleri böyle bir tavır takınmak zorunda bırakmasıdır. Ondan bu yana melekler bu şekildeki bir davranışı kendilerine bir edep haline getirmişlerdir. İşte bundan dolayı, melekler ilme ve âlimlere tazimleri dolayısıyla ilmin talebine ve ilimle uğraşmaya razı olduklarından dolayı bir insanın bilgi sahibi olduğunu gördükleri vakit, o kimseye karşı alçakgönüllülük gösterir, boyun eğer ve tezellül gösterirler. İnsanlar arasından ilim taliplerine karşı durumları bu olduğuna göre ya gerçekten büyük ilim sahiplerine ve aralarından rabbani olanlara karşı tavırlan ne olur? Allah, bizleri bunlardan kılsın, bunlar arasında bulundursun. Şüphesiz ki O, büyük bir lütuf sahibidir.
3- Melekler mi Daha Faziletlidir, Âdemoğulları mı?:
Burdan hareketle ilim adamları: Melekler mi daha faziletlidir, yoksa Âdemoğulları mı daha faziletlidir, hususunda iki farklı, görüşe sahip olmuşlardır.
Bir kesime göre, insanların arasındaki rasuller, meleklerin rasullerinden üstündür. İnsanların velileri, meleklerin velilerinden üstündür.
Diğer bir kesime göre Mele-i A'lâ daha üstündür. Melekleri daha üstün kabul edenler, yüce Allah'ın şu âyetlerini delil gösterirler:
"Melekler, Allah'ın mükerrem kullarıdır. Sözleriyle O'nuh önüne geçmezler ve O'nun emriyle amel ederler." (el-Enbiya, 21/26-27);
"Onlar kendilerine verdiği emirlerde Allah'a asla isyan etmezler. Ne emrolunurlarsa yaparlar." (et-Tahrim, 66/6);
"Mesih de Allah'a kul olmaktan asla çekinmez, mukarreb melekler de." (en-Nisa, 172);
"De ki: Ben size, benim yanımda Allah'ın hazineleri vardır, demiyorum. Ben gaybı bilirim, de demiyorum. Hiç şüphesiz ben bir meleğim de demiyorum." (el-En'am, 6/50)
Buhârî’de de şu ifade yer almaktadır: "Aziz ve celil olan Allah buyuruyor ki: Her kim beni bir topluluk arasında anarsa Ben de o kimseyi onun topluluğundan daha hayırlı bir topluluk arasında anarım." Bu ise bu konuda açık bir nastır.
Âdemoğullarının üstün olduğunu söyleyenler ise, yüce Allah'ın şu âyetini delil gösterirler:
"îman edip salih amel işleyenler şüphesiz bunlar yaratılanların en hayırlılarıdır." (el-Beyyine, 98/7) Peygamber efendimizin şu âyetini da delil gösterirler: "Şüphesiz melekler, ilim talep edenden hoşnutlukları kanatlarını (önüne) sererler." Bu hadisi Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Ayrıca yüce Allah'ın meleklere karşı Arafat'ta vakfe yapan hacılarla öğündüğünü belirten hadisleri de delil gösterirler. Ancak daha faziletli olanla öğünüleceği ise bilinen bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Peygamberlerin meleklerden daha faziletli olduğunu kesin olarak söylemeye imkan olmadığı gibi, meleklerin de onlardan daha hayırlı olduğunu kesin olarak söylemeye imkan yoktur. Çünkü bu konuda kanaat belirtmenin yolu; yüce Allah'ın ve Rasulünün haberi veya ümmetin icma etmesidir. Bu hususta bunlardan herhangi bir delil bulunmamaktadır. Bu konuda Kaderiyye'ye ve kadı Ebû Bekr (Allah'ın rahmeti üzerine olsun)'a muhalefet sözkonusudur. Çünkü bunlar: Melekler daha faziletlidir, demişlerdir. Kadı Ebû Bekir der ki: Bizim mezhep âlimlerimizden ve Şia'dan: Peygamberler daha faziletlidir, çünkü yüce Allah meleklere Âdem'e secde etmeleri emrini vermiştir, diyenlere karşılık ise şu cevap verilir: Kendisine secde edilen, secde edenden daha faziletli olmayabilir. Çünkü Ka'be'nin önünde peygamberlerin secde ettiğini gördüğümüz gibi, bütün yaratıklar da onun etrafında ona doğru secde ederler. Şüphesiz peygamberler -ümmetin ittifakı ile- Ka'be'den hayırlıdır. Secdenin Allah'tan başka hiçbir kimseye yapılmayacağı hususunda da görüş ayrılığı yoktur. Çünkü secde etmek bir ibadettir. İbadet ise ancak yüce Allah'a yapılır. Durum böyle olduğuna göre, herhangi bir tarafa secde etmek o cihetin secde edip ibadet edenden daha hayırlı olduğunu göstermez. Ve bu da açık bir husustur.
Bundan sonraki âyet-i kerimede buna dair ek açıklamalar gelecektir.
4- Gayb Bilgisi:
Yüce Allah'ın:
"Gerçekten göklerin ve yerin gizliliklerini de Ben bilirim" âyetinde yüce Allah'ın -Peygamber gibi- bildirdiği kimseler veya yüce Allah'ın bildirdiği kimselerin bildirdikleri dışında hiçbir kimsenin gaybı bilemeyeceğinin delili vardır. Buna göre (gaybı bilmek iddiasında bulunan) müneccimler, kâhinler ve benzerleri yalancıdırlar. Buna dair etraflı açıklamalar yüce Allah'ın:
"Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Kendisinden başkası bunları bilmez." (el-En'am, 6/59) âyetini tefsir ederken gelecektir.
5- Açıklanan ve Gizlenen Şeyleri Allah Bilir:
Yüce Allah'ın:
"Neyi açıklarsanız, neyi gizlerseniz yine de bilirim"; yani melekler: "Orada fesat çıkartacak... bir kimse mi yaratacaksın?" şeklindeki sözlerini açığa vurmuşlardır. "Neyi açıklarsanız" âyeti ile buna işaret edilmektedir. Bu açıklamayı Mekkî ve el-Maverdî nakletmiştir. ez-Zehrâvî de der ki: Onların açığa vurdukları Hazret-i Âdem'e vakit kaybetmeksizin secde etmeleridir.
"Neyi gizlerseniz" âyetinden kastedilen ise İbn Abbâs, İbn Mes'ûd ve Saîd b. Cübeyr'in açıklamalarına göre İblis'in kendi içinde gizlediği büyüklük ve masiyet kararıdır. İbn Atiyye de der ki:
"Gizlerseniz" âyetinin bu görüşe göre gizleyen tek bir kişi olmakla birlikte çoğul gelmesi, Arapların, bu konudaki üslupları ve gerektiğinde kuralları aşmalarıdır. Nitekim bir toplulukta bayağı bir kimse bir cinayet işleyecek olursa, o topluluğa: Bu işi siz yaptınız, denilir, ancak kastedilen: Bunu yapan kimse sizin aranızdan bir kimsedir, şeklindedir. Bu şekilde bir ifade azarlamak kasdıyla kullanılır. Nitekim yüce Allah'ın şu âyeti de bu türdendir:
"Muhakkak odaların arkasından sana seslenenlerin çoğunun akılları ermez." (el-Hucurat, 49/4) Halbuki onlar arasından Hazret-i Peygamber'e bu şekilde seslenen sadece Uyeyne (b. Hısn el-Fezarî)'dir. Bir görüşe göre ise Akra' (b. Habis)dir.
Bir grup müfessir de şöyle demiştir: Burada sözü geçen açıklamak da gizlemek de onların tümünün bütün gizliliklerinin ve açıkladıklarının bilindiğini genel olarak ifade etmektedir.
Mehdi b. Meymun der ki: el-Hasen'in yanında bulunuyorduk. Ona el-Hasen b. Dinar, meleklerin gizlediği neydi, diye sorunca şu cevabı verdi: Yüce Allah, Âdem'i yarattığında melekler hayret edilecek bir yaratık görmüş oldular. Sanki bundan dolayı içlerine birşey düşmüş gibidir. Devamla dedi ki: Sonra biribirlerine döndüler ve bunu kendi aralarında gizli tutmaya çalışarak: Bu yaratık ne diye sizi endişelendirsin ki? Şüphesiz yüce Allah, neyi yaratırsa yaratsın, mutlaka biz o yarattığından Allah katında daha üstün ve değerli olacağızdır, dediler.
"Neyi açıklarsanız" âyetindeki
"Ne", "Bilirim" anlamındaki fiil ile nasb mahallinde olabilir. Bunun: "Bilen" anlamına ism-i tafdil olması ve "ne" anlamındaki edatın onunla mansup kabul edilmesi de mümkündür. O taktirde âyet (bu yönüyle) "Allah'ın Evi'ni ziyaret edenler" tabirine benzer. Buna dair açıklamalar daha önceden (2/30. âyetin sonlarında) geçmiş bulunmaktadır.
34
Hani Biz, meleklere: "Âdem'e secde edin" demiştik de İblis dışında derhal secde ettiler. O ise, dayattı ve kibirlenerek kâfirlerden oldu.
Buna dair açıklamalarımız on başlık halinde verilecektir:
1- Biz Demiştik..:
Yüce Allah'ın
“Ve iz kulna” âyeti:
"Hatırla ki Biz" anlamındadır. Ebû Ubeyde'nin burada yer alan “İz” edatı fazladır, şeklindeki açıklaması uygun değildir. Çünkü bu kelime zarftır. Buna dair açıklamalar daha önceden (2/30. âyet birinci başlıkta) yapılmıştır. "Demiştik" diye buyurulup da "demiştim" buyurulmamasının sebebi, yüce ve cebbar olan Allah'ın kendi zatı hakkında; zatını yüceltmek ve zikrini yükseltmek için çoğul zamiri kullanmasıdır.
"Melâike" kelimesi "melek" kelimesinin çoğuludur. Buna dair açıklamalar da daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde Âdem kelimesine dair açıklamalar ve bunun türediği kök hakkındaki bilgiler de önceden verilmiştir. tekrarlanmasının anlamı yoktur.
Ebû Cafer b. el-Ka'ka'ın "li'l-melâiketi" kelimesini daha sonra gelen "uscudû" kelimesinde yer alan cim harfinin ötreli (cu) şeklinde okunduğu için ona rivâyetle "li’l-melaiketu" şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir. "Elhamdülillahi" ibaresini "elhamdülüllahi" şeklinde okumak da buna benzemektedir.
2- Secde:
"Secde edin" emri sücud kökünden gelmektedir. Arap dilinde bunun ifade ettiği anlam boyun eğdiğini ve zilletle itaat ettiğini göstermektir. Şair der ki:
"Ve öyle bir toplulukla ki, beyaz çizgili siyah atlar etraflarında kayboluyor
Küçük tepelerin toynakları altında secde ettiğini görürsün."
Şair, burada tepelerin atların toynaklarına secde ettiğini söylemektedir. Çünkü toynaklar tepeleri çiğnemekte ve tepeler kendilerini onlara karşı koruyamamaktadır.
"Secde eden göz" tabiri, bakmaktan çekinen göz demektir. Secde etmenin en ileri derecesi yüzü yere koymaktır. İbn Faris der ki: Eğilme sözkonusu olduğu zaman "secde etti" denilir. Secde eden herkes alçalmış olur. "İscad" bakışı sürdürmek demektir. Ebû Amr der ki: Başını önüne eğdiği zaman "escede" denilir. Şair der ki:
"Secde ettirildi develerinin yularlarına
Hıristiyanların, hahamlarının önünde secde edişi gibi."
Ebû Ubeyde der ki: Esedoğullarından bir bedevî Arap bana şunu okudu:
"Ve ona: Leyla'ya secde et, dediler, o da secde etti."
Şair, burada başını önüne eğen deveyi kastetmektedir. "İscad dirhemleri" ise, üzerlerinde onlara karşı secde ettikleri birtakım resimler bulunan dirhemler demektir. Şair der ki:
"İscad dirhemleri gibi onunla karşılaştı."
3- Âdem'i ve İnsanları Meleklerden Üstün Görenler ile Âdem'e Secde Emrinin Hikmeti:
Âdem'i ve onun soyundan gelenleri üstün kabul edenler, yüce Allah'ın meleklere: "Âdem'e secde edin" âyetini delil gösterir ve şöyle derler: İşte bu, Hazret-i Âdem'in meleklerden üstün olduğunun delilidir. Buna cevap şudur: "Âdem'e secde edin" âyetinin anlamı: Âdem'in yüzüne yönelerek bana secde edin, demektir. Bu, yüce Allah'ın şu âyetini andırmaktadır:
"Güneşin kaymasından dolayı namaz kıl" (el-İsra, 17/78); güneşin kayması esnasında namaz kıl, demektir. Yüce Allah'ın şu âyeti de böyledir:
"Ona ruhumdan üflediğim zaman siz derhal onun için secdeye kapanın" (el-Hicr, 15/29; Sad, 38/72); onun yaratılışını tamamladığım ve siz onunla karşı karşıya geldiğiniz vakit Benim için secdeye kapanınız, demektir. Kendisine secde edilen kimsenin, secde edenden daha faziletli olamayacağını, kıbleye yönelerek secdede bulunmayı delil göstererek açıklamış bulunuyoruz.
Eğer: Âdem onlardan daha faziletli değil ise, ona meleklerin secde etme emrinin veriliş hikmeti nedir, diye sorulacak olursa; şu şekilde cevap verilir: Meleker teşbih ve takdisleri ile bir parça kendilerini büyük görür gibi olunca, Allah, onlara kendisinden başka birisine secde etmeleri emrini verip kendilerine muhtaç olmadığını, ibadetlerine ihtiyacı bulunmadığını göstermek istemiştir. Bazı âlimler de şöyle demektedirler: Melekler Âdem (aleyhisselâm)'ı kusurlu buldular, onu küçük gördüler. Halbuki yaratılışının özelliklerini bilmiyorlardı. Bundan dolayı onun şanını, şerefini yükseltmek üzere ona secde etmekle emrolundular. Yüce Allah'ın onlara Âdem'e secde etme emrini vermesinin kendilerine: "Muhakkak Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" dediğinde meleklerin: "Orada fesad çıkartacak., bir kimse mi yaratacaksın" demelerine bir ceza olarak Âdem'e secde etmelerini emretmiş olması da ihtimal dahilindedir. Şanı yüce Allah, kendilerine bu şekilde hitap edeceği vakit onların bu şekilde cevap vereceklerini de biliyordu. O bakımdan yüce Allah onlara:
"Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer yaratacağım." (Sa'd, 38/71) ve onu halife kılacağım, ona kendi ruhumdan üflediğim vakit siz de ona secdeye kapanınız, diye emir buyurdu. Yani, bu sizin şu anda bana söylediğinize ceza olmak üzere böyle olacaktır, demektir.
Denilse ki: İbn Abbâs, insanların daha faziletli oluşuna şunları delil gösterir: Şanı yüce Allah, yüce Rasulünün hayatına şu âyetiyle kasem etmiştir:
"Hayatın hakkı için onlar gerçekten sarhoşlukları içerisinde şaşkın bir haldedirler." (el-Hicr, 15/72) Diğer taraftan şu âyetiyle da Hazret-i Peygamber'e Allah'ın azabından yana güvenlik vermiştir:
"Ta ki Allah, geçmiş ve gelecek günahlarını mağfiret etsin." (el-Feth, 48/2) Buna karşılık meleklere de şöyle buyurmaktadır:
"Onlardan her kim: Ben ondan gayrı ilahım, derse Biz onu cehennemle cezalandırırız." (el-Enbiya, 21/29) diye buyurmuştur.
Böyle sorana cevabımız şudur: Şanı yüce Allah, bizzat kendi hayatına kasem ederek: "Hayatıma yemin olsun" demediği gibi, meleklerin hayatına da kasem etmemiştir. Buna karşılık O, göklere ve yere yemin etmiştir. Bu ise onların Arştan ve sekiz cennetten daha üstün ve değerli olduğunun delili değildir. Yine yüce Allah, incire ve zeytine de yemin etmiştir.
Şanı yüce Allah'ın:
"Onlardan her kim: Ben ondan gayrı ilahım derse.." âyeti ise, yüce Allah'ın Peygamberine şu âyetini andırmaktadır:
"Yemin olsun eğer sen şirk koşarsan hiç şüphesiz amelin boşa çıkar ve şüphesiz ziyan edenlerden olursun" (ez-Zumer, 39/65) Buna göre, İbn Abbâs'ın bu açıklamalarında, (Hazret-i Âdem'in ve oğullarının meleklere) üstünlüğüne delalet edecek ifadeler yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
4- Meleklerin Âdem'e Secde Şekli:
İlim adamları, meleklerin Âdem'e secdelerinin, ibadet mahiyetini taşımadığı üzerinde ittifak etmekle birlikte, secdelerinin keyfiyeti hakında farklı görüşlere sahiptirler. Cumhûr der ki: Bu, namazda alışılmış secdede olduğu gibi alnı yere koymak şeklinde meleklere verilmiş bir emir idi. Çünkü örfte olsun, şeriatte olsun, secde etmekten açıkça anlaşılan budur. Buna dayanılarak şöyle denilmiştir: Bu secde, Âdem'e bir ikram ve onun faziletini açıkça ortaya koyuş, yüce Allah'a da itaat mahiyetinde idi. Hazret-i Âdem de bu durumda bizim için kıblenin konumuna benzer bir konumda idi. Buna göre "Âdeme" ifadesinin anlamı "Âdem'e doğru secde edin" demektir. Nitekim kıbleye namaz kıldı, denilirken kıbleye doğru namaz kıldı denilmek istenir.
Bir başka kesim de şöyle demiştir: O secde, günümüzde alışılmış olan alnın yere konulması şeklinde değil idi. Sözü geçen bu secde, kelime olarak dildeki aslî manası üzerinde bırakılmıştır. Bu aslî anlamı ise zillet göstermek ve itaat etmektir. Buna göre "Âdem'e secde edin" âyeti; "Âdem'e boyun eğip itaat edin, onun faziletini ikrar ve kabul edin" demektir. "Derhal secde ettiler" âyeti de onlara verilen emri yerine getirdiler, demektir.
Yine şu hususta da farklı görüşler ortaya atılmıştır: Acaba bu şekilde secde etmek, Âdem (aleyhisselâm)'a ait bir özellik mi idi? Buna göre, yüce Allah dışında bütün kainatta ondan başkasına secde câiz olmaz mı demektir, yoksa Hazret-i Âdem'den sonra da Hazret-i Yakub zamanına kadar yaratıklara secde etmek câiz mi idi? Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Babasını ve annesini tahtın üzerine çıkarttı (oturttu), hepsi de ona secdeye kapandılar" (Yusuf, 12/100) Buna göre acaba yaratıklara secdenin mubah kılındığı son hal bu mudur? Çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre yaratıklara da secde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dönemine kadar mubah idi. Ashabı; ağaç ve deve Resûlüllah'a secde ettiğinde şöyle demişti: Ağaçtan ve ürküp kaçan deveden sana secde etmeye biz daha lâyıkız. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan başka hiçbir kimseye secde edilmemelidir."
İbn Mâce Sünen'inde, el-Büstî de Sahih'inde Ebû Vakid'in şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Muaz b. Cebel, Şam'dan gelince Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın önünde secdeye kapandı. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bu da ne oluyor?" deyince Muaz şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, ben Şam'a vardım, baktım ki onlar yüksek kumandanlarına ve büyük din adamlarına secde ediyorlar, ben de bu işi sana yapmak istedim. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Hayır, böyle birşey yapma, çünkü ben herhangi bir şeyin herhangi bir şeye secde etmesini emredecek olursam, kadına kocasına secde etmesini emrederdim. Kadın kocasının hakkını yerine getirmedikçe Rabbinin hakkını yerine getirmiş olmaz. Hatta deve üzerine vurulan eğere çıkmış olsa dahi kocası yanına gelmesini isteyecek olursa ona karşı çıkmamalıdır." Hadisin bu lâfzı el-Büstî'ye aittir. Deveye vurulan eyer (el-kateb)ın anlamı şudur: Arapların yanında doğum yapmak için özel sandalye çok az bulunurdu. O bakımdan doğum esnasında hanımlarını bu şekilde develerin üzerine vurulan eyerlere (el-kateb) oturtur ve taşırlardı. Hadisin Muaz yoluyla gelen rivâyetlerinin birisinde de şöyle denilmektedir: Hazret-i Peygamber insanlara secde etmeyi yasakladı ve buna karşılık musafaha yapmayı emretti.
Derim ki: Sûfilerin cahilleri semaları, şeyhlerinin huzuruna girmeleri ve istiğfarda bulunmaları esnasında yapılması yasaklanan bu şekilde secde etmeyi adet haline getirmişlerdir. Onlardan herhangi birisi kendinden geçip cezbe haline geldiğinde iddiasına göre daha kıdemli olanların önünde secde edermiş. Ancak bu onun bilgisizliğinden dolayıdır. Bilgisizliğinden dolayı kıbleye doğru mu başka tarafa doğru mu secde ettiğine de dikkat etmez. Onların bu şekildeki amelleri bir sapıklıktır ve boşa çıkmıştır.
5- İblis:
"İblis dışında derhal secde ettiler" âyetinde yer alan İblis kelimesinin mansub olması (yani sin harfinin üstün olması) istisnanın muttasıl olması dolayısıyladır. Çünkü İblis, Cumhûrun görüşüne göre meleklerden idi. Bunlar arasında İbn Abbâs, İbn Mes'ûd, İbn Cüreyc, İbnu'l-Müseyyeb, Katâde ve başkaları da vardır. Şeyh Ebû'l-Hasen'in benimsediği görüş de budur. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir. Âyetin zahirinden anlaşılan da budur. İbn Abbâs der ki: İblis'in ismi Azâzîl idi, meleklerin en şereflilerindendi. O dört kanatlı bir melekti, bundan sonra ise, bunlardan mahrum bırakıldı.
Simak b. Harb'ın İkrime'den rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: İblis meleklerden idi, yüce Allah'a asi olunca Allah, ona gazab etti, ona lanet etti ve şeytan oldu.
el-Maverdî'nin Katâde'den naklettiğine göre ise İblis meleklerin en üstün türlerinden idi. Bu türe "el-cinne" denilir.
Saîd b. Cübeyr der ki: Cinler meleklerden bir koldur. Bunlar ateşten yaratılmıştır. İblis de bunlardandır. Diğer melekler ise nurdan yaratılmışlardır.
İbn Zeyd, el-Hasen ve yine Katâde der ki: Âdem nasıl insanların babası ise İblis de cinlerin babasıdır. O bir melek değildir. Buna yakın bir ifade İbn Abbâs'tan da rivâyet edilmiştir. O der ki: Onun asıl ismi "el-Hâris"dir.
Şehr b. Havşeb ve bazı usulcüler der ki: İblis yeryüzünde yaşayan ve meleklerin kendileri ile Savaştığı cinlerden idi. Melekler onu küçükken esir almış, o da meleklerle birlikte ibadet edip durmuş ve meleklerle birlikte ona da hitap edilmiştir. Ayrıca bunu Taberi, İbn Mes'ûd'dan da rivâyet etmiştir. Buna göre buradaki istisna munkatı'dır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Onların bir zanna uymaktan başka buna dair hiçbir bilgileri yoktur." (en-Nisa, 4/157) Konu ile ilgili iki görüşten birisine göre şu âyet-i kerimedeki istisna da böyledir:
"... kestikleriniz hariç olmak üzere" (el-Maide, 5/3) Şairin şu sözleri de bu tür bir istisnadır:
"Senin için susuzluk da açlık da yoktur
Uyumaktan başka ve uyumak da yasaktır."
Bu görüşü savunanlardan kimisi şunu da delil göstermektedir: Yüce Allah, melekleri nitelendirirken şöyle buyurmuştur:
"Onlar kendilerine verdiği emirlerde Allah'a asla isyan etmezler. Ne emrolunurlarsa yaparlar." (et-Tahrim, 66/6) Diğer taraftan İblise dair şu âyet-i kerimeyi de görüşlerine delil göstermektedirler:
"İblis müstesna, hemen secde etmişlerdi, o ise cinlerdendi." (el-Kehf', 18/50) Cinler ise meleklerden ayrı yaratıklardır.
Birinci görüşün sallallahü aleyhi ve sellemunucuları buna şu şekilde cevap verirler: Şanı yüce Allah, bedbaht olacağını ezelden beri bildiğinden dolayı İblis'in meleklerin dışına çıkması -yüce Allah'ın adaleti gereği- imkansız birşey değildir. Ve O, yaptığından sorumlu tutulmaz. Diğer taraftan onun ateşten yaratılmış olması da Allah'ın kendisine gazap ettiği esnada, yapısına şehvet ve arzunun yerleştirilmesi de onun meleklerden olmasını reddetmek özelliğinden değildir.
İblis, yeryüzünde bulunan cinlerden idi, sonradan esir alındı, diyenlerin görüşlerine gelince, bu rivâyete karşılık olarak İblisin meleklerle birlikte yeryüzünde bulunan cinlere karşı Savaştığına dair rivâyetler de gelmiştir. Bunu da el-Mehdevî ve başkası nakletmiştir. es-Sa'lebî de İbn Abbâs'tan şunu nakletmektedir: İblis, Semûm ateşinden yaratılmış bulunan ve "cin" diye adlandırılan taifeden olup bunlar meleklere mensup bir kabile idiler. Ancak melekler nurdan yaratılmışlardır. İblis'in Süryanice ismi "Azâzîl" Arapça ismi "el-Hâris" idi. Cennetin bekçilerindendi. Dünya seması meleklerinin başı idi. Oranın ve yeryüzünün etki ve otoritesi elinde idi. Melekler arasında en çok ibadet eden ve en bilgili olanlarındandı. Göklerle yer arasındakileri idare ederdi. O bundan dolayı kendisinin üstün bir şeref ve azamet sahibi olduğu görüşüne kapıldı. İşte onu küfre iten budur. Bunun sonucunda yüce Allah'a asi oldu, Allah da onu kovulmuş bir şeytana dönüştürdü. Bir adamın işlediği günah eğer kibir ile birlikte ise, ondan pek birşey umma. Eğer onun günahı bir masiyet ise, ondan hayır umabilirsin. İşte Hazret-i Âdem'in günahı bir masiyet idi, İblisin günahı ise kibirden kaynaklanıyordu. Ayrıca -gözle görülmedikleri için- meleklere cin ismi da verildiği olur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmaktadır:
"Onlar kendisiyle cinler arasında bir nesep uydurdular" (es-Saffat, 37/158). Şair de Hazret-i Süleyman'ı sözkonusu ederken şöyle demektedir:
"Meleklerin cinlerinden (görünmeyenlerinden) dokuz tanesini müsahhar kıldı,
Onun huzurunda ayakta dururlar, ücretsiz çalışırlardı."
Diğer taraftan İblis cennetin bekçilerinden olduğundan dolayı ona nisbet edilmiş ve böylelikle onun ismi (cin), cennetin adından türetilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İblis kelimesi, Allah'ın rahmetinden ümit kesmek anlamına gelen "iblâs" kökünden türemiştir. Bu görüş Ebû Ubeyde ve başkalarına aittir. Zayıf bir görüşe göre bu kelime Arapça olmadığından dolayı Arapça bir kökten de türemiş değildir. Bu görüş de ez-Zeccâc ve başkalarına aittir.
6- Secde Etmemenin Pişmanlığı:
"O ise dayattı" âyeti kendisine verilen emri yapmayı kabul etmedi, demektir. Ebû Hüreyre'den gelen sahih hadiste de bu durum ifade edilmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İbn Âdem secde (âyetini) okur da secde ettiği takdirde şeytan uzaklaşıp ağlar ve: Vay benim halime, der. Âdemoğluna secde etmesi emrolundu, o da secde etti, buna karşılık ona cennet verilecektir. Ben de secde etmekle emrolundum, fakat kabul etmedim, dayattım. O bakımdan bana da cehennem var." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.
7- Müstekbirlik Şeytanın Huyudur:
"Ve kibirlenerek kafirlerden oldu." îstikbâr; kişinin kendisini büyük görmesi demektir. İblis kendisinin secde etmesini hoş karşılamamış, Âdem'e secde yapılmasını da büyük bir iş gibi görmüş gibidir. Dolayısıyla Âdem'e secde etmeyi terketmesi, yüce Allah'ın emir ve bu emirdeki hikmetini anlamsız görmesi demektir. İşte bu şekildeki bir büyüklenmeyi Hazret-i Peygamber şöylece ifade etmektedir: "Kalbinde bir hardal tanesi ağırlığı kadar kibir bulunan bir kimse cennete girmeyecektir." Bir diğer rivâyete göre de adamın birisi şöyle demiş: Kişi elbisesinin güzel, ayakkabısının güzel olmasını ister. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle der: "Şüphesiz Allah güzeldir, güzel olanı sever. Kibir ise hakka karşı çıkmak ve insanları hakir görmektir." Bu hadis Müslim tarafından rivâyet edilmiştir. Hakka karşı çıkmanın anlamı ise onu anlamsız görmek, onu batıl kabul etmektir. "İnsanları küçük görmek" de onları hakir görmek, onları küçümseyerek alay etmektir. Yani bir kimseyi küçük görmek, önemsiz ve değersiz bulmaktır. Nimete şükür edilmediği zaman da nimet önemsiz bulunmuş olur. İşte o lanetlik yaratığın bu hususu, açık bir şekilde dile getirmiş olduğunu da şu âyet-i kerimeler bize aktarmaktadır:
"Ben O'ndan daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (el-Araf, 7/12);
"Ben, çamurdan yarattığın bir kişiye secde eder miyim?" (el-İsra, 17/61);
"Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın bir beşere secde edecek değilim" (el-Hicr, 15/33). Bu şekilde büyüklük tasladığı için Allah da onun kâfir olduğunu beyan buyurmuştur. Buna göre, yüce Allah'ın emirlerinden yahut onun Rasulünün emirlerinden herhangi bir şeyi anlamsız ve basit gören herkesin hükmü İblisin hükmü ile aynı olur. Bu, hakkında ihtilaf edilmeyen hususlardandır.
İbnü'l-Kasım'ın İmâm Mâlik'ten rivâyetine göre o şöyle demiştir: Bana ulaştığına göre, ilk masiyet, kıskançlık ve kibirdir. İblis Âdem'i kıskandı ve ağaçtan yemeyi onu teşvik etti.
Katâde de der ki: İblis Âdem'i Allahü teâlâ'nın ona verdiği lütuflara karşı kıskandı ve şöyle dedi: Ben ateşten yaratıldım, bu ise çamurdan.
Günahların başlangıcı kibirlenmektir. Bundan sonra ise hırstır. Nihayet Âdem ağaçtan yedi. Daha sonra ise, kıskançlıktır. Çünkü Âdem'in oğlu, kardeşini kıskanmıştır.
8- Müstekbir Şeytan, Kâfirlerdendir:
Yüce Allah'ın:
"Kafirlerden idi" âyetinin; Kâfirlerden oldu, anlamında olduğu söylenmiştir. Yüce Allah'ın:
"O da suda boğulanlardan oldu" (Hud, 11/43) âyeti de bu türdendir. Şair de şöyle demektedir:
"Uçsuz bucaksız kupkuru bir çöldeki binektir sanki
Ele avuca gelmez ve yumurtalarından çıkıp yavru olmuş kekliğe benzer."
İbn Fûrek der ki: Burada yer alan "Kâne: idi," kelimesinin "Sâre: Oldu" anlamına alınması yanlıştır ve bu konudaki asıl kaidelere aykırıdır. Tefsircilerin çoğunluğu ise şöyle demiştir: Anlamı şudur: Yani yüce Allah'ın ezelî ilminde onun kâfir olacağı bilinen bir husustu. Çünkü gerçek manada kâfir ve gerçek manada mü’min şanı yüce Allah'ın vefat halinde ne şekilde öleceğini bildiği kimsedir.
Derim ki: Bu açıklama şekli doğrudur. Çünkü Buhârî'de yer aldığına göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ameller ancak sonuçları ile değerlendirilir."
Denildiğine göre İblis, yüce Allah'a seksenbin yıl ibadet etmiş, ona başkanlık ve cennet bekçiliği -istidrac olmak üzere- verilmiştir. Tıpkı münafıklara dillerinin ucundan la ilahe illellah şehadetinde bulunma imkanı verildiği gibi, tıpkı Bel'am (b. Baura)'ya yine dilinin ucundan İsm-i A'zam'ı söylemek imkanı verildiği gibi. Bu başkanlığı sebebiyle İblis'in içinde büyüklük, kibir iyice yer etmişti. İbn Abbâs der ki: İblis kendisinin sahip olduğu bu imkanlar sebebiyle, meleklerden üstün olduğu görüşünde idi. Bundan dolayı "ben ondan daha hayırlıyım" demişti. Yüce Allah'ın şu âyeti de bu sebep dolayısıyladır:
"Kendi ellerimle yarattığıma secdeden seni alıkoyan nedir? Sen büyüklendin mi, yoksa yücelerden mi oldun (zannediyorsun)?" (Sad, 38/75) Yani sen bizzat büyük olmadığın halde büyüklük tasladın (istikbâr) . Halbuki Ben, bizzat büyük olduğum halde onu kendi ellerimle yarattığımda herhangi bir şekilde büyüklenmedim. İşte bundan dolayı yüce Allah "kafirlerden oldu" diye buyurmaktadır. Onun yaratılışının aslı izzet ateşiydi. Bundan dolayı yüce Allah'ın izzetine yemin ederek şöyle demişti:
"Senin izzetin hakkı için hepsini muhakkak azdıracağım." (Sad, 38/82) İşte bu izzet dolayısıyla o, kibirlendi ve nihayet kendisinin Âdem'den üstün olduğu görüşüne kapıldı.
Ebû Salih'ten gelen rivâyete göre o şöyle demiştir: Melekler izzetin nurundan İblis de izzetin narından (ateşinden) yaratılmıştır.
9- Kerametler Veya Olağanüstü Haller:
İlim adamlarımız -yüce Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- derler ki: Peygamber olmayanların elleri vasıtasıyla şanı yüce Allah'ın izhar ettiği birtakım kerametlerle olağanüstü haller, o kişinin veli oluşunun delili değildir. İlim adamlarımız, bu görüşleriyle kimi mutasallallahü aleyhi ve sellemvıflara ve rafızîlere muhalefet ederler. Çünkü bunlar şöyle der: Bu gibi haller o kişinin veli olduğunun delilidir. Çünkü o kişi, veli olmasaydı şanı yüce Allah, bu gibi şeyleri onun elleri vasıtasıyla izhar etmezdi.
Bizim delilimiz, bizden bir kimsenin (yani bir insanın) şanı yüce Allah'ın velisi olduğunu bilmek, ancak onun mü’min olacağını bilmekten sonra sahih bir delil olabilir. O kişinin mü’min olarak öleceği bilinmeyeceğine göre, bizim o kişinin yüce Allah'ın bir velisi olduğunu kesinlikle söylemek imkanımız olmaz. Çünkü yüce Allah'ın gerçek velisi, yüce Allah tarafından mutlaka îman ile öleceği bilinen kimsedir. Böyle bir kimsenin îman üzere öleceğini kesinlikle söylemek imkanına sahip olmadığımızı ittifakla kabul ettiğimize göre, hatta o kişinin kendisi dahi îman üzere öleceğini kesinlikle söyleyemediğine göre, onun bu harikulade halinin yüce Allah'ın velisi olduğunun delili olmadığı ortaya çıkar. İlim adamlarımız devamla derler ki: Bununla birlikte şanı yüce Allah'ın bazı velilerini (gerçek dostlarını) güzel akıbetine ve amelinin nihaî haline kendisi ile birlikte başkalarının da durumuna muttali kılması imkansız birşey değildir. Bu görüşü şeyh Ebû'l-Hasen el-Eş'arî ve başkaları ortaya koymuştur.
Taberi'nin görüşüne göre ise şanı yüce Allah, bu İblis kıssası ile, Âdemoğullarından ona benzeyen kimseleri azarlamak istemiştir. Bunlar ise, peygamberliğini bilmelerine ve çok eskiden beri Allah'ın üzerlerine ve geçmişlerine olan ni'metlerini bilmelerine rağmen Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı inkar eden yahudilerdir.
10- İblis'ten Önce Kâfir Var mıydı?:
İblisten önce kafirin olup olmadığı hususu ile ilgili farklı görüşler belirtilmiştir. Kimisine göre, yoktur, İblis, inkar edip kâfir olan ilk kişidir. Kimisine göre ise, ondan önce cinlerden kâfirler vardı ve bunlar yeryüzünde yaşıyorlardı.
Yine İblisin küfrü cehlî (bilgisizlikten) miydi, yoksa inadî miydi konusunda da Ehl-i Sünnet âlimleri arasında iki ayrı görüş vardır. Bununla birlikte kâfir olmadan önce onun yüce Allah'ı bilen bir kimse olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. İblisin cehlî olarak kâfir olduğunu kabul edenler şöyle der: O kâfir olduğu vakit, ilimden mahrum bırakıldı. İblisin küfrünün inadî olduğunu söyleyenler de şöyle der: O, bilgiye sahip olmakla birlikte kâfir oldu. İbn Atiyye der ki: İlmi kalmakla birlikte inadî olarak kâfir olmak uzak bir ihtimaldir. Ancak bana göre bu caizdir (mümkündür). Yüce Allah'ın dilediği kimseyi tevfikinden mahrum kılmasıyla birlikte imkansız değildir.
35
Ve dedik ki: "Ey Âdem, sen zevcenle birlikte cennette yerleş ve ondan istediğiniz gibi bol bol, afiyetle yeyiniz. Yalnız bu ağaca yaklaşmayınız, yoksa ikiniz de zulmedenlerden olursunuz."
Bu âyete dair açıklamalarımızı onüç başlık halinde yapacağız:
1- Cennette Yerleşmek:
"Dedik ki: Ey Âdem, sen zevcenle birlikte cennette yerleş." Kâfir olması ile birlikte yüce Allah'ın İblis'i cennetten çıkartıp uzaklaştırdığında görüş ayrılığı yoktur. Onun çıkartılmasından sonra da yüce Allah, Hazret-i Âdem'e: "yerleş" emrini vermiştir. Yani orada ikamet et ve orayı mesken tut. Mesken sükûn bulma yeridir. Ateşe de "seken" denilir. Şair der ki:
"O (mızrak) seken (ateş) ile ve yağlarla düzeltilmiştir."
Yine seken, kendisiyle huzur bulunan herşeydir. Bıçağa da "(aynı kökten gelmek üzere) sikkîn" denilir. Bıçağa bu adın veriliş sebebi onun vasıtasıyla kesilen hayvanın hareketinin durdurulması (teskin edilmesi)dir. Tasarrufunun ve hareketinin azlığı dolayısıyla da yoksula (aynı kökten gelmek üzere) "miskîn" denilir. Geminin dümenine de "sükkân" denilir. Çünkü geminin çalkalanmasını önler ve ona bir sükûnet kazandırır.
2- Hazret-i Âdem'e "Yerleş" Denilmesi ve Süknâ, Umrâ ve Benzeri Akidler:
Yüce Allah'ın "yerleş (uskun)" diye buyurması, oradan zamanla çıkacağına dikkat çekmektedir. Çünkü sakin olmak, mülk edinmek değildir. Bundan dolayı, arifin birisi şöyle demiştir: Sükna (mesken edinip yerleşmek) belli bir süreye kadardır, sonra sona erer. Âdem ile Havva'nın cennete girişleri işte böyle bir giriş idi. Yoksa orada ikamet etmek için değil idi.
Derim ki: Durum böyle olduğuna göre, bu ilim adamlarının çoğunluğunun şu sözlerine de delalet etmektedir: Bir kimse birisini kendisine ait olan bir meskende iskan ettirse, iskan edilen kişi orayı süknâsıyla mülk edinmiş olmaz. Bu iskan süresi sona erdi mi; o mesken sahibi iskan ettiği kişiyi çıkartabilir. eş-Şa'bi şöyle dermiş: Bir adam: Sen ölene kadar bu evimin süknası senin olsun, diyecek olsa, hayatı boyunca ve ölümü halinde de o ev onundur. Şayet: Sen ölene kadar bu evimde iskan ol diyecek olur ise, ölmesi halinde o ev asıl sahibine döner.
"Umrâ" da süknâya benzemektedir. Şu kadar var ki umrâ hakkındaki görüş ayrılıkları süknâ hakkındaki görüş ayrılıklarından daha güçlüdür. "Umrâ"ya dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Hud sûresinde gelecektir.
el-Harbî der ki: İbnu'l-A'rabî'yi şöyle derken dinledim: Bu gibi şeylerin, asıl sahiplerinin elinde mülk kaldığı, menfaatlerinin ise kendisine umrâ ve rukbâ, ifkâr, ihbâl, minha, ariyye, süknâ ve itrak kime verilirse onlara ait olacağı hususunda Araplar arasında görüş ayrılıkları yoktur. Bu, İmâm Mâlik’in ve onun mezhebini kabul edenlerin bu türden yapılan bağışların sadece menfaatlerine malik olunacağı, kendilerine (radıyallahü anhkabelerine) malik olunamayacağı şeklindeki görüşlerine bir delildir. Bu, aynı zamanda Leys b. Sa'd'ın, Kasım b. Muhammed'in ve Yezid b. Kusayt'ın da görüşüdür.
"Umrâ": Senin bir kimseyi sana ait olan bir evde senin yahut onun ömrü boyunca iskân ettirmektir. Rukbâ da böyledir. Bu da bir kimsenin bir diğerine: Bu ev sen benden önce ölürsen bana dönecek, ben senden önce ölürsem, senin olacaktır. Bu kelime "(gözetlemek anlamına gelen) murakabe"den gelmektedir, demesidir. Murakabe ise, onlardan her birisinin ötekinin ölümünü gözetlemesi demektir. Bundan dolayı bunun câiz olup olmadığı hususunda fukahanın farklı görüşleri vardır. Ebû Yûsuf ve Şâfiî bunu câiz kabul etmişlerdir. Onlara göre bu, bir vasiyet gibidir. İmâm Mâlik ve diğer Küfe âlimleri ise bunu câiz kabul etmemektedir. Çünkü onların her birisi kendisi lehine gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmediği bir ivazı maksat olarak gözetmekte ve her birileri arkadaşının ölümünü âdeta temenni etmektedir. Bu konuda, hem câiz gören hem de men'eden iki Hadîs-i şerîf vardır ki bu ikisini de İbn Mâce Sünen'inde kaydetmektedir. Birincisini Câbir b. Abdullah rivâyet etmiştir. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Umrâ, kendisine verilen kimse için caizdir, rukbâ da kendisine verilen kimse için caizdir."
Bu Hadîs-i şerîfte umrâ ile rukbâ arasında hüküm bakımından bir eşitlik sözkonusudur.
İkinci hadis ise, İbn Ömer'den gelmektedir. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Rukbâ diye birşey yoktur. Her kime herhangi bir şey rukbâ diye verilecek olursa, hayatı boyunca da ölümünden sonra da o şey onundur." İbn Ömer der ki: Rukbâ kişinin ötekine: "İkimizden hangisi daha önce ölürse ötekinin olsun" demesidir.
Hadîs-i şerîfte "rukbâ yoktur" ifadesi böyle bir şeyin yasaklığını ifade eden bir nehiydir. "Her kime rukbâ olarak birşey verilirse o onundur" âyeti ise bunun câiz olduğuna delalet etmektedir. Bu iki hadisi aynı zamanda Nesâî de rivâyet etmiştir. İbn Abbâs'ın şöyle dediğini de nakletmektedir: Umrâ ve rukbâ aynı şeylerdir.
İbn Münzir der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu sabit olmuştur: "Umrâ kime verilirse caizdir, rukbâ da kime verilirse cazdir." Buna göre İbn Münzir bu Hadîs-i şerîfi sahih kabul etmektedir. Ayrıca bu, umrâ ve rukbâ aynı şeylerdir diyen kimseler lehine bir delildir. Hazret-i Ali'den de bu kanaat rivâyet edilmiştir. es-Sevrî ve İmâm Ahmed'in de görüşü budur. Ayrıca ilk veren kişiye bir daha dönmeyeceğini de belirtmişlerdir. İshak da bu görüştedir. Tavus der ki: Her kim rukbâ olarak birşey verirse o aynen miras gibidir.
Ifkâr ise, (omurga anlamına gelen) fekaru'z zahr'dan gelmektedir. Bir kimse birisine: Ben bu devemi sana ifkâr ediyorum diyecek olursa, sırtına binmek üzere sana ariyeten veriyorum, demektir. Av hayvanı avcı tarafından sırtından vurularak avlanılmak üzere fırsat verdiği takdirde de bu tabir kullanılır.
İhbal (noktalı hı ile) da ifkâr gibidir. Bir kimseye, binmek üzere bir dişi deve, yahut üzerinde Savaşmak üzere bir at, ariyeten verildiği takdirde bu tabir kullanılır. Züheyr der ki:
"İşte oracıkta onlardan malı ihbal etmeleri istenirse ederler
Onlardan istenirse verirler, zenginlikleri artarsa da (vermekte) aşırı giderler."
Minha: Bağış demektir. Bu ise, sütün bağışlanması anlamındadır. Meniha ise, bir kişinin bir başkasına sütünü sağıp sonradan geri vermek üzere dişi deveyi ya da koyunu vermesi demektir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ariyet alınan şey geri ödenir, minha geri verilir. Borç ödenir, kefil (asıl borçlu ödemediği takdirde) öder" Bu hadis, Ebû Umame tarafından rivâyet edilmiştir, Tirmizî, Darakutnî ve başkaları tarafından da kitaplarında tahric edilmiştir. Sahih bir hadistir.
Itrâk ise, erkek deveyi ariyet olarak vermektir. Bir kimse, birisinin erkek devesini kendi develeri arasında yayılsın diye, istemesine denilir. Erkek devenin dişi deve ile ilişki Kurması anlamındadır. "Tarûkatu’l-fahl" ise dişi deve anlamındadır. Erkek deve tarafından kendisi ile ilişki kurulacak seviyeye gelen dişi deveye "nakatun tarukatu’l-fahl" denilir.
3- "Sen" Zamiri:
"Sen zevcenle birlikte..." âyetindeki
"sen" zamirinin ayrıca kullanılması, (yerleş) fiilindeki zamiri tekid içindir.
"Sen ve Rabbinle birlikte git" (el-Maide, 5/24) âyeti de bunun gibidir.
"Sen" zamiri kullanılmaksızın "eşinle birlikte yerleş" demek uygun olmadığı gibi, "Rabbinle birlikte git" demek de uygun değildir. Böyle bir söyleyiş (yani sen zamirini kullanmadan) ancak şiirdeki vezin zarureti dolayısıyla olur. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi:
"Parlak beyaz ile o çölde kumlar üzerinde yürüyen
Yaban öküzleri gibi seke seke gelince (ona) dedim ki. . ."
Burada "parlak beyaz" kelimesi "gelince" fiilindeki zamire atfedilmiş ve bu zamiri ayrıca tekid etmemiştir. Bu şekilde (zamir kullanılmaksızın) ifadelerde bulunmak Kur'ân dışında güzel olmamakla birlikte, mümkündür. Zeyd ile birlikte kalk, demek gibi.
4- Hazret-i Âdem'in Eşi Hazret-i Havva:
"Sen zevcenle birlikte" âyetindeki
"zevce" kelimesi, Kur'ân-ı Kerîm'de "zevç" şeklinde kullanılır. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmişti. Müslim'in Sahih'inde yer alan bir hadiste ise "zevce" şeklinde geçmektedir. Bize Abdullah b. Mesleme b. Ka'neb anlattı, dedi ki: Bize Hammâd b. Seleme, Sabit el-Bünânî'den, o Enes'ten rivâyetle dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımlarından birisi ile birlikte iken yanından bir adam geçti. Hazret-i Peygamber, o adamı çağırdı. Yanına gelince şöyle buyurdu: "Ey filan, bu yanımdaki benim filan zevcemdir." Adam şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, ben belki başkası hakkında birşeyler zannedebilirdim ama senin hakkında asla. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Şüphesiz şeytan insanın içinden kanın aktığı gibi akar."
Âdem (aleyhisselâm)'ın zevcesi Havva (aleyhesselam)dır. Ona bu ismi ilk veren yine Hazret-i Âdem'dir. Hazret-i Havva, Hazret-i Âdem'in kaburga kemiğinden farkına varmaksızın yaratılmıştır. Eğer bundan dolayı bir acı çekmiş olsaydı, hiçbir erkek hanımına şefkat göstermezdi. Uyandığında: Bu kimdir diye sorulmuş, Hazret-i Âdem de: Bu bir kadındır, cevabını vermiş. Ona: İsmi nedir, diye sorulunca o da: Havva demiş. Niye bir kadındır (imrâe) dedin diye sorulunca o: Çünkü (kişi anlamına gelen) mer'den alınmadır. Bu sefer: Neden peki Havva ismini verdin, diye sorulunca Hayy (diri)den yaratılmıştır. Cevabını vermiş.
Rivâyet edildiğine göre ona bu sorulan bilgisinin sınırını ölçmek amacıyla melekler sormuşlardır. Yine rivâyete göre melekler ona: Ey Âdem, sen bunu seviyor musun deyince o: Evet demiş. Bu sefer melekler Havva'ya: Ey Havva, ya sen bunu seviyor musun diye sorunca Havva ise, Âdem'in kalbindeki sevginin katlarca fazlasını kalbinde taşımakla birlikte: Hayır cevabını vermiş. Derler ki: Eğer bir kadın kocasına olan sevgisini samimi olarak dile getirseydi, şüphesiz ki Havva bunu dile getirirdi. İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs der ki: Hazret-i Âdem, cennete yerleştirilince, yalnızlıktan sıkıntılı bir halde yürüyüp durdu. Uykuya dalınca Havva, sol tarafından kısa kaburga kemiğinden yaratıldı ki, onunla sükûn bulsun ve onunla yalnızlıktan kurtulsun diye. Hazret-i Âdem uyanıp da onu görünce sen kimsin, diye sormuş, o da: Ben bir kadınım, benimle sükûn bulasın diye, senin kaburga kemiklerinden yaratıldım, cevabını vermiş. İşte yüce Allah'ın şu âyetinin anlamı da budur:
"Sizi tek bir candan yaratandır O. Bu candan da onunla sükûn bulsun diye eşini yaratmıştır." (el-A'raf, 7/189)
İlim adamları derler ki: İşte bundan dolayı kadında bir eğrilik vardır. Zira kadın eğri olan kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Müslim'in Sahih'inde Ebû Hüreyre'nin şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kadın, kaburga kemiğinden yaratılmıştır. -Bir rivâyette şu da vardır: Kaburga kemiğinin en eğri bölgesi ise, en üst tarafıdır.- O bakımdan kadın sana karşı hiçbir zaman aynı şekilde dosdoğru olamaz. Sen ondan istifade edecek olur isen eğriliği ile birlikte ondan istifade edersin. Onu doğrultmaya kalkışırsan onu kırarsın. Onu kırmak ise onu boşamaktır." Şair de buna işaretle şöyle demektedir:
"O, eğri olan kaburga kemiğidir, sen onu düzeltemezsin
Şunu bil ki kaburga kemiklerini düzeltmek onların kırılması demektir.
(Kadın) nasıl olur da yiğide karşı hem zayıf hem de iktidar sahibidir?
Aynı anda hem güçlü hem güçsüz olması şaşılacak birşey değil midir?"
İşte ilim adamları buradan hareket ederek sakal, meme ve küçük abdestini bozmak bakımından eşit şekilde erkek ve kadın alametlerini kendisinde taşıyan hünsa-i müşkil'in mirasına kaburga kemiklerinin eksikliğini delil gösterirler. Eğer onun kaburga kemiklerinin sayısı kadının kaburga kemiklerinden eksik olursa, ona erkek payı verilir. -Bu aynı zamanda Hazret-i Ali'den rivâyet edilmiştir.- Çünkü Hazret-i Havva, Hazret-i Âdem'in kaburga kemiklerinden yaratılmıştır. Mirasa dair açıklamalarda bu hususta etraflı bilgiler -inşaallah- gelecektir.
5- Cennet:
"... cennette yerleş..." âyetinde geçen cennet bahçe demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden de geçmişti. Mu'tezile ve Kaderiyye'nin, Hazret-i Âdem ebedîlik cennetinde değil, Aden topraklarındaki bir cennette (bahçede) idi, şeklindeki kanaatlerinin önemsenecek bir tarafı yoktur. Mu'tezile veya Kaderiyye, bid'at kabilinden bu görüşlerine şunu delil gösterirler: Eğer yerleştirildikleri ebedîlik cenneti olsaydı, İblis'in Hazret-i Âdem'e ulaşmaması gerekirdi. Çünkü Allah, şöyle buyurmaktadır.
"Orada ne bir boş söz, ne de günah gerektiren bir iş vardır." (et-Tur, 52/23);
"Orada ne boş bir söz işitirler, ne de bir yalan" (en-Nebe', 78/35);
"Orada ne boş bir söz, ne de günahı gerektiren bir söz işitirler. Orada işittikleri ancak
"selam selam" sözüdür." (el-Vakıa, 56/25-26) Diğer taraftan yüce Allah'ın şu âyeti dolayısıyla da cennetlikler cennetten çıkmazlar:
"Onlar oradan çıkarılacak da değillerdir." (el-Hicr, 15/48) Ayrıca ebedîlik cenneti, kutsallık yurdudur. Orası günahlardan ve masiyetlerden uzak tutularak takdis edilmiş ve bu gibi şeylerden temizlenmiştir. İblis ise orada boş söz söylemiş, yalan söylemiştir. Âdem ve Havva da masiyetleri sebebiyle cenneten çıkartılmışlardır.
Bu şekilde görüşlerini delillendirmeye çalışan Mu'tezile ve Kaderiyye devamla derler ki: Hazret-i Âdem'in Allah katındaki makamının yüceliğine ve aklının mükemmelliğine rağmen, ebedîlik yurdunda ve sonu gelmeyecek bir mülk arasında bulunmakla birlikte, ebedîlik ağacını araması nasıl mümkün olabilir?
Cevap şudur: Şanı yüce Allah, âyet-i kerimede geçen "cennet" kelimesini elif lâm'lı ile belirtili (marife) yapmıştır. Ben Allah'tan cenneti dilerim, diyen kimsenin sözünden bütün insanların örfünde anlaşılan sadece onun ebedîlik cennetini istediğidir. Başka birşey anlaşılmaz. İblis'in Hazret-i Âdem'i aldatmak üzere cennete girmesi ise, aklen imkansız değildir. Diğer taraftan Hazret-i Mûsa, Hz Âdem ile karşılaşmış ve Hazret-i Mûsa ona: "Sen kendi soyundan gelenlerin bedbaht olmasına sebep oldun, onları (lâm-ı tarifli olarak) cennetten çıkarttın." demiştir. Burada (cennet kelimesinin başına) elif lâm'ın geliş sebebi onun bilinen ebedîlik cenneti olduğuna delil olsun diyedir. Hazret-i Âdem, Hazret-i Mûsa'nın bu sözlerine itiraz etmemiştir. Eğer bu başka bir cennet olsaydı, Hazret-i Mûsa'ya cevap verirdi. Hazret-i Âdem, Hazret-i Mûsa'nın söylediklerine cevap vermeyip sustuğuna göre yüce Allah'ın onları çıkarttığı cennetin, cennetten çıktıktan sonra götürüldükleri yerden farklı olduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır.
Bunların delil olarak gösterdikleri âyetlere gelince; bu gibi hususlar şanı yüce Allah tarafından Kıyâmet gününde cennet ehlinin oraya girmesinden sonra gerçekleşecek şeylerdir. Yüce Allah'ın orada ebedi kılmak istediği kimseler için, oranın ebedilik yurdu olması ile birlikte, ölümüne hükmettiği kimseleri de oradan çıkartması arasında bir çelişki yoktur ve bu imkansız birşey değildir. Tefsir âlimleri, meleklerin cennet ehlinin yanına girip yine oradan çıkacaklarını ittifakla kabul etmişlerdir. Diğer taraftan cennetin anahtarları İblisin elinde bulunuyordu. İsyan ettikten sonra bu anahtarlar ondan alındı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da İsra gecesi cennete girmiş, çıkmış, orada bulunanları haber vermiş ve bunun gerçekten ebedîlik yurdu olan cennet olduğunu söylemiştir.
Mu'tezile ve Kaderiyye'nin; cennet kutsal bir yurttur, yüce Allah orayı günahlardan arındırmıştır, şeklindeki sözleri ise, bir bilgisizliğin ifadesidir. Çünkü yüce Allah İsrail oğullarına Arz-ı Mukaddese girmelerini emretmiştir. Burası ise, bildiğimiz Şam topraklarıdır. Şeriat sahibi milletler yüce Allah'ın orayı kutsallaştırdığını ittifakla kabul etmişlerdir. Halbuki o bölgede türlü masiyetlere, küfür ve yalana şahit olunmuştur. Oranın kutsal olması, orada birtakım masiyetlerin işlenmesine mani değildir. İşte kutsallık yurdu olan cennetin durumu da böyledir.
Ebû'l-Hasen b. Battal der ki: Bazı hocaların naklettiklerine göre, ehl-i sünnet ebedilik yurdu olan cennetin Âdem (aleyhisselâm)'ın çıkartıldığı cennet olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Dolayısıyla onlara muhalif kanaat belirtenlerin görüşlerinin bir anlamı yoktur.
Aksi görüş savunanların: Aklının mükemmelliğine rağmen ebedilik yurdunda olduğu halde ebedilik ağacına talib olmak, Âdem için nasıl mümkün olabilir, şeklindeki sözlerine gelince; bu soru tersinden onlara şöyle sorulabilir: Peki aklının mükemmelliğine rağmen yokluk yurdunda ebedilik ağacına talip olması Âdem için nasıl düşünülebilir? Asgari aklı bulunan bir kimse için böyle birşey elbete ki düşünülemez. Peki -Ebû Umame'nin ileride gelecek sözüne göre- insanların en üstün akıllısı olan Hazret-i Âdem hakkında böyle birşeyi nasıl düşünebilirsiniz?
6- İstediğiniz Gibi Yeyiniz:
"Ondan bol bol, afiyetle, istediğiniz gibi yeyiniz" âyetinde yer alan
"Afiyetle" kelimesi "ğayn" harfinin fethası ile (üstünlü) okunmuştur. Nehaî, İbn Vessab ise sükûnlu okumuştur.
"Reğed" elde edilmesinde zorluk çekilmeyen rahat, hoş ve bol geçim demektir. Şair der ki:
"Kişiyi nimet içinde görürsün,
Afiyetle dolu bir yaşayış ile ve türlü musibetlerden emin olarak."
Bir topluluğun eğer verimi bol, geçim ve yaşayışı rahat ise durumlarını anlatmak üzere bu kökten gelen kelimeler kullanılır. "Afiyette" anlamındaki kelimenin nasb ile kullanılması, hazf edilmiş bir mastara sıfat olmasıyladır.
7- Yasak Ağaç:
"Yalnız bu ağaca yaklaşmayınız." Yani, yemek suretiyle ona yaklaşmayınız. Çünkü başka ağaçlardan yemek mubah kılınmıştı. İbnu'l-Arabî der ki: eş-Şâşî'yi, en-Nadr b. Şumeyl'in meclisinde şöyle derken, dinledim: Eğer (radıyallahü anh harfi üstün okunarak): Yaklaşma denilecek olursa, bunun anlamı o fiili işleme demektir. Şayet aynı harf ötreli okunacak olursa, ona yakın olma, demek olur. es-Sihah'âa. belirtildiğine göre, (radıyallahü anh harfinin ötreli okunuşu ile) bir şeye yaklaşmak anlamına gelmektedir. Geceleyin suya doğru yol alıp kişi ile su arasında bir günlük mesafe kaldığını ifade etmek için ise, bu kökün şekilleri kullanılır. Bu şekilde, suya yaklaşmaya da denilir. el-Esmaî der ki: Bedevi bir araba: Karab (suya yakın olmak) ne demektir, diye sordum. Bana: Ertesi günü su almak üzere geceleyin yol almak demektir, dedi.
İbn Atiyye der ki: Söz inceliğine vakıf bazı kimseler şöyle demiştir: Şanı yüce Allah, ağacın meyvesinden yenilmesini yasaklamayı murad edince, hem onu yemeyi hem de ona yakın olmak gibi yemeye iten bir işi yasaklamayı gerektiren bir lâfız kullanmıştır ki o da "yaklaşmak" lâfzıdır. Yine İbn Atiyye der ki: İşte bu seddüzzerai'e dair apaçık bir misaldir.
Kimi meânî âlimi de şöyle demiştir: Yüce Allah'ın "yaklaşmayınız" diye buyurması, onların bu günahı işleyeceklerini ve cennetten çıkacaklarını, Âdem'in cennette yerleşmesinin sürekli olmayacağını ifade eder. Çünkü ebedî olarak bir yerde bırakılan bir kimseye, herhangi bir şey yasaklanmaz, ona emir verilmez, yasak konulmaz. Buna delil de aynı zamanda yüce Allah'ın:
"Muhakkak Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (el-Bakara 2/30) diye buyurmasıdır. İşte bu da onun cennetten çıkarılacağının delilidir.
8- Bu Ağaç:
"Bu ağaca yaklaşmayınız." tabiri Arapçada müphem (belirtisiz) olan bir isim yalnızca elif lâm'lı kelimeler ile nitelendirilir. İbn Muhaysın (...........)ı (...........) şeklinde okumuştur. Asıl olan da bu şekildir. Çünkü bu kelimenin sonundaki "h" harfi yâ harfinden bir bedeldir. Ondan önceki harfin esreli olması da bundan dolayıdır. Kendisinden önceki harfin esreli geldiği ve müenneslik "he"si bulunan başka bir kelime yoktur. Bunun sebebi ise bu kelmenin, aslının ya oluşudur.
Şecere "ağaç": Yeryüzü bitkilerinden sapı olanlara denilir. Bu kökten olarak "meşcere" ağaçlık yer demektir.
9- Hazret-i Âdem'e Yasak Kılınan Ağaç Hangisi İdi?
Tefsir âlimleri, Hazret-i Âdem'e yemesi yasaklandığı halde yediği ağacın hangisi olduğu hususunda farklı görüşler belirtmişlerdir. İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr ve Cafer b. Hubeyre'nin görüşüne göre bu, üzüm ağacıdır. Bize şarabın haram kılınış sebebi de işte budur.
Yine İbn Abbâs, Ebû Mâlik ve Katâde'ye göre bu, sünbüldür. Onun bir tanesi, sığırın böbreği gibi idi, baldan tatlı ve yağdan yumuşaktı. Bu görüş Vehb b. Münebbih'e aittir. Yüce, Allah Hazret-i Âdem'in tevbesini kabul edince sünbülü (başağı) soyundan gelenlere gıda kıldı.
İbn Cüreyc'in bazı sahabilerden rivâyet ettiğine göre o, incir ağacı idi. Said de Katâde'den bu şekilde rivâyet etmiştir. Bu bakımdan rüyasında incir yediğini gören bir kimsenin bu tutumu pişmanlık duyması şeklinde yorumlanır. Çünkü Hazret-i Âdem onu yediği için pişmanlık duymuştur. Bu görüşü de es-Süheylî zikretmektedir.
İbn Atiyye der ki: Ağacın hangisi olduğunu belirten bu rivâyetler arasında Hazret-i Peygamber'den gelen bir haber ile desteklenen bir rivâyet yoktur. Bu konuda takınılacak en doğru tutum, şanı yüce Allah'ın Hazret-i Âdem'e bir ağaçtan yemeyi yasakladığı ve Hazret-i Âdem'in bu emre uymayıp oradan yediği, ondan yemek suretiyle de asi olduğudur.
Ebû Nasr el-Kuşeyrî de der ki: İmâm olan babam -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle derdi: Genel olarak şunu biliyoruz ki, bu ağaç, Âdem'in sınanması için yasak kılınmış bir ağaçtı.
10- Yasak ve Tehdide Rağmen Hazret-i Âdem Ağaçtan Nasıl Yedi?
Yine tefsir âlimleri, yasak ile birlikte yer alan "zulmedenlerden olursunuz" tehdidine rağmen Hazret-i Âdem'in o ağaçtan nasıl yediği hususnda farklı görüşlere sahiptirler. Bazıları şöyle demektedir: Kendisine işaret edilen ağacın dışında başka bir ağaçtan yediler. Onlar konu ile ilgili bu nehyin o türden olan bütün ağaçları kapsadığı şeklinde bir yorum yapamamışlardı. Sanki İblis, bu konuda emrin zahirini esas alıp hareket etmek şeklinde Hazret-i Âdem'i aldatmış gibidir. İbn Arabî der ki: Bu görüşe göre bu ağaçtan yemek yüce Allah'a karşı ilk isyandır.
(İbnü'l- Arabî devamla) der ki: Bunda "bu ekmekten" yememek üzere yemin edip de onun cinsinden ekmek yiyen kimsenin yeminini bozmuş olacağına dair bir delil vardır. Konu ile ilgili mezheplerin tahkiki sonucu şudur: İlim adamlarının çoğunluğu o takdirde yeminini bozmuş olmaz, demişlerdir. İmâm Mâlik ve mezhebine mensup olanlar ise, şöyle demektedirler: Eğer yemin esnasında yapılan işaret ile kendisine işaret edilen ekmeğin tayini sözkonusu ise, o takdirde o ekmeğin cinsinden yemekle yeminini bozmuş olmaz. Şayet yeminin yapılması, yahut sebebi veya niyeti eğer cinsin tayinini gerektirmiş ise, yemin o ekmeğin cinsine hamledilir ve o ekmekten başkasını yemek suretiyle yeminini bozmuş olur. İşte Âdem (aleyhisselâm) kıssası da buna göre yorumlanmıştır. Çünkü Hazret-i Âdem'e tayin edilen bir ağaçtan yemesi yasak kılınmakla birlikte ağacın cinsi kastedilmiştir. O ise sözü, anlamına (yani cinsin anlatılmak istendiğine) değil de lâfza göre yorumlamıştır.
Bizim mezhebimize mensup ilim adamları, buna dair ferî bir mesele hakkında farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Şöyle ki, bir kimse bu buğdaydan yememek üzere yemin etse, ondan yapılmış ekmek yese, konu ile ilgili iki görüş vardır. "el-Kitab"da denildiğine göre, buğday bu şekilde yenildiğinden dolayı, o buğdaydan yapılmış olan ekmeği yiyen yeminini bozmuş olur. İbnu’l-Mevvâz ise der ki: Bu konuda herhangi bir sorumluluğu yoktur. Çünkü o buğday yemiş değildir. Sadece ekmek yemiştir. Böylelikle (İbnu'l-Mevvâz) hem ismi hem sıfatı göz önünde bulundurmuş olur. Yemin eden kişi: Ben bu buğdaydan yemeyeceğim dese, o buğdaydan yapılmış olan ekmeği yediği takdirde yeminini bozmuş olur.
O buğdayın bedeli ile yiyecek birşey alıp yese, yahut o buğdayın tohum olarak kullanılıp ondan bitenlerden yemesi hakkında ise görüş ayrılığı vardır.
Başkaları da şöyle demiştir: Âdem ile Havva burada kendilerine yapılan yasağı mendupluk ifade edecek şekilde yorumlamışlardır. İbnu'l-Arabî der ki: Bu her ne kadar usul-u fıkh mes'elelerinden birisi ise, de bu husus burada sözkonusu edilmiştir. Çünkü yüce Allah burada: "Yoksa ikiniz de zâlimlerden olursunuz" diye buyurmuş ve nehiy ile tehdidi bir arada zikretmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde de aynı şey sözkonusudur:
"Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra sıkıntıya uğrarsın." (Taha, 20/117)
İbnu'l-Müseyyeb der ki: Âdem o ağaçtan Havva kendisine şarap içirip de sarhoş olduktan ve aklı başından gittikten sonra yemiştir. Yezid b. Kusayt da böyle demiştir. Her ikisi de, Allah adına yemin ederek, Hazret-i Âdem'in aklı başında olduğu halde o ağaçtan yemediğini söylemişlerdir. Ancak İbnu'l-Arabî der ki: Ancak böyle bir iddia hem aklî bakımdan tutarsızdır, hem de naklî bakımdan. Naklî bakımdan tutarsız olması herhangi bir şekilde buna dair sahih bir rivâyetin gelmemesinden dolayıdır. Diğer taraftan yüce Allah, cennetteki şarabın niteliklerini belirtirken:
"Onda herhangi bir zarar yoktur"(es-Saffat, 37/47) diye buyurmaktadır. Aklî açıdan bunun tutarsız olmasına gelince, peygamberler peygamber olduktan sonra farzları yerine getirmelerine imkan vermeyecek ve günahları işleme cesaretini kazandıracak şeylerden korunmuşlardır.
Hazret-i Âdem'in Peygamberliği:
Derim ki: Bazı ilim adamları, Hazret-i Âdem'in cennette yerleştirilmesinden önce peygamber olduğu hükmünü yüce Allah'ın:
"O da onlara isimlerini haber verince.." (el-Bakara 2/33) âyetinden çıkarmışlardır. Şanı yüce Allah, ona meleklerin sahib olmadığı, yüce Allah'ın ilminden birtakım bilgileri haber vermesini emretmeştir.
Hazret-i Âdem'in unutarak yasak ağaçtan yediği de söylenmiştir. Onların yemeleri halinde karşı karşıya kalacakları tehdidi unutmuş olmaları mümkündür.
Derim ki: Doğrusu da budur. Çünkü yüce Allah, Kitab-ı Kerîm'inde bunu çok kesin ve açık bir ifadeyle dile getirerek şöyle buyurmuştur:
"Yemin olsun ki bundan önce biz Âdem'e vahyettik, o da unuttu, biz onda bir sabır ve sebat bulmadık. " (Taha, 20/115) Fakat peygamberlerin marifetlerinin çokluğu, makamlarının yüksekliği dolayısıyla başkaları için gerekmeyen fakat kendileri için gereken bir dikkat ve uyanıklığa sahip olmaları gerekir. O bakımdan Hazret-i Âdem'in bu şekilde kendisine yapılan yasağı hatırlamasını engelleyecek başka şeylerle uğraşması, emri zayi etmektir ve bundan dolayı o emre aykırı hareket eden bir kişi konumuna düşmüştür. Ebû Umame der ki: Eğer şanı yüce Allah'ın insanları yarattığı günden Kıyâmet gününe kadar bütün Âdemoğullarının kendilerini dizginlemeleri bir kefeye, Âdem'in de kendisini dizginlemesi öteki kefeye konulacak olursa, Âdem'in kendisini dizginlemesi onlardan daha ağır basar. Nitekim yüce Allah:
"Biz onda bir sabır ve sebat bulmadık." (Taha, 20/115) diye buyurmaktadır.
Derim ki: Ebû Umame'nin bu sözü bütün Âdemoğulları hakkında genel bir ifadedir. Aralarından peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i bunun dışında bir istisna kabul etmesi ihtimali vardır. Çünkü Peygamber Efendimiz, kendisini dizginlemesi ve aklı itibariyle insanların en ileri derecede olanıdır. Onun bu sözünün aynı şekilde peygamberler dışında kalan Âdemoğullarının kendilerini dizginlemesi şeklinde bir anlam ifade etmesi de muhtemeldir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Derim ki: Konu ile ilgili birinci görüş de aynı şekilde güzeldir. Buna göre, onlar yasak kılınan ağaçtan sadece tayin edilen ağaç olduğunu sanmışlar, halbuki kasıt o ağacın türünden olan bütün ağaçları da kapsamakta idi. Peygamber Efendimizin, bir parça altın ve bir parça ipek kumaş alıp: "Bu ikisi ümmetimin erkeklerine haramdır" bir başka rivâyete göre de: "Bu ikisi ümmetimi helâk edecektir" demesi gibi. Hazret-i Peygamber bu ifadeleriyle muayyen olarak o iki parçayı değil, onların cinsini kastetmiştir.
11- Emre Aykırı Hareketleri Nasıl Gerçekleşti?
Denilir ki: Yasak ağaçtan ilk yiyen -ileride de açıklanacağı şekilde- İblisin aldatması ile Havva olmuştur. Ve ilk olarak İblis, Havva ile konuşmuştur. Çünkü Havva yasağın vesvesecisidir. (Erkeğe vesvese kadınlardan gelir, anlamındadır). Kadınlar aracılığıyla erkeklerin karşı karşıya kaldıkları ilk fitne de budur. İblis, Havva'ya şöyle dedi: Sizin bu ağacı yemekten alıkonulmanızın tek sebebi bunun ebedîlik ağacı olmasıdır. Çünkü İblis, her ikisinin de ebedî kalmayı sevdiklerini öğrenmişti. O bakımdan onların hoşuna gidecek sevdikleri bir şeyi öne sürdü. "Zaten kişinin birşeyi sevmesi, onu sağır ve kör eder." Havva, Hazret-i Âdem'e yeme teklifini yapınca o, bu teklifini reddetti ve Allah'ın kendilerine verdiği emri hatırlattı. İblis, Havva'ya ısrar, etti, o da Âdem'e ısrar etti. Nihayet Havva şöyle dedi: O ağaçtan senden önce ben yiyeyim. Bundan dolayı bana bir zarar gelirse sen kurtulmuş olursun. Havva ağaçtan yediği halde bir zararını görmedi. Hazret-i Âdem'e gelip: Ye, ben yedim ve bana bir zararı olmadı, deyince Hazret-i Âdem de yedi ve bu sefer onların ayıp yerleri görünmeye başladı; her ikisi bu şekilde günahı işlemenin hükmüne maruz kaldılar. Çünkü yüce Allah, her ikisine hitaben: "Yalnız bu ağaca yaklaşmayınız" diye emir vermiş ve yasağı ikisine yöneltmişti. O bakımdan her ikisi de yasağı işlemediği sürece sadece Havva o ağaçtan yediğinden dolayı, günahın işlenmesi mukabilinde sözkonusu olan ceza sadece Havva'ya verilmedi. Hazret-i Âdem ise bu inceliği farkedememişti.
İşte bundan dolayı kimi ilim adamı şöyle demiştir: İki hanımına veya iki cariyesine birisi: İkiniz bu eve girdiğiniz takdirde ikiniz de boşsunuz, yahut hürsünüz diyecek olur ise, boşama ve hürriyete kavuşma onlardan bir tanesinin o eve girmesiyle gerçekleşmez. Bizim mezhebimize mensup ilim adamları, bu hususta üç ayrı görüş ortaya atmışlardır. İbnû'l-Kâsım der ki: Her ikisi de girmedikleri sürece hanımları boş olmaz, cariyeleri de azad olmaz. Bu görüşü ile konu ile ilgili bu asıl kaideyi benimsemiş ve lâfzın mutlak ifadesinin bunu gerektirdiği esasından hareket etmiştir. Sulınûn da bu görüştedir. İbnu'l-Kâsım bir başka seferinde de şöyle demiştir: Onlardan, herhangi birisinin eve girmesiyle birlikte her iki hanımı da boş olur, yahut her iki cariyesi de azat olur. Çünkü yeminin kısmen bozulması da tamamen bozulması demektir. Nitekim şu iki ekmeği yememek üzere yemin etse, bunlardan birisini yemekle yeminini bozmuş olur. Hatta ikisinden bir lokma yese dahi yeminini bozmuş olur.
Eşheb de der ki: Tek başına giren hanım boş olur ve cariye ise azad olur. Çünkü onlardan her birisinin girmesi, boşanmasının yahut azad edilmesinin bir şartıdır. İbnu'l-Arabî der ki: Bu ise uzak bir ihtimaldir. Çünkü şartın bir kısmı, icmâ ile şartın tümü değildir.
Derim ki: Doğrusu birinci görüştür. Yapılan yasak eğer iki ayrı fiile talik edilmiş (bağlanmış) ise ancak ikisi tarafından işlenmesiyle bu yasağa muhalefet gerçekleşmiş olur. Çünkü herhangi bir kimse: İkiniz şu eve girmeyiniz diyecek olsa, onlardan birisi girse her ikisi birlikte o yasağa aykırı hareket etmiş olmazlar. Çünkü yüce Allah'ın:
"Yalnız bu ağaca yaklaşmayınız" âyeti Âdem ile Havva'ya yapılan bir yasağı, "yoksa ikiniz de zulmedenlerden olursunuz" âyeti ise, bu yasağın çiğnenmesi halinde karşı karşıya kalınacak cezayı ifade eden cevaptır. Bundan dolayı her ikisi de bu yasağı işlemedikleri sürece zâlimlerden olmamışlardı. O bakımdan Havva, tek başına yasak ağacın meyvesini yeyince herhangi bir cezaya çarptırılmadı. Çünkü yasak kılınan şey, tam ve eksiksiz olarak işlenmemişti. Hazret-i Âdem ise bu inceliği farkedememiş, o bakımdan o da umuda kapılmış ve bu hükmü unutmuş idi. Yüce Allah'ın:
"Yemin olsun ki bundan önce biz Âdem'e vahyettik. O ise unuttu" (Taha, 20/115) âyetinin anlamı budur.
Denildiğine göre, Hazret-i Âdem'in unuttuğu ise şu âyetinde dile getirilen gerçekler ve tehditlerdir:
"Şüphesiz ki bu sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra sıkıntıya uğrarsınız" (Tâhâ, 20/117) Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
12- Peygamberler Küçük Günah İşler mi?
Bu hususta ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Acaba peygamberlerin -Allah'ın selamı hepsine olsun- kendileri sebebiyle sorgulanacakları ve siteme maruz kaldıkları küçük günahları işledikleri olmuş mudur, olmamış mıdır? Bununla birlikte bütün ilim adamları Peygamberlerin büyük günahları işlemekten, aynı şekilde ayıplanmayı, eksikliği ve düşüklüğü gerektiren her türlü alçaltıcı işten de masum olduklarını ittifakla kabul etmişlerdir. Kadı Ebû Bekr (el-Bakıllanî)'ye göre bu, icma ile böyledir. Üstad Ebû İshak el-İsrefainî'ye göre ise, bunun böyle olması mucize delilinin bir gereğidir. Mu'zetile'ye göre ise, bu durum -kendi delillendirme usullerine göre- aklın konu ile ilgili delilinin bir gereğidir.
Taberi ve bazı fakihler, kelamcılar ve hadis bilginleri der ki: Peygamberlerden küçük günahlar sadır olur. Bu konuda: Peygamberler bütün bunlardan korunmuşlardır (masumdurlar). Rafızîlere muhalefet ederler. Delil olarak ise, Kur'ân-ı Kerîm'de konu ile ilgili delilleri ve bunu ifade eden anlamları çıkardıkları Hadîs-i şerîfleri gösterirler. Bu husus açıktır ve bunun anlaşılmayacak bir tarafı yoktur. Mâlik, Ebû Hanîfe ve Şâfiî mezhebine mensup fukahânın Cumhûru ise şöyle demektedirler: Peygamberler, tüm büyük günahlardan nasıl korunmuş iseler, bütün küçük günahlardan da öylece korunmuşlardır. Çünkü bizler fiillerinde, uygulamalarında ve yaşayışlarında herhangi bir karineyi göz önünde bulundurmaksızın mutlak olarak onlara uymakla emrolunmuşuzdur. Onların küçük günahı işleyebileceklerini câiz kabul edersek onlara uymak mümkün olmaz. Çünkü onların işledikleri herhangi bir fiilin maksadı, ya Allah'a yakınlaştırıcıdır ve mubahtır yahut da yasak veya masiyettir. Fakat bir kişiye masiyet olma ihtimali olan bir işi yerine getirmesini emretmek doğru değildir. Özellikle usul âlimleri arasında, çatışma olması halinde uygulamayı sözden öncelikli kabul edenlerin görüşüne göre bu, böyledir.
Üstad Ebû İshak el-İsferainî der ki: İlim adamları küçük günahlar hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre peygamberlerin küçük günah işlemeleri câiz değildir. Kimisi de câiz kabul etmiştir. Ancak bu meselede dayanak teşkil edecek aslî bir delil yoktur. Birinci görüşü kabul eden sonraki âlimlerden kimisi şöyle demiştir: Söylenmesi gereken şudur: Şanı yüce Allah, onların bir kısmının birtakım günahları işlediklerini haber vermiş, bu günahları kendilerine nisbet etmiş, bundan dolayı da onlara sitem etmiştir. Yine onlar, kendilerinin bu tür hataları işlediklerini haber vermiş, ancak onlardan sıyrılmış, ondan kopmuş ve tevbe etmişlerdir. Bütün bu hususlar -bir iki tanesini te'vil etmek mümkün olsa bile- tamamını te'vil etmek mümkün olmayacak şekilde birçok yerde vârid olmuştur. Ancak bunların hepsi de peygamberlerin makamlarını küçültecek özellikte değildir. Onların işledikleri bu küçük hatalar, nadiren sadır olmuştur ve hata yoluyla veya unutarak olmuştur. Ya da böyle bir işi işlemelerine götürecek bir te'vil sonucu meydana gelmiştir. Ve onların bu hataları başkalarınınkine nisbetle hasenattır. Onların mevkilerine, kıymet ve kadirlerinin yüksekliğine nisbetle ise onlar hakkında bir günahtır. Çünkü seyisin mükâfat görebileceği bir işi yaptığından dolayı vezir sorumlu tutulabilir. O bakımdan peygamberler güvenlik içinde olduklarını, esenlik içinde olduklarını, bilmekle birlikte Kıyâmet gününde bunlardan dolayı sorguya çekileceklerinden çekinmişlerdir. Ebû İshak der ki: İşte doğrusu da budur.
Cüneyd'in şu sözleri güzeldir: İyiler için hasenat olan şeyler mukarrebler için seyyiat olabilir. O bakımdan naslar, peygamberlerin -Allah'ın salat ve selamları üzerine olsun- birtakım günahları işlediklerine delil teşkil etseler bile bu, onların makam ve mevkilerini sarsmaz, rütbelerini düşürmez. Aksine yüce Allah, onların bu hallerini telafi etmiş, seçmiş, hidâyete iletmiş, övmüş, arındırmış, üstün tutmuştur. Allah'ın salât ve salamları üzerlerine olsun.
13- Zulüm:
"Yoksa ikiniz de zulmedenlerden olursunuz." Zulüm, asıl anlamı itibariyle bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koymaktır. Hiçbir şekilde kazılmamış, fakat sonradan kazılan yere de "mazlum yer" denilir. en-Nâbiga der ki:
"Akşam vakitleri durup orada ona sorarak;
Cevap veren olmadı, orada kimse de yoktu zaten;
Sadece hayvanların bağlandığı seçemediğim kazıklar vardı,
Bir de hiç kazılmamış toprağa kazılmış çukurlar gibi etrafını çeviren eşikler."
Kazıdan çıkarılan toprağa da "ez-zalîm" denilir. Şair der ki:
"Korkudan sonra bir çukurda (kabirde) buldu kendini
O çukura (önceden alınmış) toprakları (zalim) geri konarak."
Herhangi bir hastalığı olmaksızın deve kesildiği takdirde "zulmedilmiş" olur, denilir. Şairin: "Develere zulmedicidirler" ifadesi de bu türdendir.
Erken sağılan süte de "zalime" denilir. İçinde yağ ve sütün konulduğu tulumdan tereyağını çıkarmadan önce başkasına süt içirdiği vakit de "zulmetti" tabiri kullanılır. O süt için de "mazlum ve zalîm" denilir. Şairin şu sözleri de bu türdendir:
"Ve bir kadın ki şöyle der: Ben kırbama zulmettim
Damak hiç bu yağı alınmamış sütün farkına varmaz olur mu?"
Çok zulmeden kimseye "zalîm" denilir, aynı zamanda zulüm: Şirk anlamındadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Şüphesiz şirk büyük bir zulümdür." (Lukman, 31/13)
"... ve ondan bol bol, afiyetle istediğiniz gibi yeyiniz." Ordan hesapsız olarak yeyiniz demektir. Herhangi bir şekilde sıkıntıya maruz kalmaksızın bol bol yeyiniz. Genişlik, bolluk ve bol verim sözkonusu olan topluluk hakkında -âyet-i kerimedeki kökten gelen denilir. Bunun anlamına dair açıklamalar daha önceden de (altıncı başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
36
Bunun üzerine şeytan, onları oradan kaydırıp içinde bulundukları halden çıkardı. Biz de dedik ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde sizin için bir süreye kadar duracak bir yer ve faydalanacak şeyler vardır."
Bu âyetin: " Bunun üzerine şeytan, onları ordan kaydırıp içinde bulundukları halden çıkardı" bölümüne dair açıklamalarımızı on başlık halinde ele alacağız:
1- Şeytanın Kaydırması:
"Bunun üzerine şeytan onları oradan kaydırıp" âyetinde yeralan ve "onları kaydırdı" anlamına gelen (.........) kelimesini çoğunlukla günah anlamına gelen "zelle" kökünden türeyen bir kelime olarak ve elif'siz okumuşlardır. Yani şeytan onları yanılttı, ayaklarını kaydırıp o günaha düşmelerini sağladı. Hamza ise, bu kelimeyi uzaklaştırmak anlamını ifade eden kökten elifli olarak şeklinde okumuştur. Bu, onları oradan uzaklaştırdı, izale etti demektir. İbn Keysan der ki: Onları izale etti, anlamındaki okuyuş zevalden gelir. Onları içinde bulundukları itaatten alıkoydu, masiyete yöneltti demek olur.
Derim ki: O vakit bu iki okuyuş da aynı anlamı ifade eder. Ancak çoğunluğun okuyuşu mana itibariyle daha sağlamdır. Şu iki âyet-i kerimenin ifade ettiği anlam da bunun delilidir:
"Onları, kazandıklarının bir kısmı yüzünden ancak şeytan kaydırmak istemiştir." (Âl-i İmrân, 3/155);
"Şeytan onlara vesvese verdi."(el-A'raf, 7/20; Taha, 20/12). Burada sözü geçen vesvese ise masiyeti işlemelerini sağlayarak onların ayaklarını kaydırmaktır. Yoksa şeytanın bizatihi herhangi bir kimseyi bir yerden başka bir yere izale etme gücü yoktur. Onun gücü ancak o kimseyi yanılmanın çerçevesine sokmaktan ibarettir. Bu ise kişinin günahı sebebiyle bir yerden bir başka yere izale edilmesine sebep teşkil eder. Bunun anlamı ile ilgili olarak şöyle de denilmiştir: Burada onların zelle'ye düşürülmesi bir yerden ayrılmak halinde kulanılan kelimeden gelmektedir. O vakit mana Hamza'nın kıraatinde olduğu gibi zevalden gelir. Nitekim İmruu’l-Kays da şu beyitte bu kelimeyi aynı anlamda kullanmıştır:
"(At) ağır olmayan genç(i), sırt tarafındaki yelesinin yakınından kayar(kaydırır)
Atâ binmesini beceremeyen ağır kimsenin ise elbisesi uçar, gider."
Yine İmruu’l-Kays (bu kelimeyi aynı anlama kullanarak) şöyle demektedir:
"Ve kırmızı bir at ki sırtından eyeri kayar
Dümdüz kaya parçası üzerinde ayağı kayanın kaydığı gibi."
2- Cennetten Çıkış:
"İçinde bulundukları halden çıkardı" âyetine gelince, eğer bundan önceki ifadeyi bir yerden izale etmek şeklinde anlayacak olursak "onları çıkardı" ifadesi bu izale edilişi te'kid etmekte ve açıklamaktadır. Çünkü cennette bulundukları yerden (yine cennette) bir başka yere çıkarılmış olmaları şeklinde anlaşılması da mümkündür. Oysa durum böyle değildir. Onlar cennetten çıkartılıp yere indirildiler. Çünkü oradan yaratılmışlardır. Diğer taraftan Âdem'in yeryüzünde halife olması için yere indirilmişlerdir İblis -Allah'ın laneti üzerine olsun- Hazret-i Âdem'i cennetten çıkartmak kastında değildi. Onun maksadı Hazret-i Âdem'i yüksek mertebesinden düşürmek ve kendisi uzaklaştırıldığı gibi onun da uzaklaştırılmasını sağlamaktı. Ancak maksadına ulaşamadı, muradı gerçekleşmedi. Aksine emelini yitirdi, kini arttı ve hesapları boşa çıktı. Nitekim şanı yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
"Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve hidâyete erdirdi." (Ta-Ha, 20/122) Bunun sonucunda Hazret-i Âdem, cennet yurdunda yüce Allah'a komşu iken arzında Allah'ın halifesi oldu. Halbuki komşu ile halife arasında çok büyük bir fark vardır. Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun.
Âdem'in cennetten çıkartılmasının İblise nisbet ediliş sebebi, bunun İblisin sebebi ve aldatması dolayısıyla olduğundandır. Tefsir âlimleri ile başkaları arasında, İblisin Hazret-i Âdem'i aldatmayı üstlendiği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Ancak bunun keyfiyeti ile ilgili farklı görüşler vardır. İbn Mes'ûd, İbn Abbâs ve âlimlerin çoğunluğuna göre, onları aldatması karşılıklı konuşma ile olmuştur. Bunun delili ise, yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Bir de onlara: Şüphesiz ki ben size öğüt verenlerdenim diye yemin etti." (el-A'raf, 7/21) Onlara yemin etmesi, ifadesinin zahirinden anlaşılan, bunun karşılıklı konuşarak olduğudur. Bazılan da -ki bunu Abdürrezzak, Vehb b. Münebbih'ten nakletmektedir- şöyle demektedir: İblis, yılanın ağzında cennete girdi. O sırada yılan dört ayaklı deveyi andıran ve yüce Allah'ın yarattığı en güzel hayvanları andıran bir şekilde idi. Daha önce İblis, aynı teklifi birçok hayvana yaptığı halde yılandan başka onu içeri sokma teklifini kabul eden olmamıştı. Yılan İblis'i cennete sokunca, İblis, karnından dışarı çıktı ve Hazret-i Âdem ile eşine yasak kılınan ağaçtan meyve alıp Havva'ya getirdi ve şöyle dedi: Şu ağaca bir bak. Kokusu ne kadar hoş, ne kadar lezzetli, rengi ne kadar güzel. İblis bu aldatmalarını Havva, o meyveyi alıp yeyinceye kadar devam ettirdi. Arkasından Âdem'i aldattı. Havva Âdem'e de şöyle dedi: Ye, ben ondan yedim, bana herhangi bir zararı dokunmadı. Âdem onu yeyince her ikisinin de avret yerleri açığa çıktı ve böylelikle günahı işlemenin cezasına çarpıldılar. Âdem ağacın içine girdi, Rabbi ona: Neredesin? diye nida edince, Buradayım Rabbim, dedi. Niye çıkmıyorsun? diye sorunca; Senden utanıyorum Rabbim, dedi. Yüce Allah, bunun üzerine şöyle buyurdu: Haydi kendisinden yaratılmış olduğun yeryüzüne in. Daha sonra yılana lanet okundu, ayakları karnına doğru çekildi, kendisiyle Âdemoğlu arasında düşmanlık halkedildi. Bundan dolayı -ileride de açıklanacağı üzere- onu öldürmemiz de emredildi.
Havva'ya da şöyle denildi: Sen bu ağacı kanattığın (meyvesini keserek yaraladığın gibi) sen de her ay bu şekilde kanama göreceksin. Zorluk ve sıkıntı ile gebe kalacak ve doğumunu yapacaksın. Defalarca ölmek noktasına kadar geleceksin.
Taberi ve en-Nekkaş şunu da eklerler: Daha önce vakur ve ağırbaşlı olduğun halde bu sefer hafif olacaksın.
Bir grup da şöyle demiştir: İblis, cennetten çıkartıldıktan sonra Âdem'in yanına cennete girebilmiş değildir. O şeytanlığı ile bu konuda kendisine verilen imkan ile yüce Allah'ın kendisine verdiği vesvese gücü ile bunu yapmıştır. Nitekim Peygamber efendimiz de şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz şeytan kanın akması gibi insanın içinde akar." İleride A'raf sûresinde de geleceği üzere, Hazret-i Âdem çıplak kalınca ve kendisini örtecek birşeyler arayınca, ağaçlar ondan uzaklaştı ve günahı sebebiyle onu azarladı. İncir ağacı ona merhamet etti, o da incir yaprağından alıp kendisini örttü. Ve bu şekilde Hazret-i Âdem ağaçların önünde çıplak kalmak ile mübtela oldu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Hazret-i Âdem'in cennetten çıkartılma hikmetinin yeryüzünü imar etmek olduğu da söylenmiştir.
3- Yılanı Öldürmek:
Nakledildiğine göre yılan cennette Âdem (aleyhisselâm)'in hizmetiçisi idi. Allah'ın düşmanı İblise böyle bir imkân vererek cennette Hazret-i Âdem'e karşı düşmanlığını açıkça ortaya koyarak Hazret-i Âdem'e ihanet etmiştir. Cennetten yeryüzüne indirilmeleri üzerine aralarındaki düşmanlık pekişti ve rızık olarak ona toprak verildi. Ona şöyle denildi: Sen Âdemoğlunun düşmanısın, onlar da senin düşmanındır. Onlardan seni kim görürse başını ezer.
İbn Ömer Resûlüllah (aleyhisselâm)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet eder: "Beş (haşere) vardır ki onları ihramlı olan da ihramsız olan da öldürür..." Bunlar arasında yılanı da zikreder.
Rivâyete göre İblis, yılana şöyle demiş: Sen beni cennete sok, buna karşılık seni himayeme alacağım. O bakımdan İbn Abbâs şöyle derdi: İblisin verdiği ahid ve emanı bozunuz.
Sakine bint el-Ca'd, Serrâ bint Nebhân el-öaneviye'nin şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle derken dinledim: "Küçük olsun büyük olsun, siyah olsun beyaz olsun yılanları öldürünüz. Çünkü kim yılan öldürürse bu onun cehennemden kurtulma fidyesi olur. Ve her kim yılan tarafından öldürülürse, o da şehid olur."
Mezhep âlimlerimiz derler ki: Yılanı öldürenin cehennemden kurtulma fidyesi oluşu, yılanın İblis ile birlikte hareket etmesi ve Âdem'e ve onun çocuklarına zarar vermek üzere onunla yardımlaşmasındandır. Bundan dolayı bir yılanı öldüren bir kimse, bir kâfir öldürmüş gibidir. Nitekim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Bir kâfir ve onun katili cehennemde ebediyyen bir araya gelmezler." Bunu Müslim ve başkaları rivâyet etmiştir.
4- Yılanı Öldürmenin Hükmü:
İbn Cüreyc, Amr b. Dinar'dan, o Ebû Ubeyde b. Abdullah b. Mes'ûd'dan dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Mina'da bulunuyorduk. Yanımızdan bir yılan geçti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Onu öldürünüz" diye buyurdu. Ancak biz onu öldüremeden bir delik bulup girdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Kuru hurma yaprakları ve ateş getiriniz ve bu delikte yılanın üzerinde ateş yakınız."
Mezhebimize mensup ilim adamları der ki: Bu Hadîs-i şerîf, Hazret-i Peygamberin müsleyi (Savaşta azaların kesilmesi) ve herhangi bir kimsenin yüce Allah'ın azâbı türünden azap yapmasını yasaklayan Hadîs-i şerîfleri tahsis etmektedir. Devamla derler ki: Bu Hadîs-i şerîf bu düşmanın saygı duyulmaya değer bir tarafının kalmadığını belirtmektedir. Çünkü bu düşmana güç yetirilen her bakımdan, onu helâk edip yok etmenin her türlü yolu denenmiş olmaktadır. Denilse ki, İbrahim en-Nehaî'nin akreplerin ateşte yakılmasından hoşlanmadığı ve: Bu bir müsledir, dediği rivâyet edilmiştir. Şu cevap verilir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen bu rivâyetin ona ulaşmamış olması ve bundan dolayı da "Allah'ın azâbı ile azaplandırmayınız" şeklindeki rivâyet gereğince amel etmiş olması muhtemeldir. Buna göre onun öngördüğü uygulama bu rivâyete uygun olur.
Denilse ki: Müslim'de Abdullah b. Mes'ûd'un şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bir mağarada bulunuyorduk. Üzerine:
"Yemin olsun peyderpey gönderilenlere" (el-Mürselat, 77/1) sûresi nazil oldu. Ve biz henüz bunu taptaze haliyle Hazret-i Peygamber'den öğreniyorken bulunduğumuz yerde bir yılan görünüverdi. Bize: "Onu öldürünüz" dedi. Onu öldürmek için hareket ederken bizden önce deliğine kaçtı. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah sizi onun şerrinden koruduğu gibi, onu da sizin şerrinizden korumuştur." Görüldüğü gibi bu rivâyette ateş yakıldığından da onu öldürmek için herhangi bir çareye başvurulduğundan da sözedilmiyor. Bu itiraza şu şekilde cevap verilir. Ateş bulamamış olması muhtemeldir. O bakımdan onu bırakmıştır. Veya yılanın girdiği deliğin ateşin fayda sağlayamayacağı, dumanın zarar veremeyeceği ve hayvana ulaşamayacağı bir şekilde olması da muhtemeldir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Hazret-i Peygamber'in: "Allah onu sizin şerrinizden korumuştur" âyetinden kastettiği, sizin onu öldürmenize karşı o yılanı korumuştur, demektir. "Sizi onun şerrinden koruduğu gibi" ifadesi, onun sizi sokmasına karşı sizi korumuştur demektir.
5- Yılanları Öldürme Emrinin Mahiyeti:
Yılanları öldürme emri, yılanlardan gelmesinden korkulan zararı bertaraf etmeye irşad etmek türündendir. Eğer onlardan gelecek olan zarar kesinlik kazanırsa, o yılanın öldürülmesi için elin çabuk tutulması vaciptir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Yılanların hepsini öldürünüz. Bilhassa engerek ve kısa kuyruklu olanlarını öldürünüz. Çünkü bunlar gözleri kör eder ve gebe kadınlara düşük yaptırır."
Bu iki türün yılanların kapsamına girmelerine rağmen özellikle onları sözkonusu edip buna dikkat çekmesi, zararlarının büyüklüğünden dolayıdır. Evlerin dışında kalan yerlerde, zarar verecekleri muhakkak olmayanlar da konu ile ilgili genel emrin zahirinden anlaşılan hüküm dolayısıyla yine öldürülürler. Çünkü tür olarak yılanlar, çoğunlukla zarar verirler. O bakımdan bu zararlılık hepsinde (istishab yoluyla) var kabul edilir. Çünkü şekli ve görünüşü itibariyle bütün yılanlar, kalbe korku verir. Ayrıca insanın nefsinde onlara karşı bir tiksinti vardır. Bundan dolayı Peygamber (s. a) şöyle buyurmuştur: "Muhakkak Allah, bir yılanı öldürmeye karşı dahi olsa kahramanlığı sever." Görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber, yılanı öldürmeyi teşvik etmiştir. Ebû Dâvûd'un, Abdullah b. Mes'ûd'dan merfu olarak yaptığı rivâyette de Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur. "Bütün yılanları öldürünüz. Onların intikam alacağından korkan kişi benden değildir." Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
6- Evlerde Bulunan Yılanların Öldürülmesi:
Evlerde bulunan yılanlar, üç gün kendilerine bu konuda ilan yapılmadıkça öldürülmezler. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Gerçek şu ki, Medine'de İslam'a girmiş cinler vardır. Onlardan herhangi bir şey görecek olursanız üç gün süreyle ona ilanda bulununuz."
Bazı ilim adamları, bu Hadîs-i şerîfi cinlerin orada İslam'a girmeleri sebebiyle yalnızca Medine-i Münevvere ile ilgili kabul etmişler ve şöyle demişlerdir: Bizler, Medine-i Münevvere dışında bulunan şehirlerdeki cinlerden İslam'a giren var mıdır yok mudur bilemiyoruz. İmâm Mâlik de şöyle demektedir: Bu âyet, bütün şehirlerde bulunup evlerde görülen küçük (zehirsiz) ve "el-can" diye bilinen yılanların öldürülmesini yasaklamaktadır. Doğru olan görüş de budur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Hani cinlerden bir taifeyi Kur'ân işitsinler diye sana doğru yöneltmiş idik." (el-Ahkaf, 46/29). Müslim'in Sahih'inde de Abdullah b. Mes'ûd'dan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Cinlerin davetçisi yanıma geldi. Onlarla birlikte gittim ve onlara Kur'ân-ı Kerîm okudum." Bu Hadîs-i şerîfte şu ifadeler de yer almaktadır: Hazret-i Peygamber'den azık istediler. Bunlar Cezire cinlerinden idiler. Bu Hadîs-i şerîf, yüce Allah'ın izniyle bütünüyle kaydedilecektir.
Bu husus sabit olduğuna göre, konu ile ilgili sakındırma yapılmadıkça ve uyarılmadıkça, yılanın öldürülemeyeceği sabit olur. Nitekim yüce Allah'ın izniyle buna dair ek açıklamalar gelecektir.
7- Öldürülmeyecek Yılan Var mıdır?:
(Hadis) İmâmlarının, Hişam b. Zühre'nin azatlısı Ebû's-Sâib'den rivâyet ettiklerine göre, bir seferinde, evinde bulunan Ebû Said el-Hudri'nin yanına girer. Ebû's-Saib der ki: Ebû Said el-Hudri'nin namaz kılmakta olduğunu gördüm. Namazını bitirinceye kadar beklemek üzere oturdum. Evin bir tarafında bulunan hurma salkımları arasında bir kıpırdanma sesi işittim. Dönüp baktığımda bir yılan ile karşılaştım. Onu öldürmek üzere atıldım. Bana "otur" diye işaret edince oturdum. Namazını bitirince evde bulunan bir odaya işaret edip şöyle dedi: Şu odayı görüyor musun? Evet dedim. Şöyle dedi: Orada bizden henüz yeni evlenmiş bir genç delikanlı vardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Hendek gazasına çıktık. Bu genç, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’tan günün ortalarında izin alır ve evine gelirdi. Bir gün ondan izin alınca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle dedi: Beraberine silahını al, Kurayzalıların sana bir zarar vermelerinden korkuyorum. Adam silahını aldı ve (evine) döndü. Hanımının iki kapı arasında ayakta dikildiğini görünce, ona saplamak üzere mızrağıyla yürüdü. Bu esnada kıskançlığı harekete gelmişti. Hanım ona: Mızrağını yerinde tut. İçeriye gir de benim dışarıya çıkmama sebebin ne olduğunu sen de gör, dedi. Delikanlı içeriye girince yatak üzerinde toplu vaziyette, büyük bir yılanın olduğunu gördü. Mızrağıyla üzerine atılıp mızrağını ona sapladı. Evden çıkınca mızrağını avlunun ortasına sapladı yılanda çırpınıp onun üzerine atıldı. Yılan mı yoksa genç delikanlı mı daha çabuk öldü bilinemiyor. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına vardık, ona durumu anlattık ve dedik ki: Allah'a dua et de onu bizim için diriltsin. Hazret-i Peygamber: "Kardeşinize Allah'tan mağfiret isteyiniz" dedikten sonra şöyle devam etti: "Gerçek şu ki, Medine'de İslam'a girmiş cinler vardır. Onlardan birşey görecek olursanız üç gün süreyle ona mühlet verip ilan ediniz. Şayet bundan sonra bir daha onları görecek olursanız onu öldürünüz, çünkü o bir şeytandır."
Hadisin başka yoldan gelen bir rivâyetinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Bu evlerde yaşayan birtakım yılanlar vardır. Bunlardan herhangi birisini görecek olursanız, üç gün süreyle onu uyarıp mühlet veriniz. Eğer giderse mesele yok, değilse onu öldürünüz. Çünkü o kâfir (bir cin)dir." Devamla onlara: "Haydi gidiniz, arkadaşınızı defnediniz" diye buyurdu.
Mezhebimize mensup ilim adamları -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- şöyle derler: Bu Hadîs-i şerîften, bu gencin öldürdüğü (yılan suretindeki) cinnin müslüman olduğu ve onun kabilesi olan diğer cinlerin de o genci kısas yoluyla öldürdükleri manası çıkmaz. Çünkü eğer bizim ile cinler arasında kısasın meşru olduğu kabul edilecek olsa dahi, bu kısas ancak katıksız kasten öldürmelerde sözkonusu olur. Bu genç ise, müslüman bir canı kasten öldürmek istememiştir. Çünkü o, bunun durumunu bilmiyordu. Aksine o, sadece şer'an öldürülmesi meşru kılınan bir varlığı öldürmeyi kastetmiştir. O takdirde bu (öldürülen yılan eğer müslüman cinlerden ise) hata yoluyla öldürme olur. Hata yoluyla öldürmelerde ise kısas yoktur. O bakımdan, daha uygunu şöyle demektir: Cinlerin kafirleri veya fasıkları, kendilerinden birisi öldürüldüğü için haksızca ve intikam almak için genç delikanlıyı öldürmüşlerdir. Nitekim bunların Sa'd b. Ubade'yi öldürdükleri de rivâyet edilmektedir. Çünkü Sa'd b. Ubade, banyo yaptığı yerde ölü olarak ve cesedi morarmış halde bulundu. Onun yakınları, herhangi bir kimseyi görmeksizin şu beyitleri okuyan birisinin sesini işitinceye kadar öldüğünü farketmemişlerdi:
"Öldürdük Hazreclilerin efendisi
Olan Sa'd b. Ubade'yi
Ona iki ok attık
Ve kalbine isabet ettirdik."
Diğer taraftan Peygamber: "Medine'de İslam'a girmiş birtakım cinler vardır" buyururken, bizlere onların müslüman olanlardan herhangi bir kimseyi öldürmekten sakınmanın bir yolunu beyan etmektedir. Aynı zamanda cinlerden kâfir olanları öldürmenin yolunu da bize göstermektedir.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımı Hazret-i Âişe'den değişik yollardan rivâyet edildiğine göre o, küçük bir yılanı öldürmüş idi. Rüyasında birisinin ona: Sen müslüman birisini öldürdün, denilince şu cevabı verir: Eğer o, müslüman biri olsaydı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımlarının yanına girmezdi. Ona şu cevap verilir: O, senin yanına sen ancak elbiseli iken girmiştir. Sabah olunca Hazret-i Âişe, on iki bin dirhemin Allah yolunda dağıtılmasını emretti. Bir rivâyete göre de ona şöyle denilmiştir: O ancak sen tesettür içerisinde iken bulunduğun yere girmiştir. Bunun üzerine Hazret-i Âişe sadakalar verdi ve birkaç köle azad etti. er-Rabi' b. Bedr der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın öldürülmelerini emrettiği küçük yılanlar (canan) dosdoğru yürüyen ve yürürken sağa sola bükülmeyen yılandır. Alkame'den de buna benzer bir rivâyet gelmiştir.
8- Uyarma Şekli:
Şehirde görülen yılanların uyarılma şekliyle ilgili olarak İmâm Mâlik şöyle demiştir: Üç gün süreyle uyarılmalarını daha çok tercih ederim. Aynı zamanda Îsa b. Dinar da bu görüştedir. İsterse bir günde defalarca görülsün. Aynı günde üç defa uyarmakla yetinilmez. Uyarı üç gün süreyle yapılır. Üç defa uyarmanın yeterli olacağı da söylenmiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "onu üç defa uyarsın" diye buyurmuştur. Bir başka hadiste de: "Ona üç defa uyarıda bulununuz" buyurmuştur. Bundan da maksadın üç defa uyarma olduğu anlaşılmaktadır. Ancak İmâm Mâlik'in görüşü daha uygundur. Çünkü Peygamber efendimiz: "Üç gün" ifadesini de kullanmıştır. Bu ise sahih bir nas olup diğer mutlak rivâyetleri kayıtlamaktadır. "Üç" ifadesi ile de üç günün gecesinin kastedildiği şeklinde de yorumlanabilir. Çünkü Araplar genelde gün ile tarih verdikleri zaman "gece" kelimesini çoğunlukla kullanırlar. Mâlik der ki: Uyarmak için şöyle demek yeterlidir: Allah adına ve âhiret günü hakkı için seni uyarıyorum, bize gözükmeyiniz, bizi rahatsız etmeyiniz.
Sabit el-Bunanî'nin, Abdurrahman b. Ebi Leyla'dan naklettiğine göre, Abdurrahman b. Ebi Leyla'nın huzurunda evlerde bulunan yılanlar sözkonusu olunca şöyle der: Evlerinizde bunlardan herhangi birisini görecek olursanız şöyle deyiniz: Nûh (aleyhisselâm)'ın sizden aldığı sözü, Süleyman (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sizden aldığı sözü hatırlatıyorum. Yine onları görecek olursanız artık gördüğünüzü öldürünüz.
Derim ki: Bu ifadenin zahiri bir defa uyarmanın yeterli olduğunu göstermektedir. Hadîs-i şerîf ise bunu reddeder. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İbn Habib, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Süleyman (aleyhisselâm)'ın sizden aldığı ahdi size hatırlatıyorum ki, bizlere herhangi bir şekilde eziyet vermeyiniz, bizlere hiçbir şekilde gözükmeyiniz."
9- Cinlerin Grupları:
Cübeyr b. Nufeyr, Ebû Sa'lebe el-Huşeni -ki ismi Cursum'dur- den rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Cinler üç bölüktür. Bunların üçte birinin kanatları vardır, havada uçarlar. . Diğer üçte biri yılan ve köpektir. Diğer üçte biri ise konar ve göçerler."
Ebû'd-Derda'nın (ismi Umeymir'dir) rivâyetine göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Cinler, üç bölük halinde yaratılmıştır. Üçte biri köpek, yılan ve yer haşereleridir. Üçte biri hızlı esen rüzgardır, üçte biri de Âdemoğulları gibidir. Onlar hakkında sevap sözkonusudur (kusurları için) cezalandırılmaları sözkonusudur. Diğer taraftan Allah, insanları da üç bölük halinde yaratmıştır. Onların üçte birinin kalpleri vardır fakat onlarla birşey anlamazlar, gözleri vardır fakat onlarla birşey görmezler, kulakları vardır onlarla birşey işitmezler. Onlar ancak hayvanlar gibidirler, hatta yolca onlardan da sapıktırlar. Diğer üçte birinin Âdemoğulları gibi vücutları vardır, fakat kalpleri şeytan kalbidir. Öbür üçte biri ise, gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde Allah'ın gölgesi altında olacaklardır."
10- Doğrudan Öldürülebilen Hayvanlar:
Aslı itibariyle eziyet veren, insanı rahatsız eden hayvanlar bir uyarı sözkonusu olmaksızın doğrudan öldürülür. Buna sebep ise eziyet verici oluşlarıdır. Yılan, akrep, fare, keler ve benzeri hayvanlar böyledir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Beş bozguncu (fevasık) vardır ki, bunlar ihramlı iken de ihramsız iken de öldürülürler..."
Yılan, İblisi çeneleri arasına alıp cennete sokmak suretiyle Hazret-i Âdem'e ihanet ettiğinde asıl karakterini ortaya koymuştur. Eğer İblisi içeri sokarken açığa çıkarmış olsaydı, cennetin bekçisi olan Rıdvan, onu sokmasına imkan vermezdi. İblis bu sırada yılan: Ben seni himayeme alıyorum demişti. O bakımdan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yılanın öldürülmesini emretmiş ve: "Namazda olsanız dahi onu öldürünüz" diye buyurmuştur. Bununla Hazret-i Peygamber, yılanı ve akrebi kastetmektedir.
Keler ise diğer bütün canlı hayvanlar arasında Hazret-i İbrahim'in içine atıldığı ateşi üflemiştir. O bakımdan, ona lanet edilmiştir. Bu konudaki rivâyet de yapılan rivâyet kabilindendir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Her kim bir keler öldürürse, sanki bir kâfir öldürmüş gibidir."
Müslim'in Sahih'inde yer alan rivâyete göre Ebû Hüreyre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Her kim ilk darbede bir keler öldürürse ona yüz hasene yazılır. İkincisinde öldürürse daha az, üçüncüsünde öldürürse daha az (hasene) yazılır." Bir rivâyette de: "İlk darbede öldürürse yetmiş hasene yazılır" diye buyurmuştur.
Fare ise, Hazret-i Nûh'un gemisinin iplerini kemirip kesmek suretiyle gerçek karakterini ortaya koymuştur. Abdurrahman b. Ebi Nu'm'un Ebû Said el-Hudri'den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "İhramlı kişi yılanı, akrebi, çaylağı, saldırgan yırtıcı hayvanı, kuduz köpeği ve fasıkcığı (fareyi) öldürür." Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), farenin yanan kandilin ipini sürüklerken evi yakmak üzere olduğunu uyanıp görmüş, bunun üzerine de farenin öldürülmesini emretmiştir.
Karga ise, Allah'ın peygamberi Nûh'un, onu yeryüzünde durumun ne şekilde olduğunu görüp haber vermek üzere gemiden salıverdiğinde Hazret-i Nûh'un verdiği emri yerine getirmeyi bir kenara itmiş ve bir leşe konmak suretiyle karakterinin ne olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bütün bunlar bir bakıma yılan gibidirler. İşte bundan dolayı onları burada sözkonusu ettik. Bu hususa dair ve onların öldürülmelerinin mubah kılınması sebebine dair ek açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Maide sûresinde ve başka yerlerde gelecektir.
"Biz de dedik ki: Kiminiz kiminize düşman olarak inin" bölümüne dair açıklamalarımızı da yedi başlık halinde vereceğiz:
1- İnenler Kimlerdir, Nerelere İnmiştir?:
Yüce Allah'ın:
"Biz de dedik ki: Kiminiz kiminize düşman olarak inin" âyetinde hitap, İbn Abbâs'ın görüşüne göre Âdem'e, Havva'ya, yılana ve şeytanadır. el-Hasen der ki: Burda hitap Âdem'e, Havva'ya ve vesveseyedir. Mücâhid ve yine el-Hasen der ki: Hitap Âdemoğullarına ve İblisin oğullarınadır.
İnmek (hubût), yukarıdan aşağıya doğru inmektir. Hazret-i Âdem Hint'te, Serendib'deki Büz adındaki bir dağa indirildi. Hazret-i Âdem üzerinde cennetin kokusunu taşıyordu. Bu koku oranın ağaçlarına ve vadilerine de bulaştı, orada bulunan ne varsa hoş koku ile doldu. İşte oradan gelen hoş ve güzel kokular Âdem (aleyhisselâm)'ın kokusundandır. Bulutlar, Hazret-i Âdem'in başına sürtünüyordu. O bakımdan kafasının üst tarafındaki saçlar döküldü. Onun soyundan gelenlere de bu kalıtım yoluyla geçti.. Buhârî'de, Ebû Hüreyre'den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Allah, Âdem'i altmış zira' boyunda yaratmıştır." Bu hadisi Müslim de rivâyet etmiştir. İleride gelecektir. Hazret-i Havva ise Cüdde'ye, İblis Ubulle'ye, yılan Beysan'a indirildi. Sicistan'a indirildiği de söylenmiştir. Sicistan Allah'ın arzında yılanı en bol olan bir yerdir. Eğer bu yılanları yiyen pek çoğunu yok eden ve (üfürmekle birlikte insanlara zarar vermeyen) el-İrbed adındaki tür olmasaydı, yılanlardan dolayı Sicistan boşaltılırdı. Bunu Ebû'l-Hasen el-Mes'ûdî zikretmiştir.
2- "Birbirinize Düşman Olarak İniniz":
Yüce Allah'ın:
"Kiminiz kiminize düşman olarak" âyeti (mealde de gösterildiği gibi) hal konumundadır. Yani, bu halde ininiz, demektir.
Düşman (aduv), dostun zıddıdır. Zulmetmek halinde kullanılanden türemiştir. İnsanlara saldırıp hücum eden kurt hakkında da tabiri kullanılır. Udvan da apaçık zulüm ve haksızlık demektir. Bu kelimenin aynı kökten ve haddi aşmak anlamına geldiği de söylenmiştir. Karşı tarafın hoşuna gitmeyecek işlerde haddi aştığından dolayı düşmana "aduv" ismi verilmiştir. Ayakla koşmak için de bu kelimenin kullanılış sebebi, koşarak bir şeyin aşılması dolayısıyladır. Her iki anlam birbirine yakındır. Çünkü haksızlık yapan, zulmeden bir kimse haddi aşmış demektir.
Kimi ilim adamı, yüce Allah'ın:
"Kiminiz kiminize düşman olarak inin" âyetini insanın kendisi hakkındadır, diye yorumlamışlardır. Ancak bu, anlam itibariyle doğru olmakla birlikte uzak bir ihtimaldir. Buna delil Peygamber Efendimizin şu âyetidir: "Kul sabahı ettiğinde azaları diline şöyle der: Bizim hakkımızda Allah'tan kork. Çünkü sen doğru olduğun takdirde biz de doğru oluruz. Sen eğrilirsen biz de eğriliriz."
Eğer: Neden "düşmanlar" denilmeyip de "düşman" denilmiştir, diye sorulacak olursa buna iki şekilde cevap verilebilir:
Birinci cevap: Arapçada "bazı" ve "kül (bütün)" kelimeleri hakkında hem lâfız itibariyle hem mana itibariyle tekil kelimeler ile haber verilebilir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu görülen birşeydir. Mesela yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
"Onların hepsi Kıyâmet gününde O'na yalnız gelir." (Meryem, 19/95) âyetinde lafıza uygun olarak "gelir" fiili tekil gelmiştir. Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:
"Hepsi de O'na hor ve hakir olarak geleceklerdir" (en-Neml, 27/87) âyetinde de anlam göz önünde bulundurularak "gelirler" kelimesi çoğul gelmiştir.
İkinci cevap: "Düşman (aduv)" kelimesi çoğul kullanılan yerde tekil gelebilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Onlar sizin için düşmandır. Zâlimler için ne çirkin bir değiş-tokuştur bu." (el-Kehf, 18/50) Burada "düşmanlar" anlamındadır. Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Asıl düşman onlardır." (el-Münafıkun, 63/4) İbn Faris der ki: "Aduv" kelimesi aynı zamanda hem bir kişiyi hem iki kişiyi hem üç. kişiyi, hem de dişi olanı bir arada ifade eder, bazan çoğul olarak da gelebilir.
3- Cennetten Çıkarılmak Hazret-i Âdem İçin Bir Ceza mıydı?:
Yüce Allah'ın Hazret-i Âdem'i cennetten çıkartması ve onu yeryüzüne indirmesi bir ceza değildi. Çünkü tevbesini kabul ettikten sonra, yeryüzüne indirmiştir. Hazret-i Âdem'i yeryüzüne indirmesi, ya onu te'dip içindi veya sıkıntısını (mihnetini) ağırlaştırmak için idi. Hazret-i Âdem'in yeryüzüne indirilmesi ve oraya yerleştirilmesi ile ilgili doğru açıklama şekli budur: Bunda yüce Allah'ın ezelî hikmeti açıkça ortaya çıkmıştır. Bu ise, soyundan gelecek olanları şeriati ile mükellef kılmak, onları sınamak kastı ile, soyunun üremesidir. Bu teklif ve sınamaya bağlı olarak, onlar, âhirette ecir veya ceza ile karşı karşıya kalacaklardır. Çünkü cennet ile cehennem teklif yurdu değildirler. O bakımdan Hazret-i Âdem'in cennetten indirilişine sebep onun yasak ağaçtan yemesi olmuştur. Ve Allah, dilediğini yapmak hakkına sahiptir. Diğer taraftan yüce Allah:
"Muhakkak Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" diye buyurmuştu. İşte bu Hazret-i Âdem için büyük bir menkıbe (övülecek olay), büyük bir fazilet ve üstün bir ikramdır. Hazret-i Âdem'in yeryüzünden yaratıldığına dair işaret de daha önceden geçmişti. Bizim, Hazret-i Âdem'in yüce Allah tarafından tevbesinin kabul edilişinden sonra yeryüzüne indirildiğini söylememizin sebebi ise, ileride de geleceği üzere ikinci olarak
"hepiniz oradan inin" (âyet, 38) diye buyurulmuş olmasıdır.
4- Yeryüzünde Yerleşmek:
Yüce Allah'ın:
"yeryüzünde sizin için bir süreye kadar duracak bir yer... vardır." Yani sizler, orada belli bir süre kalacaksınız, karar bulacaksınız. Bu açıklamayı Ebû'l-Âl-iyye ve İbn Zeyd yapmıştır. es-Süddî de der ki: "Duracak bir yer"den kasıt kabirlerdir.
Derim ki: Yüce Allah'ın:
"Yeri sizin için bir karar (yerleşme mekanı) kılmıştır." (el-Mü’min, 40/64) âyetinde bu kelime her iki manaya da gelebilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
5- "Faydalanacak Şeyler":
Meta' (faydalanılan şey); kendisi ile faydalanılan yiyecek, giyecek, hayat, söz, ünsiyet ve buna benzer hususlardır. Nikâhlandıktan sonra boşanan kadına verilen şey ile yararlanıldığı için de "mut'atü'n-nikâh" ismi verilir. Süleyman b. Abdülmelik defnedildikten sonra oğlu Eyyûb'un kabri başında durarak şu beyitleri söylemişti:
"Kurak bir yerde yabancı bir kabrin başında durdum
Ayrılan bir sevgiliden çok az bir fayda (meta') gördüm."
6- "Bir Süreye Kadar":
Tefsir âlimleri âyet-i kerimede geçen "bir süreye kadar" anlamını ifade eden âyetini değişik şekillerde açıklamışlardır. Bir kesime göre bundan kasıt ölüme kadar demektir. Bu: "Duracak bir yer (müstakar)" kelimesini, dünyada ikamet süresi olarak kabul edenlerin görüşüdür.
"Bir süreye kadar"dan, kasıt Kıyâmetin kopacağı zamana kadardır da denilmiştir. Bu ise:
"Duracak bir yer"den kasıt kabirlerdir, diyenlerin görüşüdür. er-Rabi' der ki: "Bir süreye kadar" demek tayin edilen bir vakte kadar demektir. Bu kelime ise uzun süre anlamına gelir.. Nitekim O vakit," kelimesi "el'ân: şimdi" kelimesinin, uzak zaman için kullanılan şeklidir. Huveylid der ki:
(Çokça ziyafet verenden kinaye olarak:)
"Külü bol tencere ve kazanları çok, büyük kimse gibi
Kış süresince tıpkı alt tarafları genişleyen havuzlar gibi."
Bu kelimenin baş harfine "te" getirilerek şeklinde söylendiği de olur. Şair Ebû Vecze (şu beyitinde), böyle kullanmıştır:
"Şefkat gösterecek kimse olmadığında şefkat gösterenler (dir onlar);
Nerde yemek yediren, (denildiği bir) zamanda da yemek yedirenler (dir)."
(.........) kelimesi, aynı şekilde süre anlamındadır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"İnsan üzerinden uzun devirden öyle bir süre geçti ki..." (el-İnsan, 76/1.)
Yine bu kelime, kısa süre (saat) anlamına gelir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Veya azâbı göreceği anda... diyecektir." (ez-Zümer, 39/58)
İbn Arefe der ki: "Hîn: Süre" kısa bir an ve daha fazlası türünden bir zaman dilimidir. Şanı yüce Allah'ın:
"Şimdi sen onları sapıklıklarında bir süreye kadar bırak" (el-Mü’minun, 23/54) âyetinden kasıt ecelleri gelene kadar onları bırak demektir.
"Her süre (hîn)yemişini verir." (İbrahim, 14/25) âyetinden kasıt ise her senedir. Hayır, her altı ayda bir de denildiği gibi, sabah akşam yemişini verir de denilmiştir.
el-Ezherî der ki: "Hîn" kelimesi "vakit" kelimesi gibidir. Uzun yahut kısa olsun bütün zaman süreleri hakkında kullanılmaya elverişli bir kelimedir. Bu (İbrahim, 14/25) âyet; onun yemişlerinden her vakit faydalanılır ve onun faydası hiçbir şekilde kesintiye uğramaz, demektir. Yine el-Ezherî der ki: Bu kelime, Kıyâmet günü anlamına da gelir, sabah akşam anlamına da kullanılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Akşamı ve sabahı ettiğiniz vakitlerde Allah'ı tesbih ediniz." (er-Rum, 30/17) Belli bir yerde bir süre ikamet edildiği takdirde: O o yerde bir süre ikamet ettim" denilir. Herhangi bir şeyin vakti yaklaştığı zaman denilir. Buseyne der ki:
"Gerçek şu ki Cemil'den ayrılıktan sonra bir an dahi teselli bulduğum
Bir vakit geçmedi ve onun geçeceği zaman da yaklaşmadı."
7- Dilcilerin Ayrı Kanaatlerinin Fukahanın Farklı Kanaatlerine Etkisi:
Dilciler "hîn:süre" kelimesinin kapsamı hakkında farklı görüşlere sahip olduklarından dolayı bizim mezhep âlimlerimiz ile başkaları arasında bu konuda farklı görüşler ortaya çıkmıştır. el-Ferrâ' der ki: Hîn iki türlüdür. Birincisinin sınırı sözkonusu değildir. Yüce Allah'ın:
"Rabbinin izniyle her süre yemişini verir."(İbrahim, 14/25) âyetinde sözkonusu ettiği hîn: süre, altı aydır. İbnu'l-Arabî der ki: Süresi bilinmeyen hîn (süre) lâfzına herhangi bir hüküm taalluk etmez. Hükümlerin kendisine taalluk ettiği ve mükellefiyetlerin alakalı olduğu hîn ise süresi belli olandır. Bunun azami süresi ise bir yıldır. İmâm Mâlik, hükümlerde ve yeminlerde isimlerin ve zamanın en kapsamlı olanın esas alınacağı görüşündedir. Şâfiî ise asgarisinin alınacağı görüşünü kabul eder. Ebû Hanîfe ise, orta yolu tutarak altı aylık sürenin muteber olacağı görüşündedir. Ancak bu görüşün anlamı yoktur. Çünkü ona göre miktarları tesbit edilen şeyler kıyas ile sabit olmaz. Şeriat sahibinden (Peygamber'den) ise bu konuda herhangi bir nas yoktur. Bu hususta esas alınacak olan ise, kelimenin sözlükteki anlamı bilindikten sonraki manadır. Buna göre bir kimse bir süre (hîn) namaz kılmayı adayacak olursa, Şâfiî'ye göre bu bir rek'at kabul edilir. Çünkü nafilenin asgari miktarı -vitirdeki tek rek'ate kıyasen- bir rek'attir. İmâm Mâlik ve mezhebine menbsup ilim adamlarına göre ise, nafilenin en az miktarı iki rek'attir. O bakımdan buna dair süre böyle bir fiilin (yani iki rek'at namaz kılmanın) süresi esas alınarak tesbit edilir. İbn Huveyzimendad "Ahkamu’-Kur'ân" adlı eserinde şunu kaydeder: Filan kimse ile bir süre (hîn) konuşmamaya veya bir süre şu işi yapmamaya yemin eden kimsenin sözünü ettiği "hîn" bir senedir. Devamla der ki: Fukahâ, ahkam ile ilgili hususlarda şu işi bir süre yapmamak üzere veya filan ile bir süre konuşmamak üzere yemin eden kimsenin bir seneden fazla bir sürenin yemininin kapsamına girmeyeceği hususu üzerinde ittifak etmişlerdir.
Derim ki: Sözünü ettiği bu ittifak mezhebimizdeki (Maliki mezhebindeki) ittifaktır. Mâlik der ki: Herhangi bir kimse hîn: zaman yahut dehr boyunca birşeyi yapmamak üzere yemin ederse bütün bu şekildeki ifadeleri bir sene için geçerli kabul edilir. İbn Vehb'in Mâlik'den rivâyetine göre: O, dehrin bir sene olup olmayacağı hususunda şüphe etmiştir. İbnu'l-Münzir'in, Yakub ile İbnu'l-Hasen'den nakline göre ise "dehr" altı aylık bir süredir. İbn Abbâs ile rey sahiplerinden, İkrime, Saîd b. Cübeyr, Âmir en-Nehaî ve Abîde'den ise yüce Allah'ın:
"Rabbinin izniyle her süre yemişini verir" (İbrahim, 14/25) âyetinde geçen "hîn" kelimesinin altı ay olduğunu söyledikleri rivâyet edilmiştir.
el-Evzaî ve Ebû Ubeyd ise, hîn altı aylık bir süredir, demişlerdir. İmâm Şâfiî'ye göre ise, bu kelime ile ilgili belli bir süre takdiri sözkonusu değildir, bunun nihaî süresi de belli değildir. Ona göre "hîn" kelimesi, dünya kaldığı sürece devam edebilir. İmâm Şâfiî der ki: Böyle bir kimsenin hanis (yeminini bozan) olduğuna ebediyyen hükmedemeyiz. Ancak takvaya uygun hareket bir gün geçmeden önce onun yemininin keffaretini yerine getirmesidir. Ebû Said ve başkaları ise şöyle der: Hîn ve zaman kelimeleri dilin ihtimal verdiği manalara göre açıklanır. Mesela: Ben sana bir süreden (hîn)den beri geldim derken, belki de yarım günlük bir süreden beri gelmemiş de olabilir. Şâfiî mezhebine mensup el-Kiya et-Taberî der ki: Genel olarak "hîn" kelimesi değişik şekillerde yorumlanabilir.
Ancak Şâfiî, bu yorum şekillerinden herhangi birisini tayin etmek gerektiği görüşünde olmamıştır. Çünkü bu kelime mücmel, bir kelimedir ve dilde muayyen bir manayı kastetmek üzere kullanılmamıştır. Bazı âlimler de der ki: Yüce Allah'ın:
"Bir süreye kadar" âyetinde şöyle bir anlam vardır: Bununla Âdem'e, onun yeryüzünde ebediyyen kalmayacağına dair ve kendisine döneceği vadolunan cennete geçeceğine dair bir müjde vardır. Âdem'den başka kimseler için ise bu ifade, yalnızca öldükten sonra dirilmek şartına bağlıdır.
37
Derken Âdem, Rabbinden bazı kelimeler belleyip aldı, O da tevbesini kabul etti. Çünkü O, tevvâb olandır, rahîm olandır.
Bu âyetteki:
"Derken Âdem, Rabbinden bazı kelimeler belleyip aldı..." bölümüne dair açıklamalarımızı sekiz başlık altında yapacağız:
1- Belleyip Almanın Anlamı:
Yüce Allah'ın:
"Derken Âdem Rabbinden bazı kelimeler belleyip aldı" âyetinde geçen "telakki (belleyip alma)"; kavradı, farkına vardı, belledi anlamındadır, denildiği gibi, kabul etti ve aldı anlamındadır da denilmiştir. Çünkü Hazret-i Âdem, vahiy telakki eder, yani onu karşılar, alır ve bellerdi. Mesela, "hacıları telakki etmek üzere çıktık" demek, onları karşılamak üzere çıktık, demektir. Telakki etmenin, yapılan telkini anlayıp bellemek anlamında olduğu da söylenmiştir. Anlam itibariyle böyle bir açıklama doğrudur. Ancak kelime kökü itibariyle telakki'nin telkin'den gelmesi mümkün değildir. Çünkü aynı cinsten gelen iki harften birisi değiştirilir ise bu yâ'ya dönüşür. O bakımdan telakki kelimesi ile telkin kelimesinin aynı kökten gelmesi sözkonusu değildir. Mekkî'nin naklettiğine göre Hazret-i Âdem'e bu kelimeler ilham yoluyla verilmiş, o da bu kelimelerin faydasını görmüştür. el-Hasen de der ki: O, bu kelimeleri alıp kabul etti, yani onları öğrendi ve gereğince amel etti, demektir.
2- Hazret-i Âdem'in Bellediği Kelimeler:
Tefsir âlimleri, bu "kelimeler'in ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abbâs, el-Hasen, Saîd b. Cübeyr, Dahhâk ve Mücâhid, yüce Allah'ın
"Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize merhamet etmezsen şüphesiz zarara uğrayanlardan oluruz" (el-A'raf, 7/23) âyetindeki sözler olduğunu söylemişlerdir.
Yine Mücâhid'den gelen rivâyete göre sözkonusu kelimeler:
"Allah'ım Seni tenzih ederiz, Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Rabbim, ben kendi nefsime zulmettim, günahımı bağışla, şüphesiz Sen gafursun, rahîmsin" sözleridir.
Bir kesime göre, Hazret-i Âdem Arşın bacağı üzerinde "Muhammedün Rasûlüllah" ifadesini yazılı görmüş, o da bunun hakkı için kendisine şefaat edilmesini istemiştir. İşte sözü geçen kelimeler bunlardır.
Bir başka kesim şöyle demektedir: "Kelimeler"den kasıt, ağlaması, utanması ve dua edip yalvarmasıdır. Pişmanlık, mağfiret dilemek ve keder olduğu da söylenmiştir. İbn Atiyye der ki: Bu, Hazret-i Âdem'in bilinen mağfiret talebinden başka birşey söylemediğini gerektirmektedir. Seleften birisine günahkâr bir kimsenin neyi söylemesi gerektiğine dair soru sorulunca şöyle demiştir: Anne ve babasının söylediği sözler olan:
"Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik" (el-A'raf, 7/23) âyetinde söylenen sözlerdir diye cevap vermiştir.
Hazret-i Mûsa da şöyle dua etmişti:
"Rabbim, gerçekten ben nefsime zulmettim, bana mağfiret buyur" (Kasas, 28/16). Hazret-i Yûnus da şöyle demişti:
"Senden başka hiçbir ilâh yoktur, Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum." (el-Enbiya, 21/87)
İbn Abbâs ile Vehb b. Münebbih'ten rivâyet edildiğine göre sözü geçen kelimeler şunlardır:
"Seni hamdinle tenzih ederim Allah'ım, senden başka hiçbir ilâh yoktur, ben kötülük yaptım, nefsime zulmettim, bana mağfiret buyur, çünkü Sen mağfiret edenlerin en hayırlısısın. Seni hamdinle teşbih ederim Allah'ım, Senden başka hiçbir ilâh yoktur, ben bir kötülük işledim ve nefsime zulmettim. Sen tevbemi kabul buyur. Çünkü Sen tevbeleri çokça kabul edensin, merhameti sonsuz olansın."
Muhammed b. Ka'b da sözü geçen bu kelimelerin şunlar olduğunu söylemektedir: "Senden başka ilâh yoktur, seni hamdinle tenzih ederim, teşbih ederim. Bir kötülük işledim ve nefsime zulmettim. Sen benim tevbemi kabul buyur. Şüphesiz sen çokça tevbeleri kabul eden, çokça merhametli olansın. Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni hamdinle teşbih ve tenzih ederim. Bir kötülük işledim, nefsime zulmettim, Sen bana merhamet buyur. Çünkü şüphesiz Sen gafursun, rahimsin. Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni hamdinle teşbih ve tenzih ederim. Bir kötülük işledim, nefsime zulmettim, bana merhamet buyur. Şüphesiz sen merhametlilerin merhametlisisin." Sözü geçen bu "kelimeler"in aksırdığı zaman söylediği "elhamdülillah" sözleri olduğu da söylenmiştir.
"Kelimât" kelime'nin çoğuludur. Kelime ise, çok söz hakkında da kullanılır, az söz hakında da kullanılır. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
3- Tevbesinin Kabulü:
Yüce Allah'ın Âdem'in tevbesini kabul etmesinin anlamı, tevbe etme başarısını ihsan etmesi yahut onun tevbesini kabul etmesi demektir. Bu ise ileride yüce Allah'ın izniyle açıklanacağı gibi, Cuma gününe rastlayan, aşure gününde gerçekleşmiş idi. Kişi, Rabbine itaate döndüğü vakit, "tevbe etti" denilir. Tevvâb bir kul: Çokça itaate dönen kul demektir. Tevbe asıl itibariyle dönmek demektir.
4- Havva'nın Tevbesinin Kabulünden Niye Söz Edilmiyor:
Yüce Allah, burada: "O da tevbesini kabul etti" diye buyurarak "ikisinin tevbesini kabul etti" dememiştir. Halbuki o günahta Havva'nın da Hazret-i Âdem ile ortak olduğu icmâ ile kabul edilmiştir. Diğer taraftan yüce Allah:
"Bu ağaca yaklaşmayınız" (âyet, 35) diye buyurmuştur. Başka yerde de:
"Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik" (el-A'raf, 7/23) dedikleri bildirilmektedir denilecek, olursa cevabımız şudur:
Kıssanın baş tarafında:
"Sen zevcenle birlikte cennette yerleş" (âyet, 35) diye Hazret-i Âdem'e hitap edildiğinden dolayı, kelimeler belleyip almakta da özellikle ondan söz edilmiştir. Böylelikle bu kıssanın sonu sadece o sözkonusu edilerek gelmektedir. Diğer taraftan kadının saygınlığı ve setredilmesi esas olduğundan yüce Allah da burada onu setretmek istemiştir. Bundan dolayı:
"Âdem Rabbinin emrine karşı geldi de şaşırıp kaldı" (Taha, 20/121) buyruğundada Havva'dan söz edilmemiştir. Diğer taraftan çoğu hususlarda kadın erkeğe tabi olduğundan dolayı ondan ayrıca söz edilmemiştir. Nitekim yüce Allah'ın:
"Ben sana.... demedim mi" (el-Kehf, 18/75) âyetinde Hazret-i Mûsa ile birlikte bulunan delikanlıdan söz edilmeyip sadece Hazret-i Mûsa'dan söz edilmiştir.
Hazret-i Âdem'in tevbesinin kabulünün sözkonusu edilmesi, Havva'nın da tevbesinin kabul edildiğini göstermektedir. Çünkü her ikisi aynı durumda idi. Bu açıklama el-Hasen'den rivâyet edilmiştir. Bir diğer görüşe göre bu âyet yüce Allah'ın:
"Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman... ona doğru yöneldiler." (el-Cum'a, 62/11) âyetini andırmaktadır. Burada kasıt ticarettir. Çünkü yönelenlerin maksadı odur. O bakımdan burdaki tekil zamir ticarete aittir. "O ikisine" denilmemiştir. Bununla birlikte mana arasında büyük bir fark yoktur. Şair de şöyle demiştir:
"Beri olduğum(uz) halde bana ve babama iftirada bulundu
O bana (anlaşmazlığımıza sebep olan) kör kuyudan dolayı iftira etti."
Kur'ân-ı Kerîm'de de yüce Allah:
"Allah ve Rasûlü'nü, onu razı etmeleri daha uygundur." (et-Tevbe, 9/62) (şeklinde tekil zamir kulanılması) daha kısa ve daha veciz ifade kullanmak içindir.
5- Tevvâb Olan Allah:
Yüce Allah, kendi zatını "çünkü O, tevvâb olandır, rahim olandır" diye vasfetmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu kelime, hem elif lâm'lı (marife) olarak hem nekre (belirtisiz) olarak, hem isim hem de fiil olarak tekrarlanmıştır. Bazan "tevvâb" kelimesi kul hakkında da kullanılabilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz Allah çokça tevbe edenleri (tevvâbîn) ve çokça temizlenenleri sever." (el-Bakara, 2/222)
İbnu'l-Arabî der ki: Yüce Rabbimizin "tevvâb" olmakla nitelendirilmesi ile ilgili olarak bizim mezhep âlimlerimizin üç görüşü vardır:
1- Şanı yüce Rabbimiz hakkında, bu sıfatın, kullanılması caizdir. O bakımdan Kitap ve Sünnette olduğu gibi O'na dua ederken tevvâb diye çağırılır ve ayrıca tevilde bulunulmaz.
2- Başkalarına göre bu, şanı yüce Allah hakkında hakiki bir sıfattır. Allah'ın kula tevbesi ise, kulun masiyet halinden dönüp Allah'a itaat haline dönmesi demektir.
3- Başka bir grubun görüşüne göre ise, Allah'ın kuluna tevbesi, kulunun tevbesini kabul etmesi demektir. Bu sıfatın yüce Allah'ın:
"Ben senin tevbeni kabul ettim" şeklindeki sözü ile alakalı olması, onun yarattığı günahkâr kullarının kalbinin ise Allah'a dönüşe yönelmesi ve zahir azalarının da itaat etmelerini sağlaması şeklinde olması da muhtemeldir.
6- Allah Hakkında "Tâib"Lâfzı Kullanılabilir mi?:
Tevbe etmek fiilinden özne olarak "tâib: tevbe eden" kelimesinin yüce Allah hakkında kullanılması câiz değildir. Çünkü bizim, yüce Allah hakkında bizzat kendisinin zatı hakkında kullandığı, yahut Hazret-i Peygamber'in kullandığı ya da müslümanların tümümün icmâ' ile kullandığı isim ve sıfatlardan başkasını kullanmak hak ve yetkimiz yoktur. İsterse dildeki kullanımı açısından câiz ve ihtimal dahilinde olsun, değişen birşey olmaz. Bu konuda sağlıklı ve doğru tutum budur. Buna dair açıklamalarımızı "el-Kitabu'l-Esna fi Şerhi Esmaillahi'l-Hüsnâ" adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz. Şanı yüce Allah:
"Yemin olsun ki Allah Peygamberinin., muhacirlerle ensarın tevbesini kabul etti." (et-Tevbe, 9/117);
"O, kullarının tevbesini kabul edendir." (eş-Şura, 42/25) diye buyurmaktadır. Yüce Allah'a "tevvâb" denilmesi fiilin mübalağalı olduğunu ifade etmek için ve O'na tevbe edip dönenlerin çokluğu dolayısıyla kullarının tevbesini çokça kabul ettiğinden dolayıdır.
7- Tevbenin Kabulü Allah'a Mahsustur:
Şunu bil ki, Allah'tan başka hiçbir kimsenin tevbeyi yaratma kudreti yoktur. Çünkü -Mu'tezile ile onların görüşlerini kabul edenlerin hilafına- amelleri yaratan yalnız O'dur. Kendi aleyhine günah işleyerek aşırıya giden bir kimsenin tevbesini hiçbir kimse kabul etmek veya onu affetmek yetkisine sahip değildir. İlim adamlarınız der ki: İşte yahudiler ve hrıstiyanlar dinin, bu çok önemli esasını, inkar ederek kâfir olmuşlardır. Onlar
"Allah'ı bırakıp âlimlerini ve rahiplerini rabler edinmişlerdir" (et-Tevbe, 9/31.). Bunun yanında onlar, günah işleyen kimsenin alime yahut rahibe giderek ona birşeyler vermesi karşılığında günahını bağışlamak gibi dinde olmayan bir şeyi uydurmuşlardır. Yüce Allah bunu:
"...Allah'a karşı iftira ederek Allah'ın kendilerine verdiği rızkı haram kılanlar; şüphesiz onlar sapıtmışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır" (el-En'am, 6/140) diye dile getirmektedir.
8- Bu Âyetteki Kıraat Farklılığı:
İbn Kesîr, bu âyetin: "derken Âdem Rabbinden bazı kelimeler belleyip aldı" bölümünü "Âdem'in karşısına Rabbinden bazı kelimeler çıktı" anlamını verecek şekilde diye okumuştur. Her iki kıraat şekli ise aynı manayı vermektedir. Çünkü Âdem'in kelimelerle karşılaşması, kelimelerin de onun karşısına çıkması demektir. Şöyle de denilmiştir: Hazret-i Âdem'i kurtaran - yüce Allah'ın tevfiki ile - kullandığı kelimeler olduğundan ve o, duasında bu kelimeleri zikrettiğinden burada kelimeler fail (özne) olmuştur. Buna göre, İbn Kesîr'in bu kıraati Rabbinden gelen birtakım kelimeler Âdem'in karşısına çıktı" şeklinde gibidir. Ancak, dişi olan "kelimler" ile onun fiili arasında başka kelimeler girip bir uzaklık meydana geldiğinden dolayı, fiilin sonundaki müenneslik alametinin hazfedilmesi güzel kaçmıştır. Bu ise, müennes fiil alametsiz geldiği takdirde, Kur'ân-ı Kerîm'de olsun konuşma halinde olsun, kullanılan bir şekildir. Şöyle de açıklanmıştır: "Kelimeler" lâfzının müennesliği hakiki müenneslik olmadığından dolayı müzekker gibi kabul edilmiştir.
el-A'meş ise, şeklinde idğamlı okumuştur. Ebû Nevfel b. Ebi Akreb ise Çünkü o, kelimesini şeklinde okumuştur. Diğerleri de isti'nâf (cümle başı) olmak üzere birinci şekilde okumuşlardır. Ebû Amr Îsa ve Talha ise, Ebû Hâtim'in kendilerinden rivâyet ettiğine göre, kelimesindeki ha ile ondan sonra gelen kelimesindeki ha'ları birbirine idğam-h olarak okumuşlardır. Bunun câiz olmadığı da söylenmiştir. Çünkü bunların aralarında yazıda belirtilmese bile lafzen söylenen bir "vav" vardır. en-Nehhâs der ki: Sîbeveyh böyle bir vav'ın hazfedilmesini câiz kabul eder ve buna delil olarak da şu beyiti gösterir:
"Onun, deveye şarkı söyleyenin sesini andıran bir sesi vardır
(Yabani eşek) dişisini çağırdığı zaman; yahut o sesi bir çalgı sesini andırır."
Buna göre bu iki harfin idğam edilmesi câiz olur. Ve mübteda olarak merfu olur. "et-Tevvâb" lâfzı da onun haberi olur.
Cümle ise bütünüyle nin haberidir. O zamirinin önceki "he"nin tekidi olması da mümkündür. Fasıla da olabilir.
Saîd b. Cübeyr der ki: Âdem (aleyhisselâm) yeryüzüne indirilince orada sadece karada kartal, denizde de balık varmış. Kartal ise geceleyin balığın yanına gider, geceyi orada geçirirdi. Kartal Hazret-i Âdem'i görünce; ey balık dedi. Bugün yeryüzüne iki ayağı üzerinde yürüyen, elleriyle yakalayan birşey indirildi. Bunun üzerine balık şöyle dedi: Eğer doğru söylüyor isen, ben denizde ondan kurtulamayacağım, sen de karada ondan kurtulamayaksın.
38
"Hepiniz oradan inin" dedik. "Şayet Benden size bir hidâyet gelirse, kim Benim hidâyetime uyarsa, onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar asla üzülmezler."
"Hepiniz oradan inin dedik" emri, ikinci bir defa vurgulamak ve pekiştirmek için tekrarlanmıştır. Birisine: Kalk kalk, demek gibi. Bir diğer görüşe göre burada emir, her birisi ile ilgili ötekinden farklı bir hüküm sözkonusu edildiği için tekrarlanmıştır. Birinci emir ile düşmanlık, ikinci emir ile hidâyet sözkonusu edilmiştir. Bir diğer görüşe göre birinci iniş, cennetten semâya, ikinci iniş ise semâdan yeryüzüne olmuştur. Buna göre bu âyette cennetin yedinci semâda olduğuna dair delil vardır. Nitekim ileride de geleceği üzere İsrâ Hadisi de buna delildir.
Vehb b. Münebbih der ki: Âdem (aleyhisselâm) yeryüzüne inince, İblis yırtıcı hayvanlara: Bu sizin düşmanınızdır, onu yokediniz dedi. Yırtıcı hayvanlar bir araya geldiler ve bu konuda yetkiyi köpeğe verip onu başlarına geçirdiler; Sen bizim en kahramanımızsın diyerek onu başkan yaptılar. Âdem (aleyhisselâm) durumu görünce ne yapacağını şaşırdı. Cebrâîl (aleyhisselâm) ona gelip: Elinle köpeğin başını sıvazla, dedi. Hazret-i Âdem bunu yaptı. Diğer yırtıcı hayvanlar, köpeğin Hazret-i Âdem'e alıştığını görünce dağıldılar. Köpek Hazret-i Âdem'den eman istedi, o da bu emanı verdi. O günden bu yana köpek Hazret-i Âdem ile ve çocuklarıyla birlikte kalmaya devam etti.
Tirmizî el-Hakîm de buna yakın bir rivâyet kaydetmektedir. Ona göre Âdem (aleyhisselâm) yeryüzüne inince, İblis yırtıcı hayvanlara varmış, onları Âdem'i rahatsız etsinler diye ona karşı kışkırtmıştır. Âdem'e karşı en şiddetli düşmanlığı yapan köpek idi. Ancak kalbindeki yiğitlik öldürüldü. Gelen haberdeki rivâyete göre Hazret-i Cebrâîl Âdem'e: Elini köpeğinin başı üzerine koymasını emretmiş, o da başına koymuş, köpek de bunun üzerine sükûn bulmuş, Hazret-i Âdem'e alışmış. Bunun sonucunda Hazret-i Âdem'i ve onun soyundan gelenleri koruyan, onlara alışan hayvanlardan olmuş. Köpeğin kalbindeki yiğitlik öldürüldüğünden dolayı köpek insanlardan korkar. Köpek insanların bulunduğu bir yere bırakılsa önce kaçar, sonra onlara alışarak geri döner. Buna göre köpekte İblisten bir parça ve Âdem (aleyhisselâm)'ın başını sıvazlamasından bir parça vardır. O, İblisin etkisinde olan yönü ile havlar, hırlar, insana saldırır; Hazret-i Âdem'in başını sıvazlaması sebebiyle de kalbindeki yiğitlik ölmüştür. O kadar ki insanoğlu önünde alçalmış, ona itaatkâr olmuş, ona alışmıştır. Âdem'in çocuklarına karşı durumu da böyledir, onları korur. Köpeğin dilini çıkartıp soluması bütün hallerde yüreğindeki yiğitliğin öldürülmesinden dolayıdır. Bu bakımdan şanı yüce Allah -inşaallah- A'raf süresinde açıklanacağı üzere kötü âlimleri köpeğe benzetmiştir. Hazret-i Âdem'e yüce Allah'ın Mûsa'ya mucize kıldığı asa indirilmiştir. O bu asa vasıtasıyla kendisine saldıran yırtıcı hayvanları kovup uzaklaştırıyordu.
Allah'tan Gelen Hidâyet:
"Şayet Benden size bir hidâyet gelirse.." "bir hidâyet"in anlamı hakkında farklı görüşler vardır. es-Süddî'ye göre bu, Allah'ın Kitabıdır. Bunun, hidâyeti bulmak için Allah'tan ihsan edilen başarı demek olduğu da söylenmiştir. Bir kesime göre ise, hidâyetten kasıt risâletlerdir. Bu ise, Âdem'e, melekler'in elçiliği, onun soyundan gelenlere ise, insanların elçiliği ile gerçekleşmiştir. Nitekim el-Âcurrî tarafından rivâyet edilen Ebû Zer'den gelen hadiste de böyle ifade edilmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Benden" âyeti ile kulların fiillerinin -Kaderiyye'ye ve başkalarına muhalif olarak- yüce Allah tarafından yaratıldığına işaret edilmektedir. Nitekim bu hususa daha önceden değinmiş bulunuyoruz. el-Cahderî burada kelimesini şeklinde okumuştur. Huzeyllilerin şivesinde bu kelime böyledir. Meselâ denir. Nahivciler de Ebû Zueyb'in çocukları için yazmış olduğu meriyesinden şu beyiti örnek olarak zikrederler:
"Benim arzumu bırakıp kendi arzularına boyun eğdiler;
Tek tek ölüm aldı onları; zaten herkesin ölüp yıkılacağı bir yeri var."
en-Nehhâs der ki: Halil ve Sîbeveyh'e göre, böyle bir okuyuşun sebebi şudur: İzafet yâ'sından önceki harfin, esreli olması gerekir. Elifin hareke alması câiz olmadığından dolayı yâ'ya dönüştürülmüş ve kendisinden sonraki yâ ile idğam edilmiştir. Yüce Allah'ın:
"şayet" âyetinde fazladan şart edatı olan (......) ile bir araya gelmiştir. Şartın cevabı ise yüce Allah'ın:
"Kim... uyarsa" âyetinde yer alan "fâ" ile birlikteki ikinci şahıstır. "Kim" anlamındaki edat da mübtedâ olarak ref mahallindedir. uyar" ise, şart dolayısıyla cezm mahallindedir. "Korku yoktur" anlamındaki âyet ise, onun cevabıdır. Sîbeveyh der ki: İkinci şart ve cevabı, birincisinin cevabıdır. el-Kisâî de der ki: "onlar için korku yoktur" anlamındaki âyet her iki şartın da cevabıdır.
Hidâyete Uyanlar:
"Kim Benim hidâyetime uyarsa onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar asla üzülmezler." Burada sözü geçen korku, ancak gelecekte olur. (Havf:korku) kökünden gelen tehavvuf: Eksilmek demektir. Yüce Allah'ın şu âyetinde aynı şekildeki kelime, bu anlama gelir:
"Yoksa onları azaltarak cezalandıracağından emin mi oldular?" (en-Nahl, 16/47)
ez-Zührî, el-Hasen, Îsa b. Ömer, İbn Ebi İshak ve Ya'kub kelimesini şeklinde okumuşlardır. Ancak nahivcilerin tercihine göre bu kelime (bizim kıraatte olduğu gibi) mübteda olarak ötreli ve tenvinlidir... Çünkü ikincisi (isim hükmündeki kelime) de marifedir, ancak merfû' olması mümkündür. Zira "lâ" edatı marifede amel etmez. O bakımdan ifadelerin yeknesak olması için birinci ismin de merfu' olmasını tercih etmişlerdir. Ayrıca burada yer alan edatının, Yoktur, değildir edatı anlamında olması da mümkündür.
Hüzün ve Hazen:
Sevincin zıddıdır. (Üzülmek, kederlenmek demektir.) Bu ise, ancak geçmişte sözkonusu olur. Âyet-i kerimedeki anlam şudur: Hidâyete tabi olan kimseler için, âhirette gelecekte karşı karşıya kalacakları şeyler hususunda korkulacak bir şeyleri yoktur. Dünyada geri bıraktıkları şeyler için de üzülmezler.
Denildiğine göre, bu âyette itaat edenler hakkında da Kıyâmet gününün dehşetli hallerinin ve bugünün korkularının nefyedildiğine dair bir delil yoktur. Çünkü şanı yüce Allah ve O'nun Rasulü, bu Kıyâmet gününün şiddetli sıkıntılarını nitelendirmiş bulunuyorlar. Şu kadar var ki yüce Allah, bunu itaat edenlere hafifletebilir. Ve nihayette onlar Allah'ın rahmetine kavuşacaklarında sanki hiç korkmamış gibi olurlar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
39
İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte bunlar ateşin arkadaşlarıdırlar. Ve onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar.
"İnkâr edip" şirk koşup
"âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar ateşin arkadaşlarıdırlar."
Arkadaşlık (sohbet): Herhangi bir durumda herhangi bir zamanda bir şey ile birlikte olmak demektir. Eğer bu sürekli olur ve herşeyleriyle içice olurlarsa işte bu arkadaşlığın en mükemmel derecesidir. İşte cehennem ehlinin cehennemle arkadaşlıkları bu şekilde olacaktır. Bu açıklama ile ashâb-ı kirama (ashâb) adının verilmesi ile ilgili görüş ayrılığı ortadan kalkmaktadır. Çünkü ileride inşaallah Tevbe sûresinde de açıklayacağımız gibi onların mertebeleri farklı farklıdır.
Âyet-i kerimede yer alan diğer lâfızların ne anlama geldikleri önceden açıklanmış bulunmaktadır. Allah'a lütfundan dolayı hamdederiz.
Rahmân ve Rahîm Allah'ın İsmi ile
40
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın ve ahdime bağlı kalın ki Ben de size olan ahdimi yerine getireyim ve yalnız Benden korkun.
İsrail İsmi ve İsrailoğulları:
"Ey İsrailoğulları" âyetindeki:
"Ey... oğullar" ifadesi izafet halinde bir nida olup bundaki nasb alameti "Beni: oğullar" sonundaki "yâ" harfidir. İzafet dolayısıyla da sonundan "nûn" hazf edilmiştir. Tekili: "İbn: oğul'dur. Aslı: “.....”dur. “.....” olduğu da söylenmiştir. Sonundan hazfedilen harfin "vâv" olduğunu söyleyenler Arapların: "oğul olmaklık" ifadesini delil gösterirler. Ancak bunun delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü Araplar yine aslı "yâ"lı olmakla birlikte "fütüvvet" diye kullanırlar. ez-Zeccâc der ki: Bana göre hazfedilen harf "yâ" dır. Bu kelime sanki: "Bina ettim"den geliyor gibidir. el-Ahfeş de der ki: Ben ise bunun sonundan hazfedilen harfin "vav" olduğu görüşünü tercih ediyorum. Çünkü - ağırlığı dolayısıyla - bu harfin hazfedilmesi daha çok rastlanılan bir haldir. Meselâ, "oğulluğu açıkça belli olan bir oğul," denir(ken hazf edilenin "vâv" olduğu anlaşılmaktadır). Ancak: "oğulcağızım" diye de kullanılır, “.....” ile “.....” babacığım, gibi “.....” ile “.....” diye iki şekilde kullanılır. Bu iki şekilde okunmuştur. Bu kelime (ibn: oğul), bir şeyi bir şeyin üstüne koymak demek olan "bina" kelimesinden türetilmiştir. İbn, babanın fer'i olup onun üzerine konulur. (Ona izafe edilir; bu bakımdan ona bu isim verilmiştir). İsrail, İbrahim'in oğlu İshak'ın oğlu Hazret-i Ya'kub'un kendisidir. Ebû'l-Ferec el-Cevzî der ki: Bizim peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dışında, ondan başka iki ismi bulunan bir peygamber yoktur. Hazret-i Muhammed'in ise isimleri pek çoktur. el-Cevzî bunu "Fuhûmu'l-Âsâr" adlı eserinde zikreder.
Derim ki: "Mesih" ismi aynı zamanda Hazret-i Îsa'nın başka bir kökten türetilmemiş özel bir adıdır, denilmiştir. Ayrıca yüce Allah onu "ruh ve kelime" diye adlandırmıştır. Onun kavmi ona "Ebîlu'l-ebîlin" ismini verirlerdi. Bunu el-Cevherî es-Sıhah'ta zikretmiştir. Beyhakî'nin Delâilü'n-Nübüvve adlı eserinde Halil b. Ahmed'den nakletiğine göre iki ismi olan beş tane peygamber vardır: Bizim peygamberimizin İsimleri Muhammed ve Ahmed'dir; Hazret-i Îsa'nın diğer ismi Mesih'tir; Hazret-i Ya'kub'un diğer ismi İsrail'dir, Hazret-i Yûnus'un diğer ismi Zü'n-Nûn'dur; Hazret-i İlyas'ın diğer ismi Zü'lkifl'dir. Yüce Allah'ın selamı hepsine olsun.
Derim ki: Hazret-i Îsa'nın dört adının bulunduğuna az önce işaret ettik. Bizim Peygamberimizin ise isimleri pek çoktur. Bunların sayımı ilgili yerlerinde yapılmıştır.
"İsrail" kelimesi Arapça olmayan bir kelimedir. O bakımdan bu kelime munsarif (çekimli fiil) değildir. Yedi türlü söylenişi vardır. Birincisi Kur'ân-ı Kerîm'de kullanılan şekil olan İsrail'dir. Bu ise hafif hemze şeklinde medli "İsrâîl" şeklinde söylenir. Bunu Şennebûz, Verş'ten nakletmiştir. Diğer bir okuyuş şekli hemzesiz olarak yâ'dan sonra medli "İsrâyîl" şeklinde, A'meş ve Îsa b. Ömer bu şekilde okumuştur. Hasen ve Zührî ise hemzesiz ve medsiz olarak (İsrail şeklinde) okumuşlardır. Yâ'sız fakat esreli bir hemze ile "İsrail" şeklinde, üstünlü bir hemze ile "İsrâel" şeklinde. Temimliler ise "İsrâîn" şeklinde nûn'lu okurlar.
İsrâîl kelimesinin anlamı Allah'ın kulu (Abdullah)tır. İbn Abbâs der ki: İbranicede "isra" kul demektir, "il" de Allah demektir. "İsra" kelimesinin Allah'ın seçtiği, "il" kelimesinin ise Allah demek olduğu söylendiği gibi "isra" kelimesinin sağlam yapmak ve bağlamaktan geldiği de söylenmiştir. Buna göre İsrail, Allah tarafından sağlam bir şekilde güçlü olarak yaratılmış gibi bir anlam ifade eder. Bunu el-Mehdevî zikretmektedir. es-Süheylî der ki: Hazret-i Ya'kub'a İsrâîl adının verilmesi, onun yüce Allah için hicret ettiği vakit bir gece yürümesinden dolayıdır. Bundan dolayı ona "isrâîl" ismi verilmiştir, yani: Yüce Allah'a geceleyin giden ve yürüyen, anlamındadır. Bu son açıklamaya göre ismin bir bölümü ibranice bir bölümü de Arapların söyleyişine uygun olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Allah'ın Nimetini Anmak:
"Size verdiğim nimetimi hatırlayın" âyetinde hatırlamak (zikir) müşterek bir isimdir. Kalpte hatırlamak, demek olup unutmanın zıddıdır. Dilde hatırlamak (zikr) ise, dinlemenin zıddıdır. O bakımdan bir şeyin hem dilde hem de kalpte hatırlanması sözkonusudur. "Zükr" ise unutmamak demektir. el-Kisaî der ki: Kalpte olanı anlatmak için "zukr" kelimesi kullanılır; dilde olanı anlatmak için ise "zikr" kelimesi kullanılır. Başkaları ise, bunların iki ayrı şive olduğu ve aynı anlama geldiklerini söylemişlerdir. Zikir aynı zamanda şeref anlamına gelir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Şüphesiz ki o (Kur'ân) hem senin için hem kavmin için büyük bir şeref(zikr) dir." (ez-Zuhruf, 43/44)
İbnu'l-Enbarî der ki: Âyet-i kerimedeki anlamı Benim nimetime karşılık şükretmeyi hatırlayın demektir. Nimet zikredilerek şükrün ayrıca zikredilmesine gerek görülmemiştir.
Bu âyette kalp ile hatırlama kastedilmiştir, istenen de budur, şeklinde de açıklanmıştır. Yani, Benim size verdiğim nimetimden yana gafil olmayın, onu unutmayın. Bu da güzel bir açıklamadır.
"Nimet" burada bir cins ismidir. Tekil olmakla birlikte çoğul anlamını ifade eder. Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:
"Eğer Allah'ın nimetini birer birer saymak isterseniz, onları sayamazsınız." (İbrahim, 14/34) Burada da "nimet" kelimesi tekil olarak zikredilmekle birlikte kastedilen çoğul olarak "nimetler"dir.
Yüce Allah'ın, onların üzerindeki nimetlerinin bir kısmım şöylece sayabiliriz: Fir'avn hanedanından onları kurtarması, aralarından peygamberler göndermesi, üzerlerine semadan kitapları, men ve selva'yı indirmesi, taştan onlar için su fışkırtması ve diğer taraftan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vasıf, nitelik ve risaletini beyan eden Tevrat'ı korumayı onlardan istemesidir... Atalara yapılan nimetler ise evlatlara yapılan nimetlerdir. Çünkü çocuklar da atalarının şerefi ile şereflenirler.
Diğer Ümmetlerin ve Muhammed Ümmetinin Hatırlaması: Meanî bilginleri der ki: Şanı yüce Allah, burada İsrailoğullarına Allah'ın nimetini hatırlamaları emrini vermekte, ancak Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine ise nimetini hatırlamalarını değil de bizzat kendisini anıp hatırlamalarını emrederek şöyle buyurmaktadır:
"Siz Beni anın, Ben de sizi anayım." (el-Bakara, 2/152) Böylelikle diğer ümmetler nimetlere bakıp o nimetleri verene yönelsinler, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmeti ise nimetleri verene bakıp üzerlerindeki nimetin büyüklüğünü anlasınlar.
Ahde Bağlılık:
"Ve ahdime bağlı kalın ki Ben de size olan ahdimi yerine getireyim."
Bu ahdin mahiyeti hakkında, farklı kanaatler ortaya atılmıştır. el-Hasen der ki: Allah'ın ahdi, yüce Allah'ın şu âyetinde dile getirilmektedir:
"Size verdiğimi kuvvetle alın.." (el-Bakara, 2/63);
"Yemin olsun Allah, İsrailoğullarından bir ahid almıştı ve biz onların arasından on iki nakib (kefil) dikmiştik." (el-Maide, 5/12)
Sözü geçen bu ahdin, yüce Allah'ın şu âyetinde dile getirildiği de söylenmiştir:
"Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden onu muhakkak insanlara saklamaksızın açıklayıp anlatacaksınız diye teminat almıştı." (Âl-i İmrân, 3/187)
ez-Zeccâc der ki: "Ahdime bağlı kalın." Benim Tevrat'ta size emretmiş olduğum Muhammed'e tabi olmak emrine uyun. "Ben de size olan ahdimi yerine getireyim." Buna karşılık size kesinlikle vereceğimi belirttiklerimi vereyim: Siz Benim ahdime bağlı kalırsanız, size cennet vardır.
Bir diğer görüşe göre "ahdime bağlı kalın" farzları, sünnete uygun ve ihlâs ile yerine getirin, Ben de onları sizden kabul etmek ve onlara karşılık sizleri mükâfatlandırmak suretiyle "sizlere olan ahdimi yerine getireyim."
Bazıları da şöyle açıklamıştır: 'İbadetler hususunda "ahdime bağlı kalın ki Ben de size olan ahdimi yerine getireyim." Yani sizleri himayeme alıp yüksek basamaklarda ilerleteyim.
Bir diğer görüşe göre de "ahdime bağlı kalın" zahir hedefleri korumak suretiyle emirlerimi yerine getirin, "Ben de" sizin iç aleminizi süsleyerek "size olan ahdimi yerine getireyim."
Bir başka görüşe göre, bu ahid, onun bütün emir, yasak ve tavsiyeleridir. Bunun kapsamına Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizin, Tevrat'ta sözünün geçmesi ve benzeri hususlar da girer. İlim adamlarının çoğunun görüşü budur, doğrusu da budur. Şanı yüce Allah'ın buna karşılık onlara olan ahdi ise onları cennete koymaktır.
Derim ki: Onlardan yerine getirmeleri istenen ahid, aynı şekilde bizden de istenmiş bulunmaktadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ahidleri yerine getirin." (el-Maide, 5/1);
"Ahidleştiğiniz zaman da Allah'ın ahdini yerine getirin." (en-Nahl, 16/91) Bu tür âyetler pek çoktur.
Allah'ın ahdine vefa gösterip onu yerine getirmeleri, şanı yüce Allah'ın da onlara olan ahdini yerine getireceğinin alametidir. Onun sebebi ve gerekçesi değildir. Çünkü yüce Allah'ın onlara olan ahdini yerine getirmesi O'nun onlar üzerindeki bir lütfudur.
Yalnız Allah'tan Korkmak:
"Ve yalnız Benden korkun." Böyle bir emrin gelmesi tehdit manasını da ihtiva etmektedir. "Benden korkun" kelimesinin sonunda nundan sonra yer alması gereken "ya" harfinin düşmesi, âyetin sonu olduğundan dolayıdır. İbn Ebi İshak ise, bu ya'yı aslına uygun olarak şeklinde okumuştur. Sonraki âyetin son kelimesi olan: kelimesini de böylece okumuştur. "Benden" kelimesinin sonu mukadder bir fiil ile nasbedilmiştir. Emir, nehiy ve istifham (soru) kipleri hakkında tercih edilen görüş budur. Konuşma dilinde ifadenin - mübteda ve haber olmak üzere - şeklinde kullanılması da mümkündür."Benden korkun" un haber kabul edilmesi, hazif bulunduğu takdirine göre olabilir. Âyet: Ben sizin Rabbinizim, o bakımdan yalnız benden korkun, demektir.
41
Beraberinizdekileri doğrulayıcı olarak indirdiğime îman ediniz. Ve onu ilk inkâr eden olmayınız. Benim âyetlerimi az bir paha ile satmayınız ve yalnız Benden korkunuz.
"Beraberinizdekileri doğrulayıcı olarak indirdiğime îman ediniz." Yani Kur'ân'ı doğrulayınız, tasdik ediniz. Onların beraberlerinde bulunan ise Tevrat'tır.
"Ve onu ilk inkar eden olmayınız." Buradaki "o" zamiri Ebû'l-Âl-iyye'ye göre Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a aittir. İbn Cüreyc ise, Kur'ân'a aittir, demiştir. Çünkü yüce Allah'ın "indirdiğim" âyeti bunu gerektirmektedir. Tevrat'a ait olduğu da söylenmiştir. Çünkü bu âyet-i kerimede "beraberinizdekileri" âyeti yer almaktadır.
Neden (tekil olarak:) "inkâr eden" buyrulup da "inkâr edenler" buyurulmadı, diye sorulacak olursa, cevabımız şu olur: "İlk inkâr eden" âyeti "ilk inkar eden grup" anlamındadır.
el-Ahfeş ile el-Ferrâ', fiilin manasına göre, bu şekilde geldiğini iddia etmişlerdir. Çünkü âyet: "onu ilk inkâr eden kimse(ler)" anlamındadır. Sîbeveyh de Araplar'ın "en kibar ve en güzel genç" anlamında: "gençlerin en kibarı ve güzeli" tabirini kullandıklarını nakletmektedir. Sîbeveyh der ki: "Onu ilk inkar eden olmayınız" diye buyurulmuştur. Halbuki onlardan önce Kureyşlilerin münkirleri inkar etmiş idi. Bunun anlamı kitap ehli arasından ilk inkar edep grup olmayınız, şeklindedir. Zira böyle bir durumda onların ne yapacaklarına dikkat edilir. Çünkü bilgi sahibi oldukları zannedilmekte ve onların davranışları delil kabul edilmekte idi.
"ilk" kelimesi Sîbeveyh'e göre burada "Kâne: oldu, idi" lâfzının haberi olarak nasb edilmiştir. Bu kelime (evvel: ilk), fiili bulunmayan kelimelerden olup "ef alu" vezninde ve ayn'ı da fâ'sı da (yani ilk ve ikinci harfleri de) "vâv"dır. Bu lafızdan fiil kullanılmayışınn sebebi ise hem ayn'ı, hem de fâ'sı illetli olan bir fiil olmasın diyedir. Basra'lıların görüşü budur. Kûfe'liler ise şöyle derler: Bu kelime "kurtuldu" anlamındaki: “.....” kökünden gelmekte olup aslı “.....” şeklindedir. Bilâhare (ikinci) hemze hafifletilip vâv'a değiştirilerek ilk vâv'a idgam ile "evvel" denilmiştir. Nitekim "hatie" kelimesinin de hemze'si hazif edilmiş (ve "hatiyye: günah" denilmiş)tir. el-Cevherî der ki: Bunun çoğulu, hem "evâil" hem de kalb ile "evâlî" şeklinde gelir. Bir kesim de bu kelimenin aslı "fev'ale" vezninde "vevvele" şeklindedir, der. Birinci vâv" hemzeye kalb edilmiştir. Bunun çoğulunun "evâvil" şeklinde gelmeyiş sebebi ise, orada çoğul elifi bulunan iki "vâv"ın bir kelimede bir araya gelişini Arapların telâffuzu ağır kabul etmeleridir. Bu kelimenin (........) fiilinden "efalu" vezninde isim olduğu da söylenmiştir. Buna göre aslı (........)dir. İkinci hemze vâv'a kalb edilerek "efalu" vezninden "e'falu"ya kalb edilip, hemze, terhil ve ibdâl'den sonra (vâv'a dönüştürülerek ikinci vâv'a) idğâm yapılmıştır.
Hitabın Delili:
Hitap delilini kabul etmeyenlerin lehine bu âyet-i kerimede delil olacak bir taraf yoktur. Hitab delilini kabul etmeyenler Kûfeliler ve onlara muvafakat edenlerdir. Çünkü söylenen sözden maksat, başında da sonunda da küfrü, inkârı yasaklamaktır. Özellikle "ilk"lerin sözkonusu edilmesi, bu işi ilk olarak yapmanın daha büyük oluşundan dolayıdır. Buna göre, anılanların hükmü ile, anılmayanların hükmü birdir. Bu da açıkça anlaşılan bir durumdur.
"Benim âyetlerimi az bir paha ile satmayınız" âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Allah'ın Âyetleri Satılamaz:
Yüce Allah'ın:
"Benim âyetlerimi az bir paha ile satmayınız" âyeti deha önce yer alan "olmayınız" âyetine atfedilmiştir. Yüce Allah, onlara ilk inkar edenler olmalarını yasakladığı gibi, Allah'ın âyetleri karşılığında bir bedel almalarını da yasaklamaktadır. Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in niteliklerini değiştirmek karşılığında rüşvet almalarını yasaklamıştır. Yahudi ilim adamları, bu işi yapıyorlardı. Bu âyetle böyle birşey yapmaları yasaklanmaktadır. Bu, tefsir âlimlerinden bir grubun açıklamasıdır. Bunlar arasında el-Hasen ve başkalan vardır. Bir başka görüşe göre, bu, ilim adamlarının, maaşa benzer ilimlerine karşılık alıp yedikleri birtakım ücretleri vardı. Bu ücreti almaları onlara bu emirle yasaklanmış olmaktadır.
Bir başka görüşe göre, hahamlar ücret mukabili insanlara dinlerini öğretirlerdi, bu işi yapmaları onlara yasak edildi. Onların kitaplarında ise şu ifadeler yer almaktadır: Ey Âdemoğlu! Sana herhangi bir bedel alınmaksızın ilim öğretildiği gibi sen de bedelsiz, yani ücretsiz olarak öğret. Bu açıklamayı da Ebû'l-Âl-iyye yapmıştır.
Bir diğer görüşe göre ise, bu âyetin anlamı şudur: Benim emirlerimi, yasaklarımı, âyetlerimi az bir pahaya değişmeyin. Yani dünya ve dünya ömrü ve herhangi bir değeri olmayan hayatın tümü az bir bedeldir. Onların bu emir, yasak ve âyetler karşılığında aldıkları şeye "paha, bedel" ismi verilmiştir. Çünkü bunun karşılığında o şeyleri almışlardır. O bakımdan bu aldıkları bizzat "paha" olmasa bile ona bu ad (paha, semen) verilmiştir. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden de geçmiştir. Şair bu hususa işaretle şöyle demektedir:
"Bir günah işlemeye gayret ettiysen veya işlediysen
Sen haccı terketmekle eline bir paha geçirmiş olmazsın."
Derim ki: Bu âyet-i kerîme, her ne kadar İsrailoğulları hakkında özel olarak vârid olmuş ise de onların davranışlarını yapan kimseleri de kapsamaktadır. Hakkı değiştirmek, yahut onu işlemez hale getirmek karşılığında rüşvet alan veya öğretmekle görevli olduğu şeyi öğretmekten çekinen veya yapacak başka kimse olmadığından dolayı ücret almadıkça bildiğini öğretmek istemeyen bir kimse, bu âyetin bildirdiği hükmün kapsamına girer.
Ebû Dâvûd'un rivâyetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kendisi aracılığıyla yüce Allah'ın rızasının arandığı bir bilgiyi öğrenip de bunu ancak dünya hayatının menfaatini elde etmek için öğrenen kişi, Kıyâmet gününde cennetin kokusunu alamayacaktır." Ebû Dâvûd, İlim 12; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, III, 338.
2- Kur'ân ve İlim Öğretmeye Karşılık Ücret Almak:
Bu âyet-i kerîme ve aynı anlamı dile getiren diğer âyetler dolayısıyla ilim adamları, Kur'ân ve İslâm ilimlerini öğretmek karşlığında ücret almak hususunda farklı görüşlere sahiptirler. ez-Zührî ve Rey taraftarları bunu uygun görmez ve şöyle derler: Kur'ân öğretmek karşılığında ücret almak câiz değildir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'i öğretmek yüce Allah'a yakınlaşmak ve ihlâs gibi bir niyete gerek duyan farz ibadetlerden bir tanesidir. Dolayısıyla tıpkı namaz ve oruç gibi, Kur'ân öğretmek için de ücret alınamaz. Zaten yüce Allah da: "Benim âyetlerimi az bir paha ile satmayınız" diye buyurmaktadır. Diğer taraftan İbn Abbâs'ın rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Çocuklarınızın öğreticileri sizin en kötülerinizdir. Yetime en az merhamet edenler, yoksula karşı da en kaba davrananlar onlardır."
Ebû Hüreyre de der ki: Ey Allah'ın Rasulü, dedim. Öğreticiler hakkında ne dersin? Şöyle buyurdu: "Aldıkları dirhemleri haram, giydikleri elbise haram, konuştukları sözler ise riyakârlıktır." Hadisleri herhangi bir kaynakta tesbit edemedik. Kurtubînin bunlar hakkındaki ilmi kanaati birazdan gelecektir.
Ubade b. es-Sâmit'in de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Suffe ashabından bazılarına Kur'ân-ı Kerîm okumayı ve yazı yazmayı öğrettim. Onlardan birisi bana bir yay hediye etti. Kendi kendime: Bu bir mal değildir. Allah yolunda bu yay ile ok atarım, dedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bu yay hakkında soru sordum, şöyle buyurdu: "Eğer onun karşılığında sana cehennemden boynuna bir gerdanlık dolanmasını istiyorsan onu kabul et." İbn Mâce, Ticârât 8; Müsned, V, 315.
Kur'ân öğretmek karşılığında ücret almayı Mâlik, Şâfiî, Ahmed, Ebû Sevr ve ilim adamlarının çoğunluğu câiz kabul ederler. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in İbn Abbâs'tan rivâyet edilen -rukye hadisinde- şöyle dediği nakledilmiştir: "Karşılığında ecir almakta en haklı olduğunuz şey Allah'ın Kitabıdır." Bu hadisi, Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, İcâre 16, Tıbb 34; İbn Mâce, Ticârât 8. Bu, konu ile ilgili görüş ayrılığını ortadan kaldıran bir nastır, buna bakılması bunun esas alınması gerekir.
Bu görüşü kabul etmeyenlerin Kur'ân öğretmeyi, namaza ve oruca kıyas etmeleri ise fasittir. Çünkü böyle bir kıyas nassa zıttır. Diğer taraftan bunlar arasında bir fark vardır. Şöyle ki; namaz ve oruç, işleyene has ibadetlerdir. Kur'ân öğretme ise öğreteni aşan ve başkasını da kapsamına alan bir ibadettir, Buna göre bu kişinin bilgisini başkasına aktarmaya çalışması karşılığında -Kur'ân yazmasını öğretmekte olduğu gibi- ücret alması câiz olur. İbnu'l-Münzir der ki: Ebû Hanîfe, ücret karşılığında Kur'ân öğretilmesini mekruh görmektedir. Buna karşılık bir kişinin kendisine belli bir levha, şiir yahut şarkıyı bilinen ücret karşılığında ücretle yazmayı câiz kabul etmektedir. O, masiyet olan bir işte icareyi câiz görüyorken itaat olan bir işte bunu batıl görmektedir.
Âyet-i kerimenin delil gösterilmesine karşılık verilecek cevaba gelince, evvela bu âyet-i kerimeden kasıt İsrâiloğullarıdır. Bizden öncekilerin şeriatinin bizim için şeriat olup olmadığı hususu ise ihtilaflı bir konudur. Diğer taraftan ücret alınmasını câiz kabul etmeyen kesim, bizden öncekilerin şeriatinin delil olduğunu kabul etmemektedirler.
Bir diğer cevap: Âyet-i kerîme öğretecek başka bir kimse bulunmadığından dolayı kendisinin muayyen olarak öğretmesi gereken, fakat ücret almadıkça bu işe yanaşmayı kabul etmeyen kimse hakkındadır. Eğer öğretecek başka kimse bulunuyor ise, konu ile ilgili sünnetten delil dolayısıyla ücret alması câiz olur. Diğer taraftan muayyen olarak kendisi öğretmesi gerekmekle birlikte, kendisine, çoluk çocuğuna harcayacak malı bulunmayabilir. O takdirde böyle bir kimsenin öğretmesi vacib olmaz ve kendi işine ve mesleğine devam edebilir. O takdirde İmâmın (İslâm devlet başkanının) dini ayakta tutmak için bunu yapacak kimseleri tayin etmesi gerekir. İmâm bunu yapmayacak olursa müslümanların bu işi yapmaları görevidir. Çünkü Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahü anh) halifeliğe getirilip bu iş için tayin edilince, aile halkının ihtiyaçlarını karşılayacak malı yoktu. O bakımdan birtakım kumaşlar alıp pazara çıktı. Bu hususta onunla görüşülünce şöyle dedi: Peki ben çoluk çocuğumun masrafını nereden karşılayacağım? Onu pazardan geri döndürdüler ve ona yetecek kadar bir maaş tesbit ettiler.
Delil diye ileri sürdükleri hadislere gelince; bunlar arasında ayakları üstünde durabilecek bir hadis yoktur. Nakil bilgisine sahip kimselere göre bunlardan herhangi birisi sahih değildir.
İbn Abbâs'ın hadisine gelince, onu Saîd b. Tarîf, İkrime'den o da İbn Abbâs'tan diye rivâyet etmiştir. Sözü geçen Said b. Tarîf ise metruk bir ravidir.
Ebû Hüreyre'nin rivâyet ettiği hadis ise, Ali b. Âsım, Hammâd b. Seleme'den, o Ebû Curhum'den, o da Ebû Hüreyre'den yoluyla gelmiştir. Ebû Curhum ise meçhul ve bilinmeyen bir ravidir. Ayrıca Hammâd b. Seleme, kendisine Ebû Curhum denilen herhangi bir kimseden rivâyette bulunmuş değildir. Hammâd bunu Ebû'l-Mühezzim'den rivâyet etmiştir. O da hadisi metruk bir ravidir. Ve bu asılsız bir hadistir.
Ubade b. es-Sâmit'in hadisine gelince, bunu Ebû Dâvûd, Muğîre b. Ziyad el-Mavsili'den, o Ubade b. Nusey'den o Esved b. Salebe'den o da Ubade yoluyla rivâyet etmiştir. Muğire ise, ilim ehlince bilinen bir kimse olmakla birlikte, münker birtakım rivâyetleri de vardır. İşte bu da onun münker rivâyetlerinden birisidir. Bunu da Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) söylemiştir. Devamla der ki: Yayın hediye edilmesi ile ilgili hadise gelince bu, ilim ehli tarafından bilinen bir hadistir. Çünkü Ubâde b. es-Sâmit'ten iki yolla rivâyet edilmiştir. Bu hadis, Ubey b. Ka'b'dan da rivâyet edilmiştir. Bk. İbn Mâce, Ticârât 8. Bu rivâyeti Mûsa b. Ali'den, o babasından o da Ubey'den rivâyet etmiştir, ancak rivâyet munkatı'dır, (senedinde kopukluk vardır). Bu konuda nakil açısından gereğince amel etmeyi gerektirecek bir hadis yoktur. Ubade ve Ubey'in hadislerinin de te'vil edilme ihtimalelleri vardır. Çünkü Kur'ân'ı önce Allah rızası için öğretmiş olması sonra da bunun için ecir almaya kalkışmış olması, mümkündür. Diğer taraftan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "İnsanların ve yeryüzünde yürüyenlerin hayırlısı öğretmenlerdir. Din eskimeye yüz tuttukça onu yenilerler. Onlara (hediye) veriniz, fakat onları ücretle tutmayınız, o takdirde onları sıkıntıya sokarsınız. Çünkü öğretmen, küçüğe "bismillahirrahmânirrahîm" de dese, küçük de: "bismillahirrahmânirrahim" diyecek olsa, yüce Allah, bundan dolayı küçüğe, öğreticisine ve anne ve babasına ayrı ayrı cehennemden azad olmak beratı yazar."
3- Ücretle Namaz Kıldırmak:
İlim adamları, ücretle namaz kıldıranın hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptir. Eşheb'in Mâlik'ten rivâyetine göre, ramazanda insanlara ücretle teravih kıldıran kimsenin arkasında namaz kılmanın hükmü sorulmuş, (Mâlik) "onda bir sakınca olmayacağını umarım" diye cevap vermiştir. Ancak farz namazda İmâm Mâlik bunu daha çok kerih görmüştür. Şâfiî ve mezhebine mensup olanlar ile Ebû Sevr şöyle demektedir: Bunda bir sakınca yoktur, böyle bir kimsenin arkasında namaz kılmakta da mahzur yoktur. el-Evzaî ise: Böyle birisinin namazı olmaz, "demiştir. Ebû Hanîfe ve onun mezhebine mensup olanlar -önceden de geçtiği üzere- bunu mekruh görürler. İbn Abdi’l-Berr de der ki: Bu mes'ele bir önceki mes'ele ile alakalıdır, her ikisi asıl itibariyle birdir.
Derim ki: Yüce Allah'ın izniyle Tevbe Sûresi'nde buna dair Kitap'tan aslî bir delil gelecektir.
İbnu'l-Kasım, şiir ve nahiv öğretme mukabilinde ücret almayı mekruh görmüştür. İbn Habib ise der ki: Şiir, mektup yazmak ve eyyamu’l-arab (arabların ünlü Savaş günleri)in öğretilmesi karşılığında ücret almakta bir mahzur yoktur. Ancak şaraptan söz eden çirkin sözler ve yergi (hiciv) ihtiva eden şiirler mekruhtur.
Ebû Hasan el-Lahmî der ki: Onun bu görüşüne göre şiir yazmak ve şiir kitaplarını satmak da câiz olmalıdır.
Şarkıcılık, ağıtçılık ise her halükarda yasaktır.
4- Peygamber İzinde Örnek Bir Âl-im, Ebû Hâzim:
Ebû Muhammed ed-Dârimî Müsned'inde şu rivâyeti kaydetmektedir: Dârimi, Mukaddime 56. Bize Ya'kub b. İbrahim anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Ömer b. el-Kumeyt anlattı, dedi ki: Bize Ali b. Vehb el-Hemedanî anlattı, dedi ki: Bize ed-Dahhâk b. Mûsa haber verdi, dedi ki:
- Süleyman b. Abdülmelik Mekke'ye giderken yolu Medine'ye uğrar ve orda birkaç gün kalır. Der ki:
- Medine'de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından herhangi bir kimseye yetişmiş kişi var mıdır? Ona:
- Ebû Hâzim adında birisi vardır, dediler. Arkasından haberci gönderdi. Süleyman'ın yanına gelince ona:
- Ebû Hâzim, bizden ne diye böyle ırak duruyorsun? Ebû Hâzim der ki:
- Ey mü’minlerin emiri, benden ne gibi bir ilgisizlik gördün? Şöyle der:
- Medinelilerin ileri gelenleri yanıma geldiği halde sen gelmedin. Ebû Hâzim:
- Mü’minlerin emiri, olmadık bir şeyi söylemekten Allah'a sığındırırım seni. Bugünden önce ne sen beni tanımıştın, ne de ben seni görmüştüm. Bu sefer Süleyman Muhammed b. Şihâb ez-Zührî'ye dönüp şöyle dedi:
- Bu yaşlı adam isabet etti ve ben hata ettim. Süleyman devamla der ki: Ebû Hâzim, bize ne oluyor ki ölümden hoşlanmıyoruz. Ebû Hâzim:
- Çünkü sizler âhiretinizi tahrib ettiniz, dünyanızı imar ettiniz. O bakımdan ma'mur bir yerden harabe bir yere geçişten hoşlanmıyorsunuz. Süleyman:
- Ebû Hâzim, doğru söyledin, der. Peki yarın yüce Allah'ın huzuruna nasıl girilecektir? Ebû Hâzim der ki:
- İyilik yapan bir kimse ayrılıktan sonra aile halkının yanına döner gibi olacaktır. Kötülük yapan kimse ise, efendisine geri gelen kaçkın köle gibi olacaktır. Bunun üzerine Süleyman ağladı ve şöyle dedi:
- Ah, bir bilseydim, Allah katında ne ile karşılaşacağımızı? Ebû Hâzim ona der ki:
- Amellerini Allah'ın Kitabına göre değerlendir. Süleyman:
- Onu değerlendirmek için nereye bakmalıyım diye sorunca, Ebû Hâzim şu cevabı verir:
-
"İyiler hiç şüphesiz ni'metler içindedirler, kötüler ise hiç şüphesiz cehennemdedirler." (el-İnfitar, 82/13-14) Süleyman der ki:
- Ebû Hâzim, Allah'ın rahmeti nerede kaldı? Ebû Hâzim der ki:
- "Allah'ın rahmeti iyilere yakındır." Süleyman sorar:
- Ebû Hâzim, Allah'ın kulları arasında en değerliler kimlerdir? Ebû Hâzim der ki:
- İnsaf, merhamet sahibi ve akıllı kimselerdir. Süleyman ona sorar:
- Hangi amel daha faziletlidir? Şu cevabı verir:
- Haramlardan uzak kalmakla birlikte farzları eda etmek. Süleyman sorar:
- Hangi dua kabule şayandır? Ebû Hâzim:
- Kendisine iyilik yapılan kimsenin iyilik yapana yaptığı dualeyhisselâmüleyman sorar:
- Hangi sadaka daha faziletlidir? Ebû Hâzim:
- Yoksul dilenciye ve az bir malı olmakla birlikte gücü yettiğince verenin, bununla birlikte bu sadakayı başa kakmayan ve bundan dolayı rahatsız etmeyenin sadakası.
- Hangi söz daha adildir; deyince Ebû Hâzim:
- Kendisinden korktuğun yahut birşeyler umduğun kişi önünde hakkı söylemek, der. Süleyman:
- En akıllı mü’min hangisidir? diye sorunca, Ebû Hâzim:
- Allah'a itaat ile amel eden ve insanlara da o yolu gösteren kimsedir, der. Süleyman:
- En ahmak mü’min hangisidir diye sorunca, Ebû Hâzim şöyle der:
- Kardeşi zalim olduğu halde, kardeşinin hevâsına uygun hareket ederek böylelikle başkasının dünyalığı uğrunda âhiretini feda eden kimsedir. Süleyman ona:
- İsabet ettin, der. Devamla;
- Peki bizim içinde bulunduğumuz bu durum hakkında ne dersin? Ebû Hâzim der ki:
- Ey mü’minlerin emiri, izin ver de bunun cevabını vermeyeyim, der. Süleyman ona:
- Hayır, der. Fakat sen bu sözlerini bana vereceğin bir öğüt olarak söyle. Ebû Hâzim şöyle der:
- Ey mü’minlerin emiri, senin babaların insanları kılıç zoruyla baskı altına aldılar. Bu yönetimi zorla, müslümanlarla istişare etmeksizin ve onların rızası dışında ele geçirdiler. Onlardan çok büyük sayıda kimseler öldürdüler. Buna rağmen bu yönetimi bırakıp öbür dünyaya gittiler. Keşke onların neler söylediklerinin ve onlara neler söylendiğinin farkına varsan. Süleyman ile birlikte oturanlardan birisi:
- Ne kötü söz söyledin Ebû Hâzim? deyince; Ebû Hâzim şöyle der:
- Sen yalan söylüyorsun. Çünkü Allah, ilim adamlarından insanlara hakkı mutlaka açıklayacaklarına ve onu hiçbir şekilde gizlemeyeceklerine dair söz almıştır. Süleyman ona:
- Peki bizim bozuklukları ıslah etmemiz nasıl mümkün olacaktır? Ebû Hâzim şöyle der:
- Hayırsızlığı bırakır, mürüvvete yapışır ve eşitlikle paylaştırırsınız. Süleyman ona:
- Böyle bir şeyi nasıl yapabiliriz, diye sorunca, Ebû Hâzim şu cevabı verir:
- Malı helal yoldan alırsınız ve ehil olan kimselere verirsiniz. Süleyman ona:
- Ebû Hâzim, bize arkadaşlık etmeye var mısın? Sen bizden istifade eder, biz de senden istifade ederiz. Ebû Hâzim şu cevabı verir:
- Bundan Allah'a sığınırım. Süleyman:
- Nedenmiş o, diye sorunca, Ebû Hâzim der ki:
- Az dahi olsa size meyletmekten korkarım. O vakit yüce Allah bana hayatın da ölümün de azabını kat kat tattırır. Süleyman ona:
- Ne ihtiyacın varsa arzet, deyince Ebû Hâzim şu cevabı verir:
- Beni ateş azabından kurtar ve cennete koy. Süleyman:
- Bu iş benim yapabileceğim bir iş değildir, deyince; Ebû Hâzim şu cevabı verir:
- Benim de senden başka bir ihtiyacım yok, der. Süleyman:
- Bana dua et, deyince Ebû Hâzim şöyle der:
- Allah'ım, eğer Süleyman Senin dostun ise Sen ona dünya ve âhiretin hayrını kolaylaştır. Eğer Senin düşmanın ise onu perçeminden tut, sevdiğin ve razı olduğun şeylere ilet. Süleyman ona:
- Bu kadar mı? diye sorar Ebû Hâzim şu cevabı verir:
- Eğer sen bu işe ehil isen ben gerçekten çok veciz fakat senin için çok şeyler istedim. Eğer bu duaya ehil bir kimse değil isen, ben kirişi olmayan bir yay ile ok atmamalıyım. Süleyman ona:
- Bana tavsiyede bulun, deyince Ebû Hâzim:
- Sana özlü tavsiyede bulunacağım der: Rabbini ta'zim et. Sana yasakladığı bir yerde seni görmesin ve sana emrettiği yerde bulsun.
Ebû Hâzim Süleyman'ın yanından çıkıp gidince, ona yüz dinar gönderir ve: - Sen bunları harca, buna benzer sana daha pek çok miktar vermeye hazırım der. Ancak Ebû Hâzim bu yüz dinarı ona geri gönderir ve Süleyman'a şunları yazar: Mü’minlerin emiri, senin bana sorduğun soruların bir şaka olmasından benim de sana cevap vermemin senden bağış beklemek umuduyla olmasından Allah'a sığınırım. Ben böyle birşeyi sana yakıştıramıyorum. Ya kendime bunu nasıl yakıştırırım? Şunu bil ki İmrân oğlu Mûsa, Medyen şehrinin su kaynağına varınca Bk. el Kasas, 28/23-26 orada koyunlarını sulayan çobanlar görür. Onlardan beri tarafta da koyunlarını öbür koyunlara karışmaktan alıkoyan iki kız görür. Kızlara durumlarını sorar, onlar da: Çobanlar koyunlarını sülayıp gitmedikçe biz kendi koyunlarımızı sulamayız, babamız koca bir ihtiyardır, dediler. Hazret-i Mûsa, onların koyunlarını suladı, ondan sonra da gölgeye çekilip şöyle dua etti: Rabbim, ben Senin bana indireceğin hayra muhtacım. O, bu duayı yaparken aç idi, düşman tehlikesinden korkuyordu, güvenlik içerisinde değildi. Buna rağmen Rabbinden diledi, insanlardan hiçbir şey dilemedi. Çobanlar bu işin farkına varamadılar, ancak o iki kız bu işi farketti. Babalarına döndüklerinde durumu ve Mûsa'nın söylediklerini anlattılar. Babaları olan Şuayb (aleyhisselâm) şöyle dedi: Bu aç bir adamdır. Daha sonra kızlarından birisine: Git onu buraya davet et, dedi. Kız Mûsa'nın yanına varınca ona gereken saygıyı gösterdi, yüzünü örterek: Babam seni bizim koyunlarımızı sulamanın ücretini vermek üzere seni mükâfatlandırmak için çağırıyor. Kızcağız "bizim koyunlarımızı sulamanın ücreti" tabirini söyleyince bu iş, Mûsa'ya ağır geldi, ancak arkasından gitmekten başka bir yolu da yoktu. Çünkü dağlar arasında aç ve yapayalnız idi. Arkasından gidince esen rüzgar elbiselerini vücuduna yapıştırıyor, vücut çizgileri ortaya çıkıyordu. Mûsa ise kimi zaman yüzünü yana çeviriyor, kimi zaman gözlerini kapatıyordu. Artık sabrı tükenince ona: Ey Allah'ın kadın kulu, arkamda dur ve sözlerinle hangi tarafa gideceğimi bana göster, dedi.
Hazret-i Mûsâ, Hazret-i Şuayb'ın yanına varınca akşam yemeğinin hazırlanmış olduğunu görür. Hazret-i Şuayb ona: Gel otur delikanlı, yemek ye dedi. Hazret-i Mûsa ona: Allah'a sığınırım, dedi. Hazret-i Şuayb ona: Neden, aç değil misin, diye sorunca Hazret-i Mûsa: Evet açım fakat ben bu yemeğin kızlarının koyunlarını sulamamın bir bedeli olmasından korkarım. Bizler ise öyle bir aileye mensubuz ki biz dinimizi yeryüzü dolusu altına dahi değişmeyiz. Hazret-i Şuayb ona şöyle der: Hayır delikanlı, fakat bu şekilde yemek ikram etmek benim de adetimdir, atalarımdan beri de adetimizdir. Bizler misafire ikram ederiz, yemek yediririz. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa oturur, yemek yer. Şimdi eğer sen, bu yüz dinarı, söylediğim sözler karşılığında bir bedel olarak bana gönderdiysen, şunu bil ki leş, kan, domuz eti zaruret halinde bunlardan daha helaldir. Ve eğer bu gönderdiğin dinarları Beytülmal'deki bir hak diye bana gönderdiysen bu konuda benim benzerim nice kimseler vardır. Eğer benim gibi olanlarla aramda bir eşitlik sağladıysan mesele yok, değilse benim bunlara ihtiyacım yok.
Derim ki: İşte, Allah'ın Kitabına ve peygamberlere uymak böyle olur. Şu faziletli İmâma, şu büyük ilim adamına bakınız. Nasıl da ameli karşılığında bir bedel almıyor, vasiyet karşılığında bir paha kabul etmiyor, verdiği öğüde karşılık ihsanları istemiyor. Aksine hakkı açık-seçik bir şekilde beyan ediyor. Bundan dolayı da herhangi bir korkuya kapılmıyor, ürkmüyor. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bir kimsenin birisinden korkusu, nerede olursa olsun, hakkı söylemesini veya yapmasını engellemesin." Tirmizî, Fiten 26; İbn Mâce, Fiten 20; Müsned, III, 5. Kur'ân-ı Kerîm'de de şöyle buyurulmaktadır:
"Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar," (el-Maide, 5/54)
Yüce Allah'ın:
"Ve yalnız Benden korkun" âyetinde yer alan "korkma" (takva )ya dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bk. el-Bakara, 2/2. âyet, "takva sahipleri için hidâyettir" âyeti, 4. başlık. Burada yer alan “........” âyeti önceden de söylendiği gibi “........” şeklinde de okunmuştur.
Sehl b. Abdullah der ki: "Benden korkun" âyetinde yüce Allah, şunu söylemek istiyor: Benim hakkınızdaki ezelî bilgim gereğince Benden korkun.
(Bundan önceki âyet-i kerimede yer alan:) "Ve yalnız Benden korkun" âyeti ile de sizin hilelerinize vereceğim cezalardan ve sizleri (imkanlar vermek suretiyle, istidrac yoluyla) derece derece azaba yaklaştırmaktan korkun demektir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Âyetlerimizi yalanlayanları Biz bilmeyecekleri bir yönden derece derece helake yaklaştıracağız." (el-A'raf, 7/182);
"Allah'ın mekrinden (azabından) ziyanda olanlardan başkası kendisini emin hissetmez." (el-A'raf, 7/99) Yüce Allah, bu âyetinde peygamber olsun, sıddîk olsun kimseyi istisna etmemiştir.
42
Kendiniz bilip dururken hakkı batıla karıştırıp hakkı da gizlemeyiniz.
Yüce Allah'ın:
"Hakkı batıla karıştırıp... " âyetinde yer alan: "lebs" mastarı karıştırmak demektir. Apaçık olan birşey içinden çıkılmaz birşey ile karıştırıldığında, birşeyin hakkı batılına karıştırıldığında bu tabir kullanılır. Yüce Allah da -aynı kökten gelen kelimelerle- şöyle buyurmaktadır:
"Onları yine düşmekte oldukları şüpheye düşürürdük. " (el-En'am, 6/9) Açık olmayan bir iş hakkında da bu tabir kullanılır. Hazret-i Ali'nin Haris b. Havt'a söylediği şu sözlerde de bu anlam gözetilmiştir: "Ey Haris, senin için iş, çıkılmaz bir hal almıştır. Hak, kişilerle bilinmez, fakat hakkı bil ki hak ehlini de bilesin."
el-Hansâ der ki:
"Seninle oturanın hak söylediğini görürsün zannedersin ki
O doğrudur, fakat heyhat, onun hakka ne karıştırdığına bir bak
Sözünü doğrula, düşmanlığından sakın
Ve o sana nasıl karışık göstermişse sen de birtakım işleri karışık göster ona"
el-Accâc da der ki:
"O kadınlar, hakkı cinayetle karıştırınca
Varlık bulup Zeyd'i benden satın aldılar."
Said'in rivâyetine göre Katâde yüce Allah'ın:
"Hakkı batıla karıştırmayınız" âyetini şöyle açıklamaktadır: Yani Yahudiliği Hıristiyanlığa karıştırmayınız. Siz yüce Allah'ın başkasını kabul etmediğini ve ancak ona karşılık mükâfat verdiğini bildiğiniz Allah'ın dininin İslâm olduğunu biliyorsunuz. Diğer taraftan Yahudilik ve Hıristiyanlığın sonradan uydurulmuş ve Allah'tan gelmemiş dinler olduğunu bilmektesiniz. Antere'nin;
"Ve bir bölüğü bir başka bölüğe katıp karıştırdım"
Sözü de zahiren bu anlamdadır. Bunun (elbise giymek) anlamına gelen "libas"ten gelmiş olma ihtimali de vardır. Bir görüşe göre âyet-i kerimede de bu anlam sözkonusudur.
Hakkı bâtıl ile örtmeyiniz demektir. Elbise giymek de burdan gelmektedir. Erkeğin libası onun zevcesidir. Koca da hanımının libasıdır. el-Ca'dî derki:
"Onunla yatan, boynunu büktüğünde
O da üzerine bükülür ve bir libas olur."
el-Ahtal da şöyle demiştir:
"Ben zaman boyunca bu iş için giyindim
Nihayet başım ağardı ve beyazlarla tutuştu."
(Aynı kökten gelen) el-lebûs: Elbise veya zırh türünden giyilen herşey hakkında kullanılır. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:
"Ve ona sizin için giyecek (zırh) yapmak sanatını öğrettik." (el-Enbiya, 21/80)
Bir kişinin iç yüzünü tanıyıncaya kadar onunla birlikte olmak hakkında da (aynı kökten): "Lâbese" fiili kullanılır. Sözü dinlenebilir gibi olan kimse hakkında da (yine aynı kökten): "melbes" kelimesi kullanılır. Şair der ki:
"Şunu bil ki kişi için yokluktan sonra bir kazanç olur
Ve saçın ağarmasından, uzun ömürden sonra da sözü dinlenir."
Ka'be ve hevdec (devenin üzerinde kadınların oturacağı yer) üzerindeki örtülere de "libs" denilir. "Batıl" Arap dilinde hakkın muhalifi olan demektir. Anlamı zail olup yok olan demektir. Nitekim şair Lebid şöyle demiştir:
"Şunu bil ki Allah dışında herşey batıldır."
Bir kişinin kanı boşuna gittiği ve karşılıksız kaldığı zaman "butul" tabiri kullanılır. "Batıl" şeytan, "batal" kahraman demektir. Çünkü kahraman bir kimse karşısında bulunan diğer kahramanı ıbta\ eder. Şair Nabiğa der ki:
"Sancakları vardır onların, şerefli kahraman birisinin ellerinde
Genişçe vadileri gözünü kırpmadan geçer."
Kadın için "batalatu" denilir. İşsiz kalma haline de "bitâle" denilir.
Tefsir âlimleri, yüce Allah'ın:
"Hakkı batıla karıştırmayın" âyetinin anlamı hakkında farklı kanaatler ortaya atmışlardır. İbn Abbâs ve başkasından rivâyet edildiğine göre: Siz de Kitap'ta bulunan hakkı batıla karıştırmayınız. Bu değiştirmek ve değişikliğe uğratmaktır.
Ebû'l-Âl-iyye de der ki: Yahudiler şöyle dediler: Evet, Muhammed gönderilmiş bir peygamberdir, fakat bizden başkasına. Onların Hazret-i Peygamber'in gönderilmiş bir peygamber olduğunu kabul etmeleri bir haktır, fakat kendilerine gönderildiğini inkâr etmeleri ise bir batıldır. İbn Zeyd de der ki: Haktan kasıt Tevrat'tır, bâtıldan kasıt ise onların Tevrat'ta bulunup da değiştirdikleri Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ve başka doğru şeylere dair bilgilerdir.
Mücâhid de der ki: Yahudiliği ve Hıristiyanlığı İslâm'a karıştırmayınız demektir. Aynı açıklamayı Katâde de yapmıştır. Daha önce buna işaret ettik.
Derim ki: İbn Abbâs'ın açıklaması daha doğrudur. Çünkü bu genel bir ifade olup, bu konuda ileri sürülmüş bütün görüşler kapsamına girmektedir. Yardımı Allah'tan talep ederiz.
"Hakkı da gizlemeyiniz" anlamındaki âyet, "karıştırmayın" anlamındaki âyete ait olabilir. O tek türde meczûmdur. Bununla birlikte hazfedilmiş bir “.....” edatı ile nasb edildiği de kabul edilebilir. O zaman ifadenin takdiri: Sizden hakkı karıştırmak ve onu gizlemek işleri sadır olmasın, şeklinde olur. İbn Abbâs der ki: Burada onların bile bile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın durumunu gizlemeleri kastedilmektedir. Muhammed b. Sîrin de der ki: Düşmanların onlara üstünlük sağlaması ve zillete duçar olmaları esnasında İsrailoğullarının musibete uğramaları üzerine Hazret-i Harun soyundan gelen bir grup Yesrib'e gelip yerleşti. Bu grup o günlerde Tevrat'ı bilen kimseler idi. Yesrib'de ikamet ettiler ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın aralarından çıkmasını bekleyip durdular. Bu halleriyle peygamberliğine îman ediyor, tasdik ediyorlardı. Bu ilk atalar Hazret-i Peygamber'e îman ederek gittiler. Daha sonra soylarından"gelen nesiller arka arkaya geldiler ve nihayet onların soyundan gelenler Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a yetiştiler. Onun peygamber olduğunu bile bile onu inkar ettiler. İşte yüce Allah'ın:
"İşte, o tanıdıkları, kendilerine gelince onu inkâr ettiler." (el-Bakara, 2/89) âyetinin kastettiği budur.
"Kendiniz bilip dururken." Aslında bu ibare âyetin sonundadır, ancak meal zaruret dolayısıyla bu bölümle ilgili tefsir de buraya alınmıştır. Bu, hal cümlesidir. Yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) haktır. Onu inkar etmeleri inadî bir küfürdür. Yüce Allah, burada bilgi sahibi olduklarına tanıklık etmiyor. Bildiklerini gizlemelerini yasaklıyor. Bu, bilip durduğu halde günah işleyen kimsenin günahının daha ağır olduğunun ve isyanının bilmeyen bir cahilin isyanından daha ileri olduğunun delilidir. Buna dair açıklamalar yüce Allah'ın:
"Siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutur musunuz?" (el-Bakara, 2/44) âyetini açıklarken gelecektir.
43
Namazı dosdoğru kılınız, zekâtı veriniz ve rükû' edenlerle siz de rükû' ediniz.
Âyetine dair açıklamalarımızı otuzdört başlık halinde sunacağız:
1- Namaz Kılmak Emri:
"Namazı dosdoğru kılınız." Bu emir vücûb (farziyet) ifade eder. Bu konuda görüş ayrılığı yoktur. Namazı dosdoğru kılmanın anlamı namaz (anlamını ifade eden salat) kelimesinin nerden türediği ve buna dair genel hükümler hakkındaki açıklamalar önceden yapılmıştır. Allah'a hamdolsun.
2- Zekât Emri:
"Zekâtı veriniz." Âyeti tla vücûb ifade eden bir emirdir. (Arapçada hemzeli olarak) îtâ kelimesi ile (ayn harfi ile) i'tâ aynı anlamdadır. Yüce Allah (birinci kökten gelen kelimeyi kullanarak) şöyle buyurmaktadır:
"Eğer bize lütfundan verirse yemin olsun ki sadaka vereceğiz." (et-Tevbe, 9/75) Eğer bu kelimenin hemzesi uzatılmadan söylenirse, gelmek anlamındadır. Eğer bu geliş, karşılamak anlamını ifade ediyorsa, o takdirde uzatılır. Şu Hadîs-i şerîfte olduğu gibi: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gidecek ve ona haber vereceğim." Bu hadis daha sonra gelecektir.
3- Zekât Kelimesinin Sözlük Anlamı:
Bu kelime, artıp çoğalan birşey hakkında kullanılan "zekâ"dan alınmıştır. Nitekim artıp çoğalan mal ve ekin hakkında bu kelime kullanıldığı gibi, çokça hayır yapan kimseler hakkında da bu kökten gelen "zekî" kelimesi kullanılır. Malı eksilttiği halde maldan çıkartılan zekâta bu adın veriliş sebebi ise, o malın bereket ile artması yahut zekât verenin aldığı sevap ve ecir ile çoğalması açısındandır. Tek olan bir şeye ilave ederek onun çift olmasını ifade etmek için de "zeka’l-ferd" denilir. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Dörtten aşağı, tek yahut da çift idiler,
Eski elbise giymediler ama insanların kısmetleri alabildiğine yükseliyordu."
Zekâtın kökünün güzel övgü anlamında olduğu da söylenmiştir. "Hakim şahidi tezkiye etti" ifadesi buradan gelmektedir. Sanki zekâtını çıkartıp veren kimse kendisinin güzel bir şekilde övülmesini temin etmiş gibidir. Şöyle de denilmiştir: Zekât, arındırmak ve temizlemek kökünden alınmıştır. Nitekim: "Filan kişi tezkiye oldu" tabiri tenkid kirliliğinden ve gafil bırakılmaktan temizlendi anlamındadır. Buna göre, malının zekâtını veren bir kimse, o malında Allah'ın yoksullar için tayin etmiş olduğu hakkı çıkartarak sorumluluktan arındırılıyor gibidir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da verilen Zekâtlara "insanların kirlilikleri" ismini vermiştir. Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:
"Onların mallarından bir sadaka al ki bununla kendilerini temizlemiş, onları arındırmış olasın." (et-Tevbe, 9/103)
4- Bu Âyette "Zekâtdan Kasıt:
Bu âyet-i kerimede "zekât" ile neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler vardır. Farz olan zekâtın kastedildiği söylenmiştir. Çünkü namaz ile birlikte sözkonusu edilmektedir. Bir diğer görüşe göre ise, buradaki zekâttan kasıt fıtır sadakasıdır. Bunu İbnu'l-Kasım'ın semâ yoluyla nakline göre Mâlik söylemiştir.
Derim ki: İlim adamlarının çoğunun görüşü olan birincisine göre zekât Kitab'da (Kur'ân-ı Kerîm'de) mücmel bir terimdir. Bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) açıklamıştır. Hadis İmâmlarının rivâyetine göre Ebû Said el-Hudri, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Beş vesk'i bulmadığı sürece tahıllarda ve hurmada zekât yoktur. Beş'i bulmadıkça develerde zekât yoktur. Beş ukiyye'yi bulmadıkça da (gümüşte) sadaka yoktur." Buhârî, Zekât 32,42,56; Müslim, Zekât 3, 5-7; Ebû Dâvûd, Zekât 2, 5 vb. Buhârî: "Beş gümüş ukiyye" demektedir.
Yine Buhârî'nin İbn Ömer'den rivâyetine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Semadan (yağmur ile) ve pınarlarla sulanan yahut da biriken yağmur sularıyla sulananlarda onda bir (öşür zekât) vardır. Kuyu suyu ile sulananlarda ise öşrün yarısı (yirmide bir zekât) vardır." Buhârî, Zekât 55.
Buna dair açıklamalar inşaallah En'am Sûresi'nde Bk. el-En'âm, 6/141. âyet, 5. başlık gelecektir. Tevbe Sûresi'nde ise aynî mallar ile davarların zekâtına dair açıklamalarda bulunulacaktır. Zekata tabi olmayan mallara dair açıklamalar ise yüce Allah'ın:
"Onların mallarından bir sadaka al ki..." (et-Tevbe, 9/103) âyetine dair açıklamalar arasında gelecektir. Fıtır sadakası hakkında ise İmâm Mâlik'in bu âyet-i kerimeyi te'vilinden başka Kitapta bir nas yoktur. Ayrıca yüce Allah'ın:
"Yemin olsun iyice temizlenen (tezekki eden) Rabbinin ismini anıp namaz kılan kimse felâh bulmuştur." (el-A'la, 87/14-15) âyetini açıklarken müfessirler fıtır sadakasından söz ederler. Ben ise fıtır sadakasından bu sûrede yer alan oruç âyetlerine dair açıklamalarda bulunurken söz etmeyi uygun gördüm. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) fıtır sadakasını Ramazanda emretmiştir. Buna dair hadis gelecektir. Bu hadis ile Hazret-i Peygamber fıtır sadakasını Ramazana izafe etmiş olmaktadır.
5- Rükû:
"Ve rükû' edenlerle siz de rükû' ediniz." Âyetinde geçen rükû', sözlükte, alçalarak eğilmek demektir. Bükülmüş herşey rükû' edicidir.
Lebid der ki:
"Geçmiş nesillerin haberlerini veriyorum
Kalktığım her seferinde rükû' eder gibi hareket ediyorum."
İbn Dureyd der ki: "Rek'at" yerdeki bir boşluk ve çukur demektir. Yemen şivesinde kullanılır. Rükû' ve sücûdu da kapsayacak şekilde bükülmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Aynı zamanda bir mevkiden aşağıya düşmek hakkında istiare yoluyla kulfanıldığı da olur. Şair der ki:
"Zayıf olana düşmanlık etme, olur ki sen
Bir gün düşersin makamından, zaman ise onu yükseltivermiş olur."
6- Neden Özellikle Rükû':
Özellikle neden rükûün sözkonusu edildiğinde farklı görüşler vardır. Kimisi rükû' namazın rükünlerinden biri olduğu için, namazı ifade etmek üzere kullanılmıştır, demektedir.
Ancak bu sadece rükûa has bir özellik değildir. Çünkü şer'î buyruklarda kıraat lâfzı da namazı anlatmak üzere kullanılmış, sücud da tamamiyle rek'ati ifade etmek üzere kullanılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de de:
"Kur'ânu'l-fecr" (el-İsra, 17/78) âyeti ile sabah namazı kasdedilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Namazdan tek bir secdeye yetişen namazı yetişmiş olur" Buhârî, Mevâkît 29; Müslim, Mesâcid 161; Ebû Dâvûd, Salât 233; Tirmizî, Cumua 25; İbn Mâce, İkametu's-Salât 91. diye buyurmaktadır. Hicazlılar rek'ati anlatmak üzere secde tabirini kullanırlar.
Bu âyet-i kerimede, özellikle rükûun sözkonusu edilmesi ile ilgili olarak şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Çünkü İsrailoğullarının kıldıkları namazda rükû' yoktur. Bir başka görüşe göre cahiliyye döneminde en ağır gelen bu idi. O kadar ki İslâm'a girenlerden birisi -sanırım İmrân b. Husayn'dır- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: Ben, ancak (rukû'dan) ayağa kalkmış iken secdeye kapanacağım, demiştir.
Bunun bir anlamı da rükû'a varmayacağım demektir. Ancak İslâm onun kalbine iyice yer edip kalbi buna bütünüyle yatınca kendisine emrolunan rükû'u da gereği gibi yerine getirdi.
7- Şeriate Uygun Rükû' Şekli:
Şeriate uygun rükû' şekli, kişinin belini eğmesi, sırtını ve boynunu uzatması, elinin parmak aralarını açması ve iki diz kapağını elleriyle yakalaması, ondan sonra azası yerli yerine gelecek şekilde rükû' ederek üç defa "sübhane rabbiyelazîm" demesidir. Bu rükûun asgari miktarıdır. Müslim'in rivâyetine göre Hazret-i Âişe şöyle demiştir: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaza tekbir ile başlar, Kur'ân okumasına da "elhamdülillahi rabbilâlemin" ile başlardı. Rükûa vardığı vakit başını yukarıya kaldırmadığı gibi aşağıya da büsbütün eğmezdi. İkisinin arasında tutardı." Müslim, Salât 240; Ebû Dâvûd, Salât 122; Müsned, VI, 31, 194.
Buhârî'nin rivâyetine göre de Ebû Humeyd es-Saidî şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şu şekilde yapar gördüm: Tekbir aldığında ellerini omuzlarının hizasına kadar kaldırır, rükûa vardığında ellerini diz kapaklarına iyice yerleştirir, ondan sonra da sırtını yere doğru eğerdi..." Buhârî, Salât 85, 118, 120.
8- Rükûun Farz Oluşu:
Rükû, Kur'ân ve Sünnetteki âyetler gereği farzdır. Sücud da böyledir. Çünkü yüce Allah, Hac Sûresi'nin sonunda
"...rükû' edin ve secde edin" (el-Hac, 22/77) diye buyurmuştur. Sünnet-i Seniyye de rükû' ve sücûdda da tuma'nineyi (bütün azaların yerli yerince gelmesini) ve bunların arasını ayırmayı ayrıca ilave etmiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş ve rükû'un niteliğini de az önce açıklamış bulunuyoruz.
Sücûda gelince, bu da Ebû Humeyd es-Saidî tarafından rivâyet edilen Hadîs-i şerîfte şöylece açıklanmıştır: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) secdeye vardığında alnını, burnunu yere iyice yerleştirir, kollarını yanlarından uzaklaştırır, avuçlarını omuzlarının hizasına koyardı. Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş ve: Hasen, sahih bir hadistir, demiştir. Tirmizî, Salât 86.
Müslim'in rivâyetine göre de Enes (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sücûdda i'tidal üzere olunuz. Sizden herhangi bir kimse köpeğin (ayaklarını) yere sermesi gibi kollarını yere sermesin." Müslim, Salât 233.
el-Bera' b. Âzib'den gelen rivâyete göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Secde ettiğin vakit avuçlarını yere koy ve buna karşılık dirseklerini kaldır." Müslim, Salât 234.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımı Hazret-i Meymune'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) secdeye vardığında arkasından koltuk altlarının beyazlığı görününceye kadar kollarını uzaklaştırır, oturduğunda da sol baldırı üzerinde rahatça otururdu. Müslim, Salât 238; Nesâi, Tatbik 88; Dârimi, Salât 79
9- Yalnızca Alnı veya Burnu Koyarak Secde Etmek:
Secde esnasında yalnızca alnını koyup burnunu koymayan veya sadece burnunu yere koyup alnını yere koymayan kişinin durumu hakkında, ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. İmâm Mâlik der ki: Kişi alnı ve burnu üzere secde eder. es-Sevrî ve Ahmed de bu görüştedir. en-Nehaî'nin görüşü de budur. Ahmed der ki: Bunlardan herhangi birisini koyup ötekini koymaksızın secde yapmak yeterli değildir. Ebû Hayseme ve İbn Ebi Şeybe de bu görüştedir. İshak der ki: Ötekini koymaksızın bunlardan birisini koyup secde eden kimsenin namazı fasiddir. el-Evzaî ve Said b. Abdülaziz de böyle der; ayrıca İbn Abbâs'tan, Saîd b. Cübeyr'den, İkrime'den, Abdurrahman b. Ebi Leyla'dan, evet bunların hepsinden burun üzere secde etmeyi emrettikleri rivâyet edilmiştir.
Bir grup da şöyle demiştir: Burnunu yere koymaksızın sadece alnı üzere secde etmek yeterlidir. Bu ise, Atâ, Tavus, İkrime, İbn Sirîn ve Hasan-ı Basrî'nin görüşüdür. Şâfiî, Ebû Sevr, Ya'kub ve Muhammed de bu görşütedir. İbnu’l-Münzir der ki: Birisi şöyle demiş: Kişi alnını yere koyup burnunu koymaması, yahut burnunu koyup alnını koymaması halinde kötü bir iş yapmış olur. Bununla birlikte namazı da tamamdır. Bu en-Nu'man (b. Sabit yani Ebû Hanîfe)'nin görüşüdür. Ebû Hanîfe'ye göre namaz kılan kişi alın ya da burnundan birini yere koymakta muhayyerdir. Ancak Ebû Yûsuf ile Muhammed konu ile ilgili hadis dolayısıyla mazeretsiz olarak yalnız alını ya da yalnız burnu secdede yere koymak câiz değildir, demişlerdir. Hanefilerce tercih edilen, fetva verilen görüş de budur! Bk. Dr. V. ez-Zuhayli, el-Fıkhu'l- İslamî, I, 660-661. İbnu'l-Münzir der ki: Ondan önce herhangi bir kimsenin bu görüşü ileri sürdüğünü de bilmiyorum, onun bu görüşünü sonradan gelen birisinin kabul ettiğini de bilmiyorum.
Derim ki: Secdede doğru ve sahih olan alnı ve burnu birlikte koymaktır. Az önce geçen Ebû Humeyd'den gelen hadis bunu gerektirir. Ayrıca Buhârî'nin rivâyetine göre, İbn Abbâs şöyle demiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Ben yedi kemik üzere secde etmekle emrolundum. Alın -ve bu arada eliyle burnunu işaret etti- iki el, iki diz kapağı, parmak uçları. Diğer taraftan elbise ve saçı (rükû' ve sücûd esnasında ellerimizle) toplamayız." Buhârî, Ezan 134; Müslim, Salât 230; Nesâî, Tatbîk 44.
Bütün bunlar namazın mücmel durumlarını açıklayan ifadelerdir. O halde başka türlü bir görüş sözkonusu olamaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İmâm Mâlik'ten ayrıca rivâyet edildiğine göre, o da Atâ ve Şâfiî'nin görüşü gibi burnunu koymaksızın alnı üzerinde secde etmenin yeterli olduğu görüşü nakledilmiştir. Ancak bizce tercih edilen görüşü birincisidir. Ve Mâlik'e göre de alnı üzere secde etmeyecek olursa secdesi yeterli değildir.
10- Çıplak Alınla Secde:
Sarığın bir bölümü üzerinde secde etmek mekruhtur. Şayet diz kapaklarını ve ayaklarını örten elbise gibi bir ya da iki kat olursa bunda bir mahzur yoktur. Bununla birlikte efdal olan doğrudan yere veya üzerinde secde ettiği şeye alnını değdirmektir. Şayet kendisine rahatsızlık verecek herhangi bir şey varsa, namaza başlamadan önce ortadan kaldırır. Bunu yapmayacak olursa (secde edeceği vakit) sadece bir defa eliyle düzeltir. Müslim'in Muaykîb'den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) secde ettiği yerdeki toprakları düzelten bir adam hakkında şöyle buyurmuştur: "Eğer bu işi yapacaksan yalnız bir defa yap." Buhârî, el-Amel fi's-Salât 8; Müslim, Mesâcid 47, 48, 49; Müsned, III, 426, V, 425, 426.
Enes b. Mâlik'ten de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte aşırı sıcak olduğu sıralarda namaz kılardık. Bizden herhangi bir kimse için alnını yere koymaya imkan olmazsa elbisesini yayar ve onun üzerine secde ederdi. Buhârî, el-Amel fi's-Salât 9; Müslim, Mesâcid 191; İbn Mâce, İkametu's-Salât 64; Dârimî, Salât 82.
11- Yeterli Olan Rükû' ve Sücûd:
Yüce Rabbimiz:
"rükû' ediniz ve secde ediniz" (el-Hac, 22/77) diye buyurduğundan dolayı, mezhebimize mensup kimi ilim adamı ve başkaları şöyle demiştir: Bu konuda kendisine rükû' ve sücûd denilecek kadarı yeterlidir. Kıyamda da durum böyledir. Bunun için ayrıca tuma'nine (diye bilinen rükû', sücûd ve kıyam hallerinde azaların yerli yerince oturması)nı şart koşmamışlardır. Onlar bu hususta ismin hakkında kullanılabileceği asgari miktar ile yetinmişlerdir. Sanki namazın olmayacağına dair sabit olmuş hadisleri işitmemiş gibidirler. İbn Abdi’l-Berr der ki: Rükûu esnasında durması, secdesi ve oturması esnasında tam mutedil olmadıkça (azaları yerli yerine oturmadıkça) hiçbir rükû', sücûd, rükûdan sonra ayakta durmak ve iki secde arasında oturmak asla yeterli gelmez. Konu ile ilgili rivâyetlerde sahih olan görüş bu olduğu gibi, ilim adamlarının çoğunluğu da bu kanaattedir, re'y ehlinin görüşleri de bu doğrultudadır. İbn Vehb ve Ebû Mus'ab'ın İmâm Mâlik'ten rivâyeti de bu yöndedir. Kadı Ebû Bekr İbnu'l-Arabî der ki: İbnu'l-Kasım'dan ve başkalarından hareketleri birbirinden ayırmanın vücûbu, fakat tuma'ninenin sözkonusu olmadığına dair pek çok rivâyet gelmiştir. Ancak o, bu konuda çok büyük bir şekilde yanılmıştır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tuma'nineyi yapmış, yapılmasını emretmiş ve öğretmiştir. Şayet İbnu'l-Kasım'ın bu hususta konu ile ilgili rivâyetlere muttali olmadığından dolayı mazur görülmesi mümkün ise de bizzat sizin bu konuda bilgi sahibi olmanızı sağlayacak rivâyetler, size ulaştıktan ve buna dair size karşı deliller ortaya konulduktan sonra mazur görülmeniz mümkün olamaz.
Nesâî, Dârakutnî ve Ali b. Abdülaziz, Rifâa b. Râfi'den şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'nın yanınd.. oturuyor idim. O esnada yanına bir adam geldi, mescide girip namaz kıldı. Namazını bitirdikten sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ve huzurunda bulunanlara selam verdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Geri dön ve namazını kıl. Çünkü sen namaz kılmadın" diye buyurdu. Adam, namaz kılmaya başladı. Biz de onun ne şekilde namaz kıldığını gözetliyorduk. Hazret-i Peygamber'in o namazının neresini kusurlu bulduğunu bilmiyorduk. Geri dönünce yine Peygamber efendimize ve huzurunda bulunanlara selam verdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Ve aleykümüsselam, fakat geri dön namaz kıl, çünkü sen namaz kılmadın." dedi Hemmam (hadisin senedinde yer alan ravilerden birisi) dedi ki: Bilemiyoruz, Hazret-i Peygamber o adama bu şekilde iki defa mı üç defa mı emir verdi. Sonunda adam ona: Elimden geleni yapıyorum, fakat benim namazımın neresini kusurlu bulduğunu da bilemiyorum, dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sizden herhangi birinizin namazının tamam ve eksiksiz olması ancak sununla mümkündür: Allah'ın kendisine emrettiği gibi iyice abdest alır, yüzünü, dirseklerine kadar ellerini yıkar, başını mesheder, topuklarına kadar da ayaklarını (yıkar), sonra yüce Allah'ı tekbir eder O'na hamd-ü senada bulunur, sonra Ümmü'l-Kur'ân'ı (Fâtiha'yı) ve okumasına izin verdiği ve kolayına geleni okur, sonra tekbir getirir, rükûa varır, elinin ayalarını dizkapaklarının üzerine bütün eklemleri yerli yerine gelinceye (tuma'nine gerçekleşinceye) ve gevşeyinceye kadar rükû' yapar, sonra "semi'allahu limen hamideh" der ve ayakta dosdoğru durur. Her bir kemiği yerli yerince oturur, sonra tekbir getirir, secde eder ve yüzünü bütün eklemleri yerli yerince oturup gevşeyinceye kadar yüzünü -Hemmam der ki: Belki de alnını demiştir- yere iyice koyar. Sonra tekbir getirir ve makadı üzerinde dosdoğru oturur, sırtını dimdik tutar. Hazret-i Peygamber bitirinceye kadar dört rek'atiyle namazı bu şekilde anlattı, sonra şöyle buyurdu: Bu şekilde yapmadıkça "sizden hiçbirinizin namazı tamam olmaz." Buhârî, Ezan 122, Eymân 15. Ebû Hüreyre'den ve daha kısaca; Müslim, Salât 45. Ebû Hüreyre'den ve daha kısaca; Tirmizî, Salât 110 hem Ebû Hüreyre'den, hem Rifâa'dan; buna yakın; Nesâî, İftitâh 7 Ebû Hüreyre'den; Tatbik 15, Sehv 67; İbn Mâce, İkâmetu's-Salât 72 Ebû Hüreyre'den; Dârakutnî, I, 95-96'daki rivâyet burdaki ile aynı.
Müslim tarafından rivâyet edilen Ebû Hüreyre'den gelen hadis de bunun gibidir. Daha önce geçmiştir.
Derim ki: İşte Kitab-ı Kerîm'de mücmel olarak emredilen namazı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın öğretmesi ve bütün insanlara tebliğ etmesi ile namazın beyanı bu şekildedir. Her kim yapılan bu beyanın sınırında durmaz ve rahman olan Allah'ın kendisine farz kıldığını ihlal eder, Peygamberinden kendisine ulaşanlara gereği gibi itaat etmez ise, yüce Allah'ın şu âyetinin kapsamına giren kimselerden olur:
"Bunlardan sonra namazı terkeden, nefsi arzularına uyan kötü bir kavim geldi." (Meryem, 19/59) Bu hususa dair açıklamalar da yüce Allah'ın izniyle orada gelecektir.
Buhârî'nin rivâyetine göre de Zeyd b. Vehb şöyle demiştir: Huzeyfe, rükû ve sücûdunu tam yapmayan bir adam gördü. Ona şöyle dedi: Sen namaz kılmadın, bu halinle ölecek olursan yüce Allah'ın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı üzerinde halkettiği fıtrattan başka bir fıtrat üzere ölürsün. Buhârî, Ezan 119; Müsned, V, 384.
12- Rükû' Edenlerle Birlikte Olmak Gereği ve Cemaatle Namaz:
Yüce Allah'ın "rükû' edenlerle birlikte" âyeti birlikte olmayı, bir arada bulunmayı gerektirir. Bu bakımdan Kur'ân tefsiri ile uğraşan bir grup ilim adamı şöyle demiştir: Önceleri namaz kılmak emri, cemaatle birlikte kılmayı gerektirmiyordu. Yüce Allah "birlikte" âyeti ile cemaate katılmayı emretmiştir. Cemaate katılarak namaz kılma hususunda ilim adamlarının iki ayrı görüşü vardır. Çoğunluğun (Cumhûrun) kabul ettiği görüş, bunun müekked bir sünnet olduğu ve özürsüz olarak cemaatten uzak kalmayı alışkanlık haline getiren kimsenin cezalandırılması gerektiğidir. Bazı ilim adamları da cemaatle namaz kılmanın farz-ı kifaye olduğunu kabul etmiştir. İbn Abdi’l-Berr der ki: Bu doğru bir görüştür. Çünkü bütün mescidlerde cemaatle namaz kılmama kararı üzerinde birleşilmesi câiz değildir. Bir mescidde cemaatle namaz kılındığı takdirde tek başına evinde namaz kılanın, kıldığı namazı caizdir. Çünkü Peygamber efendimiz şöyle buyrumuştur: "Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmiyedi derece daha üstündür." Buhârî, Ezan 30; Müslim, Mesâcid 249-250. Bu hadisi Müslim İbn Ömer'den rivâyet etmiştir.
Ebû Hüreyre'den rivâyet edildiğine göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Cemaatle namaz kılmak, sizden birinizin tek başına namaz kılmasından yirmibeş kat daha üstündür." Buhârî, Ezan 30; Müslim, Mesâcid 245.
Dâvûd (ez-Zahirî) der ki: Cemaatle namaz kılmak her bir kimse için tıpkı cuma namazında olduğu gibi bir farzdır. Buna delil olarak da Hazret-i Peygamber'in: "Mescide komşu olanın mescidin dışında kılacağı namaz olmaz." Dârakutnî, I, 420. Bunu Ebû Dâvûd rivâyet etmiş ve Ebû Muhammed Abdülhak sahih olduğunu belirtmiştir. Aynı zamanda bu, Atâ b. Ebi Rebah'ın, Ahmed b. Hanbel'in ve Ebû Sevr ile başkalarının da görüşüdür.
İmâm Şâfiî der ki: Cemaate katılma gücüne sahip olan kimsenin özrü olmadıkça cemaate gitmeyi terketmesinde bir ruhsat görmüyorum. Şâfiî'nin bu görüşünü İbnü'l Münzir nakletmektedir.
Müslim de Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Gözleri görmeyen bir adam, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip: Ey Allah'ın Rasulü, beni mescide getirecek, elimden tutup yol gösterecek kimsem yoktur, dedi ve Rasulullâh (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan evinde namaz kılmak üzere izin vermesini istedi. Hazret-i Peygamber ona bu konuda ruhsat verdi. Adam geri dönüp gidince Hazret-i Peygamber onu çağırıp şöyle dedi: "Sen namaz için okunan ezanı duyuyor musun?" Adam evet deyince Hazret-i Peygamber: "O halde o çağrıya karşılık ver" dedi. Müslim, Mesâcid 255; Nesâî, İmâme 50
Ebû Dâvûd da bu Hadîs-i şerîfi kaydederken Hazret-i Peygamber'in: "Senin için bir ruhsat göremiyorum" dediğini kaydetmekte ve bu hadisi İbn Umm Mektum'dan rivâyet etmekte, bu müsaadeyi isteyenin de o olduğunu beyan etmektedir. Ebû Dâvûd, Salât 46; İbn Mâce, Mesâcid 17.
İbn Abbâs (radıyallahü anhümâ)'dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasulullâh (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim ezanı işitirse (cemaate) gelmesini engelleyecek bir özrü yoksa..." -Ashab-ı kiram: Özür nedir diye sorunca, Hazret-i Peygamber: "Korku veya hastalık" cevabını verir- "... onun (tek başına) kıldığı namazı kabul olunmaz." Ebû Muhammed Abdulhak der ki: Bu hadisi Mağrâ el-Abdî rivâyet etmektedir. Ebû Dâvûd, Salât 46. Doğrusu ise, bunun İbn Abbâs'a kadar ulaşan mevkuf bir hadis olduğudur ve şöyledir: "Her kim ezanı işitir de (cemaatle namaza) gelmezse onun namazı olmaz." Bununla birlikte Kasım b. Esbağ bunu kitabında zikrederek şöyle demiştir: Bize Kadı İsmail b. İshak anlattı, bize Süleyman b. Harb anlattı, bize Şu'be, Habib b. Ebû Sabit'ten, o Saîd b. Cübeyr'den, o İbn Abbâs'tan rivâyetle dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Her kim ezanı işitir de -özrü olmaksızın- gelmezse namazı olmaz." Sıhhat bakımından bu senede diyecek yoktur. Çünkü Ebû İshak, Mağrâ el-Abdî'den, rivâyette bulunmuştur.
İbn Mes'ûd da der ki: Bizim gördüğümüz şu ki; namazdan münafıklığı bilinen münafıklardan başkası geri kalmıyordu. Müslim, Mesâcîd 256; Ebû Dâvûd, Salât 46; Nesâî, İmâme 50. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Bizimle münafıklar arasındaki fark, yatsı ve sabah namazını cemaatle kılmaktır. Münafıklar ise bu iki namaza gelip katılamazlar." Muvatta’', Salâtu'l-Ceman 5. Hadis Said b. el-Museyyeb'den mürsel olarak rivâyet edilmiştir. Bk. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, Kahire 1413/1993, V, 331.
İbnu'l-Münzir der ki: Bizler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından birden çok kimseden şöyle dediğini rivâyet etmişizdir: "Her kim ezanı işitir de herhangi bir özrü olmaksızın cemaate gelmezse onun namazı olmaz." Bunu rivâyet edenler arasında, İbn Mes'ûd ve Ebû Mûsa el-Eş'arî de vardır. Ayrıca Ebû Dâvûd'un rivâyetine göre, Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Genç (sahabi)lerime emir vereyim, bana demet demet odun toplasınlar, sonra bir mazaretleri olmaksızın evlerinde namaz kılanların yanlarına gideyim ve onların başlarına evlerini yakayım diye içimden geçirdim." Buhârî, Husumat 5; Müslim, Mesâcid 251; Ebû Dâvûd, Salât 46. İşte bu, cemaatle namaz kılmayı farz kabul edenlerin ileri sürdükleri delildir.
Bunlar zahirleri itibariyle vücub (farziyet) ifade ederler. Ancak Cumhûr bunları cemaatle namazlara katılma emrini te'kid edici ifadelerdir, diye yorumlamışlardır. Bu yorumlarına delil olarak da İbn Ömer ve Ebû Hüreyre'nin (cemaatin faziletine dair az önce geçen) hadislerini göstermişlerdir. Ashab-ı kiramın konu ile ilgili söyledikleri sözleri ve Hadîs-i şerîfte geçen "namazı olmaz" şeklindeki ifadeleri de mükemmellik ve fazilet ifade edecek şekilde yorumlamışlardır. Nitekim Hazret-i Peygamber'in İbn Umm Mektum'a söylediği: "O halde çağrıya cevap ver (yani cemaatle namaza katıl) emrini de mendupluk ifade edecek şekilde yorumlamışlardır." Hazret-i Peygamber'in: "... diye içimden geçirdim" Hadîs-i şerîfi kesin vücuba delil değildir. Çünkü böyle birşeyi içinden geçirmiş fakat yapmamıştır. O bakımdan bu hadisi cemaatten ve Cuma namazından geri kalıp katılmayan münafıklara bir tehdit şeklinde anlamak gerekir.
Nitekim bu hususu Müslim'in Abdullah'tan yaptığı şu rivâyet de açıklamaktadır: "Yarın Allah'ın huzuruna müslüman olarak çıkmayı arzu eden bir kimse şu namazlara ezan okunan yerde devam etmeye dikkat göstersin, korusun. Çünkü Allah, sizin Peygamberinize -salat ve selam ona- Hûda sünnetlerini teşri' buyurmuştur. Ve şüphesiz bunlar (namazların cemaatle kılınması) hüda sünnetlerindendir. Eğer sizler cemaatten geri kalıp namazını evinde kılan bu kimsenin yaptığı gibi namazlarınızı evlerinizde kılacak olursanız, Peygamberinizin -selat ve selam ona- sünnetini terketmiş olursunuz. Peygamberinizin -selat ve selam ona- sünnetini terkettiğiniz takdirde de elbette saparsınız. Eğer ki bir kimse güzel bir şekilde abdest alır, sonra bu mescidlerden birisine gelir ise şüphesiz yüce Allah onun attığı her bir adım karşılığında ona bir hasene yazar. Ve o adım sayesinde, onu bir derece yükseltir ve o adımın mukabilinde onun bir günahını siler. Ben bizleri (ashab-ı kiramı) şu şekilde gördüm. Cemaatle namaz kılmaktan ancak münafıklığı bilinen bir münafık geri kalırdı. Yemin olsun (hasta olduğundan dolayı) adam koltuklarından tutularak iki kişi tarafından sürüklene sürüklene getirildiğini ve sonunda safta durdurulduğunu görmüşümdür." Müslim, Mesâcid 257; Ebû Dâvûd Salât 46; Nesâî, İmâme 50.
Böylelikle Abdullah (b. Mes'ûd rivâyet ettiği) bu Hadîs-i şerîfinde açıkça şunu ifade etmektedir: Cemaatle namaz kılmak hüda sünnetlerinden bir sünnettir. Onu terketmek ise bir sapıklıktır. İşte bundan dolayı Kadı Ebul fadl İyad şöyle demiştir: Sünnetlerin zahir olanlarının terkedilmesi üzerinde ittifak olunursa, bunların ifa edilmesi için terkedenlerle Savaşılıp Savaşılmayacağı hususunda farklı görüşler vardır. Doğrusu böyleleriyle Savaşılacağıdır. Çünkü bunların terki üzerinde anlaşmak, Sünnetleri öldürmek demektir.
Derim ki: Buna göre Sünnet ikame edilir ve açıkça işleniyor ise kişinin tek başına kıldığı namaz câiz ve sahihtir.
Müslim'in rivâyetine göre de Ebû Hüreyre şöyle demiştir: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kişinin cemaatle birlikte kıldığı namaz evinde veya pazarında kılacağı namazdan yirmi küsur derece daha üstündür. Şöyle ki; onlardan herhangi bir kimse güzel bir şekilde abdest alır, sonra mescide oraya gitmesini namazdan başka gerektiren bir sebep olmaksızın gider ve sadece namaz kılmak arzusunda olursa, attığı her bir adım için mutlaka onun bir derecesi yükseltilir ve bu adımı karşılığında bir günahı silinir. Mescide girinceye kadar bu böyle sürer. Mescide girdiği tardirde onu, orada tutan namaz olduğu sürece namazda demektir. Melekler de namaz kıldığı yerde kalmaya devam ettiği sürece size dua eder ve şöyle derler: Allah'ım buna merhamet buyur, Allah'ım buna mağfiret buyur, Allah'ım, tevbesini kabul et. Başkasına eziyet etmediği ve orada hades yapmadığı sürece bu böyle devam eder." Ebû Hüreyre'ye: Hades yapmak ne demektir diye sorulunca şu cevabı verir: Yellenir yahut osurursa... Müslim, Mesâcid 272; az farkla: Buhârî, Ezan 30.
13- Fazilet Cemaatten Dolayı mıdır, Camiden Dolayı mıdır?:
Cemaat dolayısıyla sözkonusu edilen bu ek fazilet hakkında, nerede olursa olsun yalnız cemaatten dolayı mıdır yoksa bu fazilet ancak mescidde kılınan cemaatle namaz hakkında mıdır? Çünkü Hadîs-i şerîfte de belirtildiği gibi, cemaatle namaz kılmak, mescide has fiillerdendir. Bu hususta ilim adamlarının iki ayrı görüşü vardır. Ancak birinci görüş daha açık ve üstündür. (Yani bu fazilet nerede olursa olsun cemaat içindir). Çünkü cemaat hükmün kendisine bağlı olarak zikredildiği niteliktir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Bunun dışında mescidlere gitmek için atılan çokça adımlar, mescidlere gitme maksadı, mescidlerde durmak için sözkonusu edilen sevaplar ise; cemaatin fazileti dışında sözkonusu olan fazladan sevap ve ecirlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
14- Cemaatler Arasında Fazilet Farkı:
Yine çokluk ve İmâmın fazileti dolayısıyla bir cemaatin diğer cemaate göre üstünlüğü olur mu hususunda da ilim adamlarının farklı görüşleri vardır, îmam Mâlik, olmaz demiştir. İbn Habib, olur demiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmşutur: "Kişinin bir diğer kişiyle birlikte kıldığı namazı tek başına kıldığı namazdan daha güzeldir. İki kişi ile kıldığı namaz bir diğer kişiyle kıldığı namazdan güzeldir. Sayı çoğaldıkça Allah bunu daha çok sever." Bu hadisi Ubey b. Ka'b Hazret-i Peygamber'den rivâyet etmiş, Ebû Dâvûd Ebû Dâvûd, Salât 47; Nesâî, İmâme 45 ve yakın bir rivâyet: Müsned, V, 145. da bunu Sünen'ine almıştır. Ancak senedinde leyyin (bir ravi) vardır.
15- Cemaatle Namaz Kılmış Bir Kimsenin Namazını ladesi:
Yine ilim adamlarının, cemaatle birlikte namaz kıldıktan sonra bir başka cemaatle birlikte namazını iade etmesinin sözkonusu olup olmayacağı hususunda farklı görüşleri vardır. Mâlik, Ebû Hanîfe, Şâfiî ve mezheplerine mensup ilim adamları şöyle demiştir: Evinde tek başına yahut ailesi ile birlikte veya evinden başka bir yerde namaz kılmış bir kimse, İmâmla birlikte cemaatle namazını iade eder. Ancak cemaatle birlikte namaz kılmış bir kimse, bu cemaati az olsa dahi, kıldığı cemaatten ister daha çok ister daha az olsun, bir başka cemaatle birlikte tekrar iade etmez.
Ahmed b. Hanbel, İshak b. Raheveyh ile Dâvûd b. Ali (ez-Zahirî) ise şöyle der: Bir cemaatle birlikte namaz kılıp da aynı namazı kılan bir başka cemaat bulan bir kimsenin dilediği takdirde bu ikinci cemaatle birlikte namazını kılması caizdir. Çünkü (ikinci namazı) nafile ve sünnettir. Ayrıca bu Huzeyfe b. el-Yemân, Ebû Mûsâ el-Eş'arî, Enes b. Mâlik, Sile b. Zufer, en-Nehaî ve en-Nehaî'den rivâyet edildiği gibi, Hammâd b. Zeyd ile Süleyman b. Harb da bu görüşü benimsemişlerdir.
İmâm Mâlik, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bir günde hiçbir namaz iki defa kılınmaz" Ebû Dâvûd, Salât 56; Nesâî, İmâme 56 (yakın ifadelerle); Müsned, II, 19, 41; Dârakutnî, I, 415-416; ayrıca bk. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, V, 356 vd. ve et-Temhîd, IV, 244, vd. hadisini delil gösterir. Kimileri de bunu "... kılmayınız" şeklinde rivâyet etmektedir. Bunu Süleyman b. Yesar, İbn Ömer'den rivâyet etmiştir.
Ahmed ve İshak ise, bu Hadîs-i şerîfin, insanın önce farz namazı kılması sonra da ikinci bir defa farzı niyyet ederek kılması şeklinde bir anlam ifade ettiğini belirtmişlerdir. Şayet İmâm ile birlikte sünnet yahut tatavvu' diye kılacak olur ise, bu namazı iade etmiş olmaz. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise cemaat ile birlikte namazı iade etmelerini emrettiği kimselere: "Bu (ikinci namaz) sizin için nafile olur" diye buyurmuştur. Müslim, Mesâcid, 238-240; Ebû Dâvûd, Salât 10; Tirmizî, Salât 15; İbn Mâce, İkametu's-Salât 150; Müsned, V, 159. Bu hadisi de ashab-ı kiramdan Ebû Zerr ve başkaları rivâyet etmişlerdir.
16- İmâmlığa Öncelikle Kimler Layıktır?:
Müslim'in rivâyetine göre Ebû Mes'ûd, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Bir topluluğa Allah'ın Kitabını en iyi okuyan kişi İmâm olur. Eğer okumaları eşit ise, sünneti en iyi bilenleri, eğer sünneti bilmekte eşit olurlarsa, öncelikle hicret etmiş olanları, eğer birlikte hicret etmiş iseler, daha önce müslüman olmuş olanları (İmâm olur). Kişi kişiye -ondan izin almadıkça- tasarrufu altındaki bir yerde İmâm olmasın ve evinde kendisine has olan kerevetine oturmasın." Hadisin bir rivâyetinde "daha önce müslüman olan" ibaresi yerine "daha yaşlı olan" ifadesi yer almaktadır. Müslim, Mesâcid 290-1; İbn Mâce, İkâmetu's-Salât 46; Nesâî, İmâme 3, 5; Müsned, IV, 118, 121, V, 282. Hadisi Ebû Dâvûd'da rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Şu'be dedi ki: Ben İsmail'e: "Kereveti"nin anlamı nedir diye sordum; o: Döşeğidir dedi. Ebû Dâvûd, Salât 60 Hadisi ayrıca Tirmizî de rivâyet etmiş ve: Ebû Mes'ûd'dan gelen bu hadis hasen ve sahih bir hadistir, ilim ehlince bu hadise göre amel edilir, demiştir. Tirmizî, Salât 60.
Fukahâ der ki: İmâmete en lâyık olan kişiler, Allah'ın Kitabını en iyi okuyan, sünneti en iyi bilenlerdir. Yine derler ki: Ev sahibi, İmâm olmaya daha lâyıktır. Kimisi de şöyle demiştir: Ev sahibi bir başkasına izin verdiği takdirde onun önüne geçip namaz kıldırmakta bir mahzur yoktur. Kimisi de bunu mekruh görmüş ve şöyle demiştir: Sünnet olan, ev sahibinin namazı kıldırmasıdır.
İbnü'l-Münzir der ki: el-Eş'as b. Kays'ten rivâyet ettiğimize göre o bir genci İmâmlığa geçirmiş ve: Ben Kur'ân'ı bileni öne geçiriyorum, demiştir.
Topluluğa Kur'ân-ı Kerîm'i en iyi bilenler İmâm olur, diyenler arasında İbn Şîrîn, es-Sevri, İshak ve re'y sahipleri de vardır. İbnu'l-Münzir der ki: Bizim kabul etiğimiz görüş de budur. Çünkü sünnete uygun olan budur.
Mâlik der ki: Topluluğa eğer hali iyi bir kimse ise, en bilgin olanları öne geçip namaz kıldırır. Bununla birlikte yaşın da bir hakkı vardır. el-Evzai der ki: En fakih olanları onlara İmâm olur. Şâfiî ve Ebû Sevr de Kur'ân'ı iyi okuyan bir kimse ise en fakihleri İmâm olur, demişlerdir. Çünkü fakih bir kimse namazda başkasını İmâmlığa geçirmesi gerektiği takdirde kimin kendisinin yerine geçeceğini daha iyi bilir. Bunlar konu ile ilgili Hadîs-i şerîfi ashab-ı kiram arasında en iyi Kur'ân-ı Kerîm okuyanın aynı zamanda en iyi fakih olduğu şeklinde açıklamışlardır. Çünkü ashab-ı kiram Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenerek fıkıh elde ederlerdi. Diğer taraftan onların örflerinde çoğunlukla rastlanılan, fukahâya "kurra" ismi vermeleridir. Yine bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatıyla sonuçlanan hastalığında Hazret-i Ebû Bekir'i İmâmlığa geçirmesini delil gösterirler. Buna sebep ise onun fazileti ve bilgisidir.
İshak der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Hazret-i Ebû Bekir'i İmâmlığa geçirmesi onun kendisinden sonra halife olacağını ifade etmek içindir. Bunu Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr), et-Temhîd adlı eserinde zikretmektedir.
Ebû Bekr el-Bezzâr'ın hasen bir isnad ile rivâyetine göre, Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Yolculuğa çıktığınız zaman, en iyi Kur'ân okuyanınız, size İmâmlık yapsın. İsterse sizin en küçüğünüz olsun. Size İmâmlık yaptı mı da emiriniz odur." el-Azizi, es-Siracü'l-Münir, I, 129; Hasen olduğunu kaydederek. el-Bezzâr der ki: Bizler, bu hadisin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan Ebû Hüreyre yoluyla ancak bu senediyle rivâyet edildiğini biliyoruz.
Küçüğün İmâmeti:
Derim ki: Küçüğün İmâmeti Kur'ân okuyabildiği takdirde caizdir. Buhârî'de sabit olduğuna göre Amr b. Selime şöyle demiştir: İnsanların gidip geldiği bir yol üzerinde idik. Kafileler bizim yanımızdan geçiyor, biz de onlara insanların durumu nedir, bu adam neyin nesidir, diye soruyorduk. Onlar bizlere: Adam, Allah'ın kendisini peygamber gönderdiğini ve kendisine şunları şunları vahyettiğini ileri sürüyor. Ben onların söyledikleri bu sözü ezberliyor idim. Âdeta bu sözler kalbimde karar kılıyordu. Araplar İslâm'a girmeyi erteliyor, sonucu bekliyor ve şöyle diyorlardı: Onu kavmiyle başbaşa bırakınız. Şayet onlara üstün gelirse doğru söyleyen bir peygamberdir demektir. Mekke fethedilince her bir topluluk İslâm'a girmekte elini çabuk tuttu. Benim babam da gidip kavminin İslâm'a girdiğini belirtti. Döndüğünde şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, gerçekten Allah'ın peygamberi olan birisinin yanından size geliyorum. O şöyle buyurdu: "Şu namazı şu vakitte kılınız. Namaz vakti geldiğinde sizden herhangi biriniz ezan okusun ve en çok hanginiz Kur'ân ezberlemişse o size İmâm olsun." Kavmim baktılar da aralarında benden daha çok Kur'ân ezberleyen kimseyi göremediler. Çünkü ben gidip gelen kafileleri karşılıyor (onların indiğini belirttikleri Kur'ân'ı belliyordum). O bakımdan ben altı ya da yedi yaşlarında iken beni öne geçirdiler. Üzerimde çizgili bir elbise vardı. Secdeye eğildiğimde üstüm açılırdı. Namaz kılan kadınlardan birisi şöyle dedi: Şu Kur'ân okuyan (namaz kıldıran) adamınızın biz görmeyelim diye kıçını örtsenize! Bunun üzerine bir kumaş alıp bana bir gömlek diktiler. Bu gömleğe sevindiğim kadar hiçbir şeye sevinmiş değilim. Buhârî, Meğâzî, 53; Müsned, V, 30, 71.
Buluğa ermemiş küçük çocuğun İmâm olmasını câiz görenler arasında Hasan-ı Basrî, İshak b. Raheveyh de vardır."Namazı kavraması ve kılması şartıyla İbnu'l-Münzir de bunu tercih etmiştir. Çünkü böyle bir kimse de Hazret-i Peygamber'in: "Topluluğa en iyi Kur'ân okuyanları İmâm olur" hadisinin kapsamına girer ve bu hadiste herhangi bir istisna yapılmamıştır. Ayrıca (az önce kaydedilen) Amr b. Selime hadisi de bunu gerektirmektedir.
Şâfiî'nin bu husustaki iki görüşünden birisi şöyledir: Küçük sair namazlarda İmâm olabilirse de Cum'a günü İmâmlık yapamaz. Ancak daha önce şöyle derdi: Farz namazda İmâm olması mümkün olan bir kimsenin bayram namazlarında da İmâm olması mümkündür. Şu kadar var ki ben bayram namazlarında valinin dışındakilerin İmâm olmasını mekruh görüyorum.
el-Evzaî de der ki: Küçük çocuk baliğ olmadıkça farz namazlarda İmâmlık yapamaz. Ancak ezberlerinde Kur'ân'dan hiçbir şey bulunmayan bir topluluk ile birlikte olursa o taktirde murâhik (ergenlik yaşına yaklaşmış) çocuk onlara İmâmlık yapabilir. ez-Zührî de der ki: Eğer ona namaz kıldırtmak zorunda kalırlarsa böyle bir çocuk onlara İmâmlık yapar.
Mâlik, Sevrî ve re'y ashabı ise, küçüğün hiçbir şekilde İmâmlık yapmasını kabul etmezler.
17- İmâm Olmaları Câiz Olanlar ve Olmayanlar:
Baliğ, müslüman, hür, istikamet üzere olan her bir İmâma uymanın câiz olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Şu şartla ki, İmâm olan kişi namazın hükümlerini bilmeli ve Fâtiha Sûresi'nde manayı bozacak şekilde lahin (yanlış okuma) yapmamalıdır. Mesela, "iyyake ne'budu" ibaresini "iyyaki" şeklinde; "en'amte"yi "en'amti" şeklinde okumamalıdır. Fukahâ arasında kimisi de "ta" ile "dat" harflerini biribirinden ayırdetmesini gözönünde bulundurur. Eğer bunları biribirinden ayırdedecek şekilde okuyamıyor ise İmâmlığı sahih olmaz. Çünkü bu harflerin yer aldıkları kelimelerin anlamlan farklı farklı olur. Kimisi de, kıraati bilmeyen bir kimsenin kendisi gibi birisine İmâm olmasına ruhsat vermiştir.
Kadına ve erkek mi dişi mi olduğu belli olmayan müşkil hünsâya, kâfire, deliye, ümmîye uyarak namaz kılmak ise câiz değildir. İlim adamlarının büyük çoğunluğuna göre -ileride de açıklanacağı üzere- bunlardan herhangi birisi hiçbir halde İmâm olamaz. Bundan tek istisna ümmî bir kimsenin kendisi gibi olanlara İmâmlık yapmasıdır.
(Mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Güzel okuyan bir kimsenin bulunmasına rağmen, doğru dürüst okuyamayan ümmî bir kimsenin İmâmeti kendisine de başkasına da sahih olmaz. Şâfiî de böyle demiştir. Bize göre, ümmî bir kimse kendisi gibi ümmî olan birisine namaz kıldıracak olur ise, mezhebimize ve Şâfiî mezhebine göre hepsinin namazlan sahih olur. Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Ümmî bir kimse, bir kısmı Kur'ân okuyabilen, diğer bir kısmı ümmî olan bir topluluğa namaz kıldıracak olursa hepsinin namazları fâsid olur. Ebû Yûsuf bu hususta ona muhalefet ederek şöyle der: İmâmın namazı ile Kur'ân okuyamayan ümmîlerin namazı tamamdır. Bir başka kesim de şöyle demektedir. Bunların hepsinin namazı caizdir. Çünkü her birisi kendisi üzerinde farz olan namazı kılmaktadır. Bu da teyemmümlü bir kimsenin su ile abdest almış kimselere namaz kıldırması ile oturarak namaz kılan kimsenin ayakta olan kimselere namaz kıldırmalarına benzer. Bize bu konuda muhalefet edenlerin görüşlerine göre de bu namazlar caizdir. Buna sebep ise her birisinin kendi üzerindeki farzı edâ etmesidir.
Derim ki: Bu görüşe Peygamber efendimizin şu Hadîs-i şerîfi delil gösterilebilir: "Namaz kılan kişi namaz kıldığı takdirde nasıl namaz kıldığına niye bakmaz? Çünkü o kimse kendisinin namazını kılmaktadır." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Salât 108. Diğer taraftan İmâma uyan kimsenin kıldığı namaz İmâmın namazına bağlı değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Atâ b. Ebî Rebâh şöyle dermiş: Bir kişinin hanımı Kur'ân okuyabiliyor ise kendisi tekbir getirir ve hanımı Kur'ân okur. Okumayı bitirdiği takdirde kendisi tekbir getirir, rükû' ve secde yapar. Hanımı ise arkasında (ona uyarak) namaz kılar. Bu anlamda bir rivâyet Katâde'den de gelmiştir.
18- Kör, Topal, Çolak vs. 'nin İmâm Olması:
Her birisi namaza dair yeterli bilgiye sahip olmaları şartıyla, körün, topalın, çolağın, eli kesik olanın, hayaları alınmış olanın ve kölenin İmâmlık yapmasında sakınca yoktur. İbn Vehb der ki: Eli kesik olan ile çolağın İmâmlık yapmasını uygun görmüyorum. Çünkü bu gibi kişiler kemal derecesinden aşağıdadırlar. Bu eksiklikten dolayı da İmâm olmaları mekruhtur. (Yani tam bir abdest alamamaktadırlar.) Ancak İbn Vehb'in mezhebini takib edenlerin çoğunluğu ona muhalefet etmişlerdir ki doğrusu da budur. Çünkü böyle bir organın olmayışı namazın farzlarından herhangi birisini engellememektedir. Dolayısıyla gözünü kaybetmiş kimsede olduğu gibi böyle bir azasını kaybetmekle birlikte bunun (eli kesik ve çolağın) da İmâmlığı ve İmâm olarak görevlendirilmesi câiz olur.
Nitekim Enes b. Mâlik'in rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ama olduğu halde İbn Umm Mektûm'u Medine'nin dışına sefere çıktığında yerine vekil bırakmış ve o da insanlara İmâm olup namaz kıldırmıştır.
Topal, eli kesik, çolak, hayaları alınmış kimse de kıyas yoluyla bu durumdadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Yine Enes b. Mâlik'in gözleri görmeyen hakkında şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Böyle bir kimseye ihtiyaçları nedir ki?
Fakat İbn Abbâs ile İtban b. Mâlik, gözleri görmedikleri halde İmâmlık yapıyorlardı. İlim adamlarının büyük çoğunluğu da bu görüştedir.
19- Veled-i Zinanın İmâm Olması:
Veledi zinanın İmâm olması hususunda fukahânın farklı görüşleri vardır. İmâm Mâlik der ki: Böyle bir kimsenin İmâm olarak görevlendirilmesini hoş görmüyorum. Ömer b. Abdulaziz de bu işi hoş görmemiştir (mekruh). Atâ b. Ebi Rebâh ise şöyle dermiş: Eğer kendisinden hoşnut olunuyor ise İmâmlık yapabilir. Aynı zamanda bu Hasan-ı Basrî'nin, Zühri'nin, Nehai'nin, Süfyan-ı Sevri'nin, Ezvai'nin, Ahmed ve İshak'ın da görüşüdür. Re'y ashabına göre böyle bir kimsenin arkasında namaz kılmak caizdir; ancak başkalarının kıldırmasını daha uygun görürler. Şâfiî der ki: Babası bilinmeyen bir kimsenin İmâm olarak tayin edilmesini mekruh görüyorum. Bununla birlikte arkasında namaz kılanın kıldığı namazı caizdir.
Îsa b. Dînar der ki: Veled-i zinanın İmâm olması hususunda İmâm Mâlik'in görüşünde değilim. Çünkü böyle bir kimsenin anne babasının günahından sorumlu olması sözkonusu değildir. Yine İbn Abdilhakem de, eğer bizzat İmâmlığa ehil ise bu konuda benzer bir görüş beyan etmiştir. İbnu'l-Münzir der ki: Veled-i zina, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Topluluğa en iyi Kur'ân okuyanları İmâmlık yapar" âyetinin kapsamına girerse İmâmlık yapabilir.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: İmâm olmanın şartı ile ilgili olarak bize kadar ulaşmış haberler arasında nesebi göz önünde bulundurmaya delalet eden hiçbir rivâyet yoktur. Bu rivâyetlerde daha fakih olanın, daha güzel Kur'ân okuyanın, dine bağlılığı ve dine uygun davranışları itibariyle daha ileride olanın öne geçirileceğine dair bir delalet vardır.
20- Kölenin İmâm Olması:
Köle ile ilgili olarak Buhârî, İbn Ömer'in şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Medine'ye gelişinden önce ilk muhacirler -Küba'da bir yer ismi olan- el-Asbe'ye gelişlerinde(n sonra) onlara Ebû Huzeyfe'nin azadlı kölesi Salim İmâmlık yapıyordu. Aralarında en çok Kur'ân-ı Kerîm'i ezberleyen o idi. Buhârî, Ezan 54. Yine İbn Ömer'den rivâyete göre şöyle demiştir: Ebû Huzeyfe'nin azadlı kölesi Salim, ilk muhacirler ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashab-ı kiramına Küba mescidinde İmâmlık yapıyordu. Bunlar Ebû Bekir, Ömer, Zeyd ve Amir b. Rabia idiler. Buhârî, Ahkâm 25. Hazret-i Âişe'ye de kölesi Zekvân, Kur'ân-ı Kerîm'den okuyarak İmâmlık yapıyordu. Buhârî, Ezan 54.
İbnu'l-Münzir der ki: Ebû Esîd'in kölesi Ebû Said -henüz daha köle iken- aralarında Huzeyfe ve Ebû Mes'ûd'un da bulunduğu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bir grup sahabisine İmâmlık yapmış idi.
Nehaî, Şa'bî, Hasan-ı Basrî, Hakem, Sevri, Şâfîî, Ahmed, İshak ve re'y ashabı kölenin İmâm olmasına ruhsat vermiş, Ebû Miclez ise bunu mekruh görmüştür. Mâlik der ki: Kölenin İmâm olması ancak Kur'ân okumasını iyi bilmesi, ona uyacak olan hürlerin ise Kur'ân-ı Kerîm okumasını bilmeyenlerden olması halinde sözkonusudur. Şayet bayram veya cuma namazı sözkonusu olursa bunlarda köle hürlere İmâm olamaz. Bununla birlikte el-Evzai'ye göre, eğer köle arkasında namaz kılacak olurlarsa bu da yeterli olur. İbnu’l-Münzir der ki: Halbuki köle de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Topluluğa aralarında Kur'ân'ı en iyi bilen kişi İmâmlık yapar" âyetinin kapsamına girmektedir.
21- Kadının İmâm Olması:
Kadının İmâm olması ile ilgili olarak Buhârî, Ebû Bekre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Farslıların Kisrâ'nın kızını başlarına hükümdar yaptıklarını haber alınca şöyle buyurdu: "İşlerini yönetmek üzere başlarına bir kadın getiren bir topluluk asla iflah olmaz." Buhârî, Meğâzî 82; Tirmizî, Fiten 75; Nesâî, Kudât 8; Müsned, V, 43.
Ebû Dâvûd'un ise Abdurrahman b. Hallad'dan, onun Abdullah'ın kızı Umm Varaka'dan kaydettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Umm Varaka'yı evinde ziyaret edermiş. Yine onun dediğine göre Umm Varaka'ya ezan okumak üzere bir müezzin tayin etmiş ve aile halkına İmâmlık yapmasını emretmişti. Abdurrahman der ki: Ben onun müezzinini gördüm, oldukça yaşlı birisi idi. İbnu’l-Münzir de der ki: Şâfiî, bir kadının arkasında namaz kılan erkeklere namazlarını iade etmelerini vacip görüyordu. Ebû Sevr ise, böyle erkekler için iade yükümlülüğü yoktur, demektedir. Müzenî'nin konu ile ilgili görüşüne bu bir hükmü gerektirir.
Derim ki: Bizim mezhep âlimlerimiz, kadının erkeklere olsun kadınlara olsun İmâmlık yapması sahih değildir, demişlerdir. İbn Eymen ise kadının kadınlara İmâmlık yapmasının câiz olduğunu rivâyet etmektedir. Müşkil hünsa (erkek mi dişi mi olduğu tesbit edilemeyen) hakkında Şâfîî şöyle demektedir: Böyle bir kimse erkeklere de kadınlara da İmâmlık yapamaz. İmâm Mâlik der ki: Hiçbir şekilde böyle birisi İmâmlık yapamaz. Fukahânın çoğunluğunun görüşü budur.
22- Yahudi ve Hıristiyanın İmâm Olması:
Yahudi ve hıristiyan gibi şeriate muhalif bir kâfir, kâfir olduğu müslümanlar tarafından bilinmeksizin müslümanlara İmâmlık yaparsa Şâfiî ve Ahmed böyle bir namaz onlar için yerine gelmiş olmaz, namazlarını iade ederler demektedirler. Mâlik ve ashabı da bu görüştedir. Çünkü böyle bir kâfir Allah'a ibadetiyle yaklaşmaya ehil kimselerden değildir. el-Evzai der ki: Böyle bir kafire ceza verilir. Ebû Sevr ve el-Müzeni ise arkasında namaz kılanların namazlarını iade etmeleri gerekmediğini söylemişlerdir. Şâfiî ve Ebû Sevr'e göre de böyle bir kâfir namaz kılmakla müslüman olmaz. Ahmed ise: Müslüman olmaya mecbur edilir, demiştir.
23- Mu'tezile, Cehmiyye ve Benzerlerinin İmâmlığı:
Mu'tezile, Cehmiyye ve bunlara benzer heva ehli bid'atçilerin İmâmlığına gelince; Buhârî'nin el-Hasen'den rivâyetine göre o: (Arkasında) namaz kıl, bid'atin vebali ise ona aittir demiştir. Buhârî, Ezan 56. Ahmed ise şöyle demiştir: "Eğer kendi kabul ettiği hevasına, bid'atine çağıran propagandist bir kimse ise hevâ ehli olan hiçbir kimsenin arkasında namaz kılınmaz." Mâlik der ki: Zalim yöneticiler arkasında namaz kılınır, fakat Kaderiyye ve onlara benzer bid'at ehli arkasında namaz kılınmaz.
İbnü'l-Münzir der ki: Her kimin bid'ati kendisini imandan çıkartıp küfre sokuyor ise onun arkasında namaz kılmak câiz değildir. Bu durumda olmayan bir kimse arkasında namaz kılmak ise caizdir. Bu niteliğe sahip olan kimsenin öne geçirilerek İmâm yapılması ise câiz olmaz.
24- Zinakâr, İçkici ve Benzeri Fasıkların İmâmlığı:
Zina eden, içki içen ve buna benzer azalarıyla işlediği günahlar sebebiyle fasık olan bir kimse hakkında Mâlikî mezhebinde farklı görüşler vardır. İbn Habib şöyle der: Şarap içen bir kimsenin arkasında namaz kılan bir kişi, bu kimsenin arkasında kıldığı bütün namazları iade eder. Bundan tek istisna kendisine itaat edilmesi gereken vali ve yönetici olması halidir. O takdirde böyle birisinin arkasında kılınan namaz -namaz kıldırdığı vakit sarhoş olma hali dışında- iade edilmez. Bu görüşü İam Mâlik'in arkadaşlarından karşılaştığım kimseler bana nakletmişlerdir.
Câbir b. Abdillah'tan gelen rivâyete göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) minber üzerinde irad ettiği hutbesinde şöyle demiştir: "Hiçbir şekilde bir kadın bir erkeğe İmâm olmasın. Hiçbir bedevî bir muhacire İmâm olmasın, hiçbir günahkar iyi bir kimseye İmâm olmasın. Yönetici olması hali müstesna." İbn Mâce, İkâmetu's-Salât 78. Ancak hadisin son cümlesi şu şekildedir: "... otoritesiyle zorlayıp kılıcından ve kamçısından korkması hali müstesna."
Ebû Muhammed Abdülhak der ki: Bunu Ali b. Zeyd b. Cud'an, Said b. el-Müseyyeb'den rivâyet etmektedir. Çoğunluk ise Ali b. Zeyd'in zayıf olduğunu belirtirler.
Dârakutnî, Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Eğer namazınızın tertemiz olmasını arzu ediyor iseniz, en hayırlı olanlarınızı (İmâm olmak üzere) öne geçiriniz." Bu hadisin senedinde Ebû'l-Velid Halid b. İsmail vardır ki zayıf bir ravidir. Bunu Dârakutnî söylemiştir. Dârakutnî, I, 346.
Ebû Ahmed b. Ali ise onun hakkında şöyle demektedir: Bu, müslümanlar arasında güvenilir (sika) raviler adına hadis uydururdu. O bu hadisini İbn Cüreyc'den, o Atâ'dan, o Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet etmektedir. Dârakutnî ise Sellam b. Süleyman'dan, o Ömer'den o Muhammed b. Vasi'den, O Saîd b. Cübeyr'den, o İbn Ömer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İmâmlarınızı en hayırlı olanlarınızdan seçiniz. Çünkü onlar sizinle Allah arasında (temsilci) bir heyettirler." Dârakutnî der ki: Bu hadisin senedinde geçen Ömer bana göre Medain kadısı Ömer b. Yezid'dir. Dârakutnî, II, 88. Sellam b. Süleyman da aynı şekilde Medainli olup güçlü bir ravi değildir. Bunu Abdülhak söylemiştir.
25- İmâma Uyan Kimsenin Dikkat Etmesi Gereken Hususlar:
Hadis İmâmları Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetini rivâyet etmektedirler: "İmâm kendisine uyulsun diye İmâm kılınmıştır. O bakımdan ondan farklı hareketleriniz olmasın. O, tekbir getirdiğinde siz de tekbir getiriniz. O, rükûa vardığında siz de rükûa varınız. O semi'allahu limen hamideh dediğinde siz de allahumme rabbena ve lekel hamd, deyiniz. Secdeye vardığında siz de secde ediniz. Oturarak namaz kıldığı takdirde siz de hep birlikte oturarak namaz kılınız." Buhârî, Ezan 74; Müslim, Salât 86, 89; Nesâî, İmâme 40; Müsned, VI, 194.
Kastî olarak İmâmdan önce rükûa varan yahut eğilen kimse hakkında ilim adamlarının iki ayrı görüşü vardır. Bunlardan birincisine göre böyle bir kimsenin namazı, eğer namazın tümünde veya çoğunluğunda bu işi yapacak olursa fasittir. Bu, Zahirilerin görüşüdür. Ayrıca İbn Ömer'den de böyle bir rivâyet gelmiştir. Süneyd'in de şöyle dediği kaydedilmektedir: Bize İbn Uleyye, Eyyub'dan, o Ebû Kılabe'den, o Ebû’l-Verd el-Ensarî'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İbn Ömer'in yanında namaza durdum. İmâmdan önce başımı kaldırıyor, ondan önce başımı koyuyordum. İmâm selam verince İbn Ömer, elimden tuttu beni döndürdü ve kendisine doğru çekti. Ben: Ne oluyor sana, deyince; Sen kimsin, diye sordu. Ben, filan oğlu filanım dedim. Şöyle dedi: Sen doğru sözlü bir aileden geliyorsun. Seni namaz kılmaktan alıkoyan nedir. Benim yanıbaşında namaz kıldığımı görmedin mi deyince, şöyle dedi: Senin İmâmdan önce başını kaldırdığını, ondan Önce başını yere koyduğunu gördüm. İmâma aykırı hareket edenin namazı yoktur.
el-Hasen b. Hayy ise İmâmdan önce rükû' eden veya secde yapan, sonra da İmâm rükû' edip yahut secde yapmadan önce başını rükû' ya da sücuddan kaldıran kimse hakkında şöyle demiştir: Böyle bir namaz olmaz ve onun için yeterli olmaz.
Fukahânın çoğunluğu şöyle demiştir: Bu şekilde hareket eden bir kimse kötü bir iş yapmış olur, bununla birlikte namazı fâsid olmaz. Çünkü cemaatle namazda ve bu şekilde kılınan namazda İmâmlara uymakta asıl olan, bunun güzel bir sünnet oluşudur. Taharetiyle, rükûuyla, sücûduyla vesair farzlarıyla namazının farz olan kısımlarını edâ ettikten sonra, bu sünnete muhalefet eden bir kimsenin namazını iade etmesi -birtakım sünnetlerini iskat etse dahi- gerekmez. Çünkü eğer tek başına namaz kılmak isteyip de o namazı İmâmından önce kılacak olursa, bu namazı onun için yeterli gelir. Bununla birlikte cemaati terkettiğinden dolayı pek kötü bir iş yapmış olur.
Yine fukahânın çoğunluğu der ki: İmâmın kıldığı namaza uyan bir kimse, İmâmın rükûu ile rükû' yapsa, sücudu dolayısıyla da secde yapsa, bununla birlikte kendisi ile İmâmın kıldıkları rek'atler ayrı ayrı değilse bu kişi isterse İmâmdan önce başını kaldırsın, yahut ondan önce başını eğsin, İmâma uymuş olur. Çünkü İmâmının rükûuyla rükû' yapıyor, secdesiyle secde yapıyor, onun kaldırmasıyla birlikte başını kaldırıyor. Bütün bunlarda o kişi İmâmına tabi olmaktadır. Şu kadar var ki İmâma uyan, üzerinde icma edilen bir sünnete muhalefet ettiğinden dolayı kötü bir iş yapmış demektir.
Derim ki: İbn Abdi'l-Berr'in Cumhûrdan diye naklettiğinden, Cumhûra göre İmâma uyan kimsenin kıldığı namazın İmâmın kıldığı namaz ile alakalı olmadığı gibi bir mana anlaşılmaktadır. Çünkü maddi ve şer'î ittiba ortada yoktur. Ancak fukahânın çoğunluğuna göre durum böyle değildir. Konu ile ilgili rivâyetlerden ve bu rivâyetlerin tetkikinden anlaşılan, birinci görüşün doğru olduğudur. Yani İmâm kendisine uyulsun diye İmâmdır, fiillerine uyularak onun gibi hareket edilsin diye İmâmdır. Yüce Rabbimizin:
"Şüphesiz ki Ben seni insanlara İmâm kıldım" (el-Bakara, 2/124) âyeti de bu anlamdadır. Yani insanların uyacağı bir İmâm kıldım, demektir. Nitekim ileride buna dair açıklamalar gelecektir.
İşte gerek sözlük anlamı itibariyle, gerekse Şer'i bir terim olarak İmâm olmanın gerçek anlamı budur. Kim uyduğu İmâma muhalefet ederse ona uymuş sayılmaz. Diğer taraftan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hususu beyan ederek: "O tekbir getirdiğinde siz de getiriniz" diye buyurmaktadır. Burada görüldüğü gibi peşisıra yapmayı gerekli kılan "fa-i takibiyye" getirilmiştir. Hazret-i Peygamber de yüce Allah'ın muradını beyan eden kimsedir. Diğer taraftan Peygamber efendimiz, İmâmdan önce başını kaldıran yahut rükûa varan kimseyi ağır bir şekilde tehdid ederek şöyle buyurmuştur: "İmâmdan önce başını kaldıran bir kimsenin başını Allah'ın bir eşek başına yahut suretini bir eşek suretine çevirmesinden korkmaz mı?" Bu hadisi Muvatta’', Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve başkaları rivâyet etmişlerdir. Buhârî, Ezan 53; Müslim Salât 114; Ebû Dâvûd, Salât 75; Tirmizî, Cumua 56; Nesâî, İmâme 38; İbn Mâce, İkame 41.
Ebû Hüreyre de: "Böyle birisinin alnı şeytanın elindedir" demiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Bizim yaptığımız işe uygun olmayan her bir iş merduddur." Buhârî, İ'tisâm 20; Müslim, Akdiye 17,18; Ebû Dâvûd, Sünne 5; İbn Mâce, Mukaddime, 2 Buna göre kendisine uymakla emrolunduğunu, ona muhalefet etmenin kendisine yasak olduğunu bildiği halde, kasten İmâmına muhalefet eden kimse namazını hafife almış, kendisine verilen emre muhalefet etmiş demektir. Dolayısıyla böyle bir kimsenin bu şeklide kıldığı namazının yerini bulmaması, yeterli olmaması gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
26- Yanılarak İmâmdan Ayrı Hareket Eden:
Yanılarak İmâmdan önce başını kaldıran kimse hakkında, İmâm Mâlik şöyle demiştir: Yanılıp da rükû' veya sücûdda bu şekilde hareket eden bir kimsenin uyması gereken sünnet tekrar rükû' veya secdeye dönmesi ve İmâmı beklemesidir. Böyle bir yanılma, yapan kimsenin bir hatasıdır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "İmâm kendisine uyulsun diye İmâmdır. O bakımdan ona muhalefet etmeyiniz." İbn Abdi’l-Berr der ki: Mâlik'in bu sözünün zahiri kasten bu işi yapanın iade etmesini gerektirmediğidir. Çünkü: "bu yapan kimsenin bir hatasıdır" demiştir. Zira yanılan kimseden günah kaldırılmıştır.
27- İftitah Tekbiriyle Selâmda İmâmdan Farklı Hareket:
Sözü geçen bu görüş ayrılığı, sadece iftitah tekbiriyle selam dışında kalan hallerde sözkonusudur. Selama dair açıklamalar daha önce yapılmıştır. İftitah tekbirine gelince, Cumhûrun kanaatine göre İmâma uyanın iftitah tekbiri, ancak İmâmın iftitah tekbirinden sonra olur. Bundan istisna İmâm Şâfiî'den gelen iki görüşten birisinde şöyle denilmektedir: Eğer iftitah tekbirini İmâmından önce getirecek olursa bu da onun için yeterli olur. Çünkü Ebû Hüreyre'den rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz kıldırmak üzere gelmiş, tekbir getirdikten sonra namazdan ayrılmış ve arkasındaki cemaate: "Olduğunuz halde durun" diye işarette bulunmuş. Sonra çıkmış, arkasından başından su damlayarak gelmiş, onlara namaz kıldırmış, namazını bitirdikten sonra da şöyle demiştir: "Ben cünub idim, gusletmeyi unutmuştum." Buhârî, Gusl 17, Ezan 25; Ebû Dâvûd, Tahare 93; İbn Mâce, İkame 137; Müsned, I, 88, 89 (Hazret-i Ali'den); II, 448, 518 (Ebû Hüreyre'den).
Ayrıca Enes'ten gelen rivâyete göre "Hazret-i Peygamber tekbir getirdi, biz de onunla birlikte tekbir getirdik" denmektedir. Buna dair açıklamalar Nisa suresinde yer alan yüce Allah'ın
".. cünub iken de gusledinceye kadar (namaza durmayınız)"(en-Nisa, 4/43) âyetini açıklarken -inşaallah- yapılacaktır.
28- Safların Düzgünlüğü:
Müslim'in rivâyetine göre, Ebû Mes'ûd şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaza durduğumuzda omuzlarımızı sıvazlıyor ve şöyle diyordu: "Saflarınızı düzgün yapınız, ayrı ayrı durmayınız, bu sefer kalpleriniz de ayrı ayrı kalır.
Benim arkamdaki safta âkil ve baliğ, olgun kimseler yer alsın. Daha sonra, onlardan sonra (yaşça küçük) gelenler, sonra daha küçük olanlar." Ebû Mes'ûd der ki: Bugün sizlerin muhalefeti, en ileri derecededir. Müslim, Salât 122
Abdullah b. Mes'ûd'dan gelen rivâyette: "Çarşı pazardaki karışıklıklardan, anlaşmazlıklardan ve yüksek sesle bağırıp çağırmalardan çokça sakınınız."
Hazret-i Peygamber'in, "saflarınızı düzgün yapınız" âyeti safları düzgün yapmayı, özellikle de birinci safın düzgün olmasını emretmektedir ki bu da İmâmın hemen arkasındaki saftır. Nitekim ileride yüce Allah'ın izniyle Hicr Sûresi'nde Bk. el-Hicr, 15/24. âyet, 3. başlık. buna dair açıklamalar gelecektir. Orada da yüce Allah'ın izniyle bu hadisin anlamına dair açıklamalar gelecektir.
29- Namazda Oturuş Şekli:
İlim adamları, namazda oturuş şekli hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Çünkü bu hususa dair rivâyetler de farklı farklı gelmiştir. Mâlik ve mezhebine mensup ilim adamları şöyle der: Namaz kılan kişi kalçalarını yere koyar, sağ ayağını diker, sol ayağını büker. Çünkü Mâlik bu hususta Muvatta’' adlı eserinde Yahya b. Said'den şunu rivâyet etmektedir: Kasım b. Muhammed, onlara teşehhüd esnasındaki oturuşu göstermiş, sağ ayağını dikmiş, sol ayağını bükmüş, sol baldırı üzerine oturmuş, fakat ayağı üzerine oturmamış ve arkasından şöyle demiştir: Bana bu şekli Abdullah b. Ömer göstermiştir. Bana anlattığına göre babası bu şekilde yaparmış. Muvatta’', Salât 52.
Derim ki: Bu anlamda ifadeler Müslim'in Sahihinde Hazret-i Âişe'den şöylece rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaza tekbir ile ve
"elhamdülillahi rabbil âlemin"i okuyarak başlardı. Rükûa vardığı zaman, başını fazla eğmediği gibi dik de tutmazdı, ikisi arasında dururdu. Başını rükûdan kaldırdı mı ayakta dosdoğru durmadıkça secdeye varmazdı. Başını secdeden kaldırdı mı dosdoğru bir şekilde oturmadıkça bir daha secdeye gitmezdi. Her iki rek'atte bir et-tahiyyat'ı okurdu. Sol ayağını yayar, sağ ayağını dikerdi. Diğer taraftan şeytanın topuğunu "Şeytanın topuğu" tabiri "iki secde arasında kalçalarını topuklarına koymaktır", diye açıklanmıştır. Abdest alırken topuklarını yıkamayı terk etmek olduğu da söylenmiştir. (İbnu’l-Esir, en-Nihâye, III, 268) yasaklardı. Ayrıca namaz kılan kişinin kollarını yırtıcı hayvan gibi yere yapıştırmasını yasaklardı, namazını selam vererek bitirirdi. Müslim, Salât 240; Müsned, VI, 31, 194
Derim ki: İşte bu hadis dolayısıyla -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- İbn Ömer şöyle demiştir: Namazda sünnet olan sağ ayağını dikmen sol ayağını da bükmendir. es-Sevrî, Ebû Hanîfe ve mezhebine mensup ilim adamları ve Hasan b. Salih b. Hayy ise şöyle demişlerdir: Sağ ayağını diker, sol ayağına oturur. Çünkü Vail b. Hucr'un hadisi bunu gerektirmektedir. Şâfiî, Ahmed ve İshak da ara oturuşun böyle yapılacağını söylemişlerdir. Öğle, ikindi, akşam ve yatsının son oturuşunun ise Mâlik'in dediği gibi yapılacağını söylemişlerdir. Buna sebep ise Buhârî'nin rivâyet ettiği Ebû Humeyd es-Saidî yoluyla gelen Hadîs-i şerîftir. O şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı gördüm ki: Tekbir getirdiği vakit, ellerini omuzlarının hizasına kaldırır, rükûa vardığı vakit ellerini dizkapaklarına iyice koyar, sonra sırtını büker (rükûa eğilir), rükûdan başını kaldırdığında her bir omuru yerine gelinceye kadar doğrulur, secde ettiği vakit ellerini (kollarını) yere yapıştırmaksızın yere koyar, ellerini kapatmaz, ayağının parmak uçlarını kıbleye yönelik tutardı. İki rek'at arasında oturduğunda sol ayağı üzerine oturur, ötekini diker, son rek'atte oturduğunda da sol ayağını öne alır, sağ ayağını diker ve makadı üzerinde otururdu. Buhârî, Ezan 145; Ebû Dâvûd, Salât 116. Taberî der ki: (Namaz kılan) bu şekilde yaparsa güzel bir iş yapmış olur. Çünkü bunların hepsinin Peygamber (s. a) tarafından yapıldığı sabit olmuştur.
30- Oturuşta Ellerin Vaziyeti:
Mâlik'in Müslim b. Ebi Meryem'den, onun Ali b. Abdurrahman el-Muâvî'den rivâyetine göre Ali şöyle demiş: Namaz kıldığım sırada çakıllarla oynarken Abdullah b. Ömer beni gördü. Namazı bitirince bu işi terketmemi söyledi ve: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne şekilde yapıyor idiyse sen de öyle yap, dedi. Ben: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne şekilde yapıyordu? diye sorunca şöyle dedi: O namazda oturduğunda sağ elini sağ baldırının üzerine koyar, bütün parmaklarını kapatır ve baş parmağa bitişik olan parmağı ile (şehadet parmağı ile) işaret ederdi. Sol elini de sol baldırının üzerine koyardı. Ve dedi ki: İşte böyle yapardı. Muvatta’', Salât 43; Müslim, Mesâcid 116; Ebû Dâvûd, Salât 180-181; Nesâî, Sehv 33.
İbn Abdi’l-Berr der ki: İbn Ömer'in nitelediği şekliyle sağ eli sağ baldırına koyması sağ elinin bütün parmaklarını yumup sadece şehadet parmağını açık tutup onunla işarette bulunması, buna karşılık sol elini sol baldırına açık ve parmakları birbirinden ayrı olarak koyması, bütün bunlar namaz esnasındaki oturuşta icmâ' ile kabul edilmiş birer sünnettir. Bildiğim kadarıyla bu hususta ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Bu kadarı sana yeter. Şu kadar var ki ilim adamları şehadet parmağını hareket ettirmekte farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi bu parmağını hareket ettirmesinin uygun olduğu görüşünde iken, kimisi bu görüşte değildir. Bütün bunlar ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a kadar sahih senetle ulaşan rivâyetlerde yer almıştır. Hepsini yapmak da mubahtır. Allahü teâlâ'ya hamdolsun.
Süfyan b. Uyeyne de bu hadisi Müslim b. Ebi Meryem'den İmâm Mâlik'in rivâyet ettiği anlamıyla rivâyet etmiş ve ayrıca şunu da eklemiştir: Süfyan dedi ki: Bunu bize Yahya b. Said, Müslim'den nakletti. Sonra ben Müslim ile karşılaştım, bu hadisi ondan dinledim. Fazladan bana şunları da dedi: "(Parmağı bu şekilde hareket ettirmek) şeytanı kovalamaktır. Sizden herhangi bir kimse parmağı ile işaret edip böyle yaptığı sürece (namazında) yanılmaz." İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, IV, 262.
Derim ki: Ebû Dâvûd'un İbn ez-Zübeyr'den gelen rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dua ettiğinde parmağı ile işaret eder, fakat onu hareket ettirmezdi. Ebû Dâvûd, Salât 180-181. Bazı Irak âlimleri de bu görüşü kabul edip şehadet parmağını hareket ettirmeyi menetmiştir. Mezhebimize mensup kimi ilim adamları ise parmağı bu şekilde uzatmanın tevhidin devamına işaret olduğu görüşünü belirtmişlerdir. İmâm Mâlik mezhebine mensup ve başkaları arasından pek çok ilim adamı şehadet parmağının hareket ettirileceği görüşündedir. Ancak bu hareket ettirmenin devamlı olup olmayacağı hususunda iki ayrı görüş belirtmişlerdir. Parmağını hareket ettirmeyi benimseyenler şu açıklamayı yaparlar: Bu durum namazda huzuru sürekli hatırlatır ve Süfyan'dan gelen rivâyette de belirtildiği gibi bu şeytanı kovmakta ve def etmektedir. Devamlı hareket ettirmeyi uygun görmeyen kimseler ise, şehadet kelimelerini telaffuz ettiği esnada parmağını hareket ettirmeyi uygun görür. Ve bu hareketini şöyle açıklar: O bu parmağı ile de tevhidi söylemiş gibidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
31- Kadının Namazda Oturuş Şekli:
Kadının namazda ne şekilde oturacağı hususunda da farklı görüşler vardır: Mâlik der ki: Kadın erkek gibi oturur ve iftitah tekbirinden sonra giyim ve açıktan okuma dışında erkekten farklı bir durumu yoktur. es-Sevrî der ki: Kadın cilbabını tek bir tarafından örtünüp aşağıya doğru sarkıtır. Bunu İbrahim en-Nehaî'den rivâyet etmiştir. Ebû Hanîfe ve ashabı ise şöyle demiştir: Kadın en kolayına gelen şekil ne ise o şekilde oturur. Bu, en-Nehaî'nin de görüşüdür. O: Kolayına gelen şekilde oturur, demiştir. Şâfiî de: Tesettürüne en uygun şekil ne ise öyle oturur, demektedir.
32- İk'â Denilen Oturuş Şekli:
Müslim'in rivâyetine göre Tavus şöyle demiştir: İbn Abbâs'a iki ayak üzerinde ik'â İk'â: Aslında kalçalarını yere koyup ayaklarını dikip ellerini de yere koymaktır. Burada iki secde arasında kalçalarını, topuklarına koyarak oturmak anlamındadır, (İbnu’l-Esir, en-Nihâye, IV, 89) hakkında soru sorduk. O bize: O sünnettir, dedi. Bizler ona: Biz bu işi erkek için ağır bir şekil olarak görüyoruz, deyince İbn Abbâs şöyle dedi: Hayır, bu senin Peygamberinin -salat ve selam ona- sünnetidir. Müslim, Mesâcid 32; Ebû Dâvûd, Salât 139, Tirmizî, Mevâkit 94; Müsned, I, 313
İlim adamları ik'â'ın ne şekilde olacağı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ubeyd der ki: İk'â erkeğin köpeğin ve yırtıcı hayvanların oturuşu gibi kalçaları üzerine oturup dizlerini kırıp, bacaklarını dikmesidir. İbn Abdi’l-Berr der ki: İşte icma ile kabul edilen ik'â ismi verilen oturuş şekli budur, ilim adamlarının bu konuda görüş ayrılıkları yoktur. Dilcilerin ve fukahâdan bir grubun açıklaması da böyledir.
Ebû Ubeyd ise der ki: Hadisçiler ik'â denilen oturuş şeklini kişinin iki secde arasında kalçalarını ayak topuklarına koyması diye açıklarlar. Kadı Iyad da der ki: İk'ânın açıklaması ile ilgili olarak bana göre en uygun açıklama şekli İbn Abbâs'ın sünnettendir dediği şekildir. Fukahâ da bunu iki secde arasında kalçaları ayak topukları üzerinde koymak diye açıklamışlardır. İbn Abbâs tarafından da bu şekilde açıklanarak: Topuğunu kalçana değdirmen sünnettendir diye ifade etmiştir. Bunu İbrahim b. Meysere, Tavus'tan, o İbn Abbâs'tan rivâyet etmiş ve Ebû Ömer bunu zikretmiştir. Kadı (devamla der ki): Seleften ve ashab-ı kiramdan bir topluluktan rivâyet edildiğine göre onlar bu şekilde otururlardı. Bununla birlikte değişik bölgelerin fukahâsı genel olarak bu görüşü benimsemiş ve buna ik'â ismini vermişlerdir. Abdürrezzak'ın Ma'mer'den, onun İbn Tavus'tan, onun babasından rivâyetine göre babası İbn Ömer'i, İbn Abbâs'ı ve İbn ez-Zübeyr'i iki secde arasında ik'â yaparken görmüştür.
33- Namazın Sonunda Selam Vermek:
Selam vermenin vücûbunu (farziyetini) kabul edenler ile etmeyenler arasında ikinci selamın farz olmadığı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Ancak el-Hasen b. Hay'den gelen rivâyete göre o her iki selamı da vacip kabul etmiştir. Ebû Ca'fer et-Tahâvî der ki: İki defa selam verileceğini kabul eden ilim ehli arasından ikincisinin namazın farzlarından olduğunu kabul eden, Hasan b. Hay'dan başka bir kimsenin bulunduğunu bilmiyoruz.
İbn Abdi’l-Berr der ki: Hasen b. Salih'in her iki selamı da birlikte vacip görüp "ve birinci selamdan sonra ikinci selamdan önce abdesti bozulanın namazı da bozulur" şeklindeki kanaatinin delillerinden birisi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "namazın tahlili (yani namaza ait olmayan fiillerin artık helal olması) selam vermektir." hadisidir. Bundan sonra Peygamber efendimiz, selam vermenin ne şekilde olacağını beyan etmiştir. O sağına ve soluna selam verirdi. İkincisini değil de yalnızca birinci selamı vacip (farz) kabul edenlerin delillerinden birisi de Peygamber efendimizin "onu helal kılmak selam vermektir" hadisidir. Onlar bununla ilgili olarak derler ki: Tek bir selam vermek hakkında da "teslim (selam vermek)" tabiri kullanılır, demişlerdir.
Derim ki: Bu meselenin temeli, ismin asgarî miktarını mı yoksa azamî ve nihaî sınırını mı esas almak gerekir, sorusuna dayanır. Namaza girmek icma ile tek bir tekbir ile gerçekleştiğine göre aynı şekilde ondan çıkış da bir tek teslim (selam verme) ile olmalıdır. Şu kadar var ki, İbn Mes'ûd -ki bu konuya dair gelen rivâyet yolu en fazla olandır- dan Vâil b. Hucr el-Hadramî'den, Ammar'dan, el-Bera' b. Âzib'den, İbn Ömer'den, Sa'd b. Ebi Vakkas'tan rivâyet edilen hadislerle âdeta tevâtüren sabit sünnetlerin belirttiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) iki defa selam verirdi. İbn Cüreyc, Süleyman b. Bilal ile Abdülaziz b. Muhammed ed-Deraverdî, hepsi Amr b. Yahya ve Mazinî'den, o Muhammed b. Yahya b. Habban'dan o amcası Vasi' b. Habban'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: (Dedi ki): İbn Ömer'e şöyle dedim: Bana Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın namazının ne şekilde olduğunu anlat. Bana başını kaldırıp eğdiği her seferinde tekbir getirdiğinden ve sağına "esselamu aleyküm verahmetullah" diyerek soluna da yine "esselamu aleykum verahmetullah" diyerek selam verdiğinden sözetti. Bir rivâyetler ve senetleri için bk. İbn Abdi’l-Berr, el-İstizkâr, IV, 297 vd.
İbn Abdi’l-Berr der ki: Bu, Medine ehline ait sahih bir isnaddır. Bununla birlikte Medine'de meşhur olan uygulama tek bir selam vermektir. Bu, Medine halkının biribirinden öğrenerek miras aldığı bir uygulamadır. Böyle bir uygulamayı her beldede delil diye göstermek doğru ve sıhhatlidir. Çünkü günde birkaç defa tekrarlandığından dolayı vukuu kimseye gizli kalmaz. Yine Küfe ve başka şehirlerin halkının uygulamasında iki selam vermek oldukça yaygındır ve yine onlar bunu geçmişlerinden miras almışlardır. Bu türden olan farklı uygulamalar ezan gibi mubah bir şeydeki farklılığa benzer. Diğer taraftan Hicaz'da, Irak'ta, Şam'da ve Mısır'da bulunan herhangi bir ilim adamından tek bir selam vermenin ya da iki selam vermenin tepkiyle karşılandığına dair rivâyet gelmemiştir. Aksine bu ilim adamları bunu(n her ikisini de) bilmektedirler. Bir tek selam vermeye dair hadisi Sad b. Ebi Vakkas, Hazret-i Âişe ve Enes rivâyet etmişlerdir. Ancak bu rivâyetler illetlidir, hadis ilmini bilenler bunları sahih kabul etmemektedir.
34- Teşehhüd:
Dârakutnî'nin rivâyetine göre İbn Mes'ûd şöyle demiştir: Teşehhüdü gizliden yapmak sünnettendir. Ebû Dâvûd, Salât 179-180; Tirmizî, Salât 101. İmâm Mâlik, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) yoluyla gelen şu şekildeki teşehhüdü tercih etmiştir:
Tahiyyat Allah'ındır, tertemiz ibadetler Allah'ındır, tayyibât (malî ve bedenî ibadetler) Allah'ındır, selam sana ey Peygamber ve Allah'ın rahmeti ve bereketleri (üzerine olsun), Selam bizlere ve Allah'ın salih kullarına. Şehadet ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür." Muvatta’', Salât 53.
Şâfiî, Şâfîî ashabı ve Leys b. Sa'd ise, İbn Abbâs yoluyla gelen teşehhüdü tercih etmişlerdir. İbn Abbâs der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur'ân-ı Kerîm'den bir sûreyi öğretir gibi bize teşehhüdü öğretir ve şöyle derdi:
Tahiyyat, mübarek dualar, salavat ve tayyibat (malî ve bedenî ibadetler) Allah'ındır. Selam sana ey Peygamber, Allah'ın rahmet ve bereketleri de (üzerine olsun). Selam bizlere ve Allah'ın salih kularına. Şehadet ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur ve şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın Rasulüdür. " Müslim, Salât 60.
es-Sevrî, Kûfeliler ve hadis ehli ise yine Müslim tarafından rivâyet edilen Abdullah b. Mes'ûd'un teşehhüdünü tercih etmişlerdir. Abdullah b. Mes'ûd der ki: Bizler namazda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ardında: Allah'a selam olsun, filana selam olsun derdik. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) günün birinde şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki Allah selâmın kendisidir. Sizden herhangi biriniz namazda oturacak olursa şunları söylesin:
Tahiyyat Allah'ındır, malî ve bedenî ibadetler de (O'nundur). Selam sana ey Peygamber, Allah'ın rahmet ve bereketleri üzerine olsun. Selam bizlere ve Allah'ın salih kullarına." Kul bunu söylediği takdirde gökte olsun yerde olsun Allah'ın bütün salih kullarına isabet eder. (Devamla teşehhüdünü şöyle bitirir): Şehadet ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür. Bundan sonra dilediği şekilde Allah'a dua eder, dilekte bulunur." Müslim, Salât 55. Ahmed, İshak ve Dâvûd da bu teşehhüdün yapılacağı görüşündedir.
Endülüs'te Ahmed b. Halid de bunu tercih eder ve buna meylederdi.
Ebû Muş'a el-Eş'ari'den, hem merfu' hem de mevkuf olarak İbn Mes'ûd'un bu teşehhüdüne yakın bir teşehhüd nakledilmiştir. Bütün bunlar ise mubah olan bir hususta ihtilaftır. Teşehhüd ile ilgili çeşitli rivâyetler için bk. Dârakutnî, I, 349 vd. Bunlardan herhangi birisini vacip kabul etmek sözkonusu değildir. Hamd yalnızca Allah'adır.
İşte bütün bunlar aziz ve celil olan Allah'ın: "rükû' edenlerle birlikte siz de rükû' ediniz âyetinin ihtiva ettiği, İmâma ve me'muma (İmâma uyan kimseye) dair birtakım hükümlerdi. İleride yüce Allah'ın:
"Ve Allah için huşu ve itaatla (namaza) kalkın." (el-Bakara, 2/238) âyetinde namazda ayakta durmaya dair açıklamalar gelecektir. Yine orada hasta olan İmâm ile buna benzer namaz ile alakalı diğer hükümlere dair açıklamalar da gelecektir. Âl-i İmrân Sûresi'nde Âl-i İmrân, 3/191. âyet, 3. başlık İmâmın dışında hasta kimsenin namazının hükmü, Nisa Sûresi'nde Nisa, 4/101’in tefsiri korku namazından söz ederken farz namaz kılanın nafile namaz kılana uymasının hükmü, Meryem Sûresi'nde Meryem, 19/11 âyet, 1. başlık İmâmın kendisine uyanlardan daha yüksekçe bir yerde namaz kılmasının hükmü ve buna benzer vakitlere, ezanlara ve mescidlere dair hükümler gelecektir. İşte bütün bunlar yüce Allah'ın:
"namazı kılınız" âyetine dair bir beyan (açıklama)dır. Sûrenin baş taraflarında da yine namazın birtakım hükümleri sözkonusu edilmişti. Bundan dolayı yüce Allah'a hamdederiz.
44
Siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutur musunuz? Halbuki Kitab'ı da okuyup durursunuz. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?
Âyetine dair açıklamalarımızı dokuz başlıkta ele alacağız.
1- Nüzul Sebebi:
"Siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutur musunuz?" âyeti azar anlamında bir sorudur. Tefsir âlimlerinin açıklamalarına göre, maksat yahudi âlimleridir. İbn Abbâs der ki: Medine'de bulunan yahudilerden bir kimse müslümanlar arasından kendisi ile sıhrî akrabalığı, herhangi bir yakınlık veya süt akrabalığı bulunan kimseye: Üzerinde bulunduğun bu hal üzere sebat et ve -Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı kastederek- o adamın sana emrettiği şeyde kararlı ol. Çünkü onun emri haktır. Onlar insanlara bunu emrettikleri halde kendileri yapmıyorlardı. el-Vâhidî, Esbâbu Nüzûli'l-Kur'ân, Beyrut, 1411/1991, s. 27
Yine İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre yahudi âlimleri kendilerini takib edenlere ve kendilerine uyanlara Tevrat'a uymayı emrediyor fakat Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın niteliklerini inkâr etmek suretiyle de Tevrat'a aykırı hareket ediyorlardı.
İbn Cureyc der ki: Yahudi âlimleri, Allah'a itaate teşvik ediyor, buna karşılık bizzat kendileri Allah'a isyanı gerektirecek günahları işliyorlardı.
Bir diğer grup da şöyle demiştir: Sadaka vermeye teşvik ettikleri halde kendileri cimrilik gösteriyorlardı. Bu rivâyetlerin ifade ettikleri anlam birbirlerine yakındır.
İşarî tefsir ile uğraşanlardan birisi de şöyle demiştir: Yani sizler anlamların hakikatlerini, insanların yerine getirmelerini isterken bizzat kendiniz bu anlamların zahirî şekillerine aykırı hareket ediyorsunuz.
2- Kendilerini Unutup Başkalarına İyiliği Emredenlerin Azâbı:
Bu durumda olanların azaplarının şiddeti ile ilgili olarak Hammâd b. Seleme, Ali b. Zeyd'den, o Enes'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İsra'ya götürüldüğüm gece dudakları ateşten makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. Bunlar kimlerdir ey Cebrâîl, dedim. Bana şu cevabı verdi: Bunlar dünya ehlinden olan hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emreder, Kitabı okudukları halde bizzat kendileri unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?" Müsned, III, 120, 231, 239.
Ebû Umame'nin de rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyumuşur: "İnsanlara iyiliği emredip de kendilerini unutanlar cehennem ateşinde bağırsaklarını sürüklerler. Onlara, siz kimlersiniz diye sorulur, şu cevabı verirler: Bizler insanlara hayrı emrettiğimiz halde kendimizi unutan kimseleriz." Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, I, 158.
Derim ki: Bu Hadîs-i şerîfte leyyin bir ravi olan el-Husayb b. Cahder vardır ve İmâm Ahmed bunu zayıf ravi kabul ederdi. Ancak İbn Maîn de bunu Ebû Ğalib'den, o Ebû Umame Suday b. Aclan el-Bahilî'den rivâyet etmektedir. Ebû Galib ise -Yahya b. Mâin'in anlattığına göre- Halid b. Abdullah b. Esid'in azadlısı Hazevver el-Kureşî'dir. Bahilelilerin azadlısı olduğu da söylendiği gibi, Abdurrahman el-Hadramî'nin azadlısı olduğu da söylenmiştir. Bu kişi ticareti için Şam'a, gider gelirdi. Yahya b. Maîn der ki: Bu hadisi salih (alınabilir) bir kimsedir. Diğer taraftan Müslim bunu Sahih'inde bu manada Üsame b. Zeyd'den şu şekilde rivâyet etmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kıyâmet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır şöyle derler: Ey filan, sen ma'rufu emreden münkerden alıkoyan bir kimse değil miydin? Şöyle der. Evet, böyle idim. Ma'rufu emreder fakat işlemezdim. Münkerden alıkoyar fakat kendim işlerdim." Buhârî, Bed'u’l-Halk 10; Müslim, Zühd 51; Müsned, V, 205, 206, 207, 209.
Derim ki: Sahih hadis ile âyetin lâfızları maruf ve münkeri bilip bunların her birisinin gerektirdiği görevi yerine getirmenin vücubunu bilen bir kimsenin, bunları bilmeyen bir kimseye göre cezasının daha ağır olacağını gösterir. Çünkü o bu şekilde yüce Allah'ın yasaklarını küçümsüyor, hükümlerini hafife alıyor gibidir. Ve böyle bir kimse kendi bilgisiyle yararlanamayan kimsedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurmuştur: "Kıyâmet gününde azâbı insanlar arasında en çetin olacak kimse yüce Allah'ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, I, 185. Hadisi İbn Mâce Sünen'inde rivâyet etmiştir.
3- Âyet-i Kerîmedeki Azarın Sebebi:
Şunu bil ki -Allah seni başarılı kılsın- âyet-i kerimedeki azarlayıcı ifadeler iyiliği işlemeyi terketmekten dolayıdır. İyiliği emretmekten dolayı değildir. Bundan dolayı yüce Allah Kitab-ı Kerîm'inde iyi amelleri emredip de onları işlemeyen birtakım kimseleri yermiş ve Kıyâmet gününe kadar zaman boyunca okunacak bir âyet ile onları azarlayarak: "Siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutur musunuz?" diye buyurmuştur. Fakih Mansur şu beyitlerinde ne güzel söyler:
"Bir topluluk var ki emrediyorlar
Kendilerinin yapmadıklarını
Şüphesiz bunlar delidirler, isterse onlar
Sar'aya tutulmasınlar."
Ebû'l Atahiye de der ki:
"Takvayı sanki sen takvalı imiş gibisin anlatıyorsun
Halbuki günahların kokusu senin elbisenden yayılıyor."
Ebû'l Esved ed-Düelî de şöyle demiştir:
"Bir huyu yasaklayıp da sen benzerini işleme
Böyle bir şey yaparsan bu senin için büyük bir ayıptır.
İşe kendinden başla, kendini sapıklıktan alıkoy.
Eğer vazgeçebilirsen o vakit sen hikmet sahibi bir kimsesin demektir.
O takdirde öğüt verirsen kabul edilir ve söylediklerine
Uyulur, öğrettiklerinin de faydası olur."
Ebû Amr b. Matar der ki:
Zühd sahibi, Ebû Osman el-Hirî'nin meclisinde bulundum. Dışarı çıktı ve öğüt vermek üzere oturduğu yerini aldı. Uzun boylu sustu. Ebû'l-Abbâs diye bilinen birisi ona şöyle seslendi: Bu susuşuna dair birşey söylemeyi uygun görür müsün? Bunun üzerine şöyle dedi:
"Takva sahibi olmayan bir kimse insanlara takvayı emrediyor,
Kendisi hasta olan bir doktor başkasını tedavi ediyor."
Bunun üzerine ağlamalar ve gürültüler yükselmeye başladı.
4- İbretli Hikayeler (Kasas) Anlatma:
İbrahim en-Nehaî der ki: Üç âyet-i kerîme dolayısıyla kıssa anlatmaktan hoşlanmıyorum. Bunların birisi yüce Allah'ın:
"Siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutur musunuz?" âyetidir, diğeri:
"Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?" (es-Saf, 61/2) âyeti, diğeri ise
"Size ettiğim yasağa kendim muhalefet etmek istemem" (Hud, 11/88) âyetidir. Selm b. Amr da şöyle demektedir:
"Kendisi zahidlik etmediği halde insanlara zühdü tavsiye eden
Bir vaizin zahidlik öğütlemesi ne kadar çirkindir!
Eğer o zahidliğe samimi olarak çağıran birisi olsaydı
Sabah akşam onun kaldığı ev mescid olurdu.
Eğer o gerçekten dünyayı reddetmiş ise ne diye
İnsanlardan hediyeler bekliyor, bağışlar umuyor?
Halbuki rızık gördüğün kimselere pay edilmiştir
Siyahı da beyazı da onu ele geçiriyor."
el-Hasen, Mutarrıf b. Abdullah'a : Arkadaşlarına öğüt ver demiş, o da şu cevabı vermiş: Korkarım ki yapmadığım şeyleri söylerim. el-Hasen: Allah sana merhamet buyursun. Hangimiz söylediğini yapıyor ki? Şeytan ise böyle bir sonucu elde etmek istiyor. O vakit hiçbir kimse bir ma'rufu emretmez ve bir münkeri de yasaklamaz.
Mâlik, Rabia b. Ebi Abdurrahman'dan rivâyetle der ki: Saîd b. Cübeyr'i şöyle derken dinledim: Herkes kendisinde olumsuz hallerden hiçbir eser kalmayıncaya kadar marufu emretmeyi, münkerden alıkoymayı bıraksaydı hiçbir kimse hiçbir marufu emretmez, hiçbir münkerden de alıkoymazdı. Mâlik der ki: Gerçekten doğru söylemiştir. Bazı kusurları bulunmayan kim var ki?
5- "îyilik"in Anlamı:
Bu âyet-i kerimede geçen "iyilik (birr)"den kasıt itaat ve salih ameldir. Birr: Doğruluk, tilki yavrusu ve koyun pazarı gibi anlamlara da gelir. Arapların: “.....” şeklindeki sözleri, koyunlara ne şekilde seslenileceğim ve ne şekilde güdüleceklerini birbirinden ayırdedemez, anlamındadır. Buna göre bu kelime müşterek bir lafızdır. Şair der ki:
"Allah'ım, Rabbim, şüphe yok ki Bekroğulları işte önündedir
insanlar sana itaat ediyor, onlar ise sana isyan ediyorlar."
Şairin şu sözünde geçen "birr" kelimesinin kalp anlamına geldiği de söylenir:
"Ben onun yanında kalbin durumu gibi olurum ve ondan da yakın;
Malımı önüne bırakıyorum ve emirlerini gözlüyorum."
Burr, bilinen birşeydir (buğday demektir). Berr ise saygı ve ta'zim göstermek demektir. Anne-babasına ta'zim edip ikramda bulunan kimse hakkında berr ve bârr çocuk denilir.
6- İyiliği Emrederken Kendini Unutmak:
Yüce Allah'ın:
"Kendinizi unutur musunuz?" âyetinden kasıt, kendinizi terkeder o halde bırakır mısınız demektir. Unutmak, terketmek anlamına da gelir ve burada kasıt budur. Yüce Allah'ın:
"Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu" (et-Tevbe, 9/68);
"Onlara verilen öğütleri unutmaları üzerine.." (el-En'am, 6/44) ile:
"Ve aranızda faziletli davranışı unutmayınız" (el-Bakara, 2/237) âyetinde "unutmak" hatırlamanın ve bellemenin zıddı anlamındadır. İleride de gelecek olan: "Âdem unuttu, bunun için onun soyundan gelenler de unuttu" hadisindeki unutmak da bu anlamdadır. Çokça unutan unutkan kimseye "nesyan" denilir.
Âyet-i kerimede geçen nefs (kendi) ise ruh demektir. Nefsi (canı) çıktı denilir. Şair Ebû Hirâş der ki:
"Salim kurtuldu ve onun nefsi (canı) ağzında idi
O ise ancak kılıcının kını ve kararlılığı ile kurtuldu."
Âyet-i kerimede geçen "nefs"in ruh anlamına geldiğinin delillerinden birisi de yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Allah, ölümleri nefisleri (ruhları) vaktinde alır." (ez-Zumer, 39/42) İleride de geleceği üzere tefsir âlimlerinin bir grubunun görüşüne göre böyledir. Bu husus, Hazret-i Bilal'in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a söylediği -İbn Şihab yoluyla gelen- hadiste gayet açıktır: Ey Allah'ın Rasûlü, senin nefsini alan kim ise benim de nefsimi o aldı. Muvatta’', Vukutu's-Salat 25; Müslim, Mesacid 306'da Ebû Hüreyre'den Yine Hazret-i Peygamber'in Zeyd b. Eslem yoluyla gelen hadisteki şu sözü de böyledir: "Şüphesiz Allah, bizim ruhlarımızı kabzetti. Dileseydi ruhlarımızı bir başka zamanda bize geri verirdi." Muvatta’', Vukutu's-Salat 26 Bu iki hadisi de İmâm Mâlik rivâyet etmiştir. Konu ile ilgili en uygun görüş budur.
Nefs aynı zamanda kan anlamındadır. (Kanı aktı anlamında) nefsi aktı, denilir. Şair der ki:
"Nefslerimiz (kanlarımız) akıyor kılıçların keskin ucu üzerinde
Zaten silahların ucundan başka birşey üzere akmazlar."
İbrahim en-Nehaî de der ki: Akan bir nefsi (kanı) olmayanların suda ölmeleri halinde suyu pisletmezler.
Nefs aynı şekilde ceset anlamına da gelir. Şair der ki:
"Bana haberin ulaştığına göre Suhaymoğulları
el-Münzir'in nefsinin (cesedinin) kanını evlerine soktular."
7- Kitabı Okuyup Durduğunuz Halde mi?..:
Yüce Allah'ın:
"Halbuki Kitab'ı da okuyup durursunuz" âyeti anlayan için çok büyük bir azar ihtiva etmektedir.
"Kitab'ı da okuyup durursunuz" âyeti Tevrat'ı da okursunuz demektir. Aynı şekilde onların davranışlarının benzerini yapan da onlar gibi olur.
"Tilâvet"in aslı tâbi olmak demektir. Okumak anlamına gelen kıraat hakkında kullanılması da bundan dolayıdır. Çünkü uygun şekliyle ortaya çıkıncaya kadar harfler arka arkaya dizilerek kelimeler de birbirinin ardısıra söylenirler. Uymak anlamına kullanıldığı takdirde masdarı "tuluv", okumak anlamına kullanıldığı zaman ise masdarı "tilâvet" şeklinde olur. Yine yardımsız bırakmak halinde de "tuluvv" masdarı kullanılır. Kalıntı anlamına ise "teliyye" ile "tülâve" kullanılır. Hakkını bütünüyle alıncaya kadar işin arkasını bırakmamak için de bu kökten gelen kelime kullanılır.
8- Akıllanmayacak mısınız?:
Yüce Allah'ın:
"Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" âyeti, sizler hala kendinizi, sizi bu derece alçaltan böyle bir durumu işlemekten engellemeyecek misiniz, demektir.
Akl kelimesi engellemek anlamındadır. Deve yuları anlamına gelen "ikal" da burdan gelmektedir. Çünkü hareket etmesini engeller. Diğer taraftan diyet hakkında da "akl" tabiri kullanılır. Çünkü bu diyet, maktulun velisini caniyi öldürmekten alıkoyar. Kabızlık haline ve dilin tutulmasına "i'tikâl" denilmesi de bu anlam yakınlığından dolayıdır. Kaleye (ism-i mekân) olarak "ma'kil" denilmesi de bundandır. "Akl" aynı zamanda bilgisizliğin zıddıdır. Yine Arap kadınlarının kendisi ile hevdeçlerini örttüğü kırmızı bir kumaşa da bu isim verilir. Alkame der ki:
"Uzunlamasına ve yuvarlak süslü kumaşları kuşlar neredeyse kapıverecek
Sanki o karından boşalan kırmızı kanları andırır."
İbn Fâris der ki: Kumaşlarda uzunlamasına nakış ve süslere "akl" denir. Dairemsi alanlara da "rakm" denilir.
ez-Zeccâc der ki: Akıllı kişi Allah'ın kendisine farz kıldığı şeylere uygun hareket eden, onları yerine getiren kimsedir. Bunların gereğince amel etmeyen kimse ise cahildir.
9- Akıl:
Hak ehli aklın yaratılmış olduğunu , var olduğunu, kadim olmayıp mevcut bir varlık olduğunu ittifakla kabul ederler. Çünkü akıl yok olsaydı birtakım zatlara özel bir sıfat olmazdı. Onun varlığı sabit olduğuna göre kadim olduğunu söylemeye imkan olmaz. Çünkü -bu sûrede ve başka yerde yüce Allah'ın izniyle açıklanacağı üzere- yüce Allah'tan başka kadim bir kimsenin olmadığına dair kesin deliller vardır.
Felsefeciler ise aklın kadim olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Yine onlardan kimisi aklın insan bedeninde bulunan latif bir öz -cevher- olup ondan ışınlar saçıldığını kabul ederler. O bu durumuyla evde bulunan kandile benzer. Onun aracılığı ile, bilinen şeylerin hakikatleri birbirlerinden ayırdedilir. Kimileri de şöyle der: Akıl mürekkep (kompleks) olmayan basit bir cevherdir. Ancak aklın bulunduğu yer hakkında farklı görüşler ortaya atmışlardır. Kimi felsefeciler onun yerinin dimağ (beyin) olduğunu söyler. Çünkü beyin duyuların merkezidir. Bir başka kesim ise onun yeri kalptir, demektedir. Çünkü kalp hayatın fışkırdığı yer ve duyuların maddesidir.
Aklın bir cevher olduğu şeklindeki görüş tutarsızdır. Çünkü cevherler birbirlerini andırır. Eğer herhangi bir cevher akıl ise her cevherin de akıl olması gerekir.
Şöyle de denilmiştir: Akıl eşyayı, anlamlarının hakikatinden hareketle olduğu şekliyle idrâk eden araçtır. Bu görüş bir önceki görüşten doğruya daha yakın olmakla birlikte, idrakin canlının niteliklerinden olması bakımından yine doğru olmaktan uzaktır. Akıl bir arazdır. Onun böyle bir özelliğe (idrak etmek özelliğine) sahip olmasına imkan yoktur. Nitekim onun lezzet duyan ve arzulayan olması da imkansızdır.
Şeyh Ebû'l-Hasan el-Eş'ari ile Üstad Ebû İshak el-İsferayinî ve başka muhakkikler şöyle derler: Akıl ilmin kendisidir. Bunun delili de: Aklettim, fakat bilmedim yahut bildim, fakat akletmedim, denilmesidir.
Kadı Ebû Bekr de der ki: Akıl vaciplerin (varlığı zorunlu olanların) vücubunu, caizlerin (varlıkları mümkün olanların) caizliğini, müstahillerin (varlıkları imkansız olan şeylerin) müstahil oluşunu kesin olarak bilmek demektir. Ebû'l-Mealî, el-İrşad adlı eserinde bu tarifi tercih ederken el-Burhan adlı eserinde ise, akıl kendisi aracılığıyla bilgileri idrak etmenin mümkün olduğu bir niteliktir, tarifini tercih etmiş ve Kadının (Ebû Bekir'in)görüşüne itiraz ederek kabul ettiği bu görüşün tutarsızlığına dair deliller getirmiştir.
Yine Ebû'l-Mealî el-Burhan adlı eserinde el-Muhasibî'nin: Akıl insanın fıtratındaki bir güçtür dediğini nakletmektedir.
Üstad Ebû Bekr ise Şâfiî ve Ebû Abdullah b. Mücâhid'den, akıl ayırdedebilme aracıdır, dediklerini nakletmektedir. Ebû'l-Abbâs el-Kalanisî'den ise "akıl ayırdetme gücüdür" dediğini, el-Muhasibî'den de: "akıl nurlar ve basiretlerdir" dediğini nakletmekte; daha sonra bu görüşleri sınıflandırarak çeşitli şekillerde yorumlamakta ve şöyle demektedir: Uygun olan ise Şâfiî'den ve İbn Mücâhid'den böyle bir naklin sahih olmayacağıdır. Çünkü "araç" ancak müsbet aletler hakkında kullanılır. Arazlar hakkında kullanılması ise mecazîdir. Yine akıl hakkında "o bir güçtür" diyenlerin görüşü de böyledir. Çünkü güçten akıl ile kavranılabilen sadece kudrettir. el-Kalanîsî ise ifadelerini kelime anlamlarını alabildiğine genişleterek kayıtsız bir şekilde kullanmıştır. el-Muhasibî de bu şekilde davranmıştır. Akıl aslında ne surettir, ne nûr (ışık)tır. Ancak onun vasıtası ile nurlar ve basiretler elde edilir.
İnşaallah bu sûrede tevhid âyeti el-Bakara, 2/164. açıklanınca aklın faydasına dair açıklamalar gelecektir.
45
Bir de sabır ve namaz ile yardım isteyiniz. Şüphesiz ki o, hâşi'lerden eğenlerden başkasına elbette ki ağır gelir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlıkta ele alacağız:
1- Sabır:
Sabır sözlükte, alıkoymak, engellemek demektir. Filan kişi sabr yolu ile öldürüldü, denildiği zaman, ölünceye kadar alıkonuldu, engellendi demektir. Kendi nefsimi bir şeye karşı sabrettim dendiğinde, kendimi o şeyden alıkoydum, engelledim, demek olur. Hadîs-i şerîfte nehyedilen "el-masbûra" Müslim, Sayd 58, 60. ise ölünceye kadar hapsedilen anlamındadır. Ona (şeddeli peltek se ile) "el-mücesseme" de denilir. Şair Antere der ki:
"Hür olarak bunu bilerek sabrettim
Korkağın canı gözetleyip durunca benimki sebat gösteriyordu."
2- İtaate Devam ve Aykırı Hareket Etmeyerek Sabır:
Yüce Allah, Kitab-ı Kerîm'inde itaate devam etmek ve emirlerine muhalefetten uzak durmak suretiyle sabrı emrederek "sabrediniz" diye buyurmuştur. Filan kişi masiyetlere karşı sabredicidir denilir. Masiyetlere karşı da sabretti mi, itaat üzere sabrediyor demektir. Bu hususta söylenen en doğru görüş budur. en-Nehhâs der ki: Musibete karşı sabreden kimseye "sabredici" denilmez. Böyle bir kimse hakkında şu şeye karşı sabırlı tabiri kullanılır. Eğer mutlak olarak sabredici tabiri kullanılırsa, bu yaptığımız açıklamaya göre anlaşılmalıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Sabredenlere ecirleri şüphesiz hesapsızca verilir." (ez-Zumer, 39/10)
3- Sabır ve Namaz:
Yüce Allah
"sabır ve namaz ile" âyetiyle önemine işaret etmek üzere sair ibadetler arasından özellikle namazı zikretmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bir sıkıntı ile karşı karşıya kaldı mı hemen namaza koşardı. Müsned, I, 206, 268. Nitekim rivâyet edildiğine göre Abdullah b. Abbâs'a, yolculukta bulunduğu bir sırada kardeşi Kusem'in -bir başka görüşe göre kızının- vefat haberi verilir, istircada bulunur (inna lillah ve inna ileyhi raciûn der) ve şöyle der: Bu bir avretti ki Allah onu setretti. İhtiyaçlarını karşılamakla yükümlü olduğumuz bir varlığımızdı. Allah bu sorumluluğumuzu kaldırdı ve Allah'ın bizim için önden gönderdiği bir ecirdir. Daha sonra yolun bir kenarına çekildi, namaz kıldı, arkasından "Bir de sabır ve namaz ile yardım isteyiniz" âyetini okuyarak bineğine doğru gitti. Buna yakın iki rivâyet için bk. Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, I, 163. Bu açıklama şekline göre burada geçen "namaz" şer'i hüviyetiyle bilinen namazdır.
Başkaları ise burada sözü geçen "namaz"ın sözlükte bilinen anlamıyla dua etmek olduğunu söylemişlerdir. Bu açıklama şekline göre, bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın şu âyetine benzer:
"Ey îman edenler; bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat gösterin ve Allah'ı çokça anın." (el-Enfal, 8/45) Çünkü sebat göstermek sabrın kendisidir, zikir ise duadır.
Üçüncü bir görüş: Mücâhid dedi ki: Bu âyet-i kerimede sözü geçen sabır oruçtur. Bundan dolayıdır ki ramazana "sabır ayı" denilmiştir. Bu görüşe göre bu âyet-i kerimede namaz ve oruç, aralarındaki ilişki dolayısıyla bir arada gelmiştir. Çünkü oruç, şehvetlerden alıkoyar, dünyaya karşı zühdü telkin eder. Namaz ise münkerden ve ahlaksızlıktan alıkoyar, insanın kalbine huşu verir ve namazda insana âhireti hatırlatan Kur'ân okunur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
4- Sabır ve Nefse Karşı Cihad:
Eziyetlere ve itaatlere karşı sabırlı olmak, nefse karşı cihad etmek, nefsi arzularından uzak tutmak ve ileri gitmesini engellemek türünden bir davranıştır. Bu, peygamberlerin ve salihlerin huyları (ahlakı) cümlesindendir. Yahya b. el-Yeman der ki: Sabır Allah'ın sana rızık olarak verdiği halden başkasını temenni etmemek, Allah'ın senin için hükmetmiş olduğu dünya ve âhirete dair hükümlerine rıza göstermektir.
eş-Şa'bi de der ki: Ali (radıyallahü anh) şöyle buyurmuştur: Sabrın îmana göre durumu, başın cesede karşı konumu ayarındadır.
Taberi der ki: Ali (radıyallahü anh) gerçekten doğru söylemiştir. Çünkü îman , kalb ile bilmek, dil ile ikrar etmek, azalarla amel etmektir. Azalarıyla amel etmeyi sürdürmeyen ve sabır göstermeyen bir kimse mutlak anlamıyla îmana hak kazanamaz. Şer'i emirler gereğince amel etmek üzere sabretmek, kendisi olmadıkça cesedinin tam olması sözkonusu olmayan insanın başına benzer.
5- Diğer Ameller ile Sabrın Mükâfatı Arasında Bir Karşılaştırma:
Yüce Allah, amellerin karşılığını nitelemiş ve onlar için belli bir sınır tesbit ederek şöyle buyurmuştur:
"Güzellikle (hayırlı amelle) gelen için getirdiğinin on misli (ecir) vardır." (el-En'am, 6/160) Allah, yolunda sadaka vermenin mükâfatının daha fazla olduğunu bize bildirmektedir:
"Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tek bir tohum gibidir." (el-Bakara, 2/261) Buna karşılık sabredenlerin ecrinin karşılıksız olduğunu beyan buyurmuş ve sabreden kimseleri överek şöyle buyurmuştur:
"Sabredenlere ecirleri şüphesiz hesapsız verilir." (ez-Zumer, 39/10);
"Kim de sabreder ve bağışlarsa şüphesiz ki bu büyük işlerdendir." (eş-Şûrâ, 42/43)
Şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Yüce Allah'ın:
"Şüphesiz ki sabredenlere ecirleri hesapsız verilir" âyetinde sözü geçen "sabredenler" oruç tutanlardır. Çünkü yüce Allah, sahih bir kudsî hadisinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen rivâyete göre: "Oruç benim içindir, onun mükâfatını verecek olan da benim" diye buyurmaktadır. Müslim, Siyam 163, 164. Burada tıpkı sabır hakkında da sözkonusu etmediği gibi oruç hakkında da miktarı belli bir sevabı zikretmemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
6- Allah da Kendi Yüce Zatını "Sabr" ile Nitelemiştir:
Sabrın fazilet ve üstünlüğünü belirten hususlardan birisi de şanı yüce Allah'ın kendi zatını sabır ile nitelemiş olmasıdır. Nitekim Ebû Mûsa (radıyallahü anh)'ın rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "İşittiği rahatsızlık verici bir söze karşı hiçbir kimse yahutta hiçbir şey yüce Allah'tan daha sabırlı değildir. Çünkü insanlar Allah'ın oğlu olduğunu ileri sürüyorlar buna karşılık O, onlara afiyet vermekte, onları rızıklandırmaktadır." Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Tevhid 3, Edeb 71; Müslim, Münafıkûn 49-50.
Mezhep âlimlerimiz şöyle demiştir: Şanı yüce Allah'ın sabır ile nitelendirilmesi hilm anlamındadır. Yüce Allah'ın hilm (halim olmak) ile nitelendirilmesinin anlamı ise, hak edenlerin cezasını geciktirmesi demektir. Sabırlı olmakla nitelendirilmesine dair Kur'ân-ı Kerîm'de herhangi bir âyet vârid olmuş değildir. Bu Ebû Mûsa'dan rivâyet edilen Hadîs-i şerîfte vârid olmuştur. Ehl-i Sünnet de bunu hilm anlamında almış ve böyle açıklamıştır. Bu açıklamayı İbn Fûrek ve başkaları zikrederler. Ayrıca yüce Allah'ın isimleri arasında kendisine isyan edenlere karşı halîm olduğunun aşırı derecede olması dolayısıyla güzel isimleri arasında "es-Sabûr (çok sabırlı)" ismi de zikredilmektedir.
7- Hâşi' Olmayanlara Namaz mı Daha Ağır Gelir Oruç mu?:
Yüce Allah'ın "Şüphesiz ki o... ağır gelir" âyetinde yer alan "şüphesiz ki o"daki zamirin yalnızca namaza mı ait olduğu yoksa burada oruç anlamına gelen "sabr"a da mı ait olduğu hususunda müfessirlerin farklı görüşleri vardır. Yalnızca namaza ait olduğu söylenmiştir. Buna sebep olarak da namazın nefse oruçtan daha ağır gelişini ve nefsin gözünde daha büyük görülüşünü göstermişlerdir. Çünkü namazda nefisler alıkonulmakta hapsedilmektedir. Oruçta sadece arzu ve şehvetlerin önü alınmaktadır. Bir ya da iki arzusu engellenen bir kimse bütün arzularından alıkonulan bir kimse gibi değildir. Oruçlu bir kimsenin kadınlara, yiyecek ve içeceklere duyduğu arzu engellenmiştir. Bundan sonra ise konuşmak, yürümek insanlarla karşı karşıya kalmak gibi bakmak ve benzeri arzulardan istediği gibi faydalanabilir ve kendisine yasak kılınan arzular yerine bu gibi şeylerle teselli bulabilir. Namaz kılan kimse ise bütün bunlardan alıkonulur. Namazda bütün azaları, bütün arzu ve şehvetlerinden alıkonulur, bağlanır. Durum böyle olduğuna göre namaz nefse daha zor ve ağır gelir, ona karşı direnmek daha çetin bir haldir. İşte bundan dolayı burada yüce Allah, (tekil zamir kullanarak) "şüphesiz ki o., ağır gelir" diye buyurmaktadır.
Bir diğer görüşe göre, buradaki zamir her ikisine de (namaza da, sabra veya onun anlamında olan oruca da) aittir. Ancak burada çoğunlukla vukuu görülen namaz kastedilmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Altın ve gümüşü biriktirip de onu (yani altın ve gümüşü) Allah yolunda infak etmeyenler.." (et-Tevbe, 9/64);
"Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman seni ayakta bırakıp ona doğru yöneldiler." (el-Cum'a, 62/11) diye buyurmakta, burada ilk âyet-i kerimede zamir daha çok kullanılan ve saklanan olduğundan dolayı gümüşe; ikinci âyet-i kerimede ise tekil olan zamir daha önemli ve daha üstün ve değerli olduğundan dolayı da ticarete aittir.
Şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Sabır namazın kapsamına girdiğinden dolayı zamir namaza aittir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Daha doğru olan Allah'ı ve Rasulünü hoşnud etmeleridir." (et-Tevbe, 9/62) Burada "her ikisini de hoşnut etmeleridir" anlamını verecek şekilde tesniye (ikil) zamir kullanılmamıştır. Çünkü Allah'ın Rasûlünü razı etmek yüce Allah'ı razı etmenin kapsamı içerisindedir. Şairin şu beyiti de böyledir:
"Gerçek şu ki genç delikanlılık ile simsiyah saçlar
Zora düşmedikçe delilik olur."
"Şair, burada "her ikisi de zora düşmedikçe" demeyip zamiri sadece genç delikanlılığa ait kılmıştır. Çünkü saçın siyahlığı da onun kapsamı içerisindedir.
Bir diğer açıklamaya göre zamir her ikisine de ayrı ayrı gitmekte fakat ifadenin kısa olmasını sağlamak üzere hazfedilmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Biz Meryem'in oğlunu ve anasını bir âyet (alamet, belge) kıldık." (el-Mu'minun, 23/50) Burada "iki âyet" denilmeksizin "bir âyet" demekle yetinilmşitir. Şairin şu sözleri de bu türdendir:
"Kiminin evi barkı Medine'dedir
Ben ve Kayyar ise orada bir garib(iz)"
Burada kastı: İkimiz garibiz, şeklindedir.
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Her bir kederin bir genişlik zamanı vardır
Sabah ve akşam ile onunla beraber iflah olunmaz."
Şair burada, ikisiyle beraber iflah olunmaz, demek istemiştir.
Bir diğer açıklamaya göre zamir, sabır ve namazın sözkonusu edilmesi dolayısıyla her ikisinin manen ihtiva ettiği ibadete râcidir.
Bir diğer görüşe göre ise zamir masdara aittir. Bu ise "yardım isteyiniz" emrinin gerektirdiği "yardım dilemek" masdarıdır.
Bir başka açıklama şekline göre bu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın çağırışını kabul etmeye racidir. Çünkü sabır ve namaz Hazret-i Peygamber'in kendisine çağırdığı şeyler arasındadır.
Bir diğer açıklama şekline göre ise bu zamir Ka'be'ye racidir. Çünkü namaz kılma emri ona yönelmek suretiyle gerçekleştirilir. "Büyüktür" âyeti buradaki ağır ve zor gelir, demektir.
"Bunlardan istisna ise hâşi'lerdir." Yani onlardan başkalarına ağır gelir, hâşi'lere ise hafif gelir. Meanî âlimleri de derler ki: Ezelde Allah tarafından seçilme ve hidâyete iletilme özellikleriyle desteklenen kimselerin dışındakilere bu ağır gelir, demektir.
8- Huşu Sahipleri, Hâşi'ler:
Yüce Allah'ın:
"hâşi'lerden başkasına elbette ağır gelir" âyetinde sözü geçen "el-hâşiûn" kelimesi mütevazi, alçakgönüllü anlamına gelen "hâşi'" kelimesinin çoğuludur. Huşu: Bir kısmı azalarda sükûn ve alçakgönüllülük şeklinde ortaya çıkan nefsî bir haldir. Katâde der ki: Huşu kalpte olur. Namazda ise korkmak ve kişinin gözünü (sağa sola bakmaktan) alıkoymasıdır. ez-Zeccâc der ki: Hâşi' kişi, alçalışın ve alçakgönüllülüğün, tevazuun etkileri üzerinde görülen kimse demektir. Evin, bayındırken harabeye dönüşmesi gibi. Asıl anlamı işte budur. Şair Nâbiğa da şöyle der:
"Sürmeyi andıran bir kül ki sonradan farkedebiliyorum;
Bir havuz dibini andıran bir ark ki çatlak ve yıkık."
Hâşi' yer, yolu bilinemeyen yer demektir. Seslerin kesilmesi halinde de bu kelime kullanıldığı gibi balgam türü tükürdüğü takdirde yine bu kelime de kullanılır. Gözünü sağa sola bakmaktan alıkoyan kimse hakkında da bu tabir kullanılır. Huş'a ise, gevşek arazi parçası demektir. Nitekim Hadîs-i şerîfte:
"(Ka'be) su üzerinde gevşek bir arazi parçası idi. Daha sonra (yeryüzü) oradan yuvarlatılıp döşendi" İbnu’l Esir, en-Nihâye'de: "Ka'be su üzerinde. . ." diye "Kâ'be" lâfzını açıkça zikreder. 11,34 diye buyurulmaktadır.
"Hâşi' bir belde" toz topraktan dolayı konaklayacak yeri bulunmayan belde demektir.
Süfyan es-Sevrî anlatıyor: el-A'meş'e huşû'un ne olduğunu sordum, bana, ey Sevrî dedi. İnsanlara İmâm olmak istiyorsun bununla birlikte huşû'un ne olduğunu bilmiyorsun. Ben İbrahim en-Nehaî'ye huşû'un ne olduğunu sordum, o da bana şöyle dedi: Uaymiş (A'meşcik) İnsanlara İmâm olmak istiyorsun bununla birlikte huşû'un ne olduğunu bilmiyorsun. Şunu bil ki huşu sert kuru şeyler yemek, kalın ve sert elbiseler giymek, başı öne eğik durmak değildir. Huşu, şerefli olanı da sıradan olanı da hak açısıdan eşit görmendir. Allah'ın sana emrettiği bütün farzlarda Allah için huşu duymandır. Ömer b. Hattab, başını önüne eğmiş bir delikanlı görür de ona: Ey filan, başını kaldır, der. Çünkü huşu kalpte bulunandan başka birşey değildir.
Ali b. Ebî Tâlib de şöyle demiştir: Huşu' kalptedir. Ve müslüman kişiye karşı yumuşak davranmandır. Namazında sağına soluna iltifat etmemektir. Bu husus yüce Allah'ın:
"Namazlarında huşu duyan mü’minler muhakkak felâha ermişlerdir." (el-Mü’minun, 23/1-2) âyetini açıklarken güzel bir şekilde ele alınıp açıklanacaktır.
Her kim kalbinde bulunandan daha ileride bir huşû'u insanlara izhar eder, gösterirse şüphesiz ki, böyle bir kimse onlara nifak üstüne nifak izhar etmiş olur.
Sehl b. Abdullah der ki: Teni üzerindeki her bir kıl huşu sahibi olmadıkça kişi hâşi'lerden olmaz. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ondan dolayı Rablerinden korkanların derileri titrer." (ez-Zumer, 39/23)
Derim ki: İşte övülmeye değer olun huşu budur. Çünkü korku (havf) kalbe yerleşti mi zahir huşû'u da beraberinde getirir. Kişi bunu bertaraf etme imkânını bulamaz. Ondan dolayı sen böyle bir kimseyi başını önüne eğmiş, edepli ve alçakgönüllü bir görünüme sahip görürsün. Selef ise, bu tür dışa yansıyan davranışlarını mümkün olduğu kadar gizlemek için olanca gayretlerini harcarlardı. Yerilen, sevilmeyen huşu ise insanın öyle olmadığı halde kendisini öyle göstermesi, içinden gelmediği halde ağlaşır olması ve başını sun'i bir şekilde önüne eğmesidir. Nitekim cahiller, kendilerine iyi bir gözle bakılsın, saygı duyulsun diye böyle yapmaya kalkışırlar. Bu ise şeytanın bir aldatması, insan nefsinin insanı kandırmasıdır. el-Hasen'in rivâyet ettiğine göre adamın birisi Ömer b. el-Hattâb'ın yanında üzülüyormuş gibi iç geçirir. Hazret-i Ömer ona elini yumruk yapıp vurur. Hazret-i Ömer, konuştuğu zaman sesini işittirir, yürüdüğü zaman hızlı yürür, vurduğu zaman da acıtırdı. Bununla beraber o, gerçekten ibadete düşkün ve samimi bir kimse idi, gerçek manada huşu sahibi bir kişi idi.
İbn Ebi Necih'in rivâyetine göre de Mücâhid şöyle demiştir: Hâşi'ler gerçek mü’min olan kimselerdir.
46
Onlar ki gerçekten Rablerine kavuşacaklarını ve sonunda gerçekten yalnız O'na dönücü olduklarını zannederler (bilirler).
Burada
"Onlar ki., zannederler" âyeti "hâşi'ler"in sıfatıdır. Burada
"zannetmek" çoğunluğun görüşüne göre; yakîn yani kesin olarak bilmek anlamındadır. Yüce Allah'ın şu âyetinde de böyledir:
"Ben zaten muhakkak hesabıma kavuşacağımı zannetmiş idim (kesinlikle biliyordum). " (el-Hâkka, 69/20)
"Günahkârlar ateşi görünce içine düşeceklerin kendileri olacaklarını zannedeceklerdir (bileceklerdir)." (el-Kehf, 18/53) Dureyd b. es-Sımme de der ki:
"Onlara: Silahlar kuşanmış soyluları, sık örülmüş zırhlar giyinmiş
Atlılardan ibaret olan iki bin kişi hakkında zannınızı söyleyiniz, dedim."
Ebû Dâvûd da der ki:
"Borçluların nice kederlerini açıp giderdim
Nice gizlilikler vardır ki onları zanlarla açığa çıkardım."
Bu âyet-i kerimede "zan" kelimesinin, asıl anlamında kullanılmış olması da uygundur, denilmiştir. O takdirde bu ifadeler arasında "günahlarıyla" kelimesi de takdiren kastedilmiş olur. Yani onlar, Allah'ın huzurunda günahlarıyla karşılaşacaklarını ve bu halleriyle O'na döneceklerini umarlar. Bu açıklamayı el-Mehdevî ile el-Maverdî zikretmiştir.
İbn Atiyye ise bu konuda şöyle der: Böyle bir açıklamada zorlama vardır.
el-Ferrâ''nın iddiasına göre ise "zan", yalan anlamına da kullanılır. Ancak Basralılar böyle bir anlamını bilmemektedirler.
Zarının aslı ve temeli, iki taraftan birisine meyletmekle birlikte, şek ve şüphe etmektir. Kimi zaman yakîn anlamında kullanıldığı da olur. Bu âyet-i kerîme ve başkalarında olduğu gibi. Fakat duyu organları ile hissedilecek seviyeye gelmiş olan şeyler hakkında kullanılmaz. Araplar hazırda bulunan, görülen bir adam hakkında; "bunun bir insan olduğunu zannediyorum" demezler. O bakımdan henüz duyu organlarının kapsamına girmemiş şeyler hakkında bu kelimenin kullanıldığı görülmektedir. Bu âyet-i kerimede ve şiirlerde görüldüğü gibi. Ayrıca yüce Allah'ın:
"İçine düşeceklerin kendileri olacaklarını zannedeceklerdir" (el-Kehf, 18/53) âyetinde de olduğu gibi.
Yakîn (kesin bilgi ve kanaat)in zan anlamına kullanıldığı da olur. Buna dair açıklamalar sûrenin baş taraflarında geçmişti. Günlük konuşmalarımızda: Onun hakkında kötü zan besledim, onun hakkında kötü zanda bulundum anlamında "zan" kelimesinin başı elif lâm'sız ve elif lâm'lı da kullanılır.
"Rablerine kavuşmak"tan kasıt, Rablerinin amellerine vereceği karşılıkları görmektir. Ondan sonra gelen
"ona" kelimesindeki zamirin
"Rablerine" ait olduğu söylendiği gibi, onun amellerine vereceği karşılığa döneceklerdir, anlamında olduğu da söylenmiştir.
"Dönücü olduklarını zannederler" âyeti, öldükten sonra dirilişi, amellerin karşılığını görmeyi ve en yüce hükümdarın huzuruna çıkmayı ikrar etmek demektir.
47
Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi ve sizi âlemler üzerine gerçekten üstün kıldığımı hatırlayın.
Yüce Allah'ın:
"Ey İsrailoğulları size verdiğim nimetlerimi.. hatırlayın" âyetine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bk. 40. âyetin tefsiri.
"Ve sizi âlemler üzerinde gerçekten üstün kıldığımı hatırlayın." Burada "âlemler"den kasıt kendi çağdaşları olan âlemlerdir. Her dönemin insanlarına "âlem" denilir. Onlardan peygamberler geldiğinden dolayı bütün âlemlerden üstün kılındıkları şeklinde de açıklanmıştır ki bu özellik yalnız onlarda vardır, başkalarına verilmemiştir.
48
Ve öyle bir günden korkun ki, kimsenin kimseye hiçbir faydası olamaz. Kimsenin şefaati kabul olunmaz. Ondan bir fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez.
Kendisinden Korkulması Gereken Bir Gün:
"Ve öyle bir günden korkun ki kimsenin kimseye hiçbir faydası olamaz" âyetindeki emir tehdit anlamındadır. "Takva"nın mahiyetine dair açıklamalar önceden yapılmıştır. "Bir gün"den kastedilen, o gündeki azap ve dehşetlerdir, sözkonusu gün, Kıyâmet günüdür. Burada nahivcilerin "yevmen" âyeti ile "fihi" kelimesinin değişik halleri ile ilgili görüş ayrılıklarına dair açıklamaların yer aldığı bir paragraf gerek görülmediğinden tercüme edilmemiştir.
"Kimsenin kimseye hiçbir faydası olamaz" âyeti, hiçbir kimse başkasının günahından dolayı sorumlu tutulamaz ve kimse başkasının başına gelecek azâbı bertaraf edemez, demektir. “.....” harf-i cerri ile geçişli yapıldığı gibi ( v) harf-i cerri ile de geçişli yapılır. Âyet-i kerimede geçiş birincisi ile yapılmıştır. (.......) harfi ile geçişe örnek de şairin şu beyitidir:
"Sözde durmamak insanlar arasında bir utançtır
Hür bir kimse ise (kaçan düşmanın) topukları ile yetinir."
Hazret-i Ömer yoluyla gelen hadiste de şöyle denilmektedir:
"Suyu suya döktüğün takdirde bu sana yeterli gelir." Demek istiyor ki, sen suyu yerde bulunan sidiğin üzerine dökersen ve o su da o yer üzerinden akarsa orası temiz olur. Bunun için ayrıca o yeri yıkamaya, suyu bir bezle veya başka bir şeyle kurutmaya -çoğu kimsenin yaptığı gibi- gerek yoktur.
Sahih hadiste de Ebû Burde b. Niyar'dan, gelen rivâyette kurban kesme ile ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır: "Senden sonra artık kimse için yeterli olmayacaktır." Buhârî, îydeyn 5, 8, 10, 23, Edâhî 1, 8, 11, 12; Müslim, Edâhî 7-9; Ebû Dâvûd, Edâhî 5; Tirmizî, Edâhî 12...
Buna göre âyet-i kerimede geçen "faydası olamaz" âyetinin anlamı, eğer sorumlu olmayacaksa bile hiçbir nefsin bir başka nefse faydası olmaz, onu korumaya yeterli gelmez. Şayet günahı varsa, o takdirde her bir nefsin sahip olduğu hasenat, iyilikler, onun üzerindeki haklar karşılığında, onun tercihi sözkonusu olmaksızın (hak sahiplerine) fayda verir, onun üzerindeki haklar ödenir ve hak sahibine menfaat sağlar. Nitekim Ebû Hüreyre'den gelen rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kim müslüman bir kardeşinin namusuna yahut herhangi bir hakkına karşı bir zulüm işlemiş ise, dinarın ve dirhemin bulunmayacağı bir gün gelmeden önce ondan helallik dilesin. Çünkü (o günde haksızlık yapanın) şayet salih bir ameli var ise, yaptığı haksızlık kadar o salih amelinden alınır. Eğer hasenatı yok ise haksızlık yaptığı arkadaşının günahlarından alınır, ona yükletilir." Buhârî, Mesâlim 10. Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir. Bunun bir benzeri de Hazret-i Peygamber'in müflis hakkındaki diğer Hadîs-i şerîfidir. Müslim, Birr 60; Tirmizî, Kıyâme 2; Müsned, II, 303, 334, 372. Biz, bu Hadîs-i şerîfi Tezkire (adlı) eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Bunu da Müslim rivâyet etmiştir.
Âyet-i kerimede geçen “.....” kelimesi “.....” şeklinde, te ve sondaki hemze harfleri ötreli olarak da okunmuştur.
Bu şekildeki okuyuşa göre anlamın değişmeyeceği söylenmiştir. Kimileri aralarında fark gözeterek birinci okuyuşa göre ödemek ve mükâfat vermek anlamındadır. İkinci okuyuşa göre ise, fayda vermek ve yeterli gelmek anlamına gelir denilmiştir. Şair'in şu beyitinde olduğu gibi:
"Bütün âlemlerin işlerine yeterli geldin fakat
Ancak kamil oğlu kamil olan kimse yeterli olur."
3- Şefaat Kelimesinin Sözlük Anlamı:
Yüce Allah'ın:
"kimsenin şefaati kabul olunmaz" âyetinde yer alan "şefaat" kelimesi iki, çift anlamına gelen "eş-şef"den alınmadır. Meselâ; tek iken onu çift kıldım, demek isterken bu tabir kullanılır. Şuf’a kelimesi de buradan gelmektedir. Çünkü şuf’a kelimesiyle ortak, ortağının malını kendi malına katar. Şefi', şuf’a hakkının sahibi ve şefaat sahibi demektir. "Şâfi' dişi deve" ise; arkasından gelen yavrusu olduğu halde hamile kalan dişi deve demektir. "Şefti' dişi deve" ise, bir defada iki defa kadar süt veren dişi deve demektir. Bir kimseden şefaat dilemeyi ifade etmek için "istişfâ'" masdarından gelen kelimeler kullanılır.
Buna göre "şefaat" kendi makamına ve aracı yaptığına başkasını da ilave edip katman demektir. O halde "şefaat" gerçek anlamı ile kendisi katında şefaat istenilen (el-müşaffa')ın yanında şefî'in (şefaati istenenin) makamını açığa çıkarmayı ve onun menfaatini meşfu’a (kendisine şefaat edilene) ulaştırmayı ifade eder.
4- Şefaat Haktır:
Hak ehlinin görüşüne göre şefaat haktır. Mu'tezile ise şefaati reddetmiş ve cehenneme giren günahkâr mü’minlerin ebediyyen azapta kalacaklarını kabul etmişlerdir. Halbuki peygamberlerin ümmetlerinden muvahhid olup günahkâr ve asî olan birtakım kimselerin meleklerin, peygamberlerin, şehidlerin ve salihlerin şefaatine nail olacaklarını ifade eden haberler ardı arkasına gelmiş ve birbirini desteklemektedir. Kadı, Mu'tezile'nin görüşünü reddederken iki esasa dayanmaktadır. Bunların birincisi mana itibariyle tevatür derecesine ulaşan sayılamayacak kadar çok haberler, ikincisi bu haberleri kabul etmek hususunda selefin icmâ" etmesi, onlardan herhangi bir kimsenin herhangi bir asırda bu haberleri reddetmemesidir. Şefaate dair haberlerin açıktan açığa rivâyet edilmesi selefin bunların sıhhati üzere icmâ'da bulunup bu haberleri kabul etmeleri hak ehlinin inancının doğruluğunun, buna karşılık Mu'tezile’nin tuttukları yolun tutarsızlığının kesin delilidir.
Mu'tezile (ve bu görüşü savunanlar) şöyle diyebilir: Kur'ân-ı Kerîm'de varid olmuş birtakım naslar şefaatin gerçekleşeceğine dair haberleri reddetmeyi gerektirmektedir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Zâlimler için ne şefkatli bir dost, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçi olacaktır." (el-Mu'min, 40/18) Mu'tezile der ki: Büyük günah sahipleri ise zâlimlerdir. Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kim bir kötülük yaparsa onunla cezalanır." (en-Nisa, 4/123) Ayrıca "kimsenin şefaati kabul olunmaz" da buyurulmaktadır.
Bunlara cevap olmak üzere deriz ki: Bu âyet-i kerimeler bütün zâlimler hakkında genel değildir. O bakımdan bu âyet-i kerimeler herkesi ve bütün kötülük işleyenleri kapsamaz. Bunlardan kasıt sadece kafirlerdir, mü’minler bu kapsamın dışındadır. Bunun delili ise bu hususta bize ulaşan haberlerdir. Diğer taraftan şanı yüce Allah, birtakım kişilerin lehine şefaatte bulunulacağını ifade buyururken, birtakım kişilere de şefaatte bulunulmayacağını beyan buyurmuştur. Meselâ; kâfirlerin niteliklerini açıklarken şöyle buyurmaktadır:
"Onlar ancak O'nun rızasına nail olan kimselere şefaat ederler." (el-Enbiya, 21/28);
"O'nun nezdinde şefaat, kendisine izin verdiklerinden başkasına fayda vermez." (Sebe', 34/23) İşte bu âyetlerin genelinden şunu anlıyoruz: Şefaat mü’minlere fayda verir, kafirlere fayda vermez. Diğer taraftan müfessirler yüce Allah'ın:
"Ve öyle bir günden korkun ki kimsenin kimseye hiç bir faydası olamaz, kimsenin şefaati de kabul olunmaz." (el-Bakara, 2/48) âyetinde kastedilenin herkes değil, sadece kâfir kimselerin kastedildiğini görüş birliği halinde (icma ile) ifade etmişlerdir. Bizler her ne kadar her asi ve zalimin genel olarak azaba uğrayacağını kabul ediyorsak da, bunların ebediyyen cehennemde kalacaklarını söylemiyoruz. Buna dair delilimiz ise rivâyet ettiğimiz haberler ile yüce Allah'ın:
"Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını mağfiret etmez, ondan başkasını dilediği kimselere mağfiret eder." (en-Nisa, 4/48, 116) âyeti yanında:
"Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez." (Yusuf, 12/87) âyetidir.
Mu'tezile ve görüşlerini savunanlar: Yüce Allah:
"Onlar ancak O'nun rızasına ermiş olanlara şefaatte bulunabilirler" (el-Enbiya, 21/28) diye buyurulmaktadır; fâsık ise kendisinden razı olunan bir kimse değildir, diye itiraz edecek olurlarsa, şu cevabı veririz: Burada yüce Allah, "razı olmayacağı kimseler" diye buyurmamaktadır. Bunun yerine "rızasına ermiş" tabirini kullanmaktadır. Allah'ın şefaate nail olmak üzere rızasına erecek olanlar ise muvahhid kimselerdir. Bunun delili de yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Rahmân'ın yanında ahit alandan başkası şefaate sahip olamayacaktır." (Meryem, 19/87) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Allah'ın kulları ile ahdi nedir? diye sorulunca o da şöyle buyurmuştur: "Îman etmeleri ve O'na herhangi bir şeyi ortak koşmamalarıdır." Bk. Müslim, Îman 48-51.
Müfessirler ise bu âyet-i kerimeyi: "Lâ ilâhe illâlah diyenden başkası" şeklinde açıklamışlardır.
Deseler ki: Razı olunan kimse yüce Allah'a dönerek Allah katında ahid alan, tevbe eden kimsedir. Buna delil ise meleklerin onlar için mağfiret dilemesidir. Ayrıca yüce Allah da şöyle buyurmuştur:
"Tevbe edenlere ve Senin yoluna uyanlara mağfiret buyur." (el-Mu'min, 40/7) diye buyurmuştur. İşte Peygamberlerin şefaati de böyledir. Onlar büyük günah işleyenlere değil de tevbe eden kimselere şefaat edeceklerdir.
Buna karşılık cevabımız şu olur: Sizin görüşünüze göre Allah tevbeleri kabul etmekle yükümlüdür. Eğer Allah, günahkârın tevbesini kabul ediyor ise tevbe edinin şefaate de mağfiret dilemeye de ihtiyacı yoktur. Diğer taraftan müfessirler yüce Allah'ın "tevbe edenlere mağfiret buyur" âyeti ile kastedilenlerin şirkten dönenler olduğu
"senin yoluna uyanlar" ile kastedilenlerin ise mü’minlerin yoluna uyanlar olduğu üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Buna göre yüce Allah'tan kendilerine şirkin dışında kalan günahlarını bağışlamasını istemişlerdir. Nitekim başka yerde:
"Bundan başka dilediği kimselere mağfiret eder." (en-Nisa, 4/48, 116) diye buyurmaktadır.
Deseler ki: Bütün ümmet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şefaatine nail olmayı arzu eder. Eğer bu şefaat sadece büyük günah sahipleri hakkında sözkonusu olacaksa, onların öyle birşeyi istemelerinin de anlamı olmaz.
Deriz ki: Evet; her müslüman Allah'ın Rasûlünün şefaatini diler ve bu şefaate nail olmayı Allah'tan ister; çünkü o günahlardan kurtulamadığına, şanı yüce Allah'ın kendisine farz kıldığı herşeyi yerine getirmediğine kanaat etmektedir. Hatta herkes kendi adına kusurlu olduğunu itiraf eder. O bakımdan herkes cezaya uğramaktan korkar ve kurtuluşu umar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Şanı yüce Allah'ın rahmetiyle olmadıkça hiçbir kimse kurtulamaz." Ona: Sen de mi ey Allah'ın Rasûlü? diye sorulunca şu cevabı verir: "Allah rahmetiyle beni kuşatmayacak olursa ben dahi diye cevap verir." Buhârî, Rikaak 18; Müslim, Münafikun 71-73, 75,76,78
5- Bir Kıraat:
İbn Kesîr ve Ebû Amr “.....” kelimesini “.....” şeklinde okumuşlardır. Çünkü "şefaat" kelimesi müennestir. Diğerleri ise buradaki "kimse (nefs)" kelimesi şefi' anlamına geldiğinden dolayı diğer şekilde okumuşlardır. el-Ahfeş der ki: Bunun müzekker olarak okunması daha güzeldir.
6- Fidyenin de Kabul Olunmayacağı Gün:
"Ondan bir fidye alınmaz" âyetinde geçen "adi" kelimesi fidye demektir. "Idl" şeklinde de misli ve benzeri anlamındadır. Ağırlık ve değer itibariyle benzer olan kimse hakkında "idi ve adîl" tabirleri kullanılır. Birşeyin adli ise kıymet ve miktar itibariyle -onun cinsinden olmasa dahi- eşit olanı demektir. İdi de cins ve tuttuğu yer itibariyle başkasına eşit olan şey demektir. Taberi'nin anlattığına göre Araplardan -fidye- anlamında olmak üzere "adi" diyenler de vardır, idi diyenler de vardır.
"Onlara yardım da edilmez." Onlar destek görmezler. Nasr: yardım, Ensâr: Yardım edenler demektir. Hazret-i Îsa'nın:
"Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?"(es-Saf, 61/14) âyeti kim yardımını benim yardımıma katar anlamındadır. "İntişâr" intikam almak demektir. Nasr, gelmek anlamına da gelir. Bu kökten birinci tekil şahıs kullanılarak: "Filân oğullarının arzına geldim" denilir. Nitekim şair bu anlamda olmak üzere şöyle demiştir:
"Haram ay girdiği vakit Temim topraklarına veda et
Ve Amiroğullarının topraklarına gel."
Nasr, aynı zamanda yağmur anlamına da gelir, bağış anlamına da gelir. Şair şöyle demiştir:
"Şüphesiz ben -ve yemin ederim satır satır yazılan satırlara-
Ey Nasr, bana bağış ver bağış, derim."
Bu âyet-i kerimenin -müfessirlerce anlatıldığına göre- iniş sebebi şudur: İsrailoğullari: Bizler Allah'ın oğulları, sevgilileri, onun oğullarının oğullarıyız. Bizim atalarımız da bize şefaatçi olacaktır demeleri üzerine yüce Allah onlara Kıyâmet gününün durumunu bildirmiş ve o günde şefaatlerin kabul olunmayacağını, kimseden bir fidye alınmayacağını söylemiştir. Özellikle şefaat, fidye ve yardımı sözkonusu etmiştir. Çünkü Âdemoğullarının dünyada bu gibi hususlarda sözkonusu etmeyi alışkanlık haline getirdikleri hususlar bunlardır. Çünkü sıkıntıya düşen bir kimse ancak kendisine şefaat edilmek, yardım edilmek veya onun adına fidye verilmek suretiyle kurtulabilir.
49
Fir'avun hanedanından sizi kurtardığımız zamanı hatırlayın. Size azâbın en kötüsünü tattırıyorlar, oğullarınızı boğazlayıp kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda Rabbiniz tarafından sizin için büyük bir imtihan vardır.
Âyetine dair açıklamalarımızı onüç başlık altında sunacağız.
1- İsrailoğullarının Hatırlamaları Gereken Ni'metler:
Yüce Allah'ın:
"Fir'avun hanedanından sizi kurtardığımız zamanı hatırlayın" âyeti (40. âyette geçen):
"Size verdiğim nimetimi hatırlayın" âyetine atfedilmiştir. Bu ve bundan sonra gelecek olan âyetler, yüce Allah'ın İsrailoğullarına vermiş olduğu birtakım nimetlerin hatırlatılması sadedindedir. Yani: Sizi düşmanınızdan kurtarmak ve aranızdan peygamberler göndermek şeklindeki nimetimi hatırlayın. Bu hitap (âyetin nüzulü döneminde) varolanlarına yöneliktir. Kastedilen kimseler ise geçmiş atalarıdır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Şüphesiz ki su (tufan esnasında) sınırını aştığı zaman sizleri gemide biz taşıdık." (el-Hâkka, 69/11) Atalarınızı o gemide bizler taşıdık, demektir.
Âyet-i kerimede:
"Sizi kurtardığımız zamanı" diye buyurulmasının sebebi, ataların kurtarılmasının, âyetlerin nüzulü döneminde bulunanların kurtuluşuna sebep olduğundan dolayıdır.
"Sizi kurtardı" âyetinin anlamı ise, sizleri yüksekçe bir yere bırakarak (boğulmaktan koruduk) anlamındadır. Kelimenin asıl anlamı budur. Daha sonra kurtulan herkese (aynı kökten): "nâci" ismi verilmiştir. Buna göre nâci, bir darlıktan çıkıp genişliğe ulaşan kimse demektir. Bu kelime tekil olarak: "Sizi kurtardığım zamanı hatırlayın" anlamına gelecek şekilde de okunmuştur.
2- Fir'avun Hanedanı:
Âl-i Fir'avun yani Fir'avun hanedanı, onun kavmi, ona uyanlar ve onun dinine mensup olan kimseler demektir. Aynı şekilde Âl-i Rasul (sallallahü aleyhi ve sellem) da onun döneminde olsun sonraki çağlarda olsun, onun dini ve şeriati üzerinde bulunanlar demektir. Nesep yoluyla ona ister bağlansın ister bağlanmasın değişen birşey olmaz. Onun dini ve şeriati üzerinde olmayan kimse ise onun âlinden, de değildir, ehlinden de değildir. İsterse nesep yoluyla onun yakını veya akrabası olsun. Bu konuda Rafızîler farklı bir kanaat belirterek şöyle derler: Âl-i Rasul'den kasıt, yalnızca Fâtıma, Hasan ve Hüseyin (r. anhum)'dir derler. Bizim delilimiz yüce Allah'ın:
"Fir'avun hanedanını (âlini) ise., suda boğmuştuk." (el-Bakara, 2/50);
"Fir'avun hanedanını (âlini) azâbın en şiddetlisine sokun." (el-Mu'min, 40/46) âyetleridir. Burada "âl"den kasıt dinine mensup olan kimselerdir. Çünkü Fir'avunun oğlu, kızı, babası, amcası, kardeşi ve yakın erkek akrabaları (asebesi) yoktu. Diğer taraftan mü’min ve muvahhid olmayan kimselerin Muhammed âlinden olmayacağında -isterse onun yakın akrabası olsun- görüş ayrılığı yoktur. Bundan dolayı şöyle denilmektedir: Ebû Leheb ve Ebû Cehil, Hazret-i Peygamber'in âlinden de değildir, ehlinden de değildir. İsterse onlarla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında akrabalık bulunsun. Bundan dolayı şanı yüce Allah Hazret-i Nûh'un oğlu hakkında da şöyle buyurmuştur:
"O, senin ailenden değildir. Çünkü o salih, olmayan bir amel (sahibi)dir." (Hud, 11/46)
Müslim'in Sahih'inde ise Amr b. el-Âs'ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın gizlice değil, yüksek sesle şöyle buyurduğunu dinledim: "Şunu bilin ki Ebû filânın âli, benim velilerim değildir. Benim velilerim Allah'tır ve salih mü’minlerdir." Buhârî, Edeb 14; Müslim, Îman, 366; Müsned, IV, 203.
Bir kesim de şöyle demiştir: Âl-i Muhammed onun zevceleri ve zürriyetinden ibarettir. Çünkü Ebû Humeyd es-Saidî tarafından rivâyet edildiğine göre ashab-ı kiram şöyle sormuş: Ey Allah'ın Rasûlü, sana nasıl salat-ü selâm getirelim? Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuş: "Şöyle deyiniz: Allah'ım Muhammed'e, onun zevcelerine ve zürriyetine -Âl-i İbrahim'e salat-ü selam getirdiğin gibi- salat ü selam getir. Muhammed'i, onun zevcelerini ve zürriyetini -Âl-i İbrahim'i mübarek kıldığın gibi- mübarek kıl. Şüphesiz ki sen hamîdsin, mecîdsin." Bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Enbiyâ 10; Deavât 33; Müslim, Salât 69; Nesâî, Sehv 54; İbn Mâce, İkâmetu's-Salât 25; Muvatta’', Kasru's-Salât fi's-Sefer 66; Müsned, V, 374, 424.
Bir grup ilim ehli de şöyle demiştir: Ehlin (ailenin) kimler olduğu bilinen bir husustur. Âl, ise ona tabi olanlardır. Ancak bizim belirttiğimiz birinci görüş, gösterdiğimiz gerekçeler dolayısıyla daha sahih olandır. Diğer taraftan Abdullah b. Ebi Evfâ tarafından rivâyet edilen hadis de bunu gerektirmektedir. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bir kavmin zekâtı ulaştığında o da şöyle buyururdu: "Allah'ım onlara rahmet buyur." Babam da ona zekatını getirince Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Allah'ım, Ebû Evfâ'nın âline rahmet buyur" dedi. Buhârî, Deavât 19, 33; Müslim, Zekât 176; Ebû Dâvût, Zekât 7; Nesâî, Zekât 13; İbn Mâce, Zekât 8; Müsned, IV, 383.
3- Şu Beldenin Âl-i Denilebilir mi?:
Nahivciler "âl" kelimesinin şehirlere, beldelere izafe edilip edilmeyeceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. el-Kisaî der ki: Filanın âli, filan kadının âli denilir, fakat şehir ile ilgili olarak bu Hıms âlindendir veya Medine âlindendir denilmez. el-Ahfeş der ki: "âl" kelimesi izafe şeklinde en büyük başkan hakkında kullanılır. Âl-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Âl-i Fir'avun gibi. Çünkü Fir'avun da sapıklıkta onların başkanı idi. Devamla şöyle der: Biz bunun şehirler hakkında da kullanıldığını işittik. Araplar "Medine ehli" dedikleri gibi "Medine âli" de derler.
4- "Âl"Kelimesi Zamirle Birlikte Kullanılır mı?:
Yine nahivciler "âl" kelimesinin zamire izafe edilip edilmeyeceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. en-Nehhâs, ez-Zubeydî ve el-Kisaî bunu kabul etmez. Buna göre ancak "Allah'ım, Muhammed'e ve Muhammed'in âline selat ü selam olsun" denilir, ancak "Muhammed'e ve onun âline" denilmez. Doğru görüşe göre ise "onun ehli" denilebilir. Bir başka kesimin görüşüne göre böyle bir ifade kullanılabilir. İbnü's-Seyyid bunlar arasındadır, doğrusu da budur. Çünkü konu ile ilgili gelmiş sahih söyleyişler bu kanaati desteklemektedir. Meselâ; Abdülmuttalib'e ait şu beyitlerde bu şekilde bir kullanım görüyoruz:
"Allah'ım, senin kulun bir kişi kendi evini barkını himaye eder;
Sen de Mescid-i Haram'ının yanında sakin olanları himaye eyle!
Ve bugün sen kendi âlini, âl-i salibe ve ona tapanlara karşı muzaffer eyle."
Nudbe de şöyle demiştir:
"Ben o atlıyım ki babamın ve âlimin korumam gereken kimselerini korurum
Tıpkı senin kendi âlinden olup koruman gerekenleri koruduğun gibi."
5- Âl Kelimesinin Aslı:
Yine nahivciler bu kelimenin aslının ne olduğu hakkında farklı görüşlere sahiptirler. en-Nehhâs bunun aslının "ehl" olduğunu, daha sonra ha'nın elife dönüştürüldüğünü söyler. Bu kelimeden küçültme ismi yapacak olursak bunu aslına döndürüp "uheyl" denilir.
el-Mehdevî de der ki: Bunun aslı "evl"dir. Bir başka görüşe göre ise ehl olup ha harfi hemzeye dönüştürülmüştür. Çoğulu ise "âlûn" küçültme ismi ise "uveyl" gelir. el-Kisaînin nakline göre bu böyledir. Başkası ise küçültme isminin "uheyl" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşün en-Nehhâs'tan nakledildiğini az önce söyledik. Ebû'l-Hasen b. Keysan ise der ki: "Âl" kelimesini çoğul yapmak istediğimizde "âlûn" deriz. Eğer serab anlamına gelen "âl" kelimesinin çoğulunu yapmak istersek "âvâl" deriz. Mal ve "emvâl"de olduğu gibi.
6- Fir'avun:
Fir'avun kelimesinin muayyen bir kralın ismi olduğu söylendiği gibi, Amalika krallarından her kralın unvanıdır da denilmiştir. Fars hükümdarlarına Kisrâ, Bizans hükümdarlarına Kayser, Habeşistan hükümdarlarına Necaşî denildiği gibi. Hazret-i Mûsa dönemindeki Fir'avun'un asıl ismi ise ehl-i kitabın görüşüne göre "Kabus"dur. Vehb ise şöyle demiştir: Onun ismi el-Velid b. Mus'ab b. er-Reyyan'dır. Künyesi Ebû Murra'dır. O Amlik b. Lavez b. İram b. Sam b. Nûh (aleyhisselâm)'ın soyundan gelir.
es-Süheylî der ki: Kıptilerle Mısır yönetiminin başına gelen herkese Fir'avun denilir. Fir'avun asıl itibariyle Istahr halkından bir İranlıdır. el-Mes'ûdî de der ki: Fir'avun kelimesine dair Arapça bir açıklama bilinememektedir. el-Cevherî de der ki: Fir'avun, Mısır kralı el-Velid b. Mus'ab'ın lakabı olup, azgın ve zorba, haddi aşan herkese Fir'avun denilir. Çoğulu "ferâine" gelir. "Tefer'ane" firavunlaşmak demektir. "Ferane sahibi" ise hile, desise ve tuzak kurmak maharetine sahip İbn Manzûr, Lisânu'l-Arab, Beyrut, tarihsiz, XIII, 323'de: "mütekebbir" diye geçmektedir. kimse anlamındadır. Hadîs-i şerîfte: Bu ümmetin Fir'avunu bizi yakaladı" denilmektedir. Bk. Lisânu'l-Arab, XIII, 323
"Fir'avun" kelimesi bu âyet-i kerimede mecrur mahallinde olmakla birlikte Arapça olmayan (A'cemî) bir kelime olduğundan dolayı munsarif değildir.
7- Tadılan Azap:
Yüce Allah'ın:
"Size ... tattırıyorlar" âyetinin anlamı, size tattırıyorlar ve sizin kurtulmanıza imkân vermeyecek şekilde bu azaba uğratıyorlar, demektir. Ebû Ubeyde ise, size yüklüyorlar anlamındadır, demiştir. Bir kimse bir başkasına zillet yüklediği takdirde (zillete mecbur ve mahkûm ettiğinde): “.....” denilir. Amr b. Külsûm'un şu beyiti de bu şekildedir:
"Hükümdar insanları zillete mahkûm etmek isterse,
Biz zelil edilmeyi kabul etmeyiz."
Bir başka açıklamaya göre de "onlar sizi azaplandırmayı sürdürüyorlardı, sürekli kılıyorlardı" anlamındadır, denilmiştir. Çünkü "sevm" kelimesi devamlılık ifade eder. Sürekli meralarda otladığından dolayı otlayan koyunlara "sâime" denilmesi de buradan gelmektedir.
el-Ahfeş der ki: "Size., tattırıyorlar" cümlesi mübteda olmak üzere ref makamındadır. (Yani yeni bir başlangıç cümlesidir). Ayrıca hal olmak üzere nasb makamında da kabul edilir. O takdirde anlamı: "Onlar size azâbın en kötüsünü tattırmakta idiler.." şeklinde olur.
8- En Kötü Azap:
Yüce Allah'ın "azâbın en kötüsü" âyeti, en şiddetli azap demektir. Bunun sürekli ve daimî azap anlamında olması da mümkündür. Sıfat olarak: "Size kötü bir azap tattırıyorlardı" şeklinde anlaşılması da mümkündür.
Rivâyete göre Fir'avun, İsrailoğullarını hizmetçi ve işçi yapmış ve kendisinin işlerini görmek üzere onları gruplara ayırmıştı. Kimisi inşaat yapıyor, kimisi ekip biçiyor, kimisi ise hizmetçilik ediyorlardı. Onun kavmi ise yönetici ve asker idi. İsrailoğullarından olup da bu işlerden herhangi birisinde çalışmayan kimselere de vergi konuluyordu. İşte azâbın kötüsünden kasıt budur.
9- Boğazlanan Oğullar ve Hayatta Bırakılan Kadınlar:
"Oğullarınızı boğazlayıp" âyetinin başına atıf vav'ının gelmemesi bunun
"azâbın en kötüsünü tattırıyorlar" âyetinden bedel olmasından dolayıdır. Nitekim şair de -Sîbeveyh'in nakline göre- (aynı amaçla vav kullanmaksızın) şöyle demiştir:
"Ne zaman bize gelir, yurdumuzda bizi ziyaret edersen
Bol odun ve alev alev yanan ateş görürsün."