Burada sözü geçen el-Âl-iye Kûfeli Ebû İshak el-Hemdanî es-Sebîî'in hanımı Yûnus b. Ebi İshak'ın annesidir. Bu hadisi Mâlik, İbn Vehb rivâyetinde "Buyû'u’l-Âcâl (Vadeli Satışlar)" bahsinde rivâyet etmiştir.
Bu vadeli satışlardan, haram olana düşme sonucunu verenleri yasaklanır. Zahiren câiz bir alışveriş olsa bile.
Bu asıl kaide hususunda fukahânın Cumhûru Mâlik'e muhalefet eder ve şöyle derler: Hükümlerin esası zahirdir, zanlar değildir. Ancak bizim delilimiz ise Seddü'z-Zerâî' ilkesini kabul etmektir. Bu hüküm kabul edilirse mesele yoktur, aksi takdirde biz bunun doğru ve sahih olduğuna delil getiririz. Buna dair açıklamalar daha önceden de geçmiştir.
Ayrıca bu hadis açık bir nastır. Hazret-i Âişe: "Zeyd'e şunu bildir. O tevbe etmesi hali dışında cihadını boşa çıkarmıştır" sözünü ancak Hazret-i Peygamber'den duyduğu bir söze istinaden söylemiş olabilir. Çünkü böyle bir hüküm şahsi görüşe dayanılarak verilemez. Amellerin boşa çıkartılmasını -önceden de geçtiği gibi- ancak vahiy yoluyla bilmek mümkün olur.
Müslim'in Sahih'inde en-Numan b. Bişîr'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Helâl apaçıktır, haram apaçıktır. İkisi arasında şüpheli bazı işler vardır. İnsanların pek çoğu onları bilmez. Her kim şüpheli şeylerden sakınırsa dini ve ırzı lehine zimmetini ibra etmiş olur. Her kim şüpheli şeylere düşerse harama düşer. Tıpkı yasak bölge etrafında sürüsünü otlatan çobanın o yasak bölgeye düşme ihtimalinin yüksek olduğu gibi. Şunu bilin ki; her bir hükümdarın bir yasak bölgesi vardır. Şunu bilin ki Allah'ın yasak bölgesi ise, onun haram kıldığı şeylerdir." Buhârî, Îman 39, Buyû’ 2; Müslim, Müsakaat 107; Ebû Dâvûd, Buyû’ 3; Tirmizî, Buyû’ 1; Nesâî, Buyû’ 2, Eşribe 50; İbn Mâce, Fiten 14; Dârimî, Buyû’ 1; Müsned, IV, 269, 270.
Bu hadisin delil olma yönü şudur: Haramlara düşme korkusuyla şüpheli şeyleri yapmaya kalkışmayı yasak kılmıştır. Bu da seddü'z-zerâî (yolun kapatılması)dır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Kişinin anne babasına sövmesi büyük günahlardandır." Ashab: Kişi anne babasına nasıl söver? deyince Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Kişi başkasının babasına söver, o da döner sövenin babasına söver. Annesine söver, o da döner sövenin annesine söver." Müslim, Îman 146; Tirmizî, Birr 4; Müsned, II, 164.
Böylelikle Hazret-i Peygamber, babaya sövülmesi ile karşı karşıya kalmayı tıpkı kendi öz babasına sövmesi gibi değerlendirmiştir.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yahudileri kendilerine yenilmesi yasak kılınan şeylerin parasını yedikleri için lanetlemiştir. Hazret-i Peygamber, Mekke Fethi sırasında Mekke'de; "Allah ve Rasûlü'nün şarap, leş, domuz ve putların satışını haram kılmıştır" diye buyuranca, birisinin, leşin iç yağından faydalanmanın hükmünü sorması üzerine, Hazret-i Peygamber: "Hayır, onlar da haramdır" dedikten sonra şöyle buyurdu: "Allah yahudileri kahretsin! Onlara hayvanların iç yağlarını haram kılınca, onlar bu yağları erittiler, sonra da satıp parasını yediler." Buhârî, Buyû’ 112; Müslim, Mûsakaat 71; Ebû Dâvûd, Buyû’ 64; Tirmizî, Buyû’ 61; İbn Mâce, Ticârât 11. Kurtubî merhum bu hadise işaret etmektedir.
Hazret-i Ebû Bekir de (zekâta dair) yazdığı mektubunda şöyle demektedir: Zekat (verecek kişi, vereceği zekât miktarı artar) korkusuyla dağınık olan sürüyü bir araya getirmez ve toplu olanı da dağıtmaz.
Hazret-i Ebû Bekir'in mektubunda, ancak Resûlüllah'ın tespit ettiği belirtilerek: Buhârî, Zekât 34, Hiyel 3; Müsned, I, 12; Hazret-i Peygamber'in yazıp görevliye verdiği mektubundaki ibare olduğu belirtilerek: Ebû Dâvûd, Zekât 5, hd. no: 1579, 1580; Tirmizî, Zekât 4; Nesâî, Zekât 5, 10, 12; İbn Mâce, Zekât 11, 13; Dârimî, Zekât 8; Müsned, II, 15, IV, 315; Hazret-i Ömer'in mektubundaki ibare olarak: Muvatta’', Zekât 23.
İbn Abbâs aralarında (az da olsa) bir fazlalık taşıyan dirhemlerin dirhemlerle takas edilmesini yasaklamıştır. İlim adamları da alışveriş ve vadenin birarada yapılmasının yasaklandığını ittifakla kabul ettikleri gibi; şarabın -sarhoşluk vermese dahi- azının da haram olduğunu, iktidarsız olsa dahi yabancı kadınla başbaşa kalmanın haram olduğunu, genç kadının yüzüne bakmanın haram olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. Ve buna benzer daha pek çok bilinen örnekler. Kesinlikle ve kafi olarak biliniyor ki; şeriat bunlar hakkında yasak hükmünü haramlara götüren yollar (zerâî) olduklarından dolayı vermiştir.
Fâiz ise; otlanması yasak bölgelerden olması, yollarının tıkanması en uygun ve en gerekli yoldur. Bunların yollarını mubah kılan kimse müslüman erkek ve kadınların helâk olması için kuyular kazmayı, tuzaklar kurmayı da mubah görmelidir. Böyle bir şeyin mubah olduğunu hiçbir kimse söyleyemez.
Yine bizler bu işi yapmakla tanınıyor ve bunu adet edinmiş ise, 'îne alışverişi yapanı engellemek hususunda ittifak etmiş bulunuyoruz. Bu alışveriş de bu kabildendir. Doğruyu bulma başarısı Allah'tandır.
22- 'Îyne Satışı:
Ebû Dâvûd İbn Ömer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Sizler 'Îyne satışını yapıp ineklerin kuyruklarının arkasına takılıp ziraati beğenip cihadı terkettiğiniz takdirde, Allah üzerinize öyle bir zilleti musallat eder ki tekrar dininize dönünceye kadar o zilleti üzerinizden kaldırmaz." Ebû Dâvûd, Buyû’ 54; Müsned, II, 42, 84.
Bu hadisin senedinde Ebû Abdurrahman el-Horasanî vardır. Bu ravi meşhur bir ravi değildir.
Ebû Ubeyd el-Herevî, 'Îyne satışını açıklarken şöyle demektedir: Bir kimsenin herhangi bir malı belli bir bedeliyle belli bir vadeye satıp daha sonra o malı sattığı bedelden daha aşağı bir bedelle satın almasıdır. (Ebû Ubeyd) der ki: Eğer 'Îyne talebinde bulunan kişinin huzurunda malı bir başkasından belli bir bedel ile satın alıp kabzetse, sonra da satın aldığından daha pahalı bir fiyat ile belli bir vadeye kadar 'Îyne talebinde bulunana satsa, daha sonra bu satın alan birinci satıcıya daha aşağı bir bedelle nakden satacak olsa bu da 'Îyne alışverişidir. Ancak birincisinden daha ehvendir. Bazı fakihlere göre de bu caizdir. Bu alışverişe 'Îyne denilmesinin sebebi, 'Îyne talebinde bulunan kimsenin nakit almasıdır. Çünkü ayn hazır olan maldır. Müşteri ise bu hazır olan malı yine peşine satmak üzere ve derhal o peşini ele geçirmek arzusuyla satın alır.
23- 'İneye Benzer Satış Çeşitleri:
İlim adamlarımız der ki: Bir kimse bir bedel karşılığında vadeli olarak bir mal satsa, sonra onu sattığı bedelin cinsinden bir başka bedelle satın alsa, bu malı ondan ya nakit ile yahut ilk sattığı vadeden daha kısa bir vade ile yahut daha uzun bir vade ile o semenin misli veya ondan az yahut daha fazlası ile satın almış olabilir. İşte bunlar üç ayrı mes'eledir. Birinci ve ikinci meselede, eğer o semenin misli veya daha fazlası ile satın almış ise caizdir. Daha aşağısı bir bedelle satın almışsa -Hazret-i Âişe'nin rivâyet ettiği hadis gereğince- câiz olmaz. Çünkü sekizyüz dirhem almak üzere altıyüz dirhem vermiş olur. Aradaki mal ise yok gibidir. İşte bu bizatihi ribânın kendisidir.
Daha uzun vadeye satmanın sözkonusu olduğu üçüncü meseleye gelince, şayet onu yalnız başına yahut bir fazlalıkla satın almışsa, semenin misliyle veya ondan daha az miktarıyla satın alması caizdir. Semenden daha fazlasını Ödeyerek alması câiz değildir. Eğer o malın bir kısmını satın almış ise, semenin misliyle de câiz olmaz, daha aşağısıyla da daha fazlasıyla da hiçbir durumda câiz olmaz.
Bu konudaki mes'eleleri bizim ilim adamlarımız yirmiyedi mes'ele halinde derleyip toparlamışlardır. Hepsinin ise etrafında dönüp dolaştığı husus bizim açıkladığımız gibidir. Bu bilinmelidir.
24- Geçen Ona Aittir:
Yüce Allah'ın:
"... Kime bir öğüt gelir de vazgeçerse geçen onundur." Yani faizden aldıkları onun olmuştur. Dünyada da ahirette de bundan dolayı onun için bir sorumluluk olmaz. Bu açıklamayı es-Süddi ve başkaları yapmıştır.
İşte bu Kureyş ve Sakif kâfirlerinden olup orada fâiz ticareti yapanlar arasında İslâm'a girenlerin lehinde yüce Allah'ın verdiği bir hükümdür. "Geçen;" zaman itibariyle önceden olan ve geçip gitmiş olan demektir.
25- "İşi Allah'a Kalmıştır" Âyetinin Anlamı:
Yüce Allah'ın:
"İşi de Allah'a kalmıştır" âyeti, dört türlü açıklanmıştır: Birincisine göre "işi" kelimesindeki zamir faize aittir. Yani faizin haram kılınma işinin devam ettirilmesi yahut başka türlü hususları Allah'a kalmıştır.
Bir diğer görüşe göre zamir "geçen"e aittir. Yani o geçenin affedilmesi ve bundan sorumluluğun kaldırılması hususunda geçenin işi Allah'a kalmıştır.
Üçüncüsü, zamir fâiz alacaklısına ait olur. Yani ona fâiz yasağına riâyet etmek üzere sebat vermek veya fâiz hususunda tekrar onu masiyete döndürmek hususunda işi Allah'a aittir. Bu görüşü en-Nehhâs tercih etmiş ve şöyle demiştir: Bu, güzel ve açık bir görüştür. Yani gelecekte onun işi Allah'a kalmıştır. Allah dilerse onu haram görmek hususunda ona sebat verir. Dilerse de o bunu mubah görür.
Dördüncüsü ise zamirin yasağa riâyet eden kimseye ait olmasıdır. Ancak bu, ona bir çeşit ünsiyet ve hayır hususunda öğüt vermek anlamında olur. Mesela, artık onun işi itaat ve hayırdır, demeye benzer. Yine: Onun işi artış ve yönelişinde yüce Allah'a ve ona itaata doğrudur, demeye benzer.
26- "Tekrar Faize Dönenlerin Durumu:
Yüce Allah'ın:
"Kim de dönerse" âyeti, kim de ölünceye kadar tekrar fâiz işlemeye dönerse demektir. Bunu Süfyan söylemiştir. Başkaları da şöyle demektedir: Kim de geri dönüp tekrar alışveriş de fâiz gibidir, diyecek olursa kâfir olur.
İbn Atiyye der ki: Bizler âyetin, (yani "kim de dönerse onlar da ateşliklerdir. Orada ebedi kalıcıdırlar" hükmünün) kâfirler hakkında olduğunu kabul edersek, buradaki ebedi kalış, gerçek anlamıyla bir ebediliği ifade eder. Şayet bunun isyankâr bir müslüman hakkında olduğunu göz önünde bulundurursak, bu mübalağa anlamını ifade etmek üzere istiare yoluyla bir ebedilik ifade eder. Nitekim Araplar gerçek anlamda ebedi olarak kalıcılığı olmayan bir devamlılığı ifade etmek üzere: Ebedi bir mülk (hükümdarlık) tabirini kullanırlar.
276
Allah ribayı yok eder, sadakaları ise artırır. Allah, çok nankör ve günahkâr hiçbir kimseyi sevmez.
27- Faizin Bereketi Yoktur:
Yüce Allah'ın:
"Allah rlbâyı yok eder" dünyada onu mahveder, demektir. Yani fâiz çok olsa bile Allah onun bereketini giderir. İbn Mes'ûd Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Fâiz çok olsa bile onun akibeti azalmaktır." Müsned, I, 395, 424.
"Allah ribâyı yok eder" âyetinin âhirette gerçekleşeceği de söylenmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Allah ribâyı yok eder" âyeti hakkında İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Allah faizcinin sadakasını, haccını, cihadını, akrabalık bağını gözetmesini (sıla-ı rahim) asla kabul etmez.
"Gidermek (el-mahk): Eksilmek ve yok olup gitmek anlamındadır. Ay'ın eksilmesini ifade etmek üzere de bu kökten kelime kullanılır.
"Sadakaları ise artırır." Dünyada bereket ile sadakaları artırır âhirette de ecirlerini kat kat vermekle sevablarını artırır.
Müslim'in Sahih'inde şöyle denilmektedir: "Sizden herhangi birinizin verdiği sadaka yüce Allah'ın eline düşer. O sadakayı o kimse için sizden herhangi birinizin sütten kesilmiş tayını ya da deve yavrusunu beslemesi gibi Kıyâmet günü gelinceye kadar besleyip durur ve (o vakit) bir lokma Uhud dağı kadar olur." Buhârî, Zekât 8, Tevhîd 23; Müslim, Zekât 63, 64; Tirmizî, Zekât 28; Nesâi, Zekât 48; İbn Mâce, Zekât 28; Dârimî, Zekât 35; Muvatta’'', Sadaka 1; Müsned, II, 331, 381-382, 418..., VI, 251.
İbn ez-Zübeyr Yok eder kelimesini "ya" harfi ötreli ve "ha" harfi şeddeli ve esreli olarak şeklinde okumuştur. (Anlamı mübalağa ifade ettiğinden, tamamıyla giderir, diye meallendirmek mümkündür).
"Artırır" kelimesini ise "radıyallahü anh" harfi üstün "be" harfi ise şeddeli olarak; (besleyip büyütür, anlamında) okumuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den de böyle bir okuyuş rivâyet edilmişir.
28- Nankör ve Günahkârlar:
Yüce Allah'ın:
"Allah çok nankör ve günahkâr hiçbir kimseyi sevmez" âyetinde
"nankör"ler
"günahkâr" kelimesiyle lâfızlar farklı olduğundan dolayı mübalağa ifade etmek üzere nitelendirilmiştir.
"Keflâr: Çok nankör" kelimesinde başkalarının da ortak olduğunu ortadan kaldırmak için bu nitelemenin yapıldığı da söylenmiştir. Çünkü bu kelime yerin içinde taneyi saklayan çiftçiler hakkında da kullanılabilir. Bu açıklama İbn Fûrek tarafından yapılmıştır.
277
Şüphesiz îman edip de salih amel işleyenler, namazı dosdoğru kılanlar, bir de zekâtı veren kimselerin Rableri katında ecirleri vardır. Onlar için hiçbir korku da yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.
Yüce Allah'ın:
"Şüphesiz îman edip de salih amel işleyenler, namazı dosdoğru kılanlar bir de zekatı veren kimselerin... " âyetine dair açıklamalar ise daha önceden (bk. 2/274. âyette) geçmiş bulunmaktadır. "Salih ameller" ifadesi onları kapsamakla birlikte özellikle namaz ve zekatın sözkonusu edilmesi, bu iki ibadetin şerefine, onların yüce değerlerine dikkat çekmek içindir. Çünkü bu iki amel bütün amellerin başıdır. Namaz beden amellerinin, zekat ise malî amellerin başıdır.
278
Ey îman edenler, Allah'tan korkun, faizden kalanı da bırakın; eğer mü’minler iseniz.
29- Îman Edenler Faizi Terkeder:
Yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler, Allah'tan korkun, faizden kalanı da bırakın, eğer mü’minler iseniz" âyetinin zahirinden anlaşılan şudur: Yüce Allah faizin henüz ele geçirilmemiş olan bölümünü, -haram kılan âyetin nüzulünden önce akdi yapılmış olsa dahi- iptal ettiğini, ancak daha önceden kabzedilmiş olanın feshedilmekten kurtulacağını ifade etmektedir.
(Âyet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak) şöyle denilmiştir: Âyet-i kerîme Sakifliler dolayısıyla nazil olmuştur. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile insanlardan alacakları olan faizin onlara bağışlanacağı, insanların kendilerinden alacağı faizin de kendilerinden kaldırılacağı şeklinde ahidleşmiş idiler. Alacakları faizlerin vadeleri gelince, bunları tahsil etmek üzere Mekke'ye haber gönderdiler. Alacaklılar, Sakiflilerden olan Amr b. Umeyroğulları olan Abdeoğulları idi. Borçlular ise Mahzumlu Muğireoğulları idiler. Muğireoğullari: Biz birşey ödemeyiz, çünkü fâiz kaldırılmıştır, dediler. Bu konudaki davalarını da Attab b. Esid (o zamanın Mekke valisi)'e götürdüler. O da durumu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yazılı olarak bildirdi. Âyet de nazil oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti Attab'a yazılı olarak gönderince Sakif de bu âyeti öğrenmiş oldu ve bundan vazgeçti. Bk. el-Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl, s. 95-96; Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 107.
İşte İbn İshak, İbn Cüreyc, es-Süddî ve başkalarının rivâyet ettiklerinin kısaca özetine göre âyetin nüzul sebebi budur.
İfade ettiği anlam da şöyledir: Sizler faizin geri kalanını terketmek ve onu bağışlamak suretiyle kendiniz ile Allah'ın azâbı arasına koruyucu bir engel koyunuz.
30- "Mü’min İseniz" Şartı:
Yüce Allah'ın:
"Eğer mü’minler iseniz" âyeti şart olarak Sakifliler hakkında katıksız bir şarttır. Çünkü bu, onların İslâm'a ilk girdikleri sırada olmuştur. Şayet âyet-i kerimenin, imanı iyice yerleşmiş kimseler hakkında olduğunu kabul edersek, o takdirde bu mübalağa yoluyla mecazî bir şart olur. Nitekim kışkırtmak istediğimiz kimseye: Erkeksen sen bunu yapmalısın denir.
en-Nekkaş, Mukâtil b. Süleyman'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Bu âyet-i kerimede: iseniz: Çünkü anlamındadır.
İbn Atiyye de der ki: Ancak böyle bir açıklama reddedilir, çünkü dilde böyle birşey bilinmemektedir. İbn Fûrek de der ki: Burada:
"Ey îman edenler" âyeti ile Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan önceki peygamberlere îman edenler;
"Allah'tan korkun; Caizden kalanı da bırakın; eğer mü’minler iseniz" âyeti ile de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e îman edenlerin kastedilmesi ihtimal dahilindedir. Çünkü önceki peygamberlere îman , ancak bununla fayda verebilir. Şu kadar var ki, âyetin nüzul sebebi ile ilgili gelen rivâyetlerle bu görüş de reddedilir.
279
Şayet yapmazsanız Allah ve Rasûlü tarafından size karşı Savaş açıldığını bilin; eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz sizindir. Ne zulm ediniz, ne de zulme uğrayınız.
31- Faizi Terketmeyenlerle Savaş:
Yüce Allah'ın:
"Şayet yapmaz iseniz Allah ve Rasûlü tarafından size karşı Savaş açıldığını bilin" âyeti faizi bırakmamaları halinde onlara yapılan bir tehdidi ifade eder. Savaş ise öldürme sebebidir. İbn Abbâs'ın rivâyetine göre Kıyâmet gününde fâiz yiyene: Savaşmak üzere silahını al, denilir. Yine İbn Abbâs der ki: Kim faize devam eder ondan vazgeçmezse, müslümanların İmâmının ondan tevbe etmesini istemek hakkıdır. Eğer vazgeçerse mesele yok, değilse boynunu uçurur.
Katâde der ki: Yüce Allah faizcileri öldürülmekle tehdid etmekte, bulundukları yerde öldürülmelerinin, kanlarının mubah olduğunu ifade etmektedir.
Denildiğine göre bu âyetin anlamı şudur: Şayet sizler faizden vazgeçmezseniz, Allah'a ve Rasûlüne karşı Savaş açmış kimselersiniz. Yani sizler onların düşmanlarısınız.
İbn Huveyzimendad da der ki: Bir şehir halkı helâl görerek fâiz alıp vermek hususunda anlaşsalar mürted olurlar. Onlar hakkındaki hüküm, irtidad edenler hakkındaki hüküm gibidir. Şayet bunu helâl kabul ettiklerinden dolayı yapmayacak olurlarsa, o vakit İmâmın (İslâm devlet başkanının) onlarla Savaşması câiz olur. Nitekim yüce Allah şu âyetinde bunu ilan etmiş ve böyle bir Savaşa izin vermiş olduğu görülmektedir: "Allah ve Rasûlü tarafından size karşı Savaş açıldığını bilin."
Ebû Bekir b. Âsım ise: "Sizin onlara karşı Savaş açmış olduğunuzu bildirin" anlamını vermek üzere diye okumuştur.
32- İnsanlığın İki Baş Belası, İçki ve Fâiz:
İbn Bükeyr naklederek der ki: Bir adam Mâlik b. Enes'in yanına gelerek şöyle dedi: Ey Ebû Abdullah, sarhoş bir adamın içki içip durduğunu ve ayı yakalamak istediğini gördüm. Ben de: Şayet Âdemoğlunun karnına içkiden daha kötü bir şey giriyor ise, karım benden boş olsun dedim? Mâlik: Senin bu mes'eleni tetkik edebilmem için geri dön abana süre tanı! dedi. Ertesi gün gelince yine ona: Senin mes'eleni tetkik edebilmek için geri dön, dedi. Bir sonraki gün yine dönünce ona: Hanımın senden boş oldu, dedi. Çünkü ben Allah'ın Kitabı ile peygamberinin sünnetini sahife sahife tetkik ettim. Faizden daha kötü birşey göremedim. Çünkü yüce Allah fâiz dolayısıyla (faizcilere) Savaş ilan etmiştir.
33- Faizcilik Büyük Günahlardandır:
Bu âyet-i kerîme, fâiz yemenin ve faizle uğraşmanın büyük günahlardan olduğunun delilidir. Açıklayacağımız üzere bu hususta görüş ayrılığı da yoktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "İnsanlar üzerinden öyle bir zaman gelecek ki fâiz yemedik bir kimse kalmayacak. Fâiz yemeyen kimseye de onun tozu bulaşacaktır." Nesâî, Buyû’ 2; İbn Mâce, Ticârât 58; Müsned, II, 494; Beyhakî, Sünen, V, 452.
Dârakutnî de melekler tarafından yıkanmış Hanzala'nın oğlu Abdullah'tan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Bir dirhem fâiz yüce Allah katında günah bakımından otuzaltı defa zina etmekten daha ağırdır." Dârakutnî, III, 16 Yine Hazret-i Peygamber'den şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Ribâ doksandokuz bölümdür. Onun en basiti kişinin annesine varmasıdır." (Yani annesiyle zina etmesidir). İbn Mâce, Ticârât 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Buyû’ 4; Tirmizî, Buyû’ 2
İbn Mes'ûd da der ki: Fâiz yiyen, fâiz yediren, faizi yazan, ona şahitlik eden Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından lanetlenmiştir. Beyhakî, Sünen, V, 452.
Buhârî'nin rivâyetine göre Ebû Cuhayfe şöyle demiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kan ücretini (yani hacamat yapma ücreti) köpek bedelini, zina eden kadının kazancını yasakladı. Fâiz yiyeni ve yedireni, dövme yapanı, yaptıranı ve suret yapanı da lanetlemiştir." Buhârî, Buyû’ 113, Libas 96; yakın ifadelerle: Buhârî, Talâk 51. Ayrıca bk. Buhârî, Tıb 51; Müslim, Müsakaat 40, 41; Ebû Dâvûd, Buyû’ 63; Tirmizî, Buyû’ 46, Nikâh 37, Tıb 23; Nesâî, Buyû’ 91, Sayd 30-32; Muvatta’', Buyû’ 68; Dârimi, Buyû’ 34 vs...
Müslim'in Sahih'inde de Ebû Hüreyre arab'dan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Helâk edici yedi büyük günahtan uzak durunuz... -Bunlar arasında da-: "..ve fâiz yiyen" de geçmektedir. Buhârî, Vesâyâ 23, Hudûd 44; Müslim, îman 145; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 10; Nesâî, Vesâyâ 10; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 10; Nesâi, Vesâyâ 12
Ebû Dâvûd'un Mûsannefi'nde (Sünen'inde) İbn Mes'ûd'dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) fâiz yiyeni, yedireni, onu yazanı ve ona şahitlik edeni lanetlemiştir. Ebû Dâvûd, Buyû’ 4; Tirmizî, Buyû’ 2; İbn Mâce, Ticârât 58.
34- Tevbe Edenler Ana Mallarını Alabilirler:
Yüce Allah'ın:
"Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz sizindir" âyet-i kelimesiyle ilgili olarak Ebû Dâvûd, Süleyman b. Amr'dan o babasından şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı Veda Haccı'nda şöyle buyururken dinledim: "Şunu bilin ki cahiliyye döneminin bütün faizleri kaldırılmıştır. Ana mallarınız sizindir, ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız" dedi ve hadisin geri kalan kısmını da zikretti. Ebû Dâvûd, Buyû’ 5; Tirmizî, Tefsir 9. sûre 2; İbn Mâce, Menâsik 76; Dârimî, Buyû’ 3; Müsned, V, 73.
Böylelikle yüce Allah tevbe etmekle birlikte ana mallarını geri alabileceklerini ifade etmekte ve onlara: Fâiz almak suretiyle "ne zulmediniz" ne de ana mallarınızdan herhangi bir miktar alıkonulup verilmeyerek mallarınızın gitmesi suretiyle de "ne de zulme uğrayınız" diye buyurmaktadır.
Burada "ne de zulme uğrayınız" âyetinin borcunuzun vadesinden sonraya bırakılarak sallallahü aleyhi ve sellemsaklanmak suretiyle zulme uğramayınız, anlamına gelme ihtimali de vardır. Çünkü varlıklının sallallahü aleyhi ve sellemsaklaması bir zulümdür. Bk. Buhârî, Havalât 1, 2, İstikraz 12; Müslim, Musâkaat 33; Ebû Dâvûd, Buyû’ 10; Tirmizî, Buyû’ 68; Nesâî, Buyû’ 100-101; İbn Mâce, Sadakaat 8; Muvatta’', Buyû’ 48; Müsned, II, 71, 245... Buna göre bunun anlamı şöyle olur: Faizin kaldırılması ile birlikte borç ödenecektir. İşte sulhte izlenen sünnet (yol) de budur. Sulhe en çok benzeyen şey de budur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), İbn Ebi Hadred'deki alacağı hususunda Ka'b b. Mâlik'e borcunun yarısını bağışlamasını işaret edince Ka'b: "Olur" dedi.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ötekine: "Kalk, onun borcunu öde" diye emir buyurdu. Buhârî, Salât 71, 83, Husumât 4, Sulh 14; Müslim, Müsakaat 20; Ebû Dâvûd, Akdiye
İlim adamları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu şekilde ödeme emrini karşılıklı yapılan sulhlerde bir sünnet olarak telakki etmişlerdir. İleride Nisa Sûresi'nde (en-Nisa, 4/114. âyet ile 128 âyet 3. başlıkta) sulha dair açıklamalar, sulhun câiz olanı ve olmayanına dair bilgiler -yüce Allah'ın izniyle- gelecektir.
35- Fâiz ve Fasid Akidler:
Yüce Allah'ın:
"Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz sizindir" âyeti faizin kabzedilmemiş miktarının ibtal edildiğini ve faizsiz olarak ana malın alınmasını tekiden ifade etmektedir. Bazı ilim adamları bunu, kabzetmeden önce akdin haram kılınmasını gerektiren herhangi bir şey ortaya çıktı mı, onun akdi iptal etmiş olacağına delil göstermişlerdir. Mesela, müslüman bir kimse avlanmış bir av hayvanını satın alsa, sonra müşteri veya satıcı hayvanın kabzedilmesinden önce ihrama girse, satış batıl olur. Çünkü kabzetmeden önce bu akdin haram olmasını gerektiren bir durum ortaya çıkmıştır. Nitekim yüce Allah kabzedilmemiş olan faizi de haram kılmıştır. Buna sebep ise kabzdan önce onun haram olmasına sebep olan hususun ortaya çıkmasıdır. Şayet kabzedilmiş olsaydı buna tesir etmezdi. Ebû Hanîfe'nin görüşü budur.
Şâfiî'nin arkadaşlarının da görüşü budur.
Bu şuna da delil gösterilir: Kabzetmeden önce satılan malın satıcının elinde telef olması ve bu akidde kabzın sakıt olması -seleften bazı kimselere hilâfen- akdin batıl olmasını gerektirir. Böyle bir görüş ayrılığı Ahmed'den de rivâyet edilmektedir. Bu ise şöyle diyenlerin görüşlerine uygun düşmektedir:
Fâiz hakkındaki akid, asıl itibariyle geçerli bir akid idi. Ancak kabzdan önce İslâm'ın ortaya çıkan hükmü ile fâiz batıl olmuştur. Asıl itibariyle fâiz akdinin sahih olacağını kabul etmeyenlere göre ise böyle bir açıklama doğru olamaz. Çünkü fâiz önceki günlerde de haram kılınmış idi. Cahiliyye döneminde Arapların yaptıkları ise müşriklerin adeti idi. Onların fâiz olarak kabzettikleri ise kendilerine gasb ve talan yoluyla ulaşmış diğer mallar mesabesinde idi ve o bakımdan (daha önceden alınmış olan) fâiz malına da el uzatılmadı. Buna göre, (öbür görüşü kabul edenlerin) sözünü ettikleri mes'elelere delil getirmeleri sahih olamaz.
Bizden önceki peygamberlerin şeriatlerinin faizi haram kılma hükmünü ihtiva ettikleri meşhur bir şeydir ve yüce Allah'ın Kitabında bu sözkonusu edilmiştir. Nitekim yüce Allah yahudiler hakkında:
"Kendilerine yasaklanmış olmasına rağmen faizi almaları.." (en-Nisa, 4/161) diye buyurmakta Hazret-i Şuayb kıssasında da kavminden kendisine tepki gösterenle:
"Babalarımızın tapındığını yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor?" (Hud, 11/87) demişledir. Buna göre bunun bu şekilde delil gösterilmesi uygun düşmez. Evet, bundan daru'l-harb'te yapılan akidlerin İmâm orayı ele geçirdiği takdirde şayet fasid esaslar üzere yapılmış iseler, bu akidleri feshetmeyeceği anlamı da çıkar.
36- Haram Mal ve Helâl Mal Birbirine Karışırsa:
Vera' ehli arasından aşırılığa kaçan bazı kimseler, helâl mala ayırdedilemeyecek şekilde haram karıştığı takdirde, buna karışan haram miktarı kadar çıkartıp ayıracak olursa geri kalanın helâl ve temiz olmayacağı kanaatini benimsemişlerdir. Çünkü çıkartılıp ayrılan kısmın helâl, geri kalanın haram olması mümkündür. İbnu'l-Arabi ise şöyle demektedir: "Bu, dinde bir aşırılıktır. Çünkü ayırdedilemeyen herşeyden maksat onun bizzat kendisi değil mal oluşudur. Eğer bu telef olursa, onun misli olan birşey onun yerini tutar. Karıştırmak ise birbirinden ayırdetmek imkanını telef etmektir. Nitekim tüketmek de onun aynını telef etmektir. Onun misli gidenin yerini tutar. Bu ise hem maddi olarak açıkça anlaşılan bir husustur, hem de manevi olarak apaçık anlaşılan bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır."
Derim ki: İlim adamlarımız şöyle der: Elinde bulunan haram mallar eğer faizden ötürü ise, tevbe etmenin yolu bu aldığı faizleri kimden aldıysa ona geri vermektir. Eğer hazır değil ise onu araştırıp bulur. Onu bulmaktan ümidini keserse onun adına o miktarı tasadduk eder. Eğer haksızca zulüm yoluyla almış ise, zulmettiği kimse hakkında aynı uygulamayı yapsın. Şayet işin içinden çıkamaz ve elinde bulunan helâlle haramın miktarının ne olduğunu bilemiyor ise, elinde bulunan miktardan geri iade etmesi gerekenin ne olduğunu -geriye elinde kalanın artık temizlendiğine dair şüphesi kalmayıncaya kadar- araştırır ve elinden çıkardığı o miktarı zulmettiği ya da kendisinden fâiz aldığı bilinen kimselere geri iade eder. O kişiyi bulacağından ümidini keserse, o miktarı o kimsenin adına tasadduk eder.
Şayet haksızlıklar onun bütün servetini kapsayacak ve çokluğu dolayısıyla ödemesi gerekenleri ebediyyen ödeyemeyeceğini bilirse, bundan tevbe etmenin yolu, elinde ne varsa hepsini ya yoksullara ya da müslümanların menfaatine olan işlere harcayarak çıkarmasıdır. Ve bunu elinde ancak namazda asgari olarak yetecek kadarıyla elbise bırakıncaya kadar sürdürür. Bu asgari miktar ise göbeğinden dizkapağına kadar olan avretini örtecek miktardır. Buna ek olarak bir de bir günlük yiyeceğini saklar. Çünkü başkasının malından -zorunlu ihtiyaç duyduğu takdirde- alabilmesi hakkı o kadardır. İsterse bu miktarı kendisinden aldığı kimse bundan hoşnud olmasın.
Burada bu durumdaki bir kimse ilim adamlarından çoğunluğunun görüşüne göre müflisten ayrılmaktadır. Çünkü müflis başkalarının mallarını haksızlık yaparak ele geçirmiş değildir. Aksine o malları müflise veren, mal sahiplerinin kendileridir. Bundan dolayı hem onun avretini örtecek miktar, hem de mutad giyim miktarı ona bırakılır. Ebû Ubeyd ve başkalarının görüşüne göre ise, müflise namazda yeterli olan asgarî miktardan fazlası bırakılmaz. Bu ise göbeğinden dizkapağına kadar olan bölgeyi örtecek miktardır. Bundan sonra böyle birisinin eline mal geçtikçe onu elinden çıkartır ve dediğimiz miktardan başkasını elinde tutmaz. O ve onun durumunu bilenler, ödemesi gerekeni ödediğini bilinceye kadar bu uygulamayı sürdürür.
37- Fâiz ve Bazı Ziraî Akidler:
Yüce Allah'ın fâiz hakkında yaptığı Savaş açma tehdidinin bir benzeri, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan muhabere Muhabere; muzâraa ile aynı şeydir. Müzâraa da araziyi, mahsul aralarında belli bir oranda paylaşılmak üzere ekecek ya da orada çalışacak birisine vermektir. (İbn Kudâme, el-Muğni, V, 581). Müzâraa ile musâkatın hükmü aynıdır. (Aynı eser, V, 588). Ebû Hanîfe tarafından câiz görülmemekle birlikte, Hanbelîler, Ebû Yûsuf, Muhammed ve Şâfiilerce câiz, Mâlikîlerce bazı şartlarla câiz kabul edilmiştir. hakkında varid olmuştur.
Ebû Dâvûd rivâyet eder ve der ki: Bize Yahya b. Maîn haber verdi, dedi ki: Bize İbn Reca' haber verdi, dedi ki: İbn Heysem bana Ebû'z-Zübeyr'den naklederek anlattı. Ebû'z-Zübeyr Cabir b. Abdillah'tan naklederek dedi ki:
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim muhabereyi terketmez ise Allah ve Rasûlü tarafından kendisine Savaş ilan edildiğini bilsin." Ebû Dâvûd, Buyû’ 33.
İşte bu âyet muhaberenin yasaklandığının delilidir. Muhabere ise araziyi (ürünün) yarısı, üçte biri, ya da dörtte biri mukabilinde almaktır. Buna muzâraa da denir. Mâlik'in bütün arkadaşları, Şâfiî, Ebû Hanîfe, onlara uyanlar ve Dâvûd arazinin (ürünün) üçte biri, dörtte biri karşılığında olsun verdiği ürünün bir bölümünün karşılığında olsun vermenin câiz olmadığını icma ile kabul ederler. Şu kadar var ki Şâfiî, arkadaşları ve Ebû Hanîfe eğer miktarı belli ise, buğday karşılığında araziyi kiralamanın câiz olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Bilinen ve teminat altında olan birşey karşılığında (araziyi vermekte ise) bir mahzur yoktur." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Buyû’ 116; Ebû Dâvûd, Buyû’ 30; Nesâî, Eymân 45, hadis no: 3897. Ancak bu ifade Hazret-i Peygamber'in ifadesi değil, Râfi' b. Hadîc'in Hazret-i Peygamber dönemindeki uygulamayı anlatan sözlerindendir.
Muhammed b. Abdullah b. Abdulhakem de bu görüştedir. Ancak Mâlik ve arkadaşları bunu kabul etmezler. Çünkü yine Müslim tarafından Rafî' b. Hadîc'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde araziyi muhâkale yoluyla veriyor ve üçte bir, dörtte bir ile miktarı tesbit edilmiş buğday karşılığında kiraya veriyorduk. Bir gün amcalarımdan bir adam bize gelip şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizim için faydalı olan bir işi bize yasaklamış bulunuyor. Fakat Allah'a ve Rasûlüne itaat daha hayırlıdır. O bize araziyi muhakele yoluyla vererek üçte bir, dörtte bir ve miktan belli buğday karşılığında kiralamamızı yasakladı. Arazi sahibine de araziyi kendisinin ekmesini veya ekmek üzere başkasına vermesini emretti. Müslim, Buyû’ 113; Ebû Dâvûd, Buyû’ 31; Nesâî, Eymân 54, hadis no: 3893; Müsned, IV, 169
Böylelikle Hazret-i Peygamber araziyi kiraya vermeyi ve bunun dışındaki şeyleri mekruh görmüş olmaktadır. Bunlar derler ki: İster bir yiyecek olsun, isterse içilecek birşey karşılığında olsun, durum ne olursa olsun kiraya verilmesi câiz değildir. Çünkü bu vadeli, olarak buğdayın buğdaya karşılık satılması anlamındadır. Aynı şekilde bunlara göre araziden çıkan mahsulün herhangi bir miktan karşılığında yenecek veya içecek birşey olmasa dahi kiralanması câiz değildir. Bundan tek itisna odun, kamış ve kereste mukabili kiraya vermektir. Çünkü onlara göre böyle bir akid müzâbene hükmündedir. Müzâbene: Dalında bulunan taze hurma ya da üzümü, derilmiş hurma ya da kuru üzüme karşılık aynı ölçüde ya da tahmini olarak satmak demektir. Satılan malın miktarında bir cehalet sözkonusu olduğundan dolayı, garar (aldanış) bulunan alış-veriş türlerindendir. Mâlik ve arkadaşlarından bellenen budur.
İbn Suhnûn ise el-Muğire b. Abdurrahman el-Mahzumî el-Medenî'den şöyle dediğini zikretmektedir: Arazinin oradan çıkmayan bir yiyecek (buğday) karşılığında kiraya verilmesinde bir mahzur yoktur. Yahya b. Ömer de Mâlik'in diğer arkadaşlarının görüşü gibi el-Muğire'den bunun câiz olmadığını rivâyet etmektedir. İbn Habib de şunu zikreder: Kinane şöyle dermiş: Arazi tekrar oraya (tohum olarak) iade edildiği takdirde yeşerecek herhangi birşey karşılığında kiraya verilemez. Bunun dışında kalan herşey karşılığında, yenilsin yenilmesin, o araziden çıksın çıkmasın kiraya verilmesinde bir mahzur yoktur. Yahya b. Yahya da bu görüşte olup: Bu Malikin sözlerindendir, der. Ayrıca der ki: İbn Nafî' de şöyle derdi: Araziden çıksın yahut çıkmasın, arazinin yenecek herşey karşılığında kiraya verilmesinde mahzur yoktur. Bundan istisna, buğday ve onun benzerleridir. Çünkü bu yasaklanan muhâkaledir. Muhâkele: Başağında bulunan buğdayın tahmini olarak aynı ölçükte buğdaya karşılık satılmasıdır. Bu da müzâbene ile aynı nitelikte bir alışveriştir.
Mâlik de el-Muvatta’''da der ki: Beyaz (ekinsiz, düz) araziden çıkacak üçte bir, dörtte bir karşılığında veren kimseye gelince; bu gararın sözkonusu olduğu akidlerdendir. Çünkü ekin kimi zaman az gelir, kimi zaman çok gelir. Kimi zaman tümüyle de telef olur gider. O takdirde arazinin sahibi miktarı belli bir kira ücretini terketmiş olur. Bu ise şuna benzer: Bir kimse belli birşey karşılığında yolculuk için ücretli birisini tutsa, sonra ücretle tutan kişi ücretle tuttuğu kimseye: Şu yolculuğumda sana ücret olmak üzere elde edeceğim kârın onda birini vermemi kabul eder misin? Böyle birşey helâl olmaz ve olmaması gerekir. Mâlik der ki: Kişinin kendisini olsun arazini, gemisini, bineğini olsun, bilinen ve zail de olmayan birşey karşılığında olmadıkça ücrete vermemesi gerekir. Muvatta’', Mûsakaat 2 no'lu hadis'ten sonra yaptığı açıklamalardan: (II, 707)
Şâfiî, Ebû Hanîfe ve arkadaşları da bu görüştedir.
Ahmed b. Hanbel, es-Sevrî, el-Leys, el-Evzaî, el-Hasen b. Hayy, Ebû Yûsuf ile Muhammed ise der ki: Kişinin arazisini üçte bir ve dörtte bir gibi ordan mahsul olarak alınacak belli bir bölüm karşılığında vermesinde mahzur yoktur. Bu aynı şekilde İbn Ömer ve Tavus'un da görüşüdür. Bunlar delil olarak Hayber kıssasını ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Hayber halkı ile arazilerinin vereceği mahsul ile meyvelerinin yarısı karşılığında muamele akdi yaptığını delil gösterirler.
Ahmed der ki: Ziraat arazilerinin kiralanmasının yasaklanmasına dair Rafi b. Hadic'in hadisi lâfız itibariyle muzdariptir ve sahih değildir. Hayber kıssasını kabul edip ona göre görüş belirtmek ise daha uygundur ve bu sahih bir hadistir. Tabiinden bir kesim ile onlardan sonra gelenler de kişinin gemisini ve bineğini tıpkı arazisini verdiği gibi, Allah'ın bunların kullanılması ile ihsan edeceği rızkın bir bölümü karşılığında vermesini câiz görmüşlerdir.
Onlar bu konuda kıyaslarına asıl delil olarak icma ile kabul edilen kırâd Kırâd: Mudârebe ya da muamele diye de bilinen bir ortaklık türüdür. Bu tür ortaklıkta mal sahibi, malını birisine ticaret yapmak üzere verir ve kâr aralarında anlaştıkları oranda paylaştırılır. akdini esas alırlar. Nitekim ileride buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle el-Müzemmil Sûresi'nde
"... diğer bir kısmı da Allah'ın lütfundan arayarak yeryüzünde yol tepecekler..." (el-Muzemmil, 73/7) âyetini açıklarken gelecektir.
"Bizler muhabere yapıyor ve bunda bir mahzur görmüyorduk. Nihayet Rafi b. Hadic Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın nehyettiğini bize bildirinceye kadar. Yani biz araziyi oradan çıkan mahsulün bir bölümü karşılığında kiraya veriyorduk" şeklindeki İbn Ömer'in sözü ile ilgili olarak da Şâfiî: İşte bu emirle Hayber uygulamasının neshedildiği anlaşılmaktadır, der.
Derim ki: Neshe dair Şâfiî'in bu sözünün sahih olduğunu ortaya koyan hususlardan birisi de lâfzı Dârakutnî'nin olan hadis İmâmlarının Hazret-i Cabir'den yaptığı şu rivâyettir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) muhâkale, muzâbene, muhabere ve bilinmesi hali dışında es-sünyâ es-Sünyâ: Satış akidlerinde meçhul (miktar ve mahiyeti bilinmeyen) bir şeyi istisna etmektir. (İbnu’l-Esîr, en-Nihaye, I, 224) yı yasakladı. Bu âyet sahihtir. Müslim, Buyû’ 85; Ebû Dâvûd, Buyû’ 33; Tirmizî, Buyû’ 74, Eymân 45, hadis no: 3879; Müsned, III, 313, 356, 364. Ebû Dâvûd da Zeyd b. Sabit'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) muhabereyi yasakladı. Ben: Muhabere nedir diye sordum. Şöyle dedi: Araziyi (mahsulün) yarısı yahut üçte biri ya da dörtte biri karşılığında almandır." Ebû Dâvûd, Buyû’ 33
38- Kıraat Farklılıkları:
Cumhûr " Kalanı" âyetini "ye" harfini fetha harekesiyle okumuş, el-Hasen ise sakin (harekesiz, med harfi olarak) okumuştur. Cerîr'in şu sözü de bunun gibidir:
"O halifedir, sizin için beğendiğine razı olunuz;
Kararı yerine gelendir, onun hükmünde zulüm yoktur."
Ömer b. Ebî Rabia da der ki:
"Seni ne kadar andım! Sizi anmaktan dolayı mükâfatlandırılacak olsam
Ey insanlar arasında, bütün insanlar arasında aya en çok benzeyen
Şüphesiz ben karşısına geçip «tg^mı etmekten sevinirim;
Şekil itibariyle kendisine benzediğin kimseyi görmeyi sevdiğimden dolayı."
Bu beyitlerde geçen kelimelerin aslı ile şeklindedir. Ancak şair(ler) bu kelimeleri sakin okumuşlardır. Şiirde bunun örneği pek çoktur. Bunun açıklaması ise şudur: "Yâ" harfi "elife benzer. Nasıl ki "elif hareke almıyor ise, işte burada da "ya" harfi hareke almaz. "Vav" ve "ya" harflerini sakin olarak Seni davet etmeyi seviyor ve sana (borcunu) ödemeyi arzu ediyorum, şeklinde okumak da bu kabildendir. İşte el-Hasen "elif ile diye de okumuştur ki, bu da Taylıların şivesidir. Onlar cariyeye nasiye'ye alın: derler. Şair de şöyle demiştir:
"Yemin ederim dilencilik etmekten korkmam
yeryüzünde develeri sürecek Kayslı bir kimse kaldığı sürece."
Bütün kurrâ arasında Ebû's-Simmâl da "radıyallahü anh" harfini şeddeli ve esreli, "ba" harfini ötreli, "vav"ı da sakin olarak: "Faizden" şeklinde okumuştur. Ebû’l-Feth Osman b. Cinnî ise böyle bir okuyuş iki sebepten dolayı şâz bir okuşuştur, der. Birincisi, evvela esreden sonra ötre gelmektedir. Diğeri ise, "vav" harfi ismin sonundaki zammeden sonra gelmiştir.
el-Mehdevî der ki: Bu kıraatin açıklanması şöyledir: O "elifi aribânın sonundaki "a"yıb kalın olarak okumuş ve böylelikle "elifin kendisinden dönüştüğü "vav"a yakın düşmüştür. Başka bir şekilde de bunun açıklanmaması gerekir. Çünkü dilde öncesi ötre olan ve sonu sakin "vav" olan herhangi bir isim yoktur.
Kisaî ve Hamza ise "re" harfi esreli olduğundan dolayı "er-ribâ" kelimesini imaleli okurken, diğerleri ise "be" fethah olduğundan dolayı tefhim (kalın) ile okumuşlardır.
Ebû Bekr, Âsım ve Hamza'dan "başkasına bildiriniz" anlamında olmak üzere: diye okumuş ve mef'ûl hazfedilmiştir. Diğerleri ise "bilin, bilginiz olsun" anlamında diye okumuşlardır. Bu ise; ben bunu biliyorum, sözünden alınmadır. Bunu da Ebû Ubeyd, el-Esmaî'den nakletmiştir. Dilçilerin naklettiklerine göre birşeyi; "bildim anlamında" denilir. İbn Abbâs ve onun dışındaki diğer müfessirler ise şu açıklamayı yapmışlardır: "Bilin" âyeti: Yüce Allah tarafından size Savaş açıldığından katiyetle emin olun, demektir ki, bu da izin (bildirmek) anlamındadır. Ebû Ali ve başkalan ise medli okuyuşu (Âsım ve Hamza'nın okuyuşunu) tercih eder ve şöyle der: Çünkü onlara, bu işten vazgeçmeyen başkalarına durumu bildirmeleri emrolunduğuna göre, onlar da bu işi kaçınılmaz olarak bilmiş olurlar. Çünkü onların bilmeleri başkalarına bildirmenin kapsamı içerisindedir. Fakat başkalarına bildirmeleri, kendilerinin bilmesinin kapsamına girmez.
Taberi ise kasr'lı kıraati (Âsım ve Hamza dışında kalanların kıraatini) tercih etmiştir. Çünkü bu şekildeki okuşuyun hükmü onlara hastır. Medli okuyuşa göre ise; başkalarına bildirmeleri emrolunmuş olur, o kadar.
Bütün kurrâ "Ne zulmediniz" âyetini "te" harfini üstün olarak, ": Ne de zulme uğrayınız" âyetini da "te" harfini ötreli olarak okumuşlardır. Ancak el-Mufaddal, Âsım'dan birincisinde "te" harfini ötreli, ikincisinde de "te" harfini üstün olarak yani bir önceki okuyuşun tam aksine okuduğunu rivâyet etmektedir. Ebû Ali der ki: Çoğunluğun kıraati yüce Allah'ın:
"Eğer tevbe ederseniz" âyetine, her iki fiilin faile isnadı açısından uygun düştüğünden dolayı tercih edilir. O takdirde (ikinci okuyuşa göre) "te" harfinin üstün gelmesi, öncekinin öyle gelmesinden daha zor açıklanır.
280
Eğer o darlık içindeyse geniş bir zamana kadar mühlet (veriniz). Sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Borçlunun Ödeme Zorluğu Çekmesi:
Yüce Allah, faizli alacaklıların ödeme imkânı bulanlardan mallarını alabilecekleri hükmünü verdikten sonra ödemekte zorluk çeken kimseler hakkında da:
"Eğer o darlık içinde ise.." âyeti ile kolaylıkla ödeyebilecekleri duruma kadar mühlet tanınmasını hükme bağlamaktadır. Çünkü Sakifliler Muğireoğullarındaki alacaklarını isteyince Muğireoğulları sıkıntı içinde olduklarından söz ettiler ve: "Hiçbir şeyimiz yok" dediler. Mahsullerinin alınacağı zamana kadar süre tanınmasını istediler. İşte bunun üzerine bu:
"Eğer o darlık içinde ise..." âyeti kerimesi nazil oldu. el-Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl, s. 96-97.
2- Alacaklının Borçlu Üzerindeki Bazı Hakları:
Yüce Allah'ın:
"Eğer o darlık içindeyse..." âyeti ile birlikte:
"Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz sizindir" âyeti, alacaklının borçludan borcunu isteme hakkının sabit olduğunu ve rızası olmasa dahi malını almasının câiz olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde borçlu ödeme imkânı bulduğu halde borcunu ödemeyecek olursa, zalim olacağını da bu âyet göstermektedir. Çünkü yüce Allah:
"Sermayeleriniz sizindir" diye buyurmakta ve alacaklı lehine ana malını isteme hakkını tesbit etmektedir. İsteme hakkına sahip olduğuna göre; kaçınılmaz olarak borçlunun da bu hakkı ödemesi vaciptir.
3- Cahiliyyede Borçlunun, Borcu Sebebiyle Satılması ve Âyetin Bu Hükmü Kaldırması:
el-Mehdevî ve bazı ilim adamları şöyle demektedirler: Bu âyet-i kerîme cahiliyye döneminde görülen, borcunu ödeyemeyenin satılması şeklindeki uygulamayı kaldırmıştır. Mekkî'nin naklettiğine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), İslâm'ın ilk dönemlerinde bu uygulamanın yapılmasını emretmiştir.
İbn Atiyye der ki: Eğer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bu işi yaptığı sabit ise o halde bu âyet o uygulamayı neshetmektedir. Aksi takdirde böyle bir nesih sözkonusu olmaz.
Tahâvî der ki: İslâm'ın ilk dönemlerinde eğer borcunu ödeyecek bir malı yoksa hür bir kimse borcu karşılığında satılırdı. Şanı yüce Allah bu uygulamayı neshedip:
"Eğer o darlık içindeyse geniş bir zamana kadar mühlet (veriniz)" âyetine kadar böyle idi. Bunlar Dârakutnî'nin Müslim b. Halid ez-Zinci yoluyla rivâyet etmiş olduğu hadisi de delil gösterirler. Müslim dedi ki: Bize Zeyd b. Eslem haber verdi, Zeyd İbnu'l-Beylemani'den o Sürrak'tan dedi ki: Bir adamın benim üzerimde bir malı -veya alacağı- vardı. Beni Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına götürdü. Benim herhangi bir malımı elde edemeyince beni ona sattı. Dûrakutnî, Sünen, III, 61.
Hadisi el-Bezzâr bu sened ile bundan daha uzun bir şekilde rivâyet etmiştir. Müslim b. Halid ez-Zinci ile Abdurrahman el-Beylemani ise delil olarak gösterilmezler.
İlim ehlinden bir topluluk ise şöyle demişlerdir: Yüce Allah'ın:
"Geniş bir zamana kadar mühlet (veriniz)" âyeti, insanlar hakkında umumîdir, ödeme zorluğu çeken herkese mühlet verilir. Bu, Ebû Hüreyre, el-Hasen ve genel olarak fukahânın da görüşüdür.
en-Nehhâs der ki: Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak söylenen en güzel söz Atâ, ed-Dahhak ve er-Rabi b. Haysem'in sözüdür. (en-Nehhâs) dedi ki: Bu âyet-i kerîme ödeme zorluğu çeken herkes hakkındadır. Faizde de bütün alacaklarda da azorluk çekeneb mühlet verilir. İşte bu, konu ile ilgili bütün görüşleri bir arada ifade etmektedir. Çünkü âyet-i kerimenin ribâ hakkında nazil olmuş ve genel olarak neshedici bir âyet olması, sonra da başkasının hükmünün de faizin hükmü gibi olması mümkündür. Diğer bir sebep ise ref ile kıraatin anlamı şöyle olur: Eğer bütün insanlar arasında darlık içerisinde bulunursa... Şayet bu özel olarak fâiz hakkımda olsaydı uygun okuma şekli nasb olması gerekirdi. Ve bunun anlamı da şöyle olurdu: Eğer üzerinde fâiz borcu bulunan kimse darlık içerisinde ise...
İbn Abbâs ve Şureyh der ki: Bu, özel olarak fâiz hakkındadır. Borçlar vesair ilişkilerde ise mühlet sözkonusu değildir. Aksine avakti gelinceb alacak sahibine ödenir veya borçlu ödeyinceye kadar hapsedilir. Bu İbrahim'in de görüşüdür. Delil olarak da yüce Allah'ın şu âyetini gösterirler:
"Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder." (en-Nisa, 4/58)
İbn Atiyye de der ki: Böyle bir görüşün -eğer oldukça sıkıntıya düşürmüş bir fakirlik sözkonusu değilse- kabul edilmesi gerekir. Şayet yokluk ve apaçık bir fakirlik sözkonusu ise hüküm, zorunlu olarak mühlet vermektir.
4- Borca Batmış ve Alacaklıları Yakasına Yapışmış Kimsenin Durumu:
Hakim borçları çok olup alacaklıları alacaklarını istedikleri bir kimsenin elindeki bütün malını alıp ona kendisi için zorunlu olan miktarı bırakma yetkisine sahiptir. İbn Nâfi' Mâlik'ten, ancak avretini örtecek kadarını o kimseye bırakacağını rivâyet etmektedir. Meşhur olan rivâyete göre ise fazlalık olmadığı sürece ona mutad olan elbisesini bırakır. Eğer onunla alay edilmesine sebep teşkil edecekse ridâsını üzerinden çıkarmaz. Hanımının elbiselerinin bırakılması ve eğer âlim bir kimse ise kitaplarının satılması hususunda ise görüş ayrılığı vardır. Böyle bir kimsenin evi, hizmetçisi, kıymeti az olmadığı takdirde, cuma için giyindiği elbisesi de bırakılmaz. O takdirde de bu kimsenin aborcunu ödeyememesi dolayısıylab hapsedilmesi haram olur. Bu hükümlerin asıl dayanağı da yüce Allah'ın:
"Eğer o darlık içindeyse geniş bir zamana kadar mühlet (veriniz)" âyetidir.
Hadis İmâmları -lâfız Müslim'in olmak üzere- Ebû Said el-Hudrî arab'dan şöyle dediğini rivâyet ederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde bir adam satın aldığı meyveleri bir musibet sonucu kaybetti, borçları çoğaldıkça çoğaldı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ona sadaka veriniz" diye buyurdu. İnsanlar ona sadaka verdiler, fakat bu sadakalar borcunu karşılamaya yetmedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan alacaklı olan kimselere: "Bulduğunuzu alınız, bundan başka birşey alma hakkınız yoktur" buyurdu. Müslim, Musâkaat 19; Ebû Dâvûd, Buyû’ 58; Tirmizî, Zekât 24; Nesâî, Buyû’ 30, 95; İbn Mâce, Ahkâm 25; Müsned, III, 36.
Ebû Dâvûd'un Mûsannefinde şöyle denilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan alacaklı olanlara o adamın elindeki malı onlara vermekten başka birşey vermedi. İbn Mâce, Ahkâm 25'te: Câbir b. Abdullah'ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Muâz b. Cebel'i oruçlularının elinden kurtardıktan sonra onu Yemen'e vali gönderdi. Muâz dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni (yanında bulunan kadarıyla) malım karşılığında kurtardıktan sonra vali olarak tayin etti.
İşte bu, bu hususta açık bir nastır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) adamın hapsedilmesini emretmedi. Bu ise Şureyh'in dediği gibi Muaz b. Cebel'dir. Ayrıca Resûlüllah bu borçluya mulâzemet edilmesini (takib altında tutulmasını)de emretmemiştir. Bu da Ebû Hanîfe'nin konu ile ilgili görüşüne muhaliftir, çünkü o şöyle der: Onun bir malının ortaya çıkması mümkün olduğundan dolayı mulâzemet edilir. Belirttiğimiz sebep dolayısıyla da mal kazanmakla da yükümlü tutulmaz. Başarımız Allah'tandır.
5- Müflis'in Hapsedilmesi:
Mâlik'in, Şâfiî'nin, Ebû Hanîfe ve başkalarının görüşüne göre müflis, ödeyememe durumu ortaya çıkıncaya kadar hapsedilir. Mâlik'e göre eğer malını ortalıktan yok etmekle itham edilmiyor ve haksızlığı açıkça ortaya çıkarılamıyor ise hapsedilmez. Aynı şekilde belirttiğimiz üzere; ödeyememe imkânı sahih olarak tesbit edilebiliyorsa yine hapsedilmez.
6- Müflisin Malı Toplanıp Hak Sahibine Ulaşmadan Telef Olursa:
Müflisin malı toplanıp sonra da hak sahiplerine ulaşmadan ve satılamadan önce telef olursa, müflisin bu malın tazminatını ödemesi gerekir. Alacaklıların alacakları onun zimmetinde kalmaya devam eder. Hakim onun malını satar ve bedelini kabzettikten sonra, fakat alacaklıların kabzından önce o bedel telef olursa, o takdirde bu telefin tazminatını ödemek, alacaklılara aittir ve müflis ondan ibra olmuş olur. Muhammed b. Abdulhakem ise der ki: Alacaklılara ulaşıncaya kadar o malın tazminatını ödemek ebediyyen müflise aittir.
7- Ödememeyi Mümkün Kılan Darlığın Mahiyeti
Darlık (el-usre): Mal yokluğu dolayısıyla darlık halidir. İşte (zorluk ordusu anlamına gelen:) "ceyşu’l-usra" tabiri de burdan gelmektedir.
Mühlet Ertelemek, demektir.
"Geniş bir zaman "; ise kolaylık anlamına bir mastardır.
merfu olması ise; var olmak, meydana gelmek anlamına gelen tam (nakıs fiil olmayan): oldu, iledir. Sîbeveyh, Ebû Ali ve başkalarının görüşü de budur.
Sîbeveyh (bunu delillendirmek kastıyla) şu beyiti zikreder:
"Feda olsun Şeybanoğlu Zühloğullarına benim dişi devem
Eğer (parıldayan silahlar dolayısıyla) yıldızlan parlak bir gün gelirse."
Bununla birlikte bu kelimenin (ıî şeklinde) mansup olması da mümkündür. Ubey b. Ka'b'ın Mushafında da şeklindedir. Bu okuyuş: Eğer alacaklı darlık içindeyse... anlamındadır. el-A'meş:" Eğer o darlık içindeyse., mühlet (veriniz)" şeklinde okumuştur. Ebû Amr ed-Dânî, Ahmed b. Mûsa'dan naklederek der ki: Ubey b. Ka'b'ın Mushaf'ında da böyledir. en-Nehhâs, Mekkî ve en-Nekkaş der ki: Buna göre âyetin lâfzı faizcilere has olur. Ancak diye okuyanlara göre ise bu bütün borçlular hakkında umumî bir hüküm ifade eder. Buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.
el-Mehdevî, Hazret-i Osman Mushafında "fe" harfiyle "Eğer o darlık içindeyse" diye okumuştur. el-Mu'temir ise Haccac el-Verrâk'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Hazret-i Osman Mushafında: şeklindedir, der. Bunu da en-Nehhâs zikretmektedir.
Çoğunluk da "zı" harfini esreli olarak mühlet" şeklinde okumuşlardır. Mücâhid, Ebû Recâ ve el-Hasen ise "zı" harfini sakin olarak (.......) diye okumuştur. Bu ise bir Temim şivesidir. Onlar "Zeyd'in lütufkârlığı" anlamında tabirini derler. Yine Karaciğer anlamında derler.
Yalnızca Nâfi' " Geniş bir zaman" kelimesindeki "sin" harfini ötreli olarak okurken Cumhûr bunu fethalı olarak okumuştur.
en-Nehhâs, Mücâhid ve Atâ'dan emir anlamı ifade edecek şekilde; " Kolaylık zamanına kadar ona mühlet tanı" şeklinde "sin" harfi ötreli, "radıyallahü anh" harfi esreli ve sonunda "ye" harfini isbat ile okumuştur. Ayrıca bu diye de okunur ise de Ebû Hâtim bu şekilde bir okuyuş câiz değildir, demiştir. Ancak böyle bir kelime en-Neml Sûresi'nde (27/35. âyette): "Bakarım" anlamındadır. Çünkü orada bu kelime kadın tarafından nazar etmek kökünden gelen bir kelimedir. Bakara'daki bu kelime ise ertelemek'ten gelir. Günlük konuşmada erteledim anlamında: Sendeki borcumu erteledim tabirinden alınmadır. Yüce Allah'ın:
"Bana diriltilecekleri güne kadar mühlet ver" (el-A'raf, 7/14) âyeti de (nizar etmek: mühlet vermek) buradan gelmektedir. Ebû İshak ise bunu câiz kabul eder ve der ki: Bu ifade masdar isimlerdendir. Yüce Allah'ın:
" Onun vaki olacağında yalan yoktur" (el-Vakıa, 56/2) ile
"Kendisine bel kemiklerini kıracak bir belâlı iş yapılacağını bilir." (el-Kıyame, 75/25) ve:
"Gözlerin hain bakışını... bilir" (el-Mu'min, 40/19) ve benzeri diğer âyetler gibidir.
8- Ödeme Zorluğu Çeken Borçluya Bağışlamak:
"Sadaka olarak bağışlamanız ise" âyeti mübtedâdır,
"sizin için daha hayırlıdır" âyeti de onun haberidir.
Yüce Allah bu buyruklarla borcunu ödeme zorluğu çeken kimseye sadaka vermeyi teşvik etmekte, bunu ona mühlet vermekten daha hayırlı olarak değerlendirmektedir. Bu açıklamayı, es-Süddî, İbn Zeyd ve ed-Dahhak yapmıştır. Taberi de der ki: Başkaları da şöyle demektedir: Zengine de fakire de sadaka vermeniz sizin için hayırlıdır. Ancak doğru olan birincisidir. Âyet-i kerimede zengin ile alakalı herhangi bir taraf yoktur.
9- Ödeme Zorluğu Çeken Borçluya Mühlet Vermenin Fazileti:
Ebû Cafer et-Tahâvî, Büreyde b. el-Hasîb'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim ödeme zorluğu çeken borçluya mühlet verirse her bir gün için ona bir sadaka (ecri) vardır." Sonra: Her gün için onun misli bir sadaka mı vardır? dedim. O da şöyle dedi: Borç vadesi gelmediği sürece "her bir gün için bir sadaka, eğer vade geldikten sonra ona mühlet verirse her bir gün için onun gibi bir sadaka (ecri) vardır." İbn Mâce, Sadakat 14; Müsned, V, 351, 360.
Müslim de Ebû Mes'ûd'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sizden öncekilerden bir adam hesaba çekildi. Hayır namına bir şeyi tesbit edilmedi. Ancak o insanlarla birlikte oturup kalkan, varlıklı bir kimse idi. Kölelerine ödeme zorluğu çeken kimseyi bağışlamalarını emrederdi. Aziz ve celil olan Allah da şöyle buyurdu: Böyle bir işi yapmaya biz ondan daha lâyıkız. Haydi onu affediniz." Müslim, Musâkaat 30, 31; Tirmizî, Buyû’ 67; ayrıca bk. İbn Mâce, Sadakat 14.
Ebû Katâde'den rivâyet edildiğine göre bir alacaklısını aradı. Ancak bu alacaklısı ondan saklandı. Daha sonra onu bulunca adam: Ödeme imkanım yok, dedi. Allah adına ödeyemez misin? diye sorunca o: Allah adına yemin ederim ki ödeyemem. Bunun üzerine Ebû Katâde dedi ki: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kıyâmet günü sıkıntılarından Allah'ın kendisini korumasını arzu eden bir kimse ödeme zorluğu çekeni rahatlatsın yahut onun borcunu düşürsün." Müslim, Musâkaat 32 ve Dârimî, Buyû’ 50 (kısaca); Müsned, V, 308.
İsmi Ka'b b. Amr olan Ebû'l-Yeser tarafından rivâyet edilen uzunca bir Hadîs-i şerîfe göre Ebû'l-Yeser Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinlemiş:
"Ödeme zorluğu çekene mühlet veren yahut onun borcunu indireni Allah (kıyâmet gününde) kendi gölgesi altında barındırır." Müslim, Zühd 74; Dârimî, Buyû’ 50; İbn Mâce, Sadakat 14; Tirmizî, Buyû’ 67 (Ebû Hüreyre'den)
İşte Hadîs-i şerîflerde ve âyet-i kerimede açık nas ile belirtilen bu husus teşvik edilmektedir. Ebû Katâde'nin hadisi de alacaklı kimsenin eğer borçluyu zor durumda olduğunu bilse veya bunu zannedecek olsa ondan borcunu istemenin haram olduğuna delalet etmektedir. İsterse hakimin huzurunda ödeme güçlüğü çektiği sabit olmasın. Zorluk çekene mühlet vermek ise, ödeyebileceği vakte kadar onu ertelemektir. Onun borcunu düşürmek de borcunu zimmetinden iskat etmektir (silmektir). İşte Ebû'l-Yeser borç belgesini şilince alacaklısına her iki şekilde de davranmış oldu ve ona şöyle dedi: Eğer ödeyecek imkanrn olursa öde, aksi takdirde ben borcumu sana helâl ediyorum.
281
Kendisinde Allah'a döndürüleceğiniz bir günden korkun. Sonra herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.
Denildiğine göre bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatından dokuz gün önce nazil olmuştur. Bundan sonra da herhangi bir şey nazil olmadı. Bunu İbn Cüreyc söylemiştir. İbn Cübeyr ve Mukâtil ise yedi gün önce demişlerdir. Üç gün önce nazil olduğu da rivâyet edilmiştir. Benzer rivâyetler için bk. Suyûti, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 116. Yine bu âyet-i kerimenin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatından üç saat önce indiği ve Hazret-i Peygamber'in: "Bu âyeti fâiz ile borç âyetleri arasına koyunuz" dediği rivâyet edilmektedir. Mekkî Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Cebrâîl bana geldi ve bunu Bakara'nın 280. âyetinin sonuna (yani 281. âyet olarak) koy, dedi."
Derim ki: Ubey b. Ka'b, İbn Abbâs ve Katâde'den nakledildiğine göre son nazil olan
"Yemin olsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki..." (et-Tevbe, 9/128) âyetidir. Müsned, V, 134.
Ancak birinci görüş daha çok bilinmekte, daha çok nakledilmekte, daha sahih ve daha yaygındır. Ayrıca bunu Ebû Salih, İbn Abbâs'tan da rivâyet etmektedir. İbn Abbâs dedi ki: Kur'ân-ı Kerîm'den en son nazil olan:
"Kendisinde Allah'a döndürüleceğiniz bir günden korkun. Sonra herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir" âyetidir. Buhârî, Buyû’ 25.
Cebrâîl, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: "Ey Muhammed. Sen bunu Bakaranın 280. âyetinden sonra koy." Bunu Ebû Bekr el-Enbarî "Kitabu'r-Red" adlı eserinde zikretmektedir. Bu aynı zamanda İbn Ömer arab'ın da görüşüdür. Ona göre son nazil olan âyet budur. Hazret-i Peygamber bundan sonra yirmibir gün yaşamıştır. Nitekim ileride buna dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle:
"Allah'ın yardımı ve fetih geldiğinde..." (en-Nasr, 110/1) Sûresi'nin sonunda gelecektir.
Bu âyet-i kerîme bütün insanlara bir öğüttür. Her insanı ilgilendiren bir emirdir.
"Bir gün" mef'ûl olduğu için nasbedilmiştir, zarf olarak nasbedilmemiştir.
"Kendisinde Allah'a döndürüleceğiniz" âyeti de bu günün sıfatlarındandır. Ebû Amr ise bunu "te" harfini üstün, "cim" harfini de esreli olarak Döneceğiniz, şeklinde okumuştur. Bu ise:
"Şüphesiz dönüşleri yalnız bizedir" (el-Ğaşiye, 88/25) âyetine benzemektedir. Ayrıca Ubey'in: Allah'a döneceğiniz bir günden" kıraati de itibara alınmıştır. Diğerleri ise "te" harfini ötreli, "cim" harfini de üstün okumuşlardır. Yüce Allah'ın:
"Onlar hak mevlaları olan Allah'a döndürülürler" (el-En'am, 6/62) ile ve:
"Yemin olsun eğer Rabbime döndürülsem dahi" (Kehf, 18/36) ile yine Abdullah (b. Mes'ûd)'ın: "Kendisinde Allah'a döndürüleceğiniz bir günde" okuyuşu nazar-ı itibara alınmıştır. el-Hasen ise bunu "ye" harfi ile "bütün insanların döndürüleceği" anlamını ifade etmek üzere "Döndürülecekleri" diye okumuştur.
İbn Cinnî der ki: Âdeta yüce Allah mü’minlere merhametinden dolayı huzuruna dönüşü hatırlamakla karşı karşıya getirmek istemiş gibidir. Çünkü bu kalpleri paramparça eden bir olaydır. O bakımdan onlara: "Bir günden korkun" diye buyurmakta, sonra da bu dönüşün hatırlatılması için onlara merhamet olmak üzere gaip zamiri kullanmış bulunmaktadır.
İlim adamlarının Cumhûruna göre sakındırılan bu gün, Kıyâmet günü, hesaba çekilme ve amellerin karşılığının verileceği gündür. Bazıları da, bu ölüm günüdür, demişlerdir. İbn Atiyye der ki: Âyet-i kerimedeki lâfızların hükmü gereğince birinci görüş daha sahihtir.
Yüce Allah'ın:
"Allah'a" âyetinde mahzuf bir muzaf vardır. "Allah'ın hükmüne ve herşeyi birbirinden ayırdeden kazasına..." takdirindedir.
: onlar" âyeti "herkes" âyetinin anlamına aittir. Lâfız olarak ona ait değildir. Şu kadar var ki el-Hasen'in kıraati olan: Döndürülürler" âyetindeki: zamiri, "döndürülürler" âyetindeki çoğul (...ler) zamire aittir.
Bu âyet-i kerimede sevap ve cezanın kazanılan amellerle alakalı olduğuna açık bir nas vardır ki, bu da Cebriyye'nin bu konudaki görüşlerini reddetmektedir. Buna dair açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır.
282
Ey îman edenler! Belirlenmiş bir vadeye borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir kâtip adaletle yazsın. Kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Üzerinde hak olan da yazdırsın. Rabbi olan Allah'tan korksun. Ondan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer üzerinde hak olan beyinsiz veya zayıf olur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmezse, onun velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa o halde razı olacağınız şahitlerden bir erkekle iki kadın olsun. Biri unutursa biri diğerine hatırlatır diye. Şahitler de davet edildikleri zaman kaçınmasınlar. Küçük veya büyük olsun ne ise, onu vadesine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah indinde adalete daha uygun, şahadet için daha sağlam ve şüpheye düşmemenize de daha yakındır. Meğer ki bu, aranızda devredeceğiniz hazır bir ticaret olsun. O zaman bunu yazmamanızda sizin için bir beis yoktur. Alışveriş yaptığınız vakit de şahitlik edin. Yazana da şahide de asla zarar verilmesin. Eğer yaparsanız, bu size dokunacak bir fısk olur. Allah'tan korkun! Allah size öğretiyor. Allah her şeyi çok iyi bilendir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı elliiki başlık halinde sunacağız:
1- Ayetin Nüzul Sebebi ve Kapsamı:
Yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler! Belirlenmiş bir vadeye borçlandığınız zaman onu yazın..." âyetiyle ilgili olarak Said b. el-Müseyyeb şöyle demektedir: Bana ulaştığına göre Kur'ân-ı Kerîm'in Arşta en yeni (son nazil olan) âyeti borçlanma âyetidir. İbn Abbâs da der ki: Bu âyet-i kerîme özel olarak selem hakkında nazil olmuştur. Yani Medine halkının yaptığı selem alışverişi âyetin nazil olmasına sebep olmuştur. Diğer taraftan bu âyet-i kerimenin bütün borçlanmaları kapsadığı -icma ile- kabul edilmiştir.
İbn Huveyzimendâd der ki: Bu âyet-i kerîme otuz tane hüküm ihtiva etmektedir. Bazı ilim adamlarımız bu âyet-i kerimeyi -Mâlik'in de söylediği üzere- kârzlardaki ertelemenin câiz olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü bu âyette mudayenelerde (borçlanma akidlerinde) karz ile sair akidler arasında bir ayrım gösterilmemiştir.
Şâfiîler ise bu hususta muhalif kanaat belirtir ve şöyle derler: Âyet-i kerîme sair borçların ertelenmesinin câiz olduğunu ifade eden bir hüküm ihtiva etmemektedir. Bu âyet-i kerimede eğer vadeli bir deyn (borç) değil ise, şahit tutma emri vardır o kadar. Diğer taraftan bir başka yoldan delâlet ile, deynde ertelenmenin câiz olduğu veya olmadığı bilinir.
2- Deyn'in Anlamı:
Yüce Allah'ın: " Bir borç" âyeti te'kiddir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Ve iki kanadıyla uçan bütün kuşlar..." (el-En'am, 6/38);
"Meleklerin tümü hep birlikte secde ettiler." (el-Hicr, 15/30.)
Deyn'in gerçek mahiyeti, iki bedelden birisinin peşin, diğerinin ise zimmette vadeli olduğu her türlü muameledir. Ayn Araplar tarafından hazır (peşin olan) şeydir. Deyn ise gaib olan (hazır bulunmayan) şeyin adıdır. Şair der ki:
"İki dirhemimize karşılık olarak peşin ve deyn olmaksızın
Bizlere kaynatılmış üzüm şırası ve kızarmış et vereceğini vadetti."
Bir diğer şair de şöyle demektedir:
"Ölümler beni dilediği yere atıversin
Beni iki çukurun arasına atmadığı sürece
Odun ve ateş yaktıkları vakit işte nakden (peşin)
Ve deyn olmayan ölüm budur."
Şanı yüce Allah bu anlamı hak âyeti olan: "Belirlenmiş bir vadeye..." diye açıklamaktadır.
3- Vadenin Belirlenmesi ve Selem'de Vade:
Şanı yüce Allah'ın:
"Belirlenmiş bir vadeye" âyeti ile ilgili olarak İbnu’l-Münzir şöyle demektedir: "Yüce Allah'ın:
"Belirlenmiş bir vadeye" âyeti bilinmeyen bir süreye kadar yapılan selem akdinin câiz olmadığını göstermektedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünneti de yüce Allah'ın Kitabındaki bu anlamın bir benzerini ortaya koymuştur.
Sabit olduğu üzere Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye vardığında Medine halkı iki ve üç yıllığına meyvelerde selem yapıyorlardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim herhangi bir hurma hakkında selef (selem) yaparsa, ölçeği belli ve tartısı belli miktarda ve bilinen bir vadeye kadar selef yapsın." Bu hadisi İbn Abbâs nakletmektedir. Bunu Buhârî, Müslim ve başkaları da rivâyet etmiştir. Buhârî, Selem 1, 2, 7; Müslim, Müsakat 127-128; Ebû Dâvûd, Buyû’ 55; Nesâî, Buyû’ 63; İbn Mâce, Ticârât 59; Dârimî, Buyû’ 45; Müsned, I, 217, 222, 282, 358.
İbn Ömer der ki: Cahiliyye dönemi insanları, deve etlerini, hamile olan dişi deve yavrusunun, bir daha hamile kalacağı zamana kadar satarlardı. Hamilenin yavrusunun hamile kalması (habelu'l-habelet), dişi devenin yavrulaması sonra da yavruladığı bu yavrunun bir daha hamile kalması demektir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara bu şekilde alış-veriş yapmalarını yasakladı. Buhârî, Buyû’ 61, Selem 8, Menâkıbu'l-Ensâr 26; Müslim, Buyû’ 6; Ebû Dâvûd, Buyû’ 24; Tirmizî, Buyû’ 16; Nesâî, Buyû’ 68: Muvatta’', Buyû’ 62; Müsned, II, 5, 11, 15, 63, 76, 80, 108, 144, 155.
İlim ehlinden olup kendisinden ilim bellenen herkes icma ile, câiz olan selem şeklinin, kişinin arkadaşıyla, miktarı belli, nitelikleri belirlenmiş ve benzerinde hata edilmeyecek şekilde genel olarak bir araziden gelecek mahsulde, belli bir ölçek ile belli bir vadeyle belli dinarlar yahut dirhemler mukabilinde yapılması ve alışverişi yaptıkları yerlerinden ayrılmadan önce selemin bedelini ödeyip yiyeceğin kabzedileceği yeri belirlemeleri şeklinde olacağını kabul etmişlerdir. Eğer bu işi yaparlar ve yaptıkları bu iş (satış) câiz ise sahih bir selem olur. İlim ehlinden herhangi bir kimsenin bunu iptal ettiğini bilmiyorum."
Derim ki: Bizim (mezhebimize) mensup ilim adamlarımız der ki: Hasat vaktine kadar, meyvelerin toplanma zamanına, nevruz ve mihrican günlerine kadar selem caizdir. Çünkü bütün bunların özel ve bilinen zamanları vardır.
4- Selemin Tarifi:
İlim adamlarımız (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun) selemi tarif eder ve şöyle derler: "Zimmette olmak üzere nitelikleri tesbit edilmiş, malum olan bir şeyin peşin bir mala ya da onun hükmündeki bir şey karşılığında, bilinen bir vadeye satılmasıdır."
Bu alışverişin, "zimmette olmak üzere... malum olan bir şeyin" diye belirlenmesi bilinmeyen bir şeyden ve muayyen olan aynlarda selem yapmaktan sakınmak (bunları tanımın dışında tutmak) içindir. Mesela, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Medine'ye geldiği sırada Medinelilerin yaptıkları selem şekilleri buna örnektir. Onlar muayyen bir takım hurma ağaçlarının meyvelerini seleme konu yapıyorlardı. Ancak böyle bir akiddeki ğarar (tehlike ve ihtimal) dolayısıyla bu şekilde akid yapmayı onlara yasakladı. Çünkü bu ağaçlar afete maruz kalıp hiçbir şekilde meyve vermeyebilir.
"Nitelikleri tesbit edilmiş" ifadeleri teferruatıyla belirtilmeksizin, genel özellikleriyle bilinen şeyleri tanım dışında bırakmak içindir. Mesela, türünü ve muayyen niteliklerini tesbit etmeksizin hurma, elbise veya balıklar üzerinde selem yapmak bu kabildendir. "Peşin bir mala" ifadesi ise veresiyenin veresiye karşılığında olmasını tanım dışında tutmak içindir.
"Ya da onun hükmündeki.." ifadesi ile de selemin rasumalinin (selem bedelinin) iki ve üç gün gibi ertelenmesi câiz olan ertelemeyi anlatmak için zikredilmiştir. Bize göre şartlı olsun olmasın, süre yakın olduğundan dolayı bu kadarcık bir erteleme caizdir. Ancak, bunun şart koşulması câiz değildir. Şâfiî ile el-Kûfî, selemin rasumalinin akidden ve ayrılmadan sonraya bırakılmasını câiz kabul etmez ve bunun tıpkı sarf akdi gibi olduğunu belirtirler.
Bizim delilimiz şudur: Bu iki akid özel nitelikleri itibariyle birbirlerinden farklıdırlar. Sarfın kapısı oldukça dardır. Selemden farklı olarak şartlan pek çoktur. Çünkü sarf muameleleri ile ilgili şaibeler daha fazladır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Bilinen bir vadeye" ifadesi ise peşin selemi dışarıda tutmak içindir. Meşhur olan görüşe göre böyle bir selem câiz olmaz, ileride de gelecektir. Vadenin
"bilinen" ile nitelendirilmesi, cahiliyye döneminde bilinmeyen vadelere yaptıkları selemi kapsam dışında tutmak içindir.
5- Selem Akdini İfade Etmek Üzere Kullanılan Tabirler:
Selem ve selef, aynı anlamda iki tabirdir. Her ikisi de Hadîs-i şerîfte kullanılmıştır. Şu kadar var ki, bu akdin özel ismi "selem"dir. Çünkü selef, karz hakkında da kullanılır.
Selem, ittifakla câiz olduğu kabul edilen satışlardandır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın "yanında olmayanı satma"yı yasaklamasından istisna edilmiştir. Hazret-i Peygamber, selem yapma ruhsatını vermiştir. Çünkü selem zimmette olmak üzere malum bir şeyin satılması olduğuna göre, akid taraflarından her birisinin içinde bulunduğu zorunluluk gereği, hazır olmayan birşeyin satışını gerektirmektedir.
Çünkü rasulmal sahibi aselemin bedelini ödeyen kimseb meyveyi satın alma ihtiyacındadır. Meyve sahibi ise, ona harcamak üzere vaktinden önce o meyvenin bedeline muhtaçtır. Böylelikle selem satışının ihtiyaç duyulan mesalihten olduğu ortaya çıkmaktadır. Fukaha buna "bey'u'l-mahavic (muhtaçların satışı)" ismini vermişlerdir. Eğer, ancak peşin olarak câiz olsaydı, bu hikmet sözkonusu olmaz, böyle bir maslahat ortadan kalkar ve yanında olmayan birşeyin satılmasından istisna edilmesinin bir faydası da kalmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
6- Selem Akdinin Şartları:
Selemin kimi üzerinde ittifak, kimi üzerinde ihtilaf edilen dokuz tane şartı vardır. Bu şartların altısı (seleme konu olan mal demek olan) muslemun fîh'te, üçü de selemin (ücreti olan) radıyallahü anh'sumalindedir. Muslemun fih'te aranan altı şart: Zimmette olacak, nitelikleri tesbit edilecek, miktarı tayin edilecek, vadeli olacak, vade belli olacak, vadenin gelmesi esnasında mevcut olacak.
Selemin radıyallahü anh'sumalinde aranan üç şarta gelince: Cinsi, miktar olarak ve nakit olarak belli olacak.
Radıyallahü anh'sumalde aranan bu üç şart -az önce geçtiği gibi- nakit olması dışında, ittifakla kabul edilmiştir.
İbnu'l-Arabî der ki: Birinci şart, zimmette oluştur. Bundan gözetilen maksadın zimmette olmak olduğunu anlamakta zorluk yoktur. Çünkü bu bir müdâyene (borçlanma) akdidir. Şayet böyle olmasaydı deyn (borç) olarak meşru kılınmaz ve insanların da kâr elde etmesi ve insanlara şefkat kastıyla meşru kılınmazdı. İnsanlar bu görüşü ittifakla kabul ederler. Şu kadar var ki Mâlik, selem muayyen olan birşeyde ancak iki şart ile caizdir, der. Bunlardan birisi köyün güvenlik altında olması, ikincisi ise onun alınmaya başlanmasıdır. Sütün koyundan, taze hurmanın hurma ağacından alınması gibi. Ondan başka böyle birşey söyleyen yoktur. Bu iki mes'ele delil itibariyle sıhhatlidir. Çünkü selemde tayinin kabul edilmeyişi, muzâbene ve zarar korkusu iledir ki, vade geldiği vakit bunun gerçekleşme imkânı ortadan kalkmasın. Eğer selem yapılan yer güvenilir bir yer olup çoğunlukla müslemun finin varlığı imkânsız değil ise, bu câiz olur. Çünkü fıkıh mes'elelerinde sonuçların kat'iyetle teminat altına alınmasından hiçbir zaman emin olunamaz. Basit bir garar ihtimali kaçınılmazdır. Bu, fer'î mes'elelerde pek çoktur. Bunların sayım ve dökümü mes'eleleri konu alan kitaplardadır.
Bunları almaya başlamakla birlikte süt ve taze hurmada selem yapmaya gelince; bu Medine'ye ait bir mes'eledir. Medine halkı bunu icma ile kabul ederler. Bu mes'elenin de esası maslahat kaidesidir. Çünkü kişi, günbegün süt ve taze hurma almaya gerek duyabilir. Her gün yeniden böyle satın alması onun için zor olabilir. Çünkü nakit bulmayabilir ve ayrıca fiyat da aleyhine olarak değişebilir. Hurma ve sütün sahibi ise, nakde gerek duyar. Çünkü onun yanında bulunan şey, bir ticaret malıdır. Tasarrufta bulunması için uygun düşmeyebilir. Karşılıklı ihtiyaç onlar için ortak bir özellik olduğundan dolayı, ârâyâ Bey'u'l-ârâyâ: İhtiyaç dolayısıyla Şâfiî, Hanbelî ve tercih edilen görüşe göre Mâlikî mezhebinde câiz kabul edilen bir alış-veriş şeklidir. Şâfiîlerin tarifine göre, dalındaki taze hurmanın, yerde (dalından koparılmış) bulunan hurma karşılığında tahminî olarak ve ölçekle satılmasıdır. Dalında üzümün kuru üzüm ile aynı şekilde satılması da böyledir. Ancak bunun beş veski (1.250 kg.) aşmaması ve mecliste bedellerin karşılıklı kabzedilmesi şarttır.
Hanefi Mezhebine göre ise böyle bir alış-veriş ancak zaruret dolayısıyla caizdir... Konu ile ilgili hadisler için bk. Buhârî, Buyû’ 83, 84, Mûsakaat 17; Müslim, Buyû’ 57, 62, 66, 71, 81-83; Ebû Dâvûd, Buyû’ 19, 22, 33; Tirmizî, Buyû’ 63; Nesâî, Buyû’ 28, 32, 33, 35, 74; İbn Mâce, Ticârât 55; Dârimî, Buyû’ 24; Muvatta’', Buyû’ 14... ve buna benzer ihtiyaç ve mesalih gibi asıl kaidelere kıyas edilerek, böyle bir muamelede bulunmaya taraflara ruhsat verilmiştir.
Nitelikleri tesbit edilmiş olması şeklindeki ikinci şart da ittifakla kabul edilmiştir, üçüncü şart da böyledir.
Miktarın tesbiti üç şekilde olur. Keyl (ölçek ile ölçmek), vezn (ağırlıkla ölçmek) ve sayı. Bu ise örfe bağlıdır. Örf ise ya insanların örfüdür veya şeriatin örfüdür.
Dördüncü şart olan vadeli olması hususunda görüş ayrılığı vardır. Şâfiî der ki: Peşin selem caizdir. İlim adamlarının çoğunluğu bunu kabul etmezler.
İbnu'l-Arabî der ki: Sürenin tesbiti hususunda Mâlikîler oldukça farklı görüşler ortaya atmışlardır ki bunun bir gün kadar olacağını dahi söylemişlerdir. Hatta kimi ilim adamlarımız peşin selem caizdir, demektedir. Sahih olan ise selemde vadenin kaçınılmaz olduğudur. Çünkü mebi' (satılan şey) iki türlüdür. Ya muaccel olur, bu ise ayndır; veya müeccel (deyn) olur. Şayet peşin olur da müslemun ileyhin yanında bulunmuyor ise; o vakit bu, yanında bulunmayan şeyi satmak kabilindendir. O bakımdan her bir akdin niteliklerine ve şartlarına uygun olarak gerçekleşebilmesi için vadenin tesbiti kaçınılmazdır. Çünkü Şer'î hükümler olması gereken şekilde yapılır ve ona göre değerlendirilirler. Bizim ilim adamlarımıza göre vadenin süresinin sınırlandırılması hususunda pazarlar arasında farklılık vardır. Yüce Allah'ın:
"Belirlenmiş bir vadeye" âyeti ile Hazret-i Peygamber'in: "Bilinen bir vadeye" diye buyurması, başka hiçbir kimsenin sözüne gerek bırakmayacak kadar açıktır.
Derim ki: İlim adamlarımızın câiz kabul ettikleri peşin selem türü, fiyatları birbirinden farklı beldelerdeki selemdir. Aralarında bir, iki yahut üç günlük mesafe bulunan yerlerde (peşin) selem caizdir. Aynı beldede ise böyle bir selem câiz olmaz. Çünkü o beldenin fiyatı birdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Beşinci şarta gelince, bu da vadenin belli olmasıdır ki, ümmet arasında bu şart ile ilgili görüş ayrılığı yoktur. Çünkü yüce Allah ve onun Peygamberi "vadeyi" bilinen ve belli olmakla nitelendirmişlerdir. İslâm bölgelerinin fakihleri arasında yalnızca Mâlik, meyvelerin toplanması vaktine, ekinlerin hasadına kadar satışın câiz olduğunu kabul eder. Çünkü onun görüşüne göre bu, bilinen bir vadedir. Bu hususa dair bilgiler, yüce Allah'ın:
"Sana hilalleri soruyorlar..." (el-Bakara, 2/189. âyet 9- başlıkta) âyetini açıklarken geçmiş bulunmaktadır.
Altıncı şart olan vade esnasında var olması şartı hakkında yine ümmet arasında görüş ayrılığı yoktur. Eğer vadenin geleceği vakit satılan şey, yüce Allah tarafından bir takdir gereği bulunmayacak olursa, bütün ilim adamlarına göre akid fesholur.
7- Selem ile İlgili İhtilaflı Bazı Şartlar:
Müslemun ileyhin, müslemun fîhe malik olması -seleften bazılarına hilafen- selemin şartlarından değildir. Çünkü Buhârî, Muhammed b. el-Mucalid'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Abdullah b. Şeddad ile Ebû Bürde beni Abdullah b. Ebi Evfâ'ya göndererek dediler ki: Ona sor. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde buğdayda selef (selem) yapıyorlar mıydı? Abdullah dedi ki: Bizler Şam halkından olan Nabîtlilere Nabîtler: Irak bölgesinde bulunan, su akan yerlerde yerleşik bir toplumun adıdır. (İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, V, 9; İbn Mânzûr, Lisânu'l-Arab, VII, 411). buğday, arpa ve zeytinyağında belli ölçeklerde ve belli bir vadeye kadar selef yapardık. Ben: Aslı kendisinde bulunan kimselerle mi? diye sordum, o: Bu konuda biz onlara soru sormazdık, dedi. Daha sonra beni Abdurrahman b. Ebzâ'ya gönderdiler. Ona sordum şöyle dedi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın döneminde selef yapıyorlardı. Biz de onlara ekip biçtikleri tarlaları var mıdır, yok mudur diye sormazdık. Buhârî, Selem 3, ayrıca 2 ile 7'de daha kısaca; yakın ifadelerle de; Ebû Dâvûd, Buyû’ 55; Nesâî, Buyû’ 61, 62; İbn Mâce, Ticârât 59; Müsned, IV, 354.
Ebû Hanîfe ise akid vaktinden vade zamanına kadar muslemun fihin var olmasını şart koşmuştur. Çünkü muslemun fihin aranıp bulunmaması, buna bağlı olarak da bu akdin garara dönüşmesi korkusuyla böyle söylemiştir. Sair fukaha ise, ona muhalefet eder ve şöyle derler: Göz önünde bulundurulması gereken, vade vaktinde onun var olmasıdır. Kûfeliler ve es-Sevrî taşınmayı gerektiren ve masrafı gerektiren şeyler ile ilgili olarak kabz yerinin de sözkonusu edilmesini şart koşar ve: Bu durumda kabz yeri sözkonusu edilmeyecek olursa, selem fasittir, derler. el-Evzaî ise, bu mekruhtur, der.
Bize göre ise eğer bunu sözkonusu etmezlerse akid fasid olmaz ve kabz yeri taayyün eder. Ahmed, İshak, hadis ehlinden bir grup da böyle demiştir. Çünkü İbn Abbâs yoluyla gelen hadiste, selem yapılan malın kabzedileceği yerden söz edilmemektedir. Şayet bu, akdin şartlarından olsaydı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tıpkı ölçeği, tartıyı ve vadeyi açıkladığı gibi bunu da açıklardı. İbn Ebi Evfa'nın (az önce nakledilen) hadisi de bunun gibidir.
8- Vade Geldiği Halde Satılan Mal Bulunmazsa:
Ebû Dâvûd, Sa'd (yani et-Taî)dan, o Atiyye b. Sa'd'dan, o Ebû Said el-Hudrî'den dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Her kim herhangi bir şeyde selef yaparsa onu başkasına değiştirmesin." Ebû Dâvûd, Buyû’ 57; İbn Mâce, Ticârât 60.
Ebû Muhammed Abdulhak b. Atiyye dedi ki: O el-Avfî'dir (el-Avfî, Atiyye b. Sa'd'ın lakabıdır) dedi ki: Kimse onun hadisini delil diye göstermez. Oldukça değerli muhaddisler ondan rivâyet etmiş olsa dahi.
Mâlik der ki: Belli bir fiyata, belli bir vadeye yiyecek birşeyde selef yapıp da vade geldiğinde satın alan, satın aldığı şeyi satıcının ödeyemeyeceğini görüp de onu ikale ederse; (akdi fesheden) kimsenin durumu bize göre şöyledir: Böyle bir kimse ondan ancak gümüşünü yahut altınını veya ona ödemiş olduğu bedeli aynen almalıdır. Bu bedel karşılığında selem dolayısıyla verdiği malı ondan geri kabzedinceye kadar, ondan başka birşey satın almaz. Çünkü ona ödediği değerden başkasını alsa yahut ondan satın almış olduğu yiyecekten başkası ile onu değiştirse; o vakit bu, ödeme gerçekleşmeden (yani selem akdi ile alması gerekeni almadan) önce yiyeceği satmak demektir. Mâlik dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise tamamiyle alınmadan önce yiyeceğin satılmasını yasaklamıştır. Bu manadaki bazı hadisler için bk. Buhârî, Buyû' 49, 51, 55; Müslim, Buyû’ 29, 32, 34, 35, 40, 41; Ebû Dâvûd, Buyû’ 65; Tirmizî, Buyû’ 56; Nesâî, Buyû’ 55; İbn Mâce, Ticârât 37; Muvatta’', Buyû’ 40, 43.
9- Borçların Yazılması:
Yüce Allah'ın:
"Onu yazın" âyetinden kasıt, borcun ve vadenin yazılmasıdır.
Şöyle de denilmektedir: Yüce Allah burada yazmayı emretmiştir; fakat yazmaktan kasıt, şahit tutmaktır. Çünkü şahitsiz yazı delil olmaz. Bize unutmayalım diye yazma emri verilmiştir, diye de açıklanmıştır.
Ebû Dâvûd et-Tayalisî, Müsned'inde Hammâd b. Seleme'den o Ali b. Zeyd'den, o Yusuf b. Mihran'dan, o İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) aziz ve celil olan Allah'ın:
"Belirlenmiş bir vadeye borçlandığınız zaman onu yazın..." âyeti hakkında dedi ki: "İlk kabul etmeyen kişi Âdem (aleyhisselâm)'dir. Allah ona zürriyetini gösterdi. Nuru yukanlara doğru yükselen parlak beyaz tenli bir adam gördü. Rabbim bu kimdir? dedi. Bu, senin oğlun Dâvûd'dur dedi. Rabbim onun ömrü ne kadardır? diye sorunca; altmış yıl, diye buyurdu. Rabbim, ömrünü artır, deyince; hayır diye buyurdu. Ancak sen ona kendi ömründen verirsen (olur). Peki benim ömrüm ne kadardır? diye sorunca; bin yıl diye buyurdu. Hazret-i Âdem: Ben ona kırk yıl bağışlıyorum, dedi. Yüce Allah ona dair bir yazı yazdı ve meleklerini ona şahit tuttu. Hazret-i Âdem'in vefatı gelince melekler yanına geldi. O: Benim ömrümden daha kırk yıl kalmıştır, deyince melekler: Sen bunu oğlun Davud'a bağışladın, dediler. Âdem: Kimseye ben birşey bağışlamadım, deyince yüce Allah o yazılı belgeyi çıkardı ve melekleri ona karşı da şahitlik etti. -Bir rivâyette de şöyle denilmektedir: Yüce Allah Davud'un ömrünü yüzyıla tamamladı Âdem'in ömrünü de bin yıla tamamladı. Bu hadisi Tirmizî de rivâyet etmiştir. Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, Minhatu'l-Ma'bûd fi Tertibi't-Tayalisl Müsnedi Ebî Dâvûd, Beyrut, 1400, II, 82; Tirmizî, Tefsir 7. sûre 3; Müsned, I, 251-252, 299, 371.
Yüce Allah:
"Onu yazın" âyetinde borcu açıklayıcı bütün nitelikleriyle bütün özellikleriyle yazmaya açıkça işaret etmektedir. Bundan kasıt ise akid tarafları arasında vehmedilecek ihtilâfların ortadan kaldırılması, her ikisinin de hakime gitmeleri halinde hakimin hükmedeceği esasların bildirilmesidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
10- Borçları Yazmanın Hükmü:
Bazıları borçların yazılmasının ilgililer hakkında vacip olduğu görüşündedir. Bu ister satış olsun, ister kabz olsun bu âyet-i kerîme ile farz kılınmıştır. Böylelikle bu konuda inkâr yahut unutkanlık önlenmiş olur. Taberî'nin tercih ettiği görüş budur. İbn Cüreyc ise şöyle demektedir: Borç alan kimse onu yazsın, satan da şahit tutsun. en-Nehaî de der ki: Öncekiler yüce Allah'ın:
"Eğer biriniz diğerinize güvenirse..." (el-Bakara, 2/283) âyetinin yazma emrini neshettiği görüşünde idiler. Buna yakın bir görüşü İbn Cüreyc de nakletmiştir. İbn Zeyd de böyle demiştir. Ebû Said el-Hudrî'den de bu görüş rivâyet edilmiştir.
er-Rabi' ise bunun bu lâfızlarla vacip (farz) olduğu kanaatindedir. Daha sonra yüce Allah bunu:
"Eğer biriniz diğerinize güvenirse..." (el-Bakara, 2/283) âyeti ile hafifletmiştir. Cumhûr der ki: Yazma emri malların korunması ve şüphelerin izale edilmesi için bir teşviktir. Eğer borçlu takva sahibi bir kimse ise, yazmanın ona bir yararı olmaz. Böyle olmazsa yazmak borcu hususunda bir zekâ mahsulü ve hak sahibinin de bir belgesi olur.
Kimisi de şöyle demiştir: Eğer şahit tutarsan bu bir azimettir, şayet güvenirsen sen helâl edilmiş olan bir işi yapmış olursun.
İbn Atiyye der ki: İşte sahih olan görüş de budur. Bu görüşe göre de herhangi bir nesh sözkonusu olmaz. Çünkü yüce Allah, kişinin bağışlamak ve terketme hakkının icma ile kabul edildiği bir hususu yazmaya teşvik etmektedir. O'nun bu teşviki insanlar lehine bir ihtiyat olsun diyedir.
11- Yazan Adaletle Yazmalıdır:
Yüce Allah'ın:
"Aranızda bir kâtip adaletle yazsın" âyeti hakkında Atâ ve başkaları şöyle demişlerdir: Yazı yazabilenin yazması vaciptir. eş-Şa'bi de böyle demiştir. Eğer ondan başka yazacak kimse bulunmazsa onun yazması onun için vaciptir. es-Süddî der ki: İşi bitirmekle beraber vacib olur.
Birinci "yazsın" fiilinin başında emir "lâm"ı hazfedildiği halde, ikincisinde "lâm" getirilmiştir. Çünkü ikincisi gaib, birincisi muhatab içindir. Muhatab için de bu "lâm"ın kullanıldığı olur. Nitekim yüce Allah'ın:
"Sevinsinler" (Yûnus, 10/58) âyetinin "te" ile "Sevininiz" kıraati de bu kabildendir. Gaib'de bu "elifin hazfedildiği de olur. Şairin şu beyiti bu kabildendir:
"Ey Muhammed! Feda olsun sana bütün canlar;
Bir şeyin düşmanlığından korkarsan."
12- Adaletle Yazmak
Yüce Allah'ın:
"Adaletle" âyeti, hak ve doğrulukla, demektir. Yani hak sahibi olan kimseye söylediğinden fazla veya daha azını yazmayın.
"Aranızda" diye buyurup da "birinize" diye buyurmaması alacaklının yazma hususunda borçlu olanı itham edebilme ihtimalindendir. Aynı şekilde bunun aksi de böyledir. İşte bu bakımdan şanı yüce Allah onların dışında bir kâtibin adaletle yazmasını teşri' buyurmuştur. Bu kimsenin de kaleminde de kalbinde de birisinin lehine, ötekinin aleyhine herhangi bir sevgi bulunmasın.
Şöyle de denilmiştir: İnsanlar, istisnasız olarak karşılıklı ilişkilerde bulunduklarından aralarında yazı yazmasını bilen ve bilmeyen olduğundan dolayı şanı yüce Allah, taraflar arasında bir kâtibin adaletle yazmasını emir buyurmuştur.
13- Yazmak ile Görevlendirilenler:
Yüce Allah'ın:
" Adaletle" âyetindeki "be" harfi, yüce Allah'ın "Yazsın" âyetine mutaallaktır;
"kâtip" âyetine değil. Eğer böyle olsaydı bizatihi adil olandan başkasının herhangi bir belgeyi yazmaması icabederdi. Halbuki kimi zaman çocuk ve köle, ayrıca hacr altında bulunan kimse iyice yazma kurallarını bildikleri takdirde, yazabilmektedir. Bunları yazmak üzere tayin edilen kimselere gelince; yöneticilerin bunları ancak adaletli ve razı olunan kimseler olarak görevde tutmaları icabeder.
Mâlik (yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun) der ki: İnsanlar arasındaki belgeleri ancak yazmayı bilen ve bizatihi adaletli ve güvenilir kimseler yazsın. Çünkü yüce Allah:
"Aranızda bir kâtip adaletle yazsın" diye buyurmaktadır.
Derim ki: Bu görüşe göre "be" harfi
"kâtip" kelimesine mutaallaktır. Yani aranızda adaletle yazan bir yazıcı yazsın, demektir. Buna göre "adaletle" âyeti sıfat mahallinde olur.
14- Yazıyı Bilen Yazmaktan Yüz Çevirmesin:
"Kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın" âyetinde yüce Allah, yazı yazmasını bilen kimsenin yazmaktan yüzçevirmesini yasaklamaktadır.
İnsanlar yazı yazmasını bilen kimsenin yazmasının, şahidin de şehâdette bulunmasının vücubu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Taberî ve er-Rabi': Yazı yazmasını bilen kimsenin yazması emrolunduğu takdirde yazması vaciptir, derler. el-Hasen der ki: Kendisinden başka yazı yazacak kimsenin bulunmadığı bir yerde yazmadığından dolayı alacaklı zarar görecekse yazması vaciptir. Çünkü durum böyle olduğu takdirde onu yazmak (onun için) bir farzdır. Şayet ondan başka yazabilecek kimse bulunabiliyor ise, başkası bu işi yaptığı takdirde, onun için bu konuda genişlik vardır.
es-Süddî der ki: İşi olmadığı takdirde onun için yazmak vaciptir. Bu görüş, daha önceden geçmiş bulunmaktadır. el-Mehdevî de er-Rabi' ve ed-Dahhak'tan yüce Allah'ın:
"Çekinmesin" âyetinin daha sonra gelen yüce Allah'ın:
"Yazana da şahide de asla zarar verilmesin" âyeti ile neshedilmiş olduğunu söylediklerini nakletmektedir.
Derim ki: Bu açıklama şu görüş sahiplerinin yahut şu kanaat sahiplerinin şu sözlerine uygundur: Önceleri alışveriş taraflarının seçtiği herkes için yazmak vacip idi ve bunu kabul etmemesi, o kimse için câiz olmazdı. Bu durum yüce Allah'ın:
"Yazana da şahide de asla zarar verilmesin" âyeti ile neshedilinceye kadar böylece sürüp gitti. Ancak bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü kim olursa olsun, alışveriş taraflarının istedikleri herkese bunun vacip olduğu sabit değildir. Eğer yazmak vacip olsaydı, yazmak için ücretle tutmak sahih olmazdı. Çünkü farz olan fiiller için icare batıldır. İlim adamları ise belge yazma karşılığında ücret almanın câiz olduğunda ihtilaf etmemişlerdir.
İbnu’l-Arabî der ki: Sahih olan, bu emrin bir irşad emri olduğudur. Yazıcı hakkını almadıkça yazmayabilir.
"Çekindi, çekinir" anlamındaki fiilin: şeklinde gelmesi istisnaidir. fiillerinden başka buna benzer şekilde kullanılan fiil yoktur. Fiillerin sırasıyla anlamı: Darıldı-darılır; çekindi, yüzçevirdi-çekinir, yüzçevirir; (gece) karardı-kararır; haracı topladı-toplar.
15- Allah Kendisine Yazmayı Öğrettiği Gibi O da Yazsın:
Yüce Allah'ın:
" Allah'ın kendisine öğrettiği gibi... yazsın" âyetindeki Gibi'deki "kâf" harfi yüce Allah'ın Yazmaktan" âyetine mutaallaktır. Yani Allah'ın ona öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin. Bunun yüce Allah'ın:
" Çekinmesin" âyetinin anlamına mutaallak olması ihtimali de vardır. Yani Allah ona yazma bilgisini ihsan ettiği için o da yazmaktan yüzçevirmesin; Allah ona lütufta bulunduğu gibi, o da başkasına iyilikte bulunsun. Böyle bir açıklmaya göre sözün yüce Allah'ın:
“Yazmaktan" âyetinde tamamlanıp bitmesi sonra da
"Allah'ın kendisine öğrettiği gibi" âyetinin da yeni bir cümlenin başlangıcı olma ihtimali vardır. O takdirde "kâf harfi de yüce Allah'ın:
"Yazsın" âyetine taalluk eder.
16- Borçlu Borcunu Yazdırsın:
Yüce Allah'ın:
"Üzerinde hak olan da yazdırsın" âyetinde sözü edilen
"Üzerinde hak olan kişi," kendisinden alacak istenen borçludur. O üzerindeki hakkın ne olduğunu bildirmek üzere bizzat kendi diliyle kendisi hakkında ikrarda bulunur. Yazdırmak anlamına gelen iki ayrı kullanımdır. (........) şeklinde gelir. Birincisi Hicazlılarla Esedoğullarının şivesidir. Temimliler de ikincisini kullanırlar. Kur'ân-ı Kerîm'de her ikisi de kullanılmıştır. Allah şöyle buyurmaktadır:
" Onlar sabah akşam ona okunur." (el-Furkan, 25/5)
Bunun aslı ise şeklindedir. Daha hafif olduğu için "lâm" yerine "ye" harfi gelmiştir.
Şanı yüce Allah, borçlunun yazdırmasını emretmiştir. Çünkü şahitlik ancak onun ikrarda bulunması üzerine gerçekleşir. Ayrıca yüce Allah, yazdırdığı hususta kendisinden korkmasını emretmekte ve üzerindeki haktan herhangi bir şey eksiltmesini yasaklamaktadır.
"Ondan hiçbir şeyi eksik bırakmasın" âyetindeki , eksiltmek, eksik bırakmak demektir. Yüce Allah'ın:
"Allah'ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl değildir" (el-Bakara, 2/228) âyetinde de bu anlam dile getirilmiştir. Buna göre de âyetin anlamı şöyle olur: "Hiçbir kâtip yazmaktan çekinmesin. Allah ona nasıl öğrettiyse o da (öylece) yazsın."
17- Borçlu Kısıtlı Olursa:
Yüce Allah'ın:
"Eğer üzerinde hak olan beyinsiz veya zayıf olur..." âyeti ile ilgili olarak bazıları bundan kasıt, küçüktür, demişlerdir. Ancak bu yanlıştır. Çünkü beyinsiz (sefih), ileride de açıklanacağı üzere büyük de olabilir.
"Veya zayıf" yani aklı olmayan büyük demektir.
"Yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmezse" âyetine gelince; yüce Allah üzerinde hak bulunan kişiyi (borçluyu) dört gruba ayırmaktadır: Birisi bizzat yazdırabilen bağımsız kimse, diğer üçü ise kendileri yazdıramayan ve her zaman benzerleri görülebilen kimselerdir. Hakkın onlar lehine bazı yönlerde ortaya çıkması paylaştırılması halinde, miras ve buna benzer muamelât dışındaki hallerdedir. Bu üç tür beyinsiz (sefih), zayıf ve bizzat yazdırmaya gücü yetmeyen kimsedir.
Sefih (beyinsiz) mal ile ilgili görüşü yerli yerinde olmayan, kendisi adına doğru dürüst alamayan ve o mallardan birşey veremeyen kimsedir. Tıpkı dokuması hafif ve ince olan (sefih) kumaşa benzetilmektedir. Ağzı bozuk kimseye de sefih denilir. Çünkü bu şekilde ağzı bozukluk, ancak cahil insanlarda ve hafif akıl sahibi kimselerde görülür. Araplar sefihliği kimi zaman zayıf akıllılık, kimi zaman da güçsüz beden hakkında kullanırlar. Şair der ki:
"Akıllarımızın zayıflamasından korkarız
Zaman akıllıya karşı da cahillik eder."
Zür'r-Rimme de şöyle demektedir:
"Esen rüzgarların uçlarını zayıf bulup hareket ettirip
Sarstığı mızraklar gibi; yürüdü gitti o kadınlar."
Şöyle de demişlerdir: "Dât" harfi ötreli olarak "du'f" beden zayıflığı hakkında, üstün olarak da görüş zayıflığı hakkında kullanılır. Bunun iki ayrı şive olduğu da söylenmiştir. Birincisi ise daha sahihtir. Çünkü Ebû Dâvûd'un Enes b. Mâlik'ten rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde bir adam aklında zayıflık (da'f) olduğu halde alışveriş yapardı. Onun akrabaları Allah'ın Peygamberine gelip: Ey Allah'ın Peygamberi, dediler, filanı hacr altına al. O aklında zayıflık olduğu halde alışveriş yapıyor. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu çağırdı ve ona alışveriş yapmayı yasakladı. Ey Allah'ın rasûlü, dedi ben bir an dahi alışveriş yapmaksızın duramam. Bunun üzerine Resûlüllah ona şöyle buyurdu: "Eğer alışverişi terketmiyor isen o vakit al ve ver ve: Aldatmaca yoktur, de."
Bu hadisi Ebû Îsa Muhammed b. Îsa, es-Sülemî et-Tirmizî de Enes'ten rivâyet etmiş ve: Bu sahih bir hadistir dedikten sonra: "Aklında zaaf olan bir adam vardı..." dedi ve hadisin geri kalan kısmını kaydetmektedir. Ebû Dâvûd, Buyû’ 66; Tirmizî, Buyû’ 28; Nesâî, Buyû’ 12.
Buhârî de bu hadisi Sahihi'nde zikreder ve orada şöyle der: "Alışveriş yaptığın vakit aldatmaca yoktur, de ve sen satın aldığın her bir malda üç gün süreyle muhayyersin."
Burada sözü geçen kişi, Habban b. Münkiz b. Amr el-Ensârî'dir. Habban, Yahya ve Vasi'in babasıdır. Onun Mâlik'in hocaları olan Yahya ve Vasi'in dedesi Münkiz olduğu, babasının da Habban olduğu da söylenmiştir. 130 yaşında vefat etmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yaptığı gazalardan birisinde beynine kadar ulaşan bir yara almıştı. Bundan dolayı aklı da nisbeten hafiflemiş, dili de ağırlaşmıştı. İbnu’l-Esîr, Vsdu'l-Ğâbe, I, 437.
Dârakutnî der ki: Habban b. Münkiz zayıf, gözleri görmez bir adam idi. Başına gelen bir darbe dolayısıyla kafası beynine kadar yarılmıştı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), ona satın aldığı şey hususunda üç gün muhayyerlik tanımıştı. Dilinde de bir ağırlık olmuştu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Alıp sat ve: Aldatmaca yok de" diye buyurmuştu. Ben onun yerine dediğini işitirdim. Bunu İbn Amr yoluyla rivâyet etmektedir. Dârakutnî, III, 55; İbn Amr'dan değil, İbn Ömer'den.
Hadiste geçen Aldatmaca, aldatmak, kandırmak demektir. Arapların: eğer yenii düşüremezsen o takdirde hile yoluyla sat, şeklindeki deyimleri de burdan gelmektedir. Buna göre de âyetin anlamı şöyle olur: "Hiçbir kâtip yazmaktan çekinmesin. Allah ona nasıl öğrettiyse o da (öylece) yazsın."
18- Hacr Altına Alınabilenler (Kısıtlanabilenler):
Bilgisinin azlığı ve aklının zayıflığı dolayısıyla alışverişte aldatılan kimsenin hacr altına alınıp alınmayacağı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.
Ahmed ve İshak böylesinin hacr altına alınacağını söylerken, başkaları hacr altına alınmaz, derler. Bu iki görüş de (Maliki) mezhebinde vardır. Bu âyet-i kerîme ile Hadîs-i şerîfteki: "Ey Allah'ın Peygamberi, filanı hacr altına al" ifadesi dolayısıyla sahih olan birinci görüştür. Hazret-i Peygamber sözü geçen kişinin: "Ey Allah'ın Peygamberi, ben alışveriş yapmadan duramam demesi üzerine hacr altına almaktan vazgeçmiş ve ona alışverişi mubah kılıp bu müsadeyi ona has kılmıştır. Çünkü bir kimsenin alışverişte özellikle aklındaki bir kıtlık dolayısıyla aldatılması halinde, hacr altına alınması gerekir.
Bunun o kişiye özel bir izin olduğunu gösteren delillerden birisi de Muhammed İbn İshak'ın yaptığı şu rivâyettir: İbn İshak dedi ki: Bana Muhammed b. Yahya b. Habban anlatarak dedi ki: Bu kişi benim dedem Munkiz b. Amr'dır. Başında beynine kadar ulaşan bir yara almış, bundan dolayı dilinde ağırlık olmuş, aklı da hafiflemişti. Ticaretten bir türlü vazgeçmiyor fakat devamlı da aldatılıyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına geldi, bu durumunu ona anlattı. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurdu: "Alışveriş yaptığın zaman, aldatmaca yok, de. Sonra sen satın aldığın her bir malda üç gün süreyle muhayyersin. Beğenirsen onu yanında alıkoyarsın, beğenmezsen onu sahibine geri iade edersin." Uzunca bir ömür sürmüştü. Yüzotuz yıl yaşadı. Osman b. Affan (radıyallahü anh) döneminde insanların etrafa yayılıp çoğaldığı bir dönemde çarşıda alışveriş yapar, birşeyler satın alır, satınaldığını akrabalarına götürür, ileri derecede aldatılmış olduğu görülürdü. Onlar bundan dolayı onu kınar ve: Hâlâ satın mı alıyorsun? derlerdi. O da şu cevabı verirdi: Ben muhayyerim. Beğenirsem alırım, beğenmezsem geri veririm. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana üç gün süreyle muhayyerlik hakkı vermiştir. Sonra aldığı o malı bir veya iki gün sonra sahibine geri verirdi. Adam: Allah'a yemin ederim ben bunu kabul etmem, derdi. Çünkü sen malımı almış, bana dirhemlerini vermiştin. O da şöyle derdi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana üç gün muhayyerlik vermişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından bir adam geçer, ticaret sahibine: Yazıklar olsun sana, o doğru söylüyor. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona üç gün süreyle muhayyerlik vermişti, derlerdi. Bunu Dârakutnî rivâyet etmiştir. Dûrakutnî, III, 55-56.
Ayrıca Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) el-İstiab'da bunu zikreder ve der ki: Buhârî bunu et-Tarihinde Ayyaş b. el-Velid'den, o Abdu'l-Alâ'dan, o İbn İshak senediyle rivâyet etmiştir.
19- Zayıf Kimseler:
Yüce Allah'ın: "Veya zayıf olur" âyetinde geçen
"zayıf," aklı pek yerinde olmayan, tabiatı itibariyle eksik ve yazdırmaktan aciz olan kimse demektir. Yazdırmaktan acizliği ya konuşamamasından ya dilsizliğinden ya da doğru dürüst ifade edememesinden dolayıdır. Böyle birisinin de velisi baba veya vasisi olur.
Yazdıramayan kimse ise küçüktür. Velisi ise onun vasisi ya da babasıdır. Hastalık veya bundan başka bir özür sebebiyle şahit tutma mahallinde bulunmayan kimse de bizzat yazdırmaya gücü yetmeyen kimseler arasındadır. Bunun velisi ise vekilidir.
Dilsize gelince böyle bir kimse zayıflardan sayılabilir. Evla olan ise, gücü yetmeyen kimselerden sayılmasıdır. Bunlar birbirlerinden ayırdedilmesi gereken gruplardır. Yüce Allah'ın izniyle bunlara dair açıklamalar ve gerekli bilgiler Nisa Sûresi'nde (4/5. âyette) gelecektir.
20- Velinin Adaletle Yazdırması:
Yüce Allah'ın:
"Onun velisi adaletle yazdırsın" âyetinde yer alan
"onun velisi"ndeki zamirin Taberî,
"hak ile" âyetine ait olduğu kanaatine sahiptir. Bu konuda er-Rabi' ve İbn Abbâs'tan da senediyle bu rivâyet nakledilmektedir. (Buna göre: Hak sahibi kimse adalet ile yazdırsın, anlamına gelir).
Bu zamirin
"üzerinde hak olan"a ait olduğu da söylenmiştir ki, sahih olan da budur. İbn Abbâs'tan gelen rivâyet sahih değildir. Beyyine (olan yazılı belge), nasıl bir şeye şahitlik eder ve alacaklı olanın yazdırması ile sefihin zimmetinde bir mal olduğunu tesbit edebilir? Bu şeriatte olmayan birşeydir. Bu sözün sahibinin: Hastalık veya yaşlılık dolayısıyla dilindeki bir ağırlıktan ötürü veya dilsizliği sebebiyle yazdıramayan kimseyi kastetmiş olması hali müstesnadır. Eğer durum böyle olursa, hastanın da, dilsiz olduğu için yazdıramayan kimsenin de kimi ilim adamına göre velisi yazdırır.. Tıpkı sabi (küçük) ile onu hacr altında kabul eden sefih ile ilgili olarak sabit olan hükümde olduğu gibi.
Durum böyle olduğu takdirde hak sahibi adaletle yazdırır ve yazdırmaktan aciz olanı (borçlu) da işittirir. Bu şekilde yazdırma tamamlandığı takdirde de aciz olan kimse bunu ikrar eder. Bu ise âyet-i kerimenin ele almadığı bir husustur ve bu, ancak hastalık dolayısıyla ve onunla birlikte sözü geçen kimselerden olup yazdıramayan kimseler hakkında sahih olabilir.
21- Yazdıracak Olan Kişi Borçludur:
Yüce Allah'ın:
"Üzerinde hak olan yazdırsın" diye buyurması, yazdıracak olan kimsenin getirip götüreceği hususunda güvenilir olduğunun delilidir. Bu ise râhin (rehin bırakan kişi) ile mürtehin (rehin alan, alacaklı) borcun miktarında anlaşmazlığa düşüp rehnedilen (rehin bırakılan) şey ortada olduğu takdirde, yemini ile birlikte râhinin sözünün kabul edilmesini gerektirir. Bu anlaşmazlık halinde râhin: Ben elli (dirhem) karşılığında bunu rehin bıraktım, derken mürtehin de: Yüz (dirhem) karşılığında bu rehini aldığını iddia ederse bu konuda rehnedilen şey mevcut ise, rehin bırakanın sözü kabul edilir. Fukahanın çoğunluğunun görüşü budur. Süfyan es-Sevrî, Şâfiî, Ahmed, İshak ve re'y ashabı bu görüştedir. İbnu'l-Münzir de bunu tercih eder ve der ki: Çünkü fazlalık iddiasında bulunan kişi mürtehin (rehin alan alacaklı)dır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Beyyine iddia sahibine (davacıya) yemin de müddea aleyhe (davalıya) aittir" Tirmizî, Ahkâm 12. diye buyurmuştur.
Mâlik der ki: Rehin bırakılan malın kıymeti ile iddia ettiği miktar çerçevesinde olması şartıyla mürtehinin sözü kabul edilir. Fakat bunun kıymetinden fazlasını iddia etmesi halinde sözü doğru kabul edilmez. İmâm Mâlik bu görüşüyle âdeta relini ve onun yapacağı yemini mürtehin lehine bir şahit olarak değerlendiriyor gibidir.
Yüce Allah'ın:
"Üzerinde hak olan da yazdırsın" âyeti ise onun görşünü reddetmektedir. Çünkü üzerinde hak olan kişi râhin (rehin bırakan) kimsedir. Bu husus ayrı bir başlık halinde ele alınacaktır.
Birisi dese ki: Yüce Allah rehini şahitlik ve yazmaktan bedel kılmıştır. Şehadet lehine şahitlik yapılan kimsenin iddia edilen miktar ile rehin kıymeti arasında olmak üzere doğru söylediğine delalet eder. Relinin kıymetine ulaştığı takdirde ondan fazlası için bir belgeye de gerek yoktur.
Şöyle cevap verilir: Relinin verilmesi rehin kıymetinin borcun miktarı kadar olmasını gerektirmez. Çünkü herhangi bir şeyi az veya çok şey karşılığında rehin olarak bırakmış olabilir. Evet, çoğunlukla rehin bırakılan şeyin kıymeti, borcun miktarından az olmaz. Fakat relinin borca eş bir değerde olması şart değildir.
Böyle bir itirazı ileri süren kişi şunu da söyler: Rehin alan kişi alacağının miktarı hususunda yemin ile birlikte rehin aldığı şeyin kıymetine ulaşıncaya kadar yeminiyle birlikte doğru söylüyor kabul edilir.
Fakat örf bu şekilde değildir. Çünkü borç -ki çoğunlukla görülen budur- rehnin kıymetinden daha azdır. O bakımdan bu itirazı yapanların bu konudaki sözleri bir neticeye götürmez.
22- Velinin Velayeti Altında Bulunanın Aleyhine İkrarı:
Bu âyetten kastın, veli olduğu sabit olduğuna göre, velinin velayeti altındaki yetimin aleyhine yapacağı ikrarın câiz olduğuna delildir. Çünkü veli yazdırdığı takdirde; yazdırdığı şeyde velayeti altında bulunan kimse aleyhindeki sözleri geçerli kalacaktır.
23- Kısıtlının (Mahcurun), Velisinin İzni Olmaksızın Tasarrufu:
Hacr altında bulunan sefihin velisinin izni olmaksızın yapacağı tasarruf, icma ile fasittir ve kat'iyyetle feshedilir, hiçbir hükmü gerektirmez ve hiçbir etkisi olmaz. Eğer hacr altında olmayan bir sefih tasarrufta bulunursa, ileride yüce Allah'ın izniyle Nisa Sûresi'nde (4/6. âyet 8. başlıkta) açıklanacağı üzere, görüş ayrılığı vardır.
24- Şahit Tutmak:
Yüce Allah'ın:
"Erkeklerinizden de iki şahit tutun" âyetinde geçen (mealde: şahit tutmak anlamı verilen) istişhâd, şahitlik yapma talebidir. Acaba şahitlik yapmak farz mıdır yoksa mendup mudur? Bu konuda görüş ayrılığı vardır Sahih olan -ileride de yüce Allah'ın izniyle açıklanacağı üzere- bunun mendub olduğudur.
25- Hakların Şehadetle Sabit Oluşu:
Yüce Allah'ın:
"İki şahit" âyeti ile ilgili olarak şunları belirtelim: Şanı yüce Allah, hikmeti gereği malî ve bedenî haklarda ve hadlerde şahitliği öngörmüştür. Her birisi ile ilgili -zina müstesna- iki şahidi öngörmüştür. İleride buna dair açıklama da Nisa Sûresi'nde (4/15. âyet 5 ve 6. başlıklarda) gelecektir.
"Şehîd" mübalağa ifade eder. Bu ise şehadette bulunan ve bunu tekrar tekrar yapan kimsenin bu şahitliğinin, onun adaletine bir bakıma bir işaret olduğuna delalet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
26- Şahitler Öncelikle Müslüman Erkek Olmalıdır:
Yüce Allah'ın:
"Erkeklerinizden" âyeti, kâfirlerin, çocukların ve kadınların şahitliğinin reddedileceği hususunda açık bir nastır. Kölelere gelince, lâfız onları da kapsamına almaktadır. Mücâhid ise bu âyetten kasıt hür kimselerdir, der. Kadı Ebû İshak da bu görüşü tercih etmiş ve bu konuda uzun uzun açıklamalarda bulunmuştur. Kölelerin şahitliği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Şureyh, Osman el-Bettî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr der ki: Kölenin şehadeti adil olduğu takdirde caizdir. Bunlar bunu söylerken âyetin lâfzına ağırlık verirler.
Mâlik, Ebû Hanîfe, Şâfiî ve ilim adamlarının çoğunluğu ise kölenin şahitligi câiz değildir, derler ve bu konuda köleliğin "ehliyette" eksikliğine ağırlık verirler. en-Nehaî ve en-Nehaî, önemsiz şeylerde şahitliğini kabul etmişlerdir. Sahih olan ise Cumhûrun görüşüdür. Çünkü yüce Allah:
"Ey îman edenler, belirlenmiş bir vadeye borçlandığınız zaman..." diye buyurmakta ve bu hitabı: "Erkeklerinizden" âyetine kadar sürdürmektedir. Hitabın zahiri borçlanan kimseleri kapsamına alır. Köleler ise efendilerinin izni olmaksızın borçlanma hakkına sahip değildirler.
Karşı görüşü savunanlar: Âyetin baş tarafının hususiliği son bölümlerinin umum ifade eden âyetlerini esas kabul etmeye mani değildir, derlerse onlara şöyle cevap verilir: Bunu ileride de açıklanacağı üzere yüce Allah'ın:
"Şahitler de davet edildikleri zaman kaçınmasınlar" âyeti tahsis etmektedir.
"Erkeklerinizden" âyeti ise âmâ olan kimsenin şahitlik yapmaya ehil kimselerden olduğunun delilidir. Fakat yakin bilgi sahibi olması da şarttır. Nitekim İbn Abbâs'tan şöyle rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şahitlik hakkında sorulunca şöyle buyurdular: "Şu güneşi görüyor musun? Ya onun gibi şeyler hakkında şahitlik et veya bırak." Hâkim, Müstedrek, IV, 110.
İşte bu, şahidin şahitlik ettiği şeyi gözüyle görmesinin şart olduğuna delildir. Hata etmesi mümkün olan istidlal yoluyla şahitlik edenin değil. Evet, sesini tanıması halinde kendi hanımıyla ilişki kurması caizdir. Çünkü ilişki kurmaya kalkışmak galip zan ile caizdir. Ona bir hanım getirilip zifafa sokulsa ve: Bu senin hanımındır, denilse o da onu tanımıyor ise onunla ilişki kurması caizdir. Elçinin sözü ile kendisine gelen hediyeyi kabul etmesi helâldir. Bir kimse Zeyde dair bir ikrarı, bir satışı, bir zina iftirasını veya bir gasbı haber verecek olsa, o takdirde kendisine dair haber verilene bakarak şehadette bulunması câiz olmaz. Çünkü şahitlik yakin bilgiyi gerektirir. Başka hallerde ise zannı galibin (ağır basan kanaatin) kullanılması caizdir.
Bundan dolayıdır ki Şâfiî, İbn Ebi Leyla ve Ebû Yûsuf şöyle demiştir: Kör olmadan önce bir işi kafi olarak bilirse körlüğünden sonra ona dair şehadette bulunması caizdir. Bu durumda kendisiyle hakkında şehadette bulunduğu kimse arasında bir engel olan körlüğü, hakkında şehadet edeceği kimsenin gaib olması ve ölmesi gibidir. Bunların kabul ettiği görüş budur.
Gözünün gördüğü zamanda şahit olduğu bir şeye daha sonra âmâ olan kimsenin şehadet etmesini kabul etmeyenlerin görüşünün açıklanır bir tarafı yoktur. Körün yaygın habere istinaden sabit olan nesebe dair şahitliği sahihtir. Bu da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan hükmü tevatüren nakledilen şeyi haber vermeye benzer. İlim adamlarından kimisi ses yoluyla bilinebilen şeyler hakkında âmânın şahitlik etmesini kabul etmiştir. Çünkü bu ilim adamları böyle bir istidlalin yakin derecesine ulaşabileceği görüşündedirler. Seslerin benzemesinin de şekil ve renklerin benzemesi gibi olduğu görüşündedir. Ancak bu, zayıf bir görüştür. Böyle bir görüşü kabul etmek gören kimsenin sese dayanarak şehadette bulunmasını da câiz kabul etmeyi gerektirir.
Derim ki: Mâlik'in sese dayanarak âmânın şahitliği ile ilgili görüşü, boşama ve buna benzer hallerde sesi tanıması şartına bağlı olarak caizdir, şeklindedir.
İbnu'l-Kasım der ki: Mâlik'e dedim ki: Bir kimse duvarının arkasından onu görmeksizin komşusunun sesini işitse ve bunun hanımını boşadığını kulağıyla duysa, sesi de tanımış ise onun hakkında şahitlik eder mi? Mâlik dedi ki: Onun şahitliği caizdir.
Ali b. Ebî Tâlib, el-Kasım b. Muhammed, Şureyh el-Kindi, eş-Şabî, Atâ b. Ebi Rebah, Yahya b. Said, Rabia, İbrahim en-Nehaî, Mâlik ve el-Leys de böyle demiştir.
27- Şahitlik Edecek Erkek Bulunmadığı Hallerde Kadınların Şehadeti:
Yüce Allah'ın:
"Eğer iki erkek bulunmazsa o halde razı olacağınız şahitlerden bir erkekle iki kadın olsun" âyetinin anlamı şudur: Şahit gösteren kimse iki erkek gösteremiyor ise bir erkek ve iki kadını şahit göstersin. Cumhûrun görüşü budur.
"Bir erkek" âyeti mübteda olmak hasebiyle merfudur.
"İki kadın" âyeti de ona atfedilmiştir. Haber ise hazfedilmiştir. Yani bir erkek, iki kadın, iki erkeğin yerini tutar, demektir. Kur'ân-ı Kerîm'in dışında agünlük konuşmadab nasb da caizdir. Yani sizler bir erkek ve iki kadını şahit getirin, demektir.
Bazıları da şöyle demiştir: Hayır, bunun anlamı şudur: Eğer iki erkek olmazsa yani bulunmazsa iki kadının şahit getirilmesi, ancak erkeklerin bulunmaması halinde câiz olabilir.
İbn Atiyye der ki: Bu, zayıf bir görüştür. Âyetin lâfzından bu anlaşılmamaktadır. Aksine âyetin lâfzından anlaşılan Cumhûrun görüşüdür. Yani eğer şahitlik etmesi istenen iki erkek bulunmuyor, ise yani hak sahibi bu konuya dikkat etmezse veya herhangi bir mazeret dolayısıyla kasten bunu yapamamış ise, bir erkek ve iki kadın şahit tutsun.
Şanı yüce Allah, erkekle birlikte iki kadının şahitliğini -iki erkeğin varlığıyla birlikte- bu âyette câiz kılmakta ve başka bir yerde de bundan söz etmemektedir. O bakımdan Cumhûrun görüşüne göre kadının bu şahitliği yalnızca malî konularda câiz kabul edilmiştir. Bunun için de iki kadın ile birlikte bir erkeğin bulunması şartını koşmuşlardır.
Bunun yalnızca malî konularda böyle olmasının sebebi ise şudur: Allah malların elde edilme yollarının çokluğu ve malî ilişkilerin umumî belva halini alıp tekrarlanıp durması dolayısıyla belgelendirilme sebeplerini de çoğaltmıştır. O bakımdan bu hususta belgelendirmeyi kimi zaman yazmakla, kimi zaman şahit tutmakla, kimi zaman rehin ile kimi zaman tazminat ile öngörmüş ve bütün bunlarda ise erkeklerle birlikte kadınların şehadette bulunmasını da sözkonusu etmiştir.
Akıl sahibi hiçbir kimse yüce Allah'ın:
"Borçlandığınız zaman" âyetinin gerdeğe girmekle birlikte mehir borcunu ve kasten öldürmenin diyeti hakkında sulh yapmayı da kapsadığı vehmine kapılmaz. Çünkü böyle bir şehadet borca dair şehadet değildir. Aksine bu, nikâha dair şehadettir.
İlim adamları kadınlardan başkalarının muttali olmadığı hususlarda yalnızca kadınların şehadette bulunmasını -zaruret dolayısıyla- câiz görmüşlerdir. Yine kendi aralarındaki yaralamalarda çocukların şahitlik etmesi de bunun gibi -zaruret dolayısıyla- câiz kabul edilmiştir.
İlim damları (bir sonraki başlıkta görüleceği gibi) yaralamalarda çocukların şahitliği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bu da bir sonraki başlığın konusudur.
28- Çocukların Şahitliği:
Aralarında anlaşmazlık olmadığı, farklı farklı şeyler söylemedikleri takdirde Mâlik çocukların şahitliğini câiz görmüştür. Küçüğün büyük lehine, küçüğün aleyhine ve büyük lehine küçüğün aleyhine iki çocuğun şahitliğinden daha aşağısı câiz olmaz.
Kendi aralarındaki yaralamalarda çocukların şehadetine göre hüküm verenlerden birisi de Abdullah b. ez-Zübeyr idi. Mâlik der ki: Bizce üzerinde icma olunan husus da budur. Şâfiî, Ebû Hanîfe ve Ebû Hanîfe'nin arkadaşları çocukların şahitliğini câiz kabul etmez. Çünkü yüce Allah'ın:
"Erkeklerinizden" ve "razı olacağınız şahitlerden" ile;
"aranızdan adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun" (et-Talâk, 65/2) buyrukları bunu gerektirmektedir. Bu buyruklarda sözü geçen nitelikler küçük çocukta bulunmaz.
29- Öngörülen Şekliyle Şahit Bulunamazsa ve Sünnetin Kur'ân'ı Açıklayıcılığı:
Şanı yüce Allah iki kadının şahitliğini bir erkeğin şahitliğine bedel kılması, ikisinin hükmünün, erkeğin hükmünün aynısı olmasını gerektirir. Bize göre (iddia sahibi), bir erkek şahit ile birlikte yemin etmek hakkına sahiptir. Şâfiî'de de böyledir.
O halde bu bedelin mutlak olarak zikredilmesi gereği, iki kadının şahitliği ile birlikte (iddia sahibinin) yemin etmesi(nin) kabulü icab eder.
Ancak bu konuda Ebû Hanîfe ve arkadaşları muhalefet eder ve şahit ile birlikte yemin yapılacağı görüşünü kabul etmeyip şöyle derler: Şanı yüce Allah şahitliği kısımlara ayırmış ve bunları tek tek saymıştır. Şahit ve onunla birlikte yemini de sözkonusu etmemiştir. Dolayısıyla şahit ile birlikte yemin gereğince hüküm vermek câiz olmaz. Çünkü bu yüce Allah'ın ayırdığı kısımlara fazladan bir kısım eklemektir. Bu ise nassa bir ziyade bir ilavedir. Bu da bir neshtir.
Bu görüşü kabul edenler arasında es-Sevrî, el-Evzaî, el-Hakem b. Uteybe ve bir grup daha vardır.
Bazıları da şöyle demiştir: Şahit ile birlikte yemine göre hüküm vermek, Kur'ân-ı Kerîm ile neshedilmiştir. Atâ ise bu şekilde hüküm veren ilk kişinin Abdulmelik b. Mervan olduğunu iddia eder. el-Hakem der ki: Yemin ve şahide göre hüküm vermek bid'attir. Bu şekilde hüküm veren ilk kişi de Hazret-i Muâviye'dir.
Ancak bütün bunlar yanlıştır, zandır. Gerçekle bir ilgisi yoktur. Reddedip bilmeyen kimse, tesbit edip bilen kimse gibi değildir. Yüce Allah'ın:
"Erkeklerinizden de iki şahit tutun" âyetinden Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şahit ile beraber yemine dayanarak hüküm vermesini reddedecek bir ifade yoktur. Ayrıca bundan haklar, sadece bu âyet-i kerimede sözü geçen yollar ile hak edilir, başka bir yolla olmaz, diye bir sonuç da çıkartılamaz. Çünkü böyle bir iddia, yemin etmesi istenenin yemini kabul etmemesi, fakat isteyenin de yemin etmesi halinde ortaya çıkacak hükmü iptal etmeyi gerektirir. Halbuki, böyle bir durumda davacı, icma ile sözkonusu olan mala hak kazanır. Ve bu, yüce Allah'ın Kitabı'nda yoktur. İşte bu, bu görüşü kabul etmeyenlerin kanaatlerini reddeden kat'î bir delildir.
Mâlik der ki: Bu görüşü ileri sürenlere karşı getirilecek delillerden birisi de onlara şöyle demektir: Bir adam bir başkası aleyhine bir mal iddiasında bulunsa, kendisinden bu mal istenen kişi üzerinde böyle bir hakkın olmayacağına dair yemin etmez mi? Yemin ettiği takdirde onun üzerinde olduğu iddia edilen bu hak ortadan kalkmaz mı? Şayet yemin etmeyecek olursa hak sahibi yemin edip hakkının hak olduğunu belirtirse ve bu şekilde karşı taraftaki adam aleyhine hakkı sabit olmaz mı? Ne dersin? Bu hususta hiçbir kimse ve hiçbir belde halkı ihtilaf etmiş değildirler. Peki bu hüküm nerden alınmıştır? Bu hükmü kabul edenler, bunu Allah'ın Kitabı'nın neresinde bulmuşlardır? Bunu kabul eden bir kimse şahit ile birlikte yemini de kabul etmelidir.
İlim adamlarımız der ki: Diğer taraftan hadislerin meşhur ve sahih olmasına rağmen, bu hadislerle amel edenlerin bid'at işlediğini ileri sürüp sonunda bunlar gereğince hüküm verenlerin hükmünü nakzetmeleri, onun kısır görüşlü olduğunu söylemeleri hayret edilecek bir şeydir. Bununla birlikte, dört halife, Ubey b. Ka'b, Hazret-i Muâviye, Şureyh ve Ömer b. Abdulaziz -ki bu şekilde amel etmek üzere valilerine de mektup yazmıştır-, İyaz b. Hazret-i Muâviye, Ebû Seleme b. Abdurrahman, Ebû'z-Zinad ve Rabia da böylece amel etmişlerdir. Bundan dolayı Mâlik şöyle der: Bu husustaki sünnetin ne olduğuna dair geçmiş uygulama yeterlidir. Ne dersiniz, acaba bunların hükümleri nakzedilecek ve bid'at işlediklerine hüküm verilecek midir? Bu büyük bir gaflettir ve hiç de doğru olmayan bir görüştür.
Hadis İmâmları İbn Abbâs'tan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şahid ile birlikte yemin ile hükmettiğini rivâyet etmektedirler. Müslim, Akdiye 3; Ebû Dâvûd, Akdiye 21; İbn Mâce, Ahkâm 31; Muvatta’', Akdiye 5; Beyhakî, Sünen, X, 281. Amr b. Dinar dedi ki: Bu, malî konulara hastır. Bunu Seyf b. Süleyman, Kays b. Sa'dan, o Amr b. Dinar'dan o da İbn Abbâs'tan rivâyet etmiştir.
Ebû Ömer der ki: Bu, bu hadisin en sahih senedidir. İsnadında hiçbir kimsenin en ufak bir tenkidi bulunmayan bir hadistir. Hadis bilgisine sahip olan kimseler arasında ravilerinin sika (güvenilir) kimseler oldukları hususunda görüş ayrılığı yoktur. Yahya el-Kattan dedi ki: Seyf b. Süleyman sağlam bir ravidir. Ondan daha iyi belleyen kimseyi görmedim. en-Nesâî der ki: Bu, ceyyid bir isnaddır. Seyf de sikadır, Kays da sikadır. Müslim, İbn Abbâs'ın bu hadisini rivâyet etmiştir. Ebubekr el-Bezzâr der ki: Seyf b. Süleyman ve Kays b. Sad sika iki ravidir. Onlardan sonraki ravileri ise sika ve adalet hususundaki şöhretleri dolayısıyla sözkonusu edilmelerine ihtiyaçları yoktur. Ashab-ı kiramdan herhangi bir kimseden şahid ile birlikte yemine göre hüküm vermeyi reddettiğine dair bir rivâyet gelmemiştir. Aksine bunu kabul ettiklerine dair rivâyetler gelmiştir. Medine âlimlerinin çoğunluğunun görüşü de budur. Şu kadar var ki, Urve b. ez-Zübeyr ve İbn Şihab'dan bu konuda farklı rivâyetler gelmiştir. Ma'mer der ki: Ben ez-Zührî'ye şahid ile birlikte yemine göre hüküm vermeye dair soru sordum. Şöyle dedi: Bu, sonradan insanların ortaya çıkardıkları birşeydir. İki şahit mutlaka gereklidir. Yine ondan rivâyet edildiğine göre hakimlik görevine getirilir getirilmez ilk olarak bir şahit ve ilmine dayanarak hüküm vermiştir. Mâlik, arkadaşları, Şâfiî, ona uyanlar, Ahmed, İshak, Ebû Ubeyd, Ebû Sevr, Dâvûd b. Ali ve eser ehlinden bir topluluk bu görüştedir. Bence buna muhalefet etmek câiz değildir. Çünkü bu konuda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen rivâyetler tevatür derecesindedir, Medineliler de nesiller boyunca böylece amel edegelmiştir. Mâlik dedi ki: Her yerde şahit ile birlikte yemine göre hüküm verilir. Muvatta’''ında bu mes'ele dışında başka herhangi bir şey için delil getirmiş değildir. Şahit ile birlikte yemine göre hüküm vermek hususunda ondan, Medine'deki arkadaşlarından olsun Mısır ve diğer bölgedeki arkadaşlarından olsun herhangi bir kimseden farklı rivâyet gelmemiştir. Her beldede bulunan bütün Mâlikîler, -bizde Endülüs dışında- mezheplerine dair bundan başka bir görüş bilmezler. Çünkü Yahya b. Yahya, el-Leys'in buna göre fetva verdiğini görmediği gibi, bu görüşte olmadığını da ileri sürmüştür. Yahya hem sünnete hem hicret yurdundaki uygulamaya muhalefet etmekle birlikte bu hususta Mâlik'e de muhalefet etmiştir.
Diğer taraftan şahit ile birlikte yemin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından ortaya konulmuş ek bir hükümdür. Tıpkı Hazret-i Peygamber'in kadının halası ve teyzesiyle birlikte nikâhlanmasını, yüce Allah'ın:
"Bunlardan başkası... size helâl kılındı" (en-Nisâ, 4/24) âyeti ile birlikte yasaklamasına ve yine:
"De ki: ... (yemesi) haram kılınmış başka birşey bulmuyorum." (el-En'am, 6/145) âyetine rağmen, ehil merkep ederiyle yırtıcı hayvanlardan azı dişleri olan bütün hayvanları yemeyi yasaklamasına, yine mestler üzerine meshi öngörmesine benzer. Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'de yalnızca ayakların yıkanması veya meshedilmesi hükmü variddir. Bunun benzeri ise pek çoktur. Eğer: Kur'ân-ı Kerîm Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şahit ile birlikte yemine göre hüküm verme hükmünü neshetmiştir, demek câiz olursa, o takdirde Kur'ân-ı Kerîm yüce Allah'ın:
"Allah alışverişi helâl faizi haram kılmıştır. Meğer ki aranızda karşılıklı bir rızadan doğan bir ticaretten dolayı olsun." (en-Nisâ, 4/29) âyetini da müzabene, bey'ul-ğarar ve henüz halkedilmemiş şeylerin satılması ile satışlarda nehyettiği diğer hükümleri neshettiğini söylemek de mümkün olur. Hiç kimse böyle birşey söyleyemez; çünkü Sünnet, Kitabı beyan edicidir. İbn Abdi'l-Berr'e ait bu açıklamalar için bk. el-İstizkâr, XXII, 48-55.
Eğer: Hadîs-i şerîfte varid olan, muayyen bir mesele hakkındadır. O halde bunun genelliği sözkonusu değildir, denilecek olursa, şöyle cevap veririz: Aksine bu, bu kaideyi kurallaştıran bir ifadedir. Hadisi rivâyet eden İbn Abbâs şöyle demiş gibidir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şahit ile birlikte yemine göre hüküm vermeyi vacip kılmıştır. Böyle bir yorumun lehine tanıklık eden hususlardan birisi de Ebû Dâvûd'un İbn Abbâs'tan naklettiği hadisteki şu ifadelerdir: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) haklara dair bir şahit ve yemin ile hüküm vermiştir." Ebû Dâvûd, Akdiye 21.
Kıyas ve aklî bakımdan konuya baktığımız takdirde; bizler yeminin iki kadının şahitliğinden daha güçlü olduğunu görürüz. Çünkü kadınların Hânda herhangi bir müdahaleleri olmamakla birlikte Hânda yeminin varlığı sözkonusudur. Diğer taraftan sünnet, sahih olarak geldi mi, onun gereğince hüküm vermek icabeder. Sünnetin ayrıca ona tabi olacak (ona uygun) başka şeylere ihtiyacı yoktur. Çünkü sünnete muhalefet eden, sünnetin gösterdiği delili kabul etmek zorundadır. Başarı Allah'tandır.
30- Malî ve Bedenî Haklara Dair Hüküm Vermenin Dayanakları:
Şahit ile birlikte yemin ile hüküm vermek, anlaşıldığına ve sabit olduğuna göre, Kadı Ebû Muhammed Abdulvehhab'ın şöyle dediğini hatırlatalım: Bu, mallar ve onlara taalluk eden hususlara dairdir. Bedenî haklarda geçerli değildir. Çünkü şahid ile birlikte yemin ile hüküm verileceğini kabul eden herkes, bu konuda icma etmiştir. (Kadı Ebû Muhammed) der ki: Çünkü mallara dair haklar, bedene dair haklardan daha aşağı seviyededir. Buna delil ise bu haklar hakkında kadınların şahitliklerinin kabul edilmesidir.
Kasten yaralama hususunda şahit ve yemin ile kısas icabeder mi etmez mi hususunda Mâlik'in farklı görüşleri nakledilmiştir. Bu konuda iki rivâyet vardır. Birincisine göre bu durumda kısas ve diyet arasında ahak sahibinib muhayyer bırakmak gerekir. Diğerine göre ise, bunlara dayanılarak birşeye hükmetmek gerekmez. Çünkü bu (kısas) bedenî haklardandır. (Kadı Ebû Muhammed) dedi ki: Sahih olan da budur.
Muvatta’''da Mâlik dedi ki: Bu (bir şahit ve yemin ile birlikte hüküm verme) özel olarak mallarda olur. Amr b. Dinar da böyle demiştir. el-Mâzerî der ki: Sırf mal hakkında, görüş ayrılığı sözkonusu olmaksızın (yemin ve şahide dayanılarak) hüküm kabul edilir. Fakat sırf, nikâh ve talâk hakkında kabul edilmeyeceğinde de görüş ayrılığı yoktur. Eğer şehadetin muhtevasında mal ile alâkalı birşey yoksa, fakat sonuçta mala götürüyor ise; sübutundan, malın dışında amaçlanmayan ölümden sonra vasiyet ve nikâha dair şehadette bulunmak ve benzeri şehadetlere gelince; bu gibi şahitliğin kabulünde görüş ayrılığı vardır. Bu noktada malı göz önünde bulunduran, katıksız mal davası hakkında kabul ettiği gibi; burada da bunu kabul eder. Durumu göz önünde bulunduran kimse ise bunu kabul etmez.
el-Mehdevî dedi ki: Hadlere dair kadınların şahitliği fukahanın genelinin görüşüne göre câiz değildir. İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre nikâh ve talâkta da böyledir. Mâlik, Şâfiî ve başkalarının görüşü de budur. Bunlara göre kadınlar ancak malî konularda şahitlik ederler. Kadınların hakkında şahitlik edemediği bütün meselelerde, başkalarının şahitliği üzerinde de şehadette bulunamazlar. Beraberlerinde ister erkek bulunsun, ister bulunmasın.
Bir erkek ve bir kadından şehadet nakleden kadınlarla beraber bir erkek bulunmadıkça yine şehadeti nakledemezler. Doğum, doğan çocuğun ağlaması ve buna benzer ancak kadınların hazır bulunabileceği bütün hususlarda ise, iki kadının şehadetine göre hüküm verilir. Bütün bunlar Mâlikî mezhebinin görüşleridir. Bazılarında da görüş ayrılığı vardır.
31- Şahitlerin Nitelikleri:
Yüce Allah'ın:
"O halde razı olacağınız şahitlerden..." âyeti bir erkek ve iki kadına sıfat olarak ref mahallindedir.
İbn Bükeyr ve başkaları der ki: Bu âyet ile hakimlere hitab edilmektedir. İbn Atiyye de der ki: Bu uygun bir açıklama değildir. Hitap bütün insanlaradır. Fakat bu mes'ele ile içli dışlı olanlar ancak hakimlerdir. Yüce Allah'ın Kitabında, bazı kimselerin içli dışlı olduğu hususlarda hitabın herkese yöneltildiği benzeri hususlar pek çoktur.
32- Şahitlerde Adalet:
Şanı yüce Allah:
"O halde razı olacağınız şahitlerden" âyeti şahitler arasında razı olunmayacak durumda bulunanlar olduğuna delildir. Bundan şu sonuca ulaşılır: İnsanlar adalet sıfatını baştan beri taşımazlar ki, onlar lehine bu sıfat sabit olsun. Adalet İslâm'dan ayrı ve ona ek bir manadır. Cumhûrun görüşü budur.
Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Açık bir fısktan uzak olmakla birlikte İslâm'ı açıkça görülen her bir müslüman -hali bilinmese dahi- adaletli bir kimsedir. Şureyh, Osman el-Bettî ve Ebû Sevr der ki: Burada kastedilenler -köle olsalar dahi- müslümanların adil olanlarıdır.
Derim ki: Bunlar hükmü genelleştirmişlerdir. Bu genelleştirmeden bedevî bir kimsenin, adil ve razı olunan bir kimse olduğu takdirde, yerleşik kimse hakkındaki şahitliğinin kabul edilmesini gerektirir. Şâfiî ve ona muvafakat edenler bu görüşü benimsemiştir. Çünkü böyle bir kimse bizim erkeklerimizden ve bizim dindaşlarımızdandır. Bedevi olması ise bir başka şehirden olması gibidir. Adaletli kimselerin şahitliğini kabule delalet eden Kur'ân-ı Kerîm'deki genel âyetler, bedevi (göçebe) kimse ile yerleşik kimse arasında ayrım gözetmemektedir. Şanı yüce Allah:
"O halde razı olacağınız şahitlerden" ile:
"... aranızdan adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun" (et-Talâk, 65/2) diye buyurmaktadır.
Burada
"aranızdan" âyeti müslümanlara yönelik bir hitaptır. Bu da kafi olarak adaletin İslâm'dan ayrı bir anlam olduğunu zorunlu olarak ifade etmektedir. Çünkü sıfat mevsufa (nitelenene) fazladan bir özellik kazandırır. Aynı şekilde:
"Razı olacağınız şahitlerden" ifadesi de onun gibidir ve bu Ebû Hanîfe'nin söylediğine muhaliftir. Diğer taraftan bir kimsenin razı olunacak bir kimse olup olmadığı, durumu görülmedikçe bilinemez. O bakımdan İslâm'ın zahiri ile yetinmemek gerekir. Ahmed b. Hanbel ve İbn Vehb'in naklettiği rivâyete göre Mâlik, bedevinin yerleşik kimse hakkındaki şahitliğinin reddedilmesi, Ebû Hüreyre arab'ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan söylediğini naklettiği şu hadis dolayısıyladır: "Bedevinin kasabada yaşayan kimse hakkındaki şahitliği câiz değildir." Ebû Dâvûd, Akdiye 17; İbn Mâce, Ahkâm 30.
Sahih olan ise ileride en-Nisâ (4/135. âyet 3- başlıkta) ile et-Tevbe (9/97. âyet 2. başlıkta) sûrelerinde yüce Allah'ın izniyle geleceği üzere adaletli ve razı olunan bir kimse olması şartıyla şahitliğin câiz olacağıdır. Ebû Hüreyre'nin hadisinde ise şehirde yaşayan kimsenin pazarda olması ile seferde olması arasında bir fark yoktur. Yolculukta olduğu zaman şehadetinin kabul edileceğinde görüş ayrılığı yoktur.
Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız der ki: Adalet dini hallerde i'tidalli olmak demektir. Bu ise büyük günahlardan kaçınmak, mürüvvetini korumak, küçük günahları da terketmek, emaneti zahir olmak ve ahmak olmamak suretiyle tamam olur. Bir görüşe göre de adalet, adil olduğunu kabul eden kimsenin kanaatine göre; iç temizliği ve yaşayışın müstakim olması demektir. Mana birbirine yakındır.
33- Konum Olarak Şahitlik ve İçtihadın Delili:
Şahitlik, büyük bir velayet ve şerefli bir mertebe olduğundan dolayı -ki bu da başkasının başkası hakkındaki sözünü kabul etmektir- şanı yüce Allah şahitlikte razı olmayı ve adaleti şart koşmuştur. O bakımdan şahitlik edecek kimsenin kendine has birtakım özelliklerinin, kendisiyle bezeneceği birtakım faziletlerinin olması gerekir ki, başkasına göre bir meziyeti olsun. Bu meziyet de özel olarak sözünün kabul edilmesi rütbesini ona vermeyi gerekli kılsın ve kendisinden hak taleb edilenin zimmetinde, onun şehadetine dayanılarak alınacak bir hak olduğuna hüküm edilsin.
İşte bu, bizim ilim adamlarımıza göre açıkta olmayan birtakım husus ve hükümlere dair emareler ve alâmetlerle istidlal edip ictihad etmenin câiz olduğunun en açık delilidir. İleride yüce Allah'ın izniyle buna dair diğer açıklamalar Yusuf Sûresi'nde (12/26. âyet 1 ve 3- başlıklarda) gelecektir. Yine bunda işin hakimlerin içtihadına havale edilebileceğine dair delil de vardır. Çünkü şahitteki bir gafilliği yahut şüphe edilecek bir durumunun olduğunu ferasetiyle anlayabilir ve bundan dolayı onun şehadetini red edebilir.
34- Adalet ve Ebû Hanîfe'nin Şahidin Zahiriyle Yetinmesi:
Ebû Hanîfe der ki: Hadlerde değil de malî konularda zahiren müslüman olmakla yetinilir. Ancak bu onun kendi görüşünü çürüten ve maksadını ortadan kaldıran bir çelişkidir. Çünkü bizler "haklardan herhangi bir hakka dair..." demekteyiz. O bakımdan hadlerde olduğu gibi bir kimse aleyhine hakka dair şahitlikte bulunmakta da zahiren dindarlığı ile yetinilmez.
Bunu da İbnu'l-Arabi söylemiştir.
35- Nikâh Şahitliğinde Adalet Şart mı ?
Yüce Allah, açıkladığımız gibi borçlanmalarda razılığı ve adaleti şart koştuğundan dolayı, bunun -nikâh iki fasıkın şahitliği ile de akdolur diyen Ebû Hanîfe'ye hilâfen- nikâhta şart koşulması öncelikle sözkonusudur. Ebû Hanîfe bu sözüyle mali konularda emrolunan ihtiyatı nikâh için öngörmemiştir. Halbuki helâllik, haramlık, had ve neseb ile alakalı olduğundan dolayı nikâhta ihtiyat öncelikle sözkonusudur.
Derim ki: Bu konuda Ebû Hanîfe'nin görüşü son derece zayıftır. Çünkü yüce Allah razı olunmayı ve adaleti şart koşmuştur. Halbuki mücerred müslüman olmakla razı olunacak bir kimse olduğu bilinemez. Bu, ancak önceden de geçtiği üzere durumunun tetkik edilmesiyle bilinebilir. Ben müslümanım, şeklindeki sözün zahirine aldanmamak gerekir. Belki de içten içe şahitliğinin reddedilmesini gerektiren özellikleri vardır. Tıpkı yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Öyle insanlar vardır ki dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider. Ve o kalbinde olana Allah'ı da şahit tutar... Allah ise fesadı sevmez." (el-Bakara, 2/204);
"Onları gördüğün zaman cüsseleri hoşuna gider..." (el-Münafıkun, 63/4).
36- Şahitlikte Bir Erkek Yerine İki Kadının Öngörülmesindeki Hikmet:
Yüce Allah'ın:
"Biri unutursa" âyeti ile ilgili olarak Ebû Ubeyd der ki:"unutursa" demektir. Şehadetten sapmak (dalâl) onun bir bölümünü unutup diğer bir bölümünü hatırlamaktır. Kişi bu ikisi arasında şaşırır kalır. Şahitliği tümüyle unutan kimse hakkında ise bu tabir kullanılmaz.
Hamza şart anlamında hemzeyi esreli olarak: " Hatırlatır" âyetindeki "fe" harfini de cevabı anlamında okumuştur. (Buna göre anlamı şöyle olur: Şahit kadınlardan biri unutursa diğerine hatırlatsın).
Şart ve cevabı ise iki kadın ve erkeğin sıfatı olmak üzere ref mahallindedir.
"Hatırlatır" kelimesinin merfu okunuşu ise yeni bir cümle (isti'naf) olması dolayısıyladır. Nitekim yüce Allah'ın:
"Fakat kim bir daha dönerse Allah ondan intikam alır." (el-Maide, 5/95) âyetinin merfu olarak gelmesi de böyledir. Sîbeveyh'in görüşü budur.
Diğer taraftan daki hemzeyi üstün olarak okuyan kimse bunu mefûlun leh yapmış olur. Bundaki âmil de mahzûf olur.
(.......) âyetinin cemaatin okunuşuna göre üstün olması ile nasb edilen fiile atfolması dolayısıyladır.
en-Nehhâs der ki: kelimesinin "te" ve "dât" harflerinin üstün olarak okunması caizdir. Bununla birlikte "te" harfi esreli, "dât" harfi de üstün olmak üzere şeklinde de okunabilir. "Te" ve "dât" harflerini üstün okuyanlar bu fiili şeklinde kullananlar gibi kullanmış olur. Buna bağlı olarak şeklinde "te" harfi esreli okunarak mazi şeklinin vezninde olduğuna delâlet etmesi sağlanmış olur. el-Cehderî ve îsâ b. Ömer de "başka bir sebeple unutursa" anlamına olmak üzere "te" harfini ötreli, "dat" harfini üstün olarak diye okumuşlardır. Ebû Amr ed-Dâni onlardan bunu böylece nakletmiştir. en-Nekkâş ise el-Cehderî'den "şahitlik unutulursa" anlamına "te" harfini ötreli, "dat" harfini de esreli olarak okumuştur. At ve deve telef olup da bulunmamak üzere gittikleri vakit kişi der.
37- Unutana Hatırlatma:
Yüce Allah'ın: " Hatırlatır" âyetinde İbn Kesîr ve Ebû Amr "zel" ve "kef" harflerini şeddesiz okumuştur. Bu okuyuş; öbürü diğer kadını şahitlikte erkek gibi yapar, anlamına gelir. Çünkü kadının şahitliği yarım şahitliktir. İki kadın birlikte şahitlik ettikleri takdirde, toplam olarak bir erkeğin şahitliği gibi olur. Bu açıklamayı Süfyan b. Uyeyne ve Ebû Amr b. el-Alâ yapmıştır. Ancak böyle bir açıklamanın doğruluğu uzak bir ihtimaldir. Çünkü unutma anlamına gelen (ed-dalâl)ın karşılığında ancak "hatırlama" sözkonusu olabilir. İşte bu çoğunluğun kıraati olan " Hatırlatır" şeklinde şeddeli okuyuşun anlamıdır. Yani biri yanılır ve unutursa, öteki onu uyarır.
Derim ki: Ebû Amr'ın kıraati de aslında bu anlama racidir. Yani onlardan birisi unutacak olursa, diğeri ona hatırlatsın. İşte -şeddeli olarak O şeyi hatırladım, O şeyi- başkasına hatırlattım ve Onu hatırlattım, denildiği zaman hep aynı anlama gelir. Bu açıklamayı (el-Cevherî) es-Sıhhah'ta yapmıştır.
38- Şahitler Şahitlik Etmekten Çekinmesinler:
Yüce Allah'ın:
"Şahitler de davet edildikleri zaman kaçınmasınlar" âyeti ile ilgili olarak el-Hasen şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme iki hususu bir arada ifade etmektedir. Bunlar da bir şeye şahit olmak üzere çağrıldığın zaman yüzçevirmeyeceksin, şahit olduğun bir şey hakkında şahitlikte bulunmak üzere de çağrıldığında yine yüzçevirmeyeceksin. İbn Abbâs da böyle demiştir. Katâde, er-Rabî ve İbn Abbâs da der ki: Yani şahit olmak ve bunu yazılı belgeye tesbit etmek üzere (çağrıldığında çekinmeden gideceksin) demektir.
Mücâhid de der ki: Âyetin anlamı şudur: Sen bir şeye şahit olmuş isen şahitlikte bulunmaya çağrıldığın vakit (çekinmeyeceksin) demektir. en-Nekkaş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a kadar senedini kaydederek âyet-i kerimeyi bu şekilde tefsir ettiğini belirtmektedir.
Mücâhid der ki: Öncelik ve ilk olarak şahit olmak üzere çağrıldığın takdirde arzu edersen git, etmezsen gitme. Ebû Miclez, Atâ, İbrahim, İbn Cübeyr, es-Süddî, İbn Zeyd ve başkaları da böyle demiştir.
Buna göre şahitlerin akdi yapan taraflar yanında hazır olmaları vacip değildir. Ancak borçlanma taraflarının şahitlerin yanında hazır olmak yükümlülüğü vardır. Bu iki şahidin yanına gidip onlardan şahitliklerini yazılı belgede tesbit etmeyi istemeleri haline gelince; yüce Allah'ın:
"Şahitler de davet edildikleri zaman kaçınmasınlar" âyeti ile kastedilmiş olması mümkün olan durum işte budur. Ve bu, şahitliği tesbit etmek içindir. Onların şahitlikleri bu şekilde tesbit edildikten sonra hakimin huzurunda şahitlikte bulunmak üzere çağrıldıkları vakit, işte bu çağırma (davet) hakimin huzurunda bulunmaları ile -ileride de geleceği üzere- gerçekleşir.
İbn Atiyye de der ki: Âyet-i kerîme el-Hasen'in de dediği gibi mendup olmak üzere iki hususu bir arada ifade etmektedir. Müslümanlara kardeşlerine yardımcı olmak teşvik edilmiştir. Eğer şahitlerin rahatlıkla bulunabildiği genişlik halinde ve hakkın askıya alınmayacağından yana emin bulunuluyor ise, çağrılan kimsenin gitmesi mendubdur. Bununla birlikte en basit bir özür sebebiyle çağrıyı kabul etmeme hakkı da vardır. Eğer mazeretsiz olarak gitmeyecek olursa, yine günah da kazanmaz, sevap da alamaz. Şayet ortada bir zorunluluk var ve hakkın askıya alınacağından asgari seviyede olsa bile korkuluyor ise, mendubluk güç kazanır ve vacibe doğru yaklaşır. Eğer şahidin (akde) şahitlik etmekten geri kalması sebebiyle hakkın yok olup telef olacağını bilir ise, o takdirde bu şahitliği yapmak onun için vacip olur. Özellikle şahid olmuş ve şehadette bulunmak üzere çağrılmış ise, o vakit bu şartlarda şehadette bulunması daha pekiştirici bir hüküm kazanır. Çünkü artık bu boyuna geçirilmiş bir boyunduruk ve yerine getirilmesi gereken bir emanet haline gelmiştir.
Derim ki: Bu âyet-i kerimenin şuna delil görülmesi de mümkündür: İmâmın insanlar için şahitlik etmek üzere görevliler tayin etmesi ve bunlara beytü’l-malden ihtiyaçlarına yetecek kadar bir maaş bağlaması caizdir. Bu gibi kimselerin insanların haklarını -o hakları korumak üzere- insanların haklarına şahit olarak, onlara dair bilgi sahibi olmaktan başka bir işleri olmaz. Eğer böyle birşey olmazsa haklar zayi olur ve batıl olur. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Haklarını aldıkları takdirde şahitler, şahitlik etmek üzere çağrılmayı reddetmeye kalkışmasınlar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Eğer: Bu ücretle şahitliktir, denilecek olursa deriz ki: Bu, haklarını beytü’l-malden almış bir topluluk tarafından yapılan katıksız (halisane) bir şahitliktir. Onların aldıkları bu ücret, hakimlerin, valilerin ve bütün müslümanların menfaatleri için çalışan kamu görevlilerinin aldıkları erzaka (maaşlara) benzer. İşte onların aldıkları ücret de bu kabildendir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Diğer taraftan yüce Allah da:
"Onun için çalışmak üzere tayin edilenlere..." (et-Tevbe, 9/60) âyeti ile bunlara da farz olarak bir hisse ayırmaktadır.
39- Şahit Şahitlik İçin Hakimin Huzuruna Gider:
Yüce Allah:
"Şahitler de davet edildikleri zaman kaçınmasınlar" diye buyurması, hakimin huzuruna gidecek olanın şahit olduğunu göstermektedir. Bu, şeriatın üzerinde yükseldiği ve bütün çağlarda uygulanan, ümmetin tümünün anladığı bir hakikattir. Arapların mesellerinden birisinde şöyle denilmektedir: "Hakemin yanına, evine gidilir."
40- Kölenin Şahitliği:
Bu husus sabit olduğuna göre köle şahitlik edeceklerin kapsamı dışında kalır. Bu ise yüce Allah'ın:
"Erkeklerinizden" âyetinin genel ifadesini tahsis etmektedir. Çünkü kölenin çağrıyı kabul etme imkânı yoktur. Bu çağrıyı kabul edip gitmesi de köle için sahih değildir. Çünkü köle bizatihi bağımsız değildir. O ancak başkasının izniyle tasarruf edebilir. O bakımdan velayet etme konumuna çıkamadığı gibi, şahitlik konumunda da değildir. Evet, Cum'a, cihad ve hac farzlarını da edâ etmekle yükümlü değildir. Nitekim ileride -yüce Allah'ın izniyle- açıklanacaktır.
41- Hak Sahibi Şahitlik Edecek Kimseyi Tanımıyor İse...
İlim adamlarımız (Maliki mezhebi âlimleri) der ki: Sözü geçen bu hükümler şahitlik etmek üzere çağrılma haliyle ilgilidir.
Şayet bir kimse şahitlik edecek bilgiye sahip olup o şahitlikle yararlanacak hak sahibi bunu bilmiyor ise, bazıları böyle bir şahitliği yapmak mendubdur, demişlerdir. Çünkü yüce Allah:
"Şahitler de davet edildikleri zaman kaçınmasınlar" diye buyurmakta ve çağrılma esnasında şahitlik etmeyi farz kılmaktadır. O halde çağrılmadığı takdirde şahitlik etmesi mendub olur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: "Şahitlik edenlerin hayırlısı şahitlik etmesi istenmeden önce şehadette bulunan kimsedir." Bunu hadis İmâmları rivâyet etmişlerdir. Müslim, Akdiye 19; Ebû Dâvûd, Akdiye 13; Tirmizî, Şehâdât 1; İbn Mâce, Ahkâm 18; Muvatta’', Akdiye 3.
Sahih olan görüşe göre; böyle bir şahitlikte bulunmaması halinde, eğer hakkın zayi olmasından veya yok olmasından korkuyor ise, şahitlik etmesi istenmese dahi, şahitlikte bulunması farz olur. Boşama yahut köle azad etme gibi, hanımından faydalanmak, köleyi de hizmetinde kullanmak tasarrufuna şahit tutmuş kimse ve buna benzer haller ile ilgili şahitlikte de hüküm aynıdır. Bütün bunlara dair herhangi bir şekilde şahit tutulmuş olan kimsenin, bu şahitliğini yerine getirmesi vaciptir. Onun bu şahitliği yapması, şahitlik etmesi istenmesine bağlı değildir. Çünkü yapmayacak olursa hak zayi olur. Şanı yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:
"Şahitliği Allah için dosdoğru yapın" (et-Talâk, 65/2);
"Bilerek hak ile şehadet edenler müstesna" (ez-Zuhruf, 43/86).
Sahih hadiste de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Zalim olsun yahut mazlum olsun kardeşine yardımcı ol." Buhârî, Mezâlim 4, İkrah 7; Tirmizî, Fiten 68; Dârimî, Rikaak 40; Müsned, III, 99, 201. Buna göre (karşı tarafın) inkârının öldürdüğü kardeşinin hakkını diriltmek üzere, kendisinin şahit olduğu olaya dair şahitlikte bulunmakla kardeşine yardımcı olması, artık onun için teayyün etmiş demektir.
42- Şahitlik Etmekten Kaçınmanın Hukuki Cezası:
Sözünü ettiğimiz şekillerden herhangi birisine göre şahitlikte bulunması icabeden bir kimse, eğer bu şahitliği yapmayacak olur ise, hem şahidin kendisinde, hem de şahitlik edilecek hususta tenkidi gerektiren bir husus olduğunda şüphe yoktur.
Yüce Allah'ın hakları ile insanların hakları arasında bu bakımdan bir fark yoktur. İbnu'l-Kasım'ın ve başkalarının görüşü budur.
Kimisine göre de böyle bir şahitlik, eğer insanoğlu haklarından bir hak ile ilgili ise, bu özel olarak sadece o şahitliğin kendisinde tenkidi hak ettiren bir konudur. Artık bundan sonra o konuda şahitliği bir daha yapamaz.
Fakat sahih olan birincisidir. Çünkü şahitlikten kaçınanın tenkid edilmesini gerektiren şey, yapması vacip olan bir işi özürsüz olarak yerine getirmediğinden dolayı fasık olmasıdır. Fasık olmak ise, kayıtsız ve şartsız olarak şahitlik ehliyetini ortadan kaldırır. Bu da açık bir husustur.
43- İstenmeden Şahitlik Etmek:
Hazret-i Peygamber'in: "Şahitlik edenlerin hayırlısı şahitlik etmesi istenmeden önce şahitlikte bulunandır" Hadis, 41 no'lu başlıkta geçti. âyeti ile İmrân b. Husayn'dan rivâyet edilen şu Hadîs-i şerîf arasında bir tearuz yoktur: "Şüphesiz sizin en hayırlılarınız benimle çağdaş olanlardır. Sonra onların ardından gelenler, sonra onların ardından gelenler, daha sonra da onların ardından gelenler." -Sonra İmrân (radıyallahü anh) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi çağından sonra iki mi üç mü dedi bilemiyorum-. "Daha sonra onların ardından şahitlik etmeleri istenmeden şahitlik edecek, kendilerine güvenilmeyen ve hainlik edecek, adakta bulunup adaklarını yerine getirmeyecek bir topluluk gelecektir. Ve onlarda şişmanlık da başgösterecektir." Bu iki hadisi de Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Rikaak 7, Eymân 27, Fedâilu Ashâbi'n-Nebiyy 1; Şehâdât 9; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 214; Ebû Dâvûd, Sünne 9; Tirmizî, Fiten 45; Nesâî, Eymân 29; Müsned, IV, 426, 427, 436, 440
Bu son Hadîs-i şerîf üç ayrı şekilde yorumlanabilir:
1- Bununla yalancı şahitliği kastetmiş olabilir. Çünkü yalan şahitlik yapan kimse şahitlik etmesi istenmeyen bir şeye şahitlik etmiş olur. Yani ne şahit olduğu bir şeyi söyler, ne de şahit olması istenmiş bir şeyi. Ebû Bekr b. Ebi Şeybe'nin naklettiğine göre Ömer b. el-Hattâb, el-Câbiye kapısında yaptığı konuşmasında şunları söyledi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) benim bu şekilde aranızda ayağa kalktığım gibi aramızda ayağa kalktı, sonra şöyle buyurdu: "Ey insanlar, ashabım hakkında Allahtan korkunuz, sonra onların ardından gelenler, sonra onların ardından gelenler (hakkında). Daha sonra yalan ve yalan şahitlik yayılacaktır." Tirmizî, Fiten 7; İbn Mâce, Ahkâm 27; Müsned, I, 18.
2- İkinci yorum: Bu Hadîs-i şerîf ile şahitlikte bulunmak üzere son derece iştahlı olan kimse kast edilmiş olabilir. Bu iştahı sebebiyle şahitlik etmesi istenmeden önce elini çabuk tutar. Böylesinin şahitliği reddedilir. Çünkü onun bu şekilde davranması şahidin belli bir hevâ ve hevesin etkisi altında olduğunu göstermektedir.
3- Üçüncü yorum ise bu hadisin bazı yollarının ravisi olan İbrahim en-Nehaî'nin söylediği şu şekil olabilir: Bizler daha küçük çocuk iken bizlere yeminden ve şahitliklerden uzak durmayı emrederlerdi.
44- Hakkın Belgelenmesinden Üşenmemek Gerekir:
Yüce Allah'ın:
"Küçük veya büyük olsun ne ise onu vadesine kadar yazmaktan üşenmeyin" âyetinde yer alan "Üşenmeyin" usanmayın, demektir.
el-Ahfeş der ki: denilir. Şair de şöyle demektedir:
"Hayatın yükümlülüklerinden bıktım, usandım
Her kim yetmiş yıl yaşarsa -babasız kalasıca- usanır."
“Yazmakta" ibaresi
"üşenmeyin" fiili nasb mahallindedir.
"Küçük veya büyük olsun" âyeti ise
"onu... yazmaktan" âyetindeki zamirden hâl olan iki kelimedir. Âyet-i kerimede zamirin öne alınması ona gösterilen ihtİmâm dolayısıyladır.
Bu şekilde üşenmenin yasaklanması, borçlanmanın aralarında sık sık görülmesi dolayısıyladır. O bakımdan bunu yazmaktan üşenmelerinden ve aralarından herhangi birisinin: Bu az birşeydir. Bunu yazmaya gerek duymuyorum, demesinden korkulduğundan dolayı, şanı yüce Allah, az olsun çok olsun yazmaya teşviki daha bir pekiştirmiştir.
İlim adamlarımız der ki: Bundan istisna bir kırat ve buna yakın meblağlardır. Çünkü bunlar ehemmiyetsiz, basit miktarlardır ve bunu kabul etmek veya reddetmek bakımından insan nefsinin herhangi bir isteği olmaz.
45- Yazmak, Adalete, Şehadetin Doğruluğuna Sebeptir:
Yüce Allah'ın:
"Bu" yani azın da çoğun da yazılması ve buna şahit tutulması
"Allah indinde adalete daha uygun, şehadet için daha sağlam" daha sıhhatli ve daha güçlü koruyucu
"ve şüpheye düşmemeniz için de daha yakındır." Şüphe ihtimalini daha da uzaklaştırır.
46- Şahit Yazılı Olanı Hatırlayamazsa:
Yüce Allah'ın:
"Şehadet için daha sağlam" âyeti, şuna delildir: Şahit yazılı belgeyi görüp de şahitliği hatırlayamayacak olursa bu konuda tereddüde düştüğünden dolayı şahitlikte bulunmaz. Bildiğinden başka birşeyin şahitliğini yapmaz. Bunun yerine şöyle der: Bu benim yazımdır, fakat şu anda orada ne yazdığımı hatırlamıyorum.
İbnu'l-Münzir der ki: Kendisinden ilim bellenen ilim ehlinin çoğunluğu, eğer şahitlikte bulunduğunu hatırlamayacak olursa yazısına bakarak şehadet etmesini kabul etmezler. Mâlik ise bunun câiz oluşuna yüce Allah'ın:
"Biz bildiğimizden başkasına şehadet etmedik" (Yusuf, 12/81) âyetini delil göstermiştir.
Bazı âlimler de der ki: Şanı yüce Allah yazmayı adalete nisbet ettiğinden dolayı, kişinin, kendi hattına dayanarak -hatırlamayacak olsa dahi- şahitlik etme imkânı vardır. İbnu'l-Mubarek, Ma'mer'den, o İbn Tavus'tan, o babasından birşeye şahitlik edip de sonradan bunu unutan adam hakkında şöyle dediğini zikretmektedir: Şayet sakde (yazılı borç belgesinde) kendi alametini yahut kendi el yazısını bulursa şahitlik etmesinde bir mahzur yoktur. İbnu'l-Mubarek dedi ki: Ben de bunu gerçekten güzel buldum.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen haberlerden de anlaşıldığına göre o, birden çok şey hakkında delâletler ve belgelere dayanarak hüküm vermiştir. Onun tarafından gönderilen elçilerin varlığı da bu görüşün sağlıklı olduğuna delâlet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. İleride yüce Allahın izniyle Ahkaf Sûresi'nde (46/ 4. âyet, 4. başlıkta) buna dair daha başka açıklamalar gelecektir.
47- Ticari Akidlerin Yazılması:
Yüce Allah'ın:
"Meğer ki bu aranızda devredeceğiniz hazır bir ticaret olsun" âyetinde yer alan ilkinden olmayan ve istisna olmak üzere nasb mahallindedir. el-Ahfeş Ebû Said der ki: Yani, bir ticaret olması hali müstesnadır. O bakımdan bu istisna meydana gelmek ve gerçekleşmek anlamındadır. Başkası ise:
"Devredeceğiniz" âyeti haberdir, der.
Burada yalnızca Âsım, diye okumuştur. Bu ise bu kelimenin in haberi olarak böyle okunmuştur. İsmi ise içinde gizlidir.
“Hazır" ticaretin sıfatıdır. İfadenin takdiri şöyledir: Ancak ticaret hazır devredeceğiniz bir ticaret olursa. Veya; meğer ki alışveriş hazır bir ticaret olsun.. Mekkî ve Ebû Ali el-Farisî böyle takdir etmişlerdir. Bunun benzerleri ve buna dair istişhadlar önceden geçmiş bulunmaktadır.
Yüce Allah, onlar için yazmanın zor olduğunu bildiğinden dolayı nakit olarak yapılan bütün alışverişlerde bunu terkedebileceklerini açıkça belirtmiş ve bunu terketmekten dolayı vebali kaldırmıştır. Bu ise yiyecek ve buna benzer miktarı az olan, çoğunlukla yapılan şeyler hakkında böyledir. Yoksa mülkler ve benzeri miktarları çok olan şeyler hakkında böyle değildir. es-Süddî ve ed-Dahkak der ki: Bu ayazma yükümlülüğünün kaldırılmasıb elden ele alınıp teslim edilen şeyler ile ilgilidir.
48- Peşin ve Veresiye Alışverişlerde Yazışma:
Yüce Allah'ın:
"Aranızda devredeceğiniz" âyeti karşılıklı kabzetmeyi ve kabzedilen şeyi ayırmayı gerektirir. Fakat başkasının yüklenilen diyetleri, arazi ve birçok hayvan satışları halinde ayrılmaları ve saklanmaları kabil olmadığından dolayı bunların yazılması güzeldir. Bunlar da o bakımdan borçlu alım satımlara ilhak edilmiştir. Buna göre yazmak, ileride meydana gelebilecek durum değişikliklerini kalplerdeki değişiklikleri belgeye bağlamak içindir. Şayet akid muamelesinde birbirinden ayrılır ve taraflarkabzederher biri karşı taraftan satın aldığını alıp ayrılabilir ise adeten -ancak bilinmesi oldukça zor sebepler müstesna- anlaşmazlığa düşme korkusu azalır. İşte şeriat vadeli ve peşin satma hallerinde saklanabilen ve saklanamayan şeyler ile ilgili olarak, yazmak, şahit tutmak ve rehin gibi maslahatlara dikkatimizi çekmektedir.
Şâfiî der ki: Üç türlü satış vardır. Birisi yazılı ve şahitli satış, birisi rehinli satış, birisi emanet ile satış. Daha sonra bu âyet-i kerimeyi okur.
İbn Ömer de peşin sattığında şahit tutar, vadeli sattığında da yazardı.
49- Alışverişlerde Şahit Tutmak:
Yüce Allah'ın:
"Alışveriş yaptığınız vakit de şahit tutun" âyeti ile ilgili olarak Taberî şöyle der: Bu küçük olsun büyük olsun bütün satışlarınız için şahit tutunuz, anlamındadır. Bu hususta insanlar, (şahit tutmak) vacip midir mendub mudur farklı görüşlere sahiptirler.
Ebû Mûsâ el-Eş'arî, İbn Ömer, ed-Dahhak, Said b. el-Müseyyeb , Cabir b. Zeyd, Mücâhid, Dâvûd b. Ali ve onun oğlu Ebubekir, burada emir vücup ifade eder, demektedir.
Bu konuda işi en sıkı tutanları ise Atâ'dır. O şöyle demiştir: Bir dirheme, yarım dirheme, üçte bir dirheme ya da bundan daha az bir meblağa alsan da satsan da şahit tut. Çünkü yüce Allah:
"Alışveriş yaptığınız vakit de şahit tutun" diye buyurmaktadır.
İbrahim'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bir demet bakla dahi olsa, sattığın zaman da satın aldığın zaman da şahit tut. Bu kanaatte olup da bunu tercih edenlerden birisi de Taberî idi. Taberî şöyle der: Sattığı ve satın aldığı zaman herhangi bir müslümanın şahit tutmaması helâl değildir. Böyle yapmayacak olursa aziz ve celil olan Allah'ın Kitabına aykırı hareket etmiş olur. Aynı şekilde bu vadeli ise bunu yazması ve bir yazıcı bulması halinde de şahit tutması görevidir.
en-Nehaî ve el-Hasen'in kanaatine göre ise burada emir mendubluk ve irşad ifade etmektedir. Kat'î bir emir değildir. Bunun Mâlik'in, Şâfiî'nin ve re'y ashabının görüşü olduğu da nakledilmektedir. İbnu'l-Arabî bunun hepsinin görüşü olduğunu ileri sürer ve: Sahih olan da budur, der. Dahhak dışında bunun vacip olduğunu kimsenin söylediğini de nakletmez. O devamla der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) satmış ve yazmıştır. Hazret-i Peygamber'in bu konudaki belgesinin sünneti de şöyledir: Rahmân ve rahim Allah'ın adıyla. Bu, el-Addâ b. Halid b. Hevze'nin Muhammed Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan satın aldığı(na dair bir belgedir). Ondan bir köle -yahut bir cariye- satın almıştır. Herhangi bir kusuru saklanmamıştır. Bir gailesi ve bir kötülüğü yoktur. Bir müslümanın bir müslümana sattığıdır. Buhârî, Buyû’ 19; Tirmizî, Buyû’ 8; İbn Mâce, Ticarât 47. Ancak Buhârî'de ifade: "Bu, el-Addâ b. Halid b. Hevze'nin... satın aldığı" şeklinde değil de: "Bu, Allah'ın Rasûlü Muhammed'in el-Addâ' b. Halid'den satın aldığı(na dair belgedir)" şeklindedir. Ayrıca bk. İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, IV, 363.
Yine Hazret-i Peygamber satmış ve şahit tutmamıştır. Satın almıştır ve şahit tutmaksızın zırhını bir yahudinin yanında rehin bırakmıştır. Eğer şahit tutmak vacip olsaydı anlaşmazlık korkusuyla, rehin ile birlikte şahit tutmak icab edecekti.
Derim ki: ed-Dahhak'ın dışında kalıp bunun vacip olduğunu söyleyenleri de zikretmiş bulunuyoruz. ed-Addan'ın bu hadisini Dârakutnî ve Ebû Dâvûd Dârakutnî, III, 77. da rivâyet etmişlerdir.
İslâm'a girmesi Mekke'nin fethinden ve Huneyn gazasından sonra olmuştur. Şu sözler de onundur: Huneyn günü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Savaştık. Allah bize üstünlük vermedi, bizi muzaffer etmedi. Sonra da İslâm'a girdi ve güzel bir şekilde İslâm'a bağlandı. Bunu Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) zikretmiştir. Bu hadisini de zikrettikten sonra şunları söyler: "el-Esmaî dedi ki: Ben Said b. Ebî Arube'ye burada geçen "gaile"nin ne olduğunu sordum, şöyle dedi: Kaçma, hırsızlık ve zina alışkanlığıdır. Yine burada geçen "hibse"nin ne demek olduğunu sordum. Bana müslümanlarla ahdi bulunan kimselerin satılması demektir, dedi."
İmâm Ebû Muhammed b. Atiyye dedi ki: Bu konuda hükmün vücup ifade etmesi pek tutarlı değildir. Basit ve önemsiz hususlarda bu oldukça zordur, meşakkatlidir. Çok olan şeyler hakkında ise tacir kimi zaman şahit tutmayı terketmekle karşı tarafın kalbini ısındırmayı kastedebilir. Böyle birşeyi terketmek bazı beldelerde adet de olabilir. Kimi zaman alimden, saygı duyulan yaşlı bir adamdan utandığından dolayı ona şahit tutmayabilir. İşte bütün bunlar güven duymak kapsamına girer, geriye de şahit tutma emrinin mendubluk ifade etmesi kalır. Çünkü çoğunlukla bunda bir maslahat vardır.
Elverir ki belirttiğimiz gibi şahit tutmaya mani herhangi bir özrün varlığı olmasın. el-Mehdevî, en-Nehhâs ve Mekkî bir topluluktan: "Alışveriş yaptığınız vakit de şahit tutun" âyetini yüce Allah'ın:
"Eğer biriniz diğerine güvenirse" (el-Bakara, 2/283) âyeti ile neshedildiğini söylemişlerdir. en-Nehhâs bunu Ebû Said el-Hudrî'den senedini kaydederek zikreder. Onun:
"Ey îman edenler! Belirlenmiş bir vadeye borçlandığınız zaman onu yazınız" âyetini:
"Eğer biriniz diğerine güvenirse kendisine güvenilen kişi emaneti eksiksiz ödesin" (el-Bakara, 2/283) âyetine kadar okudu ve: Bu âyet-i kerîme kendisinden öncekini neshetmiştir, dedi.
en-Nehhâs dedi ki: Aynı zamanda bu, el-Hasen'in, el-Hakem'in ve Abdurrahman b. Zeyd'in de görüşüdür.
et-Taberî ise şöyle der: Bunun bir anlamı yoktur. Çünkü bu hüküm (283. âyetteki hüküm) birinci hükümden (282. âyetteki hükümden) farklıdır. Bu, yazacak kâtib bulamayan kimsenin hükmünü ifade eder. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Şayet bir yolculukta bulunup da katip bulamazsanız, o zaman alacağınız rehinler (de yeter) Eğer biriniz diğerine güvenirse" yani ondan rehin istemezse
"kendisine güvenilen kişi emanetini eksiksiz ödesin." Taberî der ki: Şayet bunun birinci âyetteki hükmü neshetmesi câiz olsaydı, yüce Allah'ın:
"Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız yahut sizden herhangi bir kimse ayak yolundan gelirse..." (en-Nisa, 4/43) âyetinin yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler! Namaza kalkacağınız zaman..." (el-Maide, 5/6) âyetini neshettiğini söylememiz, yine aynı şekilde yüce Allah'ın:
"Kim bulamazsa iki ay aralıksız oruç tutmalıdır" (en-Nisa, 4/92. âyetin sonları) âyetinin, yüce Allah'ın: "Mü’min bir köleyi azad etmesi (gerekir)" (en-Nisâ, 4/92. âyetin baş tarafları) âyetini neshettiğini söylememiz mümkün olurdu. Bazı ilim adamları da şöyle demiştir: Yüce Allah'ın:
"Eğer biriniz diğerine güvenirse..." âyetinin şahit tutma emrini ihtiva eden âyet-i kerimenin baş tarafından sonra nazil olduğu açıkça ortada değildir. Aksine hep birlikte varid olmuşlardır. Nasih ile mensubun bir arada ve aynı durumda varid olmaları ise câiz değildir.
(Taberî) dedi ki: İbn Abbâs'tan kendisine: Deyn âyeti (2/282. âyet) neshedilmiştir, denilince şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Hayır, Allah'a yemin ederim deyn âyeti muhkemdir, onda nesh yoktur. (Devamla) dedi ki: Şahit tutmak ancak kalbi rahatlatmak öngörülmüştür. Çünkü şanı yüce Allah, borcun belgelendirilmesi için birtakım yollar tesbit etmiştir. Bunlardan birisi yazmaktır, birisi rehin tutmaktır, diğeri de şahit tutmaktır. Bölge âlimleri arasında relinin vücup yoluyla değil de mendub olmak üzere meşru olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. İşte bundan şahit tutmanın da benzeri bir hüküm taşıdığı öğrenilmektedir. İnsanlar yolculuk halindeyken, mukim iken, karada, denizde, dağda, ovada şahit tutmaksızın alışveriş yapagelmişlerdir. İnsanlar da bunu bilmekle birlikte buna karşı herhangi bir tepki göstermemişlerdir. Şayet şahit tutmak vacip olsaydı bunu terkedene tepki göstermeyi ihmal etmezlerdi.
Derim ki: Bütün bunlar güzel istidlaldir. Bundan da daha güzeli şahit tutmanın terki hususunda varid olan sahih sünnettir. Bu da Dârakutnî'nin Tarık b. Abdullah el-Muharibi'den yaptığı şu rivâyettir:
Tarık dedi ki: Rebeze'den ve Rebeze'nin güneyinden bir kafile ile birlikte geldik. Medine yakınlarında konakladık. Beraberimizde bir hanım da vardı. Biz oturuyor iken üzerinde beyaz iki elbise bulunan bir adam geldi, bize selam verdi, biz de onun selamını aldık. Bu kafile nereden gelmektedir? dedi. Biz de Rebeze'den ve Rebeze'nin güneyinden, dedik. Beraberimizde kırmızı bir devemiz de vardı. Bize: Şu devenizi bana satar mısınız? dedi. Biz de şu kadar sa' hurmaya, dedik. Bizden daha aşağı düşmemizi hiç istemedi. Bunu aldım, dedi. Daha sonra devenin başını (yularını) aldı. Sonra Medine'ye girdi ve biz onu göremez olduk. Sonra biz kendi aramızda birbirimizi kınayarak dedik ki: Devenizi tanımadığınız kimseye verdiniz. Beraberimizde bulunan hanım şöyle dedi: Birbirinizi kınamayınız. Ben adamın yüzünü gördüm. O size hainlik edecek birisi değildir. Onun yüzünden daha çok bir kimsenin yüzünü ondördündeki aya benzediğini görmüş değilim. Akşam olunca bir adam yanımıza gelip: Esselamu aleyküm, dedi. Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın size gönderdiği elçisiyim. O sizlere bundan doyuncaya kadar yemeyi ve hakkınızı tastamam alıncaya kadar ölçmeyi emretti. (Tarık) dedi ki: Doyuncaya kadar yedik ve hakkımızı tamamiyle alıncaya kadar ölçtük. Dârakutnî, III, 45.
Bu hadisi ez-Zührî, Umare b. Huzeyme'den zikretmektedir. Amcası kendisine -ki o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabındandır- anlattığına göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir bedevî araptan bir at satın aldı.... diye hadisi zikretmektedir. Bu hadiste şu ifadeler de yer almaktadır: A'rabî (bedevî) şöyle demeye koyuldu: Bu atı sana sattığıma dair şehadet edecek bir şahit getir. Huzeyme b. Sabit dedi ki: Ben şehadet ederim ki o atı sen ona satmış bulunuyorsun. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Huzeyme'ye dönüp dedi ki: "Neye dayanarak şahitlik ediyorsun?" Huzeyme şöyle dedi: Seni tasdik etmekle ey Allah'ın Rasûlü. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Huzeyme'nin şahitliğini iki kişinin şahitliğine bedel kıldı. Bu hadisi de Nesâî ve başkaları rivâyet etmiştir. Nesâî, Buyû’ 81.
50- Şahide de Kâtibe de Zarar Verilemez:
Yüce Allah'ın:
"Yazana da şahide de asla zarar verilmesin" âyeti ile ilgili üç görüş vardır:
1- Kâtip, kendisine yazdınlmadıkça yazmaz. Şahit de şahitliğinde ne ona birşey ekler, ne ondan birşey eksiltir. Bu açıklamayı el-Hasen, Katâde, Tavus, İbn Zeyd ve başkaları yapmıştır.
2- İbn Abbâs, Mücâhid ve Atâ'dan rivâyet edildiğine göre bunun anlamı şudur: Yazan yazmaktan, şahit de şahitlik etmekten imtina etmesin.
Bu iki görüşe göre
"zarar verilmesin" diye meali verilen: .......ın aslı "re" harfi esreli olarak şeklindedir. Daha sonra idğam olmuş ve birincisinin sakin olması sebebiyle fetha da hafif olduğundan dolayı "radıyallahü anh" harfi fethalı gelmiştir. en-Nehhâs der ki: Ben Ebû İshak'ın bu görüşe meylettiğini gördüm. Dedi ki: Çünkü bundan sonra:
"Eğer yaparsanız bu size dokunacak bir fısk olur" âyeti gelmektedir. O halde evla olan doğru olmayan bir şekilde şahitlik eden veya yazıda tahrif yapan kimseye "fâsık" demektir. Birisinden şahitlik etmeyi isteyip de o meşgul olduğu için şehadet edemeyen kimseden çok, buna böyle demek daha uygundur. Ömer b. el-Hattâb, İbn Abbâs, İbn Ebi İshak, birinci "radıyallahü anh" harfini esreli olarak diye okumuşlardır.
3- İbn Abbâs'tan da rivâyet edilen ve Mücâhid, ed-Dahhâk, Tavus ve es-Süddî'ye göre "yazana da şahide de asla zarar verilmesin" âyetinin anlamı, meşgul oldukları halde şahit şahitlikte bulunmaya, yazan da yazmaya çağırılırlasın. Eğer bunlar mazeretlerini ortaya koyacak olurlarsa ayine de bu işi onlara yaptırırsab onları zora koşmuş ve onlara eziyet vermiş olur. Onlara: Siz abu işi yapmamaklab Allah'ın emrine muhalefet ediyorsunuz ve buna benzer sözler söylerse onlara zarar vermiş olur.
Bu açıklamaya göre ise akelimesinin aslı "radıyallahü anh" harfi üstün olarak şeklindedir. İbn Mes'ûd da birinci "re" harfini üstün olarak şeklinde okumuştur. İşte yüce Allah böyle bir zarar vermeyi yasaklamaktadır. Çünkü şayet yüce Allah, bu emri mutlak vermiş olsaydı, şahitlik edecek ve yazıyı yazacak olanların bu işlerle uğraşması, dinî görevlerini yerine getirmelerine, mÂişetlerini kazanmalarına engel olabilirdi.
Diğer taraftan: "Karşılıklı zarar vermek" lâfzında iki taraftan zarar sözkonusu olduğuna göre, bütün bu manaları gerektirir.
Katip ve şahit ilk iki görüşe göre (onlar zarar vermesinler anlamındaki) fiilleri dolayısıyla merfu olmuşlardır. Üçüncü görüşe göre ise meçhul bir fiilin, naib-i faili olduklarından dolayı merfu olmuşlardır.
51- Zarar Vermek Fâsıklığı Gerektirir:
"Eğer yaparsanız" yani zarar verirseniz
"bu size dokunacak bir fısk" yani masiyet
"olur" demektir.
Bunun masiyet anlamına geldiği, Süfyan-ı Sevrî'den nakledilmiştir. Kâtip de şahit de fazla veya eksik tesbit ile asi olurlar. Bu ise mal ve bedenlerde eziyete sebep olan yalan kabilindendir. Ayrıca bunda hakkın iptali de sözkonusudur. Aynı şekilde eğer başka bir meşguliyetleri var ise onlara eziyet vermek de ayazmak ve şahitlik etmek zorunda bırakmak dab bir masiyettir ve Allah'ın emrine muhalefet olması bakımından doğrunun dışına çıkmaktır. Yüce Allah'ın:
"Size" âyeti ise; size dokunacak bir fasıklıktır, takdirindedir.
52- Herşeyi Bilen Allah Size Öğretiyor;
O Bakımdan Allah'tan Korkun: Yüce Allah'ın:
"Allah'tan korkun, Allah size öğretiyor, Allah herşeyi çok iyi bilendir" âyeti, yüce Allah tarafından kendisinden korkan takvâlılara onlara öğreteceğine dair bir vaaddir. Yani takvâlıların kalbine kendisi vasıtasıyla kalblerine bırakılanları kavrayıp anlayabilecekleri bir nûr halkeder. Allah herşeyden önce takvâlı olanın kalbinde bir furkan da halkedebilir. Yani hakkı batıldan kendisiyle ayırdedebileceği bir ölçü verebilir. Şanı yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler, eğer Allah'tan korkarsanız O, size (iyiyi kötüden ayırdedecek) bir furkan verir..." (el-Enfal, 8/29) âyeti de bu kabildendir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
283
Şayet bir yolculukta olup da kâtip bulamazsanız alacağınız rehinler (de yeter). Eğer biriniz diğerine güvenirse kendisine güvenilen kişi emanetini eksiksiz ödesin. Rabbi olan Allah'tan korksun. Şahitliği de gizlemeyin. Kim onu gizlerse muhakkak onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı çok iyi bilendir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmidört başlık halinde sunacağız:
1- Bu Âyetin Önceki Âyetle İlişkisi:
Yüce Allah, malların ve Allah'a itaatin korunması maslahatına binaen şahit tutmaya, yazı yazmaya teşviki sözkonusu ettikten sonra yazmayı engelleyen birtakım özür hallerini zikretmekte ve bu haller için rehni öngörmektedir. Çoğunlukla mazeret teşkil eden hallerden birisi olan yolculuk halini sözkonusu etmektedir.
Özellikle gazaların çokluğu sebebiyle o dönemlerde yolculuk daha fazla idi. Her bir mazeret de mana bakımından bunun kapsamına girer. Nice vakitler vardır ki, ikamet halinde de yazacak kimse bulmak mümkün olmayabilir. İnsanların meşgul oldukları zamanlar ve gece vakitleri gibi.
Aynı şekilde borçlunun yükümlülüğünü yerine getiremeyeceğinden korkmak da rehin istemeyi gerektiren bir özürdür. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da kendisine arpa borç vermesini istediği bir yahudiye zırhını rehin bırakmıştı. Çünkü bu adam: Muhammed benim malımı alıp götürmek istiyor demişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştu: "Yalan söylemiştir. Şüphesiz ki ben yeryüzünde de eminim, gökyüzünde de eminim. Eğer bana güvenip verseydi elbette borcunu eksiksiz öderdim. Ona zırhımı alıp götürün." Tirmizî, Buyû’ 7 (yakın lâfızlarla). Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) biraz sonra açıklanacağı üzere zırhı rehin olduğu halde vefat etmişti.
2- Yolculukta ve İkamet Halinde Rehin Bırakmak:
İlim adamlarından büyük bir topluluk der ki: Yolculukta rehin Allah tarafından indirilen Kur'ân-ı Kerîm'in nassı gereğidir. İkamette ise Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünneti ile sabittir. Bu doğrudur.
Biz rehinin ikamet halinde âyetin manası ile câiz görüldüğünü açıklamış bulunuyoruz. Çünkü ikamet halinde de birtakım özürler sözkonusu olabilir. İkamet halinde rehnin yasak olduğu Mücâhid, ed-Dahhak ve Dâvûd'dan başka kimseden rivâyet edilmiş değildir. Bunlar bunu söylerken âyet-i kerimeye dayanırlar. Halbuki âyet-i kerimede buna dair bir delil yoktur. Çünkü bu âyetler her ne kadar şart hükmünde ise de bundan kastedilen çoğunlukla rastgelinen hallerdir. Âyet-i kerimede rehnin yolculuk halinde sözkonusu edilmesi yoluculuk dışında yasak olduğu anlamına gelmez. Buhârî, Müslim ve başkalarında Âişe (radıyallahü anha)'dan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bir yahudiden belli bir vadeye yiyecek satın aldığını ve ona karşılık demirden bir zırhını rehin bıraktığı rivâyet edilmektedir. Bu hadisi ayrıca Nesâî, İbn Abbâs yoluyla gelen rivâyette nakletmiştir. İbn Abbâs dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde onun zırhı bir yahudinin yanında aile halkı için aldığı otuz sa'lık bir arpa karşılığında rehin idi. Bu hususun zikredildiği rivâyetlerin yer aldığı kaynakların bazısı: Buhârî, İstikraz 1, Buyû’ 14, 33. 88, Selem 5, 6, Rehn 1, 2. 5. 6. Cihâd 89, Meğâzî 86; Müslim, Müsâkaat 124-126: Tirmizî, Buyû’ 7: Nesâi, Buyû’ 58, 59, 83; İbn Mâce, Ruhun 1; Dârimî, Buyû’ 44.
3- Yazacak Kâtip ve Yazma Araçları Bulunmazsa:
Yüce Allah'ın:
"Kâtip bulamazsanız" âyetini Cumhûr yazacak adam anlamında "Kâtip" diye okumuşlardır. İbn Abbâs, Ubey, Mücâhid, ed-Dahhak, İkrime ve Ebû'l-Âl-iyye ise "Yazacak şey bula mazsanız" diye okumuşlardır.
Ebubekr el-Enbari der ki: Mücâhid bunu açıklayarak şöyle demiştir: Bu anlamı yolculuklarda eğer mürekkep bulamazsanız, anlamındadır.
İbn Abbâs'tan da " Yazıcılar" diye rivâyet edilmiştir.
en-Nehhâs der ki: Böyle bir kıraat şaz bir kıraattir. Umumun kıraati buna muhaliftir. Zaten umumun kıraati dışına çıkıp da tenkid edilecek tarafı bulunmayan kıraat pek azdır. Sözün akışı "kâtip" şeklinde olmasını gerektirmektedir. Çünkü yüce Allah bundan önce:
"Aranızda bir kâtip adaletle yazsın" (el-Bakara, 2/282) diye buyurmaktadır.
"Küttâb: Yazıcılar, kâtipler" ise bir topluluğun olmasını gerektirmektedir. İbn Atiyye der ki: Küttab: Kâtipler kıraati her bir olayın bir katibi olması bakımından güzel ve uygun bir kıraattir. Burada topluluğa: Eğer yazıcılar, kâtipler bulamazsanız., denilmektedir. el-Mehdevî, Ebû'l-Âl-iyye'den bu kelimeyi "Kitaplar" diye okumuş olduğunu rivâyet etmektedir. Bu da "kitap: yazılı belge"nin çoğuludur ve karşılaşılan ve yazıya geçirilmesi gereken olayların çeşitli olması açısından böyle okunabilir.
Ubey ve İbn Abbâs'ın "Küttab: Yazıcılar, kâtipler" diye okuması ile ilgili olarak da en-Nehhâs ve Mekkî şöyle demiştir: Bu kelime "kâtip" kelimesinin çoğuludur. Tekil olan "kaim: ayakta duran" kelimesinin çoğulunun "kuvvâm" şeklinde gelmesi gibi. Mekkî der ki: Anlamı da şudur: Şayet, mürekkep, kalem ve kağıt bulunmazsa...
Kâtibin olmayışı, uygun herhangi bir yazı aracının bulunmaması halinde sözkonusudur. Yine kâtibin olmayışı, kitabın (yazılı belgenin) da olmaması sonucunu verir. O bakımdan her iki kıraat de güzel olmakla birlikte; Mushafın hattı açısından durum farklıdır. (Yani Cumhûrun kıraatini uygun göstermektedir).
4- "Rehin" Kelimesiyle İlgili Açıklamalar:
Yüce Allah'ın:
"Alacağınız rehinler" âyetini Ebû Amr ve İbn Kesîr şeklinde "radıyallahü anh" ve "he" harfleri ötreli olarak okumuşlardır. "He" harfini hafif (sakin) okudukları da onlardan rivâyet edilmiştir. et-Taberî der ki: Bazıları "re" ve "he" harfi ötreli şekildeki okuyuşunun, aâyet-i kerimedeki başka krraatlerde in çoğulu olduğunu söylemişlerdir. O vakit bu cem'ul-cem'dir. (Yani çoğulun da çoğuludur). Bunu ez-Zeccâc, el-Ferrâ''dan nakletmektedir.
el-Mehdevî der ki: "Rehineler" âyeti mübtedâdır. Haberi ise hazfedilmiştir. Yani alıkonulacak rehineler bunun için yeterlidir.
en-Nehhâs der ki: Âsım b. Ebi'n-Nucud ise "he" harfi sakin olarak şeklinde okumuştur. Bu okuyuş, Mekke halkından da rivâyet edilmektedir. Bu konuda uygun şekil, şeklidir. Nitekim Katır katırlar, koç koçlar gibi. kelimesinin ise kelimesinin çogulu olması gerekiyor. Kitap, kitaplar gibi. Bunun ın çoğulu olduğu da söylenmiştir. Tavan tavanlar, boğaz boğazlar ve benzerleri.
"He" harfi sakin olarak kelimesinde ise, ötrenin ağırlığı sebebiyle hazfedilmiş olması dolayısıyla izahı mümkündür. Bunun in çoğulu olduğu da söylenmiştir. İnce bir ok ve bunun çoğulu olarak İnce oklar gibi. Ancak birincisi daha uygundur. Çünkü birincisi sıfat değildir. Bu ise burada sıfattır.
Ebû Ali el-Farisî der ki: kelimesinin en az sayıyı ifade etmek üzere kırık çoğulunun yapıldığını bilmiyorum. Eğer böyle bir çoğul yapılsa kıyasen bunun vezninde gelmesi gerekirdi. Köpek köpekler gibi. Sanki burada onlar az ile yetinmiş ve çoğa ihtiyaç duymamış gibidirler. Tıpkı şu sözlerinde çokluk için kullanılan yapısı ile yetinip azlık için kullanılan kelime yapısına gerek duymayışları gibi: Üç tane ayak bağı gibi. Bazen de azlık bildiren çoğul yapısı ile yetinir ve çokluk bildiren yapıya gerek duymazlar. Yular, yularlar gibi. Buna göre Rehin kelimesi iki şekilde çoğul yapılabilir. Bunlar da kalıplandır.
el-Ahfeş der ki: kalıbındaki kelimelerin çoğulunun şeklinde gelmesi hem çirkindir, hem de az ve istisnaîdir.
Yine el-Ahfeş der ki: kelimesinin kelimesinin çoğulu olması da mümkündür. Âdeta o kelimesinin şeklinde çoğul yapıyor; daha sonra da şeklinde çoğul yapıyor gibidir.
Tıpkı Yatak yataklar, gibi.
5- Rehinin Anlamı ve Mahiyeti:
Aynın, hak karşılığında sağlam bir belge olmak üzere alıkonulması ve bu hakkın borçludan alınmasının imkânsız olması halinde, bu hakkın o aynın yahut da menfaatlerinin semeninden karşılanması maksadıyla alıkonulmasıdır.
İlim adamları rehni böylece tarif etmişlerdir. Arapların dilinde ise rehin devamlılık ve süreklilik anlamındadır. İbn Sîde der ki: Bir şeyi rehin etmek onu devam ettirmek demektir. Relinin, devam etmek anlamına geldiği sözlerden birisi de şairin şu beyitidir:
"Ekmek ve et onlar için devamlıdır (râhin)
Bir de bardağı taşıp dökülen şarap."
el-Cevherî der ki: Birşeyin rehnolması, onun devam etmesi demektir. "Onlara yiyeceği ve içeceği rehnettim" o şeyi onlara devamlı verdim, anlamındadır. İşte buna: Rahin yiyecek (devamlı gelen yiyecek), denilir. Rahin, sabit demektir. Yine bu kelime, zayıf deve ve insanlar hakkında da kullanılır: Şair der ki:
"Sen benim bedenimi sıskalaşmış, zayıflamış, gevşemiş görsen de
Şunu bil ki erkeklerin şanı şerefi şişmanlıkla değildir."
İbn Atiyye der ki: Bir belge anlamını ihtiva eden rehin anlamına gelen "rehn"den: şeklinde gelir.
Bunu bazıları nakletmiştir. Ebû Ali der ki: tabiri pahalılık, aşırılık hakkında, karz ve satış hakkında ise kullanılır. Ebû Zeyd der ki: Onu pahalı satmak istedim, demektir. Bu sadece pahalılık hakkında kullanılır. Şair bir dişi deveyi anlatırken şöyle demektedir:
"Ona verilen dinarların yüksekçe bir paha olduğu 'îdî bir deve...
Îd: Araplarca meşhur ve oldukça değerli bir erkek deve çeşididir. (Kurtubî, VI, 368, el-Mâide, 5/114. âyetin tefsiri).
Îd, Mehra b. Haydanoğullarına mensup bir koldur. Mehralıların develeri ise üstün soylulukları ile nitelenirler.
ez-Zeccâc da der ki: Rehn hakkında tabirleri kullanılır.
İbnu'l-A'râbî ve el-Ahfeş de böyle demiştir: Abdullah b. Hemmam es-Selûli der ki:
"Onların tırnaklarından korkunca
Kendimi kurtardım ve Mâlik'i onlara rehin bıraktım."
Sa'leb der ki: Bütün raviler Rehin bıraktım, şeklinde rivâyet ederler; şeklinde de kullanılabilir.
Ancak el-Esmaî bu beyitteki bu kelimeyi şeklinde istikbal ifade eden bir fiili mazi fiile atfetmesi şeklinde rivâyet etmiş ve bunu Arapların şu deyimine benzetmiştir. Kalktım ve yüzüne tokat vuracağım. Bu da güzel bir yoldur. Çünkü buradaki "vav" hal "vav"ıdır. O burada "tokatlayacağım" kelimesini birinci fiile hal yapmıştır. Yani onun yüzünü tokatlayarak kalktım, demek olur. Yani (beyitin ikinci mısraının anlamı)
Mâlik'i onların yanında ikamet eder bıraktım, şeklinde olur.
Çünkü: değil, denilir. Dilimi şuna karşılık rehnettim, denilirse de denilmez. İbnu's-Sikkît der ki: Burda Borç verdim anlamındadır.
Mürtehin, rehin alan kimsedir. Alınan şeye de merhun ve rehin denilir. Dişisi "rehine" ...diye gelir. Filan kişi ile şu şey karşılığında murahane yaptım: Kazanan o mükâfatı almak üzere yarıştım, anlamındadır. Ona karşılık oğlumu irhan ettim, yani onlarla giriştiğim bir müsabakada mükâfat olarak onu bıraktım, demektir.
Rehine tekildir, çoğulu rehâin gelir. Bütün bu bilgiler el-Cevherî'den alınmıştır.
İbn Atiyye der ki: Satışta ve karzda: denileceğinde görüş ayrılığı yoktur. Daha sonra bu mastar rehin olarak verilen şeye ad oldu. O bakımdan Bir rehin bıraktım, dediğin gibi Kumaşı rehin bıraktım, da denilir.
6- Rehin Herhangi Bir Şekilde Mürtehinin Elinden Çıkıp Râhinin Eline Geçerse:
Ebû Ali dedi ki: Rehin sabit olmak ve devamlılık anlamına geldiğinden dolayı fukahâya göre rehin, herhangi bir şekilde mürtehinin elinden çıkıp râhinin eline geçecek olursa, rehin batıl olur. Çünkü mürtehinin seçtiği sebebin dışına çıkmış olmaktadır.
Derim ki: Mezhebimizdeki muteber görüşe göre; rehin mürtehinin isteğiyle ne zaman râhine geri dönerse, rehin batıl olur. Ebû Hanîfe de bu görüştedir. Ancak o şöyle der: Şayet rehin bir ariye veya bir vedia olarak gelecek olursa batıl olmaz. Şâfiî de der ki: Rehinin, râhinin eline mutlak olarak geri dönmesi önceki kabzın hükmünü iptal etmez.
Bizim delilimiz:
"Alacağınız rehinler" âyetidir. Burada rehin alanın (kabzedenin) elinden çıktığı takdirde kelime anlamı itibariyle âyet-i kerimedeki bu lâfzın onun hakkında kullanılması uygun düşmez. Dolayısıyla hükmün de onun hakkında uygunluğu sözkonusu olmaz. Bu da açıkça görülen bir konudur.
7- Sözlü Rehin Akdi Yapmakla Birlikte Fiilen Rehin Kabzedilmezse:
Sözlü olarak birisine rehin bıraksa, fakat fiilen o rehni kabzetmesi için vermezse bu, herhangi bir hükmü gerektirmez. Çünkü yüce Allah:
"Alacağınız rehinler" diye buyurmaktadır. Şâfiî der ki: Şanı yüce Allah, hükmü ancak kabz ile nitelenmiş bir rehine bağlı olarak zikretmiştir. Bu nitelik bulunmadığı takdirde, hükmün de bulunmaması icabeder. Bu ise oldukça açık bir husustur.
Mâlikîler ise şöyle demektedir: Rehin akid ile bağlayıcıdır. Ve râhin mürtehinin onu eline geçirebilmesi için relini vermeye mecbur tutulur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Akidlerinizi tastamam yerine getiriniz" (el-Maide, 5/1) Bu da bir akiddir. Yine yüce Allah:
"Ahidlere bağlı kalınız" (el-İsra, 17/34) diye buyurmaktadır. Bu da bir ahiddir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Mü’minler şartlarının yanındadır (yerine getirirler)" diye buyurmaktadır. Buhârî, İcâre 14; Ebû Dâvûd, Akdiye 12; Tirmizî, Ahkâm 17. Bu da bir şarttır.
Bundan dolayı bize göre kabz, rehnin faydasının tamamlanması hususunda bir şarttır. İkisine (Ebû Yûsuf, Muhammed'e) göre ise lüzum (bağlayıcılığı) ve sıhhati için bir şarttır.
8- Rehnin Mürtehin Tarafından Kabzedilmesi:
Yüce Allah'ın:
"Alacağınız (kabzedilen anlamına: makbûda)" âyeti, mürtehinin relini alıp alıkoymasını gerektirir. Herkes mürtehinin kabzının sıhhatini icma ile kabul eder. Aynı şekilde mürtehinin kabzının sahih olacağını da kabul etmişlerdir. Şu kadar var ki yanında relinin bırakılacağı adil kimsenin kabzı hususunda görüş ayrılığı vardır. Mâlik, bütün arkadaşları ve ilim adamlarının Cumhûru der ki: Adil bir kimsenin kabzı da kabzdır. İbn Ebi Leyla, Katâde, el-Hakem ve Atâ ise: Bu kabz değildir, derler. Mürtehinin yanında olmadıkça rehin kabzedilmiş olmaz. Onların görüşüne göre bu kabz, bir taabbüddür. Fakat anlam itibariyle Cumhûrun görüşü daha sahihtir. Çünkü rehin adaletli bir kimsenin yanına ulaştığı takdirde, hem sözlük anlamı itibariyle, hem de gerçek manası itibariyle kabzedilmiş olur. Çünkü adaletli bir kimse hak sahibinin vekili ve vekil konumundadır. Bu da açıkça görülen bir husustur.
9- Yedi Eminde Bırakılan Rehin Kaybolursa:
Rehin adaletli bir kimsenin elinde bırakılır ve kaybolursa mürtehin de tazminatını ödemez; relini yanında bıraktığı kimse de tazminat ödemez. Çünkü mürtehinin elinde tazminatını ödemesini gerektiren birşey yoktur. Rehnin elinde bırakıldığı kimse ise emin kimsedir. Emin (güvenilen) kişi ise tazminat ödemez.
10- Müşâm Rehni:
Mûşâ': Şayi' (yani malın her cüzünde aynı oranda yaygın kabul edilen) payları ihtiva eden ortak şeylerin her biri. İki kişinin bir malda yarı yarıya ortak olması gibi. Bu gibi mallardaki paylara "şayi' hisse" denilir. (Ö. N. Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye Kamusu, İstanbul 19701, VI, 11).
Yüce Allah:
"Alacağınız" diye buyurduğundan dolayı ilim adamlarımız da şöyle demiştir: Bu âyetin zahiri ve mutlak ifadesi, müşâın rehnedilmesini câiz kılmaktadır. Ebû Hanîfe ve arkadaşları bunu kabul etmezler. Onlara göre evin üçte birini, kölenin veya kılıcın yarısını rehin bırakması câiz değildir. Daha sonra şöyle derler: İki kişinin bir kişiden ortaklaşa alacakları bir malları bulunsa o kişi de alacaklı iki kişiye borcu karşılığında bir arazi rehin bırakacak olursa alacaklılar bunu kabzettikleri takdirde bu caizdir. İbnu’l-Münzir der ki: Bu ise müşâın rehnine cevaz vermektir. Çünkü onlardan her birisinin evin (arazinin) yarısına mürtehin olması (rehin alması) sozkonusudur. İbnu'l-Münzir der ki: Satışı câiz olduğu gibi müşaın rehnedilmesi de caizdir.
11- Alacağın Rehin Olması:
Bizim ilim adamlarımıza göre başkasının zimmetindeki alacağın rehin olması caizdir. Çünkü bu -bunu kabul etmeyenlerin görüşüne hilafen- kabz edilmiştir. Mesela: Akidleşen iki kişiden birisinin ötekinden bir alacağı varsa ayeni akid dolayısıyla kendisinin meydana gelen borcu karşılığındab alacağını rehin bırakır.
İbn Huveyzimendâd der ki: Satılması câiz olan her bir malın rehnedilmesi de caizdir. İşte bu illet dolayısıyla alacağın rehin olmasını câiz görmekteyiz. Çünkü onun satılması da caizdir. Diğer taraftan bu kendisi ile vesika (belgeleme)nin gerçekleşeceği bir maldır. O bakımdan rehin olması da -var olan bir mala kıyas yoluyla- caizdir.
Bunu kabul etmeyenler ise şöyle derler: Çünkü bunun karşı tarafa kabzettirilmesi gerçekleşmemektedir. Kabz ise rehnin lüzumu (bağlayıcı olması için) bir şarttır. Çünkü vadenin gelmesi esnasında alacak olan hakkın ondan tahsil edilmesi kaçınılmaz birşeydir. Bu hakkın tahsil edilmesi ise mal oluşundan mümkün olur. Aynından değil. Deyn'de (alacakta) ise bu düşünülemez.
12- Rehinden Faydalanma:
Buhârî, Ebû Hüreyre arab'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Binek rehin bırakıldığı takdirde yapılan masraf karşılığında ona binilir. Rehin bırakıldığı takdirde ona yapılan masraf karşılığında sağımlık hayvanın sütü içilir. Binenin ve içenin de masrafını karşılaması gerekir." Buhârî, Rehn 4. Bu hadisi Ebû Dâvûd da rivâyet etmiş olup her iki yerde de "sütünü içer" yerine "sütünü sağar" demiştir. Ebû Dâvûd, Buyû’ 76. Hem Buhârî'nin, hem Ebû Dâvûd'un rivâyetinden kısmen farklı rivâyetler için bk. Tirmizî, Buyû’ 31, İbn Mâce, Ruhun 2; Müsned, II, 228, 472
el-Hattabî der ki: Bu müphem bir ifadedir. Bizzat lâfzın kendisinde kimin bineceği ve sütü kimin sağacağı beyan edilmemiştir. Bu kişi acaba rehin bırakan (radıyallahü anhhin) mıdır, rehin alan (mürtehin) mıdır yoksa rehnin elinde bırakıldığı adil (güvenilir) bir kimse midir?
Derim ki: Bu husus iki hadiste beyan ve tefsir edilmiştir. Bunlar dolayısıyla da bu hususta ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır.
Dârakutnî, Ebû Hüreyre'den rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Binek hayvanı rehin olduğu takdirde mürtehinin ona yem vermesi görevidir. Sağmal hayvanın da sütü içilir. Onun sütünü içenin de masrafını karşılamak görevidir." Dârakutnî, III, 34. Sonunda: "... ve biner" fazlalığı da vardır. Bu hadisi, Ahmed b. Ali b. el-Ala'dan şöylece rivâyet etmektedir: Bize Ziyad b. Eyyûb anlattı. Bize Huşeym anlattı, bize Zekeriyya eş-Şa'bi'den o Ebû Hüreyre'den rivâyetle anlattı. Aynı zamanda bu, Ahmed ve İshak'ın da görüşüdür: Mürtehin (rehin alan) masrafı miktarınca rehinden sütünü sağarak sırtına binerek faydalanabilir.
Ebû Sevr der ki: Şayet onun masrafını karşılayan rahin ise mürtehin ondan faydalanamaz. Eğer rahin ona masraf yapmayıp ve bunu mürtehinin elinde bırakırsa, mürtehin de ona masraf yaparak binek hayvanına binebilir, köleyi hizmetinde kullanabilir. el-Evzaî ve el-Leys de böyle demişlerdir.
İkinci Hadîs-i şerîfi de yine Dârakutnî rivâyet etmiştir. İsnadı hakkında tenkid vardır. Buna dair açıklama da gelecektir. Hadîs-i şerîf İsmail b. Ayyaş'tan, o İbn Ebi Zi'b'den, o ez-Zührî'den, o el-Makburî'den, o Ebû Hüreyre'den dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Rehin (borç vaktinde ödenmedi diye) alıkonulmaz. Onun faydası da masrafı da rehin sahibine aittir." Dârakutnî, III, 33.
Bu Şâfiî, eş-Şa'bi ve İbn Sîrîn'in görüşüdür. Aynı zamanda Mâlik ve arkadaşlarının görüşüdür. Şâfiî der ki: Rehnin menfaati rehin bakan arâhinbedir. Masrafı da ona aittir. Mürtehin ise belge olsun diye koruma dışındarehnindenhiçbir yolla faydalanamaz. el-Hattabî der ki: Bu, bu konudaki görüşlerin en uygun ve en sahih olanıdır. Bunun delili ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetidir: "Rehin onu rehin bırakan kimseden alıkonulamaz. Onun faydası da ona aittir, masrafı da ona aittir." Dârakutnî, III, 33 -yakın lâfızlarla- el-Hattabî der ki: Hazret-i Peygamber'in: "Sahibinden alıkonulamaz" âyeti sahibinin ondan yararlanması engellenemez, demektir.
Derim ki: Bu şekliyle zaten açık bir ifade olarak gelmiştir. Dolayısıyla te'vile de gerek yoktur. Tahâvî de der ki: Bu engelleme faizin mubah olduğu, arkasından menfaat getiren borcun yasaklanmadığı, birşeye karşılık -eşit olmasalar dahi- bir başka şeyin olmasının yasaklanmadığı zamanda idi. Bundan sonra fâiz haram kılındı. Ümmet icma ile şunu kabul etmişlerdir. Rehin bırakılan cariye ile rahinin ilişki kurması câiz değildir. Aynı şekilde o cariyenin rahine hizmeti de câiz değildir. en-Nehaî der ki: Rahin rehinden herhangi bir şekilde faydalanamaz. İşte bu en-Nehaî hadisi hem rivâyet ediyor hem de ona muhalif fetva veriyor. Ona göre bunun câiz olabilmesi ancak hadisin mensuh olması halinde sözkonusudur.
İbn Abdi’l-Berr der ki: Rehin bırakılan hayvanın sütünün ve ona binmenin rahinin hakkı olduğunu (fukaha) icma ile kabul etmişlerdir. Mürtehinin sağmal hayvanın sütünü sağması ise ya rahinin izniyle olur veya onun izni olmadan olur. Şayet o izin vermeden sağmışsa İbn Ömer'in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan naklettiği hadiste şöyle denilmektedir: "Hiçbir kimse bir başkasına ait davarı onun izniyle olmadıkça sağmasın." Buhârî, Lukata 6; Müslim, Lukata 13; Ebû Dâvûd, Cihâd 86; İbn Mâce, Ticârât 68; Muvatta’', İsti'zân 17; Müsned, II, 6 İşte bu, buna muhalif kanaatleri reddetmekte ve bunun aksini ifade eden hadislerin neshedildiğini gerektirmektedir. Eğer sahibinin izniyle hayvanı sağmışsa, bilinmeyenin satışının ve gararın haram kılınması, yanında olmayanı satmanın ve henüz yapılmamış olanın satılmasının haram olduğu üzerinde icma ile kabul edilen esaslar, bunu da reddetmektedir. Çünkü bütün bunlar faizin haram kılındığını belirten âyet indirilmeden önce idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İbn Huveyzimendad der ki: Eğer mürtehin (rehin alan), rehinden yararlanmayı şart koşarsa, bunun iki hali sözkonusudur. Şayet rehin karz dolayısıyla olmuşsa câiz değildir. Eğer alışveriş yahut icare dolayısıyla alınmış ise caizdir. Çünkü o takdirde o malı, tesbit edilen bedel ve belli bir süre rehin bırakılan şeyin menfaati karşılığında satmış olur. Âdeta bu aynı zamanda bir satış ve bir icare gibi olur. Karzda bunun câiz olmayışına gelince; çünkü o takdirde bu, arkasından menfaat getiren bir karz olur. Diğer taraftan karzın asıl konusu Allah'a bir yakınlık olması için verilmesidir. Ona bir menfaat katılacak olursa bu, cinste bir fazlalığı gerektirir. Bu ise fâiz olur.
13- Rehnin Alıkonulup Çözülmemesi:
Rehnin çözülmeyip alıkonulması (ğalak) câiz değildir. Bu ise mürtehinin, eğer vadesi geldiği vakit hakkını getirmediği takdirde alacağı olan hak mukabilinde rehnin kendisine ait olacağını şart koşmasıdır. Bu, cahiliyye dönemi uygulamalarındandır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu: "Rehin alıkonulmaz" âyeti ile iptal etmiştir. Biz bunu bu şekilde haber olmak üzere "kaf" harfini ötreli olarak tesbit ettik. Yani rehin herhangi bir şekilde alıkonulmaz, demektir. Rehin çözülmediği takdirde mürtehinin elinde kaldı, çözülmedi, anlamında denilir. Şair de der ki:
"Ey komşumuz! Bir araya gelen ayrılır
Olaylara rehin olan kimse bundan kurtulmaz."
Züheyr de der ki:
"Senden asla çözülmeyecek bir rehin ile ayrıldı
Veda gününde artık rehin çözülmez bir hal almıştır."
14- Rehnin Alıkonulması Gelirleri ve Masrafları ile İlgili Rivâyetler:
Dârakutnî rivâyet ediyor. Süfyan b. Uyeyne, Ziyad b. Sa'd'dan, o ez-Zührî'den, o Said b. el-Müseyyeb'den o Ebû Hüreyre'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Rehin alıkonulup engellenmez. Geliri de ona (rehin sahibine)dır, masrafı da ona aittir."
Ziyad b. Sa'd, sika hafızlardan birisidir ve bu hasen bir isnaddır. Dârakutnî; III, 32. Bunu ayrıca Mâlik, İbn Şihab'dan o Said b. Müseyyeb'den mürsel olarak Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'tan: "Rehin engellenmez" diye rivâyet etmiştir. Muvatta’', Akdiye 13.
Ebû Ömer dedi ki: Bildiğim kadarıyla Muvatta’''ı Mâlik'ten rivâyet eden bu hadisi böylece rivâyet etmiştir. Bundan tek istisna Ma'n b. Îsa'dır, o bu hadisi vasletmiştir. Ma'n ise sika bir ravidir. Şu kadar var ki ben bunda hatanın, Ali b. Abdulhamid el-Ğadairî'nin, Mücâhid b. Mûsa'dan onun Ma'n b. Îsa'dan yaptığı rivâyette olacağından korkarım. Bu hadiste Ebû Abdullah Amrus, el-Ebherî'den senediyle: "Geliri de onadır, masrafı da ona aittir" fazlalığını kaydeder. Bu lâfzın merfu olarak rivâyet edilmesinde ise raviler ihtilaf etmişlerdir. Bunu İbn Ebi Zi'b, Ma'mer ve başkaları merfu olarak rivâyet etmişlerdir. İbn Ömer de bunu rivâyet eder ve der ki: Yûnus dedi ki: İbn Şihab dedi ki: Said b. el-Müseyyeb şöyle derdi: Rehin rehin aldığı kimseden olup onun geliri de onadır, masrafı da ona aittir. İbn Şihab'ın bildirdiğine göre bu Said'in sözüdür. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan nakledilmiş değildir. Ancak Ma'mer, bunu İbn Şihab'dan merfu olarak zikretmektedir. Ma'mer ise İbn Şihab hususunda insanlar arasında en sağlam ravidir. Bunu merfu olarak rivâyet etmek hususunda Yahya b. Ebi Uneyse de ona tabi olmuştur. Fakat Yahya pek kuvvetli değildir.
Nakil ilmini bilenlere göre bu hadis, aslında mürseldir. Pek çok cihetten mevsûl olarak rivâyet edilse dahi onlar bu cihetlerin illetli olduğunu söylerler. Bununla birlikte bu hadis hiçbir kimse tarafından te'vilinde ve anlamında ihtilaf etseler dahi, merfu olarak rivâyet edilmez. Dârakutnî de bunu İsmail b. Ayyaş'tan, o İbn Ebi Zi'b'den, o ez-Zührî'den, o Said'den, o Ebû Hüreyre'den merfu olarak rivâyet etmektedir. Ebû Ömer dedi ki: İsmail, İbn Ebî Zi'b'den hadis işitmemiştir. O bunu Abbad b. Kesir'den o İbn Ebi Zi'b yoluyla işitmiştir. Onlara (hadis âlimlerine) göre Abbad zayıftır, onun rivâyeti delil gösterilmez. Yine onlara göre İsmail, eğer kendi beldesi halkından başkalarından hadis rivâyet edecek olursa, hadisi makbul olan bir kimse değildir. Şayet Şamlılardan hadis naklederse hadisi doğrudur. Eğer Medine âlimlerinden ve başkalarından hadis rivâyet edecek olursa rivâyet ettiği hadiste pek çok hata ve ızdırap vardır. İbn Abdi'l-Berr, et-Temhîd, VI, 425 vd...
15- Rehindeki Artış:
Eğer şişmanlamak gibi ayırdedilemiyor ise veya yavrulamak gibi nesil olursa -ki hurma ağacının fidanı da bu kabildendir- relinin kapsamına girer. Bunun dışında kalan gelir, meyve, süt, yün gibi şeyler ise şart koşulmadıkça rehnin kapsamına girmez. Aralarındaki fark da şudur: Yavrular zekâtta annelere tabidir. Ancak yün, süt ağaçların meyvesi böyle değildir. Çünkü bunlar zekâtta annelere tabi değildir, onların şekline de benzememektedir, onların anlamını da ihtiva etmemektedir, varlıkları da onlarla birlikte olmaya bağlı değildir. O bakımdan bunlar kendi hükümlerine tabi olurlar. Yavruların hilâfına aslın hükmüne tabi olmazlar. Bunun doğru olanını en iyi bilen Allah'tır.
16- Borcu Serveti Kadar Olanın Rehin Bırakması:
Borçlan malını kuşatmış kimsenin relini, iflas etmediği sürece caizdir. Mürtehin diğer alacaklılara göre rehin üzerinde daha bir hak sahibi olur. Bunu Mâlik ve bir topluluk söylemiştir. Mâlik'ten buna muhalif görüş de rivâyet edilmiştir. Bu görüşü aynı zamanda Abdulaziz b. Ebi Seleme de benimsemiştir. Buna göre alacaklılar o rehinde rehin alanla birlikte ortaktırlar. Ancak bu görüş birşey ifade etmez. Çünkü hacr altına alınmayan kimsenin alım-satım kabilinden tasarrufları bütün hallerinde sahihtir. Alacaklılar ise onunla alışveriş yaparak ve borcunu ödeyecek şekilde onunla muamele etmişlerdir. Bu konuda (aslında) Mâlik'in farklı görüşleri yoktur. Rehinde de durum böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
17- Biri Diğerine Emanet Bırakırsa:
Yüce Allah'ın:
"Eğer biriniz diğerine güvenirse..." âyeti bir şarttır. Borçlunun borcunu ödemesi tavsiyesi ve sallallahü aleyhi ve sellemsaklamayı terketmeyi tavsiyesi bununla bağlantılı olarak zikredilmiştir. Yani, eğer borçlu kimse hak sahibine göre emin ve güvenilir bir kimse ise, o hak sahibine kendisine güvenerek üzerinde bıraktığı hakkını eksiksiz ödesin.
Yüce Allah'ın:
"Ödesin" âyeti, "edâ" kökünden hemze'li bir kelimedir. Şartın cevabıdır. Hemzenin hafifletilerek "vav"a kalbedilmesi caizdir. Ancak "elif de okunmaz "elif" ile "hemze" arası da okunmaz. Çünkü "elifin bir önceki harfin harekesi ancak meftuh olur.
Bu âyet vücup ifade eden bir emirdir. Buna karine ise borçların eksiksiz ödenmesinin vacip olduğu üzerindeki icma ile buna dair hakimin hükmünün sübutu ve borçluları ödemeye mecbur etmesidir. Ayrıca başkasının malının haram kılınmasına dair sahih hadisler de bu vücubu ortaya koyan başka karinedir.
18- Emanet:
Yüce Allah'ın:
"Emanetini" âyetindeki emanet kelimesi masdardır. Zimmette olan şey aborçba bu ad verilmiş ve ona nisbet edilmesi bakımından üzerinde borç olan kimseye izafe edilmiştir. Yüce Allah'ın:
"Mallarınızı sefihlere vermeyiniz" (en-Nisâ, 4/5) âyetinde olduğu gibi.
19- Şahitlik Gizlenmesin:
Haktan herhangi bir şeyi gizlememek hususunda
"Rabbi olan Allah'tan korksun."
"Şahitliği de gizlemeyin" âyeti yüce Allah'ın:
"Zarar vermesin" âyetinin açıklamasıdır. Burada şahide şahitliği gizlemek suretiyle zarar verilmesi yasaklanmaktadır. Bu ise, birisi tehdid olmak üzere pek çok karine ile vücup belirten bir nehiydir. Nehyin mahalli ise şahidin hakkın zayi olmasından korktuğu yerdir. İbn Abbâs dedi ki: Şahidin, şahitlik etmesi istenen yerde şahitlik etmesi gerekir. Haber vermesi istenen yerde de haber vermesi gerekir. Yine İbn Abbâs der ki: Ben bu şahitliği emirin huzurunda bildireceğim demeyesin. Onu orada bildir. Belki döner ve aklını başına alır.
Ebû Abdurrahman gaib için nehiy olarak "ye" harfiyle: "Şahitliği gizlemesinler, diye okumuştur.
20- Şahitler Birden Çok Olursa Şahitlik Etmenin Hükmü:
Hakka dair şahit olanlar pek çok olurlarsa kifâye yoluyla bu şahitliği yapmaları taayyün eder. Aralarından iki kişi bu şahitliği yapar, hakim de bu iki kişinin şahitliği ile yetinirse farz, diğerlerinden düşer. Hakim iki kişinin şahitliği ile yetinmezse, isbat gerçekleşene kadar hakimin huzuruna gitmek teayyun eder. Bu ise şahitlik edecek kimsenin çağrılması ile bilinir. Şayet ona: "Benim lehime senin bildiğin şahitliği eda etmek üzere hakkımı dirilt!" denilecek olursa, o kimse için bu şahitliği yapmak taayyün eder.
21- Şahitliği Gizleyen Günahkârdır:
Yüce Allah'ın:
"Kim onu gizlerse muhakkak onun kalbi günahkârdır" âyetinde özellikle kalbin zikredilmesi, gizlemenin kalbin fiillerinden olduğundan dolayıdır. Diğer taraftan öyle bir et parçasıdır ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da buyurduğu gibi onun düzelmesiyle bütün ceset düzelir. Böylelikle burada geneli kastetmek üzere onun bir parçası sözkonusu edilmiştir. Buna dair açıklamalar sûrenin baş tarafında geçmiştir. (el-Bakara, 2/7. âyet 4. başlıkta).
el-Kiyâ (et-Taberî) der ki: Kalp, şehâdeti edâ etmemeyi kararlaştırıp dil ile edayı da fiilen terk ettiğinden, her iki bakımdan da günahkâr olur. Buna göre:
"Kalbi günahkârdır" ifadesi bir mecazdır. Tehdide delâlet ise hakikatten daha ileridir. Bu oldukça harika (bedi) bir beyan ve manevi halleri oldukça ince bir üslûpla dile getiren bir ifadedir. Denildiğine göre, kalbin günah kazanması başka bir yaratığa dönüşmesine sebebtir. Allah, bir kalbin hilkatini değiştirdi mi, onu münafık bir kalp kılar ve onu mühürler. Bundan Allah'a sığınırız, buna dair açıklamalar, sûrenin baş taraflarında geçmiş bulunmaktadır.
Yüce Allah'ın:
"Onun kalbi" âyeti
"günahkârdır" âyeti ile refedilmiştir.
"Günahkârdır" âyeti de "(........) muhakkak" âyetinin haberidir. Burada
"günahkârdır" âyeti mübteda olarak da merfu olabilir.
"Onun kalbi" ise haber yerini tutan bir faildir. Cümle bütünüyle 'nin haberidir.
Arzu edilirse
"günahkârdır" kelimesi muahhar bir mübtedanın haberi olarak da merfu kabul edilebilir. Yine
"onun kalbi" âyeti,
"günahkârdır" âyetinden cüz'ün külden bedeli olarak bedel de olabilir.
"Günahkârdır" kelimesindeki zamirden bedel de olabilir.
22- Allah'ın Emir ve Hükümleri İnsanların Lehinedir:
Şunu bil ki; Allah'ın emretmiş olduğu şahitlik ve yazışma, insanların arasının düzelmesine riâyet ve ilişkilerinin bozulmasına götüren anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak içindir. Böylelikle şeytanın insana hakkı inkâr etmeyi güzel göstermesi ve şeriatın kendisi için çizmiş olduğu sının aşmayı ona süslü göstermesi önlenmiş olur veya hak edilen miktar ile yetinmeyi terketmenin önüne geçilmiş olur.
İşte bunun için şeriat alışkanlık haline getirildiği takdirde anlaşmazlıklara, insanlar arası ilişkilerin bozulmasına, kinlerin ve ayrılıkların başgöstermesine götüren meçhul alışverişleri haram kılmıştır. Bunlar arasında yüce Allah'ın şu âyetiyle haram kılmış olduğu içki ve kumar da vardır:
"Muhakkak şeytan içki ve kumarla aranızda kin ve düşmanlık bırakmak... ister." (el-Maide, 5/91)
Emir ve yasakları hususunda Allah'ın teklif ettiği edep ile edeplenenler dünyasını da dinini de düzene koyar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Eğer onlar kendilerine öğütlenenleri yapsalardı elbette haklarında çok hayırlı olurdu." (en-Nisâ, 4/66)
23- İyi ve Kötü Yanlarıyla Borç:
Buhârî'nin rivâyetine göre Ebû Hüreyre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Onları geri ödemeyi isteyerek insanların mallarını alan kimsenin yerine Allah ödeme yapar. Onları telef etmek kastıyla başkalarının mallarını alanı da Allah telef eder." Buhârî, İstikraz 2; İbn Mâce, Sadakat 11; Müsned, II, 361, 417.
en-Nesâî'nin rivyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımı Hazret-i Meymune borç alırdı. Ey mü’minlerin annesi! Yanında ödeyebilecek imkân olmadığı halde borç alıyorsun, denilince şöyle dedi: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Ödemek isteyerek kim bir borç alırsa Allah ona o borcu ödemesi için yardımcı olur." Nesâî, Buyû’ 99; Müsned, VI, 332, 335.
et-Tahâvî, Ebû Cafer et-Taberî ve el-Haris b. Ebû Usame, Müsned'inde Ukbe b. Amir'den rivâyetlerine göre; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Emniyete kavuştuktan sonra nefisleri korkutmayınız." (Ashâb): Ey Allah'ın Rasûlu! Bu ne demektir? diye sorunca, Hazret-i Peygamber: "Borçtur" dedi. Müsned, II, 146, 154. el-Heytemî, bu hadisin İmâm Ahmed tarafından zikredilen iki senedinden birisinin ricalinin sika râviler olduğunu belirtmektedir. (Mecmau'z-Zevâid, IV, 126-127).
Buhârî rivâyet ediyor: Enes, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bir duasında şöyle dediğini zikreder: "Allah'ım, ben kederden, sıkıntıdan, acizlikten, tembellikten, korkudan, cimrilikten, borcumun çok olmasından ve insanların bana galip gelmesinden Sana sığınırım." Buhârî, Cihâd 74, Et'ime 28, Deavât 36, 40; Ebû Dâvûd, Vitr 32; Tirmizî, Deavât 70; Nesâî, İstiâze 7, 8, 25, 45; Müsned, III, 226.
İlim adamları der ki: Borcun çok olması (dalau'd-deyn) o borcu alan kimsenin ödeyecek imkânı bulamamasıdır. Bu, Arapların: Ağır yük anlamına gelen tabirinden alınmadır. Yük taşıyamayan bineğe de denilir. Bu açıklamaları Kitabu'l-Ayn’ın müellifi (Sîbeveyh) yapmıştır.
Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Deyn (borç) dinin çirkinliğidir." el-Azîzî, es-Sirâcu'l-Munîr Şerhu'l-Câmü's-Sağîr, II, 274, "sahih" olduğu kaydıyla. Yine Hazret-i Peygamber'den şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Borç geceleyin keder, gündüzün de zillet sebebidir."
İlim adamlarımız der ki: Deyn'in çirkinlik ve zillet sebebi olması kalbi ve hafızayı meşgul etmesi, onu ödemek için gösterilmesi gereken çaba ve gayrettir. Diğer taraftan borçlunun alacaklısını gördüğü vakit, alçalması ve zamanına kadar ertelenmesi için alacaklısının minnetine katlanması dolayısıyladır. Kimi zaman o borcunu ödeyeceğine vaadde bulunur fakat sözünde duramaz. Yahut borç dolayısıyla borçlu birtakım şeyler söyler, fakat yalancı çıkar veya alacaklısına yemin eder, yeminini bozar... ve buna benzer başka hususlar.
Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) günah kazanmaktan ve borçlanmaktan Allah'a sığınırdı. Ey Allah'ın Rasûlü, borçtan ne kadar da sığınıyorsun? denilince şöyle buyurdu: "Kişi borçlandı mı konuşur yalan söyler, söz verir ve sözünde durmaz." Buhârî, Ezan 149, İstikraz 10; Müslim, Mesâcid 129; Ebû Dâvûd, Salât 149; Nesâî, Sehv 64; Müsned, VI, 89, 244.
Aynı zamanda belki de borcunu ödeyemeden vefat eder ve bu sefer borcu karşılığında rehin tutulur. Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Mü’minin canı borcu karşılığında borcu ödeninceye kadar kabrinde rehin olarak alıkonulur.".
İşte bütün bu sebepler dinin güzelliğini gideren, kemalini eksilten, dindeki çirkinliklerin sebepleridir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
24- Allah'ın Yazışma, Şahit Tutma, Rehin Almaya Dair Emirleri, Malların Korunup Artırılması İçin Kat'i Bir Emir Manasınadır:
Yüce Allah'ın, yazışmayı, şahit tutmayı, rehin almayı emretmiş olması, malların korunması ve artırılmasına gereken riâyetin gösterilmesi için kat'î bir nastır. Bunun böyle olmadığı görüşünde olan cahil ve tıpkı davar güdenlere benzeyen mutasallallahü aleyhi ve sellemvıflara bir reddir. Bunlar bütün mallarını elden çıkarır, kendilerine, ailelerine yetecek kadarını elde tutmazlar.
Diğer taraftan kendisi muhtaç olup ailesi fakir olunca, ya kardeşlerin minnetlerine ve sadakalarına maruz kalır yahut da dünya ehli kimselerden ve bunların zâlimlerinden almak zorunda kalır. Bu ise yerilmiş ve yasaklanmış bir fiildir.
Ebû'l-Ferec el-Cevzî der ki: Ben bilgilerinin azlığı ile birlikte bu şekilde hareket eden ve zahid geçinen kimselere şaşmıyorum. Asıl belli bir ilim ve akla sahip birtakım kimselerin şeriata ve akla zıt olmakla birlikte bu işi teşvik etmelerine, bunu emretmelerine şaşıyorum. el-Muhasibî bu konuda uzun uzun sözler nakleder. Ebû Hamid et-Tusî de onun bu konudaki görüşlerini tebcil eder, onu destekler. Bana göre Haris el-Muhasibî, Ebû Hamid'e göre daha çok mazur görülebilir. Çünkü Ebû Hamid daha fakih idi. Şu kadar var ki onun tasallallahü aleyhi ve sellemvufa girmesi, girip kabul ettiği şeye yardımcı olmasını gerektirmiştir. el-Muhasibî bu konuda uzun açıklamaları arasında şunları söyler: Bana ulaştığına göre, Abdurrahman b. Avf vefat edince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabından bazıları şöyle dedi: Terkettikleri şeyler hakkında Abdurrahman için korkuyoruz. Ancak Ka'b (el-Ahbâr) şöyle dedi: Sübhanallah, Abdurrahman'a ne diye korkuyorsunuz? Helâlden kazandı, güzel bir şekilde infak etti ve helâl şeyler bıraktı.
Bu sözler, Ebû Zerr'e ulaşınca, Ka'b'ı görmek isteyerek kızgınlıkla dışarı çıktı. Yolda bir devenin çene kemiğini gördü, onu eline aldı. Sonra Ka'b'ı aramaya koyuldu. Ka'b'a: Ebû Zerr seni arıyor denilince çıkıp kaçtı.
Nihayet Hazret-i Osman'ın yanına çıktı, ondan himaye edilmeyi istedi ve durumu ona bildirdi. Ebû Zerr ise Ka'b'ı takip edip duruyordu. Nihayet Hazret-i Osman'ın evine ulaştı. İçeri girince Ka'b kalkıp Ebû Zerr'den kaçarak Hazret-i Osman'ın arkasına oturdu. Ebû Zerr ona: Ey yahudi kadının oğlu: Sen Abdurrahman'ın geriye bıraktığı şeyler dolayısıyla onun için bir mahzur olmadığını mı ileri sürüyorsun? Yemin olsun ki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) birgün dışarı çıktı ve şöyle dedi: "Malları pek çok olanlar Kıyâmet gününde pek az olacaklardır. Ancak şöyle ve şöyle diyenler (ve servetini infak edenler) müstesna." Buhârî, İstikraz 3, Rikaak 14; Müslim, Zekât 32, 33; Nesâî, Zekât 2; Müsned, II, 391, 399, 525 (hep Ebû Hüreyre'den), V, 152 (Ebû Zerr'den)
el-Muhasibî dedi ki: İşte Abdurrahman b. Avf, faziletine rağmen Kıyâmet gününde helâlden kazandıkları dolayısıyla Arasat'ta durdurulacaktır. Bunların iffetlerini korumak ve iyilikler yapmak için mal elde etmeleri, fakirlerle birlikte cennette yürümelerine engel olmuştur. Onların ardından emekleyerek gitmek zorunda kalmışlardır (der) ve buna benzer diğer sözleri...
Bunları Ebû Hamid zikrettikten sonra bu sözleri takdir eder ve Sa'lebe hadisiyle de güçlendirir. Sa'lebe'ye mal ihsan edildiğini fakat onun da zekât vermediğini kaydeder. Ebû Hamid dedi ki: Peygamberlerin ve velilerin hallerini sözlerini tetkik eden bir kimse mala sahip olmamanın, malın varlığından daha faziletli olduğunda şüphe etmez. İsterse bu var olan mal hayırlı yollarda harcansın. Çünkü malın en asgarî hali, o malı yoluna koymak için kalbin onunla uğraşması ve Allah'ın zikrinden uzak durmasıdır. O bakımdan müridin, elinde zarurî olan miktarı dışında hiçbir mal kalmayacak şekilde malını elinden çıkarması gerekir. Çünkü elinde bir dirhem kaldığı sürece kalbi ona meyi eder ve onun kalbi böylelikle yüce Allah'tan perdelenmiş olur.
el-Cevzî der ki: İşte bütün bunlar şeriate de akla da muhaliftir. Maldan kastın ne olduğunun yanlış anlaşıldığını ortaya koymaktadır. Halbuki Allah malı şereflendirmiş, kadrini yüceltmiş, korunmasını emretmiştir. Zira Allahü teâlâ malı Âdemoğlunun hayatını ayakta tutan bir unsur kılmıştır. Şerefli Âdemoğlunu ayakta tutacak konuma getirdiği şey de elbette ki şereflidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Allah'ın, sizi başına diktiği mallarınızı beyinsizlere vermeyin." (en-Nisâ, 4/5.) Yine yüce Allah, malın reşid olandan başkasına teslim edilmesini şu âyetiyle yasaklamaktadır:
"Şayet onlarda bir reşitlik görürseniz mallarını onlara teslim edin." (en-Nisâ, 4/6)
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da malın zayi edilmesini nehyetmiştir. Yüce Allah'ın bizler için hoş görmediği şeylerden birisi olarak malın zayi edilmesi olduğunu belirten Hadîs-i şerîfe işaret etmektedir. Buhârî, İstikraz 19, Zekât 53, Edeb 2; Müslim, Akdiye 1, 12, 13; Muvatta’', Kelâm 2; Müsned, II, 327, 360, IV, 246, 249, 254.
Hazret-i Sa'd'e de şöyle demiştir: "Şüphesiz ki senin, mirasçılarını zengin bırakman onları insanlara avuç açacak şekilde fakir bırakmandan daha hayırlıdır." Buhârî'nin bu hadisi zikrettiği yerlerden bazıları: Cenâiz 37, Vesâyâ 2, Nefekaat 69; Müslim, Vasiyye 5, 8; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 2; Tirmizî, Vesâyâ 1; Nesâî, Vesâyâ 3; İbn Mâce, Vesâyâ 5; Dârimî, Vesâyâ 7; Muvatta’', Vesâyâ 4; Müsned, I, 168, 172, 173, 176, 179.
Yine Hazret-i Peygamber: "Ebû Bekir'in malı gibi bana hiçbir malın faydası dokunmamıştır" İbn Mâce, Mukaddime 11; Müsned, II, 253, 366. diye buyurmuştur.
Amr b. el-As'a da şöyle demiştir: "Salih olan mal salih olan adama ne güzel yakışır." Müsned, IV, 197, 202.
Ayrıca Hazret-i Enes'e dua etmiş ve duasının sonunda şöyle buyurmuştur: "Allah'ım ona çokça mal ve evlat ver ve bunları ona mübarek kıl." Buhârî, Deavât 19; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 141
Ka'b: Ey Allah'ın Rasûlü, dedi. Benim tevbemin bir bölümü de Allah'a ve Rasûlüne sadaka olmak üzere malımı bütünüyle elimden çıkarmaktır. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Malının bir kısmını elinde tut. Böylesi senin için daha hayırlıdır. " Buhârî, Zekât 18, Vesâyâ 16, Meğâzî 79, Eymân ve Nüzûr 24; Müslim, Tevbe 53; Ebû Dâvûd, Eymân 23; Nesâi, Eymân 37; Dârimî, Zekât 25; Muvatta’', Nüzûr ve Eymân 1; Müsned, III, 454, 456, 459, VI, 389; Ebû Lübâbe de tevbe ettiğinde Resûlüllah'a benzer sözler söylenmiş ve aynı cevabı almıştı: Müsned, III, 453, 502.
el-Cevzî dedi ki: Bu hadisler sahih kitaplarda rivâyet edilmiştir ve bunlar mutasallallahü aleyhi ve sellemvıfların malı çoğaltmanın bir hicap ve bir ceza olduğu ve malı elde tutmanın tevekküle aykırı olduğu şeklindeki kanaatlerine muhaliftir. Mal fitnesinden korkulduğu inkâr olunamaz. Pek çok kimsenin bu korku dolayısıyla maldan uzak durdukları, malın uygun yoldan toplamanın çok nadir görüldüğü, kalbin mal fitnesinden uzak durmasının az olduğu, malın varlığı ile birlikte kalbin ahireti hatırda tutmasının nadir görüldüğü inkâr olunamaz. İşte bundan dolayı mal fitnesinden korkulmuştur.
Mal kazanmaya gelince; helâl yoldan ihtiyaç kadarını kazanmakla yetinmek kaçınılmaz bir iştir. Yine helâl yoldan mal toplamak ve malı çoğaltmak maksadını güdenin ise, maksadına bakılır. Eğer bununla övünmeyi, başkalarına karşı iftihar etmeyi kastetmiş ise, bu çok kötü bir maksattır. Şayet kendisinin ve aile halkının iffetini koruyup kendisinin ve onların karşı karşıya kalacakları sıkıntılı zamanlar için saklayacak olursa, kardeşlerinin darlıklarını genişletmek, fakirleri zengin kılmak, türlü menfaatleri yapmak kastı ile bu işi yaparsa, bu maksadı dolayısıyla ona sevap verilir. Bu niyet ile onun mal toplaması pek çok itaatten daha faziletlidir.
Ashab-ı kiramın büyük bir çoğunluğunun mal toplama hususundaki niyetleri, bu konudaki maksatları güzel olduğundan dolayı kötülükten uzaktır. O bakımdan mala karşı tutkuları vardı ve mallarının artırılmasını dilemişlerdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ez-Zübeyr'e atının koşabildiği kadar bir yeri ikta olarak verince atını koşturdu, nihayet ayağa kalktı, sonra da kamçısını ileri attı, Hazret-i Peygamber de: "Kamçısının ulaştığı yere kadarını ona veriniz" diye buyurdu. Ebû Dâvûd, Harac 36.
Sa'd b. Ubade de duasında: Allah'ım, bana genişlik ver, derdi. Hazret-i Yusuf'un kardeşleri de:
"Bir deve yükü de fazladan zahire alırız" (Yusuf, 12/65) demişlerdi. Hazret-i Şuayb da Hazret-i Mûsa'ya:
"Şayet on yıla tamamlarsan o senin iyiliğindendir." (el-Kasas, 28/27) demişti. Hazret-i Eyyub'a da afiyet verilince büyük bir kitle halinde altından çekirgeler saçılmıştı. O da elbisesine doldurdukça doldurmaya çalıştı. Ona: Doymadın mı denilince: Rabbim hiç fakir senin lütfundan doyar mı? demişti. Buhârî, Ğusl 20, Enbiyâ 20, Tevhîd 35; Nesâî, Ğusl 7.
Bu, insan tabiatında yer etmiş olan bir husustur. el-Muhasibî'nin sözlerine gelince; bu bilgisizliğe delalet eden bir hatadır.
Ka'b ve Ebû Zerr ile ilgili naklettiği hadise gelince; bu imkânsızdır. Cahillerin uydurmasıdır. O kafileye (mutasallallahü aleyhi ve sellemvıflara) katıldığı için bu hadisin sahih olmadığını bilememiştir. Rivâyet tariki sabit olmamakla birlikte kısmen rivâyet edilmiştir. Çünkü onun senedinde İbn Lehia vardır İbn Lehia da tenkid edilmişir.
Yahya: Hadisi delil olmaz, demiştir. Tarihî bakımdan sahih olan ise Ebû Zerr'in hicri 25 yılında vefat ettiği, Abdurrahman b. Avf'ın ise otuz iki hicri yılında vefat ettiğidir. Buna göre Abdurrahman b. Avf, Ebû Zerr'den yedi yıl daha fazla yaşamış bulunmaktadır.
Diğer taraftan onların hadis diye zikrettikleri şeyin lâfzı, bu hadislerin uydurma olduğunu göstermektedir. Ashab-ı Kiram: Bizler Abdurrahman b. Avf için korkuyoruz, nasıl diyebilir? Malın helâl yoldan toplanmasının mubah olduğuna dair icma yok mudur?
Mubah olmakla birlikte böyle bir korku nasıl açıklanabilir? Şeriat önce bir şeye izin, vermişken sonra da bundan dolayı cezayı öngörebilir mi? Bu gerçekten az bir kavrayış ve az bir fıkhın eseridir.
Diğer taraftan hiç Ebû Zerr Abdurrahman b. Avf'a karşı çıkar mı? Abdurrahman b. Avf, Ebû Zerr kendisine yaklaşamayacak kadar ondan hayırlıdır. Onun yalnızca Abdurrahman b. Avf ile bu açıdan ilgilenmesi, ashab-ı kiramın siretini gereği gibi tetkik etmediğinin delilidir.
Çünkü Hazret-i Talha, her birisinde üç kantar bulunan üçyüz yük miras bırakmıştı. ez-Zübeyr'in malı 250.000 (dirhem) idi. İbn Mes'ûd geriye doksan bin (dirhem) bırakmıştı.
Ashab-ı kiramın pek çoğu mal kazanmış, bunları geriye bırakmıştı. Kimse de bunların bu yaptıklarına tepki göstermemişti. Onun: "Abdurrahman Kıyâmet gününde emekleyerek gidecektir" demesine gelince; bu onun hadisi bilmediğinin delilidir. Kıyâmet gününde Abdurrahman b. Avf'ın emeklemesini söylemekten Allah'a sığınırım. Ne dersiniz! İlk müslümanlardan cennete gireceklerine dair şahitlik edilen on kişiden birisi, Bedir'e katılmış ve Hazret-i Ömer'in halifeyi tayin etmek üzere tesbit ettiği şura üyelerinden birisi emekler mi?
Ayrıca bu hadisi Umare b. Zazan rivâyet etmektedir. Buhârî der ki: Kimi zaman onun rivâyet ettiği hadisler muzdariptir. Ahmed der ki: Enes'ten pek çok münker hadis rivâyet eder. Ebû Hâtim er-Râzî de der ki: Onun rivâyeti delil olmaz. Dârakutnî der ki: Zayıftır.
el-Muhasibî'nin: "Helal malı terketmek toplamaktan daha faziletlidir" sözlerine gelince; durum hiç de öyle değildir. Toplama maksadı sahih olduğu takdirde; onu toplamanın ilim adamlarına göre daha faziletli olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.
Said b. Müseyyeb şöyle derdi: Mal taleb etmeyende hayır yoktur. Mal ile borcunu öder ve yine onunla ırzını korur. Ölürse o malı kendisinden sonrakilere miras bırakır. İbn Müseyyeb geriye 400 dinar miras bırakmıştı. Süfyan es-Sevri, 200 dinar. Süfyan şöyle derdi: Mal bu zamanda bir silahtır.
Selef malı övüp durur ve karşı karşıya kalacakları sıkıntılar için fakirlere yardımcı olmak için mal toplarlardı. Aralarında bazılarının mal toplamaktan uzak durmaları, ibadetle uğraşmayı tercih etmelerinden dolayıdır. Bütün gayretlerini bu hususta bir araya toplamak istediklerinden dolayı da az mal ile kani olmuşlardır. Eğer bu kişi, şüphesiz az mal daha iyidir, deseydi haktan fazla uzaklaşmış olmazdı. Ancak o bu konuda söyledikleriyle günah işlemek mertebesine doğru yaklaşmıştır.
Derim ki: Malları korumaya ve onları görüp gözetmeye delil olan hususlardan birisi de malı korumanın ve mal için çarpışmanın mubah kılınmasıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Malı uğrunda öldürülen kişi de şehittir." Buhârî, Mezâlim 33; Müslim, îman 236; Ebû Dâvûd, Sünne 29; Tirmizî, Diyât 21; Nesâi, Tahrîmu'd-Dem 22-24; İbn Mâce, Hudûd 21; Müsned, I, 188, 189, 190, II, 163, 193, 194... İleride buna dair açıklamalar -yüce Allah'ın izniyle- Maide Sûresi'nde (5/33, 34. âyetler 13. başlıkta) gelecektir.
284
Göklerde ne var yerde ne varsa (hepsi) Allah'ındır. İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker. Kime dilerse mağfiret eder, kimi dilerse de azablandırır. Allah herşeye kadirdir.
Yüce Allah'ın:
"Göklerde ne var yerde ne varsa (hepsi) Allah'ındır" âyetinin anlamı(na dair açıklamalar) önceden geçmiş bulunmaktadır, (bk. el-Bakara, 2/116 ve 225. âyetler vs.)
Yüce Allah'ın:
"İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker" âyetine dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Bu Âyetin Anlamı:
İnsanlar yüce Allah'ın:
"İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker" âyeti hakkında beş ayrı görüş ileri sürmüşlerdir:
1- Bu görüşe göre bu âyet neshedilmiştir. Bunu İbn Abbâs, İbn Mes'ûd, Âişe, Ebû Hüreyre, en-Nehaî, Atâ, Muhammed b. Şîrîn, Muhammed b. Ka'b, Mûsâ b. Ubeyde, ashab ve tabiinden bir grup ileri sürmüştür.
Bu mükellefiyet, yüce Allah'ın:
"Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" (el-Bakara, 2/286) âyeti ile, bu zorlu durum sona erinceye kadar tam bir sene devam etti. Bu da İbn Mes'ûd, Âişe, Atâ, Muhammed b. Sirîn, Muhammed b. Kab ve başkalarının görüşüdür. Müslim'in Sahih'inde İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Yüce Allah'ın:
"İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker" âyeti nazil olunca ashab-ı kiramın kalplerine öyle bir duygu yerleşti ki, hiçbir şeyden dolayı benzeri bir duygu kalplerine girmiş değildir. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Dinledik, itaat ettik ve teslim olduk, deyiniz" buyurdu. Allah kalplerine imanı yerleştirdi daha sonra da yüce Allah şu buyrukları indirdi: "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. Kazandığı kendisine yaptığı da onun aleyhinedir. Rabbimiz, unuttuk yahut yanıldıysak bizi sorguya çekme!" Yüce Allah:
"Ben de bunu yaptım" der. "Rabbimiz bizden öncekilere yüklediğin gibi üzerimize ağır yük yükleme!" Yüce Allah:
"Ben de yaptım" diye buyurur. "Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme. Bizi affet, bize mağfiret buyur ve bize merhamet eyle. Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et." Yüce Allah da: "Yaptım" diye buyurur. " Müslim, Îman 200; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 40; Müsned, I, 233, 332 (yakın lâfızlarla).
Bir rivâyette de: Onlar bunu yapınca şanı yüce Allah bu âyeti atefsirini yapmakta olduğumuz buyruğub neshetti, daha sonra da: "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" âyetini indirdi. Buhari, Tefsir 2. SÛRE 55; Tirmizî, Tefsir 2. SÛRE 38. İleride gelecektir.
2- İbn Abbâs, İkrime ve eş-Şabî ile Mücâhid dedi ki: Bu âyet-i kerîme muhkem ve tahsis edilmiştir. Bu âyet-i kerîme gizlenmesi yasak kılınmış şahitlik ile ilgilidir. Yüce Allah bu âyet-i kerimede şahitliği gizleyip bunu içinde saklayanın hesaba çekileceğini bildirmiştir.
3- Âyet-i kerîme nefislerde başgösteren şüphe ve yakîn hakkındadır. Bunu da yine Mücâhid söylemiştir.
4- Bu âyet-i kerîme muhkemdir, umumîdir, neshedilmemiştir. Allah kullarını yaptıkları dolayısıyla da işlemeyip de içlerinde yerleşen içlerinde gizledikleri niyet ettikleri ve yapmak istedikleri şeyler dolayısıyla da hesaba çekecektir. Bunu mü’minlere bağışlayacak ve bu yapılmak istenen şeyler dolayısıyla münafıklar sorumlu tutulacaktır. Bunu Taberî bazı kimselerden nakletmiş ve İbn Abbâs'tan buna benzer bir nakilde de bulunmuştur.
Ali b. Ebi Talha'dan, o İbn Abbâs'tan, İbn Abbâs'ın bu âyetin neshedilmediğini söylediğini rivâyet etmektedir. Fakat yüce Allah bütün yaratıkları bir araya getireceğinde şöyle diyecektir: "Ben sizlere içinizde gizlediklerinizi bildireceğim." Mü’minlere gizlediklerini bildirecek, sonra onlara mağfiret edecektir. Şüphe ve tereddüt sahibi olan kimselere de içlerinde gizledikleri yalanlamayı haber verecektir. İşte yüce Allah'ın:
"Allah onunla sizi hesaba çeker, kime dilerse mağfiret eder, kimi dilerse de azaplandırır" âyetinde kastedilen budur. Yine yüce Allah'ın:
"Fakat kalplerinizin kazandığından dolayı sizi sorumlu tutar" (el-Bakara, 2/225) âyeti de böyledir. Burada şüphe ve münafıklıktan dolayı sorumlu tutar, anlamındadır.
ed-Dahhak da der ki: Allah, Kıyâmet gününde kişiye kendisi için gizli kalmadığını bildirmesi için dünyada iken neler gizlemekte olduğunu bildirecektir. Haberde şöyle denilmektedir: Şüphesiz yüce Allah kıyâmet günü şöyle buyuracaktır: Bu, gizli saklı sırların sınanan kalpteki gizliliklerin açığa çıkarıldığı bir gündür. Benim kâtiplerim sizin amellerinizden ancak görülenleri yazmışlardır. Onların muttali olmadıkları, haberdar olamadıkları ve yazmadıkları şeylere muttali olan benim. Bunları Ben size haber vereceğim ve bunlardan dolayı sizi hesaba çekeceğim. Sonra da dilediğime mağfiret edecek, dilediğime de azap edeceğim." Ardından mü’minlere mağfiret edecek, kâfirlere azâb edecektir. Bu âyet bu konuda varid olmuş en sahih rivâyettir. Bunun doğruluğuna ileride zikredilecek olan necvâ (Kıyâmet Günü Allah'ın kulu ile özel olarak konuşması)ya dair hadis delâlet etmektedir. Hadis biraz sonra zikredilecek, kaynakları da orada belirtilecektir.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğu sabittir: "Allah ümmetimin konuşup söylemedikçe yahut gereğince amel etmedikçe içlerinden geçirdiklerini affetmiştir" Buhârî, Itk 6, Talâk 11, Eymân 15; Müslim, îman 201, 202; Ebû Dâvûd, Talâk 15; Tirmizî, Talâk 8; Nesâî, Talâk 22; İbn Mâce, Talâk 14, 16; Müsned, II, 425, 474, 481, 491. hadisi ileri sürülerek buna itiraz edilemez. Çünkü biz bu konuda şöyle diyoruz:
Bu âyet dünya hükümleri hakkında yorumlanır. Sözlü olarak söylemedikçe, hükümleri kendileri için bağlayıcı olmayan boşama, köle azad etme ve satış (niyetleri) gibi. Âyet-i kerimede sözkonusu edilip kendisi dolayısıyla hesaba çekileceği belirtilen hususlar ise, ahirette olacak ve kişinin kendisiyle Allah arasında olan şeyler hakkındadır.
el-Hasan der ki: Âyet-i kerîme muhkemdir, mensuh değildir.
5- et-Taberî der ki: Başkaları da İbn Abbâs'tan nakledilen bu anlama yakın açıklamalarda bulunmuşlar, ancak onlar şunu da eklemişlerdir: İçten geçen ve insanın düşüncesinde yer eden şeylere ceza olarak verilen azap, dünya musibetleri, acıları vesair hoşlanılmayan şeyleriyle gerçekleşir. Daha sonra bu konuda Hazret-i Âişe'den bu anlama yakın bir rivâyeti senediyle zikrederler. İşte beşinci görüş budur.
Taberî de âyet-i kerimenin muhkem olup mensuh olmadığı görüşünü tercih etmektedir.
İbn Atiyye der ki: İşte doğru olan da budur. Çünkü şanı yüce Allah'ın:
"İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker" âyetinin anlamı, sizin takatiniz içerisinde ve kendi kazancınız çerçevesinde olan şeyler hakkındadır. Bu ise kalbî kanaat ve düşünce ile gerçekleşir. Âyet-i kerimenin lâfzının kapsamına, gelip geçen düşüncelerin de girmesi mümkün olduğundan dolayı, ashab-ı kiram da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de bundan dolayı korkmuş ve çekinmişlerdir.
Yüce Allah ise öbür âyet-i kerîme ile bununla neyi murad ettiğini beyan etmiş, bu âyet-i kerimeyi tahsis etmiş ve bunun hükmünü, hiçbir kimseye takatinden; fazlasını yüklemeyeceğini dile getirmek suretiyle nass ile belirtmiştir.
İçten gelip geçen düşünceler ise bu kabilden değildir, onların önlenmesi de insanın gücü çerçevesinde değildir. Aksine bunlar insanın karşı koyamadiği duygulardır ve fiilen kazandığı şeylerden değildir. İşte sonra gelen âyet-i kerimenin açıklaması ile kurtuldular, sıkıntıları da açılmış oldu.
Âyet-i kerimenin geri kalan kısmı ise muhkemdir ve onda nesh sözkonusu değildir. Nesih olmadığını ortaya koyan hususlardan birisi de âyet-i kerimenin haber kipinde oluşudur.
Haberler hakkında ise nesih sözkonusu olmaz. Herhangi bir kimse burada neshin var olduğu kanaatinde olursa, âyet-i kerimeden korkup dehşete kapıldıkları vakit ashab-ı kiram hakında sözkonusu olan hükmün de onun için sözkonusu olması gerekir. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashab-ı kirama söylediği: "Dinledik ve itaat ettik, deyiniz" sözünden anlaşılmaktadır. Bu, onlara bu hâl üzerinde sebat göstermeleri, buna bağlı kalmaları ve mağfiret etmesi için Allah’ın lütfunu beklemek üzere sebat etmelerine dair bir emirdir. Eğer bu hüküm bu şekilde kabul edilecek olursa, bunda neshin vaki olduğu iddiası sahih olur. O takdirde âyet-i kerîme yüce Allah'ın:
"Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa onlar ikiyüz kişiye galip gelirler" (el-Enfal, 8/65) âyetine benzer. Bu âyetin da lâfzı haberdir. Ancak bunun anlamı: Siz bu sınıra bağlı kalıp riâyet ediniz, bunun üzerine sebat gösteriniz ve buna göre sabrediniz, şeklindedir.
Daha sonraları ise bu nesh olundu. Bildiğim kadarıyla bütün insanlar (ilim adamları) cihada dair bu âyet-i kerîme, ikiyüz kişiye karşı yüz kişinin sabır ve sebat göstermesini ifade eden âyet ile nesh olunmuştur. İbn Atiyye der ki: Bakara Sûresi'ndeki bu âyet-i kerîme ise buna en çok benzeyen âyet-i kerimedir.
Şöyle de denilmiştir: Âyet-i kerimenin âyetinde takdirî ifade ve kayıtlama vardır. Bunun takdiri şöyledir: Dilerse ondan dolayı Allah sizi hesaba çeker.
Bu görüşe göre nesih sözkonusu olmaz. en-Nehhâs da der ki: âyet-i kerîme hakkında söylenen en güzel ve âyetin zahirine en yakın açıklama İbn Abbâs'ın bunun umum olduğunu söylemesidir. Diğer taraftan bu âyete en yakın açıklamayı İbn Ömer'in necvâ'ya agizli konuşmayab dair rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfidir. Bu hadisi Buhârî, Müslim ve başkaları rivâyet etmiştir. Lâfzı Müslim'e ait şekliyle Hadîs-i şerîf şöyledir:
İbn Ömer dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kıyâmet günü mü’min aziz ve celil olan Rabbine yaklaştırılır. Nihayet Allah onu kendi gölgesi (veya rahmeti) altına alır. Ona günahlarını tek tek söyletir. Biliyor musun? der. O: Evet Rabbim biliyorum, der. Allah: Dünyada iken bunları Ben senin için gizledim.
Bugün de bu günahları Ben sana bağışlıyorum, der. Daha sonra ona hasenatının yazılı olduğu sahife verilir. Kâfirlerle münafıklara gelince bütün insanların önünde onlar hakkında: İşte bunlar Allah'a iftira eden, yalan söyleyenlerdir, diye seslenilir." Buhârî, Tefsir 11. sûre 5, Mezâlim 2, Edeb 60, Tevhîd 36; Müslim, Tevbe 52; İbn Mâce, Mukaddime 13; Müsned, II, 74, 105
Şöyle de denilmiştir: Âyet-i kerîme mü’minler arasından kâfirleri veli adost, sırdaş, yöneticib edinenler hakkında nazil olmuştur. Yani; ey mü’minler! Sizler içinizdeki kâfirleri veli edinme duygusunu açıklasanız da gizleseniz de onunla Allah sizi hesaba çekecektir.
Bu açıklamayı el-Vakıdî ve Mukâtil yapmıştır. Buna da Âl-i İmrân Sûresi'nde yer alan yüce Allah'ın:
"De ki: Göğüslerinizde olan akâfirleri veli edinmeyib gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir." (Âl-i İmrân, 3/29) âyetini delil göstermişlerdir. Bu âyetin (3/29. âyetin) kâfirleri veli edinmekten söz ettiğine delalet eden de bundan önce yer alan: "Mü’minler mü’minleri bırakıp kâfirleri veli edinmesinler" (Âl-i İmrân, 3/28) âyetidir.
Derim ki: Âyet-i kerimenin bu anlama gelmesi uzak bir ihtimaldir. Çünkü âyetin akışı bunu gerektirmemektedir. Ancak Âl-i İmrân Sûresi'ndeki âyetin bu anlama uyduğu ise gayet açıktır. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah'tır. ;
Süfyan b. Uyeyne şöyle demiştir: Bana ulaştığına göre peygamberler kavimlerine: "Göklerde ne var yerde ne varsa Allah'ındır. İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker. Kime dilerse mağfiret eder, kimi dilerse de azaplandırır" âyetini tebliğ ederlerdi.
2- Kıraate ve Bazı Lâfızlara Dair Açıklamalar:
Yüce Allah'ın:
"Kime dilerse mağfiret eder, kimi dilerse de azaplandırır" âyetini İbn Kesîr, Nâfi, Ebû Amr, Hamza ve el-Kisaî şartın cevabına atıf olmak üzere: "Mağfiret eder, azaplandırır" fiillerinin sonunu sakin okumuşlardır.
İbn Âmir ve Âsım ise her iki fiili de kat' olmak üzere merfu okumuşlardır. Yani o, mağfiret eder ve azaplandırır, demektir.
İbn Abbâs, el-A'rec, Ebû'l-Âl-iyye ve Âsım b. Cehderi de bir ( ot ) edatını takdir ederek, her iki fiili de mansûb okumuştur.
Ancak bunun gerçek şekli, manaya atfolduğudur. Yüce Allah'ın:
"O verdiğini ona kat kat artırır" (el-Bakara, 2/245) âyetinde olduğu gibi. Buna dair açıklamalar ise önceden (2/245. âyet 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Ancak lâfza atfedilmesi, benzerlik dolayısıyla daha güzeldir. Buna göre Kurtubî, İbn Kesîr, Nafi', Ebû Amr, Hamza ve Kisâî'nin kıraatinin daha uygun olduğunu kabul etmektedir. Şairin şöyle dediği gibi:
"Ne zaman senden bir söz bellerse
Konuşur ve sana akıllıca cevap verir."
en-Nehhâs da der ki: Talha b. Mûsarrif'ten, bedel olmak üzere "fâ" harfi olmaksızın: " Allah onunla sizi hesaba çeker... mağfiret eder" diye okuduğu da rivâyet edilmiştir.
İbn Atiyye der ki: el-Cu'fi ve Hallad da böyle okumuşlardır. İbn Mes’ûd'un Mushaf'ında da böyle olduğu rivâyet edilmiştir.
İbn Cinnî der ki: Bu şekildeki kıraat "sizi hesaba çeker" âyetinden bedeldir ve hesaba çekmenin tefsiri mahiyetinde bir cümledir. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi:
"Yavaş olun Şeybanoğulları size tehdidimin bir kısmı
İle yarın karşı karşıya geleceksiniz:
Atlılarım Sefevan tepesindedir
Savaştan yan çizmeyen güzel atlarla karşı karşıya kalacaksınız
Oldukça sıkışık ve dar yerlerde oldukları vakit."
İşte burada da (ikinci beyitteki ifadeden) bedel gelmiştir. Ve şair fiili tekrarlamıştır. Çünkü asıl anlatılmak istenen ondan sonra söylenecek olan sözlerdir.
en-Nehhâs der ki: Eğer "fâ" harfi olmasaydı merfu okunması cezmden de güzel olur ve o takdirde hal mahallinde olurdu. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Her ne vakit ona gidersen, akşamleyin parlayan ateşine doğru gidersen;
En iyi ateşi bulursun ve yanında en hayırlı ateş yakan olduğu halde."
285
Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene îman etti. Mü’minler de. Her biri Allah'a, Onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine îman etti. Peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırmayız. "Dinledik, itaat ettik. Rabbimiz! Senden mağfiret dileriz ve dönüş ancak Sanadır" dediler.
Bu âyetlere dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:
1- Bu Âyetlerin Nüzul Zamanı, Şekli ve Mânâları:
Yüce Allah'ın: "Peygamber kendisine Rabbinden indirilene îman etti" âyeti el-Hasen, Mücâhid ve ed-Dahhak'tan rivâyet edildiğine göre bu âyet-i kerimeanin nüzulüb Miraç kıssasında sözkonusu olmuştur. İbn Abbâs'tan gelen bazı rivâyetlerde de böyle belirtilmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Kur'ân-ı Kerîm'in tamamını Cebrâîl (aleyhisselâm) Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a indirmiştir. Ancak bu âyet müstesnadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Miraç gecesinde bu âyet-i kerimeyi bizzat işitmiştir. Bazıları da: Miraç kıssasında böyle birşey olmamıştır, derler. Çünkü Miraç gecesi Mekke'de olmuştur, bu sûre ise bütünüyle Medine'de inmiştir. Bunun miraç gecesi vahyolunduğunu söyleyenler olayı şöyle anlatırlar: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) miraca çıkıp semavatta Hazret-i Cebrâîl ile birlikte oldukça yüksek biryere ulaştı. Nihayet es-Sidretu’l-Müntehâ'yı da geçince Cebrâîl ona: Ben ileri geçemem. Senden başka da bu yeri geçme emri kimseye verilmiş değildir, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah'ın dilediği yere ulaşıncaya kadar orayı aşıp gitti.
Hazret-i Cebrâîl ona: Rabbine selam ver, diye işarette bulununca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): Bütün selamlar, salatlar ve iyi ameller (tayyibât) yalnız Allah'ındır, dedi. Yüce Allah da: Selam sana ey Peygamber, Allah'ın rahmeti ve bereketleride (üzerine olsun), diye buyurdu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetinin de bu selamdan bir pay sahibi olmasını istediğinden şöyle buyurdu: Selam bize ve Allah'ın salih kullarına. Bunun üzerine Hazret-i Cebrâîl ve bütün semavat ehli şöyle dediler: Şehadet ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür. Yüce Allah da ameli mükâfatla karşılayacağı anlamında: "Peygamber Rabbinden kendisine indirilene îman etti" yani tasdik etti, diye buyurdu.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şeref ve fazilete ümmetinin de ortak olmasını istediğinden şöyle buyurdu: "Mü’minler de her biri Allah'a, onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine îman etti. Peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırmayız." Yani onlar biz bütün peygamberlere îman ettik, derler. Onlardan herhangi birisini inkâr etmeyiz. Yahudilerle hıristiyanların ayrım gözettiği gibi ayrım gözetmeyiz. Bunun üzerine Rabbi Hazret-i Peygamber'e: İndirmiş olduğum bir âyeti kabulleri (karşılamaları) nasıl oldu? diye sordu. Bununla kastettiği ise: "İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de..." âyetidir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Dinledik, itaat ettik. Rabbimiz, Senden mağfiret dileriz ve dönüş ancak sanadır dediler." Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez." Yani takatinden başkasını yüklemez. Takatinden aşağısı diye de açıklanmıştır. Hayır kabilinden "kazandığı kendisine" şer kabilinden "yaptığı da onun aleyhinedir."
Bu sırada Cebrâîl şöyle dedi: Dile, dileğin sana verilecektir. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Rabbimiz, unuttuk" yani bilmedik "yahut yanıldıysak" yani kasten kötülük işlediysek "bizi sorguya çekme."
Şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Eğer bizler unutarak veya hata işleyerek amel edersek bizi sorumlu tutma. Cebrâîl ona: Bu, isteğin sana verilmiştir. Ümmetinden hata ve unutma(nın sorumluluğu) kaldırılmıştır. Başka birşey iste.
Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi üzerimize ağır yük yükleme." Daha öncekilere Allah zulümleri sebebiyle hoş ve temiz şeyleri haram kılmıştı.. Onlar geceleyin bir günah işledikleri vakit bunun kapıları üzerine yazıldığını görürlerdi. Üzerlerindeki namaz vakti sayısı elli idi. Allah bu ümmetin yükünü hafifletti ve elli vakit namazı farz kıldıktan sonra daha da aşağıya indirdi.
Daha sonra Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme." Şöyle demek istiyor: Altından kalkamayacağımız amelleri bizden isteyerek bize ağırlık verme, o takdirde Sen bize azap edersin. Bize zor gelecek ameller yükleme, anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü elli vakit namaz kılmaları emrolunmuş olsaydı bunu yapabilirlerdi, fakat onlara zor ve ağır gelirdi. Bunu devamlı kılmak gücüne sahip olamazlardı.
"Bize" bütün bunlardan "günahlarımızı bağışla." Şu şekilde de açıklanmıştır: "Bizi" meshten (başka yaratıklara dönüştürülmekten) "affet. Bize" hasften (yerin dibine geçirilmekten) "mağfiret buyur. Ve bize" kazften (gökten gelen azaptan) "merhamet eyle." Çünkü geçmiş ümmetlerin kimisine mesh, kimisine hasf, kimisine de kazf isabet etmişti.
Daha sonra şöyle buyurmaktadır: "Sensin bizim mevlâmız." Gerçek dostumuz ve koruyucumuz. "Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et." Ve Hazret-i Peygamber'in bu duası kabul buyuruldu.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan: "Bir aylık mesafeden korku ile bana yardım olundu"' Buhârî, Teyemmüm 1, Salât 56; Müslim, Mesâcid 3; Nesâî, Gusl 26; Dârimî, Salât 111, Siyer 29; Müsned, III, 304, IV, 416, V, 248, 256. dediği rivâyet edilmiştir. Denildiğine göre gaziler ihlaslı bir niyet ile yurtlarından çıkıp Savaş davullarını vurduklarında dört bir yandan bir aylık mesafe uzaklıkta kâfirlerin kalplerine korku ve heybet düşer. Onların Savaşa çıktıklarını ister bilsinler, ister bilmesinler.
Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), miracdan geri dönünce ümmetine bunu bildirsin diye bu âyet-i kerimeleri yüce Allah vahiy yoluyla indirdi.
Bu âyet-i kerimenin bir başka tefsiri daha vardır. ez-Zeccâc der ki: Yüce Allah bu sûrede namazın ve zekâtın farz olduğunu zikredip haccın hükümlerini, ay halinin, boşamanın, ilânın hükümlerini beyan edip peygamberlerin kıssalarını anlatıp faizin de hükmünü açıkladıktan sonra: "Göklerde ne var yerde ne varsa Allah'ındır" diyerek kendi azametini sözkonusu etti. Daha sonra Peygamberinin tasdikini, arkasından da mü’minlerin bütün bunları tasdikini sözkonusu ederek: "Ve Peygamber kendisine Rabbinden indirilene îman etti..." diye buyurdu. Yani Allah'ın Rasûlü sözü geçen bütün bunları tasdik etti. Aynı şekilde mü’minlerin hepsi de Allah'ı, meleklerini, kitaplarını ve rasûllerini tasdik etti.
Bu Âyetin Nüzul Sebebi:
Denildiğine göre bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi, ondan önce yer alan:
"Göklerde ne var yerde ne varsa (hepsi) Allah'ındır. İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker. Kime dilerse mağfiret eder, kimi dilerse de azaplandırır. Allah her şeye kadirdir" (mealindeki) âyet-i kerimesidir. Bu âyet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a indirilince durum Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabına çok ağır geldi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gelip dizleri üstüne çöktüler ve: Ey Allah'ın Rasûlü dediler. Namaz, oruç, cihad, sadaka gibi gücümüzün yettiği amellerle mükellef tutulduk. Allah bize bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu. Biz bunun altından kalkamıyoruz. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sizler de sizden önceki iki kitap ehli gibi dinledik ve isyan ettik, mi demek istiyorsunuz? Bunun yerine: Dinledik itaat ettik. Rabbimiz, Senden mağfiret dileriz. Ve dönüş ancak Sanadır" deyiniz. Onlar da: Dinledik, itaat ettik, Rabbimiz senden mağfiret dileriz ve dönüş ancak sanadır" dediler. Bu buyrukları okumaya başlayınca dilleri buna alıştı. (İtaate boyun eğdi). Bunun akabinde de yüce Allah:
"O peygamber kendisine Rabbinden indirilene îman etti. Mü’minler de. Her biri Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine îman etti. Peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırmayız. Dinledik itaat ettik. Rabbimiz Senden mağfiret dileriz ve dönüş ancak Sanadır, dediler" âyetini indirdi. Onlar bunu yapınca yüce Allah (az önce sözü geçen) o âyeti neshederek şu âyeti inzal buyurdu:
"Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. Kazandığı kendisine yaptığı da onun aleyhinedir. Rabbimiz, unuttuk ya da yanıldıysak bizi sorguya çekme." Yüce Allah:
"Evet, (öyle yapacağım)" diye buyurdu.
"Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi üzerimize ağır yük yükleme!" Yüce Allah:
"Evet (öyle yapacağım)" diye buyurdu.
"Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme" Yüce Allah:
"Evet (öyle yapacağım)" diye buyurdu.
"Bizi affet, bize mağfiret buyur ve bize merhamet eyle. Sensin bizim mevlamız, kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et." Yüce Allah:
"Evet (yapacağım)" diye buyurdu. Bu hadisi Müslim, Ebû Hüreyre'den rivâyet etmiştir. Müslim, Îman 199; Müsned, II, 412.
İlim adamlarımız der ki: Hadisin bundan önce kaydedilen rivâyetinde
"evet yaptım" (el-Bakara, 2/284. âyet 1. başlıkta) denilmesi, burada ise "evet" diye buyurulması Hadîs-i şerîfin mana yoluyla nakledilebileceğine delildir. Buna dair açıklamalar önceden geçmiştir.
Nihayet ashab: Dinledik ve itaat ettik, demeye koyulunca yüce Allah bu âyet-i kerimede onları övdü ve güzel bir şekilde onlardan söz etti. İçlerinden geçirecekleri düşünceler hususundaki zorluğu da kaldırdı. İşte bu da itaatin ve yalnızca Allah'a bağlanmanın meyvesidir. İsrailoğulları hakkında ise bunun tam zıddı sözkonusu olmuştur. Onlar yerilmiş, zillet, miskinlik, topraklarından sürülme gibi oldukça zorluklarla maruz bırakılmıştır. Çünkü onlar: İşittik ve isyan ettik demişlerdi. İşte bu da isyanın Allah'a karşı diklenmenin sonucudur. Allah lütuf ve keremiyle bizleri intikamından azabından, muhafaza buyursun.
Hadîs-i şerîfte nakledildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle denilmiş: Sabit b. Kays b. Şemmas'ın evi her gece kandillerle aydınlatılıyor. O: "Herhalde Bakara Sûresi'ni okuyor olmalıdır" diye buyurdu. Sabit'e durum sorulunca şöyle dedi: Bakara Sûresi'nden "Amenerrasûlü..."yü okudum. Bu âyet, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashab-ı kiramı, Allah'ın kendilerine vedettiği şekilde içlerinde gizlediklerinden dolayı hesaba çekilecekleri bildirilince, bunun kendilerine ağır gelmesi üzerine nazil oldu. Onlar bunun kendilerine ağır geldiğinden Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şikâyette bulununca o da şöyle dedi: "Galiba sizler İsrailoğullarının söylediği gibi işittik ve isyan ettik diyeceksiniz." Onlar, hayır işittik ve itaat ettik, dediler. Bunun üzerine yüce Allah onları övmek üzere:
"O peygamber kendisine Rabbinden indirilene îman etti..." âyetini indirdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Zaten onlara îman etmek yaraşır" diye buyurdu. Hâkim, Müstedrek, II, 315.
2- Îman:
Yüce Allah'ın:
"Îman etti" âyeti tasdik etti, demektir. Buna dair açıklamalar önceden geçmiştir.
İndirilen ise Kur'ân-ı Kerîm'dir. İbn Mes'ûd da: "Mü’minler de her biri Allah'a... îman ettiler" âyetini: "Mü’minler de îman etti, her biri Allah'a.... îman etti" diye okumuştur. Bunun Kur'ân-ı Kerîm'den başka anlamına göre "îman ettiler" diye çoğul olarak okunması caizdir. Nafi', İbn Kesîr ve Ebû Bekr'in rivâyetinde Âsım ile İbn Amir "Kitaplarına diye çoğul olarak okumuşlardır. Ancak et-Tahrim Sûresi'nde (66/12. âyette) tekil olarak "kitabına" anlamında: diye okumuşlardır. Ebû Amr ise, hem burada hem de et-Tahrim Sûresi'nde çoğul olarak "kitaplarına" diye okumuştur. Hamza ve el-Kisaî, her iki yerde de tekil olarak "Kitabına" diye okumuşlardır.
Çoğul okuyan kimse "kitap" kelimesinin çoğulunu kasteder. Tekil okuyan ise Allah tarafından indirilmiş bulunan yazılı her şeyi ifade eden masdarı kastetmiş olur. Yine tekil okuyanların okuyuşuna göre çoğulun kastedilmesi de mümkündür. O takdirde "el-Kitap" cins ismi olur ve böylelikle her iki kıraat birbirine eşit olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Allah peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderdi ve beraberlerinde...kitabı indirdi." (el-Bakara, 2/213)
Çoğunluk "sin" harfini ötreli olarak "Peygamberlerine" diye okumuşlardır. Kur'ân-ı Kerîm'de geçen çoğul olarak: " Peygamberlerimiz, Peygamberleriniz, peygamberlerin" âyetini da bu şekilde (yani "sin" harfini ötreli olarak) okumuşlardır. Ancak Ebû Amr'dan, onun "Peygamberlerimiz, peygamberleriniz"i "sin" harfini sakin olarak okuduğu rivâyet edilmiştir.
Peygamberlerin" kelimesini ise hem ötreli hem de sakin olarak okuduğu rivâyet edilmiştir.
Ebû Ali der ki: "Peygamberlerin" âyetini ötreli olarak okuyanların okuyuşu, kelimenin aslına uygundur. Bunu sakin olarak okuyan kimse ise benzer şekilde fakat tekil kelimeleri sakin okuduğu gibi okur. Boyun, çadırı kazığa bağlayan ip, kelimelerinde olduğu gibi. Tekil kelimeler bu şekilde sakin okunduğuna göre daha ağır olan çoğul kelimelerin de böyle olması daha uygundur.
Mekkî de bu anlamda açıklamalarda bulunmuştur. İnsanların Cumhûru (çoğunluğu) "nun" harfi ile: "Ayırmayız" diye okumuşlardır. Yani ayırmayız derler, demektir. Burada "demek" hazfedilmiştir. Bu kelimenin hazfi çokça rastlanılan bir durumdur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Melekler de her kapıdan onların yanına girip., selam sizlere..." (er-Rad, 13/23) Yani selam sizlere derler demektir. Yine:
"Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Rabbimiz Sen bunları boşuna yaratmadın." (Âl-i İmrân, 3/191). Yani, Rabbimiz.. derler, demektir. Ve buna benzer diğer buyruklarda da böyledir.
Saîd b. Cübeyr, Yahya b. Ya'mer, Ebû Zür'a b. Amr b. Cerir ve Yakub ise "ya" harfiyle: Hiç biri ayırım gözetmez, anlamında okumuşlardır. Harun der ki: Bu kelime, İbn Mes'ûd'un kıraatinde Ayrım gözetmezler" şeklindedir.
Yüce Allah'ın burada: "Hiç birini diğerinden" diye tekil olarak "hiç birilerini" anlamına gelecek şekilde: diye çoğul buyurulmaması "hiçbir"in aynı şekilde tekili de çoğulu da kapsaması dolayısıyladır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"O zaman da sizden hiç bir kimse ondan bunu engelleyiciler olamazsınız." (el-Hakka, 69/47) Burada "engelleyiciler" "kimse"nin sıfatıdır. Çünkü bu kelime çoğul anlamını ifade etmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmaktadır: "Ganimetler siyah başlı olup da sizden başka kimseye helâl kılınmış değildir" Tirmizî, Tefsir 8. sûre 7. diye buyurmuştur. Ru'be de şöyle demektedir:
"İnsanların işleri senin itaatine göre düzenlenirse
Senden başka kimseden korkmazlar."
Bu âyet-i kerimenin anlamı da şudur: Mü’minler bir kısmına îman edip bir kısmını inkar eden yahudi ve hıristiyanlar gibi değildir. Hâkim, Müstedrek, II, 315.
3- Huzuruna Varılacak Olan Allah'ı Dinleyip İtaat Etmek:
Yüce Allah'ın:
"Dinledik, itaat ettik., dediler" âyetinde bir hazif vardır. Bizler kabul edenlerin işitmesi gibi işittik, demektir. "İşittik" kelimesinin "kabul ettik" anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim: "Allah kendisine hamdedeni işitti" denildiği vakit "onun hamdini kabul etti" denilmektedir. O takdirde bu âyette hazf sözkonusu değildir. Kısacası, bu sözü söyleyenin öğülmüş olmasını gerektirmektedir. İtaat, verilen emri kabul etmek demektir.
"Senden mağfiret dileriz": anlamındaki âyeti "küfran ve hüsran" gibi bir masdardır. Bu âyette amil olan ise mukadder bir fiildir. Bunun takdiri ise bize mağfiretini ihsan et (anlamında) şeklindedir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. Başkaları ise takdiri: Senden mağfiretini isteriz (anlamında) şeklindedir, derler.
"Dönüş ancak Sanadır" âyeti ise öldükten sonra dirilmeyi ve yüce Allah'ın huzurunda durmayı ikrar ve kabulü ifade eder. Bu âyet-i kerîme nazil olunca Hazret-i Cebrâîl'in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: "Allah sana ve ümmetine övgüde bulunmaktadır. Dilekte bulun sana verilecektir" dedi, bunun üzerine sûrenin sonuna kadar bulunan buyruklarla dileğini ifade etti. Ebû Dâvûd, Edeb 88; Tirmizî, Ru'yâ 8; İbn Mâce, Ta'biu'r-Ruyâ 8; Müsned, I, 216, 246, II, 504. Burada arpaya düğümlemeleri emrolunacak olanların suret yapanlar değil, yalan rüya uydurup anlatanlar olacakları belirtilmektedir. Suret yapanlara ise, suretlerine ruh vermeleri emredilecektir. (Bk. Müsned, belirtilen yerler).
286
Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. Kazandığı kendisine, yaptığı da onun aleyhinedir. Rabbimiz unuttuk yahut yanıldıysak bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi üzerimize ağır yük yükleme! Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükletme! Bizi affet, bize mağfiret buyur ve bize merhamet eyle! Sensin bizim mevlâmız. Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et!
4- Allah'ın İnsanlara Teklifi:
Yüce Allah'ın:
"Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" âyetinde geçen teklif: İnsana zor ve ağır gelen şeyi emretmek, demektir. Tekellüf zor olan bir işin altına girmek, onu omuzlamaya çalışmak demektir. Bu açıklamaları el-Cevherî nakletmiştir.
Gücün yetmesi (el-Vus'): Takat ve imkân anlamındadır.
Bu, kat'î bir haberdir. Yüce Allah, bu âyetin nüzulünden itibaren, ister kalbin ister azaların yerine getireceği türden olsun, kullarını mükellef tutacağı her bir amelin, mutlaka mükellefin gücü çerçevesinde, idrâk ve bünyesinin kaldırabileceği boyutlarda olacağını açıkça nassa bağlamaktadır. İşte bu âyet ile müslümanların içlerinden geçip giden duygular ile ilgili kanaatlerinden dolayı içine düştükleri sıkıntı açılmış oldu.
Ebû Hüreyre arab'ın naklettiği de bu âyet-i kerimenin anlamını ifade eder. O der ki: Cafer b. Ebi Talib müstesna hiçbir kimsenin annesinin beni doğurmuş olmasını arzulamış değilim. Bir gün aç olduğum halde Cafer'in arkasından gidiyordum. Evine varınca evinde etrafında ufak tefek artıklar kalmış bir yağ tulumundan başka birşey bulamadı. Onu önümde yardı. Onda bulunan yağı ve kaynatılmış hurma pekmezini sıyırmaya başladık. Bu arada şu beyiti okuyordu:
"Allah hiçbir kimseye gücünden fazlasını yüklememiştir
Ve hiçbir kimse cömertlik edip elinden bulunandan başkasını veremez."
Hâkim, Müstedrek, II, 315.
5- Teklif-i mâ lâ yutak (Güçten Fazlasının Teklif Edilmesi):
İnsanlar dünya ahkâmı hususunda güç yetirilemeyen şeylerin teklif edilmesinin câiz olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bununla birlikte şeriatte böyle bir mükellefiyetin bulunmadığını ve bu âyet-i kerimenin de böyle bir teklifin olmadığını ilan ettiğini ittifakla kabul ederler.
Ebû'l-Hasan el-Eş'arî ve kelamcılardan bir topluluk şöyle demektedir: Güç yetirilemeyen teklif aklen caizdir (mümkündür) ve bu şeriatin öngördüğü akaid esaslarından herhangi bir şeye aykırı düşmez. Böyle bir teklif (olduğu takdirde) mükellefin azâb edilmesine ve bunun kat'î olacağına bir emare olur. Buna benzer bir teklif ise Suret yapanların (Hadîs-i şerîfte belirtildiği şekilde) bir arpayı düğümlemekle mükellef tutulması buna benzer.
Bunun câiz olduğunu kabul edenler Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın risaletinde vaki olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir kesim bu Ebû Leheb olayında gerçekleşmiştir. Çünkü ona şeriatin bütününe îman etme teklif edildiği halde; yine Şeriatin bir hükmü ile onun îman etmeyeceği bildirilmiştir. Çünkü onun hakkında iki elinin kuruması ve cehennemi boylaması hükmü verilmiştir. Bu ise onun îman etmeyeceği anlamına gelir. Bir taraftan o îman etmekle mükellef tutulurken, diğer taraftan etmemekle mükellef tutulmuştur.
Bir kesim de şöyle demiştir: Böyle birşey katiyyen vaki olmamıştır. Bu konuda icma olduğu da nakledilmiştir. Yüce Allah'ın:
"Alevli bir ateşe girecektir" (Tebbet, 111/3) âyeti eğer bu haliyle ölürse böyle olacaktır, anlamındadır. Bunu da İbn Atiyye nakletmiştir.
"Teklif etmek" fiili iki mef'ûle taaddî eder (geçiş yapar). Bunlardan bir tanesi mahzuftur. Bunun takdiri de bir ibadet veya bir şey olabilir. Şanı yüce Allah, bizim üzerimizdeki lütuf ve in'amı ile bize tek kişinin on kişiye karşı sebat göstermesi, insanın vatanından hicret edip çıkması, ailesinden vatan ve alışkanlıklarından ayrılması gibi ağır ve zor şeylerle mükellef tutsa bile, hiçbir zaman oldukça ağır gelen meşakkatli işlerle acı ve ıstırap veren şeylerle -bizden öncekileri kendilerini öldürmek, elbise ve tenlerinde sidiğin değdiği yerleri kesmek gibi mükellefiyetlerle- yüklü tutmamıştır. Aksine bizim için kolaylaştırmış, bize acımış, üzerimizden ağırlıkları ve bizden öncekilerin boynuna koymuş olduğu prangaları kaldırmıştır. O bakımdan Allah'a hamdederiz, minnet O'nadır, lütuf ve nimet O'ndandır.
6- Kazandıklarınız Lehinize veya Aleyhinizedir:
Yüce Allah'ın:
"Kazandığı kendisine yaptığı da onun aleyhinedir" âyetinde hasenat ve seyyiâtı kastetmektedir. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Müfessirlerden bir topluluk da bu görüştedir ve bu konuda aralarında görüş ayrılığı yoktur. Bunu da İbn Atiyye belirtmiştir. Bu âyet, yüce Allah'ın:
"Hiçbir yük yüklenici bir diğerinin yükünü yüklenmez..." (el-En'am, 6/164);
"Herkesin kazandığı yalnız kendi aleyhinedir" (el-En'am, 6/164) âyetine benzemektedir.
İnsanın iradesi olmaksızın içinden gelip geçen duygular ve benzeri şeyler ise, insanın kazandığı şeyler arasında yer almaz. Hasenat ile ilgili tabir, onları kazanınca insan sevinip neş'elendiğinden dolayı" Kendisine, lehine" diye gelmiştir. Ve böylelikle bunlar âdeta onun mülkiyetine izafe edilmektedir. Seyyiâtı ifade etmek için ise ağırlıklar, ağır yükler ve zor taşınabilir şeyler oldukları için Aleyhinedir" tabiri kullanılmıştır. Bu, kişinin: Benim malım vardır ve üzerimde borç vardır" demesine benzer.
"Kazanmak" fiili değişik kalıplarda kullanılmak suretiyle sözün akışına da güzellik kazandırılmıştır. Tıpkı:
"Bundan ötürü o kâfirlere mühlet ver. Onlara azıcık bir mühlet ver" (et-Tarık, 86/17) âyetinde olduğu gibi.
İbn Atiyye der ki: Bu âyetten ben şunu anlıyorum: Hasenat, herhangi bir zorlanma ve sıkıntı olmaksızın kazanılan şeyler arasında yer alır. Çünkü bunları kazanan kimse, yüce Allah'ın tesbit ettiği yolun ve şeriatinin çizgisi üzerindedir. Seyyiât ise mübalağa ifade eden bir kip ile kullanılarak, zorlukla kazanıldığına işaret edilmek istenmektedir. Çünkü bu günahları kazanan kimse, yüce Allah'ın yasak perdesini delmekte, bu perdeyi aşarak günahlara ulaşmaktadır. İşte böyle bir anlam dolayısıyla bu âyet-i kerimede aynı fiilin farklı şekilde gelmesi gerçekten güzeldir.
7- Kulların Fiilleri Hakkında Kullanılması Gereken Uygun Tabir:
Bu âyet-i kerimede İmâmlarımızın, kulların fiilleri hakkında: "Kesb ve iktisâb" fiillerini kullandığının doğru olduğuna delil vardır. Bundan dolayı fiilleri hakkında "yarattı ve yaratıcı" kelimeleri kullanmamışlardır. Bu konuda bu kelimeleri kullanan cür'etkâr bid'atçilere muhalif tutum izlemişlerdir.
İmâmlarımız arasından bunu kul hakkında kullanıp kulun fail olduğunu belirtenler ise, katıksız mecazî anlamıyla kullanmışlardır.
el-Mehdevî ve başkası der ki: Âyetin, kimse kimsenin günahından dolayı sorgulanmaz manasına olduğu da söylenmiştir. İbn Atiyye ise der ki: Bu, aslında doğru bir sözdür. Fakat bu âyet-i kerimeden değil, başkasından anlaşılan bir gerçektir.
8- Bu Âyetten Kısasa Dair Çıkartılan Hükümler:
el-Kiya et-Taberî der ki: Yüce Allah'ın:
"Kazandığı kendisine, yaptığı da onun aleyhinedir" âyeti başkasını ağır bir cisim ile yahut boğarak veya suda boğmak suretiyle öldürenin, kısas ya da diyet ödeyerek cezalandırılacağına delildir. Ve bu, böyle bir maktulün diyetini katilin akilesi öder, diyenlerin görüşlerine muhaliftir. Çünkü bu görüş zahire aykırıdır. Ayrıca kısasın, babadan sakıt olduğuna delildir. Ancak bu, katilin ortağından sakıt olmasını gerektirmez. Ayrıca bu âyet akıllı bir kadının, bir delinin kendisiyle zina etmesine fırsat verdiği takdirde ona haddin uygulanması gerektiğine de delildir.
Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî der ki: "Bizim ilim adamlarımız, bu âyet-i kerimenin Ebû Hanîfe'ye hilafen baba ile ortak bir şekilde cinayet işleyene kısas uygulanacağına delil olduğunu zikretmişlerdir. Aynı şekilde hata yoluyla öldürenin ortağına da -Şâfiî ve Ebû Hanîfe'ye hilafen kısas uygulanacağını söylemişlerdir. Çünkü bunların her birisi öldürme fiilini kazanmıştır. Derler ki: Üzerine kısas düşmeyen kimsenin, kısas düşen kimse ile ortaklaşa cinayet işlemesi, şüphe dolayısıyla bertaraf edilmesi gereken hadlerin bertaraf edilmesi için şüphe teşkil etmez."
9- Unuttuk ya da Yanıldıysak Bizi Sorgulama:
Yüce Allah'ın:
"Rabbimiz, unuttuk ya da yanıldıysak bizi sorguya çekme" âyetinin anlamı şudur: Bu iki halde veya birisine göre işleyeceğimiz günahları affet. Hazret-i Peygamber'in şu âyetinde olduğu gibi: "Ümmetimden hata, unutma ve yapmak için zorlandıkları şey(in sorumluluğu) kaldırılmıştır." İbn Mâce, Talâk 16; el-Azizî, es-Sirâcu'l-Munîr Şerhu'l-Câmü's-Sağîr, II, 294-295. Ayrıca bk. 284. âyet 1. başlık, 4. şıkta yer alan benzeri hadisin kaynakları.
Burada kaldırıldığı belirtilen şey, bu tür davranışların günahıdır. Günahın kaldırıldığı hususunda görüş ayrılığı yoktur.
Ancak buna bağlı olarak meydana gelen hükümler hakkında görüş ayrılığı vardır. Acaba bu hükümler de kaldırılıp herhangi bir şey uygulamak gerekmez mi, yoksa bütün bunların hükümlerini uygulamak gerekir mi? Bu konuda görüş ayrılığı vardır. Doğrusu bunun olaylara göre farklılık arzedeceğidir. Tazminatlar, diyetler ve farz namazlar gibi. Bir kısmı da ittifakla düşer, kabul edilmiştir. Kısas, küfür sözünü söylemek gibi. Bir kısmı hakkında da ihtilaf sözkonusudur. Ramazan ayında unutarak yemek yiyen yahutyanılarakyeminini bozan kimse ve buna benzer yanılarak ve unutarak yapılan sair işler. Bunların hangilerinin ne türden oldukları fürua dair (fıkıh) kitaplarından öğrenilir.
10- Ağır Yük:
Yüce Allah'ın:
"Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi üzerimize ağır yük yükleme!" âyetindeki:
"Isr; ağır yük" ile ilgili olarak Mâlik b. er-Rabi' der ki: Oldukça zor ve ağır emir demektir. Said b. Umeyr: Zor amel demektir. İsrailoğullarına ağır gelen sidik vesair şeylere dair hükümlerdir, der. ed-Dahhâk der ki: Onlara oldukça zorlu işler yükletilirdi. Bu da Mâlik ve er-Rabi'in açıklamalarına yakındır. en-Nâbiğa'nın şu sözü de bu kabildendir:
"Ey zulmün ve zilletin kavmini örtmesine mani olan
Ve onlar suda boğulduktan sonra üzerlerinden ağır yüklerini kaldırıp taşıyan."
Son kelime, nüshalardan birisinde yer aldığı belirtilen "arakû" şekline göre tercüme edilmiştir.
Atâ der ki: Isr, maymun ve domuzlara dönüştürülmektir. Bunu İbn Zeyd de söylemiştir. Yine İbn Zeyd'den nakledildiğine göre, tevbe ve keffareti sözkonusu olmayan günahtır. Isr, sözlükte söz ve ahid demektir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"İkrar ettiniz mi ve buna dair ahdini aldınız mı (kabul ettiniz mi?)" (Âl-i İmrân, 3/81)
Yine Isr, darlık, günah ve ağırlık anlamındadır. İşar ise yüklerin ve benzerlerinin kendisiyle bağlandığı ip demektir. Bu fiil aynı zamanda hapsetmek anlamında da kullanılır. İşte ısr da buradan gelmektedir. el-Cevherî der ki: Bunun mekân ismi "me'sır ve me'sar" gelir. Çoğulu da "meâsir"dir. Ancak halk bunu a"ayn" harfiyleb "me'âsir" diye kullanır.
İbn Huveyzimendâd der ki: Bu âyet-i kerimenin zahiri, karşı görüşü savunanların ağır olduğu ileri sürdükleri her ibadet hakkında karşı delil olarak kullanılabilir (o ibadetin ağır olmadığı bununla isbatlanabilir). Bu, yüce Allah'ın şu âyetini andırmaktadır:
"Dinde size güçlük vermedi" (el-Hacc, 22/78) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetini da andırmaktadır: "Din kolaylıktır, o halde kolaylaşırınız, zorlaştırmayınız." Hadisin: "Din kolaylıktır" bölümünü: Buhârî, Îman 29; Nesâî, Îman 28; Müsned, V, 69'da; "kolaylaştırın, zorlaştırmayın" bölümünü: Buhârî, Meğâzî 60, Ahkâm 22'de kaydetmektedir. Allah'ım, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ümmetine zorluk çıkartanlara sen de zorluk çıkart.
Derim ki: el-Kiyâ et-Taberî de buna yakın ifadelerle şöyle demektedir: Bu âyet, zahiri itibariyle müsamahakâr Hanif dinine aykırı olan zorluk ve darlığın reddedilmesi hakkında delil olarak kullanılabilir ve bu açıkça anlaşılan bir husustur.
11- Gücümüzden Fazlasını Yükleme:
Yüce Allah'ın:
"Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükletme" âyeti ile ilgili olarak Katâde şöyle demektedir: Bunun anlamı şudur: Bizden öncekilere işi zorlaştırdığın gibi bize de zorlaştırma. ed-Dahhak der ki: Altından kalkamayacağımız, güç yetiremeyeceğimiz amelleri işlemekle bizi yükümlü tutma. İbn Zeyd de buna yakın bir açıklama getirmiştir. İbn Cüreyc der ki: Bizleri maymun ve domuzlara çevirme. Selam b. Sâbûr da der ki: Bizim takat getiremeyeceğimiz iş, şehvetin aşırı derecede kabarmasıdır. en-Nekkaş da bunu Mücâhid ve Atâ'dan nakletmiştir. Rivâyet edildiğine göre Ebû'd-Derda duasında şöyle dermiş: "Hazırlığı bulunmayan bir şehvet taşkınlığından Sana sığınırım!" es-Süddî der ki: Burada kasıt, takat getirilmeyen şeyler, İsrailoğullarına yükletilmiş bulunan ağır yükler ve prangalardır, (bk. el-A'raf, 7/157)
"Bizi" yani günahlarımızı
"affet." Terkedip ceza verilmediği vakit bu kelime kullanılır.
"Bize mağfiret buyur." Yani günahlarımızı ört. Çünkü el-ğafr: Örtmek demektir.
"Bize merhamet eyle." Sen üzerimize lütfunla rahmetini gönder!
"Sensin bizim mevlamız" bizim velimiz, dostumuz, yardımcımız Sensin.
Bu âyetler insanlara nasıl dua edeceklerini öğretmek sadedindedir. Muaz b. Cebel'den rivâyet edildiğine göre; o bu sûreyi okumayı bitirdi mi "amin" dermiş.
İbn Atiyye der ki: Böyle söylemenin onun tarafından Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet edildiği zannedilmektedir. Eğer böyle ise bu bir mükemmelliktir. Şayet değilse Fâtiha Sûresi'ne kıyasen "amin" demektedir. Çünkü orada da dua vardır, burada da dua vardır. O bakımdan (burada da amin demek) güzel birşeydir. Ali b. Ebî Tâlib de der ki: Bu iki âyeti okumaksızın uyuyan bir kimsenin İslâm'ı akledip idrâk etmiş olduğunu sanmıyorum. Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân 14; yakın lâfızlarla.
Derim ki: Müslim bu manada Ebû Mesud el-Ensarî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim bir gecede Bakara Sûresi'nin sonundaki şu iki âyet-i kerimeyi okursa bu iki âyet ona yeter." Buhârî, Meğâzî 12, Fedâilu'l-Kur'ân 10, 27, 34; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 255, 256; Ebû Dâvûd, Ramadân 9; Tirmizî, Fedâilu'l-Kur'ân 4; İbn Mâce,
Bunları okumak, gece namazının yerini tutar şeklinde açıklanmıştır. Nitekim İbn Ömer'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Allah, üzerime bu iki âyeti cennet hazinelerinden indirdi ve bunlarla Bakara Sûresi'ni sona erdirdi. Rahmân (olan Allah) bu iki âyeti bütün mahlukatı yaratmadan bin yıl önce kendi eliyle yazdı. Her kim yatsı namazından sonra bu iki âyeti iki defa okursa, gece namazı yerine ona kâfi gelirler. Bunlar "Âmenerrasûlu"den itibaren Bakara'nın sonuna kadar olan âyetlerdir. "
Bu iki âyetin şeytanın şerrine karşı kişiye yeterli olacağı da söylenmiştir. Şeytanın onun üzerinde herhangi bir etkisi olmaz. Ebû Amr ed-Dânî, Huzeyfe b. el-Yeman'dan isnadıyla şöyle dediğini zikretmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Aziz ve celil olan Allah gökleri ve yeri yaratmadan iki bin yıl önce bir kitap yazdı. İşte o kitaptan, Bakara Sûresi'ni kendileriyle sona erdirdiği üç âyet-i kerîme indirdi. Her kim evinde bunları okursa üç gün süreyle şeytan onun evine yaklaşmaz." Tirmizî, Fedâilu'l-Kur'ân 6; Dârtmî, Fedâilu'l-Kur'ân 14.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu da rivâyet edilmektedir: "Bakara Sûresi'nin sonundaki bu âyet-i kerimeler bana Arşın altındaki bir hazineden verilmiştir. Benden önce bunlar hiçbir peygambere verilmiş değildir." Yakın lâfızlarla, Dârimî, aynı yer. Bu âyet, sahihtir.
Fâtiha Sûresi'nin tefsirinde, meleğin Fâtiha ile birlikte bu âyetleri indirdiği belirtilmişti.
Hamd Allah'a mahsustur.
ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ
(Medine'de inmiştir. 200 âyettir).
Rahmân ve Rahîm Allah'ın İsmi ile
1
Elif, Lâm, Mim.
Âyetin tefsiri için bak:2
2
Allah O'dur ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Hay'dır, Kayyûm'dur.
Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1-Tek İlâh Allah'tır:
Yüce Allah'ın:
"Elif, Lâm, Mîm. Allah O'dur ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Hay'dır, Kayyûm'dur" âyeti ile başlayan bu sûrenin Medine'de indiği icmâ' ile kabul edilmiştir. en-Nekkaş, bu sûrenin Tevrat'taki adının "Taybe" olduğunu nakletmektedir.
el-Hasen, Amr b. Ubeyd, Âsım b. Ebi'n-Necûd ve Ebû Ca'fer er-Ruâsî vasl "Elifini kat' ile şeklinde ve Bir, iki, üç, dört" gibi sayı isimleri vasl olmakla birlikte vakf takdir ettikleri gibi, "Elif, Lâm, Mîm" üzerinde de vakf takdir ederek "Elif, Lâm, Mîm Allahu..." şeklinde okurlar.
el-Ahfeş Said der ki: İki sakinin birarada bulunması dolayısıyla "Elif, Lâm, Mîm"'in "Mîm" harfini esreli olmak üzere şeklinde okumak da caizdir. ez-Zeccâc ise der ki: Bu, bir hatadır. Ağırlığı dolayısıyla Araplar böyle demezler.
en-Nehhâs der ki: Evla olan kıraat şekli âmmenin okuyuşudur. Eski nahiv âlimleri bu hususta değişik açıklamalarda bulunmuşlardır. Sîbeveyh'in görüşüne göre "Mîm"in fethalı okunması iki sakinin bir arada bulunması dolayısıyladır. "Mîm"in fethalı okunmasını seçmeleri esre, "yâ" ve yine ondan önce esrenin bir araya getirilmemesi isteğidir. el-Kisaî der ki: Hecâ (alfabe) harfleri ile vasl Elifleri bir araya gelecek olurlarsa, vasl Elifi hazfedilir ve hecâ harfi vasl Elifinin harekesi ile harekelenerek (meselâ) şöyle denilir: " Elif, Lâm, Mîmallah, Elif Lâm, mizkür, Elif, Lâm mîmiktarabet."
el-Ferrâ' da der ki: Asıl olan er-Ruâsî'nin de okuduğu şekilde "Elif, Lâm, Mîm Allahu..." şeklinde okumaktır. Böylelikle hemze'nin harekesi Mîm'e verilmiş olmaktadır. Ömer b. el-Hattâb da: "el-Hayyu’l-kayyâm" şeklinde okumuştur. Harice der ki: Abdullah (b. Mes'ûd)ın Mushafında: "el-Hayyu'l kayyimu" şeklindedir. Bakara Sûresi'nin baş taraflarında sûrelerin başlarında yer alan Mukatta Harflere dair ilim adamlarının görüşlerini önceden açıklamış bulunuyoruz.
Bu sûrede "Allah O'dur ki, O'ndan başka ilâh yoktur, Hay'dır, Kayyûm'dur" başlı başına bir cümle olarak geldiğinden dolayı bu hususa dair bu görüşlerin tümünün bir anda burada düşünülmesi mümkündür.
2- Aynı Sûreyi Birden Çok Rek'atte (Zammı Sûre Olarak) Okumak:
el-Kisâî'nin rivâyetine göre Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) yatsı namazını kıldırdığı bir seferinde Âl-i İmrân Sûresi'ni okumaya başlayarak "Elif Lâm Mim..." diye okumuş ve birinci rek'ate yüz âyet, ikinci rek'atte de geri kalan yüz âyeti okumuştur.
Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Bir sûreyi iki rekatta okumamalıdır. Eğer namaz kılan böyle yapacak olsa bu da yeterli gelir.
Mâlik, el-Mecmua'da, bunda bir mahzur yoktur, fakat yapılması gereken de bu değildir, demektedir.
Derim ki: Sahih olan bunun câiz olduğudur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da akşam namazında A'raf Sûresi'ni iki rekate bölerek okumuştur. Bunu da yine Nesâî rivâyet etmiştir. Ayrıca Ebû Muhammed Abdulhak da bunun sahih olduğunu bildirmiştir ki, ileride gelecektir.
3- Bu Sûrenin Faziletine Dair Rivâyetler:
Bu sûrenin faziletine dair birçok haber ve rivâyet gelmiştir. Bunlardan bazılarına göre bu sûre yılan sokmasına karşı bir emân, yoksullara bir hazine, âhiret gününde bu sûreyi okuyanı sallallahü aleyhi ve sellemunacağı ve onun son âyetlerini geceleyin okuyan kimseye geceyi namazla kılmış gibi ecir yazılacağı ve buna benzer diğer haberler bu kabildendir.
Dârimî Ebû Muhammed, Müsned'inde şunu zikretmektedir: Bize Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm nakletti, dedi ki: Bana Ubeydullah el-Eşcaî naklederek dedi ki: Bana Mis'ar nakletti, dedi ki: Bana Câbir, içinde düştüğü duruma düşmeden önce en-Nehaî'den naklederek dedi ki: en-Nehaî dedi ki: Abdullah dedi ki: Gecenin son bölümünde kılacağı namazda Âl-i İmrân Sûresi'ni okumak yoksul bir kimse için ne büyük bir hazinedir.
Bize Muhammed b. Said anlattı, bize Abdusselam, el-Cüreyrî'den, o Ebû's-Sillîl'den naklederek dedi ki: Bir adam kısas dolayısıyla takip edilecek oldu. O da gidip Mecenne vadisine sığındı. Burası öyle bir vadi idi ki, orada yürüyen bir kimseyi mutlaka bir yılan sokardı. Vadinin kenarında yüksekçe bir yerde iki rahip de vardı. Akşam olunca rahiplerden biri diğerine: Allah'a yemin olsun ki bu adam helâk oldu demektir, dedi. Derken o adam Âl-i İmrân Sûresi'ni okumaya başladı. Bu sefer rahipler şöyle dediler: Bu adam Taybe Sûresi'ni okudu, kurtulması muhtemeldir Sabahı sağ salim etti.
Mekhul'den de müsned olarak şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Her kim Cum'a günü Âl-i İmrân Sûresi'ni okuyacak olursa, gece oluncaya kadar melekler ona rahmetle dua eder.
Osman b. Affân'dan da senedini kaydederek şöyle dediğini zikreder: Geceleyin Âl-i İmrân Sûresi'nin sonlarını okuyana bu kişi bir geceyi namazla geçirmiş gibi yazılır. Ancak bu rivâyetin senedinde İbn Lehîa vardır.
Müslim'de en-Nevvâs b. Sem'ân el-Kilâbî'den şöyle dediğini belirten bir rivâyet yer almaktadır: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kıyâmet günü Kur'ân-ı Kerîm ve onun gereğince amel eden ehl-i Kur'ân olanlar getirilir. Kur'ân'ın önünde Bakara Sûresi ve Âl-i İmrân yer alır." -Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu iki sûreye üç örnek verdi ve ben daha sonra bu üç örneği unutmadım. Devamla dedi ki: "Bu iki sûre ya iki bulut yahut da aralarında ışık ve aydınlık bulunan iki siyah gölgelik veya sahiplerini savunan dizi dizi kuşlardan iki topluluk gibidir."
Yine Müslim, Ebû Umame el-Bâhilî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kur'ân-ı Kerîm'i okuyunuz. Çünkü o Kıyâmet gününde ashabına bir şefaatçi olarak gelecektir. İki ışık saçıcı sûre olan Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini de okuyunuz. Çünkü her ikisi de Kıyâmet gününde iki bulut yahut iki gölgelik ya da sahiplerini savunan dizi dizi iki bölük kuş gibi geleceklerdir. Bakara Sûresi'ni okuyunuz. O sûreyi almak (öğrenmek) bereket, onu terketmek hasrettir. Bâtılcılar da onun altından kalkamaz." Hazret-i Muâviye der ki: Burada geçen "batılcılar"dan kastın, sihirbazlar olduğu haberi bana ulaşmıştır.
4- Bakara ve Âl-i İmrân Sûrelerine "ez-Zehrâveyn" Adının Verilişi:
Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerine "ez-Zehrâveyn" adının verilişiyle ilgili olarak ilim adamlarının üç görüşü vardır:
1- Bunlar, ışık saçan iki sûredir. Bu da "ez-Zehr ve ez-Zuhre" kelimesinden alınmadır. Bu adın veriliş sebebi ya o sûreleri okuyanın nurlarından yani manalarından aldığı aydınlık ile hidâyet bulmasıdır.
2- Ya da onları okumaya karşılık, Kıyâmet gününde (okuyucularına) verilmesi sözkonusu olan eksiksiz nûr dolayısıyladır. Bu da ikinci görüştür.
3- Bu iki sûreye bu ismin veriliş sebebi, her ikisini de Ebû Dâvûd ve başkalarının kaydettikleri şekilde yüce Allah'ın İsm-i Azam'ını müşterek olarak ihtiva etmeleridir. Yezid kızı Esmâ'dan gelen rivâyete göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz yüce Allah'ın İsm-i Azamı şu iki âyet-i kerimededir:
"Ve ilâhınız tek bir ilâhtır. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, Rahmândır, Rahîmdir" (el-Bakara, 2/263) âyetiyle Âl-i İmrân Sûresi'nde yer alan:
"Allah O'dur ki, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, o Haydir, Kayyûm'dur" âyetidir. Bunu aynı zamanda İbn Mâce de rivâyet etmiştir.
Hadîs-i şerîfte (bu iki sûreyi nitelemek üzere geçen) "el-ğamâm: Bulut" kelimesi, sarmaş dolaş bulut demektir. Tepeye yakın olduğu takdirde buna el-ğayaye (gölgelendirici herşey) ismi verilir. "ez-Zulle (gölgelik)" de aynı şeydir.
Hadîs-i şerîfin manası da şudur: Bu iki sûreyi okuyan kimse onları okumanın sağladığı sevabın gölgesindedir. Nitekim Hadîs-i şerîfte: "Kişi sadakasının gölgesindedir" denilmektedir.
Hadîs-i şerîfteki: "Onu sallallahü aleyhi ve sellemunurlar" ifadesinden kasıt da şudur: Yüce Allah, onların sevabı dolayısıyla, onun adına savunma yapacak melekler yaratır. Nitekim kimi Hadîs-i şerîfte: "Şüphesiz her kim: "Allah şahitlik etti ki kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur" (Âl-i İmrân, 3/18) âyetini okuyacak olursa Allah, Kıyâmet gününe kadar kendisine mağfiret isteyecek yetmiş melek yaratır" buyurulmuştur. Hadîs-i şerîfte geçen: "Aralarında (her iki bulut arasında) ışık ve aydınlık olacaktır" ifadesi ise bunlardaki aydınlığa dikkat çekmektedir. Çünkü "siyah" kaydı getirilince bunların karanlık olacağı vehmi uyanabileceğinden böyle bir vehim "her ikisi arasında da bir aydınlık vardır" âyeti ile ortadan kaldırılmaktadır. Yani bu iki bulutun siyah olmalarından kasıt, oldukça kesif oluşları ve bu kesiflikleri sebebiyle altlarında bulunan ile güneşin sıcaklığı ve aşın harareti arasında engel teşkil etmeleri dolayısıyla bu böyle olacaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
5- Sûrenin Baş Taraflarının Nüzul Sebebi:
Bu sûrenin baş tarafları, Muhammed b. İshak'ın, Muhammed b. Cafer b. ez-Zübeyr'den naklettiğine göre Medine'ye gelen Necran heyeti dolayısıyla nazil olmuşun Bu heyette bulunanlar hıristiyan olup Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına Medine'ye altmış süvari olarak geldiler. Bunların arasında şereflilerinden ondört kişi vardı. Bu ondört kişi arasında da bütün işlerinin başı üç kişi vardı ki, bunlar heyetin emiri, görüş sahibi ve asıl ismi Abdulmesih olan el-Âkib, diğeri ise gerçek koruyucuları, efendileri, toplantılarının başkanı el-Eyhem ismini taşıyan kişi, diğeri ise papazları ve âlimleri bulunan, Bekr b. Vâiloğullarından birisi olan Ebû Harise b. Alkame idi. Bunlar ikindi namazının akabinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna girdiler. Üzerlerinde bir çeşit Yemen elbisesi olan hibârları, cübbe ve ridâları vardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı: Biz onlar gibi güzel ve heybetli bir başka heyet görmedik, dediler. Dua vakitleri girince kalktılar ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın mescidinde doğuya doğru ibadet ettiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Onlara ilişmeyin" buyurdu. Arkasından Medine'de birkaç gün daha kaldılar. Bu süre zarfında ise Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Hazret-i Îsa hakkında tartışıp durdular. Onun Allah'ın oğlu olduğunu iddia ettiler ve buna benzer daha başka oldukça çirkin ve tutarsız iddialarda bulundular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da gözkamaştırıcı apaçık delillerle onların görüşlerini cevaplandırıyor, iddialarını çürütüyordu. Fakat onlar bunu bir türlü görmüyorlardı. Onlar hakkında bu sûrenin başından itibaren seksen küsur kadar âyet nazil oldu. Nihayet iş, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın onları Mübahaleye davet etmesi noktasına kadar gelip dayandı. İbn İshak'ın Siretinde ve başka eserlerinde zikredildiğine göre durum böyle olmuştur.
3
O sana Kitabı, hak ile önündekileri doğrulayıcı olarak indirdi. Tevrat'ı ve İncil'i de indirdi;
"O sana kitabı" yani Kur'ân-ı Kerîm'i
"hak ile" yani doğruluk ile
"indirdi."
Burada "hak ile" âyetinin açık ve nihaî delil ile indirdi, anlamına geldiği de söylenmiştir. Kur'ân-ı Kerîm peyderpey, kısım kısım indirilmiştir. İşte bundan dolayı ardı arkasına indirmeyi ifade eden tef îl kökünden "nezzele" diye buyurmuştur. Tevrat ve İncil ise bir defada indirilmiştir. İşte bundan dolayı (onlar hakkında): "enzele" diye buyurulmuştur.
Hak ile" âyetindeki "be" harfi "kitab"ın halini bildirmektedir. Bu harf, hazfedilmiş bir kelimeye taalluk eder. Bu ise; Kitap, sana hak ile gelerek... takdirindedir. Bu kelime kelimesine taalluk etmez. Çünkü bu kelime, bir tanesi cer harfi ile olmak üzere iki mef'ûle geçiş yapmıştır, üçüncüsüne geçiş yapamaz.
"Doğrulayıcı olarak" kelimesi ise intikal eden (değişebilen) bir hal olmayıp te'kid edici bir haldir. Çünkü onun başka türlü olması imkânsızdır. Yani uygun olmaması düşünülemez. Cumhûrun görüşü budur. Bazıları ise bunda intikal olduğunu da takdir etmişlerdir. Yani o hem kendisini doğrulayıcı hem başkasını doğrulayıcı.
"Önündekileri" âyeti ile kastedilen daha önce indirilmiş kitaplardır. Tevrat, aydınlık ve nûr demektir. Bu kelime çakmak taşının alevi görüldüğü vakit kullanılan kelimesinden türemiştir. Bu kelimenin aslı ise "tef ele" vezni üzere şeklindedir. "Te" harfi zaiddir. "Te" harfi hareke alıp ondan öncesi fetha olduğundan dolayı "elife kalbedilmiştir. Bu kelimenin tef'ile vezninde olup "re" harfinin esre'den fetha'ya intikal ile mümkündür. Nitekim (bazı lehçelerde): şeklinde söylendiği de görülür. Bu iki açıklama da el-Ferrâ''dan nakledilmiştir.
Halil ise der ki: Bu kelimenin aslının vezni "fev'ale" veznidir. Buna göre kelimenin aslı da şeklindedir. Birinci "vâv" kelimesinde olduğu gibi "te"ye kalbedilmiştir. Halbuki bu kelimenin aslı olup veznindedir ve aslı şeklindedir. Harekesi ile önceki harf fethalı olduğundan dolayı "ye" harfi "elife kalbedilmiştir. Arapçada "fev'ale" binası ise tef ale binasından daha çok kullanılır.
"Tevrat" kelimesinin: " Tevriye"den alındığı da söylenmiştir. Bu ise birşeyi ta'riz yoluyla (üstü kapalı) açıklarken diğer tarafını gizlemek demektir. Âdeta Tevrat'ın çoğunluğu, gereken tasrih ve açıklama verilmeksizin birtakım tariz ve işaretlerden meydana geldiğinden dolayı bu isim verilmiş gibidir. Bu da el-Müerric'in görüşüdür. Cumhûr ise birinci görüşü kabul etmiştir. Buna sebep ise yüce Allah'ın şu âyetleridir:
"....Biz Mûsâ ile Hârûn'a furkanı ışık veren ve takva sahiplerine bir öğüt olarak verdik" (el-Enbiyâ, 21/48) âyetidir. Burda "Furkan"dan kasıt ise Tevrat'tır.
İncil kelimesi ise "asi" demek olan "en-necl" kelimesinden "if'îl" vezninde bir kelimedir. Çoğulu "enacîl" gelir. Tevrat'ın çoğulu ise "Tevârin" şeklindedir.
İncil, birçok ilim ve hikmetin aslı demektir. Kişinin aslı olduklarından dolayı, anne ve babası kastedilerek "Allah onun iki nâciline de lanet etsin" denilir. İncil kelimesinin birşeyi çıkartmak, halini anlatmak için kullanılan; dan geldiği de söylenmiştir. Buna göre; İncil vasıtasıyla birçok ilim ve hikmet elde edildiği için ona bu isim verilmiş olmaktadır. Çocuğa ve soy-sopa, anne-babasından çıktığı için "neci" denilmesi bundan dolayıdır. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Öyle bir topluluğa ki, onların ataları küçüklerine adiliği miras bırakmamıştır
Aksine her babayiğit onların çocuklarıdır."
Neci aynı zamanda sızıntı halinde çıkan su demektir. Su bir yerden sızıntı halinde çıktığı vakit ifadeleri kullanılır. İşte bundan dolayı İncil'e bu ad verilmiştir. Zira yüce Allah, onun vasıtasıyla silinmiş, izleri kaybolmuş hakkı ortaya çıkarmıştır.
İncil kelimesinin gözün genişliğini ifade etmek üzere kullanılan dan alınma olduğu da söylenmiştir. Oldukça geniş bir mızrak yarasını ifade etmek için tabiri kullanılır. Şair der ki:
"Busra arasında parlak keskin bir kılıçla vurulmuş nice darbe ve
Oldukça geniş nice mızrak yarası..."
Bu anlam göz önünde bulundurularak, İncil'e bu isim verilmişin Çünkü İncil, onlar için çıkartılan, genişletilen ve onlar için hem nûr ve hem bir aydınlık olan aslî bir kaynaktır. (İncil'den gelen): Tenâcul'un karşılıklı anlaşmazlık anlamında olduğu söylenmiştir. Buna göre insanların onun hakkında anlaşmazlıkları dolayısıyla bu kitap İncil ismini almıştır. Şemir kimi lügatçilerden şunu nakletmektedir: Satırları fazla yazılı her bir kitaba "incil" denilir. "Necele" kelimesinin, yaptı, anlamına geldiği de söylenmiştir. Şair der ki:
"Onun, o işte yaptığı gibi ben de yapıp gidiyorum."
Tevrat ve İncil'in Süryanice olduğu da söylenmiştir. İncil'in Süryanice "İncilon" olduğu da söylenmiştir. Bunu es-Sa'lebi nakleder.
el-Cevherî de der ki: İncil, Hazret-i Îsa'ya verilen kitabın adıdır. Bu kelime hem müzekker, hem müennes olur. Bunu müennes olarak zikreden, sahifeyi kasteder, müzekker olarak kabul eden de kitabı kasteder.
Başkaları ise şöyle demektedir: Kur'ân-ı Kerîm'e de aynı şekilde İncil ismi verilmiştir. Nitekim Hazret-i Mûsa'nın münacaat kıssasında şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Rabbim, ben Levhalarda, İndileri kalplerinde olan bir kavmin geleceğini görüyorum. Onları ümmetim kıl!" Ancak yüce Allah ona şöyle buyurdu: "O ümmet Ahmed ümmetidir." Salat ve selâm ona. İşte burada "İnciller" ile Kur'ân kastedilmektedir.
el-Hasen "el-Encîl" şeklinde okurken, diğerleri "iklîl" gibi esreli olarak "İncîl" okumuşlardır. Bu da iki ayrı söyleyiştir.
Eğer bu kelime Araplardan işitilmiş ise Arapların arapçalaştırdığı, Arapça olmayan isimlerden olması ve Arap dilinde benzeri bir kelime olmaması da mümkündür.
4
Bundan önce insanlara hidâyet olmak üzere. Furkan'ı da indirdi. Muhakkak ki Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere çetin bir azap vardır. Allah Azîz'dir, intikam alıcıdır.
Yüce Allah'ın:
"Bundan önce" Kur'ân'dan önce
"insanlara hidâyet olmak üzere" âyeti hakkında İbn Fûrek der ki: İfadenin takdiri, takva sahibi olan insanlara hidâyettir, şeklindedir. Bunun delili ise Bakara Sûresi'nde:
"Takva sahipleri için bir hidâyettir" (el-Bakara, 2/2) âyetidir. Böylelikle o, buradaki umumî ifadeyi Bakara Sûresi'ndeki özel ifadeye göre açıklamış bulunmaktadır.
"Hidâyet olmak üzere" âyeti hal olmak üzere nasb mahallindedir.
"Furkân" kelimesi ise Kur'ân demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden yapılmıştır.
5
Yerde olsun, gökte olsun şüphesiz hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.
Bu, yüce Allah'ın eşyaya dair bütün hususları etraflıca bildiğini haber vermektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de buna benzer âyetler pek çoktur. Yüce Allah olanı da olacağı da olmayanı da bilendir. Durum böyle olduğuna göre; eşyaya dair bilgiler Îsa'ya gizli kalabildiğine göre; o, nasıl ilâh veya ilâhın oğlu olabilir?
6
Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O Azizdir, Hakimdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- İnsanlara Şekil Veren:
Yüce Allah'ın:
"Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O'dur" âyeti ile, yüce Allah bizlere, insanları annelerin rahimlerinde kendisinin şekillendirdiğini haber vermektedir.
"Rahîm" kelimesi rahmetten gelmektedir. Çünkü rahim (akrabalık) kendisi sebebiyle insanların karşılıklı olarak merhamet göstermelerine sebeptir.
"Suret (şekil)" kelimesi ise birşeyi meylettirmek için kullanılandan gelmektedir.
"Suret" buna göre belli bir şekle ve belli bir konuma benzemeye meyleden şeyin adıdır.
Bu âyet-i kerîme ile yüce Allah, tazim edilmektedir. Muhtevası içerisinde Necrân hıristiyanlarının görüşleri reddedilmekte, Hazret-i Îsa'nın şekil verilen kimselerden olduğu ifade edilmektedir. Bu ise aklı başında herhangi bir kimsenin inkâr edemeyeceği bir husustur. Yüce Allah Haşr Sûresi (22/5. âyette) ile Mü’minûn Sûresi'nde (23/12-14. âyetlerde) şekillendirmeye dair açıklamalarda bulunmuştur. Aynı şekilde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de İbn Mes'ûd tarafından rivâyet edilen Hadîs-i şerîfte buna dair açıklamalarda bulunmuştur ki, bu Hadîs-i şerîf de yüce Allah'ın izniyle (az önce belirtilen yerde) gelecektir.
Yine bu âyet-i kerimede tabiatçıların görüşleri de reddedilmektedir. Çünkü tabiatçılar tabiatı mutlak kahhâr (etkin güç) olarak kabul etmektedirler. Onların görüşlerini redde dair açıklamalar ise Tevhîd âyetinde (el-Bakara, 2/164. âyet 14. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. İsmi Muhammed b. Sencer olan İbn Sencer'in Müsned'inde de şu Hadîs-i şerîf yer almaktadır: "Muhakkak yüce Allah ceninin kemiğiyle kıkırdaklarını erkeğin menisinden, onun yağ ve etlerini de kadının menisinden yaratır" denilmektedir.
İşte bu, çocuğun hem erkeğin hem de kadının menisinden yaratılmış olduğunun en açık delilidir. Yüce Allah'ın:
"Ey insanlar! Şüphesiz Biz sizleri bir erkek ve bir dişiden yarattık..." (el-Hucurât, 49/13) âyetinden açıkça anlaşılan da budur.
Müslim'in Sahihinde de Sevbân yoluyla gelen Hadîs-i şerîfte şöyle denilmektedir: Yahudi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a dedi ki: Ben sana yeryüzü insanları arasında bir peygamberin, yahut bir ya da iki kişinin dışında hiçbir kimsenin bilmediği bir hususu sormaya geldim. Hazret-i Peygamber: "Buna dair bilgiyi sana verecek olursam bunun sana faydası olur mu?" diye sorunca Yahudi, dedi ki: Ben de kulaklarımla duymuş olurum. (Devamla) dedi ki: Ben sana çocuğun durumu hakkında sormaya geldim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Erkeğin suyu beyaz, kadının suyu sarıdır. Bir araya gelip de erkeğin menisi kadının menisinden üstün gelirse yüce Allah'ın izniyle erkek çocukları olur. Şayet kadının menisi erkeğin menisinden üstün gelirse Allah'ın izniyle çocukları kız olur."
Buna dair açıklamalar da yüce Allah'ın izniyle Şûra Sûresi'nin sonlarında (42/49-50) gelecektir.
2- Allah, Dilediği Şekilde Şekillendirendir:
Yüce Allah'ın:
"Dilediği gibi şekillendiren" âyeti; güzellik, çirkinlik, siyahlık, beyazlık, uzunluk, kısalık, azaların sağlıklı olması yahut herhangi bir noksanlık ve buna benzer mutluluk ve bedbahtlık gibi hususları ifade, eder.
İbrahim b. Edhem'den nakledildiğine göre Kur'ân okuyuculan onun meclisinde bildiği hadislerin bir kısmını dinlemek üzere bir araya geldiler. Onlara şöyle dedi: Beni meşgul eden dört şey vardır. Bunlarla uğraştığım için hadis rivâyet edecek boş vaktim olmuyor. Ona: Seni meşgul eden şeyler nelerdir? denilince şu cevabı verdi: Bunlardan birincisi şudur: Ben yüce Allah'ın şu âyetinde sözünü ettiği Mîsâk Günü üzerinde düşünüyorum: "Bunlar cennetliktir ve aldırış etmiyorum, bunlar da cehennemliktir aldırış etmiyorum." İşte ben bu ayrımın yapıldığı vakit, bu iki kesimden hangisinde idim, bilemiyorum. İkinci husus rahimde bana şekil verildiği zamanda rahimler üzerinde görevli olan melek: "Rabbim, bu bedbaht mıdır yoksa mutlu mudur?" diye sorduğunda cevabın ne olduğunu bilemeyişimdir. Üçüncü husus ölüm meleği ruhumu kabzedeceğinde: "Rabbim, küfür ile birlikte mi îman ile birlikte mi (ruhunu kabzedeyim)?" diyeceğinde ne cevap verileceğini bilemiyorum. Dördüncü husus ise:
"Ey günahkârlar, siz bugün ayrılın!" (Yâsîn, 36/59) buyrulacağı vakit, ben iki kesimden hangisi arasında olacağımı bilemeyişimdir.
Daha sonra yüce Allah:
"O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur" diye buyurmaktadır. Yani O'ndan başka yaradan, O'ndan başka suret ve şekil veren yoktur. İşte bu, O'nün vahdaniyyetinin delilidir. Nasıl olur da Îsa kendisi şekillendirilmiş iken şekil veren, kuvvet veren olabilir?
"O Azizdir" asla mağlub edilemez,
"Hakimdir" hikmet sahibi olandır veya herşeyi sapasağlam yapandır. İşte bu da özellikle sözkonusu ettiği şekillendirme hakkında daha da özel bir ibaredir.
7
Sana Kitabı indiren O'dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir ki bunlar Kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve te'viline yeltenmek için onun müteşâbih olanına uyarlar. Halbuki onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: "Biz ona îman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır" derler. Ancak akıl sahipleri düşünür, öğüt alır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:
1- Kur'ân'ın Müteşâbih Olanına Uyanlar:
Müslim'in rivâyetine göre Hazret-i Âişe şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Sana kitabı indiren O'dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir ki bunlar Kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve te'yiline yeltenmek İçin onun müteşâbih olanına uyarlar. Halbuki onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir, ilimde derinleşmiş olanlar: «Biz ona îman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır» derler. Ancak akıl sahipleri düşünür, öğüt alır" âyetini okudu. (Hazret-i Âişe) devamla dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Onun müteşâbih olanına uyanları gördüğünüz vakit, işte onlar yüce Allah'ın isimlerini koyduğu (kastettiği) kimselerdir, onlardan sakınınız."
Ebû Ğâlib'den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Eşeğin üzerinde olduğu halde Ebû Umâme ile birlikte gidiyordum. Dimaşk Mescidinin merdivenlerine vardığı sırada dikilmiş (kesik) başlar gördü. Bu başlar ne oluyor? diye sorunca ona: Bunlar Irak'tan getirilen Hâricîlerin başlarıdır, diye cevap verildi. Bunun üzerine Ebû Umame şöyle dedi: Ateşin köpekleri, ateşin köpekleri, ateşin köpekleri! Sema altında öldürülenlerin en kötüleridir bunlar. Bunları öldürenlere ve onlar tarafından öldürülenlere ne mutlu! dedi. -Ve bu sözlerini üç defa tekrarladı- sonra da ağladı. Ben: Ne diye ağlıyorsun ey Ebû Umâme? deyince şöyle dedi: Onlara olan merhametimden ağlıyorum. Çünkü bunlar müslüman insanlardılar, İslâm'dan çıktılar. Daha sonra yüce Allah'ın:
"Sana kitabı indiren O'dur, onun bazı âyetleri muhkemdir..." âyetinden itibaren birkaç âyet okudu, daha sonra da:
"Siz kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın..." (Âl-i İmrân, 3/105) âyetini okudu. Ben: Ey Ebû Umâme, bu sözü geçenler bunlar mıdır, deyince o: Evet dedi. Bu senin kendi görüşüne dayanarak söylediğin "birşey mi yoksa Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan işittiğin birşey mi? diye sorunca şöyle dedi: Eğer görüşüme dayanarak söylüyor isem şüphesiz ki o vakit ben pek cür'etkâr bir kimseyim demektir. Aksine ben bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bir değil, iki değil, üç değil, dört değil beş değil, altı değil yedi defa değil (pek çok defalar) işittim.
Daha sonra da parmaklarını kulaklarına koyarak: Böyle değilse şu kulaklarım sağır olsun, dedi ve bu sözlerini üç defa tekrarladı: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "İsrailoğulları yetmişbir fırkaya ayrıldı. Bunlardan bir tanesi cennette, diğerleri cehennemdedir. Bu ümmet ise onlardan bir fazla fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan birisi cennette diğerleri ise cehennemde olacaktır. "
2- Muhkem ve Müteşâbihe Dair İlim. Adamlarının Görüşleri:
İlim adamları muhkem ve müteşâbih âyetler ile ilgili olarak farklı görüşlere sahiptir. Câbir b. Abdillah -ki bu aynı zamanda eş-Şa'bi'nin, Süfyan-ı Sevrî'nin ve diğerlerinin görüşlerinin muktezasıdır- der ki: Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri arasında muhkem, olanlar te'vili bilinebilen manası ve tefsiri anlaşılabilen âyetlerdir. Müteşâbih olanlar ise yüce Allah'ın, ilmini yalnızca kendisine sakladığı, yarattıklarına vermediği, herhangi bir kimsenin bilme imkânı bulunmayan âyetlerdir. Kimi ilim adamı der ki: Bu kabilden olanlara örnek, Kıyâmetin kopacağı vakit, Ye'cûc ile Me'cûc'un çıkması, Deccal'ın çıkması, Hazret-i Îsa'nın inmesi, sûre başlarında bulunan Mukatta Harfler gibi şeylerdir.
Derim ki: Müteşâbihe dair yapılan açıklamaların en güzeli budur. Bakara Sûresi'nin baş taraflarında er-Rabî' b. Haysem'den yüce Allah'ın bu Kur'ân-ı Kerîm'i indirdiğini ve dilediğinin bilgisini yalnızca kendisi için alıkoyduğunu belirten bir rivâyeti nakletmiş bulunuyoruz. Ebû Osman da der ki: Muhkem, kendisi okunmaksızın namazın kabul olunmadığı Fâtihatu’l-Kitap'tır. Muhammed b. el-Fadl der ki: Muhkem İhlas Süresidir. Çünkü bu sûrede tevhidden başka hiçbir şey yoktur. Şöyle de denilmiştir: Kur'ân-ı Kerîm, bütünüyle muhkemdir, çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Bu, âyetleri muhkem kılınmış bir kitaptır." (Hud, 11/1) Yine Kur'ân'ın bütünüyle müteşâbih olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah:
"Müteşâbih bir kitap olarak..." (ez-Zümer, 39/23) diye buyurmuştur.
Derim ki: Ancak bu açıklamanın âyet-i kerimenin manasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü yüce Allah'ın:
"Âyetleri muhkem kılınmış bir kitaptır" âyetinin anlamı şudur: Yani bu âyetlerin sıralanışı ve dizilişi böyledir ve bu kitap Allah'tan gelmiş bir haktır. "Müteşâbih bir kitap olarak" âyeti ise, bir kısmı'diğer bir kısmına benzemekte ve bir grubu ötekini tasdik etmekte, demektir. Yoksa yüce Allah'ın:
"Bazı âyetleri muhkemdir" âyeti ile
"diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir" buyrukları ile kastedilen bu mana değildir. Bu âyet-i kerimedeki "müteşâbih" tabiri ihtimal ve benzerlik kabilindendir. Yüce Allah'ın:
"Bize göre birçok inekler birbirine benziyor" (el-Bakara, 2/70) âyeti kabilindendir. Yani biz onları birbirlerine karıştırdık. Yani "birçok inek çeşidi" anlamına gelme ihtimali vardır. Bu âyette "muhkem" ile kastedilen de bunun zıddıdır ki, o da herhangi bir karışıklığı bulunmayan ve tek bir anlamdan başkasına gelme ihtimali bulunmayan âyetlerdir.
Bir diğer görüşe göre de müteşâbih, birden çok anlama gelme ihtimali olmakla birlikte, bu değişik anlamlar tek bir anlama havale edilerek geri kalanı iptal edilecek olursa, bu sefer müteşâbih muhkem olur. Buna göre muhkem, her zaman için fer'î hususların kendisine havale edildiği (o esas alınarak yorumlandığı) bir asıl ilkedir. Müteşâbih ise onun fer'î durumundadır.
İbn Abbâs der ki: Muhkem âyetler, yüce Allah'ın En'âm Sûresi'nde yer alan:
"De ki: Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım.." (el-En'am, 6/151) âyetinden itibaren üç âyetin sonuna kadar olan âyetlerdir. İsrailoğulları hakkındaki:
"Rabbin: «Kendisinden başkasına ibadet etmeyin, anne ve babaya iyilikle muamele edin» diye hükmetti..."(el-İsrâ, 17/23) âyeti de muhkem âyetlerdendir.
İbn Atiyye der ki: Bu bana göre (İbn Abbâs'ın) muhkem âyetlere dair vermiş olduğu bir örnektir.
Yine İbn Abbâs der ki: Muhkem âyetler Kur'ân-ı Kerîm'in nâsih âyetleri, haram kılan âyetleri, farz kılan âyetleri, kendisine îman edilen ve gereğince amel olunan âyetleridir. Müteşâbihler ise, mensûh âyetleri, mukaddemi, muahharı, emsali, yeminleri, kendisine îman olunup da, ancak gereğince amelin sözkonusu olmadığı âyetlerdir.
İbn Mes'ûd ve başkaları ise der ki: Muhkem âyetler neshedici âyetlerdir. Müteşâbihler ise nesholunan âyetlerdir. Katâde, er-Rabî' ve ed-Dahhâk da böyle demiştir.
Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr der ki: Muhkem âyetler, kendilerinde Rabbin (insanlara karşı) kulların hüccetini, ismetini, (kanlarının, mallarının korunmasına sebep olan imanı), anlaşmazlıkların ve batılın bertaraf edilmesini ihtiva eden âyetlerdir. Bunların herhangi bir manaya hamledilmeleri veya asıl anlamlarından başka anlama çekilip tahrif edilmeleri sözkonusu değildir. Müteşâbih âyetlerin ise başka bir anlama çekilmeleri, tahrif ve te'vil edilmeleri mümkündür. Allah bunlarla kullarını imtihan etmek istemiştir. Mücâhid ve İbn İshak da bu görüştedir.
İbn Atiyye der ki: Bu, bu âyetle ilgili yapılmış açıklamaların en güzelidir. en-Nehhâs ise der ki: Muhkem âyetler ile müteşâbih âyetler hakkında söylenmiş sözlerin en güzeli şudur: Muhkem âyetler bizatihi ayakta durabilen ve anlaşılması için başka âyetlere başvurmayı gerekli kılmayan âyetlerdir:
"Kimse O'nun dengi ve benzeri değildir" (el-İhlâs, 112/4) ile:
"Şüphesiz Ben tevbe edenlerin günahlarını mağfiret ediciyim" (Tâ-Hâ, 20/82) buyrukları gibi. Müteşâbih âyetler ise:
"Şüphesiz Allah bütün günahları mağfiret edicidir" (ez-Zümer, 39/53) âyetinin gereği gibi anlaşılabilmesi için yüce Allah'ın:
"Şüphesiz Ben tevbe edenlerin günahlarını mağfiret ediciyim" âyeti ile:
"Muhakkak Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez" (en-Nisâ, 4/48, 116) âyetine başvurulur.
Derim ki: en-Nehhâs'ın bu sözleri İbn Atiyye'nin tercih ettiği görüşe açıklık getirmektedir. Bu açıklama kelimelerin dildeki anlamlarına da uygun düşmektedir. Çünkü "muhkem" kelimesi (........) kelimesinden ism-i mef'ûldur. "İhkâm" ise birşeyi sağlam yapmak demektir. Manasında, açık anlaşılmasında karışıklık ve tereddüt bulunmayan âyetlerin böyle olduğunda da şüphe yoktur. Çünkü bu âyetlerin kelime manaları gayet açıktır ve kelime dizilişi de sapasağlamdır. Bu iki husustan herhangi birisinde gereken açıklık ve sağlamlık bulunmayacak olursa o vakit müteşâbihlik ve karışıklık sözkonusu olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İbn Huveyzimendâd der ki: Müteşâbih'in birkaç şekli vardır. Hükmün kendisine taalluk ettiği şekil ise, ilim adamları arasında iki âyetten hangisinin diğerini neshettiği hususu ile ilgili görüş ayrılıklarıdır. Mesela, Hazret-i Ali ile İbn Abbâs'ın, kocası vefat etmiş hamile kadın hakkında iki süreden daha uzun olanını iddet olarak bekleyeceği görüşündedirler. Hazret-i Ömer, Zeyd b. Sabit, İbn Mes'ûd ve başkaları ise (iddetin) doğum yapmak olduğunu ve Kısa Nisa Sûresi (Talâk Sûresi)nin dört ay on günlük iddeti neshettiğini söylerler. Ali ve İbn Abbâs ise bunun nesholunmadığını kabul ediyorlardı. Mirasçıya vasiyetin nesholunup olunmadığı ile ilgili ihtilafları da buna bir örnektir.
Ayrıca eğer nesih olup olmadığı bilinmiyor, neshin şartları da bulunmuyor ise, birbiriyle tearuz halinde olan âyetlerden hangisinin öne alınacağı hususundaki görüş ayrılığı da buna bir örnektir. Mesela, yüce Allah'ın:
"Ve size bunlardan başkaları helâl kılındı" (en-Nisâ, 4/24) âyeti kendilerine malik olunması (cariye olmaları) halinde akrabaları bir arada tutmayı gerektirmektedir. Buna karşılık:
"İki kızkardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı) ancak geçen müstesna.." (en-Nisâ, 4/23) âyeti ise bunu yasaklamaktadır. Yine bu tür müteşâbihlere bir örnek de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den gelen haberler ile kıyasların birbirleriyle tearuz etmesidir.
İşte sözü geçen müteşâbih budur. Ancak bir âyet-i kerimenin farklı iki şekilde kıraati, ismin muhtemel olması yahut tefsiri gerektirecek şekilde mücmel olması müteşâbih türünden değildir. Çünkü bunun vacip olan kısmı ya ismin kapsayabildiği miktardır veya onun tamamıdır. İki ayrı kıraat ise iki ayrı âyet gibidir. Her ikisinin gereği ne ise, amel etmek gerekir. Nitekim: âyet-i kerimesi -ileride yüce Allah'ın izniyle Maide Sûresi'nde (5/6. âyette) açıklanacağı üzere- hem üstün hem de esreli okunmuştur.
3- Müteşâbih Sanılan Bazı Âyetlere Örnekler:
Buhârî, Saîd b. Cübeyr'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Adamın birisi İbn Abbâs'a şöyle dedi: Ben Kur'ân-ı Kerîm'de benim için açıklanması zor (muhtelif) bazı şeyler görüyorum. İbn Abbâs: Nelerdir? diye sorunca adam şöyle dedi: Yüce Allah:
"Sûr'a üfürüldüğünde o günde aralarında akrabalık bağı yoktur. Birbirlerini de sormazlar" (el-Mü’minûn, 23/101) diye buyururken, bir başka yerde:
"Birbirlerine yönelip karşılıklı soru sorarlar" (Sâffât, 37/27) diye buyurmaktadır. Bir yerde:
"Allah'tan bir söz gizlemezler" (en-Nisâ, 4/42) diye buyrulurken bir başka yerde:
"Rabbimiz, Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık" (el-En'âm, 6/23 diyerek bu âyet-i kerimede de birşeyler gizleyecekleri bildirilmektedir. en-Nâziât Sûresi'nde yer alan: "Sizi yaratmak mı daha zordur yoksa göğü mü? Onu bina etmiştir... Bundan sonra da yeri yarıp döşedi" (en-Nâziât, 79/27-30) âyetinde göklerin yaratılmasını yeryüzünün yaratılmasından önce zikretmekte, bir başka yerde ise:
"Siz yeri iki günde yaratan Allah'ı inkâr ediyor ve O'na ortaklar mı kılıyorsunuz?... İkisi de isteyerek geldik dediler" (Fussilet, 41/9-11) diye buyurmakta ve bu âyetinde yerin yaratılmasından göğün yaratılmasından önce söz etmektedir. Yine yüce Allah:
"Allah Gafûrdur, Rahîmdir" (en-Nisâ, 4/100);
"Allah Azizdir, Hakimdir" (en-Nisâ, 4/158) ile:
"Allah Semi'dir, Basirdir" (en-Nisâ, 4/134) diye buyurmaktadır. Bu âyetler ise âdeta daha önce böyle idi de şimdi böyle değil gibi bir anlam çıkmaktadır.
Bunun üzerine İbn Abbâs şu cevabı verdi:
"Aralarında akrabalık bağı yoktur" (el-Mü’minûn, 23/101) âyetinde Birinci Nemadaki durum anlatılmaktadır. Bundan sonra Sûra bir defa daha üfürülecek ve Allah'ın dilediği kimseler müstesna, göklerde ve yerde bulunan herkes baygın düşecektir. İşte o vakit aralarında herhangi bir akrabalık bağı bulunmayacak ve birbirlerine soru sormayacaklardır. Bilâhare son üfürüşte ise birbirlerine karşı gelecek ve birbirlerine soru soracaklardır. Yüce Allah'ın:
"Biz müşriklerden değildik" (el-En'âm, 6/23) âyeti ile
"Allah'tan bir söz gizlemezler" (en-Nisâ, 4/42) âyetine gelince; yüce Allah ihlâs sahibi olan kimselerin günahlarını bağışlaması üzerine müşrikler şöyle diyeceklerdir: Gelin biz de müşrik değildik, diyelim. Bunun üzerine Allah onların ağızlarına mühür vuracak ve bu sefer onların azaları yaptıkları işleri söyleyecektir. İşte böylelikle Allah'tan herhangi bir sözü saklayamayacakları ortaya çıkacaktır ve o vakit kâfirler keşke müslüman olsalardı, diye temennide bulunacaklardır. Yüce Allah yeri iki günde yarattıktan sonra semaya yönelerek iki günde de onları yedi sema halinde düzenledi. Daha sonra ise arzı yaydı ve orada suları ve meraları çıkardı. Arzda dağları, ağaçları, kum tepelerini ve gök ile yer arasındakileri diğer iki günde yarattı. İşte yüce Allah'ın:
"Bundan sonra da arzı yayıp döşedi" (en-Nâziât, 79/30) âyetinde anlatılan budur. Buna göre arz ve içindekiler dört günde, sema ise iki günde yaratılmıştır. Yüce Allah'ın:
"Allah Gafûrdur, Rahîmdir" âyeti ise bizzat Allah kendi zatını kastetmektedir. Yani yüce Allah ezelden beri de böyleydi, ebediyyen de böyle kalacaktır. Yüce Allah, her neyi murad ederse mutlaka onun dilediği olur. Yazıklar olsun sana, Kur'ân-ı Kerîm senin için anlaşılmaz, tutarsız şeyler gibi görülmesin. Çünkü hepsi Allah'tan gelmiştir.
4- "Diğer" Kelimesi:
Bu kelime "elif-lâm"a ihtiyaç bırakmamak özelliğine sahip olduğundan dolayı, munsarif değildir. Çünkü bu kelimede asıl olan "büyüklük, küçüklük" kelimelerinde olduğu gibi elif-lâm ile sıfat olmasıdır. Elif-Lâm'a ihtiyacı kalmadığından munsarif bir kelime olmaktan çıkmıştır. Ebû Ubeyd der ki: Arapların bu kelimeyi munsarif yapmamalarının sebebi bunun tekilinin marife olsun, nekre halinde olsun munsarıf gelmemesidir. Müberred bunu kabul etmeyip der ki: Durum böyle olduğu takdirde kelimelerinin de munsarif olmaması gerekir. el-Kisâî der ki: Bu kelimenin munsarif olmayış sebebi sıfat oluşudur. Yine el-Muberred bunu kabul etmeyip der ki: kelimeleri de sıfattır, fakat bunlar munsarıftır. Sîbeveyh der ki: Bu kelimenin elif Llâm'a muhtaç olmaması düşünülemez. Çünkü böyle olsaydı marife olması gerekirdi. Nitekim kelimesinden alındığı için kelimesinin de bütün görüşlere göre marife olduğu görülmektedir. kelimesi de bu kelime elif-lâm’lı halin yerine kullanılmıştır, diyenlerin görüşüne göre de marifedir. Eğer bu kelimesi elif-lâm'a ihtiyacı olmayan bir kelime olsaydı, marife olması gerekirdi. Halbuki yüce Allah bu kelimeyi nekre olan bir kelime ile vasfetmiş bulunmaktadır.
5- Kalplerinde Eğrilik Olanlar:
Yüce Allah'ın:
"İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar" âyeti mübtedâ olmak üzere merfû'dur. Bunun haberi ise: "Onun müteşâbih olanına uyarlar" âyetidir.
ez-Zeyğ: (Eğrilik); meyletmek (sapmak) demektir, Güneş (batıya doğru) kaydı, tabiriyle Gözler kaydı, tabiri burdan gelmektedir. Asıl maksat terkedilip bırakıldığında da bu kökten gelen fiil kullanılır.
Yüce Allah'ın:
"Onlar sapıp eğrilince Allah da onların kalplerini meylettirdi (saptırdı)" (es-Saff, 61/5) âyetindeki "sapma" kelimeleri de bu kökten gelmiştir. Bu âyet-i kerîme kâfir, zındık, cahil, bid'at sahibi bütün kesimleri genel olarak kapsamına almaktadır. O dönemde bununla Necrân hıristiyanlarına işaret olunmuşsa dahi böyledir. Katâde, yüce Allah'ın:
"İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar..." âyetinin tefsiri ile ilgili olarak bunları söylemektedir: Eğer burda sözü edilenler Harurâlılar ile Hâricîlerin değişik türleri değil ise, bunlarla kimlerin kastedildiğini bilemiyorum.
Derim ki: Bu şekildeki tefsir Ebû Umame'den merfu olarak daha önce geçmiş bulunmaktadır. O kadarı sana yeterlidir.
6- Kalplerinde Eğrilik Bulunanlar ve Fitnenin Peşinden Gidenler:
Yüce Allah'ın:
"İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve te'viline yeltenmek için onun müteşâbih olanına uyarlar" âyeti ile ilgili olarak hocamız Ebû'l-Abbâs (yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöyle demektedir: Müteşâbih olana tabi olanların bu tabi oluşları, Kur'ân-ı Kerîm hakkında şüphe uyandırmak ve ayağı saptırmak için müteşâbihe tabi olmaları ve bu maksatla müteşâbih olanları öğrenmeleri ihtimalden uzak değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'e dil uzatan Zındıklarla Karmatîler böyle yapmışlardır. Diğer bir maksatları da müteşâbihin zahirine inanılmasını istemeleridir. Nitekim zahiren Allah'ın cisim özelliklerini taşıdığını ifade eden Kitap ve sünnetteki buyrukları bir araya getiren Mücassime böyle yapmıştır. Sonunda bunlar yüce yaratıcının mücessem, bir cisim şekli olan bir suret olduğuna inandılar. Bu cisim ve suretin onlara göre yüzü, gözü, eli, yanı, ayağı, parmağı vardı. Yüce Allah bunlardan yüce ve münezzehtir. Yahut da bunlar müteşâbih olana bunların te'villerini açıklamak, manalarını izah etmek için tabi olurlar. Ya da bu hususta Hazret-i Ömer'e çokça soru soran Sabîğ'in yaptığı gibi yapmaya çalışır. Buna göre müteşâbihe tabi olanlar dört gruptur:
1- Kâfir olduklarından şüphe olmayan ve Allahü teâlâ'nın haklarında tevbe etmeleri dahi istenmeksizin öldürülmeleri hükmünü verdiği kimseler.
2- Haklarındaki sahih görüşe göre kâfir oldukları kabul edilenler. Çünkü bunlarla putlara, şekillere ibadet eden kimseler arasında fark kalmaz. Bunların tevbe etmeleri istenir. Tevbe ederlerse mesele yok. Aksi takdirde irtidat edene yapılan uygulama gibi bunlar da öldürülürler.
3- Müteşâbihlerin te'vil edilmelerinin cevazı hususundaki görüş ayrılığına binaen, bunun câiz olup olmadığı hususunda da ihtilâf edilmiştir. Bilindiği gibi selefin gösterdiği yol, müteşâbih âyetlerin zahirinden anlaşılanın imkânsız olduğunu kesin olarak belirtmekle birlikte, te'villerine kalkışmayı terketmek şeklindedir. Bu konuda derlerdi ki: Nasıl geldilerse onları siz de öylece okuyup gidiniz. Bazıları ise bu âyetlerin te'vilini açıkça yapmış ve onlardan mücmel olanlarının anlamlarından herhangi birisini kat'î olarak tayin etmeksizin, dilde açıklanması mümkün olan açıklama yolunu izlemişlerdir.
4- Hazret-i Ömer'in Sabîğ'a uyguladığı gibi, ileri derecede te'dib hükmü verilen haller. Ebû Bekr el-Enbarî der ki: Selefin ileri gelenleri, Kur'ân-ı Kerîm'deki müşkil manaların tefsiri hakkında soru soranları cezalandırırlardı. Çünkü soru soran, eğer bu soruyu sormakla bir bid'ati yerleştirmek yahut fitneyi körüklemeyi arzu ediyorsa, tepki görmeye ve büyük bir şekilde tazir edilmeye lâyık bir kimsedir.
Şayet maksadı bu değil ise, işlediği bu günah dolayısıyla kınanmayı hak etmiş bir kimse demektir. Çünkü o dönemde Kur'ân-ı Kerîm'in indiriliş maksatlarından ve te'vilin hakikatlerinden tahrif edilmesi yolunda zayıf müslümanları şüpheye düşürmek ve saptırmak maksadını gütmeleri için inkarcı münafıklara bir yol icad etmiş oluyordu. Bu kabilden olanlara bir örnek. İsmail b. İshak el-Kadî'nin bize naklettiği şu haberdir. İsmail dedi ki: Bize Süleyman b. Harb bildirdi. Süleyman Hammâd b. Zeyd'den, o Yezid b. Hâzim'den, o Süleyman b. Yesâr'dan naklettiğine göre; Sabîğ b. İsi Medine'ye geldi. Kur'ân-ı Kerîm'in müteşâbih âyetine ve bazı şeylere dair sorular sormaya koyuldu. Ömer (radıyallahü anh) durumdan haberdar olunca arkasından birisini gönderip huzuruna çağırttı.
Önceden de ona kuru hurma dallarından bir miktar hazırlamış bulunuyordu. Huzuruna gelince Hazret-i Ömer ona: Sen kimsin dedi. O da: Ben Allah'ın kulu Sabîğ'im dedi. Hazret-i Ömer de: Ben de Allah'ın kulu Ömer'im, dedikten sonra elindeki kuru hurma dalını alıp üzerine yürüdü ve kafasını yaraladı. Kanı yüzüne akıncaya kadar vurmaya devam etti. Daha sonra Sabîğ: Bu kadarı yeter ey mü’minlerin emiri, dedi. Allah'a yemin ederim, daha önce kafamdaki rahatsızlıkların hepsi gitmiş bulunuyor.
Sabîğ'in te'dibine dair rivâyetler arasında farklılıklar vardır. Bu rivâyetlerden ez-Zâriyât Sûresi'nde söz edilecektir. Daha sonra yüce Allah Sabîğ'a tevbe etme ilhamını vermiş, tevbeyi kalbine yerleştirmiş olduğundan tevbe etti ve güzel bir şekilde tevbesinde sebat gösterdi.
Yüce Allah'ın:
"Fitne çıkarmak" âyetinin anlamı da şudur: Yani şüphe uyandırmak arzusu, mü’minlerin, işin içerisinden çıkamayarak aralarının bozulmasını istemeleri ve herkesin kendi sapık görüşlerine dönmesini sağlamaları demektir.
Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: "Ve teviline yeltenmek için" âyetinin anlamı şudur: Bu gibi kimseler öldükten sonra diriltilmelerinin ve kendilerine hayat verilmesinin açıklanmasını istediler. Yüce Allah da bunun te'vilini (gerçekleşeceği vakti) ve zamanını Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceğini onlara bildirdi. Ebû İshak der ki: Buna delil de yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Onlar onun te'vilinden başkasını mı bekliyorlar. Onun tevilinin geleceği gün" yani onlara vadolunan öldükten sonra diriliş, amel defterlerinin verilmesi ve azap gibi kendilerine vadolunan şeyleri görecekleri için
"evvelce onu unutanlar:
«Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişlerdi» diyeceklerdir." (el-A'raf, 7/53) Yani bizler peygamberlerin önceden haber vermiş oldukları şeylerin te'vilini (akıbetini) görmüş bulunuyoruz.
(Ebû İshâk devamla) der ki: Yüce Allah'ın:
"Halbuki onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir" âyeti üzerinde vakıf yapılır. Yani öldükten sonra dirilişin vaktini Allah'tan başka kimse bilemez demektir.
7- Te'vili Bilenler ve Tevilin Mahiyeti:
Yüce Allah'ın:
"Halbuki onun gerçek tev'ilini ancak Allah bilir" âyeti ile ilgili olarak şöyle denilmektedir. Aralarında Huyey b. Ahtab'ın da bulunduğu yahudilerden bir topluluk, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna girerek şöyle dediler: Bize ulaştığına göre sana "Elif, Lâm, Mîm" âyeti nazil olmuştur. Eğer sen bu söylediklerini doğru söylüyor isen, senin ümmetinin mülkü ancak yetmişbir yıl olacaktır. Çünkü Elif Cümmel (Ebced) hesabına göre bir, Lâm otuz, Mim de kırka tekabül eder. Bunun üzerine yüce Allah'ın:
"Halbuki onun gerçek te'vilini yalnızca Allah bilir" âyeti nazil oldu. Buna göre burada te'vil, tefsir anlamına gelir. Bu kelimenin te'vili şudur demek gibi. Ve işin sonunda evi edeceği (akıbeti) anlamına gelir. Bu kelimenin iştikakı ise İş sonunda şuna vardı, ifadesindeki köktendir, demek olur. Te'vil ettim, ise onu bu hale getirdim, demektir. Kimi fakihler bunu tarif ederek şöyle demişlerdir:
Te'vil, lâfzın dışında kalan bir delile dayanarak lafızda kastedilen ihtimali açığa çıkarmaktır. Tefsir ise lâfzın beyan edilmesidir. "Onda rayb yoktur" yani şüphe yoktur; şeklindeki açıklama buna örnektir. Tefsirin aslı ise beyan etmektir. Bunu ifade etmek üzere:şekli kullanılır.
Te'vil ise anlamın beyan edilmesidir. Mü’minler tarafından onun hakkında şüphe sözkonusu değildir, ifadesinde olduğu gibi. Yahut o bizatihi hakkın kendisidir ve bizatihi şüpheyi kabil değildir. Şüphe ancak şüphe edenin bir niteliği olabilir; şeklindeki açıklama da buna örnektir. İbn Abbâs'ın ced (dede) hakkında: O da babadır, demesi de böyledir. Çünkü o, yüce Allah'ın:
"Ey Âdemoğulları" âyetini te'vil ederek bu hükme varmıştır.
8- İlimde Derinleşmiş Olanlar:
Yüce Allah'ın:
"İlimde derinleşmiş olanlar" âyeti ile ilgili olarak; bu, önceki buyruklarla ilişkisi olmayan yeni bir söz başlangıcı mıdır, yoksa önceki âyete atfedilmiş ve buna göre burdaki "vav" cem için mi kullanılmıştır hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler.
Çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre; kendisinden önceki âyetlerden ayrı, yeni bir cümle başıdır ve ifade daha önce yüce Allah'ın:
"Onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir" âyetinde tamamlanmıştır. İbn Ömer, İbn Abbâs, Âişe, Urve b. ez-Zübeyr, Ömer b. Abdulaziz ve başkalarının görüşü budur. el-Kisaî, el-Ahfeş, el-Ferrâ', Ebû Ubeyd ve başkaları da bu görüştedir.
Ebû Nehîk el-Esedî de der ki: Sizler bu âyet-i kerimeyi vasl ile (durak yapmaksızın) okuyorsunuz. Halbuki bu kelime kat' ile okunmalıdır. İlimde derinlik sahibi olanların bilgilerinin vardığı son nokta ise onların: "Biz O'na îman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır" sözleridir.
Ömer b. Abdulaziz de buna benzer bir söz söylemiştir. Taberî buna yakın bir ifadeyi Yûnus'tan, o Eşheb'den o da Mâlik b. Enes'ten rivâyet etmiştir. Buna göre "derler" âyeti derinleşmiş olanlar âyetinin haberidir. el-Hattabî der ki: Şanı yüce Allah, kendisine îman edip içindekileri tasdik etmemizi emrettiği Kitabının âyetlerini muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısım halinde indirmiştir. Aziz ve celil olan Allah işte şöyle buyurmaktadır:
"Sana Kitabı indiren O'dur, onun bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir... Hepsi Rabbinizin katındandır." Burada yüce Allah kitabının müteşâbih olanına dair bilgisini kendisine tahsis ettiğini ve O'ndan başka hiçbir kimsenin onun te'vilini bilemeyeceğini haber vermekte, daha sonra aziz ve celil olan Allah, ilimde derinleşmiş olanların: Biz O'na îman ettik, şeklindeki sözlerini naklederek onlardan övgüyle söz etmektedir. Şayet onların îmanları sahih olmasaydı, ondan dolayı öğülmeye lâyık olmazlardı.
İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre bu âyet-i kerimede tam vakıf yüce Allah'ın:
"Halbuki onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir" âyeti üzerinde olduğu ve bundan sonraki âyetlerin ise yeni bir söz başlangıcı olduğu şeklindedir. Bundan sonraki âyet ise: İlimde derinleşmiş olanlar: Biz ona îman ettik... derler" âyetidir. Bu, İbn Mes'ûd'dan, Ubey b. Ka'b, İbn Abbâs ve Hazret-i Âişe'den de rivâyet edilmiştir. Ancak Mücâhid'den: "İlimde derinleşmiş olanlar"ı kendisinden önceki âyete nesak atfı yaptığı ve derinleşmiş olanların te'vili bildiklerini iddia ettiği de rivâyet edilmiştir. Bu görüşün lehine kimi dilcileri de delil göstererek: Bunun: "İlimde derinleşmiş olanlar da bunu bilirler ve îman ettik... diyerek.." şeklindedir, der ve "derler" kelimesinin hal olmak üzere nasb mahallinde olduğunu iddia ederler. Ancak dilcilerin büyük çoğunluğu bu açıklamayı reddeder ve uzak bir ihtimal olarak görürler. Çünkü Araplar hem fiili, hem de mef'ûlu bir arada hazf etmezler. Hali ise fiil açıkça söylenmedikçe de zikretmezler. Eğer fiil açıkça söylenmemiş ise, hal de sözkonusu değildir. Şayet böyle birşey mümkün olsaydı "Abdullah binerek geldi" anlamında "Abdullah binerek" demek mümkün olurdu. Böyle birşeyin mümkün olması ise, ancak fiilin zikredilmesiyle birlikte olur. Kişinin: "Abdullah konuşur ve insanların arasını ıslah eder" demesi gibi. Burada "ıslah eder" ifadesi Abdullah'ın halini bildirir. Nitekim şair -ki bunu Ebû Ömer: Ebû'l-Abbas Sa'leb şu beyiti okudu, diyerek bana okumuştur şu sözleri söyler:
"Ben orada oldukça kızgın ve kısa bacaklı, yüksek hörgüçlü bir deveyi saldım;
Yürürken kısadır, otururken uzun görülür."
Yani yürürken boyu kısadır, demektir.
O halde; nahivcilerin de konu ile ilgili görüşleriyle desteklemelerinin yanında ilim adamlarının genelinin görüşü, yalnızca Mücâhid'in bu konudaki görüşünden daha uygundur.
Aynı şekilde şanı yüce Allah'ın, mahlukatından nefyedip kendisi hakkında tesbit ettiği bir şeyde, daha sonraları ortağının olması mümkün değildir. Nitekim yüce Allah'ın şu âyetine bakalım:
"De ki: Göklerle yerde olan gaybı Allah'tan başka kimse bilmez." (en-Neml, 27/65);
"Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz" (el-A'raf, 7/187);
"Onun Vechi (zatı) dışında herşeyyok olacaktır" (el-Kasas, 28/88). İşte bütün bunlara dair bilgiyi şanı yüce Allah, yalnız kendisine tahsis etmiştir. Bunlarda kendisinden başkasını ortak etmez. Yüce Allah'ın:
"Halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir" âyeti de böyledir. Şayet:
"ilimde derinleşmiş olanlar" âyetindeki "vav," nesak atfı için olmuş olsaydı, yüce Allah'ın:
"Hepsi Rabbimizin katındandır" âyetinin herhangi bir anlamı olmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Derim ki: Hattabî'nin naklettiği ve Mücâhid'den başkasının söylemediğini belirttiği söz ile ilgili olarak şunu ekleyelim: İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre:
"İlimde derinleşmiş olanlar" âyeti aziz ve celil olan Allah’ın ismine atfedilmiştir ve bunlar da müteşâbihi bilenler arasında yeralıp onlar bu müteşâbihi bilmelerine rağmen: "Biz ona îman ettik" demektedirler. Ayrıca er-Rabî', Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr, el-Kasım b. Muhammed ve başkaları da bu görüşü belirtmişlerdir. Bu te'vile göre "Derler" kelimesi "derinleşmiş olanlar" kelimesinin hali olmak üzere nasb durumundadır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Ve rüzgar ağlıyor kederinden
Şimşek de bulutlar arasında çakıyor."
Bu beyitin iki anlama gelme ihtimali vardır. Burada "şimşek" kelimesi mübteda, "parıldıyor" kelimesi de haber olabilir. -Birinci te'vile göre- Böylelikle önceki ifadelerle alakası olmayan bir cümle olabilir. Diğer taraftan ("şimşek") "rüzgar" kelimesine atfedilip "parıldar" kelimesi hal durumunda olabilir. Bu da ikinci te'vile göre böyle olur ki, "parıldayarak" anlamına gelir. Yine bu görüşü ileri sürenler şanı yüce Allah'ın ilimde derinleşmiş olanları ilimde derinleşmiş olmakla övmüş olduğunu ileri sürerler. Cahilliklerine rağmen onları nasıl övmüş olabilir? Ayrıca İbn Abbâs da: "Ve ben onun te'vilini bilenlerdenim" demiştir.
Mücâhid de bu âyet-i kerimeyi okumuş ve: Ben de onun te'vilini bilenlerdenim, demiştir. Onun bu sözünü İmâmu'l-Harameyn Ebû'l-Mealî ondan nakletmiştir.
Derim ki: Bir takım ilim adamları bu görüşü de birinci görüşün kapsamında kabul ederek şöyle demişlerdir: Sözün tam olarak takdirî ifadesi "Allah nezdindedir" şeklindedir. Yani onun anlamı Allah nezdindedir ve onun te'vilini ancak Allah bilir, ifadesi ise müteşâbihatın te'vilini ancak Allah bilir, şeklindedir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, onu kısmen bilirler ve ona îman ettik. Hepsi Rabbimizdendir, derler. Onların buna dair bilgileri ise, muhkemde yer alan deliller ve müteşâbihatın muhkem âyetlere havale edilerek açıklanma imkânıdır. Onlar müteşâbihatın kısmen te'vilini bilip diğer bir kısmını bilemeyince: Biz hepsine îman ettik, hepsi Rabbimizdendir, derler. O'nun sâlih şeriatinden olup ilmimizin kuşatamadığı gizliliklerin bilgisi Rabbimiz nezdindedir.
Birisi kalkıp: Müteşâbihatın kısmen tefsiri, derinleşmiş olanlar için dahi içinden çıkılmaz bir hal almıştır. O kadar ki İbn Abbâs: Ben "evvâh" ve "ğislîn" kelimelerinin ne anlama geldiğini bilmiyorum, demiştir; diye sorarsa, ona şöyle cevap verilir:
Bunun böyle olması gerekmez. Çünkü İbn Abbâs daha sonra bunu öğrenmiş ve vakıf olduğu bilgiye uygun olarak tefsir etmiştir.
Bundan daha kesin bir cevap da şöyledir: Şanı yüce Allah, ilimde derinleşmiş olan hiçbir kimse bunu bilemez, dememiştir ki, böyle birşey sözkonusu olsun. Birisi bilmeyecek olursa bir diğeri bilebilir.
İbn Fûrek, ilimde derinleşmiş olanların te'vili bileceği görüşünü tercih eder ve bu hususta uzun uzun açıklamalarda bulunurdu. Hazret-i Peygamber'in İbn Abbâs'a: "Allah'ım! Onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret" şeklindeki sözünde bu hususa dair açıklama vardır. Bu Kitabının manalarını ona öğret anlamındadır. Buna göre yüce Allah'ın:
"İlimde derinleşmiş olanlar" âyeti üzerinde vakıf yapmak ile ilgili olarak hocamız Ebû'l-Abbas, Ahmed b. Ömer: Doğrusu da budur demiştir. Çünkü onların "ilimde derinleşmiş olanlar" diye adlandırılmaları Arap dilini anlayan herkesin bilmekte müsallallahü aleyhi ve sellemi olduğu muhkemden daha fazlasını bilmelerini gerektirmektedir. Eğer onlar herkesin bildiğinden başka birşey bilmiyor iseler onların derinlikleri nerede kalır? Fakat müteşâbih de türlü türlüdür. Kimisi hiçbir şekilde bilinemez. Ruhun durumu, Allahü teâlâ'nın gaybın bilgisini yalnızca kendisine ayırdığı Kıyâmet saatinin kopması gibi. Bu gibi şeylerin bilgisi İbn Abbâs'a da başkasına da verilmemiştir. İşte ileri gelen ilim adamları arasında: İlimde derinleşmiş olanlar müteşâbihi bilmezler, diyenlerin bu sözden kastettikleri bu tür müteşâbihtir. Dinde bazı şekillere ve Arap dilinde birtakım anlatım üslûplarına göre yorumlanması mümkün olan sözlere gelince, bunlar te'vil edilir ve doğru te'vili bilinebilir. Bununla olabilecek doğru olmayan birtakım te'vil ihtimalleri de izale edilebilir. Yüce Allah'ın Hazret-i Îsa hakkında
"Ve O, kendisinden bir ruhtur" (en-Nisâ, 4/171) âyeti ve benzerleri böyledir. Kendisine lutfedildiği kadarıyla bu kabilden pek çok şey bilmedikçe hiçbir kimseye râsih (ilimde derinleşmiş) ismi verilemez.
Müteşâbih, mensûh olan âyetlerdir, diyenlerin görüşlerine göre ise, râsih olanların te'vili bilmek (durumunda olanların) kapsamına sokulması mümkün olmakla birlikte, müteşâbih âyetlerin bu tür ile tahsis edilmeleri doğru olamaz.
Rusûh (derinleşmiş olmak); bir şeyde sebat bulmak demektir. Sabit olan herşeye râsih denilir. Bu kelime aslında cisimler hakkında kullanılır. Dağın sabit olması (rusûhu) ve ağacın yerde râsih olması gibi. Şair der ki:
"Kalbimde derin kök salmıştır Leylâ'nın sevgisi,
Belirtileri dahi değişiklik gösterme yi kabul etmiyor."
"Filanın kalbinde îman rasih oldu (iyiden iyiye yer etti)" denilir. Bazıları (Araplardan): söyleyişini naklederler ki, birikintinin suyunun yere geçmesi anlamını ifade eder. Bu tabiri İbnu'l-Fâris nakletmiştir. Buna göre bu kelime zıt anlamlı bir kelimedir.
(......) kelimeleri hep bir şeyin içerisinde sebat etmek, yerleşmek anlamını ifade eder.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ilimde derinleşmiş olanlar hakkında sorulunca şöyle buyurdu: "Yeminine bağlı kalan, diliyle doğru söz söyleyen, kalbi de dosdoğru olan kimsedir. "
Şanı yüce Allah:
"Biz sana bu Zikri (Kur'ân'ı) indirdik ki insanlara kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın" (en-Nahl, 16/44) diye buyurmuşken, Kur'ân-ı Kerîm'de nasıl müteşâbih olabilir ve Allah Kur'ân'ın tümünü nasıl apaçık kılmamış olabilir? diye sorulursa şu cevap verilir:
Bundaki hikmet -Allahu a'lem- âlimlerin üstünlük ve faziletinin ortaya çıkmasıdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in tümü açık seçik olsaydı âlim olanların olmayanlara üstünlüğü ortaya çıkmazdı. Herhangi bir kitap tasnif eden de böyle yapar. Kitabının bir kısmını açık, bir kısmını da müşkil (anlaşılması zor) şekilde yazar ve topluluk için bir yer bırakır. Çünkü varlığı, bulunması önemsiz ve basit olan bir şeyin güzelliği de az olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
9- Kur'ân Muhkemiyle Müteşâbihiyle Allah'tandır:
"Hepsi Rabbimizin katındandır" âyetinde, muhkemiyle müteşâbihiyle yüce Allah'ın Kitabına ait olan bir zamir vardır. İfadenin takdiri ise; onun tümü Rabbimizin katındandır, şeklindedir.
"Hepsi" kelimesi zamire delalet ettiğinden dolayı hazfedilmiştir. Çünkü bu kelime izafeti gerektiren bir sözdür.
Daha sonra yüce Allah:
"Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır" diye buyurmaktadır. Yani böyle bir sözü söyleyen îman eden, bilgisinin ulaştığı noktada duran ve müteşâbihin arkasından gitmeyi terkeden, ancak akıl sahibi olan bir kimsedir. Herşeyin "lübb"ü onun özü demektir. İşte bundan dolayı akla "lübb" ismi verilmiştir. Sahipleri" kelimesi ise kelimesinin çoğuludur.
8
"Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi çevirme! Katından bize bir rahmet ver. Şüphesiz sen pek çok bağışlayansın."
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Bir Dua Örneği:
Yüce Allah'ın:
"Rabbimiz... kalplerimizi çevirme" âyetinde ".... derler" takdirinde hazfedilmiş bir söz vardır. Bu şekilde söylemek, ilimde derinleşmiş olanların sözü olarak nakledilmektedir. Anlamının: Ya Muhammed.... de!... şeklinde olması da mümkündür.
Denildiğine göre, kalbin çevrilmesi (zeyğ'i) dinden meyledip uzaklaşmak demektir. Peki, bunlar hidâyete ulaştırılmış iken, yüce Allah'ın kendilerini fesada döndürmesinden korkuyorlar mıydı denilecek olursa şöyle cevap verilir:
Onlar, yüce Allah kendilerine hidâyet verdikten sonra kendilerine ağır gelecek ve bunun sonunda altından kalkmaktan kendilerini acze düşürecek şeyler ile sınamamasını dilemişlerdir. Meselâ, yüce Allah'ın:
"Şayet Biz onlara kendinizi öldürünüz yahut yurtlarınızdan çıkınız diye yazsaydık..." (en-Nisâ, 4/66) âyetinde sözü edilen sınama bu kabildendir.
İbn Keysan der ki: Bunlar yüce Allah'tan sapmamayı ve bunun sonucunda da Allah'ın kalplerini haktan çevirmemesini istemişlerdir. Yüce Allah'ın:
"Onlar sapıp eğrilince Allah da onların kalplerini çevirdi" (es-Saf, 61/5) âyetinde olduğu gibi. Yani (dualarının anlamı şudur): Bize hidâyet verdiğine göre; hidâyetin üzere bize sebat da ver. Bizler haktan dönmeyelim ki, Senin de kalplerimizi haktan çevirmene müstehak olmayalım.
Bir görüşe göre de bu duanın önceki ifadelerle bir ilgisi yoktur. Şöyle ki: Yüce Allah, sapkın kimseleri sözkonusu ettikten sonra kullarına sözü geçen haktan sapmış ve yerilen kesimden olmamalan için kendisine ne şekilde dua edeceklerini öğretmiş olmaktadır.
Muvatta’''da Ebû Abdullah es-Sunabibî'den şöyle dediği nakledilmektedir: Ebû Bekr es-Sıddîk'in halifeliği döneminde Medine'ye geldim. Onun arkasında akşam namazını kıldım. İlk iki rek'atte Ummu'l-Kur'ân (Fâtiha Sûresi) ile birlikte mufassal bölümünün kısa sûrelerinden birer sûre okuduktan sonra üçüncü rek'ate kalktı. Ben de ona yaklaştım, âdeta elbiselerim onun elbiselerine değiyor gibiydi. O esnada Fâtiha'yı ve: "Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi çevirme.." âyetini okuduğunu işittim.
İlim adamları der ki: Hazret-i Ebû Bekir'in bu âyet-i kerimeyi okuması bir çeşit kunut ve duadır. Çünkü o dönemde, irtidad edenlerin sıkıntılı durumları başgöstermişti. Kunut ise bir grup ilim adamına göre, müslümanların kendileri adına korkmalarına sebep teşkil edecek büyük bir durum ile karşı karşıya kalmalarında akşam namazında da bütün namazlarda da caizdir.
Tirmizî'nin rivâyetine göre Şehr b. Havşeb şöyle demiş: Ben Umm Seleme'ye şöyle sordum: Mü’minlerin annesi, senin yanında bulunduğu sıralarda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın en çok yaptığı dua ne idi? Şu cevabı verdi: En çok yaptığı dua şuydu: " Ey kalpleri evirip çeviren, kalbime dinin üzere sebat ver." Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. "Ey kalpleri evirip çeviren, dinin üzere kalbime sebat ver!" duasını ne kadar da çok yapıyorsun? Şöyle buyurdu: "Ey Umm Seleme, kalbi Allah'ın parmaklarından iki parmak arasında bulunmayan hiçbir Âdemoğlu yoktur. O dilediğini doğru bırakır, dilediğini de çevirir (hidâyetten uzaklaştırır)." Bunun üzerine Muâz (hadisin senedinde yer alan ravilerden birisi) yüce Allah'ın:
"Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi çevirme" âyetini okudu. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen bir hadistir.
Bu âyet-i kerîme Mu'tezile'nin: Allah kulları saptırmaz, yani "kendi fiillerini yaratanlar kullardır" şeklindeki sözlerine karşı bir delildir. Şayet meylettirme, saptırma Allah tarafından olmasaydı yapılması câiz olmayan bir işin önlenmesi hususunda Allah'a dua etmek uygun düşmezdi.
Ebû Vâkid el-Cerrâh ise, "Rabbimiz!... kalplerimizi saptırma!" anlamındaki âyetini (.......) şeklinde fiili kalplere isnad etmek suretiyle okumuştur. Bu ise yüce Allah'a yöneltilen bir dilektir. Her iki okuyuş şekline göre âyet-i kerimenin anlamı şudur: Artık Sen, kalplerimizde hidâyetten sapıklığa doğru bir meyil yaratarak, kalplerimiz haktan çevrilmesin.
2- "Bize Katından Bir Rahmet Ver"
Yüce Allah'ın:
"Katından bize bir rahmet ver" yani nezdinden, Senin tarafından lütfederek bize rahmet bağışla, bizden herhangi bir sebep veya herhangi bir amelin dolayısıyla değil. Bu ifade Allah'a bir teslimiyet ve O'na karşı bir acizliğin ifadesidir.
"Ledün" kelimesinin dört türlü söylenişi vardır. Birisi "lâm" harfi üstün, "dal" harfi ötreli, "nün" harfi sakin "ledun" şeklinde. En fasih söyleyiş budur. Diğeri ise "lâm" harfi üstün, "dal" ötreli ve "nun" harfi de hazf edilmiş şeklinde (ledu diye); üçüncüsü ise "lâm" harfi ötreli, "dal" harfi sakin, "nûn" harfi de üstün olmak üzere "lüdne" şeklinde; dördüncüsü ise "lâm" harfi üstün, "dal" sakin, "nûn" harfi de üstün "ledne" şeklinde.
Muhtemeldir ki mutasallallahü aleyhi ve sellemvıfların cahilleri ile batınîlerin zındıkları bu ve benzeri âyet-i kerimelere yapışarak şöyle derler: İlim denilen şey, Allah'ın baştan beri herhangi bir kesb (ilim tahsili) sözkonusu olmaksızın kendiliğinden bağışladığı birşeydir. Kitapları ve yaprakları tetkik etmek ise bir perdedir. Ancak ileride bu konuya dair gelecek açıklamalarda belirtileceği üzere böyle bir iddia red olunur.
Âyetin anlamı da şudur: Bize rahmetinden sadır olan bir nimet bağışla. Çünkü rahmet, zati sıfata racidir. Rahmetin kendisinin hibe edilmesi düşünülemez.
9
"Rabbimiz, muhakkak ki geleceğinde şüphe olmayan bir günde insanları toplayacak olan Sensin. Şüphesiz Allah va'dinden dönmez."
Darmadağın olmalarından sonra onları öldükten sonra diriltecek olan Sensin.
Bu âyetle Kıyâmet günü için diriliş ikrar edilmektedir. ez-Zeccâc der ki: İşte ilimde derinleşmiş olanların bildikleri ve ikrar ettikleri; buna karşılık öldükten sonra dirilişe dair kendileri için müteşâbih (tereddüdü gerektiren) hale düşüp sonunda inkâra kadar giderek; muhalefet ettikleri şeyin manası budur.
Rayb, şüphe demektir. Bunun ne anlama geldiğine dair açıklamalar Bakara Sûresi'nde (2/2. âyet) geçmiş bulumaktadır. Mîâd, kelimesi va'dden "miPâl" veznindedir. (Va'dolunan zaman, demektir).
10
Kâfir olanların malları ve çocuklarının Allah'a karşı kendilerine hiçbir faydası olmaz ve onlar ateşin yakıtıdırlar.
Bu âyetin anlamı açıktır. Yani onların malları da çocukları da onlara gelecek Allah'ın azabından hiçbir şeyi önleyemezler. es-Sülemî:
"Hiçbir faydası olmaz" âyetini diye okumuştur. Buna sebep ise fiilin önceden geçmesi ve isim ile fiil arasına başka bir kelimenin girmesidir. el-Hasen de şeklinde ve ikinci ya'yi tahfif olsun diye sakin olarak okumuştur. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi:
"Esma dolayısıyla bu ye's(im) yeter artık, yeter
Onun hastalığına -uzayıp gittiği için- şifa verecek de yoktur."
Şairin burada yerine demesi gerekirken, "ya" harfini (elifsiz olarak) serbest bırakmıştır. Buna benzer bir söyleyişin yer aldığı bir beyiti de el-Ferrâ' nakletmektedir:
"Onların elleri sanki tertemiz çakılı bulunmayan hoş kokuda
Birbirlerine gümüş para alıp veren kızların elleri gibidir."
Yüce Allah'ın: âyetinde yer alan: edatı "yanında, nezdinde" demektir. (Yani Allah'ın nezdinde faydası olmaz). Bu açıklamayı Ebû Ubeyde yapmıştır.
"Ve onlar ateşin yakıtıdırlar." Yakıt (el-vekûd); odunun adıdır. Buna dair açıklamalar Bakara Sûresi'nde (2/124. âyette) geçmiş bulunmaktadır. el-Hasan, Mücâhid ve Talha b. Mûsârrif, "vav" harfini ötreli olarak “.....” şeklinde ve "ateşin yakıtı olan bir odun" şeklinde muzaf takdir ederek (muzafın hazfedildiğini kabul ederek) okumuşlardır. Arapçada "vav" harfi ötreli olduğu takdirde; demek gibi, demekde mümkündür. Bu kelimenin "vav" harfi ötreli olarak okunması halinde, kelime masdar olur. Ateş alevli bir şekilde yandığı vakit, bu tabir kullanılır. İbnu'l-Mübarek, el-Abbas b. Abdulmuttalib'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bu din öyle bir yayılacaktır ki denizleri aşacak, denizler Allah tebâreke ve teâlâ yolunda atlarla aşılacak, daha sonra Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan topluluklar gelecek. Bunlar Kur'ân'ı okuduklarında bizden daha güzel okuyan (bilen) kim vardır, bizden daha bilgili kim vardır? diyecekler." Sonra ashabına yönelerek şöyle buyurdu: "Siz böylelerinin bir hayra sahip olacağını zanneder misiniz?" Ashab: Hayır deyince şöyle buyurdu: "İşte bunlar sizdendirler; bunlar bu ümmettendirler ve bunlar ateşin yakıtıdırlar. "
11
Tıpkı Fir'avun hanedanının ve onlardan öncekilerin gidişi gibi. Onlar âyetlerimizi yalanladılar da, Allah da günahlarından dolayı onları yakalayıverdi. Allah'ın azâbı çok çetindir.
"De'b (mealde: gidiş)": Âdet ve durum demektir. Kişi çalışıp çabaladığı takdirde onun bu durumunu ifade etmek üzere bu kökten gelen kelimeler kullanılır. Deve binicisi tarafından yorulacak olursa yine bu kelime kullanılır. Gece ve gündüze de "ed-dâibân" ismi verilir. (Çünkü adetleri üzere sürekli olarak devam eder, giderler). Ebû Hâtim der ki: Ben Yakub'un " Gidişi gibi" kelimesini hemzeyi üstün olarak okuduğunu ve ben küçük bir çocukken bana şöyle söylediğini hatırlıyorum: diye okumak, neye göre doğru olur? Ben ona: Sanırım: kökünden gelirse böyle söylemek doğru olur dedim. Benim bu açıklamamı kabul etti ve küçüklüğüme rağmen çok iyi bir değerlendirmede bulunduğumdan dolayı hayret etti. Bense böyle söylenip söylenemeyeceğini bilmiyordum.
en-Nehhâs der ki: "Böyle bir söz yanlıştır. Hiçbir zaman: denilmez.
Aksine denilebilir. Nahivciler böyle nakletmektedir ki, bunlardan birisi de el-Ferrâ''dır. Bu söyleyişi "el-Mesâdir" adlı kitabında nakletmektedir. Nitekim İmruu’l-Kays şöyle demektedir:
"Ondan önce Umm el-Hureyris'ten de gördüğün gibi
Ve Me'sel'de komşusu olan Umm er-Rebab'dan gördüğün gibi."
"Deeb" söyleyişi de caizdir. Nitekim da söylenebilir. Çünkü bunda boğaz harflerinden bir harf vardır."
Âyet-i kerimenin başındaki "kâf" harfi hakkında (dilciler) farklı görüşlere sahiptir. Bunun şu takdirde ref mahallinde olduğu söylenmiştir: Onların gidişi Fir'avun hanedanının gidişi gibidir. Yani kâfirlerin sana karşı yaptıkları, Fir'avun hanedanının Mûsa'ya yaptıklarına benzer.
el-Ferrâ' ise şu anlama geldiğini iddia etmiştir: Fir'avun hanedanının kâfir oluşu gibi, Araplar da kâfir oldular. en-Nehhâs ise der ki: Burada "kef" harfinin "kâfir oldular"a taalluk etmesi câiz değildir. Çünkü
"kâfir oldular" kelimesin cümlenin sılasına dahildir. Bir diğer görüşe göre buradaki "kef" harfi
"Allah.... onları yakalayıverdi" âyetine taalluk etmektedir. Yani Allah onları Fir'avun hanedanım azapla yakaladığı gibi yakaladı.
Yine bir diğer görüşe göre bu âyet:
"Mallarının ve çocuklarının Allah'a karşı kendilerine hiçbir faydası olmaz" âyeti ile alakalıdır. Yani mallarının ve çocuklarının Fir'avun hanedanına fayda vermediği gibi, kendilerine de mal ve çocuklarının faydası olmayacaktır. Bu âyet ise, "cihaddan geri kalıp bizi mallarımız ve çoluk çocuğumuz oyaladı" diyenlere bir cevaptır.
Bunda "vekûd (yakıt)" dan türeyen mukadder bir fiilin amel etmesi, bu durumda benzetmenin yanmanın kendisi hakkında olması da mümkündür.
Bu anlamı yüce Allah'ın şu âyetleri de desteklemektedir:
"Fir'avun hanedanının ise kötü azap......ateştir. Onlar sabah akşam ona arzolunurlar. Kıyâmetin kopacağı günde: Fir'avun hanedanını azâbın en şiddetlisine sokun (diyecekler)". (el-Mu'min, 40/45-46) Bununla birlikte birinci görüş daha tercihe değerdir. İlim adamlarından birden çok kişi de o görüşü tercih etmişlerdir.
İbn Arefe der ki: "Tıpkı Fir'avun hanedanı... gidişi gibi" âyeti Fir'avun hanedanının adeti gibi; anlamındadır. Şöyle demek istiyor: Fir'avun hanedanı peygamberlere zorluk çıkarmayı adet haline getirdikleri gibi; bunlar da inkârı ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a zorluk çıkarmayı adet haline getirmişlerdir. el-Ezherî de bu anlamda açıklamalarda bulunmuştur. el-Enfal Sûresi'nde yer alan
"Fir'avun hanedanının gidişi gibi" (el-Enfal, 8/52) âyetine gelince; bunun da anlamı şudur: İşte Fir'avun hanedanı suda boğulmak ve helâk edilmekle cezalandırıldığı gibi, bunlar da öldürülmekle ve esir edilmekle cezalandırıldı.
Yüce Allah'ın:
"Onlar âyetlerimizi yalanladılar" âyetinde "okunan âyetler"i kastetmesi muhtemel olduğu gibi, Allah'ın vahdaniyetine delalet etmek üzere dikilmiş bulunan âyetleri de kastetmiş olması muhtemeldir. "... Allah da günahlarından dolayı onları yakalayıverdi. Allah'ın azâbı çok çetindir."
12
Kâfirlere de ki: "Siz mutlaka yenileceksiniz ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kötü döşektir!"
Burada kasıt yahudilerdir. Muhammed b. İshâk der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir'de Kureyş'i mağlub edip Medine'ye döndükten sonra yahudileri toplayıp onlara şunu dedi: Ey Yahudiler topluluğu! Bedir günü Kureyş'in başına gelenlerin bir benzerini Allah'ın başınıza getirmesinden sakınınız. Sizler de biliyorsunuz ki ben gönderilmiş bir peygamberim. Siz bunu Kitabınızda Allah'ın size ahdinde (âyetinde) görmektesiniz. Yahudiler ona: Ey Muhammed dediler. Savaşın ne olduğunu bilmeyen gafil bir topluluğu yenik düşürüp de onlara karşı eline bir fırsat geçti diye gurura kapılma! Allah'a yemin ederiz, bizimle Savaşacak olursan asıl Savaşçıların biz olÖuğumuzu göreceksin. Bunun üzerine yüce Allah:
"Kâfirlere de ki: Siz mutlaka yenileceksiniz..." âyetini inzal buyurdu.
Buradaki
"Yenileceksiniz" kelimesinin "te" okunuşu yahudilere hitap olup bozguna uğratılacaksınız ve âhirette:
"Toplanıp cehenneme sürüleceksiniz" demektedir. İkrime ve Saîd b. Cübeyr'in, İbn Abbâs'tan rivâyeti budur.
Ebû Salih'in İbn Abbâs'tan rivâyetine göre ise; yahudilerin, Uhud günü müslümanların başına gelen musibete sevinmeleri üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuştur. Buna göre bu kelime Yenileceklerdir" anlamında olur.
Yani Kureyşliler yenilecekler ve: toplanıp sürüleceksiniz" kelimesi de: şeklinde ve "toplanıp sürülecekler" anlamında okunur ki bu da Nâfi'in kıraatidir.
Yüce Allah'ın:
"Orası ne kötü döşektir!" âyetinde kastedilen yer, cehennemdir. Âyetin zahirinden anlaşılan budur. Mücâhid der ki: Anlamı ise, onların kendileri için hazırladıkları şey ne kötüdür! Bunun manası şöyle gibidir: Kendilerini cehenneme götüren o fiilleri ne kötüdür!
13
Karşılaşan iki topluluğun durumunda sizin için bir ibret vardır. Biri Allah yolunda çarpışıyordu, diğeri ise kâfirdi. Öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını gözleriyle görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için ibretler vardır.
Yüce Allah'ın:
"Karşılaşan iki topluluğun... bir ibret (yani alâmet) vardır." Burada (......) denilerek (.......) denilmeyişinin sebebi
"âyet: ibret, alâmet" kelimesinin müennesliğinin hakiki olmayışındandır. Bunun beyan anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani bu, sizin için bir beyan bir açıklama idi. Bu görüşte olanlar manayı göz önünde bulundurup lâfza riâyet etmemişlerdir. İmruu'l-Kays’ın şu beyitinde olduğu gibi:
"Dümdüz, yumuşak tenli, genç ve güzel, yumuşak huylu
Taptaze yaprakları tomurcuklanmak üzere dalları kabarmış sorgun ağacının çubuğu gibi..."
Burada şairin demeyişinin sebebi, sıfatın (lafzen müzekker olan -önceden geçmiş- asa anlamındaki kelimeye) ait olmasıdır.
el-Ferrâ' der ki: Âyet-i kerimede fiilin müzekker gelmesi, fiil ile isim arasında sıfatın girmesinden dolayıdır. Sıfat, fiil ile isim arasına girdiğinden fiil müzekker gelmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar, Bakara Sûresi'nde yüce Allah'ın:
"Üzerinize yazıldı ki: Sizden birine Ölüm gelip çattığı zaman eğer bir hayır (mal) bırakacaksa... vasiyette bulunsun" (el-Bakara, 2/180. âyet 2. başlıkta) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.
"Karşılaşan iki topluluğun" Bedir günü karşı karşıya gelen müslümanlarla müşriklerin
"durumunda sizin için bir ibret vardır." Cumhûr: (......): Biri" kelimesini onlardan birisi, anlamında olmak üzere ötreli okumuştur, el-Hasen ve Mücâhid ise bunu esreli olarak («s») şeklinde, daha sonra da:
"Diğeri ise kâfirdi" diye bedel olmak üzere okumuştur. İbn Ebi Able ise bu her iki kelimeyi de nasb ile okumuştur. Ahmed b. Yahya der ki: Hal olmak üzere nasb ile okumak caizdir. Yani her iki fırka, birbirinden ayrı ve birileri. Mü’min diğerleri kâfir olmak üzere iki fırka idiler.
ez-Zeccâc der ki: Nasb ile okunması; yani ben şu iki topluluğu kastediyorum, anlamına gelir.
Bir insan topluluğuna "fie" denilmesinin sebebi, ona fey' edilmesi yanı sıkıntılı zamanlarda ona dönülmesi dolayısıyladır.
ez-Zeccâc der ki "fie" fırka, topluluk demektir. Başı gövdeden ayrıldığını ifade etmek üzere "kılıçla başını fe'vetti" tabirinden alınmıştır.
Bu
"iki topluluk" ile Bedir günü karşılaşan topluluklara işaret edildiğinde görüş ayrılığı yoktur. Ancak bunun muhatabının kim olduğu hususunda farklı kanaatler vardır. Bir görüşe göre bununla mü’minlere hitap edilmiş olması muhtemel olduğu gibi, bütün kâfirlere olması da muhtemeldir. Medine yahudilerinin muhatab alınmış olması da muhtemeldir. Her bir ihtimali bir grup ileri sürmüştür. Mü’minlere hitabın faydası, ruhlarına sebat vermek, onlarda kahramanlık duygularını uyandırarak; -fiilen gerçekleştiği gibi- kendilerinin iki misli hatta birçok kat fazlası olan düşmanları üzerine atılacak hale gelmeleridir.
Yüce Allah'ın:
"Öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını gözleriyle görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için ibretler vardır." Ebû Ali der ki: Bu âyet-i kerimedeki "görmek" göz ile görmektir. Bundan dolayı tek bir mef ûle geçiş yapmıştır. Mekkî ve el-Mehdevî der ki: Buna "gözleriyle" âyeti de delâlet etmektedir. Nafi' burada "görüyorlardı" anlamına gelen kelimeyi diye (yâ ile) okumayıp "te" ile: onları görüyordu" şeklinde okumuştur. Diğerleri ise bunu "yâ" ile okumuşlardır.
"Kendilerinin iki katı" âyeti ise "onları görüyordunuz" âyetinde bulunan "siz görüyordunuz"dan hal olmak üzere nasb mahallindedir. Cumhûra göre ise burada "görüyordunuz" âyetinin faili mü’minlerin kendileridir. (Yani: Ey mü’minler! Siz kendiniz görüyordunuz). "Onları görüyordunuz" âyetindeki "hum: onları" zamiri ise kâfirlere aittir. Ancak Ebû Amr, bu kelimenin "te" harfi ile şeklinde okunmasını kabul etmeyip şöyle der: Eğer durum böyle olsaydı bunun yerine: "Onları kendinizin iki katı görüyordunuz" denmesi gerekirdi.
en-Nehhâs der ki: Bu gerekmeyebilir. Fakat; arkadaşlarınızın iki katı, anlamında olması mümkündür.
Mekkî der ki: "Onları görüyordunuz" şeklinde "te" ile okunuş "sizin için" âyetindeki hitaba uygundur. O bakımdan burada hitabın müslümanlara "onları" zamirinin de müşriklere ait olması güzeldir. "Te" ile bu kelimeyi okuyanların "sizin iki katınız" anlamında şeklinde okumaları gerekirdi. Böyle bir okuyuş ise hatta muhalefet dolayısıyla câiz değildir. Fakat hitaptan gaibe yönelmek şeklindeki konuşma ve söz söyleyişleri görülegelmiş bir üsluptur. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Hatta siz gemilerde bulunduğunuz zaman onlar da güzel bir rüzgarla gemileri götürdüklerinde"(Yûnus, 10/22);
"Verdiğiniz her bir zekât" (er-Rum, 30/39) âyetinde (mü’minlere) hitap ettikten sonra gaib zamir kullanılarak:
"İşte onlar kat kat mükâfat alanlardır" (er-Rum, 30/39) diye buyurmaktadır.
Buna göre
"kendilerinin iki katı" anlamındaki kelimesindeki "hâ" ve "mîm" harflerinden oluşan zamirin müşriklere ait olması muhtemeldir. Yani ey müslümanlar, siz müşrikleri gerçek sayılarının iki katı kadar görüyordunuz. Bu ise mana itibariyle uzak bir ihtimaldir. Çünkü yüce Allah, müslümanların gözlerinde müşriklerin sayısını çoğaltmaz. Aksine O, bizlere müşriklerin sayısını mü’minlerin gözünde az gösterdiğini haber vermektedir. Buna göre mana şöyle olur: Ey mü’minler, sizler müşrikleri sayıca kendinizin iki katı görüyordunuz. Gerçekte ise onlar mü’minlerin üç katı idiler. Yüce Allah böylelikle müşriklerin sayısını mü’minlerin gözünde azaltarak müşrikleri kendilerine, kendilerinin iki katı gösterdi ki, manen güçlensinler ve cesaretleri artsın. Zaten onlara mü’minlerden yüz kişinin ikiyüz kâfiri yeneceği bildirilmişti. Diğer taraftan müslümanların sayısını müşriklerin gözünde azaltarak gösterdi ki, müşrikler müslümanlara karşı cesaretlensinler ve böylelikle Allah'ın onlar hakkındaki hükmü yerini bulsun diye.
Buradaki
"kendilerinin iki katı" âyetindeki zamirin müslümanlara ait olması da muhtemeldir. Yani siz ey müslümanlar, müslümanları sahip olduğunuz gerçek sayının iki katı gibi görüyordunuz. Yani siz bizzat kendinizi gerçektekinin iki katı gibi görüyordunuz.
Allah'ın bunu bu şekilde onlara göstermesinin sebebi, müşriklerle karşılaşmaya karşı maneviyatlarını güçlendirmekti.
Fakat birinci te'vil daha uygundur. Buna yüce Allah'ın şu âyetleri de delâlet etmektedir:
"Hani Allah onları rüyanda sana az göstermişti..." (el-Enfal, 8/43);
"Hani siz karşılaştığınız zaman onları gözlerinize az gösteriyordu.." (el-Enfâl, 8/44)
İbn Mes'ûd'dan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Yanımda bulunan bir adama: Onları yetmiş kişi kadar görebiliyor musun? O: Zannederim onlar yüz kişidirler, demişti. Fakat esirleri aldıktan sonra bizlere bin kişi olduklarını haber verdiler.
Taberî'nin bazılarından naklettiğine göre şöyle demişler: Allah, kâfirlerin gözlerinde mü’minlerin sayısını çok gösterdi. Öyle ki kâfirler mü’minleri kendilerinin iki katı zannettiler. Ancak Taberî bu görüşün zayıf olduğunu belirtmektedir. İbn Atiyye ise der ki: Evet, bu görüş çeşitli açılardan reddedilir. Aksine Allah, müşriklerin sayısını (az önce de geçtiği üzere) mü’minlerin gözünde az göstermiştir. Bu te'vile göre "görüyordunuz" şeklindeki okuyuşta görenler, kâfirler olur. Yani siz ey kâfirler, mü’minleri kendilerinin iki katı olarak görüyordunuz. Önceden de geçtiği üzere kendinizin iki katı olarak görüyordunuz anlamına gelme ihtimali de vardır.
el-Ferrâ' ise bunun anlamının, kendilerini kendilerinin iki katı yani üç misli olarak görüyordunuz. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Dilde böyle bir anlatım şekli bilinmemektedir. ez-Zeccâc der ki: Bu bir yanlışlıktır. Bütün ölçülere göre burada yanlışlık vardır. Çünkü bizler birşeyin mislini aklen ona eşit olarak biliyoruz. Onun iki mislini de onun iki katına eşit olarak aklımızla kavrıyoruz.
İbn Keysan der ki: el-Ferrâ', görüşünü şu sözleriyle açıklar: Sen yanında bir köle varken: Bunun gibi bir köleye ihtiyacım vardır, dediğin takdirde senin hem o köleye, hem onun gibi başka bir köleye ihtiyacın olduğunu ifade ediyorsun. Aynı şekilde, ben bunun gibi iki kişiye muhtacım, dediğin vakit senin üç köleye ihtiyacın var, demektir. Ancak kelimenin anlamı onun söylediği gibi değildir, dildeki kullanış da öyle değildir. el-Ferrâ''yı böyle bir yanlışlığa düşüren ise müşriklerin Bedir gününde mü’minlerin üç misli olmalarıdır. Böylelikle o, müşrikleri ancak bu şekilde gerçek sayılan kadar görmelerinin mümkün olacağı vehmine kapılmıştır. Böyle bir ihtimal ise uzaktır, mana da bu şekilde değildir. Aksine şu iki sebepten dolayı Allah müşrikleri mü’minlere gerçek sayılarından başka şekilde göstermiştir. Bu sebeplerden birisi şudur: Yüce Allah, bunun daha uygun olduğunu görmüştür. Çünkü bu şekilde mü’minlerin kalpleri güç kazanmıştır. Diğer sebep ise bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bir âyet (mucize ve alâmet)dir. İleride -yüce Allah'ın izniyle- Bedir vak'asına dair açıklamalar (Âl-i İmrân, 3/123-125. âyetlerin tefsirinde) gelecektir.
Bu kelimenin "ye" ile okunuşuna gelince İbn Keysân der ki: Onları görüyorlardı" kelimesindeki "he" ve "mîm" (onlar) zamiri "diğeri ise kâfirdi" âyetine aittir. "Kendilerinin iki katı" âyetindeki zamir ise "biri Allah yolunda çarpışıyordu" âyetine aittir. Bu ise ifadelerin akışının delalet ettiğine uygun olarak zamir kullanmak kabilindendir. Bu da yüce Allah'ın:
"Allah dilediğini yardımıyla destekler" âyetidir. İşte bu da kâfirlerin gözle görme itibariyle müslümanların iki katı olduklarını, fakat sayıca onların üç misli olduklarını göstermektedir. (İbn Keysân devamla) der ki: Burada görme, yahudilere aittir.
Mekkî ise der ki: Görmek Allah yolunda çarpışan kesim hakkındadır. Görünen ise kâfir topluluktur. Yani Allah yolunda çarpışan topluluk, kâfirler topluluğunu mü’min topluluğunun iki katı olarak görüyorlardı. Halbuki kâfirler topluluğu mü’min topluluğunun üç katı idi. Önceden de geçtiği üzere Allah kâfirlerim sayısını mü’minlerin gözünde azaltmıştır. Burada "sizin için bir ibret vardır" âyetindeki hitap yahudileredir.
İbn Abbâs ve Talha ise " Onları görüyorlardı" âyetini "te" harfini ötreli olarak Size iki katı oldukları gösteriliyordu" okumuşlardır. es-Sülemî de meçhul fiil olarak "te" harfi ötreli okumuştur.
"Allah dilediğini yardımıyla destekler, şüphesiz bunda basiret sahipleri için ibretler vardır." Bu âyetin anlamı önceden geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamdolsun.
14
Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, salma atlara, develere ve ekinlere aşırı düşkünlük insanlara süslenip hoş gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimidir. Oysa güzel dönüş yeri Allah nezdindedir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:
1- İnsanlara Güzel Gösterilen Şeyler:
Yüce Allah'ın:
"... süslenip hoş gösterildi" âyeti ile ilgili olarak ilim adamları süsleyip hoş gösterenin kim olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bir kesim der ki: Bunu süsleyip hoş gösteren Allah'tır. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'ın sözünün zahiri de budur. Bu sözü Buhârî nakletmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm'de de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Biz yeryüzünde ne varsa ona bir zinet kıldık." (el-Kehf, 18/7) Hazret-i Ömer: Şimdi ey Rabb, onu bize süslü gösterdiğin zaman (biz ne yapabiliriz)? deyince yüce Allah'ın:
"De ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi?" (bir sonraki âyet) âyeti nazil oldu.
Bir diğer kesim ise; burada süslü gösteren şeytandır, demektedir. el-Hasen'in sözünün zahirinden anlaşılan budur. O: Bunu kim süslü gösterdi? Dünyayı onu yaratandan daha çok zemmeden kimse yoktur, demiştir.
Yüce Allah'ın süslü göstermesi, ancak faydalanmak için varetmek, gerçek şekilde hazırlamak ve insanın mayasında bu gibi şeylere eğilimi yaratmak şeklinde olur. Şeytanın süslü göstermesi ise vesvese, aldatma, uygun olmayan yollardan dünyalık elde etmeyi güzel gösterme şeklindedir.
Âyet-i kerîme her iki halde de bütün insanlara yeni bir öğüdün ifadesidir, demektir. Bunun muhtevasında da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın çağdaşı olan yahudilere ve diğerlerine bir azar vardır.
Cumhûr, meçhul fiil olarak: " Süslü gösterildi" şeklinde ve Aşırı düşkünlük" kelimesini merfu olarak okumuşlardır. ed-Dahhâk ve Mücâhid ise malum fiil şeklinde: " Süsledi" ve: Sevgisini" şeklinde mansub olarak okumuştur. kelimesindeki "he" harfinin fetha ile harekelenmesi, isim ve sıfattan ayırdetmek içindir.
Şehevât; "şehvet" kelimesinin çoğuludur. Anlamı bilinen bir kelimedir. Arzulara uyup gitmek, insanı aşağılatır. Onlara itaat, bir helâk demektir. Müslim'in Sahih'inde: "Cennet hoşa gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır, ateş de arzu ve şehvetlerle kuşatılmıştır" denilmektedir. Bunu Enes, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet etmiştir.
Hadîs-i şerîfteki bu temsilin faydası şudur: Cennet ancak hoşa gitmeyen yollan aşmak ve bunlara katlanıp sabretmekle elde edilir. Cehenemden kurtulmak ise ancak arzu ve şehvetleri terkedip insanın bunlara karşı kendisini dizginlemesi ile mümkün olur.
Yine Hazret-i Peygamber'den şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Cennetin yolu oldukça zordur ve yüksektir. Cehenneme giden yol ise son derece kolaydır ve toprağı yumuşaktır. " İşte Hazret-i Peygamber'in: "Cennet hoşa gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır. Cehennem de arzularla kuşatılmıştır" hadisinin manası da budur. Yani cennetin yolu zordur ve tepelerden daha yüksek olan zorlu yerleri vardır. Cehenneme giden yol ise kolaydır. Zorluğu yoktur. Bunda herhangi bir tehlike ve sıkıntıya sebep olacak birşey yoktur. Hazret-i Peygamber'in: "Toprağı yumuşaktır" âyetinin anlamı da budur:
2- Kadınlar:
Yüce Allah:
"Kadınlara" âyetinde, insanların nefisleri onlara çokça arzu duyduğundan önce kadınları sözkonusu ederek başladı. Çünkü kadınlar, şeytanın attığı kementler ve erkeklerin fitneye düşmelerine sebeptir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Benden sonra erkekler için kadınlardan daha çetin bir fitne terketmiş değilim." Hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir.
Kadın fitnesi herşeyden daha çetin ve zorlu bir fitnedir. Denilir ki: Kadınlarda iki fitne vardır. Çocuklarda ise tek bir fitne vardır. Kadınlardaki fitnenin birisi, akrabalık bağlarını kesmeye götürür. Çünkü kadın kocasına annelerle, kızkardeşlerle bağı kesmeyi emreder. İkinci fitne ise helâl, harama bakmaksızın mal toplama fitnesidir. Oğullara gelince onlardaki fitne bir tanedir. O da onlar için mal toplama tutkusudur.
Abdullah b. Mes'ûd'un rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kadınlarınızı yüksek odalarda iskân etmeyiniz ve onlara yazı yazmayı öğretmeyiniz." Bu şekilde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) erkekleri bundan sakındırmış olmaktadır. Çünkü onların yüksek yerlerde iskân ettirilmeleri dolayısıyla erkekleri görmeleri sözkonusudur. Bu ise onları himaye etmek ve onları setretmek değildir. Çünkü kimi zaman erkekleri görüp de bundan dolayı fitne ve bela sözkonusu olabilir. Diğer taraftan kadınlar erkekten yaratılmışlardır. O bakımdan kadının bütün derdi, erkektir. Erkek ise şehvet ile birlikte yaratılmıştır. Kadın da erkeğin sükûn bulduğu bir varlık kılınmıştır. Bu sebeble onlardan birine öteki hakkında güven duyulamaz.
Onlara yazı yazmayı öğretmekte de böyle bir fitne, daha da ileri derecede sözkonusudur. eş-Şihâb'ın Kitabında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Kadınlara (gereğinden çok) elbise almayınız ki, evlerinden dışarıya çıkmasınlar." diye buyurmaktadır.
İşte bundan dolayı insan bu dönemlerde eğer (evlenmeden) duramıyor ise dininin zarar görmemesi için dindar kadını araştırmalıdır. Nitekim Hazret-i Peygamber de: "Elleri toprakla dolasıca, sen dindar olan kadını seç" diye buyurmaktadır. Bu hadisi Müslim Ebû Hüreyre'den rivâyet etmiştir.
İbn Mâce'nin Sünne'inde de Abdullah b. Ömer'in şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Güzellikleri dolayısıyla kadınlarla evlenmeyiniz. Çünkü onların güzellikleri onları aşağılatabilir. Malları dolayısıyla da kadınlarla evlenmeyiniz. Çünkü malları onları azdırabilir. Fakat dinleri dolayısıyla onlarla evleniniz. Şüphesiz burnu delik, siyah fakat dindar bir cariye daha faziletlidir. "
3- Oğullar:
Yüce Allah'ın:
"Oğullara" âyeti önceki âyete atfedilmiştir. Oğullar (anlamına gelen: el-benin) kelimesinin tekili: "ibn"dir. Yüce Allah, Hazret-i Nûh'tan haber vererek:
"Şüphesiz benim oğlum benim aile halkımdandır" (Hud, 11/45) diye niyaz ettiğini bildirmektedir. Küçültme ismi de -Hazret-i Lukman'ın söylediği gibi- "büney" şeklindedir.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Eş'as b. Kays'a şöyle dediği nakledilmektedir: "Hamza'nın kızından bir oğlun var mı?" O: Evet ondan bir oğlum var; fakat onun yerine Cebeleoğullarından geri kalanlara yedirebileceğim bir tencere yemeğim olmasını tercih ederdim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sen böyle desen dahi şüphesiz ki onlar, kalbin meyvesidir. Gözün aydınlığıdır. Bununla birlikte onlar (ölüm tehlikesine atılmaya karşı) insanı korkutur, cimriliğe iter, üzüntü ve kedere sebep olurlar. "
4- "Kantar Kantar":
el-Kenâtîr kelimesi "kıntâr" kelimesinin çoğuludur. Nitekim yüce Allah:
"Ve öbürüne kıntârla (mehir) vermiş olsanız..." (en-Nisâ, 4/20) diye buyurmaktadır. Kıntar ise oldukça büyük ölçüde bağlanıp düğümlenmiş mal demektir. Rıtıl ve rubu' gibi ağırlık ölçüsü olarak kullanılan şeyin ismi olduğu da söylenmiştir. Bu kadar ağırlığa ulaşan şeye de bu bir kıntardır, yani bir kıntara denk ağırlıktadır, denilir. Araplar bir kişinin malı kıntar ağırlığını bulduğu takdirde: derler. ez-Zeccâc der ki: Kıntar kelimesi, birşeyin bağlanıp düğümlenmesinden ve sağlam hale getirilmesinden alınmıştır. Araplar birşeyi sağlam olarak yapan kimseye: O şeyi sağlam yaptın, derler. İşte köprüye "el-kantara" denilmesinin sebebi de bu şekilde sağlam yapılışından dolayıdır. Tarafe der ki:
(Devem) Rumlardan birinin muhkem yapmak ve her tarafını
Tuğlalarla pekiştirmek üzere yemin ettiği bir köprü (kantara) gibidir."
Kantara üstüne düğüm atılmış demektir. Âdeta kantar düğümlenmiş bir mal gibi kabul edilir. İlim adamları kıntâr'ın miktarını tesbit etmekte çok farklı görüşlere sahiptirler.
Ubey b. Ka'b, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Bir kıntar binikiyüz ukıyyedir."
Muaz b. Cebel, Abdullah b. Ömer, Ebû Hüreyre ve ilim adamlarından birçok grup da bu görüştedir. İbn Atiyye der ki: Bu konudaki görüşlerin en sahih olanı budur. Fakat Kıntar, buna göre ukıyye'nin miktarının bölgelerdeki farklılığına göre farklılık gösterir.
Kıntâr'ın on iki bin ukıyye olduğu da söylenmiştir. Bunu senediyle el-Büstî, Sahih Müsned'inde Ebû Hüreyre'den rivâyetle kaydetmektedir. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kıntar onikibin ukiyyedir. Bir ukıyye ise sema ile arz arasındakilerden hayırlıdır."
Ebû Hüreyre bu görüşü de benimsemiştir. Ebû Muhammed ed-Dârimî'nin Müsned'inde Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "Her kim bir gecede on âyet okursa o zikredenlerden diye yazılır. Her kim yüz âyet okursa kânitlerden yazılır, her kim beşyüz ile bin âyet okursa bir kıntar ecir almış olarak sabahı eder." Kıntar nedir? diye sorulunca: "Bir öküzün derisini dolduracak kadar altındır" diye cevap verdi. Bu hadis mevkuftur.
Ebû'n-Nadra el-Abdi de bu görüştedir. İbn Sîde, Süryanicede de böyle söylendiğini zikretmektedir. en-Nekkaş, İbnu'l-Kelbî'den, bu kelimenin Rumcada böyle söylendiğini nakletmekdedir. İbn Abbâs, ed-Dahhak ve el-Hasen der ki: (Kıntar) bin ikiyüz miskal gümüştür. el-Hasen bunu merfu' olarak zikreder. İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre kıntar onikibin dirhem gümüştür. Altın olarak ise bin dinardır. Yani müslüman bir erkeğin diyeti kadardır. el-Hasen ve ed-Dahhâk'tan da bu görüş rivâyet edilmiştir.
Said b. el-Müseyyeb, bir kıntar seksenbin (dirhem)dir, derken; Katâde kıntar yüz rıtıl altın yahut seksenbin dirhem gümüştür. Ebû Hamza es-Sumâlî ise der ki: Kıntar, Afrika ve Endülüs'te altın veya gümüşten sekiz bin miskaldır. es-Süddî, dörtbin miskaldir, derken; Mücâhid yetmişbin miskaldir, demektedir. Bu görüş, İbn Ömer'den de rivâyet edilmiştir.
Mekkî'nin naklettiği bir görüşe göre kıntar, altın veya gümüş olsun kırk bin ukıyyedir. İbn Side, el-Muhkem adlı eserinde de bunu belirtmektedir. Devamla der ki: Kıntar berberîcede bin miskal demektir.
er-Rabi' b. Enes ise der ki: Kıntar üstüste yığılmış pek çok mal demektir. Araplarca bilinen anlamı da budur. Yüce Allah'ın:
"Ve onlardan birisine bir kıntar vermiş olsanız dahi" (en-Nisâ, 4/20) âyeti de böyledir. Yani ona pek çok mal verdiyseniz, demektir. Hadîs-i şerîfteki kıntar da bu anlamdadır: "Şüphesiz Safvan b. Umeyye cahiliyye döneminde kantar kantar mal biriktirdi. Babası da öylece kantar kantar biriktirdi." Yani onu kantar kadar malı oldu demektir.
el-Hakem'den nakledildiğine göre kıntar yer ile gök arasıdır.
"el-Mukantara" kelimesinin anlamı hakkında da ilim adamlarının farklı görüşleri vardır Taberî ve başkaları der ki: Bu kat kat katlanmış demektir. Âdeta kantarlar üç, mukantara da dokuz kantar ifade ediyor gibidir. el-Ferrâ''dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: el-Kanâtîr kelimesi kıntar'ın çoğuludur. el-Mukantara ise çoğulun da çoğuludur. O takdirde el-Mukantara dokuz kanâtîra eşit olur. es-Süddî der ki: el-Mukantara dinar yahut dirhem oluncaya kadar sikke haline getirilmiş olan maldır. Mekkî de el-Mukantara tamamlanmış anlamındadır der. Bunu el-Herevî de nakletmiştir.
Nitekim: da denilmektedir.
Kimi (dilciler) der ki: İşte yapının üstüste gelmesi dolayısıyla binalara "el-kantara" denilmesi bundandır. İbn Keysan ve el-Ferrâ' der ki: Mukantara, dokuz kıntardan daha aşağı olamaz. Yine denildiğine göre; mukantara malın hazır olduğuna ve mevcud olduğuna bir işarettir.
el-Büstî'nin Sahih'inde Abdullah b. Ömer'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Her kim on âyet-i kerîme okuyarak namaz kılarsa gafillerden yazılmaz. Her kim yüz âyet-i kerîme okuyarak namaz kılarsa kanitlerden yazılır. Her kim bin âyet-i kerîme okuyarak namaz kılarsa mukantirlerden (yani kantar kantar sevaba nail olanlardan) diye yazılır. "
5- Altın ve Gümüş:
Yüce Allah'ın:
"Altın ve gümüşe" âyetindeki
"altın" kelimesi (ez-zeheb) müennestir. O bakımdan: Güzel altın" denilir. Çoğulu ise; ...diye gelir. Bunun kelimesinin çoğulu olması da mümkündür. O vakit bu diye çoğul yapılır. Filan kişi güzel bir yolda gitti, demektir. Yine "zeheb" kelimesi Yemen halkı için bir ölçektir. Bir kişi altın madenini görüp dehşete kapıldığı vakit: denilir.
Gümüş (fıdda)ün ne demek olduğu da bilinen birşeydir. Çoğulu şeklinde gelir. Buna göre (altın anlamına gelen) zeheb kelimesi gitmek anlamına gelen dan alınmadır. (Gümüş anlamına gelen); fıdda kelimesi ise dağılan birşey hakkında kullanılan dan alınmadır.
Ben topluluğu dağıttım, onlar da dağıldılar, tabiri de buradan gelmektedir. İşte bu iki kelimenin türedikleri köklerin bunlar olması, bunların geçici oldukları ve sabit olmadıkları hissini vermektedir. Nitekim görülen de budur. Bu anlamı ifade etmek üzere söylenen sözlerin en güzeli bir şairin şu beyitleridir:
"Son söylediğin dinar işte ateştir
Şu geçip giden dirhemin sonu ise kederdir
İkisi arasında kişi evet, takva sahibi olursa
Keder ile ateş arasında kalbi muazzebdir."
6- Atlar:
Yüce Allah'ın:
"Atlara" âyeti müennestir. İbn Keysân der ki: Bana Ebû Ubeyde'den şöyle dediği nakledildi: "el-Hayl: Atlar" kelimesinin tekili "hâil" şeklindedir. " (Kuş anlamına gelen) tâir ve tayr" ile "(koyun anlamına gelen) dâin ve dayn" kelimeleri gibi.
Bir diğer ismi "el-feres" olan "el-hayl"e bu adın veriliş sebebi, yürüyüşünde böbürlenmesidir (böbürlenmek demek olan ihtiyâl ile aynı kökten). Başkaları ise şöyle demektedir: Bu aynı kökten tekili olmayan çoğul isimdir. Tekili ise "feres"tir. Nitekim kavm, raht, nisa, ibil ve benzeri kelimeler de böyledir. Hazret-i Ali'den nakledilen haberde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu belirtilmektedir: "Şüphesiz Allah atı rüzgardan yarattı. Bundan dolayı onu kanatsız olduğu halde uçucu kıldı."
Vehb b. Münebbih der ki: Allah, atı güney rüzgarından yarattı. Yine Vehb der ki: Sahibinin getirdiği ne kadar teşbih, tekbir ve tehlil varsa mutlaka o at onu işitir ve onun gibisini söyleyerek ona cevap verir. Atlara ve onların nitelikleri el-Enfâl Sûresi'nde (8/60. âyette) gelecektir.
Haberde nakledildiğine göre Allah, Âdem'e bütün hayvanları arzetti. Ona bunlardan tek bir tanesini seç denildi, o da atı seçti. Ona; kendin için güç kaynağı olan bir şeyi seçtin, denildi.
Bu bakımdan ata "el-hayr: hayır" ismi verilmiş oldu.
Diğer taraftan ata "hayl" adının veriliş sebebi ise, onda aziz olma alametinin bulunuşudur. Atâ binen bir kimse, Allahü teâlâ'nın bunu kendisine bağışlaması sebebi ile azizlik duygusunu duyar, yüce Allah'ın düşmanlarına karşı da böbürlenir. Atâ "feras" adının veriliş sebebi, aslanın avının üzerine atılması gibi, ileri atılarak mesafeleri katetmesidir. O bu uzaklıkları âdeta birşeyi elleriyle yakalayıp tüketircesine katetmektedir. Atâ "arabî" adının veriliş sebebi, Hazret-i Âdem'den sonra Hazret-i İsmail'e Beytullah'ın temellerini yükseltmesine mükâfat olarak verilmiş olmasıdır. Hazret-i İsmail de araptır. Böylelikle bu Hazret-i İsmail'e yüce Allah tarafından verilmiş bir nimet ve bağış oldu. Ondan dolayı da ata "arabî" ismi verildi.
Hadîs-i şerîfte de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "İçinde atîk bir atın bulunduğu eve şeytan girmez." Ona "atîk" deniliş sebebi ise, dişi aygırdan ve Arap attan doğmamış olması (yani erkeği de dişisi de Arap at olmasıdır).
Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Atların hayırlısı siyah, alnında beyazlık, burnu ve üst dudağı beyaz olandır. Bundan sonra ise yine alnında beyazlık olup da dört ayağı da bileklerine kadar beyaz olandır. Sonra üç ayağı beyaz olup ön sağ ayağı vücudunun renginden olandır. Şayet siyah olmazsa siyah ile kırmızı arası rengi olup da bu şekilde benekleri olan at gelir." Bu hadisi Tirmizî, Ebû Katâde'den rivâyet etmiştir. Dârimî'nin Müsned'inde yine Ebû Katâde'den rivâyete göre adamın birisi: Ey Allah'ın Rasûlü demiş, ben bir at almak istiyorum, hangisini alayım. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Sen siyah renkli, alnında beyazlık bulunan, üç ayağı bileklerine kadar beyaz olup sağ (ön) ayağı beyaz olmayan veya bu şekilde rengi siyah ile kırmızı arası olan bir at al ki, hem ganimet elde edersin, hem de esenliğe kavuşursun."
Nesâî de Enes'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kadınlardan sonra atlardan fazla birşeyi sevmezdi.
Hadis İmâmları Ebû Hüreyre'den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "At üç türlüdür. Bir adam için ecre sebeptir, bir adam için örtüdür, bir adam için de vebaldir." Hadis uzuncadır. Hadisin yaygınlığı onun tamamını zikretmeye ihtiyaç bırakmamaktadır.'
İleride Enfâl Sûresi (8/60) ile Nahl Sûresi (16/8. âyet)de yüce Allah'ın izniyle atlara dair hükümlerden yeteri kadar söz edilecektir.
7- Nişanlı Atlar:
Yüce Allah'ın:
"Nişanlı atlar" âyetinden kasıt, Saîd b. Cübeyr'e göre otlak ve meralarda yayılan atlar demektir. Çünkü bu şekilde yayılan hayvan ve koyunlara "sâime" denilir.
(Nişanlı atlar diye meali verilen: el-müsevveme ile aynı kökten).
Yine bu maksatla salınan hayvan hakkında denilir. salıverilen hayvanı anlatmak için kullanılır.
İbn Mâce'nin Sünen'inde Hazret-i Ali'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) güneşin doğuşundan önce hayvanların (develerin) otlaklara salınmasını (sevm) ve süt veren hayvanların kesilmesini yasaklamıştır.
Burada "es-sevm" kelimesi otlamak üzere salmak anlamındadır. Yüce Allah da:
"Ve içinde (hayvanlarınızı) yaymakta olduğunuz (ot ve) ağaç(lar) bundandır" (en-Nahl, 16/10) diye buyurmaktadır. el-Ahtal der ki:
"İbn Bez'a'nın (Husayn ez-Zühlî'nin kardeşi Şeddâd b. el-Münzir) yahut da onun gibi diğerinin (bununla da Havşeb b. Rüeym'i kastediyor) misali;
Senin için daha uygundur! Ey develeri otlatan (deve çobanın)ın oğlu!"
Otlayan her bir davara da: "es-sevâm" denilir.