ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ

Bakara Sûresi — ED-DURRU'L-MENSÛR TEFSÎRİ — Sayfa 12

177. Âyetin Tefsiri

"Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir"

İbn Ebî Hâtim ile Hâkim'in bildirdiğine göre Ebû Zer, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) iman konusunu sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Lakin iyi olan, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır" âyetini sonuna kadar okudu. Ebû Zer bir daha sorunca, Allah Resûlü cevap olarak aynı âyeti okudu. Ebû Zer bir daha sorunca, Allah Resûlü aynı âyeti okudu ve:

“İmanlı olduğun zaman, bir iyilik yaptığında bunu kalbinden gelerek seversin. Bir kötülük yaptığın zaman da bundan kalpten nefret edersin" buyurdu.

İshâk b. Râhuye, Müsned'de, Abd b. Humeyd ve İbn Merdûye, Kâsım b. Abdirrahman'dan bildiriyor: Adamın biri Ebû Zer'e geldi ve:

“İman nedir?" diye sordu. Ebû Zer de adama:

“Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Lakin iyi olan, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır" âyetini okudu. Ebû Zer âyeti bitirince adam:

“Ben sana iyiliğin ne demek olduğunu sormuyorum!" dedi. Ebû Zer de adama şöyle karşılık verdi:

“Adamın biri Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve senin bana sorduğun soruyu sordu. Allah Resûlü cevap olarak ona bu âyeti okudu, ancak adam senin de yaptığın gibi böylesi bîr cevaba razı olmadı. Allah Resûlü adama:

“Yaklaşl" deyince, adam yanına yaklaştı. Sonrasında ona: «(İman etmiş) bir mümin iyilik yaptığı zaman buna sevinir ve sevabını Allah'tan umar. Bir kötülük yaptığı zaman da buna üzülür ve bundan dolayı cezalandırılmaktan korkar» buyurdu."

Abdurrezzâk, İbn Râhuye ve Abd b. Humeyd, Mücâhid'den bildiriyor: Ebû Zer, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) iman konusunu sorunca, Allah Resûlü cevap olarak:

“Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Lakin iyi olan, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır" âyetini okudu.

İbn Râhuye ile Abd b. Humeyd, İkrime'den bildiriyor: Hasan b. Ali'ye Şam dönüşünde iman konusu sorulunca cevap olarak:

“Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Lakin iyi olan, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır" âyetini okudu.

Abdurrezzâk ile İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor:

“Yahudiler batı, Hıristiyanlar da doğu tarafına doğru namaz kılarlardı. Bunun üzerine: «Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir.. .» âyeti nazil oldu."

İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Buradan kasıt namazdır. Âyet peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'den Medine'ye hicret edip de farzlar ve hadler hakkında âyetlerin nazil olmasından sonra inmiştir. Burada Yüce Allah, amelsiz bir namazın kişinin iyi olmasına yetmeyeceğini bildirmiş, farzlar ile bunların gerektirdiği amellerin de yerine getirilmesi gerektiğini buyurmuştur."

İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir..." âyeti, Medine'de nazil olmuştur. Yüzü doğu veya batıya çevirmekten kasıt da namazdır. Burada Yüce Allah sadece namaz kılmak ile iyi olunamayacağını, asıl iyiliğin Allah'a itaatin ve bu yönde yapılan şeylerin kalbe nüfuz edip yerleşmesi olduğunu bildirmiştir."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Bize anlatıldığına göre adamın biri Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) iyilik konusunu sormuş sonrasında Yüce Allah bu âyeti indirmiştir. Bu âyet inince de Allah Resûlü soruyu soran adamı çağırıp bu âyeti ona okumuştur.

Farzlarla ilgili âyetler nazil olmadan önce kişi Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın kulu ve resûlü olduğuna dair şehadet getirdikten sonra bu hal üzere öldüğü zaman Yüce Allah'ın kendisini bağışlaması, merhamet etmesi umulurdu. Sonrasında:

“Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Lakin iyi olan, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır" âyeti nazil oldu.

Zira ibadet ederken Yahudiler batıya Hıristiyanlar da doğuya doğru yönelirlerdi."

İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'den bildiriyor:

“Yahudiler batı, Hıristiyanlar da doğu tarafına doğru namaz kılarlardı. Bunun üzerine:

“Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir..." âyeti nazil oldu."

Ebû Ubeyd, Fadâil'de ve Sa'lebî'nin Hârûn'dan bildirdiğine göre İbn Mes'ûd ile Ubey b. Ka'b bu âyeti: (.....) lafzıyla okurlardı.

Vekî', İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir, Ebû Meysere'den bildiriyor:

“Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Lakin iyi olan, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır" âyetiyle amel eden kişinin imanı kamil olur."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid şöyle demiştir:

“Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir..."

Asıl iyilik Allah'a itaatin ve bu yönde yapılan şeylerin kalbe nüfuz edip yerleşmesidir."

İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhifte, A'meş'ten bildiriyor:

“Bizim kıraatimizde: (.....) lafzı yerine: (.....) lafzı vardır."

"...Lakin iyi olan, Allah'a, âhı'ret gününe, meleklere, Kitab a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır"

Ahmed, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Ebî Hâtim, el- Âcurrî, eş-Şeria'de, Lâlekâî, es-Sunne'de, İbn Merdûye ve Beyhakî, Şuabu'l- îmân'da Ömer b. el-Hattâb'tan bildiriyor: Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında otururken güzel yüzlü, düzgün saçlı, beyaz giysili bir adam yürüyerek çıkageldi. Adamı görünce birbirimize bakmaya başladık. Zira adamı tanımıyorduk ve hali yolcuyu da andırmıyordu. "Yâ Resûlallah! Yanına gelebilir miyim?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Gelebilirsin" karşılığını verdi. Bunun üzerine adam yaklaştı ve dizlerini Allah Resûlü'nün dizlerinin dibine koyarak oturdu. Ellerini de Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) dizlerinin üzerine koyarak:

“İslam nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet etmen, namazı kılman, zekatı vermen, Ramazan orucunu tutman ve Kâbe'yi haccetmendir" karşılığını verdi. Adam:

“İman nedir?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'a, meleklerine, Cennet ile Cehenneme, ölümden sonra tekrar dirilmeye ve tamamıyla (hayır ve şerriyle) kadere inanmandır"' karşılığını verdi.

Adam:

“İhsân nedir?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'ı karşında görüyormuşçasına amel etmendir. Zira sen onu her ne kadar göremesen de o seni görür" karşılığını verdi. Adam:

“Kıyamet ne zaman kopacak?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu konuda kendisine soru sorulan kişi soran kişiden daha bilgili değil" karşılığını verdi. Adam:

“Peki, alametleri nelerdir?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yalınayak çıplak ve fakir koyun çobanlarının yüksek bina dikmede başkalarıyla yarışmaları ve kadınların kendi efendilerini doğurmalarıdır" karşılığını verdi. Adam kalkıp gittikten bir süre sonra Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O adamı bana getirin" dedi ancak bütün aramalarımıza rağmen adam bulunamadı. Olayın üzerinden iki veya üç gün geçtikten sonra Allah Resûlü bana:

“Ey Hattâb'ın oğlu! Geçen gün şu şu soruları soran kişinin kim olduğunu biliyor musun?" diye sordu. "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dediğimde de:

“O Cebrail'di, dininizi size öğretmek için gelmişti" buyurdu.

Ahmed ve Bezzâr, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Bir mecliste otururken Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Cebrail geldi ve önünde oturdu. Ellerini de Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dizlerinin üzerine koydu ve:

“Yâ Resûlallah! Bana İslam'ı anlat" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İslam, Yüce Allah'a yönelmen, Allah'tan başka ilah olmadığına, tek ve ortaksız olduğuna, Muhammed'in de Allah'ın kulu ve Resûlü olduğuna şehadet etmendir" karşılığını verdi. Cebrâil:

“Peki, dediğini yaparsam Müslüman olur muyum?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem): Bunu yaparsan Müslüman olursun" karşılığını verdi. Sonra:

“Yâ Resûlallah! Bana imanı anlat" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İman; Allah'a, âhiret gününe, meleklere; kitaba, peygamberlere, ölüme ve ölümden sonra tekrar dirilmeye, Cennet ile Cehenneme, hesab ile mizana, hayrı ve şerriyle tümden kadere inanmandır" karşılığını verdi. Cebrâil:

“Peki, dediğini yaparsam iman etmiş olur muyum?" diye sorunca, Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bunu yaparsan iman etmiş olursun" karşılığını verdi. Sonra:

“Yâ Resûlallah! Bana ihsanı anlat" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'ı karşında görüyormuşçasına amel etmendir. Zira sen onu her ne kadar göremesen de o seni görür" karşılığını verdi.

Bezzâr, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla bir mecliste otururken üzerinde yolcu giysisi olan bir adam yanına gelip hemen önünde oturdu. Ellerini de dizlerinin üzerine koydu ve:

“Ey Muhammed!

İslam nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'tan başka ilah olmadığına, tek ve ortaksız olduğunar Muhammed'in de Allah'ın kulu ve Resûlü olduğuna şehadet etmek, namazı kılmak, zekatı vermek, Ramazan ayını oruçlu geçirmek, imkan olduğu zaman da hacca gitmektir" karşılığını verdi. Adam:

“Peki, bunları yapmam halinde Müslüman olur muyum?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evet, olursun" karşılığını verdi. Adam da:

“Doğru söyledin" dedi. Sonra:

“Ey Muhammed! İman nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere; ölüme ve ölümden sonra tekrar dirilmeye, hesaba çekilmeye, Cennet ile Cehenneme ve tümüyle (hayrı ve şerriyle) kadere iman etmektir" karşılığını verdi. Adam:

“Peki, bunları yapmam halinde mümin olur muyum?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evet, olursun" karşılığını verdi. Adam da:

“Doğru söyledin" dedi.

Sonra:

“Ey Muhammed! İhsan nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'ı karşında görüyormuşçasına amel etmendir. Zira sen onu her ne kadar göremesen de o seni görür" karşılığını verdi. Adam:

“Peki, böyle yapmam halinde Muhsin (ihsan sahibi) biri olur muyum?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evet, olursun" karşılığını verdi. Adam da:

“Doğru söyledin" dedi. Sonra:

“Ey Muhammed! Kıyamet ne zaman kopacak?" diye sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu konuda kendisine soru sorulan kişi soran kişiden daha bilgili değil" karşılığını verdi. Ardından adam çıkıp gitti. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O adamı bana getirin" dedi, ancak bütün aramalarımıza rağmen adam bulunamadı. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O Cebrâîl'di, dininizi size öğretmek için gelmişti" buyurdu.

İbn Merdûye, Ebû Hureyre ile Ebû Zer'den bildiriyor: Resûlullah'Ia (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte bir mecliste oturuyorduk. Allah Resûlü ayaklarını giysisinin içine almış öyle oturmuştu. Bir ara bir adam çıkageldi. Çok güzel bir yüzü, çok hoş bir kokusu ve çok temiz bir giysisi vardı. Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldi ve:

“Ey Muhammed! İslam nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'a kulluk edip ona hiçbir şeyi ortak koşmaman, namazı kılman, zekatı vermen, haccı ifa etmen ve Ramazan orucunu tutmandır" karşılığını verdi. Adam:

“Bunları yapmam halinde Müslüman olur muyum?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evet, olursun" karşılığını verdi. Adam:

“Doğru söyledin!" deyip:

“Ey Muhammed! Bana imanın ne olduğunu söyle" diye devam etti. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'a, meleklerine; kitaba, peygamberlere ve tümüyle (hayrı ve şerriyle) kadere inanmandır" karşılığını verdi. Adam:

“Bunları yapmam halinde mümin olur muyum?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evet, olursun" karşılığını verdi. Adam da:

“Doğru söyledin" dedi.

Ahmed ile Nesâî, Muâviye b. Hayde'den bildiriyor: Allah Resûlüne (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yâ Resûlallah! Yüce Allah seni ne ile gönderdi?" diye sorduğumda:

“Yüce Allah beni İslam'la gönderdi" karşılığını verdi. Ona:

“Peki, İslam nedir?" diye sorduğumda da:

“Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın kulu ve Resûlü olduğuna şehadet etmen, namazı kılıp zekatı vermendir" buyurdu.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr: (.....) âyetini açıklarken:

“Kişinin, malını sevmesine rağmen onu başkalarına (ihsan olarak) vermesidir" demiştir.

İbnu'l-Mubârek, Zühd'de, Vekî', Süfyân b. Uyeyne, Abdurrezzâk, Firyâbî, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Mes'ûd: (.....) âyetini açıklarken:

“Kişinin sağlıklıyken, mal konusunda hırslı iken, uzun bir hayat yaşamayı umup fakir düşme korkusu taşıyorken malını vermesidir" demiştir.

Hâkim, İbn Mes'ûd'dan merfû hadis-i şerif olarak bunun aynısını zikreder.

Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Muttalib'den bildiriyor: Allah Resûlüne (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yâ Resûlallah! (.....) ifadesi ne anlama geliyor? Zira hepimiz malı severiz?" diye sorduklarında:

“Malını verirken içinden uzun yaşama ile fakir düşme korkusunun geçmesidir" karşılığını verdi.

Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Hibbân'ın Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“En hayırlı sadaka; sıhhatli ve mal konusunda hırslı iken,, uzun bir hayat yaşamayı umup fakir düşmekten korkuyorken verdiğin sadakadır. Ömrünün sonuna kadar geciktirerek can boğaza dayandığı zaman: «Filan kişiye şu kadar, falan kişiye bu kadar veriyorum» diye vasiyet edip geciktirmemendir. Zira artık bu mal senin değil, zaten başkasının (mirasçıların) malı olmuştur."

Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, Hâkim ve Beyhakî, Ebu'd-Derdâ'dan bildiriyor:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ölüm anında sadaka veren kişi,, ancak doyduktan sonra yemeğinden başkasına hediye eden kişi gibidir" buyurduğunu işittim."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr: (.....) âyetini açıklarken:

“Kişinin yakınları, akrabalarıdır" demiştir.

Taberânî, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de Ukbe b. Ebî Muaty'ın kızı Ümmü Gülsüm'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“En hayırlı sadaka kişinin kendisine (gizlice) kin güden akrabasına verdiği sadakadır" buyurduğunu işittim.

Ahmed, Dârimî ve Taberânî, Hakîm b. Hizâm'dan bildiriyor: Adamın biri Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) en üstün sadakanın hangisi olduğunu sorunca:

"Kişinin kendisine (gizlice) kin güden akrabasına verdiği sadakadır" karşılığını verdi.

Ahmed, Ebû Dâvud, İbn Hibbân ve Hâkim, müminlerin annesi Meymûne'den bildiriyor: Bir cariyemi azat ettiğimde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:

“Şayet onu (hizmetlerini görmesi için) dayılarına verseydin sevabın dahafazla olurdu" buy urdu.

Hatîb, Talî Talhîsi'l-Müteşâbih'te İbn Abbâs'tan bildiriyor: Meymûne bir cariyesini azat etmek için Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) izin isteyince ona:

"Sürüsünü yaymak için hz kardeşine Versen veya yakınlarından birine verip aranızdaki bağı güçlendirsen senin için daha hayırlı olur" karşılığını verdi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Fâtıma binti Kays:

“Yâ Resûlallah! Bir miskal altınım var ne yapayım?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Akrabaların arasında dağıt" karşılığını verdi.:

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de Selmân b. Âmir ed-Dabbî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yoksula verilen sadakaya bir sadaka sevabı verilir. Akrabaya verilen sadakaya ise hem sadaka, hem de akrabalık bağını ayakta tutma sevabı olmak üzere iki sadaka sevabı verilir" buyurmuştur.

Ahmed, Buhârî, Müslim, Nesâî ve İbn Mâce, Abdullah b. Mes'ûd'un hanımı Zeyneb'ten bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sadakamı kocam ve himayemde bulunan yetimler için harcasam sadakayı vermiş olur muyum?" diye sorduğumda:

“Hem sadaka vermen, hem de akrabalarını gözetmene karşılık sana iki sadaka sevabı verilir" buyurdu.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:

“Müslümanların misafiri olan (yabancı) kişidir" demiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini açıklarken:

"Yolcu olarak sana uğrayıp yoluna devam edecek olan kişidir" demiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime: (.....) âyetini açıklarken:

“Senden bir şey (maddi yardım) isteyen kişidir" demiştir.

Ahmed, Ebû Dâvud ve İbn Ebî Hâtim'in Hüseyn b. Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“At üzerinde gelse dahi senden bir şey isteyenin böylesi bir hakkı vardır" buyurmuştur.

İbn Adiy'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“At üzerinde olsa dahi sizden bir şey isteyenin bu isteğini karşılayın" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, Sâlim b. Ebi'l-Ca'd'dan bildiriyor: îsa b. Meryem:

“Gümüş kemeri olan bir at üzerinde gelse dahi senden bir şey isteyenin böylesi bir hakkı vardır" demiştir.

İbn Sa'd, Tirmizî, İbn Huzeyme ve İbn Hibbân, Abdurrahman b. Büceyd'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) biat edenlerden biri olan ninem Ümmü Büceyd bir defasında Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yâ Resûlallah! Bazen birisi benden bir şey istemek üzere kapıma dikiliyor ancak ona verecek bir şey bulamıyorum" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yanmış bir hayvan paçasından başka bir şey bulamasan dahi bunu ona ver" karşılığını verdi.

İbn Huzeyme'nin lafzı ise:

“Bir hayvan paçası verecek olsan dahi yine de onu boş çevirme" şeklindedir.

Saîd b. Mansûr ile İbn Sa'd, Amr b. Muâz el-Ensârî'den, o da ninesi Havvâ'dan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yanık bir hayvan paçası verecek olsanız dahi sizden bir şey isteyeni boş çevirmeyin" buyurduğunu işittim.

İbn Ebî Şeybe, Humeyd b. Abdirrahman'dan bildiriyor:

“Denilirdi ki, keklik başı kadar bir şey verecek olsanız dahî sizden bir şey isteyeni boş çevirmeyin."

Ebû Nuaym, Sa'Iebî, Deylemî ve Hatîb, Ruvâtu Mâlik'de İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah'ın mümin kuluna bir hediyesi de kapısına gelen dilencidir" buyurmuştur.

İbn Şâhîn, İbnu'n-Neccâr, Târih'te Ubey b. Ka'b'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah'ın, kullarına olan hediyelerini söyleyeyim mi?" diye sorunca, ashab:

“Tabi ki söyle" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Fakir kullarıdır. Verilen yardımı, kabul etse de etmese de fakirler Yüce Allah'ın kullarına hediyeleridir" buyurdu.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr: (.....) âyetini açıklarken:

“Köle azat etmektir" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr: (.....) âyetini açıklarken:

“Farz olan namazları tam olarak kılması, kendisine düşen zekat miktarını da ödemesidir" demiştir.

Tirmizî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Adiy, Dârakutnî ve İbn Merdûye, Fâtıma binti Kays'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Malda zekat dışında da verilmesi gereken bazı haklar vardır" buyurdu ve:

“Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Lakin iyi olan, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır" âyetini okudu.

Buhârî, Târih'te Ebû Hureyre'den bildiriyor: Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Malda zekat haricinde verilmesi gereken başka haklar var mı?" diye sorulunca:

“Evet, vardır. Örneğin güçlü deveni binilmek üzere başkasına vermendir" karşılığını verdi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Şa'bî'ye:

“Malı olan kişinin zekat dışında vermesi gereken başka haklar da var mı?" diye sorulunca:

“Evet, var" karşılığını vermiş ve:

“...Onun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ye ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır" âyetini okumuştur.

Abd b. Humeyd, Rabîa b. Gülsüm'den o da babasından bildiriyor: Müslim b. Yesâr bana:

“Yüce Allah'ın Kitab'ında iki tür namaz ile iki tür zekattan bahsedilir. Bu konuda sana âyet okuyayım mı?" deyince:

“Oku!" karşılığını verdim. Bunun üzerine şöyle dedi:

“Yüce Allah, Kitab'ında: '"Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Lakin iyi olan, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren..." buyurur. Bunlar ve bunlardan daha aşağı olanlar nafiledir. Sonrasında:

“...Namaz kılan, zekat veren..." buyurur. Buradaki namaz ile zekat ise farzdır."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:

“...Ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Allah adına söz verip de bundan cayan kişiyi Yüce Allah cezalandırır. Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) zimmetini verip de sonradan bu zimmete ihanet eden kişinin de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kıyamet gününde hasmı olur."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler..." âyetini açıklarken:

“Kendi aralarında ve diğer insanlara karşı verdikleri sözler, yaptıkları ahitlerdir" demiştir.

Vekî', İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: (.....) ifadesi fakirlik anlamına gelir. (.....) ifadesi de hastalık anlamındadır. (.....) ifadesi de savaş anı anlamına gelmektedir."

Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor:

“Aramızda (.....) ifadesinin darlık ve fakirlik, (.....) kelimesinin hastalık ve rahatsızlık, (.....) ifadesinin ise savaş anı, savaş alanı anlamına geldiğini konuşurduk."

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: ifadesinin ne anlama geldiğini sorduğunda İbn Abbâs:

“Bolluk ve kıtlık anlamlarına gelir" karşılığını vermiştir. Nâfi':

“Peki Araplar bu kelimeleri biliyorlar mı ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şöyle demiştir:

“Tabi ki bilirler! Şâir Zeyd b. Amr'ın:

"ilah azizdir, rahmeti geniş ve hikmet sahihidir

Kıtlık da bolluk da nimetler de onun elindedir" sözünü duymadın mı ki?"

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...İşte onlar doğru olanlardır..." âyetini açıklarken:

“Onlar'dan, kasıt Yüce Allah'ın bu âyette zikrettiği şeyleri yapanlardır ki doğru olanların ancak bunlar olduğu ifade edilmiştir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî':

“...İşte onlar doğru olanlardır..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Amelle desteklenmiş bir imanla konuşanlar işte Allah'a karşı doğru olanlar bunlardır. Hasan(-ı Basrî) de bu konuda şöyle derdi:

“Bunlar imana yönelik sözlerdir, ancak hakikati amele bağlıdır. Amel olmadıktan sonra imanı sözle ifade etmeninin bir değeri yoktur."

Hakîm et-Tirmizî, Ebû Âmir el-Eş'arî'den bildiriyor: Allah Resûlüne:

“Yâ Resûlallah! İyiliğin kemale ermesi nasıl olur?" diye sorduğumda:

“Açıktan yaptığın şeyleri yalnız olduğunda da yapmanla olur" karşılığını verdi.

İbn Asâkir, İbrâhim b. Ebî Şeybân'dan bildiriyor: Zeyd b. Rufey'a:

“Ey Ebû Cafer! Haricilerin insanları tekfir etmesi konusunda ne dersin?" diye sorduğumda şu karşılığı verdi:

“Yanılıyorlar! Zira Yüce Allah:

“Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Lakin iyi olan, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır" buyurur. Bunlara iman eden kişi mümin, bunları inkar eden kişi de kafirdir."

Bu bölümü tek başına aç →

178. Âyetin Tefsiri

"Ey Mü’minler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı: Hür ile hür insan, köle ile köle ve kadın ile kadın. Öldüren, ölenin kardeşi tarafından bağışlanmışsa; kendisine örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbiniz'den bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azab vardır."

İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Araplardan iki kabile henüz İslam gelmeden önce cahiliyye döneminde kavga ettiler. Bu kavgada birçok kişi öldü birçok kişi de yaralandı. Kavga esnasında kadınlar ile köleler dahi öldürüldü. Müslüman olana kadar da ölenlerin intikamı alınmadı. Müslüman olduktan sonra aralarındaki sürtüşme, karşılıklı olarak birbirlerinin mal ve eşyalarına el uzatmalar, zarar vermeler devam etti. Bir taraftan öldürülen her bir köle karşılığında karşı taraftan hür bir kişi, bir taraftan öldürülen her bir kadın karşılığında da karşı taraftan bir erkek öldürülmeden barışmayacaklarına dair de yeminler ettiler. "Ey Mü’minler.' Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı: Hür ile hür insan, köle ile köle ve kadın ile kadın..." âyeti de işte bunlar hakkında nazil oldu. Buna göre de kısas olarak kadına karşılık erkeği öldürmemeye, erkeğe karşı erkeği veya kadına karşı kadını öldürmeye başladılar. Sonrasında Yüce Allah:

“...Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir..." âyetini indirerek kasıtlı öldürmelerde erkek olsun, kadın olsun hür olanları kendi aralarında eşit kıldı. Aynı şekilde kasıtlı öldürmelerde erkek olsun kadın olsun köleleri kendi aralarında eşit kıldı.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildiriyor: Önceleri kısasta kadına karşılık erkeği öldürmez, erkeğe karşılık erkeği, kadına karşılık da kadını öldürürlerdi. Sonrasında Yüce Allah:

“...Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir..."âyetini indirerek kasıtlı öldürme ve yaralamalarda erkek olsun kadın olsun hür olanları kendi aralarında eşit kıldı. Aynı şekilde kasıtlı öldürme ve yaralamalarda erkek olsun kadın olsun köleleri kendi aralarında eşit kıldı.

Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr, Şâ'bî'den bildiriyor: Bu âyet, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında kavmiyetçilik davasıyla kavga eden Araplardan iki kabile hakkında nazil oldu. Kabilenin biri:

“Bizden öldürülen köleye karşılık (hür olan) filanın oğlu filanı, bizden öldürülen cariyemize karşılık (hür olan) filanın kızı filanı öldüreceğiz" dediler. Bunun üzerine:

“Ey Mü’minler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı: Hür ile hür insan, köle ile köle ve kadın ile kadın..." âyeti nazil oldu."

İbn Cerîr ile İbn Merdûye, Ebû Mâlik'ten bildiriyor: Ensar'dan iki kabile kavgalıydı. Kabilenin birinin diğeri üzerinde kan hakkı vardı. Diğerinden daha fazla güçlü de olan bu kabile bedeli isterken olması gerekenden daha fazla isteyince Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) aralarını bulmak üzere geldi. Bunun üzerine:

“Ey Mü’minler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı: Hür ile hür insan, köle ile köle ve kadın ile kadın..." âyeti nazil oldu.

İbn Abbâs der ki:

“Bu âyetin hükmünü: «...Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir...» âyeti neshetti."

İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor: Bizden önceki ümmetlerde öldürmelerde diyet meselesi yoktu. Öldürme halinde de katil ya öldürülürdü veya maktulün velileri tarafından affedilirdi. Bu âyet de sayıca herkesten daha kalabalık olan bir kabile hakkında nazil oldu. Zira bu kabileden bir köle öldürüldüğü zaman:

“Bu köle karşılığında karşı kabileden hür birinin kanını isteriz!" derlerdi. Bu kabileden bir kadın öldürüldüğü zaman yine:

“Bu kadın karşılığında karşı kabileden bir erkeğin kanını isteriz!" derlerdi. Bunun üzerine:

“Ey Mü’minler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı: Hür ile hür insan, köle ile köle ve kadın ile kadın..âyeti nazil oldu.

Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, en-Nâsih'de, Ebu'l-Kâsım ez-Zeccâcî, Amâlî'de ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:

“Cahiliye insanları isyankar ve şeytanın izinden giden insanlardı. Onun için kabileler arası kavgalarda daha güçlü ve sayıca daha fazla olan kabileden bir köle diğer bir kabilenin kölesi tarafından öldürüldüğü zaman, kendilerini diğerlerinden daha üstün ve daha asil ğördükleri için:

“Bu kölemize karşılık (kısas olarak) karşı taraftan hür birini öldüreceğiz!" derlerdi. Yine kendilerinden bir kadın öldürüldüğü zaman:

“Bizden öldürülen bu kadına karşılık (kısas olarak) karşı taraftan bir erkeği öldüreceğiz!" derlerdi. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Âyetle de kısas olarak köleye karşılık kölenin, hür kişiye karşılık hür kişinin, kadına karşılık da kadının öldürülebileceği bildirildi ve onları hadlerini aşmamaları uyarısı yapıldı. Ancak daha sonra bu konuda:

“Onda üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir..." âyeti nazil oldu.

en-Nehhâs, en-Nâsih'de İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Ey Mü’minler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı: Hür ile hür insan, köle ile köle ve kadın ile kadın..." âyetinin hükmünü:

“Onda üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kutak, dişe diş kısas edilir..." âyeti neshetti.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Ey Mü’minler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı: Hür ile hür insan, köle ile köle ve kadın ile kadın. Öldüren, ölenin kardeşi tarafından bağışlanmışsa, kendisine örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbiniz'den bir hafifletme ve rahmettir..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Burada "bağışlanmak", kasıtlı olarak öldürmede mağdur tarafın diyeti kabul etmesi demektir. Yüce Allah'ın:

“...Örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek..." âyeti ise, mağdur tarafın Yüce Allah'ın istediği şekilde bir diyeti istemesi, karşı tarafın da bunu güzellikle ödemesi anlamına gelir. "...Bu, Rabbiniz'den bir hafifletme ve rahmettir..." buyruğunda ise Yüce Allah böylesi bir hükmün daha önce İsrail oğullarına bu konuda farz kılınan hükümden daha kolay ve hafif olduğunu bildirmiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Ey Mü’minler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı: Hür ile hür insan, köle ile köle ve kadın ile kadın. Öldüren, ölenin kardeşi tarafından bağışlanmışsa, kendisine örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbiniz'den bir hafifletme ve rahmettir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Burada bağışlanma, diyet olarak belirlenen ve alınan miktardan katil tarafına bir miktarın geri verilmesi veya belirlenen diyetten bir miktarın düşülmesidir. Örfe uymadan kasıt da, mağdur tarafın diyet almayı kabul ettikten sonra bunu uygun bir şekilde talep ve tahsil etmesidir. Güzellikle diyeti ödemek de, katilin zorlama olmadan ve kendini savunma çabalarına girmeden bu diyeti ödemesidir. En sonunda da bu ümmete bir şefkat göstergesi olarak böylesi bir uygulamanın kılındığı bildirilmiştir.

Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs, en-Nâsih'de, İbn Hibbân ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“İsrail oğulları zamanında kısas vardı, ancak diyet yoktu. Bu ümmete ise Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Ey Mü’minler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı: Hür ile hür insan, köle ile köle ve kadın ile kadın. Öldüren, ölenin kardeşi tarafından bağışlanmışsa, kendisine örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbiniz'den bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azab vardır." Burada "bağışlanmak", kasıtlı olarak öldürmede mağdur tarafın diyeti kabul etmesi demektir. Yüce Allah'ın:

“...Örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek..." âyeti ise, mağdur tarafın Yüce Allah'ın istediği şekilde bir diyeti istemesi, karşı tarafın da bunu güzellikle ödemesi anlamına gelir. "...Bu, Rabbiniz'den bir hafifletme ve rahmettir..." buyruğunda ise Yüce Allah böylesi bir hükmün daha önce İsrail oğullarına bu konuda farz kılınan hükümden daha kolay ve hafif olduğunu bildirmiştir. "...Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azab vardır" buyruğunda ise, diyetin kabulünden sonra yine katili öldürmek kastedilmektedir.

Taberânî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“İsrâil oğullarında, birisi öldürüldüğü zaman kısas olarak katil öldürülür ve diyet almaları helal sayılmazdı. Ancak Yüce Allah bu ümmete diyeti helal kıldı. Mağdur tarafın uygun bir şekilde diyeti istemesini, katil tarafın ise bu diyeti güzellikle ödemesini emretti. "...Bu, Rabbiniz'den bir hafifletme ve rahmettir..." buyurarak böylesi bir hükmün de daha önce İsrâil oğullarına bu konuda farz kılınan hükümden daha kolay ve hafif olduğunu bildirdi.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildiriyor: İsrâil oğullarında öldürmelerde kısas yapılırdı. Aynı şekilde yaralamalarda da kısas yapılırdı ve diyet caiz değildi. Yüce Allah'ın:

“Onda üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir..." âyeti de buna işaret etmektedir. Ancak Yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine böylesi durumlarda hükmü kolaylaştırdı ve hem öldürme hem de yaralamalarda diyeti caiz kıldı. "...Bu, Rabbiniz'den bir hafifletme ve rahmettir..." âyeti da bu anlamdadır.

İbn Cerîr ve ez-Zeccâcî, Amâlî'de bildirdiğine göre Katâde:

“...Bu, Rabbiniz'den bir hafifletme ve rahmettir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Böylesi bir hüküm, bu ümmet için bir rahmettir; zira Yüce Allah diyeti alma ve yemeyi kendilerine helal kılmıştır. Daha önceki ümmetlere diyet helal değildi. Yahudiler böylesi durumlarda ya kısası uygularlar, ya da affederlerdi. Ancak diyet alamazlardı. Hıristiyanların ise bu durumlarda karşı tarafı affetmeleri emredilmişti. Bu ümmet için ise Yüce Allah kısas olarak öldürmeyi de, affetmeyi de istemeleri halinde diyet almayı da helal kıldı ki böylesi bir şey daha önceki ümmetlere helal kılınmamıştı."

Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin Ebû Şureyh el-Huzâî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Bir yakını öldürülen veya yaralanan kişinin üç şeyden birini seçme hakkı vardır. Ya kısas yapar ya affeder veya diyeti alır. Bu üçünden farklı dördüncü bir şeyi yapmak isterse ona engel olun! Bu üçünden birini kabul ettikten sonra haddini aşıp ileriye giden kişi için, içinde ebedi olarak kalacağı Cehennem ateşi vardır. "

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azab vardır" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Diyeti kabul edip aldıktan sonra yine katili öldüren kişi bunun karşılığında öldürülür ve diyet de ödenmez. Bize anlatılana göre bu konuda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Diyeti kabul edip aldıktan sonra yine katili öldüren kişiden diyet kabul etmem, öldürürüm" buyurmuştur.

Semmûyeh, Zevâid'de, Semure'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Diyeti kabul edip aldıktan sonra yine katili öldüren kişiden diyet kabul etmem, öldürürüm" buyurmuştur.

Vekî', Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azab vardır" âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Cahiliye döneminde birini öldüren bir kişi kabilesine sığınırdı. Kabilesi karşı tarafa gidip diyet üzerinde anlaşma yapar ve diyeti öderdi. Katil diyetin ödenmesi üzerine kendinden emin bir şekilde ortaya çıktığında diyeti alan taraf onu öldürür ve alınan diyet geri verilirdi. İşte tecavüzde bulunma ve haddi aşma budur."

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İkrime, diyeti almasına rağmen yine de katili öldüren kişi hakkında şöyle demiştir:

“Adam öldürülür! Yüce Allah'ın: «...Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azab vardır» buyurduğunu işitmedin mi?"

Bu bölümü tek başına aç →

179. Âyetin Tefsiri

"Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat Vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız."

Abdurrezzâk ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır..." âyetini açıklarken:

“Kısasta hayat, caydırma ve ibret alma vardır. Kişi kısası aklına getirdiği zaman öldürmekten vazgeçer" demiştir.

Abd b. Humeyd, Katâde'den bildiriyor:

“Yüce Allah kısası akıl sahipleri için hayat ve ibret, cahil düşüncesiz olanlar için de bir öğüt vesilesi kıldı. Kaç kişi böylesi bir şeye kalkışmıştır ki kısastan korkup bu felaketin içine düşmekten korunmuştur. Yüce Allah kısasla kullarını birbirlerine karşı korumuştur. Yüce Allah bir şeyin yapılmasını emrettiği zaman o şeyde mutlaka insanın dünya ve âhiretinin ıslahı vardır. Bir şeyi yasakladığı zaman da mutlaka o işte insanların fesadı vardır. Yüce Allah mahlûkatının ıslahının ne ile olacağını elbette ki en iyi bilendir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Kısasta sizin için hayat vardır..."âyetini açıklarken:

“İnsanların bekası vardır; zira ancak katil olanlar cinayetlerine karşılık öldürülürler" demiştir.

Süfyân b. Uyeyne'nin bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Kısasta sizin için hayat vardır..." âyetini açıklarken:

“İnsanların bekası vardır; zira insanları birbirlerine karşı korur" demiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Kısasta sizin için hayat vardır..." âyetini açıklarken:

“İnsanların bekası vardır; zira insanları birbirlerine karşı korur" demiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:

“...Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız" âyetini açıklarken:

“Karşılığında öldürüleceğini bilir de belki öldürmekten vazgeçersin, anlamındadır" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız" âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Aklı olan her bir kişi öldürmeden önce bunun karşılığında kısasla öldürüleceğini hatırlar ve bundan vazgeçer. Bu şekilde belki kısastan çekinerek kan dökmekten sakınır."

Abd b. Humeyd ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Cevzâ bu âyeti:

“Kısasta (Kur'ân'da) sizin için hayat vardır..." lafzıyla okumuştur.

Âdem ve Beyhakî, Sünen'de, Ebu'l-Âliye'den bildiriyor:

“...Bundan sonra tecavüzde bulunana..." âyetinden kasıt, mağdur tarafın diyeti kabul edip aldıktan sonra katili öldürmesidir. "...Bu, Rabbiniz'den bir hafifletme ve rahmettir..." buyruğunda diyetin caiz kılınmasının ümmete bir rahmet olduğu bildirilmiştir. Zira Yahudiler böylesi durumlarda ya kısası uygularlar ya da affederlerdi. Ancak diyet alamazlardı. Hıristiyanların ise bu durumlarda karşı tarafı affetmeleri emredilmişti. Bu ümmet için ise Yüce Allah kısas olarak öldürmeyi de, diyeti de, affetmeyi de helal kılmıştır. "...Kısasta sizin için hayat vardır..." âyetinde Yüce Allah kısası insanlar için hayat kıldığını bildirmiştir. Zira birini öldürmek isteyen pek çok kişi, karşılığında kısas olarak öldürüleceğinden çekindiği için bundan uzak durmaktadır."

Bu bölümü tek başına aç →

180. Âyetin Tefsiri

"Bîrinize ölüm geldiği zaman, eğer bîr mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur"

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:

“Yani geriye mal bırakmışsa" demiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:

“Burada hayr'dan kasıt, maldır" demiştir.

İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor: (.....) ifadeleri Kur'an'da mal anlamında kullanılır. (...Eğer bir mal bırakacaksa...), (Ondaki mal hırsı pek şiddetlidir.), (...Ben, malı, Rabbimin zikrine vesile olduğu için seviyorum...), (...Eğer malları olduğunu bilirseniz...) âyetlerinde olduğu gibi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Eğer bir mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek..." âyetini açıklarken:

“Altmış dinar bırakmayan kişi, geriye mal bırakmamış demektir" demiştir.

Abdurrezzâk, Firyâbî, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de Urve'den bildiriyor: Ali b. Ebî Tâlib, ailenin azatlılarından birinin yanına girdi. Azatlı ölüm döşeğindeydi ve yedi yüz veya sekiz yüz dirhem malı vardı. "Vasiyette bulunayım mı?" diye sorunca, Hazret-i Ali şu karşılığı verdi:

“Hayır! Yüce Allah:

“...Eğer bîr mal bırakacaksa..." buyurur. Senin de fazla malın yok. Bu paraları varislerine bırak."

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre adamın biri Hazret-i Âişe'ye:

“Vasiyette bulunmak istiyorum" deyince, Hazret-i Âişe:

“Ne kadar malın var?" diye sordu. Adam:

“Üç bin dirhem" karşılığını verince, Hazret-i Âişe:

“Ailen kaç kişi?" diye sordu. Adam:

“Dört kişi" deyince, Hazret-i Âişe:

“Yüce Allah:

“...Eğer bir mal bırakacaksa..." buyurur. Senin de az malın var. Bu paraları ailene bırakırsan daha iyi olur" karşılığını verdi.

Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kişi geriye yedi yüz dirhem bırakacaksa vasiyette bulunmaz "demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ebû Miclez:

“Geriye mal bırakacak kişi ancak vasiyette bulunur" demiştir.

Abdurrezzâk ile Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Zührî:

“Yüce Allah, az olsun, çok olsun geriye bırakılan mal için vasiyette bulunulmasını emretmiştir" demiştir.

Abd b. Humeyd, Buhârî ve Müslim, İbn Ömer'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bir müslümanın vasiyeti hazır yanında olmaksızın üç gün geçirmesi doğru değildir" buyurduğunu işittim. Bundandır vasiyetim yanımda olmadan üç günüm asla geçmiş değildir.

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd, Katâde'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İnsanlar! Kendinizi (cezaya karşı) Rabbinizden satın almaya bakın! Bilin ki insanoğluna baki kalan hiçbir şey yoktur! Zira Yüce Allah'ın, malı üzerindeki hakkı konusunda cimri davranan nice kimseler tanıdım ki ölüm anı geldiğinde malını şuraya buraya dağıtmaya başlamıştır" buyurdu.

Katâde şöyle devam eder:

“Yazık sana insanoğlu! Cimri ve eli sıkı idin, ancak ölüm anı geldiğinde malını sağa sola dağıtmaya'başladın. Ey insanoğlu! Allah'tan kork! Malının tasarrufu konusunda sağlıklıyken (cimri davranarak) ve ölüm anında (sağa sola dağıtarak) olmak üzere iki defa kötü bir tavır takınma! Sana varis olamayan yakınlarını da düşün ve aşırıya kaçmadan malından onlara vasiyette bulun."

Abdurrezzâk ile Abd b. Humeyd, Basra kadısı Ubeydullah b. Abdillah b. Ma'mer'den bildiriyor:

“Kişi isim vererek birilerine bir şey vasiyet ettiği zaman söz konusu kişilere vasiyet edilen miktarı veririz. Ancak: «Vasiyetimi Yüce Allah'ın emrettiği bir şeyde harcayın» diye vasiyet ettiği zaman bu miktarı kendisine varis olamayan akrabalarına veririz."

Abdurrezzâk ile Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb:

“Kişi isim vererek birilerine bir şey vasiyet ettiği zaman söz konusu kişilere vasiyet edilen miktarı veririz" demiştir.

Abdurrezzâk ile Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Tâvus:

“Kişi muhtaç durumda bulunan akrabalarını bırakıp da akrabası olmayan kişilere isim de vererek vasiyette bulunduğu zaman bunlara verilecek miktar, muhtaç olan akrabalarına verilir" demiştir.

Abdurrezzâk ile Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Kişi akrabaları olmayan kişilere vasiyette bulunduğu zaman bunlara vasiyetin sadece üçte biri düşer. Kalan üçte ikisi de kendisine varis olamayan akrabalarına verilir" demiştir.

Saîd b. Mansûr, Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, en-Nâsih'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de Muhammed b. Sîrîn'den bildiriyor: İbn Abbâs bir hutbe vererek Bakara Sûresi'ni okudu ve içerdiği hükümleri açıkladı. "...Eğer bir mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek..." âyetine geldiğinde:

“Bu âyetin hükmü neshedilmiştir" dedi.

Ebû Dâvud, en-Nehhâs, en-Nâsih'de, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Eğer bir mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Önceleri bu âyete göre kişiye çocukları varis olur, anne-baba ve akrabalara ise sadece vasiyetten pay verilirdi. Sonrasında: «Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından, erkeklere hisse vardır. Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da hisse vardır. Bunlar, az veya çok, belirli bir hissedir» ayetiyle hükmü neshedildi."

İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Önceleri yakınlara yapılan vasiyet dışında ölen kişiye anne babasından başkası mirasçı olamazdı. Sonrasında Yüce Allah mirasla ilgili âyeti indirdi ve anne babanın mirastaki paylarını belirledi. Aynı şekilde yakınlara yapılacak vasiyetin ölenin geriye bıraktığı malın üçtebiri içinden verilmesi uygulamasını onayladı."

Ebû Dâvud, Sünen ile en-Nâsih'de ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Eğer bir mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur" âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Vasiyet konusundaki bu uygulama, miras âyeti nazil olana kadar devam etti. Nazil olan miras âyetiyle de bu uygulama neshedilmiş oldu."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti açıklarken:

“Miras âyetiyle, ölene mirasçı olanlara vasiyette bulunma hükmü neshedildi, ancak ölene mirasçı olamayan yakınlara vasiyetin hükmü neshedilmeyip baki kaldı" demiştir.

Vekî', İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer'e:

“...Eğer bir mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur" âyeti sorulunca:

“Sonradan nazil olan miras âyeti, bu âyetin hükmünü neshetti" demiştir.

İbn Cerîr'in Katâde'den bildirdiğine göre Şurayh bu âyet hakkında şöyle demiştir:

“Kişi malının tümünü vasiyet edebilirdi. Sopradan nazif olan miras âyetiyle bu uygulama bırakıldı."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyet hakkında şöyle demiştir:

“Önceleri miras çocukların, vasiyet de anne-baba ile yakınların idi ki sonradan (miras âyetiyle) bu uygulama neshedildi."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:

“Burada (.....) ifadesinden kasıt maldır. Bunun miktarının bin dirhem ve üzeri olduğu söylenirdi. Bu âyetle, bu miktarda malı bulunan kişinin anne babasına ve mirasçısı olamayan akrabalarına vasiyette bulunması emredilmiştir. Ancak sonradan inen miras âyetiyle anne-baba vasiyet kapsamından çıkarıldı ve mirasçılardan her birinin mirastaki hakkı belirlendi. Mirasçı olanların vasiyetten pay alamayacakları belirlendikten sonra vasiyet sadece mirasçı olamayan yakınlar ve diğer kişilere kılındı."

Ahmed, Abd b. Humeyd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce, Amr b. Hârice'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bineği üzerinde bizlere hitap etti ve:

“Yüce Allah herkese mirastaki payını belirledi. Bundan sonra mirasçı olan kişinin vasiyetten pay alması caiz değildir" buyurdu.

Ahmed, Abd b. Humeyd ve Beyhakî, Sünen'de Ebû Umâme el-Bâhilî'den bildiriyor: Veda haccında Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbesinde:

“Yüce Allah herkese (mirastaki) hakkını belirledi. Bundan sonra mirasçı olan kişiye vasiyet olmaz" buyurduğunu işittim.

Abd b. Humeyd'in Hasan'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Diğer mirasçıların izni olmadan bir mirasçıya vasiyet olmaz" buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

181. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:182

Bu bölümü tek başına aç →

182. Âyetin Tefsiri

"Her kim işittikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı ancak onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Kim de vasiyyet edenin bir hatâ veya günâh işlemesinden korkar da (tarafların) aralarını düzeltirse, ona günâh yoktur, Allâh bağışlayandır, esirgeyendir"

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abâs:

“Her kim işittikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı ancak onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir" âyetini açıklarken:

“Sonradan bu vasiyet değiştirilse de başta onu vasiyet eden Allah'tan mükâfatını almış ve bu yöndeki görevini ifa etmiş olur" demiştir. "Kim de vasiyyet edenin bir hatâ veya günâh işlemesinden korkar da (tarafların) aralarını düzeltirse, ona günâh yoktur, Allâh bağışlayandır, esirgeyendir" âyetini açıklarken de şöyle demiştir:

“Ölen kişi yaptığı vasiyette hata etmişse veya haksızlıkta bulunmuşsa velilerin o hatayı düzeltmeleri, haksızlığı gidermelerinde bir sakınca olmaz."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“Her kim işittikten sonra vasiyeti değiştirirse..." âyetini açıklarken:

“Birinin yaptığı vasiyeti bizzat duyduğu halde sonradan onu değiştiren kişi, bunun günahını yüklenir" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“Her kim işittikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı ancak onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir Kim de vasiyyet edenin bir hatâ veya günâh işlemesinden korkar da (tarafların) aralarını düzeltirse, ona günâh yoktur, Allah bağışlayandır, esirgeyendir" âyetlerini şöyle açıklamıştır:

“Adil olduğu ve haksızlık yapılmadığı halde bir vasiyeti, vasiyet eden kişi tarafından bizzat işiten, onun ölümünden sonra da değiştiren mirasçılar bunun günahını yüklenirler. Vasiyet eden kişi ise sorumluluğunu ifa etmiş olur. Zira Yüce Allah bu vasiyeti hakkıyla işitmiştir ve herkesten iyi bilendir. Ancak ölen kişinin vasiyetinde bir haksızlık veya bir adaletsizlik olduğunu gören kişinin hatalı olan kısmı doğru bir şekilde değiştirmesinde bir sakınca olmaz. Yüce Allah bu -değişikliği yapıp vasiyeti adil bir hale dönüştüren ve tarafların arasını bulan kişiye mağfiret eder. Ölen kişinin ettiği vasiyeti değiştirmesine ruhsat verdiği için de Yüce Allah pek merhametlidir."

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a âyetteki "iliş."ifadesinin ne anlama geldiğini sorunca, İbn Abbâs:

“Vasiyette hata ve adaletsizliktir" karşılığını verdi. Nâfi':

“Peki, Araplar böylesi bir ifadeyi biliyorlar mı ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:

“Tabi ki biliyorlar! Şair Adiy b. Zeyd'in:

"Ey Nûman! Annen de kardeşlerin konusunda

Yaptıklarıyla pek adaletsiz davranmakta" dediğini işitmedin mi?"

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken: (.....) hata, (.....) ifadesi ise kasıt anlamındadır" demiştir.

Süfyân b. Uyeyne ile Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini açıklarken:

“Hata veya kasıt" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Atâ: (.....) âyetini:

“Haksızlık" olarak açıklamıştır.

Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Kim de vasiyyet edenin bir hatâ veya günâh işlemesinden korkar da.." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Vasiyette bulunacak kişinin ölüm anında gerçekleşen bir durumdur. Burada ölüm döşeğinde olan ve vasiyette bulunan kişi bu vasiyetinde haksızlık ettiği zaman yanındaki varisleri adil davranması konusunda onu uyarıp düzeltirler. Vasiyette birilerine haksızlık ettiği zaman da ona:

“Şöyle şöyle yap! Filana şu kadar ver!" gibisinden onu uyarırlar."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“Kim de vasiyyet edenin bir hatâ veya günâh işlemesinden korkar da..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Kişi vasiyetinde haksızlık veya adaletsizlik ettiği zaman öldükten sonra velisi durumunda olan kişilerin veya Müslümanların imamlardan herhangi birinin bu vasiyeti Yüce Allah'ın Kitab'ına ve Resulünün sünnetine göre düzeltme hakkı vardır."

Süfyân b. Uyeyne, Saîd b. Mansûr ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'ın:

“Vasiyette adaletsiz olmak ve hak sahiplerine zarar vermek, büyük günahlardandır" demiştir.

Ebû Dâvud, Merâsil'de, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ölüm anında yaptığı vasiyette haksızlık edenin bu haksızlığı nasıl düzeltiliyorsa, aynı şekilde hayatta olanın verdiği sadakada yaptığı haksızlık da düzeltilir" buyurmuştur.

Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Sevrî:

“Her kim işittikten sonra vasiyeti değiştirirse..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Bize ulaşana göre kişi bir vasiyette bulunduğu zaman artık vasiyetin içeriği sonradan (varisler tarafından) değiştirilemez. Ancak: «Kim de vasiyyet edenin bir hatâ veya günâh işlemesinden korkar da (tarafların) aralarını düzeltirse, ona günâh yoktur, Allâh bağışlayandır, esirgeyendir» âyeti nazil oldu ve hatalı bulunan bir vasiyetin hakkâni olması için değiştirilmesine ruhsat verdi."

Bu bölümü tek başına aç →

183. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:184

Bu bölümü tek başına aç →

184. Âyetin Tefsiri

"Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz. Oruç günleri sayılıdır. Hasta veya yolcu olanlarınız, o günlerin sayısınca, başka günlerde oruç tutar. Orucu güçlükle tutabilenler ise, fidye olarak yoksul doyururlar. Ama kim fazladan bir hayır işlerse, bu onun için daha hayırlı olur. Oruç tutmanız ise, bir bilseniz, sizin için daha da hayırlıdır"

Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve Beyhakî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İslam, Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet etmek, namazı kılmak, zekatı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve haccetmek olmak üzere beş temel üzerine bina edilmiştir" buyurmuştur.

Ahmed, Ebû Dâvud, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de, Muâz b. Cebel'den bildiriyor: Hem namaz, hem de oruç üç defa değişikliğe uğradı. Namaz konusundaki ilk değişiklik şöyle oldu: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret ettikten sonra on yedi ay boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kıldı. Sonra Yüce Allah:

“Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin. Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rab'lerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir" âyetini indirdi. Bu âyetle de Yüce Allah kıbleyi Mekke tarafına doğru değiştirdi.

İkinci değişikliğe gelince; önceleri namazı cemaatle kılmak üzere toplanacakları zaman birbirlerine haber verirlerdi. Hatta teke tek haber vermek yerine namaz vaktini bildirmek için çan kullanmayı bile düşündüler. Sonrasında Ensar'dan Abdullah b. Zeyd adında biri Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:

“Yâ Resûlallah! Uyku ile uyanıklık arasında iken, hatta tamamen uyanıkken desem yeridir, rüyamda üzerinde iki parçalık yeşil giysi olan bir adam gördüm. Kıbleye doğru döndü ve şöyle dedi: Allahu Ekber! Allahu Ekber! Eşhedu enlâ ilahe illallah..." diyerek ezanın lafızlarını ikişer defa tekrarladı. Ensar'lı şöyle devam etti:

“Adam ezanı bu şekilde bitirdikten sonra az bir bekledi. Sonrasında aynı şeyleri bir daha tekrar etti. Ancak ikinci söylemesinde:

“Kad kâmeti's-salâtü! Kad kâmeti's-salâtü" sözlerini ekledi." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensar'Iı adama:

“Bu sözleri Bilâl'e de öğret namaz için çağrıyı (ezanı) bunlarla yapsın" buyurdu. Bu sözlerle de ezanı okuyan ilk kişi Bilâl oldu. Ezanı duyan Ömer b. el-Hattâb gelip:

“Ben de aynı şeyi görmüştüm; ancak Ensar'Iı benden hızlı davranmış" dedi.

Üçüncü değişiklik ise şöyle oldu: Ashab bazen namaza geldiklerinde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namaza başlamış oluyordu. Sonradan gelen kişi de safta duran birine:

“Kaç rekat kıldı?" anlamında işaret eder, namazda olan kişi de artık bir veya iki, kaç rekat kılmışlarsa işaret ederek cevap verirdi. Bu şekilde sonradan gelen kişi kaçırdığı rekatları tek başına kılar sonra cemaate katılır onlarla namaza devam ederdi. Bu konuda Muâz:

“Ben de bu şekilde geç kalırsam Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) nasıl bulmuşsam katılıp öyle devam edeceğim, namaz bitimi de kalkıp kaçırdığım rekatları kaza edeceğim" dedi. Bir defasında Muâz namaza geldiğinde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) başlamıştı. Muâz, Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) namaza durdu. Namaz bitince de kalkıp kaçırdığı rekatları kaza etti. Bunun üzerine Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu konuda Muâz size bir sünnet kıldı. Öylesi durumlarda siz de öyle yapın" buyurdu. Namaz konusundaki üç değişiklik işte böyle oldu.

Oruçtaki değişikliklere gelince, birincisi şöyledir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiği zaman her aydan üç gün oruç tutardı. Bunun yanında Âşure günlerinde de oruç tutardı. Sonrasında:

“Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz. Oruç günleri sayılıdır. Hasta veya yolcu olanlarınız, o günlerin sayısınca, başka günlerde oruç tutar. Orucu güçlükle tutabilenler ise, fidye olarak yoksul doyururlar. Ama kim fazladan bir hayır işlerse, bu onun için daha hayırlı olur. Oruç tutmanız ise, bir bilseniz, sizin için daha da hayırlıdır" âyetleri nazil oldu ve oruç farz kılındı. Bu âyetlere göre de isteyen oruç tuttu, tutamayan da bunun yerine bir miskini doyurdu.

Ancak sonrasında:

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir" âyeti nazil oldu. Bu âyetle de Yüce Allah sağlıklı ve mukîm olanların orucu tutmalarını emretti. Hasta ve yolcu olanların (daha sonra tutmaları şartıyla) oruç tutmamalarına ruhsat verdi. Oruç tutmaya güç yetiremeyen ihtiyarlar için de oruç yerine fidye verilmesini sabit kaldı. Bu şekilde iki değişiklik oldu.

Üçüncü değişiklik ise şöyledir: Önceleri oruçlu olan kişi akşam vakti girdikten sonra uyumadıkları sürece yer, içer ve hanımıyla ilişkiye girerdi. Ancak uyuması halinde yeme içme ve ilişkiden artık uzak dururdu. Ensar'dan Sirma adında biri vardı. Gün boyunca oruçlu bir şekilde çalıştı. Akşam eve gelince de namazını kıldı ve bir şeyler yiyip içmeden uyudu. Uyandığında ikinci gün sabah olmuştu ve hâlâ oruçluydu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu aşırı bitkin bir şekilde görünce:

“Bakıyorum da bayağı yorgun ve bitkinsin, sebebi nedir?" diye sordu. Sirma:

“Yâ Resûlallah! Dün gün boyu çalıştım, akşam da eve yorgun gelince iftarımı açmadan hemen uyudum. Uyandığımda da sabah olmuştu ve hâlâ oruçluydum" karşılığını verdi.

Ömer de akşam uyuyup geri uyandıktan sonra hanımıyla birlikte olmuştu. Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip durumunu anlatınca:

“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah, (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun..." âyeti nazil oldu.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı..." âyetini açıklarken:

“Burada geçmiş ümmetlerden kasıt Ehl-i kitâb'dır" demiştir.

Cerîr'in bildirdiğine göre Şa'bî şöyle demiştir:

“Bize farz kılındığı gibi Hıristiyanlara da oruç farz kılınmıştı. Sanırım yaz mevsiminde oruç tutmaları farz kılınmış, sonradan onu bir sonraki mevsime kaydırmışlar ve bir aydan elli güne çıkarmışlardı. "Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı..." âyeti de bu anlama gelmektedir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Bizden önceki ümmetlerden kasıt, Hıristiyanlardır. Onlara da Ramazan orucunu tutmaları farz kılınmış, bu ay boyunca akşam vaktinden sonra uyumaları halinde yeme içme ile hanımlarıyla ilişkiye girmeleri yasaklanmıştı. Ancak Ramazan orucunu tutmaları kendilerine ağır gelince toplanmış, bu orucu yaz ile kış arasında olan bir aya kaydırmışlar ve:

“Bu yaptığımız değişikliğin kefareti olarak oruca yirmi gün daha ekler elli güne çıkartırız" demişlerdir. Müslümanlar da oruçlarını Hıristiyanlar gibi tutmuşlardır. Ancak Kays b. Sirma ile Ömer b. el-Hattâb'ın başına gelen o olaylardan sonra Yüce Allah Müslümanların, şafak sökünceye kadar yeme içmelerini ve hanımlarıyla ilişkiye girmelerini helal kılmıştır" .

Buhârî, Târih'de, en-Nehhâs, en-Nâsih'de ve Taberânî, Dağfel b. Hanzala'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Önceden Hıristiyanların da Ramazan orucunu tutmaları farzdı. Bir defasında kralları hastalanınca: «Yüce Allah ona şifa verirse otuz günlük oruca on gün daha ekleyeceğiz» dediler. Sonrasında kralları et yiyip ağzından rahatsızlandı. Yine: «Yüce Allah ona şifa verirse (kırk günlük) oruca yedi gün daha ekleyeceğiz» dediler. Bu kraldan sonra gelen başka bir kral: «Orucu bu şekilde eksik bırakmayız, o üç günü de tutacağız. Orucu da Ramazan ayından bahar aylarına kaydıracağız» dedi. Bu şekilde oruç tuttukları gün sayısını elliye çıkardılar. "

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî':

“...Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı..." âyetini açıklarken:

“Yatsıdan yatsıya oruç tutmaları farz kılınmıştı" demiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı..." âyetini açıklarken:

“Burada geçmiş ümmetlerden kasıt, Ehl-i kitâb'dır" demiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Umulur ki korunursunuz" âyetini açıklarken:

“Önceki ümmetlerde olduğu gibi yemeden, içmeden ve kadınlarla ilişkiden uzak durmaktır" demiştir.

İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ:

“Oruç, sayılı günlerdedir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Ay ismi zikredilmeden her aydan üç gün oruç tutmaları farz kılınmıştı ki sayılı günlerden kasıt da budur. Ramazan ayı orucunun farz kılınmasından önce insanlar bu şekilde oruç tutardı. Sonradan Yüce Allah, Ramazan orucunu farz kıldı."

Saîd b. Mansûr, Ebû Câfer'den bildiriyor:

“Ramazan ayı orucunun farz kılınmasıyla daha önce tutulan tüm oruçların hükmü neshedildi."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil:

“Oruç, sayılı günlerdedir..."âyetini açıklarken:

“Sayılı günlerden kasıt, Ramazan ayının otuz günüdür" demiştir. .

İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Önceleri her aydan üç gün oruç tutulurdu. Ramazan ayı orucunun farz kılınmasıyla daha önce yatsıdan yatsıya tutulan oruç şekli neshedildi. Bu yeni nazil olan âyetle de oruç tutmamanın fidyesi olarak bir yoksulu doyurma getirildi. Buna göre yolcu olsun mukim olsun yoksulu doyuran kişi istedikten sonra oruç tutmayabilirdi. Bu, Yüce Allah'ın kendisine verdiği bir ruhsat idi. Ancak daha sonra:

“...Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun..." âyeti nazil oldu. Bu âyette de:

“...Orucu güçlükle tutabilenler ise, fidye olarak yoksul doyururlar..." ruhsatı yer almadı. Bu şekilde yeni âyetle fidye verip oruç tutmama hükmü neshedilmiş oldu. "...Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez..." buyruğuyla da yolcu olan kişiye oruç tutmama ruhsatı verildi ve tutamadığı gün sayısınca günü başka günlerde tutması emredildi."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Farz kılınan bu oruç, Ramazan ayı orucudur. Yüce Allah bizden öndekilere de orucu farz kılmıştır. Onlar her aydan üç gün oruç tutar, sabah iki akşam da iki rekat namaz kılarlardı. Sonrasında Ramazan orucu farz kılındı."

İbn Ebî Hâtim, Dahhâk'tan bildiriyor:

“İlk tutulan oruç şekli Hazret-i Nûh'tan itibaren tutulan oruç idi. Aynı orucu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı da tutmuşlardır. Bu oruç da her aydan üç gün yatsıya kadar tutulurdu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı da Ramazan orucunun farz kılınmasından önce bu şekilde oruç tutarlardı."

İbn Ebî Hâtim'in İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah Ramazan ayı orucunu sizden önceki ümmetlere de farz kılmıştı" buyurmuştur.

İbn Ebî Hâtim, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor:

“Yüce Allah bize bir aylık orucu farz kılması gibi bizden önceki ümmetlere de orucu farz kıldı."

Abd b. Humeyd, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Orucun size farz kılınması gibi Hıristiyanlara farz kılınmıştı. Bunun delili de:

“...Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı..." âyetidir. Hıristiyanlar:

“Hatalı başlamayalım" diyerek bir gün öncesinden tutmaya başladılar. Sonra:

“Hatalı tutmayalım" diyerek bir gün önceden başlayıp bir gün sonradan bitirmeye başladılar. En sonunda:

“On gün önceden başlayıp sonundan da on gün daha tutalım ki yanlış yapmayalım" dediler ve bu şekilde yoldan çıktılar.

İbn Ebî Hatim, İbn Ömer'den bildiriyor:

“...Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı..." âyeti nazil oldu. Önceki ümmetlere farz kılınan oruç şekline göre biri akşam namazını kıldıktan sonra uyuduğu zaman diğer günün akşamına kadar artık yemek yiyip bir şeyler içemez ve kadınlarla ilişkiye giremezdi."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Geçmiş ümmetlerden kişiye, akşam iftarını açmadan uyuduğu zaman diğer günün akşamına kadar yemek yiyemeyeceği ve kadınlarla ilişkiye giremeyeceği emredilmişti. Bu emir, onlar için bu şekilde devam etti, ancak size bu konuda ruhsat verildi."

Buhârî ile Müslim, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:

“Aşûra günü oruç tutulurdu. Ramazan orucu farz kılınınca Aşûre orucunu dileyen tuttu, dileyen de tutmadı."

Süneyd ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Önceki ümmetlerden kasıt, Ehl- i kitâb'dır. Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına farz kılınış şekli de; kişi akşam iftarını açtıktan sonra yatsı namazını kılana veya uyuyana kadar dilediğince yer, içer ve hanımıyla ilişkiye girebilirdi. Ancak yatsı namazını kıldığında veya uyuduğunda diğer günün akşamına kadar yeme, içme ve cinsi münasebet kendisine helal olmazdı. Bu uygulama da:

“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı..." âyetinin nazil olmasıyla neshedildi."

Abd b. Humeyd, İbn Sîrîn'den bildiriyor: İbn Abbâs hutbe verirken:

“...Orucu güçlükle tutabilenler ise, fidye olarak yoksul doyururlar..." âyetini okudu ve:

“Bu âyet neshedildi" dedi.

İbn Ebî Hatim, en-Nehhâs, en-Nâsih'de ve İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“...Orucu güçlükle tutabilenler ise, fidye olarak yoksul doyururlar..." âyeti nazil olduğunda ashaptan dileyen oruç tutar, dileyen de oruç tutmaz, ama buna mukabil fidye olarak her bir gün için bir yoksulu doyururdu. Ancak:

“...Sizden bu ayı idrak eden, onda oruç tutsun; hasta veya yolculukta olan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun.." âyetinin nazil olmasıyla fidye konusunda yaşlılar hariç bir önceki âyetin hükmünü neshetti. Yaşlı olanlar için de karşılığında her gün bir yoksulu doyurmak şartıyla dilerlerse oruç tutmamaları ruhsatını geçerli bıraktı."

Ebû Dâvud'un bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Orucu güçlükle tutabilenler ise, fidye olarak yoksul doyururlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“(Ashâbdan) yoksul doyurmak suretiyle fidye vermek isteyen kişi, bunu verir ve orucu da tamamlanmış olurdu. Sonra Yüce Allah bu konuda:

“...Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir. Oruç tutmanız eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır..." Yine:

“...Sizden bu ayı idrak eden, onda oruç tutsun; hasta veya yolculukta olan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun.. ." buyurdu."

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyet hakkında şöyle demiştir:

“Oruç konusunda oruç tutabilecek güçte olan yaşlı erkek ve kadınların oruç tutmamaları, bunun karşılığında fidye olarak tutamadıkları gün sayısınca bir yoksulu doyurmaları yönünde ruhsat vardı. Ancak:

“...Sizden bu ayı idrak eden, onda oruç tutsun; hasta veya yolculukta olan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun..." âyetiyle bu uygulama neshedildi. Yeni nazil olan bu âyetle de sadece oruç tutamayacak kadar zayıf olan yaşlı erkek ve kadınların oruç tutmamalarına, bunun karşılığında fidye olarak tutmadıkları gün sayısınca bir yoksulu doyurmalarına ruhsat tanındı. Aynı şekilde bebeğe veya kendisine zarar gelebilme endişesi taşıyan hamile veya emzikli kadınların da oruç tutmamalarına, bunun karşılığında fidye olarak tutamadıkları gün sayısınca bir yoksulu doyurmalarına ruhsatı tanındı ve tutmadıkları günleri kaza etmenin gerekmediği bildirildi."

Dârimî, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbn Huzeyme, Ebû Avâne, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs, İbn Hibbân, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de Seleme b. el-Ekva'dan bildiriyor:

“...Orucu güçlükle tutabilenler ise, fidye olarak yoksul doyururlar.." âyeti nazil olduğu zaman ashaptan isteyen oruç tutar, isteyen de tutmaz karşılığında söz konusu fidyeyi verirdi. Sonrasında nazil olan:

“...Sizden bu. ayı idrak eden, onda oruç tutsun; hasta veya yolculukta olan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun..." âyetiyle bu uygulama neshedildi.

İbn Hibbân, Seleme b. el-Ekva'dan bildiriyor:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında Ramazan ayında önceleri dileyen oruç tutar, dileyen de tutmaz bunun karşılığında fidye olarak tutmadığı gün sayısınca yoksulu doyururdu. "...Sizden bu ayı idrak eden, onda oruç tutsun; hasta veya yolculukta olan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun..." âyeti nazil olunca önceki uygulamaya son verildi."

Buhârî, İbn Ebî Leyla'dan bildiriyor: Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabının bize bildirdiklerine göre Ramazan ayı orucu farz kılınınca kendilerine pek bir ağır gelmiş. Bunun içindir ki oruca gücü yetenler dahi günlük bir yoksulu doyuruyor ve o günü oruç tutmuyordu; zira bu yönde ruhsat vardı. Ancak:

“...Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır" âyeti nazil oidu ve bu uygulamayı neshederek güç yetirenlerin oruç tutması emredildi.

İbn Cerîr, İbn Ebî Leyla'dan bildiriyor: Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabının bize bildirdiklerine göre Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret ettiği zaman ashabına nafile olarak her aydan üç gün oruç tutmalarını söyledi. Sonrasında da Ramazan orucunu farz kılan âyet nazil oldu. Oruca pek alışkın olmadıkları için de Ramazan ayının tamamını oruçlu geçirmek kendilerine ağır geldi. Bunun içindir ki oruç tutmayanlar, fidye olarak bir yoksulu doyuruyordu. Daha sonra da:

“...Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır" âyeti nazil oldu. İnen bu âyet de sadece hasta ve yolcuya oruç tutmama ruhsatı verdi, diğer Müslümanların ise oruç tutmalarını emretti.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, Âmir eş-Şa'bî'den bildiriyor:

“...Orucu güçlükle tutabilenler ise, fidye olarak yoksul doyururlar..." âyeti nazil olduğu zaman varlıklı kimseler oruç tutmayıp bunun yerine yoksul doyurdular. Orucu tutmak da fakirlere kaldı. Bunun üzerine:

“...Sizden bu ayı idrak eden, onda oruç tutsun; hasta veya yolculukta olan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun..." âyeti nazil oldu ve herkes orucu tutmaya başladı.

Vekî' ile Abd b. Humeyd, İbn Ebî Leyla'dan bildiriyor: Ramazan ayında Atâ b. Ebî Rebâh'ın yanına girdiğim zaman yemek yiyordu. "Yemek mi yiyorsun?" diye sorduğumda şöyle karşılık verdi:

“Orucun farz kılınmasından sonra dileyen oruç tuttu, dileyen de orucu tutmadı; ancak oruç süresince her gün bir yoksulu doyurdu. "...Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir..." âyeti nazil olunca bu sefer oruç tutmayanlar günlük iki yoksulu doyurmaya başladılar. Ancak:

“...Sizden bu ayı idrak eden, onda oruç tutsun; hasta veya yolculukta olan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun..." âyeti nazil olunca hasta, yolcu veya benim gibi çok yaşlı kimseler dışında her müslümanın orucu tutması farz oldu. Benim gibi yaşlı olanlar ise tutmadıkları her gün için bir yoksulu doyururlar."

Vekî', Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Musannef de, Buhârî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Ömer, bu âyeti:

“ (... Fidye olarak yoksulları doyururlar...) lafzıyla okumuş ve şöyle demiştir:

“Bu âyetin hükmü:

“...Sizden bu ayı idrak eden, onda oruç tutsun; hasta veya yolculukta olan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun..." âyetiyle neshedildi."

Vekî', Süfyân, Abdurrezzâk, Firyâbî, Buhârî, Ebû Dâvud, en-Nâsih'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Enbârî, el-Mesâhifde, Taberânî, Dârakutnî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (...Oruçla mükellef kılınıp tutmaya güç yetiremeyenler...) lafzıyla okumuş ve şöyle demiştir:

“Bu âyet neshedilmiş değildir. Burada oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlı erkek ile yaşlı kadın kastedilmektedir. Bunlar her bir gün yerine bir yoksulu doyururlar ve tutmadıkları günleri kaza etmezler."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Dârakutnî, Hâkim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (.....) lafzıyla okumuş ve âyeti şöyle açıklamıştır:

“Oruçla mükellef olup da tutamayanlar her gün için bir yoksulu doyururlar. Ancak kişi, fidye konusunda daha iyisini yapmak isterse o zaman bir yoksulu daha doyurur ki bu, onun için daha hayırlıdır. Ancak her halükarda oruç tutulması daha efdaldir. Bu âyet neshedilmiş değildir. Yoksul doyurup oruç tutmama ruhsatı da sadece oruç tutamayacak kadar yaşlı olanlar ile müzmin hastalığı olanlar için verilmiştir."

İbn Cerîr ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Âişe bu âyeti: (.....) lafzıyla okurdu.

İbn Ebî Dâvud'un el-Mesâhifte bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr bu âyeti: (.....) lafzıyla okumuştur.

Vekî', Abd b, Humeyd ve İbnu'l-Enbârî'nin bildirdiğine göre İkrime bu âyeti: (.....) lafzıyla okumuş ve âyeti şöyie açıklamıştır:

“Bu ifadeden kasıt, oruçla mükellef olup da tutamayanlardır. Âyet neshedilmiş değildir. Tutmaya güç yetirenler tutar, mükellef olup da güç yetiremeyenler ise fidye verirler."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Enbârî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (.....) lafzıyla okumuş ver "Bundan kasıt oruç tutmakla mükellef olanlardır" demiştir.

Saîd b. Mansûr, Ebû Dâvud, en-Nâsih'de ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime bu âyeti: (.....) lafzıyla okur ve şöyle derdi:

“Lafız şayet (.....) şeklinde olsaydı zaten oruç tutabiliyor anlamında olurdu."

İbn Ebî Şeybe, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“...Orucu güçlükle tutabilenler ise, fidye olarak yoksul doyururlar.." âyeti, oruç tutamayacak kadar yaşlı olanlar hakkında nazil olmuştur. Kendilerine, tutmadıkları her bir gün için bir yoksulu doyurmaları ruhsatı verilmiştir."

Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, en-Nâsih'de, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Dârakutnî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Orucu güçlükle tutabilenler ise, fidye olarak yoksul doyururlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Bu âyet neshedilmemiştir. Burada bahse konu olan kişi, oruç tutamayacak kadar yaşlı olan kişidir. Bu kişi tutmadığı her bir gün için bir müddü yemek, bir müddü de katık olmak üzere bir yoksula yarım sâ' buğdayı sadaka verir."

İbn Sa'd, Tabakât'ta, Mücâhid'den bildiriyor:

“...Orucu güçlükle tutabilenler ise, fidye olarak yoksul doyururlar..." âyeti, efendim Kays b. es-Sâib hakkında nazil olmuştur. Âyet nazil olunca da oruç tutmamış ve tutmadığı her gün için bir yoksulu doyurmuştur."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Orucu güçlükle tutabilenler ise, fidye olarak yoksul doyururlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Kişi ancak güçlükle oruç tutabiliyorsa, oruç tutmama ve tutmadığı her bir gün için de bir yoksulu doyurma ruhsatı vardır. Hamile, emzikli, yaşlı ve müzmin bir hastalığı olanlar için de aynı ruhsat vardır."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib:

“...Orucu güçlükle tutabilenler ise, fidye olarak yoksul doyururlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Bundan kasıt oruç tutamayacak kadar yaşlı olanlardır. Bunlar oruç tutmaz, ancak tutmadığı her bir gün için bir yoksulu doyurur."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Ebû Ya'lâ, İbnu'l-Münzir, Dârakutnî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Enes b. Mâlik ölmeden bir yıl önce oruç tutamayacak kadar zayıf düşünce tirit yemeği yapmış ve otuz yoksulu çağırıp yedirmiştir.

Taberânî, Katâde'den bildiriyor:

“Enes b. Mâlik ölmeden bir yıl önce oruç tutamayacak kadar zayıf düşünce otuz gün boyunca her gün bir yoksul doyurmuştur."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Dârakutnî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs, kendisine ait olan bir hamile veya emzikli ümmü veled'ine:

“Sen oruç tutmaya güç yetiremeyen kişiler konumundasın. Oruç tutmayabilirsin ve tutmadığın günleri kaza etmen gerekmez" demiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve Dârakutnî, Nâfi'den bildiriyor: İbn Ömer'in kızlarından biri, hamile iken oruç tutup tutmayacağını sormak üzere birini İbn Ömer'e gönderdi. İbn Ömer:

“Oruç tutmaz, tutmadığı her bir gün için de bir yoksulu doyurur" cevabını verdi.

Abdurrezzâk ile Abd b. Humeyd, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor:

“Hamile kadın doğum yapacağı ayın içinde ise oruç tutmaz. Çocuğundan dolayı endişesi olan emzikli kadın da oruç tutmaz. Her ikisi de tutmadıkları her bir gün için bir yoksul doyururlar ve tutmadıkları günleri kaza etmeleri gerekmez."

Abd b. Humeyd, Osmân b. el-Esved'den bildiriyor: Karım hamile idi ve oruç tutmakta zorlanıyordu. Durumunu Mücâhid'e sorduğumda:

“Oruç tutmamasını söyle. Tutmadığı her gün için de bir yoksulu doyursun. Sağlığı yerine geldiği zaman da tutmadığı günleri kaza etsin" dedi.

Abd b. Humeyd, Hasan'dan bildiriyor:

“Emzikli kadın çocuğu konusunda endişeye düşerse oruç tutmaz, tutmadığı her gün için de bir yoksulu doyurur. Hamile kadın da sağlığından yana endişe ettiği zaman oruç tutmaz, ancak tutmadığı günleri kaza eder, zira hasta kişi konumundadır."

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), hamile ile emzikli kadın konusunda:

“Oruç tutmazlar, ama tutmadıkları günleri sonradan kaza ederler" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbrâhîm en-Nehâî:

“Hamile ile emzikli kadın sağlıkları konusunda endişe ettikleri zaman oruç tutmazlar, ancak tutmadıkları günleri sonradan kaza ederler" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbrâhîm(-i Nehaî):

“Kişi Ramazan ayında sağlığı konusunda endişeye düştüğü zaman oruç tutmasın" demiştir.

Saîd b. Mansûr, İbn Sîrîn'den bildiriyor:

“İbn Abbâs minber üzerine Bakara Sûresi'ni okudu. Bu âyete geldiğinde yoksul ifadesini çoğul olarak, (.....) şeklinde okudu."

Saîd b. Mansûr, Tâvus'tan bildiriyor:

“İbn Abbâs bu âyeti (.....) lafzıyla okumuştur."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Fidye olarak yoksul doyururlar..." âyetini açıklarken:

“(Her gün için) bir yoksul doyururlar" demiştir.

Vekî'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Fidye olarak yoksul doyururlar..." âyetini açıklarken:

“Fidye olarak, Mekke ahalisinin kullandığı müd'den (ölçekten) bir müd verilir" demiştir.

Abdurrezzâk ile Abd b. Humeyd, İkrime'den bildiriyor: Annem susuz kalamıyor rahatsızlanıyordu. Bunun için de oruç tutamıyordu. Durumu Tâvus'a sorduğumda:

“Oruç tutmaz, tutmadığı her bir gün için de bir yoksula yarım müd buğday verir" dedi. "Hangi müd'lerden?" diye sorduğumda:

“Yaşadığın bölgede kullanılan müd'lerden" karşılığını verdi.

Dârâkutnî'nin bildirdiğine göre Ebû Hureyre:

“Yaşlı olup da Ramazan orucunu tutamayan kişi, tutamadığı her bir gün için bir müd buğday verir" demiştir.

Abdurrezzâk ile Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Süfyân:

“Sadaka ile kefaretler Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kullandığı müd (ölçek) ile verilir" demiştir.

Vekî'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Her kim de hayrına fidyeyi artırırsa..." âyetini açıklarken:

“Yoksula bir sâ' tahıl (sadaka) vermesidir" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İkrime:

“...Her kim de hayrına fidyeyi artırırsa..." âyetini açıklarken:

“İki yoksulu doyurmaktır" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Tavus:

“...Her kim de hayrına fidyeyi artırırsa..." âyetini açıklarken:

“Birden fazla yoksulu doyurmaktır" demiştir.

Vekî' ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Enes yaşli olduğundan dolayı Ramazan orucunu tutamamış, tutamadığı her bir gün için de dört yoksulu doyurmuştur.

Dârakutnî, Sünen'de Mücâhid'den bildiriyor: Kays b. es-Sâib'in şöyle dediğini işitim:

“Kişi Ramazan ayının orucunu tutamamasının fidyesini her bir gün için bir yoksulu doyurmak suretiyle verir. Siz benim.için günde iki yoksulu doyurun."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Şihâb:

“...Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır" âyetini açıklarken:

“Orucu tutmanız, tutmayıp fidye vermenizden daha hayırlıdır" demiştir.

Mâlik, Ahmed, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Huzeyme ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ebu Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İnsanoğlu yaptığı her bir iyiliğin karşılığını on katından yediyüz katına kadar alır. Ancak Yüce Allah orucu bunun dışında tutup şöyle buyurur: «Kul orucunu benim için tutar ve bunun mükâfatını bizzat ben veririm. Kul yemeğinden, içeceğinden ve şehvetinden benim için uzak durur.» Oruçlunun, biri iftar vakti, biri de Rabbinin huzuruna çıktığı vakit olmak üzere iki sevinci vardır. Oruçlunun ağzının kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir."

İbn Ebî Şeybe, Müslim ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre ile Ebû Saîd'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah: «Oruç benim rızam için tutulur ve mükâfatını da ben vereceğim. Oruçlunun, biri iftar vakti biri de Rabbinin huzuruna çıkıp mükafatını aldığı vakit olmak üzere iki sevinci vardır» buyurur. Oruçlunun ağzının kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir. "

Ahmed ve Beyhakî, Câbir'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah şöyle buyurur: «Oruç, kulun kendini Cehennem ateşinden koruduğu bir kalkan gibidir. Oruç benim için tutulur, mükafatını da bizzat ben veririm»" buyurmuştur. Yine Allah Resûlünün:

“Oruç, kişiyi Cehennem ateşinden koruyan sağlam bir kalkandır" buyurduğunu işittim.

Beyhakî, Eyyûb b. Hassân el-Vâsitî'den bildiriyor: Adamın birinin Süfyân b. Uyeyne'ye:

“Ey Ebû Muhammed! Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Yüce Allah'tan naklen rivayet ettiği: «İnsanoğlu tüm amellerini kendisi için yapar. Sadece orucu benim için tutar. Bundan dolayı bunun mükafatını bizzat ben vereceğim» sözü hakkında ne dersin?" diye sorduğunu işittim. İbn Uyeyne şu karşılığı verdi:

“Bu en güzel ve en hikmetli hadislerden biridir. Zira kıyamet gününde Yüce Allah kulunu hesaba çektiği zaman yaptığı tüm kötülükleri oruç dışındaki amellerinden karşılar. Oruç dışında başka bir ameli kalmadığı zaman da geriye kalan kötülüklerini oruçtan karşılar ve yine oruç dolayısıyla onu Cennete sokar."

Mâlik, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim ve Nesâî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Yüce Allah: «İnsanoğlunun, oruç hariç tüm amelleri kendisi içindir. Ancak orucu benim için tutar. Bunun içindir ki orucunun mükâfatını bizzat ben vereceğim. Oruç kişinin kalkanıdır» buyurur. Biriniz oruçlu olduğu zaman öfkelenip kötü laflar etmesin. Biri ona kötü bir laf ettiği veya onunla kavga etmek istediği zaman ona: «Ben oruçluyum» desin. Muhammed'in canı elinde olana yemin olsun ki oruçlu kişinin ağzının kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlu kişinin iki sevinci olur. İftarını yaptığı zaman sevinir. Bir de Allah'ın huzuruna çıktığı zaman (alacağı mükâfat için) oruç tuttuğuna sevinir.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn Huzeymeve Beyhakî'nn Sehl b. Sa'd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Cennetin sekiz kapısı vardır. Reyyân adında bir kapısı vardır ki kıyamet gününde bu kapıdan çokça oruç tutanlardan başka kimseler giremez. Orada: «Oruç tutanlar nerede?» diye sorulur ve oruç tutanlar bu kapıdan içeriye girer. Son oruçlu da bu kapıdan girdiği zaman kapanır ve artık başkaları bu kapıdan giremez."

İbn Huzeyme kendi rivayetinde şu ziyadeyi yapar:

“Bu kapıdan içeriye giren kişi, kanana kadar Cennet içeceklerinden içer. Bunları içen kişi de artık bir daha susuzluk çekmez. "

Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğini göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Oruçta riya olmaz. Yüce Allah: «Kul orucunu benim için tutar; bundan dolayı mükâfatını bizzat ben veririm. Zira benim için yiyeceğinden içeceğinden uzak durur» buyurur."

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):"İman ederek ve karşılığını Allah'tan bekleyerek Razaman orucunu tutan kişinin geçmiş günahları bağışlanır" buyurmuştur.

Nesâî ve Beyhakî'nin, Amr b. Şuayb'tan, o babasından, o da dedesinden naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Oruçlu kişinin iftar vaktinde edeceği dualardan biri kabul görür" buyurmuştur.

Beyhakî'nin Abdullah b. Ebî Evfâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Oruçlunun uykusu ibadet, suskunluğu tesbîh gibidir. Oruçluyken yaptığı amel kat kat karşılık görür, ettiği dualar kabul edilir ve günahları bağışlanır" buyurmuştur.

İbn Adiy, el-Kâmil'de, Ebû Hasan b. Ahmed b. Cumey' el-Gassânî, Ebû Saîd b.el-A'râbî ve Beyhakî'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Bir kul oruçlu bir şekilde sabahladığı zaman kendisi için semaya doğru bir (rahmet) kapısı açılır. Tüm uzuvları Yüce Allah'ı tesbih eder. Bu ameli Allah katına ulaşana kadar dünya semasında olan melekler ona bağışlanma diler. Oruçlu iken iki rekat namaz kıldığı zaman tüm gökler onun için ışıldar ve Cennette eşleri olacak huriler: «Allahım! Onu bizim yanımıza al, zira onu görmeyi çok özledik!» demeye başlarlar. Oruçlu iken «Lâ ilahe illallah» veya «Sübhânallah» veya «Allahu Ekber» demesi halinde Allah katına ulaşana kadar yetmiş bin melek bu sözünün sevabım yazıp dururlar. "

Beyhakî'nin, Ali b. Ebî Tâlib'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah, İsrail oğullarından bir peygambere: «Kavmine söyle! Benim rızam için bir gün oruç tutan kulunun bedenini sağlıklı, mükâfatını ise büyük kılarım» diye vahyetti. "

İbn Ebî Şeybe ile Beyhakî, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildiriyor: Bir gazvede deniz yolculuğunda iken bir sesin:

“Ey gemi yolcuları! Durun da sizlere bir şeyin haberini verelim!" diye seslendi. Ben:

“Rüzgar tam istediğimiz gibi esiyorken, yelkenlerimiz rüzgarla dolu iken ve gemimiz hızla denizde yol alıyorken nasıl duralım?" karşılığını verdim. Ses:

“Yüce Allah'ın kendine takdir edip sözünü verdiği bir şeyi sizlere haber vereyim mi?" diye sorunca, ben:

“Tabi ki ver" karşılığını verdim. Bunun üzerine ses:

“Yüce Allah, kendisi için dünyada bir gün susuz kalan kişiyi kıyamet gününde asla susuz bırakmayacağının garanti ve sözünü verdi" dedi.

Ahmed, Nesâî, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî, Ebû Umâme'den bildiriyor: Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yâ Resûlallah! Bana, Yüce Allah'ın faydasını göstereceği bir amel söyle" dediğimde:

“Oruçlu olmaya çalış; zira sevabı bakımından orucun dengi olan başka bir amel daha yoktur" buyurdu.

Beyhakî, Abdullah b. Rebâh'tan bildiriyor:

“Kıyamet gününde insanlar henüz hesapta iken çokça oruç tutanlar, kendileri için kurulan sofralardan yerler."

Beyhakî, Ka'bu'l-Ahbâr'dan bildiriyor:

“Kıyamet gününde bir münadi şöyle seslenir:

“Ahiret için çalışan kişinin bu çalışmasının mükâfatı ziyadesiyle verilir. Ancak çokça Kur'ân okuyan ile çokça oruç tutanların mükâfatları hesapsızca verilir."

İbn Ebî Şeybe'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Her amel sahibinin Cennette, ameline göre çağrılıp içeri gireceği bir kapısı olur. Çokça oruç tutanların ise Reyyân adında bir kapısı vardır" buyurmuştur.

Mâlik, Muvattâ'da, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Nesâî ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Oruç (kişiyi günahlardan ve Cehennem azabından koruyan) bir kalkandır" buyurmuştur.

Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururdu:

“Rabbiniz: «Oruç bir kalkandır. Kulum oruçla kendini Cehennem ateşinden korur» buyurur. "

Ahmed ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Oruç kişiyi Cehennem azabından koruyan bir kalkan, bir kaledir" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, Nesâî, İbn Mâce, İbn Huzeyme ve Beyhakî'nin Osmân b. Ebi'l-Âs es-Sekafî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kalkanın savaşta sizi koruması gibi oruç da kişiyi Cehennem ateşinden öyle korur" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, Nesâî, İbn Huzeyme ve Beyhakî'nin Ebû Ubeyde'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“(Gıybet ve yalan ile) parçalamadıktan sonra oruç kişiyi (günaha bulaşmaktan) koruyan bir kalkandır" buyurmuştur.

Taberânî, M. el-Evsat'ta Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"Parçalanmadıktan sonra oruç kişiyi koruyan bir kalkandır" buyurdu. Kendisine:

“Peki, nasıl parçalanır?" diye sorulunca da:

“Yalan söyleyerek veya gıybet yaparak" karşılığını verdi.

Tirmizî ile Beyhakî, Süleym oğullarından bir adamdan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) elimden tuttu ve:

“Sübhanallah demek, Mizan'ın yarısını doldurur. Elhamdülillah demek, de Mizan'ın tümünü doldurur. Allahu Ekber demek, yerle gök arasını doldurur. Abdest, imanın yarısıdır. Oruç da sabrın yarısıdır" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, İbn Mâce ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Oruç, sabrın yarısıdır. Her şeyin bir zekatı vardır, bedenin zekatı da oruçtur" buyurmuştur.

İbn Adiy ve Beyhakî'nin Sehl b. Sa'd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Her şeyin bir zekatı vardır, bedenin zekatı da oruçtur" buyurmuştur.

İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî, Ka'b'ın kızı Ümmü Umâre'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıma girdiği zaman önüne yemek koydum. Yemeği yerken bana:

“Sen de ye" buyurunca:

“Ben oruçluyum" karşılığını verdim. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Oruçlunun yanında birileri yemek yediği zaman onlar yemeği bitirene veya bırakana kadar melekler oruçlu kişiye hayır dualarda bulunurlar" buyurdu.

İbn Mâce ve Beyhakî, Bureyde'den bildiriyor: Bilâl, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdiğinde öğle yemeğini yiyordu. Bilâl'i:

“Ey Bilal! Gel yemek ye" diye davet edince, Bilâl:

“Yâ Resûlallah! Ben oruçluyum" karşılığını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Biz rızkımızı yiyoruz. Bilâl'in rızkı ise bizimkinden daha iyi olan Cennet rızkı olacaktır. Ey Bilâl! Yanında yemek yenildiği sürece oruçlu kişinin kemiklerinin (uzuvlarının) Yüce Allah'ı tesbih ettiğini, meleklerin de ona bağışlanma dilediğini biliyor musun?" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Ömer:

“Melekler, yanında yemek yenilen oruçlu kimseye bağışlanma dilerler" demiştir.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Mücâhid:

“Yanında yemek yenilen oruçlu kişinin tüm mafsalları (uzuvları) Allah'ı tesbih ederler" demiştir.

İbn Ebî Şeybe, Yezîd b. Halîl'den bir öncekinin benzerini zikreder.

Ebû Ya'lâ, Taberânî ve Beyhakî'nin Seleme b. Kayser'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, sadece rızası için bir gün oruç tutan kişiyi Cehennem ateşinden, yavruyken yola çıkan bir karganın yaşlanıp ölene kadar uçabileceği bir mesafe kadar uzak tutar" buyurmuştur.

Ahmed ile Bezzâr, Ebû Hureyre'den naklen bir önceki hadisin aynısını zikrederler.

Bezzâr ile Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Üç kişinin duasına icabet edilir. Biri oruçlunun duasıdır. Diğeri yolcunun duasıdır. Bir diğeri de mazlumun duasıdır" buyurmuştur.

Beyhakî, Enes'ten bildiriyor: Bir defasında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mescid'e geldiğinde içerde ashabından genç kişiler vardı. Onlara:

“İçinizden geçimini sağlayabilecek olanlar evlensin. İmkanı olmayanlar ise oruç tutsun, zira oruç kişinin şehvetini dindirir ve dizginler" buyurdu.

Tirmizî ile İbn Mâce'nin Sehl b. Sa'd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):"Cennetin Reyyân denilen bir kapısı vardır. Bu kapıdan girmek için sadece çokça oruç tutanlar çağrılır. Bunlardan biri olan kişi bu kapıdan Cennete girer. Bu kapıdan giren kişi de artık asla susuzluk çekmez"- buyurmuştur.

İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî, Abdullah b. Amr'dan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Oruçlunun iftarını yapacağı zaman reddedilmeyecek bir duası olur" buyurduğunu işittim.

Bezzâr'ın Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Oruçlunun kıyamet gününde sadece çokça oruç tutanların içinden içebileceği bir havuzu olacaktır" buyurmuştur.

İbn Ebi'd-Dünya ve Bezzâr, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) deniz yoluyla Ebû Mûsa'yı bir gazveye gönderdi. Karanlık bir gecede yelkenleri açmış yol alırlarken üstlerinden bir ses:

“Ey gemi yolcuları! Durun da Yüce Allah'ın kendine takdir edip sözünü verdiği bir şeyin haberini vereyim!" diye seslendi. Ebû Mûsa:

“Varsa bu yönde bir haberin söyle!" karşılığını verince, üstten gelen ses:

“Sıcak bir yaz gününde Yüce Allah için kendisini susuz bırakan kişiyi herkesin susuz kalacağı bir günde (kıyamet gününde) susuzluğunu gidereceğinin garantisi ile sözünü verdi" dedi.

İbn Sa'd, Tirmizî, Nesâî, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî'nin, ed-Da'avât'ta Hâris el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah, Yahya b. Zekeriyya'ya beş şeyi yapmasını emretti ve İsrail oğullarının da bu beş şeyi yapmalarını söylemesini istedi. Yahya bu konuda biraz ağır davranır gibi olunca, îsa (aleyhisselam): «Yüce Allah beş şeyi yapmanı ve İsrail oğullarının da bunları yapmasını söylemeni emretmişti. Ya İsrail oğullarına bunları yapmaları için emir verirsin ya da bu emri onlara ben vereceğim!» dedi. Yahya (aleyhisselam) da: «Bu beş konuda beni geçersen yere batırılmaktan ve azaba maruz kalmaktam korkarım» karşılığını verdi ve insanları Beytu'l-Makdis'te topladı. Beytu'l-Makdis'in içi dolunca duvarları üzerine oturmaya başladılar.

Herkes toplandıktan sonra Yahya şöyle dedi:

“Yüce Allah beş şeyi yapmamı emretti. Sizin de bu beş şeyi yapmanız konusunda bana emir verdi. Birincisi, sadece Allah'a kulluk edip ona başka hiçbir şeyi ortak koşmamanızdır. Zira Allah'a ortak koşan kişi, kendi malı olan altın ve gümüşle bir köle satın aldıktan sonra ona: «İşte evim, bu da işim. Çalış ve üzerinde olan hakkımı öde» diyen, ancak kölesi çalışıp kazandığını efendisinden başkasına veren kişinin durumu gibidir. Hangi biriniz kölesinin bunu yapmasını ister?

İkinci olarak Yüce Allah size namaz kılmayı emretti. Namaz kıldığınız zaman da sağınıza solunuza bakmayın. Zira Yüce Allah, kulu namazında yüzünü sağa sola çevirmediği müddetçe yüzünü onun yüzünden çevirmez.

Üçüncü olarak oruç tutmanızı emretti. Oruç tutan kişi de, yanında misk dolu bir kap ile bir grubun arasında oturan kişiye benzer. Oradakilerin hepsi de bu kokuya hayran olur. Oruçlu kişinin kokusu da, Yüce Allah katında o misk kokusundan daha hoştur.

Dördüncü olarak, sadaka vermenizi emretmiştir. Sadaka veren kişinin durumu, düşmanları tarafından esir alınan, kolları boynuna bağlanıp boynu vurulmak üzere hazırlanan kişinin: «Ben az veya çok fidyeyi verip canımı elinizden kurtaracağım» demesine ve bedeli verip canını kurtarmasına benzer.

Beşinci olarak Yüce Allah, kendisini zikretmenizi emrediyor. Yüce Allah'ı zikreden kişinin durumu da, düşman tarafından hızlıca takip edilen ve gördüğü bir kaleye sığınıp kendini koruyan kişinin durumuna benzer. Aynı şekilde kul şeytanın şerrinden ancak Yüce Allah'ı zikredip onu anarak kurtulabilir.

Taberânî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Gazalara katılın ki ganimet elde edesiniz. Oruç tutunuz ki sağlık bulaşınız. Yolculuklara çıkın ki varlıklı olasınız" buyurmuştur.

Ahmed, İbn Ebi'd-Dünya, el-Cû'de, Taberânî ve Hâkim'in Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Oruç ile Kur'ân, kıyamet gününde kişiye şefaatçi olurlar. Oruç: «Rabbim! Ben onu yemekten ve şehvetten alıkoydum. Beni ona şefaatçi kıl!» der. Kur'ân da: «Rabbim! Ben onu gece uykusundan alıkoydum. Beni ona şefaatçi kıl!» der. Yüce Allah da onların bu şefaatini kabul eder ve kulu bağışlar. "

Ebû Ya'lâ ile Taberânî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kişi bir gün nafile oruç tutsa buna karşılık kendisine dünya dolusu altın verilse bu altın, hesap gününde tuttuğu o bir günlük orucun sevabını karşılayamaz" buyurmuştur.

Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve Beyhakî'nin Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah kendisi için bir gün oruç tutan kişinin yüzünü, bu bir güne karşılık yetmiş yıl boyunca ateşten uzak tutar" buyurmuştur.

Taberânî, M. el-Evsat ve M. es-Sağîr'de Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, kendisi için bir gün oruç tutan kişiyle Cehennem ateşi arasında iki kenarının arası yerle gök arası kadar uzak olan bir hendek açar" buyurmuştur.

Taberânî'nin Amr b. Abese'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah için bir gün oruç tutan kişi ile Cehennemin arası yüz yıllık bir yolculuk mesafesi kadar açılır" buyurmuştur.

Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, kendisi için bir gün oruç tutan kişinin yüzünü bu bir güne karşılık yetmiş yıl boyunca Cehennem ateşinden uzak tutar" buyurmuştur.

Tirmizî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre .Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“ Yüce Allah kendisi için bir gün oruç tutan kişiyle Cehennem ateşi arasında iki kenarının arası yerle gök arası kadar uzak olan bir hendek açar" buyurmuştur.

Ahmed, Tirmizî, îbn Mâce, İbn Huzeyme ve İbn Hibbân'ın Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İftarını yapana kadar oruçlu olan kişinin, adaletli olan yöneticinin ve mazlumun olmak üzere üç kişinin duası geri çevrilmez. Yüce Allah mazlumun duasını bulutların üzerine çıkarıp göğün kapılarını açar ve: «İzzetime andolsun ki bir zaman sonra da olsa sana yardım edeceğim!» buyurur."

İbn Ebi'd-Dünya, el-Cû'de Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Oruçlu kişilerin ağızlarından misk kokusu yayılır. Kıyamet gününde de Arş'ın altında kendilerine özel bir sofra hazırlanır ve diğer insanlar hesapta sıkıntı içindeyken kendileri bu sofradan yerler. "

Taberânî, M. el-Evsat'ta Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah öyle bir sofra kurar ki içinde hiçbir gözün göremediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiç kimsenin aklına gelmeyen çeşit ve güzellikte yemekler bulunur. Bu sofraya da sadece oruç tutanlar oturur" buyurmuştur.

Ebu'ş-Şeyh ve İbn Hibbân, es-Sevâb'da Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet günü geldiğinde oruç tutanlar mezarlarından çıkarlar. Oruç tutmalarından dolayı kendilerinden gelen güzel kokudan tanınırlar. Zira ağızları miskten daha hoş bir şekilde kokar. Miskle mühürlenmiş sofralar ve içeceklerle dolu ibriklerle karşılanırlar. Kendilerine: «Yiyin, zira aç kaldınız! İçin, zira susuz kaldınız! İnsanları bırakıp rahatınıza bakın, zira insanlar rahatken siz sıkıntı çekiyordunuz» denilir. İnsanlar susuz bir şekilde sıkıntılar içindeyken onlar yer, içer ve dinlenirler."

İbn Ebi'd-Dünyâ, Ehvâl'de Muğîs b. Sumey'den bildiriyor:

“Kıyamet gününde güneş insanların başının üzerinde birkaç arşınlık bir mesafeye kadar yaklaşır. Cehennemin de kapıları açılır. O yakıcı alevleri ve sıcağıyla insanların üzerine doğru eseri O zaman insanlar öyle bir terler ki terleri yerde leş kokusundan daha ağır bir koku saçarak akar. İnsanlar bu sıkıntılar içinde iken oruç tutanlar Arş'ın gölgesinde olurlar."

İsbehânî, et-Terğîb'de Ahmed b. Ebi'l-Havârî kanalıyla Ebû Süleyman'dan bildiriyor:

“Ebû Ali el-Asam yanıma geldiğinde dünyada duyduğum en güzel sözü bana aktardı ki şöyle dedi:

“Kıyamet gününde insanlar hesapta iken oruçlular, kendilerine özel kurulan sofrada yemek yerler. Diğer insanlar:

“Rabbim! Bizler hesap verirken onlar yemek yiyor" dediklerinde, Yüce Allah:

“Ama onlar oruç tutarken siz yemek yiyordunuz! Onlar gece ibadet yaparken sizler uyuyordunuz!" karşılığını verir.

Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ebû Mâlik el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Cennette, içerden dışarısı, dışarıdan da içerisi görünen bir ev vardır. Yüce Allah bu evi yumuşak dilli olan, başkalarına yemek yediren, oruçlarını devamlı tutan ve insanlar uykudayken gece kıyamına duran kişiler için hazırlamıştır."

Beyhakî, Nâfi'den bildiriyor: İbn Ömer şöyle derdi:

“Denilirdi ki, her oruçlu kişinin iftarını yapacağı zaman kabul gören bir duası vardır. Arttık ya dünyadayken duasının karşılığı kendisine verilir ya da âhirette verilmek üzere geciktirilir." Bundan dolayıdır ki İbn Ömer iftarını yapacağı zaman:

“Ey mağfireti geniş olan Allahım! Beni bağışla!" diye dua ederdi.

Ahmed, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün ashabına:

“Bugün kim bir cenazeye katıldı?" diye sordu. Ömer:

“Ben katıldım" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Peki, bugün kim bir hastayı ziyaret etti?" diye sorunca, Ömer:

“Ben ziyaret ettim" dedi. Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem):"Peki, bugün kim bir sadaka verdi?" diye sorunca, Ömer:

“Ben verdim" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bugün kim oruçlu sabahladı?", diye sorunca yine Ömer:

“Ben oruçluyum" dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“(Cennet) vacip oldu! Vacip oldu!" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Abdulah b. Rebâh'tan bildiriyor: Muâviye'nin yanına giderken yolda bir zahidle karşılaştık. Bize:

“Kıyanhet gününde bir sofra kurulur ve bu sofradan ilk önce oruç tutanlar yemek yer" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Huzeyme, Dârakutnî ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazan ayında bir ruhsatı veya hastalık durumu olmadığı halde orucunu bozan kişi, tüm yılını oruçlu geçirse o günün hakkını ödemiş olmaz" buyurmuştur.

Dârakutnî'nin Enes b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Herhangi bir mazereti olmaksızın Ramazan'da orucunu bozan kişi bozduğu her bir gün için bir ay oruç tutar" buyurmuştur.

Dârakutnî, Recâ b. Cemîl'den bildiriyor: Rabîa b. Ebî Abdirrahman:

“Ramazan ayında bir gün orucunu bozan kişi bu günün yerine on iki gün oruç tutar. Zira Yüce Allah oruç için on iki ay içinden bir ayın tutulmasını istemiştir" derdi.

İbn Ebî Şeybe, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildiriyor: Adamın biri Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:

“Ramazan ayında bir gün orucumu bozdum" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sadaka ver ve Allah'tan bağışlanma dile. Bozduğun günün yerine de bir gün oruç tut" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor:

“Kişi Ramazan ayında mazereti olmadan kasıtlı bir şekilde bir günün orucunu bozduğu zaman yılın tamamını oruçlu geçirse dahi o günün hakkını ödemiş olmaz."

İbn Ebî Şeybe, Hazret-iAli'den bildiriyor:

“Kişi Ramazan ayında mazereti olmadan kasıtlı bir şekilde bir günün orucunu bozduğu zaman yılın tamamını oruçlu geçirse dahi o günün hakkını ödemiş olmaz."

Bu bölümü tek başına aç →

185. Âyetin Tefsiri

"Ramazan ayı, insanlara yol gösteriri, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda tıasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir."

İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, İbn Adiy, Beyhakî, Sünen'de ve Deylemî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazan demeyin bunu yerine Ramazan ayı deyin. Çünkü Ramazan, Yüce Allah'ın isimlerinden biridir" buyurmuştur.

Vekî' ve İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor:

“Ramazan deme, zira Ramazan'ın ne olduğunu bilemezsin. Belki de Yüce Allah'ın isimlerinden bir isimdir. Bunu yerine Yüce Allah'ın da dediği gibi «Ramazan ayı» de."

İbn Asâkir, Târih'te, İbn Ömer'den bildiriyor:

“Ramazan ayına Ramazan denilmesin sebebi, içinde günahların yanıp kül olması (=Ramd) dolayısıyladır. Şevvâl ayına Şevval denilmesinin sebebi de devenin kuyruğunu kaldırması gibi bu ayda günahların sallanması, dökülüp gitmesi dolayısıyladır."

İbn Merdûye ve İsbehânî, et-Terğîb'de Enes'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İçinde günahlar yanıp kül olduğu içindir ki Ramazan ayına Ramazan ismi konulmuştur" buyurmuştur.

İbn Merdûye ve İsbehânî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Allah Resûlüne (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yâ Resûlallah! Ramazan nedir?" diye sorulunca:

“Yüce Allah bu ayda müminlerin günahlarını yakıp kül etmiş ve onları bağışlamıştır" karşılığını verdi. "Peki, Şevvâl nedir?" diye sorulunca:

“Bu ayda müminlerin günahları sallanmış, dökülüp gitmiştir. Bu ayda müminin bağışlanmadık tek bir günahı dahi kalmaz" karşılığını verdi.

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce'nin Ebû Bekre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İki bayram ayı vardır ki bunlar eksilmezler. Biri Ramazan, diğeri de Zilhicce ayıdır" buyurmuştur.

Bezzâr, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Enes'ten bildiriyor: Recep ayı girdiği zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allahım! Recep ayı ile Şaban aylarını bize bereketli kıl! Bizi en güzel şekilde Ramazan ayına kavuştur" diye dua ederdi.

Mâlik, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, Talha b. Ubeydillah'tan bildiriyor: Saçı başı dağınık bir bedevi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi Ve:

“Yâ Resûlallah! Yüce Allah bana ne kadar namazı farz kıldı?" diye sordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Beş vakit namazı farz kıldı, ama istersen bunun yanında nafile namaz da kılabilirsin" karşılığını verdi. Bedevi:

“Yüce Allah'ın bana farz kıldığı oruç ne kadardır?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazan ayını oruçlu geçirmendir; ancak bunun yanında nafile oruç da tutabilirsin" karşılığını verdi. Bedevi:

“Yüce Allah'ın bana farz kıldığı zekât ne kadardır?" diye sorunca, Allah Resûlü zekâtla birlikte İslam'ın diğer emirlerini ona anlattı. Sonunda bedevi:

“Sana peygamberliği ihsan edene yemin olsun ki nafile olarak bir şey yapmam, ancak bana farz kılınanları eksiltmem!" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Dediğini yaparsa kurtuluşa erer!" veya:

“Dediğini yaparsa Cennete girer" buyurdu.

Mâlik, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Nesâî ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazan ayı girdiği zaman Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapatılır ve şeytanlar zincirlere vurulur" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Nesâî ve Beyhakî, Arfece'den bildiriyor: Utbe b. Ferkad'ın yanında oturuyorduk. Utbe bize Ramazan hakkında bir şeyler anlatıyordu. Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından biri içeri girince de sustu. Sonra gelene:

“Ey Ebû Abdillah! Ramazan hakkında Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ne buyurduğundan bahset" deyince, sahabi şöyle dedi:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:

“Ramazan ayı mübarek bir aydır. Bu ayda Cennetin kapıları açılır, Cehennemin kapıları kapanır ve azgın şeytanlar zincire vurulur. Her gece de bir ses: «Ey hayır olanı arayan kişit Hadi hayra koş! Ey kötülüğün peşinden koşan kişi! Bundan uzak dur!» diye seslenir.

Ahmed, Taberânî ve Beyhakî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah her iftar vaktinde bazılarını Cehennem azabından azat eder" buyurmuştur.

Müslim ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Büyük günahlardan uzak durulduğu sürece.kişinin kıldığı beş vakit namazdan her biri bir diğerine kadar, kıldığı Cuma namazı bir diğer Cuma namazına kadar, orucunu tuttuğu Ramazan ayı bir diğer Ramazan ayına kadar arada işledikleri günahlarına kefâret olur" buyurmuştur.

İbn Hibbân ve Beyhakî'nin Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kişi Ramazan orucu tutup da günaha bulaşmaz ve üzerine düşen diğer görevleri de hakkıyla ifa ederse tuttuğu bu oruç, geçmiş günahlarının kefâreti olur" buyurmuştur.

İbn Mâce'nin, Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Yüce Allah'ın Ramazan ayında her gün iftar vaktinde Cehennem ateşinden azat ettiği kulları olur" buyurmuştur.

Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Huzeyme, Hâkim ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Ramazan ayının ilk gecesinde azgın şeytanlar ile cinler zincirlere vurulur. Cehennemin kapıları kapatılır ve bu kapılardan hiçbiri açılmaz. Cennet kapıları da açılır ve bu kapılardan hiçbiri kapanmaz. Her gece de bir ses: «Ey hayır olanı arayan kişi! Hadi hayra koş! Ey kötülüğün peşinden koşan kişi! Bundan uzak dur!» diye seslenir. Yine Ramazan ayının her bir gecesinde Yüce Allah'ın Cehennem ateşinden azat ettiği kulları olur. "

İbn Ebî Şeybe, Nesâî ve Beyhakî, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabına Ramazan ayının müjdesini verirken:

“Yüce Allah'ın size oruçlu geçirmenizi farz kıldığı mübarek Ramazan ayı geldi. Bu ayda göklerin kapıları açılır, Cehennem kapıları da kapanıp azgın şeytanlar zincire vurulur. Bu ayda bir gece de vardır ki bin aydan daha hayırlıdır ve bu gecenin hayrından mahrum kalan kişi, bin ayın hayrından mahrum kalmış gibidir" buyurdu.

Ahmed, Bezzâr, Ebu'ş-Şeyh, es-Sevâb'da, Beyhakî ve İsbehânî, et- Terğîb'de Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Ramazan ayında ümmetime beş haslet verildi ki daha önceki ümmetlerin hiçbirine bunlar verilmiş değildir. Oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha hoştur. İftar edene kadar melekler oruçlu kişi için bağışlanma diler. Yüce Allah her gün Cenneti süsler ve: «Kullarımın sıkıntılarının ve çektikleri eziyetlerin bitip sana gelmesi pek yakındır» der. Yine Ramazan ayında şeytanlar zincirlere vurulur. Bu ay içinde elde ettikleri dereceleri de başka hiçbir ayda elde edemezler ve son gecesinde de günahları bağışlanır." Ashab:

“Yâ Resûlallah! Bu gece Kadir gecesi midir?" diye sorduklarında, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hayır! Ancak işçi işini bitirmesiyle birlikte bunun karşılığını da alır" karşılığını verdi.

Beyhakî, İsbehânî, et-Terğîb'de Câbir b. Abdillah'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Ramazan ayında ümmetime beş haslet verildi ki daha önceki hiçbir peygamberin ümmetine verilmiş değildir. Birincisi, Ramazan ayının ilk gününde Yüce Allah oruçlu olan kullarına nazar eder ki Allah nazar ettiği kimselere azabı tattırmaz. İkincisi, oruç tutanların oruçlu iken ağız kokuları Allah katında misk kokusundan daha hoştur. Üçüncüsü, Ramazan boyunca her bir gün ve gecede melekler onlar için mağfiret diler. Dördüncüsü, Yüce Allah, Cennete: «Kullarım için hazırlığını yapıp süslen! Dünyadaki yorgunluklardan kurtulup benim kerem dolu katıma gelmeleri pek yakındır» buyurur. Beşincisi de son gecede hepsinin birden günahları bağışlanır." Oradakilerden bir adam:

“Yâ Resûlallah! Bu gece Kadir gecesi midir?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hayır! Çalışan kişilerin işlerini bitirmeleriyle ücretlerini de aldıklarını görmez misin?" karşılığını verdi.

Beyhakî, Şuab'da ve İsbehânî, et-Terğîb'de Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, Ramazan ayının her bir gecesinde altıyüz bin kişiyi Cehennem ateşinden azat eder. Ramazan ayının son gecesinde ise ay boyunca azat ettiği kişi sayısınca kişiyi Cehennem ateşinden azat eder" buyurmuştur.

Beyhakî'nin Abdullah b. Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlulah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan ayının ilk gecesinde Cennet kapıları açılır ve ay bitene kadar bu kapılardan hiçbiri kapanmaz. Yine bu ayın ilk gecesinde Cehennem kapıları kapanır ve ay bitene kadar bu kapılardan hiçbiri açılmaz. Azgın cinler de ay boyunca zincire vurulur. Ramazan ayının her bir gecesinde semadan bir münadi şafak şokene kadar: «Ey hayrın. peşinden giden kişi! Devam et ve buna sevin! Ey şerrin peşinden giden kişi! Bundan uzak dur ve sonunu düşün! Bağışlanma dileyen var mı, kendisini bağışlayalım? Tövbe eden var mı, tövbesini kabul edelim? Dua eden var mı, duasına karşılık verelim? Bir dileği olan var mı, isteğini ona verelim?» diye seslenir. Yüce Allah, Ramazan ayı boyunca her gün iftar sonrası bir gecede altmış bin kişiyi Cehennem ateşinden azat eder. Ramazan ayının bitmesi ile de ay boyunca azat ettiği kişi sayısının otuz katı kadar kişiyi Cehennem ateşinden azat eder. "

İbn Ebî Şeybe, İbn Huzeyme, Beyhakî ve İsbehânî, et-Terğîb'de Ebû Hureyre'den bildiriyor:

“(Allah Resûlünün yemin ettiği gibi ben de) yemin ederim ki Resûllulah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan ayının gölgesi üzerinize düştü, geldi çattı. Müslümanlar için bu aydan daha hayırlı bir ay gelmiş değildir. Münafıklar için de bu aydan daha kötü bir ay gelmiş değildir. Yüce Allah henüz Ramazan ayı gelmeden bu ayda elde edilecek sevap ve ecirleri yazar. Yine Ramazan ayı henüz gelmeden bu ayda yapılacak kötülükler ile sıkıntıları yazar. Zira mümin kişi bu ayda kendini ibadete vermek için önceden azığını hazırlar. Münafık olan kişi de müminlerin gıybetini yapmak ve kusurlarını araştırmak üzere hazırlığını yapar. Bundan dolayıdır ki bu ay müminler için ganimet ayıdır. Facirler için ise zarar ve hüsran ayıdır. "

Ukaylî, İbn Huzeyme, Beyhakî, Hatîb ve İsbehânî, et-Terğîb'de Selmân el- Fârisî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Şaban ayının son gününde bize bir hutbe verdi ve şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Pek değerli pek mübarek ve içinde bin aydan daha hayırlı bir gece olan Ramazan ayının gölgesi üzerinize düştü, gelip çattı. Yüce Allah, bu ayda oruç tutmayı farz, gecelerinde ibadet etmeyi nafile kılmıştır. Kim bu ayda Allah'a yaklaşmak üzere nafile bir şey yaparsa bu ay dışında farz olan bir görevi ifa etmiş gibi sevap alır. Kim de farz olan bir görevi ifa ederse başka bir ayda yetmiş tane farzı ifa etmiş gibi .sevap alır. Bu ay sabır ayıdır ki sabrın karşılığı Cennettir. Bu ay paylaşma ayıdır, müminlerin rızıklarının arttığı bir aydır. Oruçlu birine iftar veren kişinin günahları bağışlanır ve Cehennem ateşinden azat edilir. İftar verdiği oruçlu kişinin alacağı sevabın da aynısını alır ve onun sevabında da herhangi bir eksilme olmaz."

Biz:

“Yâ Resûlallah! Herkesin bir oruçluya iftar verecek imkanı yok!" dediğimiz de ise şöyle buyurdu:

“Yüce Allah, oruçlu birinin bir yudum süt, bir hurma tanesi veya bir içimlik su ile iftarını yaptıran kişiye de sevabını verir. Oruçlu birini iftarda doyuran kişiye de Yüce Allah kıyamet gününde benim havuzumdan içirir ki Cennete girene kadar artık susuzluk çekmez. Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise Cehennem ateşinden azat olmaktır. Bu ay içinde kölesinin yükünü azaltan kişiyi Yüce Allah Cehennem ateşinden azat eder. Bu ay içinde dört şeyi çokça yapmaya özen gösterin. Bunlardan ikisiyle Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisine de zaten sizin ihtiyacınız vardır. Rabbinizi razı edeceğiniz iki şey şehâdet getirmek ve Allah'tan bağışlanma dilemektir. İhtiyacınız olan iki şey ise Yüce Allah'tan Cenneti istemeniz ve Cehennem ateşinden yine ona sığınmanızdır. "

İbn Ebî Şeybe, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî, Abdurrahman b. Avf'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayından bahsetti ve:

“Yüce Allah Ramazan'ın orucunu size farz kıldı, ben de gecelerini ihya etmenizi tavsiye ediyorum. Zira iman ederek ve karşılığını Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutan ve gecelerini ihya eden kişi annesinden doğduğu gün gibi günahlarından arınır" buyurdu.

Beyhakî, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kılınan farz bir namaz bir sonraki namaza kadar, orucu tutulan Ramazan ayı bir sonraki Ramazan ayına kadar kişinin Allah'a şirk koşma, sünneti terk etme ve verilen söze ihanet etme olmak üzere üç şey dışında işlediği günahlara kefaret olur" buyurdu. "Yâ Resûlallah! Allah'a şirk koşmanın ne olduğunu biliyoruz da söze ihanet etme ile sünneti terk etme nedir?" diye sorduğumda şöyle buyurdu:

“Söze ihanet etme, elini sıkıp biat ettiğin kişiye karşı kılıç çekip savaşmandır. Sünneti terk etmen de cemaatten ayrılmandır. "

İbn Huzeyme, Beyhakî ve İsbehânî, Eneş b. Mâlik'ten bildiriyor: Ramazan ayı yaklaşınca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sübhanallah! Neyi karşılamak üzere olduğunuzu, sizlere kimin geldiğini biliyor musunuz!" buyurdu. Ömer b. el- Hattâb:

“Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah! Vahiy mi indi? Yoksa üzerimize düşman mı geliyor?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hayır! Ramazan ayı geliyor. Yüce Allah, Ramazan ayının ilk gününde bu kıbleye yönelen herkesi bağışlar" buyurdu. Dinleyenler arasında başını sallayarak:

“Ne güzel! Ne güzel!" diyen bir adam vardı. Allah Resûlü, adama:

“Sanki bu duyduğundan dolayı için daraldı gibi!" buyurunca, adam:

“Vallahi değil yâ Resûlallah! Ama münafığın durumunu düşündüm" dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Münafık nankör biridir. Nankör kişinin de bu mağfiretten bir nasibi yoktur" buyurdu.

Beyhakî, Câbir b. Abdillah'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) minberi inşa ettiği zaman onu üç basamaklı yaptı. Hutbe vermek üzere çıkarken de ilk basamağı çıktı ve:

“Amin" dedi. İkinci basamağı çıktı ve:

“Amin" dedi. Üçüncü basamağı da çıktıktan sonra:

“Amin" dedi. Müslümanlar:

“Yâ Resûlallah! "Amin, Amin, Amin" dediğini işittik. Oysa yanında kimseleri göremedik" dediklerinde Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şu karşılığı verdi:

“Cebrail benden önce ilk basamağı çıktı ve: «Ey Muhammed!» diye seslendi.

«Buyur, emrindeyim» karşılığını verdiğimde: «Anne-babasına veya ikisinden birine yetişip de mağfirete nail olamamış kişi Allah'ın rahmetinden uzak olsun! Amin, de!» dedi. Ben de: «Amin» dedim. İkinci basamağa çıktığında: «Ey Muhammed!» diye seslendi «Buyur, emrindeyim» karşılığını verdiğimde: «Ramazan ayına ulaşıp gündüzlerini oruçla, gecelerini de ibadetle geçiren kişi öldüğünde bağışlanmaya nail olamamış ve Cehenneme gitmişse Allah'ın rahmetinden uzak olsun! Amin, de!» dedi. Ben de: «Amin» dedim. Üçüncü basamağa çıktığında: «Ey Muhammed!» diye seslendi. «Buyur, emrindeyim» karşılığını verdiğimde: «Yanında zikredildiğin zaman sana salavât getirmeyen kişi, öldüğünde bağışlanmaya nail olamamış ve Cehenneme gitmişse Allah'ın rahmetinden uzak olsun! Amin, de!» dedi. Ben de: «Amin» dedim. "

Hâkim, Sa'd b. İshâk b. Ka'b b. Ucre'den, o da babasından, o da babasından bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Minberin yanında toplanın!" buyurunca orada toplandık. Allah Resûlü ilk basamağı çıktı ve:

“Amin" dedi. ikinci basamağı çıktı ve:

“Amin" dedi. Üçüncü basamağı da çıktıktan sonra:

“Amin" dedi. Geri indiği zaman ona:

“Yâ Resûlallah! Bu gün senden daha önce hiç duymadığımız bir şey duyduk" dedik. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şu karşılığı verdi:

“İlk basamağı çıktığımda Cebrail karşıma çıktı ve: «Ramazan ayını idrak edip de yine bağışlanmaya nail olamayan kişi Allah'ın rahmetinden uzak olsun!» dedi. Ben de: «Amin» karşılığını verdim. İkinci basamağa çıktığımda: «Yanında zikredildiğin halde sana salavât getirmeyen kişi Allah'ın rahmetinden uzak olsun!» dedi. Ben de: «Amin!» karşılığını verdim. Üçüncü basamağa çıktığımda: «Anne babası veya ikisinden biri yanında yaşlandığı halde yine Cenneti elde edemeyen kişi Allah'ın rahmetinden uzak olsun!» dedi. Ben de: «Amin!» karşılığını verdim."

İbn Hibbân, Hasan b. Mâlik b. el-Huveyris'ten, o da babasından, o da babasından bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) minbere çıkarken ilk basamakta:

“Amin" dedi. İkinci basamağı da çıktı ve:

“Amin" dedi. Üçüncü basamağı da çıktıktan sonra:

“Amin" dedi ve şöyle buyurdu:

“Cebrâîl yanıma geldi ve: «Ey Muhammed! Ramazan ayını idrak edip de yine bağışlanmaya nail olamayan kişi Allah'ın rahmetinden uzak olsun!» dedi. Ben de: «Amin» karşılığını verdim. Sonra: «Anne babası veya ikisinden biri yanında yaşlandığı halde yine Cehenneme giden kişi Allah'ın rahmetinden uzak olsun!» dedi. Ben de: «Amin!» karşılığını verdim. Sonra: «Yanında zikredildiğin halde sana salavât getirmeyen kişi Allah'ın rahmetinden uzak olsun!» dedi. Ben de: «Amin!» karşılığını verdim."

İbn Huzeyme ve İbn Hibbân, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) minbere çıkarken:

“Amin! Amin! Amin!" dedi. Yâ Resûlallah! Minbere çıkarken neden:

“Amin! Amin! Amin!" dedin?" diye sorulunca şöyle buyurdu:

“Cebrâîl yanıma geldi ve: «Ramazan ayını idrak edip de yine bağışlanmaya nail olamayan ve Cehenneme giren kişi Allah'ın rahmetinden uzak olsun! Amin, de!» deyince ben de: «Amin!» karşılığını verdim."

Beyhakî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:

“Ramazan ayı girdiği zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendini ibadete verir ve ay bitinceye kadar hanımlarıyla ilişkiye girmezdi."

Beyhakî ve İsbehânî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:

“Ramazan ayı girdiği zaman Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) rengi değişir, namazı çoğalır, kendini duaya verir ve çokça Allah'a yakarırdı."

Bezzâr ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Ramazan ayı girdiği zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün esirleri salıverir ve kendisinden bir şey isteyen herkese isteğini verirdi."

Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan ayında her gecenin ilk veya son üçtebirinde bir münadi şöyle seslenir:

“Bir şey isteyen yok mu, isteği kendisine verilsin? Bağışlanma dileyen yok mu, bağışlansın? Tövbe eden yok mu, tövbesi kabul edilsin?"

Beyhakî ve İsbehânî, Enes'ten bildiriyor: Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yâ Resûlallah! En değerli sadaka hangisidir?" diye sorulunca:

“Ramazan'da' verilen sadakadır" karşılığını verdi.

Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Cennet her yıl Ramazan ayı girdiğinde süslenir. Cennet hurileri de her yıl Ramazan ayının girmesiyle süslenirler. Ramazan ayı geldiği zaman Cennet: «Allahım! Bu ayda kullarından bazılarını benim nasibim kıl!» der. Cennet hurileri de: «Allahım! Bu ayda kullarından bazılarını bize eş kıl!» derler. Bu ay içinde müslümana iftirada bulunmayan ve sarhoş edici bir şey içmeyen kişinin orucunu Yüce Allah günahlarının kefareti kılar. Ancak bir müslümana iftirada bulunan veya sarhoş edici bir şey içen kişinin o yıl içinde yaptığı tüm amellerini Yüce Allah boşa çıkarır. Onun içindir ki Ramazan ayında takvaya sarılın. Bu ay Allah'ın ayıdır. Yüce Allah onbir ayı yemeniz, içmeniz ve türlü lezzetleri almanız için kılmış, bu ayı da kendine ayırmıştır. Ramazan ayında takvaya sarılın. Bu ay Allah'ın ayıdır."

Dârakutnî, el-Efrâd'da, Taberânî, Ebû Nuaym, Hilye'de, Beyhakî ve İbn Asâkir'in İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Cennet her yıl Ramazan ayı için süslenip hazırlanır. Ramazan'ın ilk gününde Arş'ın altından Cennet yapraklarına doğru bir rüzgar eser. Bu rüzgarı hisseden huriler: «Rabbim! Kullarından bizlere huzur ve mutluluk getirecek, bizim de kendilerine huzur ve mutluluk vereceğimiz eşler ihsan et» derler. "

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de, İbn Huzeyme, Ebu'ş-Şeyh, es- Sevâb'da, İbn Merdûye, Beyhakî ve İsbehânî, et-Terğîb'de Ebû Mes'ûd el- Ğifârî'den bildiriyor: Razaman ayı yaklaşırken bir gün Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kullar Ramazan ayının önemini bilseydi ümmetim tüm yılının Ramazan olmasını temenni ederdi" buyurduğunu işittim. Adamın biri:

“Ey Allah'ın Peygamberi! Bize bundan bahset" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Cennet her yıl Ramazan ayı için süslenip hazırlanır. Ramazan'ın ilk gününde Arş'ın altından esen bir rüzgarla Cennetteki ağaçların yaprakları ses çıkarmaya başlar. Bunu gören huriler: «Rabbim! Bu ayda kullarından bizlere huzur ve mutluluk getirecek, bizim de kendilerine huzur ve mutluluk vereceğimiz eşler ihsan et» derler. Ramazan ayında bir gün oruç tutan her bir kişi inciden çadırlar içindeki hurilerden biriyle evlendirilir ki Yüce Allah onları:

“Çadırlar içerisinde gözlerini yalnız kocalarına çevirmiş hûriler vardır" şeklinde nitelemiştir. Her bir hurinin üzerinde her biri değişik renkte yetmiş tane elbise bulunur. Her birinden değişik renk ve kokuda yetmiş tür koku çıkar. Her bir hurinin de hizmetini gören yetmiş bin kadın hizmetçi ile yetmiş bin erkek hizmetçi bulunur. Her bir hizmetçinin elinde altından bir sofra olur. Sofralardaki yemeklerin her bir lokması kişiye farklı bir tat verir. Her bir hurinin kırmızı yakuttan yetmiş tane yatağı olur. Her bir yatağın üzerinde astarı ipekten yetmiş kat yatak bulunur. Her bir yatakta da yetmiş tane yastık olur. Hurinin kocasına da aynı şeyler verilir. Onun da incilerle süslenmiş, altından iki şeriti olan kırmızı yakuttan bir yatağı olur. Bütün bunlar da kişinin yaptığı diğer iyilikler hariç sadece Ramazan ayında tuttuğu bir günlük orucun karşılığıdır. "

Beyhakî ile İsbehânî'nin Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan ayının ilk gününde semanın kapıları açılır ve Ramazan ayının son günü de bitene kadar bu kapılardan hiçbiri kapanmaz. Kul bu gecelerden birinde namaz kıldığı zaman Yüce Allah her bir secdesine karşılık beş yüz iyilik sevabı yazar ve Cennette onun için kırmızı yakuttan bir bina inşa eder. Bu binanın altmış bin kapısı vardır. Aynı bina içinde kırmızı yakutla döşenmiş bir saray da bulunur. Kişi Ramazan ayının ilk günü oruç tuttuğu zaman bir önceki yılın Ramazan ayının ilk gününe kadar işlemiş olduğu tüm günahları bağışlanır. Yine Ramazan ayında her gün yetmiş bin melek sabah namazından ameli Allah katına ulaşana kadar ona bağışlanma dilerler. Kişi Ramazan ayında gündüz veya gece vakti kıldığı namazın her bir secdesi için kendisine Cennette öyle büyük bir ağaç dikilir ki bir yolcu bu ağacın gölgesinde beş yüz yıl boyunca yol alabilir. "

Bezzâr ile Beyhakî'nin Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ayların efendisi Ramazan, hürmeti en fazla olanı da Zilhicce ayıdır" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ebû Mes'ûd:

“Ayların efendisi Ramazan ayı, günlerin efendisi de Cuma günüdür" demiştir.

Humeyd b. Zencûyeh ve Beyhakî, Ka'b'dan bildiriyor:

“Yüce Allah gece ile gündüzden belirli vakitleri seçip bunlarda farz namazları kıldı. Günler içinden de bir gün seçip bunu Cuma kıldı. Aylardan bir ay seçip bunu Ramazan ayı kıldı. Geceler içinden bir gece seçip bunu Kadir gecesi kıldı. Araziler içinden de belirli yerleri seçip bunları mescit eyledi."

Ebu'ş-Şeyh, es-Sçvâb'da, Beyhakî ve İsbehânî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:

“Cennet her yıl Ramazan ayının girmesiyle birlikte süslenip hazırlanır. Ramazan ayının ilk günü olduğu zaman Arş'ın altından adına Musîre denilen bir rüzgar eser. Bu rüzgarlar Cennetteki ağaçların yaprakları ile kapıların halkaları oynamaya başlar. Daha güzeli asla işitilmemiş bir ses çıkarırlar. Bunu duyan Cennet hurileri Cennetteki burçların üzerine çıkar ve: «Evlenmek üzere bizi Allah'tan isteyen yok mudur?» diye seslenirler. Ardından Cennetteki bekçilerin başı olan Rıdvan'a: «Ey Rıdvan! Bu günün özelliği nedir?» diye sorarlar. Rıdvan da karşılarına çıkıp: «Bu gün Ramazan ayının ilk günü. Muhammed'in ümmetinden oruç tutanlar için Cennetin kapıları açıldı» karşılığını verir. Yüce Allah da: «Ey Rıdvan! Muhammed'in ümmetinden oruç tutanlar için Cennet bahçelerinin kapılarını aç! Ey Mâlik! Sen de Muhammed'in ümmetinden oruç tutanlar için Cehennemin kapılarını kapat! Ey Cebrâîl! Yeryüzüne in ve azgın şeytanları zincirlere vur ve sevdiğim Muhammed'in ümmetinin oruçlarını bozmasınlar diye onları denizlere at» buyurur. Yine Yüce Allah Ramazan ayının her bir gecesinde bir münadinin üç defa: «Var mı benden bir şey isteyen, istediğini vereyim? Var mı tövbe eden tövbesini kabul edeyim? Var mı benden bağışlanma dileyen, kendisini bağışlayayım! İhtiyacı olmayana ve ödemesini en güzel yapana kim borç verir?» şeklinde seslenmesini emreder.

Vallahi Ramazan ayının her bir gününde iftar vakti Cehennemi hakeden bir milyon kişi Cehennem ateşinden azat edilir. Ramazan ayının son gününde de Yüce Allah, ilk gününden itibaren azat ettiği kişi sayısı kadar kişiyi Cehennem ateşinden azat eder. Kadir gecesi olduğu zaman da Yüce Allah'ın emriyle Cebrâîl meleklerden bir toplulukla birlikte yeryüzüne iner. Yanlarında getirdikleri yeşil bir sancağı Kabe'nin üzerine dikerler,. Cebrâîl'in altıyüz kanadı vardır ki bunlardan ikisini sadece Kadir gecesinde açıp kullanır. O gece bu iki kanadını açtığı zaman da batıdan doğuya kadar uzanırlar. Cebrail'in yönlendirmesiyle bu gecede melekler ayakta duran, oturan, namaz kılan, Allah'ı zikreden her bir kişiye selam verir, sarılır ve şafak sökene kadar ettikleri dualara amin derler. Şafak söktüğü zaman da Cebrâîl: «Ey melekler! Gitme zamanı geldi!» diye seslenir. Melekler:. «Ey Cebrâîl! Yüce Allah, Muhammed'in ümmetinin ihtiyaçları ve talepleri konusunda ne yaptı?» diye sorduklarında, Cebrâîl: «Yüce Allah bu gecede dört kişi hariç onlara nazar edip hatalarını affetti, günahlarını da bağışladı» karşılığını verir."

Biz:

“Yâ Resûlallah! Bu dört kişi kimdir?" diye sorduğumuzda Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Alkolik olan kişi, anne babasına asi olan kişi akrabalarıyla bağını koparan kişi ile müşâhin olan kişidir" karşılığını verdi. Biz:

“Müşâhin nedir?" diye sorduğumuzda:

“Düşmanlık ve hasımlıkta aşırı giden kişidir" buyurdu ve şöyle devam etti:

“Ramazan ayının son gecesi, bayramın arefesi olan geceye de Caize gecesi denilmiştir. Bu gecenin sabahında da Yüce Allah melekleri yeryüzüne gönderir. Melekler yeryüzünün dört bir tarafına dağılırlar. Her bir yolun başında durur, cinler ve insanlar dışında tüm mahlûkatın duyacağı bir şekilde: «Ey Muhammed ümmeti! Cömert olan, bolca veren ve büyük günahları affeden Rabbinize doğru çıkın!» diye seslenirler. Müslümanlar bayram namazını kılmak üzere namazgâhlara geldiklerinde Yüce Allah meleklere: «Çalışan kişinin işini bitirmesinin karşılığı nedir?» diye sorar. Melekler:

“İlahımız! Efendimiz! Çalışmasının karşılığı ücretini vermendir" derler. Bunun üzerine Yüce Allah: «Meleklerim! Sizi de şahit tutarak, Ramazan ayı boyunca tuttukları oruç ve yaptıkları ibadetlere karşılık rızam ile mağfiretimi veriyorum» buyurur.

Yine Yüce Allah şöyle buyurur: «Kullarım! Dua edip benden isteyin! İzzetim ve celalim adına bugün bu toplanmanızla âhiretinize yönelik ne isterseniz size vereceğim! Dünyanıza yönelik bütün isteklerinizle de bizzat ilgileneceğim! İzzetime andolsun ki rızamı gözettiğiniz sürece kusurlarınızı gizli tutacağım! İzzetime andolsun ki sizde hakkı olanların önünde kusurlarınızı ifşa edip sizleri rezil etmeyeceğim! Gidin! Sizleri bağışladım. Siz beni razı ettiniz ben de sizden razı oldum!» Melekler bunu duyunca sevinir; birbirlerine Ramazan ayını bitirip bayrama çıkan Muhammed ümmetine yaptığı bu ihsanların müjdesini verirler."

Beyhakî, Şuab'da, Ka'bu'l-Ahbâr'dan bildiriyor: Yüce Allah, Mûsa'ya (aleyhisselam) şöyle vahyettti:

“Kullanma orucu farz kıldım ki o da Ramazan ayındaki oruçtur. Ey Mûsa! Kıyamet gününde amel defterinde on Ramazan ayı orucu tutmuş olarak gelen kişi abdallardan biri olur. Kıyamet gününde amel defterinde yirmi Ramazan ayı orucu tutmuş olarak gelen kişi alçak gönüllülerden biri olur. Kıyamet gününde amel defterinde otuz Ramazan ayı orucu tutmuş olarak gelen kişi benim yanımda şehitler içinde en fazla sevabı alan kişilerden biri olur. Ey Mûsa! Arşı taşıyan meleklere, Ramazan ayında bana ibadete ara vermelerini, bu ayda oruç tutan birinin ettiği dualara amin demelerini emrediyorum. Ey Mûsa! Ramazan ayında göklere, yere, dağlara, hayvan ve böceklere, bu ayda oruç tutanlar için bağışlanma dilemelerini ilham ediyorum. Ey Mûsa! Ramazan ayında oruç tutan kişilerden üç kişiyi bul ve onlarla birlikte namaz kıl, yiyip iç. Zira üzerinde Ramazan orucunu tutan üç kişinin bulunduğu bir bölgeye cezam ve intikamım dokunmaz. Ey Mûsa! Şayet yolcu isen geri dön. Hasta olup dönemiyorsan söyle seni taşıyıp geri götürsünler. Kadınlara, hayızlı olanlara ve küçük çocuklara söyle, Ramazan ayı bitimi bu ayda oruç tutanların çıktıkları yere onlar da çıksın. Şayet sema ile yere izin verilse idi bu oruç tutanlarla selamlaşır, konuşurlar ve onları nasıl bağışladığımın müjdesini kendilerine verirlerdi. Zira bu kullarıma şöyle derim:

“Ey Ramazan orucunu tutan kullarım! Çadırlarınıza geri dönün ki beni razı ettiniz. Oruç tutmanızın mükâfatı olarak sizleri Cehennem ateşinden azat ediyorum. Hesabınızı kolay kılıyorum. Kusurlarınızı affediyorum. Bu ayda yaptığınız harcamaları sizlere telafi edeceğim ve kimselerin önünde küçük düşürmeyeceğim. İzzetime andolsun ki Ramazan orucunu tuttuktan ve huzurumda bu şekilde durduktan sonra âhiretiniz konusunda benden istediğiniz şeyleri vereceğim. Dünyanız konusunda istediğiniz şeylerle de ilgileneceğim."

Taberânî, M. el-Evsat'ta, Beyhakî ve İsbehânî, Ömer b. el-Hattâb'tan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):"Ramazan ayında Allah'ı zikreden kişi bağışlanır. Yine bu ayda Allah'tan bir şey isteyen kişi boş çevrilmez" buyurduğunu işittim.

Buhârî, Müslim, Tirmizî, Şemâil'de, Nesâî ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) insanların en - cömerdiydi. Ancak Ramazan ayında Cebrâil ile buluştuğunda her zamankinden daha fazla cömert olurdu. Cebrâil, Ramazan ayı boyunca her gece Allah Resûlü ile buluşup Kur'ân'ı okur mütalaa ederlerdi. Cebrâil ile görüştüğü zamanlarda Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) esen rüzgârlardan bile daha fazla cömert olurdu."

İbn Mâce, Enes'ten bildiriyor: Ramazan ayı girince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Ramazan ayına girmiş bulunuyorsunuz. Bu ayın içinde bin aydan daha hayırlı olan bir gece vardır ki bu geceden mahrum olan kişi (bin aylık) hayrın tümünden mahrum kalmış olur. Bu gecenin hayrından da ancak ahiretten nasibi olmayanlar mahrum kalır. "

Bezzâr'ın Ebû Saîd'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan ayının her bir gün ve gecesinde Yüce Allah'ın Cehennem ateşinden azat ettiği kulları olur. Her bir müslümanın da bu ayın her bir gündüz ve gecesinde kabul gören bir duası olur."A

İsbehânî, et-Terğîb'de Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan ayının ilk gününde Yüce Allah kullarına nazar eder. Allah da bir kuluna nazar ettiği zaman onu artık azaba maruz bırakmaz. Ramazan ayının bir gününde Yüce Allah bir milyon kulunu Cehennem ateşinden azat eder. Ramazan ayının yirmidokuzuncu gününde de birinci günden itibaren azat ettiği kişi sayısınca müslümanı Cehennem azabından azat eder. Bayram günü olduğu zaman da melekler sarsılır. Her ne kadar vasfedilemese de Yüce Allah nuruyla tecelli eder ve bayramı kutlayan meleklere: «Ey melekler! Çalışan kişinin işini bitirmesinin karşılığı nedir?» diye sorar. Melekler: «Ücretini vermektir» derler. Bunun üzerine Yüce Allah: «Siz de şahit olun ki onları bağışladım» buyurur.

Taberânî, Ubâde b. es-Sâmit'ten bildiriyor: Ramazan ayı geldiğinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Bereket ayı gelmiş bulunmakta. Bu ayda Yüce Allah rahmetiyle sizi kuşatır; hatalarınızı siler ve dualarınıza icabet eder. Yüce Allah bu ayda hayırla birbirinizle yarışmanıza bakıp bu yönde meleklerine karşı övünür. Bunun için hayırlarda yarışarak Allah'a kendinizi gösterin. Bedbaht olan kişi bu ayda Allah'ın rahmetinden mahrum kalan kişidir."

İbn Ebî Şeybe ve Taberânî, M. el-Evsat'ta Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan ayı geldi. Bu ayda Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapatılır ve şeytanlar zincire vurulur. Ramazan ayını idrak edip de bağışlanmaya nail otamadan ölen kişi, Allah'ın rahmetinden uzak olsun!"

Ebu'ş-Şeyh, es-Sevâb'da, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan ayı ümmetimin ayıdır. İçlerinden biri hastalandığı zaman onu ziyaret ederler. Bir Müslüman oruçlu olduğu zaman yalan söylemez, gıybet yapmaz. Sadece temiz ve helal olan şeylerden yer. Farzlarım ifa edebileceği kuytu, sakin yerlere çekilir. Ay sonunda da yılanın derisinden çıkması gibi günahlarından sıyrılıp arınır. "

İbn Merdûye ve İsbehânî, et-Terğîb'de, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazan orucunu tutup da üç şeyden selim olan kişi Cenneti garanti eder" buyurdu. Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh:

“Yâ Resûlallah! Bu üç şey dışında kalanlar sağlam olmasa bile mi?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu üç şey dışında kalanlar sağlam olmasa bile" karşılığını verdi ve şöyle devam etti:

“Bu üç şey de kişinin dili, midesi ve cinsel organıdır.."

İsbehânî'nin bildirdiğine göre Zührî:

“Ramazan ayında yapılan bir tesbîhat, başka ayda yapılan bin tesbîhattan değerlidir" demiştir.

İsbehânî, Mualla b. el-Fadrdan bildiriyor:

“Öncekiler, altı ay boyunca Ramazan ayını idrak etmeleri için, altı ay da yaptıkları amellerin kabulü için Yüce Allah'a dua ederlerdi."

İsbehânî'nin, Berâ b. Âzib'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazan ayında Cuma gününün diğer günlere olan üstünlüğü, Ramazan ayının diğer aylara olan üstünlüğü gibidir" buyurmuştur.

İsbehânî, İbrâhim en-Nehaî'den bildiriyor:

“Ramazanda tutulan bir günlük oruç, başka aylarda tutulan bin günlük oruçtan; Ramazan ayında yapılan bir tesbîhat, başka ayda yapılan bin tesbîhattan; Ramazan ayında kılınan bir rekat namaz, başka aylarda kılınan bin rekattan daha değerlidir."

İsbehânî'nin, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Kişi Ramazan ayını (günahlardan uzak) sağ salim geçirdiği zaman bütün yılı sağ salim geçirir. Cuma gününü sağ salim geçirdiği zaman da haftanın diğer günleri sağ salim geçer" buyurmuştur.

İsbehânî, Evzaî kanalıyla Mekhûl, Kâsım b. Muhaymire ve Abde b. Ebî Lubâbe'den bildiriyor: Ebû Umâme el-Bâhilî, Vâsile b. el-Eska' ve Abdullah b. Busr'un bize bildirdiklerine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Cennet her yıl Ramazan için yeni baştan süslenip hazırlanır" buyurmuştur. Yine:

“Ramazan ayında nefsini ve dinini koruyup temiz tutan kişiyi Yüce Allah, Cennet hurileriyle evlendirir ve ona Cennet köşklerinden bir köşk verir. Her kim de Ramazan ayında bir kötülük yapar veya birine iftirada bulunursa veya sarhoş edici bir şey içerse, Yüce Allah o kişinin bir yıllık amelini boşa çıkarır" buyurmuştur. Yine:

“Ramazan ayında takvalı olun! Zira bu ay Allah'ın ayıdır. Bu ayda kendinizi (günahlardan) koruyun!" buyurmuştur.

İsbehânî, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazan ayını ihya edip ayakta tuttukları sürece ümmetim hüsrana uğramaz" buyurdu. Adamın biri:

“Ramazan ayını heba etmeleri halinde hüsranları nasıl olur ki?" diye sorunca, Allah Resûlü şu karşılığı verdi:

“Mahremiyet ve kutsalların çiğnenmesiyle olur. Bir kötülükte bulunan veya zina eden veya hırsızlık yapan kişinin Ramazan ayında yaptığı ibadetler kabul görmez ve diğer Ramazan ayına kadar Allah'ın ve meleklerin laneti üzerinde olur. Diğer Ramazan ayı gelmeden önce ölürse de Cehennem ateşine gireceğini bilsin. Ramazan ayında takvaya sarılın! Zira bu ayda yapılan iyilikler de, kötülükler de katıyla karşılık görür."

İsbehânî, Hazret-i Ali'den bildiriyor: Ramazan ayı girdiği zaman ilk gününde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp Yüce Allah'a hamdu senada bulunur ve şöyle buyururdu:

“İnsanlar! Yüce Allah cinlerden olan düşmanlarınızı bertaraf etmiş ve:

“...Bana dua edin, size icabet edeyim..." buyurarak yaptığınız dualara icabet edeceği sözünü vermiştir. Bilin ki Yüce Allah, her azgın şeytana karşı yedi melek görevlendirmiştir. Ramazan ayı bitene kadar bu melekler onu bırakmazlar. Bilin ki Ramazan ayının ilk gününden son gününe kadar semanın kapıları açık kalır. Bilin ki bu ayda yapılan dualar kabul görür." Ramazan ayının son on gününe girdiğimiz zaman da izarını kapalı tutar, evden çıkıp bu on günü itikafta geçirir, gecelerini ibadetle ihya ederdi."

Ravi der ki: Hazret-i Ali'ye:

“İzan kapalı tutmak ne demektir?" diye sorulunca, Hazret-i Ali:

“Bu son on günde hanımlarından uzak durur, onlarla ilişkiye girmezdi" dedi.

Beyhakî, Şuabu'l-îman'da İshâk b. Ebî İshâk'tan bildiriyor: Ebû Hureyre, Ka'b'a:

“Ramazanı nasıl buluyorsunuz?" diye sorunca, Ka'b:

“Ramazan'la günahlarımızı döküp rahatlıyoruz" karşılığını vermiştir.

Ahmed, Bezzâr, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, İbn Merdûye ve Beyhakî, Amr b. Murra el-Cühenî'den bildiriyor: Kudâa kabilesinden bir adam Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:

“Allah'tan başka ilah olmadığına, senin de Allah Resûlü olduğuna şehadet etsem, beş vakit namazı kılsam, Ramazan orucunu tutsam ve zekatımı da versem kimlerden olurum?" dedi, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bunları yaparak ölen kişi anne babasına asi olmadıktan sonra kıyamet gününde peygamberler, sıddîkler ve şehitlerle beraber şu şekilde olur" buyurdu ve parmaklarını birbirine geçirdi.

Beyhakî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ali, Ramazan ayı girdiği zaman bir hutbe verir, hutbesinde de şöyle derdi:

“Yüce Allah bu mübarek ayda oruç tutmayı farz kılmış, ancak gecelerini ibadetle geçirmeyi farz kılmamıştır. Kişi sakın:

“Filan kişi oruç tutarsa ben de tutarım! Filan kişi tutmazsa ben de tutmam!" demesin! Bilmelisiniz ki asıl oruç yemekten ve içmekten kesilmek, uzak durmak değildir. Asıl oruç yalandan, batıl ve boş şeylerden uzak durmaktır. Sakın Ramazan ayını karşılama babında birkaç gün öncesinden oruç tutmayın! Ramazan ayı hilalini gördüğünüzde oruca başlayın, bir daha gördüğünüzde de orucu bırakın. Şayet hava kapalı olur da hilali göremezseniz ayı otuza tamamlayın."

Ahmed, İbn Cerîr, Muhammed b. Nasr, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Beyhakî, Şuabu'l-îman'da ve İsbehânî, et-Terğîb'de Vâsile b. el-Eska'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İbrahim'e sahifeleri Ramazan ayının ilk gününde nazil oldu. Tevrat, Ramazan ayının altıncı gününde nazil oldu. İncil, Ramazan ayının onüçüncü gününde nazil oldu. Zebur, Ramazan ayının onsekizinci gününde nazil oldu. Kur'ân da Ramazan ayının yirmidördüncü gününde nazil oldu. "

Ebu Ya'lâ ile İbn Merdûye, Câbir b. Abdillah'tan bildiriyor:

“Yüce Allah, İbrâhim'e (aleyhisselam) sahifeleri Ramazan ayının ilk gününde indirmiştir. Mûsa'ya (aleyhisselam) Tevrat'ı Ramazanın ayının altıncı gününde indirmiştir. Dâvud'a (aleyhisselam) Zebûr'u, Ramazan ayının onikinci gününde indirmiştir. İnciri îsa'ya (aleyhisselam) Ramazan ayının onsekizinci gününde indirmiştir. Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) Furkân'ı da Ramazan ayının yirmidördüncü gününde indirmiştir."

İbnu'd-Durays, Ebu'l-Celd'den bildiriyor: İbrahim'e (aleyhisselam) sahifeleri Ramazan ayının ilk gününde nazil oldu. Tevrat, Ramazan ayının altıncı gününde nazil oldu. Zebûr, Ramazan ayının onikinci gününde nazil oldu. İncil, Ramazan ayının onsekizinci gününde nazil oldu. Kur'ân da Ramazan ayının yirmidördüncü gününde nazil oldu. Bize bildirilene göre de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Tevrat'ın yerine bana yedi uzun sûre verildi. İncil'in yerine Miûn sûreler verildi. Zebur'un yerine Fatiha Sûresi verildi. Bunlara ek olarak da kısa (mufassal) sûreler verildi."

Muhammed b. Nasr, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:

“İlk sahifeler Razaman ayının ilk gününde indirildi. Tevrat, Ramazan ayının altıncı gününde indirildi. İncil, Ramazan ayının onikinci gününde indirildi. Zebur, Ramazan ayının onsekizinci gününde indirildi. Kur'ân da Ramazan ayının yirmidördüncü gününde indirildi."

İbn Cerîr, Muhammed b. Nasr, es-Salât'da, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'da, Miksem'den bildiriyor: Atiyye b. el-Esved, İbn Abbâs'a:

“İçime bir şüphe düştü. Yüce Allah:

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır..." buyurur. Yine:

“Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik" buyurur. Yine:

“Biz onu mübarek bir gecede indirdik..." buyurur. Oysa Kur'ân âyetleri Şevvâl ayında da, Zilka'de ayında da, Zilhicce ayında da Muharrem ayında da, Rebîulevvel ayında da nazil olmuştur" deyince, İbn Abbâs şöyle karşılık verdi:

“Toptan olarak Ramazan ayının mubârek bir gecesi olan Kadir Gecesi'inde indirilmiştir. Daha sonraları ise değişik aylar ve günlerde parça parça dünya semasına indirilmiştir."

Firyâbî, İbn Cerîr, Muhammed b. Nasr, Taberânî, İbn Merdûye, Hâkim, Beyhakî ve Diyâ, el-Muhtâre'de İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Kur'ân, Zikir'den (Levh-i Mahfuz'dan) Ramazan ayının yirmidördünde ayrılıp dünya semasındaki Beytu'l-İzze'ye konuldu. Sonrasında Cebrâil parçalar halinde azar azar onu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) indirip okumaya başladı."

İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Ramazan ayı, mübarek gece Kadir gecesi konusuna gelince, mübarek gece denilen Kadir gecesidir. Kadir gecesi de Ramazan ayındadır. Kur'ân, Zikir'den (Levhi Mahfûz'dan) toptan bir şekilde dünya semasında olan Beytü'l-Ma'mûr'a yani yıldızların mevkii'ne (Mevkiu'n-Nucûm) indirilmiştir. Bundan sonrasında ise emir ve yasaklar ile savaşlar konusunda Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) parça parça nazil olmuştur."

İbnu'd-Durays, Nesâî, Muhammed b. Nasr, İbn Cerîr, Taberânî, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Kur'ân, toptan olarak Ramazan ayındaki Kadir gecesinde dünya semasına indirildi. Sonrasında Yüce Allah dünyada bir konuda düzenleme yapmak istediği zamanlarda parça parça onu indirmeye başladı ki bu şekilde de tamamlandı."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kur'ân, Kadir gecesinde toptan olarak Cebrâîl'e indirildi. Sonrasında kendisine verilen emirlere binaen onu parça parça Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) ulaştırdı" demiştir.

İbnu'd-Durays, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor:

“Kur'ân, Ramazan ayının Kadir gecesinde toptan olarak indirilip Beytu'l-İzze'ye konuldu. Sonrasında insanların soru ve sorunlarına binaen yirmi üç senelik bir süre zarfında tamamı parça parça indirildi."

Ebû Ya'lâ ile İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali öldürüldüğü zaman Hasan b. Ali kalkıp bir hutbe verip şöyle dedi:

“Vallahi Kur'an'ın da indirildiği gece olan bir gecede birini öldürdünüz! Bu gecede îsâ b. Meryem göğe çekildi. Bu gecede Yûşa b. Nûh öldürüldü. Bu gecede İsrâil oğullarının tövbesi kabul edildi."

İbnu'l-Münzir ile İbn Ebî Hâtim, İbn Cüreyc'den bildiriyor:

“Bana bildirilene göre her Kadir gecesinde Kur'ân'dan o yıl içinde indirilecek âyetler nazil olurdu. Vahiy kesilene ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edene kadar de bu böyle devam etmiştir. Bu şekilde bir yıllık vahiy yedinci kat semadan Cebrâîl'e inerdi. Cebrâîl de Yüce Allah'ın emirleri doğrultusunda Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) aktarirdl."

Abd b. Humeyd ile İbnu'd-Durays, Dâvud b. Ebî Hind'den bildiriyor: Âmir eş-Şa'bî'ye:

“Yüce Allah: «Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır...» buyurur. Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayı dışındaki diğer aylarda da vahiy nazil olur muydu?" diye sorduğumda şu karşılığı verdi:

“Tabi ki inerdi. Ancak Cebrâîl yıl içinde nazil olan âyetleri Ramazan ayında Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) okur, mütalaa ederdi. Bu mütalaa esnasında da Yüce Allah nazil olan âyetler konusunda dilediği hükmü verir, dilediği hükümleri nesheder, dilediğini bırakır, dilediğini de unuttururdu."

İbn Ebi'd-Dünya'nın bildirdiğine göre Dahhâk: (.....) âyetini açıklarken:

“Kur'ân'da oruç tutulmasının farz kılındığı aydır" demiştir.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc: (.....) âyetini açıklarken:

“İnsanların kendisiyle doğru yolu ve hidayeti bulacağı, helal, haram ve hadlerin açıklanıp belirtildiği kitaptır" demiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini açıklarken:

“Helal ile haramların açıklanmasıdır" demiştir.

İbn Ebî Şeybe, Buhârî ile Müslim, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor:

“Ramazan ayı orucu farz kılınmadan önce Aşure gününde oruç tutulurdu. Ramazan ayının orucu farz kılınınca Aşura gününün orucu bırakıldı."

İbn Ebî Şeybe ile Müslim, Câbir b. Semure'den bildiriyor:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Aşura gününde oruç tutmayı söyler, bu yönce Müslümanlara teşviklerde bulunur ve bu günde bizleri denetlerdi. Ramazan ayı orucunun farz kılınmasıyla Aşure gününde oruç tutulması veya tutulmaması konusunda bize herhangi bir şey demedi. Tutup tutmayanları da denetlemeyi bıraktı."

Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun.." âyetini açıklarken:

“Kişinin evinde (mukîm iken) bu ayı idrak etmesidir" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun..." âyetini açıklarken:

“Kişi yolcu iken şayet bulunduğu yerde ikamet ediyorsa oruç tutsun" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun..." âyetini açıklarken:

“Kişi şayet mukîm ise oruç tutmalıdır" demiştir.

Vekî', Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim, Hazret-i Âli'den bildiriyor:

“Mukîm iken Ramazan ayını idrak eden kişi sonradan yolculuğa çıktığı zaman orucu tutması gerekir. Zira Yüce Allah: «...Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun...» buyurmuştur."

Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre İbn Ömer:

“...Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun.." âyetini açıklarken:

“Kişi ailesinin yanında, mukîm iken Ramazan ayını idrak ettiğinde sonradan yolculuğa çıkmayı istersede orucu tutsun" demiştir.

Dârakutnî zayıf bir senedle Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Herkim mukîm olduğu halde Ramazan ayında bir günün orucunu bozarsa bir kurban kessin. İmkanı yoksa yoksullara otuz sâ' hurma dağıtsın."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan ile İbrâhim en-Nehaî:

“Kişi ayakta durarak namaz kılamıyorsa oruç da tutmaz" demişlerdir.

İbn Ebî Şeybe, Atâ'dan bildiriyor:

“Yolculukta orucun hükmü namazın hükmü gibidir. Namazı kısaltarak kıldığın zaman oruç tutmazsın. Namazı tam olarak kıldığın zaman da oruç tutarsın."

Süfyân b. Uyeyne, İbn Sa'd, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Cerîr ve Beyhakî, Sünen'de Enes b. Mâlik el-Kuşeyrî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah yolcudan orucu ve namazın yarısını kaldırmıştır. Aynı şekilde hamile ve emziren kadından da orucu kaldırmıştır" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs'a yolculukta oruç tutmanın hükmü sorulunca:

“Yolculukta oruç zorluktur, ancak Allah kolaylık göstermiştir. Sen kolay olanı (ruhsatı) seç" demiştir.

Mâlik, Şâfiî, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:

“Hamza el-Eslemî, Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) yolculukta oruç tutmanın hükmünü sorunca:

“Dilersen tutar, dilersen de tutmazsın" karşılığını verdi."

Dârakutnî, Hamza b. Amr el-Eslemî'den bildiriyor: Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yâ Resûlallah! Yolculuk esnasında kendimde oruç tutma gücünü buluyorum. Tutmamın bir sakıncası olur mu?" diye sorduğumda:

“Yolculukta oruç tutmama Yüce Allah'ın verdiği bir ruhsattır. Bu ruhsatı kullanan kişi güzel olanı yapmış olur. Ancak tutmak isteyen kişi için de herhangi bir sakınca yoktur" karşılığını verdi.

Ahmed, Abd b. Humeyd, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve Hâkim, Hamza b. Amr el-Eslemî'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) yolculukta oruç tutmanın hükmünü sorduğumda:

“Oruç tutmak istiyorsan tut, istemezsen de tutmayabilirsin" karşılığını verdi.

Abd b. Humeyd ve Dârakutnî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yolculukta bazen oruç tutmuş, bazen tutmamıştır. Yine yolculukta bazen namazı kısaltmış, bazen de tam kılmıştır."

Hatîb, Tâli't-Talhîs'de, Muâz b. Cebel'den bildiriyor. "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yolculukta oruç tutmamaya ruhsat veren âyet nazil olduktan sonra da yolcu iken oruç tutmuştur."

Abd b. Humeyd, Ebû İyâd'dan bildiriyor: Hazret-i. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayında yolculuğa çıktığında yolculara:

“Dileyen oruç tutsun, dileyen de tutmasın" diye seslenildi.

Ravi der ki: Ebû İyâd'a:

“Peki, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne yaptı?" diye sorulunca:

“Allah Resûlü oruç tuttu ki tutmaya herkesten daha layıktır" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Yolculukta oruç tutanları kınamadığım gibi tutmayanları da kınamam" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. el-Müseyyeb ile Âmir, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabının Ramazan ayında yolculuğa çıktıkları zaman dileyenin oruç tuttuğu, dileyenin de tutmadığı, ne oruç tutanın tutmayanı, ne de oruç tutmayanın tutanı kınamadığı konusunda ortak görüş bildirmişlerdir.

Mâlik, Şâfiî, Abd b. Humeyd, Buhârî ile Ebû Dâvud, Enes b. Mâlik'ten bildiriyor:

“Ramazan ayında Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yolculuğa çıkmıştık. Yolculuğa çıkanlardan bazıları oruç tutarken bazıları da tutmadı. Ancak ne tutanlar tutmayanları, ne de tutmayanlar tutanları böyle yaptığından dolayı kınamazdı."

Müslim, Tirmizî ve Nesâî, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildiriyor:

Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayında yolculuğa çıktığımızda kimimiz oruç tutar, kimimiz de tutmazdı. Ancak ne tutanlar tutmayanları, ne de tutmayanlar tutanları böyle yaptığından dolayı kınamazdı. Kendisini tutabilecek güçte bulup oruç tutanların iyisini yaptığını, kendini zayıf görüp tutmayanın da iyisini yaptığını düşünürlerdi."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî'nin Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yolculukta oruç tutmak, istenen ibadetlerden değildir" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Nesâî, İbn Mâce ve Hâkim'in Ka'b b. Âsım'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yolculukta oruç tutmak, istenen ibadetlerden değildir" buyurmuştur.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Ömer:

“Ramazan ayında yolculuk sırasında oruç tutmamak benim için tutmaktan daha iyidir" demiştir.

İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Ömer:

“Yolculukta oruç tutmama ruhsatı Yüce Allah'ın, kullarına ihsan ettiği bir sadakadır" demiştir..

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Ömer'e yolculukta oruç tutmanın hükmü sorulunca:

“Oruç tutmama gökten size gelen bir ruhsattır, dilerseniz bunu reddedin!" karşılığını vermiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Ömer'e yolculukta oruç tutmanın hükmü sorulunca:

“Şayet birine bir sadaka versen ve verdiğin kişi bunu kabul etmese kızmaz miydin? Yolculukta oruç tutmama ruhsatı da Yüce Allah'ın size ihsan ettiği bir sadakadır" karşılığını vermiştir.

Nesâî, İbn Mâce ve İbn Cerîr'in Abdurrahman b. Avf'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yolcuyken oruç tutan kişi, mukîm iken oruç tutmayan kişi gibidir" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe ile Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Yolculukta oruç tutmamak, kişinin kullanabileceği bir haktır" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Muharrer b. Ebî Hureyre, Ramazan ayında çıktığı bir yolculukta oruçlarını tutmuş, geri döndüğünde de Ebû Hureyre tuttuğu oruçları kaza etmesini söylemiştir.

Abd b. Humeyd, Abdullah b. Âmir b. Rabîa'dan bildiriyor:

“Hazret-iÖmer, Ramazan ayında çıktığı bir yolculukta oruç tutan bir adamın dönüşte tuttuğu oruçları yeniden tutmasını söyledi."

Vekî' ile Abd Humeyd'in bildirdiğine göre Ömer b. Abdilazîz'e (Ramazan ayında) yolculuk sırasında oruç tutmanın hükmü sorulunca şöyle demiştir:

“Şayet tutmak sana güç gelmiyorsa orucunu tutarsın. Ancak tutmak size güç gelecekse tutmazsınız. Zira Yüce Allah: «... Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez...» buyurur."

Abd b. Humeyd, Nesâî ve İbn Cerîr, Hayseme'deh bildiriyor: Enes b. Mâlik'e yolculuk sırasında oruç tutmanın hükmünü sorduğumda:

“Kişi yolculukta oruç tutar" dedi. "O zaman:

“...Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun..." âyeti ne ifade ediyor?" diye sorduğumda da şu karşılığı verdi:

“Bu âyet nazil olduğunda yolculuklarımızı aç yapıyor ve konakladığımızda da tam olarak doyamıyorduk. Ancak şimdi tok karna yolculuk yapıyor ve konakladığımızda da istediğimiz kadar yemek yiebiliyoruz."

İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd, Enes'in:

“Yolculuk sırasında oruç tutmayan kişi bu yöndeki ruhsatı kullanmıştır. Oruç tutan kişi ise en iyisini yapmıştır" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre yolculuk sırasında oruç tutma konusunda İbrâhim, Saîd b. Cübeyr ve Mücâhid'in:

“Dilersen oruç tutar dilersen de tutmazsın. Ancak tutman daha iyidir" demişlerdir.

Abd b. Humeyd'in, Avvâm b. Havşeb'den bildirdiğine göre Mücâhid şöyle demiştir:

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayında çıktığı yolculuklarda bazen oruç tutar bazen de tutmazdı. Ashabı da bu ayda yolculuk ettiği zaman genelde oruç tuttuğunu ve kendilerine: «Siz yiyin! Zira Rabbim beni yedirip içirmektedir» buyurduğunu söylemişlerdir."

Avvâm der ki: Mücâhid'e:

“Peki sen yolculuk durumunda oruç tutma hakkında ne düşünüyorsun?" diye sorduğumda:

“Ramazan ayında yapılan yolculukta oruç tutmak, Ramazan ayı dışında yapılan bir yolculukta oruç tutmaktan daha İyidir" karşılığını verdi..

Abd b. Humeyd, Ebu'l-Bahterî'den bildiriyor: Abîde:

“Kişi Ramazan ayında oruca başladıktan sonra yolculuğa çıktığı zaman kalan günlerini oruçlu geçirsin" dedi ve:

“...Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun..." âyetini okudu. İbn Abbâs da bu konuda şöyle derdi:

“Ramazan ayında yolculuk sırasında kişi dilerse oruç tutar, isterse de tutmaz."

Abd b. Humeyd, Muhammed b. Sîrîn'den bildiriyor: Abîde'ye:

“Ramazan ayında yolculuğa çıkayım mı?" diye sorduğumda:

“Hayır, çıkma" karşılığını verdi.

Abd b. Humeyd,Jbrâhim'den bildiriyor:

“Kişi mukîm iken Ramazan ayını idrak ettiği zaman ay bitene kadar yolculuğa çıkmasın. Bu ayda oruca başladıktan sonra çıkacaksa da yolculukta oruç tutsun. Zira Ramazan ayı içinde bu orucu tutmak, benim için başka bir ay içinde kaza etmekten daha iyidir."

Abd b. Humeyd, Ebû Miclez'den bildiriyor:

“Kişi mukîm iken Ramazan ayını idrak ettiği zaman ay bitene kadar yolculuğa çıkmasın. İlla çıkacaksa da yolculukta oruç tutsun."

Abd b. Humeyd, Abdurrahman b. el-Kâsım'dan bildiriyor: İbrâhim b. Muhammed, Ramazan ayında Hazret-i Âişe'ye gelip ona selam vermek istedi. Hazret-i Âişe:

“Nereye gidiyorsun?" diye sorunca, İbrâhim:

“Umreye gidiyorum" karşılığını verdi. Hazret-i Âişe:

“Ramazan ayı girene kadar oturdun, yola çıkmadın. Şimdi de çıkma!" deyince, İbrâhim:

“Ama arkadaşlarım ve hazırladığım eşya ile yüküm artık yola çıktı" karşılığını verdi. Bunun üzerine Hazret-i Âişe:

“Olsun! Yük ile eşyalarını geri getirt ve Ramazan ayı bitene kadar yerinde kal!" dedi.

Abd b. Humeyd, Ümmü Zerre'den bildiriyor: Bir Ramazan ayında Hazret-i Âişe'nin yanındayken erkek kardeşimin elçisi oraya geldi. Hazret-i Âişe:

“Bu kim? Ne istiyor" diye sorunca:

“Kardeşimin elçisi! Kardeşim yolculuğa çıkmak istiyor" karşılığını verdim. Bunun üzerine Hazret-i Âişe:

“Ramazan ayı bitene kadar yolculuğa çıkmasın! Şayet ben yolculuktayken Ramazan ayını idrak etsem hemen bulunduğum yerde ikamet ederdim" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Kişinin Ramazan ayında yolculuğa çıkmasında ve yolculuğu sırasında oruç tutmamasında bir sakınca yoktur" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Yüce Allah, Ramazan ayını insanlara (yerlerinde kalmaları için) bir bağ kılmış değildir" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Atâ:

“Ramazan ayını idrak eden kişinin yolculuğa çıkmasında ve yolculuğu sırasında oruç tutmamasında bir sakınca yoktur" demiştir.

Abd b. Humeyd ile Ebû Dâvud, Sinân b. Seleme b. Muhabbik el- Hüzelî'den, o da babasından naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kendisini doyabileceği yere kadar götürebilecek bir bineğe sahip olan kişi Ramazan ayını idrak ettiği yerde orucunu tutsun" buyurmuştur.

İbn Sa'd'ın Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, ümmetime bir ihsan olarak Ramazan ayında hasta veya misafir olanın oruç tutmaması ruhsatını vermiştir" buyurmuştur.

Taberânî, Ka'b oğullarından biri olan Enes b. Mâlik'ten bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bir süvari birliği kabilemize baskın yapmıştı. Allah Resûlü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittiğimde yemek yiyordu. "Otur, sen de yemeğimizden ye" diyerek beni davet edince:

“Yâ Resûlallah! Ben oruçluyum" dedim. Bunun üzerine:

“Gel de sana namaz ve oruç hakkında bilgi vereyim. Yüce Allah yolcudan namazın yarısını kaldırdı. Yolcu, hamile ve emziren kadınlardan da orucu kaldırdı" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İkrime:

“...Tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun..." âyetini açıklarken:

“Dileyen bu günleri aralıksız, dileyen de ayrı ayrı tutar" demiştir.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs, Ramazan ayında tutulmayan günlerin kaza edilmesi konusunda şöyle demiştir:

“Dileyen bu günleri aralıksız, dileyen de ayrı ayrı tutar. Zira Yüce Allah:

“'...Tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun..." buyurur."

İbn Ebî Şeybe ve Dârakutnî'nln bildirdiğine göre İbn Abbâs, Ramazan ayında tutulmayan günlerin kaza edilmesi konusunda:

“Dilediğin gibi (ister aralıksız ister ayrı ayrı) tut" demiştir. İbn Ömer de:

“Bozduğun gibi (ard arda bozmuşsan aralıksız, ayrı ayrı bozmuşsan da ayrı ayrı) tutarsın" demiştir.

Mâlik ile İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:

“Ramazan ayında hastalık veya yolculuk dolayısıyla oruç tutmayan kişi bunları kaza ederken ard arda tutar" demiştir.

Saîd b. Mansûr ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Enes'e, Ramazan ayında tutulamayan oruçların kaza edilmesi konusu sorulunca şöyle demiştir:

“Yüce Allah:

“...Tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun.." buyurur. Sayıyı tamamladıktan sonra ayrı ayrı tutmasında bir sakınca olmaz."

İbn Ebî Şeybe, Dârakutnî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh'a, Ramazan ayında tutulamayan oruçların ayrı ayrı kaza edilmesi konusu sorulunca şöyle demiştir:

“Yüce Allah, gerekli hallerde tutmama ruhsatı ve kolaylığını tutulmayan günleri kaza ederken zorluk çıkarmak için tanımamıştır. Onun için sayıyı tamamladıktan sonra kişi kaza edeceği günleri dilediği gibi tutabilir."

Dârakutnî'nin bildirdiğine göre Râfi' b. Hadîc:

“Sayıyı tamamladıktan sonra (kazayı) dilediğin gibi tutabilirsin" demiştir.

İbn Ebî Şeybe ile Dârakutnî'nin bildirdiğine göre Muâz b. Cebele'e, Ramazan ayında tutulamayan oruçların kaza edilmesi konusu sorulunca:

“Sayıyı tamamladıktan sonra (kazayı) dilediğin gibi tutabilirsin" demiştir.

Dârakutnî, Amr b. el-Âs'tan bildiriyor:

“Ramazan ayının kazasını tutacağın zaman ayrı ayrı tut. Zira Yüce Allah:

“...Tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun..." buyurmuştur."

Vekî' ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre kadının biri Ebû Hureyre'ye, Ramazan orucunun kazasını nasıl tutacağını sorunca, Ebû Hureyre:

“Sayıyı tamamladıktan sonra dilediğin gibi tut. Zira Yüce Allah sizin için zorluk değil kolaylık ister" demiştir.

İbnu'l-Münzir, Dârakutnî ve Beyhakî, Sünen'de, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:

“Bu âyet: (Tutamadığı günler sayısınca başka günlerde ard arda tutsun) şeklinde nazil oldu. Ancak daha sonra (ard arda) ifadesi neshedildi."

Dârakutnî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Üzerinde Ramazan kazası olan kişi, bu günleri ayrı ayrı değil ard arda tutsun" buyurmuştur.

Dârakutnî, Abdullah b. Amr'dan bildiriyor: Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayında tutulamayan oruçların kazasının nasıl tutulacağı sorulunca:

“Ard arda tutar, ancak ayrı ayrı tutması halinde de kaza borcunu ödemiş sayılır" buyurmuştur.

Dârakutnî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan orucunun kazası konusunda:

“Kişi dilerse ayrı ayrı, dilerse de ard arda tutar" buyurmuştur.

Dârakutnî, İbn Abbâs'tan bir öncekinin benzerini zikreder.

İbn Ebî Şeybe ile Dârakutnî, Muhammed b. el-Münkedir'den bildiriyor: Bana ulaştığına göre Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan orucu kazasının ayrı ayrı tutulması sorulunca:

“Bu şekilde tutulabilirsin. Birinizin bir borcu olsa ve bu borcu ikişer üçer dirhem vererek ödese, sonunda borcunu ödemiş sayılmaz mı? Yüce Allah da kulunu affetme ve bağışlamaya herkesten daha layıktır" karşılığını vermiştir.

Dârakutnî:

“İsnadı hasendir, ancak mürsel hadistir" demiş, başka bir yerde bu hadisi değişik bir kanalla Câbir'den mevsûl ve merfû olarak rivayet etmiştir.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'ta bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez..." âyetini açıklarken:

“Burada kolaylık yolculuk esnasında oruç tutmamaktır, zorluk ise yolculukta oruç tutmaktır" demiştir.

İbn Merdûye, Mihcen b. el-Edra'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'. namaz kılan bir adamı görünce bir süre uzaktan onu izledi. Sonra bana:

"Sence bu adam namazında samimi midir?" diye sordu. Ben:

“Yâ Resûlallah! Medine ahalisi içinde en fazla namaz kılan kişidir!" dediğimde, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu sözü ona duyurma ki onu helak edersinl" buyurdu ve şöyle devam etti:

“Yüce Allah bu ümmeti için zorluğu değil kolaylığı istemiştir. "

Ahmed, bizzat işiten bir bedeviden bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"Dininizde en hayırlısı en kolay olanıdır! Dininizde en hayırlısı en kolay olanıdır!" buyurmuştur.

İbn Sa'd, Ahmed, Ebû Ya'lâ, Taberânî ve İbn Merdûye, Urve el- Fukeymî'den bildiriyor: Müslümanlar Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şunu yapmamızın herhangi bir sakıncası var mı?" diye sorduklarında üç defa:

"İnsanlar! Yüce Allah'ın dini kolaylık dinidir!" buyurdu.

Bezzâr'ın Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kolaylaştırın zorlaştırmayın! Rahatlatın ürkütmeyin!" buyurmuştur.

Ahmed'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu din (kolay olmasının yanında) ağır bir dindir, onun için (ibadetlerde) aşırıya kaçmadan ve kendinize fazla yüklenmeden ilerleyin" buyurmuştur.

Bezzâr'ın Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu din (kolay olmasının yanında) ağır bir dindir; onun için (ibadetlerde) aşırıya kaçmadan ve kendinize fazla yüklenmeden ilerleyin. Zira yolda kalan kişi, artık ne yol katedebilir, ne de buna bir mecali kalır" buyurmuştur.

Ahmed'in Ebû Zer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İslam uysal bir binektir ve kendisine ancak şefkatle, yumuşak bir şekilde binilmelidir" buyurmuştur.

Buhârî, Nesâî ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İslam dini kolaylık dinidir. Dinle yarışa giren (aşırıya kaçan) kişi elbetteki yenik düşecektir. Mutedil olun, iyi olanı yapmaya çalışın ve bundan dolayı sevinin. Bu konuda günün başlangıcından, sonundan ve biraz da geceden faydalanın" buyurduğunu işittim.

Tayâlisî, Ahmed ve Beyhakî, Büreyde'den bildiriyor:Bir defasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kolumdan tuttu ve beraber yürümeye başladık. Yürürken namaz kılan bir adamla karşılaştık. Bu adam rükû ve secdelerini çok uzun tutuyordu. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sence bu adam gösteriş mi yapıyor?" diye sorunca:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dedim. Bunun üzerine kolumu bıraktı ve:

“Sizi hedefe ulaştıracak mutedil bir yol izleyin, zira bu dinle yarışa girecek kişi yenilir!" buyurdu.

Beyhakî'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu din (kolay olmasının yanında) ağır bir dindir, onun için (ibadetlerde) aşırıya kaçmadan ve kendinize fazla yüklenmeden ilerleyin. Allah'ın kullarını Allah'a ibadetten soğutmayın! Zira yolda kalan kişi, artık ne yol katedebilir, ne de buna bir mecali kalır" buyurmuştur..

Beyhakî'nin Amr b. el-Âs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Bu din (kolay olmasının yanında) ağır bir dindir, onun için (ibadetlerde) aşırıya kaçmadan ve kendinize fazla yüklenmeden ilerleyin. Kendini Rabbinin ibadetinden soğutma! Zira yolda kalan kişi artık ne yol katedebilir, ne de buna bir mecali kalır. Hiç ölmeyecekmiş gibi ibadet et, yarın ölecekmiş gibi de günahlardan sakın."

Taberânî ve Beyhakî, Sehl b. Ebî Umâme b. Sehl b. Huneyf'ten, o da babasından, o da babasından naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İbadetler konusunda aşırıya kaçmayın! Zira sizden Öncekiler bu yönde aşırıya kaçmaktan dolayı helak olmuşlardır. Onlardan arta kalanları da şu an rahip olarak özel oda ve hücrelerde bulabilirsiniz. "

Beyhakî, Ma'bed el-Cühenî'den, o da sahabenin birinden bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İlim amelden daha üstündür. En hayırlı amel de mutedil olanıdır. Yüce Allah'ın dini aşırılık (ifrat) ile gevşeklik (tefrit) arasında bir dindir. İyilik de iki kötülük (iki uç) arasında bir yerdedir ki kişi, onu ancak Allah'ın inayetiyle elde edebilir. En kötü yolculuk da bineği nefes nefese koşturarak yapılan yolculuktur. "

Ebû Ubeyd ve Beyhakî, İshâk b. Süveyd'den bildiriyor: Abdullah b. Mutarrif dünyadan el etek çekip kendini ibadete verince Mutarrif ona:

“Ey Abdullah! İlim, amelden daha üstündür. İyilik de iki kötülük arasında bir yerdedir. İşlerin en hayırlısı mutedil olanıdır. En kötü yolculuk da bineği nefes nefese koşturarak yapılan yolculuktur" dedi.

Ebû Ubeyd ve Beyhakî, Temîm ed-Dârî'den bildiriyor:

“Ne dinden eksilt, ne de nefsine aşırı yüklen. İbadetlerde tahammül edebileceğin ve devamlı olarak yapabileceğin bir yolu tut."

Beyhakî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah azimetinin (emirlerinin) yerine getirilmesini sevdiği gibi verdiği ruhsatının kullanımasını da sever" buyurmuştur.

Bezzâr, Taberânî ve İbn Hibbân'ın İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah azimetinin (emirlerinin) yerine getirilmesini sevdiği gibi verdiği ruhsatının kullanılmasını da sever" buyurmuştur.

Ahmed, Bezzâr, İbn Huzeyme, ibn Hibbân, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Beyhakî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah nasıl günah işlenmesinden hoşlanmaz ise karşılığında verdiği ruhsatının kullanılmasını da sever" buyurmuştur.

Buhârî, el-Edebu'l-Mufred'de İbn Abbâs'tan bildiriyor: Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hangi dinler Allah'a daha sevimlidir?" diye sorulunca:

"Tevhîdden ayrılmayan (hanîf) müsamahakâr dinler" karşılığını vermiştir.

Ahmed ile Taberânî'nin bildirdiğine göre adamın biri İbn Ömer'e:

“Yolculuk sırasında oruç tutmaya gücüm yetiyor, tutayım mı?" diye sorunca, İbn Ömer şu karşılığı vermiştir:

“Bu konuda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Her kim Yüce Allah'ın tanıdığı ruhsatı kabul edip kullanmazsa Arafat dağları kadar günahı olur» buyurduğunu işittim."

Taberânî, Abdullah b. Yezîd b. Âdem'den bildiriyor: Ebu'd-Derdâ, Vâsile b. el-Eska', Ebû Umâme ve Enes b. Mâlik'in bana bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kul nasıl Rabbinin kendisini bağışlamasını sever ise; Allah da verdiği ruhsatın kabul edilip kullanılmasını sever" buyurmuştur.

Ahmed, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Habeşlilerin oyunlarını izlemem için çenemi omzuna koydu. Usanıp ayrılana kadar da omzunun ardından oyunlarını seyrettim. O gün şöyle buyurmuştu:

"Yahudiler dinimizin kolaylık ve hoşgörü dini olduğunu görsün! Ben tevhîd ve hoşgörüye dayalı bir dinle gönderildim. "

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Yüce Allah'ın dini, gevşekliğin üstü ile aşırılığın altı olan bir yerde kılınmıştır" demiştir.

Abdurrezzâk, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Yolculukta oruç tutanı kınama! Aynı şekilde oruç tutmayanı da kınama. Kişi hangisi kendisine kolay geliyorsa onu yapar. Zira Yüce Allah:

“...Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez..." buyurur."

Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Mücâhid:

“Yolculuk esnasında oruç konusunda sana nasıl kolay geliyorsa öyle yap. Zira Yüce Allah kuluna kolaylıktan başka bir şeyi istemez" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî':

“...Bu da sayıyı tamamlamanız..." âyetini açıklarken:

“Ramazan ayının günlerini tamamlamanız, anlamındadır" demiştir.

Ebû Dâvud, Nesâî, İbnu'l-Münzir ve Dârakutnî, Sünen'de Huzeyfe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan hilalini görmeden veya (hava kapalı ise) Şaban ayını otuza tamamlamadan oruca önceden başlamayın. Oruca başladığınız zaman da bir daha hilali görene kadar veya orucunuz otuz güne tamamlanana kadar orucu bitirmeyin. "

Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Hiç kimse Ramazan ayını birkaç gün önceden oruca başlayarak karşılamasın. Ancak bu günler kişinin mutad olarak tuttuğu oruca denk geliyorsa bir sakıncası olmaz. Hilâli görmeden de oruca başlamayın! Aynı şekilde bir daha görmeden de orucu bitirmeyin. Şayet hava kapalı olur da hilali göremezseniz Ramazan ayını otuza, tamamlayın, sonra orucu bırakın."

Buhârî, Müslim ve Nesâî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazan hilalini gördüğünüzde oruca başlayın, bir daha gördüğünüzde de orucu bitirin. Hava kapalı olur da hilali göremezseniz Ramazan ayını (otuza) tamamlayın" buyurmuştur. Başka bir lafızda:

“...Ayı otuz gün üzerinden hesaplayın" şeklinde geçer.

Dârakutnî, Rafi' b. Hadîc'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şaban ayını otuza tamamlayın ve Ramazan'a Öncesinden oruca başlamayın. Ramazan hilalini gördüğünüzde de oruca başlayın. Bir daha gördüğünüzde orucu bırakın. Şayet hava kapalı olur da hilali göremezseniz Ramazan ayını otuza tamamlayın, sonra orucu bırakın" buyurdu. Sonra iki elini açıp parmaklarını göstererek:

“Bir ay şu şu ve şu kadar (yirmidokuz) gündür" buyurdu ve üçüncü deyişinde de başparmağını kapalı tuttu.

Dârakutnî, Abdurrahman b. Zeyd b. el-Hattâb'tan bildiriyor: Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla birlikte bulunduk. Bize bildirdiklerine göre Allah Resûlü şöyle buyurmuştur:

“Ramazan hilalini gördüğünüz zaman oruca başlayın. Bir daha gördüğünüzde de orucu bitirin. Şayet Ramazan ayının son gününde hava bulutlu olup da hilali göremezseniz orucunuzu otuz güne tamamlayın. Adalet sahibi iki kişinin hilali gördüklerine dair şahitlik etmeleriyle de oruca başlayıp orucu bitirebilir ve bu yönde diğer ibadetlerinizi yapabilirsiniz."

Dârakutnî, Ebû Mes'ûd el-Ensârî'den bildiriyor:

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayında otuzuncu güne (hilali göremedikleri için) oruçlu olarak başladı. Ancak iki bedevi gelip de Allah'tan başka ilah olmadığına ve önceki gece Şevval ayının hilalini gördüklerine dair şehadet edince Allah Resûlü Müslümanların oruçlarını bozmalarını emretti."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“...Bu da sayıyı tamamlamanız..." âyetini açıklarken:

“Hasta veya yolcu olan kişinin tutamadığı günleri tutup (Ramazan orucunu) tamamlaması için, manasındadır" demiştir.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve el-Mervezî, el-îdeyn'de bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:

“...Size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı tekbîr etmeniz içindir..." âyetini açıklarken:

“Burada tekbîr, Ramazan bayramı günü tekbîr getirmektir" demiştir.

İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Müslümanların Şevvâl hilalini gördükleri zaman bayram vakti bitene kadar tekbir getirmeleri gerekir. Zira Yüce Allah:

“...Bu da sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı tekbîr etmeniz içindir..." buyurur."

Taberânî, el-Mu'cemu's-Sağîr'de Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"Bayramlarınızı tekbirlerle süsleyin" buyurmuştur.

Mervezî, Dârakutnî ve Beyhakî, Sünen'de Ebû Abdirrahman es-Sülemî'den bildiriyor:

“Müslümanlar Ramazan bayramında Kurban bayramından daha fazla tekbir getirirlerdi."

İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, Zührî'den bildiriyor:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan bayramında evden çıkar, namazgaha ulaşıncaya ve bayram namazını kılıncaya kadar tekbir getirirdi. Namazı bitirdikten sonra da tekbiri keserdi."

Beyhakî bu hadisi başka bir kanalla mevsûl olarak Zührî'den, o Sâlim'den, o da İbn Ömer'den nakleder ve zayıf olduğunu bildirir.

Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Nâfi' kanalıyla Abdullah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) her iki bayramda namazgâha çıkarken yükse sesle tekbîr getirir ve tehlîl (Lâ ilâhe illallah) ederdi.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Atâ:

“Bayram günü tekbîr getirmek sünnettendir" demiştir.

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe ve Mervezî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd (bayramlarda) şöyle tekbîr getirirdi:

“Allahu Ekber! Allahu Ekber! Lâ ilâhe illallahu vallahu Ekber! Allahu Ekberu ve lillâhil-hamd (Allah büyükler büyüğüdür! Allah büyükler büyüğüdür! Allah'tan başka ilah yoktur! Allah büyükler büyüğüdür! Allah büyükler büyüğüdür ve hamd ancak onadır)."

İbn Ebî Şeybe, Mervezî ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs (haramlarda) şöyle tekbîr getirirdi:

“Allahu Ekberu kebîra! Allahu Ekberu kebîra! Allahu Ekberu ve lillâhil-hamd! Allahu Ekberu ve Ecellu! Allahu Ekberu alâ mâ hedânâ! (=Allah büyüktür, büyükler büyüğüdür! Allah büyüktür, büyükler büyüğüdür! Allah büyüktür ve hamd ancak onadır! Allah büyükler büyüğü yüceler yücesidir! Bize verdiği hidayetle Allah, büyükler büyüğüdür)."

Beyhakî, Ebû Osmân en-Nehdî'den bildiriyor: Selmân bize tekbîr getirmeyi şu şekilde öğretirdi:

“Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allahu Ekberu kebîra! Allahumme ente a'Iâ ve ecellu min en yekûne leke sâhibetun ev yekûne leke veledun ev en yekûne leke şerîkun fil-mülki ev yekûne leke veliyyun minez-zülli! Vekebbirhu tekbîra! Allahume iğfir lenâ! Allahumme irhamnâ (=Allah büyüktür! Allah büyüktür! Allah büyüktür, büyükler büyüğüdür! Allahım! Sen, dostun, çocuğun, hükümranlığında ortağın ve yardımcın olamayacak kadar ulu ve yücesin! Allah'ı tazim et ve yücelt! Allahım! Bizi bağışla! Bize merhamet et)."

Bu bölümü tek başına aç →

186. Âyetin Tefsiri

"Kullarım benî senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler"

İbn Cerîr, Bağavî, Mucem'de, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Sulb b. Hakîm kanalıyla Ensâr'dan bir adamdan, o da babasından, o da babasından bildiriyor: Adamın biri Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:

“Yâ Resûlallah! Rabimiz bize yakın mı? Onunla fısıldaşarak mı konuşalım? Yoksa bize uzak mı? Yüsek sesle mi ona seslenelim?" diye sorunca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu ve herhangi bir cevap vermedi. Bunun üzerine:

“Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler" âyeti nazil oldu. Bu âyetle Yüce Allah, dua etme emredildiği zaman dua eden kişiye icabet edeceğini bildirmiştir.

Abdurrezzâk ve İbn Cerîr, Hasan'dan bildiriyor: Ashab, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Rabbimiz nerede?" diye sorunca:

“Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler" âyeti nazil oldu.

İbn Merdûye, Enes'ten bildiriyor: Bedevinin biri Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Rabbimiz nerede?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Semada, Arş'ının üzerinde" karşılığını verdi ve:

“Rahmân, Arş'a kurulmuştur" âyetini okudu. Sonrasında Yüce Allah:

“Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler"'. âyetini indirdi.

İbn Asâkir, Târih'te, Hazret-i Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Dua etmekten geri durmayın! Zira Yüce Allah bana: «Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler» âyetim indirdi."

Vekî', Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Atâ b. Ebî Rebâh'tan bildiriyor:

“Rabbiniz şöyle dedi:

“Bana dua edin, duânıza cevap vereyim..." âyeti nazil olduğu zaman, Müslümanlar:

“Keşke hangi zamanlarda dua edeceğimizi de bilsek" demeye başladılar. Bunun üzerine:

“Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler" âyeti nazil oldu.

Süfyân b. Uyeyne, Tefsîr'de, Abdullah b. Ahmed, ez-Zühd'e zevâid olarak Süfyân kanalıyla Ubey'den bildiriyor:

“Müslümanlar:

“Yâ Resûlallah! Rabbimiz bize yakın mı? Onunla fısıldaşarak mı konuşalım? Yoksa bize uzak mı? Yüsek sesle mi ona seslenelim?" diye sorunca:

“Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler" âyeti nazil oldu."

İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor: Bize ulaştığına göre:

“Rabbiniz şöyle dedi:

“Bana dua edin, duânıza cevap vereyim..." âyeti nazil olduğu zaman, bazıları:

“Yâ Nebiyyallah! Nasıl dua edelim?" diye sordular. Bunun üzerine:

“Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler" âyeti nazil oldu.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, Abdullah b. Ubeyd'den bildiriyor:

“Rabbiniz şöyle dedi:

“Bana dua edin, duânıza cevap vereyim..." âyeti nazil olduğu zaman, bazıları:

“Onunla nasıl buluşabiliriz ki dua edelim?" diye sordular. Bunun üzerine:

“Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler" âyeti nazil oldu. Bu âyetin inmesiyle de:

“Rabbimiz doğru söylemiş, zira o her yerdedir" dediler.

İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc'den bildiriyor: Müslümanlar:

“Rabbimiz bize yakın mı? Onunla fısıldaşarak mı konuşalım? Yoksa bize uzak mı? Yüsek sesle mi ona seslenelim?" diye sorunca:

“...Dâvetime icabet ve bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler..." âyeti nazil oldu. Burada Yüce Allah, bana itaat etsinler ve bilsinler ki ben onlara pek yakınım. Bana dua eden kişinin duasına ben de icabet ederim, buyurmuştur.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Denizlerin anahtarı gemiler, karanın anahtarı yollar, semanın anahtarı da duadır" demiştir.

İbn Ebî Şeybe, Musannef’te ve Ahmed, Zühd'de, Ka'b'dan bildiriyor: Hazret-i Mûsa:

“Rabbim! Yakın mısın, seninle fısıldaşarak mı konuşayım? Yoksa uzak mısın, yüksek sesle mi sana sesleneyim?" diye sorunca, Yüce Allah ona:

“Ey Mûsa! Ben, beni zikreden kişinin hemen yanındayımdır" karşılığını verdi. Hazret-i Mûsa:

“Rabbim! Ancak bazı durumlarda oluyoruz ki öylesi durumlarda seni anmaktan tenzih ederiz" deyince, Yüce Allah:

“Hangi durumlar?" diye sordu. Hazret-i Mûsa:

“Helada bulunduğumuz veya cünub olduğumuz zamanlarda" deyince, Yüce Allah:

“Beni herhalükârda zikredin!" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'ta, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildiriyor: Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte bir gazveye çıkmıştık. Çıktığımız her tepe ve indiğimiz her vadide yüksek sesle tekbirler getirdiğimizi gören Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımıza yaklaştı ve:

“İnsanlarl Kendinize gelin! Ne bir sağıra, ne de burada bulunmayan birine seslenmektesiniz! Aksine her şeyi işiten, gören, size bineklerinizin boynundan daha yakın olan Zat'a seslenmektesiniz" buyurdu.

Ahmed'in Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah: «Ben kuluma bana karşı olan zannına göre muamele ederim. Bana dua ettiği zaman da yanında olurum» buyurur."

Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce, Hâkim ve Beyhakî, el-Esmâu ve's- Sifât'ta Selmân el-Fârisî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Rabbiniz hayâ sahibi ve pek cömerttir. Kulu kendisine dua edip el açtığı zaman o elleri boş çevirmeye hayâ eder" buyurmuştur. Başka bir lafızda:

“Kulu kendisine dua edip hayırlı bir şey dilediği zaman, o elleri hüsrana uğramış bir şekilde geri çevirmeye hayâ eder" şeklinde geçer.

Beyhakî, Selmân'dan bildiriyor:

“Tevrat'ta şöyle yazılı olduğunu gördüm:

“Allah hayâ sahibi ve cömerttir. Kulu tarafından kendisine açılan ve hayır isteyen elleri hüsrana uğramış bir şekilde geri çevirmeye hayâ eder."

Abdurrezzâk ve Hâkim'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah haya sahihi ve cömerttir. Kulu tarafından kendisine açılan elleri hüsrana uğramış bir şekilde ve hayırlarla doldurmadan geri çevirmeye haya eder"

Ebu Nuaym, Hilye'de Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah cömert ve kerem sahibidir. Müslüman kulu kendisine el açıp dua ettiği zaman onları boş olarak geri çevirmekten haya eder" buyurmuştur.

Taberânî'nin M.el-Kebîr'de İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah haya sahibi ve cömerttir. Kulu tarafından kendisine açılan elleri hayırlarla doldurmadan boş olarak' geri çevirmekten haya eder. Biriniz el açıp dua edeceği zaman üç defa: «Ey Hayy ve. Kayyûm olan Allahım! Senden başka ilah yoktur. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi!» diyerek dua etsin. Duasını bitirince de ellerine inen hayırları yüzüne silsin."

Taberânî'nin Selmân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bir topluluk ellerini açıp Yüce Allah'tan bir şey diledikleri zaman Allah mutlaka onlara istedikleri şeyleri verir" buyurmuştur.

Taberânî'nin M. el-Evsat'ta Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah haya sahibi ve cömerttir. Kulu tarafından kendisine açılan elleri (hayırlarla) doldurmadan boş olarak geri çevirmekten haya eder" buyurmuştur.

Taberânî, Kitâbu'd-Dua'da Velîd b. Abdillah b. Ebî Muğîs'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Biriniz ellerini açıp dua ettiği zaman Yüce Allah açılan ellerine rahmet ve bereket indirir. Onun için dua eden kişi duasını bitirdikten sonra yüzüne de silmeden indirmesin. "

Bezzâr ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ey insanoğlu! Amellerin biri benim içi,n biri de kendin içindir; biri ikimizin arasında biri de seninle diğer kullar arasındadır. Benim için olan şey, yalnızca bana ibadet edip hiçbir şeyi ortak koşmamandır. Kendin için olan şey de, herhangi bir amelde bulunman ve bunun karşılığını sana vermemdir. İkimizin arasında olan şey de senden dua, benden de buna icabettir. Seninle diğer kullarım arasında olan şey ise, ancak kendin için razı olacağın bir şeye onlar için razı olmandır."

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Edeb'de ve Hâkim, Ebû Saîd'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kişi günah barındırmayan veya akrabalık ilişkilerinin kesilmesine sebep olmayan bir duada bulunduğu zaman Yüce Allah bu duasına üç şekilde karşılık verir: Ya duasının karşılığı dünyadayken verilir. Ya duası kabul edilir, ancak karşılığı âhirette verilmek üzere bekletilir. Ya da bu duaya icabet babından kendisinden bir kötülük defedilir" buyurdu. Ashâb:

“O zaman biz de dualarımızda daha fazla şeyler isteriz" dediklerinde Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah isteyebileceklerinizden daha fazlasını vermeye kadirdir" karşılığını verdi.

Buhârî ve Müslim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“«Dua ettim ama kabul görmedi» deyip acele davranmadığınız sürece dualarınıza icabet edilir" buyurmuştur.

Hâkim'in Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Takdir edilen bir şeyin karşısında önlem almanın hiçbir faydası olmaz. Dua da kişinin başına gelen ve gelecek olan her türlü belaya karşı faydalı olur. Zira bela inerken edilen dua onu karşılar ve kıyamet gününe kadar bir birbirlerini bertaraf etmek için uğraşırlar."

İbn Ebî Şeybe, Nesâî, İbn Mâce ve Hâkim'in Sevbân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kaderi ancak dua değiştirir. Ömrü de ancak iyilik uzatır" buyurmuştur.

Tirmizî ve Hâkim'in İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Dua, kişinin başına gelen ve gelecek olan her türlü belaya karşı faydalı olur. Onun için ey Allah'ın kulları, duaya sarılın!" buyurmuştur.

Tirmizî, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kabul göreceğine inanarak dua edin! Bilinki Yüce Allah (yaptığı duadan) gafil ve meşgul olan bir kalbin duasına icabet etmez!" buyurmuştur.

Hâkim'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Dua etmekten geri durmayın! Zira duayla birlikte hiç kimse helak olmaz!" buyurmuştur.

Hâkim'in Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet gününde Yüce Allah mümin kulu çağırıp huzurunda durdurur. Sonra ona: «Kulum! Bana dua etmeni emretmiş, ettiğin dualara da icabet edeceğime dair söz vermiştim. Dünyadayken bana dua ediyor muydun?» diye sorar. Kul: «Evet, ediyordum ey Rabbim!» karşılığını verir. Yüce Allah: «Ben de ettiğin her duana icabet ettim. Şu şu günde bir sıkıntından dolayı, sıkıntını gidermem için bana dua etmiştin de bu sıkıntını giderip seni rahatlatmadım mı?» buyurunca, kul: «Evet, ettin ey Rabbim!» karşılığını verir. Yüce Allah: «İşte ettiğin o duanın karşılığını dünyadayken verdim. Yine şu şu günde bir sıkıntından dolayı, sıkıntını gidermem için bana dua etmiştin ancak sıkıntın gitmemişti, değil mi?» buyurunca, kul: «Evet, ey Rabbim!» karşılığını verir. Bunun üzerine Yüce Allah: «O duanın karşılığını Cennette şu şu şekilde vermek üzere ahir ete bırakmıştım» buyurur ve şöyle devam eder: «Yine bir ihtiyacını gidermek üzere bana dua etmiştin de...»"

Bu şekilde Yüce Allah, kulun ettiği bütün dualara nasıl karşılık verdiğini tek tek açıklar. Duasının karşılığını artık ya dünyadayken verir ya da bu karşılığı âhirettte vermek üzere saklar. Kul da bu şekilde huzurda durduğu zaman: «Keşke ettiğim hiçbir duanın karşılığı dünyadayken verilmeseydi» demeye başlar. "

Buhârî, Edebu'l-Mufred'de ve Hâkim, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kul yüzünü Yüce Allah'a çevirip de dua ederek bir şey istediği zaman Allah kişinin o dileğine mutlaka karşılık verir. Duasının karşılığını artık ya dünyadayken Verir ya da bu karşılığı âhirette vermek üzere saklar."

Buhârî, Edebu'l-Mufred'de Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştun "Kişi günah barındıran veya akrabalık ilişkilerinin kesilmesine sebep olan duada bulunmadıkça veya acele davranıp: «Dua ettim ama duama karşılık verilmedi» diyerek duayı bırakmadığı müddetçe ettiği dualara icabet edilir. "

Ahmed, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kul acele davranmadığı müddetçe hayır üzeredir" buyurdu. Ashab:

“Nasıl acele davranır?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Dua ettim, ama Rabbim duama karşılık vermedi, diyerek" buyurdu.

Ahmed, Zühd'de , Mâlik b. Dînâr'dan bildiriyor:

“Yüce Allah, İsrâil oğullarından bir Peygamberin diliyle şöyle buyurur:

“İsrâil oğullarına söyle! Dilinizle bana dua ediyorsunuz ancak kalpleriniz benden uzak. Benden korktuğunuz yalan! Elleriniz kana (günahlara) bulanmış iken mi bana dua ediyorsunuz! Önce ellerinize bulaşmış kanı yıkayın sonra da gelip bana dua edin!"

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim ve Nesâî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Biriniz dua edeceği zaman istediği şeyi kesin ve net bir şekilde ifade etsin. «Allahım! Dilersen bana bunu ver" demesin. Zira bu konuda Yüce Allah'ı zorlayacak bir şey yoktur» buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe ve İbn Mâce'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"Bînniz; «Allahım! Dilersen beni bağışla» şeklinde dua etmesin. Ne istiyorsa onu kesin ve net bir şekilde istesin. Zira bu konuda Yüce Allah'ı zorlayacak bir şey yoktur" buyurmuştur.

Abdullah b. Ahmed, ez-Zühd'e zevâid olarak Ubâde b. es-Sâmit'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, günah barındıran veya akrabalık ilişkilerinin kesilmesine sebep olan duada bulunmadıkça yeryüzünde Müslüman kulunun ettiği duaya ya hemen karşılık verir veya bu duayla ondan bir kötülüğü defeder" buyurmuştur.

Ahmed, Câbir'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, günah barındıran veya akrabalık ilişkilerinin kesilmesine sebep olan duada bulunmadıkça kulunun ettiği duaya ya hemen karşılık verir veya bu duayla ondan bir kötülüğü defeder" buyurduğunu işittim.

İbn Merdûye'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, kulunun duasına icabet etmek isterse dua etmesine izin verir" buyurmuştur.

Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'ta Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Biriniz dua edip de bu duasına karşılık verildiğini gördüğü zaman: «Tüm iyi şeylerin izzet ve celâli ile tamamlandığı Allah'a hamdolsunl» desin. Duasının karşılığının geciktiğini gören kişi de: «Her hâlimiz için Allah'a hamdederiz» desin."

Hakîm et-Tirmizî'nin Muâz b. Cebel'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şayet Yüce Allah'ı hakkıyla tanımış olsaydınız dualarınızla dağlar yerinden oynardı!" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe ve Ahmed, Zühd'de, Ebû Zer'den bildiriyor:

“İyilik yapmanın yanında duanın yeri, yemekte tuzun yeri gibidir. Yemeğe ne kadarlık tuz yetiyorsa iyiliğin yanında da o kadarlık dua etmek yeterlidir."

İbn Ebî Şeybe, Abdullah b. Şebîb'den bildiriyor: Saîd b. el-Müseyyeb'in yanında akşam namazını kıldım. Dua ederken sesimi yükseltince:

“Allah'ın sana yakın olmadığını mı zannediyorsun?" diyerek beni azarladı.

İbn Ebî Şeybe ve Tirmizî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kime dua kapıları açılmışsa ona bu dualara icabet kapıları da açılmıştır" buyurmuştur.

Tirmizî'nin ise lafzı şöyledir:

“Kime dua kapıları açılmışsa ona rahmet kapıları da açılmış demektir. Yüce Allah'tan, afiyetten daha değerli bir şey istenmiş değildir. "

İbn Ebî Şeybe, İbrâhim et-Teymî'den bildiriyor:

“Denilirdi ki, kişi duasına Yüce Allah'a hamdu sena ile başlarsa o duası kabul edilir. Ancak önce dua edip sonra Yüce Allah'a hamdu sena da bulunursa o duasının kabul görmesi umulur."

İbn Ebî Şeybe, Hilâl b. Yesâf'tan bildiriyor:

“Bana ulaşana göre Müslüman dua edip de bu duası kabul görmezse duasına karşılık kendisine bir iyilik sevabı yazılır."

İbn Ebî Şeybe, Selmân'dan bildiriyor:

“Yüce Allah, Âdem'i (aleyhisselam) yarattığı zaman ona şöyle demiştir:

“Ey insanoğlu! Amellerden biri benim için biri kendin içindir, biri de ikimizin arasındadır. Benim için olan şey yalnızca bana ibadet edip hiçbir şeyi ortak koşmamandır. Kendin için olan şey ise herhangi bir amelde bulunman ve bunun karşılığını sana vermemdir. İkimizin arasında olan şey de senden dua, benden de buna icabettir."

İbn Merdûye, Nâfi' b. Ma'dikerib'den bildiriyor: Hazret-i Âişe'nin yanmdayken bana şöyle dedi: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):..Bana dua edenin duasına icabet ederim.." âyetinin ne anlama geldiğini sordum. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Rabbim! Âişe'nin sorusuna cevap ver!" dedi. Bunun üzerine Cebrâîl (aleyhisselam) indi ve şöyle dedi:

“Yüce Allah, sana selam ediyor ve bu soruya şöyle cevap veriyor:

“Kulum, salih ve halis bir niyetle, takvalı bir kalple: «Rabbim!» dediği zaman: «Buyur!» karşılığını verir ve istediğini ona veriririm."

İbn Ebi'd-Dünya, Kitâbu'd-Duâ'da, İbn Merdûye, Beyhakî, el-Esmâu ve's- Sifat'ta, İsbehânî, et-Terğîb'de ve Deylemî, Ebû Sâlih vasıtasıyla İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildiriyor:

“Câbir b. Abdillah'ın bana bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler" âyetini okudu ve şöyle dua etti:

“Allahım! Sen dua etmemizi emrettin ve bu dualara icabet etmeyi üzerine aldın. Allahım! Sana itaate hazırım! Sana itaate hazırım! Sana itaate hazırım! Hiçbir ortağın yoktur, sana itaate hazırım! Hamd senindir; nimet senin, mülk senin! Senin ortağın yoktur. Allahım! Şehadet ederim ki teksin, birsin ve her şey sana muhtaçtır. Doğurmadın, doğrulmadın ve hiçbir şey sana denk değildir. Şehadet ederim ki vadin hak, huzuruna çıkmak hak; Cennet hak ve Cehennem haktır. Şüphesiz kıyamet kopacak ve kabirde olanları dirilteceksin!"

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Enes: (.....) âyetini:

“Bana dua etsinler ve bu dualarına icabet edeceğime de inansınlar" şeklinde açıklamıştır.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini:

“Bana itaat etsinler" şeklinde açıklamıştır.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Recâ Atâ el-Horasânî: (.....) âyetini:

“Bana dua etsinler ve bu dualarına icabet edeceğime de inansınlar" şeklinde açıklamıştır.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Rabî': (.....) âyetini açıklarken:

“Doğru yolu bulabilsinler, anlamındadır" demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

187. Âyetin Tefsiri

"Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı, onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz. Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu, bu sebeple tövbenizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz. Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescîdlerde itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın, Allah insanlara yasaklardan sakınsınlar dîye âyetlerini böylece apaçık bildirir."

Vekî', İbn Humeyd, Buhârî, Ebû Dâvud, Tirmizî, en-Nehhâs, en-Nâsih'de , İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Sünen'de Berâ b. Âzib'den bildiriyor: Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından biri oruçlu olduğu zaman, iftar vakti gelip de uyuyakaldığında, ikinci günün akşamına kadar bir şey yemezdi. Onlardan biri olan Kays b. Sirma el-Ensârî oruçluydu. Gün boyu tarlasında çalıştıktan sonra iftar vakti hanımının yanına gelip:

“Yanında yiyecek bir şeyler var mı?" diye sordu. Hanımı:

“Yok ama gidip bir yerden alır gelirim" dedi. Hanımı gidince de yorgunluktan gözleri kapandı ve uyuyakaldı. Hanımı gelip de onun uyuduğunu görünce:

“Sana yazık oldu! Uyudun mu!" dedi. İkinci gün, gün ortasında Kays bayıldı. Bu durum Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) aktarılınca:

“Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı, onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz. Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu, bu sebeple tövbenizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz. Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın..."âyeti nazil oldu. Müslümanlar bundan dolayı çok sevindiler.

Buhârî, Berâ'dan bildiriyor:

“Ramazan ayının orucunu farz kılan âyet nazil olduktan sonra Müslümanlar Ramazan ayı boyunca hanımlanyla ilişkiye girmezlerdi. Ancak bazıları dayanamayıp ilişkiye giriyordu. Sonunda:

“...Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu, bu sebeple tövbenizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz..." âyeti nazil oldu."

Ahmed, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ka'b b. Mâlik'ten bildiriyor: Önceleri Ramazan ayında biri oruç tuttuğu zaman, iftardan sonra uyuması halinde artık diğer günün akşamına kadar yemek, içmek ve hanımıyla ilişkiye girmek kendisine haram olurdu. Bir gece Ömer b. el-Hattâb, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından evine dönünce hanımının uyumuş olduğunu gördü. Onu uyandırıp birlikte olmak istedi. Hanımı:

“Ama uyudum!" dedi, ancak Ömer:

“Hayır! Henüz uyumadın!" karşılığını verdi ve onunla ilişkiye girdi. Ben de hanımımla aynı şeyi yapmıştım. Sabah olunca Ömer, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip durumu anlattı. Bunun üzerine:

“...Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu, bu sebeple tövbenizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz. Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın..." âyeti nazil oldu.

İbn Cerîr, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Bu âyet nazil olmadan önce "Müslümanların yatsı namazını kıldıktan sonra diğer günün akşamına kadar bir şey yiyip içmeleri ve hanımlanyla ilişkiye girmeleri haram sayılırdı. Ancak Ömer b. el-Hattâb yatsı namazını kıldıktan sonra hanımıyla ilişkiye girdi. Sirma b. Kays da akşam namazını kıldıktan sonra henüz tam olarak doyamamışken uyuyakalmış Allah Resûlü yatsı namazını kıldırana kadar da uyanmamıştı. Yatsı namazından sonra uyanınca da yemek yedi ve bir şeyler içti. Sabah olunca Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip durumunu anlattı. Bunun üzerine:

“Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı, onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz. Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu, bu sebeple tövbenizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz. Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın..." âyeti nazil oldu. Burada kadınlara yaklaşmaktan kasıt onlarla cinsel ilişkiye girmektir. Nefse güvenmemekten kasıt, kişinin sabredemeyip yatsıdan sonra hanımıyla ilişkiye girmesi, yemek yiyip bir şeyler içmesidir. Kadınlara yaklaşabilirsiniz, buyruğuyla yatsıdan sonra da kişinin hanımıyla birlikte olabileceği bildirilmiş, bu birliktelikten de çocuk bekleme âyette Yüce Allah'ın takdir ettiğini dileme olarak olarak ifade edilmiştir. Yüce Allah kularına merhameti ve mağfireti dolayısıyla da yatsıdan sonra da yiyip içmelerine müsaade etmiştir.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Önceleri Ramazan ayında Müslümanların yatsı namazını kıldıktan sonra diğer günün akşamına kadar bir şey yiyip içmeleri ve hanımlarıyla ilişkiye girmeleri haram sayılırdı. Ancak içlerinde Ömer b. el-Hattâb'ın da bulunduğu bazı Müslümanlar yatsı namazından sonra yiyip içtiler ve hanımlarıyla ilişkiye girdiler. Durumdan Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) yakınınca:

“Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı, onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz. Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu, bu sebeple tövbenizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz..."âyeti nazil oldu. Burada kadınlara yaklaşmaktan kasıt, onlarla ilişkiye girmektir.

İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: İslamiyetin ilk dönemlerinde Müslümanlardan biri oruç tutacağı zaman akşama kadar tutar, akşam olunca da yatsı namazına kadar dilediğince yer içerdi. Ancak yatsı namazı kılındıktan sonra artık diğer günün akşamına kadar yiyip içemez, hanımıyla da ilişkiye giremezdi. Bir defasında Ömer b. el-Hattâb yatsı namazını kılıp uyuduktan sonra dayanamadı ve hanımıyla birlikte oldu. Sonrasında Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Günahkâr olan bu nefsimin yaptığından dolayı Yüce Allah'tan ve senden özür diliyorum. Zira bana hoş gösterdi ve olmaması gereken bir vakitte hanımımla birlikte oldum. Bu konuda benim için bir ruhsat olabilir mi?" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Ömer! Bunu yapmaya hakkın yoktu!" karşılığını verdi. Ömer evine dönünce Allah Resûlü onu geri çağırttı ve bu konuda âyetle inen ruhsatı kendisine bildirdi. Yüce Allah indirdiği bu âyeti de Bakara Sûresi'nin orta yerine koymasını emretti.

Nazil olan bu âyet şöyleydi:

“Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı, onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz. Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu, bu sebeple tövbenizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz. Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın..." Âyette nefsine güvenmeme olarak ifade edilen durum,

Ömer'in yaptığı iştir. Ancak Yüce Allah bunu yapanları hemen akabinde affettiğini de bildirmiş ve sabah vakti girinceye kadar yeme, içme, cinsel ilişkiye girmeyi helal kılmıştır.

İbn Cerîr, Sâbit'ten bildiriyor:

“Ömer b. el-Hattâb, Ramazan günü akşam yatsıdan sonra hanımıyla birlikte oldu ve bundan dolayı da çok üzüldü. Bunun üzerine:

“Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı..." âyeti nazil oldu."

Ebû Dâvud ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere, farz kılındığı gibi size de farz kılındı..."âyeti nazil olduktan sonra Müslümanlar yatsı namazını kılınca öbür günün akşamına kadar yeme, içme ve hanımlarıyla ilişkiye girme kendilerine haram olurdu. Ancak adamın biri dayanamadı ve yatsı namazını kıldıktan sonra karısıyla ilişkiye girdi. Bir şey yiyip içmeden de orucuna devam etti. Yüce Allah diğerleri için bir kolaylık sağlamak, bu yönde ruhsat verip faydalandırmak için:

“Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı, onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz. Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu, bu sebeple tövbenizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz. Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın. Allah insanlara yasaklardan sakınsınlar diye âyetlerini böylece apaçık bildirir" âyetini indirdi. Bu şekilde de Yüce Allah bu yönde insanlara ruhsat verip kolaylık sağlamıştır.

İbn Ebî Hâtim, İbn Cüreyc'den bildiriyor:

“Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için..." âyeti, Hazrec oğullarından biri olan Ebû Kays b. Sirma hakkında nazil olmuştur."

Vekî' ve Abd b. Humeyd, Abdurrahman b. Ebî Leylâ'dan bildiriyor: Önceleri Müslümanlar oruç tuttuklarında akşam henüz iftarını açmadan uyudukları zaman artık diğer günün akşamına kadar bir şey yiyip içemezdi. İftardan sonra da hanımıyla ilişkiye girmeden uyuduğu zaman artık diğer günün akşamına kadar ilişkiye giremezdi. Bir defasında Ensar'dan Sirma b. Mâlik adında biri akşam vakti ailesinin yanına gitti. Oruçlu olduğu için evdekilere:

“Bana yemek koyun" dedi. Evdekiler de:

“Az bir bekle de yemeği ısıtalım, sıcak yemek ye" karşılığını verdiler. Onlar yemeği ısıtırlarken Sirma başını yastığa koyup uzandı, ancak gözleri kapandı ve uyudu. Ailesi yemeği getirip ona:

“Ye!" dediler. Ancak Sirma:

“Ama uyudum, yiyemem" karşılığını verdi ve yemeği yemedi. O gecesi açlıktan sağa sola dönüp kıvranarak sabahı etti. Sabah Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip durumu anlattı. Orada bulunan Ömer b. el-Hattâb da kalkıp:

“Yâ Resûlallah! Ben de dün gece vakti eşimle birlikte olmak istedim. Hanımım uyuduğunu söyledi, ancak ben bahane bulmak istiyor diye düşündüm ve onunla ilişkiye girdim. Daha sonra gerçekten uyumuş olduğunu bana söyledi" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah, Sirma b. Mâlik hakkında:

“...Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için..." buyurdu. Ömer b. el-Hattâb hakkında da:

“Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı, onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz. Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu, bu sebeple tövbenizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz..." buyurdu.

Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Ramazan ayı orucunun farz kılınmasından önceki dönemi kast eden bir ifadedir. Zira o zamanlar Müslümanlar her aydan üç gün oruç tutarlar, namaz olarak da sabah iki, akşam da iki rekat kılarlardı. Bu şekilde ve Ramazan ayı orucunun farz kılınmasından sonra oruç tutanlar da iftar vaktinden sonra uyudukları zaman artık diğer günün akşamına kadar bir şey yiyip içemezler ve kadınlarla ilişkiye giremezlerdi. Ancak bazıları iftar vaktinden sonra uyumalarına rağmen yine de bir şeyler yer, içer ve kadınlarla birlikte olurlardı. Bu onların kendilerini tutamamaları ve sabredememeleri dolayısıyla idi. Bunun üzerine:

“...Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu, bu sebeple tövbenizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz. Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için, sonra orucu geceye kadartamamlayın..." âyeti nazil oldu.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor: Önceleri Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı Ramazan orucunu tuttukları zaman, kişi iftardan sonra dilediğini yer, içer ve kadınlarla birlikte olabilirdi. Ancak iftar sonra uyuması halinde artık diğer günün iftar vaktine kadar yeme, içme ve cinsel ilişki kendisine haram olurdu. Ancak buna dayanamayıp uyuduktan sonra da bir şeyler yiyip içen veya cinsel ilişkiye giren kişiler de oluyordu. Sonrasında Yüce Allah bu âyetle onların hatalarını affetti ve uyuma öncesi ve sonrasında gece boyunca bunları yapmayı kendilerine helal kıldı.

Abd b. Humeyd, İbrâhim et-Teymî'den bildiriyor:

“Önceleri Müslümanlar oruç konusunda ehli kitabın yaptıkları gibi yaparlardı. İftar vaktinden sonra biri uyuduğu zaman artık diğer günün iftar vaktine kadar bir şeyler iyip içemezdi. Sonrasında:

“Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı, onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz. Allah, nefsinize güvenemiyeceğinizi biliyordu, bu sebeple tövbenizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz. Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın. Allah insanlara yasaklardan sakınsınlar diye âyetlerini böylece apaçık bildirir" âyeti nazil oldu."

İbn Ebî Şeybe, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî'nin Amr b. el-Âs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bizim orucu ehli kitabın orucundan ayıran şey, sahur yemeğidir" buyurmuştur.

Vekî', İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in değişik kanallardan bildirdiklerine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesi, cinsel ilişki anlamına gelir" demiştir.

İbnu'l-Münzir, İbn Ömer'den bildiriyor: (.....) ifadesi, cinsel ilişki anlamına gelir."

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildiriyor: (.....) ifadelerinin hepsi cinsel ilişki anlamlarına gelir. Yüce Allah da hayâ sahibidir ve cömerttir. Dilediği şeyi dilediği kinaye ile ifade eder."

Abdurrezzâk, Tâvus'tan bildiriyor: (.....) ifadeleri cinsel ilişki anlamlarına gelir. Oruç konusunda (.....) cinsel ilişkiyi ifade ederken, hac konusunda (.....) ise cinsel ilişkiye teşvik eden, sebep olan şeyler anlamında kullanılır."

Firyâbî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini şöyle açıklamıştır:

“Libâs'tan kinâye, huzur ve sükûnettir. Siz kadınlarda huzuru ve sükûneti bulursunuz, kadınlar da sizde huzur ve sükûneti bulurlar."

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:

“Yüce Allah'ın: (.....) âyeti ne anlama gelmektedir?" diye sorunca, ibn Abbâs:

“Kadınlar sizler için, gece gündüz huzur ve sükûnet bulacağınız sığınaklardır, anlamındadır" karşılığını verdi. Nâfi':

“Peki, Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şöyle dedi:

“Tabi ki, bilirler. Zübyân oğullarından biri olan şair en-Nâbiğa'nın:

"Yatak duygularını okşayıp kendine çektiğinde kadını

Yanaşır da senin huzurun ve sükûnetin olur" dediğini hiç işitmedin mi?"

Abdurrezzâk, Musannef’te Yahyâ b. Alâ vasıtasıyla İbn En'um'dan, o da Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Osmân b. Maz'ûn, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve:

“Yâ Resûlallah! Eşimin avret yerimi görmesinden hayâ ediyorum" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah sizi onlara, onları da size birer örtü kılmışken neden hayâ ediyorsun?" diye sorunca, Osmân:

“Görmelerinden hoşlanmıyorum" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ama eşlerim benim avret yerimi görüyor, ben de onlarınkini görüyorum" buyurunca, Osmân:

“Sen mi ey Allah'ın Resûlü!" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evetl" karşılığını verince, Osmân:

“Eğer sen bunda bir şey görmüyorsan diğerleri ne yapsın!" dedi. Osmân dönüp gidince de Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İbn Maz'ûn pek hayâ sahibi ve iffetli biri" buyurdu.

İbn Sa'd, Sa'd b. Mes'ûd ile Umâra b. Ğurâb el-Yahsabî'den bir öncekinin aynısını zikreder.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini:

“Kendinize zulmettiğinizi" şeklinde açıklamıştır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini:

“İhanet edip günaha bulaştığınızı" şeklinde açıklamıştır.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:

“Kadınlarınızla ilişkiye girebilirsiniz, anlamındadır" demiştir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî değişik kanallardan bildirdiklerine göre İbn Abbâs şöyle demiştir:

“Âyette geçen (.....) ifadesi cinsel ilişki anlamındadır. Ancak Yüce Allah hayâ sahibi, kerîm olduğu için kinayeli bir ifade kullanmıştır."

Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor:

“Allah'ın Kitab'ında geçen (.....) ifadeleri cinsel ilişki anlamına gelirler."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin..." âyetini açıklarken:

“Burada takdir edilenden kasıt çocuktur" demiştir.

Abd b. Humeyd de Mücâhid, Katâde ve Dahhak'tan bir önceki yorumun benzerini zikreder.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin..." âyetini açıklarken:

“Burada takdir edilenden kasıt Kadir gecesidir" demiştir.

Buhârî, Târih'de bildirdiğine göre Enes:

“...Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin..." âyetini açıklarken:

“Burada takdir edilenden kasıt Kadir gecesidir" demiştir.

Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Katâde:

“...Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin..." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah'ın bu yönde size tanıdığı ruhsatı kullanın, anlamındadır" demiştir.

Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Atâ'dan bildiriyor: İbn Abbâs'a: (.....) âyeti nasıl okunur? (.....) lafzıyla mı yoksa (.....) lafzıyla mı?" diye sorduğumda:

“İstediğin lafızla okuyabilirsin. Ama sen ilk lafızla oku!" karşılığını verdi.

Mâlik, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim ve Nesâî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayında gece eşiyle birlikte olup cünüp olarak sabahlar, sonra yıkanıp o günü oruç tutardı."

Mâlik, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî'nin bildirdiğine göre Ümmü Seleme'ye, cünüp olarak sabahlayan kişinin o günü oruç tutup tutamayacağı sorulunca, şöyle demiştir:

“Ramazan ayında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ihtilamdan dolayı değil, ilişkideh dolayı cünüp olarak sabahlar ve (yıkandıktan sonra) o günün orucunu tutardı."

Mâlik, Şafiî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Adamın biri:

“Yâ Resûlallah! Bazen cünüp olarak sabahlıyorum, ama o günü de oruç tutmak istiyorum" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bazen ben de cünüp olarak sabahlıyor ve oruç tutmak istiyorum.. Bu durumda yıkanıp o gün orucumu tutuyorum" karşılığını verdi. Adam:

“Yâ Resûlallah! Ama sen bizim gibi değilsin; zira Yüce Allah senin gelmiş geçmiş tüm günahlarını bağışlamıştır" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) kızdı ve:

“Vallahi ben, Allah'tan en çok korkanınız ve korktuğu şeyleri en iyi bileniniz olmayı umarım" karşılığını verdi.

Ebû Bekr b. el-Enbârî, el-Vakf ve'l-İbtidâ'da ve Tastî'nin, Mesâil'de bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:

“...Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar..." âyetinin ne anlama geldiğini sorunca, İbn Abbâs:

“İplerden kasıt gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığıdır. Yani tan yerinin ağarması vaktidir" demiştir. Nâfi':

“Peki, Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:

“Tabi ki, bilirler. Şair Ümeyye'nin:

"Beyaz ip sabahın söken şafağının aydınlığıdır

Siyah ip de gecenin o her şeyi gizleyen karanlığıdır" dediğini hiç İşitmedin mi?"

Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Beyhakî, Sünen'de Sehl b. Sa'd'dan bildiriyor:

“...Beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için..." âyeti nazil olduğu zaman henüz (Tan yerinde) kaydı inmemişti. Bundan dolayı bazıları oruç tutmak istediğinde ayağına biri beyaz biri siyah olmak üzere iki ip bağlardı. Bu ikisi ayırtedildiği sürece de yiyip içerdi. Sonra Yüce Allah: (Tan yerinde...) kaydını indirince Müslümanlar siyah ip ile beyaz ipten kastın gece ile gündüz olduğunu öğrendiler.

Süfyân b. Uyeyne, Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, Sünen'de Adiy b. Hâtim'den bildiriyor:

“...Beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için..." âyeti nazil olduğu zaman biri siyah biri de beyaz olmak üzere iki ip edindim ve bunları yastığımın altına koydum. Şafak söktümü onlara baktım, ama siyahı beyazından ayırdedemedim. Sabah Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanma gittim Ve bu yaptığımı anlattım. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Böyle yaptığına göre yastığın da pek geniş olmalı. Onlardan kasıt gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığıdır" buyurdu.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Adiy b. Hâtim'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiğimde bana İslâm'ı anlattı. Namazları da anlattı ve her namazı vaktinde nasıl kılmam gerektiğini öğretti. Sonra:

“Ramazan ayı geldiği zaman tan yerinde beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyip iç, sonrasında o günün akşamına kadar oruç tut" buyurdu. İpliklerle neyi kastettiğini de tam anlayamadım. Bunun üzerine biri beyaz biri de siyah olan iki ipi birbirine doladım ve tan yeri ağaracağı vakitte onlara baktım ancak ikisini de aynı gördüm. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldim ve:

“Yâ Resûlallah! Bana söylediğin her şeyi anladım ve aklımda tuttum. Ancak beyaz ip ile siyah ipi anlayamadım" dedim. Bana:

“Neden anlamadın ey İbn Hâtim?" diye sordu. Sorduktan sonra da yaptığımı anlamış gibi tebessüm etti. "Biri beyaz biri de siyah olan iki ipi birbirine doladım ve geceden bakmaya başladım, ancak ikisini de aynı gördüm ve ayırdedemedim" dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) azı dişleri görünecek kadar güldü ve:

“Sana tan yerinde demedim mi ki? İpliklerden kasıt gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığıdır" buyurdu.

Abd b. Humeyd, Buhârî ve İbn Cerîr, Adiy b. Hâtim'den bildiriyor: Allah Resulüne:

“Yâ Resûlallah! Beyaz ip ile siyah ipten kasıt ne? Bildiğimiz ipler mi?" diye sorduğumda:

“Şayet bu iki ipi görebileceksen o zaman ensen bayağı kalındır demektir!" buyurdu ve şöyle devam etti:

“Hayır! İplerden kasıt gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığıdır. "

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Câbir el-Cu'fî'ye:

“...Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar..." buyuruğunun ne anlama geldiği sorulunca şu karşılığı verdi:

“Saîd b. Cübeyr bunun ufuktaki kızıllık olduğunu söyledi."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar..." âyetini açıklarken:

“Gece gündüzden ayırdedilinceye kadar" demiştir.

Firyâbî, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib tan yeri ağarmaya başlayınca:

“İşte beyaz ipliğin siyah iplikten ayırt edilme zamanı bu zamandır" demiştir.

Vekî', İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî, Sünen'de Ebu'd-Duhâ'dan bildiriyor: Adamın biri İbn Abbâs'a:

“Sahur yemeğini ne zaman bırakayım?" diye sorunca, orada bulunan bir adam:

“Vaktin girip girmediği konusunda şüpheye düştüğün anda yemeği bırakırsın" karşılığını verdi. Ancak İbn Abbâs:

“Vaktin girdiğine tam olarak emin olana kadar, şüphede kalsan dahi yemeye devam et" dedi.

Abdurrezzâk ve İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“İki tane fecir vardır. Biri gökte üstü parlak bir şekilde görülür ki böylesi bir fecir herhangi bir şeyi (namazı) helal veya (yeme içmeyi) haram kılmaz. Ancak dağların tepelerine doğru düşen fecir, oruçta yeme içmeyi haram kılar."

Vekî', İbn Ebî Şeybe, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Cerîr'in Semure b. Cündüb'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bilal'in ezanı okuması ile dikey bir şekilde beliren fecir sahurunuza engel olmasın. (Sahurunuzu bitirecek) asıl fecir ufukta enine yayılmış bir şekilde görülen fecirdir" buyurmuştur.

Buhârî ile Müslim'in Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bilal'in okuduğu ezan sahurunuza engel olmasın. Zira o henüz gece iken ezanı okumaktadır. İbn Ümmü Mektûm'un ezan sesini duyuncaya kadar yemeye içmeye devam edin. Zira İbn Ümmü Mektûm (asıl) fecir doğunca ezanı okumaktadır" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Dâvud ve Tirmizî'nin Talk b. Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ufukta kırmızı bir şekilde beliren asıl fecir çıkıncaya kadar yiyin için. Yukarıya doğru dikey bir şekilde beliren fecir sizi rahatsız etmesin, yemenize içmenize engel olmasın" buyurmuştur.

Ahmed'in lafzı ise şu şekildedir:

“Gerçek fecir ufukta dikey olarak görünen fecir değil, ufukta yatay ve kırmızı bir şekilde görülen fecirdir."

Vekî', İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, Dârakutnî ve Beyhakî'nin Muhammed b. Abdirrahman b. Sevbân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İki çeşit fecir vardır. Ufukta kurdun kuyruğu gibi dikey olarak görülen fecir herhangi bir şeyi helal veya haram kılmaz. Ancak ufuğu kaplayan ve yatay olarak görülen fecir namazı helal, yeme içmeyi de haram kılar."

Hâkim de hadisi aynı tarikle mevsûl bir şekilde Câbir'den zikretmiştir.

Dârakutnî, Hâkim ve Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İki. çeşit fecir vardır. Birinin görünmesiyle yeme içme haram, namaz kılmak ise helal olur. Diğerinin görünmesiyle de namaz kılmak helal, yeme içme ise haram olur" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sahurunuzu yapınız, zira sahurda bereket vardır" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe'nin Câbir'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Oruç tutmak isteyen kişi az bir şeyle de olsa sahurunu yapsın" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî'nin Hazret-iÖmer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Gece şuradan gezip gündüz şuradan gittiği ve güneş battığı zaman kişinin orucunu bırakma zamanı gelmiştir" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Mücâhid, kişinin iftarını yaptıktan sonra güneşin hâlâ batmamış olduğunun görülmesi konusunda şöyle demiştir:

“Bu kişi o günü kaza eder. Zira Yüce Allah: «...Sonra orucu geceye kadar tamamlayın...» buyurur."

Hâkim'in Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Uyuyorken iki adam yanıma geldi ve kollarımdan tutarak dik bir dağın yanına getirdiler. Bana:

“Tırmanl" dediklerinde:

“Buna tırmanamaml" karşılığını verdim. Bana:

“Biz tırmanmanı kolaylaştıracağız" dediklerinde tırmanmaya başladım. Dağın tepesine vardığımda yüksek sesler duydum. "Bu sesler de ne?" diye sorduğumda:

“Cehennem ahalisinin bağrışlarıdır" dediler. Oradan beni alıp götürdüler. Topuklarından ters bir şekilde asılmış, parçalanmış yanaklarından kanlar akan bir toplulukla karşılaştım. "Bunlar kim?" diye sorduğumda:

“Henüz vakit girmemişken oruçlarını açıp iftarı yapanlardır" dediler.

Ahmed, Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî, Beşîr b. el- Hasâsiyye'nin hanımr olan Leylâ'dan bildiriyor:

“İki günü birleştirerek oruç (visal orucu) tutmak istedim, ancak kocam Beşîr bana engel oldu ve şöyle dedi:

“Bu konuda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Bu şekilde orucu Hıristiyanlar tutar. Siz ise Yüce Allah'ın size emrettiği şekilde oruç tutun. Sabahtan başlayın akşama kadar orucu tutun. Akşam olunca da iftarınızı yapın."

Taberânî, M. el-Evsat'ta ve İbn Asâkir, Ebû Zer'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) iki gündüz bir gece olmak üzere iki günü birleştirerek oruç tuttu. Ancak Cebrâîl (aleyhisselam) geldi ve ona şöyle dedi:

“Yüce Allah iki günü birleştirerek tuttuğun orucu kabul etti, ancak senden sonra böylesi bir oruç şekli hiç kimseye helal değildir. Zira Allah:

“...Sonra orucu geceye kadar tamamlayın..." buyurur.

İbn Ebî Şeybe ile Abd b. Humeyd, Katâde'den bildiriyor:

“Hazret-i Âişe "...Sonra orucu geceye kadar tamamlayın..." âyetini okuyarak iki günü birleştirerek oruç tutmayı kerih gördüğünü ifade etti."

İbn Ebî Şeybe ile Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, yanında iki günü birleştirerek tutulan oruç (visal orucu) zikredilince şöyle demiştir:

“Yüce Allah gündüz vakti oruç tutmayı farz kılmış ve:

“...Sonra orucu geceye kadar tamamlayın..." buyurmuştur. Onun için akşam olduğu zaman bir şey yesen de yemesen de, senin orucun bitmiş olur."

İbn Ebî Şeybe, Nesâî, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Müslümanlar vakti gelince iftarlarını geciktirmeyip hemen yaptıkları sürece bu din hep üstün kalacaktır. Yahudiler ve Hıristiyanlar iftarlarını geciktirirler" buyurmuştur.

Mâlik, Şafiî, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim ve Tirmizî'nin Sehl b. Sa'd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Müslümanlar vakti gelince iftarlarını geciktirmeyip hemen yaptıkları sürece hayır içinde olurlar" buyurmuştur.

Mâlik, Abdulkerim b. Ebi'l-Muharik'ten bildiriyor:

“Peygamberin izinden gitmenin bir göstergesi de iftarı hemen vaktinde, sahuru ise geç yapmaktır."

Mâlik, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvud, İbn Ömer'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) visâl yaparak (iki günü birleştirerek) oruç tutmayı yasaklamak istedi. Ashab:

“Ama sen visal yapıyorsun" dediklerinde Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ben sizler gibi değilim. Bana (Allah katından) yedirilir ve içirilir" karşılığını verdi.

İbn Ebî Şeybe ve Buhârî, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Orucu visal yaparak tutmayın!" buyurdu. Ashab:

“Ama sen visâl yapıyorsun" dediklerinde Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ben sizler gibi değilim. Bana (Allah katından) yedirilir ve içirilir" karşılığını verdi.

Buhârî ve Ebû Dâvud, Ebû Saîd'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İki günü birleştirmek suretiyle, visâl yaparak oruç tutmayın. Visâl yapmak isteyen en fazla sehere (sahura) kadar tutsun" buyurdu. Ashab:

“Yâ Resûlallah! Ama sen visâl yapıyorsun" dediklerinde Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Benim durumum sizin durumunuza benzemez. Ben yiyip içmesem dahi bana yediren ve içiren biri vardır"" karşılığını verdi.

Buhârî, Müslim ve Nesâî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanlara şefkatinden dolayı visâl yaparak oruç tutmalarını yasakladı.

Ashâb:

“Ama sen visal yapıyorsun" dediklerinde, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ben sizler gibi değilim. Zira Rabbim beni yedirip içirir" karşılığını verdi.

Mâlik, İbn Ebî Şeybe, Buhârî ve Nesâî, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) visâl yaparak oruç tutmayı yasakladı. Müslümanlardan bir adam:

“Yâ Resûlallah! Ama sen visâl yapıyorsun?" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sizler benim gibi misiniz? Ben yemek yemesem dahi Rabbim bana yedirir ve içirir" karşılığını verdi.

Hâkim'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Oruç sadece yemeden içmeden kesilme değildir. Asıl oruç kötü sözlerden ve çirkin işlerden uzak durmadır. Biri sana kötü laflar ettiği veya. kaba davrandığı zaman ona: «Ben oruçluyum! Ben oruçluyum» de."

Buhârî, Nesâî ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yalanı, yalanla iş yapmayı ve cahilce davranışları bırakmayan kişinin (veya oruçlunun), yemeyi ve içmeyi bırakmasına Allah'ın ihtiyacı yoktur" buyurmuştur.

Hâkim ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Nice gece ibadetine kalkan kişiler vardır ki geceyi uykusuz geçirmekten başka ellerine bir şey geçmez. Nice oruçlu da vardır ki orucundan kendisine açlıktan başka bir şey kalmaz" buyurmuştur.

Beyhakî, Ebû Hureyre'den bildiriyor:

“Gıybet orucu yırtıp parçalar. İstiğfar da orucun yırtık yerlerini yamar. Kıyamet gününde huzura yamalı bir oruçla çıkma imkanı bulan kişi bundan geri durmasın."

İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî, Câbir b. Abdillah'tan bildiriyor:

“Ortuç tuttuğun zaman kulakların, gözlerin ve dilin de yalana, haram olan şeylere karşı oruçlu olsun. Hizmetçine de kötü davranma! Oruçlu olduğun zaman üzerinde bir vakar, bir sükûnet olsun. Oruçlu olduğun günü oruçlu olmadığın gün gibi kılma."

İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî'nin Talîk b. Kays'tan bildirdiğine göre Ebû Zer:

“Oruçlu olduğun zaman elinden geldiği kadarıyla (günah olan şeylerden) korun" demiştir.

Ravi der ki:

“Bundan dolayıdır ki Talîk oruç tuttuğu günlerde evine kapanır ve sadece namaz için dışarı çıkardı."

İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid:

“Oruçlu kişi iki şeyden korunduğu zaman orucunu da korumuş olur. Bunlardan biri gıybet, biri de yalandır" demiştir.

İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:

“Oruçlu kişi gıybete bulaşmadığı sürece ibadet halindedir" demiştir.

İbn Ebî Şeybe'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İnsanların etlerini yiyip duran (gıybet eden) kişi oruçlu değildir" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, İbrâhîm(-i Nehaî)'den bildiriyor:

“Önceleri, yalanın orucu bozduğunu söylerlerdi."

Beyhakî, Ebû Bekre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İçinizden kimse Ramazan'ın tümünü oruçlu geçirdim veya Ramazan'ın her gecesini ibadetle geçirdim demesin" buyurdu. Ancak bunu demesinin sebebi, kişinin bu şekilde kendisini temize çıkarmaması mıdır, yoksa gece mutlaka uyku veya gaflet anının olabileceği midir, bilmiyorum.

Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Mescidlerde itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın.." âyetini açıklarken şöyle demiştir: (.....) ifadelerinin hepsi cinsel ilişki anlamlarına gelir. Ancak Yüce Allah dilediği şeyi dilediği kinaye ile ifade eder.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Mescidlerde itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Burada söz konusu olan kişi, Ramazan ayı içinde veya başka bir ayda mescitte itikafa giren erkektir. Ki itikafı süresince gece veya gündüz kadınlarla ilişkiye girmesini Yüce Allah haram kılmıştır."

Vekî', İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Dahhâk'tan bildiriyor:

“Önceleri Müslüman erkekler, itikafta oldukları zaman eşleriyle ilişkiye girerlerdi. Sonradan bu konuda:

“...Mescidlerde itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın..." âyeti nazil oldu."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Katâde'den bildiriyor:, "Önceleri kişi itikafa girdiği mescitten dışarı çıktığı zaman eşiyle ilişkiye girebiliyordu. Sonradan nazil olan:

“...Mescidlerde itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın..." âyeti ile böylesi bir ilişki haram kılındı."

İbn Cerîr, Rabî'den bildiriyor:

“Bazıları itikafta iken de hanımlanyla ilişkiye girerlerdi. Yüce Allah:

“...Mescidlerde itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın..." âyetiyle bu tür bir ilişkiyi yasakladı."

İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Önceleri itikafta olan biri, helâ ihtiyacı için itikaf yerinden dışarıya çıktığı zaman eşiyle ilişkiye girer, sonra yıkanıp geri yerine dönerdi. Sonradan nazil olan:

“...Mescidlerde itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın..." âyetiyle böylesi bir ilişki yasaklandı."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Mescidlerde itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın..." âyetini açıklarken:

“Daha önce Ensâr'ın yaptığı gibi mescitte itikafta iken kadınlarla cinsel ilişkiye girme yasaklandı."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“İtikafta olan kişi cinsel ilişkiye girdiği zaman itikafı batıl olur. İtikafa da baştan başlar" demiştir.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbrâhîm(-i Nehaî), itikafta iken eşiyle ilişkiye giren kişi hakkında:

“İtikafına baştan başlar. Bu yaptığından dolayı tövbe eder, bağışlanma diler ve elinden geldiği kadarıyla Yüce Allah'a yaklaşmaya çalışır" demiştir.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Mücâhid, itikafta iken eşiyle ilişkiye giren kişi hakkında:

“İki dinarı sadaka olarak verir" demiştir.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“İtikafta iken eşiyle birlikte olan kişi Ramazan ayında oruçlu iken eşiyle birlikte olan kişi gibidir. Ramazan'da böylesi bir şeyi yapması halinde kefâret olarak ne gerekiyorsa itikafta iken de böylesi bir şey yapması durumunda aynı şey gerekir" demiştir.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Zührî:

“İtikafta iken hanımıyla ilişkiye giren kişinin kefâreti, Ramazan ayında oruçlu iken hanımıyla ilişkiye giren kişinin kefâreti gibidir" demiştir.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbrâhîm(-i Nehaî):

“İtikafta olan kişi öpüşemez ve cinsel ilişkiye giremez" demiştir.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Mücâhid:

“İtikafta olan kişi bir şey satamaz ve satın alamaz" demiştir.

Dârakutnî ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Zührî vasıtasıyla Saîd b. el- Müseyyeb'ten, o Urve'den, o da Hazret-i Âişe'den bildiriyor:

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edene kadar Ramazan ayının son on gününü itikafta geçirirdi. Vefatından sonra eşleri de bu şekilde itikafa girmişlerdir. Sünnete göre itikafta olan kişi (helâ gibi) zarûri ihtiyaçları dışında itikafa girdiği yerden çıkamaz, cenazenin peşinden gidemez, hasta ziyaretinde bulunamaz, bir kadına dokunamaz, onunla ilişkiye giremez. İtikaf da ancak cemaat namazı kılınan bir mescitte yapılır. Yine sünnete göre itikafta olan kişi oruç tutar."

Beyhakî der ki:

“Buhârî ile Müslim bu hadisi "Sünnete göre" lafzını kullanmadan zikretmişlerdir. Urve'nin sözü olduğunu söyleyenler de vardır."

Dârakutnî de:

“Rivayet Zührî'nin sözüdür. Zührî'yi ravi olarak zikredenler de hata etmiştir" demiştir.

İbn Mâce ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) itikafa giren kişi hakkında:

“Mu'tekif kişi günahlardan uzak duran kişidir. Kendisine, bütün iyilikleri yapan kişiye verilen sevabın aynısı verilir" buyurmuştur.

Taberânî, M. el-Evsat'ta, Hâkim, Beyhakî ve Hatîb, Târih'de bildirdiğine göre İbn Abbâs, Mescid-i Nebevî'de itikafta iken bir ihtiyaçtan dolayı yanına adamın biri geldi. İbn Abbâs kalkıp adamla birlikte gitti ve şöyle dedi:

“Şu kabirde yatan kişinin (Resûlullah'ın) şöyle buyurduğunu işittim:

“Kişinin, ihtiyacı olan bir kardeşinin yanında durup elinden gelen yardımı yapması yirmi yıl boyunca itikafta kalmasından daha hayırlıdır. Kişi, Yüce Allah'ın rızasını umarak bir gün itikafta kaldığı zaman Allah, kendisiyle Cehennem arasında her biri batı ile doğu arası kadar geniş olan üç hendek açar. "

Beyhakî, Ali b. Hüseyn'den, o da babasından bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ramazan ayında on gün itikafa giren kişi iki hac ile iki umre sevabı alır" buyurmuştur.

Beyhakî'nin bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“İtikafta olan kişi, her gün için bir hac sevabı alır" demiştir.

Beyhakî der ki:

“Hasan da bu konuda (dedesinden) bir şey işitmişse ancak böyle bir sözü söyler."

Beyhakî, Ziyâd b. es-Seken'den bildiriyor:

“Zübeyd el-Yâmî ile bir topluluk Nevrûz veya Mehrecân bayramlarında namazgahlarında itikafa girerler ve:

“Allahım! Onlar (mecûsiler) kendi dinlerine sarılıyorlar. Biz de imanımıza sarılıp itikafa giriyoruz. Bizi bağışla!" derlerdi.

Beyhakî, Atâ el-Horasânî'den bildiriyor:

“İtikafa giren kişi, ihrama giren kişi gibidir ki Yüce Allah'ın huzuruna çıkmış ve: «Beni bağışlamadan buradan ayrılmayacağım!» demiştir."

İbn Ebi'd-Dünya, Kadâu'l-Hevâic'de bildirdiğine göre Hasan b. Ali:

“Müslüman kardeşimin bir ihtiyacını gidermem benim için iki ay boyunca itikafta durmamdan daha iyidir" demiştir.

İbn Ebi'd-Dünya, Ebû Mihsan'dan bildiriyor: Adamın biri Hüseyn b. Ali'ye geldi ve bir iş için kendisiyle birlikte gitmesini istedi. Ancak Hüseyn:

“İtikattayım" dedi. Adam Hasan'a gidip bunu bildirince, Hasan:

“Seninle birlikte gitseydi bu kendisi için itikafından daha hayırlı olurdu. Vallahi bir ihtiyacın için seninle birlikte yürümem benim için bir aylık itikattan daha iyidir" dedi.

Neccâd, Cüzu't-Terâcim'de çok zayıf bir senedle İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Bir ihtiyacım gidermek üzere bir kardeşimle yürümek benim için bu Mescid'de bir ay boyunca itikafta durmamdan daha iyidir. Yüce Allah, Müslüman bir kardeşinin ihtiyacını giderene kadar yanında duran kişinin ayaklarını, ayakların kaydırıldığı o (kıyamet) günde sabit kılar"

Abdurrezzâk'ın Muhammed b. Vâsi' el-Ezdî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kişinin Müslüman bir kardeşine bir gün yardım etmesi, bir ayı itikafta geçirmesinden daha hayırlıdır" buyurmuştur.

Dârakutnî, Huzeyfe'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İmamı ve müezzini bulunan her mescitte itikaf yapılabilir" buyurduğunu işittim.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbnu'l-Müseyyeb:

“Mescitten başka bir yerde itikafa girmem!" demiştir.

Dârakutnî ve Hâkim'in Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Oruçsuz itikaf olmaz" buyurmuştur.

Mâlik, Kasım b. Muhammed ile İbn Ömer'in azatlısı Nâfi'den bildiriyor:

“Oruçsuz itikaf olmaz. Zira Yüce Allah:

“...Tan yerinde, beyaz iplik siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar, yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde itikafa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın..." buyurmuş ve orucu itikaf la birlikte zikretmiştir."

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“İtikafa giren kişinin oruç tutması gerekir" demiştir.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ali:

“Oruçsuz itikaf olmaz" demiştir.

İbn Ebî Şeybe, Hazret-i Âişe'den aynısını zikreder.

İbn Ebî Şeybe'nin başka bir kanaldan bildirdiğine göre Hazret-i Ali ile İbn Mes'ûd:

“Oruç da tutma şartı koşmadıktan sonra itikafa girecek kişinin oruç tutması gerekmez" demişlerdir.

Dârakutnî ve Hâkim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):"Oruç da tutma şartı koşmadıktan sonra itikafa girecek kişinin oruç tutması gerekmez" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe ve Dârakutnî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Ali:

“İtikafta olan birisi hasta ziyaretinde bulunabilir, cenazeye katılabilir, Cuma namazına gidebilir ve ailesinin yanına girebilir ancak yanlarında oturamaz" demiştir.

Mâlik, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mescid'de itikafta olduğu zamanlarda eve sadece başını sokar, ben de onun saçlarını temizleyip düzeltirdim. İtikafta olduğu zamanlarda helâ ihtiyacı dışında da eve asla girmezdi."

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve İbn Mâce'nin bildirdiğine göre İbn Ömer:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ayının son on gününde itikafa girerdi" demiştir.

Buhârî, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce, Ebû Hureyre'den bildiriyor:

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) her Ramazan ayında on gün itikafa girerdi. Vefat ettiği yılın Ramazan ayında ise yirmi gün itikâfta kaldı."

Mâlik'in fazilet sahibi ve dindar olan kişilerden bildirdiğine göre kendileri, Ramazan ayının son on gününde itikafa girer, diğer Müslümanlarla birlikte bayram namazına katılıncaya kadar da evlerine ve ailelerine dönmezlerdi.

İbn Ebî Şeybe, İbrâhîm(-i Nehaî)'den bildiriyor:

“Öncekiler, itikafa giren kişinin Ramazan bayramı gecesini itikaf yerinde geçirmesini ve bayram namazına oradan çıkmasını müstehab görürlerdi."

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ebû Miclez:

“Ramazan bayramı gecesini itikafta olduğun mescitte geçir ki bayram namazına çıkışın da oradan olsun" demiştir.

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de, Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o da dedesinden naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kişinin Müslüman kardeşine özlem ve sevgiyle bakması benim bu mescidimde bir yıllık itikaftan daha hayırlıdır" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe'nin İkrime'den bildirdiğine göre Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) eşlerinden biri müstehâzalı haliyle itikafa girmiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini:

“Yüce Allah'a itaat bu şekildedir" şeklinde açıklamıştır.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk: (.....) âyetini açıklarken:

“İtikafta iken cinsel ilişkiye girmek, haddi aşıp Allah'a karşı gelmektir" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil:

“...Bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın..." âyetini açıklarken:

“Sınırdan kasıt, itikafta iken cinsel ilişkidir" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr: (.....) lafzını:

“Bu şekilde" şeklinde açıklamıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

188. Âyetin Tefsiri

"Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere vermeyin"

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere vermeyin" âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Bu âyet, birine vereceği olan, ancak bu konuda herhangi bir kanıt olmadığı için bunu inkar eden, günahkar ve haram mal yiyeceğini bile bile alacaklıları hakime dava eden kişiden bahsetmektedir."

Saîd b. Mansûr ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere vermeyin" âyetini açıklarken:

“Zalim ve haksız olduğunu bildiğin halde alacaklılarla hakim karşısında davalaşma" demiştir.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:

“Zalim ve haksız olduğunu bile bile malını yemek için kardeşini hakime dava etme. Zira hakimin lehine vereceği bir karar sana haram olan bir şeyi helal kılacak değildir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere vermeyin" âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Haksız yere yemekten kasıt zulmederek yemektir. İmriul- Kays b. Abbâs ile Abdân b. Eşva' el-Hadrâmî bir arazi konusunda davalaştılar. İmriul-Kays haksız olduğu halde haklı olduğuna dair yemin etmek isteyince bu âyet nazil oldu. Âyette de haksız ve zulmedecek olduğunuzu bildiğiniz halde birilerinin malını yemek için hak iddia edilmemesi gerektiği bildirilmiştir."

Mâlik, Şâfiî, İbn Ebî Şeybe ve Buhârî'nin müminlerin annesi Ümmü Seleme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Ben de sizler gibi bir insanım. İki kişi yanımda davalaştığı zaman biri kanıtlarım diğerinden daha iyi ortaya koyabilir, kendini daha iyi savunabilir. Ben de onlardan duyduklarıma göre onun lehine hüküm vermiş olabilirim. Ancak kardeşinin hakkı olan bir şeyde lehine hüküm verdiğim bir kişi bunu almasın. Zira bilmelidir ki ona ateşten bir parça veriyorum demektir. "

Ahmed'in Ebû Humeyd es-Sâidî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"Kişinin hakkı olmadığı halde bir kardeşinin malını alması helal değildir. Çünkü Yüce Allah müslümamn malını diğer bir müslümamn (haksız yere) almasını haram kılmıştır" buyurmuştur.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, kişinin bir malı satarken alıcıya:

“Şayet hoşuna gitmezse yanında bir dinarla birlikte geri getir, alırım" demesini kerih görürdü. Bunda da:

“Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin..." âyetine dayanırdı.

İbn Ebî Şeybe, Abdurrahmân b. Abd Rabbilka'be'den bildiriyor: Abdullah b. Amr'a:

“Amcan oğlu, birbirimizin mallarını haksız yere yememizi söylüyor ve birbirimizi öldürmemizi istiyor. Oysa Yüce Allah:

“Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere vermeyin" buyuruyor" dediğimde, elleriyle yüzünü kapattı ve başını öne eğdi. Sonrasında:

“Yüce Allah'ın da emrettiği şeylerde ona itaat et. Yüce Allah'a isyan olan konularda sen de ona isyan et" dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

189. Âyetin Tefsiri

"Sana Ay'ın evrelerini soruyorlar. De ki: O, insanlar ve hac ibadeti için bir zaman ölçüsüdür.."

İbn Asâkir'in zayıf bir senedle bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Sana Ay'ın evrelerini soruyorlar. De ki O, insanlar ve hac ibadeti için bir zaman ölçüsüdür..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Bu âyet Ensâr'dan iki kişi olan Muâz b. Cebel ile Sa'lebe b. Ğaneme hakkında nazil olmuştur. İkisinin:

“Yâ Resûlallah! Bu ayın (hilâlin) durumu nedir? İlk çıktığında ip gibi ince bir şekilde görünüyor. Sonra zamanla büyüyüp yuvarlak hale geliyor. Yuvarlak hale geldikten sonra yine azar azar küçülüp, incelip eski halini alıyor. Neden aynı hâl üzerinde kalmaz ki?" diye sormaları üzerine bu âyet nazil olmuştur. Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) buna cevap olarak, Ay'ın bu durum ve evrelerinin borç ödeme, oruç tutma, iftan yapma, kadınların iddeti ve vâdesi olan diğer şeyler için bir ölçü birimi olduğunu söylemesi istenmiştir."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor: Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ay'a neden değişik evreler bahşedilmiştir?" diye sorulunca Yüce Allah:

“Sana Ay'ın evrelerini soruyorlar. De ki O, insanlar ve hac ibadeti için bir zaman ölçüsüdür..." âyetini indirdi. Bu âyetle de Müslümanların orucu, iftarı, ibadetleri, hacları, kadınların iddeti, borçların vâdesi gibi şeylere ölçü olması için Ay'a değişik evrelerin kılındığı ifade edilmiştir. Yüce Allah da yarattıkları için neyin daha uygun ve faydalı olduğunu en iyi bilendir."

İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'den bildiriyor: Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Aya neden değişik evreler kılınmıştır?" diye sorulunca:

“Sana Ay'ın evrelerini soruyorlar. De ki O, insanlar ve hac ibâdeti için bir zaman ölçüsüdür..." âyeti nazil olmuştur. Bu âyetle de Yüce Allah'ın, Müslümanların orucu, iftarı, hacları, diğer ibadetleri, kadınların iddeti, borçların vadesi gibi şeylere ölçü olması için Ay'a değişik evreler kıldığı ifade edilmiştir."

İbn Cerîr de Rabî' b. Enes'ten benzeri yorumu zikreder.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Müslümanlar Ay'ın evrelerini Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorunca:

“Sana Ay'ın evrelerini soruyorlar. De ki O, insanlar ve hac ibadeti için bir zaman ölçüsüdür..." âyeti nazil oldu. Bu âyetle de borçların vadesi, kadınları iddeti ve hac vakitlerini belirleyip öğrenmek üzere Yüce Allah'ın bu evreleri kıldığı ifade edilmiştir."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Sana Ay'ın evrelerini soruyorlar. De ki O, insanlar ve hac ibadeti için bir zaman ölçüsüdür..." âyetini açıklarken:

“Hac, oruç, borçların vâdesi ve kadınların iddeti gibi şeylerin zamanını belirlemek üzere kullanacağınız bir ölçüdür" demiştir.

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' el-Ezrak, İbn Abbâs'a:

“...İnsanlar için bir zaman ölçüsüdür..." âyetinin ne anlama geldiğini söyler misin?" diye sorunca, İbn Abbâs:

“Kadınların iddeti, borçların vâdesi ve diğer muamelelerdeki şartlar için kullanılan bir zaman ölçüsüdür" demiştir. Nâfî':

“Peki, Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:

“Tabi ki bilirler. Şairin:

"Güneş de yörüngesinde bir zamana göre süzülüp gider

Bir turunu tamamladı mı başka bir tura döner" dediğini duymadın mı?"

Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, Ay'ın evrelerini insanlar için bir zaman ölçüsü kılmıştır. Onun için Ramazan hilâlini gördüğünüzde oruca başlayın, Şevval hilâlini gördüğünüzde de orucu bırakın. Şayet hava kapalı olur da hilâli göremezseniz, Ramazan ayını otuza tamamlayın" buyurmuştur.

Ahmed, Taberânî, İbn Adiy ve Dârakutnî'nin zayıf bir senedle Talk b. Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, Ay'ın evrelerini insanlar için bir zaman ölçüsü kılmıştır. Onun için Ramazan hilâlini gördüğünüzde oruca başlayın, Şevval hilâlini gördüğünüzde de orucu bırakın. Şayet hava kapalı olur da hilâli göremezseniz, Ramazan ayını otuza tamamlayın" buyurmuştur.

"...Evlere arkalarından girmeniz iyilik değildir; iyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin; Allah'tan sakının ki muradınıza erersiniz."

Vekî', Buhârî ve İbn Cerîr, Berâ'dan bildiriyor: Cahiliye döneminde insanlar ihrama girdikleri zaman evlerine arkadan girerlerdi. Bu konu hakkında da Yüce Allah:

“...Evlere arkalarından girmeniz iyilik değildir; iyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin; Allah'tan sakının ki muradınıza erersiniz" buyurmuştur.

Tayâlisî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Berâ'dan bildiriyor:

“Önceleri Ensâr, haccedip geri döndükleri zaman evlerine önden değil arkadan girerlerdi. Ensâr'dan bir adam hac dönüşü evine ön kapıdan girince bundan dolayı kendisini kınadılar. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu."

İbn Ebî Hâtim ve Hâkim, Câbir'den bildiriyor: Kureyş kabilesi Hums olarak isimlendirilirdi. İhramlı iken evlerine ön kapıdan girerlerdi. Ensâr ile diğer Araplar ise ihramlı iken evlerine arkadan girerlerdi. Bir defasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir bahçede idi ve çıkarken bahçenin ön kapısından çıktı. Yanında bulunan Ensarlı Kutba b. Âmir de onunla birlikte ön kapıdan çıktı. Ashab:

“Yâ Resûlallah! Kutba b. Âmir günahkar biridir! Seninle birlikte ön kapıdan çıktı" dediklerinde, Allah Resûlü, Kutba'ya:

“Neden öyle bir şey yaptın?" diye sordu. Kutba:

“Senin ön kapıdan çıktığını görünce ben de çıktım" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ama ben Ahmesli biriyim!" buyurunca, Kutba:

“İkimizin de dini aynı" dedi. Bunun üzerine:

“...Evlere arkalarından girmeniz iyilik değildir; iyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin; Allah'tan sakının ki muradınıza erersiniz" âyeti nazil oldu.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Medine ahalisinden bazıları düşmanlarından yana korkuya kapıldıkları zaman ihrama girerler ve bu şekilde güvende olurlardı. Kişi bu şekilde ihramda olduğu zaman da evine önden giremezdi. Evin arkasından bir delik açar, oradan girerdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret ettiği zaman bu şekilde ihrama giren bir adam vardı. Allah Resûlü bahçenin birine ön kapısından girince bu adam da onunla birlikte ön kapıdan girdi. Bunun üzerine adamın biri arkasından:

“Ey filan! Sen ihramda olmana rağmen diğer insanların girdiği yerden girdin!" diye seslenip adamı uyardı. Adam da Allah Resûlüne:

“Yâ Resûlallah! Şayet sen ihramdaysan ben de ihramdayım! Sen Ahmesli ise ben de Ahmesliyim!" dedi. Bunun üzerine:

“...Evlere arkalarından girmeniz iyilik değildir; iyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin; Allah'tan sakının ki muradınıza erersiniz" âyeti nazil oldu. Bu âyetle de ihramda olsalar dahi müminlerin evlere kapılarından girmeleri helal kılındı.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Kays b. Habter en-Nehşelî'den bildiriyor: Önceleri Müslümanlar ihrama girdikleri zaman bir bahçeye veya eve kapısından girmezlerdi. Ahmesli olanlar ise evlere kapılarından girerlerdi. Bir defasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla birlikte bir eve girdi. Ensâr'dan Rifâ'a b. Tâbut adında bir adam da geldi ve duvardan atlayarak Allah Resûlünün yanına girdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) evin kapısından çıkınca Rifâ'a da kapıdan onunla birlikte çıktı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Neden öyle bir şey yaptın?" diye sorunca, Rifâ'a:

“Yâ Resûlallah! Senin çıktığını görünce ben de çıktım" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ama ben Ahmesliyim" buyurunca, adam:

“Ahmesli olsan da her ikimizin dini aynı" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“...Evlere arkalarından girmeniz iyilik değildir; iyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin; Allah'tan sakının ki muradınıza erersiniz" âyetini indirdi."

İbn Cerîr, Zührî'den bildiriyor: Ensar'dan bazıları umre için ihrama girdikleri zaman gök ile aralarında bir şeyin olmamasına dikkat eder, üstü kapalı bir mekana girmezlerdi ve böyle bir şeyin olmasından sıkıntı duyarlardı. Kişi umre için ihrama girdiği zaman, bir ihtiyacı olduğunda evine geri döner, ancak kapının tavanından dolayı altından girmezdi. Bunun yerine evin arkasından duvarı delip evin avlusuna girerdi. İhtiyacı olan şeyi evdekilerden ister, evdekiler de o şeyi dışarıya çıkarırlardı. Daha sonra bize ulaşana göre Hudeybiye anlaşmasının yapıldığı dönemde umre için ihrama giren Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bîr eve girdi. Ardından Ensâr'dan Selime oğullarından bir adam da içeriye girdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:

“Ben Ahmesliyim" buyurdu ki Ahmesli olanlar ihramda iken kapalı mekanlara girmekte bir sakınca görmezlerdi. Ensârlı olan adam da, her ikimizin dini aynı anlamında:

“Ben de Ahmesliyim!" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“...Evlere arkalarından girmeniz iyilik değildir; iyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin; Allah'tan sakının ki muradınıza erersiniz" âyetini indirdi.

İbn Cerîr, Süddî'den bildiriyor: Araplardan bazıları haccettikleri zaman geri döndüklerinde evlerine kapıdan girmez, arka taraftan açtıkları bir delikten içeriye girerlerdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Veda haccı dönüşünde böylesi Araplardan biri olan Müslüman bir adamla birlikte yürüyordu. Allah Resûlü evin kapısına vardığında adam geri durdu ve girmek istemedi ve:

“Yâ Resûlallah! Ben Ahmesliyim!" dedi. O zamanlar bu şekilde yapanlara Ahmesli denilirdi. Adam böyle deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ben de Ahmesliyim! Gir!" buyurdu. Adam da bu şekilde kapıdan girdi. Sonrasında Yüce Allah:

“...Evlere arkalarından girmeniz iyilik değildir; iyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin; Allah'tan sakının ki muradınıza erersiniz" âyetini indirdi.

Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre İbrâhim en-Nehaî bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:

“Cahiliye döneminde biri arkadaşlarının veya amcaoğullarından birinin çadırına geldiği zaman arkadan çadırın kenarını kaldırıp içeriye girerdi. Sonradan nazil olan bu âyetle bu şekilde birinin evine girmeleri yasaklanmış ve evin kapısını kullanmaları emredilmiştir."

İbn Ebî Hâtim, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den bildiriyor:

“Önceleri kişi itikafta olduğu zaman evine ön kapıdan girmezdi. Sonunda bu konuda:

“...Evlere arkalarından girmeniz iyilik değildir; iyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin; Allah'tan sakının ki muradınıza erersiniz" âyeti nazil oldu."

İbn Ebî Hâtim, Atâ'dan bildiriyor:

“Yesrîb (Medine) ahalisi bayramlarından döndükleri zaman evlerine arkadan girerler ve bu davranışın iyi biri olmaya daha yakın olduğunu düşünürlerdi. Sonrasında Yüce Allah bu âyeti indirdi."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:

“Cahiliye döneminde birisi bir işi yapmaya kalkışıp da yapamadığı zaman başladığı bu işi yapana kadar evine kapıdan girmezdi."

Bu bölümü tek başına aç →

190. Âyetin Tefsiri

"Sîzinle savaşanlara karşı Allah yolunda sîz de savaşın. Ancak aşın gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez."

Âdem b. Ebî İyâs, Tefsîr'de ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l- Âliye:

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez" âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Bu âyet, Medine döneminde savaş konusunda inen ilk âyettir. Tevbe Sûresi nazil olana kadar bu âyet doğrultusunda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisiyle savaşanlarla savaştı, kendisine bulaşmayanlara da dokunmadı."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın..."âyetini açıklarken:

“Bu âyetle Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına kafirlerle savaşma emri verilmiştir" demiştir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Ancak aşırı gitmeyin..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Kadınları, çocukları, yaşlıları, silahını bırakıp savaştan çekilenleri öldürmeyin. Bunları öldürmeniz halinde aşırı gitmiş olursunuz."

İbn Ebî Şeybe, Buhârî ve Müslim, İbn Ömer'den bildiriyor:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) katıldığı gazvelerden birinde karşı taraftan ölü bir kadın bulununca Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşta kadın ve çocukların öldürülmesini yasakladı."

İbn Ebî Şeybe, Enes'ten bildiriyor: Bir müfrezeye çıkacağımız zaman Medine'nin üst tarafında bir bölgeye çıkıp Allah Resulünün yanımıza gelmesini beklerdik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de bizi uğurlamak üzere yanımıza kadar gelir ve:

“Allah düşmanlarıyla savaşmak üzere Allah'ın ismiyle yola koyulun! Elden ayaktan düşmüş ihtiyarları, küçük çocukları ve kadınları öldürmeyin! Ganimetlerde ihanet etmeyin!" emrini verirdi.

Vekî' ve İbn Ebî Şeybe, Yahya b. Yahya el-Ğassânî'den bildiriyor: Ömer b. Abdilazîz'e bir mektup yazdım ve:

“...Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez" âyetinin açıklamasını sordum. Cevaben bana yazdığı mektupta bunun kadınların, çoluk çocuğun ve müslümanlara karşı savaş açmayan kişilerin öldürülmemesi hakkında olduğunu söyledi.

Bu bölümü tek başına aç →

191. Âyetin Tefsiri

Bkz. Ayet:192

Bu bölümü tek başına aç →

192. Âyetin Tefsiri

"Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizî çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram ın yanında, onlar savaşmadıkça sîz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa onları öldürün. İnkar edenlerin cezası böyledir. Vazgeçerlerse onları bağışlayın; şüphesiz Allah bağışlar ve merhamet eder."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Onları bulduğunuz yerde öldürün..." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah'ın burada kastettiği kişiler müşriklerdir" demiştir.

Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: ifadesinin anlamını sorduğunda, İbn Abbâs:

“Bulduğunuz yerde, anlamındadır" demiştir. Nâfi':

“Peki, Araplar öylesi bir ifadeyi bilir mi ki?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı vermiştir:

“Tabi ki bilirler. Şair Hassân'ın:

"Cezîme kabilesinden Luey oğullarım bulduğun yerde

Onları öldürmen bilmelisin ki şifanın kendisidir" dediğini duymadın mı?"

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:

“...Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür..." âyetini açıklarken:

“Burada fitneden kasıt şirktir ve adam öldürmekten de daha kötüdür" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:

“...Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür..." âyetini açıklarken:

“Sizin içine gireceğiniz bir fitne, adam öldürmekten daha kötü ve ağır olacaktır" demiştir.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Müminin irtidat edip tekrar putperestliğe dönmesi, öldürülüp yok edilmesinden daha kötü ve ağırdır."

Abd b. Humeyd'in Ebû Bekr b. Ayyâş'tan bildirdiğine göre Âsim şöyle demiştir: (.....) âyetinde, tüm fiillerdeki (.....) harfleri (elif) harfi ile okunur. Ancak son fiil olan (.....) fiilindeki (.....) harfi (.....) harfi olmadan okunur."

Abd b. Humeyd, Ebu'l-Ahvas'tan bildiriyor:

“Ebû İshâk'ın bu âyette geçen bütün fiillerdeki (.....) harflerini (elif) harfi olmadan okuduğunu işittim."

Abd b. Humeyd, A'meş'ten bildiriyor:

“Abdullah (b. Mes'ûd)'un öğrencileri bu âyette geçen bütün fiillerdeki (.....) harflerini (elif) harfi olmadan okurlardı."

İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, en-Nâsih'de ve İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor:

“...Mescid-i Haram'ın yanında, onlar savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın..." âyetiyle Yüce Allah, savaşı karşı taraf başlatmadıktan sonra Müslümanların bu bölge içinde savaşmamaları emredilmiştir. Ancak sonradan nazil olan:

“Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın..." âyetiyle bu âyetin hükmü neshedildi.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, en-Nâsih'de ve en-Nehhâs, en- Nâsih'de Katâde'den bildiriyor: Önceleri savaş konusunda:

“...Mescid-i Haram'ın yanında, onlar savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın..." âyeti ile:

“Sana haram ayda savaşmayı soruyorlar. De ki:

“O ayda savaş büyük bir günahtır. Allah'ın yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır..." âyetlerinin hükmü dikkate alınırdı. Ancak Tevbe Sûresi'ndeki:

“Haram aylar çıkınca bu Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün..." ve:

“...Fakat müşrikler sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın..." âyetleriyle bu konuda daha önceki iki âyetin hükmü neshedildi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Vazgeçerlerse onları bağışlayın..." âyetini açıklarken:

“Vazgeçmekten kasıt tövbe etmeleridir" demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

193. Âyetin Tefsiri

"Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur"

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Delâil'de değişik kanallardan bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın..." âyetini açıklarken:

“Fitneden kasıt, Allah'a şirk koşmaktır. Dinin de yalnızca Allah için olması, sadece Allah'ı tevhîd eden bir inancın olmasıdır" demiştir.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur" âyetini açıklarken:

“Fitneden kasıt şirktir. Son cümlede de Müslümanların sadece kendileriyle savaş açanlara karşı savaşabilecekleri bildirilmiştir."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs, en-Nâsih'de Katâde'den bildiriyor: Mescid-i Haram'da savaş konusunda:

“...Mescid-i Haram'ın yanında, onlar savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın..."âyetinin hükmü geçerli idi. Sonradan:

“Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur" âyeti nazil oldu ve bu konuda daha önceki âyetin hükmünü neshetti. Fitneden kasıt şirktir. Yani insanlar "Lâ ilâhe illallah" diyene kadar onlarla savaş, mânâsındadır ki Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de savaşlarını hep bu uğurda yapmış, insanları bu söze davet etmiştir. Bize anlatıldığı üzere Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, insanlarla, «Lâilâhe illallah» diyene kadar savaşmamı emretti" buyurmuştur. Âyetin sonunda bahsedilen zalimlerle, "Lâ ilahe illallah" diyene kadar savaşılır."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî':

“...Din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın..." âyetini açıklarken:

“Allah'tan başkasına kulluk edilmeyene kadar" demiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime:

“...Zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur" âyetini açıklarken:

“Zalimlerden kasıt «Lâ ilahe illallah» demeyi kabul etmeyenlerdir" demiştir.

Buhârî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbnu'z-Zübeyr fitnesi zamanında iki adam İbn Ömer'e geldiler ve:

“İnsanların neler yaptıklarını görüyorsun. Sen de Ömer'in oğlu ve Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından birisin! Neden sen de baş kaldırmıyorsun?" dediler. İbn Ömer:

“Çünkü Yüce Allah Müslüman kanı akıtmayı bana haram kıldı!" karşılığını verdi. Adamlar:

“Ama Yüce Allah: «Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın...» buyuruyor!" dediklerinde de İbn Ömer:

“Bunu yaptık ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaştık. Ancak sizler fitne çıksın ve din Allah'tan başkasına ait olsun diye savaşmak istiyorsunuz!" karşılığını verdi.

Buhârî, Nâfi'den bildiriyor: Adamın biri İbn Ömer'e geldi ve:

“Allah yolunda cihadı bırakıp neden bir yıl hacca bir yıl da umreye gidiyorsun? Oysa Allah'ın cihad konusundaki teşviklerini de biliyorsun" dedi. İbn Ömer:

“Yeğenim! İslam, Allah'a ve Resûlüne iman, beş vakit namaz, Ramazan ayında oruç, zekat ve hac olmak üzere beş temel üzerine kurulmuştur" karşılığını verdi. Adam:

“Yüce Allah'ın Kitab'ında zikrettiği: «Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın...» âyeti ile «Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın...» âyetini işitmedin mi?" diye sorunca, İbn Ömer şu karşılığı verdi:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında, Müslümanların sayısı az iken bunu yaptık. O zaman müşriklerden biri Müslüman olunca onu ya öldürürler ya da işkenceye tabi tutarlardı. Ancak Müslümanların sayısı arttı ve ortada bir fitne (şirk) kalmadı."

İbn Ebî Hâtim, Ebû Zabyân'dan bildiriyor: Adamın biri Sa'd'a geldi ve:

“Fitne ortadan kalkana kadar diğer insanlarla birlikte çıkıp savaşmaya ne dersin?" deyince, Sa'd şu karşılığı verdi:

“Fitnenin tamamen ortadan kalkması için Resûlullah'Ia (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte savaştım. Ancak sen ve diğer göbekliler fitne olsun diye savaşmamı istiyorsunuz!"

Bu bölümü tek başına aç →

194. Âyetin Tefsiri

"Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır..."

İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Hicretin altıncı yılında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) umre yapmak üzere Mekke'ye doğru yola çıktı. Ancak müşrikler Mekke'ye girmesine ve Kâbe'ye ulaşmasına izin vermediler. Müşriklerin Allah Resûlü ile beraberindekileri geri çevirmesi Zilka'de ayında oldu ki bu ay haram aylardan birisidir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer yıl aynı zamanda geri gelmek üzere müşriklerle anlaştı. Diğer yıl aynı ayda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla birlikte gelip Mekke'ye girdi. Bu şekilde Yüce Allah, bir önceki yılın kısasını Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) aldırmış oldu. Bu konu hakkında da:

“Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır..." âyeti nazil oldu."

Vâhidî, el-Kelbî vasıtasıyla Ebû Sâlih'ten, o da İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Bu âyet, Hudeybiye barışı hakkında nazil oldu. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'ye girişine engel olununca, müşriklerle bir yıl sonrasında geri dönme üzerine anlaşma yapıldı. Bir yıl sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla birlikte kaza umresi için hazırlığa başladı ve silahlarını da kuşandılar. Zira Kureyşlilerin anlaşmaya sadık kalmaması daha önce olduğu gibi Mekke'ye girişlerine engel olup savaş çıkarması konusunda bir endişe taşıyorlardı. Ancak ashabın haram aylardan olan bir ayda müşriklerle savaştan hoşlanması üzerine bu âyet nazil oldu."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'den bildiriyor:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla birlikte Zilka'de ayında umre için ihrama girdi, kurbanlıkları da yanına alarak Mekke'ye doğru yola koyuldu. Ancak Hudeybiye'de müşrikler Mekke'ye girmelerine izin vermedi. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer yıl geri gelmek, Mekke'de üç gün kalmak ve giderken de yanında Mekkelilerden kimseyi almamak üzere müşriklerle bir anlaşma yaptı. Anlaşma sonrası Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla birlikte getirdikleri kurbanları Hudeybiye'de kestiler ve tıraşlarını da oldular. Diğer yıl Zilka'de ayında tekrar gelip Mekke'ye girdiler. Mekke'de üç gün boyunca kalıp umrelerini yaptılar. Müşrikler bir önceki yıl Hudeybiye'den onu geri çevirdikleri için pek de gururlanmalardı. Bu şekilde Yüce Allah, bir önceki yılın kısasını Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) aldırmış oldu. Yüce Allah onları, bir yıl öncesinde geri çevrildikleri ayda Mekke'ye soktu ve bu konuda:

“Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır..." buyurdu."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Müşrikler, Zilka'de ayında Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye'de Harem bölgesinden geri çevirmeleri dolayısıyla pek gururlanmalardı. Ancak Yüce Allah bir yıl sonrasında onu Mekke'ye soktu ve kaza umresini gerçekleştirdi. Bir yıl öncesinde yapamadığı şeyin kısasını gerçekleştirmiş oldu."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor:

Resûlullah(sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla birlikte Zilka'de ayında kurbanlıkları da yanına alarak umre için Mekke'ye doğru yola koyuldu. Ancak Hudeybiye'ye ulaştıklarında müşrikler Mekke'ye girmelerine izin vermedi. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer yıl geri gelmek, Mekke'de üç gün kalmak, yanlarında bir yolcunun taşıdığı silah dışında silah getirmemek ve giderken de yanında Mekke'lilerden kimseyi götürmemek üzere müşriklerle bir anlaşma yaptı. Anlaşma sonrası Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla birlikte getirdikleri kurbanları Hudeybiye'de kestiler ve tıraşlarını da oldular. Diğer yıl Zilka'de ayında tekrar gelip Mekke'ye girdiler. Mekke'de üç gün boyunca kalıp umrelerini yaptılar. Müşrikler bir önceki yıl Hudeybiye'den onu geri çevirdikleri için pek de gururlanmalardı. Bu şekilde Yüce Allah, bir önceki yılın kısasını Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) aldırmış oldu. Yüce Allah onları, bir yıl öncesinde geri çevrildikleri ayda Mekke'ye soktu ve bu konuda:

“Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır..." buyurdu."

İbn Cerîr ve en-Nehhâs, en-Nâsih'de İbn Cüreyc'den bildiriyor: Atâ'ya:

“Yüce Allah'ın: «Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır...» âyeti ne anlama geliyor?" diye sorduğumda şu karşılığı verdi:

“Müşrikler, umre için gelen Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Mescid-i Haram'a girmesine izin vermediler ve Hudeybiye'den geri çevirdiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir sonraki yıl umre yapmak üzere Mekke'ye girdi. Bu şekilde haram bir ayda yapılmak istenen ancak yapılamayan bir umre, diğer yıl yine haram bir ayda kaza edildi."

Beyhakî, Delâil'de Urve ile İbn Şihâb'dan bildiriyor:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiye anlaşmasından bir yıl sonra hicretin yedinci yılında Zilka'de ayında umre yapmak üzere yola çıktı. Zilka'de ayı bir yıl öncesinde müşriklerin Mescid-i Haram'a girişine izin vermedikleri aydı. O umre hakkında Yüce Allah:

“Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır..."âyetini indirmişti. Bu gidişinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yıl öncesinden geri çevrildiği haram aylardan biri olan Zilka'de ayında umresini gerçekleştirdi."

"...O halde kim sîze saldırırsa sîz de aynısıyla karşılık verin. Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah bu sakınanlarla beraberdir"

Ebû Dâvud, en-Nâsih'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“...O halde kim size saldırırsa siz de aynısıyla karşılık verin..." "Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür..." "Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, bunlara hiçbir sorumluluk yoktur." "Eğer ceza vermek isterseniz size yapılanın aynıyla mukabele edin..."ve benzeri âyetler, Mekke döneminde Müslümanların sayısı az iken ve müşrikleri yenecek güçleri yok iken nazil olan âyetlerdir. Bu dönemde müşrikler Müslümanları aşağılar ve onlara işkence ederlerdi. Böylesi bir durumda Yüce Allah Müslümanlara, müşriklerin yaptıklarına aynıyla karşılık vermeyi veya yaptıklarına sabretmeyi veya bu yaptıklarından dolayı onları affetmeyi emretmiştir. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret ettikten sonra Yüce Allah kendisine bir güç bahşedince, Müslümanların zulüm ve haksızlık görmeleri halinde bu güç sahibine başvurmaları, cahîliyye insanları gibi olası davalarda birbirlerine karşı kin ve düşmanlık gütmemeleri emredilmiştir. Bu konuda da:

“...Kim, haksız yere öldürülürce, onun velisine sultan kıldık..." âyeti nazil olmuştur. Âyetle de böylesi durumlarda kişilerin bu sultana başvurmaları, sultanın da kendilerine haksızlık edenlerden haklarını almalarında yardımcı olacağı belirtilmiştir. Ancak bu sultana başvurmadan kendi gücüne dayanarak hakkını alan kişi, asi olmuş ve aşırı gitmiş demektir. Cahiliye insanlarının yaptıklarını yapmış ve Allah'ın bu yöndeki hükmüne razı olmamış demektir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Kim size saldırırsa siz de aymsıyla karşılık verin..." âyetini açıklarken:

“Bu aylarda sizinle savaştıkları, size saldırdıkları kadarıyla onlarla savaşın "demiştir.

Ahmed, İbn Cerîr ve en-Nehhâs, en-Nâsih'de Câbir b. Abdillah'tan bildiriyor:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) müslümanlara karşı bir saldın olmadığı müddetçe haram aylarda asla savaşa çıkmazdı. Savaşa çıktıktan sonra haram aylardan biri girdiği zaman da ayın bitimine kadar bulunduğu yerde ikamet ederdi."

Bu bölümü tek başına aç →

195. Âyetin Tefsiri

"Mallarınızı Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever."

Abd b. Humeyd, Buhârî ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre Huzeyfe:

“Mallarınızı Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın..." âyetini açıklarken:

“İnfak hakkında nazil olmuştur" demiştir.

Vekî', Süfyân b. Uyeyne, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Huzeyfe:

“...Kendi kendinizi tehlikeye atmayın..." âyetini açıklarken:

“Fakir düşme korkusuyla Allah yolunda infak etmeyi terketmektir" demiştir.

Vekî', Abd b. Humeyd ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Kendi kendinizi tehlikeye atmayın..." âyetini açıklarken:

“Allah yolunda infak etmeyi terk etmektir. Bir ok ucu olsa dahi bu yolda infakta bulunulmalıdır" demiştir.

Firyâbî, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Tehlike, kişinin Allah yolunda öldürülmesi değil, Allah yolunda infaktan uzak durmasıdır."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime:

“...Kendi kendinizi tehlikeye atmayın..." âyetini açıklarken:

“Allah yolunda yapılacak intaklar konusunda nazil olmuştur" demiştir.

Vekî' ve Abd b. Humeyd, Mücâhid'den bildiriyor:

“...Kendi kendinizi tehlikeye atmayın..." âyeti, Allah yolunda infakta bulunma konusunda nazil olmuştur."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den bildiriyor:

“Müslümanlar Allah yolunda cihada çıktıkları zaman her biri yanında azık da götürürdü. Azığı iyi ve bol olan kişiler azık bakımından durumu kötü olan arkadaşıyla kendi azığını bitene kadar paylaşırdı. İşte bu konuda Yüce Allah:

“Mallarınızı Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın..."âyetini indirmiştir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:

“Önceleri Müslümanlar yolculuğa veya savaşa çıkar, ancak mallarından infakta bulunmazlardı. Bu âyetle Yüce Allah, Allah yolunda çıktıkları savaşlarda mallarından infakta bulunmalarını emretmiştir."

Abd b. Humeyd ve Beyhakî, Şuab'da bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Kendi kendinizi tehlikeye atmayın..." âyetini açıklarken:

“Burada kastedilen tehlike cimriliktir" demiştir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:

“Bazıları Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdiği müfrezelere katılır, ancak giderken yanında kendisine lazım olan nafakayı götürmezdi. Bu durumda ya yolda kalır veya diğerlerine yük olurdu. Bu âyetle Yüce Allah bu kişilerin kendilerine verdiği rızıktan bu yolda harcama yapmalarını ve kendi kendilerini tehlikeye atmamalarını emretmiştir. Buradaki tehlike de sefer esnasında kişinin açlıktan, susuzluktan veya yürümekten dolayı telef olmasıdır. Yanında fazladan mal olanlara da:

“...İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever" buyurmuştur."

Abd b. Humeyd, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, Bağavî, Mu'cem'de, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, İbn Kâni' ve Taberânî, Dahhâk b. Ebî Cebîre'den bildiriyor:

“Ensâr, Allah yolunda infakta bulunup sadaka verirlerdi. Ancak bir yıl kıtlık olunca yoksul kalma yönünde endişeye kapıldılar ve infak ile sadakalarını kestiler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Mallarınızı Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın..." âyetini indirdi."

Süfyân b. Uyeyne ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Mallarınızı Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın..." âyetini açıklarken:

“Yoksul düşme korkusu ve endişesi, infak etmekten sizleri alıkoymasın" demiştir.

Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, Hâkim, Taberânî, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de Eşlem b. Ebî İmrân'dan bildiriyor: Kostantiniyye'de (İstanbul'da) idik. Komutan olarak Mısırlıların başında Ukbe b. Âmir, Şamlıların başında ise Fadâle b. Ubeyd vardı. Karşımıza Rumlardan büyük bir ordu çıkınca karşılarında saf aldık. Bu esnada Müslümanlardan biri Rumların saflarına doğru hücum ederek aralarına girdi. Bunun üzerine Müslümanlar:

“Sübhanallah! Kendini tehlikeye atıyor!" diye bağırmaya başladılar. Bunu duyan ashâbdan Ebû Eyyûb el-Ensârî kalkıp şöyle dedi:

“İnsanlar! Siz bu âyeti bu şekilde mi yorumluyorsunuz? Oysa bu âyet, biz Ensarlı olanlar hakkında nazil oldu. Yüce Allah İslam dinini güçlü, yardımcılarını da kalabalık kılınca kendi aramızda, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) duyurmadan:

“Mallarımız bakımsızlıktan telef oldu. Yüce Allah dinini güçlü, yardımcılarını da kalabalık kıldı. Artık mallarımızın başında dursak, bakımını yapıp ıslah etsek!" diye konuşmaya başladık. Bunun üzerine Yüce Allah bize cevap niteliğinde Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mallarınızı Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın..." âyetini indirdi. Kendi ellerimizle kendimizi tehlikeye atmak demek, cihadı bırakmamız, mallarımızın başında durup işlerimizle ilgilenmemizdi."

Vekî', Süfyân b. Uyeyne, Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Berâ b. Âzib'e:

“...Kendi kendinizi tehlikeye atmayın..." âyetinde bahsedilen tehlike, kişinin düşmana saldırıp öldürülene kadar savaşması mı?" diye sorulunca şu karşılığı vermiştir:

“Hayır! Tehlikeden kasıt, günah işleyen kişinin kendi kendine: «Yüce Allah beni asla affetmez!» demesidir!"

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Merdûye, Taberânî ve Beyhakî, Şuab'da, Nu'mân b. Beşîr'den bildiriyor: Önceleri kişi bir günah işlediği zaman:

“Bundan dolayı artık bağışlanmam" derdi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“...Kendi kendinizi tehlikeye atmayın..." âyetini indirdi.

Vekî', Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Abîde es-Selmânî:

“...Kendi kendinizi tehlikeye atmayın..." âyetini açıklarken:

“Tehlike, Allah'ın rahmetinden ümit kesmektir" demiştir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Âyette bahsedilen tehlike, Yüce Allah'ın azabıdır" demiştir.

İbn Ebî Hâtim, Abdurrahman b. el-Esved b. Abdiyeğûs'den bildiriyor: Dımaşk'ı kuşattığımız zaman Müslümanlardan biri, tek başına aceleyle düşman kuvvetlerine hücuma geçti. Diğer Müslümanlar bu yaptığından dolayı adamı kınadılar ve durumunu Amr b. el-Âs'a bildirdiler. Amr da haber gönderip adamı geri çekti ve şöyle dedi:

“Yüce Allah:

“...Kendi kendinizi tehlikeye atmayın..." buyurur."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre sahabeden bir adam: (.....) ifadesini:

“Üzerinizdeki farzları ifa edin" şeklinde açıklamıştır.

Abd b. Humeyd, Ebû İshâk'tan bu yorumun benzerini zikreder.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime: (.....) âyetini açıklarken:

“Yüce Allah hakkında hüsnü zanda bulunun, anlamındadır" demiştir.

Bu bölümü tek başına aç →