Bakara Sûresied-Dürrü'l-Mensûr Tefsîri — Sayfa 7

“Sadakayı kabul eder" şeklinde açıklamıştır, (.....) âyetini:

“Karşılığını verir" şeklinde açıklamıştır, (.....) âyetini ise:

“Onları topraktan yarattı ve tekrar toprağa dönecekler" şeklinde açıklamıştır.

Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Cerîr ve Beyhakî, Sünen'de Enes'ten bildiriyor: Her şey pahalı olmuştu. İnsanlar:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bize fiyatları ayarla" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Fiyatları ayarlayan, kıtlığı da çokluğu da veren Allah'tır. Rızkı veren Allah'tır. Ben, Allah'ın huzuruna, ben de hiç kimsenin kan ve mal hakkı olmadan çıkmayı arzularım" buyurdu.

Ebû Dâvud ve Beyhakî, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Adamın biri:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bize fiyatları ayarla" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hayır, dua ederim" buyurdu. Yine adamın biri:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bize fiyatları ayarla" dediğinde:

“(Fiyatları) İndiren de yükselten de Allah'tır. Ben, Allah'ın huzuruna, bende hiç kimsenin hakkı olmadan çıkmayı arzularım" buyurdu.

Bezzâr, Hazret-i Ali'den bildiriyor:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bize fiyatları ayarla" denildiğinde:

“Malın pahalı ve ucuz olması Allah'ın elindedir. Rabbimin huzuruna çıktığımda isterim ki hiç kimse kendisine yapmış olduğum bir haksızlıktan dolayı yakama yapışmasın" buyurdu.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:

“Allah, imkanı olmadığı halde yolunda savaşanları bildiği gibi zengin olup da yolunda savaşmayanları da biliyor. İşte onları borç vermeye davet edip:

“Kimdir Allah'a güzel bir borç verecek o kimse ki, Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin. (Rızkı) Allah daraltır ve genişletir..."buyurmuştur. Allah sana mal vermişken sen savaşa gitmek istemiyorsun. Bu kişi ise fakir olduğu halde savaşa gitmek istiyor. Öyleyse sen de malınla ona yardımda bulun ki senin de bunda bir payın olsun."

246

"Müsâ'dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani, peygamberlerinden birine, «Bize bîr hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım» demişlerdi. O, «Ya üzerinize savaş farz kılındığı hâlde, savaşmayacak olursanız?» demişti. Onlar, «Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım?» diye cevap vermişlerdi. Ama onlara savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî' b. Enes bu âyeti açıklarken şöyle dedi: Allah daha iyi bilendir, ama bize burada zikredilen şudur: Mûsa (aleyhisselam) vefat edince, İsrâil oğullarına Yûşa b. Nun halife oldu. Yûşa b. Nûn Allah'ın kitabı Tevrat'a ve paygamberleri olan Musa'nın sünnetine göre hüküm kıldı. Sonra Yûşa b. Nûn vefat edince başka biri halife oldu, o da Allah'ın kitabı Tevrât'a ve peygamberleri olan Mûsa'nın sünnetine göre hüküm kıldı. Ondan sonra başkası halife oldu ve kendisinden önceki iki arkadaşı gibi hüküm kıldı. Sonra yine bir başkası halife oldu, onun bazı emirlerini tutup bazılarını da reddettiler. Sonra yine bir başkası halife oldu, onun da çoğu emirlerini reddettiler. Sonra yine bir başkası halife oldu, onun da bütün emirlerini reddettiler. Sonra İsrâil oğulları mallarında ve canlarında gördükleri eziyetten dolayı peygamberlerinden bir peygambere gidip:

“Savaşmak için bize Rabbinden izin iste" dediler. O peygamber onlara:

“O, «Ya üzerinize savaş farz kılındığı hâlde, savaşmayacak olursanız?» demişti. Onlar, «Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım?» diye cevap vermişlerdi. Ama onlara savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir'" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah onlara Tâlut'u hükümdar olarak gönderdi. İsrâil oğullarının iki kolu vardı. Bir kol peygamberlik, diğeri de hükümdarlık üzereydi. Halbuki Tâlut ne peygamberlik, ne de hükümdarlık kolundandı. Onlara hükümdar olarak seçilince onu kabul etmediler ve:

“Biz hükümdarlığa daha layık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkanlar verilmemişken o bize nasıl hükümdar olur" dediler. Peygamberleri de onlara:

“...Doğrusu Allah size onu seçti, bilgice ve vücutça gücünü artırdı" dedi. Allah mülkü dilediğine verir. Allah her şeyi kaplar ve bilir" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in, İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Mûsâ'dan sonra İsrailoğullarımn ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani, peygamberlerinden birine, «Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım» demişlerdi. O, «Ya üzerinize savaş farz kılındığı hâlde, savaşmayacak olursanız?» demişti. Onlar, «Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım?» diye cevap vermişlerdi. Ama onlara savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir" âyeti hakkında şöyle dedi:

“Bu, Tevrat'ın kaldırılıp ehli imanın yurtlarından çıkarıldığı zamandır. Zorba hükümdarları onları memleketlerinden ve çocuklarından uzaklaştırmıştı. Savaş onlara farz kılınınca ki bu da kendilerine Tabut'un (=sandığın) getirildiği zamandır, İsrâil oğullarının iki kolu vardı. Bir kol peygamberlik, diğeri de hükümdarlık üzereydi. Peygamberlik sadece Peygamberlik kolunda, hükümdarlık da sadece hükümdarlık kolunda olurdu.

Peygamberleri onlara:

“Allah size şüphesiz, Talut'u hükümdar olarak gönderdi" deyince, onlar:

“Biz hükümdarlığa ondan layık iken ve ona malca da bir bolluk verilmemişken bize hükümdar olmaya o nasıl layık olabilir? Tâlut iki koldan da değildir. O ne peygamberlik, ne de hükümdarlık kolundandır" karşılığını verdiler. Peygamberleri onlara:

“...Doğrusu Allah size onu seçti, bilgice ve vücutça gücünü artırdı" dedi. Allah mülkü dilediğine verir. Allah her şeyi kaplar ve bilir" dedi. Onlara:

“...Onun hükümdarlığının alameti, size sandığın gelmesidir, onda Rabbinizden gelen gönül rahatlığı ve Musa ailesinin ve Harun ailesinin bıraktıklarından kalıntılar var..." diyene kadar liderliği ona (Tâlut'a) vermeyi kabul etmediler.

Mûsa (aleyhisselam) levhaları atınca kırıldılar. Levhalardan bir kısmı geri göğe çekildi. Mûsa kalanları topladı ve Tabut'a (=Ahit Sandığına) koydu. Erîha'da bulunan ve Âd'dan bir fırka olan Amâlik halkı Tabut'u aldı. Melekler Tabut'u gökyüzü ve yeryüzü arasında taşıyarak geldiler. Kendileri de bunu seyrediyordu. Meleklerin Tabut'u Tâlut'un yanına koyduklarını görünce:

“Şimdi oldu" dediler ve hükümdarlığı ona teslim ettiler. Savaşılacağı zaman peygamberler Tabut'u önlerine koyarlardı ve:

“Âdem de (aleyhisselam) Cennetten indiğinde bu Tabut'la indirildi. Tabut'un içinde ferahlık, sükûnet ve Mûsa'nın (aleyhisselam) asası vardı" derlerdi. Bana Tabut'un ve Mûsa'nın asasının Taberiyye gölünde olduğu, kıyamet gününden önce de çıkacağı söylendi.

İbn İshâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih şöyle dedi: İsrâil oğullarında Mûsa'dan (aleyhisselam) sonra Yuşa b. Nûn halifelik etti. O vefat edene kadar Tevrât'ın ve Allah'ın emirleriyle hüküm kıldı. Sonra Kâlib b. Yufanna halifeleri oldu. O da vefat edene kadar Tevrât'ın ve Allah'ın emirleriyle hüküm kıldı. Sonra ihtiyarın oğlu Hezekîl b. Bevz halifeleri oldu. Hezekîl vefat edince, Allah'a olan ahidlerini unuttular ve putlar dikip onlara tapmaya başladılar. Sonra onlara Peygamber olarak İlyâs b. Tesbîb. Finhâs b. el-îzâr b. Hârûn b. İmrân gönderildi. İsrâil oğullarından, Musa'dan (aleyhisselam) sonra onlara Tevrat'tan unuttuklarını yenilemek için Peygamberler gelirdi. İlyâs da (aleyhisselam) İsrâil oğullarından Ehâb denilen bir hükümdarla beraberdi. Onu dinler ve ona inanırdı. İlyâs (aleyhisselam) onun emirlerini yerine getirirdi. İsrâil oğullarının çoğu putlar edinip onlara tapıyordu. Bunun üzerine İlyâs (aleyhisselam) onları Allah'a davet etmeye başladı. Ancak İsrâil oğulları, diğer hükümdarın dediği dışında İlyâs'ın (aleyhisselam) dediklerini dinlemiyordu. Hükümdarlar Şam'da dağılmıştı. Her hükümdarın kendine has faydalandığı bir bölgesi vardı.

O hükümdar İlyâs'a (aleyhisselam):

“Senin davet ettiğin şey kesinlikle batıldır. Ben filanı ve filanı görüyorum" deyip İsrâil oğullarının hükümdarlarını saymaya ve putlara taparak yiyip içtiklerini, rızıklandırıldıklarını, dünyada bir şeylerinin eksik olmadığını söylemeye başladı. Bunun Üzerine İlyâs (aleyhisselam) istircâ etti ve saçları diken diken oldu. Onun dediklerini kabul etmeyerek bırakıp gitti. Bu hükümdar da diğer hükümdarlar gibi oldu ve putlara taptı. Sonra kendilerine Yesa' halife oldu. Bir süre onlara halifelik yaptı, vefat edince de birçok halifeleri oldu. Ancak hataları da çoğaldı. Yanlarında bulunan Tabut da eşraftan sayılan kişiler arasında miras olarak kalıyordu.

Tabut'ta Musa ailesinin ve Harun ailesinin bıraktıklarından kalıntılar vardı. Bunlara düşman geldiği zaman Tabut'u beraberlerinde sürüyerek düşmana yaklaştırırlardı ve Allah düşmanı hezimete uğratırdı. Hataları çoğalıp Allah'ın ahdini bıraktıklarında düşman saldırısına uğradılar. Yine önceden yaptıkları gibi beraberlerinde sürüyerek Tabutu götürdüler. Ancak öldürüldüler ve Tabut ellerinden alınıp zarara uğratıldılar. Düşman onları perişan ederek çocuklarını da kadınlarını da aldı. Aralarında Şemvîl denilen bir Peygamber vardı. Bu kişi, Allah'ın:

“Mûsâ'dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani, peygamberlerinden birine, "Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım" demişlerdi. O, "Ya üzerinize savaş farz kılındığı hâlde, savaşmayacak olursanız?" demişti. Onlar, "Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım" diye cevap vermişlerdi. Ama onlara savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir" diye zikretmiş olduğu kişidir.

İsrâil oğulları Şemvîl'e:

“Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım" dediler. İsrâil oğullarının yıkılmamalarının sebebi onların hükümdarlara, hükümdarlarında Peygamberlere itaat etmesiydi. Hükümdar toplumla gider, Peygamber de ona yol gösterip Allah'ın emirlerini tebliğ ederdi. Peygamberin emirlerini yaptıklarında durumları düzeliyor, hükümdarları azıp paygamberlerinin emirlerini yapmadıklarında da durumları bozuluyordu. Hükümdarlar dalâlet içindeyken ahali kendilerine tabi olursa, hükümdarlar peygamberlerin emirlerini terkerderlerdi. İsrâil oğulları bir kısım Peygamberleri yalanlayıp hiçbir şeyini kabul etmiyor, bir kısmını da öldürüyorlardı. Bu bela sürekli başlarında kalınca:

“Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım" dediler.

Peygamberleri onlara:

“Sizde ahde vefa, doğruluk ve Allah yolunda cihada istek yoktur" karşılığını verdi. Onlar:

“Biz cihattan korkuyor ve cihadı istemiyorduk. Biz memleketimizde korunuyorduk ve kimse bize zarar veremiyordu. Hiç bir düşman ordusu bize galip gelemiyordu. Biz bu duruma düştükten sonra, cihattan kaçış yoktur. Düşmana karşı cihatta Rabbimize itaat ederiz. Çocuklarımızı, hanımlarımızı ve zürriyetimizi almalarına engel oluruz" dediler. Bunlar öyle deyince Şemvîl, Allah'tan bir hükümdar göndermesini istedi. Yüce Allah ona:

“Evinde bulunan ve içinde yağ olan boynuza gözle. Eğer bir adam yanına girer de boynuzdaki yağ dışarı sızarsa bu kişi İsrâil oğullarının hükümdarıdır. Onun başına bundan sür ve bunu İsrâil oğullarına hükümdar kıl" buyurdu. Bunun üzerine Şemvîl, yanına gelecek bu adamı beklemeye başladı. Tâlût deri tabaklayan biri idi ve Bünyâmin b. Yâkub kolundandı. Bünyâmin'in kolundan bir peygamber veya bir hükümdar çıkmamıştı. Tâlût kölesiyle beraber kaybolan atını aramaya çıktı ve Şemvîl'in evine uğradı. Köle, Tâlût'a:

“Bu Peygamberin yanına girsek de atımızı sorsak. Bize atımızın nerede olduğunu söylese ve hayır duasını alsak" dedi. Tâlût:

“Bunu yapmanın bir sakıncası yoktur" karşılığını verdi ve içeri girdiler. Atlarının durumunu anlatırlarken ve hayır dua etmesini isterlerken boynuzdaki yağ dışarı sızdı. Bunun üzerine Şemvîl kalkıp boynuzu aldı ve Tâlût'a:

“Başını yaklaştır" dedi. Tâlût başını yaklaştırınca onu başına sürüp:

“Sen, Allah'ın, bana isrâil oğullarına hükümdar etmemi emrettiği kişisin" dedi. Tâlût'un ismi Süryânice Şâvile b. Kays b. Ebyâl b. Sirâr b. Yahribe b. Ufeyhe b. Âyise b. Bünyâmîn b. Ya'kûb b. İshâk b. İbrahim'di. Şemvîl, Tâlut'un yanına oturdu. İnsanlar:

“Tâlût hükümdar oldu" dedi. İsrâil oğullarının ileri gelenleri peygamberlerine gelip:

“Ne oluyor ki peygamberlik veya hükümdarlık olmayan bir evden olan Tâlût bize hükümdar oluyor? Sen de biliyorsun ki peygamberlik ve hükümdarlık Lâvi oğullarının ve Yehûze oğullarınındır" deyince:

“Doğrusu Allah size onu seçti, bilgice ve vücutça gücünü artırdı" karşılığını verdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim başka bir kanalla Vehb b. Münebbih'ten bildiriyor: İsrâil oğulları, Şemvîl'e:

“Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım" deyince:

“Savaşta Allah'ın yardımı size yetti" karşılığını verdi. İsrâil oğulları:

“Biz çevremizdekiler tarafından korkutuluyoruz. Etrafında toplanacağımız bir hükümdarımız olsun" dediler. Yüce Allah Şemvîl'e:

“Tâlût'u onlara hükümdar kıl ve ona kutsal yağdan sür" diye vahyetti. Tâlût'un babasının eşekleri kaybolmuştu. Babası onları aramak için bir kölesiyle Tâlût'u gönderdi. Şemvîl'in yanına eşekleri sormaya geldiklerinde Şemvîl, Tâlût'a:

“Allah seni İsrâil oğullarına hükümdar kıldı" dedi. Tâlût:

“Beni mi?" diye sorunca, Şemvîl:

“Evet, seni" diye cevap verdi. Tâlût:

“Peki benim İsrâil oğulları içinde en itibarsız kolundan olduğumu bilmiyor musun?" diye sorunca, Şemvîl:

“Evet, biliyorum" karşılığını verdi. Tâlût:

“Peki, bunun kanıtı nedir?" diye sorunca, Şemvîl:

“Döneceksin ve babanın eşeklerini bulduğunu göreceksin" dedi. Sonra Tâlût'a o kutsal yağdan sürdü. İsrâil oğullarına:

“...Allah size şüphesiz, Talut'u hükümdar olarak gönderdi..."' deyince, İsrâil oğulları:

“Biz hükümdarlığa ondan layik iken ve ona malca da bir bolluk verilmemişken bize hükümdar olmaya o nasıl layık olabilir?" dediler. Şemvîl de:

“Doğrusu Allah size onu seçti, bilgice ve vücutca gücünü arttırdı" karşılığını verdi.'

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Hani, peygamberlerinden birine, «Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım» demişlerdi..." âyetini açıklarken:

“Bu Peygamber Şemel'dir" dedi.

Abdurrezzâk'ın bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken:

“Bu kişi Yuşa b. Nûn'dur" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in, Amr b. Murra vasıtasıyla bildirdiğine göre Ebû Ubeyde:

“Hani, peygamberlerinden birine, ("Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım" demişlerdi)" âyetini açıklarken:

“Bu kişi Şemûl b. Hanne el-Âkir'dir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle dedi: İsrâil oğulları, hükümdarları Câlut olan Amâlik'le savaşıyordu. Amâlik, İsrâil oğullarına üstün gelerek Tevrât'ı aldılar ve kendilerine cizye koydular. İsrâil oğulları Amâlik'le şavaşmak için Allah'ın kendilerine bir peygamber göndermesini işitiyordu. Kendilerinden peygamber çıkan kol helak olmuş, onlardan geriye sadece hamile bir kadın kalmıştı. Bu bir kız çocuğu doğurur da, İsrâil oğullarının erkek çocuk istiyor olmasını fırsat bilerek, onu bir erkek çocukla değiştirir korkusuyla onu bir eve hapsettiler. Kadın, Allah'ın kendisine bir erkek çocuk ihsan etmesi için dua ediyordu. Sonunda bir erkek çocuğu doğurdu ve adını Şemûn koydu. Çocuk büyüyünce, Tevrât'ı öğrenmesi için onu Beytü'l-Makdis'e yerleştirdi. Bir ihtiyar onun bakımını yüklenip evlatlık olarak aldı. Çocuğun peygamber olma zamanı gelince Allah ona Cibrîl'i gönderdi. O ihtiyarın yanında uyuyordu. İhtiyar da Şemûn'u kimseye emanet etmiyordu. Cibrîl onu ihtiyarın sesiyle çağırınca, çocuk korkarak uyandı ve:

“Babacığım beni mi çağırdın?" dedi. Çocuk korkmasın diye ihtiyar "Ben çağırmadım" demek istemedi. Bunun yerine:

“Uyu ey çocuğum" dedi. Çocuk geri dönüp uyudu. Cibrîl onu bir daha çağırınca, bir daha ihtiyarın yanına gidip:

“Beni mi çağırdın?" diye sordu. İhtiyar:

“Git uyu ve üçüncü defa çağırırsam bana cevap verme" dedi. Ancak üçüncü defa Cibrîl çocuğa göründü ve:

“Kavmine git, Allah'ın Resûlü olduğun haberini ver. Allah seni onlara peygamber olarak gönderdi" dedi. Çocuk gidip kavmine haber verince, kavmi onu yalanlayarak:

“Peygamberlikte acele ettin, yavaş ol, eğer doğru söylüyorsan, Allah yolunda savaşmamız için bize bir hükümdar gönder" dediler. Bunun üzerine Şemûn:

“Olabilir ki, savaş size farz kılındığında gitmezsiniz" deyince:

“...Memleketimizden ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldığımıza göre niye Allah yolunda savaşmıyalım?" karşılığını verdiler.

Şemûn Allah'a dua edince, kendisine İsrâil oğullarına hükümdar olarak gelecek kişinin boyunda bir asa verildi. Şemûn:

“Arkadaşınız bu âsa boyunda olacaktır" dedi. Herkes boyunu asayla ölçtü ve kimi asadan daha uzun kimi de daha kısa çıktı. Tâlut eşeğiyle su dağıtan biriydi. Eşeği kaybolunca onu aramak için yola çıkmıştı. Onun boyunu asa ile ölçtüklerinde, boyu asanın uzunluğunda çıktı. Bunun üzerine Peygamberleri onlara:

“Allah size şüphesiz, Talut'u hükümdar olarak gönderdi" dedi. Kavim:

“Şimdiye kadar bu kadar yalancı olmamıştın. Biz ki hükümdarlık çıkaran koldanız. Oysa o bu hükümdarlık kollarından değil. Ona malca da bir bolluk verilmemişken biz ona nasıl tabi oluruz?" diyerek karşı çıktıklarında, Şemûn:

“Doğrusu Allah size onu seçti, bilgice ve vücutça gücünü artırdı" dedi. Kavim:

“Eğer doğru söylüyorsan bize bir delil göster" deyince, Şemûn:

“...Onun hükümdarlığının alameti, size sandığın gelmesidir..." karşılığını verdi. Sabahladıklarında sandığı (Tabut'u) Tâlut'un avlusunda bulunca, Şemûn'un Peygamberliğine inandılar ve Tâlut'un hükümdarlığını kabul ettiler.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, İkrime'den bildiriyor:

“Tâlût içme suyu satan biri idi."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...bize hükümdar olmağa o nasıl layık olabilir? dediler..." âyeti hakkında şöyle dedi:

“Bunu söylemelerinin sebebi şudur: İsrâil oğullarında iki kol vardı. Biri peygamberlik kolu, diğeri de hükümdarlık koluydu. Peygamber ancak peygamber kolundan, yeryüzünde hükümdar olacak kişi de ancak hükümdar kolundan gönderilirdi. Tâlût hükümdar olarak gönderildiği zaman iki koldan da değildi. Yüce Allah:

“...Doğrusu Allah size onu seçti...'" buyurdu. Yani onu size hükümdar kıldı.

İbn Ebî Hâtim'in, Süddî vasıtasıyla bildirdiğine göre Ebû Mâlik:

“Ennâ" kelimesi hakkında:

“Nereden, anlamındadır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in, Süddî vasıtasıyla Ebû Mâlik'ten bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Bilgice ve vücutça gücünü artırdı..." âyetini açıklarken:

“Faziletli ve iri cüsseli biriydi. İsrâil oğullarının en uzunu, onun omuz seviyesine gelirdi" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Vehb b. Munebbih:

“...Bilgice ve vücutça gücünü artırdı..." âyeti hakkında:

“Savaş bilgisi kastedilmiştir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Vehb: (.....) ifadesini açıklarken:

“İsrâil oğullarının en uzunu, onun omuz seviyesine gelirdi" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Allah mülkü dilediğine verir..." âyeti hakkında:

“Saltanat kastedilmiştir" dedi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Vehb'e:

“Tâlût, peygamber miydi?" diye sorulduğunda:

“Hayır, ona vahiy gelmedi" dedi.

İshâk b. Bişr, el-Mübteda'da ve İbn Asâkir'in değişik kanallarla bildirdiklerine göre İbn Abbâs:

“Musa'dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani, peygamberlerinden birine..." âyeti hakkında:

“Ey Muhammed! İleri gelenler hakkında haber edinmedin mi?" anlamındadır. Buradaki Peygamber de "Eşmavîl'dir" dedi. "...Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım" demişlerdi. O, «Ya üzerinize savaş farz kılındığı hâlde, savaşmayacak olursanız?» demişti. Onlar, "Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde..." âyeti hakkında ise şöyle dedi:

“Amâlik'ler bizi yurdumuzdan çıkardı. O zaman Amâlik'lerin hükümdarı Câlut idi. Bunun üzerine Peygamberleri, Allah'tan kendilerine bir hükümdar göndermesini istedi."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Mûsâ'dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)?..." âyeti hakkında:

“Bunlar, Allah'ın:

“Kendilerine: «Elinizi savaştan çekin, namaz kılın, zekat verin» denenleri görmedin mi?" diye zikrettiği kişilerdir" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Biz hükümdarlığa ondan layık iken..." âyetini açıklarken:

“Çünkü o, ne peygamberlik, ne de hükümdarlık kolundandır" dedi.

Abd b. Humeyd, Katâde'den bildiriyor: Tâlût hükümdarlık ve peygamberlik kolundan olmadığı halde Allah onu hükümdar olarak seçti. İsrâil oğullarında peygamberlik ve hükümdarlık kolları vardı. Peygamberlik kolu Lâvi'lerin, hükümdarlık kolu da Yahûde'lerindi. Tâlût iki koldan da olmamasına rağmen hükümdar seçilince onu kabul etmediler ve şaşırarak:

“...Bize hükümdar olmağa o nasıl layık olabilir?" Peygamberlik veya hükümdarlık kolundan olmadan bize nasıl hükümdar olabilir?" dediler.

Abd b. Humeyd, Ebû Ubeyd'den bildiriyor: İsrâil oğullarından bir adamın iki hanımı vardı. Bunlardan birinin çocuğu oluyor, diğerinin olmuyordu. Çocuğu olmayan kişi bu durumdan sıkıldı ve temizlendikten sonra Allah'a dua etmek için mescide gitti. Giderken İsrâil oğullarının hakemiyle karşılaştı.

Hakemler İsrâil oğullarının işlerini yönetenlerdi. Hakem ona:

“Nereye gidiyorsun?" deyince:

“Rabbimden bir ihtiyacım vardır" karşılığını verdi. O da:

“Allahım! Onun ihtiyacını gider" diye dua etti. Bunun üzerine kadın Şemvîl'e hamile kaldı. Doğum yaptığı zaman da çocuğu Allah yolunda hizmete adadı. Allah yolunda hizmete adanan çocuk koşacak kadar büyüdüğü zaman mescide hizmet için bırakılırdı. Şemvîl de koşacak kadar büyüyünce mescid ahalisine hizmet etmek için verildi.

Şemvîl bir gece çağrılınca, hakeme gitti ve:

“Beni mi çağırdın?" diye sordu. Hakem:

“Hayır" dedi. İkinci gece yine çağrılınca, Hakeme gidip:

“Beni mi çağırdın?" diye sordu. Hakem yine:

“Hayır" dedi. Ancak hakem peygamberliğin nasıl geldiğini biliyordu. Hakem, Şemvîl'e:

“Dünden önceki gece çağrıldın mı?" diye sorunca, Şemvîl:

“Evet" dedi. "Dün çağrıldın mı?" diye sorunca, Şemvîl yine:

“Evet" dedi. Bunun üzerine hakem şöyle dedi:

“Bu gece de çağrılırsan: «Buyur, emrindeyim! Tüm hayırlar senin elindedir. Doğru yolda olan ancak senin hidayete erdirdiğindir. Ben senin kulunum ve huzurundayım. Bana dilediğin emri ver» de." O gece kendisine vahiy geldi ve hakeme gitti. Hakem:

“Bu gece çağrıldın mı?" diye sorunca:

“Evet, bana vahiy de geldi" dedi. Hakem:

“Sana benim durumumdan bir şey zikredildi mi?" diye sorunca, Şemvîl:

“Hayır, ama bana bir şey sorma" dedi. Hakem:

“Sana benim durumumdan bir şey zikredildi ki bana haber vermek istemiyorsun" dedi ve durumu kendisine haber verene kadar ısrar edip onu bırakmadı. Bunun üzerine Şemvîl:

“Senin helâkın geldi, oğlun senin hükmünde rüşvet aldı" dedi. Hakemin her yönettiği iş bozulur, gönderdiği her ordu da hezimete uğrardı. Hatta bir defasında bir ordu çıkardı ve zafer için kendisinden yardım istemeleri için Tevrât'ı da beraberlerinde gönderdi. Yine hezimete uğradılar. Tevrât'ı da düşman ele geçirdi. Üzgün ve hiddetli bir şekilde minbere çıktı. Düşüp ayağını veya uyluğunu kırdı. Bu da ölümüne sebep oldu. İşte o zaman peygamberlerinden bir peygambere:

“...Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım...'" dediler. Bu kişi de Şemvîl b. Hanne el-Âkir'dir.

247

(Hazret-i Mûsâ’dan sonra İsrâîl oğulları peygamberi - Yûşa’ veya Şem’ûn yahut Şemvîl “aleyhimüsselâm” - Rabbine dua ederek bir hükümdar göndermesini istedi. Hak teâlâ da Tâlût’u seçti.) Peygamberleri onlara dedi ki:

“Allah size şüphesiz Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi.” Onlar:

“O bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir? Biz hükümdarlığa ondan daha lâyıkız. (O, ne hükümdar, ne de peygamber sülâlesindendir. O, deri tabaklayan veya çobanlık yapan fakir biridir.) Ona (hükümdarlığı yürütmek üzere) bol mal da verilmemiştir.” dediler. Peygamberleri:

“Allah onu sizin üzerinize (hükümdar) seçti, ona ilim ve beden bakımından üstünlük verdi.” dedi. (O, İsrâîl oğullarının en güzeli ve ahlâklısıydı.) Allah mülkünü (hükümdarlığı) dilediğine verir. (Yüce) Allah(ınlütfu ve ihsânı çok) geniştir, (O, her şeyi) hakkıyla bilendir.

248

"Peygamberleri onlara şöyle dedi: Onun hükümdarlığının alâmeti, size o sandığın gelmesidir. Onda Rabbinizden bir güven duygusu ve huzur ile Mûsâ ailesinin, Hârûn ailesinin geriye bıraktığından kalıntılar vardır. Onu melekler taşımaktadır. Eğer inanmış kimselerseniz, bunda şüphesiz sizin için kesin bir delil vardır."

İbnu'l-Münzir'in, Zührî vasıtasıyla bildirdiğine göre Hârice b. Zeyd b. Sâbit, babasından naklen şöyle dedi: Osman b. Affân bana bir mushaf yazmamı emredip:

“Sana fasih dilli birini veriyorum. Uygun gördüklerinizi yazın, ihtilafa düştüğünüz şeyleri de bana bildirin" dedi. Bu âyette ben: (.....) dedim, ama Ebân b. Saîd: (.....) olması lazım" dedi. Bunu Osman'a bildirdiğimizde: (.....) olacak" dedi ve o şekilde yazıldı.

Saîd b. Mansûr ve Abd b. Humeyd, Amr b. Dînar'dan bildiriyor: Osman b. Affân, Muhâcirlerin ve Ensâr'ın gençlerine mushafları yazmalarını emredip:

“İhtilafa düştüğünüz şeyleri Kureyş lehçesi ile yazın" dedi. Bu âyette Muhâcirler: (.....) şeklinde yazılmalı" derken, Ensâr ise: (.....) şeklinde olmalı" dedi. Bunun üzerine Osman:

“Muhâcirlerin lehçesi ile: (.....) şeklinde yazın" dedi.

İbn Sa'd, Buhârî, Tirmizî, Nesâî, İbn Ebû Dâvud, İbnu'l-Enbârî, el- Mesâhifte, İbn Hibbân ve Sünen'de Beyhakî, Zührî vasıtasıyla Enes b. Mâlik'ten bildiriyor: Huzeyfe b. el-Yemân, Osman b. Affân'ın yanına geldi. Osman, Ermenistan ve Azerbeycan'ın fethi için Iraklılarla beraber Şamlıları savaşa hazırlıyordu. Huzeyfe Kur'ân'da ihtilafa düştüklerini görünce, Osman'a:

“Ey Müminlerin emîri! Bu ümmet Kur'ân'da Yahudi ve Hıristiyanların ihtilafa düştüğü gibi ihtilafa düşmeden yetiş" dedi. Osman,

Hafsa'ya:

“Sende bulunan (Kur'ân'a ait) sayfalan bize gönder, çoğalttıktan sonra iade ederiz" diye haber gönderdi. Hafsa, Osman'a sayfaları gönderdi. Bunun üzerine Osman sayfalan çoğaltmaları için, Zeyd b. Sâbit, Saîd b. el-Âs, Abdurrahman b. el-Hâris b. Hişâm ile Abdullah b. ez-Zübeyr'e haber gönderdi. Üç Kureyşliden oluşan gruba:

“Zeyd b. Sâbit'le ihtilafa düştüğünüz yerleri Kureyş lehçesine göre yazın. Çünkü Kur'ân onların lehçesiyle inmiştir" dedi. O gün (.....) ve (.....) kelimelerinde ihtilafa düştüler. Kureyş'li grup (.....) şeklinde yazılması gerektiğini söylerken, Zeyd (.....) şeklinde yazılması gerektiğini söylüyordu. Bu ihtilafları Osman'a bildirildi. Osman: (.....) şeklinde yazın, çünkü Kur'ân Kureyş'liler lehçesiyle indi" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih'e sandığın genişliği sorulunca:

“Uzunluğu üç, genişliği ise iki arşın kadardır" dedi.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Sekîne rahmettir" dedi.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Sekîne huzurdur" dedi.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Sekîne, parlayan iki gözü olan kedi büyüklüğünde bir hayvandır. İki ordu karşılaştığı zaman o hayvan ellerini çıkarırdı ve düşman ordusu korkuyla kaçardı" dedi.

Taberânî, M. el-Evsat'ta içinde bilinmeyen ravisi olan bir isnâdla ve Hâlid b. Ar'ara'nın bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sekîne, esip geçtiği yeri yıkıp dağıtan bir rüzgardır" buyurdu.

İbn Cerîr ve Hâlid b. Ar'ara'nın bildirdiğine göre Hazret-i Ali:

“Sekîne, esip geçtiği yeri yıkıp dağıtan iki başlı bir rüzgardır" dedi.

Abdurrezzâk, Ebû Ubeyd, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim, İbn Asâkir, Delâil'de Beyhakî ve Ebu'l-Ahvas, Hazret-i Ali'den bildiriyor:

“Sekîne'nin insan yüzü gibi yüzü vardır ve o sesi duyulan (ıslık çalan) rüzgar gibidir."

Süfyân b. Uyeyne ve İbn Cerîr'in, Seleme b. Kuheyl vasıtasıyla bildirdiğine göre: Ali:

“...Onda sekîne (Rabbinizden bir güven duygusu... vardır..."âyeti hakkında şöyle dedi:

“O sesi duyulan (ıslık çalan) rüzgar gibidir ve insan yüzü gibi yüzü vardır."

İbn Ebî Hâtim ve İbn Asâkir, Sa'd b. Mes'ûd es-Sadafî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yerde otururken gözlerini gökyüzüne dikti. Sonra yere bakıp bir daha gökyüzüne baktı. Bunun sebebi kendisine sorulunca, önünde oturan bir grubu kastederek şöyle buyurdu:

“O meclis ehli, Allah'ı zikrederdi. Onlara meleklerin taşıyıp getirdiği kubbe gibi sekîne indi. Sekîne kendilerine yaklaşınca aralarından bir kişi bâtıl/boş şeyler konuştu. Bunun üzerine sekîne geri çekildi."

Süfyân b. Uyeyne, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Delâil'de bildirdiğine göre Mücâhid şöyle dedi:

“Sekîne, Allah tarafından gelen rüzgar gibidir. Kedi yüzü gibi yüzü ve kuyruğu olup iki de kanadı vardır.

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in, Ebû Mâlik vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Onda sekîne (Rabbinizden bir güven duygusu)... vardır..." âyeti hakkında:

“O, içinde peygamberlerin kalbi yıkanan Cennetten getirilmiş altın bir leğendir. Mûsa (aleyhisselam) içine levhaları koydu" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih'e Sekîne'nin ne olduğu sorulduğunda:

“O, Allah tarafından gönderilmiş konuşan bir ruhtu. İsrâil oğulları bir şeyde ihtilafa düştükleri zaman, o konuşur ve onlara istedikleri konuda bilgi verirdi" dedi.

İbn Ebî Hâtim bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Onda sekîne (Rabbinizden bir güven duygusu... vardır..." âyetini açıklarken:

“O sükûnet veren bir şeydir. Onlar bildikleri âyetlerle sükûnet bulurdu" dedi.

Abdurrezzâk'în bildirdiğine göre Katâde:

“...Onda sekîne (Rabbinizden bir güven ... vardır..." âyetini açıklarken:

“Sekîne'den kasıt, vakardır" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Mûsâ ailesinin... geriye bıraktığından kalıntılar vardır..." âyetini açıklarken:

“Onda Mûsa'nın (aleyhisselam) asası ve levha parçalarından kalıntılar bulunmaktadır" dedi.

Vekî, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, Ebû Sâlih'ten bildiriyor: Sandıkta Mûsa ile Harun'un (aleyhimesselam) âsaları, elbiseleri, Tevrat'tan iki levha, kudret helvası ve kurtuluş sözü olan "Halim ve Kerim olan Allah'tan başka ilah yoktur. Yüce ve büyük olan Allah'tan başka ilah yoktur. Yedi kat göğün Rabbi ve büyük Arş'ın rabbi olan Allah'ı tesbih ve tenzih ederim. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun" sözleri vardı."

İshâk b. Bişr, Mübteda'da ve İbn Asâkir, el-Kelbî vasıtasıyla Ebû Sâlih ve İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Sandıkta levhalardan parçalar, Mûsa'nın (aleyhisselam) asası, Hârun'un sarığı ve Yakûb'un (aleyhisselam) torunu olduğuna delil olan elbisesi, altından bir leğen ve Yâkub'un (aleyhisselam) iftar ettiği Cennetten olan bir ölçek kudret helvası vardı. Sekîne ise, zümrüte benzeyen değerli yeşil taştan yapılmış kedi başına benzeyen bir şeydi."

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Onu melekler taşımaktadır..." âyetini açıklarken:

“Melekler onu taşıyarak Tâlut'un evine getirdiler. O sabahladığı zaman sandık avlusundaydı" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:

“Bunda bir delil vardır, anlamındadır" dedi.

249

"Tâlût, ordu ile hareket edince, «şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim onu tatmazsa işte o bendendir. Ancak eliyle bîr avuç alan başka» dedi. İçlerinden pek azı hariç, hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, (geride kalanlar) «Bugün bizim Câlût'a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok» dediler. Allah'a kavuşacaklarını kesin olarak bilenler (ırmağı geçenler) ise şu cevabı verdiler: «Allah'ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır. Allah, sabredenlerle beraberdir.»"

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildiriyor: Onlar seksen bin kişi olarak Tâlût'la birlikte çıktılar. Câlut ise o zaman insanlar arasında en güçlü idi. Tâlût ordunun önünde yürümeye başladı. Tâlût önüne gelenleri kaçırmadıkça arkadaşları yanına toplanmazdı. Gittikleri zaman Tâlût:

“Allah sizi bir ırmakla deneyecektir, ondan içen benden değildir, onu tatmayan eliyle sadece bir avuç avuçlayan müstesna şüphesiz bendendir" dedi. Câlut'un heybetinden dolayı çoğunluk o sudan içti. Dört bin kişi içmedi. Ancak geriye kalan yetmişaltı bin kişi içti ve geri döndü, içenler tekrar susadı, bir avuç içenler ise susamadılar. Kendisi ve kendisiyle olan inananlar ırmağı geçince Câlut'a bakıp geri döndüler ve:

“Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok" dediler. Onlardan da üçbin altıyüz seksen küsür kişi geri döndü. Bedir savaşçıları kadar olan üçyüz on küsür kişi de kendisiyle beraber kaldı.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Doğrusu Allah sizi bir ırmakla deneyecektir..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu deneme susuzlukladır. Ürdün'de olan ırmağa geldikleri zaman çoğu eğilip ağızlayarak ondan içtiler. Bu şekilde içenlerin susuzluğu daha da arttı. Avuçlayarak içenlerin susuzluğu ise giderildi."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Talut orduyla birlikte ayrıldıktan sonra..." âyeti hakkında şöyle dedi: Tâlût, Câlût'la savaşmaya gittiği zaman İsrâil oğullarına:

“...Doğrusu Allah sizi bir ırmakla deneyecektir..." dedi. Bu ırmak Filistin ve Ürdün arasında suyu tatlı olan bir ırmaktır. Herkes o sudan içinden geldiği kadar içti. Ancak ona itaat edip avuçlayarak içenlerin susuzluğu giderildi. Ona asi olup çok içenlerin ise susuzluğu daha da arttı. Kendisi ve kendisiyle olan inananlar ırmağı geçince, çokça su içenler:

“Bugün Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok" dediler. "...Kendilerinin Allah'a kavuşacağını bilenler..." de suyu avuçlayarak içenlerdir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Doğrusu Allah sizi bir ırmakla deneyecektir...'" âyetini açıklarken bu ırmağın Filistin'de bir ırmak olduğunu söyledi.

Abdurrezzâk, Katâde'den bildiriyor:

“Kafirler o sudan içiyor, ama susuzlukları gitmiyordu. Müslümanlar ise avuçlayarak içtikleri için susuzlukları gidiyordu."

İbn Ebî Hâtim, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor:

“Müslümanlar avuçladıklarıyla hem kendileri içti, hem de bineklerini içirdiler."

Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre Osman b. Affân söz konusu âyeti: (.....) şeklinde (Ğayn) harfini ötre ile okudu.

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Onlardan pek azı hariç, sudan içtiler..." âyetini açıklarken:

“Bu azınlık, Bedir savaşçıları sayısı kadar üçyüz on küsür kadardı" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Buhârî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Delâil'de Beyhakî, Berâ'dan bildiriyor:

“Biz Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı, Bedir savaşçılarının sayısının, Tâlût'la ırmağı geçenlerin sayısı kadar olduğunu konuşurduk. Onunla beraber ancak mümin olan üçyüz on küsür kadar kişi ırmağı geçmişti."

İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor: Bize, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir savaşında ashâbına:

“Sizin sayınız Tâlût'la beraber ırmağı geçenlerin sayısı kadardır" buyurduğu bildirildi. Bedir gününde Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbının sayısı üçyüz on küsür kadardı.

İbn Ebî Şeybe, Ebû Mûsa'dan bildiriyor:

“Tâlût'un Câlut'la savaştığı gün, asker sayısı üç yüzon küsür kişiydi."

İbn Ebî Şeybe, Ebû Ubeyd'den bildiriyor:

“Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) i)e beraber Bedir savaşında bulunanların sayısı, Tâlût'la beraber ırmağı geçenlerin sayısı gibi üçyüz on üç kişiydi."

İshâk b. Bişr, Mübteda'da ve İbn Asâkir, Cuveybir vasıtasıyla Dahhâk ve İbn Abbâs'tan bildiriyor: Tâlût'la beraber olanların sayısı üçyüz üçbin üçyüz onüç (303313) kişiydi. Üçyüz onüç kişi dışında herkes eğilip ağızlayarak ırmaktan içti. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir savaşındaki ashâbının sayısı da üçyüz onüç kişiydi. Tâlût üçyüz onüç kişi dışındaki herkesi geri çevirdi. Şemvîl (aleyhisselam) Tâlût'a bir zırh vererek:

“Bu kimin bedenine uyarsa, o kişi Allah'ın izniyle Câlut'u öldürecek" dedi. Bunun üzerine Tâlût'un münâdisi şöyle seslendi:

“Câlut'u öldüren kişiyi kızımla evlendirip ona malımın yarısını vereceğim." Yüce Allah da bunun Hasrûne b. Fâride b. Yahûde b. Ya'kûb'un oğlu Dâvud'un eliyle olmasını takdir etti.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Kendilerinin Allah'a kavuşacağını bilenler ise..." âyeti hakkında:

“Kendilerinin Allah'a kavuşacağına inanan kişilerdir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Kendilerinin Allah'a kavuşacağını bilenler ise..." âyeti hakkında:

“Nefislerini Yüce Allah'a satıp ölüme hazırlayan kişilerdir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde bu âyet hakkında:

“Savaşta müminlerin, bazılarının diğerlerinden daha gayretli ve azimli olduklarını görürsün. Onların hepsi mümindir" dedi.

250

"(Tâlût'un askerleri) Câlût ve askerleriyle karşı karşıya gelince şöyle dediler: «Ey Rabbimiz! Özerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.»"

Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid şöyle der: Tâlût bir ordunun komutanı idi. Dâvud'un (aleyhisselam) babası, Davud'u (aleyhisselam) bir şeyle kardeşlerine gönderdi. Dâvud (aleyhisselam), Tâlût'a:

“Câlut'u öldürürsem bana ne vereceksin?" deyince:

“Sana malımın üçte birini ve kızımı vereceğim" karşılığını verdi. O, torbayı alıp içine sert taşlardan (beyaz çakmak taşlarından) üç tane koydu. Bir taşın adını İbrâhim, birinin adını İshâk, diğerinin adını da Ya'kûb olarak adlandırdı. Sonra:

“Benim, İbrâhim'in, İshâk'ın ve Yâkub'un ilâhı olan Allah'ın ismiyle" deyip elini torbaya daldırdı. Elini uzattığında İbrâhim diye adlandırdığı taş çıktı. Onu sapanına koydu ve onu Câlut'a fırlattı. Taş, Câlut'un başında paralanınca başından otuzüç parça kopardı ve arkasında bulunan otuz bin kişiyi de öldürdü.

Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Vehb b. Münebbih'ten bildiriyor: Tâlût'la Câlut kaşılaştıklarında, Câlut:

“Benimle teke tek savaşacak kişiyi gönder. Eğer beni öldürürse malım sizindir. Ancak ben onu öldürürsem sizin malınız benim olur" dedi. Dâvûd (aleyhisselam), Tâlût'un yanına getirilince Tâlût, ona, Câlut'u öldürmesi halinde kızını kendisine verip malının tasarrufunu kendisine bırakacağını söyledi ve ona silah vermek istedi. Dâvûd (aleyhisselam) bu silahla savaşmayı istemeyip:

“Eğer Yüce Allah, ona karşı, bana yardım etmeyecekse bu silahın hiçbir faydası olmaz" dedi. Sonra sapanı ve torbasıyla Câlut'un karşısına çıktı. Câlut:

“Benimle savaşacak kişi sen misin?" diye sorunca, Dâvûd (aleyhisselam):

“Evet, benim" karşılığını verdi. Bunun üzerine Câlut:

“Vay haline! Bir köpeğin karşısına çıkar gibi sapan ve taşla mı geldin? Senin etlerini parçalayıp bugün kuşlar ve aslanlara yedireceğim" dedi. Dâvûd (aleyhisselam):

“Sen Allah'ın düşmanısın ve köpeklerden daha hakirsin" cevabını verdikten sonra taş alıp sapanıyla onu iki gözünün arasından vurdu.

Taş onun beynine kadar ulaştı. Câlut feryad edince beraberinde olanlar da kaçıp gitti. Dâvûd da (aleyhisselam) onun başını kesti.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî anlatıyor: Tâlût ırmağı geçtiğinde, Dâvûd'un (aleyhisselam) babası da on üç çocuğuyla beraber onunla geçti. Dâvûd (aleyhisselam) çocuklarının en küçüğüydü. Dâvûd (aleyhisselam) bir gün ona gelip:

“Babacığım! Sapanımla vurduğum her şeyi mutlaka düşürüyorum" dedi. Bunun üzerine babası:

“Müjdeler olsun sana! Yüce Allah sana rızkını sapanında kıldı" karşılığını verdi. Sonra bir başka gün tekrar kendisine gelip:

“Babacığım! Dağlarda bir aslan gördüm ve ona bindim. Onun kulaklarından tuttum, ama o bana bir şey yapmadı" dedi. Babası:

“Müjdeler olsun sana ey oğul! Bu sana Allah'ın verdiği bir hayırdır" karşılığını verdi. Sonra bir başka gün yine gelip:

“Babacığım! Ben dağlar arasında yürürken tesbih ediyorum ve bütün dağlar benimle tesbih ediyor" dedi. Babası yine:

“Müjdeler olsun sana ey oğul! Bu sana Allah'ın verdiği bir hayırdır" karşılığını verdi.

Dâvûd (aleyhisselam) çobanlık yapardı. Babası onu kendisinin ve kardeşlerinin yemeğini getirmesi için geride bırakmıştı. Peygamber, yanında içinde yağ olan bir boynuz ve demir bir elbiseyle geldi. Onları Tâlût'a gönderip:

“Câlut'u öldürecek arkadaşınız bu boynuzu başına koysun ve kaynadığı zaman ondan sürünsün. Ancak o yüzüne akmayacak ve o başında taç gibi olacaktır. Bu elbiseyi giydiğinde de üzerine tam oturacaktır" dedi. Bunun üzerine Tâlût İsrâil oğullarını topladı. Elbiseyi kime denediyse olmadı. İsrâil oğulları dağıldıktan sonra Tâlût, Dâvud'un (aleyhisselam) babasına:

“Burada bulunmayan başka bir oğlun var mıdır?" dedi. Dâvud'un (aleyhisselam) babası:

“Evet, yemeğimizi getiren Dâvud oğlum vardır" karşılığını verdi. Dâvûd (aleyhisselam) yanlarına gelirken yolda üç taşla karşılaştı. Taşlar onunla konuşup:

“Ey Dâvud! Bizi al, bizimle Câlut'u öldürürsün" dediler. Dâvûd (aleyhisselam) o taşları alıp torbasına koydu. Tâlût:

“Câlut'u öldüren kişiye hem kızımı vereceğim, hem de hükümdarlığımda yetkili biri kılacağım" demişti. Dâvûd (aleyhisselam) geldiğinde boynuzu başına koydular, kaynayınca da ondan süründü. Elbiseyi giyindiğinde de ona tam uydu. Dâvûd (aleyhisselam) hastalıklı ve sarı idi. O elbiseyi kim giydiyse ona bol geldi. Ancak Dâvûd (aleyhisselam) giydiğinde zırh çatırdıyarak ona uyacak hale geldi. Sonra Câlut'un üstüne yürüdü.

Câlut insanların en irisi ve en güçlüsüydü. Dâvûd'a (aleyhisselam) baktığında içine korku düştü ve:

“Ey çocuk! Geri dön, sana acıyor ve öldürmek istemiyorum" dedi. Dâvûd (aleyhisselam):

“Hayır, ben seni öldüreceğim" karşılığını verdi ve taşlan çıkarıp sapanına koydu. Her taş koyuşunda adlandırarak:

“Bu atam İbrâhîm'in ismiyle, bu atam İshâk'ın ismiyle, bu da atam İsrâil'in ismiyle" dedi. Sonra sapanını çevirmeye başlayınca taşlar tek bir taş oldular. Onu iki gözünün arasından vurdu ve başını delerek öldürdü. Taş onu delip çıktıktan sonra kime değdiyse onu da öldürdü. Bunun üzerine kalanlar da kaçıp gittiler. Dâvûd (aleyhisselam) Câlut'u Öldürünce Tâlût, Dâvûd'u (aleyhisselam) kızıyla evlendirdi. Hükümdarlığında da yetki sahibi kıldı. İnsanların Dâvûd'u (aleyhisselam) sevdiğini görünce, Tâlût onu kıskandı ve öldürmek istedi. Dâvûd (aleyhisselam) bunu hissetti ve yatağına içki dolu bir tulum koydu ve üstünü örttü. Tâlût, Dâvûd'un (aleyhisselam) yatak odasına girdiğinde, Dâvûd (aleyhisselam) kaçıp gitmişti. Tâlût tuluma bir darbe vurup onu deldi ve tulumun içindeki içki akmaya başladı. Bunun üzerine Tâlût:

“Allah, Dâvûd'a (aleyhisselam) merhamet etsin, onun başlıca içeçeceği içkiydi" dedi. Sonra Dâvûd (aleyhisselam) ikinci gece, Tâlût uyurken yanına geldi. Başının yanına iki ok, ayaklarının yanına sağına ve soluna ikişer ok koydu. Tâlût uyandığı zaman oklara baktı ve okları Dâvûd'un (aleyhisselam) koyduğunu anladı. Bunun üzerine:

“Allah, Dâvûd'a (aleyhisselam) merhamet etsin, o benden daha hayırlıdır. Ben onu öldürme fırsatını bulunca geri durmadım. O ise böyle bir imkanı olduğu halde benim öldürmedi" dedi.

Günün birinde Tâlût atına binmiş çölde giderken Dâvûd'u (aleyhisselam) yürürken gördü ve:

“Bugün Dâvud'u öldüreceğim" dedi. Dâvûd (aleyhisselam) koştuğunda ona kimse yetişemezdi. Tâlût onun izinden gitti. O daha da hızlanarak bir mağaraya girdi. Yüce Allah'ın vahyi ile örümcek mağaranın kapısına ağını işleyip yuvasını yaptı. Tâlût mağaraya gelince örümceğe baktı ve:

“Eğer içeri girmiş olsaydı örümceğin ağı bozulurdu" dedi ve bırakıp gitti. Tâlût'un öldürülmesinden sonra Dâvud (aleyhisselam) onun malını aldı ve Yüce Allah onu peygamber olarak seçti. "...Allah Davud'a hükümranlık ve hikmet verdi..." buyruğunda hikmet, peygamberlik demektir. Yüce Allah ona Şemûn'un peygamberliğini ve Tâlût'un hükümdarlığını verdi.

İbnu'l-Münzir, İbn İshâk ve İbn Asâkir, Mekhûl'dan bildiriyor: Kitap ehlinden olanların söylediğine göre İsrâil oğulları Dâvud'un (aleyhisselam) yanına gidince Tâlût onu (kıskanarak) öldürmek istedi. Ancak bunu başaramayınca Tâlût hatasını anladı ve o günahtan sıyrılıp tövbe etmek istedi. Onun ismiyle dua edilen ismi bilen ihtiyar kadının yanına gitti. Ona:

“Ben bir günah işledim, onun kefaretini de bana ancak Yesa' haber verir. Allah'a, onu geri diriltmesi için dua etmeye benimle mezarına gider misin?" deyince, kadın:

“Olur giderim" karşılığını verdi. Kadınla beraber onun mezarına gittiler. Kadın iki rekat namaz kıldıktan sonra dua etti. Yesa' çıkıp:

“Senin günahının kefâreti, sizden hiç kimse kalmayana kadar kendi nefsinle ve ailenle savaşmandır" dedi ve yerine geri döndü. Tâlût da, kendisi ve ev halkı helak olana kadar cihad ettiler. İsrâil oğulları Dâvud'un yanına toplandılar. Bunun üzerine Yüce Allah ona vahiy indirdi ve demircilik sanatını öğretip demiri ona yumuşattı. Kuşlara ve dağlara o tesbih ettiği zaman, kendilerinin de tesbih etmelerini emretti. Hiç kimseye de onun sesi gibi bir ses vermedi. Zebûr'u okuduğu zaman yırtıcı hayvanlar yanına yaklaşırlardı ve onların boyunlarını okşardı. Şeytanlar zurnalarını ve udlarını onun güzel nağmelerinden esinlenerek yapmışlardır.

251

"Derken, Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Câlût'u öldürdü. Allah, ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah'ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir."

İbn Cerîr ve İbn Adiy'yin zayıf isnâdla bildirdiğine göre İbn Ömer, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah, sâlih bir Müslüman hürmetine komşularından yüz ailenin üstünden belayı defeder" buyurduğunu söyledi ve:

“Eğer Allah'ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu...'" âyetini okudu.

İbn Cerîr zayıf bir isnâdla Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah Müslümanın sâlih olması hürmetine, oğlunu da, oğlunun oğlunu da, evini de evinin etrafında bulunan evleri de ıslah eyler. Bu kişi aralarında bulunduğu müddetçe de Allah'ın koruması altında kalırlar."

İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da bildirdiğine göre İbn Abbas:

“Eğer Allah'ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yüce Allah, namaz kılan kişinin hürmetine namaz kılmayanın, hacca giden kişinin hürmetine hacca gitmeyenin zekat veren kişinin hürmetine de zekat vermeyenin üzerinden belayı def eder."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Eğer Allah'ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir." âyetini açıklarken:

“Eğer Yüce Allah, iyiler hürmetine günahkarlardan, geriye kalan başka şeylerle, başka kişiler hürmetine de başka kişilerden belayı def etmeseydi, insanların helâk olmasıyla yeryüzü bozulurdu" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“Eğer Allah'ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah kafirle mümini imtihan eder, mümin dolayısıyla da kafiri afiyette kılar" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî':

“...Yeryüzü bozulurdu..." âyetini açıklarken:

“Yeryüzünde bulunan herkes helak olurdu" dedi.

İbn Cerîr'in Ebû Müslim'den bildirdiğine göre Hazret-i Ali:

“Eğer aranızda kalmış olan Müslümanlar olmasaydı helâk olurdunuz" demiştir.

Ahmed, Hâkim, Tirmizî ve İbn Asâkir'in Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Abdal'lar Şam'dadır ve bunlar kırk kişidir. Her bir kişi öldüğünde Yüce Allah onun yerine başkasını getirir. Onlar hürmetine yağmur iner, onlarla düşman yenilir ve onların hürmetine Şam ahalisinden azab def edilir." İbn Asâkir'in lafzı:

“Yeryüzü ahalisinden bela ve sel âfetleri onlar hürmetine defedilir" şeklindedir.

Hallâl, Kerâmâtu'l-Evliyâ'da, Ali b. Ebî Tâlib'ten bildiriyor:

“Yüce Allah bir köyde bulunan yedi müminden dolayı belaları onların üzerinden def eder."

Taberânî, M. el-Evsat'ta hasen bir isnâdla Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yeryüzünde, İbrâhim (aleyhisselam) gibi Rahmân'ın dostu olan kırk kişi hiçbir zaman eksik olmaz. Onlar sayesinde yağmur yağar ve onlar sayesinde (düşmana karşı) muzaffer olursunuz. Onlardan bir kişi ölünce mutlaka Allah yerine başka birini getirir."

Taberânî, M. el-Kebîr'de Ubâde b. es-Sâmit'ten bildirdiğine göre Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Ümmetimin Abdal'ları otuz kişidir. Yeryüzü onlar sayesinde ıslah olur, onlar sayesinde yağmur yağar ve onlar sayesinde (düşmana karşı) muzaffer olursunuz."

Ahmed, Zühd'de ve Hallâl sahîh bir isnâdla, Kerâmâtu'l-Evliyâ'da, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Nuh'tan (aleyhisselam) sonra yeryüzünde her zaman, Yüce Allah'ın sayelerinde belaları def ettiği yedi kişi bulunur.'"

Hallâl zayıf bir isnâdla İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Bu kırk kişi (=Abdâl) yeryüzünden eksik olmayacaktır. Yüce Allah onların sayesinde yeryüzünü korumaktadır. Onlardan bir kişi öldüğünde yerine başkasını geçirir. Onlar yeryüzünün her tarafındadırlar."

Taberânî, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yeryüzünde ümmetimden kırk kişinin kalbi İbrahim'in (aleyhisselam) kalbi gibidir. Yüce Allah onlar sayesinde insanların üzerinden belayı def eder. Bunlara Abdal denilmektedir. Onların üstünlüğü namaz, oruç ve sadakayla değildir" buyurdu. Ashâb:

“Ey Allah'ın Resûlü! Peki, ne iledir?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Müslümanlara karşı cömert ve samimi olmakladır" karşılığını verdi.

Ebû Nuaym, Hilye'de ve İbn Asâkir, İbn Mes'ûd'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Allah'ın kulları asasında kalbi Adem'in (aleyhisselam) kalbi gibi olan üçyüz kişi vardır. Allah'ın kulları arasında kalbi Musa'nın (aleyhisselam) kalbi gibi olan kırk kişi vardır. Allah'ın kulları arasında kalbi İbrahim'in (aleyhisselam) kalbi gibi olan yedi kişi vardır. Allah'ın kulları arasında kalbi Cibril'in (aleyhisselam) kalbi gibi olan beş kişi vardır. Allah'ın kulları arasında kalbi Mikâil'in (aleyhisselam) kalbi gibi olan üç kişi vardır. Allah'ın kulları arasında kalbi İsrafil'in (aleyhisselam) kalbi gibi olan bir kişi vardır. O bir kişi öldüğü zaman, Yüce Allah o üç kişiden birini onun yerine getirir. Üç kişiden biri öldüğü zaman Yüce Allah o beş kişiden birini onun yerine getirir. Beş kişiden biri öldüğü zaman, Yüce Allah o yedi kişiden birini onun yerine getirir. Yedi kişiden biri öldüğü zaman, Yüce Allah o kırk kişiden birini onun yerine getirir. Kırk kişiden biri öldüğü zaman da Yüce Allah o üçyüz kişiden birini onun yerine getirir. Üç yüz kişiden biri öldüğü zaman da Yüce Allah onun yerine insanların genelinden bir kişi getirir. Onlarla yaşanır ve onlarla ölünür. Onlar sayesinde yağmur yağar, ot biter ve belalar def edilir" Abdullah b. Mes'ûd'a:

“Onlarla nasıl yaşanıp ölünür?" diye sorulunca:

“Onlar Allah'tan ümmetlerin çoğalmasını isterler ve ümmetler çoğalır. Zorbalara beddua ederler ve onları kahrederler. Onlara yağmur inince bize de iner. Bir şey istedikleri zaman yeryüzü nimetlerini onlara çıkarır. Onların duasıyla da çeşitli belalar def edilir" dedi.

Taberânî ve İbn Asâkir, Avf b. Mâlik'ten bildiriyor: Şam ahalisine sövmeyin. Çünkü Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Abdal'lar onlardandır. Onlarla muzaffer olur, onlarla size rızık verilir" buyurduğunu işittim.

İbn Hibbân'ın, Târih'te, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yeryüzünde, Rahmân'ın dostu olan ibrahim (aleyhisselam) gibileri bitmez. Onlar sebebiyle size yardım edilir, onlar sebebiyle size rızık verilir ve onlarla size yağmur iner."

İbn Asâkir, Katâde'den bildiriyor:

“Yeryüzünde kendileri dolayısıyla yağmurun indiği, kendileriyle insanların yardım gördüğü ve kendileri dolayısıyla insanlara rızık verildiği kırk kişi hiçbir zaman eksik olmaz. Bunlardan bir kişi öldüğünde Yüce Allah yerine başkasını getirir. Vallahi, umarım Hasan(-ı Basrî) de onlardan biridir."

Abdurrezzâk, Musannef te ve İbnu'l-Münzir, Ali b. Ebî Tâlib'ten bildiriyor:

“Yeryüzünde her zaman en az yedi ve daha fazlası Müslüman bulunur. Eğer onlar olmasaydı yeryüzü ve üzerindekiler helak olurdu."

İbn Cerîr, Şehr b. Havşeb'ten bildiriyor:

“Her zaman yeryüzünde en az ondört (Müslüman) kişi bulunur ki onlarla Yüce Allah yeryüzü ahalisinin belalarını def eder ve bereketini gösterir. İbrâhim (aleyhisselam) zamanı hariç. Çünkü o zaman o tek başınaydı."

Ahmed b. Hanbel, Zühd'de ve Hallâl, Kerâmâtu'l-Evliyâ'da İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Nuh'dan (aleyhisselam) sonra yeryüzünde sayelerinde belaların defedildiği yedi kişi hep bulunmuştur."

Ahmed, Zühd'de, Ka'b'tan bildiriyor:

“Nuh'dan (aleyhisselam) sonra yeryüzünde kendileri sayesinde (ilahi) azabın def olunduğu on dört kişi hep bulunmuştur."

Hellâl, Kerâmâtu'l-Evliyâ'da, Zâzân'dan bildiriyor:

“Nuh'dan (aleyhisselam) sonra yeryüzünde kendileri sayesinde yeryüzü ahalisinden belaların defedildiği oniki kişi ve fazlası hep bulunmuştur."

Cenedî, Fedâilu Mekke'de Mücâhid'den bildiriyor:

“Yeryüzünde sürekli yedi ve daha fazlası Müslüman bulunmuştur. Eğer onlar olmasaydı yeryüzü ve üstündekiler helak olurdu."

Ezrakî, Târih Mekke'de Züheyr b. Muhammed'den bildiriyor:

“Yeryüzünde sürekli yedi ve daha fazlası Müslüman bulunmuştur. Eğer onlar olmasaydı yeryüzü ve üstündekiler helak olurdu."

İbn Asâkir, Ebu'z-Zâhiriyye'den bildiriyor:

“Abdal'lar Şam'dadırlar ve otuz kişidirler. Onlarla korunur ve onlarla size rızık verilir. Eğer onlardan bir kişi ölürse Yüce Allah onun yerine başkasını getirir."

Hallâl, Kerâmâtu'l-Evliyâ'da, İbrâhim en-Nehaî'den bildiriyor:

“Mutlaka her şehir ve her köyde kendileriyle, Allah'ın belaları def ettiği kişiler bulunur."

İbn Ebî'd-Dünyâ, Evliya kitabında, Ebu'z-Zinâd'dan bildiriyor: Yeryüzünün dayanakları olan peygamberlik bittiğinde, Yüce Allah onların yerine Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetinden Abdâl denilen kırk kişiyi getirdi. Onlardan biri öldüğü zaman mutlaka Yüce Allah onun yerine başkasını getirir. Şimdi yeryüzünün dayanakları onlardır. Onlardan otuz kişinin imanı İbrâhim'in (aleyhisselam) imanı gibidir. Onları insanlardan üstün kılan fazla namazları ve oruçları değildir. Ancak doğruluk, şüpheli şeylerden sakınmak, iyi niyet, temiz kalp ve bütün Müslümanlara karşı samimi olmalarıdır."

Buhârî, Müslim ve İbn Mâce'nin Muâviye b. Ebî Süfyândan bildirdiğine göre, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Her zaman ümmetimden Allah'ın emirlerini ayakta tutan bir topluluk bulunur. Onlara ihanet eden ve kötülük etmek isteyenler de herhangi bir zarar veremezler. Allah'ın ölüm emri gelene kadar da diğer tüm inşalardan üstün kalırlar."

Müslim, Tirmizî ve İbn Mâce'nin Sevbân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Her zaman ümmetimden bir topluluk galip olarak hak üzerinde kalacaklardır. Allah'ın ölüm emri gelene kadar hiç kimse onlara bir zarar veremeyecektir,"

Buhârî ve Müslim'in, Muğîre b. Şu'be'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Her zaman ümmetimden bir topluluk kendilerine Allah'ın ölüm emri gelene kadar diğer insanlardan üstün olarak yaşarlar. "

İbn Mâce'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Her zaman ümmetimden, Yüce Allah'ın emirlerini ayakta tutan bir topluluk bulunur. Onlara ihanet edenler de kendilerine bir zarar veremeyecektir. "

Hâkim'in, Ömer b. el-Hattâb'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Her zaman ümmetimden bir topluluk kıyamet kopana kadar hak üzerinde galip gelmeye devam edecektir. "

Müslim ve Hâkim'in Câbir b. Semure'den bildirdiğine göre, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Her zaman bu din var olacak ve kıyamete kadar Müslümanlar bu yolda savaşacaktır."

Ebû Dâvud ve Hâkim'in, İmrân b. Husayn'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Her zaman ümmetimden bir topluluk kendilerine karşı düşmanlık edenlerle savaşarak üstünlük sağlayacaklardır. En sonuncuları da Mesih Deccal'ı öldürecektir. "

Tirmizî ve İbn Mâce'nin Muâviye b. Kurre'den, onun da babasından bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Her zaman ümmetimden bir topluluk Allah'ın yardımıyla galip gelecek ve onlara ihanet edenler kıyamete kadar onlara bir zarar veremeyecektir. "

İbn Mâce ve Nevâdiru'l-Usûl'de Hakîm et-Tirmizî'nin Ebû İnabe el- Havlânî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Şüphesiz ki Yüce Allah her zaman emirlerini ikame edecek birilerini yaratır ve böylelerini hiç eksik etmez. "

Müslim'in Ukbe b. Âmir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Her zaman ümmetimden bir topluluk Allah yolunda savaşacak ve düşmanlarını kahredecektir. Onlara ihanet edenler kendilerine bir zarar veremeyecek ve bu kıyamet kopana kadar bu şekilde devam edecektir. "

Müslim'in Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Garp (Şam) ahalisi kıyamete kadar hak üzere galip geleceklerdir. "

Ebû Dâvud ve Hâkim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah bu ümmete her yüz yılın başında dinlerini yenileyecek birini (müceddid) gönderir."

Hâkim, Menâkibu'ş-Şâfiî'de, Zührî'den bildiriyor:

“Yüz yılın başına gelindiği zaman Yüce Allah bu ümmete nimet olarak Ömer b. Abdilazîz'i gönderdi."

Medhal'de Beyhakî ve Hatîb'in Ebû Bekr el-Mervezî vasıtasıyla bildirdiğine göre Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir:

“Hakkında bir haber duymadığım bir konu bana sorulduğunda Şâfiî'nin görüşünü söylerdim. Çünkü Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) söylenene göre Yüce Allah her yüz yılın başında dinde sünnetleri öğretecek ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında olan yalan haberleri yok edecek bir müceddid gönderir. Biz de baktığımızda ilk yüz yılın başında Ömer b. Abdilazîz, ikinci yüz yılın başında ise Şâfiî'nin geldiğini görüyoruz."

Nehhâs, Süfyân b. Uyeyne'den bildiriyor:

“Bize, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından sonra her yüz yılın başında, âlimlerden bir adamın geleceği ve Yüce Allah'ın bu kişiyle dinini güçlendireceği söylendi. Benim görüşüme göre Yahya b. Âdem onlardan biridir."

Hâkim, Menâkibu'ş-Şâfiî'de, Ebu'l-Velîd Hassân b. Muhammed el- Fakîh'ten bildiriyor: İlim ehlinden olan bir yaşlının Ebu'l-Abbâs b. Süreyc'e şöyle dediğini işittim:

“Müjdeler sana ey hâkim! Yüce Allah yüz yılın başında müminlere Ömer b. Abdilazîz'i gönderdi. O her sünneti ihya etti ve her bidati yok etti. Yüce Allah ikinci yüz yılın başında Şâfiî'yi gönderdi. O da sünnetleri ihya edip bidatları yok etti. Yüce Allah üçüncü yüzyılın başında da seni gönderdi ki sen de sünnetleri güçlendirip bidatları zayıflattın."

252

İşte bunlar (geçmişlere ait bu kıssalar), Allah’ın âyetleri (mu’cizeleri)dir. (Ey Resûlüm,) bunları sana hak olarak okuyoruz (her türlü şüphe, hata, değişme ve yanlışlıktan uzak, doğru olarak bildiriyoruz). Muhakkak sen, (tarafımızdan gönderilmiş) peygamberlerden birisin. (İsrâîl oğullarına gönderilen peygamberlerin başına gelenleri işittin ve anladın. Sakın kâfirlerin inkârı ve muhâlefeti sana ağır gelmesin. Senin görevin tebliğ etmektir. Senin peygamberliğini kabul eden itâatkâr, inkâr eden ise isyankârdır. Allah’a ve peygamberine itâat edenin gideceği yer, cennet, etmeyeninki ise cehennemdir.)

253

"İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. İçlerinden, Allah'ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhül-Kudüs (Cebrail) ile destekledik Eğer Allah dileseydi» bunların arkasından gelen (millet)ler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra» birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler. Onlardan inananlar da vardı, inkâr edenler de. Yine Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah dilediğini yapar."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık..."' âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yüce Allah İbrâhim'i (aleyhisselam) kendisine halil (dost) edindi ve Mûsa (aleyhisselam) ile konuştu. İsa'yı da (aleyhisselam) Âdem (aleyhisselam) gibi topraktan yarattı. Sonra ona:

“Ol!" dedi ve oluverdi. O, Allah'ın kulu, kelimesi ve ruhudur. Dâvud'a (aleyhisselam) Zebûr'u verdi. Süleyman'a (aleyhisselam), ondan sonra hiç kimseye vermeyeceği bir mal verdi. Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) gelmiş ve geçmiş günahlarını da bağışladı."

Âdem b. Ebî İyâs, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, el-Esmâ ve's-Sıfât'ta bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Allah'ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yüce Allah, Mûsa (aleyhisselam) İle konuştu ve Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün insanlara peygamber olarak gönderdi."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Âmir (eş-Şa'bî):

“Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir..." âyetini açıklarken:

“Burada Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) kastedilmiştir" dedi.

İbnu'l-Münzir ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“İbrahim'in (aleyhisselam) Allah'la dostluğuna, Mûsa'nın (aleyhisselam) Allah'la konuşmasına ve Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah'ı görmesine mi şaşıyorsunuz?" dedi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Rabî' b. Huseym:

“Hiç kimseyi Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) daha üstün tutmam. Hiç kimseyi de Rahmân'ın dostu İbrahim'den (aleyhisselam) daha üstün tutmam" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Eğer Allah dileseydi, bunların arkasından gelen (millet)ler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi..." âyeti hakkında:

“Mûsa ve İsa'dan (aleyhimesselam) sonraki milletlerdir" dedi.

İbn Asâkir zayıf senedle, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Muâviye ile beraber Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındaydık. Karşıdan Hazret-i Ali gelince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Muâviye'ye:

“Ali'yi sever misin?" diye sordu. Muâviye:

“Evet, severim" karşılığını verince:

“Aranız kısa bir zaman kötü olacak" buyurdu. Muâviye:

“Ey Allah'ın Resûlü! Daha sonra ne olacak?" deyince:

“Allah'ın bağışlaması ve rızası vardır" dedi. Bunun üzerine Muâviye:

“Allah'ın kaderine ve rızasına razı olduk" dedi. İşte o zaman:

“...Yine Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah dilediğini yapar" âyeti indi.

254

"Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:

“...Size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın..." âyeti hakkında:

“Zekat ve nafile olarak tasadduk etmek kastedilmiştir" dedi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Süfyân şöyle dedi:

“Denilir ki Kur'ân'da bulunan her türlü sadakayı zekat âyeti, her türlü orucu da Ramazan ayı orucu neshetmiştir."

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde bu âyeti açıklarken:

“Yüce Allah dünyada insanların birbirleriyle dost olup birbirlerine şefaatçi olduklarını biliyor. Ancak kıyamet gününde takva sahiplerinin dostluğundan başka dostluk olmayacaktır" demiştir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ b. Dinâr şöyle dedi:

“...İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir..." buyurup da: «Zalimler kâfirlerin ta kendileridir» buyurmayan Allah'a hamd olsun."

255

"Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Hay'dır, Kayyûm'dur. O'nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar O'nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O'na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür."

Ahmed, Müslim, Ebû Dâvud, İbnu'd-Durays, Hâkim ve Herevî, Fedâil'de bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ubey b. Ka'b'a:

“Allah'ın Kitâbı'nda en değerli âyet hangisidir?" diye sorunca, Ka'b:

“Âyetu'l-Kürsî" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İlim sana mübarek olsun ey Ebu'l-Münzir! Canım elinde olana yemin olsun ki bu âyetin dili ve dudakları vardır. O Arş'ın ayağı dibinde Allah'ı takdis eder" buyurdu.

Nesâî, Ebû Ya'lâ, İbn Hibbân, el-Azame'de Ebu'ş-Şeyh, Taberânî, Hâkim, Ebû Nuaym, Delâil'de Beyhakî, Ubey b. Ka'b'dan bildiriyor: Benim bir hurma harmanım vardı ve onu bekliyordum. Hurmanın eksildiğini görünce bir gece nöbet tuttum. Bir atın üstünde ergenlik çağına girmiş bir çocuğa benzeyen birini gördüm. Ona selam verince selamımı aldı. Ona:

“Sen kimsin? İn misin cin misin?" dedim. O:

“Ben cinim" karşılığını verdi. Ona:

“Elini ver" dediğimde, elini uzattı. Elinin bir köpek eli, saçının da köpek kılı gibi olduğunu görünce:

“Cinler âlemi öyle midir?" diye sordum. O:

“Cinler aralarında benden daha kıllı birinin olmadığını bilirler" dedi. Ona:

“Bunu niye yapıyorsun?" diye sorduğumda:

“Senin sadaka vermeyi sevdiğini söylediler. Biz de senin yemeğinden nasiplenmek istedik" cevabını verdi. Ona:

“Bizi sizden ne korur?" diye sorduğumda:

“Bakara Sûresi'nde bulunan Âyetu'l- Kürsî sizi bizden korur. Kişi onu akşamladığı zaman okursa sabaha kadar, sabahladığı zaman da okursa akşama kadar bizden korunmuş olur" dedi. Sabahlayıp durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) anlattığımda:

“Pis herif doğru söylemiş" buyurdu.

Târih'te Buhârî ve Taberânî, güvenilir kişiler isnâdı ile el-Ma'rife'de Ebû Nuaym, İbnu'l-Eska' el-Bekrî'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) muhâcirlerin bulunduğu suffeye gelince bir kişi:

“Kur'ân'da en değerli âyet hangisidir?" diye sordu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Hay'dır, Kayyûm'dur.

O'nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku..." âyetini sonuna kadar okudu.

Ahmed, İbnu'd-Durays ve Fedâil'de Herevî, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından birine:

“Sen evlendin mi?" diye sorunca:

“Hayır, evlenmedim ve evlenecek maddi durumum da yok" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ezberinde İhlas Sûresi yok mu?" diye sorunca, adam:

“Evet, var" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O, Kur'ân'ın dörtte biridir" buyurdu ve:

“Peki, ezberinde Kâfirûn Sûresi yok mu?" diye sordu. Adam yine:

“Evet, var" deyince:

“O, Kur'ân'ın dörtte biridir" buyurdu ve:

“Peki, ezberinde Zilzâl sûresi yok mu?" diye sordu. Adam:

“Evet, var" diye cevap verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O Kur'ân'ın dörtte biridir" buyurdu ve "Peki, ezberinde Nasr Sûresi yok mu?" diye sordu. Adam:

“Evet, var" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O Kur'ân'ın dörtte biridir" buyurdu ve:

“Peki, ezberinde Âyetu'l-Kürsî yok mu?" diye sordu. Adam:

“Evet, var" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O da Kur'ân'ın dörtte biridir, evlen" buyurdu.

Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Her farz namaz sonunda Âyetu'l-Kürsî'yi okuyan kişi, diğer namaza kadar koruma altına alınır. Bu âyeti her farz namazdan sonra okumaya ancak peygamber, sıddîk veya şehid olanlar devam eder. "

Hatîb el-Bağdâdî, Târih'te, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kur'ân'ın en değerli âyeti hangisidir, biliyor musunuz?" diye sorunca:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) cevaben:

“Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Hay'dır, Kayyûm'dur..." âyetini sonuna kadar okudu.

Taberânî'nin hasen isnâdla Hasan b. Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Her farz namaz sonunda Ayetu'l-Kürsî'yi okuyan kişi, diğer namaza kadar Allah'ın koruması altında olur."

Ebu'l-Hasan Muhammed b. Ahmed b. Şemûn el-Vâizi, Âmâlî'de ve İbnu'n- Neccâr, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip evindeki malının eksilip bereketsiz olduğunu söyleyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ayetu'l-Kürsî'yi neden okumazsın? O hangi yemek ve katığa okunursa Yüce Allah mutlaka o yemeği ve katığı bereketli kılıp çoğaltır" buyurdu.

Dârimî, Eyfa' b. Abd el-Kilâî'den bildiriyor: Adamın biri:

“Yâ Resûlallah! Kur'ân'da en değerli âyet hangisidir?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Âyetu'l-Kürsî'dir" buyurdu. Adam:

“Allah'ın Kitâbı'ndan hangi âyetin sana ve ümmetine gerçekleşmesini istersin" deyince de:

“Bakara Sûresi'nin sonunu isterim. Çünkü o Allah'ın Arş'ı altında rahmet hazinesi olup, mutlaka dünya ve âhiretteki bütün hayırları kapsar" buyurdu.

İbnu'n-Neccâr'ın Târih Bağdâd'da İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Her farz namaz sonunda Ayetu'l- Kürsî'yi okuyan kişiye Yüce Allah, şükredenlerin kalbini, sıddîklerin amelini, tövbe edenlerin ecrini verip, sağını üzerine rahmet olarak açar. Cennete girmesine engel olan tek şey ölümdür, ancak öldüğü gibi cennete girer."

Beyhakî, Şuabu'l-İmân'da, Muhammed b. ed-Dav'î b. es-Salsâli b. ed- Delehmes vasıtasıyla babasından, o da dedesinden naklen Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:

“Her farz namazdan sonra Ayetu'l- Kürsî'yi okuyan kişinin Cennete girmesine engel olan tek şey ölümdür, ancak öldüğü gibi cennete girer. "

Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir, İbnu'd-Durays, Taberânî, Fedâil'de Herevî, ve Şuabu'l-İmân'da Beyhakî, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor:

“Allah'ın Kitâbı'nda en değerli âyet, Âyetu'l-Kürsî'dir."

Ebû Ubeyd, İbnu'd-Durays ve Muhammed b. Nasr, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor:

“Yüce Allah ne gök, ne yer, ne Cennet, ne de Cehennem, Bakara Sûresi'ndeki Âyetu'l-Kürsî'den daha değerli bir şey yaratmadı."

Saîd b. Mansûr, İbnu'd-Durays ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sıfât'da, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor:

“Ne gök, ne yer, ne düzlük, ne de dağ, Âyetu'l- Kürsî'den daha değerli değildir."

Fedâil'de Ebû Ubeyd, Dârimî, Taberânî, Delâilu'n-Nübüvve'de Ebû Nuaym ve Beyhakî, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor: İnsanlardan bir adam çıkıp cinlerden biriyle karşılaşınca, cin ona:

“Benimle güreşir misin? Eğer beni yıkarsan sana bir âyet öğreteceğim ve o âyeti okuduğunda evine şeytan girmeyecektir" dedi. Adam cinle güreşti ve onu yere çaldı. Bunun üzerine cin:

“Âyetu'l- Kürsî'yi oku. Her kim evine girerken onu okursa, mutlaka şeytan o evden osuran eşek gibi çıkar" dedi.

İbn Mes'ûd'a:

“Bu kişi Ömer miydi?" denilince:

“Ömer'den başka kim olabilir" karşılığını verdi.

Mehâmilî, Fevâid'de, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor: Adamın biri:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bana Allah'ın kendisiyle fayda sağlayacağı bir şey öğret" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ayetu'l-Kürsî'yi oku. O seni, çocuklarını ve evini korur. Hatta evinin etrafındaki evleri bile korur" buyurdu.

İbn Merdûye, el-Elkâb'da eş-Şîrâzî ve Fedâil'de Herevî, İbn Ömer'den bildiriyor: Bir gün Ömer b. el-Hattâb insanların karşısına çıkıp:

“Kim bana Kur'ân'daki en değerli, en âdil, en korkutucu ve en fazla ümit verici âyetleri söyleyecek?" deyince, topluluktan bir ses çıkmadı. Bunun üzerine İbn Mes'ûd şöyle dedi:

“Tam bilen adama denk geldin. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim: «Kur'ân'ın en değerli âyeti Âyetu'l-Kürsî'dir. En âdil âyeti: «Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder;

hayasızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasak eder. Tutasınız diye size öğüt verir»' âyetidir. Kur'ân'da en korkutucu âyet ise:

“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür" âyetidir. En fazla ümit veren âyet de: «De ki: Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhametlidir»âyetidir. "

İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Bakara Sûresi'nin sonunu veya Âyetu'l-Kürsî'yi okuduğu zaman tebessüm edip:

“Bunlar Rahmân'ın Arş'ı altındaki hazinelerdendir" buyururdu. "Bu, sizin kuruntularınıza ve Kitap ehlinin kuruntularına göre değildir. Kim fenalık yaparsa cezasını görür, kendisine Allah'tan başka ne dost ve ne de yardımcı bulur" âyetini okuduğu zaman da istirca edip sakinleşirdi.

İbnu'd-Durays, Muhammed b. Nasr ve Fedâil'de Herevî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Yüce Allah ne gök, ne yer, ne Cennet, ne de Cehennem, Bakara Sûresi'nden daha değerli bir şey yaratmadı. Bu sûre de en değerli âyet Âyetu'l-Kürsî'dir.

İbn Ebî Şeybe, Ebû Ya'lâ, İbnu'l-Münzir ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Abdurrahman b. Avf evine girdiği zaman evin köşelerinde Âyetu'l-Kürsî'yi okurdu.

İbnu'l-Enbârî, Mesâhifte ve Beyhakî'nin, Şuab'da bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib:

“Kur'ân âyetlerinin efendisi Âyetu'l-Kürsî'dir" dedi.

Beyhakî'nin Şuab'da Ali b. Ebî Tâlib'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Her farz namazdan sonra Âyetu'l-Kürsî'yi okuyan kişinin Cennete girmesine engel olan tek şey ölümdür. Kim de uyuyacağı zaman onu okursa, Allah onun ve komşusunun evini koruması altına alır."

Ebû Ubeyd, İbn Ebî Şeybe, Dârimî, Muhammed b. Nasr ve İbnu'd-Durays, Ali'den bildiriyor: İslam üzere doğan veya aklı baliğ olup da İslam'ı bilen bir adamın her gece Âyetu'l-Kürsî'yi okuması gerekir. Onun değerini bir bilseniz. O Peygamberinize (sallallahü aleyhi ve sellem) Arş'ın altındaki hazineden verildi. Ondan önce de hiçbir peygambere verilmedi. Hiçbir gece onu üç defa okumadan bir yerde gecelemedim. Yatsı namazının son iki rekatında, vitir namazında ve uyuyacağım zaman onu okurum."

Ebû Ubeyd, Abdullah b. Rebah'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ubey b. Ka'b'a:

“Ebu'l-Münzir! Kur'ân'da en değerli âyet hangisidir?" dîye sorunca:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" karşılığını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir daha:

“Ebu'l-Münzir! Kur'ân'da en değerli âyet hangisidir?" diye sorunca, yine:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tekrar:

“Ebu'l-Münzir! Kur'ân'da en değerli âyet hangisidir?" diye sorunca bir daha:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" karşılığını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Âyetu'l-Kürsî'dir" dedi göğsüne vurarak:

“Ebu'l- Münzir! İlim sana mübarek olsun" buyurdu.

İbn Râhûye, Müsned'de, Avf b. Mâlik'ten bildiriyor: Ebû Zer, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına oturup:

“Ey Allah'ın Resûlü! Yüce Allah'ın sana indirmiş olduğu en değerli âyet hangisidir?" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Âyetu'l-Kürsî'dir" buyurdu.

Mekâyidu'ş-Şeytân'da İbn Ebi'd-Dünyâ, Muhammed b. Nasr, Taberânî, Hâkim, Delâil'de Ebû Nuaym ve Delâil'de Beyhakî, Muâz b. Cebel'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zekat hurmalarını bana teslim etti, ben de onları bana ait bir odaya koydum. Ancak onların her gün eksildiğini farkettim. Durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) şikayet ettiğimde:

“Bu şeytanın işidir, onu bekle" buyurdu. Bir gece onu bekledim. Gecenin bir kısmı geçmişti ki şeytan fil görünümünde geldi. Kapıya ulaştığında başka bir suretle kapı aralığından içeri girdi. Hurmanın yanına yaklaştı ve alıp yemeye başladı. Bunun üzerine elbisemi çektim ve onu yakalayıp:

“Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) onun Resûlü olduğuna şehadet ederim. Ey Allah'ın düşmanı! Bunlarda başkalarının senden daha fazla hakkı varken sen gelip zekat hurmalarına hücum ettin. Seni Allah'ın Resûlüne çıkarayım da rezil etsin" dedim. O da bunu bir daha tekrarlamayacağına dair söz verdi.

İkinci gün Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gittiğimde:

“Esirin ne yaptı?" diye sordu. Ben:

“Bunu bir daha tekrarlamayacağına dair söz verdi" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Onu bekle, çünkü bir daha gelecek" buyurdu. Diğer gece yine onu bekledim ve yine bir önceki gece gibi geldi. Onu yakaladığımda yine bana aynı şeyleri tekrarlardı, yine onu bıraktım. İkinci gün Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip durumu haber verdiğimde:

“Onu bekle, çünkü bir daha gelecek" buyurdu. Üçüncü gece de onu bekledim. O yine aynı şeyi tekrarladı, ben de onu yakalayıp:

“Ey Allah'ın düşmanı! Bana iki defa söz verdin bu da üçüncüsüdür" dedim. O:

“Benim çocuklarım vardır. Ben Nusaybin'den geldim. Eğer başka bir şey bulsaydım buraya gelmezdim. Biz bu şehirde yerleşmiştik. Arkadaşınızın gönderildiği ve bu iki âyet indiği zaman bu şehirden kaçtık ve Nusaybin'e gittik. Bu âyetleri okuyan kişinin evine kesinlikle şeytan üç gün girmez. Eğer beni bırakırsan sana bu âyetleri söylerim" dedi. Ben de:

“Tamam" karşılığını verdim. Şeytan:

“Bunlar Âyetu'l- Kürsî ve Bakara sûresinin son iki âyetidir" dedi. Bunun üzerine onu bıraktım. İkinci gün Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) durumu haber verince:

“Habis yalancıdır, ancak doğru söylemiş" buyurdu. Bu olanlardan sonra bunları okumaya başladım ve bir daha (hurmaların) eksildiğini görmedim.

Taberânî, Sünen'de, İbn Abbâs'tan bildiriyor: (.....) Burada, Allah'ın hiçbir ortağı olmadığı, ondan başka tapılan her şeyin yaratıklarından olduğu, bu yaratığın hiç kimseye bir fayda veya zarar veremeyip, hayat, rızık ve tekrar diriltme gücüne sahib olmadığı kastedilmektedir. (.....) Burada, Yüce Allah'ın ölümsüz olduğu kastedilmektedir, (.....) Burada, Yüce Allah'ın eskimemesi kastedilmektedir. (.....) Burada, Yüce Allah'ı uyuklama veya uyku tutmayacağı kastedilmektedir. (.....) Burada, "...Onlar Allah'ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler..." âyetinde buyurduğu gibi, ondan izinsiz meleklerin şefaat/aracılık edemeyeceği kastedilmektedir, (.....) Burada, yeryüzüyle gökyüzü arasında yaptıkları ve yapacaklarını bilmesi kastedilmektedir. (.....) Burada, gökyüzünde olanları bilmesi kastedilmektedir. (.....) Burada, o'nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey bilinmeyeceği kastedilmektedir. (.....) Burada, Kürsî'nin, yedi kat gökyüzü ve yedi kat yeryüzünden daha yüce olduğu kastedilmektedir, (.....) Burada, yeryüzü ve gökyüzünü gözetmenin ona güç gelmeyeceği kastedilmektedir, (.....) Burada, ondan daha ulu, daha yüce, daha azîz, daha celîl ve daha cömert kimsenin olmadığı kastedilmektedir.

Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Ebî Vecze Yezîd b. Ubeyd es-Sülemî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk savaşından geri döndüğü zaman, yanına Fezâre oğullarından bir grup gelip:

“Ey Allah'ın Resûlü! Rabbinin bize nimet vermesi için dua et. Rabbinden bize şefaat dile, Rabbin de sana şefaat dilesin" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Vay sana! Ben size Rabbimden şefaat dileyeceğim de, Rabbimiz kimden şefaat dileyecek? Ondan başka ilah yoktur ve o yücedir. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. Gökler Allah'ın azametinden ve yüceliğinden yeni semerin gıcırtısı gibi gıcırdar" buyurdu.

Mekâyidu'ş-Şeytân'da İbn Ebi'd-Dünyâ, Muhammed b. Nasr, Taberânî ve Delâil'de Ebû Nuaym, Ebû Useyd es-Sâidî'den bildiriyor: Bahçemdeki hurmaları topladım ve bir odaya koydum. Ancak odaya ara sıra gelip de hurmaları çalan ve zarar veren bir ğûl vardı. Bu durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) şikayet ettiğimde:

“Ey Ebû Useyd! O şeytandır. Onun geldiğini gördüğünde: «Allah'ın ismiyle, Resûlulla'ha icabet et» de" buyurdu. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dediği gibi yapınca, ğûl(yabani):

“Ey Ebû Useyd! Beni Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), yanına götürme! Allah'ın huzurunda evine bir daha gelmeyeceğime ve hurmalarını çalmayacağıma dair sana söz veriyorum. Buna karşılık sana, kendisini evine ve kaplarına okuduğun zaman, evine şeytan gelmeyecek ve kaplarının kapağı açılmayacak bir âyet söyleyeceğim" dedi. Ben razı olunca da:

“Bu âyet Âyetu'l-Kürsî'dir" dedi. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip durumu anlattığımda:

“O yalancıdır, ancak doğru söylemiş" buyurdu.

Nesâî, Müsned'de Rûyânî, İbn Hibbân, Dârakutnî, Taberânî ve İbn Merdûye'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Her farz namazdan sonra Âyetu'l-Kürsî'yi okuyan kişinin Cennete girmesine engel olan tek şey ölümdür."

ed-Duâ'da İbn Ebi'd-Dünyâ, Taberânî, İbn Merdûye, Fedâil'de Herevî, el- Esmâ ve's-Sıfât'ta Beyhakî, Ebû Umâme'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kendisiyle duanın kabul edileceği İsm-i A'zam üç sûrededir. Bunlar Bakara, Âl-i İmrân ve Tâ-hâ sûreleridir" buyurdu. Ebû Umâme der ki: Baktığımda Bakara sûresinde Âyetu'l-Kürsî diye bilinen:

“Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Hay'dır, Kayyum'dur..." âyetini buldum. Âl-i İmrân'da yine:

“Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Hay'dır, Kayyum'dur ..." âyetini buldum. Tâ-hâ Suresi'nde ise:

“(Artık bütün) Yüzler, diri, kaim olanın önünde eğik durmuştur..." âyetini buldum.

Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Eyyûb'un yanında bir odada misafir olmuştu. Ebû Eyyûb'un yemeği de kilerde bir sepetin içindeydi. Sürekli bir kedi bacadan kilere girip sepetten yemeği alıyordu. Bu durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) şikâyette bulununca:

“Bu ğûl'dur. O bir daha geldiğinde: «Resûlullah, Allah'ın ismiyle yerinden kıpırdamamanı emretti» de" buyurdu. Kedi bir daha geldiğinde, Ebû Ebî Eyyûb:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah'ın ismiyle yerinden kıpırdamamanı emretti" dedi. Cûl:

“Ey Ebû Eyyûb! Bu seferlik beni affet. Vallahi bir daha gelmeyeceğim" deyince, onu affetti. Ğûl:

“Gece ve gündüz bu günden sonra şeytanın evine gelmemesi için sana bazı sözler öğreteyim mi?" diye sorunca, Ebû Eyyûb:

“Olur, öğret" karşılığını verdi. Ğûl de "Âyetu'l-Kürsî'yi oku" dedi. Ebû Eyyûb, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip bu durumu haber verince:

“O yalancıdır, fakat doğru söylemiş" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Tirmizî, İbn Ebi'd-Dünyâ, Mekâyidu'ş-Şeytân'da, el- Azame'de Ebu'ş-Şeyh, Taberânî, Hâkim, Delâil'de Ebû Nuaym, Ebû Eyyûb'tan bildiriyor: Onun bir hurma deposu vardı. Ğûl gelip depodan bir şeyler alıyordu. Onu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) şikâyette bulununca:

“Onu bir daha gördüğünde: «Allah'ın ismiyle Resûlullah'a icabet et» de" buyurdu. Ğûl geldiğinde ona Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) dediğini söyledi ve onu yakaladı. Ğûl:

“Bir daha gelmeyeceğim" deyince onu serbest bırakıp Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanina geldi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Esirin ne yaptı?" diye sorunca, Ebû Eyyûb:

“Bir daha gelmeyeceğini söyledi ve onu serbest bıraktım" karşılığını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O bir daha gelecek" buyurdu. Ebû Eyyûb onu iki veya üç defa daha yakaladı. Her seferinde:

“Bir daha gelmeyeceğim" diyor, o da Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince:

“Esirin ne yaptı?" diye soruyordu. Ebû Eyyûb:

“Bir daha gelmeyeceğim" dediğini söylüyor, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de:

“O bir daha gelecek" diyordu. Yine onu yakaladığında:

“Beni bırakırsan sana bir şey öğreteceğim ve sana bir şey yaklaşmayacak. Âyetu'l-Kürsî'yi oku" dedi. Ebû Eyyûb onu bırakıp Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gitti ve durumu haber verdi.

Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O yalancıdır, fakat doğru söylemiş" buyurdu.

Ahmed, İbnu'd-Durays, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-İmân'da, Ebû Zer'den bildiriyor:

“Ey Allah'ın Resûlü! Sana inen en değerli âyet hangi âyettir?" dediğimde:

“Âyetu'l-Kürsî'dir" buyurdu.

İbnu's-Sünnî'nin Ebû Katâde'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kim sıkıntılı anında Âyetu'l-Kürsî'yi ve Bakara Sûresi'nin son iki âyetini okursa Yüce Allah o kişiye yardımcı olur."

İbn Merdûye, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah, Mûsa b. İmrân'a şöyle vahyetti: «Her farz namazın ardından Âyetu'l-Kürsî'yi oku. Onu her farz namazdan sonra okuyan kişiye, şükredenlerin kalbini, zikredenlerin dilini, peygamberlerin ecrini, sıddîklerin amellerini veririm. Buna (her namazdan sonra) ancak peygamber, sıddîk veya kalbini imanla imtihan ettiğim kul veya Allah yolunda ölmesini istediğim kişi devam eder.»" İbn Kesîr:

“Bu çok münker bir hadistir" dedi.

Ahmed ve Taberânî, Ebû Umâme'den bildirir:

“Ey Allah'ın Resûlü! Sana inen en değerli âyet hangi âyettir?" dediğimde:

“Âyetu'l-Kürsî'dir" buyurdu.

İbnu's-Sünnî, Amelü'l-Yevm ve'l-Leyle'de , Ali b. el-Hüseyn vasıtasıyla babasından, o da annesi Fâtıma'dan bildiriyor: Doğumum yaklaştığında, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ümmü Seleme'ye ve Zeyneb binti Cahş'a, yanıma gelip Âyetu'l-Kürsî'yi ve:

“Gerçekten sizin Rabbiniz, yeri ve gökleri altı günde yaratan, sonra Arş'a istiva eden Tanrı'dır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, buyruk da (yalnızca) O'nundur. Âlemlerin rabbi olan Tanrı ne yücedir.'" âyetini okumalarını emretti. Ayrıca Muavvizeteyn'i de okumalarını emretti.

Deylemî, Ali b. Ebî Tâlib'ten bildiriyor: Aklı baliğ olup da İslam'ı bilen bir adamın Âyetu'l-Kürsî'yi okumadan geceyi geçireceğini düşünmüyorum. Eğer onda neler olduğunu bilseydiniz hiçbir durumda onu okumayı bırakmazdınız. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Âyetu'l-Kürsî, Arş'ın altındaki hazineden verildi. Benden önce de hiçbir peygambere verilmedi" buyurdu. Bunu Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) işittikten sonra onu okumadan hiçbir gece geçirmiş değilim.

Taberânî, Ebû Eyyûb el-Ensârî'den bildiriyor: Benim bir hurma depom vardı. Hurmanın eksildiğini farkettim ve bu durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verdim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yarın orada bir kedi göreceksin. Ona: «Resûlullah'a icabet et» de" buyurdu. İkinci gün orada bir kedi gördüm ve ona:

“Resûlullah'a icabet et" dedim. O anda görünümü yaşlı bir kadına döndü ve:

“Allah rızası için beni bırak bir daha gelmeyeceğim" dedi. Onu bıraktım ve Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittim. Bana:

“Adam ne yaptı?" deyince, durumu kendisine anlattım. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yalan söyledi, o geri gelecek. Ona: «Resûlullah'a icabet et» de" buyurdu. Onu yakalayıp aynı şeyi dediğimde yine yaşlı bir kadına dönüp:

“Ey Ebû Eyyûb! Allah rızası için beni bırak, bir daha gelmeyeceğim" dedi. Yine onu bıraktım ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittim. Bana daha önce demiş olduğu şeyi söyledi. Ben de aynısını ona (kediye) söyledim. Üçüncü defasında:

“Ey Ebû Eyyûb! Allah rızası için beni bırak. Sana bir şey öğreteceğim. Şeytan bunu işittiği eve girmez" dedi. Ona:

“Bu nedir?" diye sorduğumda:

“Âyetu'l-Kürsî'dir. Bunu işiten şeytan mutlaka orayı terk edip gider" karşılığını verdi. Bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) söylediğimde:

“O yalancıdır, fakat doğru söylemiş" buyurdu.

Taberânî, Ebû Eyyûb'tan bildiriyor: Bir cin yakalamıştım. Bana:

“Beni bırakırsan sana bir şey öğretirim ve bununla sana bizden kimse zarar veremez" dedi. Ona:

“Nedir?" dediğimde:

“Âyetu'l-Kürsî'dir" karşılığını verdi.

Bunu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) söylediğimde:

“O yalancıdır, fakat doğru söylemiş" buyurdu.

Taberânî, Ebû Eyyûb'dan bildiriyor: Evin erzağıyla ilgili cinler tarafından sıkıntı yaşıyordum. Durumu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) şikâyette bulundum. Bizim evde bir kilerimiz vardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Orayı gözle, eğer bir şey görürsen, ona: «Alçak! Resûlullah seni çağırmakta» de" buyurdu. Onu yakaladım ve:

“Alçak! Resûlullah seni çağırmakta" dedim. Onu alıp Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) götüreceğimi görünce boyun eğerek:

“Bir daha gelmeyeceğim" dedi, ben de onu bıraktım. Sabahlayıp Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gittiğimde:

“Esirin ne yaptı?" diye sordu. Olup biteni kendisine haber verdiğimde:

“O geri gelecektir" buyurdu. Bunu üç defa tekrarladım. Her defasında onu yakalayıp bırakıyordum ve olanları Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bildiriyordum. Üçüncü defasında:

“Sen burayı bırakacak değilsin. Seni Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) götüreceğim!" dediğimde, yemin edip boyun eğerek:

“Sana, söylediğin geceden sonra ne cinlerin, ne de hırsızların yaklaşamayacağı bir şey öğreteceğim. Âyetu'l- Kürsî'yi oku" karşılığını verdi. Bunun üzerine onu bıraktım ve Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittim. Bana:

“Esirin ne yaptı?" diye sorduğunda:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bana yemin edip boyun eğdi. Ben de ona acıdım. Ayrıca bana, söylediğimde ne cinlerin, ne de hırsızların yaklaşamayacağı bir şey söyledi" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yalancı da olsa doğru söylemiş" buyurdu.

Buhârî, İbnu'd-Durays, Nesâî, İbn Merdûye ve Delâil'de Ebû Nuaym, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni Ramazan ayı zekâtını korumakla görevlendirmişti. Biri geldi ve zekat mallarından almaya başladı. Ona:

“Seni Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) götüreceğim" dediğimde:

“Benim çocuklarım vardır ve çok muhtaç biriyim" karşılığını verdi. Ben de onu bıraktım. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:

“Ey Ebû Hureyre! Dün esirin ne yaptı?" diye sorunca:

“Ey Allah'ın Resûlü! Çocukları bulunduğunu ve çok ihtiyacı olduğunu söyleyince ona acıyıp bıraktım" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O yalan söyledi ve geri dönecek" buyurdu. Ben de döneceğini anladım ve onu beklemeye başladım. Yine gelip yemekten almaya başlayınca onu yakaladım ve:

“Seni Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) götüreceğim" dedim. Yine:

“Beni bırak, benim çocuklarım var ve muhtaç biriyim" karşılığını verdi. Bir daha ona acıyıp bıraktım. Sabahladığımda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:

“Esirin ne yaptı?" diye sordu. Ben:

“Ey Allah'ın Resûlü! Çocukları bulunduğunu ve çok ihtiyacı olduğunu söyleyince ona acıyıp bıraktım" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yine:

“O yalan söyledi ve geri dönecek" buyurdu.. Üçüncü gece onu bekledim. O yine gelip yiyecek almaya başlayınca onu yakaladım ve:

“Seni Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) götüreceğim. Bu üçüncü oluyor. Gelmeyeceğini söylüyor, sonra yine geliyorsun" dedim. Bu defa:

“Beni bırakırsan sana sayesinde Allah'ın fayda sağlayacağı kelimeler öğreteceğim" dedi. "Bunlar nedir?" diye sorduğumda:

“Uyumak için yatağına vardığında Âyetu'l-Kürsî'yi oku. Sabahlayana kadar Allah tarafından korunursun ve şeytan sana yaklaşamaz" dedi. Bunu duyan Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O yalancıdır, ama doğru söylemiş" buyurdu.

Beyhakî, Delâil'de Bureyde'den bildiriyor: Bir defasında yiyeceklerimin eksildiğini gördüm ve gece bir yere saklanıp beklemeye başladım. Ğûl(yabani) yiyeceklerden almaya gelince onu yakalayıp:

“Seni Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) götürmeden bırakmayacağım" dedim. Bunun üzerine ğûl:

“Ben çocukları çok olan bir kadınım, bırakırsan bir daha gelmeyeceğim" karşılığını verdi. Ancak yine geldi. Üçüncü defa onu yakaladığımda:

“Beni bırakırsan sana, söylediğinde bizden hiç kimsenin yiyeceğine yaklaşamayacağı bir şey öğreteceğim. Yatağına girdiğin zaman, kendine ve malına Âyetu'l-Kürsî'yi oku" dedi. Bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verdiğimde:

“O yalancıdır, ancak doğru söylemiş" buyurdu.

Saîd b. Mansûr, Hâkim ve Şuabu'l-İmân'da Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Bakara Sûresi'nde, Kur'ân'daki bütün âyetlerin efendisi olan Âyetu'l-Kürsî vardır. Bu âyet şeytan bulunan bir evde okunduğu zaman, şeytan o evi mutlaka terkeder."

Dârimî ve Tirmizî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Her kim sabahladığı zaman Mü'min Sûresi'nin ilk üç âyetini ve Âyetu'l-Kürsî'yi okursa, onlarla akşama kadar korunur. Her kim de onları akşamladığı zaman okursa, onlarla sabaha kadar korunur. "

Târih'te Buhârî ve İbnu'd-Durays'ın Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Âyetu'l-Kürsî bana Arş'ın altından verilmiştir."

İbn Ebi-d-Dünyâ'nın Mekâyidu'ş-Şeytân'da ve Dîneveri'nin, Mücâlese'de Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Cibrîl (aleyhisselam) bana gelip: «Cinlerden bir ifrit sana tuzak kurmaktadır. Yatağına girdiğin zaman Âyetu'l-Kürsî'yi oku» dedi."

İbn Ebi'd-Dünyâ, Mekâyidu'ş-Şeytân'da ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Ebî İshâk'tan bildiriyor: Zeyd b. Sâbit bir gece bahçesine gittiğinde karışık sesler işitti. "Bu nedir?" deyince, ses:

“Cinlerden bir kişiyim. Bu sene bizi kıtlık vurduğundan dolayı meyvelerinizden bir şeyler almak istedim. Onları bize helal edin" karşılığını verdi. Zeyd b. Sâbit:

“Tamam" dedikten sonra:

“Bizi sizden koruyacak şeyi söyler misin?" diye sordu. Bunun üzerine cin:

“Bizden Âyetu'l-Kürsî ile korunursunuz" karşılığını verdi.

Ebû Ubeyd, Kudüs'ün ilk valisi Seleme b. Kayser'den bildiriyor:

“Yüce Allah, ne Tevrât'ta ne İncîl'de ne de Zebûr'da Âyetu'l-Kürsî'den daha değerli bir âyet indirmemiştir."

İbnu'd-Durays, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor: Adamın biri ölen kardeşini rüyasında görüp ona:

“Ey Kardeşim! Hangi amellerin daha faziletli olduğunu düşünüyorsunuz?" diye sordu. Kardeşi:

“Kur'ân okumak" dedi. "Peki, Kur'ân'ın en değerli âyeti hangisidir?" diye sorunca:

“Âyetu'l-Kürsî" cevabını verdi. Sonra kardeşine:

“Bize bir şey öğüdünüz var mı?" deyince, kardeşi:

“Evet, sizler bilmediğiniz (neticesini görmediğiniz) halde amel edersiniz. Biz ise biliriyoruz, ancak amel edemiyoruz" karşılığını verdi.

İbnu'd-Durays, Katâde'den bildiriyor:

“Her kim yatağına girerken Âyetu'l- Kürsî'yi okursa, iki melek görevlendirilir ve sabahlayıncaya kadar onu korurlar."

İbn Ebî Hâtim, el-Azame'de Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye ve el-Muhtâre'de Diyâ, İbn Abbâs'tan bildiriyor: İsrâil oğulları:

“Ey Mûsa! Rabbin uyur mu?" diye sordular. Mûsa (aleyhisselam):

“Allah'tan korkun" diye karşılık verince, Rabbi ona:

“Ey Mûsa! Onlar sana: «Rabbin uyur mu?» diye sordular. Sen ellerine iki cam parçası al ve gece uyuma" diye seslendi. Mûsa da (aleyhisselam) öyle yaptı. Gecenin üçte biri geçip uyuklayınca camları dizlerinin üstüne düşürüp uyandı ve camları tekrar tuttu. Gecenin sonunda bir daha uyukladı ve camları düşürüp kırdı. Bunun üzerine Rabbi:

“Ey Mûsa! Eğer uyusaydım, ellerindeki camların kırıldığı gibi gökyüzü ve yeryüzü düşer helak olurdunuz" buyurdu. Sonra Yüce Allah, peygamberine Âyetu'l-Kürsî'yi indirdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî': (.....) âyeti hakkında:

“Yüce Allah ölümsüzdür, anlamındadır" dedi. (.....) âyeti hakkında ise:

“Yüce Allah yarattıklarına karşı kayyum olan, onlara rızık veren ve koruyandır" dedi.

Âdem b. Ebî İyâs, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin, el- Esrnâ ve's-Sıfât'ta bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) kelimesi hakkında:

“Yüce Allah her şeye karşı kayyum'dur" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“el-Kayyûm" kelimesi hakkında:

“Zevâli olmayandır" dedi.

İbnu'l-Erıbârî'nin el-Mesâhifte bildirdiğine göre Katâde: ) kelimesi hakkında:

“O, ölmeyendir" dedi. (.....) kelimesi hakkında ise:

“Benzeri olmayandır" dedi.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, el-Azame'de Ebu'ş-Şeyh ve el-Esmâ ve's-Sıfât'ta Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyeti hakkında:

“Sinetun uyuklamak, nevm ise uyumak" anlamındadır" dedi.

İbnu'l-Enbârî, el-Vakfu ve'l-îbtidâ'da ve Tastî, Mesâil'de İbn Abbâs'tan bildiriyor: Nâfi' b. el-Ezrak ona:

“Bana Yüce Allah'ın buyurmuş olduğu: (.....) âyetinin mânâsını söyle" dediğinde:

“Sinetün, kişinin uyku ile uyanıklık arasındaki halidir" dedi. Nâfi':

“Peki, Araplar bu ifadeyi biliyor mu?" diye sorunca, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Evet biliyor. Zuheyr b. Ebî Selmâ'nın:

"Ömür boyu ona hiç uyuklama gelmez

Ne uyur, ne de yaşlılığında aklı gitmez" dediğini işitmedin mi?"

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Dahhâk bu âyetteki:

“Sinetün" kelimesi için:

“Kişinin uyuklaması", "Nevm" kelimesi için de:

“Kişinin uyumasıdır" dedi.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Süddî:

“Sinetün, insanın yüzüne esen uyku rüzgarıdır. Onunla insanın uykusu gelir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atiyye: (.....) âyeti hakkında:

“Yüce Allah'ın, işlerinde gevşek olmamasıdır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr (.....) âyeti hakkında:

“Yüce Allah'ın katında kendisinin izni olmadan kim konuşabilir?" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyeti hakkında:

“Yüce Allah'ın, dünyada olup biteni ve âhirette olacakları bilmesidir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in, el-Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyeti hakkında:

“Yüce Allah'ın, yaptıkları ameller ile heba ettikleri amelleri bilmesidir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyeti hakkında:

"O'nun ilminden kendisinin dilediği kadar öğrettiğinden başka bir şey bilinmeyeceği kastedilmiştir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve el-Esmâ ve's- Sıfât'ta Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetindeki "Kürsî" kelimesi hakkında:

“Yüce Allah'ın ilmi kastedilmektedir. "...Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O'na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür" âyetini görmüyor musun?" dedi.

Dârakutnî, es-Sıfât'ta ve Hatîb, Târih'te, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem): (.....) âyeti sorulduğunda:

"Kürsî, Yüce Allah'ın ayağını koyduğu yerdir. Arş'ın büyüklüğü ise takdir edilemez" buyurdu.

Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Dârakutnî, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, Hâkim, Hatîb ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Kürsî, Yüce Allah'ın iki ayağını koyduğu yerdir. Arş'ın büyüklüğünü ise hiç kimse takdir edemez."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Ebu'ş-Şeyh ve el-Esmâ ve's-Sıfât'ta Beyhakî, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildiriyor:

“Kürsî, Yüce Allah'ın iki ayağını koyduğu yerdir. O, binek üstündeki semerin gıcırtısı gibi gıcırdar."

Suyûtî der ki: Bu ifade istiâre babındandır. Yoksa yüce Allah bu tür benzetmelerden münezzehtir. İbn Cerîr (.....) âyeti hakkında Dahhâk'ın:

"Kralların tahtlarına otururken ayaklarını üzerine koydukları şeydir" dediğini zikreder ki bu da ifadeyi tam olarak açıklamaktadır.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Yedi kat gökyüzü ve yedi kat yeryüzü yayılıp birbirlerine eklenecek olsaydılar, Kürsî'nin genişliği yanında, geniş bir çöl içinde bulunan bir yüzük kadar olurlardı."

İbn Cerîr, el-Azame'de Ebu'ş-Şeyh, İbn Merdûye, el-Esmâ ve's-Sıfât'ta Beyhakî, Ebû Zer'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) Kürsî'yi sorduğumda şöyle buyurdu:

“Ey Ebû Zer! Yedi kat gökyüzü ve yedi kat yeryüzünün büyüklüğü Kürsî'nin büyüklüğü yanında geniş çöle atılan bir yüzük kadardır. Arş'ın Kürsî'ye göre büyüklüğü de, çölün yüzüğe olan büyüklüğü kadardır."

Abd b. Humeyd, Sünne'de İbn Ebî Âsim, Bezzâr, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, Ebu'ş-Şeyh, Taberânî, İbn Merdûye ve el-Muhtâre'de Diyâ el-Makdisî, Hazret-i Ömer'den bildiriyor: Kadının biri Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Allah'a, beni Cennete sokması için dua et" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Yüce Allah'ı ta'zîm ettikten sonra şöyle buyurdu:

“Allah'ın Kürsî'si gökleri ve yerleri kaplamıştır. Bu Kürsî, yeni semerin (bineğin sırtından) dört parmak yüksek kalarak ağır yükten dolayı gıcırdaması gibi gıcırdar. "

Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve Ebû Nuaym'ın Hilye'de çok zayıf isnâdla Hazret-i Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyrudu:

“Kürsî ve kalem inciden olup, kalemin uzunluğu yedi yüz sene(lik bir mesafe)dir. Kürsî'nin uzunluğu hiç kimsenin bilemeyeceği kadar büyüktür. "

Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:

“Kürsî, Arş'ın altındadır" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih:

“Kürsî, Arş'a yapışıktır ve bütün su Kürsî'nin içindedir" dedi.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İkrime:

“Güneş, Kürsî nurunun yetmişte biri kadardır. Kürsî de Arş'ın nurunun yetmişte biri kadardır" dedi.

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Mücâhid'den bildiriyor:

“Gökyüzü ve yeryüzünün büyüklüğü Kürsî'nin büyüklüğü yanında geniş çöle atılan bir yüzük kadardır. Arş'ın Kürsî'ye göre büyüklüğü de, çölün yüzüğe göre büyüklüğü kadardır."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:

“Gökyüzü ve yeryüzü Kürsî'nin içindedir. Kürsî de Arş'ın önündedir."

İbnu'l-Münzir ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor: Adamın biri:

“Ey Allah'ın Resûlü! Makâm-ı Mahmûd nedir?" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah'ın Kürsî'ye ineceği ve Kürsî'nin, darlığından dolayı gıcırdayan yeni semer gibi gıcırdayacağı gündür. Kürsî'nin genişliği de gökyüzü ve yeryüzü arası kadardır" buyurdu.

İbn Cerîr'in, Dahhâk'tan bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Kürsî, Arş'ın kendisidir" derdi.

Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sıfât'ta, Süddî tariki ile Ebî Mâlik, Ebî Sâlih, İbn Abbâs, Murra el-Hemdânî, İbn Mes'ûd ve bazı sahâbilerin Âyetu'l-Kürsî'yi şöyle açıkladıklarını söylemiştir: (.....) Kayyûm olandır. Sinetün ise insanın yüzüne esip de uykusunu getiren uyku rüzgarıdır. (.....) Burada dünya kastedilmektedir, (.....) Burada âhiret kastedilmektedir.

Burada O'nun ilminden kendisinin öğrettiğinden başka bir şey bilinmeyeceği kastedilmiştir. (.....) Gökyüzü ve yeryüzü Kürsî'nin içindedir. Kürsî de Arş'ın önündedir. O da Yüce Allah'ın ayaklarını koyduğu yerdir. (.....) Burada, yeryüzü ve gökyüzünü gözetmenin ona güç gelmeyeceği kastedilmektedir.

Abd b. Humeyd, el-Azame'de Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ebî Mâlik: (.....) âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yedi kat yerin onun altında bulunduğu ve bütün mahlûkatın kenarında olduğu kayanın üzerinde dört melek bulunmaktadır. Bu meleklerin her birinin biri insan, biri aslan, biri öküz biri de kartal olmak üzere dört yüzü vardır. Bu melekler bütün semaları ve yerleri kuşatmış olarak kayanın üzerinde ayakta dururlar. Bunların başları Kürsî'nin altında olduğu gibi Kürsî de Arş'ın altındadır. Yüce Allah da Kürsî'sini Arş'a yerleştirmiştir."

Beyhakî der ki:

“Burada iki tane Kürsî'nin bulunduğuna işaret edilmektedir. Biri Arş'ın altına, diğeri de Arş'ın üstüne konulmuş bulunmaktadır."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyeti hakkında:

“Burada, yeryüzü ve gökyüzünü gözetmenin Yüce Allah'a güç gelmeyeceği kastedilmektedir" demiştir.

Tastî, Mesâü'de İbn Abbâs'tan bildiriyor: Nafî b. el-Ezrak ona: (.....) âyetinin açıklamasını sorduğunda:

“Yeryüzü ve gökyüzünü gözetmenin Yüce Allah'a güç gelmeyeceği kastedilmektedir" dedi. Nâfi':

“Araplar bu ifadeyi biliyor mu?" deyince de İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Evet biliyor. Şâirin:

"Yüzlercesini verir de bunun yükü ona güç gelmez

Verginin en güzelini vermek de şanı ve yüceliğindendir" dediğini işitmedin

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:

“(Yeryüzü ve gökyüzünü gözetmek) Yüce Allah'a güç gelmez anlamındadır" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) kelimesi hakkında:

“Azamet ve yücelikte mükemmel olandır" dedi.

256

"Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan İyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."

Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Nâsih'te Nehhâs, Ğarâibu Şu'be'de İbn Mende, İbn Hibbân, İbn Merdûye, Sünen'de Beyhakî ve el-Muhtâre'de Diyâ, İbn Abbâs'tan bildiriyor: İslam'dan önce Ensâr'dan çocuğu yaşamayan bir kadın eğer çocuğu yaşarsa onu Yahudi olarak yetiştireceğine dair adakta bulunurdu. Nadîr oğulları, beraberlerinde bulunan Ensâr çocukları ile sürgün edildiklerinde, Ensâr:

“Çocuklarımızı bırakmayız" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Dinde zorlama yoktur..."âyetini indirdi.

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr: (.....) âyeti hakkında:

“Bu âyet Ensâr hakkında, onlara özel inmiştir" dedi.

Râvi der ki: Saîd b. Cübeyr'e:

“Bu âyet Ensâr'a has olarak mı indi?" diye sorduğumda şu karşılığı verdi:

“Evet onlara has olarak indi. İslam'dan önce Ensâr'dan çocuğu olmayan veya çocuğu yaşamayan bir kadın eğer çocuğu yaşarsa, daha uzun ömürlü olsun diye onu Yahudi olarak yetiştireceğine dair adakta bulunurdu. İslam gelip de Nadîr oğulları, beraberlerinde bulunan Ensâr çocukları ile sürgün edildiklerinde, Ensâr:

“Ey Allah'ın Resûlü! Çocuklarımız ve kardeşlerimiz ne olacak?" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara cevap vermedi. "Dinde zorlama yoktur..." âyeti inince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Dedikleriniz muhayyer bırakıldı. Eğer sizi isterlerse sizdendirler. Eğer onları tercih ederlerse onlardandırlar" buyurdu. Bu seçim sonrasında çocuklar da onlarla beraber sürgün edildi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Şa'bî'den bildiriyor: İslam'dan önce Ensâr'dan çocuğu yaşamayan bir kadın eğer çocuğu yaşarsa onu Ehl-i Kitâb'ın yanında bırakıp onların dini üzere yetiştireceğine dair adakta bulunurdu. İslam geldiğinde Ensâr'ın çocuklarının çoğu Ehl-i Kitâb'ın dini üzereydi. Ensâr:

“Biz Ehl-i Kitâb'ın dinini bizim dinimizden daha üstün gördüğümüz için çocuklarımızı onların dininden kıldık. Şimdi Yüce Allah İslam'ı getirdi. Çocuklarımızı da (Müslüman olmaları için) zorlayalım" dediler. Bunun üzerine "Dinde zorlama yoktur..." âyeti indi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Nadîr oğullarını sürgün etmesi onların çocuklarından ayrılmalarına sebep oldu. Müslüman olanlar (Medine'de) kaldı, Müslümanlığı kabul etmeyenler de onlarla beraber gitti.

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildiriyor: Ensâr'dan bazı kişiler çocuklarını Benî Kureyza'da sütanneye vermişlerdi. Bu çocuklar onların dini üzere kaldılar. İslam geldiğinde aileleri onları Müslüman olmaya zorlamak isteyince:

“Dinde zorlama yoktur..." âyeti indi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir başka bir kanalla Mücâhid'den bildiriyor: Nadîr oğulları Evs kabilesinden çocukları emzirmişti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Nadîr oğullarını sürgün edince Evs kabilesinden olan kişiler:

“Biz onlarla beraber gidip onların dinlerinden olacağız" dediler. Aileleri buna engel olup onları Müslüman olmaya zorladı. Bunun üzerine onlar hakkında:

“Dinde zorlama yoktur..."' âyeti indi.

İbn Cerîr, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor: Ensâr'dan bazı kişiler çocuklarını Nadîr oğullarında sütanneye vermişti. Nadîr oğulları sürgün edilince aileri çocuklarının dinlerine katılmasını istediler. Bunun üzerine "Dinde zorlama yoktur..." âyeti indi.

İbn İshâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Dinde zorlama yoktur..." âyeti hakkında şöyle dedi: Bu âyet, Ensâr'dan olan Sâlim b. Avf oğullarından Husayn adlı bir adam hakkında indi. Bunun iki Hıristiyan çocuğu vardı. Kendisi de Müslümandı. Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Onlar Hıristiyan olarak kaldılar, onları (Müslüman olmaları için) zorlamayayım mı?" deyince Yüce Allah bu âyeti indirdi.

Abd b. Humeyd, Abdullah b. Ubeyde'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilmeden önce, Ensâr'dan olan Sâlim b. Avf oğullarından bir adamın iki oğlu Hıristiyan olmuştu. Bunlar Medine'ye yemek getiren Hıristiyan bir grupla beraber gelmişti. Babaları çocuklarını görünce onlarla münakaşa edip:

“Vallâhi Müslüman olmadan kendilerini göndermeyeceğim" dedi. Ancak çocukları Müslüman olmayı kabul etmeyince, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına davalaşmaya geldiler. Adam:

“Ey Allah'ın Resûlü! Gözümün önünde benim bir parçam cehenneme mi girecek?" deyince, Yüce Allah:

“Dinde zorlama yoktur..." âyetini indirdi. Baba da çocuklarını serbest bıraktı.

Nâsih'te Ebû Dâvud, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Süddî:

“Dinde zorlama yoktur...'" âyeti hakkında şöyle dedi: Bu âyet, Ensâr'dan Ebû Husayn adlı bir adam hakkında indi. Bunun iki oğlu vardı. Şam'dan Medine'ye zeytinyağı getiren tacirler geldi. Bunlar yağlarını satıp geri dönmek istediklerinde, Husayn'ın iki oğlu tacirlerin yanına gittiler. Tacir de onları Hıristiyanlığa davet edince Hıristiyan oldular ve onlarla beraber Şam'a döndüler. Babaları Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip:

“Çocuklarım Hıristiyan olup (tacirlerle) gittiler. Onları getirteyim mi?" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Dinde zorlama yoktur... " dedi. O güne kadar daha Ehl-i kitâb ile savaş emri verilmemişti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ayrıca:

“Allah onları uzaklaştırsın, onlar ilk kâfir olanlardır" buyurmuştu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları geri getirmek için kimseyi göndermeyince, Ebû Husayn, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı içinde bîr şey hissetmişti. Bunun üzerine:

“Hayır; Rabb'ine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar" âyeti indi. Daha sonra Tevbe Sûresi'nde Ehl-i kitâb ile savaşmaya izin veren âyet nâzil olunca:

“Dinde zorlama yoktur..." âyeti neshedildi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır..." âyeti hakkında:

“Bu, insanların Müslüman olmaya başlaması ve Ehl-i Kitâb'ın cizye vermesi zamanındadır" dedi.

Abd b. Humeyd, Nâsih'te Ebû Dâvud ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde bu âyet hakkında şöyle dedi:

“İslamiyet'ten önce Araplar hiçbir dine mensup değildi. Onlar kılıç zoruyla dine zorlandılar. Ancak cizye veren Yahudi, Hıristiyan ve Mecusîlere bir zorlama yoktur."

Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Dinde zorlama yoktur..." âyeti hakkında:

“Ehl-i Kitâb'a Müslüman olmaları için zorlama yapılmaz" dedi.

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Vesk er- Rûmî'den bildiriyor: Ben Ömer b. el-Hattâb'ın kölesi idim. Ömer bana:

“Müslüman ol, eğer Müslüman olursan Müslümanların emanetinde bana yardımcı olursun. Çünkü ben onlardan olmayandan yardım almam" dedi. Ben bunu kabul etmeyince bana:

“Dinde zorlama yoktur..." dedi.

Nehhâs, Eslem'den bildiriyor: Ömer b. el-Hattâb'ın yaşlı bir Hıristiyan kadına:

“Müslüman ol, selamete erersin" dediğini işittim. Yaşlı kadın bunu kabul etmeyince, Ömer:

“Allahım! Şahid ol" dedi ve:

“Dinde zorlama yoktur..." âyetini okudu.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süleyman b. Mûsa:

“Dinde zorlama yoktur..." âyetini:

“Ey Peygamber! İnkarcılarla, ikiyüzlülerle savaş..." âyeti neshetti" dedi.

Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Humeyd el-A'rec bu âyeti (.....) şeklinde okur ve:

“Benim kıraatim Mücâhid'in kıraati gibidir" derdi.

Firyâbî, Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb:

“Tâğût, şeytandır" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah'a tâğûtun ne olduğu sorulduğunda:

“Bunlar şeytanların kendilerine bilgi verdiği kâhinlerdir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:

“Tâğût, kâhindir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:

“Tâğût, sihirbazdır" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid şöyle demiştir:

“Tâğût, insan suretinde bir şeytandır. Davalaşmak için ona giderler. Tâğût (şeytan) onların hâkimidir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mâlik b. Enes:

“Tâğût, insanların Allah'tan başka taptıkları şeydir." dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır..." âyetini açıklarken:

“Allah'tan başka ilah olmadığına inanmaktır" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Musannef te ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Enes b. Mâlik:

“...Kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır..." âyetini açıklarken:

“Burada kulpla, Kur'ân kastedilmektedir" dedi.

Süfyân b. Uyeyne, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Sapasağlam bir kulpa..." âyetinde:

“İman kastedilmektedir" dedi. Süfyân'ın lafzında ise:

“Bu, ihlas kelimesidir' dedi.

Buhârî ve Müslim, Abdullah b. Selâm'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında bir rüyada kendimi yeşil bir bahçede gördüm. Bu bahçenin ortasında demirden bir direk vardı. Direğin bir ucu yerde, diğer ucu da gökyüzünde idi. Direğin en yüksek yerinde bir kulp vardı. Bana direğe çık denildi. Kulpa tutunana kadar çıktım. Bana:

“Kulpa tutun" denildi. Onu tutmuş iken uyandım. Bu rüyamı Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) anlattığımda:

“Bahçe, İslam bahçesi, direk de İslam direğidir. Kulp ise Urvetu'l-Vuskâ'dır. Sen ölene kadar İslam üzere kalacaksın" buyurdu.

İbn Asâkir'in Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Benden sonra Ebû Bekr ve Ömer'e uyunuz. Çünkü onlar Allah'ın uzanmış ipidir. Bu ikisine tutunan kişi, Allah'ın kopmayan sağlam ipine tutunmuş olur."

İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Kader, Tevhîd'in nizamıdır. Kaderi inkâr eden bir kimse Allah'ın birliğini inkâr etmiş olur. Allah'ın birliğine ve kadere iman eden kimse kopmayan sapasağlam kulpa tutunmuş olur."

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Muâz b. Cebel:

“...Kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulp..." âyeti hakkında:

“Cennete girinceye kadar kopmayandır" dedi.

257

"Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar."

İbnu'l-Münzir ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır..."' âyetini açıklarken:

“Bunlar İsa'yı (aleyhisselam) inkâr edip Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) iman edenlerdir" dedi. "...Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar"' âyeti hakkında ise:

“Bunlar İsa'ya iman edip, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilince de onu inkâr edenlerdir" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den veya Miksem'den benzerini rivayet ettiler.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır..." âyeti hakkında:

“Delaletten hidayete çıkarması kastedilmiştir" dedi. "...Onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır..." âyeti hakkında ise:

“Hidayetten dalâlete çıkarması kastedilmiştir" dedi.

İbn Cerîr, Dahhâk'tan bildirir:

“Âyette karanlık'tan kasıt küfür, aydınlıktan kasıt da imandır."

Ebu'ş-Şeyh, Süddî'den bildiriyor:

“Kur'ân'da içinde "karanlık" ile "nur"un geçtiği yerlerde kasıt, küfür ile imandır."

İbn Ebî Hâtim'in, Mûsa b. Ubeyde vasıtasıyla bildirdiğine göre Eyyûb b. Hâlid:

“Hevâ ehli yaratıldığında fitneler de yaratılır. Hevâsı imân olanın fitnesi beyaz ve aydınlık, hevâsı küfür olanın fitnesi de siyah ve karanlık olur" dedi ve söz konusu âyeti okudu.

258

Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye (şımarıp böbürlenerek) Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartışanı görmedin mi? Hanı İbrâhîm, «Benim Rabbim diriltir, öldürür» demiş; o da, «Ben de diriltir, öldürürüm» demişti. (Bunun üzerine) İbrâhîm, «Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir» deyince, kâfir şaşırıp kaldı. Zaten Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

Tayâlisî ve İbn Ebî Hâtim, Ali b. Ebî Tâlib'ten bildiriyor:

“Rabbi hakkında İbrâhim'le (aleyhisselam) tartışan kişi Nemrûd b. Kenân'dır."

İbn Cerîr bunun aynısını Mücâhid, Katâde ve Rabî'den rivayet etti.

Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, el- Azame'de , Zeyd b. Eslem'den bildiriyor: Yeryüzünde ilk zalim kişi Nemrud'du. İnsanlar gider yiyeceklerini ondan (satın) alırlardı. İbrâhim de (aleyhisselam) herkes gibi yiyecek almaya gitmişti. İnsanlardan bir grup Nemrud'un yanına girince onlara:

“Rabbiniz kimdir?" derdi. Onlar da:

“Rabbimiz sensin" karşılığını verirdi. Sıra İbrâhim'e (aleyhisselam) gelince ona da:

“Rabbin kimdir" dedi. İbrâhim (aleyhisselam):

“Rabbim öldüren ve tekrar diriltendir" karşılığını verdi. Nemrud:

“Ben de öldürür dilediğimi diriltirim" dedi. İbrâhim (aleyhisselam):

“Rabbim güneşi doğudan çıkarıyor, sen onu batıdan çıkar" deyince, Nemrud şaşırıp kaldı ve İbrâhim'i (aleyhisselam) yiyecek vermeden gönderdi. Bunun üzerine İbrâhim (aleyhisselam) ailesinin yanına dönerken beyaz bir kum tepesine geldi ve (kendi kendine):

“Ben bu kumdan alıp aileme öyle gitsem, en azından benim geldiğimi gördüklerinde yiyecek bir şeyler getirdiğimi düşünerek sevinmezler mi?" dedi. Öylece kumdan alıp ailesine gitti. İbrâhim (aleyhisselam) eşyalarını indirip uyudu. Hanımı kalkıp eşyaları açtı ve kişinin görmüş olabileceği en güzel yiyeceklerle dolu olduğunu gördü. Ondan kendisine yemek yaptı ve yanına getirdi. İbrâhim (aleyhisselam) o zaman evinde yemek olmadığını da biliyordu. Hanımına:

“Bu yemekler nereden?" deyince:

“Getirdiğin yiyeceklerdendir" karşılığını verdi. İbrâhim (aleyhisselam), Allah'ın kendisini rızıklandırdığını anladı ve ona hamd etti.

Sonra Yüce Allah o zalime bir melek gönderdi. Melek ona Rabbine iman ederse Rabbinin onu mülkünde kendi halinde bırakacağını söyledi. Bunun üzerine Nemrud:

“Benden başka Rab var mıdır?" karşılığını verdi. Melek ikinci defa geldi, Nemrud yine bunu kabul etmedi. Melek üçüncü defa geldiğinde yine kabul etmeyince ona:

“Üç güne kadar ordunu topla" dedi. Nemrud öyle yapıp ordularını topladı. Melek Yüce Allah'ın emri üzerine sivrisinekten bir kapı açtı. Güneş çıkmıştı, ancak sivrisineğin çokluğundan dolayı güneş gözükmüyordu. Yüce Allah sivrisinekleri onların üstüne gönderdi. Sivrisinekler onların etlerini yiyip kanlarını içtiler. Kemikten başka bir şey kalmamıştı. Nemrud olduğu gibiydi ve ona hiç bir şey olmamıştı. Allah ona bir tane sivrisinek gönderdi ki o burnundan içeri girdi (beynine kadar gitti). Dört yüz yıl boyunca başına tokmaklarla vurdurdu. İnsanların en merhametlileri ellerini birleştirip Nemrud'un başına öyle vuruyordu. O dört yüz yıl boyunca zalimliğini sürdürmüştü, Yüce Allah da onu dört yüz yıl boyunca azaplandırdı. Sonra onu öldürdü. Nemrud semaya yükselen kuleyi yapan kişidir. Yüce Allah da onun yaptığı kuleyi temelinden söktü.

İbnu'l-Münzir'in, İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Rabbi hakkında İbrâhîm ite tartışanı görmedin mi?..." âyeti hakkında şöyle dedi:

“Nemrud b. Kenân'ın yeryüzünde ilk hükümdar olduğu söylenirdi. Ona iki adam getirildi. Birini öldürüp birini serbest bırakarak:

“Ben öldürür ve diriltirim. Diriltmem, istediğimi serbest bırakmam, öldürmem de istediğim kişiyi öldürmemdir" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor: Bu hükümdarın Numruz b. Kenân olduğunu konuşurduk. O yeryüzünde ilk zalim hükümdardı. O Bâbil'de ilk kule sahibiydi. Bize söylenene göre, o iki adam getirtip, birini öldürüp diğerini de bırakmış sonra da:

“Ben dilediğimi öldürür, dilediğimi de diriltirim" demiştir.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Ben de diriltir, öldürürüm" demişti..." âyeti hakkında şöyle dedi:

“Dilediğimi öldürür, dilediğimi de öldürmeden bırakırım." Ravi der ki:

“Mağripten maşrike dört hükümdar vardır. İkisi mümin, ikisi de kâfirdir. Müminler Süleyman b. Dâvud ve Zulkarneyn'dir. Kâfirler ise Buhtunassar ve Nemrud b. Kenân'dır. Başka da hükümdar yoktur."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildiriyor: İbrâhim (aleyhisselam) ateşten çıkınca onu hükümdarın huzuruna götürdüler. İbrâhim (aleyhisselam) daha önce hiç hükümdar huzuruna çıkmamıştı. Hükümdar ona:

“Rabbin kimdir?" deyince:

“Rabbim öldüren ve diriltendir" karşılığını verdi. Nemrud:

“Ben de diriltir ve öldürürüm. Ben dört kişiyi bir eve koyar ve aç susuz bırakırım. Açlıktan helak olacakları zaman ikisine yemek ve su verip yaşatırım. Diğer ikisini de ölüme terk ederim" dedi. İbrâhim (aleyhisselam) Nemrud'un bunu yapabileciğini bilip ona:

“Rabbim güneşi doğudan çıkarıyor, sen onu batıdan çıkar" dedi. Kâfir bu duruma şaşırıp:

“Bu deli biridir, deliliğinden ilahlarımızı cesaretle kırdığını ve ateşin kendisini yakmadığını görmediniz mi?" dedi ve kavminin arasında rezil olmaktan korktu.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Süddî:

“...Zaten Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez..."' âyetini açıklarken:

“İmâna erdirmez" dedi.

259

"Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları özerine çökmüş (alt üst olmuş) bir kasabaya uğradı; «Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!» dedi. Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz sene bıraktı; sonra tekrar diriltti. «Ne kadar kaldın?» dedi. «Bir gün yahut daha az» dedi. Allah ona: «Hayır, yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Eşeğine de bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz» dedi. Durum kendisince anlaşılınca: «Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir» dedi."

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî'nin, el- Bn's'ta bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib:

“Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (alt üst olmuş) bir kasabaya uğradı ..." âyeti hakkında şöyle dedi: Yüce Allah'ın Peygamberi Üzeyr (aleyhisselam) genç yaşta kendi şehrinden çıkıp yapıları çökmüş, çatıları döşemelerinin üstüne yıkılmış bir köye gidince:

“...Allah bu köyü, ölümünden sonra nasıl diriltecek?...'" dedi. Bunun üzerine "...Allah, onu tam yüz yıl ölü bir halde bıraktı ve sonra diriltti...'" Yüce Allah ilk önce gözlerini diriltti ve Üzeyr (aleyhisselam) kemiklerinin birbiri üstüne dizilmesini seyretmeye başladı. Sonra etle giydirilip kendisine ruh üflendi. Kendisine:

“...Ne kadar kaldın?" denilince:

“...Bir gün, yahut günün birkaç saati kadar bir müddet..." dedi. Yüce Allah da:

“...Hayır, yüz sene kaldın ..." buyurdu. Şehre geri döndüğünde genç olarak bırakmış olduğu komşusu çok yaşlı bir ihtiyar olmuştu.

İshâk b. Bişr, Hatîb ve İbn Asâkir, Abdullah b. Selâm'dan bildiriyor:

“üzeyr (aleyhisselam) Yüce Allah'ın öldürüp yüz yıl bıraktıktan sonra dirilttiği kişidir."

İbn Cerîr ve İbn Asâkir, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Uzeyr b. Sarûha, Yüce Allah'ın:

“Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (alt üst olmuş) bir kasabaya uğradı; «Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!» dedi. Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz sene bıraktı; sonra tekrar diriltti. «Ne kadar kaldın?» dedi. «Bir gün yahut daha az» dedi. Allah ona: «Hayır, yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Eşeğine de bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz» dedi. Durum kendisince anlaşılınca: «Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir» dedi." âyetinde zikretmiş olduğu kişidir.

İbn Cerîr bir benzerini İkrime, Katâde, Süleyman b. Bureyde, Dahhâk ve Süddî'den rivayet etti.

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir değişik kanaliarla İbn Abbâs, Ka'b ve Vehb (b. Münebbih)'den -her biri bir diğerinden biraz daha değişik lafızlarla- bildiriyor:

“Üzeyr (aleyhisselam) salih ve hikmet sahibi bir kişi idi. Bir gün sürekli gidip geldiği çiftliğine gitti. Öğle vakti olup sıcaklar bastırdığında harabe bir köye ulaştı. Eşeğiyle beraber bir harabeye girdikten sonra eşeğinden indi. (Azık olarak) Beraberinde bir sepet incir ve bir sepet üzüm vardı. O harabenin gölgesinde konaklayıp tabağını çıkardı. Yanında olan üzümün suyunu tabağın içine sıkıp kurumuş ekmekleri çıkardı. Kurumuş ekmekleri (yumuşatıp) yemek için üzüm suyunun içine koyduktan sonra sırt üstü uzanıp ayaklarını bir duvara dayadı. Evlerin tavanlarına baktı ve çöken çatıları, yıkılan duvarları ve orada yaşayanları düşündü. Sonra ufalanmış kemikleri görünce:

“Allah bu köyü, ölümünden sonra nasıl diriltecek ki" dedi. Allah'ın onları tekrar dirilteceğinden bir şüphesi yoktu. Ancak bunu taaccüb babından söylemişti. Yüce Allah ölüm meleğini gönderdi ve canını aldı. Allah onu yüz yıl ölü olarak bıraktı.

Ölümünden sonra yüz yıl geçince İsrâil oğullarının başında bazı sorunlar ve musîbetler vardı. Yüce Allah, Üzeyr'e bir melek gönderdi ve akıl erdirebilmesi için önce kalbini, Allah'ın ölüleri nasıl dirilttiğini görmesi içinde gözlerini diriltti. Sonra kemiklerini birbirine birleştirip etle, deriyle ve saçla giydirdi. Sonra ona ruhu üfledi. Üzeyr (aleyhisselam) bütün bu olanları görüyordu. Kalkıp oturunca melek ona:

“Ne kadar yattın?" dedi. Üzeyr (aleyhisselam):

“Bir gün yahut günün birkaç saati kadar bir müddet" karşılığını verdi. Çünkü o gün ortası öğle vakti uyumuş, gün sonu güneş batmadan da uyanmıştı. Melek ona:

“...Hayır, yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır...'" dedi. Kuru ekmeği ve tabağa sıkmış olduğu üzüm suyu hiç değişmemiş, hâlâ oldukları gibi duruyorlardı. Yine üzüm ve incir değişmemiş oldukları gibi taptaze duruyorlardı.

Sanki içinden buna inanmamıştı. Bunun üzerine melek kendisine:

“Sana söylediğime inanmadın mı? O zaman eşeğine bak" dedi. Eşeğine baktığında kemiklerinin çürümüş ve ufalanmış olduğunu gördü. Melek kemikleri çağırınca her kemik yerinden gelmeye başladı. Melek kemikleri birbirine bindiriyor Üzeyr de (aleyhisselam) Onu seyrediyordu. Sonra ona damarlarını, kaslarını ve etlerini giydirip üzerine deri ve kıllarını çıkardı. Sonra da ona ruhu üfleyince eşek kalktı, başını ve kulaklarını semaya dikerek anırmaya başladı. Yüce Allah:

“...Eşeğine de bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz» dedi" buyurdu. Yani, eşeğine bak kemikleri nasıl birbirine birleştiriliyor. Hatta önce sadece kemikten olma etsiz bir eşek olup sonra da nasıl etle giydirildiğine bak, anlamındadır. "...Durum kendisince anlaşılınca: «Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir» dedi." Burada ölülerin ve başkalarının diriltilmesi kastedilmiştir.

Üzeyr (aleyhisselam) eşeğine binip mahallesine geldiğinde ne oradaki insanlar onu, ne o onları tanımıştı. Ne de evini bulabilmişti. Tahmini olarak devam edip evini buldu ve yüz yirmi yaşlarında gözleri görmeyen yatalak bir kadınla karşılaştı. Bu kadın onun cariyesiydi. Üzeyr (aleyhisselam) gittiğinde yirmi yaşındaydı ve bu cariye onu iyi biliyordu. Üzeyr (aleyhisselam) ona:

“Ey Sen! Burası Üzeyr'în evi mi?" deyince, yaşlı kadın:

“Evet" karşılığını verdi ve ağlıyarak:

“Şu kadar şu kadar yıldan beri kimsenin Üzeyr'i (aleyhisselam) andığını görmedim. İnsanlar onu unuttu" dedi. Üzeyr (aleyhisselam):

“Ben Üzeyr'im" deyince, kadın:

“Yüce Allah'ı eksikliklerden tenzih ederim! Biz Üzeyr'i (aleyhisselam) yüz yıl önce kaybettik ve ondan hiçbir haber almadık" karşılığını verdi. O:

“Ben Üzeyr'im, Yüce Allah beni yüz yıl ölü bıraktı ve sonra tekrar diriltti" dedi. Kadın:

“Üzeyr (aleyhisselam) sevilen ve duası kabul olan birisiydi. O hastalara, mubtelilere şifa ve afiyet için dua ederdi. Allah'a gözlerimi açması için dua et ki seni göreyim. Eğer sen Üzeyr (aleyhisselam) isen seni tanırım" dedi. Üzeyr (aleyhisselam) Rabbine dua edip elleriyle gözlerini meshedince kadının gözleri iyileşti. Onu elinden tutup:

“Allah'ın izniyle kalk" dedi. Yüce Allah onun kötürüm ayaklarını çözdü ve bağdan kurtulmuş gibi ayağa kalktı. Üzeyr'e (aleyhisselam) bakıp:

“Şehadet ederim ki sen Üzeyr'sin(aleyhisselam)" dedi.

Kadın İsrâil oğulları mahallesine gitti. Onlar mahallelerinde toplantı yerindeydiler. Üzeyr'in (aleyhisselam) oğlu yüz on sekiz yaşında yaşlı biri olmuştu. Yaşlanmış torunları da o mecliste idi. Onları çağırıp:

“Bu Üzeyr'dir (aleyhisselam), size geldi" deyince ona inanmadılar. "Ben filan kişiyim, sizin cariyenizim. O Rabbine dua edip gözlerimi açtı ve bağlanmış ayaklarımı canlandırdı. O, Allah'ın kendisini yüz yıl öldürüp sonra tekrar dirilttiğini söylüyor" dedi.

Bunun üzerine oradakiler kalkıp karşısına geldiler. Oğlu ona bakıp:

“Babamın omuzları arasında siyah bir ben vardı" dedi. Omuzlarını açtığında Üzeyr (aleyhisselam) Olduğunu gördü.

İsrâil oğulları:

“Aramızda Tevrât'ı, Üzeyr'den (aleyhisselam) başka ezberleyen yoktur. Buhtunnasar Tevrât'ı yaktı ve adamların ezberlediğinden başka ondan geriye bir şey kalmadı. Onu bize yaz" dediler. Uzeyr'in (aleyhisselam) babası Sarûha, Buhtunnasar zamanında Üzeyr'den (aleyhisselam) başka kimsenin bilmediği bir yerde Tevrât'ı gömmüştü. Onlarla beraber o yere gittiler ve eşip Tevrât'ı çıkardılar. Kitabın yaprakları küflenmiş ve yazı silinmişti. Üzeyr (aleyhisselam) bir ağacın gölgesinde oturdu, İsrâil oğulları etrafında toplandılar. Üzeyr (aleyhisselam) onlara Tevrât'ı yeniledi. Gökyüzünden iki ışık geldi ve Üzeyr'in (aleyhisselam) içine girdi. Tevrât'ı tam hatırladı ve İsrâil oğullarına onu yeniledi. O zaman ona iki ışığın gelmesi, İsrâil oğullarına Tevrât'ı yenilemesi ve onların sorunlarını halletmesinden dolayı Yahudiler:

“Üzeyr (aleyhisselam) Allah'ın oğludur" dediler. Üzeyr (aleyhisselam), İsrâil oğullarına Tevrât'ı bir köyde Hezekîl Peygamberin manastırında yeniledi. Sâburâbâzu denilen köyde de vefat etti.

ibn Abbâs dedi ki:

“...Seni insanlara bir ibret kılalım diye ...'" âyetinde zikredildiği gibi oldu. Yani asıl maksat İsrâil oğullarına delil göstermekti. Çünkü o aynı mecliste yaşlanmış torunlarıyla kendisi genç bir şekilde beraber oturmuştu. O (harabede) öldüğü zaman kırk yaşındaydı. Yüce Allah onu öldüğü günkü gibi tekrar genç olarak diriltmişti.

Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr:

“Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (alt üst olmuş) bir kasabaya uğradı..." âyetini açıklarken:

“Bu kişi irmiyâ adında bir Peygamberdi" dedi.

Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Vehb b. Münebbih'ten bildiriyor: Beytu'l-Makdis yıkılıp, kitaplar yakıldığında, İrmiyâ dağın bir tarafında durup:

“...Allah bu köyü, ölümünden sonra nasıl diriltecek...'" dedi. Yüce Allah onu öldürdü ve yüz yıl ölü olarak bıraktı. Sonra onu diriltip orayı eski haline getirdi. O da birleşip birbirine eklenen kemiklere bakmaya başladı. Sonra kas ve et giydirilen kemiklere bakmaya başladı. Bunları görünce şöyle dedi:

“Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir." Melek de ona:

“Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır" dedi. Yiyeceği (ve içeceği) küfesinde bulunan incir ve testide bulunan su idi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime:

“...Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu köy Beytü'l- Makdis'ti. Buhtunnasar orayı harab ettikten sonra Üzeyr (aleyhisselam) oraya gitmişti."

İbn Cerîr bunun aynısını Katâde, Dahhâk ve Rabî'den rivayet etti.

İbn Ebî Hâtim, Süleyman b. Muhammed el-Yesârî vasıtasıyla bildiriyor: Şam ehlinden bir adamın şöyle dediğini işittim:

“Yüce Allah'ın yüz yıl ölü olarak bırakıp da sonra dirilttiği kişi Hezekîl b. Bûzâ'dır."

İshâk b. Bişrve İbn Asâkir, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor:

“Üzeyr'in (aleyhisselam) ve Buhtunnasar'ın durumu fetret zamanında idi."

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir, Atâ b. Ebî Rabâh'tan bildiriyor:

“Üzeyr'in bu olayı yaşama zamanı İsa (aleyhisselam) ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki zamanda idi."

İshâk b. Bişr ve İbn Asâkir, Vehb b. Münebbih'ten bildiriyor:

“Üzeyr'in (aleyhisselam) kıssası İsa (aleyhisselam) ve Süleyman (aleyhisselam) arasındaki zamanda idi."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in, İbn Cüreyc vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) kelimesi:

“Harab olmuş anlamındadır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) kelimesi:

“Hiç kimsenin bulunmadığı yer anlamındadır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk: (.....) âyetini açıklarken:

“Çatıları anlamındadır" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini açıklarken:

"Çatıları çökmüş anlamındadır" dedi

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba..." âyetini açıklarken:

“Burası harab olduktan sonra bir daha nasıl yapılır, anlamındadır" dedi.

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve Beyhakî'nin, Bas'ta bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Bu konu bize şöyle anlatıldı:

“Yüce Allah, Üzeyr'i (aleyhisselam) kuşluk vakti öldürdü. Güneş batmak üzereyken de onu tekrar diriltti. Onu diriltiği zaman önce gözlerini diriltti. O da kemiklerinin birer birer tekrar nasıl yerlerine döndüğünü seyretmeye başladı."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“...O da bir gün yattım..."âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Dönüp baktığında güneşin tam batmadığını görünce:

“... Yahut günün birkaç saati kadar bir müddet..." dedi.

İbn Ebî Hâtim, Katâde'den bildiriyor:

“Beraberinde olan yemeği bir sepet incir, içeceği de deri tulumdaki sıkılmış meyve suyu idi."

İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildiriyor:

“Üzeyr'in (aleyhisselam) yemeği, bir sepet incir, içeçeği de bir küp şaraptı."

Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Asâkir'in değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) kelimesini açıklarken:

“Değişmemiş anlamındadır" dedi.

Tastî, Mesâil'de, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak ona: (.....) kelimesini sorunca:

“Yıllar onu değiştirmedi, anlamındadır" dedi. Nâfi':

“Araplar bu ifadeyi biliyor mu?" deyince de, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Evet, bilirler. Şairin:

"Bir arada güzelleşti kokusu tadı ile

Değişmemiş görüyorsun bunca yıl sonra bile" dediğini İşitmedin mi?"

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) kelimesini açıklarken:

“Kokmamış mânâsındadır" dedi.

İbn Râhûye, Müsned'de, Ebû Ubeyd, Fedâil'de, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Enbârî, Mesâhifte, Osman'ın azatlısı Hâni el-Berberî'den bildiriyor: Hazret-i Osman mushafları yazdırdığı zaman üç âyette şüpheye düştüler. Bu âyetleri bir oğlağın omuz kemiğine yazdılar ve benimle onu Ubey b. Ka'b ve Zeyd b. Sâbit'e gönderdiler. Yanlarına girip onu Ubey b. Ka'b'a verdiğimde okudu ve: (.....) âyetindeki iki (.....) harfinden birini eliyle silip: (.....) şeklinde yazdı. Yine: (.....) şeklindeki âyetin "nün" harfinin birini silip: (.....) şeklinde yazdı. Üçüncü âyetteki: (.....) "elif" harfini silip: (.....) şeklinde yazdı. Zeyd b. Sâbit te bunlara baktıktan sonra Osman'ın yanına geri döndüm. Sonra da mushaflarda bu şekilde yazıldı.

Ebû Ubeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbnu'l-Enbârî, Hâni'den bildiriyor: Ben, Osman ile Zeyd b. Sâbit arasında elçi idim. Zeyd bana:

“Osman'a, âyetin: (.....) şeklinde mi, yoksa: (.....) şeklinde mi olduğunu sor" dedi.

Osman:

“Ona "hâ" harfini koyun" karşılığını verdi.

Süfyân b. Uyeyne ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:

“...Seni insanlara bir ibret kılalım diye..." âyetini açıklarken:

“O yüzkırk yaşında genç biri olarak diriltildi. Çocukları ise yüz yaşında olmasına rağmen yaşlıydılar."

İbn Ebî Hâtim, İbn Mes'üd'dan bir benzerini rivayet etti.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:

“Çıkarmak, mânâsındadır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyeti hakkında:

“Yiyeceği ve içeçeği yüz yılda bozulmadı. Hâlbuki bunlar bundan daha kısa bir zamanda bozulurlar" dedi. "...Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor..." âyetini açıklarken de:

“Kasları teker teker nasıl diziyoruz, mânâsındadır" dedi.

Hâkim, Zeyd b. Sâbit'ten bildiriyor:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti (.....) şeklinde (.....) harfi ile okudu."

Firyâbî, Saîd b. Mansûr, Müsedded, Müsned'de, Abd b. Humeyd ve İbnu'l- Münzir'in bildirdiğine göre Zeyd b. Sâbit (.....) kelimesini (.....) harfi ile okudu. Mushafında ona (.....) harfine nokta koyup (.....) şeklinde yazdı.

Müsedded'in bildirdiğine göre Ubey b. Ka'b: (.....) şeklinde görüldüğü gibi ona (râ harfine) nokta koydu.

Firyâbî, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd'in değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs bunu: (.....) şeklinde (râ harfi ile) okurdu.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Atâ b. Ebî Rebâh bunu: (.....) şeklinde (râ harfi ile) okurdu.

Abd b. Humeyd, Hasan(-ı Basrî)'den bunun aynısını rivayet etti.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî: (.....) âyetini açıklarken:

“Nasıl oynatırız, mânâsındadır" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd: (.....) âyetini açıklarken:

"Nasıl diriltiriz, mânâsındadır" dedi.

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (.....) şeklinde okudu ve:

“Ona bu şekilde söylendi" dedi.

Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (.....) lafzıyla okur ve şöyle derdi:

“Üzeyr (aleyhisselam) İbrâhim'den (aleyhisselam) daha üstün değildir. Yüce Allah ona: (.....) buyurdu.

İbn Cerîr'in, Hârun'dan bildirdiğine göre İbn Mes'ûd bu âyeti (.....) emir sigasıyla okudu.

İbn Ebû Dâvud, Mesâhifte, A'meş'ten bildiriyor: Abdullah'ın kıraatında bu âyet (.....) şeklindedir.

260

"Hanı İbrâhîm, «Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster» demişti. (Allah ona) «İnanmıyor musun?» deyince, «Hayır (inandım) ancak kalbimin mutmain olması için» demişti. Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."

İbn Ebî Hâtim ve el-Azame'de Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildiriyor: İbrâhim (aleyhisselam) deniz kenarında ölü bir adamla (ölü adamın Habeşli olduğunu söylemişlerdir) karşılaştı. Deniz yaratıkları çıkıp o ölüden yiyordu.

Vahşi hayvanlar ve yırtıcı kuşlar da ondan yiyordu. İbrâhim (aleyhisselam) o zaman:

“Ey Rabbim! Deniz yaratıkları, yeryüzünün vahşi hayvanları ve yırtıcı kuşlar bundan yiyor. Sonra sen bu hayvanları da öldüreceksin, çürüyecekler ve onları tekrar dirilteceksin. Onu nasıl tekrar dirilteceğini gösterir misin?" dedi. Yüce Allah ona:

“Ey İbrâhim! Ölüleri dirilteceğime inanmıyor musun?" buyurunca:

“İnanıyorum ey Rabbim! «Ancak kalbimin mutmain olması için» Senin delillerini ve bana cevap verdiğini görmek istiyorum" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Dört kuş al!" buyurdu. İbrâhim (aleyhisselam) buyrulduğu gibi yaptı. Aldığı kuşlar kaz, deve kuşu yavrusu, horoz ve tavustu. Kestiği kaz, deve kuşu yavrusu, horoz ve tavustan değişik iki parça alarak dört ayrı dağın tepesine koydu. İşte Yüce Allah'ın:

“...Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak..."' âyeti da bu anlama gelmektedir. Sonra bir kenara çekildi. Bu kuşların başları da ayakları altındaydı. Yüce Allah'ın ismiyle onları çağırınca, her bir yarımı diğer yarıma ve her tüy kendi kuşuna geri geldi. Sonra başsız olarak uçup ayaklarının yanına geldiler. Başlarını boyunlarına koymak istiyorlardı. Ayağını kaldırdığında her kuş kendi başını boynuna koyup eskisi gibi oldular. "...Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir..." âyeti de:

“Yüce Allah'ın her şeye gücü yeter" mânâsındadır. (.....) kelimesi ise:

“İstediği her şeye hükmeder" mânâsındadır.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den buna benzer bir rivayette bulundular.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, Hasan(-ı Basrî)'den buna benzer bir rivayette bulundular.

İbn Cerîr, İbn Cüreyc'ten bildiriyor: İbrâhim'in (aleyhisselam) olayı bana şöyle anlatıldı: İbrâhim (aleyhisselam) yolda giderken vahşi hayvanların ve yırtıcı kuşların yediği bir eşek leşiyle karşılaştı. Onun etini yediler ve geriye sadece kemikler kaldı. O, şaşkınlıkla bunu izliyordu. Sonra:

“Ey Rabbim! Bunu bu vahşi hayvanların ve yırtıcı kuşların midesinden tekrar çıkarıp toplayacağını biliyorum. Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster" dedi. Yüce Allah:

“İnanmıyor musun?" buyurunca:

“İnanıyorum, ancak duymak görmek gibi değildir" dedi.

İbn Ebî Hâtim, Hasan'dan bildiriyor: İbrâhim (aleyhisselam), Rabbinden ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini istedi. İbrâhim (aleyhisselam) o zaman kavminden eziyet görüyordu. Gördüğü eziyetten dolayı Rabbine dua etti ve:

“Ey Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildiriyor: Yüce Allah İbrâhim'i (aleyhisselam) dost edindiği zaman ölüm meleği bu müjdeyi İbrahim'e (aleyhisselam) haber vermek için Yüce Allah'tan izin istedi. Yüce Allah da ona izin verdi. Ölüm meleği yanına gittiğinde İbrâhim (aleyhisselam) evde değildi. Ancak ölüm meleği içeri girdi. İbrâhim (aleyhisselam) insanların en kıskancıydı ve bir yere gittiği zaman kapısını kapatırdı. Geldiğinde evinde birinin olduğunu gördü ve onu cezalandırmak için üzerine yürüyüp:

“Avluma geçmene kim izin verdi?" dedi. Ölüm meleği:

“Bu evin Rabbi bana izin verdi" karşılığını verince, İbrâhim (aleyhisselam):

“Doğru söyledin" dedi ve onun ölüm meleği olduğunu anladı. Ancak yine de:

“Sen kimsin?" diye sorunca:

“Ben ölüm meleğiyim, Allah'ın seni dost edindiğini müjdelemeye geldim" dedi. Bunun üzerine İbrâhim (aleyhisselam) Allah'a hamd edip:

“Ey ölüm meleği! Bana kâfirlerin canını nasıl aldığını göster" dedi. Ölüm meleği:

“Buna tahammülün olmaz" deyince, İbrâhim (aleyhisselam):

“Hayır, olur" karşılığını verdi. Ölüm Meleği ona:

“Biraz yüzünü çevir" deyince, yüzünü çevirdi. Tekrar ölüm meleğine bakınca onun siyah, başı semada olan, ağzından ve kulaklarından ateşler fışkıran biri olarak gördü. Üzerinde hiç saç yoktu. Sadece ağzından ve kulaklarından ateşler fışkıran siyah bir adam olarak görüp bayıldı. İbrâhim (aleyhisselam) kendine geldiğinde ölüm meleği eski haline gelmişti. Bunun üzerine:

“Ey ölüm meleği! Kâfir kişi öleceği zaman cehennem azabını görmese bile seni görmesi yeterlidir. Bana mümin kişinin canını nasıl aldığını göster" dedi. Ölüm meleği ona:

“Biraz yüzünü çevir" deyince, yüzünü çevirdi. Tekrar ölüm meleğine bakınca onu genç, insanlar içinde en güzel yüzlü, en güzel kokulu biri olarak beyaz elbiseler içinde gördü. Ona:

“Ey ölüm meleği! Mümin kişi öleceği zaman mutluluk ve güzellikler görmese bile seni görmesi yeterlidir" dedi. Ölüm meleği gidince İbrâhim (aleyhisselam) Rabbine dua edip:

“Ey Rabbim! Senin dostun olduğunu bilmem için bana ölüyü nasıl dirilttiğini göster" diye dua etti. Yüce Allah, bu dostluk konusunda ona:

“...İnanmıyor musun?"buyurunca:

“Hayır, inanıyorum, ancak dostluğundan kalbimin mutmain olmasının istedim" dedi.

Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, el- Esmâ ve's-Sıfât'ta bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Ancak kalbimin mutmain olması için..." âyetini açıklarken:

“Yüce Allah'ın dostluğundan mutmain olma mânâsındadır" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sıfât'ta bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Ancak kalbimin mutmain olması için..." âyetini açıklarken:

“Dua ettiğim zaman duamı kabul edeceğini ve istediğimi vereceğini bileyim" mânâsındadır" dedi.

Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Şuab'da Beyhakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid ve İbrâhîm(-i Nehaî):

“...Ancak kalbimin mutmain olması için..." âyeti hakkında:

“İmânıma daha fazla imân katmak için, anlamındadır" dediler.

Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbn Merdûye ve el- Esmâ ve's-Sıfât'ta Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Biz şüphe etmede İbrâhim'den (aleyhisselam) daha fazla hak sahibiyiz. O: «Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster» demişti ki, Rabbi: «...İnanmıyor musun?...» buyurunca: «Hayır (inandım) ancak kalbimin mutmain olması için» demişti. Allah, Lût'a (aleyhisselam) rahmet eylesin.

O çok sağlam bir yere sığınmıştı. Eğer Yusuf'un (aleyhisselam) zindanda kaldığı kadar kalsaydım, beni oradan çıkarmak isteyen davetçiye icabet ederdim,"

Abdurrezzâk ve İbn Cerîr'in Eyyûb'den bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Ancak kalbimin mutmain olması için..." âyeti hakkında:

“Kur'ân'daki hiçbir âyet onun gibi ümit verici değildir" demiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Kendisi Abdullah b. Amr b. el-Âs'a:

“Senin için en fazla ümit verici âyet hangisidir" deyince:

“Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin..." âyetidir" karşılığını verdi. Bunun üzerine İbn Abbâs şöyle dedi:

“Bana göre en ümit verici âyet, Yüce Allah'ın: «İnanmıyor musun?» sorusuna karşılık, İbrâhim'in (aleyhisselam): «Hayır (inandım)» cevabını yeterli gördüğü âyettir. Bu şeytanın insan kalbine koyduğu vesvesedir."

İbn Ebî Hâtim'in, Haneş vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Öyleyse, dört kuş tut..." âyetini açıklarken:

“Bu kuşlar, kuğu, tavus, horoz ve güvercindir" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildiriyor:

“O dört kuş, horoz, tavus, ekin kargası ve güvercindi."

Saîd b. Mansûr Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Şuab'da değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs: kelimesini:

“Onları parçala" şeklinde açıklamıştır.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) kelimesini açıklarken:

“Bu ifade Nabatice dilinde, onları ikiye böl, anlamına gelir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime: (.....) kelimesini açıklarken:

“Bu ifade Nabatice dilinde "Onları kes" anlamındadır" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“(.....) kelimesini açıklarken:

“Bu ifade Habeşlilerin dilinde, onları kesip kanlarını ve tüylerini birbirine karıştır, mânâsındadır" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in, Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) kelimesini açıklarken şöyle demiştir:

“Onları bağla, mânâsındadır. Onları bağladıktan sonra da kesti."

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Vehb:

“Ne kadar dil varsa mutlaka Kur'ân'da ondan bir şeyler vardır" dedi. Kendisine:

“Rumca ne var denilince:

“Onları kes mânâsında (.....) kelimesi vardır" karşılığını verdi.

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Ba s'ta, Ebû Cemre vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Onları parçala..." âyeti hakkında:

“Onların kanatlarını kes ve her birini dörde ayır. Her bir parçayı da bir yere koy, kastedilmektedir" dedi. "...Sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler..." ayetini açıklarken de:

“Bu bir örnektir. Bu şekilde Yüce Allah ölüleri diriltecektir" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“O, dört kuş alarak onları kesip etlerini, tüylerini ve kanlarını birbirine karıştırıp dört dağa koymakla emrolundu" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh): (.....) âyetini açıklarken:

“Yanına al, anlamındadır" dedi.

İbn Ebî Hâtim, Tâvus vasıtasıyla İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Kuşların başlarını eline alarak onların parçalarını yedi dağa koydu. Birer birer toplanıp birleşen parçaların ve tüylerin başsız olarak dirilişlerine bakmaya başladı. Sonra başlarının yanına geldiler ve onları boyunlarına taktılar."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“İbrâhim'in İlâhı ismiyle gelin, diye çağırdı."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî: (.....) âyetini açıklarken:

“Ayaklarıyla koşarak gelmektir" dedi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî): İbrâhim (aleyhisselam) horoz, tavus, ekin kargası ve güvercin alıp başlarını, ayaklarını ve kanatlarını kesti. Sonra bir dağa gidip oraya et, kan ve tüy koydu. Bu şekilde bunları dört dağa koydu. Sonra da:

“Ey birbirinden ayrılmış kemikler, etler ve kaslar! Toplanın, Allah ruhlarınızı size geri verecektir" diye seslendi. Bunun üzerine kemikler birbirine gelmeye, tüyler birbirine uçmaya ve kanlar birbirine akmaya başladı. Bu, her kuşun kanı, eti ve tüyü yerine dönene kadar böyle devam etti. Sonra Yüce Allah Ibrâhim'e (aleyhisselam) şöyle vahyetti:

“Sen ölüleri nasıl dirilttiğimi göstermemi istedin. Ben yeri yarattım ve onda batı, doğu, güney ve kuzeyden esen rüzgarı koydum. Kıyamet gününde Sûr üfürüldüğü zaman yeryüzünde olan, öldürülen ve ölenlerin hepsi bu dört kuşun dört dağdan toplandığı gibi geri toplanacaktır" dedi ve:

“(Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir...'" âyetini okudu.

Beyhakî'nin, Şuab'da bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster"' âyetini açıklarken şöyle dedi:

“İbrâhim (aleyhisselam) Yüce Allah'ın ölüleri dirilteceğine inanmıştı, ancak görmek duymak gibi değildi. Allah ona dört kuş alıp kesmesini ve tüylerini yolmasını emretti. İbrâhim (aleyhisselam) onları kesip etlerini parça parça ederek hepsini birbirine karıştırdı. Onları dörde ayırdıktan sonra her bir parçayı bir dağa koydu. İbrâhim (aleyhisselam) onlardan bir tarafa çekilip, onları kesmeden önceki hallerine dönene kadar her parçanın kendi sahibine dönüşünü seyretmeye başladı. Sonra da kuşlar koşarak yanına geldiler."

Beyhakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini açıklarken:

"Onların tüylerini ve etlerini yolup parça parça et, mânâsındadır" dedi.

Beyhakî'nin bildirdiğine göre Atâ bu konuda:

“Onları parçala ve birbirine karıştır, mânâsındadır" dedi.

261

"Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfü geniş olandır, hakkıyla bilendir."

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfü geniş olandır, hakkıyla bilendir" âyetini açıklarken:

“Her bir iyiliğin yedi yüz katıyla karşılık görmesinin açıklaması da budur" demiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyet hakkında:

“Bu, Allah yolunda infakta bulunan kişiler hakkındadır. Bunların infak ettikleri yediyüz katıyla karşılık görür" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:

“...Allah, lütfü geniş olandır, hakkıyla bilendir" âyetini açıklarken:

“Tükenmez olan lutfundan dilediği kadar veren ve kime vereceğini bilendir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî' bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) hicret üzere biat edip de Medine'de yanında kalanlar ve izni olmadan bir yere ayrılmayan kişilerin her iyiliğine karşılık yedi yüz katı sevap vardır. İslam üzere biat edenin de her iyiliğine karşılık on katı sevap vardır."

İbn Mâce ve İbn Ebî Hâtim'in İmrân b. Husayn, Ali, Ebu'd-Derdâ, Ebû Hureyre, Ebû Umâme, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Amr ve Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah yolunda infakta bulunan kişi, evinde oturuyor olsa bile her dirhemine karşılık yedi yüz dirhem karşılık (sevap) vardır. Her kim de Allah yolunda bizzat kendisi savaşır ve (bu yolda) infakta bulunursa, kıyamet gününde her dirhemine karşılık yedi yüz bin dirhem karşılık (sevap) vardır" buyurdu ve:

“...Allah, dilediğine kat kat verir..."âyetini okudu.

Buhârî, Târih'te, Enes'ten bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah yolunda yapılan infak, yedi yüz kat olarak geri ödenir" buyurdu.

Ahmed, Müslim, Nesâî, Hâkim ve Beyhakî, Ebû Mes'ûd'dan bildiriyor: Adamın biri yularlı devesini Allah yolunda tasadduk etti. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kıyamet gününde buna karşılık sana yularlı yedi yüz deve vardır" buyurdu.

Ahmed, Tirmizî, Nesâî, İbn Hibbân, Hâkim ve Şuab'da Beyhakî'nin Hureym b. Fâtik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kim Allah yolunda infakta bulunursa ona karşılık kendisine yedi yüz katı (sevap) yazılır. "

Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân'da İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Allah katında yedi çeşit amel vardır. Bunların ikisinin karşılığı vacip olan, ikisi mislince ödenen, biri on misliyle ödenen, biri de yedi yüz misliyle ödenendir. Biri de sahibinin sevabını Allah'tan başka kimsenin bilmediği ameldir. Karşılığı vacip olan iki amel, halis bir şekilde ibadet eden ve Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kişiye Cennetin, Allah'a şirk koşup da ölen kişiye de Cehennemin vacip olmasıdır. Kötülük eden kişiye mislince ceza, iyilik etmeye karar verene de mislince sevap vardır. Bir iyilik edene on misli sevap vardır. Allah yolunda infakta bulunanın her dirhemine karşılık yedi yüz dirhemlik, her dinarına karşılık da yedi yüz dinarlık (sevap) vardır. Oruç Allah'ındır, onun sevabını da Allah'tan başka hiç kimse bilmez."

Taberânî, Muâz b. Cebel'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'ın zikriyle Allah yolunda cihad edene ne mutlu! Onun her kelimesinde yedi yüz bin sevabı vardır. Allah'ın arttıracağından başka her sevabı da on misli yazılır" buyurdu. Oradakiler:

“Ey Allah'ın Resûlü! Allah yolunda infak da aynı mı?" deyince:

“İnfak da aynı şekildedir" buyurdu.

Ravi Abdurrahman der ki: Muâz'a:

“Bir infak yedi yüz katıyla karşılık görür" dediğimde:

“Aklın azalmış, zira o, savaşa gitmeden infakta bulunup da evinde oturan kişi için geçerlidir. Eğer hem savaşır hem de infakta bulunursa, Yüce Allah rahmet hazinelerinde kulların bilmediği ve kulların görmediği şeyler saklamıştır. İşte onlar Allah'ın hizbindendir. Allah'ın hizbi galip gelenlerdir" karşılığını verdi.

Hâkim'in bildirdiğine göre Adiy b. Hâtim, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hangi sadaka daha üstündür?" diye sorunca, Allah Resûlü:

“Kulun, Allah yolunda hizmette bulunması veya Allah yolunda savaşanlara bağışlanan çadır gölgesi veya Allah yolunda bir hayvanı damızlık olarak vermesidir" buyurdu.

Tirmizî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“En üstün sadaka, Allah yolunda savaşanlara bağışlanan çadır gölgesi veya onlara hizmet edecek bir hizmetçi veya Allah yolunda bir hayvanın damızlık olarak verilmesidir. "

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin Zey b. Hâlid el- Cuhenî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kim Allah yolunda bir savaşçıyı donatırsa savaşmış gibi olur. Kim de bir savaşçının geride kalan ailesini gözetirse yine savaşmış gibi olur. "

İbn Mâce ve Beyhakî'nin Ömer b. el-Hattâb'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kim Allah yolunda savaşan birini tam bir şekilde (atından azığına kadar) donatırsa, o ölene veya dönene kadar aynı onun sevabı kadar sevap alır. "

Taberânî'nin, M. el-Evsat'ta Zeyd b. Sâbit'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kim Allah yolunda bir savaşçıyı donatırsa savaşçının sevabı kadar sevap alır. Kim de bir savaşçının geride kalan ailesini gözetir, onların nafakasını karşılarsa yine savaşçının sevabı kadar sevap alır."

Müslim ve Ebû Dâvud, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Lihyan oğullarına:

“Her iki kişiden bir kişi çıksın" diye bir haber gönderdi. Sonra oturanlara:

“Kim savaşçının ailesine iyi vekil olursa savaşçının sevabı kadar sevap alır" buyurdu.

Ahmed, Hâkim ve Beyhakî'nin Sehl b. Huneyf'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kim Allah yolunda cihad eden kişiye veya başkasının borcunu yüklenip de zor durumda kalan kişiye veya mükâteb köleye yardım ederse, Yüce Allah gölgelerin olmadığı günde (kıyamet gününde) onu gölgesi altına alır."

İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî'nin Ömer b. el-Hattâb'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kim bir savaşçının başını ğölgelendirirse, kıyamet gününde Yüce Allah onu gölgelendirir. Kim Allah yolunda bir savaşçıyı donatırsa savaşçının sevabı kadar sevap alır. Kim de Allah için Allah'ın ismi zikredilsin diye bir mescid inşa ederse, Allah da Cennette ona bir ev inşa eder. "

Ahmed, Nesâî, Hâkim ve Beyhakî, Sa'sa'a b. Muâviye'den bildiriyor: Ebû Zer'e:

“Bana hadis söyle" dediğimde şu karşılığı verdi: Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Müslüman kullardan her kim Allah yolunda yanındaki maldan ikişer tane infakta bulunursa, mutlaka Cennetin bekçileri onu karşılar. Her biri de onu kendi kapısına davet eder" buyurdu. Ona:

“Bu nasıl olacak?" dediğimde:

“Eğer binekse iki binek, deveyse iki deve, sığırsa iki sığır vermendir" karşılığını verdi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu... bir tohum gibidir..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Hac etmek için harcanan parayla cihad etmek için harcanan para aynı olup (Allah katında) karşılığı (sevabı) bire yediyüzdür. Çünkü ikisi de Allah yolunda yapılan bir harcamadır"

Ahmed, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Beyhakî'nin, Sünen'de Bureyde'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Hac etmek için harcanan para, Allah yolunda harcanan para gibi olup (Allah katında) karşılığı (sevabı) bire yediyüzdür."

Taberânî'nin, M. el-Evsat'ta bildirdiğine göre Enes, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu söyledi:

“Hac etmek için harcanan para, Allah yolunda harcanan para gibi olup (Allah katında) bir dirhemin karşılığı (sevabı) yedi yüzdür. "

Ebû Dâvud ve Hâkim'in Muâz b. Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Namazın, orucun ve zikirin sevabı, Allah yolunda yapılan harcamanın sevabından yediyüz kat daha fazladır."

262

"Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incıtmeyenlerin, Rab'leri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde bu âyet hakkında:

“Yüce Allah verdikleriyle minnet edenleri bildi ve bu konuda önceden onları uyardı" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Bazı topluluklar kendilerinden bir adamı Allah yolunda gönderir veya adamın birine infakta bulunup adama verdiği nafakayla başına kakıp eziyet ederlerdi. Başa kakması «Allah yolunda şunu şunu harcadım» deyip, ecrini Allah'tan beklememesidir. Nafaka verdiği adama da:

“Ben sana şunu şunu vermedim mi?" demesidir.

İbnu'l-Münzir ve Hâkim, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Berâ b. Âzib'e:

“Ey Berâ'! Annene nasıl nafaka veriyorsun?" diye sordu. Berâ ailesini bolca nafaka veren biriydi. O:

“Hesab etmiyorum" karşılığını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ailene ve çocuklarına infak ettiğin sadakadır. Bu infakla başa kakıp eziyet etme" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir'in Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“İsraf etmeden ve kısmadan ailenize verdiğiniz nafaka, Allah yolunda verilmiş nafakadır. "

Taberânî, Ka'b b. Ucre'den bildiriyor: Adamın biri Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından geçti. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı bunun kuvvet ve hırsını görünce:

“Ey Allah'ın Resûlü! Keşke bu adam Allah yolunda biri olsaydı" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Eğer küçük çocuklarının rızkını kazanmak için çıktıysa Allah yolundadır. Eğer yaşlı ve büyük olan anne babasının rızkını kazanmak için çıktıysa Allah yolundadır. Eğer kendi namusunu korumak için çıktıysa Allah yolundadır. Eğer riya ve kibir için çıktıysa şeytan yolundadır,"

Abdurrezzâk, Musannef’te, Eyyûb'tan bildiriyor: Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashâbının yanına bir tepenin başından bir adam yaklaştı. Ashâb:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bu adam ne kadar kuvvetli, keşke bu kuvvetini Allah yolunda kullansaydı" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Allah yolunda olmak için illa bu yolda öldürülmek mi gerek? Anne babasının rızkını helalden kazanmak için yola çıkan kişi Allah yolundadır. Çocuklarının rızkını helalden kazanmak için yola çıkan kişi Allah yolundadır. Kendi rızkını helalden kazanmak için yola çıkan kişi Allah yolundadır. Kazanıp malını çoğaltmak için yola çıkan kişi şeytan yolundadır. "

Beyhakî'nin, Şuab'da Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kim anne babasının rızkını kazanmak için çalışırsa Allah yolundadır. Kim çocuklarının rızkını kazanmak için çalışırsa Allah yolundadır. Kim iffetini korumak için çalışırsa Allah yolundadır. Kim mal biriktirmek için çalışırsa şeytan yolundadır. "

Ahmed ve Sünen'de Beyhakî'nin Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kim Allah yolunda kendisinden artandan nafaka verirse (Allah katında bunun) karşılığı bire yediyüzdür. Kim de kendi nefsine ve ailesine infakta bulunursa veya bir hastayı ziyaret ederse veya zarar verici bir şeyi yoldan kaldırırsa, iyiliğin karşılığı bire ondur. Hakkıyla tutulan oruç kişiye kalkandır. Allah kişinin bedenine bir musibet verirse o musibet günahlarının kefareti olur. "

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim ve Tirmizî, Nesâî'nin Ebû Mes'ûd el- Bedrî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kişinin Allah rızasını gözeterek ailesine yaptığı harcamalar sadakası sayılır. "

Buhârî ve Müslim'in Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Allah rızasını gözeterek bir nafaka verdiğinde o nafaka sebebiyle Allah mutlaka ecrini verir. Hatta hanımının ağzına koyduğun lokma bile yine böyledir. "

Ahmed'in Mikdâm b. Ma'di Kerib'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kendi nefsine harcadığın senin için bir sadakadır. Çocuğuna yedirdiğin senin için bir sadakadır. Hanımına yedirdiğin senin için bir sadakadır. Hizmetçine yedirdiğin senin için bir sadakadır. "

Taberânî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kişinin iffetini korumak için kendi nefsine yaptığı harcama sadakadır. Kişinin hanımına, çocuklarına ve ailesine yaptığı harcama da sadakadır."

Taberânî'nin, M. el-Evsat'ta Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kişinin kendine, ailesine, çocuklarına, yakın ve akrabalarına yaptığı harcamalar onun için bir sadakadır."

Ahmed ve Ebû Ya'lâ'nın Amr b. Umeyye'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kişinin ailesine yaptığı harcama onun için bir sadakadır. "

Ahmed ve Taberânî'nin İrbâd b. Sâriye'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kişi hanımına su içirse bile ona sevabı verilir. "

Ahmed ve Taberânî'nin Ümmü Seleme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kim iki kızına veya iki kız kardeşine veya iki kadın akrabasına Allah rızasını gözeterek onlara yetecek şekilde, Allah'ın nimetlerinden nafakalarını karşılarsa kıyamet gününde ateşe karşı ona perde olurlar. "

Taberânî ve Şuab'da Beyhakî, Avf b. Mâlik'ten bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bir Müslümanın üç kızı olur da onları evlendirene kadar veya kendisi ölene kadar nafakalarını karşılarsa, mutlaka bu kişiler kendisine (kıyamet gününde) ateşe karşı perde olurlar" buyurdu. Kadının biri:

“İki kız olması durumunda yine aynı mı?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İki kız da aynıdır" karşılığını verdi.

Buhârî, Müslim ve Tirmizî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Beraberinde iki kızı bulunan bir kadın yanıma girip benden yardım istedi. Ancak yanımda tek bir kuru hurmadan başka bir şey yoktu. Hurmayı kadına verdiğimde onu iki kızı arasında paylaştırdı, kendisi ondan yemedi ve sonra da kalkıp gitti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince durumu kendisine anlattım. Bunun üzerine:

“Kim kızlarıyla bir şeyden dolayı sınanırsa ve onlara iyi bakarsa bu kişiler kendisine (kıyamet gününde) cehenneme karşı perde olurlar" buyurdu.

Müslim, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Yoksul bir kadın iki kızını taşıyarak yanıma geldi. Onlara üç tane kuru hurma verdim. Her kızına bir hurma verdi. Üçüncü hurmayı kendisi yemek için ağzına götürdüğünde kızları onu da yemek istedi. Bunun üzerine yemek istediği hurmayı da ikiye ayırıp kızlarına verdi. Bu hareketi hoşuma gitmişti. Bu durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) anlattığımda:

“Yüce Allah o hurma sebebiyle ona Cenneti vacip kıldı" veya:

“O hurma sebebiyle onu Cehennemden azad etti" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, el-Edebu'l-Müfred'de Buhârî, Müslim ve Tirmizî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber:

“İki kıza buluğ çağına erinceye kadar bakan kişiyle bunlar gibi beraber Cennete gireceğiz" buyurdu ve iki parmağını gösterdi.

İbn Ebî Şeybe ve İbn Hibbân'ın Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İki veya üç kızının, iki veya üç kız kardeşinin nafakasını kazanıp onlar ölene kadar veya kendisi ölene kadar kendilerine bakan kişiyle Cennette bunlar gibi beraber olacağız" buyurdu ve işaret parmağı ile yanındaki parmağı gösterdi.

İbn Ebî Şeybe, İbn Mâce, İbn Hibbân, Hâkim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“İki kızı olan bir Müslüman, kızları yanında olduğu müddetçe veya kendisi kızlarının yanında olduğu müddetçe onlara iyilikte bulunursa, onlar sebebiyle muhakkak cennete girer."'

Bezzâr'ın bildirdiğine göre Ebû Hureyre, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Akrabası olan veya olmayan bir yetimi himayesi altına alan kişiyle bunlar gibi Cennetteyiz" buyurdu ve iki parmağını gösterdi. Sonra şöyle devam etti:

"Kim üç kıza bakarsa o da Cennettedir. Onun sevabı, Allah yolunda cihad edenin ve gündüz oruç tutup geceyi ibadetle geçirenin sevabı gibidir."

İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, Tirmizî ve İbn Hibbân'ın Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kimin üç kızı veya üç kız kardeşi veya üç kız yeğeni varsa ve Allah korkusuyla yanlarında kalarak onlara bakarsa (diğer bir lafızda:

“Onları güzel terbiye edip büyütür ve evlendirirse..." şeklindedir) buna karşılık ona Cennet vardır. "

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, el-Edebül-Müfred'de, Bezzâr, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Şuab'da, Beyhakî'nin Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kimin üç kızı varsa ve onları barındırıp merhamet ederek nafakalarını karşılarsa Cennet ona vacip olur." Oradakiler:

“Ey Allah'ın Resûlü! İki kız olsa da durum aynı mıdır" deyince:

“İki de olsa aynıdır" buyurdu. Orada bulunanlardan bazıları:

“Bir kızın durumu sorulsaydı Allah Resûlü bir kız için de aynı durumun geçerli olacağını söyleyecekti" demişlerdir.

İbn Ebî Şeybe, Hâkim ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kimin üç kızı varsa ve onları barındırıp hüzünlü ve neşeli anlarında onlara sabrederse Yüce Allah onlar sebebiyle onu Cennete sokar." Adamın biri:

“Ey Allah'ın Resûlü! İki kız olsa da durum aynı mıdır" deyince:

“İki de olsa aynıdır" buyurdu. Yine biri:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bir kız olsa da durum aynı mıdır?" deyince:

“Bir de olsa aynıdır" buyurdu.

Buhârî, el-Edebu'l-Müfred'de ve Beyhakî'nin Şuab'da, Ukbe b. Âmir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kimin üç kızı varsa ve onlara sabrederek malından yedirir, içirir ve giydirirse, bu kızlar (kıyamet gününde) onunla Cehennem ateşi arasında perde olurlar."

263

"Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, Halîm'dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir)."

İbn Ebî Hâtim, Amr b. Dînâr'dan bildiriyor: Bize Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu söylendi:

“Allah katında hiçbir sadaka kişinin: «Yüce Allah'ın:

“Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır..." buyurduğunu işitmedin mi?» demesinden daha sevimli değildir. "

İbn Mâce'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“En hayırlı sadaka, Müslümamn ilim öğrenip öğrendiğini de diğer bir Müslüman kardeşine öğretmesidir"

Murhibî, Fadlu'l-İlm'de ve Beyhakî'nin, Şuab'da Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Müslüman kişi Müslüman kardeşine, kendisiyle daha fazla hidayete ereceği ve kötü şeyden alıkoyacağı hikmetli bir sözden daha güzel bir şey hediye edemez. "

Taberânî'nin, Semure b. Cundub'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İnsanlar yayılan bir ilimden daha güzel hiçbir sadakada bulunmadı."

Taberânî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Verilebilecek en güzel sadaka, kişinin işittikten sonra gidip başka bir Müslüman kardeşine öğreteceği hak sözdür. "

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, halimdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir)." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Kişinin, birine: «Allah'ın rahmeti üzerine olsun, Allah sana rızık versin» demesi, onu azarlayan ağır sözler söylememesidir."

İbn Cerîr'in, Ali (b. Ebî Talha) vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Zengin kişi zenginliğiyle, sabırlı kişi de sabrı ile kemâle eren kişidir" dedi.

264

"Ey îman edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Dahhâk bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Bir infakta bulunup verdiği bu infakla başa kakanın ecri yok olur. Yüce Allah bunu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayaya benzetmektedir. Yüce Allah sadaka verip de sonra başa kakanın ecrini, yağmurun kayanın üstündeki toprağı silip götürmesi gibi silip götürmektedir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî bu âyet hakkında şöyle dedi: Yüce Allah müminlere:

“...Sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın...'" buyurmaktadır. Riyada bu şekilde sadakayı boşa çıkarır. İnsanlara gösteriş olsun diye sadaka verenin sadakası riya ile beraber, yağmurla kayanın üzerindeki toprağın gitmesi gibi gider.

Ahmed, Zühd'de , Abdullah b. Ebî Zekeriya'dan bildiriyor:

“Bana bildirilene göre kişi bir şeyde riya ile amel ederse daha önceki amellerini de boşa çıkarır."

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin, Şuab'da, Ebû Saîd el- Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Verdiğiyle başa kakan, anne babaya asi olan, devamlı içki içen, sihirbaz ve kâhine inanan kişiler Cennete girmeyecektir. "

Bezzâr ve Hâkim'in, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah kıyamet gününde üç kişiye (rahmet bakışıyla) bakmayacaktır. Bunlar anne babaya asi olan, devamlı içki içen ve verdiğiyle başa kokanlardır. Üç kişi de Cennete girmeyecektir. Bunlar da anne babaya asi olan, deyyus ve erkeğe benzemeye çalışan kadınlardır. "

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Mennân, Cennete girmeyecektir. Bu söz Allah'ın Kitâbı'nda (.....) âyetini okuyana kadar ağrıma giderdi."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Amr b. Hureys:

“Kişi bazen savaşa gider, çalmaz, zinaya bulaşmaz ve ganimete hainlik etme,z ama yine de sevap kazanmadan geri dönebilir" dedi. Kendisine:

“Bunun nedeni nedir?" diye sorulunca, şöyle cevap verdi:

“Kişi savaşa gittiğinde, Allah'ın kendisine takdir etmiş olduğu bir belaya maruz kalırsa komutanına söverek savaştığı ana lanet eder ve:

“Bir daha bununla asla savaşa gelmeyeceğim" der. Bu kendisinin lehine değil aleyhinedir. Bu da Allah yolunda verilen sadakayı başa kakarak eziyet edip boşa çıkarmaya benzer ki Yüce Allah bunu:

“Ey iman edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez" âyetiyle örneklendirmiştir."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) ifadesini açıklarken:

“Bu taştır" dedi. (.....) ifadesi için de:

"Üzerinde bir şey bırakmadı, mânâsındadır" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyeti hakkında:

“Bu, kaya gibidir, mânâsındadır" dedi. (.....) âyeti hakkında ise:

“Onun üzerini temizleyip bir şey bırakmadı, mânâsındadır. Münâfığın da kıyamet gününde iyi amelinden geriye bir şey kalmayacaktır" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:

“Vâbil ifadesi yağmur anlamındadır" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“Vâbil" kelimesini açıklarken şöyle dedi:

“Vâbil, kuvvetli yağmur mânâsındadır. Kafirlerin kıyamet gününde işledikleri amellere yönelik Yüce Allah'ın verdiği bir örnektir. Başka bir âyette:

“Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler.." buyurmuştur. Yağmurun, taşın üzerini temizlemesi gibi kıyamet gününde kafirlerin amelleri de heba olup gidecektir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:

“Onu kupkuru, çok sert ve üzerinde bir şey bitmeyecek şekilde bıraktı, mânâsındadır" dedi.

Tastî, Mesâil'de İbn Abbâs'tan bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak ona:

“Safvân" kelimesinin mânâsını sorunca, İbn Abbâs:

“Sert ve kaygan taş mânâsındadır" karşılığını verdi. Nâfi:

“Araplar böylesi bir ifadeyi bilir mi?" deyince de, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Evet, bilirler. Evs b. Hacer'in:

"Sırtı sanki üzerine yağ dökülmüş gibidir

Ona basan kayar, kaygan kaya gibidir" dediğini işitmedin mi?" Nâfi':

“Salden" kelimesini açıklar mısın?" deyince, İbn Abbâs:

“O da pürüzsüz ve kaygan taş mânâsındadır" karşılığını verdi. Nâfi':

“Araplar böylesi bir ifadeyi bilir mi?" deyince de, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Evet, bilirler. Ebû Tâlib'in:

"Ben efendi biriyim ve Hâşimîlerin efendilerinin oğluyum

Doğrudur, atalarım cömertlikte sağlam kaya gibidir" dediğini işitmedin mi?

265

"Allah'ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir. Bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî' bu âyet hakkında:

“Bu, Yüce Allah'ın müminlerin amelleri için verdiği bir örnektir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil b. Hayyân: (.....) âyetini açıklarken:

“Allah'ın rızasını kazanmayı ümid ederek, anlamındadır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) bu âyet hakkında:

“Bunlar, nam ve gösterişi istemeyenlerdir" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Şa'bî: (.....) âyetini açıklarken:

“Şüphesiz olarak inananlar mânâsındadır" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Sâlih: (.....) âyetini açıklarken:

“Kalben mutmain olarak mânâsındadır" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Tesbîten" kelimesini açıklarken:

“Mallarını nereye vereceklerine dikkat eder ve işlerini sağlam yaparlar, mânâsındadır" dedi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor:

“Kişi sadaka vereceği zaman işini sağlama alırdı. Eğer (vereceği) Allah yolundaysa verir, eğer buna gösteriş karışmışsa vazgeçer vermezdi."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) âyetini açıklarken:

“Burada niyet kastedilmiştir" dedi.

Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti (.....) lafzıyla, "ra" harfini esre ile okurdu, (.....) kelimesinin yerden yüksekçe bir arâzi anlamına geldiğini söylerdi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) kelimesi için:

“Yüksekte düz bir arâzi, mânâsındadır" dedi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:

“Kendisinde nehirlerin akmadığı yüksekçe yer, mânâsındadır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mukâtil: (.....) âyetini açıklarken:

“Bolca yağmur almış bahçe, mânâsındadır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ el-Horasânî:

“Vâbil, bolca yağmur anlamındadır" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid: (.....) âyetini açıklarken:

“Meyveleri iki kat vermiştir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:

“(.....) âyetini açıklarken:

“Bahçenin meyveleri iki kat verildi. Bunun için infakta bulunana da iki kat verilecektir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) kelimesi için:

“Nem mânâsındadır" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde: (.....) kelimesi için:

“Hafif yağmur mânâsındadır" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Dahhâk'tan bildirir:

“et-Tüll, hafif yağmur anlamındadır."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor:

“Yüce Allah bunu müminin ameli konusunda örnek olarak vermiştir. Bahçenin bolca yağmur veya nem almasıyla ürünü değişmez. Her iki durumda da verimini verdiği gibi her ne olursa olsun müminin de sevabını verecektir."

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem:

“...Bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter..." âyetini açıklarken:

“Bu killi topraktır. Nem aldığında bereketli olur, bolca yağmur aldığında da kat kat ürün verir" dedi.

266

"Herhangi biriniz ister mi ki, içerisinde her türlü meyveye sahip bulunduğu, içinden ırmaklar akan, hurma ve üzüm ağaçlarından oluşan bir bahçesi olsun; himayeye muhtaç çocukları var iken ihtiyarlık gelip kendisine çatsın; derken bağı ateşli (yıldırımlı) bir kasırga vursun da orası yanıversin? Allah, düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor."

Zühd'de İbnu'l-Mübârek, Abd b. Humeyd, Buhârî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Bir gün Hazret-i Ömer, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbına:

“Herhangi biriniz ister mi ki..." âyeti sizce ne konuda nâzil oldu?" diye sordu. Ashâb:

“Allah daha iyi bilir" karşılığını verince, Ömer hiddetlenip:

“Biliyor veya bilmiyoruz, deyin" dedi. İbn Abbâs:

“Ey müminlerin emiri! Benim bu konuda bir görüşüm vardır" deyince, Ömer:

“Söyle kardeşimin oğlu, görüşünü değersiz görme" karşılığını verdi. Bunun üzerine İbn Abbâs:

“Bu, amele misal olarak verildi" dedi. Ömer:

“Hangi amele?" diye sorunca, İbn Abbâs:

“Bir amele" karşılığını verdi. Bunun üzerine Ömer:

“Bu âyet, zengin olup da iyi ameller işleyen, sonra da Yüce Allah ona bir şeytan gönderince bütün amellerini boşa çıkarıncaya kadar günah işleyen kişi hakkında inmiştir" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Ömer b. el- Hattâb:

“Bu gece beni uyutmayan bir âyet okudum" dedi. Sonra:

“Herhangi biriniz ister mi ki, içerisinde her türlü meyveye sahip bulunduğu, içinden ırmaklar akan, hurma ve üzüm ağaçlarından oluşan bir bahçesi olsun..." âyetini sonuna kadar okuyup:

“Bunda ne kastedilmektedir?" dedi. Ashâbdan bazıları:

“Allah daha iyi bilir" karşılığını verdiler. Ömer:

“Ben de Allah'ın daha iyi bildiğini biliyorum. Ancak içinizden bu konuda bilgisi olan ve bu konuda bir şey işiten biri varsa bize haber versin diye sordum" dedi. Herkes susmuştu. Benim kısık sesle bir şeyler söylediğimi görünce:

“Söyle kardeşim oğlu, kendini değersiz görme" dedi. Bunun üzerine:

“Bununla amel kastedildi" dedim. Ömer:

“Hangi amel kastedildi?" deyince, bu konuda aklıma ne geldiyse söyledim. Bunun üzerine Ömer şöyle dedi:

“Doğru söyledin ey kardeşim oğlu! Bununla amel kastedilmiştir. Âdemoğlu yaşlanıp çocukları çoğaldığı zaman, bahçesine en fazla ihtiyaç duyacağı zamandır. Yine Âdemoğlunun ameline en fazla ihtiyaç duyacağı zaman, kıyamet günüdür. Doğru söyledin kardeşim oğlu."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Yüce Allah güzel bir örnek vermiştir ve O'nun bütün örnekleri güzeldir" dedi. Sonra:

“Herhangi biriniz ister mi ki, içerisinde her türlü meyveye sahip bulunduğu... hurma ve üzüm ağaçlarından oluşan bir bahçesi olsun..." âyetini okudu ve şöyle devam etti:

“Kişi genç iken bahçeyi ekip yetiştiriyor ve sonra yaşlanıyor. Ömrünün sonunda çocukları ve zürriyeti muhtaç durumda iken ateşli bir kasırga gelip bahçesini yakıyor. Bu kişinin bir daha bahçeyi ekip yetiştirme gücü de artık kalmamıştır. Çocuklarından malı olan biri de yoktur, işte kâfir kıyamet gününde bu konumdadır. Bu kişi Yüce Allah'ın huzuruna geldiği zaman nasıl bahçeyi bir daha işleme gücü olmadıysa oradada hayır işleme imkânı olmayacaktır. Malı olan evladı olmadığı gibi kendisine gideceği hayırlı bir ameli de olmayacaktır. En muhtaç anında ve zürriyeti daha zayıf iken bahçesinden mahrum edildiği gibi en muhtaç anında amelinden de mahrum edilecektir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Bu örnek, sadakayı gösteriş olarak verenler içindir. Çünkü o, insanlara gösteriş olsun diye sadaka veriyor ve malı kendisinden gidiyor. Bu sebeple de Yüce Allah ona bir ecir vermemektedir. Kıyamet gününde sadakasına ihtiyaç duyduğu anda, onu gösterişin yakıp yok ettiğini görecektir. Tıpkı bahçesine emek eden ve yaşlandığında zürriyeti zayıf durumda iken, sam yelinin bahçesini yakıp yok ettiği yaşlı adamın bahçede bir şey bulamaması gibi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Bu örnek, ölene kadar Allah'a itaatte eksiklik eden kişi hakkındadır. Bu kişi, bahçesi yanan, yaşlılıktan dolayı onu bir daha ekemeyen ve çocukları da daha küçük olduğundan kendisine yardımcı olamayan adama benzer. Allah'a karşı itaatte kusur eden kişi, ölümünden sonra her şey için pişmanlık duyacaktır."

İbn Cerîr, İbn Ebî Muleyke'den bildiriyor: Ömer bu âyeti okuyup:

“Bu örnek, salih ameller işleyen kişi için verilmiştir. Bu kişi ömrünün sonunda iken ve o salih amellerine en çok ihtiyacı olduğu zaman kötü ameller işler" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Bu âyet amel için örnek verilmiştir. Kişi amellere salih amelle başlar ki bu kişi bahçe gibidir. Sonra ömrünün sonunda kötü ameller işler ve bu kötü amellere ölene kadar devam eder. Bahçeyi yakan ateşli (yıldırımlı) kasırga da kötü ameller üzere ölmesine örnek verilmiştir."

Abd b. Humeyd, Atâ (b. Ebî Rebâh)'dan bildiriyor: Hazret-i Ömer:

“Allah'ın Kitâbı'nda bir âyet buldum ki onu bana açıklayacak kimseyi bulamıyorum" dedi. Sonra:

“Herhangi biriniz ister mi ki, içerisinde her türlü meyveye sahip bulunduğu, içinden ırmaklar akan, hurma ve üzüm ağaçlarından oluşan bir bahçesi olsun; himayeye muhtaç çocukları var iken ihtiyarlık gelip kendisine çatsın; derken bağı ateşli (yıldırımlı) bir kasırga vursun da orası yanıversin? Allah, düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor" âyetini okudu. Bitirince İbn Abbâs:

“Ey müminlerin emiri! Benim bu konuda bir görüşüm vardır" dedi. Ömer:

“Niye kendini değersiz görüyorsun?" deyince, İbn Abbâs:

“Yüce Allah bunu örnek oalrak verdi" deyip şöyle devam etti:

“Herhangi biriniz ister mi ki, ömür boyu hayır ve saâdet ehlinin amelini işlesin, yaşlanıp eceli yaklaştığında, kemikleri inceldiğinde ve amellerini hayırlı bir amelle bitirmeye tam ihtiyacı varken, sapkınların amelini işlesin ve daha önceki amellerini de yaksın?" Bu, Ömer'in kalbine işledi ve hoşuna gitti.

Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Hâkim, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allahım! Benim en geniş rızkımı yaşlanacağım ve ömrümün biteceği zaman kıl" diye dua ederdi.

Firyâbî, Abd b. Humeyd, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in değişik kanallarla bildirdiğine göre İbn Abbâs: (.....) âyetini açıklarken:

“Şiddetli sıcağı olan sam yelidir" dedi.

Tastî, Mesâil'de , İbn Abbâs'tan bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak ona: (.....) kelimesini sorunca:

“Şiddetli bir rüzgârdır" dedi. Nâfi':

“Araplar böylesi bir kelimeyi bilir mi?" deyince, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Evet, bilir. Şâirin:

"O intiham isteyen zayıf biridir

O çok hafiftir ve rüzgâr gibidir " dediğini işitmedin mi?"

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Allah, düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu, Yüce Allah'ın vermiş olduğu bir örnektir. Allah'ın vermiş olduğu örnekleri anlayınız. Çünkü Yüce Allah:

“İşte biz, bu temsilleri insanlar için getiriyoruz; fakat onları ancak bilenler düşünüp anlayabilir" buyurmaktadır."

267

"Ey İman edenleri Kazandıklarınızın İyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib:

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın..."' âyetini açıklarken:

“Altından ve gümüşten, tahıldan ve meyveden olmak üzere zekat düşen her şeyden Allah yolunda harcayın, mânâsındadır" dedi.

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Sünen'de Beyhakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın..." âyetini açıklarken:

“Ticaretle kazandıklarınızdan ve meyvelerinizden Allah yolunda harcayın, mânâsındadır" dedi.

Mâlik, Şâfiî, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Dârakutnî'nin Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Beş veskten az kuru hurmaya zekât yoktur. Beş ukiyyeden az gümüşe zekât yoktur. Beşten daha az deveye zekât yoktur."

Müslim lafzında ise:

“Beş veskten az tahıl ve kuru hurmaya zekât yoktur" şeklindedir.

Müslim, İbn Mâce ve Dârakutnî'nin, Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Beş ukiyyeden az gümüşe zekât yoktur. Beşten daha az deveye zekât yoktur. Beş veskten az kuru hurmaya zekât yoktur. "

Buhârî, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Dârakutnî'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yağmur suları, pınar suları ve (kendiliğinden akıp gelen) nehir suları ile sulanan ürünlerde onda bir, kova ile (taşıma suyu ile) sulanan üründe ise yirmide bir zekât vardır. "

Ebû Dâvud, Nesâî ve Dârakutnî'nin Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yağmur sulan ve pınar suları ile sulanan ürünlerde ondabir, başka şeylerle (taşıma suyuyla) sulanan üründe ise yirmide bir zekât vardır. "

Tirmizî ve İbn Mâce'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yağmur suları ve pınar sulan ile sulanan ürünlerde onda bir, kova ile (taşıma suyuyla) sulanan üründe ise yirmide bir zekât vardır. "

Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Dârakutnî'nin, Ali b. Ebî Tâlib'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“At ve köle zekâtından sizleri muaf kıldım. Ancak her kırk dirheme bir dirhem olmak üzere gümüşün zekâtını getirin. Yüz doksan dirhemin (dört dirhem vereceğinizden başka) bir şeyi yoktur. Ancak iki yüz dirheme ulaşırsa o zaman beş dirhem zekâtını verirsiniz."

Dârakutnî ve Hâkim'in, Ebû Zer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Devenin, ineğin, koyunun ve elbisenin zekâtı vardır." Ravi der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) elbise kelimesini (.....) şeklinde (.....) harfi ile söyledi.

Ebû Dâvud, Hubeyb b. Süleyman b. Semure vasıtasıyla babasından, o da dedesinden bildiriyor:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) satmak için hazırladığımızdan zekât vermemizi emrederdi."

İbn Mâce ve Dârakutnî, İbn Ömer ve Hazret-i Âişe'den bildiriyor:

“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) her yirmi dinardan yarım dinar, her kırk dinardan da birer dinar (zekât) alırdı."

İbn Ebî Şeybe ve Dârakutnî'nin Amr b. Şuayb kanalıyla babasından, onun da dedesinden bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Beşten daha az deveye zekât yoktur. Kırktan az koyuna zekât yoktur. Otuzdan az sığıra zekât yoktur. Yirmi miskaldan az olan altına zekât yoktur. İki yüzden az olan dirheme zekât yoktur. Beş veskten az ürüne zekât yoktur. Kuru hurma, kuru üzüm, buğday ve arpada onda bir zekât vardır. Akarsu ile sulanan ürünlerde onda bir, kovayla (taşıma suyuyla) sulanan ürünlerde ise yirmide bir zekât vardır. "

İbn Mâce ve Dârakutnî'nin bildirdiğine göre Amr b. Şuayb, babasından naklen şöyle dedi: Abdullah b. Amr'a mücevherin, incinin, değerli taşların, boncuğun, yer bitkilerinin, baklanın, acurun ve salatalığın zekâtı sorulunca şöyle dedi:

“Taşlarda ve sebzelerde zekât yoktur. Ancak buğday, arpa, kuru hurma, kuru üzüm ve darı gibi ürünlerde zekât vardır."

Dârakutnî, Ömer b. el-Hattâb'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize dört şeyde zekâtı emretti. Bunlar, buğday, arpa, kuru üzüm ve kuru hurmadır."

Tirmizî ve Dârakutnî'nin bildirdiğine göre Muâz, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir mektupla sebzelerin yani baklagillerin zekâtını sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bunlarda zekât yoktur" buyurdu.

Dârakutnî ve Hâkim, Muâz b. Cebel'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Gökyüzünden yağmurla sulanan veya akarsu ile sulanan ürünlerde onda bir, taşımayla sulanan ürünlerde ise yirmide bir zekât vardır" buyurdu. Bu kuru hurma, buğday ve hububatlarda geçerlidir. Ancak Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kavun, karpuz, nar ve kamış gibi şeylerden zekat almamıştır.

Dârakutnî'nin Ali b. Ebî Tâlib'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yeşilliklerin ve ariyyenin zekâtı yoktur. Beş veskten az olan ürünün, sulama işlerinde kullanılan hayvanların ve cebhe'nin zekâtı yoktur." Sakr b. Habîb:

“Cebhe, atlar katırlar ve köleler demektir" dedi.

Dârakutnî'nin, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yerin vermiş olduğu sebzelerin zekâtı yoktur."

Dârakutnî'nin, Enes b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sebzelerin zekâtı yoktur."

Bezzâr ve Dârakutnî'nin Talha'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber:

"Sebzelerin zekâtı yoktur" buyurdu.

Dârakutnî'nin, Muhammed b. Abdillah b. Cahş'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sebzelerin zekâtı yoktur" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe ve Dârakutnî'nin, Hazret-i Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“At ve köle zekâtından sizleri muaf kıldım. Fakat gümüşünüzün, ekinlerinizin, deve, sığır, koyun ve keçilerinizin zekâtını getirin. "

Ebû Dâvud, İbn Mâce, Dârakutnî ve Hâkim, Muâz b. Cebel'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) beni Yemen'e gönderdi ve:

“(Zekât olarak) hububattan hububat, davar kısmından koyun veya keçi, develerden deve ve sığırlardan sığır al" buyurdu.

Mâlik, Şâfiî, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Hayvan yaralanmasında, kazılan kuyuya düşüp yaralanmada ve maden (kazasındaki) yaralanmada bir ceza yoktur. Ancak bulunan hazinelerde beşte bir zekât vardır. "

Tirmizî ve İbn Mâce'nin İbn Mes'ud'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Otuz sığırdan bir yaşında bir dana veya bir düve, her kırk sığırdan da üç yaşında bir inek zekât verilir."

Dârakutnî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kendisiyle iş yapılan sığırların zekâtı yoktur. Her otuz sığırdan bir yaşında bir dana, her kırk sığırdan da üç yaşında bir dana veya inek zekât verilir. "

Tirmizî'nin Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“On ölçek balda bir ölçek zekât vardır."

Ebû Dâvud ve İbn Mâce'nin bildirdiğine göre Amr b. Şuayb, babasından, o da dedesinden naklen bildiriyor:

“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zekât olarak baldan onda bir almıştır." Ebû Dâvud lafzında şöyle der:

“Mut'ân oğullarından Hilâl, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) arılarının balının onda birini getirdi. Sonra Selebe denilen bir vadinin (arıları için) kendisine tahsis edilmesini istedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o vadiyi kendisine tahsis etti. Ömer b. el-Hattâb halife olduğu zaman Süfyân b. Vehb kendisine bir mektup yazıp o vadiyi sordu. Ömer ona cevap olarak şöyle yazdı:

“Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) ödediği gibi sana da öderse Selebe'yi ona tahsis et. Yoksa o arılar (bitkiler ile beslenen) yağmur sinekleridir. O arıların balını isteyen yer."

Şâfiî, Buhârî, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Mâce, Dârakutnî, Hâkim ve Beyhakî, Enes'ten bildiriyor: Ebû Bekr halife olduğu zaman Enes'i Bahreyn'e (zekât toplamak için) gönderdi ve ona şöyle bir ferman yazdı:

“Bu Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Müslümanlara belirtmiş olduğu ve Yüce Allah'ın kendisine emretmiş olduğu zekâttır. Müminlerden, kimden buna uygun olarak zekât istenirse versin. Bundan daha fazlası istenirse de vermesin. Yirmibeş deveden daha aşağı olanlar (zekâtı) koyun olarak verir. Her beş deve artması halinde bir koyun daha verilir. Bunların sayısı yirmi beşe ulaştığında otuz beşe varana kadar içlerinde bir yaşını bitirmiş dişi deve varsa verilir. Yoksa iki yaşını bitirmiş erkek bir deve verilir. Otuzaltıdan kırkbeşe ulaşana kadar içlerinde iki yaşını bitirmiş dişi deve varsa verilir. Kırk altıdan altmışa kadar erkek deveden çekilebilecek üç yaşını bitirmiş dişi deve verilir. Altmış birden yetmiş beşe kadar dört yaşını bitirmiş dişi bir deve verilir. Yetmiş altıdan doksana ulaşana kadar iki yaşını bitirmiş iki dişi deve verilir. Doksan birden yüz yirmiye ulaşana kadar erkek deveye çekilebilecek üç yaşım bitirmiş iki dişi deve verilir. Yüz yirmiden sonra her kırk devede iki yaşını bitirmiş bir dişi deve ve her elli devede üç yaşını bitirmiş dişi bir deve verilir. Zekât olarak verilecek develerin yaşında ihtilaf olursa durum şöyle olur: Zekâtı dört yaşını bitirmiş dişi bir deveye ulaşan kişinin yanında böyle bir deve olmayıp ta üç yaşını bitirmiş dişi devesi varsa o da kabul edilir. Ancak yanında varsa aradaki farkı kapatmak için ek olarak iki koyun veya yirmi dirhem gümüş verir. Zekâtı iki yaşını bitirmiş dişi bir deveye ulaşan kişinin yanında böyle bir deve olmayıp ta üç yaşını bitirmiş dişi devesi varsa o da kabul edilir. Ancak zekât memuru aradaki fark için mal sahibine iki koyun veya yirmi dirhem verir. Zekâtı iki yaşını bitirmiş dişi bir deveye ulaşan kişinin yanında böyle bir deve olmayıp ta bir yaşını bitirmiş dişi devesi varsa o da kabul edilir. Ancak yanında varsa aradaki farkı kapatmak için ek olarak iki koyun veya yirmi dirhem gümüş verir. Zekâtı bir yaşını bitirmiş dişi bir deveye ulaşan kişinin yanında böyle bir deve olmayıp ta iki yaşını bitirmiş erkek devesi varsa o da kabul edilir. Ancak yanında bir şey alınıp verilmez. Dört devesi bulunan kişiye zekât yoktur. Ancak sahibi vermek isterse verebilir.

Yayılan davarda ise zekât kırk taneden yüz yirmiye ulaşana kadar bir koyun verilir. Yüz yirmiden sonra iki yüze kadar iki koyun verilir. İki yüzden sonra üç yüze kadar üç koyun verilir. Üç yüzden sonra her yüz koyuna bir koyun verilir. Zekât alınırken yaşlı veya özürlü hayvan ve teke alınmaz. Zekat memuru dilerse bunu kabul eder. Zekât artar veya azalır korkusuyla ayrı sürüleri bir araya toplamak veya toplu olanı da ayırmak caiz değildir. İki kişinin bir araya toplanmış malından alınan sadaka ikisi arasında paylarına göre hesap edilir. Davarın sayısı kırktan aşağı ise zekatı yoktur. Ancak sahibi vermek isterse verebilir. Gümüşte onda birin dördü (kırkta bir) zekat verilir. Eğer mal (gümüş) sadece yüz doksan dirhemse zekâtı yoktur. Ancak sahibi vermek isterse verebilir. "

İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Hâkim, Zührî vasıtasıyla Sâlim'den o da babasından bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zekâtın nasıl verildiğiyle ilgili bir mektup yazdı ve kılıcının kınına koydu. Ancak onu kimseye veremeden vefat etti. Ebû Bekr vefat edene kadar zekât toplama işini o mektuba göre uyguladı. Sonra Ömer de zekât toplama işini bu mektuba göre uyguladı. O mektupta şöyle yazılıydı:

“Beş devede bir, on devede iki, on beş devede üç, yirmi devede dört koyun verilir. Yirmi beşten otuz beşe ulaşıncaya kadar bir yaşını bitirmiş dişi bir deve verilir. Otuz beşten sonra kırk beşe ulaşıncaya kadar iki yaşını bitirmiş dişi bir deve verilir. Kırk beşten sonra altmışa ulaşana kadar üç yaşını bitirmiş dişi bir deve verilir. Altmıştan sonra yetmiş beşe ulaşana kadar dört yaşını bitirmiş dişi bir deve verilir. Yetmiş beşten sonra doksana ulaşana kadar iki yaşını bitirmiş iki dişi deve verilir. Doksandan sonra yüz yirmiye ulaşana kadar üç yaşını bitirmiş iki dişi deve verilir. Develer bundan da çok ise her elli deveye üç yaşını bitirmiş bir dişi deve ve her kırk deveye iki yaşını bitirmiş bir dişi deve verilir.

Koyunlarda ise, kırk koyundan yüz yirmi koyuna ulaşana kadar bir koyun verilir. Yüz yirmiden sonra iki yüze ulaşana kadar iki koyun verilir. İki yüzden sonra üç yüze kadar üç koyun verilir. Eğer koyunlar üç yüzdende fazla ise her yüz koyuna bir koyun verilir. Uç yüzden dört yüze ulaşana kadar bir şey verilmez. Zekât artar veya azalır korkusuyla toplu sürüyü ayırmak veya ayrı olanıda toplamak caiz değildir. İki kişinin bir araya toplanmış malından alınan sadaka ikisi arasında paylarına göre hesap edilir. Zekât alınırken yaşlı veya özürlü hayvan alınmaz."

Zührî der ki:

“Zekât memuru geldiği zaman sürü kötü, iyi ve vasat olmak üzere üçe ayrılır. Zekât memuru da vasat olandan alır."

Hâkim, Ebû Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm'dan, o babasından, o da dedesinden bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Yemen ahalisine miras, sünnetler ve diyetler hakkında bir mektup yazıp Amr b. Hazm'la gönderdi. Amr bunu Yemen ahalisine okudu. Mektup şöyledir:

“Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle! Allah'ın Peygamberi Muhammed'den, Ruayn'ın kiralı Şurahbîl b. Abdi Kulâl'a, Meâfir'in kiralı Hâris b. Abdi Kulâl'a, Hemdân'ın kiralı Nuaym b. Abdi Kulâl'a! Derim ki, elçiniz geldi ve ganimetlerden Allah için beşte bir verdiniz. Yüce Allah müminlere ürünlerden onda bir verilmesini farz kıldı. Yağmurla ve akarsu ile sulanan ekinlerden onda bir zekât verilir. Tabi beş vesk'i bulursa. Yirmi dört deveye ulaşana kadar yayılan her beş deveye bir koyun verilir. Yirmi dörde bir tane daha eklenir ve yirmi beş tane olurlarsa o zaman bir yaşını bitirmiş dişi bir deve verilir. Eğer bir yaşını bitirmiş dişi bir deve bulunmazsa iki yaşını bitirmiş erkek bir deve verilir. Bu, otuz beşe ulaşana kadar öyledir. Otuz altıdan kırk beşe ulaşana kadar iki yaşını bitirmiş erkek bir deve verilir. Kırk beşten sonra altmışa kadar erkek deveden çekilebilecek üç yaşını bitirmiş bir dişi deve verilir. Altmıştan sonra yetmiş beşe ulaşana kadar dört yaşını bitirmiş bir dişi deve verilir. Yetmiş beşten sonra doksana ulaşana kadar iki yaşını bitirmiş iki dişi deve verilir. Doksandan sonra yüz yirmiye ulaşana kadar erkek deveden çekilebilecek üç yaşını bitirmiş iki dişi deve verilir. Yüz yirmiden sonra her kırk deveye iki yaşını bitirmiş bir dişi deve verilir. Her elli devede üç yaşını bitirmiş dişi bir deve verilir. Her otuz sığırdan bir yaşında bir dana veya bir düve ve her kırk sığırdan üç yaşında bir inek zekât verilir. Yayılan davarda ise kırk taneden bir tane koyun verilir. Bu yüz yirmiye ulaşana kadar öyledir. Ancak yüz yirmiden sonra iki yüze kadar iki koyun, iki yüzden sonra üç yüze ulaşana kadar üç koyun verilir. Üçyüzden sonra da her yüz koyuna bir koyun verilir. Zekât alınırken yaşlı veya özürlü hayvan ve teke alınmaz. Sadaka memuru dilerse bunu kabul eder.

Zekât artar veya azalır korkusuyla ayrı sürüleri bir araya toplamak veya toplu olanı da ayırmak caiz değildir. İki kişinin bir araya toplanmış malından alınan sadaka ikisi arasında paylarına göre hesap edilir. Gümüşte onda birin dördü (kırkta bir) zekât verilir. Her beş ukiyye gümüşe beş dirhem zekât verilir. Beş ukiyyeyi geçtiği zaman da her kırk dirheme bir dirhem verilir. Beş ukiyye gelmeyen gümüşün zekâtı yoktur. Yine her kırk dinara bir dinar zekât verilir. Zekât, Muhammed'e ve Muhammed'in Ehl-i beytine caiz değildir. Zekât verenlerin ruhları temizlenir. Zekât fakir müminlere, Allah yolunda ve yolculara verilir. Kölenin tarlanın ve çiftlikte çalışan hayvanların zekâtı yoktur. Bunların zekatı öşürle ödenmektedir. Müslüman kölenin ve atının zekâtı yoktur."

Mektupta bir de şunlar vardı:

“Kıyamet gününde Allah katında büyük günahların en büyüğü; Allah'a ortak koşmak, Müslümanı haksız yere öldürmek, Allah yolunda savaştan kaçmak, anne babaya asi olmak, iffetli kadına iftira atmak, sihir öğrenmek, faiz yemek ve yetim malı yemektir. Umre küçük haçtır. Kur'ân'ı ancak temiz kişiler tutabilir. Nikah olmadan talak olmaz. Köleyi satın almadan azad etmek olmaz. Sizden biriniz tek parça elbisesini tam giymeden namaz kılmasın. Yine sizden biriniz saçları başı üstünde bükülüp topuz yapılmış şekilde namaz kılmasın. Sizden biriniz tek parça elbiseyle omuzları açık bir şekilde namaz kılmasın."

Mektupta şunlar da yazılmıştı:

“Suçsuz yere bir mümini bilerek öldürene kısas uygulanır. Maktülün ailesi diyete razı olursa uygulanmaz. Birini öldürmenin diyeti yüz devedir. Burnun tamamen kesilmesi tam diyet, dilin kesilmesi tam diyet, dudakların kesilmesi tam diyet, teslislerin kesilmesi tam diyet, erkeklik organının kesilmesi tam diyet, belin kırılması tam diyet ve iki gözün çıkarılması tam diyettir. Tek ayak ta yarım diyettir. Kafatasına ulaşan yaralamalarda diyetin üçte biri, derin yaralamalarda diyetin üçte biri vardır. Kemiği yerinden oynatan yaralamalarda diyet olarak on beş deve, el ve ayak parmaklarından her parmak için on deve, her diş için beş deve diyet vardır. Kemiğe ulaşan yaralamada diyet olarak beş deve vardır. Kısas olarak kadına karşı erkek öldürülebilir. Altını olanlar diyeti bin dinar olarak öder. "

Ebû Dâvud, Habîb el-Mâliki'den bildiriyor: Adamın biri İmrân b. Husayn'a:

“Ey Ebû Nuceyd! Siz bize Kur'ân'da bulamadığımız bazı hadisler rivayet ediyorsunuz" deyince, İmrân kızarak:

“Her kırk dirhemden bir dirhem verileceğini Kur'ân'da görmüyor musunuz? Şu kadar şu kadar koyundan şu kadar şu kadar koyun ve şu kadar şu kadar deveden şu kadar şu kadar verileceğini görmüyor musunuz?" diye sordu. Adam:

“Hayır, görmüyoruz" deyince, İmrân:

“Öyleyse bunları kimden öğrendiniz, bizden öğrenmediniz mi? Biz de bunları Allah'ın Peygamberinden (sallallahü aleyhi ve sellem) öğrendik" karşılığını verdi.

Mâlik, Şâfiî, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Dârakutnî, İbn Ömer'den bildiriyor:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) fıtır sadakasını hür veya köle, erkek veya kadın fark etmeksizin bütün Müslümanlara kuru hurmadan veya arpadan bir sa' olarak farz kıldı."

Ebû Dâvud, İbn Mâce, Dârakutnî ve Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) fıtır sadakasını orucu kötü sözlerden, çirkin hareketlerden temizleyici ve fakire yiyecek yardımı olarak farz kıldı. Kim onu bayram namazından önce verirse o, kabul edilmiş bir zekât olur. Kim de onu namazdan sonra verirse o sadakalardan bir sadaka olur."

Mâlik, Şâfiî, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Dârakutnî, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildiriyor: Biz, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında fıtır sadakasını büyük, küçük, köle veya hür herkes için yemeklerden bir sa' verirdik. Bu bir sa' yağsız peynir veya bir sa' arpa veya bir sa' kuru hurma veya bir sa' kuru üzümdür."

Ahmed, Ebû Dâvud ve Dârakutnî, Sa'lebe b. Suayr'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bayramdan iki gün önce hutbeye kalktı ve her kişi için fıtır sadakası olarak bir sa' kuru hurma veya bir sa' arpa verilmesini emretti. Veya her iki kişi için bir sa' buğday verilmesini emretti. Bu kişiler büyük veya küçük, hür veya köle, erkek veya kadın, zengin veya fakir fark etmez. Zengin ise Allah onun günahlarını temizler, fakir ise Yüce Allah verdiğinden daha fazlasını kendisine ihsan eder.

Ahmed, Nesâî, İbn Mâce ve Hâkim, Kays b. Sa'd'dan bildiriyor:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zekât âyeti indirilmeden önce bize fıtır sadakası vermemizi emretti. Ancak zekât farz kılındıktan sonra fıtır sadakasının verilip verilmemesi hakkında herhangi bir şey demedi. Biz bunu yine veriyorduk. Yine Ramazan orucu farz kılınmadan önce bize Aşure orucu tutmamızı emretti. Ramazan orucu farz kılındıktan sonra da bunu tutmamızı emretmediği gibi tutmaktan da nehyetmedi. Biz yine bu orucu tutuyorduk."

Dârakutnî, İbn Ömer ve Hazret-i Ali'den bildiriyor:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) fıtır sadakasını büyük veya küçük, erkek veya kadın, hür veya köle herkesin yiyeceğinden vermesini emretti."

Şâfiî, Câfer b. Muhammed kanalıyla babasından bildiriyor:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) fıtır sadakasını hür veya köle, erkek veya kadın herkesin yiyeceğinden vermesini emretti."

Bezzâr, Dârakutnî ve Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) birini göndererek Mekke'nin ortasında:

“Fıtır sadakası; küçük veya büyük, erkek veya kadın, hür veya köle, köylü veya şehirli bir sa' arpa veya bir sa' kuru hurma olmak üzere her Müslümana hak ve vaciptir" diye seslenmesini emretti.

Dârakutnî ve Hâkim, Ebû Hureyre'den bildiriyor:

“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan sadakası olarak her kişiyi bir sa' kuru hurma veya bir sa' arpa veya bir sa' buğday vermeye teşvik etti."

İbn Ebî Şeybe ve Hâkim, Hişâm b. Urve vasıtasıyla babasından, o da annesi Esmâ'dan bildirir:

“Müslümanlar Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında fıtır sadakasını evlerinde yiyecek ölçtükleri müd veya sa' ölçeği ile verirdi. Bütün Medine halkı öyle yapardı."

Ebû Hafs b. Şâhîn'in, Fadâilu Ramadân'da, Cerîr'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan orucu, yer ve gök arasında asılı kalır, o ancak fıtır sadakası ile yükseltilir." İbn Şâhîn der ki:

“Garîb (tek kanallı) bir hadistir, ancak isnâdı ceyyiddir."

Mâlik, Şâfiî, Ruzeyk b. Hayyân'dan bildiriyor: Ömer b. Abdilazîz bana:

“Yanına geleceklerin görünen ticaret mallarına bak ve her kırk dinardan bir dinar al. Kırk dinarla yirmi dinar arasında olanları ise hesapla ve ona göre al. Eğer yirmi dinardan bir dinarın üçte biri eksik ise ondan bir şey alma" diye bir mektup yazdı.

Dârakutnî, Ebî Amr b. Hamâs'tan, o da babasından bildiriyor: Ben deri ve ok kuburu (sepeti) satarken yanıma Ömer b. el-Hattâb gelip:

“Malının sadakasını ver" dedi. Ona "Ey müminlerin emiri! Bunlar daha (ham) deridir (işlenmemiştir)" deyince:

“Malına bir değer koy ve sadakayı ayır" karşılığını verdi.

Bezzâr ve Dârakutnî, Semure b. Cündüb'den bildiriyor:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize bir kadının veya erkeğin yanında bulunan ve satılık olmayan işçi ve hizmetçi köleler için zekât verilmemesini emretti. Ancak satılık olanların da zekâtının verilmesini emretti."

Hâkim, Bilâl b. el-Hâris'ten bildiriyor:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kabliyye maden ocaklarının zekâtını aldı."

Şâfiî ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs'a amberin zekatı sorulunca:

“Bu denizin atmış olduğu bir şeydir. Eğer bunda ödenecek bir şey varsa o da beşte birdir" dedi.

Mâlik ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Şihâb:

“Zeytinde onda bir zekât vardır" dedi.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Zeytinde onda bir zekât vardır" dedi.

Dârakutnî'nin, Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yayılarak beslenen atların her birinde bir dinar zekât vardır."

Mâlik, Şâfiî, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Dârakutnî ve Beyhakî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Müslümana, kölesinden ve atından dolayı zekâtı yoktur. Ancak kölesinin fıtır sadakasını verir."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye, Hâkim ve Sünen'de Beyhaki'nin bildirdiğine göre Berâ b. Âzib:

“Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." âyetini açıklarken şöyle dedi: Bu âyet, biz Ensâr topluluğu hakkında nâzil oldu. Biz hurma sahibiydik. Her kişi hurmasının azlığına veya çokluğuna göre hurma getirirdi. Kişi bir veya iki salkım hurma getirip onu Mescid'e asardı. Suffe ehlinin de yiyecek bir şeyi olmazdı. Suffe ehlinden biri acıktığı zaman asasıyla salkıma vurup düşen yaş ve kuru hurmalardan yerdi. Hayır yapmada pek hevesli olmayan bazı kişiler hurması değersiz ve kötü olan salkımı veya kırılmış hurma salkımını getirip Mescid'e asardı. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın" âyetini indirdi. Âyet, sizden birine, vermiş olduğu salkımın bir benzeri hediye edilse onu gözünü kapatıp utanarak alır, demek istiyordu. Bundan sonra da biz yanımızda bulunan malın en güzelini getirmeye başladık.

Abd b. Humeyd, Katâde'den bildiriyor:

“Bize iki bahçesi olan bir adam anlatıldı. O hurmanın en kötüsünü alıp ona çekirdek tutmamış hurmaları da karıştırarak sadaka olarak verirdi. Bunun üzerine âyet indi ve Yüce Allah onları ayıplayıp bunu yasakladı."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Dahhâk'tan bildiriyor: Münâfıklardan bazıları, Yüce Allah zekâtı emredince sadaka olarak yanlarındaki meyvelerinin en kötüsünü getirmeye başladılar. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın...'" âyetini indirdi"

Abd b. Humeyd, Câfer b. Muhammed'den, o da babasından bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) fıtır sadakasını emrettiğinde adamın biri kalitesiz hurmayla gelince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hurmanın ne kadar çıkacağını (ve ne kadar zekât verileceğini) tahmin eden kişiye bu hurmayı kabul etmemesini emretti. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın..." âyetini indirdi.

Hâkim, Câfer b. Muhammed vasıtasıyla o da babasından bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) fıtır sadakası olarak bir sa' kuru hurma verilmesini emretti. Adamın biri kötü hurma getirince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdullâh b. Revâha'ya:

“Bu hurmayı kabul etme" buyurdu. Bu olaydan sonra:

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır" âyeti indi.

Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Dârakutnî, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de Sehl b. Huneyf'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sadakayı emrettiği zaman adamın biri zayıf, henüz çekirdek tutmamış bir hurma salkımı ile geldi ve bıraktı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çıkıp gelince:

“Bunu kim getirdi?" diye sordu. O zaman da kim ne getirirse bilinirdi. Bunun üzerine:

“...Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır" âyeti indi.

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sadaka olarak ufak ve kötü olmak üzere bu iki çeşit hurmaların alınmasını yasakladı.

İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve el-Muhtâre'de Diyâ, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbı ucuz yiyecekleri satın alırlar ve bu yiyecekleri sadaka olarak verirlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah:

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ... Allah yolunda harcayın..." âyetini indirdi.

İbn Cerîr, Ubeyde es-Selmânî'den bildiriyor: Ali b. Ebî Tâlib'e:

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır" âyetini sorduğumda şöyle dedi:

“Bu âyet farz kılınan zekât hakkında indi. Eskiden kişi bahçesine gider ve hurmasını toplayıp iyi olanını bir tarafa ayırırdı. Zekât memuru geldiğinde de güzel olmayan hurmadan verirdi. Yüce Allah da bu konuda:

“...Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." buyurdu. Yani sizden hiç kimse bu hurmayı yemek için almak istemez, mânâsındadır."

İbn Cerîr, Atâ (b. Ebî Rebâh)'dan bildiriyor: Adamın biri Medine'de hurma salkımlarının asıldığı yere kalitesiz bir hurma salkımı astı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de:

“Bu nedir? Bu ne kötüdür" dedi. Bunun üzerine:

“...Bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." âyeti nâzil oldu.

İbnu'l-Münzir, Ensâr'dan Muhammed b. Yahya b. Hibbân el-Mâzinî'den bildiriyor: Bizim kabileden bir adam sadaka olarak getirdiği cu'rûr, lîne, eyârih, kasare ve em'â-i fa're diye bilinen dört hurma çeşidiyle Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldi. Bunların hepsi de kalitesiz hurmadandı. Böylesi bir sadakayı ne Allah, ne de Resûlü kabul etmedi ve Yüce Allah:

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır"' âyetini indirdi.

Süfyân b. Uyeyne ve Firyâbî, Mücâhid'den bildiriyor: Önceleri bozuk ve kalitesiz hurmalarla tasaddukta bulunurlardı. Bundan nehyedilip güzel hurmalarla sadaka vermekle emrolundular. Bunun üzerine de:

“...Bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." âyeti nâzil oldu.

Vekî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor: Eskiden kişi malının en kötüsünden zekât verirdi. Bu sebeple:

“"...Bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." âyeti nâzil oldu.

Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Mâce, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî, Avf b. Mâlik'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir sopayla Mescid'e girdi. Mescid'de hurma salkımları asılıydı. Ancak kalitesiz bir salkım vardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu salkımı sopayla dürterek:

“Bunun sahibi bundan daha güzelini tasadduk etseydi zarar etmezdi. Bu salkımın sahibi, kıyamet gününde kötü hurma yiyecektir" buyurdu.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kazandıklarınızın iyilerinden ... Allah yolunda harcayın..." âyetini açıklarken:

“Malınızın en güzelinden ve en temizinden tasaddukta bulunun, mânâsındadır" dedi. "...Göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyler..." âyetini açıklarken de şöyle dedi:

“Eğer birinde bir alacağınız olsa ve bu kişi size alacağınızı öderken kötü bir mal verse siz o malı güzel hesab ederek almaz, değerini düşürerek alırsınız. İşte:

“...Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..."âyetinden kasıt da budur. Yüce Allah:

“Kendi nefsinize istemediğinizi nasıl bana istersiniz? Benim sizdeki hakkım malınızın en güzeli ve en temiz olanıdır" der ve bu konuda:

“Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedikçe iyiliğe erişemezsiniz..." buyurur.

Firyâbî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Abdullah b. Ma'kil:

“...Bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Müslümanın kazancı pis değildir. Ancak kötü mal ve sahte (eksik) dirhemle tasaddukta bulunma, zira onda hiçbir hayır yoktur. Yüce Allah'ın:

“...Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." âyeti da:

“Böylesi bir sadakayı geçerli saymayın, mânâsındadır."

İbn Mâce, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Berâ b. Âzib:

“...Bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Zekât olarak kötüden verme kastında bulunmayın. Biliniz ki Yüce Allah'ın sadakalarınıza ihtiyacı yoktur."

Tastî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak ona:

“Bana:

“...Bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." âyetini açıkla deyince, İbn Abbâs:

“Size verilmesi halinde kabul etmeyeceğiniz, meyvelerinizin ve malınızın kötüsünden sadaka vermeye kalkışmayın, anlamındadır" dedi. Nâfi':

“Araplar böylesi bir ifadeyi bilir mi?" deyince de, İbn Abbâs şu karşılığı verdi:

“Evet, bilir. A'şâ'nın:

"Onun hayır ve ihsânım ümid ederek

Bineğimi Muhammed'e doğru yönelttim " dediğini, yine:

"Kays'a doğru yöneldim ve aramızda

Nice zorlu ne uzun bir mesafe vardı" dediğini işitmedin mi?"

İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd, Muhammed b. Sîrîn'den bildiriyor: Ubeyde'ye:

“...Bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." âyetini sorduğumda şöyle dedi:

“Bu âyet, zekât hakkında inmiştir. Kişinin zekât dışında hayırda bulunacağı zaman değeri düşük para vermesinde bir sakınca yoktur. Ancak kişinin değeri düşük para ile tasadduk etmesi tek hurma ile tasadduk etmesinden daha hayırlıdır."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyler vermeye kalkışmayın..." âyeti hakkında şöyle dedi:

“Kişi malının zekâtını kötü hurmadan verirdi. Ama birinden alacağını istediği zaman kendisine kötü mal verilirse o malı ancak göz yumarak (müsamaha ederek) alır."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyler vermeye kalkışmayın..."âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Alacaklı olduğunuz kişiden veya bir şeyi satın alacağınız zaman, malın değersiz olmasından dolayı onu iyi olandan daha fazla bir değerle alırsınız. Böylesi kötü hurmaları da Medine'de (Mescid'de) asarlardı. Bunun için tasaddukta bulunacağınız zaman mutlaka malınızın iyisinden tasadduk edin."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." âyeti hakkında şöyle dedi:

“Burada kötü hurma ve kurtlanmış buğday kastedilmektedir. Eğer birinden bir alacağın olsa ve bu kişi sana sahte (eksik) dirhem verse ve sen de alsan, onu hakkından vazgeçip de utanıp göz yumarak almış olmaz mısın?"

Vekî'nin bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın...'" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Kötü malın çarşıda satıldığını görseniz ve satıcı size (bu malın) fiyatını düşürmese onu satın almazsınız" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“...Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Eğer birinden bir alacağın olsa, o kişiden hakkından daha az olanı almaya razı olmazsın. Peki, Allah'a yaklaşmak için nasıl oluyor da malın en kötüsünü vermeye razı oluyorsun."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Kötü malı iyi mal değerinde almazsınız. Ancak bunu size iyi olandan daha ucuza sayarsa alırsınız."

Ebû Dâvud ve Taberânî'nin, Abdullah b. Muâviye el-Gâdirî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Üç şey var ki bunları yapan kişi imanın tadını tatmış olur. Kişinin tek olan Allah'a kulluk edip de ondan başka ilah olmadığına inanması, içinden gelerek (severek) malının zekâtını her sene vermesi ve verirken de, yaşlı, uyuz, hasta ve kötü olmaksızın malın orta olanından vermesidir. Zira Yüce Allah sizden malınızın en iyisini istemediği gibi en kötüsünü de vermenizi emretmemiştir,"

Şâfiî'nin bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb, Ebû Süfyân'ı Tâif'te zekât toplamak için görevlendirdi ve ona şöyle dedi:

“Evde besledikleri (evcil) koyunu, gebe koyunu, sütünü kullandıkları koyunu, etlik için beslenen ve damızlık olarak kullandıkları koçları da da kendilerine bırakacağını onlara bildir. Küçükbaş hayvanlar içinden dişi oğlak, bir ve iki yaşında olan koyunlardan al. Davarın en iyisi ve kuzu arasındaki denge bu şekilde sağlanmış olur."

Şâfiî, Adiy oğullarıne mensup Si'r'den bildiriyor: İki adam geldi ve:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi insanların malından sadaka toplamak için gönderdi" dediler. Bunun üzerine onlara gebe bir koyun getirdim. Onu almayıp:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize gebe koyun almamızı yasakladı" dediler. Onlara vasat bir koyun getirince de aldılar.

Ahmed, Ebû Dâvud ve Hâkim, Ubey b. Ka'b'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni zekât memuru olarak göndermişti. Bir adamın yanına uğradığımda bana bütün malını topladı. O hayvanların zekâtının bir yaşını bitirmiş dişi bir deve olduğunu gördüm ve adama:

“Bir yaşını bitirmiş dişi bir deve ver. Bu, senin zekâtındır" dedim. Adam:

“Bunun ne sütü, ne de sırtı (taşıma durumu) vardır. Ancak bu genç ve tam besili bir devedir, sen bunu al" karşılığını verdi. Ona:

“Almam emredilmeyen bir şeyi şeyi alamam. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) sana yakındır, dilersen git bu durumu ona sor" dedim. Adam:

“Tamam" karşılığını verdi ve deveyi de alıp Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittik. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına vardığımızda adam durumu haber verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer hayırda bulunuyorsan Allah sana ecrini verecektir. Biz de bunu senden kabul ettik" buyurdu. Sonra ondan deveyi almamı emredip onun malına bereket duası yaptı.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre'den: Temiz bir dirhem benim için yüz bin (pis) dirhemden daha iyidir" dedi ve:

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır" âyetini okudu.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“...Kazandıklarınızın iyilerinden... Allah yolunda harcayın..."' âyeti hakkında:

“Burada helal kazanç kastedilmektedir" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Ma'kil:

“...Kazandıklarınızın iyilerinden... Allah yolunda harcayın..." âyeti hakkında:

“Burada helal kazanç kastedilmektedir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:

“...Bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın..." âyeti hakkında:

“Burada haram kazanç kastedilmektedir" dedi.

Beyhakî'nin, Şuab'da İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kul haram para kazanıp ondan infak edip sadaka verdiği zaman ne malı bereketli kılınır, ne de sadakası kabul edilir. Arkasında bıraktığı malı da ancak ona Cehennem azığı olur. Yüce Allah kötülüğü kötülükle silmez, ancak kötülüğü iyilikle siler. Pis olan şey de pis olanı temizlemez. "

Bezzâr'ın İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Haram sadaka günahı temizlemez. Ancak helal sadaka günahı temizler. "

Ahmed'in, Zühd'de bildirdiğine göre İbn Ömer:

“Kazanç temiz olursa nafakanın sevabı çoğalır. Haram sadaka da günahı temizlemez" dedi.

Ahmed, Zühd'de, Ebu'd-Derdâ'dan bildiriyor:

“Allah yolunda helal para kazanmak pek azdır. Haram para kazanıp da onu yerli yerince harcayan kişi, yetim malı yiyip dul kadının ihtiyaçlarını gideren biri gibidir. Haram para kazanıp da haram yerde harcayan kişinin durumu, ilacı olmayan müzmin hastalık gibidir. Kişinin helal para kazanıp da helal yerde harcaması, suyun bir kaya üzerindeki toprağı yıkayıp temizlemesi gibi onun günahlarını temizler."

İbn Huzeyme, İbn Hibbân ve Hâkim'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Zekâtı ödediğin zaman üzerine düşen görevi yapmış olursun. Haramdan mal toplayıp da sonra tasaddukta bulunan kişinin bu tasadduktan bir sevabı yoktur. Ayrıca günahı da kendisine aittir. "

Taberânî, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor:

“Kazanılan temiz para, zekât vermeyerek kirlenir. Kirli para da zekât vererek temizlenmez."

Taberânî'nin, M. el-Evsat'ta Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kişi helal parayla hacca gideceği zaman daha ayağını üzengiye koyup: «Lebbeyk Allahümme lebbeyk» dediğinde, semâdan biri: «Ben sana geldim ve emrindeyim. Azığın helal, bineğin helal, haccın şüphesiz kabul edilmiştir» diye karşılık verir. Bu giden kişi haram parayla gideceği zaman ayağını üzengiye koyup: «Lebbeyk Allahümme lebbeyk» dediğinde, semâdan biri: «Sana ne gelir, ne de emrine gireriz! Azığın da, harcaman da haramdır. Şüphesiz haccın da kabul edilmemiştir» diye karşılık verir.

İsbehânî'nin, et-Terğîb ve't-Terhîb'te Ömer b. el-Hattâb'ın azatlı kölesi Eslem'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Haram parayla hacca giden kişi: «Lebbeyk Allahümme lebbeyk» dediğinde, Yüce Allah: «Sane ne gelir, ne de sözünü dinleriz! Haccın da sana iade edilmiştir (kabul edilmemiştir)» karşılığını verir."

Ahmed, Ebû Burde b. Niyâr'dan bildiriyor: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) en üstün kazancın ne olduğu sorulduğunda:

“Dürüst ticaretin kazancı ile kişinin kendi elinin emeğidir" buyurdu.

Abd b. Humeyd, Saîd b. Umeyr'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) en temiz kazancın ne olduğu sorulduğunda:

“Kişinin kendi elinin emeği ve dürüst ticaretin kazancıdır" buyurdu.

Abd b. Humeyd, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Yüce Allah:

“Kazandıklarınızın temizinden yiyiniz. Çocuklarınız sizin en iyi kazancınızdandır. Çocuklarınız da malları da sizindir" buyurmuştur.

Ahmed, Abd b. Humeyd, Nesâî ve İbn Mâce'nin, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kişinin yediğinin en güzel olanı kendi kazandığıdır. Çocuğu da kişinin kendi kazanandandır. "

Abd b. Humeyd, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:

“Kişinin yediğinin en güzel olanı kendi kazandığıdır. Çocuğu da kişinin kendi kazanandandır. Çocuk babasının malından ancak onun izni ile alabilir. Baba ise izinsiz olarak çocuğunun malından dilediğini alır."

Abd b. Humeyd, Âmir el-Ahvel'dean bildiriyor: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Ey Allah'ın Resûlü! Çocuklar üzerinde ne gibi haklarımız vardır?" dediğinde:

“Onlar sizin en güzel kazancınızdır, malları da sizindir" buyurdu.

Abd b. Humeyd, Muhammed b. el-Münkedir'den bildiriyor: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Ey Allah'ın Resûlü! Benim malım ve çocuklarım vardır. Babamın da malı ve çocukları vardır. Ancak babam benin malımı alıyor" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sen de, malın da babanıza aitsiniz" buyurdu.

Abd b. Humeyd, Mücâhid'den bildiriyor:

“Baba, çocuğunun ailesi dışında malından dilediğini alabilir."

Abd b. Humeyd, Şa'bî'den bildiriyor:

“Kişiye çoçuğunun malı helaldir."

Abd b. Humeyd, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor:

“Anne ve baba, çocuğunun malından dilediğini alabilir. Çocuk da babasının malından ancak onun rızasıyla alabilir."

Abd b. Humeyd, İbrâhim(-i Nehaî)'den bildiriyor:

“Kişi çocuğunun malından ancak ihtiyacı olan yiyecek, içecek ve giyecek cinsinden şeyler alabilir."

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd, Zührî'den bildiriyor:

“Kişi çocuğunun malından ancak ihtiyacı olan nafakasını normal bir şekilde (aşırıya kaçmaksızın) alabilir. Babanın çocuğa bakmış olduğu gibi çocuk da babaya bakar. Babanın maddi durumu iyi ise kendi malını azaltmamak için çocuğunun malından alamaz. Veya çocuğundan aldığını helal olmayan bir yere harcayamaz."

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd, Katâde vasıtasıyla Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor: Kişi çocuğunun malından dilediğini alabilir. Eğer çocuğunun yanında hoşuna giden bir cariye varsa onu da alabilir." Katâde:

“Cariye hakkındaki Hasan'ın sözünü beğenmedim" demiştir.

Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd, Zührî'den bildiriyor:

“Yetim kişinin annesi muhtaç biri ise ona yetimin malından nafakası verilir. Ancak maddi durumu iyi ise hiç bir şey alamaz."

268

"Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayâsızlığı emreder. Allah ise size kendi katından mağfiret ve bol nimet vaadediyor. şüphesiz Allah, lütfü geniş olandır, hakkıyla bilendir."

Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân ve Şuab'da Beyhakî'nin, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İnsanoğluna şeytanın verdiği düşünce ve meleğin verdiği ilham vardır. Şeytanın verdiği düşünce onu kötülüklere götürmek ve hakkı yalanlamaktır. Meleğin ilhamı ise hayırlara vesile olup hakkı doğrulamaktır. Kim içinde bunu (hayırlara yönelip hakkı doğrulamayı) hissederse bunun Allah'tan olduğunu bilip Allah'a hamd etsin. Kim de içinde diğerini (kötülüklere gitmeyi ve hakkı yalanlamayı) hissederse şeytandan Allah'a sığınsın" buyurdu ve:

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayâsızlığı emreder..."' âyetini okudu.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: İki şey Allah'tan, iki şey de şeytandandır. İşte:

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayâsızlığı emreder..." âyeti de şeytanın:

“Malını tasadduk etme yanında tut. Ona ihtiyacın olacaktır" demesi mânâsındadır. "Allah ise size kendi katından mağfiret ve bol nimet vaadediyor..."âyetinde ise, Allah'ın bu ma'siyetlerinizi affedeceğini ve rızık vereceğini vaad etmesidir."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:

“Allah ise size kendi katından mağfiret ve bol nimet vaadediyor..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Allah'ın çirkinliklerinizi affedeceğini ve fakirliğinizi giderip rızık vereceğini vaad etmesidir."

İbnu'l-Münzir, Hâlid er-Rab'î'den bildiriyor: Yüce Allah'ın Kur'ân'da zikretmiş olduğu şu üç âyete şaşırdım. Birincisi:

“Bana dua edin ki duanıza icabet edeyim" âyetidir. Yüce Allah kendisiyle kulu arasında bir vasıta bırakmadı. Bu, peygamberlere has bir şeydi; ancak bunu bu ümmete de verdi. İkincisine gelince:

“Artık beni anın, ben de sizi anayım..." âyetidir ki bu âyette durup iyice düşün. Buna tüm kalbinle inanırsan zikrin devamlılığından dolayı dudakların hiç kurumazdı. Üçüncüsü ise:

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayâsızlığı emreder. Allah ise size kendi katından mağfiret ve bol nimet vaadediyor...'" âyetidir.

Ahmed, Zühd'de , İbn Mes'ûd'dan bildiriyor:

“İnsanoğlu Allah ve şeytan arasında atılan bir şey gibidir. Allah kulunun kalbinde imandan bir şey olduğunu görürse onu şeytandan korur. Eğer görmezse onu şeytanla baş başa bırakır."

269

"Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Nehhâs'ın, Nâsih'te bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Allah, hikmeti dilediğine verir..." âyeti hakkında şöyle dedi:

“Kur'ân'ı bilmek (anlamak), neshedeni, neshedileni, muhkemini, müteşâbihini, öncesini, sonrasını, helalini, haramını ve misallerini bilmektir."

İbn Merdûye'nin Cüveybir vasıtasıyla Dahhâk ve İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah, hikmeti dilediğine verir..." âyetini okudu ve:

“Burada hikmetten kasıt, Kur'ân'dır" buyurdu. Yani Kur'ân'ın tefsiridir. İbn Abbâs:

“Kur'ân'ı iyiler de, kötüler de okumuştur" dedi.

İbnu'd-Durays'ın bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Allah, hikmeti dilediğine verir..." âyetini açıklarken:

“Burada hikmetten kasıt Kur'ân'dır" dedi.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Allah, hikmeti dilediğine verir..." âyeti hakkında:

“Burada hikmetten kasıt, peygamberliktir" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Allah, hikmeti dilediğine verir..." âyeti hakkında şöyle dedi:

“Burada hikmetten kasıt, peygamberlik değildir. Kur'ân'ı, ilmi ve fıkhı bilmek demektir."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Allah, hikmeti dilediğine verir..." âyetini açıklarken:

“Burada hikmetten kasıt, Kur'ân'ı hükümleriyle anlamaktır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'd-Derdâ:

“Allah, hikmeti dilediğine verir..." âyetini açıklarken:

“Kur'ân'ı okumak ve onu düşünmektir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû'l-Âliye:

“Allah, hikmeti dilediğine verir..." âyetini açıklarken:

“Burada hikmetten kasıt, Kur'ân'ı okumak ve onu anlamaktır" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Allah, hikmeti dilediğine verir..." âyetini açıklarken:

“Burada hikmetten kasıt, Kur'ân'dır ve Yüce Allah Kur'ân hakkında doğru düşünmeyi dilediğine verir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbrâhîm(-i Nehaî):

“Allah, hikmeti dilediğine verir..." âyetini açıklarken:

“Burada hikmetten kasıt, Kur'ân'ı anlamaktır" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Allah, hikmeti dilediğine verir..." âyetini açıklarken:

“Burada hikmetten kasıt, doğru konuşmaktır" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:

“Allah, hikmeti dilediğine verir..." âyetini açıklarken:

“Burada hikmetten kasıt, Kur'ân'da derin bilgi sahibi olmak demektir" dedi.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Dahhâk:

“Allah, hikmeti dilediğine verir..." âyetini açıklarken:

“Burada hikmetten kasıt, Kur'ân'dır" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:

“Allah, hikmeti dilediğine verir..." âyetini açıklarken:

“Burada hikmetten kasıt, Allah korkusudur. Çünkü Allah korkusu her hikmetin başıdır" dedi ve:

“...Allah'ın kulları arasında O'ndan korkan, ancak bilginlerdir..." âyetini okudu.

Ahmed, Zühd'de Hâlid b. Sabit er-Rabî'den bildiriyor: Dâvud'a (aleyhisselam) inen Zebur'da, giriş olarak:

“Hikmetin başı, Allah korkusudur" yazılı olduğunu gördüm.

İbn Ebî Hâtim, Matar el-Varrâk'tan bildiriyor:

“Bize hikmetin Allah'tan korkmak ve Allah'ı bilmek olduğu söylendi."

İbnu'l-Münzir, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor:

“Korkmak, hikmet demektir. Allah'tan korkan kişi de hikmetin en güzeline ermiş olur."

İbn Ebî Hâtim'in, Mâlik b. Enes'ten bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem şöyle dedi:

“Hikmet, akıl demektir. Bana göre hikmet Allah'ın dininde fakih olmak demektir. Hikmet, Yüce Allah'ın kalplere rahmetinden ve faziletinden koyduğu bir şeydir. Bir kişiyi dünya işlerine baktığı zaman onun çok akıllı olduğunu görüyoruz. Diğer bir kişiyi de dünya işlerinde zayıf, dininde ise âlim ve doğru görüşlü olduğunu görüyoruz. Yüce Allah ona din bilgisi verip dünya bilgisinden de mahrum bırakmaktadır. Ama esas hikmet, Allah'ın dininde derin bilgi sahibi olmaktır."

İbn Ebî Hâtim, Mekhûl'dan bildiriyor: Kur'ân, peygamberliğin yetmiş iki bölümünden bir bölümdür. Bu da Yüce Allah'ın:

“Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir" buyurmuş olduğu hikmettir.

İbnu'l-Münzir, Urve b. ez-Zübeyr'den bildiriyor: Yumuşak (huylu) olmak hikmetin başıdır.

Beyhakî'nin, Şuabu'l-İmân' da Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim Kur'ân'ın üçte birini okursa ona peygamberliğin üçte biri verilir. Kim Kur'ân'ın yarısını okursa ona peygamberliğin yarısı verilir. Kim Kur'ân'ın üçte ikisini okursa ona peygamberliğin üçte ikisi verilir. Kim Kur'ân'ın tümünü okursa ona peygamberlik verilir ve kıyamet gününde kendisine: «Oku ve her âyette yüksel» denilir. Bütün bildiklerini okumayı bitirince ona: «Ellerini kapat» denilir. O da ellerini kapatır. Kendisine: «Ellerinde ne olduğunu biliyor musun?» denildiğinde, ellerini açıp bakacak ve sağ elinde Huld Cennetinin, diğer elinde de Naim Cennetinin bulunduğunu görecektir."

Taberânî, Hâkim ve Beyhakî'nin Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kur'ân'ı ezberleyen kişinin omuzlarına peygamberlik iner. Ancak ona vahiy gelmez. Kur'ân'ı okumaya nail olup da başkasına verileni kendisine verilenden daha üstün görürse, Allah'ın küçültüğünü büyütmüş, büyüttüğünü de küçültmüş olur. Kur'ân'ı ezbere bilen kişinin, Kur'ân içindeyken zenginliğin arkasından koşanlarla ve cahillik edenlerle beraber olması ona yakışık almaz. "

Hâkim'in Abdullah b. Ebî Nehîk'ten bildirdiğine göre Sa'd şöyle demiştir:

“Ey kazanmak isteyen tüccarlar! Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim: «Kur'ân'da teğanni etmeyen kişi bizden değildir.»" Süfyân b. Uyeyne:

“Teğanniden kasıt, onunla zenginleşmektir" dedi.

Bezzâr, Taberânî ve Hâkim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kur'ân'da teğanni etmeyen kişi bizden değildir" buyurdu.

Bezzâr'ın Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kur'ân'da teğanni etmeyen kişi bizden değildir.'"

Taberânî, Abdullah b. Amr'dan bildiriyor: Kadının biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Benim kocam fakir biridir ve hiçbir şeye gücü yetmiyor" deyince, adama:

“Kur'ân'dan okuduğun (bildiğin) bir yer var mıdır?" diye sordu. Adam:

“Filan sûreyi okuyorum (biliyorum)" karşılığını verince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) adama:

“Aferin, aferin" deyip kadına da:

“Kocan zengin biridir" buyurdu. Bunun üzerine kadın kocasından ayrılmadı. Daha sonra Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Ey Allah'ın Resûlü! Allah bize bolca rızık verdi" dedi.

Taberânî ve Beyhakî, Şuab'da, Ebu Umâme'den bildiriyor: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Ey Allah'ın Resûlü! Filan oğullarının hisselerini aldım ve ondan şu kadar kâr ettim" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sana bundan daha fazla kârlı bir şey söyleyeyim mi?" deyince, adam:

“Niye bundan daha kârlı bir şey var mıdır?" karşılığını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kişinin on âyet öğrenmesi bundan daha hayırlıdır" buyurdu. Adam gitti ve on âyet öğrenince geri dönüp bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verdi.

İbn Ebî Şeybe ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd, kişiye bir âyet okur ve ona:

“Bunu öğren, bu senin için yeryüzü ve gökyüzü arasındakilerden daha hayırlıdır" derdi. Hatta Kur'ân'ın bütün âyetleri için hep böyle derdi.

Taberânî, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor: Birinize:

“Eğer sabaha köye gidersen sana dört genç deve vardır denilseydi:

“Ben giderim" derdi. Ancak kişi Allah'ın Kitâbı'ndan bir âyet ezberlemiş olarak sabahlarsa onun için onaltı deveden daha hayırlıdır." Ravi der ki:

“İbn Mes'ûd bununla beraber çok şey de saydı" demiştir.

Beyhakî'nin, Şuab'da İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ey tüccarlar topluluğu! Biriniz çarşıdan döndüğü zaman on âyet okumaktan aciz midir? Yüce Allah size her âyette bir sevap yazar. "

Bezzâr'ın Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kur'ân okunan evin hayrı artar, okunmayan evin ise hayrı azalır" buyurmuştur.

Ebû Nuaym, Fadlu'l-îlmi ve Riyâdetu'l-Muteallimîn'de ve Beyhakî'nin, Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Kur'ân öyle bir zenginliktir ki ondan sonra fakirlik olmaz ve ondan başka (gerçek) zenginlik de yoktur. "

Târih'te Buhârî ve Beyhakî'nin Recâ' el-Ganevî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah kişiye Kur'ân'ın hıfzını verir de kişi kendisine en güzel şeyin verilip verilmediği şüphesine düşerse hakkı bilerek inkâr etmiş olur."

Beyhakî'nin, Semure b. Cündüb'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Her güzel ahlâklı kişi güzel terbiye vermek ister. Yüce Allah'ın terbiyesi de Kur'ân'dır, onu terketmeyin."

Abd b. Humeyd, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor:

“Yüce Allah her âyet indirdiğinde kulunun bu âyetin neden indiğini ve bu âyetle ne kastedildiğini bilmesini sever."

Abd b. Humeyd'in Ebû Kılâbe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yeryüzünden ilk kaldırılacak olan şey ilimdir" buyurunca, ashâb:

“Ey Allah'ın Resûlü! Kur'ân da kaldırılacak mı?" diye sordular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Hayır, ancak onu öğretenler ölecektir"- veya- "Onu tefsir edip açıklayanlar ölecektir. Kalanlar da onu kendi hevalarına göre tefsir edeceklerdir" buyurdu.

İbn Cerîr ve Şuab' da Beyhakî, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor: Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) on âyet öğrendiğimiz zaman bu âyetlerde neler olduğunu öğrenmeden inen diğer on âyeti öğrenmezdik." Şerîk'e:

“Öğrenmeden kasıt, onunla amel etmek mi?" diye sorulunca:

“Evet" karşılığını verdi.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Murhibî, Fadlu'l-İlm'de Ebû Abdurrahman es-Sülemî'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashâbından Kur'ân'ı öğrenenler bize şöyle anlattılar:

“Onlar, Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) on âyet öğrenir ve bu on âyetin ilim ve amel olarak neler kapsadığını öğrenmeden diğer bir on âyeti öğrenmezlerdi. Biz de bu şekilde ilmi ve ameli öğrendik."

Taberânî, M. el-Evsat'ta İbn Ömer'den bildiriyor:

“Ben o zamandan kısa bir süreyi yaşadım. Bizden her kişi Kur'ân'ı öğrenmeden önce iman edip inanırdı. Sûreler Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) indirilince helal-haramı öğrenir ve sizin gibi okuduğumuzu anlayıp nerede durup düşüneceğimizi bilirdik. Bilâhare Kur'ân geldikten sonra iman eden kişiler gördüm. Kur'ân'ı Fatiha'dan sonuna kadar okurlar ve onun neyi emredip neyi de yasakladığını anlamazlar, onunla amel de etmezlerdi. Onu kalitesiz hurmanın sergiye serilmesi gibi sererlerdi."

Tirmizî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Hikmetli söz, müminin kaybulmuş malı gibidir. Onu bulduğu yerde almakta hak sahibidir."

Ahmed'in, Zühd'de Mekhûl'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim Yüce Allah'a karşı kırk gün samimiyetle ibadet ederse, hikmet pınarları kalbinden diline akar."

Ebû Nuaym, Hilye'de Mekhûl vasıtasıyla Ebû Eyyûb el-Ensârî'den merfû olarak aynısını rivayet etti.

Taberânî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Lokmân (aleyhisselam) oğluna: «Ey oğlum! Daima âlimlerle beraber oturup onların sözünü dinle. Yüce Allah ölü toprağı yağmurla canlandırdığı gibi ölü kalbi de hikmet nuruyla diriltir» dedi. "

Buhârî, Müslim, Nesâî ve İbn Mâce'nin, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Haset ancak şu iki şeyde olabilir. Allah'ın birine mal verip de o malı hak yolda harcamasında muvaffak kılması ve Allah'ın birine hikmet verip de o hikmet ile amel edip onu öğretmesindedir. "

Beyhakî'nin Şuab'da Yezîd b. el-Ahnes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ancak şu iki şeyde aranızda gıpta olabilir: Yüce Allah birine Kur'ân'ı verip de, bu kişinin onu gece ve gündüz okuyup onunla amel etmesi halinde, diğer birinin: «Eğer Allah bana filan kişiye verdiği gibi verirse onunla o kişinin amel ettiği gibi amel edeceğim» demesidir. Bir adama da, Yüce Allah mal verip de o malı infak edip tasadduk etmesi halinde, birinin: «Eğer Allah bana filan kişiye verdiği gibi verirse onu tasadduk ederdim demesidir.»" Adamın biri:

“Cesarette de gıpta olur mu?" deyince:

“Bu onlara benzemez, köpek de ailesini cesaretle korur" karşılığını verdi.

Buhârî, Müslim ve İbn Mâce'nin Muâviye'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah birinin hakkında hayır dilerse onu dinde fakih kılar."

Ebû Ya'lâ'nın Muâviye'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah birinin hakkında hayır dilerse onu dinde fakih kılar. Fakih kılmadığı kişiyi de önemsemez"

Bezzâr ve Taberânî'nin İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah birinin hakkında hayır dilerse onu dinde fakih kılar, ona hidayeti ilham eder."

Taberânî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“En üstün ibadet, fikıh öğrenmektir. Dinde ise en üstün mertebe takvadır. "

Bezzâr, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Murhibî'nin, Fadlu'l-îlm'de Huzeyfe b. el-Yemâni'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İlim öğrenmek ibadetten daha hayırlıdır. Dinde ise en üstün mertebe takvadır. "

Taberânî'nin, M. el-Evsat'ta Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Az ilim çok ibadeten daha hayırlıdır. Kişi Allah'a ibadet ederse ona fıkıh yeter. Kişiye cahillik olarak da kendi görüşünü beğenmesi yeter. "

Taberânî'nin Hazret-i Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Hiçbir kazanan sahibini hidayete erdirecek veya kötü yoldan geri çevirecek ilimden daha güzel bir şey kazanmamıştır. O aklı selim olmadan dini ayakta durmaz. "

İbn Mâce'nin Ebû Zer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ey Ebû Zeri Sabahladığında Yüce Allah'ın Kitabından bir âyet öğrenmen yüz rekat (nafile) namaz kılmandan daha hayrlıdır. Yine sabahladığında, kendisiyle amel edilsin veya edilmesin, bir ilmi öğrenmen, bin rekat (nafile) namaz kılmandan daha hayrlıdır. "

Murhibî, Fadlu'l-İlm'de, Taberânî, M. el-Evsat'ta, Dârakutnî ve Beyhakî'nin, Şuab'da, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Allah'a ibadet etmede fıkıh öğrenmekten daha üstün bir şey yoktur. Şeytana karşı bir fakih bin ibadet edenden daha kuvvetlidir. Her şeyin direği dayanağı vardır. Dinin direği de fıkıhtır." Ebû Hureyre:

“Benim için bir saat fıkıh öğrenmek gece boyu ibadet etmemden daha güzeldir" dedi.

Tirmizî ve Murhibî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Münafık bir kişide iki haslet bir araya gelmez. Bunlar güzel ahlâk ve dinde fıkıhtır (derin bilgi)."

Taberânî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İlmin fazileti ibadetten daha üstündür. Dinin direği de takvadır. "

Taberânî'nin Abdurrahman b. Avf'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Az fıkıh öğrenmek, çok ibadetten daha hayırlıdır. En hayırlı amelleriniz de kolay olanıdır. "

Beyhakî'nin Şuab'da İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Allah'a ibadette en üstün şey fıkıh öğrenmektir."

Taberânî'nin Sa'lebe b. el-Hakem'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet gününde mahkeme için Yüce Allah, kürsüsüne oturduğunda âlimlere: «Benim size ilmimden ve Mimimden vermem ancak sizleri bağışlamam içindir. Yaptıklarınızı da önemsemem.»"

Taberânî'nin Ebû Mûsa'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet gününde Yüce Allah kullarını dirilttikten sonra âlimleri ayırıp: «Ey Âlimler topluluğu! Benim size ilmimden vermem sizi azap vereceğim için değildir. Gidin sizleri bağışladım» buyurur. "

270

"Allah yolunda her ne harcar veya her ne adarsanız, şüphesiz Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Allah yolunda her ne harcar veya her ne adarsanız, şüphesiz Allah onu bilir..." âyetini açıklarken:

“Onu sayıp tesbit eder mânâsındadır" dedi.

Abdurrezzâk ve Buhârî, İbn Şihâb vasıtasıyla Hazret-i Âişe'nin anne tarafından kardeşi oğlu olan Avf b. el-Hâris b. Tufayl'dan bildiriyor: Bir kişi Hazret-i Âişe'ye satmış olduğu veya bağışlamış olduğu bir şey için Abdullah b. ez-Zübeyr'in:

“Vallahi Âişe bu işten ya vazgeçer veya onun bunu yapmasına mani olurum" dediğini söyledi. Hazret-i Âişe:

“O mu böyle dedi?" deyince:

“Evet" karşılığını verdiler. Hazret-i Âişe:

“Allah'a adağım olsun ki İbnü'z-Zübeyr'i bir daha asla konuşturmayacağım" dedi. Hazret-i Âişe'nin dargınlığı uzayınca İbnü'z-Zübeyr Muhacirleri aracı ederek bağışlanmasını istedi. Bunun üzerine Hazret-i Âişe:

“Vallahi onun için kimsenin aracılığını kabul etmem ve adağımı da bozmam" dedi. Bu dargınlık daha da uzayınca Zühre oğullarından olan Ali b. ez-Zübeyr Misver b. Mahreme'ye ve Abdurrahman b. el-Esved b. Abdi Yağûse'ye durumu anlatarak:

“Allah için beni Âişe'ye götürün. Benimle konuşmamak üzere adakta bulunması helal değildir" dedi. Misver ve Abdurrahman bunu kabul edip ridalarına bürünerek Hazret-i Âişe'nin yanına gitiler. Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrine:

“Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey Allah'ın Peygamberi! Girebilir miyiz?" deyip Hazret-i Âişe'den izin istediler. Hazret-i Âişe:

“Girin" diye karşılık verince:

“Hepimiz mi?" dediler. Hazret-i Âişe:

“Evet, hepiniz girin" karşılığını verdi. Fakat Hazret-i Âişe beraberlerinde Abdullah b. ez- Zübeyr'in de bulunduğunu bilmiyordu. İçeri girdiklerinde İbnu'z-Zübeyr perdenin arkasına geçerek Hazret-i Âişe'nin boynuna sarılıp ağladı ve Allah için kendisini bağışlamasını söyledi. Misver ve Abdurrahman da, Allah için onu konuşturmasını ve özrünü kabul etmesini isteyip:

“Sen de biliyorsun ki Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kişinin (Müslüman) kardeşinden üç günden fazla dargın kalmasını yasaklamıştır" dediler. Bu kadar ısrar ve hatırlatma sonunda, Hazret-i Âişe ağlayarak çok büyük bir adakta bulunduğunu söyledi. Sonra kendisine o kadar ısrar ettiler ki Hazret-i Âişe, İbnu'z-Zübeyr'le konuştu. Bu adağının bozmasından dolayı Allah için kırk köleyi azad etti. Hazret-i Âişe daha sonra kırk köle azat ettiğini her zikredişinde ağlar ve gözyaşları başörtüsünü ıslatırdı.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre adamın biri Abdullah b. Huceyre el- Ekber'e gelip:

“Kardeşimi konuşturmamak üzere adakta bulundum" deyince, Abdullah:

“Şeytanın bir oğlu oldu ve onun adını Nezr (adak) koydu. Her kim Allah'ın, ziyaret edip hal ve hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vazgeçerse lanetlenmesi helal kılınmıştır" karşılığını verdi.

Mâlik, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim Allah'a itaat olan bir konuda adakta bulunursa bu adağını yerine getirsin. Ancak Allah'a isyan olan bir konuda adakta bulunmuşsa bu adağını yerine getirmesin. "

Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Allah'a isyan olan bir konuda adak olmaz. Kefareti de yemin kefareti gibidir. "

İbn Ebî Şeybe, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce, imrân b. Husayn'dan bildiriyor: Ensâr'dan bir kadın esir edilmiş, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) devesi Adbâ da düşman eline düşmüştü. Kadın Adbâ'nın gerisine binerek, ona bağırarak sürdü ve oradan kaçtı. Eğer Allah kendisini bu deveyle kurtarırsa onu keseceğine dair adakta bulundu. Medine'ye geldiğinde onu görenler:

“Bu, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) devesi Adbâ'dır" dediler. Bunun üzerine kadın:

“Allah beni bu deveyle kurtarırsa onu keseceğime dair adakta bulundum" dedi. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip durumu haber verdiklerinde:

“Sübhanallahl Ne kötü bir ceza, eğer Allah onunla kendisini kurtarırsa onu keseceğine dair adakta bulunmuş. Allah'a isyan olan bir konuda ve kişinin sahip olmadığı bir şeyde adak olmaz" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin, Ukbe b. Amir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Adak edilecek şeyin adı konulmamışsa yemin kefareti gibi kefaret gereklidir. "

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmiz, Nesâî ve İbn Mâce'nin, Sâbit b. ed- Dahhâk'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kulun sahip olmadığı bir şeyde adağı olmaz."

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce, İbn Ömer'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) adak adamayı yasakladı ve:

“(Adak) hayırla gelmez, ancak cimri kişiden mal çıkarır" buyurdu.

Müslim, Tirmizî ve Nesâî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Adakta bulunmayın, o kaderden hiçbir şeyi değiştirmez. Ancak cimri bir kişinin elinden mal çıkarır."

Buhârî, Müslim ve İbn Mâce'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Yüce Allah buyuruyor ki:

“Adak Âdemoğluna, benim takdir etmiş olduğum bir şey dışında gelmez. Ancak adak onu kadere götürür. Takdirim, adak olmayınca cimrinin yolumda vermeyeceğini adakla ondan almamdır."

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî, Enes'ten bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yaşlının iki oğlu arasında yürüdüğünü görünce:

“Buna ne olmuş?" diye sordu. "Kâbe'ye kadar yürüyeceğine dair adakta bulunmuş" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şüphesiz ki Yüce Allah bu adamın kendine işkence etmesine muhtaç değildir" buyurdu ve bir bineğe binmesini emretti.

Müslim ve İbn Mâce, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yaşlının iki oğlu arasında onlara dayanarak yürüdüğünü görünce:

“Bunun hali nedir?" diye sordu. Oğlu:

“Ey Allah'ın Resûlü! Kâbe'ye kadar yürüyeceğine dair adağı vardır" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey ihtiyar! Bineğine bin, Allah sana da adağına da muhtaç değildir" buyurdu.

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, Ukbe b. Âmir'den bildiriyor: Kız kardeşim Beytullah'a kadar yalın ayak yürümeyi adadı ve bu durumun fetvasını Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sormamı söyledi. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduğumda:

“Hem yürüsün, hem de binsin" buyurdu.

Ebû Dâvud, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Ukbe b. Âmir'in kız kardeşi yürüyerek hacca gitmeyi adadı. Ancak buna gücü yetmezdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah kız kardeşinin yürümesine muhtaç değildir. Bineğe binsin ve adağına karşılık bir kurban hediye etsin" buyurdu.

Ebû Dâvud ve Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Ey Allah'ın Resûlü! Kız kardeşim yürüyerek hacca gitmeyi adadı" deyince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yüce Allah kız kardeşinin meşakketiyle bir şey yapacak değildir. Bir binekle hacca gitsin ve yemininin kefaretini versin" buyurdu.

Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce'nin bildirdiğine göre Ukbe b. Âmir, yalın ayak, yürüyerek başörtüsüz hacca gitmeyi adayan kız kardeşinin durumunu Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) sorunca:

“Ona başını kapatmasını, bir bineğe binmesini ve üç gün oruç tutmasını söyle" buyurdu.

Buhârî, Ebû Dâvud ve İbn Mâce, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hutbe verirken, bir adamın güneşin altında ayakta durduğunu görüp durumunu sorunca:

“Bu Ebû İsrail'dir, kendisi ayakta durup oturmamayı, gölgelenmemeyi, kimseyle konuşmamayı ve oruç tutmayı adadı" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ona konuşmasını, gölgelenmesini, oturmasını ve orucunu tamamlamasını emredin" buyurdu.

Ebû Dâvud ve İbn Mâce'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim adını koymadan bir adakta bulunursa kefareti yemin kefaretidir. Kim Allah'a isyan olan bir konuda adakta bulunursa kefareti yemin kefaretidir. Kim yerine getiremeyeceği bir adakta bulunursa kefareti yemin kefaretidir. Kim de gücünün yetebileceği bir adakta bulunmuşsa adağını yerine getirsin. "

Nesâî'nin İmrân b. Husayn'dan bildirdiğine göre, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“İki çeşit adak vardır. Allah'a itaat konusunda olan adak, Allah için adanmış adaktır ve yerine getirilmesi gerekmektedir. Allah'a isyan konusunda olan bir adak ise şeytan için adanmış bir adaktır. Öylesi bir adak yerine getirilmez ve yemin kefareti ödenir. "

Ebî Şeybe, Nesâî ve Hâkim'in, İmrân b. Husayn'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İsyan veya öfke ile adak olmaz. Kefareti de yemin kefaretidir. "

Hâkim, İmrân b. Husayn'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize ne zaman hutbe verdiyse mutlaka sadakayı emredip müsleyi yasaklayarak şöyle buyurmuştur:

“Burun kesmek ve yürüyerek hacca gitmeyi adamak, tnüsledendir. Yürüyerek hacca gitmeyi adayan kişi, bir kurban hediye etsin ve bineğe binsin. "

İbn Ebî Şeybe, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Adamın biri İbn Abbâs'a gelip:

“Ben Kuaykiân dağında geceye kadar çıplak bir şekilde kalmayı adadım" deyince, İbn Abbâs:

“Şeytan senin avret yerlerini açmanı ve herkesin sana gülmesini istiyor. Sen elbiselerini giy ve Hicr'de iki rekat namaz kıl" dedi.

Abdurrezzâk ve İbn Ebî Şeybe, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Dört çeşit adak vardır. Adını koymadan adakta bulunan kişi yemin kefâreti ödesin. Kim Allah'a isyan olan bir konuda adakta bulunursa yemin kefâreti ödesin. Kim yerine getiremeyeceği bir adakta bulunursa yemin kefâreti ödesin. Kim de gücünün yetebileceği bir adakta bulunursa adağını yerine getirsin."

İbn Ebî Hâtim, Şureyh'ten bildiriyor:

“Zalim kişi cezayı, mazlum kişi de yardımı bekler."

Buhârî, Müslim ve Tirmizî'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Zulüm, kıyamet gününde (Allah katında) karanlıklardır."

Buhârî, Edeb'de , Müslim ve Beyhakî'nin, Şuab'da, Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Zulmetmekten sakının. Zulüm kıyamet gününde (Allah katında) karanlıklardır. Tamahkârlıktan sakının. Tamahkârlık sizden öncekileri helak etti. Sonuçta birbirlerinin kanlarını döktüler ve birbirlerinin mahremiyetlerini çiğnediler. "

Buhârî, Edeb'de, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî'nin, Şuab'da, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Zulmetmekten sakının. Çünkü zulüm kıyamet gününde (Allah katında) karanlıklardır. Fuhuştan da sakının. Çünkü Allah fuhşu ve çirkin şeyleri sevmez. Tamahkârlıktan sakının. Tamahkârlık sizden öncekileri kışkırttı.

Sonuçta birbirlerinin kanlarını döktüler, birbirlerinin mahremiyetlerini çiğnediler ve akrabalık ilişkilerini kopardılar,

Hâkim ve Beyhakî'nin, Şuab'da Abdullah b. Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Zulmetmekten sakının. Çünkü zulüm, kıyamet gününde (Allah katında) karanlıklardır. Fuhuştan ve çirkin şeylerden sakının. Tamahkârlıktan sakının, sizden öncekiler tamahkârlıkla helak oldular. Tamahkârlık onlara akrabayla bağları kesmelerini emredince, onlar da akrabalık bağlarını kestiler. Onlara cimriliği emretti ve cimri oldular. Onlara günaha dalmayı emretti ve günaha daldılar. "

Taberânî, Hirmâs b. Ziyâd'dan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) devesi üzerinde şöyle hitab ettiğini gördüm:

“Hainlikten sakının. Çünkü o, en kötü dosttur. Zulümden sakının. Çünkü zulüm kıyamet gününde (Allah katında) karanlıklardır. Tamahkârlıktan sakının, sizden öncekiler tamahkârlıkla helak oldular. Sonuçta birbirlerinin kanlarını döktüler ve akrabalık ilişkilerini kopardılar.

İsbehânî, Ömer b. el-Hattâb'ın hadisinin aynısını rivayet etti.

Taberânî'nin İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Zulmetmekten sakının. Aksi takdirde dua ettiğinizde duanıza icabet edilmez, yağmur duasını edersiniz Allah duanızı kabul etmez ve yardım dilediğinizde size yardım edilmez. "

Taberânî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ümmetimden iki sınıfa şefaatim olmayacaktır. Biri çok zalim kalpli idareci, diğeri de dinde aşırı giden kimsedir. "

Hâkim'in, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Mazlumun duasından sakının. Zira onun duası gökyüzüne kıvılcım gibi çıkar. "

Taberânî'nin Ukbe b. Âmir el-Cühenî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz şu üç kişinin duası kabul olunur: Mazlumun duası, babanın oğluna olan duası ve yolcunun duası."

Ahmed'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Mazlum, günahkâr da olsa duası kabul edilir. Onun günahları kendi nefsine aittir. "

Taberânî ve İsbehânî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İki dua vardır ki onlarla Allah arasında perde yoktur. Biri mazlumun duası, diğeri de müminin kardeşine gıyabında ettiği duadır. "

Taberânî'nin, Huzeyme b. Sâbit'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Mazlumun duasından sakının. Onun duası bulutların üzerine taşınır ve Yüce Allah: «İzzetime yemin olsun ki bir süre sonra olsa dahi sana yardım edeceğim» buyurur."

Ahmed'in, Enes b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Mazlum kişi kâfir de olsa onun duasından sakının. Onunla Allah arasında bir perde yoktur."

Taberânî'nin, M. el-Evsat'ta, Hazret-i Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah şöyle buyurur: «Benden başka yardımcı bulamayan mazluma zulm edene hiddetim arttı.»"

Ebu'ş-Şeyh b. Hayyân'ın, et-Tevbîh kitabında, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: «İzzetime ve Celâlime yemin olsun ki zalim kişiden er geç intikam alacağım. Mazlum kişiyi görüp de gücü yettiği halde yardımda bulunmayan kişiden de intikam alacağım.»"

İsbehânî, Abdullah b. Selâm'dan bildiriyor: Yüce Allah yaratıkları yarattığı zaman, ayakları üzerine kalkıp başlarını kaldırarak:

“Ey Rabbim! Sen kimden yanaşın?" dediler. Yüce Allah:

“Ben kendisine hakkı ödenene kadar mazlumdan yanayım" buyurdu.

İbn Merdûye ve Isbehâni, et-Terğîb'te İbn Abbâs'tan bildiriyor: Kralın biri tanınmayacak bir şekilde (kıyafet değiştirerek) memleketini dolaşmaya çıktı ve ineği olan bir adamın yanına geldi. İnek merâdan geldiği zaman onu sağdılar. Otuz inek kadar süt vermişti. Kral içinden bu ineği almayı geçirdi. Sabah inek meraya çıktı ve akşam geri döndüğünde yine onu sağdılar. Ancak bu defa on beş inek kadar süt vermişti. Kral ineğin sahibini çağırıp:

“Bana ineğinin durumunu haber ver. İneğin bu gün, geçenki meradan başka bir yerde mi otlandı, başka bir yerden mi su içti?" dedi. Adam:

“Hayır başka bir yerden otlanıp su içmedi" karşılığını verince, kral:

“Peki bunun sütüne ne oldu ki yarı yarıya düştü?" diye sordu. Adam:

“Görüyorum ki kral bu ineği almaya karar verdi ve sütü yarıya düştü" dedi. Kral:

“Sen kralı nereden biliyorsun?" diye sorunca, adam:

“Durum sana söylediğim gibidir" karşılığını verdi. Kral içinden hiç kimseye zulmetmeyeceğine ve asla onu alıp malı edinmeyeceğine dair Rabbine söz verdi. Sabah inek otlanmaya gitti. Akşam gelip sağıldığında sütü eskisi gibi otuz inek sütü kadar olmuştu. Kral bu durumdan ibret alarak içinden:

“Görüyorum ki eğer kral zulmeder veya zulmetmeye karar verirse bereket yok olup gider. Kesin olarak şimdiden sonra adil olup en güzel adaletle hükmedeceğim" dedi.

İsbehânî, Saîd b. Abdilazîz'den bildiriyor:

“İyilik eden kişi, sevabını Allah'tan beklesin. Kötülük eden kişi de (maruz kalacağı ilahi) cezayı yadırgamasın. Her kim haksız olarak bir izzet kazanırsa, Yüce Allah onu haklı olarak zelil eder. Her kim de zulmederek mal biriktirirse yine Yüce Allah zulmetmeksizin onu fakirleştirir."

Ahmed'in, Zühd'de, Vehb b. Münebbih'ten bildirdiğine göre Yüce Allah şöyle buyurur:

“Kim fakirlerin mallarıyla bir zenginlik elde ederse onu fakirleştiririm. Zayıf kişilerin gücüyle inşa edilen her evin akibetini de harabe kılarım."

271

"Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da kefâret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yüce Allah gizli verilen sadakayı açıkça verilen sadakadan yetmiş kat daha üstün kıldı. Açıkça verilen zekatı da gizli verilen zekattan yirmi beş kat daha üstün kıldı. Geriye kalan bütün farz ve nafile şeyler için aynı şey geçerlidir."

Beyhakî'nin zayıf bir isnâdla Şuab'da, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Gizli yapılan amel açık yapılan amelden daha üstündür. Örnek alınsın diye açıkça yapılan ibadet ise (gizli yapılandan) daha üstündür."

Beyhakî, Muâviye b. Kurre'den bildiriyor:

“Yüce Allah'ın farz kılmış olduğu her şeyi açıkça yapmak (gizli yapmaktan) daha üstündür."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da kefâret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır'" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Tevbe Sûresi inmeden önce bununla amel edilmekteydi. Ancak Tevbe Sûresi zekâtın farzları ve ayrıntılarıyla inince zekâtlar ona göre ayarlandı."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Niyet halis olduktan sonra hepsi kabul edilir. Ancak gizli verilen sadaka (açık verilenden) daha üstündür. Suyun ateşi söndürmesi gibi, sadaka da hataları yok eder."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel!..." âyeti ile:

“Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır" âyeti hakkında şöyle demiştir:

“Bunlar neshedilmiştir. Tevbe Sûresi'nin:

“Sadakalar (zekâtlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm'a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir" âyeti, Kur'ân'da bulunan zekât hakkındaki bütün âyetleri neshetti."

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ebû Umâme'den bildiriyor:

“Ey Allah'ın Resulü! Hangi sadaka daha üstündür?" dediğimde:

“Maddi durumu zayıf olan birinin (az da olsa gücü nisbetinde) gizlice fakire verdiği sadakadır" buyurdu ve:

“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da kefâret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır" âyetini okudu.

Tayâlisî, Ahmed, Bezzâr, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Beyhakî Şuab'da Ebû Zer'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:

“Sana Cennet hazinelerinden birini göstereyim mi?" deyince:

“Evet, ey Allah'ın Resûlü!" karşılığını verdim. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“La havle velâ kuvvete illâ billâh (-Güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsustur) lafzında Cennet hazineleri vardır" buyurdu. O na:

“Ey Allah'ın Resûlü! Ya namaz?" dediğimde:

“O ortaya konulan bir şeydir, isteyen çok alır isteyen de az alır" buyurdu. "Ey Allah'ın Resûlü! Ya oruç?" dediğimde ise:

“O mükâfatı olan bir farzdır" buyurdu. "Ey Allah'ın Resûlü! Ya sadaka?" diye sorduğumda:

“Onun karşılığı kat kat verilir. Yüce Allah çok verendir" buyurdu. "Sadakanın hangisi daha üstündür?" dediğimde ise:

“Maddi durumu zayıf olan birinin (azda olsa gücü nisbetinde) gizlice fakire verdiği sadakadır" karşılığını verdi.

Ahmed, Taberânî ve İsbehânî et-Terğib'te, Ebû ümâme'den bildiriyor: Ebû Zer:

“Ey Allah'ın Resûlü! Sadaka (nın karşılığı) nedir?" dediğinde, Allah Resûlü:

“Onun karşılığı kat kat verilir. Yüce Allah çok verendir" buyurdu ve:

“Kimdir Allah'a güzel bir borç verecek o kimse ki, Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin..." âyetini okudu. Ebû Zer:

“Ey Allah'ın Resûlü! Hangi sadaka daha üstündür?" diye sorduğunda, Allah Resûlü:

“Maddi durumu zayıf olan birinin (az da olsa gücü nisbetinde) gizlice fakire verdiği sadakadır" buyrudu ve:

“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da kefâret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır" âyetini okudu.

Ahmed, Tirmizî, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin, Şuab'da, Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah yeryüzünü yarattığı zaman yeryüzü sallanmaya başladı. Yüce Allah dağları yaratıp yeryüzüne yerleştirince yeryüzünün sallantısı durdu. Melekler dağların yaratılışına şaşırarak: «Ey Rabbim! Yarattıkların arasında dağlardan daha kuvvetli bir şey var mıdır?» dediler. Yüce Allah: «Evet, demir vardır» buyurdu. Melekler: «Yarattıkların arasında demirden daha kuvvetli bir şey var mıdır?» dediler. Yüce Allah: «Evet, ateş vardır» buyurdu. Melekler: «Yarattıkların arasında ateşten daha kuvvetli bir şey var mıdır?» dediler. Yüce Allah: «Evet, su vardır» buyurdu. Melekler: «Yarattıkların arasında sudan daha kuvvetli bir şey var mıdır?» dediler. Yüce Allah: «Evet, rüzgâr vardır» buyurdu. Melekler: «Yarattıkların arasında rüzgârdan daha kuvvetli bir şey var mıdır?» dediler. Yüce Allah: «Evet, Ademoğlu vardır. O sağ eliyle verdiği sadakayı sol elinden gizler» buyurdu,"

Buhârî, Müslim ve Nesâî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah kıyamet gününde yedi kişiyi hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde kendi (Arş'ının) gölgesinde gölgelendirir. Bunlardan birincisi adil olan yöneticidir. İkincisi, Allah'a ibadet içinde yetişen gençtir. Üçüncüsü, kalbi mescide bağlı olan kişidir. Dördüncüsü, birbirlerini Allah için seven, Allah için birleşen ve Allah için ayrılan iki kişidir. Beşincisi, birlikte olmak için kendisini çağıran güzel ve saygın bir kadını «Allah'tan korkarım» diyerek reddeden kişidir. Altıncısı, sağ elinin verdiğinden sol elinin haberi olmayacak şekilde gizlice sadaka veren kişidir. Yedincisi ise yalnızken Allah'ı anınca gözlerinden yaş dökülen kişidir."

Taberânî'nin Muâviye b. Hayde'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Gizli verilen sadaka Rabb'in gazabını söndürür. "

Taberânî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İyilikler yapmak kişiyi musibetlere düşmekten korur. Gizli verilen sadaka Rabb'in gazabını söndürür. Akrabaları gözetmek ömrü uzatır.

Taberânî'nin M. el-Evsat'ta, Ümmü Seleme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İyilikler yapmak, kişiyi musibetlere düşmekten korur. Gizli verilen sadaka, Rabb'in gazabını söndürür. Akrabaları gözetmek, ömrü uzatır. Her iyilik bir sadakadır. Dünyada iyilik ehlinden olan âhirette de iyilik ehlinden olur. Dünyada kötülük ehlinden olan âhirette de kötülük ehlinden olur. Cennete girecek ilk kişiler de iyilikler ehlinden olanlardır. "

İbn Ebi'd-Dünyâ, Kadâu'l-Havâic kitabında, Beyhakî, Şuab' da ve İsbehânî'nin et-Terğîb'te, Ebû Saîd el-Hudrî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Gizli verilen sadaka, Rabb'in gazabını söndürür. Akrabaları gözetmek, ömrü uzatır. İyilikler yapmak, kişiyi musibetlere düşmekten korur."

Ahmed, Zühd'de, Sâlim b. Ebi'l-Ca'd'dan bildiriyor: Salih'in (aleyhisselam) kavminde kendilerine eziyet eden bir adam vardı. Sâlih'in (aleyhisselam) kavminden bir grup:

“Ey Allah'ın Peygamberi! Bu adama bir beddua etsen" dediler. Sâlih (aleyhisselam):

“Gidin, sizin yaptığınız zaten ona yeter" karşılığını verdi. Bu kişi her gün odun toplamaya çıkardı. Yine bir gün iki ekmek alarak oduna gitti. Ekmeğin birini yiyip diğerini tasadduk etti. Sonra odunlarını yapıp sağ salim kendisine bir şey olmadan geri döndü. Ahali, Salih'e (aleyhisselam) gelip:

“Bu kişi odundan sağ salim geriye döndü" dedi. Sâlih (aleyhisselam) onu çağırıp:

“Bu gün ne yaptın?" diye sorunca, adam:

“Bu gün oduna çıktığımda yanıma iki ekmek almıştım. Birini yedim diğerini de tasadduk ettim" dedi. Bunun üzerine Sâlih (aleyhisselam):

“Odunlarını çözüp indir" dedi. Adam odunları indirince baktılar ki odunların içinde odunu ısırıp duran siyah bir yılan vardı. Sâlih (aleyhisselam):

“Onunla def edildi" dedi. Yani verdiği sadakayla yılanın zararı def edilmişti.

Ahmed, Sâlim b. Ebi'l-Ca'd'dan bildiriyor:

“Bir kadın çocuğuyla beraber çıkmıştı. Kurt kadının çocuğunu kapıp götürdü. Kadın onların izinden gitti beraberinde bir ekmek vardı. Kadın dilenci biriyle karşılaşınca ekmeği ona verdi. Bunun üzerine kurt çocukla geri dönerek çocuğu kendisine verdi."

Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Huzeyme, İbn Hibbân ve Hâkim'in Ebû Zer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah üç kişiyi sever ve üç kişiyi sevmez. Sevdiği üç kişi şunlardır: Birinin bir kavme gidip de bir şeyi aralarındaki akrabalık bağı sebebi ile değil de Allah için istediğinde, geriye çekilerek isteyene istediğini Allah'tan başka kimsenin bilmeyeceği şekilde gizlice veren kişi. Diğeri, gece sefere çıkan kavmin uykusu gelip ve kendileri için uykudan daha güzel bir şey olmadığı zaman başlarını koyup yattıklarında, uyumayıp Allah'a dua ederek âyetlerini okuyan kişidir. Bir diğeri de bir bölüğün düşmanla karşılaşıp da kaçtığında kaçmayan ve savaşıp öldürülen veya fetih yapan kişidir. Sevmediği üç kişi ise: Zina eden ihtiyar, kibirli fakir ve zalim zengindir."

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî'nin, Şuab'da Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Namazın içinde Kur'ân okumak namaz dışında okumaktan daha faziletlidir. Namazın dışında Kur'ân okumak ise tesbih ve tekbirden daha faziletlidir. Tesbih sadaka vermekten, sadaka vermek (nafile) oruç tutmaktan daha faziletlidir. Oruç ise Cehennem ateşine karşı kalkandır. "

İbn Mâce, Câbir b. Abdillah'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize hutbesinde şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Ölmeden önce Allah'a tövbe ediniz. Meşguliyetiniz olmadan önce salih amellere koşunuz. Allah'ın sizde olan hakkını ödeyip rızıklanmanız, yardım edilmeniz ve düzelmeniz için Allah'ı çokça zikredip gizlice sadakalar veriniz. "

Ebû Ya'lâ'nın Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ka'b b. Ucre'ye şöyle buyurdu:

“Ey Ka'b b. Ucre! Namaz kişiyi Allah'a yaklaştırır. Oruç kişiyi günahlardan korur. Sadaka, suyun ateşi söndürmesi gibi günahları söndürür. Ey Ka'b b. Ucre! İnsanlar erkenden çıkıp giderler. Bir kısım nefsini satıp onu tutsak eder, bir kısım da nefsini (Allah'a) satıp onu (Cehennem ateşinden) azat eder."

İbn Hibbân'ın Ka'b b. Ucre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ey Ka'b b. Ucre! Haramla beslenen et ve kan Cennete girmeyecektir. O, ateşe daha layıktır. Ey Ka'b b. Ucre! İnsanlar erkenden çıkıp giderler. Bir kısım nefsini Allah'a satıp onu (Cehennem ateşinden) azat eder. Kimisi de dünyaya bağlı bırakır. Ey Ka'b b. Ucrel Namaz kişiyi Allah'a yaklaştırır. Sadaka kişinin Müslümanlığının kanıtı olur. Oruç kişiyi günahlardan korur. Sadaka, buzun kaya üzerinde erimesi gibi günahları eritip yok eder. "

Ahmed, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî'nin, Şuab'da Ukbe b. Âmir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“(Kıyamet gününde) Halk arasında hüküm verilinceye kadar her kişi kendi sadakasının gölgesinde durur."

İbn Huzeyme ve Hâkim, Hazret-i Ömer'den bildiriyor: Ameller övünürken sadaka:

“Ben hepinizden daha üstünüm" der.

Ahmed, Bezzâr, İbn Huzeyme, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî'nin Bureyde'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Kişi bir sadaka verdiği zaman yetmiş şeytanın vesvesesini keser. "

Taberânî ve Beyhakî'nin Şuab'da Ukbe b. Âmir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sadaka, sahibinin kabirdeki ateşini söndürür. Mümin kişi de kıyamet gününde sadakasının gölgesinde gölgelenir. "

Beyhakî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sadakaları erken verin. Zira bela sadakanın önüne geçemez."

Taberânî'nin, Ali b. Ebî Tâlib'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sadakaları erkenden verin, çünkü bela onu geçemez" buyurmuştur.

Taberânî'nin bildirdiğine göre Meymûne binti Sa'd:

“Ey Allah'ın Resûlü! Sadaka hakkında bana bir fetva ver" deyince:

“Sadaka, Allah rızasını gözeterek veren kişi için ateşten kurtarıcıdır" buyurdu.

Beyhakî'nin, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Tasaddukta bulununuz. Zira sadaka sizi ateşten kurtarır."

Tirmizî ve İbn Hibbân'ın Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sadaka Rabb'in gazabını söndürür ve kötü ölümü defeder."

Taberânî'nin Râfî b. Hadîc'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sadaka, yetmiş kötülük kapısını kapatır. "

Taberânî'nin, Amr b. Avf'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Müslümanın sadakası ömrü uzatır, kötü ölümü uzaklaştırır ve Yüce Allah onunla büyüklenmeyi ve kibiri yok eder. "

İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî, Ebû Zer'den bildiriyor:

“Verilen her sadaka yetmiş şeytanın vesvesesini keser. Bunların hepsi sadakayı önlemeye çalışanlardandır."

İbn Mübârek, el-Birr ves-Sıla'da ve İsbehânî, et-Terğîb'de, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah sadaka sayesinde yetmiş türlü kötü ölümü kuldan uzaklaştırır. "

Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Hâkim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah miskinin faydalandığı bir lokma ekmek veya bir avuç kuru hurma veya buna benzer şeyler sebebiyle üç kişiyi Cennete alır. Biri sadakanın verilmesini emreden ev reisi, biri yemeği yapan ev hanımı, diğeri de sadakayı fakire veren hizmetçidir,"

İbn Ebî Şeybe, Buhârî ve Müslim'in bildirdiğine göre Adiy b. Hâtim, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işitti:

“Sizden hiç kimse yoktur ki, Yüce Allah onunla aralarında tercüman olmadan konuşmasın. Kişi sağ tarafına bakacak ve işlemiş olduğu amellerini görecek. Sol tarafına baktığında yine işlemiş olduğu amelleri görecek. Önüne baktığında ise yüzü karşısında ancak ateşi görecektir. Bu sebeple yarım hurmayla olsa bile (sadaka vererek) ateşten korunun."

Ahmed'in İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sizden her bir kişi yarım hurmayla olsa bile yüzünü ateşten korusun."

Ahmed'in, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ey Âişe! Yarım hurma ile olsa bile ateşten korun. O yarım hurma aç kişiye, tokun karnını doyurduğu hurmalar gibi gelir."

Bezzâr ve Ebû Ya'lâ'ın Ebû Bekr es-Sıddîk'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yarım hurma ile olsa bile ateşten korunun. O, eğriyi düzeltir ve kötü ölümü uzaklaştırır. O yarım hurma, aç kişiye, tokun karnını doyurduğu hurmalar gibi gelir."

İbn Hibbân'ın Ebû Zer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İsrailoğulları zamanında bir âbid manastırda altmış yıl boyunca ibadet etti. Yağmurla yerler yeşerince rahip manastırdan çıkıp: «Ben buradan inip Allah'ı zikredersem daha iyi olur» dedi. İndiğinde yanında bir veya iki ekmek vardı. Yolda giderken bir kadınla karşılaştı. Birbirleriyle konuştuktan sonra kadınla ilişkiye girdi ve ardından kendinden geçip yere düştü. Sonra da yıkanmak için bir göle indiğinde bir dilenci geldi. Rahip bir ekmeği veya iki ekmeği alması için dilenciye işaret ettikten sonra öldü. Rahibin altmış yıl boyunca yapmış olduğu ibadet kadınla yaptığı zinayla tartılınca, zina kefesi daha ağır bastı. Bunun üzerine ibadetinin üstüne vermiş olduğu bir veya iki ekmeğin sevabı konuldu. İbadet kefesinin daha ağır basması üzerine bağışlandı. "

İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor:

“Zamanında bir âbid manastırda altmış yıl boyunca ibadet etti. Kadının biri gelip yanında misafir oldu. Bu kişi kadınla altı gün beraber oldu. Sonra da pişmanlık duyup manastırdan kaçtı. Bir mescide geldi ve orada üç gün bir şey yemeden kaldı. Ona bir ekmek verildiğinde onu ikiye bölüp yarısını sağındaki adama diğer yarısını da solundaki adama verdi. Bunun üzerine Yüce Allah ona ölüm meleğini gönderdi ve canını aldı. Altmış yıllık ameli bir kefeye, kadınla geçirdiği altı gün bir kefeye konuldu. Altı gün kefesi ağır bastı. Vermiş olduğu bir ekmeğin sevabı kefeye konulunca altı günden daha ağır bastı."

İbn Ebî Şeybe, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den buna benzer bir rivayette bulundu.

Beyhakî, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından Hasafe b. Hasafe adlı kişiden bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kuvvetlinin kim olduğunu biliyor musunuz?" deyince:

“Kişiyi yere çalandır" dedik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kuvvetli olan şiddetli öfke anında nefsine hâkim olandır" buyurdu ve:

“Rakûb'un kim olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. "Çocuğu olmayan kişidir" dedik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Rakûb, çocuğu olan ancak bunlardan hiç birini kendinden önce âhirete göndermemiş biridir" buyurdu ve:

“Fakirin kim olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. "Malı olmayan kişidir" dediğimizde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Fakir kişi, malı olup da ondan bir şey vermeyendir" buyurdu."

Bezzâr ve Taberânî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)şöyle buyurmuştur:

“Yarım hurma ile olsa bile ateşten korunun."'

Bezzâr ve Taberânî'nin Nu'mân b. Beşîr'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yarım hurma ile olsa bile ateşten korunun."

Bezzâr ve Taberânî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yarım hurma ile olsa bile ateşten korunun."

Bezzâr ve Beyhakî'nin Şuabu'l-İmân'da, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Âişe! Yarım hurma ile olsa bile nefsini Allah'tan satın al. Allah'ın azabı karşısında benim sana bir faydam olmaz. Ey Âişe! Bir isteyen (dilenen) yanından eli boş dönmesin. Bir keçi paçası olsa bile ver" buyurmuştur.

Müslim'in Ebû Zer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sizden her birinizin her mafsalına bir sadaka vardır. Her tesbih bir sadakadır. Her tahmîd bir sadakadır. Her tehlil bir sadakadır. Her tekbir bir sadakadır. İyiliği emretmek bir sadakadır. Kötülükten nehyetmek bir sadakadır. Bütün bunlara karşılık kişinin iki rekat kuşluk namazı kılması yeterlidir. "

Bezzâr ve Ebû Ya'lâ, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İnsanın her mafsalının her gün bir sadakası vardır" buyurdu. Ashâbdan bazıları:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bu çok ağırdır, buna kimin gücü yeter" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“İyiliği emredip kötülükten nehyetmek sadakadır. (Gelen geçene)zarar verici bir şeyi yoldan kaldırmak sadakadır. Zayıfa yardım etmek sadakadır. Namaza giderken kişinin attığı her adım da sadakadır. "

Taberânî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Âdemoğlunun bedeninde üçyüz altmış mafsal bulunmaktadır. Her biri için her gün bir sadaka vardır. Kişinin konuşacağı her (iyi) söz sadakadır. Kişinin Müslüman kardeşine herhangi bir şeyde yardım etmesi sadakadır. İkram edilen suyu içmek sadakadır. Zarar verici bir şeyi yoldan kaldırmak sadakadır. "

Bezzâr ve Taberânî'nin, M. el-Evsat'ta İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“(Müslüman) kardeşinin yüzüne karşı tebessüm etmenle sana bir sadaka yazılır. Kovandan kardeşinin kovasına su boşaltmanla sana bir sadaka yazılır. Zarar verici bir şeyi yoldan kaldırmanla sana bir sadaka yazılır. Yolunu kaybetmiş kişiye doğru yolu göstermenle sana bir sadaka yazılır. "

Bezzâr, Ebû Cuhayfe'den bildiriyor: Kays kabilesinden bir grup silahlarını kuşanmış ve yırtık elbiselerle beklenmedik bir anda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların bu durumuna acımıştı. Namaz kıldıktan sonra evine girdi ve geri çıkıp namaz kıldı ve eski yerine oturdu. Sadaka verilmesini emretti veya bu konuda teşvikte bulunup:

“Kimisi bir dinar, kimi bir dirhem, kimi bir ölçek buğday, kimi de bir ölçek kuru hurma tasadduk eder" buyurdu. Ensâr'dan bir adam bir bohça altınla gelip onu Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) önüne bıraktı. Sonra insanlar birbiri ardınca sadaka vermeye devam etti. Ta ki bir yığın yemek ve bir yığın elbise olana kadar bu böyle devam etti. Sonunda Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzünün altın parçası gibi neşelendiğini gördüm.

Bezzâr, Kesîr b. Abdillah b. Amr b. Avf'tan, o babasından, o da dedesinden bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün insanları sadakaya teşvik etti. Ulbe b. Zeyd kalkıp:

“Benim yanımda onurumdan başka bir şey yoktur. Ey Allah'ın Resûlü! Sen de şahid ol, bana tasaddukta bulunuyorum" dedi ve tekrar oturdu. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sen hakkını tasaddukta bulunuyorsun, Allah bunu senden kabul etti" buyurdu.

Bezzâr, Ulbe b. Zeyd'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün insanları sadakaya teşvik etti. Ben de kalkıp:

“Ey Allah'ın Resûlü! Sadakaya teşvikte bulundunuz ama benim yanımda onurumdan başka bir şey yoktur. Bana zulmedene hakkımı helal ederek tasaddukta bulunuyorum" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu kabul etmedi. Ancak ikinci gün:

“Ulbe b. Zeyd nerede?" veya:

“Hakkını tasadduk eden nerede? Yüce Allah ondan bunu kabul etti" buyurdu.

Ahmed, Ebû Nuaym, Fadlu'l-îlm'de ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Ebû Zer:

“Ey Allah'ın Resûlü! Malımız yok ki, nereden sadaka verelim?" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :

“Tekbir getirmen, Allah'ı her kötülükten ve eksik sıfatlardan tenzih etmen, Allah'a hamd etmen, tehlil etmen, Allah'a istiğfar etmen, iyiliği emredip kötülükten nehyetmen, Müslümanların yolundan dikenleri, kemikleri ve taşları kaldırman, âmâ birine yardımcı olman, sağır ve dilsiz kişiye ihtiyacını giderene kadar yardımcı olman, ihtiyacı olanı, ihtiyacının nerede olduğunu biliyorsan oraya yönlendirmen, imdat dileyenin yardımına koşman ve zayıf kişiyi ellerinin gücüyle kaldırman sadaka kapılanndandır. Bütün bunlar kendin için sadakadır. Hatta hanımın ile birleşmende bile ecir vardır" buyurdu. Ebû Zer:

“Nasıl olur da kendi şehvetimi gidermemde ecir olur?" dediğinde, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer senin bir çocuğun olsaydı ve bu çocuk büyüyüp sana faydalı olmasını umduğun sırada ölseydi sen sevabım Allah'tan bekleyecek miydin?" buyurdu. Ebû Zer:

“Evet" diye karşılık verince:

“Onu sen mi yarattın?" diye sordu. Ebû Zer:

“Hayır! Onu Allah yarattı" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ona sen mi hidayet verdin?" diye sorunca:

“Hayır! Allah hidayet verdi" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ona rızkını veren sen misin?" diye sorunca:

“Hayır! Onun rızkını Allah verdi" karşılığını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O zaman şehvetini helalinden gider ve haramdan uzak dur. (Bundan çocuk olması durumunda) eğer Allah dilerse onu yaşatır, dilerse öldürür. Ecir de senindir" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim ve Nesâî'nin, Hâris b. Vehb el- Huzâî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Sadaka verini Öyle bir zaman gelecek ki, kişi sadaka vermek için çıkacak ve onu kabul edecek birini bulamayacaktır. "

İbn Ebî Şeybe'nin, Ebû Seleme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sadaka vermek malı asla eksiltmez, tasaddukta bulunun" buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Bize pişirilmiş bir koyun hediye edildi. Omuzu (butu) hariç onu parçalayıp tasaddukta bulundum. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiğinde bunu ona söyleyince:

“Omuzu hariç koyunun hepsi sizindi" buyurdu.

İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye, İsbehânî, et-Terğîb'te ve İbn Asâkir, Şa'bî'den bildiriyor:

“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da kefâret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır" âyeti Ebû Bekr ve Ömer hakkında indi. Ömer malının yarısını insanların başları üzerinde taşıyarak Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) getirmişti. Ebû Bekr ise bütün malını çok gizli bir şekilde getirmişti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekr'e:

“Ailene ne bıraktın?" deyince:

“Allah'ın ve Resûlünün rızasını bıraktım" karşılığını verdi. Bunun üzerine Ömer, Ebû Bekr'e:

“Ne zaman bir hayır üzerine yarıştıysak mutlaka beni yendin" dedi.

Ebû Dâvud, Tirmizî ve Hâkim, Hazret-i Ömer'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün bize tasaddukta bulunmamızı emretti. O gün de yanımda mal bulunan bir zamana kadar geldi. Kendi kendime:

“Eğer Ebû Bekr'i geçeceksem bu gün geçerim" dedim. Ben malımın (paramın) yarısıyla Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) geldim. Bana:

“Ailene ne bıraktın?" diye sorunca:

“Bunun kadarını bıraktım" dedim. Ebû Bekr yanında bulunan bütün malıyla geldi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Ona da:

“Ailene ne bıraktın?" diye sorunca:

“Allah ve Resûlünü bıraktım" karşılığını verdi. Bunun üzerine Ebû Bekr'e:

“Bir daha seninle asla yarışmam" dedim.

İbn Cerîr, Yezîd b. Ebî Habîb'ten bildiriyor:

“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel!" âyeti, Yahudilere ve Hıristiyanlara verilen sadaka hakkında indi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“...Günahlarınızdan bir kısmına da kefâret olur..." âyetini okudu ve:

“Kefâret olacak şey sadakadır" dedi.

İbn Ebî Dâvud, Mesâhifte, A'meş'ten bildiriyor:

“İbn Mes'ûd'un kıraatında bu âyet G) harfi olmadan (.....) şeklindedir."

272

"Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah'ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız -hiç hakkınız yenmeden- karşılığı sîze tastamam ödenir."

Firyâbî, Abd b. Humeyd, Nesâî, Bezzâr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Hâkim, İbn Merdûye, Beyhakî, Sünen'de ve Diyâ, el- Muhtâre'de, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Ashâb önceleri müşriklerden olan akrabalarına bağışta bulunmayı istemezdi. Bunun üzerine:

“Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah'ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız -hiç hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir" âyeti indi.

İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Diyâ, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bize sadakalarımızı yalnız Müslümanlara vermemizi emrederdi. Ancak:

“Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah'ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız -hiç hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir" âyeti inince hangi dinden olursa olsun isteyen kişiye sadaka verilebileceğini söyledi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklere sadaka vermezdi. "...Zaten siz ancak Allah'ın rızasını kazanmak için harcarsınız..." âyeti inince onlara da sadaka vermeye başladı.

İbn Ebî Şeybe'nin, Saîd b. Cübeyr'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ancak dininizden olanlara sadaka verebilirsiniz" buyurdu. Yüce Allah:

“Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah'ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız... karşılığı size tastamam ödenir"' âyeti indirince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Diğer dinlerden olanlara da sadaka verebilirsiniz" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Hanefiyye'den bildiriyor: İnsanlar müşriklere sadaka vermeyi sevmiyordu. Yüce Allah:

“Onları hidayete erdirmek sana ait değildir" âyeti indirince onlara da tasaddukta bulundular.

İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildiriyor. Ensâr'dan bazı kişilerin Kureyza ve Nadîr oğullarından yakınları ve akrabaları vardı. Ensâr onlara sadaka vermekten sakınır ve Müslüman olmalarını isterlerdi. Bunun üzerine:

“Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah'ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız -hiç hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir" âyeti indi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor: Bize bildirilene göre sahabelerden bzıları:

“Dinimizden olmayanlara sadaka verebilir miyiz?" demesi üzerine:

“Onları hidayete erdirmek sana ait değildir..." âyeti nâzil oldu.

İbn Cerîr, Rabî'den bildiriyor: Önceleri Müslüman bir kişi akrabası ve yakını olan bir müşriğe ihtiyaç sahibi olsa dahi sadaka vermez ve:

“Bu bizim dinimizden değildir" derdi. Bunun üzerine:

“Onları hidayete erdirmek sana ait değildir..." âyeti indi.

İbnu'l-Münzir, İbn Cüreyc'ten bildiriyor: Resûlullah, (sallallahü aleyhi ve sellem) dininden olmayan bir kişi kendisinden sadaka isteyince önce vermek istedi.

Sonra da:

“Bu benim dinimden değildir" dedi. Bunun üzerine:

“Onları hidayete erdirmek sana ait değildir..." âyeti nâzil oldu.

Süfyân ve İbnu'l-Münzir, Amr el-Hilâli'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ehli kitab'tan olanlara sadaka verelim mi?" diye sorulunca. Yüce Allah:

“Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah'ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız - hiç hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir" âyetini indirdi. Sonra Yüce Allah:

“(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir" âyetini indirdi ve sadaka vermede daha hayırlı olanını gösterdi.

İbnu'l-Münzir, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Müslümanlar sadakalarını Zimmilere verirdi. Ancak Müslümanlarda fakirler çoğalınca:

“Sadakalarımızı sadece Müslüman fakirlere vereceğiz" dediler. Bunun üzerine:

“Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah'ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız -hiç hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir" âyeti indi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:

“Onları hidayete erdirmek sana ait değildir..." âyeti hakkında şöyle dedi:

“Burada onlardan kasıt, müşriklerdir. Yüce Allah:

“(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir..." âyetiyle de infakın kimlere yapılacağını göstermiştir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ el-Horasânî:

“...Zaten siz ancak Allah'ın rızasını kazanmak için harcarsınız..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Eğer sen Allah rızasını kazanmak için verdiysen onun işlediği amelden sorumlu değilsin."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) bu âyet hakkında:

“Müminin infakı kendi nefsinedir. Mümin kişi sadaka verdiğinde ancak Allah rızasını kazanmak için verir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:

“...Hiç hakkınız yenmeden karşılığı size tastamam ödenir" âyeti hakkında şöyle dedi:

“Verdiğin sadaka sana tekrar ödenecektir. O zaman verdiğin kişiye bu eziyetle minnet niyedir? Sadakan kendi nefsin için ve Allah rızasını kazanmak içindir. Yüce Allah da ecrini verecektir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Yezîd b. Ebî Habîb:

“...Hayır olarak her ne harcarsanız -hiç hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir" âyeti hakkında şöyle dedi:

“Bu âyet Yahudilere ve Hıristiyanlara sadaka verme hakkında indi."

273

"(Sadakalar) Kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir"

İbnu'l-Münzir'in el-Kelbî vasıtasıyla bildirdiğine göre Ebû Sâlih ve İbn Abbâs:

“(Sadakalar) Kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir..." âyetinde:

“Suffe ehli kastedilmektedir" dediler.

Buhârî ve Müslim, Abdurrahman b. Ebî Bekr'den bildiriyor: Suffe ehli fakir kişilerdi ki Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kimin yanında iki kişilik yemek varsa (Suffe ehlinden) üç kişiyi götürsün" buyurmuştur.

Buhârî ve Müslim, Ebû Hureyre'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:

“Suffe ehline gidin ve onları davet edin" buyurdu. Suffe ehli Müslümanların misafiridir. Onların ailesi ve malı yoktur. Eğer Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir sadaka getirilirse ondan bir şey almaz, öylece suffe ehline gönderirdi. Eğer hediye getirilirse ondan bir şeyler alır ve öyle gönderirdi.

Ebû Nuaym, Hilye'de Fadâle b. Ubeyd'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) cemaate namazı kıldırdığı zaman kıyamda iken açlıktan dolayı düşüp bayılanlar olurdu. Bu düşenler suffe ehlindendir. Hatta bedeviler:

“Bunlar delidir" derlerdi.

İbn Sa'd, Abdullah b. Ahmed, Zühd'ün Zevâidi olarak ve Ebû Nuaym, Ebû Hureyre'den bildiriyor:

“Suffe ehlinden yetmiş kişinin bir ridası bile yoktu."

Ebû Nuaym, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor: Kimsesiz Müslümanların kalması için bir Suffe yapılmıştı ve Müslümanlar güçleri nisbetinde buraya yardımlar getirirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanlarına gelir ve:

“Allah'ın selamı üzerinize olsun ey Ehl-i suffe!" derdi. Onlar da:

“Allah'ın selamı senin de üzerine olsun ey Allah'ın Resûlü!" karşılığını verirlerdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Nasıl sabahladınız?" diye sorunca:

“Hayırla sabahladık" derlerdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Siz bugün mü hayırdasınız, yoksa size tabaklarla yemek getirilip götürüldüğü ve değişik elbiseler geldiği zaman mı?" diye sorunca:

“Bugün hayırdayız. Yüce Allah bize veriyor, biz de ona şükrediyoruz" derlerdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de:

“Siz bugün hayırdasınız" buyururdu.

İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el-Kurazî:

“(Sadakalar) Kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir..." âyeti hakkında şöyle dedi:

“Bunlar Medine'de veya aşiretlerinin yanında evleri olmayan Suffe ehlidir. Yüce Allah bu âyetle insanları onlara sadaka vermeye teşvik etti."

İbn Cerîr'n bildirdiğine göre Rabî':

“(Sadakalar) Kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir..." âyetini açıklarken:

“Bunlar Medine'de bulunan fakir Muhacirlerdir" dedi.

Abdurrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“(Sadakalar) Kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bunlar kendilerini Allah yolunda savaşmaya adayanlar ve ticaret yapamayanlardır."

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:

“(Sadakalar) Kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir..." âyeti hakkında şöyle dedi:

“Bunlar Allah yolunda savaşırken yaralananlar ve zayıf düşmelerinden dolayı Allah yolunda yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen kişilerdir. Bu sebeple onlara Müslümanların malında bir pay kılındı.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Recâ b. Hayve:

“...Yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir..." âyetini açıklarken:

“Ticaret yapmaya gücü yetmeyenlerdir" dedi.

İbn Cerîr, İbn Zeyd'den bildiriyor:

“Önceleri yeryüzü küfür ile doluydu. Kişi Allah'ın nimetlerinden kazanabilmek için bir yere gidemezdi. Giden de küfre giderdi."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:

“(Sadakalar) Kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir..." âyeti hakkında:

“Müşriklerin onları Medine'de şıkıştırmasından dolayı dolaşmaya ve tiracetle uğraşmaya güç yetirememeleridir" dedi. "...İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır..." âyeti için de:

“Dilenmedikleri için onları zengin sanırlar" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):

“...İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yüce Allah Müslümanları onlara yöneltti ve nafakalarından sorumlu kıldı. Sadakalarını onlara vermelerini emretti ve onlardan razı oldu."

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“...Sen onları yüzlerinden tanırsın..." âyetini açıklarken:

“Yüzlerindeki mahcubiyet ve çekingenlik kastedilmiştir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî':

“...Sen onları yüzlerinden tanırsın..." âyetini açıklarken:

“Yüzlerindeki yorgunluk ve ihtiyaç belirtisi kastedilmiştir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:

“...Sen onları yüzlerinden tanırsın..." âyeti hakkında:

“Yırtık ve eski elbiseleriyle tanınırlar, mânâsındadır" dedi.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Yezîd b. Kâsıt es-Seksekî'den bildiriyor: Abdullah b. Ömer'in yanındayken bir adam gelip bir şeyler istedi. Abdullah b. Ömer bir çocuğunu çağırıp ona gizlice bir şeyler söyledi ve adama:

“Çocukla beraber git" dedi. Sonra bana:

“Bunun fakir olduğunu mu sanıyorsun?" diye sordu. "Vallahi ancak fakir biri dilenir" karşılığını verdiğimde de şöyle dedi:

“Bu fakir biri değil, dirhem üstüne dirhem, hurma üstüne hurma yığandır. Halbu ki:

“...Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler..." âyetinde buyurulduğu gibi fakir, elbiselerini ve kendini temiz tutup bir şeye gücü yetmeyendir" dedi.

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Miskin, bir iki hurma veya bir iki lokma vererek geri çevrilen kişi değildir. Miskin kişi, kimseye el avuç açmayan ve kimseden bir şey istemeyendir. İsterseniz: «İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler...» âyetini okuyunuz. "

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Miskin sürekli etrafınızda dolaşan ve sizin lokma lokma (yiyecek) verdiğiniz kişiler değildir. Miskin kişi insanlardan bir şey istemeyen, kimseye el açmayan ve kimseden bir şey istemeyendir. "

İbn Ebî Hâtim'in, Abdullah b. Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Miskin bir iki hurma veya bir iki lokma vererek geri çevrilen kişi değildir. Miskin kişi ihtiyacı olduğu halde insanlardan bir şey istemeyendir. O kendisine bir şeyler verileceğini düşünmezken ona sadaka verilir. "

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Yüce Allah ağırbaşlı, selim, zengin ve iffetli kişiyi sever. Çirkin sözlü zengini ve arsız dilenciyi sevmez."

İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Yüce Allah başkalarına el açmayan kişiyi kimseye muhtaç bırakmaz. İhtiyacı olmadığı halde arsızca başkalarına el açan kişi de ancak içinde yanacağı ateşi arttırmaktadır."

Mâlik, Ahmed, Ebû Dâvud ve Nesâî'nin, Esed oğullarından bir kişiden bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Bir ukiyye gümüşü veya bunun değerinde bir şeyi olup da dilenen kişi arsızlık edip de dilenmiş olur. "

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd: (.....) kelimesini açıklarken:

“İstemede ısrarcı olandır" dedi.

İbn Sa'd ve İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Seleme b. el-Ekva'dan biri Allah rızası için bir şey isterse mutlaka verirdi. Yine de bunu sevmez ve:

“Bu arsızlıktır" derdi.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Atâ (b. Ebî Rebâh), Allah rızası veya Kur'ân hürmetine dünyalık bir şey istenmesinden hoşlanmazdı.

İbn Ebî Şeybe, Abdullah b. Ömer'den bildiriyor:

“Kimden Allah rızası için bir şey istenir de verirse, kendisine yetmiş sevap verilir."

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim ve Nesâî'nin İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İçinizden bazıları Allah'ın huzuruna yüzünde et kalmayacak şekilde çıkana kadar dilenip duracaktır. "

İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Hibbân'ın, Semure b. Cündüb'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Dilencilik tırmalamalardır. Kişi onunla yüzünü tırmalar. İsteyen o tırmalamaları yüzünde bırakır, isteyen de (dilenmeyip yüzünü) korur. Kişinin idareciden istemesi veya mecburiyetten dolayı birinden istemesi bunun dışındadır. "

Ahmed, İbn Ömer'den bildirir: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Dilencilik, kıyamet gününde sahibinin yüzünde tırmalamalardır. Dileyen onları yüzünde bırakır" buyurduğunu işittim.

Beyhakî'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İhtiyacı olmadan veya muhtaç çocukları olmadan dilenen kişi, kıyamet gününde Allah'ın huzuruna yüzünde et olmaksızın çıkar."

Yine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim ihtiyacı olmadan veya muhtaç çocukları olmadan kendine dilencilik kapısını açarsa Yüce Allah ona hesap etmediği yerden bir ihtiyaç kapısı açar" buyurmuştur.

Taberânî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyrudu:

“Sadaka vermek hiçbir malı eksiltmez. Kul elini bir sadakayla uzattığı zaman dilencinin eline varmadan mutlaka Yüce Allah'ın eline ulaşır. Kul muhtaç olmadığı halde dilencilik kapısını açtığında Yüce Allah ona mutlaka bir fakirlik kapısı açar. "

Ahmed, Tirmizî ve İbn Mâce'nin Ebû Kebşe el-Enmârî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Üç şeyin üzerine yemin ederim. Size anlatacağım şeyi hafızanızda tutun. Kulun malı sadaka vermekle eksilmez. Kişi bir haksızlığa uğradığı zaman sabrederse Yüce Allah onunla izzetini arttırır. Kul bir dilencilik kapısı açarsa Allah ona mutlaka fakirlik kapısını açar. Size anlatacağım şeyi hafızanızda tutun. Dünyada dört çeşit insan vardır. Birincisi, Allah'ın kendisine mal ve ilim verdiği kuldur ki bunları Rabbi yolunda kullanıp bununla akrabalarını faydalandırır ve bu nimetlerde Allah'ın da hakkı olduğunu bilir. Bu en güzel olan derecedir. İkincisi, Allahın kendisine ilim verip de mal vermediği kuldur ki bu iyi niyetlidir ve şöyle der: «Eğer benim malım olsaydı filan kişi gibi amel ederdim (harcardım)» der. Bu kişi niyetinden dolayı bahsettiği kişi ile sevapta eşittir. Üçüncüsü, Allah'ın kendisine mal verip de ilim vermediği kuldur. Bu kişi Rabbine karşı sorumluluğunu bilmeyip, malını bilinçsiz bir şekilde harcar, akrabalarını malından faydalandırmaz ve bunda Allah'ın hakkı olduğunu bilmez. Bu kişi en kötü derecededir. Dördüncüsü, Allah'ın kendisine ne mal, ne de ilim vermediği kuldur ki o da: «Eğer benim malım olsaydı filan kişi gibi keyfimce harcardım» der. Bu kişi niyetinden dolayı bahsettiği kişi ile günahta eşittir."

Nesâî, Aiz b. Amr'dan bildiriyor: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) dilenmek için geldi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bir şeyler verdi. Sonra adam daha kapının eşiğine ayak basınca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer dilencilikte ne olduğunu bilseydiniz kimse kimsenin yanına dilenmek için gitmezdi" buyurdu.

Taberânî'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Dilenci kişi dilenmede neler (ne gibi uhrevi mahzurlar) olduğunu bilseydi dilenmezdi. "

Ahmed, Bezzâr ve Taberânî'nin İmrân b. Husayn'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Muhtaç olmadığı halde dilenen kişinin kıyamet gününde yüzünde çirkinlik olur. Yine, muhtaç olmadığı halde dilenen kişinin dilenmesi kendisi için ateştir. Az verilirse az, çok verilirse çoktur."

Ahmed, Bezzâr ve Taberânî'nin, Sevbân'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim ihtiyacı olmadığı halde dilenirse bu, kıyamet gününde yüzünde bir çirkinlik olarak belirir,"

Taberânî'nin M. el-Evsat'ta, Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim muhtaç olmadığı halde dilenirse, kıyamet gününde huzura yüzü yara bere içinde çıkar. "

Hâkim, Urve b. Muhammed b. Atiyye'den, o babasından, o da dedesinden şöyle bildiriyor: Sa'd b. Bekr oğullarından bir grupla Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gitmiştim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni gördüğünde şöyle buyurdu:

“Allah seni muhtaç durumda bırakmadığı müddetçe kimseden bir şey dilenme. Üstün el veren eldir. Alçak el de alan eldir. Yüce Allah'ın malı istenmek ve verilmek içindir." Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni bizim lehçemizle konuşturdu.

Beyhakî, Mes'ûd b. Amr'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) cenaze namazını kılacağı biri için:

“Ne kadar bıraktı?" diye sorunca:

“İki veya üç dinar" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bundan dolayı onun için iki veya üç dağlama vardır" buyurdu. Ebû Bekr'in azatlısı Abdullah b. el-Kâsım ile karşılaşıp durumu kendisine anlattığımda:

“Bu kişi mal (para) biriktirmek için dilenen birisiydi" dedi.

İbn Ebî Şeybe, İbn Huzeyme, Taberânî ve Beyhakî'nin Hubşiy b. Cunâde'den bildirdiğine göre Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Muhtaç olmadığı halde dilenen kişi, ateş koru tutmuş gibidir."

İbn Ebî Şeybe'nin lafzında ise:

“Malını çoğaltmak için dilenen kişi, kıyamet gününde yüzü tırmalanmış olarak haşrolunur ve Cehennemin kızgın taşları onu yer" şeklindedir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu Veda haccında söylemiştir.

İbn Ebî Şeybe, Müslim ve İbn Mâce'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim malını çoğaltmak için dilenirse ateş dilenmiş olur. Artık isterse az, isterse de çok dilensin."

Abdullah b. Ahmed, Müsned'in Zevâidi olarak ve Taberânî, M. el-Evsat'ta, Hazret-i Ali'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim ihtiyacı olmadığı halde dilenirse kendisi için Cehennemin kızgın taşlarını çoğaltmış olur." Ashâb:

“Muhtaç olmamanın ölçüsü nedir?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bir günlük yemeğe sahip olmaktır" karşılığını verdi.

Ahmed, Ebû Dâvud, İbn Huzeyme ve İbn Hibbân, Sehl b. el- Hanzaliyye'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kimin yanında kendisine yetecek miktarda malı bulunur da dilenirse kendine Cehennem ateşini çoğaltmış olur." Ashâb:

“Ey Allah'ın Resûlü! Kişinin kendisine yetecek miktarı ne kadardır?" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kendisine sabah ve akşam yemeğinde yetecek miktardır" buyurdu.

İbn Hibbân'ın Ömer b. el-Hattâb'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim malını çoğaltmak için dilenirse bu mal kendisini Cehennemde yakacak kızgın taşlar olur. Artık isteyen çok, isteyen de az dilensin. "

İbn Ebî Şeybe, İbn Ebî Leyla'dan bildiriyor: Dilencinin biri gelip Ebû Zer'den dilenince ona bir şeyler verdi. Ebû Zer'e:

“Durumu güzel olduğu halde ona veriyorsun" denilince:

“O dilencidir ve dilencinin hakkı vardır. Fakat kıyamet gününde, dünyada iken bu aldığının elinde bir kor olmasını ve onu almamış olmayı temenni edecektir" dedi.

Müslim, Tirmizî ve Nesâî, Avf b. Mâlik el-Eşcaî'den bildiriyor: Dokuz veya sekiz veya yedi kişi Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındaydık. Bize:

“Allah'ın Resûlüne biat etmeyecek misiniz?" buyurunca:

“Sana ne üzere biat edeceğiz?" dedik. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadan ona ibadet edeceğinize, beş vakit namaz kılacağınıza, emirlere itaat edeceğinize ve insanlardan bir şey dilenmeyeceğinize dair biat edeceksiniz" karşılığını verdi. Bu durumdan sonra bu arkadaşlarımdan bazılarını gördüm. Eğer birinin kamçısı yere düşse kimseden onu kendisine vermesini istemezdi.

Ahmed, Ebû Zer'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni çağırıp:

“Cennet karşılığında bana biat eder misin?" buyurdu. "Evet" dediğimde, kimseden bir şey istemememi şart koştu. Buna da:

“Tamam" dediğimde:

"Kırbacın elinden düşse bile inip kendin alacaksın" buyurdu.

Ahmed, İbn Ebî Muleyke'den bildiriyor: Bazen Ebû Bekr es-Sıddîk'in elinden devesinin yuları düşerdi. Devenin ayaklarına vurarak onu çöktürür ve yuları öyle alırdı. Bir defasında ona:

“Bize emretsen biz vermez miydik?" dediklerinde:

“Habibim Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlardan bir şey istemememi söyledi" karşılığını verdi.

Taberânî, Ebû Umâme'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim biat edecek?" buyurunca, Sevbân:

“Ey Allah'ın Resûlü! Biat ettik" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kimseden bir şey istemeyeceğinize dair biat edeceksiniz" buyurdu. Sevbân:

“Ey Allah'ın Resûlü! Karşılığı nedir?" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Cennettir" buyurdu. Bunun üzerine Sevbân, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) biat etti. Sevbân'ı Mekke'de insanların kalabalık olduğu yerde gördüm. Kendisi bineğine (devesine) binmiş iken kırbacı düşüyordu. Kaç defa kırbacı bir adamın boynuna düştü de adam kırbacı alıp kendisine verince almadı. Bineğinden indi ve öyle aldı.

Ahmed, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce'nin, Sevbân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kimseden bir şey istemeyeceğine dair bana kim söz verirse ben de ona Cenneti garanti ederim" buyurdu. Sevbân:

“Ben (söz veriyorum)" dedi ve ondan sonra da (yaşadığı sürece) kimseden bir şey istemedi.

İbn Mâce'nin ifadesi:

“Bundan dolayıdır ki Sevbân kendisi bineğine binmişken kırbacı düşerdi ve kimseye:

“Bana kırbacı ver" demez, iner kendi alırdı."

Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî, Hâkim b. Hizâm'dan bildiriyor:

“Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) bir şey istedim ve bana istediğimi verdi. Bir daha istedim, bir daha verdi ve:

“Bu mal (para) çekici ve tatlıdır. Kim onu gönül hoşluğuyla alırsa o mal onun için bereketli kılınır. Kim de gönülden çıkmaksızın alırsa o mal ona bereketli kılınmaz. Bu kişi yiyip doymayan birine benzer. Veren el de alan elden üstündür" buyurdu. Bunun üzerine:

“Ey Allah'ın Resûlü! Seni hak olarak gönderene yemin olsun ki, senden sonra ölene kadar kimseden bir şey isteyip malını eksiltmeyeceğim" dedim.

Ravi der ki:

“Sonra Ebû Bekr, Hakîm'i kendisine ganimet malından bir şey vermek için çağırdı. Ancak bunu almaktan uzak durdu. Sonra Ömer de bir şeyler vermek için onu çağırdı. Yine bir şey almayı kabul etmedi. Hazret-i peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra ölene kadar Hakîm, kimseden bir şey alarak (isteyerek onun) malını eksiltmedi."

Ahmed'in Abdurrahman b. Avf'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Canım elinde olana yemin olsun ki üç şey hakkında yemin edebilirimi Sadaka vermek malı eksiltmez, sadaka verin. Eğer kul mazlum olduğu halde affederse Yüce Allah onun izzetini daha da arttırır. Kul dilencilik kapısını açtığında Yüce Allah ona mutlaka bir fakirlik kapısı açar."

Ahmed ve Ebû Ya'lâ, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildiriyor: Hazret-i Ömer:

“Ey Allah'ın Resûlü! Filan ve filanın kişinin, senin kendilerine iki dinar verdiğini söyleyerek seni güzelce övdüklerini gördüm" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Fakat filan kişi öyle değildir. Ona on ile yüz arası (dinar) verdim. Ama onlar gibi bir şey söylemiyor. Vallahi biriniz benden dilenip de giderken ancak beraberinde ateş götürür" buyurdu. Ömer:

“Ey Allah'ın Resûlü! Öyleyse niye veriyorsun?" deyince:

“Ne yapayım? Kabul etmeyip illaki istiyorlar. Yüce Allah bana cimri denilmesini kabul etmez" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, Kabîsa b. el-Muhârik'ten bildiriyor: Bir durumda birinin diyetine kefil oldum ve bunu istemek için Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldim. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bize zekât gelene kadar bekle de geldi mi sana verilmesini emredelim" buyurdu. Sonra şöyle devam etti:

“Ey Kabîsa! Dilenmek, ancak şu üç kişiden olan bir kişiye caizdir. Kefalet altına girmiş olan birinin meblağı ödeyinceye kadar dilenmesi caizdir. Ödedikten sonra bundan vazgeçer. Malı bir afet veya musibetle telef olan kişinin geçim (veya ihtiyacı) kadar dilenmesi caizdir. Veya biri fakirleşip muhtaç duruma düştüğünde kavminden akıllı üç kişinin: «Falan kişi fakir düştü» derse o kişinin geçim (veya ihtiyacı) kadar dilenmesi caizdir. Ey Kabîsa! Bunların dışında kişinin dilenmesi caiz değildir ve dilenen kişi onu haram olarak yer. "

Bezzâr, Taberânî ve Beyhakî'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Misvak ucu kadarlık bir şey olsa dahi kimseden bir şey istemeyin."

Bezzâr'ın, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah başkalarına el açmayan, ağırbaşlı ve iffetli olan kişiyi sever. Çirkin sözlü arsız dilenciyi de sevmez. "

Bezzâr, Abdurrahman b. Avf'tan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bana vermiş olduğu bir söz vardı. Kureyza fethedildiği zaman söz vermiş olduğu gibi ihtiyacımı görmesi için yanına geldim. Onun:

“Yetinen kişiyi Allah muhtaç etmez, dilenen kişiyi de muhtaç bırakır" dediğini işittim ve kendi kendime:

“Kati olarak ondan bir şey istemeyeceğim" dedim.

Mâlik, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) minberde zekatı zikredip dilenmeden sakınmayı anlatarak şöyle buyurmuştur:

“Üstün el alçak elden üstündür. Üstün olan el veren el, alçak olan el de dilenen eldir."

İbn Sa'd'ın Adiy el-Cuzâmî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Bilin ki üç el vardır. En üstün el, Allah'ın elidir. Orta el veren eldir ve alçak el verilen eldir. (Geçim için) odun toplayıp satsanız da dilenmekten sakının. "

Beyhakî'nin, M. el-Esmâ ve's-Sıfât'da, Abdullah b. Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Üç sınıf el vardır. Yüce Allah'ın eli üstün olan eldir. Veren el (Yüce Allah'ın elinin) altındaki eldir. Dilencinin eli ise kıyamet gününe kadar alçak olan eldir. Gücünüzün yettiğince dilenmekten sakının."

Taberânî, el-Evsat'ta, Sehl b. Sa'd'dan bildiriyor: Cibrîl (aleyhisselam) Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip şöyle dedi:

“Ey Muhammed! Dilediğin gibi yaşa, çünkü sen mutlaka öleceksin. Dilediğin gibi amel et, çünkü onun karşılığını mutlaka göreceksin. Dilediğini sev, çünkü ondan mutlaka ayrılacaksın. Bilmiş ol ki, gece ibadeti müminin şerefidir. İzzeti ise kimseden bir şey istemeyişidir."

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Zenginlik, mal çokluğu değildir. Ancak zenginlik, gönül zenginliğidir. "

İbn Hibbân, Ebû Zer'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Ebû Zer! Malın çokluğunu zenginlik olarak mı görüyorsun?" diye sorunca:

“Evet, ey Allah'ın Resûlü!" dedim. "Malın azlığını da fakirlik olarak mı görüyorsun?" diye sorunca da:

“Evet, ey Allah'ın Resûlü!" cevabını verdim. Bunun üzerine:

"Esas zenginlik gönül zenginliği, fakirlik de gönül fakirliğidir" buyurdu."

Müslim ve Tirmizî'nin Abdullah b. Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur. "Müslüman olup da, kendisine yetecek kadar rızık verilen ve Yüce Allah'ın kendisine vermiş olduğuyla kanaat eden kişi kurtuluşa ermiştir."

Tirmizî ve Hâkim'in Fadâle b. Ubeyd'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İslâm'a hidayet edilip rızkı kendisine yetecek kadar olup da kanaat eden kişiye ne mutlu. "

Taberânî'nin M. el-Evsat'ta, Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Tamahkârlıktan sakının, çünkü o fakirliktir. (Kendisinden dolayı) özür dileyeceğiniz bir şeyi yapmaktan da sakının. "

Hâkim ve Beyhakî, Zühd'de Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan bildiriyor: Adamın biri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bana kısa bir öğüt ver" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“İnsanların elinde olanda gözün olmasın. Tamahkârlıktan sakın, çünkü o hazır bekleyen fakirliktir. Namaz kılacağın zaman son namazınmış gibi kıl. (Kendisinden dolayı) özür dileyeceğin bir şeyi yapmaktan da sakın" buyurdu.

Beyhakî'nin Zühd'de Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kanaat, bitmeyen bir hazinedir" buyurmuştur.

Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve Beyhakî, Enes'ten bildiriyor: Ensâr'dan bir kişi Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip bir şeyler isteyince:

“Evinde bir şey var mı?" diye sordu. Adam:

“Evet, bir kısmını giyip bir kısmını da (yere) serdiğimiz bir çul ile kendisiyle su içtiğimiz bir kâse var" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Onları bana getir" buyurdu. Adam bunları getirince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları eline alıp:

“Bu iki şeyi kim satın alır?" diye sordu. Adamın biri:

“Ben onları bir dirheme alırım" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) iki veya üç defa:

“Kim bir dirhemden daha fazlaya alır?" deyince başka bir adam:

“Ben bunları iki dirheme alırım" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunları adama verip iki dirhemi aldı. İki dirhemi Ensarlı olana verdi ve:

“Bu dirhemlerin biriyle yiyecek alıp ailene bırak, diğeriyle de bir keser alarak yanıma gel" buyurdu. Adam (keserle) gelince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) eliyle ona bir sap taktıktan sonra:

“Git odun yap ve sat, on beş gün de gözüme görünme" dedi. Adam öyle yaptı ve (on beş gün sonra) on dirhemle Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldi. Bunların bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek aldı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Böylesi kıyamet gününde dilencilikten dolayı yüzünde bir işaretle gelmenden daha hayırlıdır. Dilencilik sadece üç kişiye caizdir. Bunlar çok fakirlik çeken, çok borç altında olan ve acı çekenin kan parasını ödemeye kefil olan kişilerdir. "

İbn Ebî Şeybe, Buhârî ve İbn Mâce'nin Zübeyr b. b. el-Avvâm'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sizden birinin ipini alıp sırtında odun getirerek satması ve ihtiyacını gidermesi, versinler veya vermesinler insanlardan dilenmesinden daha hayırlıdır."

Mâlik, İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sizden birinin ipini alıp sırtında odun getirmesi (sallallahü aleyhi ve sellem), versinler veya vermesinler dilenmesinden daha hayırlıdır. "

Taberânî ve Beyhakî'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah işini iyi yapan kulunu sever. "

Ahmed, Ebû Dâvud ve Nesâî'nin, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim insanlardan bir şey istemezse Allah onu muhtaç etmez. Kim (istemeyip) iffetli kalmayı dilerse Allah onu iffetli kılar. Kim elindeki ile yetinirse Allah ona yeter. Kim de bir ukiyye (gümüş) değerinde malı olur da dilenirse arsızlık etmiş olur,"

Ahmed, Müslim ve Nesâî'nin, Muâviye b. Ebî Süfyân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Dilencilikte arsızlık etmeyin. Vallahi, kim benden bir şey ister ve ben ona vermek istemediğim halde (ısrarla) o şeyi alırsa vermiş olduğum şeyin bereketini görmez. "

Ebû Ya'lâ'nın, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Dilencilikte arsızlık etmeyin. Zira kim dilenmekle bizden bir şey alırsa o şey kendisi için bereketli kılınmaz. "

İbn Hibbân'nın, Câbir b. Abdullah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kişi yanıma gelip dileniyor, ben de ona veriyorum. Ancak o kişi giderken mutlaka kucağında ateş taşımaktadır,"

İbn Hibbân, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) altın taksim ederken adamın biri gelip:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bana da ver" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona da verdi. Adam:

“Biraz daha versen" deyince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) üç defa biraz daha verdi. Sonra da adam çekip gitti. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Adamın biri gelip benden dileniyor ve ben ona veriyorum, bir daha istiyor bir daha veriyorum. Sonra da çekip gidiyor. O, ailesine dönerken eteğine ateş koymuştur. "

Ebû Ya'lâ ve İbn Hibbân'ın bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına girdi ve:

“Ey Allah'ın Resûlü! Filan kişi şükredip, senin kendisine iki dinar verdiğini söylüyor" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) :

“Fakat filan kişiye on ile yüz arası (dinar) verdim. Ama o öyle bir şey söylemiyor. Yanımdan istediğini alıp giden kişi beraberinde mutlaka ateş götürür" buyurdu. Ömer:

“Ey Allah'ın Resûlü! Öyleyse onlara niye veriyorsun?" deyince:

“Kabul etmeyip illa ki istiyorlar. Yüce Allah bana cimri denilmesini kabul etmez" buyurdu.

Ahmed, Bezzâr ve İbn Hibbân'ın, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Bu mal (para) çekici ve tatlıdır. Kime onu gönül hoşluğuyla verirsek o da bunu ihtiyacından dolayı aç gözlülük etmeden alırsa kendisine bereketli kılınır. Kime de gönülden çıkmaksızın verirsek o da bunu ihtiyacından dolayı aç gözlülük ederek alırsa o mal ona bereketli kılınmaz. "

Buhârî, Müslim ve Nesâî'nin, İbn Ömer'den bildirdiğine göre Hazret-i Ömer şöyle dedi: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bir şey verdiği zaman "Bunu benden daha fakir olan birine ver" derdim. Bir defasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bunu al, gözün olmadığı ve sen istemediğin halde sana bu maldan bir şey verilirse onu da al. O, malın olsun. Dilersen ye, dilersen onu sadaka olarak ver. Böyle olmayan bir malı da canın çekmesin" buyurdu.

Sâlim b. Abdillah:

“Bu sebeple Abdullah kimseden bir şey istemez, verileni de geri çevirmezdi" dedi.

Mâlik, Atâ b. Yesâr'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ömer b. el- Hattâb'a bir şeyler göndermişti. Ancak Ömer verileni kabul etmeyip geri çevirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Niye geri çevirdin?" diye sorunca:

“Ey Allah'ın Resûlü! Kimseden bir şey almayışımızın bizim için daha hayırlı olduğunu söylemediniz mi?" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O, dilenmek için geçerlidir. İstenmeden verilen şey, Allah'ın sana vermiş olduğu bir rızıktır" buyurdu. Bunun üzerine Ömer:

“Canım elinde olana yemin olsun ki, asla kimseden bir şey istemeyecek ve istemeden verileni de geri çevirmeyeceğim" dedi.

Beyhakî'nin, Zeyd b. Eşlem vasıtasıyla bildirdiğine göre babası:

“Ömer b. el-Hattâb'ın şöyle dediğini işittim" dedi ve bir önceki hadisin benzerini rivayet etti.

Ahmed ve Beyhakî'nin, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ey Âişe! Kim sana sen istemeden bir şey verirse kabul et. Zira o, Allah'ın sana sunmuş olduğu bir rızıktır."

Ebû Ya'lâ, Ömer b. el-Hattâb'tan bildiriyor:

“Ey Allah'ın Resûlü! Siz:

"Kimseden bir şey istememen senin için hayırlıdır" demiştiniz" dediğimde, Allah Resûlü:

“O dilenmek için geçerlidir. Sen istemeden sana verilen şey Yüce Allah'ın sana vermiş olduğu bir rızıktır" buyurdu.

Ahmed, Ebû Ya'lâ, İbn Hibbân, Taberânî ve Hâkim'in Halid b. Adiy el- Cuhenî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kime bir kardeşi tarafından kendisi istemeksizin ve gönülden arzu etmeksizin bir şey verilirse onu kabul etsin ve geri çevirmesin. Zira o Allah'ın kendisine sunmuş olduğu bir rızıktır. "

Ahmed'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kime, kendisi istemeden Yüce Allah ona bu maldan bir şey verirse kabul etsin ve geri çevirmesin. Zira o Allah'ın kendisine sunmuş olduğu bir rızıktır. "

Ahmed, Taberânî ve Beyhakî'nin, Âiz b. Amr'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kime kendisi istemeden ve gönülden arzu etmeksizin bu rızıktan bir şey sunulursa onu (kabul etsin ve) malına eklesin. Eğer ihtiyacı yok ise onu daha fazla ihtiyacı olan birisine yönlendirsin. "

İbn Ebî Şeybe'nin, Abdurrahman b. Ebî Leyla'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Bir misvak parçası için olsa dahi kimselere el açma. "

İbn Ebî Şeybe, Hubşiy b. Cünâde es-Selûlî'den bildiriyor: Bedevinin biri Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip dilenerek bir şeyler isteyince ona:

“Dilenmek ancak şiddetli açlık çeken veya kendi suçu olmadan işi çok kötü olan fakire helaldir" buyurdu.

İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor: Bize bildirilene göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah size şu üç şeyi kerih kıldı. Bunlar dedikodu yapmak, mal itlaf ve çokça dilenmektir. Baktığında kişinin gün boyu dedikodu ettiğini görürsün. Gece olduğu zaman başına bir leş bırakılmış gibi olur. Yüce Allah böylesi birinin ne gündüzü ne de gecesinde kendisine bir pay verir. Baktığında bazı zenginlerin kendi şehvet ve arzuları ardında, zevki sefa, oyun ve eğlenceler peşinde olduklarını görürsün. Bunlar bu kişiyi Allah'ın emirlerini yerine getirmekten alıkoyar. Mal itlafı da bu şekildedir. Yine baktığında bazı insanları da ellerini açmış insanlardan dilenmekte olduğunu görürsün. Kendisine bir şey verildiğinde vereni çokça över, vermeyen kişiyi de çokça kınar. "

Taberânî'nin, ibn Ömer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Durumu iyi olup da veren kişi, muhtaç olup da alan kişiden daha üstün değildir."

İbn Hibbân, ed-Duafâ'da ve Taberânî'nin M. el-Evsat'ta Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Durumu iyi olup da veren kişi sevapta muhtaç olup da alan kişiden daha üstün değildir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:

“...Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu Allah katında kayıtlıdır. Allah bunu bilir ve karşılığını verir. Zira Allah'tan daha fazla karşılık veren ve hayırları mükâfatlandıran yoktur."

274

"Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların Rablerı katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir."

İbn Sa'd, Tabakât'da, Ebû Bekr Ahmed b. Ebî Âsim, Cihâd'da, İbnu'l- Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Adiy, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve Vâhidî'nin, Yezîd b. Abdillah b. Arîb el-Muleykî'den, o babasından, o da dedesinden naklen bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir" âyeti, atlarıyla Allah yolunda cihat edenler hakkında nâzil oldu."

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Ebû Umâme el-Bâhilî şöyle dedi:

“Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya... " âyeti, atlarını gösteriş ve yarış alanlarında değil de Allah yolunda kullanan at sahipleri hakkında indi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'd-Derdâ, beygirlerin ve melez atların arasında bağlı olan cins atlara bakıp:

“Bunların sahibi:

“Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların Rahleri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir" âyetinde vasıf edilen kişilerdendir" derdi.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Asâkir ve Vâhidî'nin bildirdiğine göre Ebû Umâme el-Bâhlî şöyle dedi:

“Gösteriş ve nam olmaksızın atını Allah yolunda bağlayan kişi:

“Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir" âyetinde vasfedilen kişilerdendir."

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Vâhidî'nin, Haneş es- San'ânî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya..." âyetini açıklarken:

“Bunlar atlarını Allah yolunda besleyen kişilerdir" dedi.

Buhârî, Târih'te ve Hâkim'in, Ebû Kebşe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Hayır atların alınlarında mevcuttur. Yüce Allah at sahiplerine onları besleme bakımından yardımcı olur. Onları besleyen de Allah yolunda cömertçe sadaka kişi veren gibidir."

Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve İbn Asâkir'in, Abdulvehhâb b. Mücâhid vasıtasıyla babasından bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya..." âyeti hakkında şöyle dedi:

“Bu âyet Ali b. Ebî Tâlib hakkında indi. Onun dört dirhemi vardı. Bir dirhemi gece, bir dirhemi gündüz, bir dirhemi gizli ve bir dirhemi de açık olarak infak etmişti."

İbn Ebî Hâtim, Mis'ar vasıtasıyla Avn'dan bildiriyor. Adamın biri:

“Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya..." âyetini okuyup:

“Ali b. Ebî Tâlib'in dört dirhemi vardı. Bir dirhemi gece, bir dirhemi gündüz, bir dirhemi gizli ve bir dirhemi de açık olarak infak etmişti" dedi.

İbnu'l-Münzir, İbn İshâk'tan bildiriyor: Ebû Bekr vefat edip Ömer halife olduğu zaman halka hutbe verdi. Allah'a yakışır bir şekilde hamdüsenada bulunup şöyle dedi:

“Ey insanlar! Bazı tamahkârlık fakirlik, bazı göz tokluğu da zenginliktir. Yemeyeceğiniz mallar biriktiriyor ve yetişemeyeceğiniz şeyleri ümid ediyorsunuz. Bilin ki, tamahkârlık nifakın bir kısmıdır. Kendiniz için hayırlı şeylerde infakta bulununuz. Zira:

“Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir" âyetinde zikredilenler nerededir?"

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Âyette bahsedilen topluluk israfa kaçmaksızın ve kısıtlama yapmaksızın açlık korkusu çekmeden, malda bozgunculuk etmeden Allah yolunda harcamalarda bulunanlardır.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbnu'l-Müseyyeb:

“Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu âyetin tamamı, Abdurrahman b. Avf ve Osman b. Affân'ın zorluk ordusuna yapmış oldukları infak hakkında inmiştir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk bu âyet hakkında:

“Bu, zekat farz kılınmadan önceydi" dedi.

İbn Cerîr'in, Avfî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Tevbe Sûresi inmeden önce bununla amel edilmekteydi. Ancak Tevbe Sûresi zekâtın farzları ve ayrıntılarıyla inince zekâtlar ona göre ayarlandı."

275

"Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, «Alışveriş de faiz gibidir» demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüte uyarak) faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah'a kalmıştır. (Allah, onu affeder.) Kim tekrar (faize) dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır."

Ebû Ya'lâ'nın, Kelbî vasıtasıyla Ebû Sâlih'ten bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, «Alışveriş de faiz gibidir» demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüte uyarak) faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah'a kalmıştır. (Allah, onu affeder.) Kim tekrar (faize) dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır" âyetini açıklarken şöyle dedi: Bunlar kıyamet gününde bununla (çarpılmışlıklarıyla) bilinirler. Bunlar Allah adına yalan söylemeleri ve alışverişi faiz gibi görmeleri yüzünden kıyamet gününde (kabirlerinden) ancak şeytan tarafından çarpılmış ve boğulmuş bir şekilde kalkarlar. Faiz yemeye devam edenler ise ebedi olarak Cehennemde kalacaklardır.

"Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve eğer gerçekten iman etmiş kimselerseniz, faizden geriye kalanı bırakın" âyeti hakkında da şöyle dedi:

“Bu âyetin Sakîf'ten Amr b. Avf oğulları ve Mahzûm oğullarından olan Muğîre oğulları hakkında indiği söylendi. Muğîre oğulları Sakîflilere faizle para verirdi. Yüce Allah, Peygamberini Mekke'ye hâkim kılınca faizin her türlüsünü yasakladı. Daha önce Tâif ahalisi faizden alacaklarının kendilerine verilmesi, vereceklerinden ise vazgeçilmesi üzere anlaşma yapmışlardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke fethinden sonra Tâiflilerle yaptığı anlaşmanın sonunda şöyle yazdı:

“Müslümanlarla aynı haklara sahiptirler. Müslümanların sorumlu oldukları şeylerden onlar da sorumludurlar. Ne faiz yiyebilir, ne de yedirebilirler."

Bunun üzerine Amr b. Umeyr oğulları ve Muğîre oğulları, Mekke valisi olan Attâb b. Esîd'in yanına gittiler. Muğîre oğulları:

“Faiz konusunda bizi insanların en şanssızı yapan şey nedir? Faiz bizim dışımızda herkesten kaldırıldı" dediler. Amr b. Umeyr oğulları:

“Faizimizin bize ait olması üzerine anlaşma yaptık" karşılığını verdiler. Attâb b. Esîd bu konu hakkında Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir mektup yazınca:

“Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resûlüyle savaşa girdiğinizi bilin...'" âyeti indi.

İsbehânî'nin Terğîb'te, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Faiz yiyen kişi, kıyamet gününde organları felç olmuş şekilde her tarafını sürüyerek yürür" buyurdu ve:

“Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar..." âyetini okudu.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyet hakkında:

“Faiz yiyen kişi, kıyamet gününde boğulan deli olarak dirilir" demiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in başka bir kanalla bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar..." âyetini açıklarken:

“Bu, kişinin mezarından çıkarılacağı zamandır" dedi.

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize hutbesinde faizden bahsedip onun ne büyük bir vebal olduğunu vurguladı ve:

“Faizle bir dirhem kazanan kişinin günahı otuz altı defa zina işlemenin günahından daha büyüktür. Faizin en ağırı, Müslüman kişinin namusu konusundakifazidir" buyurdu.

Abdurrezzâk, İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Şuabu'l-İmân'da Abdullah b. Selâm'dan bildiriyor: Faiz yetmiş iki çeşittir. En hafifi, kişinin İslam'ı kabul ettikten sonra annesiyle zina etmesi gibidir. Faizle bir dirhem kazanmak, otuz küsür defa zina etmekten daha ağırdır. Kıyamet gününde iyilerin de kötülerin de (mezarından) kalkması için izin verilir. Ancak faiz yiyene öylesi bir izin verilmez. Onlar ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalkması gibi kalkarlar."

Beyhakî, Abdullah b. Selâm'dan bildiriyor:

“Faiz yetmiş çeşittir. Bunların en hafifi ise kişinin annesiyle zina etmesi gibidir. Faizin en ağırı kişinin haksız yere Müslüman kardeşinin namusuna dil uzatmasıdır."

Abdurrezzâk, Ahmed ve Beyhakî, Ka'b'dan bildiriyor:

“Otuzüç defa zina etmem benim için faiz olarak bir dirhem yememden ve Yüce Allah'ın bunu bilmesinden daha iyidir."

Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Beyhakî'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Faizle bir dirhem kazanmak Allah katında otuz altı zinadan daha ağırdır." Yine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kimin eti haramla beslenirse o ateşe daha layıktır" buyurmuştur.

Hâkim, Beyhakî'nin, Abdullah b. Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Faiz yetmiş üç kapıdır. En hafifi kişinin annesiyle ilişkiye girmesi gibidir. Faizin en ağırı Müslüman kişinin namusu konusundaki faizidir. "

İbn Mâce ve Beyhakî'nin, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: