NİSA SÛRESİ
Nisa Sûresi yüz yetmiş altı âyettir ve Medinede nazil olmuştur. Bu sûre-i Celile, toplum hayıtım düzene koyan bazı önemli temel kaideleri beyan edmiş, insanların hayatım ilgilendiren çok önemli hususları hükme bağlamıştır.
Sûre-i Celile, biz insanların nasıl var edildiğimizi ve var ediliş şeklimizin nasıl olduğunu beyan edip Allah’tan korkmamızı ihtar ederek şöyle başlıyor: "Ey insanlar, sizi tek bir candan yaratan, ondan eşini var eden ve her ikisinden de bir çok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan rabbinizden korkun. Kendisinin adını öne sürerek dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağlarını kopar maktan sakının. Şüphesiz ki Allah, sizin üzerinizde devamlı gözetleyiçidir. Nisa sûresi, 4/1
Sûre-i celilede bu çok önemli hatırlatma yapıldıktan sonra özellikle İslam gelmeden önce cahiliye döneminde, haklarına riâyet edilmeyen yetimlerin meselelerine temas ediliyor ve onların mallarının yenmemesi ihtar ediliyor. Yetim kızlarla evlenildiğinde ve onlara adaletli davranılmaması halinde diğer kadınlardan dörde kadar evlenilebileceği beyan edilyor.
Cahiliye toplumunda. Özellikle kadınların haklarına riâyet edilmiyor, evlilik sırasında, tabii hakları olan mehirleri kendilerine verilmiyordu. İşte sûre-i Celilede bu çok önemli hususta şöyle hükme bağlanıyor. "Kadınların mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Eğer kendi istekleriyle mehirin bir kısmını size bağışlarlarsa onu afiyetle yeyin. Nisa sûresi, 4/4
Hayatımızda çok önemli bir yeri olan, hayatımızı devam ettirebilmemiz için ihtiyaç duyduğumuz malları iyi muhafaza etmemiz, onları aklı zayıf olanlara vererek zayi etmememiz emrediliyor. Yine yetimlerin mallarının da iyi muhafaza etmemiz, rüştlerine erinceye kadar o malları koruyup o malları gereği gibi idare edecek yaşa gelince kendilerine teslim edilmesi lazım geldiği beyan ediliyor.
Bundan sora mirasın nasıl taksim edileceği hususu açıklanıyor. Ölen kişinin geride bıratığı akrabalarına, mallarının nasıl ve hangi ölçülerde taksim edileceği bütün teferruatıyla beyan ediliyor ve buyuruluyor ki: "İşte bunlar Allah'ın koyduğu sulardır. Kim, Allah’a ve Resulüne itaat ederse Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Orada ebedi kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur. Nisa sûresi 4/13 "Kim, Allah’a ve Resulüne isyan eder ve Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa Allah onu, ebedi kalacağı cehennem ateşine koyar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır. Nisa sûresi 4/14
Sûre-i celilede bundan sonra, insanlık hayatında toplumun en büyük dertlerinden olan zina meselesi ele alınıyor. Zinanın haram olduğu beyan ediliyor. İnsan neslinin devamı ve toplum düzeninin bozulmadan yürümesi için en önemli hususlardan biri olan evlenme meselesine temas ediliyor ve kimlerin kimlerle evlenebilecekleri, hangi dereceye kadar akrabalarla, bunun dışında da ha başka kimlerle evlenmenin haram olduğu, dolayısıyla kime kimlerle evlenmenin helal olduğu ve bu hususta uyulması gereken kaideler bütün teferruatıyla beya ediliyor ve buyuruluyor ki: "Allah size. dininizin hükümlerini açıklamak, sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Nisa sûresi 4/26
Sûre-i celilede devamla, hayatımızda tatbik edeceğimiz diğer bir kısım kurallar beyan ediliyor, mallarımızı aramızda haksızlıkla yemememiz emrediliyor. Ölen kişilerin mirasçılarının hangi kişiler olacağı haber veriliyor. Karıko canın arasında bir geçimsizlik çıktığında bunun nasıl halledileceği beyan edili yor.
Kitap ehlinin, Özellikle Yahudilerin, İslam dini ile alay edişleri ve yaptıkları çeşitli kötülükler ortaya konuyor ve Allahü teâlânın, bunlara lanet ettiği beyan ediliyor.
Sûre-i celilede, Allah’a, Peygambere ve mü’min olan idareciye itaat etmek gerektiği emrediliyor. Mü’minlerin, düşmana karşı cihattan geri durmamaları, ci hattan kaçmanın ölümü engellemeyeceği, insanın başına yelen iyiliğin de kötülüğün de Allah'tan geldiği haber veriliyor.
Bir mü’minin diğer bir mü’mini öldürmesinin haram olduğu, bunun cezasının da ebedi cehennem azabı olduğu ifade ediliyor. Savaş sırasında düşmanla çarpışırken namazın nasıl kılınacağı açıklanıyor.
Sûre-i celilede, şeytanın hiylelerine dikkat çekiliyor ve hiylelere aklanılmaması gerektiği beyan ediliyor.
Ehl-i Kitap olan Yahudi ve Hristiyantarın sapıklık iddialarında bulundukları, onların Allah'ın Peygamberlerine ve onların ailelerine karşı takındıkları çirkin tavırları beyan ederek onları kınayan sûre-i celile, şu âyetlerle son buluyor. "Ey insanlar, size rabbinizden bir delil. Ve size apaçık bir nur indirdik." Allah’a iman eden ve emirlerine sımsıkı sarılanlara gelince, Allah onları rahmet ve lütfuna sokacak ve onları kendisine kavuşturacak olan dosdoğru bir yola iletecektir. Nisa sûresi 4/174,175
Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle.
1
Ey insanlar, sizi tek bir candan yaratan, ondan eşini var eden ve her ikisinden de bir çok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan rabbiniz den korkun. Kendisinin adını öne sürerek, birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz ki Allah, sizin üzerinizde devamlı gözetleyicidir.
Ey insanlar, emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak rabbinizden korkun. O sizi, tek bir can olan Âdemden yarattı. Onun kaburgalarının birinden de eşi Havvayi yarattı. O ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar meydana getirip dünyaya yaydı. "Allah için şunu bana ver." gibi sözlerle adını anarak birbiriniz den istekte bulunduğunuz Allah’tan korkun. Akrabalık bağlarını koparmaktan da sakının, şüphesiz ki Allah, sizin üzerinizde devamlı gözetleyicidir. Yaptığınız her şeyi bilir ve hepsini zaptettirir.
Taberi diyor ki: "Allah bu âyet-i kerime’de, bütün insanları tek bir kişi den yaratanın, yalnızca kendisi olduğunu beyan etmiş ve insanlara ilk yaratılışlarını hatırlatmıştır. Ta ki insanlar, tek bir ana ve babadan geldiklerini, bu sebeple birbirlerinin kardeşleri olduklarını bilsinler, herbirinin diğerinin üzerinde kardeşlik hakkı olduğunu anlasınlar, böylece birbirlerine karşı insaflı ve merhametli davransınlar, haksızlık yapmasınlar, zayıf olanları gözetsinler, onların ezilmesini önlesinler.
Âyette zikredilen "Tek can"dan maksat, Süddi, Katade ve Mücahidin de açıkladıkları gibi beşerin ilk atası olan Hazret-i Âdemdir. O candan yaratılan eş'den maksat ise Hazret-i Havvadir. Süddi diyor ki: "Âdem Cennette oturmaktaydı. Orada eşi olmaksızın yalnız başına dolaşıyordu. Bir ara uyudu. Sonra uyandı ve başucunda oturan bir kadın gördü. Allahü teâlâ o kadını Hazret-i Âdemin kaburgasından yaratmıştı. Âdem ona ne olduğunu sordu. O da "Ben bir kadınım" dedi. Âdem ona: "Niçin yaratıldın?" dedi. Kadın: "Sen benimle yaşayasın diye yaratıldım." dedi.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Kendisinin adını öne sürerek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağını koparmaktan sakının." diye tercüme edilen cümlesi, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
Dehhak ve Rebi'b Enes bu cümlenin: "Kendisinin adını öne sürerek rabbinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan korkun." bölümünü şu şekilde izah et- mişlerdir. "Sizler birbirinizden bir şey istediğinizde Allah’ı vasıta kılarak: "Allah hakkı için, Allah rızası için bunu bana ver." dersiniz. İşte sizler, isteklerinize vasıta kıldığınız bu Allah’tan korkun.
Bu cümlenin "Akrabalık bağını koparmaktan sakının." şeklinde tercüme edilen bölümü ise müfessirler tarafından iki şekilde izah edilmiştir:
a- İbrahim en-Nehai ve Hasan-ı Basriye göre bu cümlenin mânâsı şöyledir: "Allah’ı ve akrabalık bağını ileri sürerek birbirinizden herhangi bir şey istersiniz. O halde isteklerinize vasıta kıldığınız Allah’tan korkun." Görüldüğü gibi bu izaha göre bu âyette akrabaların talep vasıtası olarak kullanıldığı beyan edilmektedir.
b- Süddi, Katade, Abdullah b. Abbas, Hasan-ı Basri, Mücahid, Dehhak, Rebi' b. Enes ve İbn-i Zeyde göre ise bu cümlenin mânâsı şöyledir: "Birbirinizden olan isteklerinizde vasıta kıldığınız Allah’tan korkun ve akrabalık bağını koparmak hususunda da Allah’tan korkun ve akrabalarınızla ilgiyi kesmeyin."
Bu hususta Resûlüllah’ın şöyle buyurduğu Rivâyet edilmekterir:
"Resûlüllah Medineye hicret edince Yahudilerden, onu görüpte Müslüman olan Abdullah b. Selam diyor ki: "Resûlüllah Medineye gelince insanlar ona doğru koştular. Ben de onlardan biriydim. Ben onun yüzün görünce yüzünün, yalancı bir insanın yüzü olmadığını anladım. Benim ondan işittiğim ilk şey şu söz oldu." Selamı yayın, yemek yedirin. Akrabalara ilgi gösterin ve insanlar uyurken namaz kılın ki selametle cennete giresiniz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 5 S. 451
Taberi de bu son izah şeklini tercih etmiştir. Zira cümlenin, Arapça gramere göre tahlili bu görüşü desteklemektedir.
2
Yetimlerin mallarını verin. Temizi pis ile değiştirmeyin. Yetimlerin mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Şüphesiz bu, büyük bir günahtır.
Ey yetimlerin velileri, yetimler akıl baliğ olup rüşdüne erince, onların mallarını kendilerine verin. Helal olan kendi temiz mallarınızı, size haram olan hoşunaza giden yetim mallarıyla değiştirmeyin. Yetimlerin mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Şüphesiz ki yetimlerin mallarını yemek büyük bir günahtır.
Âyet-i kerime’de geçen "Temizi pis ile değiştirmeyin." ifadesi müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
a- İbrahim en-Nehai, Said b. el-Müseyye b. Zühri, Dehhak ve Süddiye göre bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Ey yetimlerin velileri, sizler, yetimlerin iyi mallarını alıp, yerine kendinize ait kötü ve adi malları vermeyin."
b- Mücahid ve Ebû Salihe göre bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Ey veliler, sizin için takdir edilen helal mallarınıza ulaşmadan önce, sizin için haram kılınan şeyleri hemen elde etmeye koşmayın."
c-İbn-i Zeyde göre bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Ey mirasçılar, Ölünün malının tümünü büyük çocuğa verip diğer mirasçıları mahrum etmeyin. Böylece bütün malı alan kişi mirasta asıl hakkı olan temiz malını bırakıp mirasın tamamını almak suretiyle pis bir mal almış olur.
Taberi, bu görüşlerden
birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, âyetin mânâsının "Ey yetimlerin velileri, siz, yetimlerinizin size haram olan mallarını, sizin öz mallarınızla değiştererek temiz mallarınızı murdar şeylerle değiştirmiş olmayın.11 şeklinde olduğunu söylemiştir. Zira "Değiştirme" ifadesi, bir şeyi verip başka bir şeyi almaktır ki bu da bu görüşün doğru olduğunu gösterir. Halbuki "Helal mal elde etmede" önce haram mal elde etmeden acele etmek" şeklindeki ikinci görüşte ve "Büyük çocuğun mirasın tümünü alarak diğer mirasçıları mahrum etmesi" şeklindeki ikinci görüşte de "Değiştirme" diye bir şey sözkonusu değildir.
3
Eğer yetim kızlar hakkında adaleti yerine getirememekten korkarsanız, diğer kadınların size helal ve hoşunuza gidenlerinden, iki üç ve dörde kadar nikahlayın. Eğer aralarında adaleti yerine getirememekten korkarsanız o zaman bir kadınla evlenin. Yahut da sahip olduğunuz cariyelerle yetinin. Adaletsizlik yapmamanız için en yakın yol budur.
Yetimlerin mallarını muhafaza hususunda haktan ayni manayı anlamamız gerektiği gibi, yetim kızlarla evlendiğinizde de adaletli davranın. Şâyet yetim kızlarla evlendiğinizde adaleti yerine getirememekten korkarsınız diğer kadınların size helal olan ve hoşunuza gidenlerinden iki, üç ve dörde kadar evlenin. Eğer evlendiğiniz birden fazla kadın arasında adaleti yerine getirememekten korkarsaniz o takdirde tek bir kadınla evlenin veya sahibi bulunduğunuz cariyerlerle yetinin. Böyle davranmanız, haktan ayrılmamanıza daha uygundur.
Müfessirler, bu âyet-i kerime’yi çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.
Bazılarına göre bu âyetin mânâ şöyledir: "Ey yetim velileri, şâyet sizler, yetimlerin mehirleri hususunda adaletli davranamayacağınızdan ve onlara, emsallerine verilen kadar mehir veremeyeceğinizden korkacak olursanız, sizler o yetimlerle evlenmeyin. Onları bırakıp, Allah'ın size helal kıldığı başka kadınlarla, birden dörde kadar evlenin. Bu kadınların da arasında adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız o takdirde onlardan sadece bir tanesiyle evlenin. Veya sahibi oldu ğunuz cariyelerle evlenin." Nitekim Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) Bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında şunları zikretmektedir:
"Bir kişinin himayesinde yetim bir kız bulunmaktaydı. Adam o kızla evlendi. Kızın bir de hurmalığı vardı. Adam aslında bu kızla, hurmalığı için evlenmişti. Yoksa kızı istediğinden değil. İşte bu âyet bu olay üzerine nazil oldu. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 4. bab: 1
Hazret-i Zübeyirin oğlu Urve. Hazret-i Âişeden: "Eğer yetim kızlar hakkında adaleti yerine getirememekten korkarsanız." âyeti hakkında sormuş Hazret-i Âişe de ona şu cevabı vermiştir; "Ey kızkardeşimin oğlu, buradaki "Yetim'den maksat, velisinin himayesi altında bulunan ve velisiyle mal ortakiıği olan yetim kızdır." Kendisine nikâh düşen velisi, bu yetimin malı ve güzelliği hoşuna gittiği için, mehirde layık olduğu kadarını ve başkalarının verebileceği miktarı vermeksizin evlenmek ister. İşte bu âyet-i kerime gelmiş ve bu tür insanların evlenmek iste dikleri yetim kazıların, layık oldukları mehillerini vermeden, hatta rayiç mehir bedelinin en fazlasını vermeksizin evlenmelerini yasaklamıştır. Ve onlara bu takdirde yetimlerin dışındaki kadınlarla evlenmeleri emredilmiştir. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 4. bab: 1
İkrime ve Abdullah b. Abbas göre ise bu âyetin mânâsı şöyledir: "Ey yetimlerin velileri, eğer sizler, çok evlenmenizden dolayı, masrafınızın artmasın dan ve bu yüzden yetimlerin malını muhafaza etmeyip ailenize harcayacağınızdan korkarsanız, kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenin, dörtten fazla evlenmeyin."
Bu hususta İkrime diyor ki: "Kureyşlilerden bazı kişiler, çok kadınla evlenirlerdi. Bunların velÂyetleri altında yetimler de bulunuyordu. Bunlar, yeteri kadar harcayacak mal bulamayınca, yetimlerin mallarından alıp kendi ailelerine harcalarlardı. Bu âyet-i kerime geldi ve erkeklerin çokça evlenerek yetimlerin mallarını ailelerine haracamalan yasaklandı.
Said b. Cübeyr, Süddi, Katade, Abdullah b. Abbas, Dehhak ve Rebi' b. Enesten nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyetin mânâsı şöyledir: "Ey insanlar, nasıl ki sizler, yetimlerin malında adaletli davranamayacağınızdan korkuyorsanız, kadınlar hakkında da adaletli davranamayacağnızdan korkun. O kadınlardan birden dörde kadar evlenin ve dördün üzerine çıkmayın. Bunlar arasında da adaletli davranamayacağınızdan korkacak olursanız yalnız bir kadınla veya sahibi olduğunuz cariyelerle evlenin.
Süddi diyor ki: "Bu âyet inmeden önce, insanlar, yetimler hakkında titiz davranıyorlardı fakat kadınlar hakkında bu titizliği göstermiyorlar, çok kadınla evleniyorlar ve onların da aralarında adaletli davranmıyorlardı. Bu sebeple Allah- teala bu âyet-i kerime’yi indirdi ve erkeklere, yetimlere gösterdikleri titizliği kadınlar arasında da göstermelerini emretti. Ancak dörde kadar evlenebileceklerini, adalet yapamayacaklarından korkarlarsa sadece bir kadınla veya sahip oldukları cariyelerle evlenmelerini emretti."
Mücahide göre bu âyetin mânâsı şöyledir: "Ey insanlar, sizler, yetimler hakkında korktuğunuz ve onlara karşı titiz davrandığınız gibi kadınlar hususun da da korkun, onlarla zina etmeyin ve onları nikahlayarak evlenin. Evleneceğiniz kadınlar, iki üç ve dörde kadar olabilir.
Hazret-i Âişe ve Hasan-ı Basriden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyetin mânâsı şöyledir: "Ey yetimlerin velileri, şâyet sizler, malları başkasına gitmesin diye velÂyetiniz altındaki yetimleri, başkalarıyla evlendirmekten çekmiyorsanız hiç olmazsa onlarla siz evlenin de onlara zarar vermiş olmayın."
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercih edileni, âyete şu şekilde mânâ verenidir." Ey insanlar, nasıl ki sizler, yetimlerin mallarında, adaletli davranamayacağınızdan korkuyorsunuz, üzerinize vacip olan, kadınların hakları hususuda da Allah’tan korkun. Onlardan sadece, adaletsizliğe düşmeyeceğiniz sayıda evlenin. Bu sayı da iki, üç veya dört olur. Bunlar hakkında da adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız tek bir kadınla evlenin. Bunun hakkında da adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız sahip olduğunuz cariyelerle evlenin.
Taberi diyor ki: "Bu görüşün tercihe şayan oluşunun sebebi, bundan önceki âyetin, yetimlerin hakkına riâyet etmeyi emretmesidir. Bu âyette de, yetimlerin hakkına riâyet emredildiği gibi, kadınların hakkına da riâyet edilmesi em redilmiştir.
Taberi diyor ki: Eğer denilecek olursa ki, "Bilindiği gibi kendileriyle ev lenilecek olan hür kadınların sayısı dörttür. Bununla beraber" Kadınların size helal olan ve hoşunuza gidenlerinden iki, üç ve dörde kadar nikahlayın." buyurulmaktadır. Bunların toplam sayısı da dokuz eder." Buna cevaben denilir ki: "Bu âyetin mânâsı şöyledir: "Sizler, kadınların, size helal ve temiz olanlarından ya iki tane evlenin veya üç tane evlenin yahut da dört tane evlenin. Nitekim:
"Şâyet adaletli davranamayacağınızdan korkacak olursanız bir kadınla evlenin." ifadesi âyetin mânâsının, izah ettiğimiz gibi olduğunu göstemnektedir. Zira bu ifade: "İki kadın ile evlendiğinizde adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız bir kadınla evlenin. Bir kadınla evlendiğinizde de adaletli davranamayacağınızdan korkacak olursanız, sahibi olduğunuz cariyelerle evlenin." demektir.
Taberi diyor ki: "Allahü teâlânın emirleri, mendup ve irşad için olduklarına dair herhangi bir delil bulunmadığı takdirde farziyet ifade ederler ve bağlayı cıdırlar. Eğer denilecek olursa ki: "Allahü teâlâ burada: "Size helal olan ve hoşunuza giden kadınlardan evlenin." şeklinde emretmektedir. Bu emrin farziyet ifa de etmediğine ve bağlayıcı olmadığına dair herhangi bir delil ver mıdır?" Ceva ben denilir ki: "Evet, buradaki emrin farziyet ifade etmediğine dair delil vardır. O da: Eğer aralarında adaleti yerine getirmemekten korkarsanız o zaman bir ka dınla evlenin yahut da sahib olduğunuz cariyelerle yetinin." ifadesidir. Bu ifade göstermektedir ki, iki, üç veya dört kadınla evlenmeyi zikreden emirler farziyet değil, bu emri yerine getiremeyenler için bir yasaklama ifade ederler. Yani, ev lendiği kadınlar hakkında adaletli davranamaycak kimsenin birden fazla kadınla evlenmesi yasaklanmıştır.
Arapçada bazı emirlerin yasaklama ve tehdit ifade ettikleri vakidir. Nite kim şu âyet-i kerimelerde zikredilen emirler bu kabildendir. "Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin. Nahl Sûresi 16/55 "Böylece onlara verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etsinler." Görüldüğü gibi bu âyetlerdeki "Dileyen inkâr etsin." ve "Nankörlük etsin" ifadeleri her ne kadar emir şeklindeyse de aslında bunlardan maksat tehdittir ve yasaklamadır. İşte, kadınlardan iki, üç ve dört tanesi ile ev lenmeyi emreden ifade de bunlar gibidir. Yani, adaletli davranamayan kimse nin, birden fazla kadınla evlenmesi yasaklanmaktadır. Nitekim Katade, Süddi, Rebi b. Enes ve Dehhak, âyet-i kerime’nin: "Eğer adaleti yerine getirmekten korkarsanız o zaman bir kadınla evlenin yahut da sahibolduğunuz cariyelerle yetinin." bölümünü şu şekilde izah emişlerdir: "Şâyet bir kadınla evlendiğiniz takdirde de adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız o zaman sahibolduğunuz cariyerlerle yetinin."
4
Kadınların mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Eğer kendi istekle riyle mehirin bir kısmını size bağışlarlarsa onu afiyetle yeyin.
Kadınların mehirlerini bir farz olarak ve dini vecibe olarak verin. Şâyet onlar, mehirin bir kısmını gönül hoşluğu ile size bağışlarlarsa siz onu afiyetle yeyin.
Mealde "Gönül hoşluğu" olarak tercüme edilen "Nihle" keli mesinin mânâsı hakkında müfessirler farklı görüşler beyan etmişlerdir.
Katade diyor ki: "Nihle kelimesi, "Farz olan şey" demektir. İbn-i Abbasa göre ise bu kelime "Mehir" demektir. İbn-i Cüreyce göre de "Takdir edilen ve verilmesi farz olan mehir." manasınadır. İbn-i Zeyde göre ise "Yapılması gere ken dini bir vecibedir."
Taberiye göre ise "Nihle" kelimesinden maksat, "Verilmesi gereken bir hediye ve farz olan bir ödemedir. Âyet-i kerime’nin izahı bu görüşe göre yapılmıştır.
Diğer bir kısım âlimler de "Nihle" kelimesinin "Gönül boşluğu ile verilen bir şey ve bir hediye" olduğunu söylemişlerdir.
Müfessirler, âyette geçen "Kadınların mehirleririi verin" emrinin kime hi-tabettiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir:
a- Katade, Rebi' b. Enes, Abdullah b. abbas, İbn-i Ciireyc ve İbn-i Zeyde göre bu emir, kadınlarla evlenmek isteyen erkeklere hitabeden bir emirdir. Er kekler, evlendikleri kadınların mehirlerini vermekle yükümlüdürler.
b- Ebû Salihe göre buradaki emir, kadınların velilerine verilen bir emirdir. Zira bir kısım veliler, evlendirdikleri kadınların mehirlerini alıp, kadınların kendilerine vermiyorlardı. Âyet-i kerime bu velilere, mehilleri sahiplerine ver melerini emretmektedir.
c- Hadremiye göre ise buradaki emir, karşılıklı olarak birbirlerinin kız-kardeşleriyle evlenen kişilere hitab etmektedir. Zira bunlar, kendi kızkardelerini, karşı tarafa verdikleri için mehir almaktan, karşılıklı olarak vaz geçerlerdi. Böylece mehirin asıl sahibi olan kadınlar, mağdur edilirlerdi. Bu sebeple âyet böyle yapanların bu davranışlarını yasaklamıştır. Taberi, bundan sonraki âyetin erkeklere, kadınlarla evlenmeyi emretmeleri sebebiyle
birinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir.
Âyet-i kerime’de "Eğer kendi istekleriyle mehirin bir kısmını size bağışlarlarsa onu afiyetle yeyin." şeklinde zikredilen "Afiyetle yeyin." emrinin muha tabının kimler olduğu hususu da ihtilaflıdır.
a- İkrime, Said b. Cübeyr, İbrahim en-Nehai, Alkame, Abdullah b. Ab bas, ibn-i Cüreyc, İbn-i Zeyd ve Hadremiye göre buradaki emir, kadınların kocalarınadır. Kadınlar, mehirlerinden veya mallarından herhangi bir şeyi kocalarına, gönül hoşluğu ile vermeleri halinde kocaların, o malları alıp yemelerinin bir mahzuru yoktur. Zira bu Âyet inmeden önce bazı kişiler, karılarına verdikleri şeyleri tekrar geri almayı günah sayıyor ve almıyorlardı. Âyet-i kerime, kadınların, gönül hoşluğu ile vermeleri halinde bunu almanın helal olduğunu be yan etti.
b- Ebû Salihe göre ise buradaki "Yeyin" emrinin muhatabı kadınların ve lileridir. Şâyet kadınlar aklıkları mehirleri gönül hoşluğu ile velilerine verecek olurlarsa, velilerin onu alıp yemelerinin bir mahzuru yoktur. Taberi birinci gö rüşün tercihe şayan olduğunu, zira âyetin başındaki hitabın da kadınların kocalarına ait olduğunu, bu sebeple, sonundaki emrin de kocalara ait olduğunu ifade etmesinin daha uygun olacağını söylemiştir.
5
Allah'ın, yaşayışınızın sebebi kıldığı mallarınızı, aklı zayıf olanlara vermeyin. Ancak onları o mallardan yedirin ve giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.
Ey insanlar, Allah'ın, sizin hayatınız için yaşama sebebi kıldığı mallarını zı, çocuk ve benzeri gibi aklı zayıf olanlara vermeyin. Aksi takdirde o malı zayi ederler. Fakat mallardan onlara harcayın ve onları o mallarla yedirip giydirin ve onlara: "Düzelir de rüştünüze ererseniz mallarınızı size teslim edeceğiz." şeklin de güzel sözler söyleyin.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Aklı zayıf olanlar" diye tercüme edilen kelimesinden hangi çeşit insanların kastedildiği hakkında farklı gö rüşler zikredilmiştir.
a- Said b. Cübeyr, Hasan-ı Basri, Süddi, Dehhak, Mücahid, Hakem, Ka tade, Ebû Malik ve Abdullah b. Abbastan nakledilen bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Aklı zayıf olanlardan maksat, kadınlar ve çocuklardır. Âyet-i keri me, insanların, yaşama vasıtası olan mallarını bunlara vermemelerini emretmiştir. Ta ki malları zayi etmesinler.
b- Said b. Cübeyr ve Hasan-ı Basriden nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen "Aklı zayıf olanlar"dan maksat, yalnızca çocuklardır.
c- Ebû Malik, İbn-i Zeyd ve Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Aklı zayıf olanlar"dan maksat, kişinin, aklı kıt olan çocuğudur. Bu hususta Ebû Mûsa el-Eş'arinin şunları söylediği rivâyet edilmiştir. "Üç kimse vardır ki onlar, Allah’a dua ederler. Allah onların dualarını kabul etmez. Onlar, kötü ahlaklı karısı bulunduğu halde onu boşamayan, malını, Allahü teâlâ "Mallarınızı aklı zayıf olanlara vermeyin." buyurduğu halde bu gibi kimselere veren ve bir başkasında alacağı olduğu halde buna dair şahit tutma yandır."
d- Hadremi, Mücahid ve Dehhakka göre ise bu âyette zikredilen "Aklı zayıf olanlar"dan maksat, sadece kadınlardır.
Taberi, âyet-i kerime’de geçen kilemesinin mutlak olarak zikredildiğini, bu itibarla bütün aklı zayıf olanları kapsar mahiyette olduğunu, bu kelimeyi, aklı zayıflardan sadece bir sınıfa tahsis etmenin delilsiz bir dâva ola cağını zikretmiştir.
Âyette zikredilen "Mallarınız" ifadesinden maksat, Süddi, Abdullah b. Abbas ve İbn-i Zeyde göre "Sefih olmayan insanların mallarıdır. Yani Allahü teâlâ, aklı başında olan kimselere, mallarını aklı yetersiz insanlara vermemelerini emretmiştir.
Said b. Cübeyre göre ise buradaki "Mallarınız" ifadesiden maksat, aklı zayıf olanların mallarıdır. Bu izaha göre Allah, aklı zayıf olanların velilerine, idare ettikleri, bu aklı zayi olan kişilerin mallarını, kendilerine vermemelerini emretmiştir. Zira onlar, kendi malları hakkında nasıl davranacaklarını bilemezler ve mallarını zayi etmiş olurlar.
Tabeberi, buradaki "Mallarınız" ifadesine hem aklı zayıf olanların mallarının hem de onları idare eden aklı sağlam olan kişilerin mallarının girebileceğini bu itibarla buradaki "Mallarınız" ifadesini sadece belli bir zümreye tahsis etmenin isabetli olmayacağını söylemiştir.
Âyet-i kerime’nin devamında: "Onları, o mallarından yedirin ve giydirin." buyurulmaktadır. Burada ifade edilen "Mallar"dan maksadın, kime ait olan mallar olduğu hususu da yukarıda zikredilen şekildedir.
Mücahid, Abdullah b. Abbas, Süddi ve İbn-i Zeyde göre bu mallar aklı zayıf olanları sevk ve idare edenlerin mallarıdır. Bunlara göre, âyetin bu bölü münün izahı şöyledir: "Ey aklı beşında olan insanlar, sizler öz mallarınızdan, aklı hafif olanların yemelerine ve giymelerine harcayın."
Diğer bir kısım âlimlere göre ise buradaki "O mallardan" ifadesinden maksat, zayıf akıllı olanlara ait mallardır. Buna göre, Allahü teâlâ, bu gibi insanları sevk ve idare edenlere bunların mallarından, yiyecek ve giyeceklerine harcamalarını emretmiştir.
Taberi buradaki "O mallardan" ifadesinden maksadın hem aklı zayıf olanların mallarının hem de onları idare edenlerin mallarının kastedilmiş olabileceğini, bu itibarla âyeti genel anlamda yorumlamanın daha isabetli olacağını söylemiştir.
Âyet-i kerime’nin sonunda "Ve onlara güzel söz söyleyin" buyurulmaktadır. Burada zikredilen "Güzel söz"den maksat, Mücahide göre aklı zayıf olanlara, bir kısım vaadlerde bulunmak ve onların gönlünü almaktır.
İbn-i Zeyde göre ise bu ifadeden maksat, aklı zayıf olanlara "Allah bize de size de afiyet versin. Maşallah." şeklinde dualarda bulunmaktır.
Taberi ise
birinci görüşün daha evla olduğunu söylemiş, aklı zayıf olanla ra söylenecek güzel sözden maksadın da "Eğer düzelir, olgunluk çağınıza erişir seniz malınızı tamamen size teslim edeceğiz. Kendiniz ve mallarınız hakkında Allah’tan korkun." şeklindeki sözler olacağını söylemiştir.
6
Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin. Eğer rüşde erdiklerini açıkça görürseniz mallarını kendilerine verin. Onların mallarını israf ederek ve büyürler diye tez elden yemeyin. Zengin olan, onların malı na karşı iffetli olsun. Fakir olan ise meşru süratte yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, verdiğinize dair şahit tutun. Hesap görücü olarak Allah yeter.
Yetimleri, buluğa erinceye kadar, akli yetenekleri, mallarını sevk ve idareleri, dini vacibelerini yerine getirmeleri hususunda deneyin, Şâyet onların akli yetenekleri ve mallarını sevk ve idare edecekleri hususunda rüşdlerine erdiklerini görürseniz mallarını kendilerine verin, yanınızda tutmayın. Onların malını israf ederek ve büyüdükten sonra sizden alacaklarından korkarak aceleye getirip yemeyin. İçinizden zengin olanlar, yetimin malından elini çeksin. Fakir olanlarınız ise, zaruri hallerde ihtiyacı kadannı ödünç olarak o yetim mallarından alıp yesin. Yetimlere, kendi mallarını teslim ettiğinizde şahit tutun ki teslim aldıklarını inkâr etmesinler. Hesap görücü olarak Allah yeter.
Mealde "Meşru surette yesin" diye tercüme edilen ifadeden neyin kaste dildiği, müfessirler arasında ihtilaf konusu olmuştur. Bunu şu şekilde özetlemek mümkündür.
Bazılarına göre "Meşru surette yemek"ten maksat, ihtiyacı olduğu takdir de, yetimin malından ödünç alıp yemesi ve daha sonra gücü yettiğinde de onu ödemesidir.
Diğer
bazılarına göre de, bundan maksat, yetimin malından, açlığını gide recek kadarını yemesidir. Bu yediğini ödemesi gerekmez.
Bu hususta Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ)dan şunlar Rivâyet edilmektedir. Hazret-i Âişe di-yorki:
"Bu âyeti-i kerime, yetimin mallarını idare eden veliler hakkında nazil olmuştur. Bunlar fakir iseler, o malları idare etmelerinin ücreti olarak onlardan örfe göre yiyebilirler. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 4 Âyet: 2
Âyet-i kerime’de zikredilen "Rüşde ermek" ifadesinden neyin kastedildi ği hususunda, müfessirler çeşitli görüler zikretmişlerdir.
a- Süddi ve Katadeye göre buradaki "Rüşde ermek"ten maksat, aklın id rak etmesi ve kişinin dininde salih olmasıdır.
b- Hasan-i Bari ve Abdullah b. Abbasa göre ise, kişinin dininde salih ol ması ve malını güzelce sevk ve idare etmesidir.
c- Mücahid ve Şa'biye göre ise, kişinin', aklının idrak eder olmasıdır.
d- Ibn-i Zeyde göre ise, kişinin salih bir kimse olması ve kendisi için ne yin faydalı olacağını bilmesidir.
Taberiye göre burada tercihe şayan olan görüş, rüşdün. aklın idraki ve malın güzelce sevk ve idare edilmesi olduğunu söyleyen görüştür. Zira, aklı ye ten ve mallarını güzelce sevk ye idare eden bir insanın, tacir dahi olsa. hacr altına alınamayacağı ittifakla kabul edilen bir husustur. Çocuklar da bu iki sıfata sahibolduklan takdirde artık mallarının kendilerine verileceği muhakkaktır.
Âyet-i kerime’de, yetimlerin mallarının israf edilerek yenilmemesi emredilmektedir. Burada geçen "İsraftan maksat, bunların mallarını. Allah'ın mubah kıldığı yerlerin dışına harcamaktır.
Yine âyet-i kerime’de geçen ve "Büyürler diye tez elden yemeyin." şeklinde tercüme edilen ifadesinden maksat, "Büyüyecekler ve mallarına sahib olacaklar kuşkusuyla alel acele onların mallarını yemeye girişmeyin." demektir. Nitekim Abdullah b. Abbas ve Süddi bu ifadeyi bu şekilde izah etmişlerdir.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Fakir olan veli yetimin malından meşru surette yesin." şeklinde tercüme edilen ifadesi müfessirler tara fından çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir.
1- Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) Abdullah b. Abbas, Ubeyde es-Selmani, Said b. Cübeyr, Mücahid ve Ebû Âliyeye göre buradaki "Meşru şekilde yesin" ifadesinden maksat, ihtiyacı halinde yetimin malından ödünç olarak yemektir.
Bu hususta Harise b. Mûsarrif, Hazret-i Ömerin şunları söylediğini rivâyet et mektedir. "Ben, Allah'ın malı olan Beytül Malı bir yetim malı olarak kabul ede rim. İhtiyacım olmadığında ona karşı iffetli davranınm. Onu, muhtaç olduğum da da, meşru bir şekilde (örfe göre) yerim. Sıkıntıdan kurtulduğumda ise onu öderim." Hammad diyor ki: "Ben, Said b. Cübeyre, "Kim de fakir ise meşru bir şekilde yesin." âyetim sordum. O da dedi ki: "Yetimin malından ödünç alarak ve zaruret miktarınca alır daha sonra, eli genişlerse borcunu öder. Şâyet eli ge nişlemeden ölüm gelip çatacak olursa, yetimden, hakkını helal etmesini ister. Şâyet yetim küçük ise onun velisinden helallik ister."
Görüldüğü gibi bu görüşte olanlar, yetimin malının, fakir veliler tarafın dan ancak ödünç alınabileceğini ve imkanları müsait olur olmaz velinin onu derhal ödemesi icabettiğini söylemişlerdir. Bunlar, üslerine delil olarak, aynı âyetin devamında "Mallarını kendilerine verdiğini verdiğinize dair şahit tutun." şeklinde zikredilen hükmü göstermişle bu hüküm, fakirlerin, yetimlerin mallarından meşru bir şekilde yiyebileceklerini ifade eden hükümden sonra zikredilmiştir. Bu da gösteriyor ki, yetimin malı ancak ödünç olarak alına bilir.
2- Diğer bir kısım müfessirlere göre fakir olan velinin, yetimin malından "Meşru bir şekilde yemesi"nden maksat, israfa kaçmaksızın onun malından ye mesi ve bunu geri ödemekle yükümlü olmamasıdır. Ancak bu görüşte olan mü fessirler, fakir olan velinin, yetimin hangi malından ve ne kadar yiyebileceği hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas, Süddi Ata ve İkrimeye göre, fakir olan veli, yetimin malından ancak parmaklarının ucuyla yiyebilir ve onun malından herhangi bir elbise giyemez.
b- İbrahim en-Nehai ve Mekhul'e göre ise, fakir veli, yetimin malından ancak açlığını giderebilecek kadar yiyebilir ve avret mahallini kapatacak kadar giyebilir.
c- Abdullah b. Abbas, Kasım b. Muhammed, Ebul Âliye, Hasan-ı Basri, Şa'bi Katade ve Dehhaka göre ise fakir olan veli, yetimin meyvelerinden yiyebilir. Bakıp gözettiği hayvanlarının sütlerinden içebilir ve onlardan binek olarak faydalanabilir. Fakat o, yetimin, altın gümüş ve hayvan gibi mallarını, ancak ödünç olarak alabilir.
d- Hazret-i Ömer, Ata b. Ebi Rebah, İbrahim en-Nehai, Hasan-ı Basri, Hazret-i Ai-şe ve İbn-i Zeydden nakledilen diğer bir görüşe göre fakir bir veli, yetimin bü tün mallarından yiyebilir. Yediği şeyleri geri ödemesi gerekmez. Yeter ki, kendi mallarını yetimin malına tercih etmesin ve yetimin malını kendisine mal edin mesin.
Taberi bu görüşlerden tercihe taşayan olan görüşün, âyette zikredilen "Meşru surette (örfe göre) yesin." ifadesini "Yetimin malından, zaruret halinde ödünç olarak yesin" şeklinde izah eden görüş olduğunu söylemiştir. Veli, yeti min malını muhtaç olduğunda, ancak ödünç olarak alıp yiyebilir. Bunun dışında herhangi bir şekilde yemesi caiz değildir. Zira, bütün âlimler, yetimin velisinin, yetimin mallarını, sevk ve idare etme dışında, onlar üzerinde herhangi bir yetki si olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Madem ki veli, yetimin mallarının maliki değildir o halde, malik olmayan birinin, başkasına ait mallardan yemesi caiz değildir. Bu itibarla yetimin malından herhangi bir şeyi harcayacak olursa, onu ödemekle yükümlü olur. Bu da gösteriyor ki, fakir olan veli, yetimin malını ancak ödünç olarak alabilir.
Fakir olan velinin, yetimin mallarını idare etmesinin karşılığı olarak o mallardan yiyebileceğini söylemek isabetli değildir. Zira, veli, sevk ve idare etmesinin karşılığında teamülü esas alarak yetimin malından belli bir ücret alabilir. Bu, velinin hakkıdır. Yetimin malı sayılmaz.
7
Ana baba ve akrabaların, miras olarak bıraktıklarında erkeklerin hissesi vardır. Kadınların da, ana baba ve akrabların bıraktıklarında his seleri vardır. Bunlar az olsun çok olsun, farz kılınmış bir hissedir.
Katade diyor ki: "İslamdan önce kadınlara mirastan pay verilmiyordu. Bu âyet-i kerime indi ve bu âdeti kaldırarak onlara da miras haklarının verilme sini hükme bağladı.
İkrime ise bu âyet-i kerime’nin, Ensardan olan Ümmü Kühhe, onun kızı Kühhe, Sa'lebe ve Evs b. Süveyd hakkında nazil olduğunu söylemiştir. "Sa'lebe veya Evsten biri Ümmü Kühhanın kocası, diğeri ise çocuğunun amcası idi. (Ya ni kayın biraderi idi) Kadın, Resûlüllah’a geldi ve dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, kocam öldü. Geriye beni ve kızımızı bıraktı. Bizi, mirasçı saymadılar." Bunun üzerine, çocuğun amcası şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, bu kadın ata binmez, âcizlerin yükünü yüklenmez, düşmana karşı savaşamaz, tüketir, üretmez." İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
8
Miras taksim olurken (Mirasçı olmayan) akrabalar, yetimler ve fakirler de bulunursa mirastan onlara da verin ve onlara güzel söz söyleyin.
Mirasın taksimi sırasında ölenin akrabaları, yetimler ve yoksullardan da orada bulunanlar olursa onlara da gönlünüzden kopan bir şeyler verin ve onlara güzel söz söyleyin.
Müfessirler bu âyet-i kerime’nin, mensuh mu (Hükmü kaldırılmış mı) Yoksa muhkem mi (Hükmü baki mi) olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas, İbrahim en-Nehai, Şa'bi Mücahid, Said b. Cübeyr, Hasan-ı Basri, Zühri ve Yahya b. Ya'mur İbn-i Şirin, Ebû Mûsa el-Eş'arî Urve b. Zübeyr ve Alâ b. Bedr'e göre bu âyet-i kerime’nin hükmü bakidir, mensuh de ğildir. Mirasçıların miras taksim ederlerken orada hazır bulunan akrabalara, ye timlere ve yoksullara, gönüllerinden koptuğu kadar bir şeyler vermeleri farzdır. Bu hususta Said b. Cübeyrin şunları söylediği rivâyet edilmektedir: "İnsanlar bu âyetin hükmünü umursamamaktadırlar. Ölenin akrabaları iki çeşittir. Birincisi ona mirasçı olan akrabaları, ikincisi ise mirasçı olmayan akrabalarıdır. Âyet-i kerime, Ölünün mirasçılarına, mirastan payı olan akrabalara paylarını vermelerini emretmiş mirasçı olmayan akrabalara ise güzel sözler söylemeyi emretmiştir. Bu itibarla âyet muhkemdir, mensuh değildir."
Görüldüğü gibi Said b. Cübeyr, bu âyetin, mirasın taksimini emreden bu surenin on birinci, on ikinci ve yetmiş altıncı âyetleriyle çelişmediğini kabul etmiş, bu itibarla mensuh olmadığını söylemiştir.
Yahya b. Ya'mur da bu âyet hakkında şunları söylemiştir: "Medinede inen üç muhkem âyet vardır ki insanlar bunlarla amel etmeyi bırakmışlardır. İşte bu âyetler, Nisa suresinen bu âyeti, yatak odasına girmek için izin istemeyi emreden Nur suresinin eli sekizinci âyeti ve insanların birbirleriyle tanışmaları nı emreden. Hucurat suresinin on üçüncü âyetidir.
Ancak bu görüşte olan âlimler, mirası taksim edenlerin, mirasta paylan bulunup bulunmaması ve mirasçıların büyük veya küçük olmaları bakımından hükümlerin farklı olup olmayacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir.
aa- Said b. Cübeyr, İkrime ve Süddiye göre, şâyet mirası taksim eden kimsenin mirasta herhangi bir payı yoksa ve miras da küçük çocuklara ait ise, mirası taksim eden böyle bir kimsenin, yetimlerin mallarından, mirasın taksimi sırasında hazır bulunan, akrabalara, yetimlere ve yoksullara herhangi bir şey vermesi caiz değildir. Onlara sadece "Bu mal küçüklere aittir, ben bundan size herhangi bir şey verme yetkisine sahip değilim." şeklinde güzel sözler söyler.
bb-Ubeyde es-Selmani ve İbn-i Sîrîne göre ise, mirası taksim eden kim senin mirastan payı olmasa, miras da çocuklara ait olsa yine de mirası taksim eden velinin, mirastan, akrabalara, yetimlere ve yoksullara bir şeyler vermesi gerekir. Mirasçıların büyük veya küçük olmaları farketmez. Ancak mirasçılar büyük iseler, bizzat kendileri verirler. Küçük iseler velileri verir.
Bu hususta Muhammed b. Sîrîn diyor ki: "Ubeyde es-Selmani, bazı ye timlerin mallarını taksim etti. Onların mallarından bir koyun alınmasını ve pişi rilip yemek yapılmasını emretti ve dedi ki: "Şâyet bu âyet olmasaydı ben bu ko yunun ve yemeğin, kendi malımdan olmasını isterdim." Sonra Ubeyde "Miras taksim olurken (mirasçı olmayan) akrabalar, yetimler, ve fakirler bulunursa onlara da verin." âyetini okudu.
Taberi diyor ki: "
Birinci görüşte olanlar, "Verin" diye tercüme edilen ifadesini, "Mirastan bir şeyler verin." mânâsında anlamışlar, ikinci görüşte olanlar ise bunu "Mirastan bir şeyler yedirin." mânâsına almışlardır.
b- Said b. el Müseyyeb, Ebû Malik, Abdullah b. Abbas ve Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime, bu suresinin on bir, on iki ve yetmiş altıncı âyet-i kerimeleriyle neshedilmiştir. Zira bu âyet-i kerime, miras paylarını belirten âyetlerden önce nazil olmuş, akrabalara, yetimlere ve yoksullara mirastan mal verilmesini emretmiştir. Daha sonra mirasın pay sahiplerini belirten âyetler nazil olunca bu âyetin hükmü neshedilmiş ve kaldırılmıştır.
c- Abdullah b. Abbas, Said b. el- Müseyyeb ve İbn-i Zeydden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime mensuh değildir. Fakat mirası değil vasi yeti kastetmektedir. Yani malını vasiyet eden kimsenin vasiyeti yapma anında, âyette zikredilen kişiler bulunuyorsa malını bunlara vasiyet etmesi emredilmiştir. Bunlara göre âyette zikredilen "Mirasın taksimi" ifadesinden maksat, vasiyet yapılmasıdır.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, bu âyet-i kerime’nin muhkem olduğunu söyleyen ve bundan maksadın, akrabalara vasiyet etmek ol duğunu, yetimlere ve miskinlere de güzel söz söylemek olduğunu söyleyen gö rüştür. Zira bir âyetin mensuh olduğuna hüküm verebilmek için başka bir âyetle tamamen çelişir olması veya neshedildiğine dair kesin bir delilin bulunması ge rekir. Bu âyeti kerime’den maksadın, vasiyet etmek olduğu söylendiği takdirde miras âyetleriyle neshedildiği söylenemez. Zira bunlar arasında çelişme söz ko nusu olamaz. Diğer yandan bu âyetin neshedildiğine dair ne kitaptan ne de sün netten bir delil vardır. O halde bu âyetin, isabetli olan tefsiri şöyledir: "Vasiyet eden kimse vasiyetini düzenlerken akrabaları, yetimler ve miskinler bulunacak olursa vasiyetten akrabalarına pay versin. Yetimlere ve miskinlere de güzel söz söylesin."
Âyet-i kerime’nin sonunda "Onlara güzel söz söyleyin" buyurulmaktadır. Said b. Cübeyre göre âyetin bu bölümü, küçük çocukların, yetimlerin veya mi rastan payı olup ta orada bulunmayanların miraslarını taksim eden idarecileri kastetmektir. Bunlar bu gibi insanların miras paylarından akrabalara, yetimlere ve yoksullara herhangi bir şey vermeyeceklerinden onlara güzel sözler söylerler."Her ne kadar bu maldan bir şeyler alma hakkınız varsa da biz size bir şey verme yetkisine sahip değiliz." şeklinde konuşurlar.
Diğer bir kısım âlimlere göre ise âyetin bu bölümünde, güzel sözler söy lemesi emredilen kişi, Ölmeden önce malının üçte birini vasiyet eden kimsedir. Bu kimse malının üçte biri gibi belli bir miktarım, yakın akrabalarına, yetimlere ve miskinlere vasiyet eder de, vasiyet etmesi icabeden daha başka kimseler de bulunacak olursa o kimselere de güzel sözler söyler.
9
Öldükten sonra geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde, onlara bir kötülük gelmesinden korkanlar (başkaları için de öylece) korksunlar. Allah’tan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.
İnsanlar ölüp te geriye, himayeye muhtaç çocuklar bıraktıkları taktirde o çocukların, fakirlik ve mağduriyete düşmelerinden nasıl korkuyorlarsa, himaye ye muhtaç olan yetimlerin işlerini yürütmeyi üzerlerine aldıkian zaman da onlar hakkında öylece Allah’tan korksunlar. Onlara güzel ve doğru söz söylesinler. Müfessirler bu âyet-i kerimeye çeşitli şekillerde mânâ vermişlerdir:
a- Abdullah b. Abbas, Katade, Süddi, Said b. Cübeyr, Dehhak ve Mücahid bu âyeti şu şekilde izah etmişlerdir: "Ölümü anında malım vasiyet eden kişi nin yanında bulunan kimseler, vasiyet edenin malını dağıtarak geriye kalan mi rasçılarını mağdur etmesinler. Ona malından, mirasçılarım mağdur etmeyecek kadarını vasiyet etmesini söylesinler. Zira, kendileri vasiyet eden kişinin duru munda olsalardı geriye bırakacakları çocuklarının mağdur edilmemelerini arzular ve kendilerine bu gibi şeylerin söylenmesini isterlerdi. O halde başkalarının vasiyet etmesi durumunda onların çocuklarını da kendi çocukları gibi görsünler. Onlara, mallarının çoğunu veya yarısını yahut üçte birinden daha fazlasını vasi yet etmesini söylemesinler.
b- Miksem ve Hadremiye göre ise bu âyetin izahı şöyledir: "Ölümü anın da malını vasiyet edenin yanında bulunan kimseler, vasiyet edenin akrabalarına, yetimlere ve yoksullara malının bir kısmını vasiyet etmesine engel olmasınlar. Halbuki onlar, Ölünün akrabası veya yetim yahut yoksul durumda olsalar da va siyetin kendi lehlerine yapılacağını bilmiş olsalar, vasiyet edenin böyle bir vasi yeti yapmasını isterler ve onu bu vasiyeti yapmaya teşvik ederler. O halde baş kalarına yapılacak olan vasiyete de engel olmasınlar.
c- Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyetin izahı şöyledir: "Yetimlerin velisi olan kişiler, onlara iyi davransınlar, mallarını yemesinler, nasıl ki kendileri ölüp te geride âciz ve mağdur çocuklar bırakmaktan korkuyorlarsa ve onlara güzel davranılmasını, mallarının yenilmemesini istiyorlarsa başkalarının geride bıraktıkları yetimlere de öyle davransınlar.
d- Diğer bir kısım âlimlere göre bu âyetin izahı şöyledir: "Öldükten sonra geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde onlara bir kötülük gelmesinden korkanlar korksunlar, Allah’tan sakınsınlar ve doğru söylesinler. Bu taktirde ölümlerinden sonra, Allah onların çocukları için yeterlidir.
Bu hususta Şeybani diyor ki: "Abdülmelikin oğlu Meslemenin zamanın da İstanbulda bulunuyorduk. İçimizde İbn-i Muhayriz, İbn-i Deylemi ve Hani b. Gülsüm de bulunuyordu. Biz, aramızda, âhir zamanda ortaya zçıkacak şeyleri konuşuyorduk. Ben, duyduklarımdan dolayı sıkıntıya düştüm ve İbn-i Deylemiye dedim ki: "Ey Eba Bişr, ben isterim ki hiç çocuğum olmasın." Bunun üzerine o eliyle omuzuma vurdu ve dedi ki: "Yeğenim sen bunu söyleme. Zira, Allah'ın bir kişinin sulbünden gelmesini takdir ettiği nesil mutlaka onun sulbünden gele cektir. İster dilesin isterse dilemesin. Şimdi ben sana, bir şeyi öğreteyim mi ki, sen onu yaparsan Allah seni fitnelerden korur. Şâyet sen ölüp te geriye çocuk bırakacak olursan, senin yerine onları Allah korur." Ben de dedim ki:
"Evet öğret." İşte bunun üzerine Şeybani "Öldükten sonra geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde onlara bir kötülük gelmesinden korkanlar kork şunlar. Allah’tan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler." âyetini okudu.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan görüş, âyeti şu şekil de izah eden görüştür: "Hayatta iken mallarını harcayıp bitirmeleri halinde veya ölürken akrabalarına, yetimlere ve miskinlere vasiyet ederek mallarını dağıtmaları halinde, ölmelerinden sonra geriye bıraktıkları zayıf çocuklarının muhtaç olacaklarından korkanlar, başkalarının vasiyetinde hazır bulunduktan zaman, vasiyet edene, itidalli davranmasını ve geriye bırakacağı zayıf çocuklarını baş kalarına muhtaç etmemesini söylesinler. Allah’tan korksunlar ve vasiyet edene Allah'ın mubah kıldığı şekilde vasiyette bulunmasın tavsiye etsinler. Böylece doğru sözü söylemiş olurlar."
Taberi diyor ki: "Bu görüşü tercih etmemizin sebebi, bundan önceki âyetin de vasiyet edenler hakkında olduğunu tesbit etmemizdir. Âyetleri birbiriyle irtibatlı bir şekilde izah etmek daha evladır.
10
Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına sadece ateş tıkamışlardır. Onlar yakında alev alev yanan bir ateşe sokulacaklardır.
Şüphesiz ki dünyadayken haksız yere yetimlerin mallarını yiyenler, kıya met gününde karınlarına ateş dolduracaklardır ve cehenneme gireceklerdir.
Süddi, bu âyetin izahında şöyle demiştir: Bir kişi haksız yere yetim ma lını yeyince kıyamet gününde diriltüdiğinde ağzından, kulaklarından, burnundan ve gözlerinden ateş çıkacaktır. Onu görenler, yetim malı yiyen biri olduğunu anlayacaklardır.
Ebû Said el-Hudri diyor ki: "Resûlüllah İsra hadisesini anlatırken buyurdu ki: "Orada bir topluluk gördüm. Onların, deve dudukları gibi dudakları vardı. Onların dudaklarını tutup ağızlarına ateşten kayalar atan kimseler vazifelendirilmişti. Atılan taşlar, onların altlarından çıkıyordu. Dedim ki: Ey Cebrâil bunlar kimdir? Dedi ki; "Bunlar, haksız yere yetim malını yiyenlerdir. Bunlar yetim malını yerken karınlarına sadece ateş tıkamış olurlar."
İbn-i Zeyd ise bu âyetin, yetimleri mirasçı kılmayan ve onların mallarını yiyen müşrikler hakkında nazil olduğunu söylemiştir.
Yetim malı yemek en büyük günahlardan biridir. Bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
"Helake sürükleyen yedi şeyden kaçının." Sahabiler: "Ey Allah'ın Resulü onlar nedir?" diye sorunca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şu cevabı vermiştir: "Onlar, Allah’a ortak koşmak, sihir yapmak, Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı insanı haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak ve iffetli ve zina ile bir alakası olmayan mü’min kadınlara zina iftirasında bulunmaktır. Buhari, K. el-Vasâyâ. bab: 23, K. el-Hudud, bab: 44/Müslim, K. el-iman, hab: 145 Hadis No: 89/Ebû Davud, K. el-Vasaya. bab: 10, Hadis No: 2874 / Nesâî, K. el-Vasaya b. 12
11
Allah size, evlatlarınızın miras taksimi hususunda, erkeklerin paylarının, kadınların iki katı olmasını emretmektedir. Eğer bütün çocuklar kız olup, ikiden fazla olursa, bunların payı, ölenin bıraktığı malın üçte ikisidir. Eğer mirasçı bir tek kız ise mirasın yarısı onundur. Eğer ölen, ana ve baba ile birlikte çocuklar da birakmışsa, ana ve babanın her birinin te rekeden payı, altıda birdir. Şâyet ölenin çocuğu yok da kendisine ana ve babası mirasçı oluyorsa, ananın payı sadece üçte birdir. Eğer ölenin kardeşleri varsa, terekenin altıda biri ananındır. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirilip veya borcu ödendikten sonra hak sahiplerine verilir. Bababahrınız ve oğullarınızdan hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu size bilemezsiniz. Bu Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Çocuklarınıza miras taksimi hususunda Allah şöyle emreder: Sizden biri niz ölür de geriye erkek ve kız çocuklar bırakırsa, erkeklerin miras payı iki, kızların ki ise birdir. Şâyet ölenin bütün çocukları ikiden fazla ise ve hepsi de kız ise, bunların hepsinin payı mirasın üçte ikisidir. Eğer mirasçı sadece bir kız ise mirasın yarısı onundur. Eğer ölen kimsenin çocuklarıyla beraber anne ve babası da bulunursa, anne ve babasının herbirinin mirastan payı, altıda birdir. Şâyet ölenin çocuğu yoksa ve mirasçısı da anne ve babası ise annenin mirastan payı sadece üçte bir geri kalan ise babanındır. Eğer ölenin iki veya daha fazla kardeşi varsa, terekenin altıda biri ananındır. Geriye kalan da babanındır. Bu paylar, ölenin borçlan ödenip ve malının üçte biri için geçerli olan vasiyeti yerine geti rildikten sonra hak sahiplerine verilir. Dünya ve âhirette faydalı olmak bakımın dan, babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size daha yakın olacağını bilemez siniz. Bu hükümler, Allah tarafından size farz kılınmıştır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Süddi ve Abdullah b. Abbastan nakledilen bir görüşe göre cahiliye dö neminde, küçük çoculara ve kadınlara mirastan pay venniyorlar ve onlar için şöyle diyorlardı: "Ata binmeyene, eli kılıç tutmayana ve düşmanla savaşmayana nasıl mal verebiliriz?"
İslam geldikten sonra bu âyet nazil oldu, küçüğün, büyüğün, kadının ve erkeğin mirasta paylan olduğunu açıkladı.
Mücahid ve Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir Rivâyete göre bu âyetin nüzul sebebi, ölenin malının, sadece çocuklarına verilmesi, vasiyetin de sadece anne ve babaya yapılmasıdır. Allahü teâlâ, bu âyet-i kerime’yi göndererek, anne baba dahil bütün mirasçıların paylarını belirtmiş ve daha önce yapılanlar dan dilediğini neshetmiştir.
Bu âyet-i kerime’nin nüzulü hakkında Cabir b. Abdullah diyor ki:
"Resûlüllah ve Ebubekir, Seleme oğullarının kaldıkları yerlerden geçerlerken hasta olduğum için beni ziyarete gelmişler ve Resûlüllah beni baygın va ziyette bulmuş. Resûlüllah su istemiş ve abdest almış sonra o sudan bana serpmiş. Bunun üzerine ben ayıldım. Ve dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, malım hak kında ne yapmamı emredersiniz?" İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu Buhari, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 4 bab: 4 / Müslim, K. el-Faraiz, b;ıb: UN. 1616
Taberi diyor ki: ""Eğer denilecek olursa ki "Âyet-i kerime’de, ölenin yal nız bir kızı varsa ona mirasın yarısının verileceği, ikiden fazla kızı varsa mirasın üçte ikisinin verileceği beyan ediliyor fakat ölenin iki kızı varsa onların payları nın ne olacağı belirtilmiyor." Cevaben denilir ki: "Bu iki kızın payının da, iki den fazla olan kızlar gibi olduğu, şüphe götürmeyecek derecede kuvvetli olan sünnetle sabittir.
Yine
Taberi diyor ki; "Âyet-i kerime’de, ölenin çocuğunun bulunması ha linde anne ve babadan herbirinin, mirastaki paylarının altıda bir olduğu zikredil mektedir. Buna göre, Ölen kişinin, sadece bir kızı bir da babası bulunacak olursa kız, terekenin yarsını, baba da altıda birini alacaklardır. Terekenin geriye kalan altıda iksi ne olacaktır?" Cevaben denilir ki: "Mirasta paylan bulunanlar, hakla rını aldıktan sonra terekeden bir miktar artacak olursa bu miktar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in beyan etmesiyle ölenin en yakın olan erkek akrabasına verilir. Bu iti barla misalde zikredilen halde kız terekenin yarısını aldıktan sonra geri kalan ki sim tamamen babaya verilir. Baba terekenin altıda birini, hak sahibi olarak alır altıda ikisini ise, ölenin en yakın erkek akrabası olarak alır.
Taberi diyor ki: "Eğer denilirse ke Âyet-i kerime’de ölenin mirasçıları yalnızca anne ve baba olursa, terekenin üçte birini annenin alacağı zikrediliyor, geriye kalanın ne olacağı belirtilmiyor." Cevaben denilir ki: "Yukarıda da zikredildiği gibi bu durumda da baba, Ölen kişiye en yakın akrabadır. Bu itibarla hak sahibi anne, mirastan üçte bir payını aldıktan sonra terekenin geriye kalanı ba baya aittir.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki âyet-i kerime’de "Eğer ölenin kardeşleri varsa, terekenin altıda biri ananındır." buyurulmakta ve ölenin birden çok kardeşinin bulunması durumu zikredilmekte, tek kardeşinin bulunması du rumu zikredilmemektedir. Acaba ölenin, anne ve babasıyla birlikte tek kardeşi varsa annenin bu durumda mirastaki payı ne olacaktır? Cevaben denilir ki: "Âyet-i kerime’de anne ve babayla birlikte, ölenin birden çok kardeşi bulunması halinde annenin mirastaki payının değişerek üçte birden altıda bire düşeceği zikrediliyor ve bundan da anlaşılıyor ki, ölenin yalnızca bir kardeşi bulunursa . annenin mirastaki üçte bir payı değişmemektedir. Zira bu hüküm daha önce zik redilmiş fakat değişeceğine dair bir şey de zikredilmemiştir. O halde bir insan ölür de geriye anne baba ve bir de kardeş bırakacak olursa anne mirasın üçte birini alacak mirasın geri kalan üçte ikisi en yakın erkek akraba olarak babaya ait olacaktır.
Âyet-i kerime’nin "Eğer ölenin kardeşleri varsa" bölümündeki "Kardeşler" kelimesi çoğul olarak şeklinde zikredilmektedir. Arapçada ço ğul, ikiden daha fazla sayılar için kullanıldığından, âlimler buradaki çoğulun, gerçek anlamda mı kullanıldığı yoksa birden fazla olan iki kardeşin de bu ifade nin içine girip ginneyeceği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Sahabi, Tabiin ve onlardan sonra gelen âlimlerin çoğunluğu, âyetin bu bölümünde zikredilen"Kardeşler" kelimesine iki kardeşin de girdiği görüşündedirler. Bunlara göre, bir kişi ölür de geride anne baba ve birden fazla kardeş bırakacak olursa annenin mirastan payı altıda birdir. Geri kalanı babanındır. Bu görüşte olanlar delil olarak ümmetin geçmişlerinden bu meselenin böyle olduğunun yaygın bir şekilde nakledildiğini, bu sebeple şüphe götünnediğini söylemişlerdir.
b- Abdullah b. Abbas ise, iki kardeşin, burada zikredilen "Kar deşler" ifadesine dahil edilemeyeceğini, zira Arapçada "İkil"in ayrı bir kalıp ol duğunu söylemiş Hazret-i Osmanın, iki kardeşi de, ikiden çok kardeşler gibi sayma sına karşı çıkmıştır. Abdullah b. Abbasa göre, bir kişi ölür de geriye anne, baba ve iki de kardeş bırakacak olursa terekenin üçte birini anne alır. Geriye kalan babaya verilir.
Taberi
birinci görüşün, sahabi ve onlardan sonra gelen ümmetten yaygın bir şekilde nakledilmiş olması hasebiyle tercihe şayan olduğunu ve Arapçada bazen ikil yerine çoğul kelimelerin kullanıldığını, âyetin bu bölümünde de aynı durumun söz konusu olduğunu söylemiştir, İkil kelime yerine çoğul kelime kullanılmasına misallerden biri de şu âyettir. "Ey Peygamber hanımları, eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz kalbleriniz gerçeğe yönelmiş olur. Tahrim Sûresi, 64/4
Bu âyette geçen kelimesi ikil olarak zikredilmiş kelimesi ise çoğul olarak zikredilmiştir. Bu da gösteriyor ki Arapçada bazen çoğul kelimeler ikil kelimelerin yerine de kullanılmaktadır.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Ölenin, iki veya daha çok kardeşi bulunması halinde annenin payının üçte birde altıda bire düşürülmesinin sebebi nedir? Cevaben denilir ki: Bu hususta âlimler, farklı görüşler beyan et-mişî erdir:
Katadeye göre bunun sebebi, çocukların nafakalarının, babalarına ait ol masıdır. Bu sebeple baba, buradaki durumda oğlunun mirasından daha fazla pay almaktadır.
Abdullah b. Abbastan, Tavusun naklettiğine göre ise ölenin kardeşlerinin çok olması halinde annenin mirastaki payının, üçte birden altıda bire düşürülüşünün sebebi, annenin payından kesilen miktarın, kardeşlere verilmesi içindir.
Taberi diyor ki: "Bu hususta doğru olan söz şudur: Allahü teâlâ, ölenin kardeşlerinin, birden çok olması halinde annenin mirastaki payının üçte birden altıda bire düşeceğini belirtmiş ve bunun hikmetini bize bildinnemiştir. Allahü teâlâ, yaratıkları için neyin daha faydalı olacağını çok iyi bildiğinden, bunu böyle yapmıştır. Bizler bunu bilmekle yükümlü değiliz. Olabilir ki bu durumda annenin, mirastaki payının düşürülmesi babaların, çocukları bakmakla yükümlü olmalarındandır. Veya başka bir sebeptendir. Bununla birlikte Tavusun, Abdul lah b. Abbastan naklettiği "Anneden kesilen payın, kardeşlere verilmesi içindir." şeklindeki görüş, ümmetin icmaı hilafına olduğundan şazdır. Reddedilir. Zira ümmet, ölenin babası bulunduğu sürece, mirasından kardelerine pay düş meyeceği hususunda icma etmiştir. Ayrıcı Hasan b. Muhammedin, Abdullah b. Abbastan, kardeşlerin mirasçı oldukları "Kelale" durumunu, ölenin babass ve çocuğu olmama" şeklinde izah ettiğini rivâyet etmiştir. Bu Rivâyet de, Tavusun Rivâyetine muhaliftir.
Âyet-i kerime’nin devamında "Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirilip veya borcu ödendikten sonra hak sahiplerine verilir." buyurulmaktadır. Burada, her ne kadar, vasiyetin yerine getirilmesi, borçlarını ödenmesinden önce zikredilmişse de Hazret-i Alinin de Resûlüllahtan naklettiği gibi ölenin önce. borçları ödenir daha sonra vasiyeti yerine getirilir. Buna göre bir insan öldüğünde önce bü tün borçlan ödenir. Bu borçlar, terekenin tümünü bilirse dahi borçlar ödendik ten sonra, geriye kalan terekeden, ölenin terekesinin üçte birini aşmamak şartıy la vasiyeti yerine getirilir. Terekenin üçte birini aşan vasiyet için, ölenin miras çılarının izni. gerekir. Onlar izin vermezlerse, terekenin üçte birinin üzerindeki vasiyet geçersizdir. Borçlar ödenip vasiyetler yerine getirildikten sonra, geriye kalan tereke, mirasçılar arasında kitap ve sünnetin belirttiği şekilde taksim edilir.
Âyet-i kerime’de "Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size fayda ba kımından daha yakın olduğunu siz bilemezsiniz." buyurulmaktadır.
Abdullah b. Abbas buradaki "Yakınlık"tan maksadın, âhirette görülecek yakınlık olduğunu, zira orada, Allahü teâlântn, kullarından bazılarını, diğerlerine şefaatçi kılacağını söylemiştir. Denebiür ki, kadın erkekten daha zayıf ve mala daha fazla muhtaç iken mirastaki payı niçin erkeğin payının yarısı kadardır? Deriz ki: "Şunu unutmamak gerekir ki: "İslam dini her za man ihtiyaçları göz önünde bulundurmuştur. İslamda erkeğin malî mükellefiyetleri kadından kat kat fazladır. Çocukların nafakası, tedavi masrafları, eğitim giderleri vb. masraflar her erkeğe aittir. Kadının mehiri, konulu, yeyip içeceği, giyeceği ve diğer masrafları da erkeğe aittir. Kadında böyle bir sorumluluk yoktur. Kadın sadece alır fakat vermez. Verme mükellefiyeti yoktur. Külfetsiz nimete konar. İslam ona bu imtayazı vermiştir. Kadının, biriktirdiği maddi varlığını harama zemini azdır.
İnsanın yaradılışı icabı, kadının vazifeleri evin iç işleriyle ilgilidir. Evin iç işlerini yürüt mek, çocuklara bakıp onları büyütmek, onun vazifesidir. Buna mukabil, yine yaradılış özel likleri icabı dışişleri Üstlenmek te erkeğin vazifesidir. Ailenin bütçesinden o sorumludur. Bu itibarla mali yükümlülükleri de denk değildir. İşte bu durum muvacehesinde erkekle kadını miras payında eşit tutmak elbette ki hakkaniyete uymamaktadır. Bu sebeple Islahı, mirasta erkeğe iki, kadına bir pay hükümünü koymuştur. Rejimler bir bütündür. Bir müessesesi alınarak diğerleri nazar-ı itibare alınmadan üzerinde yorum yapılamaz.
Mücahid ise, buradaki yakınlıktan maksadın, dünyada görülecek yakınlık olduğunu söylemiş, İbn-i Zeyd de, bu yakınlığın hem Allah’a yakınlık hem de dünyadaki davranışlarla gösterilecek yakınlık olduğunu söylemiştir.
12
Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa, bıraktıkları mirasın yarısı sizindir. Şâyet çocukları varsa, bıraktıkları mirasın dörtte biri sizindir. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirildikten ve varsa borcu ödendikten sonra verilir. Eğer siz, çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınız mirasın dörtte biri hanımlarınızındır. Şâyet çocuklarınız varsa, bıraktığınız mirasın sekizde biri hanımlarınızmdır. Bu paylar, yaptığınız vasiyetler yerine getirilip ve varsa borcunuz ödendikten sonra verilir. Eğer ölen bir erkek veya kadın, usul ve füruu olmayıp zayıf bir derece ile varis olunuyorsa, kendisinin bir erkek veya kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan herbirinin miras payı, terekenin altıda biridir. Eğer mevcut olan kardeşler bundan daha çok iseler, bu takdirde kardeşler mirasın üçte birini, eşit olarak taksim ederler. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirilip ve varsa borcu öden dikten sonra verilir. Ancak mirasçılar zarara uğratılmamalıdır. Bunlar, Allah tarafından bir emirdir. Allah, her şeyi bilen ve yarattıklarına çok yumuşak davranandır.
Ey erkekler, karılarınız ölür de geride çocuk bırakamayacak olursa onların terekelerinin yarısı sizindir. Onların çocuğu varsa, bıraktıkları mirasın dörtte biri size aittir. Bu taksim de onların meşru ölçüler içinde yaptıkları vasiyetlerin yerine getirilmesinden ve borçlarının ödenmesinden sonra yapılır. Kadınların, ölen kocalarından kendilerine düşen miras paylan ise siz kocaların, herhangi bir çocuğunuz olmadığı zaman bıraktığınız mirasın dörtte biridir. Eğer çocuğunuz varsa, kadınların payı mirasınızın sekizde biridir. Bu taksim de, yaptığınız meşm vasiyetlerinizin yerine getirilmesinden ve borçların ödenmesinden sonra yapılır. Eğer bir erkeğe veya kadına babası ve çocuklan dışındaki kimseler mirasçı oluyorsa bunların da mirastan payı altıda birdir. Şâyet, anneden kardeşler iki ise her biri mirasın altıda birini alır. Bu kardeşler ikiden fazla iseler hepsi müştere ken mirasın üçte birini alırlar. Bunlar, anne tarafından kardeşler oldukları için mirasta erkek ve kız ayınmı yapılmaz. Bu taksimat da, yapılan meşru vasiyetin yerine getirilmesinden ve borçların ödenmesinden sonra yapılır. Vasiyet yapılır ken mirasçılara zarar verilmez. Bu hükümler, Allah tarafından bir emirdir, allah, her şeyi bilendir ve yaratıklarına çok yumuşak davranandır.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Eğer, ölen bir erkek veya kadın, usul ve füruu olmayıp zayıf bir derece ile varis olunuyor da" diye tercüme edilen cümlesindeki kelimesinin mânâsı hakkında âlimler, farklı görüşler zikretmişlerdir,
a- Hazret-i Ebubekir, Hazret-i Ömer, Abdullah b. Abbas, Süleym b. Abd es-Seluli, Katade, Hakem, İbn-i Zeyd, Zühri ve İbn-i İshaktan nakledilen bir görüşe göre "Kelale" demek, çocuk ve babanın dışında olan kimse" demektir. Bu hususta şa'bi diyor ki; "Ebubekir (radıyallahü anh)dan Kelalenin mânâsı soruldu. O da dedi ki: "Ben bu kelimenin mânâsı hakkında kendi görüşümü söyleyeceğim. Eğer doğruysa Allah’tandır. Yanliş ise benden ve Şeytandandır. Kanaatimce Kelale, baba ve çocuğun dışındaki akrabalardır." Şa'bi diyor ki: "Ömer (radıyallahü anh) Halife olunca o da şöyle dedi: "Ben, Ebubekirin söylediği bir şeyi reddetmekten dolayı Allah’tan utanırım.
b- Tavusun, Abdullah b. Abbastan naklettiğine göre ise "Kelale"den maksat, çocuğun dışındaki akrabalardır. Abdullah b. Abbastan nakledilen bu görüşe göre bir kişi ölür de geride anne baba ve anne bir kardeşler bırakacak olursa, anne, terekenin altıda birini alır. Anne bir kardeşler de terekenin altıda birine mirasçı olurlar. Çünkü bu görüşe göre, babası bulunan kimse "Kelale" yoluyla mirasçı olma durumundadır.
c- Hakeme göre ise "Kelale" babanın dışındaki akrabalardır. Müfessirler, ölüp geriye, baba ve evlat dışındaki mirasçılan bırakan kimsenin, bu durumuna "Kelale" durumu denildiğini ancak "Kelale"nin ölen kişinin kendisini sıfatı mı yoksa baba ve çocuklan dışındaki mirasçılarının sıfatı mı olduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
Süddi ve Abdullah b. Abbasa göre Kelale, ölen kişinin sıfatıdır. Babası ve çocuklan bulunmayarak ölen kişiye "Kelale" denir.
Diğer bir kısım âlimlere göre ise "Kelale", ölenin babası ve çocuklan olmaması halinde diğer mirasçılara verilen bir sıfattır. Bu durumda ölen bir kişinin kardeşine, bacısına ve diğer mirasçılarına "Kelale" denir.
İbn-i Zeyde göre ise "Kelale" baba ve çocuğu almayarak ölen kişinin hem kendisine hem de mirasçılarına verilen bir sıfattır.
Taberi bu görüşlerden, "Kelale"den maksat mirasçılardır." diyen görüşün tercihe şayan olduğunu zira bu hususta Resûlüllahtan rivâyet edilen şu sahih hadislerin, mirasçılara "Kelale" dendiğini ifade ettiklerini söylemiştir..
Cabir b. Abdullah diyor ki:
"Dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, mirasın kime ait olacak? Zira bana ancak "Kelale" durumundaki kimseler mirasçı oluyorlar." Bunun üzerine mirasçıların paylarını bildiren âyet nazil oldu Buhari, K. el-Vudu, bab: 44
Amr b. el-Kari diyor ki:
"Resûlüllah, "Cirane" denen yerden, Umre yapmak üzere Mekkeye geldiğinde acı çeken ve düşkün bir halde olan Sa'dı ziyaret etti. Sa'd dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, benim malım var. Bana mirasçılar "Kelale" olarak mirasçı olacaklar. Ben, malımın hepsini vasiyet edeyim mi? Veya tasaddukta bulunayım mı? "Resûlüllah: "Hayır" dedi. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.4 S. 60
Alâ b. Ziyad diyor ki:
"Bir adam Ömer b. el-Hattaba soru sordu ve dedi ki: "Benim mirasçılarım "Kelale"dir. Ben malımın yarısını vasiyet edeyim mi? Ömer "Hayır" dedi. Darimi, K. el-vasaya, bab: 8
Âyet-i kerime’de geçen "Eğer ölen bir erkek veya kadın, usul ve füruu olmayıp zayıf bir derece ile varis olunuyor da, kendisinin bir erkek veya kızkardeşi bulunuyorsa, bunların herbirinin miras payı, terekenin altıda biridir." ifadesindeki "Erkek ve kizkardeş"ten maksat, Sa'd b. Ebi Vakkasın kıraatmda da zikredildiği gibi ölenin anne bir erkek kardeşi veya kızkardeşidir. Bu kardeşler, kadın olan anneleri yoluyla mirasçı oldukları için, erkek kardeşle kızkardeşin payı eşittir.
Âyet-i kerime’de: "Ancak mirasçılar zarara uğratılmamalıdır." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat, miras bırakan vasiyet ederken mirasçılarına zarar vermeyecek bir şekilde vasiyet etsin." demektir.
Abdullah b. Abbas: "Vasiyet ederken mirasçılara zarar vermek büyük gü nahlardandır." demiştir. Bu hususta Ebû Hureyre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in şöyle buyurduğunu Rivâyet ediyor:
"Bir erkek veya kadın, aitmiş sene Allah’a itaatla amel ederler. Sonra bu ikisine ölüm gelir çatar. Vasiyet ederken mirasçılarına zarar verirler. Böylece ikisi için de cehennem ateşi vacib olur." Ebû Hureyre bundan sonra bu âyetin "Ancak mirasçılar zarara uğratılmamalıdır." bölümünü okumuştur. Nur sûresi, 24/2
13
İşte bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Orada ebedi kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.
Allah'ın size gönderdiği bu hükümler, ona itaatla isyan arasına koyduğu sınırlardır. Bunları aşmayın. Kim, Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçı narak Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onları altından ırmaklar akan cennetlerine koyar. Onlar orada ebedi olarak kalırlar. Orada ne ölüm vardır ne de oradan çıkmak. İşte en büyük kurtuluş budur.
Âyette geçen ve "Allah'ın koyduğu sınırlar" diye tercüme edilen ifadesi Süddi tarafından "Allah'ın zikrettiği şartlardır." şeklinde Ab dullah b. Abbas tarafından, "Allah’a itaat yollandır." şeklinde izah edilmiştir.
Bazılarına göre ise bu ifadeden maksat, Allah'ın sünneti emirleridir.
Bazılarına göre ise "Allah'ın beyan ettiği farzlardır." şeklinde izah edilmiştir. Taberi ise kelimesinin mânâsının, "iki şeyin arasını ayıran sınır." demek olduğunu, bu sebeple buradaki dan maksadın "Allah’a itaatle itaatsizliğin ara sını ayıran sınırlar." demek olduğunu söylemiştir. Yani, Allah'ın, mirasa dair zikrettiği hükümler, Allah’a itaatle isyanın arasını ayınp belirleyen sınırlardır. Nitekim, âyetin sonunda, Allah’a itaat edenlerin mükâfaatlandırılacaklarının zikredilmesi ve bundan sonra gelen âyette de isyan edenlerin cezalandırılmalarının zikredilmesi, bu izahın doğru olduğunu göstermektedir.
14
Kim, Allah’a ve Resulüne isyan eder ve Allah'ın koyduğu sınarları aşarsa Allah onu, ebedi kalacağı cehennem ateşine koyar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.
Kim, Allah'ın emirlerine karşı gelip, haram kıldıklarını işleyerek miras hükümlerine aykın davranarak Allah’a ve Peygamberine isyan eder ve Allah'ın koymuş olduğu hudutları aşıp yasakladığı şeyleri işlerse, Allah onu, ebedi ola rak içinde kalacağı, azap görmekle ölmeyeceği cehenneme koyacaktır. Onun için, hor ve hakir düşüren bir azap vardır.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Mirasın taksiminde Allah'ın emirlerine uymayan kimse ebedi olarak cehennemde kalacak mıdır ki miras hükümlerini belirten âyetlerden sonra zikredilen bu âyette, Allah’a isyan edenin, ebedi olarak cehennemde kalacağı beyan diliyor?" Cevaben denilir ki: "Şâyet miras taksiminde, Allah'ın emirlerine uymayan kimse bu haliyle birlikte Allah'ın farz kıldığı miras hükümlerinde şüphe edecek olursa veya Allah’a karşı meydan okuyacak olursa, elbette ki böyle bir kimse, ebediyen cehennemde kalır. "Nitekim, Abdullah b. Abbasın da zikrettiği gibi, miras hükümlerini belirten âyet-i kerimeler inince bir kısım münafık insanlar bu âyetlerin hükmünde şüphe etmişler diğer bazıları ise bu âyetin hükümlerine karşı çıkmışlardır.
15
Zina yapan kadınlarınıza karşı içinizden dört şahit getirin. Şahitlik yaparlarsa ölüm onların alıncaya veya Allah, onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun.
Evli olsun veya olmasın, kadınlarınızdan zina yapanlar aleyhine dört müslüman erkeği şahit tutun. Eğer bu erkekler, kadının zina ettiğine dair şahitlik yaparlarsa, ölüm onları alıncaya veya Allah bir yol açıncaya kadar onları evlere hapsedin.
Âyet-i kerime’de: "Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun." buyurulmaktadır. Bu âyet, evli veya bekâr olarak zina eden erkek ve kadının cezalarının, Allahü teâlâ tarafından beyan edilmesinden önce nazil olmuştur. Bu âyete göre zina eden evli veya bekâr kadınlar evlere hapsedilip tutuluyordu. Kendileri için çıkar bir yol bekleniyordu. Daha sonra inen âyetler, evli olarakzina eden erkek ve kadının cezalarını veya bekâr olarak zina eden erkek ve kadınların cezalarını beyan etti. Böylece bu âyette zikredilen yol açılmış oldu. Bu âyette açılmasının beklenmesi istenen ve daha sonra açılan yolun, yani cezanın ne olduğu hususunda çeşitli görüşler zikredilmiştir.
a- Abdullah b. Abbas, Ata b. Ebi Rebah, Abdullah b. Kesir, Süddi, İbn-i Zeyd ve Dehhaka göre, zina edenler için daha sonra açılan yol ve kesinleşen ceza şudur: Zina eden erkek olsun kadın olsun bekâr ise kendisine yüz sopa vurulur. Bu husus şu âyet-i kerime’de zikredilmektedir. "Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Müslim, K. el-Hudud, bab: 13, Hadis No: 1690 / Ebû Davud, K. el-Hudud, bab: 23, Hadis No: 4413
Zina edenler erkek olsun kadın olsun evli iseler taşlanarak öldürülürler. Nitekim Resûlüllah’ın tatbikatı böyle olmuştur.
b- Katade ve Ubade b. Samite göre zina edenler için açılan yol ve kesinleşen ceza şudur: Zina eden erkek veya kadın bekâr ise her birine yüzer sopa vurulur. Ve bir yıl sürgün edilir. Evli iseler herbirine yüzer sopa vurulur. Daha sonra taşlanarak öldürülürler. Bu hususta Ubade b. Samit şunları söylemiştir:
"Resûlüllah âyet indiğinde sıkıntı içine girerdi. Yüzünün rengi değişirdi. Yine bir gün ona âyet indirildi. Kendisinin o hale girdiği görüldü. Daha sonra bu sıkıntıdan açılınca şöyle buyurdu: (Şu hükmü) benden alırı; Allah; zina eden kadınlar için yol belirledi. Evlinin evli ile zina etmesi cezasını da, bekânn bekâr ile zina etmesinin cezasını da belirtti. Evli olarak zina edene önce yüz sopa vurulur daha sonra taşlanarak öldürülür. Bekâr olarak zina edene ise yüz sopa vurulur sonra bir yıl sürgün edilir. Ebû Davud, K. el-Vasâya, bab: 3, Hadis No: 2867
Taberi diyor ki: Tercihe şayan olan görüş "Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun." ifadesindeki, açılması beklenen ve daha sonra açılan yoldan maksat, evli olarak zina edenlerin taşlanarak öldürülmeleri, bekâr olarak zina edenlere de yüz sopa vurulması ve bir yıl sürgün edilmeleridir." diyen görüştür. Zira Resûlüllah’ın, evli olarak zina edenlere yüz sopa vurmadığına sadece recmettiğine dair nakledilen haberler sahihtir. Keza Resûlüllah’ın, bekâr olarak zina edenler yüzer sopa vurulmasına ve bir yıl sürgün edilmelerine dair hüküm verdiği sahih olarak nakledilen haberlerdendir. Bu haberler Ubade b. Samitten nakledilen, evli olarak zina edenlere, recmedilmelerinden önce yüz sopa vurulmasını beyan eden haberin zayıf olduğunu göstermektedirler.
Abdullah b. Abbas diyor ki: "İslamın ilk zamanlarında kadın zina edince ölünceye kadar eve hapsedilirdi. Sonra Allahü teâlâ "Zina eden erkekle zina eden kadından herbirine yüzer sopa vurun." âyetini gönderince Resûlüllah, evli olduğu halde zina edenleri recmederek öldürttü. Böylece Allahü teâlâ, zina edenlere verilecek cezayı göstermiş oldu.
16
Sizden fuhuş yapan kadın ve erkeğe eziyet edin. Tevbe edip ken dilerini ıslah ederlerse onlardan vaz geçin. Şüphesiz ki Allah, tevbeleri kabul eden ve çok merhamet edendir(Nisa).
Fuhuş yapan bekâr kadın ve bekâr erkeğe, ayıplayarak, azarlayarak, döverek eziyet edin. Şâyet onlar tevbe eder ve Allah'ın rızasını kazanacak şekilde ameller işleyerek kendilerini düzeltirlerse onları bırakın. Şüphesiz ki Allah, tevbeleri çokça kabul eden ve çokça merhamet edendir.
* Âyet-i kerime’de "Sizden fuhuş yapan kadın ve erkeğe eziyet edin" Duyurulmaktadır. Müfessirler bu âyette, fuhuş yaptıkları belirtilen kişilerin kimler oldukları hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Süddi ve İbn-i Zeyde göre bu âyette, fuhuş yaptıkları zikredilen kimselerden maksat, erkek olsun kadın olsun bekâr olarak zina edenlerdir. Zira bundan önceki âyette, evli olarak zina yapanların hükümleri zikredilmiş ve onların hapsedilmeleri emredilmiştir. Bu âyette de bekâr olarak zina edenler zikredilmiş ve kendilerine eziyet edilmesi emredilmiştir.
b- Mücahide göre ise bu âyette, fuhuş yaptıkları zikredilen kimselerden maksat, birbirleriyle livata yapan cinsel erkeklerdir.
c- Ata, İkrime, Hasan-ı Basri ve Abdullah b. Kesire göre ise bu âyeti kerime’de, fuhuş yaptıkları beyan edilen kişilerden maksat, evli veya bekâr zina eden erkek ve kadındır.
Taberiye göre bu görüşlerden daha doğru olanı, bu âyette zikredilen "Fuhuş yapanlardan maksat, bekâr olarak zina eden erkek ve kadınlardır." diyen görüştür. Zira bu âyette, fuhuş yapanlar tesniye (İkil) olarak zikredilmişlerdir. Şâyet bundan önceki âyet kadınlara, bu âyet de erkeklere ait hükümleri beyan etmiş olsalardı bu âyette ya çoğul kalıbı kullanılarak denirdi veya tekil kalıbı kullanılarak denirdi. Durum böyle olmadığına göre bu âyetin sadece erkeklere ait hükmü beyan ettiğini söylemek isabetli değildir.
Diğer yandan, bundan önceki âyette de, fuhuş yapanların cezası belirtildiğine göre bu âyette zikredilen "Fuhuş yapanlar"ın, evlilerden farklı kimseler oldukları muhakkaktır. Önceki âyette zikredilenlerin cezası hapsedilme, bu âyette zikredilenlerin cezası da eziyet etme olduğuna göre ve hayat boyu hapsedilme, eziyet görmeden daha ağır bir ceza olduğuna göre, önceki âyet, evli olarak zina edenlerin cezasını, bu âyette de bekâr olarak zina edenlerin cezası belirtilmiştir. Nitekim daha sonra da, evli olarak zina edenlerin cezası, bekâr olarak zina edenlerden daha ağır olarak belirlenmiştir. Evliler taşlanarak öldürülür bekârlar ise yüz sopa vurulur ve sürgün edilir.
Âyet-i kerime’de, fuhuş yapanlara eziyet edilmesi emredil inektedir. Mü-fessirler bu eziyetten neyin kastedildiği hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Katade ve Süddiye göre burada zikredilen eziyetten maksat, sözle ayıplama ve kınamadır. Bu hususta Süddi diyor ki: "Cezalar gelmeden önce zi na eden bir genç erkek azarlanır ve ayıplanıldı. Ta ki bu işi bıraksın"
b- Mücahide göre ise burada zikredilen eziyetten maksat, zina edenlere sövmmektir.
c- Abdullah b. Abbasa göre ise buradaki eziyetten maksat, hem sözle ayıplamak hem de sövmektir.
Taberi diyor ki: "Allahü teala bu âyet-i kerime’de mü’minlere, zina eden erkek ve kadınlara eziyet etmelerini emretmiştir. Aslında eziyet, insanın görmüş olduğu ve sevmediği bir muameledir. Bu şey, bir kötü söz de olabilir bir kötü davranış da. Buradaki eziyetten neyin kastedildiği hususunda kesin bir delil ol madığına göre bunu herhangi bir eziyete tahsis etmek doğru değildir. Bizim bu eziyetin ne olduğunu bilmemizde de hiçbir fayda yoktur. Zira burada zikredilen eziyet, Nur suresinde beyan edilen sopa atma ve Resûlüllah’ın yaptığı recmetme cezalarıyla neshedimiş ortadan kaldırılmıştır. Nitekim Mücahid, İkrime, Hasan-ı Basri, Abdullah b. Abbas, Süddi, Dehhak, Katade ve İbn-i Zeyd bu âyetin, ve bundan önceki âyetin, Nur suresinin ikinci âyeti ve Resûlüllah’ın sünnetiyle neshedildiğini zikretmişlerdir.
Hasan- Basri diyor ki: "Zina cezasıyla ilgili olarak inen ilk âyet budur. Bu âyet, zina yapanlara sadece eziyet edilmesini emretmektedir. Bundan önceki on beşinci âyet ise hapis cezası verilmesini hükme bağlamaktadır. Nur suresinin ikinci âyetinden onuncu âyetine kadar olan âyetler ise fuhuş hakkında inen en son âyetlerdir. Bu itibarla zine yapanlar bekâr iseler, kendilerine yüz sopa vurulur. Eğer biri evli diğeri bekâr iseler, kendilerine yüz sopa vurulur. Eğer biri evli diğeri bekâr ise evliye recm bekâra sopa cezası tatbik edilir. Bu sebeple bu surenin on beşinci ve on altıncı âyetleri mensuhtur. Ebû Müslime göre ise on beşinci âyet, sevicilik yapan kadınlar hakkındır. On altıncı Âyet bir birleriyle livata yapan eş cinsel erkekler hakkındadır. Nur suresinin ikinci âyetinden onuncu Âyetine kadar olan âyetler ise zina yapan erkek ve kadınlar hakkındadır.
Ebû Müslim, Mücahidin de bu görüşte olduğunu söylemiştir. Bu görüşe göre âyetler mensur değildir. Müfessirlerin çoğunluğu ise bu görüşün tutarsız olduğunu söylemiştir.
17
Allah katında makul olan tevbe, ancak cehaletle kötülük işleyip, hemen tevbe edenlerin tevbesidir. İşte onların tevbesini Allah kabul eder. Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Allah katında makul olan tevbe ancak, Allah’a iman ettikleri halde bilme yerek kötülük işleyip sonra da kendilerine ölüm gölmeden önce derhal tevbe edenlerin tevbesidir. Allah işte böyle insanların tevbesini kabul eder. Allah, kullarından kendisine yönelenleri çok iyi bilendir, yaptıklarında ve sevk ve idare sinde hüküm ve hikmet sahibidir.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Cehaletle kötülük işleyen" diye tercüme edilen ifadesindeki "Cehaletle" kelimesin den neyin kastedildiği hususunda müfessirler çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Ebul Âliye, Katade, Mücahid, Süddi, Abdullah b. Abbas, Ata b. ebi Rebah ve İbn-i Zeydden nakledilen bir görüşe göre, buradaki "Cehaletle" ifade sinden maksat, kulun, günah işleme halidir. Bu hususta Ebul Âliyenin şunu söy lediği rivâyet edilmiştir: "Resûlüllah’ın sahabileri derlerdi ki "Kulun günah işle mesi cehaletin kendisidir." Katade de şöyle demiştir: "Resûlüllah’ın sahabileri, kasıtlı olsun kasıtsız olsun, herhangi bir şekilde günah işlenecek olursa onun ce halet olduğu hususunda ittifak etmişlerdir." Bu izaha göre, âyetin bu bölümünün mânâsı: "Allah katında makbul olan tevbe, ancak cahilce kötülük işleyip..." şeklindedir.
b- Mücahid ve Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre buradaki "Cehaletle" ifadesinden maksat, "Kasıtlı olarak günah işleyen" demektir.
c- Dehhaka göre ise buradaki "Cehaletle" ifadesinden maksat, dünyada işlenen günahtır.
Taberi bu görüşlerden, tercihe şayan olanı "Cehaletle" ifadesinden mak sat, "Kötülüğü işlemektir" şeklindeki görüş olduğunu söylemiştir. Günah işleye nin, kasıtlı ve kasıtsız olması farksızdır. Aksi takdirde, kasıtlı bir şekilde günah işleyenin günahının affedilmeyeceğini söylemek icabederki, bu da, Resûlüllahtan geldiği sabit olan "Her tevbe edenin, tevbesinin kabulünün ümit edildiği ve güneş batıdan doğmadıkça tevbe kapısının açık olduğunu" şeklindeki hadislere ters düşmekte ve Allahü teâlânın şu âyetine muhalif olmaktadır. "Fakat tevbe edip, iman eden ve salih amel işleyen bunun dışındadır. İşte onlar cennete gire cekler ve hiçbir haksızlığa uğratilmayacaklardır..Meryem sûresi, 19/60
Âyet-i kerime’de zikredilen ve "Hemen tevbe ederler" diye tercüme edilen cümlesindeki ifadesinden neyin kaste dildiği hususunda müfessirler çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Süddi ve Abdullah b. Abbasa göre "Hemen" diye tercüme edilen ifadesinden maksat, "Hayatta ve sıhhatli iken" demektir.
b- Abdullah b. Abbas, Ebû Miclez, Muhammed b. Kays ve Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre bu ifadeden maksat, "Ölüm meleğini gönneden önce" demektir. Dehhak, kulun tevbesi, ölüm meleğini görünceye kadar geçerlidir. Ölüm meleğini gördükten sonra artık onun için tevbe imkanı yoktur." demiştir.
c- Dehhak, İkrime, İbn-i Zeyd, Ebû Kılabe ve Hasan-ı Basriden nakledi len diğer bir görüşe göre "Hemen" diye tercüme edilen ifadesin den maksat, "Ölüm gelmeden önce tevbe etmektir" Bu hususta Ebû Kılabe di yor ki: "Allah tebareke ve teala, İblise lanet edince, İblis ondan kendisine müh let vermesini istedi. Allahü teâlâ da ona, kıyamet gününe kadar mühlet verdi. Bu nun üzerine İblis "İzzetine yemin olsun ki ben, Âdemoğlunun vücudunda can bulunduğu müddetçe onun kalbinden çıkmayacağım." dedi. Allahü teâlâ da "Ben de izzetime yemin ederim ki, onun vücudunda can bulunduğu müddetçe ben onun için tevbe kapısını kapatmayacağım." buyurdu.
Hasan-ı Basri diyor ki: "Bana ulaştığına göre, Resûlüllah buyurmuştur ki "İblis, Âdemin vücudunun içinin boş olduğunu görünce şöyle demiştir: "İzzetine yemin olsun ki, onun vücudunda can bulunduğu müddetçe ben onun içinden çıkmayacağım." Allahü teâlâ da buyurmuştur ki "Ben de izzetime yemin ederim ki, onun vücudunda can bulunduğu müddetçe onunla tevbesi arasına girmeyece ğim."
Abdullah b. Ömer de Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir:
"Şüphesiz ki Allah, "Can boğaza gelip dayanarak göğüse hırıltı düşme dikçe, kulun tevbesini kabul eder. Tirmizi, K. ed-Davât, bab: 99 Hadis No: 3537/İbn-i Mace, K. ez-Zühd, bab: 30, Hadis No: 4253
Taberi diyor ki: "Burada, "Hemen tevbe ederler" diye tercüme edilen ifadesini "Ölüm gelip çatmadan önce Allah'ın emir ve yasaklarını anlayabilecek haldeyken tevbe ederler." diye izah eden görüş daha isabetlidir. Zira tevbenin mânâsı, işlemiş olduğu günahlardan dolayı pişman olmak ve bir daha yapmamaya dair karar vermektir. Kişinin, ölümünden önce böyle bir karar ver mesi, her zaman için mümkündür. Ancak, böyle bir karar verebilmesi için aklı nın yerinde olması, ölüm sarhoşluğu ve can verme meşakkati içinde olmaması gerekir. Nitekim Resûlüllah "Göğüse hırıltı düşünceye kadar" tevbenin kabul edileceğini beyan etmiştir. Önemli olan, kişinin, aklı başındayken bilinçli bir şe kilde tevbe etmesidir.
18
Günah işleyip te kendisine ölüm gelince "Şimdi tevbe ettim." di yenler ile kâfir olarak ölenlerin tevbesi kabul olmaz. İşte bunlar için canyakıcı bir azap hazırladık.
Allah’a isyanda ısrar edip sonra ölüm gelip kendisine çattığında öleceğini hissederek "Şimdi ben tevbe ettim." diyenler ile kâfir olarak ölenlerin tevbeleri Allah katında, kabul edilen tevbelerden değildir. Biz, işte onlar için can yakıcı bir azap hazırladık.
* Kul, ölüm sarhoşluğu halindeyken, canını almak isteyen meleği ve diğer varlıkları görür de "Şimdi ben tevbe ettim." derse böyle tevbeler Allah katında makbul değildir.
Nitekim Abdullah b. Ömer, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in şöyle buyurduğunu riva yet etmektedir.
"Şüphesiz ki Allah, kulunun tevbesini, can çekişme haline düşüp boğazı na hırıltılar gelmeden evvel kabul Tirmizi, K. ed-Davad, bab: 99 Hadis No: 3537 / Ibn-i âce, K. ez-Zühd, bab: 30 Hadis No: 4253
Müfessirler "Günah işleyip te kendisine ölüm gelince 'şimdi tevbe ettim' diyenler." ifadesinde zikredilen kişilerden kimlerin kastedildiği hususunda çeşit li görüşler zikretmişlerdir.
a- Rebi' b. Enese göre burada işaret edilen kimseler münafıklardır. Zira bundan önceki âyette mü’minlerin, âyetin bu bölümünde münafıkların ve sonun da da kâfirlerin tevbe etme durumları zikredilmiştir.
b- Süfyan es-Sevriye göre ise burada işaret edilen kişilerden maksat, müslümanlardır. Zira münafıkların da dahil oldukları kâfirlerin tevbe etme durumları âyetin sonunda zikredilmiştir.
c- Abdullah b. Abbasa göre ise âyetin bu bölümünde zikredilen kişilerden maksat, müslümanlardır. Ancak âyetin bu bölümü neshedilmiştir. Zira Allahü teâlâ bu âyetten sonra "Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşanları bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar, Nisa sûresi, 4/116 âyetini indinniştir. Kâfir olarak ölenlere affedilmeyi haram kılmış, tevhid ehlinin tevbesini ise kendi iradesine bağlamıştır. Onları, af hususunda ümitsizliğe düşünmemiştir.
Taberi bu görüşlerden ikinci görüş olan Süfyan es-Sevrinin görüşünün tercihe şayan olduğunu, âyet-i kerime’nin, can verme sarhoşluğundaki müslümanların tevbelerinin kabul edilemeyeceğini beyan ettiğini söylemiştir. Zira münafıkların da gerçekten kâfir olduklarından âyetin sonunda, tevbeleri kabul edilmediği beyan edilen kâfirlere dahil olduklarını bu sebeple âyetin bu bölümünden maksadın münafıklar olduğu söylendiği takdirde âyette yersiz tekrar olduğu kabul edileceğini zikretmiştir.
19
Ey iman edenler, istemedikleri halde kadınlara zorla vâris olmanız size helal değildir. Açık bir hayasızlık yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmım alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın. Onlara iyilikle mua mele eden. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, olabilir ki hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah sizin için çok hayır takdir etmiştir.
Ey iman edenler, akrabalarınızdan herhangi biri ölür de geriye hanımı kalırsa o hanımı rızası olmadan miras yoluyla, zorla o hanımla evlenmeye kalkma yın. Zina, isyankârlık gibi açık bir hayasızlık yapmadıkça, onlara vermiş olduğunuz mehir ve benzeri şeyleri geri almak için onları sıkıştırmayın, onlara eziyet etmeyin. O kadınlara iyilikle muamele edin. Allah'ın size emrettiği gibi davranın. Şâyet o kadınlardan hoşlanmıyorsanız onları hemen boşamayın, bekleyin. Belki hoşunuza gitmeyen şeylerde Allah sizin için çok hayır takdir etmiştir.
Müfessirler, âyet-i kerime’nin "Ey iman edenler, istemedikleri halde zorla kadınlara varis olmanız size helal değildir." bölümünde zikredilen "Varis olma" ifadesini iki şekilde izah etmişlerdir:
Abdullah b. Abbas, Sehl b. Haniyf, İkrime, Hasan-ı Basri, Ebû Miclez, Ata b. Ebi Rebah, Mücahid, Süddi, Dehhak, İbn-i Zeyd ve Miksem, burada zik redilen "Vâris olma" ifadesinden maksadın, ölen akrabanın karısıyla evlenmeye varis olma anlamında olduğunu söylemişlerdir. Zira cahiliye döneminde bir ki şinin babası veya kardeşi yahut oğlu gibi akrabaları ölür de geriye karısı kalacak olursa bu kişi bu akrablarının karısıyla evlenme hakkına varis olduğunu kabul eder, onunla, mehir vermeksizin evlenirdi. Veya başka birisiyle evlendirir mehirini de kendisi alırdı. Yahut da ölünceye kadar onun evlenmesine engel olurdu ki kadın ancak ölen kocasından aldığı mehiri geri vererek evlenme hak kına sahib olabilsin.
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "İslamdan önceki cahiliye döne minde bir erkek ölür de geride hanımı kalırsa, ölen kişinin akrabaları kendileri ni, o kadını almaya daha layık kabul ediyorlardı. İsterlerse kendileri o kadınlarla evleniyorlar veya başkalarıyla evlendiriyorlar, isterlerse de o kadının, ölünceye kadar başkalarıyla evlenmesine mâni oluyorlardı. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu ve bu âdeti yasakladı.
b- Abdullah b. Abbas ve Zühriden nakledilen diğer bir görüşe göre bura da zikredilen "Vâris olma"dan maksat, kadınların mallarına zorla vâris olmadır. Zira, cahiliye döneminde, kadınlar istemedikleri halde velileri onların evlenmelerine engel oluyor, evlerinde hapsediyorlardı. Ta ki öldüklerinde onların miraslarına sahibolsunlar.
Bu hususta da Abdullah b. Abbas diyor ki: "Kişi ölür de geriye karısı kalacak olursa, Ölen adamın akrabası gelir, elbisesini o kadının üzerine atar böyle ce başkalarına engel olurdu. Eğer kadın güzel ise onunla evlenirdi. Çirkin ise, öldüğünde malına mirasçı olmak için onu evinde haphsederdi.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden, tercihe şayan olan görüş, burada zikredilen vâris olmadan maksadın, akrabaların karılarının nikâhlarına varis olduğunu söyleyen görüştür. Zira, Allahü teâlâ, mirasın hükümlerini belirten âyetlerde, erkek olsun, kadın olsun, akrabaların birbirlerine nasıl mirasçı olacaklarını be yan etmiştir. Ayrıca bu âyette, erkeklerin, kadınlara zorla varis olmalarının yasaklamasına gerek yoktur. Bundan da anlaşılmaktadır ki, bu âyetle, yasaklanması istenen, ölen akrabaların hanımlarının nikâhına mirasçı olma düşüncesidir. Böylece Allahü teâlâ, kişinin, evlendiği hanımından faydalanma hakkının, ölmesiyle sona ermiş olacağını ve bu faydalanma hakkının diğer eşyalardan fayda lanma hakkı gibi, mirasçılarına intikal etmeyeceğini beyan etmiştir.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Kadınlara verdiklerinizin bir kısmını alıp gö türmeniz için onları sıkıştırmayın." şeklindeki tercüme edilen ifade müfessirler tarafından farklı şekillerde izah edilmiştir.
a- Abdullah b. Abbas, Haşan-ı Basri ve İkrime gibi bir kısım âlimlere göre burada hitap, Ölen erkeğin mirasçılarıdır. Ve bu ifadeden maksat şudur: Ey ölen erkeklerin mirasçıları siz, ölen akrabanızın sağ kalan karısının, kocasından aldığı mehire mirasçı olmanız için onun evlenmesine engel olup onu ölünceye kadar hapsetmeyin."
Abdullah b. Abbas, Katade, Said b. Cübeyr, Süddi ve Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre burada hitap kocalaradır ve bu ifadeden maksat şudur: "Ey insanlar, sizler, kendilerine ihtiyaç hissetmediğiniz kadınları istemeyerek nikâhniz altında tutup, kendilerine verdiğiniz mahirleri tekrar size iade etmeleri için onları sıkıştırmayın.
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: Kişi evlendiği hanımı sevmediği için ondan ayrılmak ister fakat verdiği mehiri geri almak için ayrılmadan önce onu sıkıştırır veya herhangi bir eziyette bulunursa, o kişi işte bu âyetin muhatabıdır. Allahü teâlâ, böyle davranmayı yasaklamıştır.
c- Mücahide göre ise, buradaki hitap, kadınların velilerinedir. Allahü teâlâ, Bakara suresinin iki yüz otuz ikinci âyetinde, velilere, kadınların evlenmelerine engel olmalarını yasakladığı gibi bu âyette de velilere, kadınların evlenmelerine engel olmalarını yasaklamıştır.
d- İbn-i Zeyde göre ise, âyetin bu bölümündeki hitap, karılarını boşayan kocalarına aittir. Zira, Mekkede bulunan Kureyşliler, şerefli kadınlarla evleniyorlar sonra da geçinemedikleri oluyordu. Bu takdirde koca kendisi izin vermeden, başkasıyla evlenemeyeceğine dair kadından yazılı bir belge alıyordu. Bir kimse gelip o kadınla evlenmek isteyecek olursa kadın, bir şeyler vererek eski kocasını razı ederse kadının evlenmesine müsaade ederdi. Aksi takdirde onun evlenmesine engel olurdu. İşte bu âyet-i kerime indi ve karılarını boşayan kocaların böyle davranmalarını yasakladı.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan görüş, buradaki hita bın, evli olan kocalara yapıldığını söyleyen görüştür. Allahü teâlâ, karısını sev mediği ve ondan ayrılmak istediği halde, onu boşamayan, sadece verdiği mehiri geri alması için onu nikahı altında tutan ve onu sıkıştıran kocalara, bu şekilde davranmalarını yasaklamıştır. Ancak, kanlan açık bir hayasızlık yaptıkları tak dirde, böyle bir tazyike baş vurarak verdikleri mehirleri geri alabileceklerine izin vermiştir.
Taberi devamla diyor ki: "Bu görüşü tercih etmemizin sebebi şudur: "Ka dını sıkıştıracak ve hapsedecek iki kısım erker vardır. Bunlardan biri, kocasıdır. Koca, sevmediği halde sırf verdiği mehiri geri almak için kadını, nikahı altında tutar ve aynı zamanda ona kötü davranır ki kadın mehiri geri verip boşansın. Diğeri ise, kadının evlendinnede velisidir. Madem ki, kadını hapsedecek olan bu iki kısım erkektir, bunlardan, velinin kadına verdiği bir şeyi geri alması söz konusu değildir. Âyet-i kerime, sıkıştıran kişinin, verdiği şeyi geri alma maksadı ile sıkıştırdığını beyan etmektedir. O halde buradaki muhatabın, kadının kocası olduğu muhakkaktır.
Âyet-i kerime’de, "Açık bir hayasızlık yapmadıkça" buyurulmaktadır. Yani, "Ey mü’minler, kendilerini sevmediğiniz halde sırf, verdiğiniz mehiri size iade etmeleri için, karılarınızı nikâhınız altında tutup, onları sıkıştırmayın. Ancak, onların apaçık bir hayasızlık yapmaları durumu müstesnadır. Onlar, böyle bir hayasızlık yapacak olurlarsa sizin, verdiğiniz meniden tekrar size iade etmeleri için onları sıkıştırmanız helaldir."
Müfessirler âyetin bu bölümünde zikredilen hayasızlıktan neyin kastedil diği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Hasan-i Basri, Ata el-Horasani, Ebû Kılabe ve Süddiye göre burada geçen "Hayasızlık"tan maksat, kadının zina etmesidir. Kadın böyle bir suç işlemiş olursa kocanın, karısına baskı yaparak, vermiş olduğu mehiri geri alması caizdir. Kadına verilecek zina cezası ayrıdır.
b- Abdullah b. Abbas, Miksem, Dehhak, Katade ve Ata b. Ebi Rebaha göre ise, burada zikredilen "Hayasızlık"tan maksat, kadının kocasına buğuz et mesi ve ona itaat etmemesidir. Bu görüş, Abdullah b. Mes'uddan da nekledilmiştir.
Taberi ise, buradaki hayasızlığın, mutlak bir şekilde zikredilmesi hase biyle, kadının, kocasına karşı diliyle eziyet etmesini de, iffetini korumayarak zi na eünesini de kapsar mahiyette olduğunu söylemiş bu sebeple karısından itaat sizlik ve eziyet gören yahut onun fuhuş işlediğini tesbit eden bir kocanın, karısı nı sıkıştırarark ona verdiği mehiri geri almasının caiz olacağını söylemiştir.
Taberi bu hususun bu âyet-i kerime’de açıkça ifade edildiği gibi Resûlüllahtan rivâyet edilen şu hadis-i şeriflerde de beyan edildiğini zikretmiştir. Resûlüllah, Veda hutbesinde şöyle buyurmuştur:
"Ey insanlar, kadınlar hususunda Allah’tan korkun. Çünkü siz onları Allah’ın size emaneti olarak aldınız. Onların, avret mahallerini Allah'ın emriyle helal edindiniz. Sizin, onların üzerinde olan hakkınız, sevmediğiniz bir kimseye yata ğınızı çiğnetmemeleridir. (İstemediğiniz kimseleri izniniz olmadan evlerinize kabul etmemeleridir. Veya zina etmemeleridir.) Şâyet bunu yapacak olurlarsa siz onları ağır bir şekilde olmamak şartıyla dövün. Kadınların sizin üzerinizdeki hakları ise örfe göre yiyecekleri ve giyecekleridir. Müslim, K. el-Hac, bab: 147 Hadis No: 1218 / Ebû Davud, K. el-Menasik, bab: 57, Hadis No: 1905Diğer bir hadisinde Resûlüllah şöyle buyurmuştur:
"Kadınlar hakkında, Aziz ve Celil olan Allah’tan korkun. Çünkü kadınlar, sizin yanınızda yardımcılardır. Kendileri için hiçbir şeye sahip değillerdir. Onla rın sizin üzerinizde sizin de onların üzerinde haklarınız vardır. Sizin, onların üzerinde olan haklarınız, sizin dışınızda herhangi bir kimseye yatağınızı çiğnet memeleri ve istemediğiniz bir kimsenin, evinize girmesine izin vermemeleridir. Şâyet kadınların itaatsizliğinden korkacak olursanız onlara öğütte bulunun. Ya taklarından uzaklasın ve onları, ağır olmayacak bir şekilde dövün. Onların sizin üzerinizdeki hakları ise örfe göre yiyecekleri ve giyecekleridir. Sizler kadınları Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onları avret mahallerini Allah'ın emriyle helal edindiniz. Ahmecl b. Hanbel, Müsned, C. 5 S. 73
20
Bir eşi bırakıp ta başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine (bıraktığınıza) pek çok mal vermiş olsanız dahi ondan bir şey geri almayın. Onu bir iftira ve açık bir günah olarak mı geri alacaksınız?
Hanımlarınızdan birini boşayıp yerine başka bir hanımla evlenmek istedi ğinizde, boşamak istediğiniz hanıma, daha önce mehir olarak pek çok mal vermiş olsanız bile, bu mallardan herhangi bir şeyi geri almanız size helal olmaz.
Siz o malı bir iftira sonucu ve açık bir günah olarak mı geri alacaksınız?
Cahiliye döneminde, karılarını boşamak isteyen bazı erkekler, evlen dikleri zaman, tamamını vermeyip bir kısmını üzerlerinde bıraktıkları mehirini vermekten kurtulmak için, kadına zina isnad eder böylece ona iftirada bulunurlardı. İşte bu âyet-i kerime, bu davranışın çirkinliğine işaret etmektedir.
21
Birbirinizle kaynaşıp başbaşa kalmışken ve onlar sizden kuvvetli bir ahit almışken verdiğinizi nasıl geri alabilirsiniz?
O kadınlara vermiş olduğunuz melikleri nasıl geri alabilirsiniz? Sizler, birbirinizle kaynaşıp başbaşa kaldınız. O kadınlar, sizden evlenirken kendilerini ya iyilikle nikâhınız altında tutacağınıza veya özellikle bırakacağınıza dair kuv vetli bir söz almışlardır.
Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Süddiye göre buradaki "Başbaşa kal ma" ifadesinden maksat, cima etmektir. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Âyette geçen "Birbirinizle kaynaşmışken" ifadesinden maksat, cinsi yaklaşımdır. Fakat Allahü teâlâ bunu, yüceliği gereği üstü kapalı bir şekilde ifade buyur muştur.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Onlar sizden kuvvetli bir ahit almışken." ifadesindeki "Kuvvetli ahit"ten neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikredilmiştir.
a- Dehhak, Katade, Süddi, Hasan-ı Basri ve Muhammed b. Şirine göre burada, kadınların aldıkları zikredilen kuvvetli ahitten maksat, Allahü teâlânın beyan ettiği gibi, nikah akdi yaparken, erkeklere, ya kendilerini iyilikle tutmala rım veya güzellikle serbest bırakmalarını şart koşmalarıdır. Âyet-i kerime, er keklere, bu vaadlerinde durmalarım emretmektedir.
b- Mücahid, Muhammed b. Ka'b el-Kurezi ve İbn-i Zeyde göre bu âyet de zikredilen "Kuvvetli ahit"den maksat, kadınları erkeklere helal kılan nikah akdidir.
c- Cabir, İkrime ve Rebi' b. Enese göre ise bu âyette zikredilen "Kuvvetli ahit"ten maksat, Resûlüllah'ın şu hadisinde beyan ettiği ifadelerdir.
"Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü siz onları Allarım emanet et mesiyle aldınız ve Allah'ın emriyle avret mahallerini kendinize helal edindiniz. Müslim, K. el-Hac, bab: 147, Hadis No: 1218 / Ebû Davud, K. el-Menasık, bab: 57 Hadis No: 1905 Bu izaha göre; "Kadınlar sizden kuvvetli bir ahit almışlardır." demek, "Siz kadınları Allah'ın size emanetiyle aldınız ve onların avret mahallerini Allah'ın emriyle kendinize helal edindiniz." demektir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan, burada zikredilen kuvvetli ahitten maksat, kadınların, evlenirken kocalarından, kendilerini iyilikle tutacaklarına veya güzellikle serbest bırakacaklarına dair söz almalarıdır." diyen görüştür.
Müfessirler, bu âyet-i kerime’nin mensuh olup olmadığı hakkında ihtilaf etmişlerdir.
Bazılarına göre bu âyet-i kerime muhkemdir, mensuh değildir. Bu itibarla, koca karısını boşarken, ona verdiği mehirden herhangi bir şeyi geri al ması caiz değildir. Ancak koca değil de kadın boşanmak isterse bu takdirde bir muhalaa olarak caizdir. Bekir b. Abdullah el-Müzeniye göre ise, boşanmayı ka dın isterse dahi erkeğin, kadını boşama karşılığında herhangi bir şey alması caiz değildir. İbn-i Zeyde göre ise kadınlara verilen mehiri geri almayı yasaklayan bu âyet-i kerime, Bakara suresinde zikredilen şu âyet-i kerime ile neshedilmiştir "Kadınlara verdiğiniz mallardan herhangi bir şeyi geri almanız, size helal değildir. Ancak eşlerin, Allah'ın koyduğu hudutları koruyamamaktan korkmaları hali müstesnadır. Şâyet, Allah'ın koyduğu sınırları koruyamamalarından korkarsanız, kadının boşanması için bir bedel vermesinde, her iki eşe de bir günah yoktur. Bakara sûresi, 2/229
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, kadınlara verilen mehirin boşanma halinde geri alınmayacağım beyan eden bu âyetin mensuh olmadığını söyleyen ve karısım boşayan kocanın, karısına verdiği mehirden bir şeyi geri almasının caiz olmayacağını, ancak karının boşanmayı istemesi halde caiz olabileceğini zikreden görüştür.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bu âyet-i kerime’nin. Bakara suresin de geçen âyetle neshedildiğini söyleyebilmek için her iki âyetin hükümlerinin birbirlerine muhalif olmada ve bağdaştırmalarının imkânsız olması durumunda söz konusu olabilir. Halbuki bu âyetlerin hükümleri, birbirleriyle çelişmemektedir. Zira, bu surede zikredilen âyet, erkeğin, kadını boşamayı istemesi halinde, ona verdiği mehirden bir şey alamayacağı ifade edilmiş, Bakara suresinde zikredilen âyette ise erkek istemediği halde kadının boşanmayı istemesi durumunda, erkeğin, kadından, boşanması karşılığında bir şeyler alabileceğini ifade etmek tedir. Âyetlerin hükümleri birbirleriyle çelişmediğine göre ve bu âyetin neshedildiğine dair de kesin bir delil bulunmadığına göre bu âyetlerden birine nâsih birine mensuh demek doğru değildir.
Taberi devamla diyor ki: "Bekir b. Abdullah el-Müzenin "Boşanma isteği kadın tarafından gelse dahi erkek, karısını boşama karşılığında ondan herhangi bir şey alamaz." şeklindeki sözü, isabetli değildir. Zira, Resûlüllah’ın, Sabit b. Kays b. Şemmas'a boşanmak isteyen karısından, vermiş olduğu mehiri geri almasını emrettiği, sahih bir haber olarak sabittir.
22
Cahiliyet devrinde geçenler müstesna, babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın. Çünkü bu, hayasızlıktır, sevilmeyen bir şeydir ve kötü bir yoldur.
Müfessirler bu âyet-i kerime’yi çeşitli şekillerde izah etmişlerdir:
a- Abdullah b. Abbas, Katade, İkrime ve Ata b. Ebi Rebaha göre bu âyeti kerime, cahiliye döneminde ölen babalarının kanlarıyla oğulların evlenmesi âdetini yasaklamıştır. Şöyle ki: İslamdan önce, cahiliye döneminde evlatlar, babalarının nikahladığı sonra da boşamaları veya ölmeleriyle ayrıldıkları kadınları nikanlıyorlardı. İslam bu çirkin tatbikatı yasakladı ve bunun bir hayasızlık, Allah’ın gazabına sebep olacak bir davranış ve çok kötü bir iş olduğunu beyan etti.
Bu hususta İkrime diyor ki: "Bu âyet-i kerime, babalarının kanlarıyla ev lenen şu kimseler hakkında nazil olmuştur: Bunlardan biri Ebû Kays b. el-Eslet'dir. Bu kişi, babası Eslet'in ölmesinden sonra analığı Ümmü Ubeyd bint-i Damre ile evlenmiştir. Bu kişilerden bir diğeri, Esved b. Haleftir. Bu da babası Halefin ölmesinden sonra, analığı olan Bint-i Ebû Talha ile evlenmiştir. Bir başkası da Safvan b. Ümeyyedir. Bu da babası Ümeyye b. Halefin ölmesinden sonra, analığı olan Fahite bint-i el-Esved ile evlenmiştir. Başka biri de, Manzur b. Rebabdır. Bu da babası Rebab b. Seyyarın ölümünden sora, analığı olan Müleyke bint-i Harice ile evlenmiştir.
b- Diğer bir kısım müfessirlere göre bu âyetin mânâsı şöyledir: "Sizler, kadınlarla, babalarınızın evlendikleri gibi fasit şekilde evlenmeyin. Ancak sizin, cahiliye dönemindeki babalarınız gibi evlenmeniz müstesnadır. Babalarınızın, cahiliye dönemindeki fasit olarak evlenmeleri hayasızlıktır, sevilmeyen bir şeydir ve kötü bir yoldur.
c- İbn-i Zeyd ise, bu âyeti şu şekilde izah etmiştir. "Ey insanlar, sizler, babalarınızın sahih bir nikahla evlendikleri hanımlarla evlenmeyin. Ancak onla rın, nikahsız olarak zina ettikleri kadınlar müstesnadır. Sizin, böyle olan kadınlarla evlenmeniz helaldir. Çünkü onlar, babalarınıza helal olan kadınlar değiller di. Babalarınızın onlarla böyle yapmaları hayasızlıktı, sevilmeyen bir şeydi, kö tü bir yol idi.
Taberi, bu görüşlerden ikinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiş, âyetin mânâsının şöyle olduğunu zikretmiştir: "Ey insanlar, sizler, babalarınızın fasit bir şekilde evlendikleri gibi evlenmeyin. Ancak sizin, cahiliye döneminde, balalarınız gibi fasit bir şekilde evlenmeniz müstesnadır, bağışlanmıştır. Zira babalarınızın fasit bir şekilde evlenleri hayasızlıktır, sevilmeyen bir şeydir ve kötü bir yoldur.
Taberi, bu görüşü tercih etmesine gerekçe Olarak cümlesinde (......) nın zikredilmesini göstermiştir. Çünkü (......) insanlar dışındaki varlıklar için kullanılır. Bu itibarla bu cümlenin mânâsı "Sizler, babalarınızın evlendikleri kimselerle (kadınlarla) evlenmeyin." mânâsı kastedilmiş olsaydı, yukarıda zikredilen cümlede (......) nın yerine (......) kullanılırdı. Zira insanlar için kullanılır.
23
Size, annelerinizle, kızlarınızla, kızkardeşlerinizlc, halalarınızla, teyzelerinizle, kardeş kızlarıyla, kizkardeş kızlarıyla, sizi emziren süt annelerinzle, süt kardeşlerinizle, karılarınızın anneleriyle, cinsi münasebette bu lunduğunuz karılarınızdan olan ve evinizde bulunan üvey kızlarınızla evlenmek haram kılındı. Eğer anneleriyle cinsi temasta bulunmamıştanız o kızlarla evlenmenizde bir mahzur yoktur. Sulbünüzden gelen oğullarınızın eşleriyle evlenmeniz ve iki kızkardeşi bir arada almanız da (haram kılındı, Cahiliye devrinde) geçen ise artık geçmiştir. Şüphesiz ki Allah, çok bağışla yan ve çok merhamet edendir.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, soy, süt ve hısımlık yoluyla evlenilmesi haram kılınan kadınları zikretmiştir. Soy yoluyla haram olanlar yediye ayrılır: Bunlar, anneler, kızlar, kızkardeşler, halalar, teyzeler, kardeş kızları ve kızkardeş kızlarıdır.
Âyette, süt yoluyla haram olanlardan süt anneler ve süt kızkardeşler zik redilmiştir. Süt mevzuunda şu hadis-i şerif Rivâyet edilmiştir:
Soy yoluyla haram kılınanlar, süt yoluyla da haramdır. Buhari, K. eş-Şahadât, bab: 7, K. en-Nikfih, bab: 20, 117 / Müslim, K. er-Radâ bab: 2,9, 12, 13 / Ebû Davul, K. en-Nikâh, bab: 7, Hadis No: 2055 Bunun mânâsı şudur: Nasıl ki soy yoluyla anneler, kızlar, kızkardeşler, halalar, teyzeler, kardeş kızları, kizkardeş kızları haram ise aynı şekilde süt emen kimseye de süt yoluyla akraba olan bu kimseler haramdır. Yani süt emen kimseye süt anne si, süt kızı, süt kızkardeşi, süt halası, süt teyzesi, süt kerdişinin kızı, süt kızkardeşinin kızı haramdır.
Hısımlık yoluyla haram kılınanlar ise, eşlerin annesidir. Bunlar, kızların sadece nikah edilmesiyle kızlarını nikahlayan kimseye haram olurlar. Gerdeğe girmeleri şart değildir. Eşlerin başka kocadan olan üvey kızları. Bunlar, annele rinin sadece nikahlanmalarıyla haram olmazlar. Ancak annelerinin gerdeğe gir mesiyle üvey balalarına haram olurlar.
Kişinin kendi sulbünden gelen öz oğlunun eşiyle devlenmesi haramdır. Üvey evladının hanımıyla evlenmesi ise caizdir.
İki kizkardeşle aynı anda evli olmak ta haramdır. Yani bir kimse, bir kadınla evli iken onu boşamadan veya o kadın ölmeden onun kızkardeşiyle evlenemez.
Taberi diyor ki: "Bu âyette zikredilen kadınlarla evlenmenin haram oldu ğu hakkında bütün ümmet icma etmiştir. Sadece, kişinin nikahladığı karısıyla zifafa girmeden önce onu boşaması halinde, boşadığı o kadının annesiyle evle nip evlenemeyeceği hususunda ihtilaf vardır.
a- Selef ve Halef ulemasının çoğunluğuna göre, kişinin karısının annesi, karısını sadece nikahlamasıyla ona haram olur. İster zifafa girsin ister girmesin. Bunlara göre zifafa girme şartı üvey kızlarla evlenme halinde aranır. Yani kişi bir hanım nikahlar da onunla zifafa girmeden önce onu boşarsa o kadının kızıy la evlenebilir. Eğer kadınla zifafa girmişse artık onun kızıyla hiçbir zaman evlenemez. Fakat kişinin karısının annesi böyle değildir. Yani bir kimse bir kadınla nikahlandıktan sonra onunla zifafa girmese dahi o kadının annesi o kişiye ebe diyen haramdır.
b- Hazret-i Ali, Zeyd b. Sabit ve Mücahidden nakledilen diğer bir görüşe göre kişi, nikahladığı kadınla zifafa ginneden o kadını boşarsa o kadının annesiyle evlenebilir. Eğer zifafa girerse, zifafa girdiği kadının annesiyle evlenemez. Bunlara göre üvey kızlarla kayın validelerin durumu aynıdır.
Taberi bu görüşlerden
birinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Çünkü bu görüş, sözleri delil olan âlimler tarafından ittifakla kabul edilen bir görüştür. Ayrıca bu hususta Resûlüllahtan da senedi tartışma götüren şu hadis Rivâyet edilmiştir. Resûlüllah buyurmuştur ki: "Kişi bir kadınla evlenecek olursa artık onun evlendiği kadının annesiyle evlenmesi helal olmaz. İster kadının kızıyla zifafa girmiş olsun isterse girmemiş olsun. Kişi, bir kadının annesiyle evlenecek olur da zifafa girmeden o kadını boşayacak olursa, dilerse o kadının kızıyla evlenebilir."
Taberi diyor ki: "Her ne kadar bu hadisin isnadı tartışmaya açıksada da, sözleri delil olabilecek âlimlerin, bu hadisin ifade ettiği mânânın doğru olduğu nu söylemeleri, başka delil getirmeye ihtiyaç bırakmamaktadır. Bu hususta İbn-i Cüreyc diyor ki: "Ben Ataya dedim ki: "Bir kişi bir kadını nikahlar fakat onu yüzünü görmez ve onunla cinsi münasebette bulunmaz sonra da onu boşayacak olursa o kişi o kadının annesiyle evlenebilir mi?" Ata dedi ki: "Hayır evlene mez. Çünkü nikahlanan kadının annesi, kayıtsız şartsız haram kılınmıştır. Yani kızıyla zifafa girilmesi şart koşulmamıştır.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Cinsi temasta bulunduğunuz." diye tercüme edilen ifadesi, Abdullah b. Abbas tarafından cinsi temasta bulun ma" diye izah edilmiş İbn-i Cüreyce tarafından ise, kadının elbisesinden soyun ması mânâsında izah edilmiştir. Ataya göre bir kişi bir kadınla nikahlanır, kadın da erkeğin önünde soyunacak olursa erkek onunla cinsi münasebette bulunmasa dahi o kadının kızıyla ebediyyen evlenemez.
Taberi bu görüşlerden
birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, buradaki ifadesinden maksadın, cinsi münasebet olduğunu söylemiştir.
Âyet-i kerime’de: "Sulbünüzden gelen oğullarınızın eşleriyle evlenmeniz haram kılındı." buyurulmaktadır. Bütün âlimler, kişinin öz evladının nikahladığı hammıyla ebediyyen evlenemeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Oğlu ister zifafa girmiş olsun ister girmemiş olsun. Kişi, süt oğlunun hammıyla da evlenemez. Ancak evlatlığının hammıyla evlenebilir. Nitekim Resûlüllah, Zeyd b. Harisenin boşadığı karısı Zeyneble evlenmiştir. Evlatlıkların, öz evlat gibi olmadıkları hususunda Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah, evlatlıklarınızı, öz oğullarınız yapmadı. Ahzab sûresi, 33/4 "Muhammed, içinizdeki adamlardan hiçbirinin babası değildir Ahzab sûresi, 33/40
24
Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. Ele geçirdiğiniz ca riyeler müstesna. Bunlar, Allah'ın, üzerinize farz kıldığı hükümlerdir. Bunların dışında iffetli olarak, zina etmeksizin, mallarınız vasıtasıyla evlenmek istemeniz size helal kılındı. Onlardan faydalanmanıza mukabil, kararlaştırılmış olan (nehirlerini verin. Mehir takdir edildikten sonra birbirinizi razı etmenizde bir mahzur yoktur. Şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. Ele geçirdiğiniz cariyeler müstesna" şeklinde tercüme edilen cümledeki: ve kelimeleriyle hangi kadınların kastedildiği hususunda farklı görüşler zikredilmiştir. kelimesinin asıl manâsı "Ko runmuş olanlar" demektir. Bir kadının korunmuş olması evlenmesiyle veya if fetli oluşuyla gerçekleşeceğinden buradaki kelimesinden evli kadinlar mı yoksa iffetli kadınlar mı kastedildiği hususunda ihtilaf edilmiştir. Di ğer yandan ifadesinin asıl mânâsı, "Sağ ellerinizle sahibolduklarınız." demektir. Yani, kişiye bir mal gibi intikal eden kadınlar demektir. Bu şekilde bir kadın savaşta ganimet alınmak suretiyle elde edilebileceği gi bi cariye olan bir kadının satın alınması suretiyle de elde edilebilir. Bu sebeple "Sağ ellerinizle sahibolduğunuz" ifadesiyle, ganimet alman kadınlar mı yoksa satın alman cariyeler mi kastedildiği hususunda da ihtilaf edilmiştir. Bu ihtilafları şu şekilde açıklamak mümkündür:
a- Abdullah b. Abbas, Ebû Kılabe, İbn-i Zeyd ve Mekhule göre bu âyette zikredilen kelimesinden maksat, "Evli olan ve esir düşmeyen kadınlardır." Bunlarla evlenilmesi haramdır. ifadesindeki kadınlardan maksat ise, evli oldukları halde düşmandan ganimet kadınlardır. Bunların ganimet alınmaları, kocalarıyla evlilik bağını koparır. Bu sebeple bu kadınlarla iddetleri bittikten sonra evlenmak caizdir. Bu görüşte olanlar, delil olarak bu âyet-i kerime’nin, "Evtas" denen yerde ganimet olarak alınan kadınlar hakkında nazil olduğunu zikretmişlerdir. Bu sebeple, Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, evli olan kadınlarla evlenmenin haram olduğunu bildirmekte ancak cihad sırasında kafirlerden esir alınan evli kadınları istisna etmektedir. Bunlar cariyelerdir ve sahiplerine helaldir.
Ebû Said el-Hudri diyor ki:
"Resûlüllah Huneyn" sevaşından sonra "Evtas" denen yere asker gönderdi. Düşmanla karşılaşıp savaştılar. Neticede galip geldiler. Ganimetler ve cariyeler aldılar. Fakat bu sahabiler, aldıkları cariyelerin, müşriklerden kocaları bulunma sı sebebiyle onlara yaklaşmaktan kaçındılar. Bunun üzerine Allahü teâlâ: "Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. Ele geçirdiğiniz cariyeler müstesna." âyetini indirdi. Böylece cariyeler, iddetleri bittikten sonra, esir düşmeden önce evli olmalarına bakılmaksızın mü’minlere helal kılındı. Müslim, K. er-Radâ, bab: 33, Hadis No: 1456 / Ebû Davud, K. en-Nikah, bab: 45, Hadis No: 2155 /Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 4, Hadis No: 3016
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Her evli kadınla evlenmek zinadır, haramdır. Ancak harp sırasında ganimet olarak almanlar müstesnadır."
b- Abdullah b. Mes'ud, İbrahim en-Nehai, Said b. el-Müseyyeb, Hasan-ı Basri, Übey b. Ka'b, Cabir b. Abdullah ve Enes b. Malikten nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen kelimesinden maksat, "Evli olan her hangi bir kadındır. "Evli olan kadınların başkalarıyla evlenmeleri haramdır. ifadesindeki kadınlardan maksat ise evli olan köle kadınlardır. Evli olan köle kadınlar, satın alındıkları takdirdde onları satın alanlarla evlenmeleri helaldir. Zira cariyeleri satmak, onları boşatmak demek olur. Bunlara göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Evli olan kadınlar da size haram kılınmıştır. Ancak cariye oldukları için satın aldığınız evli kadınlar müs tesnadır. Bunlarla evlenmeniz helaldir.
c- Ebû Âliye, Ubeyde es-Selmani, Tavus, Said b. Cübeyr, Ata, Süddi. ve Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen kelimesinden maksat, iffetli olan kadınlardır. ifadesindeki kadınlardan maksat ise, kişinin, nikah akdi yaparak dörde kadar ev lenebileceği hür kadınlardır. Bunlara göre âyetin mânâsı şöyledir: "Akrabaları nız dışında olan iffetli kadınlarla evlenmeniz de haramdır. Ancak onlardan, dör dü aşmamak şartıyla nikah akdi yapıp mehir vererek ve şahit tutarak serî bir şe kilde evlenmiş olduğunuz kadınlar müstesnadır. İşte bunlar size helaldir." Bu görüşte olanlara göre âyet-i kerime’nin bu bölümü, surenin başlangıcında dörde kadar kadınla evlenilebileceğini beyan eden âyet-i kerime’yi izah etmektedir. Zi ra dörtten fazla evlenmenin haram olduğu ve dörde kadar evlenilen kadınların da şer'î usullerde nikahlanarak helal olduklan bu âyetten anlaşılmaktadır.
d- Mücahtd, Abdullah b. Abbas, Said b. el-Müseyyeb Adullah b. Mesud, Mekhul ve İbrahim en-Nehaiden nakledilen diğer bu görüşe göre bu âyette zik redilen kelimesinden maksat, "Evli olan kadınlar"dır. Bunlarla ev lenmenin haram olduğu zikredilmiştir. ifadesinden maksat ise, nikahla veya mülkiyetine sahibolmakla evlenilen kadınlardır.
e- Ebû Micleze göre buradaki kelimesinden maksat, ehl-i ki tabın kadınlarıdır. Allahü teâlâ bunlarla da evlenmenin haram olduğunu beyan etmiştir. Ancak nikah akdi yaparak veya mülküne sahibolarak bunlarla evlenilebi leceğini beyan etmiştir.
f- Süleyman b. Ar'ara göre buradaki kelimesinden maksat, hür kadınlardır. Bunlarla nikah akdi yapılmaksızın evlenmenin haram olduğu beyan edilmiştir.
g- Zühriye göre ise buradaki kelimesinden maksat, hür ve iffetli olan kadınlardır. Bunlar ya nikah yoluyla helal olurlar yahut cariye edinilmekle.
h- Ebû Said el-Hudriden nakledilen diğer bir görüşe göre buradaki kelimesinden maksat, evli olan ve kocalarını bırakıp mü’minlere hicret eden kadınlardır. Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, kocaları müslüman olan bu gibi kadınlan hicret etmeleri halinde muhacir müslümanlarla evlenemeyeceklerini beyan etmiştir. Ta ki kocaları hicret edip kendilerine kavusunlar.
Taberi diyor ki: "Abdullah b. Abbas ve Mücahidin bu âyetin mânâsını anlayamadıklarını söyledikleri nakledilmektedir. Burada zikredilen kelimesi, kelimesinin çoğuludur. Asıl mânâsı "Evlenerek avret mahallerini koruyan kadın veya iffetinden dolayı kendisini hayasızlıktan koruyan kadın." demektir. Şehirlerin kalelerine denilmesi, o kalelerin, insanları, düşmanlarından korumalarmdandır. Madem ki (......)in asıl mânâsı "Korunmuş ve mani olunmuş" demektir o halde bu âyetin mânâsı da "Korunmuş ve yasaklanmış kadınlar size haramdır. Ancak malik olduklarınız müstesnadır." demektir. İşte âyetin mânâsı budur. Kadının korunmuş ve mani olunmuş olması, hür olmasıyla gerçekleşebilir. Nitekim şu âyet-i kerime’de ge çen bu mânâdadır. "...Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden hür ve iffetli kadınlar... size helal kılındı... Maide sûresi, 5/5
Yine kadının "Korunmuş ve mani olunmuş" olması, müslüman olmasıyla gerçekleşebilir. Nitekim bundan sonra gelen âyet-i kerime’de zikredilen ve bu kökten gelen kelimesi bu mânâdadır. "...Eğer evlendikten sonra (Müslüman olduktan sonra) zina ederlerse o cariyelere, hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir. Nisa sûresi, 4/25
Keza kadının, korunmuş ve mani olunmuş olması, onun iffetliliği ile de olabilir Nitekim şu âyette zikredilen kelimesi bu mânâdadır. "İffetli kadınlara zina isnad edip te sonra bu iddialarını doğrulayacak dört şahit getire meyenlere seksen değnek vurun. Nurs sûresi, 24/4
Yine kadının, korunmuş ve mani olunmuş olması, evlenmesiyle de olabilir. Allahü teâlâ bu âyette zikrettiği kelimesini, yukarıda zikredilen mânâlardan herhangi birine tahsis etmemiştir. O halde kadın hangi mânâda korunmuş sayılırsa sayılsın onunla cinsi münasebette bulunmak haramdır. Ancak bizim, korunmuş olan bir kadını satın alarak mülkümüze geçirme durumunda veya nikahlayarak evlenmemiz durumunda korunmuş olan kadınlar bize helal olabilir.
Bilindiği gibi Allahü teâlâ bizlere, hür olan kadınların, akrabalık ve hısım lık yoluyla haram olmayanlarından dörde kadar kadınla evlenmemizi helal kılmış, düşmandan aldığımız cariyelerden de, soy ve hısımlık yönünden haram ol mayanlarla evlenmemizi helal kılmıştır. Allahü teâlâ ayrıca, ehl-i kitap olan düş mandan alınan cariyelerin, esir alınmadan önce evli olmaları durumunda dahi onları, ganimet alanlara helal kılmıştır. İşte bizim için helal kılınan kadınlar bunlardır.
Zina etmeye gelince, Allahü teâlâ bizlere, her türlü kadınla zina etmeyi ha ram kılmıştır. Kadın hür olsun köle olsun, müslüman olsun kâfir olsun bu hüküm değişmez.
Kocası bulunan cariyeye gelince, bunun, sahibine helal olması, ancak kocasının boşaması veya ölmesinden sonra iddetinin bitmesiyledir. Efendisinin, evli olan cariyeyi satması, bu cariyenin, evli olduğu kocasından boşanmış olmasını ve onu satın alan yeni efendisine helal olmasını gerektirmemektedir. Zira Resûlüllah, efendisi tarafından evlendirilen Berire isimli bir cariyeyi, Hazret-i Âişenin, kararlaştırılan parayi vererek âzâd etmesinden sonra, evli olduğu kocasıyla evliliğini devam ettirip ettirmemesinde serbest bırakmıştır. Resûlüllah, Hazret-i Âişenin Berireyi azad etmesini, kocasından boşanma saymamıştır. Şâyet bu bir boşanma olsaydı Resûlüllah, Berireyi evliliği devam ettirip, ettirmemekte serbest bırakmazdı. Bu da gösteriyor ki Resûlüllah, azad edilmeden önce var olan nikah akdinin devam etmekte olduğunu kabul etmiştir. Şüphesiz ki, mülkiyetin düşmesi bakımından, kölenin azadedilmesiyle satılması aynıdır. Nasıl ki azadedilmesiyle mülkiyetinin düşmesine rağmen cariyenin nikahı bozulmuş olmuyorsa satılarak mülkiyetinin gitmesiyle de nikahı düşmez. Ancak azadedilmenin, satılmadan farklı bir yönü vardır. Azadedilen cariye, azad edilmeden önce evli bulunduğu kocasıyla evliliğini devam ettirip ettirmemekte serbest bırakılır. Cariyenin satılması durumunda böyle bir seçenek hakkı yoktur.
Âyet-i kerime’de: "Bunların dışında iffetli olarak, zina etmeksizin, mallarınız vasıtasıyla evlenmek istemeniz size helal kılındı." buyuyrulmaktadır. Burada zikredilen "Bunların dışında mallarınız vasıtasıyla evlenme size helal kılındı." ifadesi müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
a- Süddi ve Ubeyde es-Selmaniye göre bu ifadenin mânâsı "Beşten daha az olan kadınlarla mallarınızı vererek nikah yapıp evlenmeniz size helal kılındı." demektir.
b- Ataye göre ise "Haram olduğu zikredilmiş olanların dışındaki kadınlarla, mallarınız vasıtasıyla evlenmeniz size helal kılınmıştır." demektir.
ç- Katadeye göre ise bu ifadenin mânâsı "Haram olduğu bildirilenler dı şındaki dördü aşmayan hür kadınlarla ve cariyelerle, mallarınız vasıtasıyla ev lenmeniz size helal kılındı." demektir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, bizim izah ettiğimiz şu görüştür; Allahü teâlâ soydan ve hısımlıktan haram olan kadınları beyan etmiş ondan sonra muhsenat (korunmuş) olan kadınların haram olanlarını beyan etmiştir. Bu iki âyette, haram olduklarını zikrettiği kadınların dışındaki kadınlarla, mallar vasıtasıyla nikah yaparak veya satın alarak evlenmenin helal olduğunu, zinanın ise haram olduğunu beyan etmiştir.
Taberi devamla diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki" Akrabalık ve hısım lıkla haram olan kadınların dışında kalan kadınların helal olduklarını anladık fa kat muhsenat (korunmuş) olan kadınların hangileri helal hangileri haramdır?" Cevaben denilir ki: "Hür olan kadınlardan birden dörde kadar olanları helal, evli olmayan cariyelerden ise belli bir sayı söz konusu olmaksızın helaldırlar. Zira âyet-i kerime’deki: "Bu sayılanlar dışında olanlar size helaldir." ifadesi genel bir ifadedir. Bize helal olan her türlü kadını kapsamaktadır.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Onlardan faydalanmanıza mukabil kararlaştı rılmış olan mehirlerini verin." diye tercüme edilen ifade, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
a- Abdullah b. Abbas, Hasan-ı Basri, Mücahid ve İbn-i Zeyde göre âyetin, bu bölümünün izahı şöyledir: Evlenip kendileriyle zifafa girdiğiniz kadınların, takdir edilmiş bir miktar mehirlerini verin." Bu görüşte olanlara göre, kadınlar dan faydalanmaktan maksat, onlarla nikahlanıp zifafa girmektir. Bu hususta Ali b. ebi Talha, Abdullah b. Abbasın şunu söylediğini rivâyet etmiştir." Sizden biriniz bir kadınla evlenir sonra da onunla bir kere de olsa cinsi münasebette bulunacak olsa o kadının mehirinin tamamını vermek farz olur. Burada ifade edilen "Faydalanmak"tan maksat, "Cinsi temas"tır. Bunlara göre burda zikredilen ücretler'den maksat da mehirlerdir.
b- Süddi, Mücahid, Abdullah b. abbas, Übey b. Kâ'b, Hazret-i Ali ve Said b. Cübeyrden nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Sizler, kadınlarla belli bir süreye kadar evlenerek onlardan faydalandığı nızda, faydalanmanız karşılığında vermeyi tayin ettiğiniz ücretlerini onlara ve rin."
Bu hususta Süddinin şunları söylediği rivâyet edilmektedir: Âyetin bu bölümü, mut'ayı ifade etmektedir. Mut'ada kişi bir kadını, belli bir süre için ve lisinin iznini alarak ve iki de şahit tutarak evlenir. Müddet bittikten sonra artık erkeğin, o kadının üzerinde hiç bir hakkı kalmaz. Ancak kadının rahminin temiz olduğunu anlaşılmasını (hamile olmadığının anlaşılmasını) beklemesi gerekir. Böyle bir nikahla evlenenler birbirlerine mirasçı olamazlar.
Ebû Nedre, Abdullah b. Abbasın, Katade de Übey b. Kâ'bın, âyet-i keri menin bu bölümüne "Belli bir zamana kadar" mânâsını ifade eden cümlesini de ilave ederek şu şekilde okuduktan rivâyet etmişterdir: Bu kıraata göre, "Belli bir süreye kadar" cümlesi de ilave edildiğinden, bu âyetin, mut'a nikahına yorumlanması icab etmiş olur.
Yine bu hususta Şu'be diyor ki: "Ben, Hakem'den "Âyetin bu bölümü mensuh mudur?" diye sordum. Hakem de dedi ki: "Hayır. Ali (radıyallahü anh) buyurdu ki: "Şâyet Ömer (radıyallahü anh) mut'a nikahını yasaklamış olmasaydı, şaki olanlar dışında kimse zina etmiş olmazdı."
Taberi diyor ki: "Bu iki te'vilden doğru olan, âyet-i kerime’nin bu bölümünü: "Kadınlardan, nikahlayıp kendileriyle zifafa girdiklerinizin mehirlerini verin." şeklindeki te'vildir. Zira Allah'ın, sahih bir nikah yapmaksızın veya sahih bir mülkiyetle almaksızın, kadınlardan mut'a yoluyla faydalanmayı, Peygamberinin diliyle haram kıldığına dair kesin delil bulunmaktadır. Biz, bu kitabımızın başka yerlerinde, sahih nikahla yapılmayan mut'anın haram olduğuna dair deliller zikrettik. Ayrıca burada da zikretmemize gerek yoktur.
Übey b. Kâ'b ve Abdullah b. Abbastan nekledilen kıraat şekline gelince bu kıraat, müslümanların Kur’an’larında tesbit edilmiş olan şeklen muhalif bir kıraattir. Hiçbir kimsenin, mazeretleri bertaraf edecek, kesin bir haber bulunmaksızın, Allahü teâlânın kitabına belli şeyler ilave etmesi caiz değildir.
Âyet-i kerime’nin sonunda geçen ve "Mehir takdir edildikten sonra birbirinizi razı etmenizde bir mahzur yoktur." şeklinde tercüme edilen ifade, müfessirler tarafından farklı şekillerde izah edilmiştir.
a- Hadremiye göre bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Ey kocalar, sizler karılarınıza mehir takdir eder sonra da eliniz daralırsa mehirin indirilmesine veya bağışlanmasına dair birbirinizle, rıza gösterip ittifak etmenizde size bir günah yoktur.
b- Süddiye göre ise bu ifadedin mânâsı şöyledir: "Ey insanlar, kendileriyle belli bir süreye kadar mut'a yaptığınız kadınlarla, süre bittikten sonra o süreyi ve takdir edilen ücreti arttırmaya, karşılıklı olarak razı olmanızda sizin için mahzur yoktur.
c- Abdullah b. Abbasa göre bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Ey insanlar, sizler, karılarınıza, onlardan faydalanma karşılığında mehirlerini verdikten sonra onlarla beraber kalmanızda veya ayrılmanızda sizin için bir mahzur yoktur,
d- İbn-i Zeyde göre ise bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Ey insanlar mehir takdir etmenizden sonra, karılarınızın mehirlerinden bir kısmını düşürmelerinde sizin için bir mahzur yoktur."
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, İbn-i Zeydin görüşüdür. Buna göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Ey insanlar, sizler, yaptığınız nikah akdinden dolayı karılarınıza mehir vermenizden sonra sizlerle karılarınızın, mehirin bir kısmını düşürme veya alacağından vaz geçme yahut vadesini erteleme veya tamamen düşürme hususunda rıza göstererek ittifak et menizde sizin için bir mahzur yoktur."
Âyetin bu bölümü, şu âyete benzemektedir: "Kadınların mehirlerini gö nül hoşluğu ile verin. Eğer kendi istekleriyle mehirin bir kısmını size bağışlarlarsa onu afiyetle yeyin. Nisa sûresi, 4/4
25
Sizden, hür mü’min kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, sahibolduğunuz mü’min cariyelerden evlensin. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Siz, birbirinizdensiniz. O halde sahiplerinin izniyle ve mehirlerini örfe göre vermek suretiyle cariyelerden iffetli olan zina etmeyen, dost da edinmeyenlerle evlenin. Evlendikten sonra zina ederlerse o cariyelere, hür kadınlara verilen cezanın yarısı vardır. Bu hükümler, içinizden, sıkıntıya düşmekten korkanlaradır. Eğer sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Sizden, mali gücü yeterli olmadığı için hür mü’min kadınlarla evlenme imkanı bulamayanlar, mü’min cariyelerle evlensinler. Putperestlerle evlenmesinler. İşlerin gerçek yüzünü ve sırlarını Allah daha iyi bilir. Bu itibarla evlenece ğiniz cariyelerin gizli taraflarını Allah’a havale edin. Sizler, birbirinizdensiniz. O cariyelerle, sahiplerinin iznini almak şartıyla evlenebilirsiniz. Ayrıca onlara, karşılıklı olarak anlaştığınız mehirlerini verin. Onların iffetli olmaları, fuhuş yapmamaları ve dost tutmamaları şartiyle onlarla evlenebilirisiniz. Bu cariyeler zina ederlerse bunların cezaları hür kadınlara verilen cezaların yarısı kadardır. Bu hükümler, içinizden günah işlemekten korkanlaradır. Sabreder de cariyelerle evlenmezseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Güç" mânâsına tercüme edilen kelimesi Mücahid, Abdullah b. Abbas, Katade, Said b. Cübeyr ve İbn-i Zeyde göre "Mal, bolluk ve maddi imkân" demektir. Buna göre âyetin bu bölümünün izahı şöyledir: "İçinizden kimin, hür ve mü’min kadınlarla evlenmeye maddi im kanı yoksa, mü’min olan cariyelerinizle evlensin."
Rebia, İbn-i Zeyd, Cabir, İbrahim en-Nehai ve Atadan nakledilen diğer bir görüşe göre ise burada geçen kelimesinden maksat, "arzu ve istek"dir. Bunların anlayışına göre âyetin izahı şöyledir: "Sizden kimin, hür ve mü’min kadınlarla evlenme arzu ve isteği yok da cariyelerle evlenmek istiyorsa, mü’min olan cariyelerinizle evlensin."
Taberi bu görüşlerden
birinci görüşün tercihe şayan olduğunu kelimesinin mânâsının "Maddeten güç yetirme ve malca -zengin olma." demek olduğunu söylemiştir. Zira, bütün âlimler, Allahü teâlânın, haram kıldığı herhan gi bir şeyi sadece şehvani arzulan tatmin etmek için helal kılmayacağı hususun da ittifak etmişlerdir. O halde hür olan kadınlarla evlenme imkanı bulunan kişilere cariyelerle evlenmeyi haram kılan Allahü teâlânın, sırf şehvani arzulan tat min etmek için onlarla evlenmeye izin vermesi de düşünülemez. Zira, çaresiz kalan kimsenin leşten yeme ruhsatı, hayatını tehlikeden kurtarmak içindir. Şeh vani arzulan tatmin etmeme hali, böyle bir tehlikeyi meydana getirmeyeceğin den sırf bu arzuları tatmin etmek için haramların helal kılınması düşünülemez. Mesela, bütün âlimler, bir insanın, hür veya cariye olan bir kadına âşık olması halinde, kadının ona ancak nikahlanmasıyla, cariyenin de satın alınmasıyla helal olacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Böyle bir kimse, âşık oldu diye, bir kadın la nikahsız olarak evlenebilir mi? Veya cariyeyi satın almadan onunla ilişki ku rabilir mî? Bütün bunlar gösteriyor ki, burada ki kelimesinin mânâsı, maddeten güç yetirmektir. Arzu ve istek mânâsına değildir.
Bu kelimenin, "arzu" mânâsına geldiğini, maddeten hür kadınlarla evlen me imkanı olan kimsenin, sırf hür kadınlarla evlenme arzusunda bulunmayıp cariyelerle evlenmeyi" istediğinden, onlarla evlenebileceğini söyleyen görüşün fasit olduğunu ortaya koymaktadır.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Cariyeler" diye tercüme edilen kelimesinin asıl mânâsı "Genç kızlarınız" demektir. Ancak burada zikredilen "Genç kızlar"dan maksat, cariyelerdir. Nitekim Abdullah b. Abbas, Mücahid, Süddi, Said b. Cübeyr, İbn-i Zeyd ve Hasan-ı Basri, bu kelimeyi bu şekilde izah etmişlerdir. Âyetin bu bölümünden anlaşıldığı gibi, müslüman bir erkeğin hür kadınlarla evlenme imkanı bulunduğu takdirde onları bırakıp ta, nikah akdi yapmak suretiyle cariyelerle evlenmesi caiz değildir. Bu hususta, Hasan-ı Basri, Resûlüllah’ın, hür kadının üzerine cariye ile evlenmeyi, cariyenin üzerine de hür kadınla evlenmeyi yasakladığını ve "Kimin hür kadınla evlenme imkânı varsa cariye ile nikahlanıp evlenmesin." buyurduğunu Rivâyet etmiştir.
Âyet-i kerime’de, "Mü’min cariyelerinizden evlenin." buyurulmaktadır. Müfessirler, mü’min olmayan cariyelerle evlenmenin bu âyetle haram kılınıp kı-lınmadığı hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Mücahid, Said b. Abdülaziz, Malik b. Enes ve Malik b. Abdullah b. Ebi Meryemden nakledilen diğer bir Rivâyete göre, mü’min olmayan cariyeleri nikahlayarak evlenmek haramdır. Zira bu âyetteki "Mü’minat" kelimesi bunu ifade etmektedir. Bunlara göre, bir müslüman erkek, Hristiyan veya Yahudi olan hür bir kadınla evlenebileceği halde bu iki ehlî-i kitaptan olan herhangi bir cariye ile nikah akdi yaparak evlenemez.
b- Ebû Meysere, Ebû Hanife ve arkadaşlarına göre ise bu âyette zikredi len "Mü’minat" sıfatı, mü’min olmayanları haram kılmak için değil sadece mü min olan cariyelerle nikahlanarak evlenmenin mendup olduğunu ifade etmektedir. Bu itibarla ehî-i kitap olan cariyelerle nikah akdi yaparak evlenmek caizdir. Zira, Allahü teâlâ şu âyet-i kerimesinde ehli kitabın iffetli olan kadınlarıyla ev lenmenin, mutlak bir şekilde helal olduğunu beyan etmiş, hür ve cariye ayınmı yapmamıştır. "...Hür ve iffetli mü’min kadınlar ile, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar, size helaldir. Maide sûresi, 5/5 Bu görüşte olan âlimlere göre, burada zikredilen "Mü’minat" kaydı, ehlı-i kitap olmayan putperest cariyelerle nikah akdiyle evlenmenin haram olduğunu ifade etmek içindir.
Taberi, cariyelerle evlenmenin, ancak bir kısım şartların tahakkuku ile gerçekleşeceğinden ve bu sıfatlardan birinin de "Mü’min" olma sıfatı olduğundan, mü’min olmayan cariyelerle nikahlanarak evlenmenin haram olduğunu söy leyen görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Maide suresinde geçen ve ehl-i kitap olan kadınlarla evlenmenin helal olduğunu beyan eden âyet-i kerime de, ehl-i kitap olan kadınlar "Muhsenat" sıfatıyla sıfatlanmışlardır. Bu safattan maksat, "Hür olan kadınlar" demektir. Bu âyette ise, kendileriyle evlenmek he lal olan cariyeler, "Mü’minat" sıfatıyla sifatlanmışlardır. Her iki âyetin ifade ettikleri mânâlar farklıdır. Bunlardan birinin, diğerinin hükmünü bertaraf ettiğini söylemek isabetli değildir.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Sizler birbirinizdensiniz" diye tercüme edilen ifadesi, Taberi tarafından şöyle izah edilmiştir. "Sizler, birbirlerinizin cariyeleriyle nikah akdi yaparak evlenin. Fakir olanınız, zengin olanınızın cariyesi ile evlensin."
Âyet-i kerime’de, kendileriyle evlenilecek mü’min cariyelerin iffetli olmaları, açıkça zina yapan gizlice dost tutan kimseler olmamaları şart koşulmaktadır. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki; "Cahiliye döneminde insanlar, açık tan yapılan zinayı haram, gizlice yapılanı ise helal sayarlardı ve derlerdi ki: "Açıktan yapılan zina kınanır., Gizliden yapılanın ise bir mahzuru yoktur." İşte bunun üzerine Allahü teâlâ "...Hayasızlıkların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. E'an sûresi, 6/151âyetini indirmiştir.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Evlendikten sonra" diye tercüme edilen ifadesi iki şekilde okunmuştur.
a- Bazıları bunu şeklinde okumuşlardır. Mânâsı "Müslüman oldukları zaman" demektir. Buna göre bu ifade ile âyetin mânâsı "Cariyeler müslüman olur ve müslüman olmakla avret mahalleri haramdan korunur daha sonra da zina ederlerse onlara, hür kadınlara verilen cezanın yarısı vardır." şeklindedir. Abdullah b. Mes'ud Şa'bi, İbrahim en-Nehai, Zühri, Süddi, Salim ve Kasım, âyeti kerime’yi bu şekilde izah etmişlerdir. Bunlara göre müslüman olan cariye, bekâr dahi olsa zina etmesi halinde ona, hür kadının cezasının yarısı ve rilir. Nitekim Hazret-i Ömer Beytül Mala ait olan ve zina eden bekâr cariyelere sopa cezası vermiştir.
b- Diğer bir kısım insanlar ise bu kelimeyi şeklinde okumuşlardır. Bu kıraata göre bu kelimenin mânâsı "O cariyeler, hür kimselerle evlenir bu sebeple avret mahalleri haramdan korunmuş olur. Sonra da zina edecek olurlarsa onlara, hür olan kadınların cezasının yarısı vardır." Abdullah b. Abbas, Mücahid, Said b. Cübeyr, Hasan-ı Basri ve Katade, âyeti bu şekilde izah etmişlerdir. Said b Cübeyr, evli olmayan bir cariyenin zina etmesi halinde, kendisine sopa vurulmayacağını söylemiştir.
Taberi, bu kıraat şekillerinden ikisinin de, İslam beldelerinde bilindiği ve yaygın olduğunu, okuyucunun, bunlardan herhangi birini okuması halinde isabet etmiş olacağını söylemiştir.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki "Sen, her iki kıraatin da caiz olduğunu söyledin. îki kıraatin da caiz olması için her ikisinin mânâsının da ay nı olması gerekir. Halbuki buradaki, her bir kıraatin mânâsı farklıdır." Cevaben denilir ki: "Her ne kadar bu kıraatların mânâları farklı ise de bunlardan birisi esas alındığında diğerinin ifade ettiği mânâ bertaraf edilemez. Zira Allahü teâlâ, Peygamberinin diliyle, müslüman olan cariyeye de müslüman olmayan cariyeye de, zina etmesi halinde ceza verileceğini beyan etmiştir. Bu hususta Resûlüllah, bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
"Sizden birinizin cariyesi zina eder de onun zinası açığa çıkacak olursa ona sopa vursun. Onu kınamasın. Bu ifadeyi " Onu sadece kınamakla kalmasın. Allahü teâlânın beyan ettiği cezayı uygulanış"şeklindeki izah edenler de vardır. Tekrar zina edecek olursa ona yine sopa vursun ve onu kınamasın. Üçüncü defa zina edecek olursa onu, kıldan bir ip karşılığında dahi olsa satın. Buhari, K. el-Hudu, bab: 36 / Müslim, K. el-Hudu, bab: 30 Hadis No: 1703 Ebû Davud, K. el-Hudud, bab: 33, Hadis No: 4469-70-71
Resûlüllah başka bir hadisinde ise "Malik olduğunuz kölelere hadleri uy gulayın." buyurmuştur. Resûlüllah, bu hadisleriyle, evli bekâr ayırmaksızm, kö lelere ceza uygulanmasını emretmiştir. O halde bunlara ceza vermek hem Allahü teâlânın kitabı hem de Resûlüllah’ın sünnetiyle sabittir. Âyette zikredilen kelimesi, hem evlenme hem de müslüman olma mânâsına geldiği gibi, hadis-i şeriflerde zikredilenlerin de bu iki mânâya da geldikleri muhtemeldir. Bu itibarla, hadislerin bazı Rivâyetlerindeki kelimesini yalnızca "Evlenmiş olma" mânâsına veya "Müslüman olma" mânâsına alma isabetli de ğildir. O halde zina eden her köle ve cariyeye zina cezasının uygulanması vaciptir.
Âyet-i kerime’de "O cariyelere, hür kadınlara verilen cezanın yarısı vardır." buyurulmaktadır. Taberinin izahına göre bir cariye evli dahi olsa, zina etmesi halinde ona, bekâr olarak zina eden hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir. Yani onlara, elli sopa vurulur. Bunların sürgün edilmeleri ve recmedilmeleri söz konusu değildir.
Âyet-i kerime’de "Bu hükümler, içinizden sıkıntıya düşmekten korkanla radır." buyurulmaktadır. Burada "Sıkıntıya düşmek" diye tercüme edilen kelimesi, Mücahid, Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Atıyye ve Dehhak tarafından "Zina etmek" olarak izah edilmiştir. Bunlara göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Hür olan kadınlarla evlenmeye maddi imkanları olmayanlara, mü’min cariyelerle evlenmelerinin mubah olması, içinizden, zina yapacağından korkanlar içindir.
Diğer bir kısım âlimlere göre buradaki kelimesinin mânâsı "Ce-zalandınfıak" demektir. Bunlara göre ise âyetin bu bölümünün izahı şöyledir: "Bu hüküm, içinizden, zina cezasından korkanlar içindir."
Taberi diyor ki: "Bu kelimenin izahında, tercihe şayan olan görüş kelimesinin "Sıkıntıya düşmek" olduğunu söyleyen görüştür. Buna gö re âyetin izahı şöyledir: "Bu hüküm, içinizden dini ve vücudu hususunda zarar göreceğinden korkanlar içindir. Allahü teâlâ kelimesini mutlak bir şe kilde zikrettiğinden bunu genel anlamda almak elbette ki daha isabetlidir.
26
Allah size, dininizin hükümlerini açıklamak, sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Allah size, helal ve haramı açıklamak, sizleri, sizden önceki mü’minlerin yollarına iletmek ve geçmişte işlediğiniz günahlarınızdan dolayı tevbenizi kabul etmek istiyor. Allah, kullarının menfaatine olan şeyleri çok iyi bilendir, yaptıklarında hüküm ve hikmet sahibidir.
27
Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin, hak yoldan iyice uzaklaşmanızı istiyorlar.
Allah sizi, kendisine itaat etmeye döndürmek istiyor ki geçmişteki işledi ğiniz günahtan affetsin. Cahiliye dönemindeki haramları helal sayma günahları nızı bağışlasın. Dünyanın zevkine dalıp, şehvani arzularına köle olarak Şeytana tabi olanlar ise sizlerin, Allah'ın emirlerinden uzaklaşmanızı, boyece haramları işleyip günahlara sürüklenmenizi istiyorlar.
Müfessirler bu âyette zikredilen "Şevhetlerine uyanlar"dan kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Mücahide göre bunlar, zina edenlerdir. Zina edenler, mü’minlerin de kendileri gibi zina etmelerini ve aynı seviyeye düşmelerini isterler.
b- Süddiye göre ise "Şevhvetlerine uyanlar"dan maksat, Yahudi ve Hristiyanlardır. Bunlar, mü’minlerin, Hak din olan islamdan sapıp başka yollara kay malarım isterler.
c- Bazı âlimlere göre bunlardan maksat, Yahudilerdir. Yahudiler müslümanların, anne ayrı baba bir kizkardeşleriyle evlenmelerini isterlerdi. Zira onlar kendileri böyle kardeşleriyle evlenmeyi helal görürler.
İbn-i Zeyde göre ise "Şehvetlerine uyanlar"dan maksat, dinin hükümleri ne ters olarak şehvani arzusuna uyan kimsedir. Böyle olan insanlar, müslümanların, dinlerinin hükümlerini bırakarak onların şehvani arzularına uymalarını is terler.
Taberi âyet-i kerime’nin genel ifadesinin, bu zikredilen görüşlerden hepsi ni kapsar mahiyette olduğunu, bu sebeple âyeti sadece belli kimselere tahsis et menin doğru olmayacağını söylemiştir. Bu itibarla Yahudilerin de Hristiyanların da, zina edenlerin de ve her bâtıl yola tabi olanların da, mü’minleri, hak yol olan dinlerinden saptırmak istedikleri muhakkaktır. İşte âyet-i kerime bunu ifa de etmektedir.
28
Allah sizden yükü hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf olarak ya ratılmıştır.
Allah sizin için dini hükümleri kolaylaştırmak ister. Siz insanlar, âciz varlıklar olarak yaratılmışsimzdır. Özellikle kadınlar hususunda sabrınız pek azdır. Bu sebeple de hür kadınlarla evlenmeye gücünüz yetmediği takdirde cariyelerle evlenmenize izin verilmiştir.
29
Ey iman edenler, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. An cak kendi rızanızla yaptığınız ticaretle yemeniz helaldir. Birbirinizin canı na kıymayın. Şüphesiz ki Allah, size karşı çok merhametlidir.
Ey iman edenler, mallarınızı aranızda, faiz alma, kumardan kazanma gibi haksız yollarla yemeyin. Ancak kendi rızanızla yaptığınız ticaretle veya bağışta bulunmakla yemeniz helaldir. Birbirinizin canına kıymayın. Şüphesiz ki Allah, size karşı çok merhametlidir. Birbirinizin kanını dökmenizi yasaklaması da merhametinin gereğidir.
Âyet-i kerime’nin "Ey iman edenler, mallarınızı aranızda haksızlıkla ye meyi." kısmı müfessirler tarafından iki şekilde izah edilmiştir:
a- Abdullah b. Abbas ve Süddi, âyetin bu bölümünü şu şekilde izah etmişlerdir: "Ey iman edenler, mallarınızı aranızda faiz, kumar, gasp ve zulüm gi bi, Allah'ın haram kıldığı yollarla yemeyin. Ancak razı olacağınız bir ticaret yoluyla kazanacağınız malları yeyin."
b- İkrime ve Hasan-ı Basri ise âyet-i kerime’nin bu bölümünün, insanla rın, misafir olma ve ikram edilme yoluyla da birbirlerinin mallarını yemelerini yasakladığını, ancak alış veriş yaparak birbirlerinin mallarını yiyebileceklerini beyan ettiğini fakat daha sonra Nur suresinin şu âyeti inerek bunu neshettiğini ve mü’minlerin birbirlerinin mallarını misafir olurken ve ikram edilirken yiyecebileceklerinin artık mubah olduğunu söylemişlerdir. "Kör için bir güçlük yok tur, topal için bir güçlük yoktur, hasta için bir güçlük yoktur. Sizin de kendi evlerinizde ve babalarınızın evlerinde veya annelerinizin evlerinde veya erkek kar deşlerinizin evlerinde veya kızkardeşlerinizin evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya dayınlarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya anahtarları emanet edilip tasarrufunuza verilen evlerde veya dostlarınızın evlerinde yemek yemenizde de bir günah yoktur. Birlikte veya ayrı ayrı yemenizde de bir günah yoktur. Evlere girdiğiniz zaman kendinize selam verin. Bu, Allah nezdinde mübarek ve temiz bir selamlaşmadır. Aklınızı kullanasıniz diye Allah, âyetleri size işte böyle açikhyor. Nur sûresi, 24/61
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı
birinci görüştür. Allahü teâlâ bu âyetle mü’minlere haram kıldığı şekilde birbirlerinin mallarını yemeyi yasaklamıştır. Zira haksız yere mal yemenin mânâsı budur. Âyetin mânâsı bu olduğuna göre bunun aksini iddia ederek onun mânâsının, kişinin mü’min kardeşi tarafından ikram edilen yemeği yasaklamak olduğunu ve daha sonra da neshedildiğini söyleyenlerin görüşünün bir anlamı yoktur. Zira yemek yedir mek, misafirlere ikramda bulunmak, müşriklerin de övülen amellerindendi. İslam da geldi bu tür amelleri yapmaya davet etti. Hiçbir zaman bunları yasakla madı. O halde âyetin mânâsının bu gibi ikram ve ihsanlarda bulunmayı yasakla mak olduğunu söylemek yersizdir.
Taberi diyor ki: "Bu âyet-i kerime, ticaret ve sanat yoluyla, rızık talep et meye karşı çıkan bazı cahil mutasavvıfları tekzib etmektedir. Âyet-i kerime, rı za ile kazanılan ticaretin helal olduğunu beyan etmektedir. Bu hususta Katade diyor ki: "Tecaret, onu doğrulukla ve takva ile yapanlar için Allah'ın rızıklarından bir rızık ve helal kıldığı şeylerden bir şeydir. Bize Rivâyet edilirdi ki: "Gü venilen ve dürüst bir tacir kıyamet gününde arşın gölgesinde bulunacak olan ye di sınıftandır. Bkz. İbn-i Mace, K. et-Ticarât, bab: 1, Hadis No; 2139 /Tirmizi, K. el-Büyü, bab: 4, Hadis No: 1209
Âyet-i kerime’de, rıza ile yapılan ticaretten kazanılan malın helal olduğu zikredilmektedir. Âlimler, ticaretin hangi şekilde yapılmam halinde rıza ile yapılmış olacağı hususunda iki görüş zikretmişlerdir:
a- Kadı Şüreyh, İbn-i Şirin, Şa'bi, Hazret-i Ali, Abdullah b. Mes'ud, Ebû Zür'a ve Abdullah b. Abbastan nakledilen bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Rıza ile yapılan ticaretten maksat, alış veriş yapan taraflardan herbirinin, alış veriş akdini yaptıktan sonra o muameleyi yaptıkları yerden ayrılıncaya kadar, birbirlerini alış verişi bozup bozmamakta serbest bırakmalarıdır. Bunlara göre taraflar bir mecliste sözle alış verişi bitirdikten sonra tekrar onu bozabilme hakkına sa hiptirler. Bu hususta Muhammed b. Şirin diyor ki: "Biri diğerine bir bornoz sa tan iki kişi anlaşmazlığa düştüler. Biri: "Ben bu adama bir bornoz sattım. Beni razı etmesini istedim. Fakat o beni razı etmedi "dedi. Kadı Şüreyh dedi ki: "O seni razı ettiği gibi sen de onu razı et." Satın alan adam dedi ki; "Ben ona dir hemlerini verdim fakat o razı olmadı." Şüreyh dedi ki: "O seni razı ettiği gibi sen de onu razı et." Adam yine dedi ki: "Ben onu razı ettim fakat o razı olmadı." Bunun üzerine Şüreyh dedi ki: "Alış veriş yapan iki tar: ıf adi yaptıkları yerden ayrılmadıkça onu bozup bozmamaktan serbes'
Taysele diyor ki: "Ben çarşıdaydım Ali (radıyallahü anh)da oradaydı. Bir kız çocuğu geldi ve bir dirheme meyve satın almak istedi. Ben de dirhemi alıp meyveyi ona verdim. Sonra kızcağız "Bu meyveyi istemiyorum dirhemimi bana ver." dedi. Ben direttim. O sırada Ali gelip dirhemi alarak kıza verdi."
Bunlar, görüşlerine delil olarak, Resûlüllah'ın şu hadis-i şerifini zikretmişlerdir. Abdullah b. Ömer diyor ki: Resûlüllah şöyle buyurdu: "Her alış veriş yapın iki taraf, bulundukları yerden ayrılmadıkça aralarında satış diye bir şey yoktur. Bkz. Tirmizi, K. el-Büya', bab: 26, Hadis No: 1245 Ancak birbirlerini muhayyer kılmaları müstesnadır." Ebû Hureyrede Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir. "Alış veriş yapan iki kimse ancak birbirlerinden razı olarak ayrılırlar. Bkz. Ebû Davud, K. el-Büyu', bab: 51, Hadis No: 3458
Abdullah b. Abbas diyor ki: Resûlüllah bir adama bir şey sattı. Sonra ona ki: "Alış verişi bozup bozmamayı tercih et." Adam da "Geçerli olduğunu tercih ettim." dedi.
Resûlüllah da: "İşte alış veriş böyle olur." dedi Bkz. Buhari, K. el-Büyu, bab: 43 Evet, bu görüşte olanlar alış veriş yapan iki tarafın, akdi yaptıkları yerden ayrılıp fiilen gitmedikleri takdirde bu âyette belirtilen ve Resûlüllah’ın hadislerinde açıklanan "Rıza ile bir alış veriş" olmayacağını söylemişlerdir.
b- İmam Malik, Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve İmam Muhammede göre ise bu âyette zikredilen "Rıza ile yapılan ticaref'ten maksat, tarafların alış veriş ak dini yapmadan önce rızalarıyla akdi bitirmeleridir. Bunların, alış veriş yaptıkları meclisten ayrılmadan önce bu rızalarının bozulup bozulmaması veya birbirlerini akdi bozup bozmamakta serbest bırakmaları, rızanın ortadan kalkmasını gerektirmez. Bunlara göre taraflar, rızalanyla alış veriş akdini yaptıktan sonra akdi yaptıkları mecliste, taraflardan birinin, akitten caydığım söyleyrek onu bozması caiz değildir. Bunlar, görüşlerine delil olarak şunu zikretmişlerdir. "Alış veriş te nikah akdi gibi, sözle yapılan akitlerdendir."
Âlimler, "Nikah akdi yapıldıktan sonra, taraflardan birinin, diğerini, ak-din gereğini yapmaya mecbur edeceği hususunda hiçbir ihtilaf yoktur. Taraflar akdin yapıldığı meclisten ayrılmamış olsalar dahi akit iki tarafı da bağlayacıdır. Alış verişin hükmü de böyledir." demişlerdir.
Resûlüllah, "Alış veriş yapan iki taraf ayrılmadıkça akdi bozup bozma makta serbesttirler." hadisinden maksat ise "Akdi yapma sözlerinden ayrılmadıkça." demektir. "Akdin yapıldığı meclisten ayrılmadıkça." demek değildir.
Taberi bu görüşlerden
birinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiş ve bu vaziyette zikredilen "Rıza ile yapılan ticaretten maksadın, ticaret yapan tarafların, akdi yaptıkları yerden ayrılıncaya kadar rızalarının devam etmesi ol duğunu beyan etmiş bu itibarla akit yapan taraflar akit meclisinden ayrılmadık ça akdi bozup bozmamakta serbest olacaklarım söylemiştir.
Zira bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in şöyle buyurduğu sahih bir haberdir. "Alış veriş yapan iki taraftan herbiri ayrılmadıkça diğer tarafa karşı muhayyerdir. Ancak muhayyer bırakılarak yapılan alış verişler müstesnadır. Ebû Davud, K. el-Büyu' b. 51, Hadis No: 3454Diğer bir Rivâyette hadisin sonu şöyledir: "Yahut da taraflardan biri arkadaşına "Seç" demelidir. Ebû Davud, K, el-Büyu' b 51; Hadis No: 3455
Âyet-i kerime’de geçen ve "Birbirinizin canına kıymayın" şeklinde tercüme edilen cümle, Taberi de dahil olmak üzere, bir kısım âlimler tarafından bu şekilde izah edilmiştir. Diğer bir kısım âlimler ise bu cümleyi şöyle izah etmişlerdir: "Kendinizi öldürmeyin."Yani, Allah'ın haram kıldığı şeyleri işleyerek, aranızda mallarınızı haksızlıkla yiyerek kendinizi cehennem ateşine atıp öldürmeyin. Ve çeşitli yollarla intihar ederek kendi canınıza kıymayın." Amr b. el-Ass, âyet-i kerime’yi bu son izah şekliyle anlaşmış ve şu hadiseyle bunu Resûlüllah’a artetmitir. Amr diyor ki: Zatüsselasil gazvesinde soğuk bir gecede ihtilam oldum. Yıkandığım takdirde hastalanıp öleceğimden korktum. Kendime acıyarak teyemmüm ettim. Sonra arkadaşlarıma sabah namazını kıldırdım. Arkadaşlarım durumu Resûlüllah’a anlattılar. Resûlüllah. Çok soğuk bir gecede ihtilam oldum. Yıkandığım takdirde öleceğimden çok korktum ve Allahü teâlânın: "Kendi kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz ki Allah size karşı çok merhametlidir" âyetini hatırladım. Teyemmüm edip namaz kıldım." Resûlüllah bunun üzerine güldü ve hiçbir şey söylemedi." (Ebû Davud K. et-Taharet b. 35 HN. 334)
30
Kim bunu bir düşmanlık ve zulüm olarak yaparsa yakında onu cehennem ateşine atacağız. Bu Allah’a çok kolaydır. .
Kim, mü’min kardeşine düşmanlık yaparak onu haksız yere öldürür veya haram kılınan bir işi yaparsa biz onu yakında, içinde yanacağı bir ateşe sokarız. Ona bu cezayı vermek, bizim için pek kolaydır. Çünkü zalimler hiçbir zaman bizden yakalarını kurtaramazlar.
Âyet-i kerime’de zikredilen "Kim bunu yaparsa" cümlesindeki "Bu" işa ret zamiriyle neye işaret edildiği hususunda farklı görüşler zikredilmiştir:
a- Ataya göre bu zamirle, mü’minlerin birbirlerini öldürmelerine işaret edilmektedir. Buna göre âyetin mânâsı "Kim mü’min kardeşini düşmanca ve haksız yere öldürecek olursa biz onu yakında cehennem ateşine koyacağız ve bu, Allah’a pek kolaydır." şeklindedir.
b- Diğer bir kısım âlimlere göre bu zamirle, surenin başından buraya ka dar yasaklanan "Haram kılınan kadınlarla evlenmek" "Allah'ın koyduğu sınırları aşmak" "Haksız yere yetim malı yemek." ve "Allah'ın haram kıldığı cana kıy mak," gibi haramlara işaret edilmektedir. Bunlardan herhangi birini yapanın ce hennem azabına konacağı belirtilmektedir.
c- Diğer bir kısım müfessirlere göre ise bu zamirle, mü’min kardeşinin malını haksız yere iyiyene ve mü’min kardeşinin canına kıyana işaret edilmektedir. Ve bunları yapanların cehenneme konacakları beyan edilmektedir.
Taberi diyor ki: "Burada doğru olan görüş şudur: "Bu zamir, bu surenin on sekizinci âyetinden sonra zikredilen haramlara işaret etmektedir. Bunlar da, evlenilmesi haram olan kadınlarla evlenmek, bazı kadınların evlenmelerine en gel olmak, haksız yere başkalarına ait olan malı yemek, kanı haram olan bir mü mini öldürmek ve diğer haramlardır. Zira on sekizinci âyetten önce zikredilen haramların sonunda Allahü teâlâ onları işleyenleri belli cezalarla tehdit etmiş, bu âyetten sonra zikredilen haramlar için herhangi bir ceza zikretmemiştir. Bu itibarla işaret zamirinin cezaları zikredilmeyen haramlara işaret ettiğini söylemek daha isabetlidir.
31
Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurla rınızı örter, sizi güzel bir makama koyarız.
Ey mü’minler, eğer sizler kendinize yasaklanan büyük günahlardan kaçı nırsanız, küçük günühlarınızı örter sizi affederiz. Ve sizleri, mutluluk yurdu olan cennete koyarız. Orada ne üzüntü vardır ne de keder. Ne sıkıntı vardır ne de bunalım.
Büyük günahlar hakkında sahabe-i kiramdan, tabiinden çeşitli görüşler nakledildiği gibi Resûlüllahtan da kısmen birbirinden farklı olan hadis-i şerifler Rivâyet edilmiştir.
a- Abdullah b. Mes'uda göre bu âyette zikredilen büyü günahlardan mak sat, Nisa suresinin başından bu âyete kadar geçen otuz âyette, Allahü teâlânın, kullarına yasakladığı günahlardır. İbrahim en-Nehai de bu görüştedir. Abdullah b. Mes'uddan nakledilen diğer bir görüşe göre ise büyük günahlar dört tanedir. Bunlar, Allah’a ortak koşmak, Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, Allah'ın lütfundan ümit kesmek ve Allah'ın tuzağından (cezalandırmasından) kurtulacağından emin olmaktır.
Yine Abdullah b. Mes'uddan nakledilen diğer bir görüşe göre bu günahlar üçtür. Bunlar, Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, Allah'ın lütfundan ümit kes mek ve Allah'ın cezalandırmasından kurtulacağından emin olmaktır.
b- Hazret-i Ali (radıyallahü anh)ye göre ise burada zikredilen büyük günahlar yedi tanedir. Bunlar da, Allah’a ortak koşmak, Allah'ın, öldürülmesini haram kıldığı bir insanı öldürmek. Namuslu bir kadına zina iftirasında bulunmak, yetim malı yemek, faiz yemek, savaştan kaçmak, hicret ettikten sonra tekrar Bedeviliğe dönmektir. Bu hususta Ubeyde b. Umeyr diyor ki: "Büyük günahlar yedidir. Bunların herbiri hakkında Allahü teâlânın kitabında bir âyet vardır. Bunlar şu günahlardır. Allah ortak koşmak, Bu hususta Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: "Allah’a samimiyetle yönelin. Ona ortak koşanlardan olmayın. Kim Allah’a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp kuşlar tarafından kapılmış veya rüzgarla uzaklara sürüklenmiş gi-bidir. Hac sûresi 22/31Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı bir insanı öldürmek. Allahü teâlâ bu hususta da şöyle buyuruyor: "Kim bir mü’mini kasten öldürürse onun cezası ce hennemdir. Orada ebedi olarak kalacaktır. Allah ona gazap ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. Nisa sûresi, 4/93
Faiz yemek. Allahü teâlâ bu hususta da şöyle buyuruyor: "Faiz yiyenler, yerlerinden, şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar." Bakara sûresi, 2/ 275
Yetim malı yemek. Allahü teâlâ bu hususta şöyle buyuruyor: "Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına sadece ateş tıkamış olurlar. Onlar ya kında alev alev yanan bir ateşe sokulacaklardır. Nisa sûresi, 4/10
Namuslu bir kadına zina iftirasında bulunmak. Allahü teâlâ bu hususta da şöyle buyuruyor: "İffetli, hiçbir şeyden haberi olmayan mü’min kadınlara zina isnad edenler, şüphesiz ki dünyada da âhirette de lanetlenmişlerdir. Onlar için büyük bir azap vardır. Nur sûresi, 24/23
Savaştan kaçmak. Bu konudada âyet-i kerimelerde şöyle buyurulmaktadır; "Ey iman edenler, savaş için ilerlerken, toplu halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman sakın onlara arkanızı dönüp kaçmayın." "Savaş için bir taktik kullanan veya başka bir birliğe katılmak isteyen hariç, İçinizden kim düşmana arkasını dönüp kaçarsa Allah'ın gazabına uğramış olur. Onun varacağı yer cehennemdir. O ne kötü bir yerdir. Enfal sûresi, 8 / 15-160
Hicret ettikten sonra dinden çıkıp tekrar Bedeviliğe dönmek. Bu hususta da âyette şöyle buyuruluyor: "Kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra tekrar eski inkârlarına dönenlerin yaptıklarını şeytan kendilerine hoş göstermiştir. Ve hayallerle aldatmıştır. Muhammed sûresi, 47 / 25
"Ata b. Ebi Rebah ise bu büyük günahların, adam öldürmek, faiz yemek yetim malı yemek, namuslu kadına zina isnad etmek, yalan yere şahitlik yap mak, anneye babaya kötü davranmak ve savaştan kaçmak olduğunu söylemiştir.
c- Abdullah b. Ömere göre ise bu büyük günahlar dokuz tanedir. Bunlar da: Allah’a ortak koşmak, öldürülmesi helal olmayan bir insanı öldürmek, savaş tan kaçmak, namuslu birkadına zina isnad etmek, faiz yemek, haksız yere yetim malı yemek, Mescid-i Haramda haktan sapıp zulmetmek, insanlarla alay etmek. (İnsanları angaraya olarak çalıştırmak) ve anaya babaya, onları ağlatacak derecede kötü davranmaktır.
Abdullah b. Ömerden nakledilen diğer bir Rivâyete göre ise insanlarla alay etme günahı yerine sihir yapma günahı zikredilmiştir.
d- Abdullah b. Abbasa göre ise büyük günahlardan maksat, Allah'ın ya sakladığı her günahtır. Abdullah b. Abbasın yanında, büyük günahların yedi ve ya dokuz tane olduğu zikredilmiş o da bunların yedi veya dokuzdan fazla olduklarını söylemiştir. Abdullah b. Abbas, "Büyük günahlar yediden ziyade yetmişe daha yakındır." demiştir.
e- Said b. Cübeyr, Mücahid, Dehhak ve Abdullah b. Abbastan nakledilen başka bir görüşe göre ise, büyük günahlardan maksat, Allah'ın, işleyenleri cehennem azabına koyacağı ile tehdit ettiği günahların tümüdür. Buna göre, işlenildiğinde onu işleyenenin cehennem azabına konulacağı veya Allah'ın gazabına yahut lanetine uğratılacağı beyan edilen günahların hepsi büyük günahladır.
f- Taberi büyük günahların, sahih hadislerde beyan edilen günahlar oldu ğunu, bunların da, Allah’a ortak koşmak, anaya babaya kötü davranmak, Allah'ın, öldürülmesini haram kıldığı insanı öldürmek, yalan söylemek (Yalan yere şahitlik yapmak ta buna dahildir.) Namuslu kadınlara zina iftirasında bulunmak, yalan yere yemin etmek, sihir yapmak, savaştan kaçmak ve komşunun hanımıyla zina etmek." olduğunu söylemiş, fakirlik korkusuyla çocuğunu öldürmenin de haksız yere adam öldürme hükmüne tabi olduğunu bildirmiştir.
Taberi zikrettiği bu hususları, Enes b. Malik, Abdullah b. Amr, Ebû Eyyub el-Ensari, Ebû Ümame el-Bahili ve Abdullah b. Mes'ud'tan rivâyet ettiği hadis-i şeriflerden almıştır.
Enes b. Malik (radıyallahü anh) diyor ki:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)den büyük günahlar soruldu. O da: "Büyük günahlar Allah’a ortak koşmak, anne ve babaya kötülük etmek, adam öldürmek ve yalan yere şahitlik etmektir." buyurdu. Buhari, K eş-Şahadat, bab: 10
Diğer bir Rivâyette ise Enes b. Malik şöyle demiştir:
"Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) büyük günahları anlattı veya ona büyük günahlardan soruldu. O da şöyle buyurdu: "Onlar, Allah’a ortak koşmak, adam öldürmek, anne ve babaya kötülük etmektir." Ve devamla şöyle dedi: "Ben size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi? O, yalan söylemektir. (Diğer bir Rivâyette) yalan yere şahitlik etmektir. Buhari, K. el-Edeb, b. 6 / Müslim, K. el-İman, b. 144, Hadis No: 88
Ebû Eyyub el-Ensari, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in şöyle buyurduğunu Rivâyet ediyor:
"Kim Allah'ın huzuruna, Allah’a kulluk ederek, ona hiçbir şeyi ortak koşmayarak, namazı kılarak, zekatı vererek ve büyük günahlardan kaçınarak çıkacak olursa işte onun için cennet vardır." Bunun üzerine Resûlüllahtan, büyük günâhların neler oldukları soruldu. Resûlüllah şöyle buyurdu: "Bunlar. Allah’a ortak koşmak, müslüman bir kişiyi öldürmek ve savaştan kaçmaktır. Nesâî, K. Tahrim ed-Dem- bab: 3
Abdullah b. Amr, Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu Rivâyet ediyor:
"Büyük günahlar, Allah’a ortak koşmak, anne ve babaya kötülük yapmak bir insanı öldürmek ve yalan yere yemin etmektir. Nesâî K. Tahrim ed-Dem, bab: 3
Abdullah b. Mes'ud diyor ki:
"Dedim ki" Ey Allah'ın Resulü, hangi günahlar daha büyüktür?" Resûlüllah: "Seni yaratan Allah’a birini denk tutmandır. (ortak koşmandır.) Sonra hangisidir?" dedim. Resûlüllah: "Seninle birlikte yemek yiyeceğinden korkarak çocu ğunu öldürmendir." buyurdu. Sonra hangisidir?" dedim. Resûlüllah: "Komşunun hammıyla zina etmendir." buyurdu Nesâî K. Tahrim ed-Dem bab: 4
Ebû Umame el-Bahili diyor ki: "Resûlüllah bir yere yaslanmış vaziyette iken sahabiler büyük günahları anlattılar ve şöyle dediler: "Bunlar, Allah’a ortak koşmak, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadına zina iftirasında bulunmak, anne ve babaya kötülük etmek, yalan söylemek, ganimet malından bir şey saklamak, sihir yapmak ve faiz yemektir. "Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah’a verdikleri ahdi ve yeminlerini bozarak karşılığında az bir değeri satın alanları nereye koyacaksınız? Taberi, C.5 S.28
Âyet-i kerime’nin devamında, büyük günahlardan kaçmildiği takdirde ku surların örtüleceği zikredilmektedir. Buradaki kusurlardan maksat, küçük günahlardır. Allahü teâlâ, biz âciz kullarına bir lütuf olarak, büyük günahlardan kaçındığımız takdirde küçük günahlarımızı affedeceğini ve bizleri, ikram yurdu olan cennete koyacağını zikretmiştir.
Sahabe-i Kiram, Kur'an-ı Kerimde zikredilen bu ve benzeri âyetlerin, yüce mevlanın biz âciz kullarına büyük bir lütfü olduğunu söylemişler ve bu hususta sevinçlerini izhar etmişlerdir. Bu hususta Abdullah b. Mes'udun şunları söylediği rivâyet edilmektedir: "Nisa suresinde beş âyet vardır ki bunlar benim için bütün dünyadan daha sevimlidir. Bunlar: "Eğer yasaklandığınız büyü gü nahlardan kaçınırsanız kusurlarınızı örter sizi, güzel bir makama koyarız." Şüp hesiz ki Allah, hiçbir kimseye zerre kadar zulmetmez. Yapılan iyilik zerre kadar da olsa onu kat kat artırır. Ve yapana, katından büyük bir mükafaat verir." "Şüp hesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışmdakini diledi ği kimse için affeder. Kim Allah’a ortak koşarsa şüphesiz büyük bir günah ile iftira etmiş olur." "Kim bir kötülük işler veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanmasını dilerse, Allah’ı, mağfiret ve merhamet edici olarak bulur." "Allah’a ve Peygamberine iman edip onlar arasında hiçbir ayrılık gözetmeyenlere gelince, işte onlara, Allah mükâfaatlarıni verecektir. Allah, çok affeden ve çok merhamet edendir. Nisa sûresi, 4/31, 40, 48, 110, 152 âyetleridir.
Abdullah b. Abbas da: "Nisa suresinde sekiz âyet vardır ki bu âyetler bu ümmet için, güneşin, üzerine doğup battığı şeylerden daha hayırlıdır." demiş ve şu âyetleri zikretmiştir: "Allah size, dininizin hükümlerini açıklamak, sizden ön celiklerin yollarını göstermek ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." "Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin hak yoldan iyice uzaklaşmanızı istiyorar." "Allah sizden yükü hafifletmek ister. Çünkü insan çok zayıf olarak yaratılmış tır." "Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurlarınızı örter sizi güzel bir makama koyarız." "Şüphesiz ki Allah, hiçbir kimseye zerre kadar zulmetmez. Yapılan iyilik zerre kadar da olsa onu kat kat artırır ve yapana, ka tından büyük bir mükafaat verir." Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulması nı affetmez. Bunun dışmdakini dilediği kimse için affeder. Kim Allah’a ortak koşarsa şüphesiz ki büyük bir günah ile iftira etmiş olur." Kim kötülük işler ve ya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanmasını dilerse Allah’ı mağfiret ve merhamet edici olarak bulur." "Allah’a ve Peygamberine iman edip onlar arasın da hiçbir ayrılık gözetmeyenlere gelince, işte onlara Allah, mükâfaatlarını verecektir. Allah çok affeden, çok merhamet edendir. Nisa sûresi, 4/26, 27, 28, 31,110,152
32
Allah'ın, bir kısmınızı diğerinden üstün kıldığı şeylere tamah etmeyin. Erkeklere de hak ettiklerinden bir pay vardır. Kadınlara da hak ettiklerinden bir pay vardır, Allah, her şeyi çok iyi bilendir.
Allah'ın, sizlerden bir kısmınızı diğerinden üstün kıldığı hususlarda, üstün kılman kimseyi çekemezlik yapmayın. Herkes, Allah'ın kendisine taksim ettiği dereceye razı olsun. Erkeklerin de yaptıkları hayır ve kötülüklerden dolayı sevap veya cezaları vardır. Kadınların da yaptıkları iyilik ve kötülüklerden dolayı sevap veya cezaları vardır. Allah’tan, sizi rızasına kavuştunnasi için yardım dileyin. Şüphesiz ki Allah, kullan için neyin faydalı olduğunu çok iyi bilendir. O halde Allah’a tevekkül edin, onun takdirine boyun eğin.
Müfessirler bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında iki görüş zikretmişlerdir.
a- Mücahid ve İkrimeye göre bu âyet-i kerime, Ümmü Seleme hakkında nazil olmuştur. Mücahid diyor ki:
"Ümmü Seleme şöyle dedi: "Erkekler cihad ediyor biz etmiyoruz. Mirastan da erkeğin payının yarısını alıyoruz." Bunun üzerine: "Allah'ın, bir kısmınızı diğerinden üstün kıldığı şeylere tamah etmeyin." âyeti nazil oldu. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 4, Hadis No: 3022
b- Süddiye göre ise bu âyet-i kerime, bir kısım insanların, Allahü teâlânın diğer insanlara, özellikle lütfettiği üstün derecelerin kendilerine de verilmesini istemeleri üzerine nazil olmuş ve onlara cevap venniştir. Zira bir kısım erkekler "Bizim mirastaki payımız, kadınların iki katı olduğu gibi, alacağımız sevapların da kadınların iki katı olmasını istiyoruz." dediler. Bir kısım kadınlar da: "Biz, sevaplarımızın erkeklerin sevabı kadar olmasını istiyoruz. Zira cihad edemiyor sevabını alamıyoruz. Şâyet cihad etmek bize farz kılınmış olsaydı biz de savaşır ve sevabını alırdık." dediler. Allahü teâlâ da bu âyeti indirerek "Allah’tan Kitfunu isteyin ki size güzel ameller istemeyi nasibetsin. Bunu istemeniz sizin için daha hayırlıdır." buyurdu.
Taberi diyor ki: "Tercihe şayan olan görüş, bu âyetin, erkek ve kadın bü tün insanlara, bazılarına verilen üstünlüklere diğerlerinin tamah etmemesini em rettiğini söyleyen görüştür.
Âyet-i kerime’nin devamında "Erkeklere de hak ettiklerinden bir pay vardır. Kadınlara da hak ettiklerinden bir pay vardır." buyurulmaktadır.
Müfessirler âyetin bu bölümünü iki şekilde izah etmişlerdir.
a- Bazılarına göre bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Erkeklere de yaptıkları iyilik ve kötülülkerin karşılığı vardır kadınlara da. Bu tıususta Katade diyor ki: "Cahiliye döneminde insanlar, kadınlara ve çocuklara mirastan hiçbir şey ver miyorlardı. Onlar mirası sadece işlerin zor olanlarını yapan, gelir sağlayan ve savaş yapan kimselere veriyorlardı. Miras paylarını belirten âyet-i kerime nazil olup kadınlara ve çocuklara da mirastan pay verip erkeklerin paylarını kadınlarınkinin iki katı yapınca kadınlar: "Keşke bizim miras paylarımız da erkeklerinki gibi olsaydı." dediler. Erkekler de: "Ümit ederiz ki mirasta kadınlardan üstün kilındığnız gibi âhiretteki sevaplanmızla da üstün kılınırız." dediler. Bunun üze rine Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’yi indirdi. Kadın ve erkekten herbirinin yaptıkları amellerinin karşılıklarını göreceklerini beyan etti ve Allah’tan lütfunu iste melerini emretti.
b- Abdullah b. Abbas ve İkrimeye göre ise bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Ölenlerin miraslarından erkeklerin de payları vardır kadınların da."
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden
birinci görüş tercihe şayandır. Zira âyet-i kerime’de "Hak etme" Yani kazanma ifadesi zikredilmektedir. Kazanılması beklenen şey hayır veya serdir. Miras, kazanılan bir şey değildir. Bu itibarla er keklerin ve kadınların mirasta olan paylarının açıklandığını söyleyen görüş isabetli değildir."
Âyet-i kerime’nin sonunda "Allah’tan lütfunu isteyin." buyurulmaktadır. Buradaki lütuftan maksat, Allah'ın muvaffak kılması ve yardımıdır. Bu da dünya işlerine ait değil Allah’a kulluk etme ve itaatta bulunma ile ilgilidir. Allah’tan lütfunu isteme hususunda Resûlüllah şöyle buyurmuştur:
"Siz Allah’tan lütfunu isteyin. Zira aziz ve celil olan Allah, kendisinden talepte bulunulmasını sever. İbadetlerin efdali, sıkıntının kalkmasını beklemektir. Timizi, K. ed-Da'vât, bab: 116 Hadis No: 3571
33
Ana baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için mirasçılar tayin ettik. Yemin akdiyle mirasçı kıldıklarınızın paylarını da verin. Şüphesiz ki Allah her şeye şahittir.
Âyet-i kerime’de zikredilen ve "Mirasçılar" diye tercüme edilen kelimesi, Abdullah b. Abbas, Mücahid ve İbn-i Zeyd tarafından, asabe olan ba ba, kardeş vb. mirasçılar olarak izah edilmiştir.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Yemin akdiyle mirasçı kıldıklarınız" şeklinde tercüme edilen cümlesinin zahiri mânâsı "Yeminleri nizin size bağladığı kimseler" demektir. Müfessirler bu kişilerden kimlerin kas tedildiği ve bunlara verilecek payın ne olduğu hususunda farklı örüşler zikretmişlerdir.
a- İkrime, Hasan-ı Basri, Said b. Cübeyr, Abdullah b. Abbas, Katade ve Dehhaka göre bu âyette zikredilen "Yeminlerle bağlanan kimseler"den maksat, cahiliye döneminde, birbirlerine mirasçı olma hususunda yeminleşerek antlaşma yapan insanlardır. Âyetin, bunlara verilmesini emrettiği paylardan maksat ise bu antlaşma gereği kendilerine mirastan verilmesi icabeden paylardır. Âyet-i keri me, cahiliye döneminde birbirleriyle bu gibi antlaşma yapanlara, İslam geldik ten sonra mirastan paylarım vermelerini emretmektedir. Ancak daha sonra gelen ve sadece akrabaların birbirlerine mirasçı olacaklarım beyan eden şu âyet-i keri me ile bu âyetin hükmü neshediimiştir. Âyet-i kerime’de buyuruluyor ki: "Allah’ın kitabında, akraba olanlar (miras hususunda) birbirlerine mü’minler ve muhacirlerden daha yakındır.. Ahzap sûresi, 33/6
b- Abdullah b. Abbas ve İbn-i Zeydden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Yeminlerimizin size bağladığı kimseler"den maksat, Resûlüllah’ın, Mekkeden Medineye hicret ettiğinde Medinelilerle kardeş yaptığı Mekkeli muhacirlerdir. Bunlara verilmesi emredilen paylardan maksat ise, mirastan verilecek paydır. Ancak daha sonra Allahü teâlâ, miras hükümlerini belirten âyet-i kerimeleri indirerek bu hükmü neshetmiştir.
Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Âyette geçen "Yemin akdiyle mirasçı kıldıklarınız" cümlesi, muhacirle rin Ensara mirasçı olmaları hadisesine işaret etmektedir. Muhacirler Medineye gelince Resûlüllah onları Ensar ile kardeş yapmıştı. Bu kardeşliğin sonucu ola rak muhacirler, akraba olmadıkları halde Ensara mirasçı oluyorlardı. "Ana baba ve akrabalınn bıraktıkları her şey için mirasçılar tayin ettik..." hükmü inince, muhacirlerin Ensara mirasçı olmaları hükmü kaldırılmış oldu. Bundan sonra sözleşme ile mirasçı yapma ortadan kalktı ve bunlara ancak vasiyet yapma yolu açık kaldi. Buhari, K. Tefsir el-Kuran Sûre 4, bab: 7
c- Abdullah b. Abbas, Mücahid, Ata, Said b. Cübeyr, İkrime ve Süddiden naklidilen diğer bir görüşe göre "Yeminlerinizin size bağladığı kimselerden maksat, cahiliye döneminde birbirleriyle yardımlaşma antlaşması yapan kimselerdir. Âyette bunlara verilmesi emredilen paydan maksat ise mirastan bir pay değil, antlaşmadan doğan yardım etme, öğütte bulunma, istişare etme, esirlerin fidyesine katkıda bulunma ve öldürülenlerin diyetlerini ödeme gibi haklardır. Bu görüşte olanlara göre âyet-i kerime’nin bu bölümü mensuh değildir. Zira is lam geldikten sonra da bu gibi güzel amelleri teşvik etmiştir.
d- Said b. el-Müsseyebe göre ise bu âyette zikredilen "Yeminlerinizin si ze bağladığı kimseler" ifadesinden maksat, cahiliye döneminde evlat edinilen başkalarına ait çocuklardır. Âyette bunlara verilmesi emredilen paylardan mak sat ise bunlar için vasiyet yapmaktır. Allahü teâlâ, ölen kişinin terekesini mirasçılarına verince cahiliye döneminde evlatlık edinilen kimseler açıkta kalmışlar bu nadenle bunlara da vasiyet edilmesini emretmiştir.
Taberi bu görüşlerden üçüncü göreşün tercihe şayan olduğunu söylemiş burada "Yeminlerin bağladığı kimselerden maksadın, kendileriyle yardım ant laşması yapılan kimseler olduğunu, bunlara verilmesi emredilen paydan maksadm da mirasın dışında, yardımda bulunma, öğüt verme ve benzeri şeyler oldu ğunu beyan etmiştir. Zira, Arapların tarihlerini ve haberlerini bilen ilim adamla rına malumdur ki Araplar, aralarında yaptıkları antlaşmaları yemin ve ahitlerle yaparlardı. Âyette geçen "Yeminlerinizin size bağladığı kimseler" ifadesi bunu beyan etmektedir. Resûlüllah'ın Ensar ile muhacir arasında kurduğu kardeşlik bağı ve cahiliye döneminde yapılan evlatlık muamelesinin yeminle alakası ol madığından, âyetin bunlara işaret ettiğini söylemek isabetli değildir. Diğer yan dan cahiliye döneminde yapılan dayanışma antlaşmalarında, mirastan pay verilmesinin de kararlaştırıldığı oluyorduysa da âyet-i kerime’de mirastan pay değil de mirasın daşındaki yardımların yapılması kastedilmiştir. Taberi âyetin bu bö lümünün neshedilmediğini söylemiştir. Zira bu hususta Resûlüllahtan sahih ha berler Rivâyet edilmiştir. Resûlüllah, İslam geldikten sonra artık cahiliye döneminde yapılan andlaşmaların olmayacağını, ancak cahiliye döneminde yapılmış olan andlaşmaların icaplarının yerine getirilmesi gereğini beyan etmiştir.
Abdullah b. Abbas, Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir:
"İslam, cahiliye döneminde yapılan her antlaşmanın ancak kuvvetini artırmıştır. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.1, s 317
Şube b. Tev'em diyor ki: Kays b. Asım, Resûlüllah’a antlaşmanın hükmü nü sordu. Resûlüllah da:
"Cahiliye döneminde yapılan antlaşmalara bağlı kalın. Fakat İslamda ant laşma yoktur. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.5 S. 61 - İbn-i kayyım bu hadisi şöyle izah etmiştir, Allahü teala, islamla müslümanları birbirine kaynaştırmış olanları, birbirleriyle yadımlaşan, biribirleriyle kenetleşen ve yekvücut haline gelen kardeşler kılmıştır. Böylece Allahü teala, artık müslümanların, cahiliye döneminde yaptıkları, dayanışma antlaşmalarına ihtiyaç bırakmamıştır. buyurdu.
Abdullah b. Amr b. el-Ass da Resûlüllah'ın, Mekkenin fethi gününde okumuş olduğu hutbesinde şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir:
"Siz, cahiliye döneminde yapılan antlaşmaları yerine getirin. Zira İslam onların ancak kuvvetini artırmıştır. Siz İslamda antlaşma içadetmeyin. Tirmizi, K. es-Siyer, bab: 30 Hadis No: 1588
Cübeyr b. Mut'im de Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir:
"İslamda (cahilye döneminde olduğu gibi) antlaşma yoktur. Ancak İslam, cahiliye döneminde yapılan herhangi bir antlaşmanın ancak kuvvetini artırır. Müslim. K. Fadail es-Sahabe, bab: 207, Hadis No: 2530
Abdurrahman b. Avf, Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu Rivâyet ediyor:
"Ben, genç bir çocukken amcalarımla birlikte "Mutayyebîn"in Mutayyebîn antlaşması özetle şöyle olmuştur. Kusay b. Ka'bın, Abd-i Menaf ve Abdüddar isimli iki oğlu vardı. Kusay Kabenin perdedarlığını, Hacılara su vermeyi ve misafirleri ağırlamayı, bu oğullarından Abdüddara vermişti. Bunun üzerine Kusay'ın diğer oğlu olan Abd-i Menafin oğulları bu işlere kendilerini daha layık görerek bunları amcalarının oğullarının elinden almak istediler. Bundan dolayı Kureyşliler de ikiye ayrılmışlardı. Bir kısmı Abd-i Menaf oğularını diğer bir kısmı da Abdüddar oğullarının destekliyorlardı. Tam savaş hazırlı ğı içindeyken Abd-i Menaf oğulları, için güzel kokularla dolu olan bir kap getirip Kabenin yanında Mescid-İ Harama koydular. Bu kokudan taraftarlarının sürünmesini istediler. Onlar da bu kokudan süründüler. Yeminler edip antlaşma yaptılar. Sonra antlaşmalarının pekiştirmek için ellerini Kâbeye sürdüler. Bu sebeple kendilerine, "Koku sürünenler" anlamına gelen "Mutayyebîn" ismi verilmiştir. İki topluluk ta tam savaşa girişmek üzere iken Hacılara su verme ve misafirleri ağırlama işini Abd-i Menaf oğullarına, perdadarlık, sancaktarlık ve toplantıları idare etme işini de Abdüddar oğullarına bölüştürerek aralarında antlaşma yapmışlardı, işte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu antlaşmada bulunmuş ve bunu övmüştür. (Bkz. Siret-i İbn-i Hişam C.s. 131, 132)(güzel koku sürenlerin) antlaşmasında hazır bulundum. Ben, bu antlaşmayı bozmam karşılığında kırmızı renkli hayvanlara sahibolmami istemezdim, (bana çok kıymetli hayvanlar veya altın verseler bile ben bu antlaşmayı bozmak istemezdim) Hadisin devamında Zühri diyor ki: "Resûlüllah şöyle buyurdu: "İslam, kendisin den önce yapılmış olan her antlaşmanın ancak gücünü artırmıştır. Fakat artık İslamda (bu tür) antlaşmalar yoktur." Resûlüllah, hicret eden Kureyşlilerle Ensarı birbirleriyle kaynaştırmıştır." Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 1 S. 190
Taberi diyor ki: "Resûlüllahtan rivâyet edilen bu haberler sahih olduğuna göre, âyet-i kerime’de geçen ve "Yeminlerinizin size bağladığı kimseler" şeklin de ifade edilen cümlenin hükmünün mensuh olduğunu söylemek caiz değildir. Zira bu âyetin mensuh olduğu hususu âlimler arasında ihtilaf konusudur, Ha-dis-i şerifler de bunun neshedilmediğini ifade etmektedirler. O halde buradaki "Yeminlerimizin bize bağladığı kimseler"den maksat, kendileriyle yardımlaş ma, öğütleşme ve istişarede bulunma hususunda antlaşma yapılan kimselerdir. İslam geldikten sonra da bu tür antlaşmaların gereğinin yapılması emredilmiştir ve âyet muhkemdir.
34
Erkekler, kadınlar üzerine hakimdirler. Bunun sebebi, Allah'ın onlardan bazısını bazısından üstün kılması bir de erkeklerin, harcamaları kendi mallarından yapmalarıdır. İyi kadınlar, itaatkâr olanlar ve Allah'ın, korunmasını emrettiği şeyleri, kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır. Size karşı gelmelerinden korktuğunuz kadınlara nasihat edin. Yataklarından ayrılın. Bunlar da fayda vermezse dövün. Eğer size itaat ederlerse aleyhlerine başka bir yol aramayın. Şüphesiz ki Allah, yücedir, büyüktür .
Erkekler, kadınları terbiye etme, idare etme gibi hususlarda onlar üzerine hakimlerdir. Erkeklerin bu hakimiyeti, Allah'ın, erkekleri vücutça kadınlardan daha güçlü olarak yaratması ve evin geçimini erkeğe yüklemesindendir. Saliha kadınlar kocalarına itaat ederler. Kocaları evlerinde bulunmadığı zamanlarda da namuslarını korurlar. Onların böyle yapması, Allah'ın onları bu şekilde yaratarak korumasmdandır. Onlar, kocalarının mallarını boş yere harcamazlar. Size karşı gelmelerinden korktuğunuz kadınlara Allah’ı hatırlatarak, ondan korkmasını söyleyerek nasihatta bulunun. Yataklarından ayrılın. Bunlar da fayda vermezse onları ağır bir şekilde olmamak üzere dövün. Şâyet bundan sonra size itaat ederlerse artık onlara eziyet vermek için başka bir yola başvurmayın. Şüphesiz ki Allah yücedir, büyüktür. Kadınlara haksızlık ettiğiniz takdirde onların haklarını sizden alır.
Âyet-i kerime’de "Erkekler kadınlar üzerine hakimdirler." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat, erkeklerin, kadınları terbiyede, onları, Allah'ın üzerlerine farz kıldığı haklarını yerine getirmelerinde sevk ve idare etmeleridir. Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın şunları söylediği rivâyet edilmektedir: "Erkekler kadınların üzerine hakimdirler, âmirdirler. Kadınlar, Allah'ın, îtaat etmelerini emrettiği hususlarda erkeklere itaat etmek durumundadırlar. Bu da kadının, erkeğin ailesine iyi davranması ve onun malını muhaza etmesidir. Erkeğin kadından üs tünlüğü ise kadını bakma yükümlülüğünde olması ve geçimi sağlamak için ça lışmasıdır.
Hasan-ı Basri, Katade ve İbn-i Cüreyc bu âyetin, karısını döven bir kişi hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bu hususta Hasan-ı Basri diyor ki: "Bir adam karısını dövdü. Kadın Resûlüllah’a gelip kocasını şikâyet etti. Resûlüllah da kocasına kısas uygulamak istedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ "Erkekler kadınlar üzerine hakimdirler." âyetini indirdi. Resûlüllah adamı çağırıp âyeti ona oku du ve buyurdu ki: "Ben bir şey yapmak istemiştim ama Allah daha başkasını di ledi."
Zühri bu âyeti gözönünde bulundurarak "Koca ile kan arasında cana kıy ma sözkonusu olmadıkça kısas yoktur." demiştir. Yani koca karısını öldürmedikçe, karısını dövmesinden dolayı kendisine kısas yapılamaz."
Âyet-i kerime’de iyi hanımların sıfatları belirtilirken şu sıfatlar zikredilmiştir. "Salihat" Bu ifadeden maksat, "Dinleri hususunda doğru olan ve iyi amel işleyenler." demektir."Kanitat" Bu ifadeden maksat, ise Katade, Mücahid, Abdullah b. Abbas, Süddi ve Slifyan es-Sevriye göre "İtaatkâr olanlar" demektir."Hafızanın Lilğayb" Bu ifadeden maksat ise "Kocalarının, yanlarında bulunmadığı sırada, kendilerini namahremlerden ve kocalarının mallarını da başkalarından koruyanlar" demektir.
Resûlüllah, saliha kadınları vasıflandırarak bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
"Kişinin sahip olduğu şeylerin en hayırlısını size bildireyim mi? O şey saliha bir kadındır. Kocası kendisine baktığında onu sevindirir. Emrettiğinde itaat eder. Yanında bulunmadığında da namusunu ve malını muhafaza eder. Ebû Davud, K. ez-Zekât, bab: 32, Hadis No: 1644 / ibn-i Mace, K. en-Nikâh, bab: 5 Hadis No: 1857
Âyeti kerime, saliha kadınları zikretmiş ve mü’minlere üstü kapalı bir şe kilde bunlara iyi davranmalarını emretmiş ve bunlardan itaatsiz olanların da cezalandırılmalarını beyan etmiştir.
Âyet-i kerime’de: "Size karşı gelmelerinden korktuğunuz kadınlara nasi hat edin." buyurulmaktadır. Burada zikredilen "Korktuğunuz" fiilinin, bir kısım müfessirler tarafından "Bildiğiniz" mânâsında olduğu zikredilmiştir. Buna göre erkeklerin, sırf kanaatleriyle değil kadınların itaatsizliklerini fiilen bilmeleriyle onlara öğüt vermeleri söz konusudur.
Muhammed b. Ka'b ise burada zikredilen "Korkmak"tan maksadın "Se zinlemek" olduğunu söylemiştir.
Âyette geçen ve "Karşı gelme" diye tercüme edilen kelimesi nin asıl mânâsı "Bir şeyin diğerinden yüksek olmasıdır." Buradaki mânâsı ise:
"Kadının, kocasına karşı itaatsiz olması ve ona buğuz etmesidir." Âyet-i kerime’de, böyle oldukları hissedilen kadınlara nasihat edilmesi emredilmektedir. Bu nasihattan maksat ise kadınlara, Allah’tan korkmaların ve kocalarına karşı gelerek Allah'ın haram kıldığı bir şeyi yaptıkları takdirde günah işlediklerini kendilerine bildirmektedir.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Yataklarından ayrılın." diye tercüme edilen ifadesi, Abdullah b. Abbas ve Said b. Cübeyr tarafından "Yataklan içinde onlardan uzak durun." Yani aynı yatakta yatmakla birlikte onlarla cinsi münasebette bulunmayın." şeklinde izah edilmiştir.
Yine Abdullah b. Abbas ve Said b. Cübeyrden nakledilen diğer bir görü şe göre bu ifadeden maksat, "Yataklarınızdan uzak durduklarından dolayı onlar la konuşmayı kesin ki onlar tekrar yataklarınıza dönmek zorunda kalsınlar." de mektir.
Mücahid, Şa'bi, İbrahim en-Nehai, Miksem, Muhammed b. Ka'b el-Kurezi ve Katadeye göre ise bu ifadeden maksat, "Onların yataklarını terkedin ve onlarla birlikte yatmayın." demektir.
Yine Abdullah b. Abbas, İkrime ve Ebudduhadan nakledilen diğer bir gö rüşe göre bu ifadeden maksat, "Kadınların, sizin yataklarınızı terketmelerinden dolayı onlara ağır sözler söyleyin." demektir.
Taberi diyor ki: “kelimesinin kökü mastarının Arapçada üç mânâsı vardır. Birincisi, bir kişinin diğeri ile konuşmasıdır. Diğer mânâsı, bir kimsenin diğeri ile lüzumsuz yere ve çokça konuşmasıdır. Üçüncü bir mânâsıise "Deveyi iple ayağından bağlamaktır." Kaba konuşma mânâsı ifa de edilmek istendiğinde bu kelime dört harfli olarak kullanılır ve denir. Âyette geçen bu kelime üç harfli kökten türetildiğine göre bu kelimenin, yukarı da zikredilen üç mânânın dışında bir mânâ ifade etmesi mümkün değildir.
Allahü teâlâ, itaatsizliği hissedilen kadına ilk önce, kocasının, üzerinde bu lunan haklarını yerine getirmesi için kendisine öğütte bulunmasını emretmiştir. Bundan sonra da kadına karşı belli bir şekilde davranılmasını emretmiştir. Bu itibarla kadını düzeltmek için öğütte bulunulması emredildikten sonra onlarla cinsi temas yapılmamasının veya onlarla konuşmayı kesmenin emredilmiş oldu ğunu söylemek elbette ki isabetli değildir. Aksi takdirde bir taraftan onlara, va zifelerini yerine getirmelerine dair öğütte bulunulması emredilmiş olur diğer ta raftan da onların, vazifelerini yerine getirmelerine engel olunması emredilmiş olur. Ayrıca Resûlüllah bir müslümanm diğer müslüman kardeşiyle üç günden fazla dargın durmasının helal olmadığını beyan etmiştir. Hatta dargın durma ha li helal bile olsaydı erkeğin karısıyla konuşmamasının bir faydası olmazdı. Zira bu halde kadın erkeğe karşı itaatsiz durumdadır. Erkeğin onunla konuşmaması onu rahatsız etmez bilakis memnun eder. Onunla cinsi münasebette bulunmada böyledir. O halde kanst kendisine buğuz eden bir erkeğe, onun buğuzunu artıra cak şekilde davranmasının emredilmiş olduğu nasıl düşünülebilir? Madem ki kelimesini, "Konuşmama ve cinsi münasebette bulunmama." şeklinde yorumlamak doğru değildir o halde kelimeyi, "Bağlamak" mânâsına almak ve bu ifadeden maksadın da "Siz, karılarınızı, yatıp kalktıkları evlere bağlayın." demek olduğunu söylemek daha isabetlidir. Nitekim bu hususta Resûlüllahtan nakledilen şu hadis-i şerifler, âyetin bu bölümünün mânâsının, tercih ettiğimiz şekilde olduğuna işaret etmektedir. Hakim b. Muaviye el-Kuşeyri diyor ki:
"Dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, bizden birimizin karısının üzerinde bulu nan hakkı nedir? Resûlüllah buyurdu ki: "Yediğin zama onu yedirmen giydiğin zaman da onu giydirmen, yüzüne vurmaman, onu takbih etmemen (aşağılama man) ve ev hariç ondan uzak durmamalıdır. Ebû Davud, K. en-Nikah, bab: 42, Hadis No: 2142 / İbn-i Mâce K. en-Nikah, bah: 3, Hadis No: 1850
Diğer bir Rivâyette Muaviye el-Kuşeyri diyor ki: "Dedim ki: "
"Ey Allah'ın Resulü, karılarımıza karşı neyi yapıp neyi yapmamamız ge rekir?" Resûlüllah buyurdu ki: "Kadınlar sizin tarlanızdır. Sen tarlana dilediğin şekilde yaklaş. Yediğinden onu yedir, giydiğinden onu giydir. Fakat onun yüzü nün çirkin olduğunu söyleme. Ve onu dövme. Ebsu Davud, K. en-Nikah, bab: 42, Hadis No: 2143
Hasan-ı Basri demiştir ki: "Kadın kocasına itaatsizlik ettiği zaman koca ona iyilikle öğüt versin. Eğer kabul ederse mesele yoktur. Aksi takdirde koca onu ağır olmayacak bir şekilde dövsün. Şâyet kadın, normal haline dönecek olursa mesele yoktur. Yine de düzelmezse kocanın ondan bir şeyler alarak onu boşaması helaldir.
Âyet-i kerime’de "Onları dövün." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat şudur: "Kadınların size itaatsizlik etmeleri halinde önce onlara dilinizle nasihat edin. Yine ısrar ederlerse bu defa onları evlerine bağlayın ve onları dövün ki Allah’ın kendilerine farz kıldığı itaat vaziefelerini yerine getirsinler." burada zikre dilen dövme, ağır bir şekilde olmayan dövmedir. Nitekim Said b. Cübeyr, Abdullah b. Abbas, Katade, İkrime, Süddi, Muhammed b. Ka'b ve Hasan-ı Basri bu âyette zikredilen dövmeden maksadın, ağır olmayacak şekilde dövme olduğunu söylemişlerdir. Abdullah b. Abbas, ağır olmayacak şekilde dövmenin, misvak ve benzeri şeylerle dövmek olduğunu, Hasan-ı Basri ve Ata da, etkili olmayacak bir şekilde dövme olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca Ata, Resûlüllah’ın, ağır olmayacak şekilde dövmeyi "Misvakla dövme ve etkili olmayacak şekilde dövme" olarak izah ettiğini söylemiştir.
Âyet-i kerime’de: "Eğer size itaat ederlerse aleyhlerine başka bir yol aramayın." buyurulmaktadır. Bunun mânâsı şudur: "Ey erkekler size karşı gelmekten koltuğunuz karılarınız, kendilerine öğüt vermeniz halinde size itaat edecek olurlarsa onlardan yataklarda uzak durmayın. İtaat etmeyecek olurlarsa yataklarda onlardan uzak durun ve onları dövün. Şâyet onlar size itaat etmeye dönerler ve vazifelerini yapacak olurlarsa artık onlara eziyet vermek için bir yol aramayın. Çeşitli bahaneler ileri sürerek onlara karşı helal olmayan şeyleri yap mayın. Mesela, "Sen beni sevmiyorsun." diyerek onları dövmeye kalkışmayın. Zira onların üzerine düşen, size itaat etmeleridir. Sizi sevip sevmemeleri ellerin de olan bir şey değildir. Kendinizi zorla onlara sevdirmeye kalkışarak onları dövmeyin ve onlara eziyet etmeyin. Burada erkeğin hakimeyeti bir diktatörlük veya bir köleleştirme hakimeyeli değildir. Burada ki hakimeyet, sevk ve idare etme ve yön verme hakimiyetidir. Allah'ın, kainat nizzamı için koymuş olduğu kanunlar gereği, aileyi sevk ve idare eden problemlerini Üstlenen ve onları besleyen bir reisin, ailenin başında bulunması gerekmektedir. Böylece aile mazbut bir aile ol sun, kendisinden beklenen vazifeleri yerine getirsin. Erkek, Allah'ın, kendisine bahşettiği akli üstünlüğü, irade ve kararlılık yeteneği, çalışıp didinerek ocukların ve eşinin geçimini temin etme zifesi gereği bu aile reisliği sorumluluğunu üstlenmeye daha layıktır. Bu ilibarla ale re isliği erkeğe verilmiştir. Fakat bu reislik, üstünlük ve derece bakımından yükseklik olmaktan öte, sorumluluk ve yükümlülük makamıdır.
35
Eğer koca ile karının aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar arayı düzeltmek isterlerse Allah onları uyuşmaya muvaffak kılar. Şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi bilen ve her şeyden haberdar olandır.
Ey insanlar, karının kocasına itaatsizliği yüzünden veya kocanın, karısına karşı olan vazifelerini yerine getirmemesi yüzünden aralarının açılacağından korkarsanız, aralarını bulmak için her iki taraftan da birer hakem tayin edin. O iki hakem, samimiyetle onların aralarını bulmak isterlerse Allah onları muvaffak kılar. Çünkü Allah onların kalblerinde olanı çok iyi bilendir, yaptıklarından haberdardır. Herkese amelinin karşılığını verecektir.
Görüldüğü gibi âyet-i kerime’de, birbirleriyle geçinemeyen koca ve karıdan herbirinin ailesinden birer hakem gönderilmesi emredilmektedir. Karının geçimsizlik yapması, kocasına karşı gelmesiyle ve Allah'ın, kocasına karşı kendisini yükümlü kıldığı vazifeleri yerine getirmemesiyle ortaya çıkar. Kocanın geçimsizliği ise, karısını iyilikle tutmaması veya güzellikle salıvermemesiyle ortaya çıkar. İşte böyle bir geçimsizliğin var olması halinde eşlerin, aile bağları kopmadan önce herbirinin ailesinden birer hakem gönderilerek uzlaştırılmaları veya uygun bir şekilde ayrılmaları emredilmektedir.
Müfessirler, gönderilecek bu hakemleri seçip tayin etme vazifesinin kimlere ait olduğu, hakemlerin yetkilerinin neler olduğu ve bu yetkilerin sınırını kimlerin tayin edeceği hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir. Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür.
a- Süddi ve Hazret-i Aliden nakledilen bir görüşe göre burada zikredilen hakemleri, karı ve koca, ailelerinden seçerek bizzat kendileri tayin ederler. Yetkilerini de yine kendileri belirlerler. Hakemler, tesbit edilen bu yetkiler dahilinde hareket ederler. İki tarafı uzlaştırır veya ayrılmalarına karar verebilirler. Onların bu kararları taraflan bağlar. Bu hususta. Esbat, Süddinin şunlan söylediğini rivâyet etmiştir:
Koca, geçimsiz olan karısından uzak durduktan ve onu dövmesinden son ra kadın yine de geçimsizliğine devam eder ve kocasını sıkıntıya düşürecek şe kilde davranacak olursa koca kendi ailesinden bir hakem kan da kendi ailesin den birer hakem gönderirler. Karı hakemine der ki: "İşi sana bıraktım. Eğer ko cama dönmemi emredecek olursan dönerim. Şâyet ayıracak okusan da ayrılırız. "Kadın, hakemine meselesini anlatır. Şâyet nafaka istiyorsa onu belirtir. Kocası na dönmek istiyor da buna engel olan. sevmediği bazı şeyler varsa onların da gi derilmesini ister. Yahut da bu kadın, hakemine, boşanmak istediğini bildirir.
Erkek de kendi ailesinden bir hakem gönderir ve onu kendisine hakem ta yin eder ve ona, kansma ihtiyacı olduğunu ve onu boşamak istemediğini, dolayısiyle karısının istediklerini ona vereceğini ve harcamalan artıracağını söyler. Şâyet o karıyı istemiyorsa vekiline: "O kadının benim üzerimde bulunan hakkı ne ise onu ver. Benim de onun üzerinde bulunan hakkım ne ise onu al ve onu benden boşa." der. Böylece erkek te kanyı boşayıp boşamama hususunda işi ha keme bırakmış olur. Sonra iki hakem bir araya gelirler. Her biri, vekili olduğu tarafın isteğini diğerine aktarır ve biri, müvekkilinin isteğini gerçekleştirmeye çalışır. Şâyet iki hakem bir karar üzerinde ittifak edecek olurlarsa bu karar iki taraf için de geçerlidir. Bu karar ister boşanma isterse aralarını bulma şeklinde olsun. Şâyet sadece kadın hakem gönderir de erkek göndermemekte ısrar ede cek olursa, hakem gönderinceye kadar kadına yaklaşamaz.
Bu hususta Ubeyde es-Selmani de şunlan söylemiştir. "Bibirleriyle geçinemeyen bir karı koca Hazret-i Aliye geldiler. Onların yanında birer grup insan da vardı. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) dedi ki: "Bir hakem erkeğin ailesinden bir hakem de kadının ailesinden seçin." Sonra seçilen hakemlere dedi ki: "Vazifenizin ne olduğunu biliyor musunuz? Sizin vazifeniz, onlar birlikte yaşamak isterlerse onları birleştirmeniz, ayrılmak isterlerse onları ayırmanızdır." Bunun üzerine kadın, "Ben, lehimde de olsa aleyhimde de olsa Allah'ın kitabına razıyım." dedi. Erkek ise: "Ben ayrılmaya hayır diyorum." dedi. Bunun üzerine Ali (radıyallahü anh) dedi ki: "Yalan söylüyorsun. Allah’a yemin olsun ki o kadının kabul ettiğini sen de kabul etme den buradan aynlamazsın."
b- Hasan-ı Basri, Katade, Kays b. Said, Abdullah b. Abbas ve İbn-i Zeydden nakledilen diğer bir görüşe göre, geçimsizliğe düşen koca ve karının ailele rinden birer hakemi Devlet idarecisi veya onun vekili durumundaki kimse tayin eder. Bu hakemlerin sadece, taraflardan kimin haksız kimin haklı olduğunu tes bit etme yetkileri vardır. Bunların, karı kocanın ayrılmalarına dair karar verme yetkileri yoktur. Bu hususta Muhammed b. Kâ'b el-Kurezi diyor ki:
"Ali b. Ebi Talib (radıyallahü anh), birbirleriyle geçinemeyen kan ve kocadan her birinin ailelerinden birer hakem tayin ederdi. Karının ailesinden tayin edilen hakem kocayı huzuru na alarak: "Ey filan, kanndan hoşlanmadığın şeyler nelerdir?" diye sorardı. Ko ca da: "Ben ondan şu ve şu hususlarda hoşlanmıyorum." derdi. Hakem de: "Şa yet kadın senin hoşlanmadığın şeyleri bırakır da istediğin şeyleri yapacak olursa sen onun hakkında Allah’tan korkar, yiyeceği ve giyeceği hususunda ona, senin üzerine vacip olduğu şekilde davranır mısın?" diye sorardı. Eğer koca: "Evet" derse bu defa kocanın hakemi kanyı huzuruna alır ve ona: "Kocanın, senin ho şuna gitmeyen taraflan nelerdi?" diye sorardı. Kadın da kocanın söylediği şekil de şikâyetlerini bildirirdi. Hakem de, şikâyetlerinin giderilmesi halinde kocası na itaat edip etmeyeceğini sorardı. Eğer kadın "Evet" derse Hazret-i Ali kan ile ko cayı birleştirirdi. Görüldüğü gibi bu görüşte olan âlimlere göre hakemlerin vazifesi sadece karı kocadan haksız olanı tesbit etmek ve onu, haksızlığından vaz geçirmeye zorlamaktır. Kadının boşanmasına karar verme ise erkeğe aittir. Ha kemlerin boşanmaya karar verme yetkileri yoktur.
c- Abdullah b. Abbas, Muhammed b. Şirin, Said b. Cübeyr, Âmir eş-Şa'bi, İbrahim en-Nehai, Ebû Seleme b. Abdurrahman ve Kadı Şüreyhten nakledilen diğer bir görüşe göre hakemleri, Devlet idarecisi veya onun vekili tayin eder. Hakemlerin, kan ve kocanın beraberliklerini devam ettirmelerine veya ayrılmalarına dair karar vermeye yetkileri vardır ve bu kararlar karı kocayı bağlayıcıdır.
Bu hususta Ali b. Ebi Talha, Abdullah b. Abbasın şunları söylediğini ri vÂyet etmektedir: "Şâyet kan ile kocanın arası bozulacak olursa, Allahü teâlâ, er keğin ailesinden salih bir kimse, kadının ailesinden de salih bir kimse olmak üzere iki hakem tayin edilmesini emretmiştir. Hakemler kusurun kimde olduğu na bakarlar. Şâyet kusuru işleyen koca ise kanyı ondan uzaklaştırırlar ve onu, nafaka ödemeye mecbur ederler. Şâyet kusur işleyen kan ise onu, kocasıyla be raber yaşamaya mecbur ederler. Ve onun nafakasını keserler. Şâyet hakemler, karı kocanın ayrılmaları veya birlikte yaşamalan hususunda ittifak edecek olurlarsa bu görüşler de geçerlidir. Hakemler, karı kocanın birlikte yaşamalarını uy gun görürler de eşlerden biri razı olur diğeri razı olmayacak olur sonra da bunlardan biri ölecek olurssa, razı olan, razı olmayana mirasçı olur. Fakat razı ol mayan, razı olana mirasçı olamaz.
Şa'bi diyor ki: "Bir kadın kocasına itaatsizlik etti. Onlar Kadı Şüreyhe müracaat ettiler. O da: "Erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem tayin edin." dedi. Hakemler karı kocanın durumlarını incelediler ve ayrılmalarını uygun gördüler. Bu karar erkeğin hoşuna gitmedi. Bunun üzerine Kadı Şüreyh "Bu iki Hakem niçin tayin edildi?" dedi. Ve Hakemlerin kanaatlerini geçerli saydı.
İkrime b. Halid, Abdullah b. Abbasın şunları söylediğini rivâyet ediyor. "Ben ve Muaviye iki Hakem olarak tayın edildik." Bunları Hazret-i Osman tayin etmiş ve onlara demişti ki: "Karı kocanın beraberliklerini devam ettirmelerini uy gun görürseniz onları bir araya getirin. Ayrılmalarını uygun görürseniz onları aynın."
Taberi diyor ki: "Eğer koca ile karının aralarının açılmasından korkarsanız erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin." âyetinin izahında, tercihe şayan olan şu görüştür. Allahü teâlâ, müslümanlara, birbirlerini sıkıntıya düşüreceklerinden korkulan koca ve karının durumlarını görüşmek üzere iki hakem gönderilmesini emretmiştir. Bu emrini müslümanlardan sadece belli kimselere tahsis etmemiştir. Bütün müslümanlar, bu mesele hakkında hakem tayin etmenin, karı kocaya veya müslümanîarı yöneten idareci ye ait olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak bu hakemleri tayin etmenin sadece karı kocaya mı ait olduğu yoksa sadece Devlet idarecesine mi ait olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir.
Bu konuda hakem tayin etmenin sadece karı kocaya veya sadece Devlet idarecesine ait olduğuna dair Resûlüllahtan herhangi bir haber zikredilmemiştir. Ümmet de bu hususta ihtilaf etmiştir. Madem ki durum böyledir o halde âyeti, bütün ümmetin icma ettiği şekilde izah etmek daha uygundur. O da hakemi ya karı kocanın tayin etmesidir veya Devlet idarecisinin tayin etmesidir. Bunların dışında herhangi bir kimsenin hakem tayin etmesi caiz değildir. Zira âyetin za hiri her iki tayin durumunu da kapsar mahiyettedir. Buna göre bu âyette zikredi len hakemleri:
a- Karı koca seçmiş olabilir: Bu durumda gerek karı koca gerekse seçe cekleri hakemler, birbirlerine karşı tam bir hür iradeye sahip olduklarından, karı kocanın, hakemleri çeşitli şekillerde yetkili kılmalan ve onlara genel veya sınırlı vekalet vermeleri mümkündür.
aa- Karı koca tayin edecekleri hakemlere genel bir yetki vererek onları, leh ve aleyhlerine karar vermekte vekil tayin etmiş olabilirler. Bu takdirde hakemlerin vekalet sınırları içinde kalmaları şartıyla verdikleri kararlar karı kocayı bağlar.
bb- Karı koca, tayin ettikleri hakemlere sınırlı bir vekalet vermiş olabilirler. Mesela taraflardan biri, hakemine sadece lehine olan konularda yetki verir aleyhine olan konularda vermez. Yahut, her iki taraf ta hekemlerine, leh ve aleyhlerine olacak hususlarda yetki vermemiş olabilirler. Yahut da her iki taraf ta sadece lehlerine olan susuşlarda yetki vermiş olabilirler. Veya sadece aleyhle rine olacak konularda yetki vermemiş olabilirler. Bütün bu durumlarda hakemlerin ancak ikisinin de yetkilerinin birleştiği hususlarda karar verme yetkileri vardır. Birinin yetkili diğerinin yetkisiz olduğu hususlarda karar verme hakları yoktur. Şâyet karı koca, seçtikleri hakemlere karar verme yetkisini vermezler de onları sadece haklıyı va haksızı tesbit edip Devlet idarecisi huzurunda, gerekirse şahitlik etmeleri için tayin etmiş olurlarsa bu gibi hakemlerin, karı kocanın durumlarında herhangi bir değişiklik yapmaları mümkün değildir. Mesela bunlar, karının boşanmasına karar veremezler. Nafaka veya boşanma bedeli gibi bir mal almaya veya ödemeye karar veremezler. Şâyet verecek olularsa onların bu ka rarlan karı kocayı bağlamaz.
Taberi diyor ki: "Eğer denecek olursa ki: "Karı kocanın tayin ettikleri kimseler bu son izah edilen durumda olurlarsa bunlara hakem demenin mânâsı nedir?" Cevaben denilir ki: "Karı kocanın tayin ettiği bu kimselere burada ha kem denmesinin mânâsı müfessirler tarafından iki şekilde açıklanmıştır:
1- Dehhaka göre bunlar sadece haklıyı ve haksızı tesbit eden bilirkişilerdir. Bunlaın verecekleri raporlara göre Devlet idarecisi karar verir.
2- Diğer bir kısım âlimlere göre ise âyette zikredilen hakemlerden mak sat, Hâkimlerdir. Ancak bu hakimler, karı kocanın kendilerine yetki verdikleri konularda hüküm verebililer.
Taberi devamla diyor ki: "Bunlara ister bilirkişi densin ister hakim densin bunların her ikisinin veya herhangi birinin, taraflardan aleyhine hüküm verile nin rızası olmadıkça, karı kocanın ayrılmalarına veya onlardan herhangi birin den mal alınmasına dair karar verme yetkileri yoktur. Ancak Allahü teâlânın, eşleri birbirlerine karşı yükümlü kıldığı haklar hususunda karar verebilirler ki bu da, erkeğin kadına infakta bulunması ve onu iyilikle tutmasıdir. Bunun dışında bir karan ne bu hakemler verebilirler ne Devlet idarecisi verebilir ne de bir baş kası. Çünkü erkek haksız olursa Devlet idarecesi ondan sadece kadının hakkını alma yetkisine sahiptir. Kadın haksız olursa erkek ondan bedel olarak onu boşayabilir. Bu bakımdan koca ile karının ayrılmalarına kocadan başkası karar vere mez. Kadından da, rızası olmadan zorla mal alıp kocaya vererek onu boşatmaya kimsenin yetkisi yoktur.
b- Hakemleri Devlet idarecisi seçmiş olabilir. Bu durumda hakemlerin, eşlerin ayrılmalarına dair karar vermeleri ancak eşlerin, kendilerini bu hususta yetkili kılmalanyla mümkün olabilir. Keza bu hakemlerin, kadından ancak onun rızasıyla mal alınmasına karar verme yetkileri vardır. Buna mukabil bu kimseler, gerektiğinde Devlet idarecisinin huzurunda şahitlik etmeleri için karı kocadan haklı ve haksız olanı tesbit ederler, onların aralarını bulmaya çalışırlar. An cak Devlet idarecisinin Hakem tayin edebilmesi için karı kocanın ona şikâyette bulunmaları ve Devlet idarecisinin de şahsen haklıyı ve haksızı o anda tesbit edecek durumda olmaması gerekir. Aksi takdirde Devlet idarecisinin hakem ta yin etmesinin bir anlamı kalmaz.
36
Allah’a ibadet edin, ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa, yolcuya, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin. Şüphesiz ki Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez.
Ey insanlar, Allah’a itaatta boyun eğin. Sadece onu rab edinin. Emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak ona kulluk edin. Rablıkta ve ibadette hiçbir şeyi ona ortak koşmayın. Anneye babaya iyilikte bulunun. Anne ve babanız tarafın dan olan akrabalarınıza, babası ölen yetimlere, ihtiyaç sahibi olan yoksullara, akrabalık bakımından veya mesafe yönünden yakınınız olan komşulara yine ak rabalık bakımından ve mesafe yönünden uzakta olan komşulara, yanınızda bulunan yol arkadaşınıza hanımınız ve sizden ayrılmayan kimselere ve sahibolduğunuz kölelere iyi davranın. Şüphesiz ki Allah, kölelerine iyi davranmayan ki birlileri ve insanlara karşı böbürlenenleri sevmez.
Âyet-i kerime’de: "Allah’a ibadet edin ona hiçbir şeyi ortak koşmayın." buyurulmaktadır. Allahü teâlâ burada, sadece kendisine kulluk edilmesini, canlı cansız, mevcut veya hayali olan, hiçbir şeyin kendisine ortak koşulmamasını emretmektedir. Çünkü kulu yoktan var eden, rızıklandıran, ona çeşitli lütuflarda bulunan ve bütün yaratıklarını sevk ve idare ederek büyütüp besleyen O’dur. Bu itibarla kulun onu tanıması ve hakkıyla takdir etmesi gerekir.
Bu hususta Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
"Ey Muaz, sen, Allah'ın, kulları üzerindeki hakkını, kulların da Allah’tan bekledikleri hakları nedir biliyor musun?" Muaz diyor ki: "Allah ve Resulü da ha iyi bilir." dedim. Bunun üzerine Resûlüllah buyurdu ki: "Allah'ın, kullan üze rindeki hakkı, ona ibadet etmeleri ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamalandır. Kulların Allah’tan bekledikleri hakları ise, kendisine herhangi bir şeyi ortak koşma yan kimseye azap etmemesidir Buhari, K. el-Cihad, bab: 46, K. el-Libas, bab: 101 / Müslim, K. el-İman, bab: 48, 49 Hadis No: 30
Âyet-i kerime’de: "Anaya babaya iyilik edin." buyurulmaktadır. Allah tea la kişinin, ana ve babasına iyilik etmesini emretmektedir. Bu âyette olduğu gibi diğer bir çok âyette de, kendisine kulluk edilmesini emretmesinin hemen arka sından anaya babaya itaat edilmesini emretmektedir. Bu da onlara itaat ve iyilik etmenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu hususta şu âyetlerde buyuruluyor ki: Rabbin kesinlikle emretti ki ancak kendisine ibadet edin, anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanır ve düşkünleşirse, bezginliğini hissettirir şekilde onlara öf bile deme, azarlama. Onlara güzel ve tatlı sözler söyle. İsra sûresi, 17/23 "Bana ve anne babana şükret" dedik. Kıyamet günü dönüş ancak banadır. Lokman sûresi 31/14
Âyet-i kerime’de: "Akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edin." buyurulmaktadır. Bu hususta Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:
"Yoksula sadaka vermek, sadece sadaka vermektir. Akrabaya sadaka ver mek ise iki şeydir. Hem sadaka vermek hem de akrabalık bağını devam ettir mektir. Tirmizi, K. ez-Zekât, bab: 26, Hadis No: 658/Nesâî, K. ez-Zekât bab: 82/İbn-i Mace, K. ez-Zekât bab: 28, Hadis No: 1844
Yetimlere iyilik mevzuunda ise Resûlüllah efendimiz, şehadet parmağı ile orta parmağını göstererek buyurmuştur ki:
"Kendi akrabası olsun yabancı olsun bir yetimi bakıp besleyen ile ben, cennette işte şunlar gibi yan yana olacağız. Müslim, K. ez-Zühd, bab: 42, Hadis No : 2983 / Buhari, K. et-Talâk, bab: 25, K. el-Edeb bab: 24
Yoksullara iyilik hususunda da Resûlüllah efendimiz şöyle buyurmaktadır;
"Bir dul kadının ve bir yoksulun yardımına koşan kimse, Allah yolunda cihad eden kimse gibidir. Buhari, K. el-Edeb, bab: 26 / Müslim, K. ez Zühd, bab: 41, Hadis No: 2982
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır: "Komşulara iyilik edin." Bu konuda da Resûlüllah efendimiz şöyle buyuruyor:
"Cebrâil bana komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki (Allah'ın emriyle) komşuyu komşuya mirasçı kılacağını zannettim. Buhari, K. el-Edeb, bab: 28 / Müslim, K. el-Birr, bab: 140, 141. Hadis No. 2624
"Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse komşusuna eziyet etme sin. Buhari, K. el-Edeb, bab: 31 / Müslim, K. el-İman, bab: 75 Hadis No: 47
Yine âyet-i kerime’de: "Sahip olduğunuz kölelere iyilik edin." buyurulmaktadır. Resûlüllah efendimizden bu konuda şu hadis-i şerif Rivâyet edilmekte dir: "Ma'rur diyor ki: " 'Rebze' denilen yerde Ebuzer ile görüştüm. Kendisi de kölesi de aynı elbiseden giymişlerdi. Ona bunun sebebini sordum bana şu ceva bı verdi. "Ben bir adamla tartışmış ve onu, anasından dolayı ayıplamıştım. Resûlüllah da bu sebeple bana şöyle buyurmuştu:
"Ey Ebuzer, sen onu, anasından dolayı nasıl ayıplıyorsun? Demek ki sen hâlâ üzerinde cahiliyet kalıntıları taşıyan bir kimsesin. Sahip olduğunuz kardeşleriniz (köleleriniz) sizin yardımcılarınızdır. Allah onları sizin elinizin altında bulundurmuştur. Kimin elinin altında bir kardeşi bulunursa ona yediğinden ye-dirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara, güçlerinin yetmeyeceği bir iş yüklemeyin. Şâyet yükleyecek oluşanız onlara yardım Buhari, K. el-Edeb, bab: 22 / Müslim, K. el-Eyman, bab: 40, Hadis No: 161
Âyette geçen ve "Yakın komşu" diye tercüme edilen ifa desi, Abdullah b. Abbas, Katade, Mücahid, Dehhak ve İbn-i Zeyd tarafından "Soy bakımından akraba olan komşu." diye izah edilmiş, Meymun b. Mihran ta rafından da "Dinen yakın komşu" Yani Müslüman komşu şeklinde izah edilmiştir.
Taberi
birinci görüşün doğru olduğunu, ikinci ve üçüncü görüşlerin ise âyetin zahirine ters düştüğünü, bu itibarla sahih olmadıklarım söylemiştir.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Uzak komşu" diye tercüme edilen ifadesi, Abdullah b. Abbas, Katade, Süddi, Mücahid, İkrime, İbn-i Zeyd ve Dehhak tarafından "Soy bakımından uzak olan komşu." Yani müslüman olmayan komşu" diye izah edilmiştir. Bunlar da Yahudi ve Hristiyanlardır.
Taberi diypr ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, "Soy bakımından uzak olan komşu" diyen görüştür. Bu komşu ister Müslüman olsun ister Yahudi, isterse Hristiyan. Zira bundan önce ifade edilen komşu akraba olan komşudur. Bu komşu da "Akraba olmayan komşu" diye izah edildiği takdirde Âyet-i kerime daha genel kapsamlı olarak anlaşılır. Böylece bütün komşulara iyi davranılmasının emredildiği anlaşılmış olur.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Yanında bulunan arkadaşa" diye tercüme edi len ifadesi, Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Katade, Mücahid, İkrime, Hazret-i Ali, Abdullah b. Mes'ud, Süddi ve Dehhak tarafından "Yol culuk arkadaşı" diye izah edilmiş, Abdurrahman b. Ebi Leyla, İbrahim en-Nehai, Abdullah b. Abbas ve yine Hazret-i Ali ve Abdullah b. Mes'ud tarafından "Kişi nin yanında bulunan katısı." şeklinde izah edilmiş yine Abdullah b. Abbas ve İbn-i Zeyd tarafından "Kişiden faydalanmak için ondan ayrılmayan arkadaş" şeklinde izah edilmiştir.
Taberi diyor ki: "Bu ifade hakkında doğru olan söz, "Bundan maksat kişi nin yanında bulunan herhangi bir arkadaştır." şeklindeki sözdür. Zira âyetin ifadesi buna müsaittir. Buna göre âyetin bu bölümünün ifadesine "Yolculuk arkadaşi"da "Kişinin karısı" da "Ondan faydalanmak için yanında bulunan arkadaşı"da girmektedir. Allahü teâlâ bu gibi bütün arkadaşlara iyi davranılmasını emretmiştir. Zira bir arkadaşın diğer bir arkadaş üzerine hakkı vardır. Nitekim bu hususta Resûlüllah’ın şöyle buyurduğu Rivâyet edilmektedir.:
"Allah katında arkadaşların en hayırlısı, arkadaşı için hayırlı olandır. Yine Allah katında komşuların en hayırlısı, komşusu için hayırlı olandır. Tirmizî, K. el-birr, bab: 28, Hadis No: 1944
Yine Resûlüllah'ın, bir arkadaşıyla giderken, bineğinden inip bir ağaçlığa girdiği, oradan iki dal kesip getirdiğinde eğrisini kendisi alıp düzgünü arkadaşına verdiği, arkadaşının da "Ey Allah'ın Resulü, anam babam sana feda olsun. Düzgün olan dal sana daha layıktır." demesi üzerine "Hayır ey filan, şüphesiz ki her arkadaş, kendisine arkadaşlık yapanın arkadaşlığından sorumludur. Velev ki bu arkadaşlık bir an için olsun." buyurulmuştur.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Yolcu" dîye tercüme edilen keli mesinden maksat, Mücahid, Katade ve Rebi' b. Enese göre "Yolculuk yaparken birine uğrayan"dır.
Yine Mücahid, Katade, ve Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre bu kimseden maksat misafirdir.
Taberi diyor ki: "Bu kelimenin doğru izahı, bundan maksadın, "Yolcu" olduğunu söyleyen izahtır. Bu izaha göre yolcu olan kimse, bir günah işlemek için yolculuk yapmaması şartıyla, mü’min bir kardeşininn yardımına muhtaç olursa onun, yolcuya yardım etmesi, misafir olmak isterse onu misafir etmesi, bineğe muhtaç olursa ona bir binek temin etmesi gerekir.
Âyet-i kerime’nin sonunda "Şüphesiz ki Allah, kibirlenen ve övünen kim seyi sevmez." buyurulmaktadır. Bu hususta Ebû Reca'nın şunları söylediği riva yet edilmektedir. "Kölelerine kötü davranan herkesi, kibirlenen ve övünen biri olarak görürsün. Zira Allahü teâlâ, "Kölelerinize iyi davranın." buyurduktan son ra "Şüphesiz ki Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez." buyurmuştur. Annesine babasına kötü davranan herkesin de zorba ve isyankâr olduğunu gö rürsün. Zira Allahü teâlâ, Hazret-i İsanın "Allah beni anneme hürmetkar kıldı. O beni asla zalim ve isyankâr yapmadı. Meryem sûresi, 19/32diye söylediğini beyan etmiştir.
37
Bunlar cimrilik ederler ve insanlara da cimriliği emrederler. Allah’ın, kendilerine lütfundan verdiği nimeti gizlerler. Biz , kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırladık.
Bu kibirlenen ve övünenler, Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri harca mada cimrilik yaptıkları gibi başkalarına da cimrilik yapmalarını emrederler. Allah'ın, lütfundan kendilerine göndermiş olduğu kitapları Tevrat ve İncilde zikrettiği Muhammedin vasıflarını gizlerler. Biz, Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük eden, Muhammedin Peygamberliğini yalanlayan kâfirler için hor ve hakir düşürücü bir azap hazırladık.
Hadremi, Mücahid, Katade ve Süddi bu âyet-i kerime’nin Yahudiler hakkında indiğini, burada ifade edilen cimrilikten maksadın ise Resûlüllah'ın isim ve sıfatlarını insanlardan gizlemeleri olduğunu söylemişlerdir. Bunlara göre âyet-i kerime’nin bu bölümünün izahı şöyledir: "Şüphesiz ki Allah, böbürlenen ve övünen kişileri sevmez. Onlar o kimselerdir ki Muhammedin isim ve sıfatları hakkındaki bilgileri insanlara öğretme hususunda cimri davranırlar ve bu bilgilere sahip olan insanlara da cimri davranmalarını emrederler. Bunlar, Allah'ın, kendilerine lütfundan verdiği Tevrattaki bu gibi isimleri gizlerler.
İbn-i Zeyd ve Abdullah b. Abbas ise bu âyet-i kerime’nin Yahudiler hakkında indiğini ancak burada zikredilen cimriliklerinden maksadın, mallarını harcamada cimrilik etmeleri olduğunu ve gizlediklerinden maksadın da Resûlüllah’ın sıfatlarını gizlemeleri olduğunu söylemişlerdir.
Bu hususta Said b. Cübeyr, Abdullah b. Abbasın şunları söylediğini rivâyet etmiştir. "Yahudilerden Kerdem b. Zeyd, Üsame b. Habib, Nafi b. Ebi Nafi, Bahri b. Amir, Huyey b. Ahtab ve Rifaa b. Zeyd, Ensardan, Yahudilerle oturup kalkan, onların nasihatlarım dinleyen sahabilere geldiler ve dediler ki: "Sizler mallarınızı harcamayın. Zira sizlerin, mallarınızı bitirerek fakirliğe düşeceğinizden korkuyoruz. İnfak etmekte acele etmeyin. Çünkü sizler, yayrın ne olacağını bilemezsiniz." İşte bunun üzerine Allahü teâlâ: "Bunlar cimrilik ederler, Allah'ın, kendilerine lütfundan verdiği nimeti gizlerler. (Yani Hazret-i Muhammedin Peygamber olma nimetini gizlerler) âyetini indirdi.
Taberi diyor ki: "Âyetin izahında tercihe şayan olan görüş
birinci görüştür. Zira âyet-i kerime’de onların hem cimrilik ettikleri hem de başkalarına cimri davranmayı emrettikleri beyan edilmektedir. Buradaki cimrilikten maksadın mali yönden cimrilik olduğu söylenecek olursa bu takdirde hiçbir ümmette görülmeyen ve herkes tarafından yadırganan bir şey yapmış oldukları söylenir ki o günün toplumu içinde yaşayan insanların bu hale düşmüş olmaları beklenmez. Zira insanlar bizzat kendileri cimri olsalar da başkalarına mali yönden cimri davranmayı emredemezler. Çünkü cimrilik her topluluk ve her fert tarafından kınanan cömertlik ise herkes tarafından övülen ve takdir edilen bir haslettir. Bu sebeplerle bu âyette zikredilen cimrilikten maksadın "Bilgileri saklama cimriliği" olduğunu söylemek daha isabetlidir. Ancak buradaki cimrilik, mallarını Allah yolunda harcamaya karşı cimri davranma olarak alınırsa, Abdullah b. Abbastan da nakledildiği üzere böyle bir cimriliğin olması beklenir. Âyeti bu şekil de yorumlamaya da yol açılmış olabilir.
Hazret-i Ebubekir (radıyallahü anh) demiştir ki:
"Cimrilikten daha büyük bir hastalık ne vardır? Buhari, K. el-Meğazi, bab: 73/ Ahmed b. Hanbel; Müsned, C. 3 S. 308
Resûlüllah efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde:
"Cimrilikten kaçının zira cimrilik, sizden öncekileri helak etmiştir. O cimrilik onların, kanlarını akıtmaya ve kendilerine haram kılınanları helal saymaya sevketmiştir. Müslim, K. el-Birr, bab: 56 Hadis No. 2578/ Ahmed b. Hanbel, Müsned, b,s S. 160 buyurmuştur.
38
Bunlar, mallarını, insanlara gösteriş yapmak için harcarlar. Allah’a ve âhiret gününe iman etmezler. Şeytan kimin arkadaşı olursa o ne kötü arkadaştır.
Bu gibi kibirli ve övünen insanlar, mallarını Allah rızası için değil, insanlara gösteriş için harcarlar. Allah'ın birliğine ve öldükten sonra tekrar dirilip he sap verecekleri âhiret gününe iman etmezler.
Taberi diyor ki: "Mücahid bu âyeti kerime’nin Yahudilere ait sıfatları beyan ettiğini söylemiştir. Ancak bu âyette zikredilen sıfatların Yahudilerden daha çok, Resûlüllah'ın ve mü’minlerin korkusuyla Müslüman olduklarını söyle yen fakat aslında müşrikliklerinde devam eden münafıkların sıfatı olmaya daha uygundur. Zira Yahudiler, Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorlardı. Onlar, Hazret-i Muhammedin Peygamberliğini yalanlayarak inkâra düşmüşlerdi. Halbuki bu âyette zikredilenlerin, Allah’a ve âhiret gününe iman etmedikleri beyan edilmek tedir. Diğer yandan bundan önceki âyette sıfatları zikredilen kimselerle bu âyette sıfatları zikredilen kişilerin arası harfi ile ayrılmıştır. Bu da her iki âyetteki sıfatların farklı kimselere ait olduklarını gösterir. Çünkü aynı kimsele rin sıfatları zikredilirken harfi ile aralarının ayrılmaması Arapçada fasih şi veye uygundur.
Evet, bundan önceki âyette, cimrilik kınandığı gibi burada da mallarını gösteriş için harcayanlar kınanmaktadır. Bu hususta Resûlüllah efendimiz şöyle buyurmaktadır:
"Kıyamet gününde insanların içinde ilk hesaba çekilecekler şu üç kişidir. Bunlardan biri de, kendisine zenginlik bahşettiği ve her türlü maldan kendisine verdiği kişidir. Bu kişi getirilecek. Allah ona verdiği nimetleri sayacak o da bunları hatırlayıp bilecektir. Bunun üzerine Allahü teâlâ "Bu nimetler için ne yaptın?" diye soracak. Kişi, "Nimetlerini, harcanmasını istediğin hiçbir yol bı rakmayıp senin için nimetlerini o yollarda harcadım." diyecek. Allahü teâlâ ise "Yayan söylüyorsun. Sen bu harcamaları, "Bu adam cömert biridir." desinler di ye yaptın. Nitekim sana öyle denmiştir." buyuracaktır. Sonra bu adam için emir verilir. Adam yüzüstü sürüklenerek cehennem ateşine atılır. Müslim, K. el-îmarc, bab: 152, Hadis No: 1905 /Tirmizi, K. ez-Zühd, bab: 48, Hadis No: 2382 Nesâî, K. el-Cihad, bab: 22
39
Bunlar, Allah’a ve âhiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın verdiği rızıktan (gösterişsiz olarak) harcasalardı kendilerine ne zarar gelirdi? Allah onları çok iyi bilendir.
Şâyet gösteriş yapanlar, Allah'ın birliğine iman edip, öldükten sonra dirilecekleri âhiret gününü tasdik etseler ve Allah'ın, kendilerine rızık olarak verdiği mallardan, Allah'ın rızasını kazanmak için zekatlarını gönül hoşluğuyla verseler, övülmek ve iftihar etmek için harcamasalar ne zarar görürlerdi? Şüphesiz ki Allah, onların, harcamadaki niyetlerini çok iyi bilendir. Ve onlara, ona göre karşılığını verecektir.
40
Şüphesiz ki Allah, hiç kimseye zerre kadar zulmetmez. Yapılan iyilik zerre kadar da olsa onu kat kat artırır ve yapana, katından büyük bir mükâfaat verir.
Şüphesiz ki Allah, yarattığı ve koruyup gözetîiği yaratıklarına zerre kadar zulmetmez. Zalimleri cezalandırması ise onların bu cezayı hak etmelerindendir. Ayrıca bu ceza, Allah'ın adaletinin de gereğidir. Kulun yaptığı en ufak ölçüdeki bir iyiliği bile Allah zayi etmeyecek, onu artıracak ve katından ona bol mükâfaat verecektir.
Müfessirler bu âyet-i kerime’yi iki şekilde izah etmişlerdir:
a- Katade bunu şu şekilde izah etmiştir: Şüphesiz ki Allah, kullarının, mallarını kendi yolunda harcama gibi amellerini boşa çıkararak onlara asla zulmetmez. Bu amelleri zerre kadar bile olsa bu böyledir. Allah, kullarının yaptıkları güzel amelleri daha da artırır ve karşılığında kullarına büyük mükafaatlar verir.
Ma'mer, Katadenin, bu âyeti okuduktan sonra şunları söylediğini rivâyet etmiştir: "İyi amellerimin zerre kadar fazla olması benim için bütün dünya ve i-çinde bulunanlardan daha sevimlidir."
Enes b. Malik Resûlüllah'ın bu hususta şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir:
"Şüphesiz ki Allah, bir mü’minin yaptığı iyiliğini boşa çıkararak ona zulmetmez. Zira mü’mine o iyiliği ile dünyada rızık verilir. Ahirette ele onunla mükâfaatlandırılır. Kâfire gelince, Allah için yaptığı iyi amelleriyle dünyada yedirilip içirilir, âhirete intikal ettiğinde ise onun için, mükafaatlandınlacağı hiçbir ameli kalmaz. Müslim, K. el-Miinafikîn bab: 56, Hadis No: 2808
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer bir hadis-i şerifinde de şöyle buyur muştur.
"Nefesim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki sizlerden hiç biriniz, hak talep etme hususunda kıyamet gününde Allah’a, cehennem ateşine düşen kardeşinin haklarım arayan mü’minlerden daha fazla yalvarmaz ve ondan daha fazla yardım istemez. O mü’minler diyecekler ki "Ey rabbimiz, ateşe atılan bu kardeşlerimiz, bizimle beraber oruç tutuyor, namaz kılıyor ve Hac yapıyorlardı." Onlara denilecek ki: "Onlardan tanıdıklarınızı cehennemden çıkarın. Mü’minlerin yüzleri cehennem ateşine haram kılınmıştır. (Yüzleri yanmadığını için onlar yüzlerinden tanınacaklardır) O mü’minler, cehennem ateşi bacağının yarısına kadar ve dizlerine kadar ulaşan bir çok kişiyi o ateşten çıkaracaklardır. Sonra diyeceklerdir ki: "Ey rabbimiz, o ateşte bize çıkarmamızı emrettiğin kişilerden kimse kalmadı." Allah onlara: "Tekrar dönün, kimin kalbinde bir Dinar kadar hayır bulacak olursanız onu da çıkarın." diyecek, onlar da bir çok insanı çıkara caklar sonra: "Ey rabbimiz, biz orada, bize emrettiklerinden hiçbir kimseyi bırakmadık" diyecekler. Sonra Allah onlara: "Geri dönün, kalbinde yarım dinar kadar hayır bulduğunuz kimseyi oradan çıkarın." diyecek onlar da çok insanlar çıkaracaklar sonra diyecekler ki: "Ey rabbimiz, biz orada bize emrettiklerinden kimseyi bırakmadık." Allah da diyecektir ki: "Geri dönün, kalbinde zerre kadar hayır bulduğunuz kimseyi çıkarın." Bunun üzerine onlar bir çok insanı çıkara caklar ve sonra diyeceklerdir ki: "Ey rabbimiz, biz orda hayır sahibi olan hiçbir kimseyi bırakmadık."
Hadisi Rivâyet eden Ebû Said el-Hudri diyor ki: "Eğer sizler bu hadise inanmıyorsanız şu âyeti okuyunuz. "Şüphesiz ki Allah hiçbir kimeseye zerre ka dar zulmetmez. Yapılan iyilik zerre kadar da olsa onu kat kat artırır ve yapana katındım büyük bir mükâfaat verir. Müslim, K. el-îman, bab: 302, Hadis No: 183
b- Abdullah b. Mes'ud ise bu âyet-i kerime’yi şu şekilde izah etmiştir: "Allah, kıyamet gününde, zulme uğrayan kulunun hakkını, zerre kadarda olsa, zulmü yapandan almayarak, haksızlığa uğramış kuluna zulmetmez. Mazlumun hakkını zalimden mutlaka alır. Mazlum kulunun hakkını aldıktan sonra kulun zerre kadar da iyiliği kalsa Allah onun iyiliğini artırır ve katından ona büyük bir mükâfaat olarak cennetini verir.
Bu hususta Za'zan diyor ki: "Ben Abdullah b. Mes'udun yanına vardım. O dedi ki: "Kıyamet günü olunca Allah, önce geçmiş olanları da sonra gelenleri de bir araya toplayacak sonra Allah tarafından bir çağıran şöyle seslenecektir: "Dikkat edin, kim, kendisine yapılan bir haksızlığın karşlığını istiyorsa gelsin hakkını alsın."
Abdullah b. Mes'ud diyor ki: "Vallahi o zaman, çocuk babasında, baba çocuğundan, koca karısından, karı kocasından, küçük dahi olsa bir hakkı bulun sa da onu istese diye arzu edecektir. Bunu, Allahü teâlânın kitabında doğrulayan âyet şudur: "(Tekrar dirilmek için) Sur'a üfürüldüğü zaman aralarında soy bağı nın hiçbir değeri kalmaz ve birbirlerine de bir şey sormazlar. Mü’minun Sûresi, 23 / 101 Üzerinde baş kalarının hakkı bulunan kimseye denir ki: "Sen bu hak sahibine haklarını ver."
O da der ki: "Ey rabbim nereden bulup vereyim? Dünya yok oldu." Allah da Meleklerine der ki: "Ey meleklerim siz bunun salih amellerine bakın. Hak sa hiplerine o amellerden verin." Melekler hak sahiplerine haklarını verdikten son ra eğer o kişinin, zerre kadar dahi olsa geriye iyi bir ameli kalacak olursa melekler, bunu kendilerinden daha iyi biten Allah’a derler ki: "Ey rabbimiz, her hak sahibine hakkını verdik. Bu kişinin geride zerre kadar iyi ameli kaldı." Allah da meleklerine diyecektir ki: "Siz kulumun o amelini artırın ve onu merhametim sayesinde cennete koyun."
Abdullah b. Mes'ud diyor ki: "Bu sözü, Allah'ın kitabında doğrulayan âyet şudur: "Şüphesiz ki Allah, hiç kimseye zerre kadar zulmetmez. Yapılan iyi lik zerre kadar da olsa onu kat kat artırır ve yapana, katından büyük bir mükâfaat verir." Yani cenneti verir. Şâyet salih amelleri alınan bu kulun bütün iyilikleri biter ve sadece kötülükleri kalacak olursa melekler, bunu kendilerinden daha iyi bilen Allah’a: "Ey Allah’ımız bunun bütün iyilikleri bitti. Sadece kötü lükleri kaldı. Bir çok kimse de bundan hak istiyorlar." Bunun üzerine Allahü teâlâ der ki: "Onların günahlarını bunun üzerine yükleyin ve buna cehennem için bir belge hazırlayın."
Taberi diyor ki: "Bu âyet-i kerime’nin her iki şekilde de te'vil edilmesi mümkündür. Ancak birinci te'vil şekli Resûlüllahtan varid olan habere ve âyetin zahirine daha uygun olduğu için biz onu tercih ettik."
Taberi devamla diyor ki: "Müfessirler, Allahü teâlânın bu âyet-i kerimesiyle kimlere vaadde bulunduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
Bazılarına göre burada kendilerine vaadedilenler, Allah ve Peygamberine iman eden bütün mü’minlerdir. Zira Ebû Hureyre Resûlüllah’ın şöyle buyurduğu nu Rivâyet etmiştir. "Allahü teâlâ, yapılan iyiliği milyon kere artırır."
Abdullah b. Ömer ise bu âyette zikredilen vaadin sadece muhacirlere ait olduğunu, diğer insanların ve Bedevilerin bu âyetin kapsamına ginnediklerini söylemiştir. Bu hususta Atıyye el-Avfı, Abdullah b. Ömerin şunları söylediğini rivâyet etmiştir: "Kim bir iyilik ortaya koyarsa ona o iyiliğin on katı vardır. Kim de bir kötülük işlerse sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır. Onlar haksızlı ğa uğratılmazlar. En'am sûresi, 6/160 âyeti Bedeviler hakkında nazil olmuştur. Bir adam "Mu hacirler hakkında hangi âyet nazil olmuştur?" diye sorunca Abdullah b. Ömer "Muhacirler hakkında bu âyetten daha fazla vaad beyan eden âyet nazil olmuş tur. O da: "Şüphesiz ki Allah hiç kimseye zerre kadar zulmetmez. Yapılan iyilik zere kadar da olsa onu kat kat artırır ve yapana, katından büyük bir mükâfaat verir." âyetidir. Allah, bir şeyin büyük olduğunu bildirince o şey gerçekten bü yüktür." demiştir.
Taberi bu ikinci görüşü tercih etmiş ve delil olarak şunu zikretmiştir. Allahü teâlânın ve Resûlüllah'ın bildirmiş olduğu haberlerin, birbirlerine ters olmaları imkânsızdır. Madem ki Allahü teâlâ bir âyeti kerimesinde, mü’min kullarının yap tıkları iyiliklerin karşılığını on kat olarak vereceğini, diğer bir âyetinde bu iyi likleri kat kat artıracağını beyan etmiş ve Resûlüllah da bazı mü’minlerin mükâfaatlarının iki milyon kat artırılacağını, bazılarının ise on kat artırılacağını bildirmiştir. O halde, mükafaatlan çokça artırılanlar, Ebû Hureyryenin de riva yet ettiği gibi muhacirlerdir. Daha az artırılanlar ise Abdullah b. Ömerin rivâyet ettiği gibi, muhacirlerin dışındaki mü’minlerdir. Böylece âyet ve hadislerin, çeli şir gibi olmaları, ortadan kalkmış olur.
41
(Kıyamet gününde) Her ümmetten bir şahit getirilirken, seni de bunların üzerine şahit getirdiğimizde halleri ne olacaktır?
Kıyamet gününde her ümmetten, yaptıklarına dair aleyhlerine şahitlik edecek bir şahit getirirken, Ey Rasûlüm, seni de ümmetine karşı şahit getirdiğimizde bunların hali ne olacaktır?
Abdullah b. Mes'ud şöyle Rivâyet ediyor:
"Resûlüllah bana dedi ki: "Kur’an’ı bana oku." Dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, Kur'an sana indirildi onu ben sana nasıl okuyayım?" Resûlüllah: "Evet oku. Çünkü ben onu başka birinden dinlemek istiyorum." dedi. Ben Resûlüllah’a Nisa suresini okudum. Kıyamet gününde her ümmetten bir şahit getirirken seni de onların üzerine şahit getirdiğimizde halleri ne olacaktır?" Âyetine gelince "Ta mam yeter." dedi. Baktım ki gözlerinden yaşlar akıyor. Buhari, K. et-Tefsir, Sûre 4, bab: 9
Yine Abdullah b. Mes'ud diyor ki: "Resûlüllah (Kıyamet gününde) her ümmetten bir şahit getirirken seni de bunların üzerine şahit getirdiğimizde halleri nice olacaktır?" âyetini okuduktan sonra şu âyeti okumuştur: "Aralarında ol duğum müddetçe onlara şahit idim. Beni vefat ettirdiğinde de onları sen gözetliyordun. Sen her şeye şahitsin. Maide sûresi, 5/117
Süddi ise bu âyetin izahında şöyle demiştir: "Kıyamet gününde Peygamberler geleceklerdir. Onların bazılarının ümmetlerinden sadece bir kişi veya iki kişi yahut on kişi ya da bundan daha az kişi insan iman etmiş olacaktır. O Pey gamberlerden bazılarına da bundan daha az insan iman etmiş olacaktır. Nihâyet Hazret-i Lutun kavmi getirilecek. Ona kavmindeki, iki oğlundan başka kimsenin iman etmediği belli olacak, Peygamberlere: "Sizler kendinize gönderilenleri tebliğ ettiniz mi?" diye sorulacak onlar da: "Evet." diyeceklerdir. Bunun üzeri ne: "Buna dair kim şahitlik eder?" denilecek onlarda: "Muhammed ümmeti" di yeceklerdir. Bu defa Muhammed ümmetine: "Sizler, Peygamberlerin, şahitliği size bıraktıklarını söyleyebilir misiniz? Bu hususta ne dersiniz?" denilecek, onlar da cevaben diyeceklerdir ki "Ey rabbimiz, biz şahitlik ederiz ki onlar tebliğ ettiler." Bunun üzerine denilecekti ki : " Sizin bu şahitliğinizin doğruluğunu kim tasdik edecektir ?" Onlar da diyeceklerdir ki: "Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) tasdik ede cektir." Bu defa Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) çağırılacak o da ümmetinin doğru söyledi ğine ve Peygamberlerin tebliğ etmiş olduklarına dair şahitlik edecektir. İşte Allahü teâlânın: "Böylece biz sizin, insanlara karşı şahitler olmanız, Peygamberle rin de size karşı şahit olması için sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık Bakara sûresi, 2/143âyeti bu hususu izah etmektedir.
42
O gün, inkâr edip Peygambere isyan edenler, yerle bir olmayı is terler. Allah’tan hiçbir sözü gizleyemezler.
İşte o kıyamet gününde, Allah'ın birliğini inkâr eden kâfirler ve Peygam bere isyan edenler, Allah'ın, kendilerini yerle bir etmesini ve toprak olmalarını dilerler.
* Bu hususta başka bir âyette de şöyle buyurulmaktadır: "O gün kişi yap tığı amellere bakar. Kâfir ise "Keşke toprak olsaydım." der. Nebe, sûresi, 78/40
Âyet-i kerime’de: "O kâfirler, Allah’tan hiçbir sözü gizlemmeyezler." buyurulmaktadır. Bundan maksat, "Müşrikler ağızlarıyla inkâr etmeye kalkışsalar da bizzat diğer organları, yaptıkları amellere dair şahitlik edeceklerinden, Allah’tan hiçbir şeyi gizleyemeyeceklerdir," demektir.
Bu hususta Said b. Cübeyr diyor ki: "Bir adam gelip Abdullah b. Abbasa dedi ki: "Ben, Allahü teâlânın, bir âyette, müşriklerin kıyamet gününde şöyle di yeceklerini zikrettiğini gördüm." Sonra içinde bulundukları zor durumdan dola yı: "Rabbimiz olan Allah’a yemin olsun ki biz ona ortak koşanlardan değildik." demekten başka çaraleri kalmaz. En'am sûresi, 6/23 Diğer bir âyette ise "Allah’tan hiçbir sözü gizleyemezler." buyurduğunu gördüm. (Bunlar birbirlerine zıt değiller mi?)
Abdullah b. Abbas dedi ki: "Müşriklerin: "Rabbimiz olan Allah’a yemin olsun ki biz ona ortak koşanlardan değildik." şeklindeki sözlerini, onların, cen nete müslüman olanlar dışında kimsenin ginnediğini gördükleri ve "Gelin biz de müşrik olduğumuz inkâr edelim." dedikleri zaman söyleyeceklerdir. Bunun üzerine Allah onların ağızlarını mühürleyecek, onların müşrik olduklarını elleri ve ayaklan söyleyecektir. İşte o anda Allah’tan hiçbir sözü gizleyemeyeceklerdir.
Nitekim Abdullah b. Abbasın zikrettiği bu husus şu âyette de beyan edilmektedir: "O gün biz onların ağızlarını mühürleriz de bize elleri konuşur. Ayakları da ne yaptıklarına şahitlik eder. Yasin sûresi, 36/90
43
Ey iman edenler, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar na maza yaklaşmayın. Cünüp iken de gusül edinceye kadar namaz kılmayın. Yolcu olanlar müstesnadır. Eğer hasta iseniz veya yolculukta iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse veya kadınlara dokunmuşsanız ve bu durumda da su bulamamişsanız, tertemiz bir toprak ile teyemmün edin. Yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz ki Allah, çok affeden, çok bağışlayandır.
Ey iman edenler, içki içerek sarhoş olmuşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın. Cünüp iken de gusül edinceye kadar namaz kılma yın. Fakat yolcu olup ta su bulamayanlar müstesnadır. Onlar teyemmüm ederler. Eğer yaralı veya başka bir şekilde hasta iseniz veya sıhhatli olduğunuz halde yolculukta iseniz yahut küçük veya büyük abdest bozmaktan gelmişseniz veya cinsi münasebette bulunmuşsanız ve bu durumda abdest alacak veya cünüplükten temizlenecek kadar su bulamamışsanız tertemiz bir toprak ile teyemmüm edin.
Âyet-i kerime’de: "Sarhoşken ne söylediğiniz bilinceye kadar namaza yaklaşmayın." buyurulmaktadır.
Müfessirler, burada zikredilen sarhoşluğun, neden meydana gelen bir sar hoşluk olduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir:
a- Hazret-i Ali, Abdullah b. Abbas, Ebû Rezin, Mücahid, Katade ve İbrahim en-Nehaiye göre bu âyette zikredilen sarhoşluktan maksat, içki içmekten mey dana gelen sarhoşluktur. Onlara göre bu âyet-i kerime, içkinin kesin olarak ya saklanmasından önce nazil olmuş, içki içtikten sonra sarhoş olanların uyanıp ne söylediklerini bilinciye kadar namaza yaklaşmamalarını emretmiştir. Daha son ra ise içki kesin olarak yasaklanmış ve bu âyetin hükmü neshedilmiştir.
Bu hususta Hazret-i Alinin şunları söylediği rivâyet edilmektedir:
"Bir gün Abdurrahman b. Avf bize yemek yaptı ve bizi davet etti ve bize içki içirdi. İçki bizi sarhoş etti. O sırada namaz vakti gelmişti. Beni İmam olarak öne geçirdiler. Ben de Kâfırûn suresini yanlış bir şekilde şöyle okudum: "De ki: "Ey kâfirler, ben sizin yaptıklarınıza ibadet etmem. Biz ise sizin taptıklarınza ibadet ederiz." Bunun üzerine Alla teala " Ey iman edenler, sarhoşken ne söylediğinizı bilinceye kadar namaza yaklaşmayın." âyetini indirdi. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'na Sûre 4, Hadis No: 3026
Ebû Vâil, Ebû Rezin ve İbrahim en-Nehai bu âyetin ve Bakara suresinin iki yüz on dokuzuncu âyeti olan: "Ey Rasûlüm, sana içki ve kumardan soru yorlar. De ki "Onlarda büyük günahlar vardır. İnsanlar için bazı faydalan da vardır. Ancak günahları faydalarından çok büyüktür." âyetinin ve Nahl sûresi nin altmış yeydinci âyeti olan: "Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümler den, sarhoş edici içkiler ve güzel rızıklar edinirsiniz..." âyetinin, içkinin kesin olarak haram olduğunu belirten Maide suresinin doksanıncı âyetiyle neshedildiğini söylemişlerdir.
b- Dehhaka göre ise bu âyette zikredilen sarhoşluktan maksat, uyku sar hoşluğudur. Buna göre Allahü teâlâ mü’minlere, uykudan dolayı sarhoş bir haldeyken tamamen kendilerine gelip ne söylediklerini bilinceye kadar namaza yaklaşmamalarını emretmiştir.
Taberi buradaki sarhoşluktan maksadın, içki içmekten meydana gelen sarhoşluk olduğunu ve Allahü teâlânın, içkiyi kesin olarak yasaklamasından önce mü’minlere, sarhoşken namaza yaklaşmamalarını emrettiğim söyleyen görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Zira bu âyetin, içki içmekten meydana gelen sarhoşluk hakkında nazil olduğuna dair, Resûlüllah’ın sahabilerinden, birbirini destekleyen haberler zikredilmiştir.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: "Bu âyette zikredilen sarhoş luktan maksadın, içki içmekle meydana gelen sarhoşluk olduğu nasıl söylenebilir? Zira sarhoş olan aklını kaybeder, deliler gibi olur. Delileri de herhangi bir vazife ile yükümlü tutmak mümkün değildir. O halde sarhoş olan kimse nasıl olur da namaza yaklaşmamakla emrolunur?" Cevaben denir ki: "Sarhoşlar akıllarını kaybeden deliler gibi değil, vücutları uyuşan ve hareketleri yavaşlayan kimselerdir. Bu sebeple emir ve yasaklara muhatap olma durumundadırlar. Şa yet birsarhoş tamamen aklını kaybedip deli durumuna düşerse elbette ki bu âyet-i kerime ile muhatap olduğu söylenemez.
Âyet-i kerime’nin: "Cünup iken de gusül edinceye kadar namaz kılmayın. Yocu olanlar müstesnadır." diye tercüme edilen ifadesi müfes sirler tarafından iki şekilde izah edilmiştir:
a- Abdullah b. Abbas, Hazret-i Ali, Said b. Cübeyr, Mücahid, Hasan-ı Basri, Hakem ve İbn-i Zeyde göre bu ifadeden maksat, "Yolcu olanlar" demektir. Bunlara göre bu cümlenin mânâsı şöyledir: "Cünüp olan kimse yıkanmadan namaz kılmasın. Ancak yolcu olanlar müstesnadır. Onlar cünüp olurlarsa teyemmüm ederek namaz kılabilirler."
Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın şunları söylediği rivâyet edilmektedir: Men maksat, yolculuk yapanlardır. Allahü teâlâ onlara buyur muştur ki: "Cünüp iseniz, su bulduğunuz zaman yıkanmadan önce namaza yak laşmayın. Şâyet su bulamazsanız, ben sizin için toprağa meshederek teyemmüm yapmanızı helal kıldım."
Hazret-i Alinin de şöyle söylediği rivâyet edilmektedir: "Cünüp iken yıkan madan namaza yaklaşmayın. Ancak misafir olup ta su bulamama durumunuz müstesnadır. Bu takdirde teyammüm edin."
b- Yine Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr Hasan-ı Basri, İbrahim en Nehai, Ebû Ubeyde, İkrime, Zühri, Yezid b. Habib ve Mücahide göre ifadesinden maksat, "Yoldan geçenler müstesnadır." demektir. Bunlara göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Ey iman edenler, sar hoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaz kılmak için namazgahlara yak laşmayın. Cünüp olduğunuzda da yıkanıncaya kadar namazgahlara yaklaşmayın. Ancak namazgahtan, bir yol uğrağı olarak geçenler müstesnadır. Bunlar cünüpte olsalar yıkanmadan önce namazgahların içinden geçebilirler."
Bu hususta Abdullah b. Abbasın şunları söylediği rivâyet edilmektedir: Cünüp iken mescide yaklaşma. Ancak yolunun oradan geçmiş olması durumu müstesnadır. Oradan bir geçit olarak geçebilirsin. Fakat orada oturma."
Yine Abdullah b. Abbasın, Hayızh olan kadının ve cünüp bir kimsenin, içinde oturmadıkça mescitten geçmelerinde bir sakınca yoktur." dediği rivâyet edilmektedir.
Taberi, bu ikinci görüşün tercihe şayan olduğunu ifade sinden maksadın "Ancak namaz kılınan yerlerden gelip geçenler müstesnadır." demek olduğunu söylemiştir. Çünkü âyetin devamında: "Eğer hasta iseniz veya yolculukta iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse veya kadınlara dokunmuşsanız ve bu durumda su bulamamışsanız tertemiz bir toprakla teyemmüm edin." buyurulmakta ve cünüp olan yolcunun hükmü beyan edilmektedir. Âyetin bu bölümünde önce zikredilen ifadesini de yolcu olarak izah etmekle âyetin, lüzumsuz bir tekrarda bulunduğu söylenmiş olur ki bu doğru değildir. Diğer yandan kelimesinin türetildiği fiilinin Arapçadaki mânâsı, "Yolun veya nehirin bir yanından diğer yanına geçmektir." Buradaki sıfatı da namazgahın bir tarafından diğer tarafına geçeni ifade etmektedir.
Âyet-i kerime’de: "Eğer hasta iseniz veya yolculukta iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse veya kadınlara dokunmuşsanız ve bu durumda da su bulamamışsanız tertemiz bir toprakla teyammüm edin." buyurulmaktadır.
Müfessirler, burada zikredilen hastanın nasıl bir hasta olduğu farklı şekillerde izah etmişlerdir.
a-
Bazılarına göre burada zikredilen "Hasta"dan maksat, bir yeri kınlan veya yaralanan yahut bir yerinde yara çıkan, su ile yıkandığı takdirde zarar gö receğinden korkan kimselerdir. Bu gibi kimselerin teyemmüm etmeleri caiz olur. Bu görüşte olanlardan Abdullah b. Mes'uda göre burada zikredilen "Hasta"dan maksat, bir yeri kırılan veya yaralanandır. Ebû Malik ve Süddiye göre ise "Bir yeri yaralanandır." Said b. Cübeyre göre "Bir yeri yaralanan ve kendisinde yara meydana gelen yahut çiçek hastalığına yakalanandır."
b- İbn-i Zeyde göre ise burada zikredilen "Hasta"dan maksat, suyu kulla namayacak derecede hasta olan ve kendisine su getirin yıkayacak kimsesi de bulunmayan hastalardır. İşte böyle bir hastanın teyammüm etmesi caizdir.
Taberi diyor ki: "Âyetin te'vili şöyledir: "Eğer sizler yaralanacak oluşanız veya bir yerinizde yara çıkacak olursa yahut bir yeriniz kırılacak olursa ya da cünüplükten yıkanmaya gücünüz yetmeyecek kadar hasta olursanız ve o sırada yolcu olmayıp meskun iseniz temiz toprakla teyemmüm edin."
Âyet-i kerime’de geçen ve "Tuvalet" diye tercüme edilen keli mesinin asıl mânâsı "Geniş bir vadi" demektir. Tuvalet olarak özel yerler yapıl madan önce insanlar beşeri ihtiyaçlarını bu gibi vadilerde giderdikleri için "Tuvalet yeri" mânâsına bu kelime kullanılmıştır.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Kadınlara dokunmuşsanız" diye tercüme edilen ifadesi, müfessirler tarafından iki şekilde izah edilmiştir.
a- Abdullah b. Abbas, Hazret-i Ali, Katade ve Hasan-ı Basriden nakledilen bir görüşe göre burada zikredilen "Kadanlara dokunmak"tan maksat, kadınlarla cin si münasebette bulunmaktır. Bu görüşte olanlara göre âyet-i kerime’de, kadınlar la cinsi münasebette bulunan kimsenin su bulamaması halinde teyemmüm etmesi emredilmektedir.
İkrime diyor ki: "Said b. Cübeyr, Ata b. Ebi Rebah ve Ubeyd b. Umeyr bu âyette zikredilen "Dokunmak"tan neyin kastedildiği hususunda ihtilaf ettiler. Said b. Cübeyr ve Ata, buradaki "Dokunmak"tan maksadın, kadınlara cinsi münasebete varmayacak derecede dokunmak olduğunu söylemişler, Ubeyd ise bu rada ifade edilen "Dokunmak"tan maksadın, cinsi münasebette bulunmak olduğunu söylemiştir. Onlar bu meseleyi tartışırken, Abdullah b. Abbas çıkıp gelmiş meseleyi ona sormuşlar o da şu cevabı vermiştir: "Arap olmayan iki kişi hata etmişler, Arap olan kişi ise isabet etmiştir. Buradaki dokunmak'tan maksat, cinsi münasebette bulunmaktır. Fakat Allahü teâlâ, örtülü ve nezih bir şekilde ifadede bulunmuştur.
b- Abdullah b. Mes'ud, Ubeyde es-Selmani, Abdullah b. Ömer, Âmir eş-Şa'bi, İbrahim en-Nehai, Hakem, Hammad ve Ebû Ubeydeden nakledilen ikinci bir görüşe göre bu âyette zikredilen dokunmak'tan maksat, erkeğin, kadının vücuduna eli veya herhangi bir azası ile dokunmasıdır. Cinsi münasebette bulun mak değildir. Bunlara göre kadının vücudundan herhangi bir yere çıplak olarak eliyle dokunan veya onu öpen erkeğin abdesti bozulur. O erkeğin yeniden ab-dest alması gerekir.
Taberi diyor ki: "Bu iki görüşten tercihe şayan olan görüş, bu âyette zik redilen "Dokunmak"tan maksadın, cinsi münesebette bulunmak olduğunu söyleyen görüştür. Cinsi münasebetin dışındaki diğer dokunmalar değildir. Zira bu hususta Resûlüllah’ın, hanımlarından bazılarını öptükten sonra abdest almadan namaz kıldığına dair sahih haberler zikredilmiştir.
Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) Resûlüllah’ın kendisini öptüğünü ve ondan sonra da ab dest almadığını söylemiştir Ebû Davud, K. et-Taharet, bab: 69, Hadis No : 178 Diğer bir Rivâyette Hazret-i Âişe şöyle demiştir:
"Resûlüllah, hanımlarından birini öptü sonra çıkıp namaza gitti ve abdest de almadı. Ebû Davud, K. et-Taharet, bab: 69, Hadis No: 179 Zeyneb eş-Sehmiye, Hazret-i Âişenin, şunları söylediğini rivâyet etmiştir.
"Resûlüllah abdest alırdı. Sonra öperdi ve namaz kılardı. Abdest de al mazdı. Bunu bana yaptığı da olmuştu. İbn-i Mace, K. et-Taharet bab: 69 Hadis No ; 503
Taberi, Ümmü Selemenin de Resûlüllahtan benzeri bir hadisi Rivâyet ettiğini söylemiştir.
Müfessirler, bu âyet-i kerime’nin kimler hakkında nazil olduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir:
a- İbrahim en-Nahai'ye göre bu âyet-i kerime, yaralanmış olan ve yaralı iken cünüp olan sahabiler hakkında nazil olmuştur. Onlar bu durumlarım Resûlüllah'a anlatmışlar bunun üzerine bu âyet inmiş ve onların teyemmüm edeceklerini beyan etmiştir.
b- Hazret-i Âişe ve diğer bazı sahabilere göre bu âyet-i kerime, bir yolculuk esnasında cünüp olan ve yıkanmak için su bulamayan sahabiler hakkında nazil olmuş ve onların toprakla teyemmüm etmelerini beyan etmiştir.
Bu hususta Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) diyor ki:
"Biz, bir yolculuğu sırasında Resûlüllah ile beraber gitmiştik. "Beyda" veya "Zatülceyş" denen yere vardığımızda gerdanlığım koptu. Resûlüllah onu aramaya girişti. İnsanlar da onunla beraber arıyorlardı. Onlar bir su başında de ğillerdi. İnsanlar Ebubekir'e gittiler ve ona: "Âişenin ne yaptığını görüyor musun? O, Resûlüllah'ı ve insanları yolundan alıkoydu, insanlar ne bir suyun ba-şmdalar ne de onların yanında su bulunuyor." dediler. Bunun üzerine Ebubekir çıkıp geldi. O sırada Resûlüllah başını dizime koymuş ve uyumuştu. Ebubekir: "Sen Resûlüllah'ı ve insanları yolundan alıkoydun. Onlar bir su başında değiller. Yanlarında su da yok." dedi. Babam Ebubekir bana çok sitem etti ve Allah'ın di lediği kadar sözler söyledi. Eliyle böğrüme dürtüyordu. Benim hareket etmeme, Resûlüllah'ın dizimde uyuması engel oluyordu. Nihâyet Resûlüllah sabah olun ca kalktı. Orada hiç su yoktu. İşte o sırada Allah, teyemmüm âyetini indirdi. Orada bulunanlar teyemmüm ettiler. Üseyd b. Hudayr da: "Ey Ebubekir ailesi, bu sizin ilk bereketiniz değildir." dedi. Biz, üzerine binmiş olduğum deveyi kaldırdık. Gerdanlığımı onun altında bulduk." Buhari, k. et-Teyemmüm, bab: 1
Taberi bu hadisi Hazret-i Âişe'den çeşitli şekillerde Rivâyet etmiştir.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Toprak" diye tercüme edilen ( kelimesi, Katade tarafından "Ağaç ve bitki olmayan yer", İbıvi Zeyd tarafından "Düz yer", Amr b. Kays tarafından, "Toprak", diğer bir kısım âlimler tarafından ise "Toprak ve tozlu yeryüzü" diye izan edilmiştir.
Taberi bu kelimeden maksadın, "Bitkilerden, ağaçlardan, binalardan arınmış olan düz yer." olduğunu söyleyen görüşün doğru olduğunu söylemiştir.
Âyet-i kerime’de, teyemmüm eden kimseye, yüzünü ve ellerini toprağa sünnesi emredil inektedir.
Müfessirler, teyemmüm eden kimsenin, ellerinin ne kadarını toprağa sür me mecburiyetinde olduğu hususunda üç görüş zikretmişlerdir.
a- Ammar b. Yasir, Âmir eş-Şa'bi, İkrime, Evzai ve Mekhul'den nakledi len bir görüşe göre, teyemmüm eden kimse ellerini toprağa sürüp bileklerine ka dar mesheder. Bileklerinden yukarı, dirseğe doğru herhangi bir yerini meshetmez.
Bunlar, görüşlerine delil olarak, Abdurrahman b. Ebza'dan rivâyet edilen şu hadis-i şerifi göstermişlerdir:
"Bir adam Ömer'e geldi. Ben cünüp oldum fakat su bulamıyorum." dedi. Ömer ona "Namaz kılma" dedi. Bunun üzerine Ammar, "Ey mü'minlerin emin, hatırlamıyor musun bir zaman ben ve sen bir müfrezede bulunuyoduk. İkimiz de cünüp olmuştuk ve su bulamamıştık. Sen namaz kılmamıştın. Ben ise toprak ta yuvarlanmış ve namaz kılmıştım. . Resûlüllah da buyurmuştu ki: "Senin iki elini yere vurman sonra da onlara üflemen daha sonra da o ikisiyle yüzünü ve ellerini meshetmen senin için kâfi idi... Müslim, K.el-Hayz, bab; 112, Hadis no: 368
Hadisin diğer bir Rivâyetinde Resûlüllah Ammar'a:
"Şöyle yapman senin için yeterliydi." buyurmuş ve Resûlüllah iki elini yere vurmuş, onlara tiflemiş ve onlarla yüzünü ve iki elini meshetmiştir." Buhari, K. et-Teyemmüm, bab: 4
Görüldüğü gibi bu görüşte olanlar, teyemmümde ellerin, sadece bileklere kadar meshedilmesinin yeterli olduğunu, zira Kur'an-ı Kerim'de "El" kelimesi zikredilince bileğe kadar olan kısmının kasdedildiğini söylemişlerdir. Nitekim hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerinin kesilmesi emredilmiş ve bunlara hır sızlık cezası uygulanırken de elleri bileklerinden kesilmiştir. Bu da göstermek tedir ki bu âyette teyemmüm hususunda zikredilen "El"den maksat da bileğe ka dar olan el'dir.
b- Abdullah b. Ömer, Hasan-ı Basri ve Âmir eş-Şa'bi'ye göre ise teyem mümde ellerin meshedilme sınırı, dirseklere kadardır. Zira abdest alırken eller dirseklere kadar yıkanır. Allahü teâlâ, teyemmüm eden kişiden, başını ve ayaklarını meshetme yükümlülüklerini kaldırmış fakat onların, yüzlerini ve ellerini toprakla meshetmelerini emretmiştir. Bundan anlaşılmaktadır ki, teyemmümde ellerin meshedilme sınırları, abdest alırken yıkanan yerlerdir.
Taberi, bu görüşte olanların, Ebû Cüheym'den Rivâyet edilen şu hadisi delil gösterdiklerini zikretmiştir. Ebû Cüheym diyor ki: "Ben, Resûlüllah'ın, küçük abdestini bozduğunu gördüm. Ona selam verdim o benim selamımı almadı. İhtiyacını görünce bir duvarın önünde kalktı. Ellerini duvara vurdu. Onlarla yüzünü mesnetti. Ellerini tekrar duvara vurdu ve ellerini dirseklerine kadar meshetti.
Ondan sonra benim selamımı aldı...
Not; Taberi bu hadisi bu şekilde Rivâyet etmiştir. Ancak Buhari, Müslim, ve diğer hadis kitaplarında Ebû Cüheym'den bu hadis-i şerif şu şekilde Rivâyet edilmiştir. Ebû Cüheyrn demiştir: "Resûlüllah, Cemel kuyusu tarafından geliyordu. Onunla bir adam karşılaştı. Ve ona selam verdi. Fakat Resûlüllah onun selamını almadı. Bir duvara yöneldi. Yüzünü ve ellerini meshetti. Sonra adamın selamını aldı. (Buhari, K. et-Teyemmüm, b. 3 /Müslim, K. el-Hayz, b. 114 HN. 369) Ebû Davud, Taberinin, ebu Cüheymden Rivâyet ettiği bu hadisi, onun Rivâyetine benzer bir şekilde, Abdullah b. Ömerden Rivâyet etmiş ancak hadisin ravilerinden, Muhammed b. Sabitin, Ahmed b. Hanbel tarafından, teyemmüm hakkındaki hadislerinden dolayı tenkid edildiğini söylemiştir. (Bu hususta Bkz. Ebû Davud, K. et-Taharet b. 124. MN. 330)
c- Zühri'ye göre ise teyemmüm eden kimse ellerini omuzlarına ve koltuk altlarına kadar meshetmek zorundadır. Zira yüzünü meshederken bütününü meshettiği gibi ellerini meshederken de bütün kolunu meshetmesi gerekir.
Bu görüşte olan âlimler, görüşlerine delil olarak Amrnar b. Yasir'den ri vÂyete dilen şu hadisi zikretmişlerdir;
"Resûlüllah, "Ulâtül Ceyş' denen yerde konakladı. Yanında hanımı Âişe de bulunuyordu. Âişe'nin, Zıfar şehri boncuklarından olan gerdanlığı kopup düşmüştü, insanlar onu aramak için hareketten ahkonmuş oldular. Nihâyet tan yeri ağardı. İnsanların yanında su da yoktu. Ebubekir Âişeye kızdı ve ona dedi ki: "İnsanları yolundan alıkoydun. Onların yanında su da yok." Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah, temiz toprakla teyemmüm etme ruhsatını indirdi. Müslümanlar Resûlüllah ile birlikte kalkıp ellerini toprağa vurdular. Sonra ellerini yukarı kaldırdılar.
Toprağa silkelemediler ve elleriyle yüzlerini ve dıştan omuzlarına içten de koltuk altlarına kadar olmak üzere ellerini mesnettiler." Nesâî, K. et-Taharel, bab: 196 / Ebû Davud K. et-Taharet, bab: 123, Hadis No: 318 İbn-i Mace, K. et-Taharet bab: 90, Hadis No: 565, 566
Taberi, zikredilen bu üç görüşten
birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, teyemmüm eden kimsenin, ellerini bileklerine kadar meshetmek mecburiyetinde olduğunu zira oraya kadar meshetme hususunda icma bulunduğunu ancak bileklerden yukarıya doğru meshetmenin gerekli olmayıp caîz olduğunu, teyemmüm eden kimsenin, dirseklerine veya omuzlarına kadar meshetmesinin bir mahzuru olmadığını söylemiştir. Çünkü Allahü teâlâ, teyemmüm eden kimse için ellerini meshetme hususunda bir sınır koymamıştır. Ancak, bileklere kadar meshetme nin gerekli olduğu icma ile sabittir. Teyemmüm edenin buna uyma mecburiyeti vardır. Bileklerden yukarısının meshedilmesi ise ihtilaflı bir meseledir. Bu iti barla teyemmüm eden kimse bileklerden yukarısını meshedip etmemekte ser besttir.
Müfessirler, cünüp olan kimsenin de teyemmüm etme ruhsatından fayda lanıp faydalanamayacağı hususunda iki görüş zikretmişlerdir:
a- Abdullah b. Abbas, Hazret-i Ali, Hasan-ı Basri gibi, âyet-i kerime’deki "Ka dınlara dokunma" ifadesini "Kadınlarla cinsi münasebette bulunma" şeklinde izah eden sahabi, tabiin ve tebe-i tabiinler, teyemmüm etme hususunda cünüp olan kimsenin de abdestsiz olan kimse gibi olduğunu, onun da su bulamaması halinde temiz toprakla teyemmüm ederek cünüplükten çıkıp temiz olacağını, ancak su bulduktan sonra yıkanacağını söylemişlerdir. Zira cünüp olan kimse nin, teyemmüm ederek temiz olacağı hususunda Resûlüllah'tan, şüpheyi bertaraf edecek derecede sağlam Rivâyetlerle hadisler zikredilmiştir.
b- Abdullah b. Mes'ud, Ömer b. el-Hattab ve İbrahim en-Nehai'den nakle dilen diğer bir görüşe göre cünüp olan kimsenin, yıkanmaktan başka temizlen me yolu yoktur. Böyle bir kimsenin toprakla teyemmüm ederek temizlenmesi mümkün değildir. Zira teyemmüm, cünüp olmayanlar için verilen bir ruhsattır. Bu görüşte olanlar, âyette geçen "Cünüp iken de gusül edinceye kadar namaz kılmayın" ifadessini, "Cünüp iken de gusül edinceye kadar namaz kılınan yere yaklaşmayın. Ancak oradan geçip gitmeniz hariç." şeklinde izah etmişler ve demişlerdir ki "Allahü teâlâ, cünüp olan kimseye, gusül etmeden namaz kılınan ye re yaklaşmamasını ve ona teyemmüm etmesini emretmem iştir. Bundan da anla şılmaktadır ki, cünüp olanın, temizlenmek için yıkanmaktan başka çaresi yok tur. Bu görüşte olan âlimler, âyette geçen "Kadınlara dokunma" ifadesini, "Ka dınlarla cinsi münasebette bulunma" haricinde ve onların avret mahallerinin dı şında herhangi bir yerlerine dokunma şeklinde izah etmişlerdir.
Bu hususta Şakiyk diyor ki:
"Ben, Abdullah b. Mes'ud ve ebû Mûsa el-Eş'ari ile birlikte otunıyordum. Ebû Mûsa, Abdullah'a dedi ki: "Ey Ebû Abdurrahman, ne dersin, bir adam cü nüp olsa da bir ay su bulamayacak olsa o, namazı ne yapacaktır?" Abdullah dedi ki: "Bir ay su bulamasa dahi teyemmüm yapamaz," Bunun üzerine Ebû Mûsa dedi ki: "Maide süresindeki, "Şâyet su bulamamişsanız temiz toprakla teyemmüm edin. Maide Sûresi, 5/6 âyeti ne olacaktır? Abdullah dedi ki: "Şâyet bu âyette onlara ruhsat verilecek olsa su kendilerine her soğuk geldiğinde büyük bir ihtimalle toprakla teyemmüm etmeye kalkarlar." Bunun üzerine Ebû Mûsa, Abdullah'a dedi ki: "Sen Ammar'ın şu sözünü duymadın mı? Ammar demişti ki: "Resûlüllah beni bir iş için göndermişti. Ben cünüp oldum ve su bulamadım. Hayvanla rın yuvarlanması gibi toprakta yuvarlandım. Sonra Resûlüllah'a geldim ve me seleyi ona anlattım. O da buyurdu ki: "İki elinle şöyle yapman seni için kâfi idi." Sonra Resûlüllah elleriyle yere bir defa vurdu. Sol eliyle sağ elini mesnetti ve iki elinin dış taraflarım ve yüzünü de mesnetti.. Ammar'ın bunu anlatması üzerine Abdullah b. Mes'ud dedi ki: "Sen görmedin mi (Ammar bunu Ömer'e anlattı. Fakat) Ömer, Ammar'in sözüne kanaat getirmedi." Müslim, K. el-Hayz, bab: 110, Hadis No: 368 /Buhari, K. et-Teyemmiim, bab: 8
Abdurrahman b. Ebza diyor ki:
"Biz, Ömer b. el-Hattab'in yanında bulunuyorduk. Bir adam gelip ona dedi ki: "Ey mü’minlerin emin, bazan bizler bir ay iki ay bekliyor su bulamıyoruz..." Bunun üzerine Ömer dedi ki: "Ben su bulamayacak olsam, onu buluncaya kadar namaz kılmam." Bunun üzerine Ammar b. Yasir dedi ki: "Hatırlıyor musun ey mü’minlerin emiri, ben şu ve şu yerde bulunuyordum. Biz o zaman deve güdüyorduk. Sen biliyorsun ki ikimiz de cünüp olmuştuk." Ömer dedi ki: "Evet hatırlıyorum." Ammar dedi ki: "Ben toprakta yuvarlanmıştım. Resûlüllah'a gelip yaptığımı anlattım. Bunun üzerine Resûlüllah güldü ve buyurdu ki: "Yeryüzü senin için kâfi idi." Resûlüllah iki elini yere vurdu. Sonra onları üfledi. Elleriyle yüzünü ve kollarının bir kısmını meshetti."
Bunun üzerine Ömer dedi ki: "Ey Ammar, Allah'tan kork." Ammar da dedi ki: "Ey mü’minlerin emiri istersen ben bunu kimseye bunu anlatmam." Ömer dedi ki: "Hayır, fakat biz seni bu hususta takibettiğin yolda serbest bırakı rız." Nesâî, K. et-Taharet, bab: 198 / Müslim, K. el-Hayz, bab: 112, Hadis No: 368
Taberi diyor ki: "Bu hususta doğru olan görüş, cünüp olan kimsenin de teyemmüm ederek temizleneceğini söyleyen görüştür. Zira bu âyette zikredilen "Kadınlara dokunmak"tan maksat, daha önce de zikrettiğimiz gibi onlarla cinsi münasebette bulunmaktır. Ayrıca cünüp olan kimsenin, su bulamadığı takdirde teyemmüm ederek temizleneceği hususunda Resûlüllah'tan bir çok sahih hadis nakledilmiştir. Biz bunlardan sadece bir kısmını nakletmekle yetindik. Zira hepin uzatmak istemedik.
Müfessirler, su bulamayıp da teyemmüm eden kimsenin, her namaz vakti için teyemmümü yenilemek zorunda olup olmadığı hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Hazret-i Ali, Abdullah b. Ömer, Şa'bi, Katade, Yahya b. Said, Abdiilkerim b. Rebia ve İbrahim en-Nehai'ye göre teyemmüm eden kimse her namaz vakti için teyemmümü yenilemek zorundadır. Teyemmüm etme abdest almaya benze memektedir. Yani abdest alan kimse abdesti bozulmadıkça o abdestle namaz kılmaya devam edebilir. Fakat teyemmüm eden kimse, teyemmümü bozulmasa dahi her namaz için teyemmümünü yenilemek zorundadır.
b- Hasan-ı Basri ve Ata'ya göre ise teyemmüm eden kimse teyemmümü, abdesti bozan şeylerle veya suyun bulunmasıyla bozulmadıkça o teyemmüm ile dilediği kadar nafile ve vakit namazı kılabilir. Bu hususta Hasan-ı Basri'nin şu-nu söylediği rivâyet edilmektedir: "Bir adam, abdesti bozulmadıkça bütün vakit namazlarını bir abdestle kılar. Teyemmüm de bunun gibidir."
Taberi diyor ki: "Sahih olan görüş, "Teyemmüm eden kimsenin her namaz vakti için teyemmümünü yenilemesi gerekir." diyen görüştür. Zira, Allahü teâlâ, namaz kılmaya kalkan her insana su ile temizlenmesini, su bulamadığı takdirde de teyemmüm etmesini emretmiştir. Bu emrin gereği olarak aslında her namaz vakti için abdest almak, su bulunmadığında da teyemmüm etmek icabetmektedir. Ancak hadis-i şerifler, abdesti alan kimsenin namaza kalkması halinde, daha önceden var olan abdestinin kendisi için yeterli olduğunu, yeniden abdest alması gerekmediğini beyan etmişler bu sebeple her namaz için, abdest bozulmadıkça yeniden abdest almanın gerekli olmadığını anlatmışlardır. Teyemmüm eden kimse için ise hadislerde böyle bir açıklama olmadığından, âyeti kerime’nin genel ifadesi geçerlidir. Teyemmüm edenin her namaz için teyemmümü yenilemesi gerekmektedir.
44
Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmüyor musun? Onlar sapıklığı satın alıyor ve sizin de doğru yoldan sapmanızı istiyorlar.
Ey Rasûlüm, kendilerine ilahi kitaptan bir pay verilen şu Yahudilerin haline bir bakmaz mısın? Onlar imanı bırakıp, senin Peygamberliğini yalanlayarak doğru yolu terkediyor ve sapıklığı satın alıyorlar. Sizin de doğru yoldan sanıp kendileri gibi olmanızı istiyorlar.
İkrime ve Abdullah b. Abbas, bu âyet-i kerime’nin, Yahudilerden Rifaa b. Zeyd b. et-Tabut hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.
Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın şunları söylediği rivâyet edilmiştir: "Ri faa, Yahudilerin ileri gelenlerinden birisi idi. Resûlüllah konuştuğunda bu kişi dilini eğer bükerdi ve "Ey Muhammed, konuşurken bize özen göster ki seni anlayabilelim." derdi. Sonra bu kişi İslâm'a dil uzattı. Onu ayıpladı. Bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyeti ve bundan sonra gelen iki âyeti indirdi.
Âyet-i kerime’de Resûlüllah'a; "Görmüyor musun?" şeklinde bir soru yö neltilmiştir. Burada ifade edilen "Görmek"ten maksat, bazı âlimlere göre "Sana bildirilmeli mi?" demektir.
Diğer
bazılarına göre ise "Sen bilmiyor musun?" demektir.
Taberi'ye göre ise buradaki "Gönnek"len maksat, kalb gözüyle görmektir.
45
Allah, sizin düşmanlarınızı çok iyi bilir. Dost olarak Allah yeter. Yardımcı olarak da Allah yeter. .
Allah sizin düşmanlarınız olan Yahudileri çok iyi bilir. Onların telkinleri ni kabul etmeyin. Yoksa helak olursunuz. Dost olarak Allah size yeter. Yardım cı olarak da Allah size kâfidir. Ona güvenin, ondan dileyin. Ondan başka kimse den istemeyin. Çünkü o sizin için kâfidir.
46
Yahudilerden bir kısmı, sözü esas manasından kaydırıp: "işittik karşı geldik. Dinle işitmez olası. " derler. Yine dillerini eğerek ve dini kötüleyerek "Raine" derler. Eğer onlar: "İşittik itaat ettik. Dinle ve bizi gözet." deselerdi kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah onlara, inkârlarından dolayı lanet etmiştir. Onlardan iman eden çok azdır.
Düşmanlarınız olan Yahudilerden bazıları, Tevrat'ta bulunan Allah'ın ke lamını asıl yerinden alır başka yere koyarlar. Çeşitli şekillerde yorumlarlar. "Ey Muhammed, sözünü dinledik fakat emrine isyan ettik. Dinle işitmez olası." Ve ya: "Sen bizi dinle biz seni dinlemiyoruz." derler. Yine dillerini eğip bükerek "Raine" derler.
Eğer bu Yahudiler "İşittik karşı geldik" diyeceklerine: "Ey Muhammed işittik Ve sana itaat ettik. Sana konuştuklarımızı dinle ve bizlere, konuştuğunu anlamamız için bizi gözet," demiş olsalardı bu kendileri için Allah katında daha hayırlı ve daha doğru bir söz olurdu. Fakat Allah, Yahudileri, senin Peygam berliğini inkâr etmelerinden ve sana gelen apaçık delilleri yalanlamalarından dolayı lanetledi. Rahmetinden uzaklaştırdı. Zaten onların pek azı iman eder. Ve ya onlar, Mûsa'nın Peygamberliği gibi pek az şeye iman ederler.
"Raine" kelimesi, Yahudilerin dilinde hem sövmek hem de "Gözet, ko ru" mânâsına geliyordu. Yahudiler bu kelimeyi kullanmakla Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)e hakaret etmek gayesini güdüyordu.
47
Ey kendilerine kitap verilenler, bir kısım yüzleri silip belirsiz ya parak, önünü arkasına çevirmeden veya cumartesi ehline lanet ettiğimiz gi bi onlara lanet etmeden, yanınızdaki kitapları tasdik eder olduğu halde indirdiğimiz Kur'an'a iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelir.
Ey kendilerine kitap verilen Yahudi topluluğu, bir kısım yüzleri silip be lirsiz yaparak önünü arkasına çevirmeden veya soyunuzdan, cumartesi günü kendileri için kutsal olarak seçilen Yahudilere lanet edip onları rezil ve rüsvay ettiğimiz ve onları maymunlar şekline soktuğumuz gibi, sizi de aynı akıbetlere uğratmamızdan önce, elinizdeki Tevrat'ı doğrulayan ve Muhammed'e indirilen Kur'an'a iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelir. Onun dilediği her şey anında oluverir.
Burada zikredilen ve "Bir kısım yüzleri silip belirsiz yaparak önünü ar kasına çevime" ifadesinden neyin kasdedikliği hususunda çeşili görüşler ilerisürülmüştür.
a-
Bazılarına göre, yüzlerin silinmesinden maksat, onların silinip kafanın ense tarafı gibi olmalarıdır.
b- Abdullah b. Abbas, Atıyye el-Avfî ve Katade'ye göre, yüzlerin silin mesinden maksat, önde bulunan gözlerin silinip kör edilmesi ve gözlerin ense tarafına geçmesidir. Böyle olan kimseler gerisin geri yürümek zorunda kalacaklardır.
c- Mücahid, Hasan-ı Basri, Süddi ve Dehhak'a göre yüzlerin silinmesin den maksat, hakkı görmeye karşı kör olmaları, gerisin geri gitmelerinden maksat ise sapıklığa ve inkâra düşmeleridir.
d- İbn-i Zeyd'e göre yüzlerin silinmesinden maksat, yaşadıktan yerlerden izlerinin silinmesi, gerisin geri gitmelerinden maksat ise, Yahudilerin tekrar Şam'a döndürülmeleridir.
e- Diğer bir kısım müfessirlere göre ise bu ifadeden maksat, yüzlerinin şeklini kaybedip maymunların yüzü gibi olması ve âdeta kafanın ense tarafına benzemesidir.
Taberi, burada tercih edilen görüşün "Yüzleri silinip gözleri enseye çevirilecek ve böylece gerisin geri yürümek zorunda kalacaklardır." diyen görüş olduğunu söylemiştir.
Taberi bu görüşü tercih edişinin sebebi olarak özetle şunları zikretmiştir: Allahü teâlâ bu âyet-i kerime ile, ellerinde bulunan kitabı verip sapıklığı satın alan Yahudileri tehdit etmiş, onların yüzlerini silip gerisin geri yürümek zorun da bırakacağını bildirmiştir. Bu itibarla burada ifade edilen yüzleri silmekten maksadın, insanların basiretlerini kapatıp onları sapıklığa düşürmek olduğunu söylemek doğru değildir. Zira Yahudiler zaten sapıklık içindedirler. Keza yüzle rin silinmesinden maksat, "Onların yüzleri ense haline getirilecektir." diyen gö rüş de sahabi, tabiin ve onlardan sonra gelen âlimlerin görüşlerine muhalif oldu ğundan şaz bir görüştür, sahih değildir. Yine "Onların yüzlerinin silinmesi'nden maksat. Onların yaşadıkları yerlerdeki izleri silinecek ve Şam'a doğru gitmek zorunda kalacaklardır." diyen görüş de isabetli değkli. Zira "Yüzler" kelimesi Arapçada genelde, ensenin zıddı olan yüz anlamında kullanılır.
Allahü teâlânın kitabını, indiği dilin en çok kullanılan şekliyle izah etmek elbetteki daha evladır.
Taberi diyor ki: "Şâyet elenecek olursaki: Bu âyet-i kerime, senin izah et tiğin gibi Yahudiler hakkında nazil olmuşsa âyette tehdit konusu olan husus onların başına gelmiş midir?" Cevaben denilir ki: "Hayır gelmemiştir. Zira onlar dan Abdullah b. Selam, Sa'lebe Sa'ye, Esed b. Sa'ye, Esed b. Ubeyd, Muhayrık ve bunların dışında bir topluluk müslüman olmuşlardır. Onların müslüman ol maları da kendilerinden, âyette beyan edilen azabı uzaklaştırmıştır.
Bu âyetin Yahudiler hakkında nazil olduğunu ispatlayan bir husus da Ab dullah b. Abbas'tan nakledilen şu hadistir: Abdullah b. Abbas demiştir ki: "Resûlüllah, Yahudi hahamlarından Abdullah b. Suriya ve Ka'b b. Eşref gibi ileri gelenlere konuştu ve onlara dedi ki: "Ey Yahudi topluluğu, Allah'tan korkun, müslüman olun. Allah'a yemih olsun ki sizler benim size getirdiğim şeyin hak olduğunu biliyorsunuz. "Onlar da dediler ki: "Ey Muhammed biz bunu bilmiyoruz." Böylece bildikleri şeyi inkâr ettiler.. Kâfirliklerinde ısrar ettiler. Allahü teâlâ da: "Ey kendilerine kitap verilenler..." âyetini indirdi.
İbrahim en-Nehai, Ka'bul Ahbar'ın bu âyet-i kerime’yi işitmesi üzerine, âyetin beyan ettiği azaptan korkarak Yahudi iken müslüman olduğunu söylemiştir.
48
Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasmraffetmez. Bunun dışmdakini dilediği kimse için affeder. Kim Allah'a ortak koşarsa şüphesiz büyük bir günah ile iftira etmiş olur.
Şüphesiz ki Allah, kâfir olanı ve kendisine ortak koşam affetmez. Bunla rın dışındaki günahları dilediği kimseden bağışlar. Kim Allah'a oitak koşarsa, Allah'ın birliğini inkâr ettiği için büyük bir iftirada bulunmuş ve büyük bir gü nah işlemiş olur.
Bu âyet-i kerime, Allah'a ortak koşmanın dışındaki büyük günahların affedilip edilmemesinin, Allahü teâlânın dilemesine bağlı olduğunu, dilediği kimseden bu günahları affedip dilediğine de azap edeceğini beyan etmektedir. Nitekim diğer âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır: "Allah'a samimiyetle iman edin. Ona ortak koşanlardan olmayın. Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp kuşlar tarafından kapılmış veya rüzgarla uzaklara sürüklenmiş gibidir. Hac sûresi, 22/31Kim allah'a ortak koşarsa şüphesiz ki Allah ona cenneti haram kılmıştır." Maide suheris, 5/72
Abdullah b. Ömer bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında şunlan soylemistir: "Ey Rasûlüm, kullarıma şöyle dediğimi söyle: Ey kendi aleyhlerine haddi aşan kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz ki Allah bütün günahları bağışlar. Zümer sûresi, 39/53âyeti nazil olunca bir kişi ayağa kalktı ve de di ki: "Ey Allah'ın Resulü, Allah'a ortak koşmayı da mı? "Resûlüllah bundan hoşlanmadı ve "Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez." âyetini okudu.
Yine Abdullah b. Ömer diyor ki: "Biz sahabiler topluluğu, adam öldürenin, yetim malı yiyenin, yalan yere şahitlik edenin ve akrabalık bağını koparanın cezalandırılacağında hiç şüphe etmiyorduk. Nihâyet, "Şüphesiz ki Allah kendi sine ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışındakilerini dilediği kimse için affeder." âyeti nazil oldu. Biz böyle düşünmekten vazgeçtik. Çükü bu âyet beyan etti ki, her büyük günah işleyen, Allah'ın iradesine kalmıştır. Allah dilerse onu affeder dilerse azabeder. Yeter ki işlediği büyük günah, Allah'a ortak koşmak olmasın."
49
Kendilerini temize çıkaranları görmüyor musun? Hayır, ancak Allah dilediğini temize çıkarır. Onlara kıl kadar zulmedilmez.
Kendilerini temize çıkaran Yahudi ve Hristiyanları görmez misin? Onlar "Biz hata işlemeyiz, biz günah işlemeyiz, biz, Allah'ın oğulları ve dostlarıyız. Maide sûresi, 5/18"Cennete ancak Yahudi olanlar veya Hristiyanlar girecektir." Bakara sûresi, 2/111şeklinde iddialarda bulunurlar. Halbuki yaratıklarından dilediğini temize çıkaracak olan ancak Allah'tır. Hiçbir kimseye de kıl kadar zulmedilmeyecektir.
Müfessirler burada, kendilerini temize çıkaranlardan kimlerin kaste dikliği hususunda iki görüş zikretmişlerdir:
Bazılarına göre bunlardan maksat, Yahudilerdir,
bazılarına göre ise bunlardan maksat, hem Yahudilerdir hem de Hristiyanlardır.
Müfessirer, bu âyette kendilerini temize çıkardıkları beyan edilen insanların, kendilerini ne şekilde temize çıkarmak istedikleri hususunda da çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Katade ve Süddi'ye göre bunlar, Allah düşmanı Yahudilerdir. Bunlar, hadlerine düşmeyen şeyleri söyleyerek kendilerini temize çıkarmak istemişlerdi. "Bizler, Allah'ın oğulları ve dostlarıyız." demişler. "Bizim günahımız yoktur" diye iddiada bulunmuşlardır.
b- Hasan-ı Basri ve İbn-i Zeyd'e göre ise burada "Kendilerini temize çı karanlardan maksat, Yahudi ve Hristiyanlardir. Çünkü onlar, "Biz, Allah'ın oğulları ve dostlarıyız." "Cennete ancak Yahudi ve Hristiyan olanlar girecektir." şeklinde iddialarda bulunmuşlardır.
c- Mücahid, Ebû Malik ve İkrime'ye göre ise burada kendilerini temize çıkaranlardan maksat, Yahudilerdir. Kendilerini temize çıkarma şekilleri ise na maz kılarlarken, günahsız oldukları kanaatıyla küçük çocukları kendilerine imam edinmeleridir.
d- Abdullah b. Abbas'a göre bunlar Yahudilerdir. Kendilerini temize çıkarmaları ise "Çocuklarımız bize şefaatçi olacak ve onlar bizi temize çıkaracaklardır." şeklindeki sözleridir.
c- Abdullah b. Mes'ud'a göre ise âyette zikredilen bu insanların, kendilerini temize çıkarmaları, bir kısmının diğerini temize çıkarmasıdır.
Taberi diyor ki: "Tercihe şayan olan görüş, burada zikredilen insanların kendilerini temize çıkarmaları, günahsız ve hatasız olduklarını iddia etmeleridir. Zira Allahü teâlâ bu gibi insanların böyle sözlerle kendilerini temize çıkarmaları nı başka âyetlerde de beyan etmiştir.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Onlara kıl kadar zulmedilmez." şeklinde ter cüme edilen cümledeki "Kıl kadar" şeklinde izah edilen kelime si, müfessirler tarafından iki şekilde izah edilmiştir.
a- Abdullah b. Abbas, Ebû Malik ve Süddi'ye göre kelimesi nin mânâsı "Parmakların arasından ve avuçların içinden çıkan kir" demektir.
b- Yine Abdullah b. Abbas, Ata b. Ebi Rebah, Mücahid, Katade, Dehhak ve Atiyye'den nakledilen diğer bir görüşe göre kelimesinden maksat, hurma çekirdiğinin ortasındaki yarığın içindeki iplikçiktir.
Taberi diyor ki: "Burada zikredilen kelimesinin asıl mânâsı "Bükülmüş olan bir şey" demektir. Allahü teâlâ bu ifadesiyle kullarına, hiç değeri olmayacak bir şey kadar dahi zulmetmeyeceğini beyan etmektedir. Bu sebeple 'Fetil' kelimesini, "Parmakların arasından çıkan kirler." veya "Hurma çekirdeğinin yarığında bulunan iplikçik." şeklinde izah etmek, âyetin genel ifadesine uygundur ve kapsamı dahilindedir.
50
Hak, Allah'a nasıl yalını iftira ediyorlar. Apaçık bir günah olarak bu yeter.
Âyet-i kerime, kendilerini temize çıkaranların, yalancılar olduklarını "Biz, Allah'ın oğullarıyız." gibi sözler söyleyerek Allah'a karşı iftirada bulunduklarını ve bu yaptıklarının büyük bir günah olduğunu ifade etmekte ve günah olarak bunun, kendilerine yeteceeğini beyan etmektedir.
51
Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmüyor musun? Onlar, puta ve tağuta inanıyorlar ve inkâr edenlere "Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır." diyorlar.
Kendilerine Allah'ın kitabından bir pay verilen şu ehl-i kitabı görmez misin? Onlar, Allah'tan başka tapınılan her şeye ve tağuta iman ederler ve Kureyş müşrikleri gibi kâfirlere: "Sizler, Muhammed'e iman eden insanlardan daha doğru yoldasınız." derler.
Âyette zikredilen ve "Put ve Tağut" diye tercüme edilen kelimeleri, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.
a- İkrime'ye göre müşriklerin taptıkları iki putun adıdır.
b- Abdullah b. Abbas'a göre kelimesinden maksat, "Putlar" kelimesinden maksat ise "Putlar adına konuşan ve onla rın durumlarını izah etmeye kalkışan" kimselerdir. Bunlar, putların önlerine dikilirler, insanları saptırmak için, onların halinden anladıklarını iddia ederek ya lan sözler söylerler.
c- Hazret-i Ömer, Mücahid ve Şa'bi'ye göre ise kelimesinden maksat "Sihir", kelimesinden maksat ise "Şeytan"dır.
Şeytan insan suretine girer, insanlar da gidip onun önünde muhakeme olmak is terler.
d- Said b. Cübeyr, Ebul Âliye ve Rebi'a göre maksat, "Sihirbaz" dan maksat ise "Kâhindir"
e- Katade ve Süddi'ye göre kelimesinden maksat, "Şeytan" kelimesinden maksat ise "Kâhindir"
f- Said b. Cübeyr'den nakledilen diğer bir görüşe göre kelimesinden maksat "Kâhin"kelimesinden maksat ise "Şeytan" dır.
g- Abdullah b. Abbas ve Dehhak'tan nakledilen diğer bir görüşe göre bu rada zikredilen kelimesinden maksat, Huyey b. Ahtab isminde ki Yahudi kelimesinden maksat ise Ka'b b. el-Eşref'tir.
h- Mücahid'den nakledilen başka bir görüşe göre kelime sinden maksat, Ka'b b. el-Eşref kelimesinden maksat ise insan şekline giren şeytandır.
Taberi diyor ki: "Bu iki kelimenin izahında söylenecek isabetli söz şudur: "Buradaki ifadesinden maksat, Allah'ın dışında, kendilerine tapınılan ve ilâh edinilen iki varlıktır. Bunlar, taşlardan yapılan putlar da olabilir, insan da olabilir, şeytan da olabilir. Bu itibarla bu iki kelime, yu-kanda zikredilen görüşlerin hepsini kapsar mahiyettedir.
Âyet-i kerime’nin devamında "Kendilerine kitap verilenler, inkâr edenlere "Bu müşrikler, Muhammed'e iman edenlerden daha doğru yoldadırlar," diyorlar." buyunılmaktadır.
Abdullah b. Abbas, İkrime, Süddi, Mücahid ve Katade'ye göre bu âyeti kerime Yahudilerden, Ka'b b. el-Eşref ve benzerleriyle Kureyş müşrikleri hak kında nazil olmuştur. Bu hususta İkrime diyor ki: "Ka'b b. el-Eşref Medine'ye gelince müşrikler ona: "Sen bizim de kavminin de efendisisin. Bizimle (Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)i kastederek) şu kısır arasında hakemlik yap, karar ver." dediler. Yahudi olan Ka'b şöyle cevap verdi. "Vallahi siz ondan daha iyisiniz. Dininiz de onun dininden daha hayırlı." İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
Abdullah b. Abbas da diyor ki: "Ka'b b. el-Eşref Mekke'ye gelince Kureyşliler ona: "Sen, Medine halkının hayırlı olanı ve efendisisin." dediler. O da "Evet öyledir." dedi. Kureyşliler: "Kavminden kopan çamı görmüyor musun? O, kendisinin bizden daha hayırlı olduğunu zannediyor. Halbuki bizler Hacıları ağırlayan, Kabe'ye hizmet eden, Hacılara su dağıtan insanlarız." dediler. Ka'b da: "Siz ondan daha hayırlısınız." dedi. Bunun üzerine "Asıl soyu kesik olan sana buğuz edendir." Kevser sûresi, 108/3 âyeti ve bu âyet nazil oldu. Peygamber efendimizin erkek çocuklun yaşamadığı için, kız çocuklarının yaşamasına rağmen müşrikler ona "kısır" "nesli kesik" anlamına gelen "Ebter" sözünü söylüyorlardı. Kevser suresinde "Asıl soyu kesik olan sana buğuz edendir" buyurularak, onların bu yakışıksız iddialarına cevap verilmiş oldu.
İbn-i Zeyd'e göre ise bu âyette özellikle Yahudilerden Huyey b. Ahtab'a işaret edilmektedir. Müşriklere, Resûlüllah'tan daha hayırlı olduklarını söyleyen kimse bu kişidir.
Taberi diyor ki: "Âyet-i kerime, ehl-i kitap olan Yahudileri kasdetmektedir. Bunlar, Yahudilerden bir topluluk da olabilir, Ka'b b. el-Eşref ve Huyey b. Ahtab gibi belli bir kişi de olabilir.
52
Allah'ın lanet ettiği kimseler işte bunlardır. Allah kime lanet ederse artık sen ona hiçbir yardımcı bulamazsın.
Kendilerine ilahi bir kitap verildiği halde onu bırakıp putlara ve tağutlara tapanları, Allah lanetine uğratmış, rahmetinden kovmuş ve onları rezil etmiştir. Bu onların inkârda inatçılıklarından ve kâfirleri mü’minlerden üstün görnıelen dendir. Ey Rasûlüm, Allah'ın rahmetinden kovup lanetine uğrattığı kimse için ne bir yardımcı ne bir dost görürsün. Ondan, Allah'ın azabını kimse uzak laştıramaz.
53
Yoksa onların, mülkte bir payı mı vardır? Eğer böyle olsaydı insanlara zerre kadar dahi bir şey vermezlerdi.
Yoksa onların mülkte bir paylan mı vardır? Böyle olsalar dahi, cimriliklerinden dolayı insanlara, hurma çekirdeğinin dışındaki oyuk dolusu kadar bile bir şey vermezler.
Bu hususta diğer bir âyet-i kerime’de de şöyle buyunılmaktadır: "Eğer siz, rabbimin rızık hazinelerine sahip olsaydınız bile yine de tükenmesinden korkar cimrilik ederdiniz. Doğrusu insan çok cimridir. isra sûresi, 17/100
Âyette geçen ve "Zerre kadar" diye tercüme edilen kelime si müfessirler tarafından çeşitli şekilde izah edilmiştir.
Abdullah b. Abbas, Süddi, Ata b. Ebi Rebeh, Dehhak ve Ebû Malik'e gö re bu kelimeden maksat, huırna çekirdeğinin üzerinde bulunan oyuktur.
Mücahid ve Dehhak'tan nakledilen diğer bir görüşe göre, hurma çekirde ğinin içinde bulunan tanedir.
Ebul Aliye'ye göre ise parmak ucuyla meydana getirilen herhangi bir izdir. Taberi, burada zikredilen kelimesinin, herhangi bir basit oyuk veya iz mânâsına olduğunu, Allahü teâlânın bu ifade ile kafirlerin çok cimri olduklarını beyan ettiğini söylemiştir. Öyle ki o kâfirler, dünyaya sahip olsalar dahi çekirdeğin üzerinde bulutlan oyuğu dolduracak kadar bir şeyi insanlara vermeyeceklerini bildirmiştir.
54
Yoksa Allah'ın, lütfundan insanlara verdiklerini onlardan kıska nıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim'in soyuna da kitap ve hikmet vermiş ve onlara büyük bir mülk bağışlamıştık.
Yoksa, kendilerine kitaptan bir pay verilen Yahudiler, Allah'ın, Muhammed'e lütfundan verdiği Peygamberliğe kaşı ona haset mi ediyorlar? Riz, İbra him'in soyuna da kitap ve hikmet vermiş ve onlara büyük bir mülk bağışlamış tık. O halde niçin İbrahim'in soyundan gelen diğer Peygamberler'e haset etmi yorlar da Araplar'dan gelen Muhammed'e haset ediyorlar?
Âyette zikredilen "İnsanlar"dan maksat, İkrime. Süddi, Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Dehhak'a göre, Hazret-i Muhammed'dir.
Katade'ye göre ise Arapkir'dir. Taberi insanlardan maksadın, Resûlüllah ve sahabileri olduğunu söylemenin daha isabetli olacağını zikretmiştir.
Allah'ın, insanlara rızkından verdiği şeylerden maksat ise;
a- Katade ve İbn-i Cübeyr'e göre Peygamberliktir. Buna göre âyetin izahı şöyledir: "Yoksa Yahudiler, Allah'ın Arap kavmine lülfundan verdiği Peygamberliği mi kıskanıyorlar?"
b- Abdullah b. Abbas, Süddi ve Dehhak'a göre ise, Allah'ın liitfuntlan verdiği şeylerden maksat, Hazret-i Muhammed'e dilediği kadar kadınla evlenmeyi helal kılmasıdır.
Bu izaha göre de âyetin mânâsı şöyledir: Yoksa Yahudiler, Allah'ın Pey gamberi Muhammed'e bir lütuf olarak dilediği kadınla evlenmesini mubah kıl masını mı kıskanıyorlar?"
Taberi,
birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, zira Allah'ın lütfundan verdiği şeyin Peygamberlik olduğu ve bununla Arapları şereflendirdiği muhakkaktır. Çok kadınla evlenme de Allah tarafından verilen bir lütuf ise de bu olay Resûlüllah'ın ve sahabilerinin övülmeleri için yeterli bir sebep değildir.
Âyet-i kerime’nin devamında "Şüphesiz ki biz, İbrahim'in soyuna da kitap ve hikmet vermiş ve onlara büyük bir mülk bağışlamıştık." buyurulmaktadır. Hazret-i İbrahim'in soyuna verilen kitaplardan maksat. Hazret-i İbrahim'e ve Mûsa'ya verilen sahifeler, Zebur ve diğer kitaplardır." "Hikmef'ten maksat ise "Okunan bir kitap halinde olmayan vahiylerdir.
Hazret-i İbrahim'in soyuna verilen "Büyük mülk"ten maksat ise Mücahide göre. Peygamberlik, Süddi'ye göre. kadınların helal kılınması, Abdullah b. Abbas'a göre, Hazret-i Süleyman'a verilen mülk. Hümam b. el-Haris'e göre ise, meleklerle desteklenmeleridir.
Taberi burada Hazret-i İbrahim'in nesline verildiği zikredilen büyük mülkten maksadın Hazret-i Süleyman'a verilen mülk ve iktidar olduğunu söyleyen görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Zira Arapça'da "Mülk" denince anlaşılan mânâ "İktidar ve hükümranlık"tır. Bu kelimeden Peygamberlik ve kadınların helal olması gibi mânâları anlamak bilinen bir şey değildir.
55
Onlardan bir kısmı ona iman etti. Bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Yakıcı bir aleş olarak cehennem yeter.
Yahudilerden bazıları, Muhammed'e indirdiğimize iman etti. Bazıları da ondan yüz çevirdi. Yalanlayanlara, yakıcı bir ateş olarak cehennem yeter.
Taberi diyor ki: "Bu âyet-i kerime, yahudilerden bir kısmının Resûlüllah’a ve getirdiği dine iman ettiklerini diğer bir kısmının ise ona ve getirdiğine iman etmekten yüz çevirdiklerini, bu sebeple alev alev yanan cehenneme konu lacaklarını beyan etmiştir. Bu da göstermektedir ki, daha önet de izah edildiği gibi, Yahudilerden bir kısmının iman etmesi, onların yüzlerinin silinip başka şekillere çevirilmesine engel olmuştur. Zira iman edenler böyle bir cezadan kurtulmuşlar, kâfir olanların ise cezaları ahirete ertelenmiştir.
56
Âyetlerimizi inkâr edenleri, ilerde cehennem ateşine atacağız. De rileri yandıkça, azabı tatsınlar diye onları başka derilerle değiştireceğiz. Şüphesiz ki Allah, herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Şüphesiz ki Muhammed'e indirdiğimiz kitabı ve vahyi inkâr eden Yahudi ve diğer kâfirleri âhirette cehennem ateşine sokup onları orada yakacağız. Onla rın derileri yandıkça tekrar yenileyeceğiz. Tâ ki o azabı tatsınlar.
Abdullah b. Ömer (radıyallahü anh) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu Rivâyet ediyor:
"Cehennemlikler cehennemde irileşecekler. Öyle ki onlardan birinin ku lağının yumuşağı ile omuzunun arası, yedi yüz yıllık bir mesafe kadar olacaktır. Derisinin kalınlığı ise yetmiş arşın olacak, dişleri de Uhut dağı gibi olacaktır. Ahmed b. Hanbel, Müsned,C.2 S.26
Hasan-ı Basri, kâfirlerin derilerinin günde yetmiş bin defa değiştirileceği ni beyan etmiştir.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki "Derileri yandıkça azabı tatsınlar diye onları başka derilerle değiştireceğiz." cümlesinin mânâsı nedir? Kâfirlerin dünyadaki derileri değiştirilerek onlara başka derilerin verilmesi ve verilen o yeni derilerle onlara azab edilmesi nasıl olur? Eğer sana göre bu müm kün ise kâfirlerin dünyadaki vücutlarının ve canlanılın da değiştirilerek yeni vücut ve canlarla azap görmeleri de mümkün olur. Eğer bunu da mümkün gö rürsen âhirette azap görecek organların, dünyada azap görmekle tehdit edilen organlardan başka organlar olduğunu söylemiş olursun. Böylece kâfirlerin aza bının kaldırılmış olduğunu ifade etmiş olmaz mısın?
Cevaben denilir ki: "Müfessirler âyetin bu bölümünü çeşitli şekillerde izah edmişlerdir:
a-
Bazılarına göre burada zikredilen deriler acı ve ızdırap duymayacaklar, cehennemlik olan kimselerin acı duymaları için derilerinin yanıp biterek ateşin, içlerine işlemesi gerekecektir. Bu sebeple deriler devamlı olarak yanıp değişe cekler ki azabın acısı hissedilsin. Deriler acı hissetmeyeceklerinden, değiştirilen derilerin, dünyada mevcut olan deriler veya âhirette yeniden yaratılacak deriler olmaları farketmeyecektir. Zira azabı hisseden deriler değil kişinin nefsidir. Bu sebeple cehennem ateşinde bulunan her kâfir için bir anda sayılamayacak kadar deri yaratılıp yakılması ve bu yolla azabın o kişinin özüne işletilmesi imkânsız bir şey değildir.
b-
Diğer
bazılarına göre ise, cehennemliklerin derileri, etleri ve organları cehennem azabının acısını hissedeceklerdir. Burada zikredilen derilerin değiştirilmesi meselesine gelince, bunun mânâsı şudur: "Dünyadaki derileri her yandıkça onlar yenilenecektir. Yani dünyadaki deri yandığı halde yeniden yanmamış hale gelecektir. Âdeta belli bir madenden imal edilmiş bir zinet eşyasını kırıp yeniden eriterek imal etmeye benzeyecektir. Aslında bu deriler dünyadaki derilerdir. Fakat devamlı olarak yanıp tekrar yenilendiklerinden, yeni gelen derilerin eskilerinden başka deriler oldukları ifade edilmiştir.
c- Diğer bir kısım müfessirlere göre ise bu âyette cehennemliklere ait olan ve değiştirilecekleri beyan edilen derilerden asıl maksat, cehennemliklere giydirilecek olan katrandan gömleklerdir. Cehennemliklerin katrandan olan bu gömlekleri yandıkça yenilenecek tekrar giydirileceklerdir. Bu gömlekler devamlı olarak cehennemliklerin vücudunda bulunacağından onlara mecazi mânâda gömlek denmiştir. Cehennemliklerin böyle bir gömlek giyecekleri şu âyet-i ke rimede beyan edilmiştir: "Gömlekleri katrandandır. Yüzlerini de ateş kaplar." İbrahim sûresi, 14/50 Bu görüşte olan müfessirlere göre, cehennemliklerin derileri tamamen yanıp yok olmayacaktır. Çünkü yok oldukları farzedilmiş olursa cehennemliklerin derilerinin yok olmasıyla yenilenmesi arasında rahat oldukları farzedilmiş olur. Halbuki Allahü teâlâ: "İnkâr edenlere cehennem ateşi vardır. Onların ölümlerine hükmedilmez ki ölsünler. Onlardan cehennem azabı da hafifletilmez. Fâtır sûresi, 35/36 buyurmaktadır.
Diğer yandan kâfirlerin derileri, onların vücutlarından bir parçadır. Derilerinin yanarak yok olacaktan kabul edilecek olursa diğer bütün organlarının da yanıp yok olacakları kabul edilmiş olur ki bu da yukarıda zikredilen âyet-i keri meye ters düşmektedir.
57
İman edip salip amel işleyenleri ise altından ırmaklar akan cen netlere koyacağız. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Onlara orada temiz eşler vardır. Onları koyu gölgeler altında bulunduracağız.
Yahudilerden ve diğer ümmetlerden, Allah'a ve onun Peygamberi Muhammed'e iman eden. Allah'ın, Peygamberi Muhammed'e indirdiklerini tasdik eden, Allah'ın kendilerine emrettiği hükümleri yerine getirip haram kıldığı şeylerden kaçınarak salih amel inleyenleri, kıyamet gününde altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlar orada süresiz ve kesintisiz olarak kalacaklardır. Onlara cennette, kirlerden, âdetten, dışkıdan, idrardan, gebe kalmaktan, balgamdan ve benzeri tiksindirici bütün şeylerden arınmış eşler vardır. Biz onları orada, devamlı duran gölgelikler altına yerleştireceğiz.
* Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), cennetteki gölgeliyi vasıflandırarak buyurmuştur ki:
"Şüphesiz ki cennetle öyle ağaçlar vardır ki, binekli bir kişi, onun gölgesinde yüz yıl gider yine de onu bitiremez." Buhari ,K. Bed'ül Halk, bab: 8/ Müslim, K.el-Cennet, bab: 8. Hadis no: 2827
Peygamber efendimiz, bir hadis-i kudside Allahü teâlânın, cennette verilecek olan nimetleri genel bir şekilde beyan ederek şöyle buyurduğunu zikretmiştir:
"Salih kullanma öyle nimetler hazırladım ki onu ne bir göz görmüş ne de bir kulak içilmiştir. Onlar hiçbir beşerin kalbine dahi doğmamıştır. Bulum, K. Tefsir el-Kur'an, Sûre 32, bab: 1/Müslim. K. el-İman, bab: 313, Hadis no: 189
58
Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmederken adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah size ne güzel nasihat ediyor. Şüphesiz Allah, herşeyi çok iyi işiten, çok iyi görendir. .
Ey idareciler, Allah sizlere, ganimet malları, zekâtlar, idare edilenlerin hakları gibi emanetleri ehline vermenizi emreder. İnsanlar arasında hüküm verdiğinizde adaletle hüküm vermenizi, taraf tutmamanızı, haksizlik yapmamanızı emreder. Allah size bu şekilde ne güzel nasihat ediyor. Şüphesiz ki Allah, söy lediklerinizi çok iyi işiten, yaptıklarınızı da çok iyi görendir. İyilikte bulunan iyiliği ile mükâfatlandırılacak, kötülükte bulunan ise kötülüğü ile cezalandırılacaktır.
Müfessirler, bu âyette, emanetleri ehline vermeleri emredilenlerin kimler oldukları hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Zeyd b. Eşlem, Şehr b. Havşeb, Mekhul ve İbn-i Zeyd'e göre bu âyette emaneti ehline vermeleri emredilenler, müslümanların idarecileridir. Bu hususta Mus'ab b. Sa'd demiştir ki: "Ali (radıyallahü anh) isabetli olan şu sözleri söylemiştir: "İmamın (Devlet Başkanının) Allah'ın indirdiği ile hükmetmesi ve emanetleri ehline vermesi, idare edilenlerin, onun üzerinde bir hakkıdır. İmam bunu yapacak olursa onun, insanlar üzerinde olan hakkı, onu dinlemeleri, ona itaat etmeleri ve davetine icabet etmeleridir."
b- İbn-i Cüreyc'e göre ise bu âyetin muhatabı Resûlüllah'tır. Allahü teâlâ ona, Mekke'yi fethettiğinde. Osman b. Talha'dan aklığı Kabe'nin anahtarını tek rar ona vermesini emretmiştir. Zira Hazret-i Ömer demiştir ki: "Ben Resûlüllah'ın, Kâbeden dışarı çıktığında bu âyeti okuduğunu işittim. Babam anam ona feda ot sun. Ben daha önce onun bu âyeti okuduğunu işitmemiştim."
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, buradaki emanetleri ehline verme emrinin, müslümanların idarecileri için olduğunu söyleyen görüştür. Allahü teâlâ müslümanların idarecilerine, kendilerine emanet edilen ganimet malları ve diğer emanetleri, idare ettikleri kimselere vermelerini ve onlar arasın da hüküm verirken âdil davranmalarını emretmiştir. Bu âyetin muhatabının müslüman idareciler olduğu, bundan sonra gelen ve idare edilenlere, idarecilerine itaat etmelerini emreden âyetten de anlaşılmaktadır.
Allahü teâlâ önce idarecilere bu âyetle, hakkaniyete uymalarını, emaneti ehline vermelerini, idare edilenlere karşı adaletli davranmalarını emretmekte daha sonra gelen âyetle ise idare edilenlerin idarecilere karşı adaletli davranmalarını emretmekte daha sonra gelen âyetle ise idare edilenlerin idarecilere itaat emlerini emretmektedir. Böylece emir ve itaatin karşılıklı olarak vazifelerin ye rine getirildiğinde tam olarak tahakkuk edeceğini beyan etmektedir.
İbn-i Cüreyc'in: "Bu âyet, Osman b. Talha hakkında nazil olmuştur." gö rüşüne gelince, bu âyetin özel olarak Osman b. Talha hakkında nazil olduğunu, bununla birlikte kendisine bir şeyler emanet edilen herkesi kapsadığını, müslümanların idarecilerinin de bunlardan olduklarını söylemek de caizdir. Bu sebep ledir ki bir kısım âlimler bu âyet-i kerime’nin, bütün borçları ödemeyi, insanların haklarını kendilerine vermeyi kasdettiğini söylemişlerdir. Mesela Abdullah b. Abbas'ın bu âyeti izah ederken "Allahü teâlâ bu âyetle ne zengine ne de fakire kendisine verilen emaneti yerine vermeyip elinde tutmasına dair ruhsat vermiştir." demiştir.
Bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurmaktadır ki:
"Emaneti, sana emanet edene ver. Sana ihanet edene sen de ihanet etme. Ebû Davud, K. el-Büyu, bab: 81, Hadis no: 3535/Tirmizi, K. el-Büyu, bab: 38, Hadis no: 1264
59
Ey iman edenler, Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan idarecilere de itaat edin. Eğer Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, aranızda herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düştüğünüz zaman onun hük münü Allah'a ve Peygambere havale edin. Bu daha hayırlıdır. Ve netice bakımından da daha güzeldir.
Ey iman edenler, Allah'ın kitabı olan Kur'an'a ve onun açıklaması olan Peygamberin sünnetine uyarak bütün emir ve yasaklarda Allah'a ve Resulüne itaat din. Allah'a itaate vesile olacak ve müslümaların menfaatlerini gerçekleşti recek hususlada da sizden olan müslüman idarecilere itaat edin. Eğer gerçekten Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsanız herhangi bir meselede sizlerle idare cileriniz anlaşmazlığa düşerseniz işi Allah'a ve Resulüne havale edin. Bu sizin için Allah katında daha hayırlı ve netice bakımından daha güzeldir.
Âyet-i kerime’de Allah'a itaat edilmesi emredilmektedir. Allah'a itaatten maksat, onun bize gönderdiği emirleri tutmak ve yine onun bize yasakladığı şeylerden kaçınmaktır.
Yine âyet-i kerime’de Resûlüllah'a itaat edilmesi emredilmektedir. Zira Resûlüllah'a itaat etmek Allah'a itaat etmektir. Bu hususta Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
"Kim bana itaat ederse şüphesiz ki o, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de ba na karşı gelirse şüphesiz ki o, Allah'a karşı gelmiş olur. Kim benim emirime ita at ederse, şüphesiz ki bana itaat etmiş olur. Kim de benim emirime karşı gelirse şüphesiz ki bana karşı gelmiş olur. Buhari, K. el-Ahkam, bab: 1, K. el-Cihad, bab: 109 / Müslim, K. el-İmara bab: 32, 33,Hadis no 1835
Müfessirler, Resûlüllah'a itaatten neyin kasdedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Ata'ya göre Resûlüllah'a itaatten maksat onun sünnetine tabi olmaktır.
b- İbn-i Zeyd'e göre ise Resûlüllah'a itaatten maksat, kendisi hayattayken ona itaat etmektir.
Taberi diyor ki: "Bu hususta doğru olan görüş şudur: "Allahü teâlâ âyet-i kerimesinde Resûlüllah'a, hayatta iken emir ve yasaklarında ona uyulmasını, vefatından sonra da onun sünnetine tabi olunmasını emretmiştir. Çünkü âyetteki itaat emri geneldir. Onu Resûlüllah'ın sadece hayatına veya ölümünden sonrası na tahsis etmek isabetli değildir.
Âyet-i kerime’de Ulül Emre itaat edilmesi emredilmektedir. Müfessirler burada zikredilen Ulül Emir'den kimlerin kasdedildiği hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Ebû Hureyre, Abdullah b. Abbas, Meymıın b. Mihran, ibn-i Zeyd ve Süddi'ye göre burada zikredilen Ulül Emir'den maksat, idarecilerdir. Abdullah b. Abbas bu âyet-i kerime’nin, Resûlüllah'ın bir müfrezenin başına emir tayin ettiği Abdullah b. Huzafe b. Kays es-Sehmi hakkında nazil olduğunu söylemiş. Süddi ise bu Âyetin, Resûlüllah'ın, bir seriyyenin başına emir tayin ederek gönderdiği Malid b. Velid hakkında nazil olduğunu söylemiş ve bu konuyla ilgili olan bir hadise anlatmıştır.
b- Mücahid, İbn-i Ebi Neciyh, Abdullah b. Abbas, Hasan-ı Basri ve Ebul Aliye'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu Âyette zikredilen "Ulül Emir"den maksat âlimler ve fakihlerdir. Ebul Aliye olduğuna şu âyeti delil göstermiştir. "Kendilerine emniyet korku hususunda bir haber geldiğinde onu yayarlar. Eğer onu Peygambere ve kendilerinden olan Ulül Emre havale etmiş olsalardı, onlardan hüküm çıkarmaya kadir olanlar onun ne olduğunu bilirlerdi.. Nisa sûresi, 4/83 Görüldüğü gibi burada Ulül Emir olan kimseler, hüküm çıkarmaya kadir olanlar ve meselenin ne olduğunu bilenler şeklinde vasıflandırılmışlardır. Bunlar da âlimlerin ve fakihlerin vasıflandır.
c- Mücahidden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen Ulul Emirden maksat, Resûlüllah'ın sahabileridir.
d- İkrime'den nakledilen başka bir görüşe göre ise burada zikredilen Ulül Emir'den maksat. Hazret-i Ebubekir ve Ömerdir.
Taberi, bu görüşlerden tercihe şayan olan görüşün, buradaki Ulül Emirden maksadın, idareciler ve yöneticiler olduğunu ifade etmiştir. Çünkü idarecilere, müslümanların menfaatları hulusunda itaat edilmesini emreden sahih haberler nakledilmiştir.
Resûlüllah efendimiz buyurmuştur ki: "Benden sonra işlerinizi yürütmeyi üzerlerine alan bir kısım idareciler gelecektir. Sizin idarenizi, muttaki olan takvasıyla, facir olan da fücuruyla üzerine almış olacaktır. Onların hakka uyan her sözlerini dinleyin ve itaat edin ve arkalarında namaz kılın. Eğer iyilikte bulunacak olurlarsa bu kendileri için de iyidir, sizin için de iyidir. Şâyet kötülük yapacak olurlarsa bu sizin lehinize onların ise aleyhinedir."
Peygamber efendimiz diğer bir hadis-i şerifinde de şöyle buyurmuştur:
"Müslüman olan kimsenin sevdiği şeyde de hoşuna gitmeyen şeyde de verilen emiri dinleyip itaat etmesi üzerine gereklidir. Ancak Allah'a isyan etmenin emredilmesi müstesnadır. Şâyet Allah'a isyan ile emredilecek olursa artık dinleme ve itaat etme yoktur." Müslim, K. el-İmare b. 35 Hadis no: 1839/ Ebû Davud, K. el-Cihad, bab: 87 Hadis no: 2625/ Nesai, K. el-Bey'a, bab: 34/İbn-i Mace, K. el-Cihad, bab: 40, Hadis no: 2865
Taberi diyor ki: "Allahü teâlâ, kendisine, Peygamberine ve adil olan halifeye itaat edilmesini emretmiştir. Ancak idarecilerin emirlerinin, Allah'a isyan etmeyi icab ettirmemesi gerekir. Aksi halde idarecilerin emirlerine itaat edilmez.
Âyet-i kerime’de "Aranızda herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düştüğünüz zaman onun hükmünü Allah'a ve Peygamber'e havale edin," buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat şudur: "Mü’minler idarecileriyle veya kendi aralarında bir mesele hakkında ihtilafa düştükleri zaman o meseleyi haletmek için Allahü teâlânın kitabı olan Kur'an-ı Kerim'e başvuracaklardır. Eğer onda, bahse konu olan meselenin hükmünü bulamayacak olurlarsa, hayatında iken bizzat Resûlüllah'a vefatından sonra da onun sünnetine başvurup meselenin çaresini arayacaklardır. Nitekim Mücahid, Katade, Süddi ve Meymun b. Mihsan, Âyetin bu bölümünü bu şekilde izah etmişlerdir.
60
Sana indirilen Kur'an'a ve senden sonra indirilen kitaplara iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Onlar, tağutun önünde muhakeme olunmak istiyorlar. Halbuki o tağutu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları, derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.
Ey Rasûlüm, sana indirilen Kur'an'a ve senden önre indirilen kitaplara iman ettiklerini iddia eden şu münafıkları kalb gözünle görmez misin? Onlar, ihtilafa düştükleri hususlarda, saygı gösterdikleri tağutlarının önünde muhakeme olunmak isterler. Allah'ın hükmüne değil onların hükmüne razı olurlar. Halbuki Allah onlara, tağutları reddetmelerini ve Allah'ın kitabını hakem tayin etmelerini emretti. Şeytan onları uzak bir sapıklığa düşürmeyi ve hak yoldan uzaklaştırmayı ister.
Müfessirler bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında çeşitli Rivâyetler zikretmişlerdir.
a- Âmir eş-Şa'bi, Hadremi ve Katade'ye göre bu âyet-i kerime, bir münafık ile bir Yahudi hakkında nazil olmuştur. Bunlar bir kâhinin hakemliğini kabul etmişler ve bunu ii üzerine bu âyet nazil olmuştur.
Şa'bi'ye göre kâhin, Cüheyn'e kabilesinden bir kimsedir. Hadremi'ye göre bu kâhine başvuran münafık, Yahudi iken müslüman olduğunu söyleyen biridir. Katade'ye göre ise Ensar'dan Bişr adında biridir.
Bu hususta Âmir eş-Şa'bi diyor ki: "Yahudilerden biri ile münafıklardan bir kişi arasında anlaşmazlık çıktı. Münafık olan kimse, Yahudilerin rüşvet al dıklarını bildiği için onların huzurunda muhakeme olunmak istiyordu. Yahudi ise müslümanların, rüşvet almadıklarını bildiği için onların huzurunda muhake me olunmak istiyordu. Bu iki kişi Cüheyne kabilesinden bir kâhinin huzurunda muhakeme olmak üzere anlaştılar. İşte bunun üzerine Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’yi indirdi.
b- Süddi'ye göre ise bu âyet-i kerime, Nadr ve Kureyze oğulları Yahudilerinden, müslüman olduklarını iddia eden münafıklarla, yine bu iki Yahudi kabilesinden, gerçekten müslüman olanlar hakkında nazil olmuştur. Münafıklar, Ebû Berze el-Eslemi adındaki bir kâhine başvurmak istemişler, müslümanlar ise, Resûlüllah'ın hakemliğini istemişlerdir. Bunun üzerine de bu âyet-i kerime inerek münafıkları kınamıştır.
Bu hususta Süddi diyor ki: "Yahudilerden bir kısım insanlar müslüman olmuşlardı. Müslüman olduklarını söyleyen bu kişilerden bir kısmı da münafık tı. Cahiliye döneminde Nadr oğulları, daha kuvvetli olduklarından Kureyza oğullarından biri Nadr oğullarından bir kimseyi öldürdüğünde katile kısas tatbik edilirdi. Fakat Nadr oğullarından biri Kureyza oğullarından birini öldürecek olursa katile kısas tatbik edilmezdi. Öldürülen kişinin altmış Vesk yiyecek ölçüsündeki diyeti verilirdi.
Kureyze ve Nadr oğullarından bir kısım insanların müslüman olmala rından sonra, Nadr oğullarından biri Kureyza oğullarından bir kimseyi öldürdü. Taraflar Resûlüllah'ın hakemliğine başvurdular. Nadr oğulları dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, biz cahiliye döneminde bu gibi durumlarda onlara diyet veri yorduk." Kureyza oğulları da dediler ki: "Hayır bunu kabul etmeyiz. Biz hem soy bakımından hem de din bakımından sizinle kardeşiz. Bizim kanımız da si zin kanınız gibidir. Fakat sizler cahiliye döneminde bize galip gelmiştiniz. Artık Allah İslamı getirdi." Bunun üzerine Allahü teâlâ da Yahudilerin, birbirlerine karşı haksızlık yapmalarını ayıplayarak şu âyeti indirdi: "Biz Tevrat'ta onlara şu hükümleri farz kılmıştık: Cana can, göze göz buruna burun" Allahü teâlâ Nadr oğullarının diyet vererek kısas uygulamamalarını ayıplayarak da şu âyeti indirdi: "Onlar cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar?" Bundan sonra Resûlüllah, Nadr kabilesinden olan katili ona kısas tatbik etti. Bundan sonra Nadr ve Kureyza oğulları birbirlerine karşı övünmeye başladılar. Nadr oğulları da "Biz daha üstünüz" demeye başladılar. Yahudiler daha sonra Medine'ye gelip Ebû Berze el-Eslemi adındaki kâhinin yanına gittiler. Ve "Biz Ebû Berze'nin hakemliğine başvuralım da lehimize hüküm versin." dediler. Bu iki kabileden gerçekten müslüman olanlar ise "Hayır, biz Resûlüllah'a gidelim de aramızda o hüküm versin." dediler. Fakat münafıklar bunu kabul etmediler ve Ebû Berze'nin yanına gittiler. Onun, aralarında hakemlik yapmasını istediler. O da dedi ki: "Lokmayı büyük yapın." Onlar da dediler ki: "Sana on vesk ölçüsü yi yecek verelim." Ebû Berze "Hayır almam. Benim diyetim olarak yüz vesk vereceksiniz. Çünkü" ben, Nadr oğullarnın lehine hüküm verecek olsam, Kureyza oğullarının beni öldüreceklerinden korkarım. Kureyza oğullarının lehine hüküm verecek olursam. Nadr oğullarının beni öldüreceklerinden korkanın." Fakat mü nafıklar, Ebû Berze'ye on veskten fazla yiyecek vermemekte direttiler. Ebû Ber ze de bu ücretle- aralarında hüküm vermemekte diretti. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Ve Nadr ve Kureyza oğullarının münafıklarını ve ha kemliğine başvurdukları Ebû Berzc'yi kınadı. Onun bir tağut olduğunu beyan etti.
c- Abdullah b. Abbas. Mücahid. İbn-i Güreye ve Ata'ya göre bu âyet-i ke rime. Kâ'b b. el-Eşref adlı Yahuılinin hakemliğine başvuran bir münafıkla bir Yahudi hakkında nazil olmuştur.
Bunlara göre münafık olan kişi, Ka'b b. ci-Eşrefe, Yahudi de Resûlüllah'a giderek hakem olmalarını istemişler âyet de bunun üzerine nazil olmuş ve Ka'b b. el-Eşref'in bir tağut olduğunu beyan etmiştir.
61
Onlara: "Allah'ın indirdiği Kur'an'a ve Peygambere gelin." de nildiğinde, münafıkların senden şiddetle yüz çevirdiklerini görürsün.
Ey Rasûlüm, sana indirilen Kur'an'a iman ettiklerini zanneden şu münafıkları ve senden önce indirilen kitaplara iman ettiklerini iddia eden şu kitap ehlini görmez misin? Onlara: "Allah'ın kitabında indirdiği hükme ve Peygamberinin hükmüne gelin." denildiği zaman onların senden şiddetle yüz çevirdiklerini, başkalarının da sana gelmelerine engel olduklarını görürsün. Çünkü sen her kese eşit muamele yapar, maddi menfaatler gözeterek kimseyi kayırmazsın. Tağutlar ise bunun aksine hareket ederler.
62
Kendi yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde ni ce olur halleri? Sonra da sana gelip: "Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istemedik." diye Allah'a yemin ederler.
Ey Rasûlüm, sana ve senden öncekilere indirilen kitaplara iman ettiklerini iddia eden fakat buna rağmen tağutlarm hakemliğine başvuran bu münafıklara, işlemiş oldukları günahlar yüzünden bir musibet geldiğinde bu musibete karşı ne yapabiliyorlar ki? Böyle bir musibete uğradıkları zaman ancak, sana gelip yalan yere Allah'a yemin ediyor ve "Ey Rasûlüm, biz hakeme başvur makla ancak birbirimizin iyiliğini ve aramızı bulmayı istedik." diyorlar.
63
İşte bunların kalblerindekini Allah bilir. Onlara aldırma. Onlara nasihat et. Kendilerine tesir edecek güzel söz söyle.
Allah işte bu münafıkların kalblerinde bulunan iki yüzlülüğü ve tağutların hükmüne başvurma eğilimini bilir. Bu itibarla sen onlra aldırma. Onları cezalandırmaya girişme. Fakat onları uyar ve nasihat et. Onlara tesir edecek mânâh sözler söyle. Allah'tan korkmalarını emret.
64
Biz bütün Peygamberleri Allah'ın izniyle kendilerine ancak itaat edilsin diye gönderdik. Eğer insanlar kendi nefislerine zulmettikleri vakit, sana gelip de Allah'tan, günahlarını bağışlamasını dikseydiler, Peygamber de onların bağışlanmasını isteseydi, muhakkak ki Allah'ı, tevbeleri kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.
Biz, hiçbir Peygamber göndermedik ki, emrimizle, ümmeti tarafından ona itaat edilmesini farz kılmış olmayalım. Muhammed bu peygamberlerden bi ridir. Ona da itaat farzdır. Ey Resulüm, şâyet şu münafıklar, tağutun hakemliği ni kabul ederek, kendi kendilerine zulmettikleri zaman, sana gelip de Allah'tan günahlarının bağışlanmasını isteseydiler sen de onlar için af dileseydin, elbette ki Allah'ı, tevbeleri çokça kabul edici ve cezalandırılmalarından vazgeçerek çok merhamet edici bulurlardı.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerimeyle Resûlüllah'ın hakemliğini bırakıp tağutun hakemliğine başvuran münafıkları kınamaktadır. Çünkü onların, Allah'a ve Resulüne itaat etmeleri ve oların hükümlerine boyun eğmeleri gerekir. Zira Peygamberler boşuna değil, kendilerine itaat edilmeleri için gönderilmiştir.
65
Rabbine yemin olsun ki aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip sonra da verdiğin hükme, içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamıyla boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.
Ey Muhammed. kahbine yemin olsun ki insanlar, tartıştıkları konularla seni hakem seçip sonra da senin verdiğin hüküme karşı, içlerinde bir sıkıntı duymayıp, senin kararlarına tam olarak teslim olmadıkça hakkıyla iman etmiş olmazlar.
Görülüyor ki âyet-i kerime, aralarında ihtilaf çıkan kişilerin, Resûlüllah'ı hakem tayin edip sonra da verdiği hükme tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş sayılmayacaklarını beyan etmekledir.
Bu âyet-i kerimerıin nüzül sebebi hakkında müfessirler iki görüş zikretmişlerdir:
a-
Bazılarına göre bu âyetin nüzul sebebi. Zübeyr b. Avvam ile Ensar'dan bir kişinin arasında geçen anlaşmazlık üzerine, Resûlüllah’ın Ensardan olan kişinin de bu hükme rıza göstermemesidir.
Bu hususta Zübeyr b. Avvam’ın; şunu Rivâyet etmiştir.
Zübeyr ile Ensar'dan bir kişi Medine'nin dışında bulunan ve "Harre" diye adlandırılan bir yerdeki su arkı hakkında Resûlüllah'ın yanında münakaşa ettiler. O arktan hurmalarını suluyorlardı. Münakaşa sırasında Ensar'dan olan kişi "Suyu bırak gelsin." dedi. Fakaı Zübeyr kabul etmedi. Bunun üzerine Resûlüllah'tan aralarında hüküm vermesini istediler. Resûlüllah Zübeyre "Ey Zübeyr, hurmalarını sula ve suyu komşuna bırak." dedi. Bunun üzerine, En sar'dan olan kişi kızdı ve "Ey Allah'ın Resulü, bu senin halanın oğlu olduğu için mi?" dedi. Bunun üzerine Resûlüllah'ın rengi değişti ve şöyle buyurdu: "Ey Zü beyr, hurmalarım sula, ağaçlarının köküne işleyinceye kadar suyu bırakma. "İşte bu olay üzerine bu âyet nazil oldu. Müslim, K el-Fadail es-Sahabe, bab: 129, Hadais no: 2357
Bu olayı izah eden Buhari diyor ki: "Resûlüllah son emriyle Zübeyr'in, hakkını tam olarak almasını emretmiştir. Halbuki daha önce söylediği "Sula ve bırak" sözüyle her iki taraf için kolaylık getirecek bir hal tarzını teklif etmişti. Bkz. Buhari, K. tevsiri el-Kuran Sûre h. No: 12
b- Mücahid'e göre ise bu âyet-i kerime, bu surenin altmışıncı âyetinde, uığulların hakemliğine başvurmak istedikleri zikredilen kişiler hakkında nazil olmuştur.
Taberi, âyetlerde tagutun hükmüne başvurmak isteyen kimselerin kıssası devam ettiğinden âyet-i kerime’nin nüzul sebebi olarak Mücahid'in orüşünün daha evla olduğunu söylemiştir. Zira bir kıssanın bittiğine dair bir işaret olmayınca aynı kıssanın devam ettiğini söyleyerek âyetleri birbiriyle irtibatlandırmak daha evladır.
66
Şâyet onlara "Kendinizi öldürün." yahut " Yurtlarınızdan çıkın" diye yazsaydık içlerinden ancak pek azı bunu yapardı. Eğer onlar kendilerine edileni yapmış olsalardı cihette onlar için daha hayırlı ve daha sağlam olurdu.
Şâyet biz o tagutu hakem tayin edenlere, kendi kendilerini öldürmelerini veya vatanlarından hicret etmelerini farz kılacak olsaydık, pek azı hariç onlar bunu yapmazlardı. Eğer bu münafıklar kendilerine öğütlenen, Allah'a itaati yerine getirecek olsalardı elbette ki dünya ve âhiretlerinde onlar için daha hayırlı olurdu. Bu onların imanlarını sağlamlaştırır ve kararlılıklarını artırırdı.
Süddi diyor ki: "Sabit b. Kays b. Şemmas ve Yahudilerden bir adam övündüler. Yahudi dedi ki: "Allah'a yemin olsun ki daha önce Allah bize birbirimizi öldürmemizi emretti. Biz de o emri yerine getirdik." Sabit de dedi ki: "Şimdi Allah bize. kendinizi öldürün diye emredecek olsa mutlaka onu biz de yaparız." İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
67
O zaman elbette ki onlara, katımızdan büyük bir mükâfaat verirdik.
68
Ve onları muhakkak ki doğru yola iletirdik.
Şâyet onlar emrolunanı yapacak olsalardı, amellerine karşı onlara büyük bir mükâfaat verirdik. Onların niyetlerini sağlamlaştırır, görüşlerini kuvvetlen dirir, amellerini yapmaları için onlara güç ve kuvvet verirdik. Onları mutlaka, kendisinde hiçbir eğrilik bulunmayan doğdoğru bir yol olan İslama iletirdik.
Allahü teâlâ, tağutu hakem tayin edenlerin akıbetlerini belirttikten sonra, Allah'a ve Peygambere itaat edenlerin ne gibi derece ve makamları olduğunu da belirterek buyurdu ki:
69
Kim, Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın, kendilerine nimet verdiği Peygamberlerle, doğru olanlar ve salih kimselerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar.
Kim, Allah'ın ve Peygamberin emirlerine boyun eğip hükümlerine rıza göstererek Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine itaat etme nimetini vediği Peygamberlerle, Peygamberlerin izinde giden sadık insanlarla, Allah yolunda öldürülen şehitlerle ve Allah'ın salih kullanyla beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel cennet arkadaşlarıdır.
Âyet-i kerime’de geçen ve "Doğru olanlar" diye tercüme edilen kelimesinden maksat, bazı âlimlere göre "Peygamberlere uyanlar" demektir. Bunlara "Doğru olanlar" denilmesinin sebebi, Peygamberin yollarını izlemeleri, onlardan sonra da yollarından ayrılmadan devam etmeleridir.
Diğer bir kısım âlimlere göre ise bu kelimeden maksat, "Çokça sadaka verenler" demektir.
Bu hususta Mikdat b. el-Esved'in şunları söylediği rivâyet edilir. "Dedim ki Ey Allah'ın Resulü, ben senden bir şey işittim ve o konuda şüpheye düştüm. "Resûlüllah da buyurdu ki: "Sizden biriniz bir mesele hakkında şüpheye düşecek olursa onu bana sorsun." Bunun üzerine ben de dedim ki: "Senin, hanımla rın hakkında "Ümit ederim ki benden sonra onlar için sıddıklar olur." diye söy lediğin sözdür." Resûlüllah buyurdu ki: "Hayır bu o değildir. Fakat sıddıklar, sadaka verenlerdir.
Taberi diyor ki: "Şâyet bu hadisin senedi sahih olmuş olsaydı, "Sıddik"ın mânâsı hakkında bu hadisin ifadesinin dışında bir şey söylemeyi caiz görmezdik ve bu hadisi bırakıp başka bir şeye başvurmazdik. Fakat bunun senedinde bazı şeyler vardır. Bu sebeple "Siddîkîn" kelimesinin mânâsının, "Sözünü doğruluyanlar" olduğunu söylemek daha isabetlidir. Zira "Sıddîk" kelimesinin Arap ça'da hatıra gelen ilk mânâsı budur.
Âyette geçen ve "Şehitler" diye izah edilen kelimesi kökünden türemiştir. Allah yolunda öldürülenlere "Şehit" denilmesi ise onların, Ölünceye kadar, Allah'ın haklı olduğuna dair doğru bir şahitlikte bulunmalarındandır.
Âyette geçen "Salihler"den maksat ise hem gizli amelleri hem de açık amelleri salih olanlardır.
Bir kısım müfessirler, bu Âyet-i kerime’nin, Resûlüllah'ın vefatından son ra, derecesinin yüceliğinden dolayı âhirette onu göremeyeceklerine üzülen insanlar hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.
Bu hususta Said b. Cübeyr diyor ki: "Ensardan bir adam, Resûlüllah'a geldi. O üzgündü. Resûlüllah ona: "Ey filan ne oluyor ki seni üzgün görüyorum?" dedi. O adam da dedi ki: "Ey Allah'ın Peygamberi, senin hakkında dü şündüğüm bir şeyden dolayı üzgünüm." Resûlüllah: "Nedir o?" dedi. O kişi de: "Şimdi biz, sabah akşam senin yanına geliyoruz, yüzüne bakıyoruz. Seninle bir likte oturuyoruz. Yarın sen Peygamberlerle birlikte yüce makamlara çıkarıla caksın. Artık biz sana ulaşamayacağız." dedi. Peygamber efendimiz hiçbir ce vap vermedi. Bunun üzerine Cebrâil (aleyhisselam) "Kim, Allah'a ve Peygamberine itaat ederse işte onlar, Allah'ın, kendilerine nimet verdiği Peygamberler, doğru olanlar, şehitler ve salih kimselerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar." âyetini indirdi. Resûlüllah da adamı çağırtıp onu müjdeledi.
Bu izahlardan da anlaşıldığı gibi cennetin yüksek derecelerinde bulunan kimseler, daha aşağı derecede bulunanların yanlarına gidip gelebilecekler, cen netin bahçelerinde bir araya gelerek, Allah'ın, kendilerine verdiği nimetlere ka vuşacaklar ve onu göreceklerdir.
70
Bu, Allah'tan bir lütuflur. Herşeyi bilen olarak Allah yeter.
Allah'a ve Peygambere itaat edenlerin, Peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve salih kullarla beraber oluşu. Allah'tan, itaat edenlere bir lütuftur. Aslın da onlar bunu, kendi amelleriyle hak etmiş değillerdir. Herşeyi bilen olarak Allah yeter. Kullarından kimin itaatkâr, kimlerin isyankâr olduğunu bilir ve onlara buna göre karşılık verir.
71
Ey iman edenler, tedbirinizi alın. Bölük bölük veya toplu olarak savaşa gidin.
Ey iman edenler, düşmanlarınıza karşı silahlanarak tedbirinizi alın. Bölük bölük veya toplu olarak düşmanlarınıza karşı savaşa çıkın.
Âyet-i kerime, kâfirlere karşı her türlü tedbirin eksiksiz olarak alınması lazım geldiğine işaret etmekte ve mü’minlere, kâfilerle savaşmayı ihmal etmemelerini emretmektedir.
72
Şüphesiz ki içinizden pek ağır davranan vardır. Size bir musibet geldiği zaman: "Allah bana nimet ihsan etfî de onlarla beraber olmadım".
Şüphesiz ki sizin içinizde cihada çıkma hususunda pek ağır davranan ve başkalarının da ağır davranmalarına sebep olanlar vardır. Bunlar münafıklardır. Siza, mağlubiyet, yaralama ve öldürme gibi bir musibet geldiği zaman: "Allah bana lütufta bulundu. Çünkü onlarla beraber savaşla bulunmadım ve benim ba şıma belalar gelmedi." der. Sizden geri kaldığına ve sizin sıkıntılara uğramanı za sevinir. Zira Allah'ın mü’min kullarına, yolunda cihad etmeleri halinde erişe ceklerini vaat ettiği sevaptan şüphe etmektedirler.
73
Yemin olsun ki Allah'tan size bir lütuf eriştiğinde de, sizinle onun arasında bir dostluk yokmuş gibi "Keşke onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarı elde etseydim." der.
Yemin olsun ki şâyet size, zafer ve ganimet gibi, Allah'tan bir nimet eri şecek olsa, cihaddan geri kalan bu münafık, sanki aranızda hiçbir dostluk yokmuş ve o adam, görünürde de olsa sizin dininizde olan birisi değilmiş gibi "Keşke onlarla beraber olsaydım da büyük bir pay elde etseydim." der.
Allahü teâlâ bu âyetle münafıkların savaş hakkında tutumlarını bildirmektedir. Şâyet onlar savaşa katılırlarsa sadece ganimet elde etme gayesiyle katılırlar. Eğer katılmazlarsa kalblerindeki şüpheden dolayı katılmazlar. Yoksa onlar ne savaşa katılmaktan sevap ümid ederler ne de katılmamaktan dolayı ceza landırılmaktan korkarlar.
Allahü teâlâ, çetin imtihanlardan biri olan savaş karşısında münafıkların hallerini belirttikten sonra hakkıyla iman eden mü’minleri Allah yolunda cihad etmeye teşvik ederek şöyle buyurdu.
74
Âhiret hayatına mukabil dünya hayatını satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim, Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona ilerde büyük bir mükâfaat vereceğiz.
Dünya hayatını satan, ona önem vermeyerek karşılığında âhiret sevabını alan ve Allah'ın rızasını talep ederek mallarını harcayanlar, Allah'ın dinini yü celtmek ve Allah'ın şeriatım zafere ulaştırmak için Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da düşmanları tarafından öldürülür veya onlara galip gelirse, biz onlara büyük bir sevap vereceğiz.
Bu büyük sevabın ne olduğu hususunda Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor:
"Evinden ancak Allah yolunda cihad etmek ve Allah'ın kelamını tasdik etmek için çıkıp, Allah yolunda cihad eden kimseye, Allah onu cennete koyaca ğına veya çıkmış olduğu evine mükâfaat yahut ganimetle döndüreceğine dair kefil olmuştur. Buhari, K. el-Hııms bab: 8 / Müslim, K. el-lmara, bab: 104. Hadis no: 1876
75
Size ne oluyor da Allah yolunda ve "Ey rabbimiz, halkı zalim olan bu memleketten bizi çıkar. Kendi tarafından bize bir dost gönder. Ve yine kendi tarafından bize bir yardımcı gönder." diye yalvaran erkek, kadın ve çocuklardan güçsüz olanlar uğrunda savaşmıyorsunuz?"
Ey iman edenler, size ne oluyor da Allah yolunda savaşmıyorsunuz? Ve yine neden kendilerine İslâm dininden çıkarmak için, müşriklerin eziyet ettikleri erkek, kadın ve çocuklardan güçsüz olanlar "Ey Rabbimiz, bizi, halkı zalim olan bu ülkeden çıkar. Bizlere kendi tarafından işlerimizi idare edecek bir dost gön der. Yine bizlere zalimlere karşı yardım edecek bir yardımcı gönder." diye yalvaran zayıflar uğrunda savaşmıyorsunuz?
Müfessirler burada zikredilen ve "Halkı zalim olduğu bildirilen memleketin Mekke olduğunu söylemişlerdir. Zira orada müslüman olan erkeklere, akrabaları zulmetmişler, onlara çeşitli işkenceler yapmışlar ve onları dinlerinden çıkarmak için her yola başvurmuşlardır. Bu sebeple Allahü teâlâ diğer mü’minleri, bunları kurtarmaya teşvik etmiştir.
Hasan-ı Basri ve Katade bu âyetin izahında şunları söylemişlerdir: Bir kişi Hicret etmek maksadıyla halkı zalim olan bu memleketten çıkıp halkı salih olan ülkeye gitmek üzere yola koyulmuş ve yolun yarısında ölüm gelip ona çatmış, o da yönünü salih olan ülkeye doğru çevirmiştir. Bunun üzerine rahmet melekleriyle azap melekleri bu kişinin canını alma hususunda ihtilafa düşmüşler ve onlara: Bu kişi hangi memlekete daha yakın ise ona göre muamele yapmaları emredilmiştir. Onlar mesafeyi ölçmüşler, salih olan ülkeye bir karış daha yakın olduğunu görmüşler ve bu sebeple onu rahmet melekleri vefat ettirmişlerdir.
76
İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler ise tağutun yo lunda savaşırlar. O halde siz de şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır.
Allah ve Peygamberine iman edip Allah'ın vaadine kesinlikle inananlar,' Allah'ın dinini yüceltmek için, onun yolunda savaşırlar. Allah'ın birliğini inkâr edip Peygamberini yalanlayan kâfirler ise, tağutun yolunda ve tağutun dostları için hazırladığı plan üzere savaşırlar. O halde ey mü’minler, siz, şeytanın dostla rına karşı savaşın. Şeytanın hile ve tuzakları pek zayıftır. Bu itibarla onann dostlarından ve taraftarlarından korkmayın.
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de şeytanın ve onun dostlarının hiylelerinin zayıf olduğunu beyan etmiştir. Zira onlar ne Allah'ın sevabını ümitf ederek sa vaşırlar ne de Allah'ın cezalandırmasından korkarak haksız yere savaşmayı bıra kırlar. Onlar sadece bir taassup uğrunda ve Allah'ın, mü’minlere verdiği nimetle ri kıskanma yüzünden savaşırlar. Halbuki mü’minler, Allah'ın sevabını ümid ederek savaşır ve yine Allah'ın cezalandırmasından korkarak haksız yere savaş mayı terkederler. Böylece mü’minler bilinçli bir şekilde savaşırlar. Öldürüldüklerinde Allah katında mükâfaatlandırılacaklarını, zafer kazandıklarında da gani met elde edeceklerini bilerek savaşırlar. Halbuki kâfirler ise öldürülme korku suyla ve âhiretten hiçbir şey beklemeksizin savaşırlar. Bu sebeple onlar manevi bakımdan zayıftırlar ve korku içindedirler.
77
Kendilerine "Ellerinizi savaştan çekin. Namazı kılın, zekatı verin," denilenleri görmez misin? Onlara savaş farz kılınınca içlerinden bir kısmı, insanlardan, Allah'tan korkar gibi hatta daha şiddetli bir şekilde korkuyorlar ve "Rabbimiz bize savaşı niçin farz kıldı?" Bizi yakın bir zamana kadar geri bırakmalı değil miydi?" diyorlar. Ey Rasûlüm, de ki: "Dünyanın menfaati pek azdır. Âhiret ise Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır. Ve kıl kadar zulme uğratılmazsınız.
Ey Rasûlüm, kendilerine: "Şimdilik müşriklerle savaşmaktan elinizi çekin, namazı dosdoğru kılın, zekatı layık olanlara verin." denilenleri görmedin mi? Onlara, arzuladıkları savaş farz kılındığında, içlerinden bir cemaat, müşriklerden, Allah'tan korkarcasına veya daha şiddetli bir şekilde korkar oldular. Ve sızlanarak, dünyaya meylederek ve rahat yaşamayı tercih ederek şöyle demeye başladılar: "Ey Rabbimiz, savaşmayı bize niçin farz kıldın? Evlerimizdeki yataklarımızda ölünceye kadar bize mühlet verseydin ya." Ey Muhammed de ki: "Dünyadaki geçimliğiniz az bir şeydir. Çünkü dünyanın kendisi geçicidir. Rablerinden korkanlar için âhiret nimetleri daha hayırlıdır. Çünkü âhiret nimetleri devamlıdır. Sizler, hurma çekirdeğinin kovuğunda bulunan kıl kadar bile haksızlığa uğratılmayacaksınız.
Müfessirler, bu âyeti kerime’nin nüzul sebebi hakkında iki görüş zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas, İkrime, fbn-i Cüreye, Katade ve Süddi'ye göre bu âyet-i kerime, namaz ve zakâtın farz kılınıp cihadın henüz farz kıhnmadığı bir zamanda müslüman olan, nmaz kılma ve zekat vermenin yanında cihadın da farz kılınmasını isteyen fakat cihad farz kılınınca da savaşmak zorlarına giden bir kısım sahabiler hakkında nazil olmuştur.
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki; "Abdurrahman b. Avf ve arka daşları Resûlüllah'a geldiler ve ona "Ey Allah'ın Resulü, biz müşrik iken güçlüydük, müslüman olunca zelil duruma düştük." dediler. Resûlüllah da "Ben, af fetmekle emrolundum. Kimseyle savaşmayın." buyurdu. Allahü teâlâ Resûlüllah'a, Medine'ye gönderince savaşmayı emretti. Fakat savaşmak bir kısım müslümanlara zor geldi. İşte bunun üzerine bu âyet-i kertme nazil oldu ve dünya ha yatının az bir geçimlik olduğunu, bu itibarla onu tercih etmenin isabetli olmadı ğını, âhiretin ise mü’minler için daha hayırlı olduğunu, Allah yolunda savaşarak âhireti tercih etmenin gerektiğini beyan etmiş oldu.
b- Mücahid ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime ve bundan sonra gelen seksen üçüncü âyetin sonuna kadar olan âyetler, Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Allahü teâlâ bunların durumuna düğ mekten sakindırmıştır.
78
Nerede olursanız, olun ölüm sizi yakalar. Sağlam yapılmış kalelerde bulunsanız bile. Onlara (münafıklara) bir iyilik isabet ettiği zaman "Bu, Allah'tandır." derler. Bir kötülük isabet ettiğinde ise "Bu sendendir." derler. Ey Rasûlüm, de ki: " Hepsi de Allah'tandır. Bu kavme ne oluyor da söz anlamaya yanaşmıyorlar?
Ey insanlar nerede olursanız olun ölüm sizi yakalayacaktır. Çünkü sağlam yapılmış kaleler içine sığınsanız bile. O halde savaşmaktan kaçmayın. Ölmek veya öldürmek korkusunla düşmanın karşısına çıkmaktan çekinmeyin. Münafıklara ganimet, zafer bolluk gibi bir iyilik isabet etliğinde onlar "Bu Allah tarafındandır, onun takdiri iledir." derler. Fakat bunların başına mağlubiyet, yaralanma ve acı çekme gibi bir kötülük geldiğinde de "Ey Muhammed, bu sendendir. Senin tedbirsizliğinden ve kıt görüşlü oluşundandır." derler. Ey Muhammed de ki: "Bolluk olsun kıtlık olsun, zafer olsun, hezimet olsun her şey Allah tarafındandır. O halde ne oluyor bu topluluğa da neredeyse söz anlamaz oluyorlar? Her şeyin, Allah'ın takdiriyle olduğunu ve onun kudreti altında olduğunu idrak etmeye yanaşmıyorlar.
Âyette zikredilen ve "Sağlam yapılmış kaleler" diye tercüme edilen ifadesi iki şekilde izah edilmiştir.
a- Katade, Mücahid ve İbn-i Cüreyc'e göre bu ifadeden maksat, "Müstah kem köşkler"dir. Mücahid bu âyet-i kerime’nin, örümceğin sokmasıyla öleceği haber verilen bu sebeple sağlam bir köşk yaptırarak korunmak isteyen fakat ne ticede ayak parmağını örümcek sokarak ölmüş olan bir kadın hakkında nazil olduğunu zikretmiştir.
b- Süddi ve Rebi' b. Enes'e göre ise burada zikredilen den maksat, gökte bulunan belli köşklerdir. Allahü teâlâ, ölümü gelen insanın o köşklerde bulunması halinde bile mutlaka öleceğini beyan etmiştir. kelimesinin asıl mânâsı ise şeddeli okunduğunda "Uzun" demek şeddesiz okunduğunda ise "Süslenmiş" demektir.
Bazılarına göre de "Alçı ile süslenmiş" demektir. Küfe âlimleri bu kelimenin şedde ile okunması halinde emeğin çokluğunu ifade edeceğini söylemişlerdir. Burada zikredilen her bir köşkün yapımında çokça emek harcandığından kelimesi şeddeli olarak zikredilmiştir. Az emek sarf ettiği ifade edilecek olsaydı şu âyet-i kerime’de olduğu gibi şeddesiz ifade edilirdi. Bu kelime o âyette şeklindedir.
79
Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır. Sana ne kötülük de gelirse kendi nefsindendir. Biz seni insanlara Peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.
Ey Rasûlüm, sana bolluk, nimet, afiyet ve selâmet gibi herhangi bir iyilik isabet ettiğinde bu Allah'ın sana bir lütfü ve ihsanıdır. Yine sana dokunan zorluk, sıkıntı, eziyet gibi şeyler, senin kazanmış olduğun kötülüklerdendir. Ve onları sana takdir eden de benim. Biz seni kendimize, yaratıklar arasında bir el çi kıldık. Sen onlara, gönderdiğimiz şeyleri tebliğ ile yükümlüsün. Şâyet onlar senin tebliğ ettiğin şeyleri kabul ederlerse onların lehinedir. Reddederlerse onla rın aleyhlerinedir. Sana ve onlara karşı şahit olarak Allah yeter. Zira senin tebli ğinde onların, senin tebliğin karşısındaki tutumları da Allah'a gizli değildir. O herbirinize, yaptığınızın karşılığını verecektir.
Abdullah b. Abbas bu âyetin izahında şöyle demiştir: Resûlüllah'a dokun muş olan iyiliklerden maksat, Bedir savaşında kazandığı zafer ve elde ettiği ni metlerdir. Ona dokunan kötülüklerden maksat ise Uhut savaşında başına gelen hallerdir. Mesela, o savaşta Resûlüllah'ın yüzü yaralanmış ve dişi kırılmıştı.
Katade ise bu âyetin izahında şunları söylemiştir: Bu hususta Resûlüllah'ın şöyle buyurduğu bize ulaşmıştır: "Kişiye isabet eden hiçbir odun yaralaması ayak kayması ve damar seğirmesi yoktur ki işlemiş olduğu bir günah kar şılığında olmasın. Allahü teâlâ günahların bir çoğunu da affeder."
Evet, âyet-i kerime’de kulun, içine düştüğü sıkıntı ve başına gelen belala rın kendi suçundan kaynaklandığı beyan edilmektedir. Bu hususta diğer bir âyet-i kerime’de de şöyle buyurulmaktadır: "Başınıza gelen bir musibet, kendi ellerinizle kazandığınız günahlar yüzündendir. Allah, işlenenlerin birçoğunu da affeder. Şûra sûresi, 42/30
80
Kim Peygambere itaat ederse şüphesiz Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, biz seni, onların üzerine koruyucu göndermedik.
Kim Peygambere itaat ederse şüphesiz ki o Allah'a itaat etmiş olur. Çün kü Peygamberi o göndermiştir. Kim de Peygambere itaatten yüz çevirirse sorumluluğu kendisine aittir. Ey Rasûlüm, biz seni, onları koruyucu olarak göndermedik. Seni yol gösteren olarak gönderdik. Onları denetleyip hesaba çekecek olan biziz.
İbn-i Zeyd diyor ki: "Bu âyet-i kerime cihadı emreden âyet inmeden ön ce nazil olmuş. Peygambere itaat etmeyenlere karşı Peygamberin kişileri amellerinden dolayı hesaba çeken kimse olmadığı beyan edilmiştir.
Daha sonra onlara karşı cihad etmesi, müslüman oluncaya kadar onlara sert davranması emredilmiştir.
81
Onlar "emrine uyduk." derler. Yanından ayrıldıkları zman da onlardan bir topluluk, senin söylediklerinin aksini geceleyin kurarlar. Allah onların geceleyin ne kurduklarını yazar. Onlara aldırma ve Allah'a gü ven. Allah vekil olarak yeter.
Ey Rasûlüm, kendilerine savaş farz kılındığı zaman insanlardan, Allah'tan korktukları kadar veya daha fazla korkan o kimselere bir şey emrettiğin de "Emrettiğine itaat eder. Yasakladığından kaçınırız." derler Fakat onlar senûı yanından ayrıldıkları zaman da içlerinden münafık olanlar, senin onlara söyle diklerini geceleyin değiştirirler. Allah senin sözlerinden değiştirdikleri şeylerin cezasını onların amel defterlerine kaydettirmektedir. Sen bu münafıklara aldırış etme. Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.
82
Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Eğer Kur'an, Allah'tan başkası ta rafından indirilmiş olsaydı onda birbirine zıt olan bir çok şey bulurlardı.
Ey Rasûlüm, senin, kendilerine söylediklerini geceleyin değiştiren o insanlar, Allah'ın kitabı olan Kur'an'ı düşünüp o kitabın, sana itaat etmelerine dair aleyhlerine bir delil olduğunu idrak etmezler mi? Kur'an Allah tarafındandır. Zira onun mânâları birbiriyle uyum içindedir, hükümleri birbirine uygundur. Ve onun bir kısmı diğer bir kısmını tasdik etmekle ve doğruluğuna şahitlik etmektedir. Şâyet bu Kur'an, Allah tarafından değil de başka biri tarafından gönderilmiş olsaydı elbette ki onlar, Kur'an'ın içinde birbirleriyle çelişen bir çok hükümler, birbirini bozan birçok mânâlar bulurlardı.
83
Kendilerine emniye veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu yayarlar. Eğer onu Peygambere ve kendilerinden olan idarecilere havale etmiş olsalardı, onlardan hüküm çıkarmaya kadir olanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah'ın, üzerinize olan lütfü ve merhameti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyardınız.
Resûlüllah'ın söylediklerini geceleyin değiştiren o münafıklara, müslümanların müfrezelerinin savaşı kazanmaları veya mağlup olmaları gibi güven veya korku ile ilgili bir gizli haber geldiğinde o haberi Resûlüllah'tan ve müfrezenin komutanından önce insanlara yayarlar. Eğer bunlar işi Peygambere ve kendilerinden olan idarecilere havale edip sussalar ve haberi yaymasalardı bu haberi inceleme gücünde olanlar, onun gerçek yüzünün ne olduğunu bilirler ve onun doğru veya yanlış olduğuna karar verir ve ona göre insanlara bildirirlerdi. Eğer Allah'ın lütfü ve merhameti olmasaydı çok azınız hariç, bu münafikar gibi siz de şeytana tabi olurdunuz.
Görüldüğü gibi âyet-i kerime mü’minlerin savaşları hakkında gelen ha berleri acele yayan bir kısım münafıkları ve zayıf iradeli insanları uyarmakla, bu gibi ciddi haberleri Resûlüllah'a ve haberi inceleyip doğruluğunu veya yalan oluşunu tesbit edebilecek güçteki ordu komutanlarına ve ilim sahiplerine bırakmalarını emretmektedir. Nitekim bu hususta Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:
"Kişinin, duyduğu herşeyi konuşması, yalan olarak ona kâfidir. Müslim, K. el-Mukaddime, bah: 5, Hadis no: 5
Âyet-i kerime’nin sonunda "Allah'ın, üzerinize olan lütfü ve merhameti olmasaydı pek azanız müstesna, şeytana uyardınız." buyurulmaktadır.
Bu ifadenin izahı şöyledir: Ey mü’minler, Allah'ın, sizi hayırlarda muvaf fak kılması, lütfü ve merhameti olmasaydı Resûlüllah'ın yanında iken "Emrine itaat ettik." deyip de onun yanından ayrıldıktan sonra geceleyin, onun dedikle rini değiştiren şu münafıklar gibi şeytana tabi olurdunuz. Bundan pek azınız kurtulabilirdi."
Müfessirler burada zikredilen "Bundan pek azınız müstesna olurdu." ifa desini çeşitli şekillerde izah etmişlerdir:
a- Katade'ye göre istisna edilen pek az kimseler, gelen haberlerden hü küm çıkaran kimselerden istisna edilmişlerdir. Bu izaha göre âyetin mânâsı şöy ledir: "Eğer o haberi Peygambere ve kendilerinden olan idarecilere havale etmiş olsalardı, onlardan hüküm çıkarmaya kadir olanlar, pek azı müstesna onun ne olduğunu bilirlerdi.
b- Abdullah b. Abbas'a göre ise burada istisna edilen pek az kimseler, kendilerine emniyet veya korku hususunda heber geldiğinde onu çevreye yayan kimselerden istisna edilmişlerdir. Bu izaha göre âyetin mânâsı şöyledir: "Resûlüllah'ın yanında bulunduklarında "Sana itaat ediyoruz." deyip onun yanından ayrıldıktan sonra da söylediklerinin tersini planlayan kimselere emniyet veya korku hakkında bir mesele geldiğinde onların pek azı müstesna hemen o mese leyi çevreye yayarlar." Bu izaha göre, burada, haber yaydıkları beyan edilen kimselerden maksat, münafıklar, haber yayanlardan istisna edilenlerden maksat ise mü’minlerdir.
c- Dehhak'a göre ise, âyette istisna edilen az kimseler, şeytana tabi olabi lecekleri muhtemel olan kimselerden istisna edilmişlerdir. Buna göre âyetin iza hı şöyledir: "Şâyet, Allah'ın lütfü ve merhameti olmasaydı şeytana uyardınız. Bundan pek azınız müstesna olurdu. Bu az olanlar da şeytana uyma temayülün de olmayanlarınizdır."
Bu hususta Dehhak şöyle demiştir: "Âyet-i kerime, şeytanın vesveselerin den bir kısım vesveseleri içlerinden geçiren sahabileri kastedmektedir. Onlardan az bir topluluğun bu vesveselerden uzak oldukları beyan edilmiştir.
d- Diğer bir kısım müfessirlere göre burada "Pek azınız müstesna" şek linde zikredilen cümle, zahirde bir istisna ise de aslında yukanda geçen hükmü pekişti mı edir.
Bunlara göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Şâyet size Allah'ın lütfu ve merhameti olmasaydı hep birlikte şeytana uymuş olurdunuz." Bu görüş te olan âlimler, Arapçada, istisnaların te'kid mânâsına da gediğini, buradaki is tisnaların da bu türden olduğunu söylemişlerdir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı burada istisna edilenlerin duydukları haberleri derhal yayanlardan istisna edildiklerini söyleyen görüştür. Zira, bu istisna edilenlerin şeytana tabi olabileceklerden istisna edildiklerini söylemek caiz değildir. Çünkü, burada şeytana tabi olmayanların, Allah'ın lütfü ve merhametiyle tabi olmadıkları beyan edimiştîr. Allah'ın lütfü ve merhameti olduktan sonra artık kimsenin şeytana tabi olması beklenemez. Diğer yandan, burada zikredilen istisnayı Arapça'da yaygın olan bir üsluptan çıkarıp onun pekiştirme ifade ettiğini söylemek de caiz değildir. Çünkü Allahü teâlânın kitabi ni Arapça'da yaygın olan üsluplara göre tefsir etmek isabetli değildir.
Keza burada, istisna edilen az kimselerin, haberi bilme yetkilerinde olanlardan istisna edildiklerini söylemek de doğru değildir. Çünkü haberi bilme yetkisinde olanlar, aynı seviyededirler. Onlardan bazılarının haberleri bileceklerini, diğerlerinin bilemeyeceklerini söylemek doğru değildir. İşte bu üç izah şekli de doğru olmadığından, buradaki istisnanın, haber yayanlardan istisna edildiklerini söylemekten başka bir yol yoktur. Biz de bunu tercih ettik.
84
Ey Rasûlüm, Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden so rumlusun. Mü’minleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah, kâfirlerin şerri ni önler. Allah'ın azabı çok şiddetlidir. İbret alınacak cezası da pek şiddetlidir.
Ey Rasûlüm, Allah düşmanlarına karşı Allah yolunda bizzat cihad et. Sen bütün gücünle gayret et. Bu hususta sana uymayanlara üzülme. Allah seni, ancak gücünün yettiği ile mükellef tutar. Mü’minleri de müşriklerle savaşmaya teşvik et. Umulur ki Allah, kâfirlerin şerrini sizden uzaklaştırır. Allah'ın belası pek çetindir. Cezası da pek şiddetlidir.
Taberi diyor ki: "Umulur" kelimesi, Allah için kullanıldığında "Şüphe siz" anlamına gelir. Bu âyetteki "Umulur ki Allah, kâfirlerin şerrini önler." demek "Şüphesiz ki Allah, kâfirlerin şerrini sizden önler" demektir.
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kâfirlerle savaş hususunda birhadis-i şerif te şöyle buyuruyor: "Kim, bir savaşa katılmadan veya savaşa katılma niyetini taşımadan ölürse, bir nevi münafık olarak ölmüş olur."
85
Kim, İyi bir işe aracılık ederse, onun sevabından hissesi vardır. Kim de kötü bir işe aracılık ederse, onun günahından payı vardır. Allah, herşeye kadirdir.
Ey Rasûlüm, kim senin sahabilerinin zor durumda olanlarına yardımcı olur, düşmanlarına kaşı cihadlarında ve Allah yolunda savaşmalarında onlara yardımda bulunacak olursa, onun yapmış olduğu bu yardımdan dolayı, Allah'ın vereceği sevaptan bir payı vardır. Kim de, Allah'ı inkâr eden kâfirlere yardımcı olur, onlarla birlikte olarak mü’minlere karşı savaşacak olursa onun da günahtan bir payı vardır. Allah, herşeye kadirdir.
Taberi diyor ki: "Bu âyet-i kerime, Resûlüllah'a savaşmayı ve mü’minle ri savaşmaya teşvik etmesini emreden âyetten sonra geldiği için bu âyetteki şey tan ve yardım etmekten maksadın, bu savaşta yardım etme olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte her hayıra yardım edenin onun sevabından bir nasip ve şer re yardımcı olanın da onun günahından bir pay alacağını da ifade etmektedir. Âyet-i kerime’nin sonunda geçen ve "Kadirdir" diye tercüme edilen kelimesi, Abdullah b. Abbas ve Mücahid tarafından "Herşeye ka dir olan" şeklinde izah edilmiştir. Abdullah b. Kesir tarafından "Herşeyi sevk ve idare eden" şeklinde izah edilmiştir. Süddi ve İbn-i Zeyd tarafından ise "Herşe ye kadir olan" şeklinde izah edilmiş Taberi de bu görüşü tercih etmiştir. Çünkü bu kelime Kureyşlilerin şivesinde bu mânâda kullanılmıştır. Ebû Mes'ud el-Ensâri diyor ki:
"Bir adam Resûlüllah'a geldi ve "Benim bineğim telef oldu, bineksiz kal dım. Beni savaşa götürecek bir bineğe bindir." dedi. Resûlüllah ise "Bende, seni bindirecek binek yoktur." buyurdu. Oradan birisi "Ey Allah'ın Resulü, ben ona, bineceği bir binek verecek olanı göstereyim mi?" dedi. Bunun üzerine Resûlüllah "Kim, bir hayır işleme yolunu gösterecek olursa ona, hayırı işleyenin sevabı kadar sevap vardır." buyurdu. Müslim, K. el-imare, bab: 133, Hadis no: 1893 / Ebû Davud, K. el-Edeb bab: 124, Hadis no: 5129 /Tirmizi, K. el-İlm, bab: 14, Hadis no: 2670,2671
86
Size selam verildiği zaman siz de ondan daha güzeli ile karşılık verin veya aynisiyla mukabele edin. Şüphesiz Allah, herşeyi hesap edendir.
Ey iman edenler, sizlere ömrünüzün uzun olması, sağ ve salim olmanız dileğiyle selam verildiğinde, size bu gibi dileklerde bulunanlara daha güzeliyle dileklerde bulunarak selamlarını alın veya onların dileklerinin aynısını ifade eden selamlarla onların selamını alın. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız her ameli muhafaza etmekte ve hesaplamaktadır. Herkese yaptığının karşılığını verecektir.
Müfessirler, bu âyette zikredilen "Verilen selama daha güzeliyle veya aymsıyla karşılık vermek"ten neyin kasdedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Süddi, Ata, İbn-i Cüreyc ve İbrahim en-Nehai'ye göre bu âyette zikre dilen iki türlü selam alma da mü’minlerin verdikleri selamı almakla ilgilidir. Bir müslüman diğer bir müslümana "Esselamüaleykümu değiğinde, diğer müslüman, selam verenin sözlerine ilavede bulunarak "Ve aleyküm Selam ve Rahmetulah" diyecek olursa işte o zaman onun selamına daha güzeliyle karşılık vermiş olur. Şâyet "Esselamü aleyküm." diyene "Ve Aleyküm Selam" veya "Esselamü aleyküm" diyecek olursa işte o zaman verilen selama aynısıyla karşılık vermiş olur,
b- Abdullah b. Abbas, Katade ve İbn-i Zeyd'e göre bu âyette zikredilen "Selamı alanın daha güzeliyle karşılık vermesinden maksat" müslüman kimse nin vermiş olduğu selama, daha güzeliyle karşılık vermektedir. Selam verene aynısıyla mukabele etmekten maksat ise, müslüman olmayanın vermiş olduğu selamı aynen almaktır. Bunlara göre, selâm veren, müslüman olsun kâfir olsun onun selamını almak gerekmektedir. Ancak müslümanm selamı daha fazla hayır temennisiyle alınır. Kâfirin ise verdiği selam aynen iade edilir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, bu âyette zikredilen selam alma şekillerinden ikisi de müslümanların venniş oldukları selamı alma ya aittir. Zira, kâfirlerin verdikleri selamların daha az temennilerle alınmasının gerekli olduğuna dair Resûlüllah'tan sahih haberler zikredilmiştir. Bu âyette ise selam verenin selamının verilenden daha güzel veya verilenin aymsıyla alınması emredilmektedir ki, bu da selam verenin müslüman olmasını gerektirmektedir.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki Allahü teâlânın kitabında emredildiği üzere selam almak farz mıdır?" Cevaben denilir ki: "Evet, selef alimle rinden bir topluluk, bu görüştedir. Nitekim Cabir b. Abdullh ve Hasan-ı Basri bunlardandır. Hasan-ı Basri, "Selam vermek nafile bir amel ise de onu almak farzdır." demiştir.
Resûlüllah, mü’minleri, aralarında selamı yaymaya teşvik etmiş ve buyur muştur ki:
"Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız takdirde, birbirinizi sevmiş olacağınız bir şeyi göstereyim mi? Aranızda selamı yayın." Müslim, K. el-İman, bab: 93, Hadis no: 54/Tirmizi, K. el-Kıyame, bab: 56 H.no: 2510 İbn-i Mace, K. el-Mukaddime, bab: 9 H.no: 68
Müslüman olmayan kimselere selam verilmez. Şâyet onlar selam verirlerse, verilecek cevapta "Selam" kelimesi kullanılmaksızın sadece "Ve aleyke" denir. Bu hususta Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
'Size ehl-i kitap selam verdiğinde "Ve aleyküm" deyin. Buhari, K. el-Mürteddîn, bab: 4
87
O öyle bir Allah'tır ki, ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Sizi, kıya met gününde mutlaka toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur. Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır?
Allah, kendinden başka, hakkıyla ibadet edilecek hiçbir ilâh bulunmayandır. O sizi, ölümünüzden sonra mahşer meydanında hesaba çekmek için, gelece ğinde şüphe olmayan kıyamet günüde mutlaka bir araya toplayacaktır. Söyleyin bakalım, hangi varlık Allah'tan daha doğru bir söz söyleyebilir? O halde Allah'ın vermiş olduğu haberlerin doğruluğundan şüphe etmeyin.
88
Ne oluyor size de münafıklar hakkında iki zümreye ayrılıyorsunuz? Halbuki Allah, yaptıklarından dolayı onları baş aşağı çevirmiştir. Allah'ın saptırdığı kimseyi hidâyete mi erdirmek istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa onun için bir çıkış yolu bulamazsın.
Ey mü’minler, size ne oluyor da, münafıklar hakkında ikiye ayrılıyorsunuz? Bazınız onların öldürülmelerini, bazınız da serbest bırakılmalarını istiyor sunuz? Halbuki Allah, onları, işledikleri kötülükler sebebiyle müşriklerin hük müne tabi tutarak baş aşağı çevimıiştir. Ey mü’minler, Allah'ın terk ettiği ve sap tırdığı bir insanı İslam hidâyetine kavuşturmayı mı istiyorsunuz? Allah, kimi saptırırsa onun için bir çıkış yolu bulamazsınız.
Müfessirler, bu âyet-i kerime’nin nüzul sebebi hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Zeyd b. Sabit'e göre bu âyet-i kerime, sahabilerin Uhut savaşında Resûlüllah'tan ve müslumanlardan ayrılıp Medine'ye gelen ve müslümanlara "Şâyet biz savaşmayı bilseydik size tabi olurduk." diyen münafıkların düştükleri ihtilaf hakkında nazil olmuştur.
Abdullah b. Yezid el-Ensari bu hususta Zeyd b. Sabit'in şunları söylediği ni rivâyet etmiştir.
"Sahabilerden bazıları Resûlüllah ile birlikte Uhut savaşma gittikten sonra oradan savaşa katılmadan geri döndüler. İşte bu kimseler hakkında müslümanlar iki gruba ayrıldılar. Bir kısmı bunların öldürülmesini istiyordu. Diğer bir kısmı ise bunaln mü’min kabul ederek "Hayır öldürülmesinler." diyorlardı. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu ve "Ne oluyor size de münafıklar hakında iki zümre ye ayrılıyorsunuz?" buyuruldu. Resûlüllah da şöyle buyurdu: "Medine pak ve temiz bir yerdir. O, ateşin, gümüşün posasını attığı gibi murdar olanı dışarıatar. Buhari, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 4, bab: K. Tefsir el-Kur'an Sûre: 4, bab: 14, Hadis no: 3028
b- Mücahid'e göre ise bu âyet-i kerime, sahabilerin, Mekke'den Medi ne'ye gelen, müslüman olduklarını açıklayan, daha sonra da Mekke'ye dönerek müşrik olduklarını ilan eden münafıklar hakkında ihtilafa düşmeleri üzerine nazil olmuştur.
Bu hususta Mücahid diyor ki: "Bir kısım insanlar, Mekke'den çıkıp Medine'ye geldiler ve muhacir olduklarını iddia ettiler. Daha sonra da dinden çıktılar. Resûlüllah'tan, Mekke'ye gidip eşyalarını getirmelerine ve onlarla tica ret yapacaklarına dair izin istediler, Ve gittiler. İşte mü’minler, bu kimseler hak kında ihtilafa düştüler. Bazıları, onların münafık olduklarını bazıları da mü’min olduklarını söylediler. Allahü teâlâ, bu âyeti indirerek, onların münafık oldukları nı açıkladı ve onlarla savaşmayı emretti.
c- Abdullah b. Abbas, Ma'mer b. Raşid, Katade ve Dehhak'a göre ise bu âyet-i kerime, sahabilerin, Mekke'de müslüman olduklarını açığa vuran bununla birlikte, müslümanlara karşı müşriklere yardım eden bir kısım münafıklar hak kında ihtilafa düşmeleri üzerine nazil olmuştur.
Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın şunları söylediği rivâyet edilmiştir: "Mekke'de yaşayan bir kısım insanlar, dilleriyle müslüman olduklarını söylediler. Fakat onlar müşriklere yardım ediyorlardı. Onlar, bazı işleri için Mekke'den çıktılar ve kendi kendilerine şöyle dediler: "Eğer biz, Muhammedin sahabileriy-; le karşılaşacak olursak bize bir zararları dokunmaz." İşte mü’minler bunların, Mekke'den çıktıkları haberini ahnea kendi aralarında ihtilaf ettiler. Bir kısım mü’minler, dediler ki: "Bineklere binin ve gidin o murdarları öldürün. Çünkü onlar, size karşı, düşmanlarınıza yardım ediyorlar."
Diğer bir kısım mü’minler de bunlar hakkında şöyle demişlerdir: "Sübhanallah, sizler, sizin söylediklerinizi söyleyen insanları mı öldüreceksiniz? Onla rın, sırf memleketlerini bırakıp hicret etmedikleri için mi, kanlarını ve mallarını helal görüyorsunuz?" İşte mü’minler bu insanlar hakkında iki gruba ayrılmışlardır. Resûlüllah, onların yanında bulunduğu halde o gruplardan herhangi birini görüşlerinden vazgeçimye çalışmamıştır. İşte bunun üzerine "Ne oluyor size de, münafıklar hakkında iki zümreye ayrılıyorsunuz? Halbuki Allah, yaptıklarından dolayı onları baş aşağı çevirmiştir..." âyeti nazil olmuştur.
d- Süddi'ye göre ise bu âyet-i kerime, sahabilerin, Medine'de yaşayan ve münafıklarından dolayı oradan ayrılmak isteyen kişiler hakkında ihtilafa düşmeleri üzerine nazil olmuştur.
Bu hususta Esbat, Suudi'nin şunları söylediğini zikretmiştir: Münafıklar dan bir kısım insanlar, Medine'den çıkmak istemişlerdi. Onlar, mü’minlere "Biz Medine'de hasta olduk. Buranın havası bize ağır geldi. Bizler dağlara çıksak ve eski halimize geldikten sonra geri dönsek daha iyi olur. Çünkü bizler köy halkı idik." dediler ve Medine'den ayrılıp gittiler.
Sahabiler bunlar hakkında ihtilafa düştüler. Bazıları "Bunlar, Allah düş manı münafıklardır. İsteriz ki, Resûlüllah bize izin versin de onlarla savaşalım." dediler. Diğer bazıları ise "Bilakis bunlar, kardeşlerimizdir. Medine'nin havası bunları bunalttı ve bunlar buranın havasını ağır buldular ve dağlara çıkıp hava almak istediler. İyileşince tekrar geri döneceklerdir." dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ da buyurdu ki: "Ne oluyor size de münafıklar hakkında iki zümreye ayrılıyorsunuz?"
e- İbn-i Zeyd'e göre ise bu âyet-i kerime, sahabilerin, Hazret-i Âişe'ye yapılan iftira hususunda ihtilafa düşmeleri hakkında nazil olmuştur.
Abdullah b. Übey gibi bazı münafıklar, Hazret-i Âişe aleyhine konuştular. Sa'd b. Muaz gibi samimi mü’minler ise Abdullah'ın bu davranışlarından beri olduklarını bildirmişlerdir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan görüş, bu âyet-i keri menin, Resûlüllah'ın sahübilerinin, müslüman olduktan sonra dinden çıkan Mekkeliler hakkında ihtilaf etmeleri üzerine nazil olmuştur." diyen görüştür. Zira bu âyetten sonra gelen âyette de "... Allah yolunda hicret etmedikçe onlardan dostlar edinmeyin..." buyıırulmakta ve bu insanların, Medineli olmadıkları, ora ya henüz hicret etmedikleri anlaşılmaktadır.
Müfessirler de bu kişilerin ya Mekke veya Medineli oldukları huusunda ittifak etmişlerdir. Bunların Medineli olmadıkları bu âyetten anlaşıldığına göre Mekkeli oldukları kesindir.
Âyet-i kerime’nin: "Halbuki Allah, yaptıklarından dolayı onları baş aşağı çevirmiştir." cümlesinde geçen ve "Baş aşağı çevirmiştir." diye tercüme edilen cümlesi Ata'nın Rivâyetine göre Abdullah b. Abbas tarafından "Allah onları, müşriklerin hükmüne düşürmüştür. Yani karılarını ve mallarını helal kılmıştır." şeklinde izah edilmiş, Ali b. Ebi Talha'nın Rivâyetine göre, yine Abdullah b. Abbas tarafından "Allah onları yere düşürmüş" şeklinde izah edilmiş, Katade ve Süddi tarafından ise "Allah onları saptırmış ve helak etmiştir." şeklinde izah edilmiştir.
Âyet-i kerime’nin devamında "Allah'ın saptırdığı kimseyi hidâyete mi er dirmek istiyorsunuz?" buyurulmaktadır. Burada hitap, münafıkları savunan müslümanlaradır. Allahü teâlâ onlara, bu gibi savunmalarından vazgeçmelerini emretmiştir.
89
Onlar, kendileri gibi sizin de inkâr edip onlarla bir olmanızı is terdiler. Allah yolunda hicret etmedikçe onlardan dostlar edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost ne de bir yardımcı edinin.
Şu münafıklar sizin de inkâr edip kendileri gibi kâfir olmanızı ve Allah'a ortak koşmakta onlarla eşit hale gelmenizi isterler. O halde onlar, şirk yurdun dan çıkıp İslam yurduna hicret etmedikçe, onlardan dostlar edinmeyin. Şâyet Allah'a ve Resulüne iman etmekten ve şirk yurdunu bırakıp İslam diyarına hic ret etmekten yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve nerede bulursanız öldürün. Onlardan ne dost edinin ne de düşmanlaınıza karşı bir yardımcı edinin. Çünkü onlar kâfirdir. Sizin için ellerinden gelen kötülüğü yapmaktan geri kalmazlar.
Allahü teâlâ, bu âyet-i kerime ile, mü’minlerin, haklarında ihtilaf ettikleri insanların, gerçekten münafık olduklarını, bu durumlarım değiştirmedikleri tak dirde öldürülmelerinin gerektiğini beyan etmiştir.
90
Ancak aranızda anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmak istedikleri için yürekleri sıkıntıya düşerek size gelenlerle savaşmayın. Allah dileseydi onları size musallat ederdi de sizinle savaşırlardı. Eğer onlar, sizden uzak dururlar, sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse Allah size, onların aleyhine bir yol vermemiştir.
Ancak sizinle anlaşması bulunan bir topluluğa gidip sığınan münafıklar bu hükümden müstesnadır. Sığındıkları topluluklara verdiğiniz eman bunlar için de geçerlidir. Veya bunlar, sizinle savaşmaktım kaçındıkları için yahut kendi topluluklarıyla savaşmaktan kaçındıkları için yüreklen sıkıntıya düşerek size geldikleri takdirde bunlar için de eman vardır. Eğer Allah dileseydi sizinle an laşmalı olanlara sığınanları ve savaşmaktan dolayı usanıp sıkıntıya düşerek size gelenleri size sataştırırdı da, düşmanlarınız olan müşriklerle birlikte bunlar da size karşı savaşırlardı. Fakat Allah, lütfuyla onların şerrini sizden uzaklaştırdı. Eğer onlar sizden uzak durup sizinle savaşmaz ve size barış teklif ederlerse, Allah size, onların aleyhine bir yol vermemiştir. O bade böyle davrananlara do kunmayın.
Rivâyet ediliyor ki, Bedir ve Uhud savaşlarından sonra, müslümanların sayısı çoğalınca Resûlüllah, Halid b . Velid'i Müdlic kabilesine göndererek onları İslama davet etmek istemiştir. Bu kabilelerden olan Süraka, Peygamber efendimize gelerek şöyle demiştir: "Ey Allah'ın Resulü, kavmime adam gönde receğini öğrendim. Onlara dokunmamanı arzu etdiyorum. Şâyet, senin kavmin olan Kureyşliler müslüman olurlarsa onlarda İslama girerler. Şâyet kavmim müslüman olmazsa onlara düşmanlık beslerler." Bunun üzerine Resûlüllah, Ha lici b. Velid'e "Bununla beraber git ve islediğini yap." buyurdu Halid b. Velid gitti ve Müdlic kabilesiyle Resûlüllah'ın aleyhinde bulunmayacaklarına, Kureyşliler müslüman olursa onların da müslüman olacaklarına dair bir anlaşma yaptı.
İşte âyet-i kerime iki sınıf insanın öldürülmemesini bildirmektedir ki bunların birisi, kendisiyle sulh anlaşması yapılan bu Müdlic kabilesine katılan ve onların anlaşmasından istifade edenlerdir. Diğeri de Abbas gibi Bedir savaşında müslümanlarla savaşmak istemedikleri halde kabilelerinin baskısıyla gelip savaşa katılanlardır. Ancak müfessirler bu ve bundan sonra gelen âyet-i kerime’nin, Tevbe suresinin beşinci âyetiyle neshedildiğini, bu itibarla münafıklar, müslümanlardan uzak dursalar, onlarla savaşmasalar ve onlara banş teklifinde bulunsalar bile, müşrikliğe devam ettikleri ve müslüman olmadıkları müddetçe onlarla savaşılacağını söylemişlerdir.
Nitekim İkrime, Hasan-ı Basri, Katade ve İbn-i Zeyd bu âyet-i kerime’nin ve benzeri âyetlerin, Tevbe suresinin beşinci âyetiyle neshedildiğini söylemişlerdir.
Bu hususta İkrime ve Hasan-ı Basri'nin müşrikler hakkında şu dört âyetin Tevbe suresinin beşinci âyetiyle neshedildiğini söyledikleri Rivâyet edilmiştir. Neshedilen bu âyetler de şunlardır; "Ancak aranızda anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar yahut ne sizinle ne de kavimleriyle savaşmak istemedikleri için yürekleri sıkıntıya düşerek size gelenlerle savaşmayın. Allah dileseydi, onları size musallat ederdi de sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak dururlar, sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, Allah size onların aleyhine bir yol vermemiştir." "Onlardan diğer bir kısmını da hem sizden hem kendi kavimle rinden emin olmak ister bulacaksınız. Fakat her fitneye döndürmüşlerinde onun içine tepetaklak dalarlar. Şâyet onlar, sizden uzaklaşmaz, size barış teklif etmez ve ellerini sizden çekmezlerse, onları yakalayın ve onları bulduğunuz yerde öldürün. İşte bunların aleyhine size apaçık bir ferman verdik. Nisa sûresi, 4/90, 91Allah, din hususunda sizinle savaşmayan ve sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz Allah, adaletli davrananları sever." "Allah, ancak sizinle din hususunda savaşanları, sizi yurtla rınızdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerdir. Miîmtahine sûresi, 60/8, 9
Bu âyetleri nesneden âyet ise şudur; "Mukaddes olan haram aylar çıkınca, müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayın çember içine alın. Her gözetilecek yerden onları gözetleyin. Eğer tevbe ederler, namazı kılıp zeka tı verirlerse, artık yollarını serbest bırakın. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Tevbe sûresi 9/5
91
Onlardan diğer bir kısmını da hem sizden hem kendi kavimlerin den emin olmak ister bulacaksınız. Fakat her fitneye döndürülüşlerinde onun içine tepe takla dalarlar. Şâyet onlar, sizden uzaklaşmaz, size barış teklif etmez ve ellerini sizden çekmezlerse, onları yakalayın ve onları bul duğunuz yerde öldürün. İşte bunların aleyhine size apaçık bir ferman ver dik.
Münafıklardan diğer bir güruh da, kâfir oldukları halde size karşı canlarını ve mallarını emniyete almak için müslüman olduklarını açığa vururlar. Ken di toplumlarına karşı kendilerini emniyete almak için de onların taptıkları batıl şeylere taparlar. İşte bunlar, toplulukları tarafından Allah'a ortak koşma fitnesi ne her davet edildiklerinde baş aşağı dönerler. Şirkin içine gömülürler. Şâyet bunlar, sizden uzak durmaz, sizinle barışa girişmez ve sizinle savaşmaktan elle rini çekmezlerse onları yakalayın ve büklüğünüz yerde öldürün. İşte bunların aleyhine savaşmak için size apaçık bir yetki verdik.
Müfessirler, bu âyette zikredilen insanlardan kimlerin kasdedikliği hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Mücahid ve Abdullah b. Abbas'a göre bu âyette zikredilen insanlar Mekke halkından, müslüman olmadıkları halde canlarını, mallarını ve soylarını güven altına almak için müslüman olduklarını söyleyen münafıklardır. Bunlar, Allah'a ortak koşmaya davet edildiklerinde, İslamdan çıkıp hemen müşrik ol duklarını ilan ediyorlardı. Böylece müşrikler nezdinde de canlarını ve mallarını emniyet altına alıyorlardı. İşte âyet-i kerime bunları vasıflandırmaktadır.
b- Katade'ye göre ise burada zikredilen insanlardan maksat, hem Resûlüllah'ın ve sahabilerinin nezdinde hem de müşriklerin nezdinde, güvende olmak için Resûlüllah'tan eman isteyen, Tihamede yaşayan müşriklerdir.
c- Süddi'ye göre ise bu âyette sıfatları zikredilen insanlardan maksat, Nuaym b. Mes'ud el-Eşcai'dir. Bu kişi, Resûlüllah ile müşrikler arasında söz götürüp getirerek her iki topluluk nezdinde de kendisini güven altına almaya çalışı yordu.
92
Hata dışında bir mü’min diğer bir münini öldüremez. Kim bir münîni hata ile öldürürse, bir mü’min köle azad etmesi bir de ölünün ailesi ne diyet teslim etmesi gerekir. Ancak, ölünün ailesinin bağışlaması müstes nadir. Eğer ölen, size düşman olan birkavimden olur da münin olursa, öl dürenin sadece mü’min bir köle azad etmesi gerekir. Eğer ölen sizinle arala rında anlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet teslim etmesi ve bir mü’min köle azad etmesi gerekir. Bunu bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması ge rekir. Allah, herşeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Bu âyet-i kerime’de Allahü teâlâ, bir mü’minin diğer bir mü’min kardeşi nin canına hata dışında kasdedemeyeceğini beyan ediyor. Ve bir mü’minin, başkasını hata ile öldürmesi halinde, öldürenin, yaptığı hatanın cezasının ne olaca ğını beyan ediyor.
Bir mü’min hata ile başka bir mü’mini öldürürse, öldüren kişinin, ceza ola rak mü’min bir köle azad etmesi bir de ölenin ailesine diyet vermesi gerekir. Bu diyeti sadece öldüren değil, öldürenin baba tarafından olan akrabaları da üstle nir. Bu akrabalara "Asabe" denir. Ödenecek diyetin miktarı yüz deve veya bin altın dinar yahut on bin gümüş dirhemdir. Şâyet öldürülenin akrabaları, diyeti almaktan vazgeçerse, öldürenin bu diyeti ödeme yükümlülüğü düşer. Şâyet bir mü’min, müşriklerle beraber bulunan bir mü’mini öldürecek olursa, bu takdirde öldürenin cezası sadece mü’min bir köle azad etmektir. Burada öldürülenin aile sine diyet ödenmez. Çünkü onlar, müslümanlarla savaşan Allah düşmanlarının içinde bulunmaktadırlar. Onlara diyet verildiği takdirde dolaylı yolla içlerinde yaşadıkları müşrik topluluk güçlendirilmiş olur. Şâyet bir mü’min, müslümanlarla anlaşması bulunan topluluktan birisini veya zımmi statüsünde bulunan bir kimseyi öldürürse, Öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve bir mü’min köle -a azad etmesi gerekir. Azad edecek mü’min bir köle bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah, herşeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Müfessirler, bu âyet-i kerime’nin kimin hakkında nazil olduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Mücahid, İkrime ve Süddi'ye göre bu âyet-i kerime, Manzum kabile sinden olan Ayyaş, b. Ebi Rebia hakkında nazil olmuştur. Zira o, müslüman olduğunu bilmediği bir kimseyi öldürmüştü.
Bu hususta Süddi diyor ki: "Bu âyet-i kerime, Ayyaş b. Ebi Rebia hakkında nâzii olmuştur. Ayyaş, Ebû Cehil'in anne bir kardeşiydi. O, müslüman olmuştu. Resûlüllah hicret etmeden önce muhacirlerle birlikte hicret etmişti. Ebû Cehil, Haris b. Hişam ve Âmir oğullarından bir kişi Medine'ye Ayaş'ın yayına geldiler. Ayyaş, kardeşleri arasında en çok sevileni idi. Onlar, Ayyaş'la konuştular. Ve dediler ki: "Annen seni görmedikçe herhangi bir evin gölgesi altına gir meyeceğine dair yemin etti. Şu anda güneşin altında yaşıyor. Gel seni görsün. Sonra geri dönersin." Bunlar, Ayyaş'a tekrar Medine'ye dönmesine engel olma yacaklarına dair Allah'a yemin edip, söz verdiler. Bazı arkadaşları, Ayyaş'a iyi bir deve verdiler, ve dediler ki: "Bunlardan korkacak olursan deveden inme." Fakat onlar, Medine'den çıkınca Ayyaş'ı tutup bağladılar. Âmir oğullarından olan kişi Ayyaş'ı dövdü. O da bu kişiyi öldüreceğine dair yemin etti. Ayyaş Mekke'nin fethine kadar hapishanede kaldı. Fetih günü hapisten çıkınca Âmir oğullarından kendisini döven adamla karşılaştı. O adam müslüman olmuştu. Fa kat Ayyaş bunu bilmiyordu. Adamı tutup dövdü sonra da öldürdü. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
b- İbn-i Zeyd'e göre ise bu âyet, Ebudderda'nın öldürdüğü bir kişi hak kında nazil olmuştur. Bu hususta İbn-i Zeyd diyor ki: "Ebudderda bir müfezede bulunuyordu. Bir ihtiiyacı için müfrezeden ayrılıp bir vadiye gitti. Orada koyunlarıyla birlikte bir adam gördü. Kılıcını çekip adamın üzerine yürüdü, adam da "Lailahe İllallah" dedi. Buna rağmen Ebudderda onun boynunu vurdu. Koyunla rını alıp arkadaşlarının yanına geldi. Fakat yaptığı işten huzursuz oldu. Bu se beple Resûlüllah'ın yanına geldi ve olayı Resûlüllah'a anlattı. Resûlüllah da: "Kalbini varsaydın ya." dedi. Ebudderda "Kalbini varsaydım ne bulacaktım ki ey Allah'ın Resulü, onun kalbinde kan ve sudan başka ne olubilirdi?" dedi. Re sulullah da "O sana diliyle müslümon olduğunu söyledi, fakat sen ona inanma dın." dedi. Ebudderde, "Ey Allah'ın Resulü, benim halim ne olacak?" dedi. Resûlüllah da: "Lailahe İllallah'ın hali ne olacak?" dedi. Ebudderda yine: "Ey Allah'ın Resulü, benim halim ne olacak?" dedi. Resûlüllah da tekrar "Lailahe İllallah'ın hali ne olacak?" diye cevap verdi. Ebudderda diyor ki: "İşte o anda iste dim ki, yeni müslüman olmuş olsaydım." İşte bu hususta "Hata dışında bir mü min diğer bir mü’mini öldüremez." âyeti indi.
Taberi diyor ki: "Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, genel olarak bir mü’mini hata ile öldüren kimsenin keffaret ve diyetle yükümlü olduğunu beyan etmiştir. Bu itibarla âyetin, Ayyaş b; Ebi Rebia ile öldürdüğü kimse hakkında inmiş ol ması da mümkündür. Kimin hakkında inmiş olursa olsun Allahü teâlâ bu âyette, bizim zikrettiğimiz bu hükmü beyan etmiştir. Mü’min kullan bunu anlamışlardır. Âyetin kimin hakkında indiğini bilmemelerinin onlara herhangi bir zararı yoktur.
Âyet-i kerime’de bir mü’min kardeşini hata ile öldüren kimsenin keffaret olarak mü’min bir köle azad etmekle yükümlü olduğu beyan edilmektedir.
Müfessirler burada zikredilen mü’min kölenin, erginlik çağma geldikten sonra kendi iradesiyle müslüman olan köle mi yoksa müslüman ana baba köle den doğan küçük köle mi olduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas, Şa'bi, İbrahim en-Nehai, Hasan-ı Basrı ve Katade'ye göre burada zikredilen mü’min köleden maksat, erginlik çağına geldikten sonra kendi iradesiyle müslüman olan, namaz kılan ve oruç tutan köledir. Bunlara göre bir mü’mini hata ile öldüren kimsenin keffaret olarak, erginlik çağına gelmiş olan küçük bir köleyi azad etmesi yeterli değildir. Çocuğun anne ve ba bası müslüman olsalar da durum aynıdır.
b- Ata'ya göre ise burada zikredilen mü’min köle, erginlik çağına gelmiş olan mü’min köle de olabilir, henüz erginlik çağına gelmemiş fakat müslüman anne ve baba köleden doğmuş küçük bir köle de olabilir.
Taberi diyor ki: "Hata ile öldürme keffaretinde, yeterli olacak mü’min kö leden maksat, erginlik çağına geldikten sonra kendi iradesiyle müslüman olmuş köle ve müslüman anne ve babadan doğan küçük yaştaki köledir. Bu sıfatları ta-Şiyan, küçük yaştaki bir kölenin de yeterli olacağının delili, bütün âlimlerin böyle bir kölenin miras hükümleri, cenaze namazının kılınması, evlenmesi, ce zalandırılması ve haklarının korunması bakımından, müslüman sayılacağına da ir ittifak etmeleridir. Madem ki müslüman anne ve babadan doğan küçük çocuk, diğer İslami hükümlerde mü’min olarak kabul edilmiştir o halde hata ile adam öldürme keffaretinde de mü’min köle sayılması gerekir.
Âyet-i kerime’de: "Eğer ölen size düşman olan bir kavimden olursa öldürenin, sadece mimün bir köle azad etmesi gerekir?" buyurulmaktadır.