1. Âyetin Tefsiri
"Elif, Lam, Mim"
Vekî ve Abd b. Humeyd bildiriyor: Ebû Abdurrahman es-Sülemî, (.....) ve (.....)'i bir âyet sayıyordu.
Buhârî, Tarih'te, Tirmizî, İbn Durays, Muhammed b. Nasr, İbnu'l-Enbârî, el- Mesâhif'te, Hâkim, İbn Merdûye, Ebû Zer el-Herevî, Fadâil'de ve Beyhakî,
Şuabu'l-îman'da, İbn Mes'ûd'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah'ın Kitab'ından bir harf okuyana bir sevap vardır ve her sevap on katıyla karşılık bulur. (.....) bir harftir demiyorum. Fakat elif bir harf, lam bir harf mim de bir harftir."
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Dârimî, İbn Durays, Taberânî ve Muhammed b. Nasr, aynı hadisi İbn Mes'ûd'dan onun sözü olarak naklettiler.
Muhammed b. Nasr, Ebû Câfer en-Nahhâs, el-Vakf ve'l-İbtidâ'da, Hatîb, Tarih'te ve Ebû Nasr es-Siczî, el-İbâne'de, Abdullah b. Mes'ûd'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Kur'ân'ı okuyunuz; çünkü onu okumanıza karşılık size sevap verilir. bir harftir demiyorum. Fakat elife on sevap, lam'a on sevap ve (.....)'e de on sevap verilir. Böylece (elif lam (.....) demekle) otuz sevap alırsınız,"
İbn Ebî Şeybe, Bezzâr, Murhibî, Fadâilu'l-İlm'de, Ebû Zer el-Herevî ve Ebû Nasr es-Siczî zayıf senetle, Avf b. Mâlik el-Eşcaî'den Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah, Kur'ân okuyana her harfine karşılık bir sevap yazar, (.....) bir harftir demiyorum. Fakat elif bir harf lam bir harf, Zâl bir harf ve Kef de bir harf 'tir. "
Muhammed b. Nasr, Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da ve es-Siczî'nin Avf b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Allah, Kur'ân'dan bir harf okuyana bir sevap yazar. bir harftir demiyorum. Fakat (.....) bir harf, (.....) bir harf ve bir harftir. Yine (.....) bir harftir demiyorum. Fakat (.....) bir harf (.....) bir harf (.....) de bir harftir" buyurmuştur.
Muhammed b. Nasr es-Silefî, el-Vecîz fi Zikri'l-Mucâz ve'l-Mecîz'de, Enes b. Mâlik'ten Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
"Allah, Kur'ân'dan bir harf okuyana on sevap yazar, (.....) harfine ayrı, (.....) harfine ayrı ve (.....) harfine ayrı sevap yazar."
İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhifte ve Ebû Nasr es-Siczî, İbn Ömer'in şöyle dediğini bildirir:
“Kişi, ihtiyacını giderip ailesinin yanına döndüğü zaman Kur'ân'ı açıp onu okusun. Çünkü Allah, okuduğu her harfine karşılık on sevap verir. (.....) bir harftir demiyorum. Fakat (.....)'e on sevap, (.....)'a on sevap ve (.....)'e de on sevap verir."
Ebû Câfer en-Nehhâs, el-Vakf ve'l-îbtidâ'da ve Ebû Nasr es-Siczî, Kays b. Seken'den, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir:
“Kur'ân'ı öğreniniz. Çünkü onun her harfine karşılık on sevap verilir ve on günahı affedilir, (.....) bir harftir demiyorum. Fakat (.....)'e on sevap, (.....)'a on sevap ve (.....)'e de on sevap verilir."
Vekî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs ve İbnu'n-Neccâr, Tarih'inde bildirdiğine göre İbn Abbâs, (.....) âyetinin manasının:
“Ben Allah'ım, bilirim" olduğunu söyledi.
İbn Cerîr ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, İbn Mes'ûd'un, (.....) ayeti hakkında:
“Allah'ın isimlerinden türemiş harflerdir" dediğini bildirir.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta bildiriyor: İbn Abbâs: (......), (......), (......), (......), (......), (......), (......), (......), (......) ve (......) ayetleri için:
“Bunlar, Allah'ın kendileriyle kasem ettiği yeminlerdir. Ve bunlar O'nun isimlerindendir" demiştir.
İbn Cerîr, İkrime'nin, (......) için "Kasemdir" dediğini bildirir.
İbn Cerîr, İbn Mes'ûd'un, ayeti için "Allah'ın İsm-i Azam'ıdır" dediğini bildirmiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, (......), ve (......) ayetleri için, "Allah'ın İsm-i Azam'ıdır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Tefsîr'de, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir bildiriyor: Âmir'e, (......) ve (......) gibi harflerle başlayan sûreler sorulunca:
“Allah'ın isimlerinin harflere ayrılmış halidir. Eğer onları bir araya getirirsen Allah'ın isimlerinden birisi ortaya çıkar" cevabını verdi.
Abd b. Humeyd, Rabî b. Enes'in, (......) ile ilgili olarak:
“(......), Allah, lafzının ilk harfi, (......), Latîf isminin ilk harfi, (......) ise Mecîd isminin ilk harfidir" dediğini bildirir.
İbn Merdûye, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder: Sûrelerin başlangıcındaki harfler, Allah'ın isimlerinden bir isimdir."
Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta bildiriyor: Süddî, sûrelerin başlangıcındaki harflerin hepsinin, Allah'ın isimlerinden bir isim olduğunu söyledi.
Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde, (.....) ile ilgili olarak:
“Bu, Kur'ân'ın isimlerinden biridir" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, (......) ile ilgili olarak:
“Bu, Kur'ân'ın isimlerinden biridir" dedi.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh b. Hayyân'ın bildirdiğine göre Mücâhid, (.....), (.....) ve (.....) ile ilgili olarak:
“Bunlar, Allah'ın Kur'ân'a kendileriyle başladığı başlıklardır. Allah onlarla sûreleri açmıştır" dedi.
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Hasan der ki: (.....) ve (.....) Allah'ın, kendileriyle başladığı başlıklardır. Allah onlarla sûreleri açmıştır."
İbnu'l-Münzir, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir: Sûrelerin başlangıcındaki ,(.....) ,(.....), ve (.....) gibi başlıklar vazedilen hecelerdir.
İbn Cerîr, Zeyd b. Eslem'in, "(.....) ve buna benzer harflerle başlayan âyetler, sûrelerin adıdır" dediğini bildirmiştir.
İbn İshâk, Buhârî, Tarih'te ve İbn Cerîr zayıf senetle, İbn Abbâs'tan, o da Câbir b. Abdillah b. Riâb'dan bildiriyor: Ebû Yâsir b. Ahtab Yahudilerden bir grupla Bakara Sûresinin baş kısmını (.....) okuyan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından geçti ve sonra bir grup Yahudiyle beraber olan kardeşi Huyey b. Ahtab'ın yanına giderek:
“"Biliyor musunuz, vallahi Muhammed'in, Aziz ve Celil olan Allah'ın, ona indirdiklerinden (.....) âyetlerini okuduğunu işittim" dedi. Onlar:
“Bizzat sen işittin mi?" diye sorunca, Ebû Yâsir:
“Evet" cevabını verdi. Bunun üzerine Huyey, yanındaki Yahudilerle beraber Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gitti ve:
“Ey Muhammed! Ey Muhammed, sana indirilenler içinde (.....), okuduğun anlatılıyor doğru mu?" diye sordular. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet" cevabını verince, Yahudiler:
“Bunu sana Allah katından Cebrail mi getirdi?" diye sordular. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet" karşılığını verince, onlar:
“Allah, senden önce de Peygamberler gönderdi. Allah, onlardan herhangi bir peygambere, iktidarının ve ümmetinin ecelinin ne kadar olacağını beyan ettiğini bilmiyoruz. Bunu ancak sana bildirmiş" dediler ve Huyey b. Ahtab yanındakilere dönüp:
“(.....) bir, (.....) otuz, (.....) ise kırk demektir ve bu da yetmiş bir yıl eder. Şimdi sizler kendi iktidarı ve ümmetinin eceli yetmiş bir yıl sürecek olan bir peygamberin dinine mi gireceksiniz?" deyip Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) döndü ve:
“Ey Muhammed! Bu zamana ilave olarak başka bir şey var mı?" diye sordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet" cevabını verince, Huyey:
“O nedir?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“(.....) ayetidir" buyurunca, Huyey:
“Bu daha uzundur. (.....) bir, (.....) otuz, (.....) kırk, ise doksan demektir. Bunların hepsi, yüz altmış bir yıl demektir. Ey Muhammed, bundan başka bir şey yar mıdır?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet" cevabını verince, Huyey:
“O nedir?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“(.....) ayetidir" buyurunca, Huyey:
“Bu daha uzundur. (.....) bir, (.....) otuz, (.....) ise iki yüz demektir. Bunların hepsi, iki yüz otuz bir yıl demektir. Bundan başka bir şey yar mıdır?" dedi. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, (.....) ayetidir" karşılığını verince, Huyey:
“Bu daha uzundur. (.....) bir, (.....) otuz, (.....) kırk, (.....) ise iki yüz demektir. Bunların hepsi, iki yüz yetmiş bir yıl demektir" deyip şöyle devam etti:
“Ey Muhammed, senin işin bize karışık geldi. Öyle ki, sana çok şey mi yoksa az şey mi verildi bilemiyoruz." Sonra kalkıp gittiler ve Ebû Yâsir, kardeşi Huyey ve yanındaki Yahudi keşişlerine:
“Ne biliyorsunuz, belki de Muhammed'e, bunlann toplamı verilmiştir. Bunlar, yetmiş bir, yüz altmış bir, iki yüz otuz bir ve iki yüz yetmiş bir yıldır ve toplam yedi yüz otuz dört yıl yapar" deyince, onlar:
“Onun durumu bize karışık geldi" dediler. "Sana Kitap'ı indiren O'dur. Onda Kitap'ın temeli olan kesin anlamlı âyetler vardır, diğerleri de çeşitli anlamlıdırlar. Kalblerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onların çeşitli anlamlı olanlarına uyarlar..." âyetinin bu kişiler hakkında nazil olduğu söylenir.
İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc'den bildiriyor: Yahudiler, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ümmetini (kitaplarında) görüyor, gönderileceğinini biliyorlar, ama Ümmetinin ecelinin ne kadar olduğunu bilmiyorlardı. Allah, Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderip, (.....) ayetini indirdiği zaman:
“Bu ümmetin gönderileceğini biliyorduk, ama ecelinin (ömrünün) ne kadar süreceğini bilmiyorduk. Eğer Muhammed doğru söylüyorsa, bu ümmetin peygamberiyse, bu ümmetin ömrünün ne kadar olduğu size bildirildi demektir. Çünkü, (.....) ebced hesabıyla karşılığı yetmiş bir senedir. Ömrü yetmiş bir yıl olan bir dini ne yapalım" dediler. (.....) ayeti nazil olduğu zaman, bu ebced hesabıyla iki yüz otuz bir sene yapıyordu. Bunun üzerine:
“Şimdi, iki yüz otuz bir yıl ve yetmiş bir yıl oldu" dediler. Sonra, (.....) ayeti nazil olunca, bunun da ebced hesabıyla karşılığı iki yüz yetmiş bir yıl yapıyordu. Diğer sûrelerin başında olan Mukatta harfler de nazil olunca Yahudiler:
“Onun durumu bize karışık geldi" dediler.
İbn Cüreyc ve İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'nin şöyle dediğini bildiriyor: Yirmi dokuz harften olan bu üç harf hakkında herkes görüş bildirmiştir. Bunlardan her harf, Allah'ın isimlerinden birinin baş harfidir. Yine her harf bir âyet ve imtihandır. Yine her harf bir topluluğun ömrünün müddetine işeret eder. (.....), Allah isminin baş harfidir, (.....), Latif isminin baş harfidir. ise Mecîd isminin baş harfidir, (.....), Allah'ın nimetleri, (.....), Allah'ın lütfü, (.....) ise Allah'ın yüceliği anlamına gelmektedir, (.....) bir yıl, (.....) otuz yıl (.....) ise kırk yılı ifade eder.
İbnu'l-Münzir, Tefsîr'de ve Ebu'ş-Şeyh b. Hayyân, Tefsîr'de, Dâvud b. Ebî Hind'in şöyle dediğini bildirir: Şa'bî'ye, sûrelerin başındaki harfleri sorduğumda:
“Ey Dâvud! Her kitabın bir sırrı vardır. Kur'ân'ın da sırrı, sûrelerin başındaki bu harflerdir. Bunları bırak, diğer şeylerden istediğini sorabilirsin" cevabını verdi.
Ebû Nasr es-Siczî, el-İbâne'de, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Cibril'in, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile müzakere ettiği son harf: (.....) ayetidir.
2. Âyetin Tefsiri
"...Onda asla şüphe yoktur..."
Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Durays, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid dedi ki: Bakara Sûresinin ilk dört ayeti müminlerin vasıfları, iki âyet kafirlerin vasıfları, on üç âyet münafıkların vasıfları, kırkıncı âyetten yüz yirminci ayete kadar olan kısımda ise İsrail oğullarının vasıflarından bahsedilmektedir.
Vekî, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir: Bakara Sûresinin başındaki ilk dört âyet (.....)'e kadar, müminlerin vasıfları hakkında, iki âyet (.....)'e kadar kâfirlerin vasıfları hakkında, yirminci ayete kadar olan bölüm ise münafıkların vasıfları hakkındadır.
İbn Cerîr, Rabî b. Enes'in şöyle dediğini bildirir:
“Bakara Sûresinin ilk dört ayeti iman edenler hakkında, iki âyet ise Ahzâb savaşına katılan müşriklerin ileri gelenleri hakkında nazil oldu."
İbn Cerîr ve Hâkim, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir: (.....), Allah'ın isminin baş harfleridir, "Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren Kitap'dır" ayetinde geçen kitaptan kasıt, Kur'ân'dır. (.....) sözünden kasıt ise, kendisinde hiç şüphe olmayan demektir.
İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, kitaptan kastın Kur'ân olduğunu söylediğini bildirmiştir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Enbârî, el-Mesâhifte, İkrime'den buna benzer bir rivayette bulunmuştur.
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs der ki: (.....) sözünün manası:
“Kendisinde hiç şüphe yoktur" demektir.
Ahmed, Zühd'de ve İbn Ebî Hâtim, Ebu'd-Derdâ'nın:
“Şek ve şüphe küfürdendir" dediğini bildirir.
et-Tastî'nin, Mesâil'de bildirdiğine göre Nâfi b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: Yüce Allah'ın âyette buyurduğu: (.....) sözünün manası nedir?" diye sorunca, İbn Abbâs:
“Kendisinde hiç şüphe yoktur" demektir" cevabını verdi. Nâfi:
“Araplar bunu (reyb kelimesinin manasını) bilir mi?" diye sorunca ise, İbn Abbâs şöyle karşılık verdi:
“Evet. Yoksa Za'berî'nin şöyle dediğini duymadın mı?
Ey Umâme hakta şüphe yoktur
Şüphe yalancının söylediğidir?
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, (.....) sözünün manasının:
“Kendisinde hiç şüphe yoktur" olduğunu söyledi.
İbn Cerîr, Mücâhid'den buna benzer bir rivayette bulundu.
"...Takva sahipleri için hidayet kaynağıdır"
Vekî ve İbn Cerîr, Şa'bî'nin, âyette geçen "Hidayet" kelimesini, "Sapıklıktan kurtaran" şeklinde izah ettiğini bildirir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd şöyle der:
“Âyetteki hidayetin manası nur, takva sahiplerinden kasıt ise müminlerdir."
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“...takva sahipleri için hidayet kaynağıdır" ayetinde kastedilenler, bildikleri doğru yolu bıraktıklarında Allah'ın azabına uğramaktan korkanlar, Allah'tan gelenleri tasdik ettiklerinde ise rahmetini umanlardır.
İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:
“...takva sahipleri için hidayet kaynağıdır" ayetinde kastedilenler, şirkten sakınanlar ve Allah'a itaat edenlerdir.
Abd b. Humeyd bildiriyor: Katâde, "...takva sahipleri için hidayet kaynağıdır" ayeti hakkında şöyle dedi:
“Allah, Kitabı, Kendisine inananlar için aydınlık, takva sahipleri için ise nur yapmıştır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Muâz b. Cebel şöyle dedi:
“Kıyamet günü insanlar bir yerde hapsedilir ve bir münadi: «Takva sahipleri nerede?» diye seslenir. Bunun üzerine takva sahipleri Rahmân'ın korumasında hıfzında ayağa kalkarlar. Yüce Allah onlardan perdeli değildir. Onlardan gizlenmez." Muâz'a:
“Takva sahipleri kimlerdir?" diye sorulunca:
“Şirkten ve putlara tapmaktan sakınıp ihlasla Allah'a ibadet edenlerdir ve böylece takva sahipleri Cennete girerler."
Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Tarih'te, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, sahabeden olan Atiyye es- Sa'dî'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildiriyor:
“Kul, zararlının korkusundan zararsızı terk etmedikçe, muttakiler mertebesine varamaz. "
İbn Ebi'd-Dünyâ, Kitabu't-Takvâ'da bildiriyor: Bir kişi Ebû Hureyre'ye:
“Takva nedir?" diye sorunca, Ebû Hureyre:
“Dikenli bir yolda yürüdün mü?" karşılığını verdi. Adam:
“Evet" cevabını verince, Ebû Hureyre:
“Ne yaptın" diye sordu. Adam:
“Dikeni gördüğümde ondan uzaklaştım veya üzerinden aştım ya da değmeden yanından dolandım" cevabını verince, Ebû Hureyre:
“İşte takva budur" dedi.
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünyâ ve İbn Ebî Hâtim, Talk b. Habîb'den bildiriyor: Talk b. Habîb'e:
“Bize, anlayabileceğimiz basit sözlerle takvayı anlatabilir misin?" denilince, şöyle karşılık verdi:
“Takva, Allah'tan gelen nurla, rahmetini dileyerek Ona itaat etmektir. Yine takva, Allah'tan gelen nurla Allah'ın azabından korkarak Ona isyan etmeyi terk etmektir."
Ahmed, Zühd'de ve İbn Ebi'd-Dünyâ, Ebu'd-Derdâ'nın şöyle dediğini bildirir:
“Gerçek takva, kulun Allah'tan korkması, hatta zerre kadar emrinden çıkmaktan sakınmasıdır. Haram olmasından korktuğu ve harama düşmesine engel olması için helal olan bazı şeyleri bile terk etmesidir."
İbn Ebi'd-Dünyâ, Hasan(-ı Basrî)'nin şöyle dediğini nakleder:
“Muttakiler, takvada o kadar ileri gittiler ki, harama düşmekten korktukları için birçok helali terk ettiler."
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Süfyân es-Sevrî der ki:
“Takva sahiplerinin üstünlüğünün sebebi, kimsenin sakınmadığı şeylerden bile sakınmalarıdır."
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Abdullah b. el-Mübârek şöyle der:
“Kişi, yüz şeyden sakınıp, sadece bir şeyden sakınmazsa muttakilerden sayılmaz."
İbn Ebî Şeybe ile İbn Ebi'd-Dünyâ bildiriyor: Avn b. Abdillah der ki:
“Takvanın kemale ermesi, bildiğin şeyleri kullanarak bilmediğin şeyleri öğrenmeye çalışmakla olur."
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Ebû Recâ der ki:
“Muttaki olmak isteyen, işlerde kullanılan develerden daha yumuşak huylu olsun. İş devesine kim gitse onu çökertebilir."
İbn Ebi'd-Dünyâ, Mâlik b. Enes tarikiyle, Vehb b. Keysân'dan bildiriyor:
“Bir adam Abdullah b. ez-Zübeyr'e bir mektup yazarak şöyle nasihat etti:
“Derim ki: Takva sahiplerinin, kendisiyle tanındıkları alâmetleri vardır. Onlar da bu alâmetleri bilirler. Belaya sabreden, kadere razı olan, nimetlere şükreden ve Kur'ân'ın hükmüne boyun eğerse takva sahibidir demektir."
İbn Ebi'd-Dünyâ, İbnu'l-Mübârek'in şöyle dediğini bildirir:
“Hazret-i Dâvud (aleyhisselam) oğlu Süleymân'a:
“Ey oğul! Bir insanın takva sahibi olması şu üç şey ile belli olur:
Allah'ın takdir ettiği bela ve sıkıntı karşısında, O'na tam ve güzel bir şekilde tevekkül etmesi, O'nun kendisine ihsan ettiği şeylere gönülden razı olması ve O'nun müptela kıldığı belalara karşı ise güzel bir sabra sahip olmasıdır." İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Sehl b. Mincâb der ki:
“Takvanın aslı, dilinin her an Allah'ın zikriyle meşgul olmasıdır."
Ahmed, Zühd'de ve İbn Ebi'd-Dünyâ, Saîd b. Ebî Saîd el-Makburî'nin şöyle dediğini bildirir: Bize ulaştığına göre bir kişi Hazret-i İsa'ya (aleyhisselam) gelerek:
“Ey hayrın muallimi! Ben ne şekilde gerektiği gibi Allah'tan korkarım?" diye sorunca, Hazret-i İsa:
“Kolay bir şeyle olursun: Bütün kalbinle Allah'ı seversin. Gücün yettiği kadar ibâdet edersin. Nefsine merhamet ettiğin kadar hemcinslerine de merhamet edersin" cevabını verdi. Adam:
“Ey hayrın muallimi! Benim hemcinslerim kimlerdir?" diye sorunca, Hazret-i İsa:
“Âdemoğullarının hepsidir. Sana dokunmasını istemediğini başkasına dokundurma. O zaman gerçekten Allah'ın azabından sakınmış olursun" cevabını verdi.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre İyâs b. Muâviye der ki:
“Takvanın başı ve en büyüğü, Allah'tan başkasına ibadet etmemendir. Sonra insanlar Allah'ın emirlerine uydukları ve haramlardan kaçındıkları derecede birbirlerine üstün olurlar."
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Avn b. Abdillah der ki:
“Takvanın başı hüsnüniyet, sonu ise muvaffakiyettir. Kul da bu ikisi arasında bazen kendisini helaka götürecek şeylere, bazen şüphelere, bazen arzuların peşinde koşan bir nefse, bazen de kendisinden gafil ve aciz olmayan bir düşmana (Şeytana) maruz kalır ve bunlarla uğraşır."
İbn Ebi'd-Dünyâ, Muhriz et-Tufâvî'nin:
“Dünyayı âhirete tercih eden kişi, nasıl takva sahibi olmayı arzu edebilir ki" dediğini bildirmiştir.
İbn Ebi'd-Dünyâ bildiriyor: Ömer b. Abdilaziz der ki:
“Allah'tan sakınmak, gündüz oruç tutup gece namaz kılmak ve başka şeylerde ise dikkatsiz olmak değildir. Takva, Allah'ın haram kıldıklarını terk etmek, emrettiklerini yerine getirmektir. Bundan sonra kime hayır nasib edilirse, bu kişi hayır üzerine hayır elde etmiş demektir."
İbn Ebi'd-Dünyâ bildiriyor: Muhammed b. Yûsuf el-Firyâbî der ki: Süfyân es-Sevrî'ye:
“İnsanlar Süfyân es-Sevrî (çok ibadet yapıyor) derken, sen gece uyuyor musun?" dediğimde:
“Sus! Bu işin başı takvadır" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Şebîb b. Şeybe'den bildiriyor: Bilgelerden bir kişi Abdulmelik b. Mervân'ın yanında konuşup takva sahiplerinin vasıflarını saydı ve şöyle dedi. "Takva sahibi: Allah'ı, yaratılmışlara, âhireti dünyaya tercih eden, ihtiyaçları kendisini sıkıntıya sokmayan, nefse hoş gelen şeyler kendisini (Allah'a ibadetten) alıkoymayan, Allah'ın kendisinden istediklerine kalp gözüyle bakıp onları yerine getirmek için çalışan, hayatı hüzünle geçen, insanlar uyurken o geceyi kederli geçiren, gam içinde sabahlayan, kendini dünyada hapishanedeymiş gibi gören, ölüm kendisine gelinceye kadar rahat nedir bilmeyen, şifası Kur'ân olan, devası hikmetli bir söz ve güzel bir nasihat olan, dünyada bundan daha değerli bir şeyi kabul etmeyen ve başka şeyden zevk almayan" kişidir. Bunun üzerine Abdulmelik b. Mervân:
“Şahitlik ederim ki bu kişi, düşünce olarak bizden daha rahat ve yaşamı daha refah içindedir" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve Ebû Nuaym, el-Hilye'de Meymûn b. Mihrân'dan bildiriyor:
“İnsan kendisini ortağın ortağı hesaba çekmesinden daha sıkı bir şekilde hesaba çekmedikçe; nereden yediğini, nereden giyindiğini, nereden içtiğini, haramdan veya helalden olup olmadığını bilmedikçe takva sahibi olamaz."
İbn Ebi'd-Dünyâ, Ömer b. Abdilaziz'den bildiriyor: İbn Abdilaziz, idareyi eline aldığı zaman, Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra:
“Size, Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Çünkü Allah korkusu her şeyin yerini tutar, ama hiçbir şey Allah korkusunun yerini tutamaz" dedi.
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Ömer b. Abdilaziz:
“Ey insanlar! Allah'tan korkunuz. Yok olan her şeyin yerini tutacak bir şey vardır. Ancak takvanın yerini hiçbir şey tutamaz" dedi.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Katâde'nin şöyle dediğini nakleder:
“Allah Cennet'i yarattığı zaman, ona: «Konuş» deyince, Cennet: «Takva sahiplerine ne mutlu!» dedi."
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın bildirdiğine göre Mâlik b. Dînâr:
“Kıyamet, takva sahiplerinin düğünüdür" demiştir.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Muhammed b. Yezîd er-Rahabî'den bildiriyor: Ebu'd- Derdâ'ya:
“Ensâr'dan, bir beyt şiiri olmayan kimse yoktur. Sen hangi şiiri söylersin?" diye sorulunca, Ebu'd-Derdâ: Ben de şunu söylüyorum, dinleyiniz" dedikten sonra şu şiiri okudu:
Kişi ister ki dilekleri verilsin kendisine
Allah ise ancak muradım yerine getirir
Kişi der ki: Benim faydam, benim malım
Halbuki Allah korkusu (takva) elde edeceği en üstün faydadır."
İbn Ebî Hâtim, Muâz b. Cebel'in öğrencisi olan Ebu'l-Afîf'in şöyle dediğini bildirir:
“Cennetlikler, Cennete dört sınıf olarak girerler: Takva sahipleri, sonra şükredenler, sonra korkanlar, en son ise amel defterleri sağ tarafından verilenlerdir."
3. Âyetin Tefsiri
"Onlar, gaybe iman ederler..."
İbn Cerîr bildiriyor: Katâde, Yüce Allah'ın, takva sahiplerini "Onlar, gaybe iman ederler..." şeklinde vasfettiğini söyledi.'
İbn İshâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Onlar, gaybe iman ederler..." buyruğuyla kastın, Allah'tan geleni(n tümünü) tasdik etmek olduğunu söylemiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre ibn Mes'ûd, "Onlar, gaybe iman ederler..." ayetiyle ilgili olarak şöyle dedi: Onlar, Araplardan iman etmiş olanlardır. İman etmek, tasdik, gayb ise Cennet, Cehennem ve Allah'ın Kur'ân'da zikretmiş olduğu, kulların göremedikleri şeylerdir. Bunu tasdik etmelerinin sebebi, yanlarında bulunan bir kitap veya daha önce bilgileri dâhilinde olan bir şey değildir. "Onlar ki sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler, onlar âhirete de kesin olarak inanırlar."' Âyetinde kastedilen kişiler ise kitap ehlinden iman etmiş olanlardır. Sonra Allah bu iki grubu toplayarak:
“işte bunlar hidayet üzeredir..."' buyurdu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'nin şöyle dediğini bildirir:
“Onlar, gaybe iman ederler..." ayetinde kastedilen, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, âhiret gününe, Cennetine, Cehennemine, Ona kavuşmaya ve öldükten sonraki hayata iman etmektir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'nin şöyle dediğini bildirir:
“Onlar, gaybe iman ederler..." ayetinde kastedilenler, öldükten sonra dirilmeye, hesaba, Cennete ve Cehenneme inanıp Allah'ın Kur'ân'da vaad ettiklerine iman edenlerdir.
et-Tastî, el-Mesâil'de bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:
“Yüce Allah'ın:
“Onlar, gaybe iman ederler..." ayetinde kastedileni bana bildir" deyince, İbn Abbâs:
“Cennet ve Cehennemle ilgili kendileri için gayb olan şeylere iman edenlerdir" karşılığını verdi. Nâfi:
“Araplar bunu bilir mi?" diye sorunca ise, İbn Abbâs şöyle cevap verdi:
“Evet. Ebû Süfyân b. el-Hâris'in şöyle dediğini duymadın mı?
Biz gaybe iman ettik, oysa bizim kavmimiz,
Putlara taparlardı Muhammed gelmeden önce.
İbn Ebî Hâtim, Taberânî, İbn Mende, Ma'rifetu's-Sahabe'de ve Ebû Nuaym, Ma'rifetu's-Sahabe'de, Tuveyle binti Eslem'in şöyle dediğini bildiriyor: Hârise oğullarının mescidinde öğle veya ikindi namazını Mescid-i Aksâ'ya yönelerek kıldım. İki rekat kıldıktan sonra bir kişi gelip Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Kâbe'ye yönelerek namaz kıldığını bildirince, erkekler kadınların, kadınlar da erkeklerin yerine geçerek kalan iki rekatı Kâbe'ye yönelerek kıldık. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu öğrenince:
“Bunlar, gaybe iman eden topluluktur" buyurdu.
Süfyân b. Uyeyne, Saîd b. Mansûr, Ahmed b. Menî, Münsed'de, İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Enbârî, el-Mesâhifte, Hâkim ve İbn Merdûye bildiriyor: Hâris b. kays, İbn Mes'ûd'a:
“Ey Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı, Sizler Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) gördünüz, biz ise göremedik. Bunun sevabını Alllah'tan bekleriz" deyince, ibn Mes'ûd şöyle karşılık verdi:
“Siz Muhammed'i görmeden iman ettiniz (biz ise onu görüp iman ettik) bunun sevabını Allah'tan bekleriz. Çünkü Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamberliği, onu gören için açık bir durumdu. Kendisinden başka ilah olmayana yemin ederim ki, hiç kimse, gaybe iman eden kişi gibi üstün bir imana sahip değildir." Sonra ibn Mes'ûd şu ayetleri okudu:
“Elif, Lam, Mim. Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren Kitap'dır... İşte Rab'lerinin yolunda olanlar ve saadete erişenler bunlardır." (Bakara Sur. 1- 5)
Bezzâr, Ebû Ya'lâ, Murhibî, Fadâilu'l-îlm'de ve Hâkim'in bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber otururken:
“Bana, iman yönünden en üstün olanları söyleyiniz" buyurunca, sahabe:
“Ey Allah'ın Resûlü! Meleklerdir" cevabını verdiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Melekler öyledir ve böyle olmaları da haklarıdır. Allah onlara bulundukları mertebeyi vermişken onların böyle olmasına ne mani olabilir?" dedi. Bunun üzerine sahabe:
“O halde Allah'ın peygamberlikle şereflendirdiği peygamberlerdir" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Peygamberler böyledir ve böyle olmaları da haklarıdır. Allah onlara bulundukları mertebeyi vermişken onların böyle olmasına ne mani olabilir?" dedi. Sahabe:
“Ey Allah'ın Resûlü! Şehidlerdir. Peygamberlerle beraber olup şehit düşenlerdir" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onlar öyledir ve öyle olmaları haklarıdır. Allah onları peygamberleriyle şehadet mertebesiyle şereflendirdikten sonra onların böyle olmasına ne mani olabilir? Ben onları sormuyorum" dedi. Sahabe:
“Ey Allah'ın Resûlü! Onlar kimdir?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bazı kavimlerdir ki, hâlâ atalarının bellerinde olup benden sonra gelecekler, beni görmedikleri halde bana iman edecekler, beni görmedikleri halde tasdik edeceklerdir, duvarlarda asılı duran Mushaf ı görerek içindeki hükümlere uyacaklar. İşte imanı en üstün olanlar bunlardır" buyurdu.
Hasan b. Arafe, Beyhakî, Delâil'de, İsbehânî, et-Terğıb'de, Amr b. Şuayb'dan, o da babasından, o da dedesinden bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizce, iman yönünden kim daha üstündür?" diye sorunca, sahabe:
“Meleklerdir" cevabını verdiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onlar, Rablerinin yanındayken neden iman etmesinler ki!" karşılığını verince, sahabe:
“Peygamberlerdir" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Vahiy kendilerine indiği halde onlar neden iman etmesinler ki!" buyurunca, sahabe:
“Biziz" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben aranızda olduğum halde neden iman etmeyesiniz ki! Benim için iman yönünden yaratılmışların en üstünü sizden sonra gelecek Kur'ân'ın bulunduğu mushafları bulup içindekilere iman edecek olanlardır" buyurdu.
Taberânî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir sabah uyanıp:
“Su yok mu? Su yok mu?" diye sordu. Sahabe:
“Hayır" cevabını verince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Su tulumu yok mu?" diye sordu. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir su tulumu getirip önüne koyduklarında elini tuluma koyup parmaklarını ayırdı. Bunun üzerine Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) parmaklarından Hazret-i Mûsa'nın asasından akan su gibi su akmaya başladı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Bilâl! Halkı abdest almaları için çağır" buyurdu. İnsanlar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) parmaklarından akan suyla abdest almak için geldiklerinde İbn Mes'ûd içmek için çalışıyordu. Halk abdest alınca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara sabah namazını kıldırdı ve onlarla oturup:
“Ey insanlar! İman yönünden yaratılmışların en güzeli kimdir?" diye sordu. Sahabe:
“Meleklerdir" cevabını verince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu işi gözleriyle gördükleri halûe melekler nasıl iman etmesinler ki!" buyurdu. Sahabe:
“O zaman peygamberlerdir ey Allah'ın Resûlü!" deyince, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Vahiy kendilerine gökten indiği halde nasıl iman etmesinler kil" cevabını verdi. Sahabe:
“O zaman ashâbındır, ey Allah'ın Resûlü!" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Bu gördüklerine (mucizelere) rağmen nasıl iman etmesinler ki. İman yönünden yaratılmışların en güzeli, benden sonra gelecek; beni görmedikleri halde bana iman edecekler, beni görmedikleri halde tasdik edeceklerdir. İşte onlar benim kardeşlerimdir. "
İsmâîlî, Mu'cem'de, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"İman yönünden en güzel olan kimdir?" diye sorunca, "Meleklerdir" cevabı verildi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onlar gökte, sizin görmediğinizi Allah kendilerine gösterdiği halde nasıl iman etmezler ki!" karşılığını verince, "O zaman peygamberlerdir" denildi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onlara vahiy geldiği halde nasıl iman etmezler ki!" buyurunca, "O zaman biziz" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah'ın ayetleri size okunduğu, Allah'ın Resûlü aranızda olduğu halde nasıl iman etmezsiniz ki! İman yönünden en güzel olanlar, benden sonra gelecek ve beni görmeden bana iman edeceklerdir. Bu kişiler iman yönünden en güzel olanlardır. Onlar benim kardeşlerim, sizler ise arkadaşlarımsınız. "
Bezzâr'ın bildirdiğine göre Enes şöyle der: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İman yönünden en güzel olan kimdir?" diye sorunca, sahabe:
“Meleklerdir" cevabını verdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Melekler nasıl iman etmezler ki!" karşılığını verince, sahabe:
“Peygamberler" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Peygamberlere vahiy geliyor, onlar nasıl iman etmezler ki! İman yönünden insanların en güzeli sizden sonra gelecek, vahyedilen kitabı görüp ona iman ederek tâbi olacak kişilerdir. İnsanlar içinde iman yönünden en güzel olanlar bunlardır" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Müsned'de, Avf b. Mâlik'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Keşke kardeşlerimi görebilseydim" deyince, sahabe:
“Ey Allah'ın Resûlü! Biz senin kardeşlerin ve arkadaşların değil miyiz?" diye sordular.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet öyle, ama sizden sonra gelecek, sizin iman ettiğiniz gibi bana iman edecek, sizin tasdik ettiğiniz gibi beni tasdik edecek, sizin bana yardım ettiğiniz gibi yardım edecek bir topluluk gelecektir. Keşke o kardeşlerimi görebilseydim" buyurdu.
İbn Asâkir, el-Arbaîne's-Subâiyye'de, Ebû Hind tarikiyle Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Keşke kardeşlerimi görebilseydim" deyince, sahabeden bir kişi:
“Ey Allah'ın Resûlü! Biz senin kardeşlerin değil miyiz?" diye sordular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Siz benim arkadaşlar imsiniz. Kardeşlerim ise benden sonra gelip, beni görmeden iman edecek olan kimselerdir" buyurup:
“Onlar, gaybe inanırlar, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarfederler" ayetini okudu.
Ahmed, Buhârî, Tarih'te, Dârimî, el-Bâverdî, Mu'cemu's-Sahabe'de, İbn Kâni, Mu'cemu's-Sahabe'de, Taberânî ve Hâkim, Ebû Cum'a el-Ensârî'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Bizden daha çok sevabı olan topluluk var mı? Sana iman edip tâbi olduk" diye sorduğumuzda, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'ın elçisi (sallallahü aleyhi ve sellem) aranızda ve Size gökten vahiy getirdiği halde nasıl iman etmezsiniz kil Sizden sonra gelecek bir topluluk vardır ki, iki kapak arasındaki kitap kendilerine gelecek, bunlar kitaba iman edip içindekilere tâbi olacaklar. Bunlar, sevap yönünden sizden daha üstündür" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebî Ömer, Ahmed ve Hâkim, Ebû Abdirrahman el- Cuhenî'den bildiriyor: Biz Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındayken iki süvari gözükünce, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bunlar, Kinde veya Mezhac'dan iki kişidir" buyurdu. Süvariler yanımıza geldiklerinde Mezhac'lı olduklarını öğrendik. Bunlardan biri biat etmek için yaklaşıp Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) elini tuttu ve:
“Ey Allah'ın Resûlü! Seni görüp, iman eden ve sana tâbi olup tasdik edene ne vardır?" diye sordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ona ne mutlu!" karşılığını verince adam Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile tokalaşıp (biat edip) gitti. Sonra diğeri gelip biat etmek için Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) elini tuttu ve:
“Ey Allah'ın Resûlü! Seni görmeden, iman eden ve sana tâbi olup tasdik edene ne vardır?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ona ne mutlu! Ona ne mutlu" deyince, bu kişi de Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile tokalaşıp biat ederek gitti.
Tayâlisî, Ahmed, Buhârî, Tarih'te, Taberânî ve Hâkim, Ebû Umâme el- Bâhilî'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildiriyor:
“Beni görüp iman edene ne mutlu! Beni görmeden iman edene ne mutlu!" Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ikinci cümleyi yedi defa söyledi.
Ahmed ve İbn Hibbân, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildiriyor: Bir adam:
“Ey Allah'ın Resûlü! Seni görüp iman edene ne mutlu!" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Beni görüp iman edene ne mutlu! Beni görmeden iman edene ne mutlu, ne mutlu, ne mutlu!" buyurdu.
Tayâlisî ve Abd b. Humeyd'in, Nâfi'den bildirdiğine göre bir kişi İbn Ömer'e gelip:
“Ey Abdurrahman'ın babası! Bu gözlerinizle mi Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) gördünüz?" diye sorunca, İbn Ömer:
“Evet" cevabını verdi. Adam:
“Bu dillerinizle mi onunla konuştunuz?" diye sorunca, İbn Ömer yine:
“Evet" karşılığını verdi. Adam:
“Bu ellerinizle mi ona biat ettiniz?" diye sorunca, İbn Ömer:
“Evet" cevabını verdi. Adam:
“Size ne mutlu" deyince İbn Ömer:
“Sana Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) duyduğum bir şeyi söyleyeyim mi?" dedi. Adam:
“Evet" karşılığını verince, İbn Ömer: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Beni görüp iman edene ne mutlu. Beni görmeden iman edene ne mutlu, ne mutlu, ne mutlu!" buyurduğunu duydum, dedi.
Ahmed, Ebû Ya'lâ ve Taberânî, Enes'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Beni görüp iman edene ne mutlu! Beni görmeden iman edene ne mutlu!" Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ikinci cümleyi yedi defa söyledi.
Hâkim, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Ümmetimden bazıları benden sonra gelecek ve onlardan her biri, bütün malına ve ailesine karşılık beni görmeyi arzu edecek. "
"...namazı dosdoğru kılarlar..."
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn İshâk bildiriyor: ibn Abbâs, "...namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infak ederler" âyetinin manasının şöyle olduğunu söyledi:
“Beş vakit namazlarını kılarlar ve mallarının zekatını verirler."
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "...namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infak ederler" âyetinin manasının şöyle olduğunu söyledi:
“Namazlarını farzları yerine getirerek kılarlar ve sevabını umarak mallarının zekatını verirler."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Namazı dosdoğru kılmak, rükuu, secdesi, kıraati ve huşuu tam olarak yerine getirmek ve namazda kişinin kendisini tamamen namaza vermiş olmaktıır" demiştir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde der ki:
“...namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infak ederler" ayetinde kastedilen, namazları vaktinde, abdeste, rükûa ve secdeye dikkat ederek kılmak, Allah'ın, kendilerine farz kıldığı harcamaları Allah yolunda ve Onun rızası için yapmaktır.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr, "...kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infak ederler"' ayetiyle ilgili olarak şöyle dedi:
“Burada, diğer infakların dışında sadece zekat kastedilmiştir. Namazın zikredildiği her yerde onunla beraber zekat ta zikredilmiştir. Eğer namazdan sonra zekat kelimesi kullanılmamışsa, namaz zikredildikten sonra "...kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infak ederler" cümlesi zikredilmiştir.
İbn Cerîr, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir:
“...kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infak ederler" âyetinden kasıt, kişinin ailesine harcaması gereken nafakasıdır.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk, "...kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infak ederler" ayetiyle ilgili olarak şöyle dedi:
“İnfaklar, Allah'a yaklaşmak için kişilerin güçleri nisbetinde verdikleri nafile sadakalardı. Tevbe Sûresinde zekatın farz kılındığını ve kimlere verileceğini açıklayan âyetler inince, daha önce infakla ilgili olan ayetleri neshedip zekatın farz olduğunu belirtti."
4. Âyetin Tefsiri
"Onlar ki sana indirilene ve senden önce indirilenlere îman ederler..."
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "Onlar ki sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler, onlar âhirete de kesin olarak inanırlar" âyetinin manası hakkında şöyle dedi: Senin, Allah'tan getirdiğine ve senden önceki peygamberlerin getirdiklerine iman ederler. Onlar arasında ayrımcılık yapmazlar ve getirdikleri şeyleri inkâr etmezler. Öldükten sonra dirilmeye, kıyamet gününe, Cennete Cehenneme, Hesab'a çekileceklerine ve Mizan'a iman ederler. Senden önce gönderilenlere iman edip Rabbinden sana gelenleri inkar edenler gibi yapmazlar."
Abd b. Humeyd bildiriyor: Katâde, "Onlar ki sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler, onlar âhirete de kesin olarak inanırlar. İşte onlar, Rablerinden bir hidayet üzeredirler; işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir" ayetleri hakkında şöyle dedi:
“İndirilen şey, Allah'ın, hak ile batılı birbirinden ayırdığı Furkân'dır. Daha önce indirilenler ise Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) önce gelen kitaplardır. Bunlara iman edenler, hidayeti ve kurtuluşu hak ettiler ve Allah ta onlara bunu verdi. Bu vasıflar iman ehlinin vasfıdır. Sonraki iki âyette Yüce Allah:
“Şüphe yok ki, inkar edenleri, başlarına gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar" ifadesiyle kafirleri vasfetmiştir.
Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Müsned'in zevâidinde, Hâkim ve Beyhakî, ed-Da'vât'ta, Ubey b. Ka'b'dan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındayken bir bedevi gelip:
“Ey Allah'ın Resûlü! Hasta olan bir kardeşim var" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hastalığı nedir?" diye sorunca, bedevi:
“Biraz deliliği var" cevabını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onu bana getir" buyurdu ve adam gelince onu önüne oturttu ve Fâtiha Sûresini, Bakara Sûresinin ilk dört ayeti, "Tanrınız bir tek Tanrıdır. O, merhamet eden, merhametli olandan başka Tanrı yoktur.", Âyetu'l-Kürsî, Bakara Sûresinin son iki ayetini, Âli-İmrân Sûresinin "Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahibleri, O'ndan başka tanrı olmadığına şahidlik etmişlerdir. O'ndan başka tanrı yoktur, O güçlüdür, Hâkim'dir" âyetini, A'raf Sûresinin, "Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve sonra Arş'a hükmeden, gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürüyen; Güneşi, Ay'ı, yıldızları, hepsini buyruğuna baş eğdirerek var eden Allah'tır. Bilin ki yaratma da, emir de O'nun hakkıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah Yüce'dir" âyetini Müminûn Sûresinin son, "Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur. O, yüce Arş'ın Rabbidir" ayetini, Cin Sûresinin, "Doğrusu Rabbimizin yüceliği her yücelikten üstündür. O, zevce ve çocuk edinmemiştir" ayetini, Sâffât Sûresinin ilk on ayetini, Haşr Sûresinin son üç ayetini, İhlas Sûresini ve Muavvizeteyn sûrelerini okuyunca adam daha önce hiç rahatsızlanmamış gibi ayağa kalktı.
İbnu's-Sünnî, el-Amelu'l-Yevm ve'l-Leyle'de, Abdurrahman b. Ebî Leylâ tarikiyle, bir adamdan, o da babasından aynısını rivayette bulunmuştur.
Dârimî ve İbn Durays, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir:
“Bakara Sûresinin başından dört ayet, Âyetu'l-Kürsî'den sonra iki ayet, Bakara'nın son üç ayeti okuyanın ne kendisine, ne de ailesine o gün şeytan veya ailesine ve malına yaklaşmasını istemediği başka bir şey yaklaşamaz. Bu âyetler bir deliye okunduğu zaman ise, deli kendine gelir."
Dârimî, İbnu'l-Münzir ve Taberânî bildiriyor: İbn Mes'ûd der ki:
“Gece, Bakara Sûresinden on âyet okuyan kişinin bulunduğu eve o gece sabaha kadar şeytan girmez. Bu ayetlerin dördü sûrenin başında, Âyetu'l-Kürsî ve sonraki iki âyet ve "Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır..." diye başlayan, Bakara Sûresinin son üç ayetidir.
Saîd b. Mansûr, Dârimî ve Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da, Abdullah'ın öğrencilerinden olan Muğîre b. Subey'den bildiriyor:
“Uyuyacağı zaman Bakara Sûresinden on âyet okuyan, Kur'ân'ı unutmaz (ezberinde kalır). Bu on âyet şunlardır: Başından dört ayet, Âyetu'l-Kürsî, bundan sonraki iki âyet ve sûrenin sonundan üç ayet."
Taberânî ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildiriyor: İbn Ömer, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Biriniz vefat ettiği zaman onu bekletmeyiniz ve onu defnetmek için acele ediniz. Defnettikten sonra başucunda Bakara Sûresinin ilk kısmı, ayakucunda ise Bakara Sûresinin son kısmı okunsun."
Taberânî, M. el-Kebîr'de, Abdurrahman b. el-Alâ b. el-Leclâc'ın şöyle dediğini bildiriyor: Babam bana dedi ki:
“Ey oğul! Beni mezara koyduğun zaman «Bismillahi ve alâ sünneti Resûlillah» de, sonra toprağı üzerime yavaşça at, sonra başucumda, Bakara Sûresinin baş tarafını ve son kısmını oku. Çünkü Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle dediğini duydum."
İbnu'n-Neccâr, Tarih'inde Muhammed b. Ali el-Melatî'den, o da Hattâb b. Sinân'dan, o da Kays b. er-Rabî'den, o da Sâbit b. Meymûn'dan, o da Muhammed b. Sîrîn'den bildiriyor: Tîre nehrinde konakladığımızda yanımıza oranın sakinleri geldiler ve:
“Buradan gidiniz, çünkü burada konaklayan herkesin eşyaları alındı" dediler. Ben İbn Ömer'in bana Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) aktarmış olduğu hadis sebebiyle orada kaldım. Hadis şöyleydi:
"Gece, otuz üç âyet okuyan kişiye okuduğu gece yırtıcı hayvan ve eşkıya zarar veremez. Bu kişi sabaha kadar hem kendisi, hem ailesi, hem de malı emniyette olur." Akşam olduğunda ben uyumadım ve eşkıyanın otuz defadan fazla kılıçlarını çekmiş olarak geldiklerini gördüm. Ama her defasında bana yaklaşamadılar. Sabah olunca oradan ayrıldım. O topluluktan bir ihtiyar beni görüp:
“Ey kişi, sen insan mısın, yoksa cin misin?" diye sorunca, ben:
"Ben insanım" cevabını verdim. İhtiyar:
“Senin bu durumun nedir, yetmiş defadan fazla üzerine yürüdük ama her defasında seninle aramıza demirden bir sur çıktı. İhtiyara hadisi ve otuz üç ayeti anlattım. Âyetler şunlardır: Dört âyet Bakara Sûresinin başında, "İşte Rab'lerinin yolunda olanlar ve saadete erişenler bunlardır" âyetiyle biten ayetler, Âyetu'l-Kürsî, ondan sonraki, "...İşte onlar Cehennemliklerdir, onlar orada temelli kalacaklardır" ile biten iki ayet, sûrenin sonundaki, "...Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır...." ile başlayan üç ayet, A'râf Sûresinin, "Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve sonra Arş'a hükmeden, gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürüyen; Güneşi, Ay'ı, yıldızları, hepsini buyruğuna baş eğdirerek var eden Allah'tır. Bilin ki yaratma da, emir de O'nun hakkıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah Yüce'dir. Rabbinize gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu O, aşırı gidenleri sevmez. Düzeltilmişken, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah'a korkarak ve umutla yalvarın. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyi davrananlara yakındır"' ayetleri, İsrâ Sûresinin sonundaki, "De ki:
"İster Allah deyin, ister Rahman deyin, hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nundur." Namaz kılarken sesini yükseltme, gizli de okuma, ikisi ortasında bir yol tut" âyeti, Sâffât Sûresinin başından on ayet, Rahmân Sûresinin, "Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama Allah'ın verdiği bir güç olmaksızın geçemezsiniz ki! Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Ey insanlar ve cinler! Üzerinize dumansız bir alev ve ateşsiz bir duman gönderilir de kurtulamazsınız"' ayetleri, Haşr Sûresinin, "Eğer Biz Kuran'ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen, onun, Allah korkusuyla başeğerek parça parça olduğunu görürdün. Bu misalleri, insanlar düşünsünler diye veriyoruz...." ayetiyle başlayıp sûrenin sonuna kadar olan kısmı, Cin Sûresinin, "Doğrusu Rabbimizin yüceliği her yücelikten üstündür. O, zevce ve çocuk edinmemiştir. Doğrusu aramızdaki beyinsiz, Allah'a karşı yalanlar uyduruyordu " ayetleri. Bu hadisi Şu'ayb b. Harb'e zikrettiğimde:
"Bu ayetlere korunma ayetleri derdik. Bunların yüz hastalığa şifa olduğu söylenir" deyip, delilik, cüzam, alacalı ve başka hastalıkları saydı. Muhammed b. Ali der ki: Bu ayetileri felç olan bir ihtiyara, Allah onu bu hastalığından iyileştirinceye kadar okudum.
Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da bildiriyor: İbn Mes'ûd der ki:
“Günün başlangıcında, Bakara Sûresinden on âyet okuyana şeytan akşama kadar yaklaşamaz, eğer akşam vakti okuyacak olursa, şeytan ona sabaha kadar yaklaşamaz ve bu kişi ne ailesinde, ne de malında hoşlanmadığı bir şeyi görmez. Bu ayetleri bir deliye okuyacak olsa bu kişi kendine gelir. Bu ayetlerin dördü sûrenin başında, Biri Âyetu'l-Kürsî ve sonraki iki âyet ve sûrenin son üç ayetidir."
5. Âyetin Tefsiri
İşte onlar, Rablerinden olan hidâyet (hak yol) üzerindedirler ve kurtuluşa erenler (azaptan kurtulup cennete ve sonsuz saâdete kavuşanlar) işte onlardır!
6. Âyetin Tefsiri
"Şüphe yok ki, inkar edenleri, başlarına gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir..."
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, M. el-Kebîr'de, el-Lâlekâî, es-Sünne'de, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'ta, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün insanların iman etmelerini ve doğru yolda kendisine tâbi olmalarını çok arzuluyordu. "Şüphe yok ki, inkar edenleri, başlarına gelecekle uyarsan da, uyarmasan da birdir, inanmazlar" ve benzeri ayetlerle, onun bu şiddetli arzusunu bilen Allah, daha önce iman edecekleri yazılı olanlardan başkasının iman etmeyeceğini ve daha önce iman etmeyecekleri yazılı olanlardan başkasının da sapıklığa düşmeyeceğini bildirdi."
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Abdullah b. Amr der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Bazen Kur'ân'dan okuyoruz ve (okuduğumuzun manasına bakıp) ümitleniyoruz. Bazen de okuyoruz ve ümitsizliğe düşüyoruz" denilince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Size Cennetlikleri ve Cehennemlikleri haber vereyim mi?" diye sordu. Sahabe:
“Evet, ey Allah'ın Resûlü!" karşılığını verince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren Kitap'dır" ile başlayıp "İşte Rab'lerinin yolunda olanlar ve saadete erişenler bunlardır" ile biten âyetlerde vasfedilenler Cennetliklerdir." Bunun üzerine sahabe:
“Onlardan olmayı umarız" dediler. Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şüphe yok ki, inkar edenleri, başlarına gelecekle uyarsan da, uyarmasan da birdir, inanmazlar. Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır ve büyük azab onlar içindir" ayetlerini okuyup:
“Bunlar Cehennemliklerdir" buyurdu. Bunun üzerine biz:
“Biz onlardan değiliz, öyle değil mi ey Allah'ın Resûlü!" dedik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet" Cevabini Verdi.
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "Şüphe yok ki, inkar edenleri, başlarına gelecekle uyarsan da, uyarmasan da birdir, inanmazlar" ayetiyle ilgili şöyle dedi: Sana indirileni inkar edenler, "Senden önce gelen kitaplara inandık" deseler bile, kendilerinde bulunan ilmi ve Allah'ın, kendilerinden aldığı ahdi inkâr ederek hem kendi bilgilerini hem de sana getirdiklerimi inkâr etmişlerdir. Artık onlar senin uyarmanı ve korkutmanı nasıl dinleyeceklerdir? "Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve âhirette) büyük bir azap vardır" âyetinin manası ise şöyledir: Rabbinden sana gönderileni inkar ettikleri için, senden önce gönderilen kitapların ve peygamberlerin hepsine iman etseler bile, sana gönderilene iman etmedikçe doğru yolu bulamazlar. Sana muhalefet ettikleri için de onlar için büyük bir azab vardır. Bu âyette kastedilenler Yahudi hahamlarıdır.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Ebu'l-Âliye der ki:
“Şüphe yok ki, inkar edenleri, başlarına gelecekle uyarsan da, uyarmasan da birdir, inanmazlar. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve âhirette) büyük bir azap vardır" ayetleri Ahzâb savaşına katılanların ileri gelenleri hakında nazil olmuştur. Bunlar Yüce Allah'ın, "Allah'ın nimetine nankörlükle karşılık veren ve sonunda kavimlerini helâk yurduna sürükleyenleri görmedin mi?" ayetinde zikrettiği kişilerdir. Bunlar Bedir savaşında öldürülmüşlerdir ve içlerinden sadece Ebû Süfyân ve Hakem b. Ebi'l-Âs İslam'ı kabul etmiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Süddî, "...inkar edenleri, başlarına gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar"' ayeti hakkında:
“Sen onlara nasihat etsen de, etmesen de birdir" demiştir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, "Şüphe yok ki, inkar edenleri, başlarına gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar"' ayetiyle ilgili şöyle dedi:
“Onlar şeytana uydular, şeytan da onlara hâkim oldu. Böylece Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürleyip, gözlerine perde gerdi. Bu sebeple onlar doğruyu göremez, duyamaz, bilemez ve anlayamazlar."
7. Âyetin Tefsiri
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Kâfirlerin kalplerini ve kulaklarını mühürlemek, gözlerine perde germek, doğruyu bulmalarına engel olmak demektir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve âhirette) büyük bir azap vardır" ayetiyle ilgili şöyle dedi:
“Kalplerini ve kulaklarını mühürleyerek doğruyu anlayıp duymalarını engellemek, gözlerine perde germek ise hakkı görmelerini engellemek, demektir."
et-Tastî, el-Mesâil'de bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: Bana, "Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve âhirette) büyük bir azap vardır" âyetinin manası hakkında bilgi ver" deyince, İbn Abbâs:
“Allah onların kalplerine ve kulaklarına mühür vurmuştur" karşılığını verdi. Nâfi:
“Araplar, «Mühür» sözcüğünü kullanır mıydı?" diye sorunca ise İbn Abbâs şöyle dedi:
“Evet. Sen A'şâ'nın şu şiirini duymadın mı?
Yahudiler içkiyi almak istediklerinde
Üzerindeki mührü açtılar
Sâîd b. Mansûr, Hasan ve Ebû Recâ'dan, birinin ayeti (.....) olarak, diğerinin ise (.....) şeklinde okuduğunu bildirir.
8. Âyetin Tefsiri
"İnsanlardan, inanmadıkları halde, «Allah'a ve âhiret gününe inandık» diyenler vardır,"
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: ibn Abbâs, "İnsanlardan, inanmadıkları halde, «Allah'a ve âhiret gününe inandık» diyenler vardır" ayetinde, Evs ve Hazrec kabilesi ile onlar gibi münafık olanların kastedildiğini söyledi.
İbn İshâk ve İbn Cerîr bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Bakara Sûresinin başından ilk yüz ayeti, isim ve neseplerinin de açıklandığı bazı Yahudi hahamları ve Evs ve Hazrec kabilesinden olan münafıklardan bahsetmektedir."
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Mes'ûd, "İnsanlardan, inanmadıkları halde, «Allah'a ve âhiret gününe inandık» diyenler vardır" ayetinde münafıkların kastedildiğini söyledi.
Abdürrezzâk bildiriyor: Katâde, "İnsanlardan, inanmadıkları halde, «Allah'a ve âhiret gününe inandık» diyenler vardır....Onlar, doğruluk yerine sapıklığı aldılar da alışverişleri kâr getirmedi; doğru yolu bulamamışlardı" ayetlerinin münafıklar hakkında nazil olduğunu söyledi.
Abd b. Humeyd, Katâde'nin, "İnsanlardan, inanmadıkları halde, "Allah'a ve âhiret gününe inandık" diyenler vardır"" ayeti hakkında şöyle dediğini bildirir:
“Bu, münafıkların vasfıdır. Âyet, gizlice hainlik eden, kötü ahlâklı ve gaddar, diliyle kabul ettiğini söyleyip kalbiyle inkar eden, diliyle iman ettiğini söyleyip ameliyle bunun tersini yapan, sabah bir halde, akşam başka bir halde olan ve geminin rüzgarın esmesiyle savrulduğu gibi iman ile küfür arasında savrulanların özelliklerini bildirmektedir."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Muhammed b. Şîrîn der ki:
“Sahabe, "İnsanlardan, inanmadıkları halde, "Allah'a ve âhiret gününe inandık" diyenler vardır"' ayetinde tarif edilenlerden olmaktan korktukları kadar başka hiçbir şeyden korkmazlardı."
Abd b. Humeyd, Muhammed b. Sîrîn'den bildiriyor:
“Sahabe, "İnsanlardan, inanmadıkları halde, «Allah'a ve âhiret gününe inandık» diyenler vardır" âyetinde tarif edilenlerden olmaktan korkarlardı."
Abd b. Humeyd, Yahya b. Atîk'ten bildiriyor: Muhammed, Haccâc'dan bahsedildiği zaman, "İnsanlardan, inanmadıkları halde, "Allah'a ve âhiret gününe inandık" diyenler vardır" ayetini okur ve:
“Biz, Haccâc'dan başkasından daha çok korkarız" derdi.
İbn Sa'd, Ebû Yahya'dan bildiriyor: Ben yanındayken bir adam Huzeyfe'ye:
“Nifak nedir?" diye sorunca, Huzeyfe:
“İslam'dan bahsedip onunla amel etmemendir" cevabını verdi.
9. Âyetin Tefsiri
"Bunlar Allah'ı ve inananları aldatmaya çalışırlar..."
Ahmed b. Menî, Müsned'de, zayıf isnâdla sahabeden bir kişiden bildiriyor: Müslümanlardan bir kişi:
“Ey Allah'ın Resûlü! Kıyamet günü nasıl kurtuluruz?" diye sorunca, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'ı aldatma" cevabını verdi. Adam:
“Allah'ı nasıl aldatırız?" diye sorunca ise Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah'ın sana emrettiklerini, başka birisi için yapmandır. Riyadan sakınınız, çünkü riya Allah'a ortak koşmaktır. Riyakâr, kıyamet günü yaratılmışların içinde dört isimle çağrılır: Kendisine: Ey kâfir ey facir, ey her şeyi kaybeden, ey gaddar! Amelin boşa gitmiştir, sevapların yok olmuştur. Bugün, Allah katında senin için hiçbir nasibin yoktur. Ey aldatan, kim için amel yaptıysan ücretini ondan iste." Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), "...Rabbine kavuşmayı uman kimse, yararlı iş işleşin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın"' ve "Şüphesiz münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler" ayetlerini okudu.
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Cüreyc, "Bunlar Allah'ı ve inananları aldatmaya çalışırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değildirler" ayeti hakkında şöyle dedi: İçlerinden iman etmedikleri halde, açıktan "Lâ ilâhe illallah" derler ve bunu söylemekle canlarını ve mallarını emniyet altına almak isterler.
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Vehb der ki: İbn Zeyd'e, "Bunlar, Allah'ı ve inananları aldatmaya çalışırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değildirler" ayetini sorduğumda şöyle cevap verdi:
“Onlar, iman ettiklerini söyleyip Allah'ı, Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) ve iman edenleri aldatmak isteyen münafıklardır. Ama onlar, gizledikleri küfür ve ifaklarıyla kendi nefislerine zarar verdiklerinin farkında değildirler." Sonra İbn Zeyd, "Allah, onların hepsini tekrar dirilttiği gün, size yemin ettikleri gibi O'na yemin ederler; kendilerine bir yarar sağlayacağını sanırlar. Dikkat edin; onlar şüphesiz yalancıdırlar" ayetini okuyup:
“Bunlar münafıklardır" dedi.
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildiriyor: Kays b. Sa'd der ki:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Tuzak kurma ve aldatma, cehennemdedir" dediğini duymasaydım, bu ümmetin en fazla tuzak kuranı olurdum."
10. Âyetin Tefsiri
"Kalblerinde hastalık vardır, Allah hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyleye geldikleri için onlara elem verici azab vardır."
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "Kalblerinde hastalık vardır, Allah hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyleye geldikleri için onlara elem verici azab vardır" ayetindeki hastalığın şüphe olduğunu, Allah'ın da onlardaki bu şüpheyi arttırdığını söyledi.
İbn Cerîr, İbn Mes'ûd'dan aynı yorumu rivayette bulunmuştur.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "Kalblerinde hastalık vardır, Allah hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyleye geldikleri için onlara elem verici azab vardır" ayetindeki hastalığın nifak olduğunu, gerçeği değiştirip tahrif ettikleri için onlara ceza olarak acı verici bir azab olduğunu söyledi.
et-Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:
“Bana, Yüce Allah'ın:
“Kalblerinde hastalık vardır, Allah hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyleye geldikleri için onlara elem verici azab vardır"' ayetindeki hastalık nedir?" deyince, İbn Abbâs:
“Nifak manasındadır" cevabını verdi. Nâfî:
“Araplar bu kelimeyi kullanır mı?" diye sorunca ise İbn Abbâs şöyle dedi: Evet, sen şairin şöyle dediğini duymadın mı?
Bazen, kimilerine güzel söz söylerim, ama
Onların kasta kalpleri bana karşı (kinle) kaynar
Nâfi:
“Âyetteki "Elîm" kelimesinin manası nedir?" diye sorunca, İbn Abbâs:
“Acı verici bir azab, demektir" karşılığını verdi. Nâfi:
“Araplar bu kelimeyi kullanır mı?" diye sorunca ise İbn Abbâs şöyle dedi: Evet, sen şairin şöyle dediğini duymadın mı?
Acı çekmeyen uyudu da
Ben gece boyu uyuyamadım
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs der ki: Kur'ân'da (.....) olarak geçen her kelimenin manası, acı verici demektir.
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Ebu'l-Âliye der ki: Kur'ân'da (.....) olarak geçen her kelimenin manası, acı verici demektir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildiriyor: Katâde:
“Kalblerinde hastalık vardır, Allah hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyleye geldikleri için onlara elem verici azab vardır" ayeti hakkında şöyle dedi:
“Hastalık, kalplerindeki Allah'ın emirlerine karşı olan şek ve şüphedir. Bu sebeple Allah onların şüphelerini arttırmıştır. Yalan söylemekten sakınınız. Çünkü yalan, nifakın kapısıdır. Vallahi, kulun kalbini en çabuk bozulmasına sebep olan amel, bizce kibir veya yalandır."
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Zeyd der ki:
“Kalplerdeki hastalıktan maksat, bedende değil dinde olan bir hastalıktır. Bunlar münafıklardır. Hastalık ise İslam hakkındaki şüpheleridir."
İbn Cerîr bildiriyor: Rabî der ki:
“Kalpleri hasta olan kişiler, münafıklardır. Kalplerindeki hastalık ise Allah'ın emri hakkında duydukları şüphedir. Bu sebeple Allah ta onların şüphesini arttırmıştır."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk şöyle der: Elem verici azab, acı verici azab demektir. Kur'ân'da "Elîm" olarak geçen her kelimenin manası, acı verici demektir.
11. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:12
12. Âyetin Tefsiri
"Kendilerine: «Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın» dendiği zaman, «Bizler sadece ıslah edicileriz» derler. İyi bilin ki, asıl bozguncular kendileridir, lakin farkında değillerdir."
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Mes'ûd der ki:
“Kendilerine: «Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın» dendiği zaman..." ayetinde geçen fesadın manası, küfür ve isyan etmektir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Kendilerine: «Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın» dendiği zaman, "Bizler sadece ıslah edicileriz" derler" ayetiyle ilgili olarak şöyle dedi: Bir günah işledikleri zaman kendilerine:
“Böyle yapmayın" dendiğinde, "Biz doğru yoldayız" derler.
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "...Bizler sadece ıslah edicileriz" derler." ayetiyle ilgili şöyle dedi:
“Münafıklar, «Biz müminlerle kitap ehlinin arasını düzeltmek istiyoruz» derler."
Vekî, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Abbâd b. Abdillah el-Esedî der ki: Selmân:
“Kendilerine: «Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın» dendiği zaman, «Bizler sadece ıslah edicileriz» derler" ayetini okuyup:
“Henüz bu ayetin muhatapları gelmemiştir" dedi.
13. Âyetin Tefsiri
"Onlara «Müslümanların inandığı gibi sîz de inanın» denilince de, «Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?» derler; iyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "Onlara «Müslümanların inandığı gibi siz de inanın» denilince de, «Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?» derler; iyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler" ayetiyle ilgili şöyle dedi:
“Muhammed'in ashabının, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olduğuna, kendisine indirilenin hak olduğuna inandığı gibi inanınız dendiğinde, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabını kastederek, "Bu beyinsizler gibi mi inanacağız» derler. Hâlbuki beyinsiz ve cahil olanlar kendileridir, ama bunu kendileri anlamazlar."
İbn Asâkir, Tarih'inde, zayıf isnâdla bildiriyor: İbn Abbâs, "Onlara «Müslümanların inandığı gibi siz de inanın» denilince de, "Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?" derler; iyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler" ayetinde, kendileri gibi inanılması istenen kişilerin, Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali olduğunu söyledi.
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Mes'ûd, "Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?" derler; iyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler" ayetinde, münafıkların kastettikleri kişilerin Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı olduğunu söyledi.
İbn Cerîr, Rabîve İbn Zeyd'den aynı rivayette bulunmuştur.
14. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:15
15. Âyetin Tefsiri
"İnananlara rastladıkları zaman, «İnandık» derler, elebaşlarıyla baş başa kaldıklarında, «Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz» derler. Onlarla Allah alay eder ve taşkınlıkları içinde bocalar durumda bırakır."
Vâhidî ve Sa'lebî, zayıf isnâdla bildiriyor: İbn Abbâs der ki: Bu âyet Abdullah b. Ubey ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Bu kişiler bir gün çıkıp, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bir grupla karşılaşmışlardı. Abdullah, b. Ubey:
“Bakın bu beyinsizleri sizin başınızdan nasıl savacağım" deyip giderek, Ebû Bekr'in elini tutup:
“Teyme Oğulları'nın ulusu. İslam'ın büyüğü, mağarada Allah'ın Resûlünün (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında bulunan iki kişinin ikincisi ve canını malını Allah yolunda cömertçe harcayan Sıddık'a merhaba" dedi. Sonra Ömer'in elinden tutup:
“Adiy İbn Ka'b Oğulları'nın ulusu, hakla bâtılın arasını ayıran, Allah'ın dini hususunda taviz vermeyen canını ve malını Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için harcayan kimseye merhaba" dedi. Sonra da Ali'nin elini tutup: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) amcazadesi ve damadı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dışında, Haşim Oğulları'nın efendisi olan kişiye merhaba" dedi ve sonra dağıldılar, Abdullah arkadaşlarına:
“Nasıl yaptığımı gördünüz mü? Siz de onları gördüğünüz zaman böyle yapın" dedi. Münafıklar da ona övgü yağdırdılar. Müslümanlar dönüp olanları Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) anlatınca, bu âyet nazil oldu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "İnananlara rastladıkları zaman, «İnandık» derler, elebaşlarıyla baş başa kaldıklarında, «Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz» derler. Onlarla Allah alay eder ve taşkınlıkları içinde bocalar durumda bırakır" ayetiyle ilgili olarak şöyle dedi: Yahudilerden bazıları Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) asbabıyla veya ashabdan bazılarıyla karşılaştıkları zaman:
“Biz sizin dininizdeniz" derler, kardeşlerinin yanına döndükleri zaman ise, "Biz sizin dininizdeniz.
Muhammed'in ashabıyla alay ediyoruz" derlerdi. Hâlbuki Allah onlardan intikam alarak kendileriyle alay eder ve küfürlerinde bocalayıp dururlar.
Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât' ta bildiriyor. İbn Abbâs:
“İnananlara rastladıkları zaman, «İnandık» derler, elebaşlarıyla baş başa kaldıklarında, «Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz» derler. Onlarla Allah alay eder ve taşkınlıkları içinde bocalar durumda bırakır"" ayetiyle ilgili şöyle dedi: Bunlar, Ehli kitaptan olan münafıklardır. Allah onları ve alay etmelerini, arkadaşlarının yanına döndükleri zaman:
“Biz sizin dininizdeniz. Biz Muhammed'in ashabıyla alay ediyoruz" demelerini zikredip, âhirette Allah'ın kendileriyle alay edeceğini bildirmiştir. Âhirette, yüce Allah onlara Cehennemden Cennete bir kapı açacak ve kendilerine:
“Geliniz" denilecek, münafıklar ateşte yüzerek kapıya doğru yönelecekler. Bu sırada müminler süslü çadırlar içerisinde tahtlar üzerinde onlara bakacaklar. Kapıya doğru vardıklarında kapı üzerlerine kapatılacak ve müminler onlara gülecekler. İşte "Allah onlarla alay eder" buyruğunda anlatılan budur. Yani âhirette onlarla alay eder, demektir. Kapılar yüzlerine kapatılınca da müminler onlara gülerler. Yüce Allah'ın:
“Bugün de, inananlar inkarcılara gülerler" buyruğunda anlatılan da işte bu durumdur.
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "İnananlara rastladıkları zaman, «İnandık» derler, elebaşlarıyla baş başa kaldıklarında, «Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz» derler. Onlarla Allah alay eder ve taşkınlıkları içinde bocalar durumda bırakır" âyetinin manasıyla ilgili şöyle dedi: Sizinle karşılaştıklarında, "Arkadaşınıza yani Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) iman ettik. Ama sadece o size gönderilmiştir." derler. Kendilerine yalanlamalarını emreden Yahudilerden olan arkadaşlarının yanına döndükleri zaman ise, "Biz sizin dininiz üzereyiz. Biz onlarla alay edip eğleniyoruz" derler.
İbnu'l-Enbârî bildiriyor: Yemânî, bu ayeti, (.....) şeklinde okumuştur.
İbn Ebî Hâtim, Ebû Mâlik'in, âyetteki kelimesinin "gitmek" olduğunu söylemiştir.
İbn Cerîr, İbn Mes'ûd'un, "... elebaşlarıyla baş başa kaldıklarında..." ayetinde bahsedilen elebaşların, küfürdeki elebaşları olduğunu söylediğini bildirir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor:
“... elebaşlarıyla baş başa kaldıklarında..." ayetinde bahsedilen, münafıklardan ve müşriklerden olan arkadaşlarıdır.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“... elebaşlarıyla baş başa kaldıklarında, «Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz» derler. Onlarla Allah alay eder ve taşkınlıkları içinde bocalar durumda bırakır" âyetinin manasıyla ilgili şöyle dedi: Müşriklerden olan kardeşleri, reisleri ve şer işlerdeki önderlerine gittikleri zaman:
“Biz onlarla alay ediyoruz ve eğleniyoruz" derler.
İbnu'l-Münzir, Ebû Salih'in:
“...Onlarla Allah alay eder ve taşkınlıkları içinde bocalar durumda bırakır" ayetiyle ilgili şöyle dedi: «Cehennemlikler ateşteyken:
“Çıkınız" denir ve Cehennem kapıları açılır. Onlar Cehennem kapılarının açıldığını görünce çıkmak için kapılara yönelirler. Bu sırada müminler tahtlar üzerinde onlara bakarlar. Cehennemlikler kapılara yetiştiklerinde, onlar çıkmadan kapılar kapanır. İşte Allah'ın onlarla alay etmesi, müminlerin kapılar onlara kapatılınca gülmesidir. Yüce Allah'ın:
“Bugün de, inananlar inkarcılara gülerler" buyruğunda anlatılan da işte bu durumdur.
İbn Cerîr, İbn Mes'ûd'un, "...ve taşkınlıkları içinde bocalar durumda bırakır" ayetiyle ilgili şöyle dediğini bildirir:
“Taşkınlıkları içinde bocalamaları için Allah onlara mühlet verip sürelerini uzatır."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Bocalamaktan" kastın sapıklığa devam edip durmak olduğunu söylemiştir.
et-Tastî bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:
“Yüce Allah'ın "Bocalarlar" sözünün manası nedir?" diye sorunca, İbn Abbâs:
“Oyalanıp tereddüt içinde yaşamak, demektir" cevabını verdi. Nâfi:
“Araplar bu kelimeyi kullanır mı?" diye sorunca ise İbn Abbâs şöyle dedi: Evet, sen A'şâ'nın şöyle dediğini duymadın mı?
Görüldüğü gibi oyalanıp dururken saçlarım ağardı
Bu oyalanma yaşlı kişiler için kötüdür.
Firyâbî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir bildiriyor: Mücâhid der ki:
“...ve taşkınlıkları içinde bocalar durumda bırakır" âyetinden kasıt, dalalet içinde oyalanıp dolaşmaları için onlara zaman vermesi demektir.
16. Âyetin Tefsiri
"Onlar, doğruluk yerine sapıklığı aldılar da alışverişleri kâr getirmedi; doğru yolu bulamamışlardı."
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Onlar, doğruluk yerine sapıklığı aldılar..." âyetinin manası hakkında:
“Onlar iman karşılığında küfrü satın aldılar" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“Onlar, doğruluk yerine sapıklığı aldılar..."' ayeti hakkında şöyle dedi:
“Dalaleti alıp, hidayeti bıraktılar."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Mücâhid der ki:
“Âyette kastedilenler, önce iman edip sonra küfre girenlerdir."
Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den bildiriyor:
“Onlar, doğruluk yerine sapıklığı aldılar da alışverişleri kâr getirmedi; doğru yolu bulamamışlardı" âyetinin mânâsını açıklarken şöyle dedi:
“Onlar, hidayeti bırakıp dalâleti tercih ettiler. Bu sebeple vallahi, gördüğünüz gibi hidayetten dalâlete, cemaatten ayrılığa, emniyetten korkuya ve sünnetten bidate çıktılar."
17–19. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:20
20. Âyetin Tefsiri
"Onlar, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler ki, Allah ışıklarını yok edince, onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakmıştır. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden doğru yola dönmezler. Bir kısmı da, karanlıklarda, gök gürlemeleri ve şimşek arasında gökten boşanan sağanağa tutulup, yıldırımlardan ölmek korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkayan kimseye benzer. Şimşeğin çakması neredeyse gözlerini alır,- onları aydınlattıkça ışığında yürürler ve üzerlerine karanlık basınca durakalırlar. Allah dileseydi işitme ve görmelerini giderirdi. Doğrusu Allah her şeye Kadir'dir."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Sâbûnî, el-Mieteyn'de bildirir: İbn Abbâs der ki:
“Yüce Allah, "Onlar, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler ki, Allah ışıklarını yok edince, onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakmıştır" ayeti, İslâm'ın izzetinden faydalanan münafıklar için verdiği bir örnektir. Onlar müslüman olduklarını açıklamakla, müslümanlarla evlenmekte, müslümanlara vâris olmakta ve ganimetleri paylaşmaktaydılar, ölünce Allah onlardan bu izzet ve şerefi sıyırıp almış, kendilerini azab içinde bırakmıştır. Onlar hidayeti duymazlar, görmezler ve anlamazlar. Onlar belalar getiren ve şimşekler çakan yağmura tutulmuş gibidir. Kur'ân'ın ayetleri bu örneklerle münafıkların gizli durumlarını açığa çıkarmaktadır. Münafıklar, İslam'ın izzetinden faydalandıkları müdetçe rahatlık içinde olurlar, Müslümanlar bir sıkıntıya maruz kalınca ise, "İnsanlar içinde Allah'a, bir yar kenarındaymış gibi kulluk eden vardır. Ona bir iyilik gelirse yatışır, başına bir bela gelirse yüz üstü döner. Dünyayı da, âhiretî de kaybeder. İşte apaçık kayıp budur"' ayetinde belirtildiği üzere küfürlerine geri dönerler."
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Mes'ûd ve sahabeden bazıları, "Onlar, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler..." âyetinin manası hakkında şöyle dediler:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiği zaman, bazıları İslam'a girip, sonra münafık oldular. Böylece bu insanların durumu, aydınlanmak için karanlıkta ateş yakan, böylece çevresinde bulunan zararlı şeyleri gören daha sonra ise ateşi sönerek çevresindeki zarar veren şeyleri göremeyen kişinin durumuna benzetilmiştir. Bu kişi aydınlıktayken ışık söner ve ateş sönünce hangi şeyden korunacağını bilemez. Münafık ateş yakan bu kimseye benzer. Daha önce inkarcılığın karanlıkları içerisinde bulunur, Müslüman olarak helali haramı, hayır ve şerri öğrenerek aydınlanmış olur. Bu durumdayken inkâr ederek helal haram tanımaz, hayır ve şer bilmez duruma düşer. İşte bunlar, sağırdırlar, dilsizdirler, konuşamazlar ve İslam'a dönemezi er."
İbn Mes'ûd der ki: Medine münafıklarından iki adam, Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) kaçıp müşriklerin yanına giderken, Allah'ın âyette zikrettiği, gök gürlemesi, şimşek ve sağanak yağmura tutuldular. Bunun üzerine ikisi de, şimşek kulaklarından girip kendilerini öldürmesin diye parmaklarını kulaklarına soktular. Şimşek çaktığı zaman, onun ışığında yürüyorlar, şimşek çakmayınca ise önlerini göremiyorlardı ve bu sebeple yerlerinde duruyorlardı. Bu sebeple ikisi de:
“Keşke sabaha çıksak ta Muhammed'e gidip elimizi eline koysak" dediler. Sabah olunca Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gidip İslam'a girip Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) biat ettiler ve güzel iki Müslüman oldular. Allah bunların durumunu Medine'deki münafıklara örnek verdi. Münafıklar, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) meclisinde bulundukları zaman, aleyhlerinde bir vahiy geleceğinden veya aleyhlerine bir şey anlatılarak öldürüleceklerinden korkarak, önceki iki münafığın yaptığı gibi parmaklarıyla kulaklarını tıkıyor ve onu dinlemek istemiyorlardı. Yine Medine'de yaşayan bu münafıkların mallan çoğaldığı, erkek çocukları olduğu ve ganimetten pay almaları durumunda İslam'dan hoşlanıyor "Muhammed'in dini doğru bir din" diyorlar ve doğru yolda devam ediyorlardı. Tıpkı bu iki münafıkın şimşeğin aydınlatmasıyla yürümeleri gibi. Medine- deki münafıkların malları helak olduğu, çocuklarının kız doğduğu ve başlarına bir felaket geldiğinde ise "Bu, Muhammed'in dininin yüzünden oldu" diyorlar ve kalblerindeki inkar üzerinde karar kılıyorlardı. Tıpkı bu iki münafığın, şimşek çakmadığı durumda, bulundukları yerde kalmaları gibi."
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Abbâs:
“Onlar, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler ki, Allah ışıklarını yok edince, onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakmıştır." Allah ateş yakan bu kimseyi münafığa misal vermiştir. Nur, onunla konuştukları imanlarıdır. Karanlık ise onların dalâleti ve küfrüdür. "Sayyib" ise yağmur demektir. Münafığın, Allah'ın Kitab'ından bildiklerini söylemesi ve insanların arasındayken amel yapması ışığa, yalnız kalınca bunun tersini yapması, bu kişi böyle devam ettiği müddetçe karanlığa benzetilmiştir. Karanlıklar; dalâlet, şimşek ise iman dernektir. "Şimşeğin çakması neredeyse gözlerini alır; onları aydınlattıkça ışığında yürürler ve üzerlerine karanlık basınca durakalırlar..." ayetinde kastedilenler Ehli kitaptır. Onlardan biri şimşek parıltısında yol almak gibi hakkın sadece bir ucundan tutup ilerlemeye çalışır. Bu parıltıyla görünen alanın da dışına çıkamaz."
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, bu âyetler hakkında şöyle demiştir:
“Allah, hakkı görüp ikrar eden, küfrün karanlığından çıkınca, küfürleriyle bu ışığı söndüren, bu sebeple yüce Allah'ın kendilerini karanlıkta bıraktığı ve doğru yolu göremeyen, hakka yönelemeyen münafıklara misal vermiştir. Bunlar hayra karşı kördür, hidayete ve hayra dönemezler. Onlar küfür ve sizin tarafınızdan öldürülme korkusu içinde olduklarından dolayı tıpkı yağmura ve şimşeklere tutulmuş kişi gibidirler. Bu kişi ölüm korkusuyla parmaklarıyla kulaklarını kapatır. Ama Allah ona belayı indirerek o belayla kendisini kuşatmıştır. Hak ışığının kuvveti neredeyse gözlerini kör edecekti. Hakkın her ışık vermesinde, onlar hakkı bilip söylerler ve sözleriyle doğru görünürler. Haktan sapıp küfre döndükleri zaman, şaşkın bir şekilde kalırlar. Eğer Allah dileseydi, hakkı bildikten sonra terk ettikleri için onların duyma kabiliyetlerini yok ederdi."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor:
“Onlar, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler ki, Allah ışıklarını yok edince, onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakmıştır" ayetindeki ateşin ışık saçması, onların müminlere ve doğru yola yönelmeleridir. Işıklarının yok olması ise, kafirlere ve dâlalete yönelmeleridir. Şimşeğin ışık saçması ve ışığının yok olması da aynı şey için misal verilmiştir. "...Allah kâfirleri kuşatmıştır" âyetinden kasıt ise, Allah'ın onları Cehennemde toplamasıdır.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor:
“Onlar, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler ki, Allah ışıklarını yok edince, onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakmıştır" ayetini Allah münafıklara misal vermiştir. Münafık "Lâilâhe İllallah" dediği zaman, bu sözü söylediği için müslümanla evlenebilir, mirasçı olabilir, Müslümanların hakkı olan şeylerde kendisinin de hakkı olur, canı ve malı emniyette olur. Ölüm anında ise bu kelimenin kalbinde bir yeri olmaz ve amelinin de gösteriş için yapıldığı için geçerliliği olmaz. Bu sebeple, söylemiş olduğu kelime kendisinden çekilip alınır ve körlüğün karanlıkları içinde bırakılır. Dünyada, Allah'a karşı ve Ona itaatte kör olduğu gibi, âhirette de bu körlük içinde, hakka karşı sağır olduğu için âhirette de kimse onu duymaz, hakka karşı dilsiz olduğu için kimse kendisiyle konuşmaz, hakka kör olduğu için de kimse kendisine bakmaz. Bu kişiler, içinde bulundukları dalâletten dönmezler, tövbe etmezler ve hakkı hatırlamazlar. "Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşalan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve şimşek bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır" ayetiyle Allah, münafığın korkaklığına örnek vermiştir. Her ses duyuşunda birisinin kendisine geldiğini, her sayhada öleceğini zanneden toplumun en korkak ve hakkı en çabuk terk eden kişisidir. Yüce Allah bu konuda:
“...her çığlığı kendi aleyhlerine sayarlar..." buyurmaktadır. "Şimşeğin çakması neredeyse gözlerini alır..."ayetindeki şimşekten kasıt, İslam'dır. Karanlık ise bela ve fitnedir. Münafık; İslam'da emniyet, afiyet, rahatlık ve güzel yaşam gördüğü zaman:
“Biz sizinleyiz ve sizdeniz" der. Ama zorluk ve belayla karşılaştığı zaman, zorluk karşısında, buna tahammül gösterip, ecrini Allah'tan beklemez ve hemen geri çekilir. Böyle olan kişi, Allah'ın vasfettiği gibi, dünya için yaşar, dünya için kızar ve dünyalığa razı olur.
Vekî, Abd b. Humeyd, Ebü Ya'lâ, Müsned'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de bildiriyor: İbn Abbâs, "Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşalan..." ayetinde gökten boşaldığı söylenen şeyin yağmur olduğunu söyledi.
İbn Cerîr, Mücâhid, Rabî ve Atâ'dan aynı rivayette bulunmuştur.
Taberânî, M. el-Evsat'ta bildiriyor: Ebû Hureyre, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), eliyle gökyüzüne işaret ederek:
“Sayyib (yağmur) işte buradan iner" buyurduğunu nakleder.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "Şimşeğin çakması neredeyse gözlerini alır..." ayetiyle ilgili şöyle dedi: Eğer şimşeğin çakması devam edecek olsaydı gözlerini kör ederdi. Kur'ân'da, (.....) ve (.....) kelimeleri, her zaman eğer manasına gelir ve o şeyin hiç olmayacağını gösterir.
Vekî'nin, Mübârek b. Fadâla'dan bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), bu ayeti, (.....) şeklinde okumuştur.
21. Âyetin Tefsiri
"Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah'ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz."
Bezzâr, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de bildiriyor: İbn Mes'ûd der ki:
“Ey iman edenler..." diye başlayan âyetler Medine'de, "Ey insanlar..." diye başlayan âyetler ise Mekke'de nazil olmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, Abd b. Humeyd, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Ebu'ş-Şeyh b. Hayyân, Tefsîr'de, Alkame'den bildiriyor: Kur'ân'da, "Ey insanlar..." diye başlayan âyetler Mekke'de, "Ey iman edenler..." diye başlayan âyetler ise Medine'de nazil olmuştur.
Ebû Ubeyd, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Durays, İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh b. Hayân, Tefsîr'de, Alkame'den bildiriyor:
“Kur'ân'da, "Ey insanlar..." diye başlayan her âyet Mekke'de, "Ey iman edenler..." diye başlayan her âyet ise Medine'de nazil olmuştur."
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Merdûye ve İbnu'l-Münzir, Dahhâk'tan aynı rivayette bulunmuştur.
Ebû Ubeyd, Meymûn b. Mihrân'ın, "Kur'ân'da, "Ey insanlar...", "Ey Âdem oğlu..." diye başlayan her âyet Mekke'de, "Ey iman edenler..." diye başlayan her âyet ise Medine'de nazil olmuştur" dediğini bildirir.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Merdûye, Urve'nin şöyle dediğini bildirir:
“Ey İnsanlar..." diye başlayan âyetler Mekke'de, "Ey iman edenler..." diye başlayan âyetler ise Medine'de nazil olmuştur.
İbn Ebî Şeybe ve İbn Merdûye bildiriyor: Urve der ki:
“Hac veya farz kılınan herhangi bir şeyi bildiren, ya da hadleri (şeri cezaları) açıklayan ve cihadı emreden âyetler Medine'de, önceki ümmetlerden, nesillerden bahsedip onlardan örnekler veren âyetler ise Mekke'de nazil olmuştur."
İbn Ebî Şeybe, İkrime'den bildiriyor:
“İçinde, "Ey iman edenler..." şeklinde başlayan âyet bulunan bütün sûreler Medine'de nazil olmuştur."
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Ey iman edenler..." hitabı, hem müminlere, hem de kafirlere yöneliktir. "...Rabbinize kulluk ediniz..." sözünden kasıt ise Allah'ı birlemek (tevhid etmek)tir.
İbn Ebî Hâtim, Süddî'nin şöyle dediğini bildirir:
“...Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz..." âyetinin manası:
“Sizi yaratan ve sizden öncekileri yaratan" demektir.
İbn Ebî Hâtim, Ebû Mâlik'ten bildiriyor: Bu âyette geçen (.....) kelimesi şart edatı olarak "İbadet ediniz ki kurtulasınız" manasında gelmiştir. Başka bir âyette ise (.....) şeklinde gelmiştir ve burada "Sanki devamlı kalacaksınız" manasına gelmektedir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Avn b. Abdillah b. Utbe, "...Umulur ki..." sözünün kesinlik ifade ettiğini ve Allah'ın onlara kulluk etmelerini farz kıldığını söyledi.
Vekî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:
“Umulur ki korunmuş olursunuz" sözünden kasıt, Allah'a itaat etmiş olursunuz" demektir.
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Dahhâk der ki:
“Umulur ki korunmuş olursunuz" sözünden kasıt, ateşten korunmaktır.
22. Âyetin Tefsiri
"O, yeryüzünü size bir döşek ve göğü de bir bina kıldı...."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Mes'ûd ve sahabeden bazıları, "O, yeryüzünü size bir döşek ve göğü de bir bina kıldı. Gökten su indirip onunla size rızık olmak üzere ürünler meydana getirdi; artık Allah'a, bile bile eş koşmayın" âyetinin manasıyla ilgili şöyle dedi:
“Burada kastedilen üzerinde yürünmeye müsait hale getirilmesidir. Gökyüzünün bina kılınmasından maksadın, onun, yeryüzünün üzerinde bir kubbe gibi yaratılması ve yeryüzünün tavanı gibi durmasıdır."
Ebû Dâvûd, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Cübeyr b. Mut'im'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzuruna bir bedevi gelip:
“Ey Allah'ın Resulü! Canlar son derece sıkıntıya girdi, çocuklar can verdi, mallar azaldı, hayvanlar helak oldu. Bizim için Rabbinden yağmur iste. Biz (yağmurumuzun yağdırılması için) seni Allah'a şefaatçi kılıyoruz. Allah'ı da sana şefaatçi kılıyoruz" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sübhânallah" dedi ve "Sübhânallah" demeye devam etti. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ve sahabenin, bedevinin söylediklerinden dolayı kızgınlıkları yüzlerinden belli oluyordu. Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yazıklar olsun sana! Sen Allah kimdir biliyor musun? (Şunu iyi bil ki) Allah'ın şanı bundan yücedir. Allah yarattıklarından hiçbirisi için aracı kılınamaz. O, semâvâtında Arş'ının üzerindedir. Onun Arş'ı semâvâtı üzerinde şu şekildedir" buyurdu ve parmaklarıyla (el boşluğu) üzerinde kubbe gibi bir şekil yaptı ve:
“Muhakkak ki Arş, Allah'ın azametinden dolayı semerin süvarinin ağırlığından dolayı gıcırdadığı gibi gıcırdar" buyurdu.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de bildiriyor: İyâs b. Muâviye:
“Gökyüzü, yeryüzünün üzerine bir kubbe gibi inşa edilmiştir" dedi.
Ebu'ş-Şeyh, Vehb b. Münebbih'in, "Gökyüzünün kenarları, yerleri ve denizleri, bir çadırın kenarları gibi kaplamıştır" dediğini bildirir.
İbn Ebî Hâtim, Kâsım b. Ebî Bezze'nin şöyle dediğini bildiriyor:
“Gökyüzü kare değildir, gökyüzü kubbe şeklindedir ve insanlar onu mavi olarak görür."
"...Gökten su indirip onunla size rızık olmak üzere ürünler meydana getirdi..."
Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de bildiriyor: Hasan(-ı Basrî)'ye:
“Yağmur, gökten mi yoksa buluttan mı iner?" diye sorulunca, Hasan:
“Gökten gelir, çünkü bulutlar, gökten üzerlerine yağmurun indiği işaretlerdir" cevabını verdi.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Vehb (b. Münebbih):
“Yağmur, damlalar halinde gökten bulutlara mı indirildi, yoksa bu damlalar bulutta yaratıldı da böyle mi yağmur oldu, bilmiyorum" dedi.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Ka'b'ın şöyle dediğini bildirir:
“Bulutlar yağmurun kalburudur. Eğer yağmur yağarken bulutlar olmasa yerde düştüğü yeri bozardı. Bitkilerin kendisinden bittiği tohum(un yeşermesine sebep olan su) da semadan inmektedir."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh bildiriyor: Hâlid b. Ma'dân der ki:
“Yağmur, Arş'ın altından çıkar ve semâdan semâya geçip dünya semâsında birleşir. Sonra Ebzam denilen yerde toplanır, siyah bulutlar gelip oraya girerek yağmur suyunu sünger gibi içerler ve Allah onu dilediği yere yağdırır."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İkrime:
“Yağmur, yedinci semadan inip her damlası deve büyüklüğünde bulutun üzerine düşer" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hâlid b. Yezîd der ki:
“Yağmurun bazısı semadan, bazısı ise bulutun denizden çekmesiyle meydana gelir. Denizin tuzlu suyunu da şimşek ve yıldırımlar tatlı hale getirir. Bulutların denizden alıp yeryüzüne bıraktığı yağmurla nebat bitmezken, gökyüzünden inen yağmurdan nebat biter."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İkrime'den bildiriyor:
“Allah, gökyüzünden indirdiği her yağmur damlasıyla, ya bir ot bitirir veya denizde bir inci yapar."
İbn Ebi'd-Dünyâ, Kitabu'l-Matar'da, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Yağmur damlası gökyüzünden geldiği zaman, inci kabuğu açılır ve böylece yağmur damlası içine düşüp inci olur."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle der:
“Allah, inciyi, inci kabuğunun içinde yağmurdan yaratır. Yağmur yağdığı zaman inci kabuğu ağzını açar ve büyük inci tanesi, düşen büyük yağmur damlasından, küçük inci ise küçük damladan oluşur."
Şâfiî, el-Ümm'da, İbn Ebi'd-Dünya, Kitabu'l-Matar'da ve Ebu'ş-Şeyh, el- Azame'de Muttalib b. Hantab'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Gecenin veya gündüzün hiçbir anı yoktur ki, gökten yağmur yağmasın. Allah bu yağmuru dilediği yere yönlendirir. "
İbn Ebi'd-Dünya ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Gökten inen her yağmurun tohumu vardır. Eğer yağmur yağarken deriden bir yaygı serecek olsanız onu görürdünüz."
İbn Ebi'd-Dünyâ ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Yağmurun katıntısı Cennetten gelmektedir. Bu katıntı arttığı zaman yağmur az olsa bile bereketi çok olur. Katıntı az olduğu zaman ise yağmur çok olsa bile bereketi az olur."
Ebu'ş-Şeyh bildiriyor: Hasan(-ı Basrî) der ki:
“Hiçbir yıl diğerinden fazla yağmur yağmaz. Ama Allah yağmuru dilediği yere yönlendirir. Yağmurla şu kadar melek inip yağmurun nereye düştüğünü, kime faydası olduğunu ve her damlayla ne bittiğini yazarlar."
"...artık Allah'a, bile bile eş koşmayın"
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "...artık Allah'a, bile bile eş koşmayın" âyetinin manasıyla ilgili şöyle dedi:
“Hiç bir zararı ve yararı olmayan şeyleri Allah'a ortak koşmayın. Allah'tan başka size rızık verecek Rab yoktur."
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, "(.....) ortak demektir" dediğini bildirmiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“(.....) benzer demektir."
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Mes'ûd, "...artık Allah'a, bile bile eş koşmayın" âyetinin manasıyla ilgili şöyle dedi:
“Bir kısım insanları Allah'a denk tutarak Allah'a isyanda olanlara itaat etmeyin."
et-Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi, İbn Abbâs'a:
“Âyette geçen (.....) kelimesinin manası nedir?" diye sorunca, İbn Abbâs:
“Benzer ve eş demektir" cevabını verdi. Nâfi:
“Araplar bu kelimeyi kullanır mı?" diye sorunca ise İbn Abbâs şöyle dedi: Evet, sen Lebîd'in şöyle dediğini duymadın mı?
Allah 'a hamd ederim ve Onun eşi yoktur
Hayır Onun elindedir ve O dilediğini yapar.
Abd b. Humeyd, Katâde'nin, (.....) kelimesinin manası hakkında:
“Ortaklar anlamına gelir" dediğini bildirir.
İbn Ebî Hâtim, Avn b. Abdillah'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gece Medine'den çıktı ve bir kişinin "Allahu Ekber Allahu Ekber" diyerek namaza çağırdığını duyunca:
“Aslı gibi oku" buyurdu. Adam:
“Eşhedu en lâ İlahe illallah" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a ortak koşulan şeyleri söküp atarak reddetti" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, el-Edebu'l-Müfred'de, Nesâî, İbn Mâce, Ebû Nuaym, el-Hilye'de ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Bir adam Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah ve sen istediğin takdirde" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Beni Allah'a eş koştun, sadece Allah istediği takdirde, de" buyurdu.
İbn Sa'd, Kuteyle binti Sayfî'den bildiriyor: Yahudi âlimlerinden biri Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek:
“Ey Muhammed! Allah'a ortak koşmasaydınız siz ne güzel bir topluluk olurdunuz" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Nasıl ortak koşuyoruz?" diye sordu. Adam:
“Sizden biri «Kâbe'nin hakkı için hayır!» diye yemin ediyor" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah, Yemin edecek kişinin, Kâbe'nin Rabbine yemin etmesini istiyor" buyurdu. Adam:
“Ey Muhammed! Allah'a eş koşmasaydınız siz ne güzel bir topluluk olurdunuz" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Nasıl eş koşuyoruz?" diye sordu. Adam:
“Sizden biri: «Eğer Allah isterse ve sen istersen» diyor" karşılığını verince, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah, böyle bir şey diyecek kişinin, «Eğer Allah isterse, sonra sen istersen» demesini emrediyor" buyurdu.
Ahmed, İbn Mâce ve Beyhakî bildiriyor: Tufayl b. Sahbere, rüyasında Yahudi bir topluluğa uğradığını gördü. (Rüyasında) onlara:
“Siz, "Uzeyr Allah'ın oğludur" demeseniz ne kadar güzel insanlarsınız" dedi. Onlar da:
“Siz de, "Allah isterse ve Muhammed isterse" demeseniz ne kadar güzel bir topluluksunuz" karşılığını verdiler. Sonra Hıristiyan bir topluluğa uğradı ve:
“Siz, "Mesîh, Allah'ın oğludur" demeseniz ne kadar güzel insanlarsınız" dedi. Onlar da:
“Siz de, "Allah isterse ve Muhammed isterse" demeseniz ne kadar güzel bir topluluksunuz" karşılığını verdiler. Tufayl, sabah olduğunda rüyasını Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) anlatınca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) halka hitab edip:
“Bir daha böyle demeyiniz, "sadece, ortağı olmayan Allah isterse" deyiniz" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî, Huzeyfe b. el-Yemân'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:
"Allah isterse ve falan kişi isterse, demeyiniz. Eğer Allah isterse, sonra da falan isterse, deyiniz."
İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor:
“...artık Allah'a, bile bile eş koşmayın" âyetinin manası: Sizi, gökleri ve yeri yaratan Allah'a denk koşmayınız" demektir.
Vekî, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildiriyor: Mücâhid der ki:
“...artık Allah'a, bile bile eş koşmayın" âyetinin manası: Tevrat'ta ve İncil'de de yazıldığını bildiğiniz gibi Bir olan ve dengi olmayan Allah'a denk koşmayınız" demektir.
23. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:24
24. Âyetin Tefsiri
"Kulumuza indirdiğimiz Kur'ân'dan şüphe ediyorsanız, sîz de onun benzerî bir sûre meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka, güvendiklerinizi de yardıma çağırın. Yapamazsanız kî yapamayacaksınız, o takdirde, inkar edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taş olan ateşten sakının."
Ahmed, Buhârî, Müslim ve Beyhakî, Delâil'de, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:
“Peygamberlerden hiç biri yoktur ki, ona beşerin emsaline iman ettiği mucizelerin misli verilmiş olmasın. Bana verilen (mucize) ise ancak Allah'ın bana vahyettiği Kur'ân-ı Kerîm'dir. Binaenaleyh kıyamet gününde ben peygamberlerin en çok tabiî bulunanı olmayı ümid ederim. "
İbn Ebî Hâtim, Hasan(-ı Basrî)'nin, "Kulumuza indirdiğimiz Kuran'dan şüphe ediyorsanız..." âyetinin muhatabı, Hazret-i Muhammed'in getirdiğinde şüphesi olanlardır" dediğini bildirir.
Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Katâde:
“Kulumuza indirdiğimiz Kuran'dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sure meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka, güvendiklerinizi de yardıma çağırın" âyetinin manası hakkında şöyle dedi:
“Eğer Kur'ân'dan şüphe ediyorsanız, «Bu Kur'ân gibi doğru, içinde asılsız ve yalan olmayan bir kitap getirin» demektir."
Vekî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Kulumuza indirdiğimiz Kuran'dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sure meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka, güvendiklerinizi de yardıma çağırın" âyetinin manası hakkında şöyle dedi:
“Getirdiğiniz şeyin Kur'ân gibi olduğuna insanlar da şahitlik etsinler."
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "...Allah'tan başka, güvendiklerinizi de yardıma çağırın. Yapamazsanız ki yapamayacaksınız..." âyetinin manası hakkında şöyle dedi:
“Sizin inancınızdan olan yardımcılarınızı getirin" demektir. Çünkü hak size apaçık gösterilmiştir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'nin, "Yapamazsanız ki yapamayacaksınız..." âyeti hakkında şöyle dediğini bildirir:
“Bunu yapmaya gücünüz yetmez."
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor:
“Namazda, ateşten bahseden ayeti okuduğunuzda, Cehennemden Allah'a sığınınız. Cennetten bahseden ayeti okuduğunuzda ise Allah'tan Cenneti isteyiniz."
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce bildiriyor. Ebû Leylâ der ki: Namaz kılmakta olan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında namaza durmuştum. O'nu (şöyle) duâ ederken işittim:
“Cehennem ateşinden Allah'a sığınırım. Cehennemliklerin vay hâline!"
İbn Ebî Şeybe bildiriyor: Nu'mân b. Beşîr der ki: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) minberde:
“Sizi, Cehennem konusunda uyarıyorum. Sizi, Cehennem konusunda uyarıyorum" dediğini işittim. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözü o kadar çok söyledi ki, sonunda ridasının bir kenarı omzundan düştü.
Abd b. Humeyd, Talha tarikiyle bildiriyor: Mücâhid, Kur'ân'daki bütün (.....) kelimelerini (.....) şeklinde okurdu. Sadece Burûc Süresindeki (.....) ayetindeki (.....) harfini üstün olarak okurdu.
Abdürrezzâk, Saîd b. Mansûr, Firyâbî, Hennâd b. es-Serî, Kitabu'z- Zühd'de, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, M. el-Kebîr'de, Hâkim ve Beyhakî, Ba's'ta, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor:
“Yüce Allah'ın, Kur'ân'da, "...yakıtı insanlarla taş olan ateş..." ayetinde zikrettiği taşlar, kükürt taşlarıdır. Allah onları dilediği şekilde yaratmıştır."
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Bunlar, ateşte olan ve siyah kükürtten olan taşlardır. Cehennemlikler ateşle azap gördükleri gibi bu kibrit taşlarıyla da azab görürler."
İbn Cerîr, Amr b. Meymûn'un, bu âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:
“Bunlar kibritten olan taşlardır. Yüce Allah, bunları yerleri ve gökleri yarattığı zaman dünya semasında yarattı ve kafirler için hazırladı."
İbn Merdûye ve Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da bildiriyor: Enes der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "...yakıtı insanlarla taş olan ateş..." ayetini okudu ve:
“Cehennem ateşi bin sene kızarana kadar yakıldı; kızardı. Bin sene daha beyazlaşana kadar yakıldı; bin sene daha siyahlaşana kadar yakıldı. Artık o, simsiyah ve kapkaranlıktır. Onun alevleri de sönmez" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Tirmizî, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Cehennem ateşi bin sene kızarana kadar yakıldı; kızardı. Bin sene daha beyazlaşana kadar yakıldı; bin sene daha siyahlaşana kadar yakıldı. Artık o, simsiyah ve kapkaranlıktır. "
Ahmed, Mâlik, Buhârî, Müslim ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Âdemoğlunun yaktığı şu ateşiniz, Cehennem sıcağının yetmiş cüzünden bir cüzdür" buyurunca, sahabe:
“Ey Allah'ın Resûlü! (Dünya ateşi bile kafirler için) yeterliydi" dediler. Bunun üzerine Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cehennem ateşi (miktar ve sayıca) dünya ateşleri(nin tümü) üzerine altmış dokuz derece fazla kılındı. Bunlardan her birinin harareti, bütün dünya ateşinin harareti gibidir" buyurdu.
Mâlik, Muvattâ'da ve Beyhakî, Ba's'ta, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:
“Siz Cehennem ateşini, bu ateşiniz gibi kırmızı mı sanıyorsunuz? O ziftten daha siyahtır."
Tirmizî, Ebû Saîd'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Sizin şu ateşiniz Cehennem ateşinin yetmiş parçasından bir parçadır. Bunlardan her bir parça dünya ateşine denktir."
İbn Mâce ve Hâkim, Enes'ten bildiriyor: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Sizin şu ateşiniz Cehennem ateşinin yetmiş parçasından bir parçadır. Eğer iki defa su ile söndürülmeseydi, ondan faydalanamazdınız. Dünya ateşi, Allah'ın kendisini Cehennem'e geri döndürmemesi için dua eder."
Beyhakî, Ba's'ta bildiriyor: İbn Mes'ûd der ki:
“Sizin şu ateşiniz, Cehennem ateşinin yetmiş parçasından bir parçadır. Eğer iki defa denize daldırılmasaydı, ondan faydalanamazdınız."
Beyhakî, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Sizin şu ateşiniz, Cehennem ateşinin yetmiş parçasından bir parçadır ve iki defa denize daldırılmıştır. Eğer öyle olmasaydı, Allah ondan hiç kimseyi fay dolandırmazdı. "
İbn Ebî Şeybe, Mücâhid'den bildiriyor:
“Sizin bu ateşiniz, Cehennem ateşinden Allah'a sığınır."
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "...Çünkü o ateş kâfirler için hazırlanmıştır" âyetinin manası hakkında şöyle dedi:
“Cehennem ateşi, sizin gibi küfür üzere olanlar için hazırlanmıştır."
25. Âyetin Tefsiri
"İnananlar ve yararlı işler yapanlara, kendilerine altlarından ırmaklar akan Cennetler olduğunu müjdele..."
İbn Mâce, İbn Ebi'd-Dünyâ, Sifatu'l-Cenne'de, Bezzâr, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, İbn Ebî Dâvûd, el-Ba's'ta, Beyhakî, el-Ba's'ta, Ebu'ş-Şeyh, el- Azame'de ve İbn Merdûye, Usâme b. Zeyd'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“İçinizde Cennet için gayret edecek kimse yok mu? Zira Cennetin eşi yoktur. Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki, Cennet, parıl parıl parlayan nurları, güzel kokulu yeşillikleri, sağlam yüksek köşkleri, devamlı akan nehirleri, çok çeşitli olgun meyveleri, güzel genç zevceleri, pek çok elbiseleri ile yüksek, sağlam ve güzel saraylarda saadet ve yüz parlaklığı içinde yaşanan ebedi mekândır" buyurdu. Sahabe:
“Biz zaten onun için gayretteyiz, ey Allah'ın Resulü!" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“înşaallahl" deyiniz buyurdu. Bunun üzerine sahabe:
“İnşallah" dediler.
Ahmed, Abd b. Humeyd, Müsned'de, Tirmizî, İbn Hibbân ve Beyhakî, el- Ba's'ta, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Bize Cennetten bahset. Onun binası neden yapılmıştır?" dediğimizde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir kerpici altından, bir kerpici gümüşten, harcı misk, çakılları inci ve yakut, toprağı za'ferandır. Oraya girenler nimetler içersinde refah bulur, sıkıntı çekmez. Ebedî olur, ölmez, giydiği eskimez ve gençliği yok olmaz" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünyâ, Taberânî ve İbn Merdûye, İbn Ömer'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), Cennetin nasıl olduğu sorulunca:
“Cennete giren ebedi yaşar ve ölmez, devamlı nimetler içinde yaşar ve sıkıntı çekmez, elbiseleri eskimez ve gençliği yok olmaz" cevabını verdi. Sahabe:
“Ey Allah'ın Resûlü! Onun binası neden yapılmıştır?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir kerpici altından, bir kerpici gümüşten, harcı keskin kokulu misk, çakılları inci ve yakut, toprağı za'firandır" cevabını verdi.
Bezzâr ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Cennetin duvarının bir kerpici altından, bir kerpici gümüştendir. Merdivenleri ve çakıl taşları inciden, toprağı za'firan, kokusu ise misktir. "
İbnu'l-Mübârek, Zühd'de ve İbn Ebi'd-Dünyâ, Sifatu'l-Cenne'de bildiriyor: Ebû Hureyre der ki: Cennetin duvarının bir kerpici altından, bir kerpici gümüştendir. Merdivenleri inci ve yakut, çakıl taşları inciden, toprağı za'ferandır.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Cennetin tabanı beyazdır. Cennetin tabanı kâfûr kayalarından oluşmaktadır. Her tarafı kum tanecikleri gibi miskle kuşatılmıştır. Onda Cennete ilk girenlerle son girenlerin toplanıp tanıştığı uzun nehirler vardır. Allah rahmet rüzgarını gönderip misk kokusunu onlara doğru savurur ve kişi hanımının yanına daha da güzelleşmiş ve kokusu daha güzel olmuş bir şekilde döner. Hanımı kendisine: «Yanımdan çıktığında seni beğeniyordum, şimdi ise daha çok beğeniyorum» der.""'
Ebû Nuaym, Saîd b. Cübeyr'den naklen, Cennetin tabanının gümüşten olduğunu söyledi.
Bezzâr, Taberânî, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah, Cennetin duvarının bir kerpicini altından, birini gümüşten yaptı, sonra nehirleri yarıp Cennete ağaçları dikti. Melekler Cennetin güzelliğine ve süsüne baktığı zaman:
“(Ey insanoğlu!) Kralların konakladığı yerde konaklayacağın için sana ne mutlu" dediler,"
İbn Ebî Şeybe, Ahmed ve Müslim, Ebû Saîd'den bildiriyor: Ebâ Sâid, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Cennetin toprağını sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennetin toprağı ince ve beyaz olan saf misktendir" cevabını verdi.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Sifatu'l-Cenne'de ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de bildiriyor: Ebû Zumeyl, İbn Abbâs'a:
“Cennet'in tabanı nedir?" diye sorunca, İbn Abbâs:
“Ayna gibi olan beyaz gümüş mermerdendir" cevabını verdi. Ebû Zumeyl:
“Işığı nedir?" diye sorunca ise, İbn Abbâs:
“Güneşi doğarken gördün mü? İşte nuru böyledir ancak, onda ne güneşin sıcağı, ne de zemheri soğuğu vardır" cevabını verdi. Ebû Zumeyl:
“Nehirleri nedir? Kanallardan mı akarlar?" diye sorunca, İbn Abbâs:
“Hayır. Yerde akar, ama rastgele her yere akmaz" cevabını verdi. Ebû Zumeyl:
“Elbiseleri nedir?" diye sorunca, İbn Abbâs:
“Nar gibi meyveleri olan ağaçlar vardır. Allah dostu, bir elbise istediği zaman dallardan kendisine doğru sarkar ve kendisine renk renk yetmiş elbise nar tanesi gibi olan meyveden çıkar. Sonra bu meyve kapanıp eski haline döner" cevabını verdi.
Taberânî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah, Adn Cennetini kudret eliyle yarattı. Orada meyvelerini hazırladı ve nehirlerini yarattı. Sonra ona baktı ve: «Konuş» buyurdu. Adn Cenneti: (.....) «Müminler (.....) kurtuldu» (.....) deyince, (.....) Allah:
«İzzet ve celalim hakkı için, senin içinde hiçbir cimri bana komşu olmayacak!» buyurdu. "
Bezzâr'ın İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah, Cenneti beyaz olarak yarattı."
Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve İbn Mâce, Sehl b. Sa'd es-Sâidî'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:
“Cennet'teki bir kamçı boyu kadar yer, dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır. "
Ahmed, Buhârî ve Müslim, Ebû Hureyre'den, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Cennette, sizden birinin okunun kapladığı bir yer, güneşin üzerine doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır."
İbn Ebî Şeybe, Hennâd b. es-Serî, Zühd'de ve İbn Mâce, Ebû Saîd el- Hudrî'den bildiriyor: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
"Cennetteki bir karışlık yer, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. "
Tirmizî ve İbn Ebi'd-Dünyâ, Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildiriyor:
“Cennet'teki nimetlerden bir tırnağın taşıyabileceği kadar az bir şey, dünyaya gösterilmiş olsaydı gökler ve yeryüzü her tarafıyla süs içerisinde kalırdı. Cennetliklerden bir kişi dünyaya bir baksa ve bileziklerinden biri dünyaya görünse güneşin yıldızların ışığını silip süpürdüğü gibi o da güneşin ışığını silip süpürürdü."
Buhârî, Enes'ten bildiriyor: Bedir günü Hârise vurulunca, annesi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Ey Allah'ın Resûlü! Harise'nin yanımdaki değerini biliyorsun. Eğer Cennetlikse sabrederim, değilse ne yapayım, ne yapmamı tavsiye edersin" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sadece bir Cennet değil, Cennetler vardır. Hârise, şimdi Firdevsu'l-A'lâ'dadır" buyurdu.
Tirmizî ve Hâkim, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Kim (Allah'ın azabından) korkup sakınırsa (Cenneti elde etmek için) hemen yola koyulsun. Kim de yola koyulursa arzusuna kavuşur. Ama dikkat edin! Allah'ın ticaret için ortaya koyduğu malı çok pahalıdır."
Hâkim, Ubey b. Ka'b'dan Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Kim (Allah'ın azabından) korkup sakınırsa (Cenneti elde etmek için) hemen yola koyulsun. Kim de yola koyulursa arzusuna kavuşur. Ama dikkat edin! Allah'ın ticaret için ortaya koyduğu malı çok pahalıdır. Dikkat edin! Allah'ın ticaret eşyası ise, dağlarından misk fışkıran Cennettir. Sarsıntı gelmiştir, onun peşinden de diğeri gelecektir. Ölüm beraberinde getirdikleriyle (zorluk veya kolaylık ile) gelmiştir."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ebû Hureyre şöyle dedi:
“Muhammed'e kitabı indirene yemin ederim ki, dünyadayken güzellikleri gidip ihtiyarladıkları gibi Cennetliklerin güzelliği artacaktır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik, "...altlarından ırmaklar akan Cennetler..." ayetini açıklarken, "Cennet nehirleri, meskenlerin altından akar" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Taberânî, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, el- Ba's'ta, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennet nehirleri, misk dağlarının altından fışkırır" buyurduğunu nakletmiştir.
İbn Ebî Şeybe, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, Tefsîr'de ve Beyhakî, el-Ba's'ta, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor: Cennet nehirleri, misk dağlarının altından fışkırır.
Ahmed ve Müslim, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil nehirleri, Cennet nehirlerindendir. "
İbn Ebi'd-Dünyâ, Sifatu'l-Cenne'de, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Cennet'te, Beydah denilen bir nehir vardır, üzerinde yakuttan kubbeler, altında yetişen huriler vardır. Cennet ehli (birbirine):
“Haydi Beydah'a gidelim" derler, gelirler ve bu cariyeleri süzerler, bu cariyelerden birini beğenen, onun bileğine dokunur, cariye de onu takip eder ve cariyenin yerine başka bir cariye biter.
Ahmed, Abd b. Humeyd, Müsned'de, Nesâî, Ebû Ya'lâ, Beyhakî, Delâil'de ve Ziyâ el-Makdisî, Sifatu'l-Cenne'de, Enes'ten bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) güzel rüyadan hoşlanırdı. Bir kadın gelip:
“Ey Allah'ın Resûlü! Rüyamda, Cennete girdiğimi gördüm ve orada Cennette büyük gürültüye sebep olan bir düşme sesi duydum. Baktığımda, falan ve falan kişiyi gördüm" deyip on iki kişinin adını saydı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kadının saydıklarını daha önce bir müfrezeyle göndermişti. Kadın şöyle devam etti:
“Bu kişiler, üzerlerinde eski elbiselerle getirildiler. Boğazlarından kan akıyordu. Sonra:
“Bunları Beydah nehrine götürünüz" denildi ve bunlar götürülüp Beydah nehrine batırıldılar. Nehirden çıkarıldıklarında, yüzleri dolunay gibiydi. Kendilerine altından koltuklar getirilip oturtuldular ve içinde taze hurma olan altın tabaklar getirdiler. Bu hurmalardan diledikleri kadar yedi. Ne tarafa dönseler, diledikleri meyvelerden diledikleri kadar yiyorlardı." Haberci gelip, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Savaşta şöyle şöyle oldu ve falan kişiler vuruldular" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“O kadını bana getirin" buyurdu. Kadın gelince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bana rüyanı anlat" buyurdu. Kadın rüyasını anlatınca, adam:
“Kadının dediği doğrudur, bu saydıkları vuruldular" dedi.
Beyhakî, el-Ba's'ta, Ebû Hureyre'den bildiriyor:
“Cennet'te boydan boya bir nehir vardır, kenarlarında bakire kızlar durup en güzel seslerle şarkılar söylerler. Hatta, Cennetlikler, Cennette ondan daha güzel bir şey bulamazlar." Râvi der ki:
“Ey Ebû Hureyre! O şarkılar nedir?" diye sorduğumuzda, "İnşallah, tesbih, tahmîd, takdîs ve Yüce Allah'ı övmek şeklindedir" cevabını verdi.
Ahmed b. Hanbel, Zühd'de ve Dârakutnî, el-Mudebbec'de, Mu'temir b. Süleymân'dan bildiriyor: Cennette, bakire kızların bittiği bir nehir vardır.
İbn Asâkir, Tarih'te Enes'ten merfu olarak bildiriyor:
“Cennette, Reyyân denilen bir nehir vardır. Üzerinde mercandan bir şehir kurulmuştur. Onun altın ve gümüşten yetmiş bin kapısı bulunur. İşte bu, hâmil-i Kur'ân'a mahsustur."'
İbnu'l-Mübârek, İbn Ebî Şeybe, Hennâd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş- Şeyh ve Beyhakî, el-Ba's'ta bildiriyor: Mesrûk der ki: Cennet nehirleri kanalsız akarlar. Cennet ağaçları ise kökten dallara kadar meyvelerle doludur, meyveleri üzüm salkımı gibidir ve koparılan her meyvenin yerine başkası çıkar. Her salkımın boyu ise on iki arşındır.
İbn Merdûye, Ebû Nuaym, Sifatu'l-Cenne'de ve Ziyâ el-Makdisî, Sifatu'l- Cenne', Enes'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
"Cennet nehirlerinin, yerde kanallarda aktığını zannetmeyin, hayır vallahi, bu nehirler yerde kanalsız akarlar, onların etrafında inciden çardaklar vardır. Bu çardakların sıvası Ezfur miskindendir."(Enes der ki) Ben:
“Ey Allah'ın Resûlü! Ezfur nedir?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Halis demektir" cevabını verdi.
İbn Ebi'd-Dünyâ, İbn Merdûye ve Ziyâ, Enes'ten bildirir: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Cennet nehirleri, Adn Cennetinden bir göle fışkırır. Sonra nehirler halinde çıkar. "
"...Onlara buranın bîr meyvesi rızık olarak verildiğinde, «Bu daha önce de rızıklandığımızdır» derler. Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur..."
İbn Cerîr, İbn Mes'ûd ve bazı sahabeden bildiriyor:
“Onlara buranın bir ürünü rızık olarak verildiğinde, «Bu daha önce de rızıklandığımızdır» derler. Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur..." ayetinde kastedilen şudur: Kendilerine Cennette her meyve verilişinde, bu meyvelere bakıp, bunlar daha önce bize dünyada verilmişti, bunlar renk, görünüş olarak dünya meyvelerine benzer ama tadı dünya meyvelerine benzemez.
Abd b. Humeyd bildiriyor: Ali b. Yezîd, "Onlara buranın bir ürünü rızık olarak verildiğinde, «Bu daha önce de rızıklandığımızdır» derler. Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur..." ayetiyle ilgili şöyle der:
“Bunlar, Cennetten önce, dünyada iken kendilerine rızık olarak verilen meyvelerdir."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Enbârî, Kitabu'l-Azdâd'da Katâde'den bildiriyor:
“Onlara buranın bir ürünü rızık olarak verildiğinde, «Bu daha önce de rızıklandığımızdır» derler. Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur..." âyetinden kastedilen şudur: Kendilerine verilen meyveler dünyadaki meyvelere benzer, ancak Cennet meyveleri daha lezzetlidir.
Müsedded, Müsned'de, Hennâd, Zühd'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Ba's'ta bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Cennette olup ta dünyada bulunan her şey sadece isim yönünden Cennettekilere benzer."
Deylemî, Hazret-i Ömer'in, Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle naklettiğini bildirir:
“Düğün yemeğinde, Cennet yemeğinin kokusundan bir miskal vardır. "
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildiriyor: Mücâhid, "Bu daha önce de rızıklandığımızdır" derler. Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur..." ayeti hakkında şöyle dedi:
“Cennetlikler:
“Bu, dünyada bize verilen rızıklara ne kadar da benziyor. Her cins rızkı gördüklerinde Cennetlikler aynı şeyi söyler."
Abd b. Humeyd, İkrme'nin, "Bu daha önce de rızıklandığımızdır" derler. Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur..." ayeti hakkında şöyle dediğini bildirir:
“Daha önce demelerinden kasıt, bir gün önce kendilerine verilmiş olan rızıktır."
İbn Cerîr, Yahya b. Ebî Kesîr'den bildiriyor: Cennetlik olan kişiye tabak götürülür ve bu kişi ondan yer, sonra bir başkası götürülünce:
“Bu daha önce bize verilenin aynısıdır" der. Bunun üzerine melek:
“Ye! Bunların rengi aynı, ama tadı değişiktir" karşılığını verir.
Vekî, Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur..." âyetinden kastın, aynı renkte olmaları, ama tıpkı, acur ve salatalığın birbirine benzemesine rağmen tatlarının değişik olması gibi, tatlarının ayrı olduğunu söylemiştir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'nin, "Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur..." ayetiyle ilgili şöyle dediğini bildirir:
“Cennet meyvelerinin hepsi güzeldir ve nahoş olanı yoktur."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Hasan(-ı Basrî)'nin, Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur..." ayetiyle ilgili, "Cennet meyvelerinin hepsi güzeldir ve birbirine benzerler. İçlerinde nahoş olanı yoktur. Dünya meyvelerinin bazılarını sevmediğiniz görmüyor musunuz?" dediğini bildirir.
Bezzâr ve Taberânî, Sevbân'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Cennetlik biri, bir meyveyi kopardığı zaman, hemen yerine yenisi konulur. "
İbn Asâkir, Tarih'te, Recâ b. Hayve tarikiyle Hâlid b. Yezîd b. Mu'âviye b. Ebî Süfyân'dan bildiriyor: Ben, Cezîre topraklarında yolculuk yaparken, rahip, keşişler ve piskoposlardan oluşan bir toplulukla karşılaşıp selam verdim, selamımı aldıklarında, "Nereye gidiyorsunuz?" diye sordum. Bana:
“Şu manastırdaki bir rahibin yanına gidiyoruz. Her yıl yanına gideriz ve o da bize bu yıl içinde olacak şeyleri bize bildirir" cevabını verdiler. "Ben, bu rahibin yanına gidip, ilminin ne kadar olduğuna bakacağım" dedim. Ben kutsal kitaplara ilgisi olan biriydim. Gittiğimde, onun manastırın kapısında durduğunu gördüm ve kendisine selam verdim. Selamımı alıp:
“Sen kimlerdensin?" diye sorunca, ben:
“Müslümanlardanım" cevabını verdim. Rahip:
“Muhammed'in ümmetinden mi?" diye sorunca ise, "Evet" karşılığını verdim. Rahip:
“Sen, Müslümanların âlimlerinden mi, yoksa cahillerinden misin?" diye sorunca, ben:
“Ne âlimlerindenim, ne de cahillerindenim" cevabını verdim. Rahip:
“Sizler, Cennete girip, yemeklerinden yiyip, içeceklerinden içeceğinizi ve orada ne küçük ne de büyük abdest bozmayacağınızı iddia ediyorsunuz" deyince, ben:
“Biz öyle diyoruz ve doğrusu da böyledir" karşılığını verdim. Bunun üzerine rahip:
“Eğer buna dünyadan bir örnek varsa bana söyle" deyince, ben:
“Anne karnında olan cenin buna misaldir. Cenin, anne karnındayken, Allah'ın rızkıyla besleniyor ve ne küçük ne de büyük abdest bozmuyor" cevabını verdim. Rahibin yüzü kızgınlıktan değişti ve:
“Sen, bana Müslümanların âlimlerinden olmadığını söylemedin mi?" diye sordu. Ben:
“Sana yalan söylemedim" deyince, bu sefer:
“Cennete gireceğinizi ve yemeğinden yiyip içeceğinden içeceğinizi ve yediklerinizin, ondan hiçbir şeyi eksiltmeyeceğini iddia ediyorsunuz" dedi. Ben:
“Biz öyle diyoruz ve doğrudur" cevabını verince, rahip:
“Eğer buna dünyadan bir örnek varsa bana söyle" deyince, ben:
“Dünyadaki misali, hikmettir. Hikmetten Allah'ın bütün yarattıkları öğrenseler bile ondan hiçbir şey eksilmez" karşılığını verdim. Bunun üzerine yine rahibin yüzünün rengi sinirden değişti ve:
“Sen, bana Müslümanların âlimlerinden olmadığını söylemedin mi?" diye sordu. Ben:
“Sana yalan söylemedim. Ne Müslümanların âlimindenim, ne de cahillerindenim" cevabını verdim.
"...Onlara orada tertemiz eşler vardır ve orada temelli kalırlar."
Hâkim ve İbn Merdûye, Ebû Saîd el-Hudrî'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“.. .Onlara orada tertemiz eşler vardır ve orada temelli kalırlar" âyetinden kasıt, oradaki eşlerde hayız, dışkı, sümük ve tükürüğün olmamasıdır. "
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "...Onlara orada tertemiz eşler vardır ve orada temelli kalırlar" ayetinde kastedilenin, dışkı ve hayız halinin görülmemesi olduğunu söylemiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd, "...Onlara orada tertemiz eşler vardır ve orada temelli kalırlar" âyetinin manasıyla ilgili şöyle dedi:
“Hayız olmazlar, abdestsizlik durumuna düşmezler ve sümkürmezler."
Vekî, Abdürrezzâk, Hennâd, Zühd'de, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr Mücâhid'den bildiriyor:
“...Onlara orada tertemiz eşler vardır ve orada temelli kalırlar" âyetinin manası, hayız, dışkı, idrar, sümük, balgam, tükürük, meni ve doğumun olmaması demektir.
Vekî, Hennâd, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildiriyor: Katâde, "...Onlara orada tertemiz eşler vardır ve orada temelli kalırlar" âyetinin manasıyla ilgili şöyle dedi:
“Hayızdan ve meniden arınmışlar, çocuk doğurmazlar, dışkı ve idrar çıkarmazlar ve tükürmezler."
Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'nin, "...Onlara orada tertemiz eşler vardır ve orada temelli kalırlar" âyetinin manasıyla ilgili şöyle dediğini bildirir:
“Allah onları her türlü idrar, dışkı, pislik ve kötülükten arındırmıştır."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim, İbn Mâce ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
"Gerçekten Cennete ilk girecek zümre Bedir gecesindeki ay suretinde olacaktır. Bunlar Cennette, tükürmezler, sümkürmezler, küçük ve büyük abdest bozmazlar, bunların kapları ve tarakları altın ve gümüştendir. Kokuları buhurdandır. Bunların teri misktir. Her birinin, inciklerindeki ilikler görünecek kadar güzel olan iki hanım vardır. Bunlar birbirleriyle ters düşmeyecek, kin duymayacak, sanki aynı kalbi taşıyorlar gibi huyları birbirine benzeyecek ve sabah akşam Allah'ı tesbih edecekler."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Tirmizî ve Beyhakî'nin, el-Ba's'ta, Ebû Saîd el- Hudrî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
"Cennete ilk girecek kimselerin yüzü Ay'ın on dördü, ikinci olarak girecekler ise gökteki en parlak yıldızın parlaklığı gibi olacaktır. Orada herkese iki hanım verilecek, her bir hanımın yetmiş kat elbisesi olacak ve bu kadar elbise altından inciklerinin iliği görülecektir. "
Ahmed ve Tirmizî, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Cennetliklerin en aşağı derecede olanın seksen bin hizmetçisi ve yetmiş iki karısı vardır. Ayrıca bizzat kendisi için Câbiye ile San'â arası kadar mesafede inci, yakut ve zebercedden bir çadır dikilecektir."
Ahmed, Buhârî, Müslim ve Beyhakî, el-Ba's'ta bildiriyor. Ebû Hureyre'nin olduğu bir yerde, Cennette kadınların mı yoksa erkeklerin mi daha çok olduğu tartışılınca, Ebû Hureyre: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennetteki her erkeğin iki hanımı vardır. Bu hanımın yetmiş kat elbisesinin altından inciklerinin iliği görülecektir" buyurmadı mı?" dedi.
Tirmizî ve Bezzâr, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennete giren bir kul yetmiş hanım ile evlendirilecektir" buyurunca, sahabe:
“Ey Allah'ın Resûlüi O kimsenin buna gücü yetecek mi?" diye sorunca, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“O kimseye yüz erkek kuvveti verilecektir" buyurdu.
İbnu's-Seken, el-Ma'rife'de ve İbn Asâkir, Tarih'te, Hâtıb b. Ebî Beltea'dan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu duydum:
“Mümin, Cennette yetmiş iki kadınla evlendirilir, bunlardan yetmişi âhiret kadınlarından, ikisi ise dünya kadınlarındandır."
İbn Mâce, İbn Adiy, el-Kâmil'de ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Ebû Umâme el- Bâhilî'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Yüce Allah, Cennete koyduğu herkesi, ikisi hurilerden, yetmişi de Cennetteki mirasından olmak üzere yetmiş iki kadınla evlendirecektir. Bu zevcelerin hepsinin kadınlığı çok çekicidir ve Cennetlik olan her adamın şehvet gücü daimidir. "
Ahmed'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Cennetliklerin en alt tabakasında olan kişinin yedi derecesi vardır. Bu kişi altıncı derecede ikamet eder ve yedinci derece üzerinde bulunur. Bu kişinin üç yüz hizmetçisi vardır. Kendisine sabah akşam altın tabaklarla üç yüz tabak yemek getirilir ve her tabakta ayrı çeşit yemek vardır. Bu kişi ilk yediği tabakta aldığı lezzeti son tabakta da alır ve: «Ey rabbiml Eğer bana izin verseydin, Cennet ehline yedirir içirirdim ve yanımdaki yiyecek ve içeceklerden hiçbir şey eksilmezdi» der. Yine bu kişinin hurilerden yetmiş iki zevcesi vardır. Onlardan birinin oturduğunda kapladığı yer, bir mil kadardır."
Beyhakî, el-Ba's'ta, Abdullah b. Ebî Evfâ'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Cennetlik bir erkek, beş yüz huri, dört bin bakire ve sekiz bin dul ile evlenir. Bunlardan her biriyle dünyadaki ömrü kadar beraber olur."
Ebu'ş-Şeyh ve Ebû Nuaym'ın, Sifatu'l-Cenne'de, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Cennetlik erkeklerden her biri, dört bin bakire, sekiz bin dul ve yüz huri ile evlenir. Bunlar her yedi günde bir araya gelirler ve yaratılmışların daha önce hiç duymadığı güzel bir sesle: «Biz, devamlı kalıcılarız, yok olmayız, biz nimet içindeyiz bedbaht olmayız, biz razı olanlarız kızmayız, biz kalıcı olanlarız, bir yere gitmeyiz, bizim olana ve bize sahip olana ne mutlu» derler.
Ahmed ve Buhârî'nin bildirdiğine göre Enes, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Allah yolunda sabah veya akşam yapılan bir yolculuk, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. Cennette, sizden birinin okunun kapladığı kadar bir yer, Güneş'in üzerine doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır. Eğer Cennet ehli kadınlarından bir kadın yer yüzü halkına görünseydi, dünyayı ve içindekileri aydınlığa boğar ve ikisinin arasını da güzel koku ile doldururdu. Cennetlik kadının başındaki örtü, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır?
İbn Ebi'd-Dünyâ, Sifatu'l-Cenne'de bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Eğer Cennet ehlinin kadınlarından birisi yedi denize tükürseydi, bütün bu denizler baldan daha tatlı olurdu."
Ahmed, Zühd'de, Ömer b. el-Hattâb'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:
“Eğer Cennet ehli kadınlarından bir kadın yer halkına görünseydi, yeryüzünü misk kokusuyla doldururdu."
İbn Ebî Şeybe ve Hennâd'ın bildirdiğine göre Ka'b (u'l Ahbâr) şöyle dedi:
“Eğer Cennet ehli kadınlarından birinin bileziği (dünyada) görünseydi, Güneş'in ışığını bastırırdı."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Hennâd b. es-Serî, ez-Zühd'de, Nesâî, Abd b. Humeyd, Müsned'de, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Zeyd b. Erkam'dan bildiriyor: Ehli Kitaptan bir adam Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem)gelerek:
“Ey Ebu'l-Kâsım! Cennet ehlinin yiyip içeceğini iddia ediyorsun" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Canım elinde olana yemin ederim ki, Cennetlik olan kişiye, yemek, içmek, cinsel ilişki ve şehvet hususunda yüz adam kuvveti verilecektir" karşılığını verdi. Adam:
“Yiyen ve içenin tuvalet ihtiyacı olur. Cennet ise temizdir ve orada sıkıntı verecek bir şey yoktur" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onlar, ihtiyaçlarını misk kokusu gibi çıkan ter olarak gidereceklerdir. Böyle olunca da karnı (yemek ve içmekten şişmeyecek ve) zayıf kalacaktır" buyurdu.
Ebû Ya'lâ, Taberânî, İbn Adiy, el-Kâmil'de ve Beyhakî el-Ba's'ta, Ebû Umâme'den bildiriyor: Bir adam Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennet ehli cinsel ilişki yaparlar mı?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İlişki yaparlar ama ne erkekten, ne de kadından meni gelmez" cevabını verdi.
Bezzâr, Taberânî ve Hatîb el-Bağdâdî, Tarih'te, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Cennette hanımlarımızla cinsel ilişkide bulunacak mıyız?" diye sorulunca, "Kişi, Cennette günde yüz bakireyle ilişkide bulunacak" cevabını verdi.
Ebû Ya'lâ ve Beyhakî'nin, el-Ba's'ta, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“Dünyadayken kadınlarımızla cinsel ilişkiye girdiğimiz gibi Cennette de girebilecek miyiz?" diye sorulunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Muhammed'in canı elinde olana yemin ederim ki, kişi bir gecede yüz bakireyle ilişkide bulunacaktır" cevabını verdi.
İbn Ebî Hâtim ve Taberânî, Ebû Umâme'den bildiriyor: Allah'ın Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem), Cennet ehlinin cinsel ilişkiye girip giremeyeceği sorulunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, yorulup usanmayan bir fere, gevşemeyen erkeklik organı, bitmeyen şehvetle ve ne kadından ne de erkekten meni gelmeden bu gerçekleşecektir" cevabını verdi.
Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ ve Bezzâr, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennet ehli hanımlarına dokunabilecek mi?" diye sorulunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, gevşemeyen erkeklik organı, usanmayan bir fere ve bitmeyen şehvetle olacaktır" buyurdu.
Hâris b. Ebî Usâme ve İbn Ebî Hâtim, Süleym b. Âmir ve Heysem et-Tâî'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Cennette cinsel ilişkinin olup olmadığı sorulunca, "Evet, çekici bir fere ve gevşemeyen erkeklik organıyla olacaktır. Kişi Cennette yastığına kırk yıl, başka tarafa dönmeden yaslanabilecek ve usanmayacak. Yaslandığı yerde kendisine canının istediği ve görüp beğendiği her şey getirilecektir" cevabını verdi.
Beyhakî, el-Ba's'ta ve İbn Asâkir, Tarih'te, Hârice el-Uzrî'den bildiriyor: Tebûk'te bir adam:
“Ey Allah'ın Resûlü! Cennetlikler cinsel ilişkiye girecek mi?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennetlik olan erkeğe bir günde verilecek olan (cinsel güç) sizden yetmiş kişinin gücünden daha fazladır" cevabını verdi.
Taberânî, Zeyd b. Erkam'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Cennetliklerin idrar ve cünüplükleri arkalarından ayaklarına doğru misk gibi bir kokunun akması şeklindedir. "
Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd ve İsbehânî, et-Terğîb'de bildiriyor: Ebu'd- Derdâ der ki:
“Cennette, ne kadının, ne de erkeğin menisi yoktur. Kadın ve erkek, meni olmadan cima edeceklerdir."
Abdürrezzâk ve Abd b. Humeyd, Tâvûs'tan bildiriyor:
“Cennetlikler, kadınlarla cinsel ilişki kuracaklar, ama çocukları olmayacak. Çünkü orada ne kadının, ne de erkeğin menisi yoktur."
Abdürrezzâk ve Abd b. Humeyd, Atâ el-Horasânî'den aynı yorumu rivayette bulunmuştur.
Vekî, Abdürrezzâk, Hennâd, İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd, İbrâhim en- Nehaî'den bildiriyor:
“Cennette, dilediğin kadar cima edebileceksin ve çocuk olmayacak. Kişi dönüp baktığında canı cima etmek isteyecek, sonra bir daha dönüp baktığında yine cima yapmak isteyecek."
Ziyâ el-Makdisî, Sifatu'l-Cenne'de, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennette cinsel ilişkiye girebilecek miyiz?" diye sorulunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, canım elinde olana yemin ederim ki, (erkek ve kadından meni gelmeden) cinsel ilişkiye girilebilecek ve erkek cinsel ilişkiyi bitirince kadın eskisi gibi bakire olacaktır" cevabını verdi.
Bezzâr, Taberânî, es-Sağîr'de ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Ebû Saîd el- Hudrî'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:
“Cennet ehli hanımlarıyla cima ettikleri zaman, kadınlar tekrar bakire olurlar."
Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Zühd'ün zevâidinde ve İbnu'l-Münzir bildiriyor: Abdullah b. Amr der ki:
“Mümin, (Cennette) zevcesiyle her ilişkiye girmek istediğinde onun bakire olduğunu görür."
İbn Ebî Şeybe, Saîd b. Cübeyr'dan bildiriyor:
“Cennetlik erkeğin boyu doksan mil, kadının ise otuz mildir. Oturduğu zaman ise bir cerîb (496 m2) yer kaplar. Kadın, erkeğin kendisiyle girdiği bir cinsel ilişkinin lezzetini yetmiş yıl boyunca hisseder."
Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Ebî Dâvûd, el-Ba's'ta, Mu'âz b. Cebel'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Bir kadın dünyada kocasına eziyet ederse Cennet'te ona eş olacak huriler şöyle derler:
“Kahrolası kadın! O erkeğe eziyet etme, o senin yanında misafirdir, senin yanından ayrılıp bize gelecektir. "
"...ve orada temelli kalırlar"
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr, "...ve orada temelli kalırlar" ayetindeki "temelli kalırlar" sözünden kastın, ölmemeleri olduğunu söyledi.
Et-Tastî, el-Mesâil'de bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a, "...ve orada temelli kalırlar" ayetinde kastedilen nedir?" diye sorunca, İbn Abbâs:
“Devamlı orada kalmaları ve hiçbir zaman çıkmamalarıdır" cevabını verdi. Nâfi, "Araplar (.....) kelimesini kullanır mı?" diye sorunca ise İbn Abbâs:
“Evet, yoksa Adiy b. Zeyd'in
Biz helak olursak temelli kalacak var mı?
Ah insanlar! Hiç ölümden utanılır mı ?
dediğini duymadın mı?" cevabını verdi.
Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim ve İbn Merdûye, Ömer b. el-Hattâb'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:
“Cennetlikler Cennete, Cehennemlikler Cehenneme girdikten sonra aralarından bir münadi kalkıp: «Ey Cehennemlikleri Ölüm yoktur. Ey Cennetlikleri (Artık) ölüm yoktur. Herkes olduğu yerde ebedi kalacaktır» diye seslenir."
Buhârî, Ebû Hureyre'den Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennetliklere, «(Burada) Ebedilik vardır ve ölüm yoktur» Cehennemliklere de, «(Burada) Ebedilik vardır ve ölüm yoktur» denir" buyurduğunu nakletmiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Mâce, Hâkim ve İbn Merdûyeh'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kıyamet günü ölüm alacalı bir koç şeklinde getirilip Sırat köprüsü üstünde durdurulur ve: «Ey Cennet halkı» diye çağırılırlar. Cennettekiler (bu çağrı üzerine) içinde bulundukları (güzel) yerden çıkarılacakları endişe ve korkusu ile bakarlar. Onlara: «Bunu tanıyor musunuz?» diye sorulur. Cennetlikler: «Evet, bu ölümdür» cevabını verince, bu sefer: «Ey Cehennem halkı!» denilir. Onlar da içinde oldukları kötü yerden çıkarılacakları ümidiyle sevinçle bakarlar. Onlara da: «Bunu tanıyor musunuz?» diye sorulur. Cehennemlikler:
“Evet, bu ölümdür" cevabını verirler. Bunun üzerine emir verilerek ölüm, Sırat'ta boğazlanır. Hem Cennetlik, hem Cehennemliklere: «İçinde bulunduğunuz halde devamlı kalacaksınız. Buradan gitmek ve ölüm yoktur» denilir."
Taberânî ve Hâkim bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Muâz b. Cebel'i Yemen'e gönderdiği zaman, Muâz Yemen'e gidince onlara şöyle dedi:
“Ey insanlar! Ben Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) size gönderdiği elçisiyim. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) size, dönüşün Allah'a olduğunu, ya Cennete veya Cehenneme gideceğinizi, orada ölümün olmadığını ve devamlı hayatın olduğunu, gidilen o yerden başka yere gidilemeyip, ölmeyen bedenlerle devamlı orada kalınacağını haber veriyor."
Taberânî, İbn Merdûye ve Ebû Nuaym, İbn Mes'ûd'dan, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Eğer Cehennemliklere:
«Cehennemde, dünyadaki çakıl sayısı kadar bir müddet kalacaksınız» dense, Cehennemlikler buna sevinirdi. Cennetliklere de: «Cennette, dünyadaki çakıl sayısı kadar bir müddet kalacaksınız» dense, buna üzülürlerdi. Ama her iki taraf ta olduğu yerde ebedi kalacaktır. "
26. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:27
27. Âyetin Tefsiri
"Gerçekten Allah bir sivrisineği ya da (küçüklükte) ondan daha üstün herhangi bir şeyi misal vermekten çekinmez. İman edenler, bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Ama kâfirler: «Allah bu misal ile ne anlatmak istemiştir?» derler. Allah bununla birçoğunu saptırır ve birçoğunu da hidâyete eriştirir. O, bununla fasıklardan başkasını saptırmaz. Onlar ki Allah'ın ahdini sağlamlaştırdıktan sonra bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte onlar zarara uğrayanlardır."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Mes'ûd ve bazı sahabeden şöyle bildiriyor: Allah, münafıklara "Onlar, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler ..."' ve "Bir kısmı da, karanlıklarda, gök gürlemeleri ve şimşek arasında gökten boşanan sağanağa tutulup, yıldırımlardan ölmek korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkayan kimseye benzer" ayetiyle iki misal verince, münafıklar:
“Allah, bunları misal vermeyecek kadar yücedir" dediler. Bunun üzerine:
“Gerçekten Allah bir sivrisineği ya da (küçüklükte) ondan daha üstün herhangi bir şeyi misal vermekten çekinmez. İman edenler, bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Ama kâfirler: «Allah bu misal ile ne anlatmak istemiştir?» derler. Allah bununla birçoğunu saptırır ve birçoğunu da hidâyete eriştirir. O, bununla fasıklardan başkasını saptırmaz. Onlar ki Allah'ın ahdini sağlamlaştırdıktan sonra bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde fesad çıkarırlar, işte onlar zarara uğrayanlardır." ayetleri nazil oldu."
Abdulğanî, Tefsîr'de ve Vâhidî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Allah, müşriklerin ilahlarını zikredip:
“...Sizlerin Allah'ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamayacaklardır..." buyurdu ve böylece ilahların zaafiyetini zikredip örümcek ağına benzetti. Bunun üzerine müşrikler:
“Allah'ın Muhammed'e indirdiği Kur'ân'da zikrettiği sineğe, örümceğe bakınız. Bunlarla ne yapacakmış?" dediler. Bunun üzerine Allah, "Gerçekten Allah bir sivrisineği ya da (küçüklükte) ondan daha üstün herhangi bir şeyi misal vermekten çekinmez..." ayetlerini indirdi.
Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Yüce Allah, sinek ve örümceği zikredince, müşrikler - veya İbnu'l-Münzir'e göre Ehli Kitap - şöyle dediler:
“Örümcek ve sivri sinek zikredilmeğe değer mi?" Bunun üzerine Allah, "Gerçekten Allah bir sivrisineği ya da (küçüklükte) ondan daha üstün herhangi bir şeyi misal vermekten çekinmez..." ayetlerini indirdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan der ki:
“Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin: Sizlerin Allah'ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar; isteyen de, istenen de aciz!" ayeti nazil olduğu zaman, müşrikler:
“Bu ve buna benzeyen misaller, anlatılacak misâl değildir" deyince, Allah, "Gerçekten Allah bir sivrisineği ya da (küçüklükte) ondan daha üstün herhangi bir şeyi misal vermekten çekinmez..." ayetlerini indirerek, kastedilenin sivrisinek değil örnek olduğunu bildirmiştir.
İbn Cerîr, Katâde'den, "Sivrisinek, Allah'ın yarattıklarının en zayıfıdır" dediğini bildirir.
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve Deylemî, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Ey insanlar! Sakın Allah hakkında gafil olmayın, eğer Allah bir şeyden gafil olsaydı, sivrisinek, zerre ve hardal tanesinden gafil olurdu. "
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Ebu'l-Âliye, "... iman edenler, bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler..." âyetinin manasıyla ilgili şöyle dedi: İman edenler, bu misalin Rablerinden olduğunu, bu sözlerin Allah'ın sözleri olduğunu bilirler.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den aynı yorumu nakletmişlerdir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, "... İman edenler, bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler..." ayeti hakkında şöyle demiştir: Müminler ona iman ederler ve Rablerinden bir gerek olduğunu bilirler. Allah ta onlara bu misalle doğruyu gösterir. "...Allah bununla birçoğunu saptırır..." âyetinden kastedilen, müminler bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilip iman ederken, fasıkların ise gerçek olduğunu bilip (buna rağmen) inkar etmeleridir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd ve sahabeden bazıları, "Allah bununla birçoğunu saptırır ve birçoğunu da hidâyete eriştirir. O, bununla fasıklardan başkasını saptırmaz..." ayetlerinin manası hakkında şöyle dediler: Allah bununla münafıkları saptırırken müminleri hidayete eriştirir.
Fasıklardan kasıt ta münafıklardır. "Onlar ki Allah'ın ahdini sağlamlaştırdıktan sonra bozarlar..." Allah'ın ahdini kabul ettikten sonra onu inkar edenler kastedilmiştir.
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“O, bununla fasıklardan başkasını saptırmaz..." âyetinden kastedilen, kafirlerin bilmesine rağmen inkar etmeleridir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, "O, bununla fasıklardan başkasını saptırmaz..." âyetinden kastedilenin, onların fasık olmasıyla, Allah'ın kendilerini dalâlete düşürmesi olduğunu söylemiştir.
Buhârî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Sa'd b. Ebî Vakkâs şöyle der:
“Harûriler (Hariciler), Allah'ın ahdini sağlamlaştırdıktan sonra bozanlardır." Sa'd, Harûrileri fasık olarak adlandırmıştı.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, "Onlar ki Allah'ın ahdini sağlamlaştırdıktan sonra bozarlar..." ayetiyle ilgili şöyle dedi:
“Sakın bu âyetin beyan ettiği ahdi bozmayın. Zira Allah bunu bozmayı çirkin görmekte ve bunu bozma hususunda tehditte bulunmaktadır." Allah Kur'an-ı kerim'in çeşitli âyetlerinde, aldığı bu ahit hususunda öğüt ve nasihatlerde bulunmuş, buna dair deliller beyan etmiştir. Biz, Allah'ın verdiği ahdi bozan hakkındaki tehdidi kadar herhangi bir günah hakkında tehdit ettiğini bilmiyoruz. Kim Allah'a samimiyetle ahid verecek olursa Allah için olanı bunu yerine getirsin."
Ahmed, Bezzâr, İbn Hibbân, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Beyhakî, Şuabu'l- îmân'da, Enes'ten bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bize hutbe verdi ve:
“Şunu bilin ki, emanet ehli olmayanın imanı da yoktur. Ahde vefa göstermeyenin dini de yoktur" buyurdu.
Taberânî, M. el-Kebîr'de, Ubâde b. es-Sâmit ve Ebû Umâme'den aynı hadisi nakletmiştir.
Taberânî, M. el-Evsat'ta aynı hadisi İbn Ömer'den nakletmiştir.
Buhârî, Tarih'te ve Hâkim, Hazret-i Âişe'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Ahde vefa imandandır."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, "...Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte onlar zarara uğrayanlardır" âyetinden kastın, akraba ve yakınlarıyla alakayı kesmek olduğunu söyledi.
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Süddî, âyette geçen "...Yeryüzünde fesat çıkarırlar..." sözünün manasının, "Yeryüzünde günah işlerler" demek olduğunu söyledi.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mukâtil, "...İşte onlar zarara uğrayanlardır" sözünü:
“Onlar Cehennemliktir" şeklinde açıklamıştır.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Yüce Allah'ın Müslümanlardan başkasına nisbet ettiği, zarara uğrayan, müsrif, zalim, mücrim, fâsık gibi isimlerle kastedilen şey küfürdür. Müslümanlara nisbet ettiği şeylerle ise günah kastedilmiştir."
28. Âyetin Tefsiri
"Ölü îdiniz sizleri diriltti, sonra öldürecek sonra tekrar diriltecek ve sonunda O'na döneceksiniz; öyleyken Allah'ı nasıl inkâr edersiniz?"
İbn Cerîr, İbn Mes'ûd ve sahabenin bazılarından:
“Ölü idiniz sizleri diriltti, sonra öldürecek..." ayetini şöyle açıkladıklarını bildirir:
“Siz hiç bir şey değilken sizi yarattı. Sonra sizi öldürecek ve kıyamet günü tekrar diriltecek."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "Ölü idiniz sizleri diriltti, sonra öldürecek..." ayetine şöyle mana verdi:
“Allah sizi yaratana kadar, siz babalarınızın sulbünde hiçbir şey değildiniz. Sonra sizi gerçek ölümle öldürecek, sonra kıyamet günü huzurunda toplamak için sizi tekrar diriltecek."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katade'nin âyet hakkında şöyle dediğini bildiriyor:
“Babalarının sulbünde ölüyken Allah onları diriltti ve dünyaya çıkardı. Sonra kaçışı olmayan ölümle onları öldürdü. Sonra huzurunda toplamak için kıyamet günü onları diriltti. Böylece iki ölüm iki de hayat gerçekleşmiş olacaktır."
Vekî ve İbn Cerîr bildiriyor: Ebû Sâlih, bu ayete şöyle mana vermiştir:
“Sizi öldürecek, sonra kabirde diriltip tekrar öldürecek."
İbn Cerîr, Mücâhid'in, bu âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:
“Sizi yaratana kadar hiçbir şey değildiniz. Sonra sizi gerçek ölümle öldürecek, sonra tekrar diriltecek. "...Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin..." âyetinden kastedilen şey de aynıdır."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, bu âyet hakkında şöyle demiştir:
“Onlar hiçbir şey değilken Allah onları yarattı, sonra öldürdü, sonra tekrar diriltti, yaşadıktan sonra kıyamet günü tekrar Allah'a döneceklerdir."
29. Âyetin Tefsiri
"Yerde olanların hepsini; sizin için yaratan O dur. Sonra, göğe doğru yönelerek yedi gök olarak onları düzenlemiştir. Oher şeyi bilir."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'nin, "Yerde olanların hepsini; sizin için yaratan O'dur..." ayetini şöyle açıkladığını bildirir: Yeryüzündeki her şeyi, cömertliğiyle size nimet olarak, geçinmek ve belli bir süre faydalanmak için sizin hizmetinize verdi.
Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh bildiriyor: Mücâhid, "Yerde olanların hepsini; sizin için yaratan O'dur. Sonra, göğe doğru yönelerek yedi gök olarak onları düzenlemiştir. O her şeyi bilir" âyetini şöyle açıkladı: Yeryüzündeki her şeyi sizin hizmetinize verdi. Allah yeri gökten önce yarattı. Yeri yarattığı zaman ondan duman çıktı. "...Sonra, göğe doğru yönelerek yedi gök olarak onları düzenlemiştir. O her şeyi bilir." Sözü buna işaret etmektedir. Düzenlemekle kastedilen de: Yedi göğü üst üste, yedi kat yeri de alt alta yaratmasıdır.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Süddî tarikiyle, Ebû Mâlik ve Ebû Sâlih'ten, bunlar da, İbn Abbâs ve Murra el- Hemedânî'den, onlar da, İbn Mes'ûd ve sahabenin bazılarının, "Yerde olanların hepsini; sizin için yaratan O'dur. Sonra, göğe doğru yönelerek yedi gök olarak onları düzenlemiştir. O her şeyi bilir" âyetini şöyle açıkladığını bildirir: Allah'ın Arş'ı suyun üzerindeydi ve sudan önce bir şey yaratmamıştı. Yaratıkları var etmeyi dileyince sudan duman (buhar) çıkarttı. Buhar suyun üzerine yükseldi. Allah ona "Yükselen" anlamına gelen "Sema" ismini verdi. Sonra suyu kuruttu. Onu bir tek kütle haline getirdi. Sonra onu parçaladı. Onu, pazar ve pazartesi günlerinde yedi yer haline getirdi. Arzı balık üstüne koydu. Balık ise, Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de:
“Nûn. Ve Kalemle, yazmakta olduklarına yemin olsun" buyruğunda sözü geçen "nûn"dur. Balık su içerisindedir, su da dümdüz bir kayalık üstündedir. Dümdüz kayalık da bir meleğin sırtı üzerindedir. Melek bir başka kayanın üstündedir. Kaya ise, rüzgara maruzdur. Burada sözü geçen kaya, Lokman sûresinde kendisinden söz edilen ve yerde de gökte de olmayan kayadır. Balık harekete geçip kıpırdayınca yer de sarsıldı. Allah yere dağları bırakınca yer kararını buldu. O bakımdan dağlar yere karşı öğünür. İşte yüce Allah'ın şu buyruğunda kastedilen budur:
“Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağlan, yolunuzu bulmanız için de ırmakları ve yolları yarattı."' Allah yerde dağları, orada yaşayacak olanların gıdalarını yerin ağaçlarını ve orası için gerekli olanları da iki günde, yani salı ve çarşamba günlerinde yarattı. İşte yüce Allah şu buyruklarında bunu anlatmaktadır:
“De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti."Yani soran kimseler bilsin ki durum işte böyledir. "Sonra duman halinde olan göğe yöneldi..." Sözü geçen bu duman ise, suyun teneffüs etmesi ile (buharlaşması) ile meydana gelmiştir. Allah ondan sonra (buharın yükselmesi sonucu) bir tek sema halinde göğü yarattı. Sonra onu ayırarak iki günde, Perşembe ve Cuma günlerinde yedi sema haline getirdi. Cuma gününe bu ismin veriliş sebebi ise, göklerin ve yerin yaratılışının bu günde tamamlanmasıdır, "...ve her göğün işini kendisine bildirdi..." Yani her bir semada oraya has olan melekleri yarattı. Yerde de bulunan dağları, denizleri, dolu ve bilinmeyen daha pek çok şeyleri var etti. Sonra dünya semasını yıldızlarla süsledi. Bu yıldızları hem bir süs, hem de şeytanlara karşı bir koruma aracı kıldı. Yüce Allah dilediğini yaratmayı bitirdikten sonra bu sefer Arş'a istiva etti.
Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, İbn Abbâs'ın, "...Sonra, göğe doğru yönelerek yedi gök olarak onları düzenlemiştir. O her şeyi bilir" âyetini şöyle açıkladığını bildirir: Allah'ın emri semaya yöneldi ve Allah yedi göğü yarattı. Ateşi suda akıtıp denizi buharlaştırdı ve buhar semaya çıkınca ondan da gökleri yarattı.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî bildiriyor. Ebu'l-Âliye, "...Sonra, göğe doğru yönelerek yedi gök olarak onları düzenlemiştir. O her şeyi bilir" âyeti hakkında şöyle dedi:
“Allah, semaya yönelip (semayı) yedi gök olarak düzenledi."
Osmân b. Saîd ed-Dârimî, Kitabu'r-Reddi Ale'l-Cehmiyye'de, Abdullah b. Amr'dan bildiriyor:
“Allah her şeyi yaratmak istediğinde Arş'ı suyun üzerindeydi ve ne yer, ne de sema vardı. Rüzgarı yarattı ve rüzgar suya doğru esince dalgalar oluşup köpükler meydana geldi. Sudan çıkan dumana emredince, duman yükselip büyüdü ve ondan gökleri yarattı. Çamurdan yerleri, köpüklerden ise dağlan yarattı."
Ahmed, Buhârî, Tarih'te, Müslim, Nesâî, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh, el- Azame'de, İbn Merdûye ve Beyhakî, Kitâbu'l-Esmâ ve's-Sifât'ta, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) elimden tutup şöyle buyurdu:
“Allah, yeri cumartesi günü yarattı, dağları pazar günü, ağaçlan pazartesi günü, sevilmeyen şeyleri salı günü, nuru çarşamba günü yarattı. Yerin üzerine hayvanları perşembe günü yaydı. Hazret-i Adem'i cuma günü ikindiden sonra yarattı."
Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce, Osman b. Saîd ed- Dârimî, İbn Ebi'd-Dünyâ, Kitabu'l-Matar'da, İbn Ebî Âsim, es-Sünne'de, Ebû Ya'lâ, İbn Huzeyme, et-Tevhîd'de, İbn Ebî Hâtim, Ebû Ahmed el-Hâkim, el- Kunâ'da, Taberânî, M. el-Kebîr'de, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Hâkim, İbn Merdûye, el-Lâlekâî, es-Sünne'de ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta bildiriyor: Abbâs b. Abdilmuttalib der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte otururken:
“Sema ile yer arasındaki mesafe ne kadardır, biliyor musunuz?" diye sordu. Biz:
“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" karşılığını verince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yer ile sema arasında beş yüz yıllık bir mesafe vardır. Her bir semanın diğer sema ile arasında beş yüz yıllık mesafe vardır. Her semanın kalınlığı da beş yüz yıllık mesafedir. Yedinci semanın üzerinde deniz vardır. Bu denizin altı ile üstü arası iki gök arası kadardır bunun bu denizin üstünde sekiz dağ keçisi (şeklinde sekiz Melek) bulunmaktadır. (Onların her birinin) tırnaklarıyla diz kapakları gök ile yer arasındaki (mesafe) kadardır.. Sonra bunların da tepesinde Arş vardır. Arş'ın altı ile üstünün arası bir semâdan bir semâya kadar olan uzaklık kadardır. Allah ta bunun fevkindedir ve Âdemoğullarmın amellerinden hiç biri Allah'tan gizlenemez."'
İshak b. Râhûye, Müsned'de, Bezzâr, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, İbn Merdûye ve Beyhakî, Ebû Zer'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Yer ile sema arasında beş yüz yıllık mesafe vardır. Her semanın kalınlığı da beş yüz yıllık bir mesafedir. Bir sema ile diğeri arasında beş yüz yıllık mesafe vardır. Bu yedinci semaya kadar böyle devam eder. Yer tabakaları arasındaki mesafe de aynı şekildedir. Yedinci sema ile Arş arasındaki mesafe, bütün bu mesafeler kadardır. Eğer kardeşinize çukur kazıp onu sarkıtsaydınız, bu kişi Allah'ın varlığını bilip kabul ederdi."
Tirmizî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye bildiriyor: Ebû Hureyre der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte otururken üzerimize bir bulut geldi.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bunun ne olduğunu biliyor musunuz?" diye sorunca, sahabe:
“Allah ve Resulü daha iyi bilir" karşılığını verdiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu, buluttur! Bu bulutlar toprağın sulayıcılarıdır. Allah onları kendisine ibadet etmeyen ve şükretmeyen kimselere bile gönderiyor" buyurup, "Bunun üzerinde ne var biliyor musunuz?" diye sordu. Sahabe:
“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" cevabını verince, Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onun üzerinde sema vardır" buyurup:
“Bunun üzerinde ne var biliyor musunuz?" diye sordu. Sahabe:
“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" cevabını verince, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Önüne geçilmiş bir dalga ve korunmuş tavan vardır" buyurup, "Bunun üzerinde ne var biliyor musunuz?" diye sordu. Sahabe:
“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" cevabını verince, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bunun da üzerinde sema vardır. Ya onun üzerinde ne vardır biliyor musunuz?" diye sordu. Sahabe:
“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" cevabını verince, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bunun da üzerinde başka bir sema vardır. Ya bu ikisi arasında ne vardır biliyor musunuz?" diye sordu. Sahabe:
“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" cevabını verince, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İkisi arasında beş yüz yılık mesafe vardır" buyurduktan sonra aynı şekilde yedi kat semayı saydı. Ve "Her sema arasında beş yüz yıllık mesafe vardır" buyurdu. Sonra:
“Bunların üzerinde ne olduğunu biliyor musunuz?" diye sorunca, sahabe:
“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" cevabını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bunların üzerinde Arş vardır. Arş ile bunlar arasında ne kadar mesafe olduğunu biliyor musunuz?" diye sorunca, sahabe, yine:
“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" cevabını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Aralarında iki sema arasındaki mesafe kadar bir mesafe vardır" buyurup:
“Altınızdaki yerin altında ne olduğunu ve yerle onun arasındaki mesafeyi biliyor musunuz?" diye sordu. Sahabe:
“"Allah ve Resûlü daha iyi bilir" cevabını verince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Altında başka bir yer daha vardır. İki yer arasında ise beş yüz yıllık mesafe vardır" buyurup yedi kat yeri saydı ve:
“Her tabakayla diğeri arasında beş yüz yıllık mesafe vardır" dedi.
Osman b. Saîd ed-Dârimî, er-Reddu ale'l-Cehmiyye'de, İbnu'l-Münzir, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, Lâlekâ ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki:
“Yerle gök arasında beş yüz yıllık mesafe vardır. Her sema ile diğeri arasında beş yüz yıllık mesafe vardır. Her kat sema ve yerin kalınlığı beş yüz yıllık mesafedir. Yedinci sema ile Kürsî arasında beş yüz yıllık mesafe vardır. Kürsî ile su arasında beş yüz yıllık mesafe vardır. Arş ta suyun üzerindedir. Allah ta Arşın üzerindedir ve sizin durumunuzu bilir."
Beyhakî'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Amr b. el-Âs, gökyüzüne bakıp şöyle dedi:
“Allah yüceler yücesidir! Şu gökyüzü ne kadar da beyazdır. İkinci sema bundan daha beyazdır -deyip yedi kat semayı saydıktan sonra-Yedinci semanın üzerinde suyu yarattı ve Arş'ı suyun üzerine koydu. Dünya semasının üzerine, Güneş, Ay, yıldızlar ve meteorları koydu."
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Bir adam Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Bu gökyüzü nedir?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu, sizden başka tarafa yönlendirilmiş dalgalardır" cevabını verdi.
İshâk b. Râhûye, Müsned'de, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Ebu'ş-Şeyh, Rabî b. Enes'ten bildiriyor:
“Dünya seması, önüne geçilmiş dalgadır, ikinci sema beyaz mermer, üçüncüsü demir, dördüncüsü bakır, beşincisi gümüş, altıncısı altın, yedincisi ise kırmızı yakuttur. Bunların üzeri ise nur sahralarıdır. Bunların üstünde ne olduğunu Allah'tan başkası bilmez. Maytâtarûş adında bir melek te Yüce Allah ile yarattıkları arasındaki perdeyle görevlidir."
Ebu'ş-Şeyh, Selmân el-Fârisî'den bildiriyor:
“Dünya seması, yeşil zümrüttendir ve ismi ince manasında olan "Rakîa"dır. İkinci sema beyaz gümüştendir ve ismi "Erkelûn"dur. Üçüncüsü kırmızı yakuttandır ve ismi "Kaydûm"dur. Dördüncüsü beyaz incidendir ve ismi "Mâûnâ"dır. Beşincisi kırmızı altındandır ve ismi "Dîkâ"dır. Altıncısı sarı yakuttandır ve ismi "Deknâe"dir. Yedincisi ise nurdandır ve ismi "Arîbe"dir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib der ki:
“Dünya semasının ismi "Rakî", yedinci semanın ismi ise "ed-Durâh"tır."
Osman b. Saîd ed-Dârimî, Kitabu'r-Reddi ale'l-Cehmiyye'de ve İbnu'l- Münzir bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Semaların efendisi Arş'ın bulunduğu semadır. Yerlerin efendisi ise sizin bulunduğunuz yerdir."
İbn Ebî Hâtim, Şa'bî'den bildiriyor: İbn Abbâs, Ebû Ecled'e yazıp, semanın hangi şeyden yaratıldığını sorunca, Ebû Ecled:
“Sema, önüne geçilmiş dalgalardan yaratılmıştır" cevabını yazdı.
İbn Ebî Hâtim, Habbe el-Urenî'den bildiriyor: Hazret-i Ali'nin bir gün "Semayı duman ve sudan yaratan Allah'a yemin ederim ki" şeklinde yemin etti.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ka'b(u'l-ahbâr):
“Sema, sütten daha beyazdır" demiştir.
Abdürrezzâk ve İbn Ebî Hâtim, Süfyân es-Sevrî'den bildiriyor:
“Yerlerin altında bir kaya vardır. Bize bildirildiğine göre sema yeşil rengini bu kayadan almaktadır."
Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Herşeyi düşününüz, ama Allah'ın zatını düşünmeyiniz. Çünkü yedinci semadan Kürsî'ye kadar yedi bin nur vardır. Allah da bunların üzerindedir."
Abdürrezzâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, "...Sonra, göğe doğru yönelerek yedi gök olarak onları düzenlemiştir..." ayeti hakkında şöyle dedi:
“Bunlar üst üstedir ve her sema ile diğeri arasında beş yüz yıllık mesafe vardır."
"...O her şeyi bilir."
İbn Durays'ın bildirdiğine göre İbn Mes'ûd "Kur'ân'daki en üstün ayetler, sonunda Allah'ın isimlerinden birinin zikredildiği ayettir.
30. Âyetin Tefsiri
"Hani Rabbin meleklere: «Ben yeryüzünde bîr halîfe yaratacağım», dedi. Onlar: «Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek bîrini mî yaratacaksın?» dediler. Allah da onlara: «Sîzin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim» dedi."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik, "Kur'ân'da "Hani" edatı, her zaman mâzî için kulanılmıştır" dedi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre (.....) Hasan(-ı Basrî), (.....) sözünün manasının yapmak olduğunu söyledi.
İbn Cerîr bildiriyor: Dahhâk der ki:
“Kur'ân'daki her (.....) kelimesi, yaratmak manasındadır."
Vekî, Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Asâkir bildiriyor: İbn Abbâs:
“Allah, Âdem'i Cennetten henüz onu yaratmadan çıkarmıştır" dedikten sonra "...Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım..."ayetini okudu.
Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Allah, Âdem'i, Cennete girmeden çıkarmıştır. Yüce Allah:
“...Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: «Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın?» dediler..." buyurmaktadır. Âdem yaratılmadan bin yıl önce orada (yeryüzünde) cinler vardı. Cinler orada bozgunculuk yapıp kan akıttılar. Yeryüzünde bozgunculuk yaptıkları içinde Allah onlara meleklerden bir ordu gönderdi ve melekler onları deniz kenarlarına kadar kovalayıp öldürdüler. Yüce Allah:
“... Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: «Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın?» dediler..." buyurduğu zaman melekler:
“O cinlerin yaptığı gibi yeryüzünde fesat çıkarıp orada kan akıtacak birini mi yaratacaksın?" dediler. Bunun üzerine Allah:
“...Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi."
İbn Ebî Hâtim, İbn Amr'dan aynı hadisi nakletmiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle dedi: İblis, cin adında meleklerin türlerinden biriydi. Bunlar melekler arasında kor ateşten yaratılanlardı. İblisin adı el-Hâris'di ve Cennet bekçilerinden biriydi. Meleklerin ise hepsi nurdan, cinler ise dumansız ateşten yaratıldı. Yeryüzüne ilk yerleşenler cinlerdir. Cinler yeryüzünde fesat çıkarıp kan akıttılar ve birbirlerini öldürdüler. Bunun üzerine Allah İblisi meleklerden bir orduyla gönderip onları öldüre öldüre dağ eteklerine kadar kovaladı. İblis böyle yapınca gurura kapılıp içinden:
“Kimsenin yapmadığı şeyi yaptım" dedi. Allah İblisin kalbinden geçeni bildi, ama meleklerin İblisin kalbinden geçenden haberi yoktu. Allah, meleklere:
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" dediği zaman melekler:
“Cinlerin fesat çıkardığı gibi, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın?" dediler. Allah:
“Ben, sizin bilmediğinizi bilirim. Ben, sizin İblisin kalbinde görmediğiniz kibir ve gururlanmayı gördüm" dedi. Sonra Allah, Âdem'in toprağının getirilmesini emreti ve toprak getirilince, Allah Âdem'i yapışkan çamurdan (Tînun lâzib) yarattı. Lâzib ise birbirine yapışan çamur demektir. Daha sonra kokuncaya kadar bırakıldı. Âdem'in yaratıldığı toprak daha sonra yapışkan çamur haline getirilmişti ve Allah onu eliyle yarattı ve Âdem kırk gece yere atılmış (cansız) ceset halinde kaldı. İblis gelip ayağıyla Âdem'e vurunca kendisinden (içi boş bir şeyin çıkardığı) ses çıkıyordu. Sonra İblis Âdem'in ağzından girip arkasından çıkıyor, arkasından girip ağzından çıkıyordu ve:
“Sen hiç bir şey değilsin ve hiçbir şey için yaratılmadın. Eğer sana mûsallat edilirsem seni helak ederim. Eğer sen bana mûsallat edilirsen sana isyan ederim" diyordu. Allah, Âdem'e ruhundan üfleyince nefes baş tarafından geldi ve nereye vardıysa orası et ve kana dönüştü. Nefes göbeğine yetişince Âdem bedenine bakıp gördüğünü beğendi ve kalkmak için davrandı, ama kalkamadı. Yüce Allah'ın:
“İnsan aceleden yaratıldı" âyeti buna işaret etmektedir. Ruhun bedene girmesi tamamlanınca Âdem aksırdı ve Allah'ın kendisine iihamıyla:
“Âlemlerin Rabbine hamd olsun" dedi. Allah da:
“Ey Âdem! Allah sana merhamet etsin" deyip, semada olan meleklerin dışındaki İblîs ile beraber olan meleklere:
“Âdem'e secde ediniz" buyurdu. Bütün melekler secde etti, ama İblîs içindeki kibirden dolayı böbürlenip secde etmeyi kabul etmedi ve:
“Ben ondan daha hayırlı, daha büyük ve daha güçlüyken kendisine secde etmem" dedi. Bunun üzerine Allah onu susturup bütün hayırlardan mahrum etti ve onun isyanına bir ceza olmak üzere kavulmuş şeytan yaptı.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Ebû'l-Âliye'nin şöyle dediğini bildirir:
“Allah, melekleri Çarşamba günü, cinleri Perşembe günü, Âdem'i ise Cuma günü yarattı. Cinlerden bir topluluk inkâra düşmüşlerdir. Bu yüzden melekler yeryüzüne iniyor ve Cinlerle savaşıyorlardı. Yeryüzünde kan dökülüyor ve fesat kaynıyordu. Bu sebeple (Allah, yeryüzünde halife yaratacağını beyan edince, bu durumu bilen) melekler:
“Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?" dediler."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd şöyle der:
“Allah ateşi yarattığı zaman melekler ondan çok korkup "Ey Rabbimiz, bu ateşi ne için yarattın?" diye sorunca, Allah:
“Yarattıklarımdan bana karşı gelenler için" buyurdu. O zaman da Allah'ın, melekler dışında herhangi bir yaratığı yoktu. Melekler:
“Ey Rabbimiz! Sana isyan edeceğimiz zaman gelecek mi?" diye sorunca ise, Allah:
“Hayır. Ben yeryüzünde halife yapacağım birisini yaratacağım. Bunlar kan akıtacak ve yeryüzünde bozgunculuk yapacaklar" buyurdu. (Bunun üzerine melekler:
“Onda bozgunculuk yapacak biririsini mi yaratacaksın. Bizi yeryüzüne koy, biz hamdinle seni tesbih ve seni takdis ederiz" deyince, Allah:
“Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi."
İbn Cerîr ve İbn Asâkir, İbn Mes'ûd ve sahabeden bazılarının şöyle dediğini bildirir:
“Allah, yaratmak istediklerini yaratınca Arş'a istiva etti ve İblis'e Dünya semasının idaresini verdi. O, meleklerin, "Cin" diye adlandırılan bir kabilesindendi. Cinlere bu adın verilmesinin sebebi de onların, Cennetin bekçileri olmalarındandı. İblis, hem dünya semasının idarecisi, hem de Cennetin bekçilerindendi. Bu sebeple İblis'in kalbini kibir bürüdü ve:
“Allah, bütün bunları bana üstünlüğümden dolayı verdi" dedi. Allah, İblisin kalbindeki bu kibri görünce meleklere:
“...Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi..." buyurdu. Melekler:
“Ey Rabbimiz! Bu halife nasıl olacak? Bunun zürriyeti olur ve yeryüzünde bozgunculuk yapıp birbirlerini kıskanarak birbirlerini öldürürler. Ey Rabbimiz! "Onda bozgunculuk yapacak biririsini mi yaratacaksın" dediler. Allah:
“Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi."
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Hatırla ki Rabbin meleklere:
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" dedi. Onlar: «Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın?» dediler. Allah da onlara: «Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim» dedi" âyetini açıklarken şöyle dedi: Allah, meleklere:
“Ben, bir beşer yaratacağım. Bunlar birbirlerini kıskanacak, birbirlerini öldürecek ve yeryüzünde bozgunculuk yapacaklar" buyurdu. İnsanoğlunun yeryüzünde böyle şeyler yapacağını anlayan melekler:
“...yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler." iblis, dünya seması meleklerinin reisiydi ve böbürlenip isyan etmeye kalkıp azgınlık yaptı. Allah onun bu böbürlenmesini bildi. "...Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim..." sözü buna işaret etmektedir. Yani Allah, İblis'in içinden taşkınlık yapmayı geçirdiğini bildiğini söyledi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildiriyor. Katâde, "...yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler" âyetinin açıklamasını yaparken şöyle dedi:
“Melekler, Allah'ın kendilerine verdiği ilimle, Allah katında kan dökmek ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan daha kötü bir şey olmadığını bildiler."
İbnu'l-Münzir ve İbn Batta, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildiriyor:
“(Allah'ın emirleri karşısında) kendi görüşlerinizi ileri sürmekten sakınınız. Çünkü Allah meleklerin görüşünü reddetmiştir. Allah:
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım..." dediği zaman, melekler:
“...yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler" Bunun üzerine Yüce Allah:
“...Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim..." buyurdu."
İbn Ebi'd-Dünyâ, Kitabu't-Tevbe'de, Enes b. Mâlik'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“İlk telbiye getirenler meleklerdir. Allah:
“... Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın?" deyip Allah'a cevap verdiler. Allah onlardan yüz çevirinde, melekler Arş'ın etrafında, "Buyur! Buyur! Senden özür diliyoruz. Buyur! Buyur! Senden bağışlanma dileyip tövbe ediyoruz" diyerek tavaf yaptılar."
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Asâkir, Ebû Sâbit'ten bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Yeryüzü Mekke'den döşenmeye başlanmıştır. Melekler Beyt'in etrafinda tavaf ederdi. Beyt'in etrafında ilk tavaf edenler meleklerdi. Burası, Yüce Allah'ın:
“...Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım..." buyururken kasdettiği yerdir. Bir peygamberin kavmi helak olup kendisi ve salihler kurtulduğu zaman, o peygamber beraberlerindekilerle Bey t'e gelip vefat edene kadar orada Allah'a ibadet ederlerdi. Hazret-i Nûh, Hazret-i Hûd, Hazret-i Şuayb ve Hazret-i Salih'in kabirleri, Zemzem, Rükün (Hacer-i Esved'in rüknü) ile Makâm-ı İbrahim arasındadır."
Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildiriyor: Katâde, "... Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis ederiz..." ayetini açıklarken şöyle dedi:
“Tesbih, Allah'ı tesbih etmek, takdis ise namazdır."
Ahmed, Müslim, Tirmizî ve Nesâî, Ebû Zer'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah'ın en çok sevdiği sözler, melekler için seçtiği «Rabbimi hamdiyle tesbih ederim. Rabbimi hamdiyle tesbih ederim» sözleridir. "
İbn Cerîr ve Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Ömer b. el-Hattâb, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) meleklerin namazını sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona cevap vermedi. Cibrîl, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip şöyle dedi:
“Dünya semasındakiler, kıyamete kadar secdede kalıp: «Mülk ve Melekûtun sahibi Allah, noksanlıklardan münezzehtir» derler. İkinci semadakiler kıyamete kadar rükûda kalıp: «İzzet ve kudret sahibi Allah noksanlıklardan münezzehtir» derler. Üçüncü semadakiler kıyamete kadar kıyamda durup: «Her zaman diri olan ve ölmeyen Allah noksanlıklardan münezzehtir» derler."
İbn Cerîr, İbn Mes'ûd ve bazı sahabeden, "...Seni takdis ederiz..." âyetinin manasının. "Senin için namaz kılarız" olduğunu nakletmiştir.
İbn Ebî Hâtim İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:
“Takdîs, arındırmak demektir."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre, Mücâhid, "...Seni takdîs ederiz..." âyetinin manasının, "Seni yüceltir ve ulularız" olduğunu söylemiştir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Sâlih, "...Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis ederiz..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bunun manası, «Seni yükseltir ve şanını yüceltiriz» demektir."
Vekî, Süfyân b. Uyeyne, Abdürrezzâk, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücahid, "...Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Allah, İblisin isyan edeceğini bildiği halde onu yarattı."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücahid, "...Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim..." ayetini açıklarken şöyle dedi:
“Allah, o halifeden, Cennete hak kazanacak nebiler, resuller ve salih bir topluluğun olacağını biliyordu."
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, Ahmed, Zühd'de ve İbn Ebi'd-Dünyâ, el- Emel'de Hasan(-ı Basrî)'den bildirir:
“Allah, Âdem ve zürriyetini yarattığı zaman melekler:
“Ey Rabbimiz! Yeryüzü onları sığmaz" deyince, Allah:
“Ben ölümü yaratacağım" buyurdu. Melekler:
“O zaman hayattan bir tat almazlar" deyince, Allah:
“Ben onlarda emeli yaratacağım" buyurdu."
Ahmed, Abd b. Humeyd, Müsned'de, İbn Ebi'd-Dünyâ, Kitabu'l-Ukûbât'ta, İbn Hibbân, Sahîh'te ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildiriyor: Abdullah b. Ömer, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder: Allah, Âdem'i yeryüzüne indirdiği zaman melekler:
“Ey Rabbimiz! Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın?" deyince, Allah, "...Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim..." buyurdu. Melekler:
“Biz, sana, Âdemoğullarından daha çok itaat ederiz" deyince, Allah, meleklere:
“Bana iki melek getirin de onları yeryüzüne indirelim de ne yapacaklarına bakalım" buyurdu. Melekler:
“Ey Rabbimiz! Hârût ve Mârüt insin" deyince bu iki melek yeryüzüne indirildiler. Yeryüzüne indiklerinde Zühre yıldızı kendilerine beşerin en güzel sûretinde bir kadın şeklinde gösterildi. Bu kadın kendilerine gelince, ikisi de onu istediler ama o:
“Vallahi! Şu şirk kelimelerini söylemeden sizinle olmam" dedi. Onlar da:
“Hayır vallahi! Hiçbir zaman Allah'a şirk koşmayız" karşılığını verince kadın yanlarından gitti, sonra yanında bir çocukla geldi. Yine kendisiyle olmak istediklerini söylediklerinde kadın:
“Vallahi! Şu çocuğu öldürmezseniz sizinle beraber olmam" karşılığını verdi. Onlar da:
“Hayır vallahi! Hiçbir zaman bu çocuğu öldürmeyiz" deyince kadın gitti, sonra bir bardak içkiyle geldi. Onlar yine kendisiyle beraber olmak istediklerini söyleyince, o, "Vallahi! Şu içkiyi içmezseniz sizinle beraber olmam" karşılığını verdi. Bunun üzerine içkiyi içip sarhoş oldular. Sonra kadınla ilişkiye girip çocuğu da öldürdüler. Ayılıp kendilerine geldiklerinde ise kadın:
“Vallahi! Sarhoş olduğunuzda, yapmanızı isteyip kabul etmediğiniz her şeyi yaptınız. O zaman Hârût ve Mârût, dünyada azab çekmekle âhiret azabı arasında muhayyer bırakılınca, onlar dünyada azab çekmeyi seçtiler. "
İbn Sa'd, Tabakât'ta, Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Hakîm, Nevâdiru'l-Usûl'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den,
Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah, Âdem'i yeryüzünün her bir tarafından aldığı topraktan yaratmıştır. Bundan dolayı Adem'in nesli yeryüzünün renkleri kadar değişik şekillerde çoğalıp geldiler. Dolayısıyla; kimi kızıl renkli, kimi beyaz, kimi siyah, kimi de bunlar arası renklerdedir. Kimi yumuşak, kimi sert, kimi iyi, kimi de kötüdür. "
Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre:
“Kâbe, yeryüzünden bin yıl önce yaratıldı" deyince, yanındakiler:
“Kâbe, yeryüzünden bir parça olduğu halde nasıl oluyor da yeryüzünden önce yaratılmış olabilir?" diye sordu. Ebû Hureyre şöyle cevap verdi:
“Kâbe, su üzerindeki bir taşın üzerindeydi. Kâbe'nin üzerinde iki melek bin yıl gece gündüz Allah'ı tesbih ettiler. Allah yeryüzünü yaratmak istediği zaman, yeryüzünü Kâbe'nin yanından döşemeye başladı ve Kâbe'yi yeryüzünün ortası yaptı. Allah, Âdem'i yaratmak istediği zaman Arş'ı taşıyan meleklerden birini yeryüzünden toprak getirmesi için gönderdi. Melek toprak almak için davranınca yeryüzü:
“Seni gönderenin hakkı için, bugün benden, Cehennemlik olacak bir şey almamanı istiyorum" dedi. Bunun üzerine melek toprak almadan Rabbinin huzuruna gidince, Allah:
“Neden sana emrettiğim şeyi getirmedin?" diye sordu. Melek:
“Benden, Senin hakkın için bir şey almamamı isteyince, Senin adına istediği bir şeyi yerine getirmemezlik yapmak istemedim" cevabını verdi. Bunun üzerine Allah başka bir melek gönderdi ve yeryüzü ona da aynı şeyi söyledi. Bu, Arş'ı taşıyan bütün melekleri gönderinceye kadar böyle devam etti ve sonunda Allah ölüm meleğini gönderdi. Yeryüzü ona da aynı şeyi söyleyince, ölüm meleği:
“Beni gönderenin itaat edilmeye daha çok hakkı vardır" deyip yeryüzünün her tarafından, temizinden, pisinden hatta Kabe'nin yerindeki topraktan da birer avuç alıp Allah'ın huzuruna geldi. Toprağın üzerine Cennetin suyundan dökülünce toprak yapışkan çamur halini aldı ve Allah bu çamurla Âdem'i kendi eliyle yarattı. Sonra sırtına meshedip:
“Yaratanların en güzeli her şeyden yücedir" buyurup ona ruh vermeden kırk gece bekletti. Sonra ona ruhundan üfledi ve ruh başından göğsüne doğru yayılmaya başladı. Âdem, göğsüne can gelince kalkmak için davrandı." Ebû Hureyre burada:
“insan aceleden yaratıldı" âyetini okuyup şöyle devam etti:
Âdem'in bedenine can gelince oturdu ve aksırdı. Allah:
“Allah'a hamd olsun" de" buyurunca, Âdem:
“Allah'a hamd olsun" dedi. Bunun üzerine Allah:"Rabbin sana merhamet etti" buyurduktan sonra:
“Şu meleklerin yanına git ve kendilerine selam ver" dedi. Âdem, meleklere:
“Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun" diye selam verince, melekler:
“Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi senin de üzerine olsun" karşılığını verdiler. Allah, Âdem'e:
“Ey Âdem! Bu senin ve zürriyetinin selam verme şeklidir. Sana zürrüyetini nerede göstermemi istersin" deyince, Âdem:
“Rabbimin sağında -ki Rabbimin iki eli de sağdır- görmek isterim" cevabını verdi. Bunun üzerine Allah, sağ elini açıp Âdem'e, kıyamet gününe kadar yaratılacak olan bütün zürriyetini, sıhhatliyi sıhatli, hastayı hasta, bütün peygamberleri kendi şekillerinde gösterdi. Âdem:
“Ey Rabbim! Neden hepsine afiyet vermedin?" deyince, Allah:
“Bana şükredilmesini istedim" cevabını verdi. Âdem, nuru parlayan birini görünce:
“Ey Rabbim! Bu kimdir?" diye sordu. Allah:
“Bu, oğlun Dâvud'dur" cevabını verince, Âdem:
“Ey rabbim! Bunun ömrü ne kadardır?" diye sordu. Allah:
“Altmış yıl" buyurunca, Âdem:
“Benim ömrüm ne kadardır?" diye sordu. Allah:
“Bin yıl" cevabını verince, Âdem:
“Benim ömrümden kırk yıl eksilt ve onun ömrüne kat" dedi. Başka birinden de hiçbir peygamberde olmadığı kadar nur yayıldığını görünce:
“Ey Rabbim! Bu kimdir?" diye sordu. Allah:
“Bu, oğlun Muhammed'dir ve Cennete girecek ilk kişidir" cevabını verince, Âdem:
“Zürriyetimden, benden önce Cennete girecek ve benim de onu kıskanmadığım kişiyi yaratan Allah'a hamd olsun" dedi. Âdem'in ömründen dokuz yüz altmış sene geçince, ruhunu alacak olan melekler geldiler. Âdem:
“Ne İstiyorsunuz?" diye sorunca, melekler:
“Ruhunu almak için geldik" cevabını verdiler. Âdem:
“Daha ölümüme kırk yıl var" deyince, melekler:
“Kırk yıllık ömrü oğlun Dâvûd'a vermedin mi?" diye sordular. Âdem:
“Ben kimseye bir şey vermedim" dedi. Ebû Hureyre der ki: Âdem inkar etti, zürriyeti de inkar etti. O unuttu, zürriyeti de unuttu.
İbn Cerîr, Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta ve İbn Asâkir, İbn Mes'ûd ve sahabeden bazılarının şöyle dediğini nakleder: Yüce Allah, Cebrail'i oradan bir çamur getirmek üzere yeryüzüne gönderince, yer:
“Benden birşey eksiltmenden "Allah'a sığınıyorum" dedi. Bunun üzerine Cebrail birşey almaksızın geri döndü ve:
“Ey Rabbim! O benden Sana sığındı, ben de onun sığınmasını kabul ederek ona ilişmedim" dedi. Bu sefer yüce Allah, Mikail'i gönderdi. Aynı şekilde ondan da Allah'a sığındı, bu sefer yüce Allah ölüm meleğini gönderdi. Bundan da Allah'a sığınınca ölüm meleği de:
“Ben de emrini yerine getirmeksizin geri dönmekten Allah'a sığınırım" dedi ve yeryüzünden bir miktar aldı ve karıştırdı. Alacağını tek bir yerden almadı. Kırmızı, beyaz ve siyah topraklardan ayrı ayrı aldı. İşte bunun için Âdemoğulları farklı farklı ortaya çıktı. Azrail toprağı alıp yukarı çıktı. Allah toprağı ıslattı ve toprak yapışkan bir çamur haline geldi. Sonra meleklere:
“Ben çamurdan bir insan yaratacağım" dedi ve Âdem'i bizzat kendi eliyle yarattı ki İblis ona karşı böbürlenmesin diye düzgün bir insan şeklinde yarattı. Âdem kırk yıl, çamurdan bir ceset olarak kaldı. Bundan o Cum'a gününün bir bölümünde ve kırk yıl süre kadar çamurdan bir ceset halinde idi. Melekler, Âdem'in yanından, geçen melekler onu görünce korktular. Ondan en çok rahatsız olan da İblisti. İblis, Âdem'in yanından geçerken ona vuruyor ve Âdemin vücudu, testinin çıkardığı gibi bir ses çıkarıyordu. İblis ona "Sen, bir şey için yaratıldın, ama bilemiyorum niçin" diyordu. Onun ağzından girip arkasından çıkıyordu. Meleklere:
“Bundan korkmayın, zira sizin Rabbiniz, Samed'dir, ihtiyaçlar için kendisine başvurulandır. Bu ise içi boş bir şeydir. Yemin olsun ki eğer ben ona Musallat edilirsem onu mutlaka helak ederim" diyordu. Âdem'e ruh üfleme zamanı gelince Allah, meleklere "Ben ona ruhumdan üflediğim zaman siz ona secde edin" dedi. Ona ruh üfleyince ruh baş tarafından içine girdi ve Âdem aksırdı. Melekler ona "Elhamdülillah de" deyince, Âdem:
“Elhamdülillah" dedi. Allah da Âdem'e "Yerhamükellah" dedi. Ruh, Âdem'in gözlerine varınca Âdem, Cennetin meyvelerine bakmaya başladı. Ruh, içine doğru ilerleyince Âdem yemek yeme ihtiyacı hissetti. Ruh, henüz ayaklarına ulaşmadan Cennetin meyvelerini toplamakta acele etmek için ayağa kalkmak istedi. Bu hususta Allah:
“İnsan aceleci bir tabiatta yaratılmıştır" buyurmuştur.
İbn Sa'd, Tabakât'ta, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Asâkir, Tarih'te bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Yüce Allah, toprak alması için İblis'i gönderdi ve İblis, yerdeki toprağın tatlısından ve tuzlusundan aldı. Allah, Âdem'i bu topraktan yarattı. Tatlı topraktan yarattığı herkes, kafir anne babadan olsa bile saadet ehlindendir. Tuzlu topraktan yarattığı herkes te peygamber oğlu olsa bile bedbahtlardandır. Sonra İblis:
“Topraktan yarattığın birine mi secde edeceğim" Bu toprağı getiren benim" dedi. Yaratıldığı toprak yeryüzünden getirildiği için Âdem'e bu isim verilmiştir."
İbn Cerîr, Hazret-i Ali'nin şöyle dediğini nakleder:
“Âdem yeryüzünün değişik yerlerinden getirilen topraktan yaratıldığı için kendisine bu isim verilmiştir. O toprağın içinde temiz olanı da, yararlı olanı da değersiz olanı da vardır. Bu sebeple Âdemoğullarında sen bütün bu özellikleri görüyorsun."
İbn Sa'd ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ebû Zer, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Âdem üç çeşit topraktan, siyah, beyaz ve kırmızı topraktan yaratılmıştır."
İbn Sa'd, Tabakât'ta, Abd b. Humeyd, Ebû Bekr eş-Şâfiî, el-Ğaylâniyyât'ta ve İbn Asâkir, Saîd b. Cübeyr'in şöyle dediğini bildirir:
“Allah, Âdem'i «Dehnâ» denilen bir yerin toprağından yaratmıştır."
Deylemî, Ebû Hureyre'den Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Hevâ, bela ve şehvet Âdem'in çamuruyla yoğrulmuştur,"
Tayâlisî, İbn Sa'd, Ahmed, Abd b. Humeyd, Müslim, Ebû Ya'lâ, İbn Hibbân, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Enes'ten Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah Cennette Âdem'e suret verdiği zaman, onu dilediği kadar bıraktı. Bunun üzerine İblis onun ne olduğunu görmek için etrafında dolaşmaya başladı. Onu içi kof görünce bildi ki, kendine mâlik olamıyacak bir şekilde yaratılmıştır." Ebu'ş- Şeyh'in lafzı ise:
“Bu kendine hâkim olamaz, ben bunu yenerim" dedi" şeklindedir.
İbn Hibbân'ın Enes'ten bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah, Adem'e ruh üflediği zaman, ruh başına ulaşınca aksırdı ve: «Alemlerin Rabbine hamd olsun» dedi. Yüce Allah da ona: «Allah sana merhamet etsin» karşılığını verdi."
İbn Hibbân'ın, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah Adem'i yarattığı zaman, Âdem aksınnca, Allah ona: «Elhamdülillah» demesini ilham etti ve Âdem de öyle dedi. Bunun üzerine Allah: «Yerhamukellah» karşılığını verdi. Bu sebeple Allah'ın rahmeti gazabını geçmiştir. "
Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle dedi: Allah, Âdem'i yaratıp, ruh cesedinde akmaya başladığı zaman, Âdem aksırıp:
“Elhamdülillah" deyince, Rabbi ona:
“Yerhamuke Rabbuke (Rabbin sana merhamet etsin) karşılığını verdi.
İbn Sa'd, Ebû Ya'lâ, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Ebû Hureyre'den Allah'ın Resulünün (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dediğini bildirir:
“Allah, Âdem'i topraktan yarattı, sonra onu çamur haline getirdi, sonra kuru balçık haline gelinceye kadar bıraktı. Onu yaratıp şekil verdikten sonra kuru balçık haline gelince İblis yanma gelip: «Sen büyük bir şey için yaratıldın» demeye başladı. Sonra Allah ona ruhundan üfleyince, ilk olarak gözleri ve burnıı canlandı ve Âdem aksırdı. Allah kendisine hamdetmesini telkin edip Âdem hamd edince, Allah: «Rabbin sana merhamet etsin» dedi. Sonra: «Ey Adem! Şu topluluğun yanına gidip selam ver ve ne karşılık vereceklerine bak» deyince, Adem gelip onlara selam verdi. Onlar da: «Allah'ın selamı ve rahmeti üzerine olsun» diye karşılık verince Âdem rabbine geldi. Âllah, ne dediklerini en iyi bilen olmasına rağmen: «Sana ne dediler?» diye sordu. Âdem: «Ey Rabbim! Onlara selam verdim, bana:
“Allah'ın selamı ve rahmeti senin de üzerine olsun" karşılığını verdiler» cevabını verince Allah: «Ey Âdem! Bu senin ve zürriyetinin selamıdır» buyurdu. Âdem: «Ey Rabbim! Zürriyetim nedir?» diye sorunca ise, Allah: «Sana zürriyetini nerede göstermemi istersin?» deyince, Âdem: «Rabbimin sağında -ki Rabbimin iki eli de sağdır- görmek isterim» cevabını verdi. Bunun üzerine Allah, sağ elini açınca Âdem, zürriyetinden bütün yaratılacak olanları Rahmân'ın avucunda gördü."
Ahmed, Buhârî ve Müslim, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah, Âdem'i altmış arş'ın boyunda yarattı ve kendisine: «Git ve şu melekler topluluğuna selam ver, ne cevap vereceklerini de dinle. Bu selam şekli senin ve zürriyetinin selamlama şeklidir» buyurdu. Âdem Meleklerin yanına gidip: «Allah'ın selamı üzerinize olsun» deyince, melekler: «Allah'ın selamı ve rahmeti senin üzerine olsun» deyip rahmet sözünü Âdem'in söylediğine ilave ettiler. Her Cennete girecek olan, Âdem'in sürelinde ve uzunluğu altmış arşın olacaktır. Ama Âdem'den sonra halk şimdiye kadar boyu kısalmaya devam etmiştir."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, İbn Ebi'd-Dünyâ, Sifatu'l-Cenne'de ve Taberânî, M. el-Kebir'de bildiriyor: Ebû Hureyre, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Cennetlikler, vücudunda hiçbir kıl olmayan, bıyığı çıkmamış, sakalı bitmemiş ve yaratılıştan gözleri sürmeli, otuz üç yaşlarında kimseler, Âdem'in boyunda altmış arşın boy ve yedi arşın eninde olarak Cennete gireceklerdir. "
Müslim, Ebû Dâvûd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûyeh'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Güneşin üzerine doğduğu en hayırlı gün, Allah'ın Âdem'i yarattığı, Cennete koyduğu, Cennetten yeryüzüne indirdiği, öldüğü, tövbesinin kabul edildiği ve kıyametin kopacağı gün olan Cuma günüdür. "
Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Ebû Nadra'dan bildiriyor:
“Allah, Âdem'i yarattığı zaman bedenini cansız bir şekilde gökyüzüne attı. Melekler onu görünce şeklinden korktular. İblis gelip onu görünce korku içinde yanına yaklaştı ve ayağıyla dürttü. Âdem'den ses gelince İblis: «Bunun içi boştur ve hiçbir şeye yaramaz» dedi."
Ebu'ş-Şeyh, İbn Cerîr'den bildiriyor:
“Allah, Âdem'i dünya semasında yarattı ve dünya semasındaki melekleri ona secde ettirdi. Diğer semalardaki meleklerin ona secde etmesini emretmedi."
Ebu'ş-Şeyh, sahih senetle, İbn Zeyd'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:
“Allah Âdem'i yaratmak istediği zaman, yeryüzüne bir melek gönderdi. O vakit yeryüzü tek parçaydı. Allah bir meleği yeryüzüne gönderip: «Bana ondan bir avuç toprak getir ve ondan bir varlık yaratacağım» buyurdu. Melek toprak almak isteyince yeryüzü: «Allah hakkı için yarın Cehenneme nasip olacak bir şeyi bugün benden alma» deyince, melek hiçbirşey almadan geri döndü. Allah: «Neden toprak almadın?» diye sorunca, melek:
«Senin hakkın için, Cehenneme nasib olacak bir şeyi kendisinden almamamı istedi. Senin hakkın için istenen bir şeyi reddetmek bana zor geldi» cevabını verdi. Allah başka bir melek gönderdi ve yeryüzü bu meleğe de aynı şeyleri söyledi. İkinci melek te toprak almadan geri dönünce Allah o meleğe de aynı şeyleri söyleyip üçüncü bir melek gönderdi. Yeryüzü üçüncü meleğe de aynı şeyleri söyleyince, o da toprak almadan geri döndü. Allah ilk iki meleğe söylediklerini buna da söyleyip İblis'i çağırdı. O zaman İblis'in adı «Hubâb» idi. Allah ona:
«Git ve bana yeryüzünden bir avuç toprak getir» dedi. İblis yeryüzüne varınca, yeryüzü ona da üç meleğe söylediklerini tekrar etti, ama İblis onu dinlemeyip toprak alarak Allah'ın huzuruna vardı. Allah: «Benim isimlerim hakkı için kendisinden toprak almamanı istemedi mi?» diye sorunca, İblis: «Evet istedi» cevabını verdi. Allah: «Bana kendileriyle sığındığı isimler arasında Benim isimlerim yok muydu?» diye sorunca ise İblis:
"Evet ama, Sen bana emrettin, ben de itaat ettim" cevabını verdi. Allah:
“Bu topraktan, seni memnun etmeyecek bir varlık yaratacağım" buyurup toprağı Cennet nehirlerinden birine attı. Toprak çamur haline geldi. Bu yaratılan ilk çamurdu. Sonra çamuru yapışkan ve kötü kokulu bir hale gelinceye kadar bekletti. Sonra ondan Âdem'i yaratıp onu, kuru balçık haline gelinceye kadar Cennette kırk yıl bekletti. Ondan sonra Âdem'e can verip meleklere:
"Ona ruhumdan üflediğim zaman kendisine secde edin" diye vahyetti. Âdem, Cennette uzanmıştı. Kendisine can gelince oturup aksırdı. Allah:
“Rabbine hamdet" buyurunca, Âdem:
“Allah'a hamd olsun" dedi. Allah da:
“Allah sana merhamet etsin" karşılığını verdi. Bu sebeple:
"Allah'ın rahmeti gazabını geçmiştir" denir. İblis dışında bütün melekler Âdem'e secde ettiler. Allah:
“...Sana emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir..." "...Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?" diye sorup, Allah'a üstünlük taslayamayacağını ve Âdem'e kötülük yapamayacağını bildirdi. İblis ise:
“...Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın... onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın" dedi. "
31. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:33
32. Âyetin Tefsiri
Melekler (de):
“Biz, (itirazda bulunmaktan veya senden başka birinin gaybı bileceğinden) seni tenzih ederiz (Sen yücesin ya Rabbi!). Senin bize öğrettiğinden başka, bizim hiç bir bilgimiz yok. Şüphesiz sen, her şeyi(n içyüzünü) en iyi bilensin, üstün hikmet sâhibisin (her şeyi yerli yerince yapansın).”dediler.
33. Âyetin Tefsiri
"Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: «Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin», dedi. Melekler: «Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz Alîm ve Hakim olan ancak sensin», dediler. (Bunun üzerine:) «Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat», dedi. Âdem onların isimlerini onlara anlatınca: «Ben size, muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırlan) bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim?» dedi."
Firyâbî, İbn Sa'd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî, el-Esmâ ve's- Sifât'ta, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Âdem'e, (deri ve yüz mânâsına gelen Âdem isminin veriliş sebebi, yaratıldığı toprağın yeryüzünün üstünden alınması sebebiyledir." Firyâbî'nin irvayetinde şu ilave vardır:
“Allah yerin toprağından bir avuç alıp ondan Âdem'i yarattı. Yeryüzünde beyaz, kırmızı ve siyah toprak vardır. Bu sebeple insanlardan bazılarının rengi kırmızı, bazısı beyaz, bazısı siyah, bazısı iyi, bazısı ise kötüdür."
Abd b. Humeyd, İbn Abbâs'ın:
“Allah, Âdem'i yeryüzündeki kırmızı, beyaz ve siyah topraktan yarattı" dediğini bildirir.
İbn Sa'd, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr şöyle dedi:
“Âdem'e neden bu ismin verildiğini biliyor musunuz? Çünkü yerin üst tarafındaki (kabuğundaki) topraktan yaratılmıştır."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Allah, Âdem'e bütün isimleri, öğretti..." ayetini açıklarken şöyle dedi:
“Âdem'e, tabak, kazan ve her şeyin adını, hatta yellenmenin adını bile öğretti."
Vekî ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Allah, Âdem'e bütün isimleri, öğretti..." ayetini açıklarken şöyle dedi:
“Âdem'e her şeyin ismini, çanak, çömlek hatta yellenmenin adını bile öğretti."
Vekî ve İbn Cerîr bildiriyor: Saîd b. Cübeyr, "Allah, Âdem'e bütün isimleri, öğretti..." ayetini açıklarken şöyle dedi:
“Âdem'e her şeyin ismini, hatta deve, sığır ve koyunun adını bile öğretti."
Vekî, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'in, "Allah, Âdem'e bütün isimleri, öğretti..." ayetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:
“Allah, Âdem'e bütün yarattıklarının adını öğretti."
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Allah Âdem'e bütün isimleri, öğretti..." ayetini açıklarken şöyle dedi:
“Allah, Âdem'e tek tek bütün çocuklarının adını, hayvanların adını öğretti ve Âdem'e: «Bu devedir, bu eşektir, bu attır» denildi."
Vekî, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'in, "Allah, Âdem'e bütün isimleri, öğretti..." ayetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:
“Allah, Âdem'e bütün yarattıklarının adını öğretti."
Deylemî, Ebû Râfi'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Ümmetim bana su ve çamurda gösterildi. Tıpkı Adem'in bütün isimleri bildiği gibi ben de ümmetimin bütün adlarını bildim."
Hâkim, Tarih'te ve Deylemî, Atiyye b. Busr'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah, Âdem'e bütün isimleri, öğretti..." ayetini açıklarken şöyle dediğini nakleder: Allah, Âdem'e o isimlerden bin tanesini öğretti ve ona şöyle dedi:
“Ey Âdem! Çocuklarına ve zürriyetine eğer dünyaya karşı sabırlı değilseniz, dünyayı bu kelimelerle isteyiniz ve dini kullanarak dünyayı elde etmeye çalışmayınız. Din sadece Benim içindir. Dinini kullanarak dünyayı isteyene yazıklar olsun. Böyle kişilere yazıklar olsun."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd, "Allah Âdem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzetti..." âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:
“Bütün zürriyetinin isimlerini öğretti, sonra bunların isimlerini meleklere sordu."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî b. Enes, "Allah, Âdem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzetti..." ayetinde kastedilen isimlerin, meleklerin adları olduğunu söyledi.
Abd b. Humeyd bildiriyor: Katâde, "Allah, Âdem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzetti..." âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:
“Âdem'e, yaratılmışlardan, meleklerin bilmediği isimleri öğretti. Âdem, her şeyin ismini söyleyip cinsini de belirtti."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Allah, Âdem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: «Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin» dedi. Melekler: «Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur..." ayetini açıklarken şöyle dedi:
“Allah, Âdem'e, insan, hayvan, yer, deniz, ova, dağ, eşek ve buna benzer isimleri öğretti ve Âdem'e öğrettiği bu isimleri meleklere sorup:
“Eğer yeryüzünde neden bir halife yaratacağımı biliyorsanız, bana bunların adlarını söyleyin" buyurdu. Melekler:
“Seni noksanlıklardan tenzih ederiz. Gaybı Senden başkası bilemez. Sana tövbe ettik ve gaybı bilmediğimizi söyledik. Âdem, kendisine öğrettiklerini nasıl biliyorsa, biz de ancak bize öğrettiklerini biliriz" dediler.
İbn Cerîr, Mücâid'den bildiriyor:
“...Sonra onları önce meleklere arzetti..." ayetinde kastedilen, isimlerin sahiplerinin meleklere sorulmasıdır.'
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle dedi:
“Allah, Âdem'i yaratacağı zaman melekler: «Allah, ne bizden daha değerli, ne de daha bilgili bir varlık yaratmaz» dediler. Bunun üzerine Âdem'in yaratılışıyla imtihan edildiler."
İbn Cerîr, Katâde ve Hasan(-ı Basrî)'nin şöyle dediğini bildirir:
“Allah Âdem'i yaratacağı zaman melekler kendi aralarında: «Biz, Rabbimizin yaratacağı varlıktan daha bilgili ve Allah katında daha üstün oluruz» dediler. Allah, Âdem'i yarattığı zaman, Âdem hakkında söyledikleri sebebiyle meleklere Âdem'e secde etmelerini emretti ve Âdem'i onlardan üstün tuttu. Melekler de kendilerinin Âdem'den daha hayırlı olmadıklarını anladılar ve:
“Biz ondan daha hayırlı olmasak bile ondan daha bilgiliyiz. Çünkü ondan önce yaratıldık" dediler. Bunun üzerine Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti. Âdem her şeyin ismini öğrenip gördüğünün adını bilmeye başladı. Bütün varlılar sınıf sınıf kendisine arzedildi (ve Âdem bunların adını bildi). Sonra bunlar meleklere arzedilip:
“... Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin..." dendi. Bunun üzerine melekler:
“Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur..." karşılığını verdiler."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "...Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin..." ayetini açıklarken:
“Allah, ilminde ve hükmünde kâmildir" demiştir.
İbn Cerîr, İbn Mes'ûd ve sahabeden bazılarının şöyle dediğini bildirir:
“...Eğer siz sözünüzde sadık iseniz..." âyetinden kasıt, "Eğer Âdemoğlunun yeryüzünde bozgunculuk yapıp kan dökeceği konusunda doğru söylüyorsanız" demektir. "...Ben sizin açığa vurduğunuzu da bilirim..." sözünden kasıt ise meleklerin, "...yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın?" demeleridir. "...Gizlediklerinizi de bilirim..." sözünden kasıt ise İblis'in içinde gizlediği kibridir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücahid, "...açık ve gizli yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim?" âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:
“Allah'ın gizli olanı bilmesi, İblisin secdeyi reddederken içinde gizlediği kibridir."
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Abbâs, aynı âyetin manasını açıklarken şöyle dedi:
“Âyetin anlamı, "Açıkladığınız şeyleri bildiğim gibi gizlediğiniz şeyleri de bilirim" demektir.
İbn Cerîr, Katâde ve Hasan(-ı Basrî)'nin şöyle dediğini nakleder:
“...açıkve gizli yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim?" âyetinden kastedilen, Meleklerin, "...yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın?" demeleridir. "...Gizlediklerinizi de bilirim..." sözünden kasıt ise birbirlerine, "Biz ondan daha hayırlı ve bilgiliyiz" demeleridir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mehdî b. Meymûn'un şöyle dediğini bildirir: Hasan b. Dînâr, Hasan(-ı Basrî)'ye:
“Ey Saîd'in babası! "...açık ve gizli yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim?" ayetinde geçtiği üzere meleklerin gizledikleri şey nedir?" diye sorunca, Hasan:
“Allah, Âdem'i yarattığı zaman melekler onu görünce hayret etmişler ve bunu düşünüp, birbirlerine dönerek, gizlice:
“Bu varlığın neyine önem veriyorsunuz. Allah hangi varlığı yaratsa biz Allah katında o varlıktan daha üstünüz" dediler. İşte meleklerin gizlediği şey buydu" cevabını verdi.
34. Âyetin Tefsiri
"Hani biz meleklere (ve cinlere): «Âdem'e secde edin», demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu."
İbn Ebî Hâtim, ibn Abbâs'ın, "...Âdem'e secde edin..." ayetini açıklarken, "Secde Âdem'e itaat ise Allah'a idi" dediğini bildirir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), bu ayeti açıklarken şöyle dedi:
“Allah onlara secde etmelerini emredince, Allah'ın Âdem'e ikram ettiği yüksek şeref sebebiyle secde ettiler."
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ebû İbrâhim el-Muzenî'ye, meleklerin Âdem'e secde etmeleri sorulunca, "Allah (o anda) Âdem'i Kâbe gibi (kıble) yapmıştı" cevabını verdi.
Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de bildiriyor: Muhammed b. Abbâd b. Câfer el- Mahzûmî:
“Meleklerin Âdem'e secdesi îmâ şeklindeydi" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Damra'dan bildiriyor:
“Bir anlatandan duyduğuma göre Allah, meleklere, Âdem'e secde etmelerini emrettiği zaman ilk secde eden İsrâfîl'di. Bu sebeple Allah, ödül olarak onun alnına Kur'ân'ı yazdı."
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ömer b. Abdilaziz şöyle dedi:
“Allah, meleklere Âdem'e secde etmelerini emredince, ilk secde eden İsrâfîl oldu. Bu sebeple Allah, ödül olarak onun alnına Kur'ân'ı yazdı."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde, "Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e secde edin, demiştik..." ayetini açıklarken şöyle dedi:
“Secde Âdem'e, itaat ise Allah'a idi. İblis, Allah'ın Âdem'e verdiği üstünlüğü kıskanıp:
“Ben ateştenim, bu ise topraktandır" demiştir. Bu ilk günah ve böbürlenmedir. Allah'ın düşmanı İblis, Böbürlenerek Âdem'e secde etmeyi reddetti."
İbn Ebi'd-Dünyâ, Mekâyidu'ş-Şeytatı'da, İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Enbârî, el- Eddâd ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“İblis'in ismi Azâzîl'di ve meleklerin en şereflilerindendi. O dört kanatlı bir melekti, bundan sonra ise, bunlardan mahrum bırakıldı."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbnu'l-Enbârî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“İblis'e bu ismin verilmesinin sebebi, Allah'ın onu bütün hayırlardan mahrum bırakması ve hayırdan ümidini kestirmesidir."
İbn İshâk, el-Mübtedâ'da, İbn Cerîr ve İbnu'l-Enbârî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“İblis, isyan etmeden önce meleklerdendi ve adı Azâzîl'di. Aynı zamanda yeryüzünün sakinlerinden ve melekler içinde en çok amel yapan, ilim sahibi biriydi. Bu özellikleri böbürlenmesine sebep oldu. İblis, Cin denilen bir kabileye mensuptu."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî, "İblis'in adı Hâris'ti" demiştir.
Vekî, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“İblis, Cennet bekçilerindendi ve dünya semasının sorumluluğu kendisine aitti."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb, "Dünya seması meleklerinin başı idi" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“İblis, meleklerin en şereflilerinden, sayı olarak en kalabalık kabileden ve Cennetin bekçisiydi. Aynı zamanda dünya seması ve yeryüzünün idaresi kendisine aitti. Bu özellikleri sebebiyle sema ehline karşı kendisinin üstün bir şeref ve azamete sahip olduğu görüşüne kapıldı. Bu sebeple kalbine gizli kibir yerleşti. Allah meleklere, Âdem'e secde etmelerini emredince, gizlediği kibiri ortaya çıktı."
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Allah, varlıklar yaratıp onlara:
“Âdem'e secde edin" buyurdu. Bu varlıklar secde etmeyince Allah onlara bir ateş gönderip yaktı ve başka varlıklar yaratıp onlara:
“Ben, çamurdan bir insan yaratacağım, (Onu yarattığım zaman) Âdem'e secde edin" diye emretti ama onlar secde etmediler. Allah onlara da, kendilerini yakması için bir ateş gönderdi. Sonra melekleri yaratıp:
“Âdem'e secde edin" diye emretti. Melekler:
“Evet ederiz" deyip secde etmeyi kabul ettiler. İblis ise secde etmeyi kabul etmeyen gruptandı."
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Allah melekleri yarattığı zaman:
“Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yarattığım zaman kendisine secde ediniz" buyurdu. Melekler:
“Secde etmeyiz" deyince Allah onlara bir ateş gönderip yaktı. Allah başka melekler yaratıp:
“Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yarattığım zaman kendisine secde ediniz" buyurdu. Bunlar da secde etmeyi kabul etmeyince onlara da kendilerini yakması için bir ateş gönderdi ve başka melekler yarattı. Onlara da:
“Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yarattığım zaman kendisine secde ediniz" buyurunca, onlar da secdeyi kabul etmediler. Bunun üzerine onlara da kendilerini yakması için bir ateş gönderdi. Sonra başka melekler yaratıp:
“Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yarattığım zaman kendisine secde ediniz" buyurdu. Melekler:
“İşittik ve itaat ettik" dediler. Sadece ilk inkar edenlerden (secdeyi kabul etmeyenlerden) olan İblis secde etmeyi reddetti."
İbn Ebî Hâtim, Muhammed b. Ebî Âmir el-Mekkî'den bildiriyor:
“Allah, melekleri nurdan, cinleri ateşten, hayvanları sudan, Âdem'i ise çamurdan yarattı. İtaati, meleklere ve hayvanlara, isyan etme özelliğini ise cinlere ve insanlara verdi."
Muhammed b. Nasr'ın bildirdiğine göre Enes, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah, Adem'e secde etmesini emredince, Adem secde etti. Bunun üzerine Allah: «Cennet, senin ve secde eden çocuklannındır» buyurdu. İblis, secde etmesini emredince ise İblis secde etmeyi reddetti. Bunun üzerine Allah: «Cehennem senin ve çocuklarından secde etmeyi kabul etmeyenlerindir» buyurdu."
İbn Ebi'd-Dünyâ, Mekâyidu'ş-Şeytan'da bildiriyor: İbn Ömer der ki:
“İblis, Hazret-i Mûsa ile karşılaşınca:
“Ey Mûsa! Allah seni risaleti için seçmiş ve sana hitab etmiştir. Ben tövbe etmek istiyorum. Tövbemi kabul etmesi için Rabbinin katında bana şefaatçi ol" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa rabbine dua etti. Mûsa'ya cevaben denildi ki:
“Ey Mûsa! Dileğini yerine getirdim." Sonra Hazret-i Mûsa İblis'i gördü ve ona:
“Âdem'in mezarına secde etmen emredildi. Ancak böyle yaparsan tövben kabul edilecek" dedi. İblis, büyüklenip öfkelendi ve dedi ki:
“Diriyken ona secde etmedim. Şimdi ölüyken mi edeceğim?" Sonra İblis ekledi:
“Ey Mûsa! Bana Rabbin katında şefaatçi olduğun için bende bir hakkın var. Beni şu üç şeyde hatırla ki, kişi bunlarda mutlak helak oldu: Öfkelendiğin zaman beni hatırla ki, o zaman ilhamım kalbinde, gözlerim gözünde olur ve kan gibi içinde dolaşırım. Asker olarak savaşa gideceğin zaman beni hatırla. O zaman Âdemoğluna gelir ve ona çocuğunu, karısını ve ailesini hatırlatırım ki, bunun üzerine savaşa gitmekten vazgeçer. Ayrıca sana mahrem olmayan biriyle oturmaktan sakın. Çünkü ben onun sana elçisi senin de ona elçisi olurum."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Enes şöyle der:
“Hazret-i Nûh gemiye bindiği zaman İblis geldi. Hazret-i Nûh:
“Sen kimsin?" diye sorunca, İblis:
“Ben İblisim" cevabını verdi. Hazret-i Nûh:
“Neden geldin?" diye sorunca ise İblis:
“Rabbine, tövbemin kabul edilip edilmeyeceğini sorman için geldim" karşılığını verdi. Bunun üzerine Allah, Hazret-i Nûh'a, "Eğer İblis, Âdem'in kabrine gidip secde ederse tövbesi kabul edilir" diye vahyetti. İblis:
“Ben ona diriyken secde etmedim, ölüyken mi secde edeceğim" deyip secde etmeyi reddederek kâfirlerden oldu."
İbnu'l-Münzir, Mücâhid tarikiyle, Cünâde b. Ebî Ümeyye'nin şöyle dediğini bildirir:
“İlk işlenen günah kıskançlıktı. Allah, İblis'in Âdem'e secde etmesini emredince, İblis Âdem'i kıskanıp bu kıskançlığı kendisini günah işlemeye itti."
İbn Ebî Hâtim, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den bildiriyor:
“Allah, küfür ve dalalet içinde olması için İblis'i yarattı; ama İblis meleklerin işlediği amelleri yaptı. Sonunda ise ilk yaratılış haline dönüp küfre girdi. Bu konuda Allah:
“... böylece kâfirlerden oldu" buyurmaktadır."
İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "...böylece kâfirlerden oldu" ayetini açıklarken şöyle dedi:
“Allah, İblis'i İman etmeye gücü yetmeyecek şekilde kafir yaptı."
35. Âyetin Tefsiri
"«Ey Âdem! Eşin ve sen Cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz» dedik."
Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve İbn Merdûye, Ebû Zer'den bildiriyor: Ebû Zer:
“Ey Allah'ın Resûlü! Âdem, peygamber miydi?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, kendisine resûl olan peygamberlerdendi. Allah onunla bizzat konuşmuş ve:
“Ey Âdem! Eşin ve sen Cennette kal..."buyurmuştur" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe ve Taberânî bildiriyor: Ebû Zer der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Peygamberlerin ilki kimdir?" diye sorduğumda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Âdem'dir" cevabını verdi. Ben:
“O peygamber miydi?" diye sorduğumda ise Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, Allah'ın kendisiyle bizzat konuştuğu peygamberlerdendir" buyurdu. Ben, "Sonra kim?" diye sorunca ise Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ondan sonraki peygamber Nûh'tur ve ikisi arasında on nesil vardır" buyurdu.
Ahmed, Buhârî, Tarih'te, Bezzâr ve Buhârî, Şuabu'l-îman'da bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Peygamberlerin ilki kimdir?" diye sorduğumda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Âdem'dir" cevabını verdi. Ben:
“Ey Allah'ın Resûlü! O peygamber miydi?" diye sorduğumda ise Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, Allah'ın kendisiyle bizzat konuştuğu peygamberlerdendir" buyurdu. Ben, "Mürsel olan peygamberler kaç kişiydi?" diye sorunca ise Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Toplam üç yüz on beş kişi" cevabını verdi.
Abd b. Humeyd ve el-Âcurrî, el-Erbaîn'de bildiriyor: Ebû Zer der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Peygamberlerin ilki kimdir?" diye sorduğumda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Âdem'dir" cevabını verdi. Ben:
“Ey Allah'ın Resûlü! O, resûl olan peygamberlerden miydi?" diye sorduğumda ise Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, Allah onu kendi eliyle yarattı ve ruhundan üfleyip (meleklerin secde etmesini emrederek) kıble yaptı" cevabını verdi.
İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî, el-Esmâ ve's- Sifât'ta, Ebû Umâme el-Bâhilî'den bildiriyor: Bir adam:
“Ey Allah'ın Resûlü! Âdem peygamber miydi?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, Allah'ın kendisiyle bizzat konuştuğu peygamberlerdendir" buyurdu. Adam:
“Âdem ile Nûh arasında ne kadar zaman var?" diye sorunca, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“On nesil" cevabını verdi. Adam:
“Nûh ile İbrâhim arasında ne kadar zaman var?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“On nesil" cevabını verdi. Adam:
“Ey Allah'ın Resûlü! Peygamberlerin sayısı kaçtır?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüz yirmi dört bin kişidir" karşılığını verdi. Adam:
“Bunlar içindeki resuller kaç kişiydi?" diye sorunca ise Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Toplam üçyüz on beş kişi" karşılığını verdi.
Ahmed, İbnu'l-Münzir, Taberânî ve İbn Merdûye, Ebû Umâme'den bildiriyor: Ebû Zer, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın peygamberi! İlk peygamber kimdir?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Âdem'dir" cevabını verdi. Ebû Zer:
“Âdem peygamber miydi?" diye sorunca ise Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet, Allah'ın kendisiyle bizzat konuştuğu peygamberlerdendir. Allah onu kendi eliyle yarattı, sonra ruhundan üfledi, sonra ona: «Ey Âdemi Sen kıblesin» buyurdu" cevabını verdi. Ebû Zer:
“Peygamberlerin sayısı kaçtır?" diye sorunca, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüz yirmi dört bin kişidir. Bunların içindeki resuller, toplam üç yüz on beş kişidir" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünyâ, Kitabu'ş-Şükür'de, Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'da, Beyhakî, Şuabu'l-îman'da ve İbn Asâkir, Tarih'te, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor: Hazret-i Mûsa:
“Ey Rabbim! Âdem, kendisine yaptıklarının şükrünü nasıl ödeyebilir? Onu kendi elinle yarattın, ruhundan üfledin, Cennetine koydun ve meleklere, kendisine secde etmesini emrettin" deyince, Allah şöyle buyurdu:
“Ey Mûsa! Bunların Benden olduğunu bildi ve Bana hamdetti. Böyle yapması onun için yaptıklarımın şükrüdür."
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Ebu'l-Âliye der ki:
“Allah, Âdem'i Cuma günü yarattı, Cuma günü Cennete koydu ve onu Firdevs Cennetlerine yerleştirdi."
Abd b. Humeyd ve Hâkim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:
“Âdem'in Cennette kaldığı süre, sadece ikindi namazından güneşin batışına kadar olan süredir."
Abdürrezzâk, İbnu'l-Münzir, İbn Merdûye, Beyhakî, el-Esma ve's-Sifât'ta ve İbn Asâkir bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Allah, Âdem'i yerin üstündeki topraktan, Cuma günü ikindiden sonra yarattı ve adını Âdem koydu. Sonra Âdem verdiği ahdi unutunca, Allah onun ismini İnsan koydu. Vallahi! O gün, güneş batmadan Âdem Cennetten yeryüzüne indirildi."
Firyâbî, Ahmed, Zühd'de, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir bildiriyor: Hasan(-ı Basrî) der ki:
“Âdem, Cennette sadece gündüz vakti bir saat kaldı. O zaman dilimi, dünya zamanıyla otuz üç senedir."
Ahmed, Zühd'de, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor:
“Âdem'in Cennette kaldığı süre, sadece öğle ile ikindi arasındaki zaman kadardır."
Abdullah, Müsned'in zevaidi olarak Mûsa b. Ukbe'den bildiriyor:
“Âdem Cennette gündüzün dörtte biri kadar bir müddet kaldı. Bu da iki buçuk saat eder. Bu da dünya zamanıyla iki yüz elli senedir. Âdem, Cennetten çıkarıldığı için yüz sene ağladı."
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta ve İbn Asâkir, Süddî'nin tarikiyle, Ebû Mâlik ve Ebû Sâlih'ten onlar da İbn Abbâs ve Murre'den bildirir: İbn Mes'ûd ve sahabeden bazıları der ki:
“Âdem Cennete konulduğu zaman orada tek başına yürüyordu ve onunla sükûn bulup yalnuzlıktan kurtulacağı eşi yoktu. Âdem Cennette, kendisiyle beraber olacak bir eşi olmaksızın yalnız başına dolaşıyordu. Bir zaman uykuya daldı. Sonra uyandığında başucunda bir kadın oturduğunu gördü. Allah o kadını Âdemin kaburgasından yaratmıştı. Âdem kadına:
“Sen kimsin?" diye sorunca, o:
“Ben bir kadınım" cevabını verdi. Âdem:
“Niçin yaratıldın?" diye sorunca ise kadın:
“Sen benimle birlikte yaşayasın diye" dedi. Melekler Âdem'in bilgisinin ne kadar olduğunu öğrenmek için:
“Ey Âdem! Bunun adı nedir?" diye sorunca, Âdem:
“Havva" cevabını verdi. Melekler:
“Neden ona Havva adı verildi?" diye sorduklarında ise Âdem:
“Çünkü o, diri bir varlıktan yaratıldı" cevabını verdi. Allah Âdem'e:
“Ey Âdem, sen ve eşin Cennette kalın..." buyurdu."
Süfyân b. Uyeyne'nin bildirdiğine göre Mücâhid der ki:
“Âdem uyuduğunda, Havvâ kısa kaburga kemiğinden yaratıldı. Âdem uyanıp onu görünce:
“Sen kimsin?" diye sordu. Havva:
“Ben Esâ'yım, (yani Süryânice kadınım)" cevabını verdi."
Buhârî ve Müslim'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye edin. Kadın, kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri bölgesi ise, en üst tarafıdır. Onu doğrultmak istersen kırarsın. Eğer öylece bırakırsan eğri kalır. Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye edin."
İbn Sa'd ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Havva'ya bu ismin sebebi, her canlının annesi olmasıdır."
Ebu'ş-Şeyh ve İbn Asâkir başka bir kanalla İbn Abbâs'tan bildirir:
“Kadına imrâe denmesinin sebebi, (kişi anlamına gelen) mer'den yaratılmış olmasıdır. Havva denmesinin sebebi ise her canlının annesi olmasıdır."
İbn İshak b. Bişr ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Atâ şöyle dedi:
“Melekler Âdem'e secde ettikleri zaman İblis ürktü ve kaçmaya başladı. Kaçarken de acaba kendisinden başkası Allah'ın bu emrine isyan etti mi diye arkasına bakıyordu. Sonra Allah, Âdem'e:
“Ey Âdem! Kalk ve onlara (meleklere) selam ver" deyince, Âdem kalkıp meleklere selam verdi ve onlar da Âdem'in selamına karşılık verdiler. Sonra Âdem gökyüzü meleklerine gösterildi ve Allah, meleklerine:
“Siz ondan daha bilgili olduğunuzu iddia ettiniz. "...Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin..." buyurdu. Melekler:
“Seni noksanlıklardan tenzih ederiz. İlim Sendendir ve sana aittir, "...senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur..." cevabını verdiler. Melekler bunu ikrar edince Allah, "...Ey Adem onlara isimlerini söyle..." buyurdu. Bunun üzerine Âdem:
“Bu dişi devedir, bu erkek devedir, bu sığırdır, bu yavru devedir, bu koyundur, bu attır ve bunların hepsi Rabbimin yarattıklarıdır" deyip isimleri saydı. Âdem'in saydığı isimlerin hepsi kıyamete kadar o şeylerin adı olarak kalacaktır. Âdem önünden geçen her şeyi ismiyle çağırmaya başladı. Sadece en son geçen eşek kalınca, eşek Âdem'in ardından geçti. Âdem onu:
“Ey eşek" diye çağırınca melekler Âdem'in Allah katında kendilerinden daha değerli ve bilgili olduğunu anladılar. Sonra Allah, Âdem'e:
“Ey Âdem! Cennete gir ve orada ikramla yaşa" buyurunca, Âdem Cennete girdi. Allah, daha Havva doğmadan Âdem'e o ağacı yasaklamıştı. Âdem Cennette kimseyle beraber olup yalnızlığını gideremiyordu ve Cennette kendisine benzeyen kimse yoktu. Allah onu uyuttu ve Âdem'in bu ilk uykusunda küçük sol kaburga kemiğinden Havva çıkarılıp yaratıldı. Bu sebeple kadının kaburga kemiği erkekten bir fazladır. Âdem uyanıp oturduğunda, kendisine benzeyen ve beşerin en güzellerinden olan Havva'ya baktı. Allah, Âdem'e her şeyin ismini öğrettiği için melekler gelip kendisini kutladılar ve selam verip:
“Ey Âdem! Bu nedir?" diye sordular. Âdem:
“Bu kadındır" cevabını verince, melekler:
“İsmi nedir?" diye sordular. Âdem:
“Havva" cevabını verince melekler:
“Neden adını Havva koydun" diye sordular. Âdem:
“Çünkü bir Hay'dan (diriden) yaratıldı" karşılığını verdi. Aralarına Allah'ın ruhundan üflendi ve bu sebeple insanlar arasındaki merhamet işte bu üflemeyle Âdem ile Havva'nın birbirlerine karşı olan merhametleri sebebiyledir."
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Eş'as el-Hudânî der ki:
“Havva, Cennet kadınlarındandı ve o kadar berraktı ki, hamile olduğu zaman karnındaki çocuğun kadın mı, erkek mi olduğu görünürdü."
İbn Adiy ve İbn Asâkir, İbrâhîm en-Nehaî'nin şöyle dediğini bildirirler:
“Allah, Âdem'i ve onun için de eşini yarattıktan sonra yanına bir melek gönderip eşiyle ilişkiye girmesi emrini verdi. Âdem bu işi yapıp bitirdikten sonra Havva ona: «Ey Âdem! Bu pek güzel bir şeymiş. Bunu daha fazla yapmanı isterim» dedi."
İbn Cerîr ve İbn Asâkir'in aktardığına göre İbn Mes'ûd ve bazı sahabeler, âyette geçen (.....) kelimesine, "afiyet" manasını vermiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, kelimesine "yaşam bolluğu" manasını verdiğini bildirdiler.
Yine, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'in,, "...istediğiniz yerde bol bol yiyin.." cümlesine, "Sizin için hesap yoktur" manasını verdiğini söylerler.
İbn Cerîr, İbn Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Allah'ın Âdem'e yasakladığı ağaç, başaktır" der. Başka bir lafızda "buğday" kelimesi gelmiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih şöyle der:
“Yüce Allah'ın Âdem'e yasakladığı ağaç, buğdaydır. Ama Cennetteki bir buğday tanesi bir inek böbreği kadardır ve tereyağından daha yumuşak baldan daha tatlıdır."
Vekî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre, Ebû Mâlik el-Ğifârî'nin "...yalnız şu ağaca yaklaşmayın..." buyruğunda yasaklanan ağacın buğday olduğunu söyledi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in başka bir kanalla yaptıkları rivayette, İbn Abbâs:
“Allah'ın, Âdem'e yasakladığı ağaç, üzüm ağacıdır" der.
İbn Cerîr de İbn Mes'ûd'un aynı şeyi söylediğini nakleder.
Vekî, İbn Sa'd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh naklediyorlar: Ca'de b. Hubeyre:
“Allah'ın, Âdem'i imtihan ettiği ağaç, üzüm asmasıdır. Ondan sonra da oğlu için fitne sebebi olmuştur. Âdem'in yediği yasaklanmış şey de üzümdür" demiştir.
İbn Cerîr şöyle der: İbn Abbâs bu ağacın badem ağacı olduğunu söyledi.
Derim ki: Eski nüshada da bu böyledir. Bana göre "Kerm (üzüm) kelimesi" eski nüshada yanlışlıkla "Levz" olarak yazılmıştır.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre, Mücâhid:
“...yalnız şu ağaca yaklaşmayın..." buyruğundaki ağaç incir ağacıdır" demiştir.
İbn Cerîr de bazı sahabenin, bu ağaç için, incir ağacı, dediğini söyler.
İbn Ebî Hâtim, Katâde'nin bu ağaç için incir ağacı dediğini bildirir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh naklediyor: Ebû Mâlik "...yalnız şu ağaca yaklaşmayın..." ayetinde kastedilen ağacın hurma ağacı olduğunu söyler.
Ebu'ş-Şeyh, Yezîd b. Abdillah b. Sakît'in bu ağacın turunç ağacı olduğunu söylediğini nakleder.
Ahmed, Zühd'de, Şu'ayb el-Cubâî'nin şöyle dediğini bildirir:
“Allah'ın, Âdem ve Hanımına yasakladığı ağaç; buğdaya benzeyen "Ra'a" adında bir ağaçtı. Cennetteki elbiseleri de nurdandı."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Ebû'l-Âliye'nin şöyle dediğini naklederler:
“O ağaçtan yiyen kişinin tuvalet ihtiyacı da olurdu. Oysa Cennette öylesi bir ihtiyaçtan söz edilemez."
İbn Ebî Hâtim, Katâde'nin, "...yalnız şu ağaca yaklaşmayın..." ayetiyle ilgili olarak şöyle dediğini bildirirler:
“Allah, daha önce melekleri sınadığı gibi; Âdem'i de sınadı. Yaratılan her şey sınanır. Allah, yarattıkları içinde itaatle sınamadığı hiçbir şey bırakmamıştır. Bu sınama, Âdem yasaklanan şeyi işleyene kadar devam etti."
Abd b. Humeyd'in aktardığına göre, Katâde şöyle demiştir:
“Yüce Allah Âdem'i Cennete koyup dilediğini yemekte serbest bıraktı. Ancak bir ağaçtan yemesini yasakladı. Bu ağaç, durmadan Âdem için bir sınanma vesilesi oldu. Sonunda Âdem ondan yiyince; çirkin yerleri kendisine göründü. Daha önce bunları görmemişti. Böylece Cenabı Hak, onu Cennetten (yeryüzüne) indirdi."
36. Âyetin Tefsiri
"Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı, onları bulundukları yerden çıkardı, onlara «Birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz» dedik."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "...ayağını kaydırttı..." sözünün mânâsının onları azdırmak olduğunu söyledi.
İbn Ebî Hâtim'in naklettiğine göre Âsim b. Behdele:
“...ayağını kaydırttı..." sözünün manasının doğru yoldan ayırmak olduğunu söyledi.
İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhifte bildiriyor: A'meş der ki:
“Bakara Süresindeki (.....) kelimesi, bizim kıraatimizde, (.....) şeklindedir."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Mes'ûd ve sahabenin bazılarından bildiriyor: Allah, Âdem'e:
“...Sen ve eşin (Havva) Cennette kalın..."buyurduğu zaman, İblis, onların yanına Cennete girmek istedi. Cennet bekçileri girmesine engel olunca (o zaman) dört ayaklı bir deve gibi ve hayvanların en güzeli olan yılanın yanına gitti ve ağzında onu Âdem'in yanına götürmesini istedi. Yılan, İblis'i ağzına koyup Cennet bekçilerinin yanından geçerek, Allah'ın takdiriyle bekçilerden habersiz İblis'i Cennete soktu. İblis, yılanın ağzından Âdem ile konuştu; ama Âdem onu dinlemedi. Bunun üzerine yılanın ağzından çıkıp:
“...Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?" deyip yeminler ederek:
“...Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim..." dedi. Âdem ağaçtan yemeyi kabul etmeyince Havva yaklaşıp ağaçtan yedi, sonra da:
“Ey Âdem ye. Ben yedim, hiçbir zararı olmadı" dedi. Âdem ağaçtan yiyince "...Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve Cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar..." (A'raf Sur. 22)
Abdürrezzâk ve İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:
“Allah'ın düşmanı İblis, Âdem ile konuşmak için bütün hayvanlara kendisini Cennete sokmalarını teklif etti; ama bütün hayvanlar bu teklifi reddettiler. Sonunda yılan ile konuşup:
“Âdemoğullarına karşı seni korurum. Eğer beni Cennete sokarsan benim korumam altında olursun" dedi. Yılan onu iki azı dişi arasında taşıyıp Cennete girdi ve İblis, Âdem ile yılanın ağzından konuştu. Daha önce yılanın giyeceği vardı ve dört ayaklıydı. Allah ondan giysilerini çıkarıp karnı üzerine yürütmeye başladı." İbn Abbâs ekledi:
“Yılanı bulduğunuz yerde öldürünüz. Allah'ın düşmanı İblisin ona vermiş olduğu koruma sözünü bozun."
Süfyân b. Uyeyne, Abdürrezzâk, İbnu'l-Münzir ve İbn Asâkir, Tarih'te bildirir: İbn Abbâs der ki: Allah'ın, Âdem'e ve zevcesine yasakladığı ağaç, buğday başağı idi. Ondan yediklerinde, "...ayıp yerleri kendilerine göründü..." Onlar için çirkin yerlerini kapatacak azalan tırnaklan idi. Bunun üzerine, "... Cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar..."Kopardıkları yaprak incir yaprağıydı. İncir yapraklarını birbirlerine yapıştırıp ayıplarını örtmeye çalıştılar. Âdem, Cennette kaçmaya başlayınca Cennet ağaçlarından birisi başından tutu ve Rabbi ona:
“Ey Âdem! Benden mi kaçıyorsun?" diye sordu. Âdem:
“Hayır ey Rabbim, ama Senden utanıyorum" cevabını verince, Allah:
“Sana Cennette verdiğim ve mübah kıldığım yetmedi mi de yasak ağaçtan yedin?" diye sordu. Âdem:
“Evet ey Rabbim yetti; ama İzzetine yemin ederim ki, Senin adına, hiç kimsenin yalan yere yemin edeceğini bilmiyordum" cevabını verdi. Bunun üzerine Allah:
“İzzetime yemin ederim ki, seni yeryüzüne indireceğim, orada ancak zahmet çekerek hayatını sördürebileceksin Âdem ile Havva Cennetten yeryüzüne indirildiler, Cennette bolluk içinde zahmetsiz yerken, zahmet çekmeden ne yemek, ne de içecek bulunamayan yeryüzüne indirildiler. Âdem'e demircilik öğretildi ve çiftçilik yapması emredildi. Âdem ekip suladı, hasat vakti biçip öğüterek taneyi ayırmak için savurdu, sonra öğüttü, sonra pişirip böylece yiyebildi. Hazret-i Âdem, yiyeceği rızkı elde etmek için çok zahmet çekmeye başlamıştı. Âdem Cennetten yeryüzüne indirildiği zaman hiç kimsenin ağlayamayacağı kadar çok ağladı. Eğer Dâvud'un günahından dolayı ağlaması, Yâkub'un oğluna ağlaması, Âdem'in oğlunun kardeşini öldürdüğü zaman duyduğu pişmanlık sebebiyle ağlaması ve yeryüzündeki herkesin ağlaması bir araya getirilse, Âdem'in, günahı için ağlamasına denk gelmezdi.
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Abdulaziz b. Umeyr der ki: Allah, Âdem'e:
“Benim civarımdan çık, İzzetime yemin olsun ki, Bana isyan eden kişi benim civarımda olamaz. Ey Cibril! Âdem'i, yumuşak olmayan bir şekilde Cennetten çıkar" buyurunca, Cibrîl, Âdem'i çıkarmak için elinden tuttu.
İbn İshâk, el-Mübtedâ'da, İbn Sa'd, Ahmed, Zühd'de, Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ, et-Tevbe'de, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Ubey b. Ka'b'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Âdem, uzun boyluydu. Sanki uzun bir hurma ağacı gibi altmış arşın boyunda ve başındaki saçları çoktu. Hatayı işlediğinde ayıp yerleri ortaya çıktı. Daha önce ayıp yerlerini görmezdi. Ayıp yerleri ortaya çıkınca Cennette koşarak kaçmaya başlayınca bir ağaca takıldı ve kâkülleri ağaca takıldı. Âdem ağaca:
“Beni bırak" deyince, ağaç:
“Ben seni bırakmam" karşılığını verdi. Rabbi kendisine:
“Ey Âdem! Benden mi kaçıyorsun?" diye sorunca Âdem:
“Ey Rabbim! Senden utanıyorum" cevabını verdi. Allah:
“Ey Âdem! Civarımdan çık. İzzetime yemin ederim ki, ben, bana isyan edenle beraber olmam. Eğer senin gibilerinden yeryüzü doluşunca yaratsam ve Bana isyan etseler, onları asilerin yurdunda ikamet ettirirdim" buyurdu. Bunun üzerine Âdem:
“Eğer tövbe edip pişman olursam tövbemi kabul eder misin?" diye sorunca, Yüce Allah:
“Kabul ederim ey Âdem" cevabını verdi."
İbn Asâkir, Enes'ten aynı rivayette bulunmuştur.
İbn Menî, İbn Ebi'd-Dünyâ, Kitabu'l-Bukâ'da, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh, el- Azame'de, Hâkim, Beyhakî, Şuabu'l-îman'da ve İbn Asâkir, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Allah, Âdem'e:
“Ey Âdem! Neden yasakladığım ağaçtan yedin?" diye sorunca, Âdem:
“Ey Rabbim! Havva bana o ağacı güzel gösterdi" cevabını verdi. Allah:
“Onu, zorluk çekerek hamile kalmak, zorluk çekerek doğurmak, her ay iki defa kana bulamak (adet görme) ile cezalandırdım" buyurdu. Havva o anda feryad edince, "Sen ve kızların feryad edin" denildi.
Dârakutnî, el-Efrâd'da ve İbn Asâkir, Ömer b. el-Hattâb'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Havva adet olduğu zaman Allah Cibril'i ona gönderdi. Havva, Allah'a: «Benden bilmediğim şekilde bir kan geldi» diye seslenince, Allah: «Senden ve zürriyetinden kan getireceğim ve bunu size kefaret ve temizlenmenize sebep sayacağım» buyurdu."
Buhârî ve Hâkim'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Eğer Israiloğulları olmasaydı et kokmazdı. Havva olmasaydı, hiçbir kadın kocasına ihanet etmezdi."
Buhârî, Delâil'de, Hatîb, Tarih'te, Deylemî, Müsned el-Firdevs'te ve İbn Asâkir zayıf senetle, İbn Ömer'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Ben, iki hasletle Âdem'den üstün tutuldum. Benim şeytanım kâfirdi, Allah bana yardım etti ve şeytanım Müslüman oldu. Bütün zevcelerim benim yardımcımdır. Âdem'in şeytanı kâfirdi ve Âdem o günahı işlerken hanımı şeytana yardımcı oldu."
İbn Asâkir, aynı hadisi Ebû Hureyre'den merfu olarak rivayet eti.
İbn Asâkir bildiriyor: Abdurrahman b. Zeyd der ki:
“Âdem, Hazret-i Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) zikredip:
“Oğlum olan deve sahibinin benden üstün tutulmasının en büyük sebebi, zevcesinin ona dininde yardımcı olmasıdır. Benim zevcem ise günah işlememde bana yardımcı olmuştur" dedi."
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Ebî Hâtim, el- Âcurrî, eş-Şerîa'da ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Âdem ve Mûsa karşılıklı münakaşa ettiler. Mûsa dedi ki: «Sen, insanları saptırıp Cennet'ten çıkarılmalarına sebep Âdem'sin» deyince, Âdem: «Sen de, Allah'ın kendisine her türlü ilmi verdiği ve risaletiyle seçtiği Mûsa mısın?» diye sordu. Hazret-i Mûsa: «Evet» cevabını verince, Âdem: «Ben yaratılmadan önce benim için takdir edilen bir şey sebebiyle mi beni kınıyorsun?» dedi."
Abd b. Humeyd, Müsned'de ve İbn Merdûye bildiriyor: Ebû Saîd el-Hudrî Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Âdem ve Mûsa karşılıklı münakaşa ettiler. Mûsa dedi ki: «Sen, Allah'ın kendi eliyle yarattığı, Cennetine koyduğu ve melekleri sana secde ettirdiği kişisin. Buna rağmen zürriyetinin Cennet'ten çıkarılmalarına ve sapıtmalarına sebep oldun» deyince, Âdem: «Sen de, Allah'ın kendisiyle konuşmak için seçtiği ve risaletini Musa'sın» karşılığını verdi.. Hazret-i Mûsa: «Evet» cevabını verince, Âdem: «Ben yaratılmadan önce benim için takdir edilen bir şey sebebiyle mi beni kınıyorsun?» dedi. Bu sözleriyle Âdem, Mûsa'ya galip geldi. Âdem, Mûsa'ya galip geldi."
Ebû Dâvûd, el-Âcurrî, eş-Şerîa'da ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Ömer b. el-Hattâb'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
"Mûsa: «Ey Rabbim! Bize, bizi ve kendisini Cennetten çıkaran Âdem'i göster» deyince, Allah Âdem'i ona gösterdi. Hazret-i Mûsa: «Sen bizim babamız (olan) Âdem misin?» diye sorunca, Âdem: «Evet» cevabını verdi. Bunun üzerine Hazret-i Mûsa: «Sen, Allah'ın kendi ruhundan üfûrdüğü ve isimlerin hepsini öğrettiği, meleklere (secde etmelerini) emredip de onların secde ettiği Âdem değil misin?» diye sorunca, Âdem: «Evet» cevabını verdi. Hazret-i Mûsa: «Bizi ve kendini Cennetten çıkarmana seni zorlayan sebep ne idi?» diye sorunca, Âdem: «Sen kimsin?» dedi. Hazret-i Mûsa: «Ben Mûsa'yım» cevabını verince, Âdem: «Sen İsrailoğullarının peygamberlerinden, Allah'ın araya kendi yaratıklarından, bir elçi koymaksızın kendisiyle perde arkasından konuştuğu peygamber değil misin?» diye sordu. Mûsa: «Evet!» cevabını verince, Âdem: «Sen bunun ben yaratılmadan önce Allah'ın Kitabında daha önceden takdir edilmiş olduğuna dair bir bilgiyi sana gelen vahiyler arasında bulmadın mı?» diye sordu. Mûsa: «Evet» karşılığını verince, Âdem: «Öyleyse hakkımda daha önceden Allah'ın takdir edilmiş hükmü bulunan birşey hususunda beni nasıl kınarsın?» dedi."
Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) sözlerine devam ederek:
“Âdem, Mûsa'ya galib geldi. Âdem, Mûsa'ya galib geldi" buyurdu.
Nesâî, Ebû Ya'lâ, Taberânî ve el-Âcurrî'nin, Cündüb el-Becelî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Âdem ve Mûsa karşılıklı münakaşa ettiler. Mûsa dedi ki: «Sen, Allah'ın kendi eliyle yarattığı, ruhundan üfûrdüğü, meleklere (secde etmelerini) emredip de onların secde ettiği, Cennetine koyduğu kişi olmana rağmen hatayı işledin ve çocuklarının Cennetten çıkmalarına sebep oldun" deyince, Âdem:
“Sen, Allah'ın risaletle görevlendirdiği ve kendisiyle konuştuğu, Tevrat'ı verdiği, seninle konuşmak için Kendisine yaklaştırdığı kişisin, söyle bakalım: Ben mi eskiyim, yoksa Tevrat mı?" karşılığını verdi." Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Âdem, Mûsa'ya galib geldi. Âdem, Musa'ya galıb geldi" buyurdu.
Ebû Bekr eş-Şâfiî'nin, el-Ğaylâniyyât'ta Ebû Musa'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Âdem ve Mûsa karşılıklı münakaşa ettiler. Mûsa: «Sen, Allah'ın kendi eliyle yarattığı ve meleklere (secde etmelerini) emredip de onların secde ettiği kişi olmana rağmen hatayı işledin ve Cennetten çıkarılmana sebep oldun» deyince, Âdem: «Sen de, Allah'ın kendisini risaletle görevlendirdiği, Tevrat'ı indirdiği ve bizzat konuştuğu Mûsa'sın. Benim hatam, yaratılmadan ne kadar zaman önce takdir edilmişti!» cevabını verdi."
Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Âdem, Mûsa'ya galib geldi (haklı çıktı)" buyurdu.
İbnu'n-Neccâr, Tarih'te, İbn Ömer'den, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Âdem ve Mûsa karşılaştılar ve Mûsa: «Sen, Allah'ın kendi eliyle yarattığı ve meleklere (secde etmelerini) emredip de onların secde ettiği ve Cennetine koyduğu kişisin, sonra sen bizim Cennetten çıkmamıza sebep oldun» dedi. Âdem: «Sen de, Allah'ın kendisini risaletle görevlendirdiği, seninle konuşmak için Kendisine yaklaştırdığı ve Tevrat'ı indirdiği kişisin. Sana bunları verenin hakkı için soruyorum, sence işlediğim hata ben yaratılmadan ne kadar önce benim için takdir edildi?» diye sorunca, Mûsa: «Tevrat'ta gördüğüme göre yaratılmadan bin yıl önce» cevabını verdi. Böylece Âdem, Musa'ya galib geldi. Musa'ya galib geldi. Mûsa'ya galib geldi."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz, dedik" ayetini açıklarken şöyle dedi:
Birbirlerine düşman olarak indirilenler, Âdem, Havva, İblis ve yılandır. Yerleşilecek yer kabirler, müddet ise hayat boyu demektir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid, "...Birbirinize düşman olarak inin..." ayetini açıklarken, "Yeryüzüne indirilenler Âdem, Havva ve şeytandır" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh, Katâde'den, o da Ebû Sâlih'ten bildiriyor:
“Yeryüzüne indirilenler Âdem, Havva ve yılandır."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, yeryüzüne indirilenlerin, Âdem, Havva ve İblis olduğunu söylemiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) yılanları öldürmenin hükmü sorulunca, "O ve insan birbirlerine düşman olarak yaratılmıştır. Onu gördüğünde korkutur, ısırdığında canını yakar. Yılanı bulduğun yerde öldür" cevabını verdi.
Ebu'ş-Şeyh bildiriyor: İbn Mes'ûd, "...yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz, dedik" ayetini açıklarken şöyle dedi:
“Yerleşilecek yer kabirler, müddet ise kıyamet saatine kadardır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "...yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz, dedik" âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:
“Yerleşilecek mekân yerin üstü ve altıdır. Belli bir müddetten ise ya Cennete veya Cehenneme gidene kadar olan zaman kastedilmektedir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Âdem, Mekke ile Taif arasında Dahnâ denilen bir yere indirilmiştir.
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Ömer der ki: Âdem, Safâ'ya, Havva ise Merve'ye indirildi.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Allah, Âdem'i yeryüzüne indirdiği zaman Hind'de bir yere indirdi." Bir lafızda ise, "Hind'de, Dahnâ denilen bir yere indirdi" şeklindedir.
İbn Cerîr, Hâkim, Beyhakî, el-Ba's'ta ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Addâs, Ali b. Ebî Tâlib'in şöyle dediğini nakleder:
“Yeryüzünün en güzel yeri, Âdem'in indirildiği Hint diyarıdır. Oranın ağaçları kokusunu Cennetten almıştır."
İbn Sa'd ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Âdem, Hint diyarına, Havva ise Cudi'ye indirildi. Onu aradı, Cem' denilen yere gelince orada karşısına çıktı. Bu sebeple oraya karşılaşmak manasında olan Müzdelife denildi. Cem' denilen yerde bir araya geldikleri için de oraya, bir araya gelmek manasında olan Cem' denildi."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Recâ b. Ebî Seleme der ki:
“Âdem elleri dizlerinde, boynunu eğmiş bir şekilde, İblis ise parmaklarını birbirine geçirmiş ve başını gökyüzüne doğru kaldırmış bir şekilde yeryüzüne indirildi."
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, Humeyd b. Hilâl'den bildiriyor:
“Namazda ellerin böğre konmasının mekruh oluşunun sebebi, İblis'in yeryüzüne indirilirken böyle yapması sebebiyledir."
Taberânî, Ebû Nuaym, el-Hilye'de ve İbn Asâkir'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Âdem, Hint diyarına indirildiğinde yalnızlık çekince Cibril inip ezan okuyarak: «Allahu ekber, Allahü ekber, Allahü ekber, Allahü ekber. Eşhedü en la ilahe illallah, eşhedü en la ilahe illallah. Eşhedü enne Muhammeden resulullah, eşhedü enne Muhammeden resûlullah» deyince, Âdem: «Bu zikrettiğin Muhammed kimdir?» diye sordu. Cibril: «Bu, çocuklarından peygamber olacak son kişidir» cevabını verdi. "
İbn Ebi'd-Dünyâ, Mekâyîdu'ş-Şeytan'da, İbnu'l-Münzir ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah şöyle der:
“Âdem yere indirildiği zaman Hindistan'a indi. Başı göğe kadar yükseliyordu. Yeryüzü Âdem'in ağırlığından Rabbine şikâyette bulununca Cebbâr olan Allah Elini Âdem'in başına koydu.
Bunun üzerine onun boyu yetmiş kulaca kadar kısaldı. Yere indirildiği zaman onunla beraber hurma, turunç ve muz da indirildi. Âdem yere indirildiği zaman şöyle dedi:
“Rabbim! Aramızda düşmanlık kıldığın o kuluna karşı bana yardım etmezsen onunla baş edemem." Yüce Allah:
“Doğan her çocuğuna bir melek tayin edeceğim" buyurdu. Âdem dedi ki:
“Rabbim! Daha fazlasını ver. Yüce Allah buyurdu ki:
“Yapılan kötülüğe karşı bir kötülük yazar, bir iyiliğe karşı da onu 10'a veya istediğim kadarına katlarım." Âdem dedi ki:
“Rabbim! Daha fazlasını ver." Allah buyurdu ki:
“Ruh bedende olduğu müddetçe, tövbe kapısı kula her zaman açık olacaktır." İblis:
“Rabbim! Kendisine cömert davrandığın kuluna karşı bana yardım etmezsen, onu yenemem" deyince, Yüce Allah:
“Onun her çocuğu olduğunda senin de bir çocuğun olacak" buyurdu. İblis dedi ki:
“Rabbim! Daha fazlasını ver." Yüce Allah buyurdu ki:
“Damarlarındaki kan gibi onun içinde dolaşacaksın ve kalplerinde meskenler edineceksin." İblis:
“Rabbim! Daha fazlasını ver" deyince Allah:
“Onlara atınla ve yürüyerek gelecek, mallarına ve çocuklarına ortak olacaksın" buyurdu."
İbn Sa'd bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Allah Âdem'i yarattığı zaman, Âdem'in başı gökyüzüne değiyordu. Allah onun boyunu altmış arşın boyunda, yedi arşın eninde oluncaya kadar kısalttı."
Taberânî, Abdullah b. Amr'dan şöyle bildirir:
“Allah, Âdem'i yeryüzüne indirdiği zaman, Hindistan'a indirdi. Âdem'in elinde Cennet ağaçlarından fidanlar vardı ve bunları yeryüzüne ekti. Âdem'in ayakları yerde, başı göklere kadar yetişiyordu ve meleklerin konuşmasını duyuyordu. Melekleri duyması yalnızlığını gideriyordu. Âdem bir defa sıkılınca yetmiş arşın boyuna düştü. Yüce Allah ona: «Sana, meleklerin Arş'ımın etrafında tavaf ettikleri gibi etrafında tavaf edilecek bir ev indereceğim. Meleklerin, Arş'ımın etrafında namaz kıldıkları gibi onun etrafında namaz kılınacak» diye vahyetti. Âdem eve doğru geldi. Attığı her adımda ayak bastığı yerler köy, adımlarının arasındaki yerler ise geniş çöller oldu. Mekke'ye geldiğinde safa kapısından girip Kabe'yi tavaf ederek yanında namaz kıldı, sonra Şam'a gidip orada vefat etti."
Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Mücâhid'den bildiriyor:
“Âdem yeryüzüne indirildiği zaman, vahşi hayvanlar ve yeryüzündekiler onun boyundan korktular. Bunun üzerine boyu yetmiş arşın kısaltıldı."
İbn Cerîr, Tarih'te, Beyhakî, Şuabu'l-îman'da ve İbn Asâkir, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Âdem, çenetten çıktığı zaman hangi şeye uğrasa kendisine surat asıyordu. Meleklere: «Onu bırakın dilediğini alsın» denildi. Yeryüzüne indiği zaman Hindistan'a indi. Oradan yürüyerek kırk defa hacca gitti."
Saîd b. Mansûr, Atâ b. Ebî Rabâh'ın şöyle dediğini bildirir:
“Âdem, Hindistan'a yanında Cennetten dört çubukla indirildi. Bu çubuklar insanların kokusundan faydalandıkları çubuklardır. Kâbe'yi de bir ineğin üzerinde gelerek tavaf etti."
İbn Ebî Hâtim, Rabî b. Enes'in şöyle dediğini bildirir:
“Âdem, Cennetten dokuzuncu veya onuncu saatte çıkarıldı. Cennetten çıkarılırken yanında Cennet fidanlarından bir tane, başında ise Cennet ağaçlarından yapılmış bir taç vardı."
İbn Ebî Hâtim ve İbn Asâkir bildiriyor: Hasan(-ı Basrî) der ki:
“Âdem, Hindistan'a, Havva, Cudi'ya, İblis, Basra'ya bir kaç mil mesafede olan Desti Meysân'a, yılan ise Isbehân'a indirildi."
İbn Cerîr, Tarih'te, İbn Ömer'den bildiriyor: Hazret-i Âdem Hindistan'dayken Allah ona:
“Bu evi (Kâbe) tavaf et" diye vahyedince, Âdem de tavaf etti. Her ayağını koyduğu yer bir köy, adımlarının arası ise geniş çöl oldu. Kâbe'ye varıp tavaf ederek hac menâsikini yerine getirince geri dönmek için yola çıktı ve Mâzimeyn denilen yere geldi. Melekler orada kendisini karşılayıp:
“Ey Âdem! Haccın kabul oldu" dediler. Melekler, bu sözün Âdem'in hoşuna gittiğini görünce:
“Ey Âdem! Biz bu haccı, sen yaratılmadan bin yıl önce yaptık" dediler. Bunun üzerine Âdem, yaptığının çok büyütülecek bir şey olmadığını anladı.
Şâfiî, el-Ümm'de Beyhakî, ed-Delâil'de ve el-İsbehânî, et-Terğîb'de, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den bildiriyor:
“Âdem hac edince melekler kendisini karşılayıp: «Ey Âdem! Haccın kabul oldu. Biz senden bin yıl önce haccettik» dediler."
Hatîb, Tarih'te, aralarında bilinmeyen bir kişinin olduğu bir isnâdla bildiriyor: Yahya b. Eksem, Vâsik'in meclisinde:
“Âdem'in başını kim tıraş etti?" diye sorunca, fakihler bu soruya cevap veremedi. Vâsik:
“Ben size bunun cevabını verecek kişiyi bulacağım" deyip Ali b. Muhammed b. Ali b. Mûsa b. Câfer b. Muhammed b. Ali b. el-Hüseyn b. Ali b. Ebî Tâlib'i çağırdı ve soruyu ona sordu. Ali, şöyle cevap verdi:
“Babam, dedemden, o da babasından, o da dedesinden, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakletti:
“Cibril'e, Cennetten bir yakutla yeryüzüne inmesi emredildi ve Cibril yakutla inip Adem'in başını sıvazladı. Bunun üzerine Âdem'in başındaki saçlar savruldular ve saçların düştüğü yerler Harem kabul edildi."
Bezzâr, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah, Âdem'i Cennetten çıkardığı zaman ona Cennet meyvelerinden azık verdi ve her şeyin imalatını kendisine öğretti. Sizin yediğiniz meyveler Cennet meyvelerindendir. Ancak, dünyadaki meyveleri bozulur, ama Cennet meyveleri bozulmaz. "
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî, el-Ba's'ta aynı hadisi Ebû Musa'dan onu sözü olarak nakletti.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle dedi:
“Âdem, Cennetten indirildiği zaman yanında otuz çeşit meyve indirildi. Bunların bazılarının hem içi hem dışı yenir, bazısının sadece içi yenip dışı atılır, bazısının ise dışı yenip içi atılır."
İbn Ebi'd-Dünyâ, Kitabu'l-Bükâ'da bildiriyor: Ali b. Ebî Talha der ki:
“Âdem yeryüzüne indirildiği zaman ilk yediği şey armuttur. Büyük abdest bozmak istediği zaman kadının doğum yaparken çektiği sancı gibi sancılanınca ne yapacağını bilmeden sağa sola gitmeye başladı. Sonunda Cibril inip çömelerek nasıl abdest bozacağını gösterince Âdem de böyle yaptı ve ihtiyacını giderdi. Çıkardığının kokusunu alınca ise yetmiş yıl ağladı."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Üç şey Âdem ile beraber indirildi: Örs, kerpeten ve çekiç."
İbn Adiyy ve İbn Asâkir, Tarih'te zayıf isnâdla Selmân'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Adem, Hindistan'a indirildiğinde beraberinde örs, kerpeten ve çekiç vardı. Havva ise Cudi'ye indirildi."
İbn Asâkir, Câfer b. Muhammed tarikiyle, babasından, o da dedesinden, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah dünyayı yarattığı zaman onda altın ve gümüş yaratmamıştı. Âdem ve Havva'yı yeryüzüne indirdiğinde onlarla beraber altın ve gümüş indirip onları Âdem'in çocuklarına yarasınlar diye yeryüzünde değişik yerlere dağıttı. Bunu Âdem'in Havva'ya mehri yaptı. Bundan dolayı hiç kimse mehir vermeden evlenemez."
İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc'den bildiriyor:
“Allah, Âdem'i yeryüzüne indirdiği zaman, onunla birlikte deve, sığır, koyun, keçiden olmak üzere sekiz çift indirdi. Âdem ile beraber saban ve tohum, asma, reyhan, örs, kerpeten ve rükn'ü indirdi."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Serî b. Yahya'dan bildirir:
“Âdem, yanında tohumlarla yeryüzüne indirildi. İblis tohumlara elini koyduğu için İblisin elinin değdiği tohumlardan çıkan şeyler faydasız oldu."
İbn Asâkir, zayıf senetle, Enes'ten Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Âdem ve Havva yeryüzüne çıplak olarak indirildiler ve üzerlerinde sadece Cennet yaprakları vardı. Sıcak bastırınca Âdem oturup ağlayarak: «Ey Havva! Sıcak beni rahatsız etti» deyince Cibril onlara pamuk getirip Havva'ya yün eğirmesini emrederek, bunu nasıl yapacağını kendisine öğretti. Âdem'e de kumaş dokumasını emrederek bu işi nasıl yapacağını öğretti. Âdem Cennetten inmeden önce hanımıyla cinsel ilişki yapmıyordu ve her biri ayrı yerde yatıyordu. Sonunda Cibril gelerek Âdem'e hanımının yanına gitmesini emredip onunla nasıl ilişki kuracağını öğretti. Âdem hanımıyla ilişkiye geçince Cibril gelip: «Hanımını nasıl buldun?» diye sorunca, Âdem: «Güzel buldum» cevabını verdi. "
Deylemî, Müsned el-Firdevs'te, Enes'ten merfu olarak şöyle bildirir:
“İlk dokumacılık yapan kişi Âdem'dir. "
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Âdem çiftçiydi. İdris terzi, Nûh marangoz, Hûd tüccar, İbrâhim çoban, Dâvud zırh yapan, Süleyman hurma yaprağından eşya yapan, Mûsa işçi, İsa seyyah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ise cesurdu. Allah onun rızkını mızrağının altında yapmıştır."
Hâkim'in bidirdiğine göre İbn Abbâs, yanındaki bir adama dedi ki:
“Bana yaklaş ta sana Allah'ın Kitab'ında zikredilen peygamberlerden bahsedeyim: Âdem çiftçiydi. Nûh marangoz, İdris terzi, Dâvud zırh yapan, Mûsa çoban, İbraim misafirlerine çok ikram eden bir çoban, Şuayb çoban, Lût çiftçi, Sâlih tüccar, Süleyman'a krallık verilmişti, ayın başında altı gün ortasında üç gün sonunda da üç gün oruç tutardı. Süleyman'ın dokuz yüz cariyesi, üç yüz nikâhlı hanımı vardı. Azrâ'nın oğlu İsa, ertesi gün için bir şey kaldırmazdı ve: «Beni sabah doyuran akşam da doyurur, akşam doyuran sabah da doyurur» derdi. Gecenin hepsini ibadetle geçirir, gündüz ise sehayat ederdi. Her gününü oruçla ve her gecesini de ibadetle geçirirdi."
Ebu'ş-Şeyh, Beyhakî ve İbn Asâkir bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Âdem Haceru'l-Esved ile Cennet'ten indi ve gözyaşlarını onunla sildi. Âdem, Cennetten çıktıktan sonra oraya dönene kadar gözyaşı kurumadı."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah der ki:
“Âdem yeryüzüne indirildiği zaman Rabbine yalnızlıktan şikâyet edince, Allah: «Meleklerimin tavaf ettiğini gördüğün evimin hizasına bak ve orada bir ev yapıp meleklerimin tavaf ettiği gibi sen de tavaf et» diye vahyetti. Âdem'in (hac etmek için giderken geçtiği yerlerde) önünde çöller, ayaklarının altında ise nehirler ve pınarlar oluştu."
İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildirir:
“Âdem, Hindistan'a indirilmiştir ve Haceru'l-Esved de onunla indirilmiştir. Âdem indiği zaman elinde Cennet yaprakları vardı ve onları Hindistan'a atınca orada güzel ağaçlar bitti."
İbn Sa'd, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder:
“Âdem, Cennetten öğle ile ikindi namazı arasında çıktı ve yeryüzüne indirildi. Cennetten âhiret günlerinden yarım gün kalmıştı- Bu da on iki saatlik gün hesabıyla beş yüz yıl yapmaktadır. Bu günlerden her biri de dünya zamanıyla bin yıl yapmaktadır. Âdem, Hindistan'da Nevz denilen bir dağa indirildi. Havva ise Cudi'ye indirildi. Âdem Cennet kokusuyla indirilince bu koku oranın ağaçlarına ve vadilerine de bulaştı, orada bulunan ne varsa hoş koku ile doldu. İşte oradan gelen hoş ve güzel kokular Âdem'in kokusundandır. Derler ki: Âdem'in beraberinde Cennet kokusu, kardan daha beyaz olan Haceru'l-Esved, Cennet ağaçlarndan devamlı yeşil kalan bir ağacın dalından yapılmış ve boyu Musa'nın boyu kadar, on arşın olan olan Mûsa'nın asası zamk ve buhur da indirilmiştir. Sonra Âdem'e örs, çekiç ve kerpeten indirilmiştir. Âdem bir dağa indirildiğinde demir bir çubuğa bakıp: «Bu, bundandır» diyerek kurumuş ağaçları keserle kesip ateş yakarak demir çubuğu eritti ve ilk olarak bir bıçak yaptı. Sonradan Nuh'un eline geçen bir kanal yaptı. Azab vaki olduğu zaman Hindistan'da taşan kanal budur. Âdem hac görevini yapınca Haceru'l-Esved'i Ebû Kubeys dağına koydu. Haceru'l-Esved karanlık gecelerde ay ışığı gibi Mekke halkına ışık verirdi. İslam'ın gelişinden dört yıl önce, o zamana kadar hayız ve cünüp olanların el sürmesi sebebiyle siyahlaşan Haceru'l-Esved'i Kureyşliler Ebû Kubeys'ten indirdi. Âdem, Hindistan'dan Mekke'ye hac için kırk defa yaya olarak gitti. Âdem yeryüzüne indirildiği zaman başı gökyüzüne değiyordu, daha sonra kısaldı ve çocukları da kısa oldular. Uzun boyundan dolayı kara hayvanları kendisinden kaçmış ve yabani olmuşlardı. Âdem o durumda dağda meleklerin konuşmasını duyuyor ve Cennetin kokusunu alıyorken boyu altmış arşına kadar kısaldı ve vefat edinceye kadar bu boyda kaldı. Âdem'in güzelliği, çocuklarından sadece Yûsuf'a verilmiştir. Âdem şu şiiri söylemiştir:
Ey Rabbim! Senin evinde komşunken, Senden başka Rabbim yokken, Senden başka gözeten yokken,
Dilediğim gibi yerken, dilediğim yerde konaklarken, beni bu kutsal dağa indirdin.
Meleklerin senini duyar, Arş'ının etrafında dönüşlerini görürdüm.
Cennetin kokusuna ve güzelliklerine sahiptim.
Sonra beni yere indirdin, boyumu kırk arşın yaptın
Artık meleklerin sesini duyamıyor, onların tavafım göremiyorum.
Cennetin kokusunu alamıyorum.
Yüce Allah ona şöyle cevap verdi:
“Ey Âdem! Bunu günahından dolayı yaptım." Allah, Âdem ve Havva'nın çıplak olduğunu görünce ona, Cennetten indirdiği sekiz çift hayvandan olan koyunlardan bir koçu kesmesini emretti. Âdem bir koç alıp kestikten sonra yününü aldı ve Havva o yünü eğirdi. Kendisi de dokuyup kendine bir cübbe yaptı. Havva'ya da bir aba ve bir örtü yaptı. Sonra bu elbiseleri giydiler. Cem' denilen yerde bir araya geldiler. Bu sebeple oraya bir araya gelmek manasında olan "Cem" dendi. Arafat'ta tanıştıkları için oraya da tanımak manasında olan "Arafat" denmiştir. Ve ayrı geçen iki yüz yıla beraberce ağlayarak kırk gün hiçbir şey yiyip içmediler. Kırk günden sonra yiyip içtiler. Onlar o gün Nevz denilen dağdaydılar ve buna rağmen iki yüz yıl birbirlerini görememişlerdi."
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Âdem, Cennette Arapça konuşurdu. Allah'a isyan ettiği zaman Allah ondan bu dili aldı ve Âdem Süryânîce konuşmaya başladı. Tövbe edince ise Allah ona Arapça konuşma yeteneğini tekrar verdi."
Ebû Nuaym ve İbn Asâkir, Mücâhid'den bildiriyor: Allah, iki meleğe:
“Âdem ve Havva'yı civarımdan çıkarınız; çünkü onlar bana isyan ettiler" diye vahyedince, Âdem ağlayarak Havva'ya bakıp:
“Allah'ın civarından uzaklaşmaya hazır ol" dedi. Bu isyanın ilk zararıydı, sonra Cibril tacı Âdem'in başından aldı, Mîkâîl mücevherlerle örülmüş baş bağını aldı ve Âdem'e bir dal takılınca Âdem cezasının hemen verileceğini zannedip başını eğerek:
“Affet! Affet" demeye başladı. Yüce Allah:
“Benden mi kaçıyorsun?" diye sorunca, Âdem:
“Ey Efendim! Senden utandığım için kaçıyorum" cevabını verdi.
İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir, Atâ'dan başkasından bildiriyor:
“Âdem Cennetten indirilince Kâbe'nin olduğu yerde secdeye kapanarak başını kaldırmadan kırk gün öylece kaldı."
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Katâde der ki:
“Allah, Âdem'i yeryüzüne indirdiği zaman kendisine: «Ölüm kadar zor olacak şekilde, çalışmadan ekmekle yağı bir arada yiyemeyeceksin» dendi."
İbn Asâkir bildiriyor: Abdulmelik b. Umeyr der ki:
“Âdem ve İblis yeryüzüne indirildiği zaman İblis öyle ağıt yaktı ki Âdem de ağladı. Sonra o kadar neşelendi ki Âdem güldü."
İbn Asâkir'in naklettiğine göre Hasan(-ı Basrî) şöyle dedi: Bana bildirildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Adem günahı işlemeden önce eceli iki gözünün arasındaydı. Emeli ise ardındaydı. Günahı işlediği zaman Allah onun emelini iki gözünün arasına, ecelini ise ardına koydu. (Âdemoğlu) Ölene kadar uzun emelli yaşar."
Vekî ve Ahmed, Zühd'de Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor:
“Âdem günahı işlemeden önce eceli iki gözünün arasındaydı. Emeli ise ardındaydı. Günahı işlediği zaman Allah onun emelini iki gözünün arasına, ecelini ise ardına koydu."
İbn Asâkir, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor:
“Âdem'in aklı, bütün çocuklarının aklı gibiydi."
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) şöyle der:
“Âdem yeryüzüne indirildiği zaman abdest bozma ihtiyacı hissedince üzüntüye kapıldı ve ne yapacağını bilemedi. Allah ona oturmasını emredince Âdem oturdu ve ihtiyacını giderdi. Kokuyu alınca ise üzülüp ağlayarak parmaklarını ısırmaya başladı ve bin yıl boyunca parmağını ısırmaya devam etti."
İbn Asâkir bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Âdem, Cennetten çıkarıldığı zaman hiç kimsenin ağlayamayacağı kadar çok ağladı. Bütün insanların ağlaması ve Dâvud'un günahına ağlaması bir araya gelseydi, Âdem'in Cennetten çıkarıldığı zamanki ağlamasına denk gelmezdi. Âdem Cennetten çıkarldığı zaman kırk sene başını gökyüzüne kaldırıp bakmadı."
Taberânî, M. M. el-Evsat'ta, İbn Adiyy, el-Kâmil'de, Beyhakî, Şuabu'l- îman'da, Hatîb ve İbn Asâkir, Tarih'te, Bureyde'den, Resûlııllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Dâvud'un ve bütün yeryüzündekilerin ağlaması Âdem'in ağlamasıyla karşılaştırılsaydı ona denk gelmezdi." Beyhakî'nin lafzı ise şu şekildedir:
“Âdem'in gözyaşları ve bütün Âdemoğullarının gözyaşları tartılsaydı, Âdem'in gözyaşları daha ağır gelirdi."
İbn Sa'd, Hasan(-ı Basrî)'den, "Âdem, Cennetten çıkarıldığı için üç yüz yıl ağladı" dediğini nakleder.
İbn Asâkir, Mücâhid'den bildiriyor:
“Allah, Âdem ve Havva'yı yeryüzüne indirdiği zaman: «Yeryüzüne ininiz, ölüm için çocuk, harab olması için de evler yapınız» buyurdu."
İbnu'l-Mübârek, Zühd'de, Mücâhid'den bildiriyor:
“Âdem yeryüzüne indirildiği zaman Rabbi ona: «Harab olması için binalar, ölmeleri için de çocuklar yap» buyurdu."
Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor:
“Âdem yeryüzüne indirildiği zaman, orada kerkenez kuşu ve balina vardı. Yeryüzünde başka bir şey yoktu. Her gece balinanın yanına gidip orada kalan kerkenez kuşu Âdem'i görünce, balinaya: «Ey balina! Bugün yeryüzüne ayakları üzerine yürüyen ve elleriyle tutan bir şey indirildi» dedi. Balina: «Eğer doğru söylüyorsan, benim için denizde, senin için karada ondan kurtuluş yoktur» karşılığını verdi."
37. Âyetin Tefsiri
"Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bîr takım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır."
Taberânî, el-Mu'cemu's-Sağîr'de, Hâkim, Ebû Nuaym, Delâil'de, Beyhakî, Delâil'de ve İbn Asâkir, Ömer b. el-Hattâb'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Âdem o günahı işlediği zaman başını gökyüzüne çevirip: «Muhammed'in hakkı için beni bağışlamanı diliyorum» dedi. Allah kendisine: «Muhammed kimdir?» diye vahyedince, Âdem: «Senin İsmin Yücedir. Beni yarattığın zaman başmı kaldırıp Arş'ına baktığımda orada:
“Lâ ilahe illalah, Muhammedun Resülallah" yazılı olduğunu gördüm. Bu sebeple senin katında ondan daha büyük ve kıymetli kimsenin olmadığını anladım. Çünkü onun adını kendi adınla birlikte yazmışsın» dedi. Bunun üzerine Allah ona: «Ey Âdem! O, zürriyetinden olan peygamberlerin sonuncusudur. O olmasaydı seni yaratmazdım» buyurdu"
Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ, et-Tevbe'de, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve İbn Merdûyeh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır" âyetini açıklarken şöyle dedi: Âdem:
“Ey Rabbim! Beni kendi elinle yaratmadın mı?" diye sordu. Allah:
“Evet" cevabını verince, Âdem:
“Bana ruhundan üflemedin mi?" dedi. Allah:
“Evet" karşılığını verince Âdem:
“Ey Rabbim! Bana karşı rahmetin gazabını geçmedi mi?" diye sordu. Allah:
“Evet" cevabını verince Âdem:
“Beni Cennetine koymadın mı?" diye sordu. Allah:
“Evet" karşılığını verince, Âdem:
“Eğer tövbe edip salih ameller işlersem beni tekrar Cennete koyar mısın?" diye sordu. Allah, Âdem'e:
“Evet" cevabını verdi.
Taberânî, M. el-Evsat'ta ve İbn Asâkir zayıf isnâdla Hazret-i Âişe'den, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Âdem yeryüzüne ndirildiği zaman Kâbe'ye doğru yönelip iki rekât namaz kıldı ve Allah kendisine şöyle dua etmeyi ilham etti: «Allahım! Sen, gizlimi ve açığımı biliyorsun. Özrümü kabul et, isteğimi biliyorsun, Sen benim istediğimi ver. İçimde olanı biliyorsun, günahımı bağışla. Allahım! Senden, kalbime girecek iman, samimi bir yakîn ver ki sadece benim için takdir ettiğin şeyin başıma geleceğini anlayayım. Bana verdiğinle razı olmamı nasib et.» Âdem bu duayı yapınca, Allah ona şöyle vahyetti: «Ey Âdem! Tövben kabul edildi ve günahın bağışlandı. Kim bana böyle dua ederse günahını bağışlarım, işlerindeki zorlukları gideririm, şeytanı ondan uzaklaştırır ve her işini verimli hale getiririm. O dünyayı istemese bile dünya kendisine yönelir»"
Cendî, Fadâil'de, Taberânî ve İbn Asâkir'in Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah, Âdem'in tövbesini kabul etmek istediği zaman kendisine izin verdi ve Âdem (Kâbe'yi) yedi şavt tavaf etti. Kâbe o zaman kırmızı bir tepe şeklindeydi. Âdem, iki rekât namaz kılınca kalkıp Kâbe'ye yönelerek şöyle dedi: «Allahım! Sen, gizlimi ve açığımı biliyorsun. Özrümü kabul et, isteğimi biliyorsun, Sen benim istediğimi ver. İçimde olanı biliyorsun, günahımı bağışla. Allahım! Senden, kalbime girecek iman, samimi bir yakîn ver ki sadece benim için takdir ettiğin şeyin başıma geleceğini anlayayım. Bana verdiğinle razı olmamı nasib et.» Âdem bu duayı yapınca, Allah ona şöyle vahyetti: «Günahını bağışladım. Zürriyetinden Bana bu duayı yapan herkesin günahını bağışlarım, gam ve tasasını gideririm. Fakirliği iki gözünün önünden çekip alırım ve her işini verimli hale getiririm. O dünyayı istemese bile dünya kendisine yönelir»"
el-Ezrakî, Tarih Mekke'de, Taberânî, M. el-Evsat'ta, Beyhakî, ed-Da'vât'ta ve İbn Asâkir, güvenilir bir senetle, Bureyde'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah, Âdem'i yeryüzüne indirdiği zaman, Âdem bir hafta Kâbeyi tavaf edip Rükn'ün hizasında iki rekat namaz kılarak şöyle dua etti:
“Allahım! Sen, gizlimi ve açığımı biliyorsun. Özrümü kabul et, isteğimi biliyorsun, Sen benim istediğimi ver. İçimde olanı biliyorsun günahımı bağışla. Allahım! Senden, kalbime girecek iman, samimi bir yakîn ver ki sadece beim için takdir ettiğin şeyin başıma geleceğini anlayayım. Bana verdiğinle razı olmamı nasib et." Âdem bu duayı yapınca, Allah ona şöyle vahyetti: Bana öyle bir dua ettin ki, günahını bağışladım. Zürriyetinden Bana bu duayı yapan herkesin günahını bağışlarım ve gam ve tasasını gideririm. Fakirliği iki gözünün önünden çekip alırım ve her işini verimli hale getiririm. O dünyayı istemese bile dünya kendisine yönelir."
Vekî, Abd b. Humeyd, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve Ebû Nuaym, el-Hilye'de bildiriyor: Ubeyd b. Umeyr el-Leysî der ki: Âdem:
“Ey Rabbim! Benim bu yaptığım, beni yaratmadan önce takdir ettiğin bir şey mi, yoksa kendimin sonradan yaptığım bir amel mi?" diye sorunca, Allah:
“Seni yaratmadan önce takdir ettiğim bir şeydir" cevabını verdi. Bunun üzerine Âdem:
“Ey Rabbim! Bunu benim için takdir ettiğin gibi günahımı da bağışla" diye dua etti. "Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır" âyeti buna işaret etmektedir.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-îman' da bildirdiğine göre Katâde, "Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır" âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi: Âdem:
“Ey Rabbim! Eğer tövbe edip salih biri olursam beni affeder misin?" diye sorunca, Allah:
“O zaman seni tekrar Cennete koyarım" cevabını verdi. Bunun üzerine Âdem:
“...Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz..." diye dua ederek istiğfar edip tövbe edince Allah onun tövbesini kabul etti. Allah'ın düşmanı İblis ise günahını bırakıp tövbe etmedi ve sonunda düştüğü duruma geldi. Sadece kıyamet gününe kadar bekletilmeyi isteyince Allah, Âdem'e de İblis'e de istediklerini verdi.
Sa'lebî, İkrime'nin tarikiyle bildiriyor: İbn Abbâs, "Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti.
Çünkü Allah tövbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır" âyetinin manasını açıklarken Âdem'in aldığı ilhamın, "...Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz..." duası olduğunu söyledi.
İbnu'l-Münzir, Cüreyc'in tarikiyle bildiriyor: İbn Abbâs, "Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti..."âyetinin manasını açıklarken, Âdem'in aldığı ilhamın, "...Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz..." duası olduğunu söyledi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Şuabu'l-îman'da bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el-Kurazî, "Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti..." âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi: Âdem'in aldığı ilham "...Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz..." duasıdır. Eğer Allah bu duayı bizlere bildirmeseydi, insanlar hangi duayı yaptığını öğrenene kadar araşıtırılardı.
Vekî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti..." âyetinin manasını açıklarken Âdem'in aldığı ilhamın, "...Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz..." duası olduğunu söyledi.
Abd b. Humeyd, Hasan(-ı Basrî) ve Dahhâk'tan aynı rivâyette bulundu.
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ebû ishâk tarikiyle Temîmî'den bildiriyor: İbn Abbâs'a:
“Âdem'in, Rabbinden ilhamla öğrendiği şeyler nedir?" diye sorduğumda, İbn Abbâs:
“Haccın nasıl yapılacağıdır" cevabını verdi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Abdullah b. Zeyd, "Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti..." âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:
“Âdem'in öğrendiği kelimeler şunlardı:
“Senden başka ilah yoktur, seni hamdinle tesbih ederim. Bir kötülük işledim ve nefsime zulmettim. Sen mağfiret et. Çünkü Sen mağfiret edenlerin en hayırlısısın. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni hamdinle tesbih ederim. Bir kötülük işledim, nefsime zulmettim, Sen bana merhamet buyur. Şüphesiz sen merhametlilerin merhametlisisin. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni hamdinle tesbih ederim. Bir kötülük işledim, nefsime zulmettim, Sen benim tövbemi kabul et. Şüphesiz sen çokça tövbeleri kabul eden, çokça merhametli olansın."
Beyhakî, Şuabül-îman'da ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Enes, "Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti..." âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:
“Âdem'in öğrendiği kelimeler şunlardı:
“Senden başka ilah yoktur, seni hamdinle tesbih ederim. Bir kötülük işledim ve nefsime zulmettim. Sen mağfiret et. Çünkü Sen mağfiret edenlerin en hayırlısısın. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni hamdinle tesbih ederim. Bir kötülük işledim, nefsime zulmettim, Sen bana merhamet buyur. Şüphesiz sen merhametlilerin merhametlisisin. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni hamdinle tesbih ederim. Bir kötülük işledim, nefsime zulmettim, Sen benim tövbemi kabul et. Şüphesiz sen çokça tövbeleri kabul eden, çokça merhametli olansın." Ravi bu rivâyetin Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğunu zikretti; ancak bundan emin olmadığını söyledi.
Hennâd, Zühd'de Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Hazret-i Âdem günahı işlediği zaman İhlâs kelimesine (sözlerine) sığındı ve:
“Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni hamdinle tesbih ederim. Bir kötülük işledim, nefsime zulmettim, Sen bana merhamet buyur. Şüphesiz sen merhametlilerin merhametlisisin. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni hamdinle tesbih ederim. Bir kötülük işledim, nefsime zulmettim, Sen benim tövbemi kabul et. Şüphesiz sen çokça tövbeleri kabul eden, çokça merhametli olansın" diye dua etti.
İbn Asâkir, Cuveybir tarikiyle Dahhâk'tan, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:
“Âdem, iki yüz sene tövbe etmek istedi ve sonunda Allah ona nasıl tövbe edeceğini ilham etti. Âdem oturup ellerini yüzüne kapamış ağlarken Cibril gelip kendisine selam verdi. Âdem ağlamaya devam edince Cibril de onun ağlamasına ağladı ve:
“Ey Âdem! Belası ve zorluğu seni yorgun düşüren bu musibet nedir ve bu ağlama nedir?" diye sordu. Âdem:
“Ey Cibril! Allah beni göklerin yüceliğinden yerlerin alçaklığına, ikamet yurdundan, devamlı kalınmayacak ve zail olacak yurda, nimet yurdundan, kötülük ve zorluk yurduna, ebedi yurttan fani olan diyara attığı halde nasıl ağlamayayım? Bu musibeti nasıl taşıyabilirim ey Cibril!" diye karşılık verince, Cibril Rabbinin huzuruna varıp Âdem'in söylediklerini aktardı. Allah:
“Ey Cibril! Âdem'e git ve ona şunları soruyor de" buyurup (Cibril'e sorması gereken bazı soruları söyledi. Cibril, Âdem'e gelip şöyle dedi): Allah sana şöyle buyuruyor:
“Ben seni kendi elimle yaratmadım mı?" Âdem:
“Evet, ey Rabbim!" cevabını verince, "Sana ruhumdan üflemedim mi?" diye sordu. Âdem:
“Evet, ey Rabbim!" karşılığını verince, Allah:
“Sana meleklerimi secde ettirmedim mi?" diye sordu. Âdem:
“Evet, ey Rabbim!" cevabını verince, Allah:
“Seni Cennetime koymadım mı?" diye sordu. Âdem buna da:
“Evet, ey Rabbim!" karşılığını verince, Allah:
“Sana emrettiğim halde Bana isyan etmedin mi?" diye sorunca ise Âdem:
“Evet, ey Rabbim!" karşılığını verdi. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: «İzzetime, Celâlime ve mekânımın yüceliğine yemin ederim ki; Eğer yüryüzü doluşunca senin gibi adamlar olsa ve bana isyan etseler, onları asilerin menziline indirirdim. Ancak ey Âdem! Rahmetim gazabımı geçmiştir. Şöyle de: «Senden başka ilah yoktur, Seni hamdinle tesbih ederim. Bir kötülük işledim ve nefsime zulmettim. Sen mağfiret et. Çünkü Sen mağfiret edenlerin en hayırlısısın. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni hamdinle tesbih ederim. Bir kötülük işledim, nefsime zulmettim, Sen bana merhamet buyur. Şüphesiz sen merhametlilerin merhametlisisin. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni hamdinle tesbih ederim. Bir kötülük işledim, nefsime zulmettim, Sen benim tövbemi kabul et. Şüphesiz sen çokça tövbeleri kabul eden, çokça merhametli olansın»" "Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti..." âyeti buna işaret etmektedir.
İbnu'l-Münzir, Muhammed b. Ali b. Hüseyn b. Ali b. Ebî Tâlib'den bildiriyor: Hazret-i Âdem o günahı işlediği zaman çok üzülüp pişmanlık duyunca Cibril gelerek:
“Ey Âdem! Allah'ın seni nasıl bağışlayacağını öğreteyim mi?" diye sordu. Âdem:
“Evet ey Cibril!" karşılığını verince Cibril şöyle dedi:
“Rabbine münacatta bulunduğun yerde dur ve Onu yüceltip hamd et. Allah katında, Onu methetmekten daha sevimli bir şey yoktur." Âdem:
“Ey Cibril! Ne diyeyim?" diye sorunca, Cibril şöyle cevap verdi:
“Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur; o tektir, ortağı yoktur. Mülk onundur, hamd ona mahsustur, dirilten ve öldüren Odur. O diridir, ölmez. Hayır O'nun elindedir ve Onun her şeye gücü yeter" de, sonra günahını itiraf edip: «Allahım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah yoktur. Bir kötülük işledim ve nefsime zulmettim. Sen mağfiret et. Çünkü günahları senden başkası affedemez. Allahım! Senden kulun Muhammed yüzü suyu ve onun Senin katındaki değeri hürmetine günahımı bağışlamanı istiyorum» diye dua et." Âdem, Cibril'in dediği gibi yapınca Allah:
“Ey Âdem! Bunu sana kim öğretti?" diye sordu. Âdem:
“Ey Rabbim! Bana can verdiğin zaman ve ben canlı bir insan olarak duymaya, görmeye, anlamaya ve bakmaya başladığım zaman Arş'ının ayaklarında: «Bimillahirrahmanirrahim. Lâ ilahe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, Muhammedun Resulullah» yazılı olduğunu gördüm" isminin yanında, sana yakın meleklerden birinin veya mürsel bir nebinin değil de onun ismini görünce, onun senin katında en üstün varlık olduğunu anladım" cevabını verdi. Allah:
“Doğru söyledin ey Âdem! Senin tövbeni kabul ettim ve günahını bağışladım" buyurunca, Âdem Rabbine hamd ederek şükretti ve hiçbir kulun, Rabbinden gördüğü şeylere sevinemeyeceği kadar büyük sevinç içinde oradan ayrıldı. Âdem'in elbisesi nurdu. "...Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı babanızı Cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın..." âyetinde kastedilen elbise, nurdan olan elbiselerdir. Melekler gruplar halinde gelerek Âdem'i tövbesinin kabulünden dolayı kutladılar ve:
“Ey Muhammed'in babası! Allah'ın senin tövbeni kabul etmesi sana kutlu olsun" dediler.
Ahmed, Zühd'de, Katâde'den bildiriyor:
“Âdem'in tövbesi, Âşurâ günü kabul edilmiştir."
Deylemî, Müsned el-Firdevs'te zayıf isnâdla Hazret-i Ali'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tövbe etti..." âyetini sorduğumda şöyle cevap verdi:
“Allah, Adem'i Hindistan'a, Havva'yı Cudi'ye, İblis'i Meysân'a, yılanı ise İsbehân'a indirdi. Yılanın deve ayağı gibi ayakları vardı. Âdem, yüz yıl günahına ağlayarak Hindistan'da kaldı ve sonunda Allah Cibril'i göndererek: «Ey Âdem! Seni kendi elimle yaratmadım mı? Sana kendi ruhumdan üflemedim mi? Melekleri sana secde ettirmedim mi? Kulum Havva'yı seninle evlendirmedim mi?» diye sordu. Âdem: «Evet» cevabını verince, Cibril: «O zaman neden ağlıyorsun?» diye sordu. Âdem: «Rahmân'ın civarından kovulmuşken neden ağlamayayım?» cevabını verince, Cibril şöyle dedi: «Şu kelimeleri söylemeye bak. Allah tövbeni kabul edecek ve günahını bağışlayacaktır. Şu duayı yap:
“Allahım! Senden, Muhammed ve ailesinin hakkı için istiyorum. Seni tesbih ederim. Senden başka ilah yoktur. Bir kötülük işledim ve nefsime zulmettim. Sen mağfiret et. Çünkü Sen mağfiret eden ve merhametlisin. Allahım! Senden, Muhammed ve ailesinin hakkı için istiyorum. Seni tesbih ederim. Senden başka ilah yoktur. Bir kötülük işledim ve nefsime zulmettim. Sen tövbemi kabul et. Çünkü Sen tövbeleri kabul eden ve merhametlisin.» İşte Âdem'in ilhamla aldığı sözler bunlardır."
İbnu'n-Neccâr'ın bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), Âdem'in, tövbe etmek için Rabbinden ilhamla aldığı kelimeleri sorduğumda şöyle buyurdu:
“Âdem: «Muhammed, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin'in hakkı için tövbemi kabul et» deyince Allah da onun tövbesini kabul etti."
Hatîb, el-Emâlî'de ve İbn Asâkir, meçhul olanların bulunduğu bir senetle, İbn Mes'ûd'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
"Âdem yasak ağaçtan yediği zaman Allah ona: «Civarımdan in, İzzetim ve celâlime yemin ederim ki, Bana isyan eden civarımda duramaz» diye vahyetti. Âdem kararmış bir şekilde yeryüzüne indi. Melekler bu duruma ağlayıp feryad edince, Allah ona: «Ey Âdem! Benim için bugün oruç tut» diye vayhetti. O gün ayın on üçüydü. Âdem o günü oruçlu geçirince bedeninin üçte bir bölümü beyazlaştı. Sonra Allah bir daha: «Benim için bugün oruç tut» diye vayhetti. O gün ayın on dördüydü. Adem o günü oruçlu geçirince bedeninin üçte ikisi beyazlaştı. Sonra, bir daha: «Benim için bugün oruç tut» diye vayhetti. O gün ayın on beşiydi. Âdem o günü oruçlu geçirince bütün bedeni beyazlaştı. Bu sebeple bu günlere «Eyyâmu Biyd (beyaz günler)» denir."
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) der ki: Allah, Âdem'i Cennetten yere indirdiği zaman şöyle buyurdu:
“Ey Âdem! Şu dört şeye sahip çık: Birisi, sendedir ve bana aittir. Diğeri bendedir ve sana aittir. Üçüncüsü, Benimle senin arandadır. Dördüncüsü ise seninle halkın arasındadır. Sende olup bana ait olan: Bana ibadet edip, hiçbir şeyi ortak koşmamandır. Bende olup sana ait olan ise, sana amelinin karşılığını vermem ve bu konuda mağdur etmememdir. Benimle senin aranda olan ise, bana dua etmen ve benim de sana icabet etmemdir. Seninle halk arasında olan ise, insanlara, sana nasıl muamele etmelerini istersen, senin de onlara aynı şekilde muamele etmendir."
Ahmed, Zühd'de ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta bildiriyor: Selmân der ki: Allah Âdem'i yarattığı zaman şöyle dedi:
“Ey Âdem! Bir tanesi Benim hakkım, birisi senin hakkın, birisi benimle senin arandır. Benim hakkım olan: bana İbadet etmen ve bana hiçbir şeyi ortak koşmamandır. Senin hakkın olan ise, yaptığın her amelin karşılığını vermemdir. Eğer (yaptığın kötülüğü) afedersem, ben bağışlayan ve merhamet edenim. Benimle senin aranda olan ise, Senin dua etmen ve istemen, benim de icabet edip istediğini vermemdir."
Beyhakî, başka bir kanalla Selmân'dan, aynı hadisi Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) sözü olarak nakletmiştir.
Hatîb ve İbn Asâkir'in Enes'ten bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah, Âdem'i yeryüzüne indirdiği zaman, Allah'ın dilediği kadar yeryüzünde kaldıktan sonra çocukları Âdem'e: «Babacığım! Konuş!» dediler. Âdem çocuklarından ve torunlarından oluşan dört bin kişiye hitab etmek için kalktı ve şöyle dedi:
“Allah, bana: «Ey Âdem! Az konuş ki (katıma) dönebilesin» diye emretti."
Hatîb ve İbn Asâkir bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Allah, Âdem'i yeryüzüne indirince zürriyeti artıp çoğaldı ve bir gün çocuklarıyla torunları yanında toplanıp etrafında konuşmaya başladılar. O ise susmuş konuşmuyordu. Ona:
“Ey babamız! Neden biz konuşurken, sen susmuş konuşmuyorsun?" diye sorduklarında, Âdem şöyle cevap verdi:
“Ey oğullarım! Allah beni civarından yere indirdiği zaman bana ahid verip:
“Ey Âdem! Az konuş ki civarıma dönebilesin" buyurdu."
İbn Asâkir, Fadâla b. Ubeyd'den bildirir: Hazret-i Âdem o kadar yaşlandı ki torunları onunla eğlenmeye başladılar. Kendisine: Çocuklarının seninle eğlenmesine mani olmayacak mısın?" dendiğinde, şöyle karşılık verdi:
“Ben onların görmediğini gördüm, duymadıklarını duydum. Cennetteyken meleklerin konuşmasını duydum. Rabbim, ağzımı tutarsam beni Cennete koyacağına söz verdi."
İbnu's-Salâh, el-Emâlî'de, Muhammed b. Nadr'dan bildiriyor: Hazret-i Âdem:
“Ey Rabbim! Çalışmak beni meşgul etti. Bana hamd ve tesbihleri bir arada bulunduran bir şey öğret" deyince, Allah ona şöyle vahyetti:
“Ey Âdem! Sabahladığın ve akşamladığın zaman da üç defa: «Âlemlerin Rabbi olan Allah'a, nimetlerine karşılık olacak ve nimetlerin artmasına denk olacak bir şekilde hamd olsun» de, bu bütün hamd ve tesbihleri bir arada bulundurur."
Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Katâde'nin, "Âdem bulutlardan su içerdi" dediğini bildirir.
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, Ka'b'ın, "İlk dinar ve dirhem basan kişi Âdem'dir" dediğini bildirir.
İbn Asâkir, Muâviye b. Yahya'dan bildirir:
“İlk dinarı ve dirhemi basan kişi Âdem'dir. Bunlarsız da hayatın tadı olmaz."
İbn Ebî Şeybe bildiriyor: Hasan(-ı Basrî), "İlk ölen kişi Âdem'dir" demiştir.
İbn Sa'd, Hâkim ve İbn Merdûye, Ubey b. Ka'b'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Adem vefat edeceği zaman çocuklarına:
“Gidin ve bana cennet meyvelerinden getirin" dedi. Çocukları çıktıklarında onları melekler karşıladılar ve:
“Nereye gidiyorsunuz?" diye sordular. Onlar:
“Babamız, bizi kendisine Cennet meyvelerinden toplamamız için gönderdi" cevabını verince, melekler:
“Gidiniz, görevinizi yaptınız" dediler ve meleklerle birlikte gelip Âdem'in yanına girdiler. Havva onları görünce korktu ve Âdem'e yaklaşmaya başladı. Âdem:
“Yanımdan uzaklaş, yanımdan uzaklaş, senin tarafından bana geliyorlar. Rabbimin melekleriyle aramdan çekil" dedi. Melekler Âdem'in ruhunu alıp onu yıkadılar, koku sürüp kefenlediler, sonra namazını kılıp bir mezar kazarak defnettiler. Sonra da:
“Ey Âdemoğulları! Ölülerinize yapmanız gereken budur. Gördüğünüz gibi yapınız" dediler."
İbn Ebî Şeybe, Ubey'den aynı hadisi mevkuf olarak nakletti.
İbn Asâkir, Ubey'den, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Âdem vefat edeceği zaman Allah kendisine Cennetten koku ve kefen gönderdi. Havva, melekleri görünce korktu. Âdem: «Rabbimin elçileriyle aramdan çekil. Karşılaştığım ve başıma gelenlerin tek sebebi sensin» dedi."
İbn Asâkir bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Âdem'in, Vudd, Suvâ, Yağûs, Ya'ûk ve Nesr adında çocukları vardı. Bunların en büyüğü Yağûs'tu. Âdem ona:
“Ey oğul! Git ve eğer meleklerden birini görürsen bana cennet yemeklerinden ve içeceklerinden getirmesini söyle" dedi. Yağûs gidip Cibrîl'i Kâbe'de görünce, babasının söylediklerini ondan istedi. Cibril:
“Ölmekte olan babanın yanına git" deyince Yağûs geri döndü ve babasının can çekmekte olduğunu gördü. Ardından Cibril, kefen koku ve sidr getirip geldi ve:
“Ey Âdemoğulları! Babanıza yaptığımı görüyor musunuz? Siz de ölülerinize aynısını yapınız" deyip onu yıkadılar, kefenlediler, koku sürdüler, sonra Kâbe'ye götürdüler. Namazını Cibril kılınca, o zaman Cibril'in diğer meleklere olan üstünlüğü anlaşıldı. Cibril dört tekbirle namazını kıldı; kıble tarafına koydular. Onu Hayfmescidine defnettiler."
Dârakutnî, Sünen'de, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Hazret-i Âdem'in namazını Cibril dört tekbirle kıldı. O gün Cibril Hayf mescidinde meleklere namaz kıldırdı ve Âdem'i kıble tarafına defnederek Mezara lahid yapıp mezarı yerden yüksek yaptı."
Ebü Nuaym, el-Hilye'de, İbn Abbâs'tan şöyle nakleder: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir cenaze getirilince dört tekbirle namazını kıldırdı ve:
“Melekleri Âdem'in namazını dört tekbirle kıldılar" buyurdu.
İbn Asâkir, Ubey'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Âdem'in mezarı lahid şeklinde yapıldı, tek sayıda yıkandı ve melekler: «Âdem'den sonra oğularının cenazelerini yıkama şekli böyledir» dediler. "
İbn Asâkir bildiriyor: Abdullah b. Ebî Firâs der ki:
“Âdem, Beytu'l-Makdis ve Mescid-i İbrâhim arasındaki bir mağarada defnedildi. Âdem'in ayakları kayanın yanında, başı ise Mescid-i İbrahim'deydi. Kaya ile mescid arasında on mil mesafe vardır."
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Atâ el-Horasânî:
“Bütün yaratılmışlar, Âdem'in ölümüne yedi gün ağladılar" demiştir.
İbn Adiyy, el-Kâmil'de, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve İbn Asâkir bildiriyor: Câbir Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Âdem dışında Cennetliklerden herkes ismiyle çağrılır. Âdemin künyesi, Muhammed'in babasıdır. Cennetlik olan herkes vücudu kılsız, bıyıksız ve sakalsız olacaktır. Sadece Mûsa b. İmrân'ın sakalı göbeğine kadar ulaşacaktır."
İbn Adiyy, Beyhakî, Delâil'de ve İbn Asâkir, Hazret-i Ali'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Cennetliklerin künyesi yoktur. Sadece Adem'in künyesi vardır ve ona hürmeten künyesi Ebû Muhammed'dir (=Muhammed'in babası). "
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ka'b (u'l Ahbâr) şöyle dedi:
“Cennette hiç kimsenin sakalı yoktur. Sadece Âdem'in, göbeğine kadar yetişen siyah bir sakalı vardır. Bunun sebebi dünyada sakalsız olmasıdır. Sakal, Âdem'den sonra çıkmıştır. Cennetliklerin künyesi yoktur. Sadece Âdem'in künyesi vardır ve O'na hürmeten künyesi, Ebû Muhammed'dir."
Ebu'ş-Şeyh bildiriyor: Bekr b. Abdillah el-Muzenî der ki: . "Cennetliklerin künyesi yoktur. Sadece Âdem'in künyesi vardır ve Muhammed'e olan ikram sebebiyle künyesi, Ebû Muhammed'dir."
İbn Asâkir, Gâlib b. Abdillah el-Ukaylî'den bildiriyor:
“Âdem'in dünyadaki künyesi "Ebu'l-Beşer (insanlığın babası), Cennette ise Ebû Muhammed'dir."
Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Hâlid b. Ma'dân'dan bildiriyor:
“Âdem Hindistan'a indirildi. Vefat ettiği zaman onu evinden Beytu'l-Makdis'e yüz elli adam taşıdı. Boyu otuz mildi. Onu Beytu'l-Makdis'te defnettiler. Başını kayanın yanına, ayaklarını ise Beytu'l-Makdis'ten otuz mil dışarıya koydular."
Taberânî'nin bildirdiğine göre Ebû Berze el-Eslemî der ki: Hazret-i Âdem'in, meleklerin konuşmasını duyması engelenince, onların konuşmasıyla yalnızlığını unuttuğu için Cennetten çıkarılmasına yüz yıl ağladı. Allah:
“Ey Âdem! Neden ağlıyorsun?" diye sorunca, Âdem:
“Nasıl ağlamayayım, beni cennetten yeryüzüne indirdin ve oraya dönüp dönmeyeceğimi bilmiyorum" cevabını verdi. Yüce Allah ona şöyle buyurdu:
“Ey Âdem! De ki:
“Allahım! Senden başka ilah yoktur ve Sen birsin, ortağın da yoktur. Seni hamd ile tesbih ederim. Ey Rabbim! Bir kötülük işledim ve nefsime zulmettim. Sen mağfiret et. Sen mağfiret edenlerin en hayırlısısın. Allahım! Senden başka ilah yoktur ve Sen birsin, ortağın da yoktur. Seni hamd ile tesbih ederim. Ey Rabbim! Bir kötülük işledim ve nefsime zulmettim. Sen mağfiret et. Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Allahım! Senden başka ilah yoktur ve Sen birsin, ortağın da yoktur. Seni hamd ile tesbih ederim. Ey Rabbim! Bir kötülük işledim ve nefsime zulmettim. Sen mağfiret et. Sen tövbeleri en çok kabul eden ve en merhametlisin." Yüce Allah'ın Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) indirdiği "Âdem, Rabbi'nden emirler aldı; onları yerine getirdi. Rabb'i de bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz o tövbeleri daima kabul edendir, merhametli olandır" âyeti buna işaret etmektedir ki, aynı şey Âdem'in çocukları için de geçerlidir. Âdem, oğullarından, Yahudi ve Hıristiyanların Şît diye adlandırdıkları Hibetullah adındaki oğluna şöyle dedi:
“Rabbine ibadet et ve beni Cennete döndürüp döndürmeyeceğini sor" Oğlu ibadet edip sorunca Allah ona:
“Onu Cennete tekrar döndüreceğim" diye vahyetti. Hibetullah:
“Ey Rabbim! Babamın benden alamet istemeyeceğinden emin değilim, bana bir işaret ver" deyince, Allah ona Cennet bileziklerinden birini indirdi. Hibetullah bileziği alıp babasına gidince, Âdem:
“Ne haber getirdin?" diye sordu. Hibetulah:
“Müjdeler olsun. Seni Cennete döndüreceğini söyledi" cevabını verdi. Âdem:
“Bir alamet istemedin mi?" diye sorunca ise Hibetullah bileziği çıkarıp gösterdi. Âdem bileziğin Cennetten indiğini anladı ve secdeye kapanıp gözyaşlarından bir nehir oluncaya kadar ağladı. Gözyaşlarının oluşturduğu nehrin kalıntısı Hindistan'da bilinmektedir. Zikredildiğine göre Hindistan'daki altın madenleri o bilezikten oluşmaktadır. Sonra Âdem, oğluna:
“Rabbinden benim için Cennet meyvelerinden iste" dedi. Oğlu yanından çıktığında Âdem vefat etti. Cibrîl Hibetullah'a gelip:
“Nereye gidiyorsun?" diye sorunca, "Babam, beni, Rabbimden Cennet meyvelerinden istemem için yolladı" cevabını verdi. Cibril:
“Rabbi, Âdem cennete girene kadar Cennet meyvelerinden yememesine hükmetti. Âdem öldü, geri dön ve onu defnet" dedi. Cibril, Âdem'i yıkayıp kefenledi ve koku sürüp namazını kıldı. Sonra da:
“Siz de ölülerinize böyle yapınız" dedi.
Ebu'ş-Şeyh bildiriyor: Mücâhid der ki:
“Âdem'in mezarı Mina'da Hayf mescidindedir. Havva'nın ise mezarı Cudi'dedir."
İbn Ebî Hayseme, Tarih'te ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Zührî ve Şa'bî şöyle derler:
“Âdem yeryüzüne indirilip çocukları çoğalarak yeryüzüne yayılınca, çocukları takvim başlangıcı olarak Âdem'in Cennetten indirilişini başlangıç saydılar. Bu takvim Nûh'un gönderilişine kadar devam etti. Nûh gönderilince, onun gönderilişi takvim başlangıcı kabul edildi. Tufan olduğunda, İbrâhim'in ateşe atılmasına kadar takvim başlangıcı olarak tufan kabul edildi. İshâkoğulları, Yûsuf'un gönderilişine kadar, İbrâhim'in ateşe atılışını takvim başlangıcı olarak kabul ettiler. Yûsuf'un gönderilişinden Mûsa'nın gönderilişine kadar takvim başlangıcı Yûsuf'un gönderilişi kabul edildi. Mûsa'nın gönderilişinden Süleymân'ın gönderilişine kadar takvim başlangıcı olarak Mûsa'nın gönderildiği tarih başlangıç kabul edildi. Süleyman'ın gönderilişinden İsa'nın gönderilişine kadar Süleyman'ın gönderilişi takvim başlangıcı olarak kabul edildi. İsa'nın gönderilişinden Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilişine kadar İsa'nın gönderildiği tarih takvim başlangıcı olarak kabul edildi. İsmâiloğulları, İbrâhim'in ateşe atılışından, oğlu İsmâil ile beraber Kâbe'yi inşa etmelerine kadar takvim başlangıcı olarak ateşe atıldığı zamanı başlangıç kabul ettiler. Kâbe inşa edildiği zamandan Ma'ad kabilesi dağılana kadar Kâbe'nin inşası takvim başlangıcı olarak kabul edildi. Tihâme kabilesinden çıkan her topluluk çıktıkları tarihi takvim başlangıcı kabul ettiler. Bu, Ka'b b. Luey vefat edene kadar böyle devam etti. Ka'b ölünce Fil olayına kadar onun ölümünü takvim başlangıcı olarak kabul ettiler. Ömer b. el-Hattâb'ın hicreti takvim başlangıcı kabul etmesine kadar Fil olayı takvim başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Takvimin hicret tarihine bağlanması, hicretin on yedi veya on sekizinci yılında gerçekleşmiştir."
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Abdulazîz b. İmrân şöyle der:
“İnsanlar her zaman tarih başlangıcı tayin etmişlerdir. İlk zamanda, Âdem'in yeryüzüne indirilişi takvim başlangıcı olarak kabul edildi. Bu durum, Allah'ın Nûh'u göndermesine kadar sürdü. Nûh gönderilince, Nûh'un kavmine beddua ettiği tarihi takvim başlangıcı kabul ettiler. Sonra tufanını, sonra İbrâhim'in ateşe atılışını, sonra İsmâiloğullarının Kâbe'yi inşasını, Sonra Ka'b b. Lueyy'in ölümünü, sonra Fil olayını takvim başlangıcı kabul ettiler. Sonra müslümanlar, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hicretini takvim başlangıcı olarak kabul ettiler."
38. Âyetin Tefsiri
"Dedik kî: «Hepiniz Cennetten inin! Eğer benden size bir bidayet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa, onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.»"
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "Dedik ki: Hepiniz Cennetten inin! Eğer benden size bir hidayet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa, onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler" âyetinin manasını açıklarken:
“Gelen hidâyetten kasıt, nebiler, resuller ve kitaplardır" demiştir.
İbnu'l-Münzir'in bildirildiğine göre Katâde, "Dedik ki: Hepiniz Cennetten inin! Eğer benden size bir hidayet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa, onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Âdem'in Cennetten çıkarıldığı zamandan bu yana yeryüzünde her zaman Allah'ın, O'na itaat eden veli kulları vardır. Allah yeryüzünü İblis'e ve dostlarına bırakmamıştır."
İbnu'l-Enbârî, el-Mesâhifte, bildiriyor: Ebu't-Tufayl der ki:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), (.....) sözünü, (.....) şeklinde okudu."
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Saîd b. Cübeyr, "Dedik ki: Hepiniz Cennetten inin! Eğer benden size bir hidayet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Onlara âhirette korku yoktur ve öldükleri için üzüntü çekmezler."
Abdürrezzâk, Musannef’te ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Katâde'den bildiriyor: İblis, Yeryüzüne indirildiği zaman Âdem:
“Ey Rabbim! Onu lanetledin, İblisin ameli nedir?" diye sorunca, Allah:
“Sihir yapmak" dedi. Âdem:
“Onun kıraati nedir?" diye sorunca, Allah:
“Şiir" cevabını verdi. "Kitabı nedir" diye sorunca, Allah:
“Dövme" cevabını verdi. "Yemeği nedir?" diye sorunca, Allah:
“Leşler ve kesilirken Allah'ın adının zikredilmediği her şey" karşılığını verdi. "İçeceği nedir?" diye sorunca, Allah:
“Sarhoşluk veren her şey" cevabını verdi. "Meskeni neresidir?" diye sorunca, Allah:
“Hamamlar" cevabını verdi. "Meclisleri neresidir?" diye sorunca, Allah:
“Çarşılardır" cevabını verdi. "Sesi nedir?" diye sorunca, Allah:
“Kaval sesidir" cevabını verdi. "Peki, avlandığı silahları nedir?" diye sorduğunda ise, Allah:
“Kadınlardır" cevabını verdi.
Ebû Nuaym'ın, Hilye'de bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: İblis, Yüce Allah'a:
“Ey Rabbim! Âdem yeryüzüne indirildi. İnsanlara kitap ve elçiler geleceğini biliyorum. Onların kitapları ve elçileri nedir?" diye sordu. Allah:
“Elçileri, melekler ve peygamberlerdir. Kitapları, Tevrat, İncil, Zebür ve Türkân'dır" cevabını verince, İblis:
“Peki, benim kitabım nedir?" diye sordu. Allah:
“Kitabın (vücuda yapılan) dövmelerdir. Kıraatin, şiir, elçilerin kâhinler, yemeğin, Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlar, içeceğin, sarhoşluk veren her şey, konuşman yalan, evin hamamlar, avlandığın silahların kadınlar, müezzinin kaval, mescidin ise çarşılardır" buyurdu.
39. Âyetin Tefsiri
(Allah’ı) inkâr edenler ve âyetlerimizi (kitaplarımızı) yalanlayanlar ise, cehennem ehlidirler; onlar, o ateşte ebedî (sürekli, sonsuz olarak)kalıcıdırlar.
40–42. Âyetlerin Tefsiri
Bkz. Ayet:43
43. Âyetin Tefsiri
"Ey İsrailoğulları! Sîze verdiğim nimetlerimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim. Yalnızca benden korkun. Elinizdekini (Tevrat'ın aslını) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin. Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden (benim azabımdan) korkun. Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin. Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin."
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, İsrâîl'in, Yâkûb (aleyhisselam) olduğunu söyledi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd:
“İsrâîl, Yâkûb'dur" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir bildiriyor: Ebû Miclez der ki:
“Yâkûb (aleyhisselam) kuvvetli biriydi. Melekle karşılaşıp onunla güreşti ve melek onu yenip baldırına vurdu. Yâkûb meleğin kendisini yenmesi üzerine meleği tutup yere çaldı ve:
“Bana bir isim vermeden seni bırakmam" dedi. Bunun üzerine melek kendisine İsrâîl adını verdi." Ebû Miclez ekledi:
“İsrâîl, Mîkâîl, Cebrâîl ve İsrâfîl'in melek ismi olduğunu görmüyor musun?"
Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle dedi:
“On peygamber dışında, bütün peygamberler İsrâîloğullarındandır: İsrâîloğullarından olmayan bu on kişi şunlardır: Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, Şu'ayb, İbrâhim, İsmâil, İshâk, Yâkûb ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem). Peydamberlerden sadece ikisinin iki adı vardır. Onlar da İsrâîl ve îsâ'dır. İsrâîl, Yâkûb, İsa ise Mesih'tir."
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“İsrâîl, Mikâîl, Cebrâîl ve İsrâfîl'in manası, Allah'ın kulu demektir."
İbn Cerîr, Abdullah b. el-Hâris el-Basrî'nin şöyle dediğini bildirir:
“İsrâîl'in manası, İbrânice Allah'ın kulu demektir."
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim. Yalnızca benden korkun. Elinizdekini (Tevrat'ın aslını) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin. Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden (benim azabımdan) korkun. Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin" âyetlerini açıklarken şöyle dedi:
“Ey İsrâîloğullar!" sözünün muhatabı Yahudi hahamlarıdır. Size ve babalarınıza verdiğim nimetleri, onları Firavun ve kavminden kurtarmamızı hatırlayın. Peygamber size geldiği zaman ona iman etmenize dair sizden aldığım ahdimi yerine getirin ki ben de Muhammed'i tasdik edip ona uymanızla daha önce işlediğiniz günahları affedeceğime dair olan vaadimi yerine getireyim. Atalarınıza verdiğim belaların aynısını size de indirmemden korkun. Elinizde olan Tevrat'ı tasdik edici olarak indirdiğime iman ediniz. Siz elinizdeki (Tevrat) sayesinde gelen peygamberle ilgili başkasının bilmediği şeyleri biliyorsunuz. Buna rağmen bilerek Tevrat'ta yazılı olan peygamberi ve getirdiğini inkâr etmeyin. Çünkü siz bu peygamberi elinizdeki Tevratta görüyorsunuz.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim..." âyetini, "Peygamber'e veya başka konuda size emrettiklerimi yerine getirin, yasakladıklarımdan sakının ki sizden razı olup Cennete koyayım" şeklinde açıkladı.
İbnu'l-Münzir, İbn Mes'ûd'dan aynı yorumu rivâyette bulundu.
İbnu'l-Münzir bildiriyor: Mücâhid, "... bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim..." âyetinin açıklamasıyla ilgili şöyle dedi:
“Burada Allah'ın aldığı söz, Mâide Süresindeki:
“And olsun ki, Allah, İsrailoğullarından söz almıştı. Onlardan oniki reis seçtik. Allah: «Ben şüphesiz sizinleyim, namaz kılarsanız, zekât verirseniz, peygamberlerime inanır ve onlara yardım ederseniz, Allah uğrunda güzel bir takdimede bulunursanız, and olsun ki kötülüklerinizi örterim. And olsun ki, sizi içlerinden ırmaklar akan Cennetlere koyarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse şüphesiz doğru yoldan sapmış olur» dedi" âyetinde geçen konularda aldığı sözdür."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde şöyle der:
“... bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim..." âyetinde Allah'ın aldığı söz, Mâide Süresindeki:
“And olsun ki, Allah, İsrailoğullarından söz almıştı. Onlardan oniki reis seçtik. Allah: «Ben şüphesiz sizinleyim, namaz kılarsanız, zekât verirseniz, peygamberlerime inanır ve onlara yardım ederseniz, Allah uğrunda güzel bir takdimede bulunursanız, and olsun ki kötülüklerinizi örterim. And olsun ki, sizi içlerinden ırmaklar akan Cennetlere koyarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse şüphesiz doğru yoldan sapmış olur» dedi" âyetinde geçen konularda aldığı sözdür.
Abd b. Humeyd, Hasan(-ı Basrî)'nin, "... bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim..." âyetinin açıklamasıyla ilgili şöyle dediğini bildirir:
“Size farz kıldığım şeyleri yerine getirin, Ben de buna karşılık size vaad ettiklerimi yerine getireyim."
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de bildiriyor: Dahhâk, "... bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim..." âyetinin açıklamasıyla ilgili şöyle dedi:
“Bana verdiğiniz itaat sözünü yerine getirin, ben de size vaad ettiğim Cennete sizi koyayım."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, (.....) sözünün, "Benden korkunuz" manasında olduğunu söyledi.'
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Elinizdekini tasdik edici olarak indirdiğime iman edin..." âyetini açıklarken şöyle der:
“...İndirdiğim..." sözünden kasıt Kur'ân, "Elinizdeki..." sözünden kasıt ise Tevrat ve İncil'dir.
İbn Cerîr, İbn Cüreyc'in, "...onu ilk inkar edenler siz olmayın..." âyetini açıklarken, inkar edilmemesi istenen şeyin Kur'ân olduğunu söyledi.
İbn Cerîr bildiriyor: Ebu'l-Âliye bu âyet hakkında şöyle dedi: Yüce Allah buyuruyor ki:
“Ey Kitab ehli! Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) indirdiğime iman edin. Çünkü o "Elinizdekini tasdik edicidir..." Kitab ehli, Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) geleceğini Tevrat ve İncil'den görüyorlardı, "...onu ilk inkâr edenler siz olmayın..." Muhammed'i ilk inkar eden siz olmayın ve:
“... ayetlerimi hiçbir değere karşılık değiştirmeyin..." Âyetlerin karşılığında ücret almayın. Yahudilerin kitaplarının birinci bölümünde "Ey Âdemoğlu, sana ücretsiz öğretildiği gibi sen de ücretsiz öğret" ifadesi yazılıdır.
Ebu'ş-Şeyh bildiriyor: Ebu'l-Âliye, "...ayetlerimi hiçbir değere karşılık değiştirmeyin..." âyetini açıklarken şöyle der: Öğrettiğin şeye karşılık ücret alma. Âlimlerin, hekimlerin ve halimlerin ecri Allah'a aittir. Yahudiler de, kitaplarında:
“Ey Âdemoğlu! Sana bedava öğretildiği gibi sen de bedava öğret" yazılıdır.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin"" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Doğruyla yalanı karıştırmayın ve hakkı gizlemeyin. Biliyorsunuz ki Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah'ın peygamberidir."
Abd b. Humeyd, Katâde'nin, "Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin" âyetinin manasını açıklarken şöyle dediğini bildirir:
“Allah katında dinin İslam olduğunu bilmenize rağmen Yahudilik ve Hıristiyanlığı İslam ile karıştırmayın. Yahudilik ve Hıristiyanlık Allah katında geçerli din olmayıp sizin sonradan çıkardığınız dinlerdir. "... bilerek hakkı gizlemeyin." Yahudi ve Hıristiyanlar, Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olduğunu bilmelerine rağmen bunu gizlediler. Bu konuda yüce Allah şöyle buyurur:
“Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûra (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd, "Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Hak, Allah'ın indirdiği Tevrat, batıl ise kendi elleriyle yazdıklarıdır."
İbn Cerîr, Süddî'nin, "...hakkı gizlemeyin" âyetinin manasını açıklarken şöyle dediğini bildirir:
“Âyette gizlenmemesi istenen Hazret-i Muhammed'in peygamberliğidir."
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Mücâhid, "...rüku edenlerle birlikte rüku edin." âyetinin manasını açıklarken:
“Rükudan kasıt, namaz kılanlarla namaz kılmaktır" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil, "...rüku edenlerle birlikte rüku edin." âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi: Allah, onlara, Muhammed'in ümmetiyle rüku etmelerini emrederek "Onlarla beraber olun" demiştir.
44. Âyetin Tefsiri
"Kitab'ı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyilikle emredersiniz? Düşünmez misiniz?"
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, "Kitab'ı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyilikle emredersiniz..." âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:
“Bunlar Kitab ehlidir. İnsanlara iyiliği emrediyor ve kendilerini unutuyorlardı. Kitabı okuyorlar, ama onun içindekinden faydalanmıyorlardı."
Sa'lebî ve Vâhidî, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Bu âyet, Medine Yahudileri hakkında nazil olmuştur. Onlardan biri, karısı, annesi tarafından ve kendisiyle aralarında süt emme cihetinden yakınlık bulunan Müslümanlara diyordu ki:
“Üzerinde bulunduğun dinde ve Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) sana emretmekte olduğu şeyde sebat et, ayrılma. Zira O'nun durumu haktır." Böylece onlar bunu insanlara emrederler, halbuki kendileri yapmazlardı.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Kitab'ı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyilikle emredersiniz. Düşünmez misiniz?" âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:
“İnsanlara, Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) dinine girmelerini emrediyorlardı. Ama onlar Kitab'ı (Tevrat'ı) okudukları (ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) geleceğini orada gördükleri) halde iman etmiyorlardı. Düşünmekten maksat ta, "anlamıyor musunuz" demektir. Allah bunu kendilerine söyleyip bu kötü huyu terk etmelerini emretmiştir."
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, bu âyet hakkında şöyle demiştir:
“İnsanlardan Tevrat taki peygamberlerle ilgili haberleri inkar etmemelerini isterken, sizler, Benim size gönderdiğim kitapta bildirdiğim, peygamberimi inkâr etmek suretiyle de Tevrat'ı inkar ediyorsunuz."
Abdürrezzâk, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Ebû Kılâbe'nin âyet hakkında şöyle dediğini bildirir: Ebu'd-Derdâ bu konuda:
“Kişi, Allah'ın katında, insanlara buğzetmedikçe, sonra da kendi nefsine dönüp ona insanlara buğzundan daha fazla buğzetmedikçe gerçek fakîh olamaz" dedi.
Vekî, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Bezzâr, İbn Ebî Dâvûd, el- Ba's'ta, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Ebû Nuaym, el-Hilye'de, İbn Merdûye ve Beyhakî Şuabu'l-îman'da, Enes'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“îsra'ya (Miraca) götürüldüğüm gece dudakları ateşten makaslarla kesilen ve kesildikçe eski halini alan birtakım kimseler gördüm. «Bunlar kimlerdir, ey Cibril?» diye sorduğumda, bana şu cevabı verdi:
“Bunlar senin ümmetinden olan hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emreder, Kitabı okudukları halde bizzat kendileri unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?"
Ahmed, Buhârî ve Müslim, Usâme b. Zeyd'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Kıyamet gününde kişi getirilip Cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır ve: «Ey filan! Sana ne oldu? Sen iyiliği emreden münkerden alıkoyan bir kimse değil miydin?» diye sorarlar. Adam şöyle der. "Ben size iyiliği emreder fakat işlemezdim. Münkerden alıkoy ar, fakat kendim işlerdim."
Hatîb, İktidâu'l-İlmu'l-Amel'de ve İbnu'n-Neccâr, Tarih Bağdad'da, Câbir'den Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
"Cennetliklerden bir topluluk, Cehennemliklerden bir topluluğa bakıp: «Neden Cehenneme girdiniz? Hâlbuki biz sizden öğrendiklerimizle Cennete girdik» deyince, Cehennemlikler: «Biz size iyiliği emrederdik, ama kendimiz yapmazdık» karşılığını verirler. "
Taberânî, Hatîb, Îktidâu'l-İlmu'l-Amel'de ve İbn Asâkir zayıf isnâdla bildiriyor: Velîd b. Ukbe, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“"Cennetliklerden bir bazıları, Cehennemliklerden bir topluluğa bakıp: «Neden Cehenneme girdiniz? Vallahi! Biz ancak sizden öğrendiklerimizle Cennete girdik» deyince, Cehennemlikler: «Biz size iyiliği emrederdik ama kendimiz yapmazdık» karşılığını verirler. "
Abdullah b. Ahmed, ez-Zühd'e zevaid olarak bildiriyor: Velîd b. Ukbe halka hitab ederek şöyle dedi:
“Valiler cehenneme girerken onlara itaat edenler Cennete girecekler. Cennete girenler, Cehennemdeki valilerine: «Biz size itaat ettiğimiz için Cennete girmişken siz nasıl ceheneme girdiniz?» diye sorunca, valiler: «Biz size bir şeyi emrederken, kendimiz tersini yapardık» cevabını verecekler."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Şa'bî der ki:
“Cennetliklerden bir grup, Cehennemliklerden bir gruba bakıp: «Neden ceheneme girdiniz. Hâlbuki biz sizden öğrendiklerimizle amel ediyorduk?» derler. Cehenemdekiler: «Size öğretiyorduk, ama biz onunla amel etmiyorduk» diye cevap verirler."
İbnu'l-Mübârek, Zühd'de, Şa'bî'den bildiriyor: «Cennetliklerden bir grup, Cehennemliklerden bir gruba bakıp:
“Neden ceheneme girdiniz. Hâlbuki biz sizden aldığımız eğitim ve ilimle Cennete girdik?" derler. Cehenemdekiler:
“Size hayrı emrediyorduk, ama biz onunla amel etmiyorduk" diye cevap verirler.
Taberânî, Hatîb, el-İktidâ'da ve İsbehânî, et-Terğîb'de ceyyid isnâdla Cündüb b. Abdillah'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“İnsanlara hayrı öğretip onunla amel etmeyen âlim, insanlara ışık saçıp kendini yakan kandil gibidir. "
İbn Ebî Şeybe ve Abdullah b. Ahmed, Zühd'ün zevâidinde, Cündüb el- Becelî'den bildirir:
“İnsanlara nasihat edip kendini unutan, insanlara ışık saçıp kendini yakan kandil gibidir."
Taberânî ve Hatîb, el-îktidâ'da, Ebû Berze'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“İnsanlara nasihat edip kendini unutan, insanlara ışık saçıp kendini yakan fitil gibidir."
İbn Kâni', el-Mu'cem'de ve Hatîb, el-İktidâ'da, Suleyk'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Âlim, ilim öğretip amel yapmazsa, insanlara ışık saçıp kendini yakan kandile benzer. "
İsbehânî, et-Terğîb'de zayıf senetle, Ebû Umâme'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dediğini bildirir:
“Kıyamet günü kötü âlim getirilip Cehenneme atılır ve değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner." Kendisine:
“Yazık sana! Nasıl bu duruma düştün? Biz senin sayendehidayete erdik" diye sorulunca, "Ben, sizden yapmamanızı istediğim şeyleri kendim yapardım" cevabını verir."
Taberânî zayıf isnâdla İbn Ömer'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“İnsanları bir söz veya amele çağırıp o ameli kendisi yapmayan kişi, bu durumunu bırakıp insanları davet ettiği şeyi kendisi de yapana kadar Allah'ın gazabının gölgesinde kalır. "
İbn Merdûye, Beyhakî, Şuabu'l-îman'da ve İbn Asâkir bildiriyor: İbn Abbâs'a bir adam gelerek:
“Ey İbn Abbâs! Ben iyiliği emredip kötülükten sakındırmak istiyorum" deyince, İbn Abbâs:
“Sen bu dereceye geldin mi?" diye sordu. Adam:
“Erdiğimi umarım?" karşılığını verince, İbn Abbâs:
“Eğer Allah'ın Kitabın'daki üç âyete muhatab olmaktan korkmuyorsan yapabilirsin" dedi. Adam:
“O âyetler hangileridir?" diye sorunca, İbn Abbâs:
“Kitab'ı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyilikle emredersiniz. Düşünmez misiniz?" âyeti. Bu âyetin gereğini yerine getirdin mi?" diye sordu. Adam:
“Hayır, peki ikinci âyet hangisidir?" karşılığını verince, İbn Abbâs:
“Ey Mü’minler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur" âyetleridir. Peki, bu âyetlerin gereğini yerine getirdin mi?" dedi. Adam:
“Hayır, peki üçüncü âyet hangisidir?" karşılığını verince, İbn Abbâs:
“Sâlıh kul Şu'ayb'ın söyldiği şu sözdür:
“...Size yasak ettiğim şeylerde, aykırı hareket etmek istemem..." Peki, bu âyetin gereğini yerine getirdin mi?" diye sordu. Adam:
“Hayır" cevabını verince, İbn Abbâs:
“O zaman nasihat etmeye kendinden başla" dedi.
İbnu'l-Mübârek, Zühd'de ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Şa'bî'nin şöyle dediğini bildirir:
“Dünyada hutbe veren hiçbir hatib yoktur ki, Allah (kıyamet günü) hutbesini karşısına çıkarıp bununla ne istediğini sormasın."
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe ve Ahmed, Zühd'de, Ebu'd-Derdâ'nın şöyle dediğini bildirir:
“Bilmeyen kişiye yazıklar olsun. Eğer bu kişi isteseydi, Allah ona öğretirdi. Bildiği halde bildiğiyle amel etmeyen kişiye yazıklar olsun." (Ebu'd-Derdâ, ikinci yazıklar olsun sözünü yedi defa söyledi.)
Ahmed, Zühd'de Abdullah b. Mes'ûd'dan bildiriyor:
“Bilmeyen kişiye yazıklar olsun. Eğer bu kişi isteseydi, Allah ona öğretirdi. Bildiği halde bildiğiyle amel etmeyen kişiye yazıklar olsun." (İbn Mes'ûd, ikinci yazıklar olsun sözünü yedi defa söyledi.)
45. Âyetin Tefsiri
"Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin..."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, "Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Sabır ve namaz, Allah'tan (kullara verilen) iki yardımcıdır. Bunlarla Allah'tan yardım isteyiniz."
İbn Ebi'd-Dünyâ, Kitabu'l-Azâ'da ve İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor:
“Sabır, kulun Allah'tan gelen belaları itiraf etmesi ve sevabını Allah'tan beklemesidir. Bazen sabrettiği görülen dayanıklı kişiler bile sabırsızlık gösterebilirler."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ömer b. el-Hatâb der ki:
“Sabır iki türlüdür: Musibet anında sabır güzeldir. Bundan daha güzeli ise Allah'ın haram kıldığı şeylerden kaçınmada sabırlı olmaktır."
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Zeyd der ki:
“Sabır iki kısımdır. Nefse ve bedene ağır gelse bile Allah'ın sevdiği şeyleri yapmada sabır, nefis istese bile Allah'ın sevmediği şeylerden uzak durmada sabır. Bunları yapabilen kişiler kıyamet günü "Selam size, hoş geldiniz! Temelli olarak buraya girin" denilecek kişilerden olur."
İbn Ebi'd-Dünyâ, Kitabu's-Sabr'da, Ebu'ş-Şeyh, es-Sevâb'da ve Deylemî, Müsned el-Firdevs'te, Hazret-i Ali'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Sabır üç türlüdür: Musibete karşı sabır, itaat (ibadet) hususunda sabır ve günahtan uzak durmada sabır."
Ahmed, Abd b. Humeyd, Müsned'de, Tirmizî, İbn Merdûye, Beyhakî, Şuabu'l- îman'da ve el-Esmâ ve's-Sifât'ta İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) binitinin terkisindeyken:
“Ey çocuk! Sana, Allah'ın kendileriyle faydalandıracağı birkaç kelime öğreteyim mi?" diye sorunca, ben:
“Evet" cevabını verdim. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah(ın emir ve yasaklarını) gözet ki, Allah da seni korusun. Allah'ı hiç hatırından çıkarma ki onu her an önünde bulasın. Rahatlık anında Allah'ı tanı ki, O da zor anında seni tanısın. Bil ki sana gelen musibet (muhakkak sana isabet edecektir) hata yapmaz ve (senin için takdir edilmemiş) musibet te sana isabet etmez. Bütün yaratılmışlar toplanıp Allah'ın sana verilmesini istemediği bir şeyi sana vermek isteseler bunu yapamazlar. Yine Allah'ın sana vermek istediği bir şeyi engellemeye çalışsalar buna güçleri yetmez. Kalem kıyamete kadar olacak şeyleri yazıp mürekkebi kurudu. Bir şey isteyeceksen Allah'tan iste, yardım dileyeceksen Allah'tan dile. Güveneceksen Allah'a güven, şükür ve yakîn ile Allah için amel yap. Şunu bil ki sevmediğin şeylerde sabırda çok hayır vardır ve yardım sabırla birlikte gelir, kurtuluş da sıkıntıyla gelir, zorlukla beraber kolaylık vardır. "
Dârakutnî, el-Efrâd'da, İbn Merdûye ve İsbehânî, et-Terğîb'de, Sehl b. Sa'd es-Sâidî'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdullah b. Abbâs'a:
"Ey çocuk! Sana, Allah'ın kendileriyle faydalandıracağı birkaç kelime öğreteyim mi?" diye sorunca, İbn Abbâs:
“Evet, ey Allah'ın Resûlü!" cevabını verdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah(ın emir ve yasaklarını) gözet ki, Allah da seni korusun. Allah'ı hiç hatırından çıkarma ki onu her an önünde bulasın. Rahat anında Allah'ı tanı ki, O da zor anında seni tanısın. Bir şey isteyeceksen Allah'tan iste, yardım dileyeceksen Allah'tan dile. Kalem takdir edileni yazmış ve mürekkebi kurumuştur. Şunu bil ki bütün kullar Allah'ın sana takdir etmediği bir şeyde fayda sağlamak istese, buna güçleri yetmez. Yine bütün kullar, Allah'ın sana takdir etmediği bir konuda zarar vermek isteseler buna da güçleri yetmez. Eğer sıdk ve yakin ile Allah için amel yapabilirsen öyle yap. Eğer yapamazsan sevmediğin şeylerde sabretmekte çok hayır vardır. Yardım sabırla birlikte gelir, kurtuluş da sıkıntıyla gelir, zorlukla beraber kolaylık vardır."
Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usul'da, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Bir gün Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) binitinin terkisindeyken:
“Sana, Allah'ın kendileriyle faydalandıracağı şeyler öğreteyim mi?" diye sorunca, ben:
“Evet" cevabını verdim. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“İlme önem ver. İlim müminin dostudur. Hilim yardımcısı, akıl yol göstericisi, amel onu doğrultan, rıfk babası, yumuşaklık kardeşi, sabır ise ordularının komutanıdır."
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da ve Harâitî, Kitabu'ş-Şükr'de, Enes'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“İman iki parçadır. Bir yarısı sabırda, diğer yarısı şükürdedir."
Beyhakî'nin İbn Mes'ûd'dan naklettiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Sabır imanın yarısıdır. Yakîn ise imanın tamamıdır."
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, Taberânî ve Beyhakî, İbn Mes'ûd'dan mevkuf olarak aynı hadisi naklettiler. Beyhakî hadisin mahfûz olduğunu söyledi.
Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib der ki:
“İmanın dört desteği vardır. Sabır, adalet, yakîn ve cihad."
İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî bildiriyor: Câbir b. Abdillah der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Hangi iman daha üstündür?" diye sorulunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sabır ve müsamahakâr olmak" cevabını verdi. "Hangi müminin imanı daha kâmildir?" diye sorulunca ise Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ahlâkı en güzel olanındır" cevabını verdi.
Beyhakî, Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr el-Leysî'den, o babasından, o da dedesinden şöyle bildirir: Ben Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındayken bir adam geldi ve:
“Ey Allah'ın Resûlü! İman nedir?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sabır ve müsamahakâr olmaktır" cevabını verince, adam:
“Hangi müslüman daha üstündür?" diye sordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müslümanların dilinden ve elinden selamette oldukları kimsedir" cevabını verince, adam:
“Hangi hicret daha üstündür?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kötülükten uzaklaşanın hicreti" cevabını verince, adam:
“Hangi cihad daha üstündür?" diye sordu. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Savaşçının atının öldürüldüğü ve kanının döküldüğü cîhad" buyurunca, adam:
“Hangi sadaka daha üstündür?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Malı az olanın kendini zora zokmasına rağmen vermesidir" cevabını verince, adam:
“Hangi namaz daha üstündür?" diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kıyamı uzun olan namazdır" cevabını verdi.
Ahmed ve Beyhakî'nin, Ubâde b. es-Sâmit'ten bildirdiğine göre bir adam:
“Ey Allah'ın Resûlü! Hangi amel daha üstündür?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sabır ve müsamahakâr olmak" cevabını verdi. Adam:
“Bundan daha üstün olanını söylemeni istiyorum" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah'ın takdir ettiği bir konuda O'nu itham etme" buyurdu.
Beyhakî, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir:
“İman, sabır ve müsamahakâr olmaktır. Sabır, Allah'ın haram kıldıklarına sabır ve farz kıldıklarını eda etmede sabırdır."
İbn Ebî Şeybe, Kitabu'l-îman'da ve Beyhakî bildiriyor: Hazret-i Ali der ki:
“Sabır, iman için bedendeki baş gibidir. Baş kesildiği zaman bedenin diğer kısmı kokar. Sabrı olmayanın imanı da yoktur."
İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Hasan(-ı Basrî)'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Benliğini dünyanın kaygıları içine sok. fakat oradan sabırla çık. Nefsin hakkında bildiklerin seni insanlara karşı sabırsız davranmaktan alıkoysun."
Beyhakî, Berâ b. Âzib'den Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Kim nefsanî arzularını dünyadayken tatmin ederse, âhiretteki arzularıyla arasına engel konulur. Toplumun ileri gelenlerinin debdebesine göz diken kişi gökyüzü melekleri tarafindan hor görülür. Kim az geçimliğe razı olursa Allah, onu Firdevs Cennetinde dilediği yerde konaklatır."
Ahmed, Müslim, Tirmizî, İbn Mâce ve Beyhakî'nin, İbn Ömer'den bildirdiklerine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Müslüman olup rızkı kendisine yetecek kadar olan ve buna sabreden kişi kurtuluşa ermiştir. "
Beyhakî, Ebu'l-Huveyris'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'ın, kendisine yetecek kadar rızık verip te buna sabreden kişiye ne mutlu" dediğini bildirir.
Beyhakî bildiriyor: As'as der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kişinin yokluğunu hissedip onu sorunca, adam geldi ve:
“Ey Allah'ın Resûlü! Şu dağa gidip inzivaya çekilerek Allah'a ibadet etmek istedim" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“islam diyarlarından birinde, hoşlanmadığınız bir şeye bir saat sabretmeniz, tek başına kırk yıl ibadet etmenizden daha hayırlıdır" buyurdu.
Beyhakî, As'as b. Selâme tarikiyle, Ebû Hâdir el-Esedî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kişinin yokluğunu hissedip onu sorunca, inzivaya çekilip kendini ibadete verdiğini söylediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) adamı getirtip şöyle buyurdu:
“Şunu bilin ki, Müslümanlar arasında yaşamak, yalnız kalıp kırk yıl ibadet yapmaktan daha hayırlıdır." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözü üç defa söyledi.
Buhârî, el-Edebu'l-Müfred'de, Tirmizî ve İbn Mâce, İbn Ömer'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Müslümanların arasına karışarak onların eziyetlerine katlanan kimse, halk arasına karışmayıp eziyete katlanmayan kimseden daha hayırlıdır."
Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hanginiz, Allah'ın kendisini Cehennem ateşinden korumasından hoşlanır?" deyip şöyle devam etti:
“Şunu bilin ki Cennet için amel engebeli ve zordur. (Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözü üç defa tekrarladı). Şunu bilin ki Cehennem için amel ise, dalgınlıkla yapılabilecek kadar kolaydır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözü de üç defa tekrarladı). Mutlu, fitnelerden korunan, belaya uğradığı zaman sabreden kişidir. Cennet için amel edip fitnelerden korunmak ve belaya sabretmek ne güzel şeydir. "
Beyhakî zayıf isnâdla İbn Abbâs'tan, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah, zorluğa üç gün katlanan her ev halkına mutlaka rızık gönderir."
Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usul'da, İbn Ömer'den aynı rivâyette bulundu.
Beyhakî başka bir kanalla ve zayıf isnâdla İbn Abbâs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Kim acıkır veya itiyaç sahibi olur da bunu halktan gizlerse, Allah'ın onu bir senenik helal rızıkla rızıklandırması haktır. "
Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Allah kimin dünyalık elde etmesine üç gün mani olur da bu kişi, acizliğe düşmeden sabredip bu halde bile Allah'tan razı olursa, Cennet ona vacib olur."
Beyhakî, Şureyh'ten bildirir:
“Bir musibete maruz kaldığım zaman Allah'a dört defa hamd ederim. Musibetin bundan daha büyük olmamasına hamd ederim, bu musibete karşı bana sabır nasib ettiği için hamd ederim, uğradığım musibetin sevabını Allah'tan beklemeyi nasib ettiği için hamd ederim ve musibetin dinimle ilgili değil de dünyamla ilgili olmasına hamd ederim."
İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir: Bir gün Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabının yanına çıkıp şöyle dedi:
“Sizin içinizden hanginiz, Allah'ın kendisine hiç okumadan ilim vermesini ve yol gösteren olmadan hidayet bulmasını ister? Sizin içinizden hanginiz Allah'ın kendisinden körlüğü gidermesini ve kendisini basiretli (ileri görüşlü) yapmasını ister? Dikkat edin! Şüphesiz ki, kim dünyaya meyi etmez ve dünya hakkında uzun uzun düşünmezse, Allah ona öğrenmeden ilim verir ve yol gösteren olmadan doğru yola erdirir. Uyanık olun! Muhakkak sizden sonra bir topluluk bulunacaktır ki, insanları haksız yere öldürmeden ve kibirlenmeden mülk ve saltanat elde edemeyecekler. Böbürlenme ve cimrilik olmadan zengin olamayacaklar. Nefislerinin arzularına uyup dinden çıkmadan da kendilerini sevdiremeyecekler. Uyanın! Sizlerden herhangi biriniz o zamana ulaşır da zenginliği elde etmeye gücü yettiği halde fakirliğe sabreder, sevilmeye kadir iken milletin nefretine tahammül eder, izzet (güçlü olmak) elinde olduğu halde zillete (güçsüzlüğe) tahammül ederse ve bunları yalnız Allah rızası için yaparsa, Allah ona elli sıddık sevabı verir. "
Ahmed, Zühd'de ve Beyhakî, Hasan(-ı Basrî)'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“İmanın en üstünü, sabır ve müsamahakârlıktır. "
Mâlik, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve Beyhakî bildirir: Ebû Saîd el-Hudrî, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Kim iffetli olmak isterse Allah ta onu iffetli kılar. Kim de sabretmek için sabır ve tahammül gösterirse Allah ta onu sabırlı kılar. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve faydası geniş olan bir şey verilmemiştir."
Ahmed, Zühd'de bildiriyor: Ömer b. el-Hattâb der ki:
“Hayatımızın hayrını (tadını) sabırla kazandık."
Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Meymûn b. Mihrân'ın, "Ne peygamber, ne de başka hiç kimse birçok hayrı sabırdan başka bir şeyle elde etmemiştir" dediğini bildirir.
Ahmed, Ebû Dâvûd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Huzeyfe der ki:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sıkıntılı bir işle karşılaşınca namaz kılardı."
İbn Ebi'd-Dünyâ ve İbn Asâkir, Ebu'd-Derdâ'nın şöyle dediğini bildirir:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) rüzgârlı gecede, rüzgâr dinene kadar Mescid'de kalırdı. Güneş veya Ay tutulduğu zaman da, tutulma bitene kadar namaz kılardı."
Ahmed, Nesâî ve İbn Hibbân, Suheyb'den, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Peygamberler sıkıntılı zamanlarında namaz kılarlardı."
Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildirir: İbn Abbâs bir yolculuğunda bir oğlunun vefat haberini alınca, bineğinden inip iki rekat namaz kıldı, sonra "İnna lillah ve innâ ileyhi râciûn (Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve Ona döneceğiz) deyip:
“Allah'ın bize "Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin..." âyetinde emrettiği gibi yaptık" dedi.
Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildiriyor: İbn Abbâs bir yolculuktayken kardeşi Kusm'un vefat haberini alınca "İnna lillah ve innâ ileyhi râciûn (Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve Ona döneceğiz) deyip yoluna kenarına geçerek, kâdeyi uzattığı iki rekat namaz kıldı. Sonra bineğine binmek için giderken:
“Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir" âyetini okudu.
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Ubâde b. Muhammed b. Ubâde b. es-Sâmit'ten bildiriyor: Ubâde vefat edeceği zaman şöyle dedi:
“Vefatımdan dolayı sakın kimse ağlamasın. Ruhum çıktığı zaman güzelce abdest alınız, sonra her biriniz mescide girip namaz kılsın ve hem Ubâde için, hem kendisi için bağışlanma dilesin. Yüce Allah "Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin..." buyuruyor. Sonra acele olarak beni kabrime götürünüz."
Abdürrezzâk, Musannef’te ve Beyhakî, Ma'mer tarikiyle Zührî'den, Humeyd b. Abdirrahman b. Avf'tan, o da ilk muhacir kadınlardan olan annesi Ümmü Gülsüm binti Ukbe'den, "Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin..." âyeti hakkında şöyle dediğini bildirir: Abdurrahman b. Avf kendinden geçince yanındakiler vefat ettiğini zannettiler ve hanımı mescide çıkıp âyette emredildiği gibi namazla yardım istemek için namaz kıldı. Abdurrahman kendine gelince:
“Demin bayıldım mı?" diye sordu. Yanındakiler:
“Evet" cevabını verince, Abdurrahman şöyle dedi:
“Doğru söylediniz. Demin yanıma iki melek gelip:
“Yürü seni Azîz olan Allah'ın huzurunda hesaba çekeceğiz" dediler. Başka bir melek:
“Geri dönünüz. Bu kişi, daha anne karnındayken bahtiyar oldukları yazılan kişilerdendir. Bırakın oğulları onunla Allah'ın dilediği kadar beraber olsunlar" dedi." Abdurrahman b. Avf, bu olaydan sonra bir ay daha yaşayıp vefat etti.
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildiriyor: Mukâtil b. Hayyân, "Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir." ' âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:
“Ahireti istemeye farzları yerine getirmede sabırla ve namaz kılmakla yardım isteyiniz. Namazı hakkını vererek vaktinde, kıraatine, rükua, secdelere, tekbirlere ve teşehhüde Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) salavat getirmeye, namaza başlamadan temizlik kurallarını hakkıyla yerine getirmeye dikkat ediniz. Namazın hakkını vermek budur. "...Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir..." sözünden kastedilen ise, kıblenin Beytu'l-Makdis'ten Kâbe'ye dönderilmesi münafık ve Yahudilerin ağırına gitmesidir. Huşû sahiplerinden ise mütevazı olanlar kastedilmektedir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk, âyetten geçen kebîre'den kastın ağır gelmek olduğunu söyledi.
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Zeyd, "...ağır gelen bir görevdir" sözünü açıklarken şöyle dedi: Müşrikler:
“Vallahi ey Muhammed! Sen bizi çok ağır bir şeye davet ediyorsun" dediler. Müşriklerin kastettikleri Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) onları namaza ve Allah'a imana davet etmesiydi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "...Allah'a saygıdan kalbi ürperenler..." âyetinde kastedilenin, Allah'ın indirdiğine iman edenler olduğunu söyledi.
Abd b. Humeyd, Mücâhid'in, "...Allah'a saygıdan kalbi ürperenler..."âyetinde kastedilenin, gerçek müminler olduğunu söylediğini bildirir.
İbn Cerîr bildirir: Ebu'l-Âliye, Allah'a saygıdan kalbi ürperenler..." âyetinde kastedilenin (Allah'tan) korkanlar olduğunu söyledi.
46. Âyetin Tefsiri
"Onlar, kesinlikle Rablerine kavuşacaklarını ve O na döneceklerini düşünen ve bunu kabullenen kimselerdir."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Mücâhid der ki:
“Kur'ânda "zan" olarak geçen her kelime kesin olarak bilmek manasındadır."
İbn Cerîr, Katâde'nin, "Kur'ân'da âhiretle ilgili olarak geçen her zan kelimesi kesin bilgi anlamındadır" dediğini nakleder.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "...O'na döneceklerini düşünen ve bunu kabullenen kimselerdir" âyetinin anlamını açıklarken:
“Kıyamet Günü Allah'a döneceklerine kesin olarak inanırlar" demiştir.
47. Âyetin Tefsiri
"Ey İsraîloğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi bir zamanlar âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın."
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Ömer b. el-Hattâb, "...Size verdiğim nimeti ve sizi bir zamanlar âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın" âyetini okuduğu zaman, "İsrailoğulları geçip gitmiştir. Âyette sizler kastedilmektesiniz" derdi.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süfyân b. Uyeyne, "...Size verdiğim nimet ve sizi bir zamanlar âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın" âyetindeki nimet açıklarken şöyle dedi:
“Bunun manası, «Allah'ın, hükmünüz altına verdiği insanları ve nimetleri hatırlayın» demektir."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi bir zamanlar âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Allah, İsrailoğullarına verdiği nimetlerden bazılarını söylemiş, bazılarını söylememiştir. Onlar için kayadan su fışkırttı, kudret helvası ve bıldırcın indirdi ve Firavun ile ailesine kölelikten kurtardı."
Abdürrezzâk ve Abd b. Humeyd bildiriyor: Katâde, "...sizi bir zamanlar âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“İsrailoğulları kendi çağdaşlarına üstün kılındılar. Her dönemin insanlarına âlem denilir."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücahid, "...sizi bir zamanlar âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“İçlerinde bulundukları insanlara üstün kılındılar."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "...sizi bir zamanlar âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın" âyeti hakkında şöyle dedi:
“Kendilerine verilen mülk, peygamberler ve kitaplarla o zamanki insanlara üstün kılındılar. Her dönemin insanlarına âlem denilir."
48. Âyetin Tefsiri
"Kimsenle kimseden faydalanamayacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korunun."
Hâkim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Ubey b. Ka'b'a, bu âyeti okurken (.....) kelimesini, te harfiyle (.....) şeklinde okuduğumda bana şöyle dedi: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bu âyetin (.....) kelimesini te harfiyle, (.....) kelimesini de te harfiyle ve (.....) kelimesini ise ye harfiyle okuttu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî, "Kimsenin kimseden faydalanamayacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korunun" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Mümin olanın kâfire hiçbir fayfası dokunmaz."
İbn Cerîr, Amr b. Kays el-Melâî'den, o da Şam halkından Ümeyye oğullarından, iyi olduğu söylenen bir adamdan şöyle nakleder: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Bu âyette geçen "Adi" kelimesinin manası nedir?" diye sorulunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Fidyedir" cevabını verdi.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "... kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korunun" âyetindeki (.....) kelimesinin manasının fidye olduğunu söyledi.
İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhifte, A'meş'ten bildiriyor:
“Bizim kıraatimizde, Bakara sûresinin ellinci âyetinden önce gelen (.....) âyeti, (.....) şeklinde okunmaktadır.
49. Âyetin Tefsiri
"Firavun hanedanından sizi Kurtardığımız zamanı hatırlayın. Size azabın en kötüsünü tattırıyorlar, oğullarınızı boğazlayıp kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda Rabbiniz tarafından sizin için büyük bir imtihan vardır."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle der: Kâhinler, Firavun'a:
“Bu yıl senin saltanatını yok edecek bir çocuk doğacak" deyince, Firavun her bin kadının başına yüz, her yüz kadının başına on ve her on kadının başına bir adam dikip:
“Şehirdeki hamile olan bütün kadınlara bakınız, doğurdukları çocuk erkekse onu kesiniz, kızsa bırakınız" dedi. Âyette geçen "...oğullarınızı boğazlayıp kızlarınızı sağ bırakıyorlardı...." sözü buna işaret etmektedir."
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Ebu'l-Âliye, âyette geçen:
“...Size azabın en kötüsünü tattırıyorlar..." sözünün manasını açıklarken şöyle dedi:
“Firavun hanedanı onlara dört yüz yıl hükmetmişti. Kâhinler:
“Bu yıl Mısır'da bir çocuk doğacak ve senin helakin onun elinden olacaktır" deyince, Firavun, Mısır'ın her bir tarafına ebe kadınlar gönderdi. Kadınlar çocuk doğurduğunda ebeler onu alıp Firavuna götürüyorlardı. Firavun, erkek çocukları öldürüyor, kız çocuklarını sağ bırakıyordu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "... Bunda Rabbiniz tarafından sizin için büyük bir imtihan vardır" âyetini "... Bunda Rabbiniz katından sizin için büyük bir nimet vardır" şeklinde açıklamıştır.
Vekî, Mücâhid'in "... Bunda Rabbiniz tarafından sizin için büyük bir imtihan vardır" âyetini "... Bunda Rabbiniz katından sizin için büyük bir nimet vardır" şeklinde açıklamıştır.
50. Âyetin Tefsiri
"Denizi yarıp sizi kurtarmış ve gözlerinizin önünde Firavun ailesini batırmıştık"
Abd b. Humeyd bildiriyor: Katâde, "Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık, Firavun'un taraftarlarını da, siz bakıp dururken denizde boğduk" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Evet vallahi! Denizi onlar için yardı ve ondan yürüyüp geçmeleri için kupkuru oldu. Onları kurtarıp, düşmanları olan Firavun'un adamlarını denizde boğdu. Onların bunları bilip şükretmeleri için Allah nimetlerini kendilerine açıklıyor."
Ahmed, Buhârî, Müslim, Nesâî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle dedi: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiği zaman Yahudilerin Aşura günü oruç tuttuklarını görüp:
“Neden bu gün oruç tutuyorsunuz?" diye sordu. Yahudiler:
“Bu gün Allah İsrailoğularını düşmanlarından kurtardığı için Mûsa bu gün oruç tutmuştur" cevabını verince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Biz, Mûsa'nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz" buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.
Taberânî ve Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Heraklius:
“Eğer onlarda peygamberliğin izlerinden bir şey kalmışsa sorduklarıma cevap verirler" diyerek Muaviye'ye bir mektup yazarak, samanyolunu, gökkuşağını ve Güneş'in sadece bir saat (süre) değdiği yeri sordu. Mektup ve elçi Muâviye'ye gelince:
“Bu güne kadar bana böyle soruların sorulacağını tahmin etmemiştim. Kim bunların cevabını verebilir?" dedi. Yanındakiler:
“İbn Abbâs cevap verir" karşılğını verince, Muâviye, Heraklius'un mekubunu dürüp İbn Abbâs'a gönderdi. İbn Abbâs sorulara cevap olarak şöyle yazdı:
“Gökkuşağı, yeryüzü halkının selden korunmalarını sağlar. Samanyolu ise gökyüzünün kapısıdır. Güneş'in sadece bir saat değdiği yer ise İsrailoğullarının geçmesi için açılan denizdir."
Ebû Ya'lâ ve İbn Merdûye, Enes'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Deniz, İsrailoğulları için Aşura günü yarılmıştı."
51. Âyetin Tefsiri
"Mûsa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik.."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "Musa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik. Sonra haksızlık ederek buzağıyı (ilah) edindiniz" âyetini açıklarken şöyle dedi: Bu "kırk gece" Zu'lkâde ayı ile Zu'lhicce ayının on günüdür. Mûsa, kavminin başına kardeşi Hârûn'u bıraktı ve Tûr dağında kırk gece kaldı. Bu sırada Tevrat levhalar halinde kendisine nazil oldu, Rabbi onunla konuşmak için kendisine yaklaştırdı ve Mûsa, Kalem'in sesini bile duydu. Bize bildirilene göre bu kırk gün zarfında, dağdan ininceye kadar abdest bozmadı.
"...Sonra haksızlık ederek buzağıyı (ilah) edindiniz."
İbn Ebî Hâtim'in, Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğinme göre İsrailoğullarının taptığı buzağının adı Yehbûs'tu.
52. Âyetin Tefsiri
"Sonra bunun ardından, şükredersiniz diye, sizi bağışlamıştık."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "Sonra bunun ardından, şükredersiniz diye, sizi bağışlamıştık" âyetinin manasını açıklarken, "Buzağıyı ilah edindikten sonra affedildiler" dedi.
53. Âyetin Tefsiri
"Doğru yola gidesiniz dîye Mûsa'ya hakkı batıldan ayıran Kitabı vermiştik."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'in, "Doğru yola gidesiniz diye Mûsa'ya hakkı batıldan ayıran Kitabı vermiştik" âyetiyle ilgili şöyle dediğini bildirir:
“Kitab, hak ile batılı birbirinden ayıran Furkân'dır."
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Furkân: Tevrat, İncil, Zebûr ve Kur'ân'ın isimlerini bir arada toplar."
54. Âyetin Tefsiri
"Mûsa kavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz sîz, buzağıyı (ilah) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün. Öyle yapmanız Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tövbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tövbeleri kabul eden ancak O'dur."
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Hazret-i Mûsa, Rabbinin, birbirlerini öldürmelerine dair emrini İsrâiloğullarına bildirince, buzağıya tapanlar saklandılar ve bulundukları yerlerde oturup kaldılar. Buzağıya tapmayanlar ise hançerleri ellerine alıp diğerlerini öldürmek istediler. Tam o sırada kendilerini şiddetli bir karanlık kapladı, onlar da karanlıkta birbirlerini öldürmeye başladılar. Karanlık kalktığında yetmiş bin kişinin öldüğü görüldü ve bu olay, öldüren için de, öldürülen için de bir tövbe kabul edildi."
İbn Ebî Hâtim, Hazret-i Ali'den şöyle bildirir: İsrailoğulları, Mûsa'ya:
“Tövbemizin kabul edilmesi için ne yapmamız gerekir?" diye sorunca, Mûsa:
“Birbirinizi öldürmeniz gerekir" cevabını verdi. Bunun üzerine ellerine bıçakları aldılar ve kişi, babasını, kardeşini oğlunu önüne kim gelirse önemsemeden öldürmeye başladı. Sonunda içelerinden yetmiş bin kişi ölünce, Allah, Mûsa'ya:
“Artık birbirlerini öldürmeyi bırakmalarını emret, öldürülen kişiler bağışlanmış, sağ kalanların da tövbesi kabul edilmiştir" diye vahyetti.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, "...kendinize kötülük ettiniz..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“O topluluğa çok şiddetli bir imtihan emredildi ve kalkıp hançerlerle birbirlerini vurmaya başladılar. Allah onlara gereken cezayı verdikten sonra hançerler ellerinden düştü ve birbirlerini öldürmeyi bıraktılar. Allah, bu olayı sağ kalanlar için tövbe ölenler için şehadet saydı."
Ahmed, Zühd'de ve İbn Cerîr, Zührî'den bildiriyor:
“İsrailoğullarına kendilerini öldürmeleri emredilince Mûsâ ile kalkıp kılıçlarla vuruştular ve birbirlerini hançerlediler. Mûsa ise ellerini semaya açmıştı. Birbirlerini öldürdüklerinde:
“Ey Allah'ın peygamberi! Bizim için dua et" deyip ellerine sarıldılar. Allah tövbelerini kabul edinceye kadar Mûsa, birbirlerini öldürmeye devam etmelerini emretti. Allah tövbelerini kabul edince birbirlerini öldürmekten vazgeçtiler ve silahları bıraktılar. Mûsa ve İsrailoğuları öldürülenler için çok üzülmüşlerdi. Yüce Allah, Mûsa'ya şöyle vahyetti:
“Neden üzülüyorsun? Sizden öldürülenler yanımda diridirler ve rızıklanmaktadırlar. Sağ kalanların ise tövbesi kabul edilmiştir." Bunun üzerine Mûsa ve israiloğulları sevindiler."
et-Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:
“Âyette geçen Bâri'in manası nedir" diye sorunca, İbn Abbâs:
“Sizi yaratan" demektir cevabını verdi. Nâfi:
“Araplar bu kelimeyi bilir miydi?" diye sorunca ise İbn Abbâs şöyle cevap verdi:
“Evet, sen Tubba'nın şu şiirini duymadın mı?
Ahmed'in, Allah'ın peygamberi olduğuna
Canları yaratan tarafından gönderildiğine şahitlik ederim
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, âyette geçen Bâri'in manasının yaratan olduğunu söyledi.
Abd b. Humeyd, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir:
“Hazret-i Mûsâ, Rabbinin, birbirlerini öldürmelerine dair emrini onlara bildirince, onlar bu emri yerine getirdiler ve Allah tövbelerini kabul etti."
55. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:56
56. Âyetin Tefsiri
"Ey Mûsa! Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız, demiştiniz de gözleriniz göre göre sizi yıldırım çarpmıştı. Ölümünüzden sonra, şükredesfnîz dîye sîzi tekrar diriltmiştik."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, âyette geçen (.....) kelimesinin apaçık manasına geldiğini söyledi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Rabî b. Enes, "Ey Mûsa! «Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız» demiştiniz de gözleriniz göre göre sizi yıldırım çarpmıştı. Ölümünüzden sonra, şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik" âyetlerini açıklarken şöyle dedi:
“Allah'ı apaçık görmek isteyenler, Mûsa'nın seçmiş olduğu yetmiş kişidir. Kendilerini yıldırım çarpınca öldüler, sonra kendilerine takdir edilen ömürlerini yaşamaları için tekrar diriltildiler."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'nin, âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:
“O topluluk Allah'ı apaçık görmek istediklerinden dolayı öldürülmek suretiyle cezalandırıldılar. Sonra kalan ömürlerini yaşamaları için Allah onları tekrar diriltti."
et-Tastî'nin bildirdiğine göre, Nâfi el-Ezrak, İbn Abbâs'a:
“Âyette geçen Sâkia, nedir?" diye sorunca, İbn Abbâs:
“Azab manasındadır ve aslı ölüm demektir" cevabını verdi. Nâfi:
“Araplar bu kelimeyi kullanır mıydı?" diye sorunca ise İbn Abbâs şöyle karşılık verdi:
“Evet, yoksa sen Lebîd b. Rabîa'nın şöyle dediğini duymadın mı?
Senin için ölümden korkuyordum
Ama azab görmeyeceğinden emindim.
57. Âyetin Tefsiri
"Ve üzerinize bulutla gölge yaptık. Size men ve selva indirdik. Size verdiğimiz helâl rızıklardan yiyiniz. Onlar bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmeder dururlardı."
İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, "Ve üzerinize bulutla gölge yaptık. Size men ve selva indirdik. Size verdiğimiz helâl rızıklardan yiyiniz. Onlar bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmeder dururlardı"' âyetiyle ilgili şöyle dediğini bildirir:
“Bu bulut, normal bulutlardan daha soğuk ve daha güzel bir buluttur. O, bulut öyle buluttu ki, Allah Kıyamette onda gelir. Bedir günü melekler o bulutta geldiler. O bulut Tîh sahrasında onlarla beraberdi."
Vekî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir:
“Âyette zikredilen bulut, bildiğimiz bulut değildir. Allah Kıyamette bu bulutta gelir ve bu bulut sadece onlar için gönderilmiştir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, âyette geçen bulutun, yağmur taşımayan beyaz bulut olduğunu söyledi.
Abd b. Humeyd'in, Ebû Miclez'den bildirdiğine göre bu bulut Tîh sahrasında onlara gölge yapmıştı.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Katâde der ki:
“İsrailoğulları sahradayken Allah bulut göndererek onları güneşe karşı gölgeledi. Kudret helvası ve bıldırcın etiyle onları doyurdu. Sahraya çıktıkları zaman üzerlerine fecrin doğuşundan güneşin çıkışına kadar kar gibi sütten daha beyaz, baldan daha tatlı helva yağıyordu. Herkes o gün kendisine yetecek kadarını alıyordu. Fazla alan olduğunda aldığı fazlalık bozuluyordu. Altıncı gün Cuma gününe denk gelince, o gün cumartesi de yetecek kadar aldılar. Çünkü cumartesi günü dünyalık iş yapmaları yasaktı. Bütün bunlar sahraya çıktıkları zaman olmuştu."
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime şöyle dedi:
“Menn, Allah'ın kendilerine çiğ gibi indirdiği pişmiş hurmaya benzer bir şeydi. Selvâ ise serçeden daha büyük bir kuştu.
Vekî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Mücâhid, menn'in (ağaçların gövdesinde çıkan) zamk, selvâ'nın ise kuş olduğunu söyledi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî şöyle der:
“İsrailoğulları: «Ey Mûsa! Burada su ihtiyacını nasıl gidereceğiz, yemek nerede?» deyince, Allah onlara kudret helvasını indirdi. Helva, zencebil ağaçlarına yağıyordu."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih'e:
“Menn nedir?" diye sorulunca, "Buğday özünden yapılmış yufka ekmeğidir" cevabını verdi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Rabî b. Enes'in şöyle dediğini bildirir:
“Menn, gökten inen bal gibi bir içecektir. Onu suyla karıştırıp içiyorlardı."
İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğne göre İbn Abbâs der ki:
“Menn, gece ağaçlara yağıyordu ve sabah gidip diledikleri kadar yiyorlardı. Selvâ ise bıldırcına benzeyen bir kuştu ve ondan da diledikleri kadar yiyorlardı."
İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, "Menn, gökyüzünden ağaçlara yağan bir şeydi ve ondan diledikleri kadar yiyorlardı. Selvâ ise bıldırcın kuşudur" dediğini nakleder.
Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Zeyd, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Mantar, kudret helvası cinsinden bir rızıktır. Suyu da göze şifadır. "
Ahmed ve Tirmizî, Ebû Hureyre kanalıyla aynı hadisi naklettiler.
Nesâî, Câbir b. Abdillah, Ebû Saîd el-Hudrî ve İbn Abbâs'tan aynı rivâyette bulundu.
İbn Cerîr, İbn Mes'ûd ve sahabeden bazılarının şöyle dediğini bildirir:
“Selvâ, bıldırcına benzeyen bir kuştur."
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, "Selvâ, bıldırcın kuşudur" dediğini bildirir.
Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh bildiriyor: Dahhâk, "Selvâ, bıldırcın kuşudur" derdi.
Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde şöyle der. "Selvâ, kırmızıya çalan renkte bir kuştu. Rüzgar bu kuşu onlara doğru getiriyor ve herkes günlük ihtiyacı kadar alıp kesiyordu. Günlük itiyaçtan fazlasını kesenin kestikleri ise bozuluyordu. Sadece Cuma günü ile cumartesi de yetecek kadar kesebiliyorlardı."
Süfyân b. Uyeyne ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Vehb b. Münebbih der ki:
“İsrâiloğulları Hazret-i Mûsa'dan et isteyince, Allah: «Onlara yeryüzünde çok az bilinen bir etten yedireceğim» buyurup, bir rüzgâr gönderdi ve bu rüzgâr bir mil kare alana ve bir mızrak boyu yükseklikte olan bıldırcınları yanlarına uçurdu. Bu kuşları yakalayıp ikinci güne sakladıklarında saklanan etler bozuldu."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih'e selvâ'nın ne olduğu sorulunca:
“Güvercin gibi olan besili kuşlardır. Bu kuşlar geliyorlar ve isrâiloğulları, cumartesinden diğer cumartesiye yetecek kadar yakalıyorlardı" cevabını verdi.
İbn Ebî Hâtim, İbn Abâs'ın, "... Onlar bize zulmetmediler..." âyetiyle ilgili şöyle dedi:
“Allah, kendisine kimsenin zulmedemeyeceği kadar yücedir."
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "...fakat kendilerine zulmeder dururlardı" âyetinde geçen zulümden kastın "Kendi nefislerine zarar vermeleridir" dedi.
58. Âyetin Tefsiri
Bkz. Ayet:59
59. Âyetin Tefsiri
"Hani demiştik ki:
“Şu kasabaya girin. İstediğinizi bol bol yeyin. Kapıdan secde ederek girin ve «hıtta» deyin. Biz de günahlarınızı affedelim. Biz iyilik edenlere daha da artıracağız. Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler..."
Abdürrezzâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'nin, bahsedilen kasabadan kastedilenin Beytu'l-Makdis (Kudüs) olduğunu söylediğini bildirir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd, bu kasabanın Beytu'l-Makdis'teki Eriha oduğunu söyledi.
Vekî, Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Hani demiştik ki:
“Şu kasabaya girin, istediğinizi bol bol yeyin. Kapıdan secde ederek girin ve «hıtta» deyin. Biz de günahlarınızı affedelim. Biz iyilik edenlere daha da artıracağız" âyetinin manasıyla ilgili şöyle dedi:
“Kapı dar bir kapıdır, secdeden kasıt ise eğilerek girmektir. "Ve hitta deyin" âyetinin manası ise "Bağışlanma dileyerek girin demektir.. İsrailoğulları "hıtta" kelimesi yerine alay ederek, "Hınta" dediler. Yüce Allah'ın, "Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler..." âyeti buna işaret etmektedir.
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Abbâs, "... Kapıdan secde ederek girin ..."âyetinde kastedilen kapının Beytu'l-Makdis'in "Hıtta" adındaki kapılarından biri olduğunu söyledi.
Vekî, Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, M. el-Kebîr'de ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir: Onlara, "... Kapıdan secde ederek girin ..." dendiğinde başlarını eğerek girdiler. Kendilerine "...ve 'hıtta' deyin..." diye emredilince "Hintatun hamrâ fihe şaîra (içinde saç olan kırmızı buğday)" dediler. Bu sebeple Allah onlar için, "Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler..." buyurdu.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd şöyle dedi:
“İsrailoğulları: İbrâni diliyle «Hitta» yerine, «Hittî, semkâse ezbeh mezbâ (içinde saç olan kırmızı buğday)» dediler."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "...ve 'hıtta' deyin..."âyetinin manasının:
“Size söylendiği gibi «Bu haktır» deyiniz" olduğunu söyledi.
Abdürrezzâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde ve Hasan(-ı Basrî), "...ve 'hıtta' deyin..." âyetinden kastedilenin:
“Günahlarımızı bağışla" demek olduğunu söylediler.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İkrime, "... Kapıdan secde ederek girin ve «hıtta» deyin..." âyetinden kastedilenin:
“Başınızı eğerek girin ve «Lâ ilâhe illallah» deyin" demek olduğunu söyledi.
Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, İkrime tarikiyle İbn Abbâs'ın, "...ve 'hıtta' deyin..." âyetinden kastedilenin, «Lâ ilahe illallah» deyin" demek olduğunu söyledi.
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın:
“Âyette bahsedilen kapı, kıble tarafındaydı" dediğini bildirir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Mücâhid der ki:
“Hitta kapısı, Beytu'l-Makdis'in kapısıdır. Hazret-i Mûsa kavmine bu kapıdan girerken:
“Hitta" demelerini emretti. Kapıdan girecekleri zaman, başlarını eğmeleri için kapı alçaldı. Secdeye vardıkları zaman "Hitta" dediler.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, "Hani demiştik ki:
“Şu kasabaya girin. İstediğinizi bol bol yeyin. Kapıdan secde ederek girin ve 'hıtta' deyin. Biz de günahlarınızı affedelim. Biz iyilik edenlere daha da artıracağız. Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler..." âyetleriyle ilgili şöyle dedi:
“Bu kapının, Beytu'l-Makdis'in kapılarından biri olduğunu söylerdik. Hitta diyenlerden günahkâr olanların günahları bağışlandı, eğer iyilik sahibi ise Allah onun iyiliklerini arttırdı. Ama zalimler kendilerine söylenmiş olan sözü değiştirdiler ve Allah'a karşı küstahlık yapıp kendilerine verilen emre muhalefet ettiler."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "... Biz iyilik edenlere daha da artıracağız..." âyetini manasının, "İyilik sahibi olanların iyiliklerini arttırırız, günahkârların ise hatalarını bağışlarız" olduğunu söyledi.
Abdürrezzâk, Ahmed, Buhârî, Müslim, Abd b. Humeyd, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“İsrailoğullarına: «Kapıdan secde ederek girin ve "Hitta" deyin» dendiği zaman, bu emri değiştirerek kıçları üzerine sürünerek girdiler ve: «Saç içinde bir tane» dediler. "
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir bildiriyor: İbn Abbâs ve Ebû Hureyre, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu naklettiler:
“İsrailoğuları, kendilerine secde ederek girmeleri emredilen kapıdan kıçları üzerinde sürünerek girdiler ve girerken: «Saç içinde bir buğday tanesi» dediler."
Ebû Dâvûd ve Diyâ el-Makdisî'nin, el-Muhtâra'da, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah, îsrailoğullarına:
“... Kapıdan secde ederek girin ve 'hitta' deyin. Biz de günahlarınızı affedelim..." buyurdu."
İbn Merdûye, Ebû Saîd'in şöyle dediğini nakleder: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber yolculuğa çıktık ve gecenin sonunda, Zâtu'l-Hanzal denilen bir tepeye geldiğimizde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu gece bu tepe, Yüce Allah'ın İsrailoğullarına: «... Kapıdan secde ederek girin ve 'hitta' deyin. Biz de günahlarınızı affedelim...» buyurduğu kapıya benziyor" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Ali b. Ebî Tâlib'in şöyle dediğini bildirir:
“Biz bu ümmet içinde, Nûh'un gemisine (binenler) ve İsrailoğullarından «Hitta» deyip günahları bağışlananlara benziyoruz."
"...Biz de, zalimlere, yoldan çıkmalarından dolayı gökten azab indirdik."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Allah'ın Kitab'ında "Ricz" olarak geçen her kelime azab manasındadır."
Ahmed, Abd b. Humeyd, Müslim, Nesâî, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Sa'd b. Mâlik, Usâme b. Zeyd ve Huzeyme b. Sâbit'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Bu neba, azab ve sizden önceki insanların cezalandırıldığı azab kalıntısıdır. Bulunduğunuz yerde bu hastalık meydana çıktığında oradan çıkmayınız. Veba salgının olduğunu duyduğunuz yere de girmeyiniz. "
İbn Cerîr, Ebu'l-Âliye'den, âyette geçen "Ricz" kelimesinin manasının azab olduğunu bildirir.
60. Âyetin Tefsiri
"Mûsa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Değneğinle taşa vur! demiştik. Derhal (taştan) oniki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) «Allah'ın rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin» dedik."
İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, "Mûsa (çölde) kavmi için su istemişti..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:
“Bu olay, Tîh sahrasında olmuştur. O zaman Mûsa taşa vurdu ve her kabilenin içmesi için taştan on iki pınar fışkırdı."
Abd b. Humeyd bildiriyor: Katâde, "Mûsa (çölde) kavmi için su istemişti Derhal (taştan) oniki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bu olay sahrada susuzluktan korktukları zaman olmuştur. Hazret-i Mûsa su isteyince, kendisine taşa sopasıyla vurması emredildi. Bu taş, Tûr dağından getirilmiş bir taştı ve onu beraberlerinde taşıyorlardı. Bir yerde konakladıkları zaman Hazret-i Mûsa asasıyla taşa vuruyor, taştan on iki pınar fışkırınca her kabile hangi kaynaktan içeceğini biliyordu."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:
“Hazret-i Mûsa'nın taşa vurmasıyla on iki pınar fışkırdı. Bu olay Tîh çölünde yolu kaybettikleri zaman olmuştu."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Cuveybir'e:
“...Her bölük, içeceği kaynağı bildi..." âyetinin manası sorulunca şöyle cevap verdi:
“Hazret-i Mûsa taşı koyuyor ve her kabileden bir adam kalkınca Hazret-i Mûsa taşa vurunca ondan on iki pınar fışkırıyordu. Ayağa kalkan adamlardan her biri bir pınarın yanına gidip susuzluğunu gideriyor ve kabilesini su almaları için çağırıyordu."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, "...sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik" âyetini açıklarken, "Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak için koşuşturmayın" dediğini bildirir.
İbn Cerîr, Ebu'l-Âliye'nin, "...sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik" âyetini açıklarken "Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak için koşuşturmayın" dediğini bildirir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik, "...sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik" âyetinin anlamının, "Günahlardan sakınınız" demek olduğunu söyledi.
Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde, "...sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik" âyetini açıklarken, "Yeryüzünde dolaşıp fesat çıkarmayın" dedi.
İbn Ebî Şeybe bildiriyor: Mücâhid der ki:
“Mûsa kavmi için su isteyip (taştan pınarlar fışkırınca) «İçin ey eşekler!» dedi. Bunun üzerine Yüce Allah, ona: «Kullarımı eşek diye adlandırma» buyurdu."