1. Âyetin Tefsiri
1. “Ey İnsanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabb'inize hürmetsizlikten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'ın ve akrabanın haklarına riâyetsizlikten de sakının. Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir.” Ey insanlar Rabbinize takvalı olun. Rabbiniz konusunda takvalı olun. Rabbinizin koruması altına girin. Rabbiniz için bir hayat yaşayın. Hayatınızın yasalarını Rabbinizden alın. Yolunuzu Rabbinizin programıyla belirleyin. Rabbinizin helâl haram sınırlarına riâyet ederek bir dünya yaşayın. Sürekli Rabbinizin huzurunda, Rabbinizin kontrolünde olduğunuzu unutmadan, hayatınızın hesabını O’na vereceğinizin şuuru içinde O’na lâyık bir hayat yaşayın. Aklınız, fikriniz, kafanız, gönlünüz, geceniz, gündüzünüz hep Rabbinizle birlikte, Rabbi-nizin rızasıyla birlikte olsun. Almanız vermeniz, küsmeniz barışma-nız, evlenmeniz boşanmanız, hukukunuz eğitiminiz, kazanmanız, har-camanız, rızanız hoşnutluğunuz, bağlılığınız minnetiniz hep Allah için olsun. Öyle bir Allah ki, sizi tek bir nefisten yarattı. Sizi babanız Adem’den yarattı. Rabbimiz önce yeryüzünde atamız Adem’i yarattı sonra da ondan bizleri yaratmıştır. Geçen seneki derslerimizde Bakara’yı tanımaya çalışırken Adem (a.s) in yaratılışını görmüştük. Ve ondan da zevcini yaratmıştır Allah. Ondan Havva anamız yaratılmıştır. Ve her ikisi birden insan cinsinin bir bölümünü teşkil ederek bir bütünü tamamlamışlar ve böylece Allah’ın dilemesiyle her ikisi de varlık dünyasına çıkmışlardır. Acaba buradaki “ondan” da eşini, Havva’yı yaratmıştır ifadesini nasıl anlayacağız? Bu konuda bir açıklamada bulunalım inşallah. İlk insan ve ilk peygamber Âdem (a.s)'in eşi, beşeriyetin anası ve ilk kadın. Hz. Havva'nın ne zaman ve nasıl yaratıldığı hakkında muhtelif rivayetler bulunmakla birlikte, bu konuda tam anlamıyla net ve kesin bir bilgiye sahip değiliz. Şu kadar var ki, Hz. Âdem (a.s)'den (veya Adem ile aynı maddeden) yaratılmış olduğunu, işte bu sûrede ifade edilen "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve her ikisinden pek çok erkek ve kadın türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının " ayetlerinden öğreniyoruz. Âyetlerden anlaşılan ya Hz. Havva'nın, Hz. Âdem’le aynı mad-deden yani (nefis) den yaratılmış olduğu ve önce Hz. Adem (a.s)'in bilahare Hz. Havva'nın var edildiğidir. Ya da "... ve eşini de ondan var eden Allah'tır" ifadesini, Havva'nın Âdem'den, Âdem'in vücudunun bir uzvundan yaratıldığını anlamaya çalışıyoruz. Dikkat edilirse Kur'an-ı Kerîm; "Sizi bir tek nefisten yaratan O'-dur" ifadesiyle, bütün insanların bir tek nefisten yaratıldığını, Hz. Havva'nın da "ondan" yani o nefisten yaratıldığını kast etmekte olduğu anlaşılacaktır. Âyetteki "ondan" maksat, Âdem (a.s) olabileceği gibi, Âdem'in yaratılmış olduğu asıl madde de olabilir. Yani nefis de olabilir. Doğrusunu en iyi bilen hiç şüphesiz Allah'tır. Havva'nın malum bir tek nefis'ten yaratıldığı kesin olmakla birlikte, yaratılış keyfiyeti hakkında, Kur'an-ı Kerîm'de daha fazla bir açıklama bulamıyoruz. Ancak bazı tefsirlerle birtakım zayıf hadislerde, Tevrat'ın ifadelerine benzer nakiller görmekteyiz ki, muhtemelen bu rivayetler İsrâiliyattan alınmadır. Bu konuda İbn-i Kesîr'in tefsirine aldığı rivayet aşağı yukarı şu mealdedir: İblis (malum suçundan dolayı) Cennet' ten çıkarıldıktan sonra, Âdem (a.s) Cennete yerleştirilir. Kendisiyle teselli olacağı bir eşi olmaksızın, yalnız başına bir müddet orada dolaşır. Bir ara uykuya dalıp uyanınca başucunda, Allah'ın, kaburga kemiğinden yarattığı bir kadın görür. "Sen nesin?" diye sorar. Kadın: "bir kadın" diye cevap verir. Daha sonra kadına niçin yaratıldığını sorar. Kadın, "benimle teselli olman için" diye cevap verir. Bu arada melekler onları görür ve Âdem'in bilgisini ölçmek için kadının kim olduğunu sorarlar. Âdem (a.s), onun Havva olduğunu söyler. Neden O'na bu ismi verdiğini sorduklarında; "çünkü o, canlı bir şeyden yaratıldı" diye cevap verir (İbnu Kesîr, "Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm", I, 112) Buhârî'nin nakline göre ise, Peygamber (s.a.s); "Kadınlara iyilikle muamele edin, zira kadın kabur-ga kemiğinden yaratılmıştır" Başka bir rivayette: "Kaburga kemiği gibidir" kaburga kemiğinin en eğri kısmı üst tarafıdır. Onu düzeltmeye çalışırsan kırılır, kendi haline terk edersen, devamlı eğri kalır. O halde kadınlara karşı iyi davranın" (Buhârî, Enbiyâ, 1) Tavsiyesinde bulunmuştur. Müslim'in rivayetinde ".... onu düzeltmeye çalışırsan kırılır, onun kırılması talakıdır" ibaresi vardır. Gerek İbn Kesîr'in tefsirine aldığı, gerekse Buhârî'nin Sahihinde geçen her iki rivayet de İslâm Âlimlerinin bir kısmı tarafından tenkide uğramıştır. Daha önce de geçtiği gibi, Kur'an bu hususta sustuğu için, bizim bazı zayıf rivayetlere dayanarak ileri geri konuşmamız doğru olmayacaktır. Hele hele bazı kimselerin yaptığı gibi Hz. Havva'nın Hz. Âdem ile nikahlarının kıyılması esnasında Cebrâil'in ve diğer bazı meleklerin şahit olduğu, cennet'ten kovulduktan sonra Âdem'in, dünyanın filanca yerine, Havva'nın da falanca yerine indirildikleri, seneler sonra Mekke'de buluştukları, Âdem'in" ayağım yere vurmakla Zemzemin fışkırdığı, Havva'nın bu su ile ilk hayızından temizlendiği, Hz. Âdem'den iki yıl sonra vefat edip aynı yere defnedildiği rivayetlerine itibar edilmez, uydurma bilgilerdir. Hz. Âdem ile Havva'nın, cennet'ten niçin çıkarıldıkları Kur'an'-da zikredilmektedir. Kur'an'da açıkça ifade edildiği gibi Cenâb-ı Allah, Hz. Âdem ile Havva'ya cennette istedikleri meyvelerden istedikleri ka-dar yiyebileceklerini, ancak bir tek ağaca yaklaşmamalarını emrettiği halde şeytan onları kandırıp ağaca yaklaşmalarına vesile olmuş, neticede her ikisi de cennetten çıkarılmışlardır. "Şeytan, oradan ikisinin de ayağını kaydırttı, onları bulundukları yerden çıkardı..." (Bakara, 36) ayetinden ilk önce iğva edilenin Havva olduğunu asla ifade etmez; aksine her ikisinin de birlikte aldatıldıklarını ifade eder. "Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: Rabbinizin sizi bu ağaçtan alıkoyması melek olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir" (A'râf,20) âyeti ise buna daha açık bir delildir. Hattâ: "Şeytan, O'na vesvese vererek ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını göstereyim mi?' "Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvesinden yedi, ayıp yerleri görünüverdi..." (Tâhâ,120, 121 âyetlerinin zahirine bakarak, şeytanın Hz. Âdem'i öncelikle kandırdığı sonucunu çıkarmak mümkündür. İsrailî rivayetlere itibar ettiğimiz takdirde, kadının toplumda hukuk ve ahlâk yönünden düşük bir konuma girdiğini de kabul etmiş oluyoruz. Halbuki İslâm hiçbir din ve ideolojinin kendinden üstünlüğünü kabul etmediği gibi, kadına gerçek değeri kendisinin verdiğini her vesileyle ispat etmiştir. Tahrifata uğramış dinlerin ve putperestliğin kadını aşağılık bir varlık kabul edip, insanlığın başına gelen belâların te-mel etkeni saydığı ve bu yüzden sakınılması gereken aldatıcı bir tuzak ve pislik kaynağı, erkeğin yanında sözü bile edilemeyecek bir mahluk şeklinde telakki ettiği bir dönemde İslâm, kadının gerçek yerini belirlemiş, ona gereken değeri vermiştir. Kur'an, kadının Hz. Âdemle aynı nefisten yaratıldığını vurgulayarak; gerek yaratılış, gerek hukuk ve gerekse toplum açısından aynı değerde olduklarını, yaratılış bakımından iki cins arasında bulunan bazı farklılıkların biri diğerini ta-mamlayan iki parça arasındaki farktan öteye gitmediğini beyan eder. Ve ikisinden de birçok erkek ve kadınlar yaratan, çıkaran Allah’tır. İkisinden birçok oğullar ve kızlar yaratan Allah’tır. Kadınlar ve erkekler olarak hepiniz aynı kökten, aynı asıldan gelmektesiniz. Hepinizin menşei birdir. Hepiniz aynı yaratılış yasasına tabi Allah’ın kullarısınız. İçinizde yaratılış noktasında, kulluk noktasında ayrıcalık sahip-leri yoktur. Hepinizi sizin kendi iradelerinizin dışında mutlak egemen olan bir irade dünyaya getirmiştir. Varlığınızı Rabbinize borçlusunuz. İşte böyle bir Rabbe kulluk edin, böyle bir Rabbi dinleyin, böyle bir Rab için hayat sürün. Çünkü bu Rab sizi var eden, sizin hayatı-nızı başlatandır. Sizler varlığınızı ve varlığınızın devamını ona borçlu-sunuz. Öyleyse yaratıcılıkta kaynağın tekliği, yaratıcının tekliği hayat programının da tekliğini gerektirir. Hayatta uygulanacak anayasanın tekliğini gerektirir. Öyleyse ey kullarım, sadece bana kul olun ve sadece benim anayasam istikâmetinde bir hayat yaşayın buyuruyor Rabbimiz. Eğer şu anda insanlar farkında olmadıkları bu gerçeği bir anlasalar, varlıklarının gerçek sahibinin Allah olduğunu bir kavrasalar, mutlaka hayatlarında minnet duyacakları varlığın Rableri olduğunun bilincine ulaşacaklar ve ondan gelen hidâyete tabi olacaklar. Eğer şu anda yaratıcıları olan Rablerinin varlığından ve o Rablerinin kendilerine gönderdiği hidâyet hediyesinden habersiz yaşayan, onun için de düşüncesini, yasalarını soy ayırımı, ırk ayırımı, renk ayırımı tefrikası üzerine oturtmaya çalışan şu modern cahiliye bu gerçeği bir anlasa o da tüm gücüyle tek rubûbiyet gerçeğine bağlanmak için can atacak ama ne yazık ki tüm bu gerçeklerden habersiz oldukları için tarih boyunca ırklara ayrı bakmışlar, renklere ayrı bakmışlar, toplumlara ayrı bakmışlar, kadına ayrı, erkeğe ayrı bakmışlar ve hep şer kaynağı olmaya devam etmişlerdir. Buradan anlıyoruz ki bu cahiliyenin ortaya attığı tekâmül nazariyesi herzeden başka bir şey değildir. Yine yaratılış konusunda etkili kabul ettikleri tabiat, toplum gibi yorumları zırvadan başka bir şey değildir. Çünkü akıl ve şuurdan mahrum olan şu tabiatın, kendisine hük-meden insan gibi akıllı, iradeli, düşünen bir varlığı yaratması mümkün değildir. Allah Adem’i yaratmış, ondan Havva’yı ve her ikisinden de erkekleri ve kadınları yaratmıştır. Yâni Rabbimiz tüm yeryüzü ailesini bir tek aileden başlatmıştır. Böylece tüm yeryüzü insanlığı tek aileden gelme tek ailedir. Cemiyetin temelini tek aile teşkil etmektedir. Böyle değil de Rabbimiz başlangıçta bir anda pek çok aileler, pek çok kadınlar ve erkekler yaratabilirdi. Ama eğer böyle dileseydi o zaman insanlar arasında akrabalık bağları olmayacaktı. Onun için Rabbimiz tek babanın, tek ananın evlâtları olarak yarattı bizleri ve bakın önce rubûbiyet bağına sonra da bu akrabalık bağlarına dikkat çekti. İlk zamanlar bu rubûbiyet ve akrabalık bağları çok kuvvetliydi. Adem’in çocukları her iki bağa da dikkat ediyorlardı. Ama sonradan bu iki bağın ikisi de sarsıldı. Zaten rubûbiyet bağının sarsılması arkasından öteki bağların da sarsılmasını kaçınılmaz hale getirecektir. Şimdi düşünün ki, bir evdeki ailenin tamamı, bir ülkedeki insanların ya da tüm dünyadaki insanların tamamı Adem’dir ve Havva’dır. O zaman nasıl oluyor da Adem’le Havva birbirlerini tamamla-yarak gâyet geçimli bir şekilde Allah için bir hayat yaşadıkları halde şu anda bir aile içindeki Adem’le Havva, bir şehirdeki Adem’lerle Hav-va’lar, bir dünya içindeki Adem’lerle Havva’lar aynı hayatı yaşayamı-yorlar? Sebep nedir ki bir aile içindeki Adem’le Havva geçimsiz? Sebep nedir ki bir köydeki Adem’ler Adem’lerle, Havva’lar Havva’larla, Adem’ler Havva’larla uyumsuz? Neden şu anda dünyada Adem’ler Havva’lar birbirleriyle kanlı bıçaklı? Neden bu insanlar arasındaki kav-ga? Neden birbirlerini yemeye çalışıyor bu insanlar? Bir düşünüverseler insanlar hepsinin bir aile olduklarını, hepsinin bir babadan anadan gelme kardeşler olduklarını o zaman aralarındaki bu kavgaların ne kadar anlamsız olduğunu anlayacaklar. Rablerinin Allah olduğunu, Rableri tarafından bir tek asıldan yaratıldıklarını anlayacaklar ve Rablerinin hayat programına yönelecekler ve artık kendi aralarındaki bu kavgalara son verecekler, insan gibi bir hayat yaşamaya yönelecekler. Kendilerinden bir ailenin fertleri olarak sulh isteyen, barış isteyen, sükûnet isteyen Rablerinin şu âyetlerine bir kulak verseler anlayacaklar bunu, ama maalesef insanlar Rablerinden de Rablerinin bu âyetlerinden de gafil bir hayat yaşadık-ları sürece bu derbederlikleri sürüp gidecek. Adını kullanarak birbirlerinize dileklerde bulunduğunuz Allah’-tan ittika edin. Adına birbirinize dileklerde bulunduğunuz; “Allah aşkına, Allah hatırına” diye birbirinizden bir şeyler istediğiniz Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayınız. Allah’ın sizin hayatınıza koyduğu sınırlara riâyet ederek bir hayat yaşayınız. Allah’ın her an sizi gördüğü, gözettiği şuuru içinde ona lâyık bir hayat yaşayınız. Rahîmlere de riâyet ederek bir hayat yaşayınız. Akrabalık bağlarını koparmamaya, akrabalık hukukuna riâyet etmeye çalışınız. Akrabalık hukuku, akrabalık bağları İslâm’da çok önemlidir. Belki İslâm’ın sonradan bozulmuş, saptırılmış şekli olan öteki dinlerde de akrabalık bağlarına riâyet anlayışı vardır. Ama bunun tamı tamına Allah’ın istediği şekli sadece Müslümanların arasında olduğu bir gerçektir. Müslümanlardan başka hiçbir din ve yolda da Allah’ın istediği sıla-i rahîm dediğimiz akrabalık bağlarının titiz bir şekilde korunduğuna, riâyet edildiğine şahit olamıyoruz bugün. Müslümanların dışında hiçbir toplumda bunu görmek mümkün değildir. Bu Rabbimizin bize bir lütfudur tabi. Ekonomik kaygılarımız, sosyal dertlerimiz, altın gümüş kaygılarımız olmadan, birbirimizden hiçbir şeyi kıskanmadan Allah rızası işin akrabalarımızı ziyaret ediyoruz, onlarla birlikte yiyip içiyoruz ve onlarla birlikte bir hayat yaşıyoruz. Muhakkak ki Allah sizi görüp gözetmektedir, sizin üzerinize gözetleyicidir. Yaptığınız her şeyi Allah görmektedir. Öyleyse ey Müs-lümanlar, yaptıklarınızı buna göre yapın, hayatınızı Allah için yaşayın, Yaşadığınız hayatın belirleyicisinin Allah olduğunu unutmadan yaşayın. Allah’ın size sunduğu bu sûreyi buna göre dinleyin.
2. Âyetin Tefsiri
2. “Yetimlere malarını verin. Temizi murdara değiş-meyin, onların mallarıyla kendi mallarınızı karıştırarak yemeyin, çünkü bu büyük bir suçtur.” Hz. Adem’le Havva’dan meydana gelen oğullar ve kızların meydana getirdiği toplumlarda, dünyada insanların en büyük problemlerinden birisi de yetimler konusudur. Yetimlik ve bir de bununla birlikte fakirlik problemi toplumun en büyük problemleridir. Bu iki problemin toplum tarafından kıyamete kadar ortadan kaldırılması mümkün değildir. Çünkü ne yaparsanız yapın Allah’ın yeryüzünde koyduğu yasası gereği zengin de olacaktır, fakir de olacaktır. Ve yine nasıl tedbir alırsanız alın toplumda babasını, anasını küçük yaşta kay-beden yetim çocuklar hep var olacaktır. Allah’tan başka hiç kimsenin bu iki problemi çözmesi, ortadan kaldırması mümkün değildir. Allah’ın yeryüzüne koyduğu bir yasa olarak kıyamete kadar bu devam edecektir. Toplumda niye insanlar ölüyor? Niye yetimler kalıyor? Niye fakirlik oluyor? Niye fakirler bulunuyor? Bu konuda yaratan ve yarattıklarına yasa belirleyeni sorgulama hakkına sahip değiliz. Allah bu hayatı böylece takdir buyurmuştur de-menin ve onun takdirine teslim olmanın ötesinde yapabileceğimiz bir şey yoktur. Evet yeryüzünde koyduğu bir yasa olarak Rabbimiz kimimizi zengin, kimimizi fakir, kimimizi analı babalı, kimimizi yetim imtihan ediyor. İster zengin olalım isterse fakir, ister analı babalı, ister ana baba şefkati içinde büyüyelim, isterse ana baba şefkat ve merhametin-den mahrum büyüyelim fark etmez bize düşen Rabbimizin takdirine razı olmak ve imtihan içinde olduğumuzu unutmamaktır. Üstelik biz bu imtihanda kendi başımıza da değiliz. Yâni imtihanımız kendimizle sınırlı değildir. Zenginsek fakirle, fakirsek zengin-le, yetimsek analı babalılarla, analı babalıysak yetimlerle imtihana çekilmekteyiz. Yâni hem kendimizle, kendi dünyamızla bir imtihanın için-deyiz hem de dış dünyamızla bir imtihanın içindeyiz. Rabbimiz yaşadığımız hayatta böyle bir kanun belirlemişse tüm dünya birleşse de; efendim toplumumuzda fakirler ve yetimler bulunmasın, biz artık içimizde fakir ve yetimleri görmek istemiyoruz, çocukları henüz küçükken hiçbir ana ve babanın ölmesini istemiyoruz deseler de, bütün güç ve kuvvetlerini ortaya koysalar da bunu ortadan kaldırmaları asla mümkün olmayacaktır. İnsanlık tarihinin herhan-gi bir döneminde herhangi bir coğrafyasında buna bugüne kadar çare bulunmuş değildir, kıyamete kadar da bulunamayacaktır. Yetimlere mallarını verin. Büyüyüp rüşt çağına geldiklerinde yetimlerin mallarını geri verin. Hani hepiniz Adem’in çocuklarıydınız ya. Hepiniz aynı ailenin üyeleriydiniz ya. Hani aynı ananın, aynı baba-nın çocukları olarak birbirlerinize zulmetmeyecek, birbirlerinize karşı şefkat ve merhametle davranacaktınız ya. İşte yetim kardeşlerinizle bir imtihana tabi tutulduğunuz zaman onların haklarını korumalı, onlar için, onların geleceği için önemli bir değer ifade eden mallarını da haksız yere yememelisiniz. Kendi kıymetsiz ve değersiz mallarınızla onların kıymetli ve değerli mallarını değiştirmeye kalkışmayın. Veya pisi temizle değiştirmemelisiniz. Buradaki pis ifadesi yetimin malının pisliğini ifade etmez. Yetimin malı aslında temizdir ama, bu mal yetimin vasisisinin, velîsinin mülküne geçmişse o zaman pis olacaktır. Sahibi olan o yetim için helâl olan, temiz olan bu mallar haksız yere onu alanlara pis ve haram olacaktır. Sahibi için tertemiz olan bir mal onu çalana haramdır, pistir. İşte Rabbimiz buyurur ki o yetimlerin mallarını haksız yere kendi tertemiz mallarınızın içine katarak o tertemiz mallarınızı da pis hale getirmeyin. Helâl mallarınızı yasak yollarla pisliğe bulaştırmayın. Veya yetimlerin o tertemiz mallarını kendi mallarınızın içine katarak pisleştirmeyin. Yâni bu tür yamukluklara tevessül ederek tertemiz hayatınızı kirletmeyin buyuruyor Rabbimiz. Böylece Medineli mü’minleri cahiliyenin pisliklerinden arındırmayı hedefliyor Allah. Tüm cahili sistemlerde vardır bu. Yetimlerin, güçsüzlerin, sosyal ve siyasal barınağı, dayanağı olmayan, dayısı olmayan veya elinde sosyal bir dayanağı, çeki, senedi olmayan garibanların mallarını haksız yere ye-mek tüm cahili sistemlerde vardır. Bunu halledecek olan tek yol takvadır. İşte Rabbimiz Müslümanları bu konuda takvalı olmaya dâvet ediyor. Ve o yetimlerin mallarını da kendi mallarınızın içine katarak, karıştırarak yemeyin. Çünkü gerçekten bu büyük bir suçtur, büyük bir vebaldir, günahtır. Demek ki yetimlerin mallarını onların velîleri, vasileri titizlikle korumak, muhafaza etmek zorundadırlar. Yetimlerin mallarını ayrı, kendi mallarını ayrı değerlendirmek zorundadırlar. Yetimlerin mallarını zerre miktar bile olsa zayi etmemek, onları haksızlığa uğratmamak zorundadırlar. Dikkat ederseniz bu genel yasaların, bu hukukî yasaların insanları bağlamasından öte, Rabbimizin sûresinin başında bu hususa dikkat çekerek konuya girişi gerçekten çok önemlidir. Rabbimiz sûresinin başında bir kere hayatı takva üzerine bina etti. Tüm hayatınızda Allah’la birlikte olun, hayatınızı Allah için yaşayın, hayat programınızı Rabbinizden alın, Rabbinizin koruması altına girin, hayatınızı Allah’a sorarak yaşayın, Allah’ın helâllerini helâl, haramlarını da haram bilin buyurduktan sonra hayatın başlangıcını da Adem’le Havva’ya bağlayarak kardeşliğimizi de hatırlattı. Sonra da bir gün sen, ya da bir Müslüman kardeşin zayıf, fakir, yetim bir duruma düşebilirsiniz buyurarak bu konuya karşı dikkatler çekildi ve kalpler şefkat ve merhametle dolduruldu, aile bağları kuvvetlendirildi. Sonra da aynı ailenin üyeleri olarak yetim kardeşlerimizin malları konusu güdeme getirildi. Hiç kimsenin haksız yere bir yetim kardeşinin malına yaklaşmaması emredildi. Yetimlerin mallarıyla alâkalı konunun gündem maddesi yapıl-masından sonra şimdi de yetimlerin evlenme konusu gündeme getirilecek. Bir Müslümanın yetim kardeşlerinin mallarına göz dikip o mallara sahip olabilmek için o yetimlerle evlenmeyi düşünmesi, yahut o yetimlerin güzelliğine göz dikerek onlarla evlenmeyi düşünmesi, ya da o yetimlerin mallarına göz dikerek onların başkalarıyla evlenmelerini engellemeye çalışması gibi yanılgıların da giderilmesini isteyecek Rabbimiz. Bir toplumda nasıl ki anası babası başında olan kız çocuk-ları bu tür haksızlıklara uğramadan evlenebiliyorlarsa, nasıl ki başka birileri onları güçsüz zannedip kendi sömürülerine alet edemiyorlarsa, aynen onlar gibi İslâm toplumunda yetim kız çocukları da birilerinin menfaatlerine, sömürülerine terk edilmemelidir. Bu yetimlerin de tıpkı analı babalılar gibi vasileri, velîleri tarafından hakları korunmalıdır. İşte toplumda var olan bu yanlışı düzetmek üzere Rabbimiz şöyle buyuruyor:
3. Âyetin Tefsiri
3. “Eğer, velîsi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz; şâyet, aralarında adâletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane almalısınız veya sahip olduğunuz ile yetinmelisiniz. Doğru yoldan sapmamanız için en uygunu budur.” Hz Aişe anamızın ifadesine göre bu âyet cahiliye döneminde toplumda yaygın olan kötü bir alışkanlığı kaldırmak üzere gelmiştir. O dönemde koruyucuları olmadığından onların mallarına sahip olabilmek için velîleri yetim kızlarla kendilerine mehir de vermeden evleniyorlardı. İşte bu âyet gelince Müslümanlar çok korktular. Eğer yetimlere karşı âdil davranıp davranamamaktan, yetimler hakkında adâleti gerçekleştirip gerçekleştirememekten korkuyorsanız, eğer mahiyetinizdeki yetim kızlarla evlendiğiniz zaman onlara karşı âdil davranamayacağınız konusunda bir endişeniz varsa. Ne gibi bir adâletsizlik korkusu? İşte az evvel ifade ettiğim gibi konularda bir endişeniz varsa. Meselâ velâyetiniz altında, elinizin altında olmalarından dolayı, onlara onların misillerinin hakkı olan mehirlerini verme-meyi düşünme gibi veya onların mallarına sahip olma gibi, onların kendinizden başkalarıyla evlenmeleri haline mallarının başkalarına gitmesini istememek gibi, onların güzelliklerine göz dikerek onları sö-mürmek gibi, yahut fiziksel yönden hoşunuza gitmeyecek kadar çirkin olmalarına rağmen sırf mallarına konmak için kendileriyle evlenip, yarın öbürsü gün onları değer verilmeyecek bir konuma itecekseniz, yâni onların sizden beklediği hakları olan ilgiyi, alâkayı, veya cinsel hukuklarını ihlâl edecekseniz, bu konularda onlara karşı adâleti yerine getiremeyeceğinizden bir endişeniz, bir korkunuz varsa o zaman onlarla evlenmekten vazgeçin de: Beğendiğiniz, hoşunuza giden öteki kadınlardan ikişer, üçer, dörder helâl olanlardan evlenebilirsiniz. Bu sizin hakkınızdır. Elinizin altındaki o gariban yetimlerin haklarını, hukuklarını çiğneyerek onlara zulmetmeyi bir tarafa bırakın da Rabbinizin size helâl kıldığı öteki kadınlardan Rabbinizin sınırladığı sayıya kadar, bazen iki, bazen üç, ba-zen de dörde kadar varan bir sayıyla evlenme iznine, hakkına sahip-siniz diyor Rabbimiz. Yâni siz sizin karşınızda haklarını koruyamaya-cak, ezilebilecek bir durumda bulunan, elinizin altında olmalarından ötürü haklarını gözetme konusunda âdil davranamayacağınız o yetimlerle evlenmekten vazgeçin de sizin karşınızda ezilmeyecek, haklarını koruyabilecek durumda olan, sizin de haklarına riâyet edebileceğiniz kadınlarla evlenin. Siz kendiniz böyle yaparken, o elinizin altındaki yetimleri de karşılarında ezilmeyecek kimselerle evlendirin. Sizler velîleri olarak, sahipleri olarak o yetimlere analı babalı kızların sahip oldukları gücü sağlayarak, onların asla ezilmeyecekleri bir şekilde ezilmeyecekleri kimselerle evlenmelerini sağlayın diyor Rabbimiz. Ama eğer bir kadınla evlendiniz, sonra ikinci kadını aldığınız-da, alacağınızda, ya da iki kadınla evlendiniz de üçüncüyü almaya kalkıştığınızda, dördüncüyü almaya karar verdiğinizde, bu kadınlar a-rasında adâleti gerçekleştirememekten korkuyorsanız, aralarında âdilce davranmayı beceremeyecekseniz, şahsiyetinizde bir kopukluk, hayatınızda bir eksiklik, kulluğunuzda ters yönde bir zaaf, bir etkilen-me, bir eksiklik, bir acziyet meydana gelecekse veya ekonomik duru-munuzda bir sarsılma, bir sıkıntı meydana gelecekse, veya bedeninizde, bedenî gücünüzde bir yetersizlik, bir zafiyet, bir iktidarsızlık söz konusu olacaksa o zaman da tek kadınla yetinmeniz sizin için daha hayırlı olacaktır. Yahut da sağ ellerinizin sahip olduğu câriyelerle yetinmeniz sizin için daha iyi olacaktır. Allah yolunda Allah’ın dininin ikâmesi ve Allah kullarının cennete kazandırılması adına giriştiğiniz bir savaşta elde ettiğiniz câriyelerle yetinmeniz sizin için daha hayırlı olacaktır. Yâni gerçekten hürre Müslüman kadınların hukukuna riâyet e-demeyeceğiniz konusunda bir endişeniz varsa o zaman bir kadınla ve de elinizin altındaki câriyelerle yetinerek bir hayat yaşamadan yana olun. Kendinizi zor bir duruma düşürecek, kulluğunuzu negatif yönde etkileyecek, âhiretinizi kaybettirecek badirelere düşmekten uzak durun diyor Rabbimiz. Bakın zaten âyetin devamında Rabbimiz bunun sebebini şöyle açıklıyor: İşte bu durum sizin sapmamanıza, sapıtmamanıza ve azgınlı-ğa düşmemenize, günahlara yakalanmamanıza, kullukta falsolar yap-mamanıza daha elverişli, daha yakındır diyor Rabbimiz. Evet bu âyet evliliği dörtle sınırlandırmadır, ya da adâletle hükmetmek kayd u şartıyla dörde kadar evlenmeye ruhsattır, bu şarttan hareketle kadınları arasında adâleti gerçekleştiremeyecek olanların evlenmesi yasaktır gibi çeşitli anlayışlar vardır. Şimdi o konulara girmek istemiyorum. Buraya kadar üç âyet tanıdık. Bu üç âyetinde Rabbimiz önce kendi rubûbiyetini gündeme getirerek işte böyle bir Rab hatırına, böyle bir Rabbin yasası olarak bizlerden akrabalık bağlarına riâyet etme-mizi, bir ailenin evlâtları olarak birbirimize karşı merhamet ve şefkatle davranmamız gerektiğini, sonra yine ana baba bir kardeşlerimiz olan yetimlere karşı, gerek malları konusunda gerekse onların evlendirilerek cinsel arzularının doyuma ulaştırılması konusunda bizden kulluk istiyor Rabbimiz. Toplumda kendi kendine malını koruyamayan, kendi kendine kendi cinsel gereksinimini sağlayabilecek bir durumda olmayan yetimlerin, garibanların da huzurunu sağlamamızı istiyor. Kendimizi düşündüğümüz kadar onları da düşünmemizi ve İslâm toplumun-da bu noktada ihtiyaçları giderilmemiş, huzuru sağlanmamış bir tek kadının bile olmaması gerektiğini anlatıyor. Bu âyetlerden anlıyoruz ki İslâm toplumunda erkekse kadın nî-metinden, kadınsa erkek nîmetinden mahrum, nikâhsız bir tek fert bile olmamalıdır. Bir tek kadın kocasız, bir tek erkek de kadınsız olma-malıdır. Allah bunu istiyor Müslümanlardan. Bunlar öyle toplumda uygulanması mümkün olmayan ütopik şeyler değildir. Medine’de bu âyetlerin indiği dönemde her şeyleriyle Rablerinin emirlerine teslim olmuş sahâbe toplumu arasında bu âyetlerin aynen Allah’ın istediği biçimde hayata geçirildiğini, Allah’ın istediği biçimde pratikte uygulan-dığını biliyoruz. Rasulullah Efendimiz döneminde toplumda kocası ölüp de boşta kalan, kendi haline terk edilmiş bir tek kadın bile yoktur. Mutlaka bir Müslüman onu hemen nikâhı altına alarak yarasını sarıyor, huzurunu sağlıyordu. Savaş anlarında, savaş toplumlarında bunu daha bir belirgin görüyoruz. Savaşta kocasını kaybetmiş kadınlar veya kocalarıyla geçinemeyerek ayrılmış, boşanmış kadınlar gerekse Rabbimizin bu ayetlerinin teşvikiyle, gerekse erkeklerin bu konudaki duyarlılıkları sebebiyle hemen iddetleri biter bitmez Allah’ın helâl kıldı-ğı dairede evleniyorlardı. Demek ki İslâm toplumunda Müslümanlar bu Allah yasalarıyla öyle bir hayat programı uygulayacaklar ki o toplumda bir tek Müslüman bile mal özgürlüğünden mahrum edilmediği gibi, yine bir tek insan cinsel yönden mağdur edilmeyecektir. Toplumun tüm üyeleri Allah’ın kendilerine helâl kıldığı tüm meşru nîmetlerden meşru dairede istifade edebilecektir. Toplumda birilerinin istifade ettiği nîmetlerden ötekiler kesinlikle mahrum bırakılmayacaktır. Şimdi buna göre bir ülke düşünün, bir şehir, bir köy, bir dünya düşünün ki orada yaşayan insanlardan kimileri tok, kimileri aç, kimileri paralı, kimileri parasız, kimileri evli, kimileri evsiz, kimileri ekonomik doyumun zirvesinde, kimileri açlık ve yokluk derdiyle namusunu bile tehlikeye düşürecek durumda. Veya bırakın bir şehri, bir dünyayı aynı evde, aynı alenin içinde bile kimileri tok yatarken kimileri açlık içinde kıvranmaktadır. Hattâ aynı ailenin, aynı evin bir odasında lüks içinde yaşayanlara mukabil öbür odasında yaşayanların açlıktan kıvranmaları durumunda bu ailelerin ne adar huzur içinde olduklarını söyleyebiliriz? Toplumun en küçük birimi olan bu aileyi biraz daha büyütün, meselâ bir mahallede, bir şehirde, bir ülkede, bir dünyada insanlardan kimileri, evlerden kimileri korkunç bir israf hayatının içinde, meselâ bir akşam yemeğinde fakir bir ailenin bir aylık yiyeceğini yiyor, ekonomik gücünü hangi zevkinin, hangi keyfinin peşinde nasıl tüketeceğinin hesabını yaparak besin hastalığına tutulmuşken aynı şehrin, aynı mahallenin aynı ülkenin bir başka evinde bir başkası açlıktan, yokluktan kıvranıyorsa bu ne kadar İslâmî, ne kadar insanca bir hayattır varın siz düşünün. Aynı mahallede birilerinin çocukları yiyecek kuru ekmek bile bulamazken birilerinin çocuklarını elinde pastayla sokağa salmaları ne kadar insanca bir davranıştır siz düşünün. Tabi aynen ekonomik ilişkilerdeki bozukluklar gibi cinsel ihtiyaçların giderilmesinde de bu tür dengesizlikler varsa o toplumda huzur sükun yoktur. Aynı ailenin fertlerinden kimileri, aynı mahallenin, aynı şehrin, aynı ülkenin insanların-dan kimileri cinsel doyuma ulaşma imkânına sahip olurlarken birileri-nin önü kapalıysa, bu konuda problemlerini çözüme ulaştıranlar kendilerini düşündükleri kadar öteki kardeşlerinin önünü açma adına, onların bu problemlerine çözüm bulma adına bir çabanın içine girmiyor-larsa bu insanlar ne kadar Müslümandır? Bu toplum ne kadar İslâmî-dir? Ve bu toplumda ne kadar huzur vardır siz düşünün. Allah’ın kendilerine helâl kıldığı evlenme nîmetinden mahrum bırakılmış bir kadının ya da bir erkeğin bulunduğu bir mahallede oturan Müslümanlar ne kadar huzurlu olabilecekler? O mahallede ne kadar huzur olacak da? Böyle erkek ve kadınların bulunduğu bir köyde, bir şehirde ne kadar huzur olabilecek de? Gerek ekonomik gerek cinsel problemleri bulunan ve Allah adına kardeşlerinden bu problemlerinin çözümü konusunda yardım bekleyen mutsuz ve huzursuz insan-ların yaşadığı bir ortamda insanlar ne kadar mutlu olabilecekler de? İşte bu âyetleriyle bizlere seslenen Rabbimiz biz Müslümanların bu âyetleri çok iyi anlayıp sorumluluklarımızı yerine getirmemizi istiyor. Değilse ben kurtuldum, ben bu ihtiyaçlarımı sağladım, başkalarının canı çıksın mantığıyla hareket etmeye kalkarsanız, mahallenizdeki mü’minlerin problemlerine çözüm getirme adına, onların yaralarını sarma adına bir gayretin içine girmezseniz unutmayın ki sizin huzurunuzu da alıverecek Allah. Almamış mı? Olmamış mı? Diyesim geliyor. Kaçmamış mı huzurlarımız? Daha büyükleri de gelebilir Allah korusun. Siz insanların, kardeşlerinizin huzurunu sağlamaya çalışın ki Allah da sizi daha iyi, daha mutlu bir hayata ulaştırsın inşallah. Bundan sonra yine kadınlarla alâkalı mehir konusunu günde-me getirecek Rabbimiz. Kendi rubûbiyetine ve insanlığın akrabalık bağlarına dikkat çektikten sonra bakın şöyle buyuruyor:
4. Âyetin Tefsiri
4. “Kadınlara mehirlerini cömertçe verin, eğer ondan gönül hoşluğu ile size bir şey bağışlarlarsa onu afiyet-le yiyin.” Kadınlara mehirlerini güzel bir şekilde, gönül hoşnutluğu, gönül rahatlığıyla verin. Veya nıhleh dindarlık anlamına da gelir. Öyley-se dininizin, dindarlığınızın gereği olarak kadınlara mehirlerini verin diyor Rabbimiz. Buradaki hitap hem o kadınları Allah’ın emriyle nikâh-layan kocalaradır, hem de o kadınların velîlerinedir. Çünkü cahiliye döneminde velîleri kızlarının mehirlerini onlara vermeyip kendileri alıyorlardı. Rabbimiz kadınlara böyle bir hak tanıyor. Allah yasaları gere-ği bu onların haklarıdır. Allah’a inanmış mü’min erkeklerin kadınlarla evlilik akdi icra ederlerken dikkat etmeleri gereken bir yasadır bu. Allah’tan bir hak olarak kadınların mehirleri verilecek, ama eğer kendi istekleriyle kadınlar mehirlerinin bir kısmını kocaları olarak size bağışlarlarsa o zaman da onu afiyetle yiyin diyor Rabbimiz. Daha önce cahili toplumlarda kadının bu kişisel hakkı çeşitli şekillerde çiğnenmekteydi. Meselâ kadının babası veya velîsi evlendirdiği kişiden aldığı mehri o kadına vermeyerek hakkını yiyordu. Veya bazen iki kızın velîleri karşılıklı birbirlerine kız alıp vererek adına “Şigar” dedikleri bir değiş tokuş muamelesiyle kızların mehirlerini kendi aralarında gasp ediyorlardı. Böyle cahili anlayışlardan vazgeçin. Yemeyin kadınlarınızın haklarını. Mehirlerini zorla kadınlarınızdan alarak onların ekonomik haklarını kaldırmayın. Ama eğer onlar o mehirlerinin bir kısmını gönül rızasıyla size bağışlarlarsa, ya da tamamını bağışlarlarsa o zaman onu gönül huzuruyla, hiç çekinmeden yiyebilirsiniz buyuruyor Allah. Burada anlıyoruz ki kadının ekonomik özgürlüğünün varlığına dikkat çekerek bu ekonomik özgürlüğünün zedelenmemesini emrediyor Rabbimiz. Yâni temelde kadının mal mülk sahibi olma hakkı vardır. Gerek kocasından aldığı bu mehir, gerekse babasından intikal et-miş mîrasını hiçbir zaman kocasının elinden alması, kendi mallarının içine katarak onu bu mallarından mahrum bırakması caiz değildir. Çünkü erkek nasıl mal mülk sahibi olabiliyor, malında tasarruf yetkisi-ne sahip oluyorsa aynı haklar kadın için de söz konusudur. Hattâ bir ailede kadının malı mülkü olduğu halde evin ihtiyaçlarını karşılama noktasında kadın değil erkek harcama yapmak zorundadır. Kadının böyle bir sorumluluğu yoktur. Ailenin yükü erkeğin üzerindedir. Ama tabi malı varken bir kadının evin ihtiyaçlarını karşıla-ma notasında sıkıntı çeken kocasını zor bir duruma düşürmesi de dü-şünülemez. Elbette o da malından harcamada bulunacaktır, ama mecburiyeti olmadığı için yaptığı bu harcama onun adına infak sevabı olarak yazılacaktır.
5. Âyetin Tefsiri
5. “Allah'ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı, beyinsizlere vermeyin, kendilerini bunların geliriyle rı-zıklandırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.” Mallarınızı onu doğru dürüst kullanmaya ehil olmayan sefihlere vermeyin. Servetleri israf ederek kullanılmaması, harcanmaması gereken yerlerde harcayarak, israf ederek toplumun sosyal, ekonomik ve ahlâkî yapısını bozacak sefihlere mallarınızı teslim etmeyin. Rabbinizin size dünya hayatınızı Onun istediği bir güzellik içinde sürdürmeniz adına lütfettiği o mallarınızı hayrını şerrini, faydasını zararı-nı, menfaatini zararını bilemeyen sefihlere vermeyin diyor Allah. Burada anlatılan sefihlerden kasıt az evvel bahsi geçen, malları konusunda dikkatli olmamız istenen yetimler olabileceği gibi toplumda fayda ve zarar mekânizmasını işletemeyecek durumda olan tüm insanlardır. Tüm erkekler ve kadınlardır. Veya burada anlatılan sefihler kadınlarınız ve çocuklarınızdır deniyor. Toplumda israf ederek, harcanmaması gereken yerlerde mal harcayarak içtimaî dengeyi bozacak herkestir. Böyle durumda olan kimselerin velîleri onlara gerek kendi mallarını gerekse başka malları vermeyecektir. Tamam kişinin özel mülkiyet hakkı vardır, bunu kimse-nin ihlâl etmesi caiz değildir, onların hayati ihtiyaçları söz konusu olduğu zaman harcayabilirler, ama kişi toplumun ekonomik düzenini, kültürel yapısını ve ahlâkî anlayışlarını bozacak kadar ileri gitmişse İslâm toplumunda ona izin verilmez. Hattâ böyle savurgan kişilerin mallarına sadece temel ihtiyaçlarına harcanmak kayd u şartıyla devlet el kor. Buna hacr denir. Çocukluktan, delilikten, akıl ve din noksanlığından, ya da iflas durumundan ötürü devlet kişinin tüm mallarına el koyar. Küfür toplumlarında, cahiliye toplumlarında olduğu gibi İslâm toplumunda kişiye malı konusunda sınırsız yetki verilmez. Meselâ adam malını nerelerde ve nasıl kullanırsa kullansın, bu tasarrufunun topluma ne tür zararları olursa olsun mutlak tasarruf hakkı tanımaz İslâm. Böyle hayrını, şerrini bilemeyerek malını israf eden kişinin tüm ferdi mülkiyet haklarından mahrum eder. Böyle sefihlerin mallarında tasarruf hakkı toplumundur. Veya âyetin bir başka mânâsı da ailenin reisi olan erkeklere diyor ki Rabbimiz, malını tut, malın senin elinde olsun, karıyın ve çocuklarının ihtiyaçlarına harcayan sen ol. Böylece onların hem Rablerine karşı, hem de kendinize karşı itaatlerini sağlamış olursunuz. Her şeyi ellerine veriverirseniz onlar ne sizin meşru dairedeki isteklerinize, ne de Rablerine karşı sorumlu oldukları görevlerini yerine getirmeme konusunda cesaret bulabilirler. Onları örfe uygun bir şekilde güzellikle rızıklandırıp doyurun, giydirip kuşatın ve kendilerine de güzel söz söyleyin, maruf söz söyleyin. Ona Allah’ın istediği biçimde malın kazanç, iktisap ve sarf yollarını gösterin, malın hukukuyla alâkalı Allah’ın, İslâm’ın kendisinden beklediklerini ona anlatın diyor Rabbimiz. O zaman buradaki velîler onların en yakın akrabaları olan velîleri olabileceği gibi Allah yasalarını bilen, Allah âyetlerinin bilincinde olan, Rabbimizin mala ilişkin bizden istediklerine muttali olmuş vahyi tanıyan akıllı Müslümanlar da olabilecektir. Bunlar böyle kimselerin mallarında tasarruf hakkına sahip olacaklardır. Meselâ işte görüyoruz, adam daha almadığı, daha hak etme-diği gelecek maaşına güvenerek belki de bazen o maaşının iki, üç, beş misli miktarda borçlanarak taksitle çok lüzumsuz bir şeyler alarak hem kendini, hem de çoluk çocuğunu çok kötü bir duruma düşürebil-mektedir. Kapitalist tüketim ekonomisinin ürünü olarak İslâm dışı şeyler yapabilmektedirler. Aklı başında din bilenlerin buna engel olmaları gerekir. Veya adam ay başında maaşı alıyor ama ayın ikisinde cebinde metelik kalmıyor. Kumara harcıyor, oyuna harcıyor, lüzumsuz şeylere harcıyor ve anında tüketiyor parasını. Aslında böyle kimselerin elinden alınacak malları ve kendilerine Müslümanca bir harcamanın yolları iyice anlatıldıktan sonra vereceksin. Böyle bir toplumda kime yapılacak bu diyor insan içinden. Böyle İslâmî olmayan, sosyal, ekonomik ve ahlâkî yapılanması, her şeyi İslâm’a ters olan bir toplumda bunu yapmak çok zordur, biliyorum. İslâmî bir otoritenin olmadığı böyle bir toplumda kim kimi dinleyebilecek de? Doğrusu toplumun fertlerinin tümüne, topyekün insanlara Allah’ın dinini bilen kimseler tarafından bu konuda ciddi bir eğitim verilerek insanların kalplerine, zihinlerine bunu yerleştirebilirsek belki bu problem o zaman çözülebilecektir. O zaman toplumda israfın önü alınabilecektir. O zaman insanlar kendi mallarında sınırsız bir özgürlüklerinin olmadığını, toplumun diğer fertlerine karşı sorumlu olduklarını anlayacaklar ve bu tür ahlak dışı tasarruflardan va geçebileceklerdir. Evet, bunu önce böyle israfçı kimselerin velileri yapacak, sonra da toplumun bütün fertleri yapmaya çalışacaktır.
6. Âyetin Tefsiri
6. “Yetimleri, evlenme çağına gelene kadar deneyin; onlarda olgunlaşma görürseniz mallarını kendilerine verin; büyüyecekler de geri alacaklar diye onları israf ederek ve tez elden yemeyin. Zengin olan, iffetli olmağa çalışsın, yoksul olan uygun bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, yanlarında şahit bulundurun. Hesap sormak için Allah yeter.” Nikâh çağına, evlenme çağına geldiklerinde yetimleri bir deneyin. Bulûğ çağına, namaz ve oruç gibi dinî mükellefiyetlerle sorumlu olma çağına, ya da evlenme çağına ulaştıkları zaman, evlenme durumuyla karşı karşıya geldikleri zaman onları bir imtihana tabi tutun. Namaz kılma, oruç tutma çağına ulaşmışlar mı ulaşmamışlar mı? Evlilik çağına gelmişler mi gelmemişler mi? Bu işin sorumluluğunu yüklenebilecek duruma ulaşmışlar mı ulaşmamışlar mı? Veya onlar acaba kendi mallarına sahip olabilecek bir duruma, bir çağa gelmişler mi, gelmemişler mi? Durumlarına bir bakın, bir gözden geçirin onları. Eğer onlarda bir rüşt, bir olgunluk, sorumluluk yüklenme kapasitesi görmüşseniz, kendilerinden emin olmuşsanız o zaman hemen kendilerine sizin emânetinizde olan mallarını verin. Onlar büyüyecekler de mallarına sahip olacaklar, mallarını bizim elimizden alacaklar diye sakın onlara ait olan malları israfla çarçabuk, alelacele yiyip bitir-meden yana olmayın. Böyle bir endişeyle onların mallarını boşa gidermeye kalkışmayın. Siz de Allah’ın emâneti olan o kardeşlerinizin mallarını koruyun, muhafaza edin. Böyle elinin altında yetim malı bulunan mü’minlerden kim ki: Zenginse, durumu iyiyse yetimin malını hafif tutsun, ondan fazla harcamasın da kendi malından fazlaca harcasın. Ya da sizden böyle malî durumu iyi olanlar mahiyetindeki yetimlerin malları konusunda iffetli davransın. Mala düşkün bir tavır sergilemesin, tok davransın, ihtiyaçsız davransın. Ama yanında yetim malı olup ta fakir olan, ihtiyaçlarını karşılama konusunda sıkıntı çeken kimse de: Maruf ölçüler içinde, örfe uygun olarak o yetimin malından az biraz yiyebilir. Tabi mahiyetinde yetim malı bulunan o fakir kişi hem kendi ihtiyaçlarını, hem de mahiyetindeki yetimin bakımını üzerine aldığı için onun malından az biraz yeme hakkına sahip oluyor. Lâkin durumu iyi olan zenginler o mallar konusunda afif davranmak zorundadırlar. Yetimin malına göz dikmemek zorundadırlar. Evet onları imtihan edip de rüşte ulaştıklarını anladığınız takdirde hemen onların mallarını kendilerine verin. Ve mallarını kendilerine verirken de: Onlara karşı şahitler tutun, şahitler bulundurun. Mallarını kendilerine teslim ederken teslim ettiğinize dair şahitler bulundurun diyor Rabbimiz. Sakın ha bu benim yeğenimdir, bu benim kardeşimin çocuğudur, bu benim amcamın oğludur, dayımın çocuğudur. Onun bendeki mallarını kendisine teslim ederken şahide ne gerek var? Birbiri-mize güvenimiz yok mu? diyerek gevşek iş yapmaya kalkışmayın. Sonunda her türlü dedikodulara, fitnelere fırsat vermeyin buyuruyor Rabbimiz. Çünkü siz ne kadar da samimi olursanız olun, ne kadar da yaptığınız iş konusunda kendinize güvenirseniz güvenin insanlar sizin yaptıklarınızı yanlış anlayabilirler. Onlara mallarını teslim ederken şahit tuttuğunuz zaman hem o şahitler, hem diğer insanlar hem de o yetimler bilirler ki babalarından kendilerine intikal eden malları gerçekten emniyet altındaymış, koruma altındaymış, kendilerine hiçbir adâletsizlik yapılmamış, hiçbir haksızlığa uğratılmamışlar. Malları çarçur edilip kendileri fakir bir duruma düşürülmemişlerdir. Unutmayın ki hesap görücünüz Allah’tır. Hesap görücü olarak Allah yeter. Kendi kendinize bir düzen dolap içine girerek yaptığınız haksızlıklar konusunda kılıflar hazırlayarak tüm çevreyi atlatmayı becermiş olsanız da unutmayın ki Allah sizi görmektedir. Allah tüm yaptıklarınıza şahittir ve hesap görücü olarak yetmektedir. İşte tüm hayatımızda, tüm yapıp ettiklerimizde Allah bu hesap görücülüğü ile toplumu murakabesi altına alıyor. Gerek az evvel anlatılan evlilik konusunda, gerek mal mülk konusunda, gerek mehir konusunda, gerek yetimler konusunda her konuda kendisinin gözetimi ve kontrolü altında bir hayat yaşadığımızı unutmamamızı, bunu çok iyi anlamamızı, yaptıklarımızın tümünü kendisine lâyık bir şekilde muhsinler olarak yapmamızı istiyor Rabbimiz. Bundan sonra ölen bir kimsenin arkasından uygulanması gereken sistemin ne olduğunu? Ya da ölmüş bir kimsenin geriye bırak-tığı mîrasının nasıl paylaşılacağını? Varislerinin kimler olduğunu ve bu varislerin hisselerinin nasıl belirlenmiş olduğunu anlatmaya başla-yacak Rabbimiz.
7. Âyetin Tefsiri
7. “Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından, erkeklere hisse vardır. Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da hisse vardır. Bunlar, az veya çok, belirli bir hissedir.” Erkekler için, erkek çocuklar için ana ve babalarının ve akra-balarının bıraktıkları mîrasta, malda belli bir nasip, belli bir hak vardır. Ve yine kadınlar için, kız çocuklar için ana ve babalarının ve akraba-larının bıraktıkları malda az ya da çok belli bir nasip vardır. Bu nasip az ya da çoktur, ama mutlaka bir pay vardır. Ölmüş ebeveynden ya da akrabalardan kendilerine intikal eden mal az da olsa çok da olsa fark etmiyor, çünkü Rabbimiz mutlaka aralarında belli bir pay, belli bir nasip vardır buyurarak az olduğu zaman da çok olduğu zaman da ay-nı yasanın uygulanmasını emrediyor Müslümanlara. İşte bu farz kılınmış bir paydır, Allah tarafından yazılıp belirlenmiş bir nasiptir, bir taksimdir. Bu Allah’ın koyduğu bir yasadır, bir takdiridir. Medine’de Allah egemenliği altında bir hayat yaşayan Müslümanların bu yasaya riâyet etmelerini emrediyor Rabbimiz. Daha önce yaşadıkları cahiliye döneminde, cahili bir hayatın içinde, Mekke toplu-munda yaşanan hayatta insanlar güçsüz gördükleri kadınlara ve çocuklara hakları olan mîraslarını vermiyorlardı. Ancak savaşabilecek güce sahip olanlar, ya da ailenin ekonomik yükünü üslenebilecek durumda olan kimseler hakları olan mîrası alabilir diyorlardı. Mîras bunların hakkıdır diyorlardı. Meselâ ölmüş bir kişinin geriye bıraktığı mallarına en yakın akrabaları, babaları, kardeşleri, dayıları, amcaları, veya dayı ve amca çocukları sahipleniyorlar, ölen kimsenin küçük yaştaki çocuklarını ve kadınlarını bu mîrastan mahrum bırakıyorlardı. Nitekim İslâm’ın ilk yıllarında vuku bulan bir savaşta kocasını kaybetmiş bir kadın, bir şehid hanımı Rasulullah Efendimize gelerek şehid kocasının mallarına sahiplenen ve kendisini o mîrastan mahrum bırakan akrabalarını şikâyet etmiş ve bunun üzerine işte bu âyet nâzil olmuştur. İşte bu âyetleriyle Rabbimiz mü’minlerin iman edip uygulamaları gereken mîras yasasını belirlemiştir. Artık bundan sonra ister erkek ister kadın olsun mü’minler Allah’ın takdir buyurduğu bu yasaya göre hareket etmek zorundadırlar. Allah kendilerine mîrastan ne takdir buyurmuşsa, ne kadar bir pay vermişse ancak o kadarını almaya hakları vardır. Hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’mine kadın Allah’ın kendilerine tanıdığı hakkın ötesine bir hak arayışına gidemez. Yâni ne erkek ne de kadın sahip olduğu siyasal ve ekonomik gücüne güvenerek Allah’ın kendisine takdir etmediği bir payı karşısın-dakinden zorla alma hakkına sahip değildir. Allah nasıl takdir buyur-muşsa öylece hareket etmek ve Allah’ın taksimine razı olmak zorun-dadır herkes. Bu Allah’a imanın bir gereğidir. Çünkü Allah’a iman Allah’tan gelenlere imandır. Allah’a iman Allah’ın hayata karıştığına imandır. Allah’a iman Allah’ın bizim hayatımızı düzenlemek üzere gön-derdiği yasalara imandır. Öyleyse ben Allah’a inandım dediği halde, ben Allah’a teslim olan Müslümanlardanım dediği halde Allah’ın yasalarına teslimiyet göstermeyen kişi, kendi hevâ ve heveslerine göre, ya da bir kısım tâğutların yasalarına göre hareket etmeye kalkışırsa o zaman bu kişi iman iddiasında kendi kendini kandıran bir kişidir ve bu yaptığının cezası da yarın Allah huzurunda çok şedit olacaktır. Ama kim de bu konuda Allah’ın yasalarına teslim olur, Allah’ın istediği biçimde bir mîras yasası uygularsa onun mükafatı da elbette cennet olacaktır.
8. Âyetin Tefsiri
8. “Taksimde, yakınlar, yetimler ve düşkünler bulunursa, ondan onlara da verin, güzel sözler söyleyin.” Eğer mîrasın taksim edildiği ortamda o mîrastan hak sahibi, pay sahibi olmayan yetimler, miskinler, garibanlar hazır bulunurlarsa, mîrastan pay sahibi olmadıkları halde böyle bir vacibin uygulandığı, böyle bir Allah yasasının yerine getirildiği, böyle Allah rızasının kazanılmaya çalışıldığı bir ibâdet eyleminin icra edildiği bir yerde, Allah adına paylaşılan bir malın, bir mîrasın yanı başında, orada, o ortamda, o atmosferde böyle kimseler bulunurlarsa icra edilen o ibâdete şahit olmalarından ötürü onlara da bir şeyler verilerek gönülleri hoş edilirse bu gerçekten bu çok iyi olacaktır. Gerek ölenin akrabası olmakla birlikte mîrastan hak sahibi olmayan fakirler, yetimler, miskinler, gerekse hiç akrabalığı olmayan garibanlar. Demek ki ölen kişinin mîrasını taksim maksadıyla malları or-taya döküldüğü zaman o ortamda fakir akrabalar ve yetimler de bulunabilecektir. Ölen kimsenin yıllarca biriktirdiği, gözünün nûru, gönlünün süruru gibi baktığı, sakladığı o mallar ortaya dökülünce elbette fakir fukaraya da bir şeyler infak edilecektir. Onları da o mallardan rızıklandırın. Rızıklandırıp bir şeyler veremeyeceğiniz kimselere de maruf söz söylemeyi ihmâl etmeyin. Hiç olmazsa güzel sözlerle onların gönüllerini almayı ihmâl etmeyin buyuruyor Rabbimiz. Çünkü o ortamda bulunan bu insanların gerçekten ihtiyaçları olup ta sizden bir şeyler umabilirler. Meselâ toplumda dede yetimi diye bilinen kimseler. Babaları daha önce ölmüş olduğu için de-delerinin, ninelerinin mallarından pay sahibi olma haklarını kaybetmiş kimseler. Babaları yahut anaları daha önce ölmemiş olsalardı şimdi onların da bu mallardan, bu mîrastan hakları olacaktı. Ama kendi ellerinde olmadan Allah’ın bir imtihanı gereği babaları yahut anaları erken öldüğünden dedelerinden yahut ninelerinden kendilerine intikal edecek o mîrastan mahrum olmuşlar. Başlarında babaları yahut anaları olmuş olsaydı belki de o yetim çocuklar şimdi zengin bir hayatın içinde olacaklardı. İşte bu tür kimselere de mîrastan güzel bir pay ayırarak gönüllerini alabilirseniz sizin hakkınızda çok hayırlı olacaktır. Değilse hiç olmazsa güzel söz söyleyerek onların yüzlerini güldürmeye çalışın diyor Rabbimiz. Yâni bu işi insanların vicdanlarına havale ediyor, böyle bir mecburiyetlerinin olmadığını, ama yaparlarsa çok büyük bir mükafat kazanacaklarını anlatıyor Allah.
9. Âyetin Tefsiri
9. “Arkalarında cılız çocuklar bıraktıkları taktirde, bundan endişe edecek olanlar, haksızlık yapmaktan korksunlar ve Allah'tan sakınsınlar; dürüst söz söylesinler.” Kendilerinden sonra arkalarında zayıf zürriyetler bırakanlar, güçsüz kuvvetsiz nesiller bırakanlar korksunlar. Onlardan gerçekten korkuyorlar. İnsanlar ölüp giderlerken eğer arkalarında küçük, zayıf, güçsüz yetimler bırakıp gitmekten korkuyorlar. Acaba şimdi ben bunları bu halde bırakıp giderken bu yavrularımın hali nice olur? Onlara benden sonra kim bakar? Kim kollar? diye korkuyorlar. İşte Allah buyuruyor ki sizler nasıl ki böyle küçük yaşta, güçsüz kuvvetsiz yetim çocuklar bırakıp giderken korkup onların üzerlerine titrediğiniz gibi kendileri küçük yaştayken babaları ölmüş o yetimler konusunda da Allah’tan korkun. Kendilerininkileri düşündükleri gibi akrabalarının, ya da başkalarının yetimlerini de düşünsünler de mal taksimi esnasında güçleri yettiği kadar onları da vererek sevindirsinler. Allah’tan korksunlar, Allah’la yol bulsunlar, Allah’ın dediklerini yapsınlar, Allah’ın hatırını kazanmayı hedeflesinler de onlara doğru söz söylesinler. O yetimleri kendi yetimleri yerine koysunlar da doğru dürüst karar versinler. Çünkü hasbel kader o ölen kendisi ve o çocuk-lar da kendi çocukları olabilirdi. Veya yarın aynısının kendi çocukları-nın da başına gelebileceğini asla unutmadan karar vermelidir. Hani Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde Allah’ın Resûlü şöyle buyuruyordu: “Sizden biriniz kendisi için, kendi nefsi için sevip istediklerini mü’min kardeşleri için de sevip istemedikçe mü’min olamaz” İşte Rabbimiz kulları adına razı olup gönderdiği bu sistemi oturturken gönderdiği bu âyetleriyle, içimizle dışımızla bizi kuşatan bu talimatlarıyla, bir taraftan bizi vicdanlarımızla bir hesaplaşmaya çağırıyor, bir taraftan da sürekli kendisinin kontrolü atında bir hayat yaşadığımız bize hatırlatılıyor. Öyleyse anlıyoruz ki, bizler dünyada yalnız değiliz. Yaşadığımız hayatı yalnız yaşamıyoruz. Yetimlerle, fakirlerle birlikte yaşıyoruz bu hayatı. Kendimizi düşündüğümüz kadar, kendi ekonomik ve cinsel ihtiyaçlarımızı düşündüğümüz kadar dışımızdaki kardeşlerimizin ihtiyaçlarını da düşünerek Kur’an’ın bizden istediği bir hayatı yaşayalım inşallah. Birileri ağlarken biz gülmeden yana, birileri açken biz tok yatmadan yana, birileri sıkıntı içinde kıvranırken biz zevk ü safa içinde bir hayat yaşamadan yana olmayalım inşallah.
10. Âyetin Tefsiri
10. “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar, zaten onlar çılgın aleve atılacaklardır.” Rablerinin kendilerine yol göstermek üzere gönderdiği bunca âyetleri yok farz ederek, görmezden, duymazdan gelerek haksız yere yetimlerin mallarını yiyenler, Allah yasalarını çiğneyerek yetimlerin mallarına uzananlar, kendilerini güçlü, kuvvetli görerek toplumda sosyal ve siyasal dayanağı olmayan garibanların mallarını yiyip, haklarını gasp edenler başka değil karınlarına ateş doldurmaktadırlar. Rabbim korusun yetimlerin, garibanların mallarını haksız yere yemek karınları ateşle doldurmakla eş değerdedir. Evet haydi şimdi insanların mallarını yiyebilirseniz yiyin bakalım. Bunlar garibandır, bunların toplumda haklarını koruyabilecek güçleri yoktur, ellerinde çekleri, senetleri yoktur, bunlar ticaretten anla-mazlar, bunlar mal mülkten anlamazlar diyerek insanların mallarını yemek, unutmayın ki karınları ateşle doldurmak anlamına geliyor. Dayanabilecekseniz yarın bu ateşe buyurun yiyin. Bakın böyle şedit bir tehditle karşı karşıya gelen sahâbe-i kirâm efendilerimiz yetimlerin malları konusunda o kadar korkup ürktüler ki hattâ yetimlerle birlikte oturup kalkmaktan bile çekinir hale geldiler. O kadar ki Müslümanlar onların mallarına el sürmekten bile korktular. Yetimlerle beraber olmaktan, onlarla birlikte yaşamaktan yiyip içmekten, onların mallarıyla ve işleriyle ilgilenmekten çok korktular. Gelip Allah’ın Resûlüne bu konuda onlara karşı nasıl davranacaklarını sordular. Bunun üzerine Rabbimiz onlara Bakara sûresinin 220. âyetini indirdi. "Peygamberim bir de sana yetimlerden soruyorlar. De ki onlar hakkında ıslahta bulunmak (mallarını korumak) sizin için daha hayırlıdır. Eğer onlara karışırsanız onlar sizin din kardeşlerinizdir." (Bakara 220) Onlarla ilgilenmek, onların durumlarını düzeltmek, onların eğitimleriyle, ahlâklarıyla ilgilenmek, onları ıslah etmek daha iyidir. Çünkü yetimler toplumun yanında Allah’ın emânetleridirler. Müslümanların görevi bu emânete emânetin sahibi olan Allah’ın istediği biçimde davranmaktır. Onlarla yakın ilişki içine girmekten korkan Müslümanlara Rabbimiz buyurdu ki onlar sizin din kardeşlerinizdir. Onlarla ilişkiye girip onların dünya ve âhiret işlerini ayarlamanız sizin hakkınızda daha hayırlıdır buyurarak Müslümanları bu konuda teşvik ediyordu. Onları aranıza alır, onlarla birlikte yaşarsanız, onların mallarını kendi mallarınızın içine katar ve onların da kazanmalarını sağlarsanız, yâni onların işleriyle ilgilenirseniz sizin hakkınızda bu çok hayırlıdır, çünkü bilesiniz ki onlar sizin din kardeşlerinizdir buyuruyor Rabbimiz. Ama yetimlerin mallarını yiyenler, yetimlere haksızlık yapanlar karınlarını ateşle doldurmakla birlikte bir de üstelik: Yarın Saire, cehenneme de yaslanacaklardır. Cehenneme sallayıverecek Rabbimiz onları. Dayanabilecekseniz haydi yiyin insanla-rın mallarını. Bundan sonra Rabbimiz mîras âyetlerini gündeme getirmeye başlıyor. Müslümanların uygulamaları gereken mîras yasalarını belirleyecek Allah. Müslümanca bir hayatın, Allah egemenliğinde yaşanacak bir hayatın tüm yasalarını belirleyen Rabbimizdir. İşte mîras yasasıyla alâkalı bakın Rabbimiz şöyle buyurur:
11. Âyetin Tefsiri
11. “Allah çocuklarınız hakkında, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder. Eğer kadınlar ikinin üstünde ise, bırakılanın üçte ikisi onlarındır; şâyet bir ise yarısı onundur. Ana babadan her birine, ölenin çocuğu varsa yaptığı vasiyetten veya borcundan arta kalanın altıda biri, çocuğu yoksa, anası babası ona varis olur, anasına üçte bir düşer. Kardeşleri varsa, altıda biri annesinindir; babalarınız ve oğullarınızdan menfaatçe hangisinin size daha yakın olduğunu siz bilmezsiniz. Bunlar Allah tarafından tespit edilmiştir. Doğrusu Allah bilendir, Hakîm olandır.” Allah size vefatınızdan sonra geriye bıraktığınız mallar konu-sunda hak sahiplerine haklarını ulaştırmanız gereken paylarını açıklayarak şöylece emrediyor, şöylece söz veriyor: Erkekler için iki dişi hissesi vardır. Çocuklarınız konusunda Rabbiniz erkeğe iki dişi hissesi takdir etmiştir. Evet demek ki mîrasta erkek çocuğu iki kız çocuğu payı alacaktır. Ve işte mîrasın bölüşümünde ilk önemli yasasını Rab-bimiz böylece belirliyor. İlk yasa budur. Erkek çocukların iki kız hissesi almasıdır. Rabbimizin bu konu-da ilk bildirdiği farz hüküm budur. Bir ana, ya da baba vefat ettiği zaman geriye bıraktığı çocuklardan erkekler ve kızlar varsa kız çocuk-ları bu terekeden bir hisse alırlarken erkek çocukları iki hisse alacak-lardır. Eğer geride sadece bir tek erkek evlât olup başka hiçbir kardeşi yoksa o zaman mîrasın tamamını bu erkek evlât alır. Sadece iki kız çocuğu varsa mîrasın üçte ikisi bunlarındır. Şâyet o kadınlar, yâni ölen ana veya babanın geriye bıraktıkları kız çocukları ikiden fazla ise o zaman onlar için terekenin üçte ikisi vardır. Mîrasın üçte ikisi onlarındır. Tabi bu durum erkek çocuğu ol-madığı zaman geçerlidir. Ölen kişinin arkasına bıraktığı erkek çocuk-ları yoksa sadece kız çocukları varsa ve de bu kız çocukları iki ya da ikiden fazlaysa onlara terekenin tamamının üçte ikisi verilecektir. Ve onların hisseleri kendilerine verildikten sora geriye kalan üçte birlik hisse de öteki varisler arasında paylaştırılacaktır. Ama geriye sadece bir tek kız çocuğu kalmış ise o zaman da mîrasın yarısı onundur. Bu durumda geriye kalan terekenin kimlere nasıl paylaştırılacağı gerek bu âyetlerde gerekse başka âyetlerde açıklanacaktır. Eğer ölen kimsenin geriye bıraktığı erkek ve kız çocukları varsa ve ölen kimsenin anne ve babası da sağsa o zaman o ölen kişinin anne ve babasından her birisine altıda bir hisse vardır. Eğer ölen kim-senin geriye bıraktığı sadece bir tek kız çocuğu varsa terekenin yarısını bu kız çocuğu alır, altıda birini anne, altıda birini de baba alır. Geriye kalanı ise asabe olarak baba alır. Ama ölen kişinin erkek ve kız çocukları olmayıp ta ana ve babası varsa, ana ve babası kendisine varis olmuşsa o zaman malının üçte biri anasınındır. Bu durumda ölen kişinin geriye bıraktığı başka mîrasçısı, başka varisi yoksa geriye kalan üçte iki de babasına ait olacaktır. Bunun yasası da ayrıca belirlenmiştir. Evet ölen kimsenin ço-cukları yok da varis olarak sadece anne ve babası varsa terekenin üçte biri ananın üçte ikisi de babanındır. Eğer ölen kimsenin kardeşleri varsa o zaman annesine altı da bir verilir. Evet ölen kimsenin erkek ve kız kardeşleri varsa o zaman dikkat ederseniz annesinin mîrastan payı biraz azalıyor. Kardeşler yokken üçte bir alırken bu defa kardeşler olunca altı da bire düştü. Aslında bu kardeşleri kendilerine bir şey alamazlar ama onlara bakmakla sorumlu olması hasebiyle kalanı babaya geçirirler. Eğer ölenin erkek kardeşleri birden fazlaysa durum böyledir. Yok eğer kardeşi bir taneyse o zaman annenin payı üçte birden altı da bire düşmez. Yine anne üçte bir alır. Neden sonra? Bütün bu mîrasla ilgili haklar yine Allah yasalarına göre yapa-bileceği, yapması uygun olan bir vasiyetten veya borçtan sonra sabit olacaktır. Evet ölen kimse eğer meşru bir vasiyette bulunmuş veya borçlu olarak vefat etmişse o zaman borcu ödendikten ve vasiyeti yerine getirildikten sonra erkek evlâdın, kız evlâdın, bir kızın, iki ve ikiden fazla kızın, ananın, babanın mîrası böylece taksim edilecektir. Ölen kimsenin vasiyetleri yerine getirilip, borçları ödenmedikçe mîrası paylaşılamaz. Yine âyetin tertip sırasından anlaşıldığından ziyade Resûlul-lah efendimizin uygulamasına göre önce borç geliyor. Borçları öde-necek, sonra vasiyetleri yerine getirilecek, daha sonra da mîras paylaştırılacaktır. Hz Ali Efendimizin beyanına göre Rasulullah Efendimiz ölen kişinin borçlarının ödenmesini vasiyetinin önüne geçirmiştir. Onun için biz de borcu vasiyetin önüne aldık. Tabi vasiyet konusunda da Rasu-lullah Efendimizin sınırlandırması vardır. Vasiyet malın üçte birini geç-meyecek ve de varislere vasiyette bulunulmayacaktır. Buhârî ve Müslim’de Ebu Hureyre’den rivâyet edilen bir ha-dislerinde şöyle buyurulur: Sahâbeden Hz. Sa’d Rasulullah’a gelerek: Ya Rasulallah malımın üçte ikisini vasiyet edeyim mi? Buyurdu. Allah’ın Resûlü: Hayır! Buyurdu. Bu defa Sad: O halde yarısını vasiyet edeyim mi? deyince Rasulullah: Hayır! Buyurdu. Peki üçte birine ne dersin ey Allah’ın Resûlü? Evet üçte birini, ama o da fazladır. Senin varislerini varlıklı bırakman, onları başkalarına avuç açar bırakmandan daha hayırlıdır buyurdu. Bir de artık Nisâ sûresindeki mîras âyeti-nin gelişinden sonra ölenin varislerine bir şeyler vasiyet etmesine gerek kalmamıştır, çünkü mîras âyetiyle varislerden kimin ne kadar alacağı belirtilmiştir. Artık varislere vasiyet yoktur. Bunun için Allah’ın Resûlü Veda Hutbesinde şöyle buyurmuştur: "Muhakkak biliniz ki! Cenâb-ı Hak her bir hak sahibine hakkını vermiştir. Artık bundan sonra varise vasiyet yoktur." (Tirmizi: Vesaya, 5) Yine İbni Mâce’de rivâyet edilen başka bir hadislerinde Allah’ın Resûlü: "Diğer varisler izin verip razı olmadıkça hiçbir varis için vasiyet caiz olmaz." (İbni Mâce: Vesaya, 6) Demek ki bir vasiyetin yerine getirilebilmesi için üç şart vardır. Birincisi, bu vasiyet geriye bıraktığı malın üçte birini geçmeyecek, ikincisi varislere yapılmış olmayacak, üçüncüsü de vasiyet meşru yerlere yapılmış olacaktır. Vasiyet gayri meşru yerlere yapılmışsa Bakara sûresinin beyanıyla bu vasiyet yerine getirilmez. Kendisi vasi tayin edilmiş kişi bunu düzeltmekle mükelleftir. Meselâ adam ölmeden önce birisini vasi tayin etmiş ve benim malımdan şu kadarını filan meyhaneye verin demiş. Veya İslâmi duyarlılığı olmayan filan müesseseye verin demiş. Vasi bunu yerine getirmek zorunda değildir. Bırakın yerine getirerek böyle bir günaha ortak olmayı bilakis onu engellemekle mükellaftir. Bir de burada ölen kişinin arkasında borç bırakıp gitmesi konusunda da bir şeyler söylemek isterim. Borçlanmaktan ve borçlu ölmekten çok sakınmalıyız. Bu konuda Resûl-i Ekrem efendimizin çok şedit hadisleri vardır. Meselâ Buhâri’de rivayet edilen bir hadislerinde buyurur ki; “Borçtan ve günahtan Allah’a sığınırım”. Bir başka hadislerinde de; “Küfürden ve borçtan Allah’a sığınırım” buyurmaktadır. Dikkat ederseniz günahla borç, küfürle borç özdeşleştiriliyor. Allah’ın Resûlü böyle buyuruyor, ama bizim toplumda sanki bu hadislere nazire atasözleri uydurulmuştur. Meselâ; “borç yiğidin kamçısıdır” gibi sözlerle bu hadisler kamufle edilmeye çalışılıyor. Kim ne derse desin, borçtan ve borçlanmaktan azami derece kaçınmak zorundayız. Çünkü yine Buhâri’de beyan edildiğine göre Allah’ın Resûlü borçlu kimselerin cenaze namazlarını kıldırmamıştır. Bu konuda üç uygulama görüyoruz. Bir defasında peygamberimizin huzuruna bir caneze getirildi ve; “ey Allah’ın Resûlü şu akrabamızın cenaze namazını kıldırırmısınız” dendi. Allah’ın Resûlü; “Bunun borcu varmıydı” buyurdu, dediler ki; “evet, borcu var ya Resûlal-lah”. Bunun üzerine buyurdu ki; “Peki borcunu ödeyecek kadar arkasında bıraktığı malı var mı?” Dediler ki; “hayır, yok. Bunun üzerine bu-yurdu ki; “Arkadaşınızın namazını kılın, ben borcu olan bir kşinin namazını kılmam” dedi. Eh haydi buyurun, borçlanın öyleyse. Borçlanın da cenaze namazınız Resûlullah tarafından kıldırılmasın. Borçlanın da peygamberin salatından, duasından, rahmet okumasından mahrum kalın. Bir başka uygulama da şöyledir: Yine bir defasında Resûl-i Ekrem’in huzuruna bir cenaze getirildi ve namazını kıldırmasını istediler. Allah’ın Resûlü onun borcunun olup olmadığını sordu. Borcu var dediler. Geriye borcunu ödeyecek kadar bir malının olup olmadığını sordu, yok dediler. Peki içinizde onun borcunu tekeffül edecek birisi var mı şeklindeki sorusuna da akrabalarından birisinin; evet, onu ben üstleniyorum demesi üzerine onun namazını kıldırmıştır. Yine Buhâri’de anlatılan bir başka uygulamada da borçlu ölüp geriye borcunu ödeyecek miktar mal bırakan bir mü’minin cenazesini kıldırdığı anlatılmaktadır. Öyleyse bütün bu uygulamalardan anlıyoruz ki borçlanmaktan sakınacağız, borçlu ölmekten kaçınacağız. Bir de bundan şunu anlı-yoruz ki ölen kişinin cenaze namazını kılmadan önce cemaate, orada bulunanlara, onu tanıyanlara bunu soracağız. Ey cemaat, bu adamı tanıyormuydunuz? Müslümanmıydı? Namaz kılarmıydı? Müslümanlarla berabermiydi? Borcu varmıydı? İçinizde bu adamdan alacağı olan varmıydı? Bütün bunlar sorulup hakkında iyi şehadetler alındıktan sonra onun cenazesini kılmalı ve ona rahmet okumalıyız. Sünnette uygulama böyledir. Ama bizde, nereden girdi, nasıl girdi bilmiyorum da, adamın namazı kılındıktan, hakkında salâvat okunduktan sonra soruluyor. Ey cemaat bunu nasıl bilirsiniz diye. Geçmiş olsun. Namazı kılınmış, işi bitmiş ondan sonra soruyoruz. Önce ne idiği, nasıl olduğu bilinmeden kendisine rahmet okunuyor, namazı kılınıyor, sonra da deniliyor ki; “ey cemaat bu adamı nasıl bilirsiniz?” Bir ara bir cenaze için demişler ki iyi biliriz. O arada onun cenaze namazını kıldıran imam o kalabalığın arasından geçerken birisi demiş ki; ya bu adam o kadar iyi, o kadar hoş bir insandı ki hiç kimseyle küs değil di, herkesle barışıktı deyince, eyvah diyor hoca efendi. Ne var, ne oldu diyorlar. Eğer ben bu adamın böyle olduğunu önceden bilmiş olsaydım vallahi cenaze namazını kıldırmazdım diyor. Çünkü bir insanın dostu da olmalı elbette düşmanı da. Bir adamın herkesle arası iyi olamaz. Evet, zinhar borçlanmamaya çalışacağız. Pekiyi hiç mi borçlanmayacağız? Hiç mi istisnası yoktur bunun? Bu sözlerin sahibi olan peygamber efendimiz hiç mi borçlanmamış? Evet, bir defasında ailesini doyurabilmek için bir yahudiden ekmeklik arpa unu ödünç almış, ama karşılığında ona zırhını rehin bırakmıştır. Tamam, biz de eğer ailemizin karnını doyurcak bir şey bulamamışsak karşılığında bir şeyimizi rein bırakmak şartıyla borçlanalım. Ama ben bugün bu şekilde ciddi bir ihtiyaçtan dolayı borçlanan kimseleri göremiyorum. Bugün insanlar açlıktan dolayı değil de köşe dönme arzusundan dolayı borçlanıyorlar. Ve maalesef insanlar bugün ellerine geçirdikleri kartlarla henüz kazanmadıkları, henüz ellerine geçirmedikleri maaşlarını harcamaya ve borçlanmaya çalışıyor. Ben bu hadisleri okuyunca da diyorlar ki; eh ne yapalım, bu hayat böyledir, bu toplumun ticari yapılanması böyledir, bu piyasa böyle yürüyüyor, borçlanmadan ticaret yapamayız. Böyle diyenlere ben de diyorum ki; arkadaş, eğer piyasa İslâm’a yön verecekse benim diyecek bir sözüm yoktur, çünkü ben piyasayı bilmem, ama eğer İslâm piyasayı düzenleyecekse, İslâm piyasaya yön verecekse işte ben biliyorum ki İslâm böyle diyor. Babalarınız ve oğullarınız, bunların hangisinin size menfaati daha yakındır bunu sizler bilmezsiniz. Bunlardan hangisinin size fayda açısından daha yakın olduğunu sizler bilemezsiniz. Yâni babaların da oğullar gibi, oğulların da babalar gibi ölen kişinin mîrasında hakkı vardır. Öyleyse varislerden kimilerini kimilerinden üstün tutma gibi, bir kısmını kayırıp, bir kısmını mahrum bırakma gibi bir yanlışa düşülme-melidir. Yâni arkanızda bıraktıklarınızın hangisinin sizin için hayırlı, hangisinin hayırsız olduğunu bilmediğiniz için varislerinizden kimilerine vasiyette bulunarak kimilerini mallarınızdan mahrum bırakmayı dü-şünmeyin. Ne bilirsiniz? Belki de sizin o mahrum bıraktığınız sizin için yarın daha hayırlı olacaktır. Veya Allah’ın bu yasalarına göre meselâ babaya anaya oğul-lardan daha az mîras takdir edildi diye onlar daha az saygı gösterile-cek, daha az sevilecek bir konumda görülmemelidir. Yâni ana baba ve çocuklarınızın derini mirastan paylarına göre takdir etmeye kalkış-mayın. Mirastan çok alanlara çok değer vermeye, az alanlara da az değer vermeye kalkışmayın buyuruyor. Veya vasiyette bulunarak malının bir kısmından siz varislerini mahrum bırakan kimseler mi, yoksa vasiyette bulunmayarak malının tamamını size mîras bırakanlar mı sizin hakkınızda daha hayırlıdır bunu siz bilemezsiniz diyor Rabbimiz. Böylece sanki bunu sizden çok daha iyi bilen Rabbiniz babalarınızın vasiyetlerini güzel bir şekilde yerine getirin tavsiyesinde bulunmaktadır. İşte bunlar Allah’ın farizalarıdır. Bunlar Allah’ın belirlediği yasalardır ve Allah ezelden beri Alîm ve Hakîmdir. Allah ilim ve hikmet sahibidir. Bilgisi ve hikmeti tam olandır. Öyleyse Allah niçin böyle hük-metmiştir? Erkeğe mîrastan niye kadının iki hissesini takdir buyur-muş? Babanın hissesi, ananın hissesi neden böyle olmuş? Evliliği niye böyle belirlemiş? Mîrası niye böyle tespit etmiş? Yetimlerin malları konusunda niye böyle hükümler indirerek onları koruma altına almış? Bu yetimler niye var hayatta? Çocukları böyle küçük yaştayken bu ba-balar niye erken ölüyorlar? Toplumda neden fakirler var? Neden kadınlar var? Neden erkekler var? Neden bir erkeğin dörde kadar kadınlarla evlenmesine müsaade ediliyor da kadınlara aynı hak tanınmamış? Neden kadınlar erkeklerden mehir alıyorlar da erkekler kadınlardan alamıyorlar? Neden? Neden? Neden? Hiç kimse hiçbir konuda Allah’ı sorgulama hakkına sahip değildir. Her konuda Müslümanın diyeceği bir tek söz vardır, o da: “Se-mi’na ve eta’na” Sözüdür. Ya Rabbi işittik ve itaat ettik. Duyduk ve uyduk ya Rabbi. Duyduk senin yasalarını ve aynen kabul edip uygulamaya koyulduk, gereğini yerine getirmeye koyulduk. Ama bizim bu tavrımıza karşılık sen de bizim ufak tefek kusurlarımızı falsolarımı-zı görmeyiver ya Rabbi. Bizi bağışlayıver ya Rabbi. İşte Müslümanın tavrı budur bu Allah yasaları karşısında. Çünkü Allah en bilendir, bilgisi tam oladır ve yaptığı her şeyi biz kimilerini anlayamasak ta belli bir hikmetle yapandır.
12. Âyetin Tefsiri
12. “Karılarınızın çocukları yoksa bıraktıklarının yarısı sizindir, çocukları varsa, bıraktıklarının ettikleri vasiyetten veya borçtan artakalanın dörtte biri sizindir. Sizin çocuğunuz yoksa ettiğiniz vasiyet veya borç çıktıktan sonra bıraktıklarınızın dörtte biri karılarınızındır; çocuğunuz varsa, bıraktıklarınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadına kelale yolu (çocuğu ve babası olmadığı halde) varis olunuyor ve bunların ana bir erkek veya bir kız kardeşi bulunuyorsa, her birine edilen vasiyetten veya borçtan artakalanın altıda biri düşer; ikiden çoklarsa, üçte birine, zarara uğratılmaksızın ortak olurlar. Bunlar Allah tarafından tavsiye edilmiştir. Allah bilendir, Halimdir.” Eğer sizin hanımlarınız ölmüşler de geriye çocuk bırakmamışlarsa o zaman hanımlarınızın geriye bıraktıkları terekelerinin yarısı sizindir. Eğer onların geriye bıraktıkları çocukları varsa vasiyetleri ve borçları ödendikten sonra terekelerinin dörtte biri sizindir. Evet ölen bir kadının eğer çocukları yoksa onun malından kocası iki de bir alacak, ama eğer ölen kadının çocukları varsa o zaman da dörtte birini alacaktır. Sizin terk ettiğiniz mallarınızda da kadınlarınızın dörtte bir hakları vardır. Eğer sizin arkaya bıraktığınız çocuklarınız yoksa. Evet ölen erkeklerin eğer çocukları yoksa o zaman hanımları kaç tane olursa olsun, bir, iki, üç, dört fark etmez onların hepsine dörtte bir hisse vardır. Eğer ölen erkeğin arkada bıraktığı karısı bir tane ise o malın dörtte birini alır, eğer kadın iki ise o zaman o dörtte biri ikisi arasında paylaşılır, üç ise üçe, dört ise dörde bölünür. Eğer sizin arkanıza bıraktığınız çocuklarınız varsa o zaman terekelerinizde vasiyetleriniz yerine getirildikten ve borçlarınızda ödendikten sonra hanımlarınızın sekizde bir hisseleri vardır. Eğer bir erkek ve kadın ölür de ona “Kelale” olursa. Kelale geriye ne çocuk ne de ana baba bırakmadan ölen kimseye denir. Yâni eğer mîras bırakan erkek ya da kadın, çocuğu, ana babası olma-yan bir kimse olursa. Yâni eğer ölen bir erkek veya bir kadının usul ve furûu olmayıp da, yâni babası anası, ila nihaye babasının babası, anasının anası ve oğlu kızı, oğlunun oğulları, kızının kızları yok da ken-disine zayıf bir derece ile bir erkek veya kız kardeşi varis bulunursa o zaman bunlardan her birisine mîrastan altı da bir hisse vardır. Ama eğer böyle ölene varis olan kardeşler ikiden fazla iseler malın üçte birinde ortaktırlar bunlar. Tabi bu kardeşler anne payı aldıklarından erkek kız farklılığı olmayarak aralarında eşit olarak paylaşacaklardır. Ama yine ölenin vasiyeti yerine getirilip borçları ödendikten sonra bu iş geçerli olacaktır. Zarara uğratılmaksızın onlara hakları verilmelidir. Buradaki zarara uğratılmaksızın ifadesinden şunu anlıyoruz. Vasiyet varislerin haklarına tecavüz etmemelidir ve de hiç kimse ölen kimsede gerçekten bir alacağı olmadığı halde alacak iddiasında bulunarak varislere haksızlık yapmamalıdır. Veya ölen kişi ölmeden önce çocuklarım yoktur, malım böyle uzak akrabalarıma kalmasın diye fazlaca vasiyette bulunup onlara zarar vermeye kalkmasın. Allah Alîm ve halimdir. Allah yaptığınız her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır. Allah merhametlidir. Sizin adınıza aldığı kararları da, bilgisi de rahmetinin eseridir.
13. Âyetin Tefsiri
13. “Bunlar Allah'ın yasalarıdır. Allah'a ve Peygamberine kim itaat ederse onu içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır, orada temellidirler, büyük kurtuluş budur.” İşte bunlar Allah’ın hudududur. İşte bunlar, bu mîras âyetleri Allah’ın hudududur. Rabbimiz işte böylece mîras taksimini bize arz ederken bu konudaki hududunu da çizmiş oluyor. Haram helâl hudu-dunu, aile hukukunun hududunu, kılık kıyafetin hududunu, kazanma ve harcama hududunu, kadın erkek ilişkileri hududunu, tüm hayatın hududunu tespit etme hakkı sadece Allah’a aittir. Bu konuda Rabbi-miz hiç kimseye yetki vermemiştir. Sadece kitabında açıklamadığı ve açıklanmasını kendisine bıraktığı konularda Rasulullah Efendimiz söz söyleme yetkisine sahiptir. O zaman Rabbimizin verdiği yetkiyle onu da dinlemek zorunda olacağız elbette. Resulsüz bir kitap, Resulsüz bir din kabul edemeyeceğimize göre onun direk Allah’tan aktardıklarına evet dediğimiz gibi, kendisinden söylediklerine de evet diyeceğiz. Öyleyse hem bu konuyu gündeme getiren, bu konunun yasasını koyan Kur’an âyetlerini, hem de bu âyetlerin vermediği detayı, ve-ya bu âyetlerin uygulamasını, pratiğini, yahut da bu âyetlerde günde-me getirilmeyip de Rabbimizin bir tür vahiyle Rasulullah Efendimize açtığı, bildirdiği ve bize de öylece bildirmesini istediği Rasulullah Efendimizin beyanlarını, sünnetini, uygulamasını da içine almak kayd u şartıyla Allah’ın hududu kabul ediyor ve öylece iman ediyoruz. Evet hudûdullah deyince hem bu âyetler, hem de bu âyetlerin tamamlayıcısı, açıklayıcısı olarak Rasulullah Efendimizin bildirdiği, uy-guladığı yasalar da gündeme gelecektir. Çünkü Rabbimiz genel yasaları belirler ama onun detaylarını, iç tüzüklerini peygamberine bırakır. Evet işte bunlar Allah’ın hudutlarıdır ve: Kim de bu konuda, her konuda Allah ve Resûlüne itaat edip gönülden bağlanırsa, Allah ve Resûlünün bu yasalarına riâyet ederse, Allah ve Resûlünün mîras hukukuyla amel ederse, mîrasını böylece taksim ederse: Rabbi onu zemininden ırmaklar akan cennetlerine idhal buyurur. Evet Allah ve Resûlüne iman eden, Allah ve Resûlünün hayatına karıştığına inanan, Allah ve Resûlünün belirlediği bir hayat programını yaşayan, malı konusunda, hayatı konusunda Allah ve Resûlünü söz sahibi kabul eden, Allah ve Resûlünün kendisi adına seçimini seçim kabul eden kimseler için Rabbimiz altlarından bal ırmakları, süt ırmak-ları, şarap ve su ırmakları akan cennetler hazırlamıştır. Gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akıl ve hayallerin bile ihata edemeyece-ği güzellikte razı olacakları, razı edilecekleri cennetler onları beklemektedir. Elbette dünyada Allah’tan razı olan, Allah’ın yasalarından razı olan, Allah’ın hayat programından razı olan ve Allah için bir hayat yaşayan mü’minleri Rabbimiz da orada razı edecektir. Ve onlar orada, o cennetlerde ebediyen kalıcıdırlar. Ve işte budur en büyük başarı. İşte budur en büyük kurtuluş. Evet kim ki Nisâ sûresinin bu âyetlerinde Rabbimizin belirlediği mîras hukuku, mîras yasaları doğrultusunda, Rasulullah Efendimizin uyguladığı bir mîras taksimi doğrultusunda hareket eder de anası, babası, karısı, kocası, oğlu, kızı, gelini, kayınpederi, kayınvalidesi vefat ettiğinde sadece Allah yasalarına baş vurur ve öylece mîrasını taksim ederse bilesiniz ki cennet onu beklemektedir.
14. Âyetin Tefsiri
14. “Kim Allah'a ve Peygamberine baş kaldırır ve yasalarını aşarsa, onu, temelli kılacağı cehenneme sokar. Alçaltıcı azab onadır.” Ama kim de Allah ve resûlüne isyan ederse, hayatını Allah ve Resûlüne sormadan yaşarsa, Allah ve Resûlüne rağmen, Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetine rağmen kendi hevâ ve heveslerine uyar-sa, ya da hayatta Allah ve Resûlünden başka yasa belirleyiciler kabul ederek onların yasalarını uygulamaya kalkışırsa, ben mîras konusun-da Allah ve Resûlünü dinlemiyorum derse, Allah ve Resûlünün hatırını bir dünya menfaatine satarsa, üç kuruşluk bir dünya menfaati için Allah ve Resûlünün kendisine takdir ettiğine razı olmayıp hududu aşarsa, azgınlık yaparsa: Allah onu da öyle bir nara, öyle dayanılmaz, öyle çılgın bir ateşe sokar ki o da ebediyen, hiç çıkmamacasına orada kalıverir. Ve onun için orada mühiyn bir azap, alçaltıcı, aşağılayıcı, onu insanlıktan çıkarıcı bir azap vardır unutmayalım. Evet Rabbimiz bir mîras yasası-nı anlattıktan sora burada bir değerlendirmede bulunuyor. Cenneti ve cehennemiyle bir uyarıda bulunuyor. Rabbimizin belirlediği tüm hayat kuralları için geçerli bir uyarıdır bu. Genelde tüm hayat programı, özelde de burada gündeme getirilen mîras yasasıyla alâkalı bir değerlendirme yapıp öteki âyetlere geçelim inşallah. Siz bilirsiniz diyor Allah. Ben sizi cennet ve cehennemimle uyardım. İsterseniz kul olduğunuzu, benim tarafımdan yaratıldığınızı, varlığınızı ve varlığınızın devamını bana borçlu olduğunuzu unutmadan yaratıcınızın yasalarını uygulayarak bir hayat yaşayıp cennete gidersiniz, dilerseniz de kendinizin tanrılığınızı iddia ederek, kendi hevâ ve heveslerinize göre, ya da hayatın yasalarını Allah’tan daha iyi bildi-ğine inandığınız bir kısım azgın tâğutların istedikleri biçimde bir hayat yaşayarak cehenneme gidersiniz. Dilediğinizi tercih edebilirsiniz. Ama unutmayın ki yaşadığınız hayatın hesabını bana ödeyeceksiniz diyor Rabbimiz. İtaat edene ebedî cennet, isyan edene de ebedî cehennem vardır. Bu konuda hiçbir mâzeret de geçerli değildir. Çünkü insanlar her konuda sadece Rablerine karşı sorumludurlar. Toplum şöyle istiyor diye, âdetler böyledir diye, yasalar bunu gerektiriyor diye insanın şu veya bu şekilde Allah yasalarını çiğneyerek birilerinin hakkını yemesi, birilerine zulmetmesi, birilerinin malını çalıp çırpması asla ona mâzeret hakkı tanımaz. Çünkü işte Allah her şeyi âyetleriyle açıklıyor. Ne yapalım toplum düzeni böyledir. Ne yapalım bu yönetim biçiminde böyle düzenlemişler. Ne yapalım yöneticilerimiz böyle karar vermişler. Bu kararın suçluları da onlardır diyerek hiç kimse bir mâzeretin arkasına saklanamaz. Suçu hiçbir zaman başkalarının üzerine atıp bu işten kurtulamaz. Biz hesabımızı Allah’a yalnız başımıza vereceğiz. İşte şu anda ölmüş bir yakınımızın, tek ba-şına Allah’ın huzuruna gitmiş bir akrabamızın mîrasının başındayız. Bu bize ibret olmalı değil mi? O değil de biz olamaz mıydık mîrası paylaşılan? Ya da yarın biz olmayacak mıyız? Öyleyse niye yamukluk yapmaya çalışıyoruz? Niye bir kısım sudan mâzeretlerin arkasına saklanarak Allah yasalarını diskalifiye yolları arıyoruz? Halbuki Allah ne demişse, Rasulullah nasıl buyurmuşsa bir Müslüman ona teslim olup boyun bükmek zorundadır. Allah ve Resûlünün hükmüne karşı inandım diyen insanların muhayyerlik hakkı yoktur. Bu konuda birbirimizi uyaralım da dünyamızı da âhire-timizi de berbat etmeyelim inşallah. İşte dünyanın yasası belli. Şu anda uğrunda kavga verdiğimiz bu mülk dün bir başkasının elindeydi. Bugün bizdedir. Ama unutmayın ki yarın bizler de bir başkalarına devredip gideceğiz. Bundan sonraki âyetlerinde Rabbimiz aile içindeki kadın erkek ilişkilerinden, kadın erkek hukukundan söz edecek. Aile içinde Allah yasalarına göre hareket etmeyen, Allah yasalarını çiğneyen, Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayan kimselerle alâkalı kararlarını, hükümlerini, yasalarını anlatmaya başlayacak. Aile bireylerinin bu yasalar istikâmetinde bir hayat yaşayarak Rablerine kulluk ortamı içinde bir aile yapısı oluşturmalarını isteyecek.
15. Âyetin Tefsiri
15. “Kadınlarınızdan zina edenlere, bunu ispat edecek aranızdan dört şahit getirin, şahâdet ederlerse, ölünceye veya Allah onlara bir yol açana kadar evlerde tutun.” Kadınlarınızdan Allah’ın çizdiği hududu aşıp fuhşiyyat yapan, aşırılık yapan, kötülük yapanlar olursa onların aleyhinde dört şahit tutun. Buradaki fuhşiyyat Allahu âlem zina anlamınadır. Bir kadının yapabileceği aşırılığın en kötüsü, kocasından başka birisiyle gayri meşru cinsel ilişki kurmasıdır. Evet kadınlarınızdan bu kötülüğü yapanlar olursa, onun aleyhinde dört şahit tutun diyor Rabbimiz. Yâni kadının böyle bir şey yaptığını dört şahitle belgeleyin. Kadının böyle bir şey yapıp yapmadığı konusunda onu bizzat gören dört şahit olmadıkça karar vermeyin. Eğer bu dört şahit onun hakkında zaman aşımı olma-dan hemen derhal, sıcağı sıcağına şahitlik ederlerse, o zaman: Ölüm kendilerine gelene kadar veya Allah kendilerine bir yol açana kadar evlerinizde hapsedin, evlerinizde tutun. Evet böyle kadınlar evlerde hapsedilecekler. Tabi bir baskıyla birlikte bu kötü fiili tekrar işlemesine izin vermeyerek eve hapsedilmelidirler. Çünkü zina gerçekten çok kötü bir suçtur. Zina bir toplumun temel direği olan, belkemiği olan ailelerini mahveden bir fiildir. Ailelerde, ailelerden mey-dana gelen toplumlarda huzur ve güven namına hiç bir şey bırakmaz zina. Şu anda istediği kadar birileri toplumda zinayı suç olmaktan çıkarıp toplumu zinacı yapmaya gayret etse de, zina nesli telef eden çok kötü bir pisliktir. Düşünün, bir kadın bir erkekle bir yerlerde tesadüfen buluşacaklar. Belki ömür boyu o kadın o erkeği bir daha göremeyecektir. Şimdi böyle bir kadın o erkekten çocuk yapmayı düşünebilir mi? Hangi kadın böyle tesadüfen buluştuğu bir erkekten çocuk yapma riskine atar kendisini? Hiç tanımadığı o erkeğin çocuğunu kar-nında taşıyacak dokuz ay, meşakkatle doğuracak, emzirecek, büyütecek, eğitecek. Bu mümkün değildir. Kedisinin de, çocuğunun da sorumluluğunu üslenecek, nikahla meşru bir şekilde üzerine sorumluluk alacak bir kocadan ancak böyle çocuklar düşünebilir. Onun içindir ki evliliklerin azaldığı, zinanın yaygınlaştığı kâfir toplumlarda nesil de bit-miştir. Evet, işte böyle kadınların işledikleri bu kötülüğü devam ettirerek toplumun salâhını dinamitlemelerine izin vermemek için evlerinize hapsedin buyuruyor Rabbimiz. Onları evlerinizde tutun ve hiç kimsey-le karşı karşıya getirmeyin. Kimseyle görüştürmeyin. Ta ki Allah onlar hakkında bir hüküm gönderene, bir yol açana kadar. Bu âyetlerden sonra inen âyetlerinde Rabbimiz yeni hükümler indirerek onlar hakkında yolunu açmıştır. Nûr sûresinin 2. âyeti ve zina suçunu işleyen evli erkeklerle evli kadınların taşlanarak recm edil-meleri yasası belirlenmiş oldu. Eğer zina eden erkek ve kadın bekar kimselerse onlara da yüz değnek vurulması emredilmiştir. Evet Rabbimizin bu konuda indirdiği âyetler ve bu âyetlerin nasıl anlaşılacağı konusundaki Rasulullah Efendimizin pratikteki uygulamalarıyla Allah’ın onlar için açtığı yol da beyan edilmiş oldu. Böylece İslâm’ın ilk yıllarında zinakâr kadınlara uygulanacak cezayı ihtiva eden bu âyet de sonraki âyetlerle neshedilmiştir diyoruz. Eğer tabi bu çirkin suçu işleyenler câriye ya da kölelerden olursa onlara da 50. değnek vurulacağı konusunda Rasulullah efendimizin pratik uygulamalarıyla yasallaşmıştır. Şu anda olduğu gibi dünya üzerinde zinakârlar hakkında Al-lah’ın belirlediği bu yasaların uygulanma ortamının bulunmadığı za-manlarda böyle suç işleyenler evlerde hapsedilecek ve bu eylemi tekrar tekrar işleyerek toplumun ahlâkî dengesini sarsmasına izin verilmeyecek. Daha sonra bakalım Rabbimiz bu konuda nasıl yollar açacaksa, o yollara tabi olup gideceğiz. (Bir soru soruldu. Pekiyi koca karısının zina ettiğini gördü, ama o anda dört şahit çağırıp bunu belgeleyemedi. Şahitleri çağırmaya gidince berikiler de o ortamı değiştirip kamufle etmeyi becermişlerse durum ne olacak? Adam bunu nasıl belgelecek? Böyle bir kadından nasıl ayrılacak?) Arkadaşlar, böyle bir durumda da lian âyeti, lanetleşme usulü gündeme gelecektir. Koca mahkemede, kadı huzurunda karısının zina ettiğini, bunu gözleriyle gördüğünü yeminle iddia ettikten sonra, eğer ben yalan söylüyorsam Allah bana lânet etsin der. Bu sefer kadı hanıma döner ve; bak kocan böyle diyor, ne dersin bu konuda der. Kadın eğer bu isnadı kabul etmişse mesele kalmaz. Kadın ecmedilir ve bu evlilik sona erdirilir. Ama eğer kadın bu isnadı reddetmişse, o zaman ona da lanetleşme yemini ettirilir. Vallahi ben böyle bir şey yapmadım, bu bana yapılmış bir iftiradır der ve en sonunda da; eğer ben yalan söylüyorsam Allah benim belamı versin der. Bu durumda kadın recimden kurtulmuş olur ama kadı bu evliliği sona erdirir. Çünkü eğer koca karısından kurtulmak için böyle bir iftiraya baş vurmuşsa, zaten bu evlilikte bir hayır kalmamıştır. Karısına bu büyük iftirayı yapabilecek bir noktaya gelmiş koca karı arasında hiçbir şey kalmamıştır. Yok eğer gerçekten onun zinasına gözleriyle şahit olmuşsa, artık böyle bir kadınla beraberliği mümkün olmayacaktır.
16. Âyetin Tefsiri
16. “İçinizden zina eden iki kimseye eziyet edin, tev-be edip düzelirlerse onları bırakın. Doğrusu Allah tevbe-leri daima kabul eder ve merhamet eder.” Eğer sizin içinizdeki erkeklerden iki kişi bu suçu işlemişlerse, erkeklerden iki kişi kendi aralarında ya da kadınlardan iki kişi bu kötü fiili işlemişlerse veya âyetin bir başka mânâsı da sizden zina fiilini işleyen erkek ve kadından her ikisine de eziyet edin, onları sıkıştırıp ce-za verin buyuruyor Rabbimiz. Selef âlimlerimizden kimileri 15. âyetin evliler hakkında, bu âyetin de bekar olan erkek ve kadınlar hakkında olduğunu söylemişlerdir. Evet bunlara ceza verilecek, ama anlaşılan o ki bu ceza size kalmış gibi bir mânâ çıkıyor buradan. Ve onun içindir ki İslâm hukukunda bu tür kimselere nasıl bir ceza verileceği konusunda farklı yorumlar vardır. Bazıları işte Lût (a.s) un toplumunun bu tür ahlâksızlarının üzerlerine taş yağdırılmasından hareketle bunların taşlanarak öl-dürülmesinden yana bir hüküm ileri sürerlerken, kimileri sürgüne tabi tutulmaları, kimileri farklı usullerle öldürülmeleri gerektiğini savunmuşlardır. Ama erkeklerden ve kadınlardan her kim de tevbe ederler ve Allah’la da barışırlar, ıslah olup durumlarını düzeltirlerse, yâni biz bun-dan sonra artık ebediyen bu kötülüğü bir daha işlemeyeceğiz diyerek bu fuhşiyyattan vaz geçtiklerini ortaya koyarak samimi bir tevbeyle, samimi bir imanla Rablerine yönelirlerse artık onlardan vazgeçin, onlardan yüz çevirin, onları serbest bırakın ve onların dönecekleri Müslümanlıklarında, yaşayacakları Müslümanca bir hayatlarında onları destekleyip yardımcı olun. Bilesiniz ki Allah tevbeleri çokça kabul eden, dönüşleri kabul eden, yönelişlere karşılık verendir. Allah size karşı çok merhametlidir acıyan ve affedendir. Allah tüm kullarına tev-be kapılarını açık tutandır, el verir ki insanlar hangi boyutta günah işlemiş, hangi yasayı çiğnemiş olurlarsa olsunlar o günahlarının tümünü affedebilecek büyüklükte, merhametli bir Rableri olduğuna inanıp dönüş yapsınlar, tevbe etsinler, Rablerine sığınıp af dilemeyi bilsinler. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz tevbenin ne olduğunu, nasıl olduğunu ve tevbeleri kabul edilecek insanların kimler olduğunu şöylece açıklıyor:
17. Âyetin Tefsiri
17. “Allah, kötülüğü bilmeyerek yapıp da, hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi üzerine almıştır. Allah işte onların tevbesini kabul eder. Allah Bilendir, Hakîm olandır.” Tevbeleri kabul edilecekler, bir cehalet sebebiyle, bilmeyerek bir kötülük işliyorlar, ama bilerek değil ve de bu kötülüğe devam da etmiyorlar, hemen arkasından, en kısa bir zamanda kötülükten dönenlerin bu dönüşlerini kabul ediyor Rabbimiz. İşte Rabbimizin kabul edeceği tevbe budur. Herkim ki bir bilgisizlik, bir cehalet sonucu bir kötülük yapar, bir günah işleyecek olur da hemen arkasından tevbe eder ve durumu-nu düzeltirse, cehaletle günaha gittiği bir anda hemen kıblesini değiştirir ve Allah’a dönerse bilesiniz ki ben böyle yapanlar hakkında rahmeti kendi üzerime yazdım, onu affederim buyuruyor Rabbimiz. Mü'min bir günahı ancak bir bilgisizlik sonucu, bir gaflet sonu-cu işleyebilir. Yâni ya onun isyan olduğunu bilmeyerek, ya işleyeceği o isyanın sonucunda, o günahın sonucunda başına gelecekleri bir an unuttuğundan dolayı günah işler, ya da isyanı taate tercih ederek bir isyanda bulunabilir ki bu da ayrı bir cehalettir. İşte bu durumda hemen kendine gelir gelmez tevbe eden, günahtan vazgeçen, yönünü, kıblesini değiştiren, ve bir daha bu duruma düşmeme konusunda kesin kararlı olan mü'minleri affedeceğini bildiriyor Rabbimiz. Ama dikkat ediyorsanız âyet-i kerîmede "min gariyb" ifadesi kullanılmaktadır. Yâni işlenen günahın hemen arkasından tevbe edilmelidir. Meselâ adam günahı işler işler de artık o kötülüğü işleye-meyecek bir çağa geldikten sonraya tevbesini geciktirmemelidir. Öyle yaşlanmış ki artık o amelleri işleme imkânı kalmamıştır. Ne zina edebilecek, ne içki içebilecek, ne de başka günahları işleyebilecek dermanının kalmadığı bir çağa gelince tevbe etmeye kalkıyor adam. Eh zaten istesen de yapamayacaksın onları. Kimi kandırıyorsun da? Öy-leyse tevbelerimizi geciktirmemeliyiz, Rabbimizle aramızı açmamalı-yız ve her an Rabbimizle diyalog halinde olmalıyız. Evet, Sizden her kim ki bir bilgisizlik, bir cehalet sonucu bir kötülük yapar, bir günah işleyecek olur da hemen arkasından tevbe eder ve durumunu düzeltirse, cehaletle günaha gittiği bir anda hemen kıblesini değiştirir ve Allah dönerse bilesiniz ki ben böyle yapanlar hakkında rahmeti kendi üzerime yazdım buyuruyor Rabbimiz. Demekki mü'min bir günahı ancak bir bilgisizlik sonucu, bir gaflet sonucu işleyebilir. Yâni ya onun isyan olduğunu bilmeyerek, ya işleyeceği o isyanın sonucunda, o günahın sonucunda başına gelecekleri bir an unuttuğundan dolayı günah işler, ya da isyanı taate tercih ederek bir isyanda bulunabilir ki bu da ayrı bir cehalettir. İşte bu durumda hemen kendine gelir gelmez tevbe eden, günahtan vazgeçen, yönünü, kıblesini değiştiren ve bir daha bu duruma düşmeme konusunda kesin kararlı olan mü’minleri affedeceğini bildiriyor, Rab-bimiz. Evet işlenen günahın akabinde hemen tevbe edilecek ve bir daha o günaha dönmeme kararı verilecek. Bu konuda Rasûlullah’ın pek çok hadisi vardır. "İşlediği bir günahın akabinde tevbe eden (Pişman-lık duyarak, bir aha dönmeme azmi içinde olan, kişi günah işlememiş gibidir." (İbni Mâce) Bir adam gelip Rasûlullah’a: Ya Rasûlullah bir kul bir günah işlese sonra tevbe etse Allah affeder mi? dedi. Allah’ın Resûlü buyurur ki: “Bir kul günah işledi, tevbe etti. Affedilir. Yine günah işledi yine tevbe etti, yine affedilir. Yine günah işledi, tevbe etti yine affedilir. En son Rasûlullah şöyle buyurdu. “Hattâ şeytan melül mahsur oluncaya, ümidini kesinceye kadar” (Hakim) Anladınız değil mi? Hattâ bir başka hadislerinde de Resûl-i Ekrem Efendimiz samimi olarak, içiyle dışıyla Tevbe edip o günahla ilişkisini kestiği halde dayanamayarak aynı günahı günde yüz defa işlemiş olsa bile Rabbimizin affedeceğini haber vermektedir. Adam ger-çekten samimi bir şekilde o günahla ilişkisini kesmiştir, Tevbe etmiştir ama bir saat sonra dayanamayarak aynı günahı işlemiş olsa bile, böylece aynı günahı günde yüz defa işlemiş olsa bile Rabbimiz onun tevbesini kabul edecektir. Ama samimiyetle o günahla ilişkisini kesip onu hayatından atması şartıyla. Meselâ adam içki içiyor, her içişinin sonunda Tevbe ettim di-yor, ama o günah unsuruyla tümden ilişkisini kesmiyor. Yani onu hayatından söküp atmıyor. Yani Tevbe bir daha içmeyeceğim diyor ama hâlâ içki şişeleri buzdolabında duruyor. Veya adam bir kadınla zina ediyor, her birleşmenin sonunda tevbe ya Rabbi, bir daha yapmayacağım diyor, ama o kadını evinden dışarıya atmıyor, onunla ilişkisini kesip atmıyor, yarın öbürsü gün tekrar yapacak. Böyle değil tabii. O günah unsurlarını hayatından söküp atacak, tümüyle ilişkisini kesecek, işte o zaman Allah onun tevbesini kabul edip affedecektir. Bakın âyetin bundan sonraki bölümü o hususu anlatır:
18. Âyetin Tefsiri
18. “Kötülükleri işleyip dururken, ölüm kendisine geldiği zaman: "Şimdi tevbe ettim" diyenler ile kâfir olarak ölenlerin tevbesi makbul değildir. İşte onlara elem verici azab hazırlamışızdır.” Yoksa günahları işleyip işleyip de: Kendilerine ölüm gelip çatınca da: İşte şimdi ben tevbe ediyorum. Ben şimdi günahlardan dönü-yorum diyen kişinin tevbesi kabul değildir. Ya da gençliğinde, zinde-liğinde, sağlığında günahlar peşinde koşup koşup da artık ihtiyarlayıp, veya sağlığını kaybedip de bu günahları işleyemeyecek bir duruma gelen ve işte şimdi tevbe ettim diyen bir kimsenin tevbesi kabul gör-meyecektir. Evet ölüm kendisine geldiği bir zamana kadar tevbesini geciktiren bir kimsenin tevbesi kabul edilmeyecektir. Bir de: Kendileri kâfir olarak ölenler için de tevbe yoktur. Demek ki Günah işleyen, bu günahlarını sürdürür, mayın tarlasında geziyormuş gibi günah işlemeyi alışkanlık haline getirir ve böyle günahlar peşinde bir hayat sürerken nihâyet kendisine ölüm gelip çatınca da tevbe etmeye kalkışan bir kişinin tevbesi kabul değildir diyor Rabbimiz. Ama can çekişme zamanı gelmeden tevbe edip dönenlerin tevbelerinin ka-bul edileceği ümit edilir. Yâni imandan sonra, tevbeden sonra salih a-meller işleyebileceği bir zaman içinde iman eden, tevbe eden kişininki kabuldür diyoruz. Tevbe yönelmek demektir. Tevbe kişinin hayat programını de-ğiştirmesi demektir. Tevbe kişinin kıblesini değiştirmesi, küfürden, şirkten, isyandan Allah’a kulluğa yönelmesi demektir. Kim bunu gerçekleştirirse Allah da ona yönelir ve onun dönüşünü kabul buyurur. Kendisine yönelenin yönelişini dikkate alır ve ona mukabele eder. Onun için kendisine tevbe edene Allah da tevbe eder sözünün mânâsı işte budur. Zira böyle yanlıştan dönenler, bilinç tazelemesinde bulunanlar için Allah sınırsız bağış ve merhamet sahibidir. Allah karşısında böyle bir öz eleştiri yapanlara karşı Allah sınırsız örtücü ve affedicidir. Sanki onun yaptıklarının tümünü silici ve hiç yapmamış gibi kabul edicidir. İşte bunu vaadediyor Rabbimiz bu âyetinde. Evet tevbe konusu da işte böyle. Bundan sonra Rabbimiz nikâh konularını anlatmaya başlayacak. Bakın
19. Âyetin Tefsiri
19. âyetinde Rabbimiz şöyle buyurur: 19. “Ey İnananlar! Kadınlara zorla mîrasçı olmaya kalkmanız size helâl değildir. Apaçık hayasızlık etmedikçe onlara verdiğinizin bir kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın. Onlarla güzellikle geçinin. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, sabredin, hoşlanmadığınız bir şeyi Allah çok hayırlı kılmış olabilir.” Ey iman edenler, kadınlara zorla varis olmaya kalkışmanız size helâl değildir. Cahiliye döneminde kadının durumu gerçekten yürekler acısıydı. Sıradan mîras olarak devralınan bir eşyadan, bir maldan farksızdı kadın. İnsanlar yakınlarından birisi vefat ettiği zaman o-nun geriye bıraktığı karısının üzerine bir örtü atarak, ölen bu akrabamın malına varis olduğum gibi karısına da varis oluyorum diyerek o kadın üzerinde hak sahibi oluyordu. Dilediği takdirde ona mehir vermeden evlendiği gibi, dilediği zaman da onu başkasıyla evlendirip mehrini kendisi alıyordu. İşte âyet-i kerîmede bu yasaklanıyor. Veya yine adam karısından hoşlanmadığı halde, onunla doğru dürüst zevciyet ilişkisi kurmadığı halde sırf onun malına varis olabilmek için onu zorla nikâhı altında tutardı. İşte âyet-i kerîme bunu da menediyor. Ey iman edenler sizler artık böyle yapmayın. O kadınlar istemedikleri halde zorla onların mallarına bu şekilde varis olmanız size helâl olmaz diyor Rabbimiz. Kendileri sizinle evlenmeyi istemedik-leri halde bir eşya alır gibi onları zorla almaya kalkışmayın buyurulu-yor. Çirkin bir hayasızlık, bir fahşa, bir fuhuş işlemedikleri sürece onlara verdiklerinizin bir kısmını geri almak için onlara baskı yapmanız da size helâl değildir. Buradaki fahişeden, fuhuştan, hayasızlıktan kasıt zina olabileceği gibi, kocaya karşı itaatsizlik, serkeşlik, geçimsizlik veya kocanın anasına babasına karşı kötü davranmak, geçimsizlik yapmak, onları incitip rahatsız etmek gibi anlamlara da gelmektedir. İşte böyle zina etmiş yahut serkeşlikte bulunarak itaatten çıkmış bir kadına verdiğiniz mehri geri almak, yahut onu buna razı edene kadar sıkıştırmak, ya da hulu’ yoluyla boşanıncaya kadar onu sıkıştırmak hakkınızdır. (Kadın için zikredilen bu fahişe kelimesi üzerine bir soru soruldu) İslâm şerîatının yasakladığı çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış. Fahşâ; Dünyada had cezasını, ahirette ise azâbı gerektiren şeydir. Sınırı aşan her şey; söz ve cevapta taşkınlık etme; çok çirkin olan zina olayı. Allah'ın yasakladığı her şey, konuşurken ve cevap verirken haddi aşan erkek ve kadın ve alışılagelen ölçüyü aşan şeydir. Hakîkate ve normal ölçülere uymayan her işe fâhişe denilir. Bu kelime, cehâletin bir çeşidi olup, hilmin karşıtıdır. Fâhişe kelimesi, Kur'an-ı Kerîm'de on üç yerde geçmektedir. Ayrıca dört yerde de çoğulu olan "fevâhiş" zikredilmektedir. Âl-i İmrân sûresi 135. ayette fena bir iş olarak nitelenmiştir. İbn Abbâs'tan gelen bilgiye göre, hurma satan birine güzel bir kadın geldi. Kadın, alışverişini yaptıktan sonra, adam onu kucaklayarak öptü. Ancak hemen bu davranışına pişman oldu ve Hz. Peygamber'e gelip durumu anlattı. Bu olay üzerine söz konusu ayet indi. (Vahidi, Esbâbu'n-Nüzûl, 105). Fahşâ ve fâhişe kelimesi, Nisâ sûresinin bu âyetinde zinadan kinaye olarak kullanılmıştır. Ayrıca buradaki fahşâ sözcüğünün ''Kadının serkeşlik etmesi, kocasına asi olması ve geçimsizlik yapması" anlamlarına geldiği; buna göre kocanın onu isterse evinde tutacağı, isterse kendisinden boşanabileceği ve bunun helâl bir davranış olduğu; İbn Abbâs'ın rivâyetine göre de "buğz ve serkeşlik etme" anlamlarına geldiği açıklanmıştır. Diğer bir rivâyete göre de, söz dinlememek ve bununla birlikte isyan etmek anlamındadır. Yine âlimlerimizden pek çoğuna göre söz konusu ayette geçen fâhişe kelimesi, kadının kocasına ve onun yakınlarına, aba babasına eziyette bulunması anlamındadır. Ayrıca fahişe kelimesinin çoğul sekli olan "fevâhiş" ile had cezasını gerektiren şeylerin kastedildiği rivâyet edilmiştir (En'âm,151;A'râf,33;). Evet, kadının kocasına karşı itaatsizliği, kocanın anne ve babasına karşı itaatsizliği sıkıştırma ve hattâ boşama sebebidir. Bir kadın kocasının anasına babasına bakmaz, onlara karşı itaatsiz bir tavır sergilerse kocası onu boşayabilir. İbrahim aleyhisselâm’ın eşiğini beğenmedim buyurarak oğlu İsmail’e karısını boşattığını, sahabe-i kiram efendilerimizden de böyle evlatlarına anımlarını boşattıklarını biliyoruz. Kimileri feminist bir yaklaşımla, batıdaki felsefelerden etkilenerek; efendim, bir kadın kocasının ailesine bakmakla yükümlü olmadığı gibi, çocuklarını emzirmekle bile mükellef değildir demeye çalışıyorlar. İnşallah bu konuda kısa bir açıklama yaparak inancımı ortaya koyayım. Bir kadının iki tür görevi vardır. Bunlardan birincisi kazaen görevleridir ki bunları bizzat Allah belirlemiştir. Namaz, oruç, hacc, zekat, tesettür gibi görevleri. İkincisi de diyaneten görevleridir ki bunları belirleme yetkisini Allah kocasına vermiştir. Meselâ gece saat üçte evinize misafirleriniz geldi. Kadının durup dururken kalkıp onlar için ye-mek hazırlama görevi ve sorumluluğu yoktur. Ama onun kocası; hanım, kalk misafirlerime yemek hazırla demişse, ona böyle bir görev alanı belirlemişse, o misafirlerden dolayı değil de kocasının istemesinden dolayı yemek hazırlamak zorundadır kadın. İşte bu, onun diya-neten görevidir. Ama kocası gerek yok demişse sorumlu değildir. Aynen bunun gibi bir kadının kocası; hanım sen benim anama babama bakmak, hizmet etmek zorunda değilsin, ben onlara bakacak birilerini bulurum demişse, görevsizlik çıkarmışsa o kadın onun anasına babasına bakmak zorunda değildir. Ama hanım, benim anama babama bakmak zorundasın demişse, ona böyle bir görev alanı açmışsa, o kadın kocasının babasına anasına bakmak zorundadır. Veya koca; hanım, sen benim çocuklarımı emzirmek zorunda değilsin, ben onları emzirecek süt anne buldum demişse, kadının sorumluğu yoktur. Ama koca; hatun, benim çocuklarımı emzirmek zorundasın demişse onun çocuklarını emzirmek kadının diyaneten görevidir. Benim bildiğim din böyle der. Ama batı tipi bir aile yaşamadan yana olan, ana baba, dede nine ve akrabalardan ayrı bir hayat yaşamaya özenen, materyalistçe hayatını başkalarıyla paylaşmamayı arzu eden kadınlar için öteki anlayışlar daha kolay geliyor. Bakara sûresinde de anlatıldığı gibi birbirleriyle geçinemedikleri bir durumda kadının kendisini boşaması için kocasına bir şeyler vermesi de caizdir. Kadının isteğine dayanan bu tür boşanmalarda koca hem karısına verdiği mehri alabildiği gibi hem de daha fazlasını da alması mümkündür. Sabit Bin Kaysın hanımı Allah’ın Resûlüne gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü kocamla bir arada hayat sürmem mümkün değil! Allah’a yemin ederim ki onun ne ahlâkını ne de dinini beğenmiyor değilim. Fakat İslâm’dan sonra küfre dönmek ve kâfir olmak da istemiyorum! Evimin bahçesinden kocamın bir kaç kişiyle birlikte gelmekte olduğu-nu gördüm! Onlar içinde kocamı rengi en siyah, boyu en kısa ve yüzünü de en çirkin olarak gördüm! Onu bir türlü sevemedim!” dedi. Bu sırada karısının bu sözlerini dinleyen Sabit Bin Kays: "Ya Rasulallah! ben malımın en iyisi olan bahçemi mehir olarak ona verdim! Eğer beni istemiyorsa bahçemi geri versin ben de onu boşayayım!" dedi. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü o kadına şöyle buyurdu: " Kocanın dediklerine ne dersin? "Kadın evet daha fazlasını da veririm! deyince Allah’ın Resûlü ikisini birbirinden ayırdı." (Buhârî, Nesei) Eğer böyle bir kadın kocasına belli bir fidye vererek onu kendini boşamaya ikna ederse bunun adına İslâm fıkhında hulu denir. Ve kocanın razı olması şartıyla bu boşanma geçerlidir. Onlarla iyi geçinin, kadınlarınızla güzellikle geçinin. Onlara sevgi gösterin. Onlara iyi davranın. Muhabbet edin onlarla. Konuşurken hep yüzlerine bakın. Yüzlere tebessümle bakın. Çokça yanlarında, yakınlarında olmaya çalışın. Güzel söz söyleyerek onların gönüllerini hoş edip yüzlerini güldürün. Sürekli onların yanlarında bulunmaya, onlarla sohbet etmeye, latife yapmaya, ihtiyaçlarını en güzel biçimde temin etmeye çalışın. Onları insan görün. Onların size nasıl davranmalarını istiyorsanız siz de onlara öylece davranmaya çalışın. Kalplerini kırmayın. İzzet-i nefislerini incitmeyin, kırıp dökmeyin onları. Hanımı Hz. Ayşe’yi memnun edebilmek için onunla koşu yapan Ra-sulullah Efendimiz: “Sizin en hayırlınız kadınlarına karşı hayırlı olanınızdır” Buyurmaktadır. Yine Rasulullah Efendimiz başka bir hadislerinde: “Dünyadaki hizmetçileri yüzünden cennetteki hizmetçileri kaybedenlere yuh olsun!” Dünyadaki hizmetçilerini adam yerine koymayarak, onları hayvan görerek, onlara zulmederek, burunlarından getirerek öbür taraftaki hûrilerini kaybedenlere yuh olsun. Peki kimdir bizim dünyadaki hizmetçilerimiz? Kadınlarımız, çocuklarımız, işçilerimiz, memurlarımız vs. Evet Allah’ın Resûlü diyor ki dünyada hizmetçileri, çocukları, işçileri ve kadınları sebebiyle cenneti kaybedenlere yuh olsun. Kadınlarına zulmettikleri için, hizmetçilerine zulmettikleri için, kadınlarına, hizmetçilerine zemin hazırlamadıkları için, kadınlarını, hizmetçilerini insan görmedikleri için, onları hayvan gördükleri için, kadir kıymet bil-medikleri için cenneti kaybedenlere yuh olsun! Halbuki cennette nice hizmetçiler onları bekliyorlardı. Yuh olsun ki orayı onlar yüzünden kaybettiler onlar. Öyleyse kadınlarımızı insan bilelim, onlara insanca muamele edelim ki onlar sebebiyle cenneti ve oradaki hizmetçilerimizi kaybedenlerden olmayalım. Evet kadınlarınızla iyi geçinin, onlara iyi davranın. Eğer onlarda fuhşiyatın dışında, açık bir hayasızlığın dışında hoşlanmadığınız bir şey varsa, hoşunuza gitmeyen bir durum varsa, çirkinlikleri, fiziki güzelliklerinin olmaması, dış görünüşlerinin hoşunuza gitmemesi gibi veya bazı huylarının hoşunuza gitmemesi gibi bir durum olursa hemen onları boşamaya kalkışmayın. Belki Allah onu hakkınızda çok daha hayırlı kılar. Umulur ki kerih gördüğünüz, beğen-mediğiniz şeyde Allah size pek çok hayır verir. Yâni belki hanımınızın o durumundan hoşlanmazsınız da ona iyilik yapmanızdan, onun bu kusurunu görmezden gelmenizden, onu korumanızdan, onun yemesini, içmesini ve cinsel ihtiyaçlarını en güzel bir biçimde gidermenizden ötürü Allah size hem dünyada hem de âhirette pek çok hayırlar lütfedecektir bilir misiniz? Eğer kadınlarınızın fizikleri, fiziki güzellikleri hoşunuza gitmi-yorsa bile unutmayın ki her şey fiziki güzellikten ibaret değildir. Sonra bunun Allah’ın bir takdiri olduğunu bilmiyor musunuz? Yaratılış bizim elimizde olan bir şey değildir. O kadının size verebileceği fizik güzelliğinin dışında çok daha güzel şeyleri vardır. Din güzelliği, namus güzelliği, ahlâk güzelliği, itaat güzelliği, sizi haramlara gitmekten kurtarma, dininizin yarısını size bahşetme, size huzur ve sükun bahşetme güzelliklerinin yanında, size salih evlâtlar verme güzellikleri de vardır. Evet sizler kadınlarınızın bazı yönlerinden hoşlanmıyor olsanız bile ama Allah’ın rızasını kazanma konusunda onları sever, onlarla iyi geçimden yana olursanız bilesiniz ki Allah size başka yönlerden, başka yerlerden hesap edemeyeceğiniz boyutta bereketler, zenginlikler, mükafatlar verecektir. Öyleyse Rabbinizin bu nasihatlerini iyi dinleyin. Kadınsanız kocalarınıza ihanet etmeden, kocaysanız kadınlarınıza insanca muamele ederek Rabbinizin size vaâdettiği mükafatları kaçırmamaya çalışın. Ama buna rağmen, kadın da koca da Allah’ın yasalarına riâyet ettikleri halde, birbirlerine insanca davranmaya çalıştıkları, birbirlerinin hukukuna Allah’ın istediği şekilde azami riâyet etmeye gayret ettikleri halde her ikisi de anlamışlarsa ki bu hayat birlikte gitmeyecek. Kadın da koca da anlamışlar ki bu evlilik Allah’ın istediği biçimde devam etmeyecek. Bu beraberlik her iki tarafın da kulluklarını menfi yönde etkileyecek bir duruma gelmişse o zaman elbette ayrılmak da Allah’ın bir yasası olacaktır. İşte böyle bir durumda kalıp da:
20. Âyetin Tefsiri
20. “Bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz, birincisine bir yük altın vermiş olsanız bile ondan bir şey almayın. İftira ederek ve apaçık günaha girerek ona verdiğinizi geri alır mısınız?” Önceki eşinizi bir başka zevceyle değiştirmek isterseniz, bir eşinizin yerine bir başka eş almak isterseniz, yâni nikâhınız altındaki zevcenizi bir başka zevceyle değiştirmek isterseniz. Arkadaşlar, burada anlatılan hitap evlenme sınırını sonuna kadar kullanmış, yâni dörde kadar evlenmiş erkekleredir. Değilse bir tek kadınla evli olan bir kimse ikinci bir hanım almak istediğinde elbette bu ilk hanımını boşamak zorunda değildir. Dört hanımı var adamın ve bunlardan birisiyle anlaşamadılar, onu boşayıp da onun yerine bir kadın daha almak isterse. Veya tabii bir kadını var da onunla anlaşamamış, onu boşayıp da yerine yine bir kadınla evlenmek isterse. Bu hakkı da vardır adamın. Arkadaşlar, İslâm toplumunda evlenmek nasıl bir haksa boşanmak ta Allah’ın izin verdiği bir haktır. Eğer karı koca anlaşamamışlar-sa, kullukları ters yönde etkilenmeye başlamışsa o zaman elbette Allah’a kulluk önce geldiği için, en son düşünmeleri gerekse de boşan-maları haktır. Anlaşamamış insanların böyle birbirlerine işkence çektirerek kulluklarını tehlikeye atmaları da caiz değildir. Böyle bir durum-da Allah yasalarıyla evlenen taraflar yine Allah yasalarıyla boşana-caklardır. Bakara, Nisâ ve diğer sûrelerde anlatıldığı gibi eğer bir kadınla bir erkeğin birlikte yaşamaları mümkün olmayacak bir duruma gelmişse her iki tarafın da boşanma hakları vardır. Bunu kadın da talep edebilir, erkek de onu boşamak isteyebilir. Ama ne boşanmayı talep eden kadın bu talebini gerçekleştirirken, ne de boşamayı gerçekleştiren koca bu eylemi gerçekleştirirken asla birbirlerini kötülemeyeceklerdir. Çünkü her şeyden önce kardeştirler bunlar. Her iki taraf da birbirlerinin Müslüman kardeşidir. Kardeşler olarak, tamam geçinememiş olabilirler, birbirlerini anlayamamış olabilirler, karı koca olarak birbirlerine tahammül edememiş olabilirler, nor-maldir bu, ama bundan sonraki hayatlarında onlar kardeşler olarak bir hayat yaşayacaklar. Kâfirlerin karşısına birlikte çıkacaklar, Allah’ın emirlerini birlikte ikâme kavgası verecekler. Onun için kardeş olduklarını asla unutmayacaklar, birbirlerini kırıp geçirmeyecekler. Bir hanımın yerini bir başka hanımla doldurmak istediğinizde önceki hanımınıza, yâni boşadığınız hanımınıza kantar kantar mehir de vermiş olsanız sakın onları geri almaya kalkmayın. İftira ederek, olmadık iddialarda ve isnatlarda bulunarak, açıkça günaha girerek o hanımınıza verdiğini geri almak mı istiyorsunuz? Alır mısınız onu ondan geriye? Yakışır mı bu size? Allah’a karşı yapabilir misiniz böyle bir şeyi? Çünkü onlar sizden sağlam bir teminat aldılar. Kendilerini size teslim ederlerken sizden Allah adına sağlam bir nikâh akdi, sağlam bir evlilik bağı, sağlam bir mehir sözü ve garantisi almışlardı. Allah namı hesabına onları nikâhlayıp kendinize almıştınız. Allah adına nikâh kıymıştınız. Aslında bu bir araya gelmeniz nikâhsız olsaydı ölümle cezalandırılacak bir iş yapmış olacaktınız. Yâni eğer sizler bu cinsel arzularınızı böyle bir nikâh akdi olmadan gidermiş olsaydınız öldürülmüş olacaktınız. Öyle değil mi? Bir tek birleşmenizin bile sizi ölüme götürebileceği bir eylemi aylar yıllar birlikte serbestçe yaptınız. Bunu hiç düşünmüyor musunuz? Evet boşanan tarafların aralarındaki karılık kocalık ilişkileri bit-miştir, ama İslâm kardeşlik ilişkileri hâlâ devam etmektedir. Öyleyse üç kuruşluk menfaat devşirebilmek için bu kardeşliğin zedelenmemesine azami dikkat etmek zorundayız. Bakın şu andaki kardeşlik an-layışıy ile Resûl-i Ekrem Efendimiz dönemindeki kardeşlik anlayışı a-rasında mukayese yapabilmek için burada o dönemden bir örnek vereyim. Allah’ın Resûlü Medine’de kölelik anlayışını yıkmak için bir devrim gerçekleştirmeyi düşündü. Allah’ın Resûlü toplumda ciddi devrimler gerçekleştirirken kahramanları hep yakın akrabalarından seçmiştir. Meselâ faizi kaldırma devrimini önce amcası Abbas’ın faiz alacaklarını silerek gerçekleştirmiştir. Köleliği yıkma devrimini gerçekleştirirken de yine kahramanları yakın akrabalarından seçti. Halasının kızı Zeynep ile kölesi Zeyd efendimizi evlendirmeyi, böylece hür bir kadını bir köleyle evlendirerek kölelik müessesesine bir darbe vurmayı hedefledi. Durumu Zeynep annemize ve ailesine açınca önce onlar bunu çok garip karşıladılar. Nasıl olur? Asil ve hür bir kadın bir eşyadan farksız olan bir köleyle nasıl evlenebilir diye şaşırdılar. Çünkü o dönemde bu gerçekten çok garip bir şeydi. Hür bir kadının bırakın böyle bir köleyle evlenmesini, tükürüğünü bile o köleye reva görmezlerdi. Bu hadise üzerine Ahzâb sûresindeki âyet nzil oluyordu. “Allah ve Peygamberi bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz. Allah'a ve Peygambere baş kaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış olur.” (Ahzâb 36) Allah ve Resûlü bir konuda bir hüküm vermiş, bir hükümde bu-lunmuşsa o konuda, Allah ve Resûlünün karar verdiği o işte mü’min erkek ve kadınlara seçim hakkı yoktur. Allah ve Resûlü bir konuda hüküm vermişse artık inanmış erkek ve kadınların o konuda bir görüş belirtmeleri, bir tercihte bulunmaları söz konusu değildir. Evet mü’min olduktan sonra hiç kimsenin hiç bir konuda seçim hakkı yoktur. Ama mü’min oluncaya kadar iki seçim hakkımız vardır. Allah ve Resûlünü de seçebiliriz, Allah ve Resûlü dışındaki bir dünyayı da seçebiliriz. Allah ve Resûlüne iman ve teslimiyeti, Allah ve Resûlünün istediği bir hayatı yaşamayı da seçebiliriz, keyfimize göre bir hayat yaşamayı da seçebiliriz. Mü’min olmayı da, kâfir olmayı da seç-me hakkımız vardır. Ama iman ettikten sonra, ben mü’minim dedikten sonra, ben inandım dedikten sonra hiç bir mü’min erkek ve kadın için Allah ve Resûlünün seçtiği karar karşısında itiraz etme, görüş bildirme, yargılama, sorgulama hakkı kalmamıştır. Allah ve Resûlünün alternatifi bir karara, bir hükme, bir yola gitme hakları kalmamıştır. Evet anladık değil mi? Allah ve Resûlüne iman edinceye kadar, Allah ve Resûlünü seçinceye kadar bu irademiz elimizdedir. Dilediğimizi seçebiliriz. Ama tercihimizi Allah ve Resûlünden yana kullandıktan, müslüman olduktan sonra artık Allah ve Resûlünün bizim hakkımızda vermiş olduğu bir kararının dışında bir karar verme hakkımız da, yetkimiz de yoktur. Allah ve Resûlü ne diyorsa, bizim için neyi seçmişse olduğu gibi kabul edip teslim olmak zorundayız. Artık bu benim hoşuma gitmiyor, bunu benim mantığım almıyor, buna benim aklım yatmıyor deme hakkımız da yetkimiz de yoktur. “Hiç birinizin gönlü, arzusu, hevesi benim getirip tebliğ ettiğim şeylere tabi olmadıkça mü’min olmuş olamazsınız.” (Buhârî) Yine bir başka hadislerinde Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: “Sizden biriniz beni nefsinden, ailesinden, çocuklarından ve tüm insanlardan çok sevmedikçe mü’min olamaz.” (Buhârî, İbni Mâce) “Üç şey kimde bulunursa, o gerçek imanın tadına ermiştir. Allah ve Resûlünü her şeyden çok sevmesi, sevdiğini Allah için sevmesi, hidâyeti bulduktan sonra küfre dönmekten, ateşe düşmek kadar korkması” (Ahmed İbni Hanbel Müsnedi) Hz. Ömer Efendimiz der ki; “Allah ve Resûlünün kötü gördüğü bir şeyi iyi gören mü’min değildir.” Hz. Ali Efendimiz de buyurur ki; “Her kim ki Allah ve Resûlüne muhabbet iddia ettiği halde, Allah ve Resûlüne muvafık hareket etmezse bu iddiası batıldır. Kim ki Allah ve Resûlüne isyan eder, Allah ve Resûlünün seçimine alternatif seçimler arayışı içine girerse o kimse apaçık bir şekilde Allah yolundan sapmış ve sapıtmış demektir. Evet Allah ve Resûlüne inandığını iddia ettikten sonra, Allah ve Resûlünü tercih ettikten, müslüman olduktan sonra kim ki Allah ve Resûlüne isyan ederse artık onun Allah ve Resûlüyle hiçbir bağı kalmamış, net bir şekilde İslâm’dan uzaklaşmış demektir. İşte bunun pratik örneğini sahâbeden Zeyd ve Zeynep’te görüyoruz. Zeyd Rasûlullah efendimizin evlâtlığı, Zeynep te onun karısıdır. Rasûlullah efendimiz evlâtlığı olan Zeyd’le hâlâsının kızı olan Zeyneb’i evlendirmek ister. Tabii bir köleyle asil, soylu bir kadını evlendirerek Allah’ın Resûlü toplumdaki kölelik anlayışına en büyük darbeyi indirmek istiyor. Onun içindir ki o günün geleneklerine göre gerçekten bu çok zor bir evlilikti. Ama İslâm gelenekleri yıkacak, kardeşliği pekiştirecek, İnsanlar arasındaki sınıf farklılığını bitirecekti. İşte böyle bir eylemi Allah’ın Resûlü ilk önce kendi akrabaları arasında gerçekleştiriyordu. Soylu kadın Zeynep bundan çekinir. Ben Zeyd’den daha soyluyum, onu kendime lâyık görmüyorum der. Rabbimiz işte bu âyetiyle uyarır onu ve velîsini. Ben müslümanım diyen hiçbir kimse Allah ve Resûlünün seçimine itiraz edemeyecektir. Rabbimizin bu âyetini duyar duymaz hemen Zeynep ve ailesi Rasûlullah’ın seçimine teslim olurlar ve bu evlilik gerçekleşir. Birkaç yıl evli kalırlar, ama bir türlü aralarında geçim olmaz ve boşanırlar. Belki de Resûlullah Efendimizin hatırına bir köleyle evlen-meye razı olması sebebiyle Rabbimiz Zeynep annemizi peygamberi-mizle evlendirerek ödüllendirmek ister. İşte benim asıl diyeceğim şuy-du: Zeynep annemiz peygamberimizle evlenirken onu istemeye dünürcü olarak kim gidiyor biliyor musunuz? Zeyd efendimiz. Resûlullah efendimiz diyor ki; Zeyd git Zeynebi bana iste. Zeyd efendimiz boşadığı peygamberimize istemeye gidiyor. Zeyneb annemiz diyor ki, ben hamur yuğuruyordum, Zeyd geldi, bana arkasını dönerek selâm verdi ve dedi ki; Zeynep Resûl-i Ekrem seninle evlenmek için beni gönderdi, üç gün düşünmeni ve karar vermeni söyledi, rica ediyorum peygamberle evlenmeyi kabul edersen sevinirim dedi ve gitti diyor. Dikkat ediyor musunuz? Zeyd efendimiz boşadığı kadını bir başkasına istemeye dünürcü gidiyor. Şimdi içimizden birisi bunu yapabilir mi? Bırakın onu bir başkasına istemeye gitmeyi, onunla evlenmek isteyenleri öldürmeye kalkanları görüyoruz. Ne oluyor yahu? Karılığınız kocalığınız bitmiştir ama unutmayın ki kardeşliğiniz devam ediyor. Onu zedelemeye ve birbirinize düşman kesilmeye ne hakkınız var?
21. Âyetin Tefsiri
21. “Nasıl alırsınız ki siz birbirinize katılmıştınız ve onlar sizden sağlam bir teminat almışlardı.” Düşünün, bir erkek bir kadınla evlendi, bir araya geldiler, birbirlerine yakın oldular, birbirlerine katıp karıştılar, aralarında hiç bir engel kalmayacak biçimde birleştiler, yakınlaştılar, bir ruh tarafından idare edilen iki beden oldular, o onun kocası, o da onun karısı oldu, birlikte bir hayatı, birlikte soluklarını paylaştılar. Böylece sarmaş dolaş birlikte günler, geceler, aylar, yıllar geçti. Sevgilerinin meyvesi olarak çocukları oldu, ya da olmadı. Ama beraber oldular, beraber yaşadılar. Birbirleriyle böylesine içli dışlı oldular. Birlikte cinsel ihtiyaçlarını giderip güzel günler yaşadılar. Birlikte unutulmaz, silinmez hatıraları oldu. Ama işte nedense sonradan olmadı, anlaşamadılar, araya bir kısım tatsızlıklar girdi ki bu tatlılıklarına galebe çaldı. Olmasa iyiydi ama huzursuzlukları huzurlarından üstün geldi de birbirlerine daha fazla acı çektirmemek, birbirlerine hayatlarını zindan edip kan kustur-mamak için güzellikle ayrılmayı, boşanmayı kafalarına koydular. İşte bu durumda koca daha önce o kadınına mehir olarak kantar kantar altın ve gümüş vermiş de olsa artık onun zerresini bile ondan almaya çalışmamalıdır, hakkı yoktur buna. Onu o bir zamanlar birlikte geçirdiği güzel günler hatırına hanımına bırakacak ve o kadın da istediği gibi onu harcama imkânına sahip olacaktır. Bakın Rabbimiz konunun önemine dikkatlerimizi çekmek üze-re buyuruyor ki, ona iftira ederek ve kendiniz de apaçık bir günaha girerek verdiğinizi almaya mı çalışacaksınız? Bir Müslüman olarak ya-kışır mı bu size? Rabbimiz böyle diyerek biz kullarını uyarıyor ama gelin görün ki şu anda bizim toplumda gerek kadın, gerekse erkek olarak Rablerinin bu uyarılarını tanımadan, Rablerinin kitabından habersiz bir hayat yaşayan insanlar Allah korusun maddeye tapınırcası-na tavırlar sergiliyorlar. Gerek kadın tarafı, gerekse erkek tarafı üç kuruşluk mal için birbirlerine olmadık zulümlerde bulunuyorlar. Mehiri vermemek için erkek tarafı kadına olmadık iftiralar, olmadık hakaretler yapıyorlar. Kadın tarafı da bu mehiri alabilmek için veya bazen fazladan bir şeyler koparabilmek için koca tarafına olmadık şeyler söylüyorlar. Halbuki Allah bu dedikoduların kökünden silinmesini murad ediyor. Her iki tarafa da emirlerde bulunarak birlikte yaşanan o güzel günlerin zehir edilmemesini emrediyor. Her iki tarafa da kardeş olduk-larını hatırlatarak böyle yamukluklara tevessül etmemelerini öğütlüyor Rabbimiz. Sizler her şeyden önce kardeşsiniz, dünyada kardeşler olarak komşu olabileceğiniz gibi yarın cennette yine komşular olarak birlikte bir hayatta yaşayacaksınız. Öyleyse niye bu ilişkilerinizi Allah’ın istemediği bir şekilde bozmaya çalışıyorsunuz? Tamam bu evliliği yürütemeyerek ayrıldınız, bu sizin hakkınızdır, bu suç değildir. Ge-çimsizlik de ayrılmak da suç değildir, ama boşanırken ve boşandıktan sonra birbirinize yaptığınız bu yamuklukların tamamı suçtur. Böyle bir-birinize yaptığınız iftiralarla, bühtanlarla, dedikodular ve günahlarla İslâm toplumunu ve kardeşlik hukukunu zedeleme eylemlerinizin yarın cezasını çekecek, bunun hesabını vereceksiniz buyuruyor Rabbimiz. Demek ki koca karısının mehrini mutlaka vermek zorundadır. Ona daha önce kantar kantar mehir vermiş de olsa. Arkadaşlar, bu kantar kantar ifadesi gücü yetenlerin, malî imkânları iyi olanların kadınlara yüksek mehir vermelerinin cevazını anlatır deniyor. Gerçi Hz. Ömer Efendimiz bir ara bunu yasaklamayı düşünmüş. Toplumun eko-nomik ve ahlâkî dengesini bozduğu, toplumda fakirlerin evliliklerinin zorlaştığı, zorlaştırıldığı endişesiyle kadınlara fazla mehir vermeyi yasaklamayı, ya da buna bir sınır getirmeyi düşünmüş, ama sonradan mescitte hutbe esnasında bir kadının işte bu âyeti hatırlatarak kendisini uyarması sonucunda bundan vazgeçmiştir.
22. Âyetin Tefsiri
22. “Babalarınızın evlendikleri kadınlarla evlenmeyin, geçmişte olanlar artık geçmiştir çünkü bu bir fuhuş ve iğrenç bir şeydi, ne kötü bir yoldu!” Cahili, şirk ve küfür toplumlarında insanlar babalarının hanımlarıyla evlenirlerdi. İslâm öncesi Mekke ve diğer tüm cahili toplumlar-da bu yaygındı. Şu anda yeryüzündeki müşrik toplumlarda, vahye dayanmayan, vahiyden habersiz bir hayat yaşayan toplumlarda da bu tür cahili uygulamaların varlığını biliyoruz. Ama bu kitabın ve bu âyetlerin geldiği dönemde evlâtların üvey anneleriyle evlenmeleri yaygındı. Baba öldüğü anda hemen büyük evlât, küçük evlât hangisi güç-lüyse, hangisi erken davranırsa anasının sahipliğini iddia eder ve onunla evlenirdi. İşte Rabbimiz bu âyetiyle böyle bir şeyin caiz olmadı-ğını ortaya koyuyor. Bu yasaktır. Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla, yâni üvey annelerinizle evlenmeyin. Ama geçen de geçmiştir, geçenler konusunda da sorumlu değilsiniz, Allah onu size affetmiştir. Ama şu andan itibaren, Rabbinizin bu yasasına muttali olduğunuz andan itibaren sakın böyle bir şeyi yapmaya kalkışmayınız. Âyetin nüzûl sebebiyle alâkalı İbni Kesir şöyle bir hadîse nakleder. Ensâr’dan bir zât vefat edince oğlu onun hanımıyla evlenmek istedi. Kadın dedi ki, ben seni oğlum yerinde görüyorum. Sen Kerîm bir zatın oğlu Kerîm bir kimsesin. Şimdi ben Rasulullah Efendimizin yanına gideceğim ve bu konuyu kendisine soracağım dedi. Ve Rasu-lullah’ın yanına gelerek durumu kendisine sordu. Ey Allah’ın Resûlü, kocam vefat etti ve onun oğlu benimle evlenmek istiyor. Halbuki ben onu kendi oğlum makamında gördüm ve durdum. Şimdi bu durumda bana ne dersin? Bu konuda hüküm nedir? dedi ve hemen arkasından âyet nâzil oldu. Rabbimiz babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin, bu Allah’ın gazabını celbeden, Allah’ı kızdıran büyük bir fahşa-dır buyurdu. Evet, bu gerçekten çok çirkin bir hayasızlık ve de öfke duyulan bir iğrençliktir, çok kötü bir yoldur. Allah kullarına böyle ahlâk dışı yolları yasaklamıştır. Böyle bir evlenmeye yasak koymuştur. Çünkü bu büyük bir fahşadır. Daha önceki âyeterde faşa ile fuhuş ile alakalı epey bir şeyler demeye çalışmıştım. Burada da biraz söz edelim. Fuhuş dediğimiz kötülükler günümüzde özellikle Allah bilgisinden, vahiyden uzak yaşayan toplumlarda oldukça yaygın hale gelmiştir. Bu gibi yerlerde İslâm’ın ‘fahşa-fuhuş’ dediği çirkinlikler kanıksanıyor, ayıp sayılmıyor; hattâ çok normal, sıradan davranışlar olarak kabul ediliyor. Fuhuş özellikle batı toplumlarında geniş bir sektör haline gelmiştir. Bu sektörde mekanların yanında, bütün yazılı ve görsel basın ve en son teknoloji bile kullanılıyor. Bu konuda üretilen ürünler çok rahatlıkla kitlelere ulaştırılıyor. Evlilik dışı ilişkiler yaygın olduğu gibi, erkek ve kadının evlenmeksizin beraber yaşaması artık sosyal bir olgu olarak kabul görüyor. Bunun yanında aynı cinsler arasındaki ilişkiler, hatta evlilikler bile normal karşılanıyor. Bu ülkelerde fuhuş’un sergilendiği mekanlar ise sayılamayacak kadar çoktur. Mü’minler izzet ve şereflerini, haysiyet ve insanlıklarını, aile ve nesillerini; çağımızın bu hayasız hastalığından ancak İslâm’ın getirdiği ölçülere uyarak, onları ahlâk haline getirerek koruyabilirler. Kişiyi bütün toplumlarda –bu kadar bozulmaya rağmen- küçülten, değerini düşüren, yüksek makamlara çıkmasına engel olan ve kötü tanınmasına sebep olan fuhuş olayı, aslında İblis’in bir çağrısıdır ve tuzağıdır. Aklı başında olan insanlar bu ezelí düşmanlarının böylesine kurnaz ve tehlikeli oyunu karşısında uyanık olmak, onun çirkin davranışları sevimli gösterme tuzağına düşmemek zorundadırlar. İslâm, evlilik dışı ilişkilere fuhuş dediği gibi, bütün çirkin, bayağı, adi, iffet ve haya dışı çirkinliklere de ‘fahşa’ demekte ve hepsini müslümanlara uygun görmeyerek yasaklamaktadır. Müslümanlar İslâm’ın getirdiği iffet ahlâk evlilik ve aile hayatı ölçülerine uyarak bu ha-yasızlıklardan korunabilirler. Önceki âetlerinde de Rabbmiz mü’min-leri temizlemeyi, onları Mekke cahiliye ortamından üzerlerinde taşıyıp getirdikleri cahiliye izlerinden, kalıntılarından temizlemey murat buyur-duğunu haber vermişti. Müslümanları kendi emirleri ve yasaları doğrultusunda tertemiz bir hayata ulaştırmayı hedefediğini haber vermişti. Öyleyse bizler Rabbimizin bizim için, bizim temizlenmemiz için gönderdiği helâl haram yasarına riayet ederek, O’nun yasalarını çiğnemeden bir hayat yaşamak zorundayız. O zaman dünyamız da güzel olacak, âhiretimiz de güzel olcaktır. Bundan sonra öteki evlenme yasaklarını anlatmaya başlıyor.
23. Âyetin Tefsiri
23. “Sizlere analarınız; kızlarınız, kız kardeşleriniz, halâlarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanınızda kalan üvey kızlarınız ki onlarla gerdeğe girmemişseniz size bir engel yoktur, öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir arada almak sûretiyle evlenmek, geçmişte olanlar artık geçmiştir size haram kılındı. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.” Kendileriyle evlenilmeleri haram olanlar da bakın şunlardır. Muharremat olanlar şunlardır ki; bunların ilk yedisi neseben haram olanlar, sonrakiler de sebeben haram sayılanlardır. Rabbimiz önce neseben haram olanları, sonra da süt akrabalığı dolayısıyla ve sıhrî arabalık sebebiyle haram olanları anlatıyor. İşte bu zikredilenlerin dışındakilerin bize helâl olduğu açıklanıyor. Ancak meşru yollarla, helâl yollarla olmak kayd u şartıyla. Mehirleri verilerek, nikâh akdi gerçekleştirilerek ve de dörtten fazlaya taşmayarak, câriyelerle yetinerek, zinaya gitmemek kayd u şartıyla. Rabbimizin haramlarını haram, helâllerini de helâl bilmek kayd u şartıyla. 1- Annelerinizle evlenmeniz size haram kılındı. Anneleriniz ve ila nihaye annelerinizin anneleriyle evlenmeniz haramdır. Nineleriniz, babalarınızın anneleri, annelerinizin anneleri. Bir de annelerin üvey ya da öz olması da durumu değiştirmeyecektir. Üvey anneler de aynen öz anneler gibi haramdır. Bir önceki âyette onu demeye çalışmıştım. 2- Kızlarınız size haram kılındı. Kızlarınız ve ila nihaye kızlarınızın kızları da haramdır. Kendi kızlarınız haram olduğu gibi, oğullarınızın kızları, kızlarınızın kızları da haramdır. 3 Kız kardeşlerinizle evlenmek haram kılındı. Kız kardeşe-leriniz ve ila nihaye kız kardeşlerinizin kızları. İster ana baba bir, isterse ana bir, veya baba bir kardeşiniz olsunlar fark etmez. 4- Halâlarınızla evlenmeniz size haram kılındı. Babalarınızın kardeşleri olan halâlarınız da size haramdır. Bunlar da ister ana baba bir, ister ana, ya da baba bir kardeşleri olsunlar size haramdırlar. 5- Teyzeleriniz size haram kılındı. Annelerinizin kardeşleri de size haramdır. Bunlar ister ana baba bir, isterse ana ya da baba bir kardeşleri olsunlar fark etmeyecektir. 6- Erkek kardeşlerinizin kızları haram kılındı. Bunlar da aynıdırlar. 7- Kız kardeşlerinizin kızları haram kılındı. Bunlar da öyledir. İşte buraya kadar anlatılanlar neseben haram olanlardır. Bundan sonrakiler de sebeben haram olanlardır. 8- Sizi emziren süt anneleriniz size haram kılındı. Çünkü bir erkek yahut kız çocuğunu emziren kadın aynen onun öz annesi gibidir. O kadının kocası da emenin babası gibidir. O çocuğun öz babası, öz annesi ile alâkalı hükümlerin aynısı bunlar için de geçerlidir. Binaenaleyh bir kişi nasıl ki öz babası ve annesiyle evlenemiyorsa süt annesi ve süt babasıyla da evlenmesi haramdır. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde şöyle buyurur: “Kanın haram kıldığını süt de haram kılar.” Burada detaya girmek istemiyorum, ama fıkıh kitaplarında bu haramlığın gerçekleşmesi için emilen süt miktarı ve emme çağıyla alâkalı farklı görüşler vardır. Meselâ İmam Ebu Hanife ve İmam Mâlike göre orucu bozacak kadar bir miktar emmişse bu haramlığın gerçek-leşmesi için yeterlidir derlerken, imam Şâfiî de en az beş kez emme şartını getirir. Emme çağıyla alâkalı da kimileri sütten kesilmeden önceki emme geçerlidir, çünkü çocuğun sütten kesilmesinden sonraki emmeleri tıpkı su içmeye benzer ki bu haramlık gerçekleşmez derlerken, kimileri iki yaşına kadar ki emmelerin geçerli olduğunu, bu çağdan sonraki emişlerin geçerli olmadığını söylemişlerdir. İmam Ebu Hanife de iki buçuk yaşına kadarki emmelerin geçerli olduğunu söylemiştir. Hz. Ayşe annemiz de bu emme işinin herhangi bir yaşla sınırlandırılmasının olmadığını, ne zaman emerse emsin bu yasağın gerçekleşeceğini söyler. 9: Süt kız kardeşleriniz size haram kılındı. Evet kişinin gerek kendisiyle birlikte aynı anda süt emdiği o kadının çocuğu, gerekse kendisinden önce yahut sonra o kadının süt emzirdiği tüm çocukları onun süt kardeşleridirler ve onlarla evlenmesi kendisine haram olur. 10: Hanımlarınızın anneleri haram kılındı. Evet kişinin hanımının annesi ona haramdır. Kişi hanımıyla nikâhlandığı andan itibaren, isterse onunla gerdeğe girmemiş, cinsel ilişkide bulunmamış da olsun, nikâh akdi gerçekleştirildiği andan itibaren o karısının annesi o kişiye haramdır. 11- Kendileriyle gerdeğe girip cinsel ilişki kurduğunuz kadınlarınızdan dünyaya gelmiş olup sizin elinizin altında, koruyuculuğunuz altında bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Çünkü anneleriyle zifaf onları kişiye haram kılar. Bu kişinin karısının kızları ister kendi evinde büyümüş, korunma altına alınmış olsun, isterse başka yerlerde bulunsun fark etmeyecektir. Ama kendileriyle cinsel ilişkide bulunmadığınız kadınlarınızın kızlarıyla evlenmenizde bir sakınca yoktur. Yâni kendileriyle nikâh kıyılmış ama gerdeğe girilmemiş, cinsel ilişkide bulunulmamış kadınların kızlarıyla evlenmenizde bir sakınca yoktur. Tabi bunlar o kadının başka kocalarından olma çocuklarıdır. Rebaib o kadının başka kocasından olma çocuğunun adıdır. 12- Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın hanımları da size haram kılındı. Sizin kendi çocuklarınızın eşleri. Evlâtlıkların bundan ayrı tutulması için Rabbimiz kendi sulbünüzden olan çocuklarınız eşleri ifadesini kullanmıştır. Evlâtlıkların eşleri bunun dışındadır. Nitekim Rabbimiz evlâtlığı Zeyd’in boşadığı karısı Zeynep’le Rasulullah Efendimizi evlendirmiştir. Ahzâb sûresi bunu anlatır. 13- İki kız kardeşi aynı anda nikâh altında birleştirmeniz de size haram kılındı. Eğer Rabbimizin bu yasası gelmeden önce böyle iki kız kardeş birlikte nikâhlanmışsa bunlardan birisi boşanacaktır. Ancak cahiliyede geçen geçmiştir. Allah’ın bu yasaları size ulaşmadan öncekileri Allah affedecektir.
24. Âyetin Tefsiri
24. “Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. Mâliki bulunduğunuz câriyeler müstesna, bunlar, Allah'ın üzerinize farz kıldığı hükümlerdir. Bunlardan başkasını, zinadan kaçınıp, iffetli olarak, mallarınızla istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalandığınıza mukabil kararlaştırılmış olan mehirlerini verin; kararlaştırılandan başka karşılıklı hoşnut olduğunuz hususta size bir sorumluluk yoktur. Allah Bilendir, Hakîm'dir.” Sağ ellerinizin sahip olduğu câriyelerinizin dışında kadınlardan evli ve hür olanlarla evlenmek de yasaktır. Evet evli, muhsana kadınlarla evlenmek de yasaktır. Nikâh altındaki kadınları nikâhlamak haramdır. Ancak savaş esiri olarak ele geçirdiğiniz evli kadınlardan kocaları savaş alanının dışında olanlarla cinsel ilişkiye girmenizde size bir sakınca yoktur. Fakat savaşta esir alınan bu evli kadınların kocaları da kendileriyle birlikte esir alınmışsa imam Ebu Hanife’ye göre bunların kocalarıyla evlilikleri devam ettiğinden cinsel ilişki yasaktır. İmam Mâlik ve Şâfiî’ye göre de bunların evlilikleri sona ermiştir ve o kadınlarla cinsel ilişki caizdir. (Bir soru soruldu. Bu cariyelerle cinsel ilişkinin cevazından söz ettiniz. Acaba bu cinsel ilişki onlarla kıyılacak bir nikah akdinden sonra mı olacak, yoksa nikahsız mı? Burayı anlayamadım. İzah edermi-siniz?) Bu konuda detaya girmeye imkanımız yok. Ancak şu kadar söyleyelim ki cariye ile nikahsız ilişki caizdir. Onların efendileri nikahsız bir şekilde onlarla cinsel ilişkiye geçebilirler. İşte bunlar, bu anlatılanlar size haram olanlardır. Bu sayılanların dışında kalanlar da size helâl kılınmıştır. Zinadan kaçınıp iffetli bir şekilde yaşamanız kayd u şartıyla, Rabbinizin bu yasalarına riâyet et-meniz kayd u şartıyla, diğer kadınlarla evlenmeniz size helâl kılınmış-tır. Mallarınızdan mehirlerini vererek bu helâl kadınlarla evlenebilir-siniz. (Tekrar cariye ile ilgili soru soruldu) Arkadaşlar, bu konuda çok detaylı bilgiye gerek duymuyorum. Çünkü kılıcı kınına sokmuş, Allah için bir savaşı göze alamayacak ka-dar cimrileşip bencilleşmiş bir toplumun bu tür nimetlerden mahrum olması kaçınılmazdır. Ebu Zerr efendimiz der ki; “her cinsten pek çok cariyesi olmayıp da kılıcı eline almayana şaşarım.” Müslümanların giriştikleri cihat sırasında esir edilen kadın ve kızlar. Başkasının mülkü olan köle kadın. "Câriye" sözcüğü denizin üzerinde akıp giden gemiye denir. Câriyeler de efendilerinin emir ve hizmetleri çerçevesinde hareket etmeleri sebebiyle bu ismi almışlardır. Câriyeliğin kaynağı, savaş esiri kadınlardır. Savaş sonrasında tıpkı erkek esirler hakkında olduğu gibi kadın esirler de ya karşılıksız olarak, ya fidye karşılığı serbest bırakılırlar veya köle olarak gazilere dağıtılırlar. Hiç şüphesiz bu alternatiflerden biri tercih edilirken, karşı tarafın elindeki müslüman esirlerin durumu ve İslâm'ın maslahatı gözetilerek tercih yapılır. Câriyelerin işgal ettikleri mevki ve tesir köle ve azatlıların mev-ki ve tesirlerinden aşağı değildir. Bu esirler kim olursa olsun cihada katılan müslüman askerler arasında paylaştırılacak ganimetlerdendir. Câriyelik, kölelik gibi, insanın yeryüzündeki mevcudiyeti kadar eskidir. Tarih boyunca kendisinde bir kuvvet ve kudret gören, bir başkasını hizmetinde kullanmış ve ona tahakküm etmiştir. Bunda kadınla erkeğin farkı yoktur. Köleler gibi câriyelerin de alınıp satılması tabii olarak insanlığın geçirdiği sayısız merhaleden sonra başlamış olması gerekir. Bir zamanlar câriyelerin talim ve terbiyesi pek kazançlı bir iş olduğundan, bu yolla para kazanmak isteyen kişi esir pazarına gider, zekâ ve istidat sahibi bir câriye satın alır, ona şiir ve edebiyat, şarkı ve çalgı, Kur'an okumak, ev idaresi gibi şeylerden birini öğrettikten sonra aldığı fiyatın birkaç katına satardı. Bu câriyelerden bazıları, hanendelik, şiir veya edebiyatta fevkalâde maharet sahibi olmalarından dolayı çok pahalı satılırlardı. Köleler gibi câriyeler de sahipleri tarafından azat edilirlerdi. Esir azat etmek, İslâm nazarında önemli bir sevap olarak kabul edildiği için, müslümanlar köle ve câriyelerini azat ederlerdi. Azat edilen câriye veyahut köleye, efendisi tarafından ıtıknâme yani özgür olduğuna dair bir belge verilirdi. İçlerinden bu ıtıknâmeleri muska gibi boyunlarına takanlar vardı. Câriyeler iyi muamele görürlerdi. Sert efendilere tesadüf eder ve memnun olmazlarsa, diğer birine satılmasını teklif eder; arzusu yerine getirilmediği takdirde kaçarak kendini sattırırdı. Bununla birlikte kıskançlık yüzünden hırpalananlar da olurdu. Ayrıca câriyelere "halâyık" denirdi. İslâm hukukunda câriyeler diğer kadınlardan farklı bir statüye tabidirler. Efendileri nafakalarını ödemek ve iffetlerini korumak mecburiyetindedirler. Onlara iyi davranılması da Kur'an'da emredilmektedir. Müslümanlar onların hukuklarına riayet edecekler, onlara yediklerinden yedirecekler, içtiklerinden içirecek, giydiklerinden giydirecek yani onları koruyup gözeteceklerdir. Onların yaralarını sarıp özgürleşmelerine, Allah’a kul olmalarına yardımcı olacaklardır. İşte Nisâ sûresinin bu âyeti ve bundan sonra gelecek âyetleri uzun uzun bu ko-nuyu anlatacak. Efendileri, yediklerinden onlara yedirir, giydiklerinden giydirirler. Azat edilmeleri söz konusu edilmemiş olan câriyeler alınıp satılabilirler. Ancak azat edilmeleri efendilerinin ölümüne bağlı olanlar, azat edilmeleri karşılığında kendilerinden bir bedel talep edilmiş olanlar ya da efendilerinden çocuk getirmiş olup "Ümmü Veled" statüsünü kazanmış olanlar alınıp satılamazlar. İslâm gerek kölelerin, gerek câriyelerin hürriyetlerine kavuşturulmaları konusunda teşvikte bulunmuş, ayrıca bir çok suça kefaret olarak azâd edilmelerini öngörerek hürriyetlerine kavuşmaları için gerekli yolları çoğaltmıştır. Unutmayalım ki câriyelik ve kölelik, İslâm’ın çıkardığı bir hadise değildir. İslâm’ın yeryüzüne geldiği dönemde dünyanın her yerinde var olan bir hadiseydi. Tabii ki tüm dünyada yaygın olan böyle bir mü-esseseyi peygamber efendimizin dünyanın küçücük bir şehri olan Me-dine’de bir sözüyle kaldırması da mümkün olmayacaktı. Bir de savaşılan ve erkekleri öldürülmüş bu kadınların o haliyle salınıverilmesi toplum içinde ahlâksızlığın yayılmasına da sebep olacaktı. Ve İslâm köleliği ve cariyeliği ortadan kaldırmak için büyük mücadeleler vermiştir. Evet, İslâm adına müslüman olmayan toplumlarla yapılan savaşların ortaya çıkardığı bir kurum olup, bugün için kendiliğinden ortadan kalkmış bulunmaktadır. Bunun için bu konuda teferruata girmek gereksizdir. Onlardan hangi şeyle veya ne kadar istifade etmişseniz tespit ettiğiniz şekilde onların mehirlerini kendilerine veriniz. Dikkat ederseniz Rabbimiz ısrarla mehir konusunu gündeme getirerek söz verip kararlaştırdığınız mehirlerini kadınlara verin buyuruyor. Bu miktarın belirlenmesi konusunda demin bir şeyler söylemiştik. Şüphesiz kadınların diledikleri kadar mehir isteme hakları vardır. Ama elbette içinde yaşadığımız toplumun gerçeklerini ve az evvel söylediğim gibi Hz. Ömer Efendimizin döneminde de kadınlara verilen bu hakların hiçbirisini zayi etmeden şunu söyleyelim. Yaşadığımız toplumun ekonomik yapısını göz önünde bulundurarak evliliği zorlaştırmaya ve insanları zinaya itmeye hiçbir zaman hakkımız yoktur. Şu anda gerek yeni evlenmek durumunda olan kızlar ve erkekler, gerek kocası ölmüş olup da evlenmek isteyen dul kadınlar, gerek hanımı vefat etmiş ve evlenmek isteyen dul erkekler, böyle birtakım zorluklar içinde bırakılarak, evlenebilme yolları kapatılarak, evlenemedikleri için zinaya ve ahlaksızlıklara itilmemelidir. Hepimiz buna azami dikkat etmeliyiz. Ne yapıp yapıp toplumun tüm üyeleri olarak, bu tür insanları, sonunda ateşe gidecekleri, cehenneme gidecekleri bir ameli işlemekten, zinaya düşmekten korumak zorundayız. Bunun için de toplumumuzda evlenmek ne kadar kolaylaştırılabiliyorsa o kadar kolaylaştırmamız, evliliğin önünü o kadar açmamız lâzımdır. Zorlaştırmaktan ziyâde kolaylaştırmamız lâzımdır. Bu konuda toplumda herkese görevler düşmektedir. Bilhassa maddî durumu iyi olan zenginlerimiz oğlanlarını evlendirirlerken, kızlarını verirlerken benim nasıl olsa her şeye gücüm yeter diyerek büyük masraflar ederek, büyük meblağlara ulaşan harcamalar yaparak belki toplumda şu anda ekonomik güçleri olmadığı için evlenemeyen on tane gencin evlenebilecekleri paralar harcayarak düğün yapmamalıdırlar. On kişinin evlenebileceği bir meblağı bir kişinin evlenmesine harcamaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Hem öyle, hem de toplumda düğünleri böyle pahalılandırarak gücü olmayan garibanların işini zorlaştırmaya da hakkımız yoktur. Kolaylaştırabildiğimiz kadar bunu kolaylaştırıp garibanların önünü açmalıyız. Kız babası mıyız? istemeye gelenlere elimizle buyurun diyebil-meliyiz. Kız anası mıyız? Aman ha, ben dul mu evlendiriyorum? Ben kız gelin ediyorum. Ben kızımı bir kere evlendiririm, oğlumu bir kere evlendiriyorum, onun için anlı şanlı düğün yapmalıyım, şunlar şunlar olmadan ben kız çıkarmam. Şunlar şunlar olmadan ben oğlan evlendirmem diyerek toplumun ahlâkî dengesini, ekonomik dengesini boz-mayalım. Öyleyse düğünleri, evlilikleri zorlaştırmayalım. Kendimizin dışındaki garibanları da düşünelim. Her şeyden önce çevreye hava atmaktan ziyâde Rabbimizin rızasını kazanmayı düşünelim. Unutmayalım ki oğlumuzun, kızımızın evlenmesine harcayacağımız çok fazla paralarla çevremize hava atmak yerine o paraları evlenemeyen gençlere harcamamız Rabbimizin rızasını kazanmamıza sebep olacaktır. Eğer imkânlarınız varsa bu imkânlarınızı başkalarının evlenmelerine harcayın ki Rabbiniz sizden razı olsun. Eğer iki yatağımız, iki yorganımız varsa, birtakım yastık alma imkânımız varsa nice gariban-lar var ki onlara bu bile yetmektedir. Gelin kendiniz kolaylıkla evlen-meden yana olduğunuz gibi başkalarının da kolaylıkla evlenmelerini sağlayın. Hayatınız, yaptıklarınız Allah’ın rızasını kazanmadan yana olsun. Toplumda evlilikler kolaylaştırılsın, boşanma da kolay olsun. Mehir sebebiyle, düğünlerde harcanacak çok çok paralar sebebiyle, alınacak eşyaların çokluğu sebebiyle aileler parçalanmasın, garibanlar yıllarca evsiz, barksız kalmasınlar. Erkekler ve kadınlar ıstırap ve sıkıntı içinde bir hayat yaşamasınlar inşallah. (Burada mehirle ilgili bir soru soruldu) Son okuduğumuz âyetlerde bu konu ısrarla gündeme getirildi. Bu konuda çok şey söylediğime inanıyorum. Ama madem ki hâlâ soruluyor, biraz daha bilgi verelim inşallah. Mehir, evlenme sırasında kadına bu isimle ödenen meblağ; evlilikte kadının nikâh akdi veya cinsel temasla hak kazandığı mal veya meblağ anlamında bir terimdir. Kitap, Sünnet ve fıkıh literatüründe mehir kelimesi yerine, eş anlamda; "sadûk", "saduka","nıhle", "farîza", "ecr" "hıbâ" "ukr" "alâik" "tavl" ve "nikâh" kelimeleri de kullanılır. İslâm Hristiyanlıkta olduğu gibi kadının erkeğe verilmek üzere para biriktirilmesini (drahoma) değil de; aksine, erkeklerin kadınlara rağbetinin bir sembolü olsun diye hediye kabilinden bir meblağın ona verilmesini emretmiştir. Mehir kadına değil, erkeğin üzerine vaciptir. Dâru'l-İslâm'da bir kadınla cinsel temas, ya had cezasını gerektirir, ya da mehir hakkını doğurur. Bu, kadına saygının bir sonucudur. Abdullah b. Abbas (r.a) tan rivayet edildiğine göre, Hz. Ali, Hz. Fâtıma ile evlenirken Rasulullah (s.a.s) kendisine; "O'na bir şey ver" dedi. Ali: "Bende bir şey yok" deyince de; "Hutamî zırhını verebilirsin" buyurdular. Bir kadınla evlenmek isteyen bir sahabeye Allah'ın elçisi mehir vermesini bildirdi. Evinden de eli boş dönünce; "Demirden bir yüzük de olsa bak" deyip, yeniden eve gönderdi. Yine boş dönünce, ne miktar Kur'an-ı Kerîm bildiğini sordu ve sonunda şöyle buyurdu: "Haydi git, onu sana bildiğin Kur'an karşılığında verdim" (Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VI, 170). Bu konudaki ayet ve hadislerden şu sonuca varılmıştır. Resu-lullah (s.a.s), mehirsiz hiç bir evliliğe ruhsat vermemiştir. Eğer mehir vacip olmasaydı, bunu göstermek için arada bir onu terk ederdi. Diğer yandan, sahabe devrinden bu yana İslâm bilginleri mehir üzerinde ic-ma etmişlerdir. Aile yuvasıyla ilgili görevlerin en güzel şekilde yerine getirilmesi için eski çağlardan beri kadınla erkek arasında bir görev bölümü yapılmıştır. Erkek, evin dışındaki işlerle uğraşır ve gerektiğinde ağır işlerde çalışarak geçim için kazanç sağlar. Kadın da evin yönetimi, yemeğin hazırlanması, çocukların bakım ve terbiyesiyle uğraşır. Bu yüzden bütün malî yükümlülükler kadının değil, erkeğin görevidir. Me-hir ve bütün kapsamıyla nafaka bu yükümlülükler arasındadır. Bu görev bölümü erkekle kadının yaratılışına ve ilâhî sünnete de uygundur. Erkek daha güçlü olduğu için çalışıp kazanmaya daha yatkındır. Mehir, nikâh akdinin rükün veya şartlarından değildir. Bu yüzden mehirsiz akdedilecek nikâh geçerli olur ve kadın emsal mehire hak kazanır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Kendileriyle cinsel temasta bulunmadığınız veya kendilerine bir mehir tayin etmediğiniz kadınları boşamış-sanız, bunda üzerinize bir sakınca yoktur" (Bakara, 2/236). Bu ayette, cinsel birleşmeden veya mehir tespitinden önce ka-dını boşamanın geçerli olduğu belirtilmektedir. Boşama ancak sahih nikâhtan sonra mümkün olduğuna göre, ayet, akit sırasında mehirin konuşulmasının ne bir rükün ve ne de bir şart olmadığına delâlet eder. Ukbe b. Âmir (r.a)'ın naklettiği şu hadis de yukarıdaki anlamı destekler. Hz. Peygamber bir adama: "Seni filanca kadınla evlendireyim mi?" demiş; erkeğin; "evet" demesi üzerine, kadına hitaben; "Seni filanca erkekle evlendirmeme razı oluyor musun?" diye sormuştu. Kadının da "evet" demesi üzerine, onları evlendirdi. Herhangi bir me-hir belirlenmeksizin evlilik gerçekleşti. Bu erkek vefatı sırasında şöyle dedi: "Rasulullah (s.a.s), beni filanca kadınla evlendirdi. Bir mehir konuşulmadı ve kadına bir şey de vermedim. Ona mehirim olarak Hay-ber'deki hissemi veriyorum". Kadın bu hisseyi almış ve yüz bin lira karşılığında satmıştır (Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî). Yalnız Malikîler mehiri, nikâhın bir rüknü olarak kabul ederler. Ebû Hanîfe'ye göre, mehirin en az miktarı on dirhem gümüş veya bunun karşılığıdır. Hz. Peygamber devrinde bu kadar para yaklaşık iki kurbanlık koyun bedelidir. Hırsızlıkta, had cezasının uygulan-masını gerektiren en az miktar bir dinar altın para olup, mehirde buna kıyas yapılmıştır. Çünkü bir dinar altın para, on dirhem gümüş paraya satın alma gücünde eşit durumda idi. İmam Malik'e göre mehirin en az miktarı üç dirhemdir. Bu mezhep de kendi hırsızlık nisabını ölçü olarak almıştır. İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel, en az miktar için bir sınır koymamışlardır. Delilleri; mehir ayetinde malın azına bir sınır konulmamasıdır (Buhârî, Nikâh, 34-51) Satışı veya kullanılması yasak olmayan her şey mehir olarak verilebilir. Menkul ve gayrimenkul mallar, ziynet eşyası, hayvanlar, misli şeyler ve hatta menkul veya gayri menkul bir maldan yararlanma hakkı bunlar arasındadır. Ancak İslâm'ın yasak ettiği şeyler, meselâ; alkollü içkiler, domuz, ölmüş hayvan etleri mehir olamaz. Bu gibi şeyler mehir yapıldığı takdirde, nikâh akdi mehirsiz yapılmış sayılır ve ka-dın emsal mehire hak kazanır. Kur'an-ı Kerîmi veya helâl ve haramdan bazı dinî hükümleri öğretmenin mehir sayılıp sayılmaması fakihler arasında tartışılmıştır. İlk Hanefî müçtehitlerine göre, Kur'an ve fıkıh öğretimi mehir yerine geçmez. Çünkü, helâl kılınan kadınları belirleyen ayetteki; "mallarınızla istemeniz." (Nisâ,24) ifadesi buna engeldir. Kur'an öğretimi ve benzeri ameller taat niteliğinde olup, kişi bunları Allah'a yaklaşmak için yapar. Bu yüzden ilk üç Hanefî müçtehidine göre, bunun için iş akdi yapmak geçerli olmaz. Böyle bir durumda kadın emsal mehire hak kazanır. Çünkü bu, mal olarak karşılığı bulunmayan bir yararlanmadır. Sonraki Hanefî fakihleri ise, Kur'an-ı Kerîm öğretimi ve diğer dini hizmetlerin; şartların değişmesi ve geçim için insanların çok meşgul olması gibi sebeplerle olan ihtiyaç yüzünden, bir ücret karşılığında yapılabileceğine fetva verdiler. Delil; Hz. Peygamber'in bildiği Kur'an-ı eşine öğretmesi karşılığında bir erkeği evlendirmesidir. İlk Hanefî müctehidleri, bu hadisi te'vil ederek, mehirsiz evlendirmenin Hz. Peygamber'e mahsus bir muamele olduğunu söylemişlerdir (Bülûğu'l-Merâm, Terc. III, 247)
25. Âyetin Tefsiri
25. “Sizden, hür mü'min kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyen kimse, ellerinizdeki mü'min câriyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı çok iyi bilir. Birbirinizdensiniz, aynı soydansınız. Onlarla, zinadan kaçınmaları, iffetli olmaları ve gizli dost tutmamış olmaları halinde, velîlerinin izniyle evlenin ve örfe uygun bir şekilde mehirlerini verin. Evlendiklerinde zina edecek olurlarsa, onlara, hür kadınlara edilen azabın yarısı edilir. Câriye ile evlenmedeki bu izin, içinizden, günaha girme korkusu olanlaradır. Sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah bağışlar ve merhamet eder.” Rabbimiz bundan önceki âyetlerinde bir Müslüman erkeğin evlenmesinin yasak olduğu kimseleri anlatmıştı. Evlenilmesi haram olanlar sayıldıktan sonra da işte bunların dışındakilerle meşru dairede mehirlerini verdikten ve kendileriyle nikâh akdini de gerçekleştirdikten sonra dilediklerinizle evlenebilirsiniz buyurulmuştu. İşte bakın bu âyette de Rabbimiz hür kadınlarla onlara onların istedikleri mehirlerini vererek evlenmeye güç yetiremeyenlerin de sağ ellerinin altında bulu-nan Müslüman câriyelerle evlenmelerini, onlarla yetinmelerini tavsiye ediyor. Yâni anlıyoruz ki Rabbimiz İslâm toplumunda yaşayan insanların içinde nikâhsız bir tek kimsenin bile bulunmasını istemiyor bir, bir de savaşlarda esir alınan ve sonradan Müslüman olmuş câriyelerle evlenmeye teşvik ediyor. Savaşlarda esir alınmış, evlerinden, yurtlarından uzak kalmış olsalar da ama fıtratları aynen yerinde duran, fıtratları gereği kendileri de evlenmeye mecbur olan, kendilerinin de mutlaka cinsel ihtiyaçları giderilecek olan bu câriyelerle evlenilerek sosyal hayatın dengesinin kurulmasını istiyor Rabbimiz. Allah böyle istiyor. Rabbimiz istiyor ki toplumda hiçbir hür mü’-mine kadın nikâhsız ve yalnız kalmayacak, mutlaka evlendirilecek. Böyle hür bir mü’mine ile evlenemeyecek durumda olanlar da mü’-mine câriyelerle evlenecek. Hiç kimse ne yapayım benim evlenmeye gücüm yetmiyor diyemeyecek. Çünkü gerek kadın, gerek erkek böyle cinsel ihtiyacı giderilmeden toplumda yalnızlığa itilmemelidir. Böyle bir kimsenin bozulan ruh ve beden dengesinin toplumun dengesini bozmasına asla izin verilemez. Şunu unutmamak lâzımdır ki böyle cinsel ihtiyacı sağlanamayan erkek ve kadınların bulunduğu bir toplum bunalımlar toplumu olacaktır. O topumda hiçbir zaman huzur ve sükun olmayacaktır. İşte bunun içindir ki Rabbimiz tarafından toplumda böyle bir tek insan kal-mamacasına savaş esiri olup da mü’mine olan câriyelerle evlenilmeye teşvik edilirken, mü’mine olmayanların da efendilerine verildikten sonra onların mutlaka evlendirilmeleri emredilmektedir. Bir kısmınız bir kısmınızdandır. Yemenizde, içmenizde, giyin-menizde kuşanmanızda, sosyal hayatı yaşamanızda, evlenmenizde, boşanmanızda, hukukunuzda, görevlerinizde, sorumluluklarınızda bir-birinize farklılığınız yoktur. Hepiniz eşitsiniz. Sadece aranızda takva yönünden bir üstünlüğün ötesinde birbirinize bir üstünlüğünüz alçaklığınız yoktur. Onun içindir ki sakın Müslüman câriyeleri alçak görmeye kalkmayın. Sonradan iman etmiş bir câriye takvası ve teslimiyeti gereği üst seviyeye mensup hür bir kadından üstün bir konuma gelebilir. Sizin imanlarınızı Allah bilmektedir. İman yönünden kimin üstün kimin alçak olduğunu en iyi bilen Allah’tır. Öyleyse o câriyeleri küçük görmeyin de onları ehillerinin, sahiplerinin izniyle nikâhlayın. Dikkat ederseniz burada câriyelerin nikâhlanmasında onların velîlerinin izni gündeme geliyor. Velîlerinin izni olmadan câriyelerle nikâhlanmanın caiz olmadığı konusunda âlimlerimizin farklı görüşleri vardır. Kimi âlimlerimiz, velîlerinin izni olmadan da kızcağız kendi nikâhını akdeder derlerken âlimlerimizin ekseriyeti ise velînin izni olmadan mutlak mânâda nikâhın sahih olmayacağını iddia ederler. Kızın babası, anası, amcası, dayısı gibi velîsinin izni ol-madan onunla nikâh akdi caiz değildir derler. İffetli yaşamaları, gizlice dost tutmamaları, dost edinmemeleri, zinaya uzanmamaları kayd u şartıyla onlarla, o câriyelerle evlenin, ya da onları evlendirin. Onlar hakkındaki bu ifadeler genel mânâda bugün Müslümanların evlilik hayatlarına bir açıklık getirmemizi zorunlu kılıyor. Şu anda bizim toplumda ekonomik kaygılarımızdan dolayı, eğitim yapılanmalarımızdan dolayı ailelerin erkek ve kız çocukları ailelerinden ayrı ve uzakta bir hayatı yaşamak zorunda kalmışlardır. Baba, ana bir şehirde, kız ya da oğlan tahsil için gittiği başka bir şehirde. Veya baba ekonomik kaygılarla çocuklarını terk etmek, ya uzaklara gitmek ya da aynı şehirde ama çoluk çocuğundan habersiz bir durumu yaşamaktadır. Böylece velîlerinden uzakta kalan erkek ve kız çocukları velîlerinin haberleri bile olmadan evliliklerini kendileri kararlaştırıyorlar. Ama çoğu zaman erkekler ve kızlar verdikleri bu kararı nikâhla yasallaştırmadan birbirleriyle gayri İslâmî görüşme ihtiyacı hissediyorlar. Yanlarında mahremleri olmadığı halde, yanlarında arkadaşları olsa da zaten onlar da aynen berikilerin işlediği yasağı çiğneyen kimseler olmaları hasebiyle aslında yok sayılırlar. İşte bir pastahanede, kahvehanede buluşup görüşürlerken, nihâyet bu durumdan rahatsız olarak bir an evvel evlenelim diyorlar, ve fakat ne kızın, ne de oğlanın ana ve babalarının haberleri olmadan kendi kendilerine bir nikâh akdediyorlar. Gerçekten garip bir evlenme-dir bu. Cinsel birleşmede de bulunamıyorlar, ayrı ayrı evlerde, ayrı ayrı yurtlarda kalıyorlar, sanki sadece görüşmek, buluşmak üzere kıyılmış bir nikâhla devam ediyorlar. Sonra, taraflardan, bilhassa oğlan tarafının, oğlanın ailesinin bu adaya veya bazen da kız tarafının karşı çıkması sonucu veya uzun bir süre birlikte gezip tozduktan sonra oğlanın ben artık bu işten hoşlanmamaya başladım, benim hoşuma gitmemeye başladı diyerek kızdan uzaklaşmaya çalışması veya erkek evet dediği halde, kız evet dediği halde ailelerinin baskıları sonucu birisinin bu işten vazgeçmesi, ya erkeğin kızı, ya da kızın erkeği terk et-mesi gerçekten çok kötü bir durumdur. Böyle durumda olanlara şunu tavsiye edelim. Sakın kendi ken-dinize nikâh kıymayın. Zaten siz istediğiniz kadar bu nikâha nikah deyin, velîlerinizin haberi ve izni olmadığı sürece bu nikâh da nikâh değildir. Nikâhımız var diye beraber olduğunuz zaman içinde sürekli Allah’ın yasalarını çiğnemeye devam ediyorsunuz. Böyle kendilerine nikâh şahitleri de bulsalar, sözde nikâhlıyız da deseler fiili olarak bu kimseler nikâhsızdırlar. Böyle tarafların kendilerini hem nikâhlı, hem nikâhsız bir durumda bunalımlara atmalarının hiçbir anlamı yoktur. Evleneceklerse doğru dürüst ailelerini de bu işten haberdar ederek, ve de böyle ayrı ayrı yerlerde, yurtlarda yaşamaktan, toplumun gözünde ne evli ne bekar, utana utana, sıkıla sıkıla bir stres yaşamaktan, rahat bir şekilde cinsel doyuma ulaşamamaktan da kurtulup bir araya gelerek, doğru dürüst karı koca olmaları doğrusudur. Değilse sonuç çoğu kez kızın alacağı bir yara ile bu iş bitecek ve ömür boyu bunun mutsuzluğunu, bunalımını yaşamak zorunda kalacaktır. Şüphesiz her şeyin en güzelini, en doğrusunu Allah bildiği için onun emirlerine teslim olmak, sonunda bu tür tehlikelerden bizi emin kılacaktır. Bir de şu anda bizim toplumda son zamanlarda yaygınlaşmaya başlayan bir yanlış uygulamadan da söz edelim burada. Nişanla aralarında evlenme kararı alınmış kız ve erkek çocukları arasında mahremiyet kalksın da rahat görüşsünler diye düğünden önce nikâhları kıyılıyor. Bu da çoğu zaman tehlikeli olmaktadır. Çünkü eğer bu nişanlılık dönemi uzun sürecekse, uzun süren bu nişanlılık dönemlerinde onların birlikte bir izdivaç hayatı yaşamaları lâzımdır. Yâni normal olarak karı koca olmaları gerekecektir. Yok eğer aralarında böyle bir birleşme olmayacak ve bu nikâh sadece birlikte gezmeleri için yapılıyorsa, gerçekten bu son derece yanlış bir şeydir. Çünkü hem oğlan hem de kız ne evli ne bekar, ne nikâhlı ne nikahsız bunalımlara gireceklerdir. Bu bunalımlar sonucu eğer taraflar birbirlerinden ayrılmak durumuyla karşı karşıya kalırlarsa o zaman işler daha zor bir duruma gidecektir. Onun için bu tür tehlikeli işlerden sakınmak zorundayız. Âyetin evvelinde Rabbimiz bizlere câriyelerle evlenmemizi tavsiye buyurmuştu. Burada da eğer muhsanat olduktan sonra, yâni bu câriyeler evlenip de muhsana durumuna geldikten sonra, yâni kocalarının koruması altına girdikten sonra veya başından böyle bir nikâh geçtikten sonra eğer bir fuhuş yoluna girerler, zina ederlerse onlara da hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilecektir. Böylece bu ceza onların sosyal hukuklarına da uygun olacaktır. Çünkü hür bir kadın, hem ailesi hem de kocası tarafından korunmuş olduğu halde, câriye bu korunma unsurlarından sadece bir tanesiyle korunmaktadır. Onun aile barınağı ve korunağı yoktur. İşte bu sebeple ona uygulanacak zina cezası hür bir kadına uygulanacak cezanın yarısıdır. İşte bu câriyelerle evlenme izni içinizden şehvetinin galebe çalıp da günahlara düşme, zinaya gitme ve böylece bozulma tehlikesiyle karşı karşıya bulunanlar içindir. Değilse eğer sabrederseniz, yâni câriyelerle evlenmezseniz bu sizin hakkınızda daha hayırlı olacaktır. Eğer cinsel ihtiyaçlarınızın giderilmesi konusunda kendinizi tutar ve sabrederseniz bu sizin için hayırlara sebep olacaktır. Nitekim Rasulullah Efendimiz evlenme çağına geldikleri halde evlenemeyen kimselere oruç tavsiye ediyordu. Biliyoruz ki oruç tüm günahlara karşı, tüm şehvetlere karşı bir vicadır, bir kalkandır. İster genç olsun, ister yaşlı, ister erkek olsun, isterse kadın bir Müslümanın hiçbir zaman Allah’ın gazabını celp edecek, Allah’ın yasalarını çiğneyecek bir duruma düşmemesi gerekmektedir. Bunun için de şehvetinin galebe çalması karşısında durumu müsait olanların haramlara düşmemek için hemen evlenmeleri tavsiye edilmektedir. Böyle bir durumdaki mü’minlerin hemen evlenmeleri vaciptir. Eğer hür bir kadınla mehirini vererek evlenebilecek durumda değilse bir câriyeyle evlenmesi vaciptir. Çünkü daha önce de dediğimiz gibi toplumda câriyelerin de nikâh altına alınarak zinadan uzak tutulması gerekmektedir. Ama tabi mü’min câriyeler ötekilere tercih edilecektir. Ama bununla birlikte eğer sabreder ve zinaya düşmekten kendinizi alıkoymayı becerebilirseniz o câriyelerle evlenmenizden daha hayırlıdır buyuruyor Rabbimiz. Kendimiz Rabbimizin bu emirlerine uygun hareket ettiğimiz gibi, gerek evlenmelerine yardımcı olarak, gerek evlenmelerinin önünü açarak, gerekse onlara haramlara düşmemesini tavsiye ederek yardımcı olmak zorundayız.
26. Âyetin Tefsiri
26. “Allah size açıklamak ve sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tevbenizi kabul etmek ister. Allah Bilendir, Hakîmdir.” Allah sizi en güzel bir hayata sevk ederek, sizi size haram ve helâl yollarını göstererek en güzel bir evlilik hayatına, kendi koyduğu yasalarla, yasal yollarla erkek ve kadın olarak sizlerin en kolay ve en güzel bir biçimde cinsel ihtiyaçlarınızı giderme yolunu gösterecek. Allah size bunun genel kanunlarını açıklayacak. Rabbinizin size burada beyan buyurduğu yasalar Hz. Adem’den ve Havva’dan bu yana sürüp gelen ve kıyamete kadar da değişmeyecek olan yasalardır. Allah size bu yasalarını anlatarak daha önce içinde doğup büyüdüğünüz cahiliye pisliklerinden arındırıp sizden öncekilerin güzel yollarına, hoşnut olduğu şeriatlerine uymaya dâvet ederek yaptığınız yanlışlardan yapacağınız tevbelerinizi, dönüşlerinizi kabul etmek istiyor. Sizi, sizden daha çok seven, sizi, sizden daha çok düşünen Rab-biniz, sizin adınıza belirlediği tüm yasalarında, yaptığı tüm işlerinde, size ulaştırdığı tüm sözlerinde Alîmdir, Hakîmdir, hikmet sahibidir. Sizin bilmediğiniz menfaatlerinizi, zararlarınızı Rabbiniz size bildirmek ister. Rızasının nerede olduğunu, dünyada mutluluğa, âhirette de cennetine nasıl ulaşacağınızı bildirmek ister. Sizden önce sizin şu an-da yaşadığınız kulluğu Allah kontrolünde en güzel biçimde yaşamış, size örneklemiş peygamberlerin izledikleri yolları, yöntemleri size göstererek, onların gittiği yere sizin de gitme imkânı bulmanızı ister.
27. Âyetin Tefsiri
27. “Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister, şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa girmenizi ister.” Rabbiniz sizin tevbe etmenizi, yoluna girmenizi isterken beri tarafta şehvetlerine yanlar, şehvetlerinin peşinde Allah’a kulluktan çıkan şehvetperestler, kendi şehvetlerini, kendi hevâ ve heveslerini Allah dini yerine, Allah yasaları yerine ikâme etmeye çalışanlar, yahudi ve hıristiyanlar, müşrik ve münâfıklar, dinsizler, zinacılar, Allah yasalarını beğenmeyenler işte bu âyetleriyle Rabbinizin size beyan buyurduğu gerek mîras yasalarını, gerek evlenme yasalarını reddederek tıpkı kendileri gibi sizin de Allah yolundan uzaklaşmanızı, büyük bir sapıklığa düşmenizi, kâfir olmanızı isterler. Unutmayın ki yeryüzünde kâfirler sizi kâfir yapana kadar uğraşacaklardır. Kâfirin yeryüzünde bir tek derdi var. O da ne yapıp, yapıp sizi kâfirleştirmektir. Sizi adâletten, Allah’a kulluktan uzaklaştırıp dalâlete, zulme ve sapıklığa düşürmektir. Allah’ın arzusu sizin Müslüman olmanız, günahlarınızdan tev-be edip Rabbinize dönmeniz, Rabbinizin istediği biçimde evlenerek cinsel arzularınızı tatmin etmeniz, Allah’ın istediği bir şekilde hayat yaşayarak cennete gitmenizdir. Allah sizin için bundan yanadır. Sizin için bunu dilemektedir. Ama şehvetlerine tabi olanlar ise Allah yasalarını kaldırıp yerine ikâme etmeye çalıştıkları yasalarıyla sizi saptırmak isterler. Allah ne güzel yasa koyuyor. 18-20 yaşlarında evlenmek ne güzel bir nîmettir. İstedikleri bir çağda yeme içme ihtiyaçlarını temin ettikleri gibi aynı kolaylıkta cinsel ihtiyaçlarını da temin etmeleri ne güzel bir yol. Ama düşünün 25-30 yaşlarına geldikleri halde Allah’ın belirlediği biçimde evlenmeyerek sapık yollarla bu arzularını tatmin eden ve kulluktan çıkan insanların durumları ne kadar da acı değil mi? Çünkü nikâhsız bir hayat insanları cehenneme sürükler. Dünyada da cehennemi bir hayat, âhirette de cehennemi bir hayat bu insanları beklemektedir. Allah yolunu, Allah yasalarını bırakıp ta iblisin yasalarına teslim olanların durumu budur.
28. Âyetin Tefsiri
28. “İnsan zayıf yaratılmış olduğundan Allah sizden yükü hafifletmek ister.” Allah sizin ağır yüklerinizi hafifletmek istiyor. Çünkü sizi yara-tan Rabbiniz çok iyi biliyor ki sizler zayıf yaratılmışınızdır. Rabbiniz emir ve yasaklarında, sizin hayatınıza koyduğu yasalarında, sizin için belirlediği şeriatinde, hayat programında sizin yüklerinizi indirmeyi murad ediyor. Öyle değil mi? Rabbimizin belirlediği yasalarında evlilik kolay, boşanmak kolay, mehir kolay, hayat kolay, yeme kolay, içme kolay, her şey kolay. İşte evlenemeyecek durumda olanlara tanınan câriye serbestisi de bu kolaylıklardan birisidir. Allah biliyor ki insan kadınlar karşısında zayıftır. İnsan şehvet-lerine karşı, şehevi arzularına karşı zayıftır. İnsanın bu durumunu bilen Rabbimiz ona uygun bir din göndererek yükünü hafifletmiştir. Öy-leyse bizler de Rabbimizin bu dinini çok iyi değerlendirmek ve bu din istikâmetinde bir hayat yaşamak zorundayız.
29. Âyetin Tefsiri
29. “Ey İnananlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz ki size merhamet eder.” Ey mü’minler mallarınızı aranızda haram yollarla yemeyiniz. Haram yollar bellidir. Fâizinden rüşvetine, hırsızlığından aldatmacası-na, borç alıp vermemekten borcunu tehire, ondan ihanete, vermeye almaya dikkat etmemeye varıncaya kadar haram yollarla birbirinizin mallarını yemeyin. Ey iman edenler sakın ha mallarınızı bâtıl yollarla yemeye kalkışmayın. Mallarınızı haksız yollarla yemeye kalkışmayın. Ancak karşılıklı rıza ve anlaşmaya dayanan ve yasaları Allah ve Resûlü tarafından belirlenmiş ticaret sonucu yemeniz bunun dışındadır. Tabi nasıl ticaret yapılacağı da belirlenmiştir. Anlaşarak ve yasayı da delmeden, yasayı da çiğnemeden, Allah ve Resûlünün yasakladığı, riba, fâiz, ihtikar gibi yasa dışı yollara gitmeden gönül rızasıyla yapılan ticaret sonucu yenenler helâldir. Değilse Allah ve Resûlünün yasakladığı haram yollara girerek, efendim işte biz ikimiz de bundan razıyız, alan da razı veren de razı diyerek İslâmî olmayan bir kısım yollarla insanların birbirlerinin mallarını yemeleri de yasaktır. Bir de nefislerinizi öldürmeyin. Ya intihar edip kendi canlarını-za kıymayın veya yukarısıyla irtibatlı söyleyecek olursak haksız ve haram yollardan birbirlerinizin mallarını yiyerek hem dünyada hem de Ukba’da kendi sonlarınızı hazırlamayın. Veya haksızlık yaparak, toplumdaki ekonomik dengeyi dinamitleyerek sonunda kendinizin de toplumunuzun da yıkılışını hazırlamayın. Allah yasalarını çiğneyerek ken-di kendinizi cehenneme atmayın. Unutmayın ki mal mülk hayatın tamamı değildir. Tamam, evlenmek için mal mülk lâzımdır, mehir için lâzımdır, yemek içmek ve güzel bir hayat yaşamak için mal mülk lâzımdır ama bunun için de haram yollara gitmeye, Allah yasalarını çiğnemeye gerek yoktur. Unutmayalım ki Rabbimizin bu dünyada bize takdir ettiği mutlaka bize ulaşacaktır. Kendi kendimize ihtiyaç felsefeleri belirleyerek, kendi kendi-mize hayat standartları belirleyerek ve bu hayatı gerçekleştirebilmek için, bu evliliğe ulaşabilmek için de işte şu kadar ekonomik güce ihtiyaç vardır, şöyle yapmalı, böyle kazanmalı diyerek kendi kendimize hayatımızı zorlaştırıp zindan etmeye hakkımız yoktur. Kendi kafamızdan belirlediğimiz bir geçim standardı, kendi kafamızdan belirlediğimiz bir evlilik standardı, bir mehir anlayışı, bir eşya anlayışı, bir yeme içme anlayışı, bir giyim kuşam anlayışı belirlemeye kalkışırsak elbette Allah’ın istediği normal bir çalışma temposu ve kazanma yoluyla bunu gerçekleştirmek mümkün olmayacaktır. O zaman elbette aman ne yapıp yapalım da şu kadar parayı kazanalım diyecek, bir ömür boyu bunun için çırpınacak, helâl olmayan yollara tevessül edecek ve hayatımızı zehir zindan edeceğiz. Öyleyse gelin ey Müslümanlar, evlenme standartlarımızı, ev kurma stan-dartlarımızı, geçim standartlarımızı, mehir standartlarımızı, yeme iç-me, giyinme kuşanma standartlarımızı belirleme konusunda örneğimiz, önderimiz Hz. Muhammed (a.s)’ı örnek alalım. O ne demişse, nasıl yaşamışsa, ne kadarıyla iktifa etmişse, ne kadarına izin vermiş-se böyle bir hayatı yakalayıp hem dünyamızı, hem de âhiretimizi güzelleştirelim. Onun tanıdığı, izin verdiği ruhsat istikâmetinde bir hayat yaşayalım da dünyamızı da âhiretimizi de berbat etmeyelim. Bir bakın şu insanlara, bir bakın kendinize, ekonomik insan olup çıktık yahu! Gecemiz gündüzümüz, aklımız fikrimiz, kalbimiz, gözümüz, kulağımız, düşüncemiz her şeyimiz paraya endeksli. Paradan başka bir şey düşünemez olmuşuz. Hakkımız yok buna ya! Biz dünyaya bunun için gelmedik. Dünyaya ve dünyalıklara kul köle olmak yerine, dünyaya ve dünyalıklara efendilik makamında Allah’a kul köle olmaya geldik biz buraya.
30. Âyetin Tefsiri
30. “Bunu kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa, onu ateşe sokacağız. Bu, Allah'a kolaydır.” Hal böyle iken kim de Allah’ın belirlediği hududu aşarak böyle yapmaya kalkışırsa, Allah’ın sınırlarını çiğneyerek bir hayat yaşamaya kalkışırsa, Allah’ın dinini bırakır da kendi kendine belirlediği bir dünyayı yaşamaya kalkışırsa, yâni gerek Allah’ın anlattığı bu konularda gerekse tüm hayat programında Allah’a sormadan bir hayat yaşama-ya kalkışırsa biz onu ateşe göndereceğiz buyuruyor Rabbimiz. Yâni düşünün ki bir adam Allah yasalarını görmezden gelerek kendi kendi-ne belirlediği bir hayatı, kendi kendine hedeflediği bir dünyayı gerçekleştirebilmek için helâl haram yasalarını dinlemeden, sanki dünyaya sadece ekonomi için gelmiş gibi, Allah’ın kendisinden beklediği öteki kulluk görevlerini görmezden gelerek gecesini gündüzüne katarak ekonomik bir insan olup çıkmışsa biz onu ateşe göndereceğiz diyor Rabbimiz. Bu konuda hiçbir mâzeretimiz yoktur. Efendim ben bu hayat programımla zekât verecek konuma gelmeye çalışıyorum, ben dükkanımda şu kadar işçi çalıştırıyorum, yıllık, Müslümanlara şu kadar dağıtıyorum diyerek Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayan, Allah’a yol göstermeye, akıl vermeye çalışan kişi kendi kendine ne kadar da fetvalar bulursa bulsun Allah’ın ateşine git-mekten asla kurtulamayacaktır. Eğer dünyalık elde edeceğiz diye Allah’ın bizden istediği öteki görevlerimizi ihmâl edecek bir duruma düş-müşsek, kitap ve sünnetten uzaklaşmış, çocuklarımızın dinî hayatıyla ilgilenemeyecek bir duruma düşmüş, mutfak masraflarımız Rasulul-lah’ınkinden 30-40 misli fazla, günlük gecelik harcamalarımız 5-10 garibanın normal harcamasına denkse Allah için düşünmek zorunda-yız. Bizim için örnek olarak gönderilmiş olan Rasulullah Efendimizin ölçülerini unutmadan yaşamak zorundayız.
31. Âyetin Tefsiri
31. “Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurlarınızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştiririz.” Evet günahların büyüklerinden sakınıldığı sürece Rabbimiz kusurlarımızın örtüleceğini, ufak tefek işlenen günahların sıfırlanacağını anlatıyor. Bu konuda Resûl-i Ekrem efendimizin pek çok hadisi vardır. Bunlardan bazılarını okumaya çalışayım inşallah. Aynı ifadenin geçtiği hadislerden bir kısmında ise Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: Abdullah b. Mes'ud anlatıyor: Ra-sûlullah'a "Allah indinde en büyük günah nedir?" dedim. "Seni yaratan Allah'a şirk koşmandır." buyurdu. "Bu gerçekten pek büyük, bundan sonra nedir?" dedim. "Seninle beraber yemek yemesinden, tüketici olmasından korkarak evlâdını öldürmendir." dedi. "Ondan sonra nedir?" dedim. "Ondan sonra komşunun hanımı ile zina etmendir" buyurdu. Yine Abdullah b. Mesud'dan değişik bir senetle aynı hadis rivayet edildikten sonra şu ayetin nazil olduğu ilâve edilmiştir. "Allah'ın (halis) kulları o kimselerdir ki, Allah'tan başka ilâha dua etmezler; Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmezler; meğer ki hakla ola. Zina da etmezler. Her kim de bunları yaparsa ağır cezaya çarptırılır. " (Furkân, 25/68). Abdurrahman b. Ebû Bekir, babasından, şöyle dediğini rivayet ediyor: Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanında idik. Üç defa şöyle buyurdu: "Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi? Allah'a Şirk koşmak, anaya babaya itaatsizlik etmek ve yalancı şahitliği yapmak.." (Buharî, Edeb 6; İman, 16) Başka bir hadiste, büyük günahlar, "el-Mubîkât: helâk edici" kelimesiyle ifadelendirilerek şöyle buyurulmuştur: "Yedi helâk edici Şeyden kaçının." Bunlar nedir ya Rasûlallah diye sorulunca: "Allah'a şirk koşmak; sihir yapmak; Allah'ın haram kıldığı halde bir kimseyi haksız yere öldürmek; yetim malı yemek; faiz yemek; düşmana hücum anında harpten kaçmak: namuslu, kendi halinde mümin kadınlara zina iftirası atmaktır" buyurdular. Diğer bir hadiste ise: "Büyük günahlar dokuzdur: Allah'a şirk koşmak; haksız yere adam öldürmek; temiz bir kadına kötülük isnat etmek; zina yapmak; düşmana hücum esnasında firar etmek; sihirbazlık; yetim malı yemek; müslüman ana babaya asî olmak; emredilenleri yapmamak ve yasakları yapmak sûretiyle aileye karşı doğruluğu terk etmektir. " Diğer hadislerde yukarıdaki maddelere faiz yemek, hırsızlık ve şarap içmek de ilâve edilmiştir. (Buhârî, Vasâya 23; Müslim, İman 141-146) Kebâir kelimesiyle ifade edilmediği halde, yukarıdaki hadislerde bildirilen fiillerin dışında bir çok suçlar daha vardır ki, onlar İslâm âlimlerince, ayet ve hadisler doğrultusunda, büyük günah kabul edilmiştir: Bilerek ve kasten İslâm'ın şartlarını terk etmek; içki içmek; kumar oynamak; hırsızlık yapmak; adaletten ayrılmak gibi. İslâm âlimlerinden bir kısmı genel hatlarıyla "büyük günah"ları şöyle tarif etmişlerdir: İbn Abbâs'a göre: "Allah'ın yasak ettiği her şey büyük günahtır. Ayrıca büyük ve küçük günah arasındaki fark şudur: Allah'ın cehennem, gazap, lânet veya azap gibi ifadelerle sona erdirdiği her günah büyüktür. Diğerleri küçüktür." Hasan Basrî de buna yakın bir ifade kullanmıştır. Ebû Amr İbn Salâh'a göre: "Büyük ismi verilecek şekilde büyük olan ve mutlak surette büyüklükle vasıflanan her günah büyüktür." Buna göre büyük günahların bazı alâmetleri vardır. "Şer'i cezayı icap ettirmek; cehennem azabıyla tehdit olunmak; yapana fâsık denil-mek; lânet olunmak." Hepsi bu kadar olmamakla birlikte aşağıda sıralayacağımız suçlar, İslâm'da büyük günahlar olarak kabul edilmiş ve bunlardan bir kısmına İslâm hukukuna göre bazı cezalar takdir edilmiştir: "Allah'a şirk koşmak, içki içmek, kumar oynamak" (Bakara,219); haram aylarda harp etmek (Bakara,217); bakmakla yükümlü olduğu yetimin malını kendi malına katarak O'nun rızası olmaksızın yemek (Nisa,2; İs-râ,34); fakirlik korkusuyla kendi çocuğunu öldürmek (İsrâ, 31); insanlar arasında fitne çıkarmak (Bakara,217); faiz yemek (Bakara,275); Allah'tan başkasına ibadet etmek (İsrâ,23); ana-babaya isyan etmek (İsrâ,23), akrabaya miras hakkını vermemek (Nisa,7,13; İsrâ,26); malı gereksiz yere israf etmek (İsrâ,27); zina yapmak (İsrâ,32; Nisa,15-16); haksız yere adam öldürmek (İsrâ, 33); ölçü ve tartıyı tam yap-mamak (İsrâ,35); kibirlenmek (İsrâ,37); iffetli kadına zina isnat etmek (Nisa,23); tesettüre riayet etmemek (Nur,31 ); yalan yere yemin; Peygamber'e (s.a.s.) yalan hadis uydurmak (Peygamber'e yalan yere hadis uydurmak, büyük günah olmanın ötesinde, küfür sayılabilir. Çünkü şerîat'ın temel kaynaklarından ikincisi "sünnettir". Sünnete yalan isnat etmek; bazı konularda İslâm'ı temelinden yıkabilir); insanları diliyle çekiştirmek; kaş göz hareketleriyle alay etmek (Hümeze,1) İşte bunlar büyük günahlardır. Rabbimiz buyurur ki, bunlardan sakındığımız müddetçe sizin ufak tefek kusurlarınızı örmezden gelir, örter, örtbas eder ve sizi çok yüce, çok şerefli, çok cömert bir makama, yani cennete idhal ederiz. Sizi çok büyük mükâfatlarla mükâfatlandırırız. “Bir kul beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, malının zekâtını verir ve yedi büyük haramdan da sakınırsa ona cennetin bütün kapıları açılır ve o kul dilediği kapıdan girer” (Nesâî, İbni Hıbban’dan) Buyurmaktadır. Bu yedi büyük günahla alâkalı olarak da şunlar sayılır: Zina, içki, sihir, iffetli bir mü’mine zina iftirası, haksız yere bir Müslümanı öldürmek, fâiz yemek, savaşta düşman karşısından kaçmak. Tabi büyük günahlar bunlarla sınırlı değildir, başka hadis-lerde başkalarının da sayıldığını biliyoruz. Tabi kimileri buna karşı gel-mekte ve itiraz etmektedir. Efendim Allah’a karşı işlenen günahın büyüğü küçüğü olmaz, günahın kime karşı işlendiği önemlidir filan demeye çalışıyorlarsa da hadislerde geçtiği için böyle diyoruz. Hadislerde kebair diye bir kavram vardır. Tabi bu büyük günahlar bir tek hadiste sıralanıp anlatılmamış. Değişik hadislerde Resûl-i Ekrem efendimiz bu günahlardan söz etmiş ve bizleri bunlardan uzak durmaya çağırmıştır. İşte Kur’an’da da Rabbimiz bu âyetinde genel bir ifadeyle kebairden (büyük günahlardan) sakınmamızı, bunun neticesi olarak da ufak tefek kusurlarımızın bağışlanacağını ve kerim bir makama, cennete ulaşacağımızı haber veriyor. (Kebâir konusunda sorular soruldu) Az evvel demeye çalıştım, ama anlaşılmamış. Sorularınızı bir daha maddeleştirerek şunları söyleyelim inşallah: 1: Bunu ben demedim. Bu kavramı Allah kullanıyor. Tanımında da farklı değerlendirmeler var. Kimi âlimlerimiz azabı büyük olan günahlar anlamına gelir demişler. Bu kelime, ‘kebir’, (büyük, büyüklük taslama) kelimesinden türemiştir. Allah’ın emirlerine karşı gelme, aykırı davranma, büyük suç anlamlarına gelen günah kavramı, iki kısma ayrılarak değerlendirilmiştir. Bu yanlış fiillerin bir kısmına ‘büyük günah-kebâir’, bir kısmına da ‘küçük günah-seğâir’ denmiştir. Günahları bizzat Kur’an-ı Kerim, Sünnet ve selef alimleri ‘kebâir’ diye isimlendirmişlerdir. Bakın Necm sûresindeki âyette de “lemem” kavramı geçmektedir. “O (güzel davrana)nlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız (küçük hatalar) le-mem işleyebilirler. Şüphesiz Rabbinin affı geniştir....” (Necm.32) Dikkat ederseniz bu âyette kebâir karşıtı olarak ‘lemem’ kelimesi kullanılmaktadır. ‘Lemem’; bir şeye yakın olmak, toplamak, bir şeyi ısrarlı ve devamlı olmamak şartıyla yapmak anlamlarına gelen ‘lemm’ kökünden türemiştir. Buna göre ‘lemem’; ısrarlı ve devamlı tekrar edilmeyen hatalar ve günahlardır. Demek ki ‘kebâir’, bağımsız bir günah çeşidi olmaktan çok, ısrarlı ve sürekli bir şekilde yapılan, vazgeçilmeyen, pişmanlık duyulmayan günahlardır. Çoğunluğun görüşüne göre ısrarla işlenilen bir küçük günah, küçük olmaktan çıkar kebâir olur. Aynı kelimeyi Peygamberimiz de kullanmıştır. Ebu Hurey-re’nin (r.a) anlattığına göre O şöyle buyurmuştur: “Beş vakit namaz ve cuma namazı diğer cuma namazına, bir Ramazan diğer Ramazan’a kefârettirler. Büyük günah (kebâir) işlenmedikçe aralarındaki (küçük) günahları affettirirler.” (Müslim, Taharet/14) Abdullah b. Mes’ud anlatıyor: Rasûlullah’a, ‘Allah’ın katında en büyük günah hangisidir?’ diye sordum. “Allah seni yarattığı halde O’-na bir şeyi şirk (ortak) koşmandır.” buyurdu. Ben: ‘Bu şüphesiz büyüktür, sonra hangisi?’ dedim. Şöyle buyurdu: ‘Seninle birlikte yemek yiyeceği korkusuyla çocuğunu öldürmendir.’ ‘Sonra hangisi?’ dedim. Şöyle dedi: ‘Komşunun hanımıyla zina etmendir.’ (Müslim, İman/141) 2: İkinci soruya gelince, insan, beşer olduğu için devamlı hata yapabilir, yani günah işleyebilir. Günah işlemek onun yaratılışında vardır. Allah, insanın bu karakterini bildiği için, elçiler ve kitaplar gönderip insanı uyarmıştır. Günahları gösterip onlardan sakındırmıştır. Bütün günahların insana ve topluma zararlı olduklarını söylemeye gerek yoktur. Korkusuzca işlenen günahlar insanın kendi hayatında ve içerisinde yaşadığı toplum hayatında mutluluğu yok eder. İslâm, bir takım davranışların hata olduğunu bildiriyor ve onların yapılmasını ya-saklıyor. Bu aynı zamanda bir denemedir. İnsanlar bu denemeden geçerlerse, mükâfat veya ceza alabileceklerdir. Günahsız olanlar yalnızca melekler ve peygamberlerdir. İnsan hata edebilir ve günah işleyebilir. Onun yapması gereken günah işlememeye çalışmaktır. Günah işlediği zaman da, tevbe ve istiğfar etmek, günahta ısrar etme-mektir. 3: Az evvel de ifade ettiğim gibi büyük günahlarının hangileri olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Bunların sayısını sınırlamak oldukça zordur. Farklı hadislerde farklı rakamlar verilmektedir. Günahın büyüklüğü biraz da işlenilen ortama göre ortaya çıkabilir. Ayrıca küçük günahta ısrar etmek onu büyük günah haline getirir. ‘Kebâir’; üzerinde tehdit (korkutma) gerçekleşen veya şeriat tarafından bir ceza takdir edilen yahut ta açıkça yasaklanmış günahlara denir şeklinde de tanımlanmaktadır. Alimlerin çoğuna göre oruç, namaz, abdest gibi ibadetlerle affedilebilecek günahlara küçük günah denilir. Mesela, kabul edilmiş bir hacc, o yıl işlenilen günahlara kefarettir, Cuma namazı bir haftalık günahlara kefarettir, şehidlerin kanları bütün günahlarını siler gibi. Ancak öyle günahlar vardır ki bunları hiç bir ibadet silemez. Meselâ adam öldürme günahını başka hiç bir ibadet affettiremez. Katil olan kimse onun cezasını çekmeli, bedelini ödemelidir. Bu tür günahlara ancak şeriatın uygun gördüğü cezalar karşılık olabilir. Büyük günahları kimileri 17, kimileri 70, kimileri 100, kimileri daha çok saymışlardır. Büyük günahların kaç tane olduğundan daha önemlisi İslâm’ın davranışlara getirdiği ölçülerdir. Hakkında kesin delil ile yasak olan şeyi yapmak günahtır ve insana vebal kazandırır. İster büyük olsun ister küçük olsun günahları çekinmeden işlemek, insandaki takva duygusunun (Allah’a karşı sorumluluk bilincinin) azlığındandır. Şüphesiz, büyük günahların en büyüğü Allah’a şirk koşmaktır. Şirk koşanın ‘küfre düşeceği açıktır. Diğer büyük günahları işleyenlere ‘fasık’ denilmiştir. Onlar günahın haramlığını inkâr etmedikleri müddetçe müslümanlardır ve onlar için tevbe kapısı açıktır.
32. Âyetin Tefsiri
32. “Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin. Erkeklere, kazandıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah'tan bol nîmet isteyin. Doğrusu Allah her şeyi bilir.” Yine ekonomik hayatla alâkalı bir yasa koyuyor Rabbimiz. Bakın buyurur ki sakın ha sakın Rabbinizin bir kısmınıza fazla olarak vermiş olduğu, farklı olarak vermiş olduğu, bir kısmınızı diğerlerinize tercih ederek üstün kıldığı, gerek ekonomik hayatta, gerekse erkek ve kadın olarak sizlere verdiklerini temenni etmeyin. Birinize Rabbiniz fazladan bir şey vermişse niye Rabbim ona verdi de bana vermedi? demeyin. Kardeşlerinize Allah tarafından verilmiş mallara arzu ve kıskançlık duyarak göz dikmeyin. Bu durum önceki âyetlerde yasaklanan insanların haksız yere insanların mallarını yemelerini ve birbirlerini haksız yere öldürmelerini doğuracaktır. Bugün insanlar arasında zuhur eden pek çok hastalıkların kaynağı budur. Yeryüzünde ilk kan da bu yüzden akıtılmıştı. Adem’in oğullarından Kabil habil’i bunun için öldürmüştü. Allah herkesi eşit yaratmamıştır. İnsanlara farklı özellikler vermiştir. Kimisi erkek kimisi kadın, kimisi zengin kimisi fakir, kimisi güzel kimisi az güzel, kimisi güçlü kimisi zayıf, kimisi boylu kimisi kısa. Bu fıtrî farklılıkları ortadan kaldırmaya da, bunlara itiraz etmeye de hakkımız ve gücümüz yoktur. Kimimizi babalı analı imtihan ederken, kimimizi yetim imtihan ediyor. Bu Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir yasadır. Öyleyse insanın kendisine verilmeyeni elde etmek için karşısındakine savaş açması Allah’ın takdirine karşı gelmesi anlamına gelir. Öyleyse insanlar birbirlerini, erkekler kadınları, kadınlar da erkekleri onlara verilenler konusunda kıskanarak birbirlerine savaş açmamalıdırlar. Biz niye erkekler gibi yaratılmadık? Niye onlar gibi güçlü değiliz? Niye cihada iştirak edip şehâdetle şereflenemiyoruz? Gibi iddialarla Allah’ın takdirine karşı gelmenin anlamı yoktur. İşte şu anda görüyoruz. Kadın hakları adı altında uluyuşlarıyla pek çok kadın bu yüzden mürted olmaktadırlar. Halbuki: Kadınların kazandıklarından kendilerine bir nasip vardır, erkeklerin kazandıklarından da kendilerine bir nasip vardır. Herkesin kazandıklarından kendisine bir nasip vardır. Kadın erkek herkes ameline göre, yaşadığı hayatına göre ve çalışması nisbetinde bir karşılık verecektir. Kadın erkek herkesin durumuna göre sorumlulukları ve görevleri vardır. Öyleyse kadınlar kendi görevleri, kendi sorumluluklarıyla uğraşsınlar, erkekler de kendilerininkiyle meşgul olsunlar. Başkalarının durumuna özlem duymasınlar. Başkalarının imtihan konularına göz dikmek yerine isteyeceklerini sadece Allah’tan istesinler. Çünkü Allah’ın fazlı geniştir. Birilerimize fazla bir şeyler veriliyor diye, birilerimize bize verilmeyenler veriliyor diye diğerlerimiz onları kıskan-mayalım, haset etmeyelim. Kendimizi içinde bulunduğumuz toplumda kendimizden üstün olanlarla kıyaslamayalım. Elbette birilerine göre bize verilenler azdır ama birilerine bakış da fazladır. Öyleyse gelin ey Müslümanlar, birilerine göre malımız az diye bizimkine nazaran malı fazla olanların mallarına göz dikmeyelim. Allah’ın takdirine itiraz etmeyelim. İsteyeceklerimizi Allah’tan isteyelim. Allah her şeyi en iyi bilendir. Kime ne vereceğini, kime ne kadar vereceğini, kime hangi soruları göndereceğini, kimi neyle imtihan edeceğini, kimi kime üstün kılacağını en iyi bilendir Allah. Unutmayalım ki kime ne verilmişse, kimden ne esirgenmişse bu bir imtihan konusudur. Ne çok verilenler sevinsin, ne de az verilen-ler dövünsün. Ne çok verilenler imtihanı kazandı da onun için verildi, ne de az verilenler imtihanı kaybettiler de onun için az verildi. Kimin kazandığı, kimin kaybettiği yarın belli olacak. Hem dün çok zengin olanların bugün çok fakir, fakir olanların da zengin bir konuma getirildiklerini de görmekteyiz. Öyleyse böyle kalplerimizde kinin, çeke-mezliğin ve nefretin hâkim olduğu bir hayatı asla yaşamayalım. Bakın Resûl-i Ekrem Efendimiz Riyazus Salihin’de yer alan bir hadislerinde bu hususu anlatırken şöyle buyuruyor: “Dünya konusunda hep kendinizden aşağıda olanlara bakınız, sizden üstün olanlara bakmayınız. Bu elinizde olan nimeti hor görmemenize en uygun yoldur” Bizden üstün olanlar, bizden aşağı olanlar… Bizden daha çok verilenler, bizden daha çok huzurlu gibi görülenler, bizden dünyası çok, malı çok, dünyadan kendisine ayrılan payı bizden daha fazla olanlar, bizden daha az olanlar var. Biz de bizden daha aşağı olanlara bakıverelim. Ne fark eder? Niye üstümüzdekilere, niye bizden fazla verilenlere bakacakmışız? Rahatımızı kaçırmak mı istiyoruz? Ne kârımız olacak da? Bize hiçbir faydası olmayacak böyle bir bakışa neden teşebbüs edelim? Bizden daha az olanlara bakacağız, böylece Allah’ın bizde olan, elimizde olan nimetlerini hor görmeyeceğiz. Nelere sahip olduğumuzu daha iyi anlamış, görmüş olacağız. Benim aylık gelirim şu kadar, eh onu da bulamayanlar var ya. Ben yılda şu kadar et yiyebiliyorum, eh onu da bulamayanlar var ya. Benim elbisemin kalitesi, eh onu da bulamayanlar var ya. Benim evimin tefrişi, ısınma ya da barınma şeklim, eh onu da bulamayanlar var ya desek ne kadar rahat olacağız değil mi? Yâni kendimizden daha aşağıdakileri gördükçe egosunu tatmin edecek; “oh olsun size! Sizler benden aşağıdasınız! Mahvolun, kahrolun!” mu diyeceğiz? Hayır, ama Allah’ın bize verdiği nimetleri hor görmeyecek, o nimetlerle kulluk yapmaya çalışacağız Rabbimize. Aa! Meğer bende onlardan daha çokmuş, ben de birazını bu kardeşlerime vereyim diyebilecektir o zaman kişi.
33. Âyetin Tefsiri
33. “Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından her birine varisler kıldık. Kendileriyle yeminleştiğiniz kimselere hisselerini veriniz. Doğrusu Allah her şeye şahittir.” Anne babanın ve yakınların geride bıraktıklarından her birine, biz mîrasçılar kıldık. Evet önceki âyetlerde de demeye çalıştığımız gibi ölen kişinin varislerini tayin eden Rabbimizdir. Kimin kimden ne kadar mîras alacağını Rabbimiz bildiriyor. Yine yeminlerinizle, yahut sözlerinizle bağladığınız, yahut nikah akidlerinizle bağladığınız, yahut daha önceleri evlâtlık kaldırılmadan önceki dönemlerde kendinize evlâtlık edindiğiniz, evlâtlık aldığınız kimseler için de onların nasiplerini verin. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu âyet eskiden Araplarda var olan bir geleneğin kaldırılmasıyla alâkalıdır. Eskiden Araplar birbirleriyle dost olurlar ve birbirlerinin mallarına varis olurlardı. Manevî bir kardeş manevî kardeşine, manevî bir evlât manevî babasına, manevî bir baba manevî evlâdına varis olurdu. Ama işte bu sûredeki miras âyetiyle kimlerin varis olacakları ortaya konunca onlara da bir şeyler verilmesini istiyor Rabbimiz. Yani ey müslümanlar, vefatınızdan sonra geriye bıraktığınız mallarınıza bunlar varis olamayacaklarına göre hayatta iken onlara bir şeyler verin. Çünkü kişinin hayatta iken, ölp de malı Allah’ın belirlediği varislerine intikal etmeden önce dilediklerine verme yetkisi vardır. Yine bu âyetlerin gelişinden önce ensâr ve muhacir Müslümanlar birbirlerine varis oluyorlardı. İşte bu âyetleriyle Rabbimiz artık eski anlayışları kaldırıp mîrasın sadece Allah’ın belirlediği varisler arasında geçerli olduğunu ortaya koyuyordu. Kişi hayatta iken istediği kimselere malını verebilme hakkına sahip olmakla birlikte öldüğü andan itibaren sadece malını anne, baba, dede, nene, evlât, kavim, kar-deş, birbirlerine akrabalık bağı olan varisleri alacaklardır. Bunların bir-birlerine nasıl varis olacakları? Mîrastan ne miktar pay alacakları Allah tarafından belirlenmiştir. Şüphesiz ki Allah, bilendir, haberdar olandır. İşte akrabaların, anne ve babaların, oğulların, kızların birbirlerine karşı nasıl mîrasçı olacakları açıklandıktan sonra, hukukî durum ortaya konduktan sonra işin kendisi tarafından gözetim altında olduğunu anlatıyor Rabbimiz. Unutmayın ki Allah her şeyi bilmekte ve her şeyden haberdar olmaktadır. Unutmayın ki her an Rabbinizin gözetimi altında bulunmaktasınız. Rabbiniz yaptıklarınız konusunda yarın sizi hesaba çekecektir. Öyleyse mîras konusunda ve tüm hayat programınız konusunda, evlilik konusunda, boşanma konusunda, birbirlerinize davranışlarınız konusunda Allah’ın dinine uygun hareket edin. Allah gözetiminde olduğunuzu unutmayın. Yaptıklarınızı Ona lâyık yapmaya çalışın. Yarın yaptıklarınızın tümünden hesaba çekileceğinizi bilerek bir hayat yaşayın.
34. Âyetin Tefsiri
34. “Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkeklerin, mallarından sarf etmelerinden dolayı er- kekler kadınlar üzerine kavvamdırlar. İyi kadınlar, gönül-den boyun eğenler ve Allah'ın korunmasını emrettiği, kocasının bulunmadığı zaman da koruyandır. Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihâyet dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın. Doğrusu Allah Yücedir, Büyüktür.” Allah’ın bazısını bazısına (Cihad, imamet ve mîras gibi konu-larda) üstün kılması sebebiyle, bir de erkekler mallarından aile fertlerine harcama yaptıkları için, erkekler kadınlar üzerinde kavvamdırlar. Erkekler kadınlar üzerinde hâkimdirler. Dikkat ederseniz sûrenin başında Rabbimiz bizim hepimizin bir erkek ve dişiden yaratıldığımızı anlatmıştı. Sonra yine Rabbimizin izniyle evlenme hakkına sahip kılındığımız ortaya konulmuştu. Aslın-da birbirlerine haram olan erkek ve kadının Allah’ın belirlediği biçimde nikâh bağıyla bir araya geldikleri takdirde helâl yollarla birbirlerinden istifade edebileceklerini, helâl yollarla birlikteliklerini sürdürebilecekle-rini anlatmıştı. Evet nikâhla, Allah’ın istediği biçimde hayatlarını birleştirmiş bir kadın ve erkek huzur içinde birlikte yaşayabilecekleri, birlikte Allah’a kulluklarını gerçekleştirebilecekleri, birlikte cenneti kazanabilecekleri bir aile yapısı oluşturmuşlardır. Allah onlara sevgilerinin mey-vesi olarak nûr topu evlâtlar da verecektir. İşte elbette şimdi bu kadından, erkekten ve çocuklardan müteşekkil bu aile yapısında, bu aile düzeninde Allah’ın istediği düzenin sağlanabilmesi ve Allah’a Allah’ın istediği kulluğun en güzel bir biçim-de icra edilebilmesi için bir reise ihtiyaç olacaktır. Zira toplum olarak yaşamak zorunda olan insan gruplarının en küçük biriminden en büyük birimine kadar intizamın sağlanabilmesi için mutlaka bir reisleri, bir idarecileri olacaktır. Hani Rasulullah Efendimiz iki kişi de olsanız yola çıkmışsanız mutlaka biriniz imam olsun buyuruyordu ya. Toplum için nasıl bu gerekliyse, toplumun en küçük birimi olan aile için de bu gereklidir. Mutlaka aile fertlerinden birinin reis olması gerekecektir. Öyle değil mi? Şu anda yeryüzünde hangi toplum neye ina-nırsa inansın Rabbimizin koyduğu bu genel yasanın dışına çıkama-maktadır. Rabbimiz insanların fıtratları gereği bunu bir sisteme bağlamıştır. İslâm’ın dışındaki toplumlarda da mutlaka bir reise bağlanma yasası var, ama onlar bu reisi seçme ve bu reise bağlanma konusunda kendilerince bir düzen oluşturmuşlar. Kendilerince koydukları kurallarla seçtikleri bir idarecinin, bir kralın, bir hükümdarın buyrukları altında yaşamak zorundadırlar. İşte devlet, toplum, kabile, aşiret gibi toplumsal olguların en küçük birimi olan aile için de aynı yasa geçerlidir. Bir ailede de mutlak sûrette bir reis olacak, bakın bu âyetinde de Rabbimiz buyuruyor ki ailede erkekler kadınlar üzerinde kavvamdırlar, reistirler. Bu tayini, bu tespiti bizzat Rabbimiz yapmıştır. İşte bakın bu âyetinde de Rabbimiz buyuruyor ki ailede erkekler kadınlar üzerinde kavvamdırlar, reistirler. Tabi şu anda dünyada bunun tartışması sürmektedir. Vahyi tanımayan ve feminizm hareketlerinden etkilenen dünyada şu anda erkek kadın eşitliği üzerinde ısrarla durulmaktadır. Yürüyüşler yapılıyor, tartışmalar yapılıyor, hak arayışları sürüp gidiyor. Kâfir dünyanın düşünceleri İslâm dünyasına taşınmak isteniyor. Müslümanlar da kâfir dünyanın bu hareketlerinden etkilenerek kadın ve erkeği Allah’ın ve peygamberin yerli yerine oturttuğu konumundan, makamından farklı konumlara çekme ihtiyacı hissediyorlar. Dikkat ederseniz sûrenin başında Rabbimiz insanlığın atası olarak bir Adem’den ve hemen arkasından da Adem’e bir eşten söz etti. Adem’e bir Havva’dan söz edildi. Yâni yaratılan bu Adem’in yanı başında bir de Havva var. Bir kadın var. Çünkü Adem için Havva’sız bir hayat, hayat değildir. Havva Adem’i, Adem de Havva’yı tamamlar. Ne Adem’siz Havva, ne de Havva’sız Adem düşünülemez. Bunun içindir ki kesinlikle İslâm kadınla erkeği karşı karşıya getirmez. İslâm kadınla erkeği böyle karşı karşıya getirmediği gibi asla kadın erkek e-şitliği, kadın erkek eşitsizliği gibi zırvaları da gündeme getirmez. Hiçbir zaman konu etmez bunu. İslâm’a göre böyle bir problem yoktur. Yâni kadın erkeğe eşit midir? Değil midir? Nasıl eşit olur? Nasıl olmaz? Zerre kadar bunu problem etmez İslâm. Zira bu iki varlığı ayrı düşünmez İslâm. Bu ikisi bir varlıktır. Bu iki varlığı ayrı ayrı düşündüğünüz zaman, ayrı ayrı hiçbirisi bir değer ifade etmez yâni. Meselâ yüz tane Adem insan değildir Havva’sız. Veya yüz tane Havva da insan değildir Adem’siz. Bu ikisini karşı karşıya getirmek yerine bu ikisini birlikte düşünmek zorundayız. Hadîselere kitap ve sünnetin gözlüğüyle bakmak zorunda olan bizler kesinlikle küfrün kendi içinde yaşadığı çelişkilerini İslâm’a taşımamalıyız. Bu konuyla alâkalı kâfir dünyanın çıkmazlarını İslâm’ın meselesiymiş gibi İslâm’a sokmamalıyız. İslâm’a göre kadın ve erkek ayrı ayrı varlıklardır ama ikisi birden insandır. Yalnız başına ne erkek insandır ne de kadın insandır. İkisi birlikte insandır. İşte problemi böylece çözümlemek zorundayız. Erkek ve kadını karşı karşıya getirmek İslâm’ın ve Müslümanların problemi değildir. Meselâ bakın bir şehre yüz bin tane erkek yerleştirin, eğer orada kadın yoksa onlar öldükten sonra hayat bitecektir orada. Öyley-se orada insan yoktur demek zorunda kalacağız. Aksi de böyledir tabii. Yâni sanki kadınla erkek bir bütünün parçaları gibidir. Bir bütünün ikiye parçalanmış ve sonra da fonksiyonel olarak birleşmesi gibidir. Allah’ın da zaten erkeğin yanı başında hemen kadını da yaratmasının hikmeti de buradadır. Başka bir âyetinde Rabbimiz: "Onda sükûnete eresiniz diye içinizden eşler yaratması da Onun âyetlerindendir." (Rum: 21) Onunla hayat bulasınız diye buyururken bu iki parçanın birbi-rinin tamamlayıcısı olduğunu anlatır. Hayat bulmak. Yâni bin erkek-ten bir insan dünyaya getirebilir misiniz? Veya bin kadından bir canlı çıkarabilir misiniz? İşte meseleye böyle bakmak zorundayız ve küfür dünyasının şirk dünyasının, Allah’ı tanımadan, vahye müracaat etmeden problemlere çözüm getirmeye kalkışan kâfirlerin ürettiklerini İslâm’a taşımanın hiç mi hiç anlamı yoktur bunu böylece bilelim inşal-lah. Müslümanların böyle bir problemleri yoktur. Kadın ve erkeğin birlikte oluşturabilecekleri bir aile düzeninde ne kadın olmasa erkek yalnız başına bir ailedir, ne de erkek olmasa kadın tek başına bir ailedir. Neden bu böyledir? Çünkü Allah öyle buyuruyor. Kiminizi kiminizin üzerine üstün kıldık, kiminizi kiminize kav-vam kıldık. Bu üstün kılınma, kavvam kılınma, reis kılınma konusunu biraz açalım. Arkadaşlar, bu erkeğin kadınlar üzerine üstün kılınması, kav-vam kılınması erkeğin cennete gideceği, ya da önce cennete gidece-ği anlamına gelmiyor. Reislik durumuyla, önderlik haliyle erkek cennete gidecek, kadın gidemeyecek anlamına değildir bu. Peki nedir bu kavvam? Erkekler kadınlar üzerine kavvamdırlar. Peki nedir bu kav-vam oluş? Zalimdir! Despottur! Ezicidir! Aşağılayıcıdır! Horlayıcıdır! Üsttedir! Alttadır! Yandadır! Kenardadır! değil. Ya ne? Hani İslâm’ın toplumun nüvesi dediği aile var ya, bunu bir birim kabul eder ya İslâm toplumda, işte o ailede erkeğe bir fonksiyon yükler ya İslâm, işte bu anlamadır kavvam. Yâni rol anlamına, şeref anlamına, kahır anlamına ve görev anlamınadır bu kavvam. Yâni kadınlar üzerinde bekçi ve muhafız anlamınadır bu kav-vam. Yâni kadınlar üzerinde hizmetçi olmadır bunun mânâsı. Kadın-ları eğitme, onları yetiştirme ve ateşten koruma görevidir. Kadınların hayatına karışma ama onların Allah’ın emâneti olduklarını bilmedir kavvam. Veya onlardan sorumlu olma görevini üstlenmedir. Bakın bu kelime Nisâ sûresinde bir daha kullanılır: "Ey iman edenler! Hak üzere durup adâleti yerine getirmeye çalışan kavvamlar olun!" (Nisâ: 135) Yâni ey iman edenler, siz de toplumda bulunduğunuz konum-da, bulunduğunuz makamda kavvamlar olun! İnsanlara, hayvanlara, bitkilere, hattâ taşlara cansız cemadatlara karşı kavvamlar olun. Onlar nerede kullanılmalıysa, hangi konumda tutulmalıysa onları o makamda tutarak kavvamlar olun! buyurulmaktadır. Öyleyse erkeklerin kadınlar üzerine kavvam oluşunu böyle an-lıyoruz. Hani Rasulullah Efendimizin: “Seyyid’ül kavmi hadimu-hum” hadisinin muhtevası çerçevesinde anlıyoruz bunu. Değilse ka-dın erkek İslâmî sorumluluk noktasında aynı konumdadırlar. Allah’ın kendilerinden istediği emirler, farzlar ve haramlar hususunda insan olarak kadının erkekten hiçbir farkı ve eksikliği yoktur. Kur’an’ın ifade-sine göre zina eden, hırsızlık yapan bir kadın, bunları yapan erkek gibidir. Her ikisine de aynı had cezası uygulanır. Yine saliha bir kadın salih bir erkek gibidir. Yaptıkları karşılığında her ikisine de hazırlanan cennet aynı cennettir. Erkeğin namazının, orucunun, sadakatinin ve iffetinin karşılığı kadınınkinin karşılığından faklı değildir. Yâni kullukları ve sorumlulukları açısından kadın ve erkek birbirine eşittir. Lâkin aile içindeki müşterek sorumluluklarına gelince Rabbimiz her birine ayrı ayrı roller biçmiştir. İşte Rabbimiz tarafından kendilerine biçilen bu rol gereği olarak erkeğe şahsi ve malî konumundan ötürü bir imtiyaz vermiştir. Riyasete, imamete, reisliğe lâyık kılınmıştır. Öyle değil mi? Şu anda toplumda toplum üzerine reis olanların cennete gitmeleri, ya da cennete önce gitmeleri diye bir durum söz konusu değildir değil mi? Kim Allah’a daha iyi kulluk ederse, kim daha muttaki olursa ister reislerden olsun, isterse tebaadan olsun, ister ailenin reisi olan erkek olsun, isterse kadın, çoluk çocuk olsun cennete gidecek olan odur. Hattâ bir köle, bir câriye Allah’a en güzel bir kulluk yapar da ötekilerden önce cennete gider. Kadın kocasından daha güzel kulluk yapar, kocasından daha muttaki bir hayat yaşar da ondan önce cennete gider. Öyleyse bu üstünlük hiçbir zaman o anlama bir üstünlük değil-dir. Erkeğin kadın üzerine böyle kavvam oluşu cennet üzerinde böyle yasal bir hak kazanması anlamına değildir. Bu konuda kimsenin kimseye bir üstünlüğü, bir önceliği yoktur. Veya bu şeref ve fazilet olarak erkeklerin kadınlar üzerine bir üstünlük değildir. Ancak Allah hayatı böyle istemektedir. Hayatın yoğun işleri erkekler üzerindedir. Sosyal hayatta çalışıp çabalayıp kadınının ve çocuklarının nafakasını, geçimini sağlama görevi erkek üzerindedir. Gerek kendi rızkını, gerekse kocasının ve çocuklarının rızkını temin yükünü, ailenin geçimini sağlama yükünü Allah kadına yüklememiştir. Fiziki güçlülükleri ve dayanıklılıkları sebebiyle, durumlarına ve kapasitelerine göre Rabbimiz bu yükü erkeklere yüklerken kadınlara da durumlarına göre erkeklerin asla yapamayacakları bir görevi yüklemektedir ki o da çocuk doğurma ve analık fonksiyonlarını icra etme işidir. Veya hayatta bir erkeğin dünya hayatına bağlanmasını, dünya hayatında doyuma ulaşıp sükuna ermesini sağlama görevidir. İyi kadınlar, saliha kadınlar gönülden Allah’a itaat eden, kocalarının meşru isteklerine itaat eden, kendileri üzerindeki Allah’ın belirlediği Allah’ın haklarına hukuklarına, kocalarının haklarına hukuklarına riâyet eden kadınlardır. Saliha kadınlar, Rasulullah Efendimizin bir hadislerinde de beyan buyurdukları veçhile: “En iyi kadın, gördüğünüzde sizi hoşnut eden, emirlerinizi dinleyen, evde olmadığınız zaman sizin malınızı ve kendi namusunu koruyan kadındır.” Allah ve Resûlünün beyanları gereği kadın kocasının meşru arzularına itaat edecek. Ama unutmayalım ki Allah’a itaat kocaya itaatten önceliklidir. Allah’a itaat eden kocaya itaat edilir. Karısından Allah’ın istediklerini isteyen kocanın istekleri yerine getirilir. Allah’ın emirlerine aykırı isteklerde bulunan kocaya itaat yoktur. Allah’a isyan konusunda hiçbir beşere itaat yoktur. Allah’a isyan konusunda kocanın arzularına, emirlerine itaat kadını günahkâr yapar. Meselâ kadının tesettürünü, namazını, orucunu engelleyen, onu günah işlemeye teşvik eden bir kocanın bu emirlerine karşı çıkmayan kadın günahkârdır. Ancak nafile ibâdetlerden engelleme hakkı vardır kocanın. Demek ki saliha kadın, en iyi kadın Allah’ın haklarına, kocasının haklarına riâyet eden ve Allah onların kendilerini ve haklarını nasıl korumuşsa kendileri de gizliyi, görünmeyeni koruyan kadınlardır. Gizliyi koruyan, gaybı koruyandır o kadınlar. Yâni kocaları yanlarındayken onların haklarını koruyup onlara Allah’ın istediği gibi davrandıkları gibi, kocalarının olmadığı ortamlarda da korunması gerekenleri korur-lar. Allah’ın haklarını korurlar, ırzlarını, namuslarını korurlar, kocaları-nın mallarını korurlar, kocalarının sırlarını korurlar. Allah’ın kendilerini muhafaza edip koruduğu gibi onlar da bunları muhafaza edeceklerdir. Allah’ın kendilerini koruduğu gibi onlar da kendilerini koruyacaklardır. Sürekli Allah’ın emirlerine, yasaklarına riâyet ederek, Allah’ın hukukunu gözeterek Allah’ın koruması altında olacaklardır. Allah’ın hukukuna riâyet ederek Allah’ın koruması altında olan kimseyi Allah korur. Ama Allah’ın yasalarını çiğneyerek, Allah’ın emirlerine ters düşerek Onun korumasından çıkan kimseden Allah korumasını kaldırıverir. Bir kadın Allah’ın yasak kıldığı birtakım yerlere gider, birtakım ilişkiler içine girerse Allah da onu korumasından çıkarıverir ve böyle bir kadının kendisini koruması da mümkün değildir artık. Onun başına her türlü belâ gelir. Eğer kadınların nüşûzundan korkarsanız. Nüşuz yükselmek, havalanmak demektir. Allah’ın bu takdirine, bu kavvamlık, bu reislik yasasına, bu itaat emrine karşı gelerek kendilerine kavvam olan kocalarına karşı yükseklik, üstünlük taslamalarından, başkaldırmalarından, kocalarının meşru dairedeki emirlerini yerine getirmeme konusunda yüz çevirmelerinden, diretmelerinden, serkeşlik yapmalarından, itaatten çıkmalarından korkarsanız. İşte nüşuz budur. Onların size karşı itaatsizliklerini görürseniz, Allah’ın hukuku-nu, sizin hukukunuzu korumaları konusunda veya Allah’ın korumasını istediği hem sizin hem de kendilerinin ırz ve namuslarını korumaları konusunda bir korkunuz varsa. Tabii bütün bu konularda erkek de serkeşlik yaparsa aynı durum onun için de geçerlidir. Aynı yanlışı yapan erkekse o zaman aynı şeyler onun için de yapılacaktır. Peki ne yapılacakmış böyle bir durumda? Onlara vazedip öğüt verin. Evet böyle durumdaki kadın ve erkeklere ilk önce yapılacak şey onlara önce öğüt verip uyarmaktır. İşte bu, bu durumdaki kadınları ve erkekleri bu hastalıktan kurtarmak için Rabbimizin tavsiye buyurduğu ilk tedavi yöntemidir. Onlara Allah’tan korkmaları, Allah’ın yasalarına saygılı olmaları hatırlatılarak nasihatte bulunulacak. Eğer bu yöntem fayda vermişse ikinci usule adım atılmayacaktır. Ama bu birincisi kâr etmezse o zaman ikinci kademede: Onların yataklarını ayırın. Evet onların yataklarının ayrılması söz konusu olacak. Allah diyor ki yatakta onlardan uzak durun. Aynı odada, aynı yatakta yatmakla birlikte onlarla cinsel ilişkide bulunulmayacak. Aynı yatakta sırtınızı dönüp yatın, onlarla konuşup, oynaşıp sohbet etmeyin. Dikkat ederseniz yataklarınızı ayırın, yahut da yatak-larınızdan uzak durun denmemiş de, yataklarınızda onlardan uzak durun denmiş. Aynı yatakta kadınla ilgilenmemek psikolojik olarak ona çok ağır gelecektir. Bu durum onun ağırına gidecek ve uslanacaktır. Eğer bu yöntem de kâr etmemişse o zaman üçüncü kademede Rabbimiz şöyle buyuruyor: Sünnette iz bırakmamak, yüzüne vurmamak ve takbih edip izzeti nefsini kırıp dökmemek kayd u şartıyla kadının dövülebileceği sınırlandırılmıştır. Ama unutmamalıyız ki bu dövme işi üçüncü merhalede olacaktır. Birinci ve ikinci merhalede Rabbimizin anlattığı yöntem uygulanmadan direkt dövmek caiz değildir. Bir suç işleyince hemen dövmeye kalkışmak caiz değildir. Bugün kâfir ve müşrik dünya Müslümanları sorgularken diyor-lar ki bu Müslümanlar vahşi insanlardır, kaba ve barbardırlar bunlar. Çünkü bu Müslümanlar hanımlarını dövüyorlar. Bu din de onun müntesipleri de işte böyle vahşi insanlardır demeye çalışıyorlar. İslâm’ın kadınlar için de erkekler için de ayrı cezaları vardır, meselâ ölüm cezaları vardır diyerek İslâm’ı ve Müslümanları çok kötü bir şekilde karikatürize etmeye çalışıyorlar hainler. Böylece Allah’ın dinini gönüllerden düşürmeye çalışıyorlar. Halbuki kimse kimseyi dövmemelidir, kimse kimseyi öldürmemelidir, kimse kimseye vurmamalı, haksızlık etmemelidir diyorlar. Halbuki kendileri sürekli dövüyorlar, sürekli öldürüyorlar ve zulmediyorlar alçaklar. Şu anda tüm dünyaya çok çağdaş ülkeler diye takdim ettikleri Amerika’sını, Almanya’sını, İngiltere’sini, Rusya’sını herkes biliyor. Demokrat dedikleri, insancıl dedikleri, adâletin, eşitliğin, insanlığın be-şiği dedikleri ülkeleri gözlemleyin. Gerek sosyal hayatlarında, gerek caddelerinde, gerek hapishanelerinde, nezarethanelerinde polislerin, askerlerin nasıl zalimce davrandıklarını göreceksiniz. Tüm dünyanın gözleri önünde nasıl insanları öldürdüklerini, nasıl zulmettiklerini, nasıl yargısız infazların yapıldığını görürsünüz. Bunlar sadece televizyon-lardan ve filmlerinden intikal edendir. Bir de içlerine gidip de bizzat işlenenleri görseniz aklınız durur. Üç merhale anlatıyor Rabbimiz. Ama tabii bunların üçünün de aynı anda yapılması gerekmeyebilecektir. Yâni birinci merhalede sonuç alınmışsa ötekilere gerek kalmayacaktır. İşte bunlar bizi bizden iyi bilen, bizi bizden daha çok düşünen, bize bizden daha merhametli olan Rabbimizin bizim mutluluğumuz için koyduğu yasalarıdır. Ve bu, bir iman meselesidir. İster bunlara aynen iman eder mü’min olursunuz, isterse reddeder kâfir olursunuz. Bu sizin probleminizdir. Bize gelince biz aynen Rabbimizin dediklerinin doğruluğuna iman ediyoruz. Kâfir ve müşrik dünya karşısında asla komplekslere kapılmadan Rabbimizden gelenlerin hak olduğuna iman ediyoruz. Kur’an ve sünnet doğrultusunda bir eğitimden geçmemenin, Allah’ı ve peygamberi tanımamanın verdiği cehalet ve sıkıntı ile kâfir ve müşrik dünyanın saldırıları karşısında Müslümanlığımızdan eziklik duyanlardan olmayalım inşallah. Yâni kâfir ve müşrik dünyanın empoze etmeye çalıştığı efendim, işte İslâm’da kadın hakları şöyledir, erkek hakları böyledir, mîras şöyledir, evlenme boşanma böyledir diyerek yaptıkları alçakça saldırılar karşısında aşağılık duygusuna kapılarak Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini değiştirmeye hiçbir zaman hakkımızın olmadığını bilelim. İşte çok rahat baş vuran herkesin anlayabileceği biçimde Kur’an nasları ortadadır. Peygamberimizin uygulamaları ayan beyan ortadadır. Öyleyse başka yerlerde hak aramaya, hukuk aramaya gerek yoktur. Tıpkı Allah düşmanı bu yahudi ve hıristiyanların yaptıkları gibi Allah’ın kitabını ve peygamberin sünnetini tahrif etmeye kimsenin hakkı yoktur. Zaten bunların tek dertleri budur. İsterler ki sizler de kendileri gibi kitabınızı değiştirip, peygamberinizin yolunu tahrif edip kendileri gibi sapıklığa düşesiniz, kendileri gibi kâfir olasınız. Eğer aldığınız bu tedbirler, uyguladığınız bu yöntemler sonu-cunda o kadınlar uslanıp ta size itaate, Allah’ın yasalarına iaate yönelirlerse artık onlar üzerine bir yol aramayın. Yâni artık onlara eziyet et-meyin, onlara iyi davranın. Unutmayın ki Allah Âlî ve Kebirdir. Allah çok yüce ve çok büyüktür. Arkadaşlar âyetin sonunda gelen bu ifadeler, Allah’ın günde-me getirdiği bu isimleri, bu sıfatları gerçekten erkeklere çok büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Hanımlarına karşı haksız yere zulmeden, onlara insanca davranmayan erkeklere çok büyük bir tehditte bulunuyor Rabbimiz. Burada kendisinin çok âlî, çok yüce ve büyük oluşunu hatırlatması erkeklere şunu ihsas ettirmesi içindir: Ey erkekler! Ey kocalar! Eğer şu anda Rabbinizin yaratışı gereği, Rabbinizin takdiri gereği fiziksel yönden kadınlardan üstün olduğunuz için onlara zulmetmeye kalkışırsanız, unutmayın ki Rabbinizin size Kâdir oluşu, sizin onlara kadir oluşunuzdan daha yücedir. Rabbinizin size güç yetirme-si, sizin onlara güç yetirmenizden daha üstündür. Onun için sakın ha Allah’ın size verdiği gücünüze kuvvetinize güvenerek kadınlarınıza zulmetmeye, hayatlarını burunlarından getirmeye kalkışmayın. Allah’-ın bu tehdidinden korunmak için onlara insanca muamele edin. Onların da insan olduklarını unutmayın. Unutmayın ki şu anda siz o kadınların üzerindeyseniz, sizin üzerinizde de Allah vardır. Efendileri olarak kadınlarınızdan Allah’a ve kendinize itaat isteyen sizler kendi efendiniz olan Allah’a ne kadar itaat ettiğinize bir bakın. Sizler efendiniz olan Allah’a nasıl davrandığınıza bir bakın da efendisi olduğunuz kadınlarınızdan kendinize o tür davranışlar bekleyin. Unutmayın ki sizler efendinize ne kadar itaat ediyorsanız kadınlarınız da size ancak o kadar itaat edeceklerdir. Öyleyse kadınlarından, çocuklarından kendilerine itaat bekleyen babalar ve kocalar, efendileri olan Allah’a itaatlerini artırmalıdırlar ki berikilerden itaat beklemeye hakları olsun. Bir de sizler efendinize karşı kusurlar işleyip de özür dileyip tevbe ettiğiniz zaman, efendinizin size olan af ve mağfiret tavrına bakın da sizler de efendisi olduğunuz kadınlarınızın özürlerini, kusurlarını aftan yana, örtmeden yana olun. İşte Rabbimiz anlayabildiğimiz kadarıyla bunları diyor bu âyetinde bize. Bundan sonraki âyetinde Rabbimiz her türlü tedbire baş vur-malarına rağmen yine de aralarında anlaşma sağlanamamış bir aile probleminin çok güzel bir çözüm önerisini anlatacak:
35. Âyetin Tefsiri
35.“Karı kocanın arasının açılmasından endişelenirseniz, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin; bunlar düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur. Doğrusu Allah her şeyi bilen ve haberdar olandır.” Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız. Yâni diyelim ki bir kadınla kocası kendi aralarında anlaşamayarak problemli bir duruma düştüler. Birbirlerini çekemeyecek, birbirlerine tahammül edemeyecek bir duruma geldiler. Birliktelikleri birbirlerine huzur ve sükun yerine ıstırap verecek noktaya geldi ve işin en önemli yönü, bu beraberlikleri Allah’a kulluklarını ters yönde etkilemeye başladı. İşte böyle bir durumda bu problemi çözecek Allahça bir çözüm yolu, bir imkân var. Ama onu söylemeden önce bir noktaya dikkat çekeyim inşallah. Arkadaşlar, genelde bizim toplumda bu konudaki Allah ve Resûlünün tavsiyeleri pek uygulanmaz. Bizim toplumda Allah ve Resûlünün emirleri bilhassa bu karı koca kavgalarında en sonda hatırlanır. Karı koca aralarında bir kavga, bir anlaşmazlık baş gösterdiği anda bunu hemen kendi ailelerine aktarıp birbirlerine olmadık hakaretlerde bulunmaya, birbirlerine zulüm etmeye başlarlar. Bu çok yanlış bir şey-dir. Bakın Rasulullah Efendimiz bir hadislerinde buyurur ki: “Kadın veya erkek kesinlikle birlikte yaşadıkları karı koca hayatını, cinsel ilişkilerini kimseye anlatmasın.” Evet bu böyledir. Bu iş mahremdir. Ama görüyoruz ki karı koca arasında şu veya bu şekilde bir anlaşmazlık çıkmışsa, yâni erkek ve kadın olarak Allah’ın istediği bir hayatı gerçekleştirmek üzere kurdukları sıcak bir aile yuvasında güzel güzel yaşayıp giderlerken bir problemleri çıkmışsa. Neden çıkar bu problemler? Neden bozulur bu sıcak ilişki? Eh olabilir, Müslüman bir toplumda da, Müslüman bir ailede de bu olabilir, hayat budur, insanlar budur. Böyle problemler çıktığı zaman da insanlar iki tür yanlış yapıyorlar. Birincisi az evvel ifade etmeye çalıştığım gibi bu konuda Allah’ın çözüm önerisine bakmadan hemen birbirlerine veryansın etmeye başlıyorlar. Bazen bunun tamamen aksine karı koca aralarındaki bu problemleri yutmaya, içlerine atmaya ve hiç kimseye açmamaya çalışıyor-lar. İçlerinde bir sır olarak kalıp gidiyor. Bu da çok yanlıştır. Çünkü iki tarafın da problemleri çözüme kavuşturulmadan bir sır olarak kendi içlerinde kalınca probleme çözüm de bulunamıyor. Koca bir problemin içinde, kadın bir yanlışın ve çözümsüzlüğün içinde, erkek kendi kendine problemi büyütüyor, kadın kendi kendine handikaplara giriyor. Ne erkek kendi velîsine, kendi büyüklerine, dostlarına açıyor, ne de kadın velîsine veya Müslümanların velîsine açıyor. Kendi kendile-rine, kendi aralarında çözüm bulsalar neyse, ama onu da yapamıyor-lar, sonra problem büyüyor, büyüyor, bir haftalık evliliklerinde az olan, ama bir aylık olduklarında çoğalan, bir senelik olduklarında had safhaya ulaşan problem bu sefer öyle bir noktaya geliyor ki artık çözüm-lenemez hale geliyor. Kadın ayrılıktan dem vurmaya, koca boşanma-dan bahsetmeye başlıyor. Yâni belki ilk günlerde çok basit çözümlenebilecek bir proble-mi sır haline getiriyorlar, kimseye açmıyorlar ama sonunda problem büyüye büyüye ailenin dağılmasına sebep oluyor. Bu gerçekten çok kötü bir şeydir. Buna hiçbirimizin hakkı yoktur. Çünkü bu sadece ferdi bir olay değildir. Unutmamalıyız ki bu tür bozukluklardan İslâm toplumu, İslâm ailesi yara almaktadır. Toplumu yaralamaya, toplumu rencide etmeye kimsenin hakkı yoktur. Öyleyse gelin ey Müslümanlar, bu konuda Rabbimiz ne diyor? Bu konuda örneğimiz nasıl bir yol tarif ediyor ona bir bakalım. Gelin çok mahrem olmayan ki elbette onları da anlatabilecek akrabalar bulunur problemlerimizi İslâm’ın anlatmaya müsaade ettiği bir biçimde ki bunu Rasulullah Efendimizin uygulamalarından, sahâbenin hayatından öğreneceğiz onların anlatabildikleri kadarıyla problemlerimiz en küçük şeklindeyken anlatabileceklerimize anlatalım ve Rabbimizin şimdi okuyacağım çözüm önerisine havale edelim inşallah. Böyle bir problem anında erkek tarafından bir hakem seçin, kadın tarafından da bir hakem seçin. Her iki taraftan da birer hakem seçip gönderin. Bu hitap aralarında problem bulunan karı kocaya, onların ailelerine, velîlerine olduğu gibi aynı zamanda tüm Müslümanla-radır da. Eğer onların aralarına giren bu anlaşmazlıktan dolayı birbirlerine düşmanlık ederek ayrılmalarından, boşanmalarından korkarsa-nız o zaman her iki taraftan da birer hakem gönderin diyor Rabbimiz. Karı kocanın tensip edecekleri, ya da ailelerinin kabullenecekleri, görevlendirecekleri birer aracı gönderin. Eğer bu hakemler samimi bir niyetle arayı düzeltmeyi murad ederlerse Allah da onların aralarında başarı sağlayacaktır. Yâni eğer bu aracıların her ikisi de samimi bir niyetle karı kocanın aralarını ıslah etmeyi düşünürlerse, buna sa’y ederlerse Allah da onların bu samimi niyetlerinden ve hasbi çabalarından ötürü karı kocanın arasını bulacaktır, kalplerini birbirlerine kaynaştıracak, aralarına sevgi ve muhabbet koyacaktır. Veya bunun bir başka mânâsı eğer bu hakemleri seçerken, gönderirken karı koca samimi bir niyetle aralarının ıslahını murad ederlerse, barışmayı, bir araya gelmeyi arzu ederlerse Allah onların kalplerini birleştirip barışmalarında başarı lütfedecektir. Veya âyetin bir başka mânâsı da, eğer bu hakemlerden her ikisi de bu konuda âdil davranmayı ve tarafları birleştirmeyi niyetlerine alırlarsa Allah her iki hakemin de kalplerini birleştirecek, yâni onları sözbirliği ettirecektir ve arzulanan şey gerçekleşene kadar Allah onların yardımında olacaktır. Evet iki hakem seçilecek ve bu iki hakem durumu araştıracaklar. Her iki tarafa da, kadına da, erkeğe de nasihat edecekler. Her iki tarafa da sorumlulukları, hakları ve görevleri hatırlatılacak. Cennet ve cehennem anlatılacak. Karı koca arasında Allah’ın koyduğu hukuklar anlatılacak ve her iki tarafın da bunlara uyması istenecek. Yâni gerçekten şu anda öyle bir toplum içinde yaşıyoruz ki ne erkeklerimiz Allah’ın erkek hukukundan haberdar, ne de kadınlarımız kadın hukukundan haberdar. Ne erkeklerimiz Allah yasalarını biliyorlar ne de kadınlarımız. Gerçekten garip bir toplum. Kadınlarımız ve erkeklerimiz doğru dürüst bir aile yaşantısını bile bilmiyorlar. Bir aile içinde gusül, abdest, namaz gibi Müslümanlığın olmazsa olmaz vecibelerinden bile habersiz bir toplum içindeyiz şu anda. Yâni böyle bir toplum içinde belki erkek karısından Allah’ın ve peygamberinin istemediği şeyleri isteyerek ona zulmediyor. Veya belki de kadının erkeğinden beklediklerinin İslâm’la uzak ve yakından hiç bir ilgisi yoktur. Veya meselâ erkeğin karısından istedikleri çok meşru şeylerdir de ama kadıncağız İslâmî bir eğitim almadığı için, İslâm’ın temel kaynaklarından habersiz büyüdüğü, ailesinden, ya da geleneklerden öğrendiği, ya da içinde bulunduğu toplumun kendisine empoze ettiği değer yargılarıyla kocasının son derece meşru isteklerine şiddetle karşı çıkmaktadır. Veya aynı durumda karısının kendisinden beklediği son derece meşru bir hakkına karşı erkek erkekliğinin gururuna kapılarak, kazaklık mı? Yoksa süveterlik mi? diyorlar, işte öyle yaparak veya ailesinden, toplumundan aldığı İslâm dışı bilgilerle kadının en haklı isteklerine karşı geliyor. Ama kadınlarımız da erkeklerimiz de birlikte bir vahiy eğitimine teslim olurlarsa, kadın da erkek de kendi haklarını ve sorumluluklarını bilecek noktaya gelirlerse o zaman bu problemler elbette azalacaktır. Ama yine de birtakım problemler çıkacak olursa o zaman da işte bu hakem hadîsesine başvurulacaktır. Böylece eğer kadın ve erkek birleşmeyi murad ederler ve de kadın ve erkeğin birer parçası konumunda olan bu akraba hakemler samimiyetle onların arasını ıslah etmeyi düşünürler ve buna sa’y ederlerse Allah yardımcı olacaktır. El-bette bu hakemler durumu araştıracaklar, karı kocadan her ikisini de dinleyecekler, hangi tarafın suçlu olduğunu veya suçsuz olduğunu anlayacaklar, problemin derinine inerek ne olduğunu ortaya çıkaracaklar ve bir karar verecekler. Onun içindir ki bu hakemler akrabalardan seçiliyor. Zira onların iç hallerine muttali olabilecek olanlar onların akrabaları olacaktır. Evet hakemlerin araştırmaları sonucu verdikleri karar her ki taraf için de bağlayıcı olacaktır. Gerek bu karı kocanın yeniden birleştirilmeleri konusunda, gerekse artık bu evlilikte bir hayır kalmadığı kanaatine varmaları halinde boşanmaları konusunda verdikleri karara her iki tarafın da uyma zorunluluğu vardır. Meselâ araştırmaları sonucunda eğer bu hakemler erkeğin suçlu olduğunu tespit etmişlerse hemen o kadını ondan ayırırlar ve erkeğe o kadına nafaka ödemesini emrederler. Yok eğer suçlunun kadın olduğunu tespit etmişlerse o zaman o kadını kocasına itaate zorlarlar, aksi takdirde onu nafakadan mahrum ederler. Eğer karı koca olarak taraflardan herhangi birisi bu hakemlerin kararına uymayacak olursa, karara uyan uymayana varis olurken, uymayanın uyana veraseti geçersiz hale gelir. Unutmayın ki Allah karı kocadan her iki tarafın da birbirlerine nasıl davrandıklarını, hangi niyeti taşıdıklarını bildiği gibi, hakemlerden her birinin de ne istediğini, nasıl bir niyet taşıdığını, onları birleştirmek için mi? Yoksa ayırmak için mi sa’y ettiğinden haberdardır. Karı kocadan ve hakemlerden hangisinin zalim, hangisinin âdil olduğunu bilmektedir Allah.
36. Âyetin Tefsiri
36. “Allah'a kulluk edin, O'na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez.” Bu bölümde Allah’ın bu kadar âyetini duyan kullarına Rabbi-mizden genel bir dâvet, bir çağrı geliyor. Ey kullarım! Haydi öyleyse Allah’a kulluk yapın. Hayatınızın tümünde, 24 saatinizin tamamında, evlenmenizde, boşanmanızda, mîrasınızda, alışverişinizde, hukukunuzda, eğitiminizde, yemenizde, içmenizde, giyinmenizde, kuşanmanızda, sevmenizde, küsmenizde, itaatinizde, isyanınızda, kadınlığınız-da, erkekliğinizde, babalığınızda, evlâtlığınızda sadece Allah’ı dinleyin. Sadece Allah’ın yasalarını uygulayın. Sadece Allah’ın gösterdiği gibi hareket edin. Allah’a hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi, hiçbir kurumu, hiç bir müesseseyi ortak koşmayın. Hayatınızı parçalamadan yana olmayın. Hayatınızı parçalara ayırıp o parçalardan bir bölümünde Allah’ın, öteki bölümlerinde de başkalarının yasalarını uygulayarak şirke düşmeyin. Namaz konusunda Allah’ı, hukuk konusunda başkalarını dinleyerek şirke düşmeyin. Oruç konusunda Allah’ın yasalarını, kılık kıyafet konusunda başkalarının yasalarını uygulayarak müşrik olmayın. Anaya babaya karşı da muhsin davranın. Anaya ve babaya karşı ihsanda bulunmak, muhsin davranmak ana baba karşısında Allah karşısında olma şuurunu taşımak demektir. İhsan neydi? İhsan Allah’ın her an bizi gördüğü şuuru içinde olmaktı değil mi? Yâni kişinin yaptığını Allah huzurunda, Allah kontrolünde yapma şuuru içinde olmasıdır ihsan. Öyleyse bakın burada hem anaya babaya itaat isteniyor bir anlamda, ama ana babaya itaat ederken, itaat ortamında da Allah karşısında olma şuurunu kaybetmememiz isteniyor. Onlar bizden bir şey isterken Allah huzurunda olduğumuzu unutmayacağız. Bu işi yaparken Allah kontrolünde olduğumuzu hep hatırımızda canlı tutaca-ğız. Yâni ya Rabbi! Sen bana anana şöyle davran dedin diye yapıyo-rum bunu! Babana böyle yap dedin diye böyle yapıyorum! diyerek hem Allah huzurunda olacağız, hem de onlara itaat edeceğiz. Yâni anamız babamız bizden bir şey istedikleri zaman o anda Allah huzurunda olma şuuru içinde önce Rabbimize dönüp bir soracağız. Ya Rabbi! Şu anda babam, anam benden bir şey yapmamı isti-yorlar. Ne yapayım? Nasıl davranayım? Sen bunların benden istedik-lerinden razı mısın? Eğer Allah razıysa tamam yapacağız. Allah huzurundayız ya. Her şeyimizle onun kontrolü altındayız ya. Ama eğer onların bizden istedikleri Allah’ı gücendirecek, kızdıracak veya gazabını gerektirecek noktaya ulaşmışsa da o zaman onlara itaat etmeyeceğiz. Hemen o anda vazgeçivereceğiz. Anamız babamız da olsalar dinlemeyeceğiz onları. Niye? Çünkü Allah huzurundayız ya. Allah kontrolündeyiz ya. Ne yapacaksak, nasıl yapacaksak onun rızasını aşmayacak şekilde yapmak zorunda olduğumuzu asla unutmayacağız. İşte ihsan budur. İşte Muhsin budur. Ana baba karşısında Allah huzurunda olduğunun bilincinde olmak. Biz tüm hayatımızda, zamanın tümünde, mekanın tamamında hep Allah huzurunda, Allah murakabesinde bulunmaktayız. Bir an bile bizden gafil değildir o. Dikkat ediyorsanız itaat değil, ihsan isteniyor bizden. Âyet-i kerîmede anaya babaya itaat edin denmiyor da ihsanda bulunun deniyor. Yâni ananız babanız karşısında Allah huzurunda olduğunuzu u-nutmayın deniyor. Bir kere varlık sebebiyle anamız babamız itaate lâyıktır. Çünkü annemiz babamız bizim sebebi vücudumuzdur. Yâni an-nemiz babamız bizim varlığımıza sebep mi? Tamam onlara itaat edeceğiz. Bunun için anamızın babamızın iyi bir Müslüman olmaları şart değildir. Onlar bizim babamız anamız mı? Tamam onlara itaat şarttır. Bu mutlak bir ölçüdür. Çünkü onların itaate hak kazanmaları bizim a-namız babamız olmalarıdır. Bunun için iyi bir Müslüman olup olmamaları önemli değildir. Ama eğer anamız babamız bizden Allah’ın istemediklerini istemeye kalkışmışlar ya da bizi Allah’a isyana, Allah’a şirk koşmaya zorlamışlarsa o zaman Allah huzurunda olma şuuru içinde onları dinlemeyecek, onlara itaat etmeyeceğiz. Ama bizi şirke düşürmeyecek, bizim Müslümanlığımızı etkilemeyecek, bizi Allah’la çatışır hale getirmeyecek dünya işlerine gelince dünya işlerinde de onlarla iyi geçineceğiz. Dediklerini gücümüz nisbetinde yapmaya çalışacağız. Çünkü bakın Lokman sûresi der ki: “Eğer anan bana seni körü körüne bana şirk koşmaya zorlarlarsa onlara itaat etme. Ama dünya işlerinde de maruf veç hile onlarla geçin.” (Lokman: 15) Evet dünya işlerinde onlarla iyi geçineceğim ama itaat derken benden şirk isterlerse o zaman ben yan çizeceğim, yok kabul edeceğim, dinlemeyeceğim, duymayıvereceğim, anlamayıvereceğim, unutuvereceğim. Ama ısrar ederlerse engel koyacağım. Çünkü ben o anda Allah huzurundayım, önce Rabbimin hatırını düşüneceğim. Onları putlaştırarak, Allah’a ters düşen arzularını yerine getirerek Rabbimi küstürmeyeceğim. Yâni anam, babam illa da bizim dediğimiz olacak diyerek enaniyetlerini putlaştırma noktasına vardırmışlarsa o zaman onları dinlemek şöyle dursun, onların bu zulümlerine engel olmaya da çalışacağız. Çünkü onların bu hareketleri kendilerini Rab makamında görmelerinden ötürü bir zulümdür. Öyle olunca da artık burada konu anneye babaya itaat konusu değil, annenin babanın kötülüğüne engel olma konusudur. Evet ana balarımıza karşı iyi davranmamızı istiyor Rabbimiz. Onlarla birlikte onların hukukuna riâyet ederek Allah’ın istediği şekilde bir hayat yaşamamızı istiyor. Allah korusun da şu anda içinde yaşadığımız toplum tıpkı kâfir dünyada olduğu gibi sadece karı kocanın birlikte yaşadıkları bir aile ti-pine dönüştü. İslâmî aile tipi dağılıp ana baba ile ilgi hemen hemen kesildi. Kadın ve erkek tıpkı yahudi ve hıristiyan dünyada olduğu gibi ana babayla irtibatlarını kesip, hattâ çocuklarıyla bile ilgilerini koparıp materyalistçe bir hayat yaşamaya, hayatlarını kimseyle paylaşmama-ya başladı. Hattâ kimileri, kimi karı kocalar materyalist bir felsefeyle birbirlerine bile tahammül edemeyerek, birbirleriyle bile irtibatlarını ke-serek yine batıda olduğu gibi, müşrik aile düzeninde olduğu gibi ayrı ayrı bir hayatı yaşıyorlar. Gelin ey Müslümanlar, Rabbimizin bize en uygun olarak gönderdiği yasalarına kulak verelim. Rabbimizin istediği bir hayatı yaşamaya çalışalım. Anne babayla, dede nineyle, çoluk çocukla, karı kocayla mutlu bir hayat yaşayalım. Akrabalarımızla ilgimizi kesmeyelim. Kâfirce, materyalistçe bir anlayışla akrabalarımızı çok kötü bir durum-da bırakmayalım. Asla kâfirler gibi ben merkezli bir hayat yaşamaya-cağız. Benim ekonomik gücüm var, benim siyasal gücüm var, benim hocalığım, hacılığım var, benim çevrem, kredim var, benim kimseye eyvallahım yoktur, ben kendi dünyamı yaşarım, diyerek kendi kendimize bir hayat yaşamadan yana olmayacağız. Bizim yaşadığımız hayatta babamız olacak, anamız olacak, dedemiz olacak, ninemiz olacak, çocuklarımız olacak, hattâ fakir fukara garibanlar olacak. Bir ek-meğimiz varsa, yarım ekmeğimiz varsa onlarla birlikte yemek zorundayız. Akrabaya karşı da ihsanda bulunun. Akrabaya iyilikte bulunmak ta aynı mânâlara gelmektedir. Malla, lisânla, bilgiyle onları cennete götürmeye çalışın demektir. Akrabalarınızı kendi hallerine bırak-mayın ve sürekli onlarla görüşerek hak yolda olmalarını sağlayın demektir. Onlara emr-i bil’ma’ruf yaparak, kitap sünnet duyurarak, onlarla ilgiyi kesmeyerek onları cennet yolunda tutun demektir. Onları Allah dinine aboneler yapın demektir. Onları cehennemden koruyabilmek için elinizden geleni arkanıza bırakmayın demektir. Yetim ve miskinlere de ihsanda bulunun. Yâni sûrenin evvelinde de ifade buyurulduğu gibi yetim ve miskinler karşısında da Allah huzurunda olduğunuzu unutmayın. Onlara davranışlarınızı huzurunda bulunduğunuz Rabbinizin istediği gibi ayarlayın. Onlara karşı yaptıklarınız da Allah’a lâyık şeyler olsun. Onlara karşı Rabbinizi küstürecek tavırlardan kaçının. Yâni yetimlere, toplumda analı babalı olanlar gibi bir dünyada yaşatılmaları konusunda ihsanda bulunun. Sanki toplumda kendilerini analı babalılar gibi hissedecekleri bir hayat sunup yaralarını sarmadan, işlerini görmeden yana olun. Miskinlerin de toplumda paralı pullu olanlar gibi yaşatılmalarını sağlamak üzere ihsanda bulunun onlara. Yediğinizden yedirip giydiğinizden giydirip onların huzurlarını sağlamaya ve onları kendi hayat standartlarınıza çıkarmaya gayret edin di-yor Rabbimiz. Yâni eğer yetimleri analı babalılar gibi yaşatamayacak olursak kendimiz yetimler gibi bir hayat yaşamaya, fakirleri de paralılar gibi bir hayata ulaştıramazsak kendimiz fakirler gibi bir hayat yaşamaya yönelmek zorundayız. Çünkü unutmayın ki bizler onlara karşı yaptıkları-mız konusunda Allah huzurundayız. Allah ne yaptığımızı her an gör-mektedir. Yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcu-ya ve elinizin altında bulunan kimselere de iyilik edip ihsanda bulunun. Yakın komşu, ya kapı dibi komşudur, ya da akrabalığı olan komşudur. Uzak komşu da ya evi uzak olan komşudur, ya da akrabalığı olmayan komşudur. Yakın arkadaş ya kişiye en yakın olan, en yakın hayat arkadaşı olan eşidir, ya da yolculukta arkadaş olan kişidir veya kendisinden ilim öğrenilen, kendisinden ilim öğrendiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kimsedir. Veya bir ilim meclisinde kendisiyle birlikte oturduğumuz kimsedir. Uzak komşu hakkında kimileri kişinin yahudi ve hıristiyan olan, kâfir olan komşularıdır da demişler. İşte komşularımızla ilişkilerimizde de muhsin davranıp Allah huzurunda olduğumuzu unutmayacağız. Evet Rabbimizin beyanıyla: 1- Akraba olan mü’min komşuya, 2- Akraba olmayan mü’min komşuya, 3- Kâfir komşuya ihsanda bulunacağız. Müslüman ve akraba olan komşunun komşusu üzerinde üç hakkı vardır. İslâm kardeşliği hakkı, akrabalık hakkı ve komşuluk hakkı. Müslüman olup da akrabalığı olmayan komşunun da iki hakkı vardır. Bir din kardeşliği hakkı, iki komşuluk hakkı. Kâfir olan komşunun da komşusu üzerinde sadece komşuluk hakkı vardır. İşte bütün bu haklara riâyet ederek onları cennete kazandırma kavgası vermek zorundayız. Komşu hukuku ve komşunun tanımıyla ilgili sorular soruldu) Tamam, biraz daha söz edelim bu konuda. Çünkü gerçekten komşularımıza karşı Allah’ın istediği davranma ve ihsan konusunda bugün hepimiz çok yaya ve yavanız. Ailemizden sonra en yakın sosyal çevremizi komşularımız meydana getirir. İyi veya kötü günlerimizde şartlar en yakın çevre ile temas halinde bulunmayı gerektirir. Darlık zamanında yardımlaşma, normal zamanlarda ziyaretleşme, sır sayılabilen halleri gizleme birbirinin hâlinden etkilenme, hatta komşunun mülkünü satın almada öncelik hakkına sahip olma (şûf'a) komşulukla ilgili bir dizi hak ve sorumlulukların kaynağım teşkil etmiştir. Komşu deyiminin kapsamı ile ilgili olarak Hz. Ali (r.a) çevrede "sesi işitilenlerin" komşu olduğu görüşündedir. Hz. Aişe (r.a) da her taraftan kırk evin komşu olduğunu ve bunların komşuluk hakkına sahip bulunduklarını bildirmiştir. Ayrıca, komşu tabiri, hiç bir ayırım yapılmadan, müs-lüman-kâfir, âbid-fâsık, dost-düşman, yerli-misafir, iyi-kötü, yakın-u-zak bütün komşuları içine alır. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, XII, 130) Hz. Peygamber: "Cebrail (a.s) durmadan bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye ederdi. Bu sıkı tavsiyeden, komşuyu komşuya mirasçı kılacağını zannettim" (Buhârî, Edeb, 28) "Şerrinden komşusunun güveninde olmadığı kimse gerçek mü'min olamaz" (Buhârî, Edeb, 29) “Mü'minin, kendi nâil olduğu nimetlere diğer mü'min komşularının da nâil olmasını, kendisi için istemediği şeyleri mü'min komşusu için de arzu etmemesi esastır” (Buhâri,İman,5) Bu prensipten hareket edilince komşu komşuyu rahatsız ede-mez. Burada, herkese uygulanabilen objektif bir ölçü sunulmuştur. Görüntü yaparak veya balkon, saçak vb. yapılarla komşunun arsasına taşarak zarar veren kimse, aynı davranış kendisine yapılsa razı ol-mayacaksa, kalbine danışarak doğruyu bulabilecektir. Allah Resulü bu ölçüyü Vâbisa (r.a)'ya hitap ederek şöyle açıklamıştır: "Ey Vâbisa insanlar sana fetvâ verse bile bir de kalbine danış. Birr (iyi, güzel olan şey), yaptığın zaman kalbini rahatlatan, günah ise kalbini rahatsız e-den şeydir" (Dârimi, Büyû', 2) Komşusunun, kendisinde ne gibi hakları bulunduğunu soran bir sahabeye Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle cevap vermiştir: "Hastalanırsa ziyaretine gidersin, vefat ederse cenazesini kaldırırsın. Senden borç isterse borç verirsin. Darda kalırsa yardım edersin. Başına bir felâket gelirse teselli edersin. Evinin damını onunkinden yüksek tutma ki, onun rüzgârını kesmeyesin. Ya senin ne pişirdiğini bilmesin, ya da pişirdiğinden ona da ver" (Y.Kandehlevi, Hayâtü's-Sahâbe, III, 1068). Bu hadisin ışığında komşularımıza karşı yerine getirmemiz gereken görevlerimizin neler olduğuna gelince: Komşularımıza karşı tatlı sözlü, güler yüzlü olmalı, onlarla karşılaştığımızda selamlaşmayı, hâl hatır sormayı, neşe ve kederlerini paylaşmayı ihmal etmemeliyiz. Sağlık ve hastalıklarında, üzüntü ve sevinçli anlarında, düğün ve bayramlarda kendilerini ziyaret etmek, onlardan biri vefat etmek, onlardan biri vefat ederse yakınlarına başsağlığı dilemek, kendilerine destek olmak, cenazenin kaldırılmasında yardımcı olmak, dâvetlerini kabûl etmek, çocuklarını kendi çocuklarımız gibi sevmek, koruyup gözetmek de komşuluk görevlerindendir. Peygamberimiz: "Allah'a ve âhiret gününe iman eden komşusuna iyilik etsin" (Buhârî, Edeb, 31) Allah katında dostların en iyisi arkadaşına, komşuların en iyisi de komşusuna en iyi davrananıdır" (Buhârî, İman, 31) Komşularımıza ikramda bulunmak dâ ahlâkî görevlerimizdendir. Rasûlullah (s.a.s): "Allah'a ve âhiret gününe iman eden komşusuna ikramda bulunsun" demiştir. (Buhârî, Edeb, 31) Yine Peygamber "Ya Ebâ Zerr! Çorba pişirdiğin zaman suyunu çoğalt ve komşularını da unutma," tavsiyesinde bulunmuş, ayrıca "Komşusu açken tok olarak yatan kimse bizden değildir" (Müslim, iman, 74) Fakir ve muhtaç komşuların yardımına koşmak, gerekirse onlara maddi yardımda bulunmak, ödünç para vermek, çalışabilecek durumda olanlara, geçimlerini sağlayacak bir iş sağlamak müslüma-nın görevidir. Kimsesiz ve yaşlı komşularımızın, işlerini takip etmek, yapmak veya yaptırma da çok güzel bir davranıştır. (Ebû Dâvud, Zekât, 25) “İbnü’s sebil” de yolcu olan misafirdir. Yolcu olup da bize uğ-rayan misafire de iyi davranacağız. Rasulullah Efendimizin başka hadislerinden öğreniyoruz ki misafirlik üç gündür. Üç günden sonrası ise sadakadır. Allah’a ve âhiret gününe iman eden her Müslüman misafirini üç gün ağırlamak, yedirmek, içirmek zorundadır. Bu, Müslüman olarak onun sorumluluğudur, ama misafir eğer üç günden fazla kalmışsa o zaman onun ikramı kendisine sadaka sevabı olarak yazılacaktır. Yolda kalmış ve kalacak, yatacak, yiyip içecek yeri olmayan mü’minlere ikram etmek yardımda bulunmak farzdır. Bunu Rabbimiz Kur’an-ı Kerîmde anlatır. Hattâ Buhârî ve Müslim’in Ukbe Bin Amirin rivâyet ettikleri bir hadislerinde Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: “Eğer bir beldeye iner de o beldedekiler size misafirlik hakkınızı vermezlerse onlardan zorla bu hakkınızı alın!” Buyurmaktadır. Evet bu Allah’ın hakkıdır, kim onu vermezse zorla ondan alınacaktır. Abdullah Bin Amir der ki: “Misafirine ikram etmeyen kimse Muhammed ve İbrahim (a.s)’dan değildir” der. Elimizin altındaki kölelerimize, câriyelerimize, hizmetçilerimize, memurlarımıza, işçilerimize de muhsin davranacağız. Onlara yediğimizden yedirecek, giydiğimizden giydirecek, güçlerinin yetmeyeceği yükler yüklemeyecek, doyumsuz olmayacak, kulluklarına yardımcı olacak, cennet yollarını açacak, cehennem yollarına barikatlar koyacak, bize yönelik hizmetleri aksamış olsa da, işimiz bozulsa da onları Müslümanlaştırma derdini ön plana alacağız. Onların müslümanca eğitimleri için imkânlar hazırlayacağız. Âyetin devamında, Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez. Evet kim de kibirlenip yanındakileri insan görmeyecek, onlara zulmedecek, tepeden bakacak olursa, bilesiniz ki Allah asla onları sevmez. Allah böyle şımarıkları, böyle müstekbirleri asla sevmez.
37. Âyetin Tefsiri
37. “Onlar cimrilik ederler, insanlara cimrilik tav-siyesinde bulunurlar, Allah'ın bol nîmetlerinden kendile-rine verdiğini gizlerler. Kâfirlere aşağılık bir azap hazırla-mışızdır.” Cimrilik yapıyorlar. Allah’ın kendilerine verdiklerini, babalarından, analarından, akrabalarından, arkadaşlarından, komşularından, fakirlerden, yetimlerden, misafirlerden garibanlardan kıskanırlar. Ken-dileri cimrilik yaptıkları gibi başkalarına da cimriliği emrederler. Elbette Allah’ı hesaba katmayan kişi O’nun mahlukâtını da hesaba katmaz. Allah’ı kale almayan kişi elbette mahlukâtına hiç değer vermez. Allah’a karşı sorumluluk duymayan kişi elbette kullarına karşı hiç sorumluluk duymayacaktır. Allah’la iyi ilişki içinde olmayanın kullarla iyi ilişkiler içinde olması elbette beklenemez. Cimrilik, bencillik öyle kötü bir hastalıktır ki, onun bulunduğu yerde ne kardeşlik, ne dostluk, ne cemaat, ne yardımlaşma mümkün değildir. Eğer kalplerden hayır yapma düşüncesi silinir, cimrilik yayılırsa hiçbir meşru hizmet görülmez. Cimriliğin hakim olduğu bir ortamda cihad da yapılmaz. Cimriliğin hakim olduğu bir ortamda ne kadının kadınlık görevlerini yapması, ne de babanın babalık görevlerini yerine getirmesi mümkün değildir. Bunun içindir ki Kur’an-ı kerimdeki infak ve paylaşmayı tavsiye eden âyetlerin hemen hemen hepsinde cimrilikten sakındırdığını gör-mekteyiz. Bakın Teğâbûn sûresinin 16. âyetinde bu hususu anlatırken Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Allah'a karşı gelmekten gücünüzün yettiği kadar sakının, buyruklarını dinleyin, itaat edin; kendinizin iyiliğine olarak mallarınızdan sarf edin; nefsinin tamahkârlığından korunan kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.” (Teğâbûn 16) Gücünüz yettiği kadar, becerebildiğiniz kadar Allah’tan ittika edin. Takatiniz kadar Allah konusunda takvalı olun. Allah’ın koruması altına girin. Allah’la yol bulun. Yolunuzu Allah belirlesin. Hayatınızı Allah için yaşayın. Kendinizi Allah’ın beğenisine harcayın. Eşinizi, oğlunuzu, kızınızı, malınızı Allah’ın istediği yerlerde kullanın. Sahip olduklarınızın tümünü Müslümanlık yolunda tutun. Allah’ın helâl ve haram sınırlarına riâyet edin. Allah’ın dur dediği yerde durun. Gücünüz nispetinde Allah’tan ittika edin. Dinleyin. İşitin, kulak verin Allah’ın kitabına. Kulak verin Resû-l’ün dâvetine. İtaat ediniz, okuyunuz, duyunuz, öğreniniz Allah’ın âyetlerini, peygamberin dâvetini, sonra da uygulamak üzere itaat ediniz. İşitmeden, duymadan itaat ettik diyenlerden olmayınız. İnfak ediniz. Hayatınızı paylaşmadan yana olunuz. Allah’ın size verdiklerini Müslümanlara bol bol dağıtmadan yana olunuz. İşte böyle yaparsanız, bilesiniz ki bu nefisleriniz için hayır olur. Kim ki nefsinin cimriliğinden korunursa, kim cömert olur, özveride bulunur, kardeşlerini kendi yerine koymayı becerebilirse, kendisi muhtaç olduğu halde kardeşlerine verebilirse işte felaha erenler, kurtuluşa erenler onlardır. Kim ki sadece kendi menfaatini düşünmez, sadece kendi dünyasını, kendi zevklerini düşünmeyip Müslüman kardeşlerini de düşünürse, Rabbinin bir imtihan sebebiyle kendisine verdiklerinden Müslüman kardeşlerinin evine de gitmesini isterse, kendi zevkinden, kendi arzularından, kendi rahatından fedâkârlık yapmayı becerebilirse, işte dünyada da ukbâda da kurtulanlar onlardır. Rabbimiz, Allah’ın kitabına ve Resûl’ünün sünnetine kulak veren, oradan aldığı emir ve yasaklara riâyet eden, kendi nefsini cimrilik hastalığından kurtarıp sahip olduklarını Müslüman kardeşleriyle paylaşmanın kavgasını veren kimseler kurtulanlardır, diyor. Yine Âl-i İm-rân sûresinde de şöyle buyurulur: “Allah'ın bol nimetinden verdiklerinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilâkis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrası Allah'ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır.” (Âl-i İmrân 180) Müslim’de Cabir (r.a) dan Resûl-i Ekrem efendimiz de şöyle buyurur: “Aman cimrilikten son derece sakının, zira sizden öncekileri cimrilik helâk etmiştir. Cimrilik, onları kan dökmeğe ve haramı helâl tanımaya, sılayı rahmi kesmeye, akrabalarıyla alâkayı kesmeye sürüklemiştir.” “Cimriler, aldatıcılar, hainler cennete giremezler.” (Hakim, Ebu Hureyre’den) “İki haslet vardır ki bunlar asla bir mü’minde top-lanmaz. Cimrilik ve kötü huy. (Tirmizî, Ebu Said’den) “Cimrilikle iman bir kalpte toplanmaz” (Nesâî) Dikkat ediyor musunuz ifadeye? Cimrilikle iman bir mü’minin kalbinde birlikte bulunamaz buyuruyor Allah’ın Resûlü. Bir mü’min kalbinde iman varsa cimriliğe yer bırakmaz, cimrilik varsa da imana yer bırakmaz. Gerçekten çok müthiş bir ifade. Harcanması gereken malı sarf etmekten kaçınmak, para ve malı çok sevdiğinden dolayı, başkasına bir şey vermekten çekinmek. Dinimiz, başta zekât olmak üzere bazı malî harcamalarda bulunmamızı emretmiştir. Aile bireylerinin bakımı, akrabaların görülüp gözetilmesi de bu emirler arasındadır. Çevremizdeki yoksullara imkân ölçüsünde malî yardım ise bir insanlık görevidir. Parası ve malı olduğu halde bir insan bu görevlerini yapmaz ve malını sarf etmekten çekinirse, cimrilik yapmış demektir. Cimriliğin başlıca sebebi aşırı mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Peygamberimiz: "Çocuk, cimrilik ve korkaklık sebebidir" buyurmuştur. Aşırı mal hırsı ve cimriliği yüzünden durmadan mal biriktiren ve tükenir endişesi ile hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı kendilerine zindan eden cimriler vardır. Halbuki mal Allah'ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır. Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır: "Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: -İlâhi İnfak edene karşılığını ver; diğeri: -Allah'ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler." (Riyazü's-Salihin, I, 253). "...Cimri kişi Allah'a uzak, Cennet'e uzak, insanlara uzak ve Cehennem ateşine yakındır" (Tirmizî, Birr, 40). Cimriler hakkında söylenen sözler, cimrilerin insanlar arasındaki durumunu, çok güzel anlatmaktadır. Bişr b. el-Haris, cimriler hakkında şöyle demiştir: "Cimrinin yüzüne bakmak, insanın kalbini katılaştırır. Cimrilerle karşılaşmak müminler için belâdır" Yahya b. Muaz da şöyle demiştir: "Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır." İbnu'l-Mutez'in cimrilik hakkındaki görüşü de şudur: "İnsan malına cimrilik ettiği nispette şerefinden kaybeder." Mallarını kendileri için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ'nın kendilerine verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar. Çünkü, Allah'ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden başka bir şey değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk'ın ihsanıdır. Allah (c.c.), serveti dilediğine verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O'dur. Cimriler, bu şuura eremeyen insanlardır. Beşer nefsi zayıftır, muhteristir. Ancak Allah'ın koruduğu kimseler bundan müstesnadır. Ancak imanla kendilerini mâmur edenler, bu cimrilik cehaletinden temizlenebilir, yeryüzünün zaruretlerinden kurtulabilir, menfaate karşı duydukları hırs kaydından vazgeçebilirler. Çünkü iman sahipleri, Allah’tan, maldan da üstün bir şey umabilirler. Bu umulan şey Allah'ın rızasıdır. Mümin kalp; mal ile değil, iman ile mutmain olur; Allah yolunda infak etmekle fakir düşeceğinden kork-maz. Kendi hiç bir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah'a aittir. Öyle ise Allah'a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah rızası için malını infak etmekten çekinmez. Ama kalp gerçek imandan yoksun olunca, infak etmeye veya sadaka vermeye teşebbüs ettiği zaman, her defasında, nefsinde bir cimrilik duygusu dalgalanmaya başlar, fakir düşeceğinden korkar. Böylece infak etmekten vazgeçer. Sonra onun hayatı emniyetsiz ve istikrarsız bir korku ve ihtiras cehennemi haline gelir. Allah'a söz verdiği halde ahdine ihanet eden, verdiği söze vefa göstermeyip Allah'a karşı yalan söyleyen, hiç bir zaman kalbini münafıklıktan kurtaramaz. Evet, ölçülü hareket etmek İslâm nizamının temel esaslarından birisidir. Aşırı müsrif davranmak da cimri davranmak kadar dengeyi bozar. İslâm, dengenin bozulmamasını öngörür: "Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur açıkta kalırsın." (İsrâ,29) Ayet-i Celilede cimrilik, ellerini boy-nuna bağlıyan bir insan gibi tasvir ediliyor. İsraf ise, elini son haddine kadar açıp elinde ve avucunda ne varsa dağıtmak şeklinde ifade ediliyor. Cimri insanın da, müsrif insanın da varacağı netice aynıdır. Cimriliğin de israfın da sonu pişmanlık duygusudur. Her şeyin en iyisi orta hallisidir. Orta yol, iman ahlâkı ile küfür ahlâkının sınırıdır: Cimrilik cehaletten gelen kara bir lekedir. İsraf ise şeytanın işini yapmaktır. Müsrifler şeytanın kardeşleri olarak tanıtılmaktadır. Cimrilik kelimesinin Kur'an'daki diğer bir karşılığı katur kelimesidir. Bu kelime, Türkçe'deki hasis kelimesini karşılamaktadır. Anlamı, eli sıkı, yahut çok cimri demektir. Kur'an'da, kişinin elindeki şeyleri çarçur etmesi demek olan israfın zıddı olarak kullanılmıştır. "Ve onlar ki harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisinin arasında dengeli olur." (Furkan,67). Cimrilik konusu, Allah'ın çok kötülediği bir haslettir. İman eden bir kimse asla cimri davranıp mal yığmaz. Tamahkâr davranmaz. Nefsinin cimriliğinden kendini kurtarır. Cimriliğin ve tamahkârlığın son derecesi olarak Kur'an'da bir kelime daha vardır. Bu kelime şih, şuh veya şihh'dir. Kelime güçlü bir kötüleme anlamında tamahkârlık ve cimrilik demektir. "O halde gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun. (O'nun öğütlerini) dinleyin. İtaat edin. Kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden (şuhhe nefsihi) korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir." (Tegabün,16). Bu ayete göre, cimrilik, nefsin kendisinde bulunan bir belâdır. Nefsi, bu belâdan ancak iman kurtarır. Allah'a ve âhiret gününe inanan insan, infak ederek nefsindeki bu cahilî lekeyi temizler, bu belâdan kurtulur. Cimrilik belâsından kurtulamayan insan İslâmî bir hayata aşina olamaz. İslâmî hayata alışkın olmayan cimriler, Allah'ın rahmet hazinelerine sahip olsalar bile, biter korkusuyla cimrilik ederler. Halbuki Allah'ın hazineleri bitmez ve tükenmez. "De ki, Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Hakikaten insan çok cimridir." (İsrâ,100). Bu cümle ile cimriliğin son haddi dile getiriliyor. Allah'ın rahmeti, her şeyi kaplamıştır. Onun ne bitmesinden ne de eksilmesinden endişe edilebilir. Evet, onlar cimrilik yapıyorlar ve de: Allah’ın kendilerine fazl u kereminden lütfettiği nimetleri gizli-yorlar, nimeti üzerlerinde göstermiyorlar. Halbuki Allah, bir kuluna hangi nimeti vermişse o kulunun üzerinde o nimetin eserinin görülme-sini sever buyuruyor peygamberimiz. Eğer üzerinizde Allah’ın ilim nimeti varsa, Allah size kitap ve sünnet bilgisi lütfetmişse, bulunduğunuz ortamlarda onu göstermek, onu ortaya koymak zorundasınız. Bilginizi ona muhtaç müslümanların istifadesine sunmak zorundasınız. Her bir ortamda Allah o nimeti sizin üzerinizde göstermenizi sever. Eğer bir mecliste insanlar attan, avrattan, fiyattan, murattan, marktan, dolardan, saptan, samandan konuşuyorlar ve siz de orada Allah’ın size verdiği ilmi ortaya koyup onların gündemlerini Müslümanlaştırma gayreti içine girmemişseniz bu nimeti gizliyorsunuz demektir. Veya İslâmî bir hizmet için insanların sizden maddi yardım istemeye geldikleri bir ortamda kırk dereden kırk su getirerek, borcum, derdim, çekim, senedim, yandım, bittim diyerek Allah’ın sana fazlından lütfettiği imkânlarını gizlemeye kalkarsan Allah’ın gazabını hak e-diyorsun demektir. O anda üzerindeki Allah nimetini ortaya koymak ve göstermek zorundasın.
38. Âyetin Tefsiri
38. “Mallarını insanlara gösteriş için sarf edip, Allah'a ve âhiret gününe inanmayanları da Allah sevmez. Şeytanın arkadaş olduğu kimsenin ne fena arkadaşı vardır!” Mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ediyorlar. Allah tarafından Allah’ın istediği bir hayatı yaşayarak Allah’ın rızasını ve cenneti kazanmak için verilmiş o mallarını onu verenin yolunda harcaya-rak Müslümanca bir hayat yaşamaları gerekirken insanlar için, toplum için yaşıyorlar. Toplumun değer yargılarına göre bir hayat yaşıyorlar. Toplum istedi diye mal harcıyorlar. Rububiyeti ona ehil olmayanlara, ibadeti ona lâyık olmayanlara sunmaya çalışıyorlar. Allah korusun bu gizli şirktir. Yaptıkları amellerinde sadece Allah’ın rızasını gözetmeyerek kendi kendilerini helâke sürüklemeye çalışıyorlar. Böyle riyakârların cehenneme gideceklerini anlatan pek çok hadis var. Bu sahih hadislerden bir tanesi de, bu ümmetten günahkârlar arasında cehenne-me gidecek üç grubu bildiren hadistir. Bunlar riyâ için cihad yapan, riyâ için Kur’an okuyan ve yine riyâ için mal harcayanlardır. Bazıları yaptıkları ibadetlerinde Allah’tan hiçbir mükâfat beklemeden sadece insanlar duysunlar, bilsinler ve görsünler diye yaparlar. Sadece insanlar kendisine cömert desinler diye mal harcarlar. Kimsenin görmeyeceği bir ortamda, yani kendilerine bir övgü sağlamayacak bir durumda zırnık bile vermezler. Gerçekten bu çok kötü bir şirktir. Bazıları da hem insanlar bilsin, görsün, hem de Allah sevap versin diye yaparlar. Yani yaptığı ibadetten gösterişin yanında bir de Allah rızası niyeti taşırlar. Hadis-i kutsilerde böyle kendisine başkalarının ortak edildiği ibadetleri Rabbimizin asla kabul etmeyeceği ortaya konulmaktadır. “Ben ortaklıktan müstağniyim” buyuruyor Rabbimiz. İnsanı riyakârlığa sevk eden sebepler bildiğim kadarıyla üçtür. Bunlardan birincisi; övülmeyi sevmek, ikincisi zemmedilmekten korkmak, üçüncüsü de insanların elinde olan şeylere tama etmektir. Bu-hâri’de rivayet edilen bir hadislerinde Resûl-i Ekrem efendimiz buyurur ki; “Kim gaza eder de, gazasından maksadı bir deve yuları olursa, onun için o gazadan sadece niyet ettiği vardır.” Allah’a da, âhirete de iman etmiyorlar. Zaten Allah’a ve ahire-te, âhiretin hesabına kitabına inanmayan bir kimseden başkası da beklenemez. Böyle yaşayanlar bir kere mecburen şeytanla dost olmak zorundadırlar. Hayatlarını Allah için değil de insanlar için, toplum için yaşayanların değişmez dostları şeytanlardır. Çünkü şeytan kendi dünyasında Allah’la giriştiği kavgada kendine bir hak tanımış ve ben Allah için bir hayat yaşamayacağım, Allah’ın istediği bir hayatı değil, kendi istediğim bir hayatı yaşayacağım, hayatıma Allah’ı karıştırma-yarak kendim belirleyeceğim diyerek, Allah’a kafa tutarak Adem’e secde emrini yerine getirmemişti. Allah’ın emrine boyun bükmemiş, Allah’a teslim olmamıştı. Allah’ın emrine teslim olmayan mutlaka kendi emrine teslim o-lacaktır. Allah yasalarını beğenmeyen mutlaka kendi hevâ ve heves-lerini din kabul edecek, hayat programı kabul edecektir. İşte böyle Rabbi ile kavgaya tutuşan şeytan elbette kıyamete kadar kendi tanrılığının kavgasını sürdürecek, insanları Allah’a kulluktan koparıp, tıpkı kendisi gibi kendi hevâ ve heveslerine göre bir hayat yaşamaya sevk edecekti. Gelin ey insanlar dinlemeyin o Allah’ı. Kimmiş o Allah? Neden dinleyecekmişsiniz onu? Bu dünyada hayat programlarınızı kendi kendinize yaparak, kendi keyfinize göre özgürce bir hayat yaşamak dururken, özgürce istediğiniz her şeyi yapmak dururken neden Allah’ın emirlerine boyun büküp onun kulu kölesi yapacaksınız kendinizi? Allah diyor ki, siz bilirsiniz. İsterseniz Rabbinizi dinlemeyip şeytanı dinleyin. Rabbinizin istediği hayatı değil de şeytanın gösterdi-ği hayatı yaşayın. Ama unutmayın ki kimi şeytan böylece aldatmışsa, kimi ayartıp bana kulluktan koparıp kendisine kul köle edinmişse, kim şeytanı dost edinmişse bilsin ki o ne kötü bir dosttur? Bilsin ki o insanı cehenneme götürücü, kendi ebedî azap mahalline götürücü bir dosttur. İnsanlar mallarını şeytanların gösterdiği yollarda değil Allah’ın gösterdiği yollarda ve Allah için harcamalıdırlar. Eğer mal harcamada değer yargısı olarak insanlar Allah’ın değer yargılarını değil de toplumun, ya da şeytanın değer yargılarını kabul etmişlerse bu işten hiçbir hayır göremeyeceklerdir. Ama bana bu hayatı, bu ömrü, bu imkânları, bu malları veren Allah’tır. Öyleyse ben de bu ömrümü, bu ekonomik gücümü Allah için harcayacağım diyen kişi yaptığı harcamalarının karşılığını görecektir.
39. Âyetin Tefsiri
39. “Bunlar Allah'a, âhiret gününe inanmış, Allah'ın verdiği rızklardan sarf etmiş olsalardı ne zararı olurdu? Oysa Allah onları bilir.” Ne olurdu, keşke bunlar şeytanı dinlemeyerek Rablerini dinleselerdi de, Allah’a ve âhiret gününe iman ederek Allah’ın kendilerine verdiği mallarını Allah yolunda, Allah’ın istediği şekilde infak etselerdi aleyhlerine mi olurdu? Ne kaybederlerdi böyle yapsalardı? Zaten o mallar Allah’ın değil miydi? Sonunda onlar ölecek ve o malları Allah’a kalmayacak mıydı? Göklerin ve yerin mîrası sonunda Allah’a kalmayacak mıydı? Öyleyse niye tutuyorlar o malları ellerinde? Niye harca-mıyorlar Allah yolunda onları? Mezara mı götürecekler? Sonunda onları hesaba çekecek olan Allah değil miydi? Allah onların yaptıklarını en iyi bilen değil miydi? Ne oluyor bu insanlara? Kimin adına yaşıyorlar hayatlarını? Kimin adına harcıyorlar mallarını? Niye iman etmiyorlar Allah’a? Niye yaşadıkları bu hayatlarını Allah’a ve âhirete iman esasına bina etmiyorlar? Niye hayatlarında Allah’ı hüküm mercii kabul etmiyorlar? Niye harcamalarını harcadıklarını Allah’ın verdiği bilinci içinde yapmıyorlar? Bu malları kendilerinin mi yoksa? Bu ne bozuk bir anlayış böyle?
40. Âyetin Tefsiri
40. “Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz, zerre kadar iyilik olsa onu kat kat artırır ve yapana büyük ecir verir.” Gerçek şu ki, Allah kullarına zerre kadar haksızlık yapıp zulmetmez. Kulunun zerre ağırlığınca bir iyiliği varsa onu kat kat artırır ve kendi yanından çok büyük bir ecir verir. Gerçekten Allah kullarına karşı çok merhametlidir. Rabbimizin kullarıyla ilişkisi rahmet esasına dayanmaktadır. Allah kullarına yönelik ilişkilerinde kendisine rahmetini yazmıştır. Ama unutmayalım ki onun gazabı da vardır. Ceza da verebilir kullarına. Hiçbir güç ve kuvvet ona karşı gelip, onunla çatışma içine giremez. Bu kadar Kahhâr, bu kadar Cebbâr, bu kadar güç kudret sa-hibi olduğu halde rahmeti bol olan Rabbimiz kullarının amellerini değerlendirirken onlara zerre kadar zulmetmiyor. Zerre ağırlığınca bile onlara haksızlık yapmıyor. Ne kullarının amellerini zayi etmek şeklinde, ne işlemediklerinden ötürü onlara ceza vermek şeklinde, ne birilerinin suçunu bir başkasına yüklemek şeklinde, ne de birileri sebebiyle birilerine zulmetmek şeklinde kimseye zerre kadar bir haksızlık yapmaz Allah. Herkesin imanı neyse, ameli neyse, nasıl bir hayat yaşamışsa, iyi ya da kötü zerre kadar da olsa kim ne yapmışsa onu mutlak sûrette değerlendirmeye tabi tutar Allah. Mü’minlerin işledikleri zerre ağırlığınca bir hayırları karşılığında onlara mükafatlarını verirken, kâfirlerin de zerre kadar bir günahlarının cezasını verecektir. Ama iyilik yapanların iyiliklerinin karşılığını kat kat verirken, Kur’an’ın başka yerlerinden öğreniyoruz ki o iyiliği yaparken kişinin ta-şıdığı niyetin derecesine göre bazen bire on, bazen bire yedi yüz, bazen da sonsuz mükafat verir. Evet iyiliğin katsayısı böyle iken kötülüklerin katsayısı da sadece bire birdir. Bir kötülük işleyene sadece bir kötülük yazılmaktadır. Hattâ bir kötülük yapmaya niyetlenip de Allah korkusundan ötürü onu işlemekten vazgeçenlere bir iyilik yazılmaktadır. Yine bir iyilik yapmaya niyet edip de onu yapamayanlara da bir iyilik sevabı yazılmaktadır. Yine iyiliklerimiz kötülüklerimizi giderdiği halde kötülüklerimiz iyiliklerimizi gidermemektedir. Rabbimiz hep bizim lehimizde takdirde bu-lunuyor. Bakın kütüb-i sitte’nin tamamında rivayet edilen bir hadislerinde Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyuruyor: “Kim gönül hoşnutluğu ile helâlinden bir sadaka verirse, hemen onu Rahmân sağ eline alır. Verilen bu sadaka bir hurma bile olsa, Rahmân’ın elide büyüyüp çoğalır, nihayet dağ gibi olur; tıpkı sizden birinin atını veya buzağısını büyütmesi gibi” (Rûdâni 2/24) Evet, unutmayalım ki İslâm’da determinizm yoktur. Yani bir milyon lira infak eden bir milyonluk sevap kazanır, bir milyar veren de bir milyarlık sevap kazanır diye bir şey yoktur. İslâm’da oran önemlidir. Meselâ benim cebimde bir milyonum var, onun beş yüz bin lirasını bir fakire infak ediyorum. Benim alacağım sevaba ulaşabilmesi için bir trilyonu olan kişinin beş yüz milyarını infak etmesi gerekmektedir. Bakın Hz Ali efendimizin rivayet ettikleri bir hadislerinde Allah’ın Resûlü bu hususu şöyle anlatır: “Resulullaha üç grup geldi. Onlardan biri: “Benim yüz dinarım vardı, onunu tasadduk ettim” dedi. Öbürü: “Benim on dinarım vardı, birini tasadduk ettim” dedi. Diğeri de: “Benim benim tek bir dinarım vardı, onun on da birini tasadduk ettim” dedi. Bunun üzerine peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Hepiniz sevapta eşitsiniz. Çünkü her bireriniz malının onda birini sadaka olarak vermiştir.”
41. Âyetin Tefsiri
41. “Her ümmete bir şahit getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara şahit getirdiğimiz vakit durum-ları nasıl olacak?” Evet bütün ümmetler kendilerinin şahitleri olan peygamberleriyle geldikleri ve ey peygamberim seni de kendi ümmetine, tüm insanlığa şahit olarak getirdiğimiz zaman haliniz nice olacak? İnsanların halleri nasıl olacak o zaman? Evet her ümmeti, her topluluğu şahitleriyle beraber getirdiğimiz, seni de onların üzerine şahit olarak getirdiğimiz zaman nice olur haliniz? Eğer şu anda yaşadığımız hayatta bunun bilinci içinde olur, Rabbimizi razı edecek bir dünya yaşarsak inşallah o günde Rabbimiz bizi utandırmaz. O gün herkes şahitlerle birlikte Allah’ın huzuruna getirilecek. O gün öyle sıkıntılar, öyle dehşetler olacak ki kâfirler isterler ki:
42. Âyetin Tefsiri
42. “O gün, inkâr edip peygambere baş kaldırmış olanlar, yerle bir olmayı ne kadar isterler ve Allah'tan bir söz gizleyemezler.”
Yaşadıkları bu dünya hayatında Allah’ı örtmüş, Allah’ın âyet-lerini örtmüş, Allah’ın gönderdiği hayat programını ve bu hayat programının yeryüzünde pratiği olan Allah’ın elçilerini gündemlerinden düşürerek, yok farz ederek bir hayat yaşamış olan, peygamberlere isyan içinde bir hayat yaşamış olan, peygamberleri ve onların getirdikleri hidâyeti diskalifiye ederek bir hayat yaşamış olan kâfirler isteyecekler ki keşke yerle bir olsak, keşke toprak olsak, yok olup gitsek. Keşke şu anda yok olup gitsek de sözümüz, ismimiz, esamemiz okunmasa diyecekler. Toprakla özdeş olmayı, toprak olup gitmeyi isteyecekler. Nebe’ sûresinde de böyle bir ifade vardı: Kâfir insan hesabın, kitabın korkunçluğunu görünce, amellerinin, hayatlarının, hayat programlarının kitaba uygunsuzluğunu görünce diyecekler ki, bugün ne cennet, ne de cehennem görmeden hayvanlar gibi keşke toprak olsaydım. Çünkü o gün hayvanlar da dirilecek ve onların hesabı, kitabı kolay bitecek. Çünkü onlara: Sizi insanlar için yaratmıştım diyecek Allah, onlar da toprak olacaklar. Onların böyle kolay bir hesapla işlerinin bittiğini gören kâfir de böyle diyecek. Keşke bizler de hayvan olsaydık da hesabımız böyle kolayca görülseydi, diyecekler. İşte böyle bir durumda, böyle bir ortamda insanların hali nice olur diyor Rabbimiz.Yaşadıkları bir dünya hayatını Allah için değil de toplum için, insanlar için yaşamış olanlar, yaşadıkları hayatta Allah’ı hesaba katmadan yaşamış olanlar, Allah’ın kitabından ve Allah’ın elçilerinin örnekliklerinden habersizce bir hayat yaşamış olanlar, pey-gamberlere isyan içinde bir hayat yaşamış olanlar, mallarını Allah için değil de toplum için, toplumun değer yargıları istikâmetinde harcamış olanlar o gün eyvah diyecekler, ama geçmiş olsun. O gün nasıl yanıldıklarını, nasıl hata ettiklerini anlayacaklar ama anlamaz komaz olsunlar. Çünkü ne kıymeti olacak da bu anlamalarının? Zorunlu olarak anlayacakları ve karşı gelemeyecekleri bir ortamdan önce burada anlayacaklardı bunu. Burada anlayacaklardı da ona göre bir hayat yaşayacaklardı. Bakın Rahmeti bol olan Rabbimiz merhameti gereği yarın olacakları bugünden bize haber veriyor. Yarın iş işten geçtikten sonra eyvah demeyelim diye o günün görüntülerini bugünden bizim gözlerimizin önüne seriyor. Artık bize düşen bugünden Allah’ın razı olacağı bir hayatı yaşayarak yarın perişan bir duruma düşmemektir. Onlar Allah’tan hiçbir sözü de gizleyemezler. Hiçbir söz, hiçbir tavır, hiçbir a-mel, hiçbir isyan unutulmayacak, zayi olmayacaktır. Şahitlerin huzurunda her şey açığa çıkarılacak, her şey ortaya dökülecektir. Hiçbir kimse yaptığı bir şeyi ben bunu yapmadım diyemeyecek, yaptıklarından kaçıp kurtulamayacaktır. Çünkü melekler şahit, peygamberler şa-hit, azalarımız şahit, arz şahittir tüm yaptıklarımıza.
43. Âyetin Tefsiri
43. “Ey İnananlar! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünüpken, yolcu olan müstesna gusledene kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolcu iseniz yahut biriniz ayak yolundan gelmişseniz veya kadınlara yaklaşmışsanız ve bu durumda su bulamamışsanız tertemiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün. Allah affeder ve bağışlar.” Ey mü’minler, sarhoşken namaza yaklaşmayın. Tâ ki ne dedi-ğinizi bilene kadar. İnsanlara sarhoşluk veren içki belli merhaleler sonucunda haram kılınmıştır. Bu konuda ilk gelen âyet-i kerîme şudur: "Hurma bahçelerinin ve üzüm bağlarının meyvele-rinden hem bir sarhoşluk verici şey çıkarırsınız hem de güzel bir rızık." (Nahl: 67) Âyeti gelmiş. Bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz içkinin haram olduğunu bildirmemekle beraber diğer rızıklar için kullandığı güzel ifadesini kullanmamıştır. Bu kadarcık bir işareti kavrayan sahâbenin bir kısmı içkiyi terk ettiler ama yine içmeye devam edenler de vardı. Sonra ikinci merhalede Hz. Muaz ve beraberlerindeki bir kısım sahâbeyle gelmişler Allah’ın Resûlüne ve: "Ey Allah’ın Resûlü! Bize içkiyle alâkalı bir şeyler söyle! Biz bunlardan çok rahatsız oluyoruz! İçki aklı giderdiği için çok çirkin şeyler oluyor! Bu konuda bize bir şeyler demeye-cek misin? Bir fetva vermeyecek misin?" deyince Bakara sûresindeki âyet-i kerîme nâzil oldu. Peygamberim sen deki onlara içki ve kumarda hem büyük günah vardır hem de insanlara birtakım faydalar vardır. Bu âyet-i kerimede de içkinin yasaklığı belli olmakla birlikte caiz olma ihtimali de yok değildi. Bu kadarcık bir açıklamayla da olsa sahâbeden pek çoğu da içkiyi terk etti. Ama kesin yasak olmadığı için içenler de vardı. Sonra sahâbe arasında cereyan eden bir namaz olayında sahâbeden birisi içkili olması sebebiyle Kâfirûn sûresini yanlış okuması sonucunda hemen akabinde Nisâ sûresindeki bu âyet geliyordu. Ey iman edenler! Sarhoş olduğunuz halde namaza yaklaşmayın! Ta ki ne dediğinizi bilinceye kadar. Buradaki emrin biraz daha sertleşmesinden sonra sahâbe arasında içkiyi terk edenlerin sayısı artarken, iç-meye devam edenlerin sayısı da yok denecek kadar azaldı. Bir ara iç-ki yüzünden pek çok densizliklerin yaşandığından rahatsız olan Sad Bin Ebi Vakkas Rasulullah’a gelerek şikâyette bulunmuş ve Allah’ın Resûlü de: "Allah’ım! Şarap hakkında bize yeterli beyanda bulun!" Diyerek dua etti ve hemen arkasından Mâide sûresindeki: "Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz...." (Mâide: 90,91) Âyeti inmiş ve böylece kesin olarak şarabın haramlığı ortaya konmuştur. Rabbimiz buyuruyor ki sarhoşken, ne dediğinizi bilmez bir vaziyette namaza yaklaşmayın. Aynen sarhoşluk gibi uykusu gelen kimseyi de Allah’ın Resûlü namazdan menetmiştir. Bakın Rasulullah Efendimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Sizden birinizin namaz kılarken uykusu geldiği za-man namazı bıraksın ve ne dediğini bilene kadar uyusun. Çünkü böyle bir durumda kişi istiğfar edeceğim derken kendi kendisine hakaret edebilir.” İçkili olan, ya da namazda uyuklayan kişi ne dediğini bilmez bir vaziyette Allah’a teslimiyet bildirirken belki isyan içine düşebilir. Sarhoşken Allah’ı övecekken belki de Allah’ın gazabını celp edecek sözler söyleyebilir. İşte insan eğer namazda ne dediğini, ne okuduğu-nu bilemeyecek kadar sarhoşsa namaza yaklaşmayacak. Namaz kılamayacak kadar aklı olmayan kişi namaza duramaz. Böyle bir adamın namaz kılması caiz olmadığı gibi ona bir şey de anlatılamaz. Tıpkı uyuyan bir kimseye bir şeyler anlatmaya benzer buna anlatmak. Zira sarhoştur o. Tabi herkes içki sarhoşu değildir. Hattâ hayatta insanı sarhoş eden öyle şeyler vardır ki içkiden daha beterdir. Çünkü içkinin tesiri geçince insan ayıkır ama onların tesiri ölünceye kadar geçmez. Meselâ adam mal sarhoşudur, makam sarhoşudur, kadın sarhoşudur, ben bilirim sarhoşudur ki ölünceye kadar bu sarhoşluklarının tesiri geçmez. İşte görüyoruz, kimi insanlar dünyalık elde edeceğiz diye namazda ne dediklerinin, ne okuduklarının farkında değiller. Okudukları sûrelerin ne anlama geldiğini? O sûrelerle Allah’a nasıl bir taahhütte bulunduklarını? Allah’tan hayatlarını düzenlemek üzere ne tür mesajlar aldıklarını bilmemektedirler. Yâni namazda ne dediklerini, ne okuduklarını bilmeden, kalplerinde, kafalarında, akıllarında, dünyalarında Allah huzurunda olmanın şuurundan uzak altın, gümüş, para, pul, çek, senet düşünceleri olduğu halde sarhoşça bir namaz kılmaktadırlar. Ekonomik sarhoşluklar, siyasal sarhoşluklar, ailevi sarhoşluklar içinde kılınan bir namaz da herhalde bu yasağın kapsamı içine girecektir. Bu sarhoşluklardan kurtulup okuduğumuz sûrelerin ne anlama geldiğini, o anda Allah’la nasıl bir diyalog halinde olduğumuzu anlayacak bir noktaya gelmek zorundayız. Dünyada bu kadar şeylere zaman bulabilen bir Müslüman okuduğu sûreleri tanıyacak kadar bir zamanı kalmamışsa sarhoş değil de nedir bu adam? Elbette dünyaya verdiği değeri dinine vermeyen bir Müslüman dünyada sarhoşluğun daniskasını yaşıyor demektir. Namaza başlarken “Allahu Ekber”derken, “Elhamdü lillahi Rabbil âlemin” derken, “Sübhanallah” derken, “İy-yake nabudu ve iyyake nesteiynu” derken bunların ne anlama geldiği bilmeden bir namaz kılıyorsa bir Müslüman, onun kıldığı namaz sarhoşun kıldığı namazdan farksızdır. Allah için bu konuda kendimizi bir daha gözden geçirelim. Allah için birkaç hafta, birkaç ay tüm işlerimizi bırakalım, tüm meşgalelerimizi terk edelim ve namazları-mızda Allah’ı hamd etme, Allah’ı tesbih etme, Allah’ı yüceltme, Allah’ı zikretme, Allah’tan mesaj alma, Allah’a tekmil verme sözlerimizin ne anlama geldiğini öğrenelim. Bu din işi yahu. Dünya işine benzemez. Tüm dünyayı kaybetseniz bile ne önemi var? Dünyanın da âhiretin de en büyük değer ölçüsü olan namazı düzgün kılarak ebedî hayatımızı kurtarmaya çalışalım. Düzgün bir namaz kılarak dünya hayatımızı da düzene koyalım. Namaza özdeş bir hayat, hayata özdeş bir namaz kılalım inşallah. Ben böyle deyince kimi müslümanları şöyle serzenişlerde bulunduklarına şahit oluyoruz. Ne yani şimdi işimizi, aşımızı bırakalım mı? Dükkanlarımızı mı kapatalım? Böyle diyenlere diyorum ki: vallahi siz bu kitabı kapatıp bir hayat yaşarken dükkanı kapatmışsınız, açmışsınız ne fark eder? Allah için bir düşünün; on yıl öncesine oranla bugünkü mal varlığınız ne kadar arttı? Bir de Kur’an sünnet bilginize bakın. Bu on yıl içinde ne kadar artmış? Allah’tan korkun. Arkadaşlar, bir de âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki sarhoş olan birisinin irtidatı da geçersizdir. Çünkü az evvel ifade ettiğim gibi sahâbeden bir zatın sarhoş iken kıldırdığı namazda Kâfirun sûresinde ki “La a’büdu ma ta’büdun” ”Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam” âyetindeki “La” yı nafiyeyi hazfederek okuduğu halde, yâni “Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza taparım” şeklinde okuduğu halde sahâbeden hiç kimse onun küfrüne hükmetmemiştir. Ve işte bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz da: “Ey İman edenler! Sarhoş olduğunuz halde namaza yaklaşmayın” buyurarak onların mü’min olduklarını tescil buyurmuştur. Ve cünüp iken de yolculukta olmanız hariç gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın. Evet demek ki bir Müslüman cünüp iken de, abdestsiz iken de namaza yaklaşmayacak. Abdestsiz iken abdest alıncaya, cünüp iken de gusledip cünüplükten temizleninceye kadar namaza yaklaşmayacak. Ancak yolculuk müstesnadır. Yolculukta olanlar yıkanma imkânlarının kısıtlı olması sebebiyle teyemmüm ile namazlarını kılabileceklerdir. Eğer hasta veya yolculukta iseniz, veya biriniz ayak yolundan (Hacet yerinden) gelmişseniz, yahut kadınlara dokunmuş, helâl yoldan kadınlarıyla beraber olmuş da gusledeceği yahut abdest alacağı bir dönemde su bulamamışsanız, bu durumda temiz bir toprakla teyemmüm edin. Hafifçe yüzlerinize ve ellerinize sürün. Muhakkak ki Allah sizin için çok afuv ve Ğafûr olandır. Sizin için çok affedici ve ğufran sahibidir. Görüyor musunuz Rabbiniz ne kadar affedici, ne kadar ve kusurlarınızı, eksiklerini görmezden gelicidir. Evet kadınlara dokunmuşsanız. Buradaki dokunma anlamına gelen “Lemese” kelimesinin anlamı konusunda ihtilaf edilmiştir. Hz. Ali, Abdullah İbni Abbas, Ebu Mûsâ El Eş’ari, Übey Bin Ka’b gibi kimi selefimiz bunun kadınlarla cinsel ilişki anlamına geldiğini ki Ebu Ha-nife bunu tercih etmiştir. İbni Mes’ud, Hz. Ömer, ve İbni Ömer gibi ki-mi sahâbe de kadına elle dokunmak mânâsına anlamışlardır ki İmam Şâfiî de bu anlayışı tercih etmiştir. Bu konuda bir üçüncü görüşü de İmam Mâlik Efendimiz tercih etmiştir ki o da kadınlara cinsel haz veren bir dokunuşla dokunmadır şeklindedir. Ama hiçbir cinsel arzu hissetmeksizin gerçekleşen dokunmalar bunun dışındadır der İmam Mâlik. Hastasınız, yahut seferdesiniz ve su bulamadınız. Bu hadîsenin ilk başlangıcı da Hz. Ayşe annemiz sebebiyledir. Ayşe annemizin bir seferde gerdanlığı kayboldu da onu arama sebebiyle Müslümanlar namazlarını geciktirdiler, sonra su da bulamadılar, Mevlâ’mız teyemmümü meşru kılıverdi. Rabbimiz kullarına böylece bir lütufta bulunuverdi. İşte Ayşe annemiz sebebiyle o günkü Müslümanlara gelen bu lütuf böylece kıyamete kadar tüm Müslümanlara bir lütuf olarak devam ediverdi. Mâide sûresinin 6. âyetinde de aynı husus anlatılır. Teyemmüm bir şeye niyet etmek, kast etmek anlamına gelir. Bilirsiniz niyetle eller iki kere toprağa vurulur, yüz ve eller dirseklere kadar sürülüp meshedilir. Şâfiîler bu âyetin mânâsını şöyle anlamışlar: Namaz kılınan yerlere yâni mescitlere cünüp haldeyken yaklaşmayınız. Ancak oradan geçmek hali müstesnadır şeklinde anlamışlardır. Yâni bir iş için, bir zaruret için oradan geçmeniz müstesna o haldeyken mescitlere girmeyin şeklinde anlamışlardır.
44. Âyetin Tefsiri
44. “Kendilerine Kitaptan bir pay verilenlerin sapıklığı satın aldıklarını ve sizin yolu sapıtmanızı istediklerini görmüyor musun?” Görmedin mi? Şu kitaptan kendilerine nasip verilenlere bir baksana peygamberim. Bunlar ehl-i kitabın bilginleridir. Kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş, kitap bilgisine sahip oldukları halde, kitaptan haberdar kılındıkları halde, kitabı yüklendikleri halde ona tahammül edememiş, kitabı kaybetmiş, kitapla amelden uzaklaşmış, kitaptan habersiz bir hayat yaşayanlar kast edilmektedir. Evet, bir baksana ey peygamberim. Adamların kitapları var. Ellerinde Tevratları, İncilleri var. Ellerinde hayatlarını düzenleyebilecekleri Kur’an’ları var. Ama adamlar satmışlar kitaplarını, satmışlar imanlarını, satmışlar kitap bilgilerini, satmışlar peygamber bilgilerini, satmışlar hidâyetlerini, satmışlar hakkı, satmışlar cenneti. Dünya menfaati sebebiyle hakkı, hidâyeti satmışlar da sapıklığı, dalâleti satın almışlar. Kendileri saptıkları gibi aynı zamanda sizin de sapmanızı istemektedirler. Adamlar Îsâ (a.s)’ı tanımışlar, İncil’i tanımışlar, Allah-ın elçisine, Allah’ın kitabına inanmışlar, kitap ve peygamber bilgisine ulaşmışlar, Tevrat’ı tanımışlar, Mûsâ (a.s)’ı tanımışlar, iman etmişler ama dünya menfaati sebebiyle Allah’ı, kitabı, peygamberi satmışlar da sapıklığa talip olmuşlar. Cenneti satmışlar da cehenneme talip olmuşlar. Evet, gerek ben Tevrat’ın mü’miniyim, ben İncil’in mü’miniyim, ben Kur’an’ın mü’miniyim, ben kitap ehliyim, benim kitabım var, ben Allah’ın peygamberine inandım, Mûsâ (a.s) benim peygamberimdir, Îsâ (a.s) benim peygamberimdir, Muhammed (a.s) benim peygamberimdir diyen, bu kitaplara, bu peygamberlere inandığını iddia ettikleri halde, bu kitapları ve bu peygamberleri tanıyıp iman ettikleri halde dünya menfaatleri sebebiyle sapan ve kendileri saptığı gibi başkalarını da saptırmaya çalışan insanlar anlatılıyor burada. Din bilenler anlatılıyor. Din bilgisine, kitap ve peygamber bilgisine sahip oldukları halde yamukluk yapanlar ve insanları da yamultanlar anlatılıyor. Bunların Allah’ın lânetine maruz kalmış kimseler olduğu ortaya konduktan sonra bakın Rabbimiz buyurur ki:
45. Âyetin Tefsiri
45. “Allah, düşmanlarınızı çok iyi bilir. Allah size dost olarak da yeter, yardımcı olarak da yeter.” Allah düşmanlarınızı en iyi bilendir. Allah kendileri sapmış ve sizi de saptırmak isteyen bu tür sapıkları çok iyi bilmektedir ve bu bilgisini size açarak sizi de bilgilendirmektedir. Öyleyse ey Müslümanlar bu tipleri çok iyi tanıyın. Sizi İslâm’dan, kitaptan ve Resulden uzaklaş-tırmak isteyen, sizi vahiyden koparıp kendi sapıklıklarına çekmek isteyen bu insanları Allah en iyi biliyor ve sûreleriyle, âyetleriyle size de böylece tanıtıyor. Eğer sizler sürekli Rabbinizin kitabına, Rabbinizin âyetlerine kulak verir, O’nun kitabı ve peygamberinin uyarılarıyla hareket ederseniz asla sapıtmaz, yanlışa düşmezsiniz. Ama unutmayın ki kendinizi Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine teslim edip bir hayat yaşayacak yerde kitaptan sünnetten uzaklaşıp bu tip insanlara kulak verecek olursanız, dünya menfaatleri sebebiyle dinlerini satma özelliğine sahip olan din adamlarına teslim olacak olursanız o zaman bilesiniz ki sapmak zorunda kalacaksınız. Öyleyse bizler sapmamak için, sapıtmamak için, aklımızı, fikri-mizi, duyularımızı başkalarına teslim etmek yerine sadece Allah’a ve Resûlüne teslim etmek zorundayız. Kitap ve sünnete teslim olmak zorundayız. Kitap ve sünnetle birlikte olduğumuz sürece Allah bize bu tür düşmanlarımızı da tanıtacak ve bizler de Rabbimizin yardımıyla bu tür sapıklardan korunma imkânı bulmuş olacağız inşallah. Gerek yahudi ve hıristiyan âlimlerinden, gerekse Kur’an’a inandıklarını, Kur’an bilgisine sahip olduklarını iddia eden bu tip insan-ların velâyetinden uzaklaşıp sadece Rabbimizin velâyetini kabul etmek zorundayız. Çünkü dost ve yardımcı olarak, velî olarak Allah bize yeter. Eğer şu anda dünya üzerinde egemen güçler olan, hâkim güçler olan bu sapıkları bırakır da sadece Allah’ı velî kabul edersek, onların bizim adımıza aldığı kararları reddederek sadece Rabbimizin bizim adımıza aldığı kararlarını uygulayarak, sadece Rabbimize güvenir dayanırsak Rabbimiz bize yardım edecek, bizi koruyacaktır. Evet şu anda yeryüzünde egemen gibi görünen, güçlü gibi görünen İslâm düşmanı yahudi ve hıristiyanları, kâfirleri ve müşrikleri dinlemez, onlar onaylı bir hayata değil de Allah onaylı bir hayata razı olursak, Allah bize yardım edecek ve bizi koruyacaktır. Büyün mesele velimiz olan Allah’ın bizim hayatımızı düzenlemek üzere bize gönderdiği kitabından ve o kitabın pratik uygulaması olan peygamberinin sünnetinden, hayatından, uygulamalarından haberdar olmaktır. Eğer gece gündüz bu kitabı ve bu peygamberinin hadislerini elimizden bı-rakmaz, her an en doğru bilgilere ulaşmamızı sürdürür, Rabbimizin rahmeti gereği bize açtığı bu bilgilerle beraber olursak, kesinlikle bilelim ki tüm yeryüzü kâfirleri bizi saptırmak için bir araya gelseler bile bize hiçbir şey yapamayacaklardır. Ama velîmiz olan ve bizim adımıza aldığı kararlarla bizi dünya-da da, ukba’da da huzur ve saâdete ulaştıracak olan Rabbimizin velâyetinden çıkar da bu kâfir dünyanın velâyeti altında bir hayattan yana olursak kesinlikle bilelim ki dünyada onlar gibi rezil bir hayatın sahibi olurken âhirette de onların gittiği yere gitmek zorunda kalacağız. Çünkü bu kâfirlerin yeryüzünde bir tek dertleri var, o da ne yapıp yapıp müslümanları saptırmak, müslümanları kâfirleştrmek ve onları da kendi cehennemlerine götürmektir. Kitabımızın hemen hemen her sûresinde ısrarla Rabbimizin bizi uyardığı en önemli konulardan birisi işte budur. Öyleyse buna çok dikkat edeceğiz. Bu sapıkları asla dost bilmeyeceğiz. Hiçbir konuda onları dinlemeyecğiz. Çünkü bizim velîmiz Allah’tır ve o ne güzel bir vekil, ne güzel dost ve ne güzel bir yardımcıdır.
46. Âyetin Tefsiri
46. “Yahudilerden, sözleri yerlerinden değiştirip: “İşittik ve karşı geldik, kulak vermeyerek dinle” ve dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak: “Bizi de dinle" diyenler vardır. Şâyet: "İşittik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet” demiş olsalardı, onlar için daha iyi daha doğru olurdu. İşte Allah inkârları yüzünden onlara lânet etmiştir. Onların ancak pek azı inanır.” Bu Allah düşmanı yahudilerden bir grup Allah’ın kelâmını tahrif ediyorlar, kitabın âyetlerini değiştiriyorlar, kelâmı vaz olundukları mânâlarının dışına çıkarıyorlar, Allah’ın muradını farklı yorumlayarak değiştiriyorlar. Allah’ın demediğine dedi, dediklerine de demedi diyerek âyetleri alt üst ediyorlar, tahrifat yapıyorlar, hafriyat yapıyorlar, gizliyorlar, üstünü örtüyorlar. Kelâmı yerinden oynatıyorlar, sağa sola çekip sündürüyorlar, haramını helâl, helâlini haram yapıyorlar. Kitaplarındaki gelecek ahir zaman peygamberinin sıfatlarıyla alâkalı, son kitap Kur’an’la alâkalı haberleri gizleyip değiştiriyorlar. Yahudiler bunu kendi kitapları olan Tevrat’a yaptıkları gibi, aynısını İncil’e de yaptılar ve şu anda aynısını Allah’ın son kitabı Kur’an’a da yapmaya çalışıyor-lar. Allah yasası gereği Kur’an’ın âyetlerine dokunamıyorlar, değiştiremiyorlar ama yorumunu değiştirmeye çalışıyorlar. İçimizdeki çö-mezleri vasıtasıyla olmadık yorumlar getirmeye ve Müslümanların zihinlerini idlâl etmeye çalışıyorlar. Müslümanların kitaba karşı, sünne-te karşı bakışlarını bozmaya çalışıyorlar. Kitap şöyle olmalıdır, sünnet böyle olmalıdır, din şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır, kitabın fonksiyonu şöyle olmalıdır, peygamberin dindeki yeri şudur, sünnet dinde şu anlama gelmelidir diyerek yorumlarda bulunuyorlar. Kitap bir tarafta onların yorumları bir tarafta insanların karşısına çıkmaya çalışıyorlar. Allah bir tarafta, din bir tarafta onların yorumları bir tarafta. İnşallah kitaplarına ve peygamberlerine sahip çıkan bu ümmet bu sapıkların yorumlarına itibar etmeyecektir. Dün peygamber (as), bugün de bizler onları imana çağırdığımızda derler ki “Semi’na ve asayna.” İşittik ve isyan ettik derler. Tevrat’ı ve İncili okuduktan sonra, kendilerine Tevrat’ın ve İncilin bilgisi verildikten sonra aynı kaynaktan ve kitaplarının ve peygamberlerinin her bir dönemde kendisine iman konusunda kendilerinden ahit aldıkları, avuçlarının içi gibi bildikleri, kendi öz evlâtlarından daha yakın tanıdıkları son elçinin dâvetini duydukları zaman da işittik ve itaat ettik, işittik ve iman ettik, işittik ve gereğini yerine getirmeye yöneldik diyecekleri yerde diyorlar ki: Dinle sözü dinlenilmeyesi. Dinle sözü dinlenmez olası. Dinle sözü dinlenilmez adam. İşit bizim sözlerimizi, işitmemesi, duymaması için hakkında bedduada bulunduğumuz kişi. İşit sözü dinlenmez olası. Duy dâveti kabul edilmez olası, dâveti insanlar tarafından hüsnü kabul görmeyesi, dâveti icabet görmeyesi. Alçaklar peygamberle alay edebilmek için, peygambere hakaret edebilmek için birkaç mânâya gelen ifadeler kullanıyorlar. Ey Muhammed sen o kadar saygın bir kimsesin ki, senin bulunduğun mecliste senin sözünün üzerine kimse söz söyleyemez. Veya hoşuna gitmeyecek söz duyasın gibi anlamlara geldiği gibi, sen söz söylemeye değmez birisin, sözü dinlenilmeyecek, dâveti kale alınmayacak birisin, veya Allah senin belânı versin gibi anlamlara da gelebilen bir ifade kullanıyorlar, peygamber (a.s)’a bedduada bulunuyorlardı. Bize çoban ol, bize çobanlık et diyorlar. Dillerini de eğip büküyorlar. Ve de dine tan ederek, dini kötüleyerek, Allah’ın dinine saldırarak, dillerini eğip bükerek, dillerini haktan bâtıla çevirerek zâhiren tazim ifade eden, saygı ifade eden ama aslında peygamber (a.s)’a hakaret kastıyla söylüyorlardı bunları. Arkadaşlar, bu "RAİNA" kelimesi yahudilerin kendi aralarında bir tür sövme anlamına kullandıkları bir kelimeydi. Ey bizim çoban! Ey bizim çobanımız! Güdücümüz anlamına kullanıyorlardı bunu. Ra’y, raiy, hayvanlarla ilgili bir sözdür. Yahudiler peygambere bu kelimeyi kullanırlarken şöyle demeye getiriyorlardı: Ey çoban, ey bizim çobanı-mız, sen çoban bizlerse sürüleriz, biz senin ne dediğini, bizi neye çağırdığını anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Biz senin bizi kendisine imana çağırdığın mesajını anlayamıyoruz, senin okuduğun kitabı anlamak-tan uzağız demeye getiriyorlardı. Sen çoban bizlerse sürüleriz demeye getiriyorlardı. Tıpkı şu anda onların ağzını kullanan, peygamber karşısında, peygamberin dâveti karşısında, peygamberin sünneti karşısında, pey-gamberin getirdiği kitap karşısında biz kim bunları anlamak kim? Bunları bizler anlayamayız. Bunları ancak âlimler ve büyük zatlar anlar diyerek sürüler kesilmeye çalışan kimi zavallı Müslümanlar gibi. Onların bu kitap karşısında, peygamber karşısında takındıkları bozuk tavırları-nı gündeme getirerek Rabbimiz Bakara sûresinde Müslümanlara buyurdu ki: Ey Müslümanlar! Sizler bu yahudiler gibi, bu Allah düşmanları gibi Peygamber karşısında sürüler kesilmeyin! Peygamberi çoban, kendinizi sürü makamında görmeyin! Sizler peygamberi dinleyin! Peygamberin okuduğu kitabı ve onun dâvetini dinleyin, söze iyice kulak verin! Onun ne dediğini? Neye çağırdığını anlayacaksınız. Ve onların kullandıkları bu başka mânâlara çekilebilecek kelimeleri kullanmayın! buyuruyordu. Veya “raina ey Muhammed” Yâni sen bize riâyet et, sözümüze kulak ver ki biz de sana riâyet edelim, biz de senin sözünü dinleyelim şeklinde pazarlıklı bir ifade anlamına geliyormuş. Yâni böyle Peygam-berin konumunu rencide edici, anlaşmalı, pazarlıklı, eşit bir riâyet talep ediyorlar. Halbuki Rasulullah’ın ümmeti arasındaki ilişkisi, öğret-men öğrenci, usta çırak ilişkisine asla benzemez. Ehl-i kitabın sapıtanları Kur’an’la, Kur’an gerçeğiyle, peygam-ber gerçeğiyle karşı karşıya geldikleri zaman bunların devri geçti ar-tık, bunların modası geçti, artık bunlara itibar edilmez diyorlar. Bizim ehl-i kitap, bizden olan ehl-i kitap da aynı şeyleri söylüyorlar bugün. Kur’an’a ve peygambere inandığını iddia eden bizim kitap ehlinden ki-mileri de Allah’ı peygamberden, peygamberi Allah’tan, kitabı sünnet-ten, sünneti kitaptan ayırmaya çalışıyorlar. Kur’anla peygamberin arasını açmamaya çalışıyorlar. Bize sadece Kur’an yeter, Kur’an’dan başka kaynağa ihtiyacımız yoktur ve zaten peygamberden bize hiçbir şey ulaşmamıştır. Ulaşmış olsa bile senin sözün dinlenmez diyorlar. Peygamberin sözü dinlenmez diyorlar. Yâni peygamberin sözü, peygamberin uygulaması sadece kendisini, kendi dönemini, kendi dönemindekileri bağlar, bizi bağlamaz diyorlar. Peygamberin din konusunda söz söylemeye hakkı yoktur, o sadece bize kitabı ulaştırmıştır o kadar diyorlar. Tıpkı ehl-i kitabın kâfirleri gibi davranıyorlar. “Semi’na ve asayna” İşittik ve isyan ettik diyorlar. Sözü dinlenmezin sözlerini işittik ama isyan ettik diyorlar. Çünkü peygamberin sözü itaat edilecek bir söz değildir diyorlar. İtaat edilecek, gereği yerine getirilecek söz sadece Allah sözüdür, sadece Kur’andır diyorlar. Halbuki: Eğer gerçekten böyle diyeceklerine, böyle yapacaklarına “Se-mi’na ve eta’na” İşittik ve itaat ettik, işittik ve iman ettik, işittik ve gereğini yerine getirmeye yöneldik deselerdi, Rasulullah’ı hayatların-da diskalifiye etmek, onun örnekliliğini reddetmek, onu sözü dinlen-mez kabul etmek yerine onun örnekliliğinde bir hayata talip olsalardı onlar için daha hayırlı olacaktı. Ey Allah’ın Resûlü bizi dinle, bizi gözet, bize mühlet tanı, biz anlayıncaya, kavrayıncaya ve istenilene ulaşıncaya kadar bize yardımcı olup yol göster deselerdi, kendileri hakkında daha hayırlı olacaktı. Evet şu anda da peygamberle, peygamber gerçeğiyle, peygamber sünnetiyle, peygamber uygulamalarıyla karşı karşıya gelen bir Müslüman bunu demek zorundadır. Peygamberin getirdiği kitapla, peygamberin anlayıp pratikte uyguladığı o kitabın pratiği olan sünnet istikâmetinde bir hayat yaşayan kişinin hayatı hakkında hayırlı olan budur. Ben bu kitabın mü’miniyim, ben bu peygamberin müminiyim diyen bir Müslümana, ben kitap ehliyim, benim kitabım ve peygamberim vardır diyen bir Müslümana yakışan da budur. Bir Müslümana yakışan “La İlâhe illallah Muhamme-dün Rasulullah”sözüne, ahd-ü peymanına yakışır bir şekilde Allah’tan başka İlâh olmadığı gerçeğine ve bu gerçeği pratikte en güzel bir biçimde uygulayıp gösteren Muhammed (a.s) örnekliliğinde bir hayata sahip çıkmaktır. Değilse ben Mûsâ (a.s)’a inanıyorum, ben Îsâ (a.s)’ı kabul ediyorum, ben Muhammed (a.s)’ı peygamber ve örnek kabul ediyorum deyip de, ne Mûsâ (a.s) nın , ne Îsâ (a.s) nın ne de Muhammed (a.s) in örnekliğinde bir hayatı yaşamayanlar adları ne olursa olsun, kendi-lerini neye nisbet ederlerse etsinler, ister kendilerine yahudi, hıristiyan desinler, isterse Müslüman olduklarını iddia etsinler kesinlikle onların cennete girmeleri mümkün olmayacaktır. Ben yahudi’yim dedikleri halde Müslümanca hareket etmeyenler, ben hıristiyanım dedikleri hal-de Müslümanca hareket etmeyenler, ben Müslümanım dedikleri halde Müslümanca hareket etmeyenler, Muhammed (a.s) in gösterdiği hayatı yaşamayanlara Allah lânet etmektedir. Küfürlerinden ötürü, Allah’ın âyetlerini örtmelerinden, örtbas etmelerinden ötürü, Allah’ın istediklerini gündemlerinden düşürerek bir hayat yaşamalarından ötürü Allah onlara lânet etmiştir. Zaten çok az iman ederler, ya da çok azı iman etmiştir.
47. Âyetin Tefsiri
47. “Ey Kitap verilenler! Yüzleri silip arkaya çevirerek enseler gibi dümdüz yapmadan, yahut cumartesi güncüleri lânetlediğimiz gibi lânetlemeden önce, elinizdeki Kitabı tasdik ederek indirdiğimiz Kur’an'a inanın; Allah'ın emri daima yapıla gelmiştir.” Ey kitap ehli! Ey kitaba iman iddiasında olanlar! Ey bizim de kitabımız var, biz de kitaplıyız diyenler! Ey biz kitapsız değiliz diyenler! Ey biz hayatımızı kitap kaynaklı düzenliyoruz diye hava atanlar! Ey kitabımız Tevrat, kitabımız İncil, kitabımız Kuran’dır diyenler! Ey yahudiler, ey hıristiyanlar ve ey Müslümanlar iman edin kitaba! İman edin indirdiğimize. Rabbimiz herkesi kitaba imana, kitap kaynaklı bir hayat yaşamaya çağırıyor. Kitabım var dedikleri halde, biz de, ben de kitap ehliyim dedikleri halde, biz kitapsız değiliz dedikleri halde gece gündüz kitabın okuyucusu, kitabın anlayıcısı, kitabın amel edicisi olmaları gerekirken, kitapla hayatlarını düzenlemeleri, kitap kaynaklı bir hayat ya-şamaları gerekirken ve kitabın en büyük yorumcusu olan Hz. Muham-med (a.s) in gösterdiği şekilde bir hayat yaşamaları gerekirken, kitabı da peygamberin sünnetini de bir kenara bırakıp o kitabın yorumlayıcılarının oluşturdukları kitaplara yönelerek, o kitabın önüne başka şeyleri geçirerek, o kitabı az bakılır bir konuma indirgeyerek kendilerince bir dünya yaşayanlara sesleniyor Rabbimiz. Gerek yahudi, gerek hı-ristiyan ve gerekse Müslümanlardan kitaplarıyla ve peygamberleriyle diyalogu kesenlere sesleniyor Rabbimiz. İman edin bu kitaba. Taabi olun bu kitaba. Hayatınızı sorun bu kitaba. Kitap kaynaklı yaşayın. Kitap tarif etsin siz yapın. Takip edin kitabı. Elinizden düşürmeyin onu. Öyle bir kitap ki: Yanınızdakini tasdikçi olarak indirdiğimiz bu kitaba inanın! Sizler sizden başkalarının yanında olmayan bir bilgiye sahipken, kitap bilgisine, peygamber bilgisine sahipken sakın bu kitaba inanmazlık yapmayın! Elinizdeki Tevrat’ı ve İncil’i doğrulayan, tasdik eden bu kitaba iman edin. Ya da Tevrat ve İncil’e inandığını iddia eden, Mûsâ (a.s)’a ve Îsâ (a.s)’a iman ettiğini iddia eden sizler, onları gönderen aynı kaynaktan gelen ve üstelik de onları reddetmeyen bu mesajın yeryüzündeki insanların hayatını düzenleme konusunda en doğru yol olduğunu bile bile, bu bilgiye sahipken bu kitaba iman etmemek size yakışmaz. Evet Rabbimiz yahudilere sesleniyor. Halbuki bu kitap kendi yanlarındakini kabul ediyor ve reddetmiyordu. İşte Rabbimiz bundan dolayı elinizdekini tasdik edici ve ondaki bozulmuşları düzeltici, eksikleri tamamlayıcı ve kıyamete kadar değişmeyecek bir özelliğe sahip kılınmış olan Kur’an-ı Kerîmi kabul edin! Ona inanın! diyordu. Hemen ona iman edin, o kitabın istediği Müslüman’ca bir hayata yönelin. Hayatınızı o kitaba sorarak yaşayın. Yaptıklarınızı kitap kaynaklı yapın. Kitabı hayat programı yapın. Hayatınızı kitapla özdeşleştirin. Kitaptan habersiz bir hayat yaşamaktan vazgeçin. Kendi kendinize hayat programı yapmaktan vazgeçin. Yüzleri dümdüz edeceğimiz bir gün gelmeden önce. Birtakım yüzleri silip, dümdüz edip enseler haline getirmeden önce. Yüzleri yüz kılığından, o yüzlerin sahiplerini insanlıktan çıkarmadan önce, veya Yâsîn 66. âyetinde ifade edildiği gibi gözlerini silme görmez hale getirmeden önce. Yüzdeki göz, kaş, burun, ağız gibi organlarınızı, çizgi-lerinizi silmeden, yüzlerinizi enselerinize çevirmeden önce. Veya yüzlerinizdeki kullanmadığınız o organlarınızı geri alıp hakkı göremez, hakkı duyamaz, hakkı söyleyemez ve hidâyete yöne-lemez bir duruma getirmeden önce. Ve de cumartesi ashabını, cumartesi yasağını ihlâl edip de lânetlediklerimiz gibi sizleri de lânetlemeden önce gelin bu kitaba iman edin. İnsanlıktan çıkıp hayvanlık derekesine düşürülmeden önce gelin bu kitabın hayatınızdaki kıymetini bilip hayatınızı onun istediği gibi düzenleyin. Gelin bu kitabın önüne başka şeyleri geçirmeyin. Gelin bu kitabı arkaya almayın. Kim tarafından yazılmış olursa olsun hiçbir kitap bu kitabın yerini tutamaz. Hiçbir kitap bu kitabın önüne geçirilemez. Hiçbir kitap bu kitaba tercih edilemez. Ve Muhammed (a.s) da Allah’ın onayladığı, Allah’ın tescil buyurduğu yasal örnektir. Hiçbir insan, hiçbir lider, hiçbir önder, hiçbir reis, hiçbir şeyh, hiçbir büyük, hiçbir hoca, hacı bu peygamberin önüne geçirilip yasal örnek kabul edilemez. En güzel yaşantı, en güzel hayat, en güzel örnek Rasulullah Efendimizin hayatıdır. Ama siz bilirsiniz. İsterseniz Allah’ın dediğinin dışında bir hayat yaşayın. Ama unutmayın ki Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir. Öyle yaparsanız insanlıktan çıkarılacak, maymunlaşacak, Allah dışın-da her şeyden etkilenen, her sese kulak veren, her rüzgardan etkile-nen, her bâtılın peşine düşen, her çobanın kavalına yönelen hayvan-lar gibi bir hayata razı olmak zorunda kalacaksınız. Zaten bugüne kadar tarih boyunca Allah’ın emri hep olagelmiştir. Kimse Allah’ın emri-nin önüne geçemez. Tarih boyunca Allah’ın kendilerine hayatlarını düzenlemeleri için kitap gönderdiği kimseler her ne zamanki bu kitabı terk etmişler, her ne zamanki peygamberlerinden habersiz bir hayat yaşamaya yönelmişlerse Allah onları bu tehditleriyle yakalamış ve yeryüzünün en zelil varlıklar haline getirmiştir. Ama her ne zaman da, ne durumda, hangi konumda olurlarsa olsunlar Rablerine dönmüşlerse Rablerini affedici bulmuşlar, bulacaklardır.
48. Âyetin Tefsiri
48. “Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışla-maz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse, şüphesiz büyük bir günahla iftira etmiş olur.” Allah sadece şirki bağışlamaz. Sadece müşriki affetmez, ama onun dışında tüm günahları kullarından dilediği için bağışlar. Kim Allah’a şirk koşmuşsa o da Allah’a iftira ederek büyük bir günah işlemiş olur. Rabbimiz tüm günahları affedeceğini müjdeliyor ama bir şartla. Şirk olmayacak. Kişi Allah’ın huzuruna şirk koşmadan, Allah’a ortak koşmadan, Allah’ın yetkilerini başkalarına vermeden, Allah’a yetki sınırlaması getirmeden gelmiş olacak. Değilse şirki asla affetmem di-yor Rabbimiz. Şirkin dışında hangi tür günah olursa olsun, ne kadar büyük olursa olsun affederim diyor Allah. Zaten kul günaha girerken Allah’ın kulu olarak yapmıştır bu günahları. Allah’ı, Allah olarak, Rab olarak, Rahmân ve Rahîm olarak bildiği ve kabul ettiği müddetçe kulun işleyeceği günahların büyüklü-ğü, Allah’ın büyüklüğü yanında ne olabilir ki? Allah’ı böylesine tüm gü-nahları affedebilecek bir Rab olarak kabul eden bir kişinin günahları Allah’ın büyüklüğü yanında ne kadar olabilir de? Ama kişi şirk koşar, böyle kendisini anlattığı biçimde Allah’ı kabul etmez, kendi sıfatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olarak Allah’a inanmaz ve şirke düşünce, her konuda, hayatın her alanında söz sahibi ve egemen olarak yalnız Allah’ı değil de başka Rableri, başka ilâhları, başka efendileri de kabul edince, işte o zaman iş değişmiştir. Çünkü bu durumda onun günahlarını affedebilecek büyüklük-te, otoritede, hâkimiyette bir tek Allah’ı yoktur artık. Onun inandığı Allah bölünmüş, parçalanmış, gücünü kaybetmiş, yerdeki otoritesini yitirmiş bir Allah’ı vardır onun. Hayatında tek başına egemen olmayan, hayatın bazı alanlarında yetkilerini, gücünü, kuvvetini başkalarına devretmiş bir Allah. Böyle bir Allah nasıl affedebilir onu? Zira müşrik hep böyle bir Allah inancı içindedir. Onun inandığı Allah kanun yapmasını bilmez, kanunu insanlar yapmalıdır. Onun inandığı Allah hukuktan anlamaz, bu konuda onun bu eksikliğini giderecek, ona yardım edecek yerde bir kısım hukuk tanrıları olmalıdır. Eğitim konusun-da bilgisi ve gücü yoktur o Allah’ın, ona bu konuda yardımcılar gere-kir, eğitim uzmanlarına ihtiyacı vardır. onun inandığı Allah onun hayatının pek çok bölümüne karışmaz. Meselâ düğününe, derneğine, kazanmasına, harcamasına, kılık kıyafetine, yemesine, içmesine, karışmaz o Allah. Tüm bu konular-da sadece Allah yetkili değildir. Allah’tan başka dinlemesi gereken varlıklar vardır. Nefsini, çevresini, toplumu, âdetleri, modayı, yönetmelikleri, yasaları, tâğutları da dinlemelidir bu konuda. Ne okuyacağı-na, ne yiyeceğine, nerede kazanıp nerede harcayacağına, çocuklarını nasıl eğiteceğine karışmaz o Allah. Bunlara kendisi karar vermelidir. Veya Allah ve Resûlüne değil de başkalarına sormalıdır. İşte böyle müşrikçe Allah’a inanan, inandığı Allah’ın yeryüzünde bir çok konuda ortakları bulunabileceğini düşünen kişinin inandığı bu Allah güçsüz, kuvvetsiz, yetkileri parçalanmış olduğu için böyle bir Allah nasıl o kadar günahı affedebilir? Nasıl güç yetirebilir buna? Meselâ rızık konusunda Allah’a tümüyle güvenmeyip de ikinci üçüncü derecedeki Rezzâklarının korkusundan ötürü bir kısım görevlerini yapmaktan çekinen kişinin inandığı Allah nasıl affedebilecek de günahları? Veya ilimde Allah’a tam olarak güvenmeyip yerde onun eksikliğini tamamlamak üzere birtakım gayb biliciler aramaya kalkışan bir adamın inandığı böyle aciz ve bilgisiz bir Allah nasıl affedebilir onu? Rubûbiyette Allah’a güvenmeyip yerde Allah’ın bu eksiğini tamamlamak üzere bir kısım kanun koyucular arayan, bir kısım program yapıcılar arayan ve bunların, bu yapay tanrıların ve tanrıçaların kanunlarını da kanun bilen bir insanın inandığı bu Allah ne yapabilir de? Şifa konusunda Allah’a güvenmeyip, Allah’ı tek Şafi bilmeyip yerde bir kısım şifa dağıtıcılar arayan kişinin inandığı bu Allah’ın ne gücü olabilir de? Öldürmede diriltmede, ruh vermede Allah’a güvenmeyen biri-nin Allah’ı ne becerebilir de? Veya Allah’ı Azîz bilmeyip, izzeti sadece Allah’ta değil de başkalarında, malda, mülkte, makamda mansıpta arayan birinin inandığı bu Allah elbette kendisini affedebilecek bir Allah değildir. Mağfirette afta tevbede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım aracılara sığınmaya çalışan birinin ya Allah’ı elbette onu affede-meyecektir. Veya kendi kendisini kontrol etmede murakabe etmede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım aracıları etkin ve yetkin bilen ve onların koltuğunun altına girmeye, onlara sığınmaya çalışan birisinin Allah’ı elbette onu koruyamayacak ve kurtaramayacaktır. Ama şirk koşmadan Allah’a Allah’ın istediği biçimde inanan mü’minlerin günahlarını affedecektir O Allah. Buradan anlıyoruz ki büyük günah işlemiş olanlar Allah’a şirk koşmadıkları sürece, yâni bu günahlarını şirke dönüştürmedikleri sürece dilerse Allah onu affeder, dilerse de cezalandırır. Bu Onun dilemesine kalmıştır. Ama yanlış anlamayalım bu şirkin dışındaki büyük günahların işlenebileceğine bir ruhsat değildir. Bu ifade şirkin ne büyük bir günah olduğunu vurgulamak içindir. Evet Allah şirkin dışındaki günahları affediyor, şirki de affediyor. Kitabımızın başka bir ayetinin beyanına göre kâfir tevbe edip Müslümanlığa yöneldiği zaman tıpkı anasından doğmuş gibi tertemiz günahlarından arınmış olur. Müşrik de şirkinden vazgeçer ve İslâm’a yönelirse onun da önceki hayatı affedilecektir. Küfrün de, şirkin de affı bunları bırakıp tevhide yönelmektir. Müslüman olan bir kimsenin işlediği günahlar da tevbe ederek, yönünü değiştirerek Allah’a yönelmekle affolunur. Allah büyük merhamet sahibidir. Müslümanlar da affediyor, kâfiri ve müşriki de affediyor Rabbimiz. Şu anda yeryüzünde hiç kimsenin, hiçbir kulun önü kapalı değildir. Herkes için yollar açıktır. Herkes istediği takdirde Müslüman-ca bir hayata ve Allah’ın affına ulaşabilir. Ama kim de Rabbimizin bu rahmetini, bu affını istismar ederek, görmezden ve duymazdan gelerek Allah’a şirk koşmaya devam edecek olursa, yalnız Allah’a kulluk etmeyerek başkalarına da kulluğa yönelecek olursa, sadece Allah’ı dinlemeyerek başkalarını da dinlemeden yana, başkalarının yasalarını da uygulamadan yana bir tavır sergileyecek olursa, Allah’la birlikte Allah’la çatışan modayı da, âdetleri de, toplumu da, çevreyi de, yönetmelikleri de, amiri, müdürü de dinleyip, onları da razı etmeye çalışacak olursa, 24 saatlik bir gece ve gündüz hayatının bir bölümünü Allah’a verip, öteki bölümlerini Allah-tan başkalarına verecek olursa, Allah’ın hakkına tecavüz edecek olur-sa gerçekten o Allah’a en büyük bir iftirada bulunmuş demektir Allah korusun.
49. Âyetin Tefsiri
49. “Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Allah dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar haksızlık yapmaz.” Peygamberim! Şu kendilerini tezkiye edip temize çıkaranları görmedin mi? Hem Allah’a iftira edip, Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayıp, Allah’ın kitabından peygamberinin örnekliğinden habersiz bir hayat yaşayıp hem de kendilerini biz şu anda Allah’ın istediği hayatı yaşıyoruz, bizler Allah’ın sevgili kullarıyız, bizler cennetin ta ortasına lâyık kimseleriz diyerek tezkiye edenleri görmedin mi? Biz kitap ehliyiz, bizim kitabımız var, bizim Tevrat’ımız, bizim İncilimiz, bizim Kur’an’ımız var diyerek kendilerini temize çıkardıkları halde, biz kitapsız değiliz dedikleri halde kitaplarıyla uzaktan ve yakından hiçbir ilgileri olmayan insanları görmedin mi? Aman kendimizi temize çıkarmadan yana, tezkiye etmeden yana, durumumuzdan mutmain olmadan yana olmayalım. Kendimize güvenmeden yana olmayalım. Ben şu yaptığım konuşmalarımla, sizler haftada bir kere gelip beni dinlemelerinizle veya infaklarınızla, ikramlarınızla, berikiler cemaatlarıyla, ötekiler hocalarıyla, hacılarıyla kesin cennete gideceğimizi iddia ederek kendi kendimizi tezkiyeden yana olmayalım. İşte bilelim ki bizim bu mutmain halimiz değişimin önündeki en büyük engeldir. Bizim değişimimizin önündeki en büyük engel budur. Yahudi’nin değişiminin önündeki en büyük engel buydu çünkü. Onlar bu inançlarından dolayı değişmeye gerek görmediler. Mutmaindiler çünkü bu konuda. O halleriyle cennete girecek olan bu insanlar, İslâm’ı kabule gerek görmediler. İşte bakın bu mutmain ve değişime gerek duymayan, değişi-me razı olmayan, statik ve durağan hayatlarını, geleneklerini devam ettirmeden yana olan bu insanları reddediyor Allah. Öyleyse şunu kesinlikle kabul etmek zorundayız ki hiçbirimiz kendi durumumuzdan mutmain olmamalıyız. Hiçbirimiz kendi kendimizi tezkiyeden yana olmamalıyız. Hiç birimiz statükodan yana olmamalıyız. Çünkü bu değişimin önüne dikilmiş en büyük engeldir. Ben iyiyim! Biz iyiyiz! Putu bilelim ki değişmenin önüne dikilmiş en büyük engeldir. Çünkü bugün hiçbirimizin, hiçbir grubun, hiçbir ailenin, hiçbir cemaatın elinde cennetlik olduklarına dair bir senet bir garanti yoktur. İşte âyetler bunu anlatıyor. Hiçbir kimsenin ölünceye kadar da nasıl bir çizgi takip edeceğine dair elinde bir garanti olmadığına göre öyleyse kendimizi garanti cennetlik görmeyelim, halimize mutmain olmayarak sürekli Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti ışığında hayatımızı sağlamaya alalım inşallah. Hiçbir zaman unutmayalım ki tezkiye Allah’a aittir. Allah’a karşı kendi kendimizi tezkiye etmeye cüret etmediğimiz gibi başkalarını da tezkiye etmeye hakkımızın olmadığını bilelim. Buhârî ve Müslim’in bu konuda Rasulullah Efendimizden rivâyet ettikleri hadisler çoktur. Bir hadislerinde Allah’ın Resûlü: “Bir kimseyi tezkiye edip cennetlik olduğunu söyleyen kişinin yüzüne toprak atın.” Buyurur. Yine bir defasında bir kişinin bir kişiyi övüp tezkiye ettiğini gördü de Allah’ın Resûlü ona şöyle buyurdu: “Yazık sana! Bu yaptığınla kardeşinin boynunu kopardın.” Buyurdu ve sözlerine şunları ekledi: “Herhangi biriniz birini övecekse bari böyle olduğunu zannediyorum desin ve Allah’a karşı hiç kimseyi tezkiye etmesin.” Buyurdu. Tezkiye Allah’a aittir. Allah dilediğini temizler, temize çıkarır. Hiç kimse ben Müslümanım, ben cennetliğim diyerek kendi kendini temize çıkarma hakkına sahip değildir. Hiçbir yahudi ben Mûsâ (a.s) nın yolundayım diyerek, hiçbir hıristiyan ben Îsâ (a.s)’ın izindeyim diyerek, hiçbir Müslüman da ben Hz. Muhammed (a.s) in yolunu takip ediyorum diyerek kendisini tezkiye etmeye yetkili değildir. Bu yetki sa-dece Allah’a aittir. Allah kimin için temizdir demişse o temizdir, kimin için murdardır demişse o murdardır. Allah’ın kitabında temiz dedikleri Allah’a Allah’ın istediği biçimde ve peygamber örnekliliğinde iman etmiş Müslümanlardır. Değilse Allah’ın kıstaslarına uymadan bir kişi ben Müslümanım demekle kendisini demize çıkarma hakkına sahip değildir. Kur’an’ın öngördüğü, Rasulullah Efendimizin örneklediği şekilde yaşayanlar ancak temizdirler. Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayanlara Allah necis demişse, pis demişse onlar istedikleri kadar kendilerini tezkiye etmeye çalışsınlar onlar pistirler. Allah dilediği kimseyi temizler ve Allah hiç kimseye hurma çekirdeğindeki iplik kadar zulmetmez, haksızlığa uğratmaz. Zerre kadar işlediği bir amelini bile zayi edip karşılıksız bırakmaz.
50. Âyetin Tefsiri
50. “Allah'a nasıl yalan yere iftira ettiklerine bir bak. Bu, apaçık bir günah olarak yeter.” Baksana Allah’a nasıl da yalan iftirada bulunuyorlar. Allah’a nasıl da yol göstermeye, akıl vermeye çalışıyorlar. Allah konusun da böyle düşünmeleri, kendilerini Allah karşısında temize çıkarıp, bizler Allah’ın sevgili kullarıyız, Allah kesinlikle bizim hayatımızdan razıdır ve kesinlikle bizleri cehennemine atmayacaktır şeklindeki iftiraları apaçık bir günah olarak onlara yetmektedir.
51. Âyetin Tefsiri
51. “Kendilerine kitap verilmiş olanların, puta ve şeytana kanıp, inkâr edenlere: "Bunlar, inananlardan da-ha doğru yoldadırlar" dediklerini görmedin mi?” Şu kendilerine kitap verilenlere bir baksana peygamberim, onlar cibt ve tâğuta iman ediyorlar. Arkadaşlar cibt konusunda sihirdir, Allah sisteminin dışındaki sistemlerdir, Allah yasalarının dışında yasa-lardır, putlardır, şeytandır, Allah yerine ikâme edilip kendisine itaat edilen Ka’b Bin Eşreftir deniyor. Tâğut da Allah yasalarını beğenmeyerek, Allah karşısında bilgi iddiasında, güç iddiasında bulunan ve Allah kullarını Allah’a kulluktan koparıp zorla kendisine kulluğa, kendi yasalarına itaate çağıran azgın kimselerdir, insanlar üzerinde egemenlik iddiasında bulunan tanrı taslaklarıdır deniyor. Yâni bu adamlar hem Allah’a inandıklarını söylüyorlar, hem Allah bize kitap gönderdi, bizim kitabımız var diyorlar, bizim peygamberimiz var diyorlar, biz Mûsâ’nın, Îsâ’nın aleyhimesselâm yolundayız di-yorlar, biz Muhammed (a.s) in izindeyiz diyorlar hem de utanmadan cibt ve tâğuta iman ediyorlar. Allah’tan başka kendilerinin egemen olduklarını, ilâh olduklarını, tanrı olduklarını iddia eden, hâkimiyet bizdedir diyen bir kısım tanrı taslaklarına da iman ediyorlar. Onların da egemenliklerini kabul edip, hayatlarına karışma yetkisi veriyorlar. Ve bir de üstelik: Kâfirlere, inkâr edenlere bunlar, inananlardan daha doğru yoldadırlar diyorlar. Kâfirleri, müşrikleri Müslümanlara tercih edip üstün tutuyorlar. Âyetin nüzûl sebebiyle alâkalı tefsir kitaplarında şöyle bir rivâyet var: Bir ara yahudi âlimlerinden İslâm düşmanı zalim Ka’b Bin Eşref müşriklere geliyor ve peygambere karşı tavır almış bulunan müşrikler bu kâfire soruyorlar. Ey Ka’b! Bu Muhammed ve beraberindeki ona inanmış Müslümanlarla aramız şöyledir. Sizler kitap ehli kim-selersiniz. Din konusunda, Allah konusunda, peygamber konusunda bilgi sahibi bizim üstatlarımızsınız. Bize söyler misin biz mi hayırlıyız, yoksa bu Müslümanlar mı? Biz mi doğru yoldayız, yoksa Müslümanlar mı? Alçak diyor ki hayır, siz onlardan daha hayırlı ve daha doğrusunuz. Görüyor musunuz? Güya Allah’a inandığını, Tevrat’a inandığını, Mûsâ (a.s) in yolunda olduğunu iddia eden adam kâfirleri Müslümanlardan hayırlı ve üstün kabul ediyor. Alçak herif kendi inanç sistemini reddediyor, kendi bindiği dalı kesiyor. Sebep ne? Sebep, bu son elçi kendi ırklarından, kendi familyalarından çıkmadı. Bu peygamber İsrail oğullarından değil de ümmîlerden çıktı diye. Yâni öyle bir insan tiplemesi çıkıyor ki karşımıza, benim kitabım var diyor. Benim Tevrat’ım, benim İncil’im, benim Kur’an’ım var diyor, benim peygamberim var diyor, ama öyle bir düşüncenin sahibi oluyor, öyle bir hayat yaşıyor ki yaşadığı hayat mahza kâfirlere, müşriklere endeksli. Kâfir ve müşrik dünyadan kaynaklanan bir inancın, bir yaşantının içinde. Allah’a inanıyorum dediği halde kendisine kendisi gibi iman eden mü’minler daha yakın olması gerekirken yaşadığı pislik içindeki hayatından dolayı, kâfir ve müşrik dünyadan devşireceği menfaatlerinden dolayı Müslümanları kötü kâfirleri daha hayırlı gö-rüyor. Gerçekten şu anda bunun örneklerini çok görüyoruz. Müslümanlara olmadık iftiralarda bulunan, olmadık isimler takarak, onları terörist, kan dökücü ilân eden yahudi ve hıristiyan dünyanın, kâfir ve müşrik dünyanın güdümünde hareket eden, güya adı Müslüman olan kimi zavallıların Müslümanları haksız, karşılarındaki kâfirleri haklı gör-düklerini, kâfirlerin daha doğru yolda olduklarını söyleyebiliyorlar, yazıp çizebiliyorlar. Kâfirler daha doğru yoldadırlar ve zaten dünyada onlarsız bir hayat yaşamak mümkün değildir diyebiliyorlar zavallılığın zirvesinde olanlar. Hayır hayır, kim ne derse desin, doğru yolda olanlar, hakta o-lanlar Müslümanlardır. Her ne kadar güçsüz olmaları sebebiyle, zayıf oldukları için seslerini duyuramasalar da. Allah yeryüzünde Müslü-manları seviyor, Müslümanlardan razıdır ve kâfirlere, müşriklere de, adı ne olursa olsun, ister yahudi, ister hıristiyan kâfirlere de lânet ediyor Rabbimiz.
52. Âyetin Tefsiri
52. “İşte Allah'ın lânetledikleri onlardır. Allah'ın lânetlediği kişiye asla yardımcı bulamayacaksın.” Allah kâfirlere lânet ediyor. İşte bunlar Allah’ın rahmetinden kovduğu, uzaklaştırdığı kimselerdir. Allah kime lânet edip de merha-metinden mahrum etmişse artık ona kim yardımcı olabilir? Kim onu Allah’ın gazabından, azabından kurtarabilir? Rabbimiz Nisâ sûresinin bu âyetlerinde bizi bir grubun karşısında durdurdu, bize bir grup tanıttı ve ısrarla bizim onlara bakmamı-zı, onlar üzerinde düşünmemizi, onları yakından tanımamızı istedi. Bunlar kendilerine kitap verildiği halde, Allah bilgisine ulaştırıldıkları halde Allah’a iman etmeleri gerekirken, Rablerinin istediği bir hayatı yaşamaları gerekirken, Allah’ı bırakıp da Allah berisinde birtakım cibt ve tâğutlara iman eden, bunları dinlemeye, bunlara ibâdet etmeye yö-nelen ve kâfirleri Müslümanlara tercih eden, menfaatleri sebebiyle kâfirleri Müslümanlardan daha Medenî, daha doğru yolda göre gören in-sanlardır. Gerek yahudilerden, gerek hıristiyanlardan gerekse Müslü-manlardan olan ehl-i kitap insanlardır bunlar. İşte Rabbimiz onlar için yine şöyle buyuruyor:
53. Âyetin Tefsiri
53. “Yoksa onların hükümranlıktan bir payları mı var? O zaman insanlara bir çekirdek parçası bile vermezler.” Yoksa onların mülkten bir nasipleri mi var? Mülkten bir payları mı var? Yâni Allah onlara İlâhi otoritesinden, mülkünden bir yetki mi vermiş? Yoksa Allah egemenliğinin, rubûbiyet ve ulûhiyetinin bir kısmını onlara mı devretmiş ki, kimin doğru yolda, kimin eğri yolda olduğunu kararlaştırmaya kalkışıyorlar? Nereden almışlar bu yetkiyi? Hangi yetkiyle tezkiye ediyorlar kâfirleri? Hangi yetkiyle yargılıyorlar mü’minleri? Eğer onlara bu konuda bir yetki verilmiş olsaydı cimriliklerinden başkalarına zerre kadar bir pay vermezlerdi. Eğer bu ehl-i kitabın elinde herhangi bir yetki olsaydı, insanlara zırnık bile koklatmazlardı. Çünkü bunlar cimridirler, Allah’ın kendilerine lütfettiği nîmetlerine karşı çok nankör davranıyorlar. Allah kendilerine iman ve kitap nîmeti verdiği halde menfaatleri sebebiyle Müslümanlardan kaçıp kâfir ve müşrik dünya ile birlikte hareket etmeye çalışıyorlar. Ellerindeki kitaplarını tasdik ederek gelen Kur’an’a ve son elçiye inanmıyorlar. Bu son elçiye verilen nîmetleri çekemiyorlar. Halbuki Allah kendilerine de aynı nîmetleri vermişti. İbrahim (a.s) in oğlu Yâkub (a.s)’a kendilerini nisbet eden bu insanlara peygamberleri vasıtasıyla sayısız nîmetler lütfedilmişti. Mısır’da çok mutlu bir hayat yaşamışlardı. Sonra kendi amelleri sebebiyle özgürlüklerini yitirip köleleştirildikleri bir dönemde Mûsâ (a.s) ve Harun (a.s) rehberliğinde kölelikten kurtarılmışlardı. Allah onları çölün ortasında akla hayale gelmedik nîmetlerle doyurmuş-tu. Sonra Dâvûd (a.s) ve Süleyman (a.s) döneminde gerçekten dünyanın en büyük nîmetlerine nail olmuşlardı. Ama eğer bu İsrâil oğulları yine Müslümanca bir hayata devam etmiş olsalardı, Allah’ın kendilerine gönderdiği Îsâ (a.s), Zekeriyya ve Yahya (a.s) döneminde de Müslümanlıklarını devam ettirebilselerdi ve son elçi geldiği zaman da ona iman etmiş olsalardı, Muhammed (a.s) in de mü’mini olarak Kur’-an’ın pratikte uygulayıcıları olsalardı elbette eski konumlarını yeniden kazanacaklar ve Müslümanların içinde dünyanın en üstün insanları olma şerefini kazanacaklardı. Ama ne yazık ki bu adamlar bunca nîmete sahipken, atalarının yolunu terk etmişler, Peygamberlerinin getirdiği kitaplarının sistematik hayat tarzını reddetmişler, kendi kendilerine yahudilik diye bir yol ihdas etmişler, hıristiyanlık diye bir yol çıkarmışlar ve böylece yeryüzünde küfrün iki kanadını oluşturarak ataları İbrahim (a.s) in torunu olarak kendilerine gönderilen Muhammed (a.s)’a ve ona iman eden İsmail oğullarına hasetlerinden düşman olarak kâfir ve müşrik dünyayla birlikte hareket etmeye başlamışlar.
54. Âyetin Tefsiri
54. “Yoksa Allah’ın bol nîmetlerinden verdiği kimseleri mi çekemiyorlar? Oysa İbrahim ailesine kitap ve hikmet verdik. Onlara büyük hükümranlık bahşettik.” Yoksa onlar Allah’ın lütfundan verdiği şeyler konusunda in-sanları kıskanıyorlar mı? Allah’ın Muhammed (a.s)’a peygamberlik vermesini, Müslümanlara bu sayede nimetlerini ulaştırmasını kıskanıyorlar mı? Allah’ın Müslümanları izzet ve şerefe ulaştırmasını kıska-nıyorlar mı? Yoksa onlara mı soracaktı Allah nîmetini kime vereceği-ni? Onların keyiflerine mi kalmıştı bu iş? Kendi sapıklıkları sebebiyle peygamberlik ellerinden alındı da İsmail oğullarına verildi diye kıskançlıklarından onu reddetmeye mi kalkışıyorlar? Bu yüzden mi Müslümanlara düşman kesilerek kâfirlerle, müşriklerle beraber hareket et-meye çalışıyorlar bu adamlar? Halbuki İbrahim’in soyundan olan atalarınıza biz peygamberlik verdik, onlara kitaplar indirdik, onlardan Dâvûd ve Süleyman (a.s) la-ra peygamberlikle birlikte büyük bir mülk ve saltanat verdik. O halde niye önceki peygamberleri kabul ediyorsunuz da son elçiyi reddediyorsunuz? Neden Allah’ın nîmetini lütfettiği diğer elçileri değil de sadece Muhammed (a.s)’ı kıskanıyorsunuz? Ey Allah’ın tarih içinde ken-dilerine sayısız nîmetler lütfettiği ehl-i kitap! Sizler şunu çok iyi bilmek zorundasınız ki Allah biz İbrahim (a.s) in ailesine çok büyük nîmetler verdik derken hem az evvel de ifade ettiğim gibi, önceki dönemlerde İbrahim ailesinden İshak ve Yâkub’un oğulları olan İsrail oğullarına verdiği nîmetlerini gündeme getiriyor, hem de İbrahim (a.s) in İsmail isimli oğlunun torunlarından olan son elçiye, Muhammed (a.s)’a verilen kitap ve peygamberlik nîmetleri gündeme getiriliyor. Unutmayın ki bizim peygamberlerimiz dediğiniz İshak (a.s) Yâkub (a.s) ne kadar İbrahim (a.s)’a yakınsa İsmail (a.s) da o kadar yakındır. İshak (a.s) ve Yâkub (a.s) ne kadar İbrahim (a.s) in yolundaysa İsmail (a.s) da o kadar Onun yolundadır. Mûsâ, Harun, Dâvûd, Yahya, Zekeriyya ve Îsâ (a.s) lar ne kadar İbrahim (a.s) in yolundalarsa Muhammed (a.s) da o kadar İbrahim (a.s) in yolundadır. Bu son elçiye iman etmedikleri sürece bu İsrâil oğullarının, bu yahudi ve hıristiyanların önceki peygamberlere iman ediyoruz demelerinin hiçbir mânâsı kalmayacaktır. Çünkü önceki her bir peygamber kendi döneminde onlardan son elçiye iman etmeleri konusunda ahit almıştır. Bu ahitlerini yerine getirmeyenler asla mü’min değillerdir. Ama gelin görün ki:
55–56. Âyetlerin Tefsiri
55,56. “Onlardan ona inananlar ve yüz çevirenler vardı. Çılgın bir alev olarak cehennem yeter. Doğrusu, âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız; derilerinin her yanışında, azabı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Allah Güçlüdür, Hakîmdir.” O yahudi ve hıristiyanlardan kimileri o kitaba ve peygambere iman ederlerken kimileri de hasetlerinden ötürü sırt çevirmektedir. Çok azı iman etmiş, pek çoğu da fâsıklar olmuşlardır. İşte bu ifade İsrâil oğullarının kıskançlık dolu konuşmalarına ve tavırlarına bir cevaptır. Küfür ve inatlarına karşılık, kıskançlık ve yoldan çıkışlarına karşılık cehennem çılgın bir ateş olarak onlara yeter. Âyetlerimizi örtenleri, örtbas edenleri, âyetlerimizi gündemle-rinden düşürenleri, âyetlerimizi yok farz edenleri, âyetlerimizden ha-bersiz bir hayat yaşayanları işaret levhalârımızı kamufle ederek yol-larına devam edenleri, uyarılarımıza aldırış etmeden burunları doğru-suna gidenleri ateşe sokacağız, ateşe yaslayacağız, cehenneme sallayıvereceğiz diyor Rabbimiz. Aman Allah’ım! Bizi böyle bir ateşle, bizi böyle bir cehennemle karşı karşıya bırakma! Bizi böyle bedbahtlar-dan kılma ya Rabbi! Kimmiş bunlar? Kimmiş bu cehennemin ashabı? Allah kendilerine hayatlarını düzenlesinler diye bir kitap gönderdiği halde, Allah kendilerine yeryüzünde rahmet kapıları açtığı halde, Allah’ın âyetlerini örtüp örtbas edenler, hayatlarını Allah’ın âyetleriyle düzenlemeye yanaşmayanlar, sanki böyle bir kitap gelmemiş gibi hareket edenler, hayat programlarını Allah’ın kitabına sormadan yaşa-yanlar, kitapsız bir hayattan yana olanlar, kitaplarıyla ilgilerini kesen-ler. Öyleyse anlıyoruz ki bir dönemler İbrahim (a.s) ile beraber olmak, bir dönemler İshak (a.s) ile, Yâkub (a.s) ile, Dâvûd (a.s), Süley-man (a.s), Mûsâ ve Îsâ (a.s) larla beraber olmak, bir dönemler Muhammed (a.s)’la beraber olmak, eğer bu beraberlik son döneme kadar, ölüme kadar gitmemişse hiçbir değer ifade etmeyecektir. Önceki toplumlar için ilk peygamberden son peygambere kadar iman edilmedikçe bu iman kabul edilmeyeceği gibi bizim için de ölünceye kadar devam etmedikçe iman kabul edilmeyecektir. Allah bizden ölünceye kadar bir iman ve teslimiyet istiyor. Kıyamet kopuncaya kadar bütün peygamberlerin yolunu takip etmemizi istiyor. Hiçbir zaman bu yoldan ayrılma hakkına sahip değiliz. Evet özgürlüğümüz var, dilediğimiz za-man bu yolu terk edip başka yollara gidebiliriz diyorlarsa bu ehl-i kitap o zaman cehennem onların gideceği yerdir. Hem öyle bir cehennem ki: Onların derileri yanıp döküldükçe, derileri yanıp, kül olup duy-guları kayboldukça, derilerinin ucundaki azabı, acıyı hissetme merke-zi olan sinirleri özelliğini kaybettikçe, hissetmeleri kayboldukça azabı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Onların derilerini değiştirecek, tekrar onlara hayat verecek, yeni bir direnç ve güç vereceğiz ki azabı tekrar tekrar tatsınlar. Allah korusun dünyadaki ateşlere benzemeyen, dayanılması mümkün olmayan bir ateş. Ve üstelik Rasulullah Efendimizin hadislerinden de öğreniyoruz ki cehennemde-kilerin vücutları her bir bölgeden azabı tatsınlar diye çok büyük ve dayanıklı yaratılacaktır. Dişlerinin dağ büyüklüğünde, ciltlerinin farklı uzunlukta yaratılacağını haber veriyor Allah’ın Resûlü. Ve her bir saatte derilerinin yüz kere, yüz yirmi kere değiştirileceğine dair rivayetler vardır. Muhakkak ki Allah Azîz ve Hakîmdir. Yapacağı azap konusun-da kimse onun önüne geçemez, kimse onun azabına engel olamaz ve Allah Hakîmdir, hâkimiyet sahibidir, hikmet sahibidir, kime ne yapacağını bilen hikmet sahibidir. Yaptığını yerli yerince ve adâletle yapandır.
57. Âyetin Tefsiri
57. “İnanıp yararlı iş işleyenleri, içinde temelli ve ebedî kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Onları en koyu gölgeliklere yerleştireceğiz.” Ama beri tarafta iman eden, Allah’a Allah’ın istediği gibi iman eden ve imanla birlikte salih ameller işleyen kimseleri de zeminle-rinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere ithal buyura-caktır Allah. İman eden ve salih ameller işleyenler. İman etmişler ve imanlarını hayatlarına geçirmişler, hayatlarını iman kaynaklı yaşa-mışlar. Fıtratlarını bozmamışlardır. Allah’ın yarattığı ahsen-i takvim oluş özelliklerini hayatlarının sonuna kadar muhafaza etmişler ve bu fıtratlarına uygun ameller işlemişler. Salih amel, fıtrata uygun amel demektir. Salih amel, Allah’ın razı olduğu, sevdiği ve emrettiği ameldir. Salih amel, Rasulullah e-fendimizin hayatında, sünnette yeri olan ve mahza Allah için yapılmış amel demektir. Salih amel, salih bir imandan kaynaklanan ameldir. Evet inanan ve inancını yaşayan, inanan ve imanını hayatında görüntüleyen, inanan ve inancını pratize eden, hayatını iman kaynaklı yaşayan, hayatlarıyla imanları özdeş olan kimseler, içinde ebedî kalacakları altlarından ırmaklar akan cennettedirler. Orada onlar için tertemiz eşler vardır. Bu eşlerin temizliği hem madde olarak kan, idrar, koku, hayız, nifas, dışkı vs gibi maddî pisliklerden arındırılmış, maddî pislikleri olmayacak şeklinde tertemiz. Hem de mânâ olarak yalan, dolan, cinsinden aldatma cinsinden, ahlâksızlık geçimsizlik cinsinden de bir kötülüğü, bir pisliği, necisliği, necesliği, bir küfrü, nifakı, inkârı olmayacak tertemiz eşler verilecektir onlara. Ve onlar ne soğuk ne sıcak tam kararında gölgelerin içindedirler. Evet çok rahat, onların üzerine bir cennet gölgesi, ama tam istenen bir gölge var. İstenilen biçimde sarkmış, ihtiyaca cevap verecek özellikte uzatılmış bir gölge. Uzakta değil, yaklaştırılmış, dünüv kazandırılmış, böyle insanla sanki içice olmuş, insanın içine nüfuz etmiş bir gölge vardır onlar için. Dünyada bile gölgenin rahatını biliyoruz. Hani Rasulullah bir gün: “İstifade ettiğiniz tüm nîmetler-den hesaba çekileceksiniz!” buyurunca, sahâbeden biri, üzerinde sadece göbeğine kadar avret yerlerini örten bir peştamaldan başka malının olmadığını, ondan da hesaba çekilip çekilmeyeceğini sormuştu da, Allah’ın Resûlü: Evet, sen de hesaba çekileceksin, çünkü gölge ve soğuk su buyurmuştu. Gölge büyük bir nîmettir gerçekten. Yaz gününü düşünelim. Sıcak iklimleri düşünelim. Mekke, Medine'yi düşünelim, gölgenin ne anlama geldiğini o zaman anlayacağız. Cehennem ortamını yanında cennet ortamıdır âdeta gölge. Evet orada onlar için gölgeler vardır. Cehenneme yaslananlardan farklı bir hayat var onlar için. Rabbim bizi onlardan eylesin inşallah. Bu hafta da burada kalalım ve gelecek hafta inşallah kaldığımız yerden devam edelim. Velhamdü lillahi Rab bil Âlemin.
58. Âyetin Tefsiri
58. “Hiç şüphesiz Allah size, emânetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür.” Nisâ sûresinin bu bölümünde Rabbimiz emanetten ve emanetin tevdî edileceği kimselerden söz edecek. Kur’an’ı hiç tanımayan insanlara anlattığımız bölüm ile, onu biraz tanıyan insanlara anlattığımız bölüm elbette farklı olacaktır. Kaldı ki aynı bölümü kadına anlatırken ayrı, erkeğe anlatırken ayrı, ihtiyara ayrı, gence ayrı, hastaya ayrı anlatıyoruz. Neden? Eh adamın hayatı değişik de ondan. Meselâ diyelim ki, şu anda okuduğumuz bölümlerde içkiyle ilgili bir âyet gelse, aman ha gardaşlar, sakın içki içmeyin! diye bir saat anlatacak değilim elbet-te içinizde içki içen birileri yoksa. Ama adam meyhaneden gelmiş kokusu ağzındaysa henüz ve ben onu yakalamışsam, bir ayık zamanını ele geçirmişsem iyi kötü sağdan soldan vurmaya çalışırım, dengede dursun diye. Çünkü sallanıyordur zaten o. Ona öyle yaparım, ama sizin de başka sarhoşluklarınız varsa ki; insanların çeşitli sarhoşlukları vardır. Meselâ kimisi mal sarhoşudur, aman malsız olmaz diyordur. Kimisi makam sarhoşudur, illa da koltuk lâzım diyordur. Kimisi kadın sarhoşudur, kadın peşindedir. Kiminde yükseklik hastalığı vardır, adam azıcık cüzdanının üzerinde yükselmeye başladı mı sendelemeye başlayıverir. Cüzdanı önce ince-ciktir, sonra azıcık yükselmeye başlar, o kadarcık yükseklik bile adamı sendeletiverir. Adam biraz daha yükseldi mi, meselâ koltuk kadar filan yükseldi mi daha fazla havalara girip yalpalamaya başlayıverecektir Allah korusun. Ve aleyküm esselâm, buyur, şuraya gel gardaş. Hayır hiçbir şey olmaz. Keseriz bir daha başlarız, bu çok normal bir şeydir. Bakın bir defasında Rasulullah Efendimiz hutbede konuşma yapıyor ve tüm sahâbe dinliyor. Bu arada adamın biri geliyor: Ya Ra-sulallah bana dini anlatsana! Ben faydalanmak, öğrenmek istiyorum! diyor. Onun bu samimi talebini alan Allah’ın Resûlü iniyor minberden, kesiyor hutbesini, sahâbe bekliyor, olsun, ilgileniyor o adamla, sonra çıkıyor ve hutbesine devam ediyor. Ne güzel değil mi? Ama bizde böyle rahat din yaşama pek gelişmemiş. Birisi çıkacak, konuşmaya başlayacak, tamam herkes sütliman onu dinleyecek. Ağzını açmak yok, edepsizlik yapma! deniyor. Edepsizlik türünde bir hareketi birisi konuşmazken de yapmayalım. Veya şöyle söyleyelim: Benim yanımdayken, siz kendi kendinize nasıl oturuyor idiyseniz öylece oturun. Ama efendim ben kendi kendimeyken şöyle şöyle yapıyordum. Eğer o, kendi kendinize iken de edepsizlikse orada da yapma! Kendi kendineyken de yapma, benim yanımda da yapma! Yok kendineyken normalse benim yanımdayken de normaldir. Yâni evde kendi kendinize nasıl oturuyorsanız burada da öylece oturun! Yâni yaptığınız şey Allah’ın izin verdiği bir hareketse her zaman rahat olun! Benim yanımda da kendi kendinizeyken de rahat olun inşallah diyerek bu hafta okuyacağımız bölümün ilk âyetini okumaya başlayalım. Muhakkak ki Allah emânetleri ehline vermenizi, emânetleri ehline tevdi etmenizi, emânetleri ehlinde tutmanızı, emânetleri ehline vermenizi, emâneti ehline, sahibine göndermenizi, emâneti yerine ulaştırmanızı, ehline gönderme yapmanızı emreder size. Emânet bir tesbih mi almıştın arkadaşından? Yerine, ehline, sahibine gönder onu. Para mı almıştın bir arkadaşından emânet? Yerine ulaştır, ehline, sahibine tevdi et onu. Kız mı almıştın Allah’tan e-mânet? Kız mı almıştın bir Müslümandan nikâhla? Evlenmek üzere emânet bir kadın mı almıştın Allah’tan ve kardeşinden emânet olarak? Sahibine gönder onu. Sahibinin istediği yerde tut o emâneti. Sahibinin istediği gibi davran o emânete. Satma onu! Ya da harcama onu! Kadınını yanında emânet bil ve onunla ilişkin konusunu emânetin sahibine sor. Ya Rabbi! Bu hanımım senin bende emânetindir. Emânetin sahibi olarak bu kadınıma nasıl davranmamı istersin? Onu nasıl giydirmemi, onunla nasıl bir ilişki içinde olmamı istersin? diyerek emânetin sahibine sormak zorundasın. Onu Allah’la peygamberle tanıştırarak, kitapla sünnetle tanıştırarak yerine, cennete göndermek zorundasın. Çünkü hanımın sana emânettir. Nerede olmalıydı o? Nerede tutmalıydın onu? Eh koluna takacaksın, çarşı pazar gezip, âleme teşhir edeceksin! ise öyle yap! Yok eğer eve hapsedeceksin, hiç günyüzü göstermeyeceksin ise öyle yap. Ama Allah öyle değil de şöyle yap! demişse o zaman Allah’ın dediği gibi yapmaya çalışacaksın. Allah sana emânet olarak para mı verdi? Onu nereden kaza-nacağını, nerelerde harcayacağını emânetin sahibine sormak zorun-dasın. Allah sana emânet olarak çocuklar mı verdi? Onlara vereceğin isimden tut da, onlara ulaştıracağın günlük eğitime varıncaya kadar emânetin sahibine sormak zorundasın. Yanında Allah’ın sana verdiği boş zaman mı var emânet olarak? Onu emânetin sahibinin istediği yerde kullanmak, emâneti sahibine vermek zorundasın. Veya emânet olarak senin yanında göz, kulak, el, ayak, kafa, kalp mi vardı? Onları yerinde kullan. Onları emânetin sahibinin razı olduğu yerlerde kullanarak emânetin sahibine teslim et. Emâneti emânet bilmemizi, emâneti sahibine vermemizi, emâneti emânetin sahibinin istediği gibi kullanmamızı istiyor Rabbimiz. Emânetle ilişkilerimizi emânetin sahibinin istediği şekilde ayarlamamızı istiyor. Allah emânet olarak bize ne vermişse. Akıl mı verdi Allah emânet olarak? Sıhhat mı verdi? Zaman mı verdi? Mal, mülk, fırsat, imkân mı verdi? Ev, araba, arsa mı verdi? Evlât mı verdi? Hanım mı verdi? Veya din mi gönderdi? Kitap, peygamber mi gönderdi? İrade mi verdi emânet olarak? Bunların tümünü emânetin sahibinin razı olduğu yerlerde kullanarak emânetlerimizi yerine getirmemiz isteniyor. Öyleyse burada anlatılan emâneti iki türlü anlıyoruz: a- Bu emânet Ahzâb sûresindeki emânettir. “Doğrusu Biz, emâneti (sorumluluğu) göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekin-mişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan onu yüklenmiştir.” (Ahzâb 72) Emânet işte bu âyette anlatılan emânettir. Yâni âyetin ifade ettiğine göre emânet tekâlif-i İlâhiyedir. Dindir, imandır, hidâyettir, Kur’-andır, sünnettir, candır, bedendir, iradedir. Allah’ın bize emânet ettiği şeylerdir. Meâric sûresinin ifadesine göre namazcılar bu emânetlere riâyet ederler. Bu emânetlere sahip çıkarlar. Bu emânetlerle ilişkilerini Allah’ın istediği biçimde ayarlarlar. Bu emânetlere asla hıyanette bu-lunmazlar. Bunları zayi etmezler. Meselâ Allah bu mânâda Kur’an’ı bize emânet göndermiş. Kimileri bu emâneti Allah bana bunu güzel yazsın diye gönderdi zannet-miş ve nefis yazılarla, sülüs yazılarla onu ortaya koymaya çalışmış. Kimileri Allah onu bana bassın diye gönderdi zannedip basmaya, kimileri Allah onu bana satsın diye gönderdi zannedip satmaya çalışmış. Kimileri çok güzel okuyup insanları onunla mest etsin diye gönderdi zannedip emâneti ifa icralarına başlamış. Kimileri onu bana para kazanmam için gönderdi zannedip onunla bol para kazanma yolunu tutmuş, kimileri harcasın diye göndermiş Allah onu bana demiş, onu günbegün harcama yolunu tutmuş. Halbuki Allah emâneti nerede tutmamızı istemişse onu orada tutmamızı emreder. Bakara emânet size, Âl-i İmrân emânet, Nisâ, Mâide, Zuhruf, Câsiye Hadîd emânet size. Allah için meselâ Câsiye’yi nerede kullan-dınız bugüne kadar? Biliyor musunuz bu sûreyi? Var mı sizin kitapta böyle bir sûre? Zümer’i nerede harcadınız? Yâsîni nereye yerleştirdi-niz? Eh yerinde duruyor işte, emânet sandığına yerleştirdik, elli yıldır bekliyor mu? Eyvah! Eyvah emâneti sahibine vermemişiz! Emâneti ehline teslim etmemişiz. Meselâ ağız emâneti vermiş Allah. Ne için vermiş? Peynirin küflüsünü, turşunun modelini tespit için veya onunla peynir ekmek yesin diye, laf edelim, çay içmede kullanalım diye mi? Yoksa onunla âyet anlatalım, çoluk çocuğumuzun âyet hadis ihtiyacında kullanalım diye mi? Bunları nerelerde kullandığımızı bir düşünelim yâni. Halbuki İnsana verilen bu azalar, bu irade, bu güç, bu bilgi, bu akıl bu enerji mahza emânettir. Allah’ın emânetidir bunlar. İnsan Allah tarafından kendisine emâneten verilen bu gücü, bu enerjiyi, bu aklı dondurmak, dumura uğratmak, kullanmamak hakkına sahip değildir. Bunları hayata hiçbir şey kazandırmayacak ve hayatı bir adım daha ileri götürmeyecek boş şeylerde kullanamaz. b- Bir de emânet, insanların kendi aralarında birbirlerine emânet ettiği, emânet verdiği şeylerdir. Hattâ bu mânâda kâfirin emânetidir de. İşte buna karşı da riâyetkar davranmamız, nezih davranmamız isteniyor. Emânet sahiplerine karşı sahtekârlık yapmamamız, hıyanet-te bulunmamamız isteniyor. Evet emânetlere dikkat edelim inşallah. Bakın A’râf sûresinde Rabbimiz buyurur ki: “Pek az şükrediyorsunuz” (A’râf 10) Ne kadar da az şükrediyorsunuz? Bütün bunları, Allah’ın size verdiği bütün bu emânetleri ne kadar da az kullukta kullanıyorsunuz? Ne kadar da az yerinde kullanıyorsunuz? diyor Allah. Bugün meselâ sabahtan akşama kadar ağzınızı nerelerde kullandınız? bir düşünün. Ağzınızı hep paradan puldan, işten aştan söz etmede mi kullandınız? Yoksa Allah’ın vahyinin sözcülüğünde mi kullandınız? Kimilerimiz san-ki üzerinde böyle bir ağız nîmeti yok da, tatmış gibi efendim ben nasıl becereyim vahiy anlatmayı? diyor. Bakın Rasulullah Efendimiz bana dedi ki: Size de dedi mi? Bil-mem. Çünkü ben gidip sorduğum için bana dedi, siz de gidip sorduy-sanız size de demiştir. Ama ömrünüzde bir defa gitmemişseniz deme-miştir tabii. Kim Kur’an okurken, Kur’an anlatırken zorlanırsa ona iki sevap vardır diyor peygamberim. Yâni şimdi sen benim kadar rahat okuyamıyor musun? Veya çocuklarına onu anlatırken benim kadar ra-hat anlatamıyor musun? Al sana iki sevap. Ne kadar güzel değil mi? Birisi okumanın, anlatmanın sevabı, ötekisi de zorlanmanın sevabı. Öyleyse ne duruyoruz? Niye bu emâneti sahibine iade etmeye koşmuyoruz? Neden bu ağızlarımızı vahyin sözcülüğünde kullanarak e-mânetin sahibine teslim etmiyoruz? İnşallah Allah’ın size verdiği birkaç emânetten daha söz edelim, ondan sonra âyetin devamına geçelim. Vakit emâneti ve mal, can emâneti, ömür emâneti, eylem emâneti. Acaba onları ne ettiniz? Nerelerde tuttunuz? Allah, verdiği tüm emânetler konusunda basîret versin bize, yolunda kullanma imkânı lütfetsin inşallah. Demek ki aile emânettir, din emânettir, hayat emânettir, mal mülk emânettir, Kur’an sünnet emânettir ve bunlar ehline verilecek. Emâneti yerinde kullanmak zorundayız. Bir de insanlar arasında görev verme konusunda ehil insanların seçilmesi gerekmektedir. Ehil olmayan kimselere görev verilmemelidir. Riyazus Salihîn’de Abdullah ibni Abbas’tan şu rivayet vardır: “Kim ki ümmet içinde o işe kendisinden daha ehil kimseler varken bir kişiye bir görev verirse, Allah’a, Resûlüne ve mü’minlere ihanet etmiştir.” “Kim ki bir adama görev verirse, yetkili bir adamdan söz ediliyor. Bir adama toplumsal bir görev veriyor. Üstelik o grup içinde Allah’ın daha çok razı olacağı bir kimse vardır. Veya başkaları vardır. Ama buna rağmen o idareci ondan daha alt kademede, Allah’ın rızasına daha az yakın olan birisini görevlendiriyorsa, tayin ediyor, istihdam ediyorsa, işte o zaman o adam, o toplumun sorumlusu, o grubun reisi Allah’a da, Resûlüne de, mü’minlere de hıyanet etmiştir haberi ola. Bir grupsunuz. Çocuklarınızla birlikte bir aile grubusunuz. Bir mahallede yaşıyorsunuz, mahalledekiler içinde siz sözü dinlenen reis durumundasınız. Bir cami cemaatisiniz. Bir arkadaş grubusunuz. Onların içinde siz söz sahibi durumundasınız. Veya bir yerlerde siz söz sahibisiniz. O grubun içinden birisini bir göreve atadınız. Onu bir yerlerde istihdam ettiniz. Şu iş senin işin, haydi bakalım grup adına sen bu konumdasın dediniz. Kendi bireysel yaşantısıyla ilgili değil, o grup adına görevlendirdiniz. Ama o grup içinde sizin görevlendirdiğiniz o kişiden daha ehil, Allah adına daha lâyık, Allah’ı daha çok razı ede-cek, Allah’ın daha çok razı olduğu birileri var. Buna rağmen siz onlar-dan daha alt kademede birilerine görev verdiniz. Emretme görevi, hükmetme görevi, yönetme, yönlendirme görevi, eğitme görevi, na-maz kıldırma görevi, zekât toplama görevi gibi bir görev verdiniz. Dik-kat edin, işte o zaman siz Allah’a, Resûlüne ve müslümanlara hıyanet ettiniz. İstemiyorsanız böyle bir duruma düşmeyi, o zaman lâyık olanlara verin o görevi. Tabi bundan kurtuluşun belki de aklıma gelen en güzel çaresi istişare edin. Bir kere toplumu tanıyın. Tanımıyorsanız zaten o durumda olmayın. Tanıyorsanız buna rağmen istişare edin, istişareden sonra aldığınız karar en azından yanlışınıza bir mazeret olacaktır. Ama geri dönüşü olan bir yanlış olacak ve siz pişmanlığınızı, tevbenizi ortaya koyacaksınız. Bir de insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder Allah. Yâni insanlara bir şeyler dediğinizde, yap! Ya da yapma! Dediğinizde, git! gitme! Dediğinizde, otur! Kalk! gel! Gelme! Al! Alma! Ver! Verme! Oku! Okuma! Yaz! Yazma! Dediğinizde. Şunu yeme! Bunu içme! Şunu giy! Bunu giyme! dediğinizde adâletle hükmedin, yâni zulüm olmasın hükmünüz. Yâni insanlardan istedikleriniz Allah ve Resûlünün istediklerine uygun olsun demektir bunun mânâsı. Demek ki çevremizden bir şeyler dediğinizde, o konuda sizin deliliniz olsun diyor Rabbimiz. Konya’nın mümtaz hocalarından birisi Mekke’de Kâbe’nin avlusunda otururken, ayaklarını Kâbe’ye doğru uzatarak yatan bir çocuk gördü de: Evlâdım, edeptir, öyle yapma! Ayaklarını toparla! filan deyince o çocuk dedi ki: Med delil? Delilin ne bu konuda? Var mı kitaptan ya da sünnetten bunu meneden bir delil? Varsa söyle hemen vazgeçeyim bundan, deyiverince hoca efendi başını yere eğmek zorunda kaldı. Bunu her zaman soralım kendimize. Ne yapmıştın? sor kendine: Med delil? Sabah ne zaman kalkmıştın niye? Med delil? Kim dedi de öyle yaptın? Hangi tür giyinmiştin neden? Kimlere uğradın bugün, neden? Komşularınla üç aydır ilgin yok, neden? Bugüne kadar İbrahim (a.s)’ı tanımamış mıydın, neden? Nedeni sürekli sorun kendinize yâni. Eğer tüm bu yaptıklarınıza delil olarak kafanızda hiç bir âyet ve hadis canlanmıyorsa, o zaman acaba bütün bunları emreden Rabbim kim de yaptım? Kimin kuluyum şimdi ben? Kimi memnun etmek için yaptım bütün bunları ben? diye bir düşünün. Yoksa Zerdüşt buyurdu da öyle mi yaptık? Allah dediyse evet, Peygamber dediyse evet, ama ya hocalar dedi, hacılar dedi, filanlar dedi, falanlar dedi diyeyse Allah korusun da hani hocanın kulu değildin sen! İşte babam rahmetlik böyle yapardı. Meselâ sabahleyin lavabonun karşısına geç, rahmetlik babam ellerini şöyle yıkardı, ayaklarını da yıkardı galiba hatırlıyorum da, ama arada bir de başını ıslatır mıydı? Yoksa kaşır mıydı başını? Filan dersen senin yaptığın abdest filan değildir yâni. Ama istersen rahmetlik babandan öğren, istersen ahretlik anandan öğren ama abdesti Peygambere ulaştıracak biçimde öğrenirsen böyle iyi olacaktır işte. Evet: İnsanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmediyorsanız, insanlar arasında hükmünüzü gündeme getirdiğiniz zaman âdil davranabiliyorsanız o zaman bu emâneti ehline vermiş olacaksınız. Eğer kendi menfaatimizi, ailemizin menfaatini, anamızın babamızın menfaatini, toplumumuzun menfaatini, Müslümanların menfaatlerini bile ön plana çıkarıp adâletten ayrılıyorsak emâneti yerine getirmemiş olacağız. Kimin menfaati olursa olsun, hangi tür menfaat olursa olsun hakkı menfaatin üstünde tutarak davranırsak, hükmümüzü buna göre verirsek o zaman emâneti yerine getirmiş olacağız. -İleride gelecek- eğer hak, bir yahudi’ninse, onun olacaktır. Hak bir hıristiyanınsa, onun olacaktır. Yâni bir yahudi’yle, bir hıristiyanla bir Müslüman karşı karşıya geldikleri zaman haklı olan yahu-di’yse, haklı olan hıristiyan’sa hak onun olacaktır. Eğer bu toplumda bir Müslüman karşısında hak bir kâfirinse onun olacaktır. Hak onunsa Müslümanların hâkimi kâfirin haklılığına hükmedecektir. Hiçbir zaman Müslümanlardan haksız bir hüküm, bir yargı çıkmayacaktır. Çünkü Rabbimiz emânetlerin yerine verilmesini, ehline verilmesini isterken gerek hak hukukta, gerek mülkte, gerek devlette, gerek toplumda, gerek ailede tam bir adâletle hüküm vermemizi istemektedir. Ve bu-nun tek yolu da Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine uygun karar vermekten geçer. Öyleyse kitabı ve sünneti tanıyacağız, tüm kararlarımızı kitaba ve sünnete uygun olarak vereceğiz. Allah ne güzel vaaz ediyor değil mi? Tam bizim için söylüyor Allah. Tam bize göre, tam bizim ihtiyaçlarımız için söylüyor. Meselâ yolda giderken siz şöyle bir trafik levhası görmüşsünüzdür: "Bu yolda dağa tırmanmak yasaktır" Var mı öyle bir levha? Olmaz bu yolda böyle bir levha değil mi? Veya: "Bu yolda yüzmek yasaktır" diye Ankara yolunda bir levha gördünüz mü? Olmaz değil mi bunlar. Çünkü o yolda gidenin problemi değildir bunlar. Demek ki Allah’ın bizim için bu söyledikleri, bizim yolda gidenlerin problemleridir. Biz bir yola girdik ya, biz Müslümanlarız ya, İslâm yolunda gidiyoruz ya işte Allah’ın anlattıklarının tamamı bizim ihtiyaçlarımız içindir. Allah’tan gelenlerin tamamı bu dünyada bizim kulluğumuz içindir. Kulluğumuz adına bize neler lâzımsa Allah bize onları göndermiştir. Ve unutmamalıyız ki bizim bu dünyada varlık sebebimiz sadece o’na kulluktur. Meselâ Allah size verdiğim emânetleri yerinde tutun diyordu. Meselâ âyet mi öğrendiniz? Onu yerinde tutun, yerinde kullanın, onu hava atmada kullanmayın, yerinde tutun. Nerede? Allah nerede tutmanızı istiyorsa orada tutun, orada kullanın. Muhakkak ki Allah işiten ve görendir. İsterseniz anlamayın, isterseniz anlamazdan gelerek Rabbinize isyan içinde bir hayat yaşayın, unutmayın ki Allah yarın sizi hesaba çekecek olandır, sakın gaflet etmeyin. Rabbimiz bütün bunları söylüyor ama, öyle bedavadan, çeşit olsun diye, aksesuar olsun diye söylemiyor. Bilesiniz ki yarın sizi bütün bunlardan hesaba çekecektir ona göre.
59. Âyetin Tefsiri
59. “Ey İnananlar! Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah'a ve âhiret gününe inanmışsanız onun hallini Allah'a ve peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibariyle en güzeldir.” Ey inanalar! Ey inandığını iddia edenler! Neye, neye inananlar? Neye inandığını iddia edenler? Abdeste, namaza. Yoo! Öyle bir şey söylemiyor Allah. Ya ne? Az önceki anlatılan konulara inandığını iddia edenler. Emânet konusunda şöyle şöyle davranması gerektiğine inandığını iddia edenler. Hâkimiyet konusunda böyle inanmaya evet diyenler, ey inandığını iddia edenler. Ey Kur’an’ın bu bölümde dediklerinin kendi hayatında görüntülenmesine inandığını iddia edenler. Ey Allah’ın bu konuda dediklerinin kendi hayatlarında görüntülenmesine inandığını iddia edenler. Öyle değil mi? Meselâ namaza iman öyle değil mi? Ben nama-za inanıyorum. Ben namazın kılınması gerektiğine inanıyorum. Namazsız din olmaz. Ben Müslümanların namaz kılmaları gerektiğine inanıyorum. Birileri mutlaka namazı kılmalı efendim. Böyle bir iman var. Bir de ben namaz kılmam gerektiğine inanıyorum. Ben namazın kendi hayatımda görüntülenmesine inanıyorum şeklinde bir iman var. Hangisi imandır bunun? Hangisi İslâm’ın imanıdır? İkincisi değil mi? Ben namazın kılınması gerektiğine inanıyorum, kılınmalı efendim, her-kes kılmalı efendim, namazsız din olmaz ki. Peki kim kılacak? Eh birileri kılsın işte. Ben de bunun sözcülüğünü yapıyorum. Bu, İslâm’ın istediği bir iman değildir. Meselâ bir adam diyor ki; “ben Kur’anın yaşanmasına inanıyorum. Ben Kur’anın okunup, anlaşılıp, anlatılmasına inanıyorum” Kendisine; “hadi buyur öyleyse! Ne duruyorsun? Niye yapmıyorsun? Sen yapmayacaksın da kim yapacak bunu?” Bunun üzerine diyor ki adam: “Birileri okusun! Birileri yaşasın! Birileri yapsın efendim! Boş kalmasın! Birileri meşgul olsun bu işlerle!” Bu tür bir iman, Allah’ın istediği iman değildir. Veya meselâ; Ben Müslümanların cihad etmesine inanıyorum. Ben mutlaka emr-i bil'maru-f’un yapılmasına inanıyorum. Ben Müslümanların örtünmesi gerekti-ğine inanıyorum, dedikleri halde inandım dedikleri konunun amelini gündeme getirmeyenlerin imanları Allah’ın istediği bir iman değildir. Allah korusun, bakıyoruz da hep birinci imandan yana bugün insan-lar. Allah’ın asla kabul etmeyeceği bir imandan yanalar. Ey inandığını iddia edenler. Eğer siz de buraya kadar anlattığım şu bir âyetin anlattığının hayatınızda görüntülenmesine iman ediyorsanız Allah size de söylüyor: Meselâ siz gözlüklü arkadaşım! denilince, gözünde gözlük olmayan adam bu sözün kendisine ait oldu-ğunu kabul eder mi? Etmez değil mi? Ey iman edenler! Öyleyse ben de iman ediyorsam, Rabbim bana da söylüyor olarak kabul edeceğim ve öylece dinleyeceğim. Öyleyse kulak verelim söze. Bugüne kadar kimlere, nelere vermedik ki bu kulağı? Allah bize kulak vermiş, biz kimlere kulak veriyoruz? Allah’a sıra bile gelmiyor neredeyse Allah korusun. Ey inanalar! Mademki inandık diyorsunuz, öyleyse: Denileni yapmak üzere itaat edin Allah’a! İstediklerini yapmak üzere itaat edin Allah’a! Peki ne ister o Allah bizden? Ne diyor Allah bize? Ne diyorsa, sayamam şimdi onları. Sabah şöyle kalk diyorsa, akşam şöyle yat diyorsa, şunu giy, bunu giyme diyorsa, şunu iç, bunu yeme diyorsa o konuda Allah’a itaat edin! Bakın burada ben size bir soru sorayım: Şöyle bir kağıt kâlem alın elinize ve “Rabbim benden ne istiyor?” diye bir cümle yazın bakalım. Yazın bakalım ne çıkacak? Kaç tane çıkacak bakalım. Ben bu işin tahsilini yapmış kimilerine şöyle bir soru sormuştum: Ebu Bekir Efendimizi tanıyoruz demişlerdi de, söyleyin bakalım, Ebu Bekir Efendimiz kimdir? dedim. İlk Müslümandır dediler, yazdık. Peygamberimiz Efendimizin kayın pederidir dediler, yazdık. Birisi dedi ki, Hz. Ayşe’nin babasıdır, A! olur mu canım? dedim, öncekinin aynıdır yâni, olmazsa dön bir daha söyle, nerdeyse Esmanın da babasıdır diyeceksiniz, de-dim. Yâni söyleyecekseniz mutlak özellik söyleyin dedim. Birisi dedi ki, Kur’an kendi zamanında toplanandır, tamam dedik, yazdık. Hicret-te Peygamberle birlik yola çıkandır, yazdık. İlk halifedir dediler, yazdık. Başka? Başka yok. İşte üç beş maddelik bir Ebu Bekir. Dedim ya Allah’tan korkun, Ebu Bekir bu mu? Üç beş maddelik bilgi ve Ebu Bekir. Halbuki insanlığın en şereflilerinden biri, en şereflinin en yakın arkadaşı için bu ka-darcık bir bilgi züldür yahu. Falanı anlat, filanı tanıt desem 100, 200 maddelik bilgi çıkarabilecekken üç beş maddelik bir bilgi. Peygamberi de böyle tanıyoruz biz. Evet kitabı tanırsak Allah’ın bizden neler istediğini bilebileceğiz, değilse kitapla ilgimiz yoksa Allah’ın bizden istedikleri itaat konularını da birkaç maddeyle bitireceğiz demektir. Evet Allah’a itaat edin. Peygambere de itaat edin. Yâni Allah ne demişse, Allah sizden ne istemişse Peygamber örnekliliğinde onu uygulayın. Allah ne demişse onu Peygamber örnekliğinde yapmaya çalışın. Çünkü model adam, motif adam, form dilekçedir peygamber. Allah’ın bizden istediği her bir kulluk biriminde örnek alacağımız varlıktır Peygamber. Meselâ demişse ki Allah tevbe edin! Nasıl ya Rabbi? Nasıl tevbe edeyim? Kim gibi ya Rabbi? Şekilde görüldüğü gibi. Kim o? Hz. Adem. Allah Adem’i anlatmasaydı tevbeyi nasıl bilebilirdik biz? Hem öyle güzel anlatmış ki Allah ona tevbeyi, Bakara’da anlatılır Rabbimiz Hz. Ademe tevbenin modelini öğretmiş, sözlerini öğretmiş, o da buna teslim olmuş. Evet Allah bütün istediklerini Peygamberlerle şekillendirmiştir yâni. Aslında bugün çevrelerinde örnek şahsiyet arayanlar peygamberleri tanıma zahmetinden kaçan insanlardır. Bu zahmete yanaşmayan insanlardır. Ve de Müslüman olup size bir şeyler emredenler de olursa onlara da itaat edin, onları da dinleyin. Arkadaşlar zinhar Kur’an-ı Kerîm-le ilgili kavramları dışardan, Kur’an dışı kaynaklardan öğrenip, sonra da onu Kur’an-ı Kerîme adapte etmeyin! Bu büyük bir cinâyettir. Kur’-an hakkındaki bir kavramı, Kur’an’ın ortaya koyduğu bir kavramı yine Kur’an’la öğrenmek, Kuranla tanımak ve dışarıdaki kavramları da bununla yargılamak zorundayız. Kur’an temeldir, Kur’an asıldır bunu unutmayalım. Allah korusun da bugün Müslümanlar tam tersini yapıyorlar. Şimdi bakın Rabbimiz şöyle buyuruyor. Ülü’l emir diye bir kavram, herkes söyler, herkes anlatır bunu. Allah için söyleyin, bu âyet geldiğinde yeryüzünde Ülü’l emir var mıydı? Mümkün değil! O gün yeryüzünde bugün Müslümanların dilindeki Ülü’l emir olmalıdır iddiası var mıydı? Asla! Çünkü o gün Peygamber vardı. O gün peygamber hayattaydı, O baştaydı. O ne isterse emrederdi ve sahâbe-i kirâm efendilerimiz de ona tabi olurlardı. Bir problemi olan gelip Allah’ın Resûlüne sorardı ve Rasulullah ne buyurmuş-sa ona teslim olurlardı. Peki bu ne ya? Bunun Türkçe’si emir sahibi demektir. Bize bir şeyler emreden kişi, ya da kişiler demektir. Bir üstteki âyeti hatırlayın. Ne demişti Allah? İnsanlar arasında hükmederken âdil olun. İnsanlara bir şeyler emrederken adâletli emredin. İnsanlardan bir şeyler isterken Allah ve Resûlünün isteğinin dışında bir şeyler istemeyin diyordu ya. İşte, size bir şeyler emredenleri de dinleyin! diyor Allah. Arkadaşın, eşin, dostun, kocan, baban eğer senden bir şeyler istiyor, sana bir şeyler emrediyorsa onları da dinle. Ama önce Allah’ı dinle! Mutlak, kayıtsız şartsız dinle onu! Ama ya Rabbi! diyerek O’na akıl vermeye kalkma! Ama ya Rabbi, tamam da şunu şunu da düşündün mü? Tamam ya Rabbi anladım, yapacağım da bana bunu emrederken, benden bunu isterken benim şartlarımı da düşündün mü? Benim ortamımı da biliyor musun? filan demeye kalkma ona. Peygamber de senden bir şeyler istemişse peygamberi de dinle. Kesin dinle onu da. Peygambere de akıl vermeye yol gösterme-ye kalkışma, onu da mutlak dinle. Ama bir de bir üçüncü grup senden bir şeyler isteyenler olacak. Yarın şuraya gidelim, şöyle giyinelim, şu işi yapma, önce şunu yapalım, önce şunları okuyalım, çocuklarımızı şöyle eğitelim, çevreye karşı şöyle bir tavır takınalım, şuradan kazanıp burada harcamayalım diye sana bir şeyler emredenler olacaktır, bu emredenleri de dinle, ama burada bir kayıt var. Bakın bunları dinlemek mutlak değildir. Burada bir kayıt var. O da bu emir sahipleri Allah ve Resûlüne itaat edecek ve senden istedikleri de Allah ve Resûlünün istekleriyle çatışmayacak. İşte bu şartla onlara itaat edilir. Yâni Allah’a ve onun peygamberine yapılacak itaat mutlak bir itaattir, lâkin sahiplerine istenen itaat ise mukayyet bir itaattir. Yâni emir sahipleri Allah’a ve Resûlüne itaat ettikleri sürece ve de kendilerine itaat beklediklerinden istedikleri Allah’ın ve Resûlünün istediklerine ters düşmediği sürece onlara da itaat söz konusudur. Onlara itaat ancak bununla kayıtlıdır. Allah ve Resûlüne itaat etmeyen kim olursa olsun onlara itaat haramdır. Hiç kimsenin bu Kur’anî kavramları yamultmaya, tahrif etmeye ve istedikleri anlamlar yüklemeye hakkı yoktur. Bakın Allah’ın Resûlü bir emire itaatin şartlarını bir hadislerin-de şöyle açıklar: “Allah’a isyan konusunda hiç bir beşere itaat söz konusu değildir, itaat ancak maruf olandadır.” (Buhârî 8/ 132) Yine Rasulullah Efendimiz şöyle buyurur: “Yaratıcıya isyan hususunda hiç bir yaratılmışa itaat yoktur.” (Ahmed) Bütün bu ve benzeri hadislerden anlıyoruz ki Müslümanların Allah’a itaat etmeyen ve Allah’a isyanı emreden yöneticilere itaat etmeleri haramdır. Onlara ancak maruf hususlarda itaat söz konusudur. Bunlar ister babamız anamız makamında olsunlar, ister devlet başkanı olsunlar, ister amir müdür konumunda olsunlar, ister koca, ister ilim adamı makamında bulunsunlar Allah’a itaat etmeyene kesinlikle itaat haramdır. Efendim onlar ne yaparlarsa yapsınlar, ne ederlerse etsinler, mutlaka bir hikmete mebni yaparlar, binaenaleyh bize düşen onların yaptıklarını sorgulamadan yerine getirmektir diyenlerin, efendilerine kayıtsız şartsız teslimiyet göstermeden yana olanların sapıklıkları da anlatılıyor bu âyet-i kerîmede. Yine mezhepçilik taassubu içinde hareket eden, mezheplerinin görüşüne tabi olmayı Allah’ın ve peygamberin anlayışına tabi olmaya tercih eden bir kısım mutaassıp taklitçilerin de bu yaklaşımlarının yanlışlığı anlatılıyor bu âyet-i kerîmede. Yine şu anda kendilerine Müslüman ismi verdikleri halde Allah’ın kitabı ve peygamberlerinin sünnetiyle uzaktan ve yakından ilgisi olmayan bâtılı hıristiyan ülkelerden dev-şirilme yasalara itaatten yana tavır belirleyen, onlara karşı çıkmayan, onları değiştirip yerine Allah yasalarını hâkim kılma derdi taşımayan yığınların da sapıklıkları anlatılmaktadır bu âyette. Evet kendisine itaat edilecek yöneticinin bizzat kendisi Allah’a ve peygamberine itaat eden, Allah’ın emir ve yasaklarına riâyet eden birisi olmasının yanında aynı zamanda insanlardan istedikleri de Allah ve Resûlünün isteklerine ters düşmemelidir. Kendisi Allah ve Resûlüne itaat eden iyi bir Müslüman olsa bile insanlardan istediği Allah ve Resûlünün istediklerine ters düşerse yine o kimseye itaat edilmez. Meselâ Allah ve Resûlü aksini söylediği halde başınızı şöyle açacaksınız, kılık kıyafetiniz şöyle olacak, hukukunuz böyle olacak, eğitiminiz ekonominiz böyle olacak, mîrasınız şöyle olacak, hayatınız böyle olacak diyorsa ona itaat haramdır diyor Rabbimiz. O halde kitabı ve sünneti bilmeliyiz ki onu bize ulaştırıp bizden itaat bekleyenin kitap ve sünnete uyup uymadığını bilme ve anlama imkânımız olsun. Değilse kitap sünnet bilgisinden mahrum olursak bizden itaat isteyenlerin itaat istedikleri konuların Allah ve Resûlünün arzularıyla çatışıp çatışmadığını bilemeyiz ve sonunda belki isyan edil-mesi gereken konuya itaat, itaat edilmesi gerekenlere de isyan içinde olabiliriz Allah korusun. Demek ki birincide, yâni Allah’a itaat konusunda, Allah bir ko-nuda bir şey dedi mi senin için, senin o konuda önceki bildiklerinin hepsini bir kenara at! Allah’ın dediğini yap! Çünkü Allah’a itaat mutlak itaattir. İkinci itaat konusu Peygamberdi. Peygamber bir konuda bir şey dedi mi, benim dünkü bildiklerim, bileceklerim geçersizdir, bitti artık. Peygamber (a.s) ne demişse o doğrudur, mutlak doğrudur ve ona itaat etmem gerekecektir. Çünkü ona itaat da mutlak itaattir. Allah ve Resûlünün arasını ayırmaya kimsenin hakkı yoktur. Ben Allah’a itaat ederim, Allah’ın kitabına itaat ederim ama Resûlüne itaat etmem, Resûlünün sünnetine itaat etmem demeye hiç kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur. Allah’a itaat O’nun kitabıyla mümkündür, Resûlüne itaat onun sünnetiyle mümkündür. Şu anda dünya üzerinde Allah’ın kitabı da Resûlünün sünneti de vardır. Allah’ın kitabı da Resû-lünün sünneti de dimdik ayaktadır. Kimileri Rasulullah’ın sünnetine bir kısım uydurmalar, birtakım yalan yanlış şeyler karışmıştır, binaen aleyh onlara güvenilmez filan demeye çalışıyorlarsa da uydurmalar bellidir, mevzu hadisler, yalanlar ayıklanmıştır, ayıklanmaktadır. Doğrular da, sahihler de bellidir. Yâni Rasulullah Efendimizin pratik hayatı da dimdik ayaktadır. Samimiyetle kitaba ve sünnete yönelen herkes onlara ulaşma imkânına sahiptir. Yeter ki insanlar Müslümanca bir yönelişle yönelsinler, her ikisine de ulaşma imkânı dün de vardı, bugün de vardır, yarın da olacaktır Allah’ın izniyle. Allah’ın hükmü mutlaktır, Rasulullah’ın hükmü de mutlaktır. Allah şeriat ortaya kor, peygamber şeriat ortaya kor, bu şeriatın ismi İslâm’dır, bu yolun adı İslâm’dır ve buna böylece iman edip teslim olan kişi de Müslümandır. Binaenaleyh bu konuda kendi kendine bir din koyarcasına Allah’la Resûlünün arasını açmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Evet diyor ki Rabbimiz: Eğer bir konuda gerek itaat edilmesi gereken emir sahipleriyle gerekse herhangi bir Müslümanların uygulamasıyla senin uygulaman arasında onun anlayışıyla senin anlayışın arasında bir çatışma, bir ihtilaf söz konusu olmuşsa o zaman eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız onu Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine havale edin diyor Rabbimiz. Hani üçüncü konu da emir sahiplerine itaatti ya, sen bir konuda bir şeyler biliyorsun, ama bir Müslüman da o konuda sana bir şeyler emrettiyse, onun emrettiği dinle senin daha önceden bildiğin din çatışırsa, senin daha önce bildik-lerinle onun sana emrettikleri ayrı ayrı olursa, o zaman yapacağın iş, ukalalık edip bu konuda kendini, kendi görüşünü putlaştırma! Karşı-daki Müslümana hakaret edip onu ve dinini reddetme! Kendininkinden vazgeçip karşıdakini putlaştırma! İkisini de reddetme! İkisini de kabul etme! Ya ne? O zaman yapacağın iş şudur: Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman iddianda samimiysen onu, o ihtilaf konusunu Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine döndür. Evet o meseleyi Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetine arz edeceğiz. Meselâ bir Müslüman dedi ki cemaatle kılınıyor da olsa mutlaka Fâtiha okunmalıdır. Bizim önceki dinimiz de Fâtiha’nın imamın arkasında okunmamasından yanaydı. Böyle biliyorduk. Ne yapacağız şimdi? Bu konuyu Allah ve Resûlüne arzedeceğiz. Ama şurası unutulmamalıdır ki onu falana veya filana arzetmek değildir mesele. Dindir bu yahu! Din herkese arzedilmez ki! Bu dinin temel kaynakları vardır ve mesele onlara arzedilir. Arzettik meselâ Kur’an’a ve peygamber Efendimizin sünnetine. Rasulullah Efendimizde böyle bir konuda üç tavır görüyoruz: a- Allah’ın Resûlü böyle bir durumda ikiden birisini haklı görüyor. Meselâ beni haklı görüyorsa karşımdaki kendi görüşünden vazgeçecek ve o zaman o bana uyacak. Veya eğer Allah’ın Resûlü karşımdakini haklı görmüşse o zaman ben kendi görüşümden vazgeçip bu defa da ben ona uyacağım. b- Veya bazen ikisini de haklı görebilir Allah’ın Resûlü. c- Veya bazen de ikisini de haksız görür. Eğer ikimizi de haksız görmüş ikimizin yaptığı da doğru görülmemişse, ikimiz de görüşümüzden vazgeçip doğruya yöneleceğiz. Ama ikimizin de doğru olduğunu, haklı olduğunu söylemişse, ikinizinki de doğrudur, sen bildiğin gibi, sen de bildiğin gibi devam et demişse o zaman ikimiz de yolumuza devam edeceğiz, ortada bir ihtilaf yoktur diyecek ve birbirimizi yemekten vazgeçeceğiz. Öyleyse mesele Allah ve Resûlüne arzedildikten sonra artık teslimiyetten başka çare kamlıyor. Yâni Allah’ın Resûlü ikiniz de haksızsınız, cemaatle kılınan bir namazda Fâtiha ne okunur ne de okunmaz diyorsa, oldu mu bu ya Rasulallah? Şu dediğini beğendin mi yâni? Yâni bu bir mantık oyunundan başka bir şey olmadı demenin anlamı yoktur. O ne demişse tamam doğrudur. Okunmalıdır dediyse, okunur diyen haklı okunmaz diyen haksızdır. Veya ikinizinki de doğrudur, sen öyle bil, sen de öyle bil! demişse, tamam o öyle bilir, öbürü de öyle bilir, tamam iş biter. Tekrar ediyorum, Allah bir konuda bir şey dedi mi tamam. Peygamber bir şey dedi mi tamam. Ama Allah ve Resûlü dışında birileri sana bir şeyler dedi mi, senin önceden bildiğin dinle onun sana emrettikleri arasında herhangi bir çatışma konusu çıkmışsa, o zaman yapılacak iş bu meseleyi Allah ve Resûlüne arzetmektir. Yâni bu meseleyi kitap ve sünnete arzetmektir. Kitap ve sünnet seninkini doğru diyorsa, onunkini de doğru diyorsa sen devam et yoluna, ama seninkini yanlış diyor-sa, o zaman inat etme, hemen doğruya uyuver. İşte böylece ihtilaflı konular kitaba ve sünnete arzedildiği zaman ihtilaf olmaktan çıkacak, rahmete dönüşecektir. Rabbimiz ve Resûlü böyle durumlarda bizi kitaba ve sünnetine sarılmaya ve çözümü orada aramaya çağırmaktadır. İşte bu, böyle hareket etmeniz yorumu hoş, neticesi güzel, sizin için hayırlı bir yoldur. Evet, bakın burada Allah’ın ve Resûlünün hükmünü bırakarak başka yerlerde itaat arayanlara, başkalarının hük-müyle muhakeme olmak isteyenlere, tâğutun hükmüne müracaat edenlere bir örnek verecek.