KURTUBÎ TEFSÎRİ

Bakara Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 3

Burada işlenen bu zalimce fiilin, Fir'avun hanedanına nisbet edilme sebebi -onun emriyle ve onun otoritesinden güç alarak- bu işi bizzat yapmalarından dolayı ve doğrudan bu fiili işleyen kimsenin yaptığı bu işinden dolayı sorumlu tutulacağının bilinmesi içindir. Taberî der ki: İfadenin bu şekilde olması şunu gerektirir: Bir zalim, birisine herhangi bir kişiyi öldürme emrini verse, emrolunan kişi de o şahsı öldürse öldüren kişi bundan sorumlu tutulur.

Derim ki: Bu mes'ele hakkında ilim adamlarının üç ayrı görüşü vardır: Zalim ile katil birlikte öldürülürler. Zalim emir verdiği için katil de fiilen bu işi işlediği için öldürülür. en-Nehaî'nin görüşü böyledir. Bu görüşü Şâfiî ve Mâlik de mes'elenin durumuna göre kabul etmişlerdir. Şâfiî der ki: Hükümdar bir kimseye birisini öldürme emrini verse emrolunan kişi de hükümdarın öldürme emrini haksızca verdiğini bilse, emri yerine getirene de hükümdara da birlikte kısas uygulanır. Eğer hükümdar öldürmek üzere emrolunanı zorlasa ve onun haksızca kendisini öldüreceğini bilir ise, o takdirde hükümdara kısas uygulanır, emrolunan kişi hakkında ise iki görüş vardır. Birisine göre ona da kısas uygulanır, diğer görüşe göre kısas yoktur, fakat yarım diyet öder. İmâm Şâfiî'nin bu görüşlerini İbnu'l-Münzir kaydetmiştir.

Bizim (Mâlikî mezhebi) âlimlerimiz ise şöyle demektedirler: Emrolunan kişi ya hükümdar veya kölenin efendisine karşı durumunda olduğu gibi itaat etmesi gereken ve kötülüğünden korktuğu kimsenin emriyle yapmıştır. O takdirde her ikisine de kısas uygulanır veya itaat etmesi gerekmemektedir. Bu durumda emreden değil de sadece cinayeti fiilen işleyen kişi öldürülür. Babanın çocuğuna, öğretmenin öğrettiği öğrencilerine, sanatkârın ergenlik yaşına gelmemiş çıraklarına emretmesi halinde olduğu gibi. Eğer emrolunan kişi, ergenlik yaşına gelmemiş ise, emreden kişi öldürülür, küçüğün akilesi ise yarım diyet öder.

İbn Nâfi der ki: Efendi -Arap olmasa dahi- bir kölesine bir insanı öldürmesini emredecek olursa öldürülmez. İbn Habib der ki: Ben İbnü’l-Kasım'ın görüşünü kabul ederek her ikisinin de öldürüleceğini söylüyorum. Emre uymaması halinde emrolunana bir zarar geleceğinden korkutmayacak olur ise böyle bir öldürme ikrah kapsamına sokulmaz, aksine emrolunan kişi öldürülür, emreden kişi öldürülmez. Buna karşılık emreden kişi dövülür ve hapsedilir.

İmâm Ahmed, kölesine bir başkasını öldürme emri veren kişi hakkında efendinin öldürüleceğini söylemiştir. Bu görüş Ali b. Ebî Tâlib ve Ebû Hüreyre (r. anhuma)dan rivâyet edilmiştir. Hazret-i Ali ayrıca der ki: Köle de hapse atılır. İmâm Ahmed der ki: Köle hapsedilir, dövülür ve te'dib edilir. es-Sevrî der ki: Efendiye ta'zir cezası verilir. el-Hakem ve Hammâd der ki: Köle öldürülür. Katâde der ki: İkisi de birlikte öldürülür.

Ayrıca Şâfiî şöyle demiştir: Eğer köle fasih (Arapçayı anlayan) ve aklı eren bir kimse ise öldürülür, efendi ise cezalandırılır. Eğer köle Arap değil ise (Arapça bilmiyor ise) o takdirde efendiye kısas uygulanır. Bu meselede Arapça bilmek ve anlamaktan kasıt, kölenin efendisinin kendi dili ile verdiği emri - eğer kölenin dili farklı ise - açıkça ve yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde anlayabilmesidir.

Süleyman b. Mûsâ der ki: Emreden kişi öldürülmez, fakat elleri kesilir, sonra da cezalandırılır ve hapsedilir. Bu da ikinci görüştür ve emrolunan kişi ise fiilen cinayet işlediğinden dolayı öldürülür.

Atâ, Hakem, Hammâd , Şâfiî, Ahmed ve İshak da başkasını öldürmeyi emreden kişi hakkında böyle söylemişlerdir. Bunu da İbnu'l-Münzir zikretmiştir.

Zufer ise şöyle demiştir: Bunlardan herhangi birisi öldürülmez. Bu da üçüncü görüştür. Züfer'in bu görüşünü Ebul Meali el-Burhan adlı eserinde nakletmiştir. Züfer'in görüşüne göre emreden kişi de cinayeti fiilen işleyen kişi de bağımsız olarak kısas uygulanacak durumda değildirler. Bundan dolayı onların hiç birisi öldürülmez. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

12- Fir'avun'un Erkek Çocukları Boğazlama Sebebi:

Cumhûr (az önce de belirtildiği gibi): “.........” kelimesini "be" harfini şeddeli olarak okur. İbn Muhaysin ise şeddesiz olarak okur. Ancak birinci okuyuş şekli daha uygundur. Çünkü bu boğazlama işi defalarca tekrarlanmış bir olaydır. Rivâyet edildiğine göre şöyle bir rüya görmüştü: Beytü'l-Makdis'ten çıkan bir ateş gelir ve Mısır'ın evlerini yakar. Onun gördüğü bu rüya şöyle yorumlanmıştı: İsrailoğulları arasında doğacak çocuk büyüyecek ve Fir'avunun mülkü onun eliyle yıkılacaktır. Çocukların boğazlanmasına dair başka açıklamalar da yapılmıştır. Bu açıklamaların ihtiva ettiği mana da birbirine yakındır.

13- Belâ ve İmtihan:

Yüce Allah'ın:

"Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardır" âyeti sözü geçen bütün işlere işarettir. Çünkü bu âyet haberdir ve hali hazırda bulunan tek bir işin durumunu bildiriyor gibidir. Yani onların bu işi yapmaları sizin için büyük bir imtihandır, denemedir. "Belâ" kelimesi ni'met demektir. Nitekim yüce Allah'ın şu âyetinde de bu kökten gelen kelime bu anlamda kullanılmıştır:

"O mü’minleri kendi lütfuyla güzel bir belâ ile denemek için (bunu yaptı)." (el-Enfal, 8/17) (Burada belâ kelimesi ni'met anlamındadır.)

Ebû'l Heysem der ki: Belâ iyi de olabilir, kötü de olabilir. Bunun asıl anlamı mihnet (sınama) demektir. Yüce Allah kulunu onun şükrünü sınamak üzere iyiliklerle ibtilâ ettiği gibi, sabrını sınamak üzere hoşuna gitmeyen şeylerle de ibtilâ eder. O bakımdan iyi olana da, güzel olana da belâ, kötü olana da belâ denilmiştir. Bunu el-Herevî zikretmiştir.

Başkaları ise şöyle demiştir: "Bunda" ifadesi ile İsrailoğullarının kurtarılmalarına işaret edilmiştir. Buna göre burada sözü geçen belâ hayırlı işlerde olmuş demektir. Yani sizin kurtarılışınız Allah'ın üzerinizdeki büyük bir ni'metidir, demektir.

Cumhûrun görüşüne göre ise "bunda" ile boğazlama ve benzeri şeylere işaret edilmektedir. O vakit burada "belâ" kötü şeyler demektir. Anlamı da şöyle olur: Çocuklarınızın boğazlanmasında hoşunuza gitmeyecek ve ağır bir imtihan vardır. İbn Keysân da der ki: Hayırlı şeyler hakkında -hemzeli olarak- “.....” şeklinde kullanıldığı gibi, hemzesiz olarak “.....” şeklinde de kullanılır demiş ve her iki şekliyle kullanıldığı şu beyiti örnek göstermiştir:

"Onların size yaptıklarına Allah, iyilikle karşılık verdi

Ve onun mükâfat olarak verdiği en hayırlı belâ ile ibtila etti."

Çoğunluğun görüşüne göre ise, hayırlı şeyler hakkında "hemzeli" olarak kullanılacağı kötülük hakkında da "hemzesiz" kullanılacağı ifade edilmektedir. Denemek ve sınamak ile ilgili olarak da "ibtila" ve “.....” şekli kullanılır. Bunu da en-Nehhâs nakletmiştir.

50

Hani Biz, sizin için denizi yarıp sizi kurtarmış, Fir'avun hanedanını ise kendiniz görüp dururken suda boğmuştuk.

Boğulanlar ve Kurtulanlar:

"Hani Biz, sizin için denizi yarıp sizi kurtarmıştık." Deniz yarılmış, her bir tarafı kocaman bir dağ gibi olmuştu. Ayet-i kerimede geçen "fark" ayırmak demektir. Saçın ayrıldığı yere de "fark" denildiği gibi, Furkân kelimesi de bu kökten gelmektedir. Çünkü Furkân hak ile batılı birbirinden ayırır. Yüce Allah'ın:

"Tam anlamıyla ayırdedenlere.." (el-Mürselât, 77/4) âyeti de bu anlamdadır. Kasıt hakkı batıldan ayırdeden buyrukları indiren meleklerdir.

"Furkân günü" (el-Enfal, 8/41) kelimesi de bu kökten gelmektdir. Furkân gününden kasıt ise Bedir günüdür. Çünkü o günde hak ile batıl birbirinden ayırdedilmiştir.

"Biz, bunu bir Kur'ân olarak (âyet âyet) ayırdık" (el-İsra, 17/106); yani onun hükümlerini etraflı bir şekilde açıkladık ve sapasağlam kıldık. ez-Zührî ise bu kelimeyi -r harfini şeddeli olarak- “.....” şeklinde okumuştur. Biz onu kısım kısım kıldık, anlamındadır.

Ayet-i kerimede geçen “.....” kelimesinde yer alan "be" harfi "lâm" anlamındadır. Yani "... sizin için..." anlamındadır. (Mealde olduğu gibi.) Bir görüşe göre ise buradaki bu harf yerindedir ve kendi anlamındadır. Yani sizin denize girmenizle birlikte biz denizi ayırdık. Yani İsrailoğulları iki su arasında yol aldılar ve onlar vasıtasıyla sular ayrılmış oldu. Bu daha güzel bir açıklamadır ve bunu bir başka yerde geçen

"Deniz (ikiye) ayrılıp..." (eş-Şuara, 26/63) âyeti açıklamaktadır.

"Deniz (el-Bahr)"ın ne olduğu bilinmektedir. Ona bu adın verilmesi genişliği dolayısıyladır: Attığı adımları geniş, yani adımların arasındaki mesafe pek çok olan at hakkında "feresun bahrun" denilir. Peygamber efendimizin Ebû Talha'nın atı Mendup hakkında: "Biz onu bir deniz (bahr) bulduk." Buhâri, Cihâd 24, 46, 50, 55..; Müslim, Fedâil 48-50. hadisi de bunu ifade etmektedir. Bu kelime aynı zamanda tuzlu su anlamına da gelir. Suyun tuzu arttığı zaman da bu kökten gelen kelime kullanılır. Şair Nusayb der ki:

"Yerin suyu denize döndü ve bu artırdı

Hastalığımı tatlı sular tuzlu oldu diye."

Bahr aynı zamanda belde anlamına da kullanılır. Beldemiz anlamında "bu bizim bahnmızdır" denir. el-Umevî der ki: Bahr, insanın yakalandığı sülâl (verem ve benzeri ciğer hastalıkları) demektir. Bu kelime, "açık ve belirgin" kaya vb. gibi şeyler hakkında da kullanılır.

Ka'b el-Ahbar'ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Allah'ın Sandafâyil adında bir meleği vardır. Bütün denizler onun baş parmağının küçük bir çukuru içindedir. Bunu Ebû Nuaym, Sevr b. Yezid, o Halid b. Ma'dân, o da Ka'b yoluyla rivâyet etmiştir.

Kurtulanlar ve Boğulanlar:

Yüce Allah'ın:

"Sizi kurtarmıştık" âyeti yani sizi o denizden salimen çıkarmıştık, demektir. Kurtardım, anlamında “.....” ile “.....” şekilleri kullanılır. Her iki şekilde, de okunmuştur. Bir önceki âyet-i kerimede “.....” şeklinde, bu âyet-i kerimede de “.....” şeklinde gelmiştir. Ayet-i kerimedeki "Fir'avun hanedanını ise., suda boğmuştuk." “.....” suda boğuldu, demektir. Suda boğulana da “.....” denilir. Ebû Necm'in şu mısraında olduğu gibi:

".... kimisi öldürülmüş, kimisi su üstünde kimisi de suda boğulmuştu."

Başkası tarafından suda boğulanı anlatmak üzere “.....” ile “.....” denilir. Başkası tarafından bu şekilde boğularak öldürülen kimse hakkında da “.....” denilir. Meselâ, gümüş ile süslenmiş bir yulara “.....” denilir. “.....” öldürmek demektir. el-A'şa der ki:

"Keşke Kays'ı ebeler öldürmüş olsaydı."

Çünkü ebeler kıtlık yıllarında erkek olsun dişi olsun yeni doğan çocuğu eşi ile birlikte gelen suda boğar öldürürdü. Daha sonra her türlü öldürme işine bu şekilde "tağrîk" denilir oldu.

"Genç, dişi gebe develer ikinci yavrusunu eşinin suyunda boğarlarsa

Uçsuz bucaksız çöllerde artık henüz hilkati tamamlanmamış ölü yavrusuna şefkati (hiç) olmaz."

Yavrusuna karşı şefkatli olmayışının sebebi ise ona gebe kaldığı sürece çektiği sıkıntı ve yorgunluklardır.

İsrailoğullarının Kurtarılması İle İlgili Görüşler:

Taberî'nin naklettiğine göre Mûsâ (aleyhisselâm), Mısır topraklarından geceleyin İsrailoğullarını alıp yürümesini emreden bir vahiy almıştı. Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ, Kıptîlerden süs ve diğer eşyalarını ariyet olarak almalarını emretti. Allah, bunu İsrailoğullarına helâl kılmıştı. Hazret-i Mûsâ, gecenin bastırması ile birlikte onlarla yola koyuldu. Fir'avun bunu haber alınca, horozlar ötmeye başlamadıkça kimse onların arkasından gitmesin, dedi. O gece Mısır'da hiç bir horoz ötmedi. Allah, o gece Kıptîlerin birçok çocuğunun canını aldı. Bunun üzerine çocuklarını defnetmek işleriyle uğraştılar ve arkasından güneşin doğduğu sırada onları takib etmeye koyuldular. Nitekim yüce Allah:

"Güneş doğarken onların ardından gittiler" (eş-Şuara, 26/60) diye buyurmaktadır. Hazret-i Mûsâ da denize ulaşıncaya kadar denize doğru ilerledi. O sırada İsrailoğullarının sayısı altıyüz bin kişiye yakındı. Fir'avun ile birlikte bulunanların sayısı ise bir milyon ikiyüz bin kişi idi. Fir'avunun Hazret-i Mûsa'nın arkasında bir milyon atlı ile gittiği ve kısraklıların bu sayının dışında olduğu belirtilmiştir. Denildiğine göre İsrail -ki Ya'kub aleyhisselâmdır- Mısır'a çocukları ve torunlarından oluşan yetmiş altı kişi ile birlikte girmişti. Yüce Allah, onların sayılarını çoğaltmış, soyundan gelenlerin bereketini artırmıştı. Nihâyet Fir'avun'dan kaçtıkları günü denize çıktıklarında yaşlılar, çocuklar ve kadınların dışında altıyüzbin Savaşçı idiler.

Ebû Bekr Abdullah b. Muhammed b. Ebi Şeybe der ki: Bize Şebabe b. Sevvar, Yûnus b. Ebi İshak'tan, o Ebû İshak'tan, o Amr b. Meymun'dan, o Abdullah b. Mes'ûd'dan rivâyet ettiğine göre Mûsâ (aleyhisselâm) İsrailoğullarını geceleyin yola koyulduğu sırada, Fir'avun'a bu durumun haberi ulaştı. O bir koyunun kesilmesini emretti, sonra da şöyle dedi: Allah'a yemin ederim bu koyunun yüzülmesi daha bitmeden önce huzurumda Kıptî altıyüzbin kişi toplanıp gelecektir. Hazret-i Mûsâ da denize varıncaya kadar yoluna devam etti. Denize: "ayrıl" dedi. Deniz ona: Ey Mûsâ, sen oldukça büyüktendin. Ben Âdemoğlundan kime ayrıldım ki senin için ayrılayım? O sırada Mûsâ ile birlikte atı olan bir adam vardı. Bu adam ona: Ey Allah'ın peygamberi, sana hangi tarafa doğru gitme emri verildi? diye sorunca Hazret-i Mûsâ ona: Bana bu yöne gitmekten başka bir yere gitmek üzere emir verilmiş değildir, dedi. Bunun üzerine adam, atını denize sürdü, denizde bir süre yüzüp çıktı. Tekrar: Ey Allah'ın peygamberi hangi tarafa gitmek üzere sana emir verildi? deyince yine Hazret-i Mûsâ: Bana bu taraftan başka bir yere gitmeme dair emir verilmiş değildir, dedi. Adam: Allah'a yemin ederim yalan söylemediğin gibi sen yalanlanmazsın daleyhisselâmonra ikinci bir defa atını denize sürdü ve denizden çıkıncaya kadar yüzmeye devam etti. Yine: Ey Allah'ın peygamberi, hangi tarafa gitmek üzere sana emir verildi? diye sorunca Hazret-i Mûsâ: Bana bu yöne gitmekten başka bir tarafa gitmem emredilmiş değildir, dedi. Adam yine, Allah'a yemin ederim yalan söylemediğin gibi sen yalanlanmazsın, dedi. Bunun üzerine Allah Hazret-i Mûsa'ya:

"Asan ile denize vur" (eş-Şuara, 26/63) diye vahyetti. Hazret-i Mûsâ asasını denize vurunca

"ardından deniz ikiye ayrıldı, her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu." (eş-Şuara, 26/63) Deniz de on iki sıbt (kol) için on iki kola ayrıldı. Her bir kolun bir yolu vardı ve birbirlerini de görüyorlardı. Şöyle ki denizin kollarının arasından delikler ve pencereler oldu ve birbirlerini bu delik ve pencerelerden görebiliyorlardı. Hazret-i Mûsâ ve beraberindekiler oradan çıkıp, Fir'avun ile birlikte bulunanlarsa dikilip kalınca deniz onların üzerlerine kapandı ve onları suda boğdu.

Anlatıldığına göre bu deniz Kızıldenizdir. Hazret-i Mûsâ ile birlikte atı üzerinde bulunan adam ise onun yanındaki genç delikanlı Yûşâ b. Nûn idi. Şanı yüce Allah da denize: Sana asası ile vurduğu vakit Mûsâ için ayni, diye emir verdi. Deniz, o geceyi çalkalanarak geçirdi. Sabah olunca Mûsâ denize vurdu ve Hazret-i Mûsâ denize: Ebû Halid künyesini verdi. Bunu da İbn Ebî Şeybe zikretmiştir.

Müfessirler bu hususa dair pek çok kıssalar zikrederler. Bizim zikrettiğimiz bu miktar ise yeterlidir. Ayrıca Yûnus Bk. Yûnus, 10/90. âyetin tefsiri ve Şuarâ Bk. eş-Şuarâ, 26/57 vd. âyetlerin tefsiri. sûrelerinde -yüce Allah'ın izniyle- daha fazla açıklamalar da gelecektir.

Hazret-i Mûsâ ve Beraberindekilerin Kurtuldukları Diğerlerinin de Boğuldukları Gün: (10 Muharrem, Âşûrâ Günü):

Yüce Allah İsrailoğullarının kurtuluşunu, Fir'avun hanedanının suda boğuluşunu şözkonusu ettiği halde, bunun hangi gün gerçekleştiğini zikretmemektedir. Müslim'in İbn Abbâs'tan rivâyetine göre, Resûlüllah Medine'ye geldiğinde Yahudilerin âşûrâ günü oruç tuttuklarını görür. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara: "Oruçla geçirdiğiniz bu günün mahiyeti nedir" diye sorar, onlar: Bu büyük bir gündür, derler. Bu günde Allah, Mûsâ ve kavmini kurtarmıştır. Fir'avun ve kavmini ise suda boğmuştur. Mûsâ şükür olmak üzere bugün oruç tuttu, o bakımdan biz de bugünü oruçlu geçiriyoruz. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Biz Mûsa'ya sizden daha yakınız ve ona daha lâyıkız." Hazret-i Peygamber bu gün oruç tuttuğu gibi oruçla geçirilmesini de emretti. Müslim, Siyam 128.

Bu hadisi, Buhârî de İbn Abbâs'tan rivâyet etmiş ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabına: "Sizler Mûsa'ya bunlardan daha yakınsınız, o bakımdan oruç tutunuz" diye emir buyurmuştur. Buhârî, Savm 69.

Âşurâ Günü Orucu:

Bu Hadîs-i şerîflerin zahiri, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın aşure günü orucunu tuttuğunu ve bu günün oruçla geçirilmesini emrettiğini göstermektedir. Bu emri yahudilerin kendisine haber vermesi üzerine Hazret-i Mûsa'ya uymak üzere vermiş görünmektedir. Ancak durum böyle değildir. Çünkü Hazret-i Âişe (radıyallahü anhnhâ) şöyle demiştir: Aşure gününde Kureyşliler cahiliyye döneminde oruç tutarlardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da cahiliyye döneminde yine bu günde oruç tutardı. Medine'ye geldiğinde bu günde oruç tuttuğu gibi aynı şekilde ashabına da oruç tutmalarını emretti. Ramazan orucu farz kılınınca Hazret-i Peygamber aşura günü orucunu terketti, dileyen onu tutar, dileyen terkeder. Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmişlerdir. Buhârî, Savm 69; Müslim, Siyam 114-116; Tirmizî, Savm 49.

Denilse ki: Kureyşlilerin bu günü yahudilerin kendilerine haber vermeleri üzerine tutmuş olmaları da mümkündür. Çünkü Kureyşliler yahudilerin anlattıklarını dinler, onlardan bilgi alırlardı. Çünkü Kureyşlilere göre yahudiler, ilim sahibi kimselerdi. Buna dayanarak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da bu günü cahiliyye döneminde yani henüz Mekke'de iken oruçla geçirmişti. Medine'ye gelince yahudilerin de bu günde oruç tuttuklarını görünce: "Bizler size göre Mûsa'ya daha yakınız, daha öncelikliyiz" demiş ve Hazret-i Mûsa'ya tabi olarak bu günü oruçla geçirmiş, ayrıca bu günde oruç tutulmasını da emretmişti. Bu konudaki emrini de pekiştirmişti.. O kadar ki küçük çocuklar dahi bu günde oruç tutarlarmış.

Buna karşılık cevabımız şu olur: Bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) belki de Hazret-i Mûsa'nın şeriatine uygun ibadet eder idi, diyenlerin bir şüphesidir. Durum böyle değildir. Nitekim bu hususu ileride yüce Allah'ın:

"O halde sen de onların hidâyetlerine uy" (el-En'am, 6/90) âyetine dair açıklamalarda bulunurken bir daha ele alacağız.

Aşura Günü Muharrem'in Kaçıncı Günüdür?:

Aşure gününün Muharrem'in dokuzuncu günü mü, onuncu günü mü olduğu hususunda farklı görüşler vardır. İmâm Şâfiî, dokuzuncu günü olduğu kanaatindedir. Çünkü el-Hakem el-A'rec'in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İbn Abbâs (r. anhuma)'ın yanına Zemzem kuyusu yakınında cübbesine yaslanmış olduğu bir sırada vardım ve ona: Aşure günü orucu hakkında bana bilgi ver dedim, şöyle dedi: Muharrem hilalini görünce saymaya başla ve dokuzuncu günü oruçlu sabahla. Ben: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) bu günü bu şekilde mi oruçlu geçirirdi, diye sordum, o: Evet, dedi. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Siyam 132; Ebû Dâvûd, Savm 64; Tirmizî, Savm 50.

Said b. el-Müseyyeb, Hasan-ı Basrî, Mâlik ve seleften bir topluluk onuncu günü olduğu kanaatindedir. Tirmizî (sözü geçen) bu el-Hakem'in rivâyet ettiği hadisi zikretmiş fakat sahih ve hasen olmakla nitelendirmeksizin arkasından şöyle demiştir:

Bize Kuteybe bildirdi. Bize Abdülvaris Yûnus'tan bildirdi. Yûnus el-Hasen'den o İbn Abbâs'tan rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) aşure günü yani onuncu günü oruç tutmamızı emretti. Ebû Îsa (Tirmizî) der ki: İbn Abbâs'ın hadisi hasen, şahin bir hadistir. Tirmizî der ki: İbn Abbâs'tan da dokuz ve onuncu günü oruç tutunuz, böylelikle yahudilere muhalefet ediniz, dediği de rivâyet edilmiştir. Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve İshak'ın görüşleri bu hadise uygundur. Tirmizî, Savm 50. Tirmizî'den başkaları ise şöyle demiştir: İbn Abbâs'ın soru sorana: "Sen günleri say ve dokuzuncu günü oruçlu sabahla" derken, bu ifadesinde onuncu günü orucunu terketmeye dair bir delil yoktur. Aksine dokuzuncu günü onuncu gün ile birlikte oruç tutmayı istemiştir. Bu görüşte olanlar derler ki: Buna göre bu iki günde oruç tutulduğu takdirde konu ile ilgili hadisler bir arada, cem'edilmiş (ikisi gereğince amel edilmiş, te'lif edilmiş) olur. el-Hakem'in İbn Abbâs'a: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) bu günde bu şekilde mi oruç tutardı? diye sorması üzerine İbn Abas'ın: Evet demesinin anlamı, eğer yaşamış olsaydı öyle tutardı, demektir. Yoksa Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hiçbir zaman dokuzuncu günü oruç tutmuş değildir. Nitekim bunu İbn Mâce'nin Sünen'inde, Müslim'in de Sahih'inde İbn Abbâs'tan rivâyet ettikleri şu hadis böylece açıklamaktadır. İbn Abbâs der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Eğer gelecek sene hayatta kalacak olursam dokuzuncu günü oruç tutarım. " Müslim, Siyam 134; İbn Mâce, Siyam 41.

Âşurâ Günü Orucunun Fazileti:

Ebû Katâde'den gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Aşure günü oruç tutmanın geçen senenin günahlarının bağışlanmasına vesile olacağını Allah'tan ümid ederim."Bu hadisi Müslim ve Tirmizî rivâyet etmiş olup Tirmizî şöyle demiştir: Bizler Hazret-i Peygamber'in Ebû Katâde'den gelen bu Hadîs-i şerîf dışında herhangi bir rivâyette: "Aşure günü orucunu tutmak bir senenin günahlarına keffarettir" dediğini bilmiyoruz. Tirmizî, Savm 48.

İsrailoğullarının Gözleri Önünde Boğulan Fir'avun:

Yüce Allah'ın:

"Kendiniz görüp dururken" âyeti hal konumunda bir cümledir. Yani gözlerinizle görüp dururken demektir. Denildiğine göre İsrailoğulları, Fir'avun hanedanının suyun üstüne çıktıklarını ve onların suda boğulmakta olduklarını görürken kendilerinin de kurtulduklarını gördüler. Bu ise çok büyük bir lütuftur. Şöyle de denilmiştir: Fir'avun hanedanını gözleriyle görünceye kadar boğuldukları suyun üstüne çıkarıldılar. Bu ise lütuf üstüne bir lütuftur. Yine denildiğine göre "siz görüp dururken" âyeti, ibret gözüyle bakarken demektir. Çünkü İsrailoğulları gözleriyle durup bakamayacak kadar meşgul idiler.

Bir diğer açıklamaya göre, bunun anlamı şudur: Eğer siz bakmış olsaydınız, bakanın durumunda olurdunuz. Meselâ, görmüş ve işitmiş gibisin, demek böyledir. Yani dilediğin takdirde sen bunu görüp işitebilecek haldesin. Bu ve birinci görüş İsrailoğullarının durumlarına daha uygun görünmektedir. Çünkü denizden çıktıktan sonra İsrailoğullarının ibret almamalan ardı arkasına gelmiş olaylarla ortaya çıkmıştır. Yüce Allah, onları boğulmaktan kurtarıp düşmanlarını suda boğunca: Ey Mûsâ, Fir'avun'un suda boğulduğuna bir türlü kalpten inanamıyoruz, dediler. Nihayet yüce Allah, denize emir buyurdu, deniz onu kenara attı ve gözleriyle ona bakıp durdular.

Ebû Bekr b. Ebi Şeybe, Kays b. Ubad'dan naklettiğine göre İsrailoğulları: Fir'avun ölmedi, o hiçbir zaman da ölecek değildir, deyince yüce Allah, onların yüce peygamberini yalanladıklarını işitir işitmez, Fir'avun'u kırmızı bir öküzmüş gibi İsrailoğullarının gözleri önünde görecekleri bir şekilde denizin kıyısına attı. Onun boğulduğundan emin olup da kara yoluyla Fir'avun'un bulunduğu şehirlere gittiler ve nihayet onun hazinelerini taşıdılar, ni'metlere gömüldüler. Bu esnada kendilerine ait olan birtakım putların önünde ibadet eden bir topluluk gördüler. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa'ya: Ey Mûsâ, bunların putları olduğu gibi sen de bize bir ilâh yap, dediler. Hazret-i Mûsâ bundan dolayı onları azarlayıp şöyle dedi: O sizleri bütün âlemlere -yani kendi çağlarındaki âlemlere- üstün kılmış iken ben sizin için Allah'tan başka bir ilâh mı arayayım, dedi ve kendilerine atalarının yurtları olan Arz-ı Mukaddese doğru yol almalarını ve Fir'avun'un ülkesinin pisliklerinden arınmalarını emretti. O sırada Arz-ı Mukaddes zorba bir topluluğun elinde bulunuyordu ve o araziye egemenlik kurmuşlardı. İsrailoğulları bu zorbaları Arz-ı Mukaddes'ten Savaşmak yoluyla çıkarmak gereğini duydular ve bunun üzerine Hazret-i Mûsa'ya şöyle dediler: Sen bizi bu zorbalara kartalın avından aldığı bir lokma gibi sunmak mı istiyorsun? Eğer sen bizleri Fir'avun'un elinde bırakmış olsaydın bu bizim için daha hayırlı olurdu. Hazret-i Mûsa'nın onlara:

"Kavmim, Allah'ın sizin için yazdığı (takdir ettiği) Arz-ı Mukaddese gidin.." (el-Maide, 5/21)dediğini ifade eden âyeti ile başlayan ve:

"... oturucularız." (el-Maide, 5/24) âyetine kadar devam eden bir konuşma aralarında geçti. Nihayet Hazret-i Mûsâ onlara beddua etti ve onları

"fasıklar" (el-Maide, 5/25) diye adlandırdı. Ceza olmak üzere Tih'de kırk yıl kaldılar. Daha sonra yüce Allah onlara merhamet buyurdu. İleride de açıklanacağı üzere onlara Selvayı indirmekle, bulutlarla gölgelendirmekle lütufta bulundu. Daha sonra Hazret-i Mûsâ Tûr-i Sina'ya, onlara Tevrat'ı getirmek üzere gitti. Bu sırada ise onlar -yine ileride Bk. el-A'raf, 7/139-140. âyetlerin tefsiri açıklanacağı üzere- buzağıyı rab edindiler. Arkasından onlara ileride geleceği üzere: Beyt-i Makdis'e varınız. Haydi secde ederek giriniz ve girerken hitta deyiniz, denildi.

Hazret-i Mûsâ çok utangaç ve tesettüre çokça riâyet eden bir kimse idi. Onlar o bakımdan: Hayaları şişkindir, dediler. Guslettiği bir sırada elbiselerini taşın üzerine koymuştu. Bu taş elbisesini alıp İsrailoğullarının oturdukları bir yere kadar sürükledi. Hazret-i Mûsâ ise çıplak ve: Ey taş, elbisemi ver, diyerek arkasından gidiyordu. İşte ileride de açıklanacağı üzere bk. el-Ahzâb, 33/69. âyetlerin tefsiri yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler, Mûsa'ya eziyet edenler gibi olmayın, Allah onu onların dedikleri şeylerden temize çıkardı..." (el-Ahzab, 33/69) âyetinde anlatılan budur.

Daha sonra Hazret-i Hârûn vefat edince, Hazret-i Mûsa'ya: Harun'u sen öldürdün ve sen onu kıskandın dediler. Nihayet melekler, üzerinde vefat etmiş haliyle Hazret-i Hârûn bulunduğu halde Hazret-i Harun'u tahtıyla beraber getirdiler. -Bu husus da Maide sûresinde gelecektir- Bk. el-Mâide, 5/26. âyetin tefsiri

Arkasından Hazret-i Mûsa'dan sundukları kurbanların kabul edildiklerine dair kendilerine bir âyet (alamet) vermesini istediler. Bunun üzerine semadan bir ateş geliyor onların kurbanlarını kabul ediyordu. Arkasından Hazret-i Mûsa'dan: Dünyada günahlarımızın ne şekilde keffaret edileceğini bize açıkla, diye talepte bulundular. O bakımdan herhangi bir günah işleyen bir kimse sabah olunca kapısının üzerinde: "Sen şu günahı işledin, bunun keffareti ise şu azanı kesmendir" diye bir yazı görür ve burada kesmesi gereken organı belirtilirdi. Kendisine idrar bulaşan bir kimse orayı kesmedikçe ve derisini vücudundan ayırmadıkça o bölge temiz olmazdı. Daha sonra bunlar Tevrat'ı değiştirdiler, Allah'a yalan ve iftiralar uydurdular, elleriyle kitap yazdılar ve bunu basit bir bedele değiştiler. Sonunda peygamberlerini ve rasullerini öldürdüler.

İşte dinlerine karşı tutumları ve güzel olmayan ahlaklarıyla Rablerine karşı davranışları bu şekilde idi. İleride bütün bu hususlara dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle yeri geldikçe etraflı bir şekilde gelecektir.

İsrailoğullarının Haberleri Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Nübüvvetinin Delilidir:

Taberî der ki: Kur'ân-ı Kerîm'in Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirdiği vahiylerle, Araplar tarafından bilinmeyen ve ancak İsrailoğullarının başından geçmiş bulunan bu gaybî haberleri bildirmesi, İsrailoğulları yanında onlara karşı Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamberliğini ispat eden açık bir delildir.

51

Hani Biz, Mûsa'ya kırk gece va'detmiştik. Sonradan siz onun ardından -zâlimler olarak- buzağıyı (ilâh) edindiniz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- "Va'detmek" Kelimesinin Kıraat Farkı ve Açıklaması:

Yüce Allah'ın:

"Hani Biz, Mûsa'ya kırk gece va'detmiştik" âyetinde yer alan ve

"va'detmiştik" “.....” kelimesini Ebû Amr elifsiz olarak “.....” şeklinde okumuştur. Bu okuyuşu Ebû Ubeyd seçip tercih etmiş ve elifli okuyuşu kabul etmeyerek şöyle demiştir: Çünkü elifli kullanım (karşılıklı va'dleşmeyi ifade ettiğinden dolayı) insanlar tarafından yapılan bir iştir. Yüce Allah tek başına va'deder ve vaîdde bulunur (tehdid eder.) Kur'ân-ı Kerîm'de bu kelimenin Allah hakkında bu şekilde kullanıldığını görüyoruz. Yüce Allah'ın bütün âyetinde bu böyledir:

"O, size hak va'dinde bulunmuştur." (İbrahim, 14/22);

"Allah sizden îman edip salih amel işleyenleri mutlaka halife yapmayı va'detti." (en-Nûr, 24/55);

"Hani o vakit, Allah size o iki taifeden birinin sizin olacağını va'detmişti." (el-Enfal, 8/7)

Mekkî der ki: Aynı şekilde lâfzın zahirinden yüce Allah tarafından Hazret-i Mûsa'ya bir va'dde bulunulduğu anlaşılmaktadır. Hazret-i Mûsa'nın buna karşılık herhangi bir va'dinin olduğu ifadesi yoktur. Dolayısıyla bu (iki taraftan va'd ifade eden) kelimenin tek bir kişi tarafından va'dedildiği şeklinde anlaşılması gerekir. Nassın zahirinden anlaşıldığına göre fiil yalnızca yüce Allah'a izafe edilmektedir. Bu ise el-Hasen'in, Ebû Recâ, Ebû Cafer, Şeybe ve Îsa b. Ömer'in de kıraatidir. Ayrıca Katâde ile İbn Ebi İshak da böyle okumuştur.

Ebû Hâtim der ki: Bize göre okuyuş genel olarak elif'sizdir. Çünkü elif li okuyuş (muvâ'ada; vaidleşme) çoğunlukla birbirine denk iki insan arasında olur. Onların her birisi karşı tarafa bir vaadde bulunur.

el-Cevherî der ki: Mîad: Karşılıklı vaidleşmek, sözleşilen vakit ve sözleşilen yer demektir. Yine Mekki der ki: Muvâade aslında karşılıklı olarak yapılır. Ancak kimi zaman bu kip (mufaale) Arap dilinde tek kişi tarafından yapılan işi ifade etmek üzere de kullanılır. Aynı vezinde Araplar: Ayakkabıyı çekiçle döğdüm, hastayı tedavi ettim, hırsızı cezalandırdım derler. (Kullandıkları kip karşılıklı olarak iki kişinin yaptığı işi ifade etmek için öngörülmüş olmakla birlikte) bütün bunlarda yapılan fiil tek bir kişinin yaptığı bir fiildir. Buna göre (karşılıklı vadetmeyi ifade eden) muvâade lâfzı, sadece Allah tarafından Hazret-i Mûsa'ya verilen va'di ifade eder. Buna göre bu iki okuyuşun anlamı bir demektir.

Uygun görülüp tercih edilen görüş, bu kelimenin elif li olarak (vâednâ) şeklinde okunmasıdır. Çünkü bu kelimenin ihtiva ettiği iki anlamdan birisi "va'dettik" anlamındadır. Diğer taraftan Hazret-i Mûsa'nın da ya vaid vermiş olması veya vaid vermesinin yerini tutan kendisine verilen va'di kabul etmesi şekillerinden birisi kaçınılmazdır. O takdirde bu şekildeki (elif li) kullanım sahih olur.

en-Nehhâs der ki: Bu kelimeyi elif'li olarak “.....” şeklinde okumak daha iyi ve daha güzeldir. Bu Mucâhid, el-A'rec, İbn Kesîr, Nafi, el-A'meş, Hamza ve Kisaî'nin de okuyuşudur. Yüce Allah'ın:

"Allah îman edip salih ameller işleyenlere vadetti ki.." (en-Nûr, 24/55) âyetinin bununla herhangi bi-r ilgisi yoktur. Çünkü: "Mûsa'ya vadetmiştik.." âyeti verilen va'din yerine getirilmesi ile alakalıdır. Yoksa burada vadetmenin ve tehditte bulunmanın herhangi bir ilgisi yoktur. Bu, kişinin: "Sana va'dettiğim gün Cum'a günüdür, sana vadettiğim yer şurasıdır" demesine benzer. Bu gibi kulanımlarda ise elif'li olarak: " (.........): O'na va'dettim" demek fasih ve uygun olan söyleyiştir.

Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Burada bu kelimenin elif li olarak kullanılması güzel ve yerindedir. Çünkü kabul edip itaatte bulunmak muvâade: Vaidleşmek ayarındadır. Çünkü yüce Allah tarafından vaadde bulunulmakta Hazret-i Mûsâ da bu vaadi kabul edip uymakta, bu ise tarafların biribirlerine va'detmesi ayarındadır. İbn Atiyye der ki: Ebû Ubeyde'nin elif siz okuyuşu tercih etmesi doğru değildir. Çünkü Mûsa'nın yüce Allah'ın va'dini kabul edip ona bağlanması ve bunu gözetlemesi muvâadeyi (karşılıklı olarak vadde bulunmayı, vaadleşmeyi) andırır.

2- Mûsâ Kelimesinin Anlamı:

Mûsâ, Arapça olmayan bir kelimedir. Arapça olmadığı (ucme) ve marife (özel isim) olduğundan dolayı munsarif değildir. Rivâyete göre Kiptiler suya "mû", ağaca da "şâ" derler. Hazret-i Mûsâ nehire atıldığı sandıkta su ve ağacın yakınında bir yerde bulunduğundan dolayı "Mûşâ, Mûsâ" ismi verilmiştir. es-Süddî der ki: Annesi oğlunun öldürüleceğinden korkunca -yüce Allah'ın kendisine vahyettiği şekilde- Hazret-i Mûsa'yı tabuta (sandığa) koydu ve suya bıraktı. Hazret-i Mûsa'yı Fir'avun'un evi yakınlarında ağaçlar arasında suya attı. Fir'avun'un hanımı, Asiyenin cariyeleri suda yıkanmaya koyulduklarında onu buldular. O bakımdan Hazret-i Mûsa'ya onu bulduklarıyerin ismini verdiler. En-Nakkaş ve başkalarının naklettiklerine göre, onu denizden alan cariyenin ismi Sâbus idi.

İbn İshak der ki: Hazret-i Mûsa'nın nesebi şöyledir: Mûsâ, babası İmrân, onun babası Yashur, onun babası Kahes, onun babası Lani, onun babası Ya'kub İsrail, onun babası İshak, onun da babası İbrahim (aleyhimusselâm)dir.

3- Vadedilen Kırk Gece:

Yüce Allah'ın:

"kırk gece va'detmiştik" âyetinde hazfedilmiş bazı kelimeler vardır. el-Ahfeş der ki: Bu ifadenin takdiri şöyledir: Hani biz Mûsa'ya kırk gecenin bitimi akabinde vadetmiştik. Nitekim yüce Allah:

"O kasabaya sor" (Yusuf, 12/82) âyetinde de ifade böyledir. Kasaba halkına sor, demektir. Bu kırk gecenin tümü vadedilen zaman kapsamı içerisine girmektedir.

Müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre "kırk gece" zü'l kade ayı ile zü'l hicce ayının on günüdür. Bu, Hazret-i Mûsa'nın denizi geçip kavminin ondan Allah'tan kendilerine bir kitap vermesini istemelerinden sonra olmuştur. Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ, İsrailoğullarının hayırlıları arasından yetmiş kişi ile birlikte Tûr'a çıkmıştır. Onlar da o dağa çıkmışlardı. Kırk gecenin sona ereceği zamana kadar onlarla sözleşmiş idi. Müfessirlerin açıkladıklarına göre bunlar yirmi gündüz ve yirmi gece saydılar, akabinde Allah bize verdiği sözünde durmadı, dediler. Bunun üzerine buzağıyı ilâh edindiler. Samirî bunlara: Bu sizin de Mûsa'nın da ilahıdır, dedi. Onun bu sözünü de kabul ettiler. Hazret-i Hârûn ise onları böyle bir işten alıkoymak isteyip şöyle dedi:

"Ey kavmim, siz bunun ile ancak imtihan oldunuz. Muhakkak sizin Rabbiniz rahmân olandır. O halde bana uyun ve emrime itaat edin. Onlar ise: 'Mûsâ bize dönünceye kadar biz buzağıya ibadete mutlaka devam edeceğiz.' dediler." (Ta-Ha, 20/90-91) Hazret-i Harun'a -konu ile ilgili rivâyet edilen habere göre- on iki bin kişi dışında buzağıya tapmayı terketmek hususunda itaat eden olmadı. Geri kalanlar ise akılsızca o buzağıya ibadet ettiler. İbadet edenler ise, iki milyondan fazla kişi idi. Hazret-i Mûsâ döndüğünde onların bu durumunu görünce elinde bulunan Tevrat'ın yazılı olduğu levhaları bıraktı ve Tevrat'taki altı bölüm kaldırıldı, geriye sadece helâl-haram ve gerek duyacakları şeyleri ihtiva eden tek bir bölüm kaldı. Hazret-i Mûsâ buzağıyı yaktı ve onun külünü denize sallallahü aleyhi ve sellemurdu. Buzağıya olan sevgilerinden dolayı o denizin suyundan içtiler. Dudaklarında bir sarılık peyda oldu, karınları şişti. Tevbe ettilerse de onların tevbeleri kendilerini öldürmedikçe kabul olunmadı. İşte yüce Allah'ın:

"Sizi yaratana tevbe edin, nefislerinizi öldürün." (el-Bakara, 2/54) âyetinde anlatılan budur. Bu emir üzerine İsrailoğulları ellerine hançerleri-kılıçları alıp güneşin doğduğundan kuşluk vakti güneş yükselinceye kadar birbirlerine saldırdılar, biri diğerini öldürdü. Baba oğlunu, oğul babasını sormuyor idi. Kardeş kardeşini, kimse kimseyi araştırmıyor idi. Herkes önüne geleni kılıçla vuruyor, öteki de aynı şekilde ona vuruyordu. Nihayet, Hazret-i Mûsâ feryad ederek yüce Allah'a: Rabbim, İsrailoğulları yok oluyor, dedi. Bunun üzerine Allah onlara merhamet buyurdu, lütfuyla onlara cömertçe ihsanlarda bulunarak geriye kalanların tevbesini kabul etti, öldürülenleri de şehitler arasına kattı. -Nitekim ileride açıklanacaktır-

4- Neden Kırk Gündüz Değil de Kırk Gece:

Burada yüce Allah'ın gündüzlerden değil de geceden söz ediş sebebi nedir, diye sorulacak olursa, sorana şu cevap verilir: Çünkü gece gündüzden öncedir. O bakımdan konum itibariyle ondan önceliklidir. Bundan dolayı tarih verme de gece ile olur. Çünkü geceler ayların başlangıcıdır, gündüzler ise gecelere tabiidir.

5- Hazret-i Mûsâ Bu Kırk Gün Boyunca Oruç Tuttu mu?

en-Nekkâş der ki: Bu âyet-i kerimede Hazret-i Mûsa'nın orucunu kesintisiz sürdürdüğüne (geceleyin iftar etmeksizin visal orucu tuttuğuna) işaret vardır. Çünkü şanı yüce Allah eğer "gündüzlerden söz etmiş olsaydı, onun geceleyin oruç açtığına inanmak mümkün olurdu. Yüce Allah burada "geceler"i zikrettiğine göre sözün ifade şekli, Hazret-i Mûsa'nın geceli gündüzlü kırk gün süreyle kesintisiz oruç tuttuğunu ifade eder.

İbn Atiyye der ki: Babamı şöyle derken dinledim: Şeyh Zahid İmâm Vaiz Ebû’l-Fadl el-Cevherî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun)yi insanlara namaz ve benzeri ibadetler esnasında Allah ile başbaşa olmak ve O'na yakın olmak hususunda vaazda bulunuyorken dinledim. Böyle bir halvetin (başbaşa kalmanın) insanlar hatırına yemeyi içmeyi getirmediğini zikrediyordu. Ve şöyle diyordu: Hazret-i Mûsa'nın seksen gün aralıksız oruç tutup Allah'a yakın olduğu hal ile Hazret-i Hızır ile karşılaşmak üzere yola koyulduğunda bir günün bir bölümünün akabinde:

"Şu kuşluk yemeğimizi getir (de yiyelim)" (el-Kehf, 18/62) demesi arasındaki fark ne kadar da büyüktür.

Derim ki: İşte tasallallahü aleyhi ve sellemvuf âlimleri bununla visal orucunu delillendirmek ve onun en faziletlisinin kırk gün olduğunu açıklamak istemişlerdir. Yüce Allah'ın izniyle bu sûrede oruçtan söz eden âyet-i kerimeleri Bk. el-Bakara, 21/ 187 âyetin 23. başlık açıklarken visal orucuna dair açıklamalarımız da gelecektir. (Ve orada visalin meşruiyyetinin kaldırıldığı belirtilecektir.) el-A'raf sûresinde de yüce Allah'ın:

"Biz, Mûsa'ya otuz gece va'detmiştik." (el-A'raf, 7/142) âyetine dair açıklamalarımız esnasında bu hususta başka hükümler de sözkonusu edilecektir. Yine o âyeti açıklarken ve Ta-Ha sûresinde Bk. Tâhâ, 20/88. âyetin tefsiri de -inşaallah- buzağının keyfiyeti ve onun böğürmesi ile ilgili diğer açıklamalar da yer alacaktır.

6- Buzağıyı İlah Edinen Zâlimler:

Yüce Allah:

"Sonradan ise siz onun ardından -zâlimler olarak- buzağıyı (ilâh) edindiniz." Hazret-i Mûsa'nın gidişinden sonra siz onu ilâh edindiniz. Burada "edindiniz" kelimesi ile ilgili sarf ilmi açısından bir parağraflık bir açıklama gerek görülmediğinden tercüme edilmemiştir. "Zâlimler olarak" âyeti hal ifade eden bir cümledir. Zulmün anlamına dair açıklamalar daha önceden geçmiştir. Bk. el- Bakara, 2/35. âyet, 13. başlık Hamd, Allah'a mahsustur.

52

Bundan sonra sizi atfetmiştik. Şükredesiniz diye.

Âyetine dair açıklamalarımızı dört başlıkta ele alacağız:

1- Af ile Mağfiret:

Allah'ın:

"Bundan sonra sizi affetmiştik" âyetindeki

"affetmek" Allah'ın, kullarının hatalarını affetmesi demektir. Bu affediş, kimi zaman cezadan sonra, kimi zaman da cezadan önce olabilir. Ğufrân (mağfiret) ise böyle değildir. Mağfiret ile birlikte hiçbir şekilde ceza sözkonusu olmaz. Herhangi bir cezayı hak edip de bu ceza onun lehine terk edilirse, o kişi affedilmiş olur. Buna göre af, günahın silinmesi demektir. O halde burada âyetin anlamı: Biz, günahlarınızı sildik ve sizi bağışladık. Bu kelime rüzgarın yerdeki izi silmesini ifade etmek üzere kullanılan “.....” tabirinden alınmıştır. Çoğalıp artan şey hakkında da bu kelime kullanılır. O halde bu kelime zıt anlamlı kelimelerdendir. Yüce Allah'ın:

"Nihayet affoldular." (el-A'raf, 7/95) âyeti, (servet ve sayıca) çoğaldılar, demektir.

2- Affolma Zamanı:

Yüce Allah'ın:

"Bundan sonra sizi atfetmiştik." Yani buzağıya tapmanızdan sonra sizi bağışlamıştık. Buzağıya (Arapçada) el-İcl denilmesinin sebebi onların ona ibadette acele etmeleridir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Buzağı ineğin yavrusu demektir. Çoğulu "el-acâcîl" dişisine de "icletun" denilir. -Ebû'l-Cerrah'tan-

3- Şükredesiniz Diye:

Yüce Allah'ın:

"Şükredesiniz diye." Şükretmeniz için Allah, sizi affetti, demektir. Bu âyet-i kerimede yer alan “.....” Gerek ki , olur ki âyetinin anlamına dair açıklamalar daha önceden Bk. el-Bakara, 2/21. âyetin tefsiri geçmiş bulunmaktadır.

Şükür sözlükte açığa çıkmak, zahir olmak anlamındadır. Eğer binek hayvanı kendisine verilen yemden daha büyük ölçülerde şişmanlayacak ve bu şişmanlığı gözle görülecek halde olur ise, hakkında: (dâbbetun şekûrun) denilir. Şükrün gerçek anlamı ise bir kimsenin sana yapmış olduğu iyilik sebebiyle insanı övmek demektir. Nitekim buna dair açıklamalar Fâtiha sûresinde yapılmıştır. Cevheri der ki: Şükür, sana iyilik yapan kimseye yaptığı iyilik sebebiyle övgüde bulunmandır. Şükran, küfranın, nankörlüğün zıddıdır. Teşekkür ile şükür aynı anlamdadır. Nitekim Tirmizî ve Ebû Dâvûd'un rivâyetine göre Ebû Hüreyre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu aktarmaktadır: "İnsanlara şükretmeyen (teşekkür etmeyen) Allah'a şükretmiş olmaz. " Ebû Dâvûd, Edeb 11; Tirmizî, Birr 35; Müsned, II, 258 el-Hattabî der ki: Bu söz iki şekilde açıklanır: Birincisine göre insanların ni'metlerine karşı nankörlük (küfran)da bulunmayı karakter haline getirip onların iyiliklerine teşekkürü terkeden bir kimse, aynı şekilde yüce Allah'ın ni'metlerine karşı da nankörlük eder ve ona şükretmeyi de terkeder. İkinci bir açıklamaya göre de eğer kul, insanların kendisine yaptıkları iyilikleri teşekkürle karşılamayan, onların iyiliklerini inkâr eden bir kimse ise şanı yüce Allah, o kuluna yaptığı iyilikleri karşılığında kulunun yaptığı şükrü kabul etmez. Çünkü bunların her birisi ötekiyle ilişkilidir.

4- İlim Adamlarına Göre Şükrün Anlamı:

Sehl b. Abdullah der ki: Şükür, gizli ve açık bütün hallerde mâsiyetten sakınmakla birlikte gönül hoşluğu ile itaat etmek hususunda bütün gayret ve çabasını ortaya koymak demektir.

Bir başka kesime göre şükür; ni'met verene karşı şükretmekte kusurlu hareket ettiğini itiraf etmektir. Bundan dolayıdır ki yüce Allah:

"Ey Dâvud hanedanı şükredin." (Sebe', 34/13) diye buyurunca Hazret-i Dâvud: Rabbim, şükür Senden bir ni'met iken ben nasıl şükredebilirim diye sormuş, yüce Allah da: İşte şimdi Beni tanıdın ve Bana şükretmiş oldun. Çünkü sen şükrün Benim tarafımdan verilen bir ni'met olduğunu itiraf ettin, buyurdu. Hazret-i Dâvud sorar: Rabbim, Senin benim üzerindeki en gizli ni'metinin ne olduğunu bana göster. Yüce Allah şöyle buyurdu: Ey Dâvud nefes alıp ver. Hazret-i Dâvud nefes alıp verdi. Yüce Allah şöyle buyurdu: Gece gündüz bu ni'meti kim kuşatabilir? Sayıp dökebilir?

Hazret-i Mûsâ da şöyle demiş: Elime vermiş olduğun en küçük ni'metine benim bütün amelim bir karşılık olamazken, ben Sana nasıl şükredebilirim? Yüce Allah ona: Ey Mûsâ, işte şimdi Bana şükretmiş oldun, diye vahiy buyurdu.

Cüneyd der ki: Şükrün hakikati şükürden aciz olmaktır. Yine onun şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Yedi yaşlarında iken Serrî es-Sakatî'nin önünde oyun oynuyordum. Yanımda da şükür hakkında söz söyleyen bir topluluk vardı. Bana: Ey çocuk, şükür nedir? diye sordu. Ben ona: Allah'ın vermiş olduğu ni'metleriyle Allah'a asi olmamaktır, dedim. Bana: Senin Allah'tan sana verilen payın bu güzel sözlerin olacağından korkarım, dedi. Cüneyd der ki: es-Serrî'nin bana söylediği bu söz dolayısıyla hala ağlayıp dururum.

eş-Şiblî der ki: Şükür, tevazu ve hasenatı muhafaza etmek, şehvetlere muhalefet etmek, bol bol itaatlerde bulunmak, göklerin ve yerin Cebbarı olan Allah'ın gözetimi altında olduğunu bilmektir.

Ebû’l-Feyd Zünnûn el-Mısrî de der ki: Senden daha üstün olana şükür itaat ile, senin dengin olana karşı şükür mükâfat ile, senden daha aşağı durumda olan kimseye şükür ise iyilik ve lütufta bulunmakla olur.

53

Hani Biz, Mûsa'ya Kitab'ı ve Furkân'ı verdik. Hidâyet bulasınız diye.

Burada sözü geçen kitap, tefsir âlimlerinin icmaı ile Tevrat'tır. Ancak Furkân'ın ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. el-Ferrâ' ve Kutrub der ki: Bunun anlamı şudur: Biz Mûsa'ya Tevrat'ı Muhammed (aleyhisselâm)'a da Furkân'ı verdik.

en-Nehhâs der ki: Bu hem i'rab açısından hem de anlam bakımından bir hatadır. İ'rab açısından hata olması şundan dolayıdır. Birşeye atfedilen (ve bağlacı ile bağlanan) atfedildiği şeyin bir benzeri olur. Bu açıklamaya göre; ondan farklı birşey olması gerekir. Anlam bakımından yanlışlığına gelince yüce Allah:

"Yemin olsun ki Biz, Mûsâ ile Harun'a Furkân'ı vermiştik." (el-Enbiya, 21/48) diye buyurmaktadır.

Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Furkân Kitab'ın kendisi olabilir. Böylelikle te'kid olsun diye iki ayrı isimle ondan söz edilmiştir. Bu görüş el-Ferrâ''dan da nakledilmiştir. Şairin bu sözü de bu türdendir.

"Deriyi kollarındaki ana damarlara kadar parçalayıp durdu.

"Kaddemet" kelimesi, "kaddedet" diye de rivâyet edilmiştir. Tercüme ona göre yapılmıştır.

Onun söylediği sözleri yalan ve dolan buldum."

Bir başka şair de şöyle demiştir:

"Hint ne güzeldir ve Hind'in bulunduğu bir yöre

Hint ise bizden uzaklaştıkça uzaklaşıyor."

Burada farklı kelimeler olduklarından dolayı aynı manada olmakla birlikte kaçıp uzaklaşmak, yalan ve dolan kelimeleri birbirlerine atfedilmiştir. Antere'nin şu beyiti de bu kabildendir

"Eski zamandan kalma harabelerden selam sana

Ummu'l-Heysem'den sonra kuruyup çoraklaşan.

en-Nehhâs der ki: Böyle bir şey, şiirlerde sözkonusu olabilir. Bu hususa dair yapılan en güzel açıklama Mücâhid'in şu sözleridir: (Furkân): Hak ile batılı birbirinden ayırdetmek üzere indirilen kitaptır. Yani yüce Allah Hazret-i Mûsa'ya bunu öğretmiştir.

İbn Zeyd der ki: Furkân, fırka fırka olacak şekilde, denizin Hazret-i Mûsâ için ayrılıp yarılmasıdır. Ve İsrailoğulları bu haliyle denizin üzerinden geçtiler.

Şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Furkân sıkıntılardan kurtuluştur. Çünkü İsrailoğulları Kiptiler tarafından köleleştirilmiş kimseler idi. Nitekim yüce Allah'ın şu âyetinde de bu kelime bu anlamda kullanılmıştır:

"Ey îman edenler, eğer Allah'tan korkarsanız O size bir Furkân verir." (el-Enfal, 8/29) Sizin için bir kurtuluş ve bir çıkış yolu gösterir, demektir.

Bunun hüccet ve beyan olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır. Şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Aradaki "vav (ve)" bağlacı bir sıla(fazladan)dır. Anlamı: Mûsa'ya Furkân olan kitabı verdik demektir. Nitekim sıfat yapılırken araya bazan "vav" bağlacının getirildiği olur. Arapların: Filan kişi güzel ve uzundur demeleri gibi. Buna örnek olarak da şu beyit gösterilir:

Ta'zim edilen efendi ve kahraman cömerdin oğlu

Ve Savaş esnasında birliğin aslanı olan hükümdara..."

Şair burada ta'zimedilen, kahraman ve cömerdin oğlu, birliğin aslanı hükümdara, demek istemiştir.

Bu açıklamanın delili de yüce Allah'ın şu âyetleridir:

"Hem Biz, güzelce uygulayanlara (ni'metlerimizi) tamamlamak, herşeyi ayrı ayrı açıklamak, bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere Mûsa'ya Kitab'ı verdik." (el-En'am, 6/154) Herşeyi açıklamaktan kasıt ise haram ile helâli, küfür ile imanı, va'd ve tehdidi ve buna benzer hususları birbirinden ayırdedecek şekilde indirdik, demektir.

Bu hususta şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Furkân, onlar ile Fir'avun kavmini birbirinden ayırdetmek, aralarında ayırdedici hükmü vermektir. Bir kesimi kurtarırken öbürünü suda boğmasıdır.

"Furkân günü" (el-Enfal, 8/41) tabiri de bunu andırmaktadır. Bir görüşe göre bu Furkân gününden kasıt Bedir günüdür. Allah bu günde Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabına zafer nasib etmiş, Ebû Cehil ve ashabını ise helâk etmiştir.

"Hidâyet bulasınız diye"; yani sapıklıktan kurtulup doğruyu bulasınız diye. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bk. el-Bakara, 2/2. âyetin tefsiri.

54

Ve hani Mûsâ kavmine şöyle demişti: Ey kavmim, gerçekten siz buzağıyı (ilâh) edinmekle nefislerinize zulmettiniz. Sizi yaradana tevbe edin, nefislerinizi öldürün. Böylesi Rabbiniz nezdinde sizin için hayırlıdır. Nihayet tevbenizi kabul etti. Gerçekten O, tevvâbdır, rahimdir.

Yüce Allah'ın:

"Ve hani Mûsâ kavmine şöyle demişti" âyetinde geçen "kavm" kelimesi yalnızca erkekler topluluğu hakkında kullanılır. Nitekim yüce Allah:

"Ey îman edenler, hiçbir kavim başka bir kavim ile alay etmesin.." diye buyurduktan sonra:

"Kadınlarda kadınlarla alay etmesin." (el-Hucurât, 49/11) diye buyurmaktadır. Şair Zuheyr de şöyle demiştir:

"Bilemiyorum, ileride belki bilebilirim

Kale halkı bir kavim (erkekler topluluğu) midir yoksa kadınlar mı?"

Yüce Allah da:

"Lût'u da (kavmine gönderdi.) Hani o kavmine.. demişti." (el-A'raf, 7/80) Burada onun kadınları dışarıda bırakarak yalnızca erkeklere hitap etmek istediği anlaşılmaktadır. "Kavm" kelimesi bazen erkekler ve kadınlar hakkında müşterek olarak da kullanılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak Biz, Nûh'u kavmine gönderdik." (Nûh, 71/1) diye buyurmaktadır. Aynı şekilde her bir peygamber aynı zamanda hem kadınlara hem de erkeklere gönderilmiştir.

"Yâ kavmi: kavmim" âyeti izafet tamlaması şeklinde bir münadadır. Kelimenin sonunda "yâ" harfi hazfedilmiş ve sondaki esre buna delil kabul edilmiştir. Bu harf tenvin ayarındadır. Müfred kelimenin sonunda tenvin hafzedildiği gibi, bu harf de hafzedilir. Kur'ân'ın dışında bu harfin sakin (yani bir med harfi) olarak tesbit edilmesi mümkündür. Bununla birlikte bu harf üstün de okunabilir, sonuna bir "he" harfi eklenerek "yâ kavmiyeh" de denilebilir. İstenirse "yâ" harfi "elife de ibdâl edilerek "yâ kâvmâ" da denilebilir, "ya eyyuhe'l-kavmu" anlamında "yâ kavmu" da denilebilir. Eğer bu kelime nekire olarak kullanılırsa, üstün ve tenvinli "ya kavmen" şeklinde kullanılır. Tekili - başka bir kökten olmak üzere - "imruun" şeklinde gelir. Çoğulu: "akvam", çoğulun çoğulu ise "ekâvim" ...diye gelir.

Burada Hazret-i Mûsa'nın kavminden kasıt buzağıya tapanlardır. Onun kavmine bu şekilde hitap etmesi Allah tarafından ona verilen bir emir üzerine olmuştur.

"Gerçekten siz buzağıyı (ilâh) edinmekle nefislerinize zulmettiniz." Burada yüce Allah, "nefislerinize" âyetinde cem-i kıllet kullanarak, cem-i kesret olan: "nüfus" kelimesini kullanmamıştır. Bu iki çeşit çoğul, birbirlerinin yerine kullanılabilir. Nitekim yüce Allah: "-üç kur'.." (el-Bakara, 2/228); "orada canların istediği şeyler de vardır" diye buyurmaktadır.'(Birinci örnekte cem-i kıllet gelmesi gerekirken cem-i kesret getirilmiştir. İkinci örnekte de durum aksinedir. - çeviren -) Sonuçta zararı kendisine dokunan bir iş yapan herkese: "Sen kendine kötülük ettin" denilir.

Zulüm asıl itibariyle birşeyi konulması gereken asıl yerinden bir başka yere koymak demektir. Kimisi şöyle demiştir: Her insanın "buzağı"sı onun kendi nefsidir. Her kim bu buzağıyı bir kenara iter, onun maksadına muhalefet ederse, buzağının zulmünden uzak kalmış olur. Doğrusu ise burada gerçek anlamıyla "bir buzağı"nın kastedildiğidir. Onlar Kur'ân-ı Kerîm'in beyan ettiği şekilde bu buzağıya tapınmışlardı.

"Sizi yaradana tevbe edin." Hazret-i Mûsâ, kavmine sizi yaratana tevbe edin deyince, onlar: Nasıl tevbe edelim? diye sormuşlar, bunun üzerine o: "Nefislerinizi öldürün" diye cevap vermişti.

Kimi meânî bilginleri bunu şöyle açıklamışlardır: Siz itaatlerle, nefislerinizi zelil edip onlara boyun eğdiriniz ve şehvet ve arzularından alıkoyunuz. Ancak doğrusu burada gerçek anlamıyla bir öldürmenin kastedildiğidir. Öldürmek ise, canlılık alametini ortadan kaldırmaktır. Şarabın sertliğini su ile kırmayı ifade etmeyi ifade etmek üzere (Araplar): Şarabı öldürdüm, derler. Süfyan b. Uyeyne der ki: Tevbe, şanı yüce Allah'ın bütün ümmetler arasında yalnızca bu ümmete ihsan etmiş olduğu Allah'ın ni'metlerindendir. İsrailoğullarının tevbesinin kabulü ise öldürmek suretiyle gerçekleşmiş idi. Müfessirler, buzağıya tapan her bir kimseye kendi eliyle kendisini öldürmekle emrolunmadığı hususu üzerinde görüş birliği etmişlerdir. ez-Zührî der ki: Onlara: "Sizi yaradana tevbe edin, nefislerinizi öldürün" diye buyurulunca iki saf halinde dizildiler ve birbirlerini öldürmeye başladılar. Onlara: Artık bırakınız, denilinceye kadar bu işi sürdürdüler. Bu ise öldürülen için bir şehadet, hayatta kalan için ise tevbenin kabulünü ifade ediyordu. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunuyordu. Kimi müfessirler şöyle demişlerdir: Allah, onları bir karanlık içerisine bıraktı ve onlar da bu işi yaptılar. Bir diğer görüşe göre: Buzağıya tapanlar bir saf halinde durdular ve buzağıya tapmayanlar kılıçlarıyla onlara hücum edip onları öldürdüler. Bir diğer açıklamaya göre, Hazret-i Mûsâ ile birlikte bulunan yetmiş kişi -buzağıya tapmadıklarından dolayı- kalktılar ve buzağıya tapanları öldürdüler.

Rivâyet edildiğine göre Yûşâ' b. Nûn, ayaklarını dikmiş bir şekilde oturmuş oldukları halde onların yanlarına çıktı ve: Bu oturuşunu bozan yahut kendisini öldürecek olana bakan veya eliyle ya da ayağıyla kendisini korumaya çalışan mel'undur, dedi. Öldürülenlerden hiçbir kişi bu oturuşunu bozmadı ve kişi hemen yakınında bulunanı öldürmekle işe başladı. Bunu en-Nehhâs ve başkaları zikretmiştir.

Birinci görüşe göre buzağıya tapanların kendilerini öldürmeleri ile cezalandırılma sebebi, buzağıya tapanların tapmaları esnasında münkeri değiştirmeyip bir kenara çekilmeleridir. Halbuki onlara düşen görev buzağıya tapanlarla çarpışmak ve Savaşmak idi. İşte münker kulları arasında yayılıp da herhangi bir şekilde değiştirilmeyecek olursa, herkesin cezaya çarptırılması Allah'ın bir sünnetidir. Cerir (b. Abdullah el-Becelî) şöyle rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bir topluluk arasında mâsiyetler işlenir de o topluluk güçlü ve onlara karşı kendilerini koruyabilecek durumda oldukları halde herhangi bir şekilde (münkeri) değiştirmez iseler, mutlaka Allah, onların hepsini kuşatacak bir ceza gönderir."Bunu İbn Mâce Sünen'inde rivâyet etmiştir. İbn Mâce, Fiten 20 ve Ebû Dâvûd, Melahim 17, yakın ifadelerle Bu hususa dair açıklamalar da inşaallah ileride gelecektir. Öldürme işi alabildiğine yayılıp çoğalınca, öldürülenlerin sayısı da yetmiş bini bulunca, Allah onları affetti. Bu İbn Abbâs ve Ali (r. anhum)'ın görüşüdür. Yüce Allah'ın öldürme cezasını sona erdirmesinin sebebi kendilerini öldürmek hususunda bütün gayretlerini ortaya koymalandır. Gerçekten de şanı yüce Allah'ın bu ümmete İslâm ni'metinden sonra tevbe etmekten daha üstün verdiği bir ni'met yoktur.

Katâde "Nefislerinizi öldürün" âyetini, nefislerinizi geri çevirin, durumunu değiştirin anlamına gelecek şekilde “.....” şeklinde okumuştur. Yani öldürmek suretiyle bu tökezlemesinden nefislerinizi kurtarın demektir.

Burada "yaradan" diye meali verilen el-Bâri' kelimesi (yaratıcı demek olan) hâlik anlamına olmakla birlikte, aralarında bir fark vardır. Şöyle ki: Bari', yoktan var eden ve meydana getiren demektir. Hâlik ise bir durumdan bir başka duruma takdir eden ve aktaran demektir. el-Beriyye, yaratıklar, mahlûkat demektir. Ebû Amr (.........): Sizi yaratan" kelimesini “.....” şeklinde sakin hemze ile okumuştur. Ancak nahivciler böyle bir okuyuş hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Kimi nahivciler vasıl halinde damme ve ötreyi sükûn şeklinde okur ve bunu yalnızca şiirde yapar. Ebû'l Abbâs el-Müberred der ki: İ'rab harfinde peşpeşe harekelerin gelmesiyle birlikte sakin okumak ne günlük konuşmada ne de şiirde mümkün değildir. O bakımdan Ebû Amr'ın bu şekildeki bir okuyuşu da bir lahn (yanlışlık)tır. en-Nehhâs ve "başkaları da şöyle demiştir: Eski ve önder nahivciler bunu câiz kabul etmiş ve buna dair çeşitli Arap şairlerinden örnekler göstermişlerdir:

"Onlar ed-Devv (Mekke ile Medine arası keybolma ihtimali yüksek bir yer)

denilen yerde eğrilip saptılar mı, doğrul ey arkadaş, derim;

Denizde yüzen gemilerü andıran) kafilerle (onları yoldan sapmaktan korurum)"

İmruu’l-Kays da der ki:

"Artık bu gün içebilirim, Allah'a karşı bir günah işlemem de sözkonusu değil;

Arkadaşlarım yanına davetsizce katılmam olan da söz edilemez."

Bir başkası şöyle demektedir:

"Selma'cık bize sevik alıver, dedi."

Bir başkası da şöyle demektedir:

"Gittin ayaklarında onlarla birlikte;

Şeyin ise kuşandığın peştemalden açıkça görünüyordu."

İ'râb olması gereken harfin sakin okunuşu kabul etmeyenler, i'râba alamet olan yerde bunun mümkün olamayacağını delil gösterirler. Ebû Ali el-Farisi der ki: Hareketelerin arka arkaya gelmesi halinde mebnî kelimenin bina dolayısıyla gelen harekesinin sakin de okunmasının câiz olduğu hususunda Nahivciler arasında görüş ayrılığı yoktur.

Bari' kelimesi aslında birşeyin birşeyden ayrılması demektir. Bütün yaratıklar yokluktan ayrılıp varlığa çıkarıldıklarından dolayı bu ismi almışlardır. Hastalıktan iyileşmek anlamına gelen (Hicazlıların söyleyişi ile) "ber'" de buradan gelmektedir. Hicazlıların dışındakiler ise bu mastarı "bur"' şeklinde kullanırlar. Borçtan ibra ve kusurlardan beri olmak da bu kökten gelmektedir. Kadından beri olmak ve ortağından ibra olmak için de bu kökten gelen kelimeler kullanılır.

"Nihayet tevbenizi kabul etti" âyetinde takdirî ifade şöyledir: Siz size emrolunanı yaptınız ve "nihayet O da tevbenizi kabul etti"; yani sizden geri kalanların kusurlarını bağışladı, affetti. "Gerçekten O tevvâbdır, rahimdir tevbeleri kabul edendir, merhameti pek çok olandır. Buna dair açıklamalar daha önceden 37. âyeti açıklarken. geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamdolsun.

55

Bir de hatırlayın ki siz: "Ey Mûsâ, biz Allah'ı apaçık görmedikçe sana kat'iyyen îman etmeyiz" demiştiniz. O anda siz bakıp dururken yıldırım sizi yakalamıştı.

Âyetine dair açıklamalarımızı beş başlık halinde ele alacağız:

1- İsrailoğullarının Allah'ı Görmek İstemeleri:

"Bir de hatırlayın ki... demiştiniz" âyeti (daha önceki âyete) atfedilmiştir.

"Sana katiyen îman etmeyiz"; yani seni tasdik etmeyiz.

"Allah'ı apaçık görmedikçe.." sözünü söyleyenlerin Hazret-i Mûsa'nın seçtiği yetmiş kişi olduğu söylenmektedir. Şöyle ki: Şanı yüce Allah, kendi kelâmını onlara işittirince arkasından Hazret-i Mûsa'ya:

".. sana kat'iyyen îman etmeyiz" demişlerdi. Mucizelerinin açıkça ortaya çıkmasından sonra peygamberlere îman etmek ise vaciptir (farzdır). Bunun üzerine yüce Allah onlara semâdan bir ateş gönderdi ve bu ateşle onları yaktı. Daha sonra Hazret-i Mûsâ Rabbine dua etti ve Allah o kişileri diriltti. Nitekim yüce Allah:

"Sonra sizi ölümünüzden sonra tekrar diriltmiştik" diye buyurmaktadır. A'raf sûresinde bu yetmiş kişinin kıssasına dair açıklamalar Bk. el-A'râf, 7/155. âyetin tefsiri. -inşaallah- gelecektir.

İbn Fûrek der ki: Onların bu şekilde cezalandırılış sebebi, Hazret-i Mûsa'ya:

"Allah'ı bize açıkça göster." (en-Nisa, 4/153) diyerek rü'yet talebini çığırından çıkarmalarından dolayı da olmuş olabilir. Halbuki böyle birşeyi gerçekleştirmek Mûsâ (aleyhisselâm) için mümkün olan birşey değildi.

Yüce Allah'ın görünmesinin mümkün olup olmadığı hususunda ihtilâf edilmiştir. Bid'atçilerin çoğunluğu dünyada da âhirette de Allah'ın görülmesini kabul etmezler. Ehl-i Sünnet ve Selef-i Salihîn ise dünyada da âhirette de Allah'ın görülmesinin mümkün olduğunu, âhirette de vukubulacağını kabul etmektedirler. Buna göre Hazret-i Mûsa'nın beraberindeki bu kişiler imkansız olan bu görmeyi istemiş değillerdi. Nitekim Hazret-i Mûsâ’nın kendisi de böyle bir istekte bulunmuştu. Allah'ın görünmesi ile ilgili olarak açıklamalar -inşaallah-En'am ve A'raf sûrelerinde Bk. el-En'âm, 6/103. âyet ile; el-A'râf 7/142. âyetin tefsiri Bk. el-En'âm, 6/103. âyet ile; el-A'râf 7/142. âyetin tefsiri. gelecektir.

2- Açıktan Açığa Allah'ı Görme İsteği:

"Apaçık" yani alenî bir şekilde Allah'ı görmedikçe. İbn Abbâs'ın açıklamasına göre, gözle Allah'ı görmedikçe demektir. Apaçık (cehren) kelimesinin anlamı zahir olmak demektir. Kıraatin cehren yapılması ise izhar edilmesi yani açığa vurulması demektir. Mâsiyetlerin cehren işlenmesi açıktan açığa yapılması demektir. Emiri cehren gördüm, demek ise birşeyin arkasında gizlenmeksizin doğrudan gördüm, demektir. İbn Abbâs kelimesini şeklinde he harfini üstün okumuştur ki iki ayrı söyleyiştir.

"Apaçık (cehreten)" kelimesinin iki türlü anlaşılması mümkündür. Birincisi bu onların Hazret-i Mûsâ'ya yaptıkları hitabın bir sıfatı olabilir; yani onlar bu isteklerini Hazret-i Mûsa'ya açık ve yüksek sesle söyleyip ilan ettiler, demektir. O takdirde bu ifadede takdim ve tehir var demek olur. İfadenin de takdiri şöyle olur: Hani açık ve yüksek bir sesle ey Mûsâ.. demiştiniz. İkinci açıklamaya göre bu kelime onların yüce Allah'ı görme isteklerinin sıfatı şeklindedir. Yani onlar yüce Allah'ı, apaçık ve gözleriyle görmek istediler demektir. O takdirde bu ifadede herhangi bir takdim ve tehir sözkonusu değildir. Cehren (apaçık), kelimesinin te'kiden zikredilmesi ise rüyada görmek ile gözle görmek arasındaki farkı beyan etmek içindir. (Yani onların Allah'ı uyanıkken gözleriyle görmek istediklerini belirtmek istemiştir).

3- Böyle Bir İsteğin Cezası:

"O andaleyhisselâmiz bakıp dururken" cümlesi hal cümlesidir.

"Yıldırım sizi yakalamıştı." Surenin baş taraflarında "yıldırım'ın ne anlama geldiği 19. âyetin tefsirinde açıklanmıştır. Ömer, Osman ve Ali "es-Sa'ke" şeklinde okumuşlardır. İbn Muhaysin, bütün Kur'ân-ı Kerîm'de bu kelimeyi bu şekilde okumuştur.

Burada: Onlar bakıp dururken nasıl ölmüş olabilirler, diye bir soru sorulursa, buna şu şekilde cevap verilir: Araplar filanın oğullarının evleri birbirini görür derken, evlerinin karşılıklı olduğunu anlatmak isterler. Siz kendi halinize ve size gelen ölüm ve yıldırımın etkilerine "bakıp dururken" yıldırım sizi yakaladı anlamındadır da denilmiştir.

56

Sonra sizi ölümünüzden sonra tekrar dirilmiştik. Şükredesiniz diye.

4- Ölümden Sonra Diriliş:

"Sonra sizi ölümünüzden sonra tekrar dirilttik." Katâde der ki: Önce öldüler ve canları alındı, daha sonra ise ecellerini tamamlayıncaya kadar diriltildiler. en-Nehhâs der ki: Bu Kureyşlilerden olup da öldükten sonra dirilişe îman etmeyenlere karşı ve ayrıca kendilerine böyle bir haber verilmek suretiyle de Kitap ehline karşı bir delil getirmektir. Yani: Ölümden sonra diriltmek suretiyle size yaptığına karşı

"şükredesiniz diye" demektir.

Şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Onlar başkasının ibret alacağı şekilde hareketten kesilmek anlamında öldüler, sonra da bu durumdan kurtarıldılar. Zaten diriltmenin asıl anlamı serbest bırakmak demektir.

Hayır, diriltmenin (ba's)ın asıl anlamı birşeyi yerinden kıpırdatıp harekete getirmek demektir. Meselâ, dişi deveyi harekete getirdim, anlamını ifade etmek üzere bu tabir kullanılır. İmruu'l Kays der ki:

"Ve samimi genç delikanlılar ki seher vakti onları harekete geçirdim (ba's)

Hepsi de kimi şaşkın kimi sarhoş gibi kalktılar."

Şair Antere de şöyle demektedir:

"Ve nice soylu arkadaş ki onları ben uyandırdım (ba's)

Geceleyin uykusuzluktan boyunları bükük halde."

Kimisi de: "Sonra sizi ölümünüzden sonra tekrar diriltmiştik" âyetini daha önce bilgisiz olduğunuz halde size öğretmiştik diye açıklamıştır.

Derim ki: Birinci açıklama şekli daha doğrudur. Çünkü kullanılan ifadelerde aslolan hakikattir. Bu ölüm bir cezalandırma ölümü idi. Şanı yüce Allah'ın:

"Binlerce kişi oldukları halde, ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara: Ölün, dedi sonra da onları diriltiverdi."(el-Bakara, 2/243) âyeti de ileride geleceği üzere bu türdendir.

5- Öldükten Sonra Diriltilenlerin Mükellefiyeti:

el-Maverdî der ki: Öldükten ve bu konuda zorunlu bilgiyi gerektiren halleri açıkça gördükten sonra, diriltilen kimselerin mükellefiyetlerinin devam edip etmediği hususunda iki görüş vardır. Birinci görüşe göre, akıl sahibi herhangi bir kimsenin teabbüdden uzak durmaması için tekliflerinin devam ettiği şeklindedir. İkinci görüşe göre zorunlu bilgiyi değil de bu husustaki istidlali nazarı itibare alarak tekliflerinin sakıt olduğu şeklindedir.

Derim ki: Birinci görüş daha doğrudur. Çünkü İsrailoğulları havada üzerlerine düşmek üzere olan dağı gördüler, ateşin etraflarını çevirmiş olduğunu gördüler, bu zorunlu olarak onları îman etmeye mecbur etti. Bununla birlikte teklifleri de devam etti. Hazret-i Yûnus'un kavmi de onlar gibidir. Mükellef olmaktan çıkmalarına imkan yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

57

Ve üzerinize bulutla gölge yaptık. Size men ve selva indirdik. Size verdiğimiz helâl rızıklardan yiyiniz. Onlar bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmeder dururlardı.

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Buluttan Gölge:

"Ve üzerinize bulutla gölge yaptık." Yani bulutu üzerinize gölge gibi tuttuk. Ayet-i kerimede geçen

"el-ğamâm" kelimesi, "ğamâme" kelimesinin çoğuludur. Bunu el-Ahfeş Said söylemiştir. el-Ferrâ' da der ki: Bu kelimenin "ğamâim" şeklinde çoğul yapılması da mümkündür. Buna göğü örttüğü için bu isim verilmiştir, üstü örtülen herşey de "mağmum" diye adlandırılır. Aklı giden kimseye "el-mağmûm" denilmesi de bundan ötürüdür. Bulutla örtülen hilal hakkında da bu tabir kullanılır, "el-ğayn" kelimesi de "el-ğaym" kelimesi gibidir. Hazret-i Peygamber'in: "Benim kalbime örtü çekilir" Müslim, Zikr, 4; Ebû Dâvûd, Vitr 26. diye buyurması da buradan gelmektedir. es-Süddî de der ki: el-ğamâm beyaz bulut demektir. Onlara bu şekilde bulutun gölge yapılması gündüzün güneşin sıcağından onları koruması içindi. Gündüzün bitiminde bu gölge, geceleyin ay ışığıyla aydınlansınlar diye çekilirdi. Müfessirlerin açıkladıklarına göre bu olay Mısır ile Şam arasında Tîh'de meydana gelmişti. Onlar zorbaların bulundukları şehre girip onlarla Savaşmayı kabul etmeyerek Hazret-i Mûsa'ya da:

"Artık sen Rabbinle git de onlarla ikiniz Savaşın" (el-Maide, 5/24) demeleri üzerine bu bulundukları yerde kırk yıl süre ile beş veya altı fersahlık bir mesafe arasında gidip gelmek ve kaybolmakla cezalandırıldıkları sırada olmuştu. Rivâyet edildiğine göre onlar gündüz boyunca yol alır, gecelemek üzere konakladıklarında bir önceki günün sabahında bulundukları yerde sabahı ederlerdi. Hep birlikte Tîh'de bulundukları bir sırada da Hazret-i Mûsa'ya: Peki bizim yiyeceğimizi kim verecek, demeleri üzerine yüce Allah, onlara men ve selvayı indirdi. Bu sefer: Güneşin sıcağından bizi kim koruyacak, deyince yüce Allah bulutla üzerlerine gölge yaptı. Arkasından: Peki geceleyin biz ne ile aydınlanacağız, diye sordular. Bulundukları bölgenin tam ortasında onlara ışıktan bir direk halkedildi. Mekkî'nin anlattığına göre, ateşten bir direk halkedildi. Bunun üzerine: Peki su ihtiyacımız nereden karşılanacak, diye sordular. Hazret-i Mûsa'ya da bu sefer asasıyla taşa vurması emredildi. Tekrar: Ne giyeceğiz, diye sordular, onlara eskimemek, yırtılmamak ve kirlenmemek üzere elbiseleri verildi. Küçük çocukları büyüdükçe, elbiseleri de onlarla birlikte büyüyordu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

2- Men ve Selva:

Yüce Allah onlara: "Size men ve selva indirdik" diye buyurmaktadır. Burada menn'in mahiyetinin ne olduğu hususunda değişik görüşler vardır. Kimisine göre, gökten düşen balı andıran katı ve taneli "terencebin" adında birşeydir. Bu açıklamayı en-Nehhâs zikretmiştir. Müfessirlerin çoğu da bu görüştedir. Tatlı bir çeşit zamk olduğu , bal olduğu, tatlı bir içecek olduğu da söylenmiştir. Ayrıca yufka türü ekmek olduğu da söylenmiştir. Görüşler Vehb b. Münebbih'ten nakledilmiştir.

Men kelimesinin şanı yüce Allah'ın kullarına yorulmadan, ekip biçmeden lütfettiği her türlü ni'meti kapsayan, genel anlamlı bir masdar olduğu da söylenmişir. Said b. Zeyd b. Amr b. Nufeyl'den gelen hadiste Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyeti de bu türdendir: "Yer elması, yüce Allah'ın İsrailoğullarına indirmiş olduğu men türündendir. Onun suyu da göz için bir şifadır." Bir diğer rivâyette ise: "Hazret-i Mûsa'ya Allah'ın indirdiği men'dendir" denilmektedir. Bu hadis Müslim tarafından rivâyet edilmiştir. Buhârî, Tefsir 2. sûre b. 4, 7. sûre b. 2; Tıb 20; Müslim, Eşribe 157-162; Tirmizî, Tıb 22; İbn Mâce, Tıb 8

İlim adamlarımız der ki: Bu Hadîs-i şerîf, yer elmasının şanı yüce Allah'ın İsrailoğullarına indirmiş olduğu, yani onlar için Tîh'te yaratmış olduğu ni'metler cümlesinden olduğunu göstermektedir. Ebû Ubeyd der ki: Hazret-i Peygamber'in yer elmasını menn'e benzetmesinin sebebi tohum saçmak, sulamak, gereken şekilde bakmak gibi herhangi bir işi gerektirmediğinden dolayıdır. O bakımdan onu menne benzetmiştir. O açıdan yer elması da men türündendir. Yani İsrailoğullarına herhangi bir sıkıntı ve çaba olmaksızın verilen ni'metler türündendir. Rivâyet edildiğine göre men onlara tan yerinin ağarmasından güneşin doğuşuna kadar yağmur gibi iner, kişi o gün için kendisine yetecek kadarını alırdı. Eğer birşey saklayacak olursa o sakladığı şey bozulurdu. Bundan tek istisna Cuma günüdür. Çünkü onlar Cuma günü Cumartesi günü için de ihtiyaçlarını alıp saklar ve bu sakladıkları bozulmazdı. Çünkü Cumartesi günü onların ibadet günü idi. Ayrıca Cumartesi günü onların üzerine men namına herhangi birşey inmezdi.

3- Yer Elması ile Tedavi:

Hazret-i Peygamber, yer elması suyunun göz için şifa olduğunu açıkça ifade ettiğinden dolayı bazı tıp bilginleri şöyle demiştir: Yer elmasının suyu ya gözde meydana gelen bazı hararetlere karşı gözü serinletmek için tek başına kullanılır veya başka bir maksat için ve başka ilaçlarla birlikte terkip halinde kullanılır. Ancak Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) elma suyunun bütün göz hastalıklarına tek başına kullanılacağı görüşünde idi. Nitekim Ebû Vahze de balı, göze sürme çekmek de dahil olmak üzere bütün hastalıklarda kullanmış idi. Nitekim buna dair açıklamalar en-Nahl sûresinde Bk. en-Nahl 16/69. âyet, 4. başlık. gelecektir.

Dilciler der ki: Men kelimesi cins ismi olup onun lâfzından tekili yoktur. Hayır ve şer kelimelerinde olduğu gibi. Bu el-Ahfeş'in görüşüdür.

4- Selva:

Selvâ'nın mahiyeti hakkında da farklı görüşler vardır. ed-Dahhâk'ın bunun bizzat bıldırcın kuşu olduğunu söylediği nakledilmiştir. İbn Atiyye ise şöyle demiştir: Selva, müfessirlerin icmaı ile bir kuştur. el-Hüzelî şu beyitinde yanlışlık yapmıştır:

"Allah'a yemin ederek ona dedi ki: Şüphesiz ki sizler

Onu mumundan ayırdığınız vakit selvadan (baldan) daha lezzetlisiniz."

O bu beyitte selvâ'nın bal olduğunu zannetmiştir. Derim ki: İbn Atiyye'nin sözünü ettiği müfessirlerin icmaı iddiası doğru değildir. Dil ve tefsir bilginlerinden birisi olan el-Müerric, selva baldır der ve el-Hüzelî'nin yukandaki beyitini delil gösterir. Kinanelilerin lehçesinde de bunun böyle olduğunu zikreder. Bala selva adının veriliş sebebi ise onun ile teselli bulunmasından dolayıdır. -Beytu'l-Makdis'de bulunan ve mübarek kabul edilen- "aynü's-sülvan" ismi da buradan gelmektedir. Daha sonra şairin şu beyitini delil gösterir:

"Eğer ben Sülvan Pınarından içsem dahi teselli bulmam

İhtiyaçtan kurtulsam bile sana ihtiyaçtan kurtulmam."

el-Cevherî de der ki: Selva bal demektir. Daha sonra el-Hüzelî'nin:

"Mumundan ayırdığınız vakit selvadan (baldan) daha lezzetlisiniz"

beyitini zikreder ve bu konuda herhangi bir yanlışlıktan söz etmez. Sülvâne ise: Üzerine yağmursuyu dökülüp de aşık tarafından içildiği takdirde teselli bulacağını zannettikleri bir boncuk adıdır. Şair der ki:

"Bir bulutun sülvane üzerindeki suyunu içtim

Ey kadın, faydası yok bu yeni yaşayışın, teselli bulamıyorum."

Bu şekilde boncuk üzerinde akan bu suyun ismi da "sülvan"dır. Bazı dilcilerin açıklamasına göre sülvan, üzüntülü birisine içirilip de teselli bulmasını sağlayan bir ilacın adıdır. Doktorlar buna muferrih (ferahlatıcı) ismini verirler. Ebû Zeyd'den nakledildiğine göre bu kelime rahat hayat veya yaşayış, bolluk içerisindeki geçim anlamına gelen "selve" ya da "sülve"den gelmektedir.

5- Selva Çoğul mu Tekil mi:

Selva kelimesinin çoğul mu tekil mi olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. el-Ahfeş bu kelimenin kendi lâfzında tekili olmayan -hayır ve şer gibi- çoğul anlam ifade eden bir kelime olduğunu söylemiştir. Tekilinin de çoğulu gibi (selva) olması daha uygundur. Nitekim Araplar, difla (yeşil bir ağaç), sümânâ ve (tedavi maksadıyla kullanılan küçük yeşil birtakım otların ismi olan) şükâ'a gibi kelimeleri de hem tekil hem çoğul için aynı şekilde kullanmışlardır.

el-Halil ise "selva" kelimesinin tekilinin "selvâtun" olduğunu söylemiş ve şu beyiti okumuştur:

"Seni hatırlayınca bir titreme ve sarsılma kuşatır beni

Üzerindeki ıslaklıktan dolayı silkinen selvât (bıldırcın) kuşunun silkinişi gibi."

el-Kisaî de: Selva tekil, çoğulu ise selâvâ gelir, demiştir.

6- Selva ve Benzeri Kelimeler de Men Kelimesine Atfedilmiştir.

Bu kelime sonu maksûr elif ile bittiğinden dolayı i'râb açıkça ortaya çıkmamıştır. Bunun gibi maksûr elif ile bütün kelimelerde bu böyledir. el-Halil der ki: Elif, hevâi bir harftir. Bunun karar kıldığı bir yer yoktur. Bu bakımdan harekeye benzer. Bu da hareke olmasını imkansız kılmıştır. el-Ferrâ' der ki: Elife hareke verildi mi hemze olur.

7- Helâl Rızıklardan Yemek:

Yüce Allah'ın:

"Size verdiğimiz helâl rızıklardan yeyiniz" âyetinde bir hazif vardır ki takdiri şöyledir: Ve biz onlara., yeyiniz, dedik. İfade bu kelimeye delâlet ettiğinden dolayı kısaltma olsun diye hazfedilmiştir. Sözü geçen "tayyibât (helâl rızıklar)"ın buradaki anlamı hem helâl hem de lezzetli olan şeyleri bir arada ifade etmektedir.

8- İsyan Ettiklerinden Dolayı Zalim Oldular:

Yüce Allah'ın:

"Onlar bize zulmetmediler" âyetinden önce şu ifadeler takdir edilir: Onlar isyan ettiler ve ni'metlere şükür ile karşılık vermediler. Böyle yapmakla "onlar bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmeder dururlardı." Çünkü onlar ni'metlere günah ve isyan ile karşılık veriyorlardı.

58

Hani demiştik ki: "Şu kasabaya girin. İstediğinizi bol bol yeyin. Kapısından secde ederek girin ve 'hıtta' deyin. Biz de günahlarınızı affedelim. Biz iyilik edenlere daha da artıracağız."

Âyetine dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız.

1- Bir Açıklama:

"Hani demiştik ki: Şu kasabaya girin..." âyetinde yer alan: demiştik" kelimesinden elif(in okunuşu) hazfedilmiştir. Bunun sebebi ise hem bu elifin hem de ondan sonra gelen: "Udhulu: Giriniz" deki dâl harfinin sakin oluşu, önceki elif ise den geldiği için vasıl içindir.

2- Şu Kasaba...:

Yüce Allah'ın

"Şu kasabaya girin" âyetinde yer alan "el-karye" şehir anlamındadır. Bir araya toplanıp geldiğinden dolayı bu ismi almıştır. Suyu havuzda toplamayı ifade etmek için de bu kelime kullanılır. Bu şekilde havuzda toplanan suya "kıra" denilir. Aynı şekilde misafire yapılan ikramı ifade etmek için de bu tabir kullanılır. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır. Havuz için "mikrat" tabiri kullanıldığı gibi, suyun aktığı yere de "el-karit" ismi verilir. el-Karâ, sırt anlamındadır. Şairin şu sözünde de böyledir:

"Karnı zayıf, sırtı ise pek ve kalın (bir attır, o)."

Büyük tencere ve kazanlara da "el-mekârî" ismi verilir. Şairin şu sözünde olduğu gibi:

"Tencere ve kazanları büyüktür, misafirleri ürkütülmez."

"Mekârî" kelimesinin tekili ise "mikrât"tır. Yemenlilerin şivesinde "karye" değil de "kırye" denilir.

Âyet-i kerimede sözü geçen bu "karyenin" kasabanın hangisi olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Cumhûrun görüşüne göre bu Beytü’l-Makdis'tir. Beytü'l-Makdis'deki Erihâ olduğu da söylenmiştir. Amr b. Şebbe der ki: Orası kral ve hükümdarların kaldıkları yer ve bir üs idi. İbn Keysân ise buradaki karyeden kasıt Şam'dır, der. ed-Dahhak'a göre ise Remle, Ürdün, Filistin ve Tedmür'dür. Bu (emir) ise bir başka ni'mettir. Çünkü onlara o beldeye girmeyi mubah kılmış ve Tîh'teki sıkıntılarını sona erdirmiştir.

3- Helal Olarak Bol Bol Yeyiniz:

Yüce Allah'ın buradaki

"bol bol yeyin" emri mübahlık ifade etmektedir. Buradaki âyet, âyet-i kerimede hazfedilmiş bulunan "yemek" masdarının sıfatıdır. Sözü geçen bu kasaba oldukça bereketli, geliri çok fazla olan bir yer idi. İşte bundan dolayı burada "bol bol yeyin" diye buyurulmuştur.

4- Kapıdan Secde Ederek Girin:

"Kapısından secde ederek girin" âyetinde geçen ve "kapı" anlamına gelen "bâb" in çoğulu "ebvab" gelir. Çift "be" harfinden dolayı "ebvibe" diye de çoğul yapılmıştır. Şair der ki:

"Çadırların içine izinsiz giren, kapılardan içeriye dalan"

Kapıcıya "bevvab", kapıcı edinme işine "tebevvüb" denilir...

"Bu sana uygun bir şeydir" derken "bâbetuk" kelimesi kullanılır.

Yüce Allah'ın "Kapısından secde ederek girin" âyetinde yer alan sücûdun anlamına dair açıklamalar daha önceden 43. âyetin tefsirinde yapıldığından dolayı burada onları tekrarlamanın anlamı yoktur. Allah'a hamdolsun.

Girmeleri emrolunan kapı ise, Beytu'l-Makdis'de ve bugün Bab-ü Hitta diye bilinen bir kapıdır. Bu açıklamayı Mücâhid ve başkaları yapmıştır. Bunun Hazret-i Mûsa'nın ve İsrailoğullarının kendisine doğru yönelerek namaz kıldıkları Kubbenin kapısı olduğu da söylenmiştir.

"Secde ederek" âyetinin anlamı ise, İbn Abbâs'a göre rükûa eğilerek girin, demektir. Bunun muayyen bir şekilde değil de alçak gönüllülükle ve itaatle girin anlamına geldiği de söylenmiştir.

5- Hitta'nın Mahiyeti:

Yüce Allah'ın:

"Ve hitta deyin" âyeti, daha önce geçen "Şu kasabaya girin" âyetine atfedilmiştir. "Hitta" kelimesinden önce gizli bir mübtedâ vardır. Yani; bizim dileğimiz hıttadır, deyiniz. el-Ahfeş de der ki: Bu kelime "bizim günahlarımızı üzerimizden silkeleyerek dök" anlamına gelecek şekilde kelimesi üstünlü olarak şeklinde de okunur. en-Nehhâs da der ki: İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre onlara: Lâ ilâhe illâlah deyiniz, denilmiştir. Yine ondan gelen bir başka rivâyete göre onlara: Sizler, mağfiret dileriz, deyiniz. Yani günahlarınızı dökecek ve kaldıracak bir söz söyleyiniz. Kıraat İmâmları çoğunlukla bu kelimeyi ref ile (hıttatın şeklinde) okurlar. Dilde böyle olması da daha uygundur. Çünkü Araplardan değiştirmek (tebdil) kelimesinin anlamı ile ilgili olarak nakledilen açıklamalar bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Ahmed b. Yahya der ki: "tebdil"; kendisini izale etmeden değişiklik yapmak demektir. "İbdal" ise kendisini izale etmek anlamındadır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Bize kavuşmayı ummayan kimseler: Ya bize bundan başka bir Kurban getir yahut onu tebdil et (değiştir) dediler." (Yûnus, 10/15) İbn Mes'ûd'dan gelen: "Onlar Hıttatun dediler" şeklindeki açıklama ötreli okuyuşa göredir. Bütün bu açıklamalar en-Nehhâs'tan alınmıştır.

el-Hasen ve İkrime şöyle demiştir: Bu kelimenin şeklinde üstünlü okunması; günahlarımızı üzerimizden dök anlamındadır. Onlara kendisi sebebiyle günahlarının dökülmesi için "lâ ilâhe illâlah" demeleri emrolundu. İbn Cübeyr de der ki: "Hıtta"nın anlamı mağfiret dilemektir. Eban b. Tağlib ise: Bunun anlamı tevbedir, demektedir. Şair de der ki:

"Allah'ın kendisi sebebiyle kulunun günahını affedilmiş kıldığı "Hıttâ" ile umduğuna nail oldu."

İbn Faris de el-Mücmel adlı eserinde şöyle demektedir: Hıtta kelimesi İsrailoğullarına söylemeleri emrolunan bir sözdür. Eğer onlar, bu sözü söylemiş olsalardı, günahları dökülürdü. Bunu aynı şekilde el-Cevherî de es-Sıhhah adlı eserinde zikretmiştir.

Derim ki: Onların bizatihi bu sözü söyleyerek taabbüd (ibadet) etmiş olmaları da ihtimal dahilindedir. Hadîs-i şerîfin zahirinden anlaşılan da budur. Müslim'in rivâyetine göre, Ebû Hüreyre şöyle demişir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İsrailoğullarına kapıdan secde ederek giriniz ve hıtta deyiniz. O vakit günahlarınız bağışlanacaktır, denildi. Ancak onlar sözü değiştirdiler. Kapıdan içeriye kıçları üstünde sürünerek girdiler ve saç içerisinde bir tane, dediler." Buhârî, Tefsir 2. sûre b. 5; Müslim, Tefsir 1.

Bu hadisi Buhârî de rivâyet etmekte ve o rivâyette şöyle denilmektedir: "Onlar söylemeleri gereken sözü değiştirdiler ve şöyle dediler: Hitta, saç içerisinde bir tane (olsun). Buhârî, Enbiya 28, Tefsir 2. sûre 5, 7. sûre 4; Tirmizî, Tefsir 2. sûre ha. 2.

Buhârî ile Müslim'in dışındaki rivâyetlerde ise: "saç içinde bir buğday" dediler, denilmektedir.

Denildiğine göre, onlar îbranice bir söz olup kırmızı buğday anlamına gelen "hittâ sümâsa" demişlerdir. Bunu İbn Kuteybe nakletmiştir. el-Herevî de bunu es-Süddî ve Mücâhid'den nakletmektedir. Onların maksadı ise şanı yüce Allah'ın kendilerine verdiği emre muhalefet etmekti. Böylelikle isyan ettiler, emre karşı geldiler ve alay ettiler. Allah da buna karşılık ricz -ki azap demektir- ile onları cezalandırdı.

İbn Zeyd der ki: Bu ricz cezası, onlardan yetmiş bin kişiyi helâk eden bir taun, (veba vb.) hastalığı idi. Rivâyet edildiğine göre rükû ederek oradan girmeleri için kapı alçak yapılmıştı. Onlar ise kıçları üzerine oturarak kapıdan içeriye girdiler. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

6- Şeriatte Nassa Bağlanmış Sözlerin Değiştirilmesi:

Kimi ilim adamı, bu âyet-i kerimeyi şeriatte nassa bağlanmış sözlerin değiştirilmesi ile ilgili olarak şu kanaatlerine delil gösterirler: Böyle bir nassa bağlanmış sözün ya lâfzı ile veya manası ile taabbüd sözkonusudur. Eğer taabbüd, bu ifadelerin lâfızlarıyla söylenmesi gerektiğini ifade ediyor ise bunları değiştirmek câiz olamaz. Çünkü yüce Allah, söylenmesini emrettiği şeyi değiştiren kimseleri yermiş bulunmaktadır. Eğer sözü geçen taabbüd kelimesinin anlamını yerine getirmek ona delil ise, aynı anlamı ifade edecek bir başka kelime ile değiştirilmesi caizdir. Ancak başka anlama gelecek şekilde değiştirilmesi câiz olamaz.

Hadisin Mana Yoluyla Nakledilmesi:

Bu hususta ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve onların mezheplerine mensup ilim adamlarından nakledildiğine göre, sözün ifade ettiği anlamı, tek tek kelimelerinin ne anlama geldiklerini bilen bir kimsenin mana yoluyla hadis nakletmesi caizdir. Ancak onun bu naklinin manaya bütünüyle mutabık olması şarttır. Bu, Cumhûrun görüşüdür. Diğer taraftan İbn Şîrîn, el-Kasım b. Muhammed ve Recâ b. Hayve gibi kimselerin de bulunduğu birçok ilim adamı bunu kabul etmemektedir. Mücâhid der ki: Dilediğin takdirde hadisten eksiltme yap, fakat ona birşey ilave etme.

Mâlik b. Enes de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hadisi hususunda "t ve ya" harfleri ve benzerlerinde işi çok sıkı tutardı. Hadis İmâmlarından bir topluluk da bu görüşte olup bunlar, lâfzın değiştirilmesini veya değişikliğe uğratılmasını uygun görmezler. O kadar ki onlar hadisi lahinli (kurallara aykırı söyleyişte) işittikleri ve bunu bildikleri halde onda herhangi bir değişiklik yapmazlardı.

Ebû Miclez, Kays b. Ubâd'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ömer b. el-Hattâb dedi ki: Her kim bir hadis işitir de onu işittiği gibi naklederse, o kişi kurtulmuş olur. Buna yakın bir ifade Abdullah b. Amr ile Zeyd b. Erkam'dan da rivâyet edilmiştir.

Takdim, tehir, fazlalık ve eksiklik konusunda da aynı görüş ayrılığı sözkonusudur. Onlardan kimisi manaya önem verir, lâfız üzerinde durmaz, kimisi ise bu hususta işi sıkı tutar ve kullanılan lafızdan ayrılmamaya çalışır. Dinde daha ihtiyatlı olan, takvaya daha uygun ve daha yerinde olan davranış elbette ki budur. Fakat ilim adamlarının çoğunluğu buna muhalif bir kanaate sahiptir. Bunun câiz olduğu görüşü ise -yüce Allah'ın izniyle- sahih olan görüştür. Çünkü ashab-ı kiramın yaşayışından bildiğimiz şu ki; onlar aynı olayları birbirinden ayrı lâfızlarla rivâyet ediyorlardı. Bunun tek sebebi ise, onların bütün çabaları ile mana üzerinde durmaları ve hadisleri sık sık tekrarlamak ve yazmak hususunda İsrar etmemeleri idi. Vasile b. el-Eska'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bize haber verdiği herşeyi size nakletmiş değiliz. Size bunun ifade ettiği mana yeter.

Katâde de Zürâre b. Evfa'dan şöyle nakletmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından birçok kimse ile karşılaştım. Onlar bana (aynı hadisi) aynı anlamda nakletmekte ittifak ettiler, fakat bu manayı dile getirirken farklı farklı lâfızlar kullandılar.

en-Nehaî, el-Hasen, en-Nehaî (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun) hadisi manalarıyla naklediyorlardı. el-Hasen der ki: Manayı tutturabildiğin takdirde bu sana yeterlidir. Süfyan es-Sevrî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöyle derdi: Ben size, hadisi işittiğim gibi naklediyorum diyecek olursam benim bu sözümü doğru kabul etmeyiniz. Ben size ancak manasıyla naklediyorum.

Veki' de (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöyle derdi: Eğer manada bir genişlik yoksa (nakilda manaya dikkat yeterli olmazsa) insanlar helâk oldu, demektir.

İlim adamları, şeriatin Arap olmayanlara dilleriyle nakledilmesinin ve onlara bunun tercüme edilmesinin câiz olduğunu ittifakla kabul ederler. Bu ise mana ile nakil demektir. Diğer taraftan şanı yüce Allah, bunu kendi Kitabında bize nakletmiş olduğu geçmişlerin haberlerinde de yapmış bulunmaktadır. O bizlere aynı anlamı ifade etmekle birlikte farklı lâfızlarla değişik yerlerde kıssalar anlatmış ve bu kıssaları bizlere kahramanlarının dillerinden Arapçaya naklederek anlatmıştır. Böyle bir aktarma ise kahramanlarının dilindeki anlatıma göre takdim, te'hir, hazf ve bütünüyle söylememek, fazlalık ve eksiklik bakımından farklıdır. Arapçanın Arapça olmayan bir dil ile değiştirilmesi câiz olduğuna göre bu değiştirmenin Arapça yapılmasının câiz olması öncelikle sözkonusudur. Böyle bir hususu el-Hasen ve eş-Şâfiî delil olarak göstermişlerdir, bu konuda doğru olan görüş de budur.

Buna karşılık şöyle denilebilir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Benim sözümü işitip de işittiği gibi onu tebliğ edenin Allah yüzünü ak etsin." Ebû Dâvûd, tüm 10; Tirmizî, İlm 7; İbn Mâce, Mukaddime 18; Menâsik 76. diye buyurmaktadır. Diğer taraftan yine Hazret-i Peygamber'in bir kişiye uyuyacağı vakit okumak üzere bir dua öğretmiş ve bu duasında: "İndirdiğin Kitabına ve gönderdiğin Peygamberine îman ettim" demesini söylemişti. Ancak bu duayı öğrettiği şahıs "ve gönderdiğin Rasulüne" deyince Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "ve gönderdiğin peygamberine" diye düzeltmişti. Buhârî, Vudu 75, Deavât 6; Müslim, Zikr 56-7; Ebû Dâvûd, Edeb 98. Buna göre şöyle derler: Burada Hazret-i Peygamber'in duayı öğrettiği kimseye lâfza muhalif bir lâfız söylemeyi uygun görmediği dikkatinizi çekmiyor mu? Ayrıca Hazret-i Peygamber: "Onu işittiği gibi eda eden"ifadesini kullanmıştır.

Böyle diyenlere şu şekilde cevap verilir: "Onu işittiği gibi eda eden" ifadesinden kasıt, işittiği sözün hükmüdür, lâfzı değildir. Çünkü sünnet-i seniyye'nin lâfzı ile ibadet olunmaz. Bu hitaptan hükmünün kastedildiğini Hazret-i Peygamber'in (aynı hadisin devamında yer alan) şu ifadeleri açıkça ortaya koymaktadır: "Çünkü nice fıkıh yüklenicisi vardır ki, kendisi fakih değildir. Ve nice fıkıh yüklenicisi kendisinden daha fakih olana (fıkhı) taşır."

Diğer taraftan bizzat bu hadis dahi aynı anlamda birbirinden farklı lâfızlarla nakledilmiş bulunmaktadır. Bütün bu lâfızların Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ait değişik zamanlarda söylenmiş lâfızlar olması mümkün olsa dahi çoğunlukla kabul edilebilecek ihtimal, bu hadisin değişik lâfızlarla nakledilmiş tek bir hadis olduğudur. İşte bu, mana yoluyla hadis nakletmenin câiz olduğunun en açık bir delilidir.

Hazret-i Peygamber'in dua öğrettiği kişinin "peygamberin" yerine "Rasûlün" demesini delil göstermeye gelince, bunun sebebi de şudur: Peygamber (nebi) lâfzı, daha çok övgü ihtiva eder. Ve bu iki sıfatın (nebi ve rasul sıfatlarının) her birisinin kullanılması uygun olan bir yeri vardır. Dikkat edilecek olursa rasul (elçi) kelimesi, herkes hakkında kullanılabilir. Ancak "nebi" lâfzını ise yalnız ve yalnız peygamberler haketmiştir. Peygamberler arasından mürsel olanların daha üstün kılınış sebebi ise, hem nübüvvet hem risalete birarada sahip kılınmış olmalarıdır. Hazret-i Peygamber ise: "Ve peygamberin" ifadesini kullanınca daha çok övgü ihtiva eden sıfatı kullanmıştır. Arkasından onu "(radıyallahü anhsul olarak) gönderdiğin" ifadesiyle de "risalet" sıfatıyla kayıtlamıştır. Diğer taraftan burada Hazret-i Peygamberin "ve gönderdiğin rasûlün" yerine "peygamberin" kelimesini kullanmasını emretmesi, hem nübüvvet hem de risaleti bir arada kendisi hakkında kullanmasıdır. Bu, filanın gönderdiği Rasûlüdür ve bu Zeyd'in öldürdüğü maktulüdür, demek çirkindir. Çünkü kişi filanın Rasûlü demekle filanın maktulu demek suretiyle bu lâfızları tekrarlamakla birincinin manasından başka birşey ifade etmiyor ise aynı kelimeleri kullanmış olur. Böyle diyecek yerde: Bu Abdullah'ın Amr'a gönderdiği elçisidir ve bu dün veya şu vak'ada Zeyd'in öldürdüğü maktuludur, denir. Başarı Allah'tandır.

Denilse ki: Birinci ravi için Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın lâfzını değiştirmek câiz olur ise, ikincisinin de birinci ravinin sözlerini değiştirmesi câiz olur. Bu ise kelimeler arasındaki farklılıkların ince olması ve fark edilemeyecek kadar gizli olması sebebiyle hadisin tamamiyle üstünün örtülmesi, kapatılması sonucunu doğurur, diye itirazda bulunulursa; böyle bir kimseye şöyle denilir: Bunun câiz olması önceden de açıkladığımız gibi lâfızların mana itibariyle mutabık olması ve eşit olması şartına bağlıdır. Eğer bu şart ortadan kalkarsa câiz olmaz.

İbnu'l-Arabî der ki: Bu meseledeki ayrılık, sahabe ve tabiîn asrı göz önünde bulundurularak düşünülebilir. Çünkü bunlar doğuştan öğrendikleri ve zevkine vardıkları dili bilmek bakımından birbirlerine eşittirler. Onlardan sonra gelenler hakkında, bunun câiz olmayacağında şüphemiz yoktur. Çünkü onlardan sonra tabiatlarda değişiklikler oldu, anlayış ve kavrayışlar arasında farklılıklar ortaya çıktı, adet ve alışkanlıklar değişti. Doğrusu da budur, en iyi bilen Allah'tır.

Kimi ilim adamımız da şöyle der: İbnu'l-Arabi (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) bu sözü ile maksadını çok iyi bir şekilde açıklayamamıştır. Çünkü bu konudaki cevaz, eğer mana arasında mutabakat şartına bağlı ise, o takdirde bu açıdan ashab ve tabiîn ile onların dışındakilerin zamanı arasında herhangi bir fark görülmez. Bundan dolayı usûl ve hadis âlimlerinden hiçbir kimse onun gözettiği bu ayrımı gözetmemiştir. Evet, eğer o: Bu mananın uygunluğu kendi döneminde artık uzak bir ihtimal halini almıştır demiş olsaydı, gerçeğe daha yakın bir ifade kullanmış olurdu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

7- Kıraat Farkı:

Yüce Allah'ın:

"Biz de günahlarınızı affedelim" âyetinde yer alan affedelim" kelimesini Nafi' "bağışlanır" anlamında (yüe ) şeklinde okumuştur. İbn Âmir de aynı anlamı verecek şekilde diye okumuştur. Bu aynı zamanda Mücâhid'in kıraatidir. Geri kalanları ise, işaret ettiğimiz ilk şekilde okumuşlardır ki en açık okuyuş şekli budur. Çünkü bundan önce: "Hani demiştik ki: Şu kasabaya girin.." âyeti gelmişti. Dolayısıyla yüce Allah'ın bağışlayacağından haber vermek üzere "affederiz" şeklindeki okuyuş daha uygundur. İfadenin takdiri şöyledir: Biz, kapıdan secde ederek girin ki günahlarınızı bağışlayalım, dedik. Diğer taraftan bundan sonraki ifadede birinci çoğul şahıs olarak "artıracağız" ifadesi gelmektedir.

Günahlarınızı" âyetini büyük çoğunluk bu şekilde okumuştur ve bu okuyuş şekli diğer ifadelerle uygunluk arzetmektedir. İbn Âmir ile Mücâhid'in "te" ile ve "bağışlanır" anlamındaki kıraati, "günahlar" anlamındaki kelimenin müennesliğinden dolayıdır. Çünkü bu kelime "günah" anlamındaki "hatîe" kelimesinin cem-i teksiridir. Nâfi'in "yâ" ile okuyuşuna gelince; bu da müennes olan (çoğul ve "günahlarınız" anlamındaki "hatâyâkün") kelime(si) ile onun fiili arasına giren "lekum: size" kelimesi dolayısıyladır. Nitekim daha önce:

"Âdem Rabbinden bazı kelimeler belleyip aldı" (el-Bakara, 2/37) âyetinde buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Her ne kadar daha önce: "hani demiştik..." âyetinde yüce Allah'ın ne buyurduğuna dair haber verilmekte ise de; "bağışlanır" anlamında "yâ" ve "te" ile okunmasının uygunluğu yüce Allah'tan başka günahları bağışlayacak kimse bulunmadığından, ayrıca "... affedelim..." anlamındaki "nün" ile okuyuşun zorunluluk arzetmemesindendir. O bakımdan fiil, bağışlanan günahlara uygun olacak şekilde okunmuştur.

8- "Günahlar" Anlamına Gelen "Hatâya":

Hemzeli olarak: "hatîe: günah" kelimesinin çoğulu olan: "hatâya" kelimesinin aslının ne olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. el-Halil der ki: Bunun aslı: "hatâyi'" şeklinde olup daha sonra iklâb yapılarak, arkasından yâ gelen bir hemze ile "hatâî" denilmiştir. Daha sonra yâ harfi ibdâl yapılarak "hâtâ-â" denilir. Aralarında hemze bulunan iki elif bir araya geldiğinden ve hemze de elif cinsinden olduğundan üç elif bir araya gelmiş gibi olur. O bakımdan aradaki hemze ibdâl yapılarak "hatâya" denilmiştir.

Sîbeveyh'in görüşüne göre ise: Bunun aslı Halil'in dediği gibi, "hatâyi'"dir. Daha sonra "medâin" kelimesinde olduğu gibi "yâ" harfinin "hemz" yapılması gerektiğinden "hâtî-i" denilir. Aynı kelimede iki hemze bir araya geldiğinden, ikincisi ibdâl ile "ye" yapılır ve "hatâî" denilir. Sonra da önceki şekilde olduğu gibi "hatâya" denilir.

el-Ferrâ' da şöyle demektedir: "Hatîe" kelimesi "hemze"li olarak çoğul yapılırsa "hatâ-â" denilir.

el-Kisâî ise şöyle der: Eğer bu kelime hemze'li olarak çoğul yapılırsa, hemze, hemze'ye idğâm yapılır ve "devâbb" kelimesinde olduğu gibi söylenir.

9- İyilik Edenlere Daha Fazla Vermek:

"Biz iyilik edenlere daha da artıracağız." Yani buzağıya tapmayanların iyiliklerini artıracağız. Men ve selvayı ertesi güne saklayanların günahlarını bağışlayacak ve ertesi güne saklamayanların da iyiliklerini artıracağız, şeklinde de açıklama yapıldığı gibi; şu şekilde bir açıklama da getirilmiştir: İsyankârın günahlarını bağışlayacak, iyilik yapan kimsenin iyiliklerini daha da artıracaktır. Yani onların iyiliklerine iyilik katacağız. Muhsin (iyilik yapan) tevhid akidesine sahih bir şekilde sahip olan ve kendisini güzel bir şekilde idare edip yönlendiren, farzları eda etmeye yönelip müslümanlara kötülükte bulunmayan kimse demektir. Cibril hadisinde "İhsan nedir?" diye soran Hazret-i Cebrâîl'e Hazret-i Peygamber şu cevabı vermiştir: "Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Sen O'nu görmüyorsan dahi O seni görmektedir." Bunun üzerine Hazret-i Cebrâîl ona: Doğru söyledin, diye karşılık vermiştir. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Tefsir 31. sûre b. 2, Îman 37; Müslim, Îman, 1, 5, 7; Ebû Dâvûd, Sünne 16; Tirmizî, îman 4; Nesâî, Îman 5; İbn Mâce, Mukaddime 9.

59

Derken zulmedenler kendilerine söylenenleri başka bir söz söyleyerek değiştirdiler. Biz de zulmedenlerin üzerine ettikleri fasıklığın karşılığı olarak gökten murdar bir azap indirdik.

Âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Zâlimler Değiştiricidirler:

Yüce Allah'ın:

"Derken zulmedenler kendilerine söylenenleri başka bir söz söyleyerek değiştirdiler" âyetinin anlamı şudur: Yani aralarında zalim olanlar kendilerine söylenenden başka bir söz söyleyerek değişiklik yaptılar. Çünkü -önceden de geçtiği gibi- kendilerine "hitta" deyin dendiği halde onlar "hınta (buğday)" dediler. Söylemeleri emredilen söze bir harf ilave ettiler, bunun sonucunda da karşı karşıya kaldıkları belalara duçar oldular. Bu bize şunu göstermektedir: Dine birşey eklemek, şeriatte olmayan bir bid'ati ortaya çıkarmak, oldukça büyük bir tehlike ve zararı çok büyük bir iştir. Tevbeyi ifade eden bir kelimede yapılan bu değişiklik, pek çok azâbın başlarına gelmesine sebep teşkil etmiştir. Ya yüce Ma'bud'un sıfatlarını değiştirmek halinde durum ne olur? Ayrıca söylenen bir söz uygulamaya göre daha alt seviyededir. Sözle de kalmayıp fiilen değiştirmeye ve değişikliğe gidilirse durum ne olur?

2- Tebdil ve Değiştirme:

Yüce Allah'ın:

"Değiştirdiler" âyetinde yer alan ibdal ve tebdilin anlamına dair açıklamalar az önce geçmiş bulunmaktadır.

"Rabbimizin bize, ondan hayırlısını bedel olarak ihsan etmesi umulur." (el-Kalem, 68/32) âyeti her iki şekilde de okunmuştur. Yani hem "ibdâl" kökünden '"yubdilenâ" şeklinde, hem de "tebdil" kökünden "yubeddilenâ" şeklinde. el-Cevherî der ki: Bir şeyi tebdil etmek, onu bedeli konulmasa dahi değiştirmek demektir. Birşey bir başka şeyin yerini alırsa buna istibdal denilir. Mübadele ve tebâdül de böyledir. Ebdal ise, salihlerden bir topluluktur ki, dünya bunlardan hâli kalmaz. Biri öldüğü tadirde onun yerine başkasını var eder, denilir. İbn Dureyd der ki: Ebdal'in tekili bedil'dir. Bedil ise bedel demektir. Birşeyin bedeli ondan başkasıdır. Bedel ve bidl de söylenir. Şebeh ve şibh, mesel ve misl'de olduğu gibi. Bedel aynı zamanda el ve ayaklarda olan bir ağrının da adıdır.

3- Zulmedenlere İndirilen..

Yüce Allah'ın:

"Biz de zulmedenlerin üzerine ettikleri fasıklığın karşılığı olarak...indirdik" âyetinde "zulmedenler" lâfzının açıktan tekrarlanması yapılan işin ne kadar büyük olduğunu ifade etmek içindir. Kelimenin tekrarlanması iki türlü olur. Birincisi sözün tamamlanmasından sonra o lâfız kullanılır. Bu âyet-i kerimede ve şu âyette olduğu gibi: "Elleriyle kitabı yazanların... vay haline" diye buyurduktan sonra:

"Vay elleriyle yazdıklarından başlarına geleceklere" (el-Bakara, 2/79) diye buyurmaktadır. Burada "vay" âyetinin tekrarlanması yaptıkları işin ne kadar büyük bir kötülük olduğunu ifade etmek içindir. el-Hansa'nın şu beyiti de bu türden bir tekrar ihtiva etmektedir:

"Zaman dişleyerek ve etimi kopartarak sıyırdı etimden kemiğimi

Ve zaman vurarak ve dürterek yaktı benim canımı."

Burada zamanın küçük büyük her türlü musibetlerle canını yaktığını anlatmak istemiştir.

Tekrarın ikinci türü ise, ifade tamam olmadan önce gizli olan bir kelime yerinde zahir olan kelimenin tekrar edilmesidir. Yüce Allah'ın:

"el-Hâkka, nedir el-Hâkka?" (el-Hâkka, 57/1-2) ile

"el-Kâria, nedir el-Kâria" (101/1-2) âyetinde olduğu gibi. Eğer burada işin azametini ve büyüklüğünü anlatmak kastı olmasaydı, şöyle denilmesi gerekirdi: el-Hakka nedir, el-Karia nedir? Yüce Allah'ın şu âyetleri de böyledir:

"O Meymene ashabı, ne Meymene ashabıdır! Ve o Meş'eme ashabı ne Meş'eme ashabıdır!" (el-Vâkıa, 56/8-9) Burada "Meymene ashabı" lâfzının tekrar edilmesi onların nail olacakları büyük çaptaki sevabın azametini anlatmak içindir. "Meş'eme ashabı" lâfzının tekrar edilmesi ise karşı karşıya kalacakları acıklı azâbın büyüklüğü dolayısıyladır. Şairin şu sözleri de işte bu türdendir:

"Ne olaydı, o karga sabahleyin devamlı ötseydi

O karga boyun damarları paramparça edendir."

Adiyy b. Zeyd, bu iki şekildeki kullanımı bir arada şöylece zikretmiştir:

"Göremiyorum ölümden, ölümün elinden birşeyin kurtulduğunu

Ölüm zenginin de fakirin de hevesini kursağında bırakmıştır."

Burada "ölüm" lâfzını üç defa tekrarlamıştır ki, bu da birinci türdendir. Bir başka şairin şu sözü de birinci türden bir tekrardır:

"Hind ne güzeldir ve Hind'in bulunduğu bir yöre

Hind ise bizden uzaklaştıkça uzaklaşıyor."

Şair burada sevgilisinin kıymetini ifade etmek üzere ismini üç defa tekrarlamıştır.

4- Murdar Azap:

Murdar azap anlamına gelen "ricz" kelimesini büyük bir çoğunluk "riczen" şekilde okumuştur. İbn Muhaysin ise "rucz" şeklinde okumuştur. Ricz azap demektir. Sin harfi ile: "Rics" şeklinde ise pislik ve kokuşmuşluk anlamındadır. Yüce Allah'ın:

"Fakat kalplerinde hastalık bulunanlara gelince, onların pisliklerine (rics) pislik katmıştır." (et-Tevbe, 9/125) âyeti; kokuşmuşluklarını artırmıştır, demektir. Bu açıklama şeklini el-Kisâi yapmıştır. el-Ferrâ' ise: Ricz ile Rics aynı şeylerdir demektedir. Ebû Ubeyd der ki: Arapçada nasıl ki sud' ve zud' aynı şeyler ise rics ve ricz de aynı anlamdadır.

el-Ferrâ' der ki: Bazılarının açıkladıklarına göre "rucz" taptıkları bir putun adıdır. Nitekim yüce Allah'ın:

"Ve ruczden uzak dur." (el-Müddessir, 74/5) âyetinde bu kelime böyle okunmuştur.

Recez, bir şiir türüdür. el-Halil bunun şiir olmasını kabul etmemiştir. Recez ise, develerin kuyruk diplerinde meydana gelen bir hastalık adıdır. Bu hastalık ilerlediği vakit develerin baldırları titremeye başlar.

"...Biz de ettikleri fasıklığın karşılığı olarak.." Fasıklıkları sebebiyle onları bu şekilde cezalandırırız, demektir. Fasıklik ise sınırın dışına çıkmak ve taşmak demektir. Buna dair açıklamalar: Daha önceden el-Bakara, 2/26. âyet açıklanırken yapılmış idi. İbn Vessab ve en-Nehaî ise son kelimeyi şeklinde değil de "sin" harfini esreli okuyarak şeklinde okumuşlardır.

60

Hani Mûsâ, kavmi için su istemişti. Biz: "Asan ile taşa vur" dedik. Hemen ordan on iki pınar fışkırıverdi. Her İnsan topluluğu su alacağı yeri öğrenmişti. "Allah'ın rızkından yeyiniz, içiniz ve yeryüzünde fesat çıkartmakla taşkınlık yapmayınız."

Âyetine dair açıklamalarımızı sekiz başlık altında sunacağız:

1- Kelime Anlamıyla Istiskâ:

Yüce Allah'ın:

"Hani Mûsâ, kavmi için su istemişti" âyetinde yer alan ve "su istedi" anlamına gelen kelimesindeki ilk "sin" harfi istek sin'i diye bilinir. "İste'leme, istahbere, istensara: öğrenmek istedi, haber almak istedi, yardım istedi" gibi. Yani kavmi için su ihtiyacının karşılanmasını istemişti anlamındadır.

Araplar: "sekaytu" ve "eskaytu" lâfızlarını aynı anlamda (suladım, su verdim) kullanırlar. Şair (Lebid) der ki:

"Kavmim Mecdoğullarının da suyunu verdi

Numeyr'in de Hilâloğulları kabilelerinin de sularını verdi o.

Bu fiilin ziyadesiz şeklinin su içirmek anlamına, başında hemze getirilmesi halinde ise suya giden yolu göstermek anlamında olduğu da söylenmiştir.

2- İstiskâ:

İstiska suyun bulunmaması ve yağmurun yağmaması halinde sözkonusu olur. Durum böyle olduğu takdirde o vakit kulluğun, fakrın (Allah'a ihtiyacın) meskenet ve zilletin samimi tevbe ile birlikte açığa vurulması gerekir. Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) istiskada bulunmuş, (Allah'tan yağmur yağdırılması talebini yapmış), bunun için mütevazi, mütezellil (Allah huzurunda alçalarak), başı önüne eğilmiş, ağır ağır tazarru (yalvarma) ve niyaz ile namaz kılınan yere çıkmıştır. Bu konuda örnek olarak o bize yeter. Bize gelince inat ve kulların Rabbine muhalefet etmekten başka hiçbir şeyimiz yok. Ne tevbe sözkonusu, ne de başka bir halimiz. Bize nasıl yağmur yağdırılsın? Şu kadar var ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İbn Ömer tarafından rivâyet edilen bir Hadîs-i şerîfte şöyle buyurmuştur: "Onlar mallarının zekâtını vermeyecek olurlarsa mutlaka semâdan onlara yağmur yağdırılmaz. Eğer hayvanlar olmasa asla onlara yağmur yağdırılmaz." İbn Mâce, Fiten 22.

İnşaallah bu hadis bütünüyle ileride gelecektir.

3- Sünnet Şekliyle İstiska:

Açıkladığımız şekliyle namaz kılınacak yere çıkmak, hutbe ve namaz istiskanın sünnetidir. İlim adamlarının çoğunluğu bu görüştedir. Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre ise namaz kılmak ve namaz kılınacak yere çıkış istiskanın sünnetinden değildir. Ona göre istiska sadece duadan ibarettir. Buna Enes (radıyallahü anh)'dan rivâyet edilen Buhârî ve Müslim'de yer alan sahih hadisi delil göstermiştir. Buhârî, İstiska 6-10; Müslim, İstiska 8, 9.

Ancak bu hadiste onun lehine bir delil yoktur. Çünkü o hadiste sözü edilen şey çabucak kabul olunan bir duadan ibarettir. O bakımdan dua ile yetinilmiş ve diğerlerine gerek görülmemiştir. Hazret-i Peygamber bununla bir sünneti beyan etmek kastında değildi. Hazret-i Peygamber, böyle bir sünneti beyan etmeyi kastedince bunu fiiliyle açıkladı. Nitekim Abdullah b. Zeyd el-Mâzinî'nin rivâyetine uygun olan da budur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz yerine çıktı, orada istiskada bulundu, ridasını ters çevirdi, sonra da iki rek'at namaz kıldı. Bu hadisi de Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, İstiska 1, 3, 4; Buhârî, İstiska 4.

İstiskanın diğer hükümleri ileride -yüce Allah'ın izniyle- Hûd Hûd sûresinde istiskâya dair herhangi bir bilgi yoktur. Buna dair bilgiler: Nûh, 71/10-12. âyetlerin tefsirinde gelecektir. Sûresi'nde gelecektir.

4- Asan ile Taşa Vur:

Yüce Allah'ın:

"Biz: Asan ile taşa vur, dedik" âyetinde yer alan "asa"nın ne demek olduğu bilinmektedir. Bu kelime, sonu maksur elif müennes ve aslı vav olan eliften oluşan bir kelimedir. Şair der ki:

"Onun (kovasının ağzında çaprazlama konulmuş) iki asası üzerinde

ince ve yırtık bir elbise vardır."

Çoğulu "usiyy" ve "ısıyy" şeklinde gelir "A'sın" şeklinde geldiği de olur. "Asa, asacıktandır" diye bir deyim de vardır. Yani işin kimisi kimisindendir. Kişinin yolculuk yapmayı bırakarak ikamet etmesi halinde "asasını bıraktı" denilir. Bu da bir deyimdir. Şair der ki:

"Asasını bıraktı ve ikamete koyuldu

Yolcunun geri dönmekle gözün aydın olması gibi."

Kur'ân-ı Kerîm'de de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"O senin sağ elindeki nedir ey Mûsâ! Dedi ki: O asamdır, ona dayanırım.." (Taha, 20/17-18) Bu âyet-i kerimelerin tefsiri yapılırken yüce Allah'ın izniyle asanın faydalarından da söz edilecektir.

"Asa" kelimesi bazen toplanıp bir araya gelmek ve ayrılıp dağılmak hakkında da kullanılır. İşte bu bakımdan İslâmî yönetime karşı çıkan Hâricîler hakkında "müslümanların asalarını böldüler" denilir. Onların birlikteliklerini ve kaynaşmalarını böldüler, demektir. Asa yarıldı, bölündü, denildiği zaman anlaşmazlığın ortaya çıktığı anlatılmak istenir. Şair der ki:

"Savaş olup da asa yarılınca

Sana da Dahhak'a da keskin bir Hint kılıcı yeter."

Araplar arasında kullanılan "asanı ailenin tepesinden kaldırma" deyimi onları te'dip etmekten geri kalma demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Hacer (taş) da bilinen birşeydir. Asgarî çoğul sayısında "ahcâr" şeklinde, fazla olanlarda da "hicâr ve hicâre" şeklinde çoğul yapılması gerekir. Bununla birlikte hicâre nadiren kullanılır. İbn Fâris ve Cevherî böyle demiştir.

Derim ki: Kur'ân-ı Kerîm'de bu el-Hicare kelimesi şu âyet-i kerimelerde kullanılmıştır:

"Onlar taşlar gibidir." (el-Bakara, 2/74);

"Şüphe yok ki kimi taşlardan..." (el-Bakara, 2/74);

"De ki taş., olunuz" (el-İsra, 17/50);

"Onlara taş atardı.." (el-Fil, 105/4);

"Onların üzerine (yağmur gibi) taşlar yağdırdık." (el-Hicr, 15/74) gibi. Nasıl olur da böyle bir şekilde bunun çoğulunun kullanımı nadirdir, denilebilir? Ancak o bu ifadesiyle kıyas yoluyla nadirdir, fakat kullanımı ise çoktur, demek istiyorsa bu ifade doğru olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Hemen ondan on iki pınar fişkırıverdi." ifadesinde bir hazf (düşürme) vardır. Bunun takdiri şudur: Mûsâ asasıyla taşa vurdu ve hemen ardından ondan on iki pınar fışkırıverdi... Şanı yüce Allah, vurmadan da taştan suyu fışkırtmaya ve denizi yarmaya kadir idi. Ancak O, kulları için maksatlarına ulaşmalarında bir hikmeti açıklamak üzere sebepler ile sonuçları birbirlerine bağlamak ve âhirette de buna bağlı olarak sevap ve cezalarını vermek istemiştir.

İnficâr (mealde: Fışkın vermek), yarılmak demektir. "Fecir yarıldı" tabiri burdan gelir. Suyun inficar etmesi, üzerinin açılması (ve kaynaması) anlamındadır. Fücrâ: Suyun kaynadığı yere denilir.

(el-A'raf, 7/160'da geçen): el-İnbicâs ise inficârdan daha dardır. Çünkü önce inbicâs olur (yani su azar azar kaynar) daha sonra çevresi genişleyrek "inficâr" halini alır.

İnbicâs'ın inficâr ve infitâk'ın aynı manaya geldiği de söylenmiştir. Bunu el-Herevî ve başkaları demiştir.

5- Oniki Pınar:

Yüce Allah'ın:

"Hemen ondan on iki pınar fişkırıverdi" âyetinde yer alan kelimesini Mücâhid, Talha ve Îsa şîn harfini esreli şeklinde okumuşlardır. Temimoğullarının şivesi budur. Böyle bir söyleyiş Temimoğullarının konuşmasında nadiren görülür. Çünkü onların izledikleri yol kelimeleri hafifletmektir. Hicaz halkı ise, bu kelimeyi -izledikleri yol kelimeyi ağır okumak olmakla birlikte- diye okurlar. Bütün bu bilgileri en-Nehhâs vermiştir.

Ayn (mealde: pınar): kelimesi müşterek isimlerdendir. O bakımdan su gözü, insan gözü, dizkapağının gözü, (dizkapağının alt tarafındaki hafif çukur), güneşin gözü (yani güneşin parlak kısmı) denilir. Ayn, aynı zamanda güney tarafından gelen bulutun adıdır. Yine kesintisiz olarak beş veya altı gün süreyle devam eden yağmurun da adıdır. "Ayn'ı az belde" insanı az şehir demektir. Yine su kırbası ve benzeri su kaplarının kulplarına da "ayn" denir. Su gözü canlılardaki göze benzetilmiştir. Çünkü canlının gözünden yaş nasıl çıkıyorsa su gözünden de su öylece çıkar. Şöyle de açıklanmıştır: Canlının gözü en şerefli organlarından birisi olduğuna göre suyun kaynadığı göz de ona benzetilmiştir. Çünkü yeryüzündeki en şerefli yerlerden birisi de suyun kaynadığı yerdir.

6- Suyun Fışkırdığı Taş:

Mûsâ (aleyhisselâm), kavmi için Allah'tan su talep edince, Allah, asası ile bir taşa vurmasını emretti. Denildiğine göre bu taş koyun başı büyüklüğünde Tür dağında dörtgen bir taş idi. Bu taş bir çuvalın bir tarafına konulur ve yolculukta taşınırdı. Konakladıkları vakit konakladıkları yerin ortasına o taş getirilir, bırakılırdı. Nakledildiğine göre onlar bu taşı ayrıca taşımıyorlardı. Her bir merhalelik yol katettikçe ilk merhalede o taşın bulunduğu yer neresi ise ikinci merhalede de ona göre bir yerde bulunurdu. Böylesi ise mucize ve i'câz bakımından daha ileri derecededir.

Bir görüşe göre yüce Allah, Hazret-i Mûsa'ya mutlak olarak herhangi bir taşa vurmasını emretmiş idi. Bu ise i'câz bakımından daha ileri bir seviyedir.

Bir başka görüşe göre şanı yüce Allah, Hazret-i Mûsa'ya açıkladığı ve muayyen bir taşa vurmasını emretmiştir. Bu bakımdan "(taş anlamına gelen)el-Hacer" kelimesi tarifli olarak gelmiştir. Saîd b. Cübeyr der ki: Bu Hazret-i Mûsâ'nın yıkandığı zaman elbisesini üzerine bıraktığı taştır. Bu taş, Hazret-i Mûsa'nın elbisesi ile birlikte uçmuş ve yüce Allah, sonunda onu kavminin iftirasından temize çıkarmıştı.

İbn Atiyye der ki: Bunun ayrı ve dörtgen bir taş olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Bu taşın her bir tarafından Hazret-i Mûsâ o taşa vurduğu takdirde üç ayrı pınar fışkırırdı. Suya ihtiyaçları kalmayıp yola koyulduklarında bu suyun pınarları kuruyu verirdi.

Derim ki: Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a verilmiş olan, elinden ve parmaklarının arasından suyun kaynayıp coşması daha büyük bir mucizedir. Çünkü bizler, gece gündüz taşlardan suyun fışkırdığına şahit olmaktayız. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mucizesi olan et ve kan arasından su çıkacak şekilde bir mucize herhangi bir peygambere verilmiş değildir. Güvenilir İmâmların ve sağlam fukahanın Abdullah'tan yaptıkları rivâyete göre o şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte idik. Su bulamadık. Ona bakır veya taştan bir su kabı getirildi. Elini ona soktu. Suyun parmaklarının arasından fışkırdığını gördüm ve: "Haydi, abdest almaya" dediğini duydum. el-A'meş dedi ki: Bana Salim b. Ebû'l Ca'd anlatarak dedi ki: Cabir'e o gün kaç kişiydiniz, diye sordum o: Binbeşyüz kişi, dedi. Hadisin lâfzı Nesâî'nindir. Nesâî, Tahâre 61. Bk. Buhârî, Eşribe 31; Menâkıb 25; Müsned, I, 402.

7- Su Almakta Karışıklık Yoktu:

Yüce Allah:

"Her bir insan topluluğu su alacağı yeri öğrenmişti" diye buyurmaktadır. Yani onların her bir kolunun kendisine ait olarak bildiği bir pınarı vardı. Başkasından içmiyordu. "Meşrab" kelimesi su alacak yer demektir. İçilen şey anlamına olduğu da söylenmiştir. İsrailoğullarındaki Kollar (Esbât), Arapların kabileleri gibidir. Bunlar, Hz Ya'kub'un on iki oğlunun soyundan gelenlerdir. Her bir kola ait bu pınarlardan bir pınar vardı ve ondan başkasından su almazdı.

Atâ der ki: Taşın dört yüzü vardı. Her bir yüzünden üç pınar fışkırmaktaydı. Böylelikle her bir kolun (sıbtın) başkalarının kendileriyle ortak olmadığı ayrı bir pınarı vardı. Bize ulaştığına göre her bir kolda atları ve diğer binekleri dışında sadece ellibin Savaşçı vardı. Yine Atâ der ki: Hazret-i Mûsa'nın darbe indirdiği her bir yerde taşın üzerinde kadının memesini andıran bir tümsek belirir, önce terler daha sonra da su akıtırdı.

8- Yeyiniz, İçiniz:

Yüce Allah'ın:

"Yiyiniz içiniz" âyetinde bir hazf vardır ki takdiri şöyledir: Biz onlara Men ve Selvayı yeyiniz, başlı başına ayrı taştan fışkıran suyu da içiniz. "Ve yeryüzünde fesat çıkarmakla taşkınlık yapmayınız" dedik. Bu âyeti ile yüce Allah, onlara ileri derecede fesat çıkartmalarını yasaklamaktadır. Çünkü "el-ays" ileri derecede fesat anlamındadır. Yünleri yiyen haşerenin adına da (aynı kökten): üsse (güve) denilmektedir. "Fesat çıkarıcılar olarak" anlamına gelen kelimesi haldir. Mananın tekrarlanması, kelimenin farklı olmasındandır. İşte bu âyetler ile ni'metlerin onlara mubah kılındığı, sayılıp döküldüğü ifade edilmekte, buna karşılık onların masiyetlerde ileri gittiği, bunların ise onlara nehyedildiği anlatılmaktadır.

61

Hani siz: "Ey Mûsâ" demiştiniz; "biz yalnız bir yemeğe sabredenleyiz, o bakımdan bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden bakla, acur, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın." Dedi ki: "Daha hayırlı olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyosunuz? Öyleyse (bir) Mısr'a çekip gidin. İstediğiniz şeyler sizin olacaktır. Onlara zillet ve meskenet vuruldu. Allah'tan gelen bir azaba uğratıldılar. Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden ve haksız yere peygamberleri öldürmelerinden dolayı oldu. Bu, onların isyan etmelerinden ve taşkınlıklarından dolayı oldu.

"Hani siz: 'Ey Mûsâ' demiştiniz; 'biz yalnız bir yemeğe sabredenleyiz'.." diye nakledilen sözlerini, İsrailoğulları men ve selva yemekten usanıp daha önce Mısır'daki geçimlerini hatırladıkları sırada, Tîh sahrasında söylemişlerdi. el-Hasen der ki: Bunlar pis kimselerdi. Pırasa, soğan, mercimek gibi şeyler yer dururlardı. O bakımdan kötü alışkanlıkları orada depreşti ve alışageldikleri şeylere arzu duyarak: Biz yalnızca bir yemeğe sabredemeyiz, dediler. Bu sözleriyle men ve selvanın iki ayrı yemek olmalarına rağmen tek bir çeşit olduğunu kinaye yoluyla ifade ettiler. Çünkü onlar birisini ötekiyle birlikte yiyorlardı. Bundan dolayı bir tek yemek tabirini kullandılar.

Bu tabiri kullanmalarının sebebinin bunların her gün gıda olarak aynı şekilde tekrarlanıp durmaları olduğu da söylenmiştir. Nitekim devamlı oruç tutan, namaz kılan, Kur'ân-ı Kerîm okumaya devam eden kimse hakkında: O tek bir iş üzere devam edip gitmektedir, denilir. Buna sebep ise onun bunlara devam etmesidir.

Bir başka görüşe göre bunun anlamı şudur: Bizler zenginliğe katlanamayız. Hepimiz zenginiz, birimiz öbürünün yardımını almak imkânını elde edemiyor. Çünkü bizden her bir kişi tek başına başkasına muhtaç değildir. Onlar, bu şekilde idiler. İlk köle ve hizmetçi edinenler onlardır.

"Yemek (taam)" yenilen ve içilen şeyler hakkında kullanılır. Nitekim yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır:

"Kim ondan taam etmezse (tadına bakmazsa) o bendendir." (el-Bakara, 2/249);

"Îman edip de salih amel işleyenler hakkında taam ettiklerinden (tattıklarından) dolayı üzerlerine bir vebal yoktur." (el-Maide, 5/93) yani -ileride de açıklanacağı üzere-(yasaklayıcı hükmün inmesinden önce) içtikleri şaraptan dolayı üzerlerine vebal yoktur, demektir.

Şayet Selva -el-Müerric'in naklettiği gibi- eğer bal ise o vakit o da içilecek birşey demektir. Bazan taam kelimesi, özellikle buğday ve hurma hakkında kullanılır. Ebû Said el-Hudri yoluyla gelen Hadîs-i şerîfte olduğu gibi. O şöyle demiştir: "Bizler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde fıtır sadakasını bir sa' taam (buğday) veya bir sa' arpadan verirdik..." Buhârî, Zekât 73; Müslim, Zekât 17-18; Nesâî, Zekât 38; İbn Mâce, Zekât 21; Dârimî, Zekât 27; Muvattâ, Zekât 53.

Örfen görülegelen de şudur: Bir kişi: Ben taam (yiyecek) pazarına gittim, dediği takdirde bundan anlaşılan sadece yenilen ve içilen şeylerin satıldığı yerdir.

Ta'm (tadına bakmak), insanın zevkine, tadına vardığı şeydir. Tadı acıdır, denilmek gibi. Yine bu kelime insanın canının çektiği yiyecek ve içecekler hakkında da kullanılır. Yine tadı bozuk olan şey hakkında da: Bunun tadı yoktur veya tatlı değildir de denilir. Tuum da taam anlamındadır. Şair Ebû Hirâş der ki:

"Kabilenin kahramanını -eğer onu bilsen- geri çeviririm (birşeyler vererek)

Ve senin ailenden olan başkalarını yiyeceklerde kendime tercih ederim

Ve temiz tatlı suyu alır da sonunda (onlara veririm)

Cimri olanın canı yanındaki azığı çekerse."

Birşeyi yeyip tadına baktığı takdirde bu kelime kullanılır. Yüce Allah'ın:

"Kim de onu ta'metmezse o da bendendir." (el-Bakara, 2/249) âyetinde geçen bu kelime "tadına bakmazsa" anlamındadır. Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Taam ettiğiniz vakit de dağılın." (el-Ahzab, 33/53) Yemek yediğiniz vakit dağılın, demektir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Zemzem suyu hakkında şöyle buyurmuştur: "O güzel bir taamdır. Hastalıklara karşı da bir şifadır." Müsned, V, 175'te sadece ilk cümlesi. Yine bir kişi bir başkasından kendisiyle konuşmasını istediği takdirde aynı kökten -ziyadeli olarak- "istet'ame" ifadesi kullanılır. Hadîs-i şerîfte de "İmâm sizden konuşmanızı istediği takdirde (istet'ame) onu ifam ediniz" diye buyurmaktadır. İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, III, 127.

Yani sizden okuması gerekeni hatırlatmanızı istediği takdirde siz de ona hatırlatınız, demektir. Mesela, filan kişi ancak ayakta uykuyu tadıyor (yet'emu) denilir. Şair de şöyle demiştir:

"Vecre'de sarı yanaklı deve kuşları suyun tadına bakmaz

Hep oruçludur (çünkü devekuşları su içmek üzere sulara gitmezler)."

"O bakımdan bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden.. çıkarsın." Yani bizim için Allah'tan dilekte bulun ve O'ndan bizim için yerin bitirdiklerinden çıkartmasını iste.

Bir görüşe göre bu, dua anlamını ifade etmekte olup takdirî olarak: Bizim için yerin bitirdiklerinden çıkartması gayesiyle Rabbine dua et, anlamına gelir. Ancak ez-Zeccâc, bunun zayıf bir açıklama şekli olduğunu söylemiştir.

"..şeylerden..." âyetindeki

"...den" anlamını veren edatı el-Ahfeş'e göre zaiddir, Sîbeveyh'e göre ise değildir. Çünkü ifade olumludur, en-Nehhâs der ki: el-Ahfeş'i böyle bir iddiada bulunmaya iten sebep onun

"çıkarsın" fiilinin mef'ûlünu (nesnesini) bulamamasıdır. O bakımdan o

"şey" kelimesini mef'ûl yapmak istemiştir. Ancak daha uygunu mef'ûlün mahzuf olmasıdır. Bunu da diğer ifadelerden çıkartabiliyoruz. Buna göre bu âyetin takdirî anlamı şöyle olur: Bize yerin bitirdiği yiyecek birşeyler çıkarsın. Buna göre birinciden" takısı tab'iz (kısmîlik) ifade etmek içindir; ikincisi ise tahsis içindir (yani yerin bitirdiklerinden özel olarak hangi yiyecekleri istediklerini açıklamak gayesiyle kullanılmıştır). Bundan sonra gelen

"bakla" bu

"şeyler"in bedelidir. Yani bunların ne olduğunu açıklamaktadır. Ondan sonrakiler ise ona atfedilmiştir.

Bakla (baki): Bilinen bir bitkidir. Bu da sapı olmayan her türlü bitkiye addır. Ağaç (şecer) ise sapı, gövdesi olan her bitkidir. Acur da bilinen bir bitkidir. Burada Acur kelimesinin okunuş şekilleri ve çoğulları ile ilgili birkaç satırlık bir açıklamadan sonra, kelimenin kökü ile ilgisi olmayan kısımları gerek görmediğimizden çevirmedik.

İbn Mâce'de şöyle bir rivâyet vardır: Bize Muhammed b. Abdullah b. Numeyr anlattı, bize Yûnus b. Bukeyr anlattı, bize Hişam b. Urve babasından o Âişe'den rivâyetle dedi ki: Annem, beni, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gerdeğe götürmek istediği için şişmanlıyayım diye bana bazı şeyler yediriyor idi. Ben acuru taze hurma ile birlikte yeyinceye kadar bu isteğini gerçekleştiremedi. (Bunları birlikte yeyince) en güzel bir şekilde kilo aldım. Hadisin bu senedi sahihdir. İbn Mâce, Et'ıme 37.

"Fum (sarımsak)"ın ne olduğu hakında ihtilaf edilmiştir. Bunun bildiğimiz sarımsak olduğu söylenmiştir. Çünkü soğana benzer bir mahsuldür. Bu açıklamayı Cüveybir, ed-Dahhak'tan rivâyet etmiştir. Arapçada f harfi ile peltek se birbirlerinin yerine kullanılır. (Ayet-i kerimede fum'un, - peltek s ile- sum şeklinde söylenilmesi gibi). Nitekim Araplar meğafır dedikleri gibi, meğasir de derler. (Mağafirin kokusu pek hoş olmayan urfut denilen bir ağaçtan akan bir tür zamk olduğu söylenmiştir). Kabir kastedilmek üzere de cedes ve cedef demek de bu türdendir. İbn Mes'ûd ise bu kelimeyi peltek se ile şeklinde okumuştur. Bu İbn Abbâs'tan da rivâyet edilmiştir.

Umeyye b. Ebi's Salt der ki:

"O sırada onların evleri oldukça yüksekti.

Oralarda (bahçelerinde) aşinalıklar, sarımsak ve soğan bahçeleri de vardı."

Hassan b. Sabit de şöyle demiştir:

"Sizler kökleri bayağı kimselersiniz

Sarımsak ve soğandır yediğiniz."

el-Kisaî ile en-Nadr b. Şumeyl de aynı kanaattedir.

Burada sözü geçen

"fum"un buğday olduğu da söylenmiştir. Yine bu da İbn Abbâs'tan ve birçok müfessirden rivâyet edilmiş bir görüştür. en-Nehhâs bunu tercih etmiş ve bu daha uygundur diyerek şunları eklemiştir: Bu görüşü kabul edenler üstün, onların senetleri daha sahihtir. Cüveybir ise bu görüşün naklini yapan senetlerde yer alan ravilere denk bir ravi değildir.

Her ne kadar el-Kisâî ve el-Ferrâ', Arapların f yerine s harfini kullanmalarını gerekçe göstererek birinci görüşü tercih etmiş iseler dahi durum böyledir. Çünkü bedel yapma kıyas için ölçü değildir. Diğer taraftan böyle bir söyleyiş Arap dilinde de pek fazla değildir. İbn Abbâs ise

"fum" hakkında kendisine soru sorana bunun buğday olduğunu belirtmek üzere Uhayha b. el-Culâh'ın şu beyitini okumuştur:

"Ben fum (buğday) ziraati dolayısıyla Medine'ye gelmiş

İnsanlar arasında en zengin kimse idim."

Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Buğday gıdanın temelini teşkil ettiği halde içinde buğdayın yer almadığı bir grup yiyeceği nasıl olur da istemiş olabilirler?

el-Cevherî Ebû Nasr da der ki: Fum buğday demektir. el-Ahfeş şu beyiti nakletmiştir:

"Öyle zannediyordum ki ben fum (buğday) ziraati dolayısıyla

Medine'ye gelmiş insanlar arasında en zengin kimse idim."

İbn Dureyd de fume'nin başak anlamına geldiğini söylemiş ve şu beyiti nakletmiştir:

"Onların gözcüleri elinde bir veya iki başak (füme)

Olduğu halde geldiğinde dedi ki.."

Kimisi de fum'un Şamlılar şivesinde nohut anlamına geldiğini söylemiştir. Bunun satıcısına da fûmî'den bozma fâmî denilir. Çünkü Şamlılar bazan nisbetlerde değişiklik yaparlar. Sühlî ve Duhrî dedikleri gibi. (.........) tabirini de bize ekmek pişiriniz anlamında kullanırlar. el-Ferrâ', bunun eski bir söyleyiş olduğunu ifade etmiştir. Atâ ve Katâde de der ki, fırında pişirilen her taneye fûm denilir.

Soğan, Sarmısak ve Hoş Kokmayan Şeyleri Yemenin Hükmü:

Soğan, sarmısak ve diğer baklagillerden hoş kokmayan şeyleri yemenin hükmü hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. İlim adamlarının çoğunluğu, bu hususta sabit olan hadislere dayanarak bunun mubah olduğu görüşündedir. Cemaatle namaz kılmanın farz olduğunu kabul eden Zahirîlerden bir grup ise bunun yasak olduğunu kabul etmiş ve şöyle demişlerdir: Farzı yerine getirmek için gitmekten ve onu ifa etmekten alıkoyan herşeyin yapılması ve onunla uğraşılması haramdır. Buna delil olarak da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sarımsağı "pis olmakla" nitelendirmesidir. Şanı yüce Allah ise Peygamberini pis olan şeyleri haram kılmakla nitelendirmiştir.

Cumhûrun (çoğunluğun) lehine olan delillerden birisi de Hazret-i Câbir'den sabit olan şu rivâyettir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a büyükçe bir tabak içinde çeşitli baklagillerden birtakım sebzeler getirildi. Bunların kokusunu alınca o tabakta bulunanların neler olduğu ona bildirildi, bunun üzerine beraberinde bulunan ashabından birisi için: "Bu onları (onlara) yaklaştırınız"dedi. (Hazret-i Peygamber) onun yemekten hoşlanmadığını görünce: "Sen ye, dedi. Çünkü ben senin kendisiyle konuşmadığın kimse ile konuşuyorum."Hadisi Müslim ve Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Buhârî, frisam 24; Müslim, Mesâcid 73; Ebû Dâvûd, Et'ime 40. İşte bu, sarmısak gibi şeyleri yemenin Hazret-i Peygamber için özel bir hükmünün bulunduğunu ve bunların başkası için mubah olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Yine Müslim'in Sahihinde Ebû Eyyub (radıyallahü anh)'dan şu rivâyet gelmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Eyyub'un yanında misafir kalmıştı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e içinde sarımsak bulunan bir yemek yapmışlardı. Yemek geri gönderilince Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın parmaklarının nerelere değdiğini sordu. Ona: Peygamber birşey yemedi, denilince dehşete kapıldı ve Hazret-i Peygamber'in yanına çıkıp şöyle dedi: Yoksa o haram mıdır? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Hayır, fakat ben ondan hoşlanmıyorum."diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebû Eyyûb şöyle der: Ben de senin hoşlanmıdığın şeyden hoşlanmıyorum. (Ebû Eyyûb devamla) der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e (vahiy) gelirdi. Müslim, Eşribe 171; Tirmizî, Et'ime 13.

İşte bu, sarmısağın (ve benzerlerinin) haram olmadığına dair açık bir nastır. Yine Ebû Said el-Hudrînin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan Hayber'in fethedildiği günde sarmısak yemeleriyle ilgili kaydettiği rivâyeti de böyledir. (Hazret-i Peygamber bunun üzerine şöyle demiş): "Ey insanlar, Allah'ın helal kıldığını benim haram kılma yetkim yoktur. Fakat bu kokusundan hoşlanmadığım bir bitkidir." Müslim, Mesâcid 76; Müsned, III, 12, 60-61.

İşte bu Hadîs-i şerîfler konu ile ilgili yasak hükmünün Hazret-i Peygamber'e özel olduğunu göstermektedir. Çünkü vahiy meleğiyle konuşmak özelliği ona ait idi. Şu kadar var ki bizler, Hazret-i Cabir yoluyla gelen Hadîs-i şerîften Hazret-i Peygamber ile başkası arasında bu hüküm açısından bir fark olmadığını öğreniyoruz. Çünkü sözü geçen Hadîs-i şerîfte şöyle denilmektedir: "Her kim bu bakladan yani sarımsaktan yerse -bir seferinde de: Her kim soğan, sarmısak ve pırasa yerse- bizim mescidimize yaklaşmasın. Çünkü melekler de ademoğullarının rahatsız olduğu şeylerden rahatsız olurlar." Müslim, Mesâcid 72, 74; Nesâî, Mesâcid 16; İbn Mâce, Et'ime 59.

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) da uzunca bir hadiste şöyle demiştir: Sizler ey insanlar, ben pis olduklarından başka bir özelliklerini görmediğim iki bitkiden yeyip duruyorsunuz. Şu soğan ve sarımsağı kastediyorum. Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın mescidde bir adamdan bunların kokusunu aldığı vakit Baki' denilen yere kadar çıkartılmasını emrettiğini gördüm. Her kim bunlardan yiyecek olursa onları pişirerek öldürsün (kokularını gidersin). Hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Mesâcid 78.

"Mercimek ve soğan çıkarsın." Mercimeğin (ades) ne olduğu bilinmektedir.

"Adese" öldürücü dahi olabilen insan vücudunda çıkan bir çeşit sivilcedir. "Ades" katırlar için de bir sesleniş biçimidir.

Şair der ki:

"Deh! Artık Abbâd'ın senin üzerinde bir otoritesi yok!

Kurtuldun işte, Talik'i taşıyorsun sırtında."

"Ads"; hızlıca koşmak ve çalışmak; "adese fil'ard": Yeryüzünde dolaştı "Adese ileyhi": Ona doğru -geceleyin- yürüdü, demektir. el-Kumeyt der ki:

"Karanlığın dehşetinden onu koruyorum ve halâ gecenin kardeşiyim,

Bana gidip geliniyor (ma'dus), ben de gidiyorum (adis)"

Şair geceleyin kendisine gelindiğini anlatmak istiyor. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Hazret-i Ali yoluyla gelen rivâyette şöyle dediği nakledilmektedir: "Size mercimek yemeyi tavsiye ediyorum. Çünkü o mübarek ve kutsaldır. O kalbi yumuşatır, gözyaşını artırır. Sonuncuları Meryem oğlu Îsa olan yetmiş peygamber onun mübarek olması için dua etmiştir. Bk. Suyuti, el-Leâli'u'l-Masnûa, Beyrut, 1403/1983, I, 212-213. Bu hadisi es-Sa'lebî ve başkaları zikretmiştir.

Ömer b. Abdülaziz de bir gün zeytinyağı ile ekmek, bir gün et ile ekmek, bir gün de mercimek ile ekmek yermiş. el-Halimî der ki: Mercimek ile zeytinyağı salihlerin yedikleridir. Eğer İbrahim (aleyhisselâm)'ın beldesinde verdiği her ziyafette mutlaka mercimek bulunması gibi bir fazilet dışında başka bir üstünlüğü bulunmasaydı, bu dahi onun fazileti için yeterli idi. Mercimek vücuda hafiflik verir, böylelikle vücudun ibadete karşı bir hafifliği olur. Şehvet ve arzudan olduğu gibi mercimekten dolayı harekete geçmez. Buğday da taneler cümlesindendir. Sahih kabul edilen görüşe göre de (âyette geçen) fum buğdaydır. Arpa da ona yakındır. Medine halkının yiyeceği idi. Tıpkı mercimeğin Hazret-i İbrahim'in kasabasının halkının yiyeceği olduğu gibi. Dolayısıyla bu her iki tane iki peygamberden birisi sebebiyle faziletli olmuş demektir.

Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ve aile halkının Medine'ye geldiği günden vefat ettiği güne kadar arka arkaya buğday ekmeği ile karınlarını doyurmuş değildirler. Buhâri, Eyman 22, Et'ime 23, 27, Rikaak 17; Müslim, Zühd 20-25, 33; Nesâî, Dahâyâ 37; İbn Mâce, Et'ime 48-49; Müsned, VI, 156, 187, 225, 277.

Daha Bayağı Olanı Üstün Olana Tercih Etmek:

"Dedi ki: Daha hayırlı olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz?" Değiştirmek (istibdal) birşeyi başka birşeyin yerine koymak demektir. Bedel de burdan gelmektedir. Buna dair açıklamalar daha önceden yapılmış idi.

"Daha aşağı olan (ednâ)" kelimesi ez-Zeccâc'a göre kıymet itibariyle az olan "dünuv"dan gelmektedir. Ali b. Süleyman'a göre ise daha aşağılık anlamında olan ve aşağılık olduğu açıkça belli olan "denî"den gelen hemzeli bir kelimedir. Bu kelimenin, daha düşük anlamında olan dûn'dan alındığı da söylenmiştir. Şâz kıraatlerde bu kelime hemzeli olarak "edneu" şeklinde okunmuştur.

Ayet-i kerimenin anlamı ise şudur: Sizler daha bayağı ve aşağılık olan bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğanı daha hayırlı olan men ve selvaya mı değişir ve üstün tutarsınız?

Men ve selvanın onların talep ettikleri şeylerden üstün olmasını gerektiren yönlerin ne olduğu hakkında beş ayrı görüş ortaya atılmıştır:

1- Baklagiller men ve selvaya nisbetle ehemmiyetli olmadığından dolayı men ve selva daha üstündür. Bu görüş ez-Zeccâc'a aittir.

2- Men ve selva, yüce Allah'ın kendilerine lütfedip verdiği ve yemelerini emrettiği bir yiyecek idi. Dolayısıyla Allah'ın emrini yerine getirmeye, ni'metini şükür ile karşılamaya devam etmek, âhirette ecir sahibi olmaya bir vesiledir. Onların istediklerinin ise bu özellikleri yoktur. O bakımdan o istekleri bunlardan daha aşağı idi.

3- Şanı yüce Allah'ın kendilerine lütfettiği, istedikleri şeylerden daha hoş ve daha lezzetli olduğundan dolayı elbette ki bu bakımdan onların istedikleri daha aşağılık idi.

4- Onlara verilen, sıkıntı çekmeden, yorulmadan ihsan ediliyor idi. İstedikleri ise, ancak ekerek, sürerek ve yorularak elde edilebilecek şeylerdi. O bakımdan bunlar daha bayağı idi.

5- Onlara indirilen Allah katından indirildiği için helal ve temiz olduğunda en ufak bir şüphe yoktur. Tahıllar ve araziler ise, alışverişlere konu olur, gaspedilir, şüphelere maruz kalırlar. O bakımdan istedikleri daha aşağılık şeylerdi.

Güzel ve Lezzetli Şeyleri Yemek:

Bu âyet-i kerimede güzel ve lezzetli şeyleri yemenin câiz olduğuna delil vardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da helva (tatlı şeyler) ve balı severdi. Tatlı ve soğuk su içerdi. Bu hususa dair açıklamalar Maide el-Mâide, 5/88. âyetin tefsiri ve Nahl sûrelerinde en-Nahl, 19/69. âyetin tefsiri eksiksiz bir şekilde gelecektir.

Bir Şehire Gidin..:

Yüce Allah'ın

"Öyle ise Mısır'a çekip gidin" âyetindeki emir, onları aciz bırakmak anlamını taşımaktadır. Çekip inmenin (hubût)un anlamı daha önceden (36. ayette) geçmişti. Onları aciz bırakmak anlamına gelen bu âyetin bir diğer benzeri de:

"De ki: Onlara, ister taş, ister demir olunuz.." (el-İsra, 17/50) âyetidir. Çünkü İsrailoğullarına bu emir verildiğinde Tîh'te idiler. Böyle bir emir de onlar için cezadır. Onlara istediklerinin verildiği de söylenmiştir.

Cumhûr "Mısran" kelimesini nekire ve tenvinli olarak okumuştur. Mushaf'taki hattı (yazılışı) da böyledir. Mücâhid ve başkaları ise şöyle demiştir: Bu kelimeyi munsarıf (yani tenvin ve esre alabilecek türden bir kelime) kabul eden muayyen olmayan şehirlerden herhangi bir şehri kastetmiş olur. İkrime ise İbn Abbâs'tan yüce Allah'ın:

"Öyle ise Mısır'a çekip gidin" âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Şu şehirlerden bir şehre gidin demektir. Yine bu kelimeyi munsarıf kabul edenlerden bir kesim şöyle demiştir: Bu âyetle bizzat Fir'avun'un Mısır'ı kastedilmiştir.

Birinci görüşü kabul edenler, Kur'ân-ı Kerîm'in onlara kasabaya girmeleri emrini vermesinin zahirinin bunu gerektirdiğini delil gösterirler. Ayrıca onların Tîh'de sonra Şam (Suriye) bölgesinde yerleştiklerine dair birbirini güçlendiren rivâyetleri de delil gösterirler. Öbür görüşü savunanlar; Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan yüce Allah'ın, İsrailoğullarını Fir'avun hanedanının ve onların geriye bıraktıklarının mirasçısı kılan âyetlerini delil gösterirler ve bu kelimenin munsarif olmasını da câiz kabul ederler. el-Ahfeş ve el-Kisaî, bu kelime hafif olduğundan ve Hind ve Da'd gibi kelimelere benzediğinden dolayı munsarif olması caizdir, demişler ve şu beyiti delil göstermişlerdir:

"Örtüsünün sarkan kısmına bürünüp örtünmedi Da'd.

Ve Da'd sütün sağıldığı deri kâselerle süt içmedi."

Şair burada her iki söylenişi (munsarif olan ve olmayanı) bir arada kullanmıştır. Sîbeveyh, el-Halil ile el-Ferrâ', bunu kabul etmezler. Çünkü bir ka- dına Zeyd ismi verilirse bu munsarif olmaz.

el-Ahfeş'ten başkaları da şöyle demiştir: Bunlar bu kelime ile mekanı kastettiklerinden dolayı onu munsarıf kabul etmişlerdir.

el-Hasen, Ebân b. Tağlib ve Talha ise munsarif kabul etmeyerek "mısra" diye -tenvinsiz- okumuşlardır. Ubey b. Ka'b'ın Mushafı ile İbn Mes'ûd'un kıraatinde de bu kelime böyledir. Bunlar bunun Fir'avun'un Mısn olduğunu söylemişlerdir. Eşheb der ki: Mâlik bana şöyle dedi: O benim görüşüme göre Firavn'ın kaldığı yer olan senin şehrin Mısırdır. Bunu İbn Atiyye kaydetmiştir.

Mısır kelimesinin sözlükteki asıl anlamı sınırdır. "Evin mısn" denildiği zaman sınırları kastedilir. İbn Fâris der ki: Denildiğine göre Hecerliler, aralarındaki şartnamelerde şöyle yazarlar: "Filan kişi şu evi mısırlarıyla (yani sınırlarıyla) satın aldı." Adiy de şöyle demiştir:

"Ve güneşi hiçbir kapalılığı bulunmayan bir mısır (sınır) kılan

Gündüz ile gece arasında onlar birbirlerinden ayrılmışlardır."

"İstediğiniz şeyler sizin olacaktır.

Onlara zillet ve meskenet vuruldu."

Zillet ve meskenete mahkûm edildiler ve bunlarla haklarında hüküm verildi. Bu kelime "çadırların vurulması" deyiminden alınmıştır. el-Ferazdak da Cerir hakkında şöyle demektedir:

"Örümcek, senin üzerine vurdu ağlarını

Ve Allah'tan indirilen Kitap senin aleyhine bununla hüküm verdi."

"Hakim, eli vurdu (yakaladı)" deyimi de buna mecbur etti, zorunda bıraktı, demektir.

Zillet ise, aşağılık ve küçüklük, meskenet de fakirlik demektir.

Zengin olsa dahi fakirlik kılığından, fakirliğin verdiği horluk ve hakirlikten uzak hiçbir yahudi bulamazsınız.

Sözü geçen zilletin el-Hasen ve Katâde'den gelen rivâyete göre cizye yükümlülüğünü koymak olduğu da söylenmiştir.

Meskenet ise boyun eğmek anlamındadır ki bu da "sükûn"dan alınmadır. Yani fakirlik dolayısıyla hareket ve kıpırdanışı az kalmış demektir. Bu, ez-Zeccâc'ın açıklamasıdır. Ebû Ubeyde de der ki: Zillet, küçüklük demektir; meskenet ise (fakir anlamına gelen) miskinin masdandır.

ed-Dahhak b. Muzâhin, İbn Abbâs'tan: "Onlara zillet ve meskenet vuruldu" âyetini şu şekilde açıkladığını rivâyet etmektedir: Onlar cizye veren kimselerdir.

"Allah'tan gelen bir gazaba uğratıldılar"; yani böyle bir gazaba döndüler, ona mahkûm edildiler. Bu ("uğratıldılar" anlamındaki) kelime, Peygamber Efendimizin dua ve niyazında “Senin üzerimdeki ni'metini itiraf ediyor ve nefsimi de buna mecbur tutuyorum" Buhâri, Deavât 3; Ebû Dâvûd, Âdâb 101; Tirmizî, Deavât 15; İbn Mâce, Duâ 14; Müsned, IV, 122, 125, V, 356. duasında da aynı anlamda kullanılmıştır. Bu kelimenin sözlükteki asıl anlamı dönüştür. Ev anlamına gelen "mebâe" de bu köktendir. el-Bevâ', kısasa dönmek demektir. "Onlar bu işte bevâ'dırlar" ise eşittirler anlamındadır. Yani bu hususta aynı anlamı ifade ederler, demektir. Şair der ki.

"Hükümdarlar bizim yakamızı bırakmaz ve mahremlerimize dil uzatmaktan sakınmazlar mı?

Ve kana kan ile dönmemek yolunu seçmezler mi?"

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Onlar talan malları ve esirler ile geri döndüler

Bizler ise zincire vurulmuş hükümdarlarla geri döndük."

"Gazap" kelimesinin anlamına dair açıklamalar ise Fâtiha sûresinde yapılmıştır.

Gazaba Uğratılmalarının Sebebi:

"Bu onların Allah'ın âyetlerini" yani onun kitabını, Îsa, Yahya, Zekeriyya ve Muhammed (aleyhimusselam) gibi peygamberlerinin mucizelerini

"inkâr etmelerinden" yalanlamalarından

"ve haksız yere peygamberleri öldürmelerinden dolayı oldu."

el-Hasen'den "Öldürüyorlardı" anlamındaki kelimeyi ( şeklinde okuduğuna dair rivâyet gelmiştir. Yine ondan, çoğunluk gibi birinci şekilde okuduğuna dair rivâyet de yapılmıştır. Nafi' ise peygamberler" kelimesini kelimesinin Kur'ân'ın tümünde belirtilen şu iki yer dışında ilk sekilinde okumuştur. Bu iki yerden birisi Ahzab sûresinde yer alan: "Ve nefsini Peygambere bağışlayan mü’min kadını..." (el-Ahzab, 33/50); âyeti, diğeri ise "Peygamberin evlerine.... girmeyin" (el-Ahzab, 33/53) âyetidir. Burada bu kelimeyi medsiz ve hemzesiz olarak okumuştur. Bu iki yerde hemzeli okunmayışının sebebi ise esreli iki hemzenin bir arada olmasıdır. Ancak diğer okuyucular bütün bu yerlerde hemzeli okumamışlardır. Bu kelimeyi hemzeli okuyan kimseler bunu haber vermek anlamına gelen (........)den alırlar. Bunun ismi faili ise (haber verici anlamına): şeklinde gelir. (........) kelimesinin çoğulu şeklinde olur. "Nebi" kelimesinin "nübeâ1" şeklinde kullanıldığı da olmuştur. el-Abbas b. Mirdas es-Sülemî Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı överken şöyle demektedir:

"Ey peygamberlerin sonuncusu, şüphesiz ki sen hak ile gönderilmişsin

Doğru yola ileten bütün hidayet senin hidayetindir."

İşte hemzeli okuyuşun anlamı budur.

Hemzesiz okuyuşu kabul edenlerin ise farklı açıklamaları vardır. Kimisi bu kelimeyi (nebi kelimesini) hemzeli şeklinin türetildiği gibi türetir, sonra hemzeyi kolay okunmasını sağlar, kimisi bu kelimenin açığa çıkmak anlamına gelenden türediğini kabul eder. Buna göre nübüvvetten türeyen nebi yükselmek anlamındadır. Çünkü Peygamberin makamı yüce ve yüksektir. Yine hemzesiz olarak "nebi" yol demektir. Rasule nebi deniliş sebebi yolda olduğu gibi onun vasıtasıyla insanların yollarını bulmasıdır. Şair der ki:

"Kâsib dağındaki nebinin (yolun) yerine

Çakılın kırıntıları gibi ufalmış olur."

Peygamberler bizim için yeryüzündeki yolları andırırlar. Adamın birisini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: -Hemzeli olarak- Selam sana ey Allah'ın Nebi'i diye selam vermiş, buna karşılık Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle cevap vermiş: Ben Allah'ın nebi'i değilim, ben Allah'ın nebisiyim diye hemzesiz olarak cevap vermiş. Ebû Ali der ki: Bu hadisin senedi zayıf görülmüştür. Ancak bunun senedini takviye eden hususlardan birisi de onu öven şairin (yukarıda geçen): "Ey Nübeâ'ın sonuncusu.." şeklindeki beyitidir. Hazret-i Peygamber'in bunu reddettiğine dair bir rivâyet de yoktur.

Savaşması Emrolunmuş Hiçbir Peygamber Öldürülmemiştir:

"Ve haksız yere peygamberleri öldürmelerinden dolayı oldu" âyeti de onların işledikleri günahın ne kadar büyük olduğunu ifade etmek içindir.

"Bu, peygamberlerin bazen hak ile öldürülebileceklerinin delilidir. Halbuki peygamberler kendisi sebebiyle öldürülebilecekleri herhangi bir iş yapmaktan yana korunmuş masum kimselerdir" denilecek olursa şu cevap verilir: Durum anladığınız gibi değildir. Bu ifade (yani "haksız yere" tabiri) onların öldürülme şekillerinin sıfatı durumundadır. Yani onlar zulmen öldürülmüşlerdir, haklı olarak öldürülmemişlerdir. Bu ifade ile onların yaptıkları işin ne kadar büyük çapta çirkin olduğu gösterilmektedir. Bilindiği gibi hak ile hiçbir peygamber öldürülmez. Fakat o hak üzere olduğu halde öldürülür. İşte "haksız yere" âyeti işlenen günahın ne kadar çirkin ve açık olduğunu ortaya koymaktadır. Ve hiçbir peygamber öldürülmesini gerektirecek bir iş asla yapmaz.

"Kâfirlerin peygamberleri öldürmelerine imkân vermesi nasıl olabilir?" denilecek olursa, şu cevap verilir. Bu peygamberler için bir şereftir ve mevkilerini yüceltmek için bir araçtır. Mü’minlerden Allah yolunda öldürülenlerin durumunda olduğu gibi. Bu onları yardımsız bırakmak değildir. İbn Abbâs ve el-Hasen der ki: Peygamberler arasından öldürülmüş hiçbir peygambere Savaşma emri verilmiş değildir. Çünkü kendisine Savaşma emri verilmiş her bir peygamber mutlaka muzaffer olmuştur.

Gazaba Uğrayışlarının Diğer Bir Sebebi:

"Bu, onların İsyan etmelerinden ve taşkınlıklarından dolayı oldu."

el-Ahfeş der ki: Yani isyan ettiklerinden dolayı bu oldu. İsyan ise itaatin zıddıdır. Taşkınlık (i'tidâ) ise her hususta haddi aşmak demektir. Zulüm ve masiyetler hakkında kullanılır.

62

Şüphe yok ki îman edenler, yahudiler, hıristiyanlar ve sâbiîlerden Allah'a ve âhiret gününe inanan ve salih amel işleyenlerin ecirleri, elbette Rableri katındadır. Onlar için korku yoktur, onlar üzülmezler de.

Âyetine dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- îman Edenler:

"Şüphe yok ki îman edenler" yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı tasdik edenler. Süfyan der ki: Kasıt münafıklardır. Şöyle buyurmuş gibidir: Dış görünüşlerinde îman eden kimseler... İşte bundan dolayı onları yahudi, hıristiyan ve sabiîlerle birlikte sözkonusu etmiş, daha sonra bütün bunlar arasından Allah'a ve ahiret gününe gerçekten îman edenlerin hükmünü beyan etmiştir.

2- Yahudiler:

"Yahudiler"; yani yahudi olanlar. Hazret-i Ya'kub'un en büyük oğlu olan Yehûza'ya nisbet edilirler. Araplar buradaki zel harfini dâl harfine dönüştürmüşlerdir. Çünkü Arapça olmayan bir kelime arapçalaştırıldığı vakit asıl söyleyişinde değişiklikler meydana gelir. Bir diğer görüşe göre onlara bu ismin veriliş sebebi, buzağıya tapmaktan dolayı tevbe etmeleridir. Çünkü "hâde" tevbe etti, "hâid" de tevbe eden demektir. Şair der ki:

"Ben sevgisinden hâid (tevbe eden) bir kimseyim."

Kur'ân-ı Kerîm'de de: âyeti:

"Şüphesiz biz sana tevbe edip durduk" (el-A'raf, 7/156) demektir.

İbnu'l-Arafe der ki: âyeti: "Senin emrini huzur ve sükûn ile kabul ettik" anlamındadır. Çünkü "hevâde" sükûnet ve anlaşmazlıkları bırakmak anlamındadır. İşte yüce Allah'ın:

"Şüphe yok ki îman edenler, yahudiler..." âyeti de bu türdendir.

Ebû's-Semmâl, dâl harfini üstünlü olarak şeklinde okumuştur.

3- Nasâra:

"Hıristiyanlar" anlamına gelen "nasârâ" kelimesi çoğuldur. Bunun tekili ise "nasranrdir. Ya'sız olarak "nasrân" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Sîbeveyh'in görüşü budur. Dişisi "nasrâne" şeklinde gelir. "Nedmân ve nedmâne (pişman)" kelimeleri gibi. Bu kelime nekire olup "elif-lâm" ile ma'rife yapılır. Şair der ki:

"(O dişi deve sudan) tıpkı fish bayramından önce hristiyanlara şakilik eden birisinin kendisine helâl olmayan şeylerden imtina etmesi gibi imtina etti."

Görüldüğü gibi burada şair "nasarâ" kelimesini nekire olan bir kelime ile vasfetmiştir.

el-Halil der ki: Nasârâ kelimesinin tekili "nasrî"dir. "Mehâra"nın tekilinin "mehrî" oluşu gibidir. Sibeveh, bu kelimenin çoğul şekli ile ilgili görüşüne şu beyitleri şahit olarak göstermektedir:

"Akşam oldu mu onu (Allah'a) ibadete yönelmiş görürsün

Kuşluk vaktinde ise o, başkaldıran bir nasranî oluverir."

Diğer beyit de şöyledir:

"Onların (develelerin) her ikisi de (yorgunluktan) yıkılıp eğdi başını

Tıpkı (duasında) bir tarafa meyletmeyen hristiyanın başını önüne eğmesi gibi."

Şu kadar var ki "nasrân" ve "nasrâne "kelimeleri ancak nisbet ya'sı ile birlikte kullanılır. Çünkü Araplar: "Nasranî bir adam ve nasranîye bir kadın" diye kullanırlar. "Nassara" ise nasranî yapmak demektir. Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: sonra anne ve babası onu yahudi veya nasranî yapar." Buhârî, Cenâiz 80,93, Kader 3; Müslim, Kader 22-25. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bu ümmetten (dine davet ettiğim kıyâmete kadar gelecek bütün insanlardan) olup da yahudi veya nasranî olsun beni işitir sonra da benimle gönderilene îman etmezse mutlaka cehennemliklerdendir." Müslim, Îman 240.

Bir diğer görüşe göre hıristiyanlara "nasârâ" deniliş sebebi "nâsira" adındaki bir kasaba dolayısıyladır. Îsa (aleyhisselâm) burada konaklar ve o bakımdan oraya nisbet edilerek "Îsa en-Nâsirî" denilmişti. Ona îman edenler de Hazret-i Îsa'ya nisbet edilince "Nasârâ" denildi. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve Katâde yapmıştır.

el-Cevherî de der ki: Nasrân Şam (Suriye)'deki bir kasabanın ismi olup hıristiyanlar (nasârâ) ona nisbet edilir. Bu kasabanın adının "nasıra" olduğu da söylenir. Onlara bu ismin veriliş sebebinin birbirlerine nusret etmeleri (yardımcı olmaları) olduğu da söylenmiştir. Şair (bu kelimeyi bu anlamda kullanarak) der ki:

"Biribirlerine yardım eden Nebatileri görünce

Elbisemi sıvadım dizlerimin üzerine

Ve hiristiyanlara karşı himaye ettim onları."

Bir diğer görüşe göre onlara bu adın verilişi:

"Allah yolunda benim yardımcılarım (ensârım) kim olacak, demiş, havariler de Allah'ın yardımcıları (ensarı) biziz demişlerdi." (Ali İmrân, 3/52) âyeti(nda da ifade edilen husus) sebebiyledir.

4- Sabiiler:

"Sâbiîn" kelimesinin çoğulu olduğu da söylenmiştir. O bakımdan bu kelimenin hemzeli okunup okunmayacağı hususunda farklı kıraatler vardır. Nâfi' dışında kalan çoğunluk, hemzeli okumuştur. Hemzeli okuyan kimseler bu kelimenin Yıldızlar doğdu, görüldü'den geldiğini kabul ederler. Yine çocuğun dişi çıkıp göründüğü zaman da aynı kökten gelen tabiri kullanılır. Hemzesiz okuyanlar ise bunu meyletmek anlamını ifade eden 'den türetirler. Buna göre sözlükte "sabi" bir dinden çıkıp bir başka dine giren ve meyleden kişi anlamındadır. Bundan dolayı Araplar İslâm'a giren kimse için "sâbiî oldu" derlerdi. Buna göre Sabitler kitap ehli dininden çıkmış olan kimselerin adıdır.

5- Sabiîler ve Kitap Ehli:

Yahudi ve hıristiyanların kitap ehli olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Kitap ehli olduklarından dolayı kadınları ile evlenmek ve yemeklerini yemek caizdir. İleride buna dair açıklamalar Maide sûresinde Bk. el-Mâide, 5/5. âyet, ikinci başlık gelecektir. Yine onlara cizye vergisini koymak da -inşaallah ileride -Tevbe sûresinde Bk. et-Tevbe, 9/29. âyetin tefsiri gelecektir. Şu kadar var ki sabitler hakkında görüş ayrılığı vardır. es-Süddî der ki: Onlar kitap ehlinden bir fırkadır. İshak b. Raheveyh de bu görüştedir. İbnu’l-Münzir der ki: İshak dedi ki: Sabitlerin kestiklerini yemekte bir mahzur yoktur. Çünkü onlar da kitap ehlinden bir taifedirler. Ebû Hanîfe der ki: Onların kestiklerinden yemekte, kadınlarıyla evlenmekte bir beis yoktur. Çünkü ona göre kitaba îman ederler, Zebur okurlar, yıldızlara da tapmazlar. Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre ise bunlar yıldızlara taparlar. O bakımdan onlarla evlenmek câiz değildir. (V. ez-Zuheylî, el-Fıkhu'l-lslamî, VII, 156-157) el-Halil der ki: Sabiîler dinleri hıristiyanlara benzeyen bir topluluktur. Şu kadar var ki onların kıblesi güney rüzgarının estiği tarafa doğrudur. Bunlar kendilerinin Nûh (aleyhisselâm)'ın dini üzere olduklarını iddia ederler.

Mücâhid, Hasan ve İbn Ebi Necih de der ki: Bunlar dinleri yahudilik ve Mecusilikten meydana gelmiş bir topluluktur, kestikleri yenmez. İbn Abbâs da ayrıca kadınlarıyla da evlenilmez demektedir. Yine el-Hasen ve Katâde şöyle demiştir: Bunlar meleklere tapan, kıbleye doğru namaz kılan, Zebur'u okuyan ve beş vakit namaz kılan kimselerdir. Ziyad b. Ebû Süfyan bunları görmüş ve onların meleklere taptıklarını öğrenince üzerlerinden cizyeyi kaldırmak istemiştir.

İlim adamlarımızın anlattıklarına göre, görüşlerinin hülasası şudur: Bunlar muvahhid kimselerdirler, bununla birlikte yıldızların etkisine ve faal olduklarına inanırlar. Bundan dolayı Ebû Said el-İstahrî haklarında soru soran, el-Kadir Billah'a kâfir olduklarına dair fetva vermiş bulunmaktadır.

6- Îman Edenler ve Salih Amel İşleyenler...:

"Allah'a ve ahiret gününe İnanan"; yani tasdik eden "ve Salih amel işleyenlerin ecirleri elbette Rableri katındadır." Bu âyette yer alan "inanan" tabiri daha önce geçen "îman edenler" tabirinden bedeldir. Yani - ilk anda anlaşıldığı gibi - yahudi, hıristiyan ve sabiîlerden olup da salih amel işleyen kimseler, diye anlaşılmamalıdır. "Îman edenler... yani Allah'a ve ahiret gününe inananların...ecirleri elbette Rableri katındadır." anlamına gelmektedir.

"Ecirleri elbette Rableri katındadır" âyeti

"Şüphe yok ki..."nin haberi konumunda mübtedâ ve haberdir" en ..."in mübtedâ konumunda merfû' ve şart anlamında olması uygundur. "Îman eden..." anlamındaki âyet şart olarak cezm mahallinde, ecirleri...dır" âyetindeki "fâ" şartın cevabı, diğer kelimeler isein haberidir. Cümle bütünüyle ise" şüphe yok ki..." edatının haberidir. "ler..." ism-i mevsûlunun aidi ise hazfedilmiş olup onlar arasından Allah'a.... inananlar" takdirindedir.

Peygamberlere, kitaplara ve öldükten sonra dirilişe îman ise Allah'a ve ahiret gününe imanın kapsamı içerisinde yer alır.

7- Ecirler:

İnanan anlamını veren âyeti çoğul olmayıp tekil bir lâfız olduğu halde "ecirleri" anlamına gelen (.........) âyetinde zamirin niçin çoğul geldiği sorulabilir. Halbuki "ecri" denilmiş olsaydı da uygun olurdu. Buna cevap şudur: kelimesi tekil, çoğul ve tesniye hakkında kullanılır. Dolayısıyla buna gidecek olan zamirin tekil, çoğul ve tesniye olması da mümkündür. Mesela yüce Allah, aynı edatı kullandığı şu âyetinde şöyle buyurmaktadır:

"Onlardan sana kulak veren kimseler de vardır." (Yûnus, 10/42) Bu âyette bu edat anlamı göz önünde bulundurularak ona ait çoğul zamiri kullanılmıştır. Bir başka yerde de lâfız göz önünde bulundurularak ona giden zamir tekil kullanılmış ve şöyle buyurulmuştur:

"Onlardan sana kulak veren de vardır" (el-En'am, 6/25) Şairin şu beyitinde (bu edata, mana göz önünde bulundurularak) çoğul zamir gitmiştir:

"Selma'yı ziyarete gidip onu görürseniz

Ona deyin ki: Geride kalan o kimselere sen de geri dön."

el-Ferezdak da (bu edata tesniye zamiri göndererek) şöyle demiştir:

"Gel bana hainlik etmemek üzere söz verdiysen eğer;

Seninle birlikte biz arkadaşlık eden iki kişi gibi olalım ey kurt!."

Burada şair, zamiri; manayı gözönünde bulundurarak göndermede bulunmuştur. Eğer lâfzı gözönünde bulundurarak zamir gönderselerdi (ikinci beyitte) arkadaşlık eden (bir kişi) şeklinde, birincisinde de "geriye kalan" demeli idiler.

Yüce Allah da:

"Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse onu.. cennetlere koyar." (en-Nisa, 4/13) âyetinde ise lâfzı nazarı itibara almıştır. Daha sonra ise (aynı ayet-i kerimede) "ebedî kalıcılar olarak" diye buyurarak manayı gözönünde bulundurmuştur. Eğer lâfzı nazarı itibare almış olsaydı "onda ebedî kalıcı olarak" demesi gerekirdi. Eğer bu dan sonra gelen kelimeler lâfza göre cereyan edecek olur ise, bununla bu ayet-i kerimede de olduğu gibi, manaya muhalefet etmek câiz olur. Eğer ondan sonrasında mana göz önünde bulundurulacak olursa ondan sonra gelenin lâfza muhalefet etmesi câiz olmaz. Çünkü o takdirde ifadelerde karışıklık olur.

"Onlar için korku yoktur, onlar üzülmezler de." âyetine dair açıklamalar ise daha önceden Bakara Sûresi'nin 38. ayet-i kerimesi açıklanırken yapılmıştır. Allah'a hamdolsun.

8- Bu Âyet Neshedilmiş midir?:

İbn Abbâs'tan yüce Allah'ın:

"Şüphe yok ki îman edenler, yahudiler, hıristiyanlar..." ayetinin yüce Allah'ın:

"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa asla ondan kabul olunmaz." (Âl-i İmrân, 3/85) ayeti ile neshedildiğine dair bir rivâyet gelmiştir. Başkaları ise bu ayet-i kerîme neshedilmiş değildir. Bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a îman edip de imanında sebat gösteren kimseler hakkındadır, demişlerdir.

63

Hani sizden sapasağlam söz almış, Tûr'u da üstünüze kaldırmıştık. "Size verdiğimizi kuvvetle alın ve içindekileri hatırlayın, olur ki sakınırsınız."

"Hani sizden sapasağlam söz almış, Tûr'u da üstünüze kaldırmıştık."

Bu âyet-i kerîme ileride gelecek olan:

"Biz, bir zaman dağı üzerlerine bir gölgelikmiş gibi kaldırmıştık." (el-A'raf, 7/171) âyetini açıklamaktadır. Ebû Ubeyde der ki: Anlamı şudur: Biz dağı yerinden oynatmış ve yerinden koparmış idik. Yerinden kopartıp attığın herşey hakkında: ": onu koparıp attım" tabiri kullanılır. Bunun, onu kaldırdık, anlamına geldiği de söylenmiştir. İbnu'l-Arabî der ki: Kaldıran, yayan ve açıp ayıran, söken anlamında "nâtik" kelimesi kullanılır. Çokça doğuran kadın hakkında da "nâtik ve mintak" tabiri kullanılır. el-Kutebî der ki: Bu tabir içindeki tereyağı çıkartılıncaya kadar kırbanın, tulumun vs. silkelenmesini ifade etmek üzere kullanılan tabirinden alınmıştır. Yüce Allah'ın:

"Biz, bir zaman dağı üzerlerine sanki bir gölgelikmiş gibi çekip ayırmıştık." (el-A'râf, 7/171) âyetinde onu kökünden koparmıştık, anlamı vardır.

"Tûr"un mahiyeti hakkında farklı görüşler vardır. Tûr, yüce Allah'ın Mûsâ (aleyhisselâm) ile üzerinde konuştuğu ve üzerinde Tevrat'ın Hazret-i Mûsa'ya indirildiği dağdır, başkası değildir. Bunu İbn Cüreyc, İbn Abbâs'tan rivâyet etmiştir. ed-Dahhak'ın da İbn Abbâs'tan rivâyetine göre Tûr, üzerinde bitkilerin yeşerdiği dağın adıdır. Bitki yeşermeyen dağa "tûr" denmez. Mücâhid ve Katâde ise her türlü dağın ismi olabilir, demişlerdir. Şu kadar var ki Mücâhid: Tûr, Süryanice her türlü dağa verilen isimdir. Ebû'l-Âl-iyye de bu görüşü kabul etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de Arap olmayan kimselerin dilinden alınıp arapçalaştırılmaksızın bağımsız tek lâfızların bulunup bulunmadığına dair açıklamalar bu eserin mukaddimesinde yapılmış bulunmaktadır. Allah'a hamdolsun.

el-Bekrî'nin iddiasına göre ise bu dağa Hazret-i İsmail'in oğlu Tûr'un ismi verilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah'tır.

Tûr Dağının Kaldırılış Sebebi:

Mûsâ (aleyhisselâm), Allah'tan aldığı ve üzerinde Tevrat'ın yazılı olduğu levhaları, İsrailoğullarına getirince onlara: "Bu Tevrat'ı alınız ve onda yazılı olan emirlere uyunuz" dedi. Onlar, hayır Allah seninle nasıl konuştu ise bizimle de konuşmadıkça yapmayız, dediler. Bundan ötürü baygın düştüler, sonra da diriltildiler. Hazret-i Mûsâ yine onlara, bu Tevrat'ı alınız dediyse de onlar yine: Hayır, dediler. Bu sefer yüce Allah meleklere emrederek onlar da eni boyu bir fersah olan Filistin dağlarından bir dağı kopardılar. Bu dağ, onların tepelerinde bir gölge gibi tutuldu. Arkalarından da bir deniz, önlerinden yüzlerine doğru ise bir ateş getirildi, onlara: "Bu Tevrat'ı alınız, hükümlerine uyunuz ve onun hükümlerini zayi etmemek üzere sizden söz alıyoruz. Ya bunu kabul edersiniz veya dağ üzerinize düşecektir" denilince yüce Allah'a tevbe ile secdeye kapandılar ve bu söz ile Tevrat'ı aldılar.

Taberi, kimi ilim adamlarından naklederek şöyle demiştir: Eğer ilk emir ile birlikte Tevrat'ı almış olsalardı onlardan bu konuda herhangi bir söz alınmazdı. Onlar yanları üzere secdeye kapandılar, çünkü korkuları dolayısıyla dağa doğru bakıyorlardı. Allah onlara merhamet buyuranca şöyle dediler: Şanı yüce Allah'ın kabul buyurduğu ve kendisi sayesinde kullarına merhamet ettiği secdeden daha faziletli bir başka secde şekli olamaz. O bakımdan tek yanları üzerine secde etmelerini sürdürdüler.

İbn Atiyye der ki: Başka hiçbir görüşün sahih olamayacağı konu ile ilgili sahih biricik görüş şudur: Şanı yüce Allah, secde ettikleri vakit kalplerinde imanı yarattı. Yoksa onların kalplerinden huzur ve mutmainlik olmaksızın zor ve baskı altında kalarak îman etmiş değillerdir.

Biz de onlara "size verdiğimizi kuvvetle" tam bir cehd ve gayret ile "alınız" demiştik. Burada "demiştik" ifadesi hazfedilmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Katâde ve es-Süddî yapmıştır. "Kuvvetle alınız" âyetinin, ihlaslı bir niyetle alınız, anlamına geldiği de söylenmiştir. Mücâhid der ki: Burada sözü geçen "kuvvetle almak" onda yer alan hükümler gereğince amel etmek demektir. Bir başka görüşe göre ise kuvvetle almak onu çokça okuyup öğrenmekle olur. "Ve içindekileri hatırlayın" emirlerini, tehditlerini iyice düşünün, belleyin, onu asla unutmayın, zayi etmeyin.

Kitapların İndiriliş Maksadı:

İşte kitapların indirilmesinden gözetilen maksat budur: Dil ile onları okuyup tertil etmek değil, onların gereğince amel etmektir. Çünkü sadece dil ile okuyup tertil etmek, en-Nehaî ve İbn Uyeyne'nin de belirttikleri gibi, o kitabı bir kenara atmak demektir. Yüce Allah'ın:

"Kitap verilenlerden bir fırka.. Allah'ın Kitabını arkalarına attılar" (el-Bakara, 2/101) âyetini açıklarken onların bu konuda söyledikleri de gelecektir. Nesâî'nin Ebû Said el-Hudrî'den kaydettiği rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "İnsanlar arasında en kötü kimse, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyup da onun hiçbir yasağından çekinmeyen fasık bir kimsedir." Nesâî, Cihad 8; Müsned, III, 42, 58

Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de maksadın -açıkladığımız gibi- amel etmek olduğunu beyan buyurmuştur. İmâm Mâlik der ki: Bazen hiçbir hayır bulunmayan bir kimse de Kur'ân'ı okuyor olabilir. Buna göre bizden öncekilerin yerine getirmekle yükümlü oldukları hususlar ve onlardan alınmış olan sözler bizim için de bir yükümlülüktür, bizim için de bir görevdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Ve Rabbinizden size indirilenin en güzeline tabi olun." (ez-Zumer, 39/55) Yüce Allah, bizlere Kitabına uymayı, onun gereğince amel etmeyi emretmiştir. Fakat yahudiler ve hıristiyanlar bunu terkettiği gibi biz de bunu terkettik. Geriye hiçbir fayda vermeyen kitapların şekilleri ve mushaflar kaldı. Çünkü cahillik üstünlük sağlamış, başkanlık talebi, hevalara uymak öne geçmiştir. Tirmizî'nin Cübeyr b. Nufeyr'den rivâyetine göre Ebû'd-Derdâ şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte idik. Gözünü semaya doğru kaldırıp baktı, sonra şöyle buyurdu: "Bunlar öyle anlardır ki bunlarda ilim insanlardan farkında olmadan çekip alınır ve nihayet hiçbir şeye güç yetiremezler."Ensar'dan olan Ziyad b. Lebid: Kur'ân'ı okuyup öğrendikten sonra bizden nasıl farkında olmadan alınabilir? dedi. Allah'a yemin ederim, hem biz onu okuyacağız, hem kadınlarımıza ve çocuklarımıza okutup öğreteceğiz. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Anan seni kaybedesice ey Ziyad! Ben de seni Medine'nin fakihlerinden birisi sayıyordum. İşte yahudilerle hıristiyanların elinde bulunan Tevrat ve İncil. Onlara faydası ne?"dedi ve hadisin geri kalan kısmını zikretti. İleride de gelecektir. Bu hadisi Nesâî de yine Cübeyr b. Nufeyr'den, o Amr b. Mâlik el-Eşcaî'den sahih bir rivâyet yoluyla nakletmiş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Ziyad'a şöyle dediğini zikretmiştir: "Annen seni kaybedesice ey Ziyad, işte Tevrat ve İncil yahudilerin ve hıristiyanların ellerinde bulunuyor." Tirmizî, İlm 5; İbn Mâce, Fiten 26; Dârimî, Mukaddime 29; Müsned, IV, 160, 218-219; ancak Nesâî’de tesbit edemedik.

Muvatta’''da ise Abdullah b. Mes'ûd'dan gelen rivâyete göre Hazret-i Peygamber birisine şöyle demiş: "Sen fukahası bol, kurrası (Kur'ân'ı bilip okuyanı) az bir çağdasın. Bu çağda Kur'ân'ın sınırları korunmakta fakat harfleri kaybedilmektedir. İsteyeni az verileni çok bir zamandır bu. (İnsanları) uzun uzun namaz kılarlar hutbeleri kısa keserler. Bu zamanda hevalarından önce amellerini işlerler. Fakat insanlar üzerinde pek yakında öyle bir zaman gelecektir ki fukahası az kurrası çok olacaktır. Kur'ân'ın harfleri gereği gibi muhafaza edilecek fakat sınırları zayi edilecektir. İsteyeni çok, verileni az olacaktır. Hutbeyi uzun okuyacak namazı kısa keseceklerdir. Amellerinden önce o zamanda hevalarına göre iş yapacaklardır." Muvatta’', Kasru's-Salat 88.

İşte bunlar bizim değindiğimiz hususa delalet eden birtakım naslardır. Yahya dedi ki: Ben İbn Nâfi'e: "Amellerinden önce hevâlarıyla başlayacaklardır" sözünün ne anlama geldiğini sordum şöyle dedi: Yani hevalarına uyacaklar fakat kendilerine farz kılınan ameli terkedeceklerdir.

"Olur ki sakınırsınız" âyetine dair açıklamalar daha önceden (21. âyetin sonunda) geçmiştir, tekrarlamaya gerek yoktur.

64

Siz bundan sonra yüz çevirdiniz. Eğer üzerinizde Allah'ın lütuf ve rahmeti olmasaydı muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.

Ve Sonra Yüzçevirdiniz:

"Siz bundan sonra" yani bu delilden sonra -ki o da sözün alınması ve dağın kaldırılmasıdır-

"yüzçevirdiniz." Yüzçevirmek (tevelli) aslında birşeyden vücudu ile çevirilmek ve ona arkasını dönmektir. Daha sonra emirlerden, dinlerden, inançlardan yüzçevirmek anlamında -kelimenin anlamı genişletilerek ve mecaz olarak- kullanılmaya başlamıştır.

"Eğer üzerinizde Allah'ın lütuf ve rahmeti olmasaydı"; yani şayet Allah'ın lütuf ve rahmeti, yani onun lütfü ve size mühlet vermesi yetişmemiş olsaydı

"muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz."

"Zarara uğramak (hüsran)" noksanlık, eksiklik demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (27. âyetin sonlarında) yapılmıştır. Onun luîfonun tevbeyi kabul etmek, rahmetinin de affetmek olduğu da söylenmiştir.

Lütuf (fadl): Gerekenden fazlasını vermek demektir. İfdâl ise gerekmeyeni yapmak demektir. İbn Faris, el-Mücmel'de şöyle der: Fadl fazlalık ve hayırdır, ifdâl ise ihsanda bulunmaktır.

65

Gerçekten sizden Cumartesi gönü haddi aşanları bilmişsiniz. Bunun üzerine onlara "hor ve hakir maymunlar olun" demiştik.

Âyetine dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde ele alacağız:

1- Cumartesi Günü Haddi Aşanlar:

"Gerçekten sizden Cumartesi günü haddi aşanları bilmişsinizdir." Yani onların muayyen olarak kimler olduklarını tanımışsınızdır. Onlara dair hükümlerin ne olduğunu bilmişsiniz, anlamında olduğu da söylenmiştir. İkisi arasındaki fark şudur: Tanımak (marifet) ismi belli kişiye yöneliktir, bilmek (ilim) ise ismi belli olanın hallerine yöneliktir. Mesela, Zeyd'i tanıdım, denildiğinde onun şahsı kastedilir. Fakat, Zeyd'i bildim, denildiğinde onun üstünlük ve eksiklik gibi hallerinin bilinmesi kast edilir. Kur'ân-ı Kerîm'de:

"Ve bundan başka sizlerin bilmeyip de Allah'ın bildiklerini korkutasınız." (el-Enfal, 8/60) âyeti tanımak anlamındadır.

"Sizden Cumartesi günü haddi aşanlar" kelimesinde yer alan haddi aşmak (i'tidâ)ya dair açıklamalar daha önceden (61. âyetin sonunda) yapılmıştır.

2- Hazret-i Peygamberin Peygamberliğini İtiraf Eden Yahudiler:

Nesâî'nin rivâyetine göre, Safvân b. Assâl şöyle demiştir: Bir yahudi arkadaşına: Haydi seninle şu peygamberin yanına gidelim, demişti Arkadaşı da ona: Olur ki seni işitir, sen onun hakkında: Peygamber deme. Çünkü onun dört tane gözü vardır... derken Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in yanına gidip "apaçık dokuz âyeften ona soru sorarlar, Hazret-i Peygamber onlara şöyle der: "Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayınız, hırsızlık yapmayınız, zina etmeyiniz, hak ile olması müstesna Allah'ın haram kıldığı cam öldürmeyiniz, suçsuz bir kimseyi (suçlu diye) yöneticiye teslim etmeyiniz, büyücülük yapmayınız, faiz yemeyiniz, iffetli namuslu kadına iftirada bulunmayınız, Savaş gününde geri dönüp kaçmayınız ve - sizin için özel olarak ey yahudiler - Cumartesi günü haddi aşmayınız." Bunun üzerine yahudiler elini ayaklarını öptüler ve: Şahitlik ederiz ki sen şüphesiz bir peygambersin, dediler. Hazret-i Peygamber bu sefer: "Peki bana tabi olmanızı engelleyen nedir?" diye sorar onlar: Dâvûd peygamber her zaman için onun soyunda peygamberlerin gelip durmasıîçîn Allah'a dua etmişti. Bizler ise sana tabi olduğumuz takdirde yahudilerin bizleri öldüreceğinden korkarız. Hadisi Tirmizî de rivâyet etmiş ve "hasen sahih bir hadistir" demiştir. Nesâî, Tahrîmu'd-dem 17; Tirmizî, Tefsir 17. sûre 14. hadis. Bu hadisin lâfzı ileride yüce Allah'ın izniyle İsra sûresinde Bk. el-îsrâ, 17/101. âyetin tefsiri gelecektir.

3- Cumartesi Yasağı:

"Cumarteside". Cumartesi gününde

"haddi aşanları bilmişsinizdir."

Cumartesi hükmü hakkında haddi aşanları kastetmiş olma ihtimali de vardır. Birinci görüş el-Hasen'in görüşü olup buna göre İsrailoğulları helal kabul ederek balıkları o günde yakaladılar. Eşheb'in Mâlik'ten rivâyetine göre o şöyle demiştir: İbn Rûman'ın anlattığına göre onlardan bir kişi bir ip alır bu ipe kolay çözülür bir düğüm atar ve bunu balığın kuyruğuna atardı. İpin öbür yanında ise bir kazık bulunurdu. Bu şekilde ipini pazar gününe kadar bırakırdı. Daha sonra başkaları da bu işi yapanın bir belaya uğramadığını görünce, aynı şeyi yapmaya koyuldular. Nihayet balıkların avlanması işi çoğaldı ve pazarlara kadar götürülür oldular. Fasıklar da Cumartesi günü açıktan açığa balık yakalamaya koyuldular. Onlardan bir grup kalkıp bu işin yasak olduğunu, vazgeçmeleri gerektiğini söyledi, açıkça bu uyanlarını yaptı ve onlardan uzaklaştı. Denildiğine göre onlara bu işten vazgeçmelerini söyleyip yasak olduğunu hatırlatanlar, bu yasağı çiğneyenlere şöyle demiş: Biz sizinle birlikte yaşayamayız. Bunun üzerine yaşadıkları kasabayı bir duvarla ikiye ayırdılar. Günün birinde onlara bu yasağı hatırlatanlar bir gün meclislerinde sabah vakti otururlarken yasağı çiğneyenlerden kimsenin dışarı çıkmadığını görürler ve herhalde bir durum olmalıdır, derler. Duvara çıkıp baktılar, onların maymunlara dönüşmüş olduklarını gördüler. Kapıyı açıp onların yanlarına girdiler. Maymuna dönüşmüş olanlar insanlar arasındaki akrabalarını tanıdılar. Fakat insanlar bu maymunlardan kendilerinin akrabalarının hangisi olduğunu tanıyamadılar. Maymunlar insanlardan olan akrabalarının yanına gelir, elbiselerini koklar ve ağlardı. İnsanlardan olan o maymunun akrabası da: Biz size bu işten vazgeçmenizi söylemedik mi diye sorar, maymunlar da başlarını evet anlamına sallarlardı. Katâde der ki: Genç olanlar, maymun, yaşlı olanları da domuz oldular. Onlardan yalnızca bu yasaklara uymalarını hatırlatanlar kurtuldu, diğerleri helâk oldu.

A'raf sûresinde Bk. el-A'râf, 7/164. âyetin tefsiri İsrailoğulları bu hususta üç gruba ayrılmışlardı diyenlerin görüşlerine dair açıklamalar da gelecektir. Bu: Onlar sadece iki gruba ayrılmışlardı diyenlerin görüşlerinden daha sahihtir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Sebt (Cumartesi), kesmek anlamına gelen "es-sebt"ten alınmıştır. Denildiğine göre bu günde eşyanın işi bitmiş, yaratılışı tamamlanmıştır. Dinlenmek ve rahat etmek anlamına gelen "sübût"tan alındığı da söylenmiştir.

İlim adamları, meshe uğrayan (insan olup da başka hayvanlara, yaratıklara dönüştürülen) kimselerin soylarının devam edip etmediği hususunda farklı iki görüş ortaya atmıştır. ez-Zeccâc der ki: Bir topluluk, bu maymunların onların soyundan gelmiş olması mümkündür demiştir. Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî de bu görüşü tercih etmiştir. Cumhûr (çoğunluk) ise şöyle der: Mesholunanın soyu devam etmez. Maymunlar, domuzlar ve diğer hayvanlar (İsrailoğullarından mesholunan bu kimselerden) daha önceden de vardı. Ayrıca yüce Allah'ın meshedip hilkatlerini değiştirdiği bu insanlar helâk olmuş, onların geriye soyu kalmamıştır. Çünkü Allah'ın azap ve gazabı onlara gelip çatmıştır. Dolayısıyla üç günden sonra dünyada onlardan kimse kalmamıştır. İbn Abbâs da der ki: Mesholunan hiçbir varlık üç günden fazla yaşamış değildir. Bu süre zarfında onlar yememiş, içmemiş ve nesilleri olmamıştır.

İbn Atiyye de der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivâyet edildiğine ve sabit olduğuna göre mesholunanın soyu devam etmez, yemez, içmez ve üç günden fazla yaşamaz.

Derim ki: İki görüşün sahih olanı budur. İbnu'l-Arabî'nin ve başkalarının birinci görüşün sahih olduğunu ispatlamak üzere delil diye gösterdikleri Peygamber Efendimizin şu hadisine gelince: "İsrailoğullarından ne yaptığı bilinmeyen bir ümmet ortadan kalkmıştır. Ben bunların fareler olduğunu zannediyorum. Sizler farelere deve sütü konulduğu zaman içmediklerini, koyun sütü konulduklarında da içtiklerini görmüyor musunuz?" Bu hadisi Ebû Hüreyre rivâyet etmiş ve Müslim de kitabında kaydetmiştir. Buhârî, Bed'ul-Halk 15; Müslim, Zühd 61. Ayrıca yine Müslim tarafından Ebû Said ve Hazret-i Cabir'den rivâyet edilen keler hadisini de buna delil gösterirler. Hazret-i Cabir der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bir keler getirildi, ancak onu yemek istemedi ve şöyle dedi: "Bilemiyorum belki de bunlar mesholunmuş nesillerdendir." Müslim, Sayd 48.

Ancak bu hadis ileride de geleceği üzere te'vil edilir. İbnu'l-Arabî der ki: Buhârî'de Amr b. Meymûn'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir. Ben cahiliyye döneminde zina etmiş maymunlar gördüm. Onları recmettiler, ben de onlarla birlikte o maymunları recmettim. Buhârî, Menakıbu'l-Ensar 27.

Bu rivâyet Buhârî'nin bazı nüshalarında yer almış, bazılarında da yer almamıştır. Hadisin nassında "zina etmişlerdi" ifadesi kimisinde sabit olmuştur, kimilerinde de bu ifade düşmüştür. İbnu'l-Arabî der ki: Peki hayvanlarda Amr b. Meymûn'un dönemine gelinceye kadar şeriate dair birtakım bilgiler kalmış ve onlar bu bilgileri sonrakiler geçmişlerinden öğrenerek sürdürmüşler mi demek oluyor, diye sorulursa cevabımız: Evet böyle olmuştur, şeklindedir. Çünkü yahudiler recm hükmünü değiştirmişlerdi. Allah ise bu hükmü onlardan mesholunanlar arasında uygulamayı murad etti, ta ki bu recmi inkar eden ve değiştiren kimselere karşı daha beliğ ve açık bir delil olsun. Onların kitapları, âlimleri ve onlardan mesholunanları onlara karşı şahitlik etsin, yüce Allah'ın onların gizlediklerini de açıkladıklarını da bildiklerini ve neyi değiştirip neyi tahrif ettiklerini sayıp döktüğünü bilsinler. Bilmedikleri bir taraftan onlara karşı bir delil ortaya koysun ve peygamberine böylelikle yardım etsin, onlar yardım olunmadan bırakılsınlar diye.

Derim ki: Bunlar İbnu'l-Arabî'nin "Ahkâmü'l-Kur'ân" adlı eserindeki ifadeleridir. Ancak bunların delil olacak bir tarafı yoktur. Amr b. Meymun'un kıssası ile ilgili zikrettiği hususu el-Humeydî "Cem'u's-Sahihayn" adlı eserde şöylece zikreder: Ebû Mes'ûd ed-Dımeşkî'nin anlattığına göre, Amr b. Meymun el-Evdî'nin Buhârî ile Müslim'de Husayn'ın ondan kaydettiği bir rivâyetinde şöyle dediği anlatılmaktadır: Cahiliyye döneminde üzerlerine birtakım maymunların toplanıp recmedilen bazı maymunlar gördüm. Ben de recmedenlerle birlikte onları recmettim. Ebû Mes'ûd bunu böylece zikreder, fakat Buhârî'nin eserinin neresinde bunu kaydettiğini sözkonusu etmez. Biz bunu araştırdık. Buhârî'nin bazı nüshalarında -hepsinde değil- bulduk. Buhârî, Eyyamü'l-Cahiliyye kitabında bunu zikretmekle birlikte en-Nuaym’ın el-Firabrî'den yaptığı rivâyete maymunlara dair bu haberin izine rastlanılmamaktadır. Belki bu, Buhârî'nin eserine sonradan katılmış rivâyetlerden olabilir.

et-Tarihu'l-Kebir adlı eserinde Buhârînin söyledikleri ise şudur: Bana Nuaym b. Hammâd anlattı. Bize Huşeym, Ebû Bele ve Husayn b. Amr b. Meymun'dan haber vererek dedi ki: Cahiliyye döneminde başlarına maymunların toplandığı bazı maymunlar gördüm. O maymunlar, ötekilerini taşladılar, ben de onlarla birlikte onları taşladım. Bu ifadede "zina etmiş maymunlar" tabiri yoktur. Şayet bu rivâyet sahih ise, Buhârî bunu Amr b. Meymun'un cahiliyye dönemine erişmiş olduğunu göstermek üzere nakletmiş ve cahiliyye döneminde onun bu husustaki zannına herhangi bir önem vermemiştir.

Ebû Ömer ise el-lstiab'da Amr b. Meymun'u zikreder ve onun künyesinin Ebû Abdullah olduğunu belirtip şöyle der: "Amr b. Meymun Kûfeli tabiinin büyükleri arasında sayılır. Eğer sahih ise, maymunlar tarafından cahiliyye döneminde recm olayını görmüş olan da odur. Çünkü bu rivâyetin râvileri meçhul (bilinmeyen) râvilerdir. Ayrıca Buhârî bunu Nuaym'dan o Huşeym'den, o Husayn'dan, o Amr b. Meymun el-Evdî'den muhtasar olarak şöylece rivâyet etmiştir: "Cahiliyye döneminde zina etmiş ve maymunlar tarafandan recmedilen maymunları gördüm. Ben de onlarla birlikte o maymunları taşladım." Ayrıca bunu Abbad b. el-Avvam Husayn'den, Huşeym'in rivâyet ettiği gibi muhtasar olarak rivâyet etmiştir. Bu olayın uzun bir şekildeki anlatımı ise Abdülmelik b. Müslim'in Îsa b. Hittân'dan rivâyeti etrafında döner dolaşır. Bunlar ise rivâyetleri delil gösterilemeyecek kimseler arasındadırlar. Ayrıca mükellef olmayan yaratıklara zina fiilinin izafe edilmesinin de hayvanlara hadlerin uygulanmasının ilim adamlarının çoğunluğu tarafından kabul edilmediğini de belirtelim. Eğer öyle bir olay sahih ise olsa olsa bu cinler arasında olmuştur. Çünkü ibadetler insanlarla cinler arasında sözkonusudur. Başkaları hakkında değildir."

Ebû Hüreyre tarafından rivâyet edilen Hadîs-i şerîfte, Hazret-i Peygamber'in: "... ben kaybolmuş bu ümmetin farelerden başkaları olduğunu zannetmiyorum"şeklindeki âyetine keler hakkında da "bilemiyorum belki de bu mesholunmuş nesillerden birisidir" şeklindeki sözüne ve benzerlerine gelince bu, Hazret-i Peygamber'in keler, fare ve başka hayvanların meshedilmiş olabileceğine dair bir zannı ve bir korkusunu ifade etmektedir. Bu yüce Allah tarafından mesholunmuş varlıkların geriye nesillerinin kalmadığı kendisine vahyolunmadan önce, Hazret-i Peygamber'in bir kanaatini ifade eder. Bu husus ona vahiy yoluyla bildirilince artık böyle bir çekinmesi kalmadı, keler ve farelerin mesholunmuş ümmetlerden olmadığını da kesinlikle bilmiş oldu. İşte bu esnada Peygamber efendimiz domuz ve maymunlara dair: Bunlar mesholunanlardan mıdır? şeklinde soru sorana ve bize, şu âyetiyle gerçeği haber vermektedir: "Allah, bir kavmi helâk edecek veya azâb edecek olursa, onlardan nesil bırakmaz." Müslim, Kader 32-3.

Maymunlar ve domuzlar ise bundan daha önce idi. Böylece mana şöyle olur: "Biz de onlara hor ve hakirler olarak maymun olunuz dedik." İşte bu, Abdullah b. Mes'ûd'un rivâyet ettiği Müslim'in de Sahih'inin Kader bölümünde kaydettiği sarih ve açık bir nastır.

Diğer taraftan kelerin Hazret-i Peygamber'in huzurunda sofrasında yenildiğine ve Peygambere efendimizin de bunu reddetmediğine dair naslar da sabit olmuştur. İşte bu bizim sözünü ettiğimiz hususun (yani mesholunanların zürriyetlerinin kalmadığı hususunun) doğruluğunun delilidir. Başarımız Allah'tandır.

Mücâhid'den bu âyet-i kerimenin tefsiriyle ilgili olarak şöyle bir rivâyet gelmiştir: Bunların sadece kalpleri meshedilmiş idi. Onların anlayışları tıpkı maymunların anlayışlarına dönüştürülmüş idi. Bildiğim kadarıyla böyle bir kanaati müfessirler arasından açıklayan sadece odur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Hor ve Hakir Maymunlar:

"Bunun üzerine, onlara hor ve hakir maymunlar olun, demiştik" âyetinde yer alan (ve maymunlar anlamına gelen): kelimesi kelimesinin haberidir. Hor ve hakirler, kelimesi ise onun sıfatıdır. İkinci bir haber de yapılabilir. O takdirde mana şöyle olur: "Biz de onlara maymunlar ve hakirler olun, dedik..

Bunu

"olunuz" zamirinden hal kabul etmek de mümkündür. "Hasi'în" kelimesi uzak kılınmışlar demektir. Yüce Allah'ın: " Göz, hor ve hakir olarak sana dönecektir." (el-Mülk, 67/4) âyetinde de anlam budur.

"Orada uzak durun" (el-Mü’minun, 23/107) âyetindeki anlamı, gazaba uğramış şekilde uzak durun, demektir. Aynı zamanda bu kelime küçülmek ve zelil olmak anlamına da gelir. (Mealde verildiği gibi).

66

Biz, bunu öndekilere de sonradan gelenlere de bir ibret, takva sahiplerine de bir öğüt kıldık.

"Biz, bunu.... bir ibret kıldık" âyetinde ibret kılınanın ne olduğu hakkında değişik görüşler vardır. Kimisine göre ibret kılınan cezadır, kimisine göre kasabadır. Çünkü ifadeler bunu gerektirmektedir. Bir başka görüşe göre de başka yaratıklara dönüştürülen ümmettir. Bir diğer görüşe göre ise balıklardır, ancak bu görüş uzak bir görüştür.

İbret (nekâl): Alıkoymak ve cezalandırmak demektir. Nekl ve enkâl, zincirler anlamındadır. Zincirlere bu adın veriliş sebebi ise, bunlar vasıtasıyla birtakım işlere engel olunduğundan dolayıdır. Oldukça ağır geme de nekl ve nikl denilir. Çünkü bu gem sayesinde hayvan istediği gibi hareket etmekten engellenir. Bir işi yapmaktan imtina eden kimse hakkında da "nekele" fiili kullanılır. Tenkîl, düşmanlardan geride kalanları benzeri işlerden uzaklaştıracak şekilde (ibretli bir şekilde) cezalandırmak demektir. el-Ezherî der ki: Nekâl ceza demektir. İbn Dureyd de: İnsanın kendisi ile tenkil edildiği şeye de "menkel" denilir demiştir. Şair der ki:

"Sen onların kafalarına menkel ile at."

"Önündekilere": İbn Abbâs ve es-Süddî'ye göre, o kavmin mesh olayından önce işlediği günahlar,

"Sonradan gelenlere" ise bu kavimden sonra gelip de benzeri günah işleyenlere de

"ibret... kıldık." el-Ferrâ' der ki: Bu mesih olayı geçmiş günahlar için bir ceza, daha sonra yapılacak günahlar için de günahları sebebiyle meshe uğramaktan korkmaları için bir ibrettir. İbn Atiyye der ki: Bu, güzel bir açıklamadır.

"Öndekilere de sonradan gelenlere de" ifadelerindeki her iki zamir de cezaya racidir. (Yani o cezadan önceki günahlara da sonraki günahlara da bir ibret vesilesi kıldık, demek olur.) el-Hakem'in Mücâhid'den onun İbn Abbâs'tan rivâyetine göre ise: Bunu onlarla birlikte bulunanlara da onlardan sonra gelenlere de bir ibret vesilesi kıldık, demektir. Bu görüşü en-Nehhâs tercih etmiştir Bu, âyet-i kerimenin manasına daha uygun düşer demiştir.

Yine İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre:

"Öndekilere de sonradan gelenlere de bir ibret kıldık"; yani onun önündeki kasabalara da geri tarafındaki kasabalara da ibret kıldık, demektir. Katâde ise şöyle demiştir:

"Öndekilere" önceki günahlarına

"sonradan gelenlere" yani balıkları yasak günde avlamak günahlarına

"ibret kıldık" anlamındadır.

"Takva sahiplerine de bir öğüt kıldık." Mev'iza; yapılan korkutma ve öğütten dolayı korkutulan şeyden uzak durmak demektir. Va'z korkutmak anlamındadır. el-Halil der ki: Vaz kalbe incelik verecek şekilde hayırlı şeyleri hatırlatmak anlamındadır. el-Maverdî der ki: Burada özellikle takva sahiplerini -öğüt her ne kadar bütün âlemler için ise de- sözkonusu etmesi, inatçı kâfirlerden ayrı, yalnızca onların bu öğüdün gereğini yerine getirmelerinden dolayıdır. İbn Atiyye de der ki: Bu lâfız her ümmet arasındaki bütün takva sahiplerini kapsamına alır. ez-Zeccâc der ki: "Takva sahiplerine de bir öğüt kıldık" âyetinden kasıt, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetine, yüce Allah'ın kendilerine yasak kıldığı haramları çiğnememeleri için bir öğüttür. Böyle yapacak olurlarsa, Allah'ın yasağını Cumartesi günlerinde çiğneyen Sebt ashabına isabet eden şeyler de onlara gelip çatar.

67

Hani Mûsâ kavmine: "Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor" demişti. "Bizi alaya mı alıyorsun?" dediler. "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" dedi.

Bu âyetin;

"Hani Mûsâ kavmine:

"Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor" demişti" bölümüne dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Allah Emrediyor...:

"Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor." Ebû Amr'dan gelen rivâyete göre o

"emrediyor" anlamına gelen kelimeyi sükûn olarak ve ağırlığı dolayısıyla "re" harfindeki ötreyi hazfederek şeklinde okumuştur. Ebû'-l-Abbas el-Müberred ise, bu câiz değildir, demiştir. Çünkü "radıyallahü anh" harfi i'rab harfidir. Yani i'rabın harekesinin üzerinde görülmesi gereken harftir. Bu harfin i'rabı ötredir. Ebû Amr'dan sahih olarak gelen rivâyet ise onun harekeyi gizlice çıkarttığı şeklindedir. "Boğazlamak"ın ne demek olduğu daha önceden 49. âyet 10. başlık açıklanmış olduğundan burada tekrarlamanın anlamı yoktur.

2- Kur'ân'ın Anlatımında İlahi Üslup:

" Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor" âyeti tilavet itibariyle önceden gelmektedir. Daha sonra gelecek olan

"hani siz bir canı öldürmüştünüz." (âyet 72) âyeti ise anlam itibariyle ineğin kesilmesiyle ilgili olarak açıklanan bütün hususlardan daha önce olmuştur. Daha önce olması, da caizdir. "Öldürmüştünüz" ifadesinin de nüzul itibariyle daha önce olması, buna karşılık sığır kesme emriyle ilgili açıklamaların sonradan inmiş olması da caizdir. Yine olayın sıra şeklinin âyetlerin okunuşundaki sıraya uygun olması da mümkündür. Sanki yüce Allah onlara bir sığır kesmeyi emretmiş, daha sonra onu kesmişler arkasından sözü geçen öldürme olayı meydana gelmiş, daha sonra da bu ineğin bir parçası ile maktule vurmaları emredilmiş gibidir. O takdirde

"hani siz bir canı öldürmüştünüz" âyeti az önce belirttiğimiz birinci görüşe göre mana itibariyle önce demek olur. Çünkü âyetin başına "vav" harfinin gelmesi sıralanışının böyle olmasını gerektirmez. Hazret-i Nûh kıssasında da Kur'ân-ı Kerîm'de bunun benzerini görüyoruz. Orada önce tufan'dan ve tufanın bitmesinden şu buyruklarıyla söz etmektedir:

"Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca dedik ki: Her birinden ikişer çift ile aleyhinde önceden söz geçmiş olanlar hariç olmak üzere, aile halkını ve îman edenleri içine yükle. Zaten onunla birlikte çok az sayıda kimseden başka îman eden olmadı." (Hud, 11/40) Bu âyette onlardan helâk olanların helâk edildikleri sözkonusu edildikten sonra şu:

"Dedi ki: Binin içerisine, onun akması da durması da Allah'ın adıyladır" (Hud, 11/41) âyetini atfetmiştir. Böylelikle hitabında gemiye binmeyi daha sonra zikretmiştir. Bilindiği gibi onların gemiye binişleri helakten önce olmuştu. Yüce Allah'ın:

"Kendisinde eğrilikten eser bulunmayan o dosdoğru kitabı kuluna indiren Allah'a hamdolsun" (el-Kehf, 18/1-2) âyetinde de durum böyledir. Bu ifadenin takdiri şu şekildedir: O kulunun üzerine kitabı dosdoğru halde indirmiş ve onu eğrilikten uzak kılmıştır.

Bu türden ifadeler Kur'ân-ı Kerîm'de pek çoktur.

3- Boğazlamak ve Kesmek:

Koyunların boğazlanmasının (zebh) daha uygun olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Develerde ise kesmek (nahr) daha uygundur. İneklerde ise her iki görüş de ileri sürülmüştür. Boğazlamanın daha evla olduğu söylenmiştir. Çünkü yüce Allah'ın inekler hakkında sözkonusu ettiği odur. Diğer taraftan kesilme yeri ile boğazlanma yeri birbirlerine de yakındır. İbnu'l-Münzir der ki: Ben boğazlanması gerektiği halde kesilen veya kesilmesi gerektiği halde boğazlanan hayvanların etlerinden yemeyi haram kılan kimsenin olduğunu bilmiyorum. Bununla birlikte Mâlik bunu mekruh görmüştür. Ancak kişi birşeyi mekruh görmekle birlikte onu haram kabul etmeyebilir de.

Maide sûresinde yüce Allah'ın:

"Kestikleriniz müstesna" (el-Maide, 5/3) âyetini açıklarken boğazlamanın, boğazlayanın hükümleri ve şartlarına dair açıklamalar genişçe yapılacaktır -inşaallah-.

el-Maverdî der ki: Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya, onlara başka bir hayvanı değil de bir inek boğazlamaları emrinin veriliş sebebi, onların taptıkları buzağının cinsinden olduğundan dolayıdır. Böylelikle onların ta'zim etmeyi uygun gördükleri bir varlığın ne kadar önemsiz olduğunu onlara göstermek ve bu emri yerine getirmek suretiyle kalplerinde buzağıya tapma duygusunun gerçek mahiyetini ortaya çıkarmak istemiştir. Bu, ineğin boğazlanmasının bir gerekçesi veya hikmeti olmakla birlikte; neden böyle bir emir verilmiştir, şeklinde soru sorana cevap değildir. Ancak bunun hikmeti şudur: Allah maktul bir kimseyi canlı birisinin öldürülmesiyle diriltti. Böylelikle bu eşyayı zıtlarından var etmek hususundaki kudretini daha açık bir şekilde ortaya koymuş oldu.

4- Sığır (Bakara) Kelimesinin İştikakı:

"Bakara", dişinin ismi, "sevr" de erkeğin (öküzün) adıdır. Devenin dişisine "nâka" erkeğine "cemel", insanın erkeğine "racul" dişisine "imrae" denilmesi gibi.

Bakare kelimesinin "bakar"ın tekili olduğu da söylenmiştir. Erkekle dişisi arasında fark olmaz, denilmiştir. Bu kelimenin aslı yarmak anlamına gelen kelimesidir. İneğe sürmek suretiyle yeri yarıp toprağı altüst ettiğinden dolayı "bakare" denilmiştir. Ebû Cafer Muhammed b. Ali Zeynülabidin'e verilen "el-Bâkır" unvanı da buradan gelmektedir. Çünkü o ilmi derinliğine bilmiş, aslını öğrenmiş, yani onu yarmış idi.

"Bakire" ise, ortadan yarılan ve kolları yenleri bulunmayan boyundan geçirilip giyilen kadın elbisesinin adıdır. İbn Abbâs'tan, Hudhud hakkında "o yeri yardı (bekara)" dediği nakledilmiştir. Şemir der ki: O suyun bulunduğu yere baktı ve yerin altında suyun bulunduğunu gördü. el-Ezherî der ki:

"Bakar" cins ismi olup onun çoğulu "bakır" gelir.

İbn Arefe der ki: Bakîr, bakır ve beykûr (yaran) aynı anlamdadır.

İkrime ile İbn Ya'mer diye okumuşlardır.

es-Sevr ise "sîran" kelimesinin tekilidir (öküz demektir). Aynı zamanda erkekler arasından efendi kimse hakkında da bu tabir kullanılır. Yine bir parça kavurta da bu isim verilir. Sevr aynı zamanda deniz yosunu demektir. Belli bir dağın da özel adıdır. Araplardan bir kabilenin de ismi Sevr'dir. Hadîs-i şerîfte: "Akşam namazının vakti ise şafakın sevri (yani yayılmışlığı) kaybolmadığı süre devam eder." ifadesi gelmiştir. Müslim, Mesacid, 72; Nesâî, Mevakît 15 te "Akşam" anlamında "mağrib" şeklindedir. Kurtubi, "işa" diye kaydetmektedir. İşa da yerine göre "akşam" ile "yatsı hakkında müştereken kullanılabilir.

Bir başka Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştur: "İlim taleb eden bir kimse Kur'ân-ı Kerîm'i tesvîr etsin" el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VII, 165. Şemir der ki: Kur'ân-ı Kerîm'in tesvîr edilmesi okunması ve ilim adamlarından anlamlarının araştırılıp öğrenilmesidir. İbnu’l Esir der ki: Tesvîr etsin: Onu iyice araştırsın, manaları, tefsir ve kıraati üzerinde düşünsün, demektir. (en-Nihaye, I, 229)

Alaya Almak:

"Bizi alaya mı alıyorsun dediler?" Bu onların Hazret-i Mûsa'ya:

"Muhakkak Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor" demesine karşılık verdikleri cevaplarıdır. Buna sebep olay şudur: Aralarında -adının Amir olduğu söylenen- bir maktul bulurlar. Onun kim tarafından öldürüldüğünü tesbit edemediler. Aralarında bu hususta anlaşmazlık çıktı. Bunun üzerine: Allah'ın Rasûlü aramızda iken birbirimizi öldürüp duracak mıyız dediler, Hazret-i Mûsa'ya varıp konu ile ilgili açıklama istediler. Bu husus Tevrat'ta Kasame'ye dair hükümler indirilmeden önce olmuştu. Hazret-i Mûsa'ya Allah'a dua etmesini istediler. Hazret-i Mûsâ da Rabbine sordu, O da onlara bir sığır kesmelerini emretti. Hazret-i Mûsa'nın bu dediğini işitince ve zahiren ona sorup da hakkında hüküm vermesini istedikleri olay ile ilgili bir cevap bulamadıklarından dolayı: Sen bizimle alay mı ediyorsun? dediler. Yani bizimle oyun mu oynuyorsun, bizi alaya mı alıyorsun? -Alay etmekle ilgili açıklamalar önceden (el-Bakara, 2/15. âyette) geçmişti.-

el-Cahderî ise "mı ediyorsun?" kelimesini "mı ediyor?" şeklinde okumuştur. Yani kendi aralarında böyle konuştular, demek olur. Hazret-i Mûsâ da onlara: "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" diye cevap verdi. Çünkü doğru yolu araştıran ve bu maksatla soru soran bir kimseye istediğinin dışında bir cevap verip alay etme yolunu tutmak bir cahilliktir. Hazret-i Mûsâ da böyle bir şeyden Allah'a sığındı. Çünkü cahillik peygamberlere yakışmayan, makamlarına aykırı bir durumdur. Ayrıca cahillik ilmin de zıddıdır. Onlar "bizimle alay mı ediyorsun?" diye yüce Allah'tan aldığını kendilerine bildiren kimseye karşı cahillik ettikleri gibi, o cahillik etmeyerek ondan Allah'a sığınmıştır. (Söyledikleri) böyle bir söz zahiren o sözü söyleyenin itikadındaki bozukluğu gösterir. Mucizesi ortaya çıkmış bir peygambere böyle diyen ve: Allah sana bunu mu emrediyor, sen bizimle alay mı ediyorsun? diye söyleyen bir kimsenin imanı sahih olamaz. Eğer o günlerde herhangi bir kimse Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bir sözü ile ilgili olarak bu ifadeyi kullanmış olsaydı, o kimsenin tekfir edilmesi gerekirdi. Bazıları bu sözü söyleyenlerin kaba, katı tabiatlı oluşlarından ve masiyet yoluyla söylendiği kanaatindedir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Huneyn ganimetlerini paylaştırırken birisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: "Bu kendisi ile Allah'ın rızasının aranmadığı bir paylaştırmadır." Buhârî; Hums 19; Müslim, Zekat 140-141 demesiyle bir başkasının: "Adaletli davran ey Muhammed!" Müslim, Zekat 142. demesini andırmaktadır. Bütün bunlar esasen cahilliğin çirkinliğine ve dini ifsad ettiğine son derece açık bir delildir.

Kıraat Farkı:

Yüce Allah'ın: "Alay" kelimesinin vav ile hemze arasında okunacak şekilde hemzesinin tahfif edilmesi caizdir. Hafs bunu fethalı bir vav olarak okumuştur. Çünkü bunun aslı, öncesi ötre bulunan fethalı bir zammedir. "Ze" harfinden dammenin hazf edilmesi ve şeklinde okunması da caizdir. Nitekim Kûfeliler böyle okumuştur. Yüce Allah'ın:

"kimse O'na denk değildir." (el-İhlas, 112/4) âyeti de böyledir. el-Ahfeş Îsa b. Ömer'den şunu nakletmektedir: Birinci harfi ötreli ve üç harfli bütün isimler hafif ve sakil olmak üzere iki türlü okunur. kelimeleri gibi. vezninde olan kelimeleri gibi.

Yüce Allah'ın:

"Ve O'na kullarından bir kısmını (eş) koştular" (ez-Zuhruf, 43/15) âyeti ise böyle değildir. Çünkü bu "cüz"' kelimesinin aslı "fu'l" veznindedir. Yeri gelince İnşaallah açıklanacaktır.

Allah'ın Dini ile Alay:

Bu âyet-i kerimede Allah'ın dini, müslümanların dini ve ta'zim edilmesi gereken şeyler ile alay etmenin yasak olduğunun delili vardır. Böyle birşeyi yapmanın bilgisizlik olduğu, böyle bir işe kalkışanın azap tehdidine müstehak olduğunu da göstermektedir. Ancak şakalaşmak herhangi bir şekilde alay etmek değildir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de ondan sonraki Raşid Halifeler de şaka yaparlardı. İbn Huveyzimendad der ki: Bize ulaştığına göre adamın birisi Ubeydullah b. Hasan'ın -Küfe kadısı olduğu sırada- yanına gelmiş, onunla şakalaşmış. Ona şöyle demiş: Senin bu cübben koyun yününden midir yoksa koç yününden midir? Adam şöyle demiş: Ey Hakim, cahillik etme. Ubeydullah ona: Sen şakanın cahillik olduğunu nerede gördün ki? diye sormuş adam bu sefer ona: Bu âyet-i kerimeyi okumuştur. Bunun üzerine Ubeydullah ondan yüzçevirmiştir. Çünkü o kimsenin şaka ile alay etmeyi birbirinden ayırdedemeyen bir bilgisiz olduğunu görmüştü. Halbuki bunlardan herhangi birisinin ötekiyle bir ilgisi yoktur.

68

"Bizim için Rabbine dua et de onun mahiyetini bize iyice açıklasın" dediler. Dedi ki: "Muhakkak ki O; 'o çok yaşlı da değildir, çok genç de değildir, ikisi arasında bir dinçtir' diye buyuruyor. Artık emrolunduğunuz şeyi yapınız."

Zorluk Çıkartanlar:

"Bizim için Rabbine dua et de... dediler." Bu, onların zorluk çıkarmalarını ve emre pek itaat etmediklerini göstermektedir. Eğer emre uyup da herhangi bir ineği kesmiş olsalardı, maksat gerçekleşmiş olurdu. Fakat onlar işi sıkı tutmak istediler, Allah da onların işlerini zorlaştırdı. Bu açıklamalar İbn Abbâs, Ebû'l-Aliye ve başkalarına aittir. Hasan-ı Basrî de buna yakın bir ifadeyi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet etmektedir.

"Onun mahiyetini bize açıklasın." Âyetindeki birşeyin mahiyeti onun gerçek durumu ve bizatihi üzerinde bulunduğu haldir.

"Dedi ki: O (Allah); o, çok yaşlı da değildir, çok genç de değildir; ikisi arasında bir dinçtir." Bu âyette fiilin işlenmesinden önce neshin câiz olduğunun delili vardır. Çünkü bir inek kesilmesini emrettiği sırada herhangi bir ineğin kesilmesini gerektiriyordu. Bu ineğin niteliği artırılınca birinci hüküm bir başkasıyla neshedilmiş oldu.

Mesela: Otuz devede iki yaşına basmış dişi bir deve zekat vardır, deyip sonra da bunu üç yaşına ya da dört yaşına basmış dişi deve verileceğini belirterek neshetmesi de buna benzer. İşte burada da niteliği tesbit edilince bu önceki hükmü neshetmiş olur.

Fârid yaşlı demektir, (âyette de bunun yaşlı olmaması gerektiği belirtilmektedir). Eski şeylere de "fârid" denilir. Şair şöyle der:

"İçinde kocamış (fâridin çoğulu olan furrad kelimesi kullanılmıştır) adamların bulunduğu hevdeçler

Şakaklarımı ağarttı, işte başım bembeyaz."

Bir başkası da şöyle demiştir:

Temin olsun ki sen komşuna öyle yaşlı bir inek (fârid) verdin ki

Ona doğru güdülürken nerdeyse ayakta duramıyor."

Bir başka şair de şöyle demiştir:

"Çok eskiden beri (fârid) nice kimseler var ki bana karşı kinlidir

Onun da ay hali olan kadın gibi beklediği iddeti vardır."

"Çok yaşlı da değildir" ifadesi ineğin sıfatı

"çok genç de değildir" kelimesi de buna atfedilmiştir.

"Çok yaşlı da değildir" kelimesinin, gizli bir mübtedanın haberi olduğu da söylenmiştir. O kesmeniz istenen inek çok yaşlı bir inek değildir, demektir. (Yetmişbirinci âyet-i kerimede gelecek olan): "Tarla sürmemiş, ekin sulamamış, salimdir." kelimelerinin durumu da aynen böyledir.

Fârid (çok yaşlı) kelimesinin, pek çok doğum yapmış ve bundan dolayı karnı genişlemiş demek olduğu da söylenmiştir. Çünkü sözlükte bu kelime geniş anlamındadır. Bu açıklamayı daha sonraki bazı ilim adamları yapmışlardır.

Bikr (çok genç) ise gebe kalmamış küçük anlamındadır. el-Kutebî bunun doğum yapmış anlamına geldiğini de nakleder. İlk doğan çocuğa da bikr ismi verilir. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Ey iki bikrin bikri ve ey ciğerimin özü

Sen benim için kolun pazuya göre durumu haline geldin."

Bikr -aynı zamanda insanların da hayvanların da- erkeğin yaklaşmadığı dişi anlamındadır. Bu kelime "bekr" diye söylenirse genç deve anlamındadır.

"Avân (ikisi arasında)" kelimesi bir veya iki doğum yapmış inek demektir. Atların zıddına bu şekilde bir inek en güçlü ve en güzel çağında olur. Şair bir atı nitelendirirken şöyle der:

"Simsiyah bir at fârid (yaşlı) da değil Avan (bir veya iki doğum yapmış) da değil;

karnındaki beyazlık ayaklarına kadar uzanır."

Mücâhid der ki: İnekler hakkında "avan" peşpeşe doğum yapmış için kullanılır. Bunu dilciler de nakletmiştir. Uzunca hurma ağacına bu adın verildiği de söylenmektedir. İleri sürüldüğüne göre bu Yemen şivesinde böyledir. "Avan Savaş" tabiri ise öncesinde başka bir Savaşın olduğu Savaş hakkında kullanılır. Züheyr der ki:

"Avan (yani küçük de olmayan yaşlı da olmayan; geçmişi fazla uzun olmayan)

ısrarlı oldukça kötü insan döküntülerini

Eğri, büğrü azı dişleriyle alıp yakalayan bir Savaş kızıştı mı..."

Avan kelimesinin çoğul şeklinde gelir. "Rusul" gibi vav harfinin ötreli okuyuşu ile şeklinde çoğul yaptığı da işitilmiştir.

Emir Vücub mu İfade Eder?

"Artık emrolunduğunuz şeyi yapınız" âyeti, emri yenilemek te'kid etmek ve bu konuda işi zora koşmayı terketmek için bir uyarıdır. Ancak onlar bu işi terketmediler. Bu âyet fukahânın da belirttiği gibi emrin vücub gerektirdiğinin delillerindendir. Usul-ü Fıkıh'ta sözkonusu edildiği üzere sahih olan görüş de budur. Yine verilen emrin fevren (derhal) yapılmasının gerektiğini de göstermektedir. Bu da fukahânın çoğunluğunun kabul ettiği görüştür. Bu çoğunluk görüşünün doğruluğuna delil ise şudur: Şanı yüce Allah, emrolundukları işi hemen yapmaya kalkışmamaları üzerine onların kusurlu hareket ettiklerini ifade buyururken:

"Nihayet onu boğazladılar, fakat az kalsın yapamayacaklardı." (âyet 71) diye buyurmaktadır. Bir görüşe göre de emrin derhal yapılması gerekmez, daha sonra da yapılabilir. Çünkü şanı yüce Allah boğazlamayı geciktirdikleri ve bu hususta Hazret-i Mûsa'ya birkaç defa başvurdukları için azarlamamıştır. Bu görüşü de İbn Huveyzimendad ileri sürmüştür.

69

"Bizim için Rabbine dua et de, onun renginin ne olduğunu bize iyice açıklasın" dediler. "Muhakkak O, buyuruyor ki: Gerçekten o, bakanlara ferahlık veren rengi sapsarı bir inektir" demişti.

"Bizim için Rabbine dua et de onun renginin ne olduğunu bize iyice açıklasın." Renk (anlamına gelen: levn) çoğulu olan "elvân-renklerin" tekilidir. Siyahlık, beyazlık, kırmızılık gibi bir durumu ifade eder. Yine bu kelime tür anlamına da gelir. Belli bir huy sahibi olmayan değişik huylar gösterip duran kimse hakkında da (aynı kökten) "mütelevvin" huylan değişip duran kimse denilir. Şair der ki:

"Her gün renk renk oluyorsun

Başka türlüsü ise sana daha çok yakışır. "

Taze hurmanın renklenmesi tabiri, olgunlaşma etkileri görüldüğü vakit kullanılır. Yine hurma ağaçlarının bir çeşidi olan ve dekal diye bilinen hurma türüne de "levn" denilir. el-Ahfeş der ki: Bu anlamda kelime çoğuldur, tekili de "lîne" gelir.

"Gerçekten o, bakanlara ferahlık veren sapsarı bir inektir." Müfessirlerin çoğunluğu, o ineğin bilinen sarı renkte bir inek olduğunu kabul ederler. Ancak Mekkî, kimi müfessirlerden boynuz ve tırnakları da dahil olmak üzere sarıdır, diye bir görüş nakletmiştir. el-Hasen ve İbn Cübeyr ise şöyle demiştir: Onun sadece boynuzu ve tırnakları sarıydı. Yine el-Hasen'den nakledildiğine göre burada "sarı (safra)"ın anlamı siyahtır. Şair der ki:

"İşte ondan benim atlarım ve işte develerim

Bunların çocukları kuru üzüm gibi sarı (burada siyah anlamında)dır."

Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Çünkü zahiren anlaşılan odur. Diğer taraftan bu ancak develer hakkında mecazen bu anlamda kullanılan istisnaî bir kullanımdır. Nitekim yüce Allah:

"Her biri sanki sarı develerdir" (el-Mürselat, 77/33) diye buyurmaktadır. Bunun kullanım sebebi ise şudur: Develerin siyah olanlarının siyahlığı sarıya çalar. Eğer yüce Allah, burada (inek hakkında) siyah olduğunu murad etseydi bunu (âyet-i kerimede fâki') sapsarı diye, ayrıca te'kid etmezdi. Bu ise sarılığa has bir niteliktir. Siyahın koyuluğunu ifade etmek için böyle bir nitelemede bulunulmaz. Araplar siyahın simsiyah olduğunu ifade etmek için kelimelerini; kırmızının kıpkırmızı olduğunu ifade etmek için kelimesini; beyazın bembeyaz olduğunu anlatmak için: (.........) kelimelerini; yeşilin yemyeşil olduğunu anlatmak üzere kelimesini; sarının sapsarı olduğunu anlatmak için de kelimesini kullanırlar. Araplardan dil ve kelime nakleden lügatçiler bunu böyle belirtirler. el-Kisaî de der ki: Katıksız sarı olduğu takdirde bu kelime kullanılır.

İfkâ; kötü durum demektir. Zamanın musibetlerini anlatmak üzere "fevaki'u'd-dehr" denilir. Parmaklarını çıtlatan hakkında: denilir. İbn Abbâs'tan gelen : "Namazda iken parmak çıtlatmayı yasakladı" İbn Mâce, İkametu's-Salât 42. hadisi de bu kabildendir.

Sarı" kelimesi marife olsun nekire olsun munsarif gelmez. Çünkü bu kelimede müenneslik alameti olan hemze, kelimenin aslındandır ve bu yönüyle müenneslik "te"sinden farklıdır. Çünkü bu gibi kelimeler nekire iken munsarif olurlar. "Fâtıma ve Âişe" isimleri gibi.

"Gerçekten o, bakanlara ferahlık veren rengi sapsarı bir inektir." Yani derisinde sarıdan başka bir renk bulunmayan katıksız sarı renktedir. "Bakanlara ferahlık vermesi" ile ilgili olarak Vehb der ki: Âdeta onun derisinden güneş ışıkları çıkıyormuş gibidir. İbn Abbâs, bundan dolayı şöyle demiştir: Sanlık insanın ruhunu sevindirir. en-Nekkâş'ın da ondan naklettiğine göre, sarı ayakkabı giymek teşvik edilmiştir.

Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Sarı renkli deri ayakkabı giyen bir kimsenin kederi azalır. Çünkü yüce Allah:

"Bakanlara ferahlık veren rengi sapsarı bir inektir" diye buyurmuştur. Bunu da ondan es-Sa'lebî nakletmiştir. İbn ez-Zübeyr ile Muhammed b. Ebi Kesir ise kedere sebep teşkil ettiğinden dolayı siyah ayakkabı giymeyi yasaklamışlardır.

"Ferahlık veren"in anlamı ise hoşa giden ve beğenilen demektir. Ebû'l-Aliye der ki: Yani o inek, görünüşüyle ve şekli itibariyle birisi sapsarı, öteki ferahlık veren olmak üzere iki niteliğe sahip bir inekti. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

70

Dediler ki: "Bizim için Rabbine dua et de onun mahiyetini bize iyice açıklasın. Çünkü bize göre inekler birbirine benziyor. Allah dilerse biz gerçekten hidâyete ereriz."

"Çünkü bize göre inekler birbirine benziyor" âyeti ile onların dördüncü soruyu sordukları, fakat bu açıklamalara rağmen emri yerine getirmedikleri anlaşılmaktadır. Burada

"inekler" anlamındaki kelimenin müzekker gelmesi çoğul anlamına geldiğindendir. Bu bakımdan "benziyor" anlamındaki fiilde müzekker gelmiştir. Kurtubi der ki: "inek" anlamındaki "bakara"nın çoğulu, "bakır, bâkûr ve bakar" şekillerinde gelir. Asmaî der ki: "Bakır" kelimesi "bâkırâ"nın çoğuludur. Bunu en-Nehhâs nakletmektedir. ez-Zeccâc'ın açıklaması; bize göre tür olarak inekler birbirlerine benzemektedir, demektir. en-Nehhâs'ın belirttiğine göre el-Hasen, es-Sa'lebî'nin de belirttiğine göre el-A'rec (çünkü bize göre inekler birbirine benziyor anlamına gelen): âyetini şeklinde -şin harfini şeddeli olarak- ve bunu gelecek anlamını ifade eden müennes bir fiil olarak okumuşlardır. (Buna göre bu âyet: Çünkü ineklerin birbirine benzediğini göreceğiz, anlamına gelir). Mücâhid de onlar gibi şeklinde okumuş, ancak ayrıca araya elif koymamıştır. Ubeyy'in Mushafında ise bu kelime şeklinde şin'in şeddeli okunuşu ile yazılmıştır. Ebû Hâtim der ki: Bu yanlıştır, çünkü bu bâbda "t" harfi ancak muzari fiilde idğam edilir. Yahya b. Ya'mer ise fiili gelecek (muzari') ve inek kelimesini de müzekker yaparak şeklinde okumuştur. "H" harfini ötreli olarak şeklinde okumak da caizdir. Bunu es-Sa'lebî el-Hasen'den nakletmiştir. en-Nehhâs da şin ve ye harflerini hafif okuyarak şeklinde okumak câiz değildir, demiştir. "Te"li okuyuşta bunun câiz olması ise aslı şeklinde olduğundandır. Çünkü bu durumda iki "te" harfi yanyana geldiğinden biri hazfedilmiştir.

Bakar, bakır, beykûr, bakır kelimeleri aynı anlama gelen değişik söyleyişlerdir. Araplar bunu müzekker ve müennes de kabul ederler. İşte kelimesinin farklı okuyuşundaki bütün manalar buna racidir.

İsrailoğullarının: "Çünkü bize göre inekler birbirine benziyor" demeleri ineklerin şekillerinin birbirine benzediğinden dolayıdır. Huzeyfe b. el-Yeman'ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfte de Hazret-i Peygamber, şöyle buyurmuştur: "İneklerin yüzlerini andıran gece parçaları gibi fitneler... " Müsned, V, 391 yakın ifadelerle Hazret-i Peygamber burada bu fitnelerin birbirlerine benzeyeceğini anlatmak istemiştir. Çünkü ineklerin de yüzşekilleri birbirine benzemektedir. İsrailoğulları da bu bakımdan: "Çünkü bize göre inekler birbirine benziyor" demişlerdir.

"Allah dilerse, gerçekten biz hidâyete ereriz" âyeti ile onlar istisna yapmış oluyorlar. Bu son sorularında, bu şekilde istisna yapmakla (inşaallah demekle) belli bir dönüş ve emre itaat ifadesi vardır. Emre uygun hareket etmediklerinden dolayı da pişmanlık duyduklarını göstermektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Eğer istisna yapmamış (inşaallah dememiş) olsalardı hiçbir zaman bu ineği bulamayacaklardı."diye buyurduğu rivâyet edilmiştir. Süyûtı, ed-Dürru'l-Mensûr, I, 189. Burada ifadenin takdiri şöyledir: "Bizler hidâyet bulacağız inşaallah." Ancak burada "inşaallah (mealde Allah dilerse)"ın "hidâyete ermek"den öne alınması "inşaallah" demeye önem vermekten dolayıdır.

71

(radıyallahü anhbbim) şöyle buyuruyor dedi: "Muhakkak ki o, işe koşulmamış, arazi sürmemiş ve ekin sulamamıştır, salimdir. Hiçbir alacası yoktur." İşte şimdi hak ile geldin, dediler. Ve nihayet onu boğazladılar. Fakat az kalsın yapamayacaklardı.

"(radıyallahü anhbbim) şöyle buyuruyor dedi: Muhakkak ki o, işe koşulmamış..dır." âyetinde yer alan kelimesini Cumhûr "inek"in sıfatı olarak merfu’ okumuştur. el-Ahfeş de der ki: Bu kelime ineğin sıfatıdır, mansub okunması (üstün) câiz değildir. Ebû Abdurrahman es-Sülemî ise nefy (olumsuz) olarak ve haberi gizli kabul ederek: işe koşulan değildir" anlamında okumuştur. Bununla birlikte: "O işe koşulan bir inek olmadığı gibi tarlayı da sulamaz, o salimdir", anlamına da kabul edilebilir.

"İşe koşulmamış" kelimesinin anlamı, iş dolayısıyla o hayvan zelil olmamıştır, demektir. Bu da: Ona iş ile boyun eğdirilmemiş (ya da çalışmaktan dolayı zayıf düşmemiş) anlamındadır. Yani o çalışmaktan dolayı zayıf düşmemiş, güçlü bir inektir, demek olur.

"Arazi sürmemiş" yani o arazi süren, işe koşulan bir inek değildir. el-Hasen der ki: Bu inek yabanî bir inekti. Bundan dolayı yüce Allah, onu arazi sürmemiş, ekin sulamamış olmakla nitelendirmiştir. Yani ekin sulamak için veya üzerinde su taşımak için ele avuca gelmez. Burada yani arazi sürmemiş anlamına gelen üzerinde vakıf yapmak güzeldir. Bazıları da fiili yeni bir cümledir, o takdirde mana: "arazi sürdüğü ve fakat sulamadığı" anlamına gelir. Bu açıklamaya göre ise, işe koşulmamış anlamına gelen kelimesi üzerinde vakıf yapılır. Ancak birinci görüş iki sebep dolayısıyla daha sahihtir:

1- en-Nehhâs'ın Ali b. Süleyman'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Burada sürmüş kelimesinin yeni bir fiil olması câiz değildir. Çünkü ondan sonra "ekin sulamamış" ifadesi gelmiştir. Eğer o fiil yeni bir cümle olsaydı bir arada hem "vav" hem de (nefy edatı olan) "la" kullanılmazdı.

2- Eğer bu inek, arazi sürmüş olsaydı koşulmaktan dolayı bu arazinin onu zayıflatmış olması gerekirdi. Şanı yüce Allah ise "koşulmamış" buyurarak onun zayıflamamış olduğunu bildirmektedir.

Derim ki: "Arazi sürmemiş" âyetinin çalıştırılmanın dışında neşe ve keyfi icabı "arazi sürmüştür" anlamına gelme ihtimali de vardır. Nitekim İmru’l-Kays şöyle demiştir:

"Topraklarını döküyor, saçıp sallallahü aleyhi ve sellemuruyor ve altüst ediyor

Develeri beş defa suya gidip gelen kimsenin aşırı sıcaktan

ıslak toprağı bulmak üzere toprağı altüst etmesi gibi."

Bu açıklamaya göre, sözü geçen fiil bir başlangıç cümlesi olur "ve ekin sulamamıştır" ifadesi de ona atfedilmiş olur.

"Arazinin sürülmesi", hareket ettirilip karıştırılması demektir. Şu Hadîs-i şerîfte de bu kelime kullanılmıştır: "Kur'ân-ı Kerîm'i iyice araştırınız (karıştırınız). Çünkü o öncekilerin de sonrakilerin de ilmidir." İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, I, 229.

Bir diğer rivâyette ise -ki daha önce geçmişti-: "İlim isteyen bir kimse Kur'ân-ı Kerîm'i iyice araştırsın." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VII, 165. diye buyurulmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de de (aynı kökten olmak üzere):

"Onlar yeri sürüp altüst etmişlerdi." (er-Rum, 30/9) diye buyurulmaktadır. Yani ekin ekmek maksadıyla altüst etmişlerdi.

Hars -ileride de geleceği üzere- ekilen şey demektir.

Hayvanda Selem:

Bu âyet-i kerîme hayvanın nitelikleriyle tayin edilebileceğinin, nitelikleriyle tayin edildiği takdirde ise hayvanda selem yapmanın câiz olduğunun çok açık delilidir. Mâlik, mezhebine mensup arkadaşları, Evzaî, Leys ve Şâfiî de bu görüştedir. Nitelikleriyle tesbit ve tayin edilebilen herşeyde bu böyledir. Çünkü yüce Allah, Kitab-ı Kerîm'inde ineği âdeta yerini tutacak şekilde nitelikleriyle tesbit etmiş bulunmaktadır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Kadın bir başka kadını kendi kocasına âdeta onu görüyormuş gibi sakın nitelikleriyle anlatmasın." Buhârî, Nikâh 118; Ebû Dâvûd, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 48; Müsned, I, 387, 440, 460; ancak Müslim'de tesbit edemedik. diye buyurmaktadır. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) nitelemeyi görmenin yerini alabilecek şekilde değerlendirmiştir. Yine Hazret-i Peygamber, hata yoluyla öldürmenin diyetini kendisi hakkında ödeme yükümlülüğü getiren kişi için belli bir süreye kadar borç kabul etmiş ve hemen peşin olarak verilmesini istememiştir. Çünkü diyet olarak ödenecek hayvanların nitelikleri bellidir. Bu ise, "hayvanda selem câiz olmaz" diyen Kûfelilerden Ebû Hanîfe ve arkadaşları, Sevrî ve Hasan b. Salih'in görüşlerini reddetmektedir. İbn Mes'ûd, Huzeyfe ve Abdurrahman b. Semura'dan da bu görüş rivâyet edilmiştir. Çünkü hayvanın yürümek ve hareket etmek gibi gerçek niteliklerine vakıf olunamaz. Bütün bunlar, hayvanın değerini artırır, kıymetini yükseltir şeylerdir. Bu sûrenin sonlarında yer alan deyn (el-Bakara, 2/282) âyetinin açıklanması esnasında selemin hükmü ve şartlarına dair açıklamalar -yüce Allah'ın izniyle- gelecektir.

"Salimdir." Yani o inek, salim bir inektir. Bunun sıfat olması da caizdir. Yani o inek topallık ve diğer kusurlardan salimdir. Bu görüş Katâde ve Ebû'l-Aliye'ye aittir. Bu inek çalışmaktan yana salimdir (yani çalıştırılmamıştır) denilemez; zira zaten yüce Allah, onun işe koşulmadığını daha önceden belirtmişti. el-Hasen der ki: Yani bu hayvanın ayakları kusursuzdur, çalışmanın onda herhangi bir etkisi yoktur.

"Hiçbir alacası yoktur." Onun renginden farklı herhangi bir rengi yoktur. O baştan sona sandır. Beyazlığı, kırmızılık veya siyahlığı yoktur. Nitekim yüce Allah, bundan önce

"rengi sapsarı bir inektir" diye buyurmuştur. kelimesinin aslı şeklindedir. Bu kelime de birbirinden farklı iki ayrı renkte dokunan kumaş için kullanılan elbisenin farklı renklerle dokunmasını ifade eden tabirden alınmıştır. Yüz bölgesinde ve ayaklarında siyahlık bulunan öküz hakkında da tabiri kullanılır. İbn Arefe'nin dediğine göre, bu kelime renk anlamındadır. Duyduğu sözü değiştirmedikçe, ona başka renkler katarak değişik şekillere büründürüp onu istediği gibi süslemedikçe laf alıp götüren kimseye Jurnalci denilmez. Bu kelime aynı zamanda çokluk anlamını da ifade eder. Filân oğulları çoğaldı, demektir. Renklerini ifade etmek üzere; at için ablak, koç için ahrac, keçi için ebrak, karga için ebka', öküz için eşyeh denilir. Bütün bunlar renklerdeki alacalığı ifade etmek için kullanılır. Dilcilerin açıklaması bu şekildedir.

Vasıfları belirtilen bu ineğin niteliklerinin bu şekilde sıralanışı, onların işi sıkı tutmalarına karşılık Allah'ın da bu işi onlar için zorlaştırmasıdır. Aslında Allah'ın dini kolaylıktır. Peygamberlere ve onların dışında kalan gerçek ilim adamlarına kılı kırk yararcasına soru sormak, yerilmiş birşeydir. Allah'tan esenlik dileriz.

Bu ineğin kıssası ile ilgili birtakım rivâyetler vardır. Bunların özeti şöyledir: İsrailoğullarında bir adamın bir oğlu olur. Bunun da bir düvesi vardır. Bu düvesini bir ormanlığa bırakıp şöyle dua eder: Allah'ım, ben bu düveyi Sana bu çocuk adına emanet bırakıyorum der ve bu adam ölür. Küçük çocuğun yaşı ilerleyince annesi ona -ki annesine karşı çok iyi davranırdı-: Senin baban senin adına, Allah'a bir düveyi emanet vermişti, git onu al, der. Çocuk gider. İnek onu görünce onun yanına gelir. O da bu ineğin boynuzunu yakalar. -Bu inek evcil değildi.- İneği boynuzundan tutup annesine doğru götürmeye koyulur. İsrailoğulları onu görür ve bu ineğin kesmekle emrolundukları ineğin niteliklerine sahip olduğunu görürler. Onu satın almak üzere onunla pazarlık ettiler, ancak o onlardan oldukça yüksek bir fiyat istedi. İkrime'den rivâyet edildiğine göre, o ineğin değeri üç dinar imiş. Bunu gören İsrailoğulları onunla Mûsâ (aleyhisselâm)'ın yanına gittiler ve: Bu adam bize büyük bir haksızlık ediyor dediler. Hazret-i Mûsâ onlara: Kendisine ait olan mülkte onu razı ediniz, dedi. Bu ineği ondan ağırlığı bedelinde satın aldılar. Bu görüş Abîde'den nakledilmiştir. es-Süddî ise der ki: Ağırlığının on katı ile ondan aldılar. Derisini dolduracak kadar dinarla alındığı da söylenmiştir. el-Mekkî'nin zikrettiğine göre bu inek semadan inmiştir. Yeryüzündeki ineklerden değildi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"İşte şimdi hak ile geldin dediler." Katâde'ye göre; yani hakkı gereği gibi açıkladın, dediler.

el-Ahfeş 'ın vasıl elifini katı' ile şeklinde -ya Allah denildiği gibi- okunduğunu nakletmektedir.

Bir başka okuma şeklini de vav'ın tesbiti ile yani med harfi okunuşu ile şeklini de nakletmiştir. Medinelilerin ve Ebû Amr'ın:

"ilk âd" (en-Necm 53/50) şeklinde okumalan da buna benzer. Kûfeliler ise hemzeli olarak şeklinde okumuşlardır. Medineliler ise iki sakin bir araya geldiğinden dolayı vav'ın hazfedilmesiyle birlikte hemzeyi hafifleterek şeklinde okurlar.

ez-Zeccâc der ki: şimdi" kelimesi elif-lâm'lı sair kelimelerden farklı olduğundan dolayı fethalı olarak mebnidir. Çünkü elif-lâm ahid için gelmemiştir. Mesela: sen şu ana kadar buradasın, derken "şu vakte kadar burdasın" demektir. İşte bu bakımda mebni bir kelime olarak, iki sakin arka arkaya geldiğinden dolayı "nün" harfi de üstün almıştır. Bu kelime; ile gelecek arasındaki zamanı (hali) ifade eder.

"Nihayet onu boğazladılar, fakat az kalsın yapamayacaklardı." Sîbeveyh, az kala yapacaktı; ifadesinin kullanılmasını Belki'ye benzeterek, uygun bulmakadır. Buna dair açıklamalar bu sûrenin baş taraflarında (2/20. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu âyet onların ineği boğazlamaktaki işi ağırdan aldıklarına, Allah'ın emrini hemen ifa etmek için gösterdikleri gayretin azlığına dair bir haberdir. Muhammed b. Ka'b el-Kurazî ise; pahasının çok yüksek oluşundan dolayı neredeyse yapamayacaklardı, demiştir.

Onların bu şekilde gecikmelerinin sebebi ise, aralarından katilin bilinmesi ile kendilerinin rezil olmaktan korkmaları olduğu da söylenmiştir. Bu görüş Vehb b. Münebbih'ten nakledilmiştir.

72

Hani siz bir canı öldürmüştünüz de hakkında birbirinizle anlaşmazlığa düşmüştünüz. Halbuki Allah, sizin gizlediğiniz şeyi açığa çıkarandır.

"Hani siz bir canı öldürmüştünüz de hakkında birbirinizle anlaşmazlığa düşmüştünüz.." Bu âyet, kıssanın baş tarafından önce gelir. Bunun takdirî ifadesi şöyledir: Hani siz bir canı öldürmüştünüz de hakkında birbirinizle anlaşmazlığa düşmüştünüz. Bunun üzerine de Mûsâ: "Muhakkak Allah size şunu şunu emrediyor..." demişti. Bu âyet yüce Allah'ın:

"Kendisinde eğrilikten eser bulunmayan o dosdoğru Kitabı, kulu üzerine indiren Allah'a hamdolsun." (el-Kehf, 18/1-2) âyetine benzemektedir. Yani, kuluna kitabı dosdoğru olarak indiren ve kendisinde bir eğrilik olmayan.... demektir. Buna benzer anlatımlar pek çoktur. Biz buna dair açıklamaları kıssanın baş taraflarında belirtmiştik.

Bu kişinin öldürülüş sebebi hakkında iki görüş vardır. Birisine göre öldürülüş sebebi, onun güzel kızı ile kızın amcasının oğlunun evlenmek istemesine rağmen amcasının bunu engellemesidir. O da amcasını öldürür, onu bulunduğu köyden bir başka köye alıp götürür ve orada bırakır. İki köy (veya kasaba) arasına bıraktığı da söylenmiştir.

İkinci görüşe göre, mirasına konmak üzere onu öldürmüştür. Çünkü katil fakir idi. Ayrıca onun katillerinin Sıptlardan birisi olduğunu da iddia etmişti. İkrime der ki: İsrailoğullarının oniki kapısı bulunan bir mescidi vardı. Her bir kavim (sıbt) o kapıdan girerdi. Sıbtlardan birisinin kapısında bir maktul buldular. Bunlar ötekilerinin aleyhinde iddiada bulundular. Ötekiler de berikilerin aleyhinde iddiada bulundular. Daha sonra Hazret-i Mûsa'nın huzuruna mahkemeleşmek üzere gittiler. Hazret-i Mûsâ da onlara:

"Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor" (67. âyet) diye buyurur.

Âyet-i kerimede geçen anlaşmazlığa düşmüştünüz" kelimesi, Mücâhid'in görüşüne göre ihtilafa ve anlaşmazlığa düşmüştünüz demektir. Kelimenin aslı şeklinde olup te harfi de harfine idğam yapılmıştır. İdğam edilmiş harfle sakin olduğundan dolayı başlamak câiz olmadığıdan dolayı başına bir vasıl elifi eklenerek bu hali almıştır.

"Halbuki Allah sizin gizlediğiniz şeyi açığa çıkarandır."

Mirasına konmak üzere onu öldürdüğünü kabul eden görüşü esas aldığımız takdirde -Abide es-Selmanî'ye göre- ta o zamandan beri kasten öldüren kişi miras alamıyordu. İbn Abbâs der ki: Bu adam amcasını, mirasını almak üzere öldürmüştür. İbn Atiyye der ki: Bizim şeriatimizde de hüküm bunun gibidir.

Kasten Öldüren Miras Alamaz:

İmâm Mâlik -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- "Muvatta’'" adlı eserinde Uhayha b. el-Culah'ın amcası ile ilgili durumunun katilin miras almamasının sebebi olduğunu nakletmektedir. Muvatta’', Ukûl 11.

Daha sonra bu hüküm, cahiliyye döneminde karşılaşılan birçok olayın hükmünde olduğu gibi İslâm'da da sabit bir hüküm olarak kalmıştır. Kasten öldüren kimsenin diyetten olsun, maktulun malından olsun hiçbir miras alamayacağı hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Bunlardan tek istisna hepsi de bid'at ehli olan ve Cumhûrun kanaatine istisna teşkil eden bazı kimselerdir. Ancak hata yoluyla öldüren kişi maldan miras almakla birlikte diyetten miras alamaz. Bu görüş Mâlik, Evzai, Ebû Sevr ve Şâfiî tarafından kabul edilmiştir. Çünkü hata yoluyla öldüren kimse öldürdüğü kimsenin mirasını ve malını almak üzere öldürmüştür, diye itham edilememektedir.

Süfyan-ı Sevrî, Ebû Hanîfe ve arkadaşlan ile bir başka görüşünde Şâfiî kasten veya hata yoluyla öldürmüş olsun katil maldan da diyetten de miras almaz, demişlerdir. Aynı zamanda bu Şureyh'in, Tâvus'un, Şa'bi ve Nehaî'nin de görüşüdür. Bunu en-Nehaî, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali ve Hazret-i Zeyd'den de rivâyet etmiştir. Onlar şöyle derler: Kasten öldüren olsun hata yoluyla öldüren olsun hiçbir şeyi miras alamaz. Mücâhid'den ise bu her iki görüş de rivâyet edilmiştir. Basralılardan bir kesim de şöyle demektedir: Hata yoluyla öldüren kişi diyetten de maldan da miras alır. Bu görüşü Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) nakletmiştir.

Bu konuda Mâlik'in görüşü daha sahihtir. Nitekim buna dair açıklamalar ileride miras hukukuyla ilgili âyetin (en-Nisa, 4/11-14) tefsiri yapılırken -yüce Allah'ın izniyle- gelecektir.

73

"Onun bir parçasıyla ona vurun! dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir ve size âyetlerini gösterir. Akıl erdiresiniz diye."

"Onun bir parçasıyla ona vurun dedik." Bu parçanın, konuşma aracı olduğundan dolayı ineğin dili olduğu söylenmiştir. Kuyruk sokumu olduğu da söylenmiştir. Çünkü insanın hilkati onda terkip edilmiştir. "Baldırı ile kemiklerinden bir kemik ile" de söylenmiştir. Kesinlikle söylenebilecek şey ineğin organlarından bir organ ile vurulduğudur. Bu şekilde ona vurulunca canlandı, kendisini öldüreni haber verdi ve eskisi gibi ölü düşüverdi.

Maktulün Sözüne, Kasâmede İtibar Edilir mi?:

Maktulün: "kanım filandadır" yahut "filan kişi beni öldürdü" demesi ile kasame yapmanın sahih olacağına, İbn Vehb ile İbnu'l -Kasım'dan gelen rivâyete göre İmâm Mâlik -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- (bunu) delil göstermiştir. Şâfiî ve ilim adamlarının çoğunluğu ise bunu kabul etmemekte ve doğru görüşün aksi olduğunu ileri sürmektedirler. Çünkü onlara göre maktulün : Kanım filandadır veya filan kişi beni öldürdü, demesi doğru da yalan da olabilen bir haberdir. Aleyhinde iddiada bulunulan şahısın kanının koruma altında olduğu, kesin delil olmadıkça o kanı dökmenin mubah olamayacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Kesin kanaatin bulunduğu yerde ise ihtimal ile amel edilmez. Dolayısıyla maktulün, "kanım filandadır" demesine itibar etmek batıldır. İsrailoğulları arasında öldürülen şahısın bunu söylemesi ise bir mucize idi ve yüce Allah, onu dirilteceğini haber vermişti. Bu aynı zamanda ihtimalin sözkonusu olmayacağı şekilde kesin olarak katilinin kim olduğunu da haber vereceğini ihtiva etmektedir. Dolayısıyla bu iki husus arasında fark vardır.

İbnu'l-Arabî der ki: Mucize maktulün diriltilmesindedir. O hayat bulunca onun söylediği söz, kabul veya reddedilmek açısından bütün insanların sair sözlerine benzer. İşte bu, Mâlik dışında kimsenin farkına varamadığı ilimin oldukça incelikli bir meselesidir. Kur'ân-ı Kerîm'de ise bu kişi haber verdiği takdirde doğru söylemesi gerekir, diye bir ifade yoktur. Bununla birlikte Allahü teâlâ'nın onlara kasame yapmalarını emretmiş olma ihtimali de vardır. Ancak Buhârî, Şâfiî ve bir grup ilim adamı bunu uzak bir ihtimal görerek şöyle demişlerdir: Böyle bir kimsenin bir dirheme dair yapacağı açıklama kabul edilmezken kan ile ilgili (katili hakkında) söyleyeceği söz nasıl kabul edilir?

Kasamenin Hükmü:

İlim adamları, kasame ile hüküm verme hususunda farklı görüşlere sahiptir. Salim, Ebû Kılabe, Ömer b. Abdülaziz, el-Hakem b. Uyeyne'den kasameye dayanarak hüküm verme hakkında herhangi bir kanaat belirtmedikleri rivâyet edilmiştir. Buhârî de buna meyyaldir. Çünkü o, ilgili olmayan yerinde Kasame hadisini de kaydetmiştir. Cumhûr ise şöyle demiştir: Kasameye dayanarak hüküm vermek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan sabittir. Daha sonra kasameye dayanarak hüküm vermenin keyfiyeti hakkında farklı görüşler ortaya atmışlardır. Bir kesim şöyle der: Önce iddia sahipleri yemin ederler. Eğer yemin ederlerse (diyeti) hak ederler. Şayet iddia sahipleri yemin etmezlerse bu sefer aleyhlerinde iddiada bulunulan kimseler elli yemin ederler ve ibra olurlar. Bu Medinelilerin, Leys'in, Şâfiî'nin, Ahmed'in ve Ebû Sevr'in görüşüdür. Huveyyisa ve Muhayyisa'nın durumunu nakleden hadis de bunu gerektirir. Sözkonusu bu hadisi hadis İmâmlan olan Mâlik ve başkaları rivâyet etmiştir. Kasâme'ye dair bu hadis ve başkaları şu kaynaklarda - bazı farklılıklarla birlikte- yer almaktadır. Buhârî, Ahkâm 38; Müslim, Kasâme 6; Ebû Dâvûd, Diyât 8; Nesâî, Kasâme 3; İbn Mâce, Diyât 28; Muvatta’', Kasâme 1; Müsned, IV, 3.

Bir başka kesim, önce haklarında iddiada bulunulan kimselerin yemine başlayacaklarını ve yemin edip ibra olacaklarını söylemişlerdir. Bu görüş de Ömer b. el-Hattâb, Şa'bî ve Nehaî'den rivâyet edilmiştir. Sevrî ve Kûfeli fakihler de bu görüştedir. Delil olarak da Şu'be b. Ubeyd b. Buşeyr b. Yesâr'dan gelen rivâyeti gösterirler. Bu rivâyette şöyle denilmektedir: Yemine, aleyhlerinde iddiada bulunulan kimseler olan yahudiler başladılar. Yine bunlar Ebû Dâvûd'un ez-Zührî'den, onun Ebû Seleme b. Abdurrahman'dan, onun ensardan birtakım kimselerden yaptığı şu rivâyeti delil gösterirler: Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) önce yahudilere: "Sizden elli erkek yemin eder mi?" demiş, onlar bunu kabul etmeyince ensâra: "Haydi siz hakkınızı elde ediniz" demiş, bu sefer onlar da şöyle dediler: Ey Allah'ın peygamberi biz, gayba dair yemin mi edelim? Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yahudiler tarafından diyet ödenmesi hükmünü verdi. Çünkü maktul aralarında bulunmuştu. Ebû Dâvûd, Diyât 9.

Bu görüşün sahipleri ile Hazret-i Peygamber'in: "Fakat yemin müddea aleyhe aittir" Buhârî, Rehn 6, Şehâdât 1; Müslim, Akdiye 1, 2; Ebû Dâvûd, Akdiye 23; Tirmizî, Ahkâm 12 vs... âyetini da delil gösterirler. İşte bu Hadîs-i şerîf ile müddea aleyhlerin yemin edecekleri tayin edilmektedir. Bu görüşün sahipleri devamla şöyle derler: İşte bu, davalarda kesin olarak kabul edilen aslî bir ilkedir. Şeriat da bunun hikmetine Hazret-i Peygamber'in şu âyeti ile dikkat çekmiştir: "Eğer insanlara iddiada bulundukları için (istedikleri) verilecek olursa birtakım kimseler birtakım erkeklerin kanlarını, mallarını iddia eder. Şu kadar var ki yemin etmek müddea aleyhe düşer." Buhârî, Tefsir 3. sûre b. 3; Müslim, Akdiye 1; Nesâî, Kudât 3.

Birinci görüşün sallallahü aleyhi ve sellemunucuları, bunların görüşlerini reddederek şöyle derler: Sa'id b. Ubeyd'in, yahudilere diyet ödetildiğini belirten hadisi, hadis ehline göre bir vehimdir. en-Nesâî, bu hadisi rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Bildiğim kadarıyla (başka raviler) bu rivâyette Said'e uygun şekilde rivâyette bulunmamışlardır. Diğer taraftan Buşeyr'in Sehl'den rivâyet ettiği ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın iddia sahipleriyle yemine başladığını belirten Hadîs-i şerîfi Yahya b. Said, İbn Uyeyne, Hammâd b. Zeyd, Abdulvahhab es-Sakafî, Îsa b. Hammâd ve Bişr b. el-Mufaddal da kesintisiz bir senet ile rivâyet etmişlerdir. İşte bu hadisi, bu şekilde rivâyet edenlerin sayısı yediyi bulmaktadır. Bu hadisi her ne kadar Mâlik mürsel olarak rivâyet etmiş ise de hadis hafızları bunu mevsul olarak rivâyet etmiştir. Ayrıca bu Said b. Ubeyd'in rivâyet ettiği hadisten da daha sahihtir.

Ebû Muhammed el-Asilî der ki: Vahid bir haber ileri sürülerek topluluğun rivâyet ettiği habere, itiraz etmek câiz değildir. Üstelik Said b. Ubeyd naklettiği hadisinde şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) zekat develerinden yüz deve vererek onun diyetini ödemiştir. Halbuki zekat, diyetler için verilmez. Ve zekat alma ehliyetine sahip olmayan kimselerle bu konuda sulh yoluna gidilmez. Ebû Dâvûd'un rivâyet ettiği hadis ise mürseldir. Dolayısıyla muttasıl (senedinde kesinti bulunmayan) sahih hadislere o hadisle karşı çıkılmaz. Yine bu birinci görüşün sahipleri konu ile ilgili asıl kaideye sarılmak hususunda şöyle cevap verirler: Bu hüküm (kasameye dair yeminlerin bu şekilde yapılacağı hükmü) kanların dökülmesinin haram olması dolayısıyla başlı başına bir asıldır. İbnu'l-Münzir de şöyle demektedir:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın beyyineyi müddaiye (davacıya) yemini de müddea aleyhe (davalıya) ait olarak tesbit ettiği sabittir. Bunun zahirine göre hüküm vermek icabeder. Bundan şanı yüce Allah'ın Kitab-ı Kerîm'inde veya Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıtasıyla herhangi birşey hakkında özel bir hüküm koyması istisna edilir. O vakit hakkında özel hüküm bulunan şey bu konudaki haberin verdiği genel kapsamdan istisna edilir. Kitabın konu ile ilgili delil olduğu hususlardan birisi de zina iftirasında bulunan kimseye, eğer iftirada bulunduğu kişinin hakkında doğru söylediğine dair lehine şahitlik edecek dört şahidi bulunmuyor ise, o takdirde iftira edene had vurulması gereğini ifade eder. Yine kendi hanımına zina isnad eden kişinin özel hükmü ise şöyledir: Eğer dört defa doğru söylediğine dair şahitlik ederse, ona uygulanacak olan had düşer. Sünnetin bu konuda özel olarak tahsis ettiği hüküm ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kasameye dayanarak hüküm vermesi olayıdır. İbn Cüreyc'in Atâ'dan, onun Ebû Hüreyre'den rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Beyyine, iddiada bulunan kimseye, yemin de inkâr edene düşer. Kasame bundan müstesnadır." Bu hadisi de Darakutnî rivâyet etmiştir. Darakutnî, IV, 218.

İmâm Mâlik, bu mes'eleye dair Muvatta’' adlı eserinde yeterince delil göstermiş bulunmaktadır. Konuyu oradan dikkatle takib edebilirsiniz. Bk. Muvatta’', Kasame 1, 2.

Kasame ile Kısas Gerekir mi?:

Kasame yoluyla kısasın gerekip gerekmeyeceği hususunda da ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. Bazıları kasame ile kısasın gerekeceğini kabul etmişlerdir. Bu, Mâlik, Leys, Ahmed ve Ebû Sevr'in görüşüdür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Huveyyisa, Muhayyisa ve Abdurrahman'a: "Yemin eder ve adamınızın kanına hak kazanır mısınız?" diye söylemiştir. Ebû Dâvûd'un da Amr b. Şuayb'den, onun babasından, onun dedesinden rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Nadr b. Malikoğullarından bir kişiyi kasame sonucunda öldürmüştür. Ebû Davûd, Diyât 8.

Darakutnî der ki: Amr b. Şuayb'ın babasından onun dedesinden yoluyla rivâyet ettiği nüshası (hadis mecmuası) sahihtir. Aynı şekilde Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr de Amr b. Şuayb'ın hadisini sahih kabul eder ve onu delil gösterir. Buhârî der ki: Ben Ali b. el-Medinî'nin, Ahmed b. Hanbel'in, Humeydî'nin, İshak b. Raheveyh'in onu delil gösterdiklerini gördüm. Bunu Darakutnî Sünen'inde kaydeder.

Bir başka kesim ise kasame sonucu kısas gerekmediği görüşündedir. Onlara göre, gereken sadece diyettir. Bu görüş Hazret-i Ömer ve İbn Abbâs'tan rivâyet edilmiştir. en-Nehaî ve el-Hasen'in görüşü de budur. es-Sevrî, Kûfeliler, Şâfiî ve İshak da bu kanaattedir. Bunlar Mâlik'in, İbn Ebi Leyla b. Abdullah'tan, onun Sehl b. Ebû Hasme'den, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den ensara dediği şu sözleri delil göstermişlerdir: "Ya onlar adamınızın diyetini verirler veya onlara karşı Savaş ilan edildiğini bilsinler." Buhârî, Ahkâm 38; Müslim, Kasame 6; Muvattâ, Kasame 1.

Bu görüşü savunanlar derler ki: İşte bu diyete delildir, kısas yapılacağına delil değildir. Hazret-i Peygamber'in az önce geçen ve Huveyyisa, Muhayyisa ve Abdurrahman'a söylediği belirtilen "adamınızın kanına hak kazanırsınız" âyeti, sizin maktulünüzün kanının diyetini hakedersiniz, demektir. Çünkü yahudiler, onların adamları (arkadaşları) değildir. Adamının diyetine hak kazanan kimse ise onun kanına hak kazanmış demektir. Çünkü diyet kasten öldürme halinde de alınabilir. O bakımdan bu da kana (onun diyetine) hak kazanmak demek olur.

Kasamenin Gereği İçin Levs ve Mahiyeti:

Kasameyi gerektiren husus olan "levs"in bulunması kaçınılmazdır. Levs; öldürme iddiasında bulunanın doğru söylediğine dair galip bir zan uyandıran bir emaredir. Öldürmeyi gördüğüne dair adil bir kişinin şehadette bulunması yahut öldürülen kimsenin kanına bulanmış bir şekilde görülürken itham edilen kişinin de çevresinde veya onun yakınında, üzerinde öldürme izleri taşıyarak görülmesi gibi.

Levs ve ona dayanarak hüküm vermek hususunda da farklı görüşler vardır. Mâlik der ki: Levs maktulün: Kanım filandadır, demesidir. Adaletli bir şahit de levstir. İbnu'l-Kasım'ın ondan (Malikten) yaptığı rivâyette de böyle denilmektedir. Eşheb ise Mâlik'ten adil olmayan şahit ile ve kadın ile birlikte yemin ettirileceği görüşünü rivâyet etmektedir. İbn Vehb de kadınların şahitliğinin de levs olduğunu rivâyet etmiştir. Muhammed İbnu'l-Kasım'ın zikrettiğine göre tek bir kadının şehadeti değil de iki kadının şehadeti bir levstir. Kadı Ebû Bekr İbnu'l-Arabî der ki: Levs hakkında pek çok ihtilaf edilmiştir. Mezhepte meşhur olan görüş levsin adaletli bir şahid olduğudur. Muhammed (İbnu’l-Kasım) der ki: Bu benim için daha uygun görülmektedir. (İbnu'l-Arabî) der ki: İbnu'l-Kasım ve İbn Abdu'l-Hakem de bu görüşü kabul etmişlerdir.

Abdülmelik b. Mervan'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Yaralı veya vurulmuş bir kimse kanım filan kişidedir, deyip ölse kasame yapılır. İşte Mâlik ve Leys b. Sa'd da bu görüştedir. Mâlik görüşüne delil olarak İsrailoğulları arasında öldürülen kişinin: Beni filan kişi öldürdü, demesini delil göstermiştir.

Şâfiî de der ki: Levs adaletli şahittir veya adil olmasalar bile bir beyyine getirmektir. es-Sevrî ve Kûfeliler ise sadece maktulün (bölgede) bulunması ile kasamenin yapılmasını öngörmüşler ve bu konuda maktulün söz söylemesine veya şahide ihtiyaç görmemişlerdir. Şöyle derler: Maktul, bir kavmin bulunduğu mahallede bulunacak olur ve onun üzerinde öldürme izi varsa o yerde bulunan ahâli onu öldürmediklerine dair yemin ederler ve o takdirde de onun diyetini öderler. Eğer üzerinde öldürme izleri bulunmuyor ise belli bir kişinin aleyhine beyyine ortaya konulmadıkça âkilenin herhangi birşey ödemesi gerekmez.

Süfyan da der ki: İşte bu bize göre üzerinde icma'a varılan hususlardandır. Ancak bu zayıf bir görüştür. Bu görüşleriyle ilim ehline muhalefet etmişlerdir. Bu konuda onlardan önce böyle bir görüş ortaya atan olmamıştır. Ve bu Kur'ân'a ve sünnete de aykırıdır. Çünkü bu görüş ile aleyhlerine sabit olmuş bir beyyine ve onlar tarafından yapılmış bir ikrar bulunmaksızın akileye bir mal ödeme mükellefiyeti getirilmektedir.

Mâlik ve Şâfiî ise şu görüştedir: Maktul eğer bir topluluğun kaldığı mahallede bulunacak olursa onun kanı hederdir. Onun bulunduğu yere evi en yakın olan kişi sorumlu tutulmaz. Çünkü maktul bir başka yerde öldürülüp ondan sonra başkasını bu işe bulaştırmak kastıyla başkalarının kapısı önünde bırakılabilir. Böyle birşey dolayısıyla kimse sorumlu tutulamaz. Kasamenin gereğine dair şart gördükleri sebepler oluşmadıkça, böyle birşey dolayısıyla kimse sorumlu tutulamaz. Ömer b. Abdüzaziz de şöyle demiştir: İşte bu, hakkında kıyâmet gününde yüce Allah hükmünü verinceye kadar hüküm vermenin erteleneceği hususlardan bir tanesidir.

Kasame îçin Levsi Gerekli Görenler:

el-Kasım b. Mes'ade der ki: Nesâî'ye şöyle dedim: Mâlik, levs ile olmadıkça kasameyi kabul etmiyor. Peki kasame ile ilgili hadisi orada levs sözkonusu edilmediği halde ne diye Kitabında kaydetmiştir. Nesâî şöyle dedi: Mâlik onlarla yahudiler arasında bulunan düşmanlığı levs gibi değerlendirmiş ve levsi de ölenin sözlerini de düşmanlık seviyesinde değerlendirmiştir.

İbn Ebi Zeyd der ki: Bunun asıl delili, İsraiîoğulları kıssasında şanı yüce Allah'ın ineğin bir parçasıyla vurulup da maktulü diriltmesi, onun da: Beni filan kişi öldürdü demesi ile düşmanlığın bir levs olarak kabul edilmesidir.

Şâfiî der ki: Biz -önceden de geçtiği üzere- maktulün söylediği sözü levs olarak görmüyoruz. Yine Şâfiî der ki: Eğer ensar ile yahudiler arasında olduğu gibi açık bir düşmanlık, iki ayrı topluluk arasında varsa ve öldürülen kişi bu iki kesimin bulunduğu yerden birisinde bulunur, orada da onlardan başka kimse oturmuyor ise o maktul hakkında kasame vacip olur.

Kira ile Oturulan Bir Mahallede Maktul Bir Kimse Bulunursa:

Sahipleri tarafından başkalarına kiraya verilen bir mahallede maktulün bulunması hususunda fukahanın farklı görüşleri vardır. Re'y ashabı şöyle der: Maktulün diyeti hıtta Burda "hıtta" dan kasıt, belde fethedildikten sonra İmâm'ın ganimet sahipleri arasında orayı paylaştırması sonucu ilk sahiplere pay olarak düşen yerlerdir. (Zuhayli, a.g.e., VI, 407; dn: 1) ehline (o mahallenin kurucusu olan asıl sahiplerine) aittir. Mahallede sakin olan (kiracılar) üzerinde herhangi bir sorumluluk yoktur. Eğer bunlar evlerini sattıktan sonra orada bir maktul bulunursa, o takdirde diyet satın alana düşer, sakinlere birşey ödemek düşmez. Şayet evin asıl sahipleri orada bulunmuyor ve evlerini kiraya vermiş iseler kasame ve diyet hazır bulunmayan ev sahiplerine düşer. Maktulün aralarında bulunduğu sakinlere birşey düşmez.

Ancak aralarından Ya'kub (b. İbrahim, yani Ebû Yûsuf) bu görüşten vazgeçerek şöyle der: Kasame ve diyet evlerde sakin olanlara düşer. Bu görüş ' İbn Ebi Leyla'dan da nakledilmiştir. O bu görüşüne Hayber halkının Hayber'de işçi olarak sakin olduklarını, orada çalıştıklarını ve maktulün onlar arasında bulunduğunu belirterek delil gösterir.

es-Sevrî der ki: Biz de şöyle deriz: O (kasame ve diyet) asıl sahiplerine yani o evlerin sahiplerine aittir. Ahmed der ki: Doğru görüş diyette değil de kasame hususunda İbn Ebi Leyla'nın görüşüdür. Şâfiî de der ki: Bütün bunların hepsi arasında fark yoktur. Ortaya konulacak bir beyyine ile olmadıkça yahut da kasame yapmayı gerektirip de veliler yemin etmedikçe kısas da olmaz, diyet de olmaz. İbnu'l-Münzir der ki: Bu en sahih görüştür.

Kasamede Yemin Sayısı:

Kasamede elli yeminden daha aşağı yemin edilmez. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Huveyyisa ve Muhayyisa ile ilgili Hadîs-i şerîfte: "Sizden elli kişi onlardan bir kişi aleyhine yemin eder" demiştir. Eğer hak sahibi olanlar elli kişi iseler onlardan her birisi bir tek yemin eder. Bundan daha az iseler veya yeminden affedilmesi câiz olmayan kimse yemin etmek istemese sayılarına göre (elli yemin buluncaya kadar) herkes yemini tekrar eder. Kasten öldürmede ise erkek iki kişiden daha aşağısı yemin etmez. Tek bir erkek veya tek bir kadın bu durumda yemin etmez. Maktulün velileri ve velilerin kendilerinden yardım aldığı asabeden olan kimseler (toplam) elli yemin ederler. Bu Mâlik, Leys, Sevrî, Evzai, Ahmed ve Davud'un görüşüdür.

Mutarrifin Mâlik'ten yaptığı rivâyete göre ise, müddea aleyh ile birlikte kimse yemin etmez. Bizzat kendileri -tek veya daha fazla kişi olmaları halinde olduğu gibi- elli yemin ederler ve böylelikle kendilerini ibra ederler. Bu Şâfiînin de görüşüdür. Şâfiî der ki: Mirasçıdan başkası yemin etmez. Öldürme, ister kasten olsun ister hata yoluyla olsun farketmez. Bizatihi mülk kendisinin olan ve Allahu Teala'nın mirastan kendisine mülk tesbit ettiği kimse dışındakiler de bir mal hakkında yemin edip o mala hak kazanamaz. Mirasçılar da mirastaki payları oranında yemin ederler. Ebû Sevr de bu görüştedir. İbnu'l-Münzir de bu görüşü tercih etmiştir. Sahih olan da budur. Çünkü aleyhinde iddiada bulunulmayan bir kimsenin yemin etmesini gerektiren bir sebebin de ona yöneltilmesi sözkonusu değildir. Diğer taraftan bu yeminlerin maksadı davadan ibra olmaktır. Aleyhinde iddiada bulunulmayan bir kimse ise zaten bendir.

İmâm Mâlik, hataen öldürme hakkında da şöyle der: Bu hususta tek bir erkek ve tek bir kadın yemin eder. Onlardan herhangi birisinin veya daha fazla sayıdaki kişinin yaptıkları yemin sayısı elliye tamamlandı mı yemin eden kendi mirastaki payına hak kazanır. Yemin etmeyi kabul etmeyen kimse ise birşey hak etmez. Yemin esnasında hazır bulunmayan kimse daha sonradan gelecek olursa, hazır bulunduğu takdirde mirasına uygun olarak, etmesi gereken yeminleri, geldikten sonra eder. Bu, Mâlik'ten nakledilen meşhur görüştür. Onun hata yoluyla öldürmede kasame yapılacağı görüşünde olmadığına dair rivâyet de vardır.

Kasame ile ilgili mes'elelerin tamamı, bunun fer'î mes'eleleri ve bunlara dair hükümler fıkıh kitaplarıyla mezhepler arası görüş ayrılıklarını ele alan kitaplarda bütünüyle ele alınmıştır. Bu konuda bizim sözünü ettiklerimiz ise yeterlidir. Başarıya ulaştıran Allah'tır.

Bu Kıssa ve Bizden Öncekilerin Şeriati:

Burada geçen Bakara kıssası bizden öncekilerin şeriatinin de bizim için şeriat olduğunun delilidir. Kelamcılardan birçok taife ve fukahadan bir grup bu görüştedir. el-Kerhî de bunu tercih etmiş, bizim Mâlikî mezhebine mensup Kadi İbn Bukeyr de bunu açıkça ifade etmiştir. Kadı Ebû Muhammed Abdülvehhab da şöyle der: Mâlik'in hüküm çıkarma usulü ve kitaplarında görüldüğü şekliyle delil çıkarma yöntemi de bunu gerektirir. Şâfiî de buna meyletmiştir.

"İşte onlar Allah'ın kendilerine hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy" (el-En'am, 6/190) âyet-i kerimesi açıklanırken bu hususa dair etraflı bilgiler -yüce Allah'ın izniyle- oranda verilecektir.

Ölüleri Dirilten Allah:

"İşte Allah ölüleri böyle diriltir." Bu kişiyi ölümünden sonra nasıl dirilttiyse, işte ölen herkesi Allahu Teala böylece diriltecektir.

"Ve size âyetlerini" alametlerini ve kudretini

"gösterir. Akıl erdiresiniz diye." Akıl edesiniz diye. Buna dair açıklamalar daha önce (el-Bakara, 2/21'in tefsirinde) geçmişti. Yani O'na isyan etmekten uzak olasınız diye. Akıl, birşeyden alıkonmak anlamındadır. Koruyucu kalelere de "me'âkil (tekili ma'kil)" ismi verilir.

74

Bundan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Onlar taş gibi veya taştan daha katı kesildi. Çünkü öyle taşlar vardır ki, ondan ırmaklar kaynar. Yine öyle taşlar vardır ki yarılıp ondan su fışkırır. Öylesi de vardır ki, Allah korkusundan yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.

Katılaşan Kalpler:

"Bundan sonra yine kalpleriniz katılaştı." Kasvet; sertlik, katılık kuruluk demektir. Kalplerin Allah'a yönelmekten, Allah'ın âyetlerine boyun eğip itaat etmekten uzak kalması, bundan bir eser taşımaması demektir. Ebû'l-Âl-iyye, Katâde ve başkaları şöyle demektedir: Kasıt, bütün İsrailoğullarının kalpleridir. İbn Abbâs da şöyle demiştir: Kasıt, maktulün mirasçılarının kalpleridir. Çünkü onlar maktul dirilip katilinin kim olduğunu haber verip tekrar ölünce öldürülmüş olduğunu reddettiler ve: Bu, yalan söyledi, dediler. Onlar bu sözü, o büyük mucizeyi gördükten sonra söylediler. O bakımdan hiçbir vakit kalpleri bu kadar kör olmadığı gibi, bundan sonra da peygamberlerini bu kadar ileri derecede yalanlamış değildiler. Şu kadar var ki, katilin öldürülmesi ile Allah'ın hükmü uygulanmıştır.

Tirmizî, Abdullah b. Ömer'in şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah'ı zikretmeksizin çok fazla söz söylemeyiniz. Çünkü Allah'ı zikretmeksizin çokça konuşmak kalp için katılıktır. Allah'tan insanlar arasında en uzak olan kişi ise katı kalp (sahibi)dir." Tirmizî, Zühd 62. el-Bezzâr'ın Müsned'inde ise Enes'in şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Dört şey vardır ki bedbahtlıktandır. Gözün donması (yaş akıtmaması), kalbin katılaşması, uzun emel ve dünyaya karşı hırs."

Taş Gibi veya Ondan da Katı:

"Onlar taş gibi veya taştan daha katı kesildi." Burada "veya" edatı "ve" anlamındadır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Ve onlardan hiçbir günahkara veya nanköre itaat etme." (el-İnsan, 76/24);

"Mazeret olmak veya tehdid olmak üzere..." (el-Mürselât, 77/6) Şair de şöyle demiştir:

"O halifeliğe nail oldu veya onun için bir kaderdi."

Ve o onun için kaderdi, demektir.

Burada

"hatta taştan da katı" anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Ve Biz, onu yüzbin kişiye veya daha fazla kişiye (peygamber) gönderdik." (es-Saffât, 37/147) Burada da anlam "hatta daha fazla kişiye.." demektir. Şair de şöyle demiştir:

"Kuşluk vaktinin göz kamaştırılcılığında ve onun şeklinde

güneş parçası gibi göründü Veya sen gözümde daha da güzelsin."

Burada da: Hatta sen daha da güzelsin, anlamındadır. Burada "veya"nın muhataba karşı ifadeyi müphemleştirmek anlamında olduğu da söylenmiştir. Ebû'l-Esved ed-Düelînin şu beyitleri de işte bu türdendir:

"Muhammed'i seviyorum, pek çok seviyorum

Abbas'ı da, Hamza'yı da veya Ali'yi de

Eğer onları sevmek bir doğruluksa onu bulmuş oluyorum.

Eğer bu bir sapıklıksa hata etmiş olmuyorum."

Ebû'l-Esved onları sevmenin apaçık bir doğruluk olduğunda şüphe etmiyor. Onun kastı anlatıma müphemlik kazandırmaktır. Nitekim Ebû'l-Esved'e bunu söyleyince: Sen şüpheye düştün denildi, o da: Kesinlikle hayır, dedikten sonra yüce Allah'ın şu âyetini delil gösterdi:

"Muhakkak biz veya siz, ya bir hidâyet üzereyiz ya da apaçık bir sapıklıkta." (Sebe', 34/24) Daha sonra da şöyle der: Acaba bunu haber veren şüphe mi ediyordu?

Burada bunun muhayyerlik ifade ettiği de söylenmiştir. Yani sizler kalplerinizi ister taşlara benzetiniz, isabet edersiniz, isterse de taşlardan daha katı kabul ediniz, yine isabet edersiniz. Bu da bir kimsenin: el-Hasen'le veya İbn Sîrin'le oturup kalk ve fıkhı, ya da hadisi veya nahvi öğren, demesine benzer.

Bunun kelimenin ifade ettiği mana olan, şüphe anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani ey muhatablar, size göre sizin bakış açınıza göre eğer o kalplerin katılığını görseydiniz şüpheye düşerdiniz. Bunlar acaba taş gibi mi yoksa taştan da mı katıdır? Bu anlam yüce Allah'ın:

"Yüzbin kişiye veya daha fazlasına" (es-Saffat, 37/147) âyeti hakkında da söylenmiştir.

Bir grup da şöyle der: Şanı yüce Allah, burada aralarında kimisinin kalbinin taş gibi olduğunu kimisinin kalbinin ise taştan da katı olduğunu ifade buyurmuştur. Buna göre onlar iki ayrı kesim idiler.

Yüce Allah'ın veya daha katı" âyeti, "taş gibi" âyetinin mahalline atf ile merfû' olarak okunmuştur. Çünkü bu; takdirindedir. Bununla birlikte "daha katı" anlamındaki kelimenin, "taş" anlamındaki kelimeye atf ile üstün okunması da mümkündür. katılık," kelimesi temyiz olarak nasb edilmiştir. katılık" kelimesini Ebû Hayve şeklinde okumuştur. Anlam aynıdır.

Kimi Taşlardan Su Kaynar, Kimisi Allah'tan Korkar:

"Çünkü öyle taşlar vardır ki, ondan ırmaklar kaynar, yine öyle taşlar vardır ki yarılıp ondan su fışkırır." Fışkırmanın anlamına dair açıklamalar daha önceden el-Bakara, 2/60. âyetin tefsiri geçmiş bulunmaktadır. Yarılır anlamına gelen: kelimesinin aslıdir. Burada t harfi şin harfine idğam edilmiştir. Bu şekilde yarılıp da kendilerinden su fışkıran taşlar ırmak ve nehir olacak kadar büyümeyen pınarlar demektir. Veya ondan su akmasa bile, yarılıp çatlayan taşlardan söz edilmektedir.

İbn Mûsârrif, bu kelimeyi nun ile şeklinde okumuştur. Ayrıca deki yı her iki yerde de şeddeli olarak okumuştur. Ancak bu uygun olmayan bir kıraat şeklidir. Mâlik b. Dînar ise fışkırır kelimesini şeklinde nun ile ve cim harfini esreli olarak okumuştur.

Katâde der ki: Taşlar mazur görülmekte ama Âdemoğlunun bedbahtı mazur görülmemektedir.

Ebû Hâtim der ki: kaynar, fışkırır" kelimesinin "ye" harfinin "te" okunması da caizdir. Çünkü "te" ile okuyuş halinde "ırmaklar" anlamındaki kelime müennes kabul edilmiş olur. Bu ise yarılır" kelimesi hakkında sözkonusu olmaz. en-Nehhâs: kabul etmediği bu okuyuş, mana gözönünde bulundurulursa câiz görülür. Çünkü bu ifade şüphesiz o taşlar arasından, yarılan taşlar vardır, anlamındadır. şeklindeki kıraat ise daki lâfzına göredir.

Şak: Yarık demektir ve asıl itibariyle masdardır. Filanın el ve ayağında yarık (çatlak) vardır, denilir. Bu kelimenin çoğulu (bu anlamıyla): şukûk şeklinde gelir. Şukâk şeklinde gelmez. Çünkü şukâk bineklerde olan bir hastalık olup o da kimi zaman bacağının üst taraflarına kadar yükselebilen ayak bileklerinde meydana gelen çatlaklıklardır. Bu açıklamalar Ya'kub'dan alınmıştır. Şak aynı zamanda sabah anlamındadır. Katâde şeklinde her iki yerde de şeddelisinden hafifletilmiş olarak (şeddesiz) okumuştur.

Yüce Allah'ın: "fışkırır" âyetindeki nasb mahallindedir. Çünkü muhakkak ki" edatının ismidir. Başındaki "lâm" da tekid içindir. ondan" âyetindeki zamirin tekil ve müzekker gelmesi ise lâfzı dolayısıyladır. Mana göz önünde bulundurularak diye müennes zamir de caizdir. "Yine öyle taşlar vardır ki, yarılıp ondan su fışkırır" âyetindeki ondan" kelimesi de aynı durumdadır. Katâde lâfzını her iki yerde de şeddesiz olarak okumuştur.

"Öylesi de vardır ki, Allah korkusundan yuvarlanır." Yani kimi taşlar sizin kalplerinizden daha faydalıdır. Çünkü bunların kimisinden sular çıkar, kimisi de yukarıdan aşağıya doğru yuvarlanır. Mücâhid der ki: Bir dağın tepesinden ne kadar taş yuvarlanırsa, bir taştan ne kadar pınar kaynamışsa ve bir taştan ne kadar su çıkmışsa mutlaka hepsi Allah korkusundan olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm bunu ifade etmektedir.

Buna benzer bir ifade İbn Cüreyc'den de nakledilmiştir. Bazı kelamcılar yüce Allah'ın:

"Öylesi de vardır ki, Allah korkusundan yuvarlanır" âyeti hakkında: Bu, bulutlardan düşen dolu demektir. Burada "yuvarlanmak" kelimesi mecazdır da denilmiştir. Şöyle ki kalpler taşların yaratılışından ibret aldığından, ona bakarak kalplerde Allah'ın korkusu harekete geçtiğinden dolayı o taşlara bakan kimsenin alçakgönüllülüğü, burada taşlara izafe edilmiştir. Nitekim Araplar: "Ticaret yapan dişi deve" derler. Yani kendisini göreni satın almak üzere harekete geçiren demektir.

Taberi, bir grubun şöyle dediğini nakletmektedir. Burada haşyet (Allah korkusu) taşlar hakkında istiaredir. Nitekim yüce Allah'ın:

"Çökmek isteyen bir duvar" (el-Kehf, 18/77) âyetinde de duvar hakkında irade tabiri, istiare yoluyla kullanılmıştır. Nitekim Zeyd el-Hayl de şöyle demiştir:

"Zübeyrîn (şehadet) haberi gelince

Medine suru ve Allah'tan korkan dağlar alçalarak boyun eğdi."

İbn Bahr da yüce Allah'ın:

"ondan" kelimelerindeki zamirin taşlara değil kalplere ait olduğunu zikretmektedir. Yani kimi kalpler vardır ki Allah korkusundan dolayı boyun eğer.

Derim ki: Bütün bu söylenenler, lâfza uygun açıklamalardır. Birincisi ise doğru olan açıklama şeklidir. Çünkü birtakım cansız varlıklara marifet verilerek akleder hale gelmeleri imkansız değildir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hutbe okuduğu vakit dayanmış olduğu hurma kütüğünün yanından ayrılınca inlemesine dair rivâyet Buhârî, Menâkıb 25; Tirmizî, Cumua 10, Menâkıb 6; Nesâî, Cumua 17; İbn Mâce, İkametu's-salât 199; Dârimî, Mukaddime 6, Salât 202; Müsned, I, 249, 267; III, 226, 293. ile Hazret-i Peygamber'in "Cahiliyye döneminde bana selat ü selam getiren bir taş vardı ve ben onu şu an dahi tanıyorum" Müslim, Fedâil 2; Tirmizî, Menâkıb 5. âyeti ile yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Sebîr (Mekke yakınlarında bir dağ) bana aşağı in dedi. Çünkü benim üzerimde seni öldüreceklerinden korkarım. O vakit Allah bana azap eder."şeklindeki sözleri de böyledir. Bunun demesi üzerine Hira dağı da Hazret-i Peygamber'e: Bana doğru gel ey Allah'ın Rasûlü diye seslenmiştir, şeklinde rivâyet de böyledir. Kadı İyâd, eş-Şifâ, I, 261 Kitab-ı Kerîm'de de şöyle buyurulmuştur:

"Biz emaneti göklerle yere ve dağlara arzettik..." (el-Ahzab, 33/72);

"Eğer Biz bu Kur'ân'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, muhakkak ki onu Allah'ın korkusundan başını eğmiş dağılıp parça parça olmuş görürdün." (el-Haşr, 59/21); yani zillet ve itaat ile bu hale geldiğini görürdün. Buna dair genişçe açıklamalar ileride -yüce Allah'ın izniyle- el-İsrâ Sûresi'nde (44. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Allah Gafil Değildir:

"Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir." Yani O, sizin amellerinizin küçük olsun büyük olsun hepsini tesbit eder, sayıp döker.

"Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu görecektir, kim de zerre ağırlığınca bir şer yaparsa onu görecektir." (ez-Zilzal, 99/7-8.)

Bu buyruktanın anlamında ism-i mevsûl, kabul edilmedikçe aide ihtiyacı yoktur. O taktirde de ism-i mevsûlün uzunluğu dolayısıyla hazfedilmiş kabul edilir. Yani O yaptıklarınızdan" takdirinde demektir.

İbn Kesîr: Yaptığınız anlamına gelen: kelimesini ya ile şeklinde okumuştur. O takdirde hitap Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yönelik olur. ("Allah onların yaptıklarından gafil değildir" anlamında olur).

75

Artık bunların size inanacaklarını mı umarsınız? Halbuki onlardan bir fırka vardı ki Allah'ın kelâmını dinlerlerdi de onu anladıktan sonra bile bile tahrif ederlerdi.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız.

1- Onların Îman Edeceklerini Ummak:

"Artık bunların size inanacaklarını mı umarsınız?" âyeti böyle bir umudu red ediş anlamını taşıyan (inkârî) bir sorudur. Âdeta yahudilerden bu kesimin îman edeceklerinden yana (mü’minlerin) ümitlerini kesiyor gibidir. Yani eğer bunlar şu anda inkâr edip kâfir olmuşlarsa onların bu konuda uzun bir geçmişleri vardır.

Burada hitap Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabınadır. Çünkü aralarındaki antlaşmalar ve himaye akidleri dolayısıyla ensar, yahudilerin müslüman olmalarını çokça istiyordu. Hitabın -İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre- yalnızca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yönelik olduğu da söylenmiştir. Yani; "onların seni yalanlamalarına karşılık sen üzülme!" demekte ve geçmişten beri onların kötülük işleyen kimseler olduklarını bildirmektedir.

(........) Nasb mahallinde olup "inanmaları hususunda" anlamındadır. Bundan dolayı fiilinden "nûn" harfi hafzedilmiştir.

"Ummak, beklemek" anlamlarına gelen "tama" kelimesi, aynı zamanda askerlere verilen maaş anlamını da ifade eder. "Emir askerlere tama'larının" yani maaşlarının "verilmesini emretti" şeklindeki ifade böyledir.

2- Onlardan Bir Fırka:

"Halbuki onlardan bir fırka vardır ki..."

"Fırka" kökünden tekili olmayan çoğul ismidir. En az çoğul sayısı için çoğulu daha fazlasında ise şeklinde gelir.

"Halbuki onlardan bir fırka vardır ki Allah'ın kelâmını dinlerlerdi." Çoğunluk

"Allah'ın kelâmı" anlamına gelen şeklinde okumakla birlikte el-A'meş bunu "kelime"nin çoğulu olmak üzere: Allah'ın kelimelerini..." şeklinde okumuştur. Sîbeveyh der ki: Rabîa'dan bazı kimseleri onlardan" kelimesini, mim harfinin esreli oluşuna uyarak, He harfini de esreli okurlar. Sîbeveyh; sükûnu bu uyumu (itbâı) önleyecek kadar güçlü bir engel değildir.

“Allah'ın kelâmını" âyeti,

"dinlerlerdi" anlamındaki fiilin mef'ûludür.

Bu

"fırka" ile kastedilen Mûsâ (aleyhisselâm)'ın seçtiği ve Allah'ın kelâmım işittikleri halde O'nun emrine uymayan, kavimlerine verdikleri haberlerde işittikleri sözleri değiştiren yetmiş kişidir. Bu er-Rabî' ve İbn İshak'ın görüşüdür. Ancak bu görüş bir parça zayıftır. Yetmiş kişi Mûsa'nın işittiği şeyleri işitti diyenler ise hata etmiş ve Hazret-i Mûsa'nın faziletini, özel olarak kendisiyle konuşulması üstünlüğünü bir kenara itmiş olurlar.

es-Süddî ve başkaları ise şöyle der: Allah'ın kelâmını işitmeye tahammülleri olmadı. O bakımdan zihinleri karıştı ve Hazret-i Mûsâ’nın bu kelâmı işitip onun bu işittiklerini kendilerine tekrarlamasını arzuladılar. Bu iş bitip de çıkıp gittiklerinde onlardan bir grup peygamberleri Mûsâ (aleyhisselâm) vasıtasıyla işittikleri Allah'ın kelâmını kısmen değiştirdiler.

Nitekim yüce Allah bir başka yerde Allah'ın kelamını işitmek hususuna şöylece açıklık getirmektedir:

"Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse ona eman ver, ta ki Allah'ın kelamını dinlesin." (et-Tevbe, 9/6)

el-Kelbî, Ebû Salih'ten o da İbn Abbâs'tan naklettiğine göre; Hazret-i Mûsa'nın kavmi kendisinden Rabbinin kendilerine sözünü işittirmelerini dilemesi isteğinde bulunduklarını ve boru sesini andıran bir sesin: "Şüphesiz ben Allah'ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur, Hayy ve Kayyûmum. Sizi çok üstün bir el ve güçlü bir kol ile Mısır'dan çıkardım" diye işittiklerine dair bir rivâyetin bulunduğu söylenecek olursa, cevabımız şu olur:

Böyle bir hadis batıldır, sahih değildir. Bunu İbn Mervan el-Kelbî'den rivâyet etmiştir. İkisi de zayıftırlar, bu rivâyet delil diye gösterilemez. Konu ile ilgili "kelâm" bütün Âdemoğulları arasında Hazret-i Mûsa'ya verilen bir özelliktir. Eğer yüce Allah kendi kelâmını onun da kavmine işittirecek şekilde konuşmuş ise, peki Hazret-i Mûsa'nın onlara üstünlüğü nerede kalır? Nitekim sözü hakkın kendisi olan yüce Rabbimiz de şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz Ben seni risaletlerimle ve kelâmımla insanlar arasından seçmiş bulunuyorum." (el-A'raf, 7/144) Bu (Allah'ın kelâmını işitmenin Hazret-i Mûsa'ya ait bir özelliği olduğu hususunda) ise gayet açıktır.

3- Hazret-i Mûsâ, Yüce Allah'ın Kelâmını Nasıl Tanıdı?

Hazret-i Mûsâ, daha önce yüce Allah'ın hitabını işitmemiş olmakla birlikte Allah'ın kelâmını nasıl tanıdığı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Kimisi şöyle der: Hazret-i Mûsâ harf ve seslerden meydana gelmeyen bir kelâm işitti. Ayrıca bunda kesinti ve nefes de yoktu. İşte o vakit Hazret-i Mûsâ bunun insan kelâmı olmadığını, âlemlerin Rabbinin kelâmı olduğunu bildi.

Başkaları da şöyle demektedir: Hazret-i Mûsâ, belli bir yönden gelmeyen bir ses işitti. İnsanların sözü ise altı yönden birisinden işitilir. O zaman işittiği bu sesin insan sesi olmadığını bildi.

Bir diğer görüşe göre de, Hazret-i Mûsa'nın bütün cesedi kulak kesildi ve bu şekilde bu sözü işitti. Böyelikle bunun Allah'ın kelâmı olduğunu bildi.

Yine bu konuda şöyle denilmiştir: Mucize, onun işittiği şeyin Allah'ın kelâmı olduğunu göstermiştir. Bu da şöyle olmuştur: "Ona asanı yere bırak" denilince o da asasını yere bıraktı; hemen bir yılan oluverdi. İşte bu içinde bulunduğu durumun doğruluğunu gösteren onun bir alâmeti oldu ve ona:

"Şüphesiz ki Ben senin Rabbinim" (Tâhâ, 20/12) diyenin aziz ve celil olan Allah olduğuna bir delil oldu.

Şöyle de denilmiştir: Hazret-i Mûsâ içinde ancak gayblan bilenin vakıf olabileceği birşey gizlemişti. Şanı yüce Allah, hitabında içinde gizlediği bu şeyi ona haber verdi. Böylelikle Hazret-i Mûsâ kendisine hitabedenin aziz ve celil olan Allah olduğunu bildi.

İleride yüce Allah'ın izniyle Rabbimizin:

"Sağ taraftaki vadiden bereketli arz parçasında bulunan ağaçtan., diye ona seslenildi" (el-Kasas, 28/30) âyetinin anlamı açıklanınca buna dair geniş açıklamalar da gelecektir.

4- Allah'ın Kelâmını Değiştirenler:

"Allah'ın kelâmını dinlerlerdi ve onu anladıktan" öğrenip belledikten

"sonra bile bile tahrif ederlerdi." Mücâhid ve es-Süddî der ki: Bunlar Tevrat'ı değiştirip tahrif eden yahudi bilginleridir ki hevalarına uyarak haramı helal, helali haram kılarlardı.

Bu ifade ile onlar azarlanmaktadırlar. Yani, bu yahudilerin atalarının geçmişte öyle kötü işleri ve inatları olmuştur ki, işte bunlar da aynı yolu izleyip gidiyorlar. Nasıl olur da siz onların îman edeceklerini umabiliyorsunuz?

Bu ifadeler de aynı şekilde hakkı bilip de buna rağfnen ona karşı inatlaşan bir kimsenin, doğru yoldan uzak olduğunu göstermektedir. Çünkü böyle bir kişi Allah'ın va'dini ve tehditlerini bildiği halde bu bilgisi onu inadından vazgeçirmemektedir.

76

Îman edenlerle karşılaştıklarında "îman ettik" derler; birbirleriyle başbaşa kaldıklarında da: "Allah'ın size açtığını onu ileri sürüp Rabbinizin huzurunda size karşı delil getirsinler diye mi haber veriyorsunuz? Akıl erdiremiyor musunuz?" derler.

İkiyüzlü Münafıklar:

"Îman edenlerle karşılaştıklarında îman ettik derler." Bu âyet, münafıklar hakkındadır.

"Birbirleriyle başbaşa kaldıklarında..." bölümü ise yahudiler hakkındadır. Şöyle ki; onlardan bazı kimseler önce İslâm'a girmiş, sonra da münafıklığa başlamışlardı. Arap olan mü’minlere, önceki atalarının ne şekilde azaba uğratıldıklarını anlatırlardı.

Yahudiler bunlara:

"Allah'ın size açtıklarını" yani hakkınızda verdiği azap hükmünü

"onu ileri sürüp Rabbinizin huzurunda size karşı delil getirsinler"; yani Allah katında biz sizlerden daha üstünüz, desinler

"diye mi haber veriyorsunuz? derler." Bu açıklamalar İbn Abbâs ve es-Süddî'den nakledilmiştir.

Şöyle de rivâyet edilmiştir: Hazret-i Ali, Hayber günü Kurayzalıların kalelerinden inmelerini isteyince Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sövüldüğünü işitir. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber'in yanına gelip ona: Ey Allah'ın Rasûlü, sen bunlara tebliğde bulunma, dedi ve üstü kapalı ifadelerle olanı anlattı. Hazret-i Peygamber ona: "Sanırım onların bana sövdüklerini işitmiş olmalısın, onlar beni görürlerse bu işten vazgeçerler" dedi ve Hazret-i Peygamber onlara doğru kalkıp gitti. Onu gördükleri vakit bu sövmelerinden vazgeçtiler. Hazret-i Peygamber onlara: "Ey maymun ve domuzların kardeşleri! Sizler ahdi bozdunuz. Allah sizi rezil etmiş ve sizin üzerinize azabını indirmiştir." Bunun üzerine şöyle dediler: Ya Muhammed, sen cahil bir kimse değilsin. Bize karşı cahillik etme. Sana bunları kim anlattı? Bu haber ancak bizden sana ulaşmış olabilir, dediler. Bu anlamda bir rivâyet Mücâhid'den de nakledilmiştir.

"Birbirleriyle başbaşa kaldıklarında." Başbaşa kalmanın anlamına dair açıklamalar sûrenin baş taraflarında (14. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

"Açtı" kelimesi hükmetti anlamındadır. Arapçada açmak (feth.) yargı ve hüküm vermek demektir. Yüce Allah'ın şu âyeti de bu türdendir:

"Rabbimiz bizimle kavmimiz arasında sen hak ile hüküm ver (fethet, aç)! Sen hükmedenlerin (fethedenlerin) en hayırlısısın" (el-A'râf, 7/89).

el-Fettâh (açıcı) da Yemenlilerin lehçesinde hakim demektir. O bakımdan: "Benimle senin aranda fettâh (hakim) hüküm versin" derler. Böyle denilmesinin sebebi ise, hakimin zalime karşı mazluma yardımcı olmasıdır. (Çünkü) Feth, aynı zamanda yardım ve zafer demektir. Yüce Allah'ın şu âyetleri de bu anlamdadır:

"Önceden kâfirlerin aleyhine feth (zafer) istiyorlardı." (el-Bakara, 2/89);

"Eğer siz fetih (zafer) istemekteyseniz işte o fetih (zafer) size gelmiştir." (el-Enfal, 8/19)

Fetih, aynı zamanda iki şeyin arasını ayırmak anlamına da gelmektedir.

"Size karşı delil getirsinler diye"; yani sizi ayıplasınlar ve Allah katında biz sizden daha iyiyiz desinler diye

"mi haber veriyorsunuz?"

"...Size karşı delil getirsinler diye..." âyeti, diye bilinen edatla nasb edilmiştir. Hazf edilmiş takdiri ile de hazf edildiği kabul edilebilir. Nasb'ın alâmeti ise "mim" harfinin hazf edilmiş olmasıdır.

Yûnus: Araplardan bazıları "key lâm'ı" ile meftûh olurlar, der. Ahfeş de: Çünkü feth asıldır, derken; Halef el-Ahmer: "Bu, Anber oğulları şivesidir" der.

Âyetin anlamının, sizin sözlerinizi size karşı delil getirsinler şeklinde olduğu da söylenmiştir. Onlar size karşı: Siz bu sözün doğruluğuna vakıf olduktan sonra onu inkar ettiniz, kâfir oldunuz diyeceklerdir.

Şöyle de denilmiştir: Yahudilerden birisi müslüman arkadaşı ile karşılaşır ona: Muhammed'in dinine sımsıkı yapış. Çünkü o gerçek bir peygamberdir, dermiş.

"Rabbinizin huzurunda" âyeti ile kastedilenin ahirette olduğu söylenmiştir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Sonra muhakkak sizler Kıyâmet gününde Rabbinizin huzurunda muhakeme olunacaksınız." (ez-Zumer, 39/31)

Bu âyetin anlamının; Rabbinizin zikredilmesi halinde size karşı delil göstersinler diye mi? şeklinde olduğu da söylenmiştir.

Bir başka görüşe göre "huzurunda" kelimesinin "hakkında" anlamına gelen: anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani; sizin onlara söylediklerinizi onlar Rabbiniz hakkında size karşı delil göstersinler diye mi? O vakit de size karşı açık bir delil getirilmiş olacağından bu sayede de sizden daha haklı çıkacaklardır, demektir. Bu açıklama şekli el-Hasen'den rivâyet edilmiştir.

Hüccet (delil): Mutlak olarak dosdoğru ve tutarlı söz anlamındadır. Mehaccetü't-Tarîk (dosdoğru yol), tabiri de buradan gelmektedir. Bir kişiye karşı delil getirip onu bu hususta mağlub ettiğini ifade etmek üzere de: Filan ile karşılıklı hüccet getirdik ve ben delilimle onu susturdum," denilir. Hadîs-i şerîfte de: "Âdem Mûsa'ya karşı susturucu delil ortaya koydu," Buhârî, Kader 11, Enbiya 31, Tevhid 37; Müslim, Kader 13-15; Ebû Dâvûd, Sürme 16 vb. denilmektedir.

"Akıl erdiremiyor musunuz?" Bunun yahudi âlimlerinin kendilerine tabi olanlara söyledikleri sözler cümlesinden olduğu söylendiği gibi yüce Allah'ın mü’minlere yönelik bir hitabı olduğu da söylenmiştir. Yani durumları bu iken İsrailoğullarının îman etmeyeceklerine dair akıl erdiremiyor musunuz?

77

Allah'ın onların gizlediklerini de açıkladıklarını da bildiğini bilmiyorlar mı?

Bundan sonra da yüce Allah onları (İsrailoğullarını):

"... bilmiyorlar mı?" âyeti ile azarlamaktadır. Çünkü burada sorunun anlamı azarlamak ve ağır bir şekilde sitem etmektir. Cumhûr bilmiyorlar mı" şeklinde yâ harfiyle okumuştur. İbn Muhaysin ise mü’minlere yönelik bir hitap olarak bu kelimeyi "te" harfiyle (bilmiyor musunuz?) anlamında okumuştur. Âyet-i kerimede sözü geçen

"gizledikleri" küfürleri; "açıkladıkları" ise kâfir olduklarını red etmeleridir.

78

Onların içinden kuruntu dışında Kitabı bilmeyen ümmîler de vardır. Onlar ancak zan ediyorlar.

Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Kitabı Bilmeyenler:

"Onların içinden" yahudiler arasından, yahudilerle münafıklar arasından da denilmiştir

"Kitabı bilmeyen ümmîler" okuma yazma bilmeyen kimseler "vardır."

Ümmî, okuma ve yazma öğrenmemiş, annesinden doğduğu şekilde kalan "ümmî ümmete" mensup olan kimse demektir. Peygamber Efendimizin Hadîs-i şerîfi de böyledir: "Şüphesiz biz ümmî bir ümmetiz. Yazmayız, hesap etmeyiz..." Buhari, Savm 13; Müslim, Siyam 15; Ebû Dâvûd, Savm 4; Nesâî, Siyam 17; Müsned, II, 122.

Ümmü'l-Kitab'ı tasdik etmedikleri için onlar hakkında "ümmîler" tabiri kullanıldığı da söylenmiştir. Bu açıklama İbn Abbâs'tan nakledilmiştir.

Ebû Ubeyde de der ki: Onlara ümmî deniliş sebebi, Kitabın üzerlerine indirilmesidir. Sanki kitabın anasına (ummu'na) nisbet edilmiş gibidirler ve sanki: O ehl-i kitaptan kitabı bilmeyen kimseler de vardır, denilmiş gibidir. İkrime ve ed-Dahhâk'ın açıklamasına göre bunlar Arapların hristiyanlarıdırlar.

Bir diğer görüşe göre, bunlar kitap ehlinden bir topluluktur. Bunların kitapları işledikleri birtakım günahlar sebebiyle aralarından kaldırılmış ve sonra da ümmî kalmışlardır. Hazret-i Ali'den nakledildiğine göre ise bunlar Mecûsilerdir.

Derim ki: Allahu a'lem birinci görüş daha açık ve doğru bir görüştür.

2- Bilgi ve Kuruntu:

"Kuruntu dışında Kitabı bilmeyen ümmîler de vardır." âyetinde yer alan dışında" istisna edatı burada "lakin (fakat)" anlamındadır. Buna göre bu istisna munkatı'dır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Onların buna dair zanna uymaktan başka hiçbir bilgileri yoktur." (en-Nisa, 4/157)

en-Nâbiğa da der ki:

"İstisnası bulunmaksızın bir yemin ettim

(Böyle) bir arkadaş hakkında hüsn-ü zandan başka da bilgi(m) yoktur."

Ebû Cafer, Şeybe ve el-A'rec şeklinde iki ya'dan birisini hazfedip şeddesiz okumuşlardır. Ebû Hâtim der ki: Bu şekilde gelen her bir kelimenin tekili şeddelidir. Okuyucu şeddeli de okuyabilir şeddesiz de.

"Esâfî (ocak), eğânî (şarkılar), emânî" ve benzeri kelimeler böyledir. Ahfeş der ki: Bu, "miftah (anahtar)" kelimesinin çoğulunu "mefâtîh" ve "mefâtih"" şeklinde harfi çoğul "yâ"sıdır. en-Nehhâs der ki: İlletli harflerde hazf daha çok yapılır. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Geri alır mı selâmı ve giderir mi körlüğü,

Ocağın üçü (üç taşı) ve geriye kalmış harabelerden başka?"

Emanî (mealde: kuruntu): Okumak anlamına gelen "umniye" kelimesinin çoğuludur. Bunun aslı "umnûye" şeklindedir. Vâv yâ'ya idğam edilmiş ve yâ'dan dolayı nun esreli olmuştur. O bakımdan bu kelime "umniyye" haline gelmiştir. Yüce Allah'ın:

"...birşey okumak istediği (temenni ettiği) zaman şeytan onun okumasına (umniyye) birşey atmak istemiş olmasın...." (el-Hac, 22/52) âyetindeki bu kelimeler de bu anlamdadır. Yani Peygamber okumak ve tilavet etmek istediği vakit şeytan da onun tilavetine birşeyler karıştırmaya kalkışır. Ka'b b. Mâlik de şöyle demiştir:

"Allah'ın kitabını gecenin başında temenni etti (okudu),

Ve sonunda da; takdirin hükmü ile karşılaştı."

Bir başkası da şöyle demektedir:

"Allah'ın Kitabını gecesinin sonunda temenni etti (okudu)

Davud'un Zebur'u ağır ağır temennisi (okuyuşu) gibi."

Emanî, aynı zamanda yalanlar anlamındadır. Hazret-i Osman'ın şu sözü bu anlamdadır: "İslâm'a girdiğimden bu yana temenni etmedim." Yani yalan söylemedim. Araplardan birisi hadis nakleden İbn De'b'e şöyle demiş: Senin bu anlattığın, rivâyet ettiğin birşey midir, yoksa temenni ettiğin, yani uydurduğun birşey midir?

İşte İbn Abbâs ve Mücâhid âyet-i kerimede geçen "emânî" kelimesini bu anlamda açıklamışlardır.

Yine bu kelime insanın arzulayıp canının çektiği, temenni ettiği şey anlamına da gelir. Katâde der ki: "Yani onlar kendilerinin olmayacak şeyleri Allah'tan temenni eder, arzularlar" anlamındadır.

Emânî'nin takdir anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunu el-Cevherî söylemiş İbn Bahr nakletmiştir. Örnek olarak da şairin bu beyitini göstermiştir:

"Emin olma akşamı Harem'de geçirsen dahi,

Ta ki takdir edenin takdiriyle karşılaşana kadar."

3- Zan:

"Onlar ancak zan ediyorlar." Yani zandan başka birşey söylemiyorlar. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Kâfirler ancak bir aldanış içerisindedirler" (el-Mülk, 67/20).

"Zannediyorlar" yalan söylüyor ve yalan konuşuyorlar; çünkü onların okudukları şeylerin doğruluğuna dair bir bilgileri yoktur. Onlar okudukları şeyleri sadece âlimlerini taklid ederek okuyorlar.

Ebû Bekr el-Enbârî der ki: Bize Ahmed b. Yahya en-Nahvî anlattı, dedi ki: Araplar "zan" kelimesini bilgi, şüphe ve yalan anlamında kullanırlar. Devamla der ki: Eğer bilgiye dair deliller ortada olursa ve bunlar şüphenin delillerinden daha çok ise o vakit bu zan, yakîn olur. Eğer yakîn ile şüphenin delilleri birbirine denk düşerse o takdirde zan, şüphe anlamına gelir. Şayet şüphenin delilleri yakînin delillerinden fazla olursa o takdirde de zan yalan olur. İşte şanı yüce Allah da: "Onlar ancak zan ediyorlar" âyetinde ancak yalan söylüyorlar, demeyi murad etmiştir.

4- Bizzat Kitaplarını Kendileri Değiştirdiler..

İlim adamlarımız -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- şöyle derler: Yüce Allah yahudi âlimlerini kitaplarını değiştirmekle, tahrif etmekle nitelendirmiştir. Sözü hak olan Rabbimiz onlar hakkında:

"Elleriyle kitabı yazanların... vay haline!" (el-Bakara, 2/79) diye buyurmuştur. Çünkü aradan bir zaman geçip de ilim adamlarının çevresinde bulunanlar kötüleşince, bunlar hırs ve tamahın etkisiyle dünyaya yönelip insanları bu şekilde kendilerine bağlayacak şeylerin peşine düşünce şeriatlerinde olmadık birtakım şeyler çıkardılar, şeriatlerini değiştirdiler ve bunları Tevrat'a kattılar, aralarındaki kıt akıllılara: İşte bu Allah katındandır, dediler. Böylelikle bunları kendilerinden kabul etmelerini sağladılar; bunun sonucunda da başkanlıklarını pekiştirmeye ve bu yolla da dünyanın değersiz menfaatlerini, pisliklerini elde etmeye çalıştılar. Şeriatlerinde uydurdukları şeylerden birisi de şöyle demeleriydi: Ümmîler -ki Araplardır- hakkında bizim (yaptıklarımızdan dolayı) aleyhimize bir yol yoktur. Yani bizim mallarından aldığımız şeyler bize helaldir. Yine uydurdukları şeylerden birisi de: Hiçbir günahın bize zararı olmaz. Çünkü biz Allah'ın sevdiği kimseleriz ve onun çocuklarıyız, demeleridir. Yüce Allah ise bundan münezzehtir. Halbuki Tevrat'ta: "Ey benim âlimlerim, ey rasûllerimin çocukları" diye buyurmuştur. Onlar ise bunu değiştirdiler, bunun yerine: "Ey benim sevdiklerim ve ey benim çocuklarım" diye yazdılar. Şanı yüce Allah da onları yalanlamak üzere şu âyetlerini indirdi:

"Yahudi ve hristiyanlar dediler ki: Biz Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz. De ki: Öyle ise günahlarınız yüzünden niçin sizi azaplandıryor?" (el-Mâide, 5/18) Onlar, Allah bize asla azâb etmeyecektir. Etse dahi buzağıya taptığımız günler kadar olan kırk gün süreyle azap edecektir, dediler. Buna karşılık yüce Allah şu âyetini indirdi:

"Onlar bir de: Sayılı günler dışında bize cehennem ateşi kesinlikle dokunmaz, dediler. De ki: Allah'tan bir ahid mi aldınız?" (el-Bakara, 2/80) İbn Miksem der ki: Burdaki "ahid" tevhid anlamındadır. Bunun delili ise yüce Allah'ın şu âyetidir.

"Rahmân'ın nezdinde ahid alanın dışında kimse şefaat imkanına sahip olamayacaktır." (Meryem, 19/87) Yani, lâ ilahe illallah ahdi dışında... demektir.

"... Allah ahdinden asla dönmez. Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz birşey mi söylüyorsunuz?" (el-Bakara, 2/80) Daha sonra yüce Allah, onları yalanyarak şöyle buyurmaktadır:

"Hayır, kim bir kötülük işler ve günahı onun dört bir yanını kuşatırsa, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalıcıdırlar. îman edip salih amel işleyenler ise onlar da cennetliktirler. Orada ebedî kalıcıdırlar." (el-Bakara, 2/81-82) Böylelikle yüce Allah, cehennem ve cennette ebedî kalışın onların söylediklerine bağlı değil, küfür ve îmana göre olduğunu beyan etmektedir.

79

Veyl olsun elleriyle kitabı yazıp sonra az bir paha ile satabilmek için: "Bu, Allah katındandır" diyenlere! Veyl olsun elleriyle yazdıklarından dolayı onlara, veyl olsun kazandıkları yüzünden onlara!

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- "Veyl..."

Veyl'in mahiyeti hakkında farklı görüşler vardır. Osman b. Affan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bunun ateşten bir dağ olduğunu rivâyet etmiştir. Ebû Said el-Hudrî de veyl’in iki dağ arasında cehennemdeki bir vadi olduğunu rivâyet etmektedir. Burada yuvarlanan kişi kırk yıl süreyle aşağıya doğru yuvarlanır, durur. Bk. Tirmizî, Tefsir 21. sûre h.l; Müsned, III, 75

Süfyan ile Atâ b. Yesâr'ın rivâyetine göre de bu âyet-i kerimede geçen veyl, cehennem ortasında akan, cehennemliklerin irinlerinden oluşan bir vadi(deki ırmak)dir. Cehennemde bir havuz olduğu da söylenmiştir. ez-Zehravî ise başkalarından cehennem kapılarından bir kapı olduğunu nakletmektedir. İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre ise veyl azâbın zorluğu ve sıkıntısı demektir. el-Halil de, veyl ileri derecedeki kötülüktür, demiştir.

el-Asmaî ise

"veyl" muhatabın fecaatli bir durum ile karşı karşıya olduğunu "veyh" ise şefkat ve merhamet duymayı ifade eder. Sîbeveyh ise: Veyl helâk olacağı bir işe düşen hakkında "veyh" ise helâk olmaya yaklaşmış bir kimseyi azarlamak için kullanılır, der. İbn Arefe de "veyl" hüzün demektir, der.

Kişi "veyl" diye feryat ettiği zaman "teveyyele er-raculu" denilir. Ve bu ifade üzüntü ve hoşlanılmayan şey karşılığında söylenir. Yüce Allah'ın:

"Veyl olsun elleriyle kitabı yazıp..." âyeti işte bu türdendir.

Veyl'in asıl anlamının helâk olduğu da söylenmiştir. Helâk olacak bir işin içine düşen herkes "veyl" diye feryat eder. Yüce Allah'ın:

"Eyvah bize! yâ-veyletenâ! bu kitaba ne olmuş.." (el-Kehf, 18/49) âyeti de bu anlamdadır. Çoğulu da "veylât" şeklinde gelir. Şair der ki:

"Akşamı ederse veylolsun ona ve Umm Haşim yok olsun."

Yine şair şöyle demiştir:

"Veylât (veyller) olsun sana, sen büyük bir müsibetimsin, dedi."

Âyet-i kerimede "veyl" kelimesi mübtedâ olarak ref edilmiştir. Nekire olmakla birlikte mübtedâ olması câiz olan (bed)dua anlamını taşıdığından dolayıdır. Ahfeş der ki: Hafzedilmiş bir fiil takdir ederek nasb ile okunması da caizdir. Yani yüce Allah veyli (musibeti) onlardan ayırmaz anlamında bir fiil takdir edilir.

el-Ferrâ' der ki: Veyl'in aslı "vey" yani hüzün demektir. Nitekim "vey lifülan" yani filan için keder olsun, denilir. Araplar bu şekilde "vey"i lâm'a bitiştirip lâm'ı bu kelimenin aslından kabul ettiler ve böylelikle buna cümle içerisinde uygun şekilde i'rab verdiler. En güzel şekli lâm'ın bu şekilde "vey"e ulanması halinde bu kelimenin ötreli gelmesidir. Çünkü bu ifade o şeyin meydana gelmesini gerektirir. Belirttiğimiz gibi (bed) dua anlamında da nasbedilmesi de mümkündür.

el-Halil der ki: Veyl kalıbında "veyh, (hâ ile) veys, veyh, veyk, veyl ve veyd kelimelerinden başkası Araplardan işitilmiş değildir. Hepsinin de anlamları birbirlerine yakındır.

Kimisi bu kelimeler arasında fark gözetmiştir. Bunlar Arapların fiil türetmediği masdarlardır. el-Cermî der ki: Masdarlar gibi nasbedilen kelimelerden birisi de veylehû, avlehû, veyhehû, veysehû kelimeleridir. Bunlara ayrıca "lâm" harfi eklenecek olursa bu sefer ref edilirler ve "veylun lehû, veyhun lehû" denilir.

2- İlk Yazı Yazan:

"Veyl olsun kitabı yazıp sonra.. " Yazma'nın (kitabet) ne olduğu bilinmektedir. Kalem ile ilk yazı yazan İdris (aleyhisselâm)'dır. Bu husus Ebû Zer yoluyla gelen Hadîs-i şerîfte kaydedilmiştir. Bu hadisi de el-Âcurrî ve başkaları rivâyet etmiştir. Hazret-i Âdem'e yazı yazmanın öğretildiği ve miras yoluyla çocuklarının da bunu öğrendiği de söylenmiştir.

3- Elleriyle Kitabı Yazanlar...

"Elleriyle" ifadesi bir te'kiddir. Çünkü yazma'nın elden başka birşeyle olmayacağı bilinen bir husustur. O bakımdan bu tabir yüce Allah'ın şu âyetlerini andırmaktadır:

"İki kanadıyla uçan bütün kuşlar..." (el-En'am, 6/38);

"Onlar ağızlarıyla.... söylüyorlar." (Âl-i İmrân, 3/167)

"Elleriyle" âyetinin onların suçlarını beyan ve bu işi açıktan yaptıklarını ifade etmek için olduğu da söylenmiştir. Çünkü bir fiili bizzat işleyen bir kimsenin günahı, bizzat işlemeyene göre -onu uygun görse bile- daha ağırdır. İbnü's-Serrâc da:

"Elleriyle" tabiri bizzat elleriyle yazmak hakkında hakikat olmasa dahi, onlara herhangi birşey nazil olmaksızın kendiliklerinden bu işi yaptıklarından bir kinayedir, demektedir.

4- Şeriate Bir Şey Eklemek ve Ondan Birşey Eksiltmek:

Bu âyet-i kerîme ile bundan önceki âyet-i kerîme şeriatte değişiklik yapmak, değiştirmek ve ona birşey eklemekten sakındırılmaktadır. Kim değiştirir, değişiklik yapar veya Allah'ın dininde o dinden olmayan ve onda câiz olmayan birşeyi bid'at olarak uydurursa o kişi bu ağır tehdidin ve acıklı azâbın kapsamına girer. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da sonraki dönemlerde bu yönde olacakları bildiğinden dolayı ümmetini bu işten sakındırarak şöyle buyurmuş: "Şunu biliniz ki sizden önceki Kitap ehli yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Hepsi cehennemdedir. Bir tanesi ondan müstesnadır." Dârimî, Siyer 75; Ebû Dâvûd, Sürme 1. Ayrıca bk. Tirmizî, Îman 18; İbn Mâce, Fiten 17.

Bu hadis ileride de gelecektir. Bu âyetiyle Hazret-i Peygamber dinde Allah'ın Kitabına ya da kendisinin sünnetine ya da ashabının sünnetine aykırı, kendiliklerinden birşeyler ihdas edip bunlar vasıtasıyla insanları saptırmalarına karşı insanları sakındırmış ve uyandırmıştır. Onun sakındırıp uyardığı husus ise gerçekleşmiş ve yayılmıştır. Çoğalmış ve herkes tarafından işitilir hale gelmiştir. İnnâ Hilali ve innâ ileyhi râciûn: (biz Allah'a aidiz ve ona döneceğiz).

5- Kitabı Değiştirmenin Sebebi:

"Az bir paha ile satabilmek için" âyeti ile yüce Allah, onların aldıkları şeyi

"az" olmakla nitelendirmektedir. Bunun sebebi ya aldıkları şeyin fani olup yok olması, sebatının bulunmaması ya da haram olması dolayısıyladır. Çünkü haramda bereket yoktur ve Allah katında o bereketlenmez.

İbn İshak ve el-Kelbî şöyle demişlerdir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, onların kitaplarındaki niteliği, "orta boylu ve buğday tenli" şeklinde iken onlar bunu "koyu esmer ve oldukça uzun boylu" diye değiştirmişler ve arkadaşları ile kendilerine uyanlara: "Şu âhir zamanda gönderilen peygamberlerin niteliklerine bakınız, bu kişide bu nitelikler bulunmuyor" dediler.

Yahudi haham ve ilim adamlarının başkanlıkları, kazançları vardı. Hazret-i Peygamberin niteliklerini olduğu gibi açıkladıkları takdirde bu yollarla yedikleri malların ve başkanlıklarının ellerinden gideceğinden korktular. İşte bundan dolayı değişiklikler yaptılar.

"Veyl olsun elleriyle yazdıklarından dolayı onlara, veyl olsun kazandıkları yüzünden onlara!" Yedikleri şeylerden dolayı onlara veyl olsun, anlamındadır, denildiği gibi, günahlardan, masiyetlerden dolayı onlara veyl olsun anlamındadır da denilmiştir. İşledikleri fiilin ne kadar kötü ve çirkin olduğunu ifade etmek üzere de

"veyl" tabiri tekrarlanmıştır.

80

Onlar bir de: "Sayılı günler dışında bize kat'iyyen cehennem ateşi dokunmaz" dediler. De ki: "Allah'tan bir ahid mi aldınız? Allah asla ahdinden dönmez. Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz birşeyi mi söylüyorsunuz?"

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Nüzul Sebebi:

"Onlar" yani yahudiler

"bir de: Sayılı gönler dışında bize katiyyen cehennem ateşi dokunmaz, dediler." Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebiyle ilgili farklı görüşler vardır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yahudilere: "Cehennem ehli kimlerdir?" diye sormuş, onlar da: Biziz, fakat bizim arkamızdan da bizim yerimize siz geçeceksiniz, dediler. Hazret-i Peygamber onlara: "Yalan söylüyorsunuz, siz de biliyorsunuz ki biz oraya sizden sonra sizin yerinize gelmeyeceğiz." Buhârî, Tıb 55, Cizye 7; Müsned, II, 451. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Bu açıklama İbn Zeyd'e aittir.

İkrime ise İbn Abbâs'tan rivâyetle der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğinde yahudiler şöyle diyordu: Bu dünya(nın ömrü) yedi bin yıl olacaktır. İnsanlar cehennemde dünya günlerinden her bir sene mukabilinde ahiret günlerinden cehennemde bir tek gün azap göreceklerdir. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi. Bu Mücâhid'in de görüşüdür.

Bir başka kesim ise şöyle demiştir: Yahudiler dediler ki: Tevrat'ta belirtildiğine göre cehennem kırk yıllık bir mesafe (boyunda)dır. Ve kendileri de her günde bir yıllık mesafeyi katedecekler, nihayet orayı tamamlayacaklar, Cehennem de yok olup gidecektir. Bunu da ed-Dahhâk İbn Abbâs'tan rivâyet etmiştir.

Yine İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre yahudiler Tevrat'ta şunun yazılı olduğunu iddia etmişler: "Cehennemin iki ucu arasında Zakkum ağacına ulaşıncaya kadar kırk yıllık bir uzaklık vardır." Yine yahudiler şöyle demişlerdir: Bizler Zakkum ağacına ulaşıncaya kadar azap göreceğiz. Ondan sonra da cehennem yok olup gidecektir.

Yine İbn Abbâs'tan ve Katâde'den rivâyet edildiğine göre şöyle demişlerdir: Yahudiler şöyle dediler: Allah, kendilerini buzağıya taptıkları gün sayısı olan kırk gün cehenneme sokacaklarına dair yemin etmiştir. Ancak -önceden de geçtiği üzere- Allah onların bu iddialarını yalanlamıştır.

2- "Sayılı Günler" ve Ay Hali Süresi:

Bu âyet-i kerimede Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının görüşleri reddedilmektedir. Çünkü onlar Hazret-i Peygamber'in: "Ay hali olduğun günlerde (eyyam) namazı bırak"Bu manadaki hadisler için bk. Buhârî, Vudû' 63, Hayz 19; Müslim, Hayz 62; Ebû Dâvûd, Tahâre 109; Tirmizî, Tahâre 93; Nesâî, Tahâre 133, 134, 137, Hayz 2, 4, 6; İbn Mâce, Tahâre, 115, 116; Dârimî, Vudû' 80, 84; Müsned, VI, 194. hadisini, ay hali süresinin kendisine ay hali günleri denilebilecek kadar olması gerektiğine dair delil göstermişlerdir. Bunun asgarî süresi ise üç, azami süresi ise ondur. Bunu şöyle açıklarlar: Çünkü üç günden daha aşağısı hakkında bir gün ve iki gün denilir. On günden fazlası için ise on bir gün denilir. "Günler" denilmez. Aksine üçten ona kadar günler için (eyyam) tabiri kullanılır. Yüce Allah da Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmuştur.

"Hac günlerinde üç gün (eyyam) oruç tutunuz." (el-Bakara, 2/196);

"Evlerinizde üç gün (eyyam) daha yaşayın." (Hud, 11/65);

"O, rüzgârı onlara yedi gece ve sekiz gün (eyyam) musallat kıldı." (el-Hâkka, 69/7)

Ancak bu görüşün sahiplerine şöyle denilir: Yüce Allah ise bütün ayı kapsamak üzere oruç hakkında:

"Sayılı günler (eyyam)" (el-Bakara, 2/184) diye buyurduğu gibi,

"Sayılı günlerden (eyyam) başka bize ateş asla dokunmaz" (Âl-i İmrân, 3/54) diye buyurmaktadır. Burada kastedilen "sayılı günler" buzağıya taptıkları kırk günlük süredir. Yine "eyyam (günler)" arızî herhangi bir şeye izafe edildiği takdirde bununla sayının sınırlandınlması kastedilmez. Bunun yerine: Yürüdüğün, yolculuk yaptığın ve ikamet ettiğin günler, denilir. İsterse bu otuz, ister yirmi isterse de dilediğin kadar sayı ile ifade edilsin farketmez. Bununla (Ebû Hanîfe) belki de ay hali olan kadın için mutad olan adet süresini kastetmiş olabilir. Bu adet süresi ise altı veya yedi gündür. Buna göre onun görüşünü bu şekilde anlamaya çalışmak daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

3- Allah Katından Alınmış Sözler mi Var?

"De ki: Allah'tan bir ahid mi aldınız?"

"Almak" ile ilgili açıklamalar daha önceden el-Bakara 2/51. âyet 6. başlıkta geçmiş bulunmaktadır. Yani sizler bundan önce salih bir amel işleyip îman edip itaat ettiniz de bu sebep dolayısıyla cehennemden çıkartılmanız mı gerekmektedir? Yoksa siz böyle şeyi onun size göndermiş olduğu vahyinden mi öğrenmiş bulunuyorsunuz? Şunu bilin ki

"Allah asla ahdinden dönmez. Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz birşeyi mi söylüyorsunuz?" Bu âyet ta onlar için bir azar ve ağır bir sitemdir.

81

Hayır, kim bir kötülük kazanır ve günahı onu kuşatırsa, onlar cehennemliktirler. Orada ebedî kalıcıdırlar.

82

Îman edip salih amel işleyenler ise onlar cennetliktirler. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Durum Onların Dedikleri Gibi Değildir:

Yüce Allah'ın

"hayır" âyeti, durum sizin sözünü ettiğiniz gibi değildir, anlamındadır. Sîbeveyh der ki: -cümlenin yapısına göre- evet, hayır; evet kelimeleri," iki isim değildir. Bunlar birer harftirler. Bu ifade onların "ateş asla bize dokunmayacaktır" şeklindeki kanaatlerini reddetmektedir.

Kûfeliler de der ki: Bu kelimenin aslı, birinci sözü reddetmek kasdıyla kullanılan kelimesidir. Üzerinde güzel bir şekilde durak yapmak için sonuna "yâ" harfi ilave edilmiş ve bu harfe de olumluluk ve evetlemek anlamı da verilmiştir. Buna göre: aksine, hayır" kelimesi olumsuzun reddini ifade eder. Buna eklenen "ya" harfi de daha sonraki olumluluğu gösterir. Ve derler ki: Bir kişi: Bir dinar almadın mı? diyecek olsa sen de Evet" diyecek olsan, bu, hayır almadım, demek olur. Çünkü sen nefyi ve ondan sonrakini gerçekleşen olarak dile getirmiş oluyorsun. Eğer bunun yerine diyecek olursan o takdirde: Aldım, anlamına gelir.

el-Ferrâ' da der ki: Kişi arkadaşına: Senin benden alacak birşeyin yoktur, dese öbürü de: evet, diyecek olsa bu onun söylediğini doğrulamaktır. Çünkü onda alacak birşeyinin olmadığını ifade eder. Bunun yerine diyecek olsa, bu sefer onun sözünü reddetmiş olur ve bunun anlamı, hayır sende alacağım vardır, demek olur. Kur'ân-ı Kerîm'de de şöyle buyurulmuştur:

"Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar da

"Evet (radıyallahü anhbbimizsin) demişlerdi." (el-A'raf, 7/172) Eğer bunun yerine Evet (değilsin), demiş olsalardı, kâfir olurlardı.

2- Seyyie:

"Bir kötülük" âyeti burada şirk anlamındadır. İbn Cüreyc der ki: Ben Atâ'ya:

"Kim bir kötülük kazanır" ne demektir? diye sordum, o: Şirk demektir, dedi ve şu âyet-i kerimeyi okudu:

"Kim de bir kötülük (seyyie) ile gelirse yüzleri üzere ateşe dökülürler." (en-Neml, 27/90)

el-Hasen ve Katâde de böyle demişlerdir. el-Hasen ve Katâde derler ki: Hatîe (günah) ise büyük günah demektir.

3- Kötülükleriyle Kuşatılanlar:

"Hayır, kim bir kötülük kazanır ve günahı onu kuşatırsa" âyeti iki şarta bağlı kılınan bir şeyin, onların asgarisi ile tamamlanamayacağını göstermektedir. Yüce Allah'ın şu âyeti de bunu andırmaktadır:

"Muhakkak Rabbimiz Allah'tır, deyip de sonradan dosdoğru olanlar.. "(Fussilet, 41/30)

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Sakifli Süfyan b. Abdullah'a söylediği söz de bu kabildendir. Süfyan Hazret-i Peygamber'e: Ey Allah'ın Rasûlü, İslâm'a dair bana öyle bir söz söyle ki ona dair senden sonra hiç kimseye birşey sormayayım. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Allah'a îman ettim de sonra da dosdoğru ol."

Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Îman 62; Tirmizî, Zühd 61; İbn Mâce, Filen 12; Dârimi, Rikâk 4; Müsned, III, 413. Bu hususa dair açıklamalar ve ilim adamlarının bu konu hakkındaki görüşleri, daha önce Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva'ya:

"Yalnız bu ağaca yaklaşmayınız, yoksa ikiniz de zulmedenlerden olursunuz" (el-Bakara, 2/35) âyeti açıklanırken kaydedilmiştir.

Nâfî', çoğul olarak: Günahları" şeklinde okuduğu halde diğerleri tekil olarak okumuşlardır. Ancak bunun anlamı çokluktur. Allah'ın şu âyetinde ni'met kelimesinin tekil olarak gelmesine benzemektedir:

"Eğer Allah'ın nimetini saymak isterseniz sayamazsınız."'(İbrahim, 14/34)

83

Hani İsrailoğullarından: "Allah'tan başkasına ibadet etmeyin, anneye, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik yapın ve insanlara güzel söz söyleyin. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin" diye söz almıştık. Sonra sizden azınız müstesna yüzçevirdiniz, hâlâ da yüzçevirmektesiniz.

Âyetine dair açıklamalarımızı on başlık altında sunacağız:

1- İsrailoğullarından Alınan Bir Başka Söz

"Hani İsrailoğullarından... diye söz almıştık" âyetine dair daha önceden (27. ve 40. âyetlerde) açıklamalarda bulunmuştuk. Burada sözü geçen "alınan söz" hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Mekkî, bunun Hazret-i Âdem'in sulbünden zerreler gibi çıkartıldıkları vakit onlardan alınan söz olduğu görüşündedir. Bir başka görüşe göre ise bu, onlar hayatta oldukları sırada akılları başlarında iken peygamberleri aracılığıyla onlardan söz alınmasıdır, demiştir. Bu da yüce Allah'ın burada sözü geçen

"Allah'tan başkasına ibadet etmeyin..." âyeti ile dile getirilmiştir. Allah'a ibadet etmek ise O'nu tevhid etmek, rasûllerini tasdik etmek, kitaplarında indirdikleri gereğince amel etmek demektir.

2- Allah'tan Başkasına İbadet Etmeyin

"Allah'tan başkasına ibadet etmeyin" âyeti ile ilgili olarak Sîbeveyh bunun bir yemine taalluk ettiğini söylemektedir. Ona göre: Biz "Allah adına yemin olsun ki, Allah'tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz" diye onlardan yemin almıştık, anlamındadır. el-Müberred, el-Kisaî ve el-Ferrâ', bunun uygun olabileceğini söylemişlerdir. Ubey ve İbn Mes'ûd bunu -sondan nûn harfini düşürerek- nehy olmak üzere: şeklinde okumuşlardır. İşte bundan dolayı ondan sonra gelen fillere: söyleyin, kılın, verin" şeklinde gelmişlerdir.

Burada "ibadet etmeyin" âyetinin hal ifade ettiği de söylenmiştir. Yani biz onlardan mîsaklarını muvahhidler olarak veya inad etmeyenler olarak... almıştık, anlamına gelir. Bu görüşü de yine Kutrub ve el-Müberred ileri sürmüştür. Ancak böyle bir açıklama şeklindeki kıraate değil de İbn Kesîr, Hamza ve Kisaî'nin okuduğu Allah'tan başkasına ibadet etmesinler... diye" şeklindeki okuyuşa uygun bir açıklamadır. el-Ferrâ', ez-Zeccâc ve bir topluluk da şöyle demiştir: Anlamı şöyledir: Biz onlardan Allah'tan başkasına ibadet etmemek, anne ve babaya iyilik yapmak ve kanları dökmemek üzere söz almıştık, anlamını ifade eder. Daha sonra -fiile mastar anlamı veren ile "be" harfi hazf edildiğinden fiil merfû' gelmiştir. Yüce Allah'ın:

"Bana Allah'tan başkasına... mı emredersiniz?" (ez-Zümer, 39/64) âyetinde olduğu gibi

el-Müberred: Bu bir yanlışlıktır, der. Çünkü Arap dilinde takdir edilen her bir söz de açıkça söylenmiş gibi amel eder. Mesela:Katettiğim (nice) belde" derken nice" lâfzı takdir edilerek amel eder.

Derim ki: Bu, bir yanlışlık değildir. İki görüş de doğrudur. Sîbeveyh'in naklettiği şu beyit bu iki görüşe de uygun bir kanıttır:

"Ey Savaşta hazır bulunmaktan ve zevkli şeylere şahit olmaktan azarlayarak beni alıkoymak isteyen kişi!

Sen beni ebediyyen yaşatabilir misin?"

Burada "hazır bulunmak" anlamındaki fiil, edatının takdir edildiği görüşüne göre nasb ile, hazf edildiği görüşüne göre de ref ile okunur.

3- Anne Babaya İyilik

"Anne babaya... iyilik yapın"; yani, onlara anne babaya iyilik yapın, diye emrettik.

Yüce Allah bu âyet-i kerimede anne baba hakkını tevhid ile birlikte sözkonusu etmiştir. Çünkü ilk varlık Allah tarafındandır, ikinci varoluş olan eğitim ve terbiye ise anne-baba aracılığıyladır. Bundan dolayı yüce Allah onlara karşı şükredici bir halde olmayı, kendisine şükretmek ile birlikte sözkonusu etmiş ve:

"Bana ve ana babana şükret diye (insana vasiyet ettik)." (Lukmân, 31/14) diye buyurmaktadır. Anne babaya iyilik (ihsan), onlarla ma'ruf bir şekilde geçinmek, onlara karşı alçakgönüllü olmak, emirlerini yerine getirmek, vefatlarından sonra onların mağfireti için dua etmek, onların sevdikleri kimseleri gözetmek suretiyle olur. Nitekim buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle İsrâ Sûresi'nde (23 ve 24. âyetlerde) etraflı bir şekilde gelecektir.

4- Yakın Akrabalar:

Burada

"akrabalar" da

"anne baba"ya atfedilmiştir. Yani biz onlara akrabalık bağlarına riâyet etmek suretiyle akrabalarına iyilik yapmalarını da emrettik. Yine buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Muhammed Sûresi'nde (47/22-24. âyetlerde) yapılacaktır.

5- Yetimler:

"Yetimlere" âyeti de aynı şekilde atfedilmiştir. "Yetâmâ," yetim kelimesinin çoğuludur. Âdemoğulları arasında yetimlik babayı kaybetmekle, hayvanlarda ise annenin kaybedilmesiyle olur. el-Maverdî'nin naklettiğine göre Âdemoğulları arasında annenin yitirilmesi halinde de yetimlik sözkonusudur. Ancak bilinen husus birincisidir. Yetim kelimesi asıl itibariyle tek olmak demektir. Mesela, yetim bir küçük çocuk, denildiği zaman babasından ayrı tek başına kalmış çocuk anlaşılır. "Yetim bir beyit" ise kendisinden önce ve sonra şiir bulunmayan bir beyit demektir. "Yetim bir inci" eşsiz bir inci demektir. Bunun aslının geciktirmek anlamında olduğu da söylenmiştir. O bakımdan babasını yitirene "yetim" denilmiştir. Çünkü ona yapılan iyilik, iyi davranış gecikmeli olarak ulaşır.

Fiilin şekilleri (tasrîfî; çekimli): ile şeklinde gelir. Her iki şekli de el-Ferrâ' zikretmiştir.

"Allah onu yetim bıraktı" ise: şeklinde söylenir.

Bu âyet, yetime şefkat duymaya, onu himaye ve koruma altına alıp malını muhafaza etmeye delalet etmektedir. Nitekim ileride buna dair açıklamalar, Nisa Sûresi'nde (4/2. âyette) gelecektir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Ben ve -kendisinin olsun başkasının olsun- yetimi koruyup gözeten kimse ile şu ikisi gibi cennette birlikte olacağız"demiş ve (hadisin senedinde yer alan ravilerden birisi olan) Mâlik, şehadet parmağı ile orta parmağını işaret etmiştir. Bu hadisi Ebû Hüreyre rivâyet etmiş, Müslim de bunu Sahihinde kayd etmiştir. Müslim, Zühd 42. Ayrıca bk. Buhârî, Talâk 25, Edeb 24; Ebû Dâvûd, Edeb 123; Tirmizî, Birr 14; Muvatta’', Şear 5; Müsned, II, 375, V, 333

İmâm (hadis) hafız(ı) Ebû Muhammed Abdülgani b. Saîd, Ebû Said el-Basrî Hasen b. Dinar'dan -ki o el-Hasen b. Vasıl'dır- dan rivâyetle dedi ki: Bize el-Esved b. Abdurrahman, Hissân'dan, o Ebû Mûsâ el-Eş'arî'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyetle dedi ki: "Bir yetim bir toplulukla birlikte yemek kablarının üzerine (sofralarına) oturacak olursa şeytan onların kaplarınayaklaşamaz." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VII, 160, hasen bir hadis olduğu kaydı ile.

Yine Hüseyn b. Kays'den -ki o Ebû Ali er-Rahabî'dir- o İkrime'den, o İbn Abbâs'tan dedi ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Müslümanlar arasındaki yetim kimseyi kendi yiyeceğine ve içeceğine -Aziz ve celil olan Allah onu zengin edinceye kadar- ortak ederse; mutlaka onun günahları mağfiret olunur. Mağfiret olunmayacak bir günah işlemesi hali müstesna. Allah her kimin iki kerimesini alır ve sabrederse ecrini Allah'tan umarsa mutlaka günahları mağfiret olunur."Ashab: İki kerimesi dediğiniz nedir? diye sorunca Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "İki gözü. Her kimin de üç kızı yahut üç kızkardeşi olur, onlara gereken harcamalarda bulunur ve onlara iyilikte bulunursa bunu da onlar ondan ayrılıncaya (evleninceye) kadar ya da vefat edinceye kadar sürdürürse - mağfiret olunmayacak bir amel işlemesi hali dışında - şüphesiz günahları mağfiret edilir. " Hadisin değişik yollarla ve kısmen rivâyetleri için bk. Müsned, III, 283, V, 29

Hicret eden bedevi Araplardan birisi bunun üzerine Hazret-i Peygamber'e seslenerek: Ey Allah'ın Rasûlü, ya iki tane olursa! diye sorar. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "İki tane olsa dahi" diye cevap verir. İbn Abbâs bu hadisi rivâyet ettiği vakit şöyle derdi: Allah'a yemin ederim. Bu, anlamı iyice bilinemeyen ve oldukça şerefli hadislerden birisidir.

6- Parmaklarla Yapılan İşaretlerin Anlamı:

Baş parmağa bitişik olan (şehadet parmağına; söven anlamına): es-sebbâbe" denilirdi. Cahiliyye döneminde bu parmağın ismi buydu. Çünkü onlar bu parmağın işaretiyle sövüyorlardı. Allah, İslâm'ı gönderince onlar bu isimden hoşlanmadılar, o bakımdan o parmağa muşîre (işaret eden) dediler. Çünkü tevhidi söyledikleri sırada bu parmakla Allah'ın tevhidini işaret ediyorlardı. Bu parmağa yine es-sebbâhe (çokça teşbih eden) ismi da verilir. Bu şekilde adlandırılması Vâil b. Hucr ile başkaları tarafından rivâyet edilen hadiste zikredilmektedir. İşaret parmağının "teşbih eden" anlamında: "sebbâhe" diye anıldığı bazı hadislere örnek olmak üzere bk. Müsned, I, 78, III, 407, IV, 309, V, 250; Ebû Dâvûd, Tâhare 52; Nesâî, Tahâre 84; Dârimî, Rikaak 46 vb.

Şu kadar var ki, dilde bu kelime yine cahiliyye döneminde bilinen şekliyle kullanılmaya devam etti. Ve bu daha çok kullanılır oldu. İşaret parmağından "sebbâbe" diye söz edilen hadislere örnek olarak bk. Buhârî, Nikâh 23, Edeb 24; Müslim, Mesâcid 113, 115; Ebû Dâvûd, Salât 115, Menâsik 56; Tirmizî, Mevâkît 103 vs...

Yine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın parmakları hakkında gelen rivâyetlerde onun işaret parmağının orta parmağından daha uzun olduğu, orta parmağının işaret parmağından daha kısa olduğu, yüzük parmağının da orta parmağından daha kısa olduğu belirtilmektedir. Yezid b. Harun'un şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bize Abdullah b. Miksem et-Taifî haber verdi, dedi ki: Bana halam Miksem kızı Sare anlattı. O Kerdem kızı Meymûne'nin şöyle dediğini dinlemiş: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yaptığı Veda Haccında ben de vardım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı devesi üzerinde gördüm. Babam ona bazı hususlara dair sorular sormuştu. Küçük bir kız iken onun baş parmağa bitişik olan (işaret) parmağının uzunluğundan hayrete düştüğümü biliyorum.

Hazret-i Peygamber'in: "Ben ve o cennette şu ikisi gibi birlikte olacağız"diye buyurması ile bir başka Hadîs-i şerîfte: "Ben, Ebû Bekir ve Ömer kıyâmet gününde şöylece haşredileceğiz" buyurup üç parmağını işaret etmesi ile o, diğer insanlara karşı bunların işgal edecekleri mevkii ve onlara ihsan edilecek şerefi kastetmek istemiştir. Yani biz bu şekilde şereflenmiş olarak haşredileceğiz.

Aynı şekilde yetim himaye edenin de makamı yüksek olacaktır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın parmaklarının durumunu bilmeyen bir kimse bu Hadîs-i şerîfi yakınlık makamında birbirlerine yakınlık ve bir arada olmak şeklinde anlamıştır ve yorumlamıştır. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü rasûllerin, peygamberlerin, sıddîklerin, şehidlerin ve salihlerin mertebeleri arasında fark vardır, bunların cennetteki makamları da değişik değişiktir.

7- Yoksullar:

"Yoksullara iyilik yapın" âyeti de aynı şekilde atıftır. Yani biz onlara yoksullara iyilik yapmalarını da emrettik.

(Yoksullar demek olan) mesâkîn: İhtiyacın sakinleştirdiği (hareketsizleştirdiği) ve zelil kıldığı kimseler demektir. Bu âyet sadaka vermeye, muhtaçları görüp gözetmeye, yoksul ve zayıfların durumlarını yakından takib etmeye teşvik anlamını da içermektedir. Müslim'in Ebû Hüreyre'den rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Dul kadının ve miskinin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan bir kimse, Allah yolunda cihad eden gibidir. -Zannederim şöyle de buyurdu:- Ve durmaksızın kıyam eden ile açmaksızın oruç tutan kimse gibidir." Müslim, Zühd 41; Buhârî, Edeb 25, 26

İbnu'l Münzir der ki: Tavus, kız kardeşlerinin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmanın Allah yolunda cihaddan daha faziletli olduğu görüşünde idi.

8- Güzel Söz:

"Ve insanlara güzel söz söyleyin." Bu âyetin masdar anlamına da geldiğinden dolayı, söyleyeceğiniz söz güzel olsun, anlamında olduğu söylenmiştir. İnsanlara güzelliği bulunan söz söyleyin, takdirinde olduğu da söylenmiştir. O vakit bu bizzat masdar olur, masdar anlamında olmaz. Hamza ve Kisaî ise hâ ve sîn harfini üstün olarak şeklinde okumuştur. el-Ahfeş der ki: Her ikisi de aynı anlama gelir. el-Ahfeş bu kelimenin "hüsnâ" şeklinde okunduğunu nakletmişse de en-Nehhâs: Arapçada bu câiz olmaz. Çünkü böyle bir ifade ancak elif lâm'lı olarak (el-hüsnâ) şeklinde olabilir. Bu, Sîbeveyh'in görüşüdür. Îsa b. Ömer ise "hüsünen" şeklinde okumuştur.

İbn Abbâs der ki: Bunun anlamı şudur: Yani Siz insanlara karşı lâ ilahe illallah deyiniz ve onlara bunu söylemelerini emrediniz. İbn Cüreyc de şöyle der: İnsanlara Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında doğruyu söyleyiniz. Onun (kitabınızdaki) niteliklerini değiştirmeyiniz. Süfyan es-Sevrî de şöyle demektedir: İnsanlara marufu emrediniz, münkerden sakındırınız. Ebû'l-Âl-iyye de der ki: Onlara güzel söz söyleyiniz ve sizin en güzel şekilde bağışlanmanızı istediğiniz gibi siz de onları en güzel şekilde bağışlayınız.

Bütün bunlar güzel ahlakın faziletli davranışlarına bir teşviktir. O bakımdan insanın insanlara yumuşak söz söylemesi, iyiye, kötüye karşı ehl-i sünnet olana da bid'atçi olana da -yağcılık yapmaya kaçmaksızın- güleryüzlü davranması gerekir. Ayrıca bu gibi kimselere karşı da onun bu sözleriyle bid'atçinin mezhebinden hoşnud olduğunu ifade edecek şekilde konuşmaması da gerekir. Çünkü şanı yüce Allah Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Harun'a:

"Ona yumuşak bir söz söyleyiniz" (Tâhâ, 20/44) diye buyurmuştur. O bakımdan başkasına söz söylemek durumunda olan bir kimse bilsin ki Mûsâ ile Harun'dan daha faziletli değildir. Karşısındaki günahkâr da Firavn'dan daha kötü ve habis değildir. Allah Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Harun'a Firavn'a karşı yumuşaklığı emretmiştir.

Talha b. Ömer der "ki: Ben Atâ'ya şöyle dedim: Sen yanında değişik, doğru olmayan görüşlere sahip birtakım insanların toplanıp bir araya geldiği bir kimsesin. Ben ise hiddetli bir insanım. Onlara bazen ağır sözler söyleyebiliyorum. Bana şöyle dedi: Hayır, böyle yapma. Yüce Allah:

"İnsanlara güzel söz söyleyiniz" diye buyurmaktadır. Bu âyet-i kerimenin kapsamına yahudiler ve hristiyanlar girmektedir. Ya hanif dinine mensup olan bir kimse nasıl girmez? Diğer taraftan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan Hazret-i Âişe'ye şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Çirkin söz söyleyen bir kadın olma. Çünkü çirkinlik (fuhuş) eğer erkek kılığında bir varlık olsaydı çok kötü bir erkek olurdu."Sadece ilk cümlesi ile Müslim, Selâm 11; Müsned, VI, 22.

Denildiğine göre bu âyet-i kerimede "insanlar" ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) kastedilmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Yoksa onlar Allah'ın kendilerine lütfundan vermesi dolayısıyla insanları mı kıskanıyorlar?" (en-Nisâ, 4/54) Burada da sanki: "Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e güzel söz söyleyin" denilmiş gibidir.

el-Mehdevî'nin Katâde'den naklettiğine göre yüce Allahın: "Ve insanlara güzel söz söyleyin" âyeti cihadı emreden kılıç âyetiyle neshedilmiştir. Ayrıca bunu Ebû Nasr Abdürrahim, İbn Abbâs'dan da rivâyet etmiştir. İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme ilk dönemlerde nazil olmuş, daha sonra kılıç âyeti bunu neshetmiştir.

İbn Atiyye de der ki: Bu, İslâm ümmetinin, İslâm'ın ilk dönemlerinde benzeri bir emirle muhatab alındığının delilidir. İsrailoğullarına dair haberde ve onlara verilen emirde ise herhangi bir nesh sözkonusu değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

9- Namazı Kılın, Zekâtı Verin:

"Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin" âyetine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bk. el-Bakara, 2/3 ve 43. âyetlerin tefsiri Burada hitap İsrailoğullarınadır. İbn Atiyye der ki: Onların zekâtının kabulü ise çıkartıp bir yere koydukları ve kabul olunan üzerine ateşin inmesi, olunmayanın üzerine ateşin inmemesiyle anlaşılıyordu. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetinin zekâtı gibi değildi.

Derim ki: Ganimetler hususunda bunun sabit olduğu gibi bunun da delil ile belgelenmesi gerekir. İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Onlara emrolunan zekât Allah'a itaat ve ihlâs idi.

10- "Ve Yüzçevirdiniz..."

"Sonra" Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi

"sizden azınız müstesna yüzçevirdiniz."

Hitap, Peygamber Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in çağdaşlarınadır. Geçmişlerinin yüzçevirmelerinin bunlara nisbet ediliş sebebi de haktan yüzçevirmekte çağdaşlarının da geçmişleri gibi aynı yolda olduklarından dolayıdır. Nitekim şair:

"Bu benim (gördüğüm) Ehzem'den tanıdığım bir huy ve tabiattır"

demiştir.

"Hâlâ da yüz çevirmektesiniz" âyeti mübtedâ ve haberdir. Âyet-i kerimede geçen i'rad ve tevellî aynı anlamdadır (yüzçevirmek). Ancak kelime ve lâfızlarda farklılık vardır.

Tevelli'nin beden ile, i'râd'ın kalb ile yüzçevirmek olduğu da söylenmiştir.

el-Mehdevî der ki: "Hâlâ da yüzçevirmektesiniz" âyeti haldir. Çünkü tevelli'de zaten i'râd'a delâlet vardır. Hal olması durumunda ise ayetin bu bölümlerinin meali şu şekilde verilebilir: "Sonra sizin pek azınız müstesna, yüzçevirerek gerisin geri döndünüz.

84

Hani sizden: "Birbirinizin kanını dökmeyin ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın" diye söz almıştık. Sonra kabul ettiniz ve siz (buna) şahitlik de ediyorsunuz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Onlardan Alınan Sözler:

"Hani sizden... diye söz almıştık." âyetine dair açıklamalar daha önceden (2/63-64. âyetlerde) geçmiş bulunuyor

"Birbirinizin kanını dökmeyin." âyetinde kastedilenler İsrailoğullarıdır. İhtiva ettiği anlamının kapsamına onlardan sonra gelenler de girer.

"Dökmeyin" anlamına gelen âyeti i'râb bakımından daha önce (83. âyette) geçen: kelimesi gibidir.

Talha b. Mûsârrif ve Şuayb b. Ebû Hamza bu kelimeyi fâ harfini ötreli olarak okumuşlardır ki bu da bir şivedir. Ebû Nehik ise te harfini ötreli, fe harfini şeddeli sin harfini de üstün olarak şeklinde okumuştur.

Sefk: Dökmek demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (30. âyet-i kerimede) geçmiş bulunmaktadır.

"Ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın" âyeti bir önceki cümleye atfedilmiştir.

Âyet-i kerimede geçen: "Birbirinizi (diye meali verilen: nefislerinizi)" âyetinde yer alan nefs: Nefâset'ten (nerıslik'ten) alınmadır. Çünkü insanın nefsi ondaki en şerefli unsurdur. "Yurt" anlamına gelen "ed-Dâr" ise kişinin ikamet etmek üzere yapılarının bulunduğu evidir. Göçmek üzere konakladığı yerden farklıdır. Halil der ki: Bir kavmin inip konakladığı her bir yer onların darı (yurdu) olur. İsterse orada bina bulunmasın. Dâr'a bu ismin, orada sakin olanların çevresini (daire gibi) kuşattığından dolayı verildiği söylenmiştir. Nitekim hak (duvar) da içerisinde bulunanları kuşattığından dolayı (kuşatıcı anlamında) bu ismi almıştır.

"Sonra kabul ettiniz." Yani siz, sizden ve sizden öncekilerden alınan bu misakı, bu sözü kabul ettiniz.

"Ve siz (buna) şahitlik de ediyorsunuz." Yani kalplerinizle buna tanıklık etmektesiniz. Burada sözü geçen

"şahitlik"in hazır olmak anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani siz hazır bulunuyorken, kanlarınız akıtılıyor ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarıyorsunuz, demek olur.

2- Kişi Kendi Kanını Nasıl Döker, Kendisini Yurdundan Nasıl Çıkartır?

Eğer (âyetin lafzî meali olan: "Kendi kanlarınızı dökmeyiniz, kendinizi yurtlarınızdan çıkarmayınız" anlamından hareketle) kişi kendi kanını nasıl döker ve kendisini yurdundan nasıl çıkartır? diye sorulacak olursa, şu cevap verilir:

Onlar tek bir millet olup bütün işleri bir olduğundan, geçmiş ümmetler arasında da tek bir kişi durumunda olduklarından dolayı birbirlerini öldürmeleri, birbirlerini yurtlarından çıkarmaları, bizzat kendilerini öldürmek ve kendilerini sürmek gibi değerlendirilmiştir.

Bundan kastın kısas olduğu da söylenmiştir. Yani kimse başkasını öldürmesin, o takdirde kendisi kısasen öldürülür. Bu durumda sanki kendi kanını kendisi dökmüş gibi olur. Aynı şekilde zina etmesin, irtidat da etmesin. Çünkü bu, kanının akıtılmasını mubah kılar. Fesad da çıkartmasın, o takdirde sürgün edilir. Böylelikle kendisini kendi yurdundan çıkarmış gibi olur. Bu, her ne kadar anlam itibariyle sahih ise de oldukça uzak bir te'vil şeklidir.

Mesele şu idi: Şanı yüce Allah, Tevrat'ta İsrailoğullarından birbirlerini öldürmemelerine, birbirlerini sürmemelerine, köleleştirmemelerine, birinin ötekinin hırsızlık yapmasına fırsat vermemesine ve buna benzer birtakım emirlere itaat etmelerine dair söz almıştı.

Derim ki: Bütün bunlar bizim için de haram kılınmıştır. Ve bütün bunlar çeşitli fitnelerle bizim aramızda da başgöstermiş bulunmaktadır. İnnâ lillah ve innâ ileyhî râciûn, diyoruz.

Kur'ân-ı Kerîm'de de şöyle buyurulmaktadır:

"Yahut sizi birbirinize katar, birinize birinizin hıncını tattırmaya kadirdir" (el-En'âm, 6/65). Bu âyet ileride gelecektir.

İbn Huveyzimendâd der ki: Bu âyetle ifadenin zahiri anlamı da kastedilmiş olabilir. Yani kimse bizzat kendisini öldürmesin ve kimse sefihlik ederek kendisini yurdundan çıkarmasın. Hintlilerin kendi kendilerini öldürdükleri gibi yapmasın yahut kimse isabet eden ağır bela ve musibetlerin etkisi altında kalarak nefsini öldürmesin, dinini bilmeyerek ve hafif akıllılık ederek serserice sahralara kendisini atıp evlerde barınmamazlık etmesin.

Aslında bu âyet, bütün bu hususları kapsayan genel bir buyruktur.

Rivâyet edildiğine göre Osman b. Maz'ûn Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından on kişi ile birlikte bey'atte bulunmuştu. Bunlar kıldan yapılmış rahip elbiselerini giymeye, sahralarda dolaşıp evlerin çatısı altında barınmamaya, et yememeye, hanımlara yaklaşmamaya karar verdiler. Bu husus Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ulaşınca Osman b. Maz'ûn'un evine geldi, orada bulunmayınca hanımına şöyle dedi: "Osman'a dair bana ulaşan sözün mahiyeti nedir?" Hanımı ise kocasının sırrını açıklamaktan hoşlanmadığı gibi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yalan söylemekten de hoşlanmadı ve: Ey Allah'ın Rasûlü dedi, sana birşey ulaştıysa sana ulaştığı gibidir. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şövle buyurdu: "Osman'a de ki: Benim sünnetime mi muhalefet yoksa benim dinimden başka bir din üzere mi (böyle bir karar alıyor)? Şüphe yok ki ben namaz da kılıyorum, uyuyorum da, oruç da tutuyorum, yediğim günler de oluyor. Hanımlara yaklaştığım gibi evlerin çatısı altında da barınıyorum, et de yiyorum. Benim sünnetimden yüzçeviren benden değildir." Bunun üzerine Osman ve arkadaşları aldıkları bu karardan geri döndüler. Benzer hadisler için bk. Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5; Nesâî, Nikâh 4 vb.

85

Sonra işte sizler birbirinizi öldürüyor ve içinizden bir fırkayı yurtlarından çıkarıyor, aleyhlerinde günah ve düşmanlıkla yardımlaşıyorsunuz. Eğer size esir olarak gelirlerse onlar için fidyeleşirsiniz. Halbuki onların çıkarılmaları size haram kılınmıştır. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanın cezası dünyada horluk ve zilletten başkası değildir. Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine döndürülürler Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.

"Sonra işte sizler birbirinizi öldürüyor..." âyetindeki

"siz" mübtedâ olarak ref mahallindedir. İ'râb olmayan bir kelimedir. Çünkü zamirdir. Bu kelimedeki "te" harfinin ötreli olması şundandır: Müzekker ve tekil hitabda esrelidir. Bu harf tesniye yada çoğul zamirde kullanılacak olursa, damme (ötre)den başka bir hareke kalmadığından ötreli gelmiştir.

"işte...ler" ile ilgili olarak el-Kutebî der ki: İfade

"işte ey...ler" takdirindedir. en-Nehhâs der ki: Bu Sîbeveyh'in görüşüne göre yanlıştır ve câiz değildir.

ez-Zeccâc da der ki: Bu edat o kimseler ki..." anlamındadır.

"Öldürüyorsunuz" anlamındaki fiil de sıla cümlesine dahildir ve:

"Sonra siz öldürenlersiniz..." anlamındadır.

Şöyle de denilmiştir:

"İşte...ler" anlamındaki kelime, mübtedâ olarak merfû', "siz" zamiri öne alınmış bir haber,

"öldürüyorsunuz" anlamındaki fiil de,

"işte...ler"den haldir,

"işte...ler" anlamındaki kelimenin "yani" anlamındaki bir fiil takdir edilerek nasb mahallinde olduğu da söylenmiştir.

ez-Zührî: "(........): Öldürüyorsunuz" âyetini (yine aynı anlamda olmak üzere (........) şeklinde birinci te'yi ötreli, ikincisini de şeddeli olarak okumuştur.

Yüce Allah'ın:

"Öyleyse Allah'ın peygamberlerini niçin öldürüyordunuz?" (el-Bakara, 2/91) âyetini da bü şekilde okumuştur.

Bu âyet-i kerîme Kur'ân-ı Kerîm'in muhatablarına yöneliktir. Bunun geçmişteki atalarına ait kabul edilmesi ihtimali yoktur. Bu âyet-i kerîme yahudilerden Kaynuka, Kurayza ve Nadiroğulları hakkında nazil olmuştur. Kaynukaoğulları, Kurayzaoğullarının düşmanı idiler. Evsliler Kaynukaoğulları ile, Hazrecliler ise Kurayzaoğulları ile antlaşmah idiler. Nadiroğulları ile Evs ve Hazrecliler ise kardeş durumundaydılar. Kurayza ve Nadiroğulları da aynı durumdaydılar. Daha sonra bunlar birbirlerinden ayrılmış ve birbirleriyle Savaşır olmuşlardı. Arkasından Savaş kalkar, bu sefer fidye ile karşılıklı olarak esirlerini kurtarırlardı. İşte yüce Allah, bu durumları dolayısıyla onları ayıplayarak: "Eğer size esir olarak gelirlerse onlar için fidyeleşirsiniz" diye buyurmaktadır.

"Tezâharûne: Yardımlaşıyorsunuz" âyeti sırt anlamına gelen "zahr"dan türetilmiştir. (Sırtsırta veriyorsunuz, anlamında). Çünkü biri ötekini böylelikle güçlendiriyor, dolayısıyla "sırt" durumunda oluyordu. Şairin şu sözleri de böyledir:

"Aynı evin arkaları gibi birbirinizle yardımlaştınız

Bir tek kişiye karşı fakat yine de birbirinize denksiniz."

Günah (ism): İşleyenin yerilmeyi hak kazandığı fiildir. Düşmanlık (udvan): Zulümde ve zalimlikte haddi aşmakta, aşırıya gitmektir.

(......) kelimesini Kûfeliler şeddesiz olarak okumuşlar ve ikinci te'yi birincisinin ona delaleti dolayısıyla hazfetmişlerdir. Medineliler ile Mekkeliler ise bu kelimeyi (...........) şeklinde şeddeli olarak okur, yakın olduğu için ikinci te'yi zı harfine idğam ederler. Bunun aslı ise (............) şeklindedir.

"Eğer onun aleyhine yardımlaşmanız" (et-Tahrim, 66/4) âyetinde de böyledir.

Katâde, bu kelimeyi (.......) şeklinde okumuştur. Bunların hepsi yardımlaşmak anlamım ihtiva etmektedir.

Yüce Allah'ın:

"Kâfir, Rabbine karşı yardımcıdır?" (el-Furkan, 25/55) âyeti ile:

"Bundan sonra melekler de yardımcıdır" (et-Tahrim, 66/4) âyeti de böyledir.

"Eğer size esir olarak gelirlerse onlar için fidyeleşirsiniz. Halbuki onların çıkarılmaları size haram kılınmıştır" âyetine dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Esir Olarak Gelirlerse:

"Eğer size esir olarak gelirlerse" âyeti şarttır. Cevabı ise:

"Onlar için fidyeleşirsiniz" âyetidir. Ebû Ubeyd der ki: Ebû Amr şöyle derdi: Başkasının eline geçenlere "üsârâ" denilir, ele geçirilen esirlere de "esrâ" denilir. Ancak dilciler Ebû Amr'ın bu söylediğini bilmemektedirler. Bu kelime olsa olsa "sekâra" ve "sekrâ" demek türündendir. Hamza dışında kalan cemaat bu kelimeyi "üsârâ" şeklinde okurken Hamza da esrâ şeklinde okumuştur. -Esir alınan kimse anlamına gelen- "me'sûr" kelimesinin çoğuludur.

Ebû Hâtim bu kelimenin çoğulunun esârâ şeklinde yapılamayacağını söylerken ez-Zeccâc da sekârâ denilebileceği gibi esârâ da denilebileceğini söylemiştir. Muhammed b. Yezid'den ise şöyle dediği nakledilmektedir: (Tekilde) esir, (çoğul olarak) üserâ gelir. Zarif ve zurefâ gibi. İbn Fâris der ki: Esir kelimesinin çoğulu esrâ ve üsârâ gelir. Burada bu kelime her iki şekilde de okunmuştur. Çoğulunun "esârâ" şeklinde geldiği de söylenmiştir. Ancak pek güzel bir söyleyiş değildir.

2- Esir:

Bu kelime kendisi ile yükün bağlandığı deri parçası demek olan "isâr"dan türetilmiştir. Çünkü esir'in de esaret bağları sağlam bağlanır. Araplar: "Devenin hörgücü üzerindeki yükünü bağladı" demek istediklerinde bu kelimeyi kullanırlar. Daha sonra bağlanmasa dahi esir olarak alınan herkese bu ad verilmiştir. el-A'şâ der ki:

Ve şiir, beytinde beni öyle bir kayda bağladı ki

(şairlikte en ileri dereceye ulaştığını anlatmak istiyor).

Yükün önündeki ve terkiye binen kadının tuttuğu tahta parçasını

sağlam bağlayanlar (âsirat)ın kayıtladığı (bağladığı) gibi."

Yüce Allah'ın:

"Esirlerini Biz pekiştirdik" (el-İnsan, 76/28) âyetinde -ki "esr" yaratmak anlamındadır. Adamın üsresi ise, onun kavim ve kabilesi, topluluğu anlamındadır. Çünkü o bunlar vasıtasıyla güç kazanır.

3- Fidyeleşmek:

"Eğer size esir olarak gelirlerse onlar için fidyeleşirsiniz." âyetinde

"fidyeleşirsiniz" anlamına gelen kelimesini Nâfi', Hamza ve Kisaî bu şekilde okumuş, diğerleri ise şeklinde okumuşlardır. Bu kelime fidadan gelmektedir. Fidâ ise ellerinde bulunan esirler için fidye istemek demektir.

el-Cevherî der ki: "Fidâ" kelimesinin ilk harfi esreli okunursa, hem med ile hem kasr ile söylenir. Üstün ile okunursa yalnız kasr ile söylenir. Meselâ: Babam sana feda olasıca, kalk!" denilir.

Araplar arasında yalnızca harf-i cer olan lâm harfinden önce gelmesi halinde "fidâin" şeklinde esreli ve tenvin ile kullananlar da vardır. Bunlar "fidâin lehe; sana feda olsun" derler. Çünkü bu, dua anlamını kast ettikleri bir nekiredir. el-Asmaî de en-Nâbiğa'ya ait şu beyiti nakletmektedir:

"Yavaş ol! Feda olsun sana bütün kavimler

Ve artırıp durduğum bütün mallar ve evlâtlar..."

Fidyesini ödeyip kurtarmayı ifade etmeyi anlatmak için de: "Fedâh" ile "fâdâhu" denilir. "Kendisini ona fidye kıldı" anlamında: "Fedâhu binefsihî" denilir. "Cuiltu fidâde: Sana feda olayım" deme halini anlatmak için: "Feddâhu, yufeddîhi" fiili kullanılır. Biri birinin fidyesini ödediği zaman: Tefâdev (fidyeleştiler) denilir.

Fidye, feda ve fidâ hep aynı anlamdadır. Belli bir miktar ödedikten sonra kişinin kendisini kurtarmasını ifade etmek üzere "fâdeytu" denilir.

Hazret-i Abbas'ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: Hem kendimin fidyesini ödedim, hem Akif’in fidyesini ödedim" Buhârî, Salât 42, Cihâd 172, Cizye 4. demesi de bu türdendir. Bu fiil ikincileri harfi cerli olmak üzere iki mef'ûl alan geçişli bir fiildir. Kendimi malım karşılığında ve onu malım karşılığında fidye ile kurtardım, denildiği zaman "malım" kelimesinin başına be harf-i cerri gelmiştir. Şair de der ki:

"(Ey kadın) Dur ve esirini fidye ödeyip kurtar, çünkü benim kavmim ile

Senin kavmin gördüğüm kadarıyla bir araya gelmezler."

4- Yurtlarından Çıkarılmanın ve Esirleri Kurtarmanın Hükmü:

"Halbuki onların çıkarılmaları size haram kılınmıştır." "O" anlamındaki "huve" zamiri hususunda mübtedâ olur ve

"yurtlarından çıkanlmâları"na racidir.

"Haram kılınmıştır" anlamındaki "muharremun" kelimesi onun haberidir. "İhrâcuhum: çıkarılmaları" ise "o" zamirinden bedeldir. Bu zamir anlatılan olaya ait bir zamir, ondan sonraki cümle de onun haberi kabul edilebilir. Yani: Oysa durum şu ki: Onları çıkarmak size haramdır. Buna göre "ihrâcuhum: çıkarılmaları" ikinci bir mübtedâ, "muharramun: haram kılınmıştır" onun haberi olur. Cümle olarak da, mübtedâ olan "o" zamirinin haberi olur.

"Haram kılınmıştır" anlamındaki meçhul fiilde, "çıkarılma"ya ait bir zamir bulunmaktadır.

"Haram kılınmıştır" anlamındaki fiilin mübtedâ,

"çıkartılmaları" anlamındaki fiilin, meçhul fiilin mef'ûlü ve

"haram kılınmıştır" fiilinin haberinin yerini tutan bir kelime olması ve cümlenin bütünüyle

"o" zamirine dair haber olması da mümkündür.

el-Ferrâ' burada

"o" anlamındaki zamirin (i'râbda mahalli olmayan) bir imâd olduğunu ileri sürmüştür. Basralılara göre ise bu hatadır ve anlamsızdır. Çünkü imad söz başında kullanılmaz.

"ve huve" kelimesi -ötrenin ağırlığı dolayısı ile- "vehve" şeklinde de okunur. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Onun atışı ava isabet edip avı öldürmez

Neden ola ki (avcı sayılır o) o avcılar arasında sayılmamalıdır.

Başına lâm harfi ya da "summe: sonra" edatı gelmesi halinde de durum böyledir. Nitekim buna dair açıklamalar daha önceden Bk. el-Bakara, 2/29. âyet, onuncu başlık geçmiş bulunmaktadır.

İlim adamlarımız der ki: Şanı yüce Allah, onlardan dört tane ahid (söz) almıştı: Öldürmeyi terketmek, yurtlarından çıkarmayı terketmek, birbirlerine karşı yardımlaşmayı terketmek ve esirlerini fidye ile kurtarmak. Onlar ise esirlerini fidye ile kurtarmak dışında emrolundukları bütün bu emirlerden yüzçevirmişlerdi. Bundan dolayı yüce Allah, onları Kur'ân-ı Kerîm'de kıyâmete kadar okunacak âyeti ile azarlayarak:

"Yoksa siz kitabın" Tevrat'ın "bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?" diye buyurdu.

Derim ki: Allah'a yemin ederim biz de bütün sınamalarda haktan yüzçevirdik, birbirimize karşı yardımlaşır olduk. Keşke müslümanların yardımını alarak yardımlaşmış olsaydık... Nerde? Kâfirler ile birbirimizin aleyhine yardımlaştık. Nihayet kardeşlerimizi müşriklerin hükümlerinin hakimiyeti altında küçülmüş ve zelil olarak bıraktık. Lâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyi’l-azîm.

İlim adamlarımız der ki: Bir tek dirhem kalmayacak olsa dahi bütün esirlerin fidye ile kurtarılmaları farzdır.

İbn Huveyzimendad der ki: Âyet-i kerîme esirlerin fidye ile kurtarılmalarının vacip olduğu hükmünü ihtiva etmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivâyetler de bu doğrultuda gelmiştir. O esirleri kurtardığı gibi esirlerin kurtarılmalarını da emretmiştir. Müslümanların uygulamaları bu şekilde cereyan edegelmiş ve bu hususta icma gerçekleşmiştir. Esirlerin beytü'l-malden kurtarılmaları icabeder.

Eğer beytü'l-malda (kurtaracak fidye miktarı) bulunmuyor ise bu bütün müslümanlar üzerinde bir farzdır. Bu sorumluluğu müslümanlar arasında yeteri kadar üstlenenler, farzın diğerlerinin üzerinden düşmesini sağlarlar. (Farz-ı kifaye). İleride buna dair açıklamalar da gelecektir. Bk. et-Tevbe, 9/71. âyetin tefsiri

5- Allah'ın Hükmüne Aykırı Hareket Edenlerin Cezası:

"İçinizden böyle yapanın cezası dünyada horluk ve zilletten başkası değildir." el-Cevherî der ki: Hizy: Zelil olmak ve hakîr olmak demektir. İbnu's-Sikkît ise bir bela ve musibete duçar olmak demektir, der. ifadesi: Allah onu rezil ve rüsvay etsin, anlamına gelir.

6- Emre Aykırı Hareket Edenlerin Kıyâmet Günündeki Cezaları:

"Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine döndürülürler." Burada

"döndürülürler" anlamına gelen kelimesini el-Hasen dışındakiler bu şekilde okunmakla birlikte o, yâ harfi yerine te ile şeklinde hitap sîgasıyla okumuştur. (Buna göre anlamı: '"Azâbın en şiddetlisine döndürülürsünüz" şeklinde olur).

"Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Bu âyete dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/74. âyette) geçtiği gibi:

86

Onlar âhireti vermek karşılığında dünya hayatını satın almış kimselerdir. Azabları hafifletilmez onların, yardım da edilmez onlara.

"Onlar âhireti vermek karşılığında dünya hayatını satın almış kimselerdir" âyetine dair acıkmalar da (el-Bakara, 2/16. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada tekrarlamanın anlamı yoktur.

87

Yemin olsun ki Biz Mûsa'ya o kitabı verdik ve ondan sonra da birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem'in oğlu Îsa'ya da beyyineler verdik. Onu Rûhul-Kudüs ile de destekledik. Size nefislerinizin hevasına uymayan bir peygamber geldiği her seferinde büyüklük tasladınız bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz; ha!

"Yemin olsun ki Biz Mûsa'ya o kitabı" Tevrat'ı

"verdik ve ondan sonra da birbiri ardınca peygamberler gönderdik." Peygamberler biri diğerinin peşisıra geldiler. Birbiri ardınca göndermeye "takfiye" denilir. Boynun arka kısmı demek olan "kafâ"dan alınmıştır. Arkasından gelindiği takdirde "istikfâ" ta'biri kullanılır. Şiir kafiyesi de buradan gelmektedir. Çünkü kendisinden önceki sözün izinden gider. Kafiye aynı zamanda kafa (boynun arka) anlamındadır. Hadîs-i şerîfte geçen: "Şeytan sizden herhangi birinizin başının kafiyesi (arka kısmı) üzerine düğüm atar" Buhârî, Teheccüd 12; Müslim, Musâfirîn 207; İbn Mâce, İkâme 174. ifadesi de buradan gelmektedir.

"Kafiyy" ve "kefâvet" ikramda bulunulmak istenen kimseye saklanan süt ve benzeri şeyler demektir. Kötülük yaptığını iftira yoluyla ileri sürmek, itham etmek anlamını ifade için de bu kökten gelen kelimeler kullanır. "Kufvet" ise, seçkin kimseler anlamındadır. İbn Dureyd: (Bu kök) zıt anlamlı kelimelere benziyor, der.

İlim adamları der ki: Bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın:

"Sonra rasullerimizi birbiri ardınca gönderdik." (el-Mü’minun, 23/44) âyetini andırmaktadır.

Hazret-i Mûsa'dan Hazret-i Îsa'ya kadar gelen bütün peygamberler Tevrat'ın kabul edilmesi, hükümlerine uyulması gerektiğini de belirtmişlerdir.

Rasûl kelimesinin çoğulu ise Hicazlıların şivesinde rusul, Temimlilerin şivesinde ise rusl şeklinde gelir. Muzaf olup olmaması arasında da fark olmaz.

Ebû Amr, bu kelimeyi iki harfle izafet edildiğinde hafif (rusl şeklinde), tek harfte izafe edildiğinde ise sakil (rusul şeklinde) okurdu.

Hazret-i Îsa'nın Beyyinâtı:

"Meryem'in oğlu Îsa'ya da beyyineler" açık deliller, kesin hüccetler

"verdik." Bunlar ise İbn Abbâs'ın görüşüne göre yüce Allah'ın Âl-i İmrân Sûresi'nde (49. âyet) ile Mâide sûresinde (110. âyet-i kerimede) sözünü ettiği hususlardır.

"Onu Ruhu’l-Kuds" Ebû Mâlik ile Ebû Salih'in İbn Abbâs'tan, Ma'mer'in de Katâde'den rivâyetine göre Cebrâîl aleyhisselam'dır;

"ile destekledik." Hasan b. Sabit de şöyle demiştir:

"Cibril de aramızda Allah'ın rasûlüdür

Ve o Ruhu'l-kuds'tür; bunda hiçbir kapalılık yoktur."

en-Nehhâs der ki: Hazret-i Cebrâîl'e

"ruh" denilip

"kuds"e izafe edilmesinin sebebi yüce Allah'ın tekvini ile var olup kendisini doğuran bir baba olmaksızın ruh olarak yaratılmış olmasındandır. Bu sebepten dolayı Hazret-i Îsa'ya da

"ruh" ismi verilmiştir.

Galib b. Abdullah Mücâhid'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: el-Kuds, aziz ve celil olan Allah'tır. el-Hasen de aynı şekilde el-Kuds Allah'tır, onun ruhu ise Cibril'dir, demiştir.

Ebû Ravk, ed-Dahhâk'tan, o İbn Abbâs'tan

"Ruhu’l-Kuds ile" âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Bu, Hazret-i Îsa'nın kendisi vasıtasıyla ölüleri dirilttiği isimdir. Bunu aynı şekilde Saîd b. Cübeyr ve Ubeyd b. Umeyr de söylemiş olup Allah'ın ism-i azamidir (derler).

Ruhu'l-Kuds'ten kastın İncil olduğu da söylenmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'e yüce Allah'ın şu âyetinde "ruh" ismi verildiği gibi yüce Allah İncil'e de bu şekilde "ruh" ismini vermiş bulunmaktadır:

"Böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik." (eş-Şûrâ, 42/52) Ancak birinci görüş daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Kuds ise temizlik, paklık anlamındadır. Buna dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/30. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Hevâlarına Uymayan Bir Peygamber Gelirse...

"Size nefislerinizin hevasına uymayan" ona uygun ve yatkın gelmeyen, yani nefislerinizin sevmediği, hoşlanmadığı

"bir peygamber geldiği her seferinde büyüklük tasladınız." Peygamberleri hakir görerek ve onunla birlikte risaletin gönderilmesini uzak bir ihtimal kabul ederek onun çağırışını kabul etmeyip büyüktendiniz.

Hevâ, asıl anlamı itibariyle bir şeye meyletmek demektir. Çoğulu -Kurân-ı Kerîm'de geçtiği şekilde- "ehvâ" şeklinde gelir. "Nedâ" kelimesini Araplar "endiye" şeklinde çoğul yapmış olsalar dahi, (aynı vezinde olmak üzere): "ehviye" şeklinde gelmez. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Meclislerin kurulduğu bir cumâdâ (ayı) gecesinde ki;

Karanlığında köpekler çadır iplerinin bağlandığı kazıkları görmezler."

el-Cevherî der ki: Bu şekildeki çoğul şâzz (nâdir ve istisnaî) bir kullanımdır.

Hevâ'ya bu adın veriliş sebebi, sahibini cehenneme doğru yuvarladığından (yehvî) dolayıdır. O bakımdan bu kelime çoğunlukla hak olmayan ve hayır bulunmayan şeyler hakkında kullanılır, başka şeyler hakkında kullanılmaz. İşte bu âyet-i kerîme de bu türdendir. Nadiren hak ilel ilgili olarak da kullanılır. Hazret-i Ömer'in Bedir'de alınan esirler hakkında söylediği şu söz böyledir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Bekir'in dediğini sevdi (heviye) fakat benim dediğimi sevmedi. Müslim, Cihâd 58; Müsned, I, 31, 32 Hazret-i Âişe de sahih hadiste belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şöyle demiştir: "Allah'a yemin ederim gördüğüm o ki, senin Rabbin hevâm (sevdiğini, arzunu) yerine getirmekte acele davranıyor." Buhârî, Tefsir 33. sûre 7, Nikâh 29; Müslim, Radâ' 49-50; İbn Mâce, Nikâh 57; Müsned, VI, 134, 158, 261. Bu iki hadisi de Müslim rivâyet etmiştir.

"Bir kısmını yalanladınız." Îsa ve Muhammed (ikisine de selâm olsun) gibi.

"Bir kısmını da öldürdünüz ha!" Yahya ve (7. âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar gelecektir.

88

Kalplerimiz kılıflıdır, dediler. Bilakis Allah, küfürleri yüzünden onlara lanet etmiştir. Onlar ne kadar az îman ederler!

Yahudiler

"kalplerimiz kılıflıdır, dediler." Yani üzerlerinde örtüler vardır. Yüce Allah'ın:

"Bizi davet ettiğin şeyden ötürü (ona karşı) kalplerimiz örtüler içindedir." (Fussilet, 41/5) âyetine benzemektedir. Yani bizim kalplerimiz onları örten kaplar içerisindedir. Mücâhid der ki: Onlar üzerinde perdeler vardır. İkrime, onlar mühürlüdürler anlamındadır, demektedir. Dilciler de: Kılıcı kılıfladım, ona kılıf yaptım anlamındadır, derler.

"Kılıflı kalp" demek, anlama ve ayırdetmeye karşı örtülü kalp demektir. İbn Abbâs, el-A'rec ve İbn Muhaysin bunu şeklinde lâm harfini ötreli olarak okumuşlardır.

İbn Abbâs der ki: Yani bizim kalplerimiz ilimle zaten doludur. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bilgisine de başkasının bilgilerine de ihtiyacı yoktur. Bu kelimenin "ğilâf' kelimesinin çoğulu olduğu da söylenmiştir.

Yani bizim kalplerimiz zaten ilmin kaplan durumundadır. Ne diye bu kalplerimiz pek çok ilmi kuşatmış olmakla birlikte (anlamış olmasına rağmen) senden birşey anlayamıyor? Şu anlama geldiği de söylenmiştir: Kalplerimiz ilim dolu kalpler olduğu halde Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ilmi, o kalplerimizin bilgisi dışında değildir.

Ancak yüce Allah:

"Bilakis Allah, küfürleri yüzünden onlara lanet etmiştir, onlar ne kadar az îman ederler" diye iddialarını reddetmektedir. Arkasından da onların imandan kaçışlarının sebebini beyan etmektedir. Bu ise onların daha önce yaptıkları inkâr, küfür ve gösterdikleri yersiz cüretkârlıklar dolayısıyla lanete uğratılmış olmalarıdır. İşte bu günaha daha büyüğü ile ceza vermektir.

Arap dilinde "lanet etme"nin asıl anlamı kovmak ve uzaklaştırmaktır. Kurda da laîn (kovulan) denilmiş. Kovulmuş adama da "laîn" ismi verilir, eş-Şemmâh da şöyle demiştir:

"Onunla keklikleri korkuttum ve uzaklaştırdım yanından

Kovulmuş (lain, lanetli) adam gibi duran kurdu da."

Burada aslında ifade: "Adam gibi duran kovulmuş kurdu da" takdirindedir.

Buna göre "onlara lanet etmiştir" âyeti, Allah onları rahmetinden uzaklaştırmıştır, demek olur. Tevfik ve hidâyetinden uzak tutmuştur, her türlü hayırdan uzak tutmuştur anlamına geldiği de söylenmiştir ki bu sonuncusu genel bir anlam ifade eder.

"Onlar ne kadar az îman ederler!" âyeti hafzedilmiş bir mastarın sıfatıdır; onlar az îman ederler takdirindedir.

Ma'mer der ki: Bunun anlamı: Onlar ancak ellerinde bulunanın az bir kısmına îman eder, çoğunu ise inkâr eder, kâfir olurlar. Yani onlar çok az îman ediyorlar, demek olur.

el-Vakidî der ki: Bunun anlamı ise az veya çok hiçbir şekilde îman etmezler, demektir. Günlük konuşmada: Bunu ne kadar da az yapıyor, ifadesini hiçbir şekilde yapmıyor manasında kullanmamıza benzer.

el-Kisaî der ki: Araplar: Pırasası ve soğanı dahi çok az biten bir topraktan geçtik, derken; hiçbir şey bitirmeyen, hiçbir şeyin bitmediği bir topraktan geçtik, demek isterler.

89

Daha önce kâfirlerin aleyhine fetih istiyorlarken, onlara Allah katından beraberlerinde bulunanı tasdik edici bir kitap gelince; işte o tanıdıkları kendilerine geldiğinde onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın laneti o kâfirlerin üzerinedir.

"Daha önce kâfirlerin aleyhine fetih istiyorlarken" yardım talep ediyorlarken

"onlara" yahudilere

"Allah katından beraberlerinde bulunanı" Tevrat'ı ve İncil'i

"tasdik edici" onlarda bulunanı haber verici

"bir kitap" yani Kur'ân-ı Kerîm

"gelince, işte o tanıdıkları kendilerine geldiğinde onu inkâr ettiler."

Fetih istemek (istiftah): yardım dilemek demektir. Hadîs-i şerîfte belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) muhacirlerin fakirleri ile -yani onların dua ve namazları ile- "fetih (zafer)" isterdi. Yakın manada bir hadis için bk. Tirmizî, Cihâd 24. Yüce Allah'ın:

"Olur ki Allah fethi (zaferi) veya kendi katından bir emir verir de..." (el-Maide, 5/52) âyetindeki fetih de bu anlamdadır. Nasr (yardım) ise kapalı bir şeyi açmak (feth) demektir. Buna göre bu kelime Arapların kapıyı açtım (fetahtu) demelerinden gelmektedir.

Nesâî, Ebû Said el-Hudrî'den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Allah'ın bu ümmete yardımı (nasrı) zayıfları, onların duaları, namazları ve ihlasları sayesindedir." Nesâî, Cihâd 43. Ancak Ebû Said el-Hudrî'den değil, Sa'd b. Ebî Vakkas'tan.

Yine Nesâî Ebû'd-Derdâ'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Bana zayıf kimseleri getiriniz. Çünkü sizler ancak zayıflarınız sayesinde rızıklanır ve yardım olunursunuz." Nesâî, Cihâd 43; Tirmizî, Cihâd 24; Müsned, V, 198. Ayrıca bk. Buhârî, Cihâd, 76; Ebû Dâvûd, Cihâd 70.

İbn Abbâs der ki: Hayber yahudileri Gatafanlılarla Savaşırdı. (Bir seferinde) karşı karşıya geldiklerinde yahudiler bozguna uğradılar. Yahudiler şu duayı yaptılar: Senden ahir zamanda bize göndereceğini vadettiğin o ümmi peygamber hakkı için onlara karşı bizleri muzaffer etmeni diliyoruz. İbn Abbâs devamla der ki: Karşılaştıklarında yahudiler bu duayı yapıyorlar ve Gatafanlıları bozguna uğratıyorlardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilince de onu inkâr edip kâfir oldular. Bunun üzerine yüce Allah:

"Daha önceden kâfirlerin aleyhine feth istiyorlarken" yani ya Muhammed senin vasıtan ile yardım istiyorlarken âyetini., "artık Allah'ın laneti o kâfirlerin üzerinedir" bölümüne kadar inzal buyurdu.

"...onlara... gelince" anlamındaki âyette yer alan: inde"nin cevabı, -el-Ferrâ''ya göre tanıdıkları kendilerine geldiğinde" âyetinde yer alan "fâ" ve ondan sonra gelen âyetlerdir. el-Ahfeş Said ise der ki: Bu edatın cevâbı, işiten tarafından bilindiği için hazfedilmiştir. ez-Zeccâc da böyle demiştir.

el-Müberred ise der ki: "Onlara... geldiğinde" âyetinde yer alan (U)in cevabı "Onu inkâr ettiler" âyetinde verilmiştir. Bu edatın ikinci defa tekrarlanması ifadenin uzunluğundan dolayıdır. Bunun anlamı ise günahlarını söyletmek ve pekiştirmektir.

90

Allah'ın kullarından dilediği kimseye lütfundan inzal etmesini kıskanıp Allah'ın indirdiğini inkâr etmek karşılığında nefislerini satmaları ne kötüdür! Böylece gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için küçültücü bir azap vardır.

"... nefislerini satmaları ne kötüdür!" Arap dilinde; "ne kötüdür (bi'se)!" yergi ifade eder. Nitekim "ne iyidir (ni'me)" de övgü için kullanılır. Bu iki fiilin şu şekilde dört türlü söyleyişi vardır: Sîbeveyh'e göre ifadenin takdiri şöyledir: Kâfir olmak suretiyle nefislerini satmaları ne kötü bir iştir! Burada "ni'me" ve "bi'se" fiilleriyle ilgili sarf-nahvî açıklamalar gerekli görülmediğinden tercüme edilmemiş, âyetin anlamına dair açıklamaların tercümesi ile yetinilmiştirni yüce Allah peygamberine lütfunu indirdiği için kıskanıp "Allah'ın indirdiğini inkâr etmek karşılığında nefislerini satmaları ne kötüdür!" el-Ferrâ' da der ki: Yani onlar Allah'ın indirdiklerini inkâr etmek karşılığında nefislerini satmış oldular. Anlamı da şudur: Onlar hakkı batıla, imanı küfre değiştirdiklerinde kendileri için çok kötü bir tercih yapmış, çok kötü bir seçimde bulunmuş oldular.

"Kıskanıp..." es-Süddî ile Katâde'ye göre

"Bağy" kıskançlık demektir, el-Esmaî'ye göre ise yara kötü bir hal aldığında kullanılan dan alınmıştır. Asıl anlamının "taleb etmek, istemek" olduğu da söylenmiştir. Zaniye'ye "bağiyy" denilmesi bundan dolayıdır.

"Kullarından dilediği kimseye lütfundan inzal etmesini kıskanıp"; ya-

"...Allah'ın indirmesini" anlamındaki âyeti İbn Kesîr, Ebî Amr, Ya'kub ve İbn Muhaysın şeklinde okumuşlardır. Kur'ân'ın sair yerlerinde de bu kelimeyi böylece okurlar. Ancak Hicr Sûresi 21. âyetteki: ile el-En'am 37 deki, bundan müstesnadır.

"Böylece gazap üstüne gazaba uğradılar." Yani gazap ile döndüler. Ellerine gazap geçmiş oldu.

"Onlara gazab"ın anlamına dair açıklamalar daha önceden (Fâtiha, 1/7. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

Allah'ın gazabı ise O'nun cezası demektir. Birinci gazabın buzağıya taptıklarından dolayı olduğu, ikinci gazabın ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i inkâr etmelerinden dolayı olduğu da söylenmiştir. Bu görüş İbn Abbâs'a aittir. İkrime de şöyle demiştir: Çünkü onlar önce Hazret-i Îsa'yı sonra da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i inkâr ederek kâfir oldular. Kastettiği kimseler ise yahudilerdir. Said'in rivâyetine göre ise Katâde şöyle demiştir: Birinci gazab, İncil'i inkâr etmeleri, ikincisi ise Kur'ân'ı inkâr etmeleri dolayısıyla olmuştur. Bazıları da şöyle demiştir: Burda anlatılmak istenen gazabın pekiştirilmesi ve onların içinde bulundukları durumun sıkıntılı olduğunun ifade edilmesi içindir. Yoksa iki ayrı masiyet sebebiyle iki ayrı gazaba, uğradıkları anlamında değildir.

"Küçültücü (muhîn)" kelimesi "hevân"dan alınmadır. Bu ifade, müslüman isyankârların uzun süre kalışlarından farklı olarak cehennemde kâfirlerin ebediyyen kalışlarını gerektiren durumlar hakkında kullanılır. Müslümanların cehennemde kalışları ise onlar için bir arındırma ve temizlemedir. Tıpkı zina edenin recmedilmesi, hırsızın elinin kesilmesi gibi. İleride yüce Allah'ın izniyle en-Nisâ Sûresi'nde (16. âyette) buna dair açıklamaları ihtiva eden Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen hadiste de bu husus belirtilecektir.

91

Onlara: "Allah'ın indirdiğine îman edin" denildiği zaman: "Biz, bize indirilene îman ederiz" derler ve arkasından geleni de inkâr ederler. Halbuki o beraberlerindekini doğrulayıcı bir gerçektir. De ki: "Madem ki mü’min idiniz, öyleyse daha önce Allah'ın peygamberlerini niçin öldürüyordunuz?"

"Onlara: Allah'ın indirdiğine" Kur'ân-ı Kerîme

"îman edin" tasdik edin

"denildiği zaman: Biz, bize indirilene" Tevrat'a

"îman ederiz" onu tasdik ederiz

"derler ve arkasından geleni" yani el-Ferrâ''ya göre onun dışında kalanları, Katâde'ye göre de ondan sonra geleni

"de inkâr ederler." Ebû Ubeyde de Katâde'nin görüşünü benimsemiştir. İki görüş arasında da fark yoktur.

el-Cevherî der ki: Verâ, arka anlamındadır, ön anlamına kullanıldığı da olur. O bakımdan bu kelime zıt anlamlı kelimelerdendir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

"Çünkü arkalarında her gemiyi zorla gasbeden bir kral vardı." (el-Kehf, 18/79) diye buyurmaktadır ki burada da "önlerinde.." anlamındadır. Bu kelimenin küçültme ismi: "Vurayyie" şeklinde gelir ve şâzz bir kelimedir.

Âyet-i kerimede bu kelimenin mansub gelmesi, zarf olduğundandır. el-Ahfeş'e göre merfû olarak ve muzaf olmayarak kullanılması halinde, nihâî uzaklık anlamını ifade eder ve o taktirde isim olur. O taktirde de irab olmayan (gayr-i mütemekkin) bir isim olup "min kablu, min ba'du: önceden, sonradan" isimlerine benzer. Şahit olarak da (el-Cevherî) şu beyiti zikretmektedir:

Ben sana (gelecek bir zarardan yana) emin olmazsam ve eğer

Sana kavuşmak da ancak ötelerin ötesinden olabiliyorsa..."

Derim ki: Şefaat hadisinde İbrahim (aleyhisselâm)in söyleyeceği belirtilen: "...Ben ancak uzaktan uzağa bir halil idim." Müslim, Îman 329. ifadesi de bu kabildendir.

Bu kelime torun anlamına da gelmektedir.

"Halbuki o... gerçektir" âyeti müpteda ve haber;

"doğrulayıcı" âyeti, Sîbeveyh'e göre te'kid edici haldir.

"Beraberlerindekini" âyetinde yer alan lâm harfi ile cer mahallindedir,): beraberlerinde" âyeti onun sılasıdır.

"Halbuki o beraberlerindekini doğrulayıcı bir gerçektir. De ki: Madem ki mü’min idiniz" yani îman edilmesi gereken şeylere inanan kimseler idiniz

"öyleyse daha önce Allah'ın peygamberlerini niçin öldürüyordunuz?" Yüce Allah onların kendilerine indirilenlere îman ettiklerini söyledikleri sözlerini reddetmekte, bu hususta onları yalanlayıp azarlamaktadır. Anlamı şudur: Size bu iş yasaklandığı halde neden Allah'ın peygamberlerini öldürmüş bulunuyorsunuz?

Burada hitap Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda bulunanlara olmakla birlikte kastedilenler geçmişleridir. Geçmişlerin çocuklarına bu şekilde hitabın yöneltiliş sebebi ise, peygamberleri öldüren o kimseleri veli ve dost edinmeleridir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"Eğer Allah'a, Peygambere ve ona indirilene îman ediyor olsalardı onları veliler edinmezlerdi." (el-Mâide, 5/81) Onları veli edindiklerine göre onlar da veli edindikleri kimselerin durumundadırlar, demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar atalarının yaptıkları işe razı oduklarından dolayı bu öldürme işi de onlara nisbet edilmiştir.

"(........): Öldürüyorsunuz" fiilinin, anlam itibari ile mazi olmakla birlikte muzâri' gelmesinin sebebi,

"daha önce" anlamındaki âyetle herhangi bir karışıklığın önlenmiş olmasındandır. Herhangi bir karışıklığa meydan vermeyecekse mazinin muzâri', muzâri'in mazi anlamında kullanılması mümkündür. el-Hutay'a da şöyle demiştir:

"Hutay'a şahitlik etti (edecek) ki; Rabbimin huzuruna çıkacağı gün

Özür dilemek Velid'e daha uygundur."

Görüldüğü gibi burada "tanıklık etti" "edecek" manasınadır.

"Madem ki mü’min idiniz" niçin peygamberlerin öldürülmesine razı oldunuz?

Buradaki "(........): Madem ki" edatının anlamında olduğu da söylenmiştir. (Buna göre âyetlerin anlamı şöyle olur: "Öyle ise Allah'ın peygamberlerini niçin öldürüyordunuz? Siz (esasen) îman etmiyordunuz.")

Âyetteki ": ...o şeyi"nin aslı şeklinde olup Elif harfi, istifham (soru) ile haberi birbirinden ayırd etmek içindir. Burada vakf yapmamak gerekir. Çünkü burada sonuna (sakin) bir "he" getirmeden vakıf yapılırsa lahn (dil hatası) olur, kabul gören hat şekline ilâvede bulunmuş olur.

92

Yemin olsun ki Mûsâ size beyyinelerle gelmişti. Sonra siz onun ardından zâlimler olarak buzağıyı (ilâh) edindiniz.

"Yemin olsun ki Mûsâ size beyyinelerle gelmişti" âyetindeki (vav harfinden sonra gelen): "lâm" yemin içindir. Sözü geçen "el-beyyinât" ise yüce Allah'ın:

"Yemin olsun ki Mûsa'ya dokuz tane apaçık âyet (ayâtin beyyinât) vermiş idik." (el-İsra, 17/101) âyetinde sözü geçenlerdir. Bunlar ise asa, kıtlık yılları, el, kan, tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar ile denizin yarılması mucizeleridir. Sözü geçen beyyinât'ın Tevrat ve ondaki açık belgeler olduğu da söylenmiştir.

"Sonra siz onun ardından zâlimler olarak buzağıyı (ilâh) edindiniz." Bu âyet onlar için bir azardır. " Sonra" edatı azarlamak hususunda "vav" harfinden daha beliğdir. Yani sizler âyetlere baktıktan ve âyetlerin size gelmesinden sonra buzağıyı ilâh edindiniz, anlamındadır. Bu onların bu işi apaçık âyetlere gereken şekilde eğilmek üzere bir süre geçtikten sonra yaptıklarını göstermektedir ki, bu da onların suçlarının daha büyük olduğunu ifade eder.

93

Hani Biz sizden söz almış ve Tûr'u üstünüze kaldırıp: "Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve dinleyin" (demiştik). Onlar: "Dinledik, isyan ettik" demişlerdi. (Çünkü) küfürleri yüzünden buzağı kalplerine içirilmişti. De ki: "Eğer mü’minler iseniz, imanınızın size emrettiği şey ne kötüdür!"

"Hani Biz sizden söz almış ve Tûr'u üstünüze kaldırıp: 'Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve dinleyin' (demiştik)." Bu âyete dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/63-64. âyetlerde) geçmiş bulunmaktadır.

"Dinleyin" itaat edin, anlamındadır. Yalnızca söylenen sözü idrak edip kavrayın, şeklinde bir emirden ibaret değildir. Anlatılmak istenen ise dinledikleriniz gereğince amel edin, onlara bağlı kalın şeklindedir.

Namaz kılan kimsenin söylediği: Semiallahu limen hamideh (Allah kendisine hamdeden kulunu işitmiştir) sözlerinin anlamı da onun dileğini kabul etti, isteğine icabet etti, demektir. Şair der ki:

"Allah'a dua ettim, nihayet şundan korktum:

Allah dediğimi işitmez (kabul buyurmaz) diye."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Dinlemek, itaat etmek ve teslim olmak

Temimoğulları için daha hayırlıdır ve daha esenliklidir."

"Onlar: Dinledik,isyan ettik, demişlerdi." Bu, dilleriyle söyleyerek gerçekten ifade ettikleri bir söz mü yoksa bizzat söylenmiş bir söz yerine geçen işledikleri bir fiil olup burdaki ifadenin mecaz mı olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Havuz doldu ve: Yeter bana artık, dedi

Yavaş ol, ağır ol, karnımı doldurdun, dedi."

Bu, onların:

"Biz bize indirilene Îman ederiz" (âyet, 91) şeklindeki sözlerine karşı aleyhlerine bir delillendirmedir.

"Küfürleri yüzünden buzağı"nın sevgisi

"kalplerine içirilmişti." Yani kalplerine bu sevgi içirilir oldu. İfade bir teşbih ve bir mecazdır. Buzağının sevgisinin ve ilâh olduğunun kalplerinde iyice yer ettiğini ifade etmektedir. Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştur: "Fitneler hasır gibi çubuk çubuk kalplere sunulur. Hangi kalbe bu (fitneler) içirilirse ona siyah bir nokta konulur..."Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Îman 231; Müsned, V, 386, 405

Deyim olarak: Onun kalbine filan şeyin sevgisi içirildi denilir. Şair Züheyr de der ki:

"içimdeki bir sevgiden sonra ayıkıp kendime geldim

Sevgi dediğin şey kalbine içirdiğin bir zehirdir."

Burada buzağının sevgisi "yemek" ile değil de "içmek" ile ifade edilmiştir. Çünkü içilen su iç taraflarına ulaşacak şekilde azalara nüfuz eder. Yiyecek ise bu şekilde nüfuz edemez. Bu manayı tabiînden birisi daha da ileriye götürerek hanımı Asme hakkında bir şiir söylemiştir. O hanımına yaptığı bir iş dolayısıyla kızmış, hanımını boşamıştı, hanımını da oldukça seviyordu. İşte onun sevgisini dile getirirken şunları söyler:

"Asme'nin sevgisi içime nüfuz etti, kalbimin;

Çok basittir sevginin görünen kısmı görünmeyenine göre.

Ulaştı sevgisi içeceğin dahi ulaşmadığı yerlere

Kederin de sevginin de ulaşmadığı yerlere,

Onunla birlikte olduğum zamanları hatırladığımda neredeyse

Uçacak oluyorum eğer bir insan uçarsa."

es-Süddî ve İbn Cüreyc de der ki: Mûsâ (aleyhisselâm) buzağıyı törpü ile törpüledi ve onu suya serpti. İsrailoğullarına da: Haydi bu sudan içiniz, dedi. Hepsi o sudan içti. Buzağıyı seven kimsenin dudakları üzerinde törpülenen altının tozları dışarı çıktı. O sudan kim içtiyse mutlaka delirdiğine dair bir rivâyet de el-Kuşeyrî tarafından nakledilmektedir.

Derim ki: Buzağının suya sallallahü aleyhi ve sellemurulmasına yüce Allah'ın:

"Sonra Biz onu denize darmadağın edip sallallahü aleyhi ve sellemuracağız." (Taha, 20/97) âyeti delalet etmektedir. Suyun içilmesi, törpülenen tozların dudaklar üzerinde görülmesi iddiasını ise yüce Allah'ın:

"Buzağı kalplerine içirilmişti" âyeti reddetmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"De ki: Eğer mü’minler iseniz, imanınızın size emrettiği şey ne kötüdür!" Yani sizin: Bize indirilene îman ederiz, sözlerinizle sahibi olduğunuzu iddia ettiğiniz imanınız size ne kötü şeyleri emretmektedir!

Denildiğine göre bu âyet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a hitap olup bu şekilde onları azarlamalarını emretmektedir. Yani Ya Muhammed, onlara de ki: Sizin bu yaptığınız ve bu imanınızın size yapmayı emrettiği bu şeyler ne kadar kötüdür!

"Ne kadar kötüdür" anlamına gelen (bi'se) âyetine dair açıklamalar daha önceden: (Bakara, 2/90. âyet-i kerimede) geçmiş bulunmaktadır. Hamd yalnızca Allah'a mahsustur.

94

De ki: "Eğer Allah nezdinde âhiret yurdu insanlar arasından sizden başka kimseye değil de yalnız sizin ise, o halde ölümü temenni edin, eğer doğru söyleyenler iseniz."

Yahudiler -yüce Allah'ın kitab-ı keriminde bizlere de naklettiği- batıl birtakım iddialarda bulunmuşlardır. Bu batıl iddialarını yüce Allah şu ve benzeri diğer buyruklarda bizlere aktarmış bulunmaktadır:

"Sayılı günler dışında bize kat'iyyen cehennem ateşi dokunmaz" (el-Bakara, 2/80);

"Yahudi ve hıristiyan olandan başkası asla cennete girmez, dediler" (el-Bakara, 2/111) ve ayrıca:

"Biz Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz" (el-Maide, 5/18) gibi sözler söylediler.

Yüce Allah ise bütün bu hususlarda onları yalanladı ve delil getirmek zorunda bırakarak şöyle buyurdu:

"Onlara de ki" ya Muhammed:

"Eğer Allah nezdinde âhiret yurdu" cennet

"insanlar arasından sizden başka kimseye değil de yalnız sizin ise, o halde ölümü temenni edin, eğer" söylediğiniz bu sözlerinizde

"doğru söyleyenler iseniz."

Çünkü cennet ehlinden olduğuna inanan bir kimse ölümü dünya hayatından daha çok sever. Buna sebep ise ulaşacağı cennet nimetleridir. Ve dünyadaki sıkıntı ve eziyetlerden kurtulup bunların son bulmasıdır. Ancak onlar işlediklerinin çirkinliği ve "Biz Allah'ın oğulları ve çocuklarıyız" sözleriyle kâfir olduklarını bildikleri, dünya hayatına olan tutkuları dolayısıyla, Allah'tan korktuklarından ölümü temenni etmekten geri kaldılar, böyle bir şeye yanaşmadılar.

Bundan dolayı yüce Allah hak âyeti ile onların durumunu haber vererek:

"Fakat onlar önceden ellerinin gönderdikleri sebebiyle onu hiçbir zaman temenni etmezler, Allah zâlimleri çok iyi bilendir" âyeti ile onların yalancı olduklarını çok açık ve kesin bir şekilde ifade buyurmuştur. Aynı şekilde eğer ölümü temenni etmiş olsalardı mutlaka ölürlerdi. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Yahudiler, ölümü temenni etmiş olsalardı ölürler ve cehennemdeki yerlerini görürlerdi." Müsned, I, 248

Denildiğine göre yüce Allah onları böyle bir temenniyi açığa vurmaktan alıkoydu ve sadece birşey söylememek durumuna maruz bıraktı. Tâ ki bunu peygamberine bir mucize ve bir âyet kılsın diye. İşte bunlar, onların böyle bir temenniyi terkedişlerine dair üç ayrı izahtır.

İkrime ise İbn Abbâs'tan yüce Allah'ın:

"Ölümü temenni ediniz" âyetinde anlatılmak istenenin bizden ve sizden hangi kesim yalan söylüyor ise ona ölümün gelmesi için beddua ediniz, demek olduğuna dair açıklamada bulunduğunu kaydetmektedir. Ancak kendilerinin yalancı olduklarını bildiklerinden dolayı böyle bir duada bulunmadılar.

95

Fakat onlar önceden ellerinin gönderdikleri sebebiyle onu hiçbir zaman temenni etmezler. Allah zâlimleri çok iyi bilendir.

Eğer: Temenni kimi zaman dil ile kimi zaman kalp ile olabilir. Onların kalpleriyle böyle bir şeyi temenni etmedikleri nereden bilinmektedir, diye sorulursa şu cevap verilir: Kur'ân-ı Kerîm bunu:

"Onu hiçbir zaman temenni etmezler" âyeti ile ifade etmektedir. Kalpleriyle böyle bir şeyi temenni etmiş olsalardı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a cevap vermek ve onun kendilerine karşı getirdiği delili çürütmek kasdıyla dilleriyle elbette açığa vururlardı ki bu açıkça anlaşılan bir husustur.

"Hiçbir zaman" (anlamına: ebeden, ebediyyen) kelimesi az çok zaman dilimleri hakkında kullanılır. Hîn ve vakit gibi. Burada ise ömrün başından ölüme kadar olan süreyi kapsamaktadır.

": O şey sebebiyle" âyetindeki anlamında olup aid (o, anlamındaki zamir) hazf edilmiştir. İfade ise; "Önden gönderdikleri o şey" takdirindedir. Bu "mâ" masdar anlamını veren türden olursa, aide gerek kalmaz.

"Elleri" anlamındaki kelime, ref mahallindedir. Esre ile birlikte söylenmesi ağır geldiğinden ötürü damme hazfedilmiştir. Eğer nasb edilmesi gerekirse o taktirde harekesini alır. Çünkü nasbin telaffuzu kolay olur. Şiirde sakin (harekesiz olarak, med harfi gibi) gelmesi de caizdir.

" Allah zâlimleri çok iyi bilendir" âyeti mübteda ve haberdir.

96

Yemin olsun ki sen onları insanlar arasında -müşriklerden bile- hayata daha tutkun kimseler bulursun. Onlardan her birisi kendisine bin yıl ömür verilsin ister. Halbuki onun ömrünün uzatılması kendisini azaptan kurtarıcı değildir. Allah onların yapmakta olduklarını hakkıyla görendir.

"Yemin olsun ki sen onları" yahudileri

"insanlar arasında -müşriklerden bile - hayata daha tutkun kimseler bulursun." Buna sebep ise günahlarını ve Allah katında karşılığını görecekleri bir hayırlarının olmadığını bilmeleridir. Arap müşrikleri ise bu dünya hayatından başkasını bilmezler. Onlar ahireti tanımazlar. Nitekim Arap müşriklerinden şair birisi (İmruu’l-Kays) şöyle demektedir:

"Dünyadan faydalan, çünkü sen fanisin

Sarhoşlukla ve güzel kadınlarla."

"Onlardan her biri" âyetindeki zamir bu açıklamaya göre yahudilere aittir.

Burada sözün "hayat" kelimesi ile tamam olduğu da söylenmiştir. Bundan sonra ise müşriklerden bir kesimin durumu haber verilmektedir. Bu görüşe göre âyetin meali şöyle olur: "Yemin olsun ki sen onları insanlar arasında hayata en tutkun kimseler bulursun. Müşriklerden olan her bir kimse de kendisine bin yıl ömür verilsin ister..."

Denildiğine göre sözü edilen bu müşrikler taifesi mecûsilerdir. Bu ise onların aksıran bir kimseye kendi dillerinde "bin yıl yaşayasın" anlamında dua etmelerinden açıkça anlaşılmaktadır. Özellikle "bin yıl"ın sözkonusu edilmesinin sebebi ondalıklı sayılar hesabıyla nihaî rakam oluşundan dolayıdır.

el-Hasen'in görüşüne göre ise burada sözü geçen "müşrikler" Arap müşrikleridir. Onların bu özelliklerinin sözkonusu edilmesi ise öldükten sonra dirilişe îman etmeyişleridir.

Bundan dolayı onlar uzun bir ömre sahip olmayı temenni ederler, "sene" kelimesinin anlamı ya da olduğu söylenmiştir. Bir görüşe göre ise ifadede takdim ve tehir vardır ve bunun anlamı ise şöyle olur: Sen onları ve müşriklerden bir taifeyi insanlar arasında hayata en tutkun kimseler olarak görürsün.

"Onlardan her biri kendisine bin yıl ömür verilsin ister." Yani temenni eder. ister" kelimesinin aslı, olup aynı cinsten harekeli iki harf bir araya gelmesin diye böyle kullanılır. Dâl harfinin harekesi de vav harfine verilerek, fiilin vav harfinin üstün olduğuna delâlet etmesi sağlanmıştır. el-Kisâî diye bir kullanım nakletmiştir. Buna göre bu fiilin muzari' şeklinin vav harfi esreli olarak gelmesi mümkündür. Anlamı belirtildiği gibi, temenni etmektir.

"Halbuki onun ömrünün uzatılması kendisini azaptan kurtarıcı değildir." Nahivciler âyet-i kerimede yer alan (ve o anlamına gelen): huve zamirinin kime ait olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bu zamirin daha önce geçen "her biri" kelimesine ait olduğu söylenmiştir. O vakit ifadenin takdiri şudur: Onlardan herhangi birisinin ömrünün uzatılması, kendisini azaptan kurtarmaz. Mübtedanın haberi ise mecrûrda ("azabtan" anlamındaki kelimede) mündemiçtir.

Ömrünün uzatılması" ise, "kendisini kurtarıcı" nın failidir.

Bir diğer gruba göre de zamir ömrün uzatılmasına aittir. O vakit ifadenin takdirî anlamı şöyle olur: Onun ömrünün uzatılması kendisini azaptan kurtarıcı değildir.

Haberi ise mecrûrda mündemiçtir. "Ömrünün uzatılması" da bu görüşe göre "ömür vermek" anlamındaki "ta'mir" mastarından bedeldir. et-Taberî de, bir kesimin buradaki "huve" zamirinin (bir yere ait olmayıp) imâd olduğunu söylediklerini nakletmektedir.

Derim ki: Bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü imâd, birbirinden ayrı kalması sözkonusu olmayan iki şey arasında yer alır. Yüce Allah'ın

"Eğer bu... hakkın kendisi ise..." (el-Enfâl, 8/32) ile:

"Fakat onlar bizzat zâlimler idiler" âyetinde ve benzerlerinde olduğu gibi.

Bir görüşe göre amel eden olup "huve" zamiri onun ismidir. Haber ise: "kendisini kurtarıcı" anlamındaki kelimedir.

Bir kesimin kanaatine göre de "huve" zamiri şan zamiridir. İbn Atiyye der ki: Bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü nahivcilerin bilinen görüşüne göre böyle bir zamir, harf-i cersiz bir cümle ile açıklanmalıdır.

"Kendisini azaptan kurtarıcı değildir" âyetinde geçen (ve mealde kurtarıcı anlamı verilen kelimenin masdarı olan): zahzahe: Uzaklaştırmak ve kenara itmek demektir. Bir şeyi uzaklaştırıp kenara itmek için bu masdardan türemiş olan fiiller kullanılır. Bu fiil lazım (geçişsiz) ve müteaddi (geçişli) olabilir. Geçişli anlamıyla şair şöyle demektedir:

"Ey ölümü yaklaşmış nefsin ruhunu kabzeden

Ve ey günahları bağışlayan, sen beni ateşten uzaklaştır."

Zu er-Rimme bu beyiti şu şekilde söylemiştir:

"Ey bir süre isyan etmiş bir bedenden ruhu kabzeden

Ve günahları bağışlayan! Sen beni ateşten uzaklaştır."

Bir başka şair de bu fiili geçişsiz olarak şöylece kullanır:

"Dostum, ne oluyor şu karanlığa da bir kenara uzaklaşmıyor?

Şu sabah aydınlığına ne oluyor da bir türlü açılmıyor?"

Nesâî de Ebû Hüreyre'den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Her kim Allah yolunda bir gün oruç tutacak olur ise Allah yetmiş yıl süreyle onun yüzünü ateşten uzaklaştırır (zehzeha)." Bu lâfızlarla ve Ebû Hüreyre'den: Nesâî, Siyam 44; İbn Mâce, Siyam 34; '"zehzeha" yerine aynı anlamda: "bâade" lâfzı ile ve Ebû Said el-Hudrî'den: Müslim Siyam, 167-168; Dârimî, Cihâd 10 ile Nesâî ve İbn Mâce, aynı yerler.

"Allah yapmakta olduklarını hakkıyla görendir. (Basîrdir)." Yani şu her birileri kendisine bin yıllık bir ömür verilmesini isteyen kimselerin yaptıklarını çok iyi bilendir.

Âyet-i kerimede geçen kelimesini te'li olarak okuyanlara göre ifadenin takdiri de şöyledir: Ya Muhammed, onlara de ki, Allah sizin neler yaptığınızı çok iyi görendir.

İlim adamları şöyle demişlerdir: Yüce Allah kendi zatını basîr olmakla nitelendirmiştir ki bunun anlamı O; bütün işlerin gizliliklerini çok iyi bilendir, şeklindedir. Arap dilinde basîr bir şeyi iyi bilen, ondan gereği gibi haberdar olan demektir. Filanın tıpta basireti vardır, fıkıhta basireti vardır, adamlarla karşılaşmak hususunda basireti vardır, şeklindeki ifadeleri bu kabildendir. Şair der ki:

"Bana kadınları sorarsanız şüphesiz ki ben

Kadınların ilaçlarım iyi bilen (basîr) bir doktorum."

el-Hattabî der ki: Basîr, âlim demektir. Basîr aynı zamanda mubsir (yani bilen, gören) anlamındadır. Denildiğine göre şanı yüce Allah'ın kendisini basîr olarak nitelendirmesi, gören şeyleri görücü kılan demektir. Yani gören varlıklara görme idrâk ve gücünü yaratıp görülen şeyleri idrak edici kılan demektir. Allah'ın kullarına basîr olması demek ise, kullarını basiret sahibi (görücü) kılması anlamındadır.

97

De ki: "Kim Cebrâîl'e düşman ise muhakkak ki onu, Allah'ın izniyle kalbin üzere önündekini doğrulayıcı, mü’minlere de hidâyet ve müjde olmak üzere indirmiştir."

Nüzul Sebebi:

Yahudiler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: Kendisine herhangi bir meleğin rabbinden risalet ve vahiy getirmediği hiçbir peygamber yoktur. Sana bunu getirenin kim olduğunu bize söyle ki biz de sana tabi olalım, diye sordular. Hazret-i Peygamber de: "O Cebrâîl'dir"deyince şu cevabı verdiler: Cebrâîl Savaş ve çarpışmayı getiren kimsedir. O bizim düşmanımızdır. Eğer sen bunun yerine şu yağmuru ve rahmeti indiren Mikâil olduğunu söylemiş olsaydın, sana uyardık. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi bir sonraki âyetin sonuna kadar inzal buyurdu. Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiştir. Müsned, I, 274

"Muhakkak ki o... kalbin üzere onu indirmiştir." âyetindeki

"Muhakkak ki o" zamirinin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisine göre: Muhakkak Allah Cebrâîl'i kalbin üzere indirmiştir. İkincisi ise muhakkak Cebrâîl Kur'ân-ı Kerîm'i kalbin üzere indirmiştir.

Özellikle

"kalb"in söz konusu edilmesi onun aklın, ilmin ve bilgileri telakki etmenin yeri oluşundan dolayıdır. Ayet-i kerîme Cebrâîl (aleyhisselâm)'ın şerefini gösterdiği gibi ona düşmanlık edenin yerilmiş olduğunu da göstermektedir.

"Onu Allah'ın izniyle" O'nun iradesi ve bilgisiyle

"kalbin üzere önündekini" Tevrat'ı

"doğrulayıcı, mü’minlere de hidâyet ve müjde olmak üzere indirmiştir." Mü’minlere hidâyet ve müjde olmasına dair açıklamalar daha önce (el-Bakara, 2 ve 25. âyetlerde) geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamdolsun.

98

Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâîl ve Mikâil'e düşman olursa şüphesiz ki Allah o kâfirlerin düşmanıdır.

"Kim Allah'a... düşman olursa" şart, onun cevabı da:

"Şüphesiz ki Allah o kâfirlerin düşmanıdır" âyetidir.

Bu âyet Cebrâîl (aleyhisselâm)'a düşmanlık eden kimseler için bir tehdit ve bir yergi, ayrıca onlardan birisine düşman olmanın Allah'ın da o düşmanlık yapan kimselere düşman olmasını gerektirdiğini ilan etmektedir. Kulun Allah'a düşmanlığı O'na isyan etmesi, O'na itaatten uzak durması, O'nun sevdiklerine düşmanlık etmesidir. Allah'ın kula düşmanlık etmesi ise onu âzaplandırması ve onun üzerinde bu düşmanlığın etkilerini izhar etmesidir.

Eğer: "Melekler"in sözkonusu edilmesi her ikisini de kapsamakla birlikte neden özellikle Cebrâîl ve Mikâil sözkonusu edilmiştir? diye sorulacak olursa şu cevap verilir: Onların şan ve şereflerini yükseltmek için özellikle isimleri anılmıştır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:

"O ikisinde meyve, hurma ve nar (ağaçlan) vardır." (er-Rahmân, 55/68)

Burada özellikle Cebrâîl ve Mikâil'in sözkonusu ediliş sebebinin yahudilerin bunları sözkonusu etmesi olduğu, âyet-i kerimenin de onların bu konuda soru sormalan sebebiyle nazil olduğundan dolayıdır, da denilmiştir. Çünkü yahudilerin: "Biz Allah'a ve bütün meleklere düşmanlık etmiyoruz" demelerinin önünün alınması için bu ikisinin sözkonusu edilmesi gerekliydi. Böylelikle yüce Allah, onların özel bazı meleklerle ilgili olarak yapabilecekleri yorumlan çürütmek maksadıyla bilhassa onların ismini zikretmiştir.

Dil Âl-imlerine Göre Cebrâîl, Mikâil (ikisine de selâm olsun) Kelimeleri:

Dil bilginlerinin bu iki kelimenin söylenişi ile ilgili olarak farklı açıklamaları vardır. Cebrâîl adının on şekilde söylenişi sözkonusudur:

1- Cibril: Hicazlıların şivesinde böyledir. Hassan b. Sabit şöyle demiştir:

"Ve Allah'ın elçisi Cibril bizim aramızda..."

2- Cebrîl: el-Hasen ve İbn Kesîr'in kıraati bu şekildedir. İbn Kesîr'in şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı rüyada gördüm. O bunları

Cebril ve Mîkâil şeklinde okuyor idi.

Ben de ebediyyen bu şekilde okuyup duracağım.

3- Kûfelilerin Okudukları Şekilde Cebrâîl: Kûfeliler bu okuyuşlarına delil olarak da şu beyiti gösterirler:

"Savaşlarda bulunduk, zaman boyunca bizim bütün askerî birliklerimizin

Mutlaka önünde Cebrâîl vardı."

Bu da Temim ve Kayslıların şivesidir.

4- Cebrâîl. Medsiz olarak. Bu da Ebû Bekr b. Âsım'ın okuyuşudur.

5- Bir önceki okuyuş gibi fakat sondaki lâm'ı şeddeli okumak. Bu da Yahya b. Ya'mer'in okuyuşudur. (Cebrâîl şeklinde).

6- Cebrâîl: İkrime'nin okuyuşudur.

7- Onun gibi fakat hemzeden sonra yâ ile. (Cebrâyil şeklinde).

8- Cebrayîl: el-A'meş ve Yahya b. Ya'mer aynı şekilde böyle de okumuşlardır.

9- Cebraîn

10- Cibrîn: Bu da Esedoğullarının şivesidir. Taberî der ki: Bu şekilde Kur'ân'da okunmuş değildir. en-Nehhâs -İbn Kesîr'in de okuyuşunu sözkonusu ederek- der ki: "Arap dilinde Fa'lîl vezninde kelime yoktur. (Yani Cebril söyleyişi uygun değildir). Bununla birlikte fî'lîl vezni vardır. (Yani Cibril söylenebilir): Dihlîz, kıtmîr ve bırtîl kelimeleri gibi. Şu kadar var ki Arap olmayanların dilinde Arapçada benzeri olmayan birtakım vezinlerin olması reddolunamaz. Yine bu söyleyişlerin çokça değişikliklere uğramayacağı da söylenemez. Nitekim Acemler'in İbrahim, İbraham, İbrahim, İbrahem, İbrahum ve İbrâhâm dedikleri bilinen bir husustur. Başkası ise şöyle demektedir: Cibril, Arapça olmayan bir isimdir. Araplar bunu arapçalaştırmıştır. O Araplar bakımdan bu kelimeyi böyle değişik şekillerde söyleyebilirler; bundan dolayı zaten bu kelime munsarıf (çekimli) değildir.

Derim ki: Biz bu kitabın baş taraflarında "Kur'ân'da Arapça Olmayan Kelimeler Var mıdır?" başlığı altında rivâyetle Hafs'ın rivâyetidir. İbn Kesîr'den üç şekilde rivâyet edilmiştir. Ka'b b. Mâlik der ki: "Bedir günü sizinle yardımcı güçlerimiz ile birlikte karşılaştık O günde, zaferle birlikte; Mîkâl ve Cibril de vardı." Bir başka şair de şöyle demektedir: "Haç'a ibadet ettiler, Muhammed'i de yalanladılar Cebrâîl'i de Mîkâl'ı da yalanladılar." bu kelimelerin Arapça oldukları görüşünün doğru olduğunu ve Cebrâîl'in apaçık bir Arapça ile bu kelimeleri bu şekilde inzal ettiğini söylemiş idik. en-Nehhâs der ki: Cibril kelimesi cem'i teksir (kırık çoğul) şeklinde Cebârîl ...diye gelir.

Mîkâîl kelimesinin ise altı şekilde söylenmesi sözkonusudur:

1- Mîkâyîl: Bu Nâfi'in kıraatidir.

2- Mîkâîl: Bu Hamza kıraatidir.

3-Mîkâl: Hicazlıların şivesidir. Aynı zamanda bu Ebû Amr ve Âsım'dan

4-Mîkeîl: Bu, İbn Muhaysin'in kıraatidir.

5-Mîkâyyîl (iki tane ya ile) Bu da ondan gelen farklı rivâyetler ile birlikte el-A'meş'in rivâyetidir.