NİSÂ' SÛRESİ
Rahmân ve Rahîm Allah'ın İsmi ile (Medine'de inmiştir. 176 âyettir).
Bu sûre tek bir âyet dışında Medine'de inmiştir. Sözkonusu bu tek âyet:
"Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi...emreder" (en Nisa, 4/58) âyeti olup -ileride açıklanacağı üzere-Mekke'de fetih günü Osman b. Talha el-Haceb Hâciblik (hicâbe); görevini ifa eden demektir. Hicâbe: Kâbenin koruyuculuğunu yapmak demektir. Hacibler, Kabe'yi korur ve anahtarlarını ellerinde bulundururlardı. (İbnu'l-Esîr, en-Nihâye, I, 3-40). hakkında nâzil olmuştur. En-Nakkaş der ki: Bu sûrenin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Mekke'den Medine'ye hicreti sırasında nâzil olduğu da söylenmiştir.
Kimisi de der ki: Yüce Allah'ın
"Ey insanlar!" hitabının bulunduğu âyetler, Mekke'de inmiştir, Alkame ve başkaları da böyle demiştir. O bakımdan bu sûrenin, baş taraflarının, Mekke'de inmiş olduğunu andıran bir niteliği var demektir. Bununla birlikte Hicretten sonra nâzil olan âyetler, Medine'de nâzil olmuştur. En-Nehhâs ise bu sûre Mekke'de inmiştir, der.
Ben derim ki: Birinci görüş daha sahihtir Çünkü Sahih-i Buhârî’de Hazret-i Âişe'nin şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Nisa Sûresi ancak ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanında bulunduğum sırada nâzil olmuştur. Buhârî, Menâkıbu'l-Ensar 44. Âişe bununla Hazret-i Peygamber'in kendisiyle gerdeğe girmiş olduğunu kastedmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, Âişe (radıyallahü anha) ile Medine'de gerdeğe girdiği hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur.
Diğer taraftan bu sûrenin hükümlerini yakından inceleyen bir kimse bunun hiç şüphesiz Medine'de inmiş bir sûre olduğunu açıkça anlar. Yüce Allah'ın:
"Ey insanlar" hitabının yer aldığı âyetler Mekke'de inmiştir, şeklinde kanaat belirtenlerin görüşü doğru bir görüş değildir. Çünkü Bakara Sûresi de Medine'de İnmiş bir sûre olmakla birlikte, o sûrede iki yerde:
"Ey insanlar" hitapları yer almıştır. Nitekim bu husustaki açıklamalar önceden (el-Bakara, 2/21 ve 168. âyetlerde) geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
1
Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da zevcesini var eden ve her ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türetip yayan Rabbinizden korkun ve yine O'nun İsmi ile birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan sakının, akrabalık bağlarını kesmekten de. Şüphesiz Allah, üzerinizde tam bir gözetleyicidir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı akı başlık halinde sunacağız:
1- Bütün İnsanlar Tek Bir Candan'dır.
Yüce Allah'hın:
"Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan.., Rabbinizden korkun" âyeti ile ilgili olarak, daha önce el-Bakara Sûresi'nde
"en-Nâs: insanlar" kelimesinin iştikake, takvâ'nın, rabb'ın, yaratmanın, zevcin (eş) ve türetip yayma’nın (el-bess)’in anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunduğundan dolayı bunları tekrara gerek yoktur. İlgili açıklamalar için sırası ile bk. el-Bakara, 2/2. âyet 5- başlık; el-Fâtiha, 1/2. nyet 8. başlık; el-Bakara, 2/21. ayet; el-Bakara, 2/35. âyet 4. başlık; el-Bakara, 2/164. ayet 8. başlık.
Âyet kerimede aynı zamanda yaratıcının varlığına da dikkat çekilmektedir.
"Tek kelimesinin müennes "te"si ile gelmesi "nefs" kelimesinin müennesliği dolayısıyladır. Nefs kelimesi ise kendisiyle müzekker kast olunsa dahi, müennes gelir. Bununla birlikte günlük konuşmada: "Tekbir nefisten" şeklinde gelmesi de mümkündür. O takdirde mana kastedilerek bu şekilde (müenneslik "te"si olmaksızın) söylenmiş olur. Bunun böyle gelmesine sebep, nefs ile Âdem (aleyhisselâm)'ın kast edilmiş olmasıdır. Bunu Mücahid ve Katade söylemiştir Aynı zamanda bu kelime, bu şekilde İbn Ebi Able tarafından müenneslik "te"sİ olmaksızın şeklinde de okunmuştur.
"Türetip yayan" âyetinin anlamı yeryüzünde dağıtıp yayan, demektir Yüce Allah'ın ;
"Etrafa saçılmış kıymetli yaygılar vardır" (el-Gâşiye, 88/16) âyetinde kullanılan kelime de aynı köktendir. Buna dair açıklamalar da daha önceden Bakara Sûresi'nde (2/164. âyet 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Her ikisinden" yine kasıt, Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva'dır. Mücâhid der ki Hazret-i Havva Hazret-i Âdem'in en alttaki kaburga kemiğinden yaratılmıştır. İbn Mâce, Tahâre 77'de: Ebû'l-Yemân el-Mısrî İle İ. Şâfiî arasında geçen bir konuşmada Şâfiî'nin sözü olarak geçmektedir. Hadîs-i şerîfte de: "Kadın eğri bir kaburga kemiğinden yaratılmıştır" Buhârî, Enbiyâ 1, Nikâh 80, Müslim, Raclâ' 60. öl; Müsned, V, 8. diye buyrulmakladır ki, bu da daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/35. âyet 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Bir çok erkekler ve kadınlar" yani onların soyundan gelenleri yalnızca iki tür olarak yarattı. Bu âyet, hunsanın müstakil bir tür olmamasını gerektirir. Fakat onun gerçek bir hüviyeti vardır ki, kendisini bu iki türe ait kılmaktadır. Bu da onun Hazret-i Âdem soyundan gelmesidir. O bakımdan daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/35, âyet 4. başlıkta) geçtiği üzere onda bulunan organların fazlalık ya da eksikliği gözönünde bulundurularak bu iki türden birisine katılır.
2. Allah Adına Dileklerde Bulunmak:
Yüce Allah’ın;
"Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağını kesmekten de (sakının)" âyetinde takva emri (Allah'tan korkmak, sakınmak) kendilerine emir yöneltilen kişilerin bu konuda dikkatlerini çekmek ve onları uyarmak için tekrar edilmiştir,
"Kendisinden" edatı da sıfat olmak üzere nasb mahallindedir.
"Akrabalık bağı" anlamındaki lâfızda buna alfedilmiştir. Yani Allah'a karşı gelmekten de sakının, akrabalık bağlarım kesmekten de sakının,
Medine'liler: "Birbirinizden dileklerde bulunduğunuz anlamına gelen; kelimesini, şeklinde "t" harfini "sin" harfine idğam ile okumuşlardır. Kûfeliler ise bunu, iki "t" bir arada geldiği için, birinci "t"yi hazf ederek "sîn"i de şeddesiz olarak okumuşlardır Çünkü bunun anlamının ne olduğu açıkça bilinmektedir. Yüce Allah'ın:
"Günah üzere birbirinizle yardımlaşmayınız" (el-Mâide, 5/2) âyeti ile: "; İnerde iner" (el-Kadr, 97/4) kelimeleri ve benzerlerinde olduğu gibi.
"Akrabalık Bağı"Anlamına Gelen: Kelimesinin Okunuşuna Dair Farklı Görüşler ve Açıklamaları:
İbrahim en-Nehaî, Katade, el-A'meş ve Hamza, bu kelimenin sonunu esreli (cer ile) okumuşlardır. Nahivciler bu konuda çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Basra’lı nahivcilerin ileri gelenleri bu şekilde okumak yanlış bir okumadır, böyle bir okuyuş helâl (câiz) olamaz, demişlerdir. Kufeli nahivciler ise; bu, çirkin bir okuyuştur, derler ve bundan fazla birşey söylemeyip neden çirkin olduğunu da belirtmezler. en-Nehhâs ise, bu konuda "bildiğim kadarıyla" kaydını da eklemektedir.
Sîbeveyh ise der ki: Aslında cer mahallindeki zamire (burada "kendisi adına" anlamına gelen deki zamiri kastediyor) atıf yapılmaz. Çünkü böyle bir zamir tenviri seviyesindedir. Tenvin'e ise ati" yapılmaz.
Bir gurup nahivci de der ki: Aslında bu (bu şekilde mecrur bir zamire değil de) bilinen bir şeye atfedilmiştir. Çünkü Araplar akrabalık bağı adına biribirlerinden dileklerde bulunur ve: "Allah adına ve akrabalık bağı adına senden dilekle bulunuyorum" derlerdi.
el-Hasen, en-Nehaî ve Mücahid de âyet-i kerimedeki bu ifadeyi böylece açıklamışlardır. Mesele ile ilgili doğru olan da -ileride de görüleceği üzere-budur.
Ancak aralarında ez-Zeccâc'ın da bulunduğu bazı kimseler bu görüşü zayıf kabul eder ve şöyle derler: Açık bir ismin, cer halinde, cerr'e sebep olan açıkça ifade etmedikçe, zamire atfedilmesi çirkin bir iştir. Mesela yüce Allah'ın şu âyetinde bu açıkça zikredilmiştir:
"Biz onu ve onun. evini yerin dibine geçirdik" (el-Kasas, 28/81).
Bununla birlikte; Ona ve Zeyd'e uğradım, şeklindeki bir ifade çirkin görülmektedir. ez-Zeccâc, el-Mâzinî'den naklen der ki: Çünkü atfedilen ile kendisine atfedilen aynı ifadede ortaktırlar, onların herbirisi ötekinin yerini tutabilir. Buna göre; Zeyd'e ve sana uğradım kastıyla: ifadesi câiz olmadığı gibi; aynı şekilde; sana ve Zeyd'e uğradım kastıyla: ifadesi de câiz değildir. Sîbeveyh'e göre ise böyle bir ifade çirkindir Ve ancak şiirde bunun kullanılması câiz olur, Şair'in şu ifadesinde olduğu gibi:
"Artık bugün yatın geldin, bizi yeriyor ve bize sövüp sayıyorsun
Çek git, artık sana da, günlerin bize gösterdiklerine de hayret etmiyoruz!"
Burada görüldüğü gibi; "Günler" kelimesinin başına " harf-i cerr'inî getirmeksizin " Sana" kelimesindeki kef harfine zaruret dolayısıyla atfetmiştir. Bir diğer şair'in şu beyti de bu kabildendir:
"Kılıçlarımızı yüksek direklere benzer yerlere asarız
Ve onlarla (kılıçlarla) topuklar (ımız) arasında oldukça genişçe bir mesafe vardır."
Burada görüldüğü gibi; Topuklar" kelimesini zorunlu olarak; onlarla... arasında" deki zamire atfetmiştir.
Ebû Ali (el-Farisî) der ki: Bu kıyasa (konuyla ilgili kurallara.) göre zayıftır. et-Tezkiretu'l-Mehdiyye adlı eserde el-Farisi'den nakledildiğine göre; Ebû'l-Abbas el-Müberred şöyle demiştir: Arkasında namaz kıldığım İmâm eğer:
"Ne de siz beni kurtarabilirsiniz" (ibrahim, 14/22) ile (aslolan bu kelimenin son "y" harfinin esreli değil de üstün okunmasıdır): "Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağını kesmekten de. diye (son "mim" harfini esreli) okuyacak olursa ayakkabılarımı alır, giderim.
ez-Zeccâc der ki: Zayıf ve Arapça bakımından çirkin olmakla birlikte Hamza'nin bu şekildeki kıraati dini inanç açısından da oldukça büyük bir hatadır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Babalarınızın adına (babam hakkı için) diye) yemin etmeyiniz" Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 26, Tevhid 13, Eymân 4; Müslim, Eymân 1, 6; Tirmizî, Nüzur 8, 9; Nesâî, Eyındn 4, 5, 6, 10. buyurmuştur. Allah'tan başkası adına yemin etmek câiz olmadığına göre, akrabalık bağı adına yemin nasıl câiz olur? Ben İsmail bin İshak'ın Allah'tan başkası adına yemin etmenin oldukça büyük bir iş olduğu kanaatini açıkladığını ve yeminin yalnız Allah adına yapılabileceğini ifade ettiğini gördüm.
en-Nehhas der ki: Bazılarının: "Akrabalık bağı adına kelimesinin bir yemin olduğunu söylemeleri hem anlam hem de İ'rab bakımından bir yanlışlıktır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan gelen hadis bu kelimenin üstün okunması gerektiğine delâlet etmektedir. Şu'be, Avn b. Ebi Cuhayfe'den, o el-Münzir b. Cerir'den o babasından şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında bulunuyorduk. Mudar'dan ayakları çıplak elbisesiz bir topluluk geldi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yüzünün onların bu fakir halleri dolayısıyla değiştiğini gördüm. Daha sonra öğlen namazını kılıp müslümanlara hutbe irad ederek dedi ki: "Ey insanlar! Rabbinizden korkunuz... ve akrabalık bağını kesmekten de" diyerek -son kelime olan akrabalık bağı anlamına gelen: kelimesini üstün okudu Bu kelimenin bu şekilde okunduğu kaydı, yalnız Nesâî, Zekiit 64'te yer almaktadır. sonra: "Kişi dinarından, dirheminden, bir ölçek buğdayından tasaddukta bulunsun...diyerek" hadisin geri kalan kısmını zikretti. Müslim, Zekât 69, Nesâî, Zekat 64; Müsned, IV, 358-359.
Bunun ifade ettiği mana ise bu kelimenin nasb ile okunacağıdır. Çünkü Hazret-i Peygamber onları akrabalık bağlanın gözetmeye teşvik etmiştir. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: "Kim yemin edecekse ya Allah adına yemin etsin yahut sussun" Buhârî, Şehadat 26, Edeb 74, Eyman 4; Müslim, Eymân 2; Dârimî, Nüzur 6; Muvatta’', Nüzur 14, Müsned, II, 7, 11. diye buyurduğu sahih rivâyetle sabit olmuştur, İşte bu da: "Ben Allah adına ve akrabalık bağı adına senden istiyorum" diye ifade kullandıklarını söyleyenlerin' (yani âyet-i kerimedeki bu kelimenin esreli okunabileceğini söylemek isteyenlerin) görüşlerinin doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Ebû İshak der ki: "Kendisi adına isteklerde bulunduğunuz" ifadesi, kendisi adına haklarınızı istediğiniz, demektir. Buna göre yine bu kelimenin esreli olarak okunmasının bir manası olmaz.
Derim ki: İşte, dil bilginlerinin bu kelimenin esreli olarak okunmasının doğru olmadığını belirten konu İle İlgili olarak tesbit edebildiğim açıklamaları bunlardır. İbn Atiyye de bu görüşü tercih etmiştir. Ancak İmâm Ebû Nasr Abdurrahim bin Abdulkerim el-Kuşeyrî bu görüşü red ederek kelimenin atfedilmiş olduğunu yani (esreli okunacağı görüşünü.) tercih ederek şunları söylemektedir: Böyle bir açıklama, dinin ileri gelen ilim adamlarınca red olunur. Çünkü kıraat İmâmlarının okudukları okuyuşların hepsi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan tevatür yoluyla sabit olmuştur ve bu ilim adamları bunu bilirler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan herhangi bir şey sabit olduğu takdirde bir kimse bunu red edecek olursa, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı reddetmiş ve onun okuduğu şekli çirkin görmüş olur. Bu ise oldukça sakıncalı bir konumdur ve böyle bir durumda dil ve nahiv'in ileri gelen ilim adamları taklid edilmez. Çünkü Arapça esas itibariyle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den öğrenilir. Hiç kimse de onun son derece fasih olduğu hususunda şüphe etmez. Konuyla ilgili nakledilen hadise gelince; bu tartışma götürür bir husustur. Çünkü Hazret-i Peygamber Ebû'l-Uşerâ denilen bir sahabiye: "Baban hakkı için, keşke onun böğrüne bir darbe indirmiş olsaydın." Tirmizî, Sayd 13; Nesâî, Dahâyâ 25, Müsned, IV, 334. diye buyurmuştur. Diğer taraftan böyle bir yasak, Allah'tan başkası adına yemin hususunda varid olmuştur. Bu ise akrabalık bağı hakkı ile başkasına iltimasta bulunmak (tevessül) dir. Bu konuda da yasak söz konusu değildir. Yine el-Kuşeyrî der ki: Evet, bunun akrabalık bağs adına bir yemin olduğu söylenmiştir. Yani : Akrabalık hakkı için Allah'tan korkun, demeye benzer.
Nitekim: Baban hakkı için sen bunu yap" da denilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de ise: "Yıldıza yemin olsun, Tûr'a yemin olsun, incire yemin olsun, ömrün hakks için" gibi yeminler de yer almıştır.
Ancak böyle bir açıklama oldukça zorlanarak yapılmış bir açıklamadır, (da denilmiştir).
Derim ki: Hayır, bunda bir zorlama sözkonusu değildir. Çünkü "Akrabalık bağı için" kelimesinin bu kabilden olması uzak bir ihtimal değildir. Böylelikle Yüce Allah, birliğine ve kudretine delâlet eden diğer yaratıklarına yemin ettiği gibi, bu akrabalık bağını tekid etmek için de ona yemin etmiş olmakta ve bu tekidi kendisinin yüce ismi birlikte zikredecek kadar İleriye götürmüş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Zaten yüce Allah'ın dilediği şeye yemin etme, dilediğini yasaklama, dilediğini mubah kılma hakkıdır. O bakımdan bunun da bir yemin olma ihtimali uzak değildir. Araplar da akrabalık bağı hakkı için yemin etmektedir, Diğer taraftan bu kelimenin başında "be" harfi kastetilmiş olmakla birlikte, şairin şu sözlerinde hazf edildiği gibi hazfedilmiş olması da uygundur:
"Onlar aşiretçe uğursuzdurlar ıslah edici değillerdir;
Ve ancak bir ayrılık dol ayısı ile kargaları öten kimselerdir.
Burada görüldüğü gibi kelimesi "be" harfi cerri gelmemiş olduğu halde mecrûrdur.
İbn ed-Dihân Ebû Muhammed Said b. Mübarek der ki: el-Kûfî zahirin (açık İsmin) mecrûr'a (mecrur zamire) affedilmesini câiz kabul eder ve bunun mümkün olduğunu söyler Şairin şu beyiti de bu kabildendir:
"Yazıklar olsun sana ! Ya bana seslen yahut da;
Yaşlı, sert tabiatlı ve sür'atli eşeklerden metanetli, mütahammil olanlarını çağır."
Burada "metanetli, mütehammil' anlamına gelen kelimelerin başına harf-i cer gelmediği halde esreli okunmuştur; görüşüne delil olarak burası gösterilmektedir.
(Az önce geçen bir beyit'in son mısra'ı olan) şu mısra da bu kabildendir:
"Ve çek git artık, sana da günlerin getirdiklerine de hayret etmiyoruz.
(Yine az önce geçen) şu mısrada bu kabildendir:
Onlarla (kılıçlarla) topuklar(ımız) arasında genişçe bir mesafe vardır"
Şu mısra da bu kabildendir:
Sana ve ed-Dahhâk’a bir Hind kılıcı yeterî
Bir diğer şairin su beyti de bu kabildendir:
"Göğün ufuklarına çıkmak istedi de oralara
Çekip çıkartacak birisini bulamadı, yerde de oturacak bir yer bulamadı.
Bir diğeri de şöyle demektedir:
"Onda da bütün işlerde de boşa giden bir şey yoktur.
Onun gaybe dair herhangi bir emri ile hüküm verildi mi, mutlaka meydana gelir."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Bir bölüğün yanından geçiyorum, bilmiyorum ama
Ölümüm orada mı gerçekleşecek, yoksa başka birisinde mi?"
Burada "başkasında" anlamına gelen; kelimesi, ".....de, da" anlamına gelen ile cer mahallindedir.
İşte bazıları da Allah'ın:
"Orada hem sizin için hem de miktarını temin edemeyeceğiniz kimseler için bir çok geçimlikler yarattık." (el-Hicr, 15/20) âyetindeki kelimesini Sizin için" kelimesindeki "kef" ve "mtm" harflerine atfetmiştir.
Abdullah bin Yezid de (âyet-i kerimedeki): Akrabalık bağları" kelimesini mübtedâ olmak üzere ref ile okumuştur. Buna göre haber mukadderdir, takdiri de şöyledir; Akrabalık bağlarının ise gözetilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte bunun iğrâ (teşvik) olması da muhtemeldir. Çünkü Araplar arasında iğra'yı ret"' edenler de vardır. el-Ferrâ' bu kabilden olmak üzere şu beyitleri nakletmektedir:
"Şüphesiz ki aralarında Umeyr'in ve Umeyr'in benzerlerinin
bulunduğu bir kavim ile Yine birileri es-Seffâh olan bir kavim
Elbetteki yardıma çağıran: "Silaha, silaha (sanlın)" dediğinde Onlara karşı çıkmaya gerçekten değer."
Âyet-i kerîmedeki "Akrabalık bağları" kelimesinin nasb ile " kendisi adına" kelimesinin mahalline atf olduğu da söylenmiştir. Çünkü bu zamirin mahalli nasb'dır. Şairin şu mısra'ında olduğu gibi:
"...Çünkü biz dağ da değiliz, demir de değiliz."
Zaten Araplar da önceden Allah adına ve akrabalık adına senden istiyorum" derlerdi. Bununla birlikte bu kelimenin mansub okunması ile ilgili daha kuvvetli görülen görüş, -önceden de belirttiğimiz gibi- mansub bir fiilin takdiri ile nasb edilmiş olmasıdır.
3. Akrabalık Bağlarını Gözetmenin Hükmü:
Ümmet, akrabalık bağım gözetmenin vacib (farz), bu bağı kesmenin haram olduğunu ittifakla kabul etmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in, kendisine: Annemin akrabalık hakkını gözeteyim mi- diye soran Esmâ'ya: "Annenin akrabalık hakkını gözet" diye buyurduğu sahih rivâyetle sabit olmuştur. Buhârî, Hibe 29, Cizye 18, Edeb S; Müslim, Zekât 50; Ebû Dâvûd, Zekât H; Müsned, VI* 344, 347, 355. Annesi henüz kâfir olmakla birlikte onun akrabalık bağını gözetmesini emretmiştir.
Böylece akrabalık bağını gözetmenin gereğini tekid için, kâfirin dahi akrabalık bağını gözetmekte bir fazilet olduğu belirtilmiştir, Hatta Ebû Hanîfe ve onun arkadaşları eğer asebe ve hissesi belli bir mirasçısı (ashâbu'l-ferâiz) yoksa, zevi'l-erhâm'ın Ashâbu'l-ferâiz; Allah'ın Kitab'ında, yahut Sünnette ya da icma ile miktarı belli pay sahibi mirasçılardır. Asabe: Farz hisse sahiplerinden sonra mirastan arta kalanı alan baba tarafından erkek akrabalardır. Zevi'l-erhâm: Asabe de olmayan, ashâbu'l-ferâiz de olmayan akrabalar olup bunların bulunmaması halinde ölüye mirasçı olan hala, teyze gibi dişi ya da kendileri ile ölen arasında dişi bir akraba bulunan erkeklerdir. Annenin babası, dayı gibi.... mirasçı olacaklarını söyleyecek kadar bu konuda ileri gitmişlerdir.
Yine onların görüşlerine göre; akrabalık bağının saygınlığı dolayısıyla, zevi’l-erhâm olan akrabalar akrabalarını köle olarak satın alanların aleyhine azad edileceklerini dahi söylemişlerdir. Bunu Ebû Dâvûd'un Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in söylediğini rivâyet ettiği: "Her kim kendisiyle evlenilmesi haram olan bir zu rahimini (akrabasını) mülkiyetine geçirirse o kişi hürdür" Ebû Dâvûd, Itk 7; Tirmizl, Ahkam 28ı İbn Mâce, İtk 5; Müsned, V, 15, 18. hadisi ile pekiştirmişlerdir. Aynı zamanda bu ilim ehli çoğu kimsenin de görüşüdür.
Bu görüş, Ömer bin el-Hattab (radıyallahü anh) ile Abdullah bin Mes'ûd'dan rivâyet edilmiş, ashâbı kiramdan bu hususla kendilerine muhalif olan kimse de bilinmemektedir. Aynı zamanda Hasan-ı Basrî, Cabir bin Zeyd, Atâ, en-Nehaî ve ez-Zührî'nin de görüşü olup es-Sevrî, Ahmed ve İshak da bu kanaattedir
Bu konuda bizim ilim adamlarımızın (Mâliki mezhebinin) üç görüşü vardır. Birincisine göre bu hüküm babalara ve dedelere hastır. İkincisine göre bu hüküm kardeşlerle alakalıdır. Üçüncü görüş İse, Ebû Hanîfe'nin görüşü gibidir.
Şâfiî ise der ki: Çocukları, babaları ve anneleri dışında kişinin mülkiyetine geçirdiği kimseler, onun aleyhine azad edilmezler. Kardeşleri olsun diğer yakın akrabalarından olsun, herhangi bir kimse onun aleyhine azad edilmez.
Ancak doğru olan, belirtmiş olduğumuz ve aynı zamanda Tirmizî'nin de Nesâî'nin de rivâyet ettiği Hadîs-i şerîf dolayısıyla birinci olan görüştür. Bu hadisin rivâyet yollarının en iyisi Nesâî'nin yaptığı rivâyettir, O bunu Damra'dan, o Süfyan'dan, o Abdullah bin Dinar'dan, o da İbn Ömer yoluyla rivâyet etmiştir. İbn Ömer dedi ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Her kim mahrem bir akrabasına (kendisiyle evlenmesi haram olan yakın akrabasına) malik olursa bu, onun aleyhine olmak üzere azadedilir." Nesâî, bunu Kütüb-i Sitte'den birisi sayılan Süneninde değil de, "es-Sünenu'l-Kübrâ"da zikretmektedir.
Bu Hadîs-i şerîf âdil kimselerin âdil kimselerden nakli ile sabit olmuş bir hadis olup hadis İmâmlarından her hangi bir kimse onunla ameli terketmeyi gerektiren bir illet ile onu tenkid etmiş değildir. Şu kadar var ki Nesâî hadisin sonunda: "Bu münker bir hadistir" derken başkası da bu hadisi Damra tek başına rivâyet etmiştir, demiştir. Hadisin râvilerinden olan Damra b. Rabîa'nın bu rivâyeti ile ilgili mülâhazalar için bk. Tirmizî, Ahkâm 28; İbn Hacer, Tehzîbu't-Tehzîb, IV, 404.
İşte hadisçilerin ıstılahına göre hadisin münker veya şazz olması bu demektir. Damra ise âdil ve sika bir ravi olup, bir hadisi sika bir ravinin tek başına rivâyet etmesi hadise zarar vermez. Doğrusunu en Eyi bilen Allah'tır.
4, Süt Akrabalığı Yoluyla Zevi'l-erhâm (Yakın Akraba) Olanların Akrabalık Hakkım Gözetmek:
İlim adamları süt akrabalığı yoluyla zevi'l-erhâm olan akrabaların akrabalık bağım gözetmenin hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptirler.
İlim ehlinin çoğunluğu bu tür akrabaların, hadisin hükmü kapsamında olmadığını söylemişlerdir.
Kadı Şerik ise bu akrabaların da azad edileceğini söylemiştir.
Zahiri mezhebine mensup bazı kimseler ile kimi kelam âlimleri çocuk babasına malik olduğu takdirde, babasının oğlunun aleyhine azad edilmeyeceğini söylemişler ve Hazret-i Peygamber'in şu âyetini delil göstermişlerdir:
"Bir oğulun babasını mükâfatlandırabilmesi, ancak babasını köle bulup ta onu satın atdığî ve onu azad ettiği takdirde mümkün olabilir." Müslim, Itk 25: Ebû Dâvûd, Edeb 120; Tirmizî, Birr 8; İbn Mâce, Edeb 1, Müsned, II. 230. 263, 376, 445 Derler ki: Satın almak sahih olduğu takdirde mülkiyet de sabit olur. Mülkiyet sahibinin de tasarruf hakkı vardır.
Ancak bu, onların şeriatın maksatlarını bilmediklerini ortaya koymaktadır. Yüce Allah:
"Ve anne-babaya da iyilik yapın,.." (el-İsrâ., 17/23)diye buyurmaktadır. Böylelikle kendisine ibadet emri ile anne-babaya iyiliğin gereğini bir arada zikretmiştir. Babanın çocuğunun mülkiyeli ve tahakkümü altında kalmaya devam etmesi ise asla iyilik olamaz. O halde ya: "Onu satın aldığı ve azad ettiği..," hadisinin gereğince onu azad etmelidir; yahut âyet-i kerîme gereğince ona iyilik yapmak için azad etmelidir.
Cumhûrun kanaatine göre ise hadisin anlamı şudur: Evlat babasını satın almakla babasının azad edilmesine sebep teşkil etçiğinden dolayı, şeriat babasını azad etmeyi tıpkı ondan vaki olmuş gibi çocuğa nisbet etmiştir.
İlim adamlarının mülkiyet yoluyla kimlerin azad edileceğiyle ilgili farklı görüşlerine gelince; birinci görüşün delili zikrettiğimiz şekilde Kitap ve Sünnetten anlaşılandır.
İkinci görüşün delili ise, evliliği haram kılan akrabalığın Hadîs-i şerîfte anılan babanın akrabalığı gibi kabul edilmesidir. Esasen bir kimseye oğlundan daha yakın kimse bulunmaz. O bakımdan bu Hadîs-i şerîf baba ile İlgili kabul edilir. Kardeş ise bu hususta ona yakın bir derecededir. Çünkü kardeş kardeşe baba yoluyla yakın olur. O bakımdan kardeş, ben onun babasının oğluyum diyerek kardeşine olan yakınlığını izah eder.
Üçüncü görüşün dayanağı ise az önce zikrettiğimiz Damra yoluyla gelen hadisi şeriftir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
5- "Akrabalık"ın Kapsamı:
Yüce Allah'ın:
"Akrabalık bağı" âyetinde sözü geçen akrabalık (er-Rahîm), mahrem olan ile olmayan arasında her hangi bir fark söz konusu olmaksızın bütün akrabaları kapsayan bir isimdir.
Ebû Hanîfe, yapılan hibeden vazgeçmenin yasaklılığı hususunda mahrem akrabalığa itibar eder. "Mahrem olan akrabalara yapılan hibeden dönüş, sahih olmaz...". Amca çocuklarına yapılan hibeden dönmek akrabalık bağım kesmek ve akrabalık sözkonusu olmakla birlikte caizdir. Bundan dolayı bu tür (mahrem) akrabalıklara miras, velayet ve diğer hükümler de taalluk etmektedir.
Burada yalnız mahrem akrabalığı nazarı itibara almak, esasen herhangi bir dayanak sözkonusu olmaksızın Kitabın nassına bir fazlalıktır. Onlar (Hanefî'ler) böyle bir şeyi (mesnedsiz fazlalığı) bir nesli olarak değerlendirirler. Yine bu görüşte akrabalık bağını kesmenin gerekçesine bir çeşit işaret de vardır. Ayrıca onlar bunu (hibeden dönmeyi) amca çocukları, dayı ve teyze çocukları hakkında da câiz kabul etmişlerdir. Mâlikîler, ancak dar sınırlar çerçevesinde hibeden dönüşü câiz kabul ederler. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
6. Yüce Allah'ın Gözeticiliği:
Yüce Allah'ın:
"Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." O, her şeyi koruyup gözetendir, demektir. Bu açıklama İbn Abbâs ve Mücahid'den nakledilmiştir. İbn Zeyd ise, her şeyi en iyi bilendir diye açıklamıştır.
"Gözetleyici" (er-Rakîb.) koruyucu anlamına geldiği söylendiği gibi, koruyan anlamına geldiği de söylenmiştir. Buna göre gözetleyici (er-Rakîb), yüce Allah'ın sıfatlarındandır, er-Rakîb koruyan ve gözetleyen anlamındadır. Gözetleme halinde bu fiilden gelen kipler kullanılır. (Yine aynı kökten gelen): el-merkab, gözetl ey İçinin üzerinde durduğu ve etrafı görebilen yüksekçe yer (gözetleme kulesi) demektir. er-Rakîb belli payları bulunan kısmet arama oklarından olan yedi okun üçüncüsünün adıdır. Bir çeşit yılana bu ismin verildiği de söylenmiştir. O halde bu kelime müşterek bir lâfızdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
2
Yetimlere mallarını verin, temizi murdar olana değiştirmeyin. Onların mallarını mallarınızla (karıştırarak) yemeyin. Muhakkak ki bu, büyük bir günahtır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1- Yetimlere Mallarını Vermek:
Yüce Allah'ın:
"Yetimlere mallarını verin" âyetinde yer alan
"yetimler"den kasıt, (bir zamanlar) yetim olan kimselerdir. Yüce Allah'ın:
"Ve sihirbazlar secdeye kapanıverdiler" (el-A'râf, 7/120) âyetinde olduğu gibi. Çünkü hem Allah'a secde etmek, hem sihirbazlık birlikte olmaz. Aynı şekilde büluğ sözkonusu olduğu takdirde de yetimlik sozkonusu olmaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e de "Ebû Talibin yetimi" denilmesi daha önceki durumu nazarı itibara alınarak söyleniyordu.
"îtâ" mastarı vermek anlamındadır. Bağış ve verilen şey anlamına gelen "etv" kelimesi de bu kökten gelmektedir. Rüşvet anlamına gelen "ilâve" kelimesi de burdandır.
Yetim ergenlik çağına varmayan kimse hakkında kullanılır Bakara Sûresi'nde (2/83. âyet 5- başlıkta) buna dair yeteri kadar açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.
Bu âyet-i kerimelerde yetimlerin veli ve vasilerine hitab edilmektedir.
Mukâtil ve el-Kelbî'nin açıklamalarına göre bu âyet-i kerîme, çokça malı bulunan ve yetim olan bir kardeşinin oğlu bulunan Gatafan'lı bir kişi hakkında nâzil olmuştur. Yetim, ergenlik çağma varınca amcasından malını kendisine vermesini istedi, fakat amcası malını ona vermedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Amcası: Çok büyük bir günah işlemiş olmaktan Allah'a sığınırız, diyerek malı yeğenine geri verdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: "Her kim nefsinin cimriliğinden korunup bu şekilde geri döner (hakkı sahiplerine iade eder) ise artık o kendi yurduna konaklar" Burada ise yurdundan kasıt cennettir. Delikanlı bu malı eline geçirince onu Allah yolunda infak etti. Bu sefer Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Ecir tahakkuk etti, fakat geriye günahı kaldı." Nasıl Ey Allah'ın Rasûlu? diye sorulunca Hazret-i Peygamber şöyle açıkladı: "Bu delikanlının ecri tahakkuk etti, fakat günahı da babası üzerinde kaldı." el-Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl, s. 146. Çünkü babası müşrik bir kimse idi.
2. Yetimlere Mallarını Verme Şekli:
Yetimlere mallarının verilmesi iki şekilde olabilir. Birincisi yetimin veliliği sözkonusu olduğu sürece yiyecek ve giyecek ihtiyacının karşılanması. Çünkü küçük yahut yaşı büyük olmakla birlikte sefih (beyinsiz) gibi malının tamamını alıp kullanma hakkına sahip olamayanlar için bu, ancak bu yolla mümkün olabilir,
İkincisi ise malı ona teslim etmek ve malında tasarruf etme imkânım verecek şekilde malı ona vermek. Bu da yetimin denenip reşitliğinin ortaya çıkması halinde sözkonusu olur. Böyle bir durumda olan kimseye "yetim" ismini vermek mecazen olur. İbarenin anlamı ise; Önceleri yetim olan... şeklinde olur. Bu önceki durumda alınan ismin, sonraki halinde de devamını ifade eder. Nitekim önceleri sihirbaz olan (sonradan Hazret-i Mûsa'ya îman eden)ler hakkında da yüce Allah'ın:
"Ve sihirbazlar secdeye kapaniverdiler" (el-A'râf, 7/120) âyeti de bu kabildendir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e da "Ebû Talib'in yetimi" deniliyordu. Artık velinin, yetimin reşitliğini gerçekten anladıktan sonra malını ona vermemesi haram olur ve vermediği takdirde asi olur. Ebû Hanîfe der ki: Yetim yirmibeş yaşına geldiği takdirde, durum ne olursa olsun malı ona teslim edilir. Çünkü o artık dede olacak yaştadır.
Derim ki: Yüce Allah bu âyet-i kerimede reşitliğin tesbit edilmesinden söz etmemiş te:
"Yetimleri evlilik çağına erdikleri zamana kadar deneyin. Şayet onlarda bir reşittik görürseniz mallarını kendilerine teslim edin" (en-Nisâ, 4/6) âyetinde neden zikretmiştir. Hanefî mezhebine mensub Ebû Bekr er-Râzî, "Ahkamu'l-Kur'ân" adlı eserinde şunları söylemektedir: Yüce Allah bir yerde reşitlîk kaydını zîkretmeyip, bir diğer yerde reşîtlik kaydını zikrettiğine göre, bunların ikisi ile de amel edilmesi gerekmektedir. O bakımdan derim ki: Yetim 25 yaşına vardığı halde henüz aklını başına almamış (sefih) olup reşitliği tesbit edilememişse dahi malının kendisine teslim edilmesi icabeder. Daha küçük olduğu takdirde ise bu iki âyet-i kerimeyle amel etmenin bir gereği olarak teslim etmek icap etmez. Ebû Hanîfe de der ki: Artık kişi reşitliğine erince (25 yaşına ulaşınca) onun dede olabilmesi söz konusu olur. Artık dede olabilecek yaşa geldiğine göre, yetim olduğu gerekçesiyle ve yetim ismi altında ona malının verilmesi nasıl doğru olabilir? Böyle bir şey oldukça uzak bir ihtimal olmaz mı?
İbnu’l-Arabî ise der ki: Böyle bir görüş banidir. Açıklanabilecek bir tarafı yoktur. Özellikle miktar belirten hükümlere dair onun kabul elliği görüşe göre; bunlar kıyas yoluyla sabit olamaz, aksine bunlar ancak nass'tan alınıp öğrenilebilir. Bu meselede ise böyle bir nass sözkonusu değildir. Yüce Allah'ın izniyle ilim adamlarının hacr'a dair görüşleri ileride (bu sûrenin 5, âyetinin tefsirinde) gelecektir.
3. Yetime Malını Teslim Etme Halinde Hileli Yollara Sapmak:
Yüce Allah'ın:
"Temizi murdar olana değiştirmeyin..." âyetinin anlamı şudur; Yetimin malından olan semiz koyunu alıp zayıfını, hilesiz gümüş dirhemleri alıp hileli olanları vermeyiniz. Cahiliyye döneminde din diye bir şey tanımadıkları için, yetimlerin mallarını yemekten çekinmez, yetimin mallarından iyi ve kaliteli olanı alır, onun yerine kendi mallarından adi ve bayağı olanı verirler ve isme karşılık isim, başa karşılık baş derlerdi. Yüce Allah ise-bu şekildeki bir davranışı onlara yasakladı. Bu, Said bin el-Müseyyeb, ez-Zührî, es-Süddî ve Dahhak’ın görüşüdür. Âyetin zahirinden anlaşılan da budur.
Şöyle de denilmiştir: Yani sizin için helâl olan kendi malınızı bırakıp, sizin için haram olan yetimlerin mallarını yemeyiniz. Mücahid, Ebû Salih ve Bazân derler ki: Allah'tan gelecek helâl rızkı beklemeyi bir kenara iterek, elinizi çabuk tutup onların mallarından size murdar olanı yemeye kalkışmayınız. İbn Zeyd der ki: Cahiliyye dönemindeki insanlar kadınlara ve çocuklara mirastan bir pay vermez, mirasın en büyük bir bölümünü kendileri alırlardı. Atâ der ki: Bir şeyden anlamaz ve küçük yaşta olup yanında barındırdığın yetiminin aleyhine olarak kâr sağlama.
Bu iki görüş, âyetin zahirinden anlaşılanın dışında kalmaktadır.
("Değiştirme" kelimesi): Bir şeyi bir şeyle değiştirmek, birini ötekinin yerine almak, demektir Bedel kelimesi de aynı kökten gelmektedir.
4. Velinin, Himayesindeki Yetiminin Mallarından Kendi Mallarına Karıştırması:
Yüce Allah'ın:
"Onların mallarını mallarınızla (karıştırarak) yemeyin" âyeti hakkında Mücahid der ki: Bu âyet-i kerîme harcamalarda malı karıştırmayı yasaklamaktadır. Araplar kendi harcayacakları nafakalarını yetimlerinin nafakalarına karıştırıyorlardı. Onlara bu şekilde davranmaları yasaklandı. Daha sonra bu, yüce Allah'ın:
"Şayet onlarla bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir" (el-Bakara 2/220) âyeti ile nesh olundu. İbn Fûrek, el-Hasen'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İnsanlar (Ashâb-ı kiram) bu âyet-i kerimeden (nafaka ve harcamaları) karıştırmanın yasaklandığı anlamını çıkardılar ve kendiliklerinden bu işten uzaklaştılar. Bakara Sûresi'ndeki âyet-i kerîme ile, bu konudaki hüküm onlara hafifletildi.
Sonraki ilim adamlarından (müteahhirûn) bir kesim şöyle demiştir: Buradaki: e, a" edatı, ile, birlikte" anlamındadır
Yüce Allah'ın:
"Allah'a giden yolda Benim yardımcılarım kim olacak?" (es-Saff, 61/14) âyetinde de olduğu gibi. el-Kutebîde şöyle bir beyit nakletmektedir:
"Oldukça sağlam kulplara bağlı olarak, gölgeliklerde bağladıkları;
Zayıf atları ile çadırların önlerini kapatırlar."
Ancak bu edat'ın bu anlama kullanılması pek uygun değildir. Bu konuda işinin erbabı olan ilim adamları der ki: " e, a" edatı asiî anlamı üzere icullanılmış olup, bu "izafet: eklemek, katmak" anlamım da ihtiva etmektedir. Yani onların mallarını kendi mallarınıza katıp eklemek suretiyle yemeyiniz. Böylelikle yetimlerin mallarının kendi malları gibi olduğu kanaatine sahip olmaları sonucunda, o mallardan yemek veya yararlanmak suretiyle, yetimlerin mallarında tasarrufta bulunmaları yasaklanmaktadır.
5. Yetimlerin Mallarını Yemek, Buyû'k Bir Günahtır:
Yüce Allah'ın:
"Muhakkak bu büyük bir günahtır" âyeti, bu şekilde onların mallarım yemek büyük bir günahtır, demektir.
İbni Abbas, el-Hasen ve başkaları böyle açıklamışlardır. Buradaki "Hûb" kelimesi günah manasınadır. Aslında bu kelime develeri yaptıklarından alıkoymak için kullanılır. Günaha "Hûb" denilmesi ise işlenmesi yasaklandığı içindir.
Nitekim dua esnasında da: Allah'ım bana Havbe'mi yani günahımı bağışla! diye dua edilir. Bk. Ebû Dâvûd, Tıb 19; Tirmizî, Deavat 102; İbn Mâce, Dua 2; Müsned, I, 227, VI, 21. Havbe aynı zamanda İhtiyaç anlamına da gelir Yine dua esnasında: Havbe'mi sana arzediyorum, derken ihtiyacımı sana sunuyorum, demektir. Hûb, aynı zamanda yalnızlık anlamına da gelir. Hazret-i Peygamber de Ebû Eyyub'a: "Muhakkak Um Eyyûb'u boşamak büyük bir Hûb'dur" el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IX, 262. diye buyurmuştur.
Bu kelimenin üç türlü söylenişi varır Birincisi "hâ" harfi ötreli olarak: şeklinde olup genel olarak bu şekilde okunmuştur ve bu, Hicazlıların şivesidir el-Hasen: şeklinde okumuştur. el-Ahfeş dedi ki: Bu Temîmliler'in söyleyişidir, derken Mukâtil bunun Habeşlilerin şivesi olduğunu nakletmektedir.
Hûb, bu kelimenin mastarıdır. Hiyâbe de aynı şekildedir. Yine Hûb isim de olabilir Ubey bin Ka'b ise bunu mastar olarak: şeklinde okumuştur. Bunun (azık anlamına gelen); "Zaad" kelimesi gibi bir isim olması da mümkündür. "Vav" harfinden sonra bir hemze ile "el-Hav'eb" geniş yer, demektir.
Yine bu, bir suyun da adıdır. "Allah ona Havbe'yi kattı" şeklindeki ifade, yoksulluk ve muhtaçlığı ona tattırdı, demektir. Kötü bir ihtiyaç ve yoksullukla geceledi, şeklindeki tabir de bu kabildendir. Burada 'ya' harfi aslında "vav"dır. Kendisini ibadete verdi, demektir. Yine bu kelime hüzünlenmek anlamına gelmekle birlikte; engellemek, alıkoymak için bağırmakta olduğu gibi, aşırı yüksek sesle bağırmak anlamına da gelir. Bir şeyden ağrı, sızı ve ızdırap duymaya da "tehavvub" denilir.
Tufayl der ki:
"Muhaecer sabahı bizim ta ciğerlerimizde duyduğumuz
Öfke ve üzüntü gibisini haydi siz de tadınız!"
3
Eğer yetim kızlara adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Şayet adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir tane almalısınız yahut sahibi olduğunuz cariye(ler) ile yetinmelisiniz. Bu, sizi haksızlıktan daha çok alıkoyar.
Bu âyete dair açıklamalarımızı ondört başlık halinde sunacağız:
1. Adaletsizlikten Korkmak:
Yüce Allah'ın: " Eğer... korkarsanız" âyeti şarttır. Bu şartın cevabı ise
"... nikâhlayın" âyetidir. Yani eğer onlara vereceğiniz mehir. ve nafakalarında âdil davran ama maktan korkarsınız
"size helâl olan kadınlardan..." yanı onların dışında kalan kadınlardan,
"nikâhlayın" lâfız, Müslim'in olmak üzere hadis İmâmlarının rivâyetine göre Urve bin ez-Zübeyr, Hazret-i Âişe'den yüce Allah'ın:
"Eğer yetim kızlara adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın" âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir; Kardeşimin oğlu, bu velisinin himayesinde bulunan yetim kız hakkındadır. Bu kızın malı velisinin malı ile bir arada bulunmaktadır. Malı ile güzelliği ile velisinin hoşuna gittiğinden o da onunla evlenmek ister. Fakat ona vereceği mehirde adaletli davranarak, başkasının ona verdiği kadar mehir vermek istemez, İşte bu gibi yetim kızlara adaletli bir şekilde davranmadıkça ve böylelerine onlara ödenebilen mehr'in azami miktarını ödemedikçe nikâhlamaları yasaklandı. Bunların dışında kalan ve kendileri için helâl olan kadınları nikâhlamakla emrolundular... diyerek hadisin geri kalan kısmını zikretti. Buhârî, Tefsir 4. sûre 1, Şerike S, Vesayâ 21, Nikâh 16, 19, 43, Hiyel 8; Müslim, Tefsir 6; Ebû Dâvûd, Nikâh 12; Nesâî, Nikâh 66; Dârakutnî, lll, 264-266.
İbn Huveyzimendâd der ki: İşte bundan dolayı biz şöyle deriz: Vast'nin kendi adına (himayesinde bulunan.) yetimin malından birşeyler satın alması ve kendi malından ona birşeyler satması -kendisini kayırmaksızın- caizdir. Müvekkilin vekil tayin ettiği kimsenin kendisi adına satın aldığını yahut o yetim kıldan satın aklığını tetkik etmesi hakkı vardır. Ayrıca Sultanın (devlet yetkilisinin) vasi'nin bu kabilden yaptıklarına nezaret etmek hakkı da vardır. Bu konuda kendisini kayırdığı açıkça ortaya çıkmadıkça herhangi bir kimsenin babayı gözetim altında tutma hakkı ise yoktur. Ancak kendisini kayırdığı anlaşılırsa o takdirde Sultan bu işe müdahale: eder
Bu hususa dair açıklama bundan önce Bakara Sûresi'nde (2/220. ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
ed-Dahhâk, el-Hasen ve başkaları der ki: Bu âyet-i kerîme cahiliyye dönemi ile İslâm'ın ilk dönemlerinde görülen, kişinin dilediği kadar hür kadınlar ile evlenebilme hükmünü nesh etmekte (sona erdirmekte)dir. Ayet-i Kerîme bu kadınların sayısını dört ile sınırlandırmıştır. İbn Abbâs ile İbn Cübeyr ve başkaları da der ki: Âyet-i kerimenin anlamı şudur Eğer sizler yetimler hakkında adalet yapamayacağınızdan korkuyor iseniz, aynı şekilde kadınlar hakkında da korkunuz. Çünkü onlar yetimler hakkında haksızlıktan çekindikleri halde, kadınlar hususunda bundan çekinmezlerdi.
"Korkarsanız" kelimesi zıt anlamlı kelimelerdir. Kendisinden korkulan şey, vukua geleceği bilinen; zan olunan bir şey de olabilir. Bundan dolayı ilim adamları buradaki "korkmak"ın açıklanması hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Ebû Ubeyde der ki burada "korkarsanız" kesin olarak inanırsanız anlamındadır. Başkaları ise zannederseniz anlamınadır derler. İbn Atıyye ise derki: İşte bu konuda maharetti ilim adamlarının tercih ettiği budur. Bu kelime: Kesin kanaat sahibi olmak anlamına değil de zannetmek şeklindeki asli anlamı üzere kullanılmıştır. Buna göre ifadenin takdirî şöyle olur: Her kim yetim kıza âdil davranmak hususunda kusurlu hareket edeceği zannına sahip ise, o yetim kızdan vazgeçsin.
"Adalet yapmanız..." demektir. Adalet yapmayı ifade etmek üzere: denilir. Bir kimse başkasına haksızlık ve zulüm yaptığı zaman ise; denir. Allah da şöyle buyurmaktadır:
"Zalim olanlara gelince onlar cehenneme odundurlar" (el-Cin,72/15) burada " el-kasilün" zulüm ve haksızlık yapanlar, demektir. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmaktadır:
"Dinde kist yapanlar Kıyâmet gününde nurdan minberler üzerinde olacaklardır." Müslim, 18; Nesâî, Âdabu'l-Kudât 1; Müsned, II. 160. Burada: "kist yapanlar" âdil olanlar, anlamındadır.
İbn Vessab ile en-Nehaî "te" harfini üstün olarak: şeklinde en ve (olumsuzluk edatı) takdiri ile okumuşlardır. Yanı; Eğer haksızlık yapmaktan korkardanız.., demiş gibi olmaktadır.
2. "Size Helâl Olan Kadınlardan... Nikâhlayın" Âyetindeki “Mâ” Edatının Kullanılmasına Dair:
Eğer: Burada edsü asıl iri bari ile aklı bulunmayım varlıklar hakkında olmakla birlikte, nasıl olur da insanlar hakkında kullanılmıştır? diye sorulacak olursa, buna beş türlü cevap verilebilir:
Birinci cevap; Bu edat ile “O kimse” edatı birbirlerinin yerlerine kullanılabilmektedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: " Sema'ya ve onu bina edene yemin olsun ki..." (eş-Şems, 91/5) görüldüğü gibi burada bu edat, akıl sahibi varlıklar hakkında kullanılan diğer edatın yerine kullanılmışın". Yine bir başka yerde yüce Allah (akıl sahibi için kullanılan edatı aklı olmayan hayvanlar hakkında kullanarak) şöylece buyurmaktadır:
"Allah bütün hayvanları sudan yarattı. Onlardan bazısı karnı üzere yürür, bazısı iki ayak üzere yürür, bazısı dört ayak üzere yürür..." (en-Nûr, 24/45)
Görüldüğü gibi burada tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin bu bölümünde) "mâ" edatı akıl sahibi varlıklar olan kadınlar hakkında kullanılmakladır Çünkü bundan sonra yüce Allah "kadınlardan" diye buyurmakta ve müphem olan bir tabiri beyan etmektedir, ibn Ebi Able ise, akıt sahibi varlıklar için kullanılan edatı zikrederek: 'Helâl olan" diye okumuştur.
İkincisi: Basralıların dil bilginleri der ki: Bu edal akıl sahibi olmayan varlıklar hakkında kullanıldığı gibi sıfatlar hakkında da kullanılır. Mesela; yanında ne (kim) var? diye sorulur. Cevab olarak: Oldukça kibar ve şerefli birisi (insan); diye cevap verilir. O halde âyet-i kerimenin anlamı şudur: Kadınlardan helâl olanları nikâhlayınız. Haram olan bir şey ise helâl olamaz. Yine Kur'ân-ı Kerîm’de:
"Âlemlerin rabbi (dediğin) nedir?" (eş-Şuarâ, 26/23) diye soran Fir'avun'a Mûsa (aleyhisselâm) da onun sorusuna uygun bir şekilde cevap vermiştir. İleride gelecektir.
Üçüncüsü, bazı kimseler bu âyet-i kerimedeki "mâ" edatının zari edatı olduğunu nakletmektedir. Yani; sizler nikâhlanmayı hoş ve güzel bir şey gördüğünüz sürece... demektir. /Vneak İbn Atiyye der ki: Şu kadar var ki bu görüş bir parça zayıftır.
Dördüncü cevap: el-Ferrâ' der ki burada "mâ" edatı mastar ekidir. en-Nehhâs ise; bu oldukça uzak bir ihtimaldir. Çünkü; Hoş olanı nikâhlayınız, demek doğru olamaz. el-Cevherî der ki: Bu kökten gelen kelimenin, fiil ve mastar kullanılışı şöyledir: Alkame de der ki:
"Sanki onun kokusu burunda tütüyor gibidir
Beşinci cevap: Burada umâ"dan kasıt, akdin kendisidir. Yani helâl olan bir nikâh yapınız demektir. Ancak İbn Ebî Able'nin kıraati bu üç görüşü de reddetmektedir. Ebû Amr b. el-Ala'nın naklettiğine göre Mekkelliler gök gürültüsü işittiklerinde: Gökgürültüsü kendisini teşbih edenin şanı ne yücedir!" derler ve burada "mâ" edatını "men" anlamında kullanırlar. Yine onların: "Sizi bizlere müsahhar kılanın şanı ne yücedir" şeklindeki sözleri de aynı durumdadır.
İlimle uğraşan herkes, yüce Allah'ın:
"Eğer yetim kızlara adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız..." âyetinin muhalif mefhumunun sözkonusu olmayacağını ittifakla kabul eder. Çünkü müslümanların icma ile kabul ettiklerine göre; yetim kızlar hakkında adalet yapamayacağından korkmayan kimsenin de ikişer, üçer yahut dörder olmak üzere birden fazla kadını -tıpkı bundan korkanlar gibi- nikâhlayabileceğim kabul etmişlerdir, işte bu da âyet-i kerimenin, bundan korkan kimselere cevap olmak üzere nâzil olduğunun hükmünün bundan daha genel kapsamlı olduğunun delilidir.
3. Yetim Kızın Bulûğdan Önce Nikâhlanması:
Ebû Hanîfe, bulûğdan önce yetim kızın nikâhlanmasının câiz kabul edilmesi hususunda bu âyet-i kerimeye delil diye yapışır ve der ki:
Kızın yetimliği bulûğdan önce sözkonusudur. Bulûğdan sonra ise o yetim değil mutlak olarak bir kadındır. Buna delil şudur: Eğer baliğ olmuş bir kızı nikâhlamak sözkonusu olsa herhangi bir şekilde onun misline ödenen mehirden daha aşağı ödemesi ona yasaklanmaz di. Çünkü bu durumda evlenecek olan kadının kendisi bunu kabul etmiş olur. Böyle bir durumda böyle bir nikâh İcma ile câiz olur.
Mâlik, Şâfiî ve ilim adamlarının Cumhûruna göre ise, böyle bir nikâh kiz bulûğa ermedikçe ve görüşü alınmadıkça câiz değildir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Kadınlar hakkında senden fetva isterler..." (en-Nisâ, 4/127.) "Kadınlar: en-Nisa" ise tıpkı erkeklerde "adamlar: er-Rical" kelimesi gibi ergenlik çağını geçmişler hakkında kullanılır. Adam (radıyallahü anhcul) kelimesi küçük yaştaki çocuğu kapsamaz. Kadınlar (nisa) ismi de aynı şekildedir. Kadın (el-mer'a) küçük kızı kapsamaz. Yüce Allah aynı âyette:
"Yetim kadınlar hakkında..." (en-Nisâ, 4/127) diye buyurmaktadır. O âyet-i kerimede sözü geçen bu "yetim kadınlar" (tefsirini yapmakta olduğumuz) bu âyette sözü geçen yetim kızlardır Nitekim Hazret-i Âişe de böyle demiştir. Buna göre yaşı büyük yetim kız da âyet-i kerimenin kapsamına girmiş olduğundan onun izni alınmaksızın evlendirilmez. Küçük yetim kız ise nikâhlanamaz. Çünkü onun izni diye bir şey sözkonusu olmaz.
Bulûğa erdiği takdirde ise nikâhlanması câiz olur. Şu kadar var ki izni ile olmadıkça evlendirilmez. Nitekim Dârakutnî, Muhammed bin İshak'dan, o Nafi'den, o da İbn Ömer yoluyla rivâyet ettiği hadiste de bu böyledir. İbn Ömer der ki: Dayım Kudame bin Maz'un beni kardeşi olan Osman bin Maz'un' un kızı ile evlendirdi. Muğire bin Şu'be o kızın annesinin yanına giderek ona mal vadinde bulundu ve kızını kendisine istedi. Durumu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a götürülünce Kudame dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlu, o kardeşimin kızıdır. Ve ben babasının tayin ettiği vasisiyim, onun hakkında da herhangi bir kusurum olmamıştır. Ben onu senin de faziletini ve bana olan akrabalığım bildiğin bir kişi ile evlendirdim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle dedi: "O yetim bir kızdır. Yetim olan kız ise kendi işini öncelikle kendisi halletmelidir". Böylelikle o kız benden alındı ve onu Muğire bin Şu'be ile evlendirildi. Dârakutnî dedi ki: Bu hadisi Muhammed bin İshak Nafi'den işitmemiştir O bunu Ömer bin Hüseyin yoluyla Nafi'den işitmistir. Dârakutnî, III, 230.
Ayrıca bunu İbn Ebi Zi'b, Ömer bin Hüseyin'den, o Nafi'den, o Abdullah bin Ömer yoluyla şöylece rivâyet etmiştir: Abdullah bin Ömer dayısı Osman bin Maz'un'un kızı ile evlendi. Abdullah dedi ki: Annesi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a giderek; Benim kızım bu işten memnun değildir, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdullah'a o kızdan ayrılmasını emretti, o da ayrıldı. Hazret-i Peygamber buyurdu ki: "Yetim kızları onların görüşünü sormadıkça nikâhlamayınız. Susacak olurlarsa işte bu susmaları onların izni demektir". Abdullah'tan sonra onunla Muğire bin Şu'be evlendi. Dârakutnî, III, 229.
İşte bu, Ebû Hanîfe'nin nikâhın sahih olması için velinin şart olmadığı şeklindeki aslî kaidesine binaen söylemiş olduğu, yetim kız bulûğa erdi mi veliye ihtiyacı yoktur, şeklindeki görüşünü de reddetmektedir. Bu husus daha önceden el-Bakara Sûresi'nde el-Bakara, 2/221. âyet"... îman edinceye kadar da müşrik erkeklerle (müslüman hanımları) evlendirmeyin..," bölümü ikinci başlıkta geçmiş bulunmaktadır Buna göre Hanefî'lerin; bu Hadîs-i şerîf "izni ile olmadıkça5' âyeti dolayısı ile baliğ olmayan kız hakkında yorumlanır, şeklindeki görüşlerinin de bir anlamı yoktur. Çünkü o takdirde ayrıca "yetim"den söz etmenin bir anlamı olmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
4. Yetim Kız'a Mehri Misil Verme Gereği:
Hazret-i Âişe'nin âyet-i kerimeyi açıklamasına dair söylediği sözlerinde (ki âyetin tefsirinin baş tarafında geçmişti), Mâlik'in görüşü olan mehr-i misil'e dair bir delil vardır. Aynı şekilde eğer mehir olarak verilen malın bir kısmı bozulur ve miktarında da bir aldatma sözkonusu olursa yine mehr-i misl'e başvurulacağına dair de bir delil vardır. Çünkü Hazret-i Âişe: "Onun benzerine verilen mehirden daha aşağısı ile...." diye bir ifade kullanmıştır. O halde mehr-i mislin her tür insan için durumlarına göre bilinen bir miktarda olması gerekmektedir.
Yine Mâlik der ki: İnsanların (çeşitli kesimlerinin) bilinen nikâhlama âdabı ve yine kendileri tarafından bilinen usulleri vardır. Yani bu hususta onların bilinen mehtrleri ve bilinen küfüvlükleri (denklikleri) bulunmaktadır. Mâlike; zengin bir kızı bulunan bir adamın, fakir bir kardeşi oğluyla evlendirmesi üzerine annesinin itiraz etmesi ile ilgili sorulan soruya o: Ben bu hususta o kadının söyleyebileceği bir sözünün (itiraz hakkının) bulunduğu görüşündeyim. Böylelikle bizzat babanın kendi kanaatine göre, annenin kendisine itirazı hakkını düşürecek kadar bir süre geçinceye kadar annenin itiraz hakkı olduğu görüşünü irade etmiştir. Bunun 'görüyorum" anlamına gelen ibarenin bir elif fazlasıyla; görmüyorum, şeklinde rivâyeti de vardır. Ancak birincisi daha sahihtir,
Yetim olmayan kızın mehr-i mislinden daha aşağı mehir ile nikâhlanması caizdir. Çünkü âyet-i kerîme yetimler hakkındadır. Ayeti kerimenin mefhumu budur. Yetim olmayan kızın durumu bundan farklıdır.
5- Yetim Kızın, Velisi İle Evlendirilmesi:
Yetim kız baliğ olup onun velisi de ona âdil bir şekilde mehir verecek olursa o kızla evlenmesi câiz olur. Hazret-i Âişe'nin de açıklamasına uygun olarak, hem nikâhlayan hem kendisine nikhâhlanan bizzat kendisi olur. Ebû Hanîfe. Evzai, es-Sevri ve Ebû Sevr de bu görüşte olduğu gibi; tabiinden el-Hasen ve Rabia da bu görüşü ifade etmişlerdir. Aynı zamanda Leys'in görüşü de budur.
Züfer ve Şâfiî ise der ki: Velinin Sultan'ın izni olmadığı sürece o kızla evlenmesi: yahut o kızı, kızın büyük dedesine kendisinden daha yakın olan bir veli tarafından yahut böyle bir neseb akrabalığında onun gibi bir veli onunla evlendirilmedikçe câiz olmaz, Bizzat kendisinin akdın iki tarafını üstlenerek hem nikâhlayan hem de nikâhlanan olması câiz değildir
Bu görüşlerine delil olarak da, Hazret-i Peygamberin: "Velisiz ve âdil iki şahit olmaksızın nikâh olmaz" âyeti sebebiyle, nikâh akdinde velinin şartlardan bir şait olduğunu gösterirler. O halde nikâhlayan ve nikâhlananlar ile şahitlerin birden fazla olması icabeder Onlardan iki kişi bir kişi taralından temsil edilecek olursa, sözü geçenlerden birisi sakıt olur.
Bu mesele hakkında üçüncü bir görüş daha vardır. Buna göre; böyle bir kadın kendisini evlendirme işini üçüncü bir şahısa havale eder Bu el-Muğire bin Şube'den rivâyet edilmiş olup, Ahmed bin Hanbel de bu görüştedir. Bunu İbnü'l-Münzir zikreder.
6. Helâl Olan Kadınların Nikâhlanması:
Yüce Allah'ın:
"Size helâl olan kadınlardan,." âyeti (âyeti kerimedeki: "tâbe" kelimesi) el-Hasen, İbn Cübeyr ve diğerlerinden nakledildiğine göre; size helâl olan kadınlardan anlamındadır, Âyet-i kerimede nikâhı câiz olanların zikredilmesiyle yetinilmiştir. Çünkü haram kılınan kadınlar pek çoktur.
İbn İshak, el-Cahderî ve Hamza "tâbe" kelimesini imale ile okumuşlardır. Ubey Mushaf'ında ise bu kelime (elif ile değil de) "ye" ile olup şeklinde yazılıdır. İşte bu da bu kelimenin imale ile okunacağına bir delildir.
"Kadınlardan" ifadesi de ergenlik yaşına ulaşmamış olanlara "kadınlar: en-Nisâ" demlemeyeceğinin delilidir, "en-nisâ" kelimesinin tekili ise "nisvetün"dur. Nisvetün kelimesinin kendi kökünden gelen tekil bir lâfzı yoktur. Bunun yerine "imraetün" denir.
7. İkişer, Üçer Dörder Kelimelerine Dair Açıklama:
Yüce Allah'ın:
"İkişer, üçer, dörder" âyeti i'rab bakımından "mâ'dan bedel olmak üzere nasb mahallindedir. Bu kelimeler de nekire olupmunsarıfdeğildir. Çünkü bu kelimeler hem adl'dir (başka vezinden nakledilerek kullanılmıştır) hem de birer sıfattır. Ebû Ali böyle demiştir. Taberî ise bunların başına elif ve lâm girmediği için marife olduklarını ve marifelik bakımından "Umer (Ömer)" durumunda olduklarını söyler. Bu açıklamayı da el-Kufi yapmıştır. Şu kadar var ki ez-Zeccâc bunun yanlış olduğunu söylemektedir. Bir diğer görüşe göre bunların munsarıf olmayış sebebi, lâfız ve mana itibari ile üdl olmalarıdır. "Ühâd: birer birer" kelimesi (bir anlamına gelen) ehad ve vâhid kelimesinden, (ikişer anlamına gelen:) Mesnâ kelimesi isneyn isneyn'den, (üçer anlamına gelen) sülâse kelimesi selâse selâse'den, (dörder anlamını gelen) ruba' kelimesi de erbaa erbaa' den adPdir. Bunların herbirisinin söylenişi de iki türlüdür;
Fuâl ve Mef'al veznindenilir. Aynı şekîide Onar onar"a kadar böylece devam eder.
Ebû İshak es-Sa'lebî ise; şeklinde üçüncü bir görüş daha nakletmektedir: Tıpkı "Umer ve Zufer" kelimelerinin söylendiği gibi,
en-Nehaî de bu âyet-i kerimede böylece okumuştur. el-Mehdevî, en-Nehaî ve ibn Vessab'dan "ruba’" kelimesinde "elif sız olarak; şeklinde okuduğunu nakletmektedir. Bu okuyuş "elif'li okuyuştan daha hafif geldiği için kası1 edilmiştir.
Şairin şu beyitinde yaptığı gibi:
"Allah'tan gelen bir sel geldi,
Mahsulü bol bahçenin mahsulüne doğru"
es-Sa'lebî der ki: Bu bina (kip) de "dört" den fazlası, el-Kümeyt'ten nakledilen şu beyit müstesna, kullanılmaz.
"Artık sen diğer adamlardan onar haslet ile ileri geçip
Onları geride bırakmcaya kadar sana yetişmekten ümitlerini kesmemişlerdi.
(Ama artık ümitlerini kestiler)."
İbn Dehhân der ki: Bazıları da bu konuda Araplardan işittikleri ile yetinirler. Bu da "Uhâd" dan "rubâ'"a kadar olandır. İstisnası dolayısıyla da beyite itibar etmezler. Ebû Amr b. el-Hacib der ki:
Bu hususta: birer birer... dörder dörder" denir. Acaba bunların dışında dokuza kadar bu şekilde kullanılır mu kullanılmaz mı hususunda da görüş ayrılığı vardır. Konu ile ilgili görüşlerin en doğrusu; bu konuda kullanılacaklarına dair sabit bir rivâyetin olmadığıdır. Buhârî de Sahih'inde bunu açıkça ifade etmiş bulunmaktadır. Buhârî, Tefsir 4. sûre başlıkta
Bu kelimelerin adi oluşuna gelince; bunlar adî olmayan sayıların kullanıldığı yerlerde kullanılmazlar. Mesela sen Bana iki kişi ile üç kişi geldi, diyebilirsin. Amma daha öncesinden bir çoğul ifade eden kelime gelmedikçe İkişer ve üçer geldiler, demek câiz olmaz. Çoğul ifade eden ismin gelişine örnek de şudur O topluluk bana birer, ikişer, üçer, dörder geldi, denilerek bu kip'ten kelimeler kullanılır ve ayrıca bir tekrara gidilmez. Burada olsun âyet-i kerimede olsun bu kelimeler hal mahallindedir; sıfat da olabilirler. Bu sayıların sıfat oluşları yüce Allah'ın şu âyetinde açıkça görülmektedir:
"Melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı yaratan..." (Fâtır, 35/1."). Burada bu sayılar "kanatlar"ın sıfatıdır ve bu kelimeler burada nekire (belirtisiz) olarak gelmişlerdir. Sâide b. Cueyye de der ki:
"Fakat benim yakınlarım öyle bir vadide bulunuyorlar ki
Orada yaşayanlar, insanları ikişer, üçer takip edip yakalayan kurtlardır.
el-Ferrâ' da şöyle bir beyit nakletmektedir:
"Biz ona karşılık ikişer ve birer kişi öldürdük
Aranızdan dört ve bir beşincilerini daha."
Görüldüğü gibi burada belirtisiz olduğu halde "kurtlar" kelimesini ikişer ve birer ile vasfetmiştir, el-Ferrâ''nın beyiti de böyledir. Yani biz ona karşılık bir takım kimseler öldürdük.
Buna göre bu isimler, ister marıfe İster nekire ile birlikte kullanılsınlar, munsarıf değildirler. el-Kisâî ile el-Ferrâ' ise bunların sayı olarak kullanılmaları halinde belirtisiz olmaları dolayısıyla munsarıf olabileceklerini kabul ederken, el-Ahfeş ise eğer bunlar ismen zikredilecek olurlarsa, -artık adi olma özellikleri ortadan kalkmış olacağından- ister marife ister nekireli hallerde kullanılmış olsunlar, bunların munsarıf olacağını iddia etmiştir.
8. Âyette Dörtten Fazla Kadın ile Evlenilebileceğine Dair Delil Yoktur:
Şunu bil ki buradaki "ikişer, üçer ve dörder" sayıları Kitap ve Sünneti anlamaktan uzak, bu ümmetin selefinin kabul ettiklerinden yüz çeviren ve aradaki "vav" harfinin cem edici olmak üzere (sayıları toplamak kastıyla) kullanıldığını iddia eden kimselerin söylediği gibi, dokuz kadın ile evlenmenin mubah olduğuna delâlet etmemektedir. Bu İddiada bulunanlar ayrıca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dokuz hanım ile bir arada evli bulunduğunu ve bunların hepsini aynı anda nikâhı altında tuttuğunu belirterek görüşlerini desteklemeye çalışırlar. Bu cahilce iddiada bulunup bu görüşü ileri sürenler Râfızîlerle bir takım Zahirîlerdir. Bunlar "ikişer" kelimesini iki diye anladıkları gibi "üçer ve dörder" kelimelerini de böylece anlamışlardır. Yine bazı Zahirîler bundan daha da çirkin bir iddiada bulunarak, onsekiz hanımı aynı anda nikâhı altında bulundurmanın mubah olduğunu söylemişlerdir. Onlar bu iddialarını ileri sürerken bu kip'lerin tekrarı İfade ettiğini ve aradaki "vav"ın da toplam ifade etmek için kullanıldığını delil diye ele alırlar Buna göre bunlar ikişer'i iki iki anlamında kabul ettikleri gibi üçer ve dörder kelimelerini de böylece anlamışlardır. Ancak bütün bunlar dili ve sünneti bilmemekten kaynaklandığı gibi, ümmetin icmaı'na da bir muhalefettir Çünkü ashâb'dan olsun, tabiinden olsun herhangi bir kimsenin, nikâhı altında dört hanımdan fazla bulundurduğu işitilmiş değildir.
Mâlik, Muvatta’'’ında en-Nesâî ve Dârakutnî de Sünen'lerinde rivâyet ettiklerine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Sakiflî Gaylan b. Umeyye'ye İslâm'a girdiği sırada -ki nikâhı altında on tane hanım vardı- şöyle demişti: "Sen bunlardan dört tanesini seç ve diğerlerinden ayrıl." Muvatta’', Talâk 76; Dârakutnî, III, 271; Tirmizî, Nikâh 33; İbn Mâce, Nikâh 40.
Ebû Dâvûd'un Kitabında da el-Haris b. Kays'ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Sekiz hanımım olduğu halde İslâm'a girdim. Bundan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a sözedince: "Onlardan dördünü seç" diye buyurdu." Ebû Dâvûd, Talâk 25: İbn Mâce, Nikâh.
Mukâtil de der ki: Kays bin el-Haris'in nikâhı allında sekiz hür kadın vardı. Bu âyet-i kerîme nâzil olunca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona dördünü boşamasını ve diğer dördünü do nikâbı akında tutmasını emr etti. Evet Mukâtil "Kays bin el-Haris" diye nakletmiştir. Ancak doğrusu Ebû Dâvûd'un da zikrettiği gibi bu kişinin adının fised'li Haris bin Kays olduğudur. Aynı şekilde Muhammed bin el-Hasen "Kitabu's Siyer el-Kebir"inde bu kişinin Haris bin Kays olduğunu nakletmektedir. Bu rivâyet fukahâ taralından iyice bilinmektedir.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bu kadar hanımla nikâhında tutmasının mubah kılınışına gelince; bu ileride el-Ahzab Sûresi'nde (33/50- âyette) açıklanacağı üzere bu, onun özelliklerindendir.
Bu iddiada bulunanların aradaki "vav" harfinin toplam ifade ettiği şeklindeki iddialarına gelince; zayıf bir görüş olarak vav'ın bu anlamı ifade ettiği söylenmese de yüce Allah, Araplara en fasih dil ile hitap etmiştir. Araplar ise dokuz demek varken onu bırakıp ta iki ve üç ve dört demezler. Aynı şekilde Araplar: Filan kimseye dört, altı ve sekiz ver deyip de doğrudan onsekiz demeyen kimsenin bu söyleyişini çok çirkin görürler. Burada "vav" ancak ve ancak bedel mahallindedir. Yani sizler İki nikâhlamak istemezseniz onun yerine üç, üçle yetinmek istemezseniz onun yerine dön kadın nikâhhyabilirsiniz.
İşte bundan dolayıdır ki burada atıf "vav" ile yapılmış "ev: veya" ile yapılmamıştır. Eğer bu atıf "ev" ile yapılmış olsaydı, bu durumda meselâ iki hanımı bulunanın üçüncü bir hanımı nikâhlcımamasının, üçüncü hanımı bulunanın da dördüncü bir hanımı nikâhlamamasınla anlaşılması mümkün olurdu.
Bu yanlış iddiada bulunanların "ikişer" kelimesi iki, "üçer" kelimesi üç, "dörder" kelimesi de dört diye anlaşılmayı gerektirir; demelerine gelince, bu konuda dil bilginleri onlarla aynı kanaatte olmadıklarından delilsiz bir iddiadır ve onların bir bilgisizliklerinin sonucudur. Diğer iddiada bulunanların cahillikleri de bu şekildedir. Bunlar "ikişer" kelimesinin iki iki, "üçer'in üç üç, "dörder"in dört dört anlamını ifade ettiğini bilmedikleri gibi; İki iki, üç üç ve dört dört'ün münhasıran o sayıyı ifade etmek için; ikişer, üçer ve dörder'in ise bu anlama gelmediğini bilmediklerinden dolayıdır. Çünkü Araplara göre adi olarak kullanılan sayılarda, o kelimelerin aslında bulunmayan fazladan bir mana vardır. O bakımdan Araplar: Atlar ikişer ikişer (mesnâ) geldi, dediklerinde, bundan kasıtları iki iki yani çifter çifter geldikleridir. el-Cevherî der ki: Adi olan sayılar da bu şekildedir. Başkaları ise der ki: Sen: O topluluk barın ikişer yahut üçer yahut, teker veya onar geldi, diyecek olursan, bundan maksadın onların senin yanına tuk tek yahni ikişer ikişer veya üçer üçer yahut onar onar geldiklerini anlatmaktır. Asılda (yani asıl sayı için kullanılan bir, iki, üç... sayılarında) ise bu anlam yoktur- Çünkü sen: Topluluk bana üç üç yahut on on geldi, diyecek olursan, o takdirde o gelen topluluğu üç ve on sayılarına hasrettiğini ifade etmiş olursun. Fakat sen: Onlar bana dörder ve ikişer geldiler, diyecek olursan, sayılarını hasretmiş olmaksın. Aksine onların dört dön yahut iki İki geldiklerini kastetmiş olursun. Sayılarının daha fazla veya daha çok utmaları arasında fark olmaz.
O halde onların her bir kip'i o kip'in gerektirdiği miktarın asgarisini ifade ettiğini kendi kanaatlerine dayanarak ileri sürmeleri delilsiz bir İddiadır. (Yani burada ikişerin iki. üçer'in üç daha., olmak üzere dokuz hanımla aynı anda evli olunabileceğini ve benzeri iddialarda bulunmak böyledir).
9. Dört Hanım ile Evli Bulunan Bir Kimsenin Beşinci Bir Hanım ile Evlenmesi İle İlgili Görüş Ayrılıkları:
Müslüman ilim adamlarının dört hanını ile evli bulunan kimsenin, beşinci hamın ile evlenmesine dair görüş ayrılıklarına gelince; bu konuda Mâlik ve Şafîî der ki: Eğer bunun yasak olduğunu biliyor ise ona had uygulanır. Ebû Sevr de bu görüştedir. ez-Zülıri ise der ki: Bunun yasak olduğunu biliyorsa recm edilir. Bilmiyor ise iki haddin (yani zina için belirlenmiş iki cezanın) daha azı olan sopa vurmaktır. Bu durumda da kadına mehri verilir ve ebediyyen bir daha biribirleriyle evlenememek üzere biribirlerinden ayrılırlar.
Bir başka kesime göre ise, herhangi bir hususta ona had sözkonusu değildir. Bu en-Nu'man'ın (Ebû Hanîfe'nin) görüşüdür. Yakub (Ebû Yûsuf) ile Muhammed ise der ki: Evlenîlmesi haram olan kimse ile haram akid halinde, ona had uygulanır, fakat bunun dışında kalan diğer nikâhlar dolayısıyla ona had uygulanmaz, Mecusi bir kadınla evlenmesi yahut bir akidde beş kadın ile evlenmesi, mut'a evliliği yapması, şahitsiz evlenmesi efendisinin izni olmaksızın bir cariye ile evlenmesi halleri buna örnektir.
Ebû Sevr der ki: Eğer böyle bir evliliğin kendisine helâl olmadığını biliyor ise şahitsiz evlenme hali dışında, bütün bu hallerde ona had uygulanması icabeder. Bu hususta hanımlarının dördüncüsünün iddeli bitmeden önce kasti olarak beşinci bir kadını nikâhlayan erkek hakkında en-Nehaî'ye ait olan üçüncü bir görüş daha vardır. Ona göre böyle birisine yüz sopa vurulur, fakat sürgüne gönderilmez.
İşte bizim (İslam) âlimlerimizin İbnü'l Münzır'in naklettiğine göre beşinci kadın ile ilgili fetvası bu olduğuna göre; ya bundan fazlasını nikâhlamak hakkındaki görüşleri ne olabilir?
10. Erkeğin Yatağından Uzak Katabileceği Süre:
ez-Zübeyr bin Bekkâr nakleder ki: Bana ibrahim el-Hizâmî Muhammed bin Ma'n el-Ğıfarî'den naklederek dedi ki: Kadının birisi Ömer bin el Hattab (radıyallahü anh)'ın yanına gelerek şöyle dedi: Mü’minlerin emiri! Gerçek şu ki benim kocam gündüzün oruç tutar, geceleyin namaz kılar ve: Sen o yüce Allah'ın itaati gereğince amel ettiği için ben de ondan şikâyetçi olmaktan hoşlanmam. Hazret-i Ömer ona; Senin kocan ne iyi bir kocadır! dedi. Kadın Hazret-i Ömer'e aynı sözlerini tekrarladıkça o da ona aynı şekilde cevabım tekrarlıyordu. Bu sefer Ka'b el Esedî, Hazret-i Ömer'e: Ey mü'mînlerin emiri, aslında bu kadın kocasının yatakta kendisinden uzak duruşundan şikâyet etmektedir, deyince Hazret-i Ömer ona: Onun bu sözleriyle ne demek istediğini anladığına göre haydi ikisi arasında hükmünü ver, dedi. Bu sefer Ka'b: Kocasını bana çağırınız, dedi. Kocası yanına getirilince ona şöyle dedi: Senin bu hanımın senden şikâyet etmektedir. Kocası: Yemek yahut içecek ile ilgili bir hususta mı? Ka'b: Hayır deyince, kadın (şiir halinde) şöyle dedi:
"Ey doğru ve hikmetli hüküm veren hâkim
Candan arkadaşımın mescidi kendisini yatağıma gelmekten alıkoydu
Onun kendisini ibadete vermesi, yanımda yatmaya olan rağbetini giderdi
Ey Ka'b, haydi hükmünü ver ve bu konuda tereddüte mahal bırakma
O, gece gündüz bir türlü rahat uyku uyumuyor
Ben kadınlar ile ilgili hususlarda ondan övgüyle söz edemiyorum."
Bunun üzerine kocası da (şiir halinde) şu cevabı verdi:
"Onun yatağına ve süslenmiş odasına rağbetimi azalttı:
Çünkü ben inen sûrelerin dehşete düşürdüğü bir kimseyim
Nahl Sûresi'nde ve yedi uzun sûrede
Zaten Allah'ın Kitabında çok büyük korkutmalar vardır."
Ka'b'de aynı şekilde (şiir halinde) şu cevabı verdi:
"Be hey adam, bunun senin üzerinde bir hakkı vardır
Aklı eren kimseler için dört günde bir payı vardır.
İşte sen bu kadına bunu ver ve gerekçe bulmaktan vazgeç!"
Daha sonra dedi ki: Aziz ve celil olan Allah sana İkişer, üçer ve dörder olmak üzere kadın nikâhlamanı helâl kıldı. O bakımdan senin kendini Rabbine ibadete verebileceğin üç gecen vardır.
Bunun üzerine Hazret-i Ömer şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, senin yaptığın bu işlerden hangisine hayret edeceğimi bilemiyorum. Bu ikisinin durumlarını iyice anlamana mı? Yoksa aralarında verdiğin hükme mi? Haydi git, seni Basra Kadısı tayin ediyorum.
Ebû Hudbe İbrahim bin Hudbe de rivâyet ederek der ki: Enes bin Mâlik bize şunu anlattı: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına kocasının haksızlığına karşı yardım taleb eden bir kadın gelip dedi ki: Kadınların lehine olan benim lehime değildir; (çünkü) benim kocam her gün (yıl boyunca) oruçludur. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Bir gün senin, bir gün onundur. İbadet için bir gün ve kadın için bir gün." (Buhârî, Nikâh 1, Müslim, Siyam 188 vs.) hadisinde aynı anlam dile getirilmektedir.
11. Birden Fazla Kadınla Evlilikte Adaletin Gözetileceği Hususlar:
Yüce Allah'ın:
"Şayet adalet yapamayacağınızdan korkarsanız o zaman bir tane almalısınız" âyeti ile ilgili olarak ed-Dahhâk ve başkaları der ki; Kadınlarına meyletmek, sevgi beslemek, cima, işret, dört, üç, yahut iki hanım arasında günlerini paylaştırmak hususlarında eğer adalet yapamamaktan korkarsanız "o takdirde bir tane almalısınız." Böylelikle yüce Allah günleri paylaştırmakta ve güzel geçinmek hususunda adaleti terke götüren birden fazla evliliği yasaklamaktadır. Bu da adaletin vacib oluşuna delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"O zaman bir tane almalısınız" anlamına gelen: kelimesi ref ile de yani şeklinde okunmuştur. Bunun anlamı da bir tane hanım ile evlenmeniz yeterli olur, şeklindedir. el-Kisâî der ki: O zaman bir tek kadın ile evlenmek yeterli olur. Bu kelimenin mansub okunuşu ise bir fiil takdir etmeye göredir. Yani: O takdirde tek bir kadın nikâhlayınız, demektir.
12. Adalet Yapamayanın Cariyelerle Yetinmesi:
"Yahut sahibi olduğunuz cariye(ler)le yetinmelisiniz." Âyetinde "sağ ellerin malik oldukları"ndan kasıt cariyelerdir. Bu âyet,
"o zaman bir tane almalısınız" âyetine atf edilmiş olup anlamı şudur: Yani bir kadın hakkında dahi adalet yapamayacağından korkarsa o takdirde o kimse, sağ elinin malik olduklarıyla yetinmelidir.
İşte bu âyette sağ elin sahip olduklarının (yani cariyelerin) ilişkide ve gün paylaştırmada haklarının olmadığına delil vardır. Çünkü âyetin anlamı şudur:
"Şayet" paylaştırma hususunda
"adalet yapamayacağınızdan korkarsanız o zaman bir tane almalısınız yahut sahibi olduğunuz cariyelerle yetinmelisiniz." Böylelikle sahip olunan cariyelerin tümü tek bir kişi gibi ifade edilmiştir. Bu da cariyelerin ilişki yahut gün paylaştırma hususunda hak sahibi olma ihtimallerini ortadan kaldırmaktadır. Şu kadar var ki sahip olunan cariyeler hususunda adalette bulunmak, onlara güzel şekilde sahip olup kölelerine yumuşak davranma vücubuna bağlıdır. Diğer taraftan yüce Allah âyet-i kerimede sahip olmayı ele nisbet etmiştir. Çünkü bu, bir övgü sıkıtıdır. Sağ el (el yemin) ise gücü dolayısıyla güzel şeyleri yapmak hususiyetine sahiptir.
Onun infak eden el olduğu görülmüyor mu? Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "O kadar ki onun sol eli sağ elinin ne infak ettiğini bilmez." Buhârî, Ezan 36. Hudûd 19; Zekât 16: Müslim. Zekat 91: Tirmizî, Zühd 53: Muvatta’', Şear 14: Müsned, II. 439. Bey'at esnasında ahid veren el de odur. Yapılan yemine "yemin" adının verilmesi de buradan gelmektedir. Şeref sancaklarını kaldırıp yükselten de odur. Nitekim şair şöyle demiştir
"Herhangi bir sancağın şeref için yükseltilmesi halinde
Hemen onu Evs'li Arabe, sağ eliyle (yemîn ile) alıp kaldırır."
13. Haksızlıktan Uzak Durmaya Götüren Yol:
Yüce Allah'ın:
"Bu sizi haksızlıktan daha çok alıkoyar" âyeti, bu sîzin haktan sapmamanız ve zulme gitmemeniz için daha uygundur, demektir. Bu şekildeki açıklama İbn Abbâs, Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir.
Bir kimse zulmedip haktan meylettiği vakit bu fiil kullanılır. Ok hedefinden saptığı zaman da bunu ifade etmek üzere denilir, İbn Ömer de: "Şüphesiz ki o, ölçü ve tartısı haktan sapan bir kimsedir" derken bu kökten gelen kelimeyi kullanmıştır. Şair de der ki:
"Allah Rasûlüne uyduk, dediler de Rasûlün sözünü bir kenara bıraktılar
Ve ölçülerde haksızlık yaptılar (adaletten uzaklaştılar),"
Ebû Talib de der ki:
"Doğruluk terazisi ile (tartar) ve bir arpa dahi çalmaz
Onun haktan asla sapmayan bir de kendinden şahidi vardır.
Bir başka şairde şöyle demektedir:
"Üç kişi ve (geçimlerini kendileriyle sağladığım) üç dişi deve
Zaman gerçekten benim geçindirdiğim kimselere (ehl-i iyalime) karşı gerçekten zulmetti, haktan saptı."
Kişi fakir ve yoksul düştüğü takdirde "ayn" harfinden sonra "vav" yerine "ye" harfi ile olmak üzere): denilir. Nitekim yüce Allah'ın:
"Şayet bir fakirlikten korkarsanız..." (et-Tevbe, 9/28) âyeti de bu kabildendir Şairin şu beyiti de böyledir.
"Fakir bilemez ne zaman zengin olacağını
Zengin de bilemez ne zaman fakir düşeceğini"
Fakir bir kişiyi ifade etmek üzere '"âil" topluluğu ifade etmek üzere "'ayle" denilir İhtiyaç hali muhtaçlık ve fakirliğe de ayle ve 'file denilir. Aynı zamanda bir şey bir kimseye ağır ve zor geldiği takdirde de ("ayn" harfinden sonra "vav" ile olmak üzere): "'âle ......" denilir.
Şâfiî derki: "Bu sizi haksızlıktan daha çok alıkoyar" âyetinde yer alan: 'ın geçindirmekle yükümlü olduğunuz aile halkınızın çoğalmasını engeller, anlamında olduğunu söylemiştir.
es-Sa'lebî der ki: Böyle bir açıklamayı ondan başka bir kimse yapmamıştır. Çünkü bir kimsenin geçindirmekle yükümlü olduğu aile halkı çoğaldığı takdirde ("ayn" harfinden sonra "ye" harfi yelmek üzere): ....... denilir. İbnü'l-Arabi ise bu kelimenin, sekizincisi sözkonusu olmamak üzere yedi anlam İhtiva ettiğini iddia etmektedir. Bunlar meyletmek, artmak, zulmetmek, fakir düşmek, ağır gelmek anlamlandır. Bunları İbn Dureyd nakletmiştir. el-Hansâ ise şöyle demektedir;
"Ve aşirete zaten üzerindeki ağır yükler yeterli gelir,"
Altıncısı, evlad-ı İyalin ihtiyaçlarını karşılamak anlamında. Nitekim Hazret-i Peygamber'in: " Ve geçindirmekle yükümlü olduğun kimselerden başla" Buhârî, Zekat 18, Müslim, Zekat 95. 97. 11)6; Tirmizî, Zühd: Nesâî. Zekat, 53. 60; Dârimî, Zekât 2[, 22, Müsned, Jl. 94, 152... âyeti de bu kabildendir. Yedincisi galip gelmek anlamındadır. Nitekim Sabrı taştı" ifadesi de bu kabildendir. Geçindirmekle yükümlü olduğu çoluk çocuğu çoğalan kimse için de: denilir. Ancak geçindirmekle yükümlü olduğu aile halkının çokluğu anlamında bunu kullanmak doğru değildir.
Derim ki: es-Sa'lebî'nin: "Bunu ondan başka söyleyen yoktur" şeklindeki sözüne gelince; Dârakutnî bunu Süncn’inde Zeyd bin Eslem'e isnİsmi ile zikretmiştir. Bu Cabir bin Zeyd'in de görüşüdür. Bunlar ise İslam âlimlerinden ileri gelen iki İmâmdır, (Önder ilim adamıdır). Bu İmâmlar bu görüşü Şâfiî'den önce ileri sürmüşlerdir. İbnü'l-Arabi'nin zikrettiği şekilde bunun yalnızca yedi anlamı vardır, bunun dışındaki anlamları doğru değildir, şeklindeki açıklaraalan ise doğru olamaz. Nitekim biz bu kelimenin "işin zor ve içinden çıkılamaz bir hal alması" anlamına da kullanıldığını belirtmiştik ki bunu el-Cevherî nakletmektedir. el-Herevî ise Garibu’l-Hadîs adlı eserinde şunları söyler: "Ebû Bekr der ki bu kelime, bir kimsenin yeryüzünde yolculuk etmesi (ayn" harfinden sonra "ye" harfi gelecek şekilde) anlamında da kullanılır. el-Ahmer dedi ki: Bir iş bir kimseyi aciz bıraktığı takdirde: (..........) denilir. '
Bu kelimenin geçindirmekle yükümlü olduğu iyalin çokluğu anlamında kullanılışına gelince; el-Kisâî, Ebû Amr ed-Dûrî ve İbnü'l-A'rabî bunu zikretmiştir. el-Kisâî Ebû'l-Hasen Ali bin Hamza der ki: Araplar bu kelimeyi ("ayn" harfinden sonra "vav" harfi gelmek suretiyle) kişinin geçindirmekle yükümlü olduğu kimselerin çokluğunu ifade etmek üzere kullanırlar. Ebû Hatim de der ki: Şâfiî Arap dilini bizden daha iyi bilen bir kimse idi. Bu kelimenin bazı kabilelerce bu anlamda, kullanılmış olması muhtemeldir. Müfessir Sa'lebî ise der ki: Hocamız Ebû'l-Kasım bin Habib dedi ki: Ben Ebû Umer ed-Dûrî'ye buna dair soru sordum -ki o dil hususunda tartışılmaz bir önderdi-. Şöyle dedi: Bu Himyerlilerin bir söyleyişidir. Daha sonra da şu beyiti okudu:
"Şüphesiz ki ölüm her canlıyı alıp yakalar
Evet, bunda şüphe yoktur, isterse onun davarları ve çoluk çocuğu
alabildiğine çok olsun."
Ebû Amr bin el Alâ da der ki: Arapların kelimeleri farklı anlamda kullanmaları artık alabildiğine çoğalmış bulunuyor, O kadar ki artık ben bir yanlış konuşan herhangi kimseden yanlış bir şey öğrenmekten korkar oldum.
Talha bin Mûsarrif, "Bu sizi haksızlıktan alikoyar..." anlamına gelen: âyetini -"ayn" harfinden sonra "vav" ile değil de "ye" ile-: şeklinde okumaktadır ki, Şâfiî'nin, açıklamasına delili de budur.
İbn Atiyye derki: ez-Zeccâc ve başkaları "âle" kelimesinin iyal'den gelişi ile ilgili açıklamayı şu sözleriyle tenkid etmektedirler: Şanı yüce Allah çokça cariye edinmeyi mubah kılmıştır. Bu ise geçindirmekle yükümlü olduğu kimselerin sayısını çoğaltmayı gerektirir O halde bu âyetin; geçindirmekle yükümlü olduğunuz kimselerin sayısının çok olmamasına daha yakındır anlamında olması nasıl düşünülebilir?
Ancak böyle bir tenkid doğru değildir. Çünkü cariyeler, aslında satış suretiyle kendilerinde tasarrufta bulunulan bir maldır. Kişiyi zor durumda bırakan geç indirilmesi gereken kimseler ise ancak yerine getirilmesi gereken haklara sahip hür kadınlardır. İbnü'l-A'rabînin naklettiğine göre Araplar kişinin geçindirmekle yükümlü olduğu aile halkı çoğaldığı takdirde ("ayn" harfinden sonra "ye" harfi ile olmak üzere): derler.
14. Erkek Kölenin Evlenebileceği Kadın Sayısı:
Kölenin dört kadın ile evlenebileceğini câiz görenler bu âyet-i kerimeyi delil getirirler. Çünkü yüce Allah:
"Size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın" diye buyurmaktadır. Bundan maksat ise görüldüğü gibi helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâlılamaktır. Bu âyette hür ile köle ayırımına gidilmemiştir. Bu Dâvûd (ez-Zâhirî) ve Taberî'nin görüşüdür. Mâlik'ten meşhur olan görüş bu olduğu gibi; Muvatta’''ındaki ifadelerinden de onun bu görüşü kabul ettiği anlaşılmaktadır. Muvatta’', Nikâh 43. Aynı şekilde İbnü'l Kasım ve Eşheb de ondan bunu böylece nakletmiştir. İbnü'l Mevâzîn naklettiğine göre de İbn Vehb, Mattk'ten kölenin ancak iki hanım ile evlenebileceğini rivâyet etmektedir. Ayrıca bu, aynı zamanda el-Leys'in de görüşüdür, demektedir.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Şâfiî, Ebû Hanîfe ve bunların arkadaşları ile es-Sevrî ve Leys bin Sa'd kölenin iki kadından fazlası ile evlenemeyeceğini söylerler. Ahmed ve İshak da bu görüştedir. Ömer bin el-Hattab, Ali bin Ebi Talib ve Abdurrahman bin Avf'dan köle hakkında iki kadından fazlasını nikâhlaya maya cağına dair rivâyet gelmiştir. Ashâbdan onlara muhalefet eden kimse olduğunu da bilmiyorum. Bu, aynı zamanda Şa'bî, Atâ, İbn Şîrîn, el-Hakem, İbrahim ve Hammâd ’ın da görüşleridir.
Bu görüşün lehine olan delil ise, kölenin boşama hakkı ve haddine dair hükme kıyasta bulunmaktır. Kölenin haddi hür kimsenin haddinin yarısıdır. Boşama sayısı da ikidir. îlâ'da bulunma süresi de iki aydır, Ve buna benzer köleye dair hükümleri bu şekilde belirtirken, diğer taraftan köle dört kadın nikâhlayabilir demesinin bir çelişki olduğunun söylenmesi uzak bir ihtimal değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. İbn Abdi'l-Berr, el-İstizkâr XVI, 310.
4
Kadınlara mehirlerini hoşnutlukla verin. Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa onu da afiyetle yeyin.
Bu âyete dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:
1. Kadınlara Mehir Verme Gereği:
Yüce Allah'ın:
"Kadınlara mehirlerini hoşnutlukla verin" âyetindeki
"Mehirler" kelimesi çoğul olup bunun tekili “.....” kelimesidir. el-Ahfeş dedi ki: Temimoğulları bunun tekilini “.....” diye çoğulunu da: “.....”diye söylerler. Bununla birlikte istendiği takdirde ("dal" harfi) üstün ile de okunabilir, sakin de okunabilir. el-Mâzinî dedi ki: Kadının mehrini İfade etmek üzere "sad" harfi esreli olarak "sidâk" denilmekle birlikte, fethah olarak (sadak şeklinde) denilemez, Yakub ve Ahmed bin Yahya da en-Nehhâs'dan bunun üstün ile okunabileceğim nakletmîşlerdir.
Bu âyet-i kerimede hitap kocalaradır, Bu görüş İbn Abbâs, Katade, İbn Zeyd ve İbn Cüreyc'in görüşüdür. Yüce Allah kocalara eşlerine gönül hoşnuluğu ile mehirlerinİ vermelerini, onu karşılıksız bağışlamalarını emretmiştir.
Burada hitabın velilere olduğu da söylenmiştir. Bu görüşü de Ebû Salih ileri sürmüştür. Çünkü kadının velisi onun mehrini alır ve ona birşey vermezdi. Bu şekilde davranmaları yasaklandı ve bu mehri kadınlara vermekle emrolundular el-Kelbî bir rivâyetinde der ki: Cahiliyye döeminde veliler, velayetleri altında bulunan bir kadını evlendirdiklerinde eğer onunla beraber yaşıyor iseler az olsun, çok olsun mehrinden ona bir şey vermezlerdi. Şayet yabancı bir kadın ise, bir deve sırtında onu kocasına götürür ve ona bu deveden başka bir şeyi de vermezdi. İşte bunun üzerine; "Kadınlara mehirlerini hoşnutlukla verin" âyeti nâzil oldu.
el-Mu'temir bin Süleyman babasından naklen dedi ki: Hadramî, âyet-i kerimeden kastın kadınları şiğar yoluyla (yani bir kadını verip öbürünü almak karşılığında) evlenen kimselerdir' işte bunlara mehir tayin etmeleri emrolundu, demektir.
Ancak birinci açıklama daha kuvvetlidir. Çünkü zamirler aynıdır ve genel olarak hepsi de kocalara aittir ve maksat tâ kocalardır. Çünkü yüce Allah daha önce: "Eğer yetim kızlara adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız... kadınlara mehirlerini hoşnutlukla verin" diye buyurmaktadır. Bunlar ise zamirler arasında bir uyumun olmasını ve ilkinde zamir ne ise, sonrakinde de o olmasını gerektirmektedir.
2. Kadına Mehir Vermenin Hükmü:
Bu âyet-i kerîme kendisi ile evlenilecek kadına mehir vermenin vücubuna delildir. Bu hususta da icmâ' vardır Bu konuda, Iraklılardan bir takım ilim ehlinden gelen rivâyet müstesna, görüş ayrılığı yoktur. Bunlara göre elendi kölesini kendisine ait bir cariye ile evlendirecek olursa, ona mehir ödemek icabetmez. Ancak bu görüşün bir kıymeti yoktur. Çünkü yüce Allah:
"Kadınlara mehirlerini hoşnutlukla verin" diye buyurmakta ve umumi bir ifade kullanmaktadır. Başka bir yerde de:
"Onları velilerinin izni ile nikâhlayın, mahirlerini de güzellikle kendilerine verin" (en-Nisa,4/25) diye buyrulmaktadır, Yine ilim adamları icmâ' ile mehrin çokluğunun herhangi bir sınırı olmadığını belirtmekle birlikte; İleride yüce Allah'ın:
"Önceki yüklerle mehir vermiş olsanız bile" (en-Nisâ,4/20) âyetinde açıklanacağı üzere, mehrin azı hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Bu âyetin "mehirlerini" anlamına gelen: kelimesini "sad" harfini üstün, "dal" harfini de ötreli olarak okumuşlardır. Katâde ise bu kelimeyi "sad" harfini ötreli, "dal" harfini de sakin olarak okumuştur, en-Nehaî ve İbn Vessâb ise bu iki harfi de ötreli ve tekil olmak üzere şeklinde okumuşlardır.
5. Mehir Allah'ın Kadınlara Bir Bağışıdır:
Yüce Allah'ın:
"Hoşnutlukla" âyeti "nûn" harfi hem esreli, hem de ötreli olmak üzere iki türlü okunabilir
Bu kelimenin aslı vermekle alakalıdır Mehir (sidâk) da yüce Allah'tan kadına bir atiyye, bir bağıştır. Bunun kocalar tarafından herhangi bir anlaşmazlığa mahal vermeksizin gönül hoşluğu ile verilmesi anlamında olduğu söylenmiştir.
Katâde bu kelimeyi, yerine getirilmesi gereken bir fariza olmak üzere verin, diye açıklamıştır. İbn Cüreyc ile İbn Zeyd miktarı belli, ismi konulmuş bir farz olmak üzere verin, diye açıklarlar.
Ebû Ubeyd de der ki: Nihle olabilmesi için, onun adının konulmuş ve miktarının bilinmiş olması gerekir. ez-Zeccâc ise bu kelime; siz bunu dinî bir yükümlülük olarak yerine getiriniz, anlamındadır. Çünkü nihle kelimesi diyanet ve millet fdin ve şeriat) anlamındadır. Onun nihlesi budur, denilirken, dini budur, denilmek istenmektedir
Böyle bir açıklama ise cahiliyye döneminde mehri alıp yiyenlere bir hitab olarak kabul edilmesi halinde güzeldir. Nitekim kadınlardan birisi kocası hakkında şunları söylemektedir:
"O bizim kızlarımızdan mehirlerini almaz."
Başkasının yaptığı gibi yapmaz, demek istemektedir. İşte bu âyetle yüce Allah, mehri velilerinden alıp onu hanımlara verilmesini emretmektedir.
"Gönül hoşluğuyla" kelimesi başına takdir edilen bir fiildeki kocalara ait zamirden, bir hal olmak üzere nasb edilmiştir ki söz konusu bu fiil in takdiri de: "(.......) Onlara gönül hoşluğu ile mehir veriniz" şeklindedir, Bunun tefsiri (temyizi) olmak üzere nasb edildiği de söylenmiştir. Yine hal mahallinde ve zikredilen kelimenin kökünden olmamak üzere mastar (yani farklı kökten mef'ûlu mutlak) olduğu da söylenmiştir.
4. Kadının Mehrini Bağışlaması:
Yüce Allah'ın:
"Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa..." âyetinde kocalara hitap edilmektedir. Bu hitab umumu ile kadının mehrini kocasına bağışlamasının -ister bakire, ister dul olsun- câiz olduğunun delilidir. Fukahanın Cumhûru da bu görüştedir.
Ancak İmâm Mâlik, bakirenin mehrini kocasına hibe etmesini kabul etmemekte ve böyle bir yetkinin metırin mülkiyeti kadına ait olmakla birlikte, velinin olduğunu kabul etmektedir. el-Ferrâ' ise bunun velilere hitab olduğunu iddia eder. Çünkü veliler (cahiliyye döneminde) mehri alır ve ondan kadınlara bir şey vermezlerdi. O halde, velilere mehirden ancak kadının gönül hoşluğu ile verdiği miktar muhalidir. Bununla birlikte birinci görüş daha sahihtir. Çünkü âyette bundan önce velilerden söz edilmemektedir.
"Onun" âyetindeki zamir ise mehre aittir. İkrime ve başkaları da böyle söylemiştir.
Âyet-i kerimenin nüzul sebebine gelince; nakledildiğine göre bazıları eşlerine ödedikleri mehirden kendilerine herhangi bir şeyin geri dönmesinden çekindiler ve buna yanaşmak istemediler. Bunun üzerine:
"Bununla beraber gönül hoşluğu ile size..." âyeti nâzil oldu. Suyuti ed-Dürru'l-Mensur II, 432.
5. Mehrini Bağışlayan Kadının Bağışından Vazgeçmesi:
İlim adamları kendisi adına tasarrufta bulunma imkânına sahip kadının mehrini kocasına bağışlaması halinde, bunun gerçekleşeceğini ve kadının artık bu bağıştan vazgeçme hakkının olamayacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Şu kadar var ki kadı Şüreyh böyle bir kadının bundan geri dönebileceği görüşündedir. Yüce Allah'ın:
"Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa..." âyetini delil göstermiştir. Eğer mehrini geri isteyecek olursa bu, onun gönül hoşluğu ile bunu vermediğini ifade eder.
İbnü'l-Arabî der ki: Böyle bir açıklama batıldır. Çünkü artık o gönül hoşluğu ile onu bağışlamış, bunu yemiştir. Artık kadının bu konuda söyleyecek bir sözü kalmamıştır. Zira maksat fiilen yemek değildir. Aksine bu böyle bir şeyin helâl olacağını kinaye yoluyla ifade eder. Bu da açıkça anlaşılmaktadır.
6. Kadının Şart Koşarak Mehrini Bağışlaması:
Kadın nikâh akdi sırasında kendisinden başka bir kadın ile evlenmemesini şart koşup bundan dolayı da mehrinin bir kısmını kocasına bağışlayacak olsa, sonra da kocası başka bir kadın ile evlenecek olursa; İbnu'l-Kasım yoluyla gelen rivâyete göre, kocanın herhangi bir sorumluluğu sözkonusu değildir. Çünkü kadın esasen koşulması câiz olmayan bir şart ileri sürmüştür. Nitekim Berîre'nin yakınları vela (sahiplik hakkı) onu satanın ait olmak üzere Hazret-i Âişe'nin Berire'yi azad etmesini şart koşmuşlardı. Ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) akdi sahih kabul ederken ileri sürdükleri şartı iptal etmiştir. Buhârî, Salat 70, Şurut 3, 10 ive daha bir çok yerde); Müslim, Itk 5, 6, S vs.-f Ebû Dâvûd, Ferâiz 12, Itk 2 ve diğer hadis kitaplarının muhtelif bahislerinde, (Bk. el-Mu'cemu’l-Mufehres li Elfazi'l-Hadis, IV, 122, satır 11 vd.)
İşte burada kadının kocasının ödemesi gereken mehrinin bir kısmını düşürmesi sahih, fakat akdin bu şekilde yapılması ve burada böyle bir şartın ileri sürülmesi batıldır.
İbn Abdu'l-Hakem ise dedi ki: Şayet kadının mehrinden onun misline ödenen mehir kadarı veya daha fazlası kalmış ise, artık kocasından dönüp bir şey geri alamaz. Eğer mehrinin bir kısmını indirmiş ve bu sefer kocası ondan başkası ile evlenmiş ise, kendi misline ödenen mehrin tamamını rücû! yoluyla alır. Zira koca bu hususta kendi aleyhine bir şart kabul etmiş, buna karşılık ise kadının kendisinden alması gereken bir miktarı koca almıştır. O halde Hazret-i Peygamberin: "Mü’minler kabul ettikleri şartlara riâyet ederler" Buhârî, îcâre 14; Ebû Dâvûd, Akdiye 12; Tirmizî, Ahkam 17; İbn Mâce, Ahkâm 23. âyeti dolayısıyla bu şartına bağlı kalması icabeder.
7. Azad Etmek Mehir Olur mu?
Âyet-i kerimede azad etmenin mehir olamayacağına delil vardır. Çünkü azad etmek bir mal değildir. Zira kadın bunu hibe edemeyeceği gibi kocanın da bunu yemesine imkân yoktur.
Mâlik, Ebû Hanîfe, Züfer, Muhammed ve Şâfiî de bu görüştedir,
Ahmed bin Hanbel ile İshak ve Yakub (Ebû Yûsuf) ise der ki: Bu mehir olur ve böyle bir kadının azad edilmesi dışında bir mehri sözkonusu değildir. Zira Hazret-i Safiyye ile ilgili ve hadis İmâmları tarafından rivâyet edilen hadis bunu ifade etmektedir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Safiyye'yî azad etti ve onun azadına onun mehri olarak kabul etti. Buhârî, Salatul-Havf 6, Nikâh 13, 68, Meğâzî 38; Müslim, Nikâh 85; Ebû Dâvûd, Nikâh 5; Tirmizî, Nikâh 24; İbn Mâce, Nikâh 42; Dârimî, Nikâh 45; Müsned, 111, 99, 165 vb. Enes'den de böyle bir uygulama yaptığı rivâyet edilmektedir. Zaten Hazret-i Safiyye ile ilgili bu hadisi rivâyet eden de odur
Ancak birincileri şu sözleriyle buna cevap verirler: Hazret-i Safiyye ile ilgili hadiste buna dair delil yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) nikâh hususunda mehirsiz olarak evlenmek gibi bir özelliğe sahipti. Hazret-i Zeyneb ile de evlenmesi velisiz ve mehîrsiz olmuştur. O bakımdan bir kimsenin bü şeyleri delil olarak ileri sürmemesi gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
8. “.....” Kelimesinin Nahiv Açısından Durumu:
Bu kelimenin burada beyân (temyiz) olduğu için nasb edildiği söylenmiştir. Sîbeveyh ile Kûfeli nahivciler mansub gelen kelimenin beyân'dan önce gelmesini câiz kabul etmezler. Ancak el-Mâzinî ve Ebû'l-Abbas el-Müberrid, âmilin fiil olması halinde bunu câiz kabul ederler. Örnek olarak da şu mısrayı naklederler:
"Ve ayrılmak dolayısıyla gönül hoşnut olmaz."
Kur'ân-ı Kerîm’de de yüce Allah;
"Gözleri zelil olarak... çıkarlar" (el-Kamer, 54/7) diye buyurmaktadır. Bu takdire göre bu kelimenin: Derisi çatlarcasına yağla dolup taştı ve yüzü güzelletti" şeklindeki ifadeler kullanılabilir. Sîbeveyh'in görüşünü kabul edenler derler ki: Bu masradaki "nefs" kelimesi, temyiz olmak üzere nasb edilmiş değildir. "Yani: kastediyorum" takdirinde bir fiil dolayısıyla nasb edilmiştir. Durum böyle olduğu takdirde bu beyit, âyet-i kerimedeki bu kelimenin bu şekilde okunuşun(un temyiz dolayısıyla olduğun)a delil gösterilemez. ez-Zeccâc da der ki: Bu mısraın rivâyeti:
"Ve benim nefsim ayrılıktan hoşlanmaz" şeklindedir.
Bununla beraber eğer âmil da olduğu gibi munsarıf olmayan bir kelime olursa mümeyyizin takdim edilmesinin câiz olmayacağını herkes ittifakla kabul etmiştir.
9. Mahirden Yemenin Miibak Oluşu:
Yüce Allah'ın:
"Onu da... yeyin" âyetinden kasıt, şeklen yemek değildir. Bundan kasıt hangi yolla olursa olsun mubah olduğudur. Bundan sonra gelecek olan yüce Allah'ın:
"Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yerler..." (en-Nisâ, 4/10) âyetinde kast edilen yemek ile aynı şeydir. Burda da maksat görüldüğü gibi bizzat yemek değildir. Şu kadar var ki yemek, maldan yararlanma şekillerinin en İleri derecesi olduğundan dolayı çeşitli tasarruf şekilleri "yemek" diye İfade edilmiştir.
Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu âyetidir: "Cuma gününde namaz için nida olunduğunda Allah'ın zikrine koşun ve alış verişi bırakın." (el-Cumua, 62/9) Bilindiği gibi burada bizzat alış verişin şekil olarak kendisi kast edilmemektedir. Aksine maksat nikâh ve buna benzer kişiyi Allah'ı zikretmekten alıkoyan şeylerdir. Ancak burada alış verişin zikrediliş sebebi, onun kişiyi Allah'ı zikretmekten alıkoyan en önemli husus oluşundan dolayıdır.
10. Bağışlanan Mehrin Katıksız Helâl Oluşu:
Yüce Allah'ın: Afiyetle âyeti
"onu yiyin" âyetindeki "o" zamirinden hal olmak üzere nasb edilmiştir. Bunun hazfedilmiş bir mastarın sıfatı olduğu da söylenmiştir. Yani gönüllerinizin hoşluğu ile afiyette yeyin, anlamında olur. Birinci kelimenin mastarı şeklindedir. Herhangi bir zorluk ve sıkıntı sözkonusu olmaksızın gelen her şeye denilir. Bu kelime kelimesinden ismi faildir. Burada bu iki kelimenin Arap dilinde söyleniş şekillerine dair bir kaç satırlık bir açıklama gereksiz görüldüğünden tercüme edilmemiştir.
(.......) ın günah olmaksızın (........)'ın da onda sizi rahatsız edecek, hastalık verecek bir şey olmaksızın, anlamına geldiği de söylenmiştir. Kuseyyir der ki:
"Arasına herhangi rahatsızlık verici bir şey karışmaksızın afîyet olsun,
Azze'ye bizim haysiyet ve şerefimiz helâl görüp çiğnedikleri,"
Hanımının mehrinden kendisine bağışladığı birşeyleri yiyen Alkame'nin huzuruna bir adam girdi ve ona şöyle dedi: Afiyetle yenilmesi söylenenden sen de ye!"
el-Henî! kelimesinin yenilmesi esnasında rahatsızlık vermeyen ve afiyetle yenilen helâl şey; el-merî kelimesinin ise sonucu itibariyle güzel olan, rahatsızlık ta vermeyen eziyet de vermeyen tam anlamıyla hazmedilen şey demek olduğu da söylenmiştir.
Âyet-i kerimede bu emirle anlatılmak istenen şudur: Siz dünya hayatında onun sizden isteneceğinden âhirette de bundan dolayı size bir sorumluluk geleceğinden korkmaksızın yeyiniz. Bu anlama İbn Abbâs'ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan yaptığı su rivâyet de delâlet etmektedir. Hazret-i Peygambere su:
"Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa onu da afiyetle yîyin" âyeti hakkında soru sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: "Hanım eğer zorlanmaksızın, bu hususta herhangi bir otorite size bu konuda hüküm vermeksizin, kendi İradesiyle kocasına bir bağışta bulunacak olursa. Yüce Allah bundan dolayı âhirette sizleri sorumlu tutmayacaktır"
Hazret-i Ali'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Sizden herhangi bir kimse bir şeyden rahatsızlık duyacak olursa hanımından mehrinden kendisine bir dirhem vermesini istesin, sonra onunla bal satın alsın ve yağmur suyu ile birlikte onu içsin. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
5
Allah'ın sizin için geçimlik kıldığı mallarınızı beyinsizlere vermeyin. Kendilerine bunlardan yedirin, giydirin. Bir de onlara güzel söz söyleyin.
Bu âyete dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:
1. Âyetler Arası İlişki ve Vasi Tayini:
Yüce Allah: "Yetimlere mallarını verin" (en-Nisâ, 4/2) âyetinde yetimlere mallarının verilmesini emr edip hanımlara da mehirlerinin ulaştırılmasını buyurduktan sonra, sefih (aklı ermeyen, beyinsiz, bunak") baliğ olmayan kimseye de malının verilmesinin câiz olmadığını beyan etmektedir O halde âyet-i kerîme yetimler için vasi, veli ve kefil (ihtiyaçlarını görüp gözetecek kimse) tayininin sabit oluşuna bir delildir.
İlim ehli icma ile müslüman, hür, güvenilir ve âdil bir kimsenin vasi tayin edilmesinin câiz olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak hür bir kadını vasi tayın etmenin cevazı hususunda farklı görüşleri vardır.
Genel olarak ilim ehli kadının vasi tayin edilmesinin câiz olduğunu kabul ederler. Ahmed bin Hanbel de Hazret-i Ömer'in Hazret-i Hafsa'ya vasiyette bulunduğunu delil gösterir.
Atâ'bin Ebi Rebah'tan rivâyet olunduğuna göre o kocası tarafından vasi tayin edilen kadın ile illgili olarak şöyle demiş: Kadın vasi olamaz. Koca böyle birşey yapacak olursa kavminden başka bir erkeğe bu vasilik görevi havale edilir.
İlim adamlarının köleye vasiyet hususunda da farklı görüşleri vardır. Şâfiî, Ebû Sevr, Muhammed ve Yakub (Ebû Yûsuf) bunu kabul etmezken; Mâlik, Evzai ve İbn Abdi’l-Hakem ise bunu câiz kabul ederler, Bu -kendi kölesini vasi tayin etmesi halinde- Nehaî'nin de kabul eîtiği bir görüştür. Buna dair yeterli açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (2/180. âyet 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
2. Sefihlerin Kimliği:
Yüce Allah'ın:
"es-Sufehâ: Beyinsizler" âyeti ile ilgili olarak
"sefeh" kelimesinin anlamına dair açıklamalar bundan Önce el-Bakara Sûresi'nde (2/13. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
İlim adamları burada sözü geçen, sefihlerin kim oldukları hususunda farklı görüşlere sahiptir. Salim el-Aftas, Said bin Cübeyr'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bunlar yetimlerdir, onlara mallarınızı vermeyiniz. en-Nehhâs der ki: Bu, bu âyet-i kerîme hakkında söylenenlerin, en uygunudur. İsmail bin Ebi Halid de Ebû Mâlik'den rivâyet ettiğine göre o şöyle demiş: Bunlar küçük çocuklardır. Onlara mallarınızı vermeyiniz. Bu malları berbat ederler, telef ederler ve elinizde bir şey kalmaz. Süfyan da Humeyd el-A'rac'den o da Mücahid'den, bunların kadınlar olduğunu söylediğini rivâyet etmektedir. en-Nehhâs ve başkaları ise, bu, sahih olmayan bir görüştür, demektedirler, Çünkü Araplar bu kelimeyi kadınlar hakkında çoğul yapacak olurlarsa "sefâih yahut sefîhât" derler. Zira kadınlar için kullanılan (ve bu kelimenin kadın için kullanılan tekili olan sefîhe'nin vezni) taile'nin çoğulu, çoğunlukla bu şekilde gelir.
Şöyle de açıklanmıştır: Sen doğru dürüst ticareti bilmeyen bir kimseye malım mudarebe ortaklığı için yahut bir vekilin eline teslim etme! Hazret-i Ömer'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kim tefekkuh etmezse (konu ile ilgili gerekli dini bilgileri bulunmazsa) bizim pazarlarımızda ticaret yapmaya kalkışmasın. İşte yüce Allah'ın:
"Mallarınızı beyinsizlere vermeyin" âyetinden kastedilen budur. Yani hükümleri bilmeyen kimselere mallarınızı vermeyiniz.
Bunun mallar kâfirlere teslim edilmez, anlamında olduğu da söylenmiştir. O bakımdan ilim adamları müslüman bir kimsenin alım satım için zımmi birisini vekil tayin etmesini yahut da malını ona mudarebe yoluyla vermesini mekruh görmüşlerdir.
Ebû Mûsâ el-Eş'arî (radıyallahü anh) dedi ki: Burada sözü geçen sefihler (beyinsizler), hacr altına alınmayı hak eden herkestir. Bu kapsamlı bir açıklamadır.
İbn Huveyzimendâd dedi ki: Sefîh'in hacr altına alınması hususuna gelince, sefıh'in çeşitli halleri vardır: Birisinde küçüklüğü dolayısıyla hacr altına alınır. Delilik yahut başka bir sebep dolayısıyla, kıt akıllı olması hali, kendi malını gereği gibi koruyup gözetememesi ve kötü tasarrufta bulunması hali. Baygın kimseye gelince, tmam Mâlik, bu durumunun çabucak gelip geçmesi dolayısıyla hacr altına alınmamasını daha güzel görmüştür.
Hacr bazan kişinin bizzat kendisi hakkında söz konusu olur, bazan da kişinin başkası hakkında sözkonusu olur. Kişinin kendi hakkı dolayısıyla hacr altına hangi hallerde alınacağından az önce söz ettik. Başkasına ait haklar sebebiyle hacr alüna alınanlar ise; köle, borca batmış, ölüm hastalığında olan kimsenin malının (vasiyet edebileceği miktardan arta kalan) üçte ikisinde tasarruf, iflas etmiş ve kocası bulunan kadının, kocasının hakkı dolayısıyla hacr altına alınması ve kendi hakkı hususunda bakire kızın hacr altında bulunması.
Küçük ve delinin hacr altına alınacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Buyû'ğün hacr altına alınması ise kendi malında kendisi adına güzel tasarrufta bulunamayacağından ve kendi malını uygun olmayan yerlerde telef etmeyeceğinden emin olunamadığı içindir. O bu haliyle küçüğe benzediğinden hacr altına alınır. Böylesinin hacr altına alınacağı hususunda ise görüş ayrılığı vardır. Buna dair açıklamalar gelecektir. Malını masiyetlerde, kendisini Allah'a yaklaştırıcı ibadetlerde ve mubah şeylerde telef etmesi arasında ise bir fark yoktur. Allah'a yakınlaştı nen amellerde malını telef eden kişiyi mezhebimize (Mâliki mezhebine) mensup ilim adamları hacr akına almak hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi böylesini hacr altına alırken kimisi de hacr altına almaz. Kölenin hacr edilmesi hususunda görüş ayrılığı yoktur. Borca batmış olanın elindeki mal ise alacakları lehine elinden alınır. Çünkü bu hususta ashâb-ı kiram'ın icmaı vardır. Ayrıca Hazret-i Ömer böyle bir uygulamayı Cüheyneli Useyfi' adındaki birisine yapmıştır. Cuheyne'li UseyfT, borca batmış olduğu için Ömer (radıyallahü anh)’in, onun hakkında: "Kimin ondan bir alacağı varsa, sabah gelsin, malını alacakları arasında hisselerine göre paylaştıracağız" dediği, dinine bağlı güvenilir bir zat imiş. (el-Fîrûzâbâdî, el-Kamûs, Beyrut 1407/1987, s. 941). Bunu Mâlik el-Muvatta’''da. zikreder. Bakire kız da bu hali devam ettiği sürece hacr altındadır. Çünkü kendi işini gereği gibi çekip çeviremez. Onun bu durumu, evlenip insanlar onun yanına girip çıkıncaya, kendisi de evinden dışarı çıkıp yüzünü açıp faydalıyı zararlıdan ayırd edecek hale gelinceye kadar devam eder. Kocasının hakkı dolayısıyla hacr altında tutulan evli kadına gelince; buna sebep ise Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetidir: "Kocası nikâhına sahip olmuş bir kadının üçte biri dışında kendi malında tasarrufu câiz değildir,"
Derim ki: Malını arttırması dolayısıyla ve sallallahü aleyhi ve sellemurgan olmaması dolayısıyla hacr altında olmasa dahi, hükümleri bilmeyen kimseye de malı teslim edilmez. Buna sebep ise hangi alıç verişin fasit, hangisinin sahih olduğunu, hangisinin helâl, hangisinin haram olduğunu bilmeyişidir. Alış verişlere dair bilgisizlik hususunda zımmi de onun gibidir. Diğer taraftan zımmi olan bir kimsenin fâiz ve benzeri birtakım işlemlere gireceğinden de korkulur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Tefsir âlimleri burada malın sefihlere ait olmasına rağmen muhataplara izafe edilmesinin sebebi hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Bir görüşe göre mallar muhatapların elinde olduğundan dolayı kendilerine izafe edilmiştir. Bu muhataplar ise o mallara nezaret eden kimselerdir. O bakımdan ifadede bir genişletme yoluna gidilerek onlara nisbet edilmiştir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"... Kendinize Allah tarafından bir selâm almak üzere selam, veriniz" (en-Nûr, 24/61);
"Kendi kendinizi öldürmeyiniz!" (el-Bakara, 2/54) Bunun muhataplara izafe ediliş sebebinin, onların mallarının da muhatapların mallarının türünden oluşu dolayısıyladır. Çünkü mallar bütün insanlar arasında elden ele intikal etmek, birisinin mülkiyetinden diğerinin mülkiyetine geçmek bakımından ortak bir niteliğe sahiptin Yani bu mallar ona ihtiyaç duymaları halinde onlarındır. Tıpkı sizin ırzınızı koruyan, sizi himaye eden, kadrinizi yükselten ve işlerinizi görmenizi sağlayıp ayakta tutan mallarınız gibi.
Ebû Mûsa el-Eşarî, İbni Abbas, Hasan ve Katade'nin söyledikleri bir başka görüş daha vardır: Burada kasıt, gerçekten muhatapların kendi mallarıdır. İbn Abbâs der ki: Geçimine sebep olan kendi malını hanımına ve oğluna vererek, sen onların elindekine bakacak ve sana bakmalarını gözetleyecek hale düşen bir fakir olma. Aksine onlara infak eden bizzat sen ol.
Bu açıklamaya göre burada sefihlerden kasıt, kadınlar ve çocuklardır. Yani kişinin küçük çocukları ve hanımıdır. Bu, Mücahid ve Ebû Mâlik'in sefihler hakkındaki görüşleri ile birlirte ele alınır.
3. Sefihin Hacr Altına Alınmasının Hükmü:
Âyet-i kerîme sefihin hacr altına alınmasının câiz olduğuna delildir. Çünkü yüce Allah bunu:
"Mallarınızı beyinsizlere vermeyin" diye buyurduğu gibi bir başka yerde de:
"Eğer üzerinde hak olan borçlu sefih ya da zayıf bir kimseise... onun velisi adaletle yazdırsın" (el-Bakara, 2/282.) diye buyurmaktadır. Böylelikle zayıf kimsenin velayet altına alınmasını sözkonusu ettiği gibi, sefihin de velayet altına alınmasını ifade etmektedir,
"Zayıf" anlam İtibariyle küçük anlamını da ihtiva eder. Sefih ise anlam itibariyle baliğ olmuş büyük kimseyi ifade eder. Çünkü sefihlik bir yergi ismidir. İnsan ise sahip olmadığı şeyler dolayısıyla yerilmez. Diğer taraftan baliğ olmayan kimseden kalem kaldırılmıştır. Onun yerilmesi ve vebal altında kalması sözkonusu değildir. Bu açıklamayı el-Hattâbî yapmıştır.
4. Hacr Altına Alınmadan Önce Sefihin Fiilleri:
İlim adamları hacr altına alınmadan önce sefihin fiilleri hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mâlik ile, -İbnü'l-Kasım dışında kalan- bütün Mâlikî âlimler derler ki: İmâm onun elini alıkoymadığı sürece sefihin bütün işleri ve yaptıkları caizdir. Aynı zamanda bu Şâfiî'nin ve Ebû Yûsufun da görüşüdür.
İbnül-Kasım ise der ki: İmâm onun elini tasarruftan çekmese dahi böyle birisinin tasarrufları câiz değildir. Esbağ ise der ki: Eğer sefih olduğu açıkça ortada ise onun fiilleri merduttur. Şayet sefıhîiği açıkça ortada değilse İmâm onu hacr altına alıncaya kadar fiilleri reddolunmaz,
Suhnûnf Mâlik'in konu ile ilgili görüşüne şöylece delil getirmektedir: Eğer hacr'den önce sefihin fiilleri red edilecek olursa İmâmın herhangi bir kimseyi hacr altına almasına ihtiyaç kalmaz.
İbnü'l-Kasım'ın delili ise Buhârî’nin Câbir (radıyallahü anh) yoluyla rivâyet ettiği Hadîs-i şerîftir. Buna göre başka hiçbir malı bulunmayan adamın birisi bir köleyi azad eder. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise onun bu azadını geri cevirir. "Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), -başkaca hiçbir malı bulunmayan- ashâbından bir kişinin, bir köleyi (kölesini) vefatından sonra geçerli olmak üzere azad etti (müdebber). Peygamber onu sekizyüz dirheme satar ve parasını ona gönderdi." (Buhârî, Ahkâm 32; ayrıca bk. Buyû’ 59, Itk 9; Müslim, Zekat 41, Eymân 58, 59; Ebû Dâvûd, Itk 9; Zekât 60, Buyû’ 84; Müsned, III, 305, 370, 371) Bundan önce de onun için herhangi bir hacr sözkonusu değildi.
5- Buyû'ğün Hacr Altına Alınması:
Buyû'ğün hacr altına alınması hususunda fukahânın farklı görüşleri vardır. Mâlik ve fukahânın Cumhûru hacr altına alınabileceğini söylerken, Ebû Hanîfe âkil olarak bulûğa ermiş bir kimsenin, malını ifsad eden bir kişi durumunda olmadığı sürece, hacr altına alınmayacağını söylemektedir. Bu şekilde olduğu takdirde yirmibeş yaşına ulaşıncaya kadar malı ona teslim edilmez. Yirmibeş yaşına vardığı takdirde ise, malını ister ifsad eden bir kimse olsun, ister olmasın her durumda malı kendisine teslim edilir. Çünkü böyle bir kişi oniki yaşında iken hanımını hamile bırakabilir. Altı ay sonra bunun bir çocuğu olup, nihayette baba ve dede de olur. İşte ben dede olabilecek yaşa gelen bir kimseyi hacr altına almaktan utanırım, der
Yine Ebû Hanîfe'den şöyle dediği nakledilmiştir: Malının kendisine verilmeyeceği süre içerisinde eğer (malını) ifsad edici bir şekilde bulûğa ererse mutlak olarak onun tasarrufları geçerlidir. Bununla birlikte ihtiyaten malı kendisine teslim edilmez.
Ancak bütün bunlar gerek aklî bakımdan (kıyas bakımından), gerekse rivâyet açısından zayıftır.
Dârâkutnî şunu rivâyet eder: Bize Muhammed b. Ahmed b. el-Hasen es-Sallallahü aleyhi ve sellemvaf anlattı. Bize Hâmid b. Şuayb haber verdi. Bize Şureyh b. Yûnus haber verdi, Bize Yakub b. İbrahim -ki bu kadı Ebû Yûsuftur- haber verdi. Bize Hişanı b. Urve'nin babasından haber verdiğine göre, Abdullah b. Cafer, ez-Zübeyr'e gelip şöyle dedi: Ben şunları şunları satın aldım. Buna karşılık Ali, mü’minlerin emirine gidip bu hususta bana hacr koymasını istemeyi düşünüyor. ez-Zübeyr dedi ki: Satişta ben de seninle ortağım. Bunun üzerine Hazret-i Alî, Hazret-i Osman'a varıp şöyle dedi: Cafer'in oğlu (Abdullah) şunları şunları satın aldı, haydi onu hacr altına al. Bu sefer ez-Zübeyr; Bu satışta ben de onun ortağıyım deyince Hazret-i Osman şöyle dedi: Ben kendisine ortağın Zübeyr olduğu bir alış verişte bulunan bir kimseyi nasıl olur da hacr altına alırım? Yakub (Ebû Yûsuf) der ki; Ben hacr altına alınacağı görüşünü kabul ediyorum ve bu kanaatteyim. Böyle bir durumda hacr akında bulunan kimsenin alış verişini iptal ederim. Eğer hacr altına alınmadan önce alır veya satarsa onun bu alış verişini câiz kabul ederim, Yakub b. İbrahim der ki: Ebû Hanîfe ise böyle bir kimseyi hacr altına almaz ve konu ile ilgili hacr altına alınma görüşünü de kabul etmez. Dârekutnî, IV, 231-232.
Buna göre Hazret-i Osman'ın: Ben böyle bir adamı nasıl hacr altına alabilirim? görüşü büyüğün hacr altına alınmasının câiz oluşuna delildir. Çünkü Abdullah b. Cafer Habeşistan'da iken dünyaya gelmiştir. Orada müslümanların ilk doğan çocuğu da odur. Babası ile birlikte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna Hayber'in fethedildiği yıl geldi ve Hazret-i Peygamber "den hadis dinledi, hadis belledi, Hayber gazvesi ise hicretîn beşinci yılında olmuştu. Bu da Ebû Hanîfe'nin görüşünü reddetmektedir. İleride yüce Allah'ın izniyle bunun delili de gelecektir.
6. Allah'ın Geçimlik Kıldığı Mallar;
"Allah'ın sizin için geçimlik kıldığı mallarınızı..." Sizin geçiminiz ve dininizin salâhı için varetmiş olduğu mallarınızı... Âyetinde yer alan: ... ki" kelimesi, ayrıca "te" harfinin esreli okunuşu ile: yine "te" harfinin sakin olarak okunması İle: şeklinde olmak üzere üç türlü söylenişi vardır.
Bu kelimenin resniyesi (ikili) de aynı şekilde üç türlü gelmektedir. Birincisi şeklinde, ikincisi "nün" harfi hazf edilerek: şeklinde, üçüncüsü ise "nün" harfi şeddeli olmak üzere; şeklindedir.
Bu kelimenin çoğul halinin söyleniş şekillerine gelince; yüce Allah'ın izniyle bu sûrede yeri gelince (4/15. âyet 2. başlıkta) gösterilecektir.
(Mealde; "Geçimlik" diye ifade edilen);) aynı anlamda olmak üzere ayakta tutan şey, unsur demektir. Mesela, filan kişi aile halkının ve evinin "kıyamı ve kıvamıdır" denilirken yine; filan kişi durumunu ikame etmektedir denilirken ıslah edip düzeltmektedir, anlamındadır kelimesinde yer alan "kaf harfi esreli olduğu için (âyet-i kerimede olduğu gibi) "vav" harfi "ye" harfi ile ibdal edilmiştir (değiştirilmiştir).
Medine'lilerin bu kelimeyi okuyuşu ise "elif siz olarak: şeklindedir. el-Kisâî ile el-Ferrâ' "Kıyam ve kivân" kelimelerinin (âyet-i kerimede yer alan): "Kıyâm" anlamında olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre bu kelime mastar (mef'ûl-i mutlak) olmak üzere nasb edilmiştir. İşlerinizin kendisi ile ıslâh olduğu ve sizin geçinmek için bir araç kıldığı mallarınızı beyinsizlere vermeyin, takdirindedir.
el-Ahfeş bu kelimenin; işlerinizi ayakta tutan, işlerinizi gören şeyler anlamına geldiğini söylemiştir. O bu kelimenin çoğul olduğu zehabına kapılmıştır. Basralılar ise bu kelimenin 'in çoğul olduğunu söylerler. Yani Allah malları eşyanın bir kıymeti olarak belirlemiştir, demektir. Ancak Ebû Ali bu görüşün hatalı olduğunu belirterek şöyle der: Bu kelimenin aslı) şeklinde olup: kelimeleri gibi bir mastardır. Fakat AraplarınAtlar kelimesinin, at kelimesinin çoğulu ve benzerlerindeki "vav" harfinin çoğul yapılırken "ye" harfine dönüştürülmesinde olduğu gibi, bir istisna teşkil etmiştir. 'ın anlamı, durumun ıslahında sebat ve bu hususta devamlılık demektir
el-Hasen ve en-Nehaî; O ki" kelimesinin çoğulu olmak üzere şeklinde okumuşlardır. Ancak avam bu kelimeyi şeklinde çoğul lâfzı ile okumuşlardır. el-Ferrâ'" der ki Arapçada çoğunlukla; o kadınlar ki, o mallar ki kelimelerinde (ismi mevsullan) çoğul olarak kullanırlar. Aynı şekilde malların dışında kalan çoğul isimler de böyledir. Bunu da en-Nehhâs zikretmektedir.
7. Yetimlerin Nafakalarının Mallarından Karşılanması:
Yüce Allah'ın:
"Kendilerine bunlardan yedirîn, giydirin" âyetinin anlamının, siz o mallarda onlar için harcanmak üzere belli bir miktar tesbit edin, şeklinde olduğu söylenmiştir Bu ise kişinin nafakasını ve giyeceğini karşılamak durumunda olduğu eşi ve küçük çocukları hakkında sözkonusudur O halde bu âyet, çocuğun nafakasının babaya, kadının nafakasının da kocaya düştüğünün delilidir.
Buhârî'de, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
"Sadakanın en faziletlisi geriye bir zenginlik bırakandır Yukarıdaki el aşağıdaki elden üstündür. Ve sen öncelikle geçimini sağlamak durumunda olduğun kimselerden başla. Kadın; Ya bana yiyecek verirsin yahut beni boşarsın, der. Köle: Beni yedir ve beni çalıştır, der. Evlat da: Beni yedir, beni kime bırakırsın? der." Ey Ebû Hüreyre sen bunu bizzat Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan duydun mu? diye sorduklarında o şöyle dedi: Hayır, bu Ebû Hüreyre'nin (söylenen ifadelerden çıkardığı güzel sonuçlardan birisidir). Buhârî, Nafakat 2; Müsned, II, 252, 299. Ebû Dâvûd, Zekât 39; Nesâî, Zekât 60 da kısmen. el-Mühelleb dedi ki: Hanımın ve çocukların nafakasını sağlamak icma ile vacibtir. Bu hadis de bu hususta bir delildir.
8. Baliğ Olup Malı ve Kazancı Bulunmayan Oğulların Nafakasının Hükmü:
İbnü’l-Münzir dedi ki: Oğullardan bulûğa erip de malı ve kazancı bulunmayanların nafakası hususunda fukananın farklı görüşleri vardır. Onlardan bir kesim babanın erkek baliğ oluncaya kadar kız çocuklarına da evlenip onlarla gerdeğe girilinceye kadar infak etmekle yükümlü olduğunu söylemişlerdir. Şayet onunla gerdeğe girildikten sonra kocası onu boşar yahut ölürse babasının ona nafaka vermek yükümlülüğü kalmaz. Eğer onunla gerdeğe girmeden önce boşayacak olursa, nafakası eskiden olduğu gibi babasına aittir.
9. Torunun Nafakası:
Oğlun oğlunun nafakasını dede karşılamakla yükümlü değildir. Bu, Mâlik’in görüşüdür. Bir diğer kesime göre ise dede erkek çocuklar ergenleşinceye, kız çocuklar da ay hali oluncaya kadar torunlarına nafaka vermekle yükümlüdür. Bulûğa ermelerinden sonra ise kötürüm olmaları hali müstesna nafakalarını vermek yükümlülüğü yoktur. Malları bulunmadığı sürece çocukların erkek yahut kız olmaları arasında bir fark olmadığı gibi, kendi çocuğu, çocuğunun çocuğu da ne kadar aşağıya inerse insin, ondan başka kendilerine nafaka verecek gücü bulunan bir babaları bulunmadığı sürece nafakalarım kendisi verir Bu da Şâfiî'nin görüşüdür.
Rir başka kesim ise, babanın nafakasına muhtaç olmayacakları bir şekilde malları bulunmaları hali dışında, erkek olsun, kadın olsun, küçük olsun, bulûğa ermiş olsun, bütün çocuklarının nafakasını babalarının sağlamasını vaciptir. Bunu da Hazret-i Peygamber'in Hind'e söylemiş olduğu şu: "Sana ve çocuğuna maruf ölçüler içerisinde yetecek miktarını al Buhârî, Buyû’ 95, Nafaka 9, 14, Ahkam 28; Müslim, Akdiye 7; Ebû Dâvûd, Buyû’ 79; Nesâî, Kudâi 31; Dârimî Nikâh 54; Müsned, VL 39, 50, 206. hadisinin zahirinden çıkartırlar:
Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet edilen: "Oğul: Bana yiyecek ver, beni kime terk ediyorsun der" ifadesi de şunu göstermektedir: Böyle bir sözü kazanmaya ve meslek icra etmeye gücü yetmeyen bir kimse söyler Bulûğ yaşına ulaşmış olan bir kimse ise böyle bir söz söylemez. Çünkü bu yaşa gelen bir kişi artık kendisi için çalışacak ve kazanacak bir yaşa gelmiş demektir. Yüce Allah'ın:
"Nihayet evlilik çağına erdikleri zamana kadar..." (en-Nisâ, 4/6) âyeti buna delildir. Bu ayet-i kerîme de evlilik çağma ulaşmayı bu hususta bir sınır olarak belirlemiştir,
Hadisteki: "Kadın: Ya bana yiyecek verirsin yahut da beni boşarsın der" ifadesi ise: "Geçim darlığı dolayısıyla hakim karı-kocayı birbirinden ayırmaz. Kadının sabretmesi gerekir ve hakimin hükmü ile nafaka onun zimmetine (borç olarak) taalluk eder" diyenlerin görüşlerini reddetmektedir. Bu da Atâ ve ez-Zührî'nin görüşüdür, Kûfeliler de yüce Allah'ın şu âyetine yapışarak bu kanaate sahip olmuşlardır:
"Eğer borçlu ödeme zorluğu çeken bir kimse ise ona kolaylık zamanına kadar bir mühlet veriniz." (el-Bakara, 2/280) Derler ki: O halde kocaya da nafakayı kolaylıkla ödeyebileceği bir zamana kadar süre tanımak icabeder. Diğer taraftan yüce Allah'ın:
"Sizden eşi bulunmayanları nikâhlayın..." (en-Nûr, 24/32) âyeti ile ilgili olarak derler ki: Burada yüce Allah fakirin dahi evlendirilmesini teşvik etmiştir. Fakirliğe rağmen evlenmelerini teşvik etmişken fakirliğin hakim yoluyla boşanmalarına sebep olarak görülmesi câiz olamaz. Ancak ileride yeri gelince açıklanacağı üzere bu âyet-i kerimede onların lehine delil olacak bir taraf yoktur. Görüş ayrılığı halinde ise, hadisteki ifadeler birer nass'dır (açık ve kafi delildir). Âyet-i kerimede bitabın, kendi nezareti altında bulunan malından yetime infak etmek üzere veliye yönelik olduğu da söylenmiştir, Nitekim burada malın kime izafe edildiği hususuna dair görüş ayrılıkları açıklanırken de buna işaret etmiştik.
Vasi, yetimin malına ve durumuna göre infak eder. Şayet yetim küçük, malı da çok ise, o yetime süt anne ve dadılar tutar ve ona bol bol harcamada bulunur. Eğer büyük ise ona yumuşak ve güzel elbiseler alır, güzel yiyecekler yedirir, hizmetçiler tayin eder. Şâyet daha aşağı bir durumda ise durumuna göre harcamada bulunur. Eğer bundan da aşağı durumda bulunursa, o takdirde yemeğinin kaliteli olması gerekmez ve ihtiyaç kadar ona giyecek alır.
Şayet yetim, malı bulunmayan bir fakir ise, o takdirde îmanı'ın (İslâm Devlet Başkanı'nın ve bu konuda yetkili olanların) Beytü'l-Mal'den onun nafakasını, karşılamaları gerekir. İmâm bu işi yapmayacak olursa, o takdirde ona yakınlık sırasına göre müslümanlar nafakasını karşılamakla görevlidir. Annesi ise bu konuda en yakın olan kişidir. Böyle bir durumda annenin çocuğuna süt emzirmesi ve onun ihtiyaçlarını görmesi gerekir. Buna karşılık da ne ondan ne de başka herhangi bir kimseden rücü' yoluyla herhangi bir şey alamaz. el-Bakara Sûresi'nde yüce Allah'ın:
"Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler..." âyetini açıklarken (2/233- âyet 1, 2,.. başlıklarda) bu hususta açıklamalarda bulunmuştuk.
10. Yetimlere Güzel Söz Söylemek:
Yüce Allah'ın:
"Birde onlara güzel söz söyleyin" âyetinde onlara yumuşak hitap edilmesi, güzel vaadlerde bulunulması istenmiştir.
Güzel (maruf) sözün mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunun onlara: Allah size bereketler ihsan etsin, sizi himayesine alsın, sizin iyiliğinize olan şeyleri takdir buyursun, ben senin sadece bir nezaretçinim, malın için böyle bir ihtiyat senin faydanadır; sana gibi onlara dua etmek anlamına geldiği söylendiği gibi, bunun anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlara güzel vaadlerde bulununuz. Yani; eğer reşit olursanız biz de sizlere mallarınızı teslim ederiz, deyiniz. Baba da oğluna şöyle der: Nihayetle benim malım sana varacaktır. Allah'ın izniyle reşit olup da ne şekilde tasarrufta bulunacağım öğrendiğin takdirde bu mala sen sahip olacaksın gibi,.,
6
Yetimleri evlilik çağına erdikleri zamana kadar deneyin. Şayet onlarda bir reşitlik görürseniz mallarını kendilerine teslim edin. Buyû'yecekler diye onları İsrafla tez elden yemeyin. Zengin olan afiflik etsin, fakir olan da örfe göre yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman onlara karşı şahid bulundurun. Hesap sorucu olarak Allah yeter.
Bu âyete dair açıklamalarımızı onyedi başlık halinde sunacağız:
1. Âyeti Kerîmenin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın:
"Yetimleri... deneyin" âyetindeki ibtilâ; denemek anlamındadır. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/49. âyet 13-başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Bu âyet-i kerîme yetimlere mallarının geri verilme keyfiyetini açıklama sadedinde herkese yönelik bir hitaptır.
Denildiğine göre âyeti kerîme Sabit b. Rifa’e ile onun amcası hakkında nâzıl olmuştur. Şöyle ki: Rifa'e vefat ettiğinde oğlu (Sabit) küçüktü. Amcası Sabit, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına varıp şöyle dedi: Kardeşimin oğlu, benim himayemde küçük bir yetimdir Onun malından bana helal olan nedir ve malını kendisine ne zaman geri vereyim? Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi. el-Vâhîdi. Esbâbu Nüzüli'l-Kur'ân, s. 147; Suyûti, ed-Dürru'l-Mensür, II, 437.
2. Yetimlerin Denenmesinin Mahiyeti:
İlim adamları buradaki
"deneme"nin mahiyeti hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bir görüşe göre buradaki denemek, vasinin himayesi altındaki yelimin ahlâkını yakından takip etmesi, onun ne gibi maksatlar peşinde olduğuna kulak vermesi demektir. Bu suretle onun ne kadar necib olduğunu öğrenir, kendi maslahatları hususunda malını elinde tutmak noktasındaki gayretini yahut da bunları, ihmal edip etmeyeceğini bilir. Eğer bu konuda İyi şeyler tesbit edecek olursa bizim (mezhebimize mensup) İlim adamlarımız da, başkaları da şöyle derler: Kendisinde tasarrufa müsaade edeceği kadar malından bir miktarı ona teslim etmesinde bir sakınca yoktur. Şayet o, malım artırıp çoğaltır, güzel bir şekilde İdare edecek olursa, o takdirde deneme gerçekleşmiş olur. Bu durumda vasinin de bütün malım yetime teslim etmesi icab eder. Eğer ona teslim ettiği malda kötü tasarrufta bulunursa, yetimin malını yanında alıkoyması İcab eder.
Bununla birlikte ilim adamları arasında: Küçük çocuğu deneyip de reşit olduğunu tesbit ederse, üzerindeki velayeti kalkar ve artık malanı ona teslim etmesi, malında serbestçe tasarrufta bulunmasına müsaade etmesi gerekir, diyen ilim adamı yoktur. Çünkü yüce Allah:
"Evlilik çağına erdikleri zamana kadar" diye buyurmaktadır.
Fukahâdan bir topluluk da şöyle demektedir: Küçük için iki durumdan birisi sözkonusudur. Ya erkek çocuktur yahut kız çocuktur Erkek çocuk ise nasıl İdare edip tasarrufta bulunduğunu öğrenmek için bir ay bir süreyle evin nafakasını kendisinin görüp gözetmesini ister. Yahut da kendisinde tasarrufta bulunmak üzere ona az bir miktar mal verir. Bununla birlikte o malını telef etmemesi için de onu gözetmeyi İhmal etmez.
Telef edecek olursa, vasinin onun tazminatını ödemesi de gerekmez. Eğer yetimin uygun olanı araştıran bir kimse olduğunu görürse, malım ona teslîm'eder ve bu hususta ona karşı da şahid tutar
Eğer himayesi altındaki çocuk kız ise, ipin eğirlilmesi pamuğun teslim edilip ücretinin ödenmesi ile eğrilmiş İp olarak geri alınması ve bunun kalitesinin kontrol edilmesi hususunda eğiricileri yakından takibi gibi; ev hanımının bu ve benzeri işleri ve evini idare etmesi, işlerini yakından takip edebilmesi için gerekli miktar verilir.
Eğer bu kız çocuğunun reşit olduğunu tesbit ederse aynı şekilde malını ona teslim eder ve ona karşı şahid bulundurur. Aksi takdirde her ikisinin de reşitliği ortaya çıkıncaya kadar hacr altında kalmaya devam ederler.
el-Hasen, Mücahid ve başkaları der ki: Akılları, dindarlıkları ve mallarım artırıp çoğaltmaları hususunda onları denerler.
3. Bulûğ ve Bulûğa Dair Bazı Hükümler:
Yüce Allah'ın:
"Evlilik çağına erdikleri zamana kadar..." âyetinden kasıt, ergenlik çağına ulaşmaktır. Çünkü yüce Allah bir başka yerde:
"Sizden çocuklar baliğ oldukları takdirde..." (en-Nûr, 24/59) diye buyurmakladır. Burada da baliğ olmaktan (ei Hulum) kasıt, bulûğ ve nikâlılanabilme halidir.
Bulûğ beş husus ile anlaşılır. Bunların üçü erkekler ve kadınlar arasında müşterektir. İkisi ise kadınlara hastır; bunlar da ay hali olmak ve gebe kalmaktır. Ay hali olmakla gebe kalmanın bulûğ demek olduğu hususunda ve farzlarla şer'î hükümlerin bunlar dolayısıyla vacib olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur.
Ancak geri kalan üç hususta görüş ayrılıkları vardır. Bunlardan ikisi olan tüylerin bitmesiyle yaş hakkında Evzâi, Şâfiî ve İbn Hanbel şöyle derler: Onbeş yaş ihtilâm olmayanın bulûğ yaşıdır. Aynı zamanda bu İbn Vehb, Esbağ, Abdulmelik b. el-Macışun, Ömer b. Abdulaziz ile Medine'lilerden bir gurubun görüşüdür. İbnü'l-Arabi de bunu tercih etmiştir. Bunlara göre bu yaşa ulaşan kimselere hadler uygulanır ve farzlar; eda etmesi gerekir.
Esbağ b. el-Ferec der ki: Bizim kabul eniğimiz görüş ise şudur: Farzların yerine getirilmesinin gerektiği ve hadlerin uygulanabileceği bulûğ sınırı, onbeş yaştır. Bu benim en hoşuma giden ve bence en güzel görüştür. Çünkü cihadda ve Savaşta hazır bulunan kimseye ganimetten payın verildiği yaş sının budur.
Buna delil olarak İbn Ömer'in Hendek Gazvesi günü Resûlüllah'a arzedilmesinî gösterir. O sırada İbn Ömer onbeş yaşında bulunuyordu. Hazret-i Peygamber de onun Savaşa katılmasına izin vermişti. Oysa Uhud günü Savaşa katılması için henüz daha ondört yaşında bulunduğundan bu izni vermemişti. Bunu Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Megâzî 29, Şehâdat 18; Müslim, İmare 91; Ebû Dâvûd, Hudûd 18: Tirmizî, Cihâd 321 İbn Mâce, Hudûd 4.
Ebû'Ömer İbn Abdi’l-Berr derdi ki: Bu, doğum tarihi bilinen kimse hakkında böyledir. Ne zaman doğduğu ve kaç yaşında olduğu bilinmeyen yahud da yaşını kabul etmeyen kimse hakkındaki uygulama ise, Nafı'den, onun Eslem'den, onun da Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'dan yaptığı rivâyete göre amel edilir. Buna göre Hazret-i Ömer ordu kumandanlarına şöyle bir mektup yazmıştır: "Şunu bilin ki, ustura kullanımına başlamamış hiçbir kimseye cizye yükümlülüğü koymayın." Hazret-i Osman da hırsızlık yapan bir genç çocuk hakkında: "Durumuna bakınız, eğer eteklerinde kıl bitmiş ise elini kesiniz" demiştir. Atiyye el-Kurazî der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kurayza oğullarının kontrol edilmesini emr etti. Onlardan her kimin tüyleri bitmiş ise hepsini Saad b. Muaz'ın verdiği hüküm gereğince öldürdü. Henüz tüyleri bitmemiş olanları da hayatta bıraktı. Ben de henüz tüyleri bitmemiş olanlardan idim. O bakımdan bana ilişmedi. Ebû Dâvûd, Hudûd 18: Tirmizî, Siyer 29: İbn Mâce, Hudûd 4; Nesâî, Talâk 20; Müsned, IV, 310.
Mâlik, Ebû Hanîfe ve başkaları ise der ki: İhtilam olmayan bir kimse hakkında artık o yaşa erişen herkesin mutlaka ihtilâm olduğu yaşa ulaşmadıkça baliğ olduğuna hüküm verilmez. Bu yaş ise onyedi yaştır. Artık had uygulanmasını gerektiren bir iş yapacak olursa, ona had uygulanır.
Mâlik de bir seferinde şöyle demiştir: Böyle birisinin balig olması sesinin kalınlaşması ve burun yumuşağının sertleşmesi ile anlaşılır.
Ebû Hanîfe’den bir diğer rivâyet daha gelmiştir ki; bu da ondokuz yaşı ile bulûğa hükmedileceği şeklindedir. Daha meşhur olan da budur. Kız çocuğu hakkında ise şöyle demektedir: Kız çocuğunun bulûğu onyedi yaşına ulaşmakla tahakkuk eder. Bununla birlikte gözetim altında bulundurulur, el-Lu'hıî ise ondan, onsekiz yaşa ulaşmakla kız çocuğun baliğ olacağı rivâyet etmektedir.
Dâvûd (ez-Zâhirî) der ki: llıtilam olmadıkça çocuk kırk yaşına varsa dahi yaşı sebebiyle bulûğa ermiş kabul edilmez.
Tüylerin (koltuk altlarında ve etekte) bitmesine gelince; kimi fukaha: Bu bulûğa delil kabul edilir, demektedir. Bu da İbnü'l-Kasım ve Salim'den rivâyet edilmiştir. Mâlik de bir seferinde böyle demiştir. Şâfiî'nin iki görüşünden birisi bu olduğu gibi, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr de bu görüştedir. Bunun bulûğun bizzat kendisi olduğu da söylenmiştir. Şu kadar var ki onunla kâfirler hakkında hükme varılır ve tüyleri bitmiş olan öldürülür, tüyleri henüz bitmemiş olan kimseler ise ashâb alınan çocuklar arasına katılır. Bu da Şâfiî'nin Atiyye el-Kurazî yoluyla gelen (az önce kaydedilen) hadis dolayısıyla söylediği bir diğer görüşüdür. Henüz sertleşmemiş tüylere ve biter gibi görünen dipsiz kıllara itibar edilmez. Hüküm bizzat kıllara terettüp eder.
İbnü’l-Kasım der ki: Mâlik'î şöyle derken dinledim: Bana göre uygulama Ömer b. el-Hattâb hadisine göredir: Eğer artık o ustura kullanıyor ise mutlaka ona had uygularım. Esbağ der ki; İbnü'l-Kasım bana dedi ki: Bununla birlikte ben hem tüylerin bitimi hem de bulûğ bir arada olmadıkça ona haddin uygulanması hoşuma gitmez.
Ebû Hanîfe ise der ki: Tüylerin bilimiyle herhangi bir hüküm sabit olmaz.
Böyle bir şey bulûğ da değildir. Bulûğa delil de olamaz, ez-7,ührî ve Atâ derler ki: İhtilam olmayana had yoktur. Aynı zamanda bu Şâfiî'nin de görüşüdür. Bir seferinde Mâlik de bu görüşe meyletmiştir. Mâlik'in bazı arkadaşları da bu görüştedir. Bu görüşün zahirine göre ise yaşa ve tüy bitimine itibar edilmez.
İbnül-Arabî der ki: "Eğer İbn Ömer'in naklettiği hadis yaş hususunda delil olmuyor ise bunların yaş ve yıllarla ilgili olarak sözünü ettikleri her bir husus asılsız bir iddia olur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın geçerli ve uygun gördüğü yaş ise ona itibar etmeyenlerin ve bu konuda şer'î delil getiremeyenlerin görüşlerinden daha uygundur. Aynı şekilde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kurayza oğulları esirlerine yaptığı uygulamada tüylerin bitmiş olmasına itibar etmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın itibar ettiği iki hususu terkedip tevile yönelen ve Peygamber’in lâfzan muteber göstermediği Allah'ın da şeriatte kıyas ile varılacak bir sonuç olarak görmediği iki hususu kabul eden, bu gibi kimseleri ben nasıl mazur görebilirim. Bunların mazereti ne olabilir?"
Derim ki: Bu (İbnü'l Arabi'nin) buradaki (bu âyeti tefsir ederken) söylediği sözdür. el-Enfâl Sûresi'nde ise bunun aksini söylemektedir. Çünkü orada İbn Ömer'in hadisine baş vurmamakta ve bizim ilim adamlarımızın onu tevil ettiği gibi o da o hadisi tevil etmektedir. Bunun gereği de Savaşmaya güç yetirip ona ganimetten pay verilen kişinin yaşı olan onbeş yaş ile buna güç yetiremedîğinden ona pay verilmeyen ve bundan dolayı da çoluk çocuk arasında değerlendirilen kimseler arasında fark gözetmektir Ömer b. Abdulaziz'in bu hadisten (Atiyye el-Kurayzi hadisinden) anladığı da budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
4. Âyet-i Kerîmedeki "Reşitlik" ve "İstinâs”ın Manaları:
Yüce Allah'ın;
"Şayet onlarda bir reşittik görürseniz mallarını kendilerine teslim edin" âyetinde geçen kelimesi, "görürseniz" anlamındadır. Yüce Allah'ın:
"Tür tarafında bir ateş gördü..." (el-Kasas, 28/29) buyruğundâki kelime de bu manadadır. el-Ezherî der ki: Araplar: Git bak, kimseyi görecek misin?" derler. Yani bak, gör gözet anlamındadır. Şair en-Nâbiğa da der ki:
"Acaba bir kimse (avcı) var mı diye bakınıp duruyordu..."
Şair burada kendisine hücum edecek bir avcı var mı diye etrafına bakınıp duran ve böylelikle ondan sakınmaya çalışan bir yaban öküzünü kastetmektedir. Gördüm, hissettim, buldum kelimelerinin aynı anlama olduğu da söylenmiştir. İşte yüce Allah'ın:
"Şâyet onlarda bir reşitlik görürseniz" âyeti de bu kabildendir. Onların reşit olduğunu bilirseniz, demektir Bunun asıl anlamı ise; reşit olduklarını görürseniz, şeklindedir.
Genelde herkes: Reşitlik kelimesini "radıyallahü anh" harfini ötreli "şin" harfini de sakin olarak okumuştur, es-Sülemî, Îsa, es-Sekafi ve İbn Mes'ûd ise bu kelimeyi ura" harfini de ıişin" harfini de üstün olarak okumuşlardır ki, bu iki türlü okuyuş iki ayrı söyleyiştir. Âyet-i kerimede geçen bu şekliyle kelimenin, “.....”‘ın mastarı, “.....”'ın ise “.....”‘ın mastarı olduğu söylenmiştir. “.....”kelimesi de böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
5. Reşitliğin Mahiyeti:
İlim adamları yüce Allah'ın:
"Reşitlik" âyetinin tevili hususunda farklı görüşlere sahiptir. el-Hasen. Katâde ve başkaları der ki: Bundan kasit, akıl ve dinde bir salâhtır. İbn Abbâs, es-Süddî ve es-Sevrî de der ki: Bundan kasıt akılda salâh ve malın muhafaza edilmesidir. Saîd b. Cübeyr ile en-Nehaî der ki: Kişinin sakalı uzayıp gider ama bununla birlikte henüz reşit olmamış olabilir- Böyle bir durumda yaşlı başlı bir insan olsa dahi malı o yetime verilmez. Tâ ki onun reşit olduğu görülünceye kadar. ed-Dahhak ta böyle demiştir: Yetim, malım ıslah ettiği görülüp bilininceye kadar yüz yaşına varsa dahi malı kendisine teslim edilmez. Mücahid de der ki: Burada reşitlikten kasıt, özel olarak akıldaki bir reşitliktir.
İlim adamlarının çoğunluğu ise, reşitliğin ancak bulûğdan sonra sözkonusu olduğu ve eğer bir kimse îhtilâm olacak yaşa geldikten sonra, reşit olmamış ise isterse yaşım başım almış olsun, üzerindeki hacr kaldırılmaz. Bu Mâlikin ve başkalarının görüşüdür.
Ebû Hanîfe ise der ki: Hür ve baliğ olan bir kimse eğer adam olmak noktasına ulaşmış ise hacr altına alınmaz- Aklıbaşında olduğu takdirde, isterse insanların en fâsıkı ve en ileri derecede malını saçıp sallallahü aleyhi ve sellemuran bir kimse olsun. Züfer b. el-Huzeyl de bu görüşü benimsemiştir. Bu, en-Nehaî'nin de kabul ettiği görüştür. Onlar bu hususta Katade'nin Enes'ten yaptığı şu rivâyeti delil gösterirler: Buna göre Habban b. Munkiz bu hususta yeterli olmamakla birlikte alış veriş yapardı. Ey Allah'ın Rasûlü, onu hacr altına al, çünkü bu konuda gerekli becerisi olmadığı halde, alış veriş yapıp duruyor, dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu yanına çağırıp: "Alış veriş yapma" diye buyurduysa da o: Ama yapmadan edemiyorum, dedi. Bu sefer Hazret-i Peygamber ona şöyle buyurdu: "Alış veriş yaptığın zaman aldatmak olmasın, de ve senin için üç gün muhayyerlik vardır." Ebû Dâvûd, Buyû’ 66; Tirmizî, Buyû’ 2S; Nesâî, Buyû’ 12. Müslim, Buyû’ 48; Muvatta’', Buyû'’ 90; Müsned, II, 80, 129-130.
İşte bu kanaati savunanlar derler ki: Yakınları tasarruflarında aldandığı için hacr allına alınmasını Hazret-i Peygamber'den istedikleri halde, o bunu kabul etmediğine göre, hacr'in câiz olmadığı da sabit olmuş demektir. Ancak bu hususta onların lehine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü bu, el-Bakara Sûresi'nde (2/282. âyet, 17- başlıkta) de açıkladığımız gibi o kişiye has bir durumdur. Başkasının durumu böyle değildir.
eş-Şâfiî der ki: Eğer kişi malını ve dinini ifsad eden yahut dinini değil de yalnızca malini ifsad eden bir kimse ise, hacr altına alınır. Şayet dinini ifsad edip de malını ıslah eden bir kimse ise, bu hususta İki görüş vardır. Bunlardan birisine göre hacr allına alınır. Ebû'l-Abbas b. Şüreyh'in tercihi budur. İkinci görüşe göre ise hacr altına alınmaz. Ebû İshak el-Mervezî'nin tercih ettiği görüş de budur, Şâfiî mezhebinde daha zahir (kuvvetli) görünen görüş te budur. es-Sa'lebî der ki: Burada bizim sözünü ettiğimiz sefih'in hacr altına alınması hususu aynı zamanda Osman, Ali, Zübeyr, Âişe, İbn Abbâs, Abdullah ve İbn Cafer (Allah hepsinden razı olsun); Eabiinden de Şüreyh bu görüştedirler.
Fukaha'dan da Mâlik, Medineliler, Evzaî, Şamlılar, Ebû Yûsuf, Muhammed, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr de bu görüştedirler. es-Sa'lebî der ki: Bizim mezheb âlimlerimiz bu meselede icma olduğunu iddia etmişlerdir.
6. Reşitliği Anlaşılan Kimseye Malını Teslim Etmenin Şartları:
Bu husus anlaşıldığına göre şunu bil ki; malm teslim edilmesi İki şartla olur. Bunlar da; reşitliğin anlaşılması ile baliğ olmaktır. Eğer bunlardan birisi bulunup da diğeri bulunmazsa, malın teslim edilmesi câiz değildir. Âyetin nassı bunu gerektirmektedir. Bu aynı zamanda İbnü'l-Kasım Eşheb ve İbn Vehb'in Mâlik'ten âyet ile ilgili olarak yaptığı rivâyettir.
Ebû Hanîfe, Züfer ve Nehaî dışında fukahâ topluluğunun da görüşü budur. Bunlar yirmibeş yaşa ulaşmak suretiyle reşitliğin görülüp anlaşılması şartını kabul etmezler. Ebû Hanîfe der ki: Çünkü bu yaşa gelen bir kimse dede olabilecek yaştadır. Bu ise onun görüşünün zayıf olduğunu ve Ebû Bekr er-Razi’nin Ahkâmu'l-Kur'ân adlı eserinde, Ebû Hanîfe lehine daha önceden geçtiği üzere iki âyeti değerlendirerek gösterdiği delilin, zayıflığını da ortaya koymaktadır. Çünkü böyle bir şey, mutlak ve mukayyed kabilindendir. Mutlak olan âyet ise, usul âlimlerinin ittifakı ile mukayyet olana havale edilir, (Yani mukayyed'in getirdiği kayda itibar olunur). Eğer bir kimsenin bahtı yoksa, onun dede olabilmesi ne ifade eder.
Şu kadar var ki bizim (Mâliki mezhebine mensub) ilim adamlarımız, kız çocuk hakkında bulûğ ile birlikle kocasının onunla gerdeğe girmesi şartını koşmuşlardır. İşte o takdirde reşitlik hususunda gerekli deneme tahakkuk etmiş olur.
Ebû Hanîfe ile Şâfiî bu görüşte değildirler. Onlar erkek ve kız çocuklarda denemeyi az önce açıkladığımız şekilde kabul etmişlerdir. Şu kadar var ki bizim ilim adamlarımız şu sözleriyle aralarında fark görürler: Kız çocuğu erkek çocuğundan farklıdır. Çünkü kız çocuğu perde arkasındadır, işlerle haşir neşir olmaz. Bakire olduğundan dolayı da dışarılara çıkmaz. O bakımdan kız çocuğu hakkında onun nikâhlanması şartı gözönünde bulundurulmuştur. O vesile ile bütün maksatları anlamış olur, Erkek ise ondan farklıdır. Çünkü o tasarrufta bulunmak ve ilk yetişme çağından bulûğuna kadar insanlarla karşı karşıya bulunmak suretiyle bir takım bilgilere sahip olur. Bulûğ ile de aklı kemale erer. Böylelikle onun için maksat da hasıl olur.
Bununla birlikte Şâfiî'nin görüsü daha doğrudur. Çünkü eğer kadın bütün iş ve maksatlarını bilen, malını saçıp sallallahü aleyhi ve sellemurmayan birisi ise, bizzat kocasının onunla ilişkide bulunup haşefesini sokmuş olması reşitliğini hiç bir şekilde artırmaz.
Diğer taraftan ilim adamlarımız işi daha ileriye götürerek şöyle derler: Kocasının kendisiyle gerdeğe girmesinden sonra çeşitli durumlarla içli dışlı olacak şekilde bir sürenin geçmesi de kaçınılmazdır, İbnü'l-Arabî der ki: Bu sürenin belirlenmesi hususunda ilim adamlarımız birçok görüş ortaya koymuşlardır. Babası olan kiz hakkında beş, altı ve yedi yıl ileri sürülmüş olması, bu görüşlerin bir kısmıdır. Babası da vasisi de bulunmayan yetim kız hakkında ise gerdeğe girmesinden sonra bir yıl tesbit etmişlerdir. Ebedi olarak velayet altında tutulan kız için de, rüştü sabit olacağı zamana kadar, diye sınır getirmişlerdir. Ancak bütün bunlara dair delil yoktur, Babası bulunan kız hakkında bir takım yıllar sınırını getirmek oldukça zordur. Yetim kız hakkında bir yıl diye sınır belirlemek ondan da zordur- Reşitliği açıkça ortaya çıkıncaya kadar velayet altında bulunan kızın hacrinin devamına gelince; (reşitliği ortaya çıkınca) artık vasi, üzerindeki hacrini kaldırır, yahut da hakim o kızı onun hacri altından çıkartır, Kur'ân’ın zahirinden anlaşılan budur.
Bütün bunlardan gözetilen maksat ve anlatılmak islenenler, yüce Allah'ın:
"Şayet onlarda bir reşitlik görürseniz" âyetinin kapsamına girmektedir. O halde reşitliğın itibara alınması biricik yol olarak karşımıza çıkmaktadır. Şu kadar var ki reşitliğın görülmesi, rüşte erenin durumunun farklılığına-göre farklılık arzeder. İşte sen bunu iyice belle; bunu esas alarak hükümler çıkar; fakat kendisine dair delil bulunmayan tahakkümlerden de uzak dur.
7- Babası Bulunup Hacr Altındaki Kız Çocuğun Fiillerinin Hükmü:
Babası bulunan kız çocuğun bu süre (hacr süresi) içerisinde yaptıkları hususunda fukahâ farklı görüşlere sahiptir. Hacrin devamı dolayısıyla yaptıkları red olunan işler diye değerlendirilir; hacrden sonra yaptıkları ise, câiz olarak değerlendirilir, denilmiştir.
Diğer bir kısmı ise bu süre zarfında yaptıkları, yaptığı işin doğruluğu ortaya çıkmadıkça, reddedilecek işler olarak kabul edilir. Bundan sonra yaptıkları ise, selîhliği ortaya çıkıncaya kadar geçerli olarak kabul edilir.
8. Hacri Bitene Malını Teslim Etmenin Formaliteleri:
Hacr akında bulunan kimseye malını geri teslim etmek için Sultana (Devlet yetkilisine) gerek var mıdır yok mudur, hususunda farklı görüşler vardır. Bir kesim bu işin mutlaka Sultana götürülmesi ve onun huzurunda reşitliğinin sabit olduktan sonra, malının ona teslim edilmesi kaçınılmazdır derken, bir diğer kesim de şöyle demektedir: Bu husus vasinin içtihadına bırakılmıştır. Bu konuda işin Sultana götürülmesine gerek yoktur.
İbn Atiyye der ki; Günümüz vasilerinde doğru olan ise bu işin Sultana götürülmesinden ve onun huzurunda reşitliğinin tesbit edilmesinden uzak durmamaktır
Çünkü günümüzde bu husus çok az gerçekleşmekle birlikte vasîlerin çocuğu reşit kabul etmek, serihUği dolayısıyla hacı altında bulunanı ibra etmek üzere birbirleriyle anlaştıkları görülen bir husustur.
9. Reşitliği Tesbit Edildiğinden Malın Kendisine Teslim Edilmesinden Sonra Tekrar Sefihliği Görülecek Olursa:
Reşitliğinin ortaya çıkması sebebiyle malı kendisine teslim edildikten sonra, sallallahü aleyhi ve sellemurganlığı ve doğru dürüst malını idare edememesinin ortaya çıkmasıyla tekrar sefil iliğe dönecek olursa, bize (Mâliki mezhebine) göre hacri geri döner.
İki görüşünden birisine göre Şâfiî de bu görüştedir.
Ebû Hanîfe ise tekrar hacri geri dönmez; çünkü o âkil ve baliğdir, der- Buna delil ise had ve kısaslardaki ikrarının geçerli olduğunun kabul edilmesidir.
Bizim delilimiz yüce Allah'ın şu âyetleridir:
"Allah'ın sizin için geçimlik kıldığı mallarınızı beyinsizlere vermeyin." (en-Nisâ, 4/5) Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:
"Eğer üzerinde hak olan (borçlu) beyinsiz yahut zayif olur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmezse onun velisi adaletle yazdırsın." (el-Bakara, 2/282)
Bu âyetlerde böyle bir kimsenin sefih olarak hacr altına alınması ile serbest bırakılmasından sonra bu sefihliğin tekrar başgöstermesi arasında fark gözetilmemektedir.
10. Vasinin Yetimin Malında Tasarrufunun Sınırları:
Vasinin yelimin malında babanın yapma hakkına sahip olduğu ticaret, ibdâ' İbda': Bir kimseye belli bir malı -kendisine herhangi bir kâr sağlamaması şartıyla- satın almak üzere para vermek demektir.
Mezheplere göre tarifine gelince:
Mâlikîlere göre, herhangi bir kâr sağlamak sözkonusu olmaksızın filan yerden bir mal satın alsın diye biricisine para vermektir.
Hanefîlere göre; kârın sermaye sahibine ait olması şartıyla birisine ticaret yapmak üzere bir sermaye vermektir.
Şâfiîlere göre; malı karşılık olmaksızın onunla .... yapacak bir kimse ile birlikte .....demektir. alım ve satım gibi işleri yapması caizdir. Aynı mallarından, ekin, davar gibi mallarından zekâtını ve fitresini de ödemesi gerekir. İşlediği cinayetlerin diyetlerini ve para bedellerini, telef ettiği şeylerin kıymetlerini, anne-babanın nafakası ile ödenmesi gerekli diğer hakları da öder.
Yetimi evlendirmesi ve onun adına malından mehrini ödemesi caizdir. Onun adına cariye satın alabilir, onun haklarını gözetmek şartıyla leh ve aleyhine sulh yapar.
Alacaklıların bazılarının borçlarını ödeyip geriye diğer borçlarını ödeyebilecek kadar bir miktarı kalmış ise, vasinin bu yaptığı uygulama câiz (geçerli) dir. Şayet malının geri kalan kısmı lelcf olursa, diğer alacaklıların vasi üzerinde alacak bir şeyleri olmaz. Aynı şekilde borçlarını tahsil etmiş olanlardan da alacakları olmaz. Alacaklılar malın bütününü borçlarına karşılık aldıktan sonra, başka alacaklılar gelecek olursa, eğer vasi geri kalan borçlan biliyor yahut ölmüş kimsenin ödenmemiş borçları yapmış olduğu biliniyor ise- o takdirde vasi hisselerine uygun olarak kendilerine isabet edecek olan miktarı bu alacaklılara tazminat olarak öder ve daha önceden borçlarını tahsil etmiş olanlara o miktarda rücü' eder (geri alır). Şayet bu durumu bilmiyor ve ölen şahsın da. böyle bir borçla borçlandığı bilinmiyor ise, vasinin herhangi bir yükümlülüğü olmaz.
Eğer vasi şahid tutmaksızın ölenin borcunu ödeyecek olursa, tazminatını öder. Şayet şahid tular ve şahidlerin öldüğü vakte kadar iş uzayıp giderse (yani geri kalan alacaklıların alacaklarını İstemesi bu vakte kadar kalırsa) herhangi bir şey ödemesi gerekmez. Bakara Sûresi'nde yüce Allah'ın:
"Şayet onlarla bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir.. " (2/220. âyet, 6. başlıkta) âyetini açıklarken, vasinin harcama (infak) ve diğer hususlara dair hükümlerini yeteri kadar açıklamış bulunuyoruz.
Cenab-ı Allah'a hamd olsun.
11. Yetimlerin. Mallarını Buyû'meden Önce Yemeye Kalkışmak:
Yüce Allah'ın:
"Buyû'yecekler diye onları israfla tez elden yemeyin" âyetinden maksat, -hitabın delili nazarı itibara alınarak- israfa sapmaksızın mallarını yemenin câiz olduğunu anlatmak değildir. Aksine inaksal, yetimlerin mallarını yemeyiniz, çünkü o bir israftır, demektir. Şanı yüce Allah vasilere -ileride açıklanacağı üzere- kendileri için mubah olan miktarın dışında yetimlerin mallarından yemeyi yasaklamaktadır.
İsraf; sözlükte ifrata kaçmak ve haddi aşmak demektir. Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/147. âyette) bu hususa dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır, İsraf aynı zamanda infak ve harcamada yanlışlık yapmak demektir. Şair'in şu beyiti bu kabildendir:
"Onlar sekiz kişi tarafından güdülen yüz deve verdiler
Bu bağışlarında ne bir başa kakma vardır, ne de bir israf."
Yani verdikleri bu yerlerde hatalı davranmıyorlar. Bir başka şair de şöyle demektedir:
Ve onlardan birisi, atlar kendilerini çiğneyip geçerken: Çok israf ettiniz
(haddî aşıp yanlışlık yaptınız), dedi.
Biz de: Gerçekten biz böyle israf edenleriz, diye cevap verdik."
en-Nadr b. Şumeyl der ki: Şeref, sallallahü aleyhi ve sellemurganlık ve gaflet anlamına gelir. İleride yüce Allah'ın İzniyle el-En'am Sûresi'nde ( 6/110. âyet 23. başlıkta) israfa dair daha geniş açıklamalar gelecektir.
“Tez elden" âyetinin manası onlar büyümeden önce, acele ederek demektir. Buyû'mek ise bülûg halidir. Tez elden (el-bidâr) kelimesi mübadere şeklinde de aynı manada kullanılabilir. Tıpkı kıtal ve mukatele kelimelerinde olduğu gibi. Bu kelime (âyet-i kerimede)
"isrâfen" âyetine atf edilmiştir.
"Buyû'yecekler diye" âyeti ise "bidat" kelimesi ile mahallen mansubdur. Anlamı da şudur: Yani ey yetimin vasisi, hacrin (himayen, gözetimin.) altında bulunanın malını ganimet bilerek, reşit olup da malım almadan önce elini çabuk tutayım deyip yemeye kalkışmayasın.
Âyetin bu şekildeki açıklanması İbni Abbas ve başkalarından nakledilmiştir.
12. Zengin Vasi, Yetimin Malından Yememelidir:
"Zengin olan afiflik etsin" âyetinde yüce Allah, yetimlerin mallarından vasilere nelerin helâl olduğunu beyan etmektedir. Bununla zengine velayeti altındaki yetimin malını yemekten uzak durmasını emretmekte, lakir olan vasiye de onun malından maruf ölçüler içerisinde yemeyi mubah kılmaktadır.
Kişinin bir şeyden uzak durmasını, kendini alıkoymasını ifade etmek üzere; kelimeleri afiflik etti, afif davrandı, anlamında kullanılır. Bir şeyden afiflik etmek o şeyi terk etmek demektir. Yüce Allah'ın şu âyeti de bu kabildendir:
"Nikâhlanmak imkânı bulamayanlar da iffetli davransınlar." (en-Nûr, 24/33) İffet, helâl olmayan ve yapılmaması gereken şeylerden uzak durmak demektir.
Ebû Dâvûd, Huseyn el-Muallim yoluyla Amr b. Şuayb'dan o babasından, o da dedesinden rivâyetine göre bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna gelerek şöyle dedi: Ben fakirim ve hiçbir şeyim yok. Himayem altında da bir yetimim var (onun malından yiyebilir miyim)? Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "İsrafa sapmaksızın, sallallahü aleyhi ve sellemurganlık etmeksizin ve onun malından da kendin için bir şey satmaya, biriktirmeye kalkışmaksızın yetiminin malından yiyebilirsin." Ebû Dâvûd, Vesayâ 9'. Nesâî, Vesâyâ 11; İbn Mâce, Vesayâ 9; Müsned, II, 186, 215-216
13. İffetli Davranmaları Yahut Maruf Ölçüler İçerisinde Yemeleri Emrolunan Muhatapların Kimliği;
İlim adamları, muhatapların kimler oldukları, bu âyet-i kerimeden kimlerin kastedildiği hususunda, farklı kanaatlere sahiptir. Müslim'in Sahih'inde Hazret-i Âişe'den yüce Allah'ın:
"Zengin olan afiflik etsin, fakir olan da örfe göre yesin" âyeti ile İlgili olarak şöyle dediği nakledilmektedir: Bu âyet, gözetimi altında yetim bulunan ve onun durumunu İslah etmeye çalışan, yetimin velisi hakkında nâzil olmuştur. Eğer muhtaç bir kimse ise yetimin malından yemesi câiz olur.
Bir rivâyette de; malının miktarına göre maruf ölçüler içerisinde... denilmektedir. Buhârî, Vesaya 22, Buyû'’ 95, Tefsir 4, SÛRE 2; Müslim, Tefsir 10-11
Kimisi de şöyle demektedir: Maksat şudur: Eğer yetim zengin ise ona bol bol harcamada bulunur ve kendisi de yetimin malına elini sürmez. Şayet fakır ise, ona malının miktarına göre harcamada bulunur. Bu açıklamayı Rabia ile Yahya b. Said yapmıştır.
Ancak birincisi Cumhûrun görüşü olup sahih olan görüştür. Çünkü yetim, küçüklüğü ve sefihliği dolayısıyla kendi malında tasarrufta bulunması hususunda muhatap alınmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
14. Maruf Ölçüler İçerisinde Yemenin Mahiyeti;
Cumhûr, maruf ölçüler içerisinde yemenin mahiyeti hakkında farklı görüşlere sahiptir.
Bir topluluk der ki: Burda maruf ölçüler içerisinde yemek, muhtaç olduğu vakit yetiminin malından borç alması, ödeme imkânı olduğunda da o borcunu ödemesi demektir. Bu, Ömer b. el-Hattâb, İbn Abbâs, Abîde (es-Selmânî), İbn Cübeyr, en-Nehaî, Mücahid ve Ebû'l-Âl-iyye'nin görüşüdür. Aynı zamanda el-Evzaî de bu görüştedir Bununla birlikte, ihtiyacı olan miktardan fazlasını da borç almaz. Hazret-i Ömer der ki: "Şunu bilin ki, ben Allah'ın malına karşı kendi durumumu, velinin yetimin malına karşı durumu gibi tesbit ettim. Eğer ihtiyacım olmazsa afiflik ederim. Eğer fakir düşersem maruf ölçüler içerisinde yerim. Ödeme imkânım olduğu vakit de o aldığımı öderim." Beyhâkî, es-Sünenu'l-Kubrâ, VI. 7, 575; Süyûtî. ed-Dürru'l-Mensur, 11, 436.
Abdullah b. el-Mübarek de Asımdan, o Ebul-Aliye'den şunu rivâyet etmektedir; "Fakir olan da örfe göre yesin" yani borç olmak üzere yesin dedikten sonra: "Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman onlara karşı şahid bulundurun" âyetini okudu.
İkinci bir görüş de İbrahim, Atâ, Hasan-ı Basrî, Nehâî ve Katâde'den rivâyet edilmiştir. Buna göre onlar, maruf ölçüler içerisinde bir şeyler yiyen fakir vasinin, o yediklerini ödeme yükümlülüğü yoktur Çünkü bu onun yetime nezaret etmesinin bir hakkıdır, Fukahânın kabul ettiği görüş de budur. el-Hasen ayrıca der ki: Bu, Allah tarafından ona yedirilen, ikram edilen bir miktardır. Çünkü o açlığını giderecek kadar yer, avretini örtecek kadar giyinir. Bununla birlikte kalitesi yüksek keten ve takım elbiseler giyinme yoluna gitmez.
Bu görüşün sıhhatine delil ise, ümmetin şu husus üzerinde icmâ' etmiş olmasıdır Müslümanların işlerini görüp gözeten İmâmın (İslâm Devlet başkanının) maruf ölçüler içerisinde yediğini ödemek yükümlülüğü yoktur. Çünkü yüce Allah, onun payını Allah'ın malı arasında olmak üzere tesbit etmiştir O bakımdan Hazret-i Ömer'in söylediği kabul edilen: "Eğer imkânım olursa aldığımı öderim" şeklindeki ifadesinde (öbür görüşü savunanların lehine) delil yoktur.
İbn Abbâs, Ebû'l-Âl-iyye ve en-Nehaî'den rivâyete göre maruf ölçüler içerisinde yemek, nasıl uyuz develeri katranlıyor, kaybolan bir malı ilan ediyor, havuzları su sızdırmasın diye sıvıyor, hurmaları topluyor ise, onun gibi davarların sütlerinden yararlanmak, malın aslına zarar vermemek şartıyla köleleri istihdam etmek ve bineklerin sınma binmek gibi faydalar sağlamakla olur. Malların ayni kısmına ve asıllarına gelince; vasinin bunlardan birşey alma hakkı yoktur.
Bütün bunlar fukahânın şu sözlerinin kapsamına dahildir: O yaptığı işin ücreti kadarını alabilir. Bir gurup; işte maruf ölçüler içerisinde yemek budur. Bunun için Öötme yapması sözkonusu değildir, fakat bundan fazla yemesi ise haram kılınmıştır. el-Hasen b. Salih b. Hayy -İbn Hayvan da denilir- ise babanın tayin ettiği vasi ile hakimin tayin ettiği vasi, arasında fark gözetmektedir. Ona göre babanın tayin ettiği vasi maruf ölçüler içerisinde yetimin malından yiyebilirse de, hakimin tayın ettiği vasinin herhangi bir şekilde yetimin malından yeme imkânı yoktur. İşte bu da üçüncü bir görüştür.
Konuyla ilgili dördüncü bir görüş de Mücahid'den şöylece rivâyet edilmektedir: Vasi, yetimin malından borç da alamaz, başka bir yolla da alamaz. Onun kanaatine göre âyet-i kerîme yüce Allah'ın şu âyeti ile nesh edilmiştir.
"Ey îman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Aranızda karşılıklı bir anlaşma ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna." (en-Nisâ, 4/29) Böyle bir yolla yemek ise, bir ticaret değildir. Zeyd b. Eslem de der ki: Bu âyet-i kerimedeki ruhsat yüce Allah'ın:
"Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler..." (en-Nisâ, 4/10) âyeti ile nesh edilmiştir. Bişr b. el-Velid de Ebû Yûsuf'tan şöyle dediğini nakletmektedir: Bilemiyorum, belki de bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın:
"Ey îman edenler! Mallarınızı batıl yollarla yemeyin, aranızda karşılıklı bir anlaşma ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna" (en-Nisâ, 4/29) âyeti ile nesh edilmiştir.
Konu ile ilgili bir beşinci görüş ise; ikâmet hali ile yolculuk hali arasında fark gözeten bir görüştür. Eğer yetim ile birlikte şehirde ikamet etmekte ise; onun malından yiyemez. Şayet onun için yolculuk yapma gereğini duyarsa o takdirde ihtiyaç duyduğu kadarını alabilir. Ve ondan herhangi bir şey brriktiremez. Bu, Ebû Hanîfe ile onun iki arkadaşı Ebû Yûsuf la Muhammed'in görüşüdür.
Altıncı bir görüş; Ebû Kilâbe der ki; O topladığı mahsullerden maruf ölçüler içerisinde yesin. Onun nakdî servetinden İse, borç olsun, başka türlü olsun herhangi bir şey almak hakkına sahip değildir.
Yedinci bir görüş İkrime, İbn Abbâs'ın: "Fakir olan da öffe göre yesin" âyeti ile ilgili olarak şöyle dediğini nakleder: Eğer muhtaç olur ve zorunlu bir ihtiyaç duyarsa (yesin). eş-Şa'bı der ki: Böyle bir durumda kan ve domuz eti yemesi helâl olacak olursa yetimin malından alır, daha sonra ödeme imkânı bulursa öder. en-Nehhâs ise der ki: Böyle bir görüşün anlamı yoktur Çünkü bu derecede zaruret haline düşecek olursa, o yetimin malından olsun, onun dışında başkasının malından kendisini hayatta tutacak kadarını alabilir.
Yine İbn Abbâs ve en-Nehaî der ki: Maksat vasinin kendi malından maruf ölçüler içerisinde yemesidir Tâ ki yetimin malından yemeye muhtaç olmasın. Böylelikle zengin kimse zenginliği dolayısıyla afiflik etmiş olur, fakir kimse de kendisine (kendi öz malandan) harcamalarını alabildiğine kısar ki, yetiminin malına ihtiyaç duyacak hale düşmesin,
en-Nehhâs der ki: Bu açıklama bu âyet-i kerimenin tefsiri ile ilgili olarak yapılan rivâyetlerin en güzelidir. Çünkü başkalarına ait mallar mahzur (haksîz yere el sürülmesi haram) olan mallardır. Kat'î bir delil ile olmadığı sürece o mallardan herhangi birine el sürmek serbest olamaz.
Derim ki: el-Kiyâ, et-Taberî, Ahkâmu'l-Kur'ân adlı eserinde bu görüşü tercih ederek şöyle demektedir: Seleften bazı kimseler bu âyet-i kerimenin hükmü gereğince vasinin küçüğün malından israf sınırına ulaşmayacak bir miktarda yiyebileceği vehmindedir. Bu ise yüce Allah'ın:
"Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Aranızda karşılıklı bir anlaşma ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna" (en-Nisâ, 4/29) âyetine muhaliftir. Böyle bir şey ise yetimin malında tahakkuk etmemektedir. Yüce Allah'ın:
"Zengin olan afiflik etsin" ifadesi, kişinin kendi malı ile alâkalıdır, yetimin malı ile değil. Bunun da manası şudur: Yetimin malını kendi mallarınızla birlikte yemeyiniz. Aksine yalnızca kendi mallarınızdan yemekle yetininiz. Buna yüce Allah'ın;
"Onların mallarını mallarınızla karıştırarak yemeyin. Muhakkak bu büyük bir günahtır" (en-Nisâ, 4/2) âyeti de buna delâlet etmektedir. Yüce Allah'ın:
"Zengin olan afiflik etsin, fakir olan da örfe göre yesin" âyeti ile de yetecek miktarı aşmama hususu açıkça ortaya çıkmakladır. Tâ ki yelimin malından yemek gereğim duymasın. İşte âyet-i kerimenin ihtiva ettiği anlamın tamamı budur Bizler başkasının malını rızası olmaksızın -özellikle de yetim hakkında- yemeyi yasaklayan muhkem bir takım âyetlerle karşı karşıya bulunuyoruz. Bu âyet-i kerimenin ise bir kaç manaya gelme ihtimali olduğunu görmekteyiz. O halde bu âyet-i kerimeyi konu ile ilgili diğer muhkem âyetlerin manasına göre anlamak kaçınılmaz bir haldir.
Konu ile ilgili selefin kanaatine destek bulmak amacıyla: Hakimler de müslümanlara yaptıkları iş dolayısıyla rızıkl arını (maaşlarını) almaktadır. Vasiyi de aynı şekilde yetim için çalışan bir kişi olarak göremez miyiz ve niçin yaptığı iş kadar ücret almasın? diye bir soru sorulacak olursa ona şöyle cevap verilir:
Şunu bil ki, seleften hiçbir kimse vasinin zengin olmakla birlikte küçük çocuğun malından birşeyler almasını vasi için câiz kabul etmemiştir, Halbuki hakimin durumu böyle değildir. İşte bu, iki mesele arasındaki bir farktır. Aynı şekilde islâm'ın gerekli kıldığı işleri İfa eden l'akihlerin, hakimlerin ve halifelerin aldıkları malların muayyen bir maliki yoktur. Şanı yüce Allah bu sahipsiz malı belli bir takım niteliklere sahip bazı sınıflara tahsis etmiştir. Hakimler de bu sınıflardan birisidir. Vasi ise yaptığı iş karşılığında muayyen bir kimsenin malını onun rızası olmaksızın almaktadır. Yaptığı işin miktarı ve mahiyeti ise meçhuldür. Aldığı ücret de meçhuldür. Böyle bir şeyin ise hak edilme ihtimali uzaklır.
Derim ki: hocamız İmâm Ebul-Abbâs şöyle derdi: Eğer yetimin malı, velisini kendi özel ihtiyaçlarını ve işlerini aksatacak derecede meşgul edecek şekilde büyük bir uğraşıyı gerektirecek kadar çok ise, o takdirde veliye yaptığı işin ücreti tesbit edilir. Şayet kişiyi kendi ihtiyaçlarını görmekten alıkoymayacak kadar önemsiz ise, o maldan hiçbir şey yemez. Bununla birlikte yetime zarar vermeksizin ve çoğa da kaçmaksızın az miktarda bir süt İçmesi, yahut az miktarda yiyecek veya yağ yemesi de müstehabtır Hatta adeten tarafların biribirlerine müsamaha ettikleri görülegelen miktarda dahi yiyebilir. Hocamız devamla der ki: Sözünü etçiğimiz ücret, az miktarda hurma, yahut süt yemek maruf" olan şeylerdir. O bakımdan âyetin buna göre anlaşılması uygun düşmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Derim ki: Bununla birlikte bundan dahi sakınmak Allah'ın izniyle daha faziletli olandır.
Miras paylaştırıcı hakimin alıp da rüsum adım verdiği ve ona tabi olanların yaptıkları talanlara gelince; ben bunun açıklanabilir veya helâl olabilecek tarafını bilmiyorum. Bunlar yüce Allah'ın:
"Şüphe yok ki haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar" (en-Nisâ, 4/10) âyetinin genel kapsamına girmektedirler.
15. Yetimlere Mallarını Teslim Ederken Şahid Bulundurmak:
Yüce Allah:
"Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman onlara karşı şahid bulundurun" âyetinde, gerekli şekilde korunmaya yahut töhmetleri izale etmeye dikkat çekmek üzere şahid tutmayı emretmektedir. Bu şekilde şahid tutmak, bir gurup ilim adamına göre müstehaptır. Bu konuda da vasinin sözü kabul edilir. Çünkü vasi güvenilir (emin) bir kimsedir.
Bir diğer kesim ise, bu tarzdır, demektedir. Âyetin zahirinden anlaşılan da budur; ve vasi sözü kabul edilen emin bir kimse değildir. Tıpkı kendisine verileni geri verdiğini iddia eden vekil yahut yanında emanet bırakılan kimse gibidir. Çünkü vasi olsa olsa baba tarafından emin görülen bir kimsedir. Baba onu emin gördüğü sürece onun başkası hakkında söyleyeceği söz, kabul edilmez. Nitekim vekil olan bir kimse, âdil olarak bilindiği için kendisine emrolunanı Zeyd'e verdiğini iddia edecek olursa, beyyine ile bunu ortaya koymadığı sürece bu iddiası kabul olunmaz, İşte vasinin durumu da böyledir,
Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) ile İbn Cübeyr'in görüşüne göre ise burada sözü geçen şahid bulundurmak, vasinin daha önce fakirken yeşimin malından aldığı borcu bolluğu esnasında ödemesi hali hakkındadır.
Abîde der ki: Bu âyet-i kerîme, yetimin malından birşeyler yiyenin o miktarı ödemesinin vacib oluşuna bir delildir. Buna göre âyetin manası şöyle olur; Sizler yetimin malından bir miktar borç alır yahut yiyecek olursanız, bunu ödemeniz halinde şahid bulundurunuz.
Doğrusu ise lâfzın hem bu hali hem de diğer halleri de kapsadığı şeklindedir.
Âyetin zahirine göre maksat şudur: Sizler velayetiniz altında bulunana herhangi bir hacamada bulunacak olursanız, şahid tutunuz. Tâ ki herhangi bir anlaşmazlık ortaya çıkacak olursa, beyyine getirmek imkânı bulunsun. Çünkü şahid tutmak suretiyle emanet olmak üzere kabz olunan her bir maldan ibra olmak, ancak onun ödendiğine dair şahid tutmakla mümkün olur. Çünkü yüce Allah:
"Şahid bulundurun" diye buyurmaktadır. O halde şayet şahid tutmaksızın birşeyler kabz etmiş ise, o kabzettiğini tekrar ödemesi halinde ödediği kimseye karşı bunu ödediğine dair şahid tutmasına gerek yoktur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
16. Veli Ya da Vasi, Yetimi, Bedenen Korumakla da Mükelleftir.
Vasi ya da kefil (yetimi gözeten kişi ya da veli) yetiminin malını korumak, o malı uygun şekilde artırıp çoğaltmakla yükümlü olduğu gibi, küçüğü bedenen de korumakla yükümlüdür. Yetimin malını korumayı, gereken şekilde zaptu rapt altına almakla gerçekleştirir. Bedenini de edebiyle korur. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/220. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
Rivâyete göre adamın birisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip şöyle demiş: Benim himayem altında bir yetim vardır, Onun malından birşeyler yiyeyim mi? Hazret-i Peygamber şu cevabı verdi: "Evet, onun malından kendin için mal ayırıp biriktirmeksizin ve onun malıyla kendi malını korumak yoluna gitmeksizin (yiyebilirsin)." Peki ey Allah'ın Rasûlü onu döveyim mi? deyince, Hazret-i Peygamber: "Hangi sebepten kendi çocuğunu dövüyorsan o sebepten dolayı (dövebilirsin),"
İbnü’l-Arabi der ki: (Bu) her ne kadar senet itibari ile sabit değilse de, herhangi bir kimse artık bundan başka bir çare de bulamaz.
17. Allah Herkesin Hesabını Görecek Olandır:
Yüce Allah'ın;
"Hesap sorucu olarak Allah yeter" âyeti amellerinizi hesaba çeken ve onların karşılığını verecek kimse olarak Allah yeter, demektir. Bu herhangi bir hakkı inkâr eden herkes için bir tehdittir. Lafzatullah başına gelen "be" harfi zaittir. Bu âyet ref mahallindedir.
7
Baba ve anne ile yakın akrabaların bıraktıklarından erkekler için bir pay, yine anne ve baba ile yakın akrabaların bıraktıklarından kadınlar için de bir pay vardır. Bu, o maldan -az veya çok olsun- farz kılınmış bir paydır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1. Âyetler Arası İlişki ve Âyetin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah yetimlerin durumunu sözkonusu ettikten sonra hemen ardından mirasa dair hususları zikretmektedir.
Âyet-i kerîme Ensardan Evs b. Sabit hakkında nâzil olmuştur. Evs vefat etmiş ve geriye Um Kucce Hanımın ismi kaynaklarda; Um Hucce, Um Kuhhe, Um Kücce olarak geçmektedir, (el-Vâhidî, Esbâbu Nüzûli'l-Kur'ân, s. 148; Suyûtî, ed- Durru'l-Mensur, II, 439) adında bir hanım ile yine ondan doğma üç kız bırakmıştı. Ölenin amcaoğullarından ve vasilerinden Süveyd ile Arfece adındaki iki kigi kalkıp onun malını aldılar, hanımına ve kız çocuklarına hiçbir şey vermediler. Cahiliyye döneminde Araplar, kadınlara da, -erkek dahi olsalar- küçük çocuklara da hiçbir miras vermezler ve atların sırtında Savaşan, mızraklarla vuruşan, kılıçla dövüşen ve ganimet elde edenden başkasına birşey verilmez, diyorlardı.
Um Kücce bu hususu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a anlatınca, ölenin amca çocuklarını çağırdı. Kendisine: Ey Allah'ın Rasûlü, dediler bu kadının çocukları ne ata biner, ne zayıf düşmüş birisine yardım edebilir, ne de düşmana bir zararı dokunabilir. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: "Şimdi gidiniz, Allah'ın bu hususta bana neler emredeceğine bir bakayım" dedi.
Bunun üzerine yüce Allah, onları reddetmek, sözlerini ve cahilce giriştikleri tasarruflarını iptal etmek üzere bu âyet-i kerimeyi indirdi. el-Vâhidî ve Suyûti aynı yerler.
Çünkü küçük mirasçıların büyüklere nisbetle daha bir hak sahibi olmaları gerekirdi. Zira onlar tasarrufta bulunmak, kendi menfaatlerine olan işlere nezaret etmek imkânına sahip değiller. Oysa cahiliyye Arapları hükmü tersyüz ettiler, mirastaki hikmeti iptal ettiler. Hevâlarına uyarak saptılar, görüş ve tasarruflarında hataya düştüler.
2. Âyet-i Kerîmenin İfade Ettiği Diğer Hususlar:
İlim adamlarımız der ki: Bu âyet-i kerimede üç husus ifade edilmektedir. Birincisi mirasın illeti (gerekçesi, sebebi) açıklanmaktadır, bu da akrabalıktır. İkincisi, yakın yahut uzak olsun her türlüsüyle akrabalığın genelliği, üçüncüsü ise genel bir ifade ile farz olarak tesbit edilen payın dile getirilmesi. Bu mücmel İfadeler ise, mirası anlatan âyet-i kerimelerde açıklanmaktadır. O bakımdan bu âyet-i kerîme hüküm için ve bu bozuk görüşün iptal edilmesi için bir hazırlık mahiyetindedir. Sonunda konu ile ilgili rahatlatıcı ve yeterli açıklama geldi.
3. Akrabalık Kavramının Kapsamı:
Rivâyette sabit olduğuna göre Ebû Talha malı olan Bi'ruhâ'yı sadaka olarak bağışlayıp, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bunu zikredince Hazret-i Peygamber ona: "Sen onu fakir akrabalarına tahsis et (vakfet)" diye emretmiş, bunun üzerine o da orayı Hassan ve Ubeyy'e vermişti. Enes der ki; Her ikisi de ona benden daha yakın idiler. Buhârî, Zekat 44, Vekâlet 15, Vesâyâ 17, 26. Tefsir 3- sûre 5, Eşribe 13, Eymân 33; Müslim, Zekât 42; Ebû Dâvûd, Zekât 45; Dârimî, Zekât 23; Muvatta’', Sadaka 2; Müsned, III, 141, 256, 285.
Ebû Dâvûd der ki: Bana Muhammed b. Abdullah el-Ensari'den ulaştığına göre o şöyle demiş: Ensardan olan Ebû Talha'nın ismi Zeyd'dir. Onun geriye doğru nesebi şöyledir: Zeyd b. Sehl b. el-Esved b. Haram b. Amr b. Zeydi Menat b. Adiyy b. Amr b. Mâlik b. en-Neccar, Hassanın da nesebi geriye doğru şöyledir: Hassan b. Sabit b. el-Münzir b. Haram. Böylelikle her ikisi Haram adındaki üçüncü atalarında nesebleri bir araya gelmektedir. Ubey'in de geriye doğru nesebi şöyledir: Ubey b. Ka'b b. Kays b. Ubeyd b. Zeyd b. Muaviye b. Amr b. Mâlik b. en-Neccar. (Muhammed b. Abdullah) el-Ensarî der ki: İşte Ebû Talha ile benim babam arasında altı baba (göbek) vardır. Ebû Dâvûd, Zekat 45. (Ebû Dâvûd) dedi ki: Amr b. Mâlik ise, Hassan'ın da, Ubey b. Kâab'ın da, Ebû Talha'nın da nesebinin kavuştuğu dedeleridir.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: İşte bu ifadede, akrabalığın neseb itibari ile bu derecede ve buna yakın derecelerde olanlar için sözkonusu olmasını gerektiren bir mana vardır. Bundan daha yakın olanın akrabalık kapsamına girmesi ise öncelikle sözkonusudur.
4. Kadınların da Mirastan Payları Vardır:
"Bu, o maldan az veya çok olsun farz kılınmış bir paydır" âyetiyle yüce Allah, kız çocukların da mirasta bir paylarının olduğunu tesbit etmekle beraber bunun ne kadar olduğunu beyan etmemektedir. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Suveyd İle Arlece'ye Evs'in malından herhangi bir şeyi dağıtmamaları için haber gönderdi. Çünkü yüce Allah, Evs'in kız çocukları için de bir pay ayırdığını belirtmektedir. Bununla birlikte bu miktarın ne kadar olduğunu beyan etmemiştir, O bakımdan Rabbimizin ne inzal buyuracağım beklemek gerekir (dedi). Bunun üzerine yüce Allah'ın:
"Çocuklarınız hakkında Allah size şöyle emrediyor..." âyetinden itibaren:
"En büyük kurtuluş işte budur" (en-Nisâ, 4/1143) âyeti nâzil oldu. Hazret-i Peygamber onlara: "Um Kucce'ye Evs'in geriye bıraktığı malın sekizde birini, kız çocuklarına üçte ikisini veriniz, malın geride kalan bölümü de sizindir" diye haber gönderdi. Ebû Dâvûd, Ferâiz 4; Tirmizî, Ferâiz 3; İbn Mâce, Ferdiz 2; Müsned, III, 352; Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, 11, 43439. Ölen şahsın ismi: Ebû Dâvûd ile el-Vâhîdî tarafından 'Sabit b. Kays"; Tirmizî, İbn Mâce ve Müsnedde: "Sa'd b. er-Rabî’"; Suyûtî tarafından - merhum müfessîrimize uygun olarak - ; Evs b. Sabit" olarak zikredilmektedir.
5. Gayrimenkullerin Paylaştırılması:
İlim adamlarımız bu âyet-i kerimeyi kalan mirasın durumunda değişiklik olacaksa da hisselere göre paylaştırılacağına delil göstermişlerdir. Hamam, ev, zeytinlerin toplandığı yer ve pay sahiplerinin orada yerleştirilmesi suretiyle faydalanılmaz hale gelen ev gibi. Bu cümlenin son bölümü İbnü’l-Arabi'de: "Paylarının en küçüğünün çıkartılması suretiyle faydalanılamaz hale gelenler gibi" şeklindedir. (Ahkamu'l-Kur'ân, I, 328)
Mâlik der ki: Onlardan herhangi birisi kendisine düşen paydan faydalanması sözkonusu olmasa bile bu paylaştırılır. Çünkü yüce Allah:
"Bu; o maldan az veya çok olsun farz kılınmış bir paydır" diye buyurmaktadır.
Aynı zamanda bu İbn Kinane'nin de görüşüdür. Şâfiî de böyle demiştir, Ebû Hanîfe'nin görüşü de buna yakındır. Ebû Hanîfe der ki: İki kişinin ortak olduğu küçük bir ev, ortaklardan birisi tarafından pay edilmesini isterken, diğeri bunu kabul etmiyorsa, ev kabul etmeyenin payına verilir.
İbn Ebi Leylâ ise der ki: Eğer pay sahipleri arasında kendisine verilecek paydan faydalanamayacak durumda olan varsa, o mal paylaştırılmaz. Pay sahiplerinden herhangi birisine zarar gelmenin sözkonusu olduğu herbir paylaştırma yapılmaz. Bu Ebû Sevr'in de görüşüdür
İbnü’l-Münzir der ki: îki görüşün daha sahih olanı budur. Ayrıca İbnü'l-Kasım da, -İbnü'l-Arabi'nin naklettiğine göre- bunu Mâlik'ten de rivâyet etmiştir. İbnü'l-Kasım der ki: Benim görüşüme göre paylaştırılamayan ev, oda ve hamamlar ile paylaştırılmasında zarar bulunup ta paylaştırıldığı takdirde ondan yararlanılamıyacak ise, o mal şufa hakkı sözkonusu olmaksızın satılır. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Pay edilemeyen her şeyde şuf’a sözkonusudur. Eğer sınırlar ortaya çıkacak olursa şufa sözkonusu olmaz." Buhârî, Buyû’ 96, 97, Şufa 1; Ebû Dâvûd, Buyû’ 73; Tirmizî, Ahkâm 33; Nesâî, Buyû’ 109; İbn Mâce, Şuf’a 3; Mavatta, Şufa 1; Müsned, III, 296, 399. Böylelikle Hazret-i Peygamber, sınırların belirlenme ihtimali bulunan herşey hakkında şuf a'nın sözkonusu olacağını, sınırlarının belirlenmesi mümkün olan arasından da paylaştırılmayan şeylere şuf a'nın taalluk edeceğini belirlemiş olmaktadır. Hadisin delil olarak ifadesi budur,
Derim ki: Bu görüşün lehine delillerden birisi de, Dârakutnî'nin İbn Cüreyc yoluyla rivâyet ettiği Hadîs-i şerîftir. İbn Cüreyc der ki: Bana Sıddık b. Mûsâ, Muhammed b. Ebi Bekr'den, o babasından, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyetine göre, Peygamber şöyle buyurmuş: "Paylaştırılması kabil olan şey dışında mirasçılar aleyhine parçalayıp dağıtma olmaz." Dârakutnî, IV, 219.
Ebû Ubeyd der ki: Bu şöyle olur: Adam ölür ve geriye öyle birşey bırakır ki, mirasçıları arasında paylaştırılacak olursa bu ya onların hepsine zarar verir, yahut bir kısmına. İşte hadis böylesinin paylaştı almayacağını söylemektedir. Geriye bir mücevherat, hammam, atlas kumaş ve benzeri şey bırakmak buna bir örnektir. Hadîs-i şerîfte geçen "tadiye" kelimesi birşeyi parçalayıp dağıtmak demektir. Yüce Allah'ın şu âyeti de bu kabildendir:
"Onlar ki, Kur'ân'ı bölük pörçük ettiler" (el-Hicr, 15/91).
Yüce Allah, âyet-i kerimede:
"Zarar verici olmayan,," diye buyurarak (en-Nisâ, 4/12) zarar vermeyi kabul etmemektedir. Nitekim Hazret-i Peygamber der "Zarar vermek de yoktur, zarara karşılık zarar da verilmez. İbn Mâce, Ahkâm 17; Muvatta’', Akdiye 31; Müsned, I, 313, V, 327. diye buyurmaktadır. Aynı şekilde âyet-i kerîmede paylaştırma da sözkonusu edilmemektedir. Âyet-i kerîme yalnızca az ya da çok olsun, küçüğün de, büyüğün de pay alması gerektiğini ortaya koymaktadır ve cahiliyyedeki kanaatleri reddetmek üzere: "Erkekler için bir pay... kadınlar için de bir pay vardır" diye buyurmaktadır. Bu husus oldukça açıktır.
Payım ortaya çıkarılmasına gelince; bu da bir başka delilden alınmaktadır. O da mirasçının şöyle demesi ile olur: Yüce Allah'ın âyeti gereğince bana ödenmesi gereken bir pay vardır. O payı kullanmama imkân veriniz. Ona ortak olan kimse de ona şöyle cevap verir: Özel olarak o paydan yararlanma imkânını sana vermemize imkânımız yoktur. Çünkü böyle bir imkân malın itsad edilmesi, şeklinin değiştirilmesi, kıymetinin eksilmesi gibi sebepler dolayısıyla, benim de, senin de zarar görmemiz sonucunu verir. Bu durumda tercih sözkonusu olur. Daha zahir (kuvvetli) olan görüş, menfaati ortadan kaldıran ve malın kıymetini eksilten paylaştırmanın sözkonusu olmayacağı şeklindedir. Bunun da az önce sözünü ettiğimiz delil ile birlikte böyle olması gerekir. Başarıya ulaştıran Allah'tır,
el-Ferrâ' der ki: Farz kılınmış bir pay" ifadesi;
Vacib olan bir paylaştırma ve yerine getirilmesi gereken bir hak" ifadesine benzer. Bu, mastar anlamında bir isim olduğundan dolayı mansub gelmiştir. ez-Zeccâc ise, hal olmak üzere nasb edilmiştir der. Yani sözügeçen bu kimselerin payları onlara farz olarak belirlenmiştir. el-Ahfeş der ki: Yüce Allah bunu onlara bir pay olarak tesbit etmiştir, demektir. Farz kılınmış (el-mefrûd) ise miktarı tayin edilmiş ve yerine getirilmesi gereken şey demektir.
8
Paylaştırma sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır bulunursa ondan kendilerini rızıklandırın ve onlara güzel sözler söyleyin.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1. Mirasın Pay Edilmesinde Hazır Bulunanlara Birşeyler Vermek:
Yüce Allah, mirastan pay hak etmemekle birlikte paylaştırılma da hazır bulunan ve mirasçı olmayan akraba yahut yetim ve fakirlere, eğer mal çok ise ikramda bulunmayı ve onların mahrum edilmemelerini, şayet miras akar, yahut da az birşeyler vermeye dahi imkân vermeyecek kadar az olursa, onlara Özür beyan etmeyi emir buyurmaktadır. Bununla birlikte az miktardaki mirastan birşeyler vermenin ecri de çok büyüktür. Çünkü bazan tek bir dirhem yüzbin (dirhem)i geride bırakabilir.
Ayet-i kerîme bu görüşe göre muhkemdir. Bu görüş de İbn Abbâs'ındır. Tabiînden de Urve b. ez-Zübeyr ve onun dışında kalan bir gurup da bunu benimsediği gibi; Ebû Mûsâ el-Eşârî de bunun böyle uygulanmasını emretmiştir.
İbn Abbâs'tan bu âyet-i kerimenin nesh edilmiş olduğuna dair rivâyet de elmiştir Onu nesh eden de yüce Allah'ın:
"Çocuklarınız hakkında Allah size şöyle emrediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar (veriniz)." (en-Nisâ, 4/11) âyetidir.
Said b. el-Müseyyeb ise, bunu miras ve vasiyet âyeti nesh etmiştir, demektedir. Bu âyet-i kerimenin nesh olduğunu söyleyenler arasında Ebû Mâlik, İkrime ve ed-Dehhâk da vardır. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Çünkü bu âyet-i kerîme mirasçıların kendi paylarını hakettiklerinİ; paylaştırma esnasında yanlarında hazır bulunup ta mirastan pay almayan kimseleri de mirasa ortak etmenin müstehap olduğunu beyan etmektedir.
İbn Cübeyr der ki: İnsanlar bu ayeti zayi ettiler (yani onunla amel etmez oldular). el-Hasen der ki: Fakat insanlar cimrilik ettiler.
Buhârî de İbn Abbâs'dan yüce Allah'ın; "Paylaştırma sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır bulunursa..." âyeti hakkında bu âyet muhkemdir. Nesh edilmiş değildir dediğini nakletmektedir. Buhârî, Tefsir 4. sûre 3. Bir rivâyete göre de şöyle demiştir: Birtakım kimseler bu âyetin nesh olduğunu iddia etmektedir Allah'a yemin ederim ki hayır o nesh edilmiş değildir. Fakat bu gereğince amelin ağırdan alındığı âyetlerden birisidir.
Âyet-i kerimede iki kesimden sözedilmektedir. Birisi mirasçıdır. İşte başkasını rızıklandıracak olan budur. Bir diğer kesim ise miras almamaktadır. İşte maruf söz söyleyerek sana bir şey veremiyorum, der. Suyûtî, ed-Dürru'l-Mensûr, II, 440. Burada son cümlenin anlamı şöyledir: "... Bir diğeri ise miras almamaktadır. Maruf (güzel) söz söyleyecek olan budur. Bu bir yetim malıdır. (Paylaştıranın) bu malda bir hissesi yoktur."
İbn Abbâs dedi ki; Yüce Allah mü’minlere miraslarını paylaştırmaları sırasında akrabalık bağlarını, yetimlerinize yoksullarını vasiyyet yoluyla gözetmelerini emretmiştir, Şayet ortada vasiyet yoksa o takdirde miras yoluyla onların bağları gözetilir en-Nehhâs der ki: Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak söylenen sözlerin en güzeli budur. Yani mendupluk, hayır işlemenin teşviki ve yüce Allah'a şükür olmak üzere bu âyetin gereğinin yerine getirilmesi sözkonusudur.
Bir kesim de der ki: Bu şekilde az birşeyler vermek farz anlamında vacibtir. Mirasçılar bu kesimlere gönüllerinin hoşluğu ile birşeyler verirler. Kap-kacak, eskimiş elbise ve hafif şeyler. Bu görüşü İbn Atiyye ve el-Kuşeyrî nakletmektedir. Sahih olan bunun mendupluk ifade ettiğidir. Çünkü böyle birşey farz olsaydı, terikede kazandan bir hak ve mirasta bir ortaklık olurdu. Taraflardan birisinin hakkı bilinirken, diğer tarafın hakkı meçhul kalırdı. Bu ise hikmete aykırıdır, anlaşmazlığa, güzel ilişkilerin kopmasına sebeptir.
Bir başka kesim de, âyet-i kerimede muhatap ve kast olunanların mirasçılar değil de, vasiyet ile mallarını paylaştıran ölümü yaklaşmış bulunan kimselerdir, der. Bu, İbn Abbâs, Said b. el-Müseyyeb ile İbn Zeyd'den rivâyet edilmiştir. Hasta bir kimse vasiyette bulunmak suretiyle malını dağıtmak ister ve o esnada mirasçı olmayan kişi yanında hazır bulunursa, onu mahrum etmemelidir.
Bu -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- vasiyetin vacib olduğu ve henüz miras âyetinin nâzil olmadığı dönemlerde sözkonusu olabilirdi. Ancak birinci görüş daha sahihtir ve kabul edilen, alınması gereken görüş de odur.
2. Mirasçı Tasarrufta Bulunamayacak Kadar Küçük ise:
Şayet mirasçı malında tasarruf edemeyecek kadar küçük ise, bir kesimin görüşüne göre, küçük mirasçının velisi, hacri altında bulunan bu küçüğün malından uygun göreceği miktarda birşeyler verir. Birşeyler vermez, de denilmiştir. Aksine paylaştırmada hazır bulunanlara: Bu maldan bana ait birşey yoktur. Bu mal yetime aittir. Bulûğa erecek olursa ona hakkınızı öğretip bildiririm der. İşte maruf söz de budur.
Ancak bu husus, ölenin herhangi bir vasiyette bulunmaması halinde böyledir. Şayet vasiyette bulunmuş ise, ona vasiyet edilen miktar ne ise verilir.
Abîde ile Muhammed b. Sîrîn'in görüşüne göre ise; bu âyet-i kerimede sözü geçen nzı ki andırmaktan kasıt, onlara yiyecekleri bir yemek yapmaktır. Nitekim onlar bu şekilde davranmışlar ve terikeden bir koyun kesmişlerdi. Abîde dedi ki:
Eğer bu âyet-i kerîme olmasaydı bu benim öz malımdan olacaktı. Katadet Yahya b. Ya'mer'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İnsanların terkettikleri üç muhkem âyet-i kerîme vardır. Bu âyet isti'zan âyeti:
"Ey mü’minler! Sağ ellerinizin malik olduğu... sizden üç defa izin istesinler..." (en-Nûr, 24/58)-
"Ey insanlar! Şüphesiz Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık..." (el-Hucurat, 49/13) âyetleridir.
3. Paylaştırma:
Yüce Allah'ın:
" Ondan" âyetindeki zamir paylaştırma manasına aittir. Çünkü bu, mal ve miras anlamındadır. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"O da onu kardeşinin yükünden çıkardı." (Yusuf, 12/76) Kasıt maşrapa (sikâye)'dır. Çünkü bu manada kullanılan ve daha önce geçen "suvâ1" kelimesi müzekkerdir. Burada anlatılmak islenen şudur; Paylaştırma anlamına gelen "kısmet" kelimesi müennestir. Ona raci olan zamirin de müennes olması gerekir. Ancak âyet-i kerimede zamir müzekkerdir. Müzekker oluş sebebiyle zamir, kelimenin kendisine değil de manasına raci almalıdır. Burdaki mana ise mal ve mirastır ve bunlar da müzekkerdir. Verdiği bu ve diğer örneklerde de benzeri durum sözkonusudur.
Hazret-i Peygamber’in: "Bir de mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onunla, (beddua ile) Allah arasında bir perde yoktur." Buhârî, Zekat 63, Mezâlim 9, Meğâzî 60; Müslim, Îman 29; Ebû Dâvûd, Zekâi 5; Tirmizî, ZekSt 6, Birr 68; Nesâî, Zekat 46, İbn Mâce, Zekat 1; Müsned, 1, 233. Bu rivâyetlerden -ınilfessirimizin belirttiği şekilde zamirin müzekker olarak zikredildiği rivüyerler, Buhârî'nin Zekât ve Meğâzî bölümlerinde yer atan rivâyetleridir. Diğerlerinde zamir müennes olup manaya değil, "beddua" diye tercüme ettiğimiz ve lâfzan müennes olan "davet" kelimesine racidir. Görüldüğü gibi burada da müzekker bir zamir (manen müzekker olan) dua manasına iade edilmiş bulunmakladır.
Aynı şekilde Hazret-i Peygamber'in Süveyd b. Tarık el-Cu'fî'ye şarap hakkında soru sorduğunda verdiği cevap da böyledir: "Şüphesiz ki o, (şarap kelimesi manen müennes bir kelime olmakla birlikte buradaki zamir müzekker kullanılmıştır) bir ilaç değildir, aksine o bir hastalıktır." Lâfzı itibariyle müennes olmakta birlikçe, zamirin manaya müzekker olarak râci olduğu rivâyetler; Müslim, Eşribe 12; İbn Mâce, Tıb 27; Müsned, IV. 311. Lâfza müennes olarak raci olduğu rivâyetler: Ebû Dâvûd, Tıb 11; lirmizl, Tıb 8; Dârimî, Eşribe 6; Müsned, IVh 317, V, 399. Burada da görüldüğü gibi zamir içkinin manasına iade edilmiştir. Bunun örneği pek çoktur. Paylaştırma anlamını ifade etmek üzere: Onunla malı paylaştırdı, kendi aralarında paylaştılar, ikisi onu pay ettiler" denilir. Bu kelimenin İsmi ise müennes olmak üzere "kısmet" şeklinde gelin Kasm İse, bunun mastarıdır. Paylaştırma yerine "maksim" denilir. Taksim ise, darmadağın etmek, dağıtmak anlamındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
4. Söylenecek Güzel Sözler:
Yüce Allah'ın:
"Ve onlara güzel sözler söyleyin" âyeti ile İlgili olarak Saîd b. Cübeyr şöyle demektedir: Onlara: Buyû'run alın, Allah size bereket ihsan etsin, denilir, Şöyle de denilmiştir. Onlara birşeyler vermekle birlikte, keşke bundan daha fazlasını verebilseydim, deyiniz. Yine şöyle denilmiştir: Birşeyler vermekle birlikte ayrıca mazeret belirtmeye ihtiyaç yoktur. Evet onlara hiçbirşey verilmeyecek olursa en azından güzel bir söz söylemeli ve bir çeşit mazeret beyan etmelidir.
9
Arkalarında kendileri hakkında endişe edecekleri âciz ve güçsüz çocuklar bırakacak olanlar korksunlar. Allah'a karşı takvâlı olsunlar da dosdoğru söz söylesinler.
Bu âyete ciair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Muhatapları:
Yüce Allah'ın:
"Korksunlar" âyeti emir olduğundan meczumdur ve sonundaki "elif"(-i maksura olan "yâ" harfi) bundan dolayı hazf edilmiştir. Sîbeveyh'e göre şiirdeki zaruret hali dışında, cer harflerine kıyasen emir için (fiilin başına gelen) emir lâm'ının gizli olması câiz değildir. Kûfeliler ise, cezm ile birlikte lâm harfinin hazf edilmesini câiz görmüşlerdir. (Buna dair) herkes (örnek olarak) şu beyti nekleder:
"Ey Muhammed; eğer sen herhangi bir şeyin kötü akıbetinden
Korkacak olursan; her nefis senin için feda olsun."
"Korksun" âyetinin mef'ûlü ifadenin delâleti dolayısıyla hazf edilmiştir
"Endişe edecekleri" âyeti de Vin cevabıdır. İfadenin takdiri ise: Eğer terkedecek olurlarsa, korkarlar... Bu edatın cevabında "lâm" harfinin hazf edilmesi de caizdir.
Bu âyet-i kerimenin tevili hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir kesim der ki: Bu vasilere bir Öğüttür. Yani sîz yetimlere kendinizden sonra öz çocuklarınıza yapılmasını arzu ettiğiniz gibi muamele ediniz. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. İşte bundan dolayı (daha sonra) yüce Allah:
"Şüphe yok ki, zulümle yetimlerin mallarını yiyenler,." (en-Nisâ, 4/10) diye buyurmuştur.
Bir başka kesim şöyle demektedir: Maksat bütün insanlardır. Yüce Allah onlara hem yetimler hakkında hem de başkalarının çocukları hakkında, kendilerinin himayesinde olmasalar dahi, Allah'tan korkmalarını emir buyurmuştur. Onların her birisi kendisinden sonra öz çocuğuna neler yapılmasını arzu ediyor ise, o şekilde başkalarının çocuklarına da güzel ve doğru söz söylesinler.
eş-Şeybânî'nin naklettiği de bu kabildendir. Dedi ki: Mesleme b. Abdülmelik'in kumandanlığında bir gurup asker ile birlikte Konstantiniyye (İstanbul) önlerinde idik. Aralarında İbn Deylemî'nin de bulunduğu ilim ehlinden bir gurup ile birlikte oturduğumuz bir günde meclistekiler; âhir zamanda meydana gelecek dehşetli bir takım olaylardan sözetmeye başladılar Ben ona (İbnü'd-Deylemî'ye): Ey Bişr'in (yahut Busr'un) babası, ben hiç çocuğum olmasın diye arzu ederdim, dedim, Bana şöyle dedi: Buna gerek yok. Çünkü Allah'ın herhangi bir kimseden ortaya çıkmasını hükme bağladığı herbir can mutlaka ortaya çıkar. O kişi ister bundan hoşlansın, ister hoşlanmasın, Fakal eğer sen onlardan yana emin olmak isliyorsan, başkaları hakkında Allah'tan kork. Sonra bu ayeti kerimeyi okudu. Bir diğer rivâyette de şöyle denilmektedir: Eğer ona yetişecek olursan Allah'ın seni kendisinden kurtaracağı ve şayet sen kendinden sonra bir çocuk terkedecek olursan Allah'ın senin hakkında (kötülük yapmaktan) onları koruyacağı bir işi sana göstereyim mi? Ben: Tabii deyince, şu: "Arkalarında kendileri hakkında endişe edecekleri..." âyetini sonuna kadar okudu.
Derim ki: Muhammed b. Kâ'ab el-Kurazî’nin Ebû Hüreyre'den yaptığı şu rivâyet de bu manayı ifade etmektedir: Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kim sadakayı güzel bir şekilde (ihsan ile) verirse Sırat'ı geçer. Her kim dul bir kadının ihtiyacını karşılayacak olursa, Allah da onun geride bırakacakları kimselere nezaret edecek halefler takdir eder."
Burada bir grup müfessirin ifade ettiği üçüncü bir görüş daha vardır: Bu âyet-i kerimeden kasıt, ölüm esnasında vasiyette bulunacağı sırada yanında hazır bulunanların kendisine şöyle söylediği kimsedir: Şüphesiz Allah senin çocuklarını rızıklandıraçaktır. Şimdi sen kendine bak, malını Allah yolunda vasiyet et, sadaka ver, köle azad et. Bu da nihayet bütün malını bu şekilde dağıtır. Yahut da onun tamamını kuşatacak şekilde bu tür işler yapar. Bu ise onun mirasçılarına zarar verir. İşte böyle bir uygulamaya gitmeleri yasak kılındı. Âyet-i kerîme onlara şöyle diyor gibidir: Sizler; sizden sonra mirasçılarınız ve geride bıraktığınız zürriyetiniz için korktuğunuz gibi, aynı şekilde sizden başkalarının mirasçıları için de korkunuz, onları kendi mallarını saçıp sallallahü aleyhi ve sellemurmaya itmeyiniz. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Katade, es-Süddî, ibn Cübeyr, ed-Dahhâk ve Mücahid yapmıştır. Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs'tan söyle dediğini rivâyet eder: Kişi başkasının vasiyeti esnasında hazır bulunacak olursa: Malım vasiyet et, şüphesiz Allah senin çocuklarına rızık verecektir, dememelidir. Bunun yerine şöyle desin: Kendin için önden hayır gönder ve çocuğun için de birşeyler bırak, İşte yüce Allah'ın:
"Allah'a karşı takvâlı olsunlar" âyetinin anlamı budur.
Miksem ve Hadramî derdi ki: Âyet-i kerîme bunun aksi bir durum hakkında nâzil olmuştur. Bu da şudur. Ölümü yaklaşmış olan kimseye yanında hazır bulunanlar: Sen mirasçıların için birşeyler sakla, çocuklarına birşeyler bırak, çünkü malında çocuklarından daha çok hak sahibi kimse yoktur, der ve böylelikle onun vasiyet yapmasını önlemeye çalışır. Bunun sonucunda da akrabaları ve kendisine vasiyetle bulunulma hakkına sahip olan herkesi zarara sokar. İşte böylelerine deniliyor ki: Sizler nasıl ki kendi soyunuzdan gelenler için korkuyor ve onlara iyilik yapılmasından hoşnut oluyorsanız, aynı şekilde yoksullar ve yetimler hakkında da bu şekilde güzel ve doğru söz söyleyiniz. Onlara zarar vermek hususunda Allah'tan korkunuz.
Bu iki görüş; mirasa dair âyet-i kerimenin nüzulünden önce vasiyetin vacib olduğu zamanı gözönünde bulundurmak esasına mebnidir. (Böyle bir açıklama) Said b. Cübyr ile İbn Müseyyeb'den rivâyet edilmiştir.
İbn Atiyye derdi ki; Bu iki görüşten hiçbirisi bütün insanlar hakkında uygulanamaz. Aksine insanlar iki kesimdir. Onlardan kimisine bu sözlerin birisi, kimine de diğeri uygun düşer. Şöyle ki; bir adam eğer mirasçılarının herbirisi kendi başına zengin halde terk ediyor ise, böyle birisine vasiyette bulunmayı teşvik etmek ve kendisi için önden hayır göndermeye itmek güzeldir. Şayet mirasçılarını güçsüz, ihmal edilmiş, mal varlıkları az bir şekilde terk edecekse, böyle birisine de onlara birşeyler bırakmayı ve ihtiyatlı hareket etmeyi teşvik etmek uygundur. Çünkü hiç şüphesiz bu şekilde hareket etmekten dolayı alacağı ecir, yoksullara yardımcı olmak halinde alacağı ecir gibidir. O halde gözönünde bulundurulması gereken zayıflık halidir. Bu hale göre hareket etmek İcabeder.
Derim ki: Böyle bir açıklama doğru ve yerindedir. Çünkü Hazret-i Peygamber, Hazret-i Sa'd'a şöyle demişti: "Şüphesiz ki senin, mirasçılarını varlıklı olarak bırakman, onları insanlara avuç açar halde fakir ve yoksul bırakmandan daha hayırlıdır. Buhârî, Cenâiz 36, Vesayâ 2, Menakıbu’l-Ensar 49, Merdâ 16, Deavât 43, Feraiz 16; Müslim, Vasiyyet 5, 8; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 2; Tirmizî, Vesâyâ 1; Nesâî, Vesaya 3; İbn Mâce, Vesayâ 5; Muvatta’', Vesâya 4; Müsned, I, 1Ö87 172, 173, 176, 179. Şayet insanın çocuğu yok, yahut çocuğu olmakla birlikte kendisi de babasından ayrı ve zengin ise, babasının da ondan yana bir korkusu yoksa, böyle bir durumda insanın öncelikle yapması gereken malım önünden göndermesidir (kendisinin vasiyette bulunmasıdır). Tâ ki çocuğu ondan sonra uygun olmayan yerlere harcamasın ve ondan dolayı da vebale girmesin.
2. Dosdoğru Söz Söylemek;
Yüce Allah'ın:
"Allah'a karşı takvalı olsunlar da dosdoğru söz söylesinler" âyetindeki "dosdoğru" (es-sedîd); adalete uygun ve doğru söylemektir. Yanı sizler hasta olan kimseye; üzerinde bulunan ve malından ödenmesi gereken hakları çıkartmasını söyleyiniz. Artık bundan sonra da küçük mirasçılarına zarar vermeyecek miktarda da akrabalarına vasiyet etsin.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sizler ölüye adaletli söz söyleyiniz. Bu ise ona: Lâ ilahe illallah sözünü telkin etmesi, fakat böyle demesini emretmemesidir. Aksine o ölüm döşeğindeki şahıs, onun bu sözünü işitecek şekilde kendi kendisine söylesin ve böylelikle telkin elsin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ölülerinize (yani ölüm vakti yaklaşmış olanlara) Lâ ilahe illallah'ı telkin ediniz" Müslim, Cenâiz 1. 2; Ebû. Dâvûd, Cenülz 16; Tirmizî, Cengiz 7; Nesâî, Cenâiz 4: ibn Mâce, Cenniz 3; Müsned, III, 3. diye buyurmakta, onlara böyle demelerini emrediniz, diye buyurmamaktadır. Zira böyle demesini emredecek olursa kızıp İnkâra yönelme ihtimali vardır.
Bundan maksadın yetim olduğu da söylenmiştir. Yani yetimi azarlamasınlar ve onu hafife alıp küçümsemesinler.
10
Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar yakında alevli bir ateşe de gireceklerdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Kimler Hakkında Sözkonusu Olduğu:
"Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler..." âyetinin Mersed b. Zeyd diye anılan Gatafanlı bir kişi hakkında nâzil olduğu rivâyet edilmektedir. Bu kişi kardeşinin yetim olan küçük çocuğunun malına veli tayin edilmişti. Onun malını yedi. İşte yüce Allah bu âyeti kerimeyi onun hakkında indirdi. Bunu Mukâtil b. Hayyân nakletmiştir. Bundan dolayı Cumhûr der ki: Bu âyette kast edilenler, yetimin malından kendilerine mubah olmayan şeyleri yiyen vasilerdir.
İbn Zeyd ise der ki: Bu âyet-i kerîme kadınları ve çocukları mirasçı kabul etmeyen, onlara miras vermeyen kâfirler hakkında nâzil olmuştur.
Her türlüsüyle mal almaya "yeme" ismi verilmiştir. Çünkü asıl maksat, malın yenihnesidir ve eşya çoğunlukla yemek suretiyle tüketilir.
Özellikle "karinlar'dan söz edilmesi ise, onların düşüklüklerini açıklamak ve üstün ahlâkî değerlerin zıtlarına sahip oldukları için çirkinliklerini ortaya koymaktır,
Yenîlen şeye "ateş" adının verilmesi ise, nihayette varılacak olan yerin o oluşundan dolayıdır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi;
"Ben rüyamda kendimi şarap sıkıyor gördüm." (Yûsuf, 12/36.) Burada maksat üzüm sıkıyorken görmektir.
Bir görüşe göre buradaki ateşten kast, haramdın Çünkü haram ateşi gerektirir. Yüce Allah o bakımdan harama bu ismi vermiştir. Ebû Said el-Hudrî'nin şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bize kendisinin İsrâ'ya çıkarıldığı geceden sözederken buyurdu ki: "Deve dudakları gibi dudakları olan ve dudaklarıyla yakaladıktan sonra ağızlarına ateşten tas dolduran bir kimsenin de görevlendirildiği bir topluluk gördüm. Ağızlarına doldurulan bu ateşten taş altlarından çıkıyordu. Ey Cebrâîl, bunlar kim oluyor? diye sordum bana: Bunlar haksızca yetimlerin mallarını yiyenlerdir, dedi." İsrü hadisinin geçtiği bazı yerler Buhârî, Salat 1, Hacc 76, Bed’u'l-Halk 6, 7..r; Müslim, İmnn 259. 266, 267. Eşribc 91; Tirmizî, Tefsir 17, 5Ûre 1; Nesâî, Salât 1- Kitap ve sünnet yetimin malını haksızca yemenin büyük günahlardan olduğuna delâlet etmektedir. Hazret-i Peygamber de: "Helâk edici yedi büyük günahtan uzak durunuz" diye buyurmuş ve bunlar arasında: "Yetimin malını yemeyi" da saymıştır. Buhârî, Vesâyâ 23, Tıb 48, Hudûd 44; Müslim, Îman 145; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 10; Nesâî, Vesâyâ 12.
2. Alevli Ateş
Yüce Allah'ın:
" Alevli bir ateşe de gireceklerdir" âyetini İbn Âmir ve İbn Abbâs'tan bir rivâyete göre Âsım, meçhul fiil olmak üzere Ciyâ" harfini ötreli olarak okumuşlardır (Anlamı: Alevli bir ateşe atılacaklardır, şeklinde olur). Yüce Allah (aynı kökten gelen kelime ile) şöyle buyurmaktadır:
"Ben onu Sekar’a (cehenneme) sokacağım." (el-Müddessir, 74/26) Ebû Hayve ise bu kelimeyi "yâ" harfini ötreli, "sâd" harfini üstün, "lâm" harfini de şeddeli olmak üzere kökünden gelen bir kelîmeymiş gibi okumuştur. Buna sebep ise bu fiilin ardı ardına çokça tekrarlanacağından dolayıdır. Bu okuyuşa dedi) de Yüce Allah'ın:
"Sonra onu. ardı ardına cehenneme sokunuz" (el-Hâkka, 69/31) âyetidir. Arapların: Onu ardı ardına ısıtıp durdum, şeklindeki sözleri de burdan gelmektedir. Ateş ile ısınmayı İfade etmek üzere de: fiili kullanılır. Şair der ki:
"Defalarca onların Savaşlarının kızgın ateşiyle ısındım
Aşırı soğuktan elleri donmuş bir kimsenin ısınmak istemesi gibi.
Geri kalanları ise bu kelimeyi; den gelecek şekilde "yâ" harfini üstün olarak okumuşlardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"İşte oraya bedbaht olandan başkası girmez. " (el-Leyl, 92/15) kelimesi, ateşe yaklaşarak yahut bizzat ona temas ederek ısınmak, demektir. el-Haris b. Abbâd'ın şu beyti de burdan gelmektedir:
"Allah bilir ki ben bu cinayeti (suçu) işleyenlerden değilim
Ve şüphesiz ki bugün ben onun ateşiyle yanıyorum".
Şair İse, alevli kor ateş demektir
3. Ayet-i Kerîmedeki Tehdit Unsuru:
Bu âyet-î kerîme tehdit âyetlerinden birisidir. Günah işleyenleri tekfir edenler lehine deli) olacak bir tarafı yoktur. Ehl-i sünnetin itikadına göre bu bir takım günahkârlar hakkında sözkonusudur. Bunlar önce cehenneme uğrar, sonra orada yanar ve bir çeşit ölümle ölürler. Halbuki ebediyyen cehennemde kalacak olanlar orada ölmezler de, dirilmekler de.
Böyle bir açıklama ile Kitap ile sünnette varid olan âyetler bir arada telif edilip yorumlanmaktadır. Tâ ki, her ikisinde varid olan haberler, haber verilen husus hakkında çelişkiliymiş gibi anlaşılmasın.
Bu husus (cehennemde ebedi kalış), ikıhi meşiet ile onların bir bölümünden sakıt olacaktır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Muhakkak Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Fakat bunun dışında olanı dilediği kimselere mağfiret eder" (en-Nisâ, 4/48 ve 116. âyetler) Bu kabilden varid olmuş karşı karşıya kalınacak bütün âyetler hakkında söylenecek söz (yapılacak açıklama) bu şekildedir.
Müslim, Sahihinde, Ebû Sald el-Hudri’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Orada kalacak olan cehennemliklere gelince, onlar orada asla ölmezler de dirilmezler de. Fakat günahları sebebiyle -veya hataları sebebiyle diye buyurdu- ateşin kendilerine İsabet edip de, Allah'ın bir çeşit ölümle öldüreceği bir takım kimseler de vardır. Nihayet bunlar kömür olacaklarında şefaat için izin verilecek, guruplar halinde getirilerek cennetin nehirleri üzerine dağıtılacaklar. Daha sonra: Ey cennetlikler, bunların üzerine su dökünüz! denilecek. Onlar da selin sürüklediği çamurlar arasında biten tohum gibi yeşerecekler." Orada hazır bulunanlardan birisi şöyle dedi: Sanki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) âdeta çölde davar otlatıyormuş gibi (bunları anlatıyordu) Müslim, Îman 306; İbn Mâce, Zühd 37; Dârimî, Rikaak 96, Müsned, III. 11, 20, 90.
11
Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar (veriniz). Eğer kadınlar ikiden fazla iseler, mirasın üçte ikisi onlarındır. Şayet (kız) bir tek ise mirasın yarısı onundur. (Ölenin) çocuğu varsa anne ve babanın her birine mirasın altıda biri (verilir). Çocuğu olmayıp da anne ve babası kendisine mirasçı olana gelince; üçte biri annesînindir. Şayet (ölenin) kardeşleri varsa o vakit altıda biri annesinindir. Bu, yapacağı vasiyetten yahut borcun (un ödenmesin) dan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan size faydaca hangisinin daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah'tan bir farz olarak (böyle tayin edilmiştir). Şüphesiz ki Allah Alîmdir, Hakimdir.
Âyetin tefsiri için bak:12
12
Çocukları yoksa, hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bunlar vasiyetlerinden yahut borç (ların) dan sonradır. Eğer çocuğunuz yoksa bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Şayet çocuğunuz varsa yapacağınız vasiyet ve borçtan sonra sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadına çocuğu ve babası olmadığı halde (kelâle) mirasçı olunuyor ve bunların erkek veya kız kardeşi varsa, herbirine altıda bir düşer, şayet daha çok iseler o halde hepsi yapacağı vasiyet ve borçtan sonra üçte bire ortak olurlar. Ancak zarar verici olmamalıdır.
(Bunlar) Allah'tan bir vasiyet olarak (gelen âyetlerdir), Allah her şeyi bilendir, Halimdir.
Bu âyetlere dair açıklamalarımızı otuzbeş başlık halinde sunacağız:
Ferâiz (Miras Hukukunun) in Önemi:
Yüce Allah daha önce: " Erkekler için birpay,- kadınlar için de bir pay vardır" (en-Nisâ, 4/7) âyetinde mücmel olarak sözünü ettiği hususları burada "Allah çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor..." âyet-i kerimesinde beyan etmektedir.
İşte bu, beyanın soru sorma zamanından sonraya bırakılmasının câiz olduğuna delil teşkil etmektedir.
Bu âyet-i-kerîme dinin hükümlerinden bir hüküm, ahkâmın esas dayanaklarından bir dayanak, ana âyetlerden bir âyettir. Çünkü feraiz (İslâm miras hukukunun) in kıymeti çok büyüktür. O kadar ki o, ilmin üçte biri kabul edilmiştir. Yarısı olduğuna dair rivâyet de vardır. İnsanlar arasından çekip kaldırılacak ve unutulacak ilk ilimdir. Bunu Dârakutnî, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'dan rivây er etmiştir Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Feraizi öğreniniz ve onu insanlara öğretiniz. Çünkü o ilmin yarısıdır. Unutulacak İlk şey o olduğu gibi, ümmetimin arasından çekip kaldırılacak ilk şey de odur," Dârakutnî, IV, 67.
Yine bu hadis Abdullah b. Mes'ûd yoluyla da rivâyet edilmiştir Abdullah b. Mes'ûd dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana şöyle buyurdu: "Kurân'ı öğreniniz onu insanlara Öğretiniz. Feraizi de öğreniniz ve onu insanlara öğretiniz. İlmi öğreniniz ve onu insanlara öğretiniz. Çünkü ben (zamanı gelince) ruhu kabz olunacak birisiyim. Şüphesiz ki, ilim de kabz olunacak ve fitneler ortaya çıkacaktır. O kadar ki, iki kişi bir miras taksimi hususunda anlaşmazlığa düşecekler fakat, aralarında hüküm verecek bir kimseyi bulamayacaklardır." Dârakutnî, IV, 81, 82.
Bu husus böylece sabit olduğuna göre; şunu bil ki, feraiz ashâb-ı kiram'ın bilgilerinin en önemli bölümüdür. Onların tartıştıkları hususların en büyükleridir. Fakat insanlar, bu ilmi zayi ettiler. Mutarrifin Mâlik'ten rivâyetine göre; Abdullah b. Mes'ûd şöyle demiştir: Bir kimse feraizi, boşamayı ve haccı (buna dair hükümleri) öğrenememiş ise çölde yaşayan (eğitim görmemiş) insanlara üstünlüğü nedir?
İbn Vehb de Mâlik'ten şöyle dediğini nakletmektedir; Rabia'yı zaman zaman şöyle derken dinlerdim: Her kim feraizi Kur'ândan öğrenmeksizin öğrenecek olursa, onu çok çabuk unutur. Mâlik der ki: Gerçekten doğru söylemiş.
2- Kitap ve Sünnete Dayalı İlmin Önemi:
Ebû Dâvûd ve Dârakutnî, Abdullah b. Amr b. el-As'dan şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İlim üç türlüdür Bunun dışında kalan ise bir fazlalıktır: Ya muhkem bir âyet, yahut uygulanan (kaim) sünnet veya âdil bir fariza," Ebû Dâvûd, Feraiz 1; İbn. Mâce, Mukaddime 8; Dârakutnî, IV, 68. Ebû Süleyman el-Hattabî der ki: Muhkem âyet, yüce Allah'ın Kitabıdır. Bunda muhkem olma şartını koşmasının sebebi şudur: Kimi âyet-i kerîme kendisi ile amel edilmeyen mensuh bir âyettir; onu nesheden ile amel olunur. Kaim sünnet ise, Hazret-i Peygamberden gelen sabit sünnetlerden olan her bir sünnettir.
"Âdil bir fariza" âyetine gelince, bunun iki türlü tevil edilme ihtimali vardır Birincisine göre bununla paylaştırmada adaletin kastedilmiş olması muhtemeldir. O taktirde bu. Kitap ve sünnette sözü geçen paylara uygun bir şekilde âdil olarak paylaştırılan bir fariza (miras hissesi)dır İkinci şekle göre, bu Kitap ve sünnetten ve bunların anlamlarından çıkartılmış bir fariza olabilir. O taktirde bu fariza (mirastaki hak) tıpkı Kitap ve sünnetten alınmış olana denk (ona muadîl) olur. Zira nass yoluyla Kitap ve sünnetten alınmış gibidir.
İkrime rivâyetle der ki: İbn Abbâs, Zeyd b. Sabit'e bir kişi göndererek; geriye kocasını ve anne-babasını bırakıp ölen bir kadın hakkında sordurdu. Zeyd dedi ki: Malın yarısı kocanındır. Geri kalanın üçte biri annenindir. Bu sefer ona şöyle sordu: Sen bunu Allah'ın Kitabında mı görüyorsun, yoksa görüşüne dayanarak mı söylüyorsun? Zeyd: Ben onu görüşüme dayanarak söylüyorum. Hiç bir zaman bir anneye babadan daha fazla bir pay veremem. Ebû Süleyman (el-Hattabî) dedi ki: İşte bu, nass bulunmadığı takdirde bir farîzanın tadil edilmesi kabilindendir. O da bunu nass ile tesbit edilmiş olan âyeti nazan itibara alarak söylemiştir. Sözü geçen nass ise yüce Allah'ın;
"Anne-babası da kendisine mirasçı olana gelince üçte biri annesinindir" âyetidir, Burada annenin payı üçte bir olarak tesbit edildiğine göre, geri kalan ve üçte ikiye eşit olan mal da babaya ait olur. Burada Zeyd, kocanın payını almasından sonra, malın arta kalan yarısını, eğer anne-baba ile birlikte evlat yahut pay sahibi başka bir kimse yoksa, malın tümüne kıyas etmiştir. Bu malı da. ikisi arasında (anne-baba arasında) üçte birlere ayırarak paylaştırmış, anneye bir payf babaya da geri kalan miktar olan üçte iki pay vermiştir. Böyle bir paylaştırma ise, anneye malın geri kalan bölümünden malın tümüne nisbetle üçte birinin verilip, babaya ise kalan ve altıda bire eşit olan miktarın verilmesinden daha bir adildir. Çünkü geri kalanın üçte biri anneye verilecek olursa, asıl itibariyle baba mirasın aslında anneden daha fazla bir pay sahibi olmakla birlikte, anneye babadan daha fazla verilmiş olur. Halbuki baba asıl itibariyle anneden önce ve daha fazla pay alır. Böyle bir paylaştırma ise, İbn Abbâs'ın kanaati olan genel malın üçte biri kadarının anneye verilerek daha fazla pay ayrılırken, babanın payını da altıda bire düşürüp azaltmaktan daha bir adildir İşte bundan dolayı İbni Abbas’ın görüşü terk edilerek, fukahânın geneli Zeyd'in görüşünü kabul edip benimsemiştir.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Abdullah b. Abbas (radıyallahü anh) geriye kalan koca ve ebeveyn hakkında şöyle demiştir: Kocaya malın yarısı verilir. Anneye ise malın genelinin üçte biri verilir Babaya ise geri kalan verilir Bir kadın ve bir anne-baba hakkında da, dörtte biri kadının, anneye genel malın üçte biri, geri kalan ise babaya verilir, der. Kadı Şüreyh, Muhammed b. Şirin, Davud b. Ali ile aralarında İbn el-Lebbân diye tanınan Ebû'l-Hasen Muhammed b. Abdullah el-Faradî el-Mısrî'nin yer aldığı bir grup da her iki meselede de böyle söylemiştir. Ayrıca bunun Hazret-i Ali'nin müşterekeye Bu mesele "müştereke," "haceriyye" ve "himariyye" diye bilinir. dair görüşüne kıyasen verilmiş bir hüküm olduğunu da ileri sürmüştür.
(Ebû Ömer) bir başka yerde de şöyle demektedir: Bu Hazret-i Ali'den de rivâyet edilmiştir. Ebû Ömer der ki: Ali, Zeyd, Abdullah, diğer ashâb-ı kiram ile genel olarak ilini adamlarından meşhur olup bilinen görüş, Mâlik'in tesbit ettiği husustur. Bunların lehine ve İbn Abbâs'a karşı delillerden birisi de şudur: Anne-baba, beraberlerinde başka hiçbir kimse bulunmaksızın birlikte mirasçı olacak olurlarsa, anne üçte bir, baba da üçte iki alır. Aynı şekilde kocadan artan yanda da ortak oldukları takdirde yine üçte bir ve üçte iki alırlar. Bu hem aklî bakımdan konu üzerinde düşündüğümüz zaman doğrudur, hem de kıyasa göre doğrudur.
3- Mirasa Dair Ayetin Nüzâl Sebebi:
Mirasa dair âyetin nüzul sebebi ile ilgili farklı rivâyetler gelmiştir. Tirmizî, Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve Dârakutnî’nin Cabir b. Abdullah'tan rivâyetine göre Sa’d b. er-Rabrin hanımı dedi ki: Ey Allah'ın Rasülü! Sa'd öldü, geriye de iki kız çocuğu ve kendi kardeşi kaldı. Kardeşi kalkıp Sa'd'in bıraktıklarını aldı. Kadınlar ise sahip oldukları mallar üzre nikâhlanırlar. Hazret-i Peygamber o mecliste kendisine cevap vermedi. Daha sonra tekrar ona gelip dedi ki; Ey Allah'ım Rasûlü, Sa'd'ın kız çocukları (ne olacak)? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Bana (Sa'dın) kardeşini çağır” Kardeşi gelince ona şöyle dedi: "İki kız çocuğuna üçte iki, hanımına sekizde bir ver, geri kalanı da senindir." Ebû Dâvûd'un rivâyetinin lâfızları böyledir. Ebû Dâvûd, Ferâiz 4; Tirmizî, Feraiz 3; İbn Mâce, Ferâiz 2, Dârakutnî, IV, 78. Tirmizî ve diğerlerinin rivâyetinde ise şöyle denilmektedir: Bunun üzerine miras âyeti nâzil oldu. (Tirmizî) dedi ki: Bu, sahih bir hadistir. Tirmizî, aynı yer.
Yine Hazret-i Cabir rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Bekir ile birlikte ben Benu Selime arasında olduğum sırada beni (hastalığımda) yürüyerek ziyarete geldiler. Aklımın başımdan gitmiş olduğunu (baygın olduğumu) gördüler. Peygamber bir su getirilmesini istedi. Abdest aldı. Sonra o sudan üzerime serpti, ben de ayıldım. Ey Allah'ın Rasûlü! Malıma ne yapayım diye sordum. Bunun üzerine: "Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar (veriniz)" âyeti nâzil oldu. Bu hadisi, Buhârî, ve Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Tefsir 4. sûre 4; Müslim, Ferâiz 6, 7 az farkla: Ebû Dâvûd, Ferâiz 2. Bunu Tirmizî de rivâyet etmiş olup orada ayrıca şu ifadeler yer almaktadır: Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Malımı çocuklarım arasında nasıl paylaştırayım? Bana bir şey söylemedi. Bunun üzerine:
"Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle rivâyet ediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar (veriniz)" âyeti nâzil oldu, (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih) bir hadistir. Tirmizî, Ferâiz 6.
Buhârî'de İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre, bu âyetin nüzulü (önceleri) miras kalan malın çocuklara, vasiyetin ise anne-baba'ya yapılması şeklindeki uygulama dolayısıyla olmuştur. İşte o uygulama bu âyet-i kerimelerle nesh olundu. Buhârî, Tefsir 4. SÛRE 5.
Mukâtil ve el-Kelbî der ki: Bu âyet-i kerîme Um Kücce hakkında nâzil olmuştur. Bunu da daha önce zikretmiş bulunuyoruz.
es-Süddî der ki: Bu âyeti kerîme Hassan b. Sabit'in kardeşi olan Abdurrahman b. Sabit'in kız çocukları sebebiyle nâzil olmuştur.
Şöyle de denilmiştir: Cahiliyye dönemi insanları Savaşa katılıp düşmanla çarpışanların dışında kimseye miras vermezlerdi. İşte âyet-i kerîme küçük, büyük herkesin payını beyan etmek üzere nâzil oldu.
Bu âyetin herkese bir cevap olmak üzere nâzil olmuş olması da uzak bir ihtimal değildir. Nüzulünün gecikme sebebi de bundandır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
el-Kiyâ et-Taberî der ki: Bazı rivâyetlerde vârid olduğuna göre cahiliyye döneminde uygulanan küçüğe mirastan pay vermemek İslâm'ın ilk dönemlerinde de yapılıyordu. Bu âyetle bu uygulama nesh edilinceye kadar böyle sürdü. Halbuki, bizim şeriatimizde böyle bir şey sabit olmamıştır. Aksine bunun hilafına hüküm sabit olmuştur.
Bu âyet-i kerîme Sad b. er-Rabî'in mirasçıları hakkında nâzil olmuştur. Bunun Sabit b. Kays b. Şemmas'ın mirasçıları hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Ancak birinci görüş, nakil ehline göre daha sahihtir. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) amcaya verilmiş olan mirası geri aldı. Şayet onun şeriatimize göre önceden miras alacağı sabit olmuş olsaydı, o verileni ondan geri almazdı. Hiçbir zaman bizim şeriatimizde at üzerinde Savaşmayıp korunması gereken şeyleri koruyuncaya kadar küçüğe miras verilmez; diye bir hüküm sabit olmuş değildir.
Derim ki; Kadı Ebû Sekr İbnü'l-Arabî de bu görüştedir, O şöyle diyor: Bu âyet-i kerimenin nüzulü oldukça güzel bir nükteye de delâlet etmektedir. O da şudur Cahiliyye dönemi insanlarının uygulaması olan malı almak (ve mirasçılara vermemek) İslâm'ın ilk dönemlerinde ses çıkarılmamış ve ikrar edilmiş bir şer'î uygulama olmamıştır. Çünkü eğer ikrar ile kabul edilmiş bir şeriat (hukuki uygulama) olsaydı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) iki kız çocuğunun amcası hakkında aldığı mallarım geri vermeleri şeklinde hüküm vermezdi. Herhangi bir hüküm uygulamaya konulduktan sonra neshedici hüküm gelecek otursa, bu ancak gelecekteki uygulamaları etkiler. Daha önce geçmiş hükümleri nakzetmez. Ancak bu, yapılmış haksız bir uygulama idi ve kaldırıldı. Bu açıklamayı İbnü'l-Arabî yapmıştır.
4- "Çocuklar" İfadesinin Kapsamı:
Yüce Allah'ın:
"Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor" âyeti ile ilgili olarak Şâfiî'ler derler ki: Yüce Allah'ın:
"Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor" âyeti, kişinin sulbünden gelen çocukları hakkında hakikat anlamındadır. Oğlun çocukları ise bunun kapsamına mecaz yoluyla girmektedir. Buna göre bir kimse, oğlunun oğlu bulunduğu halde oğlu olmadığına dair yemin edecek olursa, yemininde hânis (yalan söylemiş) olmaz. Filanın çocuklarına vasiyette bulunacak olursa, filanın oğlunun çocukları bu vasiyetin kapsamına girmez. Ebû Hanîfe ise der ki: Eğer sulbünden oğlu yoksa, oğlunun çocukları bunun kapsamına girer. Bilindiği gibi lâfızlar söyledikleri ile değişiklik arzetmez.
5- Miras Alamayanlar:
İbnü'l-Münzir der ki: Yüce Allah:
"Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor" diye buyurduğundan dolayı, âyetin zahirine göre mirasın mü’miniyle, kâfıriyle bütün çocukların bir hakkı olması icabeder. Şu kadar var ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: "Müslüman kâfire mirasçı olmaz..." Buhârî, Hacc 44, Meğâzî 48, Ferâiz 261 Müslim, Ferâiz 1; -Ebû Dâvûd, Feraiz 10; Tirmizî Ferâiz 15; İbn Mâce, Ferâiz 6; Dârimî, Ferâiz 29; Muvatta’', Hacc 13. diye buyurduğu sabit olduğundan, yüce Allah'ın bu âyetinde çocukların bir kısmını kastetmiş olduğunu, bir kısmını da kastetmemiş olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Buna göre Hadîs-i şerîfin zahiri gereğince müslüman kâfire, kâfir de müslümana mirasçı olmaz.
Derim ki: Yüce Allah:
"Çocuklarınız hakkında..." diye buyurduğuna göre; kâfirlerin elinde ashâb bulunan çocuklar da onların kapsamına girer.
Müslüman olarak hayatta olduğu bilindiği sürece o da mirasçıdır. Nehaî müstesna, bütün ilim ehli böyle demiştir. Nehaî ise, ashâb çocuk miras alamaz demektedir. Eğer bu çocuğun hayatta olduğu bilinmiyor ise, o takdirde hükmü mefkûd Mefkûd: İzi bilinmeyecek şekilde beldesinden ayrılıp gitmiş ve aradan uzunca bir zaman geçmiş olmasına rağmen, ölü mü sağ mı olduğuna dair haber alınamayan kişidir. hükmündedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın mirası, şu âyeti dolayısıyla âyetin kapsamına girmez: "Bize mirasçı olunmaz. Bizim bıraktığımız sadakadır." Meselâ; Buhârî, Hums 1, Nafakât 3. Ferâiz 3; Müslim, Cihad 49-52; Ebû Dâvûd. tmâre 19; Tirmizî, Siyer 44; Nesâî, Fey 9; Muvatta’', Kelâm 27; Müsned 1,4, 6,9, II. 463, VI, 145, 262. İleride buna dair açıklamalar, yüce Allah'ın izniyle Meryem Sûresi'nde (18/7. âyet 2. başlıkta) gelecektir. Aynı şekilde babasını yahut dedesini, yahut kardeşini ya da amcasını kasten Öldüren kişi, hem sünnetteki delil dolayısıyla, hem de icma-ı ümmet dolayısıyla çocuklar arasına girmez. Yine daha önce Bakara Sûresi'nde (2/72, âyette.) geçtiği üzere öldürdüğü kimsenin malından da diyetinden de herhangi bir şeyi miras olarak alamam.
Eğer hata yoluyla öldürmüş İse, yine öldürdüğünün diyetinden miras alamaz, fakat onun malından miras alır. Mâlik'in görüşüne göre bu böyledir, Şâfiî, Ahmed, Süfyan ve Rey ashâbının görüşüne göre ise -yine daha önce Bakara Sûresi'nde (2/72. âyette)- açıklandığı gibi ne malından ne de diyetinden herhangi bir miras alamaz. Mâlik'in görüşü ise daha sahihtir, İshak ve Ebû Sevr de bu görüştedir. Aynı zamanda Said b. el-Müseyyeb, Atâ b. Ebi Rebâh, Mücahid, ez-Zührî, el-Evzaî ve İbnü'l-Münzir'in görüşü de budur. Çünkü yüce Allah'ın, Kitab-ı Kerîminde mirasçı kıldığı kimsenin mirası sabit bir mirastır. Ondan ancak sünnet ve icma ile herhangi bir kimse istisna edilebilir. Bu hususta, hakkında farklı kanaatlerin bulunduğu herbir husus, mirasın sözkonusu olduğu âyetlerin zahirine havale edilir.
6- İslâm'ın İlk Dönemindeki Mirasa Hak Kazanma Sebepleri:
Şunu bil ki, İslâm'ın ilk dönemlerinde birkaç sebepten dolayı mirasa hak kazanılıyor idi. Hilf (Kardeşlik antlaşması), hicret ve bu hususta yapılacak akidleşme bunlar arasındaydı. Daha sonra yine bu sûrede yüce Allah'ın izniyle:
"Herbiri için mirasçılar kıldık" (en-Nisâ, 4/33) âyetini açıklarken belirteceğimiz üzere, bu nesholundu. İlim adamları icmâ’ ile eğer çocuklarla beraber miktarı tesbit edilmiş farz hisse sahibi kimseler) bulunuyor ise, onlara o farz hisselerinin verileceği ve geri kalan malın ise erkeğe, iki dişinin payı verilmek üzere paylaştırılacağı üzerinde icma etmişlerdir. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Farz hisseleri sahiplerine ulaştırınız" Buhârî, Ferâiz 5, 7, 9, 15; Müslim, Ferâiz 2, 3; Tirmizî, Fersiz S; Müsned, 1, 325. diye buyurmuştur. Bu hadisi hadis İmâmları rivâyet etmiştir. Kastettiği, yüce Allah'ın Kitabında yer alan farz hisselerdir. Bunlar ise: Yarım, dörttebir, sekizdebir, üçteiki, üçtebir ve altıdabir olmak üzere altı ayrı hissedir.
Yanın hisse; beş kişiye verilir Sulpten kızçocuğu, oğlun kızı, anne-baba bir kızkardeş, baba bir kızkardeş ve koca. Bütün bunlar bu hisseyi kendilerini o hisseyi almaktan hacb Hacb: Sözlükte engellemek demektir. Şer'ı bir terim olarak da; muayyen bir mirasçının, kendisi kadar miras almayan bir başka, mirasçı tarafından, kısmen ya da tamamen miras almasının engellenmesi demektir. Baba varken dedenin miras alamaması, oğlun varlığı dolayısıyla kocanın payının yarı hisseden dörttebire inmesi gibi. edecek bir kimse bulunmadığı takdirde söz konusudur.
Dörttebir; hacbedici kimsenin bulunması halinde, kocanın ve hacbedici kimse bulunmadığı takdirde ise hanımın ya da hanımların hissesidir.
Sekizde bir; hacbedici kimse olduğu takdirde hanımın ya da hanımların hissesidir.
Üçteiki; dört kişinin hissesidir. Sulben iki ve daha fazla kızçocukları, oğlun kızlarının, anne-baba bir yahut baba bir kız çocuklarınin. Bütün bunlar da kendilerini bu payı almaktan hacbedecek kimselerin olmadığı halde bu payı alırlar.
Üçtebir; iki kesimin payıdır. Çocuğun ve oğlun çocuğunun olmaması ile erkek ve kız kardeşlerden iki ve daha yukarısının bulunmaması halinde annenin payıdır. Bir de annebir çocuklardan iki ve daha yukarısının payıdır. Buradaki üçtebir bütün malın üçtebiridir. Geri kalanın üçtebiri ise, bu da koca yahut hanım ile birlikte anne-babanın bulunması halinde annenin payıdır. O takdirde anne kalanın üçtebirini alır. Buna dair açıklamalar az önce geçmişti. Yine dedenin, beraberlerinde pay sahibi kimse bulunması şartıyla, kardeşlerle birlikte bulunup, kalanın üçtebiri de dede için daha uygun bir pay olduğu meselelerde de böyledir.
Altıdabir; yedi kişinin hissesidir: Anne, baba, oğul ve oğlun oğlu ile birlikte dedet nine ve birden çok olmaları halinde nineler, sulb yoluyla kız ile birlikte oğlun kızları, anne-baba bir kızkardeşle birlikte baba bir kızkardeşler ile erkek yahut dişi olsun anne bir tek çocuk.
Bütün bu farz hisseler, yüce Allah'ın Kitabından alınmıştır. Ancak, tek nine ile birden çok ninelerin hisseleri müstesnadır. Bu, sünnetten çıkartılmıştır.
Miras yoluyla bu hisselerin alınmasını gerektiren sebebler ise üç tanedir; Sabit neseb, akdolmuş nikâh ve azad yoluyla velâ.
Kimi zaman bu üç sebep bir arada bulunabilir. Erkek, hem Ölen kadının kocası, hem onu azad etmiş olan mevlâsı, hem de amca çocuğu olabilir.
Kimi zaman da yalnızca bu iki sebep bir arada bulunabilir. Kocanın aynı zamanda hanımının mevlâsı olması; yahut kocası ve amcasının oğlu olması gibi. Bu durumda İki bakımdan miras alır ve tek başına olması halinde malın tamamı onun olur. Yarısını kocası olması hasebiyle, diğer yarısını velâ yahut neseb yoluyla alır. Bir diğer örnek: Kadın kişinin hem kızı hem de onun velâ yoluyla azad ettiği olabilir. Tek başına olması halinde malın tamamını kendisi alır. Yarısını neseb yoluyla, diğer yarısını da velâ yoluyla alır.
7. Terikeden Borcun Ödenmesi, Vasiyetin Yerine Getirilmesi...
Borç ödenip vasiyet yerine getirilmedikçe, mirasdn paylaştırılması) sözkonusu olmaz. Mütevaffanın ölümünden sonra terikesindeki muayyen haklar çıkartılır. Daha sonra kefenlenmesi ve kabre gömülmesi için gereken masraflar, sonra da mertebelerine göre borçlar, bundan sonra da üçtebirinden vasiyetler ile vasiyet manasını taşıyan diğer hususlar, yine mertebelerine uygun olarak çıkartılır. Bunların dışında kalan ise mirasçılar arasında (pay edilecek) mirastır
Mîrascıların hepsi onyedi kişidir. Bunların onu erkeklerdendir: Oğul ve aşağıya doğru istediği kadar gitse de oğlun oğlu, baba ve istediği kadar yukarıya gitse de babanın babası (ced, dede), erkek kardeş ile erkek kardeşin oğlu, amca ve amcanın oğlu, koca ve ni'met mevlâsı. Yani âzâd etmiş bulunan efendi.
Kadınlardan da yedi mirasçı vardır, bunlar: Kız, aşağı doğru ne kadar giderse gitsin oğlun kızı, anne ve ne kadar yukarı doğru giderse gitsin nine, kızkardeş, hanım ve ni'met'in mevlâsı yani âzâd eden hanımefendi.
Fazilet sahibi birisi bu mirasçıları şiir halinde şöylece sıralamaktadır:
"Erkek mirasçıları toplamak istersen
Kadın mirasçıları da onlarla beraber zikrederek:
Erkeklerden mirasçılar toplam on kişidir.
Kadın mirasçılar ise yedi kişidir.
Erkek mirasçıları şiir halinde şöylece sıraladım:
Oğul, oğlun oğlu ve amcanın oğlu,
Baba da onlardandır ve o bu tertipdedir,
Dede de yakın erkek kardeşten önce gelir,
Yakın kardeşin oğlu ve bir de amca,
Koca, âzâd eden efendi; sonra anne,
Oğlun kızı ondan sonra gelir, bir de kız,
Hanım da, nine de ve kızkardeş
Mevlâ olan kadın yani âzâd eden hanımefendi
İşte sen bunu kendin için takdir edilmiş bir araç olarak yanına al."
8- "Çocuklar" Tabirinin Kapsamı:
Yüce Allah'ın:
"Çocuklarınız hakkında" âyeti, ister fiilen var olsun, isterse de annesinin karnında cenin olarak bulunsun, ister yakın, ister uzak olsun, erkek yahut dişi olsun -az önce geçtiği gibi kâfir dışında kalan- bütün çocukları kapsamına alır. Kimisi der ki: Bu yakın çocuklar hakkında hakikat, uzaklar hakkında mecazdır. Kimisi de şöyle der: Hepsi hakkında da hakikattir. Çünkü "evlâd; çocuklar" kelimesi "tevellüd"den gelmektedir Şu kadar var ki, çocuklar ölene yakınlıklarına göre miras alırlar. Yüce Allah da:
"Ey Âdemoğulları" (el-Arâf, 7/26) diye buyurmaktadır. Hazret-i Peygamberde: "Ben Âdemoğullarının efendisiyim" Müslim, Fedâil 3; Ebû Dâvûd, Sünne 13; İbn Mâce, Zühd 37; Müsned, I, 5. diye buyurduğu gibi: "Ey İsmailoğulları! Ok atışı yapınız. Çünkü sizin atanız atıcı idi" Buhârî, Cihad 78, Enbiyâ 12, Menâkıb 4- İbn Mâce Cihad 19; Müsned, I, 364, IV, 50. diye buyurmuştur
Şu kadar var ki bu kelime mutlak olarak kullanıldığında örfen çoğunlukla hakikat üzere yakın ve a'yân çocuklar A'yân çocuklar (Benu'l-a'yân.); Ana-baba bir erkek ve kız kardeşler. (Ö. M. Bilmen, Hukuk-İslâmiyye, İstanbul 1969, V, 209). hakkında kullanılır. Şayet sulbünden gelen çocuklar arasında erkek çocuk varsa, artık çocuğun çocuğunun alacak birşeyi olmaz. İşte bu da ilim ehlinin icma ile kabul ettiği hususlardan birisidir. Şayet sulbünden gelen çocuklar arasında erkek çocuğu bulunmayıp torunları arasında erkek varsa, önce sülb'den gelen kızlardan başlanarak onlara üçte ikiye kadar verilir. Bundan sonra geriye kalan üçtebir yakınlıkta eşit olmaları halinde, yahut erkek kendisinden daha yukarıda bulunan kızlardan aşağıda bulunuyor ise, torunlar arasında erkeğe iki, dişinin payı kadar miras paylaştırılır.
Bu Mâlik'in, Şâfiînin ve Rey ashâbının görüşüdür. Ashâbdan, tabiînden ve onlardan sonra gelenler arasındaki İlim adamları da genel olarak bu görüştedir.
Ancak, İbn Mes'ûd'un söylediği rivâyet edilen şu görüşü müstesnadır: Eğer erkek torun kız çocuğun karşısında bulunuyor ise, (kalan üçicbir) ona geri verilir. Şayet ondan daha aşağıda bulunuyor ise, kalan kız çocuğa geri verilmez. O bu görüşünü belirtirken yüce Allah'ın:
"Eğer kadınlar ikiden fazla ise, mirasın üçte ikisi onlarındır" âyetine riâyet eder ve kız çocuklara sayıları ne kadar çok olursa olsun üçte İkiden fazlasını vermez.
Derim ki: İbnü'l-Arabî İbn Mes'ûd'dan bu tafsilâtı böylece zikretmiştir. Ancak İbnü'l-Münzir ile el-Bâcî'nin İbn Mes'ûd'tan naklettikleri şöyledir: Sülb'den olan kızlardan anan, oğlun oğullarına verilir. Fakat oğlun kız çocuklarına verilmez. İkisi de (İbnü'l-Münzir ve el-Bâcî de.) bunun dışında her hangi bir tafsilat zikretmezler. Ayrıca İbnü’l-Münzir bunu Ebû Sevr'den de nakletmektedir.
Buna yakın bir görüşü Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) de nakletmiştir. Ebû Ömer der ki: Bu hususta İbn Mes'ûd muhalefet ederek der ki; Kız çocuklar üçte ikiyi tamamladıkları takdirde, geriye kalan yalnızca oğlun oğullarına verilir. Onların kızkardeşlerine birşey verilmeyeceği gîbib onlardan daha yukarıda bulunan oğlun kızlarına da, onlardan aşağıdakilere de birşey verilmez. Ebû Sevr ile Davud b. Ali (ez-Zâhirî) de bu kanaattedir. Buna benler bir görüş Alkame'den de rivâyet edilmiştir.
Bu kanaate sahip olanların delili, İbn Abbâs'ın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan naklettiği şu âyetidir: "Sız miras kalan malı, ferâiz sahipleri arasında Allah'ın Kitabına uygun olarak paylaştırınız. Ferâiz'den arta kalanı ise en yakın erkek kişiye veriniz"- Bunu Buhârî, Müslim ve başkaları rivâyet etmiştir. Buhârî, Ferâiz 5, 7, 9, 15; Müslim, Ferâiz 2, 3: i; İbn Mâce, Feraiz 10; Dârimî, Ferâiz 28; Müsned, I, 325.
Cumhûrun delillerinden birisi yüce Allah'ın şu âyetidir: "Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor. Erkeğe iki dişinin payı kadar (veriniz)." Çünkü çocuğun çocuğu da çocuktur. Aklî düşünme ve kıyas bakımından da; malın genelinde kendi derecesinde bulunanı asabeleştiren herkesin, aynı şekilde malın arta kalan bölümünde de onu asabelik derecesine ulaştırması gerekir. Tıpkı sulben çocuklarda olduğu gibi- O halde bu yolla oğlun oğlunun, kız kardeşini mirasa ortak etmesi gerekir. Tıpkı sulb yoluyla'gelen oğlun kız kardeşini ortak etmesi gibi.
Herhangi bir kimse Ebû Sevr ile Davud'un lehine: Oğlun kızı, tek başına üçte ikiden artandan herhangi bir miras alamamakta ve kardeşi de onu asabe kılamamaktadır diyecek olursa, cevabımız, şu olur:
Böyle bir kız çocuğu eğer beraberinde kardeşi bulunacak olursa onunla güç kazanır ve onunla beraber asabe olur. Yüce Allah'ın:
"Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor..." âyetinin zahirinden anlaşıldığı gibi, o da burada anılan çocuklardandır.
9- Kız Çocukların Mirastaki Payları:
"Eğer kadınlar ikiden fazla iseler, mirasın üçte ikisi onlarındır" âyetinde yüce Allah, tek bir kıza mirasın yarısını, ikiden fazfa olanlara da üçte ikisini vermiş bulunmaktadır.
Ancak İki kız çocuğuna Kitab-ı Kerîm'inde nass ile belirttiği bir pay zikredilmemiştir.
İlim adamları, iki kız çocuğuna üçte ikiyi vermenin delilinin ne olduğu hususunda bir takım açıklamalarda bulunmuşlardır. Bir görüşe göre bu hususta delil İcmâ'dır.
Ancak bu iddia merduttur. Çünkü İbni Abbas'tan sahih olarak nakledildiğine göre o iki kız çocuğuna mirasın yarısını vermiştir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Eğer kadınlar ikiden fazla iseler mirasın üçte ikisi onlarındır." Bu da şart ve ceza cümlesidir. Der ki: Ben o bakımdan iki kız çocuğuna üçte iki kadarını vermem.
Bir diğer görüşe göre iki kız çocuğuna mirasın üçte ikisi, iki kızkardeşe kıyasen verilmiştir. Çünkü yüce Allah sûrenin sonlarında şöyle buyurmaktadır:
"Eğer çocuğu bulunmayıp da kızkardeşi bulunan bir erkek Ölürse bıraktığının yarısı kız kardeşe kalır,.. Eğer kızkardeşler iki (veya daha fazla) ise erkek kardeşin bıraktığının üçte ikisini alırlar," (en-Nisâ, 4/176) İşte burada üçte ikide ortak olmak noktasında iki kız çocuğu da iki kızkardeş gibi değerlendirilmiştir, Kızkardeşler de ikiden fazla oldukları takdirde üçte ikide ortak olmak bakımından kız çocuklar gibi değerlendirilmiştir.
Ancak buna da şöyle bir itiraz varittir: Kızkardeşler hususunda nass bunu belirlemiştir. İcma da bu şekilde olmuştur. O bakımdan buna dayanarak o kız çocukların payı böylece kabul edilir.
Bir diğer görüşe göre, âyet-i kerimede iki kız çocuğunun üçte ikiyi alacağına dair delil olacak bir yön vardır. Şöyle ki, erkek kardeşi ile birlikte bir kız çocuğu üçte bir aldığına göre; iki kız çocuğunun da üçte ikiyi alacaklarını öğrenmiş oluyoruz. Bu sözü söyleyen ve bunu delil diye gösterenler, İsmail el-Kadî ile Ebû'l Abbas el-Müberred'dir. en-Nehhâs ise der ki; Böyle bir delil getirme nazar ehlince (akli mantıki esaslara göre) yanlıştır Çünkü görüş ayrılığı iki kız çocuğu ile ilgilidir. Tek kız çocuğu hakkında değildir. Ona muhalif" olanlar ise şu cevabı verir: Ölen geriye iki kız çocuğu ile bir erkek çocuğu bırakacak olursa, kız çocukları yarısını abr (üçte ikisini almaz). O halde bu, onların farz hisselerinin bu kadar olduğunun delilidir.
Bir diğer görüşe göre "fazla" anlamına gelen kelimesinin zaid olduğu söylenmiştir. Buna göre; eğer kadınlar iki kişi iseler, demek olur. Allah'ın:
"Boyunların üstüne vurunuz." (el-Enfâl, 8/121) Yani (üstüne anlamına gelen kelime olan fevka kelimesi zaid olup") boyunlara vurunuz, demektir.
Şu kadar var ki en-Nehhâs ile İbn Atiyye bu görüşü reddederek şöyle derler Bu açıklama yanlıştır. Çünkü zarfların da bütün İsimlerin de Arap dilinde bir mana ifade etmeksizin zaid olarak gelmeleri câiz değildir. İbn Atiyye der ki: Diğer taraftan yüce Allah'ın:
"Boyunların üstüne vurunuz" âyetindeki ifade fasih olan ifadedir. Ve burada "üstüne" anlamındaki kelime zaid gelmemiştir. Aksine manayı daha bir sağlamlaştırmakta, pekiştirmektedir. Çünkü boyuna indirilen bir darbenin beyinden aşağıda, eklem yerlerinde, kemiklerin üzerinde olması İcabeder. Nitekim Dureyd b. es-Simme de şöyle demiştir: Sen darbeni beyinden aşağıda ve kemiklerin üzerine indir. Ben kahramanların boyunlarını böylece vuruyordum.
İki kız çocuğuna üçte ikinin verileceği hususundaki en güçlü delil, nüzul sebebinde rivâyet edilen sahih hadistir.
Hicazlılarla Esedoğulları üçtebir, dörttebir... ondabire kadar: şeklinde söylerler. Temimoğulları ve Rabialılar ise, üçte bir derken lâm'ı sakin okurlar ve: Onda bir'e kadar böylece söylerler Üçe tamamlamayı ifade etmek üzere: Onları üçe tamamladım, dirhemleri üçe tamamladım, derler Ancak yüze ve bine tamamlamayı ifade etmek için de derler.
10- Ötenin Tek Bir Kız Bırakması Hali:
Yüce Allah'ın:
"Şayet kız, bir tek ise mirasın yarısı onundur" âyetinde geçen: kelimesini Nâfi’ ve Medineliler: şeklinde ve yi "oldu, idi" anlamında olmak üzere tam kabul ederek, merfu okumuşlardır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Kış oldu mu artık beni ısıtınız,
Çünkü yaşlı bir kimseyi kış daha da yaşlandırır."
Diğerleri ise bu kelimeyi nasb ile okumuşlardır. en-Nehhâs der ki: Bu okuyuş güzel bir okuyuştur. Eğer geriye bırakılan yahut kalan çocuk "bir tek İse" anlamına gelir. Nitekim: "Eğer kadınlar... İseler" âyetinde de böyle okunmuştur.
Buna göre; sulbden gelen kız çocuklar ile birlikte oğlun kız çocukları varsa, sulbden gelen kızlar da iki ve daha fazla ise oğlun kız çocuklarını mirastan hacb ederek, farz hisse almalarını önlerler. Çünkü oğlun kız çocuklarının üçte ikilik miras hakları dışında farz hisse olarak miras almaları sözkonusu değildir.
Şayet sulbden gelen kız çocuk bir tek ise, o takdirde oğlun kızı, yahut kızları sulbden gelen kız çocuklarla beraber üçteikiyi tamamlayacak şekilde miras alırlar. Çünkü bu, iki ve daha fazla sayıdaki kız çocuğun miras olarak aldıkları farz hisseleridir. Oğlun kızları da, -yoklukları halinde- öz kızların yerini tutarlar. Aynı şekilde oğlun oğulları da hacb ve miras hususlarında bizzat öz oğulların yerini tutarlar. Bu şekilde kız çocukları arasında altıda bir hakeden kimse olmadığı takdirde bu pay, oğlun kızın? ait olur. Oğlun kızı, müteveffanın anne-baba bir kız kardeşinden altıdabiri almaya daha lâyıktır.
Ashâb ve tabiinden rukahânın Cumhûru bu görüştedir. Ancak Ebû Mûsâ ile Süleyman b. Ebi Rebîa'dan rivâyet edildiğine göre kız çocuğu mirasın yarısını alırken, geri kalan yarısını da kız kardeş alır. Oğlun kızının ise bunda bir hakkı yoktur. Ebû Mûsa'dan ise onun bu görüşünden dönmüş olduğunu gerektiren sahih rivâyet gelmiştir. Bunu da Bulları rivâyet etmektedir: Bize Âdem anlattı, bize Şu'be anlattı, bize Ebû Kays anlatarak dedi ki: Ben Huzeyl b. Şerahbîl’i şöyle derken dinledim: Ebû Mûsa'ya bir kız çocuk, oğlun krzı ve kız kardeşin (miras payları) hakkında soru soruldu. O da şöyle dedi: Kız çocuğuna yarısı, diğer kız çocuğuna da yarısı verilir. Bununla birlikte İbn Mes'ûd'a git, o da bana tabi olacaktır. İbnMes'ûd'a sorulup ona Ebû Mûsa'nın söylediği haber verilince; şöyle dedi: Yemin olsun o vakit ben sapıtmış olurum, hidâyet bulmuş olanlardan olmam. Ben böyle bir mesele hakkında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hüküm verdiği şekilde hükmümü vereyim: Kız çocuğa yarısı, oğlun kızına üçte ikiyi tamamlamak üzere altıda biri verilir Geri kalan ise kız kardeşe aittir. Bunun üzerine biz de Ebû Mûsa'ya gittik. Ona İbn Mes'ûd'un söylediğini haber verince şöyle dedi: Şu büyük bilgin aranızda bulunduğu sürece bana birşey sormayınız. Buhârî Ferâiz 8; Ebû Dâvûd, Ferâiz 4; Tirmizî, Ferâiz 4; İbn Mâce, Ferâiz 2; Dârimî, Feraiz 1, Müsned, I, 464- Dârakutnî, IV, 79. 80
Şayet oğlun kızı veya kızları ile birlikte o kızın derecesinde yahut ondan daha aşağıda ve onu asabe yapan bir oğul bulunuyor ise, geriye kalan -az önce geçtiği üzere İbn Mes'ûd'un görüşüne hilafen- yarım, ikisi arasında erkeğe iki dişinin hakkı olmak üzere pay edilir. Miktarı ne olursa olsun. Şu kadar var ki, sulbden gelen kız çocuklarının yahut sulbden gelen kız ve oğlun kız çocuklarının üçteikiyi tamamlamaları halinde bu böyledir. Anne-baba bir kız kardeş ile baba bir kız kardeş ve erkek kardeşler hakkında da şöyle denilir: Anne-baba bir kızkardeşe yarısı, geri kalan ise baba bir erkek ve kızkardeşlere verilir. Kızkardeşlere altıdabirden fazla pay isabet etmediği sürece bu böyledir. Şayet altıdabirden fazlası onlara isabet edetek olursa, üçte ikiyi tamamlamak üzere onlara altıda bir verilir ve bundan fazlası onlara verilmez. Ebû Sevr de bu görüştedir.
11- Ölümü Esnasında Hanımı Hâmile Bulunan Kimsenin Mirası:
Erkek ölüp de geriye hamile bir hanım terk edecek olursa, doğanın erkek mi, kız mı olduğu ortaya çıkıncaya kadar malı bekletilir.
İlim ehli icmâ' ile şunu kabul etmişlerdir: Erkek ölüp de hanımını hamile bırakacak olur ise, karnındaki çocuk miras alır. Canlı olarak doğup, doğum esnasında ağlayacak, olursa, bu sefer ondan da miras alınır.
Yine ilim adamları hep birlikte derler ki: Eğer ölü doğacak olursa miras almaz. Şayet canlı doğmakla birlikte, ağlamayacak olursa, bir kesimmirastahakkı olmadiğını söylerler. İsterse kıpırdasın yahut aksırmış olsun. Ağlamadıkça mirasta hakkı yoktur. Bu, Mâlik, Kasım b. Muhammed, İbn Sirîn, eş-Şâ'bî, ez-Zührî ve Katade'nin görüşüdür,
Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Hareket etmek, feryad etmek, süt emmek, nefes atmak suretiyle doğanın hayatta olduğu anlaşılacak olursa, o da hayatta olanların hükümlerine tabi olur. Bu da Şâfiî, Süfyân es-Sevrî ve el-Evzaî'nin görüşüdür.
İbnü'l-Münzir der ki: ŞâTıînin görüşünün kıyasen kabul edilebilme ihtimali vardır. Şu kadar var ki varid olmuş haber buna engeldir. Bu da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu âyetidir: "Doğan herbir çocuğu mutlaka şeytan dürter. O da şeytanın bu dürtmesi dolayısıyla ağlayarak dünyaya gelir. Bundan tek istisna Meryem'in oğlu ve onun annesidir." Müslim, Fedâil 146; Müsned, II, 233. İşte bu, konu ile İlgili varid olmuş bir haberdir. Böyle bir haber hakkında ise nesh sözkonusu olamaz.
12- Hunsânın Miras Alması:
Yüce Allah'ın:
"Çocuklarınız hakkında" âyeti, hunsâyı da kapsamına alır. Hunsâ ise iki ferci bulunandır.
İlim adamları icma ile onun mirasının küçük abdestini bozduğu yere göre verileceğini kabul ederler. Eğer küçük abdestini erkeklerin yaptığı yerden yapıyor ise, erkek mirası alır. Şayet kadının yaptığı yerden yapıyor ise kadın mirası alır.
İbnü'l-Münzir der ki; Ben bu hususta Mâlik'ten gelmiş herhangi bir rivâyet bellemiş değilim. Hatta İbnü’l-Kasım, Mâlik'e ona dair soru sormaktan çekindiğini de zikretmektedir.
Şayet her İki yerden de küçük abdestini yapıyor ise, o takdirde sidiğin öncelikle çıktığı yer muteberdir. Bu da Saki b. el-Müseyyeb, Ahmed ve İshak’ın görüşüdür, Bu aynı zamanda rey ashâbından da nakledilmiştir. Katade Said b. el-Müseyyeb'den huasâ hakkında şöyle dediğini rivâyet eder: Küçük abdeslini bozduğu yere göre ona miras verilir. Eğer her ikisinden de abdestîni bozuyorsa öncelikle hangisinden bozduğuna bakılır. Heriki yerden de aynı anda abdest bozuyorsa yarım erkek ve yarım kadın (hissesi verilir). Yakub, (Ebû Yûsuf) ile Muhammed der ki: Hangilerinden daha fazla çıkıyor ise ona göre mirasını alır. Bu görüş el-Evzâf den de nakledilmiştir. en-Numan b. Sabit (Ebû Hanîfe) de der ki: Şayet bir arada her İkisinden de çıkıyorsa o müşkildir. Ben hangi tarai'tan daha çok çıktığına da bakmam. Ondan gelen başka rivâyete göre; bu şekilde olduğu takdirde onun hakkında bir görüş belirtmekten kaçınmıştır. Yine ondan şöyle dediği de nakledilmiştir: Eğer müşkil olursa, ona iki paydan daha aşağısı hangisi ise o verilir. Yahya b. Âdem ise der ki; Erkeğin bozduğu yerden abdestini bozuyor, bununla birlikte kadın gibi ay hali oluyor ise, abdestini bozduğu yere göre miras alır. Çünkü konu ile ilgili gelen haberde; küçük abdestini bozduğu yere göre ona miras verilir, denilmektedir,
Şâfiî'nin görüşüne göre ise: Her iki yerden de abdestini bozuyor, onlardan biri ötekinden önce olmuyorsa, o takdirde bu hunsâ, müşkildir. Ona kız çocuk mirası verilir. Geri kalan miktar ise durumu açıkça ortaya çıkıncaya, yahut mirasçılar kendi aralarında sulh yaparak anlaşıncaya kadar kendisi ile sair mirasçılar arasında pay edilmek üzere bekletilir. Ebû Sevr de bu görüştedir.
en-Nehaî der ki: Ona erkek mirasının yarısı ile, kız çocuk mirasının yarısı verilir el-Evzaî de bu görüştedir. Mâlik'in görüşü de budur. İbn Şaş da "el-Cevahirü's-Sernine Alâ Mezhebi Mâlikin Âl-imi'l-Medine" adlı eserinde şunları söylemektedir: Eğer hunsânın biri erkek diğeri, dişi olmak üzere iki ferci var ise, hangisinden küçük abdesti bozduğuna bakılır ve abdestini bozduğu yere göre hükmünü alır. Her ikisinden de abdestini bozuyor ise hangisinden daha çok yaparsa o muteberdir. Şayet durum eşit olursa, öncelik nazarı itibara alınır. Her ikisinden de beraber yapıyorsa, bu takdirde sakalda tüy bitimi ile memelerin büyüklüğü, bu memelerinin kadınların memelerine benzemesine itibar edilir. Her iki durum bir arada görülecek olursa, o takdirde bulûğ halindeki durumu muteberdir. Şayet ay hali olursa ona göre hüküm verilir. Şayet yalnızca ihtilam olursa yine ona göre hüküm verilir. Eğer her İkisi bir arada bulunursa, o takdirde bu hunsâ, müşkildir. Şayet ne erkeklere has, ne de kadınlara has olan ferc'den birisi yoksa, bunun yerine sadece küçük abdestim yaptığı bir yer varsa bulûğu beklenir. Eğer ayırdedicî bir alâmet ortaya çıkarsa, o nazarı itibara alınır, aksi takdirde bu hunsâ müşkildîr. Artık müşkil olduğu hükmünü verdiğimiz takdirde ise, alacağı miras, erkek ve kız miraslarından yarımşar yarımşardır.
Derim ki: Sözünü ettikleri bu alâmetler müşkil hunsâ hakkındadır. Biz el-Bakara Sûresi'nde (2/35- âyet, 4. başlıkta) bu konuda bir alâmete, bu sûrenin başlığında da bir takım alâmetlere işaret ettik. Bu alâmetler onu bu iki türden birisine katar. Bu da kaburga kemiklerinin nazarı itibara alınmasıdır. Bu konudaki açıklama, Ali (radıyallahü anh)'dan rivâyet edilmiştir ve o buna göre hüküm vermiştir. Faziletli âlimlerden birisi, hunsânın hükmünü pek çok beyitlerde şiir halinde açıklamış bulunmaktadır. Bunların ilki şöyledir:
"O hallerine göre nazarı itibara alınır;
Meme, sakal ve küçük abdestini bozma yeri"
Yine bu şiirinde şair (devamla) der ki:
"Eğer bütün halleri birbirine eşit olur da,
Açıkça anlaşılmaz ve belirtileri, içerisinden çıkılamayacak hal alırsa,
Onun yakın akrabasının mirasından alacağı pay,
Payın sekizde altısıdır
Müşkil olması sebebiyle hakkettiği işte budur;
Onun bu payında bir eksilme vardır.
Gerçekten böyle birisinin nikâhlanmamak,
Dünyada yaşadıkça ve ona başkasını nikâhlamamak gerekir.
Çünkü o katıksız bir aile halkı (dişi) değildir
Ve artık o erkekler arasında (dişi) sayılmamaktadır
Benim bu şiirde sözünü ettiğim her hususu
İlim ehlinin ileri gelenleri söylemiştir.
Bazıları onun hakkında söz söylemek istememiştir,
Bunlara da bundan dolayı kınama meyli olmaz.
Çünkü o söz konusu edilirken, açıkça
Aşırı bir çirkinlik sözkonusudur ve besbellidir bu.
İşte onun bu gizli durumu hakkında geçmiş olan
İmâmı Murtaza Ali'nin hükmü şudur:
Eğer ki, kaburga kemikleri eksik ise
Artık onun erkeklere katılması gerekir
Mirasta, nikâhta ve ihramda
Hacda, namazda ve (sair) hükümlerde
Eğer erkeklerden fazla bir kaburga kemiği varsa
O takdirde o, kadınlar arasında sayılır
Çünkü kadınların fazladan bir kaburga kemikleri vardır
Erkeklere göre bu faydalı bilgiyi ganimet belle
Çünkü daha önceden beri Âdem'den bu kemik eksilmişti
Havva'nın yaratılması için ve bu söz, bir haktır
Çünkü Peygamberin söylediğinden de buna dair
Bir delil vardır; selâm olsun Rabbimizden ona.
Ebû'l-Velid b. Rüşd de der ki; Hunsâyı müşkil, koca da olmaz, hanım da olmaz, baba da olmaz, anne de olmaz.
Şöyle de denilmiştir: Sırtından ve karnından çocuk doğuranlar da görülmüştür. İbn Rüşd der ki: Eğer bu sahih ise, o takdirde sulbünden olan oğlundan tam bir baba mirası alır. Karnından olan oğlundan ise tam bir anne mirası alır. Ancak bu oldukça uzak bir ihtimaldir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Dârakutnî'nin Sünen'inde Ebû Hâninin, Ömer b. Beşir'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Âmir eş-Şa'bi’ye erkek de olmayan dişi de olmayan, erkeğin de, dişinin de organına sahip bulunmayan, göbeğinin altından küçük ve büyük abdeste benzer birşeyler çıkartan yeni doğmuş bir çocuk hakkında sorulmuş. Âmir'e böylesinin mirası hakkında soru sorulunca Amir şu cevabı vermiş: (Ona) erkeğin payının yarısı ile dişinin payının yarısı verilir. Dârakutnî, IV, 81; Dârimî, Ferâiz 25.
13- Anne ve Babaların Mirası:
Yüce Allah'ın:
"Anne ve babanın her birine mirasın altıda biri (verilir)" âyetinde yer alan anne-babadan kasıt, ölenin anne-babasıdır. Bu ise ay rica zikredilmeksizin kinaye (zamirin zikredilmesi) yoluyla bilinir İfadenin buna delâleti dolayısıyla bu kinaye (yani hazf) câiz görülmüştür. Yüce Allah'ın:
"Nihayet o, (güneş) perdenin arkasına gizlendi." (Sâd, 38/32);
"Muhakkak Biz onu Kadir gecesinde indirdik." (el-Kadr, 97/1)
Altıdabir" kelimesi de mübtedâ olmak üzere merfû'dur. Ondan önceki ise onun haberidir.
Aynı şekilde "Üçte bir, altıdabir" ile: "Bıraktığının yarısı" da böyledir. "Dörttebir sizindir" âyeti de böyledir. Dörttebiri onlarındır” âyeti de; Sekizde biri onlarındır" âyeti de böyle olduğu gibi; Anne ve babanın herbirine mirasın altıda biri (verilir)” âyeti de böyledir.
"el-Ebevân (ebeveyn, anne ile baba)" kelimesi baba anlamına gelen: ile anne anlamına gelen: tesniyesi (ikili) dir. Ancak Arapçada "el-um: anne" lâfzı kullanıldığından baba anlamına gelen "eb" kelimesinin müennesi anne hakkında kullanılmamıştır. Bununla birlikte Araplar arasında birbirinden farklı iki şeyi birbirine uyan iki şeymiş gibi kullanarak, onlardan birisini ötekine ya söylenişi daha hafif, yahut da şöhreti dolayısıyla tağlib edenler vardır. Bu da buna elverişli birtakım İsimlerde semaî olarak gelmiştir. Anne ve babaya: "Ebevân," güneş ile ay'a; "el-Kameran," gece ile gündüze; "el-melevân" demeleri bu kabildendir. Aynı şekilde Hazret-i Ebû Bekr ile Hazret-i Ömer'e; "el-Umerarv' demeleri de böyledir.
Müzekkerliğin hafifliği dolayısıyla (ay anlamına gelen) el-Kamer'i, güneş anlamına gelen (eş-Şems)e tağlib ederek (el-Kamerân) demişlerdir. Aynı şekilde Hazret-i Ömer'in halifelik dönemi daha uzun ve daha ünlü olduğundan dolayı Hazret-i Ömer'in ismini Hazret-i Ebû Bekir adına tağlîb ederek (el-Umerân) demişlerdir, Arapların el-Umerân tabiri ile Ömer b. el-Hattâb ile Ömer b. Abdulaziz’i kastettiklerini ileri sürenin sözüne itibar edilmez. Çünkü Araplar bu kelimeyi Ömer b. Abdulaziz'i görmeden önce kullanmaya başladılar. Bu açıklamayı İbnü'ş-Şecerî yapmıştır.
"Çocuklarınız" âyetinin kapsamına aşağı doğru ne kadar İnilirse bütün çocuklar girdiği şekilde; "babalarınız" âyetinin kapsamına yukarı doğru ne kadar çıkılırsa çıkılsın bütün babalar girmez, Çünkü yüce Allah'ın:
"Anne-babanın herbirine" âyeti tesniye bir lâfızdır- Genel olma ihtimali de yoktur, çoğul olma ihtimali de yoktur. Halbuki "çocuklarınız" âyeti böyle değildir. Bu görüşün sıhhatine delil ise, yüce Allah'ın şu âyetidir: "Çocuğu olmayıp da anne ve babası kendisine mirasçı olana gelince, üçte biri annesinindir." Yukarı anne ninedir. Ona ise farz hisse olarak üçtebirin verilmeyeceği icma' ile sabittir. O halde ninenin bu lâfzın dışında kaldığı kesindir Bunun dedeyi kapsadığı ise ihtilaflı bir husustur.
Dedenin, baba olduğunu söyleyip onun sebebiyle çocukları hacb edenlerden birisi de Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahü anh)'dır. Hayatta olduğu sürece bu hususta ashâb-ı kiramdan ona kimse muhalefet etmemiştir. Ancak onun vefatından, sonra bu hususta anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Dedenin baba olduğunu söyleyenler arasında, İbn Abbâs, Abdullah b. ez-Zübeyr, Âişe, Muâz b. Cebel, Ubeyy b. Kâdb, Ebû'd-Derdâ ve Ebû Hüreyre de vardır. Bunların hepsi de baba bulunmadığı takdirde dedeyi tıpkı baba gibi kabul ederler ve onun vasıtasıyla bütün kardeşleri hacb ederek, dedenin varlığı ile birlikte kardeşler hiç miras almazlar. Bu görüşü aynı zamanda Atâ, Tâvüs, el-Hasen ve Katâde de kabul etmiştir. Ebû Hanîfe, Ebû Sevr ve İshak da bu kanaattedir. Bu konuda onların lehine olan delil ise, yüce Allah'ın:
"Babanız İbrahim'in dînine"(el-Hacc, 22/28) âyeti İle:
"Ey Âdemoğulları" (el-A'raf, 7/26) âyeti ve Hazret-i Peygamberin: "Ey İsmail oğulları ok atınız, çünkü sizin babanız atıcı idi" âyetidir.
Ali b. Ebî Tâlib, Zeyd ve İbn Mes'ûd ise, kardeşlerle birlikte dedeye de miras verileceği kanaatindedirler. Anne-baba bir kardeşler, yahut baba bir kardeşlerle birlikte olduğu takdirde de payı -farz sahibi ile birlikte olması hali müstesna- üçtebirden aşağı olmaz. Farz sahibleri ile birlikte olduğu takdirde Zeyd'in görüşüne göre de payı altıda birden aşağı olmaz. Aynı zamanda bu, Mâlik, Evzaî, Ebû Yûsuf, Muhammed ve Şâfıînın de görüşüdür.
Hazret-i Ali ise, kardeşler ile birlikte olması halinde dedeyi altıda bire kadar kardeşlerle birlikte (mirasa) ortak yapar ve ister farz sahipleriyle birlikte olsun, ister başkaları ile beraber bulunsun ona altıda birden aşağı pay vermezdi. Bu, İbn Ebi Leylâ ile bir kesimin de görüşüdür.
İlim adamları icmâ ile şunu kabul ederler: Dede, baba ile birlikle miras alamaz. Oğul babasını hacb eder. Onların dedeyi hacb ve miras hususunda baba seviyesinde değerlendirmeleri, ölen kişi geriye bütün konumlarda ondan daha yakın bir baba terketmediği halde sozkonusudur.
Cumhûrun kanaatine göre dede, kardeş çocuklarını mirastan düşürür. Ancak Şa'bî'den, onun Ali'den yaptığı rivâyet bundan müstesnadır. O, paylaştırma hususunda kardeş çocuklarını tıpkı kardeş gibi değerlendirmiştir.
Cumhûrun görüşünün delili şudur: Buradaki kardeş erkek olarak kız kardeşini asabe yoluyla mirasçı kılmaz. O bakımdan tıpkı amca ve amcanın oğlu gibi dede ile mirası paylaşmaz.
en-Nehaî ise der ki: İslâm'da kendisine miras verilen ilk dede, Ömer el-Hattab (radıyallahü anh)'dır. Ömer'in oğlu Âsım'ın bir oğlu öldü. Geriye iki kardeş bıraktı. Ömer onun malının tamamını almak istedi. Hazret-i Ali ile Hazret-i Zeyd'e bu hususta danışınca, onlar kendisine bir misal vermeleri üzerine şöyle dedi: Eğer ikiniz de aynı görüşte birleşmcmiş olsaydınız, ben kendi görüşüme göre onu oğlum gibi değerlendirmez, kendimi de onun babası gibi değerlendirmezdim.
Dârakutnî'nin Zeyd b. Sâbit'ten rivâyetine göre Ömer b. el-Hattâb bir gün yanına girmek üzere izin istedi. O da Hazret-i Ömer'e izin verdi. Bu sırada cariyenin biri onu taramakta idi. Zeyd başını çekince Hazret-i Ömer ona: Bırak seni tarasın, dedi. Zeyd: Ey mü'mînlerin emiri, bana haber göndermiş olsaydın ben senin yanına gelirdim, deyince Hazret-i Ömer şöyle dedi: Hayır, ihtiyaç benimdir, ben sana dede hususunu tetkik etmen için gelmiş bulunuyorum, Zeyd: Allah'a yemin ederim ki? senin bu hususta söylediğin doğru değildir. Bunun üzerine Ömer dedi ki: Benim bu söylediğim vahiy değildir ki (farklı bir şey söylemekle) ona bir şeyler eklemiş yahut eksiltmiş olalım. Bu konuda da senin söyleyeceğin sana ait bir görüş olacaktır. Eğer senin görüşünün bana uygun düştüğünü görürsem ona uyarım. Aksi takdirde bu hususta senin aleyhine bir şey olmaz. Zeyd yine kanaat belirtmeyi kabul etmedi- Ömer kızgın bir şekilde çıkıp dedi ki: Ben senin yanına benim ihtiyacımı karşılarsın zannıyla gelmiştim.
Daha sonra yine daha önceki geliş saatinde geldi. Kanaatini açıklaması için ısrar etti. Nihayet Zeyd dedi ki: Bu hususta kanaatimi yazacağım. Zeyd, bu kanaatini bir bağırsak parçası üzerine yazdı ve ona bir misal verdi. Ona verdiği misal, tek bir gövde üzerinde biten bir ağacın misali idi.
Bu ağaçtan önce bir dal çıkar, sonra bu daldan bir başka dal daha çıkar. Dala suyu ulaştıran gövdedir. Eğer sen ilk dalı kesecek olursan su öbür dala kadar ulaşır. İkinci dalı da kesersen bu sefer su ilkine ulaşır. Hazret-i Ömer bu örneğin yazılı olduğu parçayı alarak insanlara bir hutbe irad etti. Daha sonra bu bağırsak parçası üzerindeki örneği onlara okuyup dedi ki: Gerçekten Zeyd b. Sabit dede hakkında bir söz söyledi ben onu uygulamaya koydum. (Zeyd) dedi ki: Ömer bu şekilde ilk dede idi. O, oğlunun oğluna ait mirasın tamamını diğer kardeşlerine (Ölenin kardeşlerine) bir şey vermeksizin almak İstemişti. Bundan sonra Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) o malı paylaştırdı. Dârakutnî, IV, 93-54.
14- Ninenin Durumu:
Ölenin annesi yoksa ninenin altıda bir alacağı hususunda ilim ehlinin icmâ'ı vardır. Annenin kendi annesini de baba annesini de hacbedeceği üzerinde de icma etmişlerdir. Ancak babanın anneanneyi hacb edemeyeceği üzerinde de icmâ’ vardır.
Şu kadar var ki oğlu hayatta iken ninenin miras alması hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bir grup, oğlu hayatta olduğu takdirde nine miras almaz, demektedir. Bu, Zeyd b. Sabit, Hazret-i Osman ile Hazret-i Ali'den rivâyet edilmiştir. Mâlik, es-Sevrî, el-Evzaî, Ebû Sevr ve rey ashâbı da bu görüştedir.
Bir diğer kesim ise, ninenin oğlu ile birlikte miras alacağını söyler. Bu görüş de Hazret-i Ömer, İbn Mes'ûd, Osman, Ali, Ebû Mûsâ el-Eş'arî'den rivâyet edilmiştir. Şüreyh, Câbir b. Zeyd, Ubeydullah b. el-Hasan, Şureyk, Ahmed, İshak ve İbnü'l-Münzir de bu görüştedir. Ayrıca
İbnü’l-Münzir de der ki: Nasılki dedeyi babadan başka kimse hacb edemiyor ise, nineyi de anneden başka bir kimse hacb edemez. Tirmizî'nin rivâyetine göre Abdullah, oğlu hayatta bulunan nine hakkında şöyle demiştir: "Ob oğlu hayatta iken oğlu ile birlikte olduğu halde Resûlüllah'ın kendisine altıda bir yedirdiği ilk ninedir." Tirmizî, Ferâiz 11. Tirmizî, hadisin sonunda şu kaydı düşmektedir. "Bu, ancak bu yolla merfû' olarak bildiğimiz bir hadistir. Nineyi oğlu ile birlikte Peygamber ashâbından bazıları misarçı kabul ederken; bazıları mirasçı kabul etmemiştir." Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
15- Miras Alan Nineler ve Konu ile İlgili Görüş Ayrılıkları:
İlim adamları ninelerin miras almaları hususunda farklı görüşlere sahiptir. Mâlik der ki: Miras alan ancak iki nine vardır. Bunlar annenin annesi, baba anne ile her iki tarafın anneleridir, Ebû Sevr de Şâfiî'den böylece rivâyette bulunduğu gibi, tabiînden bir grup da bu görüştedir. Şayet bu iki nineden birisi tek başına bulunuyor ise, altıda bir alır. İki nine bir arada bulunur da yakınlıkları eşit olursa, altıda biri aralarında paylaşırlar. Aynı şekilde ikiden çok olur ve yakınlıkta biri birlerine eşit olmaları halinde de durum böyledir. Bütün bunlar üzerinde icmâ' vardır
Eğer anne tarafından olan nine yakın olursa, yalnız başına o altıda biri alır. Şayet baba tarafından olan nine yakın olursa, uzak olsa dahi, anne tarafından olan nine ile altıda bir aralarında pay edilir. Anne tarafından da yalnızca tek bir nine miras alır. Annenin babasının annesi olan nine, hiçbir halde miras alamaz. Zeyd b. Sabit'in kabul ettiği görüş budur. Bu hususta gelen en sağlam rivâyet de budur. Mâlik'in ve Medinelilerin görüşü de böyledir.
Bir diğer görüşe göre nineler, anne durumundadır. Birarada bulundukları takdirde altıda bir onlar arasından en yakın olanlarına verilir. Nitekim babalar da bir arada bulundukları takdirde, onların en yakınları mirasa hak kazanır. Erkek çocuklar da erkek kardeşler de erkek kardeşlerin oğulları, amca çocukları da birarada bulundukları takdirde onların en yakın olanları mirasa hak kazandığı gibi, annelerde de durum böyledir.
İbnü'l-Münzir der ki: Bu daha sahihtir ve ben de bu görüşü kabul ediyorum. Evzaî üç nineye miras veriyordu. Bunların birisi, anne tarafından nine, diğer İkisi de baba tarafından ninedir. Bu aynı zamanda Ahmed b. Hanbel'in de görüşüdür. Bunu Dârakutnî Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan mürsel olarak rivâyet etmiştir. Dârakutnî, IV, 91.
Zeyd b. Sabit'den ise bunun aksi rivâyet edilmiştir. O üç nineye miras veriyordu. Bunların ikisi anne tarafından, birisi ise baba tarafından nine idi. Dârakutnî, IV, 92. Ali (radıyallahü anh) ın görüsü de Zeyd'in bu görüşü gibidir. Altıda biri nineleri ister anne tarafından, ister baba tarafından olsun daha yakın olanlarına verirlerdi. Onların yakınlık derecesinde olmayanlarını da altıda birde kendilerine ortak etmezlerdi. es-Sevrî, Ebû Hanîfe, arkadaşları ve Ebû Sevr de bu görüştedirler.
Abdullah b. Mes'ûd ile İbn Abbâs ise, dört nineye de miras veriyorlardı. Aynı zamanda bu Hasan-ı Basrî, Muhammed b. Sirîn ve Cabir b. Zeyd'in de görüşüdür. İbnü’l-Münzîr der ki; Nesebi müteveffaya ulaşan her bir nine, eğer neseb esnasında iki anne arasına bir baba giriyor ise, o nine miras alamaz. Bu kendisinden ilim bellenen her ilim adamının görüşüne göre böyledir.
16. Anne Babanın Mirası:
"(Ölenin) çocuğu varsa anne ve babanın her birine mirasın altıda biri (verilir)" âyetinde yüce Allah, çocuğunun bulunması halinde ebeveynin her birisine altıda biri farz hisse olarak tayin etmiş ve çocuğu müphem bırakmıştır. O bakımdan bu hususta erkek ile dişi arasında bir fark yoktur. Buna göre bir kimse ölüp de geriye bir oğul ve anne-babasını bırakacak olursa, anne-babanın her birisi aluda birini alır, geri kalan ise oğlundur. Geriye bir kız çocuğu ile anne-baba bırakacak olursa, kız çocuk yarısını alır, anne-babanın her birisi altıda bir alır. Geriye kalan en yakın asabe olan babaya verilir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Farz hisselerden geri kalan en yakın erkek mirasçıya aittir." Hadis 8. başlığın sonlarında geçmişti. Kaynakları için oraya bakınız. Böylelikle baba iki yönüyle bir arada hak almaktadır. Birincisi asabe olarak, diğeri de farz hisse olarak.
"Çocuğu olmayıp da anne ve babası kendisine mirasçı olana gelince; üçte biri annesinindir" âyetinde şanı yüce Rabbimiz şunu bildirmektedir: Eğer anne ve baba çocuklarına mirasçı oluyorlarsa, anne mirasın üçte birini alır.
"Anne ve babası kendisine mirasçı oluyorsa" âyeti ile üçte birin anneye ait olduğunu bildirmesi, geriye kalan üçte ikinin babaya ait olduğunu ortaya koymaktadır. Bu da iki kişiye: Bu mal aranızda paylaştırılacaktır dedikten sonra, onlardan birisine: Ey filan, bunun üçte biri senindir, demeye benzer. Böylelikle diğerine o maldan ait olan miktarın üçte iki olduğunu açık ifade ile (nass ile) ifade etmiş oluruz- Çünkü yüce Allah'ın:
"Anne ve babası kendisine mirasçı olana" âyetindeki ifadenin kuvveti, her ikisinin de çocuk olsun, başkası olsun bütün pay salnplerinden ayrı olduğunu göstermektedir. Bu hususta görüş ayrılığı yoktur
Derim ki: Buna göre üçte İki, babaya ait miktarı tesbit edilmiş farz bir hisse olur Asabe yoluyla alınmış miktar onun kapsamında yoktur. İbnü’l-Arabî'nin naklettiğine göre ise, babaya çocuğun olmaması halinde fazladan bir üçtebir pay verilmesinin manası (hikmeti), erkek olması, yardımcı olması, geçimi kendisinin sağlamakla yükümlü olmasıdır. Anne ise sadece akrabalığı dolayısıyla asıl payı üzere kalır.
Derim ki: Ancak bu, reddedilen bir görüştür. Çünkü bu, çocuğun hayatta bulunması halinde de sözkonusudur. Neden altıda birden mahrum edilmektedir? Ancak zahir olan şu ki, çocuk hayatta, olduğu takdirde akıda birden mahrum edilmesi, küçük çocuğa şefkat ve onun malını korumak maksadına matufdur. Zira bu şekilde çocuğun malından bir miktarın çıkartılması (ve ölenin babasına verilmesi), çocuğa karşı bir çeşit haksızlık olabilin Yahut da bu emir, taabbudî bir emirdir (sebebini kavramamız mümkün değildir. Bize itaat düşer). Bu konuda söylenen en uygun görüş budur, Başarıya ileten Allah'tır.
17- Anne-Babanın Mirastan Pay Oranları İkili, Birlidir:
Eğer yüce Allah'ın:
"Anne ve babası kendisine mirasçı oluyorsa" âyetinde fazladan "vav" harfinin gelmesinin faydası nedir? Halbuki ifadenin zahirine göre bu harf eklenmeksizin: Eğer onun çocuğu olmayıp anne-babası ona mirasçı ise, denilmeliydi.
Böyle soran birisine cevabımız şudur: Bu harfin getirilmesi ile bu hususun karar kılmış ve sabit bir durum olduğu haber verilmek istenmiştir. Böylelikle bu hususun sabit olup karar kıldığını bildirmektedir.
Bu da; tek başlarına kalmaları halinde anne-babanın durumunun çocukların durumu gibi olduğunu ortaya koymaktadır. Yani onların paylarının nisbeti de erkeğe, iki dişinin payı nisbetindedir.
Böylelikle baba, birisi farz hissesi, diğeri ise asabe hissesi olmak üzere iki türlü payı bir arada alır. Çünkü o da tıpkı çocuk gibi kardeşleri hacb eder. Bu da hükümde bir adalettir, hikmeti zahir olan bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
18- Bir Kıraat:
Yüce Allah'ın: "Üçte biri annesinindir" âyetini Kûfeliler: şeklinde hemzeyi esreli olarak okumuşlardır. Bu da Sîbeveyh'in naklettiği bir söyleyiştir el-Kisai der ki: Bu, Hevâzîn ile Huzeylilerden çoğunun söyleyişidir. Çünkü "lâm" harfi esreli olup, bir başka harfe bitişik olduğundan, esreden sonra o bitişik harfi (burada hemze'yi) ötreli okumak istemediklerinden, o harfin ötresini esreye değiştirir. Zira Arap dilinde vezninde bir isim yoktur. Buradaki hemzeyi ötreli okuyanlar ise asla uygun olarak okumuşlardır. Diğer taraftan "lâm" harfi ayrılabilmektedir. Zira bu harf, başına gelmektedir. Bütün bu açıklamaları en-Nehhâs yapmıştır.
19- Kardeşlerle Birlikte Annenin Mirası:
"Şayet (Ölenin) kardeşleri varsa o vakit altıda biri annesinindir." âyetinde görüldüğü gibi, kardeşler annenin payını üçtebirden altıdabire hacb etmektedirler. Bu da "hacb-ı noksan" (eksiltme hacb'ı) diye bilinir. Kardeşlerin anne-baba bir, baba bir yahut anne bir olmaları arasında bir fark yoktur. Bununla birlikte kardeşlerin bir payları da yoktur.
İbni Abbas’tan onun zaman zaman şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Kardeşlerin anneden hacb ettikleri altıdabir kardeşlere aittir. Yine ondan diğerlerinin görüşü gibi bu payın babaya ait olacağı da rivâyet edilmiştir.
Katade der ki: Bu payı kardeşler değil de babanın alış sebebi, babanın kardeşlerin ihtiyaçlarını karşılayıp onların nikâhlarının velisi olması ve onlara nafakalarım harcaması dolayisıyladır.
İlim ehli icma ile şunu belirtirler: İki ve daha yukarı kardeşler ister erkek, ister kız olsunlar, ister anne-baba bir, ister baba bir, isterse de annebir olsunlar, annenin üçtebir olan payını hacb ederek altıdabire indirirler. Bundan tek istisna İbn Abbâs'tan gelen şu rivâyettir: Buna göre iki kardeş, tek bir kardeş hükmündedir. Annenin üçtebir payını üç kardeşten daha aşağısı hacb edip indirmez.
Bazı kimseler ise, kız kardeşlerin annenin payını üçtebirden altıdabire hacb etmiyeceği kanaatindedirler Çünkü yüce Allah'ın hitabı kardeşler hakkındadır. Dişilerin mirastaki kuvvetleri ise, erkeklerin mirastaki kuvvetleri gibi değildir ki, itibara alınmalarını, onların biribirlerine katılmalarını gerektirsin.
el-Kiyâ et-Taberî der ki: Bu şekilde kanaat belirtenlerin görüşleri, kız kardeşlerin erkek kardeşlerle birlikte olmamalarını gerektirir. Çünkü "İhva (erkek kardeşler)" lafa mutlak olarak kullanıldığı takdirde "ahavât (kız kardeşler)"i kapsamaz. Nitekim "benûn (erkek çocuklar)" lâfzı da, "benat (kız çocuklar)"ı kapsamaz. Bu ise, bir erkek ve bir kız kardeşin varlığı ile annenin payının üçtebîrden altıdabire hacb edilmemesini gerektirir. Ancak bu müslümanların icmâının hilâfınadır. Eğer âyet-i kerimede erkek kardeşlerle birlikte kast ediliyor iseler, tek başlarına da kastediliyorlar, demektir.
Hepsi de çoğulun asgarî miktarının iki olduğunu da delil göstermişlerdir. Çünkü tesniye bir şeyin kendi misline cem edilmesi (katılması) dır. O halde anlam bunun çoğul olmasını gerektirir. Nitekim Hazret-i Peygamber de: "İki ve daha yukarısı cemaat (çoğul)'tır." Buhârî Ezan 35 (zikrettiği bir hadisin anlamından hareketle, bâb başlığı olarak); İbn Mâce, İkametu's-Salât 44; Müsned, V, 254, 269; Beyhâkî, es-Sünenu'l-Kübra, III, 97, 98. Bir başka şair de şöyle demektedir: Sîbeveyh'ten de şöyle dediği nakledilmektedir: Ben el-Halil'e: "Bu şekillerin en uygun olanı hangisidir?" diye sordum. O da: İki kişi cemaattir, dedi. Şairin şöyle dediği de sahih olarak nakledilmiştir;
"Suyu da, bitkisi de bulunmayan, oldukça uzak, son derece korkunç ve kurak
olan o iki arazi parçası; Onların yüksekçe olan yerleri, iki kalkanın dış tarafını andırmaktadır."
el-Ahfeş de şöyle bir beyit nakletmektedir:
"Kadınlar bizlere haberi getirip gelince
Dediler ki: Durum aramızda oldukça yaygınlık kazandı.
"Bir kavmin zenginine saygıyla selâm verilirken
Fakir olana cimrilik edilip selam verilmiyor
İkisi arasında ölüm eşit değil midir
Ölüp de kabirlere gömüldüklerinde."
Bu beyitlerin hepsinde önce ikilden söz edilmekte, daha sonra da bunlara üç ve yukarısı için kullanılan çoğul zamiri gönderilmektedir.
Bu hususta (yani annenin mirasının kardeşler dolayısıyla üçtebirden altıdabire hacb edilmesi hususunda) Hazret-i Osman ile İbn Abbâs arasında görüş alış verişi yapılırken, Hazret-i Osman dedi ki: Senin kavmin -Kureyşlileri kastediyor- fesahat ve belagat ehli oldukları halde anneyi hac bettiler.
Bu hususda çoğulun asgari miktarı üçtür, demese dahi, (başka hususlarda) "çoğulun asgarisi üçtür" diyenler arasında İbn Mes'ûd, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve başkaları da vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
20- Bir Kıraat Farkı:
Yüce Allah'ın:
"Bu; yapacağı vasiyetten yahut borcundan sonradır." Âyetinde yer alan: Yapacağı vasiyyet" kelimesini İbn Kesîr, Ebû Arar, İbn Âmir ve Âsım "sâd" harfini fethalı olarak; Yapılacak vasiyyetden..." diye okumuştur. Diğerleri ise bu kelimenin bu harfini esreli olarak okumuştur. Bu vasiyet fiilinin geçtiği diğer yerlerde de böyledir.
Şu kadar var ki, iki yerde de Asımdan gelen rivâyet farklı gelmiştir "Sâd" harfinin esreli okunuşu, Ebû Ubeyd ve Ebû Hakim'in tercihidir. Çünkü bundan önce ölenden söz edilmektedir.
el-Ahfeş ise der ki; Bunun doğrulayıcı delili de yüce Allah'ın:
"Yaptıkları vasiyet" ile; "Yapacağınız vasiyet" âyetleridir.
21- Vasiyetin Yerine Getirilmesiyle Borcun Ödenmesi:
Borcun vasiyetten önce geldiği hususunda icmâ' bulunduğu halde; âyet-i kerimede vasiyetin borçtan önce sözkonusu edilmesinin hikmeti nedir?
Tirmizî'nin el-Hâris’ten rivâyet ettiğine göre Hazret-i Ali şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), vasiyetten önce borcun ödenmesini hükme bağladığı halde, sizler borcun ödenmesinden önce vasiyeti yerine getirmeye kalkışıyorsunuz. (Tirmizî ayrıca) der ki: Bütün ilim ehlince de uygulama buna göredir.
Vasiyetten önce borcun ödenmesine başlanır. Tirmizî, Vesayâ 6.
Dârakutnî de Âsım b. Damra yoluyla Hazret-i Ali'nin şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Borç, vasiyetten öncedir. Mirasçıya da vasiyet yoktur." Dârakutnî, IV, 97. Bu hadisi onlardan (Haris ile Asımdan) Ebû İshak el-Hemdânî rivâyet etmiştir.
Böyle bir soruya beş türlü cevap verilebilir:
Birincisi: Bu iki hususun (yani vasiyet ile borcun) mirastan öne alınacağı kastedilmiştir. Yoksa bunların kendileri arasında ayrıca bir öncelik sıralaması kastı yoktur. Bu bakımdan vasiyet lâfzan önce geçmiştir.
İkinci cevap: Vasiyet bağlayıcılık (lüzum) itibariyle borçtan daha aşağıda olduğundan dolayı ona önem verilmek için öne alınmıştır. Nitekim yüce Allah:
"Küçük büyük hiç birşey bırakmayıp sayıp dökmüş" (el-Kehf, 18/49) diye buyurmaktadır.
Üçüncü cevap: Çokça vuku bulduğu ve meydana geldiğinden dolayı öne alınmıştır. Bundan dolayı şeriatın da nassıyla birlikte âdeta her ölenle beraber ondan ayrılmaz birşey gibidir. İstisnaî olduğundan dolayı da borcu sonraya bırakmıştır. Çünkü borç kimi zaman olabilir, kimi zaman olmayabilir. O bakımdan öncelikle kaçınılmaz gibi olanı sözkonusu etti, daha sonra da zaman zaman meydana gelen bir şey olan borcu ona atfetti Bu açıklamayı ayrıca "ev; veya" ile atfedilmesi de pekiştirmektedir. Şayet borç, eğer rütbe itibari ile sonradan gelen bir şey olsaydı, atfın "vav" edatıyla olması gerekirdi.
Dördüncü cevap: Vasiyetin öne alınmasının sebebi, yoksul ve zayıfların payı oluşundan dolayıdır. Borcun sonraya bırakılması ise, güç, kuvvet, otorite ve bu hususta söz söyleme hakkı bulunan bir alacaklının istediği pay olu şundandır.
Beşinci cevap: Vasiyeti kişi kendiliğinden inşa ettiğinden dolayı öne alınmıştır. Borç ise onu ister sözkonusu etsin, ister etmesin nasıl olsa ödenmesi gereken bir haktır.
22. Zekât ve Hac Gibi Allah'a Ait Hakların Terikeden Ödenmesi:
Bu husus bu şekilde sabit olduğundan dolayı Şâfiî, zekât ve Hacc borcunun mirastan önce alınması gerektiğine delil göstererek der ki: Kişi zekâtını ödemekte kusurlu hareket etmiş ise, bunun sermayesinden alınması icabeder. Bu ilkin açık ve kuvvetli bir görüş gibi görülür. Çünkü bu da haklardan bir haktır. Âdemoğlunun hakları gibi ölümden sonra ölenin yerine edâ edilmesi icabeder. Özellikle de zekâtın harcama yeri insanlardır.
Ebû Hanîfe ve Mâlik ise söyle demektedir: Eğer ödenmesini vasiyet edecek olursa, malının üçte birinden edâ edilir. Birsey söylemezse, onun adına malından birşey çıkartılmaz. Devamla derler ki: Çünkü böyle bir uygulama mirasçıları fakir bırakmayı gerektirir. Hatta bunu bazan kastî olarak yapar ve tamamıyla ödemez. Tâ ki, kendisi öldükten sonra bütün bu tür borçları malının tamamını kuşatır ve mirasçılara hiç bir hak bırakmamış olur.
23- Babalarınız ve Oğullarınız...
Yüce Allah'ın:
"Babalarınız ve oğullarınız..." âyeti mübtedâ olarak merfu'dur. Haber ise gizlidir. Takdiri şöyledir: İşte bunlar; kendilerine pay tesbit edilenler ve miras verilenlerdir.
24- Akrabaların Faydası:
Yüce Allah'ın:
"Size faydaca hangisinin daha yakın olduğunu bilemezsiniz" âyeti ile ilgili olarak, bunun dünyada dua ve sadaka ile bir yakınlık olduğu söylenmiştir. Nitekim seleften rivâyet edildiğine göre: "Şüphesiz kişi kendisinden sonra evlâdının duasıyla yüceltilir.” Sahih hadiste de şöyle buyrulmuştur: "Kişi öldüğü takdirde ameli kesilir. Üç şeyden müstesna..." Bunlar arasında da: "Yahut kendisine dua edecek salih bir evlat." Müslim, Vasiyye 14; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 14; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî, Vesayâ 8; Müsned, II, 372.
Bu yakınlığın âhirette olduğu da söylenmiştir. Evlat daha faziletli olduğundan babası hakkında şefaatçi olabilir. Bu açıklama İbn Abbâs ve el-Hasen'den nakledilmiştir. Kimi müfessirler şöyle demektedir: Evlât, âhirette derece itibariyle babasından daha yüksekte ise, Allah'tan dilekte bulunarak babasının da kendi derecesine yükseltilmesini ister. Aynı şekilde baba da mevki itibariyle evladından daha yukarıda ise istekte bulunur. Buna dair açıklama ileride Tür Sûresi'nde (52/21. âyette) gelecektir. Hem dünya hem âhirette sözkonusu olduğu da söylenmiştir. Bunu da İbn Zeyd demiştir. İfadenin lâfzı da bunu gerektirmektedir.
25- Bu Şekilde Paylaştırma Allah'ın Emri ve Hikmetinin Tecelliyidir:
"Bunlar Allah'tan bir farz olarak (böyle tayin edilmiştir)" âyetinde yer alan: kelimesi tekid edici mastar olarak nasb edilmiştir, Çünkü "vasiyet ediyor" âyetinin anlamı zaten size farz kılıyor, demektir.
Mekkî ve başkaları da; bu tekid edici bir haldir, demektedir. Bunun amili ise, "vasiyet ediyor" âyetidir, Ancak bu açıklama zayıf bir açıklamadır. Bu âyet-i kerîme bundan önce geçen âyetlerle ilgilidir. Şöyle ki, yüce Allah akrabalık hususunda ortak yanları bulunmakla birlikte akrabalara vasiyet için alabildiğine gayret gösterme külfetinden kurtarılmış olduklarını kullarına öğretmektedir. Burada akrabalık noktasında müştereklikten kasıt şudur: Babalar ve evlatlar dünyada yardımlaşmak, koruyup, gözetmek, âhirette de şefaat ile birbirlerine faydalı olurlar. Bu husus baba ve çocuklar hakkında sözkonusu olduğu gibi, bütün akrabalar hakkında da aynı şekilde sözkonusudur. Eğer paylaştırma insanların kişisel kanaatlerine bırakılmış olsaydı, akrabaların her birisinin zenginlik durumlarına bakmak, onu gözönünde bulundurmak gerekirdi. Bu halde ise, işin belli bir disiplin ve kıstası olmak imkânı olmazdı. Çünkü durum alabildiğine farklılık arzederdi.
Bundan dolayı şanı yüce Allah şunu beyan etmektedir: Kula en yakışan şey, mirasın miktarlarım tesbit hususunda onu kişisel kanaatine terk etmemektir. Aksine yüce Allah, miras miktarlarını şer'i olarak alabildiğine açıklamış; daha sonra da: şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki Allah" mirasın ne şekilde paylaştırıldığını çok iyi bilen "Alimdir, Hakimdir." O bakımdan mirasın paylaştırılmasına dair hükümlerini koydu ve bu miktarların sahiplerini geniş geniş açıkladı .
ez-Zeccâc der ki: "Alimdir." Yani her şeyi yaratmadan önce en iyi bilendir. "Hakimdir." Takdir ettiği şeylerde ve tayin ettiği takdirleri yerine getirmekte hikmeti sonsuz olandır.
Bazılan da şöyle demiştir: Şanı yüce Allah, ezelden beri de öyledir ve ebediyete kadar böyledir. Onun geçmişe dair verdiği haber, geleceğe dair haber vermesi gibidir. Sibevyh'in görüşüne göre ise, onlar (Araplar) bu hususta bir hikmet ve bir ilim olduğunu gördüler. Onlara: Muhakkak aziz ve celil olan Allah ezelden beri böyleydi ve ebede kadar gördüğünüz şekilde Alîm ve Hakimdir.
26- Eşlerin Mirası:
Yüce Allah'ın:
"Çocukları yoksa, hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir..." diye başlayan iki âyet-i kerimede hitap erkekleredir. Burada geçen çocuklar, sulben çocuklardır ve ne kadar aşağıya giderlerse gitsinler, onların çocuklarıdır Erkek ya da kız olmaları bir yada daha fazla olmaları arasında fark yoktur. Bu icma ile kabul edilmiştir.
İlim adamları İcmâ' ile şunu da kabul etmişlerdir; Çocuğun yahut çocuğun çocuğunun olmaması halinde koca mirasın yarısını alır. Çocuğun bulunması halinde ise, dörtte biri kocanındır. Kadın ise, çocuk olmadığı takdirde kocasının terikesinin dörttebirini miras alır. Çocuğu varsa sekizde bir alır.
Yine icmâ' ile şu hükmü kabul etmişlerdir: Hanımın bir, iki, üç ya da dört olması halinde, eğer kocanın çocuğu yoksa dörtte birde, tek bir çocuğu varsa sekizde birde ortaktırlar. Çünkü yüce Allah, tek bir kız çocuğu ile tek bir kız kardeşin hükmü ve bunlardan daha fazla olmaları halinde hükümleri arasında fark gözetmediği gibi; burada hanımların bir tane olmaları ile birden fazla olmalarının hükmü arasında da fark gözetmemiştir.
27- "Kelâle'nin Mahiyeti:
Yüce Allah'ın:
"Eğer bir erkek veya kadına çocuğu ve babası olmadığı (kelale) halde mirasçı olunuyor..." âyetinde geçen "kelâle" nesebin kişiyi kuşatması anlamını ifade eden: “.....” tabirinden mastardır. (Taç anlamına gelen): "el-lklîl" ismi de buradan gelmektedir. Kelâle, aynı zamanda ay'ın menzillerinden birisinin adıdır. Çünkü ay, bu menzile ulaştığında, onun etrafını kuşatır. Taç ve başın dörtbir yanım kuşatan bağ anlamına gelen "el-İklîP de buradan gelmektedir.
Kişi, oğlu ve babası bulunmaksızın ölürse, işte onun mirasçıları kelafe'dir. Ebû Bekr es-Sıddîk, Ömer, Ali ve ilim adamlarının çoğunluğunun görüşü budur, Yahya b. Âdem ise, Şerik, Züheyr ve Ebû’l-Ahvas'tan, bunların da Ebû İshak'tan, onun Süleyman b. Abd'den rivâyetine göre Süleyman şöyle demiştir: Ben onların kelâle'nin oğlu ve babası olmaksızın ölen kimsenin ismi olduğu hususu üzerinde icma edip anlaşmış olduklarını gördüm. "Kitabü'l-Ayn"ın müellifi (Sîbeveyh) ile dilci Ebû Mansur, İbn Arefe el-Kutebî, Ebû Ubeyd ve İbnü’l-el-Enbârî de böyle demiştir.
Baba ve oğul kişinin iki yanını temsil eder. Bunlar gittikleri takdirde, neseb onu zayıf düşürmüş olur. O bakımdan etrafı beyaz çiçeklerle kuşatılmış bulunan bahçeye; denilmesi de bundan dolayıdır. Şöyle bir beyit nakledilmiştir:
"Onun mesken tuttuğu yer,
Her tarafim roka ve taze acurdun kuşattığı bir bahçedir."
Şair burada iki çegit bitkiden söz etmekte (bunların bahçesinin her tarafını kuşattığını anlatmak istemekte)dir. Şair İmruu'l-Kays da der ki:
Arkadaş! Bir şimşek görüyorsan -ben de sana onun parıltısını göstereyim-
Etrafı şimşeklerle kuşatılmış bulut içerisinde hareket eden iki elin parıltısı gibi,"
İşte bundan dolayı yakın akrabalara "kelâle" denilmiştir. Çünkü bunlar, öleni dörtbir yanından çevrelemiş olmakla birlikte onlar da kendisinden değil, o da kendilerinden değildir. Onun etrafını çevrelemeleri ise neseblerinin onunla beraber olmasıdır. Nitekim bedevi bir Arap şöyle demiş: Malım pek çok, bununla birlikte mirasçılarım bana nesebleri oldukça gevşek olan (kelâle) kimselerdir. el-Ferazdak da der ki:
"Şan ve şeref mızrağını (yahut asasını) miras aldınız; (ama) kelâleden değil;
Fakat Menafoğullarından ikisi olan: Abdi Şems ile Haşim'den"
Bir diğer şair ise şöyle demektedir:
"Şüphesiz kişinin babası kendisini daha candan himaye eder.
Kelâle olan akraba (akrabalığı uzak, neseb bağı gevşek) olan ise hiç (senin için) gazaplanmaz."
Kelalenin bitkin düşmek anlamına gelen "el-Ketâl’den alınmış olduğu da söylenmiştir. Âdeta miras, uzak akrabalıktan ve zorluk ve bitkinlikten sonra sahibine ulaşıyor gibi olduğundan (bu tip mirasçılara bu isim verilmiştir),
el-A'şâ der ki:
"Yemin ettim kelâkliği dolayısıyla da.
Ayakları çıplak olduğu için de ona mersiye okumayacağım diye;
Muhammed ile karşılaşacağın zamana kadar."
Ebû Hatim ve el-Eslem de Ebû Ubeyde'den şöyle dediğini nakletmektedir: Kelâle, baba, oğul veya kardeşin mirasçı olmadığı herkesin adıdır. Böyle bir kimseye Araplar kelâle ismini verirler.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Ebû Ubeyde'nin burada baba ve oğul ile birlikte kardeşi de kelâlelik için bir şart olarak zikretmesi, açıklanacak tarafı bulunmayan bir yanlışlıktır. Kelâle hakkında ondan başka bunu şart olarak zikreden kimse de yoktur.
Ömer b. el-Hattâb'dan rivâyet edildiğine göre kelâle, özellikle çocuğu olmayan kimsedir. Bu Ebû Bekir'den de rivâyet edilmiş olmakla birlikte daha sonra her ikisi de bu görüşlerinden dönmüşlerdir.
İbn Zeyd der ki: Kelâle, hem hayatta olan hem ölen kimse hakkında kullanılır. Atâ'dan nakledildiğine göre kelâle, Oöylelerinin miras olarak bıraktığı) mal demektir. İbnü'l-Arabî ise der ki: Bu ilginç bir görüştür, fakat açıklanabilir bir tarafı da yoktur.
Derim ki: Bunun az önce i'râbını yaparken açıklanan şekilde açıklanabilir bir tarafı vardır. İbnül-Arabî'den, kelâlenin uzak amca çocukları olduğu rivâyet edilmiştir, es-Süddî'den ise kelâlenin, ölenin ismi olduğu nakledildiği gibi, yine ondan Cumhûrun görüşüne benzer bir görüş nakledilmiştir.
Bütün bu açıklamaların, uygun izahları i'râb ile ortaya çıkmaktadır
Şöyle ki; kimi Kûfeliler "re" harfini esreli ve şeddeli olarak " Kelâleye miras bırakırsa" diye okumuşlardır. el-Hasen ve Eyyûb ise, -onlardan farklı rivâyetler de gelmiş olmakla birlikte- "re" harfini esreli ve şeddesiz olarak: diye okumuşlardır. Bu iki kıraate göre kelâle, ancak ya mirasçılar, yahut malın kendisi olabilir. Meânî bilginleri de böyle nakletmişlerdir. Çünkü birinci okuyuş den ikincisi ise; den gelmektedir.
Kelâle kelimesi ise onun mef'ûlü; (........) ise vaki oldu anlamında (tam bir fiil)dır.
Bu kelimeyi "re" harfini üstün olarak diye okuyanların okuyuşuna gelince, bu okuyuşa göre kelâle'nin mal olma ihtimali vardır. İfade: Eğer bir takım mirasçılar kelâle olan mala mirasçı olurlarsa, ...takdirinde olur. Böylelikte bu kelime hazfedilmiş bir mastarın sıfatı olur. Yine kelâle'nin mirasçıların ismi olması ve Vin haberi olması da mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri: Mirasçıları olan bir kelâle... şeklinde olur.
Yine bu edatın vaki olduğu anlamında tam bir fiil olması da mümkündür O takdirde, da "erkek" kelimesinin sıfatı olur ve, erkek kelimesi de ile ref olmuş olur. ise temyiz veya hal olmak üzere mansûb olur. Buna göre, "kelâle" Ölünün kendisi demektir, ifade: Eğer bir erkeğe ölene nesebi mütekellil (zayıf) birisi taralından mirasçı olunuyor ise... takdirinde olur.
28- Kelâle'nin Geçtiği İki Yer ve Anlamları:
Aziz ve celil olan Allah, kelâle'yi Kitab-ı Kerîm'inin iki yerinde zikretmektedir. Sûrenin son tarafında ve burada. Her iki yerde de kardeşlerin dışında bir mirasçı zikretmemektedir.
Bu âyet-i kerimede ilim adamlarının icmaı ile sözü geçen kardeşlerden kasıt annebir kardeşlerdir. Çünkü yüce Allah:
"Şayet bundan daha çok iseler... üçte bire ortak olurlar" diye buyurmaktadır. Sâd b. Ebî Vakkâs da burayı: Annebir erkek yahut kız kardeşi varsa..." açıklamasıyla birlikte okurdu,
Anne-baba bir kardeşlerin, yahut baba bir kardeşlerin miraslarının bunun gibi olmadığı hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur O halde onların bu icmâlan sûrenin son tarafında zikredilen kardeşlerin, ölenin anne-baba bir yahut baba bir kardeşi olduğunun delilidir. Çünkü yüce Allah'ın:
"Şayet (mirasçılar) erkek ve kız kardeşler iseler, o zaman erkek için kadının iki payı vardır" (en-Nisâ, 4/176) âyetinden dolayı bu böyledir.
Yine ilim adamları annebir kardeşlerin mirasının bu şekilde olmadığı hususunda ihtilâf etmemişlerdir. O halde her iki âyet-i kerimede, bütün kardeşlerin hep birlikte kelâle olduklarının da delilidir. es-Şa'bî der ki: Kelâle, çocuk ve baba dışında kalan kardeş yahut onların dışında asabeden olan mirasçılardır. Ali, İbn Mes'ûd, Zeyd ve İbn Abbâs da böyle demiştir. İste bu, bizim ilk olarak zikrettiğimiz birinci görüşün aynısıdır. Taberî der ki: Doğrusu şu ki, kelâle, ölüye mirasçı olan baba ve oğlunun dışındaki mirasçılardır. Çünkü Hazret-i Cabir'den şu sahih haber nakledilmiştir: Ey Allah’ın Rasûlü! dedim. Bana sadece bir kelâle mirasçı oluyor, malımın tümünü vasiyet edeyim mi? Hazret-i Peygamber: "Hayır" buyurdu. Bk.; Buhârî, Vudû' 44, Merdâ 21; Müslim, Ferâiz 8; Dârimî, Vesâyâ 8, Müsned, III, 298
29- Kelâle Kelimesinin Dilde Kullanılışına Dair Bazı Açıklamalar:
Dil bilginleri der ki: Arapça'da: Kelâle erkek ve kelâle kadın," denilebilmektedir. Bunun tesniyesi de çoğulu da yoktur. Çünkü bu kelime de vekâlet, delâlet, semahat, ve şecaat gibî bir mastardır.
Yüce Allah'ın:
"Ve onun kardeşi varsa" âyetinde zamir tekil olarak gelmiş ve ikile delâlet eden: İkisinin, dememiştir. Arapların iki isim zikredip daha sonra ikisinden haber verilen hükümleri aynıysa kimi zaman onlardan birisine, kimi zaman her ikisine bu hükmü izafe ederek kullanmaları adetine uygun bir şekilde bu ifade kullanılmıştır.
Meselâ Araplar şöyle derler: Her kimin yanında bir köle yahut bir cariye varsa (erkeğe ait zamir kullanarak) ona (yine kadına ait tekil zamir kullanarak) o cariyeye (tesniye zamiri kullanarak) ikisine (ve çoğul zamiri kullanarak) onlara iyilikte bulunsun" derler.
Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:
"Sabır ve namaz ile yardım dileyin. Şüphesiz ki o çok büyüktür." (el-Bakara, 2/45). Yine bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"Zengin yahut fakir olsa dahi, Allah ikisine de daha yakındır."(en-Nisâ, 4/135)
Burada (çoğul zamir kullanılarak) "Allah onlara daha yakındır" denilmesi de el-Ferrâ' ve başkalarından nakledildiğine göre caizdir, (Kadın anlamına gelen): kelimesinde hemzesiz olarak denilebilir, aslolan da budur. (Kardeş anlamına gelen): kelimesinin aslı da: şeklindedir.
Bunun böyle olduğunun delili ise (tesniyesi yapıldığı Zaman): denilmesidir. Burada "vav" hazf edilmiş ve kıyasa uygun olmayarak değişikliğe uğratılmıştır.
el-Ferrâ' der ki: (Kız kardeş anlamına gelen): kelimesinin ilk harfinin ötreli olması, ondan hazfedilen harfin "vav" oluşundan dolayıdır. Tıpkı (kız çocuğu anlamına gelen): kelimesinin ilk harfinin esreti olması gibi. Çünkü ondan da hazf edilen harf "ye" harfidir. Yine böyle bir hazf ve böyle bir talil (gerekçelendirilmesi) kıyasa uygun değildir.
30- Kardeşlerin Mirasları:
"Şayet bundan daha çok iseler o halde hepsi üçte bire ortak olurlar" âyetindeki bu ortaklık, sayıca çok olsalar dahi erkek ile kız kardeşlerin eşit olmalarım gerektirmektedir. Şayet anne dolayısıyla mirasçı oluyorlarsa, erkek, kızdan daha fazla miras almaz. Bu hususta ilim adamlarının icmâ'ı vardır. Erkek ve kızların mirastaki farz hisselerinde eşit aldıkları annebir kardeşlerin mirasları dışında söz konusu değildir.
Bir kadın ölür, geriye kocasını, annesini ve annebir erkek kardeşini bırakacak olursa, kocası mirasın yarısını, annesi üçte birini, anne bir erkek kardeşi ise altıda birini alır. Şayet geriye bir kardeş yerine iki erkek ve iki de kız kardeş bırakacak olursa, -ve mesele aynı durumda ise- yine koca mirasın yarısını, annesi altıda birini, İki erkek ve iki kız kardeş ise üçte birini ahrlar. Böylelikle de fariza tamamlanmış olur. Ashâbın geneli bu görüştedir. Çünkü onlar, erkek ve kız kardeşler dolayısıyla annenin payını üçte birden altıda bire hacb ettiler. İbn Abbâs ise, Avl'ı Avl: Farz hisse sahiplerinin alacakları payların toplamının ortak paydadan fazla olduğu miras meselelerine verilen İsimdir. Ö. N. Bilmen, Hukuki İslamiyye, V, 210. Diğer bir ifade ile; meselenin ortak paydasının payların toplamından küçük olmasıdır. kabul etmiyordu. Eğer anneye üçte biri verecek olursa, meselede avl olurdu, o da bu görüşü kabul etmiyordu. Avl ise başka yerde sözkonusu edilmiştir. Onun sözkonusu edileceği yer burası değildir.
Eğer ölen kadın geriye kocasını, annebir kardeşler ile baba-annebir bir kardeş bırakacak olursa, koca mirasın yarısını, annebir kardeşleri üçte birini alırlar. Geriye kalan ise anne-baba bir kardeşine ait olur. İşte bu şekilde kendisi için tesbit edilmiş farz hissesi bulunanlara o hisseleri verilir, geriye bir şey artacak olursa asabeye kalır.
Eğer kadın, farklı (anne-bababîr ve annebir) kardeşler olmak üzere altı kardeşi terkedecek olursa, işte bu meseleye "Himariye Meselesi" ismi verilir. Aynı zamanda "Müştereke" diye de bilinir. Bu durumda bâzılarına göre taksimat şöyle yapılır: Annebir kardeşlere üçte bir, kocaya yarısı, anneye de altıda bir verilir. Anne-baba bir erkek ve kız kardeşler ile, baba bir erkek ve kız kardeşler ise sakıt olur. Bu görüş Ali, İbn Mes'ûd, Ebû Mûsâ, en-Nehaî, Şüreyk ve Yahya b. Âdem'den nakledilmiştir. Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir. İbnü'l-Münzir'in tercih ettiği görüş de budur.
Çünkü koca, anne ve annebir kardeşler miktarları belli farz hisse sahibidirler. Asabeye ise herhangi birşey kalmamaktadır.
Bir başka kesim ise şöyle demektedir. Babalarının eşek olduğunufarzetsekdahi, anneleri birdir. Böyle diyerek bütün kardeşleri üçte birde ortak kabul ederler. İşte bundan dolayı bu meseleye "müştereke" ve "himariye meselesi" ismi verilmiştir. Bu görüş de Ömer, Osman yine İbn Mes'ûd’dan, Zeyd b. Sabit, Mesrûk ve Şüreyh'den nakledilmiştir Mâlik, Şâfiî ve İshak da bu görüştedir. Şu kadar var ki bu mesele ölenin erkek olması halinde istikamet bulmaz.
İşte bunlar, Ferâiz ilminin genel bir özelidir. Âyet,i kerîme bütün bunları ihtiva etmiş bulunmaktadır. Hidâyete ileten Allah'tır.
Câhiliye Dönemi ile İslâm'ın İlk Yıllarında Mirasçılık Sebepleri:
Cahiliye döneminde mirasçılığa sebep, erkek olmak ve güç kuvvet sahibi olmaktı. Onlar kadınlara miras vermez, yalnız erkeklere miras verirlerdi. Yüce Allah da önceden de geçtiği gibi:
"...Erkeklerin de bir payı vardır... Kadınlarında bir payı vardır" (en-Nisâ, 4/7) âyeti ile bunu iptal etti.
Yine cahiliye dönemi ile İslâm'ın ilk dönemlerinde antlaşma da miras sebeplerindendi. Yüce Allah, ileride de açıklanacağı üzere:
"Ve sağ ellerinizle anlaşma yaptıklarınız..." (en-Nisâ, 4/33) âyeti ile buna işaret etmektedir. Daha sonra antlaşma sebebiyle mirasçılık yerini hicret sebebiyle mirasçılığa bıraktı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"îman edip de hicret etmeyenler ise, hicret edene kadar sizin onlarla hiçbir velayet bağınız yoktur." (el-Enfal, 8/72) Bu da ileride gelecektir. Yine orada yüce Allah'ın izniyle "Zevi'l erhâm" hakkında ve onların mirasına dair açıklamalar gelecektir. Ayrıca en-Nür Süresi'nde (24/6-10'ncu âyetler, 29'ncu başlıkta) Liân dolayısıyla nesebi sabit olan çocuğun mirası, veled-i zinanın ve mükâtebin mirası -yüce Allah'ın izniyle- gelecektir.
İlim adamlarının Cumhûrunun görüşüne göre, hayatta olduğu bilinen esirin mirası sabittir (mirası hak eder, onun adına saklanır"). Çünkü o da üzerlerinde İslâm hükümlerinin cereyan ettiği müslümanlar cümlesindendir. Said b. el-Müseyyeb'den rivâyet edildiğine göre o, düşman elinde bulunan ashâb hakkında, miras almaz, denmiştir. Mürted'in mirasına dair açıklamalar ise daha önce el-Bakara Sûresi'nde (el-Bakara, 2/ 217-218, âyetler, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun.
31. Vasiyette Mirasçılara Zarar Vermemek:
Yüce Allah'ın:
"Ancak zarar verici olmamalıdır" anlamındaki âyet hal olarak nasb edilmiştir. Âmil ise "yapacağı vasiyet" anlamına gelen: dır. Yani o zarar vermeksizin vasiyetini yapar. Bu da mirasçılara zarar vermeyecek şekilde vasiyetini yapmalıdır, demektir. Daha da açacak olursak, mirasçılara zarar vermek maksadıyla, olmayan borcunu, borçmuş gibi vasiyet etmemeli ve bu türden herhangi bir borç ikrarında bulunmamalıdır.
Buna göre zarar vermek, vasiyet ve borca râcidîr. Bunun vasiyete râci olması ya üçte birden fazla vasiyette bulunması yahut miras alan birisine vasiyette bulunması şeklinde olur. Eğer yaptığı vasiyet üçte biri aşarsa o red olunur. Mirasçıların onu geçerli kabul etmeleri hali müstesnadır. Çünkü burada mirasçıların hakları engellenmektedir Allah'ın bir hakkı değildir.
Eğer mirasçı olan birisine vasiyette bulunacak olursa, yaptığı o vasiyet miktarı da miras gibi işlem görür. İlim adamları icmâ' ile mirasçıya vasiyetin câiz olmayacağını kabul etmişlerdir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/180. âyet, 7-8. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.
Zarar vermemenin borca raci olmasına gelince, bu da kişinin ikrarda bulunması câiz olmayan bir durumda borç ikrarını yapması suretiyle olur. Meselâ ölümü ile neticelenen hastalığında mirasçı olan birisine yahut iyilikte bulunsun diye arkadaşı olan birisine borç ikrarında bulunması böyledir. Bize göre böyle bir ikrar câiz değildir.
el-Hasen'den onun:
"Ancak zarar verici olmamalıdır. Allah'tan bir vasiyet olarak." anlamındaki âyeti izafeten: Allah'tan gelen bu vasiyete (riâyet edip) zarar vermemek üzere" diye okumuştur, en-Nehhâs der ki: Kimi dilciler bunun bir lahn (yanlış okuma) olduğu iddiasında bulunmuştur. Çünkü ism-i fail mastara izafe edilmez. Şu kadar var ki bir hazf sözkonsu olmak suretiyle bu kıraat güzel bir kıraattir. Anlamı da şöyle olur; Vasiyet sahibi zarar vermeksizin. Yani o, yapacağı bu vasiyet ile mirasçılarına alacakları miraslarında zarar vermeksizin...
İlim adamları hastalığı halinde mirasçı olmayan birisi lehine borç ikrarında bulunmasının -eğer sağlıklı iken üzerinde borç bulunmuyor ise- câiz olduğunu icmâ' ile kabul etmişlerdir.
32- Hastalık Halinde Yabancı Lehine Borç İkrarının Hükmü:
Şayet sağlığı halinde beyyine ile ispatlanan borcu bulunmakla birlikte, yabancı birisine borç ikrarında bulunacak olursa, kimileri önce sağlıklı iken üzerindeki borçlar ödenmeye başlanılır, demektedir. Bu en-Nehaî ile Kûfelilerin görüşüdür. Derler ki: Bu şekilde alacaklı olan alacağını aldıktan sonra, hastalık halinde lehlerine ikrarda bulunulan kimseler de hisselerine göre alacaklarını alırlar.
Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Eğer bu ikrar mirasçıdan başkası lehine yapılmış ise, bütün alacaklılar arasında fark yoktur. Bu da Şâfiî, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd'in görüşüdür. Ebû Ubeyd'in naklettiğine göre bu, Medirtelilerin de görüşüdür. Bunu el-Hasen'den de rivâyet etmiştir.
33- Vasiyette Zararın Tehlikesi ve Bunun Şekilleri:
el-Bakara Sûresi'nde (2/182. âyet, 6. başlıkta) vasiyette mirasçılara zarar vermek ve bunun şekillerine dair tehditler açıklanmış bulunmaktadır.
Ebû Dâvûd (tenkide uğramış bir ravi olan) Şehr b. Havşeb yoluyla gelen hadiste, Ebû Hüreyre'den, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisine şöyle dediğini nakletmektedir: "Şüphesiz er kişi yahut kadın, altmış yıl süreyle Allah'a itaat üzere amel eder. Daha sonra ölüm gelip onları bulur da vasiyette zarar verirler. Bu sefer onlara cehennem vacib olur,"
Şehr dedi ki: Ebû Hüreyre de bana:
"Hepsi yapacağı vasiyet ve borcun ödenmesinden sonra... ancak zarar verici olmamalıdır." Ebû Dâvûd Vesâyâ 3; Tirmizî, Vesâyâ 2; İbn Mâce, Vesâyâ 3. âyetinden itibaren;
"işte en büyük kurtuluş budur" âyetine kadar olan bölümü okudu. İbn Abbâs der ki: Vasiyette (mirasçıya) zarar vermek, büyük günahlardandır. Ayrıca bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den rivâyet etmiştir. Dârakutnî,lV, 151.
Şu kadar var ki, Mâliksin mezhebinde ve İbnü'l-Kasım'dan meşhur olan görüş şudur: Vasiyetle bulunan kişi kendisine ait olan üçtebirinde vasiyette bulunduğu takdirde onun yaptığı bu iş zarar vermek değildir. Zira bu, onun hakkıdır. O, bu miktarda dilediği şekilde tasarrufta bulunabilir. Yine Mâlikî mezhebinde şöyle bir görüş de vardır: Böyle bir vasiyet zarar vericidir ve red olunur. Başarı Allah'tandır.
34- Vasiyet Kelimesinin Kıraati:
"Vasiyet" kelimesi, hal mevkiinde mastar olmak üzere nasb edilmiştir. Âmili:
"Vasiyet ediyor" (11. âyet) âyetidir. Bunda âmilin: "Zarar verici" lâfzı olması da uygun düşer. İfadenin anlamı şu olur: Yani vasiyetle zararın vaki olma(ma)sı veya vasiyet sebebiyle zararın vukua gelme(me)sidir. Bu kelimenin bu şekilde ameli uygun görülmüştür. Bu açıklamayı İbn Atiyye yapmaktadır.
Yine el-Hasen b. Ebil-Hasen izafet yapmak suretiyle; Vasiyet ile zarar verici olmaksızın, şeklînde okumuştur.
Nitekim: Savaş kahramanı demek böyledir, Tarafa b. el-Abd'in: "Çıplağın üzerindeki ucuz beyaz elbise" tabiri de böyledir.
Bunun ifade ettiği anlam ise, mananın sahih olması dolayısıyla öncedende belirttiğimiz gibi ifadedeki geniş bir kullanım tasarrufudur.
Daha sonra yüce Allah:
"Şüphesiz ki Allah Âl-imdir, Halim'dir" diye buyurmaktadır. Yani O, mirasa lâyık miras ehlinin kimler olduğunu çok iyi bilendir, aranızdan bilmeyenlere karşı çok Halimdir Öncekilerden bazıları da: "Allah Âl-imdir, Hakim'dir" diye okumuşlardır. Yani O, miras ve vasiyetin taksimi hususunda hikmeti sonsuz olandır.
13
İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse onu orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte en büyük kurtuluş budur.
35- Allah'ın Sınırlarına Riâyet ile Allah'a ve Peygamberine İtaat:
Yüce Allah'ın:
"İşte bunlar Allahın sınırlarına riayet" âyetindeki: (ilk) âyeti, anlamındadır. Yani sözü geçen bu hükümler, Allah'ın hükümleri olup, bunları bilesiniz ve gereklerince amel edesiniz diye, O, size bunları açıklamıştır.
"Kim Allah'a ve Rasûlüne" mirasların taksimi hususunda
"itaat ederse" ve bunları ikrarla kabul edip yüce Allah'ın kendisine emrettiği şekilde gereklerince amel ederse,
"onu orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar." Bu, cennetlere sıfat olmak üzere nasb mahallinde bir cümledir.
14
Kim de Allah'a ve Rasûlüne isyan eder, sınırlarını aşarsa onu da orada ebedî kalmak üzere ateşe koyar. Üstelik onun için küçültücü bir azap da vardır.
"Kim de Allah'a ve Rasûlüne isyan eder" âyetinden kasıt ise, mirasların taksimi hususunda O'na karşı gelerek bu şekilde paylaştırmaz ve bu hükümler gereğince amel etmezse
"sınırlarını aşarsa" yani emrine aykırı davranırsa,
"onu da orada ebedi kalmak üzere ateşe koyar."
İsyandan eğer küfür kastediliyor ise, burada da
"ebedi kalış (hulûd)" ifade ettiği bu anlamıyla kullanılmış demektir
Eğer isyandan kasıt, büyük günahlar ve yüce Allah'ın emirlerini aşıp çiğnemek ise, o takdirde ebedi kalış, uzunca bir süreyi ifade etmek üzere istiare yoluyla kullanılmış bir kelimedir.
Nitekim: Allah mülkünü daim kılsın demek de bu kabildendir. Şair Züheyr de şöyle demiştir:
"Ve ben sapasağlam kazıklar gibi olan dağlar dışında ebedi birşey (göremiyorum)."
Bu anlamdaki açıklamalar daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır.
Nâfi’ ile İbn Âmir: "Onu... sokar" âyetinin: "Koyarız" şeklinde her iki yerde de "nün" harfi ile, şanı yüce Allah'ın koymayı kendisine izafe etmek anlamında okumuştur.
Diğerleri ise, bu kelimeyi her iki yerde de "ye" harfi ile okumuştur. Çünkü daha önce yüce Allah'ın adi geçmiş bulunmaktadır. Yani Allah onu oraya koyar, demektir.
15
Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Şayet şehâdet ederlerse, ölüm onları alıp götürünceye yahut Allah onlara bir çıkar yol göster inceye kadar onları evlerde alıkoyun.
Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1- Âyetler Arası İlişki:
Yüce Allah bu sûrede kadınlara iyilik yapmayı onlara iyi davranmayı, onların mehirlerini kendilerine teslim etmeyi sözkonusu edip, sonunda mesele onların miraslarının erkeklerin miraslarıyla birlikte alınması noktasına kadar geldikten sonra, yine burada yaptıkları hayâsızlıklarda onlara verilecek ağır cezayı sözkonusu etmektedir ki, kadın, herhangi bir şekilde iffetli olanı terk etmesinin uygun düşeceği vehmine kapılmasın.
2- O Kadınlar ki" Kelimesinin Kullanılışına Dair:
Yüce Allah'ın:
"O kadınlar ki" âyeti (o kadın ki anlamına gelen): kelimesinin çoğuludur. Bu, müennesler için müphem bir isimdir. Aynı zamanda marifedir, Onu nekire (belirsiz) yapmak için başındaki elif ile lâm'ın alınması da câiz değildir. Çünkü bu edat elif ile lâm bir arada olmadıkça tamam olmaz.
Daha Önceden de geçtiği gibi, bunun üç türlü söylenişi vardır. Aynı şekilde bu kelime "yâ" harfini hazf etmek, esreyi bırakmak suretiyle şeklinde; hemzeli ve "yâ" harfini de zikredek şeklînde; hemzeli "ye" harfinin hazfı ile şeklinde ve hemzenin de hazfî ile de çoğulu yapılabilir.
Eğer çoğul olan bu ismi bir daha çoğul yapmak istersek, şeklinde; şeklinde çoğul yaparız, Araplardan bunun "ye" harfini hazfedip, esreyi bırakmak suretiyle şeklinde bir söyleyiş de rivâyet edilmiştir. Bunu İbnü'ş-Şecerî bildirmektedir el-Cevherî der ki: Ebû Ubeyd şu beyiti nakletmektedir:
"O kadınlar, onlar ve o pek çok kadınlar ki;
Benimle birlikte doğan yaşıtlarımın yaşlandığını iddia ettiler,"
Yine "te" harfi düşürülerek “.....” diye de söylenir. ‘ın küçültme ismi, "te" harfi üstün ve "ye" harfi şeddeli olarak “.....” şeklinde gelir. Recez vezninde şair der ki:
"O kadıncağızdan, o kadıncağızdan ve o kadından sonra."
Kimi şairler de bu edatın başına nida harfini getirirler. Şu kadar var ki nida harfleri elif ve lamın bulunduğu isimlerin başına, bizim: "Ya Allah" şeklindeki sözümüzden başkasına girmez. Bu şekilde kullanan şairler, âdeta bu edatı da elif ile lamın kendisinden ayrılmaması bakımından lâfza-i celâle benzetmiş gibidir. İşte şair şöyle diyor:
"Senin yüzünden ey kalbime kasteden kadın
Ve sen bana sevgide cimrilik ediyorsun"
Musibete duçar oldu, da denilir. Bu iki isim musibete verilen iki isimdir.
3- Fuhuş:
Yüce Allah'ın:
"Kadınlarınızdan fuhuş yapanlar" âyetinde yer alan "el-fühişe" burada zina anlamındadır. Fahişe oldukça çirkin iş demektir. Akıbe(t) ile Âfiye(t) kelimeleri gibi mastardır. İbn Mes'ûd bu kelimeyi harfi cer edatı olan "be" ile birlikte diye okumuştur.
4- "Kadınlarınızdan" Lâfzındaki İzafenin Anlamı:
Yüce Allah'ın;
"Kadınlarınızdan" âyetindeki izafet, İslâm anlamında ve mü’min kadınların durumunu açıklamak sadedindedir. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"Erkeklerinizden iki şahit bulundurun" (el-Bakara, 2/282) Çünkü kâfir kadın, neseb dolayısıyla müslümanların kadınlarından olabilir. O vakit o, bu hükmün kapsamına girmez.
5- Fuhuş Yapanlara Karşı Şahid Bulundurmak:
Yüce Allah'ın:
"Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahid getirin" âyeti, müslümanlar dan dört şahid getirin demektir. Yüce Allah zinaya özel olarak, şahidliği dört olarak tesbit etmiştir. Böylelikle bunu iddia edecek olanın durumunu ağırlaştırmayı ve kulların halini de setr etmeyi murat etmiştir. Zinada şahidlerin dört olmak suretiyle tesbit edilmesi, Tevrat'da da, İncil'de de, Kur’ân'da da sabit bir hükümdür. Yüce Allah bir başka yerde:
"Muhsan kadınlara zina isnad edip sonradan dört şahid getiremeyen o kimselere seksen(er) deynek vurun" (en-Nûr, 24/4) diye buyurmaktadır. Burada da: "Onlara karşı İçinizden dört şahid getirin" diye buyurmaktadır.
Ebû Dâvûd, Câbir b. Abdullah'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yahudiler kendilerinden zina etmiş bir erkek ve bir kadın getirdiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bana aranızdan en bilgin iki kişiyi getiriniz" Ona Suriya denilen birisinin iki oğlunu getirdiler. Hazret-i Peygamber onlara yemin verdirerek: "Bu iki kişinin durumunu Tevrat'ta ne şekilde görüyorsunuz?" diye sordu. Suriya'nın iki oğlu: "Tevrat'ta gördüğümüz şudur: Eğer dört kişi, erkeklik organını kadının tercinde milin sürmedanlıkta bulunduğu şekilde gördüklerine dair şahidlik ederlerse, ikisi de recm olunurlar" dediler. Hazret-i Peygamber sordu: "Peki, onları recm etmekten sizi alıkoyan nedir?" Dediler ki: Bizim hakimiyetimiz elimizden gitti, o bakımdan Öldürmekten hoşlanmadık. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şahidlerin getirilmesini istedi. Şahidler gelip, erkeğin erkeklik organını kadının fercinde sürmedanlıktaki mil gibi gördüklerine dair şahidlik ettiler. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) recm olunmalarını emretti. Dâvûd Hudûd-25.
Bir topluluk da şöyle demiştir: Zinada şahidlerin dört tane olmalarının sebebi, zina eden her bir kişi için -diğer haklarda olduğu gibi- iki şahidinin bulunmasıdır. Çünkü bu her birisinin sorumlu tutulduğu bir haktır. Ancak bu açıklama zayıftır. Çünkü kasâmede levs halinde Levs Yapılan ithamın ya da iddianın doğruluk ihtimalini ileri götüren halden anlaşılan ya da ifadelerden çıkartılan bir dereceye kadar güçlü karineler demektir. yemin sözkonusu olmaktadır. Burada onların herbirisinin herhangi bir dahli söskonusu değildir.
6- Şahidlerin Erkek Olmaları Gereği;
Yüce Allah'ın:
"İçinizden" âyeti dolayısıyla (ki buradaki zamir erkeklere ait bir zamirdir) şahitlerin erkek olmaları kaçınılmazdır. Bu konuda ümmet arasında bir görüş ayrılığı da yoktur. Yine şahidlerin âdil olmaları gerekir. Çünkü yüce Allah, alış verişlerde ve boşadıktan sonra ric'at yapmak halinde şahidlerde adalet şartını aramıştır. Bu husus ise hem daha büyük, hem de adalet şartının aranması bakımından daha önceliklidir. İşte bu da fıkıh usulü kitaplarında açıklandığı üzere, delile dayanarak mutlak olanın mukayyed olana hamledilmesi kabilîndendir Bu hususa dair şahidlik yapacak olanlar zimmet ehlinden olamaz. İsterse zımmi bir kadın hakkında hüküm verilecek olsun. Nitekim bu husus ileride Mâide Sûresi'nde (5/106. âyet, 6. başlıkta) gelecektir.
Ebû Hanîfe, yüce Allah'ın:
"İçinizden dört şahid" âyetini ileri süre rek, zina isnadında kocanın şahidlerden birisi olması halinde, onun lanetleşemeyeceğini ileri sürmüştür. Buna dair açıklama da yine yüce Allah'ın izniyle Nûr Sûresi'nde (24/6. âyet ve devamının tefsirinde) gelecektir.
7- Zina Edenlere Önceleri Öngörülen Ceza:
Zina edenlere öngörülen ilk ceza yüce Allah'ın:
"Şayet şehadet ederlerse., .onları evlerde alı koyun" âyetinde dile getirilmektedir, islâm'ın ilk dönemlerinde bu böyle idi. Bunu Ubade b. es-Sâbit, el-Hasen ve Mücahid söylemiştir. Daha sonra bir sonraki âyette sözü gelecek olan "eziyet etmek" ile bu hüküm nesh edildi. Bilâhare bu da Nûr Sûresi'ndeki âyet-i kerîme ile ve evlilerin recm cezası ile nesh olundu.
Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Hayır, önce sözkonusu olan ceza eziyet vermekti. Daha sonra onları evlerde alıkoymakla nesh olundu. Şu kadar var ki, âyetlerin tilâvetinde takdim ve tehir yapıldı. Bunu İbn Fûrek zikretmektedir. Bu şekilde alıkoymak, evlerde haps etmek, bu suçlan işleyenlerin çoğalmasından Önce İslâm'ın ilk dönemlerinde idi. Bu suçu işleyenler çoğalıp da güçlenmelerinden korkulmaları üzerine, onlar için özel bir hapis yapıldı, Bunu İbnu'l-Arabî söylemektedir.
8- Âyetteki Bu Hapis Bir Ceza mıydı, Bir Tehdit miydi?
İlim adamları, sözü geçen bu hapsedip alıkoymanın, bir had mi, yoksa bir had tehdidi mi, olduğu hususunda farklı iki görüşe sahiptirler. Bunlardan birisine göre bu, had uygulanacağı tehdidi idi.
İkinci görüşe göre ise, haddin kendisi idi. Bu da İbn Abbâs ve el-Hasen'in görüşüdür.
İbn Zeyd şunu da eklemektedir: Bunlar nikâhı uygun yolundan başka bir yolda aradıkları için bir ceza olmak üzere ölünceye kadar evlilikten men olundular. İşte bu da böyle bir cezanın onlar için bir had, hatta daha da ağır bir ceza olduğunu göstermektedir. Şu kadar var ki, bu hüküm belli bir süreye kadar devam eden bir hükümdü. Bu da bir sonraki âyette sözü geçen eziyet hükmüdür.
Tabii bu konuda ilgili âyetlerden hangisinin daha erken nâzil olduğuna dair yorum farkını nazan itibara almak gerekir. Her iki ceza da belli bir süreye kadar devam etmiştir.
Bu da Hazret-i Peygamberin Ubâde b. es-Sâmit yoluyla gelen hadisinde söylediği şu sözlerdir: "Benden alınız (öğreniniz), benden alınız! Allah onlara yol götermiş bulunuyor. Eğer evlenmemiş olan evlenmemiş olanla zina edecek olursa, yüz sopa ile bir yıl sürgün, evli evli ile zina edecek olursa, yüz sopa ve recm ile cezalandırılacaklardır," Müslim, Hudûd 12: Ebû Dâvûd Hudûd 23; Tirmizî, Hudûd 8: İbn Mâce, Hudûd 7
İşte bu, yüce Allah'ın:
"Sonra orucu geceye kadar tamamlayın" (el-Bakara, 2/187) âyetini andırmakladır. Gece geldi mi, artık onun nihai vakti sona erdiğinden dolayı, orucun hükmü de kalkmaktadır. Yoksa nesh olunduğundan dolayı değil. İşte bu usûl âlimleri arasından muhakkik müteahhirînin görüşüdür. Çünkü nesih ancak telif edilmeleri bir türlü mümkün olmayan ve her bakımdan biribirleriyle çelişen iki âyet hakkında sözkonusudur. Burada ise, hapsetmek, ayıplamak, sopa vurmak ve recmin bir arada anlaşılıp yorumlanmasına İmkân vardır.
Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Eziyet ve ayıplama, sopa cezası ile birlikte bakidir. Çünkü bu iki cezanın birbiriyle çatışan (tearuz eden) tarafı yoktur. Aksine bunlar tek bir kişiye uygulanabilir. Hapsedilmek ise, icmâ ile nesh olmuştur. Önceki âlimlerin (mütekaddimûn) neshi bu gibi şeyler hakkında da kullanmış olmaları, tabirin genişletilmesi (tecevvuz)den ibarettir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
16
Sizlerden fuhuş yapanların her İkisine de eziyet edin. Eğer tevbe edip hallerini düzeltirlerse, artık onları bırakın. Şüphesiz Allah tevbeleri çok kabul edendir. Rahîmdir.
Bu âyete dair açıklamalarınızı yedi başlık halinde sunacağız:
1- Dil Bilgisi Açıklamaları:
Allah'ın: "kelimesi" O kimse ki"nin ikilidir. Kıyasa göre bunun şeklinde olması gerekirdi, kelimelerinde olduğu gibi. Sîbeveyh der ki: Burada "ye" harfinin hazf ediliş sebebi, tam isim ile müphem isimlerin birbirlerinden ayırt edilmesi içindir. Ebû Ali ise der ki, "yâ" harfi kelimeyi daha da hafifletmek için hazf edilmiştir. Çünkü de herhangi bir karışıklıktan yana emin olunmuştur.
Zira burada "nün" harfi hazf olunmaz. Tam isimlerde tesniye "nûn"u ise, kelimelerinde olduğu gibi, izafe halinde hazf edilebilmektedir. Eğer "ya" harfi hazfedilecek olsa, bu sefer tekil kelime de ikile benzemiş olur.
İbn Kesîr bu kelimeyi, şeklinde "nun" harfini şeddeli olarak okumuştur. Bu, Kureyşlilerin bir söyleyişidir. Bunun sebebi; (la )ın "elifinden bedel olmak üzere şeddeyi kullanmış olmasıdır. Nitekim ileride Kasas Sûresi'nde yüce Allah'ın
"İşte bu İkisi.., iki belgedir" (el-Kasas, 28/32) âyetini açıklarken belirtileceği gibi. Bu ismin kullanılışında "nün" harfinin hazf edilmesi suretiyle; şeklinde bir söyleyişi daha vardır. Bu, Kûfelilerin açıklamasıdır. Basralılar ise şöyle derler: "Nûn" harfinin hazf ediliş sebebi sıla (yani tarif lâm'ının bitişmiş olması) ile ismin uzamış olmasıdır. Aynı şekilde şeklinde ve: ". Bu ikisi... iki belgedir" şeklinde heı ikisinde de "nûn" harfleri şeddeli olarak da okumuştur. Diğerleri ise şeddesin olarak okumuşlardır. Ebû Amr bunu yalnızca dı şeddeli okumaktadır.
O ikisi" mübtedâ olmak üzere meıfu'dur. Sîbeveyh der ki: Bu âyetin anlamı şudur: Size okunan âyetler arasında şu da vardır ki, onu yapanlar, yani aranızdan o fuhşu irtikab edenler...
"ikisine de eziyet edin" âyetinde "fe" harfinin geliş sebebi, ifadede emir manası bulunduğundan dolayıdır. Çünkü smi, fiile bitişik olarak gelince bu isimde şart manası ortaya çıkmış oldu. Zira bu isim hakkında muayyen bir şeyin varlığı sözkonusu değildir Burada bu isimde şart manası ve müphemlik bir arada bulununca, şart durumuna geldi ve o bakımdan onun cevabının başına da "fe" harfi gelmiş oldu. Ondan önce zikredilen zamirlerin nasb edilmeleri için, kendilerinden önce bir fiilin hazf edilmesi uygun düşmediğinden dolayı ikisi de müptedâ olmak üzere ref olundular. Bu, Sîbeveyh’in tercihidir. Bununla birlikte mahzuf bir fiil takdiri ile nasb olunmaları da caizdir Böyle bir tercih ise ifadenin emir ve yasak anlamına gelmeyi halinde sözkonusudur. Kişinin: Yanında bulunan iki kişiye, onlara ikramda bulun, demesine benzer.
2- Eziyetin Mahiyeti:
Yüce Allah'ın:
"Her ikisine de eziyet edin" âyeti ile ilgili olarak, Katade ve es-Süddî şunları söylerler: Burada eziyetin anlamı, azarlamak ve ayıplamaktır. Bir kesim ise bunun, ayıplamak sözkonusu olmaksızın, ağır ve katı sözler söylemektir derler. İbn Abbâs der ki: Onlara ağır sözler söyleyip, ayakkabılarla vurmak demektir. en-Nehhâs der ki: Bazıları da bunun nesh olunduğunu ileri sürmüşlerdir. Derim ki: Bunu İbn Ebi Necîh, Mücahid'den rivâyet etmiştir. Buna göre Mücahid der ki:
"Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara..." âyeti ile
"Sizlerden fuhuş yapanların..." âyeti ilk dönemlerde idi. Bunları en-Nûr Sûresi'ndeki âyet-i kerîme nesh etmiştir. Bunu en-Nehhâs söylemiştir. Daha evla olmak üzere şöyle de denilmiştir: Bu nesh olmuş değildir. Çünkü her ikisinin de azarlanarak te'dib edilmeleri ve ikisine de: Siz suç işlediniz, fıska saptınız, yüce Allah'ın emrine muhalefet ettiniz, denilmesi gerekmektedir.
3- Bu Âyetlerin Kapsamı:
İlim adamları yüce Allah'ın:
"Kadınlarınızdan..." âyeti ile:
"Sizlerden..." âyetinin tevili hususunda farklı görüşlere sahiptir. Mücahid ve başkaları der ki: Birinci âyet-i kerîme, muhsan olanlar ve olmaya nlarıyla kadınlar hakkında umumidir. İkinci âyet-i kerîme ise, özel olarak erkekler hakkındadır. Bu ikinci âyet-i kerimede tesniye lâfzı, erkeklerden muhsan olan ve olmayan iki sınıfı beyan etmektedir. Kadınların cezası haps olunmaktır. Erkeklerin cezası ise eziyet edilmektir. İşte bu, âyetlerdeki lâfzın gerektirdiği bir açıklamadır. İfadelerde kullanılan nass ise bütün zina kesimlerini kapsamaktadır. Ayrıca lâfız cihetinden birinci âyet-i kerimede "kadınlar"ınız dair lâfzı, ikincisinde ise (müzekker olarak): "Sîzlerden" lâfzı bu görüşü teyid etmektedir. Bunu en-Nehhâs tercih etmiş ve İbn Abbâstan rivâyet etmiştir.
es-Süddî, Katade ve başkaları ise şöyle demektedir: İlk âyet-i kerîme muhsan kadınlar hakkındadır Demek istiyor ki: Erkeklerden de muhsan olanlar anlam dolayısıyla onların hükmüne girmektedir, İkinci âyet-i kerîme ise, muhsan olmayan bekâr erkek ile bakire kız hakkındadır. İbn Atiyye der ki: Bu sözün anlamı tam ve eksiksizdir. Şu kadar var ki, âyetin lâfzı buna pek uygun düşmemektedir. Taberî bunu tercih etmiş olmakla birlikte, en-Nehhâs bunu kabul etmeyip şöyle demektedir: Müennes ifadelerin müzekkere tağlibî uzak bir ihtimaldir. Çünkü haki anlamı sahih olunca, hiç bir İfadeyi mecaz olarak yorumlama yoluna gitmemek gerekir.
Bir diğer görüş de şöyledir; Önceleri bu şekilde evlerde alıkoymak, zina eden kadınlar hakkında sözkonusuydu. Erkekler hakkında değildi. İşte bundan dolayı özellikle kadının evde alıkonulması sözkonusu edildi. Daha sonra eziyet olunmaları hususunda erkek de, kadın da bir arada aynı hükümde ortak edildi.
Katade der ki: Kadın hem hapsedilir, hem eziyete maruz bırakılırdı. Erkek ise sadece eziyete maruz kalırdı. Bunun böyle olmasının sebebi ise, erkeğin gidip gelmeye ve kazanmaya muhtaç olmasıdır
4- Zina Edenlerin Hükmü:
İlim adamları, açıkladığımız üzere zina edenlerin hükmünü beyan eden Ubade b. es-Sâmit yoluyla gelen hadisin muktezâsına göre hüküm belirtmek hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ali b. Ebî Tâlib, sözünü ettiğimiz hadisin muktezâsına göre görüş belirtmiştir. Hazret-i Ali'den nakledildiğine göre, O, Hemdanlı Şurâha'ya önce yüz sopa vurmuş, bundan sonra da onu recm etmiş ve şöyle demişti: Allah'ın Kitabı gereğince ona sopa vurdum. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sünneti gereğince de onu recm ettim. Buhârî, Hudûd 21; Dârakutnî, İH, 123,124; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 319. Hasan-ı Basrî, Hasen b. Salih b. Hay ve İshak da bu görüştedir.
Bir gurup ilim adamı da şöyle demektedir: Hayır, evli olana sopa söz konusu olmaksızın sadece recm cezası vardır. Bu görüş Hazret-i Ömer'den rivâyet edilmektedir. Aynı zamanda bu, ez-Zührî, en-Nehaî, Mâlik, es-Sevrî, el-Evzaî, Şâfiî, Rey ashâbı, Ahmed ve Ebû Sevr'in de görüşüdür. Bunlar bu görüşlerini açıklarken, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Mâiz ile Gâmid'li kadını recmetmîş olduğunu, Hazret-i Peygamber'in Uneys'e: "Şu adamın hanımının yanına git, eğer itiraf ederse onu recm et" Buhârî, Sulh 5, Şurut 9, Vekâlet 13, Ahkam 39, Ahbâru'l-Ahâd 1, Eymân 3; Müslim, Hudûd 25; Tirmizî, Hudud 8; Nesâî, Kudat 22; İbn Mâce, Hudûd 7; Dârimî; Hudûd 12, Müsned, IV, 115-116. demiş olduğunu ve sopa vurmaktan herhangi bir şekilde sözetmediğini belirtirler. Eğer sopa bu durumda meşru olsaydı elbetteki bunu açıklar ve susmazdı.
Onlara şöyle cevap verilir: Hazret-i Peygamberin onu açıkça İfade etmeyişinin sebebi, yüce Allah'ın Kitabıyla sabit olmasıdır. Bu cezanın meşhur olması, Kurân-ı kerîmde de bunun açık nass ile ifade edilmiş olması dolayısıyla bundan sözetmemiş olabilir. Çünkü yüce Allah'ın;
"Zina eden kadın ile zina eden erkeğin herbirine yüzer değnek vurun" (en-Nûr, 24/2), âyeti bütün zina edenleri kapsamına almaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
Aynı şekilde Hazret-i Ali'nin bu uygulamayı halifelerden alıp benimsemiş olduğu ve ona karşı bu uygulamada tepki gösterilmeyip, sen nesh olunmuş hüküm ile amel ettin, neshedeni terk ettinr denilmemiş olduğu da bunu açıklamaktadır. Bu da gayet açık bir husustur.
5- Zina Edenlere Sürgün Cezası:
Evlenmemiş olanların sopayla birlikte sürgüne gönderilip gönderilmeyeceği hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. Cumhûrun kabul ettiği görüş, böyle bir kimsenin sopa cezasından sonra sürgüne gönderileceği şeklindedir. Bu Raşit Halifeler Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin görüşüdür Aynı zamanda İbn Ömer'in de görüşü budur, (Allah hepsinden razı olsun). Atâ, Tavus, Süfyan, Mâlik, İbn Ebi Leylâ, Şâfiî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr de bu görüştedir.
Sürgüne gönderilmeyeceği kanaatini ise Hammâd b. Ebi Süleyman, Ebû Hanîfe ve Muhammed b. el-Hasen belirtmişlerdir.
Cumhûrun bu husustaki delili daha önce geçen Ubade b. es-Samit yoluyla gelen hadis ile Ebû Hüreyre'nin, Zeyd b. Halid'in rivâyet ettiği işçinin zinası ile ilgili (ve az önce işaret edilen) Hadîs-i şerîftir. O hadiste şunlar da geçmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, aranızda Allahın Kitabı gereğince hüküm vereceğim. Senin koyunların ve cariyen sana geri verilecektir." Oğluna yüz sopa vurduktan sonra bir sene de sürgüne gönderdi. Bunu hadis İmâmları rivâyet etmiştir. Bir önceki başlıkta geçen ve Hazret-i Peygamberin durumu tahkik için Üneys'i gönderdiğinin kaydedildiği hadisin bir bölümüdür. Kaynaklarını omda kayd ettik.
Böyle birisinin sürgüne gönderilmeyeceği görüşünde olanlar ise Ebû Hüreyre'nin cariye ile ilgili hadisini delil gösterirler. Burada Hazret-i Peygamber’in "Câriye zina ettiğinde zinası açıkça ortaya çıkarsa, ona celde (sopa) vursun, ama ayıplamasın, kınamasın. Sonra bir daha zina ederse, ona yine celde vursun, ama ayıplamasın, kınamasın. Üçüncü defa zina ederse, kıldan yapılmış bir ip karşılığında dahi olsa, artık onu salıversin" hadisine ve bu anlamdaki hadislere işaret edilmektedir. Bu ve bu anlamdaki hadisler: Buhârî, Buyû' 66,110, Hudûd 36; Müslim, Hudud 30-33; Ebû Dâvûd, Hudûd 32; Müsned, IV, 249, 494. Orada ise yalnız sopadan sözedilmekte, sürgünden söz edilmemektedir. Abdurrezzak, Ma'mer'den, o, ez-Zührî'den, o, Said b. el-Müseyyeb'den şöyle dediğini nakletmektedir: Hazret-i Ömer, Rabia b. Ebi Ümeyye b. Halefi şarap içtiği için Hayber'e sürgüne göndermişti, O da, Heraklius'a katılıp hıristiyanlığa girdi. Bunun Üzerine Hazret-i Ömer: Bir daha hiç bir müslümanı artık sürgüne göndermeyeceğim, dedi.
Bu görüşü savunanlar derler ki: Şâyet sürgün yüce Allah'ın koyduğu hadlerden bir ceza olsaydı, bundan sonra Ömer bu cezayı terk etmezdi. Diğer taraftan Kitab-ı Kerîm’de yer alan nass sopadır. Nassa bir şey ilave etmek ise neshdir. Bu durumda, kâr/i delille sabit olmuş bir hüküm, vahid haberle neshedilmiş olur.
Böyle diyenlere cevap şudur:
Ebû Hüreyre'nin rivâyet ettiği hadis, cariyeler hakkındadır. Hürler hakkında değildir, Abdullah b. Ömer'den ise, zina ettiği için cariyesini dövüp sürgüne gönderdiği sabit olmuştur.
Hazret-i Ömer'in: Artık bundan sonra hiçbir müslümam sürgüne göndermeyeceğim, sözünden kasti; -doğrusunu en iyi bilen Allahtır ya- şarap içme hakkındadır. Çünkü Nafi'in İbn Ömer'den rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), hem sopa vurmuş, hem de sürgüne göndermiştir.
Hazret-i Ebû Bekir de hem sopa vurmuş, hem sürgüne göndermiştir. Hazret-i Ömer de hem sopa vurmuş, hem sürgüne göndermiştir. Bunu da Tirmizî Câmiinde, Nesâî Sünen'inde, Ebû Kureyb Muhammed b. el-Âlâ, el-Hemdanî'den, o, Abdullah b. İdristen, o, Ubeydullah b. Ömer'den, o, Nafîden Tirmizî, Hudûd 11'deki sened şu şekildedir: "...Abdullah b. İdrîs, Ubeydullah'tan, o, Nâfi’den, o, İbn Ömer'den..." rivâyet etmiştir, Tirmizî, Hudûd 11. Dârakutnî der ki: Bu hadisi sadece Abdullah b. İdris rivâyet etmiş ve ondan Ebû Kureyb dışında sika ravilerden herhangi bir kimse muttasıl senetle nakletmiş değildir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan ise, sürgüne gönderdiğine dair rivâyet sahih olarak bize ulaşmış olduğundan dolayı, artık kimsenin söyleyecek bir sözü kalmaz. Sünnetin kendisine muhalefet ettiği kimsenin karşısındaki davacı ise, sünnettir. Başarı Allah'tandır.
Nassa bir şeyler ilave etmek bir nesihtir şeklindeki iddialarına gelince, böyle birşey doğru kabul edilemez. Aksine bu, asıl ceza ile birlikte bir başka hükmün ziyadesidir. Diğer taraftan bizzat kendisi sahih olmayan bir habere dayanarak, su ile abdest almanın yanında nebiz ile abdest alınabileceği görüşünü fazladan ileri sürmüş, Peygambere yakın akrabalarının (ganimetten pay alabilmeleri için) fakir olmaları şartını koşmuştur. (Bk. el-Enfâl, 8/41, âyet, 12. başlık) Bu ve buna benzer Kur'ân-ı Kerîm’de nass ile tesbit edilmemiş daha başka bir takım görüşleri de hep böyledir. Bu anlamda bir takım açıklamalar bundan önce Bakara Sûresi'nde (2/106. âyette) geçmiştir. İleride de gelecektir.
6- Sürgün Cezasını Kabul Edenler ve Erkek ile Kadının Hükmü:
Sürgüne gönderilme cezasını kabul edenler, hür erkeğin gönderileceği hususunda görüş birliği halindedirler. Ancak köle ve cariyenin sürgüne gönderilmesi hususunda farklı görüşleri vardır. Her ikisinin de sürgüne gönderileceğini kabul edenlerden birisi de İbn Ömer'dir. O, zina eden bir cariyesine sopa cezası vurduktan sonra Fedek'e sürgün göndermiştir.
Şâfiî, Ebû Sevr, es-Sevrî, Taberî ve Davud da bu görüştedir. Kölenin sürgüne gönderilmesi hususunda Şâfiî'nin farklı görüşleri vardır. Bir seferinde: Ben kölenin sürgüne gönderilmesi hususunda istihare yaparım derken, bir seferinde de altı ay süreyle sürgüne gönderileceğini söylemiştir. Bir başka sefer ise, kendi beldesinin dışında bir yere bir sene sürgüne gönderilir, demiştir. Taberî de bu görüştedir. Yine Şâfiî'den cariyenin sürgüne gönderilmesi hususuna dair iki farklı görüş nakledilmiştir.
Mâlik ise der ki: Erkek sürgüne gönderilir, fakat kadın da, köle de sürgüne gönderilmez. Sürgüne gönderilen kimse ise, sürgüne gönderildiği yerde haps edilir. Meselâ Mısır'dan Hicaz'a, Şağb'e, Asuvan'a ve benzeri yerlere, Medine'den de, Hayber ve Fedek'e sürgüne gönderilir. Ömer b. Abdulaziz de böyle yapmıştır. Hazret-i Ali de, Kûfe'den Basra'ya sürgüne göndermiştir. Şâfiî der ki: Sürgün mesafesinin asgarisi bir gün bir gecelik yoldur. İbnü'l-Arabi der ki: Sürgünün asıl uygulaması şuna dayanır: İsmailoğulları Harem bölgesinde herhangi bir cinayet ve suç işleyenin, o bölgeden sürgüne gönderileceği Üzerinde ittifak etmişlerdi. Böylelikle bu onlar arasında din gibi uygulaya geldikleri adet haline geldi. İşte bundan dolayı insanlar, herhangi bir kimse bir suç işleyecek olursa, onu, beldesinden sürgüne gönderme geleneğini alıp kabul ettiler. Bu uygulama, cahiliyye döneminde de İslâm gelene kadar devam edip durdu. İslâm da bunu Özel olarak zinada kabul etti. Kölenin sürgüne gönderilmeyeceğini ileri sürenler, Ebû Hüreyre'nin cariye ile ilgili hadisini delil göstermişlerdir. Çünkü kölenin sürgüne gönderilmesi, sürgüne gönderildiği süre zarfında o kölenin menfaatlerinden yararlanamamak şeklinde o kölenin sahibine bir cezadır. Bu ise şeriatın tasarrufuna uygun düşmemektedir. O halde bizzat cinayet işleyenden başkası cezalandırılamaz. Aynı şekilde köleden cuma, hac ve cihad da sakıttır. Ve bunlar yüce Allah'ın onun üzerindeki haklarıdır. Bunların sakıt olması efendisinden dolayıdır. İşte sürgüne göndermek de böyle olmalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Kadın sürgüne gönderilecek olursa, bunun kendisi sebebiyle çıkanlıp sürgüne gönderildiği şey olan fuhuşa bir daha düşmesine sebep olma ihtimali de vardır Diğer taraftan sürgüne göndermek, avretinin açılmasına, onun aslolan halinin zayi olmasına sebep teşkil eder. Çünkü aslolan kadının evinin dışına çıkmasını engellemek ve evinde namazının daha faziletli olduğudur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Kadınlara (gereğinden çok) dış elbise almayınız ki evlerden dışarı çıkmasınlar." Bu hadis daha Önceden Âl-i İmrân, 3/14 âyet, 2. başlığında da geçmişti. Bk. et-Taberânî, el-Evsat, IV, 75. Böylelikle, sürgüne göndermeyi ifade eden hadisin umumunun muteber kabul olunacağına dair lehine şahadet edilen maslahat ile tahsis olunacağı ortaya çıkmaktadır. Bu ise usul âlimleri ve kıyas bilginleri arasında hakkında ihtilaf olunmuş bir meseledir. Bir başka kesim, oldukça istisnai (şâz) bir görüş ortaya atarak şöyle demektedir: Yaşlı kimse hem sopa, hem de recm ile cezalandırılır. Genç ise sadece sopa cezasına çarptırılır. Bu görüşü İleri sürenler, Zeyd b. Sabit yoluyla gelen hadiste geçen "eş-şeyh : yaşlı, ihtiyar" lâfzına tutunurlar. Zeyd b. Sabit'in rivâyetine göre o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinlemiş: "Yaşlı erkek ve yaşlı kadın zina ettiklerinde, her ikisini de kesin olarak recm ediniz". Hadisi Nesâî rivâyet etmiştir. Burada kayd edildiği gibi Zeyd b. Sabit'in rivSyetiyle: Dârimî, Hudud 16, Müsned, V. 183. İbn Abbâs'tan Ömer (radıyallahü anh) yoluyla biraz uzun ve farklıca rivâyeti; İbn Mâce, Hudûd 9, Dârimî, Hudud 16; Muvattâ, Hudud 10. Ubeyy b. Ka'b'dan: Müsned, V, 132. Ancak bu görüş fâsid bir görüştür.
Çünkü başka bir hadiste bunun yerine "evli : es-seyyib" lâfzı kullanılmıştım
7- Tevbe Ederlerse:
Yüce Allah'ın:
"Eğer tevbe edip" yani fuhuştan tevbe ederek vazgeçip "hallerini" bundan sonraki fiillerini "düzeltirlerse, artık onları bırakın".
Yani onlara eziyet etmeyi ve ayıplamayı terk edin.
Bu uygulama hadlerin nüzulünden önce idi. Hadler nâzil olunca, bu âyet-i kerimeyi nesh etti.
Burada sözü geçen "vazgeçmek'ten kasıt, onlardan ayrılmak, onlara darılmak anlamında bir vazgeçmek değildir. Bu onları yüzçeviren bir kimsenin terk edişi, birakışı ile terkedip bırakmaktır. Bu ise daha önce işledikleri masiyet ve bir sonraki âyette de sözü edilecek cahillikleri sebebiyle onları hakir görmektir.
Allah'ın tevbeleri çokça kabul etmesi, masiyetten döndükleri takdirde kullarının dönüşünü kabul edendir, demektir.
17
Allah'ın tevbelerini kabul edeceği kimseler, kötülüğü ancak bilmeden yapanların, sonra da çarçabuk tevbe eden kimselerinkidir. İşte Allah'ın tevbelerini kabul edeceği kimseler bunlardır. Allah Alimdir, Hakimdir.
Bu iki âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Tevbeleri Kabul Olunacak Kimseler ve Allah'ın Tevbeleri Kabul Etmesinin Hükmü:
"Allah'ın tevbelerini kabul edeceği kimseler,.-" diye başlayan âyet-i kerimeyle ilgili olarak, bu âyetin günah işleyen herkes hakkında umumi olduğu söylendiği gibi, yalnızca bilmeyen kimseler hakkında olduğu da söylenmiştir. Günah işleyen herkesin tevbesi ise, başka bir yerde sözkonusu edilmiştir.
Ümmet, mü’minlerin tevbe etmelerinin farz olduğunu ittifakla kabul etmiştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır;
"Ey mü’minler Allah'a topluca tevbe edin." (en-Nûr, 24/31.)
Aynı türden olmayan bir başka günaha devam etmekle, belli bir günahtan dolayı yapılan tevbe, sahih olur. Bu, şöyle diyen Mutezile'ye muhalif bir kanaattir: Herhangi bir günahı işlemekte olan bir kimse tevbe etmiş olamaz. Hiç bir masiyet arasında fark gözetmek mümkün değildir. Ancak bizim açıkladığımız Ehl-i Sünnet'in bu konuya dair görüşüdür.
Kul tevbe ettiği takdirde, Şanı yüce Allah muhayyerdir. Dilerse otevbeyikabul eder, dilerse etmez. Tevbenin kabul olunması, Ehl-i Sünnete muhalif kanaat belirtenlerin söyledikleri gibi, aklî bakımdan Allah için vacibtîr, denilemez- Çünkü, bir şeyin vacib olabilmesi için bunu o kimseye vacib kılanın rütbe itibariyle daha yukarıda olması şartı vardır. Gerçek ise şu ki, Allah, bütün yaratıkların yaratıcısı, onların maliki ve onlara mükellefiyetler koyandır. Dolayısıyla herhangi bir şeyin O'nun hakkında vacib olmakla nitelendirilmesi doğru değildir. O, bundan yüce ve münezzehtir. Şu kadar var ki, Şanı yüce Allah, -ki, O, va'dinde sadık olandır- kullarından isyan edenlerin tevbelerini kabul edeceğini şu âyeti ile bizlere haber vermektedir:
"Kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri de affeden O'dur." (eş-Şûra, 42/25) Yüce Allah'ın:
"Onlar, Allah'ın kullarının tevbesini kabul eden... olduğunu bilmediler mi?" (et-Tevbe, 9/104) âyeti ile:
"Muhakkak ki Ben, tevbe eden... olanlara çok çok mağfiret edenim" (Tâ-Hâ, 20/82). Âyeti ise, yüce Allah'ın kendisi için vacib kıldığı bir takım şeyleri haber vermesine gelince, bu âyetlerle haber verdiği o şeylerin kendisi için vacib olmasını gerektirir. Akide (inanç,) ise, aklen O'nun hakkında herhangi bir şeyin vacib olmadığı şeklindedir Bu konudaki sem'î âyetlerin zahiri ise, Onun tevbe edenin tevbesini kabul edeceğini ifade etmektedir.
Ebûl-Meâlî ve başkaları der ki: Bu zahir ifadeler, yüce Allah'ın tevbeyi kabul edeceğine dair zannı galip bilgi vermektedir. Yoksa yüce Allah hakkında tevbeyi kat'î olarak kabul edeceğini ifade etmezler.
İbn Atiyye der ki; Ancak bu hususta Ebû'l-Meâlî ile (aynı kanaati paylaşan) başkalarına muhalefet edilmiştir. Bir kişinin şanları tam ve nasuh bir tevbe ile tevbe ettiğini farzetsek, Ebû'l-Meâlî der ki: Böyle birisinin tevbesinin kabul olunacağına dair galip zan sözkonusudur. Başkası ise der ki: Yüce Allah'ın kendi zatı hakkında haber verdiği şekilde, O’nun böyle bir kimsenin tevbesini kat'î olarak kabul edeceği söylenir. İbn Atiyye der ki: Babam (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) bu görüşe meyleder ve tercih ederdi. Ben de bu görüşteyim. Yüce Allah'ın;
"O, kullarının tevbesini kabul edendir" (eş-Şûrâ, 42/25) âyeti ile:
"Şüphesiz ki Ben, çok çok mağfiret edenim" (Tâhâ, 20/82) âyetinin ifade ettiği mananın bu şekilde tevbe ettiği farzolunan kimse hakkında sözkonusu olmaması, yüce Allah'ın kulları hakkındaki merhameti ile bağdaşmaz. Bu husus bu şekilde anlaşıldığı takdirde, şunu bil ki, yüce Allah'ın:
"Allah'ın tevbelerini kabul edeceği..." âyetinde bir hazf vardır. Zahiri üzere değildir. Çünkü âyetin zahirinden Allah'ın tevbeleri kabul etmekle yükümlü olduğu anlamında, "üzerinde" manası vardır. Ancak bunun anlamı, O'nun tevbeleri kabul etmesinin, kullarına lütuf ve rahmeti olduğunu bildirmektedir. Bu da Hazret-i Peygamber'in Muaz b. Cebel'e söylediği şu sözler kabilîndendin "Allah'ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğunu biliyor musun?" O, Allah ve Rasûlü daha iyi bilir deyince, Hazret-i Peygamber: "Onları cennete koymasıdır" Buhârî, Libas 101, Cihâd -46, İstizan 30, Rikaak 37, Tevhid 1; Müslim, Îman 49-51; Tirmizî, Îman 18; İbn Mâce, Zühd 35; Müsned, III, 260-261. diye buyurdu.
İşte bütün bunların ifade ettiği mana şudur:
Bu Allah'ın hak va'di ve doğru sözü dolayısı ile, Allah'ın lütuf ve rahmetinden ötürü böyledir. Buna delil ise yüce Allah'ın:
"O, rahmeti kendi üzerine yazmıştır." (el-En'âm, 6/12) yani O, bunu vad etmiştir, demektir.
Burada üzerine âyetinin : Yanında anlamına olduğu da söylenmişse de, ikisinin ifade ettiği mana birdir. İfadenin takdiri; Allah nezdinde... şeklindedir. Yani O, sahih kılan şartları bulunduğu takdirde, tevbeyi kabul edeceğine dair vaadde bulunmuştur ve va'dinden cayması sözkonusu değildir.
Tevbenin sahih olmasının şartlan dört tanedir: Kalbten pişmanlık duymak, masiyeti derhal terk etmek, bir daha benzerini işlememek üzere karar vermek ve bu tevbeyi başkasından değil de, yüce Allah'tan haya ederek yapmış olmak. Bu şartlardan birisi yerine gelmeyecek olursa tevbe sahih olmaz. Günahın itiraf edilip, çokça mağfiret dilenmesinin de tevbenin şartlarından olduğu söylenmiştir. Bundan önce Âl-i İmrân Sûresi'nde, tevbenin anlamı ve hükümlerine dair geniş açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. (Bk. 3/90. âyet) Bildiğim kadarıyla tevbenin herhangi bir haddi düşürmediği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Farklı görüşler için bk. el-Maîde. 5/38. âyet, 26. başlık.
Bundan dolayı ilim adamlarımız der ki: Hırsız erkek, hırsız kadın ve başkasına zina iftirasında bulunan kimse, tevbe eder ve aleyhlerine şahitilik edilecek olursa onlara had uygulanır.
Buradaki
"Üzerine" edatının "...den, dan" anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani Allah tarafından tevbeleri kabul olunacak kimseler., anlamındadır. Bunu Ebûbekr b. Abdus söylemiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. İleride et-Tahrim Sûresi'nde (66/8, âyette) nasûh tevbe ile kendisinden tevbe olunacak hususlara dair açıklamalar gelecektir.
2- Tevbe Bütün Günahkârlar Hakkında Umumidir:
Yüce Allah'ın:
"Kötülüğü ancak bilmeden yapanların..." âyetindeki: 'Kötülük (es-sû’; ile el-En'âm Sûresi'nde: "Aranızdan kim bilmeksizin bir kötülük işlerse" (el-En'âm, 6/54) âyetindeki "kötülük" tabiri küfür ve mahiyetlerin tümünü kuşatan umumi bir tabirdir. Rabbine asi olan herkes, o masiyetinden vazgeçinceye kadar cahildir.
Katâde der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashâbı, herbir masiyetin ister kasten olsun, ister bilmeyerek olsun bir cehalet olduğunu icma ile kabul etmişlerdir, İbn Abbâs, Katâde, ed-Dahhâk, Mücahid ve es-Süddî de böyle demiştir.
ed-Dahhâk ve Mücahid'den şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir; Burada cehaletten, bilmemekten kasıt, kasten işlemektir. İkrime der ki: Dünyanın bütün işleri cehalettir. O, bununla özellikle İnsanı Allah'ın itaati dışına çıkartanları kastetmektedir Böyle bir ifade de yüce Allah'ın:
"Muhakkak dünya hayatı bir oyun ve bir eğlencedir" (Muhammed, 47/36) âyeti ile paralellik arzetmektedir,
ez-Zeccâc der ki: Burada yüce Allah'ın:
"Bilmeden" âyetinin anlamı, fani zevklerini ebedi zevklerine tercih etmeleri demektir. Yine bu "bilmeden" kelimesinin, cezanın mahiyetini bilmeyerek işlemek anlamında olduğu söylenmiştir. Bunu İbn Fûrek na ki etmiştir. İbn Atiyye der ki: Ancak İbn Fürek'in görüşü zayıf görülmüş ve bu kanaati reddolunmuştur.
3- Erken Tevbe Etmek Gereği:
Yüce Allah'ın:
"...sonra da çarçabuk tevbe eden kimselerinkidir" âyeti hakkında İbn Abbâs ve es-Süddî der ki: Bu âyet, "ölüm hastalığından önce tevbe edenlerinkidir...” demektir. ed-Dahhâk'tan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ölümden önce olan herşey yakın demektir.
Ebû Miclez ve yine ed-Dahhâk, İkrime, İbn Zeyd ve başkaları ise derler ki: Melekleri ve ruhunun kabz edilmekte olduğunun görülmesinden ve kişinin kendisini kaybetmesinden önceki tevbe, yakın zamanda yapılmış tevbe demektir.
Mahmud el-Verrak şu beyitleri ne güzel söylemiş:
"Ölümden ve dillerin tutulmasından önce;
Kabul edilmesi umulan bir tevbeyi önden gönder, kendin için.
Nefislerin çaresiz kalmasından önce bunu acele yap.
Çünkü öylesi bir tevbe bir azıktır, bir ganimettir; güzel hareket eden ve
Rabbine dönen kimse için."
İlim adamlarımız (Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun) derler ki: Böyle bir vakitte tevbenin. sahih oluş sebebi, henüz umudun devam etmesi, kişinin pişmanlık duymasının sahih olması, fiili terk azminin sahih olmasıdır.
Tirmizî, İbn Ömer'den Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Kişinin cam boğazına gelip dayanmadığı sürece, şüphesiz Allah kulunun tevbesini kabul eder." Tirmizî der ki, bu hasen garip bir hadistir. Tirmizî, Deavat 98; İbn Mâce, Zühd 30; Müsned, II. 132, 153, III.
Can boğaza gelip dayanmadıkça" ifadesi ise, canının boğazına gelip kendisiyle gargara yapılan şey durumuna ulaşmaması halidir. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır.
Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; günah üzerinde ısrar etmeksizin, yakın bir zamanda (günahın işlenmesi üzerinden kısa zaman geçtikten sonra) tevbe etmeleri demektir. Sağlıklı iken acele edip tevbe edeninki daha faziletlidir. Ayrıca umduğu salih ameli daha çok yetişip yerine getirebilir. Ölüm ise, herşeyden uzak kalınan bir zamandır, Nitekim şair şöyle demiştir:
"Benim bu yerim (mezarım) dışında uzak kalınan bir yet var mı ki, varsa neresidir?"
Salih el-Murrî, el-Hasenden şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Her kim işlemiş olduğu bir günahtan dolayı Allah'a tevbe etmiş bulunan kardeşini o günahı dolayısıyla ayıplayacak olursa, Allah da o ayıplayanı mutlaka o günahla müptela kılar.
Yine el-Hasen der ki: İblis yere indirilince şöyle dedi: İzzetin hakki için, ruh onun cesedinde bulunduğu sürece ben de Âdemoğlundan ayrılmayacağım. Yüce Allah da şöyle buyurdu: "Ben de izzetim hakkı için Âdemoğlun canı boğazına gelip dayanmadığı sürece tevbeyi kabul edeceğim."
18
Yoksa kötülükleri İşleyip duran, nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenlerin ve kâfir olarak öleceklerinki değildir. İşte Biz, onlar için çok acıklı bir azap hazırlamış izdir.
4- Tevbeleri Kabul Olunmayacaklar;
Yüce Allah:
"Yoksa tevbe... kâfir olarak öleceklerinki değildir" âyetinde ölümün gelip çatmış ve artık hayata dönmekten ümidini kesmiş olan kimselerin, tevbeleri kabul olunanlar kapsamına girmeyeceğini ifade etmektedir. Nitekim Fir'avun, suya gömülüp boğulmak noktasına gelince, izhar etmiş olduğu imanın taydaşını görmedi. Çünkü böyle bir zamanda tevbenin faydası olmaz. Zira bu vakit teklif zamanı bitmiş olmaktadır. İbn Abbâs, İbn Zeyd ve müfessirlerin Cumhûru böyle demiştir. Kâfirler küfürleri üzere ölürler, âhirette de onların tevbeleri kabul olunmaz. Yüce Allah'ın:
"İşte Biz onlar için çok acıklı bir azap hazırlamışladır" âyetinde onlara işaret edilmektedir. Bu da ebedi bir azaptır. Şayet bu âyeti ile hepsine işaret edilmekte ise, o takdirde, isyankârlar hakkında ebediliğin sözkonusu olmadığı bir azap vardır. Bu da buradaki "kötülüklerin (seyyiât'ın)" küfürden daha aşağı olan günahlar anlamına kullanılması demektir. Yani tevbe, küfürden daha aşağı günahlar işleyip, sonra ölüm gelip çatınca tevbe edenlerinki değildir. Kâfir olarak ölüp de Kıyâmet gününde tevbe edenlerinki de değildir.
Şöyle de açıklanmıştır: Burada sözü geçen "kötülükler (seyyiât)" küfür demektir, O takdirde âyetin anlamı şöyle olur: Makbul tevbe ölüm esnasında tevbe eden kâfirlerinki değildir. Kâfir olarak ölenlerinki de değildir
Ebû'l-Âl-iyye der ki: Âyetin baştanın olan: "Allah'ın tevbelerinî kabul edeceği kimseler..." âyeti mü’minler hakkında inmiştir Sonraki ikinci âyet-i kerîme ise münafıklar hakkında inmiştir ki o da şudur:
"Yoksa kötülükleri işleyip duran...değildir." âyeti fiilleri üzere ısrar eden kimselerin tevbeleri kabul olunmaz demektir.
"Nihayet onların birine ölüm gelip çattığında" âyetindeki ölümün gelip çatmasından kasıt, kişinin nefes alırken ağzındaki tükürüklerin boğazına kaçması, canının çekilip alınması ve ölüm meleğinin görülmesi halidir.
"Ben şimdi gerçekten tevbe ettim diyenlerin... değildir." İşte böylesi için tevbe yoktur.
Daha sonra yüce Allah, kâfirlerin tevbelerini sozkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:
"Ve kâfir olarak öleceklerin ki de değildir. İşte Biz onlar için çok acıklı bir azap hazırlamışızdır."
Yani oldukça ıstırap verici ve devamlı bir azap hazırlamısızdır. Buna dair açıklamalar daha önceden (bk. el-Bakara, 2/10. âyetin tefsiri) geçmiş bulunmaktadır.
19
Ey îman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi, -onlar apaçık bir hayasızlık işlemedikçe- kendilerine verdiğinizden bir kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Şayet onlardan hoşlanmadıysanız (sabredin). Çünkü hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pek çok hayır takdir etmiş olabilir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1- Kadınların Miras Alması Hususunda Cahiliye Âdeti, İslâm'ın Bunu Reddi ve Nüzul Sebebi:
"Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi" anlamındaki bu âyet, daha önce sözü geçen hanımlar ile ilgili açıklamalarla ilgilidir. Bundan maksat, onlara yapılan zulmü ve zararı ortadan kaldırmaktır. Hitap, onların velilerinedir.
-Mastar anlamını veren-: âyeti ise,
"Helâl olmaz" âyeti ile ref mahallindedir. Yani kadınlara zorla mirasçı oluşunuz size helâl değildir.
"Zorla" anlamına gelen: hal mahallinde mastardır.
Bu âyetin nüzul sebebi ile ilgili yapılan rivâyetler ve müfessirlerin görüşleri farklı farklıdır. Buhârî,
"Ey Îman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi... kendilerine verdiğinizin bir kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın" âyeti hakkında İbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakletmektedir: Adam öldüğü vakit onun velileri, hanımı üzerinde daha bir hak sahibi idiler. Onlardan birisi istediği takdirde, onunla evlenebilirdi. İsterlerse onu başkasıyla evlendirirler, istemezlerse evlendirmeklerdi. Onlar, akrabalarından daha çok (kadın üzerinde) hak sahibi idiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu hadisi ayrıca Ebû Dâvûd bu manada rivâyet etmiştir. Buhârî, Tefsir 4. sûre 6; Ebû Dâvûd Nikâh 21, 22.
ez-Zührî ve Ebû Miclez der ki; Birisi öldü mü, onun başka anneden olma oğlu, yahut asabeleri arasında en yakın olan, elbisesini kadının üzerine atardı. Böylelikle kişi o kadın üzerinde bizzat kendisinden ve velisinden daha bir hak sahibi olurdu. İstediği takdirde ölenin verdiği mehir dışında ona mehir vermeksizin onunla evlenirdi. İsterse de başkası ile evlendirir, mehrini kendisi alır ona o mehirden birşey vermezdi. Dilediği takdirde ise Ölenden aldığı mirası kendisine fidye olarak versin diye ona engel olur yahut Ölüp de kendisi onun mirasını alsın diye bekletirdi. Bunun üzerine yüce Allah:
"Ey Îman edenler; Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi..." âyetini indirdi. Buna göre âyet-i kerimenin anlamı şöyle olur; Sizin o kadınları kocalarından miras alarak, sizin onlara koca olmanız helâl değildir.
Şöyle de açıklanmıştır: Mirasçı elini çabuk tutup (kocası ölen kadının) üzerine bir elbise bırakacak olursa, o kadın üzerinde kendisi daha bir hak sahibi olurdu. Şayet kadın çabuk davranıp ailesinin yanına gidebilirse, bu sefer kadın kendisi hakkında daha bir hak sahibi olurdu. Bunu es-Süddî söylemiştir.
Bir başka görüş de şöyledir: Adam yaşlı bir kadınla evli iken canı genç bir kadınla evlenmek İsterdi. Fakat sahib olduğu mal dolayısıyla yaşlı kadından ayrılmaktan hoşlanmaz, onu yanında alıkoyardı. Ona yaklaşmazdı da. Kadın malını ona fidye olarak verip kendisini kurtarıncaya veya kadın ölüp de kocası onun malına mirasçı oluncaya kadar bu böyle devam ederdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Koca eğer onunla birlikte olmaktan hoşlanmıyor ise boşamakla, onu zorla, istemeyerek yanında alıkoymamakla erarolundu. İşte yüce Allah'ın:
"Kadınlara zorla (hoşlanmaksızın) mirasçı olmanız helâl olmadığı gibi." âyetinde kastedilen budur.
Ayet-i kerimeden kasıt, cahiliye dönemindeki uygulamaları ortadan kaldırmak, kadınların malın miras alınması gibi erkeklerden alınacak mirasın bir mal gibi değerlendirilmemesini sağlamaktır.
"(......) kelimesinin "kef" harfinin ötreli okunuşu Hamza ve Kisaî'ye göredir. Geri kalanlar ise bunu üstün okurlar. Her birisi ayrı bir söyleyiştir, el-Kutebî der ki, "kef harfinin üstün okunuşu ikrah (zorlamak) anlamındadır. Ötreli okunuşu; zorluk ve sıkıntı manasına gelir.
O bakımdan: sözü, isteyerek yahut istemeyerek, hoşuna gitsin veya gitmesin bu işi yapacaksın, anlamındadır.
Âyet-i kerimede hitab ve 1 üçleredir. Burada hitabın onun mirasına tamah ederek, kötü bir şekilde onlarla geçinerek, onları alıkoyan yahut mehirlerinin bir bölümünü fidye olarak verip vazgeçinceye kadar onları alıkoyan kadınların kocalarına olduğu da söylenmiştir, Bu görüş daha sahihtir. Bunu İbn Atiyye tercih ederek şöyle demiştir: Bunun delili ise yüce Allah'ın:
"Onlar apaçık bir hayasızlık işlemedikçe..." âyetidir. Eğer bir hayasızlık yapacak olurlarsa, artık velinin o kadının malını almak kastıyla alıkoyması, ümmetin icmaı ile (velinin) hakkı değildir. Böyle bir hak, bundan sonraki meselede açıklanacağı üzere kocaya aittir.
2- Hayasızlık Yapan Kadına Karşı Takınılacak Tavır:
Yüce Allah'ın:
"Onları sıkıştırmayın" âyeti ile ilgili açıklamalar daha önceden geçmiş ve bunun
"engellemek" anlamına geldiğine dair açıklamalar el-Bakara Sûresi'nde (2/232. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Onlar apaçık bir hayasızlık işlemedikçe" âyetinde yer alam
"Hayasızlık (el-fahişe)"nin anlamı hakkında insanların farklı görüşleri vardır. el-Hasen bunun zina demek olduğunu söylemektedir. Ona göre bakire zina ettiği takdirde ona yüz sopa vurulur ve bir sene sürgüne gönderilir. Kocasından almış olduğu (mehri) de kocasına iade eder.
Ebû Kilâbe der ki: Kişinin karısı zina ettiği takdirde, kendisine fidye verinceye (bul1 yapıncaya) kadar karısını sıkıştırmasında, ona zarar verecek uygulamalarda bulunup zorluk çıkartmasında bir mahzur yoktur.
es-Süddî de der ki: Kadınlar böyle yapacak olurlarsa, o takdirde mehirlerini geri alamazlar. İbn Sirîn ve Ebû Kilâbe der ki: Onun karnı üzerinde bir adam bulmadığı sürece ondan fidye alması helâl değildir. Çünkü yüce Allah:
"Onlar apaçık bir hayasızlık işlemedikçe" diye buyurmaktadır.
İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, ed-Dahhâk ve Katâde der ki: Âyeti kerimede yer alan "apaçık hayasızlık", nefret etmeleri ve serkeşlik etmeleridir. Devamla derler ki: Kadın serkeşlik ettiği takdirde kocasının, karısının malını alması helâl olur. Mâlik'in de görüşü budur.
İbn Atiyye der ki: Şu kadar varki, ben ondan nakledilmiş ve âyet-i kerimede geçen "hayasızlık (el-fahişe)"'nin anlamına dair açık bir ifade bellemiş değilim.
Bir başka topluluk da şöyle demektedir: Buradaki hayasızlıktan kasıt, dilinin müstehcen olması, söz ve davranışı ile kölü geçimdir. Bu aynı zamanda "en-nüşûz (serkeşlik)"in anlamlarından birisidir.
Kimi ilim ehli; serkeşlik eden kadından hul' olmak üzere mal almanın câiz olduğunu kabul ederler
Şu kadar varki, bu gibi kimseler ise, yüce Allah'ın:
"Kendilerine verdiğinizin bir kısmını alıp götürmeniz için" âyetini nazarı itibara alarak, ondan alacağı hul’ bedelinin ona vermiş olduğu (mehir) den fazla olmaması gerektiği görüşündedirler.
Mâlik ve ilim ehlinden bir gurup ise şöyle demektedir: Koca serkeşlik eden kadından sahip olduğu malın tümünü dahi alabilir İbn Atiyye der ki: Kadının zina etmesi ise, kocaya serkeşlikten, de, eziyet vermesinden de daha ağırdır. Bütün bunlar ise, mal almayı helâl kılmayan hayasızlıklar (fahişe) dır.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: İbn Sirîn ve Ebû Kilâbe'nin görüşleri bana göre hiç bir kıymet ifade etmez. Çünkü hayasızlık (el-fahişe), kimi zaman müstehcenlik ve eziyet anlamına da gelebilir. Bundan dolayı müstehcen kimseye (el-berzî) fahiş ve mütefalıhiş ismi verilmiştir. Koca, karısının fuhuş yaptığına muttali olduğu takdirde onunla la ne deşebilir, dilerse de onu boşayabilir. Bu durumdaki karısını, kendisine malını fidye vermek üzere sıkıştırmasına gelince kocanın böyle bir hakkı yoktur. Ve ben herhangi bir kimsenin: Ebû Kitabe dışında, karısını zina ederken bulduğu takdirde ona hul' verinceye kadar karısını sıkıştırabileceğini, ona kötü davranabileceğini söyleyen başka bir kimse bilmiyorum. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır,
Yüce Allah'ın:
"Allah'ın sınırlarım korumayacaklarından korkarsanız" yani birlikte güzel geçinmek, kadının kocasının haklarını, kocanın da karısının haklarını yerine getirmesi hususunda bir endişeniz olursa,
"o halde kadının birşeyleri fidye vermesinde her ikisi için de bir vebal yoktur" (bk. el-Bakara, 2/229. ayet, 4. başlık) diye buyrulmaktadır. Bir başka yerde de:
"Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin" (en-Nisa, 4/4) diye buyrulmaktadır. İşte bu âyeti kerimeler bu hususta asıl delilleri teşkil etmektedir.
Atâ el-Horasanî der ki: Bir kocanın hanımı eğer bir hayasızlık işleyecek olursa, daha önce ona vermiş olduğu mehri geri alır ve onu dışarı çıkartırdı. Bu ise indirilen hadlerle nesh edildi.
Bu konuda dördüncü bir görüş de vardır: "Onlar apaçık bir hayasızlık işlemedikçe" âyeti, zina edip evlerde haps olunmadıkça anlamındadır. O takdirde bu neshten önceki bir âyettir. Atâ’nın sözünün anlamı da budur, ancak bu zayıf bir görüştür.
3- "Sıkıştırmama" Emrinin Muhatapları Veliler Kabul Edilirse...
Bizler, "sıkıştırmama" hitabında kast edilenlerin "veliler" olduğu görüşünü, kabul edersek; bunun fıkhı sonuçlan şöylece ortaya çıkar: Velinin, velayeti altındaki kadını sıkıştırdığı sahih olarak tesbit edilecek olursa, hakim, kadının ve kocasının durumuna bakar. Ancak kız çocuklarına yaptığı uygulamalarda baba bundan müstesnadır. Eğer babanın kız çocuklarını sıkıştırmasında bir salâh varsa, ona itiraz olunmaz ve bu konuda tek bir görüş vardır. Bu (sıkıştırma) da evlenmeye talip olan kimseler hakkında söz konusu olur. Eğer onun bu sıkıştırması, sahih olarak tesbit edilirse, İmâm Mâlik'in mezhebinde bu konuda iki görüş vardır; Birisine göre, baba da diğer veliler gibidir. Hakim kızı ile evlenmek isteyenler arasından dilediği kimse ile evlendirir ve babasını da mahkemeye davet eder. Diğer bir görüş ise, bu hususta durum babasına arz olunmaz.
4- Kadınları Sıkıştırma Yasağının Atfedildiği Cümle ve Bir Kıraat:
Onları sıkıştırmayın" âyetinin nehiy olması dolayısıyla cezm olması mümkündür. O takdirde bunun başında yer alan "vav" harfinin, birinci cümle ile ilişkisi bulunmayan bir atıf harfi olması sözkonusudur. Bununla beraber bunun mansub olmak üzere, Zorla mirasçı olmanız" âyetine atfedilmiş olması da caizdir O takdirde "vav" harfi bir fiili bir diğer fiile atfeden bir edat olur. İbn Mes'ûd ise, buradaki ibareyi: Ve onları sıkıştırmanız da" şeklinde okumuştur. Bu okuyuş ise, mansub olma ihtimalini kuvvetlendirdiği gibi, sıkıştırmanın nass ile câiz olmayan bir davranış olması ihtimalini de kuvvetlendirmektedir.
5- "Apaçık" Âyetinin Kıraat Farkları:
Yüce Allah'ın:
"Apaçık" âyeti Nâfi' ve Ebû Amr'ın kıraatine göre "ye" harfi şeddeli ve esreli olarak okunmuştur. Diğerleri ise "ye" harfini şeddeli olarak okurlar. İbn Abbâs ise, bir şeyin apaçık olması anlamını İfade eden: tabirinden "be" harfini esreli, "ye" harfini de sakin (med harfi) olarak; diye okumuştur. Bütün bu kıraat şekillerinin hepsi fasih söyleyişlerdir.
6- Kadınlarla İyi Geçinmek:
Yüce Allah'ın:
"Onlarla İyi geçinin" âyetine gelince, Allah'ın size emretmiş olduğu şekilde, güzel surette onlarla geçinin, demektir. Burada hitap herkesedir. Çünkü ister koca olsun, ister veli olsun, herkesin kadınlarla belli bir geçimi vardır. Buradaki emirde çoğunlukla kast olunanlar kocalardır. Bu da yüce Allah'ın:
"Ya iyilikle tutmak..." (bk. el-Bakara, 2/229. âyet, 4, baslık) âyetini andırmaktadır. Güzel geçim ise, kadının mehir ve nafaka gibi haklarını eksiksiz ödemek, suçsuz yere yüzüne karşı surat asmamak, onunla güzel konuşmak, kaba ve sert konuşmayıp başkasına meylettiğini izhar etmemek suretiyle olur. Geçim (işret): İse, içli dışlı olmak, samimi bir şekilde konuşup şakalaşmak gibi anlamlara gelmektedir. Tarafeynin şu beyiti de bu kabildendir:
"Bir eefer alabildiğine uzak bir yere uzaklaşıp gitse de
Beraber oturup kalktığımız sevgili(ler)le geçen zamanımız buna üstün gelir."
Bir kimse ile geçinmeyi ifade etmek üzere topluluk halindeki geçimi ifade etmek üzere de, denir.
Yüce Allah, kocalara, kadınları nikâhladıkları takdirde onlarla güzel bir şekilde geçinmelerini emretmektedir ki, beraberlikleri, arkadaşlıkları ve biribirleriyle içli dışlı olmaları mükemmel şekilde olsun. Çünkü böyle bir geçim şekli nefsi daha bir huzura kavuşturur ve geçimi daha bir tatlılaştırır. Bu ise koca hakkında vacib olan bir İştir. Mahkeme karan ile yerine getirmek zorunda olduğu bir husus değildir.
Kimisi de şöyle demektedir: Güzel geçim, kadının kendisi için süslendiği gibi, onun da karısına güzel görünmesidir. Yahya b. Abdurrahman el-Hanzalî der ki: Muhammed b. el-Hanefîyenin yanına gittim. O da benim yanıma kırmızı bir örtüye bürünmüş olarak çıktı. Sakalından ise misk, amber, ud ve yağ karışımı koku damlıyordu. Ona: Bu da ne? diye sordum. Dedi ki: Bu örtüyü hanımım üzerime sardı, bu kokulan da bana sürdü. Biz, canımızın çektiği şeyleri onlarda görmek istediğimiz gibi, onların da aynı şekilde bizde görmeyi arzuladıkları şeyler vardır.
İbn Abbâs (radıyallahü anh) der ki: Ben hanımımın bana süslenmesini sevdiğim gıbt, aynı şekilde hanımıma süslenmeyi severim. Bu ise bizim sözünü ettiğimiz ifadenin kapsamına girmektedir İbn Atiyye der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in şu âyeti de âyet-i kerimenin anlamım ifade etmektedir: "Onda eğrilik olduğu halde, sen ondan yararlanmaya bak." Buhârî, Nikâh 19, Enbiya 1; Müslim. Radâ" 59, 60, 65; Tirmizî, Talâk 12; Dârimi, Nikâh 35; Müsned, II, 428, 449, 497, 530, VI, 279. Yani eğriliğine rağmen sen onunla kötü geçinmeye kalkışma. O takdirde ayrılıklar buradan başgösterir ve anlaşmazlıklar bununla ortaya çıkar. Bu ise hul" yapmaya bir sebeptir.
7- Hanıma Hizmetçi Tutma:
Yüce Allah'ın:
"Onlarla İyi geçinin" âyetini, ilim adamlarımız şuna delil göstermişlerdir: Şayet kadına tek bir hizmetçi yeterli gelmiyor ise, bu sefer kocası ona yeteri kadar hizmetçi tutar. Halife ve hükümdar kızlan ile tek bir hizmetçinin yeterli gelmediği benzeri hanımlar böyledir. İşte iyi bir şekilde geçinmek budur.
Şâfiî ile Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Kocanın tek bir hizmetçiden başka hizmetçi tutma yükümlülüğü yoktur. Bu ise bizzat kadının kendi hizmeti için yeterlidir. Tek bir hizmetçinin yeterli gelmediği bir kadın dünyada yoktur.'Bu da birden çok atı bulunan bir Savaşçının durumuna benzer. Böyle birisine sadece tek bir at payı verilir. Çünkü böyle birisi ancak tek bir at üzerinde Savaşabilir.
Bizim (mezhebimiz olan Mâlikî mezhebine mensup) ilim adamlarımız der ki: Bu yanlıştır Çünkü görülecek işleri pek çok olan hükümdar kızları gibi kimselere tek bir hizmetçi yetmez. Zira böyle bir kadının elbiselerinin yıkanması, yatağının düzeltilmesi ve buna benzer tek bir kişinin yapamayacağı pek çok işleri vardır. Bu da açıkça görülen bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.
8- Kadınlardan Hoşlanmamaya Rağmen Katlanma Emri:
Yüce Allah'ın:
"Şayet onlardan hoşlanmadıysanız..." âyeti şu demektir; Eğer -herhangi bir hayasızlık işlemeksizin ve serkeşlikte bulunmaksızın- çirkinlikleri, yahut kötü huylan dolayısıyla onlardan hoşlanmadınız ise, böyle bir durumda katlanma menduptur. Çünkü neticede Allah'ın o kadından, salih evlatlar ihsan etmesi umulur. şart edatı ise, ile merfu'dur ile birlikte fiil hoşlanmama fiili) mastardır.
Derim ki: Müslim'in Sahih’inde Ebû Hüreyre yoluyla varid olan şu Hadîs-i şerîf de bu manayı ifade etmektedir: Ebû Hüreyre dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Mü’min bir erkek, mü’min bir kadından tiksinip nefret etmesin. Çünkü onun bir huyundan hoşlanmayacak olsa dahi bir diğer huyundan razı olur." Müslim, Radâ 61; Müsned, II, 329. Yani: Karısına ondan ayrılacak noktaya itecek kadar tam anlamıyla buğz etmesin. Bu da böyle bir noktaya gelmemeye çalışılmalıdır, demektir. Aksine onun kötü halini iyi hallerine versin ve sevdiği hallerini gözönünde bulundurarak hoşlanmadığı hallerine gözyumsun. Mekhûl dedi ki: İbn Ömer'i şöyle derken dinledim: Erkek, yüce Allah'tan hayırlısını dilerse, ona hayırlı olan verilir. Bu sefer o aziz ve celil olan Rabbine karşı (kendisi için hayırlı görüleni beğenmeyerek) kızgınlık gösterir. Aradan fazla zaman geçmeksizin kendisine yine en hayırlısının verilmiş olduğunu görür.
İbnu'l-Arabî naklederek dedi ki: el-Mehdiyye kentinde, Ebû'l-Kasım b. Habib bana, Ebû’l-Kasım es-Seyyuri'den haber verdi. Ebû'l-Kasım, Ebû Bekr b. Abdurrahman'dan şöyle dediğini nakletmektedir:
Şeyh Ebû Muhammed b. Ebi Zeyd, ilim ve din bakımından yüksekçe bir mevkide ve ileri derecede bilgi sahibi idi. Geçimi kötü bir hanımı vardı. Ona karşı haklarını yerine getirmiyor, diliyle kocasına eziyet veriyordu. Karısı hakkında ona birtakım sözler söyleniyor ve onun bu hallerine katlandığı için kınanıyordu O ise şöyle derdi: Ben bedenimin sağlığı, bilgim ve sahip olduklanmla Allah'ın bana eksiksiz nimet verdiği bir kimseyim Belki de bu kadın günahıma bir ceza olmak üzere baha gönderilmiştir. O bakımdan ondan ayrılacak olursam, başıma ondan daha ağır bir cezanın geleceğinden korkarım. İlim adamlarımız derler ki: İşte bu da mubah olmakla birlikte, boşamanın mekruh oluşuna bir delildir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den da şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Şüphesiz Allah, boşama ve (aşın) yemek yeme dışında mubah kıldığı hiçbir şeyi mekruh görmez. Ve şüphesiz Allah, dolup taşan bir bağırsağa buğz eder. Karnı tıkabasa doyurmanın mekruh olduğunu ifade eden rivâyetler için bk. Tirmizî, Zühd, 47; Müsned, IV, 132. Yersiz talâk'in mekruh oluşuna dair rivâyetler için bk. Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrû, VII, 527-528.
20
Bir eşi bırakıp da yerine bir başka eş almak İsterseniz, öncekine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın. Onu bir iftira veya apaçık bir günah diye alır mısınız?
Bu âyetlere dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1- Ayetler Arası İlişki:
Bundan önceki âyet-i kerimede, kadının sebep teşkil ettiği ayrılmanın hükmü ile, kocanın ondan (bu durumda) mal alabilme hakkına sahip olduğu belirtildikten sonra, bunun akabinde kocanın sebep teşkil ettiği ayrılıktan söz edilmekte ve eğer herhangi bir serkeşlik ve kötü geçim sözkonusu olmaksızın boşanmak istiyor İse, erkeğin kadından herhangi bir mal isteme hakkına sahip olmadığı beyan edilmektedir.
2- Kötü Geçim ve Serkeştik Her İki Taraftan İse, Eşler Ayrılmak İsterlerse:
Eğer karı-koca da serkeşlik ediyor, biribirleriyle kötü geçiniyor ise, bununla, ikisi de ayrılmayı arzu ediyorlarsa, hükmün ne olduğu hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.
Mâlik (radıyallahü anh) der ki: Kadının ayrılığa sebep teşkil etmesi halinde, kocanın kadından mal alma hakkı vardır. Bu durumda da erkeğin bu ayrılığa sebep teşkil etmesi nazarı İtibara alınmaz. Bir gurup ilim adamı da şöyle demektedir: Serkeşliğin yalnızca kadın tarafından olması ve bu konuda kadının kocadan istekte bulunması hali müstesna, kocanın kadından mal alması câiz değildir.
3- Kadına Mehir Miktarı:
Yüce Allah'ın:
"Öncekine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile..." âyeti mehirleri yüksek tutmanın câiz olduğuna delildir. Çünkü yüce Allah, mubah olmadık bir şeyi misal göstermez. Ömer (radıyallahü anh) irad ettiği bir hutbesinde şöyle demişti; Şuna dikkat edin, kadınların (nehirlerini yüksek tutmayın. Şayet bu, dünyada bir şeref, Allah nezdinde de bir takva olsaydı, bunu sizden ziyade elbette Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yapması gerekirdi. Halbuki O, hanımlarından olsun, kızlarından olsun, hiçbir kimsenin mehrini onikî ukiyeden fazla tesbit etmiş değildir.
Bu sefer bir kadın karşısına dikilerek; ey Ömer dedi, Allah bize vermişken sen bizi mahrum mu edeceksin? Şanı yüce Allah:
"Öncekine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın" demiyor mu? Hazret-i Ömer: Evet bir kadın isabet etti, Ömer hata etti, diye cevap verdi.
Bir rivâyete göre de, Hazret-i Ömer başını önüne eğdi ve bir süre sessiz durduktan sonra dedi ki: Bütün insanlar senden daha fakihtir ey Ömer!
Bir diğer rivâyete göre de şöyle demiştir: Bir kadın isabet etti ve bir erkek de hata etti. Sonra böyle bir şeye (çok mehir vermeye) karşı tepki göstermekten vazgeçti. Bunu Ebû Hatim el-Büstî, "Sahih Müsned"inde, Ebû'l-Acfa es-Sülemî'den rivâyet ederek şöyle demiştir: Ömer insanlara hutbe irad etti... Daha sonra bu rivâyeti oniki ukiyye ibaresine kadar nakletti. Ancak bu arada bir kadının kalkıp ona karşı söylediklerinden sonraki bölümü nakletmedi.
İbn Mâce de bunu Sünen'inde Ebû'l-Acfa'dan rivâyet eder ve: "...ukiyyeden sonra şu fazlalığı nakleder: Erkek hanımına verdiği mehri öyle bir ağırlaştırır ki, sonunda bundan dolayı içinde kadına karşı bir düşmanlık besler ve der ki: Ben senin yüzünden kırbanın İpine dahi muhtaç oldum -veya kırba gibi terleyinceye kadar çalışıp didinmek zonanda kaldım- (Ebû’l-Acfâ dedi ki): Ben, Arap doğmuş bir kimse olduğum halde kırbanın ipinin yahut kırbanın terlemesinin ne olduğunu bilmiyordum." İbn Mâce, Nikâh 17; ayrıca bk.: Dârimî, Nikâh 18; Ebû Dâvûd Nikâh 27, 28; Tirmizî, Nikâh 23.
el-Cevherî der ki: Aslında; : Kırbanın ipi tabiri ibaresinin başka bir söyleyişidir. Ondan başkaları ise şöyle demektedir: Kırbanın ipinden kasıt, kırbanın asıldığı bağı demektir. Burada hadiste şunu söylemektedir: Ben kırba ipine varıncaya kadar senin için mükellefiyet altına girdim. Kırbanın teri ise, kırbanın suyu demektir. Bununla da şu söylenmek istenmektedir: Senin için o kadar sıkıntılara katlandım ki, yolculuklar yaptım ve kırbanın terine dahi muhtaç oldum. Bu da kırbanın içindeki suyu demektir.
Şöyle de açıklanmıştır: Kırbanın teri tabiriyle, kırbanın terlemesi; terleyinceye kadar senin için yoruldum ve mükellefiyetler altına girdim, kast edilir,
Bir diğer görüşe göre: Araplar yolculuklarında beraberlerinde su alırlar. Bu suyu da develere asarlardı. Bunu da sırayla yapıyorlardı. Çünkü bu su sırta ağır bir yük teşkil ediyordu.
Bu açıklama ile hem "arak : ter" hem de, "alak : askı ipi" kelimeleri açıklanmış olmaktadır. el-Esmaî der ki; Kırbanın arakı (teri) sıkıntı anlamındadır. Bunun aslının ne olduğunu da bilemiyorum demiştir. Yine el-Esmaî der ki: Ben Ebû Tarafe'nin oğlunu -ki gördüklerimin en fasih konuşanı idi- şöyle derken dinledim; Bizim yaşlılarımızın şöyle dediklerini dinlemişimdir: Ben filandan kırbanın arakını (terini) gördüm diyorlar, bundan da çektikleri sıkıntıyı anlatmak istiyorlardı. Sonra bana İbnü'l Ahmer'e ait şu beyıti okudu:
"Onun bu söyledikleri bir sövgü sayılmaz.
O sözün affedilmesi ise, yorgun deve üstündeki kırbanın teri gibidir"
Ebû Ubeyd der ki: Şairin anlatmak istediği şudur: Kendisini öfkelendiren, fakat sövgü de olmayan ve kendisine "kırbanın teri" gibi ulaştırılan bir söz işitir ve bundan dolayı o sözü söyleyeni sorumlu tutmaz. Şairin burada kırba kelimesini kullanması mümkün olmadığından yine aynı anlama gelen "es-sika" kelimesini kullanmış, bundan sonra da yorgun deve sırtındaki tabirini kullanmıştır. Bunun da anlamı şudur: Araplar yolculuklarında kırbaları develere yükletirlerdi. Bu ifade ise el-Ferrâ''nın naklettiklerini andırmaktadır, el-Ferrâ''nın iddiasına göre Araplar yolculuklarında dağlardan geçtiklerinde, beraberlerinde su taşırlar ve bunu da nöbetleşe develerin sırtına asarlardı, Çünkübu suyun sırt üzerinde taşınması bir yorgunluk ve bir meşakkat veriyordu. el-Ferrâ' bu açıklamayı, "arak" kelimesi hakkında değil de, "alak" kelimesi hakkında yapıyordu.
Bir kesim de şöyle demektedir: Âyet-i kerimeden yüksek miktarlarda mehir vermenin cevazı anlaşılmamaktadır. Çünkü burada kantarın misal verilmesi mübalağa yoluyladır. Şöyle buyurulmuş gibidir: Ve siz bu kadınlara kimsenin vermediği kadar büyük miktarda mehir vermiş olsanız dahî... demektir. Bu da Hazret-i Peygamberin: "Her kim Allah için bir mescid yapacak olsa, -velev ki bu bir kekliğin oturup yumurtladığı yer kadar dahi olsa- Allah da o kimseye cennette bir ev yapar" İbn Mâce, Mesacid 1; Müsned, I, 241. âyetine benzemektedir. Bilindiği gibi bir kekliğin oturabileceği kadar bir yer mescid olamaz.
Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ödeyeceği mehrinde kendisinden yardım istemek üzere gelmiş bulunan İbn Ebi Hadred'e bu mehrinin ne kadar olduğunu sormuş, o da ikiyüz deyince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) öfkelenmiş ve şöyle buyurmuştu: "Sanki siz, altını ve gümüşü Medine'nin kara taşlığının bir tarafından veya bir dağdan kesiyormuş gibisiniz." Müslim, Nikâh 75 (yakın lâfızlarla).
Bazıları bunlardan mehirlerin fazla miktarda verilmesinin yasaklandığı sonucunu çıkartmışlar. Ancak böyle bir sonuç çıkartmayı gerektiren bir durum yoktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın evlenen böyle bir adama bu şekilde tepki göstermesi, mehrin fazlalığı ve çok verilmesi dolayısıyla değildir. Onun bu şekilde tepki göstermesi, fakir olduğu bu halinde kendisini yardım istemek ve dilenmek ihtiyacına sokması dolayısıyladır. Çünkü bu, ittifakla mekruhtur Hazret-i Ömer ise, Hazret-i Ali'nin, Hazret-i Fatıma'dan olma kızı, Um Gülsum'e (Allah hepsinden razı olsun) kırkbin dirhem mehir vermişti,
Ebû Dâvûd, Ukbe b. Âmirden, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bir adama: "Seni filan kadın ile evlendirmeme razı mısın?" diye sormuş; evet deyince, bu sefer kadına: "Seni de filan erkekle evlendirmeme razı mısın?" diye sormuş, kadın da evet demişti. Hazret-i Peygamber de bunları birbirleriyle evlendirmişti. Erkek, kadın için herhangi bir mehir tayin edilmeksizin gerdeğe girdi ve ona birşey vermedi. Bu koca, Hudeybiye'de hazır bulunmuş kimselerdendi. Hayber'de de ona ait bir pay vardı, Ölümü yaklaştığında dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni filan ile evlendirdi ve ben ona bir mehir tayin etmediğim gibi, ona mehir olarak bir şey de vermemiştim. Sizi şahid tutuyorum ki, ben ona mehir olarak Hayber'deki payımı veriyorum. Bunun üzerine kadın, oradaki payını aldı ve bunu yüzbîne sattı. Ebû Dâvûd, Nikâh 31.
İlim adamları mehrin azamisi hususunda herhangi bir sınırlandırma olmadığını icma ile kabul etmişlerdir. Çünkü yüce Allah:
"Öncekine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile..." diye buyurmuştur. Ancak asgari miktarının ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Yüce Allah'ın:
"Mallarınızla... istemeniz" (en-Nisâ, 4/24) âyetini açıklarken bu hususlar ele alınacaktır. Kıntann sınırı ile ilgili açıklamalar, daha önce Âl-i İmrân Sûresi'nde ( âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
İbn Muhaysın: Öncekine... vermiş olsanız" âyeti Birine" kelimesinin başındaki hemzeyi vasıl ile okumuştur ki, bu da bir söyleyiştir. Şairin şu sözü bu kabildendir:
"Ve toz dumanın altından onun sesini işitirsin."
Bir diğeri de şöyle demektedir:
"Şayet Savaşmayacak olursam bana bir peçe giydiriniz."
4- Mehirden Birşey Geri Alınamaması:
Yüce Allah'ın:
"Ondan hiçbir şey almayın" âyeti ile ilgili olarak, Bekir b. Abdullah el-Müzenî şöyle demektedir: Koca hul' ile ayrılmak isteyen kadından birşey alamaz. Çünkü yüce Allah:
"Hiçbir şey almayın" diye buyurmaktadır. O böylelikle bunu el-Bakara Sûresi'ndeki ayeti neshedici olarak kabul etmektedir. el-Bakara, 2/222, âyette sözü edilen "kadının fidye verebileceğini belirten" hükmü kast etmektedir. İbn Zeyd ve başkaları da der ki: Bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın Bakara Sûresi'nde yer alan:
"Onlara verdiklerinizden birşeyi geri almanız sizin için helâl olmaz." (el-Bakara, 2/229) Ayeti ile nesh edilmiştir.
Doğrusu, bu âyetlerin hepsinin muhkem olduğu, bunlar arasında nasih ve mensûhun bulunmadığı, her birisinin ötekisi ile birlikte ele alınacağıdır. Taberî der ki: Bu âyet-i kerîme muhkem bir âyettir. Bekr (el-Müzenî): "Eğer kadının kendisi birşey vermek isterse" şeklindeki ifadesinin bir anlamı yoktur, çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Sabit b. Kays'a hanımının vermiş olduğu mehri geri almasını câiz kılmıştır. Buhârî, Talâk 12; Ebû Dâvûd, Talâk 17-18; Tirmizî, Talâk 10; Nesâî, Talâk 34, 53; İbn Mâce, Talâk 22; Dârimî, Talâk 7; Mavatta', Talâk 31; Müsned, VI, 4J3-434.
"Onu bir İftira olarak..." anlamındaki kelime burada hal mevkiinde mastardır. "Veya apaçık bir sunan" âyeti de ona atfedilmiştir. "Apaçık" kelimesi “günah"ın sıfatıdır.
21
Hem birbirinize karışmış ve onlar sizden kuvvetli bir söz almışken onu nasıl alabilirsiniz?
5- Mehrin Geri Alınamayışının Gerekçesi:
Yüce Allah'ın:
"Hem birbirinize karışmış... iken onu nasıl alabilirsiniz?" âyeti halvet olması halinde mehrin geri alınmasının yasak oluşunun bir gerekçesidir. Bazıları der ki: Birbirine karışmak" kelimesi, kocanın hanımı ile cima etsin etmesin tek bir örtü altında bulunması demektir. Bunu el-Herevî nakletmektedir ki, bu el-Kelbî'nin açıklamasıdır.
el-Ferrâ' der ki: Bu kelime erkeğin kadın ile başbaşa kalıp onunla cima etmesi demektir. İbn Abbâs, Mücahid, es-Süddî ve başkaları der ki: Bu âyet-i kerimedeki bu kelime cima anlamındadır. İbn Abbâs der ki; Ama yüce Allah kerimdir. O bakımdan kinayeli buyurmuştur, Sözlükte bu kelime asıl itibariyle karışmak anlamındadır. Birbirine karışmış şeylere “.....” denilir. Şair der ki:
“Ona: Ey halam dedim, devem senindir ve ayrıca
Heybemde birbirine karışmış kuru hurma ve kuru üzüm.”
Birbirine karışmış ve başkanları bulunmayan topluluğa da: denilir.
"Karışmış" kelimesi cima etmese dahi halvette bulunmak anlamına alındığı takdirde, acaba sadece halvetin varlığı ile mehrin ödenmesi gerekir mi, gerekmez mi hususunda ilim adamlarımız birbirinden farklı dört görüş ortaya atmışlardır. Birisine göre, mücerred halvet ile mehrin Ödenmesi gerekir. Diğer görüş ilişki olmadıkça mehir tahakkuk etmez. Üçüncü görüş, kadının zifaf odasında kocası ile başbaşa (halvette) kalması ile mehrin ödenmesi gerekir. Dördüncü görüş ise, erkeğin evinde olması ile kadının evinde olması arasında fark gözetilip hükümlerin Farklı olacağını belirten görüştür.
Sahih olan, kayıtsız şartsız halvet ile mehrin ödenmesi gerektiği görüşüdür, Ebû Hanîfe ve arkadaşları da bu görüştedir. Onlar derler ki: Koca hanımı ile sahih olarak halvette bulunacak olursa mehrin tamamı (ve ayrılık halinde) iddet gerekir. Duhul olmuş olsun, yahut olmasın farketmez. Dârakutnî, Sevbân'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kim kadının örtüsünü açar ve ona bakarsa mehir Ödemek icabeder." Dârakutnî, III, 307.
Hazret-i Ömer de şöyle buyurmuştur: "Kapıyı kapatır, perdeyi indirir ve (nikâhsız olarak görülmesi haram yeri) avreti görürse mehir Ödemek icab eder." Dârakutnî, III, 307.
Ali (radıyallahü anh)'nin de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: "(Erkek) kapıyı kapatır, perdeyi indirir, (kadının) avrettini görürse, mehir ödemesi vacip olur." Dârakutnî, III, 307.
Mâlik de der ki: Bir sene ve buna benzer uzun bir süre koca karısı ile birlikte kalacak olursa ve her ikisi de birbirlerine dokunmadıkları hususunda ittifak ederlerse ve kadın da mehrin tamamını isteyecek olursa, ona hak kazanır.
Şâfiî der ki: Böyle bir durumda kadının iddet bekleme yükümlülüğü yoktur. Mehrin yarısını hak eder. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/237. âyet, 5- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
6- Kadınların Aldıkları "Kuvvetli Söz":
Yüce Allah'ın:
"Hem... onlar sizden kuvvetli bir söz almışken..." âyetinin açıklaması ile ilgili üç görüş vardır.
Bir görüşe göre buradaki kuvvetli sözün, Hazret-i Peygamberin: "Kadınlar hakkında Allah'tan korkunuz. Çünkü siz onları Allah'ın emaneti diye aldınız ve onların fercleri Allah'ın İsmi ile size helâl oldu" âyetinde dile getirilmiştir. Müslim, Hacc 147; Ebû Dâvûd, Mennsik 56; İbn Mâce, Menasik 84; Dârimî, Mennsik 34; Müsned, V, 73 (Veda Haccı hutbesinin bir bölümü olarak). Bunu İkrime ve er-Rabi’ söylemiştir.
İkinci görüşe göre, yüce Allah'ın:
"Boşama iki defadır. Ya iyilikle tutmak, ya güzellikte salmaktır" (el-Bakara, 2/229) âyetinde dile getirilmiştir Bunu el-Hasen, İbn Şîrîn, Katade, ed-Dahhak ve Süddî söylemiştir