Nisâ SûresiFahreddîn er-Râzî Tefsîri (Tefsîr-i Kebîr) — Sayfa 8

43. Âyetin Tefsiri

"Ey iman edenler, siz sarhoşken, ne söylediğinizi biilnceye ve cünüb iken de yolcu olmanız müstesna, gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya bir sefer üzerinde bulunursanız, yahud sizden birisi ayak yolundan (tuvaletten) gelirse, yahud da kadınlara dokunup da bir su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin; yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır".

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Nisa, 43, Ayetteki Nüzul Sebebi

Alimler, âyetin nüzul sebebi hakkında şu iki açıklamayı yapmışlardır:

1) İçki henüz mubah iken, Abdurrahman İbn Avf, sahabenin ileri gelenlerinden bir cemaata bir ziyafet verdi. Bu vesileyle onlar yeyip içtiler. Onlar bu işi bıraktıklarında, akşam namazının vakti gelmişti. Bunun üzerine onlar, içlerinden birisini, kendilerine namaz kıldırması için öne sürüp imam yaptılar. İmam da, zammı sûre olarak Kâfirûn sûresini okurken, "...Sizin taptıklarınıza ben taparım, sizlerde benim taptıklarıma tapıcılarsınız" şeklinde okudu. Bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil oldu. Artık onlar, bu âyet nazil olduktan sonra namaz vakitlerinde içki içmiyorlardı. Yatsı namazını kıldıkları zaman içki içiyorlardı. Böylece de, sabah vaktine girmeden, sarhoşluk halleri zail oluyor, neticede de ne söylediklerini bilir hale geliyorlardı. Daha sonra da, her halükârda içkinin kesin olarak haramlığını ifâde eden Mâide süresindeki âyet-i kerime (Âyet, 90) nazil oldu. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'den rivayet olunduğuna göre, (Nisa 43) âyetinin nazil olduğu kendisine ulaştığı zaman O, "Ey Allah'ım, içki akıllara ve mallara zarar veriyor. Bu sebeple, bu husustaki kesin emrini indir" demişti. İşte sabahleyin ashaba, içkinin kesin olarak haramlığını ifâde eden (Mâide, 90) âyetinin nazil olduğu haberi ulaşır.

2) İbn Abbas, bu âyet-i kerimenin, içki haram kılınmazdan önce içki içip, sonra da peygamberle birlikte namaz kılmak için mescide gelen sahabenin önde gelenlerinden bir cemaat hakkında nazil olduğunu ve böylece, bu âyet ile Allahü teâlâ'nın onları içki içmekten nehyettiğini söylemiştir.

Bu Ayette Namaz (Salat) Hakkında Mevcut Olan Ahkam

Âyet-i kerimede geçen (namaz) kelimesinden ne murad edildiği hususunda da şu iki görüş beyan edilmiştir:

a) Buna göre, bu kelimeyle "mescid" kastedilmiştir. Bu, İbn Abbas, İbn Mes'ûd ve Hasan el-Basrî'nin görüşüdür ki, Şafiî de bu görüşü benimsemiştir.

Bil ki (namaz) lafzının mescid hakkında kullanılması, ihtimâl dahilindedir. Bunun böyle olduğuna, şu iki husus da delâlet eder:

1) Bu, muzâfın hazfedilmesi kabilindendir. Buna göre ifadenin takdiri, "namaz yerine yaklaşmayın" şeklinde olur. Muzâfın hazfedilmesi ise, yaygın ve bilinen bir mecazdır.

2) Hak teâlâ'nın, "...manastırlar, kiliseler, havralar" (Hacc, 40) âyetinde geçen lafzıyla, namaz kılınan yerler, mescidler kastedilmiştir. Böylece, kendisiyle mescid manası murad edilerek. (......) kelimesinin kullanılmasının caiz olduğu ortaya çıkmış olur.

b) Ekseri ulemânın görüşü de şudur: Buna göre, bu Âyette geçen (......) kelimesiyle, bizzat namazın kendisi kastedilmiştir. Buna göre kelamın takdiri, "Sarhoş olduğunuz halde namaz kılmayınız..." şeklinde olur.

Bu ihtilâfın yararı, şer'î bir hükümde ortaya çıkar ki, o da şudur: "a" şıkkının kabul edilmesi halinde mâna, "Mescidden geçme mecburiyetinde olanlar müstesna, sarhoşken, cünübken mescidden geçmeyin" şeklinde olur. Bu manaya göre, yapılan bu istisna, cünüb kimsenin mescidden geçmesinin caiz olabileceğine delâlet etmiş olur ki, bu Şafiî'nin görüşüdür, "b" şıkkının kabul edilmesine göre manâ, "Sarhoşken namaza yaklaşmayın ve yolcu olmanız müstesna, cünüb iken de namaza yaklaşmayın" şeklinde olur. Buna göre, tabirinden yolcu murad edilmiştir. Böylece bu istisna da, cünüb kimsenin su bulamadığı zaman, o haliyle namaz kılabileceğine delâlet etmiş olur. Şaftî âlimleri, birinci ihtimalin tercihe daha şayan olduğunu söylemişlerdir. Bunun böyle olduğuna şu hususlar da delâlet etmektedir:

a) Cenâb-ı Hak, "... namaza yaklaşmayın " buyurmuştur. "Yaklaşmak" ve "uzaklaşmak" manaları, hakikat yoluyla, bizzat namaz hakkında doğru olmazlar. Bu manalar ancak "mescid" hakkında doğru olabilirler.

b) Biz, eğer bu kelimeyi söylediğimiz manaya hamledersek, bu takdirde istisna sahih olur. Ama biz onu sizin söylediğiniz manaya hamledersek, bu takdirde istisna sahih olmaz. Çünkü, müsafir olmadığı halde, şiddetli bir hastalık sebebiyle su bulamayan bir kimsenin, teyemmüm ile namaz kılması caizdir. Durum böyle olunca, âyeti bizim dediğimiz manaya hamletmek daha evlâ olur.

c) Biz, (......) kelimesini, "cünüb olan yolcu" manasına hamledersek, eğer bu kimse su bulursa, onun namaza yaklaşması kesin olarak caiz olmaz. O takdirde de, âyet-i kerimedeki istisnayı hazfetmek gerekecektir. Su bulamaması durumundaysa, namaza, ancak teyemmüm ile yaklaşması caiz olur. Bu durumda da, âyetteki bu şartı izmâr etmek gerekecektir. Ama bizim söylediğimizi benimsememiz durumunda, biz âyetteki herhangi bir şeyi hazfetmek zorunda kalmayız. Binâenaleyh, bizim görüşümüz daha uygundur.

d) Allahü teâlâ, yolculuğun ve suyun bulunmaması halinin hükmünü, bundan sonra da teyemmümü zikretmiştir. Binâenaleyh, bunu, bu âyetten sonraki bir âyette zikredilen bir hükme hamletmek caiz olmaz. Bunu teyid eden bir başka husus da şudur; Kıraat âlimleri ifâdesinde vakfedip, sonra da, ifadesiyle başlamayı müstehab saymışlardır. Çünkü, bu ikincisi başka bir hükümdür. Ama, âyeti bizim zikretmiş olduğumuz manaya hamledersek, bu takdirde bu ek açıklamalara gerek duymayız. Binâenaleyh, bizim görüşümüz daha evlâdır.

İkinci görüşü dektekleyenler şöyle diyebilirler: Hak teâlâ'nın, "... söylediğinizi bilinceye kadar" buyruğu, O'nun "namaza yaklaşmayın" ifâdesinden bizzat namazın kendisinin kastedildiğine delâlet etmektedir. Çünkü mescid hakkında, sarhoşluğu sndan men edecek meşru bir söz bulunmamaktadır. Ama namazda, sarhoşluğu Dndan men edecek hususi sözler bulunmaktadır. Binâenaleyh, âyeti bu manaya lamletmek daha evlâdır.

Birinci görüşte olanlar, şu şekilde cevap verebilirler: Zahirî duruma göre insan, nescide ancak namaz için gider. Binâenaleyh namaza halel getiren şeyler, mescide gitmeye manî olan şeyler gibidir. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ bunu zikretmiştir.

“Sekr” ve “Sükara” Kelimesinin Manası

Vahidi (r.h) şöyle der:" kelimesi, (sarhoş) kelimesinin çoğuludur. Fa'lâne vezninde olan her sıfatın "Sekt" ve "Sükârâ" Kaimesinin Manası cem'i, "küsâtâ" ve "kesâlâ" (tembeller) gibi, fu'âlâ ve fa'âlâ vezninde getir. Arapça'da "sekr" kelimesinin asıl manası, yolu tıkamaktır. "Su bendini tıkadı" tabiri de, bu manadadır. Göz şaşırıp kaldığında, ' "Onun gözü iyi şaştı ' denilir. Cenâb-ı Hakk in, "Gözlerimiz (bir sarhoş gözü gibi) döndürülmüş..." (Hicr, 15) yani "örtüldü de, onun görme nuru nüfuz etmez oldu ve eşyayı olduğu gibi göremez oldu" âyetindeki kelime de aynı manadadır. "Sekrü'l-mâi" ifadesi de böyledir. Bu, suyu tekrar akış yönüne döndürmektir. İçkiden dolayı sarhoş olmak ise, insanın sarhoşluktan önceki ayık hâlinden kesilmesidir. Dolayısıyla onun görüşü, ayık hâlindeki görüşünün geçerli oluşu gibi olmaz. Bunu iyice kavradığında biz deriz ki: Âyette geçen "sükârâ" lafzı hakkında şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Şundan murad, içkiden dolayı olan sarhoşluktur ki bu, ayık olmanın zıddıdır. Bu, Sahabe ve Tabiîn'in cumhurunun görüşüdür.

b) Bu, Dahhâk'ın görüşü olup; buna göre bu ifadeden maksad, içki sarhoşluğu değil uyku sarhoşluğu (sersemliği)dir. "Sarhoşluk" kelimesi, uyku hakkında da kullanılır. Binâenaleyh âyetteki kelime, bu manaya da muhtemeldir. Deliller de bunu gösterir. Dolayısıyla bu manayı tercih etmek gerekir. Lafzın, bu manaya da muhtemel olduğunu şu iki bakımdan da izah edebiliriz:

1) Daha önce de söylediğimiz gibi, Arapça'da "sekr" lafzı, yolu tıkamak manasındadır. Hiç şüphe yok ki insan, uyku esnasında, insanın nefes alıp verdiği yollar, yoğun buharlarla dolar. Böylece de o yollar, bunlarla tıkanmış olur da, onun gören ve işiten kuvveti bedeninin dışına çıkamaz.

2) Ferezdak şöyle demiştir:

" Gece boyunca yürümesinden anlaşılıyor ki konakladığın her menzilde uyku, ona (adeta) bir içki takdim etmiştir." Lafzın bu manaya da gelebileceği sabit olunca, biz deriz ki: Deliller de bunu göstermektedir. Bunun izahı şu yönlerdendir:

a) Hak teâlâ'nın, "Siz sekr halinde iken, ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın" âyetinin zahiri, Allah'ın, bu kimselerin ne dediklerini bilmedikleri zaman namaza yaklaşmalarını men etmiş olduğunu gösterir. Böyle bir insanı, mükellef tutmak akten ve naklen imkansızdır. Bunun aklen imkansızlığı şu bakımdandır: Bu insanı mükellef tutmak, teklif-i mâla yutak (güç yetirilemeyecek şeyle mükellef tutmak) manasına oelir. Bunun naklen imkansızlığı ise şu bakımdandır: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Kalem üç kişiden kaldırılmıştır (yani bunların lehine ve aleyhine birşey yazılmaz): Bulûğa erinceye kadar çocuktan; İyileşinceye kadar deliden ve uyanmcaya kadar uyuyandan " İbn Mace, Talak, 15(1/658); Tirmizi, Hudad, 1(4/32) buyurmuştur. Şüphe yok ki sarhoş, deli gibidir. Binâenaleyh o anda mükellefiyetin ondan da kalkmış olması gerekir.

b)Hazret-i Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem): "Sizden birisini namazda İken uyku bastırdığında, uykusu geçinceye kadar uyusun. Çünkü o, uyuklaya uyuklaya namaz kılarsa, belki istiğfar ediyorum diye, kendi kendine söver" Müslim, Müsafiri, 222(1/543) buyurmuştur. İşte Dahhâk'ın görüşünün izahı böyledir. Bil ki doğru olan birinci görüştür. Bunun böyle olduğuna şu iki şey de delâlet eder:

a) "Sekr" (sarhoşluk) lafzı, içkiden dolayı olan sarhoşluğu mecaz değil, hakikat olarak ifâde eder. Kelimelerde aslolan "hakikat" manasıdır. Fakat bu lafzı aşk, gazab, korku veya uykudan dolayı meydana gelen sarhoşluğa hamletmek mecaz olup bu da ancak kayıtlı olarak (yani neden dolayı olduğu belirtilerek) kullanılır. Mesela Cenâb-ı Hak, "Ölüm sarhoşluğu, gerçek olarak geldi" (Kaf, 19) ve "İnsanları sarhoş görürsün. Halbuki onlar sarhoş değildirler" (Hacc. 2) buyurmuştur.

b) Bütün müfessirler bu âyetin içki içme hakkında olduğunda ittifak etmişlerdir. Usûl-ü fıkıhta, "Bir âyet, muayyen bir hâdise hakkında ve belli bir sebepten ötürü nazil olmuş ise, o sebeb-i nüzulün o âyet ile murad edilmemiş olması imkânsızdır" kaidesi yer almıştır. Dahhâk'ın, "Bu âyetteki nehiy, içkiden olan sarhoşluğa nasıl şamil olabilir?" şeklindeki görüşüne gelince, biz deriz ki: "Çünkü o adam uyurken ve hiçbir şey anlamazken, bu nehiy onu nasıl içine alır?" denilir. Sonra buna şu şekilde cevap verilir: Bu âyetten maksad, namaz kendilerine vacip iken, anlayışı ihlal eden, sarhoşluğa götüren içki içmekten insanları men etmektir. Böylece bu lafız, sarhoşluk halinde namaz kılmayı men etmeden uzaklaşmıştır. Halbuki ondan maksad, namaz vaktinde sarhoşluğa yol açacak şekilde içmekten nehyetmektir. Dahhâk'ın tutunduğu hadise gelince, bu da, âyette zikredilen sarhoşluğun uyku olduğuna delâlet etmez."

Bu Ayetin Mensuh Olduğunu Söyleyenler

Bazı âlimler, bu âyetin Mâide süresindeki 90. âyetle neshedildiğini söylemişlerdir. Ben derim ki: Ancak şöyle denilmesi halinde, burada neshin cereyan ettiği söylenebilir: "Sarhoşluk halinde namaza yaklaşmama ile ilgili nehiy, kişinin ne dediğini bilir hâle gelmesine kadar uzatılmıştır. Bir noktaya kadar uzatılan hükmün ise, o noktaya varıldığı zaman sona ermesi gerekir. Binâenaleyh bu, kişi ne dediğini bilir hale geldiğinde, sarhoş olmakla beraber, namaza yaklaşmasının caiz olmasını iktizâ eder. Halbuki Allahü Teâlâ, Mâide süresindeki âyetiyle içkiyi haram kılınca, bu olabilirlik hükmünü kaldırmıştır. Böylece Madie süresindeki âyetin, bu âyetin delâlet ettiği şeylerin bir kısmını neshetmiş olduğu sabit olur. İşte, burada söz konusu edilen neshin izahı komusunda hatırıma gelen budur."

Buna da şu şekilde cevap verilebilir: Biz, bu nehyin neticesinin, namaza yaklaşıldığında sarhoşluğu gerektiren içki içmeye varıp dayandığını beyân etmiştik. Bir şeyin husûsen zikredilmesi, zayıf bir zan yoluyla olması durumu hariç, onun dışında kalanlardan hükmün nefyedilmiş olduğuna delâlet etmez. İşte böyle olan bir durum da nesh sayılmaz.

Beşinci Mesele

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Bu kelime, sîn harfinin fethasıyla (helak olanlar) ve (aç kimseler) kelimelerinde olduğu gibi, cemi bir kelime olmak üzere, şeklinde de okunmuştur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, ve cünüb iken de yolcu olmanız müstesna" buyurmuştur. Hak teâlâ'nın ifâdesi, O'nun "sizler sarhoşken.." ifâdesine atıfır. (......) ifâdesinin başındaki vâv ise, hâl vâvıdır. Buna göre bu ifâdelerin takdiri, "Sarhoş ve cünüb olduğunuz hâlde, namaza yaklaşmayın" şeklinde olur. (......) kelimesi, müfredi ve cem'i, müzekkeri ve rnüennesi müsavi olan bir kelimedir. Çünkü bu kelime, masdar olan "uzaklaşmak, cünüb olmak" masdarının yerine geçen bir isimdir. Halbuki biz, "cenabet" kelimesinin asit mânasının "uzaklaşmak, uzaklık" olduğunu; yine temizleninceye kadar namazdan, mescidlerden ve Kur'an okumaktan uzaklaştığı için, kendisinin gusletmesi gereken, vâcib olan kimseye de cünüb denildiğini söylemiştik. Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur ki, biz bu ifâdeyle ilgili olarak şu iki görüşün bulunduğunu beyan etmiştik:

a) Buradaki kelimeleriyle mescidlerden geçmek, mescidlerden geçen manası kastedilmiştir.

b) Bu tabirle müsafirler, yolcular kastedilmiştir. Ve biz yine, bu ikisinden birisinin diğerine nasıl tercih edildiğini de açıklamıştık.

Abdest İmkânı Olmayınca Teyemmüm

Cenâb-ı Hak,

"Eğer hasta olur veya bir sefer üzerinde bulunursanız, yahud sizden birisi ayak yolundan (tuvaletten) gelirse, yahud kadınlara dokunup da bir su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin; yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır" (Nisa, 43) buyurmuştur.

Bil ki, Cenâb-ı Hak bu buyruğunda şu dört çeşit insandan bahsetmiştir:

a) Hastalar,

b) Yolcular,

c) Tuvaletten gelenler,

d) Kadınlara dokunanlar...

İlk iki kısım olan hastalık ve yolculuk, insanı teyemmüm etmeye zorlar. Son iki kısım ise, su bulunduğu zaman su ile temizlenmeyi, su olmadığı zaman ise teyemmüm etmeyi iktizâ eder. Biz bu kısımlardan herbirine ait hükmü ele alacağız.

Hastalık Sebebiyle Teyemmüm

Birinci Sebep, ki bu hastalık halidir. Bil ki, hastalık üç şekilde olur:

1) Çiçek hastalığı ve çok büyük çıbanlarda olduğu gibi, su kullanması halinde, kişinin kesinlikle ölmesi durumunda olması.

2) Su kullanmakla ölmezse de çok fazla elem ve ızdırap duyması hali.

3) Kişinin ölümden ve şiddetli acı duymaktan bir endişesi olmaksızın suyu kullanması halinde bedeninde bir kusur ve ayba sebebiyet verecek bir şeyin, bir izin kalmasından endişelenmesi hali. İşte bu sebeple fukahâ, ilk iki kısım söz konusu olduğunda teyemmüm etmeyi caiz görmüşler, üçüncüsünde ise, bunu caiz görmemişlerdir. Hasan el-Basrî, suyun bulunmaması durumu müstesna, bunların hiçbirinde teyemmümün caiz olmadığını iddia etmiş ve şunları buna delil getirmiştir: Âyetin sonunda, "... bir su bulamazsanız" buyurulmuş olmasının da gösterdiği gibi, hastanın teyemmüm etmesinin cevazını, suyun bulunmaması haline bağlamıştır. Teyemmümün muteber olmasının şartı bu olunca, bu şart bulunmadığı zaman teyemmümün de caiz olması gerekir. Bu, aynı zamanda İbn Abbas'ın görüşüdür. O, şöyle derdi: "Allahü teâlâ eğer dileseydi, hastayı bundan daha şiddetli ve zor bir şeyle imtihan ederdi."

Fukâhanın delili ise şudur: Allahü teâlâ, su bulamadığı zaman hastanın teyemmüm etmesine müsaade etmiştir. Bunda, su bulunduğu zaman, teyemmüm etmenin yasaklanmış olduğuna dair bir delil yoktur. Hem sünnet, bunun caiz olduğuna delâlet etmektedir. Sahabenin birisi hakkında rivayet edilen şu haber de, bunu teyid etmektedir: O sahabe cünüb olmuştu; bedenindeyse büyük bir yarası vardı. Birilerine bu durumu sorunca onlar gusletmesi gerektiğini söylediler. O da gusledince oluverdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu duyunca "Allah onların canım alsın, onu öldürdüler" dedi. İşte bu da bizim söylediğimiz şeyin caiz olduğuna delâlet etmektedir.

Yolculuk Sebebiyle Teyemmüm

İkinci Sebep, yolculuktur. Âyet, yoicu olan kimsenin, yolculuğu ister uzun ister kısa olsun, su .bulamadığı zaman teyemmüm edeceğini gösterir.

Tabiî İhtiyaçtan Sonra...

Üçüncü Sebep, insanın tuvaletten (def-i hacetten) gelmesidir. Âyette geçen, insanın def-i hacet (tuvalet ihtiyacı) için rahatça oturabileceği çukur bir yerdir ki, bu kelimenin cem'i, şeklindedir. İnsan tuvalet ihtiyacı olduğunda, kendisini başkasının göremeyeceği bir yer arar. Sonra def-i hacet, bir şeyin, bulunduğu yerine nisbetle isimlendirilmesi gibi, bu isimle adlandırılmıştır.

Cinsel Temastan Sonra Teyemmüm

Dördüncü Sebep, kadınlara dokunmaktır. Bu hususta birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Hamza ve Kisâî, kelimeyi "lems" masdarından olmak üzere, elifsiz olarak , (dokundunuz) şeklinde; diğer kıraat imamları ise, müfâ'ale babından olarak, (......) şeklinde okumuşlardır.

İkinci Mesele

Müfessirler, bu âyette geçen "dokunma"dan ne kastedildiği hususunda ihtilâf edip, şu iki görüşü ileri sürmüşlerdir:

a) Bundan murad, cima (cinsî münâsebettir. Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh), Hasan el-Basrî, Mücâhid, Katâde ve Ebu Hanîfe (r.h)'nin görüşüdür. Çünkü kadına el ile dokunmak abdesti bozmaz.

b) Bundan maksad, ister cinsî münasebet esnasında, ister başka bir şekilde olsun, kadın ile erkeğin derilerinin biribirine dokunmasıdır. Bu İbn Mes'ûd, İbn Ömer, Şa'bî, Nehâ'î ve Şâfii (r.h)'nin görüşüdür.

Bil ki bu, birinci görüşten daha tercihe şayandır. Çünkü bu âyetin iki kıraatinden biri "yahud da kadınlara dokunduğunuz zaman" şeklindedir. "Lems" (dokunma) kelimesinin, hakiki manası el ile dokunmaktır. Bu kelimeyi, cima manasına almak mecazdır. Halbuki sözlerde aslolan, sözü hakîkî manasına almaktır. İkinci kıraat ise, "lems" kelimesinin mufâ'ale babından gelen, (karşılıklı birbirinize dokunduğunuz zaman) şeklindedir. Bu siga da, hakîkat olarak cima manasına gelmez. İki mütevâtir kıraatten anlaşılan manalar arasında bir çelişki (tezad) meydana gelmesin diye, bunu da hakîki manasına hamletmek gerekir. Bu kelime ile, cima (cinsî münâsebet) manasının kastedildiğini söyleyenler, şu şekilde delil getirmişlerdir: Gerek "tems", gerekse "mess" kelimeleri, Kur'an-ı Kerim'de cima manasında kullanılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak "Eğer siz onları kendilerine dokunmadan önce boşarsanız..." (Bakara, 237) ve zıhar âyetinde, "(Onların) birbiriyle temas etmezden önce, bir köle azâd etmeleri (lâzımdır)" (Mücâdele. 3) buyurmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh), Allah hayy, kerîm, nezîh olduğu için kinayeli olarak (nezîh bir şekilde) cinsî münasebeti, "lems" (dokunma) diye ifâde etmiştir. Yine hades (abdestsizlik hali) de iki çeşittir: Küçük olan, ki bu âyetteki "Sizden birisi ayak yolundan (tuvaletten) gelirse" ifadesi ile anlatılan husustur. Binaenaleyh şayet, Hak teâlâ'nın "Yahut da kadınlara dokunursanız" tabirini de, küçük hades manasına alırsak, âyette büyük hades (cünüblük hali) zikredilmemiş olur. Bundan dolayı bu ikinci ifadeyi, büyük hadese (cünüblük haline, cinsî münasebete) hamletmek gerekir.

Bil ki bu görüştekilerin yaptıkları bütün bu izahlar, bir delil olmaksızın lafzın zahirî manasını bırakmaktan ileri geçemezler. Bundan ötürü bunun caiz olmaması gerekir. Hem, cünüblükle ilgili hüküm "ve cünüb iken de..." ifadesinde geçmişti. Bundan dolayı eğer biz bu sonraki ifadeyi de cünüblük manasına alırsak, bir tekrar olmuş olur.

Üçüncü Mesele

Ehl-i Zahir (Zahirîler) âyetteki "Yahut da kadınlara dokunur- sanız" ifâdesinin zahirine dayanarak, sadece dokunan (erkeğin) abdestinin bozulacağını, dokunulan kadının abdestinin ise bozulmayacağını söylemişlerdir. Şafiî (r.h) de hem dokunanın, hem dokunulanın abdestinin bozulacağını söylemiştir.

Bil ki Allahü teâlâ, bu dört sebebi zikretmesini müteakip birsu bulamazsanız" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır:

Teyemmüm, Ancak Su Arayıp Bulamadıktan Sonra Yapılır

Şafiî (r.h), "Bir kimse, namaz vakti girdiğinde su arasa ve fakat bulamayıp teyemmüm ederek namaz kılsa, daha sonra bir sonraki namazın vakti girse, suyu yeniden araması gerekir" derken; Ebu Hanife (r.h), bunun gerekmediğini söylemiştir. Şafiî'nin delili, Hak teâlâ'nın, "bir su bulamazsanız" ifadesidir. "Su bulamama" tabiri suyun daha önce aranmış olduğunu ihsas ettirmektedir. Binaenaleyh her teyemmümden (namazdan) Önce su aramak gerekir. İmdi şayet "bulma" tabirimiz, önceden bir araştırmanın olduğunu ihsas ettirmez. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(O), seni (çocukluğunda) kaybolmuş bulup da, yolunu doğrultmadı mı? Seni bir fakir olarak bulup da, zengin kılmadı mı?" (Duhâ, 7-8); "Biz onların çoğunda ahde (vefa) bulamadık" (Araf, 102) ve "Biz, onda bir azim bulamadık" (Tahâ. 115) buyurmuştur. Zira araştırma, talep etme, Allah hakkında düşünülemez denirse, biz de deriz ki: Her nekadar Allah'ın talep edip araştırması düşünülemez ise de, Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, kavmine uygun olmayacak bir şekilde, onların arasından çekip çıkarınca, sanki onu aramış gibi olur. Yine O, mükelleflere itaat etmelerini emredip sonra o mükellefler bu hususta kusur edince, sanki Allah onlardan birşey istemiş ve istediğini bulamamış gibi olmuş olur. Binaenaleyh "bulma" lafzı işte bu âyetlerde, söylediğimiz manada kullanılmıştır.

Su Az Olduğundan Abdest İle Teyemmüm Birlikte Yapılır mı?

Alimler, bir kimsenin su bulduğu halde, kendisi veya öldürülmemesi gereken bir hayvanın susuzluğundan ötürü, o suya ihtiyacı olursa, bu kimsenin teyemmüm edebileceği hususunda ittifak etmişlerdir. Fakat o, abdeste yetmeyecek bir su bulduğunda, o suyu kullanmayı ve teyemmümü birleştirip birleştiremiyeceği hususunda İmam Şafiî, âyetin zahirine tutunarak, ikisini birlikte yapmasının vacip olduğunu söylemiştir.

Daha sonra Allahü teâlâ, "O zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin" demiştir. Bu hususta da birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Arapça'da teyemmüm, "kastetmek, niyetlenmek" manasındadır. Nitekim, "Ona niyetlendim" manasında, denilir. "Sa'îd" lâfzı ise, ism-i fail manasına gelen, "fa'îl" vezninde bir kelimedir. Zeccâc, "İster toprak, ister başka birşey olsun, sa'îd, yeryüzü demektir" der.

İkinci Mesele

Ebu Hanife (r.h) şöyle demektedir: "Biz, üzerinde toprak bulunmayan bir kaya düşünelim. Teyemmüm eden kimse, elini o kayaya vurup teyemmüm etse, bu yeterli olur" derken; İmam Şafiî (r.h), "Mutlaka teyemmüm edenin eline toprağın (tozun) bulaşması gerekir" demiştir. Ebu Hanife, bu âyetin zahirî manasını delil getirerek şöyle der: "Teyemmüm kastetmek, niyetlenmek demektir. "Sa'îd" ise, yeryüzünde olan şey demektir. Buna göre Hak teâlâ'nın bu buyruğunun manası, "Bir yeryüzü parçasına niyetlenin, yönelin" şeklindedir. Binaenaleyh o kayaya eli vurmanın yeterli olması gerekir."

Şafiî ise, görüşüne şu iki şekilde delil getirmiştir:

a) Buradaki âyet, mutlaktır. Maide süresindeki âyet ise mukayyed olup, o da Cenâb-ı Hakk'ın, "Binaenaleyh, ondan yüzlerinize ve etlerinize sürün" (Maide, 6) âyetidir. Buradaki edatı, ba'zıyyet ifâde eder ki, (bu mana), üzennde toprak olmayan kaya parçasında söz konusu olmaz. Buna göre şayet (......) edatı, ıbtidâ-i gaye içindir" denilirse, buna karşılık Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Bir kimsenin, "Falancanın başına yağdan, sudan ve topraktan sürdüm" şeklindeki sözünden, Araplardan hiç kimse başka bir mana anlamayıp, sadece ba'ziyyet manası anlar. Hakkı kabul etmek, münakaşa edip diretmekten daha yeğdir."

b) Vahidî (r.h)'nin zikretmiş olduğu şu husustur: "Allahü teâlâ, bu âyette toprağın temiz olmasını gerekli kılmıştır. Temiz olan toprak ise Cenâb-ı Hakk'ın, "Güzel memleketin nebatı ise, Rabb'inin izniyle (bol ve güzel) çıkar"(Araf, 58) âyetinin delaletiyle münbit (bitiren), nebatın çıkmasına elverişli olan topraktır. Binaenaleyh, bitirmeyen toprağın (temiz, güzel) olmaması gerekir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın,

O zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin" buyruğu sadece toprak ile teyemmüm etmeyi emretmek olur. Emrin zahiri ise, vücub ifâde eder.

c) Cenâb-ı Hakk'ın "Temiz bir toprağa "ifâdesi, teyemmümün temiz bir toprakla yapılmasını ifade eden bir emirdir. Temiz toprak ise, kendisinde tuz bulunmayan, (çorak olmayan) yer, toprak demektir. Halbuki böyle bir toprak ile de teyemmüm etmek, icmâ ile caizdir. Binaenaleyh, (ihtiyatlı olana sarılmak) kaidesinden dolayı, "temiz toprak" tabirini buna hamletmek gerekir. Bahusus, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), temizlik sıfatını toprağa tahsis ederek, '"Yeryüzü bana mescid; toprağı da temiz kılınmıştır" Buhari, Teyemmüm, 1; ve "toprak, su bulamadığı zaman, müşlümanm temizleyicisidir" Ebu Davud, Taharet, 137 (1/92) (Benzer hadis) buyurmuştur.

Üçüncü Mesele

"yüzlerinize ve ellerinize sürün" emri, pek çok müfessire göre, yüz ve bileklere kadar iki ele hamledilmiştir. Halbuki fakîhlerin ekserisine göre, elleri dirseklere kadar meshetmiştir. Fukahanın delili şudur: (......) kelimesi, bu uzvun, koltuk altlarına kadar olan kısmını içine alır. Ancak ne var ki biz, icmânın delaletiyle, bundan, kolun dirseklere kadar olan kısmını anladık ve aldık. Binaenaleyh, lafız, bu uzvun geri kalan kısmını da içine almaya devam etmektedir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, âyet-i kerimeyi Ot "Şüphesiz ki Allah, çok affedici, çok bağışlayıcıdır" buyurarak sonuçlandırmıştır ki bu, O'nun, ruhsat verip kolaylaştırmasından kinaye olan bir ifâdedir. Zira âdeti, günahkârları affetmek olan bir kimsenin, âciz kimselere ruhsatlar tanıması daha evlâdır.

"Ehl-i Kitap Sizi Saptırmak İster"

44. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:45

45. Âyetin Tefsiri

"Kendilerine kitaptan bir nasib verilmiş olanlara bakmadın mı? Onlar sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar. Allah, sizin düşmanlarınızı çok iyi bilendir. Gerçek bir.dost olarak Allah kâfidir, hakikî bir yardımcı olarak da Allah kâfidir".

Bil ki Cenâb-ı Hak, bu sûrenin başından buraya kadar pek çok çeşitli mükellefiyetler ve şer'î hükümlerden bahsedince, burada, bu hükümlerin izahını keserek, din düşmanlarının hallerini ve daha önceki ümmetlerin kıssalarını anlatmaya geçmiştir. Çünkü ilmin bir çeşidini sürdürmek, insanın ruhuna yorgunluk ve usanç veren, zihni bulandıran hususlardandır. Ama, ilmin bir dalından diğer bir dalına geçmek ise, zihni gayrete getirir ve zekayı-düşünceyi güçlendirir.

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Hak teâlâ'nın tabirinin manası, "Senin ilmin, onları tanımaya ulaşmadı mı?" şeklindedir. Biz, bu hususta söylenmesi gereken şeyleri, Cenâb-ı Hakk'ın (Bakara, 256) âyetini tefsir ederken söylemiştik. Netice olarak diyebiliriz ki ilm-i yakîn, rü'yete (görmeye) benzemektedir. Binaenaleyh "görme"yi, bu çeşit İlimden (ilm-i yakînden) bir istiare kılmak caiz ve yerindedir.

Kitaptan Nasip Verilenleri Yahudilerdir

"Kendilerine kitaptan bir nasib verilmiş olanlara. " tabirinden kastedilen, Yahudiler .Bunun böyle olduğuna şunlar da delâlet etmektedir:

a) Hak teâlâ'nın bu âyetten sonra zikrettiği "Yahudi olanlardan kimileri de..." (Nisa, 46) ifâdesi, işte bu âyetle ilgilidir.

b) İbn Abbas bu âyetin, münafıkların reisi Abdullah İbn Ubey ile onun kavminin yanına gelerek, onların İslâm'a girmelerine engel olan iki yahudi âlimi hakkında nazil olduğunu rivayet etmiştir.

c) Yahudilerin düşmanlığı, Kur'ân'ın âyetinin de gösterdiği gibi, hristiyanların düşmanlığından daha şiddetli ve fazladır. Binaenaleyh bu manayı, yahudilere hamletmek daha uygundur.

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hak onlara, "kendilerine, kitabın ilmi verilenler..." dememiş; aksine, "kendilerine kitaptan bir nasib verilmiş olanlar" buyurmuştur. Zira onlar Tevrat'tan Hazret-i Musa'nın nübüvvetini öğrenmişler, ama Hazret-i Muhammed'in nübüvvetini bilip, tanıyıp kabul etmemişlerdir. Ama, Abdullah İbn Selâm gibi müslüman olup her ikisinin nübüvvetini de bilip itiraf eden, tanıyan kimseleri Cenâb-ı Hak, yanlarında kitabın ilmi bulunmakla vasfederek, "De ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter ve (bunu) yanlarında kitap ilmi bulunanlar dahi (bilirler)" (Rad, 43) buyurmuştur. Allah en iyi bilendir.

Dördüncü Mesele

Bil ki, Cenâb-ı Hak o yahudileri hem sapmak, hem de saptırmak ile vasfetmiştir. "Sapmak" ile vasfetmesine gelince bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Sapıklığı satın alıyorlar" buyruğunun beyan ettiği husustur. Bu hususta, şu izahlar yapılmıştır:

a) Zeccâc şöyle demektedir: "Yahudiler, buna karşılık rüşvet almak ve reisliği ele geçirmek için, Hazret-i Peygamberi tekzîb etmeyi tercih etmişlerdir ki işte bu tercih, âyette "satın alıyorlar" tabiriyle beyân edilmiştir. Zira, bir şeyi satın alan kimse, onu tercih ediyor demektir."

b) Âyette bir takdir söz konusudur ki, buna göre kelamın takdiri, "Onlar, hidayet mukabilinde dalâleti satın alıyorlar" şeklindedir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, tıpkı "Onlar o kimselerdir ki, hidayeti bırakıp sapıklığı satın almışlardır" (Bakara, 16) âyeti gibidir. Yani "Onlar, hidayet mukabilinde dalâleti satın alıyorlar" demektir. Halbuki Zeccâc'ın görüşüne göre âyette bir takdir bulunmamaktadır.

c) Bu âyet ile, yahudilerin avam tabakası kastedilmiştir. Çünkü onlar, âlimlerine mal veriyor, onlardan yahudiliği desteklemelerini ve körü körüne ona bağlanıp kalmalarını istiyorlardı. Böylece de onlar, mallarıyla şüphe ve dalâleti satın almış kimseler durumuna geçiyorlardı. Bu durumda da bir takdir yapılmaz. Ancak, evlâ olanı, bu âyetin onların âlimleri hakkında nazil olmuş olmasıdır.

Cenâb-ı Hak onları "sapmak" ile vasfedince, bundan sonra da onları "saptırmak" ile tavsif ederek, sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar" buyurmuştur. Yani, "Onlar, müslümanlıktan çıksın, ayrılsınlar diye, mü'minleri saptırmaya ve onları şüpheler içinde bırakmaya yol arıyorlardı" demektir. Bu iki şeyi, yani sapmak ve saptırmayı beraberce yapan kimseden daha kötü ve âdi bir kimseyi de bulamazsın..

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah sizin düşmanlarınızı çok iyi bilendir" buyurmuştur. Yani, "Hak teâlâ (subhânehu), onların kalblerinde ve sinelerinde olan düşmanlığın ve öfkenin iç yüzünü ve künhünü en iyi bilendir" demektir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Gerçek bir dost olarak Allah kâfidir, hakîkî bir yardımcı olarak da Allah kâfidir" buyurmuştur. Bu, şu demektir: "Allahü teâlâ yahudilerin müslümanlara olan düşmanlığının şiddetini beyân edince, kendisinin, müslümanların velîsi ve yardımcısı olduğunu da bildirmiştir. Velîsi ve yardımcısı Allah olan kimseye ise, insanların düşmanlığı asla zarar veremez. Bu ifâdeyle ilgili birkaç sual bulunmaktadır:

Birinci sual: "Allah'ın kuluna olan velayeti, kuluna yardım etmesinden ibarettir. Binaenaleyh, velayetinin zikredilmesinden sonra, yardımcı olduğunu da, ayrıca zikretmek bir tekrar olur."

Cevap: Velî, bir şeyde tasarruf eden demektir. Bir şeyde tasarruf edenin ise, o şeyin yardımcısı olması gerekmez. Böylece, bir tekrar durumu ortadan kalkmış olur.

İkinci sual: "Cenâb-ı Hak niçin, dememiştir? Hak teâlâ'-nın... buyruğunu yeniden zikretmesinin manası nedir?"

Cevap: Bu gibi yerlerde tekrar, kalbe son derece tesir eder ve çok etkili olur.

Üçüncü sual: Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesindeki bâ harfinin getirilmesinin faydası nedir?

Cevap: Alimler bu husuta şu izahları yapmışlardır:

a) denilmiş olsaydı, fiil failine bitişmiş oturdu. Sonra buraya bâ harf-i cerri, Allah'ın kâfi gelmesi ve yetmesinin, derece ve makam itibariyle başkalarının kâfi gelmesi ve yetmesi gibi olmadığını bildirmek için getirilmiştir.

b) İbnu's-Sirâc kelamın takdirinin, "Senin, Allah'ın veliliği de yetinmen kâfidir, yeter" şeklinde olduğunu; (......) kelimesi zikredildiği için bunun, (yetinmek) delâlet ettiğini, zira bu ikinci kelimenin de (......)'nın lafzından olduğunu ve bunun, "Kim yalan söylerse, (bu yalanı) onun için bir şer olur" ifâden gibi olduğunu, yani "Bu yalanı onun için bir şer olur.." demek olduğunu; fiil kendisine delâlet ettiği için senin bu kelimeyi takdir edebileceğini" söylemiştir.

c) Benim hatırıma gelen şu husustur: "Bâ harf-i cerri aslında "ilsâk" içindir. Bu manadaki bâ harfi de ancak, kendisiyle tesiri arasında herhangi bir bağ, münasebet bulunmayan müessir hakkında güzel ve yerinde olur. Eğer, denilmiş olsaydı bu, Cenâb-ı Hakk'ın bu yetmenin faili olduğuna delâlet ederdi. Ancak ne var ki bu, Allahü teâlâ'nın bunu vasıtalı ya da vasıtasız olarak yaptığına delâlet etmezdi. Binaenaleyh, bâ harf-i cerri zikredilince bu, Allahü Teâlâ'nın bunu, vasıtasız olarak yaptığına delâlet eder. Öyle ki O, böylesi bir gaye ve neticeyi meydana getirmeyi, taçfcimsenin aracılığı olmaksızın, doğrudan doğruya ve re'sen tekeffül eder. Bu, Hakk'ın tıpkı "Biz ona, şah damarından daha yakınız" (Kâf. 16) buyruğu.

Kitabı Tahrif Eden Yahudiler

46. Âyetin Tefsiri

"Yahudi olanlardan kimileri, kelimeleri, konuldukları yerlerinden değiştirirler, dillerini eğip bükerek, dine de saldırarak derler ki: "(Sözünü zahiren) dinledik, (fakat kalbimizle) isyan ettik. İşit, işitmez olası, Râînâ!" Eğer onlar: "Dinledik, itaat ettik, İşit ve bizi gözet" deselerdi, kendileri için elbet daha hayırlı ve daha oğru olurdu. Fakat Allah, kendi küfürleri yüzünden onları rahmetinden kovmuştur. Artık onlar, birazı müstesna olmak üzere, iman etmezler" Nisa, 46).

Bil ki, Allahü Teâlâ onların dalâleti satın aldıklarını nakledince, daha sonra bu dalâletin, sapıklığın nasıl olduğunu açıklamıştır. Buna göre dalâlet, şu hususlardır:

1) Onlar kelimeleri, "konuldukları yerlerinden değiştirirler..." Bu tabir hakkında birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

(......) kelimesinin müteallakı hakkında birkaç izah şekli bulunmaktadır:

a) "Kendilerine kitaptan bir nasib verilmiş olanlar"ın beyânı, açıklaması olmasıdır. Buna göre takdir: "Yahudi olanlardan kendilerine kitaptan bir nasib verilenlere bakmadın mı?" şeklindedir.

b)Bu ifâdenin, Hak teâlâ'nın "yardımcı olarak.." sözüne taalluk etmesidir. Buna göre takdir, "Allah, yahudilere karşı yardımcı olarak yeteri" şeklindedir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Âyetlerimizi yalanlayan kavmine karşı biz ona yardım ettik" (Enbiya, 77) âyeti gibidir.

c) Bunun, mahzûf bir mübtedanın haberi; (değiştirirler) kelimesinin ise, o mübtedânın sıfatı olmasıdır. Buna göre takdir, "Yahudilerden kelimeleri tahrif eden bir topluluk bulunmaktadır" şeklindedir. Böylece, mevsûf hazfedilmiş, sıfatı da onun yerine kaim olmuştur.

d) Cenâb-ı Hak, "Kendilerine kitaptan bir nasib verilmiş olanlara bakmadın mı? Onlar sapıklığı satın alıyorlar.." (Nisa. 43) buyurunca, bu ifâde şu iki yönden mücmel kalmıştır. Buna göre sanki, "Kendilerine kitaptan bir nasib verilmiş olanlar kimlerdendir?" denilmiş; buna cevap verilerek, "yahudilerden..." denilmiştir; sonra da, "Onlar sapıklığı nasıl satın alıyorlar?" diye sorulmuş; bu soruya da cevap verilerek, "kelimeleri tahrif ederek..." denilmiştir."

İkinci Mesele

Birisi şöyle diyebilir: "Çoğul sîgalar, (cemaat teviliyle) müennestir. Binaenaleyh denilmesi gerekirdi."

Cevap: Vahidî şöyle demektedir: "Bu lâfız, harf sayısı, müfredinin harflerinden daha az olan bir cemidir. Böyle olan her ceminin müzekker kabul edilmesi de caizdir." Şöyle de denilebilir: "Cemilerin, (cemâat teviliyle) müennes olmaları hakikî değil, lafzî bir durumdur. Binaenaleyh, bu gibi cemilerde müzekkerlik ve müenneslik müsavi olup, ikisi de caizdir. Yine bu ifade şeklinde de okunmuştur.

Tevrat'ın Tahrifinin Ne Şekilde Olduğu?

Âyette bahsedilen tahrifatın nasıl yapıldığı hususunda şu izahlar yapılmıştır:

a) Onlar, meselâ Tevrat'taki (orta boylu) kelimesini kaldırıp, bunun yerine (uzun boylu Adem) ifâdesini; (recmetmek) kelimesini kaldırıp, bunun yerine de, (ceza, hadd) kelimesini koymaları gibi, bir lafzı diğer bir lafızla değiştiriyorlardı. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Artık, elleriyle kitabı (Tevrat'ı yalan yanlış) yazıp da, sonra.. "Bu, Allah katındandır" diyenlerin vay haline!.." (Bakara, 79) buyruğudur.

Buna göre şayet, "Harfleri ve kelimeleri, doğuda ve batıda, meşhur ve tevatür derecesine ulaşmış bir kitapta bu tahrif yapılabilir mi?" denilirse, biz deriz ki:

Belki de şöyle denilmek istenmiştir: "O zaman yahudiler az idiler. Kitabı bilip tanıyan ulemâ da son derece az idi. İşte bu sebepten dolayı onlar, böyle bir tahrifi yapabilmişlerdir."

b) Bu tahriften maksat, tıpkı zamanımızda ehl-i bid'atin, kendi mezheplerine uymayan âyetler hakkında yaptıkları gibi, ortaya birtakım şüpheler atmak, yanlış ve sapık yorumlar yapmak ve lafzı, kelime oyunlarıyla, hak ve gerçek olan manasından bâtıl manaya çevirmektir. İşte bu en doğru olan görüştür.

c) Onlar, Hazret-i Peygamberin yanına varıyor, O'na bir şey soruyorlar, O da, kendisiyle amel edip alsınlar diye sorularına cevap veriyor; ama, O'nun yanından çıkar çıkmaz O'nun sözünü değiştiriyorlardı.

Dördüncü Mesele

Allahü teâlâ burada "yerlerinden"; Maide sûresindeyse, "Yerlerine konulduktan sonra" (Maide.41) buyurmuştur. Bu iki ifâde arasındaki fark şudur: Biz âyette geçen "tahrif etmek, değiştirmek" tabirini, bâtıl olan yorum ve tefsirler diye açıklarsak, bu durumda Cenâb-ı Hakk'ın, "kelimeleri, konuldukları yerlerinden değiştirirler" buyruğunun manası, "onlar, o nasslar hakkında fasit ve bozuk teviller zikrediyorlar" şeklinde olur ki, âyetin bu ifâdesinde, onların bu lafızları, kitaptan çıkardıkları beyân edilmemiş olur, Ama, Mâide sûresinde zikredilen âyete gelince bu, onların bu iki işi birlikte yaptıklarına, böylece de onların, hem o fasit tevilleri yaptıklarına, hem de lâfızları kitaptan çıkardıklarına delâlet eder. Buna göre, Hak teâlâ'nın "Kelimeleri tahrif ederler" beyanı, bu batıl tevile; "konuldukları yerlerinden" buyruğu da, o lafızları kitaptan çıkardıklarına bir işaret olmuş olur.

2) Onların sapıklıklarının ikinci çeşidini de Cenâb-ı Hak, "dinledik, isyan ettik" diyerek beyân etmiştir ki, bu hususta da şu iki izah yapılmıştır:

a) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onlara birşey emredince, onlar zahiren "dinledik" diyorlar, kendi kendilerine kaldıklarında ise, "..isyan ettik" diyorlardı.

b) Onlar, Hazret-i Peygambere muhalefetlerini açıktan yapmak ve onun emirlerini küçümsemek için, "işittik ve isyan ettik" şeklindeki sözlerini açıktan söylüyorlardı.

3) Onların sapıklıklarının üçüncü çeşidini de Cenâb-ı Hak, onların "işit İşitmez olası" sözünü nakletmekte bildirmiştir.

Bil ki bu, iki manaya gelen bir ifade olup, hem medih manasına, hem de horlama ve kınama manasına muhtemeldir. Bunun medih manasında oluşu, bundan "Dinle, ey nahoş bir söz dinletilmeyecek İnsan.." manasının kastedilmesinden dolayıdır. Bunun kınama ve zemm manasında oluşu da şu yönlerden olur:

a) Onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "dinle" diyorlar, içlerinden ise "dinlemez olasıca!" diyorlar. Buna göre, âyetteki tabirinin manası, "işitmeyen" şeklinde olur. Çünkü dinleyen, dinletilen; dinletilen de dinleyen demektir.

b) Bu ifâdenin manası, "Ey sözü dinlenmez olan ve çağırdığı şeye icabet edilmeyen" şeklindedir ki, bu "Ey kendisine muvafık bir cevap dinletilmeyen ve sanki hiçbirşey duyurmamış olan" demektir.

c) "Dinle, ey razı olduğu bir söz dinletilmeyecek adam!" Her ne zaman böyle olursa, insan karşısındakini dinlemekten nefret ettiği için, onu dinlemez. Bu söylediklerimiz ile, bu ifâdenin hem zemm, hem de medih manasına gelebileceği sabit olur. Fakat o yahudiler, bunu sırf kınama ve zemmetme maksadıyla söylüyorlardı.

4) Onların sapıklıklarının dördüncü çeşidini Allahü Teâlâ, "(Onlar), dillerini eğerek, bükerek ve dine de saldırarak, "Râinâ" (derler)" ifâdesi ile anlatmıştır. "Râinâ" kelimesinin tefsirini, Bakara 104 âyetini tefsir ederken zikretmiştik. Bununla ilgili şu vecihler vardır:

a) Bu, yahudilerin kendi aralarında, alay ve istihza için çokça kullandıkları bir kelimedir. İşte bundan ötürü müslümanlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e o kelime ile hitab etmekten nehyolundular.

b) Bu kelime, "Sözümüze kulak ver, bizi dinle ve anla" manasınadır. Bu ise, kendileri ile peygamberlere hitab ederken kullanılmaması gereken cümlelerdendir. Aksine peygamberlere, ta'zim ve saygı ifade eden cümlelerle hitab olunur.

c) Onlar bu kelimeyi kullanıyor ve zahiren Hazret-i Peygamberin, sözlerine kulak vermesini istiyorlarmış zannını uyandırıyor ama bununla kendi dillerindeki bir sövme ifâdesini kastediyorlardı.

d) Onlar, dillerini eğip büküyorlar ve böylece "Râinâ" (Bize bak) ifâdesi, "râinâ" (bizim çobanımız) şekline dönüşüyordu. Onlar, bununla "Sen bizim koyunlarımızı güden bir çobansın" demek istiyorlardı. Cenâb-ı Hakk'ın, "dillerini, eğip bükerek" tabiri hakkında Vahidî şöyle demiştir: "Buradaki "Leyyen" kelimesinin asit dîr. Çünkü bu kelime (Eğdim) fiilindendir. Fakat kendisinden önce sakin bir harf bulunduğu için, buradaki vâv harfi yâ'ya idğam edilmiştir.

"Tayy" kelimesi de böyledir. Bu kelimenin şu şekilde birkaç izahı vardır;

Birincisi: Ferrâ, "O yahudiler "râinâ" kelimesini kullanıyor ve bununla kınama manasını kastediyorlardı ki, dili eğip bükmek işte budur. Yine onlar "gayra musma" deyip, bununla da, "Ey işitmez olası!" manasını kastediyorlardı ki bu da "leyy" (dili eğip bükmek)dir" demiştir.

İkincisi: Onlar, içlerinde sakladıkları o kınamayı, dilleri ile, münafıkça gösterdikleri ta'zim ve saygı ile karıştırıyorlardı.

Üçüncüsü: Belki de onlar, böyle davranmakla bir başkası ile alay eden kimselerin âdeti gibi, bu sözü istihza ederek söylerken avurtlarını ve dillerini eğip büküyorlardı.

Daha sonra Cenâb-ı Hak onların, dine saldırıp onu tenkid etmek için bu gibi şeyleri yaptıklarını beyân buyurmuştur. Çünkü onlar, arkadaşlarına, "Biz ona sövüyoruz, ama anlamıyor. Eğer o bir peygamber olsaydı bunu mutlaka anlardı" diyorlardı. Bundan dolayı Allahü teâlâ, onların bu durumunu ortaya çıkarmış ve peygamberine, onların kalblerinde yatan o pisliği haber vermiştir. İşte bu sebeple de onların Hazret-i Peygamber'in nübüvvetine karşı tenkid ve saldırıları, O'nun peygamberliğine kesin delâlet eden bir delil haline geldi. Çünkü gaybtan haber vermek bir mucizedir.

Buna göre şayet, "yahudilerin o tahriflerinden ve "Dinledik ve isyan ettik" demelerinden sonra, iki manaya da gelen o sözü nasıl söylemişlerdir?" denilirse, buna şu iki şekilde cevap verilir:

1) Biz, müfessirlerin bazılarının şöyle dediğini naklettik: "O yahudiler, "isyan ettik" şeklindeki sözlerini açıktan söylemiyor, fakat kendi kendilerine söylüyorlardı."

2) Farzet ki onlar bu sözü de açıktan söylüyorlardı. Fakat bütün kâfirler, Hazret-i Peygambere olan inkâr ve isyanlarını açıktan söylüyor, fakat sövüp saymalarını yüzüne karşı yapamıyorlardı.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer onlar, "Dinledik, itaat ettik. İşit ve bizi gözet" deselerdi kendileri için elbette daha hayırlı ve daha doğru olurdu" demiştir. Bu, şu manayadır: "Eğer onlar, "Dinledik ve isyan ettik" yerine, senin doğru söylediğini bildikleri ve deliller ile beyyineleri tekrar tekrar ortaya koyduğunu gördükleri için "Dinledik, itaat ettik" deselerdi; "İşit ey işitmez olası.." yerine, "işit" deselerdi; ve "râinâ" yerine, "bizi gözet" yani, "Dediğimizi dinle ve senden istifade edip anlamamız için bizi gözet" deselerdi, işte bu, Allah katında onlar için daha hayırlı, daha doğru ve daha âdil olurdu (......) kelimesi, "daha âdil ve daha doğru" demektir. "Dosdoğru mızrak" manasına "O şeyin eğriliğini giderdim, o da dosdoğru oldu" manasına denilir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Fakat Allah, kendi küfürleri yüzünden onları rahmetinden kovmuştur" buyurmuştur ki bundan maksad, Allah'ın onlara, inkârları sebebi ile lanet etmiş olmasıdır.

Yahudilerden İslâm'a Gireceklerin Pek Az Olduğu

Daha sonra Allahü teâlâ, "Artık onlar, birazı müstesna olmak üzere, imân etmezler" buyurmuştur ki bu ifâde ile ilgili şu iki açıklama yapılmıştır:

Birinci görüş: Bu ifâdedeki, (birazı) lâfzı, kavmin sıfatı olup, takdiri, "Onlardan ancak az sayıda kimseler iman eder" şeklindedir. Sonra bu takdiri yapanlardan bazıları, bu pek az kimse ile, Abdullah İbn Selâm ve arkadaşları (gibi müslüman olanların) kastedilmiş olduğunu söylemişlerdir. Bu sayısı az topluluğun, Cenâb-ı Allah'ın ileride imân edeceklerini bildiği kimseler olduğu da söylenmiştir.

İkinci görüş: Âyetteki "kalîl" (biraz, az) kelimesi imânın sıfatı olup, ifâdenin takdiri "Onlar, ancak pek az imân ederler" şeklindedir. Zira

"Onlar, ancak pek az imân ederler" şeklindedir. Zira onlar Allah'a, Tevrat'a ve Hazret-i Musa'ya iman etmişler, ama diğer peygamberleri inkâr etmişlerdir. Ebu Ali el-Fârisi, şöyle diyerek bu görüşü birinciye tercih etmiştir: "Kafîl" lafzı, müfrettir. Eğer bununla bir çok insan (kavim) kastedilmiş olsaydı, tıpkı Hak teâlâ'nın, "Şüphesiz ki bunlar azar azar bir cemaattir" (Şuara, 54) âyetinde olduğu gibi, cemî gelirdi.

Ebu Ali'ye şu şekilde cevap vermek mümkündür: "Fa'îl siğası bazan kendisi ile cemî manası kastedildiği halde müfret gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onlar ne iyi arkadaştır" (Nisa, 69) ve "(O gün) hiçbir dost, hiçbir dostu sormayacak. Onlar birbirine gösterilir" (Mearic, 10-11) buyurmuştur. Bu âyette, bu ikisinin "Onlar..." diye cemî olarak tekrar zikredilmiş olmaları, her biri ile çok kimsenin murad edilmiş olduğuna delâlet etmektedir.

47. Âyetin Tefsiri

"Ey kendilerine kitap verilenler, yanınızdaki (kitapları) tasdik edici (doğrulayıcı) olmak üzere indirdiğimiz (Kur'ân'a), biz bir takım yüzleri silip belirsiz ederek enselerine çevirmezden, yahut ashab-ı sebte (cumartesi yaranma) ettiğimiz lanet gibi kendilerini lânetlemezden önce imân edin. Allah'ın emri yerine gelecektir".

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Allahü teâlâ, yahudilerin çeşitli hile ve eziyetlerini naklettikten sonra, onlara iman etmelerini emretmiş ve bu emrinin peşisıra, imân etmemeleri halinde vaki olacak olan şiddetli bir azabı bildirmiştir. Birisi şöyle diyebilir: "Onların imanlarının, istidlal? (delillere dayanan) bir iman olabilmesi için, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinin doğruluğuna delâlet eden deliller üzerinde düşünüp tefekkür etmelerini emretmesi gerekirdi. Allahü teâlâ onlara, direkt iman etmeyi emredince, sanki taklidî olarak imân etmelerini emretmiş gibi oldu?"

Buna şöyle cevap veririz: Âyetteki hitab, ehl-i kitaba hastır. Bu ise, bütün Tevrat'ı bilen kimselerin sıfatıdır. Baksana Allahü teâlâ, daha önce geçen 44. âyette, "Kendilerine kitaptan bir nasib verilmiş olanlara baksana!.." buyurmuş, "kendilerine kitap verilenlere bakmadın mı?" dememiştir. Çünkü onlar, Tevrat'taki herşeyi bilmiyorlardı. Fakat bu âyette, "Ey kendilerine kitap verilenler..." dediğine göre, bu hitabın Tevrat'ı bilen kimselere âıt olduğunu anlarız. Böyle olan herkes, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinin delillerini bilir. Zira Tevrat, o delilleri ihtiva etmektedir. İşte bu sebeple Allahü teâlâ, "Yanınızdaki (kitapları) tasdik edici (doğrulayıcı) olmak üzere.." yani "Tevrat'ta, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğine delâlet eden âyetleri tasdik edici olarak.." demiştir. Bu bilgi onlarda bulunduğuna göre, onlarınki sırf inadına bir inkâr olmuş olur. İşte bundan ötürü, Cenâb-ı Hakk'ın, onlara Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e imân etmelerini kesin kes emretmiş olması ve bunun peşisıra bununla ilgili o şiddetli azabı zikretmesi şüphesiz yerinde ve güzel olmuştur.

“Tams” Tabirinin Manası

(......) kelimesinin manası silmek, götürmek, izini imha etmek demektir. Araplar sahrayı nitelerken, "O, izleri, alâmetleri yok edip silendir" derler. Yine yoldan bir iz, emare kalmadığı zaman, denilir. Allah yok edip, silip götürdüğünde de, "Muhakkak ki Allah, onun gözünü silip götürdü, kör etti" denilir. Yine rüzgâr, izi silip götürdüğünde de, ; yine, kitabın (yazılarını) sildiğim zaman denilir. Âlimler, âyette zikredilen silmenin keyfiyyeti hakkında şu iki görüşü zikretmişlerdir:

a) Lafzı, hakîkî manasına hamletmek ki, bu, gerçek anlamda, yüzleri silip dümdüz etmektir.

b) Lâfzı, mecazî manasına hamletmektir.

Birinci görüş: Yüzleri silmeden maksat, onun hatlarını silip, dümdüz etmektir. Çünkü yüz, kendisinde yer alan duyu organları sebebiyle, diğer uzuvlardan ayrılır. Binaenaleyh, bu duyu organları silinip dümdüz edildiğinde, işte bu "tams" olur. Hak teâlâ'nın, "enselerine çevirmezden" tabirinin manası, yüzleri ense tarafına çevirmedir. İşte Cenâb-ı Hak bunu, onda yaratılışı çirkinleştirme, acı ve işkence verme ve rezil-rüsvay etmek gibi hususiyetler bulunduğu için, bir ceza kılmıştır. Çünkü böyle olunca, insanın keder ve hasreti çoğalır. Muhakkak ki bu tehdit, ileride delillerini de zikredeceğimiz gibi Kıyamet gününe mahsustur. Cenâb-ı Hakk'ın, "Ama kitabı arkasından verilen kimse..." (inşikâk, 10) tabiri de bunu ortaya koymaktadır. Çünkü yüzler ense tarafına döndürüldüğünde, onlara kitapları arka tarafından verilir. Çünkü kitabı anlayacak ve onu diliyle okuyacak uzuvlar yani gözler ve ağızlar o taraftadır.

İkinci görüş: Buradaki, (silmek) kelimesinden mecazî mananın murad edilmesidir. Alimler bu hususta şu görüşleri zikretmişlerdir:

a) Hasan el-Basrî ye göre bu tabirden murad, "Biz o yüzleri hidayetten çevirip, böylece onları gerisin geriye, yani dalâletlerine döndürürüz" demektir ki, bundan maksat, o yüzlerin çok çeşitli mahrumiyyet, terkedilmişlik ve dalâlet karanlıklarına atılacağını beyan etmektir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey iman edenler, sizi size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Resulüne icabet edin. Bilin ki, şüphesiz Allah kişi ile kalbi arasına girer.." (Enfal, 24) âyetidir. Bu husustaki sözün hakikati şudur: İnsan, yaratılışının başlangıcında bu duyular (mahsûsat) âlemine alışır. Sonra, tefekkür ve kulluk esnasında, o, adetâ mahsûsat âleminden düşünme (ma'kûlât) âlemine yolculuk eder. Derken o, mâkûlât alemini, arkasından da mahsûsat âlemini unutur. Buna göre terkedilmiş olan kimse, önünden arkasına döndürülmüş kimsedir. Nitekim Cenâb-ı Hak onları vasfederken, "başları eğik olarak" (Secde, 32) buyurmuştur.

b) "Silmek" ifadesiyle, çevirmek ve değiştirmek; "yüzler" ifadesiyle de, onların reislerinin ve önderlerinin kastedilmesi de muhtemeldir. Buna göre mana, "Biz onların şan ve şerefli durumlarını değiştirmezden, onlardan şanı şerefi, ikbâli çekip almazdan ve onlara zilleti, aşağılanmayı ve gerisin geriye döndürülmeyi bir elbise gibi giydirmezden önce.." şeklindedir.

c) Abdurrahman İbn Zeyd: "Bu ilahî tehdit yahudilerin başına gelmiş ve bu olay olmuş bitmiştir" der ve bunu da, Kurayza ve Nadîr kabilelerinin Şam'a sürülmeleriyle te'vil eder. Buna göre, İlk başlangıçta oradan geldikleri gibi, Şam topraklarındaki Ezriât ve Erîha'ya döndüklerinde, Allah onların yüzlerini arkalarına çevirmiştir. Bu te'vile göre yüzlerin "tams"ı, silinmesi şu iki manaya gelir:

1) Onların suretlerini çirkinleştirmek. Nitekim, "Allah onun yüzünü çirkinleştirdi, çirkinleştirsin!" tabiri gibi "Allah onun suratını çirkinleştirsin" denilir.

2) Arapların beldelerinden onların izlerini silip süpürmek ve hallerinden bir iz bırakmamak, mahvetmek..

Eğer, "Allahü teâlâ onları, ikinci görüşe göre, yüzleri silmekle tehdit etmiştir. Binaenaleyh, bu durumda bir müşkil söz konusu değildir. Ama biz bunu, birinci görüşe göre tefsir edersek, -ki bu, bu tabiri zahirine hamletmektir- bunun cevabı olarak da şunlar söylenebilir:

1) Allahü teâlâ, bu tehdidi bizzat "tams"den ibaret kılmamıştır. Bilakis O bu tehdidi tams veya lanet etmeden birisi olarak belirtmiştir. Çünkü O, "yahut ashab-ı sebt'e ettiğimiz lanet gibi kendilerini lanetlemezden önce..." buyurmuştur. Şüphesiz ki Allah, bu iki tehditten birisini tahakkuk ettirmiştir ki, bu da lanetlemektir. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın, "yahut kendilerini lanetlemezden önce.." ifâdesinin zahiri, "mesh" (çevimek, şeklini değiştirmek) değildir.

2) Cenâb-ı Hakk'ın, "iman edin" buyruğu bütün ömürleri müddetince onlara yöneltilmiş bir mükellefiyettir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "biz bir takım yüzleri silip belirsiz ederek.., " âyetinin ifâde ettiği hususun, âhirette tahakkuk etmesi gerekir. Buna göre kelamın takdiri, "Yüzlerinizi, kendisinde dümdüz edeceğimiz zaman gelmeden önce iman ediniz, ki bu zaman ölümden sonraki zamandır.." şeklindedir.

3) Biz Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey kendilerine kitap verilenler.." buyruğunun, onların bütün âlimlerine bir hitab olduğunu beyan etmiştik. Binaenaleyh, bu "tams" tehdidi, âlimlerden hiçbirinin iman etmemesi şartına bağlanmıştır. Halbuki, bu şart bulunmamıştır; çünkü Abdullah İbn Selâm ve onun ashabından büyük bir kalabalık iman etmişlerdir. Binaenaleyh, şart bulunmadığı için, meşrut da bulunmamıştır. Rivayete göre bu âyet nazil olunca, Abdullah İbn Selam, kendi adamları ve akrabaları gelmezden önce, Hazret-i Peygamber'e gelerek müslüman olmuş ve şöyle demiştir: "Ey Allah'ın Resulü, yüzüm enseme çevrilmeden önce sana yetişebileceğimi sanmıyordum."

4) Allahü teâlâ, "yüzlerinizi çevirmezden önce" dememiş, bilakis "birtakım yüzleri silip belirsiz ederek..." buyurmuştur. Halbuki bize göre Kıyamet kopmazdan önce, yahudilerle ilgili bir "tams" veya "mesh"in olması gerekir. Cenâb-ı Hakk'ın bu tabirinden muradın, bizzat o günkü yahudilerin yüzlerinin silinip belirsiz hale getirilmesi değil, aksine onların soyundan gelen nesillerden olan kimselerin yüzlerinin silinip belirsiz hale getirileceğine, Cenâb-ı Hakk'ın "yahut kendilerini lanetiemezden önce.." buyruğu da delâlet etmektedir. Böylece, Cenâb-ı Hak onları gâib zamiriyle zikretmiştir. Eğer, bizzat o günkü muhataplar kastedilmiş olsaydı, onları muhatap zamiriyle ("ya da sizi lanetlemezden önce şeklinde") zikrederdi. Âyeti, "iltifat" üslûbuna hamletmek caiz ise de, ancak bizim zikrettiğimiz husus daha açıktır.

İnatçı Yahudilerin Lanetlenmesi

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Yahut ashâb-ı sebt'e ettiğimiz lanet gibi kendilerini de lanetlemezden önce.." buyurmuştur. Mukâtil ve bazıları, bu âyete, "Atalarına da yaptığımız gibi, onları maymun haline getirmeden önce..." manasını vermişlerdir. Muhakkik alimlerin ekserisi ise, âyeti, bilinen lanet anlamına hamletmenin daha kuvvetli olacağını belirtip şöyle demişlerdir: Görmüyor musun? Cenâb-ı Hak, "De ki: "Allah katında bir ceza olmak bakımından bundan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah'ın lanet edip gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar, domuzlar yaptığı kimselerle..." (Maide, 60) buyurmuş; işte bu âyetinde lanet ile, onları domuz ve maymun haline getirmeyi birbirinden ayırmıştır. Burada birkaç soru vardır:

Birinci soru: Cenâb-ı Hakk'ın, "Yahut onlan ianetlemezden önce" ifâdesindeki zamir, kime râcidir?

Cevap: Eğer efendileri, reisleri kastedilirse, o efendilere; (eğer bu kastedilmezse) bu yuzienn sahiplerine" râcidir. Çünkü takdir, "Bir kavmin vücuhunu silip belirsiz hale getirmezden önce.." şeklindedir. Veya bu zamir iltifat yoluyla "kendilerine kitap verilenlere râcidir.

İkinci soru: Bu lanet ve "tams" işi, bir fiilden dolayı tahakkuk edecek ilahi tehdidden (va'idden) önce olmuştur. Binaenaleyh, her ikisinin aynı şey olması gerekir.

Cevap: Cenâb-ı Hakk'ın bu va'îdden sonra onlara lanet etmesi, onları hor ve hakir kılmada daha tesirlidir. Binaenaleyh bu, bu hususta doğru olabilir.

Üçüncü soru: Hak teâlâ'nın, "Ey kendilerine kitap verilenler.." ifâdesi, şifahî bir hitabtır. Halbuki, "Yahut kendilerini lanetlemezden önce.." ifâdesi ise, gıyabî bir hitabtır. Binaenaleyh bu iki ifâde birbiri ile nasıl birleştirilebilir?

Cevap: Bazı alimler bunun "iltifat" sanatı olduğunu söylemişlerdir Bu tıpkı, "Siz de gemilerde bulunduğunuz ve o (gemi)ler onlan (yani sizi) güzel bir hava ile, akar gibi götürdükleri zaman.." (Yunus, 22) âyetinde olduğu gibidir. Bazı alimler de şöyle demişlerdir: "Bu, onların soyundan gelen tekzîb edenler (peygamberi yalanlayanlar) hakkında da bir va'îd olduğuna dikkat çekmedir." Bana göre, burada diğer bir ihtimal de şudur: Lanet, kovmak ve uzaklaştırmaktır. Uzak olan da ancak gâib sîgasıyla anlatılır. Cenâb-ı Hak onlara lanet edince, onları gâib ifâdelerle zikretmiştir.

Daha sonra Allahü teâlâ, "Allah'ın emri yerine gelecektir" buyurmuştur. Bu hususta iki mesele vardır:

Birinci Mesele

İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hakk'ın yapmak istediği şeyi yapması imkânsız değildir" manasında olmak üzere, "O'nun hükmünü geriye çevirebilecek ve O'nun emrini bozan hiç bir varlık yoktur" manasını murad etmiştir. Bu senin olmasında hiç şüphe etmediğinşey hakkında, her nekadar o şey henüz yapılmamış ise de, "Bu iş tamam, oldu bitti" demen gibidir. Allahü teâlâ geçmiş peygamberler için olan "Her nezaman onlara, kavimlerine bir azabın indirileceğini haber vermiş ise, hiç şüphesiz o azab olmuştur" şeklindeki sünnetullahı haber vermek için de, (oldu) tabirini kullanmıştır. Öuna göre onlara sanki şöyle denilmektedir: "Sizler, Allah'ın geçmiş ümmetler hakkındaki va'îdlerinin kesin olarak tahakkuk ettiğini biliyorsunuz. Öyle ise şimdi siz de sakının ve bu va'îd hususunda uyanık olun." Allah en iyi bilendir.

İkinci Mesele

Cübbâî bu âyete dayanarak, Allah'ın kelâmının muhdes (mahlûk) olduğunu iddia edip şöyle demiştir: "Ayetteki, 'Allah'ın emri yerine gelecektir, (gelmiştir)" ifâdesi, emrinin yerine gelmiş olduğunu gösterir. "Yaratılmış", "yapılmış" ve "yerine gelmiş (işlenmiş)" aynı şeydir. Binaenaleyh bu ifade, Allah'ın emrinin yaratılmış olduğunu gösterir." Bu, son derece düşük bir iddiadır. Çünkü Arapça'da "emir", durum, yol ve fiil manalarına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Firavun'un emri (İşi), hiç de düzgün değildi" (Hûd. 97) buyurmuştur. Bu âyette de aynı manayadır.

48. Âyetin Tefsiri

"Şüphesiz ki Allah, (insanın), kendisine eş tanımasını bağışlamaz. O (günah)tan başkasını, dileyeceği kimseler için yarlığar. Kim Allah'a şirk koşarsa, muhakkak pek büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur".

Bil ki Allahü teâlâ, yahudileri inkârlarından dolayı tehdid ve bu tehdidin mutlaka vuku bulacağını beyan edince, aynı tehdidin küfre has olan şeylerden olduğunu da bildirmiştir. Küfrün (inkârın) dışındaki diğer günahlara gelince, bunların durumu böyle olmayıp, Cenâb-ı Hak onları bazan affedebilir İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah "Şüphesiz ki Allah, (insanın), kendisine şirk koşmasını bağışlamaz. O (günah)tan başkasını, dileyeceği kimseler için affeder" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır:

Yahudiler Müşrik Denilebilir

Bu âyet şeriata göre yahudilerin "müşrik" diye adlandırılabileceklerine delâlet etmektedir. Şu iki husus da buna delildir:

a) Âyet, şirkin dışında kalan günahların bağışlanacağını göstermektedir. Binaenaleyh yahudilik, şayet şirkten başka birşey olsaydı, o zaman yahudilerin de, bu âyetin ifade ettiği hükme göre, bağışlanması gerekirdi. Halbuki yahudilerin bağışlanmayacağı icma ile sabittir. Binaenaleyh bu da, yahudiliğin şirke dahil olduğuna delalet etmektedir.

b) Bu âyetin, kendinden önceki âyetle ilgisi, ancak o âyetin yahudilere karşı bir va'îdi ihtiva etmiş olması bakımındandır. Eğer yahudilik, "şirk" isminin altına girmemiş olsaydı, durum böyle olmazdı. İmdi eğer, "Allah "o İmân edenler ve yahudiler, ve sâbiiler ve hristiyanlar ve mecûsiler ve Allah'a şirk koşanlar (yok mu?).." (Hacc, 17) buyurmuş ve "müşrikleri, "yahudiler" üzerine atfetmiştir. Bu da onların birbirinden farklı olmalarını gerektirir?" denilir ise, biz de deriz ki: "Bu farklı oluş, lügat manası bakımındandır. Bunların aynı oluşu ise, şer'î mana bakırnındandır. Aradaki tenakuzu gidermek için, bizim söylediğimiz manayı almak gerekir. Bu mukaddime, böylece sabit olunca, biz deriz ki: Şafiî (r.h) bir müslümanın, zımmiye mukabil kısas edilemeyeceğini söylerken, Ebu Hanife, kısas edilebileceğini söylemiştir. Şafiî'nin delili şudur: Zımmî, söylediğimiz sebeplerden ötürü müşriktir. Müşrik olanın ise kanı helâldir (öldürülebilir). Çünkü Cenâb-ı Hak, "Müşrikleri öldürünüz" (Tevbe, 5) buyurmuştur. Bundan dolayı, zikrettiğimiz sebeplerden ötürü, zımminin kanı helâldir. Kanı helâl olanı öldürene kısas gerekmez. Binaenaleyh onu öldürmenin yasaklanması, menhî (yasaklanan kişi) hakkında bu delile İstinaden ameli terketmeyi gerektirmez. Dolayısıyla zımmiyi öldüren müslümandan kısasın düşmesi hususunda, bu delil ile amel etmek gerekir.

Allah Şirk Dışında Bütün Günahları Affeder

Âyet, Allahü teâlâ'nın, büyük günah sahibini affedeceğine dair, biz ehl-i sünnetin en kuvvetli delillerinden biridir. Bil ki bu âyetten, birkaç bakımdan delil çıkarılmıştır:

a) Âyetteki, "şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz" buyruğu, "Allah, şirki bir lütuf yoluyla bağışlamaz" manasındadır. Çünkü müşrik, şirkinden tevbe ettiği zaman, Cenâb-ı Hakk'ın onu vücub yoluyla "mecburî olarak) affetmesinin söz konusu olmadığı icmâ ile sabittir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın "Allah şirki bağışlamaz" sözü, "şirki, lütuf yoluyla bağışlamaz" manasında olursa, Allah'ın "O (günah)tan başkasını., affeder" sözünün de, şirkin dışında kalan günahları, lütuf yoluyla bağışlayacağı manasına gelmesi gerekir. İşte böylece olumlu ve olumsuz hükümler, aynı manada gelmiş olurlar. Baksana, bir kimse şayet, "Falanca, hiç kimseye lütfederek vermez, fazla fazla verir" dese, bu sözden, o kimsenin lütfederek verdiği anlaşılır. Hatta o kimse bu sözü biraz daha açık olarak "O, hiç kimseye, lütuf suretinde hiçbirşey vermez. Ancak vücub suretiyle (mecburi olarak) daha fazlasını verir" dese, her akıllı insan, bu sözün bozukluğuna hükmeder. İşte böylece Cenâb-ı Hakkin, şirk dışındaki günahları, dilediği kimseler için bir lütuf olarak bağışlayacağı sabit olmuş olur. Bu sabit olunca da biz deriz ki: O zaman bu âyetten kastedilenlerin, tevbe etmemiş olan büyük günah sahipleri olması gerekir. Zira Mu'tezile'ye göre, tevbe edildikten sonra hem küçük, hem büyük günahların bağışlanması aklen vacibtir. Binaenaleyh âyeti bu manaya hamletmek mümkün değildir. Bu da sabit olunca, geriye âyeti, ancak tevbe edilmemiş büyük günahların bağışlanması manasına hamletme yolu kalmıştır ki zaten elde etmek istediğimiz netice de budur.

b) Allah, nehyedîlen şeyleri "şirk" ve "şirkin dışındakiler" diye iki kısma ayırmıştır. Şirk dışındaki günahlara, tevbe edilmemiş büyük günahlar, tevbesi yapılmamış büyük günah ve bütün küçük günahlar dâhildir. Cenâb-ı Hak, şirkin bağışlanmayacağını, onun dışındakilerin ise affedilebileceğini kesin olarak bildirmiştir. Fakat bağışlama hususundaki bu kesin hüküm, dilediği kimseler hakkında söz konusudur. Binaenaleyh âyetin takdiri, "Allah şirkin dışında kalan günahları, ancak dilediği kimseler için affeder" şeklinde olur. Âyet, şirk dışındaki günahların bağlanabileceğine delalet edince, tevbe edilmemiş büyük günahların da bağışlanabileceği anlaşılır.

c) Hak teâlâ, "dileyeceği kimseler için" buyurup, bu bağışlamayı, kendi meşîet ve iradesine bağlamıştır. Halbuki tevbesi yapılan büyük günahlar ile bütün küçük günahların bağışlanacağı kesin olup, Allah'ın meşîetine bağlanmamıştır. Binaenaleyh bu âyette bahsedilen bağışlanmanın, tevbesi yapılmamış olan büyük günahların bağışlanması olması gerekir ki zaten elde etmek istediğimiz netice de budur. Mu'tezile, bu son izaha şu şekilde itiraz etmiştir: "Bağışlama işinin, Allah'ın meşî'etine bağlanması, onun vacip (mutlaka yapılması gereken bir şey) olmasına ters düşmez. Baksana, Cenâb-ı Hak bu âyetten sonra, "Öyle değil. Allah kimi dilerse, onu temize çıkarır.." (Nisa, 49) buyurmuştur. Sonra biz, Allahü teâlâ'nın, ancak temize çıkartılmaya (tezkiyeye) ehil olan kimseleri, tezkiye edeceğini biliyoruz. Aksi halde bu âyet yalan olur. Yalan ise Allah hakkında muhaldir. İşte mevzubahis âyette de böyledir."

Bil ki Mu'tezile'nin, bu delillere, va'îdi ifâde eden umûmî âyetler ile karşı çıkmadan başka, nazar-ı dikkate alınacak bir sözleri yoktur. Biz de, onların karşısına vaad ifâde eden umumî âyetlerle çıkarız. Bu husustaki izahlarımız, Bakara sûresinde (81 âyetin) tefsirinde, enine boyuna ele alınmış ve ortaya konulmuştu. Bunları, burada tekrar etmenin oir faydası yok. Vahidî, "Kitabu'l-Basît"inde, senedli olarak, İbn Ömer (radıyallahü anh)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Biz, Resûlullah zamanında, içimizden birisi, büyük günah işlemiş olarak öldüğünde, onun cehennemliklerden olduğuna şehadet ediyor (inanıyor)duk. Bu âyet nazil olunca, bundan kaçındık." îbn Abbas (radıyallahü anh)da: "Ben, müşrik olarak yapılan hiçbir amelin fayda vermediği gibi, tevhid ile birlikte, hiçbir günahın zarar vermeyeceğini umuyorum" demiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh), bu sözü Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in yanında söylemiş, o da buna karşı çıkmamıştır. Yine merfu olarak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edildi: damgası ile damgalanın ve o imanı ikrar edin.

İkinci Mesele

İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Uhud günü, Hazret-i Vahşî (radıyallahü anh) Hazret-i Hamza'yı öldürmüştü. Müşrikler Hazret-i Hamza'yı öldürürse, kendisini azâd edeceklerine söz vermişlerdi. Fakat onlar sözlerinde durmadılar. İşte bundan ötürü Hazret-i Vahşî ve arkadaşları yaptıklarına pişman olup, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, günahlarını ve İslâm'a girmelerine ancak Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar, Allah'ın yanında başka bir tanrıya tapmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana, haksız yere kıymazlar..." (Furkan, 68) âyetine mâni olduğunu yazarak, biz bu âyette bahsedilen herşeyi irtikab ettik demişlerdir. İşte bunun üzerine, "Ancak tevbe ve iman edip, salih ameller işleyenler müstesna..." (Furkan, 70) âyeti nazil oldu, Onlar bunun üzerine de, "Bu, yerine getiremeyeceğimizden korktuğumuz ağır bir şarttır" dediler. O zaman da, "Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. O (günah)tan başkasını, Dileyecek kimseler için affeder" (Nisa, 48) âyeti nazil oldu. Onlar bu defa da, "Biz, Cenâb-ı Hakk'ın dilediği kimselerden olmamaktan korkuyoruz" deyince de, "De ki: "Ey kendi aleyhlerine (günahada) haddi aşanlar, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları affeder. Şüphesiz ki O, gafur ve rahimdir" (Zümer. 53) âyeti nazil oldu. İşte böylece onlar, o zaman İslâm'a girdiler."

Kâdî Abdülcebbâr, bu rivayeti tenkid ederek şöyle demiştir: "İman etmek isteyen kimsenin, bu kadar bahane ileri sürmesi caiz değildir. Bir de, Hak teâlâ'nın, "Çünkü Allah, bütün günahları affeder" (Zümer. 53) buyruğu mutlak manada anlaşılacak olsa bu, insanları, işlemekte oldukları (günahta) sebata ve devama bir teşvik olur."

Buna şöyle cevap verilir: Şöyle denilmesi uzak bir ihtimal değildir: "Onlar Hazret-i Hamza'yı öldürmenin ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bu derece eziyet etmenin, son derece büyük bir günah olduğunu gördüler de, kalblerine, bu günahlarının affedilip affedilemeyeceği korkusu düştü. İşte bundan dolayı da tekrar tekrar bahane ileri sürdüler. Kâdî'nin, "Bu, çirkin ve kötü fiili teşvik manasına gelir" şeklindeki görüşüne gelince, bu ancak onun kendi mezhebine (Mu'tezile'ye) göre doğru olur. Fakat bizim, "Hak teâlâ, dilediğini yapar" şeklindeki inancımıza göre ise, bu sual düşer. Allah en iyi bilendir.

Sonra Hak teâlâ, "Kim Allah'a şirk koşarsa, muhakkak pek büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur" buyurmuştur. Bu, "Affedilmeyecek bir günah uydurmuş" demektir. Arapça'da, birisi bir yalan uydurduğu zaman, denilir. "İftira" kelimesi "kesmek" manasına olan. masdarındandır.

İnsanın Değil, Allah'ın Tezkiyesi Önemlidir

49. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:50

50. Âyetin Tefsiri

"Kendilerini tezkiye eden (temize çıkaran)lara bakmadın mı? Öyle değil, Allah kimi dilerse onu temize çıkarır. Onlar hurma çekirdeğinin ince ipliği kadar bile haksızlık görmezler. Bak, Allah'a karşı nasıl olmadık yalan düzüyorlar? Bu, apaçık bir günah olarak yeter"

Bil ki Cenâb-ı Hak, yahudileri "Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz..." (nisa, 48) sözüyle tehdit edince, o zaman onlar şöyle dediler: "Biz müşrik değiliz, bilâkis biz, Allah'ın en hâs kullarıyız." Nitekim Cenâb-ı Hak onların, "Biz, Allah'ın oğulları ve sevgileriyiz" (Maide, 18) "Bize cehennem, sayılı (mahdud) günlerden fazla katiyyen dokunmayacak" (Bakara, 80) ve "Yahudi veya hristiyan olanlardan başkası asla cennete girmeyecek" (Bakara. 111) dediklerini nakletrniştir. Onlardan bazıları da, "muhakkak ki bizim atalarımız peygamber idiler, binaenaleyh bize şefaat ederler" diyorlardı.

İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre, yahudilerden bir topluluk, çocuklarını Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e getirirler ve şöyle derler: "Ey Muhammed, bunların boyunlarında bir günah var mı?" Hazret-i Peygamber, "Hayır" deyince de, "Vallahi, biz de bu çocuklar gibi (günahsızız). Gece işlediğimiz günahlar, gündüz; gündüz işlediğimiz günahlar da gece bizden silinir" dediler. Velhasıl bu topluluk, kendilerini tezkiye etmede çok ileri gitmişlerdi. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah bu âyette, insanın kendi kendini tezkiye etmesine (temize çıkarmasına) değil, ancak Allah'ın onu tezkiye etmesine itibar edileceğini beyan etmiştir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Hazret-i Peygamberi Kendisini Tezkiyesi

Buradaki "tezkiye", insanın kendi kendisini medhetmesin- den ibarettir. "Adil bir kimsenin şahidi tezkiye etmesi..." manasında tabiri de bu köktendir. Nitekim Allahü teâlâ da, "Binaenaleyh kendinizi temize çıkarmayın. O (Allah), ittika eden kimseyi çok iyi bilir" (Necm, 32) buyurmuştur. Çünkü tezkiye, takva ile bir husustur. Takva ise, insanın batınında bulunan bir sıfattır ve onun gerçekten olup olmadığını ancak Allah bilir. Binaenaleyh hiç şüphe yok ki ancak Allah'ın tezkiye etmesi doğru olur. Bundan dolayı da Allahü teâlâ, "öyle değil, Allah kimi dilerse, onu temize çıkarır" demiştir.

Eğer, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah'a yemin olsun ki, ben gökte de emin (olarak), yerde de emîn (olarak bilinir)im" Buhari, Megazi, 61; Müslim, Zekat, 144 (2/742) dememiş midir?" denirse, biz deriz ki: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözü, münafıklar ona, "Ganimet taksiminde adaletli ol" dedikleri zaman söylemiştir. Bir de Hak teâlâ, Hazret-i Peygamberi, mucizelerin delâleti ile tezkiye edince, onun kendi kendini tezkiye etmesi, başkalarının aksine caiz olmuştur.

Kuldaki İmanı Yaratan Allah'dır

Âyetteki "öyle değil, Allah kimi dilerse onu temize çıkarır" buyruğu, imanın, Allah'ın yaratmasıile meydana geldiğine defâiet eder. Çünkü tezkiye ve temizliğin en şereflisi imanın kendisidir. Allahü teâlâ, dilediğini tezkiye edenin kendisi olduğunu zikredince bu. mü'minlerin imanının ancak Allah'ın yaratması ile meydana geldiğini gösterir.

İnsana Azıcık da Olsa Zulmedilmez

Âyetteki, "Onlar, hurma çekirdeğinin ince ipliği kadar bile haksızlık görmezler" ifadesi, "şüphesiz ki Allah, zerre kadar haksızlık etmez" (Nisa, 40) âyeti gibidir. Bunun manası ya, "kendilerini tezkiye edenler, bu tezkiyelerine mukabil hiçbir zulme uğramaksızın hak ettikleri ceza ile cezalandırılırlar" şeklinde; ya da, "Allah'ın kendilerini tezkiye ettiği kimseler yok mu, işte onlara Allah taatlarına karşılık sevap verir ve sevaplarını hiç eksiltmez" şeklindedir. Buradaki "fetîl" kelimesi, senin iki parmak arasında yuvarlamış olduğun kire verilen isim olup, ism-i mef'ûl manasında olmak üzere, faîl vezninde gelmiştir. İbnu's-Sikkit'ten şu rivayet edilmiştir: "Fetîl, çekirdeğin yangındaki iplikçiktir. "Nakîr" kelimesi ise, çekirdeğin üstündeki noktadır. "Kıtmîr" kelimesi de, çekirdeğin üzerindeki ince zardır. İşte taunların hepsi, önemsiz ve değersiz şeyleri ifade etmek için kullanılan birer mesel olmuşlardır." Binaenaleyh bu âyetin manası, "Onlar, az ya da çok, hiçbir şekilde zulme uğratılmazlar" şeklindedir.

Sonra Hak teâlâ, "Bak, Allah'a karşı nasıl olmadık yalan düzüyorlar" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu, onların Allah hakkındaki iftiralarından dolayı, Hazret-i Peygamberi hayrete sevketmek için getirilmiş bir ifadedir.

Bu iftira ise, o yahudilerin kendilerini tezkiye edip, bu hususta Allah'a karşı iftirada bulunmalarıdır ki, bu da "onların, "Biz, Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" (Maîde, 18) "Yahudi veya hristiyan olanlardan başkası asla cennete girmeyecek" (Bakara, 111) ve "Gündüz işlediğimiz günahlar, gece affolunur" şeklindeki sözleridir.

İkinci Mesele

Bizim görüşümüz şudur: Bir şey hakkında verilen haber, o şeyin hilafına ise, yalan olur. Bunu söyleyen kimse, bunun böyle olduğunu bilsin, ya da bilmesin, değişmez.

Câhız ise, "Onun yalan olmasının şartı, onun işin hakikatinin tersine olduğunun bilinmesidir" demiştir. Bu âyet, bizim için bir delildir, çünkü onlar, kendilerinin temiz olduklarına inanıyor ve kendilerini tezkiye ediyorlardı. Daha sonra, onlar kendilerinin temiz olduğunu söyleyip kendilerini tezkiye edince, bu hususta Allah onları yalanlamıştır ki, bu da bizim söylediğimiz şeye delâlet etmektedir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Bu apaçık bir günah olarak yeter" buyurmuştur. Arapça'da, medh ya da zemm cihetinden tazim ifade etmek için "ona yetti" denilir. Medh cihetinden kullanışa gelince bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Gerçek bir dost olarak Allah yeter; hakiki bir yardıma olarak da Allah kâfidir" (Nisa, 45) buyruğunda olduğu gibidir. Zemm hususundaki kullanılışa gelince, bu da, bu âyetteki kullanılıştır. ifadesi ise, temyiz olduğu için mansubtur.

Yahudilerin, Müşrikleri Mü'minlere Tercih Etmeleri

51. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:52

52. Âyetin Tefsiri

"Bakmadın mı şu kendilerine kitaptan biraz nasib verilenlere? Kendileri ve taguta inanıyorlar, diğer küfredenler için de: "Bunlar iman edenlerden daha doğru bir yoldadır" diyorlar. Bunlarf Allah'ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet ederse, artık ona, hakîkî hiçbir yardımcı bulamazsın".

Bil ki Cenâb-ı Hak, yahudilerin başka bir tuzak ve hilekârlıklarını nakletmiştir ki, o da şudur: Yahudiler, puta tapanları mü'minlere tercih ediyorlardı. Halbuki onların, bunun batıl olduğunu bildiklerinde hiçbir şüphe yoktur. Binaenaleyh, onların bu sözü söylemeye cür'et etmeleri, sırf inat ve taassuptan dolayıdır. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Rivayet olunduğuna göre yahudi olan Huyey İbn Ahtab ile, Ka'b İbnu'l-Eşref, bir grup yahudi ile Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e karşı savaşmak için Kureyş ile anlaşma yapmak üzere çıkıp Mekke'ye gelmişlerdi. Bunun üzerine Kureyş, "Siz ehl-i kitapsınız. Siz, Muhammed'e bizden daha yakınsınız; binaenaleyh, biz sizin hilenizden emin olamayız. Bu sebeple, kalblerimizin mutmain olması için, ilahlarımıza (putlarımıza) secde edin" demişlerdi. Onlar da bu isteği yerine getirmişlerdi ki, işte yahudilerin "cibt"e ve "tağut"a iman etmeleri budur. Çünkü onlar, putlara secde etmişlerdi. Bunun üzerine Ebu Süfyan, "biz mi daha doğru yoldayız, yoksa Muhammed mi?" deyince, Kâ'b, "Muhammed ne söylüyor?" dedi. Bunun üzerine Kureyş, "Bir olan Allah'a ibadet etmeyi emrediyor, putlara tapmaktan nehyediyor ve ecdadının dinini bırakarak, araya ayrılık ve ikilik"sokuyor" dedi. Bu cevaba karşılık Kâ'b, "Sizin dininiz nedir, (anlatırmısınız?)" deyince Kureyş, Biz, Beytullah'ın sahibiyiz; hanlara su verir, müsafire ikram eder ve esirleri azâd ederiz" deyip benzeri şeyleri sayıp döktüler. Bunun üzerine Kâ'b: "Siz daha doğru yoldasınız" demiştir ki, işte yahudilerin, kâfir olanlara (Kureyş'e), "bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır" demelerinden murad edilen budur.

Cibt Ve Tağutlu Manası

Alimler, "Cibt" ve "Tâğut"un ne olduğu hususunda ihtilaf etmişler ve bu hususta şu görüşleri nakletmişlerdir

1) Dilciler, "Allah'tan başka, kendisine tapılan her şey "cibt" ve "tâğut"tur" demişler, sonra bunların ekserisi, "cibt"in, kendi lafzından iştikak etmemiş olduğunu iddia etmişlerdir. Kaffâl, dilcilerin bir kısmından, "cibt" kelimesinin olduğunu, daha sonra sîn harfinin tâ harfine tebdil edildiğini nakletmiştir. (......) kelimesinin lügat anlamı ise, "adî, değersiz ve pis olan şey" demektir.

"Tâğût" kelimesine gelince, bu kelime "tuğyan" masdarından alınmıştır. "Tuğyan" ise, günah ve isyanda çok ileri giderek haddi aşmaktır. Binaenaleyh, büyük günah işlemeye davet eden herkese, bu isim, yani "tağut" ismi verilmiştir. Daha sonra dilciler, bu ismin kullanılışı hakkında sahayı biraz daha genişleterek, bu kelimeyi cansızlara (cemâdâta) da ıtlak etmişlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Beni de, oğullarını da putlara tapmaktan uzak tut. Rabb'im, çünkü onlar insanlardan bir çoğuna baştan çıkardılar" (ibrahim, 35-36) buyurmuş, böylece, cemâdât olmalarına rağmen, saptırma işini putlara nisbet etmiştir.

2) Keşşaf sahibi: "Cibt, putlar ile, Allah'ın dışında kendisine ibadet edilen her şey; "tâğut" ise, şeytandır" demiştir.

3) Cibt, putlar; tâğût ise, putların tercümanlarıdır. Bu tercümanlar, insanlara o putlar hakkında yalanlar nakleder ve böylece o insanları o yalanlar ile saptırır, idtâl ederler. Bu görüş, İbn Abbas'tan nakledilmiştir.

4) Ali İbn Ebi Talha; İbn Abbas'ın cibt'in kâhin; tâğût'un ise sihirbazlar olduğunu söylediğini rivayet etmiştir.

5) Kelbî, bu âyette geçen "cibt"in, Huyey İbn Ahtab; tâğût'un ise, Kâ'b İbnu'l-Eşref olduğunu; yahudilerin bu iki kimseye müracaat ettiklerini belirtip "işte bu sebeple bunlar insanları saptırma ve azdırma hususunda çaba sarfettikleri için, bu isimle adlandırılmışlardır" demiştir.

6) Cibt ve tâğut, Kureyş'in iki putunun ismidir. Bunlar, Kureyş'i hoşnut etmek için yahudilerin kendilerine secde etmiş oldukları iki puttur.

Netice olarak diyebiliriz ki, bu husustaki görüşler pek çoktur. Ama, bu iki kelime şer ve fesad hususunda doruk noktaya ulaşmış herkese alem, özel ad olarak konulmuş lâfızlardır.

Sonra Cenâb-ı Hak "İşte onlar, Allah'ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet ederse, artık ona, hakikî hiçbir yardıma bulamazsın" (Nisa. 52) buyurmuş, kendisi tarafından onlara lanet edildiğini beyan buyurmuştur. Lanet ise, Allah'ın yardımı keserek rahmetinden uzaklaştırması demektir kî, bu da Allah'ın mü'minlere olan yakınlığının zıddıdır. Bundan sonra da Cenâb-ı Hak, Allah'ın lanet ettiği bir kimseye, hiçbir kimsenin yardım edemiyeceğini beyan buyurmuştur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "... Hepside, Allah'ın rahmetinden kovulmuş olarak... Nerede ele geçirilirlerse yakalanır ve öldürülürler de öldürülürler..." (Ahzâb, 61) âyetinde olduğu gibidir. İşte bu lanet, mevcut ve tahakkuk eden lanettir. Ahiretteki lanete gelince, bu daha büyüktür. Bu da, "o günde hiç kimsenin hiç kimseye fayda verememesi ve emrin yalnız Allah'a mahsus olması" ile tahakkuk edecek olan bir lanettir. Bu ifadede, "Zıddın, zıd üzerine hamledilmesi kabilinden", Allah'ın Resulüne yardım, mü'minlere de takviye ve teyîd va'adi bulunmaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, önceki âyetlerde de, "Gerçek bir dost olarak Allah yeter; hakîki bir yardımcı olarak da Allah kâüdir.." (Nisa. 45) buyurmuştur.

Bil ki bu yahudi topluluğu, bu denli şiddetli olan bir laneti hak etmişlerdi. Çünkü onların, puta tapanları, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman edenlere tercih etme ve onları üstün tutma hususundaki sözleri bir büyüklenme (mükabere), hakka karşı bilerek diretme yerine geçmiştir. Çünkü, Allah'tan başkasına ibâdet eden kimsenin durumu, Allah'tan başkasına tapmaya razı olmayan kimsenin durumundan nasıl üstün olabilir? Dini, tamamiyle Yaratan'a hizmete yönelmek, dünyadan yüz çevirip ahirete teveccüh etmek olan bir kimsenin durumu, bütün bu hususlarda, tamamiyle aksini yapan kimsenin durumundan artık nasıl olur da daha aşağı ve düşük olabilir? Allah en İyi bilendir.

Cimrilik ve Hasedin Kötülüğü

53. Âyetin Tefsiri

"Yoksa onların, mülkten bir hissesi mi var? Fakat öyle olsaydı, insanlara çekirdek kadar birşey bile vermezlerdi"

Bil ki, Cenâb-ı Hak önceki âyette yahudileri şiddetli bir cehaletle vasfetmiştir ki, bu da onları "Puta tapanların, Allah'a ibadet edenlerden daha üstün olduğuna inanmalarıdır." Bu âyette de onları, cimrilik ve haset etmekle vasfetmiştir. Cimrilik, bir kimsenin, Allah'ın kendisine vermiş olduğu nimetlerden hiç kimseye hiçbir şey vermemesidir. Hased ise, insanın, Allah'ın başka kimselere hiçbir nimet vermemesini temenni etmesidir. Binaenaleyh, cimrilik ile hased kendisinde bulunduğu kimselerde, Allah'ın başkalarına nimet vermemesini isteme hususunda müşterektirler. Buna göre cimri olan kimse, kendinde olan nimeti başkalarına vermez; hased eden kimse de, Allah'ın, başka kullarına hiçbir nimet vermemesini ister. Cenâb-ı Hak o âyeti bu âyetten önce getirmiştir; çünkü insanın, "kuvvet-i âlime" (bilme kuvveti) ve "kuvvet-i âmile" (yapma kuvveti) diye iki kuvveti vardır. Kuvvet-i âlime'nin kemâli, ilim; noksanlığı ise, cehalettir. Kuvvet-i âmile'nin kemâli, güzel ahlâk; noksanlığı ise, kötü ahlâktır. Noksanlık itibariyle kötü ahlâkın en şiddetlisi de, cimrilik ile haseddir. Çünkü bunlar, Allah'ın kullarına birçok zararın dönüp gelmesinin menseldirler.

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Cenâb-ı Hak şu iki sebepten dolayı yahudileri, cimrilik ve hased ile nitelendirmeden önce, cehaletle vasfetmiştir:

a) Kuvvet-i nazariyye, şeref ve derece bakımından, kuvvet-i ameliyye'den önce gelip, amelî kuvvetin temelidir. Bu sebeple, kuvvet-i nazariyyenin açıklanmasının, kuvvet-i ameliyyenin durumunun açıklanmasından önce gelmesi gerekmiştir.

b) Cimriliğin ve hasedin sebebi, cehalettir. Sebep, müsebbebten (neticeden) önce olur. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, cimrilik ve hasedden önce cehaleti zikretmiştir. Biz, cehaleti cimrilik ve hased sebebi olarak zikrettik.

Cimriliğe gelince, bu şundan dolayı böyledir: Malı harcamak, nefsin tezkiyesinin (temizlenmesinin) ve âhirette mutluluğu elde etmenin sebebidir. Malı harcamamak ise, dünya malının insanın elinde birikmesinin sebebidir. Binaenaleyh cimrilik, seni dünyaya bağlayıp, âhiretten alıkor. Cömertlik ise, seni âhirete davet edip, dünyadan alıkor. Dünyayı âhirete tercih etmek ise, sırf cehaletten dolayı olur. Hasede gelince, bu şundan dolayı böyledir: Hanlık, nimet ve lütuîları kullara ulaştırıp, onlara ihsanda bulunmaktan ibarettir. Binaenaleyh bunu hoş görmeyen, sanki Allah'ı, hanlıktan azletmek istemiştir. Bu ise, sırf cehaletten neş'et eder. Binaenaleyh cimrilik ve hasedin asıl sebebinin, cehalet olduğu sabit olmuş olur. Cenâb-ı Hak önce cehaleti zikredince, peşinden müsebbeb (netice) de sebebin peşine zikredilmiş olsun diye, cimrilik ve hasedi zikretmiştir. İşte bu âyetin önceki âyetlerle irtibatının izahı budur. Bu âyetle ilgili birtakım meseleler bulunmaktadır:

(......) Edatı Hakkında İzahat

Buradaki, fi (yoksa) lafzı hakkında şu izahlar yapılmıştır:

a) Bazı kimseler bundaki mîm'in "sıla" olup, (Onlar için mi) takdirinde olduğunu söylemişlerdir. Çünkü edatından önce bir istifham (soru) geçmediği zaman, bundaki mim harfi "sıla" olur.

b) Bu, em-i muttasıladır. Bu âyette daha önce mana bakımından bir istifham geçmişti. Zira Allahü teâlâ, o mel'un yâhudilerin, Kureyş müşriklerine "sizler, mü'minlerden daha doğru yoldasınız" dediklerini nakledince, bu ifâde üzerine, "Yoksa onların mülkten bir hissesi mi var?" ifâdesini atfetmiştir. Buna göre sanki Cenâb-ı Hak, "Buna mı şaşılır, yoksa kendileri için bir mülk bulunması ve son derece cimri olmaları durumunda, o yâhudilerin o müşriklere "Onların mülkten bir hissesi var" demelerine mi şaşılır?" demek istemiştir.

c) Bu, em-i munkatı'a olup kendisinden önceki ifâdelerle ilgisi yoktur. Buna göre sanki, kendisinden önceki söz tamamlanınca, "Belki de onların, mülkten bir hissesi vardır" buyurmuştur. Buna göre fi lafzının başındaki istifham hemzesi, istifhâm-ı inkârı olup, "Onlar için mülkten hiçbir hisse yoktur" demektir. Bu izah, en doğru izahtır.

Yahudilerin Mülk Hırsı

Alimler bu ifadede geçen "mülk" hakkında da şu izahları yapmışlardır:

1) Yahudiler, "Biz, mülke (hükmetmeye) ve nübüvvete daha lâyıkız. Binaenaleyh biz, Araplara nasıl tâbi oluruz?" diyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak bu âyetle, onların bu görüşlerini iptal etmiştir.

2) Yahudiler, hükümranlığın (mülkün), kıyamete doğru yeniden ellerine geçeceğini iddia ediyorlardı. İddialarına göre içlerinden bir yahudi çıkacak, mülklerini ve devletlerini yeniden kuracak ve insanları kendi dinlerine davet edecekti- Böylece Allahü teâlâ onları bu âyetle yalanlamıştır.

3) Buradaki mülkten maksad, temlik (mal sahibi etme)dir. Yani, "Eğer mâlik kılmak onların elinde olsaydı, onlar muhakkak o nübüvveti sana vermezlerdi. Yine eğer mal mülk sahibi etme gücü onların elinde olsaydı, onlar bu hususta son derece cimri olurlardı. Binaenaleyh onlar yapmaya ve yapmamaya nasıl kadir olabilirler?" Ebu Bekir el-Esamm şöyle demiştir: "Onların bağlan, bahçeleri ve birçok malları vardı. Son derece güçlü ve karşı konulamaz bir durumda idiler. Daha sonra fakirlere karşı son derece cimri oldular. İşte bundan dolayı bu âyet nazil oldu."

Mülkün Manası

Allahü teâlâ, onlarır cimriliklerini, onlar için mülkün meydana gelmesine bir mani olarak kabul etmiştir. Bu da, mülkün ve cimriliğin bir arada bulunamıyacağına delâlet etmektedir. Bunun aklî yönden izahı da şöyle yapılabilir: Başkasına boyun eğmek, İizâtihî hoş karşılanmayan bir durumdur. Halbuki insan, karşılığında istediği ve arzuladığı bir şeyi elde etmediği sürece sıkıntılara katlanmaz. İhtiyaçlar, insanları çepeçevre kuşatmıştır. Binaenaleyh bir kimse, bir başkasına iyilik yaptığında, kendisine iyilik yapılan kimsenin o mal hususundaki isteği, iyilik edilen kimsenin, kendisine iyilik edene boyun eğip, ona itaatkâr davranmasına sebep olur. İşte bundan dolayı, "yapılan iyilik, hür kimseleri kul-köle eder" denilmiştir. Binaenaleyh, böyle bir iyilik bulunmadığı zaman, insanın yaratılışında bulunan başkasına itaat etmeme, nefret duygusu, o vakit engellenmemiş, karşı konulmamış, bastırılmamış olur. Böylece de, kesin olarak bir inkıyâd meydana gelmez. Bu sebeple de, mülk ile cimriliğin bir arada bulunamıyacağı sabit olmuş olur.

Ayrıca, mülk üç kısımdır:

a) Sadece, zahire malik ve hükümran olmak. Bu, meliklerin (padişahların) mülküdür.

b) Sadece bâtına mâlik ve hükümran olmak. Bu da, âlimlerin mülküdür.

c) Hem zahire, hem de bâtına hükümran olmak. Bu ise, peygamberler (aleyhisselâm)'in mülküdür. Cömertlik, mülkün ayrılmaz bir parçası olunca, şu huyların herbirinin, insanların kendilerine uymalarının ve emirlerine sımsıkı sarılabitmelerinin sebebi olması için peygamoerlerin son derece cömert, keremli, merhametli ve şefkatli olmalan gerekir. Bütün bu sıfatların en mükemmeli, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'de bulunmaktadır.

Edatı Hakkında

Sîbeveyh şöyle demektedir: "Fiillerde amel etmesi bakımından üto edatı, isimlerde amel eden (zannediyorum, zannederim) yerindedir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz: "Zannetmek" fiili, kelâmın başında bulunursa, nasb eder; başka birşey olmaz. Bu meselâ senin, "Zeyd'in ayakta olduğunu zannediyorum" demen gibidir. Eğer bu fiil, kelâmın ortasında bulunursa, onu amel ettirmek ya da ettirmemek caizdir. Bu da, senin "Öyle sanıyorum ki, Zeyd ayaktadır" demen gibidir. İstersen, (Zeyd'in ayakta olduğunu zannediyorum)da diyebilirsin. Eğer, fiil kelâmın sonunda bulunursa, en güzel olanı onu amel ettirmemektir. Meselâ, "Zannediyorum Zeyd gidicidir" demen gibi. Bu anlattıklarımızın sebebi şudur: ve (bildi) (zannetti, sandı) vb. fiiller, amel bakımından zayıftırlar. Çünkü bu fiiller, mamullerinde müessir olamazlar. Binaenaleyh, bu fiiller mamullerinden önce zikredildiğinde, bu onların özellikle ve hassaten kastedildiklerine delâlet eder. Böylece de, mamullerine tesir etme bakımından kuvvetli olmuş olurlar. Bu filler mamullerinden sonra getirildiklerinde, bu durum onların bizzat kastedilmediklehne delâlet eder; bundan dolayı da amel edemezler. Bu fiil mamullerinin ortasında bulunduğunda, bu durumda, ne her yönden bizatihi kastedilmiş olurlar, ne de her yönden ihmâl edilmiş olurlar. Bilakis, bu iki durum arasında orta bir durumda bulunmuş olurlar. Binaenaleyh, hiç şüphesiz (bu durumda) bu fiilleri hem amel ettirmek, hem de amel ettirmemek caiz olmuş olur.

Mamullerinin ortasında bulunduğunda amel ettirmek, mamullerinden sonra geldiğindeyse, amel ettirmemek daha güzeldir.

İşte sen bunu iyice anladığında biz deriz ki, (......) kelimesi de aynı tertib üzeredir. Eğer öne geçerse, fiili nasbeder. Mesela sen, ait "O halde, sana ikram ederim.." dersin. Eğer ortada bulunur veya en sonda bulunursa, o zaman amel ettirilmemesi caizdir. Mesela sen, dersin, böylece de bu edatı, bu iki halde amel ettirmemiş olursun. Sen bu mukaddimeyi iyice anladığında, bil ki Cenâb-ı Hakk'ın, "Fakat öyle olsaydı, insanlara çekirdeğin arkasındaki minik bir tomurcuğu bile vermezlerdi" ifâdesinde (......) kelimesi fiilden önce gelmiş, ama (amel etmesi gerekirken) amel etmemiştir. İşte âlimler, bu amel etmeme hususunda şu izahları yapmışlardır:

a) Bu ifadede bir takdim-tehir vardır. Buna göre kelâmın takdiri, şeklindedir.

b) Bu edatın, fâ ile fiilin arasında bulunduğu için, ortada bulunmuş olması ve böylece de, tıpkı ortada bulunması ya da sonda bulunması durumunda olduğu gibi, amel ettirilmemiş olmasının takdir edilmesi caiz olmuş olur. Bu edatın_ vâv île kullanılması halinde de durum böyledir: Meselâ Hak teâlâ'nın, "O takdirde, kendileri de senin arkandan pek az kalacaklardır" (İsra, 76) ifâdesinde olduğu gibidir.

c) Ibn Mes'ûd, amet ettirerek, yani mansub olarak (......) şeklinde okumuştur.

Beşinci Mesele

Dilciler, (......) kelimesinin, çekirdeğin üstünde bulunan bir nokta olduğunu ve hurma filizinin de o noktadan yarılıp çıktığını söylemişlerdir. Bu kelimenin aslı nakr kelimesinden olup, faîl veznindedir. Kendisinde bir oyuk bulunan oduna da, oyulduğu içinadı verilir. "Nakr" kelimesi ise, taşa ve başka şeylere "minkar" ile vurmaktır. Minkar balta gibi, kendisiyle taşların parçalanıp yarıldığı bir demir (keski, murç vb. şeyler)'dir. Gagasıyla vurup besinini yardığı için, kuşun gagasına minkar isminin verilmesi de bundandır. Burada nakîr kelimesinin zikredilmesi bir temsil olup, maksad onların son derece cimri olduklarını anlatmaktır.

54–55. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:56

56. Âyetin Tefsiri

"Yoksa, onlar Allah'ın fazl-u kereminden insanlara verdiği şeylere karşı hasedmi ediyorlar? Biz, gerçekten İbrahim hanedanına da kitap ve hikmet vermişizdir. Onlara büyük bir mülk de bahşettik. İşte onlardan kimi O'na iman etti, kimi de ondan yüz çevirdi. (Onlara) çılgın bir ateş olarak cehennem yeter".

Bu âyetlerle ilgili olarak birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Kelâmın başında bulunan edatı, munkatı'a olup, bu ifâdenin takdiri, "daha doğrusu insanlara hased ediyorlar" şeklindedir.

İkinci Mesele

Burada geçen (......) kelimesiyle kimlerin murad edildiği hususunda da şu iki görüş vardır:

Birinci görüş: Bu, İbn Abbas ile ekseri ulemânın görüşü olup, bu görüşe göre bu kelimeyle Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) kastedilmiştir. Çünkü Hazret-i Muhammed'de, büyük bir kalabalıkta ancak ayrı ayrı bulunabilen pekçok hayır hasletleri bulunduğu halde, kendisi tek ferd olduğu için, cemi olan nâs (insanlar) kelimesi, onun hakkında kullanılmıştır. "Falanca, tek başına bir ümmettir" denilmesi de bu anlamdadır ki, yani "O, bir ümmetin yerini tutar" demektir.

Nitekim Cenâb-ı Hak da, "Muhakkak ki ibrahim, bir ümmetti; Allah'a İtaatkârdı..." (Nahl, 120) buyurmuştur.

İkinci görüş: Burada bu kelimeden maksat, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O'nun yanında bulunan mü'minlerdir. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: Nâs lafzı çoğuldur. Binaenaleyh, bu kelimeyi cemi manaya hamletmek, müfred manaya hamletmekten daha evlâdır.

Bil ki, burada belli bir kısım insanı kastederek, nâs lafzını zikretmek muhakkak ki güzel olmuştur. Çünkü yaratılmaktan maksat, kulluğu yerine getirmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ben, cinleri de İnsanları da, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zariyât, 56) buyurmuştur. Binaenaleyh, bu gayeyi yerine getirenler ancak Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O'nun dinindeki kimseler olunca, sanki O ve O'nun ashabı, bütün insanların tamamı gibi olmuş olur. İşte bundan dolayı nâs lafzını mutlak olarak kullanıp, alettayîn, yani bu kelimeyle onları kastetmek yerinde ve uygun olmuştur.

Kıskanılan İlahi Lutuf

Alimler, kendisi sebebiyle insanlara hased edilen "fazl-u keremin tefsiri hususunda, iki görüş üzere ihtilâf etmişlerdir:

Birinci görüş: Bu, gerek dinî, gerekse dünyevî hususlarda, kendisi sebebi ile nübüvvetin ve ikramın meydana geldiği fazl-ı ilâhidir.

İkinci görüş: Onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dokuz tane hanımı oluşuna hased etmişlerdir.

Bil ki hased, ancak bir fazilet (üstünlük ve fazlalık) bulunduğu zaman söz konusu olur. Binaenaleyh her nezaman insan daha tam ve daha mükemmel bir fazilete ve üstünlüğe sahip olursa, ona hased edenlerin hasedi de o nisbette fazla olur. Dinî bakımdan en büyük makamın, nübüvvet makamı olduğu malumdur. Yine Cenâb-ı Hakk'ın, bunu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e verip, bu nübüvvete hergün gittikçe artan daha güçlü bir devlet, daha büyük bir şevket ve daha çok yardımcı nasîb etmiş olduğu da malumdur. Bütün bunlar da, büyük bir hasedi icab ettiren şeylerdendir. Fakat Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hanımlarının çokluğu sebebi ile hased edilmesine gelince, bu önce zikrettiğimiz şeylere nisbetle, önemsiz bir şey gibidir. Binaenaleyh âyette geçen fazl-ı ilahî'yi bu manaya almak mümkün değildir. Aksine burada geçen "fazl", "Allah'ın kuluna in'âm ettiği her şey" manasında alınır ise, bunun içine bu ikinci mana da girer. Fakat bu kelimeyi, sırf bu ikinci manaya almak, gerçekten uzak bir ihtimal olur.

Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e çok nimetler vermiş olmasının, yahudilerin hasedine sebep olduğunu beyan edince, bu hasedi giderecek olan hususu da beyan ederek: "Nitekim biz, İbrahim hanedanına da kitap ve hikmet vermişizdir. Onlara büyük bir mülk de bahşettik" buyurmuştur ki bunun manası şudur: "İbrahim'in soyunda da hem peygamberliği, hem de mülkü (hükümranlığa devleti) kendinde birleştiren pekçok kimseler vardı. Halbuki siz ey yahudiler, buna ne şaşmış, ne de haset etmiştiniz. Öyle ise niçin Hazret-i Muhammed'in durumuna şaşıyor ve haset ediyorsunuz?"

Bil ki bu ifâdedeki "kitap", şeriatın zahirî hükümlerine; "hikmet" ise, hakikatin sırlarına bir işarettir ki işte ilmin kemâli, bu ikisiyledir. Âyette bahsedilen "mülk-ü azîm" de, kudretteki mükemmelliği ifade eder. Böylece hakîkî kemâlatın, ancak ilim ve kudretle olacağı sabit olmuş olur. Binaenaleyh bu âyet, Cenâb-ı Allah'ın, o peygamberlere, insanlara uygun olan en mükemmel kemâli nasib etmiş olduğuna dikkat çekmektedir. Bu, o peygamberler hakkında uzak görülen bir ihtimal olmadığına göre, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında da tuhaf görülecek birşey olamaz.

Şu izah da yapılmıştır: O yahudiler, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) sayısını fazla görünce, onlara, "Hazret-i Davûd (aleyhisselâm)'un, yüz; Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın ise üçyüzü mehirli (nikahlı), yediyüzü de cariye olmak üzere, bin hanımı varken, niçin Hazret-i Muhammed'e dokuz hanımı çok görüyorsunuz?" denilmiştir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "İşte onlardan kimtona imân etti, kimi de ondan yüz çevirdi" buyurmuştur. Alimler buradaki (Ona) zamirinin kimi ifâde ettiği hususunda ihtilaf edip, bazıları bunun, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e râcî olduğunu söylemiştir ki o zaman bunun manası, "Kendilerine kitaptan bir nasîb verilen o yahudilerden bir kısmı Hazret-i Muhammed'e iman etti, bir kısmı da küfrüne ve inkârına devam etti" şeklinde olur. Bazı âlimler de bu zamirin, daha önceki peygamberlere râcî olduğunu söylemişlerdir ki buna göre de mana: "O peygamberlere nübüvvet ve hükümranlık nasib edilmesinin yanısıra, ümmetlerin onlara karşı adeti, bir kısmının o peygamberlere iman etmesi, bir kısmının da küfründe ısrar etmesi şeklinde cereyan etmiştir. Binaenaleyh Ya Muhammed, bu topluluğun, üzerinde bulunduğu şu hale şaşma. Çünkü bütün peygamberlere karşı, ümmetlerinin durumu da böyle idi" şeklinde olur. Bu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, o kavimden gelen kötülüklere karşı daha sabırlı olsun diye, Allah'tan olan bir teselli olur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(Onlara) çılgın bir ateş olarak cehennem yeter" demiştir. Bu, "Gelmiş geçmiş o kâfirlere, azâb olarak cehennem yeter" demektir. "Sair", "iyice alevlendirilmiş ateş" demektir ki bu manada, ve (Ateşi tutuşturdum) denilir.

Kâfirlerin Derilerinin, Yandıkça Değiştirilmesi

"Âyetlerimizi inkâr edenleri muhakkak bir ateşe atacağız. Derileri piştikçe, azabı tadıp durmaları için, o derileri başka derilerle değiştireceğiz. Şüphesiz ki Allah aziz ve hakimdir" (Nisa. 56) bil ki Allahü teâlâ, ehl-i kitapdan bu belli grup (yahudiler) hakkındaki va'îdini zikrettikten sonra, bütün kâfirleri içine alan va'îdini beyan ederek, "Âyetlerimizi inkâr edenleri muhakkak bir ateşe atacağız" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Buradaki "âyetlerimiz" ifâdesine, Allah'ın varlığına, fiillerine, sıfatlarına, isimlerine, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine delâlet eden (delil olan) herşey girer.

Onların âyetler hususunda kâfir oluşları, sadece âyetleri inkâr etme şeklinde değil, aksine şu gibi pek çok yönden olmuştur:

a) Onlar, o âyetlerin, âyet olduğunu inkâr etmişlerdir.

b) Onlar, o âyetlere kulak asmamış ve onlar üzerinde düşünmemişlerdir.

c) Onlar, âyetler hakkında birtakım şek ve şüpheler ortaya atmışlardır.

d) Onları iyice bilmelerine rağmen, onları inat ve hasedteri yüzünden inkâr etmişlerdir. Fakat küfrün tarifi ve hakikatine gelince, biz bu konuyu, Bakara sûresinin (6. âyetinin) tefsirinde zikretmiştik.

İkinci Mesele

Sibeveyh şöyle demektedir: tehdid ve va'îd için kulla- nılan bir kelimedir. Meselâ, "Yapacağım", denilir. Sîn harfi de bunun yerine kullanılır. Mesela,

"Onu, cehenneme sokacağım" (Müddessir, 26) âyetinde olduğu gibi." Bu kelime, bazan va'ad için de kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rabbin sana (bol lûtuflar) yerecek, sen de razı (ve hoşnud) olacaksın" (Duha, 5) ve "Sizin için Rabb'İmden mağfiret talebinde bulunacağım" (Yusuf, 98) buyurmuştur. Hazret-i Yakub (aleyhisselâm)'un, bu son âyette bahsedilen mağfiret talebinde, duanın kabulünü sağlamak için, bunu seher vaktine ertelediği söylenmiştir. Netice olarak diyebiliriz ki: "Sîn ve sevfe kelimeleri, gelecek zamanı ifâde için (fiili muzarînin başında) kullanılan edatlardır.

Üçüncü Mesele

Âyetteki, ifâdesi, "onları cehenneme sokarız" manasındadır. Fakat bu kelimede, girdirmenin ötesinde fazladan bir mana vardır. Çünkü bu ifade, "Onları ateşte kebâb ederim" deme gibidir. Nitekim "kızarmış koyun eti" manasında denilir.

Allahü teâlâ daha sonra,

"Derileri piştikçe, azabı tadıp durmaları için, o derileri başka derilerle değiştireceğiz" buyurmuştur. Bu hususta şu iki soru söz konusudur:

Birinci soru: Allahü teâlâ, onları ebedî olarak cehennemde canlı tutmaya kadir olmasına rağmen, niçin onları, kendilerine cehennemde çok şiddetli elem ve acılar ulaştığı halde, pişmeyen ve yanmayan bedenler kılmamıştır. O zaman onların derilerini, başka derilerle değiştirmeye gerek kalmazdı?

Cevap: Allahü teâlâ, yaptıklarından dolayı hesaba çekilmez. Hatta biz şunu da diyebiliiz: Allahü teâlâ, onları cehenneme sokmadan da, onların bedenlerine bu büyük elem ve acıları ulaştırmaya da kadirdir. Ne var ki onları, cehenneme sokacaktır.

Günah İşlemeyen Derileri Azaplandırma Meselesi

İkinci soru: İsyan eden (insanların) derileri, yanıp kül olduğunda, eğer Cenâb-ı Allah, onların yerine başka deriler yaratıp, onlara azab ediyorsa, bu, isyan etmemiş varlığa azab etme olur ki, bu da caiz değildir?

Cevap: Buna da pek çok yönden cevap verilir:

1) Pişmenin, pişen şeyden başka kabul edilmesidir. Bu durumda zât aynı kalır, değişen ise sıfatı olmuş olur. Zât aynı olunca, azab da, ancak isyan eden kimseye ulaşmış olur. Bu takdire göre, âyette bahsedilen başkalık (başka deriler)den maksat, sıfattaki başkalık olmuş olur.

2) Azab gören, insanın kendisidir. Derisi ise, kendisinin mahiyyetinden bir cüz olmayıp, aksine o insana yapışmış bulunan ve onun zâtına ilâve olan bir şey gibidir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak, derileri yenileyip, bu yeni deriler de azabın insana ulaşmasına bir sebep ve vesile olunca, işte bu da ancak, isyan edeni azaplandırma olur.

3) Âyet-i kerimede bahsedilen derilerden maksat, onların elbiseleridir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Elbiseleri katrandandır" (ibrahim, 50) buyurmuştur. Binaenaleyh, derileri yenilemek, onların (bu katrandan olan) elbiselerini yenileme demektir. Kâdî, bu son görüşü tenkid ederek şöyle demiştir: "Bu, âyet-i kerimenin zahirini terketmektir. Hem katrandan olan elbiseler, pişme ile tavsif edilemezler. Bunlar ancak, yanma ile vasf edilebilirler."

4) Şöyle denilmesi de mümkündür: Bu, o azabın sürekli olacağından ve hiç kesilmeyeceğinden bir kinayedir. Nitekim, kendisi devamlılıkla vasf edilmek istenen kimseye, "Her ne zaman bir işin sonuna vardığında, o yeniden başlamış; ve her ne zaman o işin sonuna ulaşmışsa, mutlaka yeni baştan başlamış demektir" denilmektedir. İşte Cenâb-ı Hakk'ın, "derileri piştikçe, o derileri başka derilerle değiştireceğiz" ifâdesi de böyledir. Yani, "Onlar her ne zaman piştiklerini, yandıklarını ve yok olma noktasına vardıklarını zannettiklerinde, o vakit şu anda meydana geldiklerini ve var olduklarını zannedecekleri bir biçimde, onlara yeni bir hayat kuvveti veririz" demektir. Böylece de, âyet-i kerimenin maksadı, onların göreceği azabın devamlı olduğunu ve sona ermeyeceğini beyan etmek olmuş olur.

5) Süddî de şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, kâfirin derisini onun etiyle değiştirir, böylece de onun etinden başka bir deri meydana getirir." Süddî'nin bu görüşü uzak bir ihtimaldir. Çünkü, kâfirin eti sınırlı ve sonludur, binaenaleyh mutlaka bitip tükenmesi gerekir. Onun eti bitip tükendiğinde, deriyi değiştirmek konusunda başka bir yola ihtiyaç hasıl olur. Halbuki bu yol, her şeyden önce, âyette zikredilmemiştir. Allah en iyi bilendir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Azabı tadıp durmaları için" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili olarak da şu iki soru bulunmaktadır:

Birinci soru: Hak teâlâ'nın, 'Azabı tadtp durmaları için" sözü, "Bu azabı tatmanın, onlar için devamlı olması ve sona ermesi için..." anlamındadır. Bu, senin tıpkı kuvvetli ve şerefli olan bir kimseye demen gibidir. Yani, "Allah senin izzetini devam ettirsin ve onu artırsın" demektir. Ve yine bu sözden murad, "Onlar bu yeni durum ile de (yeni deriyle de) azabı tatmaları için.." şeklindedir; çünkü zaten onlar o azabı tadıyor ve o azâb onlar için devam ediyor.

İkinci soru: İnsan bir azâbtan cüz'î bir şey taddığında. "Falanca azabı taddı" denilir. Halbuki Cenâb-ı Hak onları, azabın en şiddetlisi içinde bulunmakla vasfetmiştir. Binaenaleyh, bu ifâdelerden sonra, daha nasıl "Onlar bu azabı tadıyorlar" denilebilmiştir?

Cevap: Âyet-i kerimede, "tadma" tabirinin zikredilmesinden maksat, kendisine herhangi bir noksanlığın arız olmaması ve bu yanma sebebinin yok olmaması bakımından, tadan kimsenin taddığı şeyi hissetmesi gibi, onların da her halükârda, o azabı hissedeceklerini haber vermedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki Allah, aziz ve hakimdir" buyurmuştur ki, buradaki "azız" vasfından maksat, "kadir ve gâlib olan"; "hakîm" vasfından maksad da, "ancak doğruyu yapan..." zât kastedilmiştir. Bu iki kelimenin burada zikredilmiş olması, son derece güzeldir. Zira insanın kalbine, "İnsanın bu ateş içinde ebedî olarak kalabilmesi nasıl mümkün olabilir?" şeklinde hayreti mûcib bir sual gelebilir.. İşte bu durumda o kimseye sanki, "Allahü teâlâ'nın böyle bir şey yapması şaşılacak bir şey değildir. Çünkü O, bütün mümkinâta kadir ve gâlib olandır. Binaenaleyh, ateşin tabiatını izâle etmeye kadirdir.." denilmiştir.

Yine insanın hatırına "O, kerîm ve rahîm'dir; binaenaleyh, O'nun rahmetine, bu zayıf kula bu denli azâb etmek nasıl uygun düşer?" sorusu gelebilir. İşte bu durumda da o kimseye, "O, rahîm olduğu gibi, hakîm'dir de. Hikmeti, bunu gerektirir" denilir. Zira âlemin nizamı, ancak âsî ve günhkârları tehdit etmekle devam edebilir. Binaenaleyh, O'nun sözünün yalan olmadığının ortaya çıkması için, O'ndan sâdır olan bu tehdidin mutlaka tahakkuk etmesi gerekir. Böylece, bu iki kelimenin burada zikredilmiş olmasının, son derece güzel ve yerinde bulunduğu sabit olmuş olur.

57. Âyetin Tefsiri

"İman edip de güzel amel işleyenleri ise, içinde ebedî kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Orada, temizlenmiş zevceler onlarındır. Onları, koyu bir gölgeye sokacağız".

Bil ki, Kur'ân-ı Kerim'de âdetullah, genel olarak, va'ad ile va'îdin peşpeşe zikredilmesi şeklinde cereyan etmektedir. Bu âyetle ilgili olarak da iki mesele bulunmaktadır;

Birinci Mesele

Bu âyet, îmanın amelden başka olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, ameli imana atfetmiştir.

Ma'tuf, ma'tûfun aleyh'den başkadır. Kâdî: "Her nezaman "iman" lafzı tek başına zikreditirse, bu ifâdeye amel de dahil olur. Yine her nezaman, iman ile birlikte amel de zikredilirse iman, "tasdik" anlamına gelir.." demiştir. Bu, uzak bir ihtimaldir. Zira aslolan, müşterek olma ile başkalığın olmamasıdır. Eğer durum böyle olmuş olsaydı, Kur'ân, mana ifâde etmekten çıkardı. Belki de, Kur'ân-ı Kerim'de dinlediğimiz bu lâfızlardan her birinin, bizim bildiğimizin dışında başka bir manası vardır. İşte Cenâb-ı Hakk'ın muradı, bizim anlayabildiğimiz mana olmayıp öteki manadır. Bu, müşterek olma ile tek başına olmanın eşit olması ihtimali görüşüne göredir. Ama, mananın aslı üzerine devam etmesi ile değişmesi ihtimalinin eşit olması görüşüne göre ise; hayır!.. Çünkü bu durumda şöyle denilmesi muhtemeldir; "Bu lafızlar, Hazret-i Peygamber zamanında, şu anda anladığımız manadan başka olan bir mana için kullanılmaktaydılar. Ama sonra, bu lafızlar şu anda anladığımız manalarda kullanılır oldular." Böylece, bu iki takdire göre de Kur'ân-ı Kerim'in, bir hüccet olmaktan çıkacağı sabit olmuş olur. Müşterekliğin ve mana değişmesinin aslın hilafına olduğu sabit olunca, Kâdî'nin görüşü bertaraf olmuş olur.

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hak, kendisine itaatta bulunanların mükâfaatını beyan etme hususunda şunları zikretmiştir:

a) Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağını belirtmiştir. Zeccâc, "Altlarından., akar" ifâdesinden maksat, "Altlarından nehirlerin suları akar" şeklindedir" demiştir. Bil ki, eğer "nehir" kelimesi, suyun aktığı yerin ismi kabul edilirse, o zaman durum, Zeccâc'ın dediği gibi olur. Ama biz bunu örfe göre, o akan suyun ismi kabul edersek, böyle bir takdire gerek kalmaz.

b) Allahü teâlâ bu mükâfaatı, ebedîlik ve devamlılıkla vasfetmiştir. Bu şekildeki tavsifte, Cehm İbn Safvan'ın görüşünün reddi bulunmaktadır. Çünkü Cehm, cennet nimetleriyle cehennem azabının sonlu olduğunu, sona ereceklerini söylemektedir. Hem, sonra Allahü teâlâ, "hulûd" (uzun süre kalma) ilâdesinin yanında, "ebedîlik" kelimesini de zikretmiştir. "Hulûd" (süresizlik, daimîlik), ebedîlikten ibaret olsaydı, o zaman bir tekrar yapılmış olurdu ki, bu da caiz değildir. Böylece bu, "hulûd"un, "ebedîlik"ten ibaret olmadığına, bilakis onun sonlu olup olmadığını beyan etmeksizin, uzun bir müddet beklemekten ibaret olduğuna delâlet etmektedir. Bu temel kaide sabit olunca, bu durumda Mu'tezile'nin, Hak teâlâ'nın, "Kim bir mü'mini kasden öldürürse cezası, içinde ebedî kalıcı olmak üzere, cehennemdir.." (Nisa. 93) buyruğu ile, büyük günah sahibinin cehennemde ebedî olarak kalacağı hususunda istidlalde bulunmaları geçersiz ve bâtıl olur. Çünkü biz bu âyetin delaletiyle, "hulûd"un, devamlılık değil, uzun süre kalmak manasını ifâde ettiğini bildirmiştik.

c) "Orada, onlara tertemiz eşler vardır." Bundan murad, o zevcelerin hayızdan, nifasdan ve her türlü dünyevî pislikten temizlenmiş olmalarıdır. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın Bakara süresindeki 25. âyetidir. Bu konuyla ilgili nükte ve incelikleri, o âyetin tefsirinde zikretmiştik.

d)Hak teâlâ, "Onları koyu bir gölgeye sokacağız" buyurmuştur.

Vahidî, bu ifâdenin sonunda gelen (......) kelimesinin, bir iş, oluş ifâde etmediğini, böylece de bu kelimenin fail veya mef'ul mânasına geldiğinin söylenemiyeceğini, aksine (......) kelimesini niteleme hususunda bir mübalağa ifade edeceğini söylemiştir. Bu, Arapların, "simsiyah karanlık bir gece" demeleri gibidir.

Bil ki Arap ülkeleri, son derece sıcaktır. Binaenaleyh gölge, onlara göre, rahatlık vesile ve sebeplerinin en büyüklerindendir. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak bu ifadeyi, rahatlıktan bir kinaye kılmıştır. Nitekim, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hükümdar Allah'ın yeryüzündeki gölgesidir" Keşfu'l-Hafa, 1/456 buyurmuştur. Gölge, rahatlıktan ibaret olunca, (......) kelimesi de, iyice rahat olmayı ifade eden bir kinaye olmuş olur. Gönlümün kendisine meylettiği şey budur.

İşte bu açıklama ile, şöyle diyen kimsenin sorusu bertaraf edilmiş olur:-Cennette, sıcaklığı ile eziyyet veren bir güneş yoktur. Binaenaleyh, o cenneti "koyu gölge" ile tavsif etmenin faydası nedir? Hem yine biz dünyada, kendisinde devamlı gölge bulunan ve güneşin ışınlarının kendisine ulaşamadığı, nüfuz edemediği yerlerin havasının bozuk, kokmuş ve eziyyet verici olduğunu görüyoruz. Binaenaleyh, cenneti bu şekilde vasfetmenin manası nedir?" Bizim özetle vermiş olduğumuz bu izahat ile bu tür şüpheler bertaraf olur.

Emanetleri Ehline Verme Borcu

58. Âyetin Tefsiri

"Şüphesiz ki Allah, emanetleri ehline vermenizi insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah bununla size, gerçekten ne güzel öğüt veriyor! Şüphe yok kî Allah, hakkıyla işitici, hakkıyla görücüdür".

Bil ki Cenâb-ı Hak, kâfirlerin bazı hallerini şerhedip, onun vaîdini ve cezasını açıklayınca, tekrar teklifleri zikretmeye yöneldi; ve yine Cenâb-ı Hak, ehl-i kitabın (yahudilerin), kâfir olan Kureyş'e "Sizler, iman edenlerden daha doğru yoldasınız" diyerek, hakkı gizlediklerini nakledince, bu âyette mü'minlere, bütün işlerde yani ister mezhep ve din işlerinde, isterse dünya ve muamelat hususlarında olsun, emanetlerine riayet edip bihakkın eda etmelerini emretmiştir. Yine Cenâb-ı Hak, bir önceki âyette, iman edip sâlih amel işleyenler için büyük bir mükâfaattn bulunduğunu zikredip emânete riayet de salih amellerin en başta gelenlerinden biri olunca, işte muhakkak ki Cenâb-ı Hak bu âyette onu emretmiştir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır

Ka'be'nin Anahtarları Kimde Olduğu?

Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekke'nin fethi günü Mekke'ye girince, Osman İbn Talha İbn Abdüddâr, Mekke'nin kapısını kilitledi. Ka'be'nin hizmetçisi ise, Ka'be'nin kapısında bulunuyordu. Derken, Osman İbn Talha, Ka'be'nin damına çıktı ve anahtarı hizmetçiye vermekten kaçınarak: "O'nun Allah'ın Resulü olduğunu bilsem, O'nu Ka'be'ye girmekten men etmem" dedi. Bunun üzerine Ali İbn Ebî Talib (radıyallahü anh), onun bileğini bükerek, ondan anahtarı aldı ve kapıyı açtı. Böylece de Allah'ın Resulü içeri girerek iki rekât namaz kıldı. Ka'be'nin içinden çıkınca, Hazret-i Abbas, Hazret-i Peygamber'den Ka'be'nin anahtarını kendisine vermesini ve böylece de, hem hacılara su dağıtma, hem de Ka'be'nin hizmetçiliğini bir arada yapmayı istedi. İşte bunun üzerine de, buâyet-i kerime nâzit oldu. Böylece Allah'ın Resulü, Hazret-i Ali'ye, anahtarı Osman'a vermesini ve özür beyan etmesini emretti. Bunun üzerine Osman, Hazret-i Ali'ye: "Zorladın, eziyyet ettin; şimdi de yumuşak davranarak yanfma geldin!..." deyince, Hazret-i Ali, "Andolsun ki Allah senin hakkında âyet indirdi" dedi ve ona, bu âyeti okudu. Bunun üzerine de Osman, "Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şehâdet ederim" diyerek kelime-i şehâdet getirdi. Derken, tam o esnada Cibril gelerek, Allah'ın Resulüne, "Ka'be hizmetçiliğinin, devamlı olarak Osman'ın neslinde kalacağını" bildirdi. Bu, Saîd İbn Müseyyeb ile Muhammed İbn İshâk'ın görüşüdür.

Ebu Revk de şöyle demektedir: "Allah'ın Resulü, Osman İbn Talha İbn Abdüddâr'a "Ka'be'nin anahtarını bana ver!" deyince Osman, "Allah'ın emânetini al, tut!" dedi. Hazret-i Peygamber onu almak isteyince, Osman elini yumdu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ikinci kez: "Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsan, Ka'be'nin anahtarım bana ver!" dedi. Bunun üzerine Osman, "Allah'ın emanetini tut, al" dedi. Hazret-i Peygamber onu almak isteyince, bu sefer elini yine kapadı. Hazret-i Peygamber, isteğini üçüncü kez söyleyince, Osman üçüncüsünde "Allah'ın emanetini tut, al" dedi ve anahtarı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e verdi. Bunun üzerine Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), yanında Kâ'be'nin anahtarı olarak tavaf etmeye başladı ve anahtarı Hazret-i Abbas'a vermek istedi. Sonra da, "Ey Osman, Abbas'ın da, seninle birlikte bunda bir pay olmak üzere, anahtarı tut al!" deyince, Allahü Teâlâ bu âyeti nazil etti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, Osman'a "Bu anahtar, ebedî ve devamlı olarak sende kalsın, al! Onu, zâlim olanların dışında, hiç kimse senden zorla çekip alamaz" dedi. Daha sonra Osman hicret etti, anahtarı da kardeşi Şeybe'ye verdi. Ve bu anahtar bugün, Şeybe'nin neslinden gelenlerin elindedir.

Emanete Riayetin Şümülü

Bil ki bu âyetin, böyle bir hadise sırasında nazil olması, âyetin bu hadiseye tahsis edilmesini gerektirmez. Aksine âyetin ifade ettiği hükme, her türlü emanet çeşidi dahildir. Bil ki, insanın muamelesi, ya Rabbiyle, ya diğer kullar ile, veyahut da kendisiyledir. Bu üç kısmın tamamında da, emanete riayet etmek gerekir.

İnsanın, Rabbine karşı olan emanete riayet etmesine getince bu, emredilenleri yapmada ve nehyedilenleri de bırakmada söz konusu olur ki, işte bu, sahili olmayan bir deryadır. İbn Mes'ûd, "Her şeyde emanete riayet etmek lazımdır. Abdestte, cünüblükte, namazda, zekâtta, oruçta vb. şeylerde..." demiştir. İbn Ömer (radıyallahü anh) de şöyle demektedir: "Allahü Teâlâ, insanın avret mahallini yarattı ve, "Bu, yanında gizlediğin bir emanettir. Binâenaleyh, meşru olan hakkı müstesna, onu koru!" dedi. Bi ki bu, çok geniş bir mevzudur. Binâenaleyh dilin emaneti, onu yalan, gıybet, dedikodu, küfür, bid'at, çirkin söz vb. şeylerde kullanmamaktır. Gözün emaneti, onu harama bakmakta kullanmamaktır. Kulağın emaneti, onu boş ve yasak, çirkin, yalan, vb. şeyleri dinlemekte kullanmamaktır. Diğer uzuvlar hakkındaki hüküm de böyledir.

İkinci kısma gelince bu, diğer insanlara karşı olan emanete riayet etmedir ki, bu kısma, emanet bırakılan şeyleri geri verme; ölçü ve tartıda eksiltmeyi terketme; insanların ayıplarını yüzlerine vurmama; yöneticilerin, halkına karşı; âlimlerin de, onları bâtıl taassublara seyketmeme, aksine onları, hem dünya hem de ahiretleri hususunda, kendilerine faydası dokunacak birtakım amel ve itikatlara irşad edip sevketmeleri suretiyle, avama karşı adil olmaları; yahudileri, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetini gizlemekten nehyetme ve onları, kâfir olan Kureyş'e, " Sizin, üzerinde bulunduğunuz inanç, Muhammed'in dininden daha efdaldir" demelerini yasaklama; Hazret-i Peygamber'in Osman İbn Talha'ya anahtarı kendisine vermesini emretmesi; kadının, fercini ve namusunu muhafaza etmek suretiyle, kocasının emanetine riayet etmesi; başkasından olan bir çocuğu, kocasına nisbet etmemesi ve iddetinin sonra erdiğini haber vermesi gibi hususlar da dahildir.

Üçüncü kısma gelince; bu insanın, kendisine karşı olan emanete riayet etmesi olup, insanın kendisi için, ancak gerek dini gerekse dünyevî hususlarda daha faydalı ve daha uygun olanı tercih etmesi; şehveti ve öfkesi sebebiyle, âhiretine zarar verecek şeylere yeftenmemesidir. İşte bundan dolayı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Hepiniz çobansınız; Ve hepfniz, güttüklerinizden sorumlusunuz" Buhari, Cum'a, 1; buyurmuştur. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın "Şüphesiz Allah, emanetleri ehline vermenizi... emreder" buyruğuna bütün bunlar dahildir.

Emanetin Ehemmiyeti

Allahü teâlâ, hiç şüphe yok ki, emanete riayet etme işini, Kur'an-ı Kerim'in pek çok yerinde yücelterek, "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler, insan bunu sırtına yüklendi" (Ahzâb, 72) "Ki onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayetkardırlar" (Müminun, 8) ve "...Siz, bile bile, kendi emânetlerinize hainlik etmeyiniz" (Enfal. 27) buyurmuştur.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur" Keşfu'l-Hafa, 2/349 buyurmuştur.

Meymûn İbn Mehran da şöyle demiştir: "Üç şey vardır ki, iyi kimseye karşı da kötü kimseye karşı da eda edilir, yerine getirilir: Emanet, verilen söz (ahd) ve sıla-i rahim..."

Kâdî ise şöyle demiştir: "Emanet" kelimesi, her ne kadar bütün emanetleri içine atırsa da, ancak ne var ki Allahü Telâlâ bu âyette, "Şüphesiz ki Allah, emanetleri ehline vermenizi... emreder" buyurmuştur. Binâenaleyh, bu "emanet"ten muradın, mal cinsinden olan şeyler olması gerekir; çünkü, başkasına verilmesi mümkün olan şey budur.

Üçüncü Mesele

(......) kelimesi, ism-i mef'ûl (emanet edilen şey) manasında bir masdardır. İşte bundan dolayı çoğul yapılmıştır. Çünkü bodurumda halis bir isim kılınmıştır. Keşşaf sahibi, "Bu kelime, müfred olarak sökünde de okunmuştur" demiştir.

Dördüncü Mesele

Ebu Bekr er-Razî şöyle demiştir: "Emanet bırakılan şeyler de, âyetin ifade ettiği emanetlere dahildir ve bunlar, sahibi istediği zaman geri iade edilmeleri gerekir."

Ekserî âlimler, emanetlerin (bir zarar ve ziyana uğradıklarında), tazmîn edilmeyeceği görüşündedirler. Seleften bazılarından ise, bunların tazmin edilmesi gerektiği görüşünde oldukları rivayeti gelmiştir. Şa'bî, Hazret-i Enes (radıyallahü anh)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir adam benden, bir ticaret eşyasını götürmemi rica etti. Derken o eşya, elbiselerimin arasında kaybolup gitti. Bunun üzerine Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), bunu bana tazmîn ettirdi (ödetti)." Hazret-i Enes (radıyallahü anh)'in şöyle dediği de rivayet edilmiştir: "Yanımda bir adamın altıbin dirhem emaneti vardı. Derken bunlar kaybolup gitti. Bunun üzerine, Hazret-i Ömer "O para ile birlikte, senin de birşeyin kaybolup gitti mi?" deyince, ben "Hayır" dedim. Hazret-i Ömer de, o parayı bana tazmîn ettirdi (ödetti)."

Meşhur olan, (ekseri alimlerin) görüşünün delili şudur: Amr İbn Şu'ayb, babasının şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ne çobana (zayi ettiği hayvanlardan dolayı), ne de emanet edilen kimseye (zayi ettiği emanetten dolayı), tazmin etme (ödetme) yoktur" İbn Mace, Sadaka 6 (2/802) (Aynı manada) buyurmuştur.

Hazret-i Ömer'in tatbikatına gelince bu, kendisine emanet bırakılan kimsenin, tazmini gerektirecek bir işi, itiraf edip kabullenmesine hamledilmiştir.

Beşinci Mesele

Şafiî (r.h), "Ariyetler (iğreti ve geçici olarak emanet alınan şeyler), eğer helak olursa, tazmin edilir" derken; Ebu Hanife (r.h), "Bunlar tazmin edilmez" demiştir.

Şafiî'nin delili, "Şüphesiz ki Allah, emanetleri ehline vermenizi ... emreder" âyetidir. Emrin, zahiri vücûb (farz oluşu) ifade eder. Ariyetler, kaybolup zayi olursa, onları aynısı ile geri vermek imkânsızdır. Onların tazminatını vermek ise, mana itibariyle vermek demektir. Böylece âyet, tazminin gerektiğine delalet etmektedir.

Bu âyetin hüküm bakımından bir benzeri de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadisidir: "Aldığı şeyi, yerine geri verinceye kadar (muhafaza etmesi) el üzerinde bir haktır." Keşfu'l-Hafa, 2/69; Ebu Davud, İcare 54 (3/296)

Bu konuda söylenecek son söz şudur: Bu âyet, emanet bırakılan şeyler hakkındadır. Fakat umûmî ifadeler, tahsis edildikten sonra da delildirler. Hem sonra biz, "Müstâm"ın yani satılması için emanet bırakılan malın, (zayi olması halinde) onun tazmini (ödenmesi) gerektiği; emanet bırakılan malın ise, tazmini gerekmediği hususunda ittifak ettik. Ariyet (iğreti ve emanet alınan şeyler) ise, bu ikisi arası bir yerdedir. Binâenaleyh biz deriz ki: Ariyet olan ile müstâm arasında daha çok benzerlik vardır. Çünkü ariyetin hilâfına olarak, bunlardan herbirini, yabancı olan biri, kendi menfaati için almıştır. Emanet edilen şahıs ise emanet sahibinin menfaati için almıştır. Binâenaleyh, ariyet olarak alınan mal ile, müstâm (satılmak üzere alınan) mal arasındaki benzerlik, daha tamdır. Böylece ariyet olarak alınan mal ile emanet bırakılan mal arasındaki fark ortaya çıkmış olur.

Ebu Hanife'nin delili, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Emanet edilen kimseye (zayi ettiği emanetten dolayı) tazmin etme yoktur" Ebu Davud, İcane, 54 (3/296) (Aynı manada bir hadis) hadîs-i şerifidir.

Biz diyoruz ki: "Bu hadis, müstâm ve ariyet hakkındadır. Bizim delilimiz, Kur'an'ın zahiri (açık âyeti)dir ve o daha güçlü bir delildir."

Adaletle Hükmetmenin Farziyyeti

Cenâb-ı Hak, "İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi (emreder). Allah bununla size, ne güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah, hakkıyla işitici, hakkıyla görücüdür" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki emanet, başkasının sende bir hakkt bulunup, senin de o hakkı sahibine vermenden ibarettir. İşte emanet budur. Adaletle hükmetmek ise, bir insanın başkası üzerinde bir hakkı olup, senin de, üzerinde hak bulunan kimseye, o hakkı sahibine vermesine hükmetmenden ibarettir. Menfaatları celb, zararları defetme hususunda doğru olan sıralama, önce insanın kendisinden başlaması, sonra başkası ile meşgul olması şeklinde olunca, bundan dolayı Cenâb-ı Hak önce emanetle ilgili işi zikretmiş, daha sonra da adaletle hükmetmeyi getirmiştir. Bu ne güzel bir tertib! Çünkü Kur'an'ın inceliklerinin çoğu, bağ ve sıralamalar içine yerleştirilmiştir.

İkinci Mesele

Alimler, hakim olan kimsenin, adaletle hükmetmesi gerektiği hususunda icma etmişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi... " buyurmuştur. Yani "Allah size, insanlar arasında hükmettiğinizde, adaletle hükmetmenizi emreder" demektir. Niketim Cenâb-ı Allah, "Şüphesiz ki Allah, adaleti ve iyiliği emreder" (Nahl, 90); "Söz söylediğiniz zaman, (leh veya aleyhine söyleyeceğiniz kimse) akrabanız dahi olsa, adaleti gözetin" (Enam, 152)ve "Ey Dâvud, biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hükmet" (Sâd, 26) buyurmuştur.

Enes (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Bu ümmet, söylediğinde doğru söylediği, hükmettiğinde adaletle hükmettiği ve merhamet istendiğinde merhamet ettiği müddetçe, hayırlı olmaya devam eder."

Riyavet edildiğine göre, Hasan el-Basrî: "Allah, hakimleri üç yönden, yani hevâ-vü heveslerine uymama, kendisini hesaba katıp insanları hesaba katmama ve âyetlerini para ile satmama yönlerinden hesaba çeker" demiş, sonra da "Ey Davud, biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. O halde insanlar arasında hak (ve adaletle) hükmet hevâ-vü hevesine tabi olma... "(Sad, 26) ve "Şüphesiz Tevrat'ı biz indirdik. Onda bir hidayet ve bir nur vardır. Peygamberler onunla hükmederler. Benim âyetlerimi az bir pahaya satmayın"(Mâide. 44) âyetlerini okumuştur.

Zulmün kötü olduğunu ifade eden âyetler de, adaletin vacip olduğunu gösteren delillerdendir. Allahü teâlâ, ' O zulmedenleri ve eşlerini bir araya toplayın ve cehennem yoluna götürün" (Sâffat, 22) buyurmuştur.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Kıyamet günü bir münâdi, "zalimler nerede, zalimlerin yardımcıları nerede?" diye nida eder. Bunun üzerine onların hepsi bir araya toplanır. Hatta o zalimler için bir kalem açan veya onlar için bir hokka hazırlayanlar bile toplanır. Böylece onlar bir araya getirilir ve ateşe atılırlar" demiştir. Yine Cenâb-ı Hak, "O zalimlerin yapacaklarından Allah'ı gafil zannetme sakın" (ibrahim, 42) ve "İşte zulümleri yüzünden çökmüş, ıpıssız kalmış evleri!" (Neml. 52) buyurmuştur.

Eğer, "Zulümden maksad, dünyevî bir menfaat elde etmektir" denilir ise, buna Cenâb-ı Hak, "Biz, (bol) geçimi ile şımarmış nice memleketi helak ettik! İşte kendilerinden sonra ancak pek az kimselerin konabildiği (harab) meskenleri (bütün onlara) biz varis olmuşuzdur" (Kasas. 58) diyerek cevap vermiştir.

Üçüncü Mesele

Hakimin Tarafsızlığının Alametleri

Şafiî (r.h) şöyle demiştir: "Hâkimin, beş hususta taraflar arasında eşit davranması gerekir:

a) Yanlarına gitmede,

b) Beraber oturmada.

c) Onlara yönelme ve dönme hususunda.

d) Onları dinlemede.

e) Onlar hakkında hüküm vermede..."

Şafiî daha sonra şöyle devam eder: "Hakim, kalbî temayülü bakımından değil de, fiil ve davranışları hususunda taraflar arasında eşit davranmaktan sorumludur. Binâenaleyh şayet hakim kalben, iki taraftan birine meyleder ve onun delilinin, diğerininkine üstün gelmesini arzu ederse, bundan dolayı hesaba çekilmez. Çünkü bundan sakınması mümkün değildir. Hakimin, taraftardan birine delil telkin edip anlatması ve şahide nasıl şehadet edeceğini telkin etmesi uygun düşmez. Zira bu, diğer tarafa zarar verebilir. Yine hakimin, iddia edene, nasıl iddia ve yemin edeceğini; aleyhine dava açılmış olana ise, neleri inkâr ve neleri ikrar etmesi gerektiğini; şahidlere şehadet etmelerini veya etmemelerini telkin etmesi de uygun düşmez. Yine hakimin, taraflardan birini misafir edip, diğerini etmemesi de yakışık almaz. Çünkü bu, diğerinin kalbini kırar. Yine hakimin, biribiri ile davacı oldukları sürece taraflardan birisinin veya her ikisinin davetine icabet etmesi de uygun düşmez. Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), diğeri olmadan, taraflardan birine ikramda bulunmazdı."

Bu husustaki sözün tamamı fıkıh kitaplarında ele alınmıştır. Bu hususta sözün özü şudur: Hakimin, verdiği hükümden maksadı hakkı hak sahibine ulaştırıp, buna başka bir maksadı karıştırmamasıdır ki, işte Hak teâlâ'nın "O, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi (emreder)" âyetinden murad budur.

Dördüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın "İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmehnenizt emreder" buyruğu, bütün insanların hüküm koyma yetkisi bulunmadığı, aksine bunun bazı insanlara ait bir hususiyet olduğu konusunda âdeta sarih bir ifade gibidir. Sonra âyet, insanın hangi yolla hükmetme mevkiinde olacağı hususunda mücmel bırakılmıştır. Diğer deliller, ümmet için büyük bir imamın (halife, devlet reisi) olması gerektiğine ve bunun beldelere, şehirlere kadî tayin edecek yetkili kimse olduğuna delalet edince, bu deliller, bu âyette mücmel bırakılan hususun adeta bir izahı olmuşlardır.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah bununla size, ne güzel öğüt veriyor!" buyurmuştur. Yani, "Cenâb-ı Hakk'ın size, kendisiyle va'z u nasihatia bulunduğu şey ne güzeldir!" veya, "Cenâb-ı Hakk'ın, kendisiyle size va'z u nasihatta bulunduğu o şey ne güzeldir!" demektir. Medhe tahsis edilip övülen şey (mahsûs bi'l-medh) hazfedilmiştir. Yani, "Kendisiyle size va'z u nasihat ettiği şey ne güzeldir.. ki o da şudur:" demektir. Bu da, emanetleri eda etme ve adaletle hükmetme emridir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphe yok ki Allah, hakkıyla işitici, hakkıyla görücüdür" buyurmuştur. Yani, "Allah'ın emri ve va'z u nasihatıyla amel ediniz. Çünkü Allah, duyulan ve görülen şeyleri en iyi bilip, sizden sudur eden şeye göre sizin karşılığınızı verecek olandır" demektir. Bu ifadedeki bir başka incelik de şudur: Allahü teâlâ bu âyette, adaletle hükmetmeyi ve emanetleri yerine getirmeyi emredince, "Şüphe yok ki Allah, hakkıyla işitid, hakkıyla görücüdür" buyurmuştur. Yani, bu "Adaletle hükmettiğin zaman O, duyulabilen her şeyi duyandır. Senin bu hükmünü de duyar; emaneti yerine getirdiğinde de O, görülebilen her şeyi görendir; bunu da görür!" demektir. Hiç şüphesiz bu da, itaat eden kimse için vaad sebeplerinin; isyan eden kimse için vaîd ve tehdit sebeplerinin en büyüğüdür ki, işte bu hususa Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah'a, onu sanki görüyormuşçasına ibadet et. Eğer sen O'nu göremiyorsan da, şüphe yok ki O seni mutlaka görmektedir Buhari, İman 37; Müslim, İman, 1(1/37-38) ifadesiyle işaret etmiştir.

Buradaki bir başka incelik de şudur: Kulun, her ne zaman ihtiyacı fazla ve şiddetli olursa, Allah'ın inayet ve yardımı da o nisbette tam ve mükemmel olur. Allah, kullarının faydasına olan şeyleri, kâdî ve valilerin hükümlerine havale etmiştir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, onların hükmetmelerine ve yargılamalarına, son derece ihtimam göstermiştir. Çünkü O, gafil olmaktan, yanılmadan ve görülen ve işitilen şeyleri farklı görüp farklı işitmekten münezzehtir. Ancak ne var ki biz, bu farklılığın bulunduğunu bir an için farzetsek, o zaman gaflet ve unutmadan sakınılması gereken en ilk yer ve zaman, vali ve kâdîlerin hüküm verdikleri zaman olur. Binâenaleyh bu hükmetme zamanına son derece fazla İlgi ve İhtimam gösterilince, şüphe yok ki Cenâb-ı Hak bu âyetin sonunda "Şüphe yok ki Allah, hakkıyla işitici, hakkıyla görücüdür" buyurmuştur.

Bunlar baş kısmına uygun düşen ne güzel ifadelerdir.

Allah'a, Resulüne ve Ulü'l-emr'e İtaat

59. Âyetin Tefsiri

"Ey iman edenler, Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Şayet bir şey hakkında çekişirseniz, onu Allah'a ve peygambere götürün, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız... Bu, hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir".

Bil ki Allahü Teâlâ, idarecilere ve valilere, idare ettikleri kimseler hakkında adil olmalarını emredince, idare edilenlere de idare eden kimselere itaat etmelerini emrederek, "Ey iman edenler, Allah'a İtaat edin" buyurmuştur. İşte bundan dolayı Hazret-i Ali (radıyallahü anh), "İmamın, Allah'ın indirdiği ile hükmetmesi ve emanetleri yerine getirmesi vacibtir. O, bunu yaptı mı, halkın da onu dinleyip, itaat etmesi vacip olur" demiştir.

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Emin ve İradesinin Farkı Olması

Mu'tezile, "Taat, Allah'ın iradesine uymaktır" derken; bizim âlimlerimiz, "Taat, Allah'ın iradesine değil, emrine uymaktır" demişlerdir. Bizim delilimiz şudur; Allah'ın emrine uymanın taat olduğu hususunda bir münakaşa yoktur. Münakaşa sadece, emredilen şeyin Cenâb-ı Hakk'ın muradı olup olmamasının vacib olduğu hususundadır. Binâenaleyh biz, emredilen şeyin, bazan Cenâb-ı Hakk'ın muradı olmayacağı hususunda delil getirdiğimizde, işte o zaman taatın, O'nun iradesine uymaktan ibaret olmadığı sabit olmuş olur. Biz, "Allah, bazan irade etmediği şeyi de emreder" diyoruz. Zira, Allah'ın ilmi ve haberi, Ebu Leheb'in kesinlikle iman etmeyeceğine ta'alluk etmişlerdi. Bu ilim ve haberin, sona erip cehalete dönüşmesi imkânsızdır. Halbuki (Ebu Leheb gibilerden) imanın sâdır olması, bu ilim ve habere ters düşer. İki zıddın bir arada bulunması ise imkânsızdır. Böylece, Ebu Leheb'ten imanın sudur etmesi imkânsız olmuş olur. Allahü teâlâ, bütün halleri bilendir. Binâenaleyh, bunun imkânsız olduğunu da bilir. Bir şeyin imkânsız olduğunu bilen, o şeyi irade etmiş olamaz. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, Ebu Leheb'iniman etmesini murad etmemiş olduğu sabit olur. Halbuki ona, iman etmesini de emretmiştir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın irade etmeksizin, bir şeyi emretmesi sabit olmuş olur. Bu sabit olunca, Allahü teâlâ'ya itaat etmenin, Allah'ın iradesine muvafakat etmekten değil, O'nun emrine muvafakat etmekten ibaret olduğu hususunda katî hüküm vermek gerekir. Mu'tezile ise, Cenâb-ı Hakk'ın iradesine uymaya taat ismi verildiği hususuna şairin şu beytini delil getirmişlerdir:

"Göğsü kin ve gayzla dolup taşmış olan birçok kimse vardır ki benim için ölümü temenni etmiş, ama bunu yerine getirememiştir."

Şair bu beytinde taat) temenniye bağlamıştır ki, temenni de irade cinsindendir.

Buna şu şekilde cevap verilebilir: Azıcık aklı olan bir kimse, bizim zikrettiğimiz bu katî delile böyle bir bozuk hüccet ile karşı çıkılmasının uygun ve yerinde olmayacağını bilir.

Bu Ayetin Başlıca Şer'i delilleri Bildirmesi

Bil ki bu âyet, usûl-ü fıkıh ilminin ekseri kaidesini ihtiva eden çok yüce bir âyettir. Bu böyledir, zira fukaha, şeriatın aslının dört olduğunu; bunların da Kitap, sünnet, icmâ ve kıyas olduğunu söylemişlerdir. Bu âyet de, aynı sıraya göre bu dört aslın varlığının izahını ihtiva etmektedir. Kitap ve sünnete, Cenâb-ı Hak "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Peygambere... itaat edin" sözüyle işaret etmiştir.

Buna göre, "Resule itaat, Allah'a itaat değil midir? O halde bu atfın manası nedir?" denilirse, biz deriz ki:

Kâdî şöyle demiştir: "Bu iki delili beyan etmenin faydası şudur: Buna göre Kitap, Allah'ın emrine delalet etmektedir; sonra biz bundan, Allah'ın Resulünün emrini de anlarız... Sünnet ise, Allah'ın Resulünün emrine delalet eder. Sonra biz bundan, Allah'ın emrini de anlarız... Binâenaleyh, şu zikrettiklerimizle, Hak teâlâ'nın "Allah'a itaat edin. Peygambere... itaat edin" buyruğunun kitap ve sünnete tâbi olmanın vücubuna delalet ettiği sabit olmuş olur."

Ulu'l-emre İtaat Emirinin İcmanın Delili Olması

Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın, "ve sizden olan emir sahiplerine de..." ifadesi, bize göre, icmâ-i ümmetin hüccet olduğuna delalet etmektedir. Bunun delili ise şudur: Allahü teâlâ, bu âyette "emir sahiplerine" itaat etmeyi kesin kes emretmiştir. Allah'ın, kendisine itaat etmeyi kesin ve katî olarak emrettiği kimsenin, hatadan mâsun (korunmuş) olması gerekir. Çünkü, o kimsenin hatadan masun olmaması ve hata edebileceğinin takdir ve farz edilmesi durumunda, Allah ona tabi olmayı emretmiş olur. Bu durumda ise bu, o hatayı işlemeyi emretmek olur. Halbuki hata, hata olduğu için yasaklanmıştır. Bu ise, aynı işte emir ve nehyin aynı değerlendirme ile birleşmesi neticesine götürür ki bu, imkânsızdır. Böylece Allahü teâlâ'nın, "emir sahipleri"ne kesin olarak itaat etmeyi emrettiği ve Allah'ın kendisine katî olarak itaat etmeyi emrettiği kimsenin de hatadan uzak olması gerektiği sabit olmuş olur. Binâenaleyh, bu âyette zikredilen "emir sahipleri"nin mutlaka masum olmaları gerektiği, katî olarak sabit olmuş olur.

Sonra biz şöyle deriz: Bu masum kimse, ya ümmetin hepsidir veya bir kısmıdır. Bir kısmı olması caiz değildir. Çünkü biz, Allahü teâlâ'nın bu âyette "emir sahipleri"ne itaat etmeyi vacib kıldığını beyan etmiştik. Halbuki, onlara itaat etmeyi kesin olarak vacib kılmak, bizim onları tanımamız, yanlarına girip çıkabilmemiz ve onlardan istifade edebilmemiz şartına bağlanmıştır. Halbuki biz, zorunlu olarak, zamanımızda masum imamı tanımaktan, onun yanına girip çıkmaktan ve onlardan din ve ilim hususunda istifade etmekten aciz olduğumuzu biliyoruz. Durum böyle olunca biz, Allah'ın, mü'min kimselere, itaat etmeyi emrettiği o masum kimsenin bu ümmetin bir kısmı ve bu ümmetin kısımlarından bir kısım olmadığını anlamış olduk. Bu ihtimal geçersiz olunca, Cenâb-ı Hakk'ın "Ve emir sahiplerine" ifadesiyle kastetmiş olduğu o masum (korunmuş) kimsenin bu ümmetten "ehlü'l hal ve'l-akd" (ehl-i icmâ) olan kimseler olması gerekir ki, bu da icmâ-i ümmetin bir hüccet olduğuna kesin olarak hükmetmeyi gerektirir.

Ulü'l-emrin Alimler Değil de İdareciler Olduğu İtirazı

Buna göre şayet denilirse ki: "Müfessirler, "emir sahipleri" ifadesi hakkında, sizin söylediğiniz açıklamaların dışında şu açıklamaları da yapmışlardır:

a) "Emir sahiplerinden maksad, hulefâ-i râşidîndir.

b) Seriyye komutanlarıdır... Saîd İbn Cübeyr, b'u âyetin Abdullah İbn Huzafe es-Sehmî hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber onu, komutan olarak bir seriyyenin başında yollamıştı.

İbn Abbas'tan bu âyetin, Halid İbn Velîd hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu, içinde Ammar İbn Yâsir'in de bulunduğu bir seriyyenin komutanı olarak sefere yollamıştı.Derken bu sefer sırasında, Ammar ile Halid İbn Velîd arasında, bir hususta bir ihtilâf meydana gelmişti. İşte bunun üzerine bu âyet nazil olarak, "emir sahiplerine" itaat etmeyi emretmiştir.

c) Bundan murad, şer'î hükümler konusunda fetva veren ve insanlara dinlerini Dğreten âlimlerdir. Bu, Sa'lebî'nin İbn Abbas'tan yapmış olduğu bir rivayet olup aynı samanda Hasan el-Basrî, Mücahid ve Dahhâk'ın da görüşüdür.

d) Rafızîlerden, bundan muradın "masum imamlar" olduğu da nakledilmiştir.

Bu âyetin tefsiri hususunda ümmetin âlimlerinin görüşleri, bu izahlara hasredilmiş Mup, sizin desteklediğiniz görüş de bunların dışında kalınca, bu görüşünüz ümmetin cmâiyle bâtıl olur.

İkinci Soru: Diyoruz ki, bu âyette bahsedilen "emir sahipleri" ifadesini, idareciler sultanlar manasına hamletmek, sizin zikrettiğinizden daha evladır. Bunun evla oluşunun delilleri ise şunlardır:

a) Emir ve sultanlar veya onların emirleri halk üzerinde etkilidir. Binâenaleyh, işte hakikatte "emir sahipleri" olanlar bunlardır. Ama icmâ ehline gelince, onların, halk üzerinde etkili olan emir ve yetkileri bulunmamaktadır. Binâenaleyh, "emir sahipleri" lafzını, idareciler ve sultanlar manasına hamletmek evla olur.

b) Âyetin başı ve sonu, bizim söylediğimiz hususa daha uygun düşmektedir. Âyetin başında Allahü teâlâ, hakimlere emaneti yerine getirmelerini ve adaleti gözetmelerini emretmiştir. Âyetin sonunda da müşkil ve problem arzeden meseleleri, Kitab ve Sünnet'e vurmayı emretmiştir. Böyle yapmak ise, icmâ ehline değil, yöneticilere yakışır.

c) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), yöneticilere itaat etmeye alabildiğine teşvik ederek,

"Bana itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur. Emirime (kumandanıma) itaat eden de, bana itaat etmiş olur. Bana isyan eden, Allah'a isyan etmiş olur. Emîrime isyan eden de, bana isyan etmiş olur" Buhari, Ahkam, 1; Cihad, 109 buyurmuştur. Zikrettiğimiz istidlale karşı, zikredilmesi mümkün olan sorular işte bunlardır.

Râzî'nin Bu İtiraza Karşı Cevabı

Bu sorulara şu şekilde cevap verilir: Sahabe ve Tabiînden bir cemaatin, Hak teâlâ'nın, 'Ve sizden olan emir sahiplerine de... "sözünü, "alimler" anlamına hamletmiş olduklarında hiçbir şüphe yoktur. Binâenaleyh biz, bundan murad, "Ehl-i hail ve'l-akd" kimselerden olan alimlerdir." dediğimizde, bu görüş, ümmetin görüşlerinin dışında olan bir görüş olmaz. Aksine bu, onların görüşlerinden birisini tercih ve o görüşü kesin bir delille tashih olmuş olur. İşte böylece, birinci sual bertaraf edilmiş olur.

Onların ikinci soruları da bertaraf edilmiştir, zira onların ileri sürdüğü izahlar, zayıf ve tutarsız izahlardır. Halbuki, bizim zikrettiğimiz ise, kesin bir aklî delildir. Binâenaleyh, bizim görüşümüz daha evlâdır. Hem biz, o görüşlere, onlardan daha kuvvetli olan diğer şu görüşlerle de karşı çıkabiliriz:

1) Ümmet, idare edilenlerin, delîl ile hak ve doğru olduğu bilinen hususlarda, idareci ve sultanlarına itaat etmelerinin vâcib olduğu hususunda icmâ etmiştir. Bu delil ise, kitap ve sünnetten başka bir şey değildir. Binâenaleyh bu, kitap ve sünnete, Allah ve Resûlullah'a itaat etmenin dışında, onlardan ayrı bir kısım değildir. Bilakis, onun içinde olan bir şeydir. Nitekim, karının kocasına; çocuğun, ebeveynine; talebenin hocasına itaat etmelerinin vâcib oluşu da, Allah'a ve Resûlullah'a itaat etmenin içinde bulunmaktadır. Ama biz bunu, icmâ manasına hamlettiğimizde, bu kısım onun içine girmiş olmaz. Çünkü, icmâ bazan, kitap ve sünnette kendisine delalet bulunmayan bir hükme delalet eder. Binâenaleyh, bu durumda bu kısmın ilk iki kısımdan ayrı bir kısım olarak kabul edilmesi mümkündür ki, evlâ olan da budur.

2) Âyeti, "yöneticilere itaat..." manasına hamletmek, âyete bir şart ilave etmeyi iktizâ eder. Çünkü yöneticilere itaat, ancak, onlar haklı ve hakkın yanında bulundukları zaman vâcib olur. Ama biz bu ifadeyi, "icmâ" manasına hamlettiğimizde, âyete herhangi bir şart girdirilmemiş olur. Binâenaleyh, bu evlâ olur.

3) Cenâb-ı Hakk'ın daha sonra, "Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu Allah'a götürün" buyurmuş olması, hükmü bu çekişmenin hükmüne muhalif olan, daha önce yapılmış olan bir icmânın bulunmasını ihsas eder.

4) Allah'a ve Resûlullah'a itaat etmek, kesinlikle vâcibtir. Bize göre, icmâ ehline itaat etmek de, kesin olarak vâcibtir. Ama, yönetici ve sultanlara itaat etmek, kesin olarak vâcib değildir. Hatta, onların çoğu hükümleri haramdır. Çünkü onlar, zulüm ile emrederler. Sadece az olan durumlarda onların hükümlerine boyun eğmek, zayıf bir zanna göre vâcib olur. Binâenaleyh, âyetteki "emir sahipleri" ifadesini "icmâ (ehli)" manasına hamletmek daha uygun ve yerinde olur. Çünkü Cenâb-ı Hak, Resulü ve "emir sahipleri"ni tek bir ifade bütünlüğü içinde zikretmiştir ki, bu da Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'a İtaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin" buyruğudur. Binâenaleyh, burada Resulün hemen peşinden zikredilen, "emir sahipleri" ifadesini, "hatadan masum kimse" manasına hamletmek, onu facir ve fasık kimseler anlamına hamletmekten daha evlâdır.

5) Yöneticilerin ve sultanların işleri, alimlerin fetvalarına dayanmaktadır. Bu sebeple alimler, gerçekte yöneticilerin amirleri olmuş olur. Binâenaleyh, "emir sahipleri" lafzını (ictihad ehli) ulemâya hamletmek daha uygun ve evlâ olmuş olur.

Ulü'l-emr, "Masum İmamlar" Değildir

Bu âyeti, Rafızîlerin ileri sürdüğü gibi, "masum imamlar" manasına hamletmek, şu sebeplerden dolayı son derece geçersiz bir iddiadır:

a) Biz daha önce, "onlara itaat etmenin, onları tanıma ve onların yanına girip çıkabilme şartına bağlı olduğunu" zikretmiştik. Binâenaleyh, şayet Allah onları tanımadan önce onlara itaat etmemizi bize vâcib kılmış olsaydı, bu "teklîf-i mâla yutak" oturdu. Yine Cenâb-ı Hak, onları ve onların görüşlerini tanıdığımız zaman onlara itaat etmeyi bize vâcib kılmış olsaydı, bu vâcib kılma, bir şarta bağlanmış olurdu. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahipleri'ne de itaat edin ... buyruğunun zahiri, bir şarta bağlılığı değil, mutlaklığı gerektirmektedir. Hem bu âyette, bu ihtimali bertaraf eden bir husus da bulunmaktadır. Çünkü Cenâb-ı Hak, tek bir ifade bütünlüğü içinde, Resule ve emir sahiplerine itaat etmeyi emretmiştir ki bu da, "Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin" sözüdür. Halbuki tek bir sözün aynı anda hem mutlak, hem de meşrut olması caiz değildir. Binâenaleyh bu ifade, Resul hakkında mutlak olunca, bunun "emir sahipleri" hakkında da mutlak olması gerekir.

b) Allahü teâlâ. ulü'l-emre yani "emir sahipleri" ne itaat etmeyi emretmiştir. "Emir sahipleri" tabiri çoğul bir ifadedir. Halbuki Rafızîlere göre, bir zamanda sadece bir imam bulunur. Cemi bir kelimeyi müfred manasına hamletmek ise, zahirin aksine bir harekettir.

c) Allahü teâlâ, "Eğer birşey hakkında çekişirseniz, onu Allah'a ve Peygambere götürün" buyurmuştur. Eğer "emir sahipleri"nden murad, imam-ı masum olmuş olsaydı, "Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu "imama götürün" denilmesi gerekirdi. Binâenaleyh doğru olanın, âyeti bizim söylediğimiz şekilde tefsir etmek olduğu sabit olur.

Bu Ayetin Kıyasın Delili Olması

Bil ki âyetteki "Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu Allah'a ve peygambere götürün... "emri, bizegöre kıyasın bir hüccet olduğuna delalet eder. Bunun delili şudur: Hak teâlâ'nın, " Eğer bir şey hakkında çekişirseniz" ifadesinden murad, ya "Eğer hükmü kitap veya sünnet veya icmâda belirtilmiş birşey hakkında ihtilâf ederseniz..." şeklindedir; ya da, "Eğer hükmü bu üç şeyde belirtilmemiş birşey hakkında ihtilâf ederseniz..." şeklindedir. Birinci ihtimal bâtıldır. Çünkü bu takdirde insanın, o hükme uyması vâcibtir. Binâenaleyh o, Hak teâlâ'nın "Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin" buyruğunun şumûlüne dahil olmuş olur ki, bu durumda da, "Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu Allah'a ve peygambere götürün" emri, kendinden önceki ifadenin aynen tekrarı olur. Bu ise caiz değildir.

Bu ihtimal bâtıl olunca, geriye sadece ikinci ihtimal kalır ki, bu da, "Eğer hükmü kitap, sünnet ve icmâda bulunmayan bir şey hakkında çekişirseniz..." manasının kastedilmiş olmasıdır. Durum böyle olunca Hak teâlâ'nın, "Onu, Allah'a ve peygambere götürün" emrinden murad, o şeyin hükmünü, kitap ve sünnetin nasslarından taleb edip araştırma olmaz. Binâenaleyh bundan muradın, onun hükmünü, kendisine benzeyen hadiseler hakkında belirlenmiş hükümlere vurmak olur ki, bu da kıyastır. Binâenaleyh âyetin, kıyas yapmayı da emre delalet ettiği sabit olur.

Âyeti Yanlış Anlayanlara Cevap

Eğer, "Âyetteki, "Onu Allah'a ve peygambere götürün" emri ile, "onun bilgisini (ilmini) Allah'a bırakın ve o hususta susup, ona değinmeyin" manasının kastedilmiş olması niçin caiz olmasın?" ve yine, bundan muradın, "Hakkında ancak nass ile hüküm verilebilecek şeylerden hakkında nass bulunmayanları, hakkında nass bulunanlara vurarak hüküm çıkarın" manası olması niçin caiz olmasın?" Yine bundan muradın, "O hükümleri, berâet-i asliyyeye vurun " manası olması niçin caiz olmasın?" denilir ise, biz deriz ki: Birinci mana kabul edilmez. Çünkü bu âyet, Allahü teâlâ'nın vakıa ve hadiseleri iki kısma ayırdığını göstermektedir:

a) Hükmü hakkında nass olanlar...

b) Hükmü hakkında nass olmayanlar...

Sonra Cenâb-ı Hak, birinci kısım hakkında, o nasslara itaati ve boyun eğmeyi, ikinci kısım hakkında da, onları Allah ve Resulüne götürmeyi emretmiştir. Halbuki bu "götürme" ile, "susma ve onun bilgisini Allah'a bırakma" manasının kastedilmiş olması caiz değildir. Çünkü hadise, çoğu kez buna tahammül etmez, aksine mutlaka o hususta, olumlu veya olumsuz, kavga ve çekişmeyi sona erdirmek gerekir. Bu böyle olunca, "Allah'a götürme" ifadesini, o hadise hakkında hiç birşey söylememe manasında anlamak imkansız olur. İşte bu cevap ile, üçüncü sorunun (mananın) yanlışlığı da ortaya çıkar.

İkinci soruya (manaya) gelince, buna da şöyle cevap verilir: Berâet-i asliyye, aklın hükmüne göre, malumdur. Binâenaleyh hadiseyi, berâet-i asliyyeye götürmek, hiçbir yönden, "Allah'a götürme" olmaz. Fakat hadisenin hükmünü, hakkında nass bulunan hükümlere vurup kıyas ettiğimizde, bu, hadiseyi Allah'ın hükümlerine vurma olur. Binâenaleyh âyeti, bu manada anlamak daha evlâdır.

Beşinci Mesele

Âyet, Kitap ve Sünnetin, mutlaka kıyastan önce olacaklarına delalet etmektedir. Bundan dolayı kıyastan ötürü, kitap ve sünnetle amel etmeyi bırakmak caiz olmadığı gibi, kıyas ister celî (açık), ister haft (kapalı) olsun, nass ister bu kıyastan önce tahsis edilmiş ister edilmemiş olsun, kitap ve sünnetin kıyas ile tahsis edilmesi de kesinlikle caiz değildir. Bunun delili şudur: Biz, Hak teâlâ'nın, "Allah'a itaat edin, peygambere de..." ifadesinin, kitap ve sünnete itaati emir manasında olduğunu beyan etmiştik. Bu, mutlak bir emirdir. Bundan dolayı ister bu ikisine muaraza eden veya onları tahsis eden bir kıyas bulunsun, ister bulunmasın, Kitap ve sünnete uymanın vâcib olduğu sabit olmuştur. Bunu, şu hususlar da te'kid eder:

1) (Eğer) kelimesi, pek çok kimseye göre, şart manasındadır. Bunu şart manasında kabul edenlere göre, Hak teâlâ'nın "Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu Allah'a ve Peygambere götürün" âyeti, kıyasa ancak asıllar (yani kitap, sünnet ve icmâ) bulunmadığı zaman vurulacağı hususunda, açık bir ifadedir.

2) Allahü teâlâ, kıyası, üç şer'î asıldan sonra zikretmiştir ki bu, kıyas ile amel etmenin, bu üç asıldan sonra geleceğini ihsas ettirmektedir.

3) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, Muaz hadisesinde, bu sıralamaya riayet ederek, içtihad etmeyi kitaptan sonraya bırakmış ve içtihadı, "Ya bulamazsan ?" ifadesi ile, kitap ve sünnette hadisenin hükmünü bulamama şartına bağlamıştır.

4) Allahü teâlâ, meleklere, Hazret-i Adem'e secde etmeyi emretmiştir. Çünkü O, "Hâni meleklere, "Adem'e secde edin" demiştik de, iblisten başkası hemen secde etmişlerdi" (Bakara. 34) buyurmuştur. Sonra iblis, bu nassı (emri) tamamen reddetmemiş, aksine kıyas yaparak kendisini bu umûmî emir dışında kabul etmiştir. Onun kıyası da, "(Çünkü) beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın" (Araf, 12) şeklindeki sözüdür. Sonra alimler, iblisin böylece, kıyasını nassa takdim ettiği ve bundan dolayı lanetlenmiş olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu da, nassı kıyas ile tahsis etmenin, kıyası nassa takdim etme manasına gelir ki caiz değildir.

5) Kur'ân'ın metni kesindir. Çünkü o tevatürle rivayet edilmiştir. Halbuki kıyas böyle olmayıp, her yönden zannîdir. Kesin olan, zannî olana tercih edilir.

6) Cenâb-ı Hak, "Kim Allah'ın indirdiği (ahkâm) ile hükmetmezse, onlar zalimlerin tâ kendileridir" (Maide, 45) buyurmuştur. Binâenaleyh biz, Kur'ân'ın âyetinin umumî manasının, o hadiseyi içine aldığını görüp, sonra da ona göre hükmetmeyip, kıyasla hükmedersek, o zaman bu âyetin ifade ettiği umûmî hükmün (zalim olma hükmünün) içine dahil olunmuş olur.

7) Cenâb-ı Hak, "Ey iman edenler, Allah'ın ve Resulünün huzurunda öne geçmeyin" (Hucurat. 1) buyurmuştur. Kur'an'ın bu umûmî ifadesine rağmen, biz âyetin hükmünü tahsis eden bir kıyası öne alırsak, o zaman Allah'ın ve Resulünün önüne geçmiş oluruz.

8) Allahü teâlâ, "Müşrikler diyecekler ki: "Eğer Allah dileseydi ne biz, ne atalarımız (Allah'a) eş koşmazdık.19 De ki: "...Siz (kuru) bir zandan başka (birşeye) uymuyorsunuz "(Enam, 148) buyurmuş ve zanna uymayı, kâfirlerin sıfatlarından ve onları kınamayı gerektiren kuvvetli sebeplerden biri saymıştır. Binâenaleyh bu âyet, kıyas ile amel etmenin kesinlikle caiz olmamasını gerektirir. Bu âyet ile amel edilmemiştir. Zira biz, (tefsir etmekte olduğumuz) âyetin, kıyas ile amel edilebileceğini gösterdiğini açıklamıştık. Fakat bu âyet, bunun üç şer'i asıl'da o hususta bir hüküm bulunmadığı zaman olacağına delalet etmektedir. Binâenaleyh o hususta bir nass bulunduğunda, aslı üzere kalması (nassta olduğu şekilde) kalması gerekir.

9) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir

"Benden bir hadis rivayet edildiği zaman, onu Allah'ın kitabına vurun (kıyas edin). Eğer ona uygun olursa, kabul edin. Aksi takdirde onu atın." Şüphe yok ki hadis, kıyastan daha kuvvetlidir. Binâenaleyh Kur'ân'a uymayan hadis kabul edilmediğine göre, Kur'ân'a uymayan kıyas haydi laydi kabul edilmez.

10) Kur'ân, ne önünden ne ardından, bâtıl gelip yaklaşamayan Allah kelamı ve Hakîm, Hamîd Allah'ın bir tenzilidir. Kıyas ise, zayıf olan insanın aklını karıştırır.

Altıncı Mesele

Halbuki akl-ı selim olan herkes, birincisinin uymaya ve tâbi olmaya daha lâyık ve daha kuvvetli olduğunu anlar.

Bu âyet, şu dört şer'î aslın, yani Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas'ın dışında kalan şeylerin bâtıi ve merdûd olduğuna delalet etmektedir. Bu böyledir. Zira Cenâb-ı Hak, hadiseleri ikiye ayırmıştır:

a) Hükümleri hakkında nass bulunanlar olup O, bu naslara uymayı emretmiştir. Bu da O'nun, "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin" emridir.

b) Haklarında nass bulunmayıp, onlar için içtihad edilmesini emrettiği hadiseler.. Bu içtihad emri de, "Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu Allah'a ve peygambere görürün" emridir. Binâenaleyh bu iki kısım dışında bir şey olmadığına ve Allahü teâlâ da, bunların her biri ile ilgili belli emirler verdiğine göre, bu, mükellefin dört şer'î aslın dışında hiçbir şeye sarılmaması gerektiğine delalet etmektedir. Bu sabit olunca biz deriz ki: Ebu Hanife (r.h)'nin ileri sürdüğü "istihsan" İstihsân: Kitap, sünnet ve icmâdaki kuvvetli bir delil sebebi ile kıyası celîyi (açık kıyası) bırakıp, kıyas-ı hafiye geçmektir. ve keza Mâlik (r.h)'in ileri sürdüğü "istislah" İstislah: İslamın maksadlarına uygun olup, hakkında muteber veya ilga edilmiş özel bir delil bulunmayan maslahatları göz önünde bulundurmaya denilip Malikî mezhebine ait bir tabirdir (ç). tabirleri ile, eğer bu dört şeyden biri kastediliyorsa, bu, sözü ters yüz etmektir ki bunun bir faydası yoktur. Yok eğer bunlarla, dört şer'î esasdan başka birşey kasteditiyorsa, söylediğimiz gibi, âyetin bunların bâtıl olduğuna delalet etmesi sebebiyle, böyle şeyleri söylemek kesinlikle bâtıl olur.

Emir sigasının Vücup İfade Edip Etmemesi

Fakîhlerden ekserisi, âyetteki "Allah'a itaatedin. Peygambere de..." ifadesinin, emrin zahirî manasının delâlet ettiğini gösterdiğini iddia etmişlerdir. Kelâmcılar buna karşı çıkarak şöyle demişlerdir: "Hak teâlâ'nın,

"Allah'a itaat edin" buyruğu vâcib kılmaya, ancak emir vücûb için olursa delalet eder." Bu, delilin medlule muhtaç olmasını gerektirir ki bu da bâtıldır. Fakîhler buna şu iki şekilde cevap verebilirler:

1) Belli hadiseler hakkında gelen emirler, mendûb oluşu gösterir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın "itaat edin" buyruğunun manası, şayet, "emredilenleri yerine getirmek mendubtur" şeklinde olsaydı, bu durumda bu âyetin herhangi bir mana ve faydası olmazdı. Çünkü sırf mendub oluş, o emirlerden de anlaşılmıştır. Binâenaleyh, bu âyeti "vücub" u, farziyyeti ifade etme manasına hamletmek gerekir. Hatta şöyle de denebilir: O emirler, o emredilen şeylerin yapılmasının, yapamamasından daha evlâ olduğuna delalet etmektedirler. Bu âyet ise, o emredilen şeyleri bırakmamaya delalet etmektedir. Binâenaleyh, böylece geriye bu âyetin de bir mana ve faydası kalmış olur.

2) Allahü teâlâ bu âyeti, "Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız" buyurarak bitirmiştir ki, bu kısım bir tehdit ifade etmektedir. Bu sebeple, bu sözün Cenâb-ı Hakk'ın ""onu Allah'a götürün" emrine tahsis edilme ihtimali mevcut olduğu gibi, bunun Cenâb-ı Hakk'ın her iki buyruğu, yani hem "Allah'a itaat edin" hem de "onu Allah'a götürün" emirleriyle ilgili olma ihtimali mevcuttur. Şüphe yok ki, ihtiyat da bundadır. Biz tehdit ifade eden bu buyruğun her iki cümle ile de alâkalı olduğuna hükmedersek, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'a itaat edin" emri, vücûbu gerektirmiş olur. Böylece bu âyetin, emrin zahirinin vücub ifade ettiğine delâlet ettiği sabit olmuş olur. Bunun, şeriatta nazar-ı dikkate alınan bir temel kaide olduğu hususunda bir şüphe yoktur

Hazret-i Peygambere Tabi Olması Hakkında

Bil ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den nakledilen, ya O'nun sözü veya O'nun fiilidir. Nakledilenin, O'nun sözü olması halinde, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'a itaat edin. Peygambere de İtaat edin" buyruğundan dolayı, O'nun sözüne itaat etmek vacib olur. Bunun fiil olmasına gelince, delilin tahsis etmiş olduğu durumlar müstesna, O'nun fiiline uymak, ümmete vacibtir. Zira biz, Hak teâlâ'nın "itaat edin" sözü vesilesiyle Allah'ın emirlerinin vücub ifade ettiğini açıklamıştık. Sonra Cenâb-ı Hak, bir başka âyette Hazret-i Muhammed'i tavsif edip "o halde ona uyun" (Enam, 153) buyurmuştur ki, bu bir emirdir. Binâenaleyh, bunun da vücub ifade etmesi gerekir. Bu sebeple, Hazret-i Peygamber'e ittiba etmenin de vacib olduğu sabit olmuş olur. Uymak ise, başkası o fiili işlediği için, o başkasının yaptığı fiilin benzerini yapmaktan ibarettir. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'a itaat etin" sözünün, bütün fiilleri hususunda Hazret-i Peygamber'e uymayı gerektirdiği ve "Peygambere de itaat edin" sözünün de, bütün sözlerinde Hazret-i Peygamber'e uymayı gerektirdiği sabit olmuş olur. Bu iki hususun da, şeriatta nazar-ı dikkate alınan iki asıl, iki temel olduğunda hiç bir şüphe yoktur.

Dokuzuncu Mesele

Bil ki, emrin zahiri, her ne kadar vaad olunuşunda bir tekrarı ve fevriliği, (hemen yapmayı) ifade etmese bile, şeri'at örfünde, bu manalara delalet etmektedir. Bunun delilleri şunlardır:

a) Hak Teâla'nın "Allah'a itaat edin" emrinden, hangi vakit olursa olsun, bir istisna yapmak doğru olur. İstisnanın hükmü ise, yapılmaması halinde, hükmüne dahit olacak olan şeyleri dışta bırakmak, istisna etmektir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'a itaat edin" buyruğunun bütün vakitleri içine alması gerekir ki, bu bir tekrarı, tekrar da hemen yapmayı gerektirir.

b) Eğer, âyet bunu ifade etmeseydi, mücmel olurdu. Çünkü, hususî vakit ve hususî durumlar âyette zikredilmemiştir. Ama biz bu ifadeyi "umûm" manaya hamlettiğimizde, o vakit âyet mübeyyen olur. Allah'ın kelamını mübeyyen olacağı bir manaya hamletmek, onu mücmel ve meçhul olacağı bir manaya hamletmekten evlâ ve daha uygundur. Bu konuda söylenecek son söz şudur: Bu ifade, tahsis edilmiştir; tahsis ise, ifadeyi mücmel bırakmaktan daha hayırlıdır.

c) Hak teâlâ, "Allah'a itaat edin" buyurmuş, taat lafzını da kendisine nisbet etmiştir ki, bu bizim O'na, bizim O'nun kulu, O'nun da bizim ilahımız olması halinde ancak itaat etmemizin vacib olmasını gerektirir. İşte bu izahla da, itaat etmenin vacib olmasının kaynağının, "ubudiyyet" ve "rubûbiyyet" olduğu sabit olmuş olur ki, bu da kıyamete kadar, bütün mükelleflerin itaat etmelerinin vücubunun devamlı olmasını gerektirir. İşte bu da, şeriatta muteber olan bir asıl ve temel bir kaidedir.

Onuncu Mesele

Cenâb-ı Hak, "Allah'a itaat edin" buyurmuş, bu emri müstakil olarak zikretmiştir. Daha sonra da, "Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin" buyurmuştur.

İşte bu, Allah tarafından, şu terbiye ve edebi bir öğretmedir. İnsanlar, Cenâb-ı Hakk'ın ismiyle, başkasının ismini bir arada zikretmemelidirler. Ama, durum insanlarla ilgili olunca, Cenâb-ı Hakk'ın, "Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin" buyruğunun da delalet ettiği gibi, bu caizdir. İşte bu da, böyle bir terbiyeyi talim etmek, öğretmektir. İşte bundan ötürü, rivayet olunduğuna göre bir kimse, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında konuşup, "Kim, Allah'a ve Resule itaat ederse, doğruya ulaşmış olur; kim de ikisine isyan ederse, azmış ve sapıtmış olur" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Sen ne kötü hatipsin. "Kim Allah'a isyan eder ve Resulüne asî olursa.." demeli değil miydim?" Buhari, Cihad, 109 (Benzeri hadis); Müslim, Cum'a 48(2/594) veya, bu manaya gelen bir söz söyledi. Bu konuda sözün özü şudur: Cenâb-ı Hakk'ı, aynı lâfız içinde başkasıyla birlikte zikretmek, aralarında bir tür ilgi ve benzerliğin bulunduğu zannını uyandırır ki, Cenâb-ı Hak böylesi şeylerden münezzehtir.

Ulü'l-emr Kaydının İcma'a ve Ondan Dallanan Meselelere Delaleti

Biz, Hak teâlâ'nın "Sizden olan emir sahiplerine de" ifadesinin, icmâ'ın bir deli) olduğuna delalet ettiğini söylemistik. Binâenaleyh, yine biz diyoruz ki, bu ifade bu asla delalet ettiği gibi, icmâ'dan doğan birçok fer'î meselelere de delalet etmektedir. Bunların bir kısmını zikredelim:

İcma Ehli Sadece Fakihler Olup, Diğer Alimler Değildir

Birinci Fer': Bize göre icmâ ancak, kitap ve sünnetin nasslarından Allah'ın hükümlerini istinbat edebilecek (çıkarabilecek) ulemânın görüşüyle tahakkuk eder ki, işte bunlar usul-ü fıkıh kitaplarında "ehlü'l-hal ve'l-akd" diye adlandırılan kimselerdir. Biz deriz ki, âyet de buna delalet etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "emir sahipleri"ne itaat etmeyi vacib kılmıştır. Şeriatta, emretme ve nehyetme yetkisi, ancak bu sınıf ulemâ için söz konusudur. Zira, nasslardan nasıl hüküm istinbat edileceğini bilmeyen kelamcının emrine veya nehyine itibar edilmez. Kur'an ve hadisten hüküm istinbat edebilecek güçte bulunan müfessir ve muhaddis de böyledir. Böylece bu da, bizim söylediğimiz bu hususa delâlet etmiştir. Binâenaleyh, âyet-i kerime, "emir sahipleri"nin icmâ'sının bir hüccet olduğuna delalet edince, âyetin, icma'ın sırf bu sınıf ulemânın sözüyle tahakkuk edip mün'akid olacağına delalet ettiğini anladık. Âyetin, avamdan olan kimsenin bu hükme dahil olmadığına delalet etmesi ise zahirdir. Zira, avamın "emir sahipleri" olmadıkları, belli bir husustur.

İhtilaftan Hemen Sonra Hastl Olan İcma

İkinci Fer': Alimler, ihtilâfın hemen peşinden meydana gelen icmâ'nın bir hüccet olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. En doğru görüş, bunun bir hüccet olduğudur. Bunun delili ise, işte bu âyettir. Çünkü biz, Cenâb-ı Hakk'ın, "Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin" emrinin, bu ümmetin "ehlü'l-hal ve'l-akd" olanlarına itaat etmenin vacip olmasını gerektirdiğini beyan etmiştik. Buna, hem ihtilâftan sonra tahakkuk eden icmâ, hem de böyle olmayan icmâ dahildir. Binâenaleyh, hepsinin bir hüccet ve delil olması gerekir.

İcmada Asrın Sona Ermesi Şart Değildir

Üçüncü Fer': Alimler, icmâ yapılabilmesi için, bir asırdaki alimlerin son bulmalarının şart olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. En doğru olan görüş, bunun şart olmadığıdır. Bunun delili ise, işte bu âyettir. Zira bu âyet, icmâ eden kimselere itaat etmenin vacib olduğuna delalet etmektedir. İşte buna, asrın sona ermesi ve ermemesi de dahildir.

Muteber İcma, Mü'minlerin İcma'ıdır

Dördüncü Fer': Âyet, nazar-ı dikkate alınan icmâ'nın, mü'min kimselerin icmâ'ı olacağına delalet etmektedir. Zira, Cenâb-ı Hak âyetin başında, "Ey iman edenler" buyurmuş, sonra da, "ve sizden olan emir sahiplerine de" demiştir. Böylece bu, nazar-ı dikkate alınan icmâ'ın, mü'min kimselerin yaptığı icmâ olduğuna delalet etmiş olur. İmanlarında şüphe edilen diğer fırkaların yapmış olduğu icmâ'ya ise itibar edilmez

Bu Ayetin Kıyastan Dallanan Meselelere Delalet Etmesi

Biz, Cenâb-ı Hakk'ın 'Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu Allah'a ve peygamberine götürün" ifadesinin, kıyas ile amel etmenin sahih olduğuna delalet ettiğini söylemiştik. Binâenaleyh, şimdi de diyoruz ki; Bu âyet, bu temel delile delalet ettiği gibi, kıyasdan elde edilen birçok fürû meselelerine de delâlet etmektedir. Şimdi biz bunlardan bazılarını zikredelim:

Birinci fer': Biz, Cenâb-ı Hakk'ın "onu Allah'a götürün" emrinin manasının, "onu Allah'ın, hükmünü beyan ettiği bir hadiseye kıyaslayın, vurun" şeklinde olduğunu söylemiştik. Bundan muradın da mutlaka, "onu, kendisine benzeyen bir hadiseye kıyaslayın, vurun" şeklinde olması gerekir. Çünkü, "onu götürmek"ten murad, "onu, kendisine, hem şekil hem de sıfat bakımından muhalif olan bir hadîse kıyaslayın, vurun" şeklinde olsaydı, bu durumda onu, bazı hadiselere kıyas etmek, geriye .kalan diğer bazı hadiselere kıyas etmekten daha evlâ olmazdı. İşte bu durumda da kıyas imkansız olurdu. Böylece bundan muradın, mutlaka onu, hem şekil hem de sıfat bakımından kendisine benzeyen bir hadiseye kıyas etmek olduğunu anlamış olduk. Bizim söylediğimiz bu manayı haber ve rivayetler de teyid etmektedir. Bu konudaki habere gelince bu şudur: Ashab, Hazret-i Peygambere, oruçlu kimsenin öpmesinin durumu hakkında soru sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Söyle bakalım mazmaza" yapsaydın ne olurdu?" dedi. Yani, Hazret-i Peygamber, "mazmaza, yeme içmenin başlangıcıdır" demek istemiştir. Bunun gibi öpme de, cimâ'nın bir mukaddimesidir. Mazmaza orucu bozmadığı gibi, öpme de orucu bozmaz.

Yine, el-Husa'miye, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e hacc hakkında sorunca, O "söyle bakalım, babanın bir borcu olsaydı, sen de onu ödeseydin, bu kifayet eder miydi?" dedi. Bunun üzerine kadın, "Evet" deyince, Hazret-i Peygamber "Allah'ın dini yerine getirilmeye daha lâyıktır" buyurdular.

Bu konudaki rivayete gelince: Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in, "Birbirine benzer şeyleri tanı ve kendi re'yinle durumları birbirine kıyasla" dediği rivayet edilmiştir. Böylece bu âyet, haber ve bu rivayetin delaletlerine dair zikrettiğimiz şeylerin tamamı, Cenâb-ı Hakk'ın, (......) emrinin, bir şeyi benzerine kıyas etmeyi emretmek olduğuna delalet etmiş olur. Bu sabit olunca, hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak, hem şekil hem de- sıfat bakımından birbirine benzemeyi, nass bulunmayan yerdeki hükmün, nass bulunan yerdeki hükme benzer olduğuna bir delil kdbul etmiştir ki, buna Şafiî (r.h), "kıyasu'l-eşbah" (birbirine benzeyenleri kıyaslamak); fukahanın ekserisi ise, "kıyasu't-tard" (teşmil etmek suretiyle kıyas) adını vermişlerdir. İşte bu âyet, bunun doğruluğuna delalet etmektedir. Çünkü, Hak teâlâ'nın, "Onu irca edin, götürün" emrinden maksadın, "onu benzerine kıyas edin" şeklinde olduğu delil ile sabit olunca, kıyas mevzuunda kendisine itimat edilen temel kaidenin, "sırf benzeme" olduğunu anlamış oluruz. Bu, uzun bir mevzudur. Bizim amacımız ise, âyetlerden meselelerin nasıl istinbat edileceğini beyan etmektir. Ama, bu husustaki uzun açıklamalar, diğer kitaplarda zikredilmiştir.

Kıyas Yapmak İçin Kuran ve Sünnette Hüküm Bulunmamalıdır

İkinci Fer': Bu âyet, bir mesele hakkında kıyas ile istidlalde bulunabilmenin şartının, o mesele hakkında kitap ve sünnette herhangi bir nassın bulunmaması olduğuna delalet etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu ... götürün" ifadesi, böyle bir şartı ihsas ettirmektedir.

Kitap, Sünnet ve İcmada Hüküm Bulunmazsa Kıyas Yapılır

Üçüncü Fer': Âyet, bir mesele hakkında kitap, sünnet ve icmâ'da bir nass bulunmadığı zaman, orada, her ne şekilde olursa olsun, kıyasın kullanılabileceğine delâlet etmektedir. İşte bununla, keffaretler, hadler ve bunların dışında kalan diğer hususlar hakkında kıyasın isti'mal edilmeyeceğini söyleyenlerin görüşü bâtıl olmuş olur. Zira, Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer bir şey hakkında çekişirseniz..." buyruğu, hakkında herhangi bir nass bulunmayan her hadiseyi içine almaktadır.

Kıyas Nassa Bina Edilir, Kıyasla Sabit Olan Hükme Dayanmaz

Dördüncü Fer': Âyet, bir mesele hakkında kıyas ile hüküm vermek isteyen kimsenin, mutlaka o hükmü, hakkında nass ile hüküm sabit olmuş olan bir meseleye kıyas etmesi gerektiğine delâlet eder. Yoksa meseleyi, hakkındaki hükmün kıyas ile sabit olduğu bir meseleye kıyaslaması caiz değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "onu Allah'a ve peygambere götürün" emrinin zahiri, o meseleyi, Allah'ın ve Resûlullah 'in nassıyla sabit olan bir hükme kıyaslamanın vacib olduğunu ihsas etmektedir.

Kıyas Yapmakta Önce Âyet, Sonra Hadîse Bakılır

Beşinci Fer': Âyet, hükmü, Kur'ân âyetiyle sabit olan bir asla kıyas etme ile, hükmü, sünnet ile sabit olan bir asla kıyas etmek birbiriyle çeliştiğinde Kur'an'a kıyas etmenin, habere kıyas etmekten önce geleceğine delâlet etmektedir. Zira, Cenab-ı Hak, "Allah'a itaat edin. Ve .Peygambere itaat edin" buyruğu ile "onu, Allah'a ve peygamberine götürün" emrinde de, kitabı sünnetten, Allah'ı da peygamberinden önce zikretmiştir. Muaz hadisinde de böyledir.

Altıncı Fer': Âyet, biri, Allah'ın kitabındaki bir işaret ve îma ile, diğeri ise Allah'ın Resulünün haberlerinden bir haberin îma ve işaretiyle desteklenen iki kıyas birbiriyle taaruz ettiğinde, birincinin ikincisine takdim edileceğine delâlet etmektedir. Yani bu da, beşinci fer'de zikrettiğimiz gibidir. İşte usûle dair bütün bu meseleleri, iki saatten az bir zaman içinde bu âyetten istinbat ettim, çıkardım. Belki de insan, fikrini iyice kullandığında, usul-i fıkıh meselelerinin ekserisini bu âyetten istinbat etmesi mümkün olacaktır.

Onüçüncü Mesele

Hak teâlâ'nın, kaydı demektir. (......) kelimesi, çoğul bir kelimedir. Bu kelimenin müfredi ise, kaide dışı olarak (......) kelimesidir. Bu, tıpkı (kadınlar), (develer) ve (atlar) kelimeleri gibidir. Bütün bunlar, kendi lafzından müfredi olmayan cemi isimlerdir.

Ondördüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer çekişirseniz..." ifadesinin manası hakkında. Zeccac, "İhtilâf edip, her grup, "Söz, benim sözümdür" derseniz" demiştir. Âyette geçen ifâdesi, cezbetmek, çekip almak manasında olan (......) kelimesinden türemiştir. Buna göre "çekişmek", taraflardan herbirinin, kendi görüşünü doğrulayan bir hüccete doğru cezbolunmalarından veyahut da, kendi görüşünü, onu ifsat eden şeylerden çekip alma çaba ve gayretinden ibarettir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "eğer Allah'a veahiretgününe inanıyorsanız" buyurmuştur. Bu hususta da iki mesele vardır.

Birinci Mesele

Bu tehdidin, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'a İtaat edin. Peygambere itaat edin "emriyle, keza O'nun "onu Allah'a ve peygambere götürün" emriyle alakalı olması muhtemeldir. Allah en iyi bilendir.

İkinci Mesele

Hak teâlâ'nın, "Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız..." ifadesinin zahiri, Allah ve Resulüne itaat etmeyen kimselerin mü'min olmamasını gerektirir. Bu da, günahkâr kimsenin imandan çıkmış olmasını gerektirir; ancak ne var ki bu ifade tehdide hamledilmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bu, hem hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir" buyurmuştur. Yani, "Bu âyette size emretmiş olduğum o şey, sizin için daha hayırlı ve netice bakımından da daha güzeldir" demektir. Çünkü "te'vîl", "bir şeyin kendisine döndüğü yer, onun mercii" ve "neticesi" manasından ibarettir.

60. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:61

61. Âyetin Tefsiri

"Sana indirilene de, senden önce İndirilmiş olanlara da iman etmiş olduklarını yalan yere iddia edenlere bakmadın mı? Onlar, onu inkar etmekle emrolunduklan halde, yine "tâğût"un huzurunda muhakeme olunmalarını isterler. Şeytan da onları, uzak bir sapıklıkla iyice saptırmak ister. Onlara, "Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin" denilince, münafıkların, senden çekindikçe çekindiklerini görürsün".

Bil ki, Cenâb-ı Hak bundan önceki âyette bütün mükelleflere, Allah'a itaat etmelerini, Resulüne itaat etmelerini vacib kılınca, bu âyette de, münafıklar ile kalblerinde "hastalık" bulunan kimselerin Allah'ın Resulüne itaat etmediklerini, O'nun hükmüne razı olmadıklarını; O'ndan başkasının hükmünü istediklerini zikretmiştir. Bu âyette birkaç mesele vardır:

“Za'm” Kelimesi Hakkında

(......) ve (......) şekilleri, iki kullanıştır. Bu iki kullanış da çoğunlukla, ancak gerçekleşmemiş söz hakkında kullanılmaktadır. Leys "Araplar, birşey hakkında şüphelenip, doğru mu yanlış mı olduğunu bilemedikleri zaman "Falanca iddia ediyor ki.." derler. Hak teâlâ'nın, "Kendi boş zu'mlarınca, "şu Allah'ın" dediler" (En'am, 136) âyetinde de böyledir. Bu, "Yalan sözleri ile.." demektir" demiştir. Esma'i, "Araplar, yağlı olup olmadığını bilmedikleri koyuna derler" demiştir. İbnü'l-Arabî ise, bu kelimenin, doğru olduğu bilinen şey için de kullanılabileceğini söylemiş ve Ümeyye İbn Salt'ın şu beytini söylemiştir:

"Ben sizin için kefilim ki, Rabb'iniz, size yapmış olduğu va 'adini mutlaka yerine -getirecektir..."

Bunu anladığın zaman biz deriz ki: Bu âyetteki "za'm" kelimesi ile, yalan söz manası murad edilmiştir. Çünkü münafıklar hakkında nazil olmuştur.

Nisa 60-61.Ayetlerinde Nüzul Sebebi:

Hazret-i Peygamberin Hükmüne Razı Olmayan Münafığı Hazret-i Ömer Tarafından Öldürülmesi

Alimler, bu âyetin sebeb-i nüzulü hakkında şu rivayetleri zikretmişlerdir::

Birinci Rivayet: Pek çok müfessir şöyle der: Münafıklardan birisi, yahudilerden birisi ile münakaşa edip çekişti.

Bunun üzerine yahudi, "Aramızda Ebu'l-Kasım Muhammed hakem olsun" demiş; münafık ise, "Hayır, Ka'b İbn Eşref olsun " demiş. Bunun sebebi şudur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), hakka göre hüküm verir, rüşvete iltifat etmezdi. Ka'b İbn Eşref ise, son derece rüşvet düşkünü birisi idi ve bu davada yahudi haklı, münafık haksız idi. İşte bundan dolayı yahudi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in; münafık ise Ka'b İbn Eşrefin huzurunda muhakeme olunmayı istedi. Yahudi kendi teklifinde ısrar edince, ikisi birden Allah'ın Resulünün yanına gittiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, yahudinin lehine, münafığın aleyhine karar verdi. Bunun üzerine münafık, "Bu hükme razı olmuyorum. Ebu Bekr'e gidelim" dedi. Hazret-i Ebu Bekir de yahudinin lehine hükmedince, münafık yine bu hükme razı olmayarak, "Aramızda Ömer karar versin" dedi. Böylece Hazret-i Ömer'e vardılar. Yahudi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ve Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'in münafığın aleyhine karar verdiklerini, ama münafığın onların hükmüne razı olmadığını söyleyince, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) münafığa, "Durum böyle mi?" diye sordu. Münafık, "Evet" deyince, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), "Hele durun, bir ihtiyacım var. İçeri gireyim ve o ihtiyacımı göreyim, yanınıza geleceğim" dedi. Evine girip, kılıcını alarak yanlarına çıktı. Çıkar çıkmaz da münafığın boynunu vurdu, münafık da öldü. Yahudiye gelince o kaçtı. Münafığın akrabaları gidip Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'i, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şikayet ettiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'e hadiseyi sorunca, o, "Ya Resûlallah, o senin verdiğin hükmü kabul etmemişti" dedi. O anda Cebrail (aleyhisselâm) gelerek, "Ömer, faruktur. Zira o, hak ile bâtılı birbirinden ayırmıştır" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ömer'e "Sen, faruksun" dedi. İşte bu rivayete göre, âyet-i kerimede bahsedilen "tâğut", Ka'b İbn Eşref yahudisidir.

Nadir ve Kurayza Yahudileri Arasındaki Eşitsizlik

İkinci Rivayet: Yahudilerden bir grup müslüman olmuştu. Fakat onlardan bazısı münafık idi. Cahilıye çağında Kureyza ve Nadir Kabilelerinin hareket tarzı şöyle idi: Kureyzadan birisi Nadirli birisini öldürdüğü zaman, öldüren hem kısas ediliyor, hem de onun akrabalarından yüz "vesak"(ölçek) hurma alınıyordu. Fakat Nadirii birisi Kureyzadan birisini öldürdüğünde, ona kısas uygulanmıyor, sadece altmış vesak hurma veriliyordu. Çünkü Nadiroğulları daha şerefli kabul ediliyordu. Bunlar Evs Kabilesinin müttefikleri, Kureyza ise Hazreç Kabilesinin müttefikleri idiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret edince, Nadir Kabilesinden birisi, bir Kureyzalıyı öldürdü. Derken taraflar bu hususta hasımlaştılar ve Nadiroğulları "Bize kısas uygulanamaz. Bize düşen daha önce de anlaştığımız gibi altmış ölçek hurmayı diyet olarak vermektir" dediler. Hazreçliler "Fakat bu, cahiliyye hükmüdür. Biz-siz bugün kardeşiz. Dinimiz bir, aramızda bir üstünlük yok" dediler. Nadiroğulları bunu kabul etmediler. İçlerindeki münafıklar, "Kâhin Ebu Burde et-Eslemî'ye gidelim" dediler. Müslüman (yahudiler de), "Hayır, Allah'ın Resulüne gidelim" dediler. Münafıklar diretince, aralarında hüküm vermesi için, Kâhin el-Eslemi'ye gittiler. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Allah bu âyeti indirdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kâhin Ebu Burde'yi İslâm'a davet etti. O da, bunu kabul edip müslüman oldu. Bu, Süddi'nin sözüdür. Buna göre, âyette geçen "tâğut" kâhin olan el-Eslemî'dir.

Üçüncü Rivayet: Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Bir müslümanın, münafıkların birinde bir alacağı vardı. Fakat münafık, o müslümanı daha önce cahiliyye döneminde hükmüne başvurdukları bir putun huzuruna gitmeye davet etti. O putun yanında, puttan geldiğini iddia ettiği birtakım asılsız şeyleri nakleden bir adam vardı." Bu rivayete göre, âyette geçen "tâğut"tan maksad, işte, asılsız şeyleri söyleyen bu adamdır.

Dördüncü Rivayet: Cahiliyye insanları, putların hükümlerine başvururlardı. Onların bu husustaki usulleri şöyle idi: Putun huzurunda fal oklarını çekiyorlar ve çektikleri okun üzerinde ne yazıyorsa onu yapıyorlardı. Buna göre de, âyette geçen tağut, o puttur.

Bil ki müfessirler bu âyetin, münafıklardan birisi hakkında nazil olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Sonra Ebu Müslim şöyle demiştir: "Bu âyetin zahiri, daha önce yahudi iken, münafıkça müslüman olan bir ehl-i kitap hakkında olduğuna delalet etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ'nın, "Sana indirilene de, senden önce indirilmiş olanlara da iman etmiş olduklarını yalan yere iddia edenler..." ifadesi ancak bu durumda olan bir münafığa uyar."

Hazret-i Peygamberin Hükmünden Kaçıp Tağula Başvuranların kafirliği

Bu ifadeden murad şudur: Bazı kimseler, ehl-i tuğyandan (azgın kimselerden) bazısı huzurunda muhakeme olmayı istemiş, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in huzurunda muhakeme olmayı istememişlerdir. Kâdî şöyle demiştir: "Tâğutların huzurunda muhakeme olmanın bir küfür gibi; Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hükmüne razı olmamanın ise bir küfür olması gerekir. Buna şunlar delalet eder:

a) Allahü teâlâ, 'Onlar onu inkâr etmekle emrolunduklan halde, yine de tâgutun huzurunda muhakeme olunmalarını İsterler" buyurmuş ve tâğutun huzurunda muhakeme olunmayı, ona iman saymıştır. Halbuki nasıl tâğutu inkâr etme Allah'a iman manasına geliyorsa, tâğuta iman etmenin de Allah'ı inkâr manasına geleceğinde şüphe yoktur.

b) Hak teâlâ, "Öyle değil Rabbine andolsun ki onlar, aralarında kimi oraya, kimi buraya çektikleri şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiç bir sıkmtı duymadan, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar" (nisa, 65) buyurmuştur. Bu, Allah'ın Resûlü'nün hükmüne razı olmayanların kâfir sayılacakları hususunda bir nasstır.

c) Cenâb-ı Hak, "Artık Onun emrinden uzaklaşıp gidenler, kendilerini bir fitne (belâ) çarpmasından, yahut (ahirette) onlara pek acıklı bir azab çatmasından çekinsinler" (Nûr, 63) buyurmuştur. Bu âyet, Hazret-i Peygambere muhalefet etmenin, büyük bir günah olduğuna delalet ediyor. Bütün bu âyetlerde, Allah'ın ve peygamberin herhangi bir emrini reddeden kimsenin, bu reddi ister şüphesi yönünden, isterse inadı yönünden olsun, İslâm'dan çıkmış olacağı hususunda deliller vardır ki bu durum da, sahabe-i kiramın, zekatını vermeyenlerin mürted olduklarına, öldürülmeleri gerektiğine ve çocuklarının esir edileceklerine dair verdikleri hükmün doğru olduğunu gösterir.

Dördüncü Mesele

Mu'tezile şöyle demiştir: "Hak teâlâ'nın "Şeytan da onları, uzak bir sapıklıkla iyice saptırmak ister" buyruğu, kâfirin küfrünün, ne Allah'ın yaratması, ne de irade-i ilahiyyesi ile olmadığına delalet eder. Bunu şu bakımlardan açıklarız:

a) Allahü teâlâ, şayet kâfirde küfrü yaratmış ve irade etmiş olsaydı, şeytanın bu hususta daha ne tesiri olurdu? Şeytanın bu hususta bir tesiri yoksa, ya niçin onu kınamış ve zemmetmiştir?

b) Hak teâlâ, bu sapıklığı irade etmesi sebebi ile şeytanı zemmetmiştir. Binâenaleyh eğer Cenâb-ı Hak, bu sapıklığı murat etmiş olsaydı, zemmedilmeye kendisi daha lâyık olmuş olurdu. Çünkü bir şeyi ayıplayıp, sonra da onu kendisi yapan herkes, kınanmaya daha lâyıktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında çok büyük bir buğza sebep olur" (saf, 3) buyurmuştur.

c) Cenâb-ı Allah'ın, (tefsir ettiğimiz) âyetin başındaki ifadesi, o münafıkların, inkâr etmeleri emrolundukları tâğutun huzurunda muhakeme olunmayı istemelerinden ötürü duyulması gereken hayreti ifade hususunda sarih bir sözdür. Eğer bu muhakemeleşme, Allah'ın yaratmasıyla olmuş olsaydı, bu hayret olmazdı. Çünkü bu durumda. O'na "Onlar bunu, senin onlarda bu fiili yaratmandan ve onlar için murad etmenden dolayı yapmışlardır" denilirdi. Hatta o zaman, Cenâb-ı Hakk'ın bu hayretine hayret etmek daha uygun olurdu. Çünkü kim, onlarda bunu yaratıp, sonra da kalkıp onların bunu yapmış olmalarına şaşarsa, bu şaşmaya hayret etmek daha uygun olur.

Bil ki Mu'tezile'nin bu istidlalinin özü, "medh veya zemm metoduna" tutunmaya dayanır ki sen bizim, bu metodu ilim ve dâî prensipleri ile çeliştiğini ortaya koyarak reddettiğimizi daha önce öğrenmiş idin.

Münafıkların, Resûlullah'ın Hükmünden Kaçmaları

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onlara, "Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin" denilince, münafıkların, senden çekindikçe çekindiklerini görürsün" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Hak teâlâ önceki âyette, münafıkları "tağut"un huzurunda mahkemeleşmeye olan eyi ve isteklerini beyan buyurmuş, bu âyetle de onların, Allah'ın Resulünün huzurunda davalaşmadan nefret ettiklerini beyan etmiştir. Müfessirler şöyle demişlerdir: O münafıklar ancak, zalim oldukları, peygamberin rüşvet almayacağını ve acı da olsa kesin hüküm vereceğini bildikleri için, Hazret-i Peygamber'in hükmünden yüz çevirmişlerdir. Bu yüz çevirmenin, o münafıkların din hususunda düşman olmalarından ötürü olduğu da ileri sürülmüştür.

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesinin manası, "onlar senden yüz çevirirler" demektir. Bu ifadede mef'ûl-ü mutlak olan kelime, tekîd ve mübalağa için getirilmiştir. Sanki, "... hem de nasıl yüz çevirişle yüz çevirirler! ..." denmek istenmiştir.

Daha önce yapmış oldukları (günahlar) yüzünden onlara bir belâ gelip çattığı zaman (halleri) nice olur? Sonra onlar, 'Biz iyilikten ve ara bulmaktan başka bir şey arzu etmedik" diye, Allah'a andederek, sana geleceklerdir. İşte bunlar...

62. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:63

63. Âyetin Tefsiri

Allah öyle kimselerin kalblerinde olanı bilir. Artık onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında çok etkili söz söyle".

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Nisa 62 Ayetinin Makabil İle Münasebeti

Bil ki, bu âyetin kendisinden öncesiyle alâkası hususunda şu iki açıklama yapılmıştır:

Birinci Açıklama: Hak teâlâ'nın "Daha önce yapmış oldukları (günahlar) yüzünden onlara bir belâ gelip çattığı zaman, (halleri) nice olur?" kısmı, araya girmiş bir ifadedir. Bu ifadeden önceki âyetin, bundan sonraki kısım ile münasebeti şu şekildedir: "Onlara, "Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin" denilince, münafıkların, senden çekindikçe çekindiklerini görürsün" sonra onlar, "Biz tyilikten ve ara bulmaktan başka bir şey arzu etmedik" diye, Allah'a andederek, sana geleceklerdir" (Nisa, 62) .Yani, "O münafıklar işin başında senden iyice yüz çevirir, sonra da sana gelerek, "Bu yüz çevirmekle ancak iyilik ve ara bulmayı murad ettiklerine dair, yalan yere Allah'a yemin ederler" demektir. İşte bu izaha göre, ifadeler arasında münasebet kurulmaktadır. "Daha önce yapmış olduktan (günahlar) yüzünden' ifadesi ise, araya girmiş başka bir söz gibidir ki buna, "cümle-i ttiraziyye" ismi verilir. Bu, şairin tıpkı:

"Kendisine ulaşmış olduğum seksen yaş (seksen ki, ben ona ulaştım), kulağımı bir tercümana muhtaç hale getirdi" demesi gibidir. Şairin ifadesi, araya girmiş bir cümle-i İtiraziyyedir. Ancak ne var ki, bu cümle-i itiraziyyenin şartı, bu beytte de olduğu gibi, bazı yönlerden esas ifade ile alakalı olmasıdır. Çünkü (ki ben ona ulaştım) sözü, muhataba bir dua ve onunla konuşurken ona bir taltiftir. Âyet de böyledir. Çünkü âyetin başı ve sonu, münafıkların kötülüklerini, rüsvaylıklarını, her türlü hile ve tuzaklarını açıklamaktadır. Çünkü âyet, Allahü teâlâ'nın, âyetin başında kendisine küfretmeleri emrolunmuşken "tâğut'un huzurunda muhakeme olmayı istediklerini; kendisine itaat etmeleri emrolunmuşken, Allah'ın Resulünden yüz çevirdiklerini anlattığını haber vermektedir. Bundan sonra da, bu kötü amelleri sebebiyle, gerek dünya gerekse ahiret hususunda başlarına gelecek hallerin şiddetine delâlet eden şeyi zikrederek, "Daha önce yapmış oldukları (günahlar) yüzünden onlara bir belâ gelip çattığı zaman, (halleri) nice olur?" buyurmuştur. Yani, "Başlarına gelen o sıkıntı ve musibetin hali ve durumu.nice olur?" demektir. İşte; bu görüşün izahı budur ki, bu Hasan el-Basıi'nin görüşü olup, müleahhirûn ulemâsından da el-Vahidî'nin tercih ettiği görüştür.

İkinci Açıklama: Bu ifade, kendinden önceki ifadeyle alâkalı olup (cümle-i itiraziyye değildir). Bu görüş şöyle izah edilebilir: Allahü teâlâ önceki âyette, o münafıkların "tâğut"un huzurunda muhakeme edilmeyi isteyip, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den iyice kaçtıklarını nakledince, işte bu, o münafıkların, Resûlullah'ın huzurunda olmaktan ve O'na yaklaşmaktan ne denli nefret ettiklerine delalet etmiştir. İşte binâenaleyh, Cenâb-ı Hak bu hususu zikredince, "Daha önce yapmış olduktan (günahlar) yüzünden onlara bir belâ gelip çattığı zaman, (halleri) nice olur?" buyurmuştur. Yani, "Emin oldukları zaman, o münafıkların Hazret-i Peygamberin huzurunda bulunmaktan nefret etmeleri bu şekilde olunca, onlar kendisi sebebiyle senden çekinip korkacakları bir suç işleyip, sonra da, ister istemez sana gelerek, "Biz bu kabahatimizle, ancak bir hayır ve bir maslahatı kastetmiştik" deyip, yalan yere Allah'a and ettikleri zaman, o gam ve kederin doruğuna ulaştıkları andaki halleri ya nice olur?" demektir. Bu ifadenin maksadı ise, "onlar ister yüzyüze ister gıyabında, ister uzak ister yakın olsunlar, Hazret-i Peygamber'e karşı kalblerindeki nefretin had noktaya vardığını" beyan etmektir. Sonra Cenâb-ı Hak bu manayı, "İşte bunlar... Allah öyle kimselerin kalplerinde olanı bilir" buyruğuyla da te'kid etmiştir. Bu şu demektir: Bir kimse, bir şey hususunda mübalağa etmek istediğinde, "Bu, ancak Allah'ın bilebileceği bir şeydir. Yani, o şey çok ve güçlü olduğu için, onu ancak Allah bilir" der.

Sonra Cenâb-ı Hak, Resulüne, o münafıkların ne denli bir buğzu olduğunu ve kendisine karşı da sınırsız bir düşmanlık ve nefretlerinin bulunduğunu bildirince, O'na, o münafıklara karşı nasıl davranacağını öğreterek, "Artık onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında çok etkileyici söz söyle" buyurmuştur. İşte bu ifade, bizim açıkladığımız gibi, kendinden önceki ifadeyle, bu hususta herhangi bir hazf ve takdire ihtiyaç olmaksızın, güzel bir münasebet içinde bulunmuş olur. Tefsir kitaplarını mütâlâa eden herkes, gerek öncekilerin gerekse sonrakilerin, bu münasebeti kurabilmek için nasıl çırpındıklarını görür ve anlar. Allah en iyi bilendir.

İkinci Mesele

Alimler, Cenâb-ı Hakk'ın "Onlara bir belâ gelip çattığında" buyruğunun tefsiri hususunda şunları zikretmişlerdir:

a) Bundan murad, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in, onların, Resulün hükmüne razı olmadığını söyleyen arkadaşlarını öldürmesidir. İşte bunun üzerine o münafığın arkadaşları, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek, Hazret-i Ömer'den onun kanını talep etmişler ve Hazret-i Peygamber'den başkasının hükmüne müracaat etmekle ancak iyilik ve maslahat diledikleri hususunda yemin etmişlerdir. Bu, Zeccac'ın tercih ettiği görüştür.

b) Ebu Ali el-Cübbaî ise şöyle demektedir: Burada bahsedilen bu "musibet, belâ"dan maksat, Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Peygamber'e o münafıkları savaşlarda yanına almamasını ve onları elinden geldiğince zelîl kılarak huzurundan kovmasını emretmesidir ki, bu Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun, eğer münafıklar ve kâlblerinde bir hastalık bulunanlar, şehirde kötü haber yayanlar vazgeçmezlerse, mutlaka seni onlara musallat ederiz. Sonra orada seninle ancak az bir zaman komşuluk edebilirler. Hepsi de Allah'ın rahmetinden kovulmuş olarak... nerede ele geçirilirlerse yakalanırlar; onlar ve öldürüldükçe öldürülürler" (Ahzab, 60-61) ve "...de ki, "Bundan sonra benimle birlikte kat'iyyen ve ebedi olarak çıkamazsınız" (Tevbe, 83) âyetlerinin ifade etmiş olduğu husustur.

Özet olarak diyebiliriz ki bu gibi âyetler, onlar için çok büyük bir zillet ve tahkiri gerektirir. Bu sebeple de âyetlerde zikredilen hususlar, onların başına gelen musibetler arasında sayılmıştır. Bu musibetler onlara, münafık oldukları için gelip çatmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın "Sonra sana geldiler (gelecekler)" buyruğu ile de, "O musibet gelip çattığında, onlar yemin eder ve "Kâfirlerle dönüp dolaşmakla ancak bir iyilik ve maslahat kastetmiştik" diyerek mazerette bulunurlar. Halbuki onlar, bu konuda yalan söylüyorlardı... Zira onlar, içlerinde, açıkladıklarının aksini gizliyorlardı... Onlar bununla, bir salah olan ihsan ve iyiliği kastetmernişlerdi...

c) Ebu Müslim el-isfehanî de şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hak, o münafıkların "tâğut"un hükmüne rağbet edip, Resûl'ün hükmünden hoşlanmadıklarını haber verince, başlarına pek yakında, onları O'na sığınmaya, O'na iman ettiklerini açıklamaya ve maksatlarının sadece iyilik edip ara bulmak olduğuna yemin etmeye zorlayacak birtakım musibetlerin gelip çatacağı haberini, Peygamberine müjdelemiştir." Ebu Müslim sözüne devamla şöyle der. "Bir kimseyi bir şey ile korkutup ya da müjdelediklerinde, "şu şu şu olduğunda, ya senin halin nasıl olur?" demek, Arapların örflerinden birisidir." Bunun misali, Cenâb-ı Hakk'ın, "Her ünimetten birer şahid getirdiğimiz zaman (onların halleri) nice olur?" (Nisa, 41) ve "Onları hiçbir şüphe olmayan bir günde topladığımız zaman, artık halleri nice olur?" (âl-i imran, 25) âyetleridir.

Sonra Cenâb-ı Hak, Resulüne, o münafıklardan böyle şeyler sâdır olduğunda, onlardan yüz çevirip onlara vaa'z u nasihat etmesini emretmiştir.

Ayette Geçen İhsan ve Tevfik'in Tevsiri

Âyet-i kerimedeki "ihsan (iyilik)" ve tevfîk (ara bulma)nın tefsiri hususunda da şu açıklamalar yapılmıştır:

a) Bu tabirlerin manası, "Biz, Peygamberden başkasının hükmüne başvurmakla ancak, hasımlarımıza iyilik ve aramızdaki uyum ve ittifakın devam etmesini dilemiştik. Peygamberden başkasının hükmüne müracaat etmemiz, hasımlarımız için bir iyilik olmuştur. Zira, onlar Hazret-i Peygamber'in huzurunda olsalardı, meramlarını anlatabilmek için seslerini yükseltmeye ve O'nun hükmüne karşı diretmeye güç yetiremezlerdi. İşte, binâenaleyh, Peygamber'den başka birinin hükmüne .başvurmamız, hasımlarımız için bir İyilik olmuştur" şeklindedir.

b) Bunun manası şöyledir: "Biz, Hazret-i Ömer'in hükmüne müracaat ederken, onun ancak adaletle hükmedip, onunla hasmının arasını bularak, arkadaşımıza iyilikte bulunacağını düşünmüştük. Aklımıza, O'nun da Resûlullah'ın hükmettiği gibi hükmedeceği gelmemişti."

c) Mana şöyledir: "Ey Allah'ın Resulü, biz senden başkasının hükmüne ancak şunun için müracaat ettik: Sen, acı da olsa, kesin ve gerçek hükmü verirsin. Halbuki senden başkaları, hasımların aralarını bulmaya çalışır; aralarında bir uyuşma ve uzlaşma meydana gelinceye kadar, taraflardan her birine, diğerine iyilik etmesini ve isteklerini, asgarî müşterek bir noktada birleştirmelerini emreder..." .

Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Bunun manası, "Onların kalblerindeki ntfâkı, kfn ve gayzı, düşmanlığı ancak Allah bilir" şeklindedir.

Sonra Cenâb-ı Hak. "Artık onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında çok etkili söz söyle" buyurmuştur. Bil ki Cenâb-ı Hak, Resulüne (sallallahü aleyhi ve sellem), onlara şu üç şekilde muamele etmesini emretmiştir:

a) Hak teâlâ'nın, "Artık onlardan yüz çevir" buyruğudur ki, bu da şu iki şeyi anlatmaktadır:

1) Hazret-i Peygamber'in, onların mazeretlerini kabul etmeyip onların bu özür beyan etmelerine aldanmamasıdir. Çünkü, başkasının özrünü kabul etmeyerek, ona kızmaya devam eden bir kimse, "O, ondan yüz çevirdi, ona iltifat etmedi" şeklinde vasfedilir.

2) Bu söz, Hazret-i Peygamber'e şöyle denilmiş olması yerine geçmektedir: "Onlardan yüz çevirmekle yetin, onların gizliliklerini ortaya dökme. Onların içlerinde bulunan şeylerin künhünü bildiğini onlara gösterme. Çünkü bir kimse, düşmanının sırlarını ortaya koyup, ona, kalbinde bulunan her şeyi bildiğini izhar ederse, bu durum çoğu kez o kimseyi, onun düşmanlığını izhar etmesine aldırmamaya teşvik eder ve cesaretlendirir; böylece de o kimsenin şerri artar. Ancak ne var ki o kimseyi bulunduğu hal üzere bırakırsa, o kimse bir korku ve endişe içinde kalakalır, böylece de şerri ve kötülüğü azalır.

b) Hak teâlâ "onlara öğüt ver" buyurmuştur. Bu ifadeden maksat, Hazret-i Peygamber'in onları nifak, hile, tuzak, hased, yalan vb. şeylerden men etmesi ve onlan ahiret cezasıyla korkutmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et..." (Nahl, 125) buyurmuştur.

c) Hak teâlâ, "ve onlara, kendileri hakkında çok etkili söz söyle" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili olarak da iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Hak teâlâ'nın, (......) ifâdesi hakkındu şu izahlar yapılmıştır:

1) Âyette bir takdim-tehir bulunmaktadır. Bunun takdiri ise, "onlara, nefislerinde etkili olan, kalblerinde de müessir olan, kendisi sebebiyle devamlı gamlanıp kederlenecekleri ve kendisinden alabildiğine korku duyup hissedecekleri bir söz söyle" şeklindedir.

2) Takdirin şöyle olmasıdır: "Onların kötü nefisleri ve nifaka bürünmüş kalplerinin vasfı ve sıfatı hususunda, beliğ ve etkili bir söz söyle ve şöyle de: "Allah, kalplerinizdekini bilir. Onu gizlemeye çalışmanız size hiçbir fayda vermez. Binaenaleyh, kalbinizi nifaktan temizleyiniz. Aksi halde Cenâb-ı Hak, açıktan açığa müşrik olanların başına getirmiş olduğu belâ ve musibetlerin daha katı ve daha ağırını sizin başınıza getirir.."

3) "Onlara, onlarla başbaşa kaldığında, yanlarında başka kimse yok iken nasihat et. Çünkü, herkesin yanında yapılan nasihat bir ta'n ve ayıplama olup, gizlice yapılan nasihat ise mahzâ nasihat olur.

İkinci Mesele

Bu âyet hakkında iki görüş bulunmaktadır:

a) Öğüt vermeden murad, ahiret cezasıyla korkutmaktır. Beliğ sözden murad ise, dünya cezasıyla korkutarak, onlara şöyle denümesidir: Kalblerinizdeki nifak ve hilekârlıklar, Allah katında malumdur. Sizinle diğer kâfirler arasında herhangi bir fark yoktur; Allah, imanı izhar ettiğiniz için, kılıcı (öldürülme hükmünü) sizden kaldırmıştır. Binâenaleyh, bu kötü fiillerinize devam ederseniz, hepinizin küfürde devam ettiği ortaya çıkmış olur. Bu durumda da size kılıç gerekir.

b) Buradaki "belîğ söz", "öğüt"ün sıfatıdır. Böylece Cenâb-ı Hak önce öğüt vermeyi, sonra da bu öğüdün beliğ bir söz ile olmasını emretmiştir. Beliğ söz ise, sözün beliğ, uzun, lafızları ve manaları güzel; terğîb, terhîb, sakındırıp korkutma, mükâfaat ve ceza...'yi ihtiva eden bir söz olmasıdır. Söz, böyle olduğu zaman kalbe oturur; ama kısa, lafızları bozuk, manaları da az olursa, kalbe asla tesir etmez.

64. Âyetin Tefsiri

Biz hiç bir Peygamberi Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik. Onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip de Allah'dan mağfiret dileselerdi ve onlar için Peygamber de mağfiret isteseydi, elbette Allah'ı tevvâb ve rahîm bulacaklardı".

Bil ki Allahü teâlâ, Peygamberine itaat etmeyi "Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin" (Nisa, 59) diyerek emredip, sonra da bazı münafıkların Peygamberin değil de tağutun hükmüne başvurduklarını nakledince ve bu yol ile bu metodun çirkinliğini ve bozukluğunu beyan edince, bu âyet ile yeniden insanları peygambere itaata teşvik ederek, "Biz hiçbir Peygamberi, Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Zeccâc, buradaki harf-i cerrinin zâid olduğunu ve bunun takdirinin "Biz hiçbir peygamber göndermedik şeklinde olduğunu söylemiştir. Bunun takdirinin: "Bu cins peygamberlerden ancak şunu şunu gönderdim..." şeklinde olması da mümkündür. Bu takdire göre, mübalağa manası daha tam olur.

Peygamberleren İtaat Konusunda el-Cübbai'ye Red

Ebu Ali el-Cübba'î âyetin, "Ben gönderdiğim her peygamberin itaat olunmasını ve tasdik edilmesini murad ettim. Yoksa onu, kendisine isyan edilsin diye göndermedim" manasında olduğunu söyleyerek, sonra şunu ilave eder: "Bu, Cebriyye'nin görüşünün bâtıl olduğunu gösterir. Çünkü onlar "Allahü teâlâ, peygamberleri, kendilerine isyan edilsin, karşı çıkılsın diye göndermiştir" derler. Peygambere isyan eden kimselerin, küfür üzere devam edeceği malumdur. Allahü teâlâ, Cebriyye'nin yalan söylediğini bu âyette açıkça göstermiştir. Binâenaleyh onların görüşlerinin batıl olduğuna, Kur'ân'da başka birşey bulunmasaydı bile, sadece bu âyet yeterdi. Onların görüşüne göre, peygamberlerin hem itaat hem de isyan olunmaları için gönderilmiş olmaları gerekir. Böylece bu ifade, insanların peygamberlere isyan etmelerinin Allah'ın muradı olmadığına, O'nun, peygamberler hakkında sadece itaat olunmalarını murad ettiğine delalet etmektedir."

Bil ki bu istidlal son derece zayıftır. Bu, şu şekillerde açıklanır:

a) Hak teâlâ'nın, "kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle (değil)" buyruğunun manasının gerçekleşmesi hususunda, onlara tek bir vakit, tek bir kişinin itaat etmiş olması yeter. Bütün insanların, her zaman o peygamberlere itaat etmeleri, bu ifadenin manasının doğru olmasının şartı değildir. Binâenaleyh biz bunun neticesine göre şöyle deriz: Allahü teâlâ'nın peygamber olarak gönderdiği herkese, bazı insanlar bazı zamanlarda itaat etmişlerdir; meğer ki şöyle denilsin: "Bir şey hakkındaki hükmün bildirilmiş olması, başka şeylerin o hükme dahil olmadığı manasına gelir." Fakat Cübbaî bunu kabul etmez. Binâenaleyh bu problem, her türlü takdire göre sakıt olur.

b) Bu ifadeden muradın, "Her kâfir mutlaka ölürken, o peygamberi tasdik eder" şeklinde olması niçin caiz olmasın? Bu, tıpkı "Ehl-i kitaptan hiç biri müstesna olmaksızın, ölümlerinden evvel mutlaka, o (İsa'ya) iman edecekler" (Nisa, 159) âyetinde anlatıldığı gibidir. Yahut da bu, kıyamet günü herkesin peygamberlere iman edecekleri manasına hamledilir. Müsbet tarafta zikredilen bir vasfın gerçekleşmesi için, onun bazı durumlarda ve bazı şekillerde gerçekleşmesinin kifayet edeceği herkesin malumudur.

c) Taat mevcut iken, taatın mevcut olmadığı bilgisine sahip olmak, biribirine zıt şeylerdir. İki zıt bir arada bulunamaz. Bu bilginin yokluğu imkânsızdır. Binâenaleyh taatın varlığı da imkânsız olur. Allah bütün malumatı bilir. Bundan dolayı O, taatın olup olmayacağını da bilir. Bir şeyin meydana gelmesinin imkânsız olduğunu bilen, onu murad etmiş olamaz. Binâenaleyh bu kesin aklî delil ile, Allah Telâla'nın, kâfirin İtaatini dilemiş olması imkânsız olur. Bu sebeple, bu âyeti şu şekilde te'vil etmek gerekir: "Bu ifadeden maksad, Cenâb-ı Hakk'ın iradesi değil, emridir. Buna göre âyetin takdiri, "Biz hiç bir peygamber göndermedik ki, insanlara ona itaat etmeleri emri verilmiş olmasın" şeklinde olur ki, buna göre de problem kalmaz.

Kulları İtaat ve İsyanı Allah'ın İradesi İledir

Alimlerimiz, "Âyet, hayır ile şerrin, küfür ile imanın ve taat ile isyanın ancak Allah'ın iradesi ile olabileceğine delalet etmektedir" demişlerdir. Bunun delili, âyetteki "Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesi" ifadesidir. Buradaki "izin" ile, emir ve teklif manalarının murad edilmiş olması mümkün değildir. Çünkü bir kimsenin'peygamber olması demek, Allah'ın kendisine itaat olunmasını emrettiği kimse olması demektir. Eğer âyetteki "izin"den murad, emir ve teklif olmuş olsaydı, o zaman âyetin takdiri, "Kendisini peygamber olarak gönderdiğimiz kimselere itaata, bizim iznimiz olmadan izin vermedik" şeklinde olurdu ki, bu, çirkin bir tekrardır. Binâenaleyh âyetteki "izin" kelimesini, muvaffak kılmak ve yardım etmek manalarına' hamletmek gerekir. Bu izaha göre ise âyetin takdiri: "Biz her peygamberi, ancak bizim yardım ve muvaffak kılmamızla kendisine itaat olunsun diye gönderdik" şeklinde olur ki, bu da Hak teâlâ'nın, herkesin peygambere itaatini istemediği, aksine bunu, muvaffak kılıp yardım ettiği kimselerden istediği hususunda açık bir ifadedir. O kimseler de mü'minlerdir. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın tevfik ve yardımından mahrum kalanlara gelince, Allah onlardan bunu istememiştir. Binâenaleyh bu âyetin, bizim görüşümüzün doğruluğunu gösteren en güçlü delillerden biri olduğu sabit olur.

Dördüncü Mesele

Bu âyet, her resulün mutlaka, uyulacak ve tâbi olunacak bir şeriatının bulunduğuna delalet etmektedir. Zira o. kendinden öncekilerin şeriatına davet eden birisi olsaydı, gerçekte itaat olunan kendisi değil, aksine o şeriatı getirmiş olan peygamber olurdu. Halbuki Allahü teâlâ, her "resûl"ün itaat olunacağını belirtmiştir.

Peygamberlerin Günahtan Masum Olmaları

Âyet, bütün peygamberlerin günah ve isyandan masum olduklarına delalet etmektedir. Çünkü âyet, onlara mutlak olarak itaat edilmesi gerektiğine delalet etmektedir. Binâenaleyh eğer peygamberler bir günah işleyecek olsalardı, o hususta da onlara uymamız gerekirdi. Böylece de, o günahı işlemek bize de vacib olurdu. Halbuki o işin bir günah oluşu, yapmamızın haram olmasını gerektirir. Bu durumda aynı şeyin hem vacib hem de haram olduğunu söyleme gerekir ki bu, imkânsızdır.

İmdi eğer, "Siz Cübbai'nin sözüne itiraz ederken, Hak teâlâ'nın "Kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle (değil)" ifadesinin, umumi manada olmadığını söylediniz. Öyle ise daha nasıl, bu meselede bunun umumi manada oluşuna tutunuyorsunuz? Zira sizin istidlaliniz, ancak bu ifadenin umumi manada olduğunu söylemekle mümkün olur" denilirse, biz deriz ki: Lafzın zahiri, umumi manada olduğu zannını uyandırır. Ancak biz o meselede, bu umumiliği, Cenâb-ı Hakk'ın kâfirin imanını irade etmesinin imkânsız olduğu hususunda zikrettiğimiz kesin aklî delilden ötürü terkettik. İşte âyetin umumi manasına ters olan bu kesin aklî delilden ötürü, âyetin zahirini, umumi manasından çıkardık. Bu meselede ise, peygamberlerin ismetini zedelemeye götürecek kesin aklî bir delil yoktur. İşte bu ikisi arasındaki fark böylece ortaya çıkmış olur.

Peygamberin Mü'minler İçin İstiğfarı

Hak, "Onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip de Allah'dan mağfiret dileselerdi ve onlar için peygamber de mağfiret isteseydi, elbette Allah'ı tevvâb ve rahim bulacaklardı" buyurmuştur. Bu âyette ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

Nisa 65 Ayetinin Nuzul Sebebi

Âyetin sebeb-i nüzûtü hakkında şu iki izah zikredilmiştir:

1) Bundan murad, daha önce bahsedilmiş olan münâfıklardır. Buna göre âyet, "şayet o münafıklar, tâğutun hükmüne başvurup, peygamberin hükmünden kaçmak suretiyle kendilerine zulmettiklerinde, peygambere gelerek yaptıklarından pişman olduklarını izhâr ve tevbe edip, peygamberin kendileri için mağfiret talep etmesini isteselerdi ve onlar tevbe ettiklerinde peygamber de Allah'tan onlar için af dileseydi, onlar hiç şüphesiz Allahü teâlâ'yı, tevbeleri çok bağışlayan ve pek merhametli bulurlardı" manasındadır.

2) Ebu Bekir el-Esamm şöyle demiştir: "Bir grup münafık, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e tuzak kurmak için anlaşmışlar, sonra da bu maksadlarını gerçekleştirmek için yanına varmışlardı. O anda Cebrail (aleyhisselâm) gelerek, durumu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e haber vermişti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Hiç şüphesiz bir topluluk, yapamayacakları bir işe niyetlenerek buraya gelmişlerdir. Onlar kalkıp, Allah'tan bağışlanmalarını talep etsinler ve ben de onların bağışlanmasını taleb edeyim" dedi. O da, "kalkmıyor musunuz?" dedi, ama hiç kimse kalkmadı. Bunun üzerine o, "Ey falan kalk" diyerek, oniki kişinin adını saydı. Onlarda kalkarak, "Biz, söylediğin şeye niyetlenmiştik. Böylece kendimize zulmettiğimiz için Allah'a tevbe ediyoruz. Sen de bizim için mağfiret talep et" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Derhal çıkınız. İşin başında ben mağfiret dilemeye daha yakın idim. Allahü teâlâ da tevbenizi kabul etmeye daha yakın idi. Yanımdan çıkınız" dedi.

Resulullah'ın, O Günahkara İçin İstiğfarının Önemi

Birisi şöyle diyebilir: "Eğer onlar Allah'tan mağfiret isteyip, dürüst bir şekilde tevbe etselerdi onların tevbeleri makbul olmaz mıydı? Binaenaleyh Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mağfiret talep etmesini, onların istiğfar etmeleri şartına bağlamanın faydası nedir?" Biz, buna şu şekillerde cevap veririz:

a) Tağûtun huzurunda muhakeme olmayı istemek, hem Allah'ın hükmüne karşı çıkmak, hem de Resûlullah'a edebsizlik ve O'nun kalbine bir keder sokmaktır. Günahı bu şekilde olan herkesin, ondan dolayı başkasına özür beyan etmesi gerekir. İşte bu sebepten ötürü, Cenâb-ı Hak, o münafıklara, Hazret-i Peygamber'den kendileri için mağfiret istemesini talep etmelerini vâcib kılmıştır.

b) Münafıklar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hükmüne razı olmayınca, onların inadları ortaya çıkmıştır. Binaenaleyh onlar tevbe ettikterinde, bu inadlarını giderecek şeyi yapmaları gerekir. Bu da, onların ancak Allah'ın Resulüne giderek, O'ndan, bağışlanmaları için Allah'tan mağfiret taleb etmesini istemeleri ile mümkün olur.

c) Belki de onlar, tevbe ettikleri zaman, eksik tevbe ederler. Ama onların tevbelerine, Allah'ın Resulünün istiğfarı da eklenince, o zaman o, kabule müstehak olur. Allah en iyi bilendir.

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Allah, peygamberini yüceltmek için, "Onlar için peygamber de mağfiret isteseydi" demiş, ama "sen, onlar için mağfiret isteseydin" dememiştir. Çünkü onlar, o peygambere geldiklerinde, Allah'ın, kendisine peygamberliğini verdiği, vahyi ile ikramda bulunduğu ve O'nu, kendisi ile mahlûkatı arasında bir elçi kıldığı kimseye gelmişlerdir. Bu vasıfta olan kimsenin şefaatini Allah geri çevirmez. Binaenaleyh muhatab lâfızdan, gâib lâfza geçmenin faydası (hikmeti) budur.

Tevbe Edenin Tevbesi Kabul Edilir

Âyet, Allahü teâlâ'nın tevbe edenin tevbesini kabul edeceğine kesin olarak delâlet etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, önce istiğfardan bahsedip, sonrada, "Elbette Allah'ı tevvâb ve rahim bulacaklardı" buyurmuştur. Bu cevap, söze uygun düşmüştür. "Tevvâb" ve "Rahîm"den murad, "onların tevbelerini kabul eden ve yakarışlarına merhamet eden" ise, onların istiğfarları reddolunmaz.

Resulullahın Hakemliğini Kabul Etmeyen, Mü'min Olamaz

65. Âyetin Tefsiri

"Öyle değil, Rabb'ine yemin osun ki, onlar aralarında çıkan meselelerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, imân etmiş olmazlar"

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Bu Ayetin (Nisa 65) Nüzül Sebebi

Âyetin sebeb-i nüzulü hakkında şu iki görüş vardır:

a) Bu, Atâ, Mücâhid ve Şa'bî'nin görüşü olup, buna göre âyet, daha önce bahsedilmiş olan, yahudi ile münafık arasında geçen hâdise hakkında nazil olmuştur. Binaenaleyh bu, makabli ile ilgisi bulunan bir âyettir. Bence de tercihe şayan görüş budur.

b) Bu âyet, yeni bir söz başlangıcı olup, başka bir hâdise hakkında nazil olmuştur ki o da şudur: Urve b. Zübeyr (radıyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre, Ensâr'dan bir adam kendisi ile, hurmalığını suladığı bir su hususunda nizalaşmıştı. Bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Zübeyr'e, "Kendi toprağını sula. Sonra suyu, komşunun toprağına sal" demiştir. Bunun üzerine ensârdan olan adam, "O, halanın oğlu olduğu için böyle hükmettin" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yüzünün rengi değişti ve sonra Zübeyr'e, "(Bahçeni) sula. Sonra da ağaçların köklerine (veya bahçenin duvarlarına) varıncaya kadar da suyu salma" dedi Buhari Sulh, 12 Ebu Davud, Akdiye, 31 (3/316);Müslim, Fezail, 129 (4/1830).

Bil ki bu hususta hüküm şudur: Kimin arazisi, vadiye (suya) daha yakın olursa, suyu çevirmede onun önceliği olup, tarlasını tamamen sulamak hakkıdır. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Zübeyr (radıyallahü anh)'e müsamahalı bir şekilde sulamasını söylemişti. Zübeyr'in hasmı su-i edebde bulunup, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in müsamahalı emrini lâyıkt ile değerlendiremedi. İşte bu sebeple de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Zübeyr'e, suiama hakkını tastamam kullanmasını emretti. Hasmı ise bunu bir kayırma zannetti.

(......) Buyruğundaki (......)'nın İzahı

Hak teâlâ'nın, "Öyle değil Rabb'ine yemin olsun ki.." ifâdesindeki, (......) hakkında iki görüş vardır:

a) Bu, "Rabb'ine yemin olsun ki.." manasındadır. Bu, tıpkı "İşte Rabb'ine andolsun ki, onların topuna soracağız..."(Hicr, 92) âyetinde olduğu gibidir. Buna göre, (......) zaide olup, yemin manasım te'kid için gelmiştir. Bu tıpkı, (......) (Hadid.29) âyetindeki, (......)nın, bilmeleri gerektiğini te'kid için getirilmiş olması gibidir. Âyetteki "iman etmiş olmazlar" ifâdesi ise, kasemin cevabıdır.

b) Buradaki, (......) zaide olmayıp, bir manası vardır. Buna göre Vahidî şunları söylemiştir:

1) Bu kelime, daha önce bahsedilmiş olan bir şeyin nefyini ve reddini ifâde eder.

Bunun takdiri, "onlar senin hükmüne muhalefet edip dururlarken, iş, iman ettiklerini iddia ettikleri gibi değildir" şeklindedir. Cenâb-ı Hak, bunun peşine, kasem ile yeni bir söze başlayarak, "Rabb'ine yemin olsun ki, onlar seni hakem yapmadıkça, iman etmiş olmazlar" demiştir.

2) Bu daha sonra gelecek nefyi te'kid etmek için getirilmiştir. Zira bu nefiy, hem sözün başında, hem de sonunda getirildiğinde, son derece güzel ve te'kidü olur.

Şicar ve Teslim Kelimelerinin İzahı

Bir şey dallanıp budaklanıp, birbirine karıştığında, denilir. Bir kimse, birisi ile münakaşa ettiğinde, o esnadaki sözler birbirine karıştığı için, (onunla münakaşa atti) denilir. Yine birbirine girdiği için "hevdeç"in tahtalarına ve çıtalarına da denilir. Ebu Müslim el-İsfehânî şöyle demiştir: "Bana göre bu kelime, ağacın dallarının birbirine girmesi (iltifâfi'ş-şecer') manasından alınmıştır. Çünkü ağacın dalları birbirine girer."

Âyette geçen "harec" kelimesi, darlık (sıkıntı) manasındadır. Vahidî şöyle demiştir: "Nerede ise yanına varılamayacak kadar dalları birbirine karışmış ağaca, "harec" denir. Bunun cem'i, dır."

Âyette geçen "teslim" kelimesi, tef'îl babından masdardır. Birisi bağışlanıp, başına bir musibet gelmediğinde, (filanca salim oldu); yine birşey münakaşasız olarak bir kimsenin hakkı olduğunda "Bu şey, falancaya aittir" denilir. Bu kelimeyi şeddeleyip, dediğinde, bu "O, onu ona teslim etti, ona has kıldı" manasında olur. İşte kelimenin Arapça'daki asıl manası bunlardır. "Teslim"in bütün değişik manaları, bu asıl mana ile irtibatlıdır. Buna göre Arapların sözleri, "Ona sulh-u selâmette olması için duâ etti. (Selâm verdi)" "O, ona emâneti teslim etti" sözleri, "Ona emâneti hiç itiraz etmeden verdi"; "Ona teslim oldu sözleri, "Onun hükmüne razı oldu", "O, Falancaya, şu hususta teslim oldu" sözleri, "O, ona o hususta itiraz etmedi"; "İşini Allah'a havale etti" sözleri; "O hususta kendisinin bir katkısı ve tesiri olmadığını, tesir eden ve yaratıcı olanın, eşi ve benzeri olmayan tek Allah olduğunu bildi" manasında "işini Allah'a havale etti" manasındadır.

Peygamberin Hükmüne Razı Olmayan Mü'min Olamaz

Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi, o münafıkların ancak şu şartlar bulunursa iman sıfatını kaza- nabilecekleri hususunda, Allah tarafından bir yemindir:

Birinci şart: "Onlaratalarında çıkan meselelerde seni hakem yapmadıkça" âyetinin ifade ettiği şarttır. Bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hükmüne razı olmayan kimsenin mü'min olamayacağına delâlet etmektedir.

Bil ki, "Allah'ı, ancak ma'sûm bir peygamberin irşadı ile bilmek mümkün olur" görüşünü izah etmek için, bu âyete sarılanlar şöyle derler: "Çünkü "Onlar aralarında çıkan meselelerde seni hakem yapmadıkça., iman etmiş olmazlar" ifâdesi ancak, ihtilaf ettikleri her hususta Hazret-i Peygamberin hükmünden medet ummaları halinde imanın onlar için tahakkuk edeceği hususunda açık bir sözdür. Halbuki biz, ehl-i ilmin, Allah'ın sıfatları konusunda ihtilaf ettiklerini görüyoruz. Mesela kimi Mu'attıla, kimi Müşebbihe, kimi Kaderiyye, kimi Cebriyye. Binaenaleyh bu âyetin hükmüne göre, iman, ancak peygamberin hükmü, irşadı ve hidayeti ile meydana gelir. Alimler bunu şöyle açıklamışlardır: İnsanların çoğu nakıs olup, gerçekleri tam olarak anlayamazlar. Halbuki ma'sum (ismet sahibi) peygamberlerin aklı, tam ve aydınlatıcıdır. Bundan dolayı peygamberin nurunun aydınlığı, ümmetinin akıllan ile birleşince, ümmetinin aklı güçlenir, noksan iken tam, zayıf iken kuvvetli olmuş olur. Böylece de onlar, ilâhi sırlara vâkıf olabilirler. Bunu şu husus da te'kid eder: Resulullah zamanında yaşayanlar, kesin olarak inanıyorlardı ve imanları ile marifetleri tamdı. Zaman bakımından ondan uzak düşenler ise, ihtilafa düşmüşlerdir. Bütün bu bâtıl mezhebler, sahabe ve tabiîn devirlerinden sonra ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı, durumun bizim söylediğimiz gibi olduğu sabit olur. Bu âyetin nasıl delil getirildiğini, Muhammed İbn Abdulkerim eş-Şehristânî'nin kitaplarında şu şekilde gördüm: Ona, "Senin, zikrettiğin bu istidlali sen aklından çıkardın. İnsanların çoğunun aktı noksan olduğuna göre, belki de senin bu istidlalin, aklının noksanlığındandır. Bu ihtimal her zaman mevcut olunca, hem görüşünün, hem de bu istidlalinin doğruluğu hususunda şüphe etmek gerekir. Birde, nübüvvet bilgisi, marifetullahadayanır. Binaenaleyh marifetullah da nübüvvet bilgisine dayanmış olsaydı devr-i fasit olmuş olurdu ki bu.imkânsızdır.

İkinci şart: "Sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadıkça..." âyetinin ifâde ettiği husustur. Zeccâc, "Bu "Onların kalbleri, senin hükümlerinden darlık (sıkıntı) duymadıkça..." manasındadır" demiştir.

Bil ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hükmüne razı olan kimse, bazan kalben samimî olarak değil de, zahiren razı olmuş olur. Cenâb-ı Hak, bu âyette, Peygamberin hükmüne kalben ve samimî olarak razı olunması gerektiğini beyan buyurmuştur. Bil ki kalbin bir şeye temayülü veya ondan nefret etmesi, insanın elinde olmayan bir şeydir. Binaenaleyh âyetten bu mana kastedilmemiştir. Aksine bundan maksed, insanın kalbinde, Peygamberin verdiği hükmün hak ve doğru olduğu hususunda kesin ve yakînî bir inancın bulunmasıdır.

Üçüncü şart: "Tam bir teslimiyetle testim olmadıkça.." âyetinin ifade ettiği husustur. Bil ki kalbi ile, peygamberin hükmünün hak ve doğru olduğunu bilen kimse, bazan onu kabul etmemede inâd eder veyahut da onu kabul etmek için bir müddet bekleyebilir. Bundan dolayı Allahü teâlâ, böyle yakînî bir imanın kalbte bulunması gerektiği gibi, zahiri tam bir teslimiyetin de bulunması gerektiğini bildirmiştir. Buna göre, Hak teâlâ'nın "Sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan..." sözü ile bâtınî ve kalbî bir inkiyad, "tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça..." sözü ile de zahirî bir inkiyâd kastedilmiştir. Allah en iyi bilendir.

Peygamberler Hüküm ve Fetfalarında Hata Yapmazlar

Âyet, peygamberlerin, gerek fetva, gerek hükümlerinde hatâdan ma'sûm olduklarına delâlet etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ, onların hükümlerine boyun eğmeyi vacib kılmış ve bunu pekiştirerek, onlara hem zahiren, hem de bâtınen inkiyad edilmesi gerektiğini bildirmiştir. İşte bu durum, onlardan herhangidir hatanın sudur etmeyeceğini gösterir. Bu, Hak teâlâ'nın, "Hay Allah afiyetini versin, neden izin verdin onlara.." (Tevbe, 43) âyetinin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Bedir esirleri ile ilgili fetvasının; "Ey Peygamber, Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram ediyorsun?" (Tahrim. 1) âyetinin ve "(Peygamber) yüzünü ekşitip, çevirdi" (Abese, 1) âyetinin, bu kitabda özetlediğimiz manalara geldiğine delâlet eder.

Altıncı Mesele

Fakihlerden bazıları, âyetteki, "Sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan..." buyruğuna tutunarak, emrin zahirinin vücûbu (farziyyeti) gösterdiğine istidlal etmişlerdir ki bu şekildeki bir istidlal zayıftır. Çünkü hüküm, ilzam etmek (gerekli ve mecbur kılmak) demektir. Bunun zaten vücûb ifâde ettiğinde bir münakaşa yoktur.

Nass, Kıyas İle Tehsis Edilemez

Âyetin zahiri, nassın kıyas ile tahsis edilem iveceği ne delâlet etmektedir. Çünkü bu, insanın, mutlak olarak Allah'ın ve Resulünün hükmüne tabî olması ve'onların hükmünden başkasına başvurmaması gerektiğine delâlet eder. Bu âyette zikredilen böyle bir te'kid, mükellefiyetlerin pek azında zikredilir. Bu da, Kur'ân ve Hadis'in umumiliğinin, kıyasın hükmüne takdim edilmesini gerektirir. Hak teâlâ'nın, "Sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan..." ifadesi de bunu ihsas ettirmektedir. Çünkü hatıra nassın manasının aksine bir kıyas geldiğinde, insanın yüreğinde bir darlık (harec) hissedilir. Böylece Cenâb-ı Hak, insanın imanının, o harece itibar etmemesi ve nassa tam olarak teslim olmasından sonra, kâmil olacağını beyân buyurmuştur. İşte bu söz insaflı kimselere göre, çok kuvvetli ve güzel bir sözdür.

Sekizinci Mesele

Mutezile şöyle demiştir: "Eğer taat ve isyan (iman ve küfür), Allah'ın kaza ve kaderi ile olmuş olsaydı, bir tenakuz söz konusu olurdu. Çünkü Hazret-i Peygamber, birisine "falanca, falan işi yapamaz" diye hükmettiğinde, bütün mükelleflerin o hükme razı olmaları gerekir. Çünkü O, peygamberin hükmüdür. Peygamberin hükmüne razı olmak da, bu âyetin delâleti ile vâcibtir. Sonra o adam kalkıp o işi Hazret-i Peygamber'in hükmünün aksine olarak yapsa, bütün isyanların Allah'ın kaza ve kaderi ile olması takdirinde, o fiil de Allah'ın kaza ve kaderi ile olmuş olurdu. Allah'ın kaza ve kaderine razı olmak vâcibtir. Binaenaleyh mükellefin, o fiile razı olması gecekir. Çünkü o, Allah'ın takdir ettiği bir fiildir. Bundan dolayı bu, insanların birşeyi aynı anda hem yapmaya, hem de yapmamaya razı olmalarını gerektirir ki böyle birşey imkansızdır."

Buna şöyle cevap verilir: Peygamberin hükmünden maksad, şer'î fetvalarıdır. Allah'ın kaza ve kaderinden maksad ise, onun yaratması ve var etmesidir ki bu ikisi birbirinden farklı şeylerdir. Binaenaleyh ikisini bir arada bulundurmak, tenakuza götürmez.

66–67. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:68

68. Âyetin Tefsiri

"Hakîkaten biz onlara, "kendinizi öldürün, yahud yurtlarınızdan çıkın" diye hükmetseydik içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı. Onlar öğüt verildikleri şeyleri hakkıyla yapsalardı, bu, kendileri için elbet hem daha hayırlı, hem de (imanlarını) daha kökleştirid olurdu. O zaman biz de onlara tarafımızdan pek büyük bir mükâfaat verirdik. Ve onları elbet doğru yola iletirdik".

Bil ki bu âyet, daha önce geçen, münafıklarla ilgili ve onları samimiyete, münafıklığı bırakmaya teşvik eden âyetlerle irtibatlıdır. Buna göre mana, "şayet onlara, biribirlerini öldürmeleri ve yurtlarından çıkmaları gibi çok ağır mükellefiyetler teklif etseydik, bu onlara zor gelir ve pek azı müstesna, onlar bunu yapmazlardı. O zaman da, onların küfür ve inadlan ortaya çıkardı. Binaenaleyh, tarafımızdan kullarımıza bir rahmet olarak bunu yapmayıp, aksine onlara kolay işleri yüklemekle yetindiğimize göre, onlar o kolay işleri samimiyetle kabul edip, her iki dünyanın da hayrını elde edebilmeleri için, inad ve isyanı terketmeleri gerekir" şeklinde olur Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

İbn Kesir, Nâfi, İbn Amir ve Kisaî, (......) deki nûnun ve (......) deki vâvın zammesiyle, (......) şeklinde okumuşlardır ki, bunun sebebi, kelimelerindeki zammeyi vâv ile nûna vermektir. Âsim ile Hamza, ictimâ-i sâkineynden dolayı, gerek nûn harfini, gerekse vâv harfini kesre ile okurlarken; Ebu Amr, nûn harfini kesre ile, vâv harfini zamme ile okumuştur. Zeccâc, "Ebu Amr'ın, bir rivayet varsa müstesna, böyle okumak suretiyle, özellikle bu iki harfi birbirinden niçin ayırdığını bilemiyorum.." demiştir. Zeccâc'ın dışındakiler ise "Nûnu kesre okumasına gelince, ictimâ-i sâkineynden dolayı kesre okumak asıl olduğu için, bunu böyle okumuştur; vâvı zamme ile okuması ise, vâv harfi, zamir olan vâva benzediği için, yerinde ve güzel olmuştur" demişlerdir. Kıraat âlimlerinin ekserisi "Delâleti satın aldılar" (Bakara, 16) ve "..üstünlüğü unutmayın.." (Bakara. 237) âyetlerindeki zamir olan vâvın, zamme ile okunacağı hususunda ittifak etmişlerdir.

Menfi (Olumsuz) Cümlede İstisna Hakkında

"Bunu yapmazlardı" ifâdesindeki mef'ûl zamiri, hem öldürmeye, hem de çıkmaya râcidir. Bu böyledir, ) çünkü çeşitleri her ne kadar farklı farklı olsa da, fiiller aynı cinstir. Kıraat âlimleri Cenâb-ı Hakk'ın"pek azı müstesna" ifadesini farklı şekillerde okumuşlardır. Meselâ, İbn Amir nasb ile (......) şeklinde okumuştur ki, bu şekilde okuma hem Şamlıların hem de Enes İbn Malik'in mushafında bulunmaktadır. Diğer kıraat imamları ise bu kelimeyi (......) şeklinde okumuşlardır. Mansûb okuyanlar, nefyi (kelâm-ı gayr-i mûcebi) isbâta, kelâm-ı mûcebe kıyaslayarak okumuşlardır. Mesela senin, "Bana hiçbir kimse gelmedi" ifâden, tıpkı "kavim bana geldi" ifadende olduğu gibi, tam bir ifadedir. Binaenaleyh, "müstesna, kelâm-ı mûcebte mansub olduğuna göre, nefiy de de böyledir. Bu iki hususun müşterek noktası ise, müstesnanın, söz tamamlandıktan sonra gelmiş olan bir fazlalık, bir ifade olmasıdır.

Merfû okuyanlara gelince, bunun sebebi de müstesnanın, "Bunu yapmazlardı" ifâdesindeki vâv'dan bedel olmasıdır. Olumsuzdan (gayri mûcebten) yapılan her müstesnada böyledir. Meselâ senin, Zeyd'i (bir kimse) lafzından bedel yaparak, "Bana, Zeyd'den başka hiç kimse gelmedi" ifâdesinde (......) kelimesini merfû okuman gibi. Böylece.. dan sonra gelen kelimenin i'rabı, dan önce bulunan kelimenin i'rabı gibi olur. Nasb ve cer halleri de böyledir. Bu, senin mesela, "Zeyd'den başka hiç kimseyi görmedim" ve "Zeyd hariç hiç kimseye uğramadım" demen gibidir. Ebu Ali el-Farisî, merfû okuyuşun, kaideye daha çok uyduğunu söylemiştir. Zira "Zeyd hariç, hiç kimse gelmedi" ve "Bana Zeyd hariç hiç kimse gelmedi" ifâdelerinin manası aynıdır. Nahivciter, şeklindeki sözlerinin merfû okunacağı hususunda ittifak ettiklerine göre, onların, " sözlerinin de, bir önceki ifâdeleri gibi olması gerekir.

Mü'minlerin Fedakarlık Gerektiğine Tutumları

Cenâb-ı Hakk'ın, (......) buyruğundaki (onlar) zamirinin kimleri ifade ettiği hususunda iki görüş bulunmalıdır.

1) Bu, İbn Abbas ve Mücâhid'in görüşüdür. Buna göre zamir, münafıklara işaret eder. Çünkü Allahü Teâlâ, İsrailoğullarına kendi nefislerini öldürmelerini; muhacirlere de yurtlarından çıkmalarını farz kılmıştı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, . "Eğer biz bu münafıklara, kendilerini öldürmeyi ve yurtlarından çıkmayı farz kılmış olsaydık, bunu ancak onlardan pek azı, oda riya ve süm'a (desinler) için yapardı. Ve o zaman, bu iş onlara ağır gelir, böylece de küfürleri meydana çıkardı. Biz bunları yapmayıp, aksine onları kolay şeylerden sorumlu tutunca, artık onlar nifakı terkedip, ihlâslı bir biçimde imam kabul etsinler..." demiştir. Bu aynı zamanda Ebu Bekr el-Esamm ve Ebu Bekr el-Kaffâl'ın da tercih ettiği görüştür.

2) Bundan murad şudur: "Allahü teâlâ, eğer o insanlara, yukarda bahsolunan şeyleri farz kılmış olsaydı, onlardan pek azı bunu yaparlardı." Bu takdire göre, bu sözün muhtevasına mü'min de münafık da dahil olmaktadır.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar öğüt verildikleri şeyleri hakkıyla yapsalardı" ifadesindeki, fiilinin zamiri (fail vâvi) ise, münafıklara râcidir. Âyetin başının umûmî, sonunun ise hususî olması uzak bir ihtimal değildir. Bu izaha göre, âyette geçen "pek azı..." kelimesiyle, mü'minlerin kastedilmiş olması gerekir. Rivayet olunduğuna göre Sabit İbn Kays İbn Şemmas, bir yahudi ile münazara ederken, yahudi şöyle der: "Musa, bize kendimizi öldürmemizi emretti, biz de bunu kabul ettik... Muhammed size savaşmayı emretse, siz bundan hoşlanmazsınız..." Bunun üzerine Sabit İbn Kays, "Hadi canım sende! Şayet Hazret-i Muhammed bana, kendimi öldürmemi emretse, ben bunu yaparım..." deyince, bunun üzerine bu âyet nazil olur. Rivayet olunduğuna göre İbn Mesud da aynı sözü söyleyince bu âyet nazil oldu; bunun üzerine Hazret-i Peygamber "Canım kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, ümmetimden öyle yiğitler vardır ki, iman onların kalblerinde, kazıklar gibi çakılmış olan dağlardan daha sağlamdır" buyurur. Ömer İbnu'l-Hattab (radıyallahü anh)'ın da, "Allah'a yemin olsun ki, şayet Rabb'imiz, kendimizi öldürmemizi bize emratseydi, muhakkak ki biz bunu yapardık. Bize bunu emretmeyen Allah'a hamd-ü senalar olsun" dediği rivayet edilmiştir.

Allah'ın Emri İradesinden Farklıdır

Ebu Ali el-Cübâî şöyle demekledir Âyet, Allahü teâlâ'nın, insanlara, kendilerine güç ve ağır gelecek şeyleri teklif etmeyeceğine delâlet etmektedir. Binaenaleyh, onları tâkatları yetmeyecek şeylerle mükellef tutmaması daha evlâ olur." Ebu Ali el-Cübbaıye. "Bu söz, senin aleyhine olmak üzere de söylenebilecek bir sözdür. Zira âyetin zahiri, Allahü teâlâ'hın, insanları zor şeylerle mükellef tutmayacağına delâlet etmektedir. Çünkü Allah, onları böylesi şeylerle mükellef tutmuş olsaydı, o insanlar bunları yapamazlardı. Yapamayınca da azaba duçar olurlardı. Ama Allahü teâlâ, Ebu Cehil ve Ebu Leheb'in iman etmeyeceklerini ve onların böyle bir tekliften, devamlı bir azabtan başka hiçbir şey elde edemiyeceklerini de biliyordu. Ama buna rağmen O, "onları mükellef tutmuştur. Binaenaleyh, senin buna mukabil cevap olarak kabul ettiğin her şey, senin zikrettiğin şeylere karşı bizim cevabımızı teşkil etmektedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onlar öğüt verildikleri şeyleri hakkıyla yapsalardı, bu, kendileri için elbet hem daha hayırlı, hem de (imanlarını) daha kökleştirici olurdu. O zaman biz de onlara tarafımızdan pek büyük bir mükâfaat verirdik ve onları elbet doğru yola iletirdik" buyurmuştur.

Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar öğüt verildikleri şeyleri hakkıyla yapsalardı..." ifadesi, "şayet onlar mükellef tutulup emrolundukları şeyi yapsalardı..." demektir. Cenâb-ı Hakk'ın, mükellef tutup emretmesi, âyette bir va'z olarak isimlendirilmiştir. Çünkü Allah'ın tekliflerinde hem vaad hem va'îd, hem teşvik hem korkutma, hem de hem mükâfaat hem ukübat bulunmaktadır. Böyle olan her şey ise, bir va'z olarak isimlendirmektedir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, o insanların bu mükellefiyetleri üstlenmeleri halinde, kendileri için çok çeşitli faydaların tahakkuk edeceğini beyan buyurmuştur:

Allah'ın Emrini Tutmalarındaki Faydalar

Birinci çeşit fayda: Hak teâlâ'nın, "kendileri için elbet daha hayırlı olurdu" âyetinin ifade ettiği husustur. Bu sözün manasının, "Onlar için, hem âhiret hem de dünya hayrı tahakkuk ederdi..." şeklinde olması muhtemel olduğu gibi, bu ifadede yer alan (......) kelimesinden, bir mübalağa ve tercih etme manasının kastedilmesi de muhtemeldir. Bu da, "bu onlar için, başkasından daha çok menfaatli ve daha çok üstün olurdu.." demektir. Çünkü "hayr" lafzı, her iki manaya da gelebilir.

Amelin îmanı Kökleştirmesi

İkinci çeşit fayda: Hak teâlâ'nın, "hem de (imanlarını) daha kökleştirici olurdu" âyetinin ifade ettiği manadır. Bunun izahı hususunda da şunlar söylenebilir:

a) Bundan murad, "Bu, onların imanlarında sebat ve devam etmelerini daha fazla temin eder" şeklindedir. Çünkü tâat, bu gibi şeylere götürür. Bir vakitte yapılan taatin temin ettiği manevî fayda, kişiyi, o iman üzere devam etmeye sevkeder.

b) "Bu, daha sağlam ve daha kalıcıdır... Çünkü bu haktır, gerçektir, hak, sabit ve bakî olan; bâtıl ise, yok olup, zail olandır" demektir.

c) İnsan, önce hayrı elde etmek ister. Bunu elde ettiği zaman, insan, bu elde edilen şeyin devamlı ve kalıcı olmasını arzular. İşte bu izaha göre, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu, kendileri için elbet hem daha hayırlı.." ifâdesi, birinci duruma; O'nun, "hem de (imanlarını) daha kökleştirki olurdu" ifadesi ise, ikinci duruma bir işaret olmuş olur.

Üçüncü çeşit fayda: Cenâb-ı Hakk'ın, "O zaman biz de onlara tarafımızdan pek büyük bir mükâfaat verirdik.." âyetinin ifade ettiği husustur. Bil ki Allahü teâlâ, imandaki İhlasın, münafıkların arzuladıkları nifaktan daha hayırlı ve daha çok sebat ve bekası bulunduğunu beyan edince, bunun bizatihi bir hayır olduğu gibi, peşinden pek büyük hayırların da meydana geleceğini beyan buyurmuştur ki, bu hayırlar da, pek büyük ücretler ve pek büyük mükâfaatlardır.

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Âyette geçen lafzı, bir mukadder suâlin cevabıdır. Buna göre sanki "O hayır ve sağlamlaştırmadan neler meydana gelmektedir?" diye sorulmuş da, cevab olarak da, "onlara, katımızdan büyük mükâfaatlar veririz" denilmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendi katından pek büyük bir mükâfaat verir" (Nisa. 40) âyeti gibidir."

Buradaki Mükâfaatın Büyüklüğüne Dair Unsurlar

Diyorum ki: Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerimede, her biri bu mükâfaatın büyüklüğüne delâlet eden pekçok karineyi bir arada zikretmiştir:

1) Cenâb-ı Hak, kendisini azamet ve yücelik ifade eden sığalarla zikretmiştir ki, bunlar (ona verirdik) ve (tarafımızdan) ifadeleridir. Bu mükâfaatlan veren hikmet sahibi yüce Allah, kendisini, bir bağış ve lütuf va'adettiğinde azamete delâlet eden bir lâfızla zikredildiğinde, bu durum, bu atıyye ve mükâfaatın da büyüklüğüne delâlet etmektedir.

2) Cenâb-ı Hakk'ın, "tarafımızdan" ifadesi.. Tahsis ifade eden bu terkîb, mübalağaya delâlet etmektedir. Hak teâlâ'nın, "ve kendisine nezdimizden bir ilim öğretmiştik" (Kehf, 65) ifadesinde de olduğu gibi...

3) Cenâb-ı Hak, bu mükâfaatı "büyük" olarak vasfetmiştir. Büyüklerin en büyüğü olan (Cenab-ı Hakk'ın) büyüklükle tavsif etmiş olduğu bir şeyin, mutlaka büyüklüğün zirvesinde bulunması gerekir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Orada (cennette), hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin hatırına dahi gelmeyen şeyler (nimetler) bulunmaktadır" Buhari, Bed'u'l-halk, 8; Müslim, İman, 312 (1/176). buyurmuşken, bu mükafaat daha nasıl büyük olmasın?"

4) Cenâb-ı Hakk'ın, "ve onlan elbet doğru yola iletirdik" buyruğudur. Bu ifadenin tefsiri hakkında iki görüş bulunmaktadır:

a) Burada geçen "sırât-ı müstakîm"den murad, "hak din"dir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın "Şüphesiz, muhakkak ki sen, doğru bir yolun rehberliğini yapıyorsun..." (Şûra. 52) âyetidir.

b) Buradaki "sırât-ı müstakîm", kıyamet meydanından (cennete giden) yoldur. Bu böyledir, çünkü Allahü Teâlâ bu ifadeyi, sevab ve mükâfaattan sonra zikretmiştir. Gerçek din ise, sevab ve mükâfaattan önce gelir. Kıyamet meydanından cennete giden yol olan sırât'a ise, ancak mükafaat hak edildikten sonra ihtiyaç duyulur. Binaenaleyh, buradaki "sırât-ı müstakîm" ifadesini bu manaya hamletmek daha uygun ve evlâdır.

Allah'ın, Nimetine Erdirdiği Kimseler

69. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:70

70. Âyetin Tefsiri

"Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimetler vermiş olduğu peygamberlerle, sıddîklerle, şehidlerle ve iyi kullarla beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar! Bu, Allah'tan bir lütuftur. Hakkıyla bilici olarak Allah kafidir".

Bil ki Cenâb-ı Hak, "Ey İman edenler, Allah'a itaat edin.. Peygambere... de itaat edin..." (Nisa.59) ifadesiyle, Allah'a ve Hazret-i Peygambere itaat etmeyi emredip: sonra, Tağut'un yanında davalaşıp Hazret-i Peygamber'den yüz çevirenlerin yolunun yalan ve sahtekârlık olduğunu gösterip; daha sonra da, bir kez daha Hazret-i Peygamber'e itaat etmeyi emrederek, "Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik" (Nisa. 63) buyurup, "..bu kendileri için muhakkak hem daha hayırlı, hem de (imanlarını) daha kökleştirici olurdu" (Nisa. 66) ifadesiyle de bu itâat'ı tergîb ve teşvik edince, Allah'a itaat, Resulüne itaat emrini, bu âyette bir kez daha te'kîd etmiş ve "kim Allah'a ve peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimetler vermiş olduğu peygamberlerle, sıddîklerle, şehidlerle ve iyi kullarla beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar..." buyurmuştur. Burada birkaç mesele vardır:

Nisa, 70 Ayetinin Nüzül Sebebi

Alimler bu âyet-i kerime'nin sebeb-i nüzulü hakkında birkaç açıklama zikretmişlerdir:

a) Bir grup müfessirin riyayet ettiğine göre, Hazret-i Peygamberin kölesi (mevlâ) olan Sevban, Hazret-i Peygamber'i çok seviyor ve O'ndan ayrılmaya hiç dayanamıyordu. Bir gün, yüzü değişmiş, bedeni incelmiş, zayıflamış ve yüzünü hüzün bürümüş olduğu halde Hazret-i Peygamberin yanına gelir. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona halini sorunca, o şöyle der: "Ey Allah'ın Resulü, benim şundan başka hiçbir derdim yok: Seni görmediğim zaman özlüyor, seninle karşılaşıncaya kadar büyük bir yalnızlık duyuyorum... Derken âhireti hatırlıyor, bu sefer de seni orada görememekten korkuyorum... Çünkü ben, cennete girdirilsem bile, sen peygamberlerin derece ve makamlarında olacaksın, bense kulların derece ve makamlarında; binaenaleyh, seni göremiyeceğim. Eğer cennete girdirilmezsim, o zaman da seni asla göremiyeceğim..." Bunun üzerine, bu âyet-i kerime nazil oldu.

b) Süddî şöyle demiştir: "Ensardan bir grup insan, "Ya Resûlellah, sen cennetin en üst (makamında) oturursun; biz ise seni özleriz... Ne yaparız o zaman?.." deyince, bu âyet-i kerime nazil olur.

c) Mukâtil şöyle demiştir: "Bu âyet-i kerime, Hazret-i Peygamber'e "Ya Resûlellah, biz senin yanından ayrılıp çoluk-çocuğumuzun yanına varınca, seni özlüyoruz. Yanına dönünceye kadar hiçbir şey bize fayda vermiyor. Sonra, senin cennetteki derece ve makamını düşündük, binaenaleyh, şayet cennete girersek, biz seni nasıl görebileceğiz?" diyen Ensâr'dan bir kimse hakkında nazil olmuştur. Onun bu sorusu üzerine Cenâb-ı Hak, bu âyeti indirmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edince, O'nun, kendisine ait bir bahçede bulunduğu sırada, Ensar gelip Hazret-i Peygamberin vefat ettiğini ona haber verdi. Bunun üzerine o "Allah'ım, O'nunla tekrar karşılaşıncaya kadar ondan başka hiçbir şey görmemem için gözlerimi kör et!.." dedi ve olduğu yerde hemen kör oldu. Hazret-i Peygamber'i şiddetti bir sevgiyle sevdiği için, Cenâb-ı Hak onu, cennette Hazret-i Peygamberin yanına koyar."

d) Hasan el-Basrî şöyle der: "Mü'minler, Hazret-i Peygamber'e şöyle dediler "Biz, seninle ancak dünyada müşerref oluyoruz. Âhiret hayatı başladığındaysa, sen ilk dereceye yükseltileceksin..." Bunun üzerine, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hüzünlendi; mü'minler de hüzünlendiler... Bundan dolayı bu âyet-i kerime nazil oldu.

Muhakkik âlimler şöyle demişlerdir: "Bu rivayetlerin sahih olduğunu inkâr etmiyoruz. Fakat, âyetin sebeb-i nüzulünün, bundan daha büyük bir şey olması gerekir: Bu da, tâata teşvik ve ona isteklendirmedir. Çünkü sen biliyorsun ki, sebebin hususîliği, lafzın umumîliğini zedelemez. Binaenaleyh, bu âyet, bütün mükellefler hakkında şu umumî hükmü ifade eder: Allah'a itaat, Resulüne itaat eden herkes, hiç şüphesiz, Allah katında üstün dereceler ve çok şerefli mertebeler elde eder.

Allah ve Resulüne İtaatın Sırrı

Âyetteki, "kim Allah'a ve Peygam- bere İtaat ederse.." buyruğunun zahiri, tek bir itaat ile yetinmeyi gerektirir. Zira sübutî meselelerde, sıfata delâlet eden lâfızla amel etme hususunda, söz konusu şeyin sadece bir defa meydana gelmesi yeterlidir. Kâdî şöyle demiştir: "Bu âyetin, zahirinin dışında bir manaya hamledilmesi, yani buradaki taatin, emredilen şeyleri yapıp, yasaklanmış bütün şeyleri terketmek manasına alınması ve o mânaya hamledilmesi gerekir. Çünkü biz bunun manasını tek bir tâat anlamına hamledersek, bu hükmün içine fâsıklar ve kâfirler de dahil olur. Çünkü onlar da tek bir taat İşlemiş olurlar." Bu hususta bence, bir diğer vecih daha bulunup o da şudur: Usûl-ü fıkıhta sabittir ki: Bir sıfatın peşisıra zikredilen hüküm, bu hükmün o sıfat sebebiyle meydana geldiğini iş'âr eder. Bu sabit olunca, biz deriz ki: Âyetteki "Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse..." ifâdesi, "Kim, Allah'a ilah olduğu için itaat ederse..." demektir. Allah'a, ilah olduğu için itaat, Allah'ı bilmek ve O'nun celalini, izzetini, kibriyasını ve samediyyetini ikrar etmek demektir. Binaenaleyh bu âyet, iki büyük ve önemli âhiret haline işaret etmektedir:

1) Kıyamet günü, bütün saadetlerin kaynağı, ruhun, marifetullah nurları ile parlamasıdır. Kimin kalbinde bu nurlar daha çok, ve daha duru İse, cisimler aleminin sevgisi ile bulanmaktan uzak oluşu daha tam ise, saadete ve kurtuluşa ermeye daha yakındır.

2) Allahü teâlâ, bir önceki âyette, itaatkâr kullara büyük ecir, bol sevab ve sırat-ı müstakime hidayet va'adinde bulundu. Sonra bu âyette, onların, Allah'ın kendilerine in'amda bulunmuş olduğu peygamberler, sıddikler, şehidler ve salihlerle birlikte olacaklarını va'adetti. Bu, sonra gelen ve işi mühürleyen va'addir. Bunun öncekinden daha şerefli ve yüce olması gerekir. Malumdur ki bu kimselerin, o kimselerle birlikte olması, onlarla aynı derecede olmaları manasında değildir. Çünkü bu imkansızdır. Binaenaleyh bunun şu manada olması gerekir; Nakıs ruhlar, dünyada iken, kâmil ruhlarla olan alakalarını, şiddetli sevgi vasıtası ile artırdıklarında ve tam yaptıklarında, bu âlemden ayrılıp âhiret alemine ulaştıkları zaman, orada bu ruhanî alakalar devam eder. Sonra o sâf ve duru ruhlar, onların karşısında cilalı aynalar gibi olurlar. Adeta ışıklar bu aynaların birinden diğerine akseder ve aksedişler sebebiyle de onların nurları son derece güçlü olur. Bu ruhlar hakkında söylenecek söz de aynıdır. Çünkü bunlar, Allah'tan başka varlıkların sevgi tozlarından, mücahede cilası ile temizlenir ve parlatılır ki Allah'a ve peygambere itaat ile kastedilen budur, ve sonra bedenin perdesi kalkar ise, onlar üzerine Allah'ın celâl nurları doğar. Sonra bu nurlar birinden diğerine akseder ve bu ruhanî alakalar sebebi ile eksik (nakıs) ruhlar, kâmil olur (olgunlaşır). İşte aklıma gelen ihtimal, budur. Kur'ân'ın sırlarını Allah daha iyi bilir.

Dereceleri Farklı Olanların Cennette Beraberliği

Allah'a ve peygambere itaat eden kimselerin, peygamberfer ve sıddîkler ile beraber olmalarından murad, hepsinin bir derecede bulunmaları değildir. Çünkü bu, fâzıl (üstün) olan ile mefdûl (daha az üstün olan) arasında, derece bakımından eşitliği gerektirir; bu da mümkün değildir. Aksine bundan murad onların, cennette yerleri uzak olsa da, birbirlerini görebilecekleri şekilde bulunmalarıdır. Çünkü perde kalktığı zaman, onlar birbirlerini görürler ve ziyaret veya karşılaşmayı istedikleri zaman, buna kadir olurlar. İşte bu beraberlikten murad, budur.

Makbul Olan Dört Zümre

Bil ki Allahü teâlâ önce peygamberleri, sonra üç vasfın sahiplerini zikretti: Sıddîkler, şehidler ve sâlihler. Alimler, peygamberlerin sıddîkler, şehidler ve sâlihlerden başka olduğu hususunda ittifak etmişler, ama bu üç sıfat hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, "bu sıfatların hepsi, tek bir mevsufa (ihsana) âid olur. Bunlar, birbirine girmiş (beraber bulunan) sıfatlardır. Bundan dolayı bir insanın hem sıddîk (tam tasdîk eden), hem şehîd, hem de sâlih olması imkansız değildir" demişler; diğer alimler ise, "Bu vasıflardan herbiri ile, bir kısım insan kastedilmiştir" demişlerdir. Bu ikinci görüş, doğruya daha yakındır. Çünkü ma'tûfun (atfedilenin), ma'tufun aleyhten ayrı bir şey oması gerekir. Nasıl "Peygamberler", ondan sonra zikredilenlerden başka ise, aynı şekilde "sıddîkler"in de, ondan sonra zikredilenlerden başka ve ayrı olması gerekir. Diğer sıfatlar (şehidler - salihler) hakkında söylenecek söz de aynıdır. Biz şimdi bu üç sıfatın manasını araştıralım:

Sıddîkler

Birinci sıfat: Sıddîk, sıdkı (doğruluğu) âdet edinmiş olan kimsenin ismidir. Bir fiil bir insanın âdeti olur ve o insan bu fiili ifade eden kelimeyle tavsif edilir ise, o vasıf fiîl vezni üzere gelir. Mesela sikkîr (çok içen, sarhoş); şirrîb (çok içen); himmîr (çok şarap içen) denilir. Sıdk, mü'minin şerefli ve üstün sıfatlarından birisidir. Sıdk, (doğruluk) fazilet olarak yeter. Çünkü iman tasdikten (doğrulamaktan) ibarettir. Kizb (yalan) da, zemm (kötülenme) sebebi olarak yeter. Çünkü küfür de tekzîbten (yalanlamadan) başka birşey değildir.

Bunu anladığın zaman biz deriz ki: Müfessirlerin, "Sıddîk" hakkında çeşitli tarifleri vardır:

1) Her kim, şekke düşmeksizin herhangibir dini tasdik eder (doğrular) ise, o sıddîktir. Bunun delili, "Allah'a ve peyamberlerine iman edenler (yok mu!), onlar sıddîklerdir" (Hadîd, 19) âyetidir.

2) Bir topluluk şöyle demiştir: "Sıddîkler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabının efdal olanlarıdır."

3) Sıddîk, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ilk önce tasdik etmiş ve böylece, bu hususta diğer insanlara öncü olmuş kimsenin ismidir.

Hazret-i Ebu Bekrin Sıddîkiyyeti

Durum böyle olunca, Hazret-i Ebu Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh), insanlar içinde bu vasfa en layık kimse olur. Bunun izahı şöyledir: O, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i tasdikte öncüdür. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "İslâm'ı her kime arzettiysem, mutlaka o duraklamıştır; Ebu Bekir müstesna, çünkü o, hiçtereddüt etmedi" dediği meşhurdur. Bu hadis, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ebu Bekir'i İslam'ı davet ettiği zaman, onun hiç duraklamaksızın bunu kabul ettiğine delâlet etmektedir. Biz, onun müslüman oluşunun, başkalarından sonra olduğunu düşünür isek, "Hazret-i Peygamber, ona İslâm'ı arzetmekte gecikmek suretiyle, hata etmiştir" dememiz gerekir. Bu ise, Hazret-i Ebu Bekir için değil, aksine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için bir zemm sebebi olur. Bunu söylemek ise küfürdür. Bu kusuru Hazret-i Peygambere nisbet etmek yanlış olduğuna göre anlıyoruz ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ebu Bekir'e İslâm'ı arzetmede kusurlu davranmamıştır ve hadis-i şerif de, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'in hiç duraksamadan İslâm'ı kabul ettiğine delâlet etmektedir. Binaenaleyh bu iki durumun toplamından, Hazret-i Ebu Bekr'in, ilk müslüman olan kimse olduğu neticesi ortaya çıkar.

Onun, bu hususta diğer insanlara öncü ve örnek oluşunun izahı da şöyledir: Çünkü, Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin, Hazret-i Ebu Bekir'den daha önce müslüman olduğunu söylesek bile, hiçbir akıllı insan, Hazret-i Ali'nin müslüman olduğu yaşta, bir örnek teşkil etmeyeceği konusunda şüphe etmez. Çünkü Hazret-i Ali o zaman, henüz küçük bir çocuk idi ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in terbiyesi altında idi. Öte yandan o, Hazret-i Peygamber'in son derece yakın akrabası idi. Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) ise, akrabalık bakımından, Hazret-i Peygambere fazla yakın değildi. Böyle olan bir kimsenin imanı, başka insanların İslâm'a yönelmelerine bir sebep olur. Çünkü alimlerimiz, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'in iman etmesinden kısa bir zaman sonra, Hazret-i Osman (radıyallahü anh), Talha, Zübeyr, Sa'd İbn Ebî Vakkas ve Osman İbn Maz'ûn (radıyallahü anhnhüm)'u da İslâm'a getirdiği ve onların böylece müslüman oldukları hususunda ittifak etmişlerdir. Binaenaleyh, Hazret-i Ebu Bekir'in müslüman olması, bu büyük zatların ona uymasına vesile olmuştur. Böylece, bütün bu anlattığımız şeylerle, Hazret-i Ebu Bekir'in İslâm'a ilk giren kimse olduğu sabit olmuştur. Yine, O'nun İslâm'a girişinin, sahabenin en önde gelen simalarının İslâm'a girme konusunda O'na tâbi olmalarına vesile ve sebep olduğu ortaya çıkmıştır. Binaenaleyh, ümmet içinde bu sıfata en lâyık kimsenin, Hazret-i Ebu Bekir olduğu sübut bulmuş olur.

Hazret-i Ebu Bekir'in Ümmetin Efdali Olması

Sen bunları iyice anladığın zaman biz deriz ki: Zikrettiğimiz bu açıklamalar, Hazret-i Ebu Bekir'in, Hazret-i Peygamber'den sonra ümmetin en faziletlisi ve üstünü olmasını gerektirir. Bu iki yönden izah edilebilir:

a) Hiç şüphesiz O'nun müslüman oluşu, başkasından daha önce olunca, sevabının da daha ileri olması gerekir. Çünkü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Her kim güzel bir adet ihdas ederse, o kimseye onun ecriyle, kıyamete kadar onunla amel edecek kimselerin mükâfaatı da vardır" Müslim, İlim, 15 (IV/2059). buyurmuştur.

O müslüman olduktan sonra, Allah yolunda cihad etmiştir. Onun bu cihadı, Hazret-i Osman, Talha, Zübeyr, Sa'd İbn Ebî Vakkas, Osman İbn Maz'un ve Hazret-i Ali (radıyallahü anh) gibi büyük sahabenin müslüman olmalarına vesile olmuştur.

Hazret-i Ali ise, Uhud ve Hendek savaşlarında kâfirleri öldürmek için cihad etmişti; ama Hazret-i Ebu Bekr'in cihadı, sahabelerin gözdeleri olan böylesi kimselerin müslüman olmasına vesile olurken, Hazret-i Ali'nin cihadı kâfirleri öldürmeye sebep olmuştur. Şüphesiz birincisi daha faziletlidir.

Ve yine Hazret-i Ebu Bekir, İslâm'ın başlangıcında, Hazret-i Peygamber'in son derece zayıf olduğu bir sırada cihad etmiştir. Hazret-i Ali ise, ancak Uhud ve Hendek savaşlarında cihada katılabilmiştir. Oysa ki İslâmiyet, bu günlerde güçlü idi. Malûmdur ki, zayıf olunan zamanda yapılan cihad, güçlü olunan zamanda yapılan cihaddan daha efdaldir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, 'İçinizde fetihten evvel harcayan ve muharebe eden kimseler, (diğerleriyle) bir olmaz. Onlar derece itibariyle (o fetihten) sonra harcayan ve muharebe edenlerden daha yüksektirler.." (Hadid, 10) buyurmuş, böylece de, zayıf olduğu sırada İslâm'a yapılan yardımın sevabının, güçlü olduğu sırada yapılan yardımın sevabından daha büyük olduğunu açıklamıştır.

Böylece zikrettiğimiz şeylerin hepsinden, bu sıddîk vasfına en lâyık kimsenin Hazret-i Ebu Bekir olduğu ortaya çıkar. İşte bundan dolayı müslümanlar, bu lakabı Hazret-i Ebu Bekir'e verme konusunda icmâ etmişlerdir; ancak bu (lâkaba) itibar etmeyip onu kabul etmeyenler müstesna.. "Sıddîk" kelimesini, zikretmiş olduğumuz şeylerle tefsir etmek de, fazilet ve ilim bakımından nübüvvetten sonra, bu vasıftan, yani insanın sıddîk olmasından başka bir mertebenin olmadığına delâlet eder. Delil buna delâlet ettiği gibi, Kur'ân'ın lafzı da buna delâlet eder. Çünkü hangi âyette, sıddîk ismiyle "nebî" kelimesi beraber zikredilse, bu iki isim arasına herhangibir şey girmemiştir. Meselâ Cenâb-ı Hak, İsmail (aleyhisselâm)'i vasfederken, "Çünkü or va'adinde sadıktı" (Meryem, 54); İdris (aleyhisselâm)'i tavsif ederken, "Çünkü o, sıdkı bütün bir peygamberdi" (Meryem, 41) ve bu âyette de, . "..peygamberlerle, sıddiklerie.." buyurmuştur. Yani, "Sen, siddîkiyyet mertebesinden terakkî eder, yükselirsen nübüvvet mertebesine yükselirsin; nübüvvet mertebesinden inersen, sıddîkiyyeî mertebesine varırsın... Bu iki mertebe arasında başka bir mertebe bulunmamaktadır" demektir.

Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerimede, "Sıdkı getirene ve onu tasdik edenlere..." (zümer, 33) buyurmuş, bu iki vasfı birbirinden ayırmamıştır. Deliller, bu ikisi arasında başka bir kimsenin bulunmadığına delâlet ettiği gibi, Allahü teâlâ da en hayırlı ümmet olarak vasfedilmiş olan bu ümmeti, Hazret-i Peygamber'den sonra Hazret-i Ebu Bekir'i icmâ ile halife seçmeye; O (radıyallahü anh) vefat ettiği zaman, onu Hazret-i Peygamber'in hemen yanına defnetmeye muvaffak kılmıştır. Bu ancak şundandır: Allahü teâlâ bu âyette, peygamberler ile sıddîkler arasında hiçbir şeyi zikretmemiştir. Şüphesiz ki, bu ikisi arasındaki vasıta, daha önce zikretmiş olduğumuz hususlarda kaldırılmıştır.

Şehîdler ve Şehidliğin Mahiyeti

İkinci sıfat: Şehâdet... Şehidler hakkında söylenebilecek söz, bu kitabın muhtelif yerinde geçmiştir. Bu izahın bir kısmını burada tekrarlamamızda da bir mahzur yoktur. İşte bundan dolayı diyoruz ki: Şehâdetin, insanın kâfir bir kimse tarafından öldürülmesi şeklinde tarif edilmesi caiz değildir. Buna birçok şey delâlet etmektedir:

1) Bu âyet, şehâdet mertebesinin, dinde büyük bir mertebe olduğunu gösterir. Halbuki, insanın kâfir tarafından öldürülmesinde, öyfe pek fazla bir şeref bulunmamaktadır. Çünkü böyle bir öldürülme, bazan günahkâr ve Allah katında bir mertebesi olmayan bir kimse için de söz konusu olabilir.

2) Mü'minler bazan, "Allah'ım, bize şehâdeti nasib et!" diye dua ederler. Eğer şehâdet, sadece kâfir tarafından öldürülmekten ibaret olsaydı, onlar, Allah'tan bu öldürülmeyi istemiş olurlardı. Oysa ki bu caiz değildir. Çünkü, kâfirin onu öldürmesini istemek küfürdür.,

3) Allah'dan, küfür olan bir şeyi taleb etmek nasıl caiz olabilir? Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber, "Karın ağrısından ölen şehiddir; boğularak ölen şehiddir" Müslim, İmare, 164, 165 (III/1521) buyurmuştur. Binaenaleyh, şehâdetin öldürülmekten ibaret olmadığını anlamış oluyoruz. Daha doğrusu biz, şöyle diyoruz: "Şehîd kelimesi, ism-i fail mânasında, "fail" vezninde bir kelimedir. "Şehîd", Allah'ın dininin doğruluğuna bazan hüccet ve beyân, bazan da kılıç ve mızrak ile şehâdet eden kimsedir. Binaenaleyh şehidler, adaletle kaim olup hükmedenlerdir. Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah şu hakikati kendinden başka hiçbir Tanrı olmadığını, adaleti ayakta tutarak açıkladı. Melekler ve ilim sahipleri de.." (Al-i İmran. 18) ayetinde zikretmiş olduğu kimselerdir. Canını, Allah'ın dinine yardım, O'nun dininin hak, onun dışındakilerin ise bâtıl olduğuna şehâdet etmek uğruna feda ettiği için, Allah yolunda öldürülenlere "şehid" denilir. Bir kimse, bu mânada Allah'ın şehidlerinden olursa, âhirette de Allah'ın şehidlerinden (şahitlerinden) olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Böylece, insanlara karşı (hakikatin) şahidleri olasınız diyet sizi örnek bir ümmet yaptık" (Bakara, 143) buyurmuştur.

Sâlihler

Üçüncü sıfat: Salih, itikadında ve amelinde iyi, dürüst olan kimsedir. Çünkü, cehalet itikadda bir bozukluk, günah ise amelde bir bozukluktur. Sen sıddîk, şehîd ve salih kelimelerinin tefsirini iyice anladığında, bu sıfatlar arasındaki fark anlaşılır. Bu böyledir, çünkü itikadı doğru, işi de mâsiyet değil taat olan herkes sâlihtir. Sonra salih bazan, Allah'ın dininin hak, onun dışındaki dinlerin bâtıl olduğuna şehâdet ettiği için sâlih olur. Bu şehâdet bazan hüccet ve delil ile bazan da kıtıç ile olur. Bazan salih, bu şehadeti yerine getirmiş olma sıfatı ile vasfedilmiş olmaz. Böylece şehid olan herkesin sâlih olduğu, ama her salihin şehid olmadığı sabit olmuş olur. Buna göre şehid, sâlih insanların en şereflisidir.

Hem sonra şehîd, bazan sıddîk olur, bazan olmaz. Sıddîk'in manası, iman etmede başkalarından daha önce olan ve imanı başkalarına bir örnek olan kimse demektir. Binaenaleyh her sıddîk olanın şehid de olacağı, ama her şehidin sıddîk olamayacağı sabit olur. Böylece mahlukatın en efdallerinin peygamberler, onlardan sonra sıddîklar, onlardan sonra sadece şehâdet derecesine sahip bulunanlar, onlardan sonra sadece salah derecesine sahip bulunanlar olduğu sabit olur.

Velhasıl meleklerin büyükleri, hak dini Allah'tan alırlar, peygamberler de meleklerden alırlar. Nitekim Allahü teâlâ, "O (Allah), kendi emri ile, kullarından kimi dilerse ona vahy ile melekleri indirir" (Nahl, 2) buyurmuştur. Sıddîklar dini, peygamberlerden; şehidler de sıddîklardan alır, öğrenirler. Çünkü biz, sıddîkların başlangıçta dini, peygamberlerden aldığını ve kendinden sonraki kimseler için bir örnek olduğunu beyan etmiştik. Salihler de hak dini şehidlerden alır, öğrenirler. İşte bu sıralamanın izahı böyledir. Bunu kavradığın zaman, cennete girecek her insanın, mutlaka bu sıfat ye vasıflardan birine dâhil olduğunu görürsün.

Refik Kelimesinin Mânası

Sonra Allahü teâlâ, "Onlar ne iyi arkadaştırlar! "buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili bazı meseleler bulunmaktadır;

Birinci Mesele

Keşşaf sahibi, "Bu ifadede bir hayret ettirme manası vardır. Sanki, "Bunlar ne güzel arkadaş!" denilmektedir" demiştir.

İkinci Mesele

"Rıfk" Arapça'da yumuşak huylutuk ve lütufkâr davranış manasındadır. Böyle davranan kimseye "refîk" denilir. İşte kelimenin dildeki manası budur. Daha sonra biribirlerine dayanıp destek oldukları için, arkadaşa "refîk" denilmiştir.

Üçüncü Mesele

Vahidî şöyle der: "Refîk kelimesi âyette, çoğul bir kelimenin sıfatı olduğu halde müfred getirilmiştir. Çünkü Araplar (peygamber), (postacı) ve (arkadaş) kelimelerini, hem müfred, hem de çoğul manada kullanıyorlardı. Nitekim Hak teâlâ, "Biz, Alemlerin Rabb'inin Resulüyüz" (Şu'ara, 16) buyurmuştur. Bu sebeple, bu âyette, "Bunlar ne güzel adam!" denilemez. Kısaca bu, ancak bir sıfat olan isim hakkında caiz olur. Fakat bu, (erkek-kadın) gibi sarih bir isim olursa caiz olmaz. Zeccâc bunu sarih isimde de caiz görmüş ve bunun Sîbeveyh'in görüşü olduğunu iddia etmiştir. Yine Hak teâlâ'nın bu beyanının manasının, "Sizi bir çocuk olarak çıkarır" (Mü'min. 67) âyetinde olduğu gibi, "Onların her biri, ne güzel bir arkadaştır!" şeklinde olduğu da söylenmiştir.

Dördüncü Mesele

Âyetteki "refîk" kelimesi, temyiz olduğu için mansubtur. Bunun, hal olmak üzere mansub olduğu da söylenmiştir. Yani "Arkadaş olarak, onlardan herbiri iyıdir" demektir.

Beşinci Mesele

Bil ki Cenâb-ı Hak, Allah'a ve Resulüne itaat eden kimsenin peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihlerle beraber olduğunu açıklamış, sonra bunlardan hangisi olduğuna pek önem vermeyip, sadece onlarla beraber refîk bir arkadaş olmanın kâfi geldiğini bildirmiştir, Biz daha önce, "refik" kelimesinin, hazarda ve seferde kendisinden istifade edilen kimse manasına olduğunu zikretmiştik. Böylece Cenâb-ı Hak, bu itaatkâr kullardan fayda sağlanacağını açıklamıştır. Muhakkak ki bunlar onlara, ancak onlardan bir şefkat ve hayır gördükleri zaman yaslanır ve güvenirler. Biz defalarca bu arkadaşlığın nasıl olacağını açıklamıştık. Fakat meselenin zahirî izahı şöyledir: İnsan bazan başkası ile beraber bulunabilir ama onun refîki olmaz. Fakat birisi, yanındaki insana büyük bir şefkat ve ilgi gösterirse, o zaman onun refîki olur. Bu izaha göre Cenâb-ı Hak peygamberlerin, sıddîkların, şehidlerin ve salihlerin, o itaatkâr insana olan şiddetli şefkatleri ve onu görmeden dolayı duyacakları sevinçten dolayı, onun refikleri ve dostları gibi olduklarını beyan etmiştir.

Allahü teâlâ daha sonra, "Bu, Allah'tan bir lütuftur" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili meseleleler vardır:

Taat Allahın Lütfu Olup Cenneti Vecip Kılmaz

Şüphe yok ki âyetteki (bu) kelimesi, daha önce zikredilmiş olan, sevab vesilesi sıfatlara işarettir. O vasıfların her birinin, Allah'tan bir lütuf olduğuna hükmedilince, bu, sevab vermenin Allah'a vacib olmadığına delâlet eder. Birçok şey, aklî bakımdan da buna delâlet eder:

a) Taata yapmaya kudret, eğer ancak taatı yapmaya elverişli ise, bu durumda kudretin yaratıcısı, taati yerine getirenin kendisidir. Binaenaleyh kendisinin yaptığı fiil, kendisi için bir sevabı gerektirmez. Yine eğer o kudret, günah işlemeye de elverişli ise, taat cihetinin günah cihetine üstün gelmesi, ancak, taata götüren bir sebebin yaratılması ile olur. Böylece kudret ve o sebebin toplamı, fiilin (taatın) meydana gelmesini sağlar. Böylece de bu ikisinin yaratıcısı, bu taatı aslında yerine getiren kimse olur. Binaenaleyh onun bu fiili, kendisi için bir sevabı gerektirmez.

b) Allah'ın, kullarına olan nimeti sayılamayacak kadar çoktur. Bu nimet ise, Allah'a itaat edip şükretmeyi gerektirir. Allah rızası için yapılan taatlar, önceden geçmiş olan nimetler karşılığında olunca, o taatların gelecekte herhangi bir sevabı gerektirmeleri imkânsız olur.

c) Vücub, terkedildiği zaman günah işlemiş olmayı, onu istihkakı gerektirir. Bu günaha hak kazanma işi ise, Allah'ın ulûhiyyetine aykırı bir durumdur. Binaenaleyh bu vücubun Allah hakkında düşünülmesi imkânsız olur. Böylece, âyetin zahirinin, bütün mükâfaattarın Allah'ın bir fazlı, lütfü olduğuna delâlet ettiği gibi, kesin aklî delillerin de buna delâlet ettiği sabit olmuş olur.

Mu'tezile şöyle demektedir: Allah'ın mükâfaat vermesi gerçi vaciptir. Fakat buna "fazl" vasfını vermek imkânsız değildir. Zira kulun bu mükâfaata hak kazanması da Allahü teâlâ'nın onu yükümlü kılması sebebiyledir. Mükellef kılmak ise, başlıbaşma bir lütuftur. Bir de Cenâb-ı Hak, mükellefin tâat olan fiilleri yapabilmesi için, o mükellefe akıl ve kudret veren; bütün engel ve maniaları ortadan kaldıran, götüren Zât'tır. Böylece bu durum, kendisiyle faydalansın diye, başkasına bir elbise hibe eden bir kimsenin durumuna benzer. Bu kimse, o elbiseyi satıp, onun parasından faydalandığında, o paranın, "hibe eden kimsenin bir lütfü, bir ihsanı" diye nitelendirilmesi caizdir. İşte burada da böyledir.

İkinci Mesele

Hak teâlâ'nın, "Bu, Allah'tan birlütuttur" ifâdesi hakkında şu iki ihtimal vardır:

a) Kelamın takdirinin, "Bu mükâfat yok mu, o Allah'ın bir lütfudur" şeklinde olmasıdır. Buna göre âyet-i kerimenin manası, "Bu mükâfaat, son derece mükemmel olduğu için, âdeta Allah'ın bir lütfü olup, bunun dışında kalanların hiçbir değeri yoktur" şeklinde olur.

b) İfâdenin takdirinin, "Bu lütuf, sadece Allah'tandır" olmasıdır. Yani, "Şu âyet-i kerimede bahsedilen lütuf ile mükâfaat, sadece Allah'tan olup, başkasından değildir" demektir. Birinci ihtimalin daha belîğ olduğunda herhangi bir şüphe yoktur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Hakkıyla bilici olarak Allah kafidir" buyurmuştur. Bu ifâdenin, Allah'a taat hususunda daha önce geçmiş olan açıklamaları te'kîd etme hususunda, son derece müessir bir yeri vardır, zira Cenâb-ı Hak bu sözüyle kendisine, insanların nasıl tâatta bulunduklarını ve mükâfaat ve lütfün ne şekilde olacağını bildiğine dikkat çekmiştir ki, bu da, mükellefi, en mükemmel şekilde itaatta bulunup bu hususta kusur etmekten kaçınmaya teşvik eden şeyler cümlesindendir.

Düşmana Karşı Tedbir Emri

71. Âyetin Tefsiri

'Ey iman edenler, korunma tedbirinizi alın da, küçük kıtalar halinde harbe çıkın, yahut toptan seferber olun"

Bil ki Cenâb-ı Hak, hem kendisine hem de Resulüne tâatte bulunmaya teşvik ettikten sonra, tâatların en zoru ve kendileriyle dini takviye etmenin gerçekleştiği şeylerin enbüyüğü olduğu için, daha önce zikredilmiş olan cihaddan tekrar bahsederek "Ey iman edenler, korunma tedbirinizi alın da.." buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Âyette geçen kelimeleri, tıpkı "iz, eser, alâmet", "misil, denk " kelimelerinde olduğu gibi, aynı manaya gelirler. Nitekim, bir kimse korkutan bir şeye karşı uyanık olup, ondan sakındığı zaman, denilir. Böylece bu kimse, korunma tedbirini, kendisiyle canını koruyup muhafaza ettiği bir aleti saymıştır. Buna göre âyet-i kerimenin manası, "Düşmandan sakının, onlara karşı tedbirinizi alın, onların size zarar vermesine imkân vermeyin" şeklinde olur. Bu açıklamayı, Keşşaf sahibi yapmıştır. Vahidî (r.h), bu hususta şu iki görüşün bulunduğunu söylemiştir:

a) Buradaki, (korunma tedbiri..) kelimesinden maksat, silahtır. Buna göre mana, "silahlarınızı alınız.." şeklinde olmuş olur, Silah burada, (......) kelimesiyle ifade edilmiştir. Yani, "Silahınızı alınız ve korununuz, sakınınız..." demektir.

b) ifadesinin manası, "düşmanınızdan sakınınız..." demektir. Çünkü, sakınmayı emretmek, "silâhı ele alma" emrini ihtiva eder. Çünkü silâhı ele almak, düşmandan sakınmak demektir. Bu yorum da birincisi ile aynı kapıya çıkar. Binaenaleyh, birinci görüşe göre, silahı ele alma emri sarih ve açık; ikinci görüşe göre ise sözün fehvasından anlaşılmaktadır.

İkinci Mesele

Bir kimse şöyle diyebilir: Cenâb-ı Hakk'ın, kendisinden sakınılmasını emrettiği o şey, eğer olacaksa, bu sakınma bir fayda vermez; yok eğer olmayacaksa, sakınmaya hiç gerek yok... Binaenaleyh, her iki takdire göre de sakınmayı emretmek abestir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den de, "Takdir edilen şey, mutlaka olur; binaenaleyh, onu endişe etmek gereksizdir" Bu manadaki bir hadis için bkz. Keşfu'l-hafa, II/374. dediği rivayet edilmiştir. Yine, "Tedbir, kaderin önüne geçemez" de denilmiştir. Buna göre biz deriz ki, eğer bu söz doğru olursa, şer'î hükümlerle amel etmenin gerektiğini söylemek bâtıl ve yanlış olur. Çünkü bu durumda şu söylenebilir: Eğer insan, Allah'ın kaza ve kaderinde saîd (cennetlik) olan kullardan ise, o takdirde iman etmesine lüzum kalmaz. Yok eğer, o şakî olan (cehennemlik) kimselerden ise, kendisine, iman edip itâatta bulunması herhangi bir fayda vermez. Bu ise, teklifin hiç olmayacağı neticesine götürür. Bu soruya gerçek anlamda şöyle cevap verilebilir: Her şey, kadere göre tahakkuk edince, sakınmayı emretme işi de kaderin içine dahil olmuş olur. Binaenaleyh, "sakınmada, tedbir almada ne fayda bulunmaktadır?" diyen bir kimsenin sözü de, çelişki teşkil eden bir söz olmuş olur. Zira, tedbir alıp sakınmak da kaderin bir parçası olunca, o zaman sakınmayı, tedbir almayı eleştiren bu sorunun ne faydası olur?

Nafir ve Sübat Kelimenin İzahı, Seferberlik Emri

Hak teâlâ'nın, "Harbe çıkın" ifadesidir. İnsanlar, düşmanla savaşmak için harekete geçip, savaşmak için çıktıklarında, (......) devlet reisi de, insanları savaşa çıkmaya çağırıp, onları savaşmaya davet ettiğinde, (seferberlik ilan ettiğinde), "Devlet reisi, düşmanla savaşmaları için insanları savaşmaya çağırdı, onlar da davete icabet edip sefere çıktılar, sefere çıkıyorlar" denilir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Sizden savaşa katılmanız istendiğinde, savaşa katılın, sefere çıkın" şeklindeki hadisi de bu anlamdadır Savaşa katılan topluluğa denilir. "Falanca, ne kervanda, ne de savaşa katılanlar arasında bulunmaz.." darb-ı meselinde de bu anlamdadır. Arap dilcileri şöyle demişlerdir: Bu kelimenin aslı, korkmak, feryâd ü figan edip sığınmak anlamına gelen kelimelerinden gelmektedir. Bir kimse bir şeye sığındığı zaman, ve yine bir kimse bir şeyden korkup ondan hoşlanmadığında, . Buna göre âyetin manası, "düşmanınızla savaşmaya yönetip, bu yola başvurunuz" şeklinde olur.

Dördüncü Mesele

Bütün dil alimleri, burada geçen, (......) kelimesinin, "ayrı ayrı cemaatler" manasına geldiğini söylemişlerdir ki, bunun müfredi (......) kelimesidir.Bu kelimenin aslı ise, "Onu topladım" anlamında olan ifâdesinden gelmektedir. Yine, bir kimse bir kimseyi medh-ü sena ettiğinde, "Falancayı övdüm" denilir. Bunun te'vîli şöyle yapılır: Bu, "Onun iyiliklerini bir araya toplayıp, sayıp dökdü" demektir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun manası, sizler düşmanla savaşa, ya ayrı ayrı birlikler, peşpeşe giden seriyyeler halinde veyahut da topluca, yani tek bir alay halinde gidiniz..." şeklinde olur. Şairin şu sözünde murad ettiği mana da budur:

"Topluluklar ve tek tek olarak ona doğru uçtular..." Hak teâlâ'nın "Fakat korkarsanız, o halde, yürüyerek, yahut binekli olarak küm..." (Bakara, 239) ifâdesi de böyledir. Yani "Sizler, bu iki halden hangisinde bulunursanız, yine namazınızı kılın..." demektir.

Ağır Davranıp Seferberlikten Geri Duranlar

72. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:73

73. Âyetin Tefsiri

"İçinizden (öylesi vardır kî), muhakkak ağır davranacaktır. Eğer size bir musibet gelip çatarsa, diyecek ki: "Allah bana hakikaten lütfetti. Çünkü onlarla beraber bulunmadım!" Eğer size, Allah'tan bir lütf-u inayet gelirse, sanki sizinle kendisi arasında hiçbir tanışıktık olmamış gibi, muhakkak şöyle diyecektir: "Keşke ben de onlarla beraber olsaydım dar büyük bir murada (ganimete) ereydim)".

Bu âyette ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bitki bu âyette geçen "içinizden (öylesi vardır ki..)" ifâdesinin, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey iman edenler, korunma tedbirinizi alın" (Nisa, 71) ifadesiyle zikretmiş olduğu mü'minlere râci olması gerekir. Âlimler, ağır davranan kimseler hakkında iki görüş beyan ederek, ihtilâf etmişlerdir.

Ağır Davrananların Münafıklar Olduğu

Birinci görüş: Bunlardan murad, münafıklardır. Çünkü onlar, insanları Hazret-i Peygamber'te bulunmaktan alıkoymaya çalışıyorlardı. Eğer, "Âyetteki, "içinizden (öylesi vardır ki) muhakkak ağır davranacaktır" ifadesi, "Ey iman edenler, içinizden (öylesi vardır ki), muhakkak ağır davranacaktır" takdirindedir. Binaenaleyh bu ağır davranan münafık ise, münafık nasıl olur da, ""içinizden" ifadesi ile anlatılan mü'minlerden bir kısım sayılır?" denirse, buna birkaç şekilde cevap verilir:

1) Allahü teâlâ cins, neseb ve içli-dışlı olma (beraber yaşama) bakımlarından münafığı, mü'minlerden saymıştır.

2) Allahü teâlâ onları, zâhîri halleri bakımından mü'minlerden saymıştır. Çünkü onlar zahiren iman ehline benzeyenlerdir.

3) Sanki, "Ey kendisine kitap indirilen.." (Hicr. 6) âyetinde de olduğu gibi, "Ey, (iddialarına ve zanlarına göre) iman etmiş olanlar..." denilmiştir.

Ağır Davrananların Zayıf Müminler Olma İhtimali

İkinci görüş: Bu ağır davrananlar, mü'minlerin zayıfları idi. Bu, bir kısım müfessirin görüşüdür. Onlar şöyle demişlerdir: (......) tabiri, (gecikti, ağır davrandı) anlamına da gelir. "Buna göre buradaki tef'îl vezninin anlamı, bu fiilin tekrar tekrar meydana geldiğini ifâde etmektir. Dit alimleri, Arapların, "Ey falanca, seni bizden alıkoyan nedir?" dediklerini nakletmişlerdir. Arapların, bu fiili bâ harf-i cerriyle kullanmaları da, bu fiilin hadd-i zatında müteaddî olmadığına delalet eder. Buna göre âyetin manası, "Onlar içinde, bu gayeye karşı ağır davranan ve cihad hususunda gevşek davranıp ağırdan alan kimseler vardır. Bunlar, müslümanlar zafere ulaştıkları zaman, ganimete nail olmak için, onlarla olmuş olmayı temenni ederler. Ama, müslümanların başına nahoş bir iş geldiğinde de, onlarla birlikte bulunmamış olmalarından dolayı sevinirler" şeklindedir. Bunlar Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey iman edenler, ne oldunuz ki size: "Allah yolunda elbirlik gazaya çıkın" denildiği zaman yere (mıhlanıp) kaldınız!" (Tevbe, 38) âyetiyle kastettiği kimselerdir.

Âyetteki (......) ifadesinden muradın, onların ağır davranması olup, başkalarını geri durdurma olmadığına delâlet eden hususlardan birisi de, Cenâb-ı Hakk'ın, ganimet elde edildiği zaman onların söylediğini naklettiği "Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da..." sözleridir. Eğer, bu tabirden maksad, başkalarını geri durdurmak olsaydı, bu sözün bir anlamı olmazdı." Kadî bu görüşü tenkid etmiş ve şöyle demiştir: "Allahü teâlâ bu ağır davranan veya başkasını alıkoyan kimselerin, mü'minlerin başına bir musibet geldiğinde, "Allah bana hakikaten lütfetti. Çünkü onlarla beraber bulunmadım" dediklerini ve cihaddan geri duruşlarını Allah'ın bir nimeti saydıklarını nakletmiştir. Böyle bir söz, mü'minlere değil, ancak münafıklara yakışır. Ve yine mü'minler hakkında, "sanki sizinle kendisi, yani peygamber arasında hiçbir tanışıklık olmamış gibi..." denilmesi de uygun değildir. Böylece bu ifâdenin mü'minlere hamledilmesinin uygun olmadığı, bunun ancak münafıklara hamledilebileceği sabit olmuş olur."

Kâdî, sonra şöyle demiştir: "Eğer bu ağır davranmak, yere çakılmak manasına hamledilirse münafıklara uygun düşer. Çünkü onlar, cihaddan geri durur, cihad hususunda ağır davranır ve cihada katılma hususunda acele etmezler. Eğer bu kelimeyi "başkasını geri durdurmak" manasına hamledersek, bu mana yine münafıklara uygun düşer. Çünkü onlar mü'minlerin çoğunu, kafalarında uyandırdıkları çeşitli şüpheler ile, cihaddan alıkoymaya çalışıyorlardı. Binaenaleyh, her iki vasıf da münafıklarda mevcuttur."

Müfessirlerin çoğu ise, bu kelimeyi "başkasını geri durdurma, alıkoyma" manasına hamletmişlerdir. Müfessirler böylece, (......) ve (......) fiillerini birbirinden farklı kabul edip, birincisini lâzım, ikincisini ise müteaaddi addetmişlerdir; (sevimli oldu) ve (sevdi) fiillerinde olduğu gibi. Çünkü birinci fiil lazım, ikincisi ise müteaddidir.

İkinci Mesele

Zeccâc'a göre (......) ifadesindeki (......) kaseme mevsûldür. Öyle ki bu sözü sen söyleyecek olsaydın (Sizden elbette, savaştan alıkoysun diye andetmiş olanlar vardır) derdin.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer size bir musibet gelip çatarsa" buyurmuştur. Yani, "Size, öldürülme, hezimet ve geçim darlığı gibi bir musibet gelip çatarsa.." demektir. Yani, "Ben onlarla beraber olmadığım için, onların başına gelip çatmış olan belâ ve musibet bana gelmedi... "Eğer size, Allah'dan bir lütf-u inayet yani bir zafer ve ganimet gelirse, "Sanki sizinle kendisi arasında hiçbir tanışıklık olmamış gibi muhakkak şöyle diyecektir: "Keşke ben de onlarla beraber olaydım da, büyük bir murada ereydim!" derler..." buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

İbn Kesir ile Asım'ın ravisi Hafs, zamirin mercii, âyette geçen (tanışıklık) olmak üzere, ifadeyi, tâ harfiyle olmak üzere; diğer kıraat alimleri ise, fiil daha önce geçtiği için, yâ harfiyle (......) şeklinde okumuşlardır. Vahidî, Kur'ân-ı Kerim'de, bu her iki kıraatin de mevcut olduğunu, nitekim Cenâb-ı Hakk'ın, bir âyetinde "Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüd gelmiştir" (Yunus, 57); başka bir âyetinde de, "Kime Rabbinden bir öğüt gelip de..." (Bakara, 275) buyurduğunu söylemiştir. Buna göre fiili müennes getirmek aslolup, fail müennes-i gayr-i hakiki olduğu zaman, özellikle fail ile fiil arasına bir fasıla girdiğinde fiili müzekker getirmek de güzel ve yerinde olur.

İkinci Mesele

Hasan el-Basri, lâm harfinin zammesiyle "derler" şeklinde okumuş, böylece zamiri (......) kelimesinin manasına râci kılmıştır. Çünkü, ifâdesi, cemi manasındadır. Ancak ne var ki, bu kıraat zayıftır. Çünkü, (......) kelimesi, her ne kadar cemi manası ifade ediyorsa da, lâfız olarak müfreddir. Bu kelimenin lafız bakımından müfredlik tarafı, "diyecek kir "Allah bana hakikaten lütfetti..." ve "Keşke ben de onlarla beraber olaydım da, büyük bir murada ereydim!" tercih edilmiştir.

Burada (......) İtirazi Cümlesinin Girmesinin Güzelliği

Bir kimse şöyle diyebilir: "Eğer bu âyet, "Eğer size, Allah'tan bir tütf-u inayet gelirse, muhakkak şöyle diyecek- Keşke ben de onlarla beraber olaydım da, büyük bir murada ereydim!" şeklinde olsaydı, âyetin nazmı daha ve daha doğru olurdu; binaenaleyh araya niçin, "Sanki sizinle kendisi arasında hiçbir tanışıklık olmamış gibi!" ifâdesi gelmiştir?"

Buna şöyle cevap verilir: Bu, araya giren bir itiraziyye cümlesi olup, son derece güzel ve yerindedir. Bunu şu şekilde açıklarız: Cenâb-ı Hak, münafıkların, müslümanlara bir belâ geldiğinde onlardan geri kalmış olmaları sebebi ile, son derece sevindiklerini; o müslümanlar bir ganimet ve üstünlük elde ettiklerinde ise, bu ganimete ortak olamadıkları için son derece üzüldüklerini nakletmiştir. Böyle bir işi, insan ancak yabancı ve düşman hakkında yapar. Çünkü birisini seven kimse, onun sevinci ile sevinir, kederi ile kederlenir. Fakat insan böyle yapmayıp tersini yaptığında, işte bu düşmanlığı ortaya koyma olur.

Bü mukaddimeyi kavradığında, biz deriz ki: Allahü teâlâ münafıkların, müslümanların başına bir belâ geldiği zaman sevindiklerini nakledince, sonra müslümanların eline bir nimet ve güç geldiği zaman, onu kaçırmış oldukları için üzüldüklerini de nakletmek istedi ve bunu tamamen söylemeden önce, araya " Sanki sizinle kendisi arasında hiçbir tanışıklık olmamış gibi-" sözünü koydu. Bundan murad, bir hayret ifadesidir. Sanki Allahü teâlâ, "Ey mü'minler, sanki sizinle kendi arasında hiçbir tanışıklık, hiçbir ülfet olmamış gibi, şu münafığın söylediği söze bakın!" diyor. İşte bu sözden murad, budur. Bu, her nekadar i'tiraziyye cümlesi olarak arada bulunan bir söz ise de, son derece güzel ve yerindedir.

Şehid ve Gazilerin Mükâfatları

74. Âyetin Tefsiri

"Artık âhirete karşılık dünya hayatını satacak olanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolanda savaşıp da öldürülür veyahut galip gelirse, ona pek büyük bir ecir vereceğiz".

Bil ki Allahü teâlâ, cihaddan geri duranları zemmedince, cihâda teşvike yönelerek, "., . Allah yolunda savaşsınlar" buyurdu. Müfessirler, bu âyetteki, "Dünya hayatını satacak olanlar...." tabiri hakkında şu iki izahı yapmışlardır:

1) Âyetteki, (......) kelimesi, satarlar manasınadır. Nitekim İbnu Müferrağ:

"Bir köle sattım. Keşke o köle gittikten sonra ben, başımı alıp gitmiş olsaydım. (Çöllere düşseydim)" demiş ve (......) kelimesini köle manasına (......) kelimesini "sattım" manasına almıştır. O köleyi sattıktan sonra, pişman olup ölümü temennî ettiğini ifade etmiştir. Buna göre âyetin manası, "Dünyayı, âhireti almak için satan kimseler, Allah yolunda savaşsınlar" şeklindedir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphesiz ki Allah, hak yolunda savaşmakta ve öldürülmekte olan mü'minlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cenneti vererek satın almıştır... O halde (ey mü'minler), yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin" (Tevbe, 111) âyetinde olduğu gibidir.

2) Âyetteki, (......) kelimesi, "satın alırlar" manasınadır. Bu görüşte olanlar şöyle derler: Bu âyetin muhatapları, Uhud savaşından geri durup katılmayan münafıklardır. Buna göre âyetin manası; "Dünya hayatını âhirete tercih eden o kimseler savaşsınlar..." şeklinde olur. Bu manaya göre, âyette şöyle takdir edilmesi gereken bir hazif vardır: "İslâm ve iman gerçekleşmeden önce, İslâm ahkâmının gerektirdiği şeylerin meydana gelmesi imkansız olduğu için, (ey münafıklar) önce iman edin, sonra da savaşın."

Bana göre bu âyetle ilgili başka muhtemel manalar da vardır:

a) İnsan, bu dünya hayatını Allah yolunda harcamak istediğinde, nefsi bu hususta cimrilik eder. Dolayısı ile insan, dünya hayatını gönül hoşluğu ile Allah yolunda harcayabilmesi için, o insan, dünya hayatını, ahiret saadetine mukabil, kendi nefsinden satın alarak (yani onu böylece ikna ederek) harcar.

b) Allahü teâlâ, insana, savaşmadığı için meydana gelecek zararları bildirerek, savaşı emretmiştir. Zira savaşmayan kimse, savaşı, dünya hayatına olan arzusundan dolayı terketmiştir. Bu ise âhiret saadetini elden kaçırmaya sebep olur. Buna göre sanki o insana, "Savaşla meşgul ol. Fani olan dünyayı, ebedî âhiret saadetine tercih etmekten vazgeç" denilmektedir.

c) Sanki bu ifade ile şöyle deniliyor: "Âhirete bedel dünya hayatını satın alan kimseler, âhirette gerçek saadet, imrenilecek nimet ve şeref olduğu halde, dünyayı âhirete tercih etmişlerdir. Durum böyle olunca onlar savaşsınlar. Zira onlar, dünyada iken de imrenilecek şeyleri ve şerefi ancak savaşarak elde edebilirler. Çünkü onlar savaşarak düşmanlarına galib gelip, matlarını ele geçirebilirler." İşte benim aklıma gelen manalar bunlardır. Ne murad ettiğini, en iyi Allah bilir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Allah yolunda savaşıp da öldürülür veyahut galib gelirse, ona pek büyük bir ecir vereceğiz" buyurmuştur ki bu, "Allah yolunda savaşan herkese, İster düşman tarafından öldürülmüş olsun, isterse düşmana galib gelip (gazı) olsun, büyük mükâfaat vereceğiz" manasındadır. Bu büyük mükâfaat, şerefli ve devamlı olan yüce, halis bir menfaattir. Bu iki ihtimalin dışında, bir üçüncüsünün olmayacağı herkesçe malumdur. Her iki ihtimalde de mükâfaat tahakkuk edeceğine göre, cihaddan daha şerefli bir şey yoktur. Bu da, mücahidin, kafasına mutlaka şu iki hususu, yani ya şehid edileceğini, yahut da düşmana galip gelip onu ezeceğini iyice yerleştirmesi gerektiğine delâlet eder. Çünkü mücahid buna iyice azmettiğinde, düşmandan kaçmaz ve savaştan geri durmaz. Fakat bu azim olmadan savaşa katılırsa, çabukça firar eder. İşte Cenâb-ı Hakk'ın, "öldürülür veyahut galib gelirse, ." buyruğu ile, iki ihtimali de belirtmesinin manası budur.

Allah'ın Dinini Yüceltme Ve Müslümanları Kurtarmak İçin Cihad

75. Âyetin Tefsiri

"Size ne oluyor ki Allah yolunda ve erkek, kadın ve çocuklardan "Ey Rabbimiz, bizi ahalisi zalim olan şu memleketten (kurtarıp) çıkar. Bize, tarafından bir sahip gönder; bize katından bir yardımcı yolla" diyen müstad'aflar uğrunda (düşmanla) savaşmıyorsunuz".

Bil ki bu ifadeden maksad, insanların savaşı terketmelerini bir yadırgamayı ifade etmektir. Binâenaleyh bu âyet de, daha önce geçen cihad emrinin bir te'kididir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Hak teâlâ'nın "Size ne oluyor ki savaşmıyorsunuz?" ifadesi, cihadın farz olduğunu gösterir. Bu, "erkek, kadın ve çocuk, müstad'af müslümanların durumu, çaresizlikte son dereceye varmış iken, savaşmamanızın bir mazereti olamaz" demektir. Bu, hem alabildiğine savaşa teşviki ifade etmekte, hem de savaşın farz oluş sebebini beyan etmektedir. Savaşın farz oluşunun sebebi, o zayıf mü'minleri kâfirlerin ellerinden kurtarmaktır. Çünkü cihad için toplanmak, (kâfirin etinde esir kalanları) kurtarmak demektir.

İkinci Mesele

Mutezile, "Âyetteki "Size ne oluyor ki Allah yolunda savaşmıyorsunuz?" buyruğu, insanların savaşı bırakmasına karşı bir yadırgama ve onu bırakmaları halinde, bir mazeret olamayacağını bir açıklamadır. Binâenaleyh kulların fiillerinin yaratıcısı eğer Cenâb-ı Allah olsaydı, bu lüzumsuz bir söz olurdu. Çünkü Allah'ın o fiili yaratmaması, onu irade ve hükmetmemiş olması, en büyük bir mazeret olurdu" demiştir. Bu iddiaya daha önce cevap verilmişti.

Üçüncü Mesele

Alimler, "Kadın, erkek ve çocuklardan., müstad'aflar" ifadesinin, kendinden önceki bir ifade ile ilgili olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu hususta şu iki görüş vardır:

a) Bu, kendinden önceki, "yolunda" ifadesi üzerine atfedilmiştir. Buna göre manası "Size ne oluyor ki Allah yolunda ve müstad'aflar için savaşmıyorsunuz" şeklindedir.

b) Bu, "Allah" lâfzı üzerine atfedilmiştir ve "Allah yolunda ve müstad'aflar yolunda..." manasındadır.

Dördüncü Mesele

"Kadın, erkek ve çocuklar gibi, müstad'af olanlar"dan maksad, Mekke'de kalıp, Medine'ye hicret edemeyen müslümanlardır. Bunlar, Mekke kâfirlerinden şiddetli eziyetler görüyorlardı. İbn Abbas (radıyallahü anh), "Ben ve annem, kadın ve çocuk müstad'aflardan idik" demiştir.

Beşinci Mesele

"Vildan" kelimesi "veled"in cem'idir. kelimeleri gibi, vezni üzere gelen benzerikelimelerdir. Keşşaf sahibi, "Âyette geçen "erkek, kadın" ifadesi ile, hür erkek ve kadınlar; "çocuklar" ifadesi ile de köle ve cariyeler kastedilmiş olabilir. Çünkü köle ve cariyeye "velîd", "velîde" denilir ki, bu iki kelimenin cem'i "vildân" ve "velâid" şeklinde gelir. Fakat burada "vildân" kelimesi, müzekkerleri (erkekleri, köleleri) müenneslere (kadınlara, cariyelere) tağlib etme yoluyla, her ikisini de ifade etmek için getirilmiştir. Bu, hem nineleri hem de dedeleri ifade etmek için, "âbâ" (dedeler) denilmesi; kız ve erkek kardeşleri hakkında "ıhve" (erkek kardeşler) denilmesi gibidir" demiştir. Allah en iyi bilendir.

Burada Çocukların Zikredilmesinin Hikmeti

Allahü teâlâ, çocukların babalarını ve annelerini sıkıştırıp zorlamak ve çocukların bulundukları durumdan ötürü müşriklere buğz ettirmek için, mükellef olmayan çocukların bile müşriklerin zulmünden kurtulamadıklarını bildirip, zulümlerini iyice ortaya koymak ve müstad'afların, günahsız küçük çocukların duaları ile Allah'ın rahmetinin inmesini temin etmek gayesi ile, dualarına çocuklarını da iştirak ettirdiklerini belirtmek için, âyette "çocukları" da zikretmiştir. Nitekim hadiste, yağmur duasına çıkıldığında, çocukların da beraber çıkarılması gerektiği ifade edilmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, o müstad'afların (acz ve çaresizlik içinde olan müslümanların)

"Ey Rabbimiz, bizi ahalisi zalim olan şu memleketten (kurtarıp) çıkar. Bize, tarafindan bir sahip gönder; bize katından bir yardımcı yolla" dediklerim nakletmiştir. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Ahalisi Zalim Şehir

Alimler, âyette bahsedilen "ahalisi zalim olan memleket" ile, Mekke'nin murad edildiği hususunda ittifak etmişlerdir. (O zamanki) Mekke halkının, "zalim" diye tavsif edilmelerinin sebebi şu iki şey olabilir:

a) Onlar müşrik oldukları için... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Muhakkak ki şirk, en büyük bir zulümdür" (Lokman. 13) buyurmuştur.

b) Onlar, müslümanlara eziyet edip, her türlü kötülüğü onlara yaptıkları için..

Terkibi Hakkında

Birisi "Âyette geçen "karye" kelimesi müennestir ve (ahalisi zalim) ifadesi, "karye"nin sıfatıdır. Bundan dolayı, "zalim" kelimesi mecrurdur. Binaenaleyh şeklinde söylenmeli idi?" diyebilir. Buna şöyle cevap verilir: Nahivciler, bu gibi sıfatları, ism-i faile benzeyen sıfatlar diye adlandırırlar. Bu konuda temel kaide şudur: Sen ikinci cüz'e elif-lâmı getirdiğinde, o faili müzekkerlik ve müenneslik bakımından birinci cüz'e göre getirirsin. Mesela senin, "Ben, kocası iyi, babası da çok kerim olan bir kadına rastladım" ve "Ben, cariyesi güzel olan bir adama rastladım" demen gibi. Ama sen elif-lamı son cüz'e getirmezsen, faili müenneslik müzekkerlik bakımından ikinci cüz'e göre getirirsin. Bu da, senin Uy "Ben, babası kerim olan bir kadına rastladım" demen gibidir. Hak teâlâ'nın, "Ey Rabb'imiz, bizi ahalisi zalim olan şu memleketten (kurtarıp) çıkar" ifâdesi de bu ikinci şekle göredir. Şayet sen, elif-lâmı, Âyette geçen (......) kelimesinin başına getirmiş olsaydın, o zaman sen, derdin. Âyette geçen (......) kelimesi, mana bakımından ehlin sıfatı olduğu için, terkib itibariyle (......) kelimesinin sıfatı olabilmiştir. Çünkü ahalî, o beldeye, karye'ye mensub olanlar demektir. İşte böyle oluş, bu vasfın sahîh olabilmesi için kâfi ve yeterli gelmiştir. Bu senin tıpkı, "Ben, babası ayakta olan bir adama uğradım" demen gibidir. Bu misalde, ayakta olmak vasfı babaya aittir, ama sen bunu, terkîb itibariyle"adama..." kelimesinin vasfı yaptın... Bu vasfın sahîh olabilmesi için bu kadar bir münasebet kâfirdir. Çünkü bir şeye sıfat getirmenin maksadı, o şeyi tahsis ve temyiz etmektir. İşte bu maksad da, böyle bir vasıftan elde edilebilir. Allah en iyi bilendir.

Beklenenin Hami

Cenâb-ı Hakk'ın, "Bi ze, tarafından bir sahip gönder; bize katından bir yardıma yolla " ifadesi hakkında da şu iki izah yapılmıştır:

a) İbn Abbas, "Onlar, mü'minlerden işlerimizi yürütecek, faydamıza olan şeyleri yerine getirecek ve bizim için, dinimizi ve şeriatımızı muhafaza edecek bir kimseyi bize yönetici yap, idareci yap" manasını kastediyorlar" demiştir. Böylece Cenâb-ı Hak, onların dualarına icabet etmiştir; çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'yi fethedince, Attab İbn Esîd'i onlara emir tayin etmişti. Buna göre, âyet-i kerimede bahsedilen, "velî, hâmî"den maksat, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); "yardımcı"dan maksat ise Attab İbn Esîd olmuşolur. Attab, zayıfları güçlülere, düşkün olanları da kudretli olanlara karşı korur, böylece adaleti temin ederdi.

b) Bu ifadenin maksadı, "Bizim için, katından bir velayet (dostluk) ve nusret (yardım, tevfîk-i ilahî) ver, yolla" demektir ki, bunun neticesi de, "Sen, bizim için velî ve bir yardımcı ol" demektir.

Mü'minler Allah, Kâfirler Tâğut Uğrunda Savaşırlar

76. Âyetin Tefsiri

"İman edenler Allah yolunda harbederlerr inkar edenler ise "tâgüt" yolunda savaşırlar. Öyleyse, o şeytanın dostlarıyla dövüşün. Şüphesiz ki, şeytanın hilekârlığı zayıftır".

Bil ki Allahü teâlâ, cihadın farz olduğunu beyan edince, nazar-ı dikkate alınacak olan şeyin, cihadın şekli değil, bilakis niyet ve maksat olduğunu bildirmiştir. İmdi müminler, Allah'ın dinini kuvvetlendirmek ve O'nun kelimesini yüceltmek maksadıyla savaşırlar. Kâfirler ise, "tâğut"un yolunda savaşırlar. İşte bu âyet, yaptığı her işte Allah'ın rızasını gözetmeyen herkesin, "tâğut"un yolunda olduğuna adeta delalet eder gibidir. Çünkü Allah, bu taksimatı zikredince -ki bu taksimata göre savaş ya Allah, veyahut da tâğutun yolunda olur- olur. Allah'dan başka her şeyin, "tağut" olması gerekir. Cenâb-ı Hak sonra, Allah yolunda savaşan kimselere, şeytanın dostlarıyla savaşmalarını emretmiş, şeytanın hilekârlığının çok zayıf olduğunu açıklamıştır. Çünkü Allah, kendi dostlarına; şeytan da kendi dostlarına yardım eder. Hiç şüphe yok ki, şeytanın kendi dostlarına yardımı, Allah'ın kendi dostlarına yardımından daha zayıftır. Baksana, hayır sahibi ve dindar kimselerin güzel adları, onlar bu dünyada son derece fakir ve düşkün olsalar bile, yıllar yılı devamlı bir biçimde anılmaya devam eder. Halbuki krallar ve zalim kimselerin adları ve şanları, onlar ölünce sona erer. Onların adları da, zulümleri de devam etmez. (......) kelimesi ise, hite ve düzenbazlıkla bir durumu, bir işi bozmaya çalışmak, gayret etmek demektir. Nitekim bir kimse bir kimseyi, düzenbazlık yaparak zarara sokmak istediğinde denilir. Hak teâlâ'nın, "Zayıftır..." ifadesine "nin getirilmesinin faydası, o şeytanın hile ve tuzağının zayıf olduğunu te'kîd etmek içindir. Yani, şeytanın hilesi böyle olunca, zayıflık ve zillet ile vasfedilmiş olur.

Kâfirlerle Savaşmaktan Allah'dan Çekinircesine Korkanlar

77. Âyetin Tefsiri

"Kendilerine, "Ellerinizi çekin, dosdoğru namaz kılın, zekatı verin" denilen kimselere bakmaz mısın? Şimdi onların üzerine muharebe yazılınca, içlerinden bir zümre, insanlardan, Allah'dan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korku ile korkuyorlar. Onlar, "Ey Rabbimiz, üzerimize muharebeyi niye farz kıldın? Bize, yakın bir zamana kadar mühlet vermeli değil miydin?" dediler. De ki: "Dünyanın faidesi pek azdır; ahiret ise, sakınanlar için elbet daha hayırlıdır. Siz hurma çekirdeğinin ince İpliği kadar (en ufak bir) haksızlığa bile uğratılmayacaksınız"

Bu hususta birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu âyetin, müminleri mi münafıktan mı tavsif ettiği hususunda şu iki görüş vardır:

Çekinenlerin Müminler Olması İhtimali

Birinci görüş: Âyet, mü'minler hakkında nazil olmuştur. Kelbî, bu âyetin Abdurrahman İbn Avf, Mikdad, Kudâme İbn Maz'ûn ve Sa'd İbn. Ebî Vakkas hakkında nazil olduğunu söylemiştir ki bunlar, Medine'ye hicret etmeden önce, Hazret-i Peygamber'le beraber idiler... Müşriklerden çok şiddetli eziyyetler görüyorlardı. Bunu, Allah'ın Resulüne şikâyet ederek, "Onlarla savaşmak için bize müsaade et" dediler.

Bunun üzerine de Allah'ın Resulü onlara, "Ellerinizi (savaştan) çekin! Zira, onlarla savaşmak için henüz bana emir verilmedi. Siz şimdi namaz, zekat gibi dinî görevlerinizi- yerine getirmekle meşgul olun" buyurdu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret edip, onlar da Bedir'de savaşmakla emrolununca, bazıları savaşmak istemedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, bu âyeti İnzal buyurdu.

Bu görüşte olanlar şu şekilde istidlal etmişlerdir: Resûlullah'ın, kendilerine "savaştan geri durun" deme ihtiyacını hissettiği kimseler, savaşma konusunda istekli ve arzulu olan kimselerdir. Savaşa istekli olan kimseler ise, ancak mü'minlerdir. Böylece bu, bu âyetin mü'minler hakkında nazil olduğunu gösterir. Bu görüşe şu şekilde cevap vermek mümkündür: Münafıklar, "Biz mü'miniz; biz kâfirlerle muharebe etmek, savaşmak istiyoruz" diyerek, kendilerinin bu konuda arzulu olduklarını ortaya koymuşlardır. Allah onlara, kâfirlerle savaşmalarını emredince de, onlar savaşmaktan imtina etmişlerdir. Böylece onlardan, söylediklerinin aksi sudur etmiştir.

Çekinenlerin Münafıklar Olması İhtimali

İkinci Görüş: Âyet, münafıklar hakkında nazil olmuştur. Bu görüşü savunanlar ise şöyle istidlal etmişlerdir: Âyet, kendisinin münafıklar hakkında olduğuna delalet etmekte ve o münafıklara özgü birtakım şeyleri kapsamaktadır:

1) Allahü teâlâ, münafıkları vasfetme hususunda "insanlardan, Allah'dan korkar gibi hatta daha şiddetli bir korku ile korkuyorlar" buyurmuştur. Böyle bir vasfın, ancak- münafıklara uygun düşeceği malum olan bir husustur. Çünkü, mü'minin insanlardan korkmasının, Allah'dan olan korkmasından daha fazla olması caiz değildir.

2) Allahü teâlâ, münafıkların "Ey Rabbimiz, üzerimize muharebeyi niye farz kıldın?" dediklerini nakletmiştir. Allah'a itirazda bulunmak ise, ancak kâfir ve münafıkların sıfatıdır.

3) Allahü teâlâ, Resulüne, "Dünyanın faidesi pek azdır; ahiret ise, sakınanlar için elbet daha hayırlıdır" demesini emretmiştir. Bu söz ise, dünya hususundaki arzusu ahiret hususundaki arzusundan daha çok olan kimseler için söylenebilir. Böyle olmak ise, ancak münafıkların vasfıdır.

Mezkûr İki İhtimalin Karşılaştırılması

Birinci görüşte olanlar, ikinci görüşün bu istidlallerine tek bir şeyle cevap vermişlerdir: Dünyayı sevmek ve savaşmaktan nefret etmek, insan tabiatının ayrılmaz bir vasfıdır. Binâenaleyh, âyette geçen bu haşyet ve korku, bu manaya; onların "Ey Rabbimiz, üzerimize muharebeyi niye farz kıldın?" şeklindeki sözleri de, Allah'ın farz kılmasını yadırgama manasına değil, teklifini hafifletmesini temennî etme manasına hamledilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki: "Dünyanın faidesi pek azdır" ifadesi, onlar bunu yadırgayıp inkâr ettikleri için değil, aksine Allahü teâlâ, bu dünya işini onların kalbinde değersiz gösterecek sözü işittirmek için zikredilmiştir. İşte böylece, onların kalblerinden savaşa karşı olan nefret ve dünyaya yönelik olan sevgi zail olmuş, güçlü bir kalb ile savaşa yönelmişlerdir. İşte bu iki görüşün izahı hususunda söylenenler bundan ibarettir. Allah, en iyi bilendir. Âyetin münafıklar hakkında olduğunu söylemek daha münasiptir. Çünkü Allahü teâlâ, bu âyetten sonra, "Eğer onlara bir iyilik dokunursa: "Bu, Allah katindandır" derler. Şayer onlara bir fenalık dokunursa, "Bu, senin yüzündendir" derler" (Nisa, 78) buyurmuştur. Bunun, münafıkların sözlerinden olduğunda hiç bir şüphe yoktur. Yazdığımız bu âyet, tefsirini yaptığımız âyete (Nisa, 77) atfedilip, ma'tûf olan âyet de münafıklar hakkında olunca, ma'tûfun aleyh durumunda olan âyetin (Nisa, 77) münafıklar hakkında olması gerekir.

Teşride Namaz, Zekat, Cihad Sıralamasının Hikmeti

Âyet, namaz ve zekâtın, cihadın farz kılınışından daha önce farz kılındıklarına delalet etmektedir ki, akla uygun gelen sırada budur. Çünkü namaz, Allah'ın emrini ta'zim etmekten; zekât ise, Allah'ın halkına, insanlara karşı duyulan şefkatten ibarettir. Şüphe yok ki, namaz ile zekat, cihaddan önce gelmektedirler.

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'tan korkar gibi., " tabiri mef'ûlüne muzâf olan bir masdardır.

Deki “Vey, ” llah'ın Kelamında Şüpe Zannı Uyandırıyor

O'nun "Hatta daha şiddetli bir korku ile.., ifadesinin zahiri, bir şek ve şüphe zannı uyandırır ki bu, "Allâmu'l-guyûb" (gayblerin âlimi) olan Allah için imkânsızdır. Bunun izahı şu şekillerde yapılmıştır:

a) Bundan maksat, onların, "Eşitlik veya şiddet sıfatlarından biri üzerinde bulundukları" manasında olmak üzere, bu hususu muhataplara müphem bırakmaktır. Bu böyledir, çünkü iki korkudan her biri diğerine nisbetle, ya daha eksik veya daha fazla, veyahut da onunla müsavî olurlar. Böylece Cenâb-ı Hak, bu âyetiyle, onların insanlardan duydukları korkunun, Allah'tan duydukları korkudan daha noksan olmadığını; aksine bunun, o korkuya ya eşit veyahut da o korkudan daha fazla olduğunu beyan buyurmuştur ki, bu da Cenâb-ı Hakk'ın, bu hususta bir şüphesinin bulunmasını gerektirmeyip aksine bu her iki kısımda da, bu kimselerin durumunu, muhatablara müphem bırakmış olmasını gerektirir.

b) Buradaki (......) edatı (vâv) manasında olup ifadenin takdiri, "onlar, insanlardan Allah'tan korkar gibi ve daha da fazla bir korkuyla korkarlar" şeklinde olur. Böylece bu iki kısım arasında herhangi bir aykırılık bulunmaz. Çünkü, (insanlardan daha fazla korkan kimsede, Allah'a karşı olan korku ve bu korkunun fazlası bulunmaktadır. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu yüzbin (kimsey)e, hatta daha fazlasına peygamber gönderdik" (Saffat, 147) âyetidir. Yani, "Onları gören kimse, işte bu sözü söyler" demektir. Burada da böyledir. Allah en iyisini bilendir.

Dünya Hayatını Tatlı Görüp Cihaddan Kaçanlar Aldanıyorlar

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Ey Rabbimiz, niçin savaşmayı bize farz kıldın?' dediklerini bildirmiştir.

Bil ki, böyle diyenler eğer mü'minler ise, onlar bunu Allah'a itiraz olsun diye değil, bilakis ölümden korkup, dünyayı sevdiklerinden dolayı söylemişlerdir. Eğer bunu söyleyenler münafık iseler, onların, savaşı Allahü teâlâ'nın değil de Hazret-i Peygamber'in kendi iddia ve zu'müne göre farz kıldığını söyledikleri malumdur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların, "Bize, yakın bir zamana kadar mühlet vermeli değil miydin?" dediklerini nakletmiştir ki bu, onların, kendilerine savaşın farz kılınmasını istememelerinin bir illeti gibidir. Yani, "Keşke bizi bıraksaydın da, kendi ecelimizle ölseydik" demek istemişlerdir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların bu şüphelerine cevap vererek şöyle buyurmuştur: "De ki: "Dünyanın faidesi pek azdır; ahiret ise, sakınanlar için elbet daha hayırlıdır."

Biz, ahiretin daha hayırlı olduğunu şu şekillerde açıklayabiliriz:

a) Dünya nimetleri az, ahiret nimetleri ise çoktur.

b) Dünya nimetleri sonlu, ahiret nimetleri ise devamlıdır.

c) Dünya nimetleri, keder, üzüntü ve kötülüklere bulaşmıştır; ahiret nimetleri ise, her türlü bulanıklıkdan arınmış olup, tertemizdir.

d) Dünya nimetlerinin (devam edip etmeyeceği) şüphelidir. Çünkü, kendisine çok fazla nimet verilmiş olan kimse bile, yarın bunun neticesinin ne olacağını bilemez. Halbuki, ahiret nimetlerinin (devamlı olduğu) katidir. Bütün bu izahlar, ahiretin dünyadan üstün olmasını gerektirir. Ancak ne var ki bu daha hayırlı oluş, mümin ve muttaki olan kimseler için söz konusudur. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, "Muttaki olanlar için" şartını zikretmiştir ki, bu da O'nun buyruğudur. İşte Hazret-i Peygamber'in "Dünya mü'minin hapishanesi kâfirin ise cennetidir" şeklindeki ifadesinden kastedilen de budur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Siz hurma çekirdeğinin İnce ipliği kadar (en ufak) haksızlığa bile uğratılmazsınız" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

İbn Kesir, Hamza ve Kisaî. zamir, Hak teâlâ'nın "Kendilerine. denilen kimselere bakmaz mısın?" ifadesindeki (kimseler) lafzına râci olmak üzere, ya ile "haksızlığa uğratılmazlar"; diğer kıraat imamları ise, muhatab sîgasıyla olmak üzere tâ harfiyle "haksızlığa uğratılmazsınız" şeklinde okumuşlardır ki, bu okuyuşu, Cenâb-ı Hakk'ın "De ki: "Dünyanın faidesi pek azdır" buyruğu te'yid eder. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın "De ki... sözü bir hitabı ifade etmektedir.

İkinci Mesele

Mutezile şöyle demektedir: "Âyet, insanların, yapmış oldukları taatlerine karşılık bir mükâfaata hak kazanmış olduklarına delalet eder. Aksi halde, zulmedilmeme tahakkuk etmemiş olur. Her ne kadar Allahü teâlâ'nın zulmetmeyeceğine dair kesin bir hüküm versek bile, Allahü Teâlâ'dan zulmün sadır olabileceğine delalet eder. Aksi halde, Cenâb-ı Hakk'ın, "zulmetmemekle" övünmesi doğru olmazdı.

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın "Onlar, hurma çekirdeğinin ince ipliği kadar (en ufak bir) haksızlığa bile uğramayacaklar" ifadesi, "onların amellerinin mükafaatı, hurma çekirdeğinin ipliği kadar bile eksiltilmez" demektir. Âyette geçen (......) kelimesi ise, iki parmağın arasında ovalayıp, sonra da attığın şey demektir. Bu husustaki açıklamalar daha önce yapılmıştı.

Ecelin Elinden Kimse Kurtulamaz

78. Âyetin Tefsiri

"Nerede olursanız olun, tahkim edilmiş yüksek kalelerde bile bulunsanız, ölüm size gelip yetişir. "Eğer onlara bir iyilik dokunursa, "Bu, Allah karındandır" derler. Şayet onlara bir fenalık dokunursa, "Bu, senin yüzündendir" derler. De ki; "Hepsi Allah taraûndandır." Böyle iken o kavme ne oluyor da hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?".

Cenâb-ı Hakk'ın bu âyetinden maksadı, savaşmak farz kılındığında, kendilerinden "İnsanlardan Allah'dan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korku ile korkuyorlar. Onlar, "Ey Rabbimiz, üzerimize muharebeyi neye yazdın?" dediler" (Nisâ, 77) diye bahsettiği kimseleri susturmaktır. Buna göre Cenâb-ı Hak, "Nerede olursanız olun, ölüm size gelip yetişir" buyurmuş, böylece insanların ölümden asla kurtulamıyacaklarını beyan buyurmuştur. Cihad, peşinden ahiret mutluluğu gelen bir ölümdür. Binâenaleyh, herkes mutlaka öteceğine göre, peşinden ebedî mutluluk gelen bir tarzda ölmesi, böyle olmayan ölümden daha evlâ olur.

Bu âyetin bir benzeri de, "De ki: "Eğer ölmekten, yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçışınız size asla fayda vermez. O takdirde bile, ancak çok az faidelendirilirsiniz" (Ahzab, 16) âyetidir. Arapça'da, (......) kelimesi, köşkler ve kaleler anlamına gelmekte olup, asıl anlamında, "zuhur etme, görünme" anlamı mevcuttur. Nitekim kadın, güzelliklerini ortaya döküp sergilediğinde denilir. Müşeyyede kelimesi ise, "yüksek, yükseltilmiş" anlamındadır. Bu kelime, meşîde şeklinde de okunmuştur. Keşşaf sahibi bu ifadenin, bir kimse binasını, köşkünü yükselttiğinde veya onu kireç ile sıvadığında, deyiminden geldiğini söylemiştir. Nu'aym İbn Meysere, bu tabiri kendisini mecazi manada yapabileceği bir fiil ile yasfederek, yâ harfinin kesresiyle müşeyyide şeklinde okumuştur. Bu, Arapların tıpkı "Şair bir kaside" demeleri gibidir. Halbuki şair olan kaside değil, ama onu söyleyendir.

Hayır da Şer de Allah'tandır

Cenâb-ı Hakk'ın: "Eğer onlara bir iyilik dokunursa, "Bu, Allah katındandır" derler. Şayet onlara bir fenalık dokunursa, "bu, senin yüzündendir" derler. De ki: "Hepsi Allah taranndandır." Böyle iken o kavme ne oluyor da, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?" ifadesine gelince...

Bil ki Cenâb-ı Hak, münafıkların cihad hususunda ağır davrandıklarını, ölümden korkarak, âhiret mutluluğu hususunda istekli olmadıklarını nakledince, bu âyette onların birincisinden daha beter olan bir başka çirkin hasletlerinden bahsetmiştir.

Âyetin, öncesi ile irtibatı hususunda şu şekilde bir başka izah daha vardır: Bu ölümden korkan ve cihada gitmekte ağır davranan kimselerin bir adetleri de, cihad edip savaştıkları ve kendilerine bir ganimet ve rahatlık isabet ettiği zaman, "Bu, Allah katındandır" demeleri; hoşlanmadıkları birşey isabet, ettiği zaman ise, "Bu, Muhammed ile arkadaşlık etmenin uğursuzluğundandir" demeleridir. Bu, onların son derece ahmak, cahit ve inat olduklarına delalet eder.

Bu âyetle ilgili birkaç mesefe bulunmaktadır:

Hasene ve Seyyienin Tevsiri

Alimler, bu âyette geçen "hasene" ve "seyyie" hususunda şu izahları yapmışlardır:

1) Müfessirler şöyle demişlerdir: "Medine, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) oraya geldiğinde nimetlerle dopdolu idi. Yahudilerin inadı ve münafıkların nifakı ortaya çıkınca, Allahü teâlâ, bütün önceki ümmetler hakkındaki sünnetullahını yürüterek, rızıklarını biraz kıstı. Nitekim O, bunu "Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdi isek onun halkını, yalvarıp yakarsınlar diye, mutlaka fakirlikle, şiddetle, hastalıkla (sıkıp) yakaladık" (A'râf. 94) buyurarak ifade etmiştir. İşte bunun üzerine yahudi ve münafıklar, "Bu adamdan daha uğursuz birisini görmedik. O geldiğinden beri ürünlerimiz noksanlaştt, fiyatlar yükseldi" dediler. Buna göre, âyetteki "Eğer onlara bir hasene (iyilik) dokunursa... "tabiri, "Bolluk olur, fiyatlar uygun olur ve çok yağmur yağarsa, "...Bu, Allah katındandır" derler" manasına; "Eğer onlara bir seyyie (fenalık) dokunursa..." tabiri de, "Kıtlık olur ve fiatlar yükselirse, bu da Muhammed'in uğursuzluğundandır" derler" manasınadır. Bu tıpkı, "Fakat onlara hasene gelince, "Bu, bizim hakkımızdır" dediler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse, Musa ile beraberindekilere uğursuzluk yüklerlerdi" ve Hazret-i kimseler yüzünden uğursuzluğa uğradık" dediler" (Neml, 47) âyetlerinde ifade edildiği gibidir,

2) Âyette geçen "hasene"den murad, düşmana galip gelip, ganimet elde etmek; "seyyie "den murad ise savaşta öldürülme ve bozguna uğratılmadın Kâdî, "Birinci görüş, tercihe daha şayandır. Zira bolluk ve pahalılık ile nimetlerin çok ve az oluşunun Allah'a nisbet edilmesi caizdir. Fakat galibiyet ve bozguna uğrama gibi şeylerin, Allah'a nisbet edilmesi caiz değildir. Çünkü "seyyie" (fenalık), öldürülme ve bozguna uğratılma manasına alındığında, Allah'a nisbet edilemez" demiştir. Ben de derim ki: "Bu söz onun mezhebine göre doğrudur. Ama bizim mezhebimize göre, bütün bunların hepsi Allah'ın kaza ve kaderine dahildirler."

İkinci Mesele

Bil ki, bela ve günaha, "seyyie"; nimet ve taata da "hasene" denebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onları hem hasenelerle, hem de seyyielerle imtihana çektik ki dönsünler" (A'râf, 168) ve "çünkü güzellikler (hasenat), kötülükleri (seyyiatı) giderir" (Hud, 114) buyurmuştur.

Bunu anladığın zaman biz deriz ki: Âyetteki "Eğer onlara bir hasene dokunursa... "tabiri her türlü haseneye şamil olan umumi bir ifade olduğu gibi, "Eğer onlara bir seyyie dokunursa..." tabiri de her türlü seyyieyi (kötü ve fena şeyi) içine alan umumi bir ifadedir. Cenâb-ı Hak, bunun hemen peşisıra, "De ki: "Hepsi Allah taraûndandır" buyurmuştur ki işte bu da, bütün iyilik ve kötülüklerin Allah'tan olduğu hususunda açık bir sözdür. Bütün taat ve isyanların, bu hasene ve seyyie kelimelerinin manasına girdikleri yaptığımız bu izahla sabit olunca, âyet, bütün taat ve isyanların Allah'tan (Allah'ın yaratması ile) olduğuna delalet eder; zaten elde etmek istediğimiz netice de işte budur.

Eğer denilirse ki: "Buradaki "hasene" ve "seyyie"den murad, taat ve isyan (günah) değildir; nitekim şunlar da bunu gösterir:

1) Herkes, bu âyetin bolluk ve kıtlık hususunda nazil olduğunda ittifak etmiştir. Binâenaleyh âyet, bu iki şeye mahsustur.

2) Hayır ve taat manası murad edilen "hasene" hakkında (O, bana isabet etti) denilmeyip "Ben, onu elde ettim" denir. Arapça'da, "Hayır işledi" manasında "günah işledi" manasında da ifadeleri kullanılmaz. Bundan dolayı, eğer maksad sizin dediğiniz gibi olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın, demesi gerekirdi.

3) "Hasene" lafzı, hem "taat", hem de 'menfaat" manasında kullanılabilen müşterek bir lafızdır. Halbuki müfessirler, bu âyette bu kelime ile "menfaat" manasının kastedilmiş olduğunda ittifak etmişlerdir. Binâenaleyh müşterek bir lafzın, aynı anda her iki manasına da gelmesi zaruri olarak caiz olmayacağına göre, bununla "taat" manasının murad edilmiş olması imkansızdır."

Evet, eğer böyle denirse, şöyle cevap verebiliriz: Birinci iddiaya, "Sizler de sebebin hususi olmasının, lafzın umumiliğine zarar vermeyeceğini kabul edersiniz" diye cevap veririz. İkinci iddiaya "Arapça'da "Bana, Allah'tan bir tevfik ve bir yardım isabet etti" ve "Ona, Allah'tan bir mahrumiyet isabet etti" denilebilir. Buradaki tevfik ve yardımdan maksad, yapılan taat; mahrumiyetten maksad ise işlenen masiyettir " diyerek cevap veririz.

Üçüncü iddiaya ise şöyle cevap veririz: Kendisinden istifade edilen herşey, hasenedir. Eğer o şeyden, ahirette istifade ediliyorsa, o taattir. Eğer ondan dünyada istifade ediliyorsa, o da şu anda bulunan bir saadettir. Binâenaleyh her iki kısma nisbetle, müşterek olarak "hasene" kelimesi uygundur. Böylece bu iddia da düşer. Binâenaleyh âyetin zahirinin, bizim verdiğimiz manaya delalet ettiği sabit olmuş olur.

Mümkin İle Vacib Arasındaki Fark

Âyetin bu manaya geldiğine, aklın açıkça gösterdiği şu husus da delalet etmektedir: Her mevcut, ya vacib li-zatihi, ya da mümkin li-zatihidir. Li-zatihi vacib olan bir tek olup, o da Cenâb-ı Allah'tır. Li-zatihi mümkin ise, Allah'dan başka erseydin Binâenaleyh mümkin li-zatihi eğer (kendisini meydana getirecek) bir müessire muhtaç olmaz ise, bu durumda bir yaratıcının varlığına, âlem ve âlemin nâdis (sonradan) oluşu ile istidlal edilemez. Böyle bir istidlal mümkün olmayınca da, bir yaratıcının bulunmadığı neticesi çıkar. Eğer mümkin li-zatihi varlık, bir müessire muhtaç ise, bu durumda, Allah'dan başka herşey mümkin li-zatihi olduğu için, herşeyin varlığı Allah'a dayandırılır. Bu hüküm, mümkin li-zatihinin mülk veya cansız varlık veya bir canlının fiili veyahut da bir bitkinin sıfatı olması ile değişmez. Çünkü mümkin li-zatihi varlığın, vacib li-zatihi'ye dayandığı hükmü, mümkin oluşlarını beyan ettiğimize göre, bu hususta hepsi eşit olur. İşte bu, gerçeğin, Cenâb-ı Hakk'ın söylediği şey olduğu hususunda, güneş yuvarlağından daha açık ve daha net bir delildir. Cenâb-ı Hakk'ın söylediği gerçek şudur: "De ki: "Hepsi Allah tarafındandır."

Sonra Allahü teâlâ, "Böyle tken, o kavme ne oluyorda, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili olarak da birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Son derece net ve açık olarak özetlediğimiz gibi, aklî delil, , Allah'tan başka her şeyin, Allah'a dayandığına delalet ettiği için, Cenâb-ı Hak, "Böyle iken o kavme ne oluyor da, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?" buyurmuştur. Bu, adeta onların bu kadar net ve açık olmasına rağmen, bu sözün doğruluğunu anlayamamalarına taaccüb etme yerine geçer. Mu'tezile, "Hayır, aksine bu âyet bizim görüşümüzün doğruluğunu gösterir. Çünkü şayet, anlama ve marifet Allah'ın yaratması ile olsaydı, böyle bir taaccübün bir manası kalmazdı. Çünkü o zaman, onların bunu anlamamalarının sebebi, Allah'ın o anlayışı yaratmaması ve icad etmemesi olurdu ki bu da böyle bir taaccübün bâtıl olması neticesine götürür. Böyle bir taaccübün mevcut olması, bunun Allah'ın yaratması ile değil, kulun icadı ile olduğuna delalet eder" demiştir.

Bil ki bu söz, "medh ve zemm" metoduna tutunmaktan başka birşey değildir. Biz bunun "ilim meselesi" ile tenakuz (çelişki) teşkil ettiğini daha önce söylemiştik.

İkinci Mesele

Mu'tezile, "Müfessirler, Hak teâlâ'nın, "Hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar" buyruğundan muradın "Onlar burada zikredilen bu âyeti anlamıyorlar" şeklinde olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu da Kur'an'ın muhdes (sonradan olma) diye tavsif edilmesini gerektirir. Çünkü âyetteki "hadis" (söz) kelimesi, fa'ît vezninde olup, ism-i mef'ul manasındadır. Binâenaleyh bu, Kur'an'ın muhdes olduğunu gösterir" demiştir. Mu'tezile'nin bu görüşüne şu şekilde cevap veririz: "Sizin, "Kur'an" kelimesi ile kastettiğiniz, ancak şu elimizde bulunan kitaptır. Şu elimizdeki kitabın muhdes olduğunda münakaşa etmiyoruz."

Üçüncü Mesele

Fıkıh" anlamak demektir. Nitekim, "falancaya fıkıh (anlayış) verilmiş" denilir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in İbn Abbas (radıyallahü anh) için "(Ey Rabbim), onu Kur'ân'ı tefsir etmede fakih (anlayışlı) Buhari, Vucu' 10; Müslim, Fedailu's-Sahabe, 138 (IV/1927). Yanî "Ona, bunu anlama kabiliyetini ver" diye dua etmesi de bu manadadır.

İyiliğin Allah'dan, Kötülüğün Nefisten Olması Meselesi

79. Âyetin Tefsiri

'Sana isabet eden her iyilik, Allah dandır. Sana isabet eden her fenalık da kendindendir. Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. (Buna) hakkıyla şahid olarak Allah yeter".

Cübbaî'nin Bu Mesele Hakkında İddiası

Ebu Ali El-Cübbaî şöyle der: "Seyyie" lafzının, bazan belâ ve sıkıntı manasına, bazan da günah ve masiyet manasına geldiği sabittir. Sonra Cenâb-ı Hak, bir önceki âyette, "Deki: "Hepsi Allah'dandır" buyruğu ile, seyyie'yi (fenalığı) kendisine nisbet etmiş; bu âyette ise, "Sana isabet eden her fenalık da kendindendir" beyanı ile, onu kutun kendisine nisbet etmiştir. Binâenaleyh bu iki âyetin arasını tevfik edip (bulup), var gibi görülen tenakuzu gidermek lazımdır. Belâ ve sıkıntı manasına olan seyyie, Allah'a nisbet edilince, peşpeşe gelen bu iki âyet arasındaki zahirî tenakuzun ortadan kalkması için, masiyet manasına olan seyyienin de kula nisbet edilmesi gerekir. Muhaliflerimizin bizzat kendileri, Kur'ân'ı değiştirmeye girişmiş ve "kendindendir" ifâdesini (fe min ta'sike) "senin uğursuzluğun sebebiyledir" şeklinde okumuşlar. Böylece Kur'ân'ı değiştirmişler ve Râfizîlerin Kur'ân'da tağyir olduğunu iddia etmeleri gibi bir yola girmişlerdir.

İmdi eğer, "Allahü teâlâ, bu âyette hasene ile seyyieyi ayırınca, seyyieyi değil de taat manasında olan haseneyi kendisine nisbet etmiştir. Halbuki bunların her ikisi de size göre kulun fiilidir?" denilir ise, biz deriz ki: "Çünkü hasene, her ne kadar kulun fiillerinden ise de, kul o fiile, ancak Allah'ın kolaylaştırması ve lütfetmesi ile ulaşabilir. Binâenaleyh bu fiilin, Allah'a nisbet edilmesi doğru olur. Kulun fiillerinden olan seyyieye gelince, o, Allah'a izafe edilemez. Çünkü Allahü teâlâ onu ne yapmış, ne irade etmiş, ne de emretmiş ve ne de teşvik etmiştir. Bundan dolayı şüphe yok ki bu seyyienin, her bakından Allah'a nisbeti kesilmiştir." İşte bu şahsın (Cübbaî'nin) bu konuda bütün söylediği bundan ibarettir.

Râzî'nin Cübbaî'ye Cevabı

Biz de diyoruz ki: Bu âyet, imanın Allah'ın yaratması ile meydana geldiğine delalet etmektedir. Mu'tezile bunu söylemiyor ve binâenaleyh bu âyet onların aleyhinde bir hüccet olur. Biz, bu âyetin buna delalet ettiğini söyledik. Çünkü, iman da bir hasenedir ve bütün haseneler Allah'dandır.

Biz, imanın da bir hasene olduğunu söyledik. Çünkü hasene, bütün kabihlik (çirkinlik, kötülüklerden uzak bir iyi hal (imrenilecek durum) demektir. Hiç şüphesiz ki iman böyledir. Binâenaleyh imanın da hasene sayılması gerekir. Çünkü alimler "Allah'a davet edenden, daha güzel sözlü kimdir?" (Fussilet. 33) âyetindeki davetten muradın, kelime-i şehadet olduğu hususunda İttifak etmişlerdir ve "Hiç şüphesiz Allah adaleti ve ihsanı emreder" (Nahl, 90) âyetindeki ihsandan muradın "La ilahe illallah" sözü olduğu söylenmiştir. Böylece imanın bir hasene olduğu sabit olur. Biz, bütün hasenelerin Allah'tan olduğunu söyledik. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Sana isabet eden her iyilik (hesene), Allah'dandır" buyurmuştur. "Sana isabet eden her hasene" sözü, bütün haseneleri içine alan umumi bir ifadedir. Sonra Allahü teâlâ, bunların her birinin Allah'tan olduğu hükmünü vermiştir. Bu iki mukaddime, yani "iman da bir hasenedır" ve "bütün haseneler Allah'dandır" mukaddimeleri (öncülleri), kat'î olarak imanın Allah'tan olduğunu gösterir.

İmanın Allah'dan Olduğunun İzahı

İmdi eğer, "İmanın Allah'tan olmasından murad, niçin "Allahü teâlâ'nın, kulu imana muktedir kılması, imanın bir hasene; zıddı olan küfrün ise kötü olduğunu bilmeye muvaffak etmesi..." manası olamasın?" denilir ise, biz deriz ki: Size göre, iman ve küfre nisbetle bütün şeriatlar müşterektir. Sonra kul, kendi ihtiyarı ile imanı icad eder (var eder) ve bizatihi bu imanda, Allah'ın kudretinin ve yardımının bir katkısı yoktur. Buna göre iman, bütün yönlerden Allah'tan kesilmiştir (Allah ile bir alakası yoktur). Bu ise, Cenâb-ı Allah'ın "Sana isabet eden her iyilik, Allah'dandır" buyruğuna zıddır. Binâenaleyh bu âyetin delaleti ile, imanın da Allah'tan olduğu sabit olur. Halbuki hasımlarımız (olan Mu'tezile), bunu söylemiyorlar. Böylece bu meselede, âyet onlar aleyhine delil olur.

İnkârı Yaratanın da Allah Olduğunun İzahı

Sonra biz, küfrün de Allah'tan olduğunu açıklamak istediğimizde deriz ki: Bunun birkaç izahı var:

1) "İman Allah'dandır" diyen herkes, "küfür Allah'tandır" der. Binâenaleyh diğerinin değil de sadece birinin Allah'dan olduğunu söylemek, ümmetin icmaına terstir.

2) Kul, eğer küfrü elde etmeye kadir ise, küfrü elde etmeye uygun olan bu kudret imanı meydana getirmeye de ya uygundur veya değildir. Eğer bu kudretin, imanı meydana getirmeye uygun olduğu söylenirse, o zaman söz, "kulun imanı, kendisindendir" neticesine varır. Eğer kudret, imanı meydana getirmeye elverişli değil ise, o zaman bir şeye kadir olan, onun zıddına kadir olamamış olur. Bu ise onlara (Mu'tezile'ye) göre imkânsızdır. Bir de, bu takdirde kudret, makdûrun (güç yetirilen şeyin, yani neticenin) mutlaka meydana gelmesini gerektirir. Bu da, kulun o şeye kadir olmuş olmasına manidir. Böylece iman kulun kendisinden olmayınca, küfrün de ondan olmaması gerekir.

3) Kul, imanının var edicisi olmayınca, küfrünü meydana getirmiş olmaması öncelikle evlâdır. Çünkü birşeyi meydana getirme hususunda bağımsız olan kimse, murad ettiği şeyi elde edebilecek kimsedir. Biz, dünyada gördüğümüz her akıllı kimsenin, kalbinde meydana gelen şeyin ancak iman, marifet ve hak olmasını arzu ettiğini görmekteyiz. Hiçbir akıl sahibi, kalbinde cehalet, sapıklık ve yanlış itikadın meydana gelmesini istemez. Kul, ancak gerçek ve gerçeğe uygun bilgiyi elde etmek istediği halde, kendi fiillerinin mucidi olunca, kalbinde de ancak hakkın (gerçeğin) meydana gelmesi gerekir. Kulun maksadı, matlubu ve gayesi olan imanı, o kesin olarak var edip meydana getiremeyince, istemediği, elde etmeyi asla kastetmediği, son derece nefret ettiği ve ondan nefret edişi, kendi icad ve tekvini ile olmayan cehalet ise, haydi haydi böyledir.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: İmanın, kulun kudreti ile meydana gelmesindeki şüphe, küfrün yine kulun kudreti ile meydana gelmesindeki şüpheden daha fazladır. İşte Cenâb-ı Allah, imanın Allah'tan olduğunu beyan edince, zikrettiğimiz izahlardan ötürü, küfrü zikretmemiştir. Bu âyetin, bizim imamımızın görüşüne delalet ettiğini açıklama hususunda söylenebilecek sözün tamamı budur.

Cübbaî'nin, bu âyetteki "Sana isabet eden her fenalık da kendindendir" buyruğunu, görüşüne delil getirmesine karşı, iki yönden cevap verilir:

1) Allahü teâlâ, İbrahim (aleyhisselâm)'den naklederek, "Hastalandığım zaman bana şifa veren Odur" (Şuarâ.80) buyurmuştur. Burada İbrahim (aleyhisselâm), hastalanmayı kendisine, şifa vermeyi Hak teâlâ'ya nisbet etmiştir. Bu, Hak teâlâ'nın hem hastalığın, hem de şifanın yaratıcısı olmasını zedelemez. Aksine Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), edebe riayet için bu ikisini birbirinden ayırmıştır. İşte burada da böyledir. Binâenaleyh Allahü teâlâ hakkında, "Ey göklerin ve yerin müdebbiri" denilirde, "Ey kenelerin, bitlerin ve bok böceklerinin müdebbiri..." denilmez. İşte burada da böyledir.

2) Müfessirlerin ekserisi, Hazret-i İbrahim'in, "Bubenim Rabbim"(Enam, 77) sözünü, istifham-ı inkârî olarak söylediğini, yani âdeta "Bu muymuş benim Rabb'im!" demek istediğini söylemişlerdir. İşte burada da böyledir. Sanki burada şöyle denilmektedir: Kulun maksadına uygun olarak meydana gelen imanın, ondan değil, Allah'dan olduğunu beyan ettik. Kulun, kendisini istemediği, murad etmediği ve asla razı olmadığı küfre gelince, onun kuldan olduğunu söylemek akla sığar mı? Çünkü biz, bu âyette geçen "hasene"ye, imanın; "seyyie"ye de küfrün dahil olduğunu açıklamıştık.

Âyetteki "kendindendir" ifadesini, (senin uğursuzluğun sebebiyledir) şeklinde okuyan kimsenin kıraati hakkında da deriz ki: Eğer bu âyeti, sahabe ve tabiinden bir kimsenin bu şekilde okuduğu doğru ise, bu tenkid edilemez.

Yok eğer böyle değilse bu takdirde bundan murad şudur: Âyetin istifham-ı inkârı olarak geldiğini söyleyen kimse, bu istifhamın inkârı olduğunu açıklamak için böyle bir açıklama yapmıştır. Çünkü kötülüğü onlara, bir istifham-ı inkârı üslubuyla nisbet edince, bundan maksad kötülüğün onlara nisbet edilemiyeceği olur. Binâenaleyh "Bu senin uğursuzluğun sebebiyledir" şeklinde karaateden kimse, bunun Kur'ân'ın bir kıraati olduğuna inanarak değil, tam aksine, "Bu bir istifham-ı inkârîdir" sözümüzü te'yid eden bir tefsir kabilinden olarak böyle ifade etmiştir. Bu âyetlerin bütün işlerin Allah'a dayandığına açıkça delâlet ettiğinin delillerinden birisi de, Hak teâlâ'nın bu ifadeden sonra getirdiği, "Seni, insanlara bir peygamber olarak gönderdik" buyruğudur. Bu, "Senin görevin, sadece peygamberlik vazifesini yapıp tebliğ etmendir ki, sen bunu hakkıyla eksiksiz olarak yerine getirdin" demektir. Senin, peygamberliği hakkıyla yerine getirip, vahyi insanlara tebtiğ hususunda kusur etmeyip, canla başta çalıştığına, "sahid olarak Allah yeter." Hidayetin gerçekleşmesine gelince, bu sana değil Allah'a ait bir husustur. Bunun bir benzeri de, Hak teâlâ'nın "(Kulların) işinden hiç bir şey sana aid değildir" (Âl-i İmran, 128) "Hakikaten sen, her sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin. Fakat Allah, dilediği kimseye hidayet eder" (Kasas, 56) âyetleridir. Bu âyetle ilgili olarak aklıma gelen şeylerin hepsi bundan ibarettir. Kur'an'ın esrarını en iyi bilen Allah'dır.

Peygambere İtaat, Allah'a İtaat Demektir

Sonra Allahü teâlâ, bu söylediğimiz şeyi te'kid ederek şöyle buyurmuştur:

80. Âyetin Tefsiri

"Kim peygambere itaat ederse, muhakkak Allah'a itaat etmiştir. Kim de yüz çevirirse... Zaten seni onların başına bekçi göndermedik".

Bu, "Kim, o bir peygamber olduğu ve insanlara Allah'ın hükümlerini tebliğ ettiği için, Resûlullah'a itaat ederse, aslında ancak Allah'a itaat etmiş olur. Bu da gerçekte, ancak Allah'ın muvaffak kılmasıyla olur. Kim de yüz çevirirse, zaten biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik" demektir. Çünkü Allahü teâlâ, kimi hak ve hakikati görmez hale getirir ve hak yoldan saptırırsa, hiç kimse onu doğruya irşad edemez.

Bil ki Allah'ın, kalbini hidayet nuru ile doldurduğu herkes, işin bizim söylediğimiz şekilde olduğuna kesinkes hükmeder, inanır. Zira sen, aynı delili, aynı mecliste iki ayrı şahsa sunduğun zaman, görürsün ki bu delil, onu dinlediğinde onlardan birinin imanına iman katar, diğerinin de küfrüne küfür katabilir. Delili seven ve kabul eden kimse, ona olan sevgisini ve doğruluğuna olan inancını kalbinden atamayacağı gibi; o delili beğenmeyen kimse de, kalbinde o delile karşı olan buğzunu ve onun yanlış olduğu hususundaki inancını, kalbinden söküp atmak istese de, buna güç yetiremez. Aradan günfer geçtikten sonra bazan, delili seven kimsenin ona buğzeder hale; buğzeden kimsenin de onu sever hale geldiğini görürsün. Binâenaleyh, mümkinattan olan her şeyin, mutlaka vacibu'l-vücud olan zata varıp dayandığı hususunda, zikretmiş olduğumuz o kesin aklî delili iyice düşünür, sonra kendi kendine zikretmiş olduğumuz bu "istikra" (etraflıca inceleme) metodunu nazar-ı itibara alır da daha sonra da herşeyin, Allah'ın kaza ve kaderiyle olduğuna katî olarak hükmedemezse, işte bu kendi durumunu, hidayetin ancak Allah'ın yaratması ile meydana geldiğine delalet eden en kuvvetli bir delil kabul etsin... Zira bu delili bilmesine rağmen, böyle bir etraflı araştırma (istikra) yapmasına rağmen, kalbinde böyle bir itikad hasıl olmuyorsa, anlar ki kendisini bu işten alıkoyan sadece Allahü teâlâ'dır. Geriye, âyetle ilgili birkaç mesele daha kalmıştır:

Peygamber Hakkında Korunmuştur

Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim peygambere itaat ederse, muhakkak Allah'a itaat etmiştir" buyruğu o resulün bütün emir ve nehiylerde, Allah'tan tebliğ ettiği bütün hususlardamasum olduğuna delalet eden en güçlü delillerden birisidir.

Zira Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlardan herhangi birinde hata etmiş olsaydı, O'na itaat, Allah'a itaat etmek kabilinden olmazdı. Yine, Hazret-i Peygamber'in bütün fiilleri hususunda da masum olması gerekir. Çünkü Allahü teâlâ, "Ona uyunuz..." (Enam. 153) âyetiyle, O'na ittiba etmeyi emretmiştir. O'na uymak, ittiba etmek ise, başkası yaptığı için, başkasının yapmış olduğu o fiilin bir mislini yapmaktan ibarettir. Binâenaleyh, o fiilin bir mislini yapan kimse, Allah'a "O'na uyunuz" emrinden itaat etmiş olur. Binâenaleyh, bütün söz ve fiillerinde, delilin tahsis ettiği durum hariç, peygambere inkîyad etmenin Allah'a itaat ve O'nun hükümlerine inkîyad etmek olduğu sabit olur.

İkinci Mesele

Şafiî (r.h), "er-Risale" adlı kitabının "Hazret-i Peygamber'e itaat farzdır" babında şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim peygambere İtaat ederse, muhakkak Allah'a itaat etmiştir" ifadesi, abdest, namaz, zekat, oruç, hacc ve diğer konularda, Hak teâlâ'nın kullarını mükellef tuttuğu her teklifin (emrin) Kur'an'da bulunduğuna delalet eder. Halbuki bu gibi mükellefiyetler Kur'an'da bütün yönleriyle açıklanmamıştır. İşte o zaman, bu mükellefiyetleri ancak Hazret-i Peygamber'in beyan etmesiyle yerine getirebiliriz. Durum böyle olunca, Hazret-i Peygamber'e yapılan itaatin, Allah'a yapılan itaatin aynısı olduğuna hükmetmek gerekir." İşte Şafiî'nin sözünün manası budur.

Üçüncü Mesele

Âyetteki, "Kim peygambere itaat ederse, muhakkak Allah'a itaat etmiştir" ifadesi, itaatin ancak Allah için olacağına delalet eder. Çünkü, Hazret-i Peygamber'e, peygamber olduğu için gönderilmiş olduğu hususlarda itaat etmek, ancak Allah'a itaat etmek olur. Binâenaleyh âyet, Allah'dan başka hiç kimseye itaat edilmeyeceğine delalet etmiş olur.

Mukatil, bu âyet hakkında şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Her kim beni severse, muhakkak ki Allah'ı sevmiş olur. Her kim bana itaat ederse, muhakkak ki Allah'a İtaat etmiş olur" derdi" Hadisin ikinci kısmı için Buhari Cihad, 109. Hazret-i Peygamber'in bu sözü üzerine münafıklar şöyle demişlerdir: "O, bizi Allah'tan başkasına tapmaktan nehyettiği halde, andolsun ki kendisi şirke yaklaşmış ve hristiyanların İsa'yı rab edinmeleri gibi, bizim de kendisini bir rab edinmemizi istemiştir (ister)..." Bunun üzerine Hak teâlâ bu âyeti indirmiştir.

Bil ki biz bu âyetin, peygambere mutlak surette kayıtsız şartsız itaat gerektiğine delil olmayıp, mutlak itaatin sadece Allah'a yapılacağına delil teşkil ettiğini beyan etmiştik. Ama Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim de yüz çevirirse ... Zaten seni, onların başına bekçi göndermedik..." ifadesine gelince, bu hususta şu iki açıklama yapılmıştır:

1) Âyette bahsedilen "yüz çevirme"den maksad, kalb ile yapılan yüz çevirmedir. Yani, "Ey Muhammed; senin hükümlerin zahire göredir. Ama, bâtına gelince, sen onlara temas etme" demektir.

2) Bu yüz çevirmeden murad, zahirî manada yapılan bir yüz çevirmedir. Mananın bu olması halinde, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim de yüz çevirirse ... Zaten seni, onların başına bekçi göndermedik..." ifadesi hakkında da şu iki izah yapılabilir:

a) Bu, "Bu yüz çevirmeden dolayı gamlanman ve mahzun olman gerekmez. Zira biz seni, insanları günahlardan koruman için göndermedik..." demektir. Bunun sebebi ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in insanların küfürleri ve İslam'ı kabul etmeyişleri sebebiyle çok fazla üzülmesidir. İşte Cenâb-ı Hak, O'nu bu üzüntüye karşı teselli etmek için böyle buyurmuştur.

b) "Biz seni, o insanları, bu yüz çevirmelerinden men etmekle meşgul olasın diye göndermedik. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Dinde zorlama yoktur" (Bakara, 256) buyruğu gibidir Sonra bu ayet.Cihad âyetiyle neshedilmiştir.

"Başüstüne" Deyip Aleyhte Komplolar Hazırlayan Münafıklar

81. Âyetin Tefsiri

"Hayhay!" derler. Fakat senin yanından ayrıldıkları zaman da onlardan bir güruh geceleyin senin söyleyegeldiginden başkasını kurarlar. Allah onların gizlice ne planlar kurduklarım yazıyor. Onun için sen, onlardan yüz çevir. Allah'a güvenip dayan, Allah, vekil olarak yeter".

Bu, "Sen onlara birşey emrettiğinde onlar (......) yani, "Bizim işimiz gücümüz, taattir" derler" manasındadır. Bu kelimeyi, "Sana tam itaat ettik" manasında olmak üzere (......) şeklinde mansub okumak da caizdir. Bu, itaatkâr ve söz tutan adamın, birinci manada (......); ikinci manada da (......) demesi gibidir. Sibeveyh, "Fesahat ve belagatine güvenilen bazı Araplara "Nasıl sabahladın?" diye sorulduğunda, onların (......) dediklerini duydum. Sanki o Arap, "işim gücüm, Allah'a hamdetmektir" demek istemiştir" der.

Bil ki bu kelimeyi mansub okumak, sadece o fiilin yapıldığını gösterir. Fakat onu merfu okumak, taat'ın devamlı ve sürekli olduğuna delalet eder.

Cenâb-ı Allah, "Fakat senin yanından ayrıldıkları, yani çıktıkları zaman da, onlar bir güruh geceleyin senin söyleyegeldiğinden başkasını kurarlar" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili bir kaç mesele vardır:

Mübbeyet Tabirinin İzahı

Zeccac şöyle der: "Üzerinde çokça tefekkür edip, faydalı mı zararlı mı diye iyice düşündükleri her şey hakkında

Araplar, derler. Nitekim Cenâb-ı Allah, 'Hani onlar, (Allah'ın) razı olmayacağı sözü geceleyin konuşup düzerler"(nisa, 108) buyurmuştur. Bu kelimenin iştikakı hususunda şu iki izah vardır:

a) Bu kelime, "beytutet" (gecelemek) kelimesinden müştaktır. Zira tefekküre en elverişli zaman, insanın gece evinde geçirdiği zamandır. İşte o zaman, zihinler her türlü şeyden uzak ve daha az meşgul olur. Genel olarak insan, geceleyin evinde olur. Yine genel olarak geceleyin daha iyi düşünülür. İşte bundan dolayı, üzerinde iyice düşünülen şey (gecelenilen şey) diye ifade edilmiştir.

b) Bu kelime, "şiirin beyti" ifadesinden iştikak etmiştir. Ahfeş şöyle der: "Araplar, şiir söylemek istediklerinde, önce iyice düşünürlerdi. Böylece o şiirin kısımları arasında dengeyi kurmak ve manalarını yerleştirmek için iyice düşünülmüş olması bakımından, şiirin beytlerine benzeterek, üzerinde iyice düşünülen şeye Araplar mübeyyet demişlerdir."

İkinci Mesele

Allahü teâlâ, bu geceleyin birşeyler kurma işini, münafıklardan bir zümreye tahsis etmiştir. Bu şöyle izah edilebilir:

a) Cenâb-ı Hak. bu kimselerin küfür ve nifaklarında devam edeceklerini bildiği için, bunu onlara tahsis etmiştir. Ama nifaktan döneceğini bildiği kimseleri buna katmamıştır.

b)Bu grup münafık, geceleyin bir şeyler kurmak için başkalarını uyandırmaya çalışıyorlar, o başkaları ise onları duyuyor, fakat seslerini çıkartmıyor ve uykularına devam ediyorlardı. İşte bundan dolayı diğerleri zikredilmemiştir.

Ayetteki Bir Kıraat Meselesi

Ebu Amr ve Hamza, tâ harfini "ti" harfine idğam ederek, şeklinde; diğer kıraat imamları ise idgamsız okumuşlardır. İdgam ile okuyanlar için şu iki izah yapılabilir:

a) Ferra, "Kıraat imamları, harekelerin çokluğu sebebi ile, tâ harfini cezmetmişlerdir. Tâ sakin olunca da tâ, (-k) harfine idgam edilmiştir" demiştir.

b) Tâ (-t) dal ve tâ harfleri, ağızın aynı bölgesinden çıkarlar. Aralarındaki mahreç yakınlığı bakımından, birbirine idgam edilme hususunda bunlar aynı cins harf gibi olurlar. Tı'nın "ıtbak" bakımından, tâ harfinden daha ileri olması, bu idgamı güzelleştiren bir husustur. Binâenaleyh ses bakımından daha noksan olanın, ses bakımından daha fazla olana idgam edilmesi yerinde ve güzel olur. Bu iki harfi birbirine idgam etmeden okuyanların, idgamı yapmayışlarının sebebi, bu iki harfin, iki ayrı kelimede bulunmaları ve iki ayrı mahreçten çıkmış olmalarıdır. Binâenaleyh her ikisini de, olduğu hal üzere bırakmak gerekir.

Dördüncü Mesele

Cenâb-ı Hak, fiili müennes getirerek dememiş, aksine müzekker getirerek demiştir. Çünkü, "taife" kelimesinin müennesliği hakiki değildir ve bu kelime, ferik (topluluk) ve fevc (bölük) manasınadır. Keşşaf Sahibi: "Bu ifadenin manası, "senin söylediğin ve emrettiğin şeyin aksine, veyahut da kendisinin dediği ve taatin İhtiva ettiği şeyin aksini süsleyip hoş gösterdiler. Çünkü onlar, gönüllerinde kahulü değil reddetmeyi, taatı değil isyanı saklamışlardı" şeklindedir" demiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Allah onların gizlice ne plânlar kurduklarını yazıyor" buyurmuştur.

Zeccâc bu hususta şu iki izahı zikretmiştir:

a) Bunun manası, "Allah, onların gizlice ne planlar kurduklarını, kitabında sana indirir (haber verir)" şeklindedir.

b) "Allah, karşılığını bulmaları için, bunu onların amellerinin yazıldığı sahifelere yazar."

Sonra Cenâb-ı Hak"Onun için, sen onlardan yüz çevir" buyurmuştur. Bunun manası, "onların gizli tuttukları şeyin perdesini yırtma, onları rezil ve rüsvay etme ve onları isimleriyle anma" demektir. Allah, İslam'ın güç ve kuvvet bulmasına kadar, Hazret-i Peygamber'e münafıkların durumunu saklı tutmasını emretmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onların tutumları hususunda, Allah'a güvenip dayan.. Zira, Allahü teâlâ, onların serlerine karşı sana yeter ve onlardan intikam alır..." buyurmuştur. "Allah, kendisine güvenip dayanan kimseler için vekil olarak yeter." Müfessirler, münafıklardan yüz çevirip onların tutumlarına aldırmama emrinin, İslâm'ın ilk yıllarında verildiğini, daha sonraysa bunun, "Ey peygamber, kâfirler ve münafıklarla savaş" (Tevbe, 73) âyetiyle neshedildiğini söylemişlerdir ki, bu söz, üzerinde düşünülmesi gereken bir sözdür. Çünkü münafıkların tutum ve davranışlarına aldırmama emri, mutlak bir emirdir. Binâenaleyh bu, bir defaya mahsus olmayı gerektirir. Bu sebeple, bundan sonra cihad emrinin verilmesi, onu neshetmiş olmaz.

Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Nübüvvetine Kur'ân'ın Delil Olması

82. Âyetin Tefsiri

"Onlar hâlâ Kur'an'ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'dan başkası tarafından olsaydı, elbet içinde birbirini tutmayan bir çok şey bulurlardı".

Allahü teâlâ, münafıkların, çeşitli hile ve tuzaklarını ve bütün bunları, Hazret-i Muhammed'in peygamberlik iddiasında haklı ve doğru olduğuna inanmadıklarını; bilakis O'nun, yalancı bir müfteri olduğuna inandıkları için yapmış olduklarını nakledince, onlara, Hazret-i Muhammed'in nübüvvetinin sıhhatine delalet eden deliller hakkında düşünmelerini ve tefekkür etmelerini emrederek, "Onlar hâlâ Kur'ân'ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah 'tan başkası tavaûndan olsaydı, elbet içinde birbirini tatmayan birçok şey bulurlardı" buyurmuştur. Böylece Cenâb-ı Hak, Kur'an'ı, Hazret-i Muhammed'in nübüvvetinin doğruluğuna delil getirmiştir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

"Tedbir" ve "tedebbür", işlerin netice ve akibetleri hakkında düşünmekten, tefekkür etmekten ibarettir. Yine, fasih ifadede, denir. Bunun manası "şayet işin başında, sonunun böyle olduğunu bilseydim..." demektir.

Kur'an İ'caz Vecihleri

Bil ki, âyetin zahiri, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Muhammed'in peygamberliğinin doğruluğuna Kur'an-ı Kerim'i delil getirdiğini göstermektedir. Çünkü, şayet âyet bu manaya hamle ditmezse, âyetin kendinden önceki ifadelerle kesinlikle bir İlgisi kalmaz. Alimler şöyle demektedirler: Kur'an-ı Kerim, şu üç yönden Hazret-i Muhammed'in nübüvvetinin doğruluğuna delalet etmektedir:

a) Kur'an'ın fesahati.

b) Gayba ait haberleri ihtiva etmesi.

c) Tutarsızlıklardan uzak olması... İşte bu üçüncü husus, bu âyette zikredilmiştir.

Kur'ân'da İhtilaf (Tutarsızlık) Bulunmamasının Manası

Bu görüşte olanlar, Kur'ân-ı Kerim'in tutarsızlıktan uzak ve berî olduğunu açıklamak için de şu üç şeyi zikretmişlerdir:

1) Ebu Beker el- Esamin şöyle demektedir: "Bu âyet-i kerimenin manası şudur: O münafıklar, gizlice ve Hazret-i Peygamber'in haberi olmaksızın, pek çok hile ve tuzaklar kurma hususunda ittifak edip anlaşıyorlardı. Allahü teâlâ ise, Resulünü zaman zaman o durumlara muttali kılıp, bunları O'na tafsilatlı bir şekilde haber veriyordu. Onlar da bütün bu hususlarda, Peygamber'in doğru söylediğini görüyorlardı. İşte bunun üzerine o münafıklara, "Hiç şüphesiz bütün bunlar, Allah'ın haber vermesiyle tahakkuk etmeseydi, peygamberin bu hususlardaki doğruluğu, sıdkı devam edip gitmez, Hazret-i Muhammed'in sözünde çok çeşitli tutarsızlıklar ve farklılıklar ortaya çıkmış olurdu. Böyle bir şey zuhur etmediğine göre, biz bunun, ancak Allah'ın bildirmesiyle olduğunu anlamış oluruz."

2) Bu, kelamcıların ekserisinin benimsediği görüştür. Bu görüşe göre bu ifadeden murad şudur: Kur'an, büyük bir kitap olup, pekçok ilim çeşidini ihtiva etmektedir. Binâenaleyh şayet bu, Allah'tan başkası tarafından meydana getirilmiş bir kitap olsaydı, hiç şüphesiz bunda, birbiriyle çelişen pek çok kelime bulunurdu. Çünkü, büyük ve çok kalın bir kitap, böyle olmaktan hâlî kalamaz. Binâenaleyh, biz bu Kur'ân'da böyle bir şey bulamadığımıza göre, onun, Allah'dan başkasının katından olmadığını anlamış oluruz.

Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hakk'ın "Bazı yüzler o gün ter ü tazedir; Bablerine bakacaktır" (Kıyame, 22-23) âyetleri, O'nun "Ona gözler erişemez" (Enam. 103) âyetine; cebr ile ilgili âyetleri O'nun kader ile ilgili âyetlerine ve, "İşte Rabbine andolsun ki onlara elbette soracağız" (Hicr. 92) âyeti, "İşte o gün ne insanlara ne de cinlere günahları sorulmayacak" (Rahman, 39) âyetine sanki ters gibi değil midir?" denilirse biz deriz ki, biz bu tefsir kitabımızda, bunların arasında herhangi bir tenakuz (çelişki) ve zıddiyetin katiyyetle bulunmadığını açıkladık.

3) Kur'ân-ı Kerim'in tutarsızlık ve tenakuzlardan uzak olduğu hususunda ileri sürülen görüşlerden üçüncüsü de, Ebu Müslim el-İsfehanî'nin zikrettiği şu husustur: Buna göre de, bundan murad fesahat mertebesi bakımından bir tutarsızlığın olmamasıdır. Öyle ki bütün Kur'ân'da rekîk (kusurlu) sayılabilecek hiçbir söz bulunmamakta, bilakis ondaki fesahat baştan sona aynı minval üzere devam etmektedir. Malumdur ki bir insan son derece beliğ ve fasih olsa bile, birçok manaları ihtiva eden uzun bir kitap yazdığı zaman, bir kısmının, bir kısmından daha kuvvetli, bir kısmının ise daha zayıf ve düşük olacağı için, sözünde birçok farklılıkların bulunması kaçınılmaz olur. İşte Kur'an-ı Kerim böyle olmayınca biz, onun Allah katından bir mucize olduğunu anlamış oluruz. Kâtff bu hususta bir benzetme yaparak şöyle demiştir: İçimizden birisinin, hiçbir harfinde bir eksiklik ve bozukluk meydana gelmeyecek bir şekilde tomar tomar yazılar yazması mümkün değildir. Öyle ki eğer biz, böyle tomar tomar yazılmış şeylerin, bu gibi eksiklik ve bozukluklardan uzak olduğunu görürsek, işte bu bir i'caz sayılır. Bunun gibi, burada da böyledir.

Kur'an'ın Anlaşılamayacağını Söyleyenlerin Hatası

Bu âyet-i kerime, onun manasını ancak peygamber ve masum imam bilir diyenlerin iddialarının aksine, Kur'ân'ın manasının bilinir ve anlaşılır olduğuna delalet etmektedir. Çünkü şayet onların dediği gibi olmuş olsaydı, münafıkların Kur'ân'ı düşünerek anlamaları mümkün olmaz, Allahü teâlâ'nın bunu onlara emretmesi, Kur'an-ı Kerim'i, Hazret-i Peygamber'in doğruluğu hususunda bir hüccet kılması ve onların Kur'ân'da tutarsızlık bulmaktan aciz kalmalarını aleyhlerine hüccet sayması mümkün olmazdı. Arapça bilmeyen zenci kâfirlere Arapça olan kitabı ileri sürüp bunu anlamalarını onlardan istemek nasıl caiz değilse, aynı şekilde bu da mümkün değildir.

Taklidin Batıl, Takikin Gerekli Olduğu

Âyet-i Kerime, inceleme ve istidlalde bulunmanın vacib, taklidin ise kötü olduğuna delalet eder. Çünkü Allahü teâlâ, münafıklara bu delil ile, peygamberinin nübüvvetinin doğruluğuna istidlalde bulunmalarını emretmiştir. Binâenaleyh peygamberinin doğruluğunu tesbit için istidlalde bulunma zaruri olunca, Allahü teâlâ'nın zat ve sıfatlarını bilme hususunda istidlalde bulunma ihtiyacı haydi haydi zaruri olur.

Beşinci Mesele

Ebu Ali el- Cübbâî şöyle demiştir: "Bu âyet-i kerime, kulların fiillerinin Allah tarafından yaratılmadığına delalet eder. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer o, Allah'dan başkası tarafından olsaydı, elbet içinde birbirini tutmayan bir çok şeyler bulurlardı" ifadesi, kulun Fiillerinin ihtilaf ve tutarsızlıklardan hâlî olamayacağını gösterir. Tutarsızlık ve farklılık aynı şeydir. Kulun fiilleri tutarsızlık ve farklılıklardan uzak olmayıp, Hak teâlâ'nın fiillerinde, "O Rahman'ın yaratışında hiçbir kusur (uyumsuzluk) göremezsin" (mülk. 3) âyetinde de ifade edildiği gibi, bir eksiklik ve kusur bulunmayınca, kulun fiillerinin Allah'ın yaratması ile olmamış olması gerekir.

Buna şöyle cevap verilir: Cenâb-ı Hakk'ın "O Rahmanın yaratışında hiçbir kusur göremezsin" buyruğunun maksadı, başkalarının aksine, yaratmasının iradesine uygun olarak meydana gelmesi hususunda bir noksanlık ve kusurun olmadığını bildirmektir. Çünkü başkalarının fiilleri, her zaman isteğine uygun olarak vâkî olmaz.

Duyduğu Her Haberi Yayma, Münafık Sıfatıdır

83. Âyetin Tefsiri

"Onlara eminlik veya korku haberi geldiği zaman, onu her tarafa yayıverirler. Halbuki bunu, peygambere veya onlardan emir sahiplerine dönderip (iletmiş) olsalardı bunu onlardan "istinbat" edebilecek olanlar elbette bilirlerdi. Allah'ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı birazınız müstesna, muhakkak şeytana uymuş gitmiştiniz".

Bil ki Allahü teâlâ bu âyette, münafıkların bir diğer kötü işlerini anlatmıştır. O da şudur: Münafıklara ister emniyeti, ister korkuyu gösteren herhangi bir şey ulaştığı zaman, onlar bunu yayıyor, ifşa ediyorlardı. Bu ise, şu yönlerden zarara sebebiyet veriyordu:

1) Böyle kargaşa uyandıran asılsız haberler, çok yalandan hâlî olmaz.

2) Gelen haber emniyetle ilgili olduğu zaman, onlar buna pek çok ilavelerde bulunuyorlardı. Bu ilaveler bulunmadığı zaman o haber, Hazret-i Peygamber'in doğruluğu hususunda, zayıf mü'minlerin kalplerinde bir şüphe uyandırıyordu. Çünkü münafıklar bu asılsız haberleri, Hazret-i Peygamber söyledi diye rivayet ediyorlardı. Bu haber korku ile alakalı olunca, bu sebeble zayıf mü'minlerin kalbinde karışıklıklar meydana geliyor, onlar o zaman şaşkınlık ve endişeye düşüyorlardı. Böylece bu asılsız haberler, bu bakımlardan karışıklıklara sebeb oluyordu.

3) Asılsız haberler vermek, iyi bir araştırma ve tam bir incelemeyi gerektiren durumların çoğalmasına sebebiyet veriyordu. Bu da birçok sırların ortaya dökülmesine yol açıyordu. Böyle bir hal ise, o zaman için Medine'nin yararına uygun olmayan bir şey idi.

4) Müslümanlar ile kâfirler arasında şiddetli bir düşmanlık bulunmakta idi. İki taraftan herbiri harb araç gereçleri hazırlıyor ve birbiri aleyhinde fırsat kolluyordu. İki taraftan birisi için emniyet vesilesi olan şey, diğer taraf için bir korku vesilesi idi. Müslümanlar için emniyet bulunduğu, ordusunun ve savaş teçhizatının yeterli bir şekilde bulunduğu haberi gelince, münafıklar bunu hemen yayıyor ve bu haber böylece kısa zamanda kâfirlere ulaşıyor. Onlar da, müslümanlara ve onların kendilerini istilâ tehlikesine karşı gerekli tedbirleri alıyorlardı. Eğer müslümanlar için korkuyu ifade eden bir haber söz konusu olunca, bu haberi abartıyorlar, ona birçok asılsız ilavelerde bulunarak zayıf ve yoksul müslümanların kalblerine korku düşürüyorlardı. İşte bu anlatılanlardan, bu haber yayma işinin, birçok bakımdan fitne ve belâların menşei ve kaynağı olduğu ortaya çıkmış olur. Durum böyle olduğu için de, Allahü teâlâ, bu gibi haberleri yaymayı ve onları ifşa etmeyi kınamış ve onları bundan men etmiştir.

Bil ki, "Onu yaydı" manasında ifadeleri iki değişik kullanıştır.

Ulü'l-emr'den Maksad

Sonra Cenâb-ı Allah, "Halbuki bunu, peygambere veya onlardan emir sahiplerine döndürüp (İletmiş) olsalardı, bunu onlardan "istinbat" edebilecek olanlar elbette bilirlerdi" buyurmuştur, Bu ifade ile ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

"Emir sahipleri" (ulü'l-emr) hakkında iki görüş vardır:

a) İlim ve görüş sahiplen manasındadır.

b) Ordu komutanları demektir.

İkinci görüşte olanlar, kendi görüşlerini birinciye tercih edip şöyle demişlerdir: "Çünkü emir sahipleri, insanlara emretme yetkisi olanlardır. İlim ehli ise, böyle değildir. Binâenaleyh insanlara emretme yetkisi bulunanlar ise ancak komutanlardır."

Bu görüşe şöyle cevap verilir: Alimler, Allah'ın emir ve yasaklarını bildikleri ve başkalarının da onların görüşlerini kabul etmeleri gerektiği için, bu bakımdan, "ulü'l-emr" diye isimlendirilmeleri garip karşılanmamalıdır. Buna delâlet eden bir başka şey de, Hak teâlâ'nın "Mü'minlerin hepsinin (topyekün) savaşa çıkmaları uygun değildir. O halde (mü'minlerden) kimi, din ve şeriat ilimlerini iyice öğrenmeleri ve kavmleri savaştan dönüp kendilerine geldikleri zaman, sakınsınlar diye onları Allah'ın azabıyla korkutmaları için, (savaşa gitmeyip kalmalıdırlar)" âyetidir. Böylece Cenâb-ı Hak, onların korkutmaları ile sakınmayı gerekli kılmış ve uyarılan kimselerin, o alimlerin sözlerini kabul etmelerini vacib kılmıştır. İşte bundan dolayı "emir sahipleri" (ulü'l-emr) tabirinin, alimler hakkında kullanılması caizdir.

İstinbatın Manası

Arapça'da "istinbat", çıkarıp elde etmek demektir. Nitekim bir fakîh, kendi içtihad ve anlayışı ile, ifadede kapalı olan bir manayı ortaya çıkardığında, denilir. Bunun aslı, eşildiğinde ilk defa kuyudan çıkan su demek olan (......) kelimesine dayanır. Nabatlılar da, yeryüzünden su çıkaran bir millet oldukları için, böyle isimlendirilmişlerdir.

Üçüncü Mesele

Âyetteki, "Onlardan istinbat edebilecek olanlar" ifadesi ile ilgili iki görüş vardır

1) Bunlar, haber yayan o münafıklardır. Buna göre âyetin takdiri şu şekildedir: "Şayet, asılsız haber yayan bu münafıklar, emniyyet ve korkuya dair hususu, peygambere ve emir sahiplerine havale edip, bu husustaki bilgiyi onlardan almak istemiş olsalardı, elbette bu asılsız haberi yayan münafıklar, onu peygamber ve emir sahiplerinden öğrenmiş olurlardı."

2) Bunlar, "emir sahipleri"nden bir gruptur. Buna göre kelamın takdiri, "şayet münafıklar bu işi Resül'e ve emir sahiplerine bırakmış olsalardı, hiç şüphesiz bunu, emir sahiplerinden istinbatta bulunabilecek olan kimseler bilirlerdi" şeklinde olur.

Bu böyledir, zira emir sahipleri de iki kısımdır: Bunlardan bir kısmı istinbatta bulunma gücüne sahiptir, bir kısmıysa böyle değildir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın (onlardan) sözü, "emir sahiplerinden, gizli, kapalı husustan bilip ortaya çıkaran kimselerden onu öğrenmiş olurdu" anlamını ihtiva etmiş olur.

İmdi şayet, "Allah'ın, haberleri Hazret-i Peygamber'e ve emir sahiplerine bırakmalarını emrettiği o kimseler, münafıklardır. O halde Cenâb-ı Hak, buyruğunda nasıl olmuş da o münafıkları "emir sahipleri" saymıştır?" denilirse, biz deriz ki:

Cenâb-ı Hak, emir sahiplerini, zahire göre o münafıklardan saymıştır. Çünkü münafıklar, kendilerinin iman ettiklerini söylüyorlardı. Bunun benzeri olan bir başka ifade de, Cenâb-ı Hakk'ın "(Zahiren) sizden öylesi vardır ki, muhakkak ağır davranacaktır" (Nisa, 72) ve "(Zahiren) onlardan birazı müstesna olmak üzere, bunu yapmazlardı" (Nisa. 66) âyetleridir. Allah en iyi bilendir.

Bu Ayet Kıyası'ın Şer'i Delil Olduğu Gösterir

Âyet, kıyasın şer'î bir hüccet olduğunu göstermektedir. Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hakk'ın "...bunu onlardan "istinbat"... elbette bilirlerdi" ifadesi, emir sahiplerinin sıfatıdır. Allahü teâlâ, emniyyet ve korku hususunda kendilerine bir haber ulaşan kimselere, onun gerçek mahiyetini öğrenmeleri hususunda, emir sahiplerine müracaat etmelerini vacip kılmıştır. Müracaat eden bu kimseler, ya o hadise hakkında bir nass bulunduğu veyahut da böyle bir nass bulunmadığı halde, onu öğrenmek için emir sahiplerine başvururlar. Birinci ihtimal bâtıldır, çünkü bu durumda istinbata mahal kalmaz. Çünkü, bir hadise hakkında nass gören bir kimse için, "O, o hükmü istinbat etti, çıkardı" denilmez. Böylece, Allahü teâlâ'nın mükellef kimseye, bir hadiseyi, o hadise hakkında.hüküm çıkarabilecek kimselere havale etmesini emretmiş olduğu sabit olmuş olur. "İstinbat" etmek bir hüccet olmasaydı, Cenâb-ı Hak, mükellef kimseye bunu emretmezdi. Binâenaleyh, istinbatın bir hüccet ve delil olduğu sabit olmuş olur. Kıyas da, ya bir istinbattır veya ona dahil olan bir şeydir. Binâenaleyh, kıyasın da bir hüccet olması gerekir.

Bu sabit olunca biz deriz ki, âyet şu hususlara delalet etmektedir:

a) Hadiselerle ilgili hükümlerde, nass ile değil de istinbat ile bilinebilecek olan hususlar bulunmaktadır.

b) İstinbat bir hüccettir.

c) Avamın, hâdiselerin hükümleri hususunda alimleri izlemeleri vaciptir.

d) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), istinbat etmekle yani hüküm çıkarmakla mükellefdir. Çünkü Cenâb-ı Hak, hükümlerin Resul ve emir sahiplerine bırakılmasını emretmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "bunu onlardan "istinbat" edebilecek olanlar elbette bilirlerdi" buyurmuş, böylece istinbat işini, Hazret-i Peygamber'i hariç tutarak, emir sahiplerine mahsus kılmamıştır. Bu da, hem Hazret-i Peygamber'in hem de emir sahiplerinin istinbat ile mükellef kılınmış olmalarını gerektirir.

Kıyasa Delil Olmadığını Söyleyenler

Eğer, "Biz, Cenâb-ı Hakk'ın "onlardan istinbat edebilecek olanlar" tabirinden kastedilenlerin, "emir sahiplen" olduğunu kabul etmiyoruz; bilakis bundan murad, âyetin tefsirinde de rivayet ettiğimiz görüş üzere, haber yayan münafıklardır. "Onlardan istinbat edebilecek olanlar" ile kastedilenin "emir sahipleri" olduğunu kabul etsek bile, ne var ki bu âyet-i kerime, harb ve cihad ile ilgili hâdiseler hakkında nazil olmuştur. Farzet ki, bu hususta "istinbat"a müracaat etmek caiz olsun. O halde, siz niçin, "istinbata müracaat etmenin şer'î meselelerde de caiz olması gerekir" diyorsunuz? Eğer, iki konudan birisi diğerine kıyas edilmişse, bu, şer'İ bir kıyası yine şer'î bir kıyasla İsbat etmek olur ki, böyle bir şey caiz değildir. Şer'î hükümlerde istinbatın, bu âyetin hükmüne dahil olduğunu kabul etsek bile, sen niçin, "kıyasın hüccet olması gerekir" diyorsun? Bunun izahı şöyledir: "İstinbat"dan muradın, manası kapalı nasslardan veya nasslar topluluğundan hüküm çıkarma olması veyahut da bundan muradın, beraet-i asliyye veya çoğu alimin dediği gibi, "Menfaatlarda aslolan mübahlık, zararlı şeylerde aslolan ise haramlıktır" şeklindeki aklî hükümlerle sabit olan kaidelerden hüküm çıkarma olması mümkündür.

Kıyas Zan İfade Ettiğinden, Delil Olmaz Diyenler

Biz şer'î kıyasın, âyetin hükmüne dahil olduğunu kabul etsek bile, ne var ki bu kıyasın, Allahü teâlâ'nın "Bunu, onlardan istinbat edebilecek olanlar bilirdi" âyetinin de delalet ettiği gibi, kesin ilim ifade etmesi şarttır. Bundan dolayı Cenab-ı Hak bu âyette, bu istinbattan ilim elde edileceğini haber vermiştir. Böyle bir kıyas hususunda münakaşa yoktur' Münakaşa, zan ifade eden kıyasın şeriatta bir hüccet sayılıp sayılmayacağı hususundadır denilir ise bunlara şu şekilde cevap veririz:

Kıyas Hakkındaki Bazı Suallere Cevaplar

Birinci sorunuz, kabul edilemez. Çünkü âyetteki, "İstinbat edebilecek olanlar" tabirinden murad, münafıklar olsaydı, şöyle denilmesi daha uygun olurdu: "Şayet o münafıklar, o şeyi, Allah'ın Resulüne ve onlardan emir sahiplerine havale etselerdi, elbette onu bilirlerdi." Çünkü bu takdirde ifadesinde sarih ismin zamire atfedildiği kabul edilmiş olur ki bu da nahoş ve çirkin bir şeydir.

İkinci sorunuz da, şu iki bakımdan kabul edilemez:

a) Hak teâlâ'nın, "Onlara eminlik veya korku haberi geldiği zaman..." buyruğu hem harblerle, hem de diğer şer'î hadiselerle ilgili umumi bir ifadedir. Çünkü emniyet ve korku, mükellef olunan her hususla söz konusudur. Binâenaleyh âyette, emniyet ve korkuyu harb işlerine tahsis etmeyi gerektiren herhangi bir şeyin bulunmadığı sabit olur.

b) Farzet ki iş sizin dediğiniz gibidir. Fakat harb ile ilgili hükümler de şer'î kıyasla bilinebilir. Bu caiz olunca, diğer hadiseler hakkında da şer'î kıyasa sarılmanın caiz olması gerekir. Zira bu ikisinin arasında bir fark olduğunu söyleyen hiç kimse yoktur. Baksana, bir kimse, "Kıyas, alış-veriş meselelerinde bir hüccet olup, nikahta bir hüccet değildir" dese, onun bu sözüne itibar edilmez. İşte burada da böyledir.

Âyetteki istinbatı, manası kapalı nasslara veya nass terkiblerine mahsus kılan üçüncü suale ise şöyle cevap verilir: Bütün bunlar birer nasstır. Nassa sarılmaya ise, istinbat denilemez. Bu soruyu soranın, "Âyetteki istinbatı, beraat-i asliyye'den hüküm çıkarma manasına hamletmek niçin caiz olmasın?" şeklindeki sorusuna cevaben deriz ki: Bu, bir istinbat değil, birşeyi olduğu hal üzere bırakmak demektir. Buna kesinlikle "istinbat" denilemez.

"İstinbat ancak kendisi ile kesin ilim elde edilir ise caiz olur. Halbuki şer'î kıyas kesin ilim ifade etmez?" şeklindeki dördüncü sorunuza da şu iki bakımdan cevap veririz:

a) Bize göre, şer'î kıyas ilim ifade eder. Çünkü kıyasın bir hüccet olduğu sabit olduktan sonra, biz kesinlikle şu hükmü veririz: Her ne zaman, Allah'ın hükmünün asıl olan şeyde illetinin ne olduğu bizce zann-ı galib ile bilinir, sonra yine zann-ı galib ile aynı illetin fer' olan şeyde (kıyas edilecek meselede) de bulunduğu bilinir ise, bu durumda, Allah'ın o fer'î meseledeki hükmünün, aslolan meseledeki hükmü ile aynı olduğu zannı hasıl olur. İşte böyle bir zan meydana gelince de, biz mükellefin bu zannına uygun olarak amel edebileceğine kesin karar veririz. Netice olarak diyebiliriz ki: Buradaki zan, hükmün elde edildiği metoddadır, fakat hükmün kendisi kesindir ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın "herhangi bir hadisede, bu şekilde hasıl olan galib zannın ne olursa, bil ki o iş hakkında benim hükmüm odur" demesi yerine geçer. Zann-ı galib meydana geldiğinde, biz o hükmün o hadisede de var olduğuna kesin olarak karar veririz.

b) Bazan ilim sözü zikredilir, fakat kendisi ile "zan" manası kastedilir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bir şeyi güneş gibi (aşikâr) bildiğin zaman, o hususta şahidlik et" buyurmuş, şahadetin yapılabilmesi için bilmeyi şart koşmuştur. Halbuki biz, ilim değil zann söz konusu olduğu zaman da, o hususta şahidlik yapılabileceğinde ittifak ettik. Böylece zanna da bazan "ilim" denebileceği sabit olur. Allah en iyi bilendir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah'ın üzerinizdeki lütuf ve merhameti olmasaydı, birazınız müstesna, muhakkak şeytana uymuş gitmiştiniz" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Şeytana Uymayan Azınlık Hakkında İhtimaller

Âyetteki istisnanın zahiri, bu azlığın ne Allah'ın fazlı, ne de rahmeti ile meydana gelmediği zannını uyandırmaktadır. Halbuki bunun imkansız olduğu malumdur. İşte bundan dolayı müfessirler ihtilaf ederek şu görüşleri ileri sürmüşlerdir: Onlardan bir kısmı bu istisnanın, Allahü teâlâ'nın, "Onu her tarafa yayıverirler" sözünden; bir kısmı, "Bunu onlardan istinbat edebilecek olanlar elbette bilirlerdi" ifadesinden; bir kısmı da, "Allah'ın üzerinizdeki lütuf ve merhameti olmasaydı..." ifadesinden olduğunu söylemişlerdir.

Bil ki bu hususta, bu üçünün dışında başka bir izah yoktur. Çünkü âyet, bu üç hükmün haberini ihtiva etmektedir. Binâenaleyh istisnayı bunlardan herhangi birinden yapmak doğru olur. Böylece bu görüşlerden herbirinin ihtimal dahilinde olduğu sabit olur.

Birinci görüşe göre kelamın takdiri, "Onlara eminlik veya korku haberi geldiğinde, onların pek azı müstesna onlar bunu her tarafa yayıverirler" şeklinde olur. Böylece Cenâb-ı Hak, "Onlardan bir güruh, geceleyin senin söylediğinden başkasını kurarlar" (Nisa, 81) ifadesinde de, bir kısım münafıkları istisna edip, bunun dışında tuttuğu gibi, bu âyette de haber yayma işinden, bazı münafıkların müstesna olduğunu bildirmiştir.

İkinci görüşe göre istisna, "Bunu onlardan istinbat edebilecek olanlar elbette bilirlerdi" ifadesindendir. Yani, "Onlardan pek azı müstesna, bunu istinbat edebilecek olanlardan öğrenirlerdi" demektir. Ferra ve Müberred, "Birinci görüş daha evlâdır. Zira istinbat yolu ile bilinebilecek şeyi, onlardan ancak pek azı bilebilir. Onların çoğu bunu bilemez. Halbuki istisnayı bu ikinci görüşe göre vermek, bunun tersini gerektirir" demişlerdir.

Zeccâc ise, "Bu, bir yanlıştır. Çünkü buradaki istisnadan murad, ince bir tefekkür ve derin bir anlayışla çıkarılan bir şey değildir. Bu, bir haber istinbat etmektir. Durum böyle olunca, onların pek çoğu da bunu bilebilir. Ancak, son derece ahmak ve cahil olan kimselerdir ki, bunu bilemez" demiştir. Zeccâc'ın bu görüşüne şu şekilde cevap vermek mümkündür: "Biz, âyetteki istinbat meselesini, sırf, haberleri ve asılsız şeyleri öğrenmek manasına hamlettiğimiz zaman Zeccâc'ın bu sözü doğru olur. Ama biz bunu, delillerle de ortaya koyduğumuz gibi, bütün hükümler konusunda istinbat manasına hamledersek, hak ve gerçek olan şey, Ferrâ ve Müberred'in zikrettiği husus olur.

Üçüncü görüşe göre bunun, Allah'ın "Allah'ın üzerinizdeki lütuf ve merhameti olmasaydı ...ilh." buyruğu ile ilgili olmasıdır. İstisnayı, hemen kendisini takib eden ve ona bitişen şeye vermek, onu ondan uzak olan şeylere vermekten daha evlâ olduğu, bilinen bir husustur.

Bil ki bu görüş, biz ancak lütuf ve rahmeti, hususi bir mana ile tefsir ettiğimiz zaman mümkün ve uygun olur. Bu hususta şu iki izah bulunmaktadır:

a) Bu, bir grup müfessirin görüşüdür. Buna göre, âyetteki "Allah'ın fazlı ve rahmeti" mefhumundan murad, Kur'ân'ı indirip Hazret-i Muhammed'i peygamber olarak göndermektir. Buna göre kelamın takdiri, "Şayet, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilmeyip, Kur'an da inzal buyurulmasaydı, sizden pek azınız müstesna şeytana uyar ve Allah'ı inkâr ederdiniz..." şeklinde olur. Çünkü Hazret-i Muhammed'in peygamber olarak gönderilmemiş olması, Kur'ân'ın da tndirilmediğinin farzedilmesi halinde bile, bu az olan kimseler ne şeytana uyar, -ne de Allah'ı inkâr ederlerdi. Bunlar, mesela Kus İbn Saide, Varaka İbn Nevfel ve Zeyd İbn Amr, İbn Nufeyl gibi kimselerdir ki, bunlar Hazret-i Muhammed peygamber olarak görevlendirilmeden önce Allah'a inanmışlardı .

b) Ebu Müslim'in zikretmiş olduğu şu husustur: "Buna göre bu âyetteki, Allah'ın lütuf ve merhametiyle, rahmetiyle kastedilen, münafıkların 'büyük bir murada (ganimete) ereydim" (Nisa. 73) sözleriyle kastetmiş oldukları Allah'ın nusreti ve yardımıdır. Böylece Cenâb-ı Hak, peşipeşine zafer ve yardım tahakkuk etmemiş olsaydı, sizden pek azı müstesna, bu durumda şeytana tabi olup dininizi terkedeceğinizi beyan etmiştir. Bu kimseler, bunun hak olabilmesi için dünyada devletin teessüs etmesinin şart olmadığını bilen, mü'min kimselerin faziletlilerinden ileri görüş sahibi, kuvvetli niyyet ve sağlam iradeye sahip olan kimselerdir. Ard arda fetih ve zafer gerçekleştiği için bu onun hak olduğuna; ard arda yenilgi ve hezimetler geldiği için de, onun bâtıl olduğuna inanmayıp, aksine işin hak veya bâtıl olmasının bir delile dayanmış olduğuna inanan kimselerdir. İşte bu, izahların en sahihi ve hakikata da en yakın olanıdır.

İkinci Mesele

Âyet, Cenâb-ı Hakk'ın, şeytana tabi olan kimselerden fazlını ve rahmetini esirgediğine delâlet etmektedir. Eğer böyle olmasaydı, o şeytana tâbi olunmazdı. Bu "Cenâb-ı Hakk'ın din hususunda aslah (yani kulların menfaatlarına en uygun) olana uyması vaciptir" diyen Mu'tezile'nin yanlışlığına delâlet eder. Ka'bî buna şöyle cevap vermiştir: "Allah'ın fazlı ve rahmeti, herkesi içine alan umumi bir ifadediradıyallahü anhncak ne var ki bundan mü'minler istifade etmiş, kâfirler edememiştir. Böylece "Dinî meselelerde Allah tarafından kâfirler için bir fazl ve rahmet tahakkuk etmemiştir" denemesi, saöece mecazi olarak doğrudur." Buna, "Sözü, mecazî manaya hamletmek, aslolanın hilafına bir harekettir" diyerek cevap veririz.

Cihad Emrinin Şümulü

84. Âyetin Tefsiri

"Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkasıyla mükellef tutulmayacaksın. İman edenleri de teşvik et. Olur ki Allah o kâfirlerin savletini defeder. Allah satvetce çok çetin, cezalandırma bakımından çok şiddetlidir"

Bil ki Allahü teâlâ, önceki âyetlerde cihadı emredip, buna iyice teşvik edince ve münafıkların cihada karşı isteksiz olduklarını, hatta müslümanları cihaddan alıkoymak için ellerinden gelen say-ü gayreti gösterdiklerini belirtince, bu âyette cihad emrini tekrar ederek, "Artık Allah yolunda savaş" buyurmuştur. Bu buyruk ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Âyetteki (Artık savaş) ifadesinin başındaki "fâ", ne ile ilgilidir? Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

a) Bu, "Kim Allah yolunda vuruşup da öldürülür ise" (Nisa, 74) âyetinin, mana bakımından bir cevabıdır. Çünkü bu, "Eğer kurtuluşa ermek istiyorsan, savaş" manasına gelir.

b) Bu "Size ne oluyor ki Allah yolunda düşmanla savaşmıyorsunuz?" (Nisa, 75) âyetine râcidir ki, "Binaenaleyh Allah yolunda savaşın" manasına getir.

Bu, münafıklar hakkında bu âyetlerde zikredilmiş olan kıssalarla ilgilidir. Buna göre manası şöyle olur: "O münafıkların huyu, şöyle şöyledir... Öyle ise sen onlara değer verme ve onların yaptıklarına aldırış etmeyip, Allah yolunda savaş."

Müslümanların Uhud'un Rövanşı İçin Hacc Mevsiminde Medine'deki Faaliyetleri

Âyet, Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Peygambere insanları Bedr-i Sugra'da savaşa çağırmazdan önce tek başına da olsacihad etmesini emrettiğini göstermektedir. Ebu Süfyan, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Bedr-i Suğra denen yerde tekrar karşılaşmak ve savaşmak üzere vaidleşmişti. Bazı kimseler bu savaşa gitmeyi kerih görmüşlerdi. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Böylece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), hiç kimsenin sözüne itibar etmeden, beraberinde yetmiş kişi olduğu halde, va'adini yerine getirmek üzere çıktı. Şayet bu yetmiş kişi de peygambere tabî olmasalardı, o tek başına da olsa çıkacaktı.

Üçüncü Mesele

Âyet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, insanların en cesuru ve nasıl savaşılacağını en iyi bilen olduğunu göstermektedir.

Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber'de bu sıfatlar bulunduğu için ancak, bunu O'na emretmiştir. Zekat vermeyenlerle tek başına da olsa savaşacağını söylediği için, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) bu hususta Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uymuştur. Herşeyin Allah'ın kudretinde olduğunu ve bütün işlerin ancak O'nun kaza ve kaderi ile meydana gelip tahakkuk ettiğini bilen herkese, bu şekilde hareket etmek kolay gelir.

Mükellefiyet Ferdîdir

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Sen, kendinden başkasıyla mükellef tutulmayacaksın" buyurmuştur. Bu buyrukla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Keşşaf sahibi "Bu ifade nehy sîgasında meczûm olarak (kendinden başkasını mükellef tutma) şeklinde veya nûnlu olarak ve lamın kesresiyle (Biz, senden başkasını mükellef tutmayız) şeklinde okunmuştur" demiştir.

İkinci Mesele

Vahidî (r.h), ifadesi, meçhul fiilin mef'ûlü olarak mansub kılınmıştır" demiştir.

Cihad Her Yaştan Mü'mine Bir Vecibedir

Âyet, savaşmasına başkası tarafından müsaade edilmeyen kimselerin de, cihaddan geri davramayacaklarına delalet etmektedir. Buna göre mana, "Sen, başkalarının fiillerinden değil, ancak kendi fiilinden muaheze edilirsin. Sen, kendi işini yaptığında, başkasına farz olan şeylerden mükellef tutulmazsın" şeklinde olur.

Bil ki cihad, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dışındaki müslümanlar hakkında farz-ı kifâyedir. Binaenaleyh insan, o cihadın farz-ı kifaye olduğunu zann-ı galib ile bilmezse, ona cihad farz olmaz. Ama peygamber böyle değildir. Çünkü peygamber, Allahü Teâlâ'nın, "Allah seni İnsanlardan koruyacaktır" (Maide, 67) âyeti ile, buradaki "Olur ki Allah o kâfirlerin savletini defeder" ifadesinin de delâlet ettiği gibi, yardım ve muzafferiyet hususunda ilâhî bir teminat içindedir. Allahü teâlâ hakkında Kur'ân'da kullanılan (olur ki, belki) kelimesi, kesinlik ifade eder. Binaenaleyh Hazret-i Peygambere, tek başına da kalsa cihad farzdır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "İman edenleri de teşvik et" buyurmuştur. Bu, "Peygambere vacib olan hem cihad etmek, hem de insanları cihada teşvik etmektir. O, bu iki şeyi yerine getirince, mükellefiyetini yerine getirmiş olur. Başka insanların cihad etmemelerinden dolayı, ona bir mes'ûliyet yoktur" manasındadır.

Sonra Hak teâlâ, "Olur ki Allah o kâfirlerin savletini defeder" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili de birkaç mesele vardır:

Allah Hakkında Tabirinin Kullanılmasının İzahı

(......) mukarebe fiillerinden biridir ki "ummak, ümid etmek, öyle olmasını istemek" manalarına gelir. Bu manalar, hakkında düşünülemez. Buna şöyle cevap verilir: (......) kelimesi, arzulandırmak manasındadır. Halbuki arzu ettirmede ne bir şekk ne bir yakîn manası yoktur. Bazı alimler, Allah'ın (ümit vermesinin), kesinlik ifade edeceğini söylemişlerdir.

İkinci Mesele

(......) men etmek manasınadır (......) kelimesinin asıl manası ise, kötü olan şey demektir.. Nitekim "Sana, bu işten bir kötülük gelmez" manasında; yine bir şey kötü olarak nitelendiğinde (Bu, ne kötü birşeydir!) denilir. Allahü teâlâ da, "Kötü, yani hoş olmayan bir azab ile" (A'raf, 165) buyurmuştur. Azab, hoş karşılanmayan bir şey olduğu için bazan, "be's" diye ifade edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah'ın azabına karşı bize kim yardım eder?" (Mü'min, 29); "Onlar, bizim azabımızı hissettikleri zaman" (Enbiya, 12) ve "Onlar bizim azabımızı gördükleri zaman!" (Mü'min, 84) buyurmuştur. Müfessirler, "Olur ki Allah o kâfirlerin savletini defeder" buyruğunu tefsir ederken, Allah'ın onların savletini, güç ve kudretlerini kesin defettiğini söylemişlerdir.

Bu durum, (henüz müslüman olmamışken) Ebu Sütyan'ın taifesine karşı gerçekleşmişti. Bunun üzerine Ebu Süfyan, "Bu sene kıtlık senesidir" demişti. Onların yanında erzak olarak sadece "kavut" vardı. Bundan dolayı Ebu Süfyan, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile savaşmak için (Bedr-i Sugrâ'ya) gitmemiştir.

Nekâl ve Tenkilin İzahı Hakkında

"Allah satvetce çok çetin, cezalandırma bakımından çok şiddetlidir" buyurmuştur. Birisini cezalandırıp, yaptığı şeyi tekrar yapmaktan vazgeçirdiğinde dersin. Yine birisi, birşeyden korkup çekindiğinde denilir. Nitekim Cenâb-ı Hak "Binaenaleyh onu hem önündekilere, hem ardındakilere ibret verici ceza yaptık" (Bakara, 66). Yine Allahü teâlâ, hırsızlığın cezası hakkında "Allah'tan İbret verici bir ceza olmak üzere.." (Maide, 38) buyurmuştur. Bir kimse çekinip yemin etmediği zaman denilir.

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Âyet, Allah'ın azabının ve cezasının, başkasının azab ve cezasından daha şiddetli olduğuna delâlet etmektedir. Bu farklılığı izah hususunda, en makbul görüş şudur: Allah'ın dışındakilerin azabı devamlı olamaz. Halbuki Allah'ın âhiretteki azabı devamlıdır. Allah'tan başkasının azabından Cenâb-ı Hak insanı kurtarabilir. Allah'ın azabından kurtarmaya ise, hiç kimsenin gücü yetmez. Allah'tan başkasının azabı, ancak tek yönden olabiliradıyallahü anhllah'ın azabı ise, insanın her parçasını, her noktasını, bütün ruhunu ve bedenini sarar.