85. Âyetin Tefsiri
"Kim güzel bir şefaatle şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir hisse vardır. Kim de kötü bir şefaatle şefaatte bulunursa ondan kendisine bir pay (günah) vardır. Allah, her şeye hakkıyla kadir ve nazırdır".
(Nisa, 85) Âyetinin Mâkabliyle Münasebeti
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu âyetin, kendinden önceki âyetle münasebeti hakkında şunlar söylenebilir:
1) Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber'e, ümmetini cihada teşvik etmesini emretmiştir. Cihad, güzel ve değerli ibadetlerdendir. Binaenaleyh O'nun, ümmetini cihada teşvik etmesi, onları güzel fiil ve taatlara teşvik etme manasına gelir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu âyette, güzel şefaatte bulunan kimseye, o şefaatinden bir hisse (sevab) verileceğini beyan etmiştir. Bundan maksad ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, o insanları cihada teşvik ettiği zaman, bundan dolayı onun büyük bir mükâfaata müstehak olacağını beyan etmektir.
2) Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, insanları cihada teşvik etmesini emredince, O'nun emrini kabul etmemeleri halinde insanların isyan ve diretmelerinden dolayı kendisi için herhangi bir kusur ve ayıbın söz konusu olmayacağını bildirmiştir. Sonra bu âyette de, eğer insanlar itaat edip O'nun teklifini kabul ederlerse, onlara, bu taatlarından ötürü, pek çok sevabın verileceğini beyan etmiştir. Buna göre sanki Cenâb-ı Hak, resulüne, "O insanları cihada teşvik et. Eğer sözünü kabul etmezlerse, onların isyanından dolayı sen kınanmazsın. Yok eğer onlar sana itaat ederler ise, onların taatlarından dolayı en büyük mükâfaatı elde edersin" demiştir. Böylece peygamberini, ümmet-i Muhammed'i cihada sevketmesi için gayret göstermesi hususunda Allah tarafından bir teşvik olur. Bunun sebebi şudur: Onlar, Hazret-i Peygamaber'e itaat ettiklerinde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) büyük mükâfaat elde ediyor; fakat onların isyanlarından dolayı kendisine bir günah terettüb etmiyor. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onları taata teşvik hususunda olanca gayretini sarfetmiş, günaha hiç teşvik etmemiştir. İşte bundan dolayı o, onların taatı sebebi ile mükâfaat elde etmiş ama isyanları sebebi ile kendisine bir günah terettüb etmemiştir.
3) Şöyle de denebilir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), insanları savaşa teşvik edip, bu hususta bütün gayretini gösterince, bazı münafıklar, diğer bazı münafıkların savaşa katılmamaları için, Hazret-i Peygamber'e gelip şefaatçi oluyorlardı. İşte bunun üzerine, Hak teâlâ, böyle şefaatleri yasaklamış ve şefaatin, ancak Allah'a itaati yerine getirmeye bir vesile olduğu zaman güzel ve yerinde olacağını; ama bir günaha sebeb olacağı zaman ise bunun haram ve nahoş olacağını beyan etmiştir.
4) Şu da olabilir: Bazı mü'minler cihada istekli olmakta beraber hazırlıklı değil idiler. Bundan dolayı, bunların dışında kalan mü'minler, cihada gitmesi için o mü'minlere yardımcı olsun diye, onun nâmına başka bir mü'min nezdinde şefaatçi oluyorlardı. Böylece bu şefaat, taatı ifâ hususunda bir gayret olur. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ, insanları bu şekilde şefaatçi olmaya teşvik etmiştir. Yaptığımız bütün bu izahlara göre, âyetin kendinden öncekilerle son derece güzel bir münasebeti vardır.
Şafaatin Manası
Şefaat, (çift) kelimesinden alınmıştır."Şef", insanın kendisini, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını giderme hususunda, onunla ortak olacak şekilde, adetâ onun bir yarısı kılmasıdır.
Bunu iyice kavradığında biz deriz ki: Bu âyette zikredilen "şefaat" hususunda şu izahlar yapılmıştır:
1) Bundan murad, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, mü'minleri cihada teşvik etmesidir. Bu böyledir, çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), mü'minlere savaşmalarını emrediyor ve böylece kendisini, cihadla elde edilmek istenen maksadların elde edilmesi hususunda onların bir parçası kılıyordu. Bir şeye teşvik etmek ise, tehdid yoluyla değil de, yumuşaklık ve nezaketle onu emretmekten ibarettir. Bu da bir nevi şefaattir.
2) Bundan maksad, daha önce de bahsettiğimiz gibi, bazı münafıkların cihada katılmasınlar diye diğer bazı münafıklar için, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den müsaade isteyerek şefaatçi olmaları veyahut da bazı mü'minlerin, cihad için ihtiyaçları olan teçhizatı elde etme hususunda, (fakir) mü'minler için (zengin) mü'minler nezdinde şefaatçi olmalarıdır.
3) Vahidi, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan özeti şu olan bir söz nakletmiştir: "Güzel şefaat kişinin Allah'a imânına, kâfirlerle savaş sevabını ilave etmesidir. Kötü şefaat ise, kişinin inkârına, kâfirleri sevme ve onlara sıkıntı vermeyi bırakma günahını ilave etmesidir."
4) Mukâtil "Allah nezdinde şefaat ancak dua ile olur" der. O, bu görüşüne, Ebu'd-Derdâ (radıyallahü anh)'nın rivayet ettiği şu hadisi delil getirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): Müslüman kardeşi için, gıyabında duada bulunursa, bu mutlaka kabul edilir ve melek o kimseye, "Aynısı senin için de olsun" diye (dua eder)" Ebu Davud Vitr, 29 (2/89). buyurmuştur ki işte âyette bahsedilen nasîb (hisse) budur. Kötü şefaata gelince, bu da şudur: Rivayete göre yahudiler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına girdiklerinde, "ölüm" manasına gelen "ölüm sizlere olsun" derlerdi. Derken Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnhâ), (selama benzetilerek söylenen) bu sözü duydu ve "Ölüm ve lanet size olsun. Demek siz, peygambere böyle diyorsunuz!" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Onların ne dediklerini anladım ve hemen peşinden de ' ve aleyküm" (size de olsun) dedim" buyurdu ve peşinden bu âyet nazil oldu.
5) Hasan el-Basri, Mücahid, Kelbî ve İbn Zeyd şöyle demişlerdir: "Âyette geçen şefaattan maksad, insanların kendi aralarında, biribirleri için yapmış oldukları şefaattir. Binaenaleyh dînen şefaat edilebilecek şey için yapılan, güzel şefaat; caiz olmayacak şey için yapılan şefaat ise, kötü şefaattir." Sonra Hasan el-Basri şöyle devam etmiştir: "Kim güzel bir şefaatta bulunmaya niyetlenirse, o şefaatta bulunamasa bile, onun bundan bir mükâfaatı olur. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Kim güzel bir şefaatle şefaatte bulunursa.." buyurmuş, "Her kimin şefaati (aracılığı) kabul edilirse..." dememiştir. Bu görüş Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Şefaatçi olun, ecir kazanın" Buhari, Zekat, 21; Müslim, Birr, 145 (4/2026)
Ben derim ki: Bu şefaatin muttaka cihadla ilgili olması gerekir. Aksi halde âyetin, kendinden öncekilerle irtibatı kalmaz. Bu irtibat, ilk iki görüşe göre kurulabilir. Fakat son üç tefsire gelince, eğer bunlardan maksad âyetin sadece bu manalarda olduğunu söylemek ise, bu bâtıldır. Eğer bunun bâtıl olduğu kabul edilmez ise, âyetin kendinden önceki âyetlerle irtibatı kesilir. Eğer bundan maksad, son üç görüşü, ilk iki görüş meyanında âyetin lafzına dahil etmek ise, bu caizdir. Çünkü sebebin hususî oluşu, lâfzın umumiliğine mani olmaz.
Kifl Kelimesinin İzahı
Dilciler, "kifl pay ve nasib manasınadır" demişlerdir. Hak teâlâ'nın, "Size, rahmetinden iki (kat) nasib versin" (Hadid, 28) âyetinde de kelime bu manadadır. Bu kelime, Araçların, devenin hörgücü üzerine bir çul dolayıp üzerine bindiğinde söylediği, sözlerinden alınmıştır. Çünkü Araplar, devenin sırtının hepsini değil, sadece bir kısmını kullandıkları için böyle demişlerdir. İbnü'l-Muzaffer şöyle der: "Aynısı başkası için hazırlanmadıkça "Bu, falancanın hissesidir" denilemez. "Nasib" kelimesi de aynıdır. Eğer bu tek olur ise, sen ona "kifl" veya "nasib" diyemezsin."
Nasib İle Kifl Arasındaki Fark
Eğer, "Cenâb-ı Hak, güzel şefaat için, "ondan kendisine bir nasib vardır", kötü şefaat için ise, "Ondan kendisine bir kifl vardır" buyurmuştur. Farklı olarak bu iki lafzın kullanılmasında bir incelik var mıdır?" denilirse, biz deriz ki: "Kifl", insanın kendisine itimad edip güvendiği hissenin adıdır. Devenin sırtı, o çul vesilesiyle, gelebilecek zararlardan korunduğu; binen kimse de o çul ile, kendi bedenini hayvanın sırtının vurmasından, böylece de bir eziyyet ve sıkıntı duymaktan koruduğu için, denilmiştir. Yine bir şeyi üstlenmiş, onu uhdesine almış olan kimseye denilir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) öl "Ben ve yetime kefil olan kimse, şunlar, yani (şu iki parmak gibi yanyanayizdir)." Keşfu 'l-Hafa, 1/206
Böylece, "kifl" kelimesinin, insanın menfaatine olan şeyleri elde etmek, zararına olan şeyteri de savuşturmak hususunda kendisine dayandığı bir pay, hisse manasına geldiği sabit olur. Bu sabit olunca, biz deriz ki, Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun manası, "Kim de kötü bir şefaatle şefaatte bulunursa, o kimse için bu şefaatinden, hem dünyevi hem de uhrevî hususta, kendisine azık olacak bir hisse, bir pay olur.." şeklinde olur ki, bundan maksat, bunun zıddının meydana gelmesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onları pek acıklı biratab ile müjdele" . 21) buyurmuştur. Bundan maksad, hakkın zayi olmasına; bâtılın da kuvvet bulmasına müncer olan şefaatin, Allah katında büyük bir ikab ve cezaya sebebiyet vereceğine dikkatleri çekmektir.
el-Mukît İsm-i Şerifinin Manası
Cenâb-ı Hak sonra, "Allah her şeye hakkıyla kadir ve nazırdır" buyurmuştur. Bununla ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) kelimesiyle ilgili iki görüş vardır:
1) Bu kelime, "her şeye kadir" anlamına gelmektedir. Bu görüşte olanlar, ez-Zübeyr İbn Abdilmuttalib'in şu beytini söylemişlerdir:
"Kendisine kötülük yapmaya muktedir olduğum halde, bana karşı kin besleyen o kimseden nefsimi uzak tuttum, alıkoydum..."
Bir başkası ise, şu beyitleri söylemiştir:
"Ah keşke hileydim! Ve, o (amel defteri) açık olarak (bana) yaklaştırılıp; ben de çağrılarak hesaba çekildiğimde, ben, (o vakit) fazl-ü keremin lehime mi yoksa aleyhime mi olduğunu muhakkak bileceğim.. Çünkü ben, muhakkak hesaba kadirim" veya, "Rabbim, hesabı görmeye muktedirdir" (Lisânu'l-Arab, II / 75).
Nadr İbn Şumeyl de şunu nakletmiştir:
"Cesur ol, sabırsız ve korkak olma; azimli ol! Muhakkak ki ben, onlara kötü gelen şeylere karsı güçlü ve muktedirim."
2) Mukît kelimesi, "azık" anlamına gelen (......) kelimesinden müştaktır. Arapçada, bir kimse kendisiyle beslenip gıdalanacağı şeyi muhafaza edip koruduğu zaman denilir. O şeye, gıdaya ise, kût denilir. Bu da, muhafaza edilen mikdardan fazla olmayan (kıt kanaat kâfi gelen) şey demektir. Bu manaya göre mukît kelimesi, ihtiyacı kadar veren, gözeten bekçi demektir. Sonra Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Bu iki manadan hangisi olursa olsun, yapılan te'vîl ve tefsir doğrudur. Zira Allahü teâlâ, kendisi için şefaat edilene verdiği kadar hisse ve payı; şefaat eden kimseye de verir. Eğer bu şefaat iyi ise, onun mükâfaatı iyi; eğer kötü ise, onun karşılığı da kötüdür. Şefaat edene de verilmesi sebebiyle, şefaat edilenin mükâfaatında herhangi bir eksilme meydana gelmez. İkinci manaya göre, Allahü teâlâ her şeyin muhafızı olup, onların şahidi ve gözcüsüdür. Bizim hiçbir halimiz O'na gizli kalmaz. Binaenaleyh O, şefaat eden kimsenin, hak ya da bâtıl meselede şefaat ettiğini bilir. Bütün bunları muhafaza ve kaydedip, herkese bu bilgisine göre bir karşılık verir..."
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hak, kendisinin bütün makdûrat ve mümkinata kadir oluşunun, kendisi için muhdes bir sıfat değil de ezelî bir sıfat olduğuna dikkat çekmek için, "Allah, herşeye hakkıyla kadir ve nazırdır" (Nisa, 85) buyurmuştur. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, (......) tabiri, şu veya bu zaman ve vakitle kayıtlanmaksızın, o şeyin, o vasfın, ezelden ebede kadar olacağına delâlet eder.
86. Âyetin Tefsiri
"Bir selam ile selamlandığınız vakit, siz ondan daha güzeli ile selamı alın veya onu ayniyle karşılayın.. Şüphesiz ki Allah, her şeyin hesabını hakkıyla alandır".
Âyetin, kendinden önceki âyetlerle münasebeti hususunda şu izahlar yapılabilir:
a) Cenâb-ı Hak, mü'minlere cîhad etmelerini emredince, onlara, düşmanlarının razı olmaları halinde barış yapmalarını emretmiş ve âdeta "Siz de, o sulh ve barışa razı olun" demiştir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Bir selam ile selamlandığınız vakit siz ondan daha güzeli ile selamı alın veya onu ayniyle karşılayın" buyruğu O'nun, "Eğer onlar barışa meylederlerse sen de ona (sulha) yanaş" (Enfal. 61) ifadesi gibidir.
b) Cihad esnasında, dâru'l-harbte ya da dâru'l-harbe yakın bir yerde, bir kimse birisine rastlar, ona selam verirdi. Ama o kimse, onun verdiği selama iltifat etmezse onu öldürürdü... Ve bazan öldürülen kimsenin müslüman olduğu ortaya çıkardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak bunu mü'minlere yasak etti ve onlara, kendilerine selam verip izzet ve ikramda bulunan kimselere, aynısıyla ya da daha fazlasıyla mukabelede bulunmalarını emretti. Zira o kimse kâfir olursa, ona bir çeşit izzet ve ikramda bulunması, o müslümana herhangi bir zarar vermez. Ama o kimse müslüman olur da, o da onu öldürürse, işte bu, en büyük zarar ve en büyük bozgunculuğa sebebiyyet vermiş olur.
Tahiyye Kelimesinin Açıklaması
(......) kelimesi (selamladı) fiilinin, "tef'iletun" vezninde masdarı olup, aslı, (tavsiye etmek) ve lendirmek) kelimeleri gibi, - dür. Araplar, Hak teâlâ'nın, cehennemeı bir atılış" (vakıa, 94) âyetinde de olduğu gibi, dört harfli fiillerde veznini, veznine tercih ederler. Böylece, (......) kelimesinin aslının, olduğu, daha sonra da, ya harflerini birbirine idgam ettikleri sabit olmuş olur.
İkinci Mesele
Bil ki Arapların İslâm'dan önceki âdetleri, birbirleriyle karşılaştıklarında, "Allah seni yaşatsın, uzun ömürler versin" şeklindeydi. Bu tabir (hayat, ömür) kelimesinden türemiştir. Buna göre biri diğerine, yaşaması, hayatta kalması dileğiyle dua etmek için böyle söylemektedir. Binaenaleyh, Araplara göre "tahiyye" birbirlerine "Allah seni yaşatsın, uzun'ömürler versin" demelerinden ibaret olmuş olur. İslâm döneminde ise, bu tabir "selâm" ifadesiyle değiştirildi. Böylece Araplar "tahiyye"yi selâm'in ismi kabul ettiler. Nitekim Cenâb-ı Hak da, "Kendisine kavuşacakları gün onlara edeceği tahiyye (sağlık dileği) selâmdır" (Ahzab, 44) buyurmuştur. Namaz kılan kimsenin, "Selamlar, Allah'adır" demesi de bu manadadır. Yani, "Belalardan emin olmak, esenlikte olmak Allah'a aittir..." demektir. Şairler de bunu söylemektedir. Nitekim Antere,
"Çok eskilerden kalma bir ev harabesi tarafından selamlandın"; bir başkası da,
"Selma, bizler seni selamlıyoruz!.. Öyleyse sen de bizi selamla!" demiştir.
Selam, Herhangi Bir Temenniden Daha Mükemmeldir
Bil ki, bir başkasına "Sana selam olsun" demesi onun "Allah seni yaşatsın..." demesinden daha tam ve mükemmeldir. Bunu birkaç yönden izah edebiliriz:
a) Diri olan kimse; her türlü âfetten salim olduğunda, muhakkak ki diri ve hayat sahibidir. Ama diri olan kimse, daima salim olamaz. Bazan onun hayatı ve yaşantısı, âfet ve belâlarla iç içe olur. Binaenaleyh, kişinin "Sana selam olsun..." ifadesi, onun "Allah seni yaşatsın" demesinden daha mükemmeldir.
b) "Selam", Allah'ın isimlerinden birisidir. Binaenaleyh, söze Alalh'ın zikriyle veya kullarının esenliğinin devamını istediğine delâlet eden O'nun sıfatlarından birisiyle başlamak, o kimsenin, "Allah seni yaşatsın..." demesinden daha mükemmel olur.
c) Bir kimsenin bir başkasına, "Sana selam olsun" demesinde, onu esenlikle müjdeleme bulunur... Ama o kimsenin, "Allah seni yaşatsın..." demesi, böyle bir mana ifade etmez. Binaenaleyh, birincisi daha mükemmel olur. Kur'ân, hadis ve aklî deliller de, "selam" lafzının daha faziletli olduğuna delâlet etmektedir.
Kur'ân'ın delâlet etmesine gelince, bu birkaç yöndendir:
1) Bil ki Allahü teâlâ, mü'minlere oniki yerde selam vermiş, esenlik dilemiştir.
Birincisi: Allahü teâlâ, sana sanki ezelde selam vermiş gibidir... Zira, görmez misin ki, o kendi zatını vasfederken, "Mülk-ü melekûtun yegâne sahibi. Noksanı mûcib her şeyden pâk ve münezzeh. Selam ve selâmetin tâ kendisi..." (Haşr, 23) buyurmuştur.
İkincisi: O, Nuh (aleyhisselâm)'a selâm vermiş, bundan sana da bir pay ayırarak, "Denildi ki: "Ey Nuh, sana ve maiyyetinde bulunanlardan (gelecek mü'min) ümmetlere bizden bir selâm ve bereketlerle in (gemiden)..." (Hûd. 48) buyurmuştur.
Üçüncüsü: Cenâb-ı Hak, Cibril'in lisanıyla selâm vererek, "Onda melekler ve ruh, Rablerinin izniyle, her bir iş için iner de iner. O, tan yeri ağarıncaya kadar bir selâmdır" (Kadr. 4-5) buyurmuştur. Müfessirler şöyle demektedirler: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ümmetinin, Hazret-i İsa ve ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın ümmetleri gibi olmasından endişelenince, Cenâb-ı Hak, "Sundan dolayı üzülme, çünkü ben seni dünyadan çıkarsam bile, Cibril'i senin halifen kılacağım. O, her Kadir gecesinde ümmetine inecek ve onlara benim selamımı tebliğ edecek" buyurmuştur.
Dördüncüsü: Cenâb-ı Hak, Musa (aleyhisselâm)'nın lisanı ile sana (ve ümmetine) selam vermiştir. Çünkü O, "Selam, doğruya tâbi olanlara.." rrâhâ, 47)buyurmuştur. Sen, hidayete tâbi olduğun zaman, sana Musa'nın selamı ulaşmış olur.
Beşincisi: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'jn lisanıyla sana selam vermiştir. Nitekim, "riamdolsun Allah'a, selam olsun O'nun beğenip seçtiği kullarına..." (Neml. 59) buyurmuştur. Allah, imana hidayet edip sevkettiği herkesi, muhakkak ki beğenip seçmiştir, Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sonra biz o kitabı, kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık" (Fatır, 32) buyurmuştur.
Altıncısı: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bizzat kendi lisanıyla selâm vermesini emrederek, "Ayetlerimize iman edenler sana geldiği zaman de ki: "Selam sizler.." (Enam, 54) buyurmuştur.
Yedincisi; Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetine, sana selam vermelerini emrederek, "Bir selâm ile selamlandığınız vakit siz ondan daha güzeli ile selamı alın veya onu ayniyle karşılayın" (Nisa, 86) buyurmuştur.
Sekizincisi: Ölüm meleğinin lisanıyla sana selam vererek, ", . ki bunlar, meleklerin pak ve âsûde olarak canlarını alacakları kimselerdir... selam sizlere..." (Nahl, 32) buyurmuştur. Bu hususta şöyle bir rivayet bulunmaktadır: "Ölüm meleği, müslümanın kulağına, "Cenâb-ı Hak sana selam yolladı ve "Bana icabet etsin, çünkü gerek benr gerek cennetler ve gerekse güzel huriler (hûr-i 'ıynler) sana müştaktırlar" dedi" der. Bu müjdeyi duyan mü'min kimse, ölüm meleğine, "Bu müjdeyi verene, tarafımdan bir hediyye vardır. Canımdan daha aziz ve daha değerli bir hediyye yoktur... O halde, sana bir hediyye olmak üzere al canımı!.." der.
Dokuzuncusu: Temiz ve temizlenmiş ruhlar tarafından sana selam verilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer ashab-ı yeminden ise, artık ashab-ı yeminden selam sana.." (vakıa, 90-91) buyurmuştur.
Onuncusu: Cennet bekçilerinin seçkinlerinin lisanıyla selam vererek, "Rablerini sayanlar ise, bölük bölük cennete sevk edildi. Nihayet oraya varıp kapılan açılınca, bekçiler şöyle dediler: "Selam size! Tertemiz geldiniz! Artık ebedi kalmak üzere girin buraya" (Zümer, 73) buyurmuştur.
Onbirîncisi: Ümmet-i Muhammed cennete girdiğinde, melekler onları ziyaret ederek selam verirler. Cenâb-ı Hak, "Melekler de herbir kapıdan onların yanına girecekler ve, "sabrettiğiniz şeylere mukabil sizlere selam.. Dünya hayatının ne güzel sonucudur bu!" (Rad 23-24) buyurmuştur.
Onikincisi: Vasıtasız olarak doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'ın selamıdır. Ki bu O'nun, "Kendisine kavuşacaktan gün, onlara edeceği sağlık dileği selamdır.." (Ahzâb, 44) ve "Çok merhametli Hab'den bir de selam vardır" (Yâsin. 58) âyetleriyte beyan ettiği husustur. İşte bu esnada, herkesin selamı yok'olur. Zira, Hâlık'ın nurunun tecellisi karşısında, mahlûkat baki kalamaz.
2) Selamın faziletine delâlet eden Kur'ânî delillerden birisi de şudur: Esenlik ve ikrama en fazla ihtiyaç duyulan vakitler üçtür. Başlangıç (doğum), ölüm ve öldükten sonra dirilme vakitleridir. Allahü Teâlâ Yahya (aleyhisselâm)'ya ikram edince, ona, bu üç vakitte esenlik va'adederek ikramda bulunmuş ve, "Dünyaya getirildiği gün de, öleceği gün de, diri olarak kaldırılacağı gün de ona selam olsun" (Meryem. 15) buyurmuştur. İsa (aleyhisselâm) da aynısını söyleyerek, "Doğduğum gün de, öleceğim gün de, diri olarak kaldırılacağım gün de selam benim üzerimedir" (Meryem, 33) buyurmuştur.
3) Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yapıfan ta'zim ve saygıyı belirterek, "Şüphesiz ki Allah ve melekleri, o peygambere çok salât (ve ta'zîm) ederler..." (Ahzab. 56) buyurmuştur. Bu âyetin tefsiri hususunda şu rivayet edilmiştir: "Yahudiler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına girdiklerinde, "Ölüm sana!" derlerdi... İşte bundan dolayı da, Hazret-i Peygamber çok üzüiürdü. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Hazret-i Cebrail (aleyhisselâm)'i göndererek, "Eğer yahudiler, "ölüm sana!" diyorlarsa, ben de, herşeyi kuşatıcı olan celâl sıfatımla "Benden selam olsun sana!" diyorum..' buyurdu. İşte bunun üzerine, "Şüphesiz ki Allah ve melekleri, o peygambere çok salât (ve tazîm) ederler" (Ahzab. 56) âyetini indirdi. Selamtn faziletine delâlet eden hadise gelince, bu, Abdullah İbn Selâm'ın rivayet etmiş olduğu şu hadistir: "Allah Resulünün geldiğini duyduğumda, insanların oluşturmuş olduğu kalabalığa karıştım. Allah Resulünden duyduğum İnsanlar, aranızda selamı yayın... Yemek yedirin, sıla-i rahimde bulunun ve insanlar uyurken, siz geceleyin namaz kılın. (Eğer bunları yaparsanız), selam ve esenlikle cennete girersiniz" Buhari, İman, 20; Tirmizi, Et'ime, 45 (4/286-287). demesi olmuştur.
Selamın Faziletine Dair Aklî Deliller
Akli cihetten selamın faziletine delâlet eden hususlar ise pek çoktur:
a) Ulemâ şöyle demektedir: "Hristiyanların selam şekli, ellerini ağızlarına kapamaları; yahudilerinki, birbirlerine parmaklarıyla işaret etmeleri; Mecusilerinki, başlarını eğmeleri; Araplarınki, birbirlerine, "Allah sana ömürler versin..."; hükümdarlara ise "İyi sabahlar..." demeleri; müslümanlarınki ise, birbirlerine "Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun" demeleri şeklindedir. Müslümanların" bu selam şeklinin, selam çeşitlerinin en şereflisi ve en iyisi olduğunda şüphe yoktur.
b) Selam, her türlü afet ve belalardan emin olmayı ihsas ettirir. Hiç şüphesiz, zarardan korunmayı temin etmeye çalışmak, bir menfaat temin etmeye çalışmaktan daha evlâdır.
c) Bir fayda temin etmeyi vaadeden bir kimse, bazan onu hakkıyla yerine getirirken, bazan ifa edemez. Ama, zarar vermeyeceğine söz veren bir kimse, muhakkak ki sözünü yerine getirir... Selam, işle buna delâlet etmektedir. Böylece müslümanların selamının, bütün selam çeşitlerinin en üstünü olduğu sabit olmuş olur.
Üçüncü Mesele
Bazı şahıslar şöyle demişlerdir: "Herhangi bir eve giren Kimsenin, orada bulunanlara selam vermesi vacibtir."
Onlar, bu görüşlerine delil olarak da şunları zikretmişlerdir:
a) Cenâb-ı Hak, "Ey iman edenler, kendi evlerinizden başka evlere, oradakilerden izin alıp onlara selam vermeden girmeyin..." (Nur, 27) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "...aranızda selamı yayın..." buyurmuştur ki, emir vücub ifade eder.
b) Bir kimsenin yanına giren kimse, adeta onu arıyor demektir. Yanına girilen kimse ise, onun hayır veya şer bir maksatla aradığını bilemez. Onun yanına giren kimse, ona "Allah'ın selamı üzerine olsun..." dediğinde, onu esenlik ve emniyetle müjdelemiş, böylece onu korkularından emin kılmıştır. Müslümanlardan zararı giderip onlara zarar vermemek vacibtir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Müslüman, elinden ve dilinden müslümanların bir kötülük görmediği kimsedir Keşfu'l-Hafa, 2/210 (Müslim'den – izahı için bkz.); Buhari, İman, 3. buyurmuştur. Binâenaleyh, sefam vermenin vacib olması gerekir.
c) Selam, müslümanların bir şiarıdır. İslam'ın şeairini (şiarlarını) izhar etmek ise vacibtir.
Meşhur olan görüş ise, selam vermenin vacib değil bir sünnet olduğudur. Bu, İbn Abbas ve en-Nehaî'nin görüşüdür.
Alimler, selamı almanın vacib olduğu hususunda ittifak etmişlerdir ki, onların delilleri şunlardır:
1) Cenâb-ı Hakk'ın, "Bir selam ile selamtandıgınız vakit, siz ondan daha güzeli ile selamı alın veya onu ayniyle karşılayın..." (Nisa, 86) âyetidir.
2) Selamı almamak, bir ihanet (karşıdakini hor ve hakir görmek)tir. Bu ise bir zarardır; zarar vermek ise haramdır.
Selam Vermenin En Güzel Tarzı
Selamda, en fazla söylenebilecek sözler, teşehhüdde bu kadarının varid olmuş olmasının delaletiyle, "Allah'ın selamı rahmeti ve bereketleri üzerinize ölsün!" denilmesidir.
Bil ki Cenâb-ı Hak, "Siz ondan daha güzeli ile selamı alın veya onu ayniyle karşılayın" buyurmuştur.
Alimler, selamın en güzelinin şöyle olduğunu söylemişlerdir: Müslüman bir kimse, "Allah'ın selamı üzerinize olsun!" dediğinde, bu selam alınırken, "rahmet" sözü de ilave edilerek, "Allah'ın selamı ve rahmeti, sizin de üzerinize olsun..." denilmek suretiyle alınır. Eğer, selam veren kimse, ta başta Allah'ın hem selamını hem de rahmetini ifade etmişse, bu selamı alan kimse buna "bereket" lafzını ekler. Eğer selam veren kimse, başta bu üç şeyi de zikrederse, bu selamı alan kimse de, o üç şeyi aynen tekrar eder.
Rivayet olunduğuna göre bir kimse Hazret-i Peygamber'e, "Ey Allah'ın Resulü, Allah'ın selamı üzerinize olsun!" dediği zaman, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi senin iştir Bir başkası O'na de üzerine olsun "diye karşılık vermiştir. Bir başkası O'na, Allah'ın selamı ve rahmeti üzerine olsun!" dediğinde, Hazret-i Peygamber yine Allah'ın selamı rahmeti ve bereketi senin üzerine de olsun!" cevabını vermiştir. Bir üçüncü şahıs gelerek Hazret-i Peygamber'e "Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun!" deyince, Hazret-i Peygamber de "Allah'ın selamı rahmeti ve bereketi senin üzerine de olsun!" karşılığını vermişti. Bunun üzerine adam, "Ya Resûlellah, benim için noksan söyledin!" Hani Allah, "Siz ondan daha güzeli ile selamı alın..." buyurmuştu, nerede!" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Sen bana, söyleyeceğim bir fazlalık bırakmadın; bu sebeple, senin söylediklerini sana aynen tekrarladım" buyurmuştur.
Beşinci Mesele
Selam veren kimse "selam, üzerine (üzerinize) olsun"; selamı alan da, "selam sizin üzerinize de olsun" der. İşte selamda güzel olan tertib budur.
Bu konuda hatırıma gelen şudur: Selam veren kimse, "Allah'ın selamı üzerinize olsun" (selamün aleyküm) dediğinde, Allah'ın ismiyle başlanmış olur. Selamı alan da, "Ve aleykümü's-selam" (selam sizin üzerinize de olsun) dediğinde, Allah'ın ismi ile sözünü bitirmiş olur. Bu, Hak teâlâ'nın "O, hem evveldir, hem ahirdir" (Hadîd, 3) âyetine de uygun düşmüş olur. Hem başlangıç, hem de sonuç Allah'ın ismi ile olunca, bu ikisi, arasında kalan şeyin, O'nun isminin bereketiyle, makbul olması beklenir. Bu tıpkı, "Gündüzün iki tarafında, gecenin de yakın saatlerinde güzelce namaz kıl. Çünkü güzellikler kötülükleri giderir" (hud, 114) âyetinde ifade edildiği gibidir. Binâenaleyh ilkin selam veren kimse bu sıraya uymayıp "ve aleykümü's selam" dese, sünnete muhalefet etmiş olur. Bu durumda, selam alan kimsenin de, yine "ve aleykümü's-selam" demesi uygun düşer. Çünkü selam veren birinci şahıs Allah'ın adını başta söylemeyi terkedince, ötekisi yani selamı alan, işin sonunda Allah'ı zikirle bitirmeyi terk edemez.
Selamun Veya es-Selamu Demenin Caiz Olduğu
Selam veren kimse isterse "selamün aleyküm" der, isterse "es-selamü aleyküm" der. Nitekim, Cenâb-ı Hak, Hazret-i Nuh "Ya Nuh, bizden bir selam ile, in" (hûd, 48) dedi; Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'den naklen, "selam sana olsun. Senin için Rabbime istiğfar edecegtm" 48); Hazret-i Lût (aleyhisselâm)'un kıssasında, "(o melekler) "selam"'demişlerdi, (Hazret-i İbrahim de) "selam" dedi." (Zariyat, 25); Yahya (aleyhisselâm)'ya "Ona selam olsun" (Meryem. 16) ; Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den naklen de, "De ki: "Hamdolsun Allah'a, selam olsun Onun beğenip seçtiği kullarına" (Neml. 59); meleklerden naklen, "Melekler her bir kapıdan onların yanına sokulacak (ve) "sabrettiğiniz şeylere mukabil sizlere selam olsun" (Rad, 23-24); kendisinden "Çok merhametli Rablerinden bir selâm..."(Yâsin.58)ve "Deki: "Selam sizlere..." (Enam, 54) buyurmuştur. Bu kelimeyi elif-lamlı olarak es-selamü şeklinde de şu âyetlerde getirmiştir: Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan naklen, Artık İsrailoğullarını bizimle gönder. Onlara işkence etme. Biz, sana Rabbinden hakiki bir âyet getirdik. Selam doğruya tabî "olanlaradır" (Taha, 47) ve Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'dan naklen "Doğduğum gün de, öteceğim gün de, diri olarak kaldırılacağım gün de selam benim üzerimedir" (Meryem, 33) buyurmuştur. Böylece her iki şekilde kullanmanın da caiz olduğu sabit olur. Fakat namazdan çıkmak için mutlaka "es-selamu aleyküm" şeklinde elif-lamlı getirilmesi hususunda alimler ittifak edip, bunun dışında kalan yerlerde, "elif-lamlı mı, elif lamsız mı getirmek efdaldir?" konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Selâmün Diye Nekire Olarak Söylemeyi Efdal Bulanlar
Bazıları elif-lâmsız (nekire) olarak kullanmanın efdal olduğunu söylemişlerdir. Bunların delilleri şunlardır:
1) Bu kelime, Kur'an'da daha çok nekire olarak kullanılmıştır. Binâenaleyh nekire olarak kullanılması daha efdaldir.
2) Yukarıda yazdığımız âyetlerde de olduğu gibi, gerek Allah, gerek melekler, gerekse mü'minlerce, bu kelime nekire olarak kullanılmıştır. Fakat marife (elif-lamlı) Olarak kullanılışı, insanın kendi kendisine selamı için kullanılmıştır. Nitekim Hazret-i Musa (aleyhisselâm) "es-selam, doğruya tâbi olanlaradır" (Tâhâ. 47) ve Hazret-i İsa (aleyhisselâm), "es-selam benim üzerimedir..." (Meryem. 33) demiştir.
3) Akla uygun olan şudur: Elif-lamlı olan selam kelimesi, ifade ettiği şeyin aslına, nekire olan ise ifade ettiği şeye, kemal vasfı ile beraber delalet eder. Binâenaleyh nekire oluşu daha evladır.
Önce Selam Verme Sırası
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Sünnet olan, binitimin yayaya; ata binenin, eşeğe binene; küçüğün, büyüğe; az sayıda olanların çok sayıda olanlara, ayakta olanın oturana selam vermesidir" Müslim, Selam, 1 (4/1703). buyurmuştur.
Ben derim ki: Birincisinin, şu iki sebebi olabilir:
a) Binitli olan daha heybetlidir. Binâenaleyh onun selamı, kendisinden korkulmasını gidermeyi ifade eder.
b) Onun tekebbür etme ihtimali daha fazladır. Binâenaleyh bu tekebbürü kırmak için, önce onun selam vermesi emredilmiştir. Ayakta olanın oturana selam vermesi hususuna gelince, bunun sebebi şudur: Çünkü ayakta olan, oturanın yanına gelmektedir. Binâenaleyh gelenin, hayır ile (iyi niyetle) gelmesi gerekir.
Selam Verme Adabı Hakkında
Selamda sünnet olan, onu sesli olarak vermektir. Çünkü bu, sevinci ve sevgiyi daha fazla kalbe sokar.
Dokuzuncu Mesele
Selamda sünnet olan, onu yaymak ve her mü'mine vermektir. Çünkü selamı belli kimselere tahsis etme, nefret doğurur.
Onuncu Mesele
Selam esnasında musafaha etmek, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in adetidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"İki Müslüman musafaha yaptığında, ağacın yapraklarının döküldüğü gibi, günahtan dökülür" Ebu Davud 142 (4/354); İbn Mace 15(2/1220) (Aynı manada bir hadis). buyurmuştur.
Onbirinci Mesele
Ebu Yusuf, "Bir kimse, bir başkasına "Falancaya benden selam söyle" dediğinde, o kimsenin bu selamı iletmesi vacib olur" demiştir.
Onikinci Mesele
Bir adamla karşılaştığında, hem o adama, hem de o adama müvekkel olan iki meleğe selam vermeyi kastederek, "selamün aleyküm" (selam üzerinize olsun) de. Çünkü sen onlara selam verdiğinde, o iki melek de senin selamını alırlar. Selamı melek tarafından alınan kimse, Allah'ın azabından kurtulur.
Onüçüncü Mesele
İçinde kimse bulunmayan bir yere ve eve girdiğinde selam ver. Zira,
a) Sen, bu durumda, kendi kendine Allah'ın selamını vermiş olursun.
b) Orada bulunan mü'min cinlere selam vermiş olursun.
c) Orada bulunan şeytanlardan ve her türlü eziyet verecek şeyden, verdiğin selamın bereketi ile, selamette olmayı istemiş olursun.
Ondördüncü Mesele
Sünnet olan, gerek selamı verenin, gerekse alanın, temiz oldukları halde selamlaşmalarıdır. Rivayet olduğuna göre birisi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) def-i hacette bulunurken Ona selam vermişti. Bunun üzerine, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) def-i hacetten kalkmış, teyemmüm etmiş ve sonra onun selamını almıştır.
Onbeşinci Mesele
İki müslüman birbiri ile karşılaştığında, herbiri kendisinin daha mütevazı olduğunu göstermek için, önce selam verme gayretine girmeleri sünnettir.
Selam Vermenin Caiz Olmadığı Durumlar
Biz şimdi de, selam verilmesi caiz olmayan, şu sekiz yeri sayalım:
a) Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), yahudilerle karşılaştığında ilk selam veren kendisi olmazdı.
Ebu Hanife (r.h)'nin, ne mektup yazmada ne de başka bir durumda onlara selam ile başlanamıyacağını söylediği rivayet edilmiştir. Ebu Yusuf'tan da, yahudilere selam verilmeyeceği ve onlarla musafaha yapılmayacağı görüşü nakledilmiştir. Sen yahudilerin yanına varırsan, "selam, hidayete tâbi olanlara olsun" de. Bazı alimler gerekirse yahudilere ilk önce sefam verilebileceğine ruhsat vermişlerdir.
Fakat yahudiler bize selam verdikleri zaman, ekseri âlimler, sadece "ve aleyke" "senin de üzerine olsun" denilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Bunun aslı şudur: Onlar, Hazret-i Peygamber'in yanına girerken "es-sâmu aleyke" (ölüm sana) diyorlardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "ve aleyküm" (sizin de üzerinize...) diyordu. İşte sünnet buna göre cereyan etmiştir.
Sonra burada fer'î bir mesele vardır ki o da şudur: Biz onlara "ve aleykümüs-selam" (selam sizin de üzerinize olsun) diye karşılık verdiğimizde, "ve rahmetullahi" (ve Allah'ın rahmeti...) ifadesini kullanmamız caiz midir? Hasan el-Basrî. kâfire, "ve aleykümü's-selam" denilebileceğini, ancak bir mağfiret taleb etme manasına gelen, "ve rahmetullahi" ifadesinin söylenemiyeceğini belirtmiştir. Şa'bi'ye, bir hristiyana
"Allah'ın selamı ve ranmeti üzerinize olsun" (ve aleykümüs selamu ve rahmetüllahi) dediğinde, bu husus hatırtatılınca, "o hristiyan zaten Allah'ın rahmeti içinde yaşamıyor mu?" dediği rivayet edilmiştir.
b) İmam cum'a hutbesini okurken, cemaata gelen kimsenin, insanlar toplanma ile meşgul oldukları için, selam vermesi uygun olmaz. Fakat eğer o selam verir ve cemaattan bazıları selamını alırsa, bunun da bir mahzuru yoktur. Eğer onlar selam işareti yapmakla iktifa etseler, daha iyi olur.
c) İnsan hamama girip, insanları peştemal sarınmış olarak görür ise, onlara selam verir. Eğer içerideki insanlar peştamalsız (çıplak) iseler, onlara selam vermez.
d) Kur'an okuyan kimseye, selam vermemek daha evlâdır. Çünkü o selamı alırsa, kıraatini kesmiş olur. Hadis rivayeti ve ilim müzakeresi ile meşgul olanlar hakkındaki hüküm de aynıdır.
e) Zikrettiğimiz sebebten ötürü, ezan okuyan ve kamet getiren kimseye de selam verilmez.
F)Ebu Yusuf, tavla oynayan, şarkı söyleyen ve güvercin (kuş) uçuran kimselere selam verilmeyeceğini söylemiştir. Herhangi bir günah ile meşgul olan herkese de selam verilmemesi aynı hükme tabidir.
g) Def-i hacetteki kimseye de selam verilmez. Zira bir müslüman, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) def-i hacette iken, ona rastlar ve selam verir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), duvarın arkasından kalkar, teyemmüm eder ve sonra adamın selamını alıp,
"Eğer, "Ona selam verdim de, selamımı almadı" demenden çekinmeseydim şimdi senin selamını almazdım. (Bundan sonra) beni bu halde gördüğünde, bana selam verme. Eğer selam verirsen, selamını almam" buyurur.
Bir insan, evine girdiğinde hanımına selam verir. Eğer evinde, yabancı bir kadın bulunursa selam vermez.
Selam Almanın Sekiz Hükmü
Selamı almanın hükümleri, sekizdir:
1) Cenâb-ı Hakk'ın "Bir selam ile selamlandığmiz vakit siz ondan daha güzeli ile selamı alın" âyetinden dolayı, selamı almak farzdır. Bir de selamı almamak, bir hor ve hakir kılma (küçümsemedir. Küçümseme ise bir zarardır ve zarar vermek haramdır. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, "Bir müslüman topluluğa uğrayan ve onlara selam veren kimsenin selamını onlar almazlar ise, Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) onlardan ayrılır ve o kimsenin selamını melekler alır" dediği rivayet edilmiştir.
2) Selam almak, farz-ı kifayedir. Selam verilen topluluktan bir kısım insanlar selamı aldıklarında, bu farziyet diğerlerinden düşer. Selam verene karşı bir değer verme ve İkramı göstermek için, hepsinin bu selamı alması daha evlâdır.
3) Selamı hemen almak farzdır. Binâenaleyh bir kimse selam almayı geciktirir ve zamanı geçerse, zamanı geçtikten sonra selamı alsa bile bu, selam alma değil, sanki yeni selam verme gibi olur.
4) Bir kimseye mektupta bir selam geldiğinde, ona da mektupla karşılık vermek farzdır. Çünkü Allah tealâ, "Bir selam ile selamlandığınız vakit siz ondan daha güzeli Ues selamı alın.." buyurmuştur.
5) Bir kimse selam verdiğinde, selamı alan kimsenin, "ve aleykümüs-selam" demesi farzdır. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın "Dahagüzeli ile selamı alın" emrine girebilmesi için, buna "ve rahmetullahi ve berekâtuhu" ifadesini eklemek sünnettir. Ama selam veren kimse eğer, "es-selâmu aleykum ve rahmetullahi ve berekâtuhu" derse, âyetin zahiri, bu selamı alacak kimsenin, "ve aleykümü's-selam" demekle iktifa etmesinin caiz olmadığını gösterir.
6) Ebu Hanife (r.h)'nin, "selamı alan kimsenin, sesini çok yükselterek selamı alması doğru değildir" dediği rivayet edilmiştir.
7) Yabancı bir kadın insana selam verse, selam verilen kimse de onun selamını almada bir fitne ve töhmet olmasından korksa, selamı alması vacib değildir. Aksine evla olan erkeğin de selam vermemesidir.
8) Biz, erkeğin de yabancı kadına selam vermeyeceğini söyledik. Zira kadının selamı alması vacib değildir. Çünkü erkek zaten yasak olan bir iş yapmıştır. Binâenaleyh o işin varlığı yokluğu birdir.
Yapılan Hibaden Şahsın Vazgeçmesi Mümkün Müdür?
Daha önce de açıkladığımız gibi, selam, ikramda bulunmaktan bir kinayedir. Binâenaleyh her türlü ikram, bu "selam" kelimesinin muhtevasına girer. Bunu iyice kavradığında biz deriz ki: Ebu Hanife (r.h), "Bir kimse, mahremi olmayan kimseye bağışta bulunsa, o bağışa karşılık bir bağış almadıkça, ondan vazgeçebilir. Fakat ona bir karşılık aldığında, ondan dönemez" demiştir. Şafiî (r.h) ise, o kimsenin çocuğuna verdiği bağıştan (hibeden) dönebileceğini, fakat akrabası olmayan birisine yaptığı bağıştan dönemeyeceğini söylemiştir.
Ebu Bekir er-Razi (el-Cessas), Ebu Hanife'nin doğruluğuna, bu âyeti detil getirerek şöyle demiştir: "Hak teâlâ'nın, "Bir selam ile selamlandığınız vakit, siz ondan daha güzeli ile selamı alın" âyetinin manasına, birşeyi teslim edip verme de girer. Dolayısı ile "birşey teslim edip verme" ifâdesine, hibe de girer. Âyetin muktezasına göre, daha iyisi ile karşılık verilmediğinde hibeden vazgeçilmesi gerekir. Bu gerekli sayılmasa bile, en azından caizdir." İmam Şafiî (r.h) şöyle demiştir: "Âyetteki emir, mendub oluşu gösterir. Zira hibeye, daha azı ile karşılık verildiğinde, her ne kadar âyetin zahiri daha iyisi ile karşılık verilmesi gerektiğini ifade ediyor ise de, icmaya göre, ondan vazgeçmek mümkün değildir." Şafiî böyle deyip sonra buna, Ibrr Abbas ile İbn Ömer'in, Hazret-i Peygamber'den rivayet ettikleri şu hadisi delil getirmişlerdir: O, şöyle buyurmuştur: "Babanın çocuğuna verdiği şeyler hariç, hiç kimsenin yapnğ, bağıştan veya hediye ettiği hibeden dönmesi helal olmaz, " Buhari, Hibe, 30; Nasaı, Hibe, 2 (6/265). İşte bu hadis, yabancı kimseye yapılan hibeden dönmenin haram, babanın evladına yaptığı hibeden dönmesinin ise caiz olduğu hususunda bir nasstır.
Cenâb-ı Hakk'ın "El-Hasib" İsminin İzahı
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki Allah, her şeyin hesabını hakkıyla alandır" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ifadede yer alan ifadesi hakkında iki görüş bulunmaktadır:
a) Bu, tıpkı yiyen, içen ve oturan manasında olmak üzere, kelimeleri gibi, (insanı) yaptıklarından dolayı hesaba çeken, muhasebe eden manasındadır.
b) Arapların "Bana kâfidir, yeter!" manasında söyledikleri, tabirinde olduğu gibi, "yeten, kâfi gelen.." manasındadır. Cenâb-ı Hakk'ın, Bana Allah yeter" (Tevbe. 129) ifâdesi de böyledir.
İkinci Mesele
Bu ifadeden maksad, va'id (tehdid)dir. Biz daha önce bir müslümanın, yine müslüman bir adama selam verdiğini; sonra bu müslümanın, selam veren o adamın halini iyice araştırmayıp, malını almak arzusu ile, (kâfir diye) onu öldürdüğünü; Allahü teâlâ'nın da bunu men ederek, "Bir selam ile selamlanûığınız vakit, siz ondan daha güzeli ile selamı alın veya onu ayniyle karşılayın" yani "onu öldürmeye yeltenmekten kaçınınız" buyurduğunu açıklamıştık.
Sonra Hak teâlâ, buyurmuştur: Bu, "O, amellerinize mukabil sizi hesaba çeker ve amellerinizin karşılığını size vermede katidir. Binâenaleyh bu mükellefiyete muhalefet etmekten kaçınınız" demektir. Bu ifade kanın (hayatın) muhafazasına ve kan dökmekten men etme hususunda, büyük bir itina gösterildiğine delalet eder.
87. Âyetin Tefsiri
"Allah, kendisinden başka hiçbir tanrı olmayandır. Hakkında hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününe, elbette hepinizi toplayacaktır. Allah'dan daha doğru sözlü kimdir?".
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Nisa 87 Ayetinin, Daha Önceki Ayetlerle İrtibatı
Bu âyetin, daha önceki âyetlerle münasebeti hususunda iki izah şekli vardır:
1) Biz, Hak teâlâ'nın "Bir selam ile selamlandığınız vakit, siz ondan daha güzeli ile selamı ata..." âyetinden maksadın, müslüman bir kimsenin (kâfir diye) öldürülmemesini temin etmek olduğunu; sonra Cenâb-ı Hakk'ın bunu, "Şüphesiz ki Allah herşeyin hesabını hakkıyla alandır" buyruğundaki va'id ile te'kid etmiş olduğunu açıklamıştık. Sonra Allahü teâlâ bu va'idi de, bu âyet ile iyice te'kid ederek, burada tevhid ile adaletin birbirinden ayrılmayan iki şey olduğunu beyan etmiştir. Buna göre âyetteki, "Kendinden başka hiçbir tanrı yoktur" sözü tevhide; "Kıyamet günü, elbette hepinizi toplayacaktır" sözü ise adalete işarettir. Bu, "Allah, kendinden başka hiçbir tanrı olmadığını, adaleti ayakta tutarak açıkladı. Melekler ve ilim sahipleri de..." (Al-i İmran. 18) ve "Şüphe yok ki ben, (evet) ben Allah'ım; benden başka hiç bir tanrı yoktur. Öyleyse bana ibadet et. Beni hatırlamak ve anmak için namaz kıl" (Tahâ. 14) ayetleri gibidir. Bu ifadeler, tevhide işaret etmektedir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Çünkü kıyamet şüphesiz gelecektir. Onun vaktini, herkes yaptığının karşılığını görsün diye, gizliyorum" (Tâhâ, 15) buyurmuştur. Bu, adalete işarettir. İşte aynı şekilde bu âyette de, Hak Teâla, kendi hükmüne ve hikmetine uygun düşenin, gelmiş geçmiş herkesi Kıyamet meydanında toplamak ve böylece mazlumun hakkını zalimden almak olduğunu beyan etmiştir. Şüphe yok ki bu, şiddetli bir tehdiddir.
2) Allahü teâlâ, burada sanki şöyle demektedir: "Kim size selam verir ve uzun ömürler dilerse, siz onun selamını kabul edin, ikramda bulunun ve ona zahire göre muamele edin. Çünkü batmda olan şeyleri, ancak kendisinden başka tanrı olmayan Allah bilebilir. Muhakkak ki insanların gönüllerinde, biribirlerine karşı taşıdıkları gerçek niyetler, Kıyamet günü ortaya çıkacaktır.
İkinci Mesele
Keşşaf sahibi şöyle demiştir, (......) sözü, ya mübtedanın haberidir, yahut da bir i'tirâziyye cümlesi olup, mübtedâ olan "Allah" lafzının haberi, (......) ifadesidir. Bunun başındaki, lâm-ı kasem olup, takdiri, "Allah'a yemin olsun ki elbette hepinizi toplayacaktır" şeklindedir.
Üçüncü Mesele
Bir kimse şöyle diyebilir "Hak teâlâ niçin, "Kıyamet gününde)" dememiştir? Buna iki şekilde cevap verilir:
1) Bundan murad, "O sizi, ölümde veya kabirlerinizde Kıyamet gününe kadar toplar" demektir.
2) "O sizi, Kıyamet gününe ulaştırıp toplayacak, sizi o günde bir araya getirmek suretiyle, sizinle o günü birbirinize kavuşturacaktır."
“Kıyamet”in Kelime Manası
Zeccâc, "Kıyametin, insanların kabirlerinden kalkmalarından dolayı "kıyamet" diye adlandırıldığı söylenebileceği gibi, insanların hesap vermek için kalkmış olmalarından ötürü, yine bu isimle adlandırılmış olabileceğinin caiz olduğunu" söylemiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Alemlerin Rabbi (huzurunda hesap vermek) ipin insanların kalkacağı günde..." (Tatfif. 6) buyurmuştur. Keşşaf sahibi, (......) ve (......) lafızlarının, (matlub, maksut) lafızları gibi aynı manada olduğunu söylemiştir.
Beşinci Mesele
Bil ki, âyetin zahiri, Allahü teâlâ'nın, kıyametin mutlaka olacağına, bunun başlıca delilinin ise kendisinin bunu bildirmesi olup onun hak olduğuna delâlet etmektedir. Bu böyledir, çünkü usule dair meseleler iki kısımdır:
a) Nübüvvetin gerçekliğinin anlaşılması, kendisinin gerçekliğinin bilinmesine muhtaç olan kısım.
b) Böyle olmayan bilgi...
Birincisi, mesela bizim, âlemin, bütün malumatı bilen ve bütün mümkinata kadir olan bir yaratıcıya muhtaç olduğunu bilmemiz gibi. Zira biz bunu bilemediğimiz müddetçe, bizim, peygamberlerin doğruluğunu bilmemiz mümkün olmaz. Binâenaleyh, durumu böyle olan her meselenin, Kur'an ve peygamberlerin haberleriyle isbat edilmesi imkânsız olur. Aksi halde "devir" gerekir.
İkinci kısım ki bu, nübüvvetin sıhhatini bilmenin, kendisinin sıhhatini bilmeye dayanmadığı diğer bütün meselelerdir. Binâenaleyh, bütün bunlar Allah'ın kelamı ve haberleriyle isbat edilmesi mümkün olan hususlardandır. Kıyametin kopmasının bu ikinci kısımdan olduğu malumdur. Binâenaleyh hiç şüphesiz, kıyametin vukûunun Kur'an ve kelamullah ile isbat edilmesi mümkündür. Böylece, kıyametin vukuuna dair Allah'ın haberleriyle istidlal etmenin, sahih bir istidlal olduğu sabit olmuş olur.
Altıncı Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'tan daha doğru sözlü kimdir?" buyruğu, bir istifham-ı inkârî olup, bu ifadeden maksat, Cenâb-ı Hakk'ın doğru sözlü olmasının ve O'nun sözlerinde bir yalan ile sözden dönmenin bulunmasının imkânsızlığını beyandır. Mu'tezile bunu, kendi usûl ve kaidelerine bina ederek şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, yalanın çirkin olduğunu ve kendisinin de bundan müstağni olduğunu bilen bir zattır. Böyle olan kimsenin yalan söylemesi imkânsızdır. Biz, "Allahü teâlâ'nın, yalanın çirkinliğini ve kendisinin bundan müstağni olduğunu bildiğini" söyledik... Çünkü yalan, yalan olduğu için kabihtir. Ve, Allahü teâlâ kesinlikle herhangi bir şeye muhtaç değildir. Allahü teâlâ'nın bütün malumatı bildiği ise sabittir. Binâenaleyh, O'nun bu iki şeyi de bildiğine kesin olarak hükmetmek gerekir. "Böyle olan herkesin yalan söylemesi imkansız olur..." hususuna gelince, bu da gayet aşikârdır. Çünkü yalan, bir men etme (sarf) ciheti olup, bir çağrı (dua) ciheti değildir. Binâenaleyh bu yalan, bir ihtiyacı karşılamaktan uzak olursa, sırf zarar olarak kalır. Bu sebeple, bunun böyle olduğunu bilen herkesten yalanın sadır olması imkânsız olur."
Bizim alimlerimizin delili de şudur: "Allah eğer yalancı olsaydı, O'nun yalanı da kadim olurdu. Eğer O'nun yalanı kadim olsaydı, kadim için yokluk söz konusu olmadığından, O'nun yalanının zeval bulması imkansız olurdu. Eğer O'nun yalanının kadim olmasının zevali imkansız olsaydı, o zaman O'nun sadık olması imkansız oturdu. Zira, iki zıt şeyden birinin bulunması, diğerinin bulunmasına mani olur. Binâenaleyh, eğer Cenâb-ı Hak yalancı olsaydı, o takdirde O'nun doğru olması imkansız olurdu. Ancak ne var ki, O, yalancı olsaydı, doğru söylemesi imkansız olurdu, lakin doğru söylemesi mümteni değildir. Çünkü biz, bir şeyi bilen kimsenin, o şey hakkında ona uygun bir hüküm vermesinin imkanksız olmadığını zaruri olarak bilmekteyiz. Halbuki bu şeyin doğruluğu hakkındaki bilgi, zaruri bir bilgidir. Binâenaleyh, doğru olmak daima mümkün olunca, hiç şüphesiz yalanın imkansız olduğu meydana çıkmış olur. Binâenaleyh, Allahü teâlâ'nın doğru olduğuna kesinlikle hükmetmenin gerekliliği sabit olmuş olur."
Yedinci Mesele
Mu'tezile bu âyet ile, Allah'ın kelamının muhdes olduğuna istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Çünkü Allahü Teâlâ kendi sözünü, hem bu âyette hem de "Allah, kelamının en güzelini indirmiştir ki..." (Zümer, 23) âyetinde, olmakla vasfetmiştir. -ise, ya hadis (sonradan olan) veya "muhdes" (sonradan meydana gelen) anlamındadır." Buna mukabil bizim cevabımız şudur: "Sizler, ancak, harfler ve sesten müteşekkil olan kelamın hadis olduğunu söylüyorsunuz. Bunun hadis olduğunda bizim de bir ihtilafımız yok. Bizim kadim olduğunu iddia ettiğimiz, bu harfler ve seslerin dışında olan bir şeydir. Âyet, hem bizim hem de sizin tarafınızdan meydana gelmiş olan bir ittifak ile, işte bu şeyin (böyle olan kelamın), hadis olduğuna kat'î olarak delalet etmez. Bunun böyle olduğu, bizce açık ve zahirdir. Ama size gelince, sizler harfler ve seslerin dışında kalan bir kelamın varlığını kabul etmiyorsunuz. O halde, daha nasıl bu âyetin, Cenâb-ı Hakk'ın kelamının hadis olduğuna delalet ettiğini söyleyebiliyorsunuz?"
88. Âyetin Tefsiri
"Siz hâlâ niçin münafıklar hakkında Allah onları kazandıktan yüzünden tepesi aşağı getirdiği halde iki hizbe bölünüyorsunuz? Allah'ın saptırdığını siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz? Allah kimi saptınrsa, artık onun için hiçbir yol bulamazsın".
Bil ki bu, münafıkların durumlarına dair Cenâb-ı Hakk'ın zikretmiş olduğu bir başka husustur. Burada birkaç mesele vardır:
Münafıklardan Ötürü Mü'minlerin Muarız Guruplara Bölünmeleri
Alimler, bu âyetin sebeb-i nüzulü hakkında şunları söylemişlerdir:
a) Bu âyet, müslüman olarak Hazret-i Peygamber'e gelmiş olan bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Onlar Medine'de Allah'ın dilediği bir süre kadar kaldılar. Sonra da "Ya Resûlellah, biz çöle gitmek, (yerleşmek) istiyoruz; binâenaleyh, bize bu konuda izin ver!" dediler. Allah'ın Resulü de onlara müsaade etti. Onlar yola çıktıklarında, konaklaya konaklaya gidiyorlardı... Derken, müşriklere yetiştiler... Böylece de mü'minler o münafıklar hakkında konuşmaya başladı. Bunun üzerine bir grup mü'min, "şayet onlar da bizim gibi müslüman olsaydı, bizimle beraber kalır, bizim sabrettiğimiz gibi sabrederlerdi" dediler. Bir grup müslüman ise, "onlar müslümandırlar; durumları ortaya çıkıncaya kadar, onların hakkında kâfir diyemeyiz" der. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimede, onların münafık olduklarını beyan eder.
b) Bu âyet-i kerime, Mekke'de, müslüman olduklarını izhar eden ve müslümanlar aleyhinde müşriklere yardım eden bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Müslümanlar bunlar hakkında ihtilaf etmiş ve aralarında çekişmişler, nizalaşmışlardı. Bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil olmuştu. Bu, İbn Abbas ve Katâde'nin görüşüdür.
c) Âyet-i kerime, Uhud günü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den geri kalan, ayrılan ve "eğer biz yaptığınız işi savaş bilseydik, seninle beraber gelirdik" diyen kimseler hakkında nazil olmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabı, bu kimseler hakkında ihtilaf etmiş, bir kısmı "Onlar kâfir oldular", diğer grup ise, "onlar kâfir olmadılar" demişti. İşte, bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil olmuştu. Bu, Zeyd İbn Sabit'in görüşüdür.
Alimlerden bazıları bu izahı tenkid ederek, şöyle demiştir: "Âyetin nazmı, buna uygun değildir (bu durumu zedelemektedir). Üstelik onlar Mekkeli idiler. Cenâb-ı Allah da şöyle buyurmaktadır: "O halde, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dostlar edinmeyin" (Nisa. 89).
d) Âyet-i kerime, irtidad eden ve müslümanların malını alarak Yemameye kaçıran bir grup insan hakkında nazil olmuştur. Müslümanlar bunlar hakkında ihtilafa düşünce, bu âyet-i kerime nazil olmuştur. Bu, İkrimenin görüşüdür.
e) Bunlar, gece baskın yapıp, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kölesi Yesar'ı öldüren Urneliler dir.
f)İbn Zeyd, "Âyet, Hazret-i Aişe'ye iftira edenler hakkında nazil olmuştur" demiştir.
İkinci Mesele
Âyetin manası hakkında iki izah bulunmaktadır:
a) (iki grup) kelimesi, hal olmak üzere mansub kılınmıştır. Bu senin, demen gibidir. Yani, "Senin ayağa kalkmanın sebebi nedir? (Ayağa kalkma halinde senin için ne vardır?)" demektir. Bu, Sibeveyh'in görüşüdür.
b) Bu kelime, fiilinin haberi olarak mansubtur. Bu ifadenin takdiri, "Size ne oldu da, siz münafıklar hakkında iki grup oldunuz?" şeklindedir. Bu, inkâr gayesiyle gelmiş bir istifhamdır ve "Onların küfür ve nifaklarının delilleri apaçık ortada iken, bu hususta ihtilâf etmeyip, aksine onların Küfürlerine kat'î olarak hükmetmeniz gerekirken, siz niçin onların küfrü hususunda ihtilâf ediyorsunuz?" anlamındadır.
Üçüncü Mesele
Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Onlar küfür izhar etseler de, Allah onları münafık diye isimlendirmiştir, çünkü onlar, daha önce üzerinde bulundukları sıfat ile vasfedilmişlerdir. Âyetteki "iki grup" tabirinden murad, daha önce beyan etmiş olduğumuz şu husustur: Bir grup müslüman, o münafıklara meylediyor, onları savunuyor ve onları dost biliyor; bir diğer grup ise, onlardan uzaklaşıyor ve onlara düşmanca davranıyorlardı. Bundan dolayı müslümanların bu hususta bölünmeleri yasaklanıp ondan uzaklaşmak, teberri etmek ve onların kâfir olduklarını söylemek suretiyle tek görüş üzere bulunmaları emredilmiştir. Allah en iyi bilendir.
Sonra Cenâb-ı Hak, onların kâfir olduklarını haber vererek, "Allah onları kazandıkları yüzünden tepesi aşağı getirdiği halde..." buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır:
İrkas Tabirinin İzahı
(......) kelimesi, bir şeyin altını üstüne çevirme anlamına gelir (ters çevirilmiş) kelimeleri aynı manaya gelmektedir. Tırnaklı hayvanların terslerine de, reks denilir. Çünkü o, (yiyeceğin) kötü bir hâle, yani necaset haline dönmüş şeklidir. Yine, bu anlamından dolayı hayvanın pisliğine da denilir. Bu fiilin iki türlü kullanılış şekli vardır: Mesela "Onlan altüst çevirdi, onlar da altüst oldular" denilir. Yani, "tersyüz oldular, gerisin geriye çevrildiler" demektir.
Şair Umeyye şöyle demiştir:
"Tepetaklak kızgın ateşe atıldılar. Çünkü onlar günahkâr idiler ve iftira edip yalan söylüyorlardı."
İkinci Mesele
Âyetin manası şudur: "Allahü Teâlâ onları, kazanmış oldukları, nifak üzerinde iken, ortaya koymuş oldukları, irtidâdlarından dolayı, hor ve hakîr olmak, esir alınmak ve öldürülmek gibi, kâfirlere tatbik edilen hükümlere döndermiş, havale etmiştir... Çünkü münafık, zahiren şehadeteyne tutunduğu yani Allah'ın birliğini ve Hazret-i Muhammed'in peygamberliğini kabul ettiği müddetçe onu öldüremeyiz. Ama küfrünü açıkça ortaya koyduğu zaman, Allahü teâlâ ona, kâfirlere tatbik etmiş olduğu hükümleri tatbik eder.
Üçüncü Mesele
Ubeyy İbn Ka'b ve Abdullah İbn Mesûd, bu ifadeyi (......) şeklinde okumuştur ki, biz daha önce fiillerinin aynı manada iki kullanış olduğunu zikretmiştik.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah'ın saptırdığım siz mi doğru yola getirmek İstiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, artık onun için hiçbir yol bulamazsın" buyurmuştur.
İdlal Hakkında Mu'tezile İddiası ve Cevabı
Mutezile şöyle demektedir: "Allah'ın saptırması"ndan murad. meşhur izahlardan dolayı, Allah'ın o kulda sapıklığı yaratması değildir. Bir de, Cenâb-ı Hak bu âyetten önce, "Allah onları kazandıktan yüzünden tepesi aşağı getirmiş ..." buyurmuş ve onları, kesb ve fiilleri sebebiyle küfre dönderip imandan uzaklaştırdığını beyan etmiştir. Bu durum, onların dalâletlerinin Allah'ın yaratmasıyla olduğunu söylemeye manidir."
İşte buna göre Mu'tezile, ifadesini şu manalara hamletmiştir:
1) Bundan murad "Allahü teâlâ, onların delâletlerine ve küfürlerine hükmetti" demektir. "O, onun delâletine ve küfrüne hükmetti ve bunu bildirdi" manasında, denilir.
2) Bunun manası, "Allah'ın cennet yolundan saptırdığı kimseyi, cennete hidayet etmek, götürmek mi istiyorsunuz?" şeklindedir. Çünkü Allahü teâlâ, kıyamet günü kâfirlere cennetin yolunu buldurmaz, onları saptırır.
3) Bu saptırma, Allah'ın onların lütuf ve ikramlarını vermemesi şeklinde tefsir edilebilir.
Bil ki biz, bu kitabın birçok yerinde bu manaların zayıflığını zikrettik. Sonra şöyle diyoruz: "Farzet ki, bu manalar doğru olsun. Fakat Allahü teâlâ, onların küfür ve dalâletlerini, cennete de giremiyeceklerini haber verdiğine göre, aynı müşkil yine söz konusu olur. Çünkü, Allahü teâlâ'nın ilminin cehalete dönüşmesi imkânsızdır. İmkânsıza götüren şey de imkânsızdır.
Bu âyetten muradın, Allahü teâlâ'nın onları dinden saptırması manası olduğuna delâlet eden hususlardan birisi de, "Allah kimi saptırırsa, artık onun için hiçbir yol bulamazsın" buyruğudur. Mü'minler dünyada, münafıkların iman etmelerini arzuluyorlar ve onları imana girdirmek için çareler arıyorlardı.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah kimi saptınrsar artık onun için hiçbir yol bulamazsın" buyurmuştur. Binâenaleyh, bunun manasının, "Allahü teâlâ onları imandan saptırınca, insanların onları imana girdirmek için bir yol bulabilmeleri imkânsızdır" şeklinde olması gerekir. Bu mana açıktır.
Kâfirler Müminleri Gevşetmek İsterler
89. Âyetin Tefsiri
"Onlar, kendileri kâfir oldukları gibi sizin de kâfir olup onlarla beraber olmanızı arzu ettiler. O halde, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar, İçlerinden dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse, onları nerede bulursanız yakalayıp, tutun ve onları öldürün. Onlardan ne bir dost, ne de bir yardıma edinmeyin".
Bu âyetle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Allahü teâlâ bu âyetten önce, "Allah'ın saptırdığını siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz?" buyurup, bu da bir inkârı istifham olunca, "Onlar, ey müslümanlar, sizin de kâfir olmanızı temenni edecek kadar küfürde ileri gitmişlerdir. Onlar, küfürterindeki taassubda böyle bir noktaya geldiklerine göre, o halde siz onların iman etmelerini nasıl umabilirsiniz?" demek suretiyle, onların imandan bu derece uzak oluşlarını iyice anlatmıştır.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizin de kendileriyle beraber olmanızı.." sözü, O'nun zaman eşit olurlar" manasına göre, bunu murad etmiş olsaydı, o zaman bu ifade mansub olurdu. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, ' Onlar arzu ettiler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransm (Kalem. 9) âyeti gibidir. Eğe temenninin cevabı olmak üzere denilmiş olsaydı, i'rab bakımından bu da caiz olurdu. Hak teâlâ'nın, "O küfredenler arza eder ki, siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olasınız da üstünüze anîden bir baskın yapsalar" (Nisa, 102) âyeti de böyledir.
Buna göre âyetteki, "Kendileriyle beraber olmanızı.." ifâdesi, "küfürde kendileriyle beraber olmanızı arzu ederler" demektir. Bundan maksad, "sizler ve onlar eşit olasınız" demektir. Ancak ne var ki daha önce bahsolundukları için, mana anlaşıldığından dolayı, burada sadece muhatapları zikretmekle yetinilmiştir.
Bil ki Allahü teâlâ mü'minlere, onların ne derece kâfir olup, küfürde had noktaya vardıklarını açıklayınca ve bundan sonra da onların mü'minlerle nasıl karışıp içli dışlı olduklarını beyan edince, halde, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar, içlerinden dostlar edinmeyin" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır:
Kafirler Dost Olmaz
Âyet, müşrikler, münafıklar ve dinsizlik ile küfürde meşhur kimselerin, mün'minlerce dost edin ilemeyeceğine delâlet etmektedir. Bu, "Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları, dostlar edinmeyin" (Mümtehine, 1) âyetinin umumi manası ile de te'kid edilmiştir. Bunun sebebi şudur: Bütün insanlara göre en kıymetli ve en büyük şey dindir. Çünkü din, kendisi vasıtası ile Allah'a yaklaşılan ve âhiret saadetinin elde edilmesi istenen şeydir. Durum böyle olunca, din sebebi ile meydana gelen düşmanlık da, en büyük düşmanlık olur. Bu da böyle olunca, en büyük düşmanlığı gerektiren şeyin mevcud olduğu yerde, muhabbet ve dostluğu istemek imkânsız olur. Allah en iyi bilendir.
Asr-ı Saadet'te Hicretmek Önemi
Ebu Bekir er-Razî el-Cessâs: Âyetteki "içlerinden dostlar edinmeyin" ifadesinin takdiri, "Onlar müslüman olup, hicret edene kadar, onları dost edinmeyin" şeklindedir. Çünkü Allah yolunda hicret etmek, ancak müslüman olduktan sonra olur. Binaenaleyh âyet, müslüman olduktan sonra, hicretin farz olduğuna ve müslüman olsalar bile, hicret etmedikçe o kimseler ile bizim aramızda dostluğun söz konusu olamayacağına delâlet etmektedir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiçbir velayetiniz yoktur" (Enfal, 72) âyetidir.
Bil ki bu teklif hicret farz kılındığı zaman gerekli idi. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ben, müşrikler arasında yaşayan her müslümandan beriyim (uzağım); Yine ben, müşrik ile beraber olan her müslümandan da beriyim" buyurmuştur. Binaenaleyh hicret, Mekke fetholununcaya kadar farzdı. Hicretin farziyyeti daha sonra nesholunmuştur.
Tâvus'un rivayetine göre İbn Abbas (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Mekke fethedildiği gün "Mekke'nin fethinden sonra artık hicret yoktur, Fakat cihad ve niyet vardır" buyurduğunu söylemiştir.
Hasan el-Basri'clen, âyetin hükmünün dar-ı harbte ikamet edip, dar-ı İslam'a hicretin ve orada yerleşmenin farz olduğuna inanan her mü'min için yürürlükte olduğunu söylediği rivayet edilmiştir.
Üçüncü Mesele
Bil ki hicret bazan küfür diyarından imân diyarına, bazan da kâfirlere yakışan amellerden, müslümaha yakışan amellere geçmek suretiyle olur. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Gerçek muhacir, Allah'ın nehyettiği işleri bırakan kimsedir" buyurmuştur. Muhakkik alimler, "Allah yolunda hicret, O'nun emirlerini bırakmamaktan ve nehyettiği şeyleri bırakmaktan ibarettir" demişlerdir. Bütün bu manalar muteber olduğuna göre, Cenâb-ı Allah bunların hepsini kapsayacak umûmî bir ifade kullanarak, "Allah yolunda hicret edinceye kadar" buyurmuştur. Zira Allahü teâlâ, burada, "küfürden hicret edinceye kadar" dememiş, aksine "Allah yolunda hicret edinceye kadar" buyurmuştur ki bu ifadeye, hem küfür diyarından hicret etme, hem de küfrün alameti sayılan şeyleri bırakma girer. Sonra Cenâb-ı Hak, sadece hicret etmeyi zikretmemiş, onun Allah yolunda olması kaydını koymuştur. Çünkü çoğu zaman gerek küfür diyarından İslâm diyarına, gerekse küfür şiarından İslâm şiarına geçmek, dünyevi maksatlar ile olur. Halbuki hicret nazar-ı dikkate alınan şey, onun Allah'ın emri olduğu için yapılmış olmasıdır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer yüz çevirirlerse, onları nerede bulursanız yakalayın, tutun. Öldürün. Onlardan ne bir dost, ne de bir yardıma edinmeyin..." buyurmuştur. Bu, "Eğer onlar hicret etmekten yüz çevirir ve Medine'nin dışında kalan beldelerine yapışıp kalırlarsa, gücünüz yeterse onları yakalayın, ister Hill, ister Harem bölgesi olsun, nerede bulursanız öldürün ve onlardan hiçbir zaman işlerinizi deruhte edecek bir veli, düşmanlara karşı size yardım edecek bir nasîr edinmeyin" demektir.
Anlaşma Yapılmış Gayr-i Müslimler
90. Âyetin Tefsiri
"Ancak sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme iltica edenler, yahud ne sizinle ne de kendi kavimleri ile savaşmak (istediklerimden göğüsleri daralıp, size gelenler müstesna... Allah dileseydi elbette onları sizin başınıza musallat eder de sizinle mutlaka savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilirler, sizinle vuruşmazlar ve size barış teklifinde bulunurlarsa, Allah onların aleyhine sizin için (tecavüze) bir yol bırakmamıştır".
Bil ki Allahü teâlâ, feu kâfirlerin öldürülmelerini emredince bundan iki kısım insanı istisna etmiştir.
Birinci grup, "Sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme iltica edenler" buyruğu ile belirtil mistir. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyetteki, tabiri hakkında iki görüş belirtilmiştir:
1) Bu, "Onlara varıp katılanlar müstesna" demektir. Buna göre âyetin manası, "Aranızda anlaşma bulunan kavimlere varıp sığınanlar da, aynı şekilde sizinle anlaşma yapmış ve size sığınmış olurlar" şeklindedir. Kaffal (r.h), "Âyetin manasına, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in huzurunda bulunmaya niyetli olduğu halde, bunu gerçekleştiremeyen ve bundan dolayı da buna bir yol buluncaya kadar, müslümanlar ile aralarında bir anlaşma bulunan bir kavme iltica edenler de girer" demiştir.
2) Bu, "Onlara İntisab eden, bağlananlar" demektir. Bu görüş zayıftır. Çünkü Mekkelilerin pek çoğunun neseb (akrabalık) bakımından, Hazret-i Peygamber ile bağları vardı. Fakat Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onlardan kâfir olanların öldürülmelerinin helal olduğunu beyan etmiştir.
İkinci Mesele
Alimler, müslümanlar ile aralarında anlaşma bulunan kavmin kimler olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazı alimler, bunların Eşlem Kabilesi mensupları olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu kabile ile Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında bir anlaşma vardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekke fethi için çıktığında, kendisine isyan etmemeleri, müslümanlara karşı başkalarına yardım etmeme ve Hilâl İbn Uveymir el-Eslemî'ye gelip sığınan herkese, Hilâle tanınan hakların tanınacağı hususlarında. Hilâl ile bir anlaşma yapmıştır. İbn Abbas (radıyallahü anh), müslümanlar ile anlaşmalı olan kavmin, Benû Bekir kabilesi olduğunu, Mukâtil ise, Huza'a ve Huzeyme kabileleri olduğunu söylemiştir.
Bil ki bu âyet, ehl-i iman için çok büyük bir müjde taşımaktadır. Çünkü Allahü teâlâ, kılıç (öldürülme) hükmünü, müslümanlara iltica eden kâfirlerden kaldırdığına göre, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlillah sevgisine sığınan kimseden azabı haydi haydi kaldırır. Allah en iyi bilendir.
İkinci grup, ' yahut ne sizinle ne de kendi kavimleri ile savaşmaktan göğüsleri daraltp sîze gelenler müstesna..." ifadesi ile belirtilmiştir. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
Anlaşmalı Olan Bir Ülkeye Sığınan Suçlar
Âyetteki, "Yahut size gelenler..." ifâdesinin nin sılası üzerine bir atıf olması mümkündür ve bunun takdiri "Anlaşmalı olanlara iltica edenler veyahut göğüsleri daralıp da sizinler savaşmayanlar müstesna.....(onlarla savaşmayın)" şeklinde olur. Yine bu ifâdenin, "kavm"in sıfatı üzerine bir atıf olması da mümkündür ve bunun takdiri "Ancak sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme, yahut göğüsleri daralan bir kavme iltica edip de sizinle savaşmayanlar müstesna" şeklinde olur. Birinci izah, şu iki sebepten dolayı daha uygundur:
1) Allahü teâlâ, "Onları nerede bulursanız yakalayıp tutun ve onları öldürün" (Nisa. 89) buyurduktan sonra ancak, "Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilirler, sizinle vuruşmazlar ve size barış teklifinde bulunurlarsa, Allah onların aleyhine sizin için (tecâvüze) bir yol bırakmamışhr" buyurmuştur. Bu, onlara taarruz etmemeyi gerektiren şeyin, onların savaşı bırakmaları olduğuna delâlet eder. Bu da ancak, birinci manaya göre uygun olur.
İkinci manaya göre ise, onlara taarruz etmemeyi gerektiren şey, onların müslümanlar ile savaşmayı bırakmış olan bir kavme iltica etmeleridir.
2) Savaşı bırakmış olmalarını, onlara karşı taarruz etmemeyi gerektiren sebep kılmak; müslümanlara karşı savaşı terkeden bir kavme iltica etmeyi taarruz etmemeye esas sebep kılmaktan daha evlâdır. Çünkü birinci manaya göre, onların müslumanlara karşı savaşmamaları, kendilerine taarruz edilmemesine yakın (esas) sebep; İkinci manaya göre ise, uzak sebep olur.
Burada “Göğüsleri Daralanlar” Kimlerdir?
Âyetteki, ifadesi, "gönülleri, savaşmaktan daralmış ve binaenaleyh ne sizinle savaşmayı çünkü siz müslümansınız-, ne de o kâfirlerle savaşmayı istiyorlar, çünkü onlar da kendi akrabaları..." manasındadır.
Alimler, bu ifadenin i'rab bakımından yeri hususunda İhtilaf etmişler ve birkaç görüş zikretmişlerdir:
1) Bu, başında mahzuf bir (......) (Muhakkak ki) lafzı takdiri ile, hal mevkiindedir. Çünkü lafzı, mazî fiili "hal"e yaklaştırır. Baksana onlar, "Muhakkak ki namaz başlamıştır, başlıyor" diyorlar. Yine, (......) denilir ki bu, "Bana, muhakkak ki aklı gitmiş (akılsız) olan bir kimse geldi" demektir. Buna göre âyetin takdiri "Veya onlar size, muhakkak ki göğüsleri daralmış olarak gelmişlerdir" şeklinde olur.
2) Bu ifade, ikinci haberdir. Cenâb-ı Hak sanki, "veya onlar size gelir" demiş, sonrada, buyurarak, onların göğüslerinin daraldığını beyan etmiştir. Bu takdire göre Cenâb-ı Hakk'ın, "göğüsleri daraldı" tabiri, O'nun "... size gelenler" tabirinden bedeldir.
3) Âyetin takdirinin,
"Onlar size, göğüsleri daralmış bir kavim olarak geldiler; veya onlar size, göğüsleri daralmış kimseler olarak geldiler" şeklinde olmasıdır. Bu takdire göre Cenâb-ı Hakk'ın, "göğüsleri daralmış olarak" tabirinin mahalli, mansub olur. Zira bu ifâde, hâl olduğu için mansub olan bir mevsûfun sıfatıdır. Ne var ki, hâl olduğundan ötürü mansub olan meysuf hazfedilmiş, onun yerine sıfatı kaim olmuştur. Hak teâlâ'nın, buyruğunun manası, "Onların göğüsleri, hem size karşı, hem de kavimlerine karşı savaşmak hususunda daralmıştır, sıkışmıştır. Binaenaleyh onlar, ne sizin aleyhinize ne de sizin lehinizedirler..." demektir.
Üçüncü Mesele
Alimler, Allahü teâlâ'nın bu âyette istisna ettiği kimselerin, kâfir mi yoksa mü'min mi olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Cumhur-u ulemâ, bunların kâfirlerden olduğunu söylemişlerdir. Buna göre âyetin manası şöyle olur: "Allahü teâlâ, kâfirleri öldürmeyi vâcib kılmıştır. Ancak onlardan, sizinle anlaşması olanlar veya size karşı savaşmayanlar müstesna, zira böyle olan kâfirleri öldürmek caiz değildir." Bu takdire göre, bir neshin bulunduğuna hükmetmek gerekir. Çünkü kâfir, savaşı terketse de öldürülmesi caizdir. Ebu Müslim el-İsfehanî şöyle demektedir: "Allahü teâlâ, müslüman olan herkese hicret etmeyi vacib kılınca, bir mazereti bulunan kimseleri bu hükümden istisna ederek, "...iltica edenler., müstesna" buyurmuştur ki bu kimseler, hicret ve yardım etmek için, Hazret-i Peygamber'e gitmeye niyetlenen bir grup mü'mindir. Ancak ne var ki, onların yollan üzerinde kâfirler bulunduğu için, onlar bu gayelerini gerçekleştirememişlerdir. Zira onlardan korkuyorlardı. Böylece bu mü'minler, müslümanlarla anlaşması bulunan bir kavme sığındılar da, böylece o kâfirlerden kurtulup (hicret edinceye kadar), müslümanlarla anlaşması bulunan kavmin yanında kaldılar. Daha sonra da, Hazret-i Peygamber'e iltihak edip, ne Hazret-i Peygamber, ne de O'nun ashabı ile savaşmayan kimseleri de istisna etti. Çünkü bunlar, onlarla savaşma hususunda Allah'tan korkuyorlardı. Keza bunlar, kâfirlerle de savaşmıyorlardı. Zira o kâfirler, bunların yakınları ve akrabası idi. Veyahut da bu kimseler, çoluk çocuklarını o kâfirler arasında bıraktıkları için, onlarla savaşmaları halinde, onların kendi çoluk çocuklarını öldürmelerinden korkuyorlardı. İşte bu iki kısım müslümanla, -her ne kadar kendilerinden hicret ve kâfirlerle savaşmak gibi bir fiil sâdır olmamışsa da- savaşmak helâl olmaz.
Allah Dilerse Kafiri Mü'mine Musaalat Eder
Cenâb-ı Hak, "Allah dileseydi, elbette onları sizin başınıza musallat ederdi" buyurmuştur. (......) kelimesi Arapça'da galebe, hakimiyet, hiddet manasına gelen (......) kelimesinden alınmıştır. Buna göre bu ifadeden maksat, Allahü teâlâ'nın, kendisiyle anlaşma yapılmış olan kimselerin belâ ve sıkıntısını engellemek suretiyle, onlara bir minnet ve ikramda bulunmuş olmasıdır. Bunun manası da şudur: "Onların sizinle savaşmaktan kaçınmaları, ancak Allahü teâlâ'nın, onların kalplerine korku salmasından dolayıdır. Ve şayet Cenâb-ı Hak, müslümanlarla savaşma konusunda onların kalblerine güç ve cesaret vermiş olsalardı, muhakkak ki onlar müslümanlara belâ kesilirlerdi."
Alimlerimiz, "Bu tabir, Allahü teâlâ'nın, kâfirleri mü'minlere musallat kılıp, o kâfirlerin kalblerine mü'minlere karşı cesaret vermesinin, O'nun hakkında bir kubh, çirkin bir fiil sayılamayacağına delâlet etmektedir" demişlerdir. Mu'tezile bu görüşe şu iki şekilde cevap vermişlerdir:
a) Cübbaî şöyle demektedir: "Biz, Allahü teâlâ'nın istisna ettiği o topluluğun, kâfir değil, mü'min bir topluluk olduğunu beyan etmiştik. Buna göre âyetin manası şöyle olur: "Eğer Allah dileseydi, zulmederek kendileriyle savaşmaya yeltenmemiz durumunda kendilerini müdafaa etmek için, onların kalblerini takviye etmek suretiyle onları size musallat ederdi."
b) Kelbî şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, dilemesi halinde, (o şeyi) mutlaka yapacağını haber vermiştir. Bu da ancak, Allahü teâlâ'nın zulme kadir olabildiğini gösterir; ki bizim mezhebimiz de budur. Ancak ne var ki biz, Allahü teâlâ'nın zulmetmeyeceğini söylüyoruz. Âyette, Cenâb-ı Hakk'ın bunu dilediğine dair herhangi bir delâlet bulunmamaktadır, "
Birinci Mesele
Hak teâlâ'nın, "...sizinle mutlaka savaşırlardı" "Eğer Allah dileseydi, onları size musallat ederdi ve eğer Allah dileseydi, onlar sizinle mutlaka savaşırlardı" takdirinde olmak üzere, ya tekrar edilmek veyahut da bedel yapılmak üzere, şart edatının cevabıdır. Keşşaf sahibi bu ifâdenin, şeddesiz olarak (Muhakkak ki sizi öldürürlerdi); ve şeddeli olarak da "muhakkak ki sizi parça parça ederlerdi" şeklinde okunduğunu söylemiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Artık onlar, sizi bırakıp bir tarata çekilirler, sizinle vuruşmazlar ve size barış teklifinde bulunurlarsa, Allah onların aleyhine sizin için (tecâvüze) bir yol bırakmamıştır" buyurmuştur ki bu, "Eğer onlar size sataşmaz ve boyun eğip teslim olduklarını bildirirlerse, Cenâb-ı Hak onları yakalayıp öldürme hususunda, size müsaade etmez..." demektir. ifâdesi, lâm harfinin sükûnu ve sîn harfinin fethasıyla (......) şeklinde de okunmuştur. Müfessirler bu âyetin hükmü hususunda ihtilaf etmiş, bazıları bu âyetin kılıç ve cihad âyeti olan, "müşrikleri öldürün..." (Tevbe, 5) âyetiyle mensûh olduğunu; bazıları ise, bunun mensûh olmadığını söylemiştir. Âyette istisna edilen kimselerin müslümanlar olduğunu söyleyenlere göre, bu ifâde gayet açıktır. Ama, istisna edilen kimselerin kâfir olduğunu söyleyenlere gelince, meselâ Esamm: "Âyeti, anlaşma yapan kimseler" anlamına alırsak, bunun mensûh olduğu nasıl söylenebilir?" demiştir.
Hem Müslümanlar Hem de Kâfirlerle İyi Olmak İsteyen Münafıklar
91. Âyetin Tefsiri
"Diğer bir kısmını da şu halde bulacaksınız: Onlar, hem sizden emin olmak, hem kendi kavimlerinden emin olmak isterler. Ne zaman fitneye döndürülürlerse, onun içine baş aşağı atılırlar. Öyle ise onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilmezler, barışı size bırakmazlar, ellerini çekmezlerse, onları nerede bulursanız yakalayıp tutun. Öldürün. İşte sizer onlar hakkında apaçık bir hüccet verdik".
Müfessirler, burada zikredilen kimselerin, Esed ve Gatafan kabilelerinden bir topluluk olduğunu söylemişlerdir ki bunlar, Medine'ye geldiklerinde müslüman olurlar ve anlaşma yaparlardı. Maksatları ise, müslümanlardan emin olmak idi. Kendi kavimlerinin yanına döndükleri ndeyse, , inkâra saparak ahidlerini bozarlardı. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğu, "Herne zaman kavimleri onları, müslümanlaria savaşmaya çağırırsa"' "onlar bu fitne hususunda mağlub ve başaşağı gelmiş olarak onun içine düşerler" demek olup, bu da onların hem küfürlerinde, hem de müslümanlara ne denli düşman oldukları hususunu beyan için yapılmış bir istiaredir. Çünkü, bir şeye tepe üstü düşen kimsenin, o şeyden çıkması imkânsız olur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, (......) buyurmuştur. Bu, "Onlar sizinle savaşmaya devam eder, anlaşmaya yanaşmazlar ve ellerini üzerinizden çekmezlerse, onları nerede bulursanız tutup öldürün" demektir. Alimlerin çoğu, "Bu ifade, onlar bizimle savaşmaz, anlaşma yapmak isterler ve bize eziyet etmekten ellerini çekerlerse, bizim onlarla ne savaşmamızın, ne de onları öldürmemizin caiz olmayacağına delalet eder" demişlerdir. Bu âyetin bir benzeri de, "Allah sizi, sizinle din hususunda savaşmamış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara İyilik etmekten men etmez" (Mumtehine, 8) âyetiyle, "Size harb açanlarla, Allah yolunda, siz de dövüşün" (Bakara. 190) âyetleridir. Böylece savaş emri, bizimle savaşmayanlara değil, savaşanlara tahsis edilmiş olur. Bil ki bu hüküm, (......) kelimesiyle şarta bağlanan şeyin, şart bulunmadığı zaman, yok olacağı (bulunmayacağı) esasına bina edilmiştir. Biz bu hususu, Hak teâlâ'nın "Eğer size yasaklanan büyük (günahkardan kaçınırsanız" (Nisa. 31) âyetinin tefsirinde açıklamıştık.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İşte size, onlar hakkında apaçık bir hüccet verdik" buyurmuştur. Bu âyette geçen "apaçık bir hüccet" tabirinin ne demek olduğu hususunda şu iki izah yapılmıştır:
a) "O kimselerin öldürülebileceğine dair, açık ve vazıh bir hüccet, delil ortaya çıkmıştır ki, bu da onların düşmanlıklarının apaçık ortaya çıkması, küfür ve zulüm hususundaki hallerinin ayan beyan belli olması ve müslümanlara zarar vermeleridir."
b) "Allahü Teâlâ'nın, o kâfirleri öldürme hususunda, müslümanlara müsaade etmesi" anlamındadır.
Yanlışlıkla Mü'mini Öldürmenin Hükmü
92. Âyetin Tefsiri
"Bir mü'minin diğer bir mü'mini, yanlışlık eseri olmayarak, öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse, mü'min bir köleyi azad etmesi ve (ölenin) ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi lazımdır. Sadaka olarak bağışlamaları müstesna. Eğer (öldürülen), mü'min olmakla beraber, size düşman bir kavimden İse, o zaman (öldürenin) mü'min bir köle azad etmesi lazımdır. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir kavimden ise, o vakit mirasçılarına bir diyet vermek ve bir de mü'min bir köle azad etmek gerekir. oruç tutması icab eder. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, gerçek hüküm ve hikmet sahibidir".
Bil ki Cenâb-ı Hak, mü'minlerde kâfirlerle savaşma arzusunu uyandırıp, onları buna teşvik edince, daha sonra bu savaşı alakadar eden bazı hususlar zikretmiştir. Mesela bunlardan birisi şudur: Allahü teâlâ, kâfirlerle savaşma konusunda izin verince, bazen şu kabilden hâdiseler de meydana gelebiliyordu: Bir adam birisini kâfir ve harbî zannediyor ve onu öldürüyor; daha sonra da onun müslüman olduğu ortaya çıkıyordu.
İşte Cenâb-ı Hak, bu âyette böyle bir hâdisenin hükmünün ne olacağını zikretmiştir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Buna Dair Ayetin Nüzul Sebebi
Alimler, âyetin sebeb-i nüzulü hakkında birkaç rivayet nak- letmişlerdir:
Birinci Rivayet: Urve İbnü'z-Zübeyr, şunu nakletmiştin
Huzeyfe İbnu'l-Yeman (radıyallahü anh), Uhud Savaşında Hazret-i Peygamber ile beraberdi. Derken müslümanlar bir hata yaparak, Huzeyfe'nin babası Yeman'ı, bir kâfir zannederek yakalamış ve kılıçla boynunu uçurmuşlardı. Oysa ki Huzeyfe tam o esnada, "O, benim babamdır!" demişti, ama onlar Huzeyfe'nin sözünü, ancak babasını öldürdükten sonra anlayabilmişlerdi. Bunun üzerine Huzeyfe, "Allah sizi bağışlasın, çünkü Erhamurrahimin'dir" demişti. Hazret-i Peygamber bu sözü duyunca, Huzeyfe'nin kıymeti O'nun nezdinde daha da artmıştı. İşte bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil olmuştu.
İkinci Rivayet: Bu âyet, Ebu'd-Derda hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Ebu'd-Derda (radıyallahü anh) bir seriyyede bulunuyordu. Derken, ihtiyacını gidermek için bir yere sapmıştı. Tam o zaman koyunları bulunan bir adama rastladı. Kılıcıyla adama saldırdığında, adam "La ilahe illallah!" dedi, ama o adamı öldürdü, koyunlarını da sürüp götürdü. Derken içinde (bu hadiseden dolayı) bir rahatsızlık duymaya başladı. Bunun üzerine hadiseyi Hazret-i Peygamber'e anlatınca, Hazret-i Peygamber "Onun kalbini yarsaydın ya Müslim, İman, 158(1/96). (onun kalbini mi yardın!)" dedi. Bu söz üzerine Ebu'd-Derda, son derece pişman oldu; derken bu âyet nazil oldu.
Üçüncü Rivayet: Ayyaş İbn Ebî Rebîa, Ebu Cehil'in anne bir kardeşi idi, müslüman olup, kavminden korktuğu için Medine'ye hicret etmişti. Bu hadise, Hazret-i Peygamber'in hicretinden önce vuku bulmuştu. Derken Ayyaş'ın annesi, dininden dönünceye kadar yeyip içmeye ve herhangi bir çatı altında oturmayıp (güneş altında kalmaya) yemin etti. Bunun üzerine Ebu Cehil, beraberinde Hars İbn Zeyd İbn Ebî Uneyse olduğu halde Mekke'den çıktı. Ayyaş'ın yanına geldiler ve uzun uzun konuştular. Bunun üzerine Ebu Cehil, Hazret-i Muhammed, sana annene iyi davranmanı emretmiyor mu? O halde, üzerinde bulunduğun dini taşıyarak dön ve annene iyilik yap!" -dedi. Ayyaş bu teklifi kabul ederek, Mekke'ye geri döndü. Mekke'ye yaklaştıklarında, bunlar Ayyaş'ın ellerini ve ayaklarını bağladılar. Ebu Cehil, Ayyaş'a yüz sopa vurdu; yüz sopa da Hars vurdu. Bunun üzerine Ayyaş, Hars'a "Şu, Ebu Cehil benim kardeşim.. Ya sen kimsin ey Hars! Allah'a yemin ederim ki, seni ıssız bir yerde yakalarsam öldüreceğim!" dedi. Rivayet olunduğuna göre Hars, Ayyaş'a, Mekke'ye döndüğünde, "Eğer senin tâbi olduğun ilk din hidayet ise, sen onu bırakmış durumdasın. Yok eğer sapıklık idiyse, sen şu anda ona girdin.." dedi. Bu söz, Ayyaş'a çok tesir etti ve Hars'ı öldüreceğine yemin etti. Ayyaş, annesinin yanına vardığında, annesi Ayyaş ilk dinine dönmediği sürece, elinin ayağının çözülmeyeceği hususunda yemin etti. O da bunu yaptı (yani döndü). Bundan sonra Medine'ye hicret etti... Hars da müslüman olup hicret etmişti... Derken, Ayyaş, Hars ile ıssız bir yerde karşılaştı; Mars'ın müslüman olduğunu da bilmiyordu. Derken onu öldürdü. Hars'ın müslüman olduğu haberini alınca, yaptığına bin pişman olarak Allah'ın Resulüne geldi ve "Müslüman olduğunu bilemeden onu öldürdüm!" dedi. İşte bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil oldu.
Tabirinin İzahı
Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesiyle ilgili şu iki açıklama yapılmıştır:
a) "O mü'min için, kendisine Rabb'inden gelen ve kendi- sinden ahid alan hususlar arasında., yoktur" demektir.
b) "Onun için, hiçbir zaman böyle birşey olamaz, yoktur" demektir. Bundan maksad (haksız yere) adam öldürmenin haramlığımn, mükellefiyetin başladığı ilk zamandan beri bulunduğunu, sabit olduğunu beyân etmektir.
Bu Ayetteki İstisnanın İzahı
Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi hakkında da şu iki görüş ileri sürülmüştür:
a) Bu istisna, istisnây-ı muttasıl (bitişik istisna)dır. Bu görüşü benimseyenler, şu izahları yapmışlardır:
1) Bu istisna, manaya göre yapılmış olan bir istisnadır. Zira Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun manası, "O, Öldürmelerinden dolayı insanları muaheze eder.Bu öldürmenin hatâ eseri olması müstesna..Çünkü Cenâb-ı Hak, bundan dolayı kimseyi sorgulamaz" şeklindedir.
2) Bu istisna, lafzın zahirine göre de doğrudur. Zira mâna, "Hiçbir mü'min hiçbir mü'mini, hatâ eseri öldürmesi hariç, kesinlikle öldürmez" şeklindedir.
Hatâya sebebiyet veren şeyler şunlar olabilir: Öldürdüğü adam üzerinde, kâfirlere ait bir alâmet görmesi; veya, onu kâfirlerin ordusu içinde görüp müşrik zannetmesi... İşte bu durumda onu hatâen öldürmesi mümkündür. Bunun bir hatâ olduğu hususunda bir şüphe yoktur. Çünkü o, kâfir olmadığı halde onu kâfir zannetmiştir.
3) Kelamda bir takdim-tehir bulunmaktadır. Buna göre âyetin takdiri, "Hiçbir mü'min, hatâ olması hâli müstesna, bir mü'mini öldürmez" şeklinde olur. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın evlat edinmesi (hiçbir zaman) olmuş değildir" (Meryem, 36) âyetidir. Ki bu, "Allah herhangi bir çocuk edinir olmadı, edinmedi" demektir. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'a hiçbir şey haram olmaz. Ancak o, kendisinden, kendisine yakışmayan şeyleri nefyetmektedir. Yine Cenâb-ı Hak, "Ağaçlama bitirici olmadınız, bitiremediğiniz.." (Neml, 60) buyurmuştur ki, bunun manası, "Siz, onları bitirici olmadınız, yetiştirici değildiniz" demektir. Çünkü Cenâb-ı Hak, insanlara ağaç bitirmeyi haram kılmamış; onlardan ancak onu bitirme imkân ve kudretini nefyetmiştir. Çünkü, o ağacı bitirmeye kadir olan, ancak Allahü teâlâ'dır.
4) Bu istisnayı, istisnay-ı muttasıl mânasına hamletme durumunda ortaya çıkan müşkil, şu şekildedir: Nefyden (olumsuz bir şeyden) yapılan istisna, olumlu olur. Bu da, bazı durumlarda mü'min kimselerin öldürülmesinin, (mukayyet değil) mutlak anlamda olmasını gerektirir; bu ise imkânsızdır. Ancak ne var ki bu müşkillik, nefiyden, olumsuz bir şeyden yapılan istisnanın müsbet (olumlu) olduğunu kabul etmemiz durumunda söz konusu olur. Halbuki bu husus, usûl âlimleri arasında ihtilâf edilen bir meseledir. Doğru olan, bunu gerektirmemesidir. Zira istisna, müstesnadan, mahkûmun bih (kendisiyle hüküm verilen)'in değil de, hükmün sarledilmesini, yani istisna edilmesini, ayrı tutulmasını gerektirir. İstisnanın tesiri, sadece hükmü sarfedip ayrı tutmada olunca, müstesna, ne menfi ne de müsbet mânada, hakkında herhangi bir hüküm verilmemiş vaziyette kalır. Böylece de bu müşkil bertaraf edilmiş olur. Nefiyden yapılan istisnanın, müsbet bir mana ifâde etmeyeceğine, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "Temizlik olmadan namaz; veli olmadan da nikâh yoktur, olmaz" iki ayrı hadisten) Müslim, Taharet, 2(1/204); Ebu Davud, Nikah, 19 (2/229); İbn Mace, Nikah, 15 (1/605). sözü de delâlet etmektedir. Yine, "Erkekler olmadan mülk olmaz; mal olmadan da erkekler, adamlar olmaz" denilir. Bütün bu misallerdeki istisna, olumsuz ifadeden yapılan istisnanın hükmünün müsbet olmadığını ifade etmez. Allah en iyisini bilendir.
5) Mu'tezile'nin ileri gelenlerinden birisi olan Ebu Haşim şöyle demektedir: "Âyetin takdiri şöyledir: "Hiçbir mü'min, bir mü'mini öldürüp de, mü'min olarak kalamaz. Ancak, onu hatâ ile öldürmesi durumu müstesna; işte o zaman o, mü'min olma vasfını sürdürür." Bundan maksat şudur: Mü'minin mü'mini öldürmesi, öldüren kimseyi mü'min olmaktan çıkarır. Bu öldürmenin hata ile olması müstesna. Çünkü bu, öldüren kimseyi mü'min olmaktan çıkarmaz. Bil ki, Ebu Haşim'in bu sözü (izahı), "fâsıkın mü'min olmadığı" esasına dayanır ki, bu bâtıl ve yanlış olan bir esastır. Allah en iyi bilendir.
6) Bu istisna, (fakat, lâkin) manasında olmak üzere, istisnay-ı münkatı'dır. Bunun Kur'ân-ı Kerim'de pekçok benzeri vardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Birbirinizin mallarını, haram yollarla yemeyin. Bîr ticaret malı olması müstesna " (Nisa, 29) "Ufak ufak suçlar hariç, günahın büyüklerinden ve fuhuşlardan kaçının" (Necm, 32) ve
"Onlar orada ne boş bir lâf, ne de günaha sokacak bir şey işitmezler. Yalnız bir söz: "Selâm, selâm!.." (Vakıa, 25-26) buyurmuştur. Allah en iyi bilendir.
Dördüncü Mesele
(......) kelimesinin niçin mansûb olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır:
1) Bu, mef'ûlûn leh'tir. Buna göre ifâdenin takdiri, "Bir mü'minin bir mü'mini, bir hata olduğu için olması durumu müstesna, hiçbir sebeple öldürmesi uygun düşmez" şeklindedir.
2) Bu, haldir; ifadenin takdiri, "Onun bir hata olması hali müstesna, o onu kesinlikle öldürmez" şeklindedir.
3) Bu, mahzûf bir masdarın (mef'ûlün mutlak) sıfatıdır. Buna göre kelamın takdiri, "Hatâen öldürme olması müstesna" şeklindedir.
Cenâb-ı Hakk, "Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köleyi azâd etmesi ve (ölenin) ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi lazımdır. Sadaka olarak bağışlamaları müstesna.." buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Öldürme Çeşitleri: Amd, Hata, Şibh-i Amd
Şafiî (r.h) şöyle demiştir: "Öldürme üç türlü olur: Kasden, hatâen ve kasde benzer bir şekilde (şibh-i amd)... "Kasten öldürme" bir insanın, öldüreceği kimseye ister yaralayıcı cinsten olsun isterse olmasın, onu öldüreceğini bildiği bir şey ile öldürmeye kasdetmesidir." Bu, Şafiî'nin görüşüdür.
Hatâen öldürme de iki kısımdır:
a) Öldüren kimsenin, bir kuşa veya bir kâfire niyetlenerek ve nişan alarak attığı şeyin, bir müslümana isabet ederek onu öldürmesidir.
b) Üzerinde bir kâfir alameti görüp, onu müşrik zannederek bir müslümanı öldürmektir. Birincisi fiilde hata, ikincisi ise niyette hatadır.
"Şibh-i amd"e gelince bu, insanın, Öldürdüğü şahsa genelde öldürebileceği düşünülmeyen hafif bir sopa ile vurup, bundan dolayı onun ölmesidir. Şafiî (r.h), "Bu, her nekadar vurma da kasıtlı ve bilerek olsa bile, öldürme hususunda hatadır" demiştir.
İkinci Mesele
Ebu Hanife, "Ağır birşey vurarak insanı öldürmek, sırf bir kasıt değil, hem hata hem de şibh-i amddir. Bu şekilde öldürme âyetin manasına dahil olup, bunda hem diyet hem de keffaret vâcibtir, fakat kısas vâcib değildir" demiştir. Şafiî (r.h) bunun, kendisinden, dolayı kısas gereken sırf kastî bir öldürme olduğunu söylemiştir. Bunun bir kasden öldürme olduğuna hem Kur'ân, hem de hadis delâlet eder. Bunun Kur'ân'dan delili, Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın kıptî'yi bir yumrukta öldürdüğünü nakletmesidir Sonra bu yumruk vurma, ikinci gün diğer bir kıptinin, "Dün bir canı öldürdüğün gibi, (şimdi de) beni mi öldürmek istiyorsun?" (Kasas, 19) demiş olmasının da delâlet ettiği gibi, "öldürme" olarak ifade edilmiştir. Halbuki bir önceki gün, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) sadece bir yumruk vurmuştu. Binaenaleyh kıptinin yumruk vurmayı, öldürme olarak ifade ettiği sabit olur. Yine Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "Ya Rabbi, ben onlardan bir canı öldürdüm" (Kasas. 33) diyerek, yumruk vuruşunu, bir öldürme olarak adlandırmıştır. Müfessirler onun bu sözünden maksadının, o yumruğu vurup kıptiyi öldürmesi olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Hem Cenâb-ı Hak da bunu, "Sen bir de adam öldürmüştün de, biz seni o gamdan kurtarmıştık ve seni türlü türlü belalarla imtihan etmiştik" (Tâha, 40)diye beyan etmiştir. Böylece yumruk vurmanın, hem diğer kıptinin, hem Hazret-i Musa'nın, hem de Cenâb-ı Hakk'ın ifâdeleri ile, bir öldürme olduğu sabit olur.
Şibh-i Amd Öldürmenin Cezası
Bunun hadisten delili ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Dikkat edin! Kaste benzer bir hata ile öldürülen, kamçı ve sopa ile öldürülendir. Bu çeşit öldürmede, yüz deve (diyet) vardır" Ebu Davud, Diyat, 18 (4/185). hadis-i şerifidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu şekilde öldürmeyi de, bir kati (öldürme) olarak ifade etmiştir. Binaenaleyh bu iki delil ile, bunun da bir öldürme (kati) olduğu sabit olur.
Bunun, kastî bir öldürme olduğunda şüphe eden, mantıksızlık etmiş olur. Çünkü bir insanın başına değirmen taşı ile vurarak veya onu çarmıha gererek veya onun boğazına ip geçirerek boğup öldürse, sonra da, "Onu öldürmek istememiştim" dese, ya yalan söylemiş olur veyahut da deli olduğu için böyle demiş olur. Bunun kasden düşmanca bir öldürme olduğunda, hiçbir müslüman münakaşa etmez. Böylece bunun kasden ve düşmanca bir öldürme olduğu sabit olur. Bu sebeble de, hem nakit hem de aklî delil ile böyle bir öldürmeye kısas gerektiği anlaşılır. Bunun naklî delili, kısasın farz olduğunu gösteren bütün âyetlerdir. Mesela şu âyetler gibi: "Öldürülenler hakkında size kısas farz kilindi..." (Bakara, 178); "Biz o (Tevrat'ta), onlar üzerine (şunu) yazdık: Cana can..." (Maide, 45); "Kim mazlum olarak öldürülür ise, biz onun velisine bir selûhiyet vermişizdir" (isra.33); "Kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür" (şura, 40) ve "Kim size saldırır, haddi aşarsa, siz de, aynen onların saldırmaları gibi onlara saldırın." (Bakara, 194).
Bunun aklî delili ise şudur: Kısası farz kılmanın gayesi, insanları öldürülmekten korumaktır. Allahü teâlâ, "Sizin için kısasta hayat vardır" (Bakara. 179) buyurmuştur. Kısası farz kılmaktan maksad insanları öldürülmekten korumak olunca, ağır birşey vurularak öldürme de keskin birşey ile öldürme gibi olunca, bu iki şekilden biri için caydırıcı bir şeyin meşru kılınmasına duyulan ihtiyaç, aynen diğeri için duyulan ihtiyaç gibidir. İnsanın öldürülmesi hususunda, bu iki şekil arasında bir fark yoktur. Fark ancak öldürmede kullanılan alettedir. Bu aletin nazar-ı dikkate alınmayacağı zaruri ve açık olarak bilinir. Fıkhiyyat'ta şu söz söylenir: Bir kimse şöyle bir dereceye ulaştığında, "Taklidi terkeden kimselere göre, tahkikte en ileri noktaya ulaşmış" denilir.
Hanefiler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Dikkat edin! Kaste benzer bir hata ile öldürülen, kamçı ve sopa ile öldürülendir. Bu çeşit öldürmede yüz deve (diyet) vardır" Ebu Davud, Diyat, 18 (4/185). hadisini delil getirmişler ve "Bu ister kamçı ile, ister sopa ile, ister büyük birşey ile, ister küçük bir şeyle olsun, her türlü öldürmeyi içine alan umumi bir ifadedir" demişlerdir.
Buna şöyle cevap verilir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "birhata ile öldürülen" ifadesi, bu öldürmede bir hatanın olduğunu göstermektedir. Halbuki biz, bir İnsanı boğarak veya başına değirmen taşı vurarak öldürüp, sonra da "Ben onu öldürmek istememiştim" diyen kimsenin, bu sözünde yalancı olduğunu her akıllının açıkça anlayacağını beyan etmiştik. Binâenaleyh buradaki vurmayı, kendisinde hata vasfının olabilmesi için, küçük bir sopa ile vurma manasına almak gerekir. Allah en iyi bilendir.
Kasden Öldürmede Keffare Cezası
Ebu Hanife, "Kasten öldürme keffareti gerektirmez" demiştir. İmam Şafiî ise, "Bunu gerektirir" demiştir. Ebu Hanife, bu âyet ile istidlal ederek, "Âyetteki Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse..." ifadesi, keffaretin vacib olmasının şartıdır. Şart bulunmadığı zaman, meşrut (ceza) da bulunmaz" demiştir. Ebu Hanife'ye şöyle denir: Allahü teâlâ, "Sizden kim hür ve müslüman kadınları nikahla alacak bir bolluğa güç yetiremezse, o halde sağ ellerinizin malik olduğu mü'min cariyelerden (alsın)" (Nisa, 25) buyurmuştur. Size göre ise, buradaki "kim güç yetiremezse" ifadesi, cariye ile evlenebilmenin bir şartı değildir. İşte buradaki âyette de böyledir.
Sonra biz şöyle deriz: "Kasden öldürmede kefaretin vacib olduğuna hem hadis hem de kıyas delâlet eder. Bunun hadisden delili, Vâsıla İbn El-Eska nın rivayet ettiği şu husustur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, bir mü'mini kasden öldürmesi sebebi ile cehennemi haketmiş bir arkadaşımız için vardığımızda o şöyle dedi:
"Onun için bir köle azâd edin. Allah da o kölenin her uzvuna karşılık, onun bir uzvunu cehennemden azâd etsin."
Bunun kıyastan delili ise şudur: Köle azad etmekten maksad, Allah'ın o kimseyi cehennemden azad etmesidir. Kasten öldürmede, buna daha çok ihtiyaç duyulur. Binâenaleyh kasten öldürmede, ketfareti vacib kılmaya daha çok ihtiyaç var demektir. Allah en iyi bilendir.
Şâfii (r.h), buna benzer bir kıyas yaparak şöyle ikinci bir delil getirmiştir: "Cenâb-ı Hak, ihramlı iken av hayvanı öldürene keffareti vacib ktlınca, biz o hayvanı kasten veya hataen öldüren kimseleri, günah işlemiş olma bakımından eşit saydık. Mü'min bir insanı öldürmede de durum aynıdır." Bu söz, şöyle denilerek de te'kid edilir: Allahü teâlâ orada, kasten öldürenin durumunu açıkça belirtmişti. Biz aynı şeyin hataen öldürene de vacib olduğunu söyledik. Allahü teâlâ burada da bir mü'mini hataen öldüreni açıkça zikretmiştir. Binâenaleyh bizim bu keffareti, cehennemden kurtulabilmesi için, köle azad etmeye daha fazla ihtiyacı olduğu için, kasden adam öldürene vacib olduğunu söylememiz daha evladır.
Keffaret Olarak Azap Edilecek Kölenin Evsabı
İbn Abbas, Hasan el-Basrî, Şa'bî ve Nehaî, "Ancak namaz kılıp oruç tutabilecek yaşta (mükellefiyet çağında) olan bir mü'min köle, keffaret olarak kifayet eder" demişlerdir. Şafiî, İmam Malik, Evzâî ve Ebu Hanife (r.hümullah) de, "Ebeveyninden birisi müslüman olan çocuk köle de kifayet eder" demişlerdir. İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın delili bu âyettir. Çünkü Cenâb-ı Hak, mü'min bir köle azad etmeyi vacib kılmıştır. Mü'min ise, ancak iman vasfı ile nitelenebilecek kimsedir. İman ya tasdik, ya amel veya her ikisidir. Her üç durum da çocukta bulunmaz. Dolayısı ile çocuk "mü'min" olmaz. Bu sebeble de, çocuk olan kölenin keffaret olarak kifayet etmemesi gerekir. Müçtehid imamların delili ise şudur: Hak teâlâ'nın, "Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse" ifadesine küçük çocuklar da girer. Binâenaleyh âyetteki "mü'min bir köleyi azad etmesi lazımdır" buyruğu da aynıdır. Bu sebeble, çocuk kölenin de bu ifadeye dahil olması gerekir.
Diyet Olarak Ödenecek Develerin Evsafı
Şafii (r.h).gerek kasten, gerekse kasde benzer (şibh-i amd) ölümlerde diyet, daha büyük ve daha ağır olup, üçe bölünmüştür: Otuz tanesi dört yaşına girmiş dişi deve, otuz tanesi beş yaşına girmiş dişi deve, kırkı da hamile olan deve... Sırf hataen öldürmelerde ise diyet hafif tutulmuştur. Bunun diyeti, yirmi tane iki yaşında, yirmi tane üç yaşında dişi deve, yirmi tane üç yaşında erkek deve, yirmi tane dört yaşında dişi deve, yirmi tane de beş yaşında dişi devedir. Ebu Hanife de, hepsinde diyetin, bu sonraki gibi olduğunu, ancak üç yaşındaki dişi develerin yerine, iki yaşında erkek deve verilmesi gerektiğini söylemiştir.
İmam Şafiî'nin delili şudur: Allahü teâlâ Kur'an'da diyeti vacib kılmış, fakat nasıl olacağını açıklamamıştır. Binâenaleyh diyetin nasıl olacağını bilme hususunda sünnete ve kıyasa başvurduk. Ama sünnette bu hususta bir açıklama bulamadık. Kıyasa gelince, bunun sebepleri ve sayılan belirlemede, aklın kurduğu münasebetlerin ve yaptığı taklitlerin bir gücü yoktur. Binâenaleyh burada, konuyu benzerine kıyas etmeden başka bir çare kalmaz. Biz, diyetin zekatı gerektiren sebeblerden daha güçlü bir sebeb ile vacib olduğunu görmekteyiz. Yine biz, şeriatın iki yaşındaki erkek develeri zekatın nisabına dahil etmediğini görüyoruz. Binâenaleyh bunların diyete de dahil olmamaları gerekir.
Ebu Hanife'nin delili şudur: "Beraat" sabittir. Sabit olan birşeyde aslolan ise, onun devam etmesidir. Binâenaleyh beraat-i asliyye devam etmektedir. Beraat-i asliyye delilinden, ancak kendisinden daha güçlü bir delil bulunduğu zaman dönülür. Bu sebeble biz diyoruz ki, "Birincisi, herkesin ittifak ettiği bir şeydir. Fakat buna ilave olan şeye gelince, onun da aslî olumsuzluğu üzere devam etmesi gerekir." Ebu Hanife'nin bu görüşüne şu şekilde cevap veririz: Zimmette, diyeti ödeme mükellefiyeti vardır. Var olan birşeyde aslolan, onun devam etmesidir. Biz, bu hususta söylenilenlerin çoğunun eda edilmeyeceği hususunda bir ittifakın meydana geldiğini gördük. Binâenaleyh bu hususta en az miktarın ödenmesi durumunda, bundan daha fazla düşürülmemesi gerekir. Allah en iyi bilendir.
Diyetin Para Olarak Miktarı
Şafiî (r.h) şöyle demiştir: "Diyet olarak verilmek üzere deve bulunmadığı zaman, ya bin dinar, ya da onikibin dirhem ödenmesi vacib (farz)dır." Ebu Hanife ise, onbin dirhem verilmesinin farz olduğunu söylemiştir. Şafiî'nin delili şudur: Amr İbn Şu'ayb, babasından, o da dedesinden naklen şöyle demiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında diyetin kıymeti, sekizyüz dinar veya sekizbin dirhem idi. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) halife olunca, bir hutbe okuyarak "Develerin fiatları arttı" dedi ve bu diyetin, altını olanlar için bin dinar, gümüşü olanlar için de onikibin dirhem olarak ödenmesini gerekli gördü. Bizim bu istidlalden çıkaracağımız netice şudur: Hazret-i Ömer bunu bütün ashabın önünde söylemiş ve hiçbir sahabî bunu yadırgamamıştır. Binâenaleyh bu bir icma olmuştur. Ebu Hanife'nin delili ise, "Cezanın en azını almak daha evladır" şeklindedir. Bunun cevabı daha önce geçti.
Diyet Hakkında Havariç'in İddası
Ebu Bekr el-Esamm ile Haricîlerin çoğu, demişler ve şu delilleri ileri sürmüşlerdir:
Farz kılınan bir şeyde de mutlaka bu fiilin farz kılındığı bir şahsın mevcud olması gerekir. Bu ifadeden önce zikri geçen şahıs ise, katil olan kimsedir. Bu şahsı, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse buyruğu ortaya koymaktadır. Binâenaleyh bu sıra, köle azad etmeyi Cenâb-ı Hakk'ın, başkasına değil, ancak katile vacib kıldığını söylemeyi gerektirir.
2) Bu cinayeti katil işlemiştir. Binâenaleyh makul olan, tazminatın mutlaka telef eden kimseye vacib olmasıdır. Netice olarak bu fiil katilden hataen sadır olmuştur. Fakat yanlışlıkla işlenen bir fiil, telef edilen şeylerin kıymetleri ve uzuvların diyetleri mesabesindedir. Ancak ne var ki bu tazminatlar sadece telef eden kimseye vacibtir. İşte bu konuda da böyledir.
3) Allahü teâlâ bu âyette iki şeyi vacib kılmıştır: Birisi, mü'min bir köle azad etmek; diğeri, tam bir diyet vermektir. Köle azad etmenin, cinayeti işleyen kimseye vacib olduğu hususunda icma hasıl olmuştur. Âyetin iki yerinde de aynı lafzın kullanılmış olmasından dolayı, diyetin de katile vacib olması gerekir.
4)Âkileden ne bir cinayet, ne de cinayete benzer bir fiil sadır olmuştur. Binâenaleyh gerek Kur'an, gerekse hadisler açısından, âkileye herhangi bir şey ödemenin vacib olmaması gerekir.
Bunun Kur'an'dan delilleri şunlardır: Allahü teâlâ, "Hiçbir günahkâr, başkasının günahını çekmez" (isra, 15); "Herkes ancak kendi aleyhine olarak (günah) kazanır" (Enam, 164); "(Herkesin) kazandığı (hayır) kendi faidesine, yaptığı (şer de) kendi zararınadır" (Bakara, 286) buyurmuştur. Bunun hadisten delili şudur: Rivayet olunduğuna göre Ebu Ramse, oğluyla birlikte Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına gelir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bu kim?" diye sorunca o, "oğlum" der. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Ne o senin aleyhine olarak cinayet işleyebilir, ne de sen onun aleyhine olarak cinayet işleyebilirsin" buyurmuştur. Bu sözden maksat, cinayetin bizzat kendisini anlatmak olmayıp, aksine onun işleyeceği cinayetin çocuğuna, çocuğunun işlediği cinayetin de ona tesir etmeyeceğini beyan etmektir. Bütün bunlar, diyeti cinayeti işleyen kimseye vacib kılmanın, başkasına vacib kılmaktan daha evlâ olduğuna delâlet etmektedir.
5) Nasslar, insanın malının masum (yani mukaddes, korunmuş) olduğuna ve hiçkimsenin onu alma hakkının olmadığına delalet etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Birbirinizin mallarını bâtıl (haram) yollarla yemeyin. Ancak bir ticaret olması müstesna" (Nisa, 29) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Her insan, kendi kazanana (başkalarından) daha müstehaktır Müsned, 2/334.
"Müslümanın malının haramlığı kanının haramlığı gibidir" Müsned, 1/446. Müslümanın malı (başkasına) ancak gönül hoşluğu ile (verilirse) helâl olur" Keşfu'l-Hafa, 2/371. buyurmuştur. Biz, zekatlar ve tazminatları almada da söylediğimiz gibi, Kur'an'ın âyetleri ile alınmasının caiz olduğunu öğrendiğimiz o şeyter hakkında, bu umumi manadaki nasslarla amel etmedik. Ama âkıleye diyeti vacib kılmanın dayanağı haber-i vahiddir. Halbuki Kur'an'ın umumi manadaki hükümlerini haber-i vahid ile tahsis etmek caiz değildir. Çünkü Kur'an ma'lum ve kesindir. Haber-i vahid ise zannîdir. Zannî olanı, kesin ve malum olan delile takdim etmek caiz değildir. Bir de bu, "umumi belva" olan şeyler hakkında varid olmuş bir haber-i vahiddir. Binâenaleyh kabul edilmez. Yine bu, şeriatın bütün usul ve kaideleri hilafına varid olan bir haber-i vahiddir. Binâenaleyh kabul edilmemesi gerekir."
Fukaha bu hususta haber, eser ve âyet ile istidlal etmişlerdir. Haberden delil şudur: Muğire'nin rivayetine göre bir kadın, başka bir kadının karnına vurmuş ve o kadın çocuğunu ölü olarak düşürmüştü. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de vuran kadının âkilesinin, o ölü olarak düşen çocuğun diyetini ödemesi hükmünü vermişti. Bunun üzerine Hami İbn Malik ayağa kalkarak, "Biz, yiyip içmeyen, bağırmayan ve doğarken ses çıkarmayan bir kimse için nasıl diyet veririz. Bu gibi şeyler bâtıldır" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bu sözler, cahiliye sözlerine benziyor" demiştir. Bunun "eser"den delili ise şudur Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), Safiye İbn Abdulmuttalib'in yeğeni olan Hazret-i Ali'ye, Safiyye'nin kölesi cinayet işlediği zaman o kölenin namına diyetini vermesi, Zübeyr (radıyallahü anh)'e de Safiye'nin mirasına varis olması hükmünü verdi. İşte bu, diyetin sadece âkıleye vacib olduğuna delalet etmektedir. Allah en iyisini bilendir.
Kadının Diyeti Hakkında Farklı İçtihadlar
Fukahanın ekserisi, kadının diyetinin, erkeğin diyetinin yarısı kadar olduğunu söylemiştir. Esamm ile İbn Atıyye, kadının diyetinin de erkeğin diyeti kadar olduğunu söylemişlerdir. Fukahanın delili şudur: Hazret-i Ali, Hazret-i Ömer ve İbn Mes'ud (radıyallahü anh) böyle hüküm vermişlerdir. Bir de kadınlar miras ve şahidlik hususunda, erkeğin yarısı kadar kabul edilmişlerdir. Binâenaleyh diyette de böyledir. Esamm'ın delili, Hak teâlâ'nın "Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse, mü'min bir köleyi azad etmesi ve (ölenin) ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi lazımdır" âyetidir. Alimler, bu âyetin hükmüne hem kadın, hem de erkeğin girdiği hususunda ittifak etmişlerdir. Binâenaleyh bunların diyetleri hususunda hükmün de aynı olması gerekir. Allah en iyi bilendir.
Diyet Ödenmesi Üç Seneye Yayılan Taksitlerle Olur
Alimler, hataen öldürmenin diyetinin hafiflet ildiği ve üç seneye taksim edildiği hususunda ittifak etmişlerdir: Üçte biri bir sene; üçte ikisi iki sene; hepsi ise üç sene içinde ödenir. Hazret-i Ömer'in böyle yaptığı meşhur olmuş ve bu hususta, seleften hiçkimse ona muhalefet etmemiş, böylece de icma hasıl olmuştur.
Onuncu Mesele
Bu diyetten borç ödenmesi, vasiyyetin yerine getirilmesi; geriye kalanın da, Allah'ın belirtmiş olduğu paylara göre, varisler arasında taksim edilmesi hususunda (diyet ile mal arasında) fark yoktur. Rivayet edildiğine göre, bir kadın, kocasının diyetinden payını istemek üzere gelmişti. Hazret-i Ömer ona, "Bundan sana bir şey düştüğünü sanmıyorum. Çünkü diyet ancak, onun " olan asabesine verilir. Bunun üzerine sahabeden birisi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, kocasının diyetinden miras olarak hanımına pay vermesini kendisine emrettiği hususunda şehadette bulundu. Bunun üzerine de Hazret-i Ömer, aynı şekilde hükmetti. Biz, bu kadar meseleyi zikrettikten sonra, şimdi âyetin tefsirine dönüyor ve şöyle diyoruz:
Kölelik ve Hürriyet Hakkında
Cenâb-ı Hakk'ın, "mü'min bir köleyi azâd etmesi" ifadesi Ona bir köle azâd etmesi gerekir" takdirindedir. köleyi "hür" kılmaktır. Hür ise, kurtulmuş ve azad olmuş demektir. İnsan, Cenâb-ı Hakk'ın da, "Yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı..." (Bakara, 29) buyurduğu gibi, yaratılış itibariyle birşeylere malik ve sahip olsun diye yaratılmış olunca, bir insan olan (köle)nin, köle olarak kalması insan olma vasfını bulandıran ve bu vasfı karıştıran bir sıfat olmuş olur. Binâenaleyh, işte bu köleliğin izale edilip kaldırılması, bundan dolayı "tahrîr" (hürriyete kavuşturma) diye adlandırılmıştır. Yani o insanı, insaniyetini bulandıran o olumsuz vasıftan kurtarmak demektir. Arapların, "Falanca işte, bir baş köleye maliktir" şeklindeki sözlerinde "baş" kelimesi, kölenin ruh ve bedeninden ibaret kılınmış olduğu gibi, bu ifadedeki (......) kelimesi de, onun rûh ve bedeninden ibarettir. Âyette bahsedilen mü'min bir köleden maksat, fakîhler nezdinde, İslâm'ın hükmü üzere olan her köledir. İbn Abbas'a göreyse, keffâret olarak, ancak namaz kılıp oruç tutan bir köle kifayet edebilir. Biz bu meseleyi daha evvel açıklamıştık. Hak teâlâ "ve (ölenin) ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi..." buyurmuştur.
Vahidî şöyle demiştir: (......) kelimesi, (söz götürmek) kelimesinin "söz götürdü, jurnalledi" fiilinden olması gibi, bu da (diyet ödedi) fiilindendir. Kelimenin aslı ise, olup, buradaki vâv harfi hazfolmuştur. Arapça'da (......) denilir. Yani, "velisine ölünün diyetini ödedi" demektir." Sonra şeriat bu lafzı, telef edilen şeyler ile, organ ve uzuvların bedelini ödeme manasına değil de, bizzat canın bedelini ödeme manasına tahsis etmiştir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Sadaka olarak bağışlamaları müstesna..." buyurmuştur. Bunun aslı, (......) şeklindedir. Böylece tâ harfi, sâd harfine idğam edilmiştir. (......) kelimesinin manası ise vermektir, bağışlamaktır. Nitekim Allahü teâlâ, "Hakkımızda ayrıca lütufkârlık da et Zira Allah, lütufkâdan mükâfaatlandırır" (Yusuf, 88) buyurmuştur ki mana, "Onların diyeti bağışlamaları ve affedip vazgeçmeleri müstesna.." şeklindedir.
Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Âyetin takdiri, "Onlar, o diyeti tasadduk edinceye kadar, ölünün "âkıle"sine diyeti ödemek ve teslim etmek vacibtir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi, zarf olmak üzere mahallen mansubtur. Bunun, anlamında olmak üzere, (......) kelimesinden hâl olması da caizdir.
Cenâb-ı Hak daha sonra,
"Eğer (öldürülen) mü'min olmakla beraber, size düşman bir kavimden ise, o zaman (öldürenin) mü'min bir köle azad etmesi lazımdır" buyurmuştur. Bil ki Allahü teâlâ, birinci âyette mü'min bir kimseyi yanlışlıkla öldürenin, bir köle azad edip, diyetini de teslim etmesi gerektiğini belirtmiş; bu âyette ise, bize (müslümanlara) düşman olan bir kavimden olan mü'min bir kimseyi yanlışlıkla öldürenin bir köle azad etmesi gerektiğini bildirip diyetten bahsetmemiştir. Daha sonra da, bu öldürülen kimsenin, müslümanlarla kendileri arasında bir anlaşma bulunan bir kavimden olması halinde de, yine diyetin vacib olduğunu beyan buyurmuştur. Gerek önceki ifadede, gerekse sonraki ifadede diyetten bahsedip, bu ifadede diyetten bahsetmemiş olması, böyle olması durumunda, diyetin vacib olmadığını gösterir.
Bu sabit olunca, biz deriz ki, Cenâb-ı Hakk'ın (......) kelimesinden, öldürülen kimsenin, ya daru'l-harbte oturanlardan olduğu, veyahut da, neseb bakımından o düşman kavimden olduğu manası kastedilmiştir. İkinci mananın murad edilmesi, bâtıldır; çünkü, bütün akrabalan kâfir olduğu halde, "Daru'l-İslam"da oturan bir müslüman yanlışlıkla öldürüldüğünde, onun katlinden dolayı diyetin vacib olduğu hususunda bir icma bulunmaktadır. Bu ikinci kısım bâtıl olunca, bu âyetten kastedilenin, birinci izah olduğu ortaya çıkmış olur.
Buna göre âyetin takdiri şöyle olur: Eğer, yanlışlıkla öldürülen kimse mü'min olup daru'l-harbde oturanlardan birisi ise, bu durumda yanlışlıkla öldürülmesi sebebiyle vacib olan, sadece köle azad etmektir. Bu durumda diyet vacib olmaz.
Şafiî (r.h) şöyle demiştir: "Bu âyet, bu manaya delalet ettiği gibi, kıyas da bunu takviye eder. Diyetin vacib olmayacağı hususunu şu şekilde İzah edebiliriz: "Şayet biz, daru'l-harbte oturan bir müslümanın öldürülmesinden ötürü diyetin vacib olduğu hükmünü verirsek, o zaman daru'l-harbtekilerle savaşmak isteyen herkes, oradakilerin müslüman olup olmadıklarını araştırmak zorunda kalır... Bu ise, zor ve güç olan şeylerden olup, insanları savaştan kaçınmaya sevkeder. Binâenaleyh evlâ olan, katilinden diyetin düştüğüne hükmetmektir. Çünkü o kimse, daru'l-harbte oturmayı tercih etmek suretiyle kendi kanını heder etmiştir, zay' etmiştir.
Keffarete gelince bu, Allah'ın hakkıdır. Çünkü, bu insan öldürülünce, Allah'a ibadete devam eden bir insan öldürülmüş demektir. Halbuki kölenin, (köle olduğu halde) Allah'a ibadete devam etmesi adeta mümkün değildir. Binâenaleyh, bu kimse bir köle azad ettiğinde, bu köleyi, Allah'a ibadete devam etmek hususunda öldürülmüş olan o kimsenin yerine getirmiş, yerine dikmiş olur. Böylece kıyasın da, diyetin düşmesini, ama keffaretin verilmesini gerektirdiği ortaya çıkmış olur. Allah en iyi bilendir."
Maktulün Anlaşmalı Bir Ülkeden Olması Durumu
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şayet, kendileriyle aranızda andlaşma olan bir kavimden ise, o vaktt mirasçılarına bir dfyet vermek ve bir de mü'min bir köle azad etmek gerekir" buyurmuştur. Bu âyette ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Hak teâlâ'nın, "Şayet, kendileriyle aranızda andlaşma olan bir kavimden ise..." buyruğu ile ilgili iki görüş bulunmaktadır:
Birinci görüş: Bundan (yani fiilinin tahtında bulunan zamirinden) murad, müslümanlardır. Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hak önce yanlışlıkla öldüren bir müslümanın durumunu; sonra da, harbîler arasında mukim olup da yanlışlıkla öldürülen bir müslümanın durumunu; daha sonra da, müslümanlarla aralarında bir andlaşma bulunan kimseler ile, zımmîler arasında yaşayıp da yanlışlıkla öldürülen bir müslümanın durumunu zikretmiştir. Bu tertibin güzel olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Binâenaleyh, bu zamirin merciinin müslüman bir kimse kabul edilmesi caiz olmuş olur. Şu söz de bunu tekid etmektedir: Hak teâlâ'nın, ifadesinin, mutlaka daha önce bahsedilmiş olan bir şeye isnâd edilmesi gerekir. Daha önce bahsedilen ise, yanlışlıkla öldürülen mü'min kimsedir. Binâenaleyh zamiri, mü'min kimseye hamletmek gerekir.
İkinci görüş: Bundan murad, zımmî'dir. Buna göre ifadenin takdiri, "Eğer o öldürülen kimse, sizinle kendileri arasında bir andlaşma bulunan kimselerden olursa..." şeklindedir. "Öldürülenin onlardan olması" ise, o kimsenin onların dininde ve inançlarında bulunması demektir. Bu görüşte olanlar, birinci görüşü aşağıdaki yönlerden tenkid etmişlerdir:
a) İster daru'l-harbdekilerden, İsterse zımmîlerden olsun, yanlışlıkla öldürülen bir müslüman, Hak teâlâ'nın, "Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse, mü'min bir köle azad etmesi ve (ölenin) ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi lazımdır" buyruğunun hükmüne dahildir... Binâenaleyh, şayet bu sözden mü'min bir kimse kastedilmiş olsaydı bu, bir şeyi yine kendisine atfetmek olurdu ki, böyle bir şey caiz değildir. Yanlışlıkla öldürülen mü'minin, daru'l-harbte oturanlardan olması böyle değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, böylesi bir kimsenin öldürülmesi halinde, diyetin vacib olmadığını beyan etmek için, bunu tekrar etmiştir. Ama bu âyette ise hem diyeti, hem de keffareti vacib kılmıştır. Binâenaleyh, bundan murad mü'min bir kimse olmuş olsaydı, şüphesiz bu, faydasız bir tekrar olmuş olurdu ki, bu da caiz değildir.
b) Şayet bundan maksat, sizin söylemiş olduğunuz şey olsaydı, o zaman diyet, ehline ödenmemiş olurdu. Çünkü onun ailesi kâfir olduğu için, onlar ona varis olamazlar.
c) Hak teâlâ'nın, "Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir kavimden ise..." buyruğu onların, hakkında açıklama ve nass bulunmuş olan vasıf hususunda o kavimden olmalarını gerektirir. Bu vasıf ise, aralarında bir andlaşma bulunmasıdır. "onun onlardan olması" tabiri mücmel bir ifade olup, hangi hususlarda onlardan olduğu bilinmez... Ama biz bu ifadeyi, "Onun bu vasıf hususunda onlardan olması..." manasına hamledersek, buradaki mücmellik kalkar... Binâenaleyh bu, daha evla olmuş olur. Âyet, onun andlaşma yapmış birisi olması bakımından onlardan olduğuna delalet edince, bu kimsenin bir zımmî veyahut da onlar gibi andlaşma yapmış olan birisi olması gerekir. Bu görüşlere şu şekilde cevap vermek mümkündür:
Maktulün Muahid Veya Zımmî Olmasına Göre Hüküm
Birinciye Cevap: Allahü teâlâ, önce yanlışlıkla öldürülen mü'min kimsenin hükmünü beyan etmiş, daha sonra da, iki kısımdan birisini, yani "daru'l-harbte" oturan kimseyi zikretmiştir. Böylece de bunun öldürülmesinde, diyetin vacib olmadığını beyan etmiştir. Sonra da ikinci kısmı, yani zımmîlerin oturduğu yerde mukim olan, yanlışlıkla öldürülen mü'mini zikretmiş; bunun öldürülmesi halinde ise, hem diyetin, hem de keffaretin vacib olduğunu beyan etmiştir ki, Cenâb-ı Hakk'ın bundan maksadı da, bu kısım ile kendisinden önceki kısım arasındaki farkı ortaya koymaktır.
İkinciye Cevap: Bunun cevabı şudur: Onun ailesi, kendilerine diyeti verilen müslümanlardır.
Üçüncüye cevap: (......) kelimesi, önceki âyette (......) kelimesiyle tefsir edilmiştir.
Yani, (Size düşman olan bir kavimde) demektir. İşte burada da böyle olup, mananın, başkası değil de bu olması vacibtir.
Zımmî'nin Diyeti Hakkında Farklı İçtıhadlar
Bil ki bu incelemenin faydası, şu şer'î meselede ortaya çıkar: Ebu Hanife'nin mezhebine göre zımminin diyeti, müslümanın diyeti gibidir. Şâfif (r.h) ise, yahudi ve hristiyanların diyetinin, mecusinin diyetinin üçte biri kadar; mecusinin diyetinin ise, müslümanın diyetinin onda birinin üçte ikisi kadar olduğunu söylemiştir.
Ebu Hanife, görüşüne bu âyeti delil getirerek şöyle demiştir: "Hak teâlâ'nın, "Şayet (o öldürülen), kendileri ile aranızda andlaşma olan bir kavimden ise..." buyruğundan, zımmî murad edilmiştir.
Cenâb-ı Hak daha sonra da, "O vakit (onun) mirasçılarına bir diyet vermek (gerekir)" buyurup, onlar hakkında tam bir diyet verilmesi gerektiğini beyan etmiştir." Biz ise şöyle diyoruz: "Bu âyetin zımmiler hakkında değil, mü'minler hakkında olduğunu beyan etmiştik. Böylece Ebu Hanife'nin istidlali düşer. Hem, bunun zımmiler hakkında olduğunu kabul etsek bite, âyet onların kastettikleri manaya delalet etmez. Çünkü Hak teâlâ bu âyette, müslüman için diyet vermeyi vacib kılmıştır ki bu da, diyet denen şeylerden birinin vacib kılma manasınadır. O halde artık Cenâb-ı Hakk'ın zımmiler hakkında vacib kıldığı diyetin, müslümanlar hakkında vacib kıldığı diyetin aynısı olduğunu niçin söylediniz? Müslümanın diyetinin belli bir miktar, zımminin diyetinin ise başka bir miktar olması niçin caiz olmasın? Çünkü diyet, bir can karşılığında ödenen mal manasınadır. Binâenaleyh sizin müslüman ve zımmi hakkındaki diyet miktarının aynı olduğunu iddia etmeniz, kabul edilemez. Halbuki münakaşa da işte bu husustadır. Binâenaleyh böyle bir ihticac düşer. Allah en iyi bilendir.
İkinci Mesele
Birisi şöyle diyebilir: Niçin Cenâb-ı Hak, önceki âyette köle azad etmeyi diyetten önce zikretmiş, burada ise bu sırayı bozmuştur. Çünkü eğer onu aynı sıra ile beyan etseydi, iki âyetten birisi hakkında bir tenkid söz konusu olurdu. Binâenaleyh bu, Hak teâlâ'nın, "Kapısından secde ederek girin ve hıtta deyin..." (Bakara, 58) âyeti ile bir başka suredeki "Hıtta" deyin, kapısından hepiniz secde ederek girin..." (Araf, 161) âyeti gibidir. Allah en iyi bilendir.
Müslümanlarla Anlaşma Yapmış Kimselerin Kim Olduğu?
Bizim ile kendileri arasında anlaşma bulunan kimselerin kim olduğu hakkında şu iki görüş vardır:
a) İbn Abbas (radıyallahü anh), bunların ehl-i kitaptan olan zımmiler olduğunu;
b) Hasan el-Basrî ise, kâfirlerden müslümanlarla anlaşma yapmış olan kimseler olduğunu söylemişlerdir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Kim bulamazsa, Allah'dan tevbesinin (kabulü) için, bir biri ardınca İki ay oruç tutması icab eder" buyurmuştur. Yani, "Fakir olduğu zaman, köle azad etmek yerine, o kimsenin bunu yapması gerekir..." demektir. Mesruk, bunun hem keffaret, hem de diyetin karşılığı olduğunu söylemiştir. Bu orucu peşipeşine tutmak vacibtir. Hatta bir kimse, orucu bozduran şeylerin hayız veya nifas gibi şeyler olması durumu hariç, tek bir dahi orucunu bozmuş olsa, yeni baştan tutması vacib olur. Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifadesi, "Geçen şeyden (vebalden) dolayı oruç tutmak üzere..." manasına geldiği için, mansub kılınmıştır. Buna göre sanki, "Allah'ın tevbelerinizi kabul etmesi için, O'nun size vacib kılmış olduğu şeyleri yerine getirin..." denilmek istenmiştir. Yani, "Allah'ın, tevbelerinizi kabul etmesi için.." demektir. Bu tıpkı "Ben, serden kaçınmak amacıyla böyle yaptım" denilmesi gibidir.
Yanlışlıkla Adam Öldürmedeki Kusur Ve Mes'uliyet
Buna göre şayet, "Yanlışlıkla adam öldürmek bir günah değildir. O halde Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'tan tevbesinin (kabulü) için..." demesinin sebebi nedir?" denilirse, biz deriz ki, bu hususta şu izahlar yapılabilir.
1) Burada iki çeşit kusur bulunmaktadır: Çünkü zahirî duruma göre şayet o kimse, daha fazla ihtiyatlı davranıp tedbirli olsaydı, bu fiil ondan sadır olmayacaktı. Baksana, harbî olan bir kâfir zannıyla bir müslümanı öldüren kimse, şayet iyice tedbirli olup, durumun gerçek yüzünü anlamak için yeterince gayret sarfetmiş olsaydı, zahirî duruma göre o kimse bu hataya düşmeyecekti. Yine, bir av hayvanını hedef alıp da, hata ederek, böylece de bir insana (ok vb. şeyi) isabet ettiren kimse, şayet ihtiyatlı olmuş olsaydı, o zaman o hedefini ancak hiç kimsenin bulunmadığı tarafa doğru çevirecek, böylece de o hataya düşmeyecekti... Böylece, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'tan tevbesinin (kabulü) için" ifadesi, o kimsenin ihtiyatlı davranma konusunda kusurlu olduğu hususuna bir dikkat çekmek olur.
2) Hak teâlâ'nın "Allah'tan tevbesinin (kabulü) için..." ifâdesi, O'nun, katil olan kimseye' köle azad edemediği zaman, oruç tutmasının köle azad etmesi yerine geçeceği hususunda izin verip, ona müsaade etmesiyle ilgilidir. Bu böyledir, çünkü Allahü Teâlâ, günahkârı tevbe etmeye muvaffak kıldığı zaman, muhakkak ki onun manevi ağırlığını, yani günahını hafifletmiş olur. Binâenaleyh hafifletmek, tevbenin ayrılmaz bir vasfı olunca, "melzum"un "lâzım" yerinde kullanılması kabilinden, hafifletmeyi murad etmek için, tevbe lafzını zikretmiştir.
3) Mü'min, tesadüfen böyle bir hataya düştüğünde, o pişman olur ve bunun, hiç olmamış olmasını temenni eder... İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu nedamet ve temenniyi "tevbe" olarak adlandırmıştır.
Allah Hakkında "Alîmen Hakîmâ" Tavsifinin Açıklanması
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah herşeyi hakkıyla bilendir, gerçek hüküm ve hikmet sahibidir" buyurmuştur ki bu, "Allahü teâlâ bu kimsenin, bu işi kasten yapmadığını bilir ve yanlışlıkla yapmış olduğu bu fiil sebebiyle onu muaheze etmeme hususunda da "hakîm"dir. Çünkü hikmet, insanın ancak seçip, âmmden yapmış olduğu şeyler sebebiyle sorgulanmasını gerektirir."
Bil ki ehl-i sünnet, Allahü teâlâ'nın, işlerinde kulların faydalarını gözetmesi gerektiğine inanmadıkları için Allahü teâlâ'nın hakîm olmasını, O'nun, işlerin neticesini bilen bir Zat-ı Kibriya olması manasına almışlardır. Mu'tezile, bu âyetin ehl-i sünnetin bu görüşünü geçersiz kıldığını söyler. Onlara göre, çünkü Cenâb-ı Hak burada, "Hakîm" lafzını "Alîm" lâfzına atfetmiştir. Binaenaleyh, "Hakîm", "Alîm" demek olsaydı, o zaman bu bir şeyi kendi üzerine atfetme olurdu ki, bu imkânsızdır.
Buna şöyle cevap verilebilir: Kur'an'ın "Hakîm" lafzının "Alîm" lafzına atfedilmiş olarak geldiği bütün yerlerde, Hakîm lafzından murad, Cenâb-ı Hakk'ın fiillerini muhkem yapmış olduğu anlamıdır. Binâenaleyh hükümler ve bilgiler, fiilin keyfiyyetine ait hususlardır. Allah en iyi bilendir.
93. Âyetin Tefsiri
"Kim bir mü'mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalıcı olmak üzere, cehennemdir. Allah ona gazab etmiştir, ona lanet etmiştir ve ona çok büyük bir azab hazırlamıştır".
Bil ki, Allahü teâlâ, yanlışlıkla adam öldürmenin hükmünü zikredince, bundan sonra kasten adam öldürmenin hükmünü beyan etmiştir. Kasten adam öldürmenin, kısas ve diyetin vacib olması gibi, pekçok hükümleri vardır. Cenâb-ı Hak, bunu Bakara Suresinde "Ey iman edenler, maktuller hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı)..." (Bakara, 178) şeklinde zikretmiş, muhakkak ki burada da bundaki günah ve tehdidi beyan etmekle yetinmiştir. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Vaîdiyye Büyük günah işleyen kimse hakkında, cennetlik mi cehennemlik mi olduğu konusunda dünyada bir hüküm vermeyen Mürcie fırkasının tam zıddı olan fırkaya vaîdiyye denir (Şehristanî, el-Milel, 1/139). bu âyette, şu iki şeye istidlalde bulunmuştur:
a) Fâsık kimseler ilahi tehdide mutlak surette duçar olacaklardır.
b) Onlar, ebedi olarak cehennemde kalacaklardır. Bu istidlalin yapılış şekli şöyledir: Şart sadedinde getirilen (......) kelimesi, "istiğrak" (kapsamlılık) ifade eder. Biz bunu, onların Bakara süresindeki, Hayır, öyle değil, kim bir kötülük kazanır da, suçu kendisini çepçevre kuşatırsa, onlar cehennemliktir. Onlar orada, bir daha çıkmamak üzere kalıcıdırlar" (Bakara, 81) âyetini tefsir ederken iyiden iyiye ele alarak, buna tafsilâtlı şekilde cevap vermiştik. Vahidî, sünnî alimlerin (ashabımızın) bu âyet ileri sürülerek yapılan iddiaya cevap verme hususunda birçok yollara başvurduklarını iddia etmiş ve şöyle demiştir: "Ben, o cevapların hiçbirini kabul etmiyorum. Çünkü onların söyledikleri cevaplar ya bir tahsis, ya bir mu'araza, ya bir "izmar"dır. Halbuki âyetin lafzı, bunlardan hiçbirine delalet etmemektedir." O, dayanağı olan iki şeyi şöyle ifade etmiştir:
1) Müfessirler, âyetin bir mü'min öldüren kâfir hakkında nazil olduğunda icma etmişlerdir. Sonra Vahidî, bu kıssayı zikretmiştir.
2) Âyetteki "Cezası cehennemdir" ifadesi, gelecek zaman manasındadır ve "O, cehennem ile cezalandırılacaktır" demektir. Bu bir va'id ve tehdiddir. Vahidî daha sonra şöyle der: "Va'id ve tehdidden dönmek bir kerem ve lütuftur. Bizce, Allahü teâlâ'nın mü'minlere karşı olan va'idinden dönmesi caizdir." İşte Vahidî'nin, başkalarının söylediği cevaplardan daha İyi olduğunu iddia ettiği sözünün neticesi budur.
Ben derim ki: Birinci izah şekli zayıftır. Çünkü fıkıh usulünde, sebebin hususiliğine değil, lafzın umumiliğine itibar edildiği şeklinde bir kaide vardır. İstiğraka (umumiliğe) delalet eden lafzın bulunduğu sabit olunca, o âyetin kâfirler hakkında nazil olmuş olması, bu umumiliğe zarar vermez. Böylece bu söz tamamen sakıt olur. Sonra biz deriz ki: Lafzın umumi olması, onun zikredilen sıfat ile nitelenmiş bütün katiller hakkında umumi olmasını gerektirdiği gibi, aynı şekilde burada âyetin kâfirlere tahsis edilmesine mani olan bir başka husus daha bulunmaktadır. Bu husus, birkaç yönden izah edilebilir:
1) Allahü teâlâ, mü'minlere kâfirlerle cihad etmelerini emretmiş, sonra onlara cihad.ile meşgul oldukları zaman muhtaç oldukları hükmü öğreterek, "Bir mü'minfn diğer bir mü'mini yanlışlık eseri olmaksızın öldürmesi yakışmaz" (Nisa. 92) buyruğu ile söze başlamıştır.
Cenâb-ı Hak o âyette, üç keffaret şekli zikretmiştir: Daru'l-İslâm'da oturmakta olan bir müslümanın öldürülmesinin keffareti, daru'l-harbte oturmakta olan bir müslümanın öldürülmesinin keffareti ve zımminin veya müslümanların andlaşma yapmış olduğu kimselerle birlikte bulunan müslümanın öldürülmesinin keffareti...
Sonra Cenâb-ı Hak, bu âyetin peşinden, kasten öldürmenin hükmünü de va'idi ile birlikte zikretmiştir. Hataen öldürmenin hükmünün beyanı, müslümanlara mahsus olan bir hükmün beyanı olduğu için, o hataen öldürmenin adeta zıddı olan kasden öldürmenin hükmünü beyan etmenin de, yine mü'minlerle ilgili olması gerekir. Bu hüküm onlara has olmasa bile, en azından mü'minler bu hükme dahildirler.
2) Allahü teâlâ bu âyetten sonra, "Ey iman edenler, Allah yolunda harbe çıktığınız zaman, (meselelerin iç yüzünü) iyice araştırın. Size (müslümanca) selam verene, dünya hayatının menfaatini arayarak, "sen mü'min değilsin" demeyin" (Nisa, 94) buyurmuştur. Müfessirler bu âyetlerin, bir müşrik topluluğa rastlayan bir kısım müslümanlar hakkında nazil olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Buna göre, bu müslümanlar. o topluluğa rastladılar, o toplulukta bulunanlar müslüman oldular, fakat müslümanlar onları öldürdüler ve onların korktukları için müslüman olduklarını iddia ettiler. Bu rivayete göre âyet-i kerime, mü'minleri, imanlarını .izhar eden kimseleri öldürmekten nehyetmek için gelmiştir. Yine bu. âyetler arasında bir uyum ve tenasübün bulunabilmesi için, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim bir mü'mini kasden öldürürse" âyetinin, mü'minlerin mü'minleri öldürmesini nehyetme hususunda olmasını gerektirir. Zikretmiş olduğumuz bu izahlar ile, bu âyetten önceki ve sonraki ifadelerin, bu âyeti kâfirlere tahsis etmeye mani olduğu ortaya çıkar.
3) Fıkıh usulünde şöyle bir kaide bulunmaktadır: Hükmün, kendisine uygun ve münasip bir vasfa dayanması, o vasfın, bu hükmün illeti (sebebi) olduğunu gösterir. İşte bu yol ile biz, "Erkek hırsızla kadın hırsızın ellerini kesin" (Maide, 38) ayetinden, el kesmeyi gerektiren şeyin hırsızlık olduğunu ve "Zina eden kadınla, zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun" (Nûr, 2) âyetinden de bu değnek vurmanın sebebinin, zina etmek olduğunu anlarız. İşte aynı şekilde burada da, bu va'idi gerektiren şeyin, o kasıttı öldürme işi olması gerekir. Çünkü bu vasıf, bu hükme uygundur. Binâenaleyh bu hüküm, bu vasfın (işin) bir neticesidir. Durum böyle olunca aynı şekilde, "Bu mana (vasıf) ne zaman mevcut olursa, o hükmün de bulunması gerekir" denilmelidir. Yaptığımız bu açıklama ile, muarızımızın, "Bu âyet-i kerime, kâfirler hakkındadır" sözünün bir kıymeti kalmaz.
4) Bu va'idi haketmenin sebebi ve kaynağı, bunun ya küfür, ya da bu belli şekildeki öldürme olmasıdır. Eğer bu va'îdin sebebi ve kaynağı küfür ise, "küfür bu öldürmeden önce mevcut idi" demektir. O zaman da bu öldürmenin, bu va'îd ve tehdidde bir tesiri yok demektir. Binâenaleyh âyet-i kerime, "Kim bir insanı öldürmeye kasteder (ve öldürürse), onun cezası, içinde ebedi olarak kalıcı olmak üzere, cehennemdir ve Allah ona gazab etmiştir" manasına gelmiş olur. Çünkü bu va'idde bir tesiri olmayınca, kasden öldürme, va'idde bir tesiri olmayan "bir nefsi öldürme" ve benzeri şeyler yerine geçmiş olur. Bunun yanlış olduğu malumdur. Eğer bu va'idin menşe'i bu öldürmenin kasten oluşu ise, o zaman, "Her ne zaman böyle bir öldürme olursa, bu va'idin söz konusu olması gerekir" denilmelidir ki bu durumda böyle bir sual sakıt olur. Binâenaleyh zikretmiş olduğumuz bu açıklamalarla, Vahidinin beğendiği izahın önemli bir şey olmadığı ortaya çıkmış olur.
Vaîdden (Azabdan) Dönmek Faziletin Gereğidir
Vahidî'nin seçmiş olduğu ikiizah şeklinden ikincisine gelince, bu da son derece yanlıştır. Çünkü va'id, bir haber çeşididir. Allahü teâlâ'nın vaadinden dönmesini caiz görmek, O'nun yalan söylemesini caiz görmek gibidir ve bu büyük, hatta küfre yakın bir hatadır. Çünkü akıllı ve alim insanlar, Cenâb-ı Hakk'ın yalan söylemekten münezzeh olduğu hususunda icma etmişlerdir. Bir de Vahîdî'nin, "Allah'ın (mü'minlere karşı olan) va'idinden dönmesi, bir ikram ve lütuftur" demiş olduğu için, Allah'ın va'îdi hususunda yalan söylemiş olduğu caiz görülür ise, aynı şekilde Allah'ın kâfirler hakkındaki valdinden de dönmesi niçin caiz (mümkin) olmasın? Yine ikramda bulunmuş olmak için va'îdden de dönmek caiz olunca, bir maslahata (faydaya) binaen, kıssa ve haberlerden de, hulf (önceki şekilden dönmek) niçin caiz olmasın? Malumdur ki bu kapıyı açmak, Kur'an-ı Kerim'i ve şeriatın tamamını tenkit ve ta'n etmeye sebebiyet verir. Böylece Vahidî'nin yaptığı her iki izahın da muteber olmadığı sabit olur.
Kaffal, tefsirinde cevap olmak üzere bir başka izah daha zikretmiş ve şöyle demiştir: "Âyet-i kerime, kasıtlı olarak öldürmenin cezasının, âyette zikredilen şey olduğuna delâlet eder. Fakat âyet-i kerimede Allahü teâlâ'nın bu cezayı, o kimseye ulaştırıp ulaştırmayacağı hususunda bir açıklama bulunmamaktadır. Bir kimse kölesine bazan, "Senin cezan, sana şunu şunu yapmamdır. Fakat ben bunları yapmıyorum" diyebilir." Kaffâl'ın bu cevabı da zayıftır. Çünkü bu âyet-i kerime ile, kasıtlı olarak öldürmenin cezasının âyette zikredilen ceza olduğu sabit olmuştur. Diğer âyetler ile de, Hak teâlâ'nın hakedenlere cezasını ulaştıracağı sabit olmuştur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır" (Nisa, 123); "Bugün herkes ne kazandıysa onun karşılığını görecek" (Mümin, 17) ve "İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu(n sevabını) görecek. Kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa, onun (cezasını)görecek" (Zilzal, 7-8) buyurmuştur. Hatta Hak teâlâ bu âyette, onlara bu cezayı mutlaka vereceğini gösteren hususu da zikretmiş ve "(Allah) ona çok büyük bir azab hazırlamıştır" buyurmuştur. Çünkü bu cezanın, o fiilin cezası oluşunun beyanı, "Cezası, içinde ebedi kalıcı olmak üzere, cehennemdir" ifadesi ile yapılmıştır. Şayet Allahü teâlâ'nın, "(Allah) ona çok büyük bir azab hazırlamıştır" sözü, bu cezanın hakedilmiş olmasından haber verme olsaydı, bir tekrar olmuş olurdu. Fakat biz bu ifadeyi, Allahü teâlâ'nın, bu azabı vereceğini haber vermesi manasında alırsak, böyle bir tekrar söz konusu olmaz ve bu daha evlâ olur.
Bil ki biz şunu diyoruz: Bu âyet, iki hususta tahsîs edilmiştir: Bunlardan birincisi, kasten öldürmenin, kısasta olduğu gibi, bir düşmanlık eseri ile olmamasıdır. Çünkü bu durumda âyetteki va'îd söz konusu olmaz. İkincisi, düşmanlık eseri olan kasıtlı öldürmenin failinin, bundan tevbe etmesidir. Bu takdirde de bu va'îd, onun için söz konusu olmaz. Bu hükmün iki yerde tahsis edilmiş olduğu sabit olunca, biz de bu umumî ifadeyi, Cenâb-ı Hakk'ın, "(Allah) o (şirkten) başkasını, dileyeceği kimseler için, bağışlar" (Nisa, 46) âyetinin delili ile, affın söz konusu olması ihtimali ile tahsis ederiz. Yine bu âyet, va'îdin mutlaka yerini bulacağı hususundaki umumî manalı delillerden birisidir. Va'adin mutlaka tahakkuk edeceğini gösteren umûmî deliller, va'îdin mutlaka tahakkuk edeceğini gösteren umûmî delillerden daha çoktur. Onun, va'îdin mutlaka olacağını gösteren umûmî delilleri tercih edişi ile ilgili açıklamalarına daha önce cevap vermiş ve va'adin mutlaka tahakkuk edeceğine dair umumî delillerin daha tercihe şayan ve üstün olduğunu beyan etmiştik. Biz bütün bu açıklamaları, Bakara suresi, (Bakara, 81) ayetinin tefsirinde zikretmiştik.
Kasden Öldürenin Tevbesinin Makbul Olup Olmadığı
İbn Abbas'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Düşmanlıkla kasten öldüren kimsenin tevbesi kabul edilmez." Alimlerin çoğu ise, bu kimsenin de tevbesinin kabul edilebileceğini söylemişlerdir. Buna birçok şey delâlet eder:
Birinci delil: Küfür, bu öldürmeden (katillikten) daha büyük bir günahtır. Küfrün tevbesi kabul edildiğine göre, katilliğin tevbesi haydi haydi kabul edilir.
İkinci delil, Allahü Teâlâ'nın, Furkân sûresi sonundaki şu âyetidir: "Onlar ki Allah'ın yanısıra başka bir tanrıya tapmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Kim bunlardan (birini) yaparsa cezaya çarpar, kıyamet günü, onun azabı katmerîeşir ve o azabın içinde hor ve hakîr olarak ebedi bırakılır.
Ancak (şirkten) tevbe edip, İmana gelen ve iyi amellerde bulunanlar müstesna.." (Furkan, 68-70). Bu âyette zikredilen büyük günahlarla beraber, kasten öldürme hususunda yapılan tevbe makbul sayıldığına göre, katillik hususundaki tek başına tevbenin makbul olması daha evlâ olur.
Üçüncü delil, Hak teâlâ'nın, "(Allah) o (şirkten) başkasını dileyeceği kimseler için bağışlar" (Nisa, 48) âyetidir. Allahü teâlâ bu âyette, küfrün dışındaki bütün günahları bağışlayacağını va'adetmiştir. Binaenaleyh o günahları, tevbeden sonra bağışlaması ihtimali daha kuvvetlidir. Allah en iyi bilendir.
94. Âyetin Tefsiri
"Ey imân edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman (meselelerin iç yüzünü) iyice araştırın. Size (müslümanca) selam verene, dünya hayatının menfaatini arayarak, "sen mümin değilsin" demeyin. İşte Allah'ın katında birçok ganimetler vardır. Evvelce siz de böyle tkenr Allah size lütfetti. O hâlde (meselelerin iç yüzünü) iyice araştırın. Şüphesiz Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır".
Bil ki bu âyetin maksadı, mü'minleri öldürmenin haramlığını iyice ortaya koymak ve mücahidlert, zayıf bir yorum (düşünce) ile haram olan kanı dökmemeleri için, bu hususta tedbirli davranmalarını sıkı sıkı emretmektir. Âyetteki bu etkili anlatım bir önceki âyetin, mü'minlere yönelik bir hitap olduğuna delâlet eder. Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Hamza ve Kisâî, burada ve Hucurat sûresinde kelimeyi, "sebat" masdarından şeklinde; diğer kıraat imamları ise, "beyân" masdarından, (......) şeklinde okumuşlardır. Her iki kıraatin manası birbirine yakındır. Çünkü birinci şekli tercih eden, bunun, ikdam etmenin (hemen acele ile yönelmenin) zıddı bir manaya olduğunu, âyetin teenni ile hareket edip, acele etmemeyi ifade ettiğini söylemiş olur; kelimenin "beyân" masdarından okunan kıraatini tercih eden de, ihtiyatlı hareket etmekten muradın, "iyice araştırmak olduğunu", binaenaleyh bu mananın daha beliğ ve etkili olduğunu söyler.
İkinci Mesele
Âyette geçen (......) kelimesinden murad, Allah yolunda ticaret için veya cihad için sefere çıkmaktır. Bu kelimenin asıl manası, el ile vurmaktır. Bunun sefere çıkma (yolculuk) manasında kullanılışı, seferdeki hızlı gidişten kinayedir. Çünkü eliyle bir insana vuran kimsenin elinin hareketi, bu vuruş esnasında çok hızlıdır. Bundan dolayı, "darb" kelimesi, yolculuktaki hızlı gidişten kinaye kılınmıştır. Zeccâc şöyle der: "Âyetteki, tabiri "gazaya çıktığınızda ve cihada gittiğinizde..." manasındadır.
Selam Veren Kimse Hakkında "Mümin Değilsin" Demeyin
Sonra Allahü teâlâ, "Size (müslümanca) selam verene, "sen, mü'min değilsin" demeyin" buyurmuştur. Allahü teâlâ bununla, müslümanlara boyun eğen ve teslim olmak isteyen kimseleri kastetmiştir. Hak teâlâ'nın, "O gün (zalimler) Allah'a teslimiyetlerini, yani O'nun emrine teslim olmak İstediklerini arzetmişlerdir" (Nahl, 87) âyeti de bu manadadır. Âyetteki "selâm" kelimesi elif ile okunur ise, iki manaya gelir:
1) "Selâm"dan murad, müslümanların biribirlerini selamladıkları şeydir. Yani, "Sizi, bu selam ile selamlayan kimse hakkında "O, bu selamı ancak kendisini korumak maksadıyla söylemiştir" deyip de, malını (ganimet olarak) almak için hemen kılıcınızla ona saldırmayın, fakat kendinizi tutup onun izhâr etmiş olduğu şeyi, yani selamını kabul edin" demektir.
2) bu, "sizden ayrılan ve size karşı savaşmayan kimseye, "Sen, mü'min (emniyette) değilsin" demeyin" manasındadır. Kelimenin bu manası "selâmet"den gelir. Çünkü ayrılıp bir kenara çekilen kimse, selamet istiyor demektir.
Keşşaf sahibi: "Mü'min kelimesi, mîm harfinin fethasıyla "mü'men" şeklinde de okunmuştur. Bu, "ona emân verdi" manasına gelen tabirindendir. Buna göre âyetin manası, "sana emân vermiyoruz" demeyin" şeklinde olur" demiştir
Bu Ayetin (Nisa94) Nüzül Sebebi
Âyetin sebeb-i nüzulü hakkında birkaç rivayet vardır:
Usame'nin Bir Yahudiyi Öldürmesi
Birinci rivayet: Fedek'li Mirdâs İbn Nehîyk, müslüman olmuş ve kavminden, ondan başka kimse müslüman olmamıştı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Galib İbn Fudâle komutasında gönderdiği bir seriyye, Mirdâs'ın kavmine gitmişti. Bütün kavim kaçmış, ama o, müslüman oluşuna güvenerek yerinde kalmıştı. Atlıları görünce, koyunlarını dağın bir oyuğuna çekti. Müslüman atlılar oraya ulaşıp tekbir getirince, o da tekbir alıp onların yanına indi ve "Lâilâhe illallah Muhammedur Resûlullah. es-Selâmu aleykum" dedi. Fakat Usâme İbn Zeyd (radıyallahü anh) onu öldürdü ve koyunlarını sürüp götürdü. Bunu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e haber verdikleri zaman O, çok kızdı ve "Siz onu, yanındaki mala göz diktiğiniz için öldürdünüz" dedi. Sonra bu âyeti Usame'ye okudu. Usame de, "Ya Resulellah benim için Allah'a istiğfar et" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "O, "lâilahe illallah" demişken, bu nasıl olur?" dedi. Hazret-i Usame (radıyallahü anh): "Hazret-i Peygamber bu sözü tekrar edip durdu. Hatta keşke, daha önce müslüman olmamış olsaydım da o gün müslüman olmuş olsaydım" diye arzu ettim. Daha sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) benim için istiğfar etti ve "Bir köle azâd et" buyurdu" demiştir.
Bir Mü'mini Öldüren Muhallem'in Durumu
İkinci rivayet: Katil Muhallem İbn Cüsame'ye (yolda), Âmir İbn el-Azbat rastladı. Âmir onu, İslâm selamı ile selamladı. Muhallem ile Âmir arasında, cahiliyye döneminden bir kin vardı. Bundan dolayı Muhallem bir ok atıp onu öldürdü. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) (bu hadiseye) çok kızdı ve "Allah sana mağfiret etmesin" dedi. Bunun üzerinden yedi gün geçmeden Muhallem öldü. Müslümanlar onu gömdüler, fakat toprak onu üç kere dışarı attı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Hiç şüphesiz toprak, ondan daha şerlileri kabul eder. Fakat Cenâb-ı Allah (böyle yaparak) size, bu günahın kendi katında ne kadar büyük olduğunu göstermek istedi" buyurup onun üzerine taş konulmasını emretti.
Üçüncü rivayet: Usame'nin başına gelen hadisenin bir benzeri de Mikdâd Ibnu't-Esved'in başına gelmiştir. O, şöyle demişti: "Ya Resulellah, ne buyurursun: Ben kâfirlerden birisiyle karşılaşsam, bunun üzerine o benimle vuruşsa ve benim iki elimden birisini kılıçla kesse; sonra da bir ağacı kendisine siper edinerek, "Allah için müslüman oldum" dese., bundan sonra ben onu öldürebilir miyim?.." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Onu öldürme!" deyince ben, "Ey Allah'ın Resulü o benim elimi kesti!" dedim. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Onu öldürme; eğersen onu öldürürsen, muhakkak ki o, senin onu katletmenden sonraki menzilinde, yerinde; sen de, dediği kelimeyi söylemezden önceki menzilesinde yerinde otursun" buyurdular.
Ebî Ubeydeden rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: Allah'ın Resulü şöyle buyurdular: "Sizden bifisi mızrağım adama (kâfire) yöneltip, mızrağın keskin demir ucu da adamın boğazının çukuruna dayansa, bunun üzerine de adam, "lâ ilahe illallah.." derse, o kîşt mızrağı ondan çeksin, ."
Kaffâl (r.h) ise şöyle demiştir: "Bu rivayetler arasında bir çelişki bulunmamaktadır. Belki de bu âyet, hâdiselerin hepsi meydana geldiği zaman nazil olmuş, böylece de her bir grup, âyetin kendisiye alâkalı olay hakkında nazil olduğunu zannetmiş olabilir." Allah en iyi bilendir.
Zındıkın Tevbesinin Makbul Olması
Alimler, zındığın tevbesinin kabul edilip edilmeyeceği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Fukaha, tevbesinin kabul olunacağı görüşünü benimsemiş, bu görüşüne de birkaç yönden hüccet getirmiştir:
a) Bu âyet-i kerimede Allahü Teâlâ, zındık ile zındık olmayanı ayırdetmemiş, aksine bunu herkese vacip kılmıştır.
b) Cenâb-ı Hak, "(Habibim) kafirlere söyle ki, eğer vazgeçerlerse, geçmiş (günahları) bağışlanacaktır" (Enfâl. 38) buyurmuştur. Bu, bütün kâfir sınıflarıriı içine alan umûmi bir ifadedir.
c) Hiç şüphe yok ki zındığa da tevbe etmesi emrolunmuştur ve tevbe şartsız olarak kabul edilir. Çünkü Allahü teâlâ, "O, kullarının tevbesini kabul edendir" buyurmuştur. Bu, bütün günahları ve bütün mahlûkatı içine alan umûmî bir ifadedir.
Çocuğun İslam'a Girmesi
Çocuğun müslüman olması, Ebu Hanife'ye göre kabule şayandır. İmam Şafiî ise, "Bu, sahîh olmaz" demiştir. Ebu Hanife, Bu âyet, çocuğun müslümanlığının sahîh olduğuna delâlet eder. Çünkü Hak teâlâ'nın, "Size (müslümanca) selam verene, "sen mü'min değlisin" demeyin" buyruğu hem çocuk hakkında, hem de âkil baliğ kimse hakkında umûmi bir ifadedir" demiştir.
İmam Şafiî ise: "Eğer çocuğun müslüman olması sahîh kabul edilseydi, onun mükellef kabul edilmesi gerekirdi. Çünkü şayet bu gerekmeseydi, o zaman bu, o çocuğun küfre girmesine bir izin olurdu ki bu caiz değildir. Fakat bu ona vacib de değildir.
Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kalem (mesuliyyet) kaldırılmıştır: Baliğ oluncaya kadar çocuktan(...)" Tirmizi, Huddad, 1(4/32). buyurmuştur. Allah en iyi bilendir.
Yahudi ve Hristiyan İslam'a Girme Şekli
Fakîhlerin çoğu şöyle demişlerdir: "Eğer bir yahudi veya bir hristiyan, "Ben mü'minim" veya "Ben müslümanım" dese bu kadarcık bîr ifade ile, onun müslüman olduğuna hükmedilmez. Çünkü o kendisinin üzerinde bulunduğu şeyin İslâm; onun da iman olduğuna inanır. Şayet o kimse, "Lâ ilahe illallah, Muhammedun Resûlullah" dese, bazılarına göre bunu söyleyenin müslüman olduğuna hükmedilmez; çünkü onların içinde, "Muhammed, bütün insanlara değil de, Araplara Allah'ın elçisidir" diyenler olduğu gibi, aynı şekilde onlardan, "muhakkak ki Muhammed bir hak peygamberdir, fakat bundan sonra da peygamber gelecektir" diyenler de bulunmaktadır. Bilakis o kimsenin, kendisinin üzerinde bulunduğu dinin bâtıl; müslümanlar arasında mevcut olan dinin ise hak din olduğunu itiraf etmesi gerekir. Allah en iyisini bilendir.
Sonra Cenâb-ı Hak, ".. dünya menfaatini arayarak.. İşte Allah'ın katında birçok ganimetler vardır" buyurmuştur. Ebu Ubeyde şöyle demiştir: "Dünya metâının tamamı arazdır, geçicidir." Arapça'da mesela, râ harfinin fethasıyta olmak üzere şöyle denilir: "Dünya (metâı), kendisinden itaatkârın da günahkârın da istifade edebildiği, elimiz altındaki geçici bir şeydir.". Râ harfinin sükûnuyla olmak üzere (......) kelimesi ise, dirhem ve dinarın dışındaki şeyler hakkında kullanılır. Dünya metâı, "araz.." olarak isimlendirilmiştir. Çünkü dünya metâı arızî olarak ortaya çıkar, sonra da zeval bulur ve baki kalmaz... İşte kelamcıların, beka müddeti az olduğu için, "cevher'e muhalif olan "hadis" leri "araz" diye isimlendirmeleri de bundandır. Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi, "Allah katında çok sevab bulunmaktadır" demektir. Böylece Cenâb-ı Hak, dünya metâını "araz" olarak isimlendirmek suretiyle, onun hızlı bir biçimde yok olduğuna ve sona ermesinin daima yakın olduğuna dikkat çekmiştir. "işte Allah'ın katında birçok ganimetler vardır" ifadesiyle de, "Bakî olacak iyi ameller İse, Rabbinin nezdinde sevabca da daha hayırlıdır; umutça da daha hayırlı" (Kehf, 46) âyetinde de olduğu gibi, Allahü teâlâ'nın mükâfaatının daimîlik ve beka vasfıyla nitelenmiş olduğuna dikkat çekmiştir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Evvelce siz de böyle idiniz..." buyurmuştur. Bu ifade, muhatapların, bu selâm veren kimselere teşbîh edilmiş olmalarını gerektirir. Ancak ifadede, bu benzerliğin hangi hususta meydana geldiği hususunda bir açıklama bulunmamaktadır. Bundan dolayı müfessirler, bu konuda birçok açıklama zikretmişlerdir:
1) Bundan murad şudur: "Siz İslâm'a ilk girdiğiniz zaman, ağzınızdan kelime-i şehadet işitildiği gibi, kalbinizin söylediğiniz bu şeye uygun olup olmadığı hususunda bir ilim elde etmeye bakılmaksızın, kanlarınız ve mallarınız korunmuştu. Binâenaleyh, sizin de, İslâm'a girenlere size davranıldığı gibi davranmanız, sözün zahirine itibar etmeniz ve, "O, öldürüleceği korkusuyla, kelime-i şehâdeti söyledi.." dememeniz gerekir." Bu, ekseri müfessirin tercih ettiği görüştür ki, bunda bir müşkillik bulunmamaktadır. Çünkü onların, "Bizim imanımız, onların imanı gibi değildir; çünkü biz, kendi isteğimizle ve emre uyarak iman ettik. Onlarsa kılıç zoruyla iman ettiklerini söylediler. Daha nasıl bu ikisinden birisinin diğerine teşbih edilmesi mümkün olur" deme hakları bulunmaktadır?
2) Saîd İbn Cübeyr şöyle demektedir: "Bundan murad, "Bu davet edenin, imanını kavminden saklayıp gizlediği gibi, siz de imanınızı kavminizden saklıyorsunuz. Sonra Allah sizi azîz kılmak suretiyle size lütfetti de, böylece siz dininizi izhâr ettiniz.. İşte siz de onlara, bu şekilde muamele ediniz.." demektir." Bu ifadede bir müşkil bulunmaktadır. Çünkü imanı gizlemek, onlar hakkında umumî değildi.
3) Mukatil: "Bundan murad şudur: "Siz de hicretten önce kâfirler arasında bulunduğunuz zaman, Allah'ın Resulünün ashabından, "Lâ ilahe illallah!" kelimesiyle emân dilediğimiz gibi, siz de onlardan aynısını kabul ediniz..."
Birinci görüş hakkında söz konusu olan müşkillik, bu görüş hakkında da variddir. Bana göre, şöyle denilmesi doğruya daha yakındır: "Bir dinden başka bir dine geçen kimsede, işin başında, zayıf bir sebepten dolayı, az bir temayül bulunur. Sonraysa bu temayül, mükemmelleşip muhkemleşinceye kadar gittikçe kuvvet kazanır. Buna göre onlara sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Siz, daha işin başındayken, muhakkak ki sizde, birtakım zayıf sebeplerden dolayı İslâm'a olan temayülünüz zayıf idi. Sonra Cenâb-ı Hak, bu temayülünüzü kuvvetlendirip, küfre karşı olan nefretinizi arttırmak suretiyle size ihsanda bulundu. İşte onlar da böyledir; onlarda böyle bir korkudan dolayı İslâm'a karşı zayıf bir temayül meydana gelmiştir. Binaenaleyh, onların bu imanını kabul ediniz. Zira Allahü teâlâ, onların kalblerinde iman halâvetini kuvvetlendirip, göğüslerindeki o arzuyu arttıracaktır." İşte bana göre, bu konuda söylenmesi gereken söz budur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah size lütfetti" buyurmuştur. Bu hususta şu iki ihtimal bulunmaktadır:
a) Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Evvelce siz de böyle iken.." tabiriyle ilgilidir. Yani, "Onların imanının, kalblerinde olan ile değil de, sırf dilleriyle söylediklerinden anlaşılması, veyahut da işin başında o iman, zayıf bir sebepten ötürü meydana gelmiş olup, daha sonra da, Allah'ın kalblerinizde iman nurunu güçlendirmek ve o iman vesilesiyle o imanla amel etme ve o îmanı sevme hususunda size yardım etmek suretiyle size ihsanda bulunmuş olması hususunda, bu safhalardan geçmede sizin imanınız onların imanı gibidir" demektir.
b) Bu ifadenin, kendinden sonrasıyla bir alâkası olmayıp, kendinden öncekilerle ilgili olmasıdır. Bu böyledir, zira seriyyeye katılanlar, "Lâilâhe illallah!" diyen kimseyi öldürüp, sonra da Cenâb-ı Hak, onları böylesi davranıştan nehyedip, bunun günah olduğunu da beyân edince, "Allah size lütfetti" buyurmuştur. Yani, "Bu kötü fiilden ötürü yapmış olduğunuz tevbeyi kabul etmek suretiyle, size lütuf ve ihsanda bulunmuştur" demektir. Cenâb-ı Hak, işin aslını araştırmayla ilgi emrini tekrarlayarak "O halde iyice araştırın" buyurmuştur. Allahü teâlâ'nın araştırmayla ilgili emri tekrarlaması, böylesi bir fiilden iyice kaçınmanın gerekli olduğuna delâlet eder.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır" buyurmuştur ki, bundan murad, kalbde bulunanın aksini izhar edip, (başkalarını aldatmaktan) men etmek ve bu hususta tehditte bulunmaktır.
95. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:96
96. Âyetin Tefsiri
"Mü'minlerden özür sahibi olmaksızın, (evlerinde) oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler bir olamaz. Allah, mallarıyla, canlarıyla savaşanlan, derece bakımından oturanlardan çok üstün kılmıştır. (Gerçi) Allah hepsine de cenneti va'adetmiştir. (Fakat) Allah, mücahidlere oturanların üstünde daha büyük bir mükâfaat va'adetmiştir. Kendinden dereceler, mağfiret ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir".
Bu Âyetin (Nisa, 95) Mâkabliyle Münasebeti
Bil ki, bu âyetin kendinden önceki âyetlerle münasebeti hususunda şu izahlar yapılabilir:
a) Daha önce de beyân ettiğimiz gibi, Cenâb-ı Hak, insanları cihada teşvik edince, bunun peşinden cihada dair hükümleri beyân buyurmuştur. Buna göre cihadın hükümlerinin ilk çeşidi, müslümanların müslümanları öldürmekten sakındırmak, yanlışlıkla, kasıtlı olarak veya "şibh-i amd" suretiyle öldürme hallerinde, durumun nasıl olacağını da beyan etmektir. İşte Allahü teâlâ bu hükümlerini bildirince, bunun peşinden başka bir hükmünü getirmiştir ki, bu da cihad eden kimsenin cihad etmeyene olan üstünlüğünü açıklamaya dair olup, o da bu âyettir.
b) Allahü teâlâ, kelime-i şehâdeti söyleyen kimseleri (inanarak söylemedikleri iddiasıyla) öldürmek gibi bir fiilin onlardan sadır olmasından dolayı onları azarlayınca, muhtemelen onların kalplerine şöyle bir fikir gelecekti: "Böylesi bir harama düşmemek için, iyisi mi cihada gitmemeli." İşte bu fikri gidermek için Allah, bu âyette mücahidin üstünlüğünü bildirerek bu şüpheyi izale etmiştir.
c) Allahü teâlâ, kelime-i şehâdet getiren bir kimseyi öldürmek gibi bir fiilin onlardan sadır olmasından dolayı onları azarlayıp kınayınca, bunun peşinden cihadın faziletini zikretmiştir. Sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Cihad yapan herkes, Allah'ın katında büyük bir derece elde etmiş olur. Binaenaleyh, dinde büyük bir mevki olan cihad makamına, böylesi yanılmalarla zarar vermemek için, bu dereceye nail olan kimseler bu gibi hatalardan sakınsınlar. Allah, en iyi bilendir. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "özür sahibi olmaksızın" tabirindeki (......) kelimesi, her üç harekeyle de okunmuştur. Mesela, (......) kelimesinin sıfatı olduğu için, merfû okunur. Buna göre mana, "Özür sahibi olmayıp oturan kimselerle, cihad edenler bir olmaz.." şeklindedir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, ".. ihtiyacı olmayan hizmetçiler.." (nur, 31) ifadesidir. Biz, "gazaba uğrayanlarınkine değil." (Fatiha, 7) tabirinin tefsirindekelimesinin marife bir kelimeye sıfat olabileceğini anlatmıştık.
Zeccâc şöyle demektedir: "Bu tabirdeki (......) kelimesinin, istisna cihetiyle de merfû olması caizdir. Buna göre mana, "Oturanlarla cihâd edenler bir olmaz. Ancak, özrü bulunanlara gelince bunlar, cihâd edenlerle bir olabilirler" şeklinde olur. Yani, "Özürleri, kendilerinin cihada çıkmalarına mâni olan kimseler müstesna..." demektir."
Nefyden sonra müstesnanın merfû olması hakkındaki sözümüz, O'nun ayü "İçlerinden birazı müstesna olmak üzere..." (Nisa, 66)âyetinin tefsirinde geçmişti.
Nasb ile okunması hususunda da iki izah bulunmaktadır:
a) Bunun, "oturanlar" kelimesinden müstesna olmasıdır. Buna göre mana, "özrü bulunmayanlar hariç, oturanlar., denk olmaz..." şeklindedir. Bu, Ahfeş'in tercihidir.
b) Bu kelimenin, hal olduğu için, mansûb olmasıdır. Buna göre mana, "sıhhatli iken oturanlarla cihad edenler bir olmaz.." şeklinde olur. Nitekim sen, (......) dersin. Bu, "Zeyd bana, sıhhatli olduğu halde geldi" demektir. Bu ise, Zeccâc ve Ferrâ'nın görüşüdür. Bu, Hak teâlâ'nın "Siz ihramlı olduğunuz halde avlanmayı helâl saymamak, size okunacak olanlar hariç olmak şartıyla, davarlar size helâl edildi" (Maide. 1) âyeti gibidir. Bu kelimenin mecrûr okunmasına gelince bu, âyette geçen "mü'minler.." kelimesinin sıfatı olması münasebetiyledir. İşte bu kıraatların vecihlerinin beyânı budur.
Sonra buradaki başka bir konu da şudur: Ahfeş istisna yaparak, bu kelimeyi mansub okumanın daha uygun olduğunu; zira bundan maksadın, savaşa gidemeyen bir topluluğun istisna edilmesi olduğunu söylemiştir. Bu âyet-i kerimenin tefsirinde şu rivayet edilmiştir: "Allahü teâlâ cihad edenlerin özürsüz olarak cihada katılmayanlardan üstün olduğunu beyân buyurunca, özürlü olan bir kısım, Hazret-i Peygamber'e gelerek, "Bizim halimizi görüyorsun.. Biz de cihada katılmayı çok arzuluyoruz. Acaba bizim için bir çare var mı?" dedi. Bunun üzerine, "...özür sahibi olmaksızın..." âyeti nazil oldu. Böylece Cenâb-ı Hak onları, savaşa özürsüz olarak katılmayanlardan istisna etti. Diğer âlimler de, merfû okunmanın daha uygun olduğunu, zira gayr kelimesinde aslolanın, onun sıfat olduğu; sıfat olması halinde de istisnadan elde edifmek istenen şeyin, bu durumda da elde edileceğini, çünkü her iki halde de, özür sahiplerinin, üstün kılındıkları kimselerden mücahidlerin istisna edildiklerini söylemişler, her İki takdirde de maksat hasıl olup, gayr kelimesinde aslolan da sıfat olmak olunca, merfû okumanın evlâ olacağını belirtmişlerdir.
Özürlü Olarak Cihada Katılamayanlar Cihad Sevabı Alırlar
Darar kelimesi ister körlük, ister kötürümlük, isterse hastalık veyahut da hazırlıksız olmak sebebiyle olsun, noksanlık anlamına gelir.
Üçüncü Mesele
Âyetin ifade ettiği nihai mana şudur: "Sağlam olduğu halde oturarak savaşa katılmayanlarla, Allah yolunda cihad edenler bir olmaz..."
Alimler, Cenâb-ı Hakk'ın "Özür sahibi olmaksızın.." ifadesinin, özürlü olarak oturup geride kalan mü'minlerin, cihad edenlerle müsavî olduklarına delâlet edip etmediği hususunda İhtilâf etmişlerdir. Bazıları şöyle demişlerdir: Bu, buna delâlet etmez. Zira biz, gayr kelimesini sıfat manasına hamleder ve sıfatla yapılan tahsisin de, hükmü kendisinin dışında kalanlardan nefyettiğine delâlet etmediğini söylersek, böyle bir şey gerekmez. Yine biz, gayr kelimesini istisna mânasına alır, nefiyden yapılan istisnanın "isbât" ifade etmediğini söylersek, bu yine gerekmez. Ama, biz gayr lafzını istisna manasına alır, nefiyden yapılan istisnanın da isbât ifade ettiğini söylersek, o zaman eşitliğin bulunduğuna hükmetmek gerekir. Bil ki, özürlü kimseler hakkındaki bu eşitlik, bunun başka bir şarta bağlı olduğunu söyleyenlere göredir. Nitekim Cenâb-ı Hak bu hususu Tevbe suresinde zikretmiştir ki, bu da O'nun "Allah ve Resulü için nasihat etmek şartıyla ne zayıflara, ne hastalara, ne de harcayacak bir şey bulamayanlara bir günah yoktur" (Tevbe, 91) buyruğudur.
Bil ki böyle bir eşitliğin bulunduğunu söylemek, uzak bir ihtimal değildir. Hem nakli, hem de aklî delil bunun böyle olduğuna delâlet eder. Buna delâlet eden naklî deliller şunlardır: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşlarının birinden dönerken:
"Andolsun ki siz Medine'de, arkanızda bir topluluk bıraktınız. Yürüdüğünüz her yerde, kat ettiğiniz her vadide, onlar mutlaka sizinle beraberdi. İşte onlar, özürleri kendilerini engellemiş olan bir topluluktur" buyurmuştur.
Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Kul hastalandığı zaman, Allah azze ve celle (meleklerine) şöyle der: "iyileşinceye kadar o kuluma sıhhatli iken yapmakta olduğu şeyleri (aynen) yazınız" buyurmuştur. Bazı müfessırler, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman edip güzel güzel amellerde bulunanlar müstesna.. Çünkü onlar için (bitmez) kesilmez mükâfaat vardır" (Tin, 5-6), âyetinin tefsirinde şunu zikretmişlerdir: "İhtiyarlayan bir kimse hakkında, Allahü teâlâ onun için, İhtiyarlığından önce yapmış olduğu iyilikleri, eksiksiz olarak aynen yazar."
Yine bunlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Mü'minin niyeti, amelinden hayırlıdır" hadisini açıklarlarken, "Ebedî yaşaması hâlinde mü'minin, iman ve salih amele devam etmeye niyetli olması, onun için, hayatında yaptığı amellerinden daha hayırlı olur" demişlerdir. Bu husustaki aklî delil şudur: Bütün taat ve ibadetlerden maksad. marifetullah nuru ile kalbleri nurlandırmaktır. Binaenaleyh bu hususta cihad edenler ile oturup kalanlar arasında bir eşitlik söz konusu olursa, elde edilecek mükâfaatta da eşitlik söz konusu olur. Eğer cihada katılmayan kimse, bu nurdan daha fazla istifade edecek olursa, daha büyük mükâfaat elde etmiş olur.
Bazen Malın Candan Önce Anılmasının Bazen da Aksinin Sebebi
Birisi şöyle diyebilir: "Allahü teâlâ, "Şüphesiz ki Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, kendilerine cenneti vererek satın almıştırbuyurmuş ve canları mallar- dan önce zikretmiştir. Tefsir etmekte olduğumuz âyette ise,
"Mallarıyla, canlarıyla savaşanlar.." ifadesi ile, malları canlardan önce zikretmiştir. Bunun sebebi nedir?"
Cevap: Nefis (can), maldan daha kıymetlidir. Binaenaleyh satın alan, canı satın almaya daha istekli olduğuna dikkat çekmek için, onu önce zikreder. Satan kimse ise, canı satma hususunda daha fazla sıkıntıya duçar olduğunu göstermek için, onu sonra zikreder ve onun satılıp harcanmasına ancak en son noktada razı olur.
Bil ki Allahü teâlâ mücahidler ile savaştan geri duranların eşit olamayacaklarını beyan buyurup, sonra da, bu eşitsizlik fazla veyr noksan olma ihtimali taşıdığı için, bunu açıkça belirterek, "Allah mallarıyla, canlarıyla savaşanları, derece bakımından oturanlardan çok üstün kılmıştır" buyurmuştur. Âyetteki "derece" kelimesinin mansûb oluşu ile ilgili şu izahlar yapılmıştır:
a) O, başındaki harf-i cer hazfedildiği için mansubtur ve (bir derece ile) takdirindedir. Harf-i cer hazfedilince, fiil kendisine taalluk etmiş ve (mef'ûlü olarak) onu nasbetmiştir.
b) Buradaki "derece" kelimesi, "fazilet" manasına olup, bunun takdiri "Allah mücahidleri iyice üstün kılmıştır" şeklindedir. Bu Zeyd, Amr'a çok çok ikram etti" denilmesi gibidir. Bu kelimenin nekire olarak getirilmesinin faydası ise, o derecenin büyüklüğünü ve önemini belirtmek içindir.
c) Bu kelime, temyiz olduğu için mansubtur.
Sonra Allahü teâlâ, "(Gerçi) Allah hepsine de cenneti vaadetmiştir.." buyurmuştur. Bu, "savaşa katılmayanlar ile mücahidlerden herbirine Allah hüsnâ'yı (cenneti) va'adetmiştir". demektir. Fakihler şöyle demişlerdir: "Bu ifadede, cihadın farz-ı ayn değil, farz-ı kifâye olduğunu gösteren bir delil vardır. Zira Cenâb-ı Hak, cenneti mücahidlere va'adettiği gibi, savaştan geri duran müslümanlara da va'adetmiştir. Şayet cihad farz-ı ayn olsaydı, cihaddan geri duranlar, Allahü teâlâ'nın cenneti va'adettiği kimselerden olamazlardı.
Daha sonra Cenâb-ı Allah, "(Fakat) Allah, savaşanlara oturanların üstünde daha büyük bir mükafaat va'adetmiştir. Kendinden dereceler, mağfiret ve rahmet (vermiştir). Allah gafur ve rahimdir" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyetteki (......) kelimesinin mansub oluşu hususunda şu iki izah yapılmıştır:
a) Bu kelime, âyetteki fiili ile mansubtur. Çünkü bu, Arapların "Onlara tam tamına ücret verdi" tabirinde olduğu gibi mef'ûl-ü mutlaktır. Âyetteki "derecat", "mağfiret" ve "rahmet" kelimeleri, (......) kelimesinden bedeldir.
b) Bu kelime, temyiz olduğu için mansubtur. "Derecât" ifadesi, atf-ı beyân; "mağfiret" ve "rahmet" kelimeleri ise, "derecât" kelimesi üzerine ma'tuftur.
Derece Kelimesinin Önce Müfred, Sonra Cemi Olmasının Sebebi
Birisi şöyle diyebilir; "Allahü teâlâ, "derece" kelimesini önceki ifadede müfred, burada ise cemî olarak zikretmiştir? Buna şu şekillerde cevap verilir:
a) Önceki ifadede geçen "derece" kelimesi ile, sayı bakımından "tek bir derece" manası kastedilmeyip, derece cinsi kastedilmiştir. Cins isim olan müfred kelimelerin içine, o cinsin pek çok nev'i girer. İşte bu "ecr-i azîm \ cennetteki yüksek makamlar, " mağfiret ve rahmettir.
b) "Mücahid, mazeretinden dolayı savaştan geri kalandan bir derece; sağlam olduğu halde savaşa gitmeyenden ise derecelerle üstündür." Bu cevap, "Hak teâlâ'nın, "Özür sahibi olmaksızın.." tabirinin, mücahidlerle, özürlü oldukları için savaşa katılmayanlar arasında bir eşitliğin olmasını gerektirmez" dediğimiz zaman, ancak o zaman geçerli olabilir.
c) Allah, mücâhidleri bu dünyada bir derece üstün kılmıştır. Bu da onların ganimet elde etmiş olmalarıdır. Ahirette ise onlar cennetin pek çok dereceleri ile, fazl-ı ilahî, rahmet-i tlahiyye ve mağfiret-i ilahiyye ile üstün kılınacaklardır.
d) Cenâb-ı Hak bu ifâdenin başında, "Allah, savaşanlara, oturanların üstünde daha büyük bir mükâfaat va'adetmiştir" buyurmuştur. Buradaki "mücahidler" kelimesi ile kastedilenlerin, sadece malı ve canı ile cihad edenler olması mümkün değildir. Aksi halde bu, önceki ifadenin aynen tekrarı olmuş olur. Binaenaleyh bununla kastedilenlerin, kayıtsız şartsız her hususta cihad eden kimseler olması gerekir ki bu her husus ile, nefisle, mal ile, kalb ile yapılan cihadlar gibi zahirî amelleri kastediyorum. Bu cihad, en şerefli cihad çeşididir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Küçük cihaddan büyük cihada (nefs ile mücahedeye) döndük" Kuşfu'l-Hafa, 1/424. buyurmuştur. Bu cihadın neticesi, kalbi Allah'dan başka birşeye iltifat etmekten, Allah'a itaata iyice dalmaya çevirmedir. İşte bu makam, önceki makamdan daha büyük olduğu için, Cenâb-ı Hak birincinin faziletini bir derece, ikincinin faziletini ise pek çok derece kılmıştır.
Hazret-i Ebu Bekir Aleyhinde Bir Şia İddası
Şi'a şöyle demiştir: "Bu âyet, Hazret-i Ali İbn Ebu Talib'in, Ebu Bekir'den daha faziletli olduğuna delâlet eder Çünkü Hazret-i Ali daha fazla cihad yapmıştır. Binaenaleyh fazilet bakımından farklılığı meydana getiren şey, Hazret-i Ebu Bekir'in, savaşa katılmayanlardan; Hazret-i Ali'nin katılanlardan olmasıdır. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hakk'ın, "(Fakat) Allah, savaşanlara, oturanların üstünde daha büyük bir mükâfaatva'adetmiştir" ifâdesinden ötürü, Hazret-i Ali'nin daha faziletli olması gerekir."
Onlara şöyle cevap verilir: Hazret-i Ali'nin kâfirlere karşı bizzat savaşması, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bizzat savaşmasından daha fazladır. Binaenaleyh bu âyetin hükmüne göre sizin, Hazret-i Ali'nin Hazret-i Peygamber'den üstün olduğunu söylemeniz gerekir. Bunu ise hiçbir akıllı söylemez. Eğer siz, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kâfirlere karşı cihadının, Hazret-i Ali'ninkinden daha büyük (fazla) olduğunu, çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kâfirlere karşı, deliller ve açıklamaları ortaya koymak ve onların şüpheleri ile dalâletlerini gidermek için cihâd ettiğini, bu cihadın ise, Hazret-i Ali'nin cihadından daha mükemmel olduğunu söylerseniz, o zaman biz deriz ki, o zaman aynı şeyin, tarafımızdan Hazret-i Ebu Bekir hakkında da söyleneceğini kabul ediniz. Bu böyledir, çünkü Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh), daha işin başında hemen müslüman olunca, diğer insanların da müslüman olmaları hususunda sa'y ü gayret göstermiştir. Hatta Osman İbn Affan, Talha, Zübeyr, Sa'd İbn Ebi Vakkas ve Osman İbn Maz'un gibi zevat, onun vasıtasıyla müslüman olmuşlardır. O, canı ve malıyla, insanları iman etmeye ve Hazret-i Muhammed'i müdafaa etmeye bütün gücünü sarfederek çalışıyordu. Halbuki Hazret-i Ali o zaman henüz çocuktu; hiç kimse onun sözüyle müslüman olmamış ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i müdafaa edememişti.
Hazret-i Ebu Bekrin Cihadının Hazret-i Ali'ninkinden Üstünlüğü
Binâenaleyh Hazret-i Ebu Bekir'in cihadı, Hazret-i Ali'ninkinden şu iki yönden daha üstün olmuş olur:
a) Hazret-i Ebu Bekir'in cihadı, işin başında İslâmiyet son derece zayıf iken tahakkuk etmiştir. Hazret-i Ali'nin cihadı ise, Medine'de, savaşlarda zuhur etmiştir ki, İslam ise o zaman güçlü ve kuvvetli idi...
b) Hazret-i Ebu Bekir'in cihadı, dine davet hususunda olmuştur. Aşere-i Mübeşşere'nin önde gelenlerinin ekserisi ise, onun vasıtasıyla müslüman olmuşlardır. Cihadın bu türü ise, Hazret-i Muhammed'in yoludur, metodudur. Ama, Hazret-i Ali'nin cihadı ise, savaşmak ile tahakkuk etmiştir. Birinci çeşit cihadın ise daha fazla olacağında şüphe yoktur.
Cennete Amel İle Girilmesi Hakkında Mu'tezile İddası
Mu'tezile şöyle demiştir: "Âyet, cennet nimetlerinin ancak amel ile elde edileceklerini göstermektedir. Çünkü amel bakımından farklılık, sevab ve fazilet bakımından farklılığı gerektirince işte bu sevabın amel olduğuna delâlet etmiş olur. Hem amel, bir sevabı gerektirmeseydi, o zaman bu sevab (hak edilmiş) bir ecir değil, bir hibe, bağış olmuş oturdu. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hak bu mükafaatt, "ecir" olarak adlandırmıştır. Binâenaleyh, bu şekilde hükmetmek bâtıl olur.
Mu'tezile'ye şöyle denebilir: "Amel, lizatihi değil de, Şâri-i Hakîm'in o ameli, o mükâfaatı gerekli kılmış olması sebebiyle mükâfaatın sebebidir. Evet, böyle demek niçin caiz olmasın?"
Nafile İbadetle Meşgul Olma, Evlenmekten Efdaldir
Şâfiîler şöyle demiştir: "Bu âyet, nafile (ibadetlerle) meşgul olmanın, evlenmekten, evlilikle meşgul olmaktan daha olduğuna delalet etmektedir. Çünkü biz, Hak teâlâ', "(Gerçi) Allah hepsine de cenneti va'adetmiştir" buyruğuna dayanarak cihadın farz-ı kifaye olduğnu açıklamıştık. Şayet cihad farz-ı ayn olsaydı, o zaman, Allah tarafından cihada katılmayanlara da cennet va'adedilmezdi.
Bu sabit olunca, biz deriz ki, bir grup insan cihadı ifa ettiğinde, cihadın farziyyeti diğerlerinden düşer. Binâenaleyh buna rağmen, o diğerleri de bu cihada iştirak ederlerse, bu hiç şüphesiz nafile ibadetlerden olmuş olur. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın, "(fakat) Allah, savaşanlara, oturanların üstünde daha büyük bir mükâfaat va'adetmiştir" buyruğu, yaptığı cihad ister farz, isterse mendub olsun, bütün mücahidlere şamildir. Halbuki nikâhla meşgul olan kimse, cihaddan geri kalmaktadır. Böylece, mendub olan cihadla iştigal etmenin, nikahla iştigal etmeden, evlenmeden daha efdal olduğu sabit olmuş olur. Allah en iyi bilendir.
Mü'min Cemaata katılmayıp, Küfür Diyarında kalanların Cezası
97–98. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:99
99. Âyetin Tefsiri
"Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki, "Ne işte idiniz?" Onlar: "Biz, yeryüzünde aciz idik" derler. Melekler de: "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Siz de orada hicvet edeydiniz ya" derler. İşte onlar yok mu, onların barınakları cehennemdir. O, ne kötü bir yerdir! Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan za'f ve acz içinde bırakılıp da, hiçbir çareye gücü yetmeyen ve bir yol bulamayanlar müstesna... İşte onlar... Allah'ın kendilerini affedeceğini umabilirler. Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır".
Allahü teâlâ cihad yapanların mükafaatlarından bahsedince, bunun peşinden cihada katılmayanlar ile, küfür diyarında kalmaya razı olanların cezasını zikretmiştir.
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Ferrâ şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesini, istersen, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, "çünkü bizce birçok inekler birbirine benziyor" (Bakara, 70) sözünde olduğu gibi mâzî kabul eder, böylece başına (muzari kabul edip de) bir tâ harfi getirmezsin... Bu durumda âyet, daha önce gelmiş geçmiş ve nesilleri tükenmiş muayyen bazı kavimlerin durumlarını haber vermiş olur. İstersen de bu kelimeyi, muzari kabul edersin. Buna göre kelamın takdiri, şeklinde olur. Böyle olması halinde, âyet bu sıfatı taşıyan herkes hakkında umûmî bir ifade olmuş olur.
Can Alan Allah mıdır Ölüm Meleği midir?
Bu âyette bahsedilen can alma hususunda iki görüş bulunmaktadır:
Birinci görüş: Bu, cumhurun görüşü olup, buna göre bu ifadenin manası, "Melekler, Ölüm esnasında insanların ruhlarını alırlar" şeklinde olur.
Buna göre eğer, "Cumhurun bu görüşüne göre, bu ifadeyle, O'nun "Allah (Ölenin) ölümü zamanında, ...ruhlarını alır" (Zümer, 42); "...ölümü de dirimi de yaratandır" (Mülk, 2) ve "Allah'ı nasıl olup da inkâr ediyorsunuz? Halbuki siz ölü iken, o sizi diriltti. Sonra sizi yine o öldürecek, tekrar sizi O diriltecek..." (Bakara, 28) buyruklarıyla, Cenâb-ı Hakk'ın: "De ki: "Size müvekkel olan ölüm meleği canınızı alacak..."nasıl birleştirilebilir?" denilirse, biz deriz ki: Ölümü yaratan, Allah; bu işi yapmakla görevlendirilmiş olan reis, ölüm meleği, (Azrail'dir). Diğer melekler ise, Azrail'in yardımcılarıdır.
İkinci görüş: Bu ifadenin manası, "Onlar, o insanları cehennemde toplarlar" demektir. Bu, Hasan el-Basrî'nin görüşüdür.
Ayette Bazı İ'rab Meseleleri
Bu cum'enin başındaki (......) edatının haberinin ne olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır:
a) Haber, Cenâb-ı Hakk'ı ("Onlar onlara, "ne işte idiniz?" dediler") ifadesidir. Söz buna delâlet ettiği, (karîne bulunduğu) için, (onlara) ifadesi hazfedilmiştir.
b) Haber, O'nun, "İşte onlar yok mu, onların barınaktan cehennemdir" buyruğudur. Bu takdire göre "onlara., dediler" ifadesi, "Öz nefislerinin zâlimleri olarak.." ifâdesinin (i'rab bakımından) işgal ettiği yeri işgal eder; çünkü bu ifade de nekiredir...
c) Haber, hazfedii mistir ki bu da, "helak oldular, , "cümlesidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak bu ifadeyi, "Ne işte idiniz?" dediler" sözüyle açıklamıştır...
Hak teâlâ'nın, "Öz nefislerinin zalimleri olarak.." sözü hakkında da şu iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu ifade, hat olduğu için, nasb mahallinde olup, mana "Onlar nefislerine zulmedenlerken melekler onların canlarını alırlar" şeklinde olur. Bu kelime, her ne kadar ma'rife bir kelimeye muzaf olsa dahi, hakikatte (mahfe) değil, nekiredir. Çünkü mana izafet olmaması haline göredir. Buna göre sanki, denilmek istenmiştir. Ancak ne var ki Araplar bu gibi durumlarda, bir kolaylık olsun diye, nun harfini hazfederler. İsm-i fail, onunla ister hal, isterse istikbal manası murad edilsin, her ne kadar lafız bakımından muzaf olsa bile, mana bakımından bazan ayrı olabilir, ayrı düşünülebilir (izafet manası olmayabilir). Bu, Cenâb-i. Hakk'ın "Bu, bize yağmur verici bir buluttur" (Ahkaf, 24), "Ka'be'ye ulaşmış bir kurbanlık olmak üzere.." (Maide. 95) "yanını eğip bükerek.." (Hacc, 9) tabirleri gibidir. Buralardaki bütün izafetler lafzı olup, manevî değildir.
İslam Diyarına Hicret Etmeyen Mü'minlerin Vebali
(......) kelimesiyle, bazan küfür murad edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Evladım, Allah'a şirk koşma. Çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür" (Lokman, 13) buyurmuştur. Bazan bu kelimeyle günah kastedilir. Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Onlardan kimi, nefsine zulmedendir" (Fatır, 32) buyurmuştur. Bu âyetteki öz nefislerine zulmedenler ifadesinden ne murad edildiği hususunda ise şu iki görüş ileri sürülmüştür:
a) Bununla, küfür diyarında müslüman olup, orada oturmaya devam ederek, İslâm diyarına hicret etmeyen kimseler kastedilmiştir.
b) Bu âyet, korktuktan için mü'minlere iman ettiklerini söyleyip, kendi kavimlerinin yanına geldiklerinde de kâfir olduklarını ortaya koyan ve Medine'ye hicret etmeyen bir grup münafık hakkında nazil olmuştur. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, bu âyet ile bu gibi kimselerin, münafıkları, küfürleri ve hicret etmeyişleri sebebi ile, kendi kendilerine zulmetmiş olduklarını beyan etmiştir.
Meleklerin Onları Sorguya Çekmeleri
Cenâb-ı Hakk'ın, "Derler ki: "Ne işte idiniz?" buyruğu ile ilgili olarak da şu izahlar yapılmıştır:
a) Bu, "Dininizle ilgili meselelerde nerede idiniz?" demektir.
b) Bu, "Muhammed ile mi, yoksa onun düşmanları ile mi savaşıyordunuz?" demektir.
c) Bu, "Niçin cihadı bırakıp, kâfirlerin diyarında oturmaya razı oldunuz?" demektir.
Daha sonra Allahü teâlâ, meleklerin, "Ne işte idiniz?" sorusuna cevap olarak münafıkların, yeryüzünde acizler (müstaz'aflar) idik" dediklerini beyan etmiştir. Aslında cevap olarak onların, "Biz şunda idik veya şunda değildik" demeleri gerekirdi" (denilir ise), buna karşı şöyle cevap verilir: "Âyetteki "Ne işte idiniz?" ifadesi, hicret edebilecek güçte oldukları halde hicret etmedikleri için, onları dinî herhangi bir iyi işte olmamadan dolayı bir tevbih ve azarlamadır. Binâenaleyh onlar azarlandıkları hususta özür beyan ederek ve hicret etmeye kadir olamadıklarını belirterek, "Biz, yeryüzünde acizler idik" demişlerdi. Melekler ise onların ileri sürdükleri mazereti kabul etmeyip, aksine bunu onlarır yüzüne vurarak, "Allah'ın yeryüzü geniş değilmiydi? Siz de orada hicret edeydiniz ya!" demişlerdir. Melekler bununla, şunu kastetmişlerdir: "Sizler, Mekke'den çıkıp dininizi açıkça yerine getireceğiniz beldelere hicret edebilirdiniz. Ama hicret edemediğinizden değil, aksine buna kadir olduğunuz halde, kâfirler içinde oturup kaldınız." İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, onlara karşı tehdidini (va'îdini) göstererek "İşte onlar yok mu. onların barınakları cehennemdir. O, ne kötü bir yerdir!" buyurmuştur. Daha sonra o, bu va'îdin hükmüne girenlerden bir istisna yaparak,
"Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan, za'afve acz içinde bırakılıp da (müstaz'af olup da), hiçbir çareye gücü yetmeyenler müstesna.." buyurmuştur. Bunun bir benzeri de, şâirin şu beytidir: "Yemin olsun ki bana söven bir alçağa rastlarım." Âyetteki "güçleri yetmez" ifâdesinin "hal" mahallinde olması mümkündür. Buna göre âyetin manası, "onların, bir çareye ve bir geçime kadir olamayışları, ya hastalanmaları, ya da hicretlerine mani bir zorbanın sultası altında bulunmalarından dolayı olmuştur."
Bu Âyet Üzerine, Cündüb'ün Yola Çıkıp Yolda Vefatı
Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur ki bu, "Onlar yolu bilmezler ve onlara yol gösterecek birisini de bulamazlar" demektir. Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti Mekke müslümanlarına gönderdiğinde, Cündeb İbn Damre (radıyallahü anh), oğullarına "Beni Medine'ye götürün. Çünkü ben müstaz'aflardan değilim ve ben yolu bilmeyen birisi de değilim. Allah'a yemin olsun ki artık bu gece Mekke'de gecelemem" dedi. Bunun üzerine oğulları onu bir sedyeye koyup, Medine'ye doğru yola çıktılar. Bu zat, çok ihtiyar idi ve yolda öldü.
Eğer, "Allahü teâlâ niçin, çocukları va'îdin hükmüne girenlerden müstesna olanların içinde saymıştır? Çünkü bunları istisna etmek, ancak bunların bazı bakımlardan, va'îde müstehak olmaları halinde yerinde olur?" denilir ise, biz deriz ki: Bu va'îd, acizliğin bulunması halinde sakıt olur. Acizlik ise bazan, (insanın hicrete) hazırlığı olmaması, bazan da henüz çocuk olması yüzünden olur. Binâenaleyh bu sebeple, buradaki "vildan" kelimesi ile çocuklar murad edilmiş olursa, bu istisna güzel ve yerinde olmuş olur "Vildan" kelimesi ile, Allah ile kendileri arasındaki işlerde, kendilerine yükümlülük bindiği için akılları kemale ermiş "mürahik"lerin kastedilmiş olmaları caiz değildir. Yok eğer bu kelime ile, baliğ olmuş köle ve cariyeler kastedilmiş ise, o zaman bu soruya gerek kalmaz.
Allah'ın Tevbe Edenleri Affetmesi
Daha sonra Cenâb-ı Hak, -'İşte onlar, Allah'ın kendilerini affedeceğini umabilirler" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili şöyle bir soru var: Bu insanlar, hicretten aciz olduklarına, bir şeyden aciz olan, onunla mükellef olmayacağına ve onunla mükellef olmayanın, onu yapmadığı zaman bir cezayı haketmeyeceğine göre, Cenâb-ı Hak niçin "Allah'ın kendilerini affedeceğini umabilirler" buyurmuştur? Halbuki af, ancak günah bulunduğu zaman söz konusudur. Hem (......) kelimesi de "ummak", "arzu etmek" manasına gelir. İşte bu kelime, onların affedilmelerinin kesin olmadığını gösterir?
Bu Affın İzahı, Bu Affı Yanlış Yorumlayanlar
Bunun birinci şıkkına şöyle cevap verilir: "Müstaz'af (aciz), bir çeşit zorluk olsa da, o şeyi yapmaya bazan kadir olabilir. Halbuki bulunması halinde ruhsatın söz konusu olduğu acizliğin, böyle olmayan acizlikten ayırmak zor ve karışık bir meseledir, însan çoğu kez kendisinin hicret etmekten aciz olduğunu zanneder. Halbuki aslında böyle değildir. Özellikle vatanını terketme hususunda, bu daha belirgin bir şekilde görülür. Çünkü vatanını terketmek, insana güç gelir. İnsanın vatanını bırakmaktan fazlasıyla hoşlanmaması, bundan nefret etmesi sebebi ile insan bazan öyle olmadığı halde, kendisinin hicret etmekten aciz olduğunu zanneder. İşte bu sebepten ötürü, bu noktada affedilmeye daha çok ihtiyaç hissedilir.
Bunun ikinci şıkkına da şöyle cevap verilir: Bu soru şöyle idi: Âyette (......) kelimesinin kullanılmasının faydası nedir? Biz deriz ki: Bunun burada getirilmesinin faydası, hicret etmemenin, asla caiz olmayan ve taviz verilmemesi gereken bir iş olduğunu göstermektir. Hatta öyle ki acizliği apaçık ortada olan kimsenin bile, "Umulur ki Allah beni affeder" dediği bu işte, ya böyle olmayanların hali nice olur?" demektir. Bu izahı, bu soruya cevap olarak Keşşaf sahibi yapmıştır. Fakat evla olan, daha önce söylediğimiz şu izahtır: Vatanını terketme hususunda aşırı nefreti olduğu için insan, çoğu kez aslında böyle olmadığı halde, vatanını terketmekten aciz olduğunu zanneder, işte bu sebepten ötürü, burada af, katiyyet ifade eden kelimelerle değil, (umulur ki) kelimesi ile anlatılmıştır.
Kâne Fiilinin Manası
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah çok affedici ve çok bağışlayıcıdır" buyurmuştur. Zeccâc, (idi, oldu) fiili ile ilgili şu üç manayı vermiştir:
1) Cenâb-ı Allah, mahlûkatı yaratmazdan önce de, bu sıfatlarla mevsuf idi.
2) Allah, bütün insanlarda bu sıfatın bulunmasının yanında, kendisinin de böyle olduğunu beyan etmektedir. Bu tabirden maksad, bunun, Cenâb-ı Hakk'ın bütün mahlûkat hakkında icra ettiği bir âdetutlahı olduğunu beyan etmektir.
3) Şayet Allahü teâlâ, "O, çok affedicice çok yargılayıcıdır" demiş olsaydı, bu sadece, kendisinin böyle olduğunu haber verme olurdu. Ama, âyetteki gibi söyleyince, bu ifade, bu sıfatların, haber verdiği şekilde gerçekleşeceğini haber verme olur. Binâenaleyh bu ifade, Allah'ın doğru olduğuna, sözünün hak olduğuna ve yalandan uzak olduğuna daha fazla delalet etmiş olur, Alimlerimiz bu âyeti, Cenâb-ı Allah'ın, günahları, tevbe edilmese de bağlayabileceğine delil getirerek şöyle demişlerdir: "Şayet burada bir günah söz konusu olmasaydı, o zaman bu konuda af ve mağfiretin bulunması imkânsız olurdu. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, affedip bağışlayacağını haber verdiğine göre bu, ortada bir günahın olduğunu gösterir. Sonra Allahü teâlâ, affedeceğine dair va'adini mutlak (şartsız) olarak zikredip, kişinin tevbe etmesi şartına bağlamamıştır. Binâenaleyh bu ifade, O'nun, günahları bazan tevbe edilmese de affedeceğine delalet eder.
Allah Yolunda Hicret Eden, Bolluk Bulur
100. Âyetin Tefsiri
"Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak birçok yerler ve genişlik bulur. Kim evinden, Allah'a ve O'nun peygamberine muhacir olarak çıkar da, sonta kendisine ölüm yetişirse, muhakkak ki ona mükâfaatmı vermek Allah üzerine düşmüştür. Allah gafur ve rahimdir".
Bil ki hicretin bu engeli iki türlüdür:
a) İnsanın kendi vatanında, bir çeşit rahat ve refahının bulunması... Bundan dolayı hicret edecek kimse, "Eğer vatanımı terkedersem sıkıntıya, güçlüğe ve geçim darlığına düşerim" der. İşte Cenâb-ı Hak, böyle düşünen kimseye "Kim Allah yolunda Meret ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak birçok yerler ve genişlik bulur" demiştir. İnsana, hoşuna gitmeyen bir şeyi yaptığı zaman, dersin. Bu fiilden olan "murağam" kelimesi, "toprak" manasına olan, (......) kelimesinden iştikak etmiştir. Zira Araplar, (Burnu sürtüldü) diyorlar ve bununla, hoşuna gitmeyen bir şeyin, kişinin başına geldiğini kastediyorlar. Zira burun, son derece kibri gösteren bir uzuvdur. Toprak ise, son derece zelil oluşu ifade eden bir şeydir. Binâenaleyh Araplar bu tabiri zelil olmaktan kinaye kılmışlardır.
Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Meşhur olan âyetteki "murağam"ın, onların vatanlarından ayrılıp, yurtlarından çıkmaları sebebi ile meydana gelmiş olmasıdır.
Bana göre bu hususta diğer bir izah şekli de şöyledir: Kim Allah yolunda, Allah rızası için bir başka beldeye hicret ederse, o beldede, vatanında kendileriyle birlikte yaşadığı düşmanlarının burnunun sürtünmesine sebep olacak hayır ve nimetler bulur. Çünkü vatanından ayrılıp, yabancı bir memlekete giden ve orada işleri yolunda olan bir kimsenin, bu durumu asıl vatanındaki insanlara ulaştığı zaman, onlar, ona karşı kötü davranmış olmalarından dolayı pişman olur ve binâenaleyh burunları sürtülmüş olur. "Murağam" kelimesini bu manaya hamletmek, yukarıda söylenen manaya hamletmekten doğruya daha yakındır. Allah en iyi bilendir.
Netice olarak sanki şöyle denilmektedir: "Ey insan, sen, "Hicret edersem sıkıntıya ve meşakkete düşerim" korkusu ile vatanından ayrılmaktan hiç hoşlanmıyordun. Korkma, çünkü bu hicretinde, düşmanlarının burunlarının sürtülmesine ve bol geçinmene sebep olacak yüce nimetleri ve büyük makamları Cenâb-ı Hak sana verecektir." Cenâb-ı Allah âyette, düşmanların burunlarının sürtüleceğim gösteren ifadeyi, güzel ve geniş geçimden önce zikretmiştir. Çünkü kendi kendine aşırı zulmetmiş olmaları sebebi ile, ailesini ve yurdunu bırakıp kaçan kimsenin düşmanlarının burunlarının sürtülmesine sebep olması bakımından (kaçtığı yerdeki elde ettiği) malı mülkü ile sevinmesi, bu mülkün daha iyi geçimine sebep olmasından ötürü duyacağı sevinçten daha şiddetlidir.
b) İnsanın hicret etmesine mani olan ikinci sebep, şöyle demesidir: "Eğer ben, şu maksadı elde etmek için yurdumdan çıkarsam, onu ya elde edebilirim, ya da edemem. Binâenaleyh evlâ olan, elde edip etmeyeceğim şüpheli olan bir şey yüzünden, şu mevcut refahımı zayi etmememdir." İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu endişeye de, "Kim evinden, Allah'a ve O nun peygamberine muhacir olarak çıkar da, sonra kendisine ölüm yetişirse, muhakkak ki ona mükâfaatını vermek Allah'a aittir" diye cevap vermiştir ki bunun manası açıktır. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bazı alimler şöyle demişlerdir; Bundan maksad şudur: "Kim, Allah'a itaata niyetlenir, ama sonra onu tamamlayamazsa, Allah, o taatin tamamının mükâfaatını takdir edip ona yazar. Bu tıpkı, sıhhatli iken yaptığı taati yapamayan, böylece de kendisi için o amelin tamamının mükâfaatı takdir edilip yazılan hastanın durumuna benzer. Resûlullah'dan işte bu şekilde rivayet edilmiştir.
Diğer bazı alimler ise şöyle demişlerdir; O kimse için, hem niyyetinin mükâfaatı, hem de o amelden yapabildiği kadarının mükâfaatı verilir... Ama amelin tamamının mükafaatının verilmesi hususuna gelince, bu imkânsızdır.
Bil ki, birinci görüş daha evladır. Zira Cenâb-ı Hak bu âyeti burada, cihada teşvik etme sadedinde zikretmiştir. Bu böyledir, zira hicret arzusuyla sefere çıkan kimse, hicretinin mükâfaatım mutlaka elde eder. Teşvikin de, ancak böylesi bir manayla yapılacağı herkesin malumudur. Ama, âyetin manasının "O kimseye, yaptığı amelin miktarı kadar mükâfaat verilir..." şeklinde olduğunu söylemeye gelince, bu mana teşvike uygun bir mana değildir. Çünkü o kişi "herhangi bir iş yapan herkesin, yapmış olduğu o miktar amele terettüp eden mükâfaatı elde edeceğini" bilir. Bunun böyle olduğuna, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Herkese, ancak niyet ettiği vardır " Buharinin ilk Hadisinden hadisi de delalet etmektedir. Yine Cündeb İbn Damre, onunla ilgili hâdisede de rivayet edildiğine göre, ölümünün yaklaştığını hissettiğinde sağ elini sol eline vurmaya başlayarak, "Allah'ım, bu senin için; bu. Resulün için... sana Resûlü'nün biat ettiği her hususta ben de biat ediyorum" dediği ve daha sonra öldüğü rivayet edilmiştir. Cündeb'in bu haberi ashaba ulaşınca, onlar "Medine'de ölseydi, daha hayırlı olurdu" dediler. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
Amel İle Cennete Girmek Konusunda Mu'tezile İddası
Mutezile şöyle der: "Bu âyeı, ibadetin, Allah'ın mükâfaat vermesini gerektirdiğine delalet eder. Çünkü Allahü teâlâ, "Muhakkak ki ona mükâfaatım vermek Allah üzerine düşmüştür" buyurmuştur. Bu tabir, üç bakımdan bizim görüşümüze delalet eder;
1) Allah âyette, "düştü" kelimesini kullanmıştır. "Vücub"un hakiki manası da, düşmek ve sakıt olmaktır. Nitekim Allahü teâlâ, "(O kurbanlar) yanlan üstü düşüp öldükleri vakit..." (Hacc, 36) buyurmuştur.
2) Allah burada "ecr" (ücret) kelimesini kullanmıştır. "Ecr" ise, hak edilmiş olan bir menfaatten ibarettir. Müstahak olunmadan alınan şey için "ücret" denilemez, aksine "hibe" denilir.
3) Âyetteki "Allah'ın üzerine" tabiri vacib oluşu gösterir. Nitekim Hak teâlâ, "Beytuliah'a haccetmeleri Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır" buyurmuştur."
Mezkur İddianın Reddi
Mutezileye şöyle cevap verilir: Biz, bunun Allah'a gerekli (vacib) olduğu hususunda ihtilâf etmiyoruz. Fakat bu vacib oluşun, Allah'ın va'adi, ilmi, fazlı ve ikramı olması sebebi ile olup, ama bunu yapmaması halinde mâbudiyetten çıkacağı bir haketme sebebi ile olmadığını söylüyoruz. Biz bunun delillerini daha önce zikretmiştik.
Üçüncü Mesele
Bir grup alim bu âyete dayanarak, savaşa giderken ölen gazinin, cihad mükâfaatı vacib olduğu gibi, ganimetten hissesinin de (ehline) verilmesi gerektiğini söylemişlerdir ki bu görüş zayıftır. Çünkü âyetin lafzı, "ücret" ile ilgilidir. Bir de ganimetten paya düşeni almak, ancak ganimeti elde etmekle mümkün olur. Çünkü bir şey, ancak elde edildikten sonra ganimet olur. Nitekim Allahü teâlâ, "Bilin ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz şeylerin beşte biri Allah'a ve Resulüne, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir" (Enfal, 41) buyurmuştur. Allah en iyi bilendir.
Sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Bu, "Allah, savaşa çıkmayıp oturup kalanların günahını bağışlar ve cihadın ücretini tam olarak vererek mücahidlere rahmet eder" demektir.
Seferde Namazı Kısaltma Ruhsatı
101. Âyetin Tefsiri
"Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, eğer kâfirlerin size fenalık yapmasındanendişe ederseniz, namazları kısaltmanızda size bir vebal yoktur. Şüphesiz ki kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır" Nisa, 101)
Bil ki mücahidin muhtaç olduğu şeylerden birisi de, korku esnasında ve düşmanla savaşırken namazını nasıl eda edeceğini bilmesidir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu âyette bu hususu zikretmiştir. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Vahidî, bu kelimenin (......) ve (......) ve (Falanca namazını kısalttı) şeklinde kullanıldığını, hepsinin geçerli olduğunu, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın bu kelimeyi if'âl babından (......); Zühri'nin ise, tef'il babından (......) şeklinde okuduğunu ve bu kıraatlerin, kelimenin her üç şekilde de kullanılabileceğine delil olduğunu söylemiştir.
Namaz Kasr Etmenin (Kısaltmanın) Keyfiyeti
Bilki ayette geçen “kısalmamızda” tabiri bir hafifletmenin olduğunu ihsas ettirmektedir. Çünkü bu, kısaltmanın rekatın sayılarında ve adedinde mi, yoksa eda edilmesi keyfiyetinde mi olduğu hususunda sarih bir ifade değildir. Bu sebeple, âyet hakkında şu iki görüş ileri sürülmüştür:
Rekat Sayısı Bakımından Kısaltma Olması
Birinci görüş: Bu, cumhurun görüşü olup, bundan maksat, '"Namazın rekatlarının adetleri hususunda bir kısaltmadır" şeklindedir. Sonra bu görüşü benimseyenler de aralarında ihtilaf ederek şu iki görüşü öne sürmüşlerdir:
a) Bundan murad, müsafirin namazıdır. Zira, mukim iken dört rekat olarak kılınan her namaz, seferde iki rekat olarak kılınır. Buna göre bu kısaltma, öğle, ikindi ve yatsı namazları hakkında söz konusudur; ama, akşam ve sabah namazları kısaltılamazlar.
b) Bu âyetle, müsafirin namazı değil, korku namazı kastedilmiştir. Bu, İbn Abbas, Ca'bir İbn Abdillah ve bir kısım (sahabenin) görüşüdür. İbn Abbas şöyle demektedir: "Allah, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in lisanı üzre mukimin namazını dört, müsafirin (yolcunun) namazını iki, korku namazını da bir rekat olarak farz kıldı." Bu iki görüş de bizim dediğimiz gibi, âyette bahsedilen kısaltmadan maksadın, rekat sayılarını azaltma olduğu görüşüne dayanmaktadır.
Rek'atların Eda Keyfiyetinde Kısaltma
İkinci görüş: Bu, kısaltmanın rekatların eda edilmesi hususunda olduğudur. Buna göre namazda, rüku ve sücud yerine ima ve işaretle yetinilir; namazda yürümek ve elbiseler kana bulaşmış olduğu zaman da namaz kılmak caiz olur. Bu, savaşın şiddetlendiği vakit kılınan namazdır. Bu görüş, İbn Abbas ve Tavûs'tan rivayet edilmiştir. Bunlar kendi görüşlerinin doğruluğuna şu şekilde istidlal etmişlerdir: Düşmanın fitnesinden korkmak, iki rekatın bütün vasıfları tamamlanarak kılındığı zaman da devam eder. Bu ancak, harb iyice şiddetlendiği zaman, korku da iyice arttığında olabilir... Bu görüş zayıftır, çünkü şöyle de denilebilir: Müsafirin namazının rekatları az olduğu zaman, o yolcu, düşmanının onun namaz kıldığını anlayamayacağı bir tarzda eda etmesi de mümkün olur. Ama, rekat sayıları çoğalıp süre uzayınca, o kimsenin bu namazını, düşmandan habersiz olarak kılması mümkün olmaz.
Bil ki, bu tabirin muhtemel olduğu manayı izah tarzı, bizim söylediğimiz gibi olup şöyledir: Âyette bahsedilen kasr (kısaltma), bir hafifletmeyi ihsas ettirmektedir.Hafifletme, rekatların bir kısmını kaldırmak suretiyle olabileceği gibi, ima ve işaretin, rüku ve sücud yerine geçmesiyle de mümkün olur.
Bil ki "kısaltmak" lafzını, rekatların bir kısmını eda etmemek manasına almak daha uygundur. Bunun delilleri ise şunlardır:
a) Ya'la İbn Ümeyye'den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: Ömer İbnu'l-Hattab'a, "Biz kendimizi emniyette hissettiğimiz halde namazda nasıl kısaltma yaparız? Oysa ki Cenâb-ı Hak, endişe ederseniz, namazları kısaltmanızda size bir vebal yoktur" buyurmuştur!" dedim de, o "Senin şaşırdığın şeye ben de şaştım. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber'e sordum da O, "Bu, Allah'ın size bağışladığı bir sadakadır. Binâenaleyh, O'nun bağışını kabul ediniz" Müslüm, Müüsafirin, 4 (1/478);Ebu Davud, Sefer, 1 (2/3). buyurdu" dedi. İşte bu, âyette bahsedilen kısaltmanın rekat sayıları hakkında bir kısaltma olduğuna ve âyetin onlar tarafından da böyle anlaşıldığına delalet eder.
b) Kısaltma, bir şeyin bir kısmını yapıp, onunla yetinmekten ibarettir. Ama başka bir şeyi yapmak, "kasr" (kısaltma) ve iktisar etme diye adlandırılamaz. Halbuki, imayı rüku ve sücud yerine ikame etmek; namazda yürümeyi ve kanlara boyanmış olduğu halde kanlı elbiselerle namaz kılmayı tecviz etmenin hiç biri, bir kısaltma olmayıp, aksine bunların hepsi yeni bazı hükümleri isbat etmek ve bir şeyi başka bir şeyin yerine geçirmek, ikame etmektir. Binâenaleyh, âyette bahsedilen kısaltmayı, bizim tefsir ettiğimiz şekilde anlamak daha uygun ve evla olur.
c) Hak teâlâ'nın, "namazları.." tabirindeki harf-i cerri ba'zıyyet ifade eder. Bu ise, namazın bir kısmıyla yetinmenin caiz olmasını gerektirir. Binâenaleyh, bu izahlarla âyette bahsedilen "kısaltma" işini, "rekatların bir kısmını kılmama" anlamına tefsir etmenin, onların zikretmiş olduğu "ima ve işaret" manasına hamletmekten daha evlâ olduğu sabit olmuş olur.
d) "Kısaltma" onların örfüne göre, rekatların sayılarını noksanlaştırma anlamına tahsis edilmiştir. İşte bu sebeple, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) öğle namazını iki rekat olarak kıldırınca, Zülyedeyn, "Namaz mı kısaltıldı, yoksa sen mi unuttun?" demişti.
e) "Namazı değiştirme" manasındaki kısaltma, bu âyetten sonra zikredilen âyette geçmektedir. Binâenaleyh, bu âyetten maksadın, bir tekrar olmaması için namazın rekatlarını eksiltme anlamında bir kısaltma olması gerekir. Allah en iyi bilendir.
Namazı Kısaltma Şafii'ye Göre Ruhsat, Hanefi'ye Göre Azimettir
Şafiî (r.h), "kısaltma bir ruhsattır. Binâenaleyh, mükellef isterse namazı tam kılar, isterse kısaltır" derken, Ebu, "Kısaltma farzdır. Binâenaleyh, yolcu olan bir kimse, namazını dört rekat olarak kılar, ikinci rekatın başında tahiyyata oturmazsa, namazı fasid olur. Eğer ikisi arasında teşehhüd miktarı oturursa namazı tam olur. demiştir. Şafiî (r.h) görüşüne delil olarak şunları zikretmiştir:
Şafiî'nin Delilleri
Birinci delil: Hak teâlâ'nın, "namazları kısaltmanızda size bir vebal yoktur" buyruğunun zahiri, farz olmamayı ihsas ettirmektedir. Zira, farz olan namazları edada "size bir vebal yoktur..." denilemez. Aksine bu lafız ancak, o şeyle mükellef olmayı kaldırmak için kullanılır. Ama o şeyi, alettayin farz kılmak durumuna gelince, o vakit bu lafız bu hususta kullanılmaz. Ebu Bekr er-Razî el-Cessas, Şafiî'nin bu görüşüne, "Bu âyette bahsedilen kısaltmadan maksat, "Rekatları azaltmak değil, aksine yapılması gereken şeyleri hafifletmektir" diyerek cevap vermiştir. Bil ki biz, delile dayanarak, âyeti el-Cessas'ın zikrettiği şeye hamletmenin caiz olmadığını beyan etmiştik. Böylece Ebu Bekr er-Razî'nin bu şekildeki cevabı sakıt olur.
Keşşaf sahibi, bu hususta bir başka cevap olarak da şunu zikreder: "İnsanlar namazlarını tam olarak kılmaya alışınca, çoğu kez onların gönüllerine, kısaltmada sanki bir noksanlığın bulunacağı düşüncesi gelir., . İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onların gönüllerini ferahlatmak için, kısaltmada bir günah bulunmadığını beyan etmiştir..." Keşşafa şöyle cevap verilebilir: "Böyle bir ihtimal onların gönüllerine ancak Şâri-ı Hakîm'in onlara, "Bu kısaltma konusunda size ruhsat verdim" demesi durumunda gelebilir. Ama o, "Bu kısaltmayı size farz kıldım. Onu tamamlamayı size haram kıldım... Ve bunu, namazınızı bozan bir şey kabul ettim..." dediğinde, aklı olan hiç kimsenin gönlüne bu ihtimal asla gelmez. Binâenaleyh, sizin söylediğiniz bu söz, buraya hiç uygun düşmez.
İkinci delil: Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha) şöyle demiştir: "Allah'ın Resûlüyle beraber Medine'den Mekke'ye yönelmiştim. Mekke'ye geldiğimde, "Ya Resûlullah babam annem sana kurban olsun! Sen kısalttın ben tamamladım; ben oruç tuttum, sen ise tutmadın..." dedim. Bunun üzerine Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem), "Güzel yaptın ey Aişe..." dedi ve beni kusurlu bulmadı." Hazret-i Osman (radıyallahü anh) da hem tam kılıyor, hem de kısaltıyordu; sahabeden hiç kimse de onun bu hareketini yadırgamamıştı.
Üçüncü delil: Seferdeki bütün ruhsatlar, kesin ve kati olmak üzere değil, "yapılabilirlik" anlamında meşru kılınmıştır. İşte burada da böyledir.
Hanefilerin Delilleri
Manefiler ise, birçok hadisle istidlal etmişlerdir. Bunlardan bir tanesi Hazret-i Ömer'in, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiş olmasıdır: "Bu, Allah'ın size bağışladığı bir sadakadır. Binâenaleyh, O'nun bağışını kabul ediniz..." Emrin zahiri, vücub ifade eder...
Yine İbn Abbas'tan, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sefere çıktığı zaman namazlarını iki rekat olarak kılardı..." dediği rivayet edilmiştir.
Hanefilerin bu görüşlerine de şu şekilde cevap verebiliriz: "Bu hadisler, namazları kısaltmanın meşru ve caiz olduğuna delalet eder. Ancak ne var ki söz, "Bundan başkası caiz olur mu?" konusundadır. Kur'an'ın lafzı, başkasının da caiz olacağına delâlet edince, buna hükmetmek daha evlâ olur. Allah en iyi bilendir."
Dördüncü Mesele
Bazıları, "Yolcunun namazı iki rekattır; bu tam bir namaz olup, kısaltma yapılmamıştır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)
Medine'ye geldiğinde sefer namazı iki rekat olarak öylece devam ettirildi, ikamet halindeki namaza ise ilave yapılıp (dört rekat kılındı)" demişlerdir.
Bil ki, âyetin lafzı bu görüşün yanlış olduğunu ortaya koymaktadır. Bu böyledir, çünkü âyette bahsedilen "kısaltma"dan maksad, rekatların sayısını hafifletmek, azaltmaktır. Eğer iş onların dediği gibi olsaydı, bu kısaltma, seferî namazda olmaz, aksine bu mukîmin namazına yapılmış bir ziyade olmuş olurdu.
Zehirlere Göre Seferde Mesafe Anlayışı
Davud ez-Zahirî ve Zahirîler seferin azının da çoğunun da, bu ruhsatın caiz olması hususunda aynı durumda olduğunu iddia etmişlerdir. Cumhur-u fukaha ise, seferin mesafesi belli bir mikdara ulaşmadıkça, onun hakkında bu ruhsatın hasıl olmayacağını söylemişlerdir. Zahiriler bu âyeti delil getirip ve şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, namazları kısaltmanızda size bir vebal yoktur" beyanı, şart ve cezadan mürekkep bir cümledir. Şart, yeryüzünde yürümek; şartın cevabı ve cezası da, namazın kısaltılmasının caiz olmasıdır. Şart bulununca, bu şart ister uzun bir sefere çıkmak, isterse kısa bir sefere çıkmak olsun, cezanın da buna terettüp etmesi gerekir."
Bu konuda söylenebilecek son söz şudur: Bu âyet, insan bir mahalleden bir mahalleye, bir evden bir eve geçtiği zaman, söz konusu ruhsatın bulunmasını gerektirir. Ancak biz buna şu iki şekilde cevap verilebileceğini söyleriz:
a) Bir mahalleden bir mahalleye geçmek hakkında eğer yeryüzünde sefer etmek tabiri kullanılmıyorsa, bu problem ortadan kalkar. Ama, böyle ifade ediliyorsa, bu durumda biz şöyle deriz: "Müslümanlar, bunun itibara alınmayacağı hususunda icma etmişlerdir. Binâenaleyh bu icmanın delaletiyle bu âyete gelmiş olan bir tahsistir. Umumi ifade, tahsis edildikten sonra da bir hüccettir. Binâenaleyh âyetin, ister uzun ister kısa olsun, sefer hususunda muteber ve geçerli olmaya devam etmesi gerekir.
b) Âyetteki, "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman..." tabiri, bu ruhsatın hasıl olması için Cenâb-ı Allah'ın yeryüzünde seferi şart kıldığına delalet eder. Eğer yeryüzünde yürümek, mutlak manada bir yerden bir yere geçmenin ismi olsaydı, bu intikal işi, daima mevcut olmuş olurdu. Çünkü insan, ömrü boyunca daima evden camiye, camiden çarşıya vb. intikal halindedir... Böyle bir şey daima bulunduğuna göre, bunun, o hükmün meydana gelebilmesi için bir şart kılınmış olması imkansız olurdu. Allahü teâlâ o hükmün bulunması için, yeryüzünde sefere çıkmayı şart kıldığına göre, anlıyoruz ki bu, mutlak manada bir yerden bir yere geçmekten farklı bir şey olup, "sefer", "yolculuk" diye isimlendirilen şeydir. Malumdur ki "yolculuk" yakın olan için de, uzak olan için de kullanılmaktadır. Binâenaleyh biz âyet-i kerime'nin, bu ruhsatın söz konusu olabilmesi için mutlak olarak sefere, yolculuğa delalet ettiğini anlıyoruz."
Cumhur-u Fukaha'ya Göre Seferde Asgari Mesafe
Fukahaya gelince onlar şöyle demiştir: Selef, seferin en azının muayyen bir mikdar olduğunda icma etmiştir. Bu meselede birçok rivayetin bulunması da buna delalet etmektedir:
1) Hazret-i Ömer'den rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: "Namaz, bir tam günlük yolculukta kısaltılır..." Zührî ve Evzâî de bu görüşü belirtmişlerdir.
2) İbn Abbas (radıyallahü anh), "Sefer, bir gün bir geceyi aşarsa, namaz kısaltılır" demiştir.
3) Enes İbn Malik, "Seferde mu'teber olan mesafe beş fersahtır" demiştir.
4) Hasan el-Basrî, bunun iki gecelik bir mesafe olduğunu söylemiştir.
5) Şa'bî, Nehâî ve Said İbn Cübeyr, bunun Kûfe'den Medain'e kadar olan mesafe olup bunun da üç günlük yol olduğunu söylemişlerdir. Bu, aynı zamanda, Ebu Hanife'nin de görüşüdür. Hasan İbn Ziyad, Ebu Hanife'nin, bir kimse iki tam gün ile, üçüncü günün ekserisini içine alan bir yere yolculuk yaparsa, onun namazı kısaltmasının caiz olduğunu söylediğini rivayet etmiştir. İbn Sumâ'a, Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed'den de aynı şeyi rivayet etmiştir.
6) İmam Malik ve İmam Şafiî, bunun her biri dört fersah olan dört "berid"lik mesafe olduğunu söylemiştir. Her fersah ise, Hazret-i Peygamber'in dedesi olan Haşim'in ölçü birimi olan mil ile, üç mildir. Bu mil de, onikibin ayaktan ibaret olan, Badiye milinin miktarı kadar olup, dörtbin adım eder. Çünkü üç ayak bir adım eder.
Fukaha şöyle demişlerdir: İnsanların, bu değişik görüşlerde ihtilâf etmeleri, bu hükmün mutlak manada sefere bağlı olmadığı hususunda bir icma'nın bulunmasına delâlet eder. Zahirîler ise, "Fukahanın, böyle değişik görüşler beyan ederek ihtilaf etmeleri, bu meselede, sefer müddetini belirlemek için kuvvetli bir delil bulamadıklarını gösterir. Çünkü, eğer bu meselede, delaleti açık olan bir delil bulunmuş olsaydı, bu ihtilaf meydana gelmezdi. Diğer sahabenin bu meselenin hükmü hususunda susmaları, belki de ancak onlar bu âyetin, hükmün, mutlak manada sefere bağlanmış olduğuna delalet ettiğine inanmış oldukları içindir. Binâenaleyh bu hüküm, mutlak sefer hakkında, bu âyetin hükmüyle sabit olmuş olur. Hüküm Kur'an'ın âyetinde zikredilince, onların bu hususta içtihad ve istinbatta bulunmaya ihtiyaçları kalmaz... İşte bundan dolayı, bu meşalede susmuşlardır.
Hanefi ve Şâfiîlere Göre Mesafe
Bil ki Ebu Hanife'nin taraftarları, sefer müddetini üç gün olarak belirleme hususunda, Hazret-i Peygamber'in "Müsafir (yolcu) üç gün mesh eder" İbn Mace, Taharet, 86 (1/183-184). hadisine dayanmışlardır. Bu ise, üç gün mesh bulunmadığı zaman, o kimsenin müsafir olmamasını gerektirir; müsafir olmayınca da, sefer hususunda meşru olan ruhsat bulunmaz.
İmam Şafiî'nin ashabı (radıyallahü anh) ise, Mücahid ve Atâ İbn Ebî Rabah'ın, İbn Abbas'tan rivayet ettikleri şu hadise dayanmışlardır: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ey Mekkeliler, dört "berid"lik mesafeden daha az, (mesela) Mekke den Astan 'a kadar olan mesafeden daha az olan bir yolculuk esnasında namazlarınızı kısaltmayınız" buyurmuştur.
Zahirilerin Cumhura Karşı Cevapları
Zahirîler ise şöyle demişlerdir: "Buna mukabil olarak söylenecek söz, birkaç yöndendir:
a) Bu, Kur'an'ın umumi ifadesini haber-i vahid ile tahsis etme durumuna göredir. Bizce bu, iki sebepten dolayı caiz değildir:
1) Kur'an ve haber-i vahid, her birinin lafzının hükme delalet etmesi bakımından müşterektirler. Kur'an'ın metni kesin ve katidir; haber-i vahidin metni ise, zannîdir. Binâenaleyh Kur'an'ın delaleti, haber-i vahidin delaletinden daha kuvvetlidir. Zayıf olan delili, kuvvetli olan delile tercih etmek ise caiz değildir.
2) Hadis-i şerifte rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Benden bir hadis rivayet edildiğinde, onu Yüce Allah'ın kitabına vurun. Eğer ona muvafakat ederse, onu kabul edin. Eğer ona muhalefet ederse, onu reddedin." Bu, Allah'ın kitabına muhalif olarak gelen her hadisin reddolunacağını gösterir. Binâenaleyh seferle ilgili olan hadis, Kur'an'ın umumi ifadesine muhalif olarak geldiğine göre, kabul edilmemesi gerekir.
b) Bu gibi haberler kabul edilmez, çünkü bunlar, herkesin hükmünü bilmeye muhtaç olduğu bir hâdise hakkında gelmiş olan haber-i vahidlerdir. Binâenaleyh, bunların kabul edilmemesi gerekir. Biz, bunların hükmünü herkesin bilmeye muhtaç olduğunu söyledik, çünkü sahabenin çoğu, çoğu zaman, yolculukta ya da savaşta idiler., seferde namazı kısaltma ruhsatı belli miktardaki bir yolculuğa mahsus olsaydı, ruhsat ifade eden bu sefer miktarını bilme hususundaki ihtiyaç, bütün mükelleflere şamil olan umumi bir ihtiyaç olurdu. Eğer durum böyle olsaydı, sahabe onu bilir, bilhassa Kur'an'ın zahirinin hilâfına olduğu vakit, onu mütevatir olarak naklederdi. Durum böyle olmadığına göre, anlıyoruz ki bu haberler zayıf ve merduddurlar. İş böyle olduğu zaman, bunlar sebebiyle Kur'an'ın zahirini terketmek nasıl caiz olabilir?
c) Şâfiîlerin ve Hanefilerin delilleri, birbirine karşı ve zıddırlar. Deliller taaruz ettiklerinde sakıt olurlar. Binâenaleyh, Kur'ân'ın zahirine rücu etmek gerekir. İşte bu konudaki sözün tamamı budur."
Bence, bu konuda söylenecek şey şudur: Öt ve edatları, sadece normal durumda, şartın peşinden ceza ve cevap geleceğine delâlet ederler. Ama, bu şartın peşinden, bütün vakitlerde ceza ve cevabın gelmesi gerekmez. Bunun delili şudur: Bir kimse hanımına "Eğer eve girersen, sen boşsun" veya "Eve girdiğinde, sen boşsun" derse ve, kadın da bir kez eve girerse, talâk vâki olur. Fakat ikinci kez girdiğinde talâk vâki olmaz. Bu, kelimelerinin, kesinlikle umûm ifâde etmediklerini gösterir. Bu sabit olunca, Zahirilerin bu âyetle istidlal etmeleri de düşer... Çünkü âyet, yeryüzünde yolculuk etmenin peşinden sadece bir kere bu ruhsatın bulunacağını ifade eder. Bizce, sefer uzun olduğu zaman durum böyledir. Ama sefer ktsa olduğu zaman, (......) kelimesinin ancak umum ifade ettiğini söylememiz halinde bu kısa olan sefer de âyetin hükmüne dahil olur. Durumun böyle olmadığı sabit olduğuna göre bu istidlal düşer. Bu sabit olunca da, müçtehidlerin, sefer hususunda muayyen bir miktarın bulunması gerektiğine dair söyledikleri delillerin, Kur'an'ın zahirine aykırı olmadığı ortaya çıkar; binâenaleyh bu deliller makbul ve sahihtirler. Allah en iyisini bilendir.
Edatının Müsbet Ve Menfi Cümlelerde Farklı Manaya Gelmesi
Davud ez-Zahirî ve Zahirîler, namazın kısaltılmasının caiz oluşunun, korku haline has olduğunu iddia edip, şu şekilde istidlal etmişlerdir: Allahü teâlâ, bu hükmün, korkunun bulunması şartına bağlamış ve "Eğer kâfirlerin size fenalık yapmasından endişe ederseniz, namazları kısaltmanızda size bir vebal yoktur" buyurmuştur. Bir şarta bağlanan şey, o şart bulunmadığı zaman bulunmaz. Binâenaleyh emniyet hali bulunduğunda, namazı kısaltmanın caiz olmaması gerekir. Zahiriler daha sonra şöyle demişlerdir: "Bir haber-i vahidle bu şartı gözardı etmek caiz değildir. Çünkü bu, Kur'an'ın haber-i vahid ile neshedilmesi demektir ki bu caiz değildir." Bu itiraz, bir ktsım kimselere kuvvetli görünmüş, âyet hakkında zorlamalı ifadeler kullanmak suretiyle, bu tenkidden kurtulmaya çalışmışlardır. Bence bunda bir kapalılık yoktur. Çünkü biz, Hak teâlâ'nın, "Eğer yasak edildiğiniz büyük (günah)lardan kaçınırsanız..." (Nisâ, 31) âyetini tefsir ederken, (Eğer) ve (olduğu zaman) kelimelerinin, şart bulunduğu zaman, meşrutun (şart koşulan şeyin) da bulunacağını gösterdiklerini, fakat şart olmadığı zaman, meşrutun olmayacağına delalet etmediklerini anlatmış ve bunun doğruluğuna pek çok âyet ile istidlal etmiştik.
Bu sabit olunca biz deriz ki: Âyette ki, "endişe ederseniz... "ifadesi, endişe ve korku bulunduğu zaman namazı kısaltma ruhsatının da bulunacağını gerektirir, ama korku bulunmadığı zaman bu ruhsatın bulunmayacağını göstermez. Durum böyle olunca âyet, emniyet halinin bulunması hususunda menfi veya müsbet bir hüküm oelirtmemektedir. Binâenaleyh emniyet halinde bu ruhsatın bulunduğunu söylemek, Kur'an'ın bahsetmediği bir hükmü, haber-i vahid ile ortaya koymak olur ki bu imkânsız değildir. İmkânsız olan, ancak Kur'an'ın delalet ettiği şeyin aksine bir hükmü, haber-i vahide dayanarak söylemektir ki biz bunu söylemiyoruz.
Yolculukta Korku Olmasa Da Namaz Kısaltıldığına Göre (......) Kaydının Manası
Buna göre şayet, "Hem emniyet hali, hem de korku halinde söz konusu olduğuna göre, bu hükmü korku ve endişe hali ile kayıtlamanın faydası nedir? " denilir ise, biz deriz ki: "Âyet, genel olarak Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in seferleri (yolculukları) hakkında nazil olmuştur. Bu seferlerin çoğu .düşman korkusundan uzak ve halî değildir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, genel bir durum olması hasebi ile bu şartı zikretmiştir."
Namazı Kasretmeden Maksadın îmâ İle Kılma Olduğunu Söyleyenler
Alimlerden bazıları buna şu şekilde cevap vermişlerdir: "Âyette bahsedilen "kısaltmadan" maksad, namazda rüku ve secde yerine, îmâ ve işaret ile yetinmektir ki bu, korku çok şiddetli olduğu zaman kılınan namaz (salat-ı havf)dır. Bu namazın, korku zamanına has olduğunda bir şüphe yoktur. Çünkü emniyet zamanında bu şekilde namaz kılınamaz. Ama kılınması halinde haram da değildir, sahih de değildir." Allah en iyi bilendir.
Sonra Zahirilere şu da söylenebilir: Âyetin zahirî, namazı kısaltmanın ancak kâfirlerin fenalık yapmasından korkulduğu zaman caiz olmasını gerektirir. Fakat başka bir sebepten dolayı bir korku bulunduğunda, namazı kısaltmanın caiz olmaması gerekir. Eğer Zahiriler bunu kabul ederlerse, tenkidden kurtulurlar. Ama bunu kabul etmeleri uzak bir ihtimaldir. Eğer kabul etmezler ise, görüşlerinde bir çelişkiye düşmüş olurlar. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Eğer kâfirlerin size fenalık yapmasından endişe ederseniz..." buyurmuştur. Bu ifade, hükmün şartının, bu belli korku olmasını gerektirir.
Onlar şöyle diyebilirler: "Mutlak korkunun bu hüküm için yeterli olduğuna sahabe ve ümmetin, ya icmâı vardır, ya da yoktur." Eğer böyle bir icma varsa, o zaman biz deriz ki: İcmaın delaleti ile Kur'an'ın zahiri manasına muhalefet ettik. Bu icma da, kat'î bir delil olup, zannî bir delil ile, ona muhalefet etmek caiz değildir. Eğer bu hususta bir icma hasıl olmamış ise, bu soru düşer. Çünkü biz, namazın ancak, bu belli korku esnasında kısaltılabileceğini kabul ediyoruz. Allah en iyi bilendir.
Kâfirlerin Fitnesinin Manası
Cenâb-ı Hak, "Eğer kâfirlerin size fenalık yapmasından endişe ederseniz..." buyurmuştur. Buradaki "fitne" (fenalık) hususunda iki görüş vardır:
1) Siz, kâfirlerin, bütün namazda rükû ve secdelerinizi tamamlamanız hususunda size fırsat vermeyeceklerinden korkarsanız...
2) Eğer siz, kâfirlerin size düşmanlıkları sebebi ile, fenalık yapmasından korkarsanız... Netice olarak her türlü belâ, sıkıntı ve meşakkat bir fitnedir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki kafirler, sizin apaçık düşmanınızdır" buyurmuştur. Bu, "kâfirler ile sizin arasında meydana gelen bu düşmanlık, eskiden beri bulunan bir düşmanlıktır. Şu anda sizler, din hususunda onlara muhalif olduğunuzu ortaya koyduğunuz için, onların düşmanlığı arttı. Düşmanlıkları arttığı için de, sizinle savaşmaya, hatta güçleri yeterse sizi yok etmeye niyetlenmiş ve yönelmişlerdir. Binâenaleyh eğer namazlarınız uzarsa, çoğu kez onlar sizi öldürmeye fırsat bulmuş olurlar. İşte bundan dolayı, namazlarınızı kısaltmanıza ruhsat verdim" demektir. Allahü teâlâ, demeyip buyurdu. Çünkü "adüvv" kelimesinin müfredi de, cem'i de birdir. Nitekim Allahü teâlâ, "İşte onlar benim muhakkak adüvvümdür. Fakat alemlerin Rabbi böyle değil" (Şuara. 77) buyurmuştur.
Korku Halinde Namaz (Salat-i Havf)
102. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:103
103. Âyetin Tefsiri
"Sen de içlerinde bulunup da kendilerine namaz kıldırdığın vakit, onlardan bir kısmı seninle birlikte (namaza) dursun ve silahlarını (yanlarına) alsınlar. Bu suretle secde ettikleri zaman da arka tarafınızda bulunup (düşmana karşı dursunlar). (Bundan sonra) henüz namazını kılmamış olan diğer kısmı gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar, onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gâül olsanız da üzerinize ani bir baskın yapsalar. Eğer size yağmurdan dolayı bir eziyet (zorluk) olursa veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda, size bir vebal yoktur. (Fakat) bütün ihtiyat tedbirlerini alın. Şüphe yok ki Allah, kâfirlere hor ve hakir edici bir azab hazırlamıştır. Artık namazı bitirdiğiniz vakit, ayakta, otururken veya yanlarınız üzerinde iken Allah'ı anın. Sükun ve emniyet haline geldiğiniz vakit ise, namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz mü'minler üzerine, vakitleri belli bir farz olmuştur".
Bil ki Cenâb-ı Hak, önceki âyette namazın adet ve kemmiyet bakımından kısaltılması durumunu beyan edince, bu âyette de bu namazın keyfiyyet bakımından durumunu beyan buyurmuştur. Burada birkaç mesele vardır:
Bu Namazın Mansuh Veya Peygamberimize Mahsus Olduğu Görüşü
Ebu Yusuf ile Hasan İbn Ziyad, korku namazının Hazret-i Peygamber'e has bir fiil olduğunu, başkası için caiz olma- yacağını söylerken; Müzenî bunun, daha evvel bir hüküm olarak sabit olduğunu, sonradan neshedildiğini söylemiştir.
Ebu Yusuf, görüşüne delil olarak şu iki hususu ileri sürmüştür;
a) Hak teâlâ'nın, "Sen de içlerinde bulunup da kendilerine namaz kıldırdığın vakit..." buyruğunun zahiri, bu namazı kılmanın, içlerinde Hazret-i Peygamber'in bulunması şartına bağlanmış olmasını gerektirir. Çünkü (......) kelimesi şart manasını ifâde eder.
b) Namazın şeklini değiştirmek, delilin hilâfına bir hareket tarzıdır. Ancak ne var ki biz bunu, insanların Hazret-i Peygamber'in arkasında kılınan namazın faziletini elde etmeleri için Hazret-i Peygamber hakkında caiz gördük. Ama Hazret-i Peygamber'in dışında kalanlar hakkında ise böyle bir mana söz konusu değildir. Çünkü, ikincisinin peşinde kılınan namazın fazileti, tıpkı birincisinin peşinde kılınan namazın fazileti gibidir. Binâenaleyh, böyle bir durumda namazın şeklini değiştirmeye gerek kalmaz.
Ama, diğer fakihler ise şöyle demişlerdir: Bu hüküm, bu âyetin hükmüne göre Hazret-i Peygamber hakkında sabit olunca, Cenâb-ı Hakk'ın "O halde ona uyun..." (En'am, 153) emrinden dolayı onun Peygamberin dışında kalanlar hakkında da sabit olması gerekir. Baksana, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onların mallarından sadaka al ki, bununla kendilerini temizlemiş olasın..." (Tevbe. 103) buyruğu, ifade ettiği hükmün, kendisinden sonra ümmetinden hiç kimseye değil de, sadece Peygambere tahsis edilmiş olmasını gerektirmez.
Ebu Yusuf'un (......) lafzına tutunmasına da şu şekilde cevap verebiliriz: Bu (......) ifade ettiği mana, şart bulunduğu zaman, meşrutun da bulunmasıdır. Ama şart bulunmadığı zaman, meşrutun bulunmayacağı hususu kabul edilemez. .
Ebu Yusuf'un, Peygamberin arkasında kılınan namazın faziletini elde etme gerekçesine tutunmasına gelince, bunun, namazın değiştirilmesinin mubah olması için bir illet olması caiz değildir. Çünkü fazileti talep etmenin, farzın terkini gerektirmesi caiz değildir. Böylece Ebu Yusuf'un bu sözü de cevaplandırılmış olur. Allah en iyi bilendir.
Korku Halinde Namazın Eda Edilişi Şekli
Korku namazın kılınış şekilleri şöylece izah edilmiştir. İmam, cemaat ikiye ayırır ikiye ayırmış olduğu bu kısımlardan birisinebir rekat namaz kıldırır. Sonra bir rekat namaz kılan kimselerin ne yapacakları hususunda şu görüşler bulunmaktadır:
a) bu kısım, bir rekatın sonunda selam verir ve düşmanın karşısına geçerler. Diğer kısım gelir, imam onlara ikinci rekat kıldırır ve selam verir. Bu, korku namazın imam için iki rekat, cemaat için ise bir rekat olduğunu ileri sürenler göredir. Bu görüş İbn Abbas, Cabir İbn Abdullah ve Mücahid'den rivayet edilmiştir.
b)imam, o kısma iki rekat namaz kıldırır ve selam verir. Daha sonra, bu kısım düşmanın karşısına geçen; diğer gurup gelir, imam onlara da son iki rekatı kıldırır... bu da Hasan el-Basri nin görüşüdür.
c) imam, ilk kısımla birlikte bir rekat namaz kılar; sonra imam bu kısım diğer rekatı kılarak teşehhüde oturup selam verinceye kadar ikinci rekata ayakta bekler. Sonra selam veren bu kısım düşmanın karşısına geçer. Daha sonra ikinci kısım gelir, ikinci rekatta ayakta bekleyen imamla beraber, bir rekat namaz kılar. Sonra imam ikinci kısım ikinci rekatı kılıncaya kadar teşehhüde bekler. Daha sonraysa imam onlara selam verdirir. Bu, Sehi İbn Ebi Husme'nin görüşü olur İmam Şafii'nin de mezhebidir.
d) imam, birinci kısma bir rekat namaz kıldırır böylece bu kısımdaki düşmanın karşısına geçerler ikinci kısım gelir, imam onlara geriye kalan namazı kıldırır, böylece bunlarda düşmanların karşısına geçip giderler. Daha sonra ilk kısım geri gelerek, namazlarından geriye kalanı kıraat ile ifa ederek, düşmanın karşısına geçerler. Sonra da ikinci kısım geri gelerek geriye kalan namazların kıraatle ifa ederek aradaki fark şudur: ilk kısım namazın başına yetişmiştir dolayısıyla bunlar imamın arkasında namaz kılanlar hükmündedir. İkinci kısım ise namazın başına yetişmemiştir. Mesbuk kaza etti rekatlar hususunda yalnız başına namaz kılan gibidir. Bu Abdullah İbn Mesud'un görüşü olur, Ebu Hanife nin de mezhebidir.
Bil ki, korku namazıyla ilgili pek çokrivayet bulunmaktadır. Bekli de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu namazı maslahata göre farklı zamanlarda onlara bu şekilde kıldırmıştır. Fukaha arasındaki ihtilaf ise, bu namaz şekillerinde hangisinin daha eftal ve ayetin zehirine daha fazla muafık olduğu hususundadır.
Bu konuda Vahidi'nin Hanefilerle Münakaşası
Vahidî (r.h), "Âyet, Ebu Hanife'nin aldığı rivayetlere aykırıdır" demiş ve bu hususu şu iki yönden izah etmiştir:
1) Allahü teâlâ, ' (Bundan sonra) henüz namazım kılmamış olan diğer kısmı gelip, seninle beraber namazlarını kılsınlar..." buyurmuştur. Bu ifade, ilk kısmın, ikincisi geldiği zaman, namazını kılmış olduğuna delalet eder. Halbuki, Ebu Hanife'ye göre durum böyle değildir. O'na göre ikinci kısım, birinci kısım henüz namazda ve namazlarını bitirmemiş iken geliyor...
2) Hak teâlâ'nın, "seninle beraber namazlarını kılsınlar" buyruğunun zahiri, ikinci kısmın namazının tamamının, imam ile beraber kılındığına delalet etmektedir. Çünkü senin mutlak olarak, "imamla birlikte namaz kıldım" şeklindeki sözün, senin imama, namazın tamamında yetişip, namazı onunla kıldığına delalet eder. Halbuki, Ebu Hanife'nin görüşüne göre durum böyle değildir.
Ebu Hanife'nin ashabı ise şöyle demişlerdir: "Çünkü Allahü teâlâ, "Bu suretle secde ettikleri zamanda arka tarafinızda bulunsunlar..." buyurmuştur. İşte bu ifade, ilk grubun namazı bitirmediklerine delalet etmektedir. Ne var ki onlar, bir rekat namaz kılıyor, sonra gözetlemede olanikinci grubun arkasına geçiyorlar..."
Vahidî buna şu şekilde cevap vermiştir: "Bu söz, biz hem "secde etme", hem de "arkalarınızda olma" ifadelerini aynı kısım için kabul ettiğimizde söz konusudur. Halbuki, durum böyle değildir. Âyetin ifade ettiği manalar, her iki kısım hakkındadır. Secde, birinci grup için; gözetlemeyi ifade eden, "arkalarında olma" ifadesi de ikinci kısma aittir."Allah en iyi bilendir.
Şimdi biz, âyetin tefsirine dönüyor ve şöyle diyoruz: Cenâb-ı Hak "Sen de içlerinde bulunup da, kendilerine namaz kıldırdığın vakit, onlardan bir kısmı seninle birlikte (namaza) dursun" buyurmuştur. Yani, "Ey Peygamber, hem savaşlarda hem de korktuklarında mü'minlerle beraber olur, onlara namaz da kıldınrsan onları iki kısma ayır. Onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da alsınlar... Böylece sen onlara namazlarını kıldır..." demektir. "alsınlar" ifadesindeki vav zamiri, ya namaz kılan, veyahut da bekleyen gruba racidir. Eğer bu zamirin, namaz kılanlara raci olduğu kabul edilirse, bu hususta ulemâ, "Onlar, kılıç ve hançer gibi, kendilerini namazdan alıkoymayacak silahlarını alırlar..." demiştir. Bu böyledir, zira böyle davranmak hem İhtiyatlı olmaya daha elverişli hem de düşmanın kendilerine saldırmasını daha fazla önleyici ve caydırıcıdır. Bu zamirin, namaz kılmayanlara raci olması halindeyse, söyleyecek herhangi bir şey yoktur. Bunun, her iki kısma verilen silah taşıma emri Ha mümkündür. Çünkü bu, ihtiyatlı olmayı daha çok sağlar.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bu suretle secde ettikleri zaman da, arka tarafınızda bulunsunlar..." buyurmuştur. Yani, "Namaz kılmayanlar, sizi gözetlemek için, arkanızda bulunsunlar" demektir. Biz, korku namazında imamla beraber kıtınan ilk rekatın emniyyet halinde kılınan namaz gibi olduğunu, farklılığın ise, sadece ikinci rekatta olabileceğini ve alimlerin bu husustaki görüş ve mezheplerini zikretmiştik.
Daha sonra Allahü teâlâ, "(Bundan sonra) henüz namazım kılmamış olan diğer kısım gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar..." buyurmuştur. Biz, bu âyetin de Şafiî'nin sözünün doğruluğuna delalet ettiğini beyan etmiştik.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onlar da İhtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar..." buyurmuştur. Allahü teâlâ uyanık olmayı, tedbirli olmayt savaşçının kullanabileceği bir alet gibi addetmiş, böylece de, o tedbir ile silahtarını, "almak" fiilinde birleştirmiş, böylece her ikisini de alınabilen bir şey kabul etmiştir. Vahidî (r.h), "Bu tabirde namaz kılarken korkan kimsenin, fikrinin bir kısmını, namazın dışındaki şeylerle meşgul edebileceği hususunda bir ruhsat bulunmaktadır" demiştir.
Namazda Tedbir ve Silah Alma Emri
İmdi eğer, "Cenâb-ı Hak, niçin ilk âyette, sadece "silahlarını" ; burada da, "ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını" kelimelerini zikretmiştir?" denilirse, biz deriz ki; Namazın başında, düşman müslümanların namazda olduklarını pek nadir olarak sezebilir; aksine, müslümanların savaşmak için kıyama durduklarını zanneder. Ama ikinci rekatta ise, kâfirler, müslümanların namazda olduklarını, daha fazla sezer ve hissederler. İşte bu durumda, onlara saldırmak için fırsat kollarlar. Bu sebeple de Cenâb-ı Hak, bu durumda daha fazla tedbir alınması gerektiğini belirterek, "onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar..." buyurmuştur.
Sonra Cenâb-ı Hak, "O kâfirler arzu ederler ki, siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olasınız da, saldırarak üzerinize ani bir baskın yapsalar..." buyurmuştur.
İbn Abbas ve Cabir'den şu rivayet edilmiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabına öğlen namazını kıldırmıştı. Müşrikler bunu gördüklerinde, hemen "Biz bunlara saldırmadığımız için, ne kadar yanlış bir iş yaptık!" demişler ve müslümanlar başka bir namazı eda ederlerken, artık saldırmaya karar vermişlerdi. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ, nebisini, bu âyet ile onların sırtarına muttali kılmıştır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer size yağmurdan dolayı bir eziyyet (zorluk) olursa veya hasta olursanız, silahlarınızı koymanızda, size bir vebal yoktur" buyurmuştur. Bu, "Kendisine ya yağmur isabet edip paslanıp körleneceği için; yahut kimi silahlar bez veya benzeri şeylerle kaplı olup, su ile ıslandığında onu taşıyana ağır geleceğinden; veyahut da, kişi hasta olup, silahını taşımak ona zor geleceğinden dolayı, silahı taşıması mümkün olmazsa, işte bu gibi hallerde o kimse silahını yere koyabilir" demektir. -
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(Fakat) bütün ihtiyat tedbirlerini alın" buyurmuştur. Bu, "Cenâb-ı Hak, mü'minlere, yağmur yağması veya hasta olmaları halinde, silahlarını yere bırakmalarına müsaade edince, düşmanlar, müslümanların silahlarını yere bırakmalarını ganimet bilip, onlara saldırma hususunda bir imkân ele geçirdikleri için, saldırmaya cür'et edemesinler diye, o müslümanlara ikinci kez uyanık olmalarını, korunmalarını ve iyice tedbirli olup sakınmalarını emretmiştir" demektir. Bu ifadeyle İlgili birkaç mesele vardır:
Silah Almanın Vecip Olup Olmadığı
Cenâb-ı Hakk'ın, âyetin başındaki "silahlarını (yanlarına) alsınlar" sözü bir emirdir. Emrin zahiri vücub ifade eder. Binâenaleyh bu, silahlarını yanlarına almalarının vacib olmasını gerektirir. Sonra bu husus, bir başka delil ile de güç kazanmıştır ki, bu delil Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer size yağmurdan dolayı bir eziyyet (zorluk) olursa veya hasta olursanız, silahlarınızı koymanızda, size bir vebal yoktur" buyruğudur. Cenâb-ı Hak bu buyruğunda, silahları taşımamanın günah olmaması halini, bu aynı ayette belirtilen iki duruma tahsis etmiştir ki, işte bu, bu iki durumun dışında kalan hallerde silahı taşımama sebebiyle bir mes'uliyyet ve günahın bulunmasını gerektirir.
Bazı alimler, bunların silahlarını almalarının bir sünnet-i müekkede olduğunu söylemiştir, ama daha doğru olan, bizim beyan ettiğimiz gibi, bunun vacib olduğudur. Sonra bu hususta şart olan, kişinin, mümkün mertebe pis ve necis olan bir silahı taşımaması ve mızrağını da safın bir tarafına bırakmasıdır; netice olarak silahını, hiçkimsenin bir zarar görmeyeceği biçimde taşıması gerekir.
İkinci Mesele
"Nazm" sahibi olan Ebu Ali el-Cürcanî şöyle demiştir: "Hak teâlâ'nın "(Fakat) bütün ihtiyat tedbirlerini alın" buyruğu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in korku namazını, tedbirli ve düşmanın tuzağından gafil olmaksızın kılmasının caiz olduğuna delalet etmektedir. Kur'an'ın, esasen burada te'kid etmek istediği husus, "İhtiyatlı ve tedbirli olmak" keyfiyetidir. Çünkü o günde düşman, Zatu'r-rika denilen yerde bulunup, kıbleye yönelik idi. Müslümanlar ise, kıbleyi arkalarına altmışlardı. Onlar, kıbleye her döndüklerinde, düşmanlarını arkalarında bırakmış oluyorlardı. İşte bu sebeple müslümanların iki kısma ayrılmaları emredilmişti. Bir kısım düşmanla yüz yüze iken, diğer kısım peygamberle beraber kıbleye yönelmişlerdi. Ama Hazret-i Peygamber, Asefan ve Batn-ı Nahl'de bulunduğu zaman, ashabını İki kısma ayırmamıştı. Çünkü burada, düşmanın sırtı kıbleye doğru, müslümanların yüzü ise kıbleye dönük idi. Bu sebeple müslümanlar, namaz kıldıklarında da, düşmanı görüyorlardı. Bu sebeple de, sadece secde ederken, gözetlenmeye ve korunmaya ihtiyaç hissediyorlardı. Binâenaleyh, hiç şüphesiz birinci saf secde ederken, ikinci saf onları bekliyordu. Birinci saf secdeyi yapıp ayağa kalktığında geriye çekiliyor, ikinci saf ise öne geçerek secde ediyordu. Böylece de, birinci saf ayakta olarak, ikinci saffı gözetliyordu. İşte bu sebeple, bizim de bahsettiğimiz gibi, Cenâb-ı Hakk'ın "(Fakat) bütün ihtiyat tedbirlerini alın" emri bütün bu vecihlerin caiz olacağına delalet etmektedir. Âyetten muradın, bizim bahsetmiş olduğumuz şey olduğunun delili ise şudur: Şayet biz âyeti bu manaya almazsak, hem faydasız bir tekrar olacak, hem de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Asefan ve Batn-ı Nahl'deki tatbikatı, Kur'an nassının hilafına olacak ki, bu caiz değildir. Allah en iyi bilendir."
Üçüncü Mesele
Mu'tezile şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, tedbir almayı emretmiştir. İşte bu, kulun bir şeyi yapmaya, yapmamaya ve her çeşit tedbir almaya kadir olduğuna delalet eder. Ki bu da, kulun fiillerinin Allah tarafından yaratılmadığını gösterir. Mu'tezile'nin bu görüşüne. de, "sizin bu görüşünüz, ilim ve sebep (dâî) meselesiyle çelişki teşkil eder" diyerek cevap veririz. Allah en iyi bilendir.
Gelmesi Kuvvetle Muhtemel Olan Tehlikelerden kaçınmanın Farziyeti
Âyet, düşmandan sakınmanın vacib olduğuna delalet eder.
Binâenaleyh bu da, olması zann-ı galib ile beklenen her türlü zarardan sakınmanın vacib olduğuna delâlet eder. İşte bu metodla, hastalıklara ilaç ve el ile müdahale etmenin; vebadan ve yıkılmaya yüz tutmuş duvarın altında oturmaktan kaçınmanın vacib olduğu ortaya çıkar. Allah, en iyi bilendir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphe yok ki Allah, kâfirlere hor ve hakir edici bir azab hazırlamıştır" buyurmuştur. Bu ifade hakkında şöyle bir soru yöneltilebilir: Allahü teâlâ'nın tedbir almakla ilgili emri, O'nun "şüphe yok ki Allah, kâfirlere hor ve hakir edici bir azab hazırlamıştır" buyruğuna nasıl uygun düşer?
Cevap: Allahü teâlâ, düşmana karşı tedbir almayı emredince, bu, düşmanın çok güçlü kuvvetli olduğu vehmini vermiştir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, müslümanların kalbleri güç kazansın; tedbir almakla ilgili emrin düşmanın güçlü ve heybetli olmasından ötürü değil, mü'minlerin kalblerine düşen korkudan dolayı olduğunu bilsinler de, böylece kendilerine yardım etmesi ve muvaffak kılması hususunda Allah'a yalvarıp yakarsınlar diye, kâfirleri hor hakir kılacağını, onları yardımsız bırakacağını ve kesinlikle onlara yardım etmeyeceğini haber vererek, bu vehmi izale etmiştir. Bunun bir benzeri de Hak teâlâ'nın, "Ey iman edenler, bir düşman topluluğuna rastladığınız vakit sebat edin ve Allah'ı çok anın. Ta ki, umduğunuza kavuşasınız" âyetidir.
Ayakta, Oturarak ve Yanüstü Zikretmenin Manası
Daha sonra Cenâb-ı Hak,
"Artık namazı bitirdiğiniz vakit ayakta, otururken veya yanlarınız üzerinde iken, Allah'ı anın..." buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili olarak da şu iki açıklama yapılmıştır:
a) "Korku namazını ifa ettiğinizde, bütün hallerde Allah'ı zikretmeye devam ediniz... Çünkü, korku ve düşmana karşı tedbir almak gibi içinde bulunduğunuz böyle haller, Allah'ı zikre devam etmeye ve O'na yalvarıp yakarmaya uygun hallerdir."
b) Burada bahsedilen "zikir"den murad, namazdır. Yani, "At koşturup kılıç sallamakla meşgul iken ayakta olarak; ok atmakla meşgul iken oturarak; çokça yaralanıp, böylece de yere düştüğünüzde, yan üstü yatarak namazlarınızı kılınız. Siz, harb sona erdiğinde, sükun ve emniyet içinde bulunduğunuzda ise, "namazlarınızı dosdoğru kılın ve koşar vaziyette kılmış olduğunuz namazları kaza ediniz..." demektir. Bu mana, namaz vakti girdiğinde, koşar vaziyette iken savaşan kimseye, namazın farz kılınmış olması; savaşan kimseler emniyet ve sükun haline ulaştıklarında da daha önce kılmış oldukları namazı kaza etmelerinin gerekli olduğu şeklindeki Şafiî'nin görüşüne delaleti açıktır.
Ancak ne var ki, bu görüşün benimsenmesi halinde bir müşkil ortaya çıkar ki, bu da âyetin takdininin, "Namazı bitirdiğinizde, namaz kılın..." şeklinde olmasıdır. Halbuki böyle bir şey uzak bir ihtimaldir. Zira, "zikir" lafzını namaz manasına almak mecazi bir ifade olup, zaruret olmadıkça da mecaza başvurulmaz.
Cenâb-ı Hak daha sonra, "Sükun ve emniyet haline geldiğiniz vakit ise, namazı dosdoğru kılın" buyurmuştur. Bil ki, bu âyetten önce iki hüküm geçmiştir:
a) Namazın nasıl kısaltılacağı hükmü ki, bu yolcunun namazıdır.
b) Korku namazı...
Sonra Cenâb-ı Hakk'ın "Sükun ve emniyet haline geldiğiniz vakit" ifadesi, bu iki halin zıddı olan manaya muhtemeldir. Binâenaleyh, bu itminandan muradın, insanın yolculuğunun sona ererek mukim olması ve bu manaya göre de takdirin, "Mukim olduğunuzda, namazı kısaltmaksızın tam olarak kılın!" şeklinde olması muhtemel olduğu gibi; bu itminandan maksadın, insanın kalbinin sürekti endişe içinde kalmayıp, aksine korkunun zail olması sebebiyle gönlün sükuna ermesi gibi, kalbin de sükuna ereceği şeklinde olması da muhtemeldir. Bu takdire göre mana, "korkunuz gittiği zaman, namazınızı bildiğiniz hale göre dosdoğru kılın ve onun hal ve şeklinden hiçbir şeyi değiştirmeyin..." şeklinde olur.
Sonra Cenâb-ı Hak, namazın kısımlarını iyice açıklayıp, önce yolcunun namazını, peşine korku namazını zikredince, bu âyeti "Çünkü namaz, müminler üzerine, vakitleri belli bir farz olmuştur" buyruğuyla bitirmiştir. Bu ifadedeki "kitap" kelimesi ile "yazılmış şey" manası kasdedilmiştir. Buna göre sanki (......) denilmiştir. Sonra (......) kelimesinden, vakf yapılınca "ha" harfine dönüşen ta harfi hazfedilmiştir. Bu tıpkı, masdar olan bir kelimenin, ism-i mef'ul manasına kullanılması gibidir. Burada masdar olan "kitap" kelimesi müzekkerdir. Ayette geçen "mevkut", "O namaz onlara belli vakitlerde yapılmak üzere" demektir. Nitekim (......) ve (......) (Onun için bir vakit tayin etti) denilir. Cenâb-ı Hakk'ın, (Mürselat, 11) âyeti, (......) şeklinde şeddesiz olarak da okunmuştur.
Namaz Vakitlerinin Bildirildiği Âyetler
Bil ki Allahü teâlâ, bu âyette namazların belli vakitler için farz kılındığını beyan etmiş, ancak bu vakitleri burada mücmel zikredip başka âyetlerde açıklamıştır. Bu âyetlerin sayısı beştir:
Birincisi: Allahü teâlâ, "Namazlara ve orta namaza devam edin" (Bakara. 238) buyurmuştur. Bu ifadedeki "namazlar" kelimesi, (en azından) üç namazın farz olduğuna delalet eder; "Ve orta namaza..." ifadesi ise, orta namazın o üç namazdan biri olmasına manidir. Aksi takdirde bu, (lüzumsuz) bir tekrar olmuş olurdu. Binâenaleyh namazların sayısının üçten fazla olması gerekir. Farz namazların dört tane olması caiz değildir. Aksi halde, namazlar içinde "orta" sayılacak bir namaz bulunmaz. Binâenaleyh "orta namaz "in bulunabilmesi için, bunların sayısının beş tane olması gerekir. Âyet farz namazların beş tane olduğuna delalet ettiği gibi vitir namazının farz olmadığına da delalet eder. Aksi halde farz namazların sayısı, altıya çıkmış olur ki, bu durumda da "orta namaz" bulunamaz. Binâenaleyh âyet, farz namazların beş tane olduğuna delalet edip, bunların vakitlerine delalet etmemektedir.
İkincisi: Hak teâlâ, "Güneşin (zeval vaktinde) kayması anından, gecenin kararmasına kadar güzelce namaz kıl. Sabah namazını da (Öylece eda et)" buyurmuştur. Binâenaleyh güneşin zeval vaktinde kaymasından, gecenin karanlığının basmasına kadar olan zamanda kılınması gereken farz namaz, öğle ve ikindi namazlarıdır. Karanlığın basmasından fecr-i sadığa kadar olan zamanda kılınması gereken farz namaz, akşam ile yatsı ve fecir vaktinde kılınacak farz namaz ise sabah namazıdır. Bu âyet, öğle ile ikindi namazlarının, tek bir vakti; akşam ile yatsı namazlarının da tek bir vakti olduğu zannını vermektedir. .
Üçüncüsü: Hak teâlâ, "Haydi akşama girerken, sabaha ererken Allah 'ı tenzih edin (namaz kılın)" (Rum, 17) buyurmuştur. Bundan murad, gündüzün iki ucunda olan sabah ve akşam namazıdır. Sonra Cenâb-ı Hak, "Göklerde ve yerde hamd o (Allah'a) aiddir. Gündüzün nihayetinde de, öğle vaktine vardığınız zaman da (Allah'ı tenzih et namaz kıl)" (Rûm, 18) buyurmuştur. Bu âyetteki ifadesi ile, tamamen geceleyin kılınan yatsı namazı kastedilmiştir; "Öğle vaktine vardığınız zaman" ifadesi ile de, tamamen gündüzün kılınan öğle namazı kastedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "akşama girerken, sabaha ererken..." diyerek, gece kılınan namazı gündüz kılınan namazdan önce zikrettiği gibi, "Gündüzün nihayetinde de. Öğle vaktine vardığınız zaman da (namaz kılın)" diyerek gece kılınan namazı gündüz kılınan namazdan önce zikretmiştir. Binâenaleyh böylece bu âyette zikredilen namazların sayısı dört olmuştur. İkindi namazına gelince, Cenâb-ı Hak onu, şeref ve kıymetini göstermek için, "Asr'a yemin olsun ki..." (Asr, 1) diye tek olarak zikretmiştir.
Dördüncüsü: Allahü teâlâ, "Gündüzün iki tarafında, gecenin de yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl" (hûd, 114) buyurmuştur. Âyetteki, "Gündüzün iki tarafı" tabiri, sabah namazı ile ikindi namazının farziyyettni gösterir. Çünkü her ne kadar sabah namazı gündüzün birinci (başlangıç) tarafı henüz meydana gelmeden ve ikindi namazı da gündüzün ikinci (son) tarafı henüz meydana gelmeden önce bulunuyor ise de, bu iki namaz, gündüzün iki ucunda yer almış gibidir. Âyetteki "gecenin de yakın saatlerinde..." tabiri, akşam ve yatsı namazlarının farziyetini gösterir. Bazı alimler bu âyeti, Vitir namazının vacib olduğuna delil getirerek şöyle demişlerdir: "Âyette geçen "zülefen" (yakın saatler)kelimesi, azından üç sayısını ifade eder. Binâenaleyh âyetteki "gecenin yakın saatlerinde..." ifadesi ile tam amel etmiş olmak için, gece kılınan namazların sayısının üç olması gerekir.
Beşincisi: Allahü teâlâ, "Güneşin doğmasından evvel ve batmasından evvel Rabbini hâmd ile tesbih et. Gecenin bir kısım saatlerinde de tesbih et" buyurmuştur. Âyetteki "Güneşin doğmasından evvel ve batmasından evvel" tabiri sabah ve ikindi namazlarına işarettir. Bu tıpkı, "Gündüzün İki tarafında, gecenin de yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl" (Hûd. 114) âyeti gibidir. Bir önceki âyetteki "Gecenin bîr kısım saatlerinde..." ifadesi de, akşam ve yatsı namazlarına işarettir ki bu, "Gecenin de yakın saatlerinde" tabiri gibidir. Vitir namazının vacib olduğunu söyleyenler, âyetteki "gecenin de yakın saatlerinde" tabirini delil getirdikleri gibi, aynı hususta, "gecenin bir kısım saatlerinde" ifadesini de delil getirmişlerdir. Çünkü "gecenin bir kısım saatleri" tabiri, çoğul bir lafızdır ve bunun ifade ettiği en az sayı da üçtür. İşte, beş vakit namazın vakitlerini gösteren âyetler bunlardan ibarettir.
Namaz Vakitlerinde Bulunan Hikmetler
Bil ki farz namazların bu beş vakit ile belirlenmesi aklî bakımdan da son derece güzeldir. Bunun izahı şöyledir: Âlemde bulunan herşeyin beş mertebesi vardır:
a) Meydana gelme ve varlık âlemine girme mertebesi... Bu tıpkı, insanın doğup, belli bir zamana kadar büyümesidir. İşte bu müddet, neşv-ü nema (büyüyüp gelişme) çağı diye ifade edilir.
b) Bekleme (durma) safhası... Bu da, o şeyin artıp eksilmeden kemal üzere devam ettiği zamandır. İşte buna da gençtik çağı denir.
c) Olgunluk mertebesi.... Bu ise, insanda birtakım gizli noksanlıkların belirmeye başlamasıdır. İşte bu merhaleye de "olgunluk (kühûlet) çağı" denir.
d) İhtiyarlık mertebesi... Bu da, ölüp yok oluncaya kadar, insanda çok belirgin bir şekilde bazı noksanlıkların meydana çıkmasıdır. Bu merhale de "ihtiyarlık çağı" diye ifade edilir.
e) İnsanın, ölümünden sonra, bir müddet eser ve izlerinin devam edip, Kıyamet ile onların da tamamen yok olup kaybolması ve dünyada hiçbir eser ve haberinin kalmaması mertebesi...
İşte bu beş mertebe, ister insan, ister insan dışındaki canlı ve bitki olsun, bu alemde meydana gelen her varlık için söz konusudur. Mesela güneş için de, doğup batması sebebi ile, bu beş merhale meydana gelir. Çünkü güneş doğarken, hali, yeni doğan bir çocuğun hali gibidir. Sonra o, gitgide yükselir, ışıkları güçlenir ve gökyüzünün ortasına varıncaya kadar sıcaklığı iyece hissedilir. Böylece o, işte bu noktada bir saat kadar yürür ve ufka doğru inmeye başlar. İkindiye kadar, hemen hissedileni iyen noksanlıklar belirir. İkindiden itibaren ise, bu noksanlıkları iyice belirmeye başlar, hatta hem ışığı hem de ısısı iyice zayıflar. Sonra tamamen batana kadar, bu noksanlıklar artar. Battıktan sonra da bir müddet, batı ufkunda izleri sürer ki buna "şafak" (gurub) denir. Daha sonra bu izler tamamen kaybolur ve güneş, bu alemde hiç bulunmamış gibi olur. Güneş için bu beş merhale söz konusu olup, bunlar da sadece Allah'ın yapabileceği harikulade şeyler olunca, Cenâb-ı Hak, bu beş halin her birinde ve herbiri için bir namaz farz kılmıştır.
Binâenaleyh güneşin doğmaya başlarken, gecenin o karanlığının zail olup, ışığın meydana gelmesi; adeta bir ölüm demek olan uykunun gidip, bir yeniden doğuş demek olan uyanıklığın meydana gelmesi sebebi ile, gerçekleşen büyük nimete bir şükür olsun diye, sabah namazını; güneş gökte iyice yükselip, artık inmeye yüz tutunca, Yaratana ve ulvî ve süflî kütlelerin hallerini, birbirine zıt hallerin birinden diğerine çevirmeye kadir olana ta'zim için de öğle namazını farz kılmıştır. Böylece güneş iyice yükselip en yüksek noktasına vardıktan sonra, aşağı doğru inmeye başlayıp, olgunluk çağına, yani kendisinde birtakım gizli noksanlıkların belirmeye başlaması merhalesine gelip, sonra da bu olgunluk çağı sona erip, ihtiyarlık çağı başlayınca, Allah ikindi namazını farz kılmıştır. İmam Şafiî'nin, "İkindi namazının ilk vakti, herşeyin gölgesinin iki misli olduğu zamandır" demesi, ne kadar güzel ve isabetlidir. Çünkü artık bu vakitten itibaren, güneşte apaçık zayıflamalar belirmeye başlar. Baksana, öğle namazının ilk vaktinden, ikindi vaktine kadar olan zaman içinde, Şafiî'nin görüşüne göre, herşeyin gölgesi ancak, kendisinin boyu kadar olur. Daha sonra az bir zamanda, gölgeler iki misli olur. Bu da, birşeyin gölgesinin kendisinin boyu kadar olduğu zamandan itibaren, güneşin, kendisinde apaçık birtakım noksanlıkların belireceği merhaleye girdiğini gösterir. Sonra güneş batınca, onun bu hali, insanın ölümüne benzer. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu durumda da akşam namazını farz kılmıştır. Daha sonra güneşin battığı yerdeki gurub kaybolup, güneşin izleri iyice silinip, dünyada hiçbir izi ve eseri kalmadığı zaman ise, Allahü Teâlâ yatsı namazının kılınmasını farz kılmıştır. Binâenaleyh bu beş vakit içerisinde beş vakit namazın farz kılınmasının, aklî kanunlara ve hikmet düsturlarına da uygun olduğu sabit olur. Allah, kendi fiillerinin sırlarını en iyi bilendir.
Düşmanı Takipde Gevşeklik Doğru Değildir
104. Âyetin Tefsiri
"(Düşmanınız olan) kavmi aramakta (takip etmekte) gevşek davranmayın. Siz acı duyuyorsanız şüphesiz ki onlar da sizin duyduğunuz o acı gibi acı duyuyorlar. Halbuki siz Allah'dan, onların ümid edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Allah alîm ve hakimdir".
Bil ki Allahü teâlâ, mücahidlerin bilmeye muhtaç olduktan bazı hükümleri zikredince, bir kere daha cihada teşvike dönmüş ve "savaşmak için kâfirleri arama hususunda gevşek davranmayın ve acizlik göstermeyin" buyurmuştur. Sonra müslümanların aleyhine bu hususta bir hüccet getirerek, "Siz acı duyuyorsanız, şüphesiz ki onlar da sizin duyduğunuz o acı gibi acı duyuyorlar" buyurmuştur. Bu tabir "Acı, sizinle onlar arasında ortak bir şeydir. Acı duyma korkusu, onların sizinle savaşmalarına mani olmadığına göre, nasıl olur da sizin onlara karşı savaşmanıza mani olur!" demektir.
Cenâb-ı Hak, bu hüccetini iyice ortaya koyma cihetine yönelerek, mü'minlerin savaşta müşriklerden daha fazla sabır göstermelerini ve sabır göstermede onlardan üstün gelmeleri gerektiğini beyan etmiştir. Çünkü mü'minler, ilahi mükâfaat ve cezayı, hasrı ve neşri (yeniden dirilişi) kabul ederler. Müşrikler ise, bunlara inanmazlar. Binâenaleyh hasrı ve neşri inkar ettikleri halde, müşrikler savaşta gayret gösterip, ciddiyet ortaya koyduklarına göre, ey savaşta kendileri için büyük bir mükâfaatın olduğunu, savaşmamaları halinde ise büyük bir cezanın söz konusu olduğunu kabul eden mü'minler, cihad hususunda daha fazla gayret ve ciddiyet göstermeye sizler daha lâyıksınız. İşte Hak teâlâ'nın "Halbuki siz Allah'dan, onların umid edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz" buyruğundan maksad budur. Âyette bahsedilen bu ümidden muradın, Allah'ın "Çünkü Allah bu (dini), diğer bütün dinlerden üstün kılacaktır" ve "Ey Peygamber sana dar senin izinde giden mü'minlere de Allah yeter" (Enfal. 64) âyetlerinde va'adettiği şeylerin olması da muhtemeldir.
Bu hususta bir üçüncü mana da şöyle olabilir: "Ey mü'minler, sizler âlim, kadir, semî ve basîr olan bir ilaha tapıyorsunuz. Binaenaleyh O'ndan sevap ümidi etmeniz yerinde ve güzel birşeydir. Müşriklere gelince, onlar cansız putlara tapıyorlar. Binaenaleyh onların, putlarından mükâfaat beklemeleri veya putların cezasından korkmaları doğru olmaz." A'reç, âyeti, hemzenin fethası ile "Elem duyduğunuz için gevşek davranmayın" manasında olmak üzere, (......) şeklinde okumuştur. Buna göre âyetteki, "Çünkü onlar da sizin duyduğunuz o acı gibi acı duyuyorlar" ifadesi, ta'lili (sebebi) göstermiş olur.
Sonra Allahü teâlâ, "Allah alim ve hakimdir" buyurmuştur. Bu, "Allah size mükellef tuttuğu, size emrettiği ve nehyettiği herşeyi, sırf gerek dininiz ve gerek dünyanız hususunda sizin faydanıza sebep olacağını bildiği için, mükellef tutmuş, emretmiş ve nehyetmiştir" manasına gelir.
Hainlere Destek Olmayınız
105. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:106
106. Âyetin Tefsiri
"Hakîkaten biz, sana kitabı, Allah'ın sana gösterdiği şey ile insanlar arasında hükmetmen için, hak olarak indirdik. Hainlere bir müdafaacı olma ve Allah'dan mağfiret iste. Çünkü Allah gafür ve rahimdir".
Âyetin, önceki âyetlerle münasebeti hususunda şu izahlar yapılabilir:
1) Allahü teâlâ, münafıkların durumunu iyice anlatıp, sonra da bunun peşine cihad işini ve meselâ kâfir zannederek yanlışlıkla bir mü'mini öldürme, yolcu namazı ve korku namazı gibi, savaş ile ilgili bazı şer'î hükümleri getirince, sözü tekrar münafıklar konusuna döndürerek, onların (Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, hak hükmü bırakıp, bâtıl bir hükme sevketme çabasında olduklarını bildirmiş, böylece de Resûlü'nü bu işe muttali kılıp, onlara iltifat etmemesini ve bu konuda onların sözlerini reddetmesini emretmiştir.
2) Allahü teâlâ, bu sûrede pek çok hüküm beyan edince, bilinen herşeyin, Allah'ın indirdiği vahiy ile bilinebildiğim ve milletinin rızasını elde etmek maksadı ile, peygamberinin bu hükümlerin hiçbirinden sapam ayacağını beyân etmiştir.
3) Cenâb-ı Hak, kâfirlerle cihad etmeyi emredince, her nekadar emir böyle ise de, onlara hainlik etmenin caiz olmayacağını, yapmadıkları bir işin onlara isnâd edilemeyeceği ve kâfirin küfrünün, o kâfire müsamahayı mubah kılmayacağını, aksine insanın lehine.olsun, aleyhine olsun, Allah'ın indirdiği hüküm ile hükmetmenin dinen vâcib olduğunu ve münafık hoşnûd olsun diye, kâfire zulmetmenin uygun olamayacağını beyân buyurmuştur.
Ayetin (Nisa 105-106) Nuzul Sebebi
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Müfessirler, bu âyetlerin çoğunun, Tu'me İbn Ubeyrık hakkında nazil olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Sonra bu sebeb-i nüzul hâdisesinin nasıl cereyan ettiği hususunda değişik rivayetler vardır:
1) Tu'me bir zırh çalmıştı. Bu zırh kendisinden istendiği zaman, bu hırsızlığı yanudileraen birinin üzerine attı. Onun ile o yahudinin kavmi arasında davalaşma iyice kızışınca, Münafık Tu'me'nin sülalesi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek, bu dava hususunda kendilerine yardım etmesini ve bu hırsızlık işini yahudinin yaptığına hükmetmesini istediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, (onların sözüne güvenerek) bunu yapmak isteyince, işte bu âyet nazil oldu.
2) Birisi, Tu'me'ye bir zırh emânet etti, fakat o anda buna bir şahid yoktu. O adam, Tu'me'den zırhı isteyince, Tu'me inkâr etti.
3) Zırhı emanet eden bunu isteyince, Tu'me onu falan yahudinin çaldığını iddia etti.
Bil ki âlimler, "Bu âyet, Tu'me ve sülalesinin münafık olduklarına delâlet eder. Böyle olmasaydı onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den asılsız bir şeye yardım etmesini ve bu hırsızlığı, bir yalan ve iftira olarak o yahudiye isnad etmesini isteyemezlerdi" demişlerdir. Bunu, "Onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir şekilde zarar veremezler" (Nisa, 113) âyeti de te'kid eder. Rivayet edildiğine göre, Tu'me daha sonra Mekke'ye kaçıp, irtidâd etmiş ve orada hırsızlık yapmak için bir duvarı delmiş ve derken o duvar üzerine göçmüş, böylece orada ölmüştür.
İkinci Mesele
Ebu Ali el-Fârisi, şöyle demiştir: "Âyetteki, (Sana gösterdi) kelimesi, ya "Göz ile görmek" manasına gelen fiilinden veya, iki mef'ûl alan fiilinden, veyahut da"inad" manasına gelen filinden başına bir hemze getirilerek yapılmıştır. Birincisindenolması bâtıldır. Çünkü bir hadisenin hükmü, göz ile görülen bir şey değildir. İkincisi de olmaz. Çünkü bu durumda, bu âyette fiil iki değil, üç mef'ûl alması gerekirdi. Halbuki burada bu fiiliin iki mef'ûl aldığı biliniyor. Bu mef'ûllerden birisi sana"manasındaki kâf harfidir. Diğeri ise, mukadder mef'ûldür. Bunun takdiri, "Onu, sana Allah gösterdi" şeklindedir. İlk ikisi bâtıl olunca, geriye sadece üçüncüsü kalır. Binaenaleyh bu kelime "inandı" manasına gelen fiilinden elde edilmiştir."
Üçüncü Mesele
Bil ki bu bahsettiğimiz şeyler ile, âyetteki (......) tabirinin "Allah'ın sana bildirdiği şeylerle.." manasına geldiği sabit olur. Cenâb-ı Hak bu bildirmeyi, "gösterme" ile ifade etmiştir. Çünkü hertürlü şek ve şüpheden uzak yakinî bir bilgi, kuvvet ve açıklık bakımından, görme gibidir. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), "Hiç kimse, "Allah'ın bana gösterdiği ile hükmettim" demesin. Çünkü Allahü teâlâ, bu vasfı sadece Peygamberine vermiştir. Fakat bizden birisini görmesi (görüşü), ilim değil zan ifade eder" demiştir.
Peygamberimizin İçtihad ve Kıyas Yapması Hakkında
Bunu iyice anladığında biz deriz ki: Muhakkik âlimler, "Bu âyet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, ancak vahye ve nassa dayanarak hüküm verdiğine delâlet eder" demişlerdir. Bunu da iyice kavradığında biz diyoruz ki: Buna şu iki mesele dayanmaktadır:
1) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, ancak nass ile hükmettiği sabit olunca, onun içtihad yapmasının caiz olmayacağı sabit olmuş olur.
2) Bu âyet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sadece nassa (vahye) dayanarak hüküm verdiğini göstermektedir. Allah'ın, "O (Peygambere) uyun" (Enam, 153) âyetinden ötürü de, ümmetinin hâlinin de böyle olması gerekir. Böyle olunca da, kıyas ile amel etmenin haram olması gerekir.
Buna şu şekilde cevap verilir: Kıyasın bir hüccet olduğuna delil bulunduğuna göre, kıyas ile amel etmek, gerçekte nass ile amel etmek gibi olur. Çünkü bunun takdiri şöyle olur: Sanki Cenâb-ı Hak, "Her ne zaman zann-ı gâlib ile bu iki şey arasında bulunan müşterek bir sebepten ötürü, hakkında söz edilmeyen meselenin hükmünün, hakkında nass bulunan meselenin hükmü gibi olduğuna karar verirsen, bil ki sana yüklediğim mükellefiyet, o zann-ı galibine göre amel etmendir" demektedir. Durum böyle olunca, kıyas ile amel etmek, bizzat nass ile amel etmek gibi olur.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Hâinlere bir müdafaacı olma" buyruğuna gelince, bu hususta birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu, "hainlerden ötürü, günahsız kimselere davacı olma, yani münafıktan ötürü, yahudiye hasım olma"demektir.
İkinci Mesele
Vahidî (r.h), "Senin hasmın, seninle davalaşandır. Bu kelimenin cem'i, "husemâ" şeklinde gelir. Bunun aslı, birşeyin ucu, köşesi, tarafı manasına olan (......) kelimesidir.
"Hasm", açının bir tarafı, uçlardan birisi demektir. Davadaki iki tarafa da "hasm" denilmiştir. Çünkü bunlardan herbiri, hüccet ve dava bakımından iki uçtadırlar, ifadesi de, bir bulutun kenarları demektir.
Hazret-i Peygamber Günahtan Masup (Korunmuş)tur.
Peygamberlerin ismet sıfatına sahip olduklarını kabul etmeyenler, "Bu âyet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den birgünahın sudur ettiğini gösteriyor. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), hâin münafıktan ötürü, yahudiye hasım olup o münafığı müdâfaa etmeyi istememiş olsaydı, bundan nehyedilmezdi" demişlerdir. Bunlara şöyle cevap verilir: Bir şeyi nehyetmek, nehye muhatab olan kimsenin, yasaklanan o şeyi yapmış olması manasına gelmez. Hatta bir rivayete göre Tu'me'nin sülâlesi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, onu müdafaa etmesini ve o hırsızlık suçunu yahudinin yaptığına hükmetmesini isteyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hüküm vermek için vahyi beklemiş ve bunun üzerine bu âyet nazil olmuştur. Âyette geçen bu nehyin maksadı ise, Tu'me'nin yalan söylediğine ve yahudinin o hırsızlık suçundan uzak olduğuna, peygamberin dikkatini çekmektir.
Mağfiret Emri, Günah İşlediğine Delil Olmaz
Buna göre eğer, "Böyle bir hatanın Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sâdır olduğuna, bu âyetten sonra gelen, "Allah'tan mağfiret iste" buyruğu delildir. Cenâb-ı Hak, Peygamberine mağfiret istemesini emrettiğine göre, bu emir ondan böyle bir hatanın sâdır olduğuna delâlet etmektedir?" denirse, buna birkaç şekilde cevap verilir:
1) Belki de, zahiren müslüman göründüğü için, o münafık Tu'me'ye yardım etmeye, Hazret-i Peygamberin gönlü meyletmiştir. İşte bu kadarcık birşeyden dolayı, mağfiret istemesi emredilmiştir. Çünkü ebrânn hasenatı (iyilikleri), mukarreblerin seyyiatı (kötülükleri) mesabesindedir.
2) Belki de münafık Tu'me'nin sülalesi, bu hırsızlığı o yahudinin yaptığına ve Tu'me'nin bu suçtan berî olduğuna şahidük edip, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, onların şehadetlerinden şüphelenmesini gerektiren birşey görülmeyince, Hazret-i Peygamber bunu yahudinin yaptığına hükmetmeye yönelmişti. Sonra Cenâb-ı Hak, Peygamberini, o şahidlerin yalancı olduklarına muttali kılınca, O, böyle bir hükmün verilmesi halinde, bir hata olacağını anlamış, böylece de her ne kadar Allah katında mâzûr olsa da böyle bir hüküm vermesi halinde, hiç şüphesiz bir hata işlemiş olacağı için, buna niyetlenmiş olmasından dolayı Allah'tan mağfiret istemiştir.
3) "Allah'tan mağfiret iste" emrinden murad, "Tu'me'yi müdafaa eden ve onun hırsızlık suçundan uzak olduğunu ortaya koymak isteyen, o kimseler için, Allah'tan mağfiret iste" şeklinde olabilir.
Hıyanet Edenlere Yardımcı Olunmaz
107. Âyetin Tefsiri
"Kendilerine hainlik etmiş kimselerden yana mücâdele etme. Çünkü Allah hainlikte ileri gitmiş günahkârları sevmez".
Bu âyette geçen, "Kendilerine hainlik etmiş kimseler"den maksad, Tu'me ile, Tume'nin hırsızlık yaptığını bildiği halde ona yardım eden akrabalarıdır. hiyanet etti manasınadır. Nitekim, hainlik etti manasına, denilir. Biz bu hususu, Cenâb-ı Hakk'ın, (Bakara, 187) âyetini tefsir ederken açıklamıştık. Allah gerek Tu'me, gerekse onu müdafaa edenler hakkında, "kendilerine hainlik etmiş kimseler" tabirini kutlanmıştır. Çünkü, günah işlemeye yeltenen herkes, kendisim ilahî mükâfaata haram kılmış ve kendisini ilâhî cezaya duçar kılmış demektir. Bu sebeple, işte bu, kişinin kendisine bir hiyaneti olmuş olur. Bu mânadan dolayı, başkasına zulmeden kimse hakkında, "O, kendisine zulmetmiştir..." denilir.
Bil ki âyette çok şiddetli bir tehdit vardır. Bu böyledir, zira Hazret-i Peygamber'in gönlü, bir nebze dahi olsa Tu'me'nin tarafına meyledip, Tu'me de Allah'ın ilm-i ezelîsinde fasık olunca, Allahü teâlâ, işte günahkâra bu kadarcık yardım etmeden dolayı, peygamberini azarlamıştır. Binaenaleyh, zâlimin zulmünü bilip de, sonra bu zulmünde ona yardımcı olan, üstelik bir de onu buna sevk edip, bu hususta onu iyice teşvik edenin hali kimbilir nice olur?
Sonra Cenâb-ı Hak"Çünkü Allah, hainlikte ileri gitmiş günahkârları sevmez" buyurmuştur. Müfessirler, "Tu'me, zırhı çalmakla hiyânette bulunup, bu hırsızlığı yahudiye mal ederek bir günaha girince, Cenâb-ı Hakk'ın, "Çünkü Allah, hainlikte ileri gitmiş günahkârları sevmez" buyurduğunu" söylemişlerdir.
İmdi şayet, "Cenâb-ı Hak, Tu'me'den tek bir hiyânet ve tek bir günah sâdır olduğu halde, niçin "hainlikte ileri gitmiş günahkâr" demiştir?" denilirse, biz deriz ki;
Allahü teâlâ, bu adamın yapısında, birçok günaha ve hıyanete temayülü olduğunu biliyordu. Bundan dolayı, o insanın tabiatında bu meylin bulunması sebebiyle, mübalağaya delâlet eden bu sığaları kullanmıştır. Nitekim bize nakledilen şu husus da buna delâlet eder; "Tu'me, bu hadiseden sonra Mekke'ye kaçarak irtidad etmiş ve hırsızlık amacıyla birisinin duvarını delerken, duvar üstüne uçmuş ve ölmüştür. Sonu böyle olan bir kimsenin, hain olduğu hususunda şüphe duyulmaz. Bir de Tu'me, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, bu hırsızlık suçunu kendisinden uzaklaştırıp bunu yahudiye yüklemesini istemiştir. Böyle bir şey, Hazret-i Peygamber'in peygamberliğini iptal eder. Hazret-i Peygamber'in peygamberliğini iptal etmeye çalışan ve Onun, yalan ortaya koymasını, söylemesini isteyen kimse muhakkak ki kâfir olmuştur. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ, onu, hainlikte ileri gitmiş günahkâr olarak nitelemiştir." .
Yine şöyle denilmiştir: Bir adamın bir günah işlediğine muttali olduğun zaman, bil ki o günahın başka kardeşleri de vardır. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'den şu rivayet edilmiştir: O, bir hırsızın elinin kesilmesini emredince, o hırsızın annesi ağlayarak gelir ve, "Bu, onun ilk defa yapmış olduğu bir hırsızlıktır; binaenaleyh onu bağışla!" der. Bunun üzerine Hazret-i Ömer, "Yalan söylüyorsun; Allah, kulunu ilk suçuyla muaheze etmez" der. Bil ki, Allahü teâlâ bu tehdidini çokça hain ve çok günahkâr olan kimselere tahsis edince, bu, hıyaneti ve günahı az olan kimselerin bu tehdidin dışında kaldıklarına delâlet etmiş olur.
Yapılan İşler İnsanlardan Gizlense de, Allaha Karşı Gizlenmez
108. Âyetin Tefsiri
"İnsanlardan gizlerler de, Allah'dan gizleyemezler. Halbuki onlar, O'nun razı olmayacağı sözü geceleyin konuşup düzdükleri zaman da O, onlarla beraberdi. Allah, yapacakları her şeyi kuşatıcıdır".
(......) kelimesi Arapça'da "gizlenmek" manasına gelir. Nitekim, "Ondan saklandım, gizlendim" manasına olmak üzere, denilir. Ve mesela Cenâb-ı Hak da, gece (karanlığında) gizlenen..." (Rad. 10) buyurmuştur. Yani (gizlenen...) demektir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, tabirinin manası, "insanlardan gizlenip saklanıyor, Allah'tan ise gizlenmiyorlar.." şeklinde olur. İbn Abbas ise bu âyete, "İnsanlardan haya ediyorlar; Allah'tan ise haya etmiyorlar.." şeklinde mana vermiştir. Vahidî, "Bu, bir mana olup, tefsir değildir" demiştir. "Zira, insanlardan haya etmek, onlardan saklanmayı ve gizlenmeyi icâb ettirir. Ama, haya etmenin, gizlenmenin bizzat kendisi olduğunu söylemeye gelince, bu böyle değildir." Cenâb-ı Hak, "O, onlarla beraberdi" buyurmuştur ki, bu ifadeyle, ilim, kudret ve görme bakımından onlarla beraber olduğu murad edilmiştir. İnsanları günahtan alıkoymak için, işte bu ifade yeter. O'nun, "O'nun razı olmayacağı sözü geceleyin konuşup düzdükleri zaman da.." buyruğuna gelince bu, "onlar bu sözü kalelerinde gizliyor ve zihinlerinde ölçüp biçiyor, takdir ediyorlardı.." anlamındadır. Biz, (......) kelimesinin ne demek olduğunu, O'nun ".. onlardan bir güruh geceleyin., kurarlar, düzerler.." (Nisa, 81) âyetinin tefsirinde zikretmiştik. Allah'ın hoşnut olmadığı söz ise, Tu'me'nin, "Yahudiye, "zırhı o çaldı diye iftira atar ve, benim çalmadığıma dair yemin ederim. Böylece de Peygamber, kendi dininde olduğum için benim yeminimi kabul eder, yahudinin yeminini kabul etmez" şeklindeki sözüdür.
İmdi eğer, "Cenâb-ı Hak, aslında kişinin kalbinde ve içinde bulunan bir mana olduğu halde, buradaki, "geceleyin akıldan geçirilen, içten kurulan" şeyi niçin "söz" olarak adlandırmıştır?" denilirse, biz deriz ki:
Bize göre hakîkî manada söz, kişinin içinde bulunan mana demektir.İşte bu görüşe göre, herhangi bir müşkil söz konusu olmaz. Ama, kelam-ı nefsî'yi kabul etmeyenlere gelince, onların bu müşkile şu şekilde cevap vermeleri mümkündür: Tu'me ve onun sülâlesi, geceleyin betki de bir araya gelmiş, nasıl bir tuzak ve çare bulacaklarını düşünüp- taşınıp, tertib etmişlerdi.. İşte bu sebepten dolayı da Cenâb-ı Hak, onların bu sözlerini, "razı olunmayan ve gezeleyin planlanmış bir söz" diye isimlendirmiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah, onların yapacakları her şeyi kuşatıcıdır" buyruğuna gelince, bundan maksad, "onlar bu tuzak ve hilenin keyfiyyetini, her ne kadar insanlardan gizleselerde bu durum, Allah'ın ilminde apaçık olması itibariyle, onun ilahî bir tehdit olmasıdır. Çünkü Allahü teâlâ, bütün malûmatı çepeçevre kuşatmıştır; o malumattan hiçbir şey O'na saklı ve gizli değildir.
Haksızların Kıyamette Avukatı Olabilir misiniz?
109. Âyetin Tefsiri
"Siz öyle kimselersiniz ki dünya hayatı uğrunda, onlardan yana mücadele ettiniz. Ya Kıyamet günü onlar hesabına Allah ile kim savaşacak, yahut onlara kim vekil olacak".
Âyetin başındaki (......) edatı tenbih; "Siz öyle kimselersiniz" ifadesi ise mübteda ve haberdir, pil (mücadele ettiniz) tabiri dekelimesinin haber olduğunu gösteren bir cümledir.! Nitekim sen cömert birisine, "Sen Hatem-i Tâî'sin, malınla cömertlik ediyor ve herkesi kendine tercih ediyorsun" dersin, (......) kelimesinin, manasına gelen bir ism-i mevsûl, tabirinin de bir sıla cümlesi olması mümkündür. Arapça'da "cidal", iyice davalaşmaktan ibarettir, (......) iyice, tam eğrildiğinde; sanki bükülerek kuvvetlendirilmiş olduğu içip, kuvvetli adama kuşların en kuvvetlisi olduğu için de "doğan"a denilir. Bu, Zeccâc'ın görüşüdür. Onun dışındakiler şöyle demişlerdir: "Cedelleşmeye ve çekişmeye, iki taraftan herbiri hasmını, görüşünden caydırmayı ve üzerinde olduğu halden kaydırmayı istediği için, "cidal" denilmiştir."
Bunu iyice kavradığında biz deriz ki: Bu âyet, zahiren müslüman göründükleri için, Tu'me ve akrabalarını müdafaa eden bir grup mü'mine hitabdır. Binaenaleyh âyetin manası şöyledir. "Farzedin ki siz, bu dünyada Tu'me'yi ve akrabalarını müdafaa edip (kurtardınız). Peki ya âhirette Cenâb-ı Hak, onları azabı ile hesaba çektiğinde onları kim savunacak?" Abdullah İbn Mes'ud (radıyallahü anh) âyeti, "İşte siz öyle kimselersiniz ki, ..ondan yana, yani Tu'me'den yana mücadele ettiniz" şeklinde okumuştur. Âyetteki, "Ya kıyamet günü onlar hesabına Allah ile kim savaşacak?" tabiri, azarlama ve bunu iyice kafalara yerleştirme manasında bir sorudur.
Sonra Allahü teâlâ, "Yahut onlara kim vekil olacak?" buyurmuştur. Bu ifade, bir önceki istifham üzerine ma'tuftur. Vekîl, bir şeyi muhafaza ve himaye işi kendisine verilmiş olan kimsedir. Binaenaleyh bu âyetin manası şöyle olur: "Onlar Allah'ın azabından koruyacak ve himaye edecek kimdir?"
Bil ki Allahü teâlâ bu husustaki va'îdini zikredince, bunun peşisıra onları tevbeye davet etmiş ve tevbe için üç çeşit teşvikte bulunmuştur:
Tevbe Eden Bağışlanır
Bunlardan birincisi şudur:
110. Âyetin Tefsiri
"Kim bir kötülük yapar, yahut nefsine zulmeder ve sonro Allah'tan mağfiret isterse o, Allah'ı gafur ve rahîm bulacaktır.".
Âyette geçen "kötülükten" murad, başkasını üzen birşeydir. Tu'me'nin zırhı çalıp, bu suçu yahudi üzerine atması gibi.. "Nefse zulmetmekken murad ise, yalan yere yemin etmek gibi, (zararı) insanın kendisine has olan şeylerdir. Allahü teâlâ, zaran başkasına dokunan günahı, "kötülük" kelimesi ile ifade etmiştir. Çünkü bu çoğu zaman, zararı başkasına bulaştırmak olur. "Zarar" da, peşin (hazır) olan kötülük demektir. Fakat insanın kendisini alâkadar eden günaha gelince, bu çoğu zaman peşin (hazır) bir zarar olmaz. Çünkü insan, kendisine zarar vermek istemez.
Bil ki bu âyet, şu iki hükmü göstermektedir:
a) Tevbe, ister küfür, ister kasten adam öldürme, isterse mal gasbetme nev'incien bir günahtan dolayı olsun, hertürlü günahtan ötürü yapılabilir. Çünkü Hak teâlâ'nın, "Kim bir kötülük yapar, yahud nefsine (kendisine) zulmederse.." ifadesi bütün günahları içine alır.
b) Âyetin zahiri, sadece istiğfarda bulunmanın yettiğini göstermektedir. Bazı alimler, bu mağfiret talebinin, tevbe etme şartına bağlı olduğunu, zira günahta ısrar edildiği halde, yapılan istiğfarın fayda vermeyeceğini söylemişlerdir.
Âyetteki, (......) buyruğunun manası, "O kimse Allah'ı, kendisi için mağfiret edici ve rahmet edici bulur" şeklindedir. Âyetten anlaşıldığından ötürü, "kendisi için" kısmı hazfedilmistir. Çünkü istiğfara teşvik, ancak bu mana ve kayıd murad edildiği zaman söz konusu olur.
Günah, Allah'a Zarar Vermez
Tevbeye ikinci çeşit teşvik şudur:
111. Âyetin Tefsiri
"Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine Kazanmış olur. Allah herşeyi bilen, tam bir hüküm ve hikmet sahibi olandır"
Kesb, bir menfaati celbetme veya bir zararı gidermekten ibarettir. İşte bu sebepten ötürü, Cenâb-ı Hakk'ı "kesb" sıfatıyla vasfetmek caiz değildir. Bu âyetten maksat, günahkâr kimseleri mağfiret talep etmeye teşvik etmektir. Buna göre, Allahü teâlâ, sanki şöyle demek istemiştir: "Yapmış olduğun bu günahın zarart, asla bana dönmez.. Çünkü ben, fayda ve zarardan münezzehim. Tevbe ve istiğfarının kabul olunması hususunda ümitsizliğe düşme." Allah, kişi tevbeye yöneldiğinde, onun kalbinde olanı bihakkın bilen, alîm ve hikmet sahibidir. Yani, "O'nun hikmeti ve rahmeti, tevbe edeni affetmesini iktizâ eder" demektir.
İslediği Suçu Başkasına Mal Edenin Vebali
Tevbeye üçüncü çeşit teşvik, şu âyettir:
112. Âyetin Tefsiri
"Kim bir hata veya bir günah İşler de sonra onu bir suçsuzun (üstüne) atarsa, muhakkak ki o, bir iftirayı ve apaçık bir günahı da sırtına yüklenmiştir".
Alimler, bu âyette geçen "hatîe" ve "ism" kelimelerinin ne mana ifade ettiği hususunda şu açıklamaları yapmıştır.
a) "Hata", küçük günah; "İsm" kelimesi ise, büyük günahtır.
b) Hata, başkasını ilgilendirmeyen, sadece yapanı alâkadar eden günahtır. "İsm" ise, zulmetmek ve adam öldürmek gibi, başkasını da alâkadar eden günahtır.
c) Hatâ, ister kasten isterse hatâen olsun, yapılması uygun olmayan şeydir. "İsm" ise, kasten yapılan şeydir. Bunun kasden yapılan şey olmasının delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, bu âyetten önceki "Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur" (Nisa, 111) buyruğudur. Böylece Allah, bir cezaya müstehak olmaya sebep olan bir şey olduğunu beyan buyurmuştur.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra onu bir suçsuzun (üstüne) atarsa.." ifadesine gelince, buradaki (......) lafzındaki zamirin neye raci olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır:
1) Bu zamir, âyette bahsedilen hatâ, günah kelimelerinden birine raci olup, mana, "Sonra zikredilen bu iki şeyden birini, bunlardan berî olan bir kimseye atarsa..." şekilnde olur.
2) Bu zamir, sadece "günah"a racidir. Çünkü bu ifade, zamire daha yakındır. Bu tıpkı zamirin, Hak teâlâ'nın, "Onlar bir ticaret yahut bir oyunr bir eğlence gördükleri zaman ona yönetip dağıldılar" (Cuma, 11) âyetinde, "ticaret" kelimesine raci olması gibi.
3) Bu zamir, kesbetmeye racidir. Buna göre kelamın takdiri, "Sonra kesbini bir suçsuzun (üstüne) atarsa" şeklinde olur. Böylece, âyette geçen masdarı olan "kesb"e delâlet etmiş olur.
4) Zamir, hata lafzının manasına racidir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Kim bir günah işler, sonra da o günahı, onu işlememiş olan birisi üzerine atarsa" şeklinde olur. Allahü teâlâ, "Muhakkak ki o, bir iftirayı ve apaçık bir günahı da sırtına yüklenmiştir" buyurmuştur. "Bühtan" kardeşinin yapmamış olduğu kötü bir işi yapmakla onu ittiham etmendir. Bil ki, iftira ve bühtanda bulunan kimse, hem dünyada iyice kınanır, hem de âhirette çetin bir azaba duçar olur. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak ki o, bir İftirayı yüklenmiştir" buyruğu, bu kimsenin bu dünyada ne kadar büyük bir zemme duçar olduğuna; "ve apaçık bir günah" tabiri de âhirette büyük bir cezaya duçar olacağına bir işaret olur.
Saptırmak İsteyenler Yalnız Kendilerine Zarar Verirler
113. Âyetin Tefsiri
"Üzerinde Allah'ın lütf-u inayeti ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir güruh muhakkak seni dahi şaşırtmayı düşünüp kurmuştu. Aslında onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiç bir şekilde zarar da veremezler. (Nasıl yapabilirler ki) Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi ve bilmediklerini sana öğretil. Allah'ın senin üzerindeki lütf-u inayeti çok büyüktür".
Sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur ki, bunun manası, "şayet Allahü teâlâ, nübüvvet demek olan fazlı ilâ, ismet demek olan rahmetini sana tahsis etmemiş olsaydı... onlardan bir güruh, muhakkak seni dahi şaşırtmayı düşünüp kurmuştu. demektir. Çünkü, Tu'me'nin sülâlesi, hırsızın Tu'me olduğunu biliyorlardı. Ama buna rağmen onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den onu savunmasını, onun lehine mücadele vermesini, hırsızlık fiilinden onun uzak olduğunu söyleyerek, bu hırsızlık hadisesini yahudiye isnâd etmesini istemişlerdi. Buna göre lafzının manası, "Onlar, seni yanlış ve bâtıl olan bir hükme düşürmeye yeltenirler.." demektir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak buyurmuştur ki bu, "Onlar, günah, haksızlık, yalan ve iftira ile şehadette bulunma hususunda birbirleriyle yardımlaşmaları sebebiyle, onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar. Onlar bu gibi amelleri yapmaya yeltenince, sapıtanların ameli gibi iş ve amelde bulunan kimseler olmuş olurlar " demektir.
Yüce Allah'ın, "Ve sana hiçbir şekilde zarar da vermezler" buyruğuyla ilgili olarak da şu iki izah yapılmıştır:
a) Kaffâl (r.h): "Onlar, gelecekte sana hiçbir zarar verem ivecekler" şeklindedir" demiştir. Böylece Cenâb-ı Hak peygamberine, bu âyetinde, onların O'nu bâtıla düşürmek istemelerine mukabil, ismet sıfatını devam ettireceğini ve O'nu koruyacağını va'adetmiştir.
b) "Onlar, her ne kadar seni bâtıla düşürme hususunda sa'y ü gayret gösterseler bile, sen bâtıla düşmedin. Zira sen hükmetme işini, durumun zahirine bina ettin. Zaten sen, hükümleri zahire göre vermekle emrolundun" demektir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Nasıl yapabilirler ki Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi" buyurmuştur.
Bil ki, şayet biz Cenâb-ı Hakk'in, "Ve sana hiçbir şekilde zarar veremezler" buyruğunu, "Allahü teâlâ gelecekte de O'nu korumayı va'adetmiştir" şeklinde tefsir edersek, o zaman O'nun, "(Nasıl yapabilirler ki) Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi" ifâdesi, Cenâb-ı Hakk'ın bu va'adini pekiştirmiş olur. Yani "O, sana kitap ve hikmeti indirip, sana, şeriatını insanlara tebliğ etmeni emredince, şüphelere ve sapıklığa düşmekten seni korumaması, hikmetine nasıl uygun düşer?" demektir.
Yok eğer biz bu âyeti, "Hazret-i Peygamber, hükümleri zahire göre verme hususunda mazurdur" şeklinde tefsir edersek, o zaman mâna, "O, sana kitabı ve hikmeti indirip, o kitapta, şeriatın hükümlerini zahire bina etmeni vacib kılmıştır... Binaenaleyh, işleri zahire bina etmen sana nasıl zarar verebilir?" şeklinde olur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah'ın senin üzerindeki lütf-u: inayeti çok büyüktür" buyurmuştur.
Kaffâl (r.h) bu ifâdenin, şu iki manaya gelebileceğini söylemiştir.
1) Bundan maksad, dinle ilgili olan şeylerdir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Halbuki kitap nedir, iman nedirr sen bilmezdin" (Şûra, 52)buyurmuş olduğu gibidir. Bu izaha göre âyetin takdiri, "Allah daha önce sen onlar hakkında hiç bir şey bilmezken, sana kitabı ve hikmeti indirmiş, seni bunların sırlarına muttali kılmış ve hakikatlarına vâkıf kılmıştır. Binaenaleyh, sana bunları yaptığı gibi, sonraki günlerinde de, hiçbir münafık, seni saptırmaya ve ayağını kaydırmaya muktedir olamıyacaktır" şeklinde olur.
2) Bundan maksad, "Allahü teâlâ sana, evvelki ümmetlerin haberleri hususunda bilemiyeceğin şeyleri öğretti" demektir. Bunun gibi sana, kendisiyle münafıkların çeşitli hile ve tuzaklarından sakınabileceğin onların çok çeşitli hile ve tuzaklarını öğretmektedir.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah'ın senin üzerindeki lütf-u inayeti çok büyüktür" buyurmuştur ki, işte bu ifade, ilmin, üstünlük ve faziletlerin en şereflisi olduğuna delâlet eden delillerin en büyüklerindendir. Çünkü Allahü Teâlâ, insanlara pek az ilim vermiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Size az bir ilimden başkası verilmemiştir" (İsra, 85) buyurmuştur. Bir şahsın, bütün mahlûkatın ilimlerinden olan payı, azdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Size az bir ilimden başkası verilmemiştir" (İsra, 85) buyurmuştur. Daha sonra Cenâb-ı Hak bu azı büyük; dünyanın tamamını ise, az diye adlandırmıştır: Çünkü Cenâb-ı Hak, "dünyanın faidesi pek azdır" (Nisa, 77) buyurmuştur. İşte bu da, ilmin çok şerefli olduğuna delâlet eder.
Hayr Gayesiyle olmaksızın Kulis (Fısıldaşma) Doğru Değildir
114. Âyetin Tefsiri
"Onların fısıldaşmalarının bir çoğunda hayır yoktur. Bir sadaka vermeyi, ya bir İyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi emredenler müstesna. Kim Allah'ın rızasını arayarak böyle yaparsa. Biz ona çok büyük bir mükâfat vereceğiz".
Bil ki bu, Allah'ın razı olmayacağı sözü "eceleyin Konuşup düzdükleri zaman, hakkında fısıidaştıkları şeye bir işarettir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Vahidî (r.h) şöyle demektedir: (......) kelimesi, Arapça'da, iki kimse arasındaki sır anlamına gelir. Nitekim,
"Adam ile fısıldaştım-fısıldaşmak gizli konuşmak" denilmektedir. Yine, (Onunla fısıldaştım, gizli konuştum) manasında denilir. (......) kelimesi bazan münacaat yerinde olmak üzere masdar olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Herhangi üç kişi arasında bir nsıldaşma vaki olduğunda, muhakkak ki O (Allah), bunların dördüncüsüdür" (Mücadele. 7) buyurmuştur; bazan da, karşılıklı fısıldaşan topluluk ve kavim anlamına gelir. Nitekim Allahü teâlâ, "...Onlar gizli konuşurlarken buyurmuştur.
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, (......) buyruğundaki (......) kelimesinin terkibteki yeri hususunda, nahivciler birtakım fikirler beyan etmişlerdir ki, bu görüşler, âyetteki (......) kelimesinin manasına bina edilmiştir. Binaenaleyh, eğer biz, Âyette geçen (......) kelimesini sır manasına alırsak, o zaman (......) kelimesinin mahallinin mansub olması caizdir. Çünkü bu, bir şeyi, cinsinden olmayan şeyden istisna etmektir (İstisnâ-i munkatî). Binaenaleyh, bu istisna mansub olur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı ".. ancak eziyyet." (Al-i İmran, 111) ifâdesinde olduğu gibidir. Cinsinden yapılmayan istisnaları merfu okuyanlara göre de, bu kelimenin mahallen merfu olması da caizdir. Bu da, şairin tıpkı, "Ceylanlar hariç ve kır develer müstesna..." ifadelerinde olduğu gibidir.
Ebu Ubeyde, bu tabiri muzâfı hazfedilenler kabilinden kabul ederek şöyle demiştir: "Âyetin takdiri, "Sadaka vermeyi emreden kimsenin fısıldaşması müstesna olup, bunda hayır vardır.." şeklindedir. Daha sonra buradaki muzaf hazfedilmiştir. Bu takdire göre yerini tuttuğu için, takdir edilen ifâdedeki (fısıltı) kelimesinin yerinde olmuş olur.
Bu kelime hakkında şu iki vecih de caizdir:
a) Bu, âyette geçen "fısıltılarından..." kelimesinden bedel olmak üzere, mahallen mecrûrdur. Bu, senin tıpkı "Ben Zeyd hariç hiç kimseye rastlamadım" demen gibidir.
b) Bu kelimenin, istisna olmak üzere, mahallen mansub olması da caizdir. Böyle olması da, tıpkı senin, "Bana Zeyd hariç hiç kimse gelmedi" demene benzer ki, bu da bir cinsi aynı cinsten istisna etmektir (İstisnâ-i muttasıl).
Ama biz âyette geçen necvâ kelimesini karşılıklı fısıldaşan topluluk manasına alırsak, o zaman bu ifade, müstesna olduğu için mansûb olur. Çünkü bu da, aynı cinsin aynı cinsten istisnası olmuş olur (İstisnâ-i muttasıl) edatının, şu iki sebepten dolayı, mahallen mecrûr olması da caizdir.
1) Bu lâfzı, "çoğunda.." kelimesine tabi kılmandır. Buna göre mana, "Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır bulunmamaktadır; sadakayı emredenlerin fısıldaşmalan müstesna, (bunda bulunur) şeklinde olur. Bu, senin, "Onlardan bir kişi hariç, toplumda hiçbir hayır yoktur" demen gibidir.
2) Bu kelimeyi, Âyette geçen (......) kelimesine tâbi kılmandır. Bu da senin, "Zeyd hariç, kavmin hiçbir cemaatinde bir hayır yoktur" demen gibidir. (Bu durumda), Zeyd kelimesini istersen (......) kelimesine; istersen, (......) kelimesine tabi kılarsın.. Allah en iyi bilendir.
Üçüncü Mesele
Bu âyet, her ne kadar, o hırsızın (Tu'me) kavminin bir birleriyle fısıldaşmalan hakkında nazil olmuş ise de, bu âyetmana bakımından umûm ifâde eden bir âyettir. Buna göre mana, "İnsanların, hakkında fisüdaşıp sohbete daldıkları sözlerden, sadece hayır işlerine dair olanlar makbuldür" şeklinde olur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, hayır işlerinin üç çeşit olduğunu belirtmiştir:
a) Sadakayı emretmek.
b) Maruf olan şeyi emretmek.
c) İnsanların arasını ıslâh etmek... Cenâb-ı Allah sadece bu üç kısmı zikretmiştir; zira hayır işi, ya bir menfaat ulaştırmak veya bir zararı gidermek şeklinde olur. Hayrı ulaştırmak da, ya maddi hayırlardan olur ki, bu meselâ mal vermektir; işte bu hususa Cenâb-ı Hak, "Bir sadaka vermeyi emredenler müstesna..." ifadesiyle işaret etmiştir. Yahut manevî hayırlardan olur ki bu da, nazarî kuvveti ilimlerle; amelî kuvveti de, güzel fiillerle mükemmelleştirmekten ibaret olup, her ikisi de mârufu emretmekten ibarettir. İşte buna, Cenâb-ı Hak, "...ya da bir iyilik yapmayı.." ifadesiyle işaret etmiştir. Zararı gidermeye gelince, bu hususa da, Cenâb-ı Allah, veya insanların arasını düzeltmeyi..." ifadesiyle işaret etmiştir. Böylece, bütün hayırların bu âyette zikredilmiş olduğu sabit olmuş olur. Söylediğimizin doğruluğuna,
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, emretme veya münkerden sakındırma veyahuf da Allah'ı zikretmek gibi hususlar hariç, insanoğlunun bütün sözleri lehine değil aleyhinedir" İbn Mace, Fiteh, 12 (2/1315). şeklindeki hadisi de delâlet eder. Süfyan es-Sevrî'ye, "Bu ne acaip hadis!" denildiğinde o, "Allahü Teâlâ'yı dinlemedin mi! Bak O, "Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur" buyurmaktadır. İşte bu hadis, bu âyetin söylediğinin aynısını söylemektedir. Allah'ı dinlemedin mi? Zira O, "Asra andolsun ki, muhakkak insan ziyandadır. Ancak iman edenlerle güzel amellerde bulunanlar, bir de birbirine hakkı ve sabri tavsiye edenler müstesna..." (Asr, 1-3) buyurmaktadır. İşte bu hadis, bu âyetin ifade ettiğinin aynısını bildirmektedir" dedi.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Kim Allah'ın rızâsını arayarak böyle yaparsa, biz ona çok büyük bir mükâfaat vereceğiz" buyurmuştur ki, bu "Bu üç çeşit tâat, her ne kadar şerefli ve son derece yüce ise de, insan bunları, sırf Allah rızasını talep etmek ve O'nun rızasını kazanmak için yaptığı zaman bunlardan istifade edebilir. Ama, bunları gösteriş ve kahramanlık olsun diye yaparsa, bu durumda hüküm tersine döner, bütün bu tâatler en büyük kötülüklerden olmuş olur" demektir.
İşte bu âyet, zahirî amellerden elde edilmek istenen şeyin, niyetin ihtaslı olup olmadığı hususunda kalbin hallerini gözetmek ve sebepleri, Allah rızasının dışında kalan maksadlara yönelmekten arındırmak olduğuna delâlet eden delillerin en kuvvetlilerindendir. Bu âyetin benzerleri ise, "Halbuki onlar, Allah'a, Onun dininde ihlas erbabı olarak., ibadet etmelerinden başka bir şeyle emrolunmamışlardı..." (Beyyine, 5) ve "Hakikaten insan için, kendi çalıştığından başkası yoktur" (Necm, 39) âyetleriyle; Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Muhakkak ki ameller, niyetlere göredir. (Onlara göre değerlendirilir)" hadisidir. Buhari'nin ilk hadisi. Burada, şu iki soru hatıra gelmektedir:
Birinci soru: Allahü teâlâ'nın, ifadesindeki (......) kelimesi niçin mansub getirilmiştir?
Cevap: Çünkü bu kelime, mef'ûlün leh'dir. Buna göre mana, "Allah'ın rızasını aramak için..." şeklindedir.
İkinci soru: Cenâb-ı Hak niçin, (önce) emreden kimseler müstesna..."; daha sonra da, "Kim böyle yaparsa.." buyurmuştur?
Cevap: Allah, hayrı emretmeyi zikretmiştir ki onu failine delil kılsın. Çünkü hayrı emr (eden kimse), hayırlılar sınıfına dahil olunca, hayrı bizzat yapan kimselerin bu hayırlılar sınıfına girmeleri daha uygun ve evlâ olur. İşte bu tabiriyle "Her kim bunu emrederse.." manasının kastedilmiş olması da caizdir. Böylece "emr" yerine, "yapmak" sözü kullanılmıştır. Çünkü emretmek de, fiillerden bir fiildir.
Resulullah'a Muhalefetin Vebali
115. Âyetin Tefsiri
"Kim, kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere muhalefet eder, mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakırız. (Ahirette de) kendisini cehenneme koyarız. O, ne kötü bir yerdir!"
Bil ki bu âyetin kendinden öncekilerle münasebeti şudur: Rivayet olunduğuna göre Tu'me İbn Ubeyrık, Cenâb-ı Hakk'ın kendi sır perdesini yırttığını (meselenin içyüzünü ortaya koyduğunu) ve yahudiyi de hırsızlık töhmetinden arındırdığını görünce, dinden döndü; Mekke'ye gitti ve hırsızlık gayesiyle birisinin duvarını deldi... Derken duvar üzerine yıkıldı ve öldü. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.
"Şikâk" ve "müşâkaka" kelimelerinin "iki şeyden herbirinin, işin bir şıkkında (tarafında) olması" veya "iki şeyden herbirinin, diğerine meşakkat ulaşmasına sebep olan bir işin faili olması" manasına geldiklerini, Bakara sûresinde zikretmiştik.
Âyetteki, "Kendisine, doğru yol besbelli olduktan sonra.." tabiri "İslâm dininin doğru olduğu, delil ile o kimseye besbelli olduktan sonra.-" demektir. Zeccac şöyle demiştir: "Çünkü Allah'ın vahyettiği emir ile, ve hırsızlığını ortaya koyması ile, bu Tu'me nezdinde, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinin doğruluğu aşikar olmuştu. Fakat buna rağmen o, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e düşman kesildi, muhalefetini açıkladı ve İslâm'dan döndü. Bu sebeple, Tu'me'nin bu hareketi, hidayet kendisine açıklandıktan sonra, muhalefetini ortaya koyması oldu. .
Allah'ın, buyruğu, "Muvahhidlerin dininden başka bir dine tabi olursa.." demektir. Zira Tu'me, İslâm'ı bırakıp, putperestliğe tabî olmuştur.
Daha sonra Allahü teâlâ, "Onu döndüğü o yola bırakırız" buyurmuştur. Yani, "Onu kendisi için tercih ettiği şey (yol) ile başbaşa bırakır ve tevekkül ettiği şeye, onu havale ederiz" demektir. Bazı âlimler bu âyetin, önlükle de mürtedfer hakkında, "Seyf" âyeti ile mensûh olduğunu söylemişlerdi!
Sonra Hak teâlâ, (......) "Yani, "onu cehenneme sokarız" buyurmuştur. Bu ifadenin aslı, (......) masdarına dayanır ki, "İyice kızışmış olan ateşe atmak" demektir. Âyetteki (......) ifadesindeki "masîr" kelimesi, muşak mansubtur. Bu senin, "Falanca tab' itibariyle güzeldir, falancadan ter boşandı" sözün gibidir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Bu Ayet İcmaın Delillerinden Biridir
Rivayet olunduğuna göre İmam Şafiî (r.h)'ye Kur'an'da, "icmâ"nın delil olduğunu gösteren bir ayet sorulduğunda, o, Kur'ân'ı üçyüz defa okumuş, nihayet bu ayeti bulmuştur. Şafiî'nin bunu delil getirişi şöyle izah edilir. Mü'minlerin yolunun dışında bir yola uymak haramdır. Binaenaleyh mü'minlerin yoluna uymanın vacib olması gerekir. Birinci mukaddimenin izahı şudur: Allahü teâlâ, "Peygambere muhalefet edip, mü'minlerin yolundan başkasına tabî olanlar için bir va'id-i ilahi'nin söz konusu olduğunu" belirtmiştir. Halbuki sadece peygambere muhalefet etmek de, böyle bir va'îdi gerektirir. Binaenaleyh eğer mü'minlerin yolundan başka bir yola uymak, böyle bir ilâhî tehdidi gerektirmemiş olsaydı, o za herhangi bir tesiri olmayan şeyi, bu va'îdi tek başına ki, böyle birşey caiz değildir. Bundan dolayı, mü'minlerin yolundan başka bir yola ittiba etmenin haram olduğu sabit olur. Bu sabit olunca da mü'minlerin yoluna uymanın vacib olması gerekir. Çünkü "mü'minlerin yoluna uymak" ifadesi, "mü'minlerin yolundan başkasına uyma" manasını gösterir. Bu sebeple, mü'minlerin yolundan başkasına uymak haram olunca, mü'minlerin yoluna uymanın da haram olması gerekir. Mü'minlerin yoluna uymamak haram olunca, onları yoluna uymak vacib demektir. Çünkü bu iki zıt tarafın (ihtimalin) dışına çıkılamaz.
İmdi şayet, "Biz, mü'minlerin yoluna uymamanın, mü'minlerin yolundan başkasına uyma manasına olduğunu kabul etmiyoruz. Zira ne mü'minlerin yoluna, ne de onların yolundan başkasına ittiba etmemek imkânsız değildir" denilir ise, buna şöyle cevap verilir: "Uymak, başkasının yaptığının benzerini yapmak" demektir. Mü'min olmayanların işi, mü'minlerin yoluna uymamak olunca, mü'minlerin yoluna uymayan herkes, mü'min olmayanların yaptığını yapmış olur. Binaenaleyh bu insanın, onlara uymuş olması gerekir."
Birisi şöyle diyebilir: "Uymak, başkasının yaptığının benzerini yapmak" değildir. Aksi halde şöyle o inilmesi gerekir: "Peygamberler ve melekler, ümmetin her ferdi Allah'ın birliğine inandığı gibi, Allah'ın birliğini kabul etmiş olmaları bakımından, insanların bazılarına uymuşlardır. Halbuki böyle söylenilemeyeceği herkesin malumudur. Aksine "İttiba" (uyma), başkası, o fiili yaptığı için, onun fiilinin benzerini yapmaktan ibarettir. Durum böyle olunca, kim, mü'minlere uymanın gerektiği hususunda bir delil bulunmadığı için, mü'minlerin yoluna uymayı bırakırsa, mü'minlere uymuş olmaz. Halbuki böylece bu şahıs, mü'minlerden başkasının yoluna tabî olmuş olmaz." İşte bu, delilin aleyhine getirilen güçlü bir sorudur. Bu konuda, "Kitabu'l-Mahsûl fi ilmi'l-Usûl" adlı eserimizde bahsettiğimiz, birtakım başka incelikler de bulunmaktadır. Allah en iyi bilendir.
İkinci Mesele
Bu âyet, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bütün günahlardan masum (ismet sahibi, korunmuş) olduğunu göstermektedir. Bunun izahı şöyledir:
Eğer Peygamberden herhangi bir günah sudur etmiş olsaydı, O'nun, bundan men edilmesi caiz olurdu. Başkasını, yaptığı bir işten men eden her insan, o başkasına muhalefet etmiş olur. Çünkü bunlardan her biri, diğerinin bulunduğu tarafın aksi bir tarafta yer almıştır. Binaenaleyh şayet Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den bir günah sâdır olmuş olsaydı, O'na mutlaka muhalefet etmek gerektiği sabit olmuş olurdu. Halbuki O'na muhalefet etmek bu âyetle haram kılınmıştır. Binaenaleyh O'ndan bir günahın sâdır olmamış olması gerekir.
Üçüncü Mesele
Ayet Sünnete Tabi Olanın Gereğini Gösterir
Bu âyet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bütün fiilleri hususunda uyulmasının vacib olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü ümmetin fiili, Peygamberin fiilinden başka olsaydı, o zaman iki taraftan herbirinin, fiil bakımından ayrı taraflarda olmaları gerekirdi. Böyle olması halinde de, arada bir muhalefet bulunmuş olurdu Halbuki Hazret-i Peygamber'e muhalefet etmek haram kılınmıştır. Binaenaleyh, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e her fiilinde uymanın vacip olduğu ortaya çıkmış olur.
Mefhum-u Mualif Zanni Degildir
Mütekaddimîn (Önceki) âlimlerden bazıları "Her müçtehid. kendi usûlü (prensipleri) hususunda isabet etmiştir. herbirinin inancının, inanılan şeye uygun olması manasında olmayıp, hata edenin günah işlemiş olmaması manasınadır" demişlerdir. Bu alimler, bu âyeti görüşlerine delil getirerek, şöyle demişlerdir. Allahü teâlâ, va'îdinin gerçekleşmesini, hidayetin apaçık belli olması şartı olmadığı zaman söz konusu olmaz. Bu durumda, hidayet belli olmadığı zaman va'îd-i ilâhinin bulunmamasını gerektirir?" Onlara şöyle cevap verilir: "Bu, mefhum(-u muhalife) sarılmadır. Mefhum-u muhalifi delil sayanlara göre, bu zannî bir delildir. Halbuki kâfirler için bir va'îdin söz konusu olduğuna delâlet eden delil, kâfidir. Zira Cenâb-ı Hak, bu âyetten sonra, "Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz..." (Nisa, 116) buyurmuştur. Halbuki zannî delil kât'î delile karşı koyamaz
Dinde Takkik ve İsbatın Önemi
Âyet, dinin ancak delil, tefekkür ve istidlal ile doğruluğunun ortaya konulabileceğine delâlet etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ, va'îdini, hidayetin besbelli olmuş olması şartına bağlamıştır. Eğer hidayetin belli oluşu, dinin doğruluğu hususunda muteber bir şart olmasaydı, böyle bir şartın faydası olmazdı.
Altıncı Mesele
Âyet, "hüdâ" (hidayet)'in, ilmin değil delilin ismi olduğunu göstermektedir. Çünkü eğer, "hüdâ" (hidayet), ilmin (bilmenin) ismi olsaydı, "hidayetin (doğru yolun) besbelli olması" ifadesi, birşeyin, yine kendisine nisbet edilmesi kabilinden olurdu ki bu yanlıştır.
116–121. Âyetlerin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:122
122. Âyetin Tefsiri
"Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Ondan başkasını, dileyeceği kimse için bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, muhakkak ki uzak bir sapıklıkla sapmıştır. Onlar O (Allah'ı) bırakırlar da yalnız dişilere taparlar, (böylece) o çok inadcı bir şeytandan başkasına tapmış olmazlar. Allah onu rahmetinden kovdu. O da (şöyle) dedi: "Celâlin hakkı için, kullarından muayyen bir nasib edineceğim, onları behemehal saptıracağım, onları mutlaka olmayacak kuruntulara boğacağım, onlara kat'iyyen emredeceğim de davarların kulaklarını yaracaklar, onlara muhakkak emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler." Kim Allah'ı bırakarak şeytanı dost edinirse, şüphesiz açıktan açığa büyük bir ziyana düşmüştür. (Şeytan) onlara va'ad eder, onları olmayacak kuruntulara düşürür. Şeytanın kendilerine va'ad ettiği şeyler ise aldatmadan başka birşey değildir. İşte onlar (böyle). Onların varacakları yer cehennemdir. Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır. İman edip de sâlih ameller yapanlara (gelince), biz onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere, içlerinde Mebedi kalıcı olarak sokacağız. İşte Allah'ın dosdoğru bir va'adi... Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir".
Âyetinin Tekrarındaki Faydalar
Bil ki bunlardan ilk âyet, bu surede bir kere daha geçmişti. Bu tekrarda şu iki fayda vardır:
Birinci fayda: Kur'ân-ı Kerim'de gerek va'ad, gerekse va'îd âyetleri, umûmî durum itibariyle birbirinden farklıdır. Allahü teâlâ, hiçbir va'id âyetini aynı lafız ile iki kere tekrar etmemiştir. Fakat bu âyeti, affına ve mağfiretine delâlet etsin diye aynı surede aynı lafız ile iki kere zikretmiştir. Âlimler tekrarın, manayı te'kidden başka hiçbir faydası olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. İşte bu da Allahü teâlâ'nın va'ad ve rahmet tarafını iyice te'kîd ettiğini gösterir ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın va'adini, va'îdinden üstün tutmuş olduğunun ifadesidir.
İkinci fayda: Daha önce geçen âyetler, o zırh çalan kimse hakkında nazil olmuştur. "Kim, peygambere muhalefet ederse.." (Nisa, 115) âyeti de, bu hırsızın mürted olduğu hususunda nazil olmuştur. Binaenaleyh bu âyetin, geçen âyetlerle ilgisi ancak şu manada olması halinde güzel olur: "Şayet o hırsız mürted olmasaydı, rahmetimden mahrum olmazdı"Ancak ne var ki, o irtidâd edip Allah'a şirk koşunca, Allah'ın rahmetinden uzak kalan mahrum bir kişi olmuş olur. Allahü teâlâ işte bu hususu, şirkin kendi katında çok büyük bir günah olduğunu açıklayarak te'kîd etmiş ve, "Kim Allah'a şirk koşarsa, muhakkak ki uzak bir sapıklıkla sapmıştır" buyurmuştur. Bu, "Kim Allah'a şirk koşmaz ise, onun sapıklığı uzak bir sapıklık olmaz.
Binaenaleyh böylece de, rahmetimden mahrum olmaz" demektir. İşte bu münasebetler, ister tevbe yapılsın, ister yapılmasın, âyetin gösterdiğine göre, şirk dışındaki günahların kesinlikle atfedilebileceğine kat'î olacak delalet etmektedir.
Sonra Hak teâlâ, şirkin pek büyük boyutlu bir sapıklık olduğunu bildirdikten sonra, "Onlar, yalnız dişilere taparlar, (böylece) o çok inada bir şeytandan başkasına tapmış olmazlar. Allah o şeytanı rahmetinden kovdu (lanetledi)" buyurmuştur. Bu âyette yer alan (......) lafızları, olumsuz mana ifade ederler. Bunun bir benzeri de, "Andolsun ki ehl-i kitaptan herbiri, ölümünden evvel, ona mutlaka iman edecektir" (Nisa. 159) âyetidir. Âyette yer atan, (çağırırlar, dua ederler) kelimesi, "ibadet ederler" manasınadır. Çünkü bir şeye tapan kimse, ona muhtaç olduğu zaman, ona dua eder. Bu âyetteki "Yalnız dişilere" tabiri hakkında şu izahlar yapılmıştır.
"Dişilere Tapma"nın Manası
â) Bundan murad, onların putlarıdır. O müşrikler putlarını, dişi isimleri ile adlandırırlardı. Bu, tıpkı onların Lât, Uzza ve bir üçüncüsü olan Menat putları gibidir. Lât, "Allah" kelimesinin müennesi, Uzzâ, "Aziz" kelimesinin müennesidir. Hasan el-Basrî, "Araplardan her kabilenin, kendisine taptığı bir putu vardı. Onlar o putlarına, "Falancaoğullarının dişisi" derlerdi" demiştir. Bu izahın doğruluğuna, Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnhâ)'nin, bu ifadeyi "yalnız putlara taparlar" şeklindeki kıraati ile, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın, "Yalnız putlara" şeklindeki kıraati de delâlet etmektedir. İbn Abbas'ın bu kıraatindeki (......) kelimesi, tıpkı (aslan) kelimesinin (aslanlar) şeklinde cemî oluşu gibi (......) kelimesinin çoğuludur. Aslı olan bu çoğul kelimedeki zammeli vâv harfi, elife çevrilmiştir. Bu tıpkı, aslı (......) olan fiilin, âyet-i kerimede (......) şeklinde gelmesi gibidir. Zeccâc, (......) kelimesinin aslının, (......) olması, birinci zammenin peşisıra bir zamme getirilmiş olmasının caiz olduğunu söylemiştir.
b) Bu tabir, "Yalnız ölülere taparlar" manasındadır. Ölülerin, "dişiler" diye ifade edilmesinin şu iki şekilde izahı yapılabilir:
1) Ölü, (cansız) şeylerden haber vermek, dişilerden haber verme gibi olur. Bu, senin "Şu kadın benim hoşuma gidiyor" dediğin gibi, aynı sîga ile "Şu taşlar benim hoşuma gidiyor" demen gibidir.
2) Dişi, erkekten; ölü, diriden daha az değerdedir. İşte bundan dolayı cansız varlıklara "dişi" isimler vermişlerdir.
c) Müşriklerin bir kısmı meleklere tapıyor ve onların Allah'ın kızları olduklarını söylüyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Ahirete iman etmeyen o insanlar, meleklere dişi ismi takarlar" (Necm. 27) buyurmuştur ki bu, "yerin, göğün ve bu ikisi arasında bulunan herşeyin yaratıcısına, dişi isimler verdikleri cansızları ortak koşandan, daha cahil kim olabilir?" demektir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Halbuki o çok inada şeytandan başkasına tapmış olmazlar" buyurmuştur. Müfessirler, bu putların herbirinin içinde, kendilerine hizmet (ibadet) eden insanları görüp, onlara konuşan bir şeytan bulunduğunu söylerlerken; Zeccâc bu âyetten sonraki, "O da (şöyle) dedi: "Celâlin hakkı için, kullarından muayyen bir nasib edineceğim" âyetinin delâleti ile, burada geçen şeytanın iblis olduğunu, hiç şüphesiz bu sözü iblisin söylediğini ve o putları tapanları görüp konuşanın da yine iblis olması ihtimalinin uzak olmadığını söylemiştir.
Âyette geçen "merîd" kelimesi, "taattan iyice uzak olma" manasında, "isyanda (azgınlıkta) ileri giden" demektir. Nitekim böylesi kimselere, "marid" ve "merîd" denilir.
Yine Zeccâc, üzerinde birşey olmayan dümdüz duvar manasında yaprakları tamamen dökülmüş olan ağaç manasında sakal mahalli dümdüz ve parlak olduğu için, sakalı çıkmayan kimseye de (......) denildiğini; binaenaleyh taatten iyice uzak olan kimseye de, taattan iyice soyunmuş ve taatten kendisine birşey bulaşmamış olduğu için "merîd" ve "marîd" denildiğini söylemiştir.
Şeytanın Kullardan Nasib Edinmesinin Manası
Daha sonra Cenâb-ı Hak Allah onu rahmetinden kovdu. O da (şöyle) dedi: "Celâlin hakkı için, kullarından muayyen bir nasib edineceğim" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Keşşaf sahibi, bu âyetteki ifadelerinin, Allah'ın laneti ile bu kötü söz arasını birleştiren, "inadcı (merîd) şeytan" manasında olmak üzere, birer sıfat olduğunu söylemiştir. Bil ki burada şeytan, birtakım şeyleri iddia etmiştir. Bunlardan birincisi, şeytanın "Celâlin hakkı için, kullarından muayyen (mefrûd) bir nasib edineceğim" sözüdür. Arapça'da fard, kesmek manasınadır. Nehrin bir kenarında olan koya da, denilir. Yine yay üzerinde, kirişin bağlandığı çentiğe (......), Allah'ın mazeret yollarını kesmek için, kullarına farz ve mecbur kıldığı şeylere de (......) denilir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlara bir fariza (mehir) belirlemiş olursanız.." (Bakara. 237) âyeti de böyledir. Bu, "malınızdan onlar için bir parça kesip ayırırsanız.." demektir.
Bunu iyice anladığına göre biz deriz ki, bu âyetin manası şöyledir: "Allah'ın laneti üzerine olasıca şeytan, bu durumda, "Celâlin hakkı için, kullarından muayyen bir miktar, bir pay edineceğim" dedi. İşte şeytanın kendisine pay edindiği o muayyen miktar, onun izinde gidip, vesveselerine uyan kimselerdir.
Bu âyetin tefsiri hususunda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Her bin kişiden biri Allah'ın, diğerleri de insanların ve İblisin (hissesidir)."
Buna göre eğer, "Gerek naklî gerekse aklî delil, şeytanın ordusunun, sayıca Allah'ın taraftarlarından daha çok olduğunu göstermektedir. Bu hususta naklî delil, Allahü teâlâ'nın, "birazınız müstesna, muhakkak şeytana uyup gittiniz" (Nisa, 83); yine Allahü teâlâ'nın, şeytandan hikâye ederek buyurmuş olduğu, "...Onun zürriyetini birazı müstesna olmak üzere, behemehal kendime bendederim" (isra, 62) ve "Dedi: "Senin izzetine andederim ki ben de artık onların hepsini muhakkak azdıracağım. İçlerinden ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna..." (Sâd, 82-83)âyetleridir. Hiç şüphe yok ki, ihlâslı olanlar azdırlar.
Aklî delil ise şudur: Fâsıklar ve kâfirler, ihlâslı mü'minlerden sayıca daha fazladırlar. Fâsık ve kâfirlerin, iblisin ordusu olduğunda şüphe yoktur.
Bu böyle olunca biz deriz ki, "Nasîb kelimesi, ekseriyeti teşkil eden kısmı içine almayıp, aksine daha azını içine aldığı halde, daha niçin şeytan, "O da (şöyle) dedi: "Celâlin hakkı için, kullarından muayyen bir nasîb edineceğim" demiştir?"
Cevap: Bu farklılık ancak, beşer türüne göredir. Son derece çok oldukları halde melekler zümresi mü'minlere eklendiğinde, çoğunluk, ihlâslı mü'minler için söz konusu olur. Hem yine mü'minler, sayıca her ne kadar az iseler de, onların Allah katındaki makam ve mevkileri son derece büyüktür. Halbuki kâfirler ve fâsıklar, her ne kadar sayıca çok iseler de, onlar yok gibidirler, bir hiçtirler. İşte bu sebepten dolayı, iblisin taraftarlarına "nasîb" ismi ıtlak edilmiştir.
Saptırma Konusunda Mu'tezile İddiasına Cevap
İkincisi, şeytanın "onları behemehal haktan saptıracağım" sözüdür. Mu'tezile şöyle demiştir: "Bu âyet, bizim usûl ve kaidelerimizden iki büyük esasa delâlet etmektedir:
Birinci esas: "Saptıran, şeytan olup, Allah değildir..." Sözlerine devamla şöyle derler: "Biz, âyetin, "saptıranın şeytân olduğuna" delâlet ettiğini söyledik." Çünkü şeytan bunu iddia etmiş, Allahü teâlâ da, onu bu hususta tekzîb etmemiştir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Onların hepsini muhakkak azdıracağım..."(Sad, 82), "...onun zürriyetini, birazı müstesna olmak üzere behemehal kendime bendederim" (İsra, 62) ve "...andolsun ki, onlar(ı saptırmak) İçin senin doğru yolunda oturacağım" (Araf, 16) âyetleridir. Hem Cenâb-ı Hak, o şeytanı, onu zemmetme sadedinde, "insanları saptıran" diye tavsif etmiştir. İşte bu da, Allah'ın bu saptırma işiyle tavsif edilmiş olmasına mânidir.
İkinci esas: "Ehl-i sünnet, "saptırmak, küfrü ve sapıklığı yaratmaktan ibarettir" dedikleri halde, biz saptırmanın, küfür ve sapıklığı yaratmaktan ibaret olmadığını söylüyoruz. Bunun delili ise, İblisin, sapıklığı yaratmaya kadir olamıyacağı hususunda icma'nın bulunmasının yanında, kendisini "saptırıcı" olarak vasfetmiş olmasıdır."
Mu'tezile'nin bu görüşüne şu şekilde cevap verilir: Bu, İblisin sözüdür. Binaenaleyh bir delili olamaz. Hem bu meselede iblisin sözü, cidden kararsızdır. Bazen sırf kaderciliğe meyleder. Bu onun, "ben de artık onların hepsini muhakkak azdıracağım" (Sâd. 82) ifadesinden anlaşılmaktadır. Bazan mutlak cebre temayül etmektedir. Bu da onun, "Ey Rabbim, beni azdırmış olduğun için..." (Hicr. 39) sözünden anlaşılmaktadır. Bazan da bu hususta mütereddit olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü o, "Ey Rabbimiz, İşte bunlar bizim azdırdığıma kimselerdir. Kendimiz nasıl azmışsak, onları da öylece azdırdık" (Kasas, 63) demiştir Yani, "o kâfirler, bizim (biz şeytanların) onları azdırdığımızı söylemektedirler... O halde, bizi dinden kim uzaklaştırdı?" Binaenaleyh, bütün bunların âhirette, Allah'da son bulması gerekir.
Şeytanın Kuruntularla Oyalaması
Üçüncüsü: Onun, "Onları mutlaka olmayacak kuruntulara boğacağım.." sözüdür. Bil ki, o, insanları saptıracağını iddia edince, "Onları mutlaka olmayacak kuruntulara boğacağım" demiştir. Bu da, saptırması hususunda, insanların kalblerine kuruntular atmaktan daha kuvvetli bir çaresinin bulunmadığını ihsas etmektedir. Kuruntuları arzulamak ise, şu iki şeyi meydana getirir:
a) Hırs,
b) Tûl-i emel...
Hırs ve emel ise, birçok kötü ahlakı gerektirirler. Bunlar, insanın özünden ayrılmayan iki şeydirler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "İnsanoğlu ihtiyarladıkça, onda şu iki şey gençleşir: Hırs ve emeller. Müslim, Zekat, 115 (II/724); Tirmizi Zühd, 28 (IV/570). buyurmuştur.
Hırs, dünya ve dinin korkularına binmeyi, onları sırtlanmayı gerektirir. Binaenaleyh, insanın bir şeye karşı olan hırsı şiddetlendiğinde, o şeyi bazan, ancak Allah'a isyan, insanlara da eziyyet etmek suretiyle elde edebilir.
Yine, kişi tûl-i emel peşinde koştuğunda, âhireti unutup, neredeyse tevbe edemeyip, kendisine de va'zü nasihatin hiçbir tesir edemeyeceği bir biçimde dünyaya batmış ve gömülmüş olur. Böylece onun kalbi bir taş gibi, hatta taştan daha katı bir hale gelir.
Davarların Kulaklarını Yarma Âdeti
Dördüncüsü: Şeytanın, "Onlara katiyyen emredeceğim de, davarların kulaklarını yaracaklar" sözüdür. "Betk" kelimesi "kesmek" anlamına gelir. Nitekim, "kesen kılıç" manasında denilir. (......) kelimesi ise, "parçalamak" demektir. Vahidî (r.h): "Burada bahsedilen "tebtîk"in manası, müfessirlerin ittifakıyla "Behîra" adını verdikleri develerin kulaklarını kesmektir. Bu böyledir, zira onlar, deve beş batın doğurup, beşincisinde erkek yavru doğurduğunda, o devenin kulağını diliyor ve ondan istifade etmeyi kendilerine haram kılıyorlardı" demiştir. Diğer âlimlere göre ise, bundan maksat şudur: "Onlar, putlara ibâdette dinî bir uygulama olsun diye, "en'am" (deve, sığır, ve davar)'ın kulaklarını diliyor; aslında bir küfür ve fısk olmasına rağmen, bunu bir ibadet sayıyorlardı.
Allah'ın Yarattığını Değiştirme
Beşincisi: Şeytanın, "Onlara muhakkak emredeceğim de, Allah'ın yarattığını değiştirecekler" sözüdür. Müfessirler, bu hususta şu iki görüşü öne sürmüşlerdir:
1) "Allah'ın yarattığını değiştirmekken murad, O'nun dinini değiştirmektir. Bu, Saîd İbn Cübeyr, Saîd İbnu'l-Müseyyeb, Hasan el-Basrî, Dehhâk, Mücâhid, Süddî, Nehaî ve Katâde'nin görüşüdür. Bu görüşün izahı için şu iki şey söylenebilir:
a) Allahü teâlâ insanları, Adem'in sulbünden (sırtından) zerreler halinde çıkarıp, onlan, "kendisinin onların Rabbi olup; onların da kendisine iman ettikleri hususunda, kendilerine" şahit tuttuğu gün, onları İslâm dini üzerine yaratmıştır. Binaenaleyh, kim (bundan sonra) küfre saparsa, böylece Allah'ın, insanları üzerine yarattığı fıtratı değiştirmiş olur. İşte bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Her doğan çocuk (İslâm) fıtratı üzerine doğar, ama onu ebeveyni, ya yahudi yapar, ya hristiyan yapar veyahut da mecusi yapar..." Buhari, Cenaiz, 80, 93; Ahmed İbn Hanbel, II/233; 393: şeklindeki hadisinin ifade ettiği manadır.
b) Allah'ın dinini değiştirmekten murad, helali harama, veyahut da haramı helâla çevirmektir.
2) Buradaki "değiştirme", zahire taalluk eden bütün halleri değiştirme anlamına alınır. Bu görüşte olanlar, birkaç izah şekli zikretmişlerdir:
a) Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Bundan murad, Abdullah İbn Mesûd (radıyallahü anh)'un, Hazret-i Peygamber'den rivayet ettiği şu hadistir: "Peruk takan ve taktıran; döğme yapan ve yaptıran kadınlara Allah lanet etmiştir." Buhari, Büyü' 25; Müslim, Libas, 119 (III/677). Bu böyledir; çünkü kadın, bu gibi şeyleri yapmak suretiyle, zinaya yol arar" demiştir.
b) Enes, Şehr İbn Havşeb, İkrime ve Ebu Salih'ten rivayet edildiğine göre, burada, Allah'ın yarattığını değiştirmenin manası hayvanı burmak, kulaklarını kesmek ve gözlerini çıkarmak demektir, işte bundan ötürü Enes, koçları burmayı hoş karşılamıyordu. Araplar, içlerinden bir kimsenin deve sayısı bine ulaştığında, , tohumluk olan devenin gözünü şaşı yapıyorlardı.
c) İbn Zeyd, bu değiştirmenin, erkeklerin kadın gibi davranmaları olduğunu söylemiştir. Ben derim ki, bu görüşe göre âyetin manasına sürtük kadınları da sokmak gerekir. Çünkü "tahannüs" (hünsâlık), kadına benzemeye çalışan erkek; ise, erkeğe benzemeye çalışan kadın manasındadır.
d) Zeccâc, bazı kimselerin şöyle dediğini nakletmiştir; "Allahü teâlâ, en'âmı (deve, sığır ve davarları), bir kısmına binsinler, bir kısmının da etini-sütünü yesin içsinler diye, insanlar için yaratmıştır. İnsanlar ise onları, "bahîre", "şaibe" ve "vasile" diye, kendilerine haram kılmışlardır. Yine Cenâb-ı Hak, güneşi, ayı ve yıldızları, insanların yararına olarak ve onlardan istifade etsinler diye yaratmış, ama müşrikler bu varlıklara taparak, Allah'ın yarattığı şeyleri değiştirmiş (gayelerinden saptırmışlardır.) İşte bu konuda müfessirlerin söylediği sözler bunlardan ibarettir.
Bu noktada, âyetten bir mana çıkarma hususunda, aklıma şu şekilde bir başka izah daha gelmektedir. Şöyle ki: Bir şeye zarar ve hastalık şu üç şekilde gelir; karışma, noksanlaşma ve bâtıl olma (bozulma)... İşte bu nedenle şeytan (Allah ona lanet etsin), insanların çoğunu, dinî hastalık ve zararlara düşüreceğini iddia etmiştir ki bu, onun "Onları mutlaka olmayacak kuruntulara boğacağım" sözünden anlaşılmaktadır. Sonra bu hastalığın mutlaka, zikrettiğimiz karışma, noksanlaşma ve bozulma gibi bir şekilde olması gerekir. Karışma şekline gelince, şeytan buna, "Onları mutlaka olmayacak kuruntulara boğacağım" sözü ile işaret etmiştir. Bu böyledir, çünkü kuruntulu kimselerin akl-ı fikri, birtakım şehevî ve gazabı istekleri elde etmek için, birçok ince manalar, hileler ve çok hassas yollar aramakla meşguldür. İşte bu, birşeyin karışması ile meydana gelen ruhî bir hastalıktır.
Noksanlaşma ife meydana gelen hastalığa, şeytan, "Onları katiyyen emredeceğim de davarların kulaklarını yaracaklar" sözü ile işaret etmiştir. Bu böyledir, zira havanların kulaklarını dilmek, bir çeşit noksanlaştırmadır. Çünkü insanın aklı-fikri dünyayı elde etme peşinde olunca, âhireti istemedeki azmi zayıf ve isteği gevşek olur.
Bozulma ile meydana gelen hastalığa ise, şeytan, "onlara muhakkak emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler" sözü ile işaret etmiştir. Çünkü değiştirme, uzun müddet mevcut olan bir sıfatı bozup yok etme demektir. Halbuki dünyevî lezzetler peşinde devamlı koşan ve ruhî mutluluklardan yüz çeviren kimsenin kalbinde, dünyaya karşı bir istek, âhirete karşı ise bir nefret gittikçe artar ve çoğalır. Bu durum, o insanın kalbi tamamen değişinceye kadar devam eder. Böylece insan öyle bir noktaya gelir ki artık kalbinde âhiret duygusu kesinlikle yer atmaz ve aklından dünya sevgisi hiç çıkmaz. Böylece de bütün hareketleri, duruşları, sözleri ve fiilleri hep dünya için olur. İşte bu da Allah'ın yarattığı şeyin değiştirilmesini gerektiren bir şeydir. Çünkü insanlar, bu maddî aleme bir yolculuk için gelmişlerdir. Aslında onlar ahiret alemine yöneliktirler. Fakat ahiret alemini unutup, mutlaka yok olup son bulacak olan, şu hissedilen (maddî) alem ile iyice ünsiyet (sevgi) kesbedince, işte bu da, gerçek manada bir yaratılışı değiştirme olmuş olur. Bu tıpkı, "Hem kendisi Allah'ı unutmuş, hem (Allah) kendilerini kendilerine unutturmuş olanlar gibi olmayın" (Haşr, 19) ve "Şüphesiz gözler kör olmaz, fakat (asıl) sinelerin içindeki kalbler kör olur" (Hacc, 46) âyetlerinde, ifade edilen husus gibidir.
Şeytan Tarafında Yer Almanın Tehlikeleri
Bil ki Cenâb-ı Hak, insanları şeytana uymaktan sakındırmak için, şeytanın azdırıp saptırma yollarını, bizzat onun ağzından nakledince, , Allah'ı bırakarak şeytanı bir yâr edinirse, şüphesiz açıktan açığa büyük bir ziyana düşmüştür" buyurmuştur. Bil ki hiç kimse, Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinmek istemez. Fakat insan, şeytanın emirlerini yerine getirip, rahman olan Allah'ın emirlerini yapmayınca, sanki şeytanı kendisine dost edinip, Allah'ın himayesini ve dostluğunu bırakmış gibi olur. Allah Telâlâ, "Şüphesiz açıktan açığa büyük bir ziyana düşmüştür" buyurmuştur; zira Allah'a itaat etmek, zarar ihtimallerinden uzak, devamlı ve çok büyük menfaatlar ihtiva eder. Şeytana itaat ise, kederlerle, üzüntülerle ve ezici elemlerle karışık ve sonlu olan üç menfaati ihtiva eder. Bu iki itaatin aynı olduğunu söylemek, aklen imkansızdır. Binâenaleyh kim şeytanın dostluğuna gönül verirse, şeytanın vereceği makam ve mevkilerin çok adi ve değersiz oluşları sebebi ile, en şerefli yüce makam ve mevkileri elden kaçırmış olur. Hiç şüphe yok ki bu, kesin ve apaçık bir ziyandır.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(Şeytan) onlara vaad eder, onları olmayacak kuruntulara düşürür. Şeytanın kendilerine vaadettiği şeyler ise aldatmadan başka birşey değildir" buyurmuştur. Bil ki önceki âyette, şeytanın emrinin esasının, insanın kalbine olmayacak kuruntular atmak olduğunu açıklamıştık. Hayvanların kulaklarını dilmek ve Allah'ın yarattığı şeyi değiştirmek ise, kalbe atılan bu kuruntuların netice ve eserlerindendir. İşte bundan dolayı Hak teâlâ, o kuruntuların bertaraf edilmesindeki esasa dikkat çekmiştir. Bu esas, o kuruntuların bir aldatmadan başka bir şey olmadıklarıdır. Aldanma, insanın bir şeyi faydalı ve lezzetli sanıp, sonra o şeyin en büyük elem ve zararları taşıdığının anlaşılmastdır. Dünyanın her hali böyledir. Binâenaleyh her akıllının, dünyanın hiçbir şeyine iltifat etmemesi gerekir. Bunun misali şudur: Şeytan, insanın kalbine ömrünün uzun olacağını, dünyadan elde etmek istediği herşeyi elde edeceğini ve düşmanlarına hükümran olacağı düşüncelerini atar. Böylece o insanın kalbine, dünyanın bir devr-i daim olduğu ve binâenaleyh bugün başkasına müyesser olan şeyin ileride kendisine de müyesser olacağı fikri düşer. Fakat bütün bunlar bir aldanmadır. Zira insanın ömrü çoğu kez buna yetmez. Yetse bile, gayesine ulaşamaz. Ömrü yetip, en güzel bir şekilde gayesine ulaşsa bile, mutlaka o kimse ölürken en büyük keder ve pişmanlık içine düşer, Çünkü elde edilmek istenen şey ne kadar leziz ve hoş olur ve onunla ülfet ne kadar çok ve uzun süre olursa, onların insanı bırakıp ayrılması da o nisbette elemli ve gam ile pişmanlığın meydana gelmesinde de o nisbette tesirli olur. İşte böylece âyetin, bu konuda temel ve esas olan hususa dikkat çekmiş olduğu ortaya çıkmış olur.
Âyetle ilgili bir başka izah da şudur: Şeytan, insanlara kıyametin ve mesuliyetin olmadığını, binâenaleyh dünyevi lezzetleri tastamam tadmak için ellerinden geldiğince çalışmaları gerektiğini telkin etmektedir.
Sonra Allahü teâlâ, "İşte onlar (böyle). Onların varacakları yer cehennemdir" buyurmuştur. Bil ki aldanmanın, insanın zahiren güzel bulduğu bir şeyin insan için gerçekleşip, fakat onun iç yüzü ortaya çıkınca büyük elem duyacağı bir halden ibaret olduğunu açıklamıştık. Halbuki dünyevi lezzetlere iyice gark olup, Allahü teâlâ'ya isyana iyice batmak, her ne kadar o an için hoş ve güzel gelse bile, neticesi cehennem azabıdır, gazab-ı ilahîdir ve rahmet-i ilahiyyeden uzaklaşmadır. Binâenaleyh işte bu durum da, şeytanın va'adlerinin bir aldatma olduğuna dair, daha önce geçen delillere bir takviyedir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, 'Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır" buyurmuştur. Âyette geçen "mahîs", "kaçış ve kurtuluş yeri" demektir. Vahidî (r.h), bu tabirin şu iki manaya gelebileceğini söylemiştir:
1) "Onlar, mutlaka cehenneme gireceklerdir.
2) Kâfirlerin payı olan, cehennemde ebedi kalmayı ifade eder. Bu, uzak bir mana değildir. Çünkü âyetteki, "bulamayacaklar" fiili, daha önce bahsi geçen insanlarla ilgilidir ve bunlar haklarında, şeytanın, "Celalin hakkı için, kullarından muayyen bir nasib edineceğim" demiş olduğu kimselerdir. Zahir olan şudur ki, şeytanın hissesine (nasibine) düşenler, kâfirlerdir:
Mü'minleri Bekleyen Mükâfat
Hak teâlâ, vaîdini zikredince, bunun peşisıra va'dini getirerek "İman edip de salih ameller yapanlara (gelince), biz onları altlarından ırmaklar akan cennetlere, içlerinde ebedi kalıcı olarak sokacağız. İşte Allah'ın dosdoğru bir vaadi... Allah'dan daha doğru sözlü kim olabilir?" buyurmuştur.
Bil ki Allahü teâlâ va'adini ifade eden âyetlerin çoğunda, "İçlerinde ebedi kalıcı olarak" tabirine yer vermiştir. Eğer "hulûd", ebedi ve devamlı kalma manasında olsaydı, bu ifade de gereksiz bir tekrar olmuş olurdu. Halbuki tekrar aslın hilafıdır, yani asıl olan, tekrar yapılmamasıdır. Böylece biz, "hulûd"un devamlı kalma manasına değil, uzun bir süre kalma manasına geldiğini anlarız. Fakat Allahü teâlâ, va'îd ile ilgili âyetlerinde "hulûd"u zikretmiş, ebedî kalışı ise, sadece kâfirler hakkında kullanmıştır. İşte bu da, günahkâr mü'minlerin cezasının sona ereceğine bir delildir.
Sonra Cenâb-ı Allah, "İşte Allah'ın dosdoğru bir va'adi" buyurmuştur. Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Âyetteki iki kelime de meful-i mutlaktır. Birincisi, "müekkid li-nefsihi" olan mef'uli mutlaktır. Sanki "mutlaka va'ad-etti" denilmiştir. "Hak" kelimesi ise, "müekkid li-gayrihi" olan mef'ul-i mutlaktır ve " Bu, kesin olarak bir hak oldu" demektir.
Sonra Allahü teâlâ, "Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?" demiştir. Bu üçüncüsü, beliğ bir te'kiddir. Bu te'kidlerin gayesi, şeytanın kendisine uyanlara, yalan va'adler ve asılsız kuruntulara dair söylemiş olduğu şeylere bir karşı koymadır. Bir de, kendisinden daha yalancı birisi bulunmayan şeytanın sözünden, Allah'ın va'adinin, kabul edilmeye daha lâyık ve tasdik edilmeye daha müstehak olduğuna dikkat çekmektir.
Hamza ve Kisaî, ifadesindeki sâd harfini zâ, harfine işmâm ederek okumuşlardır. Kur'an-ı Kerim'de, kendisinden sonra bir dal bulunan bütün sakin şadların durumu da böyledir. Mesela, "doğru yol.." (Nahl, 9) ve
"Şimdi sen ne ile emrolunuyorsan apaçık bildir" (Hicr. 94) âyetlerinde olduğu gibi... Âyette geçen (......) kelimesi, (dedi) fiilinin masdarıdır. Nitekim, denilir. İbnu's-Sikkît kelimelerinin masdar değil, isim olduğunu söylemiştir.
Felah Temenni İle Değil, Yapılan İşlerle Olur
123. Âyetin Tefsiri
"Ne sizin kuruntularınızla, ne de ehl-i kitabın kuruntulanyla (iş olup bitmiş) değildir. Kim bir kötülük yaparsa, ondan ötürü cezalandırılır ve o, kendisine Allah'tan başka ne bir yâr, ne de bir yardımcı bulamaz".
Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
(......) kelimesi, (arzu, istek, talep) kelimesinden olmak üzere vezninde bir kelimedir. Bu lâfızla alâkalı açıklamaların tamamı, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şeytan onun dileği hakkında file (bir fitne) meydana) atmış olmasın... " (Hacc. 52) âyetinin tefsirinde zikredilecektir.
İkinci Mesele
(......) bir fiildir ve mutlaka ona isnad edilecek olan bir ismin bulunmasını gerektirir. Bu isimle ilgili birkaç vecih vardır:
1) "Yukarıda zikredilmiş olan sevab, ve "Biz onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağız" (Nisa, 122) âyetindeki va'ad, ne sizin kuruntularınızla ne de ehl-i kitabın kuruntulanyla değildir." Yani, "Onlar, kuruntularla gerçekleşmez, ancak iman ve amel-i salih ile gerçekleşir, kazanılır" demektir.
2) Dinin vaz'ı, sizin kuruntularınıza göre değildir.
3) Sevab ve ikab, sizin kuruntularınıza göre değildir.
Birinci mana daha uygundur. Çünkü, (......) fiilinin, daha önce zikredilmiş olan bir şeye isnadı (dayandırılması), zikredilmemiş olan birşeye dayandırılmasından daha münasiptir.
Ayetin Muhatabı
(......) ifadesindeki hitab, kimleredir? Bu hususta iki görüş vardır:
1) Bu, putperestlere hitabtır. Onların kuruntuları da, ahırette bir haşr ve neşrin (yeniden dirilmenin) ve bir sevab ve ikabın olmayacağıdır. Onlar bunların olacağını kabul etseler bile, putlarının, Allah yanında kendilerine şefaatçi olacağını söylüyorlardı. Ehl-i kitabın kuruntuları ise, "Yahudi veya Hıristiyan olanlardan başkası asla cennete girmeyecek" (Bakara, 111); "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" (Maide, 18) bize azab etmez ve "Sayılı günlerden (fazla), bize kat'iyyen cehennem dokunmayacak" (Bakara, 80) demeleridir.
2) Bu hitab, müslümanlaradır. Onların kuruntuları ise, büyük günah isteseler bile, affolunacaklarını zannetmeleridir. Halbuki durum böyle değildir. Çünkü Allahü teâlâ, "(Allah) ondan (şirkten) başka günahları, dileyeceği kimseler için bağışlar" Nisa, âyetinde de buyurduğu gibi, dilediğine af ve mağfiret eder.
Rivayet edildiğine göre müslümanlar ile ehl-i kitap birbirlerine karşı övündüler. Ehl-i kitap dedi ki: "Bizim peygamberimiz sizin peygamberinizden; bizim kitabımız sizin kitabınızdan öncedir ve biz Allah'a sizden daha yakınız"; müslümanlar da, "Bizim peygamberimiz, hatemü'l-enbiya (peygamberlerin sonuncusu), kitabımız da bütün kitapların nasihi" dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, bu âyeti indirdi.
Hak teâlâ sonra, "Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalanır" buyurmuştur. Bu ifade hakkında birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Mutezile şöyle demiştir: "Bu âyet, Allahü teâlâ'nın hiçbir günahı affetmediğine delalet etmektedir. Hiç kimse "Bu, küçük günahlar konusunda bir problem çıkarır. Zira onların affedildiği malumdur" diyemez. Böyle bir suale Mutezile şu iki şekilde cevap verir:
a) "Umumi lafız, tahsisten sonra hüccettir.
b) Küçük günah işleyen kimsenin, taatlarının sevabından, o günahın cezası miktarınca düşer. Böylece bu günahın cezası ona ulaşmış olur."
Bizim alimlerimiz ise "bu konudaki cevaplar, bellibaşlı yönleriyle daha önce Hak teâlâ'nın, (......) (Bakara, 81) âyetinin tefsirinde geçmiştir" diyerek cevap vermişlerdir. Ancak ne var ki bu âyetin tefsiri ile ilgili olarak burada şu vecihleri ilave etmek istiyoruz:
1) Bu cezadan muradın, insana bu dünyada ulaşan gamlar, kederler, hüzünler, elemler ve hastalıklar olması niçin caiz olmasın? Bu hususa hem Kur'an, hem dehadisler delalet etmektedir. Kur'an'dan delit, şu âyettir: "Erkek hırsızla, kadın hırsızın irtikab ettikleri şeye bir ceza olarak, ellerini kesin" (Maide, 38). Bu âyette, elleri kesme, ceza olarak belirtilmiştir. Hadisden bunun delili de şudur: Rivayet olunduğuna göre, bu âyet nazil olunca, Hazret-i Ebu Bekir Sıddık (radıyallahü anh), "Artık bu âyetten sonra kurtuluş nasıl umulur?" demişti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ey Ebu Bekir, Allah sana mağfiret etsin. Sen hiç hastalanmadın mı, sana hiç sıkıntı isabet etmedi mi? İste cezalandırılmanız budur" buyurmuştur.
Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnhâ)'den rivayet edildiğine göre, bîr adam bu âyeti okumuş ve "Yaptığımız herşey sebebiyle cezalandırılacak olursak mahvolduk gitti..." demişti. Onun bu sözü Hazret-i Peygamber'e ulaşınca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Mümin dünyada, bedenine isabet eden (hastalıklar) ve kendisine sıkıntı veren şeyler ile cezalandırılır" der.
Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu âyet nazil olduğu zaman ağladık, hüzünlendik ve dedik ki: "Ya Resûlallah, bu âyet-i kerime, bize (ümit ışığı) bırakmadı." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Sevinin, müjdeler olsun size. Çünkü bu dünyada sizden birinin başına gelen her musibeti, Cenâb-ı Hak o kimsenin günahlarına bir keffaret yapar. Hatta ayağına batmış olan bir dikeni bile" Buhari, Merda, 2, 3 buyurdu.
2) Farzedelim ki bu ceza onlara Kıyamet günü ulaşsın. Fakat bu cezanın, kulun imanının ve taatlarının sevabının eksilmesi şeklinde meydana gelmesi niçin caiz olmasın? Kur'an, hadis ve akıl da buna delalet etmektedir. Kur'an'dan buna delil, "çünkü iyilikler (hasenat), günahları (seyyiah) giderir" (hud, 114) âyetidir.
Hadisten bunun delili de şudur: Kelbî'nin Ebu Salih'den, onun da İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet ettiğine göre, İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir:" Bu âyet nazil olunca, mü'minlere çok zor geldi. Bunun üzerine dediler ki: "Ya Resûlallah, hangimiz kötülük yapmadı ki? Bunun cezası nasıl olur, (buna nasıl dayanırız)?" Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de,
"Allahü teâlâ taata, on iyilik (sevabı); bir günaha karşılık ise tek bir ceza va'adetmiştir. Binâenaleyh kim yaptığı bir kötülükten dolayı cezalandırılırsa, (taatına) karşılık verilen on sevabından biri eksiltilir ve kendisine geriye dokuz sevab kalır. Birleri, onlarına baskın çıkana yazıklar olsun!" buyurmuştur.
Aklî delile gelince bu du şudur: İmanın ve bütün taatlerin sevabı, mutlaka tek bir büyük günahın cezasından daha büyüktür. Adalet, çok olandan, az olanın miktarınca çıkarılmasını gerektirir. O zaman çok olandan geriye, mutlaka bir fazlalık kalır. Böylece de mü'min, bu fazlalık sebebi ile cennete girer.
3) Bu âyet-i kerime, sadece kâfirler hakkında nazil olmuştur. Söylediğimiz bu hususa delalet eden şey, Cenâb-ı Hakk'ın, bu âyetten sonra, "Erkek veya kadın, kim mü'min olduğu halde, salih amellerden (birşey) yaparsa, işte onlar cennete girerler" (Nisa. 124) buyurmuş olmasıdır. Yetmiş yıl Allah'a itaat edip de, sonra bir damla içki içen mü'min, salih ameller işlemiş olan bir mü'mindir. Bu âyetin hükmüne göre, onun mutlaka cennete gireceğini söylemek gerekir. Mu'tezile'nin, "O, (böyle yapmakla) mü'min olmaktan çıkmıştır" sözü ise, büyük günah işleyen kimselerin de mü'min olabileceklerini gösteren delillerden dolayı, bâtıl ve yanlıştır. Nitekim şu âyetler buna delalet etmektedir: "Eğer mü'minlerden iki zümre birbiriyle dövüşürlerse aralarını bulup, barıştırın. Eğer onlardan biri diğerine karşı hâlâ tecavüz ediyorsa..." (Hucurat, 9). Bu âyette, diğer mü'minlere saldıran kimse, bu durumuna rağmen mü'min olarak isimlendirilmiştir. "Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı)" (Bakara, 178). Bu âyette kasden ve düşmanlıkla başka bir mü'mini öldüren kimse, mü'min olarak ifade edilmiştir. "Ey iman edenler, tam birsıdk-u hulusa malik bir tevbe ile Allah'a dönün" (Tahrim, 8). Cenâb-ı Hak, bu kimseye tevbe etmesini emrederken de, o kimseyi mü'min olarak isimlendirmiştir. Böylece büyük günah sahibinin mü'min olduğu sabit olmuş olur. Büyük günah sahibi mü'min olunca, o zaman yüce Allah'ın, "Her kim güzel ameller yaparsa..." (Nisa, 124) ifadesi, büyük günah sahibi olan mü'minin cennetliklerden olduğuna bir delil olmuş olur. Bu sebeple de Allah'ın "Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalanır" buyruğunun, kâfirlere tahsis edilmiş olması gerekir.
4) Farzedelim ki bu âyet-i kerime, hem mü'minlere hem de kâfirlere şamil olmuş olsun... Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hakk'ın "Ondan başkasını dileyeceği kimse için bağışlar" (Nisa, 116) âyeti bundan daha hususidir. Halbuki hâs ise, âmm'dan öncedir. Bir de, tefsiri tehdit ifade eden âyetlerin genel durumuna göre yapmak, va'ad ifade eden âyetlerin genel durumuna göre yapmaktan daha uygundur.Çünkü vaade vefa göstermek, bir kerem ve ihsandır. Amma vaîdi (cezayı) ihmal edip, onu tarize hamletmek de bir cömertlik ve bir ihsandır.
İkinci Mesele
Âyet, kâfirlerin şeriatın fer'î hükümlerinden de sorumluolduklarına delalet etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın,
"Kim bir kötülük yaparsa..." buyruğu, bütün muharrematı içine almaktadır. Binâenaleyh, bu ifadenin hükmüne, kâfirlerden sudur eden ve İslam dininde haram kılınmış olan her şey dahildir. Sonra Allah'ın "ondan ötürü cezalandırılır" buyruğu, bütün bunların cezasının o kâfirlere ulaşacağına delalet etmektedir.
İmdi eğer, "Bu âyette bahsedilen cezanın, o kâfirlere bu dünyada ulaşan keder ve üzüntülerden ibaret olması niçin caiz olmasın?" denilirse biz deriz ki: Onlara, bu dünyada iken yapmış oldukları iyiliklerin karşılıkları mutlaka ulaşır. Çünkü, bu iyiliklerin karşılığını onlara ahirette ulaştırmak imkansızdır. Durum böyle olunca, işte bu, o kâfirlerin bu dünyadaki nimetlenmelerinin daha çok ve buradaki lezzetlerinin de daha tam olmasını gerektirir. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Dünya mü'minin hapishanesi kâfirin İse cennetidir" Müslim, Zuhd, 1 (IV/2272). buyurmuştur. Hal böyle olunca, "Onların yasaklanmış fiillerinin cezasının, bu dünyada onlara ulaşmış olmasını söylemek" imkansız olur. Binâenaleyh, bu cezanın onlara ahirette vasıl olacağına hükmetmek gerekir.
Kulların Filleri Hakkında Mutelize İdası ve Reddi
Mutezile şöyle demektedir: "Âyet, kulun kendi fiillerinin faili olduğuna delalet etmektedir. Yine âyet, kulun kötü amelleriyle, bir cezaya müstehak olduğunu ifade eder. Âyet, bu iki şeyin ikisine birden delalet edince, aynı zamanda Allahü teâlâ'nın, kulların fiillerinin yaratıcısı olmadığına da delalet etmiş olur. Bu, şu iki sebepten ötürü böyledir:
a) Bu amel, kula ait bir iş olunca, o işin Allah'ın fiili olması imkansız olur. Zira, yapılan tek bir şeyin (aynı anda) iki kudret sahibinin fiili olması imkansızdır.
b) Şayet o amel, Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmiş olsaydı, o zaman o kul bu işten dolayı, kesinlikle herhangi bir cezaya müstehak olamazdı. Halbuki, böyle olması bâtıldır. Zira âyet, kulun, kendi amelinden ötürü bir cezaya müstehak olacağına delalet etmektedir."
Bil ki bu tür görüşlere karşı yapmış olduğumuz istidlâller, bu kitabımızda defalarca geçmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "ve o, kendisine Allah'tan başka ne bir yâr, ne de bir yardımcı bulamaz" buyurmuştur. Mu'tezile, "Bu âyet, şefaatin bulunmadığına delalet etmektedir" der. Buna şu iki şekilde cevap verebiliriz:
a) Biz, bu âyetin kâfirler hakkında olduğunu söylüyoruz.
b) Peygamberlerin ve meleklerin, isyankâr kimseler hakkındaki şefaatleri, ancak Allah'ın izni ve müsaadesine bağlıdır. Durum böyle olunca, hiç kimsenin Allah Subhanehu ve Teâlâ'dan başka, ne bir velisi ve ne de bir yardımcısı olamaz.
Erkek Veya Kadın Mü'minler Cennete Girerler
124. Âyetin Tefsiri
"Erkek veya kadın, salih amellerden (birşey) yaparsa, işte onlar cennete girerler. Bir çekirdeğin çukurcuğu kadar bile haksızlığa uğratılmazlar".
Mesruk: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim bir kötülük yaparsa, ondan ötürü onunla cezalandırılır" (Nisa. 123) âyeti nazil olunca ehl-i kitap, müslümanlara "Biz ve siz aynıyız" dediler. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime, Cenâb-ı Hakk'ın "İyilik yapan (bir insan) olarak, kendisini Allah'a teslim eden, İbrahim 'in Allah 'ı bir tanıyıcı dinine tâbi olan kimseden daha güzel dinli kimdir..." (Nisâ.125) ifadesine kadar nazil oldu" demiştir.
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Kesir ve Âsimin ravisi Ebu Bekr, yâ harfinin dammesi ve hâ harfinin fethasıyla olmak üzere, meçhul sîgasında "Cennete girdirilirler" şeklinde okurlar. Yine aynı imamlar, Meryem (60. âyet) ile Mü'min (40. âyet) âyetlerini de böyle okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise, bu suredeki bütün bu gibi yerleri, cennete girme fiilini insanlara nisbet ederek, yâ harfinin fethası ve hâ harfinin zammesi ile (girerler) şeklinde okumuşlardır.
Her iki kıraat de güzeldir. Birincisi güzeldir, çünkü daha vecizdir ve "Onları cennete sokarım" şeklindeki sözün doğruluğuna delalet eder ve "Haksızlığa uğratılmazlar" tabirine de uygun düşer. İkinci kıraat ise, Hak teâlâ'nın "Siz ve zevceleriniz cennete girin" (zuhruf, 70) ve "Selametle girin oraya" (Kâf, 34) âyetlerine uygun düşer. Allah en iyi bilendir.
İkinci Mesele
Alimler şöyle derler: "Âyetteki iki arasındaki fark şudur: Birincisi, min-i teb'îziyye (bazı manasına)dir. Buna göre mana, "Kim salih amellerden bazısını (birşey) yaparsa" şeklinde olur. Çünkü hiçbir insan, salih amellerin hepsini yapamaz. Hatta bundan murad, salih amellerden bir kısmını mü'min olarak yapan kimsenin, mükâfaata müstehak olacağıdır."Bil ki bu âyet büyük günah sahibinin cehennemde ebedî olarak kalmaycağmı, sonunda cennete geçeceğini gösteren delililerin başında yer alır. Bu böyledir, çünkü biz, büyük günah sahiplerinin de mü'min olduğunu izah etmiştik. Bu sabit olunca deriz ki: Büyük günah sahibi namaz kılar, oruç tutar, haccını yapar ve zekatını verirse, bu âyetin hükmüne göre cennete girmesi; günahkârlarla ilgili va'îdi ilâhileri gösteren âyetlerin hükmüne göre ise, cehenneme girmesi gerekir. Bu durumda ya o, önce cennete girer, sonra cehenneme geçer ki bu ihtimal icmaen bâtıldır, ya da önce cehenneme girer, sonra cennete geçer ki, işte mecburen kabul edilecek olan doğru görüş budur. Allah en iyi bilendir.
Nakir'in Manası Nedir?
“Nakir”, hurma çekirdeğinin çukurundaki, hurmanın kendisinden çıkıp bittiği noktadır. Buna göre mana, "Onlar, çekirdeğin o noktası kadar bile, amelleri hususunda haksızlığa uğratmayacaklardır" şeklinde olur.
Buna göre şayet, "Başkaları da aynı durumda olduğu halde, Cenâb-ı Hak sadece, salih kimselerin zulme uğratılmayacağım söylemiştir? Nitekim Cenâb-ı Hak, (umumi bir hüküm olarak):
"Rabbin, kullarına zulümkar değildir" (Fussilet, 46) ve "Allah, alemlere hiçbir zulüm etmek istemez" (Âl-i İmran. 108) buyurmuştur" denilir ise, buna şu iki şekifde cevap verebiliriz:
a) Hak teâlâ'nın, "Haksızlığa uğratılmazlar" ifadesinde bahsedilenler hem günah, hem de sâlih amel işlemiş olan kimseler olabilir.
b) Sevabı noksan olarak verilmeyen herkes, cezasının artırılmamasına daha lâyık olur. İşte, insanlar arasındaki hüküm budur. Binâenaleyh Allahü teâlâ bu hükmü, insanlar arasında örf haline gelmiş olan şeye uygun olarak anlatmıştır.
Hazret-i İbrahim'in Yüce Dinine Girmek
125. Âyetin Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:126
126. Âyetin Tefsiri
"İyilik yapan (bir insan) olarak, kendini Allah'a teslim eden ve İbrahim'in hanif milletine tâbi olan kimseden daha güzel dinli kimdir? Allah İbrahim'i bir dost edinmiştir. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah her şeyi kuşatıcıdır".
Bil ki Allahü teâlâ, kurtuluşun ve cenneti elde edişin gerçekleşmesini, insanın mü'min olmasına bağlayınca, imanı iyice izah etmiş ve onun şu iki bakımdan faziletini beyan buyurmuştur:
a) İman, Allah'a tam olarak ubudiyyeti, itaati ve inkıyadı ortaya koymayı ifade eden bir dindir.
b) İman, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in de, üzerinde olduğu bir dindir. İşte bu iki faziletten her biri, İslâm dinine teşvik hususunda, başlıbaşma birer sebeptir.
Birincisine gelince, bil ki İslâm şu iki şey üzerine bina edilmiştir:
a) İtikad (inanç),
b) Amel (ibadet).. Cenâb-ı Hak, itikada bu âyette, "Kendini Allah'a teslim eden..." ifadesi ile işaret etmiştir. Bu böyledir. Çünkü İslâm, inkıyad ve teslimiyyettir. "Vech" (yüz), insanın en güzel uzvudur. Bundan dolayı insan, kalbi ile Rabbini tanır, O'nun rububiyyetini, kendisinin de ubudiyyetini (kulluğunu) ikrar ederse, kendisini Allah'a teslim etmiş olur. Cenâb-ı Hak, ibadeti de bu âyette, "İyilik yapan (bir insan) ibadete de kasdederek" ile işaret etmiştir ki, bu ifadenin içine, iyilik olan her fiili (ibadeti) yapıp, günahları terketme girer. Binâenaleyh sen, gerek bu veciz ifade ve gerekse bu ifadenin bütün maksad ve gayeleri ihtiva etmiş olduğunu iyice düşün.
Hem Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendisini Allah'a teslim eden..." sözü, 'hasr" (sadece) manasını ifade eder. Buna göre, "kendisini sadece Allah'a teslim eden, Allah'tan başkasına teslim etmeyen..." demektir. Bu durum da, mükemmel bir imanın, bütün işlerin yaratıcıya havale edilmesi ve insanın kendi gücü ile kuvvetinin bir rolü olmadığını bilmesi halinde tahakkuk edeceğine bir dikkat çekmedir.
Yine bu ifadede, Allah'tan başkasından yardım isteyenlerin yanlış yolda olduklarına bir dikkat çekme vardır. Çünkü müşrikler putlardan yardım umuyor ve: "Bunlar, Allah yanında bize şefaatçi olacaklardır" diyorlardı. Dehriyyun ve Tabiatcılar ise feleklerden, yıldızlardan, tabiattan ve benzeri şeylerden medet umarlar. Yahudiler, ahirette kendilerinden azabı defetme hususunda, peygamber soyu olduklarını; hristiyanlar ise, Hazret-i İsa'nın üç itahdan üçüncüsü olduğunu söylüyorlardı. Binâenaleyh bütün dinler, Allah'tan başkasından medet ummuşlardır.
Mu'tezile'ye gelince, gerçekte bunlar da özlerini Allah'a teslim etmemişlerdir. Çünkü bunlar, mükâfaati gerektiren taatı ve cezayı gerektiren masiyeti, insanın kendisinden bilirler. Binâenaleyh onlar, gerçekte sadece kendilerinden ummuşlar ve sadece kendilerinden korkmuşlardır.
Fakat tedbiri, tekvini, icadı ve yaratmayı Hak Subhanehu ve Teâlâ'ya havale eden ve O'ndan başka bir varedici ve müessirin olmadığına inanan ehl-i sünnete gelince, özlerini Allah'a teslim eden, tamamen Allah'ın fazl-u ikramına güvenen ve gözlerini O'ndan başka herşeyden çeviren kimseler, işte bunlardır.
İkincisine gelince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), insanları Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in dinine çağırmıştır. Binâenaleyh hiç şüphe yok ki, bütün insanlar nezdinde, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in sadece Allah'a davet ettiği meşhurdur. Nitekim O, "Ben, sizin Allah'a şirk koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım" (En'am, 78) demiştir. Yine o, hiçbir feleğe ibadet etmeye, hiçbir yıldıza itaatta bulunmaya, hiçbir puta secde etmeye ve tabiattan medet ummaya davet etmemiştir. Aksine O'nun dini, Allah'a davet etmek ve Allah'tan başka hiçbir şeye iltifat etmemektir. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in daveti de, sünnet olmak ve Ka'be'ye doğru namaz kılmak, onu tavaf etmek, sa'yda bulunmak, şeytan taşlamak, Arafat'ta vakfe yapmak (ihramdan çıkmak için) tıraş olmak gibi işlerde ve "Hani Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle (emirlerle) imtihan etmişti" (Bakara. 124)âyetinde işaret edilen on kelime (emir) hususunda, Hazret-i İbrahim'in dinine yakındır (aynıdır). Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şeriatının, Hazret-i İbrahim'in şeriatına yakın olduğu sabit olupi Hazret-i İbrahim'in şeriatının herkesçe makbul olduğu bilinince, çünkü Araplar, Hazret-i İbrahim'in soyundan oldukları ile öğündükleri gibi hiçbir şeyle oğünmezler-, yahudi ve hristiyanlar da Hazret-i İbrahim ile iftihar ederler, bütün bunlar nezdinde, Hazret-i Muhammed'ınşeriatının da makbul sayılması gerekir.
Âyetteki "Hanif" kelimesi ile ilgili iki husus vardır:
1) Bunun, "Tâbi olunan şey"in hali olması caiz olduğu gibi "tabi olan kimse"nin "hal"i olması da caizdir. Nitekim sen "Onu binitti iken gördüm" dediğin zaman, bu ifadede "binitli olanın, "hem görenin, hem de görülenin "hal"i olması mümkündür.
2) Hanif, "meyleden, sapan" demektir. Buna göre mana, "(İslam'ın dışındaki) bütün dinlerden meyleden, sapan" şeklinde olur. Çünkü Hak dinin dışında kalan, her din bâtıldır. Doğru olan, bu kelimenin, zahir ve batın herşeyden dönen manasına olmasıdır. Bu hususta sözün özü şudur: Bâtıl, her nekadar kendine zıd olan başka bir bâtıldan uzak ise de, bazan kendine denk olan diğer bir bâtıla yakın olur. Fakat hak, tekdir. Dolayısıyla hak, kendi dışındaki herşeyden meyletmiş, uzaklaşmış olur. Bu, tıpkı dairenin bütün yaylarından (noktalarından), eşit derece uzak olan merkez gibidir:
Buna göre şayet: "Bu âyetin zahiri, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şeriatının, Hazret-i İbrahim'in şeriatının aynısı olduğunu ifade eder. Böyle olması halinde de, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), müstakil bir şeriat sahibi olmamış olur. Halbuki sizler bunu söylemiyorsunuz" denilir ise, deriz ki: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in getirdiği dinin, birtakım ilave güzellik ve yeni faydaları ihtiva etmekle birlikte, Hazret-i İbrahim'in dinini de içine almış olması caizdir.
Allah'ın Hazret-i İbrahim'i Dost Edinmesi
Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah, İbrahim'i bir dost edinmiştir" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Âyet-i kerimenin, kendinden öncesi (makabli) ile münasebeti hususunda iki izah şekli vardır:
Birinci Mesele
1) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), din bakımından Allah'ın, kendisini birdost edineceği kadar yüksek bir dereceye ulaşınca, O'nun ahlâk ve gidişatının örnek atanması münasip olmuştur.
2) Allahü teâlâ, İbrahim (aleyhisselâm)'in milletini (dinini) zikredip, onu bir hanif (tevhid) dini olarak vasfedince, bunun peşinden "Allah, İbrahim'i bir dost edindi" demiştir. Bu, bu şeriatı bilip, bu mükellefiyetleri yerine getirmiş olduğu için, Allah'ın onu bir dost edindiğini iş'ar etmektedir. Bunu te'kid eden bir başka şey de, "Hani Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle (emirlerle) imtihan edip de, o bunları tamamen yerine getirince, "Seni insanlara önder (imam) yapacağım" buyurmuş" (Bakara, 124) âyetidir, şte bu da, Allah'ın, Hazret-i İbrahim'i insanlara önder kıldığıına delalet eder... Çünkü Hazret-i İbrahim, bu emirleri eksiksiz yerine getirmiştir.
Bu sabit olunca biz deriz ki: Âyet, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, o şeriat ile amel etmiş olması sebebiyle Allah'ın bir dostu olmak gibi yüce bir mevkide bulunduğuna delalet edince, bu, bu şeriatla amel eden kimsenin, mutlaka dinî bakımdan en büyük bir makamı elde edeceğine bir dikkat çekmek olur ki, bu da bu dine büyük bir teşvikin ifadesidir.
İmdi eğer: 'Allahü teâlâ'nın, "Allah, İbrahim'i bir dost edinmiştir" buyruğunun âyet içindeki yeri nedir?" denilirse, biz deriz ki:
Bu, i'rabta mahalli olmayan bir cümle-i itiraziyyedir. Bunun bir benzeri de, şairin şiirinde söylemiş olduğu şu ifadedir: "Hâdiseler ise pekçoktur.."
Cümle-i itiraziyyenin vazifesi ise, sözü tekid etmektir. Buradaki durum da, beyan etmiş olduğumuz gibi, aynı şekildedir.
Halil Kelimesinin Manası
Alimler, "Halil" kelimesinin iştikakı hususunda şu izahları yapmışlardır:
a) İnsanın dostu, isterinin ve sırlarının içine karışan ve evgisi, sevdiği kimsenin kalbinin cüzlerine giren kimsedir... Hiç şüphesiz bu, sevginin doruk noktasıdır...
Denildiğine göre, nâb-ı Allah, Hazret-i İbrahim'i en yüce elekût ile en aşağı melekûta muttali ktlıp, o da tekrar tekrar kavmini Allah'ı birlemeye davet edip onları yıldızlara, aya, güneşe ve putlara tapmaktan men ederek, kendisini ateşe; çocuğunu kurban olmaya, malını da misafirlere teslim edince, Allah O'nu insanlara imam ver onlara gönderilen bir resul kılmış; O'na, hem hükümdarlığın hem de peygamberliğin kendi soyundan olacağı müjdesini vermiştir. İşte bütün bu özelliklerden dolayı, Allah onu "Halil" (dost) diye nitelemiştir. Çünkü, Allah'ın kulunu sevmesi, ona her türlü fayda ve menfaatleri ulaştırmayı istemesinden ibarettir.
b) "Halil" dostluğunda sana muvafakat eden, uyandır. Ben de derim ki: Hazret-i Peygamber'in, "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklarımız" dediği rivayet edilmiştir. Binâenaleyh Hazret-i İbrahim bu konuda, kendinden öncekilerden hiçbir kimsenin ulaşamadığı bir makama ulaşınca, hiç şüphesiz Allahü teâlâ bu şerefi sadece ona tahsis etmiş gibt pörünmektedir.
c) Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Halil senin yolunda seninle birlikte hareket eden demektir. Bu, kumun üzerindeki yol manasına gelen, (......) kelimesinden gelmektedir." Keşşaf'ın bu izahı, doğruya, (b) şıkkından daha yakındır. Veyahut da bu dostluk, Hazret-i İbrahim'in Allah'a son derece itaatkâr olup, bütün içi ve dışıyla Allah'ın hükmünden temerrüd etmeyip O'na isyan etmemesi manasına da hamledilebilir. Nitekim Cenâb-ı Allah bunu, "Rabbi O'na, "Teslim ol" dediği zaman O, "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti" (Bakara. 131) âyetiyle haber vermiştir.
d) "Hain" kendisinin kusur ve eksiğini kapattığını giderdiğin gibi, o da senin kusur ve eksiğini örten, giderendir. Bu görüş zayıftır, çünkü İbrahim (aleyhisselâm) Allah ile dostolunca, "O kusuru, eksiği kapatır, örter" denilmesi imkansız olur. İşte bundan da anlıyoruz ki, "Halil" kelimesini bu şekilde tefsir etmek mümkün değildir.
Hazret-i İbrahim'e "Halil" Denilmesinin Sebebi
Müfessirlere gelince onlar, bu lakabın nüzulü, verilmesi hakkında birkaç izah şekli zikretmişlerdir:
1) Uşaklarının kendisine getirdiği kum un olunca, hanımı "Bu, senin Mısırlı dostundandır" der. Bunun üzerine İbrahim (aleyhisselâm) de, "Hayır, bilakis o, dostum olan Allah'tandır" demişti.
2) Şehr İbn Havşeb şöyle demiştir: Bir melek bir İnsan suretinde yeryüzüne inmişti. Yumuşak ve hüzünlü bir ses ile Allah'ın ismini zikredince, İbrahim (aleyhisselâm): "Onu bir kere daha zikret" dedi. Bunun üzerine o melek, "Onu bedava zikretmem" dedi. Hazret-i İbrahim de, "Bütün malım senin olsun..." deyince, bunun üzerine melek, birincisinden daha hazin bir sesle Allah'ın ismini andı, zikretti. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm): "Allah'ın adını üçüncü kez zikret, çocuklarım senin olsun..." deyince, melek, "Sana müjdeler olsun, ben bir meleğim; senin malına ve çocuklarına ihtiyacım yok... Maksadım sırf seni imtihan etmek idi. Allah'ın zikrini duyabilmek için malını ve çocuklarını gözden çıkarınca, -şüphesiz Allah seni bir "Halîl" edindi" dedi.
3) Tavus'un İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet ettiğine göre, Cebrail (aleyhisselâm) ve melekler, Hazret-i İbrahim'in yanına, güzel yüzlü delikanlılar olarak girdikleri zaman, Halilurrahman Hazret-i İbrahim onları misafir zannederek, onlara besili bir buzağı keserek, bunu onlara sundu. "Başında, Allah'ın ismini anmak, sonunda da Allah'a hamdetmek şartıyla, buyurun yeyin!" dedi. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm), "Sen Allah'ın dostusun, Halilullah'sın" dedi. Böylece bu vasıf, O'nun hakkında indirilmiş oldu...
Ben derim ki: Bu hususta, şöyle olan bir başka izah şekli daha vardır: Ruhun cevheri aydınlık, ışıklı ve yüce olup, cismanî lezzetler ve bedenî haller ile de irtibatı az olur; sonra böyle mukaddes ve yüce, şerefli cevhere, onun cismani bulanıklıklardan temizlenmesini ve parlaklığını artıracak ameller ve kudsî marifetler ve ilahî cilalar ile aydınlanmasını ve ışımasını artıracak fikirler de eklenirse, işte böyle bir insan kudsiyyet ve temizlik alemine dalar, cismî ve hissî bağlardan azade olur. Sonra bu insanın bu şerefli halleri, Allah'tan başka hiçbir şey görmeyecek, Allah'tan başka hiçbir şey duymayacak, ancak Allah için hareket edecek, ancak Allah için duracak ve ancak Allah için yürüyecek bir hale gelecek kadar artar... İşte o zaman, Allah'ın celal nuru, O'nun bütün bedenî kuvvetlerine sirayet edip girer ve bu kuvvetlerin cevherlerinin arasına girer, kaybolur ve onların mahiyetlerine nüfuz eder... İşte böyle bir insan, Muhabbetullah, onun bütün kuvvetlerine nüfuz edip girdiği için, gerçekten "Halil" diye vasfedilir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in duasındaki, Allah'ım, kalbime bir nur ver; kulağıma bir nur ver, gözlerime bir nur ver ve sinirlerime bir nur ver" Buhari, Deavat, 10; Müslim, Müsafirin, 181 (1/526). sözüyle de buna işaret edilmiştir.
Hristiyanlardan birisi şöyle demiştir:
Üçüncü Mesele
"Halîl isminin belli bir insana, onu yüceltmek ve teşrif etmek için verilmesi caiz olunca, onu yüceltmek ve şereflendirmek gayesiyle, aynı şekilde İsa için de ibn (oğul) isminin kullanılması niçin caiz olmasın?"
Buna şöyle cevap verilir: Bu ikisi arasındaki fark şudur: İbrahim (aleyhisselâm)'in Halilullah oluşu, ileri derecede bir sevgiden ibarettir. Ve bu da, cins birliğini gerektirmez. Oğul kelimesine gelince, bu bir cins birliğini gösterir, iş'ar eder. Cenâb-ı Allah, mümkin varlıklarla aynı cinsten olmaktan ve sonradan meydana gelmiş olan varlıklara benzemekten yücedir.
Sonra Allahü Teâlâ, "Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah her şeyi kuşatıcıdır" buyurmuştur.
Bu âyet hakkında birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Âyetin, önceki âyetlerle irtibatı hakkında birkaç izah yapılmıştır:
1) Mananın şu şekilde olmasıdır: Cenâb-ı Allah, Hazret-i İbrahim'i, insanların birbirleriyle olan dostukiannda olduğu gibi, herhangi bir hususta ona muhtaç olduğu için dost edinmemiştir. Göklerin ve yerin mülkü Allah'ın iken, bu O'nun hakkında nasıl düşünülebilir? Ve yine böyle bir zatın, zayıf bir beşere muhtaç olması nasıl düşünülebilir? O, Hazret-i İbrahim'i, ancak sırf lütfü, ihsanı ve keremi sebebiyle dost edinmiştir.
Bir de Hazret-i İbrahim, kulluk ve ubudiyette tam bir ihlâsa sahip olunca, muhakkak ki Allahü teâlâ bu şerefi O'na has kılmıştır. Sözün neticesi, Hazret-i İbrahim'in Halilullah olması, arada sanki bir cins birliği olduğu zannını uyandırır. İşte bundan dolayı Allah, bu cins birliği ve benzerlik zannını, bu âyet ile izale etmiştir.
2) Allahü teâlâ, surenin başından buraya kadar birçok emir, nehiy, vaad ve vaîd zikretmiştir. İşte burada da, kendisinin sonradan meydana gelen varlıkların ilahı, mevcudat ve mümkinatın var edicisi olduğunu beyan etmiştir. İşte böyle olan bir zatda, itaat olunan bir hükümdar olur. Binâenaleyh, akıllı olan herkesin o Hükümdar'ın buyruklarına boyun eğmesi ve emirleriyle nehiylerine inkıyad etmesi gerekir.
3) Allahü teâlâ, vaad ve vaîdini zikredip, bunları yerine getirmesi de, bütün kâinat ile mümkinata taalluk eden tam bir kudret ve itaatkâr ile isyankâr, iyi (muhsin) ile de kötü (musî) nazarında birbirine karışmayacak şekilde, bütün cüz'iyyat ve külliyata taalluk eden tam bir ilim olarak iki şeyin bulunmasıyla mümkün olunca, kudretinin kemalini, "Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır" sözüyle; ilminin kemalini "Allah her şeyi kuşatıcıdır ' sözüyle göstermiştir.
4) Allahü teâlâ Hazret-i İbrahim'i dostu olarak vasfedince, bu halinin yanısıra O'nun, kendisinin kulu olduğunu da beyan etmiştir. Bu böyledir, çünkü göklerde ve yerde olan her şey Allah'ındır.
Bu âyet, Allahü teâlâ'nın şu âyetleri kabilindendir: ."Göklerde ve yerde olan herkes, hiçbiri müstesna olmamak üzere, o Rahmana mutlaka kul olarak gelecektir ' (Meryem. 94) ve "Ne Mesih, ne en yakın melekler, Allah'ın kulu olmaktan asla çekinmezler..." (Nisa. 172). Yani, kudret sıfatındaki kemallerine, ilim ve hikmet sıfatındaki kuvvetlerine rağmen, melkler Allah'a ibadet etmekten geri durmayınca, insan olarak zayıflığına rağmen Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın Allah'a ibadet etmekten kaçınması nasıl mümkün olabilir? Burada da böyledir. Yani, göklerde ve yerde olan her şey, O'nun teshiri (emri) ve uluhiyyetinin nüfuzu altında, O'nun mülkü olunca, "Allah'ın Hazret-i İbrahim'i dost edinmesi, O'nu Allah'a ibadet etmekten kurtarmıştır" denilmesi nasıl makul olabilir? İşte bütün bu izahların hepsi güzel ve yerindedir.
Kullanılmasının İzahı
Cenâb-ı Hak, "Göklerde ne var, yerde ne varsa..." buyurdu "Göklerde kim var, yerde kim varsa.." buyurmamıştır. Çünkü burada, tüm varlık cinsini ifade etmek yoluna gitmiştir. Akla uygun olan, bir şey zikredilip, onunla da cins murad edildiği zaman, bunun ile zikredilmesidir.
Allah ın Her Şeyi İhata Etmesinin Manası
"Allah her şeyi kuşatıcıdır" buyruğunun iki izahı vardır:
1) Bundan murad, ilim ile ihata etmek, kuşatmaktır.
2) Bundan murad, kudret ile kuşatmaktır. Nitekim Allahü teâlâ, "Size, henüz güç yetiremediğiniz daha diğer (ganimetler de..." (Fetih, 21)buyurmuştur. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: Bir kimse, "Allahü teâlâ'nın, "Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır" buyruğu, O'nun kudretinin kemaline delalet edince, eğer biz, "Allah her şeyi kuşatıcıdır" tabirini de, Allah'ın kudretinin kemali manasına hamledersek, burada lüzumsuz bir tekrar yapılmış olur" diyemez. Çünkü biz diyoruz ki, âyetteki "Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır" buyruğu ancak, Allahü teâlâ'nın kadir ve göklerdeki ve yerdeki şeylerin maliki olduğunu ifade eder; ama göklerde ve yerdeki şeylerin dışında kalan ve bunlardan farklı olan hususlarda da Kadir olduğunu ifade etmez. Binâenaleyh, Allahü teâlâ, "Allah her şeyi kuşatıcıdır ' buyurunca, bu ifade, bu gökler ve yer dışındaki nihayetsiz makdurata (güç yetirilebilecek şeylere) kadir olduğunu ve bütün kainat ve mümkinattaki kaza ve kader zincirinin ancak, O'nun icadı, tekvini ve ibdaı ile inkitaya erdiğini gösterir... İşte bu sözün açıklaması budur.
Fakat birinci görüş daha güzeldir: Çünkü biz, uluhiyyetin ve vaad ile vaîdi yerine getirmenin, ancak kudret ve ilmin birlikte bulunması ve kamil, mükemmel manada mevcut olmasıyla tahakkuk edeceğini, binâenaleyh bu ikisinin beraber zikredilmesi gerektiğini açıklamıştık... Kudret ilimden önce zikredilmiştir, çünkü usul ilminde de sabit olduğu gibi, Allah'ı bilmek, O'nun kadir olduğunu bilmektir. Sonra, Allahü teâlâ'nın kadir olduğunun bilinmesinin peşinden, O'nun atîm olduğu da bilinir. Çünkü bir fiil, meydana gelişiyle bir kudrete delalet eder ve kendisinde bulunan sağlamlık ve muhkemlik ile de, ilme delalet eder. Şüphe yok ki, birincisi ikincisinden önce gelir
Kur'ân Üslûbunun Mühim Bir Özelliği
127. Âyetin Tefsiri
"Senden kadınlar hakkında fetva isterler. De ki: "Allah onlara dair hükmünü ize açıklıyor: Kitapda mallarını vermediğiniz ve kendileriyle evlenmek istediğiniz öksüz kadınlar ve zavallı çocuklar hakkında ve öksüzlere karşı adaleti yerine getirmeniz hususunda size okunan âyetler, Allah'ın hükmünü açıklamaktadır"
Bil ki, bu kerim kitabın tertibinde Allahü teâlâ'nın âdeti, en güzel bir biçimde vaki olmuştur. Bu daşudur: O, herhangi bir hüküm zikrettikten sonra, bunun peşinden vaad -vaîd, tergib- terhib hususunda birçok âyet zikreder, bunları Allah'ın azametine, kudretinin celal ve ululuğuna ve uluhiyyetinin yüceliğine delalet eden âyetlerle karıştırır. Daha sonra da, tekrar hükümleri beyan etmeye döner. Bu, tertip çeşitlerinin en güzeli ve kalblerde tesir uyandırmaya en elverişli olanıdır. Çünkü, meşakkatli şeyleri yapmayı teklif etmek ancak, vaad ve vaîd ile birlikte bulunduğu zaman kabul edilebilir, kabul mevkiinde bulunur. Vaad ve vaîd ise kalbe ancak, kendisinden vaad ve vaîd sadır olan zatın kemalinin nihayetsizliğinin kati olarak bilinmesiyle tesir eder. Binâenaleyh bu tertibin, hak dine davete uygun olan tertiblerin en güzeli olduğu ortaya çıkar.
Bunu anladığın zaman biz deriz ki: Allahü teâlâ bu surenin başında birçok şer'î hüküm ve mükellefiyet zikretmiş, bunların peşisıra kâfirlerin ve münafıkların hallerinin izahını getirip, bu hususu iyice ortaya koymuştur. Sonra, Allah'ın celalinin azametine ve kibriyasının kemaline delalet eden bu âyetleri getirmiştir. Bundan sonra yine hükümlerini açıklamaya dönerek, "Senden kadınlar hakkında fetva isterler.De ki: "Allah, onlara dair hükmünü size açıklıyor.." buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
Fetva Kelimesi Hakkında
Vahidî (r.h) şöyle demiştir: "İstifta, fetva istemek manasındadır. Mesela Arapça'da "Adamdan, mesele hakkında fetva sordum, oda bana tam olarak, fetva, verdi" denilir. Bufiilin masdarı ifta olup fetva ve fütya kelimeleri de ifta manasına kullanılan iki isimdir. Arapça'da, "Rüyasını tabir ettim" manasında (falancaya, gördüğü bir rüya hakkında fetva verdim) denilir. Hak teâlâ da, "Yusuf, ey çok doğru sözlü! Yedi besili inek hakkında bize bir fetva ver. (Yusuf, 46)buyurmuştur. "İfta" kelimesi, müşkil olan bir şeyi açıklığa kavuşturmak manasındadır. Kelimenin aslı, kuvvetlenen ve kemale eren genç manasındaki, (......) ve (......) kelimesidir. Buna göre kelimenin manası şöyledir: "Sanki fetva veren kimsenin açıklaması ile, müşkil olan mesele kuvvet bufür ve güçlü kuvvetli olur."
(Nisa, 27) Ayetinin Nüzul Sebebi
Alimler, âyetin sebeb-i nüzulü hakkında iki şey zikretmişlerdir:
1) Araplar, bu surenin baş kısmında da açıkladığımız gibi, kadınlara ve çocuklara mirastan hiçbir pay vermiyorlardı. İşte bu âyet-i kerime, onların da varis kılınması için nazil olmuştur.
2) Âyet-i kerime, kadınlara mehirlerini tam olarak verme hususunda nazil olmuştur. Yetim kız, bir adamın himayesinde bulunur, güzel ve zengin de olursa, o adam onunla evlenir ve malını yerdi. Ama yetim kız çirkin ise, adam onunla evlenmek isteyen başkalarına mani olur ve kız ölünce de onun malına konardı. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ bu âyeti indirmiştir.
Hakında Muhtemel Tefasirler
Bil ki fetva isteme, kadınların kendileri hakkında değil, ancak onların bir halleri ve bir sıfatları hakkında olmuştur.Bu halin hangi hal olduğu âyette zikredilmemiş, bundan olayı âyet mücmel olmuş ve hakkında fetva istenenhususu göstermemiştir.
Allahü teâlâ'nın, "Size kitapta okunup duran âyetler..." ifadesi hakkında birkaç görüş bulunmaktadır:
1) Buradaki (......) ism-i mevsulü, mübteda olduğu için mahallen merfudur. Buna göre ifadenin takdiri şöyledir: "De ki: "O kadınlara dair fetvayı Allah size veriyor ve kitapta okunan şeyler de size onlar hakkında fetva veriyor. Kitapta okunan bu şey şu âyettir:) 'Eğer yetim kızlar hakkında, adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız..." (Nisa, 3).
Sözün özü şudur: Müslümanlar, kadınların pek çok halleri hakkında soru sormuşlardı. Bu hallerden, hükmü açıklanmamış olanlar hakkında Allahü teâlâ'nın, onlara fetva vereceği zikredilmiş; daha önceki âyetlerde hükmü açıklanmış olanlarla ilgili olarak da okunmakta olan o âyetlerin müslumanlara fetva verdiği belirtilmiştir. Böylece Kur'an'ın o hükme delalet etmesi, kitap tarafından bir fetva verme kabul edilmiştir. Görmüyor musun ki meşhur mecazî ifadede, "Bize bu hükmü Allah'ın kitabı açıkladı" denilir. Bu denilebildiği gibi, "Allah'ın kitabı bize bu fetvayı verdi" de denilebilir.
2) Âyetteki "Size okunup duran" ifadesi mübteda, "kitaptır" ifâdesi haberdir ve cümle, bir cümle-i mu'tarızadır. Buradaki "Kitap"dan maksad, Levh-i Mahfuz'dur. Bu ifadenin gayesi, onlara okunan âyetlerin durumunun yüceliğini belirtmek; yetimlerin hakları hususunda adaletli ve insaflı davranmanın, Allah katında riayet edilmesi ve gözetilmesi gereken büyük işler cümlesinden olacağına ve bunları ihlat edenlerin, Allah'ın yüceltip önemli kıldığı şeyi küçük görerek zulmetmiş kimse olacağına dikkat çekmektir. Kur'an'ın yüceltilmesi ne dair benzeri bir âyet de şudur: "Şüphesiz o (Kur'an), nezdimizdeki ana kitapda (olan), çok yüce ve çok kıymetli bir kitaptır" (Zuhruf, 4).
3) Bu ifade, kasem olduğu için mahallen mecrurdur. Sanki şöyle denilmektedir: "De ki: "Allah, o kadınlar hakkında fetva veriyor. Size Kitapta okunup duran (âyetlere) yemin olsun ki..." Kasem de, bir ta'zim (yücelik gösteren) ifadedir.
4) Bu tabir âyetteki, (......) kelimesindeki mecrur zamir üzerine atfedilmiştir. Buna göre mana şöyle olur: "De ki: "Allah, o kadınlar ve kitapta, yetim kadınlar (kızlar) hakkında okunan şeyler hususunda size fetva veriyor..."
Zeccâc şöyle demiştir: "Bu izah şekli, lafza ve manaya bakıldığında son derece uzak bir ihtimaldir. Lafza nazaran böyledir. Çünkü bu durumda açıkisim, zamir üzerine atfedilmiş olur ki bu caiz değildir." Nitekim biz bu hususu (Nisa. 1) âyetinin tefsirini yaparken açıklamıştık. Manaya nazaran bunun uzak oluşuna gelince, çünkü bu görüş, Allahü teâlâ'nın bu meseleler hakkında fetva verdiğini ve kitapta okunup duran şeyler hususunda da fetva vermesini gerektirir. Malumdur ki burada kastedilen bu değildir. Maksad ancak, Allahü teâlâ'nın, onların sorduğu meselelerde fetva vermiş olduğu hususudur. Burada geriye iki soru kalmaktadır:
Birinci soru: Âyetteki, sözü neye taalluk etmektedir?
Cevap: Biz deriz ki: Bu ifade, birinci izah şekline göre, fiilinin sılasıdır. "O yetim kızlar hakkında size okunup duran" demektir. Diğer izah şekillerine göre ise, bu söz, (......) kelimesinden bedeldir.
İkinci soru: sözündeki izafet, ne çeşit bir izafettir?
Cevap: Kufeliler şöyle demişlerdir: "Bu, "Yetim kadınlar" manasındadır. Buna göre sıfat, mevsufuna izafe edilmiştir. Nitekim sen "yevmu'l-cum'a" (cuma günü) ve "hakke'l-yakin" (kat'î gerçek) dersin." Basralılar ise şöyle demişlerdir: "Sıfatın, mevsufuna izafe edilmesi caiz değildir. Binâenaleyh, denilmez. Çünkü sıfat ile mevsuf, tek bir şeydir. Bir şeyin kendisine izafe edilmesi imkansızdır." Bu izah zayıftır. Çünkü mevsuf bazan, sıfat olmaksızın bulunabilir. Bu da mevsuf'un, sıfattan başka bir şey olduğuna delâlet eder.
Sonra Basralılar, bu görüşlerine bazı hükümler bina edip şöyle demişlerdir: "Âyette geçen kadınlar, yetimler değillerdir, yetimlerden başkalarıdır. Bu "kadınlardan murad "yetimlerin anneleri" olup, yetim evlatları da kendilerine izafe edilmiştir. Âyet-i kerime'nin Ümmü Kuhha hakında inmiş olması da buna delalet eder. Çünkü bu hanımın yetimleri vardı."
Sonra Cenâb-ı Hak, "Kendileri için yazılmış olanı, kendilerine vermediğiniz (kadınlar)..." buyurmuştur.
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: "Hak teâlâ bununla, o kadınlar için âyette belirlenmiş mirası murad etmektedir." Bu izah, âyet-i kerimenin, yetimlerin ve çocukların miraslarının verilmesi hakkında nazil olduğunu söyleyenlerin görüşüne göredir. Diğer alimlerin görüşüne göre ise, bundan maksad mehirdir.
Sonra Hak teâlâ, "ve nikahlamalarını beğenip istemediğiniz (yetimler)" buyurmuştur. Ebu Ubeyde şöyle demiştir: "Bu tabir, hem istemek, hem de istememek manasına gelebilir. Eğer sen bunu isteme manasında alırsan, o takdirde mana "ve kendilerini nikahlamayı istediğiniz.." şeklinde olur. Fakat bunu "istememe" manasına hamledersen, o takdirde mana, 've çirkin oldukları için nikahlamayı istemediğiniz..." şeklinde olur.
Ebu Hanife (r.h)'nin ashabı bu âyeti, baba ve dede durumunda olmayan kimselerin (akrabaların), yetim kızı evlendirmelerinin oaiz olduğuna detil getirmişlerdir. Hanefilerin bu hususta, bu âyetten muradın, "Buluğa erdiklerinde, kendilerini (başkalarına) nikahlamayı arzu ettiğiniz..." şeklinde olabileceğine dair bir delilleri yoktur. Bizim görüşümüzün doğruluğuna delil ise şu rivayettir: Kudame Ibn Maz'un, kardeşi Osman İbn Maz'un'un kızını Abdullah İbn Ömer (radıyallahü anh) ile evlendirdi. Kıza Muğire İbn Şube de talib olmuştu. Kızın annesi de, (Muğire'nin) malının çokluğuna rağbet etmişti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldiler. Kudame, "Ben, onun amcası ve babası tarafından tayin edilmiş vasisiyim" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "O henüz küçüktür ve ancak annesinin izniyle evlenebilir" dedi ve o kız ile Abdullah İbn Ömer'in arasını ayırdı (nikahlarını iptal etti)." Bir de âyet-i kerimede, velilerin, yetim kızları nikahlama arzularını zikirden öte birşey bulunmamaktadır. Bu durum ise bunun caiz olduğuna delalet etmez.
Hak teâlâ daha sonra "ve aciz küçük çocuklar hakkında" demiştir. Bu kelime mecrur olup, (......) kelimesi üzerine atfedilmiştir. Araplar cahiliyye döneminde çocukları ve kadınları mirasçı saymıyorlardı. Onlar, çocukları ve kadınları değil de, sadece ağır ve güç işleri yapabilecek yaşa gelmiş olanları varis sayıyorlardı.
Cenâb-ı Hak sonra, "Bir de yetimlere karşı adaleti ayakta tutmanızı..." buyurmuştur. Bu kelime de (mahallen) mecrur olup, "el-mustaz'afin"-in üzerine ma'tuftur ve bunun takdiri şöyledir: "Kitapta size okunup duran (âyetler), yetim kadınlar, aciz küçük çocuklar ve yetimler için adaleti ayakta tutmanız hususunda size fetva vermektedir. Her ne hayır yaparsanız, muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilicidir." Yani, ona karşı sizin mükâfaatınızı verir ve O'nun katında, yaptığınız hiçbirşey boşa gitmez.