FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)

Nisâ Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 10

128. Âyetin Tefsiri

"Eğer bir kadın, kocasının nüşûzundan, yahut kendisinden yüz çevirmesindenendişe ederse, sulh edip, aralarını düzeltmelerinde ikisine de vebal yoktur. Sulh daha hayırlıdır. Zaten nefislere aşın mal sevgisi verilmiştir. Eğer iyi geçinir ve ittika ederseniz, şüphesiz ki Allah, yapacağınız her şeyden haberdardır".

Bil ki bu, Allahü teâlâ'nın, kadınlar hakkında daha önce bu surede geçmemiş olan hususlarda, vereceğini bildirdiği hükümler cümlesin dendir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Alimlerden bazısı bu âyetin, Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, ona aman ver.." (Tevbe. 6) âyetiyle, "Eğer mü'minlerden iki zümre birbiriyle dövüşürlerse, aralarını (bulup) barıştırınız" (Hucurat, 9) âyeti gibidir demiştir. Burada, (......) lafzı, kendisini, (......) fiilinin tefsir etmiş olduğu bir fiil ile merfudur. Biraz önce yazdığımız âyetlerde de durum aynıdır. Allah en iyi bilendir.

Nüşsuz (Serkeşlik) Yapan Eşler Karşısında Tutum

Alimlerden bir kısmı, buradaki, (......) fiilinin, "bildi"; bir kısmı ise, "zannetti" manalarına geldiğini söylemişlerdir ki, bütün bunlar gereksiz yere âyetin zahirini bırakmaktır. Aksine bu ifâdeden maksat, korkunun bizzat kendisidir. Ancak ne var ki bu korku, korkunun bulunduğuna delalet eden emareler ortaya çıktığı zaman tahakkuk eder. Buradaki o emareler ise, erkeğin hanımına, "sen çirkinsin" veya "sen yaşlısın"; "genç ve güzel birisiyle evlenmek istiyorum" şeklinde sözler söylemesidir.kelimesi, "koca" anlamına gelmektedir. Bu kelimenin esas anlamı, "efendi, seyyid" demektir. Koca da, hanımı için, adeta bir seyyid ve efendi gibi olunca, bu isimle isimlendirilmiştir. Bu kelimenin cem'i (......) dür. Bu kelimeyle ilgili izah Cenâb-ı Hakk'ın, Bakara süresindeki "Kocaları, onları geri almaya daha layıktırlar..." (Bakara, 228) âyetinin tefsirinde geçmişti. (geçimsizlik) her İki taraftan da olabilir ki bu, taraftardan herbirinin birbirlerinden hoşlanmamalarıdır. Bu kelime, yeryüzünde yükselmiş olan, yükselen anlamına gelen (......) kelimesinden iştikak etmiştir. Kadın hakkında erkeğin geçimsizliği, ondan yüz çevirmesi, yüzünü ekşitip dökmesi, cinsî münasebette bulunmaması ve âdab-ı muaşerete riayet etmemesidir.

Nüşüz Hakkındaki Ayettin Nüzul Sebebi

Müfessirler, (......) âyetin nüzul sebebi hakkında şunları söylemişlerdir:

1) Said İbn Cübeyr, İbn Abbas tan bu âyetin Ibn Ebi's-Saib hakkında nazil olduğunu rivayet etmiştir ki, bu zatın bir hanımı ve bu hanımından da çocukları var idi. Hanımı ihtiyar olduğu için, onu boşamak istedi... Bunun üzerine hanımı, "Beni boşama, bırak çocuklarımın işleriyle meşgul olayım ve her ay pek az bir geceyi bana ayır..." der. Bunun üzerine koca, "Eğer iş bu şekilde olacaksa, bu benim için daha faydalı ve uygun olur" der.

2) Bu âyet, Sevde bint-i Zem'a kıssası hakkında nazil olmuştur. Buna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu boşamak isteyince, Sevde, Hazret-i Peygamber'den kendisini boşamamasını, sırasını da Hazret-i Aişe'ye tahsis etmesini istedi. Hazret-i Peygamber bunu uygun buldu da, onu boşamadı.

3) Hazret-i Aişe'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu âyet, bir erkeğin yanında bulunup, erkeğinin de kendisi yerine başkasını almak istediği bir kadın hakkında nazil olmuştur. Bunun üzerine kadın, "Beni tut (boşama) ve başkasıyla evlen, nafakam ve sıramdan da vazgeçiyorum, sana helal olsun" der.

Dördüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın "Nüşûzundan, yahut kendisinden yüz çevirmesinden" ifadesindeki "nüşûz" kelimesinden murad, söz veya fiil bakımından sert davranmak, veyahut da her ikisini birden yapmaktır. 'Traz"dan maksat ise, "Hayır, şer, cedelleşme ve eziyyet vermek gibi" hususlardan hiçbirini yapmayıp, sükut içinde bulunmaktır. Çünkü böylesi yüz çevirmeler, nefret ve hoşnutsuzluğun bulunduğuna daha fazla delalet etmektedir.

Âyetteki Farklı Kıraatlere Göre Manalar

Sonra Cenâb-ı Hak, "Sulh edip aralarını düzeltmelerinde İkisine de vebal yoktur" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Asım, Hamza ve Kisaî, bu babından olmak üzere yâ harfinin dammesi, lamın kesresi ve elifin de hazfiyle kıraat imamları ise, bu fiili "tefâul" babından olmak üzere yâ ve sâd harflerinin fethası, sâd ile lâm arasına bir elif getirip sâd harfini de şeddeleyerek, (......) şeklinde okumuşlardır. ifadesinin aslı, şeklinde olup, tâ harfi sakin kılınarak, sâd harfine idğam edilmiştir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "nihayet hepsi birbiri ardınca oraya girip toplandılar.." (Araf. 38) âyetidir ki, bunun aslıda, dur. Tâ harfi sakin kılınmış, sonra da, mahreç yakınlığından ötürü dâl'a çevrilmiş, dal harfi de, diğer dâl harfine idğam edilmiştir. Fiili okumak mümkün olsun diye, başına kesre olan bir vasi hemzesi getirilmiş, böylece kelime olmuştur.

Bu açıklamaları iyice kavradığın zaman biz deriz ki, bu kelimeyi (......) şeklinde okuyanların izahı şudur: Çekişme ye muhalefet hakkında, "ıslâh" fiili kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kim vasiyyet edenin haksızlığa meylinden yahud günaha gireceğinden endişe edip de aralarını bulursa.." (Bakara, 182) ve arasını düzeltmeyi.."(Nisa, 114) buyurmuştur. Bu fiili, şeklinde, -ki bu, ekseri kıraat alimlerine göre tercih edilen kıraattir, - okuyanlara gelince, onlar şöyle demişlerdir: (......) kelimesinin manası, "uyuşmaları" şeklindedir ki, bu mana buraya daha uygundur..

Abdullah İbn Mes'ûd ise, "Eğer anlaşırlarsa, kendilerine bir günah yoktur" şeklinde okumuştur. Bu kıraatte, (......) kelimesi, mef'ûl-i mutlak olarak mansub kılınmıştır. Her ne kadar aslolan, şeklinde gelmesi ise de, bu şekilde varid olmuştur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Allah sizi yerden ot gibi bitirdi" (Nuh, 17) ve "ve yalnız O'na yönel" (Müzzemmil, 9) âyetlerinde olduğu gibidir. Nitekim şair de, "Senin, semiz ve etli yüz hayvan bağışlamandan sonra..." demiştir.

Eşlerin Sulh Olmasları Daha Hayırlıdır

Sulh, koca için bir hak olan şey hususunda olur. Kadının kocası üzerindeki hakkı ise, ya mihri, ya nafakası veyahut da sırasıdır. İşte bu üçünü, kocası ister kabul etsin, isterse etmesin, kadın kocasından talep edebilir. Ama cinsî münasebet böyle değildir. Çünkü koca, cinsî münasebette bulunmaya zorlanamaz...

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Bu sulh, kadını, mehrinin tamamını veya bir kısmını kocasına vermesinden) veyahut ondan nafaka ve sıra külfetini düşürmesinaen ibarettir ki, kadının böyle yapmasından maksadı, kocasının kendisini boşamamasını temine çalışmaktır. Binâenaleyh, bu hususta anlaşma yapılırsa caizdir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Sulh daha hayırlıdır" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgiti olarak da birkaç mesele vardır:

Elif-Namlı Müfret İsimler Umumiyet İfade Eder mi?

Sulh kelimesi, başına harf-i tarif gelmiş olan müfred bir kelimedir. Başında harf-i tarif bulunan müfred kelimelerin umum ifade edip etmeyecekleri hususunda ihtilaf edilmiştir. Bizim, usul-i fıkıhta tercih ettiğimiz görüş, bu gibi kelime- lerin umum ifade etmedikleridir. Biz bu hususta birçok delil zikrettik.

Ama böylesi kelimelerin umum ifade ettiğini söylersek, işte o zaman bu kelimeyi incelemek gerekir: Burada, daha önce geçmiş olan belli bir hadise vardır. Binâenaleyh bu kelimeyi, umumi manaya mı, yoksa o belli bir hadiseye mi hamletmek evlâdır? Doğru olan görüş, bunu daha önce geçmiş olan belli bir şeye hamletmenin daha evla olduğudur. Zira biz bu kelimeyi, eğer biz bunu söylemezsek ifadenin mücmel olacağı ve herhangi bir mana ifade etmeyeceği zaruretine binaen ancak o takdirde istiğrak manasına hamlederiz. Ama burada, daha önce geçmiş olan belli birşey bulununca, böyle bir mahzur, sakınca ortadan kalkmış demektir. Binâenaleyh bu kelimeyi, mahud olana hamletmek gerekir.

Sen bu mukaddimeyi de iyice anladığın zaman biz deriz ki: Kimi alimler "Sulh daha hayırlıdır" buyruğunu, istiğraka (umum manaya); kimi alimler ise bu ifadeyi, daha önce geçmiş olan belli ve bilinen şeye hamletmişlerdir. Yani, "Karı-koca arasını sulh etmek, onları birbirlerinden ayırmaktan daha hayırlıdır" demektir. Birinci görüşü benimseyenler, bu görüşlerine Ebu Hanife (r.h)'nin da dediği gibi, "Yadırganma ve istenmeme karşısında sulhun caiz olması..." meselesinde tutunmuşlardır. Ama biz ise, bu lafzın, daha önce geçmiş olan belli bir hadiseye hamledilmesinin daha uygun olduğunu beyan ettik. Böylece, onların bu şekildeki istidlalleri sakıt olur. Allah en iyi bilendir.

İkinci Mesele

Keşşaf sahibi, du cümlenin cümle-i itiraziyye olduğunu söylemiştir. Hak teâlâ'nın, "Zaten nefislerinde aşın (mal) sevgisi hazırdır (verilmiştir)" ifadesi de böyledir. Ancak ne var ki bu ifâde, elde edilmek istenen neticeyi te'kid eden bir itiraziyye cümlesidir. Binâenaleyh maksat meydana gelmiş olur.

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hak önce, "sulh edip, aralarını düzeltmelerinde ikisine de vebal yoktur" buyruğuna yer vermiştir. Binâenaleyh, O'nun (vebal yok) sözü, bu sulhun bir ruhsat olduğu zannını uyandırır. Bundaki gaye ise, günahın olmadığını beyan etmektir.

Böylece Allahü teâlâ, bu sulhte bir günah ve bir vebal olmadığını beyan ettiği gibi, bunda büyük hayır ve menfaatlerin bulunduğunu da göstermiştir. Çünkü karı ile koca, birşey üzerinde anlaştıklarında, bu anlaşma, onların ayrılmalarından veya geçimsizlik ile yüz çevirmeyi sürdürmelerinden daha hayırlıdır.

Allahü teâlâ, "Zaten nefislere aşırı mal sevgisi verilmiştir" buyurmuştur. Bil ki, (......) kelimesi, cimrilik demek olup, bu âyetin manası, "cimrilik, nefislerin ayrılmaz parçası (vasfı) kılınmıştır" yani "nefislere cimrilik damgası vurulmuştur" şeklindedir. Sonra bu ifadenin, kadının kendi hissesi ve hakkını verme hususunda cimrilik etmesi manasına olabileceği gibi, yüzünün çirkinliği, yaşının büyüklüğü ve beraber yaşamaktan bir tad alamama sebeblerine rağmen erkeğin, ömrünü o kadınla geçirmek için cimri davranmış olması manasına da olabilir.

Kadınlara İyi Davranma, Daha İleri Bir İyiliktir

Daha sonra Allahü teâlâ, "Eğer iyi geçinir ve ittika ederseniz, şüphesiz ki Allah, yapacağınız her şeyden haberdardır" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç izah vardır;

1)Bu, kocalara hitaptır. Yani, "Eğer siz, her ne kadar kendilerinden hoşlanmasanız ve mutlaka bir geçimsizliğin, yüz çevirmenin ve eziyet ile düşmanlığa götürecek bazı şeylerin olabileceğine inansanız bile, hanımlarınızla evliliğinizi sürdürmek sureti ile iyilikte bulunursanız, bilin ki Allahü teâlâ, yaptığınız bu iyilik ve mikadan haberdardır ve bundan dolayı sizi mükâfaatlandıracaktır" demektir.

2) Bu, hem kocaya, hem karıya bir hitaptır. Yani, "ikinizden herbiri, diğerine yitikte bulunur ve zulümden sakınırsa..." demektir.

3) Bu, karı ile koca dışındaki insanlara bir hitaptır. Yani, "Onların arasını sulh etme hususunda iyi davranır ve onlardan birine daha fazla meyletme (taraf tutma) hususunda Allah'dan ittika ederseniz..." demektir.

Sabır ve Şükür Hakkında Bir Lâtife

Keşşaf sahibi şunu nakletmiştir: "İmran İbn Hattan el-Haricî, insanoğlunun en çirkinlerinden idi, hanımı ise en güzel insanlardan biri idi. Hanımı bir gün ona baktı ve "Elhamdülillah" dedi. Bunun üzerine kocası, "Ne oldu?" deyince de, "Hem Den, hem de sen cennetliklerden olduğumuz için, Allah'a hamdettim. Çünkü sana, senim gibi bir kadın nasib oldu ve şükrettin. Bana da senin gibi bir adam nasib oldu ve sabrettim. Hiç şüphe yok ki Allah hem şükreden kullarına, hem de sabreden kullarına cennetini vaadetmiştir" demiştir."

Kadınlar Arasında Adaleti Sağlamak

Bu bölümü tek başına aç →

129. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:130

Bu bölümü tek başına aç →

130. Âyetin Tefsiri

"Kadınlar arasında adil olmaya hırs gösterseniz de, asla güç yetiremezsiniz. Binâenaleyh (birine) büsbütün meyletmeyin. Yoksa ötekini askıda gibi bırakmış olursunuz. Eğer (nefsinizi) ıslah eder, ittika ederseniz, İyice bilin ki Allah da gafur ve rahimdir. Eğer (koca ile karı) birbirinden ayrılacak olurlarsa, Allah her birini kendi genişliğinden (rahmetinden), ihtiyaçtan vareste kılar. Allah'ın (lûtfu) geniştir ve O hakimdir".

Bil ki, 'Kadınlar arasında adil olmaya hırs gösterseniz de, asla yetiremezsiniz" buyruğu ile ilgili iki görüş vardır:

1)Bu, "Siz gönlünüzün meyli hususunda, hanımlarınız arasında eşit davranamazsınız. Bunu yapamayacağınıza göre, bununla mükellef olmazsınız" demektir. Mu'tezile: "Bu âyet, "teklif-i mâla yutak"ın olmadığına, olmasının caiz olmayacağına delalet eder" demiştir.

Biz bu müşkilin, "ilim ve sebepler" konusunda, onların aleyhine olduğunu zikretmiştik.

2) Bu, "Sizler, sözleriniz ve fiilleriniz bakımından, hanımlarınız arasında eşit davranamazsınız. Çünkü sevgi bakımından farklılık, .sevginin neticesi olan şeylerde de farklılığa sebep olur. Zira sebepsiz olarak veya engelleyici bir sebebin bulunması durumunda bir fiilin meydana gelmesi imkansızdır" demektir.

Hanımlara Davranışta Hazret-i Peygamberin Örnek Tutumu

Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Binâenaleyh (hanımlarınızdan birine) büsbütün meyletmeyin" buyurmuştur. Bu, "Siz, kalbinizdeki temayülde meydana gelen farklılıktan nehyedilmediniz. Çünkü bu sizin elinizde değildir. Ancak söz ve fiilleriniz bakımından, farklı davranmaktan nehyolundunuz" demektir. Şafiî (r.h) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, hanımları arasında taksimatta bulunduğunu (nöbete riayet ettiğini) ve şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bu, gücümün yettiği hususta yaptığım taksimattır. (Ey Rabbim) sen, gücümün yetmediği şeyi çok iyi bilirsin." Ebu Davud, Nikah, 38 (2/242); Darimi, Nikah, 25 (2/144). Sonra Cenâb-ı Allah, "Yoksa ötekini askıda gibi bırakmış olursunuz" buyurmuştur. Yani o öteki hanım, tıpkı askıda olan bir şey ne tam yerde, ne de tam havada olmadığı gibi, ne tam kocalı, ne de tam kocasız olmuş olur. Ubeyy İbn Ka'b (radıyallahü anh), bu âyeti "Yoksa ötekini, hapsedilmiş gibi bırakmış olursunuz" şeklinde okumuştur. Bir hadis-i şerifte de, "Kimin iki hanımı olur da, onlardan birisine daha fazla meylederse, o, Kıyamet günü bir tarafı meyl etmiş (felçli) olarak gelir" Nesai, Nisa, 2 (7/63). buyurmuştur.

Rivayete göre Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber'in hanımlarına bir miktar mal gönderdi. Bunun üzerine Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha), "Ömer, bunu Resûlullah'ın bütün zevcelerine mi gönderdi?" diye sorunca, onu getirenler, "Hayır, bunu Hazret-i Peygamber'in Kureyşli hanımlarına gönderdi. Diğerlerine başka şey gönderdi" dediler. Hazret-i Âişe de, malı getirene, "Başını kaldır ve Ömer'e şöyle de: "Allah'ın Resulü, gerek mâlı gerek kendisi hususundaki taksimatta, aramızda adil davranırdı" dedi. O adam gidip bunu Hazret-i Ömer'e söyledi. Hazret-i Ömer de, Peygamberin bütün hanımlarına aynı şeyi verdi.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer taksimat hususunda adaletli davranmak sureti ile (nefsinizi) ıslah eder ve zulümden sakınırsanız, bilin ki Allah, kalbinizde hanımlarınızdan bazısına değil de, diğer bazılarına karşı meydana gelen meyili atfedip mağfiret eder" buyurmuştur. Bu ifadenin manasının şöyle olduğu da söylenmiştir: "Kalbinizdeki meyilleri düzeltir ve onları tevbe ile onarır (ıslah eder) ve gelecekte aynısını yapmaktan çekinir, ittika ederseniz, Allah bundan önce meydana gelen bu gibi meyillerden dolayı doğacak günahtan bağışlar." Bu mana, doğruya daha yakındır. Çünkü kalbteki meyil ve sevgi bakımından olan farklılık, insanın elinde olmayan birşey olunca, bu hususta mağfiret istemeye ihtiyaç olmaz.

Ayrılmanın Cevazı

Daha sonra Allahü Teâlâ, "Eğer (karı ile koca) birbirinden ayrılacak olurlarsa, Allah herbirini, kendi rahmetinden, ihtiyaçtan vareste kılar" buyurmuştur. Bil ki Allahü teâlâ, karı ile kocanın istemeleri halinde, aralarında anlaşabileceklerini bildirdiği gibi; ayrılmayı isterlerse, bu âyetle bunun da caiz olduğunu beyan buyurmuş ve boşandıktan sonra, herbirini diğerinden müstağni kılacağını vaadetmiştir. Veyahut da bunun manası şudur: "Allahü teâlâ, onlardan herbirini, ilk eşinden daha hayırlı bir eş ile ve önceki hayatından daha iyi bir hayat ile, birbirinden müstağni kılar."

Allah'ın "El-Vâsi" İsminin Tefsiri

Sonra Hak teâlâ, "Allah'ın (lütfü) geniştir ve O, hakimdir" buyurmuştur ki bunun manası şudur: "Allahü teâlâ, karı ile kocadan herbirini, rahmetinin genişliğinden ötürü birbirlerinden müstağni kılacağını vaadedince, kendisini "Vâsî" (geniş) diye tavsif etmiştir. Allah'ın, bu kelime ile tavsif edilmesi caizdir. Çünkü Allahü teâlâ rızkı geniş, fazlı geniş, rahmeti geniş, kudreti geniş ve ilmi geniş olandır. Binâenaleyh eğer O, kendisini bir hususta geniş (vâsi') olduğunu söylemiş olsaydı, bu genişlik, zikredilen o hususa has olurdu. Fakat Allah, kendi genişliğinden bahsedip, bunu belirli bir hususa nisbet etmeyince, bu, Cenâb-ı Hakk'ın her türlü kemalâtta vâsî oluşunu gösterir.

Bu konunun aklen izahı da şöyledir: Varlıklar, ya vacib li-zatihî, yahut mümkin li-zatîhidirler. Li-zatihî vacib (vacibu'l-vücud) olan tek bir tane olup Allahü Teâlâ'dır. O'nun dışındaki herşey ise, li-zatihi mümkin olup, ancak vacib li-zatihi Allah'ın var etmesi ile varolmuşlardır.Durum böyle olunca, O'nun dışındaki herşey, ancak O'nun var etmesi ve yaratması ile var olmuşlardır. İşte bundan ötürü, Cenâb-ı Allah'ın ilmi, kudreti, hikmeti, rahmeti, fazlı, cömertliği ve keremi geniş olan zat olması gerekir. Âyetteki "hakîm" kelimesini İbn Abbas (radıyallahü anh), "O, hükmünde ve vaz'u nasihatında hakîmdir" şeklinde; Kelbî ise, "O, kocaya, hanımını iyilikle tutması veyahut da güzellikle salıvermesi şeklindeki hükmünde hakîmdir" diye tefsir etmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

131–133. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:134

Bu bölümü tek başına aç →

134. Âyetin Tefsiri

"Göklerde ve yerde olan şeyler Allah'ındır. Yemin olsun ki biz, sizden evvel kendilerine kitap verilenlere de, size de, "Allah'a saygılı olun" diye tavsiyede bulunduk. Eğer kâfir olursanız, şüphesiz ki göklerde ve yerde olan şeyler Allah'ındır. Allah gani ve hamîddir. Göklerde ve yerde olan şeyler Allah'ındır; vekil olarak Allah yeter. Eğer o dilerse, ey insanlar, sizi giderir de (yerinize) başkalarını getirir. Allah buna hakkıyla kadirdir. Kim dünya mükâfaatını isterse, (bilsin ki) dünyanın da âhiretin de mükâfaatı Allah yanındadır. Allah semî ve basirdir"

Bu âyetlerin önceki âyetlerle münasebeti hususunda iki görüş vardır:

1)Cenâb-ı Allah, kendisinin, karı ile kocadan herbirini kendi genişliğinden zengin edeceğini ve kendisinin vâsî olduğunu beyan edince, kendisinin vâsi oluşunun bir tefsiri gibi olan şeye işaret buyurarak, "Göklerde ve yerde olan şeyler Allah'ındır" buyurmuştur. Yani, böyle olan herkesin, mutlaka kudretinin, ilminin, cömertliğinin, fazlının ve rahmetinin geniş olması gerekir.

2)Allahü teâlâ, yetimlere ve yoksullara adaletle davranmayı ve onlara ihsanda bulunmayı emredince, bu şeyleri, kulların amellerine ihtiyacı olduğu için emretmediğini, çünkü semâvat ve arzın mâliki olan yüce zâtın, son derece zayıf ve kusurlu olan insanın ameline muhtaç olmasının düşünülemiyeceğini; aksine bunu, insanların hem dünya hem de âhiretlerinde kendileri için en güzel olan şeyi görüp gözetmeleri gayesiyle emretmiş olduğunu beyan buyurmuştur.

Takva Emri Bütün Ümmetlere Verilmiştir

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bi, sizden evvel kendilerine kitap verilenlere de, size de, "Allah'a saygılı olun" diye tavsiyede bulunduk" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu âyetten maksat şudur: Allah'tan ittikâ etme emri, bütün ümmetler için umûm bir yasa olup, kendisine herhangi nesh ve tebdil arız olmamıştır. Hatta bu, gerek evvelkiler, gerekse sonrakiler hakkında, Cenâb-ı Hakk'ın bir vasiyyeti, (emridir).

İkinci Mesele

Yüce Allah'ın "sizden evvel" tabiriyle ilgili olarak da şu iki izah yapılmıştır:

a) Bu ifadenin başındaki, daha önce geçen "tavsiyede bulunduk" fiiline taalluk etmektedir. Buna göre kelamın takdiri, "Yemin olsun ki biz, kendilerine kitap verilenlere sizden önce tavsiye etmiştik" şeklinde olur.

b) Bu (......) fiiline taalluk etmektedir. Yani, "Sizden önce kendilerine kitap verilenlere bunu tavsiye ettik" demektir.

Âyetteki, size de.." sözü, "kendilerine kitap verilenler" sözü üzerine atfedilmiştir. Âyetteki "Kitap" kelimesi, cins isim olup, bütün semavî kitapları ifade etmektedir. Kitap verilenlerden maksad, yahudi ve hristiyanlardır.

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın buyruğu, tıpkı senin "Sana hayrı emrediyorum" sözün ibidir.

Kisâi şöyle der: "Arapça'da "Sana şöyle yap diye veya şöyle yapmanı tavsiye ettim" denilir. Yine "Sana Zeyd'e git diye veya Zeyd'e gitmeni emretmedim mi?" denilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Müslümanların ilki olmam emrolundu" (En'am, 14) ve "Ben ancak bu şehrin Rabb ine ibadet etmekle emrolundum" (Neml. 91) buyurmuştur.

Allah'ın "Ganî" ve "Hamîd" İsimlerinin İzahı

Sonra Cenâb-ı Allah, "Eğer kâfir olursanız, şüphesiz ki göklerde ve yerde olan şeyler Allah'ındır. Allah ganî ve hamîddir" buyurmuştur. Âyetteki, olursanız" sözü "Allah'dan ittika edin..." sözü üzerine atf edilmiştir. Buna göre mana, "Hem onlara, hem size takvayı emrettik. Hem onlara hem de size, "eğer kâfir olursanız, şüphesiz ki göklerde ve yerde olan şeyler Allah'a aittir" dedik" şeklindedir.

Bu âyetle ilgili şu iki izah yapılmıştır:

a)Allahü teâlâ, onların yaratıcısı, maliki ve onlara her türtü nimeti verendir. Binaenaleyh her akıllının, sevabını umarak ve azabından korkarak, O'nun emir ve yasaklarına boyun eğmesi gerekir.

b) Eğer sizler küfrederseniz, göklerde ve yerde kendisine ibadet edip, O'ndan korkan bütün mahlûkat Allah'ındır. Bununla beraber O, hem mahlukâtından, hem de onların yapacakları ibadetlerden müstağnidir. Nimetlerinin çokluğundan ötürü hamdolunmaya müstehaktır. Eğer hiç bir mahlukâtı O'na hamdetmezse, bilesiniz ki onlar hamdetseler de, hamdetmeseler de, O, zâtı gereği (aslında) mahmûd (hamde lâyık yegâne) varlıktır.

Burada Sözünün Tekrarının Faydası

Daha sonra Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: "Göklerde ve yerde olan şeyler Allah'ındır; vekîl olarak Allah yeter."

Eğer "Cenâb-ı Hakk'ın, "Göklerde ve yerde olan şeyler Allah'ındır" sözünün tekrar edilişindeki fayda nedir?" denilir ise, biz de deriz ki: "Cenâb-ı Mevlâ, bu âyetlerde şu üç hususu iyice izah edip ortaya koymak için, bu sözü üç kere tekrar etmiştir:

Birinci husus: Allahü teâlâ, "Eğer (karı ile koca) birbirinden ayrılacak olurlarsa, Allah herbirini, kendi genişliğinden, ihtiyaçtan vareste kılar" (Nisa, 130) buyurmuştur. Bundan murad, Allah'ın çok cömert ve lûtf-u ikram sahibi olmasıdır. Bundan dolayı Allahü teâlâ, bunun peşisıra "Göklerde ve yerde olan şeyler Allah'ındır" demiştir. Bundan maksad, Allah'ın cömertlik ve kereminin geniş olduğunu iyice ortaya koymaktır.

İkinci husus: Hak teâlâ, "Eğer kâfir olursanız, şüphesiz ki göklerde ve yerde olan şeyler Allah'ındır" buyurmuştur. Bundan murad, "Allahü teâlâ itaat edenlerin taatından ve günahkârların günahından münezzehtir. O'nun celâli, ne taatlarla artar, ne de isyan ve günahlarla noksanlaşır" manasıdır. İşte bundan dolayı, bu âyetin sonunda, "Şüphesiz ki göklerde ve yerde olan şeyler Allah'ındır" buyurmuştur. Bundan maksad ise, Allah'ın zâtı gereği her şeyden müstağni olduğunu (hiçbir şeye muhtaç olmadığını) ortaya koymaktır.

Üçüncü husus: Allahü teâlâ, "Göklerde ve yerde olan şeyler Allah'ındır; vekil olarak Allah yeter. Eğer O dilerse, ey insanlar, sizi giderir de (yerinize) başkalarını getirir. Allah buna hakkıyla kadirdir" buyurmuştur. Bu, şu manayadır: "Allah hem yoketmeye, hem de varetmeye kadirdir. Dolayısıyla, eğer O'na isyan ederseniz, bilin ki, sizi tamamen yokedip, ortadan kaldırmaya ve kendisine ibâdet ve ta'zim ile meşgul olacak başka bir topluluğu getirmeye kadirdir." Binaenaleyh bu sözün, bu âyette yer almasından maksad, Hak teâlâ'nın herşeye gücünün yettiğini iyice ortaya koymaktır. Bu tek bir delil, birçok manaya delâlet edince, kendisi ile, o manalardan herbirine istidlal olunsun diye, bunu burada zikretmek güzel ve yerinde olmuştur. Sonra Cenâb-ı Hak, bu delili, ikinci manaya istidlal edilsin diye, ikinci kez; üçüncü bir manaya istidlal edilsin diye de üçüncü kez zikretmiştir. İşte bu tekrar, delili bir defa söylemekten daha güzel ve daha uygundur. Çünkü delil zikredilince, hatıra medlulü bilmeyi gerektiren şeyler gelir. Binaenaleyh bu medlul ile elde edilen ilim, daha kuvvetli ve daha açık olmuş olur. Böylece bu tekrarın, son derece güzel ve mükemmel olduğu ortaya çıkmış olur. Hem, sen bu delili üç kez tekrar edip, her defasında da Allah'ın bir başka celâl sıfatının isbatını O'na dayandırdığın zaman, zihin Allah'ın gökleri ve yeri yaratmasının, çok yüce birtakım esrara ve gayelere delâlet ettiği hususunda gafletten uyanır. İşte o zaman da insan, göklerin ve yerin yaratılışında tefekkür edip, onların halleri ve sıfatları ile yaratıcının sıfatlarına istidlal etme gayretine girer. Bu kerîm olan Kur'ân'ın genel ve esas maksadt, akılları ve fehimleri, Allah'dan başkası ile meşgul olmaktan kurtarıp, marifetullah'a gark olmaya sevketmek olup, bu tekrar da bu gayenin tahakkukunu ifade edip, onu kuvvetlendirince, hiç şüphesiz ki bu tekrar son derece güzel ve yerinde olmuştur.

Cenâb-ı Hak, "Allah buna hakkıyla kadirdir" demiştir. Bu, "Allahü teâlâ, her an ve her zaman herşeye kadirdir. Zira O'nun herşeye kadir oluşu, eğer sonradan olan birşey olsaydı, sonradan olan bu kudret başka bir kudrete muhtaç olurdu. O takdirde de teselsül gerekirdi.

Sonra Hak teâlâ, "kim dünyâ mükâfaatını isterse, (bilsin ki) dünyanın da, ahiretin de mükâfaati Allah yanındadır" buyurmuştur. Bu, "Yaptıkları cihad ile, sadece ganimet elde etmek isteyenler hatalıdırlar. Çünkü Allah katında, hem dünya, hem âhiret mükâfaatı vardır. Bundan dolayı niçin o insan, âhiret mükâfaatına oranla, sanki bir hiç gibi olan dünyevî mükâfaatı istemekle yetinir? Eğer o, akıllı bir kimse olsaydı, âhiret mükâfaatını isterdi ve kendisine hem bu mükâfaat, hem de ona bağlı olarak, dünya mükâfaatı verilirdi" demektir.

Eğer, "Allah katında, insanın ister böyle bir isteği olsun, ister olmasın, hem dünya hem âhiret mükâfaatı olduğu halde, niçin şartın cevabının başına "fâ" gelmiştir?" denilir ise, biz deriz ki: Kelâmın takdiri şöyledir: "Eğer Allah isterse, o kimse için, hem dünyanın hem de âhiretin mükâfaatı Allah katındadır." Bu takdire göre, cevap (ceza), "Allah'ın irade etmesi" şartına bağlanmıştır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah, semi ve basirdir" buyurmuştur. Yani, Allah onların sözlerini duyar. Çünkü onlar, cihad yapmakla, ganimet elde etmekten başka bir gaye gütmezler. Yine Cenâb-ı Hak onların sadece ganimet elde etmek için yaptıkları savaşlarda say'u gayret gösterdiklerini görüp bilir. Bu ifâde, adetâ Allah'dan onları, bu gibi işlerden bir men etme manasındadır.

Âdil Hakim Olma Vazifesi

Bu bölümü tek başına aç →

135. Âyetin Tefsiri

"Ey iman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahidlik edenler olun. İsterse kendinizin veya ebeveyninizin ve yakın hısımlarınız aleyhine olsun. (İsterse onlar) zengin veya fakir bulunsun. Çünkü Allah ikisine de (sizden) daha yakındır. Artık siz, (hakdan) dönerek, hevânıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker veya (şahidlikten tamamen) yüz çevirirseniz, şüphe yok ki Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır".

Bu âyetle ilgili meseleler bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Âyetin makabli ile münasebeti hakkında şu izahlar yapılmıştır:

1) Daha önce kadınlardan, onların geçimsizliklerinden ve onlarla kocaları arasındaki sulhten bahsedilince, Cenâb-ı Hak bunların peşinden, hukûkullâhı ihya için, Allah'ın haklarını bihakkın edâ etme ve şahitlik yapmayla alâkalı emrini getirmiştir. Netice olarak sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Eğer nefsinin arzularını gerçekleştirmekle meşgul olursan, sen Allah'a değil, nefsine kul-köle olmuş olursun... Eğer Allah'ın emirlerini tahakkuk ettirmekle meşgul olursan, bu durumda sen, nefsinin değil Allah'ın bir kulu olmuş olursun..." Bu ikincisinin daha yüce ve daha şerefti bir makam olduğunda hiç şüphe yoktur. Böylece bu âyet, daha önce geçen mükellefiyetleri bir te'kîd olmuş olur.

2)Allahü teâlâ, insanları dünya mükâfaatını isteme hususunda kusurlu davranmaktan men edip, onlara âhiret mükâfaatını istemeleri gerektiğini emredince, işte bunun peşinden bu âyeti zikretmiş ve insanın mutluluğunun mükemmelliğinin, onun sözünün Allah için, fiilinin Allah için, hareketinin Allah için ve sükûnunun da Allah için olmasında olduğunu beyân etmiştir. Böylece, bu şekilde davranan insan, insanlık mertebelerinin en üst noktasıyla meleklerin mertebelerinin ilk noktasına varmış kimselerden olur. Ama bu hüküm ters çevrildiğindeyse, o kimse, en son gayesi yiyecek bulmak olan hayvanlarla, yine en son gayesi canlılara eziyyet vermek olan vahşî hayvanlar gibi olur.

3) Bu surede, insanlara adaletle davranılması emri, daha önce geçmişti. Nitekim Allah, "Eğer yetim kızlar hakkında adaleti yerine getiremiyeceğinizden korkarsanız.." (Nisa, 3) buyurmuştu... Yine Cenâb-ı Hak o insanlara, yetimlere mallarını verirken şahit tutmalarını da emretmiştir. Bundan sonra da onlara, danlarını ve mallarını Allah yolunda harcamalarını teklif etmiştir. Yine bu sûrede Tu'me İbn Ubeyrik hadisesiyle, sülalesinin yalan söyleyerek kendisini müdafaa etme ve haksızlıkla yahudinin aleyhinde şahitlik etme hususunda birleştiklerine yer vermiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, biraz önce tefsirini yaptığımız âyetlerde de, karı-koca arasında sulhun ikâmesini emretmiştir. Bütöfn bunların, Allah tarafından kullarına adaleti buhakkın yerine getirip, herkese, hatta-kendi aleyhlerine dahi olsa, Allah için şahidler olmalarıyla ilgili bir emir olduğu malumdur. Binaenaleyh bu âyet, bu sûrede geçen her çeşit mükellefiyetin bir te'kîdi gibi olmuş olur.

İkinci Mesele

(......) kelimesi lafzının mübalağa sîgasıdır. (......) kelimesi ise, adalet demektir. Binaenaleyh bu tabir, Allahü teâlâ tarafından bütün mükelleflere, gerek adaleti tercih etme, gerekse zulümden sakınıp ona meyletme hususunda çok dikkatli davranmalarıyla ilgili bir emirdir. Cenâb-ı Hak, "Allah için şahidlik edenler" buyurmuştur. Yani, "Şehâdeti yerine getirmeyle emrolunduğunuz gibi, şehâdetiniz, kendinizin veya ecdadınızın veya akrabanızın aleyhine dahi olsa, onu Allah rızası için bihakkın yerine getirirsiniz" -demektir. İnsanın kendi aleyhine şehâdette bulunması, şu iki şekilde izah edilmiştir:

a) Kendisi aleyhine ikrarda bulunması... Çünkü ikrar, bir hakkı yüklenmeyi icab ettirmiş olması bakımından, tıpkı şehâdet gibidir.

b) Bundan murad, "Şehâdet hem kendinizin, hem de akrabanızın aleyhine bir ağırlık, yük, vebal olsa bile.." şeklindedir. Bu böyledir; zira kişi, zalim bir sultan veya benzeri kişiler gibi kendisine zarar vermeleri beklenen kimselerin aleyhine şehadette bulunmuştur.

Üçüncü Mesele

Âyette geçen "şahidler" kelimesinin niçin mansub kılındığı hususunda şu üç görüş ileri sürülmüştür:

a) Bu kelime, (......) kelimesinden hal olduğu için...

b) emrinin ikinci haberi olduğu için...

c) lafzının sıfatı olduğu için...

Adalet Emrinin Şahitlikten Önce Verilmesinin İzahı

Cenâb-ı Hak, şu sebeplerden dolayı, adaleti bihakkın yerine getirmeyle ilgili emrini, şehâdeti yerine getirmeyle ilgili rinden önce zikretmiştir:

a) İnsanların pek çoğunun âdeti, başkalarına marufu emr- etmektir. Ama iş kendilerine varıp dayandığında, marufu kendilerine de emretmeyi bırakırlar. Hatta kendilerinden en çirkin bir şey sudur etmiş olsa dahi müsamaha görüp, çok güzel bir şeymiş gibi kabul görür. Ama aynı fiil başkalarından sudur ettiğinde bu, münakaşa mevzuu olur. Binaenaleyh, Allahü teâlâ bu ayette, bu yolun kötü olduğuna dikkat çekmiştir. Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hak, insanlara ilk önce adaleti yerine getirmelerini emretmiş ve güzel yolun, insanın kendisini sıkıştırıp muaheze etmesinin, başkalarını sıkıştırıp muaheze etmesinden daha üstün olması olduğuna dikkat çekmek için, ikinci kez başkalarının aleyhine şehadette bulunmayı emretmiştir.

b) Adaleti bihakkın yerine getirmek, başkalarından, yani üzerinde hak bulunan kimselerden zararı gidermekten ibarettir. Halbuki, kişinin kendi nefsinden zararı defetmesi, başkasından defetmesinden önce gelir.

c) Adaleti bihakkın yerine getirmek bir fiildir. Şehâdet ise, sözdür. Halbuki fiil, sözden daha kuvvetlidir.

İmdi şayet "Allahü teâlâ, "Allah şu hakikati, kendinden başka hiçbir tanrı olmadığım, adaleti ayakta tutarak açıkladı.." (Âl-i İmran, 18) buyurmuş, böylece bu âyette şehâdeti, adaleti yerine getirmekten önce zikretmiştir. Halbuki, tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyette ise, adaleti yerine getirmeyi daha önce zikretmiştir. Binaenaleyh, aralarındaki fark nedir?" denilirse, biz deriz ki:

Allah'ın şehâdeti, kendisinin mahlûkatın yaratıcısı olmasından; O'nun adaleti yerine getirmesi ise, o mahlûkat hakkında adaleti îfa edenleri görüp gözetmesinden İbarettir. Binaenaleyh, orada (Âl-i İmran, 18) şehâdetin, adaleti îfa etmeden önce zikredilmiş olması gerekir. Ama kullar hakkında kullanılan, "adaleti bihakkın yerine getirmek" buyruğu ise, kulun adaleti görüp gözetmesi ve zulme karşı koymasından ibarettir. İnsanın, böyle olmaması halinde, başkası hakkındaki şahadetinin makbul olmayacağı malumdur. Binaenaleyh, (Âl-i İmran.18) ifâdesinde vacib olan, şehâdetin adaleti yerine getirmekten önce zikredilmiş olması; burada vacib olanın ise, şehadetin, adaleti bihakkın yerine getirmekten sonra olması olduğu sabit olmuş olur. Kim bu hususları iyice düşünür, tefekkür ederse, bu sırların, ancak bir ilahîteyid ile ulaşılması mümkün olan şeylerden olduğunu anlamış olur. Allah en iyi bilendir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(İsterse onlar) zengin veya fakir bulunsun... Çünkü Allah, ikisine de (sizden) daha yakındır" buyurmuştur. Yani, "Aleyhine şehâdet edilen kimse, ister zengin ister fakir olsun, zenginin rızasını elde etmek veya fakire acıma duyguları içinde, sakın şehâdeti gizlemeyin. Zira Allah, onların işlerine ve faydalarına olan işlere daha yakındır" demektir. İfadenin aslının "Muhakkak ki Allah, ona (onlardan her birine) daha yakındır" şeklinde olmasıdır. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın, tabiri, "eğer bu iki şeyden birisi olursa.." manasındadır. Ancak ne var ki, (âyette) zamir lafza değil, manaya raci olmak üzere getirilmiştir. Yani "Allah, fakire de zengine de daha yakındır" demektir.

Ubeyy İbn Kâ'b ise, "Allah, onlara daha yakındır" şeklinde okumuştur ki, bu durumda zamir (ana-babalar) ile (akrabalar) kelimelerine racidir.

Abdullah İbn Mesûd, fiilini tam bir fiil kabul ederek, "Eğer bir zengin veya bir fakir bulunursa, olursa..." şeklinde okumuştur.

Daha sonra Allahü teâlâ, için, hevânıza tâbi olmayı terkediniz" şeklindedir. Bu husustaki sözün özü şudur: Adalet, hevâ'ya uymayı bırakmaktan ibarettir. Kim, iki zıd şeyden birisini bırakırsa, muhakkak ki diğerini elde etmiş olur. Buna göre âyetin takdiri, "Adil olabilmeniz için, hevânıza uymayın. Yani, âdil olabilmeniz için, hevânıza uymayı bırakınız" şeklinde olur.

Kelimesinin izahı

Daha sonra Cenâb- Hak, "Eğer dilinizi eğip büker veya (şahidlikten tamamen) yüz çevirirseniz, şüphe yok ki Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır" buyurmuştur.

Âyette iki kıraat bulunmaktadır: Cumhur, iki vâv ile olmak üzere, Amir ve Hamza ise, (......) şeklinde okumuşlardır.

Bu ifadeyi, (......) şeklinde okumanın şu iki izahı yapılabilir:

a) Bu kelimenin, def etmek ve yüz çevirmek manasına alınmasıdır. Ki bu Arapların, birisi bir kimsenin hakkını vermeyip onu oyaladığı zaman, şeklindeki sözlerinden alınmıştır.

b) Bu, kelimenin tahrif edip değiştirmek manasına alınmasıdır ki, bu da Arapların, bir kimse bir şeyi büktüğü zaman söylemiş oldukları, (......) tabirinden alınmıştır. Bükülen bir şeye benzeterek, bir şey zorlaşıp çıkmaza girdiğinde denilmiş olması da bu manadadır.

Bu ifadeyi (......) şeklinde okumanın da şu iki izahı yapılabilir:

a) Bir şeye velayet etmek, o şeye yönelip onunla meşgul olmak demektir. Buna göre mana, "Eğer ona yönelir, böylece onu tamamlarsanız; veyahut da ondan yüz çevirirseniz, şüphe yok ki Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır" şeklinde olur. Böylece Cenâb-ı Hak, iyilikle yönelen iyi kimseye, insanıyla; yüz çeviren kötü kimseye de, kötüiüğüyle karşılık verendir. Netice olarak diyebiliriz ki: "Eğer o şehadeti yerine getirir veya onu yerine getirmekten yüz çevirseniz.." anlamındadır.

b) Ferrâ ve Zeccâc (......) kelimesinin aslının, şeklinde olduğunu, sonra vâvın hemzeye çevrildiğini, sonra da hemze de hazfedilip, harekesi kendinden önceki sakine verilerek şeklinde olduğunu söylemişlerdir ki, bu mezkûr iki izah şeklinin en zayıfıdır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphe yok ki Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır" buyruğuna gelince, bu günahkârlar için bir tehdit ve va'îd; mü'minler ve itaatkârlar için ise va'addir.

İmanda Devam ve Sebat Emri

Bu bölümü tek başına aç →

136. Âyetin Tefsiri

"Ey iman edenler, Allah'a, O'nun peygamberine ve gerek o peygamberine âyet âyet indirdiği kitaba, gerek daha evvel İndirdiği kitaba iman(da sebat) edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini, âhiret gününü inkâr ederek kâfir olursa muhakkak ki o, uzak bir sapıklıkla sapıp gitmiştir"

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu âyetin, daha önceki âyetlerle münasebeti hususunda iki görüş bulunmaktadır:

a) Bu ifâde, bir önceki âyetteki, "... adaleti titizlikle ayakta tutanlar olun..." ifadesiyle ilgilidir. Çünkü insan, ancak bu âyette zikredilen şeylere imanda sabit kadem olduğu zaman adaleti titizlikle ayakta tutabilir.

b)Allahü teâlâ bu sûrede birçok hüküm beyân edince, bunun peşisıra, imanı emreden bu âyeti zikretmiştir:

İkinci Mesele

Bil ki Allah'ın, "Ey iman edenler, Allah'a, O'nun peygamberine... iman edin" emrinin zahiri, zaten mevcut olana sahip olma emrini vermektedir. Bil ki bu da imkansızdır. İşte bu sebepten dolayı müfessirler bu hususta birçok izahlar yapmışlardır. Bunların hepsi, iki esas görüşte toplanır:

1) Âyetteki, "Ey iman edenler..." ifadesinden murad, müslümanlardır. Sonra âyetin tefsirinde, bu görüş üzerine şöyle birçok görüşler bina edilmiştir:

a) Âyetin manası, "Ey iman edenler, imanda devam ve sebat ediniz" şeklindedir. Bu mananın neticesi ise şuna varır: "Ey geçmişte ve şu anda iman edenler! Gelecekte de iman edin..." Bunun bir benzeri de, "Bil ki, "Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur.." (Muhammed, 19) âyetidir. Halbuki Hazret-i Peygamber, bunu zâten biliyordu.

b) "Ey taklîd yoluyla iman edenler, istidlal ve tahkik yoluyla iman edin..."

c) "Ey mücmel istidlallerle iman edenler, tafsilattı istidlallerle de iman edin..."

d) "Ey tafsilî delillerle Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman edenler, Allah'ın azametinin künhüne aklınızın ulaşamayacağına iman ediniz.. Meleklerin halleri, kitapların sırları ve peygamberlerin sıfatları da böyle olup, akıllarımız, tafsilatlı bir biçimde onların künhüne ulaşamaz..."

e) Rivayet edildiğine göre, yahudi âlimlerinden bir grup Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelip Ey Allah'ın Resulü, biz sana, senin kitabına, Musa'ya. Tevrat'a ve Uzeyr'e iman ediyor, bunların dışındaki kitap ve peygamberi inkâr ediyoruz" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bilakis, Allah'a, peygamberlerine, Muhammed'e, Allah'ın kitabı Kur'an'a ve Ondan önceki bütün kitaplara iman ediniz..." deyince, onlar: "Bunu yapmayız" dediler. Bunun üzerine, bu âyet-i kerime nazil oldu ve onların hepsi iman ettiler.

2) Âyetteki, "Ey iman edenler" hitabının muhatabı, müslümanlar değildir. Âyetin tefsirinde, bu görüş üzerine birkaç görüş bina edilmiştir:

a) Hitap, yahudi ve hristiyanlaradır. Buna göre âyetin manası, "Ey Musa'ya ve Tevrat'a; İsa'ya ve İncil'e iman edenler. Muhammed'e ve Kur'an'a da iman edin..." şeklindedir.

b) Hitap, münafıklaradır. Buna göre âyetin manası, "Ey dili ile iman edenler, kalbinizle de iman edin..." şeklindedir. Bu görüş, Cenâb-ı Hakk'ın "Kalbleriyle inanmadıktan halde, ağızlarıyla "inandık" diyenler..." (Maide, 41) âyeti ile te'yid edilir.

c) Bu ifade, gündüzün başlangıcında iman edip, sonunda kâfir olan kimselere hitaptır ve manası "Ey gündüzün başlangıcında iman edenler, gündüzün sonunda da iman edin" şeklindedir.

d) Bu âyet, müşriklere hitap olup manası, "Ey Lâfa ve Uzza'ya (putlara) iman edenler, Allah'a iman ediniz" şeklindedir. Alimlerin çoğu, birinci görüşü tercih etmişlerdir. Çünkü "mü'min" kelimesi, mutlak (kayıtsız) olarak kullanıldığında, ancak "müslümanlar" manasına gelir.

Üçüncü Mesele

İbn Kesîr, İbn Amir ve Ebu Amr, âyetteki fiillerini meçhul olarak, ' (indirildi) şeklinde; diğer kıraat imamları ise, fetha ile ve ma'lum olarak, ve (Allah indirdi) şeklinde okumuşlardır. Bunu zammeli olarak okuyanların delili, İnsanlara, kendilerine indirilen şeyi beyan edesin" (Nahl. 44) âyetidir.

Cenâb-ı Hak, bir başka âyette, "Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, O (Kur'ân'ın), Rabb'inden indirilmiş (bir kitap) olduğunu bilirler" buyurmuştur. Bunu fethalı olarak okuyanların delili, "Zikri (Kur'ân'ı) biz indirdik" (Hicr. 9) ve Biz sana, zikri (Kur'ân'ı) indirdik" (Nahl. 44) âyetleridir.

Bazı alimler şöyle demişlerdir: "Her iki kıraat da güzel olmakla beraber, zammeli (meçhul) okunuş daha akıcı ve beliğdir. Nitekim Allahü teâlâ, "Denildi ki "Ey yeryüzü, suyunu yut (içine çek)" (Hûd. 44) buyurmuş (ve meçhul sîga kullanmıştır.)

Dördüncü Mesele

Bil ki Allahü teâlâ, bu âyette dört şeye iman etmeyi emretmistir. Birincisi, Allah'a; ikincisi, peygamberine; üçüncüsü, bu peygamberine indirdiği kitaba; dördüncüsü de daha önce indirilmiş olan kitaplara iman...

Hak teâlâ beş çeşit de küfür zikretmiştir. Birincisi, Allah'ı inkar; ikincisi, meleklerini inkâr; üçüncüsü, kitaplarını; dördüncüsü, peygamberlerini; beşincisi de, ahireti inkâr...

Hak teâlâ daha sonra, "Muhakkak ki, uzak bir sapıklıkla sapıp gitmiştir" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç soru bulunmaktadır:

Birinci Soru: İmanın mertebelerinde, niçin peygamber kitaptan önce zikredilmiş, küfür hususunda da tersi olarak, kitap peygamberlerden önce gelmiş?

Cevap: Çünkü Yaratıcının bilgisinden, mutlaka nüzul mertebesinde, kitap, peygamberden öncedir; mahlûkattan yaratıcıya yükselme mertebesinde ise, peygamber kitapdan önce gelir.

İkinci Soru: Niçin imanın mertebelerinde, Allah'a, Peygamber'e ve kitaplarına olmak üzere üç husus; küfrün mertebelerinde de Allah'ı, melekleri, kitapları, peygamberleri ve ahireti inkâr olmak üzere beş husus zikredilmiştir?

Cevap: Allah'a, peygamberlerine ve kitaplarına iman bulununca, hiç şüphe yok ki bunlarla birlikte, meleklere ve ahirete iman da bulunmuş olur. Çünkü Allah'a, peygamberlerine ve kitaplarına iman ettiğini iddia eden bir kimsenin, melekleri ve ahiret gününü inkâr edip, melekler ve ahiret günü ile ilgili âyetleri te'vil ederek, başka bir manaya hamlettiğini ileri sürmesi pek nadirdir. İşte böyle bir ihtimal söz konusu olduğu için, Cenâb-ı Hak, melekleri ve kıyameti inkâr edenin, Allah'ı da inkâr etmiş olacağını açıkça belirtmiştir.

Üçüncü Soru: Onlar, Tevrat'ı ve İncil'i inkâr etmeyip, iman etmiş oldukları halde, ehl-i kitaba, nasıl "Gerekse daha evvel indirdiği kitaba iman edin" denilebilir?

Buna iki şekilde cevap verilir:

1) Onlar sadece, bu iki kitaba iman ediyorlar ama daha önce indirilmiş olan bütün kitaplara iman etmiyorlardı. İşte bundan ötürü, daha önce indirilmiş bütün kitaplara iman etmeleri emrolunmuştur.

2) Onların, önceki kitapların bir kısmını bırakıp, bir kısmına iman etmeleri doğru değildir. Çünkü iman yolu, mucizedir. Mucize, bütün semavî kitaplar için söz konusu olunca, onlardan bir kısmına iman etmemek, mucizeyi ta'n etmek olur. Mucizeyi ta'n etmek söz konusu olunca, bu mucizeden herhangi birşeyi tasdik etmek de imkânsız olur. Cenâb-ı Allah'ın şu âyetinde kastedilen mana da budur: "(Onlar), "Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz" diyen ve böylece (küfür ile iman) arasında bir yol tutmayı isteyenlerdir. İşte onlar, gerçek kâfirlerin taa kendileridir" (nisa. 150-151).

Dördüncü Soru: Allahü Teâlâ niçin "Gerek o peygamberine âyet âyet indirdiği kitabargerek daha evvel indirdiği kitaba (iman edin)" buyurmuş ve niçin (birinde (......) diğerinde (......) fiilini kullanmıştır)?

Cevap: Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Kur'an, yirmi sene gibi bir zaman içinde, parça parça inmiştir. Halbuki, kendisinden önceki kitapların durumu böyle değildir."

Ben de derim ki, bu husustaki sözümüz, Cenâb-ı Hakk'ın "O, sana Kitabı hak (ve) kendinden evvelkileri (de) tasdik edici olarak (tedricen) indirdi. Bundan evvel de, Tevrat ile İncil'i indirmişti..." (Al-i İmran, 3-4) âyetinin tefsirinde geçmişti.

Beşinci Soru: Hak teâlâ'nın, "gerek daha evvel indirdiği kitaba iman edin" ifadesindeki "kitap" sözü, müfred bir lafızdır. Binâenaleyh, bundan hangi kitaplar kastedilmiştir?

Cevap: Bu lafız, ism-i cinstir. Dolayısıyla, genel olarak bütün fertlere şamil olabilir. Umumi manaya da uygundur.

İmanın Kıymetini Bilmeyip İnkâra Dönenlerin Durumu

Bu bölümü tek başına aç →

137. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:138

Bu bölümü tek başına aç →

138. Âyetin Tefsiri

"Muhakkak ki, İman edip de sonra küfre sapanlar, sonra yine iman ederek küfre dönenler, sonra da küfürlerinde ileri gidenler (yok mu?) Allah onlara mağfiret edecek değildir. Onlara hidayet edecek de değildir. Münafıklara müjdele ki, onlara pek acıklı bir azab vardır".

Bu âyetle ilgili meseleler bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Bil ki Allahü teâlâ, imanı emredip, ona teşvik edince, iman ettikten sonra yeniden küfre dönen kimsenin yolunun yanlışlığını beyan edip, böyle buyurmuştur. Bil ki bu âyet ile ilgili çeşitli izahlar yapılmıştır:

1) Bu âyette bahsedilenler, iman ettikten sonra, tekrar tekrar ve defalarca kâfir olanlardır. Bu durum, bu gibi insanların kalelerinde imanın yer etmemiş olduğunu gösterir. Çünkü eğer onların kalblerinde imanın bir ağırlığı, kıymeti olsaydı, onu en ufacık bir sebeple bırakmazlardı. İmanında böyle bir ağırlık bulunmayan herkesin zahirî hali, Allah'a geçerli ve sahih bir şekilde iman etmemiş olduğunu gösterir ki işte Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah onlara mağfiret edecek değildir" sözünden murad budur.

Bu âyet, "Eğer o kimse, sahih bir şekilde iman ederse, bu muteber olmaz" manasında değildir. Aksine bundan murad, söylediğimiz şekilde, onların iman etmelerinin çok uzak ve şaşılacak bir şey olduğunu ifade etmektir. Tevbe eden, sonra tövbesinden dönen, sonra yeniden tevbe eden ve yine tevbesinden dönen fâsığın (günahkârın) da aynı şekilde, sebat etmesinin nerede ise umulmadığını görüyoruz. Çünkü çoğunlukla o, fâsıklığı üzere ölür. Burada da böyledir.

2) Bazı alimler şöyle demiştir: "Yahudiler Tevrat'a ve Musa (aleyhisselâm)'ya iman ettiler. Sonra Üzeyir (aleyhisselâm)'e inanmadılar. Daha sonra Dâvud (aleyhisselâm)'a iman edip, İsa (aleyhisselâm)'yı inkâr ettiler ve daha sonra Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gelişi ile küfürlerini daha da artırdılar."

Âyet, Böyle Yapan Yahudiler Hakkındadır

3) Diğer bazı alimler ise şöyle demişlerdir: "Bunlardan murad münafıklardır. Buna göre, âyette bahsedilen birinci iman, onların müslüman olduklarını izhar etmeleridir. Bundan sonraki küfürleri İse, münafıklıkları ve kalblerinin sözlerine uymamasidır. İkinci imanları ise, müslümanlardan bir grupla karşılaştıkları her zaman, "biz inandık" demeleridir. İkinci küfürleri ise, liderlerinin yanına vardıklarında, "biz sizinle beraberiz. Biz o müslümanlarla sadece alay ediyoruz" demeleridir.

Küfürde ileri gitmelerinden maksad ise, müslümanlar hakkında her türlü hile ve tuzağı kurma hususundaki say-ü gayretleridir. "İman izhar etmek" (imanlı gibi görünmek) bazan, "iman" olarak adlandırılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Müşrik kadınları iman etmedikçe nikahlamayın" (Bakara. 221) buyurmuştur.

Kaffal (r.h): "Bu âyetten murad, (iman ve küfrün) kaç kere olduğunu anlatmak değildir. Aksine bundan murad, onların mütereddid oluşlarını göstermektir. Nitekim Allahü teâlâ "Onlar (iman ile küfür) arasında bocalayan bir sürü kararsızlardır. Ne onlara, ne de bunlara (tam olarak katılırlar)" (Nisa, 143) buyurmuştur.

Cenâb-ı Hakk'ın, müteakiben, "Münafıklara müjdele Ki onlara pek acıklı birazab vardır" buyurmuş olması da mananın böyle olduğuna delalet"eder.

4) Alimlerin bir kısmı da şöyle demiştir: Burada kastedilenler, müslümanları şüpheye düşürmek isteyen böylece de, Cenâb-ı Hakk'ın "(Onlar), "iman edenlere indirilen (Kur'an'a), günün başında iman edinr sonunda da onu inkâr edin. Olur ki (müminler dinlerinden) dönerler" (dediler)" (Al-i İmran, 72) diye beyan ettiği üzere, bazan iman etmiş gibi görünen ve bazan İnkârlarını açıkça söyleyen bir grup ehl-i kitaptır.

Âyetteki, ifadesi, "Onlar, İslâm ile istihza ve alay edecek kadar küfürde ileri gittiler" demektir.

İkinci Mesele

Âyet, imandan sonra bazan küfrün olabileceğine delalet etmektedir ki, bu da, herşeyi insanın ölümü anındaki durumuna bağlayanların (muvâfât ehlinin) mezheblehnin yanlışlığını ortaya kor. Bunların görüşüne göre, kişinin müslümanlığının sahih olmasının şartı, ölürken müslüman olarak ötmesidir. Bunlar, âyetten çıkartılan bu manaya, "Biz bu âyetteki imanı, "iman izhar etme (mü'min olarak görünme)" manasına alıyoruz" diyerek cevap vermişlerdir.

Küfür ve İmanın Artıp Eksilmesi

Âyet, küfrün artıp eksilebileceğine delalet etmektedir. Binâenaleyh imanın da aynı şekilde artıp eksilebilmesi gerekir. Çünkü bu ikisi, birbirinin zıddıdır. Binâenaleyh birisi farklılığı kabul ettiğine göre, diğeri de kabul eder. Bu görüşte olanlar, âyette geçen "küfrün artması" hususunu tefsir sadedinde, şu izahları yapmışlardır:

a) Onlar, küfürleri üzere ölürler.

b) "Onlar, kâfir iken yaptıkları günahlar sebebi ile, küfürde iyice ileri gittiler." Âyetin, bu manaya alınması halinde, kâfir iken işlenen günah, küfürde bir ziyadelik olunca, imanlı iken işlenen taatların da imanda bir ziyade olması gerekir.

c) Küfürde ileri gitmeleri, onların "Biz, mü'minlerle sadece alay ediyoruz" demelerinden dolayıdır. İşte bu, din ile alay etmenin, küfrün en ileri, en koyu derecesi olduğunu gösterir.

Bu Âyetteki Affedilmeyişin Açıklanması

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah, onlara mağfiret edec değildir" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili iki soru vardır:

1) Bu âyette zikredilen hüküm ya tövbeden önceki hale, veyahut da sonraki hale bağlanmıştır. Birinci ihtimal bâtıldır, çünkü tevbeden önceki küfür, mutlak manada zikredilmemiştir. Bu durumda bu âyette zikredilen şartlar zayi olmuş olur. İkinci ihtimal de bâtıldır; küfür, tevbeden sonra bağışlanır; velev ki bu küfür bin kere dahi olmuş olsa... Binâenaleyh, her iki duruma göre de böyle bir soru gerekli ve yerinde olmuş olur.

Bu suale şu şekillerde cevap verebiliriz:

a) Biz, âyette geçen (......) lafzını istiğraka (umum mana ifade etmeye) değil, aksine daha önce geçmiş olan malum kimselere hamlediyoruz. Binâenaleyh bu ifade ile, Allah'ın, küfürleri üzere öleceklerini ve kesinlikle o küfürden tevbe etmeyeceklerini bildiği birtakım muayyen kimseler kastedilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah, onlara mağfiret edecek değildir" buyruğu, bu kimselerin küfürleri üzere öleceklerini haber veren bir ifade olmuş olur. Mananın bu şekilde verilmesi halinde, böyle bir soru ortadan kalkmış olur.

b) Bu ifade, genel duruma göre söylenmiş bir ifadedir. Çünkü, sık sık İslam'dan küfre geçen herkesin kalbinde, İslam'ın ağırlığı ve azameti yer etmemiş, tesir etmemiş demektir. Böyle bir insanın zahirî durumu, onun, izah ettiğimiz şekilde küfrü üzere öleceğinin emaresidir.

c) Bu ifadede zikredilen hüküm, küfürden tevbe etmeme haline bağlıdır. Bu takdire göre, âyette bahsedilen sıfatlar zayi olur diyenin sorusuna da, biz şöyle cevap veririz: Onların özellikle zikredilmiş olmaları, o kâfirlerin küfürlerinin çok fahiş, hıyanetlerinin çok büyük ve Kıyamet günündeki cezalarının da çok şiddetli olduğuna delalet eder. Binâenaleyh bu ifade, Cenâb-ı Hakk'ın "Hani biz, peygamberlerden misaklarını almıştık: Senden de, Nuh'tan da.." (Ahzab, 7) buyruğu gibi olmuş olur. Cenâb-ı Hak bu âyette, Hazret-i Muhammed ile Hazret-i Nuh'u, makamlarının yüceliğini belirtmek için özellikle ve ayrıca zikretmiştir. Bunun bir benzeri de, "Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e, Mikail'e düşman olursa ..." (Bakara. 98) âyetidir.

2)Hak teâlâ'nın, (......) ifadesindeki lam, te'kid için getirilmiş bir lamdır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah, onları mağfiret edecek değildir" sözü, te'kidin nefyini ifade eder. Halbuki, böyle bir nefiy bu makama uygun düşmez. Buraya uygun düşen, ancak nefyin te'kidtdir. Binâenaleyh, bu konudaki izah nasıl olabilir?

Cevap: Te'kidin nefyi, "tehekküm" (80) (küçümseme) yoluyla zikredildiğinde, bundan maksat, nefyi iyice te'kid etmek olur.

80) Ta'rizin dokunaklı olanına istihza, acı ve ağır istihzayı hâvi olanına ise tehekküm denir (ç).

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onlara hidayet edecek de değildir" buyurmuştur. Alimlerimiz bu ifadenin, "Cenâb-ı Hakk'ın kâfirleri imana hidayet etmediğine" delalet ettiğini söylemişlerdir. Mu'tezile ise aynı kanaatte değildir. Mutezile, alimlerimizin bu görüşüne, "Bu âyetin ifade ettiği mana, Cenâb-ı Hakk'ın "lütuf fiillerini artırmayacağı" veyahut da O, onları ahirette "cennete sevketmeyeceği, kılavuzlamıyacağı" manalarına hamledilmiştir" diyerek cevap vermişlerdir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Münafıklara müjdele ki, onlara pek acıklı bir azab vardır" buyurmuştur.

Bil ki, bir önceki âyetin münafıklar hakkında olduğunu söyleyenler şöyle demişlerdir: Allahü teâlâ, o münafıkların küfürlerini bağışlamıyacağını ve onları cennete Mavuzlamıyacağını beyan buyurmuştur. Allah, o münafıkları mükâfaat yurdu (cennete) iletmiyeceği gibi, onları ceza çeşitlerinin en büyüğüne duçar edeceğini de belirtmiştir ki, işte O'nun "Münafıklara müjdele ki onlara pek acıklı bir azab vardır" buyruğundan murad edilen de budur. Hak teâlâ'nın "Müjdele..." tabiri, tehekküm içindir. Nitekim Araplar, "Senin selamın dayak, senin kınaman (itabın) da kılıçtır" demektedirler.

Müminler Yerine Kâfirleri Dost Edinenler

Bu bölümü tek başına aç →

139. Âyetin Tefsiri

"Onlar, mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edinenlerdir. İzzeti onların yanında mı arıyorlar? Muhakkak ki, bütün izzet ve kudret Allah'ındır"

Bu ifadenin başındaki (......) kelimesi "şöyle şöyle olanları kastediyorum, murad ediyorum" manasında olmak üzere, zemm ve kınamadan dolayı mansub; veya "onlar, şunlardır" manasında olmak üzere, merfudur. Müfessirler, bu âyette geçen "edinenler" ifadesinden muradın münafıklar, "kâfirleri.." ifadesinden muradın da yahudiler olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü münafıklar, kâfirleri dost ediniyor ve birbirlerine, "Muhammed'in işi henüz tamamlanmadı, ne olup olmayacağı belli değil" diyorlar, müteakiben yahudiler de, bütün güç ve kudretin kendilerinde olduğunu söylüyorlardı.

İzzet Kelimesinin Manası

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İzzeti insanların yanında mı arıyorlar?" buyurmuştur.

Vahidî şöyle der: "Arapça'da "izzet", şiddet ve güç demektir. Sert ve kuvvetli toprağa denilmiş olması da, bu manadan dolayıdır. Yine, bir kimsenin hastalığı ilerleyip şiddetlendiğinde ve nerdeyse helak olacak dereceye geldiğinde yine keder ve hüzün şiddetlendiğinde (......) denilir. Yine, şiddetlendi manasında olmak üzere, ' "Onun şöyle olması, bana zor geldi, şiddetlendi..." denilir. Yine bir şey, o hiç bulunmayacak kadar azaldığı zaman denilir; çünkü onu elde etmek arzusu şiddetlenmiştir... Yine, bir kimsenin gücü kuvveti, bir başkası ile arttığında, denilir. Sağılması güç olan koyuna da, ismi verilmektedir. Manaları birbirine yakın olduğu için (......) kelimesi, şiddet manasından nakledilerek kuvvet manasına alınmıştır. Aziz, zelîlin aksine kuvvetli, karşı koyan, güçlü demektir.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki münafıklar, yahudilerle birleşmek suretiyle güç ve kuvvet arıyorlardı.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Muhakkak ki bütün izzet ve kudret Allah'ındır" buyurmuştur. Buna göre eğer, "Bu ifade Cenâb-ı Hakk'ın, "Halbuki şeref, kuvvet ve galibiyet Allah'ındır, peygamberinindir, mü'minlerindir" (Münafikûn, 8) buyruğuna zıt gibi görünmektedir" denilirse, biz deriz ki:

Kâmil ve mükemmel kudret, Allah'a aittir. O'nun dışında kalan herkes ise, O'nun kudret vermesiyle kadir, O'nun azîz kılmasıyla azîz, izzet sahibi olurlar. Binaenaleyh, gerek peygamber gerekse mü'minler için söz konusu olan izzet, ancak Allah'ın vermesiyle olmuştur. Bu sebeple durum iyice incelendiğinde, bütün izzetin, kudretin Allah'a ait olduğu ortaya çıkmış olur.

Bu bölümü tek başına aç →

140. Âyetin Tefsiri

"O, size kitapta, "Allah'ın âyetlerine küfredildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dahncaya kadar yanlarında oturmayın. Çünkü o zaman siz de, muhakkak ki onlar gibi (olursunuz)" diye (bir âyet) indirmiştir. Allah muhakkak ki münafikları da, kâfirleri de cehennemde toptan bir araya getirecek olandır"

Müfessirler şöyle demişlerdir: Müşrikler meclislerinde, Kur'an'ı dillerine doluyor ve onunla alay ediyorlardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Âyetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları gördüğün zaman, onlar Kur'an'dan başka bir sözle meşgul oluncaya kadarr kendilerinden yüz çevir" (En'am, 68) âyetini indirmiştir. Bu âyet Mekke'de nazil olmuştur. Medine'deki yahudi alimleri de tıpkı müşriklerin yaptığı gibi yapıyorlardı. O yahudi alimleriyle oturanlar ve bu sözde, onlara muvafakat edenler ise, münafıklar idi... İste bunun üzerine Allahü teâlâ münafıklara hitap ederek, , size kitapta, "Allah'ın âyetlerine küfredildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman..." buyurmuştur. Ki bu ifadenin manası "Siz, onların, Allah'ın âyetlerine küfrettiklerini ve onunla istihzada bulunduklarını duyduğunuz zaman" şeklindedir. Ancak ne var ki âyette, ifadesi "mef'ulün bih sarih" olmuştur; bundan maksat ise, istihzayı işitmektir... Kisaî: "Bu tıpkı, "Abdullah'ı kınanır olduğu halde duydum" denilmesi gibidir" demiştir.

Bana göre bu husustaki bir başka izah da şudur: "Siz, Allah'ın âyetlerine küfredilip onlarla alay edildiği bir halde, Allah'ın âyetlerini duyduğunuzda..." şeklindedir. Bu takdire göre, Kisâi'nin söylediğine ihtiyaç kalmaz. "İşte o zaman siz, onlar küfür ve istihzadan başka bir söze geçinceye kadar, onlarla beraber oturup kalkmayınız..." demektir.

Cenâb-ı Hak sonra, "Çünkü o zaman siz de, muhakkak ki onlar gibi (olursunuz)" buyurmuştur.

Buna göre mana, "Ey münafıklar, sizler küfür hususunda, tıpkı o yahudi alimleri gibisiniz..." şeklinde olur.

Küfre Rıza Küfür, Günaha Rıza Günahtır

İlim erbabı şöyle demiştir: Bu, küfre razı olan kimsenin kâfir olacağına ve yine, dinî yönden hoş olmayan bir münkeri görüp de ona razı olan ve o münkeratı yapanların arasına karışan, bilfiil o münkeri yapmasa bile, günah bakımından yapanlardan bir farkı olmadığına delalet eder. Bunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın bu buyruğunda, (......) kelimesini zikretmiş olmasıdır. Bu, oturan kimsenin orada oturmaya razı olması halinde böyledir. Ama, onların sözlerine (içten) kızıp da, korkarak ve takiyye yaparak oturması halinde ise, durum böyle değildir. İşte bu incelikten dolayı biz diyoruz ki, yahudilerle oturup kalkan ve Kur'ân'ı ve Resûlullah'ı ta'n edip eleştiren o münafıklarda, tıpkı o yahudiler gibi kâfirdirler. Ama Medine'de bulunup da daha önce Mekke'de iken Kur'ân'ı ta'n eden kâfirlerle oturup kalkmış olan müslümanlar ise, imanları üzere devam etmişlerdir... Bu iki mesele arasındaki fark şudur: Münafıklar yahudilerle, kendi irade ve arzularıyla oturup kalkıyorlardı... Ama müslümanlar ise, zarurete binaen kâfirlerle birlikte bulunuyor, oturup kalkıyorlardı...

Sonra Cenâb-ı Hak, münafıkların, küfür bakımından kâfirler gibi olduklarını tahkik ifâde eden edatla belirterek, "Allah muhakkak ki münafıkları da, kâfirleri de cehennemde toptan bir araya getirecek olandır" buyurmuştur.

O, "Onlar, bu dünyada Allah'ın âyetleriyle istihza etmek hususunda bir araya geldikleri gibi, kıyamet gününde de, cehennemin azabında bir araya toplanacaklar, bir araya geleceklerdir" manasını kastetmiştir.

Cenâb-ı Hak, bu ifadede, esasen tenvinle olmak üzere, demek istemiştir. Çünkü bu cem işi, Allah'ın onları bir araya getirip cem etmesinden sonra olacaktır. Ancak ne var ki tenvin, lafızda bir hafiflik olsun diye hazfedilmiştir. Ama hakikatte (mana bakımından) bu kelimede tenvin murad edilmiştir ve vardır.

Münafıkların Mü'minleri Gözetleyip Ona Göre Tavır Almaları

Bu bölümü tek başına aç →

141. Âyetin Tefsiri

"Onlar, hep sizi gözetleyip duranlardır. Onun için eğer Allah'dan size bir feth nasib olursa: "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlere bir hisse düşerse, (o zaman da onlara), "Biz size (yardım ederek) galib gelmenizi temin etmedik mi? Sizi mü'minlerden korumadık mı?" derler. Artık Allah, kıyamet günü aranızda hükmünü verecektir. Allah, kâfirlere, müminlerin aleyhinde olacak bir yol (ve imkanı) asla bahşetmez"

Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar, hep sizi gözetleyip duranlardır" buyruğu, ya (Nisa, 139) sözünden bedeldir, yahud, (Nisa. 140) kelimesinin sıfatıdır, veyahut da zemmolmak üzere mansubtur. Hak teâlâ'nın sözü ise, "Onlar, meydana gelebilecek hayır ve şerri gözetirler... Bu durumda, eğer sizin yahudilere bir üstünlüğünüz söz konusu olursa, onlar size (mü'minlere), "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Yani, "Bize, ganimetten payımıza düşeni veriniz." Eğer yahudiler, müslümanlara karşı guiib gelirlerse, onlar, "Biz size (yardım ederek) galip gelmenizi temin etmedik mi?" derler" demektir.

Tabirinin Tefsiri

Bir kimse bir kimseye üstün gelip, onu yendiğinde, denilir. Bu tabirin tefsiri hususunda şu iki izah yapılmıştır:

a) Bu tabirin, "Biz size galip gelmedik mi ve sizi öldürmek ve esir etmek imkanına sahip olmadık mı? Ama buna rağmen, işte bunlardan hiçbirisini yapmadık... Onları sizden uzaklaştırmak, onların kalblerini zayıflatacak (morallerini bozacak) şeyleri, onlara varmış gibi göstererek ve onların sizlere galib gelmelerine önem vermeyerek, sizi müslümanlara karşı korumadık mı? Binâenaleyh, elde ettiğiniz şeylerden, ganimetlerden bize düşen payı verin!" anlamında olmasıdır.

b) Bu ifadenin manası şöye olabilir: "Muhakkakk ki bu kâfirler ve yahudiler, İslam'a girmeye yeltenmiş, sonra münafıklar, kâfirleri ve yahudileri bundan caydırmışlar, onları İslam'dan alabildiğine nefret ettirmişler ve onlara, "Hazret-i Muhammed'in davası gittikçe zayıflayacak, sizinki ise kuvvetlenecektir" hissini vermişlerdir. Tesadüfen, o kâfir ve yahudilerin, müslümanlar üzerinde bir hükümranlığı söz konusu olduğunda münafıklar, "Biz, İslam'a girmeniz hususundaki görüşünüze galip gelip baskın çıkıp da, sizi o İslam'a girmekten men etmedik mi? Size, O'nun davası zayıflayacak, sizin davanız ise güç ve kuvvet bulacak demedik mi? Binâenaleyh siz, bizim sözümüzün doğruluğunu şu anda müşahede ettiğinize göre, elde ettiğiniz ganimetlerden bizim hissemizi veriniz..." Netice olarak diyebiliriz ki münafıklar, "Bu faydalı şeylere sizi iletip götüren biziz... Binâenaleyh, elde ettiğiniz şeylerden bizim hissemizi de verin!.." diyerek, yaptıklarını kâfirlerin başına kakıyorlardı.

İmdi şayet, "Cenâb-ı Hak niçin, müslümanların zaferini "feth"; kâfirlerin başarısını ise, "hisse, nasib" diye adlandırmıştır?" denilirse, biz deriz ki:

Bu, mü'minlerin şanını yüceltmek, kâfirlerin hisselerini hakir görüp önemsememektir. Çünkü mü'minlerin zaferi, öylesine büyük bir iştir ki, bundan ötürü göklerin kapıları açılmış ve böylece de melekler, Allah'ın dostlarına fethi indirmişlerdir.

Kâfirlerin başarısı ise, değersiz, sona erici ve dünyada zemm, ahirette de cezadan başka bir izi ve eseri kalmayan bir nasibtir, hissedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Artık Allah, kıyamet günü, mü'minler ile münafiklar arasında hükmünü verecektir" buyurmuştur. Buna göre mana, "Allahü teâlâ, bu dünyada münafıkların öldürülmesini emretmemiş, aksine onların cezalarını ahirete ertelemiştir.

Allah'ın, Mü'minlere Karşı Kâfirlere Fırsat Vermemesi

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah, kâfirlere, mü'minlerin aleyhinde olacak bir yol (ve İmkanı) asla bahşetmez" buyurmuştur. Bu ifadenin izahı hakkında iki görüş vardır:

a) Bu, Hazret-i Ali ve İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın görüşüdür. Buna göre bu ifadeden murad, bunun, lyamet gününde böyle olmasıdır. Bunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın bu ifadeyi, "Artık Allah, kıyamet günü, aranızda hükmünü verecektir" ifadesine atfetmiş olmasıdır.

b) Bundan muradın, bunun dünyada böyle olmasıdır. Ancak ne var ki bu, "delil bakımından" olma manasına tahsis edilmiştir. Buna göre mana, "Müslümanların delili herkesin deliline galibtir, üstündür... Hiç kimse, hüccet ve delil bakımından müslümanları mağlub edemez" şeklindedir.

c) Bu, delilin tahsis ettiği durumlar hariç, her şey hakkında genel bir hükümdür. Şafiî (r.h) bu âyete dayanarak birkaç mesele irad etmiştir:

1) Kâfir, müslümanın malına el koyup, o malı da daru'l-harbte koruduğu zaman, o, bu âyetin delaletiyle o malın maliki ve sahibi olamaz.

2) Kâfir kimse, bu âyetin delaletiyle, müslüman bir köleyi satın alamaz.

3) Bu âyetin delaletine göre, müslüman, (kısas yoluyla) zımmiye mukabil öldürülemez.

Münafıklar Aldattıklarını Sanırken Asıl Kendileri Aldanırlar

Bu bölümü tek başına aç →

142. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:143

Bu bölümü tek başına aç →

143. Âyetin Tefsiri

"Münafıklar, (akıllarınca) Allah'ı aldatmak isterler. Halbuki O, kendi oyunlarını başlarına geçirendir. Onlar namaza kalktıkları vakit üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı ancak birazcık anarlar. Onlar, (küfr ile iman) arasında bocalayan bir sürü kararsızlardır. Ne onlara, ne bunlara (mal olurlar). Allah kimi şaşırtırsa, artık ona yol bulamazsın"

Cenâb-ı Hakk'ın, "Münafiklar, (akıllarınca) Allah'ı aldatmak İsterler. Halbuki O, kendi oyunlarını başlarına geçirendir" buyruğundaki "hud'a"nın tefsiri, Bakara süresindeki (Bakara. 8) âyetinin tefsirinde geçmişti.

Zeccâc bu âyetin tefsiri hususunda şöyle demiştir: "Onlar Allah'ı, yani Allah'ın Resulünü aldatmak isterler. Yani, Allah'ın Resulünün yüzüne karşı iman ettiklerini söyler, ama içlerinde küfürlerini muhafaza ederler. Bu ifade şekli, şu âyette olduğu gibidir: "Gerçekte sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmiş olurlar" (Fetih, 10).

Allah'ın "O da onlara hud'a yapar" buyruğu, "Onları, yaptıkları tuzaklarına karşılık cezalandırır" demektir. İbn Abbas (radıyallahü anh), "Allah, onlara ahirette hud'a yapar. Çünkü orada, mü'minlere verdiği gibi, o münafıklara da bir nur verir. Derken onlar sırat köprüsüne geldiklerinde, nurları sönüverir ve karanlık içinde kalıverirler. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onların hail bir ateş yakanın hali gibidir ki o (ateş), çevresindekileri aydınlatınca Allah ışıklarını giderip, kendilerini karanlıklar içinde, görmez kimseler halinde bırakıvermiştir" (Bakara, 17) âyetidir" demiştir.

Münafık Üşenerek Namaz Kılar

Sonra Cenâb-ı Hak, "Onlar namaza kalktıktan vakit, üşene üşene kalkarlar" buyurmuştur. Yani onlar müslümanlarta birlikte namaza kalktıklarında, ağırdan alarak yavaş yavaş kalkarlar. İşte Arapça'da (......) kelimesinin manası budur. Bu tembelliğin ve üşenmenin sebebi şudur: Onlar namaza, o esnada yavaş yavaş kalkıp giderler, kıldıkları namazdan bir sevap ummaz, kılmadıkları namazlardan bir ceza beklemezler. İşte bu bakımlardan, onları namaz kılmamaya götürecek olan sebep daha kuvvetlidir. Namaz kılmaya götüren sebep ise, sadece insanlardan çekinmeleridir. Onları namaz kılmaya götüren sebep, her ne zaman böyle olursa, onlardan çıkacak fiil, işte bu şekilde üşenme ve gevşeklikle yapılmış olur.

Keşşaf sahibi, buradaki (......) kelimesinin cem'i olarak, kef'in zammesi veya fethasıyla okunduğunu ve bunun tıpkı, (sarhoş) kelimesinn cem'inin, sîn'in fethası ve zammesi ile şeklinde olması gibi olduğunu söylemiştir.

Münafık Gösteriş Düşkünüdür

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İnsanlara, gösteriş yaparlar. Allah'ı ancak birazcık anarlar" buyurmuştur. Bu, "onlar namaza, dinin emri olduğu için değil, gösteriş ve desinler için kalkıp giderler" demektir.

Eğer, "ru'yet (görmek) masdarının, mufa'ale babındaki "mura'at" şekli ne demektir?" denilir ise, biz deriz ki: "Müra'i, insanlara yaptığı işin güzelliğini göstermeye çalışır, insanlar da onu görürler."

Münafık, Allah'ı Çok Az Hatırlar

Bu ifadedeki, "Allah'ı ancak birazcık anarlar" sözü hakkında şu izahlar yapılmıştır:

a) Burada bahsedilen "Allah'ı anma"dan murad, namazdır. Buna göre ifade, "Onlar, çok az namaz kılarlar" demektir. Çünkü her ne zaman, yanlarında yabancı birisi (yani bir mü'min) bulunmazsa, namazı kılmazlar. Ama mü'minlerin yanında oldukları ve namaz vakti girdiği zaman, namaz kılmamak için zorlanırlar ve böylece de müminlerin gözlerinden kaybolurlar.

b) Bahsedilen, "Allah'ı anma "dan murad şudur: Onlar kıldıkları namazlar esnasında, Allah'ı çok az anarlar. İşte bu az olan anmaları da, mesela namazın tekbirleri gibi açıktan söylenmesi gereken hususlardır. Fakat namazdaki kıraat ve tesbih gibi, gizli (sessiz) okunan şeylere gelince, onlar bunları hiç söylemezler.

c) Bundan murad şudur: "Onlar ister namaz vakitleri olsun, ister olmasın, bütün zamanlarında, Allah'ı nadiren anarlar."

Keşşaf sahibi, "İşte bu şekilde, müslümanlıktan dem vuran bir çok insanla, günler ve geceler boyu arkadaşlık yapıp beraber buıunsan, kendisinden ne bir tehtil (lâilahe illallah sözü), ne de bir tesbih duyamazsın. Ancak dünyevi işlerden bahsetmek bütün günlerini ve gecelerini alır ve bu sözlerden hiç ayrılmaz. Bunlardan birçoğunu işte böyle görürüz" demiştir.

d) Katâde, "Bu âyette "Ancak birazcık" buyrulmuştur. Çünkü Allah onların anmalarını kabul etmemiştir. Allah'ın kabul etmediği şey, ne kadar çok olursa olsun, az; kabul ettiği şey de ne kadar az olursa olsun, çok sayılır."

Münafık İki Sürü Arasında Bocalayan Şaşkın Koyundur

Sonra Cenâb-ı Hak, "Onlar, (küfür ile iman) arasında bocalayan bir sürü kararsızlardır. Ne onlara, ne bunlara (mal olurlar). Allah kimi şaşırtırsa, artık ona yol bulamazsın" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Buradaki (......) kelimesi, ya (gösteriş yaparlar) tinden veya "Allah'ı ancak birazcık anarlar" ifadesinden hâldir. Bunun "zemm"den ötürü mansub olması da muhtemeldir.

Münafıktaki Kararasızlığın Tahili

"Müzebzebîn", "şaşkın olarak" demektir. Hakiki manada "müzebzeb", her iki tarafa da gidip gelen ve bir tarafta karar kılmayan demektir. Ancak (......) fiilinde, (......) fiilinde bulunan "bu işi tekrar tekrar yapma" manası yoktur. Binâenaleyh manası, "O, her ne zaman bir tarafı tutsa ve yönelse, onu müdafaa eder.

Bil ki bunun sebebi şudur: Fiil, bir sebebe dayanır. Binâenaleyh fiile götüren sebep, dünyevî bir maksad olunca, hareket ve gidip gelme çoğalır. Çünkü bu dünyanın menfaatleri ve sebepleri değişkendir ve süratli bir şekilde değişir. Fiil, sebebine; sebep de maksada bağlı olup, maksad da çabuk çabuk değişince, insanın meyil ve isteğinde de değişikliklerin meydana gelmesi gerekir. Çoğu kez sebepler ve maniler birbiriyle çatışır. Bundan dolayı insan, şaşkınlığa ve tereddüde düşer. Ama yaptığı işteki gayesi, kalıcı hayır işleri yapmak ve manevi saadetleri kazanmak olan bu gayelerin, kalıcı ve değişikliklerden uzak şeyler olduğunu bilen kimseye gelince, şüphesiz böylesi insan, daha kararlı ve sebatlı olur. İşte bu manadan dolayı, Cenâb-ı Allah mü'minleri. "sebatlı" olarak tavsif etmiş ve "Allah, iman edenlere daima sebat ihsan eder" (ibrahim, 27); "Haberiniz olsun ki kalbler ancak zikrullah ile mutma'in olur" (Rad, 28) ve "Ey mutmain nefis..." (Fecr, 27) buyurmuştur

Üçüncü Mesele

İbn Abbas bu kelimeyi, ikinci "zal"ın kesresi ile (......) şeklinde okumuştur ki, "onlar, kalblerini, dinlerini veya görüşlerini (iman ile küfür arasında) bocalatanlardır" manasına gelir. Bu, (dalgalı ses çıkardı) kelimelerinin aynı manaya gelmeleri gibi, bu da, ile aynı manayadır. Abdullah İbn Mes'üd (radıyallahü anh)'un mushafında bu kelime, şeklinde yer almıştır. Ebu Cafer'in, bu kelimeyi dâl ile, (......) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir ki, bu sanki şu manada olur: "Onlar, kâh şu yolda, kâh öteki yolda olurlar ve tek bir yolda durmazlar yol manasında olup, hayvanların yürüdüğü yer demektir.

Dördüncü Mesele

Âyetteki (......) ifâdesi, "küfür ile iman arasında" veya "kâfirlerle mü'minler arasında" manasındadır.

işareti ile, bir topluluğa işaret edilebilir. Bunun izahı, (Bakara, 68) âyetinin tefsirinde geçmişti. Kâfirler ve mü'minlerden, "Onlar mü'minlerî bırakıp, kâfirleri dost edinenlerdir" (Nisa, 139) âyetinde bahsedilmiştir. Bu iki grup insanın bahsi yukarıda geçince, küfür ve imandan da bahsedilmiş gibi oldu.

Katâde âyetin, "Onlar, ne ihlâslı mü'min, ne de şirklerini açıkça ifade eden müşrik olmuşlardır" manasında olduğunu söylemiştir.

Beşinci Mesele

Alimlerimiz bu âyeti, dindeki şaşkınlığın da, Allah'ın yaratması ile olduğuna delil getirerek şöyle demişlerdir:

"Âyetteki, "müzebzebin" ifadesi, onları bocalatan ve onları hayret ile şaşkınlıkta bırakan bir varlığın olmasını gerektirir. Bu, kulun iradesi ile olmaz. Çünkü tereddüd ve şaşkınlık verecek, birbirine zıd sebepler insanın kalbine geldiğinde, insan bu tereddüdü gidermeye çalışsa da, buna gücü yetmez. Ama kendine dönse ve kendi durumunu iyice düşünse, halinin, bizim söylediğimiz şekilde olduğunu anlar. Bu şaşkınlığa düşmesinin mutlaka bir sebebi (faili) olması gerektiği ve bunun da kendisi olmadığı sabit olduğuna göre, bunun yaratıcısının Allahü teâlâ olduğu sabit olur. Böylece de herşeyin Allah'dan olduğu ortaya çıkar.

Eğer, "Âyetteki, "Ne onlara, ne bunlara (mal olurlar)" ifadesi, o münafıkları, hem mü'minterin hem de tam kâfirlerin yolunu bırakmış olmalarından dolayı zemmedilmeleri manasına gelir. Bu ise Allahü teâlâ'nın, onları, kâfirlerin yolunda olurlarsa, kınamayacağı manasına gelir ki caiz değildir?" denilir ise, biz deriz ki: "Kâfirlerin yolu, her ne kadar kötü ise de, münafıkların yolu daha kötüdür. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, Bakara suresinin başında kâfirleri iki âyette, münafıkları ise on küsur âyette kınamıştır. Bu da ancak, münafıkların yolunun kâfirlerin kinden daha kötü ve adi olmasından ileri gelmiştir. Binâenaleyh Hak teâlâ münafıkları, küfrü bıraktıkları için değil, fakat küfürden daha adi ve kötü bir yola dönmüş oldukları için kınamıştır. Sonra Cenâb-ı Hak,

"Allah kimi şaşırtırsa, attık ona yol bulamazsın" buyurmuştur. Alimlerimiz, bu âyeti kendi görüşlerine şu iki şekilde delil getirmişlerdir:

1)Allahü teâlâ'nın, bu ifadeyi "Onlar (küfür ile îman) arasında bocalayan bir sürü kararsızlardır" sözünün peşinden getirmesi, bu bocalatmanın Allah tarafından olduğunu gösterir. Aksi halde, bu ifadenin kendinden öncesi ile bir ilgi ve bağı kalmaz.

2) Bu, Allahü teâlâ'nın onları dinden saptırmış olduğu hususunda açık bir ifadedir. Mutezile ise şöyle der: "Bu âyette bahsedilen saptırma, Allah'ın, lütuf fiillerini o kuldan çekip alması veya o kulun sapıtmış olduğuna hükmetmesi, veyahut da o kulu, Kıyamet günü cennetin yolundan saptırması manalarına gelir." Mutezilenin bu izahlarına defalarca cevap vermiştik.

Kâfirleri Dost Edinmeyin

Bu bölümü tek başına aç →

144. Âyetin Tefsiri

"Ey iman edenler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmeyin. Kendi aleyhinizde, Allah'a apaçık bir hüccet vermek ister misiniz?"

Bil ki Allahü teâlâ, münafıkları, bu iki gruptan hiçbirinde tam karar kılmayıp, kâh kâfirlere, kâh müslümanlara katılmakla ta'n edip kınayınca, bu âyette de müslümanlara, münafıklar gibi davranmayı yasaklamış ve "Ey iman edenler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmeyin" buyurmuştur. Bunun sebebi şudur:

1) Medine'deki Ensar'ın yahudi Kureyzaoğulları içinde süt kardeşleri vardı, onlarla anlaşmalı idiler ve onlara karşı sevgi duyuyorlardı. İşte bundan dolayı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "Kimi dost edinelim" diye sorunca, O da, "Muhacirleri" cevabını verdi. Bu sebeple bu âyet nazil oldu.

2) Kaffâl(r.h) şöyle demiştir: "Bu, mü'minleri, münafıkları dost edinmekten bir yasaklamadır. Sanki Cenâb-ı Hak, "Münafıkların huylarını ve yollarını size açıkça anlattım. Binâenaleyh onları dost edinmeyin" demektedir.

Sonra Allahü teâlâ, "Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir hüccet vermek ister misiniz?" buyurmuştur. Eğer biz bir önceki ifadeyi, Allahü teâlâ'nın, mü'minleri kâfirleri dost edinmekten nehyetmesi manasına hamledersek. bu ifade de, "Sizler, münafık olduğunuza dair, Allah'a apaçık bir hüccet vermek mi istiyorsunuz?" manasına gelir ki bu da, "Siz, Allah'ın dininin ehli olan Hazret-i Peygamber ve ümmeti için, böyle bir hüccet mi vermek istiyorsunuz?" demektir. Yok eğer, ilk âyeti, münafıkları dost edinmekle ilgili kabul edersek, o zaman bu ifadenin manası, "münafıkları dost edinmeniz sebebiyle, cezalandırılmanız için, Allah'a, kendi aleyhinize bir hüccet mi vermek istiyorsunuz" şeklinde olur.

Münafıklar Cehennemin En Alt Tabakasındadırlar

Bu bölümü tek başına aç →

145. Âyetin Tefsiri

"Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar. Onlar için kesinlikle bir yardımcı bulamazsın"

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Leys: "Derk, deniz ve benzeri bir şeyin en dip noktası manasınadır" demiştir. Buna göre, "derk-i esfel"den maksad, cehennemin en dip noktasıdır. Bu kelime aslında, "lâhîk olma, yetişip kavuşma" manasına gelen, "idrak" kelimesinden türemiştir. Yemeğin pişmesi, çocuğun büyümesi manasına gelen, "idraku't-taam" ve "İdraku'l-gulam" ifadeleri de bu köktendir. Binâenaleyh "derk", kendisine bir başka tabakanın ve katın eklendiği kısımdır. Bu kelimenin zahirî manası, cehennemin tabaka tabaka (kat-kat) olduğunu gösterir. Bu da, cehennemin en şiddetli tabakasının, en alttaki tabakası olduğunu gösterir.

Dahhâk, "Birşey üst üste yığıldığında, onun her katına "derece" denir. Birşey alt alta (aşağıya doğru) sıralanırsa, onun her katına da "dereke" denilir" demiştir.

İkinci Mesele

Hamza, Kisâî ve Asımın ravisî Hafs, râ harfinin sükunu ile, bu kelimeyi (......) şeklinde; diğer kıraat imamları ise, râ'nın fethası ile (......) şeklinde okumuşlardır. Zeccâc, kelimenin bu iki okunuşunun da, (mum) kelimesi gibi, kullanılan iki şekil olduğunu, fakat râ'nın fethası ile olan okunuşun, daha çok kullanıldığı için, daha tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Ebu Hatim ise, (......) şeklindeki kullanılışın cem'inin (......) olduğunu ve bunun, Arapların (At, atlar ve deve, develer) kelimeleri gibi olduğunu; (......) kelimesinin cem'inin ise, (......) şeklinde olduğunu ve bunun da, (fulus, fuluslar), (köpek, köpekler) kelimeleri gibi cemîlendiğini söylemiştir.

Üçüncü Mesele

İbnu'l-Enbârî: "Allahü teâlâ, münafıkların cehennemin en şağı tabakasında olduklarını bildirmiş, Firavun hanedanı hakkında ise, "Firavun hanedanını, azabın en çetinine sokun" (Mü'min, 46) buyurmuştur. Binâenaleyh bu ikisinden hangisi daha çetin bir azab içindedirler? Münafıklar mı, yoksa Firavun'un hanedanı mı?" der ve kendi kendine şu cevabı verir: "Muhtemelen cehennem azabının en şiddetlisi, "derk-i esfel" (en alt tabakasında) olandır. İşte bu iki grup, orada birleşeceklerdir."

Dördüncü Mesele

Münafık, kâfirden daha çetin bir azab içinde olacaktır. Çünkü münafık, küfür açısından kâfir gibidir ve üstelik bu küfrüne, bir küfür çeşidi daha katmıştır. Bu da, İslam ile ve müslümanlar ile istihza etmesidir. Bir de onlar, kendilerini müslüman gösterdikleri için, müslümanların sırlarına muttali olabilmiş ve bunları kâfirlere haber vermişlerdir. İşte böylece münafıkların ahirette çekecekleri mihnet ve meşakkatler kat kat olmuştur. İşte bütün bu sebeplerden ötürü, Allahü teâlâ onlara, kâfirlerden daha fazla azab verecektir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Onlar için kesinlikle bir yardımcı bulamazsın" buyurmuştur. Bu, münafıklar için bir tehdiddir.'Alimlerimiz bu âyeti ehl-i salât'ın günahkârlarına şefaat edileceğine delil getirerek şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, bu tehdidi münafıklara has kılmıştır. Şayet aynı tehdid, münafık olmayanlar hakkında da söz konusu olsaydı, bu, nifaktan -sırf bir nifak olduğu için- bir men manasına gelmezdi. Bu, "hitap delili" ile yapılan bir istidlal değildir. Aksine buradaki istidlalin şekli şudur: Allahü teâlâ bu ifadeyi nifaktan men etme sadedinde zikretmiştir. Binâenaleyh eğer bu men nifak bulunmadığı halde olsaydı, o zaman bu, nifak sırf nifak olduğu için ondan men' manasında olmazdı."

Münafıkların Kurtulmaları İçin Yapmaları Gereken İşler

Bu bölümü tek başına aç →

146. Âyetin Tefsiri

"Ancak tevbe eden: (hallerini) ıslah eden, Allah'a sımsıkı sarılan ve dinlerinde, Allah için halis olanlar müstesna. İşte (ancak) bunlar mü'minlerle beraberdirler ve Allah mü'minlere büyük bir mükâfaat verecektir".

Bil ki bu âyette münafıklar için çok sert tehdidler bulunmaktadır. Bu böyledir, çünkü Allahü teâlâ, onlardan azabı kaldırmak için şu dört şeyi şart koşmuştur:

a) Tevbe etmeleri...

b) Hallerini düzeltmeleri... Kötülüklerden vazgeçip hallerini düzeltmek, iyi işlere yönelip, onları yapmaktan ibarettir.

c) Allah'a sımsıkı sarılmak... Bu da, yaptığı tevbe ile halini ıslah etmedeki maksadının, günü gün etme gayesi değil, Allah'ın rızasını talep olmasıdır. Çünkü onun maksadı, eğer menfaat elde edip, zararı gidermek olur ise, tevbesini ve halini ıslahını çabucak bozmuş olur. Fakat onun gayesi, Allah'ın rızasını ve ahiret mutluluğunu elde edip, Allah'ın dinine sımsıkı sarılma olduğunda, bu yolda sebat eder ve artık yolunu değiştirmez.

d) İhlas... Bunun sebebi şudur: Allahü teâlâ, onlara önce kötü şeyleri bırakmalarını; ikinci olarak da güzel şeyleri (hasenatı) yapmayı; üçüncü olarak bu bırakma ve yapmadaki gayelerinin Allah'ın rızasını talep olmasını; dördüncü olarak, bu rızayı talep edişlerinin halis olmasını ve bu gayeye, başka bir gayenin karışmamasını emretmiştir. Bu dört şart hasıl olunca, Cenâb-ı Hak, "İşte (ancak) bunlar mü'minlerle beraberdirler" buyurmuş, ama "İşte (ancak) bunlar mü'minlerdir" dememiştir. Daha sonra Hak teâlâ münafıkların, mü'minlere katılmalarını sağlamak için, şeref ve kıymetini göstererek, mü'minlere verdiği mükâfaatı zikretmiş ve "Allah müminlere büyük bir mükâfaat verecektir" buyurmuştur. İşte bütün bu karineler, münafığın Allah katındaki durumunun çok zor ve çetin olduğuna delalet etmektedir.

İnanıp Şükredene Allah Azab Etmez

Bu bölümü tek başına aç →

147. Âyetin Tefsiri

"Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niçin azab etsin ki... Allah şâkir ve alimdir"

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ifade, "Allahü teâlâ size, ne iç soğutup ferahlamak, ne fayda elde etmek ve ne de bir zararı defetmek için azab etmez? Bütün bunlar, O'nun hakkında düşünülemez. Çünkü O, zatı itibarı ile ihtiyaçlardan uzak, faydalan temin ve zararları defetme gibi birşeyden münezzehtir" demektir. Bundan kastedilen, mükellefleri iyi ameller işlemeye ve kötü amelleri terketmeye teşviktir. Binâenaleyh şimdi siz, eğer güzel işler yapıp, kötü işleri terkederseniz, Allah'ın, kerîm oluşuna rağmen size azab etmesi nasıl uygun düşer.

İkinci Mesele

Mu'tezile şöyle demiştir: "Bu âyet, bizim mezhebimize delalet etmektedir. Çünkü âyet, Allahü teâlâ'nın, mahlukatı onlara azab etmek ve cezalandırmak için yaratmadığına delalet etmektedir. Çünkü âyetteki, "Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niçin azab etsin ki..." buyruğu, Allah'ın hiç kimseyi, azab etmek için yaratmadığı hususunda açık bir hükümdür. Yine âyet-i kerime, şükrün ve imanın failinin kul olduğuna, bunların Allah'ın yaratması ile olmadığına delalet etmektedir. Aksi halde kelamın takdiri, "Sizde şükrü ve imanı yarattığı zaman, Allah niçin size azab etsin ki..." şeklinde olurdu. Malumdur ki bu mana, âyetin nazmına uygun değildir." Mu'tezile'nin bu sözlerine verilmiş olan cevabımız daha önce geçmişti.

Büyük Günahın Affedilmesinin Delili

Alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Bu âyet-i kerime, Allahü teâlâ'nın, büyük günah sahibi olan kimseye azab etmeye (bile)ceğine delalet etmektedir. Çünkü biz bu âyetin, şükreden ve iman eden, sonra da içki içmeye ve zinaya yönelen kimse hakkında olduğunu farzediyoruz. Bundan ise, "Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niçin azab etsin ki..." ifadesinin delaleti ile, büyük günah sahibinin azaba uğratılmaması gerekir. Mutezile eğer, "Biz, büyük günah sahibinin mü'min olduğunu kabul etmiyoruz" derlerse, biz de deriz ki: "Tefsirimizde, büyük günah sahibinin de mü'min olduğuna dair birçok izahlar zikrettik."

Bu Ayette Şürkün İmandan Önce Getirilmesinin Hikmeti

Âyette, şükrün imandan önce gelmesi hususunda üç izah şekli vardır:

1) Bu ifadede, bir takdim-te'hir bulunmaktadır. Bu, "Eğer iman eder ve şükrederseniz.." demektir. Çünkü iman, diğer bütün taatlardan önce gelir.

2) Biz, buradaki atıf vavının, tertib (sıra) ifade etmediğini söylersek, böyle bir sual ortadan kalkar.

3) Bunun bir üçüncü izahı da şöyledir: İnsan kendisine baktığında, yaratılışında ve düzenlenişinde büyük bir nimetin yatmakta olduğunu görür. Böylece de icmalî (genel) bir şükür ile Allah'a şükreder. Sonra kendisine nimet vereni tanıma hususundaki araştırmasını tamamlayınca, O'na iman eder ve tafsilatlı bir şekilde şükreder. Buna göre o genel şükür, imandan önce bulunmuş olur. Bundan dolayı Hak teâlâ, şükrü imandan önce zikretmiştir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah, şâkir ve alimdir" buyurmuştur. Çünkü Allahü teâlâ, onlara şükrü emredince, o şükrün mükafaatını da, istiare yoluyla "şükür" diye ifade etmiştir. "Şâkir"(şükredici) kelimesi Allahü teâlâ hakkında "şükrün mükafaatını veren" manasına; "alîm" olması da, "O bütün cüz'iyyatı (teferruatı, detayları) bilir. Binâenaleyh O'ndan, kesin olarak bir hata sâdır" olmaz manasına gelir. İşte bundan dolayı Hak teâlâ, şükredene mükâfaat verir, yüz çevireni de cezalandırır.

Zulme Uğramayan, Alenen Kötü Söz Söylememen

Bu bölümü tek başına aç →

148. Âyetin Tefsiri

"Allah kötü sözün alenen söylenmesini sevmez. Ancak zulme uğrayan müstesna. Allah semi ve alimdir"

Âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Âyetin, daha önceki âyetlerle ilgi ve münasebeti hususunda iki izah şekli vardır:

1)Allahü teâlâ, münafıkların örtüsünü (sırrını) açıp ifşa ederek, onları rezil ve rüsvay edince ve rezil-rüsvay etmek rahîm ve kerîm olan bir zata uygun düşmeyince, Hak teâlâ, bu konuda mazeretin yerini tutacak olan ifadeyi zikrederek, "Allah kötü sözün alenen söylenmesini sevmez. Ancak zulme uğrayan müstesna..." buyurmuştur. Yani, "Allahü teâlâ rezil-rüsvaylık ve çirkinlikleri açığa vurmayı sevmez. Ancak verdiği zarar büyük, hile ve tuzağı fazla olan kimseye karşı olursa, bu müstesna... İşte o zaman, Cenâb-ı Hakk'ın, o kimsenin rezillik ve adiliklerini ortaya dökmesi caiz olur. Bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "İnsanlar kendisinden sakınsınlar diye, fasığm kötü hasletlerini (herkese) söyleyiniz" Keşfu'l-Hafa, 1/106. buyurmuştur. O münafıklar, müslümanlar hakkında çok büyük hile ve tuzak kurmuş, müslümanlara çok zulmetmiş ve onların vermiş oldukları zarar çok büyük olmuştur. İşte bu manadan ötürü, Allahü teâlâ, onların rezil ve rüsvaylıklarını zikretmiş, sırlarını ortaya dökmüştür.

2)Allahü teâlâ, önceki bir âyette (146.âyette), münafıkların, eğer tevbe eder ve ihlaslı olurlarsa, mü'min olacaklarını zikretmiştir. Binâenaleyh muhtemelen onlardan bazıları, nifaklarından tevbe etmiş ve tevbelerinde ihlaslı olmuştur. Ancak daha sonra bunlar, geçmişteki nifaklarından dolayı, bazı müslümanlar tarafmdan kınanmaktan kurtulamamışlardır. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah, bu âyette, bu yoldan hoşlanmadığını, kötü sözün alenen söylenmesinden razı olmadığını, ancak kendisine zulmedip, nifakı üzere devam eden kimse (bu gibi sözlerin söylenmesinin) müstesna olduğunu, çünkü o kimsenin bundan rahatsızlık duymadığını beyan etmiştir.

Allah, Kötü Söz Söyleyeni Murad Etmez

Mu tezile şöyle der: "Bu âyet, Hak teâlâ'nın, kullarının çirkin fiilleri işlemelerini murad etmediğine ve kulların bu fiillerini yaratmadığına delalet etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ'nın, "sevmesi", "murad etmesi ve istemesi" manasından ibarettir. Allahü teâlâ, "Allah kötü sözün alenen söylenmesini sevmez" buyruğuna göre, anlıyoruz ki Allah, bunu murad etmemektedir. Yine aynı şekilde eğer Allah, kulların fiillerinin yaratıcısı olmuş olsaydı, onları murad etmiş olurdu. Eğer onları murad etmiş olsaydı, sözün kötüsünü alenen söyleme fiilini yaratmayı da sevmiş olurdu. Bu ise âyetin ifade ettiğinin aksine bir durumdur." Buna şöyle cçvap verilir: "Bizce, "Allah'ın bir şeyi sevmesi", kulun o fiiline mukabil sevap vermesi mariasındadır. Bu izaha göre, "Allahü teâlâ o fiili murad etti, fakat sevmedi" demek doğru olur. Allah en iyi bilendir.

Üçüncü Mesele

İlim erbabı şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, kötü sözü ister açıkça söylensin, ister söylenmesin, sevmez. Fakat bu âyette, "alenen söylenmesi" şartını zikretmiştir. Çünkü bu sözün meydana gelmiş olan keyfiyeti, bunu gerektirmiştir. Bu tıpkı, "Ey iman edenler, Allah yolunda harbe çıktığınız zaman, (işleri) iyiden iyiye araştırınız" (Nisâ, 94) âyetinde olduğu gibidir. Çünkü hem yolculuk halinde, -hem de mukîmlik halinde (meseleleri) iyiden iyiye araştırma vacibtir. İşte burada da böyledir.

Dördüncü Mesele

Ayetteki, "Ancak zulme uğrayan müstesna.." ifadesi ile ilgili olarak iki görüş vardır: Çünkü buradaki müstesna, ya istisna-i munkatî, ya da istisna-i muttasıldır.

Birinci Görüş: Bu, istisna-î muttasıldır. Bu takdirde, bu ifade iki şekilde izah edilir:

a) Ebu Ubeyde şöyle demiştir: "Bu, muzaf olan kelimenin hazfedilmiş olması çeşidinden bir ifadedir. İfadenin takdiri, , "Ancak zulme uğrayan kimsenin alenen söylemesi müstesna..." şeklindedir. Buradaki muzaf olan "cehr" kelimesi düşürülmüş, muzafun ileyh olan (......) onun yerine geçirilmiştir."

b) Zeccâc şöyle demiştir: "Burada, "cehr" masdarı, ism-i fail manasında kullanılmıştır. Buna göre âyetin takdiri, "Allah, kötü sözü alenen söyleyeni (mücahiri) sevmez. Ancak zulme uğrayan müstesna" şeklindedir."

İkinci Görüş: Bu, istisna-i munkatîdır. Buna göre âyetin manası, "Allahü teâlâ, kötü sözün alenen söylenmesini sevmez. Fakat zulme uğrayan kimse, kendisine yapılan zulmü alenen söyleyebilir" şeklindedir.

Beşinci Mesele

Zulme uğrayan kimse ne yapar? Bu konuda birkaç izah vardır:

1) Katâde ve İbn Abbas şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, başkasının hoşlanmadığı şeylerm yüksek sesle söylenmesini sevmez. Ancak zulme uğrayan kimsenin böyle yapması müstesna... Çünkü o, kendisine zulmeden kimseye yüksek sesle beddua edebilir.

2) Mücahid: "Ancak mazlumun, kendisine zulmedenin zulmünü açıkça söylemesi müstesna..." demiştir.

3) Gizli ve saklı hallerin açıkça söylenmesi caiz değildir. Çünkü bu, insanların gıybete ve şüpheye düşmelerine sebep olabilir. Ama, zalim olan kimse hariç. Binâenaleyh, onun hırsızlık yaptığını, gasbettiğini söylemek suretiyle zulmünü izhar etmek caizdir. Bu, Esamm'ın görüşüdür.

4) Hasan el-Basrî de, "Kendisine zulmedenden intikam alması müstesna..." şeklinde tefsir etmiştir.

Hazret-i Ebu Bekr Ve Âyetin Onun Hakkında İnmesi

Bu âyetin Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Çünkü bir kimse, O'nu defalarca kınamış, tenkid etmiş; buna rağmen O ise, hep susmuştu... En sonunda, Hazret-i Ebu Bekir o adama karşılık verince, Hazret-i Peygamber kalkar. Bunun üzerine, Ebu Bekir: "O, beni tenkid ederken sen oturuyordun. Ona karşılık verdiğimdeyse, sen kalktın" deyince, Hazret-i Peygamber şu cevabı verir: "Muhakkak ki bir melek, senin namına ona cevap veriyordu. Sen ona karşılık verdiğin zaman, o melek gitti, onun yerine şeytan geldi... İşte şeytan geldiği zaman, artık ben oturmadım, kalktım." İşte bu hadiseden ötürü bu âyet nazil oldu.

Altıncı Mesele

Dahhâk, Zeyd İbn Eşlem ve Said İbn Cübeyr gibi bir grup büyük sahabi, zı harfinin fethasıyla (......) şeklinde okumuşlardır ki bu okuyuşa göre bu ifadenin şu iki izahı yapılabilir:

a)Hak teâlâ'nın, "Allah, kötü sözün alenen söylenmesini sevmez" buyruğu müstakil bir cümledir. O'nun, "Ancak, zulmeden müstesna..." sözü ise, yukardaki ifadeyle alâkası olmayan bir sözdür. Buna göre kelamın takdiri, "zulmedenler hariç; binâenaleyh onları bırakın, söylesinler" şeklindedir. Ferra ve Zeccac: "Kendisine zulmeden müstesna... Çünkü o, kendine zulmederek ve haddi aşarak alenen kötü söz söylemektedir" demişlerdir.

b) Buradaki istisnanın, istisna-i muttasıl olmasıdır ve takdiri, "Zulmeden kimse müstesna.-. Çünkü onun, kendisinin kötülüğünü açıkça söylemesi caizdir" şeklinde olur.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah semi ve alimdir" buyurmuştur. Bu, müsaade edilen "alenî kötü söz söyleme" hususunda, sınırı aşmadan sakındırmadın Yani "o kimse Allah'dan korksun, doğru olandan başkasını söylemesin, kimseye iftira etmesin. Çünkü o zaman, Allah'a isyan etmiş olur. Halbuki Allah, onun söylediklerini tamamen duyan ve gönlünde sakladıkları şeyleri hakkıyla bilendir" demektir.

Hayır Kavramı

Bu bölümü tek başına aç →

149. Âyetin Tefsiri

"Eğer bir hayrı açıklar veya onu gizlerseniz, yahut fenalığı affederseniz, şüphe yok ki Allah çok bağışlayladır, , herşeye hakkıyla kadirdir".

Bil ki, sayısı çok olmasına rağmen hayırlar, bilhassa şu iki noktada toplanırı

1) Hakka karşı doğru olmak;

2) Halka karşı güzel ahlâklı olmak...

Halkı karşı olan hayırlar da bilhassa şu iki noktada toplanmıştır:

a) Halka faydalı olmak.

b) Onlardan zararı gidermek... Buna göre âyetteki, "Eğer bir hayrı açıklar veya onu gizlerseniz" (yani açıktan veya gizli olarak yaparsanız) buyruğu halka faydalı olma hususuna; "yahut fenalığı affederseniz" ifadesi de, onlardan zararı giderme hususuna işarettir. Binâenaleyh bütün hayırlar ve iyi işler bu iki ifadenin içine girmektedir.

Kul, Allah'ın Af Vasfı İle Muttasıf Olmalıdır

Sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphe yok ki Allah çok bağışlayıcıdır, her şeye hakkıyla kadirdir" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili şu izahlar yapılmıştır:

1) İntikam almaya kadir olduğu halde, Allah her iki tarafı da affeder. Binâenaleyh sünnetullaha uymanız (ve sizin de affetmeniz) gerekir. Bu, Hasan el-Baarî'nin görüşüdür.

2)Allahü teâlâ, affeden kimseyi affeder ve ona mükâfaat vermeye kadirdir.

3) Kelbî şöyle der: "Allahü teâlâ, senin günahlarını affetmeye, senin arkadaşını affetmenden daha kadirdir."

Allah İle Resulünün Arasını Ayırmaya Çalışanlar

Bu bölümü tek başına aç →

150. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:151

Bu bölümü tek başına aç →

151. Âyetin Tefsiri

"Allah'ı ve peygamberlerini inkâr eden ve Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyen, "(Bunlardan) kimine inanırız, kimini inkâr ederiz" diyen ve böylece (küfür ile İman) arasında bir yol tutmayı murad eden kimseler (yok mu?) işte onlar gerçek kâfirlerin tâ kendileridir. Biz o kâfirlere hor ve hakir edici bir azab hazırladık".

Bil ki Allahü teâlâ, münafıkların yollarından ve metodlarından bahsedince, sözü yahudi ve hıristiyanların yollarına ve onların biribirleriyle olan muhalefetlerine getirerek, bu surenin sonunda, bu hususlarda birçok şeyden bahsetmiştir.

Onların bâtıl yollarından birincisi, peygamberlerin bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmamalarıdır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler..." buyurmuştur. Çünkü yahudiler, Hazret-i Musa ile Tevrat'a inanır, Hazret-i İsa ile İncil'i inkâr ederler. Hristiyanlar ise, Hazret-i İsa ile İncil'e inanır, Hazret-i Muhammed ile Kur'an'ı inkâr ederler ve "Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler..." Yani onlar, Allah'a iman ile peygamberlerine imanı biribirinden ayırmak isterler "ve böylece (küfür ile iman) arasında bir yol tutmayı murad ederler." Yani, hepsine birden iman ile hepsini birden inkâr arası orta bir yol tutmayı isterler. O yol da, peygamberlerin bir kısmına iman edip, bir kısmını inkâr etmektir.

Sonra Allahü teâlâ, "İşte onlar gerçek kâfirlerin taa kendileridir" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Âyetin başındaki haberi hususunda iki görüş vardır:

a) Onun haberi mahzufdur. Sanki, "İşte böyle olanlar, bütün horluk ve hakirliği kendilerinde toplamışlardır" denilmektedir.

b) Onun haberi, "İşte onlar gerçek kâfirlerin taa kendileridir" ifadesidir.

Şu iki sebepten ötürü, birinci ihtimal daha güzel ve yerindedir:

1) Bu, daha beliğdir. Çünkü cevap (haber) hazfedilince, insanın zihnine, (böylesi insanlar hakkında) hertürlü kusur, hortuk ve hakirlik gelir. Ama bu açıkça belirtilmiş olsaydı, zihin o zaman sadece belirtilen kusurla yetinirdi.

2) "İşte onlar gerçek kâfirlerin taa kendileridir." ifadesi, bir âyet başıdır. Binâenaleyh daha güzel olan, haber ile mübtedanın ayrı âyetlerde bulunmamasıdır.

Onlar iki sebepten dolayı gerçekten kâfirler idiler:

Peygamberlerden Birini İnkar Etmek , Küfre Götürür

1) Bir insanın peygamber olduğunu gösteren delil, ancakmucizedir. Peygamberlik hususunda bir delil olduğu zaman o delil nerede varsa, orada peygamberliğin de olduğuna kesin inanmak gerekir. Eğer biz, bazı yerlerde bir sıdk (peygamberlik iddiasında doğruluk) olmaksızın mucizenin bulunabileceğini söylersek, mucize ile bir peygamberin doğruluğuna İstidlal etmek güçleşir ve o zaman bütün peygamberleri inkâr etmek gerekir. Binâenaleyh peygamberlerden birinin nübüvvetini kabul etmeyen kimsenin, hepsini inkâr etmiş olacağı sabit olmaktadır.

İmdi eğer, "Farzet ki bu, onların bütün peygamberleri inkâr etmiş olmalarını gerektirsin. Fakat bazı ilzamlar, bir insana yöneldiği zaman, bu insanın onu benimsemesi (kabul ediyor olması) gerekmez. Birisinin kâfir olduğunu söylemek başka, küfrü kabul etmek başka birşeydir. Bu insanlar bu küfrü kendileri için iltizam etmedikleri (kabul etmedikleri) zaman, binâenaleyh onların kâfir oldukları nasıl söylenebilir?" denilirse, biz deriz ki: "Birisini küfür ile suçlamak (ilzam etmek), tefekküre ve düşünmeye ihtiyaç duyulacak kadar gizli olduğu zaman, bu husustaki durum, sizin zikrettiğiniz gibidir. Ama ilzam, açık ve vazıh olunca, ilzam ile iltizam (küfür ile suçlama ve küfrü itiraf).arasında bir fark kalmaz."

2) Peygamberlerden birini kabul, eğer Allah'a tâat ve hükmüne İnkıyad için ise, bütün peygamberleri kabulü gerektirir. Fakat bu, riyaset elde etmek arzusu ile ise, o takdirde bütün peygamberleri inkâr manasına gelir.

Âyetteki ifadesi hakkında iki izah şekli vardır:

Üçüncü Mesele

1) Bu "Zeyd senin gerçekten kardeşindir" sözündeki gibi, mansubtur. Buna göre takdir: "Ben sana bunu gerçek bir haber olarak haber verdim" şeklinde olur.

2) İfâdenin takdiri, "İşte bunlar, gerçekten inkâr etmiş olan kâfirlerin taa kendileridir" şeklindedir. Vahidî bu görüşü tenkid ederek,

"küfür hiçbir surette "hak" (gerçekten) olamaz" demiştir. Buna şöyle cevap verilir: "Buradaki "hak" kelimesi ile, "kâmil, eksiksiz, tam" manası murad edilmiştir. Buna göre bu ifade, "İşte bu kimseler, kâmil, tam, kesin ve gerçekten küfre girmiş olan kâfirlerin taa kendileridir" manasındadır.

İnanıp Amel Edenler, Kurtuluşa Ererler

Bu bölümü tek başına aç →

152. Âyetin Tefsiri

Bil ki Hak teâlâ vaîdinin (tehdidinin) peşinden vaadini zikrederek şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve peygamberlerine iman edip, onlardan birini diğerinden ayırmayanlara (gelince), Allah onların mükâfaatını kendilerine verecektir. Allah gafur ve rahimdir"

Bu âyet hakkında birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Hak teâlâ burada, tefrik etmek (arasını ayırmak), iki veya daha fazla şey arasında olacağı halde, "onlardan hiçbirinin arasını ayırmayanlar" buyurmuştur. Bunun sebebi şudur: (......) kelimesi hem müfred, hem cemî, hem müennes, hem müzekker olabilen bir lafızdır. Ayrıca şu iki husus da buna delalet etmektedir:

a) Burada, istisnanın yapılabilir olması.

b)Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey peygamber hanımları, siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsinizt"(Ahzab.32) âyeti...Bunu anladığına göre, âyetin takdiri, "Onlardan ikisinin veya onların arasını ayırmayanlar" şeklinde olur.

İkinci Mesele

Alimlerimiz, affın bulunduğu ve ihbatın da olmadığı hususunda bu âyete tutunmuşlar ve şöyle demişlerdir:

Allahü teâlâ, Allah ve resullerine iman eden kimselere, ecirlerini vereceğini vaadetmiştir. Bundan anlaşılan ise, Cenâb-ı Hakk'ın o kimselere, imandan ötürü ecirlerini vermiş olduğudur. Aksi halde bu âyet, iman etmeye teşvik etmez, buna elverişli olmazdı. Bu ise, ihbatın olmayacağına, keza affın ve cehenneme sokulduktan sonra oradan çıkarılmaya dair kesinkes hüküm vermeyi gerektirir.

Üçüncü Mesele

Hafs'ın rivayetine göre, Asım, zamir Allah'a raci olmak üzere, fiili yâ harfiyle, (......) diğerleri ise nûn harfiyle (......) okumuşlardır. Nun ile okumak, şu iki bakımdan daha evlâdır:

a) Bu okuyuş, azamet ifade eder.

b) Böyle okumak, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazırladık..." ifadesine de uygun düşmektedir.

Dördüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın "Allah, onların mükâfatını kendilerine verecektir" ifadesinin manası, "Her ne kadar geri bırakılmış ise de, Allah'ın vermesi mutlaka tahakkuk edecektir" şeklindedir. Bundan maksat, vaadi te'kid edip, onun muhakkak olacağını bildirmektir; yoksa onun sonraya kalacağı hususu değildir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah gafur ve rahimdir" buyurmuştur. Bundan murad şudur: Allahü Teâlâ onlara, mükâfaat vere vaadetmiş, bundan sonra da onlara, günahlarından vazgeçip, onları affederek bağışlayacağını haber vermiştir.

Yahudilerin Bozuk Gaye İle Mucizeler İstemeleri

Bu bölümü tek başına aç →

153. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:154

Bu bölümü tek başına aç →

154. Âyetin Tefsiri

"Ehl'i kitap, senin, üzerlerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Nitekim onlar Musa'dan, daha büyüğünü istemişler ve "Allah'ı açıktan bize göster" demişlerdi. İşte zulümleri yüzünden onları yıldırım çarpmıştı. Bilahare kendilerine bunca açık âyetler ve deliller geldikten sonra da, buzağıyı (Tanrı) edinmişlerdi. Nihayet biz, bunları atfetmiştik, diz Musa'ya apaçık bir hüccet verdik. Misaka bağlanmaları için: "Tûr"u üzerlerine kaldırmış, onlara: "O kapıdan, hepiniz secdeye kapanır halde girin" demiş, cumartesi günü hakkında da "(Av yaparak) haddi aşmayın (diye) söylemiş, kendilerinden (bu hususlarda) ağır teminat almıştık"

Gökten Yazılmış Kitap Getirmesini İstemeleri

Bil ki, yahudilerin cehaletlerinin ikinci çeşididir. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: "Eğer sen, Allah katından gönderilen bir peygamber isen, tıpkı Musa'nın, levhaları getirdiği gibi, sen de bize gökten bir kitap getir..." Onların şöyle talepte bulundukları da rivayet edilmiştir: Onlar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, kendilerine, gökten falancaya ve filancaya, kendisinin Allah'ın resulü olduğuna dair bir kitap indirmesini istemişlerdir. Yine, "İnerken, kendisini bizzat görebileceğimiz bir kitap indir" şeklinde talepte bulundukları da rivayet edilmiştir. Onlar bu tür mucizeleri, Hazret-i Peygamber'i zor durumda bırakmak için istemişlerdir. Çünkü Hazret-i Peygamber'in mucizeleri daha önce tahakkuk etmiş ve gerçekleşmişti. Binâenaleyh fazlasını istemek, işi yokuşa sürmek manasına gelirdi.

Vaktiyle Hazret-i Musa'yı Yahudilerin Üzmeleri

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Nitekim onlar Musa'dan daha büyüğünü istemişler..." buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, her ne kadar bu istek Hazret-i Musa zamanında onların ecdadlarından sâdır olmuşsa da (ki bu talepte bulunanlar yetmiş kişiden meydana gelen temsilciler (nakibler) idiler), bu istekte bulunmayı Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında bulunan yahudilere nisbet etmiştir. Çünkü bunlar da onların yolundan gidiyor, onların bu tür isteklerini kabulleniyor ve Hazret-i Muhammed'i güç durumda bırakma hususunda, onların adeta aynı tutumunu takınıyorlardı.

Bil ki bu âyetten maksat, onların huy edinmiş oldukları, peygamberleri zora sokma, sıkıntıya duçar etme ve hakkı kabul etmeme gibi huylarını ortaya koymaktır. Sanki şöyle denilmek istenmiştir: Hazret-i Musa'ya gökten bir kitap inince, onlar bu kadarıyla yetinmemiş, aksine Hazret-i Musa'dan, bizzat o kitabın inişini görmeyi istemişlerdi. Bu da, onların kendilerine kitap indirilmesini istemelerinin, doğruya ulaşıp hakkı bulmak maksadıyla değil, aksine sırf inadları yüzünden olduğunu gösterir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Allah'ı açıktan bize göster" demişlerdi. İste zulümleri yüzünden onları yıldırım çarpmıştı" buyurmuştur. Biz bu kıssayı, Bakara suresinde anlatmış, tefsir etmiştik. Mutezilenin bu âyet ile ru'yetin olmayacağı hususunda istidlal etmesine biz yine orada cevap vermiştik.

Yahudilerin Buzağıya Tapmaları

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bilahare kendilerine bunca açık âyetler ve deliller geldikten sonra da, buzağıyı (Tanrı) edinmişlerdi" buyurmuştur. Bunun manası onların alabildiğine cahil olduklarını ve küfürde diretip ısrar ettiklerini beyan etmektir. Çünkü onlar, kendilerine Tevrat indirildikten sonra, Allah'ı açıkça görme talebiyle yetinmemiş, bilakis buna buzağıya tapma cürmünü de katmışlardır ki, işte bu onların, hakkı ve dini talep etmekten son derece uzak olduklarına delalet eder.

Beyyinât (Belgeler)den Maksad

O'nun, "Bilahare kendilerine, bunca açık âyetler geldikten sonra..." ifadesindeki ifadesiyle birçok şey kastedilmiştir:

Birincisi:Allahü teâlâ, onlara gösterdiği yıldırımı, beyyinât, yani açık deliller kılmıştır. Çünkü "saika" her ne kadar tek bir şey olsa dahi, o, Allah'ın kudretine, ilmine, kadîm olduğuna, cisim ve arazlara benzemediğine ve nübüvvet konusunda Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın sıdkına delalet etmiştir.

İkincisi: "Sâika"yı indirip böylece onları öldürdükten sonra, onları tekrar diriltmesidir.

Üçüncüsü: Onlar, Hazret-i Musa'nın, Firavun zamanında ortaya koyduğu mucizeleri müşahede ettikten sonra da buzağıya tapınışlardır. Bu mucizeler, Hazret-i Musa'nın asası, yed-i beyza, denizin yarılması ve diğer aşikâr mucizelerdir. Buna göre âyetin maksadı şudur: "Ey Muhammed! Onlar senden, kendilerine gökyüzünden bir kitap indirmeni istiyorlar. Bil ki onlar senden bunu sırf bir inad ve karşı koymak olsun diye istemişlerdir. Çünkü Hazret-i Musa onlara böyle bir kitabı ve diğer ezici ve kahir mucizeleri indirmiş; ama sonra onlar inadlaşarak, O'ndan, Allah'ı açıkça kendilerine göstermesini istemiş, böylece de buzağıya tapmaya yönelmişlerdi. İşte bütün bunlar onların cibilliyetlerinin karşı koyma, inadlaşma ve haktan uzaklaşma şeklinde olduğuna delâlet etmektedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, 'Biz onların, buzağıya tapmalarından dolayı köklerini kazımayıp, bilakis onları affettik ve Musa 'ya da apaçık bir hüccet verdik" buyurmuştur. Yani, "Hazret-i Musa'nın kavmi, her ne kadar karşı koymuş ve inadlaşmada ileri gitmişlerse de, biz o Musa'ya yardım ettik ve O'nu kuvvetlendirdik. Böylece Musa'nın işi, nübüvvet davası büyüyüp gelişti, hasmı ise gücünü ve kuvvetini kaybetti" demektir. İşte bu ifadede, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, o kâfirlerin, her ne kadar kendisine karşı inad edip direnseler bile, sonunda O'nun onlara hükümran olup, onları ezeceğine bir dikkat çekme ve işaret etme yoluyla bir müjde vardır,

Yahudilerin Diğer Saçmalıkları

Sonra Cenâb-ı Hak, onların diğer cahilliklerini ve bâtıl fikirlerindeki ısrarlarını nakletmiştir. Bunların birincisi şudur: Allahü teâlâ, onlardan almış olduğu "ahd" sebebiyle, Tûr'u (dağı) onların üzerine kaldırmıştır. Bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:

a) Onlar, dinden dönmeyeceklerine dair söz vermişlerdi. Sonra da, bu misaklarından vazgeçerek dinden dönmeye niyetlenmişlerdi... İşte bunun üzerine Allahü teâlâ, korksunlar da, böylece ahidlerini bozmasınlar diye, onların üzerine dağı yükseltti.

b) Onlar Tevrat'ın hükümlerini kabulden kaçındılar da, onu kabullensinler diye, Cenâb-ı Hak, onların üzerine dağı kaldırdı. Buna göre âyetin manası, "Dini kabul edeceklerine dair söz versinler diye, onların üzerine dağı kaldırdık" şeklinde olur.

c) Onlar, dinden rücû etmeleri halinde, Allahü teâlâ, dilediği herhangi bir azab ile kendilerine azab etmesine dair söz vermişler, ahidde bulunmuşlardı. Binâenaleyh onlar, dinlerini terk etmeye yeltenince, Allahü teâlâ Tûr'u onların üzerine gölgeledi, yükseltti. İşte Cenâb-ı Hakk'ın, "Misaka bağlanmaları için, "Tûr"u üzerlerine kaldırdık" buyruğundan maksad budur.

Kapıdan Girişte Emre Aykırı Davranmaları

Bunların ikincisi, Cenâb-ı Hakk'ın, , onlara, "o kapıdan, hepiniz secdeye kapanır halde girin" dedik" ifadesidir. Bunun izahı Bakara suresinde geçmişti.

Cumartesi Hükmüne Muhalefetleri

Üçüncüsü ise, O'nun "Cumartesi günü hakkında da, "(Av yaparak) haddi aşmayın" (diye) söylemiş, kendilerinden (bu hususlarda) ağır teminat almıştık" ifadesidir.

Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

O'nun, "Cumartesi günü hakkında da "(Av yaparak) haddi aşmayın" buyruğu ile alâkalı şu iki izah yapılmıştır:

a) O günde, balık avlamak suretiyle haddi aşmayınız. Vahidî şöyle demektedir: "Ona zulmetti ve haddi aştı" manasında olarak denilir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra onlar da, haddi aşarak Allah'a söverler" (Enam, 108)âyeti de böyledir.

b) "Cumartesi günü sağa sola koşmayın, hareket etmeyin..." Buna göre (......) kelimesi, sıçramak, seyirtmek ve koşmak manasında olan (......) kelimesinden iştikak etmiş olur ki, bundan maksat, onları cumartesi gününde çalışmaktan, iş yapmaktan men etmektir. Buna göre sanki onlara Cenâb-ı Hak, "Bu günde yerinizden kıpırdamayınız, evlerinizde oturup kalınız... Çünkü ben Rezzak'ım..." demek istemiştir.

İkinci Mesele

Nâfi, aynın sükûnu, dal harfinin de şeddesiyle (......) şeklinde okumuş, manasını murad etmiştir. Bu kıraatin delili ise Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun, içinizden cumartesi günü hadditaşanları, muhakkak bilmişsizdir..." (Bakara, 65) âyetidir. Bu âyette bizzat bu fiilin "ifteale" babı kullanılmıştır. Sonra mahreçleri yakın olduğu ve bir de dal harfinde cehr sıfatı ta harfinden daha fazla olduğu için, ta harfi dal harfine idğam edilmiştir. Nahivcilerin pek çoğu, ikincisi idğam edilip, birincisi de harf-i lîn olmadığı zaman, iki sakin harfi aynı anda bir kelimede kullanmayı hoş karşılanmamışlardır. Mesela (......) ve (......) (canlı hayvan; genç) kelimeleri gibi... Bu nahivcilere, "kıraatçiler, med, harekeden bedel olur, diyorlar" denilir.

Verş, Nafi'nin ayn harfinin fethası, dal harfinin de şeddesi ile (......) şeklinde okuduğunu rivayet etmiştir. Bu böyledir, zira ta harfi dal harfine idğam edildiğinde, tâ harfinin harekesi ayn harfine verilir. Diğer kıraat imamları ise, aslı üzere, dal harfinin dammesi, ayn'ın da sükunu ile, (......) şeklinde okumuşlardır.

Üçüncü Mesele

Kaffâl (r.h): "Misak-ı galiz, son derece kuvvetli ahd, misak demektir" demiştir. Bu da Tevrat olduğunu iddia ettikleri kitaplarında açıkça yer almaktadır.

Muhtelif Suçları Sebebiyle Yahudilerin Lanetlenmeleri

Bu bölümü tek başına aç →

155–157. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:158

Bu bölümü tek başına aç →

158. Âyetin Tefsiri

"(Fakat) onların o sağlam sözleri bozmaları, Allah'ın âyetlerini inkâr ederek kâfir olmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve, "kalblerimiz perdelidir" demeleri sebebiyle(dir ki biz kendilerine lanet ettik). Hayır, Allah onların kalbleri üzerine, küfürleri yüzünden mühür basmıştır. Artık onlar, birazı müstesna olmak üzere, İman etmezler. Bir de onların inkâr ile kâfir olmaları, Meryem'in aleyhinde büyük iftira atıp söylemeleri ve "Biz, Allah'ın peygamberi, Meryem oğlu Mesîh İsa'yı öldürdük" demeleri sebebiyledir. Halbuki onlar onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat kendilerine (öldürülen ve asılan adam, İsa) gibi gösterildi. Hakikaten O'nun hakkında ihtilâfa düşenler de, bu hususta bir şekk içindedirler. Onların buna ait hiçbir bilgileri yoktur, ancak zanna uymaktadırlar. Onu yakînen öldürmemişlerdir. Bilakis Allah, O'nu, kendisine yükseltmiştir. Allah azız ve hakimdir".

Bu âyetlerle ilgili birkaç mesele vardır:

Sözüyle İlgili Ahidlerin Bozma Suçu

O'nun, "(Fakat) onların o sağlam sözleri bozmaları sebebiyle.." ifadesindeki "bâ" harf-i ceninin mütealtakının ne olduğu hususunda şu iki görüş eleri sürülmüştür.

a) Bunun müteallak, mahzuf olup, takdiri, "Onların, ahidlerini bozmaları, şunu ve yapmaları sebebiyle onlara lanet ettik, onlara gazabta bulunduk" şeklindedir. Müteallakının hazfedilmiş olması, daha manalıdır. Çünkü hazfedilmesi durumunda zihin, hertürlû manayı düşünebilir. Hazfedilen müteallakın bu çeşit kelimeler olduğunun delili ise, "Âyette bahsedilenlerin, zemm sıfatlarından" olmasıdır. Böylece bunlar, lanete ve gazaba delalet etmiş olurlar.

b) Bâ harfinin müteallakı, "Yahudilerden bir zulüm sebebiyle, biz, (evvelce) kendileri için helal kılınmış olan temiz ve güzel şeyleri, üzerlerine haram ettik" (Nisa, 160)âyetidir. Bu, Zeccâc'ın görüşüdür. Zeccâc Cenâb-ı Hakk'ın, "Yahudilerden bir zulüm sebebiyle..." âyetinin, "...bozmaları sebebiyle" (Nisâ, 155) ifadesinden bedel olduğunu iddia etmiştir.

Bil ki, birinci görüş daha münasiptir. Buna şu iki husus da delâlet etmektedir:

a) Hak teâlâ'nın, (Fakat) onların o sağlam sözleri bozmaları sebebiyle.." buyruğu ile, "Bir zulüm sebebiyle.." (nisa, 160) ifadesi, birbirinden çok uzaktır. Binâenaleyh, onları birbirinden bedel kılmak uzak bir ihtimaldir.

b) Zikredilen o suçlar, hakikaten son derece büyüktür. Çünkü onların Allah'ı inkâr edip peygamberleri öldürmeleri ve "kalblerimiz perdelidir" diyerek, mükellefiyeti inkar etmeleri son derece büyük günahlardır. Büyük günahlara, büyük cezaların verilmesi gayet uygun düşer. Halbuki yenilen bazı şeyleri haram kılmak, hafif bir cezadır. Binâenaleyh, bunun o büyük suçlarla alâkalı kılınması, yerinde ve uygun değildir.

İkinci Mesele

Alimler Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğundaki zaid, yani tezyin için olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Buna göre kelamın takdiri, (......) şeklinde olur. Biz bu meseleyi, O'nun (......) (Al-i imran. 159) âyetinin tefsirinde iyice incelemiştik.

Peygamberleri Öldürüp Benliklerine Güvenmeleri

Allahü teâlâ bâ harfini, birkaç şeyin başına getirmiştir:

a) Ahdi bozmak...

b) Allah'ın âyetlerini inkâr etmek. Ki bundan maksat, onların mucizeleri inkâr etmeleridir... Biz daha önce, "Herhangi bir resulün herhangi bir mucizesini inkâr eden bir kimsenin, bütün peygamberlerin bütün mucizelerini inkâr etmiş olacağını" izah etmiştik. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, o yahudiler hakkında, "Allah'ın âyetlerini (mucizelerini) inkâr ediyorlar" hükmünü vermiştir.

c) Haksız yere (zulmen) peygamberleri öldürmek... Biz bu hususu da Bakara sûresinde (Âyet, 61) izah etmiştik.

d) Onların, "Bizim kalblerimiz perdelidir" demeleridir... Kaffal bu hususta şu iki açıklamayı yapmıştır:

1) (......) kelimesi (çerde, örtü, gılaf) kelimesinin çoğuludur. Kelimenin aslı ise, lâm harfinin harekesiyle dür. Böylece lâm sakin kılınarak, kelimenin telâfuzu kolaylaştırılmıştır. Bu tıpkı tâ ve sin harflerinin sükûnuyla (kitaplar) ve (peygamberler) denilmesi gibidir. Buna göre mana, "Onlar, bizim kalblerimiz gılaflıdır" demişlerdir. Yani, "Bizim kalblerimiz ilim ile dolu olup, binâenaleyh bizim, bizde bulunanın dışındaki ilme ihtiyacımız yoktur" demektir. İşte böylece onlar, bu sözleriyle peygamberleri yalanlamışlardır.

2) (......) kelimesi, (......) kelimesinin çoğuludur. Bu kelime de, örtüyle örtülüp kapanmış demektir. Buna göre mana, "Onlar, "Bizim kalblerimiz örtüler içindedir. Binâenaleyh, sizin dediklerinizi anlamaz " demişlerdir" şeklinde olur. Bunun benzeri bir ifade de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar, "Bizi kendisine da'vet edegeldiğin şeyden kalblerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır" dediler" (Fussilet, 5) âyetinde naklettiği husustur.

İnkarcılıkları Sebebiyle Kalblerinin Mühürlenmesi

Daha sonra Cenâb-ı Hak, 'Hayır, Allah onların kalbleri üzerine, küfürleri yüzünden, mühür basmıştır" buyurmuştur.

Eğer biz, geçen âyeti birinci manaya hamledersek, o zaman bu ifadenin manası, "Allahü teâlâ, onların, kalplerinin ilim kapları olduğu iddiasını yalanlamış ve kalblehni mühürleyip tıpaladığını; binâenaleyh, tebliğ ile beyânın tesirinin bu kalblere ulaşmayacağını beyân etmiştir" şeklinde olur. Bu mana, bizim mezhebimize uygun düşer. Ama, geçen âyeti ikinci manaya hamledersek, bu âyetin manası, "Allahü teâlâ onların kalblerinin örtüler ve kılıflar içinde bulunduğu iddialarının yalan olduğunu beyan etmiştir" şeklinde olur ki, bu da Mutezile nin mezhebine uygun düşmektedir. Ancak ne var ki birinci izah şekli daha uygun ve Cenâb-ı Hakk'ın, "Hayır, Allah onların kalbleri üzerine, küfürleri yüzünden, mühür basmıştır" beyânına da mutabıktır.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Artık onlar, birazı müstesna olmak üzere, iman etmezler" yani "onlar, sadece Hazret-i Musa'ya ve Tevrat'a inanırlar" buyurmuştur. Bu, onların kendi iddia ve zanlarına göre, onlardan verilen bir haberdir. Yoksa herhangi bir peygamberin tek bir mucizesini bile inkâr edenin, hiçbir peygambere iman etmiş olamayacağını daha önce beyân etmiştik.

İnkârları ve Hazret-i Meryem'e İftira Atmaları

e)Cenâb-ı Hakk'ın, "Bir de onların inkâr ile kâfir olmaları, Meryem'ınaleyhine büyük iftira atıp söylemeleri (sebebi ile)..." ifadesi... Bil ki onlar, Allah'ın babasız bir çocuk yaratmaya kadir olduğunu inkâr ettikleri için, Meryem'e zina iftirasında bulunmuşlardı. Halbuki Allah'ın, buna kadir olduğunu inkâr eden, kâfir olur. Çünkü bununla şöyle demiş olur: "Her doğan çocuk, hiç yoktan değil, bir babadan meydana gelmiştir." Bu söz ise, âlemin ve zamanın kadîm olduğuna inanmayı ve irade sahibi hür bir Tanrı'nın varlığına dit uzatmayı gerektirir. Bu yahudiler, hiç şüphe yok ki önce Allah'ın, babasız bir çocuk yaratmaya kadir olduğunu inkâr etmişler, ikinci olarak da Hazret-i Meryem'e zina fiili nisbet etmişlerdir. Buna göre, Allah'ın, "İnkârları ile kâfir olmaları (sebebi ile)" sözüyle, onların kudret-i ilâhiyi inkârları; "Meryem'in aleyhine büyük iftira atıp söylemeleri..." ifadesiyle de, Hazret-i Meryem'e zina nisbet edişleri kastedilmiştir. İki şey birbirinden başka olunca, bunarın birbiri üzerine atfedilmesi güzel ve yerinde olmuştur.

Yahudilerin, Hazret-i Meryem hakkındaki bu iddiaları, büyük bir iftira kabul edilmiştir. Zira Hazret-i İsa (aleyhisselâm) doğarken, Hazret-i Meryem'in her türlü kusur ve günahtan uzak olduğuna delâlet eden birçok keramet ve mucize zuhur etmiştir. Meselâ, "Hurma ağacını kendine doğru silk, üstüne derilip toplanmış taze hurma dökülecektir" (Meryem, 26) âyetinde anlatılan husus ve Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın. henüz annesinden yeni doğmuş bir çocuk iken konuşması gibi... Binâenaleyh bu delillerin her biri, Hazret-i Meryem'in her türlü şüpheden uzak olduğunu kati olarak gösterir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, yahudilerin O'nun hakkındaki ta'nlarını "büyük bir iftira" olarak ifade etmiştir. Allah, aynı şekilde münafıkların Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha) hakkındaki ta'nlarını da "Hâşâ, bu, büyük bir iftiradır" (Nur, 16) diyerek, "büyük bir iftira" olarak tavsif etmiştir. İşte bu da, Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha)'yi ta'n eden Rafızîlerin, Hazret-i Meryem'e ta'n eden yahudiler gibi olduklarını gösterir.

Hazret-i İsa'yı Öldürdüklerini İddia Etmeleri

f)Hak teâlâ'nın ve, "Biz, Allah'ın peygamberi, Meryem oğlu Mesih İsa'yı öldürdük" demeleri sebebiyledir" ifadesidir. İşte bu da, onların inkârlarının çok büyük olduğuna delâlet eder. Çünkü onlar, "Biz, bunu yaptık" demişlerdir. İşte bu söz, onların Hazret-i İsa'yı öldürmeye istekli olup, bu hususta çalışıp çabaladıklarına delâlet eder. Hiç şüphe yok ki bu kadarı bile, büyük bir küfürdür.

Eğer, "Yahudiler, Hazret-i İsa'ya inanmıyorlar, O'na düşmandırlar. O'nu bile bile öldürmek istemişler ve O'na, "sihirbaz kadının oğlu olan sihirbaz", "zinâkarın oğlu" demişlerdir. Binâenaleyh onlar niçin, "Biz, Allah'ın peygamberi Meryem oğlu Mesih İsa'yı öldürdük" desinler?" denirse, buna iki şekilde cevap veririz:

1) Onlar, bunu istihza yollu söylemişlerdir. Nitekim Firavun, Hazret-i Musa hakkında "Size gönderilen (bu) peygamberiniz mutlak delidir" (şuara, 27); Kureyş kâfirleri de Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında, "Ey kendisine zikir (Kur'ân) indirilen, hiç şüphesiz ki sen bir delisin" (Hicr, 6) demişlerdir.

2)Allahü teâlâ'nın, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın şanının, onların söylediklerinden yüce olduğunu belirtmek için, onların sözünü naklederken, kullandıktan kötü ifadeler (vasıflar) yerine, güzel vasıflan koymuş olması caizdir.

Hazret-i İsa'yı Öldürmüş Değildirler

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Halbuki onlar, onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat kendilerine, (öldürülen ve asılan adam İsa) gibi gösterildi" buyurmuştur. Bil ki Allahü teâlâ, yahudilerin, Hazret-i İsa'yı öldürdükleri iddialarını nakledince, bu iddialarında yalanlamış ve "Halbuki onlar, O'nu öldürmediler ve asmadılar. Fakat kendilerine, (öldürülen ve asılan adam, İsa) gibi gösterildi" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki sual bulunmaktadır:

Birinci Sual: Âyetteki, (gibi gösterildi) ifadesinin nâib-i faili nedir? Eğer sen bunun, "Mesîh" olduğunu söylersen, bil ki o, "müşebbeh" (benzetilen) değil, "müşebbehün bin" (kendisine benzetilen)dir. Yok eğer sen, bunun nâib-i failinin, öldürülen adam olduğunu söyleyecek olursan, bu nasıl olabilir ki, daha önce ondan hiç bahsedilmemiştir?

Buna şu iki şekilde cevap verilir:

1) Bunun nâib-i faili, (......) câr-mecrurudur. Bu tıpkı, "Ona öyle gösterildi" sözünde olduğu gibidir. Buna göre sanki, "Fakat onlara, bir şüphe geldi" denilmiştir.

2) Bunun nâib-i faili, öldürülen adama râcî olan mahzuf (......) zamiridir. Çünkü âyetteki "Onlar onu öldürmediler" buyruğu, bir başkasının öldürüldüğünü göstermektedir. Binâenaleyh öldürülen o başka adam, bu yolla adeta zikredilmiş gibidir. Bu sebeple de onun, ili (gibi gösterildi) fiilinin nâib-i faili olması, güzel ve yerinde olmuş olur.

"Birinin Benzerinin Yapılması Safsataya Yol Açar" İtirazı

İkinci Sual: Eğer, "Allah, bir insanın şeklini, bir başkasına verebilir" denilmesi caiz olursa, bu safsata (şüphe ve karışıklık) kapısını açar. Çünkü o zaman, biz Zeydl gördüğümüzde, "Bel ki de o Zeyd değildir. O, kendisine Zeyd'in şekli verilmiş birisidir" denilir. Bu durumda da ne nikâh, ne talâk ve ne de mülkiyet, güvenilir bir şey olmaz. Yine bu mütevatir rivayetin de tenkid edilmesi neticesine götürür. Çünkü tevatür derecesine ulaşan haberler, en sonunda, elle tutulan gözle görülen bir şeye dayanmış olması şartıyla, kesin ilim ifade eder. Binâenaleyh bu tür şüphelerin (yanılmaların), gözle görülen şeylerde ele olabileceğini söylediğimizde, mütevatir habere de tenkid yönelmiş olur ki, bu bütün şeriatı cerhetme kapısını açar. Hiç kimse, "Bu, peygamberlerin zamanına mahsustur" diye, buna cevap veremez. Çünkü o zaman deriz ki, "Eğer bu söylediğiniz şey doğru olsaydı, hem aklî, hem de nakîî delil ile bilinirdi. Binaenaleyh o aklî ve naklî delili bilmeyen herkesin, hissedilen şeylerin (maddî şeylerin) kat'î olduğunu söylememesi ve hiçbir mütevatir habere itimad etmemesi gerekir. Yine hem zamanımızda, mucize kapısı kapanmış ise de, keramet yolları açıktır." İşte bu durumda, zikredilen ihtimal bütün zamanlar için söz konusu olur. Velhasıl bu kapıyı açmak, mütevatir rivayeti kabul etmemeyi gerektirir. Bu ise, bütün peygamberlerin, peygamberliğini kabul etmemeye yol açar. Binâenaleyh işte bu, usulü (temeli) kabul etmemeye götüren, fer'î bir meseledir. Bundan dolayı kabul edilmez?

Buna şöyle cevap verilir: Bu hususta alimlerin şu gibi değişik izahları vardır:

Birinci İzah: Kelâmcıların çoğu şöyle demişlerdir: "Yahudiler, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'yı öldürmek istediklerinde, Cenâb-ı Hak, O'nu göğe kaldırdı. Bunun üzerine yahudilerin başkanları, halk arasında bir karışıklık çıkmasından korktular ve bir adamı yakalayıp öldürdüler, sonra da çarmıha gerdiler. Sonra halka O'nun Mesih İsa (aleyhisselâm) olduğu imajını verdiler. Halk İsa (aleyhisselâm)'nın ancak, adını biliyordu. Çünkü O, insanların içine fazla karışmazdı. İşte bu izaha göre, o soru zail olmaktadır. Buna karşı, "Hristiyanlar, atalarından Hazret-i İsa'yı ölmüş olarak gördüklerini rivayet ettiklerini nakletmişlerdir" de denilemez. Çünkü biz diyoruz ki: "Hristiyanlara göre tevatür, yalan üzerinde ittifak etme ihtimali de bulunan, az sayıda insandan meydana gelen bir topluluğa dayanır."

Hazret-i İsa'yı Öldürmek İsteyenin, Ona Benzetilerek Öldürülmesi

İkinci İzah: "Allahü teâlâ, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın şeklini, başka bir insana vermiştir." Bu izaha göre de değişik açıklamalar yapılmıştır:

a) Yahudiler, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın, arkadaşları (havarileri) ile birlikte falancanın evinde olduğunu öğrenince, yahudilerin reisi olan Yahûza, avânesinden Taytâyus isminde bir adama, O'nun yanına girip, öldürmek için O'nu o evden çıkarmasını emretmişti. Bu adam, Hazret-i İsa'nın yanına girince, Cenâb-ı Allah Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'yı, evin tavanından göğe yükseltmiş ve Taytfiyus'a, Hazret-i İsa'nın şeklini vermiş. Binâenaleyh yahudiler, onu Hazret-i İsa zannederek, çarmıha germiş ve öldürmüşlerdir.

b) Yahudiler, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'yı takip için bir adam görevlendirdiler. Hazret-i İsa (aleyhisselâm) dağa çıktı ve oradan göğe yükseltildi. Hak teâlâ, o gözetleyici adama Hazret-i İsa'nın şeklini verdi ve yahudiler onu, "Ben, İsa değilim" dediği halde, öldürdüler.

c) Yahudiler, Hazret-i İsa'yı yakalamayı kafalarına koymuşlardı. Hazret-i İsa'nın yanında on havarisi vardı. Hazret-i İsa (aleyhisselâm) onlara, "Kim, kendisine benim suretim verilmesi karşılığında, cenneti satın almak ister" dedi. İçlerinden birisi, "Ben..." dedi. İşte bunun üzerine, Allahü teâlâ, ona Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın şeklini verdi. O, evden çıkarılıp öldürüldü. Hazret-i İsa (aleyhisselâm) göğe kaldırıldı.

d) Hazret-i İsa'nın havarilerinden olduğunu iddia eden bir münafık vardı. Bu münafık, yahudilere gidip Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın yerini onlara haber verdi. Bu adam, yahudilerle birlikte, Hazret-i İsa'yı yakalamak için içeri girdiklerinde, Allahü teâlâ, Hazret-i İsa'nın şeklini o adama verdi. Böylece bu adam öldürüldü ve çarmıha gerildi. İşte bütün bunlar, birbirine zıt olan ve birbirini nakzeden açıklamalardır. İşlerin hakikatini en iyi Allah bilir.

Hristiyanlar Hazret-i İsa'nın Akibeti Hakkında Kesin Bilgiye Sahip Değildirler

Sonra Cenâb-ı Allah, "Hakikaten onun hakkında ihtilafa düşenler de, bu hususta bir şekk içindedirler. Onların buna alt hiçbir bilgileri yoktur, ancak zanna uymaktadırlar" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili İki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın, 'Hakikaten onun hakkında ihtilafa düşenlerde..." buyruğunda, bu ihtilafa düşenlerin kimler olduğu hakkında şu iki görüş ileri sürülmüştür:

Birinci Görüş: Bunlar, hristiyanlardır. Bu böyledir, çünkü onların hepsi, yahudilerin Hazret-i İsa'yı öldürdükleri hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak ne var ki hristiyan grupların en büyükleri üçtür: Nestûriyye, Melkâniyye ve Ya'kûbiyye...

Nestûriyye Mezhebinin İnancı

Nestûriyye, Hazret-i İsa'nın, manevi yönden (lâhût) değil, maddî (nâsût) bakımından çarmıha gerildiğini iddia etmiştir. Feylesofların ekserisi de, bu görüşe yakın görüşler rivayet ederek şöyle demişlerdir: Çünkü insanın, sadece beden heykelinden ibaret olmayıp, aksine onun bu bedene nisbet edilmiş ya şerefli bir cisim veyahut da onun zatında, mücerred ve ruhanî bir cevher olup, bu bedende faaliyette bulunduğu sabit olmuştur. Binâenaleyh, öldürülme hadisesi sadece bu beden heykeli üzerinde tahakkuk etmiştir. Ama hakikatte Hazret-i İsa (aleyhisselâm) demek olan nefs üzerinde ise, öldürülme hadisesi cereyan etmemiştir.

"Her insan böyledir, o halde bunu Hazret-i İsa'ya tahsis etmenin manası nedir?" de denilemez. Çünkü biz diyoruz ki: O'nun nefsi, kudsî, ulvî, semavî, ilahî nurlarla alabildiğine aydınlanmış ve meleklerin ruhuna iyice yaklaşmıştır. Nefs, her ne zaman böyle olursa O'nun, öldürülme ve bedeninin harab edilmesi sebebiyle, büyük acılar duyması düşünülemez. Çünkü böylesi bir nefs, bedenin zulmetlerinden ayrılıp, göklerin enginliklerine ve celal aleminin nurlarına doğru yöneldiğinde, işte orada onun sevinci ve mutluluğu alabildiğine büyür, muazzam olur. Bütün bu hallerin her insan için tahakkuk etmediği, hatta Hazret-i Adem'in yaratılışından, Kıyametin zamanına kadar çok az sayıdaki şahıslar için tahakkuk ettiği malum olan bir keyfiyettir. İşte bu halin Hazret-i İsa'ya tahsis edilmesinin anlamı budur.

Melkâniyye Mezhebinin İnancı

"Öldürme ve haça germe işi, onun lâhûtuna ulaşmıştır. Fakat bu, doğrudan doğruya olmayıp ihsas ve şuur (hissetme) suretiyle gerçekleşmiştir" denmiştir.

Ya'kûbiyye Mezhebinin İnancı

Ya'kûbiyye ise, "öldürme ve çarmıha germe işi, iki cevherden meydana gelmiş tek bir cevher olan Mesih'te meydana gelmiş, vuku bulmuşlardır" demişlerdir. İşte bu konuda hristiyan mezheplerinin izahı bundan ibarettir ki, Hak teâlâ'nın, "Hakikaten onun hakkında ihtilafa düşenler de, bu hususta bir şet içindedir" buyruğundan da bu kastedilmiştir.

İhtilafa Düşenlerin Yahudiler Olması

İkinci Görüş: İhtilafa düşen bu kimseler yahudilerdir. Bu hususta da şu iki izah yapılmıştır:

a) Yahudiler, Hazret-i İsa'ya benzeyen şahsı öldürünce, bu benzerlik öldürülen şahsın sadece yüzünde tahakkuk etmiş, Hazret-i İsa'nın bedeninin sureti, öldürülen bu şahsın bedeninde tahakkuk etmemiştir. Onlar bu şahsı öldürüp onun bedenine baktıklarında, "Yüzü, İsa'nın yüzü; ama beden, onun bedeni değil!" dediler.

b) Süddî şöyle demektedir: Yahudiler Hazret-i İsa'yı, on tane havarisiyle beraber bir evde hapsetmişlerdi... Derken yahudilerden bir adam Hazret-i İsa'yı çıkarıp öldürmek için içeri girdi... İşte tam o sırada Allah, Hazret-i İsa'nın suretini, giren bu şahsın üzerine attı. Hazret-i İsa ise göğe kaldırıldı. Derken onlar o adamı yakalayıp Hazret-i İsa diye öldürdüler. Daha sonra da, "Eğer bu İsa ise, bizim İçeri giren arkadaşımız nerede? Eğer bu arkadaşımız ise, İsa nerede?" demişlerdir ki, işte onların ihtilafı da bu şekilde cereyan etmiştir.

Kıyasla Amel Etmeyi Caiz Saymayanlar Bu Ayeti Delil Sayarlar

Kıyası delil olarak kabul etmeyenler, bu âyetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: Kıyas ile amel etmek, zanna uymak ve ona tabi olmak demektir. Zanna ittiba etmek ise, Allahü teâlâ'nın bunu bir zem sadedinde zikretmiş olmasının delaletiyle, Allah'ın kitabında kınanmıştır, zemmedilmiştir. Baksana, Allahü teâlâ burada, gerek yahudi gerekse hristiyanlan zemmetme sadedinde, bununla, zanna tâbi olmakla vasfederek, "Onların buna ait hiç bir bilgileri yoktur, ancak zanna uymaktadırlar" buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak, En'âm sûresinde kâfirleri kınarken, "Onlar zandan başka bir şeye uymazlar, onlar ancak yalan söyleyen kimselerdirler" (En'âm. 116) buyurmuştur. Aynı şekilde başka bir âyette de, "Zan ise, muhakkak ki, zan, gerçek karşısında hiç bir şey ifade etmez" (Necm, 28) buyurmuştur. Bütün bunlar, zanna tâbi olmanın kötü ve mezmum bir şey olduğuna delâlet eder.

Biz buna şöyle cevap veririz: Biz, kıyas ile amel etmenin, "zanna ittiba etmek olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü kat'î delil, kıyas ile amel edilebileceğini gösterince kıyastan çıkarılıp elde edilen hüküm zannî değil, malûm ve bilinen bir hüküm olur. Bu kıyas mevzuunu anlatmak çok derin bir mevzu olup, ayrı bir inceleme konusudur

Hazret-i İsa Öldürülmedi, Allah O'nu Göğe Kaldırdı

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Onu yakinen öldürmemişlerdir. Bilakis Allah, O'nu, kendisine yükseltmiştir" buyurmuştur. Bil ki bu tabir, şu iki manaya muhtemeldir:

a) Yakînî olan, öldürmemedir.

b) Yakînî olan, fiilin tahakkuk etmediğidir. Binâenaleyh, birinci ihtimale göre mana şöyle olur: Allahü teâlâ, onların, O'nu öldürüp öldürmedikleri hususunda şüpheye düştüklerini haber vermiş, daha sonra da Hazret-i Muhammed'e, yakînî olanın, onların O'nu öldüremedikleri haberini vermiştir.

İkinci takdire göre ise mana, "onlar, O'nu öldürdükleri hususunda şüphe etmişlerdir" şeklinde olur. Sonra Cenâb-ı Hak bunu, "Onlar öldürdükleri o şahsı, onun Hazret-i İsa olduğundan emin olmayarak; aksine onu öldürdüklerinde, onun Hazret-i İsa mı değil mi olduğu hususunda şüpheye düşerek öldürmüş olduklarını" haber vererek te'kid etmiştir. Birinci ihtimal daha uygundur; çünkü Cenâb-ı Hak bu ifadeden sonra, "Bilakis Allah, onu kendisine yükseltmiştir" buyurmuştur ki, böyle bir söz ancak, öldürmeme kesîn ve yakînî bir durum arzettiği zaman doğru olur.

Allah'ın O'nu Göğe Yükseltmesi

Hak teâlâ'nın, "Bilakis Allah, onu, kendisine yükseltmiştir" buyruğuna gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ebû Amr ve Kisâî, lam harfini ra harfine idğam ederek; diğerleri ise idğamsız olarak okumuşlardır. Ebû Amr ile Kisâî kıraatinin delili, lamın mahrecinin râ harfine yakın olması ve râ'da bulunan tekrir sıfatının, lâmdakinden daha kuvvetli olmasıdır. İşte bundan dolayı, râ harfinin lâm harfine idğamı caiz değildir. Çünkü daha noksan olan, kendisinden daha fazla ve güçlü olana idğam edilemez... Diğerlerinin delili İse, gerek lâm, gerekse râ harfinin ayrı ayrı iki kelimede bulunmasıdır... İşte bu sebeple evlâ olan, idğam etmemektir.

Allahü teâlâ Cihette Olmaktan Münezzehtir

Müşebbihe, Allahü teâlâ'ya bir cihet nisbet etme hususunda O'nun bu, "Bilakis Allah, onu, kendisine yükseltmiştir" âyetini delil getirmişlerdir.

Buna şöyle cevap veririz: "Buradaki yükseltme ile, kendisinde, Allah'ın hükmünün dışındaki hükümlerin peçerli olmadığı bir yere yükseltme murad edilmiştir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Halbuki (bütün) işler ancak Allah'a döndürülür" (Bakara. 210) âyeti gibidir. Yine Cenâb-ı Hak, "Kim evinden, Allah'a ve O'nun peygamberine muhacir olarak çıkıp da..." (Nisa, 100) buyurmuştur. Ki hicret ise, Medine'ye yapılıyordu. Hazret-i İbrahim de, "Ben, dedi, doğrusu Rabbime gidiciyim" (Saffat. 99)demiştir.

Üçüncü Mesele

Hazret-i İsa'nın semaya yükseltildiği bu âyetle sabittir. Bu âyetin bir benzeri de, Allah'ın, Âl-i İmrân süresindeki, "Şüphesiz ki seni öldürecek olan benim, seni kendime yükseltip kaldıracak, seni küfredenlerin içinden tertemiz çıkaracak..." (âl-i imrân, 55) âyetidir. Bil ki Allahü teâlâ, bu izah ettiği şeylerin hemen peşinden, Hazret-i İsa'ya pekçok belâ ve sıkıntıların ulaştığını, O'nun da Hazret-i İsa'yı kendisine yükselttiğini zikredince, bu beyân, Hazret-i İsa'nın kendisine yükseltilmesinin mükâfaat bakımından cennetten ve o cennetteki maddi lezzetlerden daha büyük olduğuna delalet etmiştir. İşte bu âyet sana, manevi mutluluklar bilgisinin kapısını açmaktadır.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah, aziz ve hakimdir" buyurmuştur. Buradaki izzetten maksat, kudretinin; hikmetten maksat da ilminin kemali ve mükemmelliğidir. İşte böylece Cenâb-ı Hak bu buyruğu ile Hazret-i İsa'nın dünyadan göklere doğru yükseltilmesinin, her ne kadar bir beşere imkansız gelse dahi, bunun, kendi kudretine ve hikmetine nisbetle imkansız olamayacağına dikkat çekmiştir. Bunun bir benzeri de O'nun, "Kulunu, bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar götüren (Zât-ı eceli ve a'lâ) münezzehtir..." (isrâ, 1) âyetidir. Çünkü İsrâ, her nekadar Hazret-i Muhammed'in kudretine nisbetle imkansız ise de, Hak Subhanehu'nun kudretine nisbetle çok kolay ve basittir.

Ehl-i Kitab'ın Ölmeden Önce Hazret-i İsa'ya İnanmaları

Bu bölümü tek başına aç →

159. Âyetin Tefsiri

"Ehl-i kitaptan hiçbiri hariç olmamak üzere, ölümünden evvel andolsun, O na mutlaka iman edecek, O da kıyamet günü kendileri aleyhine bir şahid olacaktır".

Bil ki Cenâb-ı Hak, yahudilerin rezaletlerini, hal ve hareketlerinin çirkinliğini zikredip, onların Hazret-i İsa'yı öldürmeyi kafalarına koyduklarını belirtip bu maksatlarını elde edemediklerini; Hazret-i İsa'nın en büyük mertebe ve makamı elde etmiş olduğunu açıklayınca, Hazret-i İsa'ya son derece düşman olan o yahudilerden her birinin, ancak O'na iman ettikten sonra dünyadan göçeceklerini beyân ederek, "Ehl-i kitaptan hiçbiri hariç olmamak üzere, ölümünden evvel, andolsun, Ona mutlaka iman edecek..." buyurmuştur.

Bil ki, bu ifadenin başındaki (......) nefy (olumsuzluk) yani, (......) manasındadır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Sizden hiçbiriniz müstesna olmamak üzere, mutlaka oraya uğrayacaktır" (Meryem, 71) âyeti gibidir. Buna göre kelamın takdiri, "Ehl-i kitaptan herkes.

Ona mutlaka iman eder" şeklinde olur. Sonra biz, yahudilerin ekserisinin, ölürken Hazret-i İsa'ya iman etmediklerini müşahede ediyoruz.

İşte biz, buna şu iki şekilde cevap verebiliriz:

a) Şehr İbn Havşeb'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Haccac, "Ben bu âyeti okuduğumda, bu âyetten ötürü gönlümde bir şey, (bir istifham) kalmıştı. Çünkü ben, yahudilerin boynunu vuruyor, ama onlardan böyle bir şey duyamıyordum" demişti. Bunun üzerine, ben de, "Yahudiye ölüm gelip çattığında, melekler onun yüzüne ve dübürüne vurarak şöyle derler: "Ey Allah'ın düşmanı, Hazret-i İsa sana peygamber olarak geldi de, sen onu tekzib ettin." Bunun üzerine ölen o yahudi de, "Ben, O'nun Allah'ın kulu olduğuna iman ettim" der. Yine melekler ölmek üzere olan hristiyana, "Hazret-i İsa, sana peygamber olarak geldi, ama sen onun, "Allah ve Allah'ın oğlu olduğunu iddia ettin" derler. O hristiyan da, "O'nun, Allah'ın kulu olduğuna (şimdi) iman ettim" der. Böylece ehl-i kitap, Hazret-i İsa'ya iman etmiş olurlar, ama onlara bu imanları fayda vermez" dedim. Bunun üzerine Haccac doğrulup oturdu ve "Bunu kimden naklettin?" deyince, "Bana, bunu Muhammed İbn Ali İbn el-Hanefiyye anlattı" dedim. Haccac da, bir dal ile toprağı çizmeye başlayarak, "Yemin olsun ki sen bunu, saf ve temiz bir kaynaktan almışsın" dedi.

İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın, bu âyeti bu şekilde tefsir ettiği ve İkrime'nin ona şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Eğer ehl-i kitap, damdan düşse veya yansa veyahut da yırtıcı bir hayvan tarafından yenilse de mi, böyle olur?" İbn Abbas (radıyallahü anh), "O, bunları düşerken, havada iken söyler ve canı çıkmadan ona iman eder" demiştir. Übeyy İbn Ka'b'ın 'Onlardan herbiri, ölümlerinden önce İsa'ya iman edecekler" manasında olmak üzere şeklindeki kıraati de buna delâlet eder. Çünkü "herbiri" kelimesinde de "çoğul" manası vardır.

Keşşaf sahibi de şöyle der: "Allah'ın, ölümden önce ehl-i kitabın Hazret-i İsa'ya iman edeceklerini haber vermesinde ki mana şudur: "Onlar her ne zaman Hazret-i İsa'ya mutlaka iman etmeleri gerektiğini bilirlerse, Hazret-i isa'ya imanlarının kendilerine fayda vereceği bir zamanda O'na iman etmeleri, kendilerine fayda vermeyeceği bir zamanda iman etmelerinden daha evlâdır."

b) Âyetteki, ifadesi "Hazret-i İsa'nın ölümünden önce" manasındadır. Buna göre bu âyetten murad, "Hazret-i İsa (ahir zamanda) inerken, mevcut olan bütün ehl-i kitap, mutlaka O'na iman ederler" manasıdır.

Bazı kelamcılar şöyle demişlerdir: "Bu, Hazret-i İsa'nın gökten yere inmesine manî değildir. Ancak ne var ki O, mükellefiyetler dönemi artık bittiği zaman veyahut da bilinmiyecek bir şekilde iner. Çünkü, mükellefiyetin devam ettiği zaman ve kendisinin Hazret-i İsa olduğu bilinecek bir şekilde inerse, bir peygamber olarak inmiş olur. Halbuki Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sonra, başka peygamber yoktur. Yahut O, bir peygamber olarak inmez ki bu, peygamberler hakkında caiz olmayan bir şeydir." İşte böyle bir müşkil bence zayıftır. Çünkü peygamberlerin sonu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, peygamber olarak gönderilmesiyle noktalanmıştır. Dolayısıyla Hazret-i Muhammed peygamber olarak gönderildiğinde, peygamberlik müessesesi sona ermiş olur. Hazret-i İsa'nın, dünyaya indikten sonra, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dinine tâbi olması uzak bir ihtimal sayılmaz.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O da Kıyamet günü kendileri aleyhine birşahid olacaktır" buyurmuştur. Denildi ki, Hazret-i İsa(aleyhisselâm), yahudilerin kendisini yalanlayıp, kendisine ta'n ettiklerine; hristiyanların ise kendisini Allah'a şirk koştuklarına şahidlik eder. Aynı şekilde her peygamber, ümmetine karşı şahiddir

Zulümleri Sebebiyle Yahudilere Bazı Helallerin Haram Kılınması

Bu bölümü tek başına aç →

160. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:161

Bu bölümü tek başına aç →

161. Âyetin Tefsiri

"Yahudilerden olan bir zulüm sebebt ile, biz (evvelce) kendileri için helal kılınan temiz ve güzel şeyleri onlara haram ettik ve bir de onların bir çok İnsanı Allah yolundan alıkoymaları, nehyolunduklan halde ribâ (faiz) almaları ve halkın mallarını bâtıl yolla yemeleri sebebi ile (haram kıldık). Onlardan kâfir olanlara, pek acı veren bir azab hazırladık".

Bil ki Allahü teâlâ, yahudilerin rezil işlerini ve kâfirlerin çirkin fiillerini açıklayınca, bunun peşisıra, onlara hem dünyada hem ahirette, ne kadar şiddetli davrandığını anlatmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın onlara bu dünyada şiddetli davranması şöyle olmuştur: Hak teâlâ, daha önce kendilerine helal olan leziz ve helal şeyleri haram kılmıştır. Nitekim O, bir başka âyette, "Biz yahudilere bütün tırnaklı (hayvanları) haram ettik. Sığır ve koyunun iç yağlarını da üzerlerine haram kıldık. Bunların sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan, yahud kemiğe kansan yağlar müstesna... Bunu, onlara zulümlerinden dolayı ceza olarak yaptık. Biz elbette sâdıklarız" (En'âm, 146) buyurmuştur. Sonra Cenâb-ı Hak, onlara bu kadar şiddetli davranmasını gerektiren ve adeta bunun sebebi olan hususu beyân etmiştir. Şöyle ki:

Bil ki bütün günahlar, şu iki kısımda toplanır:

a) İnsanlara haksızlık (zulüm) etmek...

b) Hak dinden yüz çevirmek... Cenâb-ı Hak, mahlukata zulmetmeye, "Birçok insanı, Allah yolundan alıkoymaları (sebebi ile)..." ifadesi ile işaret etmiştir. Sonra onlar, bununla beraber, mal kazanmaya son derece hırslıdırlar. Bundan dolayı bazan, kendilerine yasak olduğu halde faiz ile, bazan da rüşvet yoluyla mal elde ederler. Cenâb-ı Hak buna da "Halkın mallarını bâtıl yolla yemeleri sebebi ile..." ifadesi ile işaret etmiştir. Bunun bir benzeri de, "(onlar) alabildiğine yalanı dinleyenlerve haram yiyenlerdir" (maide, 42) âyetidir. İşte bu dört şey, Allah'ın onlara hem dünyada hem de ahirette şiddet göstermesine sebep olmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın, dünyada şiddetli davranması, daha önce de bahsedildiği gibi, leziz ve helal şeyleri onlara haram kılmasıdır. Âhirette şiddetli davranması ise, ' Onlardan kâfir olanlara, pek acı veren bir azab hazırladık" âyeti ile anlatılan husustur.

İslam'a İman Eden Yahudiler

Bu bölümü tek başına aç →

162. Âyetin Tefsiri

Bil ki Allahü teâlâ, kâfirler ile cahil yahudilerin yolunu anlatınca, mü'min yahudilerin yolunu da anlatarak şöyle buyurmuştur: "Fakat onlardan, ilimde râsih olanlar ve müminler, hem sana İndirilen (Kûr'ân'a), hem senden evvel indirilen (kitaplara) iman ederler. (Onlar), namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenler, Allah'a ve âhiret gününe inananlardır. İşte onlara biz, çok büyük bir ecir vereceğiz"

Bu âyetle ilgili, meseleler bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Bil ki burada bahsedilen kimselerden murad, ilimde iyice derinleşmiş ve ilmi kökleşmiş olan Abdullah İbn Selâmfrile onun arkadaşlarıdır. Bunlar gerçekte şu şekilde istidlal eden kimselerdir: Mukallid, şüpheye düşürülmek istendiğinde şüpneye düşer. Ama istidlal ederek birşeye inanan, kesinlikle şüpheye düşürülemez. Binaenaleyh âyette bahsedilen "ilimde râsih olanlar" dan maksad, istidlal edenler; "mü'minler..." den maksat ise istidlal edenlerden iman edenler veyahut da mü'min, muhacir ve ensardır. Âyette, "Rasihûn" kelimesi mübteda, "İman edenler" kısmı ise haberdir.

Âyetteki, "namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenler" ifadeleri hakkında şu üç görüş söylenmiştir:

Birinci Görüş: Hazret-i Osman (radıyallahü anh) ile Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha)'nin, "Mushafta, (imla bakımından)bir lahn (hata) vardır Aranlar onu dillerivle düzeltecekler (doğru okuyacaklardır)" dedikleri rivayet edilmiştir. Bil ki bu görüş, son derece uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu mushaf, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan tevatür yolu ile nakledilip gelmiştir. Binâenaleyh, onda nasıl bir hata bulunabilir.

İkinci Görüş: Bu görüş Basralılara ait olup, buna göre, "Namazı dosdoğru kılanlar.." ifadesi, namazın faziletini göstermek için, medh üzere mansubtur. Basralılar şöyle derler: Mesela sen, "Kerîm olan Zeyd'e uğradım" dediğin zaman, buradaki "kerîm" lâfzını Zeyd'in sıfatı olarak mecrûr okursun. Bu lafzı, "kastediyorum" kelimesini, takdir ederek (var sayarak ve onun mef'ûlü olarak) der, mansûb kılarsın. İstersen kerîmdir" takdirinde düşünerek, merfu da okuyabilirsin. Buna göre, meselâ, denilir ki, bunun takdiri, "bana senin kavmin (akrabaların geldi). Yani, yurtlarında yedirip içirenleri kastediyorum. Onlar, sıkıntılar gelince de yardımcı olanlardır" şeklindedir. İşte âyetin takdiri de, "Yani namazı dosdoğru kılanları kastediyorum. Hem onlar zekatlarını da verirler..." şeklindedir."

Kisâî bunu tenkid eder ve şöyle der: "Herhangi bir ifadeyi medh üzere mansub okumak, ancak söz tamamlandıktan sonra mümkün olur. Halbuki burada söz henüz tamamlanmamıştır. Çünkü âyetteki "Fakat onlardan, ilimde râsîh olanlar.. " ifadesinin haberi henüz gelmemiştir ve o ifadenin haberi, "İşte onlara biz, çok büyük bir ecir vereceğiz" kısmıdır."

Kisâî'ye şöyle cevap verilir: Bu ifadenin, "İşte onlara biz, çok büyük bir ecir verceğtz" kısmında tamamlandığını kabul etmiyoruz. Çünkü buradaki haberin "iman ederler..." kısmı olduğunu açıklamıştık. Hem, mübteda (isim) ile haber arasına "medh" sokarak, cümle-i i'tiraziyye yapmak niçin mümkün olmasın ki? Bunun imkânsız oluşunun delili nedir? Binaenaleyh Basralıların bu âyet hakkındaki görüşü itimada şayandır.

Üçüncü Görüş: Bu, Kisâî'nin görüşüdür ve buna göre âyetteki "(mukî-mîn)" kelimesi âyette geçen "Sana indirilen (Kur'ân'a)" ifadesindeki (......) ism-i mevsûlü üzerine atfedilmiştir. Buna göre mana şöyle olur: "Onlar, hem sana indirilen (Kur'ân'a), hem senden evvel indirilen (kitaplara) ve namazlarını dosdoğru kılanlara iman ederler." Sonra "zekatı verenler.." ifadesi de, (mü'minun) üzerine atfedilmiştir. Namazlarını dosdoğru kılanlardan murad, peygamberlerdir. Çünkü onlardan herbirinin şeriaîtnda namaz mevcuttur. Çünkü Cenâb-ı Hak, Enbiya sûresinde, bazı peygamberleri zikrettikten sonra, "Kendilerine, hayırlı İşler yapmayı ve namaz kılmayı vahyettik..." (Enbiya. 72) buyurmuştur.

"Namazlarım dosdoğru kılanlardan muradın, Cenâb-ı Hakk'ın "saf sof' diye tavsif ettiği melekler olduğu da rivayet edilmiştir. Saf saf olan melekler, Allah'ı tesbîh edenlerdir. Onlar, hiç bıkmadan, gece gündüz Allah'ı tesbih ederler. Binaenaleyh âyetteki, "Hem sana indirilen (Kur'ân'a), hem senden evvel indirilen (kitaplara) inanırlar" ifadesi ile, meleklerin kitaplara iman etmiş oldukları; "namazı dosdoğru kılanlara" (inanırlar)" ifadesi ile de, peygamberlere inandıkları anlatılmıştır.

Dördüncü Görüş: Abdullah İbn Mes'ûd'un mushafında, bu kelime vavlı olarak, "Namazı kılanlar" şeklinde yer almıştır. Bu, aynı zamanda Malik İbn Dinar el-Cühderî ve İsa es-Sakafi'nin de kıraatidir.

İkinci Mesele

Bil ki âlimler üç kısımdır:

1) Allah'ın sadece hükümlerini bilenler.

2) Allah'ın hem zatını, hem de sıfatlarını bilenler...

3) Hem Allah'ı, hem de O'nun hükümlerini bilenler.. Birinci kısım, Allah'ın hükümlerini, tekliflerini ve kanunlarını bilen alimlerdir. İkinci kısım, Allah'ın zâtı ile O'nun hakkında vacip, caiz ve mümtenî olan sıfatları bilenlerdir. Üçüncü kısım ise, "ilmi ile âmil olanlar" diye anlatılan âlimlerdir ki, alimlerin en büyükleri bunlardır. İşte bu üç kısma, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Alimlerle otur. Hikmetli kimselere karış ve büyüklerle arkadaş ol" Muvatta, İlim, 1; Keşfu'l-Hafa, 1/329. hadisi ile işaret etmiştir.

Bunu iyice kavradığında biz deriz ki: "Allahü teâlâ onları "ilimde kök salan kimseler (rasihûn)" olarak tavsif etmiş ve bunu izah ederek, öncelikle onların, Allah'ın hükümlerini bilip, onlara göre amel ettiklerini beyan etmiştir. Onların, Allah'ın hükümlerini bilmeleri, "(Onlar) hem sana indirilen (Kur'ân'a), hem senden evvel indirilen (kitaplara) iman ederler" ifadesi ile; bildikleri hükümlerle amel etmeleri ise, "namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenlerdir" tabiri ile anlatılmıştır. Allahü teâlâ, en şerefli tâat oldukları için, burada özellikle namazı kılma ve zekatı vermeden bahsetmiştir. Çünkü namaz, bedenî ibadetlerin en şereflisi, zekat da mal ile yapılan ibadetlerin en şereflisidir. Hak teâlâ onların, Allah'ın hükümlerini bilip, onlarla amel ettiklerini anlattıktan sonra, onların Allah'ı bildiklerini de beyan etmiştir. En kıymetli bilgi, mebde' ve meâd, (ilk yaratılış ve âhiret) bilgisidir. Bundan dolayı mebde' bilgisi âyette, "Allah'a inanırlar" sözü ile, meâd (âhiret) bilgisi de, "ve âhiret gününe İnanırlar" sözü ile anlatılmıştır. Cenâb-ı Hak, bu üç kısmı izah edince, âyette bahsedilenlerin, Allah'ın hükümlerini bilip, onunla amel eden kimseler oldukları ve Allah ile âhireti bilip inandıkları ortaya çıkmış olur. Bu ilim ve bilgiler bulununca da, onların ilimde kök salmış (rasihûn) oldukları anlaşılmış olur. Çünkü insanın kemal ve mertebe bakımından, bundan daha yüksek olması mümkün değildir.Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu kimselerden, "İşte onlara biz, çok büyük bir ecir vereceğiz" diye bahsetmiştir.

Nübüvvet İle Mu'cizenin Münâsebeti

Bu bölümü tek başına aç →

163–164. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:165

Bu bölümü tek başına aç →

165. Âyetin Tefsiri

"Nûh'â ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz ve İbrahim'e, İsmail'e, İshâk'a, Ya'kub'a, Onun evladlarına, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettiğimiz ve Davud'a Zebur'u verdiğimiz gibi, sana da şüphesiz vahyettik. Öyle peygamberler (gönderdik ki), kıssalarını sana anlattık. Yine öyle peygamberler (yolladık ki), sana onların kıssalarını haber vermedik. Allah Musa'ya da konuştu. (Biz), peygamberleri, müjdeciler ve inzar ediciler olarak (gönderdik). Tâ ki peygamberler (geldikten) sonra, insanların Allah'a karşı ileri sürebilecekleri bir bahaneleri olmasın. Allah aziz ve hakimdir"

Bu âyetle ilgili, birkaç mesele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Bil ki, Allahü teâlâ yahudilerin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, kendilerine gökyüzünden (toptan) bir kitap indirmesini istediklerini nakledip, bundan sonra da onların bunu, yol göstermesini, hidâyet etmesini istedikleri için değil de, inad ve bâtılda ısrar için talep ettiklerini anlatarak, onların birçok rezalet ve çirkin fiillerini de nakledip, söz de bu hususa gelip dayanınca, şu anda o şüpheye cevap vermeye başlayarak:'Musa ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi.. Sana da şüphesiz vahyettik" buyurmuştur ki, bu ifadenin anlamı şudur: "Sizinle biz: Nuh, İbrahim, İsmail ve bu âyette zikredilenlerin tamamının nübüvveti ile, Allahü teâlâ'nın onlara vahyettiği hususunda ittifak'ettik. Onların, Allah'ın pebîleri ve resulleri olduğunu bilmenin yolu, ancak, onların ellerinden mû'cizeferin meydana gelmesi, zuhur etmesidir. Onlardan her birinin belirli mu'cizeleri vardır. Allahü teâlâ onlardan herbirine, Hazret-i Musa'ya indirdiği gibi, toptan bir kitap da indirmemiştir. Binaenaleyh, onlara tek bir kerede kitap indirilmemiş olması, onların nübüvvetlerine zarar vermeyip, aksine nübüvvetlerinin isbatı hususunda, ellerinde ve üzerlerinde tek bir çeşit mu'cizenin zuhuru kâfi gelince, biz, böyle bir şüphenin yok olduğunu ve yahudilerin bu mu'cizeyi istemede ısrar etmelerinin bâtıl olduğunu anlamış oluruz. Bu konuda sözün özü şudur; Medlulün isbâtı, delilin sübutuna dayanır. Delil tam olup tahakkuk da edince, başka bir delil istemek, fazlasını istemek olup, bu konuda inad izhar etmek, işi yokuşa sürmek, faydasız münakaşa olur... Halbuki Hak Subhanehü ve Teâlâ, istediğini yapar, dilediği hükmü verir. Binaenaleyh, hiç kimsenin O'na, "Niye şu resule şu mu'cizeyi, ötekine de başka bir mu'cizeyi verdin?" diye itiraz etme hakkı yoktur. Burada zikredilen cevap, Hak teâlâ'nın, "Biz, dediler, sana katiyyen inanmayız. Ta ki, bizim için su yerden bir pınar akıtasın (...)" De ki: "Fe sübhanellah! Ben (Allah'ın) resulü bir beşerden başkası mıyım ki?" (Isra, 90-93) âyetlerinde verilmiş olan cevabın aynısı olur. Yani, "Sen peygamberlik iddiasında bulundun. Resulün, mutlaka sıdkına delâlet eden bir mu'cizesinin bulunması gerekir. Ki, bu da tahakkuk etmiştir. Ama, senden istenen her şeyi gerçekleştirmen, peygamberliğin şartlarından değildir." İşte bu, yahudilerin izhar etmiş oldukları şüpheler hususunda itimada şayan bir cevap olup, bu âyetten asıl maksad da işte budur.

Vahy Bazen “İlham” Manasında Kullanılır

Zeccâc, "Vahyetmek, gizlice bildirmek demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, mescidinden kavminin karşısına çıkıp, onlara: "Sabah-akşam tesbihte bulunun" diye işaret verdi" (Meryem. 11) buyurmuştur. Yani onlara îma ile işaret etmiştir., ve yine, Allahü teâlâ, "Hani havarilere: "Bana ve resulüme İman edin" diye ilhâm etmiştim..." "Rabb'in balarısına... diye vahyetti (ilham etti)" (Nahl, 68); "Musa'nın annesine, "onu emzir..." diye vahyettik" (Kasas, 7) buyurmuştur. Bu üç âyette geçen vahy kelimesiyle, ilham etmek manası kastedilmiştir" demiştir.

Üçüncü Mesele

Alimler şöyle demişlerdir: Allahü teâlâ, bu âyette söze, önce Hazret-i Nuh'tan bahsederek başlamıştır. Çünkü Hazret-i Nûh, Allah'ın hükümlerini, helâl ve haramlarını kendisi vasıtasıyla ilan ettiği ilk peygamberdir. Daha sonra Hak teâlâ, "... ondan sonraki peygamberlere.." buyurmuştur. Daha sonra ise, "... meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e, Mikail'e..." (Bakara, 98) ifadesinde olduğu gibi, daha üstün oldukları için, bazı peygamberleri hassaten zikretmiştir.

Bil ki, bu âyette zikredilen peygamberler, Musa (aleyhisselâm) hariç, oniki tanedir; Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa'yı bu peygamberlerle beraber zikretmemiştir. Bunun sebebi şudur: Çünkü yahudiler, şöyle demişlerdir: "Ey Muhammed, eğer sen peygamber (nebi) isen, Musa'nın Tevrat'ı tek bir defada getirmesi gibi, sen de bize semadan tek bir seferde bir kitap getir!" Bunun üzerine Allahü Teâlâ, onların bu şüphesine şu şekilde cevap vermiştir: Burada zikredilen oniki peygamberin hepsi, nebî ve resuldürler. Ancak ne var ki, onlardan hiçbirine, Tevrat gibi, toptan olarak bir kitap verilmemiştir. Âyette, bu peygamberlerin tâdâd edilmesinden murad bu olunca, Hazret-i Musa onlarla beraber zikredilmemiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, âyette zikredilen peygamberler bahsini, "ve Davud'a da Zebur'u verdik..." ifadesiyle bitirmiştir. Yani, "Sizler, Zebur'un Allah katından olduğunu tasdik ediyorsunuz. Sonra Zebur, Tevrat'ın Hazret-i Musa'ya levhalar içinde bir defada indirilmesi gibi, Davud'a levhalar içinde ve bir defada indirilmemiştir" demektir. Böylece bu kitabın, Tevrat'ın indirilmiş olduğu şeklin dışında başka bir biçimde indirilmiş olmasının, o kitabın Allah'ın katından olduğu gerçeğini zedelemeyeceğine delâlet etmiş olur. İşte bu, çok güzel ve güçlü bir İlzamdır.

Dördüncü Mesele

Zebur'un Manası

Dilciler şöyle demektedirler: "Zebur, kitap demektir. O halde her kitap bir zebûrdur. Zebur, "feûl" kalıbında olup, tıpkı "resul", "rekûb" (binmek, binilen); "halûb" (bol sütlü , sütü bol; sağılan) kelimeleri gibi, mef'ûl manasındadır. Kelimenin aslı, yazdım manasına gelen (yazdım) kelimesidir. Biz, bu husustaki açıklamaları, "Ve o apaçık mucizeleri, sahifeleri... getirenler. (Al-i imran, 184) âyetinin tefsirinde zikretmiştik.

Beşinci Mesele

Hamza. Kur'ân'ın her yerinde, zâ harfinin zammesi ile; diğer karaat imamları ise, fethayla (......) şeklinde okumuşlardır. Hamza'nın delili şudur: Zubûr, aslında masdar olup, sonra ism-i mef'ûl manasında kullanılmıştır. Bu, Arapların tıpkı, (emîrin dövdüğü kimse) ve (falancanın dokuduğu şey) sözleri gibidir. Böylece bu "zubûr" kelimesi, isim olmuştur. Sonra da bu kelime, tıpkı (......) kelimesinin (şehid, şahid) şeklinde cemilenmesi gibi, zübur şeklinde cemilenmiştir. Masdar mef'ûl yerine getirilince, kitap kelimesinin (......) şeklinde cemilenmesi, çoğul olması gibi, cemi yapılması caiz olur. Bu manaya göre zobûr kitap, zubur kelimesi de kitaplar manasınadır. Diğer imamların kıraatine gelince bu daha evladır. Çünkü bu daha meşhur olup, bu şekilde kıraat daha fazladır.

Sonra Allahü Teâlâ, "Öyle peygamberler (gönderdik ki), kıssalarını sana anlattık. Ytne öyle peygamberler (yolladık ki), sana onların kıssalarım haber vermedik" buyurmuştur.

Bil ki, burada geçen (......) kelimesinin mansub oluşu, "Kıssalarını sana anlattık" ifadesinin tefsir ettiği mahzûf bir fiilden ötürüdür. Buna göre mana şöyledir: "Allahü Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'de, bazı peygamberlerin hallerini anlatmış, çoğu peygamber ise, tafsilatlı bir şekilde anlatılmamıştır."

Allahü Teâlâ sonra, "Allah, Musa'ya da konuştu" buyurmuştur. Bundan murad ise şudur: Allah, bütün nebî ve resulleri göndermiştir... Ve, sadece de, Hazret-i Musa ile konuşmuştur. Bu şerefin sadece Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya tahsis edilmesinden, diğer peygamberlerin nübüvvetini ta'n etmek gerekmez. Aynı şekilde, sadece Musa (aleyhisselâm)'ya Tevrat'ın bir defada indirilmiş olması, Allahü teâlâ'nın kendilerine bu şekilde kitap indirmemiş olduğu peygamberlerin ta'n ve tenkîd edilmesini de gerektirmez.

İbrahim ve Yahya İbn Vessâb'ın bu ifadeyi, "Musa, Allah ile konuştu" şeklinde okudukları rivayet edilmiştir. Bazıları da, ifadesinin anlamı: "Allah, Musa'yı mihnet tırnaklan ve fitne pençeleriyle yaraladı.." şeklindedir" demişlerdir ki, bu tefsir bâtıldır.

Sonra Allahü teâlâ, "(Biz), peygamberleri, müjdeciler ve İnzâr ediciler olarak (gönderdik). Ta ki peygamberler (geldikten) sonra, insanların Allah'a karşı ileri sürebilecekleri bir bahaneleri olmasın. Allah, aziz ve hakimdir" buyurmuştur.

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Âyetteki (......) kelimesinin mansûb olmasıyla ilgili birkaç izah şekli bulunmaktadır:

1) Keşşaf sahibi, "En uygun olan vecih, onun medh üzere mansub olmasıdır" demiştir.

2) Bu kelime, daha önce geçmiş olan (......) kelimesinden bedel olmak üzere mansûb kılınmıştır..

3) Bu ifâdenin takdiri, "Biz onlara, onları peygamber olarak vahyettik..." şeklinde olabilir. Bu durumda kelime, hâl olmak üzere mansûbtur. Allah, en iyisini bilendir.

Peygamberlerin Vazifesi Hakkında Yahudilere Cevap

Bil ki, bu söz de, yahudilerin şüphesine bir cevaptır. Bu şöyle izah edilir; Peygamber göndermekten maksat, insanları, Allah'a kulluk ile meşgul olmaları mukabilinde müjdeleyip kulluktan yüz çevirmeleri halinde de, onları uyarmaktır. İşte peygamber göndermenin esas maksadı budur. Bumaksat hasıl olunca, gaye kemâle ermiş, amaç tamamlanmış olur. Bu esas maksat, bu matlûb ve gayenin izahını ihtiva eden kitabın indirilmesiyle (inzal) hasıl olur.

Kitabın Parça Parça İndirilmesinin Faydası

Malumdur ki, bu gayenin durumu, o kitabın levhalar üzerinde yazılı olup olmamasıyla, bir defada veyahut da parça parça nazil olmasıyla değişmez. Hatta, "Kitabın parça parça, (müneccemen) indirilmesi, insanların menfaatine daha elverişlidir" denilirse, bu daha evlâdır. Çünkü kitap bir defada indirilirse, mükellefiyetler (bir anda) çoğalmış olur, hep birden mükellefe yöneltilmiş olur ki, bu durumda onu kabul edip yapmak insanlara zor ve ağır gelir. İşte bu sebepten dolayı, Musa (aleyhisselâm)'nın kavmi, inadda tsrâr etti ve bu mükellefiyetleri kabul etmedi. Ama kitap, peyderpey ve parça parça indirildiği zaman böyle olmaz. Aksine, mükellefiyetler azar azar, kısım kısım iner ve o zaman, topluluk (daha kolay) inkıyâd ve itaat eder. Bu cevabın özü şudur: Peygamberler göndermekten ve kitaplar indirmekten maksat, ı'zâr (özür kapısını kapatmak) ve inzâr etmek, korkutmak, sakındırmaktır. Bu maksat, kitap bir defada indirilse de indirilmese de tahakkuk eder. Binaenaleyh yahudilerin, kitabın bir defada indirilmesini teklif edip istemeleri, yanlış bir tekliftir, Bu, aynı zamanda bu şüpheye verilmiş son derece güzel bir cevaptır.

Sonra Cenâb-ı Hak âyet-i kerimeyi, "Allah, aziz ve hakimdir" sözüyle tamamlamıştır. Bu, "O yahudilerin, peygamberden istedikleri şey, Allah'ın kudreti için çok kolay bir şeydir. Ama siz ey yahudiler, bunu inadınızdan, inâd ederek istediniz. Allahü Teâlâ azizdir... Ve O'nun izzeti, işi yokuşa sürenin talebine icabet edilmemesini gerektirir. Aynı şekilde O'nun hikmeti, Allah bunu yapsa bile, onların bu inadlarında devam edecekferini bildiği için, bunu yapmamasını, icabet etmemesini gerektirir. Bu böyledir. Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i Musa'ya bu şerefi vermiş, buna rağmen kavmi, ona karşı kibir, inâd ve ısrarlarını sürdürmüşlerdir. Allah en iyi bilendir.

Üçüncü Mesele

Alimlerimiz bu âyeti, Allahü teâlâ'yı bilmenin vacip olmasının, ancak nakil yoluyla sabit olduğu hususuna delil getirmişlerve şöyle demişlerdir: Çünkü Allahü teâlâ'nın, "ta ki, Peygamberler (geldikten) sonra, insanların Allah'a karşı ileri sürebilecekleri bir bahaneleri olmasın.." buyruğu, peygamber gönderilmeden önce, tâat ve ibâdetleri terk hususunda, insanların lehine bir hüccet ve bir bahane bulunduğuna delâlet etmektedir. Bunun bir benzeri de, "Biz bir resul göndermedikçe, (hiçbir kimseye ve kavme) azâb edici değiliz" (İsra. 15) ve "Eğer biz onları daha evvel azab ile helak etmiş olsaydık, muhakkak diyeceklerdi ki: "Ey Rabb'imiz, bize bir peygambergönderseydin de, şu zillete ve rüsvaylığa uğramadan evvel âyetlerine tâbi olsaydık ya!" (Taha, 134) âyetleridir.

Kulun Mazereti Konusunda Mu'telize İddiasına Cevap

Mutezile şöyle der: "Bu âyet, kulun, Rabb'ine karşı bazen hüccet getirdiğine delâlet eder. Ehl-ı sünnetin, "Allah'a hiçbir surette itiraz edilmez! O, dilediğini, dilediği şekilde yapar..." şeklinde beyan etmiş olduğu görüşü, bir şey olmayıp, kıymet ifade etmez. Çünkü, "Ta ki, peygamberler (geldikten) sonra, insanların Allah'a karşı ileri sürebilecekleri bir bahaneleri olmasın." ifadesi, peygamberlerden önce, insanların Allah'a karşı bir hüccet ve delillerinin (mazeret kapılarının) olmasını gerektirir ve bu da, ehl-i sünnetin görüşünün yanlışlığını ortaya koyar..."

Buna şöyle cevap verilir: Âyetteki, "Tâ ki, peygamberler (geldikten) sonra, insanların Allah'a karşı ileri sürebilecekleri bir bahaneleri (hüccetleri) bulunmasın" ifadesinden murad, "Allah'a karşı insanlar için, sizin "kendi aranızdaki hüccete benzeyen bir hüccet ve delil olmasın..." demektir.

Mu'tezile, bir de şöyle demiştir: Bu ayet, aynı zamanda "teklif-i mâla yutâk"ın caiz olmadığına delâlet eder. Çünkü, peygamberler göndermemek, bir mazeret olmaya elverişli ve uygun olunca, kudret ve imkânın olmaması bir mazeret olmaya haydi haydi elverişli olur..." Bunun cevabı, ilim ile muârazadır. Allah en iyi bilendir.

Vahyin Asıl Şahidi Allahü teâlâ'dır

Bu bölümü tek başına aç →

166. Âyetin Tefsiri

"Lâkin Allah, sana indirdiğine şahidlik eder, onu bilerek indirmiştir. Melekler de şahidlik ederler. Zaten şahid olarak, Allah yeter"

Birinci Mesele

Bu âyette iki mesele vardır:

Bil ki, kelimesiyle söze başlanmaz. Çünkü o, daha önce geçmiş olan sözle ilgili bir "istidrâk" için olup, (muayyen bir hususu açıklamak için getirilmiştir). Hakkında istidrak yapılan hususla ilgili olarak iki görüş bulunmaktadır:

a) Bütün bu âyetler, "Ehl-i kitap, senin, üzerlerine gökten bir kitap indirmeni isterler.." (Nisa, 153) âyetindeki hususa bir cevaptır. Onların bu sözü, bu Kur'ân'ın, onlara gökten indirilmiş bir kitap olmadığı manasını ihtiva etmektedir. Sanki şöyle denilmiştir: "Onlar her ne kadar Kur'ân-ı Kerim'in Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gökten indirilmiş bir kitap olmadığını iddia ediyorlarsa da, Allahü teâlâ, onun, Hazret-i Muhammed'e semâdan indirilmiş bir kitap olduğuna şehadet eder.."

b)Cenâb-ı Allah, "Sana da şüphesiz vahyettik" buyurunca, yahudiler, "Biz senin için buna şehadet etmiyoruz" dediler. Bunun üzerine de O, "lakin Allah sana indirdiğine şahidlik eder..." âyetini göndermiştir.

İkinci Mesele

Allah'ın bu şahitliği, O'na Kur'ân'ı indirmesi sebebiyle bilinip anlaşılmaktadır. Zira Kur'ân lâfız yönünden fesahatta, şeref yönünden manada öyle bir dereceye ulaşmıştır ki, gerek öncekiler gerek sonrakiler onun benzerini getirmekten âciz kalmışlardır. Böylece bu, bir mucize olmuştur. Mucize izhar etmek ise, (peygamberlik) iddiasında bulunanın sâdık ve doğru sözlü olduğu konusunda bir şehadet olmuş olur. İşte, Cenâb-ı Hakk'ın şehâdeti ancak, O'nun Kur'ân'ı indirmiş olması vasıtasıyla bilinince, O, "Fakat, Allah sana indirdiği ile şahidlik eder." buyurmuştur. Yani, "Sana indirmiş olduğu bu Kur'ân vasıtasıyla, peygamberlik hususunda senin lehine şehadet eder.." demektir

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bunu kendi ilmiyle indirmiştir" buyurmuştur. Bunda iki mesele bulunmaktadır:

(Kendi İlmiyle) İndirmenin Taşıdığı Nükte

Allahü Teâlâ, "sana indirdiği ile şahidlik eder ki" buyurunca, o bu indirmenin sıfatını beyan etmiştir. Bu da, Allah'ın onu, tam bir ilim ve bir hikmet-i bâliğa ile indirmiş olmasıdır. Böylece, Cenâb-ı Hakk'ın, "O, bunu bilerek (kendi ilmiyle) indirmiştir" sözü, şöyle diyen kimsenin sözü yerine geçmiştir: "Kalemle yazdım, bıçak ile kestim..." Buna göre buradaki "O, bunu kendi ilmiyle indirmiştir" buyruğundan murad, Kur'ân'ı güzelliğin zirvesi ve kemalin de en son derecesiyle vasfetmektir. Bu, fazlın ve İlmin mükemmelliği ile meşhur bir adam hakkında, o bir kitap tasnif edip, onu yazarken de iyiden iyiye incelemede bulunduğu zaman söylenilen, "O bu kitabı ancak, ilminin ve fazlının kemaliyle tasnif edip yazmıştır" sözü gibidir. Yani "O adam, bütün ilimlerini, bu kitabın tasnifinde bir vasıta edinmiştir" demektir. Bu, bu tasnifin son derece asil ve güzellikle vasfedildiğine delalet eder ki, bu âyette de böyledir. Allah en iyi bilendir.

Allah'ın İlim Sıfatı

Alimlerimiz şöyle demişlerdir: Bu âyet, Allahü teâlâ'nın bir ilminin olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü bu âyet, ilmi Allah'a izafe ederek, ilmillah demektedir. Eğer Allah'ın ilmi Allah'ın zâtının kendisi olmuş olsaydı, o zaman bir şeyin kendi nefsine izafe edilmiş olması gerekirdi. Bu ise muhaldir.

Meleklerin Nübüvvete Şahitliklerinin Manası

Sonra Cenâb-ı Hak, "Melekler de şahitlik ederler" buyurmuştur. Hazret-i Muhammed'in peygamber olduğu, meleklerin de onun lehinde şehadet etmesiyle de bilinir. Çünkü Hazret-i Muhammed'in elinden mu'cizenin zuhur etmesi, Allahü Teâlâ'nın O'nun nübüvvetine şehadet ettiğine delâlet eder. Allah O'na bu şekilde şehadette bulununca, hiç şüphesiz melekler de aynı şekilde buna şehadette bulunmuş olurlar. Çünkü Kur'ân-ı Kertm'de meleklerin, söz bakımından Allah'ın önüne geçemiyecekleri sabit olmuştur (Enbiya. 37) Buna göre maksat şudur: Sanki şöyle denilmiştir: "Ya Muhammed, eğer o yahudiler seni tekzib ediyorlarsa, sen onların bu hareketine aldırma.. Çünkü bu hususta, seni hem âlemlerin ilahı olan Allah, hem de yedi kat göğün melekleri tasdik ediyorlar. Kendisini hem âlemlerin Rabb'inin, hem de arş, kürsî ve yedi kat göğün tüm meleklerinin tasdik ettiği bir kimse, o en adi insanların -ki bunlar yahudilerdir- tekzîbine iltifat etmez.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Hakiki şahid olarak Allah yeter" buyurmuştur ki bu, takdirindedir (yani buradaki bâ harfi zâiddir). Benzeri hususta izah, daha önce geçmişti.

Bu bölümü tek başına aç →

167–168. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:169

Bu bölümü tek başına aç →

169. Âyetin Tefsiri

'Gerçekten o inkâr eden ve (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar, şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapmışlardır. Gerçekten o inkâr eden ve zulmedenleri Allah asla affedecek değildir ve onlan ancak ebedî kalıcı olduktan cehennemin yolum hidayet eder. Bu, Allah'a pek kolaydır"

Bil ki bu âyette bahsedilen hususlar, daha önce bahsi geçmiş olan yahudilerin sıfatlarından bazılarıdır. Bundan maksad, onların hem Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, hem de Kur'ân'ı inkâr ettikleri ve başka insanları Allah'ın yolundan alıkoyduklarını ifade etmektir. İnsanları Allah yolundan alıkoymaları da, "Eğer Muhammed bir peygamber olsaydı Tevrat'ın Hazret-i Musa'ya toptan indirilmiş olması gibi, kitabını (Kur'an'ı) gökten bir defada getirirdi"; "Allahü teâlâ, Tevrat'ta, Hazret-i Musa'nın şeriatının kıyamete kadar değişmeyeceğini ve neshedilmeyeceğini bildirmiştir" ve "peygamberler, ancak Hazret-i Harun ve Hazret-i Davud'un soyundan gelir" gibi sözleri ile insanların kalplerine attıkları şüphelerle olmuştur.

Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz derin bir sapıklığa batmışlardır" buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü en ileri derecedeki sapık, kendisinin hakkı (doğruyu) bulduğuna inanmış olarak sapıtan kimsedir. Sonra bu insan, sapıklığını mal ve makam elde etme vesilesi yapar ve bütün gayretini, başkalarını da aynı sapıklığa sokmak için harcar. İste şüphesiz bu insan, sapıklığın son sınırına dayanmıştır. Cenâb-ı Allah bundan dolayı, bu gibi kimseler hakkında, "Şüphesiz (onlar), derin bir sapıklığa batmışlardır" buyurmuştur. Allah, onların nasıl sapıtmış olduklarını anlatınca, bunun peşisıra onlara yönelik valdini, "Hazret-i Muhammed'in peygamberliği ile ilgili (Tevrat'taki haberleri) gizlemek sureti ile Hazret-i Muhammed'e ve kalplerine şüphe atmak suretiyle cahil halka, "zulmeden ve inkâr eden o insanları Allah asla affedecek değildir" diye beyan etmiştir.

Bil ki biz, eğer âyetteki, "Gerçekten o inkâr eden ve zulmedenler.." ifadesini, daha önce zikri geçmiş olan belirli kimseler manasına hamledersek, buradaki tehdîd için herhangi bir şart takdir etmeye ihtiyaç hissetmeyiz. Çünkü âyetteki tehdid ve valdin, Allah'ın küfür üzere öleceğini bildiği birtakım topluluklarla ilgili olduğunu söylüyoruz. Yok eğer biz bu ifadenin, bütün umumî kâfirler hakkında olduğunu söyler isek, o zaman bu va'îd için, tevbe etmemiş olma şartını takdir ederiz.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Onları ancak cehennem yoluna hidayet eder (sevkeder)" buyurmuş ve daha sonra onlar orada ebedîkalıcı olarak" buyurmuştur ki bu, "Allah onları kıyamet günü, cennete değil, aksine cehenneme iletir" demektir."Bu, Allah'a pek kolaydır." Âyetteki "hâlidîn" kelimesi, hal olduğu için mansubtur ve bunun âmili "Onları hidayet edecek değildir" ifadesidir. Çünkü bu, "onları ebedî olarak cezalandıracağım" demektir. Âyetteki "ebeden" kelimesi ise, zarf olduğu için mansub kılınmıştır. "Bu Allah'a pek kolaydır" ifadesi, "O'nun için hiçbir şey imkansız değildir, Binaenaleyh sonsuza kadar o kâfirlere azabları ve elemleri o kâfirlere bir bir vermeye kadirdir. Fakat bu, başkası için imkansızdır.

Mü'minlere Gelen Hak Peygamber

Bu bölümü tek başına aç →

170. Âyetin Tefsiri

"Ey insanlar, hiç şüphesiz, Rabb'İnizden size hak ile bir peygamber gelmiştir. O hâlde, kendi hayrınıza olarak (O'na) iman edin. Eğer inkâr edip kâfir olursanız, (biliniz ki) göklerde ve yerde olan herşey Allah'ındır. Allah alim ve hakimdir"

Bil ki Allahü teâlâ, yahudilerin (ortaya attıkları) şüpheye birçok bakımdan cevap verip, yollarının yanlışlığını açıkladıktan sonra, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dinine davet eden, o yahudiler ile diğer insanları da içine alan umûmî bir tarzda hitap buyurarak, "Ey insanlar hiç şüphesiz, Rabb'inizden size hak ile bir peygamber gelmiştir" buyurmuştur.

Burada bahsedilen "hak" konusunda iki görüş vardır:

1) "O, hak ile yani Kur'ân ile geldi" demektir. Kur'ân bir mu'cizedir. Binaenaleyh Hazret-i Peygamber'in Rabb'inden hak ile gelmiş olması gerekir.

2) "O, Allah'a ibâdete ve Allah'dan başkasından yüz çevirmeye davet ile gelmiştir (yani bunu yapmıştır)." Akıl, bunun hak (davet) olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh bu, Hazret-i Muhammed'in, Rabb'inden hak ile gelmiş olmasını gerektirir.

Sonra Hak teâlâ, "O halde kendi hayrınıza olarak, (Ona) imân edin" buyurmuştur. Yani, "O halde imân ediniz. Bu imanınız sizin için, içinde bulunduğunuz (küfür) halinden elbette hayırlı olur. Yani, "Kâfirlikten daha güzel bir sondur" demektir. Yok eğer inkâr eder kâfir olursanız, hiç şüphesiz Allah'ın sizin imanlarınıza ihtiyacı yoktur. Çünkü O, göklerin ve yerin mâliki ve halikıdır. Böyle olan bir varlık, hiçbirşeye muhtaç olmaz. Bundan murad, şu mana da olabilir: "Çünkü göklerde ve yerde olan herşey Allah'ındır. Böyle olan zat, eğer inkâr ederseniz, size şiddetli azab indirmeye kadir olur." Yine bu ifadenin, "Eğer siz Allah'ı inkâr ederseniz, bilin ki göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur, emrine ve hükmüne boyun eğen ve ibâdet eden nice kulları vardır" manasında olması da muhtemeldir.

Sonra Allahü teâlâ, "Allah alîm ve hakimdir" buyurmuştur. Yani Allah alîmdir; mü'min ve kâfir kullarının amellerinden hiçbiri O'na gizli kalmaz; hakimdir; onlardan hiçbirinin amelini boşa çıkarmaz ve mü'min ile kâfiri, günahkâr ile iyi kulu birbirine denk tutmaz. Bu, şu âyette ifade edildiği gibidir: "Yoksa biz, Sman edip de sâlih ameller yapanları yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi sayacağız? Yahut müttakîleri facirlerle bir mi tutacağız?" (Sad. 28).

Hristiyanları, Aşırılıktan İstikamete Davet

Bu bölümü tek başına aç →

171–172. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:173

Bu bölümü tek başına aç →

173. Âyetin Tefsiri

"Ey ehl-i kitap! Dininiz hususunda haddi aşmayın. Allah'a karşı, ancak hak (doğru) olan şeyi söyleyin. Meryem oğlu Mesih İsa, Allah'ın sadece peygamberi ve kelimesidir. O kelimeyi Meryem'e bırakmıştır. O, Allah tarafından (gelen) bir ruhtur. Artık Allah'a ve peygamberlerine iman edin ve "Allah üçtür" demeyin. Kendinizin hayrına olarak (bu sözden) vazgeçin. Allah, ancak bir tek tanrıdır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olan herşey O'nundur. Hakikî vekil olarak Allah yeter. Ne Mesîh ne de mukarreb melekler, Allah'a ibadet etmekten asla kaçınmazlar. Kim Ona kulluk etmekten kaçınır ve kibirlenmek isterse, (bilsin ki) Allah onların hepsini huzurunda toplayacaktır. Fakat İman edip salih ameller işleyenlere gelince, Allah onlara hem mükâfaatlarını eksiksiz ödeyecek, hem de fazl-ı ilahisinden (hakettiklerinin) fazlasını verecektir. Ama büyüklenerek ibadetten kaçınan o kimseleri, pek acıklı bir azaba uğratacak, onlar Allah'tan başka, kendileri için ne bir dost ne bir yardımcı bulamayacaklardır"

Bil ki Allahü teâlâ, yahudilerin şüphelerini cevaplayınca, bundan sonra bu âyette, hristiyanlarla konuşmuştur. Buna göre kelamın takdiri şöyledir: "Ey hristiyanlardan olan ehl-i kitap! Dininizde haddi aşmayın; yani, Mesih'e tazimde ileri gitmeyin!" Bu böyledir, çünkü Cenâb-ı Allah yahudilerin, Mesih'i ta'n etme hususunda ileri gittiklerini nakletmişti. İşte hristiyanlar da, O'na ta'zim ve saygı hususunda ileri gidiyorlar. Her iki tarafın maksatları da kınanmış ve mezmumdur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, hristiyanlara, "dininiz hususunda haddi aşmayın" demiştir.

O'nun, "Allah'a karşı ancak hak (doğru) olan şeyi söyleyin' buyruğu ise, "Allah'ı, insanın bedenine veya ruhuna girip, onlarla birleşmekle vasfetmeyin ve O'nu böyle durumlardan tenzih ediniz" demektir. Allahü teâlâ hristiyanları aşırı gitmekten men edince, onları hak yola iletmek istemiştir ki, bu da, Meryem'in oğlu İsa Mesih'in, Allah'ın resulü ve O'nun kulu olduğu hakikatidir.

Hazret-i İsa'nın "Allah'ın Kelimesi" Olmasının İzahı

Cenâb-ı Hakk'ın, O'nun kelimesidir. O kelimeyi, Meryem 'e bırakmıştır. O, Allah tarafndan (gelen) bir ruhtur" ifadesine gelince, bil ki biz, bü âyette, ifadesini, O'nun "Ey Meryem, Allah, kendinden bir kelimeyi sana müjdeliyor. Adı İsa, (lakabı) Mesîh..." (Al-i imran, 45) âyetini tefsir ederken açıklamıştık. Bu ifadenin manası, "Hazret-i Isa, vasıtasız ve nutfe bulunmadan, Allah'ın emri ve kelimesi ile vücud bulmuştur" demektir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Gerçekten Allah katında İsa'nın durumu Adem'in haligibtdir. Allah Onu (Adem'i) topraktan yarattı. Sonra Ona, "ol" dedi, O da oluverdi" (Al-i İmran, 59) âyetinde bahsettiği husus gibidir.

Ruh Kelimesinin Manaları

O'nun, "O, Allah tarafından (gelen) bir ruhtur" buyruğuna gelince, bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:

a) Bir şeyi, son derece temiz ve nezih olmakta vasfettikleri zaman, insanların adeti, "O, bir ruhtur" demek şeklinde cereyan etmektedir. Binâenaleyh Hazret-i İsa, babanın nutfesinden tekevvün etmeyip, Cebrail (aleyhisselâm)'in üflemesinden meydana gelince, haliyle O, "Ruh" olarak vasfedilmiştir.

"Allah tarafından"sözünden maksat ise, ona bir şeref ve üstünlük kazandırmaktır. Bu tıpkı, "Bu, Allah tarafından gönderilen bir nimettir" denilmesi gibidir ki, bundan maksat da, o nimetin tam ve kusursuz .şerefli olduğunu beyan etmektir.

b) Hazret-i İsa, dinî hayatları bakımından, insanların hayat bulmalarının sebebidir. Böyle olan herkes, "Ruh" diye vasfedilir. Nitekim Cenâb-ı Hak'da Kur'ân'ı tavsif ederken'İşte biz, sana da böylece emrimizden bir ruh bahşettik" (Şurâ, 52) buyurmuştur.

c) "O, Allah tarafından (gelen) bir ruhtur" ifadesinin manası, "O, O'ndan bir rahmettir" demektir. Hak teâlâ'nıp, "bunları kendinden bir ruh ile desteklemiştir" (Mücadele, 22) âyetinin tefsirinde; burada geçen "ruh" kelimesi de, "Allah'tan olan bir rahmet" şeklinde açıklanmıştı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Ben, ancak (âlemlere) hediye edilmiş bir rahmetim" Darimi, Mukaddime, 3 (1/9). buyurmuştur. Hazret-i İsa da, dinleri ve dünyaları hususunda faydalarına olan şeylere iletip götürmesi cihetiyle, Allah tarafından insanlara gönderilmiş bir rahmet olunca, gayet tabiî olarak, "O'ndan bir ruh" olarak isimlendirilmiştir.

d) Arapça'da "ruh" kelimesi, üftemek manasına gelir. Çünkü ruh ile rîh (rüzgâr), birbirlerine yakın olan iki kelimedir. Buna göre "ruh", Hazret-i Cebrail'in üflemesinden ibaret olup, (o'ndan) sözü de, "Cebraîl tarafından yapılan bu üflemenin, Allah'ın emri ve müsaadesiyle olduğunu gösterir. Binâenaleyh, bu üfleme sanki, Allah'tan olmuş olur" demektir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Biz bundan dolayı ona ruhumuzdan üfledik" (Tahrim. 13 ) âyeti gibidir.

e) Ruh kelimesi, tenvinli (nekire) olup buradaki tenvin ta'zim ifade eder. Buna göre mana, "Kudsî, yüce ve şerefli ruhlardan bir ruh" şeklinde olur. O'nun (......) sözü ise, onu teşrif ve tazîm için, o ruhu kendisine izafe etmeyi ifade etmektedir.

Allah'a ve Resullerine İnanıp Teslisten Vazgeçin

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Artık Allah'a ve peygamberlerine iman edin" buyurmuştur ki bu, "İsa, Allah'ın peygamberlerinden birisidir. Binâenaleyh, diğer peygamberleri tasdik edip onlara İman ettiğiniz gibi, O'na da iman edin; O'nu tanrılaştırmayın" demektir.

Sonra Allahü teâlâ, ve, "Allah üçtür" demeyin. Kendinizin hayrına olarak (bu sözden) vazgeçin" buyurmuştur.

Bu ifadeyle ilgili de, iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ifadenin manası, "Allah (c.c), cevheriyle tek, asılları itibariyle (ekânîm) de üçtür, demeyiniz" şeklindedir.

Bil ki, hristiyanların bu husustaki tutum ve görüşleri, cidden meçhul ve kapalıdır. Bundan anlaşılan şudur: Onlar, üç sıfatla tavsif edilmiş bir zatın varlığını kabul ediyorlar. Ancak ne var ki onlar, bu üç şeye "sıfat" deseler bile, bunlar hakikatte birer zâttırlar. Bunun delili şudur: Onlar bu sıfatların bizatihi, hem İsa hem de Meryem ile birleşmesini (onlara hulul etmesini) tecviz ediyorlar. Eğer bu, bu manaya gelmeseydi, onlar bu sıfatların başka bir varlığa hulul etmesini ve başka bir seferde de o varlıktan ayrılmasını caiz görmezlerdi. Binâenaleyh, onlar her ne kadar bunları sıfat diye adlandırsalar bile, ancak ne var ki onlar gerçekte, bizatihî kendi kendine kaim olan müteaddid zâtlar kabul etmişlerdir ki, bu katıksız bir küfürdür. İşte bu manadan dolayı Cenâb-ı Hak, "ve, "Allah üçtür" demeyin... Vazgeçin" buyurmuştur. Ama biz "üç" lafzını, "onlar üç sıfat kabul ediyorlar" manasına alırsak, bunun kabul edilmemesi mümkün değildir. Biz nasıl böyle demiyelim ki! Zira biz, "O kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan, Melik, Kuddûs, Selâm, Alîm, Hayy, Kadîr, Murîd vd. olan bir Allah'dır" diyor, bu lafızların herbirinden ayrı ayrı manalar anlıyoruz. "Sıfatların teaddüdü"nün bundan başka bir manası yoktur. Binâenaleyh, sıfatların teaddüd ettiğini söylemek bir küfür olsaydı, o zaman bütün Kur'ân'ın reddi ile, aklın da reddedilmesi gerekirdi. Çünkü Allahü Teâlâ'nın "âlim olmasından anlaşılan mananın, O'nun kadir veya hayy olmasından anlaşılan manadan başka olduğunu zarurî olarak biliyoruz.

İkinci Mesele

O'nun (üçtür) ifadesi, mahzuf bir mübtedânın haberidir. Sonra alimler, bu mübtedânın ne olduğu hususunda, şu şekilde ihtilafa düşmüşlerdir:

1) Bu, bizim zikrettiğimiz husustur ki, Asıllar (ekânîm) üçtür", demeyiniz" şeklindedir.

2) Zeccâc şöyle demektedir: "İlahlarımız üçtür" demeyiniz. Bu böyledir, çünkü Kur'ân-ı Kerim, hristiyanların, "Allah, Mesîh ve Meryem üç ilahtırlar" dediklerine delâlet etmektedir. Hristiyan mezheplerinden bazıları, tarihte Hazret-i Meryem'i açıkça tanrılaştırmışlardır. Katoliklik ise ona verdiği sıfatlarla, Kur'ân nazarında Meryem'i tanrılaştırırlar ("Tanrının annesi" sıfatı, ona dua edip yalvarmaları, onun göğe yükselip hayana olduğunu kabullenmeleri gibi sıfatlar bunu gösterir). Fakat Meryem'in tanrılaştırılması başka, onun tesitsin üç unsurundan biri sayılması daha başka bir şeydir. Kur'ân'ın, Meryem'i testisin bir unsuru saydığı kesinlikle varid değildir. Mâide, 116 âyeti buna delâlet etmez (Bu hususta geniş bilgi için bkz. S.Yıldırım, Kur'ân'da Ulûhiyyet, ist., 1987, S.350-353). Bunun delili ise, "Allah: "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara "Allah'ı bırakıp da beni ve anamı iki tanrı edininiz" diyen sen misin?" (Mâide, 116) âyetidir.

3) Ferrâ, "Onlar üçtür, demeyiniz" demiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "üçdür", diyecekler" (Kehf, 22) sözü gibidir. Bu böyledir, çünkü Hazret-i İsa ve Meryem'in, bu ibarede, Allah ile beraber zikredilmesi, o ikisinin de iki ilah olduğu zannını uyandırır. Özet olarak diyebiliriz ki dünyada, hristiyanların mezhebi kadar, akıldan daha uzak ve daha bozuk başka bir mezhep görmemekteyiz.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Kendinizin hayrına olarak, (bu sözden) vazgeçin" buyurmuştur. Biz, bu ifadedeki (......) kelimesinin niçin mansub kılınmış olduğunu "o halde, kendi hayrınıza olarak (O'na) İman edin" (Nisa, 170) âyetinin tefsirinde anlatmıştık.

Allah'ın Çocuğu Olamaz

Daha sonra Allahü teâlâ "tevhîd" i, "Allah, ancak bir tek tanrıdır" buyruğu ile te'kîd etmiş, sonra kendisini, çocuğu olmak keyfiyetinden de, "O, herhangi bir çocuğu bulunmaktan münezzehtir" diyerek tenzih etmiştir. Biz, Allahü teâlâ'nın, bir çocuk edinmekten münezzeh olduğunun delillerini hem Âl-i İmran, hem de Meryem sûrelerinde iyice anlatmış ve izah etmiştik.

Hasan el-Basrî, hemzenin kesresi, nûnun da ref'i ile (......) şeklinde okumuştur ki, manası, "O'nu, çocuğu olmaktan tenzih ederiz" demektir. Bu takdire göre söz, iki cümleden meydana gelmiş olur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Göklerde ve yerde olan her şey O'nundur" buyurmuştur. Bil ki Allah (c.c), kendisini, çocuğu olmaktan tenzih ettiği her yerde, kendisinin, göklerde ve yerde bulunan şeylerin Melik'i ve Mâlik'i olduğundan bahsetmiştir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, Meryem sûresinde de, "Göklerde ve yerde olan herkes, müstesna olmamak üzere, o Rahmana (Allah'a) mutlaka kul olarak gelecektir" (Meryem, 93) buyurmuştur ki, buna göre bu ifadenin manası, "Göklerin ve yerin ve bu ikisinde bulunan şeylerin mâliki olan bir kimse, İsa ve Meryem'in de mâlikidir. Çünkü, İsa ile Meryem de, göklerde ve yerde bulunanlar cümlesindendir. İsa ve Meryem, gerek zât ve gerekse sıfatları bakımından, kendileri dışında kalanlardan daha büyük değillerdir. Binâenaleyh O, İsa ve Meryem'den daha büyük olanların Mâliki olunca, İsa ve Meryem'in de haydi haydi mâliki olur. İsa ve Meryem, O'nun mülkü, memlûkü olunca, daha nasıl İsa ve Meryem'in Allah'ın oğlu ve zevcesi oldukları düşünülebilir?" şeklindedir.

Vekil Olarak Allah Yeter

Sonra Cenâb-ı Allah, "Hakikî vekil olarak Allah yeter" buyurmuştur. Bunun manası, "Allahü teâlâ, mahlûkatın işlerini deruhte ve sonradan meydana gelmiş varlıkları muhafaza etme hususunda kâfî ve yeterlidir. Binâenaleyh, O'nun yanında başka bir ilahın bulunduğunu söylemeye ihtiyaç ve gerek yoktur" demektir. İşte bu ifade, kelamcıların, "Hak teâlâ, bütün malûmatı bildiğine ve bütün makdûrata kadir olduğuna göre, O, ilâh olmak bakımından yeter... Biz, O'nunla beraber başka bir ilahın bulunduğunu kabul edersek, bu (ikinci) ilâh, kendisinde hiçbir fonksiyonun bulunmadığı muattal bir ilâh olmuş olur ki, böyle olmak bir noksanlıktır. Nakıs ve eksik olan ise ilâh olamaz?" şeklindeki sözlerine bir işaret olmuş olur.

İsa Allah'a Kul Olmaktan Geri Kalmaz

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Ne Mesih ne de mukarreb melekler, Allah'a ibadet etmekten asla kaçınmazlar" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili olarak birkaç mesele vardır:

İstinkaf Kelimesinin Manası

Zeccâc, tabiri, (büyüklenmeyecek, burun kıvırmayacak..) anlamına gelir. Arapça'da bu, parma-İstinkâfğınla yanağındaki göz yaşını silip kuruttuğun vakit söylemiş olduğun tabirine dayanmaktadır. Buna göre, lafzının manası, "Asla kederlenmeyecek, asla imtina edip kaçınmayacak..." şeklindedir" demiştir.

Ezherî ise şöyle demektedir: "Münziri'nin şöyle dediğini duydum: Ebu'l-Abbas'a, "istinkâfin ne demek olduğu sorulduğunda, onun şöyle dediğini duydum: Bu, (ennekefu) kelimesinden gelmektedir. Nitekim, "Bu hususta, ona bir sorumluluk ve mesûliyyet terettüp etmez" denilir. Buna göre (......) kelimesi, bir kimseye kötü bir sözün söylenmesi;kelimesi de, o kimsenin o kötü sözü, kendisinden def etmesi, savması, onu kabul etmemesi, anlamlarına gelir.

Hazret-i İsa Hakkında Necran Hıristyanlarının İddası

Rivayet olunduğuna göre Necrân'dan gelen heyet Allah'ın Resulüne şöyle demiştir: "Niçin bizim arkadaşımızı... ayıp" Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, "Arkadaşınız kimdir?" deyince, onlar, "İsa'dır" dediler. Hazret-i Peygamber, "Ne dedim kî?" deyince de, onlar "Sen O'nun Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu söylüyorsun" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, "O'nun, Allah'ın kulu olması, bir ar ve noksanlık değildir" deyince, işte o zaman bu âyet-i kerime nazil oldu. Ben de diyorum ki: Cenâb-ı Hak, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın Allah'ın kulu olduğuna kesin delil getirip, onun Allah'ın oğlu olması caiz olmayınca, işte bundan sonra Cenâb-ı Hak, onların şüphelerini hem nakletmeye, hem de bu şüpheleri cevaplamaya işaret etmiştir. Bu böyledir, çünkü onların, Hazret-i İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu isbat hususunda ileri sürdükleri delilleri onun gaybden haber vermiş olması, ölüleri diriltmesi, hastaları iyileştirmesi gibi harikulade şeyler yapmış olmasıdır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki: "Mesîh, bu kadar ilim ve bu kadar kudret ile, Allah'ın kulu olmaktan katiyyetle istinkâf edip kaçınmaz. Çünkü mukarreb melekler, gerek gaybî bilme ve gerekse kudret bakımından, İsa'dan daha üstündürler. Çünkü onlar, Levh-i Mahfuz'a muttalidirler. Ve yine onlardan sekiz tanesi, o muazzam büyüklükteki arşı taşımaktadırlar. Sonra melekler, gerek ilimleri, gerekse kudretleri bakımından bu kadar mükemmel olmalarına rağmen, kesinlikle Allah'a kulluktan kaçınmamış, istinkâf etmemişlerdir. Binâenaleyh, daha nasıl olur da Mesîh, bu kadar az ilmi ve kudretiyle, Allah'a kulluk arzetmekten istinkâf edebilir?" demek istemiştir. Âyeti, bizim zikrettiğimiz bu hususa hamlettiğimiz zaman, işte bu âyetler, birbirleriyle son derece mükemmel bir tenasüb, bir uyum ve bir benzerlik içinde bulunurlar. Binâenaleyh, âyeti bu manaya hamletmek daha uygun olur.

Melaikelerin İnsanlardan Üstün Olup Olmadığı

Mu'tezile bu âyetle, meleğin beşerden daha üstün olduğu hususunda istidlalde bulunmuştur. Biz, onların bu âyetle istidlalde bulunmalarını, Cenâb-ı Hakk'ın "Hani meleklere:

"Ademe secde edin" demiştik..." (Bakara, 34)âyetinin tefsirinde zikretmiş ve onların bu istidlallerine pekçok yönden cevap vermiştik. Biz, burada da şunu diyoruz: Biz, meleklerin, beşerden daha fazla gayba muttali oldukları hususu ile, meleklerin, bu âlemde tasarrufta bulunma kudretlerinin beşerinkinden daha fazla olduğunu kabul ediyoruz... Hem nasıl böyle olmasın ki? Çünkü Cebrail'in, Lût Kavmi'nin şehirlerini tek bir kanadının tek bir tüyü ile kökünden söküp attığı söylenmektedir.

Bizim tartışmamız ancak, meleklerin taatlerinin mükâfaatının mı, beşerin faallerinin sevabının mı daha çok olacağı hususundadır. Bu âyet ise, kesinlikle buna delâlet etmemektedir. Çünkü hristiyanlar, gaybden haber verip harikulade şeyleri yapmış olması sebebiyle Hazret-i İsa'nın uluhiyyetini isbata kalkışmışlardır. Binâenaleyh, bu âyette, bu şüpheyi iptal etmek için meleklerin zikredilmiş olması, meleklerin, ancak gerek ilim gerekse kudret bakımından beşerden daha üstün olmaları halinde doğru olur. Biz de, bunun böyle olduğunu söylüyoruz. Ama, bu âyetten maksadın, taatlere verilecek mükâfaatın çokluğu bakımından meleklerin Mesih'ten üstün olduğu manasının kasdolunduğunun söylenmesine gelince, bu, burayla bir münasebet arzetmeyip, buraya uygun düşmez. Böylece bu istidlalin ancak, insanlar niza ve tartışmaktan uzaklaşamadıkları için, zihinlerde kuvvet kazanmış olduğu ortaya çıkmış olur. Allah en iyi bilendir.

Dördüncü Mesele

Âyetle ilgili bir soru vardır ki, o da şudur: Bu âyette geçen "melekler" sözü, Mesih sözüne atfedil mistir. Buna göre âyetin takdiri öâyetin takdiri, "Allah'ın kulları olmaları hususunda, mukerreb melekler de..." şeklinde olur. Bu ise caiz değildir.

Buna, şu iki şekilde cevap verilir:

a) Bundan murad, "Mukarreb meleklerden hiçbirisi de..." şeklindedir.

b) Bu ifadeden maksadın, "Kul olmaktan mukarreb melekler de istinkâf etmezler" şeklinde olmasıdır. Böylece îcâz üslubuyla ve de, "Allah'ın kulu..."ifadesi de delâlet ettiği için (Allah'ın kulları olmaktan) sözü hazfedilmiştir.

Berşinci Mesele

Ali İbn Ebî Tâlib (radıyallahü anh), ism-i tasgir sîgasıyla, (......) şeklinde okumuştur.

Altıncı Mesele

Hak teâlâ'nın, "Mukarreb melekler de.." ifadesi, meleklerin tabakalarının, derece ve fazilet bakımından birbirinden farklı olduğuna delâlet eder. Buna göre meleklerin en büyükleri, meselâ Cebrail, Mîkaîl, İsrafil, Azrail ve Hamele-i Arş'tır. Biz, bunların tabakalarını, Bakara sûresinde, Hak teâlâ'nın (Bakara. 30) âyetinin tefsirinde açıklamıştık.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Kim O'na kulluk etmekten kaçınır ve kibirlenmek isterse, (bilsin ki) Allah, onların hepsini huzurunda toplayacaktır" buyurmuştur. Bu, "Kim Allah'a ibadet etmekten istinkâf edip, bu hususta tekebbür ederse, bilsin ki Allah onları kendi huzurunda hasredecektir", yani "Allah, Kıyamet gününde onları, kendileri için hiçbir şey yapamaz bir vaziyette huzurunda toplayacaktır" demektir.

Bil ki Allahü Teâlâ, o istinkâf edip büyüklenenleri hasredeceğini söyleyip, ama onlara ne yapacağını söylemeyerek, aksine ilk önce itaatkâr mü'minlerin mükâfaatından bahsedip, 'Fakat iman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, Allah onlara hem mükâfaatlarını eksiksiz ödeyecek, hem de fazl-ı ilahisinden (hak ettiklerinin) fazlasını verecektir" buyurmuş, sonunda da istinkâf edip tekebbür edenlerin cezasına yer vermiş ve,

"Ama büyüklenerek ibadetten kaçman o kimseleri, pek acıklı bir azaba uğratacak, onlar Allah'tan başka, kendileri için ne himaye eden bir dost, ne de bir yardımcı bulamayacaklardır" buyurmuştur. Bu ifadenin manası açık olup, hiçbir zorluk yoktur.

Cenâb-ı Hak, mü'minlerin mükâfaatını, istinkâf edip büyüklenenlerin cezasından önce zikretmiştir. Çünkü onlar, önce Allah'a itaat edenlerin mükâfaatını görüp, bundan sonra da, kendilerinin ikab ve cezalarını görünce, bu onlar için son derece şiddetti bir acı ve hasret sebebi olmuştur.

Size Rabbinizden Bir Burhan ve Nur Gelmiştir

Bu bölümü tek başına aç →

174. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:175

Bu bölümü tek başına aç →

175. Âyetin Tefsiri

"Ey insanlar, gerçekten size Rabbinizden bir burhan gelmiştir. Size, apaçık bir nûr göndermişizdir. İşte Allah'a iman edip de. Ona sarılanlar (yok mu?) Onları, kendisinden bir rahmetin ve lûtf-u inayetin içine sokacak ve onları, kendisine (giden) dosdoğru bir yola götürecektir"

Bil ki Allahü teâlâ, bütün münafık, kâfir, yahudi ve hristiyanların aleyhine deliller getirip, onların hertürlü şüphesini cevaplayınca, hitabı umumîleştirerek, bütün insanları, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini kabul etmeye davet etmiş ve "Ey insanlar, gerçekten size Rabbinizden bir burhan gelmiştir ' buyurmuştur. Burhan, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Allah, bu âyette O'nu, "Burhan" diye nitelendirmiştir, çünkü hakkın hak, bâtılın bâtıl olduğunu göstermek üzere burhan (delil) ortaya koymak O'nun sanatıdır. Âyette geçen, "Nur-u Mübin" (apaçık bir nûr) de Kur'ân-ı Kerim'dir. Allahü teâlâ, Kur'ân'ı, kalbe iman nurunun düşmesine sebep olduğu için "Nûr" diye isimlendirmiştir.

Cenâb-ı Hak, bütün âlemlerce, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bir peygamber, Kur'ân-ı Kerim'in de hak bir kitap olduğu iyice anlaşılınca, bundan sonra insanlara, Hazret-i Muhammed'in şeriatına sarılmalarını emredip, buna karşılık onlara mükafaat vaadederek, "İşte Allah'a iman edip de, O'na sarılanlar yok mu..." buyurmuştur. Allah'a imandan maksad, Allah'ın varlığına (zatına), sıfatlarına, fiillerine, hükümlerine ve isimlerine imandır. "O 'na sarılmak "tan murad, "imanda kendilerini sebat ettirmesi, şeytanın yoldan çıkarmasına karşı kendilerini koruması, kendilerini ilahî rahmet ve fazlına girdirmesi ve sırat-ı müstakime iletmesi hususlarında Allah'a sarılmaları, güvenmeleridir. Böylece Cenâb-ı Hak, onlara şu üç şeyi, yani rahmet, fazl ve hidayetini vaadetmiştir.

İbn Abbas, buradaki "rahmet"in, cennet; "fazl"ın, Allah'ın onlara, hiçbir gözün görmediği ve hiçbir kulağın duymadığı lütuflarda bulunması; "sırat-ı müstakime hidayet etmesi"nin de dosdoğru dine hidayet manasına olduğunu söylemiştir.

Ben derim ki: Rahmet ve fazl, cennette verilecek olan mükafaat ve saygı manalarına hamledilmiştir. Fakat bu âyetteki hidayet ile beşer ruhlarında, kudsiyet ve kibriyâ âleminin nurlarının tecelli etmesi sayesinde meydana gelen saadetler kasdedilmiştir. İşte bu, ruhî bir mutluluktur. Cenâb-ı Hak bunu, ruhî mutlulukların, cismânî lezzetlerden daha kıymetli olduğuna dikkat çekmek için, ilk ikisinden sonra zikretmiştir.

Kelâlenin Mirası

Bu bölümü tek başına aç →

176. Âyetin Tefsiri

"(Habibim) senden fetva isterler. De ki: "Allah, babası ve çocuğu olmayanın mirası hakkındaki hükmü (şöyle) açıklar: Eğer, çocuğu olmayan bir erkek ölür, geride onun bir tek kızkardeşi kalırsa terikesinin yarısı o (kızkardeşindir). Eğer (geride kalan), erkek kardeş ise, o, çocuksuz ölen kızkardeşinin terikesine vâris olur. Eğer (aynı şekilde geride kalanlar), iki kızkardeş ise, erkek kardeşin tertkesinin üçte ikisini alırlar. Eğer (aynı şekilde geride kalanlar), erkek ve kız kardeşler ise, o zaman erkek için dişinin hissesinin iki kah vardır. Allah size şaşırırsınız diye, (hükümlerini) açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir"

Bil ki Allahü teâlâ, sûrenin sonu başına uygun düşsün diye, bu sûrenin evvelinde mallarla ilgili hükümlerden bahsetmiş ve sonunu aynı mevzu ile bitirmiştir. Sûrenin ortası ise, hak dine ters düşmüş olan fırkalarla tartışmayı ihtiva etmektedir.

Ehl-i ilim şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, "Kelâle" hakkında iki âyet indirmiştir. Birincisi, kış mevsiminde inmiştir ve bu sûrenin baş kısmında yer alır. Diğeri ise, yazın inmiştir ve bu âyettir. Bundan dolayı, bu âyete "sayf (yaz) âyeti" denir. "Kelâle"-nin, hem vâris olan, hem de vâris olunan için kullanıldığını daha önce anlatmıştık. Binâenaleyh eğer bu kelime, vâris olan için kullanılır ise, "Kelâle", ölenin babası ile çocuğu dışındaki mirasçılarıdır. Eğer bu kelime vâris olunan için kullanılır ise, "Kelâle", ebeveyninden biri ile hiçbir çocuğu kendisine vâris olmayan ölen kimse demektir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer çocuğu olmayan bir erkek ölür, geride onun bir tek kızkardeşi kalırsa, terikesinin yarısı o kızkardeşindir" buyurmuştur. Bu âyetteki (......) kelimesi, hemen sonra geten fiilin açıkladığı, aynı kök ve manadaki (mahzuf) bir fiilin faili olarak merfû kılınmıştır. Âyetteki , çocuğu olmayan" ifadesi sıfat olduğu için mahallen merfudur. Bunun takdiri, "çocuğu olmayan bir erkek ölürse" şeklindedir.

Bil ki âyetin zahirinde üç kayıt ve şart bulunmaktadır:

1) Âyetin zahiri' ölenin çocuğu olmaması şartıyla, kızkardeşin, mirasın yarısını almasını, ama çocuk bulunduğu zaman, mirasın yarısını almamasını gerektiriyor. Halbuki durum böyle değildir. Aksine kızkardeşin, mirasın yarısını alabilmesinin şartı, ölenin erkek çocuğunun olmamasıdır. Eğer ölen erkeğin kız çocuğu bulunursa, o zaman kızkardeş, yine malın yarısını alır.

2) Âyetin zahiri, ölen kimsenin çocuğu olmaması şartı ile, kızkardeşin, mirasın yarısını alacağını gösterir. Halbuki durum böyle değildir. Aksine bunun şartı, ölenin ne bir çocuğunun ne de babasının geride kalmamış olmasıdır. Çünkü kızkardeş, baba varken, icmâya göre vâris olamaz.

3) Âyetteki 'Ceride o erkeğin bir kızkardeşi olursa" ifadesinden maksad, ana-baba bir veya baba bir kızkardeştir. Çünkü ana bir kız ve erkek kardeşin, mirastaki hükmünü Cenâb-ı Allah, bütün alimlerin ittifak ettikleri gibi, bu sûrenin başlarında yer alan kelâte âyetinde bildirmiştir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer (geride kalan) erkek kardeş ise, o, çocuksuz ölen kızkardeşinin terikesine vâris olur" buyurmuştur. Yani "Erkek kardeş, ölen kızkardeşin çocuğu mevcut olmadığı zaman, bütün terikesine vâris olur. Bu, ana-baba bir veya baba bir erkek kardeş olur ise böyledir. Ama, ana bir erkek kardeş olursa, mirasın tamamını alamaz.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer (aynı şekilde geride kalanlar), iki kızkardeş ise, erkek kardeşin terikesinin üçte ikisini alırlar. Eğer (aynı şekilde geride kalanlar), erkek ve kızkardeşler ise, o zaman erkek için, dişinin hissesinin iki kah vardır" buyurmuştur. İşte bu ifade, zikredilen kızkardeşin, ana bir kızkardeş olmadığına delâlet eder.

Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh), bir hutbesinde şöyle demiştir: "Dikkat ediniz, Allahü teâlâ'nın, Nisa süresindeki ferâiz ile ilgili âyetlerin ilki, çocuk ve baba hakkındadır. İkincisi ise, zevç, zevce ve ana bir kızkardeşler hakkındadır. Cenâb-ı Hakk'ın Nisa sûresi'nin sonunda getirdiği âyet ise, ana-baba bir kız ve erkek kardeşler hakkındadır. Enfâl sûresinin sonundaki mirasla ilgili âyet ise, ulül-erhâm hakkındadır.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah size, şaşırırsınız diye, (hükümlerini) açıklıyor" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili şu açıklamalar yapılmıştır:

1) Basralılar, burada bir muzafın mahzûf olduğunu ve bunun takdirinin ise "Allah size (hükümlerini) sapmanızı hoş görmediği için, açıklıyor" şeklinde olduğunu, ama muzaf olan "kerahet" kelimesinin hazfedildiğini ve bunun tıpkı "Köye, yani ahalisine sor" (Yusuf. 82) âyetindeki gibi olduğunu söylemişlerdir.

2) Kûfeliler, bu ifadede nefy harfinin hazfedilmiş olduğunu ve bunun takdirinin "şaşırmayasınız, sapıtmayasınız diye, Allah size (hükümlerini) açıklıyor" şeklinde olduğunu ve bunun tıpkı "Allah gökleri ve yerleri, yıkılırlar diye, yani yıkılmasınlar diye, tutmaktadır" (Fatır. 41) âyetindeki gibi olduğunu söylemişlerdir.

"Nazm" adlı eserin sahibi el-Cürcânî ise, âyetin, "Allah size, sapıklığı, onun sapıklık olduğunu bilesiniz ve ondan kaçmasınız diye açıklıyor" manasında olduğunu söylemiştir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah her şeyi hakkıyla bilendir" buyurmuştur. Binâenaleyh O'nun açıklamaları gerçek, bildirdikleri doğrudur.

Bil ki bu sûrede, çok dikkate değer bir incelik vardır. O da şudur: Sûrenin başı, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin mükemmelliğini anlatmaktadır. Çünkü Allah bu sûreye, "Ey insanlar, sizi bir tek candan yaratan Rabbinize saygılı olun" (Nisa. 1) diye başlamıştır. İşte bu ifade, O'nun kudretinin sonsuzluğuna delâlet eder. Sûrenin sonu ise, Allah'ın ilminin mükemmelliğini anlatmaktadır. Bu da O'nun, "Allah her şeyi hakkıyla bilendir" âyetidir. Rubûbiyyet, ulûhiyyet, celâl ve izzet işte bu iki sıfat ile kâimdir. Bu iki sıfattan dolayı, insanların, Allah'ın emir ve yasaklarını tutup, bütün mükellefiyetleri kabul etmeleri gerekir.

Musannif F. Râzî der ki : "Bu sûrenin tefsirini, 595 (hicrî) senesinin Cumade'l-âhire ayının 12. Çarşamba günü tamamladım."

Bu bölümü tek başına aç →