“...Siz de İbrâhim'in Makâmından bir namazgâh edinin..." âyetini okudu.
İbn Mâce, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye bildiriyor: Câbir der ki:
“Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke fethedildiği gün Makâm-ı İbrâhim'in yanında durdu. Hazret-i Ömer:
“Ey Allah'ın Resûlü! Bu, yüce Allah'ın:
“...Siz de İbrâhim'in Makâmından bir namazgâh edinin..." buyurduğu yerdir" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet" karşılığını verdi.
Taberânî ve Hatîb, Tarih'te, İbn Ömer'den bildiriyor: Hazret-i Ömer:
“Ey Allah'ın Resûlü! Makâm-ı İbrâhim'i namaz kılınan yer yapsak" deyince, "...Siz de İbrâhim'in Makâmından bir namazgâh edinin..." âyeti nazil oldu.'
Abd b. Humeyd ve Tirmizî'nin bildirdiğine göre Enes şöyle der: Hazret-i Ömer:
“Ey Allah'ın Resûlü! Makamın ardında namaz kılsak" deyince, "...Siz de İbrâhim'in Makâmından bir namazgâh edinin..." âyeti nazil oldu.
İbn Ebî Dâvûd'un bildirdiğine göre Mücâhid der ki: Makâm, Kâbe'ye yapışıktı. Ömer b. el-Hattâb:
“Ey Allah'ın Resûlü! Makâmı Kâbe'den biraz uzaklaştırsan da insanlar ona doğru namaz kılsa" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun dediği gibi yaptı. Bunun üzerine, "...Siz de İbrâhim'in Makâmından bir namazgâh edinin..." âyeti nazil oldu.
İbn Ebî Dâvûd ve İbn Merdûye, Mücâhid'den bildiriyor: Hazret-i Ömer:
“Ey Allah'ın Resûlü! Makâmın ardında namaz kılsak" deyince, "...Siz de İbrâhim'in Makâmından bir namazgâh edinin..." âyeti nazil oldu. Daha önce Makâm Kabe'nin yanındaydı. Sonra Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) onu şimdiki yerine koydu. Mücâhid der ki:
“Hazret-i Ömer bir görüş ortaya atardı ve bu konuda âyet inerdi."
İbn Merdûye, Amr b. Meymûn'dan bildirir:
“Hazret-i Ömer Makâm-ı İbrâhim'in yanından geçip:
“Ey Allah'ın Resûlü! Rabbimizin dostunun Makâmında durmuyor muyuz? Burasını namazgâh edinsek" dedi. Bunun üzerine"...Siz de İbrâhim'in Makâmından bir namazgâh edinin..." âyeti nazil oldu."
İbn Ebî Şeybe, Müsned'de ve Dârakutnî, el-Efrâd'da Ebû Meysere'den bildirir: Hazret-i Ömer:
“Ey Allah'ın Resûlü! Burası Rabbimizin dostunun Makâmıdır. Burasını namazgâh edinsek" dedi. Bunun üzerine, "...Siz de İbrâhim'in Makâmından bir namazgâh edinin..." âyeti nazil oldu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Âyette zikredilen Makâm-ı İbrâhim, Mescidde bulunan Makâmdır. Makâm-ı İbrâhim çoktur. Hac menasikinin yapıldığı bütün yerler Makâm-ı İbrâhim sayılır."
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs:
“Haremin tamamı Makâm-ı İbrâhim sayılır" demiştir.
İbn Sa'd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Hazret-i Âişe der ki:
“Makâm-ı İbrâhim, semadan indirilmiştir."
İbn Ebî Hâtim ve Ezrakî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer der ki:
“Makâm, Cennet yakutundandır ve onun nuru söndürülmüştür. Eğer öyle olmasaydı gökle yer arasını aydınlatırdı. Rükün de aynı şekildedir."
Tirmizî, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî, Delâil'de, İbn Ömer'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Rükün ve Makâm Cennetin yakutlarından iki yakuttur ki Allah onların nurunu almıştır. Eğer onların nurunu almamış olsaydı onlar Doğu ile Batı arasını aydınlatırlardı."
Hâkim, Enes'ten, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Rükün ve Makâm Cennetin yakutlarından iki yakuttur."
Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki:
“Hicr, Hazret-i İbrâhim'in Makâmıdır. Allah rahmetiyle onu Hazret-i İbrâhim'e yumuşattı. Hazret-i İbrâhim onun üzerinde durur ve İsmail ona Kâbe'yi inşa ettiği taşları verirdi."
Beyhakî, Şuabu'l-îman' da, İbn Ömer'den Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Rükün ve Makâm Cennetin yakutlarından iki yakuttur. Eğer insanların günahları onlara temas etmeseydi doğu ile batı arasını aydınlatırlardı ve onlara temas eden hastalar şifa bulurdu."
Beyhakî, İbn Ömer'den merfu olarak şöyle bildirir:
“Eğer Cahiliye pislikleri ona değmeseydi, Makam'a dokunan her hasta şifa bulurdu. Yeryüzünde ondan başka Cennetten olan bir şey yoktur."
el-Cenedî, Fadâilu Mekke'de bildirir: Saîd b. el-Müseyyeb der ki:
“Rükün ve Makâm, Cennet taşlarındandır."
el-Ezrakî, Târihu Mekke'de ve el-Cenedî, Mücâhid'den bildiriyor:
“Kıyamet günü Haceru'l-Esved ve Makâm, her biri Uhud dağı büyüklüğünde, her birinde iki göz ve iki dudakla gelirler ve yüksek sesle kendilerine hak üzere istilamda bulunanlar lehine şahitlik yaparlar."
İbn Ebî Şeybe bildiriyor: İbnu'z-Zübeyr, Makâm'a el süren bir topluluk görünce onlara:
“Size böyle yapmanız emredilmedi, onun yanında namaz kılmanız emredildi" dedi.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve el-Ezrakî bildiriyor: Katâde, "...Siz de İbrâhim'in Makamından bir namazgâh edinin..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Onlara, Makâm'a el sürmeleri değil, yanında namaz kılmaları emredildi. Ne yazık ki bu ümmet başka ümmetlerin daldığı tekellüflere dalmıştır. Bir kısım insanlar bize, Hazret-i İbrâhim'in Makâmında bulunan taşta Hz İbrâhimin ayağının ökçesinin ve parmaklarının izini gördüklerini fakat bu ümmetin ona ellerini sürerek bu izlerin silindiğini söylemişlerdir."
el-Ezrakî, Nevfel b. Muâviye ed-Deylemî'den bildirir:
“Abdulmuttalib zamanında Makâm'ın beyaz bir boncuk gibi olduğunu gördüm."
el-Ezrakî bildiriyor: Ebû Saîd el-Hudrî der ki: Abdullah b. Selâm'a Makâm'daki izi sorduğumda şöyle dedi:
“Bu taş günümüzde olduğu gibi kalmıştır. Ancak Allah, Makâm-ı İbrâhim'i bir mucize yapmak istemiştir. Hazret-i İbrâhim'e insanları hac için çağırmasını emredince, Hazret-i İbrâhim Makâm'da durdu ve Makam Yükselip en büyük dağların yüksekliğinde oldu. Böylece Hazret-i İbrâhim aşağıda kalan insanları gördü:
“Ey insanlar! Rabbinize icabet ediniz" diye seslendi. İnsanlar, Rablerinin davetine icabet edip:
“Buyur Allahım buyur!" dediler. Bu esnada Allah'ın dilemesi ile Hazret-i İbrâhim'in ayaklarının izleri taşın üzerinde kalmış oldu. Hazret-i İbrâhim taşın üzerine çıkınca sağa, sola dönerek:
“Rabbinizin davetine icabet edin" diyordu. Çağrısını tamamlayınca Makâm-ı İbrâhim'i kıble yaptı. Hazret-i İbrâhim kapı cihetinde oraya doğru namaz kıldı. Makâm-ı İbrâhim, Allah'ın dilediği zamana kadar kıble olarak kaldı. Hazret-i İbrâhim'den sonra oğlu Hazret-i İsmâil de Kâbe'nin kapısı yönünde cna doğru namazını kılıyordu. Sonra Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Beytu'l-Makdis'e yönelerek namaz kılması emredildi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hicret etmeden önce ve hicret ettikten sonra Beytu'l-Makdis'e yönelerek namaz kıldı. Sonra Allah, onu razı olduğu ve peygamberlerinin de yönelmelerini istediği kıbleye çevirdi. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'deyken oluğun bulunduğu tarafa yönelerek namaz kılıyırdu. Mekke'ye gelince ise orada bulunduğu müddetçe Makâm'a doğru namaz kıldı.
Saîd b. Mansûr ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, (.....) âyetini açıklarken, (.....) kelimesinin manasının dua edilecek yer olduğunu söyledi.
el-Ezrakî, Kesîr b. Kesîr b. el-Muttalib b. Ebî Vedâe es-Sehmî'den, o babasından, o da dedesinden bildiriyor: Hazret-i Ömer, Kâbe'nin üst tarafına bend yaptırmadan önce sel suları Mescid-i Harâm'a Benî Şeybe kapısından giriyordu ve bazen Makâm-ı İbrâhim'i başka yere sürüklüyor, bazen Kâbe'ye doğru yaklaştırıyordu. Ömer b. el-Hattâb'ın hilafeti zamanında Ümmü Neşhel seli (Ümmü Nehşel adlı hanımın evine kadar ulaştığı için bu adı almıştı) Makâm'ı yerinden alıp götürdü ve onu Mekke'nin alt taraflarında buldular. Makâm'ı getirip Kâbe'nin örtülerine bağladılar ve Hazret-i Ömer'e yazıp durumu bildirdiler. Hazret-i Ömer, Ramazan ayında geldiğinde sel sularının Makâm'ın yerini yok ettiğini görünce halkı toplayıp:
“Makâm'ın yerini bilen kişinin Allah için söylemesini istiyorum" dedi. Muttalib b. Ebî Vedâa:
“Ben bilirim ey müminlerin emiri! Böyle bir şeyin olmasından korktuğum için Makâm ile Rükün arasını, Makâm ile Hicr'in kapısının arasını, Makâm ile Zemzem arasını bir iple ölçmüştüm. O ip evimdedir" deyince, Hazret-i Ömer:
“Yanımda otur ve ipi getirt" buyurdu. Muttalib Hazret-i Ömer'in yanında oturup birini göndererek ipi getirtti ve ölçerek şimdiki yerini tesbit ettiler. Hazret-i Ömer halka sorup onlarla istişare edip:
“Evet, yeri burasıdır" görüşünü bildirince Makâm'ı getirtti ve altına bir yapı yapıp üzerine de Makâm'ı yerleştirdi. Şimdi Makâm, o zaman yerleştirildiği yerde durmaktadır.
el-Ezrakî, Süfyân b. Uyeyne tarikiyle Habîb b. Ebi'l-Eşras'tan bildirir: Hazret-i Ömer, Mekke'nin üst tarafında bendi yapmadan önce Ümmü'l-Eşhel seli olmuş ve Makâm'ı yerinden sökmüştü. Kimse Makâm'ın yerini tam olarak bilmiyordu. Hazret-i Ömer gelince:
“Makâm'ın yerini kim biliyor?" diye sordu. Muttalib b. Ebî Vedâa:
“Ben biliyorum ey müminlerin emiriî Böyle bir şeyin olmasından korktuğum için Hicr, Rükün ve Kâbe ile arasını bir iple ölçüp yerini tesbit etmiş" cevabını verince, Hazret-i Ömer:
“İpi getir" dedi. Muttalib ipi getirip Makâm'ın yerini tesbit ettiler ve şimdiki yerine yerleştirdiler. O zaman Hazret-i Ömer (Mekke'nin üst tarafına) bend yaptı. Süfyân der ki:
“Hişâm b. Urve, babasından şöyle bildirdi: Makâm, Kâbe'nin yanındaydı. Makâm'ın asıl yeri şimdiki yeridir. Bundan başka bir yerde olduğunu söyleyenler yanlış söylemiştir."
el-Ezrakî bildiriyor: İbn Ebî Muleyke der ki:
“Makâm'ın yeri, şimdiki bulunduğu yerdir. Cahiliye döneminde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında, Hazret-i Ebû Bekr ve Ömer zamanında da aynı yerdeydi. Ancak Hazret-i Ömer zamanında sel onu yerinden sökünce onu Kâbe'nin içine koydular, Hazret-i Ömer gelince insanların da bulunduğu bir ortamda onu tekrar yerine koydu.
Beyhakî, Sünen'de, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:
“Makâm, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Hazret-i Ebû Bekr zamanında Kâbe'ye yapışıktı. Daha sonra Hazret-i Ömer onu geri çekti."
İbn Sa'd, Mücâhid'den bildiriyor: Hazret-i Ömer:
“Makâm'ın olduğu yeri kim biliyor?" diye sorunca, Ebû Vedâa b. Dubayra es-Sehmî:
“Ben biliyorum. Kapı, Hicr, Haceru'l-Esved ve zemzem ile arasını ölçüp yerini tesbit etmiştim" cevabını verdi. Hazret-i Ömer:
“O zaman onu veriniz" deyip Makâm'ı alarak Ebû Vedâa'nın tarif ettiği ve bu gün de bulunduğu yere yerleştirdi.
el-Cenedî ve İbnu'n-Neccâr, Câbir b. Abdillah'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Kabe'yi yedi şavt tavaf edip Makâm'ın ardında iki rekat namaz kılan ve zemzem suyundan içenin günahları ne kadar olursa olsun, Allah günahlarını bağışlar."
el-Ezrakî, Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o da dedesinden, (İbn Amr'dan) Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Kişi, tavaf yapmak için çıktığında rahmete garkolmaya yönelmiş olur. Mescid-i Haram'a girince rahmete garkolmuş olur. Sonra her adım atışında Allah ona beş yüz sevap yazar, beş yüz günahını siler, makamı da beş yüz derece yükseltilir. Tavafı bitirip, Makâm-ı İbrâhim'in arkasında iki rekat namaz kılarsa, günahları silinip annesinden doğduğu günkü gibi olur, Hazret-i İsmâil'in soyundan olan on köleyi azad etmiş gibi sevap alır ve Rükün'de onu bir melek karşılayıp: «Kalan zamanında amel yapmaya devam et. Geçen zamanda yeterli derecede amel yaptın» der. Aynı zamanda bu kişi ailesinden yetmiş kişiye şefaatçi olur."'
Ebû Dâvûd'un bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Fetih günü Mekke'ye girdiği zaman Kâbe'yi tavaf etti ve Makâm'ın ardında iki rekat namaz kıldı."
Buhârî, Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Ebî Evfâ der ki:
“Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) umre yaptığı zaman Kâbe'yi tavaf etti ve Makâm'ın ardında iki rekat namaz kıldı."
el-Ezrakî, Talk b. Habîb'den bildiriyor: Hicr'de Abdullah b. Amr b. el-Âs ile beraber otururken gölge çekildi ve oturanlar kalktılar. Bu sırada Benî Şeybe kapısından erkek bir yılanın çıktığını gördük. İnsanlar yılanı seyretmeye başladı ve yılan Kâbe'yi yedi şavt tavaf etti, Makâm'ın ardında iki rekat namaz kıldı. Bir onun yanına gidip:
“Ey umre yapan! Umre vazifeni yerine getirdin. Buralarda köleler ve kötü insanlar bulunmaktadır. Onların sana bir zarar vermesinden korkarız" dedik. Yılan, başıyla toprak yığıp kuyruğunu onun üzerine koydu ve gökyüzüne yükselip gözden kayboldu.
el-Ezrakî, Ebu't-Tufayl'dan bildiriyor: Cahiliye döneminde cinlerden bir kadın Zû Tuvâ denilen yerde ikamet ediyordu. Bu kadının sadece bir oğlu vardı ve kadın bu çocuğu çok seviyordu. Çocuk kavmi arasında değer verilen biriydi. Bu çocuk evlenip hanımının yanına gitti. Yedi gün sonra annesine:
“Anneciğim! Yedi gün Kabe'de tavaf yapmak istiyorum" deyince, annesi:
“Oğulcuğum! Kureyş'in sefihlerinin sana zarar vermesinden korkarım" karşılığını verdi. Çocuk:
“Bana birşey olmamasını umarım" deyince annesi ona izin verdi ve çocuk cin sûretinde Tavaf yapılan yere geldi. Yedi şavt tavaf yapıp Makâm'ın arkasında iki rekat namaz kıldı ve geri dönmek için yola çıktı. Yolda karşısına Sehm kabilesinden bir genç çıkıp onu öldürdü. Mekke'de öyle bir toz çıktı ki dağlar bile görünmez oldu. Ebu't-Tufayl der ki:
“Bize bildirildiğine göre bu tozun sebebi, cinlerden büyük birinin öldürülmesi sebebiyle olmuştu." Bu olaydan sonra Sehm kabilesinden, cinler tarafından öldürülmüş birçok kişi yataklarında ölü bulundu. Öldürülenler arasında, gençler dışında yetmiş tane beli bükülmüş ihtiyarda vardı.
el-Ezrakî bildiriyor: Hasan el-Basrî der ki:
“Allah'ın, Mekke dışında, oraya yönelerek namaz kılınmasını emrettiği bir şehir olduğunu bilmiyorum. Allah:
“...Siz de İbrâhim'in Makâmından bir namazgâh edinin..." buyurmaktadır. Denildiğine göre: Mekke'de, şu on beş yerde yapılan dua kabul olunur: Mültezem'in yanında, Altın oluğun altında, Rüknu'l-Yemânî'nin yanında, Safâ'da, Merve'de, Safâ ile Merve arasında, Rükün ile Makâm arasında, Kâbe'nin içinde, Minâ'da, Cem'de (Müzdelife), Arafât'ta ve Cemrelerin atıldığı (şeytanların taşlandığı) üç yerde."
"...Evimi ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için temiz tutun diye İbrâtıim ve İsmail'e ahd verdik."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Atâ, âyette geçen (.....) kelimesinin manasının emretmek olduğunu söyledi.
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "...Evimi ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için temiz tutun diye İbrâhim ve İsmâil'e ahid verdik" âyetini açıklarken:
“Kabe'yi temiz tutmaktan maksat, onu içindeki putlardan temizlemektir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid, "...Evimi ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için temiz tutun diye İbrâhim ve İsmâil'e ahid verdik" âyetini açıklarken:
“Kabe'yi temiz tutmaktan maksat, onu içindeki putlardan, şüpheli şeylerden, kötülükten ve pislikten temizlemektir" dedi.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, "...Evimi ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için temiz tutun diye İbrâhim ve İsmâil'e ahid verdik" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Putlardan, şirkten ve yalan sözden temizlemek kastedilmiştir. Rüku ve secde edenlerden kasıt ise namaz kılanlardır."
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Kişi ayaktaysa tavaf edenlerden, oturmuşsa kendini ibadete vermişler, namaz kılıyorsa rüku ve secde edenler sınıfına girer."
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, Sâbit'ten bildiriyor: Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr'e:
“Valiye gidip Mescid'ul-Harâm'da yatanları engelemesini söyleyeceğim çünkü uyuyanlar ihtilam oluyor veya konuşuyorlar. Bu konuda ne dersin?" diye sorduğumda, Abdullah şöyle dedi:
“Yapma! Bunların durumu İbn Ömer'e sorulduğunda: «Bunlar kendini ibadete verenlerdendir» karşılığını verdi."
İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekr b. Ebî Mûsa'dan bildiriyor: İbn Abbâs'a namazın mı, yoksa tavafın mı daha faziletli olduğu sorulunca, İbn Abbâs:
“Mekke halkı için namaz daha faziletlidir. Başka şehirlerden gelenler içinse tavaf daha faziletlidir" cevabını verdi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki:
“Bana göre, dışardan gelenlerin tavaf yapması, namaz kılmasından daha sevimlidir."
İbn Ebî Şeybe, Mücâhid'in "Mekke halkı için namaz daha faziletlidir. Başka şehirlerden gelenler içinse tavaf daha faziletlidir" dediğini bildirir.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Haccâc der ki: Bu meseleyi Atâ'ya sorduğumda, "Sizin tavaf yapmanız, Mekke halkının ise namaz kılması daha, faziletlidir" cevabını verdi."
İbn Ebî Şeybe, Mücâhid'den bildiriyor:
“Hacdan sonra tavaf yapmak, umre yapmaktan daha faziletlidir." Bir lafızda ise şöyle demiştir:
“Bana göre, Kâbe'yi tavaf etmen, umre için (mikata) çıkmandan daha sevimlidir."
126
"İbrâhim de demişti ki: Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap."
Ahmed, Müslim, Nesâî ve İbn Cerîr'in, Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Hazret-i İbrahim, Mekke'yi haram kıldı. Ben de Medine'nin iki taşlık arasını haram kılıyorum. Buranın av hayvanları avlanmaz ve ağaçları kesilmez. "
Müslim ve İbn Cerîr, Râfi b. Hadîc'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Hazret-i İbrâhim Mekke'yi haram kıldı. Ben de Medine'nin iki taşlık arasını haram kılıyorum. "
Ahmed'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) abdest aldıktan sonra Harre'de sucuların evlerinin yanındaki Sa'd'ın tarlasında namaz kıldı ve şöyle dua etti:
“Allahım! Halilin, kulun ve Peygamberin İbrâhim Mekke halkı için Sana dua etti. Kulun ve peygamberin Muhammed olan ben de Hazret-i İbrâhim'in Mekke halkı için yaptığı duayı Medine için yapıyorum. Onların sâ'ına, müdd'üne (ölçeklerine) ve meyvelerine bereket ver. Allahım! Bize Mekke'yi sevdirdiğin gibi Medine'yi de sevdir. Onun vebasını Humm denilen yere taşı. Allahım! Senin, İbrâhim'in diliyle Mekke'yi harem kıldığın gibi ben de Medine'nin iki taşlık arasını harem kıldım."'
Buhârî ve Müslim'in Enes'ten bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye bakıp şöyle dedi:
“Allahım! Hazret-i İbrâhim'in Mekke'yi harem kıldığı gibi ben de Medine'nin iki taşlık arasını harem kıldım. Allahım! Onların müdd'üne ve sâ'ına (kullandıkları öçlüklere) bereket ver."
Müslim, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allahım! İbrâhim, Seninkulun, Halilin ve Peygamberindir. Ben de kulun ve Peygamberinim. O, Mekke için Sana dua etti. Ben de onun Mekke için yaptığı duayı yapıyorum ve Bana, ona verdiğinin iki katını vermeni istiyorum."
Taberânî, M. el-Evsat'ta, Ali b. Ebî Tâlib'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allahım! Kulun ve halilin İbrâhim, Mekke halkına bereket vermen için Sana dua etti. Kulun ve peygamberin Muhammed olan ben de Medine halkı için dua ediyorum. Mekke halkının sâ'ına ve müdd'üne bereket verdiğin gibi onlarında sâ'ına ve müdd'üne iki kat bereket ver. "
Ahmed, Buhârî ve Müslim'in, Abdullah b. Zeyd b. Âsim el-Mâzinî'den bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“İbrâhim, Mekke'yi harem kıldı ve onun için dua etti. Ben de, İbrâhim'in Mekke'yi harem kıldığı gibi Medine'yi harem kıldım ve İbrâhim'in yaptığı gibi onun müdd'üyle sâ'ı için dua ettim. "
Buhârî ve el-Cenedî, Fadâilu Mekke'de, Hazret-i Âişe'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dua ettiğini bildirir:
“Allahım! Kulun ve Peygamberin İbrâhim Mekke halkı için Sana dua etti. Ben de Hazret-i İbrâhim'in Mekke halkı için yaptığı duayı Medine için yapıyorum. "
Ahmed, Buhârî ve Müslim'in Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dua etti:
“Allahım! Mekke'ye verdiğin bereketin iki katını Medine'ye ver. "
el-Ezrakî, Tarihu Mekke'de ve el-Cenedî bildiriyor: Muhammed b. el-Esved der ki:
“Harem'in sınır taşlarını ilk diken Hazret-i İbrâhim'dir. Cibrîl kendisine onları nereye dikeceğini göstermişti."
el-Cenedî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Mekke'nin Harem bölgesini kadar gökte de Harem vardır."
el-Ezrakî, Taberânî ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Hazret-i Âişe'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Şu altı kişiye hem ben lanet ettim, hem duası kabul edilen bütün peygamberler lanet ettiler: Allah'ın Kitab'ına ilave yapana, Allah'ın kaderini yalanlayana, Allah'ın zelil kıldığını aziz, aziz kıldığını zelil yapmak için zorbalık yapana, sünnetimi terk eden, ailemden, Allah'ın kendisine haram kıldığını helal kabul edene ve Allah'ın harem bölgesini helal kabul edene. "
Buhârî ve İbn Mâce, Safiyye binti Şeybe'den bildirir: Fetih yılı Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle hutbe verdiğini duydum:
“Ey insanlar! Allah, gökleri ve yeri yarattığı gün Mekke'yi harem kıldı ve orası kıyamet gününe kadar haramdır. Oranın ağaçları kesilmez av hayvanları da ürkütülmez, buluntu da sadece sahibini bulmak için alınır." Abbâs:
“İzhir otunu koparılmayacak bitkilerin dışında tut. Çünkü onu evlerin yapımı ve mezarlarda kullanıyoruz" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Izhır müstesna" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve el-Ezrakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke fethedildiği gün şöyle buyurdu:
“Allah, gökleri, yeri, Güneş'i ve Ay'ı yarattığı gün bu beldeyi harem kılıp bu iki taşlığını koydu. Burası Allah'ın kutsal kılmasıyla kıyamet gününe kadar harem kılınmıştır. Burada benden önce hiç kimseye savaşmak helal değildi, benden sonra da kimseye helal değildir. Benim için de sadece bir saat helal kılınmıştır. Artık Allah'ın kutsal kılmasıyla kıyamet gününe kadar burası haramdır. Yaş otu koparılmaz, ağacı kesilmez; avı ürkütülmez, ilân edenden başkası, onda bulduğu eşyayı alamaz (sahiplenme)". Bunun üzerine İbn Abbâs:
“Izhır otunu koparılmayacak bitkilerin dışında tut. Çünkü onu evlerin yapımı ve mezarlarda kullanıyoruz" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Izhır müstesna" buyurdu.
Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Allah, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'yi fethetmeyi nasib ettiği zaman, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkıp Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra şöyle buyurdu:
“Yüce Allah, Fil Ordusunun Mekke'ye girmesini engellemiş, fakat Resulü ile müminleri Mekke'ye girmeye muzaffer kılmıştır. Allah Mekke'yi sadece bana mahsus olmak üzere, gündüzün bir saatinde helâl kılmıştır. Sonra O (yine) kıyamete kadar haram kılınmıştır. Ağacı kesilemez ve avı ürkütülmez. İlân edenden başkası, onda bulduğu eşyayı alamaz. Bir yakını öldürülen kişinin iki tercihi vardır. Ya affedecek veya kısas yapılmasını isteyecektir." Bunun üzerine Yemen halkından Ebû Şâh adında bir kişi kalkarak:
“Ey Allah'ın Resûlü! Bunu bana yazınız" buyurunca, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bunu Ebû Şâh için yazınız" buyurdu. İbn Abbâs:
“Izhır otunu koparılmayacak bitkilerin dışında tut. Çünkü onu mezarlarımızda ve evlerimizin yapımında kullanıyoruz" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Izhır müstesna" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe'nin Mücâhid'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Mekke, Allah'ın kutsal saydığı haramdır. Evlerinin satılması ve kiralanması caiz değildir. "
el-Ezrakî, Tarihu Mekke'de bildiriyor: Zührî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İbrâhim de demişti ki: Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap..." âyetini açıklarken şöyle buyurdu:
“Mekke'yi insanlar değil Allah haram kıldı ve bu belde kıyamet gününe kadar haramdır. Allah katında insanlar içinde en çok haddini aşan kişi Harem bölgesinde birini öldüren, yakınını öldürenden başkasını öldüren ve Cahiliye döneminden kalma düşmanlıkları devam ettirendir. "
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Katâde der ki:
“Harem bölgesi üstten de Arş'a kadar haram kılınmıştır."
el-Ezrakî, Mücâhid'den bildirir:
“Harem bölgesi, yedi kat gökten, yerin yedi kat altına kadar olan bölümüyle haram kılınmıştır. Bu ev (Kâbe) de on dört evin ortasındadır. Her semada ve yerin her katında bir ev vardır. Eğer bunlar düşecek olsa birbirinin üzerine düşerlerdi."
el-Ezrakî, Hasan(-ı Basrî)'nin şöyle dediğini nakleder:
“Kâbe, Beytu'l- Ma'mur'un hizasındadır. İkisi arası yedinci semaya kadar ve alttan da yerin yedinci katına kadar haram sayılır."
el-Ezrakî, İbn Abbâs'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Semadaki Beytu'l-Ma'mûr'a, ed-Durâh denir ve tam Kabe'nin üstündedir. Onu hergün daha önce ziyaret etmemiş yetmiş bin melek ziyaret eder. Mekke'deki Harem bölgesinin üstü, yedi kat semaya kadar haremiır. "
İbn Sa'd ve el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Harem'in sınır taşlarını ilk diken Hazret-i İbrâhimdir. Cibrîl kendisine onları nereye dikeceğini göstermişti. Fetih günü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Temîm b. Esed el- Huzâî'yi gönderdi ve bu taşlardan eskiyenleri yeniledi."
el-Ezrakî, Hasan b. el-Kâsım'ın şöyle dediğini bildirir: İlim ehlinden birinin şöyle dediğini duydum:
“Hazret-i Âdem, kendi nefsi için şeytandan korkunca Allah'a sığındı. Allah melekleri gönderdi ve melekler Mekke'yi her tarafından kuşatıp etrafında durdular. Allah meleklerin kuşatmış olduğu yeri harem kıldı. Hazret-i İbrâhim:
“Ey Rabbimiz! Bize menasikimizi göster" deyince Cibrîl inip onu götürerek Harem sınırında durdurdu. Cibrîl, Hazret-i İbrahim'e Harem'in sınırını gösteriyor, Hazret-i İbrâhim de üst üste taşlar koyarak işaret koyuyor ve bu taşların üzerine toprak atarak gömüyordu." Hasan b. el-Kâsım der ki:
“Bana bildirildiğine göre Hazret-i İsmail'in koyunları Harem sınırının içinde otlar ve bu sınırdan dışarıya çıkmazdı. Sınıra geldiklerinde tekrar geriye dönerlerdi."
el-Ezrakî, Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe'den bildirir: Cibrîl, Hazret-i İbrâhim'e Harem'in sınırlarını gösterdi; o da sınıra işaretler koydu. Kusayy zamanına kadar bu sınır taşları yerinde durdu. Kusayy bunları yeniledi. Kusayy'ın koyduğu taşlar da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında yenilendi. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) fetih yılı Temîm b. Esed el-Huzâî'yi yollayarak sınır taşlarını yeniletti.
Bezzâr ve Taberânî, Muhammed b. el-Esved b. Haleften, o da babasından, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine Harem'in sınır taşlarını yenilemesini emrettiğini bildirir.
el-Ezrakî, Abdullah b. Amr b. el-Âs'ın şöyle dediğini nakleder:
“Ey insanlar! Bu ev (Kâbe) Rabbine kavuşacak ve Rabbiniz ona sizleri soracak. Rabinizin, bu eve sizin hakkınızda soracağı şeylere dikkat ediniz. Biliniz ki bu Ev'in sakinleri, orada kan dökmez ve koğuculuk yapmazlardı."
Bezzâr, Abdullah b. Amr'dan bildiriyor: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) Kâbe'nin gölgesinde oturan bir grup Kureyşlinin yanından geçerken onlara:
"Burada yaptıklarınıza dikkat ediniz. Kabe'ye sizden sorulacak ve Kâbe yaptıklarınızdan haber verecektir. Bilin ki onun sakinleri faiz yemeyen ve koğuculuk yapmayan kişilerdir,"
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Ebû Necih der ki:
“Sel olduğu zaman Harem'deki büyük balıklar küçük balıkları yemezlerdi."
İbn Ebi'd-Dünyâ, Zemmu'l-Melâhi'de, Cüveyriye b. Esmâ'dan, amcasının şöyle dediğini nakleder: Bir toplulukla hacca gittim ve yanımızda bir kadınla bir yerde konakladık. Kadın yattıktan sonra uyanınca göğsünün üzerinde bir yılanın çöreklenmiş olduğunu gördü. Biz bundan korkup yolumuza devam ettiğimizde yılan kadının göğsünde kaldı ve ona bir zarar vermedi. Harem sınırlarına girince yılan çekip gitti. Mekke'ye girip hac vazifesini yerine getirip geri dönerek yılanın kadının göğsüne çöreklendiği yere geldiğimizde kadın tekrar uyudu ve uyandığında yılanın göğsünün üzerine çöreklenmiş olduğunu gördü. Sonra yılan tısladı ve vadiden bu yılana benzeyen birçok yılan çıkıp gelerek, sadece kemikleri kalıncaya kadar kadını parçalamaya başladılar. Ben, onun olan bir cariyeye:
“Bize bu kadınla ilgili bilgi ver" deyince, cariye:
“Bu kadın üç defa zina etti ve her seferinde çocuğu oldu. Doğurduğu çocukları da yaktığı bir tandıra attı" karşılığını verdi.
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid der ki:
“Zaruret olmadan bir müslümanı Kâbe'nin gölgesinden çıkaranı, kıyamet günü Allah Arş'ın gölgesinden çıkarır."
İbn Ebî Şeybe ve el-Ezrakî bildiriyor: Abdullah b. ez-Zübeyr der ki:
“İsrailoğullarından bir topluluk Mekke'ye geldikleri zaman Zû Tuvâ'ya vardıklarında, Harem'e olan saygılarından dolayı ayakkabılarını çıkarırlardı."
Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir:
“İsrailoğullarından yüz bin kişi hac ederdi ve Harem sınırına geldiklerinde ayakkabılarını çıkarıp Harem'e yalınayak girerlerdi."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Mücâhid der ki:
“Peygamberler, Harem sınırına geldiklerinde ayakkabılarını çıkarırlardı."
el-Ezrakî ve İbn Asâkir bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Havariler hac yaptıkları zaman Harem sınırına girince, Harem'e olan saygılarından dolayı (bineklerinden inerek) yola yürüyerek devam ettiler."
el-Ezrakî, Abdurrahman b. Sâbit'ten bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye gitmek istediği zaman Haceru'l-Esved'i istilam etti ve Mescid'in ortasında durup Kâbe'ye dönerek şöyle dedi:
“Biliyorum ki; Allah yeryüzüne, Kendisi için senden daha sevimli bir ev koymamıştır. Yeryüzünde senden daha sevimli bir belde de yoktur. Senden çıkışım seni istemediğimden değildir. Beni senden çıkaran küfre girenlerdir. "
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'den çıkarıldığı zaman şöyle dedi:
“Vallahi! Senden çıkıyorum ama biliyorum ki Allah katında beldelerin en sevimlisi ve en üstünüsün. Eğer sakinlerin beni çıkarmasaydı senden çıkmazdım."
Tirmizî, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, İbn Abbâs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'ye hitaben şöyle dediğini nakleder:
“Ne kadar güzel bir memleketsin, bana ne kadar da sevimlisin. Benim kavmim beni senden çıkarmış olmasaydı, senden başkasında oturmazdım."
İbn Sa'd, Ahmed, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, el-Ezrakî ve el-Cenedî, Abdullah b. Adiyy b. el-Hamrâ'dan bildiriyor: Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) devesinin üzerinde Hazvere'de, Mekke'ye hitaben şöyle dediğini duydum:
“Ey Mekke! Vallahi sen yeryüzünün en hayırlı ve Allah'a en sevimli oları ülkesisin, senden çıkarılmış olmasaydım çıkmazdım. "
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs anlatıyor: Mekke'de Amâlika denilen bir kabile vardı. Bunlar izzet ve büyük bir servet içinde yaşıyorlardı. Bunların çok sayıda atları, develeri ve sürüleri vardı ve bunları Mekke'nin etrafında, Zahrân vadisi, Na'mân vadisi ve çevresinde otlatırlardı. Nehirleri akar, baharda bol yağmur yağar vadilerde devamlı su akardı. (Hayvanlarını otlatmaları için) etrafları dikenli ağaçlarla çevriliydi ve toprak bereketliydi. Bolluk içinde yaşıyorlardı. Taşkınlık, israf, birbirlerine zulmetme, açıktan günah işleme ve yakınlarında olanlara zulümleri o kadar arttı ki Allah kendilerinden yağmuru kesip kuraklık göndererek bu nimetleri çekip aldı. Bunlar Mekke'de gölgelikleri kiraya verir, suyu satarlardı. Allah onlara küçük ve kırmızı renkte karıncalar göndererek kendilerini Harem bölgesinden çıkardı. Sonra Allah onların önüne bir bulut koydu ve bulut hareket ettikçe onlar da yağmur yağar umuduyla peşinden gittiler. Sonunda atalarının gömülü olduğu yere geldiler. Bunlar Himyer'den olan Araplardı. Yemen'e girdiklerinde dağılıp helak oldular. Sonra Allah onların yerine Curhum kabilesini getirdi, onlar da taşkınlık yapıp Harem'e saygısızlık yaptıkları için helak olana kadar Harem bölgesinde yaşadılar.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Sabit şöyle derki:
“Cahiliye döneminde insanlar hac mevsiminde Mekke'den çıkarlardı ve şehirde hiç kimse kalmazdı. Bir defasında bir hırsız Mekke'de kalıp (Kâbe'nin içinden) bir altın parçası çaldı. Sonra bir parça daha almak için girmek istedi ve başını içeriye sokunca, başı içeride, gövdesi dışarıda kalacak şekilde Kâbe kendisini sıkıştırdı. İnsanlar gelip onu bu durumda görünce onu köpeklerin önüne attılar ve Kâbe'yi tamir ettiler."
el-Ezrakî ve Taberânî'nin bildirdiğine göre Huvaytib b. Abdiluzza der ki:
“Cahiliye döneminde Kâbe'nin gölgesinde otururken, bir kadın kocasından sığınmak için Kâbe'ye geldi. Kocası gelip kadına elini uzatınca adamın eli kurudu. Müslüman olduktan sonra da adamı gördüğümde çolaktı."
el-Ezrakî, İbn Cüreyc'in şöyle dediğini bildirir. Hatîm-, Rükün, Makâm, Zemzem ve Hicr arasındadır. İsâf ve Nâile bir kadın ve erkekti. Bunlar Kâbe'ye girdi ve adam kadını öptü. Bunun üzerine ikisi de taş kesildiler ve Kâbe'den çıkarıldılar. İnsanların ibret alması ve böyle bir şey yapmamaları için bunlardan biri Zemzem'in bulunduğu yere, diğeri de Kâbe'nin karşısına konuldular. İnsanlar bu yerde yemin ettikleri ve mazlumun zalime yaptığı beddua kabul olduğu için bu yere, Hatîm adı verildi. Orada zalime beddua edip te bedduası kabul edilmeyen, orada yalan yere yemin edip (Allah tarafından) hemen cezalandırılmayan çok azdır. Hatîm'in bu özelliği insanların zulmetmesine ve yalan yere yemin etmesine engel oluyordu. Bu durum, Allah'ın İslam dinini göndermesine kadar devam etti. İslam geldikten sonra Allah, bu kişilerin cezasını âhiret gününe erteledi.
el-Ezrakî bildiriyor: Eyyûb b. Mûsa der ki:
“Cahiliye döneminde bir kadının, bakımını üstlendiği küçük bir amcası oğlu vardı. Kadın çocuğa:
“Ey oğul! Ben seni yalnız bırakıyorum, bu sırada bir zalimin sana zulmetmesinden korkuyorum. Ben gittikten sonra yanına bir zalim gelecek olursa, Mekke'de hiçbir eve benzemeyen, fesatçıların yaklaşamadığı ve üzerinde örtüler olan bir ev var. Eğer bir gün bir zalim sana zulmedecek olursa o eve sığın. O evin, seni duyacak bir sahibi vardır" dedi. Bir adam gelip çocuğu alarak köle yaptı. Çocuk Kâbe'yi görünce amcasının kızının yaptığı tariften tanıdı ve koşarak ona tutundu. Efendisi gelip onu almak için elini uzatınca adamın eli kurudu. Diğer elini uzatınca, diğeri de kurudu. Cahiliye döneminde bundan kurtulmanın yolunu sorunca, kendisine kuruyan her eli için bir deve kesmesini söylediler. Adam develeri kesince elleri iyileşti ve bunun üzerine çocuğu serbest bıraktı.
el-Ezrakî, Abdulmuttalib b. Rabîa b. el-Hâris'ten bildiriyor: Cahiliye döneminde, Huzeyl kabilesinin Benî Kinâne kolundan bir adam amcasının oğluna saldırarak ona zulmedip işkence etti. Amcası oğlu Allah ve akrabalık bağları hakkı için kendisini bırakmasını istediyse de o zulmüne devam etti. Bunun üzerine zulme uğrayan Harem'e gidip şöyle dua etti:
“Allahım! Çaresiz birinin duasıyla dua ediyorum. Amcam oğlu olan falan kişi tarafından zulme uğradım. Ona devası olmayan bir hastalık ver." Adam dua edip geri dönünce amcasının oğlunun karnından rahatsız olduğunu gördü. Adamın karnı şişip su tulumu gibi oldu ve sonunda karnı patladı. Abdulmuttalib devamla der ki: Bu olayı İbn Abbâs'a anlattığımda:
“Ben, bir kişinin amcası oğlunun kör olması için dua ettiğini ve adamın da kör olduğunu gördüm" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-îman'da bildirdiğine göre Hazret-i Ömer şöyle dedi:
“Ey Mekke halkı! Şu Hareminizde Allah'tan korkunuz. Sizden önce bu Harem'de kimin oturduğunu biliyor musunuz? Daha önce burada falan topluluk vardı, burada yapılması yasak olanları helal saydıkları için helak oldular. Falan topluluk burada oturdu. Onlar da burada yapılması yasak olanları helal saydıkları için helak oldular." Hazret-i Ömer daha birçok topluluğun adını saydıktan sonra:
“Vallahi! Başka yerde on günah işlemem, benim için Mekke'de bir günah işlememden daha sevimlidir" dedi.
el-Cenedî, Tâvus'un şöyle dediğini bildirir:
“Cahiliye döneminde insanların Harem'de işledikleri günahın cezası hemen verilirdi. Aynı şeyin tekrar gelip cezanın hemen verilmesi yakındır."
el-Ezrakî, el-Cenedî ve İbn Huzeyme'nin bildirdiğine göre Ömer b. el- Hattâb, Kureyşlilere şöyle dedi:
“Sizden önce bu Ev'in sorumlusu Tasam'lılardı. Bu eve karşı yapmaları gerekeni hafife aldılar ve ona karşı yapmamaları gereken şeyleri helal sayıp yapmaya başladılar. Bunun üzerine Allah onları helak etti, sonra yerlerine Curhumluları gönderdi. Bunlar da Ev'e karşı yapmaları gerekeni hafife aldılar ve ona karşı yapmamaları gereken şeyleri helal sayıp yapmaya başladılar. Bunun üzerine Allah onları da helak etti. Onu hafife almayın ve gerekli saygıyı gösterin."
el-Ezrakî ve el-Cenedî'nin bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb der ki:
“Necd'de (Mekke'den uzakta) yetmiş günah işlemem, benim için Mekke'de bir günah işlememden daha sevimlidir."
el-Cenedî'nin bildirdiğine göre Mücâhid der ki:
“Mekke'deki sevapların kat kat olduğu gibi günahların cezası da kat kattır."
el-Ezrakî, İbn Cüreyc'in şöyle dediğini bildirir:
“Bana bildirildiğine göre Mekke'de işlenen bir günah yüz günah gibidir. Sevap ta aynı şekildedir."
Ebû Bekr el-Vâsıtî, Fadâilu Beytu'l-Makdis'te, Hazret-i Âişe'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Mekke, Allah'ın değerli kıldığı ve kutsal saydığı bir şehirdir. Allah Yeryüzünde bir şey yaratmadan bin yıl önce Mekke'yi yaratmış ve meleklerle kuşatmış, sonra Medine'yi yaratmış, Medine'den sonra da Beytu'l-Makdis'i yaratmıştır. Bin yıl sonra da yeryüzünün hepsini bir defada yaratmıştır."
"...halkından, Allah'a ve âhiret gönüne inananları ürünlerle rızıklandır, demişti. Allah da: «İnkar edeni de az bir müddet geçindirir, sonra da onu ateşin azabına uğramak zorunda bırakırım, ne kötü sonuç» buyurmuştu."
el-Ezrakî'nin, Muhammed b. el-Münkedir'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah, Harem'i yarattığı zaman, Tâifi Filistin'den söküp oraya yerleştirdi."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Muhammed b. Müslim et-Tâifî'den bildirir:
“Bana bildirildiğine göre, Hazret-i İbrâhim Harem için:
“...halkından, Allah'a ve âhiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır..." şeklinde dua ettiği zaman, Allah, Tâif'i Filistin'den söküp oraya yerleştirdi.
İbn Ebî Hâtim ve el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Zührî der ki:
“Hazret-i İbrâhim'in dua etmesi üzerine Allah, Şam köylerinden birini söküp Tâife yerleştirdi."
el-Ezrakî, Saîd b. es-Sâib b. Yesâr'ın şöyle dediğini bildirir: Nâfi b. Cübeyr b. Mut'im'in oğlundan ve başkalarından şöyle dediklerini duydum:
“Hazret-i İbrâhim, Allah'a, Mekke halkını ürünlerle rızıklandırması için dua edince, Allah, Tâif'i Şâm'dan söküp Harem halkına rızık olması için şimdiki yerine yerleştirdi."
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el-Kurazî der ki: Hazret-i İbrâhim müminler için dua etti ve kafirler için bir istekte bulunmadı. Bunun üzerine Yüce Allah:
“...İnkar edeni de az bir müddet geçindirir, sonra da onu ateşin azabına uğramak zorunda bırakırım, ne kötü sonuç" buyurdu.
Süfyân b. Uyeyne, Mücâhid'in, "...halkından, Allah'a ve âhiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır..." âyetiyle ilgili olarak şöyle dedi:
“Hazret-i İbrâhim, Allah'a ve âhiret gününe iman edenler için rızık isteyince, yüce Allah: «İnkar edene de Ben rızık veririm» buyurdu."
İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve İbn Merdûye bildiriyor: İbn Abbâs:
“... halkından, Allah'a ve âhiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır..." âyetiyle ilgili olarak şöyle dedi:
“Hazret-i İbrâhim, duasını sadece müminler için yapınca Yüce Allah: «İnkar edene de, tıpkı müminlere verdiğim gibi rızık veririm. Ben yarattıklarımı rızıksız bırakır mıyım? Onlara az bir müddet geçindirir, sonra da azaba uğratırım» buyurdu." İbn Abbâs bunları dedikten sonra:
“Onların ve bunların her birine Rabbinin nimetinden ulaştırırız. Esasen Rabbinin nimeti kimseye yasak kılınmış değildir" âyetini okudu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye ve Ubey b. Ka'b, âyette geçen (.....) sözünün Yüce Allah'a ait olduğunu söylerken, İbn Abbâs:
“Bu söz Hazret-i İbrâhim'indir. Hazret-i İbrâhim: «İnkar edeni de az bir müddet geçindir» diye dua etmiştir" dedi.
Derim ki: İbn Abbâs, bu âyeti (.....) şeklinde emir kipiyle okurdu. Bu sebeple bu sözün Hazret-i İbrâhim'e ait olduğunu söylemiştir.
127
"İbrâhim ve İsmâil, Kabe'nin temellerini yükseltiyordu..."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, âyette geçen (.....) sözünden kastedilenin, Kâbe'nin temelleri olduğunu söyledi.
Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, İbn Ebî Hâtim, el-Cenedî, İbn Merdûye, Hâkim ve Beyhakî, Delâil'de bildiriyor: Saîd b. Cübeyr:
“Ey gençler! Bana istediğinizi sorunuz; çünkü aranızdan ayrılmam yakındır" deyince, insanlar ona birçok şey sordular. Bir adam:
“Allah seni ıslah etsin. Sence Makâm bizim dediğimiz gibi mi?" diye sorunca, İbn Cübeyr:
“Sen Makâm hakkında ne diyorsun ki?" karşılığını verdi. Adam şöyle dedi:
“Hazret-i İbrâhîm Mekke'ye gelince, Hazret-i İsmâil'in hanımı ona inmesini teklif etti. Hazret-i İbrâhim kabul etmeyince, Hazret-i İsmail'in hanımı kendisine bu taşı getirdi" derdik." İbn Cübeyr şöyle dedi: Mesele dediğin gibi değildir. İbn Abbâs der ki: Kadınlar arasında uzun eteği ilk kullanan kişi, Hazret-i İsmâil'in annesidir. Hazret-i İsmâil'in annesi kemer kuşanarak Sâra'nın kendi izini bulmasını engellemek istemiştir. Sonra İbrâhim onu ve oğlu îsmâîl (a.s.)'ı emzikli iken getirip Mescid'in üst tarafındaki Zemzem kuyusunun üstündeki büyük bir ağacın yanına koydu. O gün Mekke'de kimse yoktu ve orada su da bulunmuyordu. İbrâhîm her ikisini oraya yerleştirdi ve içinde hurma olan bir torbayı ve su bulunan bir kabı yanlarına bıraktı. Sonra Hazret-i İbrâhim oradan ayrıldı. İsmâil'in annesi O'nun peşine düştü ve:
“Ey İbrâhim! Hiçbir insanın ve eşyanın bulunmadığı bu vadide bizi bırakıp nereye gidiyorsun?" Bu sözünü defalarca tekrar etmesine rağmen Hazret-i İbrâhim ona hiç bakmıyordu. Hâcer:
“Bunu sana Allah mı emretti?" deyince Hazret-i İbrâhim:
“Evet" cevabını verdi. Bunun üzerine Hâcer:
“Öyleyse O bizi helak etmez" deyip geri döndü. Hazret-i İbrâhim (aleyhisselam) onların göremeyecekleri bir yere varınca yüzünü Kâ'be'ye doğru çevirerek elini kaldırıp şu duayı okudu:
“Rabbimiz! Ben çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için Senin kutsal evinin yanında, ziraata elverişsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! İnsanların gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları ürünlerle rızıklandır.'" İsmâil'in annesi çocuğunu emziriyor ve kırbadaki sudan da içiyordu. Kırbadaki su bitip kadın ve çocuk susayınca, kadın susuzluktan tepinmekte olan çocuğa bakıp, bir şey yapmadan başucunda durmayı istemediğinden gidip en yakınında olan Safâ tepesine çıktı. Sonra vadiye dönüp kimseyi görebilir miyim diye baktı, ama kimseyi göremedi. Safâ'dan inip vadiye ulaştığında elbisesinin bir kenarını kaldırdı. Sonra bitkin insanların koşması gibi koştu ve vadiyi geçerek Merve'ye gelip orada durdu. Sonra kimseyi görebilir miyim diye baktı, ama kimseyi göremedi. Safâ ile Merve arasında böylece yedi defa gidip geldi." İbn Abbâs der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu sebeple insanlar Safâ ile Merve arasında sa'y ederler" buyurmuştur. Kadın Merve'ye çıkınca bir ses duydu ve kendini kastederek:
“Sessiz ol"! dedi. Sonra dinleyince aynı sesi bir daha duydu ve:
“Eğer yardım edebileceksen sesini duyurdun" dedi ve baktığında Zemzem'in bulunduğu yerde bir meleğin olduğunu gördü. Melek topuğuyla -veya kanismiyle- toprağı eşeleyip suyu çıkardı. Bunun üzerine kadın eliyle havuz yapıp suyun dağılmasını engellemeye çalışarak kırbasına su dolduruyor, o avuçladığı kadar yerden fışkırıyordu.. İbn Abbâs der ki: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah îsmâil'in annesine merhamet etsin. Eğer Zemzem'i kendi haline (akmaya) bıraksaydı yahut avuçlamasaydı, Zemzem şimdi ırmak haline gelirdi" buyurmuştur. Hacer zemzemden içti ve çocuğunu emzirdi. Melek ona:
“Yok oluruz diye korkma! Şurada Allah'ın bir evi (Beyt) vardır. İşte bu çocukla babası onu bina edecekler. Allah, o işin ehlini asla zayi etmiyecektir" dedi. O zamanlar Beyt, yerden küçük bir tepe gibi yüksekte idi. Sağından solundan seller gelip akardı. Uzun zamandır böyle idi. Hacer böyle yaşıyorken nihâyet Cürhümlülerden bir grup ya da bir aile Kedâ yolundan sükûn edip (Mekke'ye) geldiler. Mekke'nin alt kısmında konakladılar. Havada bir kuşun bir yer üzerinde uçtuğunu görünce, "Mutlaka buralarda su vardır, oysa daha önce burada su yoktu" dediler ve oraya doğru bir ya da iki kişi gönderdiler. Onlar gidip su olduğunu görünce geri dönüp onlara bildirdiler. Hep birden suyun yanına geldiklerinde İsmâil'in annesiyle karşılaştılar ve:
“Senin yanında konaklamamıza izin verir misin?" diye bir teklifte bulundular. Hâcer:
“Evet, konaklayabilirsiniz, ama suda mülkiyet hakkınız yoktur" karşılığını verince onlar:
“Tamam" dediler. İbn Abbâs der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :
“İsmail'in annesi buna sevinmişti, çünkü o insanlarla ünsiyet kurmayı severdi" buyurdu. Nihâyet orada konaklayıp ailelerine haber saldılar; onlar da gelip orada konakladılar ve orasını kendilerine vatan edindiler. Hazret-i İsmâil büyüyüp, Cürhümlülerden Arapça'yı öğrenince, ondan hoşlandılar ve kendilerinden olan bir kızla onu evlendirdiler. Daha sonra İsmâil'in annesi öldü. Nihâyet Hazret-i İbrâhim geride bıraktıklarını görmeye geldi. Hazret-i İsmâil'i bulamayınca hanımına nerede olduğunu sordu, hanımı:
“Rızkımızı temin etmek için gitti" cevabını verince, ona burada nasıl yaşadıklarını ve neler yaptıklarını sordu. Kadın:
“Durumumuz kötü, şiddetli darlık ve sıkıntı içinde yaşıyoruz" diyerek şikâyette bulununca, Hazret-i İbrâhim:
“Kocan geldiği zaman benden ona selâm ilet ve kapısının eşiğini değiştirmesini de söyle!" deyip oradan ayrıldı. İsmail dönünce, bir şeyler hissetti ve:
“Buraya kimse geldi mi?" diye sordu. Hanımı:
“Evet, yaşlı bir adam geldi, seni sordu ve nasıl yaşadığımızı ve geçindiğimizi sordu. Ona sıkıntıda olduğumuzu söyledim" cevabını verince, Hazret-i İsmâil:
“Peki sana bir tavsiyede bulundu mu?" diye sordu. Hanımı:
“Evet, sana selam söylememi ve kapının eşiğini değiştirmeni söyledi" cevabını verince, Hazret-i İsmâil:
“O, benim babamdır. Bana seni boşamamı emretmiştir. Haydi, ailene dön" dedi ve onu boşayıp aynı kabileden başka bir kadınla evlendi.
Hazret-i İbrâhim onlara uzun bir süre sonra tekrar geldi, fakat yine İsmâil'i bulamadı ve hanımına nerede olduğunu sordu. Hanımı:
“Rızkımızı temin etmek için gitti" cevabını verince, Hazret-i İbrâhim:
“Geçiminiz nasıl gidiyor?" diye sordu. Hanımı:
“Allah'a şükür iyi gidiyor. Hiçbir sıkıntımız yoktur, gâyet rahatız" cevabını verince Hazret-i İbrâhim:
“Yemeğiniz nedir?" diye sordu. Kadın:
“Et" cevabını verince, Hazret-i İbrâhim:
“İçeceğiniz nedir?" diye sordu. Kadın:
“Su" cevabını verince, Hazret-i İbrâhim:
“Allahım! Onların etlerine ve sularına bereket ver!" diye dua etti.
Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“O zamanlarda hububat yoktu. Eğer hububat olsaydı İbrâhim onun da artması için dua ederdi" buyurmuştur.
Hazret-i İbrâhim'in duası bereketiyle et ile su, Mekke'den başka bir yerde oradaki kadar hiç kimsenin sıhhatine o denli yaramazdı. Hazret-i İbrâhim, Hazret-i İsmâil'in hanımına:
“Kocan geldiği zaman, benden ona selâm ilet ve kapısının eşiğini sağlam tutmasını söylediğimi bildir" dedi.
Hazret-i İsmâil gelince:
“Yanınıza gelen oldu mu?" diye sordu. Hanımı:
“Evet, yaşlı bir adam geldi. Güzel yüzlü idi, seni sordu. Ben de senin nerede olduğunu bildirdim. Yaşantımızın nasıl olduğunu sordu, ben de gâyet iyi yaşadığımızı söyledim" karşılığını verince, Hazret-i İsmâil:
“Peki sana herhangi bir tavsiyede bulundu mu?" diye sordu. Hanımı:
“Evet, sana selâm söylememi, bir de kapının eşiğini sağlam tutmanı tavsiye etti" cevabını verince, Hazret-i İsmâil:
“O, benim babamdır. Eşik te sensin ve seni değiştirmememi emretti" dedi.
Hazret-i İbrâhim onlardan bir müddet daha ayrı yaşadıktan sonra tekrar döndü ve Hazret-i İsmâil'in Zemzem'e yakın bir yerde büyük ağacın altında kendisine ait bir oku sivriltmekte olduğunu gördü. Hazret-i İsmâil babasını görünce kalkıp çocuğun babaya ve babanın da çocuğa davrandığı gibi sarılıp Müsafaha ettiler. Sonra Hazret-i İbrâhim:
“Ey İsmâil! Allah bana bir şey emretti" deyince, Hazret-i İsmâil:
“O halde Allah'ın emrini yerine getir!" karşılığını verdi. Hazret-i İbrâhim:
“Sen de bana yardım eder misin?" diye sorunca, Hazret-i İsmâil:
“Tabiî ederim" karşılığını verdi. Hazret-i İbrâhim:
“Allah bana burada bir Beyt yapmamı emretti" deyip etrafındaki yüksekçe bir yeri gösterdi. İşte böylece Hazret-i İbrâhim, Kâbe'nin temellerini yükseltti. Hazret-i İsmâil ona taş taşıyor, Hazret-i İbrâhim de binayı yapıyordu. Bina yükselince bu taşı (Haceru'l-Esved'i) getirip bulunduğu yere koydu. Sonra üzerine çıkıp binayı tamamlamaya başladı. O binayı inşa ediyor, Hazret-i İsmâil ise taş taşıyor ve ikisi de şöyle diyorlardı:
“Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz ki, Sen hem işitir, hem bilirsin."
Ma'mer der ki: Bir adamın:
“Hazret-i İbrâhîm, onların yanına geldiğinde Burak'la geliyordu" dediğini duydum. Başka bir kişinin de:
“Hazret-i İbrâhim ve Hazret-i İsmâil buluştukları zaman o kadar ağladılar ki, kuşlar da onların ağlamasına katıldılar.
İbn Sa'd, Tabakât'ta Ebû Cehm b. Huzeyfe b. Ğânim'den bildiriyor:
“Allah, Hazret-i İbrâhim'e vahyederek Harem bölgesine gitmesini emredince, Hazret-i İbrâhim, Burak'a binip iki yaşındaki Hazret-i İsmâil'i önüne, Hâcer'i arkasına bindirdi. Beraberinde, ona Kâbe'nin yerini göstermesi için Cibrîl de vardı. Mekke'ye geldiklerinde Hazret-i İsmâil'i ve annesini Beyt'in yanında indirdi, sonra Şam'a gitti. Sonra Allah, Hazret-i İbrâhim'e Kâbe'yi inşa etmesini emretti. O zaman Hazret-i İbrâhim yüz yaşında, İsmâil ise otuz yaşındaydı ve binayı beraber inşa ettiler. Hazret-i İsmâil, babasından sonra vefat etti ve Kâbe'nin önünde Hicr'de annesinin yanına defnedildi. Babasından sonra Kâbe'nin sorumluluğunu da, dayıları olan Cürhümlülerle oğlu Nâbit aldı."
Deylemî'nin, Hazret-i Ali'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“ibrâhim ve İsmâil, Kabe'nin temellerini yükseltiyordu..." âyetiyle ilgili şöyle buyurdu:
“Yüce Allah, başı bulunan bir bulut gönderdi. Buluttaki bu baş: «Kabe'yi, benim gölgemin düştüğü yere veya benim kapladığım yere yap" dedi ve Hazret-i İbrâhim ve İsmâil Kâbe'yi bulutun gölgesinin düştüğü yere yaptılar.»
İbn Ebî Şeybe, İshâk b. Râhûye, Müsned'de, Abd b. Humeyd, Hâris b. Ebî Usâme, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, el-Ezrakî, Hâkim ve Beyhakî, Delâil'de Hâlid b. Ar'ar tarikiyle Ali b. Ebî Tâlib'den bildiriyor: Bir adam ona:
“Bana Kâbe'den bahseder misin? Kâbe yeryüzünde yapılan ilk yapı mı?" diye sorunca, Hazret-i Ali şöyle cevap verdi:
“Hayır. Ama insanlar için yapılan ilk evdir. Onda bereket, hidâyet ve Hazret-i İbrâhim'in Makâmı vardır. Ona giren emniyette olur." Sonra Hazret-i Ali, Hazret-i İbrâhim'den bahsederek şöyle devam etti: Hazret-i İbrâhim'e Kâbe'yi inşa etmesi emredilince onu nasıl yapacağını bilemedi. Allah ona iki başlı bir rüzgar gönderdi ve bu rüzgar Kabe'nin etrafını süpürdü. Kendilerine rüzgarın durduğu yerde Kâbe'yi yapmaları emredildi. Hazret-i İbrâhim inşaya başlayıp Haceru'l-Esved'in konulacağı yere gelince Hazret-i İsmâil'e:
“Git ve buraya koymam için bir taş ara" dedi. Hazret-i İsmâil oraya uygun taşı bulmak için dağlarda dolaşmaya başlayınca Cibrîl inerek Haceru'l-Esved'i yerine koydu. Hazret-i İsmâil dönüp taşı görünce:
“Bu taş nereden geldi?" diye sordu. Hazret-i İbrâhim:
“Senin ve benim inşa etmemize tevekkül etmeyen biri getirdi" cevabını verdi. Allah'ın dilediği bir müddet geçtikten sonra Kâbe yıkılınca onu Amâlika denilen kavim inşa ettiler. Sonra yine yıkılınca Cürhümlüler inşa ettiler. Sonra bir daha yıkılınca Kureyşliler inşa ettiler. Kureyşliler Haceru'l- Esved'i yerine yerleştirecekleri zaman onu kimin koyacağı konusunda kimse diğerine bu hakkı vermek istemedi ve sonunda:
“Şu kapıdan çıkıp gelen ilk kişi bu taşı yerine yerleştirsin" dediler. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) Benî Şeybe kapısından girince, bir elbise istedi ve getirilen elbiseyi açıp taşı üzerine koyarak. Kureyş'in her kolundan bir kişinin elbisenin bir kenarından tutup kaldırmasını istedi. Elbiseyi kaldırdıklarında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Haceru'l-Esved'i kendisi alıp yerine yerleştirdi.'
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, el-Ezrakî ve Hâkim, Saîd b. el-Müseyyeb tarikiyle Hazret-i Ali'nin şöyle dediğini bildirir:
“Hazret-i İbrâhim yanında rüzgarla Ermeniya'dan geldi, rüzgar kendisine tıpkı örümceğin ağını ördüğü gibi Kâbe'nin inşa edileceği yeri gösteriyordu. Hazret-i İbrâhim Rüzgar'ın işaret ettiği yerin altını kazarak temelleri attı. Temelde kullandığı taşları ancak otuz adam yerinden oynatabilirdi. Ravi der ki; ben "Ey Muhammed'in babası! Allah: «İbrâhim ve İsmâil, Kabenin temellerini yükseltiyordu...» buyuruyor" deyince:
“Hazret-i İbrâhim ve İsmâil'in inşası daha sonra olmuştur" cevabını verdi.
Abdürrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in Saîd b. Ciibeyr'den bildirdiğine göre İbn Abbâs, "İbrâhim ve İsmâil, Kabe'nin temellerini yükseltiyordu..." âyetini açıklarken:
“Hazret-i İbrâhim ve İsmâil'in yükselttiği temeller daha önce inşa edilmiş olan Kâbe'nin eski temelleridir" dedi.
Abdürrezzâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve el-Cenedî, Atâ'nın şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Âdem:
“Ey Rabbim! Neden meleklerin sesini duymuyorum?" deyince, Allah:
“İşlediğin günahın yüzünden. Yeryüzüne inip Benim için bir ev yap, sonra meleklerin, semadaki evimin etrafında döndüğünü gördüğün gibi sen de onun etrafında dön" buyurdu. İnsanlar, Hazret-i Âdem'in, Beytullah'ı şu beş dağdan yaptığı kanaatındedirler. Hira, Lübnan Tûru Zeytâ, Tûr-u Sinâ, ve Cûdî dağlarıdır. Hazret-i Âdem'in Kâbe'yi inşa etmesinden sonra, birkez daha onu inşa eden Hazret-i İbrâhim'dir."
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Amr b. el-Âs der ki: Allah, Hazret-i Âdem'i Cennetten indirdiği zaman:
“Seninle beraber, Arş'ımın etrafında tavaf yapıldığı ve yanında namaz kılındığı gibi etrafında tavaf yapılıp namaz kılınan bir Ev indireceğim" buyurdu. Tufan olduğu zaman Beytullah göğe çekildi. Hazret-i Nuh'tan sonra gelen Peygamberler Kâbe'nin bulunduğu civarda hac yapıyorlar; ama Kâbe'nin yerini tam olarak bilemiyorlardı. Nihâyet Allah, Hazret-i İbrâhim'e Kâbe'nin yerini bildirdi. Hazret-i İbrâhim de Kâbe'yi beş dağdan (taşıdığı taşlarla) yaptı. Bu dağlar, Hira, Lübnan, Sebîr, Tur ve Hamr dağlarıdır. Hamr dağı, Beytu'l-Makdis'in bulunduğu dağdır."
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:
“Allah, Kâbe'yi dünya yaratılmadan iki bin yıl önce suyun rükünlerinden dört rüknün üzerine kondurdu. Sonra yeryüzü, Kâbe'nin altında yuvarlandı."
Abdürrezzâk, el-Ezrakî, Tarihu Mekke'de ve el-Cenedî'nin bildirdiğine göre Mücâhid şöyle dedi:
“Allah, yeryüzünden hiçbir şey yaratmadan iki bin yıl önce Kâbe'nin yerini yarattı. Kâbe'nin temelleri, yerin yedinci katına kadar inmektedir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İlbâ b. Ahmar der ki: Zu'l-Karneyn Mekke'ye gelip Hazret-i İbrâhim ve İsmâil'in beş dağdan getirdikleri taşlarla Kâbe'yi inşa ettiklerini görünce:
“Benim toprağımdan neden taş alıyorsunuz" diye sordu. Onlar:
“Biz kuluz. Bize Bu Kâbe'yi inşa etmemiz emredildi" cevabını verdiler. Zu'l-Karneyn:
“İddia ettiniz şeyin doğru olduğunu gösteren delil getirin" deyince, Kâbe'nin duvarına konmuş olan beş tane taş:
“Biz İbrâhim ve İsmâil'in doğru söylediğine, Kâbe'yi inşa etmekle emrolunduklarına şahitlik ederiz" deyince, Zu'l-Karneyn:
“Peki razı oidum ve kabul ettim" deyip gitti.
İbn Cerîr bildiriyor: Katâde der ki: Bize bildirildiğine göre Harem'in üstü, Arş'a kadar haremdir. Kâbe, Hazret-i Âdem yeryüzüne indirildiği zaman onunla beraber indirildi ve yüce Allah:
“Seninle beraber, Arş'ımın etrafında tavaf edildiği gibi etrafında tavaf edilecek Ev'imi indiriyorum" buyurdu. Hazret-i Âdem ve ondan sonra gelen Müslümanlar Kâbe'nin etrafında tavaf yaptılar. Nûh tufanı olduğu zaman Allah, Hazret-i Nûh'un kavmini helak etti ve Kâbe'yi semaya çekti ve Kâbe sele maruz kalmadı. Hazret-i İbrâhim, Kâbe'nin yerini araştırıp bulduktan sonra eski temelleri üzerine tekrar inşa etti.
İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:
“Kâbe, dört dağdan getirilen taşlarla inşa edildi. Bu dağlar: Hira, Zeytâ, Sinâ ve Lübnan dağlarıdır."
Beyhakî, Delâil'de, Süddî'den bildiriyor: Hazret-i Âdem Cennetten, bir elinde taş, diğerinde kâğıtla çıktı. Kâğıdı Hindistan'a attı. Orada gördüğünüz güzel kokuların sebebi budur. Taş ise ışık saçan beyaz bir yakuttu. Hazret-i İbrâhim, Kâbe'yi taşın olduğu yere kadar örünce İsmâil'e:
“Buraya koymam için bana bir taş getir" dedi. Hazret-i İsmâil kendisine dağdan bir taş getirince, Hazret-i İbrâhim:
“Bundan başkasını getir" deyip, getirdiği taşları defalarca kabul etmeyerek geri çevirdi. Hazret-i İsmâil'in taş bulma için gittiği bir sırada Cibrîl, Hazret-i Âdem'in Cennetten çıkarken yanında çıkardığı taşı Hindistan'dan getirdi ve yerine koydu. Hazret-i İsmâil gelip:
“Bu taşı kim getirdi?" diye sorunca, Hazret-i İbrâhim:
“Senden daha zinde olan biri getirdi" cevabını verdi.
Sa'lebî, Ebu'l-Kâsım el-Hasan b. Muhammed b. Habîb'den, Ebû Bekr Muhammed b. Muhammed b. Ahmed el-Kattân el-Belhî'nin -Kur'ân'ı iyi bilen biriydi- şöyle dediğini bildirir: Hazret-i İbrâhim, Süryanice, Hazret-i İsmâil ise Arapça konuşurdu. İkisi de birbirinin dediğini anlar, ama karşı tarafın diliyle konuşamazdı. Hazret-i İbrâhim, Hazret-i İsmâil'e:
“Hel lî Kebîben (Bana taş ver)" der, Hazret-i İsmâil de:
“İşte taş al" karşılığını verirdi. Kâbe'de bir taşın yeri kalınca, Hazret-i İsmâil oraya koyacak taş aramaya başladı. Bu sırada Cibrîl semadan bir taş getirdi. Hazret-i İsmâil dönüp Hazret-i İbrâhim'in taşı yerleştirdiğini görünce:
“Babacığım! Buraya koyduğun taşı kim getirdi?" diye sordu. Hazret-i İbrâhim:
“Taşı, senin inşa etmene tevekkül etmeyen biri getirdi" cevabını verdi ve Kâbe'nin yapımını tamamladılar. Yüce Allah'ın:
“İbrâhim ve İsmâil, Kâbe'nin temellerini yükseltiyordu..." âyeti buna işaret etmektedir.
Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Şihâb anlatıyor:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ergenlik çağındayken bir kadın Kâbe'yi tütsülerken bir ateş parçası Kâbe'nin örtüsüne sıçradı ve Kâbe'yi yaktı. Bunun üzerine Kâbe'yi yıkıp yeniden yapmaya başladılar. Rükn'ün konulduğu yere yetiştiklerinde Kureyşliler Rükn'ü kimin yerleştireceğinde ihtilafa düştüler, bunun üzerine:
“Gelin, yanımıza ilk geleni hakem tayin edelim" dediler. O zaman bir çocuk olan Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), üzerinde çizgili bir örtüyle yanlarına gelince onun hakem olmasını istediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) rüknü kaldırılıp bir giysi üzerine konulmasını emretti. Daha sonra her bir kabile başkanına emrederek elbisenin bir tarafını tutturdu. Arkasından kendisi duvarın üzerine çıktı. Rüknü ona doğru kaldırdılar ve rüknü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yerine yerleştirdi. Kureyşliler onun herkesi razı edecek doğru bir yol bulmasından dolayı memnun oldular. Kureyş Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz vahiy gelmeden, kendisine "el-Emîn (Güvenilir)" adını vermişlerdi. Bu olaydan sonra artık her deve kesmelerinde onu çağırıyorlar ve onun dua etmesini istiyorlardı.
Ebu'l-Velîd el-Ezrakî, Tarihu Mekke'de, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildirir: Ka'bu'l-Ahbâr der ki:
“Allah gökleri ve yeri yaratmadan kırk yıl önce Kâbe su üzerinde köpük halindeydi. Yeryüzü o köpükten döşenmiştir."
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“Allah, yeryüzünde hiç bir şey yaratmadan önce Kâbe'yi yaratmıştır" dedi.
el-Ezrakî, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Allah, gökleri ve yeri yaratmadan önce Arş suyun üzerindeyken, Allah hızlı esen bir rüzgar gönderdi. Rüzgar suyu sürünce Kâbe'nin yerinde ortaya kubbe şeklinde bir tepe çıktı. Allah yeryüzünü onun altından döşedi ve yeryüzü yayıldıkça yayıldı. Allah yeryüzünü dağlarla sabitleştirdi. Yeryüzüne yerleştirilen ilk dağ Ebû Kubeys dağıdır. Bu sebeple Mekke'ye Ümmu'l-Kurâ denildi."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Allah gökleri ve yeri yaratmadan önce Kâbe suda dört rükün üzerindeydi. Yeryüzü onun altından döşenmeye başlamıştır" dedi.
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre bir adam Ali b. Hasan'a:
“Bu Ev'in etrafında tavaf etmek ne zaman başlamıştır ve neden tavaf yapılır?" diye sorunca, Hasan şöyle cevap verdi:
“Bu Ev'i tavaf etmeye şöyle başlanmıştır: Yüce Allah Meleklere:
“Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım..." buyurduğu zaman, melekler:
“Ey Rabbimiz! Yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kan akıtacak, birbirlerini kıskanacak, birbirlerine buğzedecek, birbirlerine azgınlık yapacak bir halife mi yaratacaksın? Ey rabbimiz! O halifeyi bizden kıl. Biz yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayız, kan dökmeyiz, birbirimize buğzetmeyiz, birbirimizi kıskanmayız ve birbirimize karşı azgınlık yapmayız. Biz Seni hamd ile tesbih eder ve Seni takdis ederiz, Sana itaat eder, isyan etmeyiz" dediler. Bunun üzerine yüce Allah:
“...Ben, sizin bilmediğinizi bilirim" buyurdu. Melekler, söyledikleri sözlerin Rablerine cevap vermek anlamına geldiğini ve Rablerinin kendilerine gazaplandığını zannederek Arş'a sığındılar ve başlarını kaldırıp parmaklarıyla işarette bulunarak Allah'tan af dilemeye başladılar. Arş'ın etrafında üç saat tavaf yaptıktan sonra Allah onlara nazar edip rahmetini indirdi. Sonra Allah Arş'ın altında kırmızı yakutlarla süslenmi zeberced'den dört köşeli bir ev yerleştirdi ve bu evin adını ed-Durâh koydu. Sonra meleklere:
“Arş'ı bırakın ve bu Ev'in etrafında tavaf yapın" buyurunca, melekler Arş'ın etrafında dönmeyi bırakıp bu evi tavaf etmeye başladılar. Bu onlar için daha kolay oldu. Bu ev Yüce Allah'ın zikrettiği el-Beytu'l- Mâmûr'dur. Her gündüz ve gecede bu eve bir daha geri gelmemek üzere yetmiş bin melek girer. Sonra Allah meleklerini gönderip:
“Benim için yeryüzünde bunun gibi ve aynı boyda bir ev yapın" buyurup yeryüzündekilere, sema ehlinin el-Beytu'l-Mâmûr'un etrafında tavaf yaptıkları gibi bu Ev'in etrafında tavaf yapmalarını emretti.
el-Ezrakî, Leys b. Muâz'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:
“Bu ev, on beş evin on beşincisidir. Yedisi gökte, yedisi de yerin en alt tabakasına kadar olan yerdedir. En yukardaki Arş'tan sonra olan el-Beytu'l-Mâmür'dur. Bu evin haram bölgesi olduğu gibi, bu evlerden her birinin haram bölgesi vardır. Eğer bu evlerden biri düşecek olsa diğerlerinin üzerine düşer. Bu evi imar edenler olduğu gibi diğer evlerin de her birinin yeryüzü ve gökyüzü halkından imar edenleri vardır. "
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Osmân b. Yesâr el-Mekkî:
“Bana bildirildiğine göre Allah, meleklerinden birini herhangi bir şey için yeryüzüne göndereceği zaman, o melek Kâbe'yi tavaf etmek için Rabbinden izin alır ve tehlil getirerek yeryüzüne iner" demiştir.
İbnu'l-Münzir ve el-Ezrakî bildirir: Vehb b. Münebbih der ki: Allah, Hazret-i Âdem'in tövbesini kabul ettiği zaman, ona Mekke'ye gitmesini emretti. Allah, semaları ve yeri onun için dürünce Hazret-i Âdem, her kat semayı bir adımda gitmeye başladı. Allah yeryüzünün geçitlerini veya denizlerini birer adım yaptı, Hazret-i Âdem, Mekke'ye varıncaya kadar her adım attığı yer mamur ve bereketli oldu. Daha önce Hazret-i Âdem işlediği hata sebebiyle çok üzülmüş ve ağlamıştı. Hatta melekler bile onun bu haline üzülüp ağlamışlardı. Allah ona Cennet çardaklarından birini Mekke'ye Kâbe'nin bulunduğu yere yerleştirdi.
O zaman Kâbe henüz orada değildi. Bu çardak Cennetin kırmızı yakutlarından yapılmıştı. Çardakta altından üç kandil vardı ve bu kandillerin ışığı Cennet nurundandı. O zaman bu çardakla beraber Rükün de inmişti. O zaman Rükün, Cennetin ortasında beyaz bir yakuttu. Hazret-i Âdem'in üzerinde oturduğı bir kürsüsü vardı. Hazret-i Âdem Mekke'ye gelince Allah onu ve Mekke'yi meleklerle korudu. Melekler, Mekke'yi yeryüzü sakinlerine karşı koruyorlardı. O zaman yeryüzünün sakinleri cinler ve şeytanlardı ve onların Cennet'ten herhangi bir şeye bakmaları yasaktı. Çünkü Cennet'ten bir şey görene o gördüğü şey vacip olurdu. O zaman yeryüzü temiz, güzel, kirlenmemiş, üzerinde kan dökülmemiş ve günah işlenmemişti. Bu sebeple Allah orayı melekler için mesken yapıp onları gökyüzünde tesbih ettikleri gibi yeryüzünde de tesbih edenler yaptı. Şu âyet buna işaret etmektedir:
“Gece ve gündüz, bıkmadan tesbih ederler." Melekler, Harem'in nişanlarının yanında bir saf halinde durmuşlardı. Hill arkalarında, Harem'in tamamı ise önlerindeydi. Hiçbir cin veya şeytan onları geçip Harem'e giremezdi. Meleklerin orada durması sebebiyle Harem şimdiye kadar kutsal kabul edilmiş ve sınır işaretleri olarak ta meleklerin durduğu yerler kabul edilmiştir. Allah, Havva'ya, Cennette işlediği hata sebebiyle Harem'e girmeyi ve Hazret-i Âdem'in çardağına bakmayı yasaklamıştı. Havva vefat edene kadar kendisine yasaklanan bu şeylere bakmadı. Hazret-i Âdem herhangi bir gece onunla çocuk yapmak için buluşmak istediğinde harem bölgesinin dışına çıkar onunla öyle buluşurdu. Hazret-i Âdem vefat edene kadar çardağı orada durmuştur. Âdem vefat edince Allah çardağı semaya çekmiştir. Sonra Âdemoğulları onun yerine çamurdan ve taştan bir ev yapmışlardır. Bu ev Hazret-i Nûh zamanına kadar vardı. Tufan olunca sular evi yok etti ve yerini kimse bilmez oldu. Allah, Hazret-i İbrâhim'i gönderince Hazret-i Âdem'in çocuklarının çardağın yerine yaptıkları evin temellerini araştırdı ve temelleri bulana kadar toprağı kazdı. Hazret-i İbrâhim temeli bulunca Allah evin yerini bir bulutla gölgeledi. Bu bulut Hazret-i İbrâhim temelleri yükseltinceye kadar evin üzerinde gölge etmeye devam etti ve temeller yükselince bulut gitti. Şu âyet:
“Hani İbrâhim'e Beytullah'ın yerini gösterdik..." Hazret-i İbrâhim'e gölge ederek Kâbe'nin yerini gösteren buluta işaret etmektedir. Allah'a hamd olsun ki bu ev, Hazret-i İbrâhim'in inşa ettiği zamandan bu yana hâlâ mâmur olarak durmaktadır. Vehb b. Münebbih der ki:
“Kâbe'den bahseden eski kitaplardan birinde şöyle okudum:
“Allah yeryüzüne gönderdiği her meleğe Kâbe'yi ziyaret etmesini emretmiştir. Melek Arş'ın yanından ihrama girerek iner ve Haceru'l-Esved'i istilam eder, sonra yedi şavt tavaf eder, Kâbe'nin içinde iki rekat namaz kılar ve sonra semaya yükselir."
el-Cenedî, Fadâilu Mekke'de, Vehb b. Münebbih'in:
“Allah bir meleği veya bulutu bir yere gönderdiği zaman, bunlar mutlaka Kâbe'ye uğrayıp tavaf ettikten sonra emredildikleri yere giderler" dediğini bildirir.
Beyhakî, Delâil'de bildiriyor: Amr b. el-Âs, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah, Âdem ve Havva'ya Cibril'i gönderip: «Benim için bir ev yapın» buyurdu. Cibrîl onlara evin nereye yapacağını çizerek işaret edince Hazret-i Âdem kazmaya, Havva da toprağı taşımaya başladı. Suya ulaşınca altından: «Yeter ey Âdem!» diye seslenildi. Hazret-i Âdem evi yapınca Allah ona evi tavaf etmesini emretti ve Âdem'e: «Sen insanların ilkisin, bu da ilk evdir» denildi. Sonra nesiller geçti ve Hazret-i Nûh evi ziyaret etti. Sonra nesiller geçti ve Hazret-i İbrâhim onu temellerinden bir daha inşa etti. "
İbn İshâk, el-Ezrakî ve Beyhakî, Delâil'de bildiriyor: Urve der ki:
“Kâbe'yi, Hûd ve Sâlih dışında ziyaret etmeyen hiçbir peygamber yoktur. Hazret-i Nûh da Kâbe'yi ziyaret etmiştir. Tufan olduğu zaman yeryüzünün diğer bölgeleri gibi Kâbe de bundan etkilenmişti. Kâbe kırmızı bir tepe şeklindeydi. Allah Hazret-i Hûd'u gönderdiği zaman Hazret-i Hûd kavmiyle meşgul oldu ve Kâbe'yi ziyaret edemeden vefat etti. Sonra Allah, Hazret-i Sâlih'i gönderdi, o da kavmiyle meşgul oldu ve Kâbe'yi ziyaret edemeden vefat etti. Allah, evi Hazret-i İbrâhim'e inşa ettirdiği zaman, Hazret-i İbrâhim onu ziyaret etti ve ondan sonra hac etmeyen peygamber kalmadı."
Ahmed, Zühd'de, Mücâhid'in:
“Kâbe'yi yetmiş peygamber ziyaret etmiştir. Bunlar arasında, üzerinde pamuktan yapılmış kısa iki tane aba olan Hazret-i Mûsa ve:
“Ey sıkıntıyı gideren buyur!" diyen, Hazret-i Yûnus da vardır" dediğini bildirir.
el-Ezrakî, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve İbn Asâkir bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Allah, Hazret-i Âdem'i Cennetten yeryüzüne indirdiği zaman, başı gökte ayakları ise yerdeydi. Melekler ondan korkunca Allah onun boyunu altmış arşına kadar düşürdü. Hazret-i Âdem meleklerin sesini ve tesbihlerini duyamayınca: «Ey Rabbim! Neden meleklerin sesini duyamıyorum ve onlarla konuşamıyorum» diye sordu. Yüce Allah: «Bu, işlediğin hata sebebiyledir. Git, benim için bir ev yap ve meleklerin, Arş'ımın etrafında yaptığını gördüğün gibi sen de o evi tavaf et, onun etrafında beni zikret» buyurdu. Hazret-i Âdem yürümeye başlayınca yeryüzü kendisine dürüldü. Allah ondaki geçitleri ve denizleri onun için bir adımlık mesafe yaptı. Hazret-i Âdem'in bastığı yerler mâmur ve bereketli oldu. Mekke'ye varıp Kâbe'yi inşa etti. Cibrîl kanismiyle yere vurdu ve yerin yedi kat altına kadar giden bir temel ve en alttaki yedinci arzın üzerinde sapasağlam duran bir temel ortaya çıktı. Melekler ona kayaları getirip bıraktı. Bir tanesini otuz kişi dahi kaldıramazdı. Hazret-i Âdem, Kâbe'yi beş dağdan taşınan taşlarla yaptı. Bu dağlar: Lübnan dağı, Zeytâ dağı, Sina dağı, Cûdi dağı ve Hira dağı. Kâbe yapılınca onu ilk tavaf eden ve namaz kılan kişi Hazret-i Âdem'dir. Allah, gazap olarak verilen tufanı gönderince, tufanın gittiği yere Hazret-i Âdem'in de kokusu gitti. Tufan, Sind ve Hind diyarına yaklaşmadı. Tufan, Kâbe'nin yerini de yok etmişti. Sonunda Allah Hazret-i İbrâhim'i ve İsmâil'i gönderdi ve ikisi Kâbe'yi inşa ettiler. Daha sonra Kureyşliler tekrar inşa ettiler. Kâbe, el-Beytu'l-Mâmûr'un hizasındadır. Eğer el-Beytu'l-Mâmûr düşecek olsa Kâbe'nin üzerine düşerdi."
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Allah, Hazret-i Âdem'i yeryüzüne indirdiği zaman Kâbe'nin bulunduğu yere indirdi. Hazret-i Âdem, yeryüzüne indirildiği zaman (dalgalarda sallanan) gemi gibi titriyordu. Sonra beyazlığından dolayı parlayan Haceru'l-Esved'i indirdi. Hazret-i Âdem, yalnızlığını gidermek için onu yanına aldı. Sonra Allah Hazret-i Âdem'e asa'yı indirdi ve Hazret-i Âdem'e:
“Yürü ey Âdem!" denildi. Hazret-i Âdem yürüyünce Hind ve Sind diyarına geldi ve orada bir müdet kaldı. Sonra Rükn'ü özleyince kendisine:
“Hac yap!" denildi. Hazret-i Âdem hac yapınca melekler kendisini karşılayıp:
“Allah hacını kabul etsin ey Âdem! Biz senden iki bin yıl önce burada hac yapmıştık" dediler.
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Ebân der ki:
“Kâbe, tek parça bir yakut veya inci olarak indirildi."
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs:
“Kâbe, kırmızı bir yakuttu. Onun yeşil zümrüt olduğu da söylenir" dedi.
el-Ezrakî, Atâ b. Ebî Rabâh'ın şöyle dediğini bildirir: İbnu'z-Zübeyr, Kâbe'yi inşa edeceği zaman işçilere, temele kadar yıkmalarını emretti. Temele indiklerinde gebe deve büyüklüğünde kayalar çıktı. İbnu'z-Zübeyr:
“Daha kazın" deyince daha derine indiler ve ateş gibi bir havayla karşılaştılar. İbnu'z-Zübeyr:
“Ne oldu?" diye sorunca, işçiler:
“Daha fazla kazamayız. Büyük bir şey gördük" cevabını verdiler. Bunun üzerine İbnu'z-Zübeyr:
“Kazdığınız temeller üzerine inşa etmeye başlayın" dedi. Atâ der ki:
“İnsanlar o kayaların, Hazret-i Âdem'in Kâbe'yi inşa ederken koyduğu taşlar olduğu görüşündedir."
el-Ezrakî, Ubeydullah b. Ebî Ziyâd'dan bildirir: Allah, Hazret-i Âdem'i Cennetten yeryüzüne indirdiği zaman:
“Ey Âdem! Benim için, Semadaki evim hizasında bir ev yap. Meleklerin Arş'ımın etrafında ibadet ettikleri gibi sen ve çocukların onun etrafında ibadet edersiniz" buyurdu. Melekler yeryüzüne indi ve Hazret-i Âdem, yerin yedinci katına yetişinceye kadar temel kazdı. Temeller yeryüzünün seviyesine doluncaya kadar melekler onları kayalarla doldurdular. Hazret-i Âdem yeryüzüne, yakuttan ve içi boş olan dört beyaz rükünle inmişti. Hazret-i Âdem, bunları temele koydu ve bu rükünler Hazret-i Nûh zamanındaki tufana kadar orada kaldılar.
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Osmân b. Sâc der ki: Bana anlatıldığına göre Hazret-i Âdem yola çıkıp Mekke'ye varınca, Kâbe'yi inşa etti ve bitirince:
“Ey Rabbim! Her işçinin bir ücreti vardır. Benim de ücretim var mı?" diye sordu. Yüce Allah:
“Evet! Benden iste" buyurunca, Hazret-i Âdem:
“Ey Rabbim! Beni çıkardığın yere (Cennete) iade et" dedi. Yüce Allah:
“Evet, bu isteğin olacaktır" buyurunca, Hazret-i Âdem:
“Ey Rabbim! Zürriyetimden bu evi ziyaret için yola çıkan ve benim günahımı itiraf ettiğim gibi günahlarını itiraf edenleri de bağışla" dedi, Allah:
“Evet, bu isteğin olacaktır" buyurdu.
el-Ezrakî ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Muhammed b. Ka'b'ın şöyle dediğini bildirir:
“Hazret-i Âdem, gökyüzünden indirildiği zaman yaptığı ilk şey Kâbe'yi tavaf etmekti. Melekler onu karşılayıp:
“Allah hacını kabul etsin ey Âdem! Biz senden iki bin yıl önce burada hac yapmıştık" dediler."
el-Ezrakî, Osmân b. Sâc'ın şöyle dediğini bildirir: Saîd'in söylediğine göre Hazret-i Âdem, yürüyerek yetmiş defa hac yaptı. Melekler de onu Mâzemîn'dekarşılayıp:
“Allah hacını kabul etsin ey Âdem! Biz senden bin yıl önce burada hac yapmıştık" dediler.
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Mukâtil, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Hazret-i Âdem:
“Ey Rabbim! İşlediğim günahı biliyorum, ama Nûrundan, kendisine (yönelip de) ibadet edilen hiçbir şey göremiyorum" deyince, Allah, ona Kâbe'nin genişliğinde olan Beytu'l-Mâmûr'u indirdi. Onun yeri Cennet yakutlarından, boyu ise gökle yer arası kadardır. Allah Hazret-i Adem'e onun etrafında tavaf yapmasını emretti ve böylece Hazret-i Âdem'in üzüntüsünü giderdi. Sonra bu ev, Hazret-i Nûh zamanında semaya çekildi. "
el-Ezrakî, İbn Cüreyc kanalıyla Mücâhid'den bildiriyor: Bana anlatıldığına göre Allah gökleri ve yeri yarattığı zaman, yeryüzüne ilk koyduğu şey Beytu'l- Harâm'dır. O zaman Beytu'l-Harâm içi boş kırmızı yakuttandı ve iki kapısı vardı. Kapıların biri doğuda, diğeri ise batı tarafındaydı. Allah Kâbe'yi Beytu'l- Mâmûr'un karşısına yapmıştı. Tufan olduğu zaman Kâbe iki ipek kumaş içerisinde semaya çekildi ve kıyamet gününe kadar orada kalacaktır. Allah Rüknü, Ebû Kubeys dağına koydu." İbn Abbâs der ki:
“Kâbe altındandı ve tufan olduğu zaman semaya çekildi." İbn Cüreyc ise, Cuveybir'in:
“Beytu'l- Mâmûr Mekke'deydi ve tufan zamanı gökyüzüne çekildi. Şimdi oradadır" dediğini bildirir.
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Urve b. ez-Zübeyr der ki: Öğrendiğime göre Allah, Kâbe'yi, tavaf yapması ve yanında ibadet etmesi Hazret-i Âdem'e, tavaf yapması ve yanında ibadet etmesi için koymuştur. Hazret-i Nûh da tufandan önce Kâbe'ye gelip hac yapmıştı. Tufan olup Hazret-i Nûh'un kavmi helak olunca, yeryüzünün uğradığı akibete Kâbe de uğramıştı. Tufandan sonra Kâbe'nin yeri kırmızı bir tepe şeklindeydi ve yeri belliydi. Allah, Hazret-i Hûd'u, Âd kavmine peygamber olarak gönderdiğinde, Hud, kavmiyle olan meşguliyetinden dolayı hac etmeden vefat etti. Sonra Allah, Hazret-i Sâlih'i, Semûd kavmine gönderdi. Hazret-i Sâlih te kavmiyle meşgul olduğundan hac etmeden vefat etti. Sonra Allah, Kâbe'yi Hazret-i İbrâhim'e yerini gösterdi. Hazret-i İbrâhim hac yaptı ve kendisine hac menâsiki öğretilip insanları hac için davet etmesi söylendi. Sonra Hazret-i İbrâhîm'den sonra gelen bütün peygamberler Kâbe'yi ziyaret edip hac ettiler.
el-Ezrakî, Ebû Kılâbe'den bildiriyor: Yüce Allah, Hazret-i Âdem'e:
“Seninle beraber evimi de indireceğim ve Arş'ımın etrafında tavaf yapıldığı ve namaz kılındığı gibi onun da etrafında tavaf yapılacak ve namaz kılınacaktır" buyurdu. Kâbe, tufan oluncaya kadar yeryüzünde kaldı ve tufan olunca semaya çekildi. Sonra yeri Hz İbrâhim'e gösterildi ve İbrâhim onu beş dağdan getirdiği taşlarla inşa etti. Bu dağlar: Hira, Sebîr, Lübnân, Tûr ve Ahmar dağlarıdır.
el-Cenedî'nin bildirdiğine göre Ma'mer der ki:
“Hazret-i Nûh'un gemisi Kâbe'nin etrafında yedi defa döndü ve Allah, Nûh kavmini tufanla helak ettiği zaman Kâbe'yi semaya çekip sadece temeli yeryüzünde kaldı. Allah onun yerini Hazret-i ibrâhim'e gösterdi ve İbrâhim onu inşa etti. "ibrâhim ve İsmâil, Kabe'nin temellerini yükseltiyordu..." âyeti buna işaret etmektedir. Allah, (Nuh tufanında) Rükn'ü, Ebû Kubeys dağına koydu. Hazret-i İbrâhim, Kâbe'yi inşa ederken, Ebû Kubeys dağı ona seslenerek:
“Ey İbrâhim! Bu, rükündür" dedi. Hazret-i İbrâhim Ebû Kubeys dağına gidip kazarak Rükn'ü çıkardı ve Kâbe'deki yerine yerleştirdi.
el-lsbehânî, Terğîb'de ve İbn Asâkir, Enes'ten Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah, Hazret-i Âdem'e:
“Ey Âdemi Sana bir şey olmadan önce bu evi ziyaret et" diye vahyetti. Hazret-i Âdem:
“Ey Rabbim! Bana ne olabilir ki?" diye sorunca ise Yüce Allah:
“Bilmediğin bir şey yani ölüm" cevabını verdi. Hazret-i Âdem:
“Ölüm nedir?" diye sorunca, Allah:
“İleride onu tadacaksın" buyurdu. Hazret-i Âdem:
“Ailemi, kime bırakayım?" diye sorunca, Allah:
“Bunu, göklere, yere, dağlara" arzet" buyurdu. Hazret-i Âdem ailesini göklere emanet etmeyi teklif edince, gökler kabul etmedi. Yeryüzüne teklif edince o da kabul etmedi. Dağlara aynı şeyi teklif edince, dağlar da bu teklifi reddetti. Ailesinin sorumluluğunu yüklenmeyi, kardeşini öldüren oğlu kabul etti. Hazret-i Âdem, hac için Hindistan'dan yola çıktı ve nerede konaklayıp yiyip içtiyse orası daha sonra mamur ve meskûn olunan yer oldu. Mekke'ye geldiğinde melekler kendisini Bathâ'da karşıladılar ve:
“Allah'ın selamı üzerine olsun ey Âdem! Allah haccını kabul etsin. Biz bu evi senden iki bin yıl önce haccettik" dediler." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) devamla şöyle buyurdu:
“O zaman Kabe, içi boş olan kırmızı yakuttandı ve iki kapısı vardı. Kâbe'yi tavaf edenler, onun içindekileri görürlerdi, Kâbe'nin içindekiler de tavaf edenleri görürlerdi. Hazret-i Âdem hac vazifesini bitirince Allah, ona:
“Ey Âdem! Haccını yerine getirdin mi?" diye vahyetti. Hazret-i Âdem:
“Evet ey Rabbim!" cevabını verince, Yüce Allah:
“Bana istediğini söyle, istediğin verilecektir" buyurdu. Hazret-i Âdem:
“Benim ve çocuklarımın günahını bağışlamanı istiyorum" deyince, Yüce Allah:
“Ey Âdem! Senin günahını, henüz işlediğin zaman affettik. Çocuklarının günahına gelince, Beni bilip iman eden, peygamberlerimi ve Kitabımı tasdik edenlerin günahlarını bağışladık" buyurdu."
İbn Huzeyme, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve Deylemî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Hazret-i Âdem, Hindistan'dan, yaya olarak ve hiçbir şeye binmeden Kâbe'ye bin defa gelmiştir. Bunlardan üç yüzü hac için, yedi yüzü ise umre içindir. Hazret-i Âdem, ilk baççında Arafât'ta dururken Cibrîl gelerek:
“Ey Âdem! Allah haccını kabul etsin. Biz bu evi, sen yaratılmadan elli bin yıl önce tavaf ettik" dedi."
Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Kâbe'yi ilk olarak melekler tavaf etti. Hicr ile Rüknu'l-Yemânî arasında peygamberlerin mezarları vardır. Bir peygambere kavmi eziyet ettiği zaman onlardan ayrılır ve ölene kadar Kâbe'de Allah'a ibadet ederdi."
el-Ezrakî ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini bildirir:
“Hazret-i Âdem yeryüzüne indirildiği zaman, dünyanın genişliğini gördü ve onda kendisinden başka kimseyi göremeyince yalnızlık çekip:
“Ey Rabbim! Burada, benden başka Seni tesbih edecek ve yüceltecek kimse yok mu?" diye sordu. Yüce Allah ona şöyle cevap verdi:
“Yeryüzünde, senin zürriyetinden, Beni hamd ile tesbih edecek ve yüceltecek kimseleri yaratacağım. Onda Beni zikretmek için inşa edecekleri evler yapacağım. Bu evlerde kullarım Beni tesbih edecekler. Sana Kendim için seçtiğim bir evi göstereceğim. O evi ismimle bütün dünyadaki evlerden üstün tutacağım ve o eve benim evim adını vereceğim. Onu azametimle tanzim edecek, hürmetimle kuşatacağım. Bu evde beni zikretmeyi, bütün evlerdeki zikirlerden daha üstün tutacağım. Bu evi, Kendim için seçtiğim mübarek bir yerde koyacağım. Bu evin yerini, yerleri ve gökleri yarattığım zaman seçtim. Gökleri ve yerleri yaratmadan önce burası benim istediğim, şimdi ise diğer evlerden kendime seçtiğimdir. Ben o evde ikamet etmeyeceğim, zaten Ben evlerde ikamet etmekten münezzehim ve hiçbir ev beni taşıyamaz. O evi sen ve senden sonrakiler için harem ve emniyet yeri yapacağım. Onun hürmetiyle, onun üstünü ve altını da harem kılacağım. Kim Benim hürmetime onu kutsal sayarsa Beni ta'zîm etmiş olur. Kim onda haram olan şeyleri helal sayarsa Bana saygısızlık yapmış olur. Kim ailesini oraya teslim ederse, Benim güvencem altında olur. Onları korkutan, bana verdiği ahdi bozmuş olur. Beyt'ime saygı gösteren, gözümde büyür. Onu önemsemeyen ise gözümde küçülür. Her kralın bir korusu vardır. Mekke'nin ortası da Kendim için korumaya aldığım yerdir. Ben oraya Bekke adını verdim. Onun ehli, benim ve evimin komşularıdır. Onu imar edenler ve ziyaret edenler, Benim misafirimdir ve Benim korumam altındadır. Bu beyti insanlar için yapılan ilk ev kıldım ve onu sema ve yer ehline inşa ettirdim. İnsanlar ona saçları başları toz içinde topluluklar halinde, her bineğin üzerinde uzaktan yakından gelirler. Yüksek sesle tekbir getirip telbiyelerle yeri göğü inletirler. Sadece benim rızam için gelip umre yapan beni ziyaret etmiş, misafirim olmuş ve yanımda konaklamış olur. Benim de cömertliğimle bu kişiye ikramda bulunmam haktır. Cömert olanın, misafirlerine ikramda bulunması ve her ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermesi haktır. Ey Âdem! Sen sağken onu imar edersin. Senden sonra gelen nesiller, peygamberler, ümmet ümmet, nesil nesil onu imar edecekler. Sonunda, çocuklarından bir peygamber olan ve adına Muhammed denilen son peygamberi, onu imar edenler, orada ikamet edenler, himaye edenler ve ziyaretçilerinin sorumluluğunu yüklenenlerden yapacağım. Bu kişi hayatta olduğu müddetçe orada Benim eminim olacaktır. Vefat ettiği zaman, kendisine çok sevap ve yüksek Makamlar verdiğimi görecek. O evin adını, zikrini, şerefini ve mehdini çocuklarından bir peygamber olan ve son peygamberden önce gelen ve onun atası olan Hazret-i İbrâhim'e nisbet edeceğim. Evi onun eliyle inşa edeceğim, sikâyeyi ona verecek ve evin etrafındaki harem bölgenin sınırlarını ona göstereceğim. Ona haccın menasikini öğretecek ve tek başına onu, Bana boyun eğen, emrimi yerine getiren ve Benim yoluma davet eden bir ümmet yapacağım. Onu doğru yola yönelteceğim. Onu imtihan ettiğimde sabredecek, beladan kurtardığımda ise şükredecektir. Emrettiğimde yapacak, Bana adakta bulunduğunda adağını yerine getirecek, söz verdiğinde sözünde duracaktır. Ben de onun, kendisinden sonra gelecek çocukları için yaptığı duasını kabul edecek ve kendisini olara şefaatçi kılacağım. Onun çocuklarını, bidatler çıkarıp dinin hükümlerini değiştirene kadar bu evin ehli, oradakilere su vermekten sorumlu, ziyaretçilere hizmet eden ve evin bekçiliğini yapan kişiler yapacağım. Onlar bidatler çıkarıp dinin hükümlerini değiştirince, Benim de onların yerine başkalarını getirmeye hakkıyla gücüm yeter. İbrâhim'i o evin imamı ve o şeriatın sahibi yapacağım. O yerlere gelenler kendisine uyacak ve onun tavaf ettiği yeri tavaf edecekler, onun hac yaptığı şekilde hac yapacaklar. İbrâhim'in yaptığı gibi hac yapanların haccı kabul edilecek ve sevaba kavuşacak, onun yaptığı gibi yapmayanlar ise hac yapmamış olacak, sevaptan mahrum kalacak ve adağını yerine getirmemiş olacaktır. O gün o yerlerde benim nerede olduğumu soranlar bilsinler ki Ben oradaki saçı başı toz içinde olan, hac vazifesinin gereklerini yerine getiren, onların açıkladıklarını da gizlediklerini de bilen Rablerine yönelen toplulukla beraberim."
el-Cenedî, İkrime ile Vehb b. Münebbih'ten, onlar da İbn Abbâs'tan merfu olarak aynı hadisi nakletmiştir.
İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Enes b. Mâlik'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Hazret-i Âdem zamanında Kâbe'nin yüksekliği bir karıştı. Hazret-i Âdem'den önce melekler onu ziyaret ederlerdi. Sonra Hazret-i Âdem, Kâbe'yi ziyaret edince melekler onu karşıladılar ve:
“Ey Âdem! Nereden geliyorsun?" diye sordular. Hazret-i Âdem:
“Hac yaptım" cevabını verince, melekler:
“Melekler, senden iki bin yıl önce Kâbe'yi ziyaret edip hac yaptılar" dedi."
Beyhakî'nin bildirdiğine göre Atâ der ki: Hazret-i Âdem Hindistan'a indirildiğinde:
“Ey Rabbim! Neden, Cennette olduğu gibi meleklerin sesini duyamıyorum?" diye sorunca, Yüce Allah:
“Günahın sebebiyle ey Âdem. Git ve Benim için bir ev yaparak meleklerin tavaf ettiğini gördüğün gibi sen de tavaf et" buyurdu. Hazret-i Âdem Mekke'ye gidip Kâbe'yi inşa etti. Hazret-i Âdem'in bastığı her yer köy, nehir ve binalarla doldu. Adımlarının arası ise geçit oldu. Hazret-i Âdem Hindistan'dan hac yapmak için kırk yıl Mekke'ye gidip geldi.
Beyhakî, Vehb b. Münebbih'ten bildiriyor:
“Allah, Hazret-i Âdem'in tövbesini kabul ettiği ve Mekke'ye gitmesini emrettiği zaman, Hazret-i Âdem için yeryüzü dürüldü. Hazret-i Âdem Mekke'ye varınca melekler kendisini Ebtah'ta karşıladılar ve onu selamlayıp:
“Ey Âdem! Bizi de seni bekliyorduk. Allah haccını kabul etsin. Biz, senden iki bin yıl önce bu evde hac yaptık" dediler. Allah Cibrîl'e emretti ve Cibrîl, Hazret-i Âdem'e haccın menasikini ve haccın yapıldığı yerleri gösterdi. Onu alıp Arafat'ta, Müzdelife'de, Minâ'da ve cemrelerin atıldığı yerde durdurdu. Allah, Hazret-i Âdem'e namazı, zekatı, orucu ve cünüplükten dolayı gusletmeyi emretti. Hazret-i Âdem zamanında Kâbe, Cennetten getirilen ve yıldızlar gibi ışık saçan kırmızı bir yakuttandı. Onun doğuda ve batıda olmak üzere saf Cennet altınından iki kapısı, ışık saçan üç kandili vardı. Kapısı Cennetten olan beyaz yakutlarla süslenmişti. O zaman Rükün de Cennetten gelmiş beyaz yakuttandı. Bu durum Hazret-i Nûh zamanındaki tufana kadar böyle devam etti. Tufan olduğunda Kâbe çekilip Arş'ın altına konuldu ve yeryüzü bin yıl harabe bir şekilde kaldı. Hazret-i İbrâhim zamanında Allah kendisine Kâbe'yi inşa etmesini emretti. Şanı yüce Allah başı bulunan, insan yüzü gibi yüzü olan ve konuşan bir bulut gönderdi. Buluttaki bu baş:
“Ey İbrâhim! Gölgem kadar bir yere Kâbe'yi yap. Yaptığın gölgemden ne büyük, ne de küçük olsun" dedi. Hazret-i İbrâhim bulutun gölgesi kadar bir yere oğlu İsmâil ile beraber Kâbe'yi inşa etti ve tavanını yapmadı. İnsanlar Kâbe'nin içine süslerini ve eşyalarını atarlardı. Kâbe'nin içi dolmak üzereyken beş kişi içindekileri çalmak istediler ve dört kişi birer köşede durup beşincisi girmek için davrandı, ama başaşağı düşüp öldü. O zaman Allah, başı ve kuyruğu siyah olan beyaz bir yılan gönderdi. Bu yılan beş yüz yıl Kâbe'yi korudu ve Kâbe'ye (kötü niyetle) yaklaşanı öldürdü. Bu durum, Kureyş'in Kâbe'yi tekrar inşa etmesine kadar böyle devam etti."
el-Ezrakî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Atâ der ki: Ömer b. el-Hattâb Ka'b(u'l-ahbâr)'a:
“Bana Kâbe hakkında bilgi ver" deyince, Ka'b şöyle cevap verdi:
“Allah, bu evi, Hazret-i Âdem ile içi boş bir yakut olarak indirdi ve:
“Ey Âdem! Bu Benim evimdir. Meleklerin, Arş'ımın etrafında tavaf yapıp namaz kıldıklarını gördüğün gibi sen de bunun etrafında tavaf yapıp namaz kıl" buyurdu. Hazret-i Âdem ile beraber melekler de inip temellerini taşla yükselttiler ve Kâbe bu temeller üzerine konuldu. Allah, Nûh kavmine tufanı gönderdiği zaman onu semaya çekti ve yerde sadece temelleri kaldı."
Beyhakî, Atâ b. Ebî Rabâh tarikiyle, Ka'bu'l-Ahbâr'ın şöyle dediğini bildirir:
“Kâbe, Rabbine şikâyette bulunup ağlayarak: «Ey Rabbim! Ziyaretçilerim azaldı ve insanlar benden uzaklaştı» deyince, Yüce Allah, ona: «Sana öyle bir güzellik vereceğim ve öyle ziyaretçiler göndereceğim ki, tıpkı güvercinin yumurtalarına olan şefkati gibi sana şefkat gösterecekler» buyurdu.
el-Ezrakî ve Beyhakî, Abdurrahman b. Sâbit kanalıyla, Abdullah b. Damra es-Selûlî'nin şöyle dediğini bildirir:
“Makâm, Rükün, zemzem kuyusu ve Hicr arasında, hac için gelip orada vefat ederek defnedilen yetmiş yedi peygamberin mezarı vardır."
Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Tubba', Kâbe'yi yıkmak için gelirken Kurâu'l-Ğamîm denilen yere ulaşınca Allah ona bir rüzgar gönderdi ve bu rüzgar ayağa kalkmak isteyeni devirdi. Rüzgar onları kımıldamayacak duruma getirince Tubba' âlimlerinden iki tanesini çağırdı ve:
“Bize gönderilen bu şey nedir?" diye sordu. Onlar:
“Söyleyeceğimiz şeyden sonra bize eman verecek misin?" karşılığını verince, Tubba':
“Tamam, emniyettesiniz" dedi. Bunun üzerine onlar:
“Sen, kendisine saldıracaklara karşı Allah tarafından korunan bir eve saldırıyorsun" dediler. Tubba:
“Bu rüzgârdan nasıl kurtulurum?" diye sorunca ise âlimler: Sadece iki elbiseyle kalıp:
“Buyur, buyur!" dersin, sonra bu eve girip tavaf edersin ve oradaki kimseyle savaşmazsın" dediler. Bunun üzerine Tubba':
“Eğer bunları yaparsam bu rüzgar gider mi?" diye sordu. Onlar:
“Evet" karşılığını verince Tubba ihrama girip telbiye getirdi." İbn Abbâs der ki:
“Tubba' böyle yapınca, karanlık gecenin aydınlanması gibi rüzgar da çekilip gitti."
Beyhakî, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kâbe'ye bakınca:
“Merhabe ey Kâbe! Sen ne büyüksün ve kudsiyetin ne büyüktür. Müminin Allah katındaki kudsiyyeti senden daha büyüktür" buyurdu.
Taberânî'nin, M. el-Evsat'ta, Amr b. Şuayb'dan, onun babasından, onun da dedesinden bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kâbe'ye bakıp:
“Allah seni ne kadar üstün, hürmetli ve kudsî yapmış. Müminin Allah katındaki kudsiyeti ise, senden daha büyüktür" buyurdu.
Taberânî, M. el-Evsat'ta, Câbir'den bildiriyor: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'yi fethettiği zaman ona dönüp:
“Sen Haremsin. Sen ve senin kudsiyetin ne büyük, kokun ne güzeldir. Müminin Allah katındaki kudsiyeti senden daha büyüktür" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe ve el-Ezrakî, Mekhûl'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'ye girdiğinde Kâbe'yi görünce, ellerini kaldırıp:
“Allahım! Bu evin şerefini, yüceliğini, saygınlığını ve heybetini arttır. Hac ve umre yaparak evine hürmet ve ta'zimde bulunanların şerefini, saygınlığını ve iyiliğini de arttır" diye dua etti.
Şâfiî, el-Umm'da, İbn Cüreyc'den bildiriyor: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) Kâbe'yi gördüğünde ellerini kaldırır ve:
“Allahım! Bu evin şerefini, saygınlığını, yüceliğini ve heybetini arttır. Hac ve umre yaparak evine hürmet ve ta'zimde bulunanların şerefini, saygınlığını ve iyiliğini de arttır" diye dua ederdi.
Taberânîn'in M. el-Evsat'ta, Câbir'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Kabe'nin dili ve iki dudağı vardır. Kâbe, şikayette bulunup: «Ey Rabbim! Bana gelip ziyaret edenler azaldı» deyince, Yüce Allah: «Allah'tan korkan, Ona secde eden ve tıpkı bir güvercinin yumurtalarına şefkat göstermesi gibi sana şefkat gösteren insanlar yaratacağım» diye vahyetti."
el-Ezrakî'nin, el-Cezerî'den bildirdiğine göre Ka'bu'l-Ahbâr veya Selmân el- Fârisî Kâbe'nin gölgesinde oturup şöyle dedi:
“Kâbe, etrafına dikilen putlar ve yanında çekilen fal okları sebebiyle Rabbine şikâyette bulununca, Yüce Allah ona:
“Bir nur indirecek ve beşer yaratacağım. Bunlar tıpkı bir güvercinin yumurtalarına şefkat göstermesi gibi sana şefkat gösterecekler ve kuşlar gibi sana doğru gelecekler" diye vahyetti." Bir kişi:
“Kâbe'nin dili var mı?" diye sorunca ise:
“Evet, iki kulağı ve iki dudağı da vardır" cevabını verdi.
el-Ezrakî, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Cibrîl, beraberinde yeşil renkte ve üzerleri tozlu olan bir grupla Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında durunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yanındakilerin üzerindeki bu tozlar da nedir?" diye sordu. Cibrîl:
“Kâbe'yi ziyaret ettim. Melekler Rükn'ün yanında izdiham oluşturdu. Bu gördüğün tozlar izdiham sırasında meleklerin kanatlarının çıkardığı tozdur" cevabını verdi.
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Ebû Hureyre der ki: Hazret-i Âdem hac edince:
“Ey Rabbim! Her amel edenin bir ecri vardır" dedi. Yüce Allah:
“Ey Âdem! Senin ecrin, günahını bağışlamamdır. Zürriyetin ise hac edip günahlarını itiraf ettikleri takdirde onların günahlarını da bağışlarım" buyurdu. Hazret-i Âdem hac yaptığı zaman melekler kendisini Redm'de karşılayıp:
“Allah haccını kabul etsin ey Âdem! Biz, senden iki bin yıl önce bu evde hac yaptık" dediler. Hazret-i Âdem:
“Evin etrafında dönerken ne diyorsunuz?" diye sorunca, melekler:
“Allah'ı tüm noksanlıklardan tenzih ederim. Hamd Allah'adır, Allah'tan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür." diyoruz" karşılığını verdiler. Hazret-i Âdem de Kâbe'yi tavaf ederken aynı şeyi söylüyordu. Hazret-i Âdem, yedi hafta gece, beş hafta da gündüz tavaf ediyordu.
el-Ezrakî, el-Cenedî ve İbn Asâkir, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:
“Hazret-i Âdem hac yapıp Ev'i yedi şavt tavaf edince melekler ona tavaf ederken uğrayıp:
“Allah haccını kabul etsin ey Âdem! Biz, senden iki bin yıl önce bu evde hac yaptık" dediler. Hazret-i Âdem:
“Evin etrafında dönerken ne diyorsunuz?" diye sorunca, melekler: (.....) "Allah'ı tüm noksanlıklardan tenzih ederim. Hamd Allah'adır Allah'tan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür" diyoruz" karşılığını verdiler. Hazret-i Âdem:
“Söylediklerinize: (.....) "Güç ve kuvvet Allah'a aittir" sözünü de ekleyin" deyince melekler tavaf yaparken Hazret-i Âdem'in dediğini de söylemeye başladılar. Hazret-i İbrâhim, Kâbe'yi inşa ettikten sonra hac yapınca melekler tavaf anında ona uğrayıp selam verdiler. Hazret-i İbrâhim:
“Sizler tavaf yaparken ne diyordunuz?" diye sorunca, melekler:
“Baban Âdem'den önce «Allah'ı tüm noksanlıklardan tenzih ederim. Hamd Allah'adır Allah'tan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür.» Diyorduk. Bunu kendisine söylediğimizde, bize: «Güç ve kuvvet Allah'a aittir» sözünü de ekleyin" dedi. Biz de onun dediği gibi yaptık" cevabını verdiler. Hazret-i İbrâhim:
“Söylediklerinize (.....) "Yüce ve büyük" sözünü de ekleyiniz" deyince, melekler onun dediği gibi yaptılar.
el-Cenedî ve Deylemî, İbn Abbâs'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Hazret-i Âdem yeryüzüne indirilmeden önce Kâbe Cennet yakutlarından bir yakuttu. Onun biri doğuda, diğeri batıda olmak üzere yeşil zümrütten iki kapısı vardı. İçinde Cennet kandilleri vardır. Semadaki Beytu'l- Mâmür'u günde yetmiş bin melek ziyaret eder ve kıyamete kadar da bir daha geriye dönmezler. Beytu'l-Mâmür, Kâbe'nin üst hizasındadır. Yüce Allah, Hazret-i Âdem'i Kâbe'nin bulunduğu yere indirdiği zaman, Hazret-i Âdem korkudan (dalgalarda sallanan) gemi gibi titriyordu. Sonra ona beyaz bir inci gibi parlayan Haceru'l-Esved'i indirdi. Hazret-i Âdem, yalnızlığını gidermek için onu yanına aldı. Sonra Allah Âdemoğullarından ahid aldı; onu Haceru'l-Esved'e koydu. Sonra Hazret-i Âdem'e asayı indirdi ve:
“Ey Âdem! Adım at" diye emretti. Hazret-i Âdem adımını atınca kendini Hindistan'da buldu. Orada bir müddet kalıp Kâbe'yi özleyince kendisine:
“Ey Âdem! Hac ibadetini yap" denildi. Bunun üzerine Hazret-i Âdem hac etmek için yola çıktı ve bastığı her yer, köy, adımlarının arası ise geçit oldu. Mekke'ye yetişince melekler kendisini karşılayıp:
“Allah haccını kabul etsin ey Âdem! Biz senden iki bin yıl önce hac yaptık" dediler. Hazret-i Âdem:
“Tavaf yaparken ne diyordunuz?" diye sorunca, melekler: (.....) "Allah'ı tüm noksanlıklardan tenzih ederim. Hamd Allah'adır, Allah'tan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür" diyorduk" karşılığını verdiler. Hazret-i Âdem, Kâbe'yi tavaf ederken bu sözleri söylüyordu. O, yedi hafta gece, üç hafta da gündüz tavaf ediyordu. Hazret-i Âdem:
“Ey Rabbim! Zürriyetimden, bu evi imar edecek kişiler yap" deyince, Allah:
“Onu, zürriyetinden ismi İbrâhim olan bir peygamber imar edecektir. Onu dost edineceğim ve Ev'i onun eliyle inşa edeceğim. Hac için gelenlerin su ihtiyacını karşılama gürevini ona vereceğim, harem sınırını kendisine gösterecek ve haccın menasikini ve yapıldığı yerleri kendisine öğreteceğim" diye vahyetti." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Hazret-i Âdem:
“Ey Rabbim! Zürriyetimden hac edip Sana ortak koşmadan ölenleri Cennette benim yanıma koymanı istiyorum" deyince, Yüce Allah:
“Ey Âdem! Allah'a ortak koşmadan haremde öleni, kıyamet günü emniyet içinde diriltirim" buyurdu."
el-Cenedî'nin bildirdiğine göre Mücâhid der ki:
“Hazret-i Âdem, Kâbe'yi tavaf edince melekler onu karşılayıp mâsafaha ederek selam verdiler ve:
“Allah haccını kabul etsin ey Âdem! Bu evi tavaf et. Biz, bu evi senden iki bin yıl önce tavaf ettik" dediler. Hazret-i Âdem:
“Tavaf yaparken ne diyordunuz?" diye sorunca, melekler: (.....) "Allah'ı tüm noksanlıklardan tenzih ederim. Hamd, Allah'adır. Allah'tan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür" diyorduk" karşılığını verdiler. Hazret-i Âdem:
“Ben de, bu söylediklerinize:
“ (.....) "Güç ve kuvvet Allah'a aittir" sözünü ekleyeceğim" dedi."
el-Ezrakî bildiriyor: Mücâhid der ki:
“Kâbe'nin yeri tufandan sonra Hazret-i Nûh ve Hazret-i İbrâhim zamanı arasında belli değildi. Onun yeri kırmızı bir tepeydi ve seller oraya yetişemezdi; ancak insanlar evin o tepede olduğunu biliyordu; ama yerini tam olarak tesbit edemiyorlardı. Yeryüzünün değişik yerlerinden mazlumlar oraya gelip sığınıyor, sıkıntıda olanlar orada dua ediyordu. Orada dua edip duası kabul edilmeyen pek azdı. Yüce Allah, Hazret-i İbrâhim'e Kâbe'nin yerini bildirinceye kadar insanlar o tepeyi ziyaret ettiler. Allah, Kâbe'nin imarını, dininin açıklanıp hac yerlerinin insanlar tarafından bilinmesini istediği zamana kadar, Hazret-i Âdem'in yeryüzüne indirilişinden Hazret-i İbrâhim zamanına kadar gelen her ümmet Kâbeye gerekli saygıyı gösterip orayı kutsal kabul etti. Daha önce melekler de Kâbe'yi ziyaret edip hac yapıyorlardı."
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Osmân b. Sâc şöyle der: Bize bildirildiğine göre Hazret-i İbrâhim, semaya çıkarıldığı zaman, yeryüzünün doğusuna ve batısına bakıp Kâbe'nin yerini seçti, melekler. "Ey Allah'ın Halili! Allah'ın yeryüzündeki haremini seçtin" dediler. Sonra Hazret-i İbrâhim, Kâbe'yi yedi dağdan getirdiği taşlarla inşa etti. Beş dağdan olduğu da söylenmektedir, melekler, o dağlardan Hazret-i İbrâhim'e taşları getiriyorlardı.
el-Ezrakî, Mücâhid'den bildiriyor:
“Hazret-i İbrâhim, sekinet (bulut), göçeğen kuşu ve Şam'dan olan mülkle gelince, sekinet:
“Ey İbrâhim! Ev'i benim üzerime inşa et" dedi. Bu sebeple Kâbe'yi tavaf eden zorba bir kral olsun, kaba bir bedevi olsun orada sükûnet ve vakar içinde olur."
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Bişr b. Âsim şöyle der:
“Hazret-i İbrâhim, yanında sekinet (bulut), mülk ve göçeğen kuşunu kılavuz olarak almış Ermenistan'dan dönmüş, tıpkı örümceğin evine sığındığı gibi Kâbe'ye sığındı. Hazret-i İbrâhim, Kâbe'yi inşa ederken ancak otuz kişinin kaldırabileceği bir kayayı kaldırdı. Sekinet:
“Kâbe'yi benim üzerime inşa et" dedi ve Hazret-i İbrâhim Kâbe'yi onun üzerine inşa etti. Bu sebeple Kâbe'yi tavaf eden kaba bir bedevi olsun veya bir zorba olsun, orada onun sükûnet ve vakar içinde olduğunu görürsün."
el-Ezrakî bildiriyor: Ali b. Ebî Tâlib der ki: Hazret-i İbrâhim, yanında mülk, sekinet (bulut) ve göçeğen kuşunu kılavuz olarak almış, tıpkı örümceğin evine sığındığı gibi Kâbe'ye sığındı. Hazret-i İbrâhim, Kâbe'yi inşa ederken ancak otuz kişinin kaldırabileceği deve büyüklüğünde kayalar çıktı. Sonra Allah ona:
“Kalk ve bana bir ev inşâ et!" diye vahyetti. Hazret-i İbrâhim:
“Yâ Rabbi, nereye inşâ edeyim?" diye sorunca Allah dili olup konuşan bir bulut gönderdi ve:
“Ey İbrâhim! Rabbin sana bu bulutun ölçüsünü almanı emrediyor" dedi. Bunun üzerine Hazret-i İbrâhim buluta bakıp ölçüsünü aldı; işlem bitince bulut:
“Ey İbrâhim! Ölçüyü aldın mı?" diye sordu. Hazret-i İbrâhim:
“Evet" cevabını verince, bulut (sekîne) yükseldi ve sağlam zemine oturan bir temel açıldı. İbrâhim de Ev'i bu temelin üstüne inşâ etti.
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Kâtâde, "İbrâhim ve İsmâil, Kabe'nin temellerini yükseltiyordu..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Bize bildirildiğine göre Hazret-i İbrâhim, Kâbe'yi beş dağdan getirdiği taşlarla inşa etti.
Bu dağlar: Tûr, Zeytâ, Lübnân, Cûdî ve Hira dağlarıdır. Temellerine konan taşların ise Hira dağından getirildiği bildirildi.
el-Ezrakî, Şa'bî'nin şöyle dediğini bildirir: Hazret-i İbrâhim'e Kâbe'yi inşa etmesi emredilince, onu örmeye başlayıp Haceru'l-Esved'in konacağı yere ulaşınca Hazret-i İsmâil'e:
“İnsanların oradan tavafa başlamaları için işaret olacak bir taş getir" dedi. Hazret-i İsmâil bir taş getirince Hazret-i İbrâhim onu kabul etmedi ve kendisine bu taş getirildi. Hazret-i İbrâhim, Hazret-i İsmâil'e:
“Bu taşı, beni senin getireceğin taşa muhtaç bırakmayan getirdi" dedi.
el-Ezrakî ve Taberânî, Abdullah b. Amr'ın şöyle dediğini bildirir:
“Hazret-i İbrâhim'e, Haceru'l-Esved'i Cennetten getiren Cibril'dir ve taşı gördüğünüz yere koyan odur. Bu taş yerinde durduğu hayır üzeresiniz demektir. Gücünüz yettiğince ona sahip çıkınız. Cibrîl'in gelip bu taşı getirdiği yere tekrar götürmesi yakındır."
Tirmizî ve İbn Huzeyme'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Haceru'l-Esved, sütten daha beyaz bir şekilde Cennetten inmiştir. İnsanların günahları onu karartmıştır" buyurdu.
Bezzâr, Enes'ten Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Haceru'l-Esved, Cennet taşlarındandır" buyurduğunu nakletmiştir.
el-Ezrakî ve el-Cenedî'nin bildirdiğine göre Mücâhid der ki:
“Rükün Cennetten indirilmiştir. Eğer Cennetten olmasaydı yok olurdu."
el-Ezrakî ve el-Cenedî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Eğer, Rükn'e cahiliye pislikleri, zalimlerin ve günahkârların elleri değmemiş olsaydı, onun hürmetine her hastalıktan şifa istenirdi ve Allah'ın kendisini yarattığı günkü gibi beyaz kalırdı. İnsanlar Cennetin süsüne bakmasınlar diye Allah onun rengini değiştirmiştir. O, Cennetin beyaz yakutlanndandır. Allah, Hazret-i Âdem'i yeryüzüne henüz Kâbe yokken onun yerine indirdiği zaman Allah, Rüknü Hazret-i Âdem'le indirmiştir. O gün yeryüzü temizdi ve üzerinde henüz günah işlenmemiş, onu kirletecek kimse yoktu. Allah, Harem'i yeryüzündeki cinlerden korumaları için onun etrafında bir saf halinde melekler dizmişti. O gün yeryüzünün sakinleri cinlerdi ve Rükn Cennetten indiği için ona bakmaları caiz değildi. Çünkü Cennetten olan bir şeye bakan Cennete girerdi. Bugün o melekler hâlâ haremin sınırını çevirmiş onu korumaktadır. "
Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, İbn Abbâs'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah'ın Hazret-i Âdem'e yaptırdığı ev kırmızı yakuttandı ve biri doğuda diğeri batıda iki kapısı vardı. İçinde kandiller vardı ve bu kandillerin ışığı Cennet nurundandı. Kandiller altındandı ve Cennetin beyaz yakutlarıyla süslenmiş yıldız gibi parlıyordu. Rükün de o zaman bu yıldızlardandı. Allah, haremi korumaları için etrafına saf şeklinde melekler dizmişti. Çünkü Rükün, Cennettendi ve ona sadece Cennete girmeye hak kazanan bakabilirdi. Ona bakan da Cennete girerdi. Oraya Harem denmesinin sebebi, cinlerin ona yaklaşamamalarıdır. Allah, Hazret-i Âdem'e Kâbe'yi indirdiği zaman yeryüzü temizdi, üzerinde günah işlenmemişti ve onu pisletecek kimse yoktu. O zaman yeryüzünün sakinleri cinlerdi. "
el-Cenedî, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:
“Haceru'l-Esved, Allah'ın yeryüzündeki sağ elidir. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) biat etmeye yetişemeyip Haceru'l-Esved'i istilam eden Allah'a ve Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) biat etmiş sayılır."
el-Ezrakî ve el-Cenedî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Haceru'l-Esved Allah'ın, kullarıyla tokalaştığı sağ elidir" dedi.
el-Ezrakî bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Yeryüzünde, Cennetten sadece Haceru'l-Esved ve Makam vardır. Onlar cennet mücevherlerindendir. Eğer şirk ehli onlara dokunmasaydı, Allah onlara dokunan her hastaya şifa verirdi."
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Amr b. el-Âs der ki:
“Rükün indirildiği zaman gümüşten daha beyazdı. Eğer cahiliye pislikleri ona dokunmamış olsaydı, ona dokunan her hasta şifa bulurdu."
el-Ezrakî'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu taşı çokça istilam ediniz. Onu kaybetmeniz yakındır. İnsanlar bir gece onun etrafında tavaf ederken sabah bakacaklar ki Haceru'l-Esved yoktur. Allah, kıyamet gününden önce Cennetten indirdiği her şeyi tekrar Cennete iade edecektir" buyurmuştur.
el-Ezrakî bildiriyor: Yûsuf b. Mâhek der ki:
“Allah, İsrailoğulları için sofrayı bayram yaptığı gibi Rüknü bu kıble ehlinin bayramı yaptı. Haceru'l-Esved aranızda olduğu müddetçe hayır üzeresiniz demektir. Onu şimdi bulunduğu yere Cibrîl yerleştirmiştir."
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Amr b. el-Âs der ki:
“Allah, kıyamet gününden önce insanların kalbinden Kur'ân'ı ve yeryüzünden Haceru'l-Esved'i kaldıracaktır."
el-Ezrakî, Mücâhid'in:
“Kur'ân kalplerinizden silinerek çekilip semaya çıkarıldığı ve Haceru'l-Esved'in yeryüzünden çekildiği zaman haliniz nice olur!" dediğini bildirir.
el-Ezrakî, Osmân b. Sâc'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yeryüzünden ilk çekilecek şey Rükün, Kur'ân ve Peygamberi rüyada görmektir" buyurduğunu nakleder.
İbn Ebî Şeybe ve Taberânî'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Amr der ki:
“Bu evi ziyaret ediniz ve bu taşı selamlayınız. Vallahi! Bu taş ya yeryüzünden çekilecek veya semadan başına bir iş gelecektir. Eğer Cennetten iki taş indirildiyse ve bunlardan biri semaya çekildiyse, diğeri de çekilecektir. Eğer dediğim gibi olmazsa, kabrime uğrayan kişi: «Bu, yalancı olan Abdullah b. Amr b. el-Âs'ın mezarıdır» desin."
Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, İbn Ömer'den bildiriyor: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) Haceru'l-Esved'e dönüp onu istilam ettikten sonra onu öperek uzun süre ağladı. Sonra dönüp baktığında Hazret-i Ömer'in ağladığını gördü ve:
“Ey Ömer! İşte burada gözyaşı dökülür" buyurdu.
Taberânî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Haceru'l-Esved, Cennet taşlarındandır. Yeryüzünde ondan başka Cennetten indirilen yoktur. O, billur gibi beyazdı. Eğer Cahiliye pislikleri ona dokunmamış olsaydı, ona dokunan her hasta şifa bulurdu" buyurdu.
Taberânî, İbn Ömer'den bildirir:
“Haceru'l-Esved, beyaz bir billur gibi semadan indirilip Ebû Kubeys dağına konmuştur. Orada kırk yıl kaldıktan sonra Hazret-i İbrâhîm'in yükselttiği temeller üzerine konmuştur."
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre İkrime der ki: Rükn, Cennet yakutlarından bir yakuttur ve sonunda Cennete dönecektir. İbn Abbâs:
“Eğer cahiliye elleri ona dokunmasaydı ona dokunan körler ve alaca hastalığına yakalananlar iyileşirdi, dedi"
el-Ezrakî bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Allah, Rükn ve Makâm'ı Hazret-i Âdem ile beraber indirmiştir. Hazret-i Âdem indirildiği gece, Rükn ve Makâm'ın şimdi bulunduğu yere inmiştir. Sabah olup uyandığında Rükn ve Makâm'ı görüp onları tanıyarak onları bağrına basıp yalnızlığını giderdi."
el-Ezrakî, Ubey b. Ka'b'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Haceru'l- Esved'i semadan bir melek indirdi" dediğini bildirir.
el-Ezrakî, İbn Abbâs'ın:
“Allah, Haceru'l-Esved'i Çenetten, beyazlığından dolayı parlar bir şekilde indirdi. Hazret-i Âdem onu alıp bağrına basarak yalnızlığını giderdi" dediğini bildirir.
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Hazret-i Âdem, Cennetten indiği zaman Haceru'l-Esved'i de koltuğunun altında indirmişti. Haceru'l- Esved o zaman Cennet yakutlarından bir yakuttu. Eğer Allah onun ışığını söndürmüş omasaydı ona kimse bakamazdı. Aynı zamanda Hazret-i Âdem yeryüzüne inerken beraberinde saban ve hurma ağacını indirmiştir."
el-Ezrakî, İbn Abbâs'tan bildirir: Ömer b. el-Hattâb, Ubey b. Ka'b'a Haceru'l-Esved'i sorunca, Ka'b:
“Cennet mermerlerindendir" cevabını verdi.
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Eğer hayız olan kadınlar ve cünüpler farkında olmadan Haceru'l-Esved'e dokunmasaydı, cüzamlı ve alaca hastalığı olan ona dokununca iyileşirdi."
el-Ezrakî bildiriyor: Amr b. Şuayb, babasından, dedesinin şöyle dediğini bildirir:
“Haceru'l-Esved süt gibi beyazdı ve boyu en uzun kişinin arşını kadardı. Onun siyah olmasının sebebi müşriklerdir. Müşrikler ona ellerini sürerlerdi. Eğer öyle olmasaydı, ona dokunan her hasta iyileşirdi."
el-Ezrakî, Osmân b. Sâc'dan bildirir: İbn Nubeyh el-Hacebî, annesinin şöyle dediğini söyledi: Babamın anlattığına göre o, Haceru'l-Esved'i yangından önce beyaz renkteyken gördü. Kişi ona baktığında kendini görüyordu." Osmân der ki: Züheyr bana şöyle dedi:
“Bana ulaştığına göre Haceru'l-Esved, Cennet yakutlarından bir çakıldır. Haceru'l-Esved, beyaz ve parlaktı. Onu müşriklerin pislikleri karartmıştır. Sonunda eskiden olduğu gibi beyaz olacaktır. Haceru'l-Esved, kıyamet günü Ebû Kubeys'in büyüklüğünde olacaktır. Onun iki gözü ve iki dudağı vardır. Ona, hak üzere istilamda bulunanları lehine, batıl üzere istilam edenlerin ise aleyhinde şahitlik yaparlar."
İbn Huzeyme, İbn Abbâs'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Haceru'l-Esved, Cennetin beyaz yakutlarından bir yakuttur. Onu müşriklerin günahları karartmıştır. Haceru'l-Esved kıyamet günü Uhud dağı büyüklüğünde gelecek ve dünya da onu istilam edip öpenlerin lehine şahitlik yapacaktır."
Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, İbn Merdûye ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, İbn Abbâs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah, kıyamet günü Haceru'l-Esved'i, göreceği iki göz, konuşacağı dille haşredecek ve Haceru'l-Esved, onu hak üzere istilam edenlere şahitlik edecektir. "
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Selmân el-Fârisî der ki:
“Rükn, Cennet taşlarındandır. Selmân'ın canı elinde olana yemin ederim ki; Haceru'l-Esved, kıyamet günü iki göz, dil ve iki dudağı olduğu halde gelecek ve onu hak üzere istilam edenlere şahitlik edecektir."
el-Ezrakî bildiriyor: İbn Abbâs der ki:
“Rükün, Allah'ın yeryüzündeki, onunla kullarıyla tokalaştığı sağ elidir. Canım elinde olana yemin ederim ki, Allah, onun yanında kendisinden bir şey isteyen kulun istediğini mutlaka verir."
İbn Mâce, Atâ b. Rabâh'tan bildirir: Atâ'ya, Haceru'l-Esved sorulunca, Ebû Hureyre'nin şöyle dediğini söyledi: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ona (Haceru'l-Esved'e) yönelen Rahmân'a yönelmiş demektir" buyurduğunu işittim."
Tirmizî, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, İbn Abbâs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu Haceru'l-Esved'in dili ve iki dudağı vardır. Kıyamet günü onu hak üzere istilam edenlere şahitlik edecektir" buyurduğunu nakleder.
Taberânî, M. el-Evsat'ta, İbn Huzeyme, Hâkim ve Beyhakî, el-Esmâ ve's- Sifât'ta, Abdullah b. Amr'dan Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Kıyamet günü Rükn Ebû Kubeys dağından daha büyük olarak gelir, onun dili ve iki dudağı vardır. Rükn halis niyetle onu istilam edenlerin lehinde konuşur. Rükn, Allah'ın yarattıklarıyla tokalaştığı sağ elidir. "
Taberânî, M. el-Evsat'ta, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu Haceru'l-Esved'i hayırlı şeylere şahit tutunuz. Çünkü bu, kıyamet günü şefaatçi olacak ve şefaati kabul edilecektir. Onun dili ve iki dudağı vardır ve kendisini istilam edenlerin lehine şahitlik edecektir" buyurdu.
el-Cenedî, Atâ b. es-Sâib'in tarikiyle, Muhammed b. Sâbit'in şöyle dediğini bildirir:
“Rükn, Makâm, Zemzem arasında doksan dokuz peygamberin mezarı vardır. Hazret-i Hûd, Şuayb, Sâlih ve İsmâil'in mezarları da oradadır."
el-Cenedî, Atâ b. es-Sâib'in tarikiyle, Muhammed b. Sâbit'ten Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Peygamberlerden herhangi birinin ümmeti helak olunca Mekke'ye gider ve orada yanındakilerle beraber vefat edinceye kadar ibadet ederdi. Hazret-i Nuh, Hûd, Sâlih ve Şuayb orada vefat etmiştir. Mezarları ise Zemzem ile Hicr arasındadır" buyurduğunu nakleder.
el-Ezrakî ve el-Cenedî, Atâ b. es-Sâib tarikiyle, Abdurrahman b. Sâbit'ten Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Mekke'de, kan döken, faizle iş yapan tacir, halkın içinde koğuruculukla dolaşan kimseler ikamet edemez. Yeryüzü Mekke'den döşenmeye başladı. Melekler Kâbe'yi tavaf ederlerdi ve Mekke, içinde tavaf edilen ilk yerdir. Yine Mekke, Yüce Allah'ın:
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım..." buyruğunda kasdettiği yerdir. Peygamberlerden herhangi birinin kavmi helak olduğu zaman o ve yanındaki salihler Mekke'ye sığınır, vefat edene kadar orada Allah'a ibadet ederlerdi. Hazret-i Nûh, Hûd, Şuayb ve Sâlih'in mezarları, Zemzem, Rükn ve Makâm arasındadır. "
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid der ki:
“Hazret-i Mûsa, kırmızı bir deve üzerinde hac ederken Ravhâ'ya üzerinde pamuktan iki aba ile uğradı. Bunlardan birini izar, diğerini ise rida olarak kullanmıştı. Kâbe'yi tavaf ettikten sonra Safâ ile Merve arasında sa'y yaptı. Safâ ile Merve arasında telbiye getirip sa'yederken semadan bir sesin: «Buyur ey kulum! Ben seninleyim» diye seslendiğini duyunca hemen secdeye kapandı."
el-Ezrakî bildiriyor: Mukâtil der ki:
“Mescidu'l-Harâm'da, Zemzem ve Rükn arasında yetmiş peygamberin mezarı vardır. Hazret-i Hûd, Sâlih, İsmâil bunlardandır. Hazret-i Âdem, İbrâhim, İshâk, Yâkûb ve Yûsuf'un mezarları ise Beytu'l-Makdis'tedir."
el-Ezrakî ve el-Cenedî, İbn Abbâs'ın:
“Kâbe'ye bakmak imandandır" dediğini bildirir.
el-Ezrakî ve el-Cenedî'nin bildirdiğine göre İbnu'l-Müseyyeb:
“İnanarak ve tasdik ederek Kâbe'ye bakan, annesinden doğmuş gibi bütün günahlarından arınır" dedi.
el-Ezrakî ve el-Cenedî, Züheyr b. Muhammed tarikiyle, Ebu's-Sâib el- Medenî'nin şöyle dediğini bildirir:
“İnanarak ve tasdik ederek Kâbe'ye bakanın günahları, ağacın yapraklarının döküldüğü gibi dökülür. Tavaf edip namaz kılmasa da Mescidu'l-Haram'da oturup Kâbe'ye bakan kişi, evinde namaz kılıp Kâbe'ye bakmayan kişiden daha faziletlidir."
İbn Ebî Şeybe, el-Ezrakî, el-Cenedî ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Atâ'nın:
“Kâbe'ye bakmak ibadettir. Kâbe'ye bakan, namaz kılan, oruç tutan ve Allah yolunda cihad eden gibidir" dediğini bildirir.
İbn Ebî Şeybe ve el-Cenedî'nin bildirdiğine göre Tâvus:
“Kâbe'ye bakmak, devamlı oruç tutup namaz kılan ve Allah yolunda cihad edenin ibadetinden üstündür" dedi.
el-Ezrakî, el-Cenedî, İbn Adiyy, Beyhakî, Şuabu'l-îman'da ve el-lsbehânî, et-Terğîb'de, İbn Abbâs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her gün ve gecede Allah'ın yüz yirmi rahmeti bu eve inmektedir. Bunlardan altmışı tavaf edenlere, kırkı namaz kılanlara, yirmisi ise Kâbe'yi seyredenlere" buyurduğunu nakleder.
el-Ezrakî, İbrâhim en-Nehaî'nin:
“Kâbe'ye bakan, başka yerde devamlı ibadet eden gibidir" dediğini bildirir.
İbn Ebî Şeybe ve el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“Kâbe'ye bakmak ibadettir" dedi.
el-Cenedî, İbn Mes'ûd'un:
“Kâbe yeryüzünden çekilip insanlar yerini unutmadan Kâbe'yi çokça tavaf ediniz" dediğini bildirir.
Bezzâr, Müsned'de, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, Taberânî ve Hâkim, İbn Ömer'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu Ev'den gereği gibi faydalanınız. Bu Ev iki defa yıkıldı, üçüncüsünde ise semaya çekilecektir" buyurduğunu nakleder.
el-Cenedî bildiriyor: Zührî der ki: Kıyamet günü yüce Allah, Kâbe'yi Beytu'l- Makdis'e kaldıracak. Kâbe, Medine'deki Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) mezarına uğrayıp: «Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey Allah'ın Resûlü!» diyecek. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'ın selamı rahmeti ve bereketi seninde üzerine oldun ey Allah'ın Kâbe'si! Ümmetimin hali nasıldır?" diye karşılık verecek. Kâbe:
“Ey Muhammed! Ümmetinden beni ziyaret için yola çıkanın durumuyla ben ilgileneceğim. Bana gelmek için yola çıkmayanların durumlarıyla ise sen ilgilen" diyecek.
Ebû Bekr el-Vâsıtî, Fadâil Beyti'l-Makdis'te, Hâlid b. Ma'dân'dan şöyle bildirir:
“Kâbe, (Beytu'l-Makdis'teki) kaya için gelin gibi süslenmedikçe kıyamet kopmaz. Bütün hac ve umre yapanlar ona asılacak ve kaya onu görünce: «Merhaba ey ziyaret eden ve ziyaret edilen!» diyecek."
Vâsıtî'nin bildirdiğine göre Ka'b der ki:
“Beytu'l-Harâm, Beytu'l-Makdis için süslenmedikçe kıyamet kopmaz. Onlar ehliyle beraber Cennete çekilecekler. Amellerin arzedilmesi ve hesap Beytu'l-Makdis'te olacaktır."
İbn Merdûye, el-lsbehânî, et-Terğîb'de ve Deylemî, Câbir'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Kıyamet günü Kâbe mezarım için süslenir ve: «Allah'ın selamı üzerine olsun ey Muhammed!» der. Ben: «Allah'ın selamı senin de üzerine olsun ey Allah'ın Ev'i! Benden sonra ümmetim sana ne yaptı?» karşılığını veririm. Kâbe: «Ey Muhammed! Beni ziyaret edene ben yeterim ve ona şefaatçi olurum. Beni ziyaret etmeyene ise sen yetersin ve şefaatçi olursun» der. "
el-Ezrakî, İbn İshâk'tan bildirir: Hazret-i İbrâhim Kâbe'yi inşa ederken, yüksekliğini dokuz, Rüknü'l-Esved'den (Hacerü'l- Esved'den), Hicr'in bulunduğu Rüknü'ş-Şâmî'ye kadar olan genişliğini otuz iki, Rüknü'ş- Şâmî'den Rüknü'l-Garbî'ye kadar olan genişliğini yirmi iki, Rüknü'l-Garbı ile Rüknü'l-Yemanî arasındaki genişliğini otuz bir, Rüknü'l-Esved ile Rüknü'l- Yemânî arasındaki Yemânî Tavanı'nı ise yirmi arşın yaptı. Küpe benzediği için ona Kâbe denmiştir. Hazret-i Âdem'in de Kâbe'yi inşa ederken esas aldığı ölçü budur. Hazret-i Âdem girişini zeminle aynı seviyede yaptı ve kapı yerleştirmedi. Tubba'a b. Esad el-Himyerî, ona kapı ve kilit koydu ve üzerini örtüyle kapattı, yanında kurban kesti. Hazret-i İbrâhim, Kâbe'nin yanına misvak ağacından bir gölgelik yaptı. Bu çardakta Hazret-i İsmâil'in koyunları kalıyordu. Hazret-i İbrâhim, girişin sağ tarafına depo mahiyetinde bir kuyu açtı. İnsanlar Kâbe'ye hediye olarak getirdikleri şeyleri onun içine attılar. Allah, tufan olduğu zaman Haceru'l-Esved'i Ebû Kubeys dağına koymuş ve dağa:
“Halilimin evimi inşa ettiğini gördüğün zaman onu çıkar ve kendisine getir" buyurdu. Kâbe inşa edilirken Cibrîl onu getirip yerine yerleştirdi ve Hazret-i İbrâhim onun üzerine duvarı yükseltti. Haceru'l-Esved o zaman beyazlığından dolayı ışık saçıyordu ve ışığı harem sınırlarına yetişiyordu. Şimdi onun çok siyah olmasının sebebi, cahiliye ve İslam zamanında defalarca yangına maruz kalmasıdır.
Mâlik, Şâfiî, Buhârî, Müslim ve Nesâî, Hazret-i Âişe'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Görmüyor musun kavmin Kâbe'yi inşa ettikleri zaman Hazret-i İbrâhim'in (aleyhi ve sellem) temellerini dışarıda bırakarak yapmışlar" buyurunca, ben:
“Ey Allah'ın Resûlü! Sen Kâbe'yi Hazret-i İbrâhîm'in (aleyhi ve sellem) yaptığı temeller üzerine tekrar yapmayacak mısın?" diye sordum. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Eğer kavmin küfürden yeni kurtulmuş olmasaydı bunu yapardım" buyurdu. Abdullah b. Ömer şöyle der: Hazret-i Peygamber'in (s.a.v), Hacer'ul- Esved'den sonra gelen iki rüknü istilam etmemesini, Kâbe'nin Hazret-i İbrâhîm'in inşa ettiği temeller üzerine yapılmamasına hamlederim."
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre İbn Cüreyc der ki: İbnu'z-Zübeyr Kâbe'yi, Hazret-i İbrâhim'in yaptığı ölçüde inşa etti ve:
“Kâbe, küp şeklindedir. Bu sebeple ona Kâbe denmiştir" dedi. (İbn Cüreyc) der ki:
“Hazret-i İbrâhim, Kâbe'yi kuru balçıktan değil taşlarla örmüştür."
el-Ezrakî, İbnu'l-Murtefi'den bildirir: İbnu'z-Zübeyr ile beraber Haceru'l- Esved'in yanındayken, (Haccâc tarafından) mancınıkla atılan ilk taş Kâbe'nin üzerine düştü. O zaman Kâbe'nin, hastanın inlemesi gibi:
“Ah, ah!" diye inlediğini duyduk.
el-Cenedî, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir: Rüyamda Kâbe'nin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile konuşup:
“Ey Muhammed! Eğer ümmetin günah işlemeyi bırakmayacak olursa silkinip her taşımı bir yere fırlatacağım" dediğini gördüm.
el-Cenedî'nin bildirdiğine göre Vuheyb b. el-Verd der ki:
“Ben ve Süfyân b. Saîd es-Sevrî tavaf yaparken, Süfyân geri döndü ve ben tavafa devam ettim. Tavaftan sonra Hicr'e girip oluğun altında namaza durdum. Secdedeyken, Kâbe'nin örtüsü ve taşlar arasından bir sesin:
“Ey Cibrîl! Etrafımda tavaf edenlerin yaptıklarını, şakalaşmalarını, bağırmalarını ve uğursuzluklarını önce Allah'a sonra sana şikâyet ediyorum" dediğini duydum, Ben bu sesi, Kâbe'nin, Cibrîl'e şikâyette bulunması olarak tevil ettim.
"...Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz ki, Sen hem işitir, hem bilirsin."
Dârakutnî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) iftar ettiği zaman:
“Allahım! Senin için oruç tuttuk, Senin rızkınla iftar ettik. Yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz ki, Sen hem işitir, hem bilirsin" diye dua ederdi.
İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhifte bildirir: A'meş, bu âyeti (.....) şeklinde okudu.
128
"Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et; zira, tövbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin."
İbn Ebî Hâtim bildirir: Abdulkerim, âyette geçen (.....) sözünün "Bizi Sana karşı muhlis olanlardan kıl" demek olduğunu söyledi.
İbn Ebî Hâtim, Selâm b. Ebî Mutî'nin bu âyet hakkında:
“Hazret-i İbrâhim ve Hazret-i İsmâil müslümandı; ama yüce Allah'tan İslam üzere sabit kalmaları için dua etti" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî, âyette geçen ümmetten kastedilenin Araplar olduğunu söyledi.
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Hâtim ve el-Ezrakî, Mücâhid'den bildiriyor: Hazret-i İbrâhim:
“Ey Rabbimiz! Bize ibadet usullerimizi öğret" deyince, Cibrîl gelip onu Kâbe'ye götürdü ve:
“Kâbe'nin duvarlarını örüp yükselt" dedi. Hazret-i İbrâhim duvarları örüp bitirince, Cibrîl elinden tutup Safâ tepesine götürdü ve:
“Bu, Allah'ın şeairindendir" dedi. Sonra Merve tepesine götürüp:
“Bu da Allah'ın şeairindendir" dedi. Sonra onu Mina tarafına götürdü ve Akabe'ye vardıklarında İblis'in ağacın yanında olduğunu gördüler. Cibrîl:
“Tekbir getir ve ona taş at" dedi. Hazret-i İbrâhim tekbir getirip taş atınca İblis kalkıp orta cemreye gitti. Cibrîl ve Hazret-i İbrâhim onun hizasına gelince, Cibrîl:
“Tekbir getir ve ona taş at" dedi. Hazret-i İbrâhim tekbir getirip taş atınca İblis kalkıp küçük cemreye gitti. Cibrîl, Hazret-i İbrâhim'e:
“Tekbir getir ve ona taş at" deyince, Hazret-i İbrâhim tekbir getirip taş attı. Bunun üzerine İblis gitti. İblis, hac usullerine bir şeyler sokuşturmak istedi, ama yapamadı. Cibrîl Hazret-i İbrâhim'in elinden tutarak onu Maş'aru'l-harâm'a götürdü ve:
“Burası Maş'aru'l-Harâm'dır" dedi. Sonra onu Arafat'a götürdü ve üç defa:
“Bildin mi?" diye sordu. Hazret-i İbrâhim:
“Evet" cevabını verince, Cibrîl:
“İnsanları hac için çağır" dedi. Hazret-i İbrâhim:
“Nasıl çağırayım?" diye sorunca, Cibrîl:
“Üç defa: «Ey insanlar! Rabbinize icabet ediniz» diye seslen" cevabını verdi. Hazret-i İbrâhim böyle deyince kullar:
“Buyur ey Rabbim buyur!" diye cevap verdiler. O gün bu şekilde cevap veren her kişi hacı olacaktır.
İbn Cerîr, İbnu'l-Müseyyeb'den, Hazret-i Ali'nin şöyle dediğini bildirir:
“Hazret-i İbrâhim Kâbe'yi inşa etmeyi bitirince:
“Bitirdim ey Rabbim! Bize haccın usullerini göster, açıkla ve öğret" dedi. Bunun üzerine Allah ona Cibrîl'i gönderdi ve Cibrîl Hazret-i İbrâhim'e haccı öğretti."
Saîd b. Mansûr ve el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“Hazret-i İbrâhim ve Hazret-i İsmâil yaya olarak hac yaptılar" demiştir.
İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:
“Makâm, Kâbe'nin içindendi. Hazret-i İbrâhim onun üzerine çıkınca Ebû Kubeys ve Arafat'a kadar olan etrafındaki dağlar ondan fışkırmıştır. Hazret-i İbrâhim'e hac usulleri gösterilip Arafat'a varınca:
“Bildin mi?" diye soruldu. O da:
“Bildim (Araftu)" cevabını verince oraya Arafat adı verildi.
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ebû Miclez, "Bir zamanlar İbrâhim, İsmâil ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor, şöyle diyorlardı..." âyetinin manasını açıklarken dedi ki: Hazret-i İbrâhim Kâbe'yi inşa edip bitirince, Cibrîl gelip nasıl tavaf yapacağını, Safâ ile Merve arasında nasıl sa'y edeceğini gösterip onu Akabe'ye götürdü. Şeytan karşılarına çıkınca Cibrîl yedi çakıl tanesi aldı ve Hazret-i İbrâhim'e de yedi çakıl tanesi verdikten sonra Şeytana taş atarak tekbir getirdi. Hazret-i İbrâhim'e de:
“Taş at ve tekbir getir" dedi. Hazret-i İbrâhim, şeytan gidinceye kadar taş atıp her atışında tekbir getirdi. Sonra orta cemreye geldiklerinde Şeytan yine karşılarına çıktı. Cibrîl yedi çakıl tanesi aldı ve Hazret-i İbrâhim'e de yedi çakıl tanesi verdikten sonra Şeytana kaçıncaya kadar taş attı ve her taş atışında tekbir getirdi. Sonra küçük cemreye geldiklerinde Şeytan yine karşılarına çıktı. Cibrîl yedi çakıl tanesi aldı ve Hazret-i İbrâhim'e de yedi çakıl tanesi verdikten sonra:
“Taş at ve tekbir getir" dedi. İkisi de Şeytana kaçıncaya kadar taş attı ve her taş atışında tekbir getirdi. Sonra Minâ'ya geldiler ve Cibrîl:
“İnsanlar başlarını burada tıraş ederler" dedi. sonra Cem'e (Müzdelife'ye) geldiler ve Cibrîl:
“İnsanlar burada namazlarını cemederek kılarlar" dedi. Sonra Arafat'a vardılar ve Cibrîl:
“Bildin mi?" diye sordu. Hazret-i İbrâhim:
“Bildim (Araftu)" cevabını verdi. Bu sebeple oraya Arafat adı verilmiştir.
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Züheyr der ki: Hazret-i İbrâhim Kâbe'yi inşa edip bitirince:
“Ey Rabbim! Kâbe'yi bitirdim. Bize hac usulerini göster" dedi. Allah,
Cibrîl'i gönderdi ve Cibrîl, Hazret-i İbrâhim'le hac yaptı. Kurban bayramı günü gelince İblis karşılarına çıktı. Cibrîl:
“İblis'e ufak taşlar at" deyince Hazret-i İbrâhim, İblis'e yedi tane küçük taş attı. Ertesi gün ve üçüncü gün de böyle oldu. Daha sonra Hazret-i İbrâhim, Sebîr (Mekke ile Mina arasında Mekke'ye giderken sağda kalan bir dağ) üzerine çıkarak:
“Ey Allah'ın kulları! Rabbinize icabet ediniz" diye seslendi. Züheyr der ki: (O günden bu yana) hep yeryüzünde en az yedi müslüman ve daha fazla müslüman bulunagelmiştir. Bu olmasa yer ve onun üzerindekiler helak edilir. Onun çağrısını ilk kabul edenler ise Yemenliler olmuştur.
el-Ezrakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid, âyette geçen (.....)sözünden manasının "Bize kurban keseceğimiz yerleri göster" demek olduğunu söyledi.
el-Cenedî, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir: Yüce Allah, Hazret-i İbrâhim'e:
“Kalk ve Benim için bir ev yap" buyurunca, Hazret-i İbrâhim:
“Ey Rabbim! Nereye yapayım?" diye sordu. Allah:
“Sana haber vereceğim" buyurup kendisine başı olan bir bulut gönderdi. Bulut:
“Ey İbrâhim! Rabbin sana bu bulutun ölçüsünü almanı emrediyor" dedi. Bunun üzerine Hazret-i İbrâhim buluta bakıp ölçüsünü aldı ve işlem bitince bulut:
“Ölçüyü aldın mı?" diye sordu. Hazret-i İbrâhim:
“Evet" cevabını verince bulut yükseldi ve Hazret-i İbrâhim sağlam zemine oturan bir temel açtı ve Ev'i inşâ etti. Bitirince:
“Ey Rabbim! Ev'i inşa ettim. Bize haccın usullerini göster" dedi. Allah ona hac yaptırması için Cibrîl'i gönderdi. Kurban bayramı günü gelince İblis karşısına çıktı. Cibrîl:
“Ona taş at!" deyince Hazret-i İbrâhim ona yedi taş attı. İkinci, üçüncü ve dördüncü gün de İblis karşısına çıkınca Hazret-i İbrâhim aynı şeyi yaptı. Sonra Cibrîl:
“Sebîr dağına çık!" deyince Hazret-i İbrâhim Sebir'e çıktı ve:
“Ey Allah'ın kulları! İcabet ediniz. Ey Allah'ın kulları! İtaat ediniz" diye seslendi. Denizler ötesinde kalbinde zerre ağırlığı kadar iman bulunan herkes onun bu çağrısını işitti ve:
“Buyur Allahım buyur! Sana itaat ettik. Allahım! Sana itaat ettik" dediler. Bu söz, Allah'ın Hazret-i İbrâhim'e hac esnasında söylemesini emrettiği sözlerden birisidir. O günden bu yana hep yeryüzünde en az yedi müslüman ve daha fazla müslüman bulunagelmiştir. Bu olmasa yer ve onun üzerindekiler helak edilir.
İbn Huzeyme, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, İbn Abbâs'tan merfu olarak şöyle bildirir: '"Hazret-i İbrâhim hac vazifesini yerine getirmek için gittiğinde Akabe'de Şeytan karşısına çıkınca ona yedi taş attı ve şeytan yerin dibine girdi. Sonra şeytan ikinci cemrenin yanında karşısına bir daha çıktı ve Hazret-i İbrâhim ona yedi taş atınca şeytan yerin dibine girdi. Sonra üçüncü cemrenin yanında karşısına bir daha çıktı. Hazret-i İbrâhim orada da Şeytana yedi taş attı ve şeytan yerin dibine girdi." İbn Abbâs der ki:
“Siz Şeytanı taşlamakla babanız İbrâhim'e tâbi olmaktasınız."
Tayâlisî, Ahmed, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildiriyor: İbn Abbâs der ki: Hazret-i İbrâhim'e nasıl hac yapacağı gösterilince, Safâ ile Merve arasında karşısına şeytan çıktı. Hazret-i İbrâhim onunla yarışıp kendisini yendi. Sonra Cibrîl Hazret-i İbrâhim'i götürüp Minâ'yı gösterdi ve:
“Burası insanların develerini çökerttiği yerdir" dedi. Akabe cemresine geldiklerinde karşısına Şeytan çıktı. Hazret-i İbrâhim ona yedi taş atınca ise gitti. Sonra orta cemreye gelince şeytan yine karşısına çıktı. Hazret-i İbrâhim ona yedi taş atınca ise gitti. Sonra küçük cemreye gelince şeytan yine karşısına çıktı. Hazret-i İbrâhim ona yedi taş atınca ise gitti. Sonra Cibrîl kendisini Cem' (Müzdelife) denilen yere götürdü ve:
“Burası Meş'aru'l-Harâm'dır" dedi. Sonra kendisini Arafat'a götürdü ve Hazret-i İbrâhim:
“Burasını bildim" dedi. Cibrîl:
“Burayı bildin mi?" diye sorunca, Hazret-i İbrâhim:
“Evet" cevabını verdi. Bu sebeple oraya Arafat denmiştir. Telbiyenin nasıl olduğunu biliyor musun? Hazret-i İbrâhim'e, insanlara hac etmeleri için seslenmesi emredilince dağlara emredildi ve dağlar eğildiler, köyler yükseldiler ve Hazret-i İbrâhim insanlara, hac etmeleri için seslendi.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, âyette geçen:
“...bize ibadet usullerimizi göster..." sözünü açıklarken şöyle dedi:
“Allah onlara, Arafatta vakfe yapmayı, Cem'den ifâda yapmayı, şeytan taşlamayı, Kâbe'yi tavaf etmeyi ve Safâ ile Merve arasında sa'yetmeyi öğretti."
129
"Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin."
Ahmed, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de, İrbâd b. Sâriye'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Hazret-i Âdem balçık olarak yatarken ben peygamberlerin sonuncusuydum. Size bunun başlangıcını haber vereyim. Atam İbrahim'in duası benim, İsa'nın müjdesi benim, annemin gördüğü rüya da benim. Bütün peygamber anaları böyle rüya görürler."
Ahmed, İbn Sa'd, Taberânî, İbn Merdûye ve Beyhakî, Ebû Umâme'den bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Senin ilk yaratılışın nasıldır?" diye sorduğumda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben, atam İbrâhim'in duası ve İsa'nın müjdesiyim. Annem, (beni dünyaya getirirken) kendisinden Şam saraylarını aydınlatan bir ışığın çıktığını gördü" buyurdu.
İbn Sa'd, Tabakât'ta ve İbn Asâkir Cuveybir tarikiyle Dahhâk'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Ben atam İbrahim'in duasıyım. Hazret-i İbrahim, Kâbe'nin temellerini yükseltirken: «Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin» demişti. "
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, âyette geçen "...onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder..." sözünü açıklarken şöyle dedi: Burada kastedilen Hazret-i Muhammed'in ümmetidir. Hazret-i İbrâhim'e:
“Duan kabul edilmiştir. Bu peygamber kıyamete yakın gelecektir" diye cevap verildi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'nin, âyette geçen "...onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder..." sözünde gönderilmesi istenen peygamberden kastın Hazret-i Muhammed olduğunu söylediğini bildirir.
İbn Ebî Hâtim'in, Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğine göre "...onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder..." âyetinde geçen kitaptan kasıt Kur'ân, hikmetten kasıt ise sünnettir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildiriyor: Katâde der ki:
“...onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder..." âyetinde geçen hikmetten kasıt sünnettir. Allah, Hazret-i İbrâhim'in duasını kabul etmiş ve onlara içlerinden, ismini ve nesebini bildikleri, kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkaracak ve doğru yolu gösterecek bir peygamber göndermiştir.
Ebû Dâvûd, Merâsil'de, Mekhûl'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah bana Kur'ânı ve onun iki katı kadar da hikmeti gönderdi" buyurduğunu nakleder.
İbn Cerîr'in İbn Cüreyc'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünün manası, şirkten temizlemek ve kurtarmaktır.
İbn Ebî Hâtim'in Ebu'l-Âliye'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünden, Yüce Allah'ın, intikam almada aciz olmadığı ve yapmak istediklerinde hikmet sahibi olduğu kastedilmiştir.
130
"Kendini bilmezden başkası İbrâhim'in dininden yüz çevirmez. And olsun ki, dünyada onu seçtik, şüphesiz o, âhirette de iyilerdendir."
İbn Ebî Hâtim bildiriyor, Ebu'l-Âliye, "Kendini bilmezden başkası İbrâhim'in dininden yüz çevirmez. And olsun ki, dünyada onu seçtik, şüphesiz o, âhirette de iyilerdendir" âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Yahudiler ve Hıristiyanlar, Hazret-i İbrâhim'in din ve şeriatinden yüzçevirip Allah'tan gelmemiş bir bid'at olarak yahudiliği ve hıristiyanlığı din diye kabul ettiler. Bu sebeple Yüce Allah, Hazret-i Muhammed'i İbrâhim'in diniyle gönderdi."
Abd b. Humeyd, Katâde'den aynı yorumu rivâyette bulundu.
İbn Cerîr'in, İbn Zeyd'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünden kastedilen, saadetten payı olmamaktır.
İbn Ebî Hâtim, Ebû Mâlik'in âyette geçen (.....) sözünden kastedilenin seçmek olduğunu söylediğini bildirir.
131
(Hazret-i) İbrâhîm’e Rabbi:
“Kendini teslim et (dininde ihlâslı ol).” dediği zaman (o şöyle) demişti:
“Kendimi âlemlerin Rabbine teslim ettim.”
132
"İbrâhîm bunu oğullarına vasiyet etti. Yakub da: «Oğullarım! Allah dini size seçti, sîz de ancak O na teslim olmuş olarak can verin» dedi."
İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhifte, Ebû Esîd b. Yezîd'den bildirir:
“Bu âyet Hazret-i Osmân'ın mushafında (.....) şeklinde değil, (.....) şeklinde şeddesizdir."
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "İbrâhim bunu oğullarına vasiyet etti..." âyetini açıklarken şöyle dedi:
“Hazret-i İbrâhim oğullarına Müslüman olmayı vasiyet etti. Hazret-i Yâkûb da oğullarına aynı şeyi vasiyet etmişti."
Sa'lebî'nin, Fudayl b. İyâd'dan bildirdiğine göre, âyette geçen "...ancak O'na teslim olmuş olarak can verin'" sözünden, Allah hakkında hüsnüzanda bulunarak ölmek kastedilmiştir.
İbn Sa'd Kelbî'nin şöyle dediğini bildirir:
“Hazret-i İbrâhim'in çocukları şunlardır: İsmâil, en büyük oğludur ve annesi Hacer'dir. Hâcer Kıptî'dir. İshâk'ın, annesi Sâre'dir. Meden, Medyen, Yekşân, Zimrân, Eşbak, Şûh, bunların annesi Âribe Araplardan olan Kantûrâ'dır. Yekşân, mekke'ye doğru gitmiş, Medyen, Medyen'de ikamet etmiş ve buraya kendisinin adı verilmiştir. Diğerleri başka memleketlere gitmişler ve Hazret-i İbrâhim'e:
“Ey babamız! İsmâil ve İshâk'ı yanında bıraktın, bizim ise gurbette yalnız kalmamızı emrettin" dediler. Hazret-i İbrâhim:
“Bana öyle emredildi" dedi ve onlara Allah'ın isimlerinden bazılarını öğretti. Çocukları, bu isimlerle Allah'tan yardım isterlerdi.
133
"Yoksa Yakub can verirken sizler yanında mı idiniz? O, oğullarına: «Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?» dîye sormuştu; Onlar da: «Senin Tanrına ve ataların İbrâhim, İsmâil, İshak'ın Tanrısı olan tek Tanrıya kulluk edeceğiz, bizler O'na teslim olmuşuzdur» demişlerdi."
İbn Ebî Hâtim'in Ebu'l-Âliye'den bildirdiğine göre âyette kitab ehli kastedilmiştir.
İbn Ebî Hâtim, Hasan(-ı Basrî)'nin, "Yoksa Yakub can verirken sizler yanında mı idiniz? O, oğullarına: «Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?» diye sormuştu; Onlar da: «Senin Tanrına ve ataların İbrâhim, İsmâil, İshâk'ın Tanrısı olan tek Tanrıya kulluk edeceğiz, bizler O'na teslim olmuşuzdur» demişlerdi" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:
“Ne Yahudiler, ne Hıristiyanlar, ne de insanlardan başkası, Hazret-i Yâkûb vefat anında oğullarından Allah'tan başkasına tapmamaları konusunda ahid aldığı zaman orada değildi. Buna rağmen Hazret-i Yâkûb'un onlardan ahit aldığına ve oğullarının da Allah'a ibadet edeceklerini Müslüman olduklarını ikrar ettiklerine şahitlik ettiler.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Dede, baba gibidir" der ve:
“...Onlar da: «Senin Tanrına ve ataların İbrâhim, ismâil, İshâk'ın Tanrısı olan tek Tanrıya kulluk edeceğiz, bizler O'na teslim olmuşuzdur» demişlerdi" âyetini okurdu.
İbn Cerîr, İbn Zeyd'in bu âyet hakkında şöyle dediğini bildirir: Yüce Allah'ın Hazret-i İbrâhim'in çocuklarını sayarken Hazret-i İsmâil'den başlaması onun en büyükleri olması sebebiyledir" denirdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“Bu âyette amcadan (Hazret-i İsmâil) baba olarak bahsedilmiştir" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b:
“ dayı ve amca, baba gibidir" deyip:
“...Onlar da: «Senin Tanrına ve ataların İbrâhim, İsmâil, İshâk'ın Tanrısı olan tek Tanrıya kulluk edeceğiz, bizler O'na teslim olmuşuzdur» demişlerdi" âyetini okudu.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), bu âyeti (.....) şeklinde "Babaların" yerine "Baban" olarak okurdu.
134
"Onlar geçmiş birer ümmettir. Kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Onların yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz."
İbn Ebî Hâtim'in Ebu'l-Âliye'den bildirdiğine göre âyette geçen ümmetten kasıt, Hazret-i İbrâhim, İsmâil, İshâk, Yâkûb ve Sıbtlar ("Torunlar")'dır.
135
«Yahudi veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulaşınız» dediler. De ki:
“Hayır, muvahhid olarak İbrâhim'in dinine (uyarız),- o şirk koşanlardan değildi."
İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Abdullah b. Sûriyâ el-A'var, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hidâyet bizim üzerinde bulunduğumuz yoldan başkası değildir. Ey Muhammed, sen bize uy ki hidâyete eresin" dedi. Hıristiyanlar da aynı şeyi söyleyince, «Yahudi veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulaşınız» dediler. De ki:
“Hayır, muvahhid olarak İbrâhim'in dinine (uyarız); o şirk koşanlardan değildi" âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünün manası "Hac yapan" demektir.
İbn Ebî Hâtim'in Muhammed b. Ka'b'dan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünün manası "doğru yol" demektir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir:
“Âyette geçen (.....) sözünün manası "Tâbi olan" demektir.
İbn Ebî Hâtim, Husayf'tan, hanif sözünün manasının muhlis olduğunu söylediğini bildirir.
İbn Ebî Hâtim, Ebû Kılâbe'nin şöyle dediğini bildirir:
“Hanif, bütün peygamberlere iman eden kişidir."
İbnu'l-Münzir, Süddî'den bildirir:
“Kur'ân'da geçen her (.....) sözünün manası Müslüman, sözünün manası ise hac eden Müslümanlardır."
Ahmed, Ebû Umâme'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ben müsamahakâr olan hanif dinle gönderildim" buyurduğunu nakleder."
Ahmed, Buhârî, el-Edebu'l-Müfred ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Allah'ın Resûlü! Allah katında hangi dinler daha sevimlidir?" diye sorulunca, "Hanif ve müsamahakâr olan (îslam) dinidir" cevabını verdi.
Ubey en-Nersî, el-Ğarâib'de, Hâkim, Târih'te, Ebû Mûsa el-Medîynî, Mu'cem es-Sahâbe'de ve İbn Asâkir, Esad b. Abdillah b. Mâlik el-Huzâî'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Hanif ve müsamahakâr olan (İslam) dinidir" buyurduğunu nakleder.
136
"Deyin ki:
“Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İs-hak'a, Yakub'a ve Esbat'a indirilene, Mûsa'ya, İsa'ya verilenlere ve bütün peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onlardan birini diğerinden ayırdetmeyiz. Biz ona teslim olmuşuzdur."
İbn Ebî Hâtim, Ma'kil b. Yesâr'dan Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Tevrata, Zebûr'a ve İncîl'e iman edin ve Kur'ân sizin için yeterli olsun" buyurduğunu nakleder.
Ahmed, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Beyhakî, Sünen'de bildiriyor: İbn Abbâs der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah namazının birinci rekât (sünnet)inde, "Biz Allah'a ve bize indirilene iman ettik..." âyetini, ikinci rekatta da, "...Biz Allah'a iman ettik, şahid ol ki, biz Müslümanlarız" âyetini okurdu.
Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah namazının birinci rekât (sünnet)inde, "Deyin ki: Biz Allah'a, bize indirilene, İbrâhim'e, İsmâil'e, İshak'a, Yakub'a ve Esbat'a indirilene, Mûsa'ya, İsa'ya verilenlere ve bütün peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onlardan birini diğerinden ayırdetmeyiz. Biz ona teslim olmuşuzdur" âyetini, ikinci rekatta da, "De ki: «Ey Kitap ehli! Ancak Allah'a kulluk etmek, O'na bir şeyi eş koşmamak, Allah'ı bırakıp birbirimizi rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin». Eğer yüz çevirirlerse: «Bizim müslüman olduğumuza şahid olun» deyin" âyetini okurdu."
Vekî'nin bildirdiğine göre Dahhâk şöyle der: Hanımlarınıza, çocuklarınıza ve hizmetçilerinize Kur'ân'da adı geçen peygamberlerin ismini öğretiniz ki onlara iman etsinler. Çünkü Allah onlara iman edilmesini emretmişti ve:
“Deyin ki: Biz Allah'a, bize indirilene, İbrâhim'e, İsmâil'e, ishak'a, Yakub'a ve Esbat'a indirilene, Mûsa'ya, İsa'ya verilenlere ve bütün peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onlardan birini diğerinden ayırdetmeyiz. Biz ona teslim olmuşuzdur" buyurmuştur."
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Abbâs:
“Esbât, Yâkûb'un oğullarıdır. Bunlar on iki kişiydi ve her birisinin soyundan bir ümmet gelmiştir" dedi.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildirir:
“Esbât, Yâkub'un oğulları: Yûsuf, Bünyamîn, Rûbil, Yahûda, Şem'un, Levi, Dân, Kahâs, Kûz ve Bâliyûn'dur."
Taberânî, Ebû Nuaym ve İbn Asâkir, Abdullah b. Abdissumâlî'den, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:
“Eğer şu on iki kişi olan Hazret-i İbrâhim, İsmâil, İshâk, Yâkûb, Esbât, Mûsa, İsa ve Meryem dışında, ümmetimin bir kısmından önce Cennete kimse giremeyecektir diye yemin etsem doğru yemin etmiş olurum. "
137
"Eğer onlar da sîzin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse hidâyet bulurlar. Ve eğer yüzçevirirlerse onlar ancak muhalefettedirler. Onlara karşı Allah sana yeter. O hakkıyla işiten, kemâliyle bilendir."
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta bildirir: İbn Abbâs der ki: (.....) "Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse hidâyet bulurlar" demeyiniz. Çünkü Allah'ın benzeri yoktur. Siz (.....) "Eğer onlar sizin iman ettiğinize iman ederlerse hidâyet bulurlar" deyiniz.
İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhifte ve Hatîb, Tarih'te Ebû Cemre'den bildiriyor: İbn Abbâs, bu âyeti: (.....) şeklinde okurdu.
İbn Ebî Hâtim'in, Ebu'l-Âliye'den bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünün manası ayrılıktır.
Hâkim, İbn Abbâs'tan bildirir:
“Otururken, Hazret-i Osmân gelince Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Osmân! Bakara Sûresini okurken öldürüleceksin ve kanından bir damla (.....) ayetine düşecektir" buyurdu. Zehebî, el- Müstedrek'in muhtasarında:
“Bu kesinlikle yalandır. Senedinde Ahmed b. Muhammed b. Abdilhamid el-Cu'fî vardır ve o da hadis uydurmakla itham edilmiştir" dedi.
İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhifte, Ebu'l-Kâsım b. Bişrân, el-Emâlî'de, Ebû Nuaym, el-Ma'rife'de ve İbn Asâkir, Benî Esed'in azatlılarından Ebû Sa'id'den bildirir: Mısırlılar Hazret-i Osman'ın yanına girdiklerinde mushaf önünde duruyordu. Ellerine kılıçla vurduklarında kanı (.....) âyetinin üzerine aktı. Bunun üzerine Hazret-i Osmân ellerini uzatıp:
“Vallahi! Mufassal sûreleri ilk olarak bu el yazmıştır" dedi.
İbn Ebî Hâtim, Nâfi b. Ebî Nuaym'ın şöyle dediğini bildirir: Halifelerden birisi bana Osmân b. Affân'ın mushafını gönderince:
“İnsanların söylediğine göre Hazret-i Osmân öldürüldüğünde mushaf kucağındaydı ve kanı (.....) âyetinin üzerine düşmüştü" dedim. Nâfi der ki:
“Bu âyetin üzerindeki kanı gözlerimle gördüm."
Abdullah b. Ahmed, Zühd'ün zevâidinde, Amra binti Erta'a el- Adevıyye'den bildirir: Hazret-i Osmân'ın öldürüldüğü yıl, Hazret-i Âişe ile beraber Mekke'ye gitmek için yola çıktım. Medine'ye uğradık ve Hazret-i Osmân öldürülürken kucağında olan Mushafı gördük. Kanının ilk damlası (.....) âyetinin üzerine düşmüştü. Daha sonra Hazret-i Osmân'ı öldürenlerden hiç biri normal ölümle ölmedi.
138
"Allah'ın (verdiği) rengiyle boyandık. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O'na kulluk ederiz (deyin)"
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen boya'dan kasıt, Allah'ın dinidir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in'in Mücâhid'den bildirdiğine göre âyette geçen boya'dan kasıt, Allah'ın insanları yarattığı İslam fıtratıdır.
İbn Merdûye ve Diyâu'l-Makdisî'nin, el-Muhtâra'da, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“İsrailoğulları:
“Ey Mûsa! Rabbin boya yapar mı?" diye sorunca, Hazret-i Mûsa:
“Allah'tan korkunuz" bcevabını verdi. Bunun üzerine yüce Allah:
“Ey Mûsa! Onlar, "Rabbin boyar mı?" diye soruyorlar, onlara:
“Evet boyar" de. Ben, bütün renkleri boyarım. Kırmızı, beyaz, siyah hepsi de benim boyamamladır" buyurdu." Bu konuda Yüce Allah Peygamberine:
“Allah'ın (verdiği) rengiyle boyandık. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O'na kulluk ederiz (deyin)" âyetini indirdi.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de İbn Abbâs'tan aynı hadisi mevkuf olarak naklettiler.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Yahudiler çocuklarını Yahudi boyasıyla ve Hıristiyanlar çocuklarını (vaftiz ederek) boyuyorlardı. Allah'ın boyası ise İslam'dır. Allah'ın İslam boyasından daha güzeli ve temizi yoktur. İslam, Allah'ın Hazret-i Nûh'u ve ondan sonra gelen peygamberleri kendisiyle gönderdiği dindir."
İbnu'n-Neccâr, Tarih Bağdâd'da İbn Abbâs'tan bildirir:
“Âyette geçen Allah'ın boyasından kastedilen beyaz renktir."
139
Bkz. Ayet:141
140
Bkz. Ayet:141
141
"De kî: Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O na gönülden bağlananlarız. Yoksa siz, İbrâhim, İsmâil, tshak, Ya'kub ve esbâtın yahudi, yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz."
İbn Ebî Hâtim'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyete geçen (.....) sözünün manası, tartışmaktır.
İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre âyette geçen (.....) sözünün manası, mücadele etmektir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?" âyeti hakkında şöyle dedi:
“Bu âyet, Yahudilerin, Hazret-i İbrâhim, İsmâil ve onlarla zikredilen kişiler için:
“Bunlar Yahudi veya Hırıstiyandı" deyince, Yüce Allah, onların yalancı olduğunu bildiğinden:
“Eğer yanınızda buna dair şahit varsa onu gizlemeyiniz" buyurdu.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'nin, "Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?" âyeti hakkında şöyle dediğini bildirir:
“Âyette bahsedilen kişiler, Kitab ehlidir. Onlar İslamın Allah'ın dini olduğunu bildikleri halde bunu gizlediler. Hazret-i Muhammed'in, Allah'ın Resûlü olduğunu bildikleri halde bunu gizleyip Yahudiliği ve Hıristiyanlığı seçtiler."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî):
“Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?" âyeti hakkında şöyle dedi:
“Onların yanında, peybamberlerinin Yahudilik ve Hıristiyanlıktan uzak olduğunu gösteren şehitler vardı."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde ve Rabî:
“Onlar bir ümmetti; gelip geçti..." âyetinde kastedilenlerin, Hazret-i İbrâhim, İsmâil, İshâk, Yâkûb ve Esbât olduğunu söylediler.
İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûyeh'nin Ebu'l-Melîh'ten bildirdiğine göre bir topluluğun ümmet olabilmesi için sayılarının en az kırk ile yüz arasında olması gerekir.
142
"İnsanlardan bîr kısım beyinsizler: Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir? diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir"
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, en- Nâsih ve'l-Mensûh'de, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbn Hibbân ve Beyhakî, Sünen'de, Berâ b. Âzib'ten bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hicreti sırasında Medine'ye geldiği zaman ilk önce Ensâr'dan dayılarının yanında kaldı. Hicretten sonra on altı veya on yedi ay boyunca kıble olarak Beytu'l- Makdis'e doğru namaz kıldı. Ancak kıblenin Kabe'ye doğru çevrilmesini ve oraya doğru namaz kılmayı da çok istiyordu. Kabe'ye doğru ilk kıldığı namaz da bir ikindi namazı idi. Müslümanlardan bir grupla birlikte yeni kıbleye doğru namaz kılmıştı. Onunla birlikte namazı kılan biri mescitten çıktıktan sonra başka bir mescitte ikindi namazını kılan bir cemaatle karşılaştı. Henüz rükûda idiler. Onlara:
“Allah da şahit olsun ki Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte Kabe'ye doğru namaz kıldım" deyince, cemaat namazını bozmadan Beytu'l- Makdis'ten Kâbe'ye doğru döndü.
Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Beytu'l-Makdis'e doğru namazı kılması Yahudiler ile Ehli kitabın çok hoşuna gidiyordu. Ancak kıble, Kâbe'ye doğru değiştirilince bu durumu beğenmeyip hoş karşılamadılar.
Kıble değişmeden önce, önceki kıbleye göre namaz kılan, daha önceleri şehit düşmüş kişiler vardı. Onların kıldıkları namaz konusunda ne diyeceğimizi bilmiyorduk. Bunun üzerine:
“...Allah ibadetlerinizi boşa çıkaracak değildir. Doğrusu Allah insanlara şefkat gösterir, merhamet eder" âyeti nazil oldu.
İbn îshâk, Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, Berâ'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) önceleri Beytu'l-Makdis'e doğru namazını kılardı. Ancak göğe doğru çokça bakıp Yüce Allah'ın kıbleyi Kabe'ye doğru çevirmesini temenni eder ve bu yöndeki emri bekler dururdu. Sonunda:
“Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir..." âyeti nazil oldu.
Müslümanlardan bazıları:
“Kıblenin değişmesinden önce vefat eden Müslümanların durumu ile daha önce Beytu'l-Makdis'e doğru kıldığımız namazların hükmünü bilmeyi isterdik" deyince:
“... Allah ibadetlerinizi boşa çıkaracak değildir. Doğrusu Allah insanlara şefkat gösterir, merhamet eder" âyeti nazil oldu.
Aklı kıt bazı kimseler (Ehl-i kitâb'dan olanlar):
“Daha önceki kıblelerini değiştirmelerine sebep olan ne ki?" diye söylenmeye başlayınca da:
“İnsanlardan bir kısım beyinsizler: «Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir?» diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir" âyeti nazil oldu.
Tirmizî, Nesâî, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Dârakutnî ve Beyhakî, Berâ'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hicretten sonra on altı veya on yedi ay boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kıldı. Ancak Kabe'ye doğru namaz kılmayı arzu eder ve bu yönde bir emrin gelmesi beklentisiyle yüzünü göğe çevirirdi. "Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir..." âyeti nazil olunca da namazlarda yönünü Kâbe'ye doğru çevirmeye başladı.
Aklı kıt bazı kimseler (Yahudiler):
“Daha önceki kıblelerini değiştirmelerine sebep olan ne ki?" diye söylenmeye başlayınca da:
“... De ki: Doğu da, batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir" âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs, en-Nâsih ve'l- Metısûh'de ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Kur'ân'da ilk neshedilen hüküm, kıble konusundaki hükümdür. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret ettiği zaman Medine ahalisinin çoğu Yahudi idi. Yüce Allah'ın, namazlarda kıble olarak Beytu'l-Makdis'e doğru yönelmeyi emretmesi Yahudileri çok sevindirmişti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu emir üzerine on küsur ay boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namazlarını kıldı. Ancak Hazret-i İbrâhim'in kıblesine (Kâbe'ye) doğru namaz kılmayı arzu ederdi. Bunun için de Allah'a dua eder, bu yönde bir emrin inmesi için de göğe bakıp dururdu. Sonrasında:
“Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin..." âyeti nazil oldu.
Ancak Yahudiler bu yeni emirden rahatsız oldular ve:
“Daha önceki kıblelerini değiştirmelerine sebep olan ne ki?" diye söylenmeye başladılar. Bunun üzerine:
“...De ki: Doğu da, batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir" âyeti nazil oldu. Yüce Allah bu konuda yine:
“...Nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır.,." buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, en-Nâsih'de, en-Nehhâs ve Beyhakî, Sünen'de, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'deyken, Kâbe hemen yanı başında olmasına rağmen namazları Beytu'l-Makdis'e doğru kılardı. Medine'ye hicretten sonra da on altı ay boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kılmaya devam etti. Sonrasında Yüce Allah onu Kabe'ye doğru yöneltti."
Ebû Dâvud, en-Nâsih'de İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Kur'ân'da ilk neshedilen hüküm kıble konusundaki hükümdür. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) önceleri namazında, Yahudilerin de kıblesi olan Beytu'l-Makdis'teki kayaya doğru yöneliyordu. Yahudiler, gönderildiği dine iman etsinler, kendisine tabi olsunlar ve ümmi olan Arapları (kıbleye yönelik tartışmalardan yana) rahat bıraksınlar diye hicretten sonra on yedi ay boyunca yine aynı yöne doğru namazlarını kıldı. Sonrasında bu konuda:
“Doğu da, batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır" âyeti ile:
“Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin. Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rab'lerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir" âyeti nazil oldu."
Aynı rivayeti İbn Cerîr de İkrime'den mürsel olarak zikretmiştir.
Ebû Dâvud, en-Nâsih'de Ebu'l-Âliye'den bildiriyor: Bir defasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) semaya doğru baktı ve Cebrâil'e (aleyhisselam):
“Yüce Allah'ın beni Yahudilerin kıblesinden başka bir kıbleye yöneltmesini isterdim" buyurdu. Cebrâil de (aleyhisselam):
“Ben de senin gibi bir kuldan öte değilim. Bu konuda bana emredilenden başka sana yardımda bulunamam. Ama Rabbine dua et ve bunu O'ndan dile!" karşılığını verdi. Sonrasında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dilediği konuda Cebrâil (aleyhisselam) bir emir getirir diye semaya bakıp durmaya devam etti. Bunun üzerine:
“Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin. Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rab'lerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir" âyeti nazil oldu ki âyetle:
“Dilediğin konuda yeni bir şey gelir diye devamlı olarak göğe bakıp duruyorsun. O halde namazlarında yönünü Mescid-i Haram'a (Kâbe'ye) doğru çevir. Yeryüzünde her nerede olursanız olun namazlarınızda yönünüzü Kâbe'ye doğru çevirin" deniliyordu.
İbn İshâk, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Delâil'de İbn Abbâs'tan bildiriyor: Kıblenin Şam (Beytu'l-Makdis) tarafından Kâbe'ye doğru çevrilmesi, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicretinden on yedi ay sonra, Receb ayında gerçekleşti. Kıblenin değişmesinin ardından Rifâ'a b. Kays, Kurdum b. Amr, Kab b. el-Eşref, Nâfi' b. Ebî Nâfi', Ka'b b. el-Eşref'in müttefiki Haccâc b. Amr, Rabî' b. Ebi'l-Hukayyik ve Kinâne b. Ebi'I-Hukayyik, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelip:
“Ey Muhammed! Daha önceki kıbleyi değiştirmenin sebebi nedir? Hâlbuki sen İbrahim'in dini ve yolu üzerinde olduğunu iddia ediyordun! Önceki kıbleye geri dön ki bunu yaparsan getirdiğin dini tasdik eder sana tabi oluruz" dediler. Bu istekleriyle de aslında Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) dininde fitneye sürüklemek istiyorlardı.
Bunun ardından şu âyetler nazil oldu:
“İnsanlardan bir kısım beyinsizler: «Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir?» diyecekler. De ki: Doğu da, batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir. Böylece sizi insanlara şahid ve örnek olmanız için sizi mutedil bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahit ve örnektir. Senin yöneldiğin yönü, Peygambere uyanları, cayacaklardan ayırt etmek için kıble yaptık. Doğrusu Allah'ın yola koyduğu kimselerden başkasına bu ağır bir şeydir. Allah ibadetlerinizi boşa çıkaracak değildir. Doğrusu Allah insanlara şefkat gösterir, merhamet eder. Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir; bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin. Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rab'lerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir. Sen, Kitap verilenlere her türlü delili getirsen, yine de kıblene uymazlar; sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. And olsun ki, eğer sana gelen ilimden sonra onların heveslerine uyarsan, şüphesiz o zaman zulmedenlerden olursun. Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden birtakımı bile bile gerçeği gizlerler. Hak (ancak) Rabbindendir. Artık, sakın şüpheye düşenlerden olma!"
Bu âyetlerle de Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) tabi olanlar ile ondan yüz çevirecekleri deneyip belirlemek için böylesi bir değişikliğe gidildiği, Yüce AH ah tarafından ayakları bu yolda sabit kılınanların dışında kalan kişiler için böylesi bir değişikliğin ağır geleceği ifade edilmiştir. Yine daha önceki kıbleye doğru kılınan namazların, bu yönde Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) tasdik edip ona tabi olmanın heba edilmeyeceği ve hepsinin de mükâfatının verileceği bildirilmiştir.
Vekî', Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, en-Nâsih'de, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Berâ'dan bildiriyor:
“İnsanlardan bir kısım beyinsizler: Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir? diyecekler.." âyetinde söz konusu olan insanlar, Yahudi'lerdir."
Ebû Dâvud, en-Nâsih'de, Mücâhid'den naklen İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildiriyor:
“Kur'ân'da ilk neshedilen hüküm, kıble konusundaki hükümdür. Ardından nazil olan âyetle ilk tutulan oruç şekli (Aşure orucu) neshedildi,"
Taberânî, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraberindeki Müslümanlar hicretten sonra on altı ay boyunca Beytu'l- Makdis'e doğru namazlarını kıldılar. Sonrasında kıble, Kâbe'ye doğru değiştirildi."
Beyhakî, Delâil'de Zührî'den bildiriyor: Kıble, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'den Medine'ye çıkışından on altı ay sonra Receb ayında Beytu'l- Makdis'ten Mescid-i Harâm'a (Kâbe'ye) çevrildi. Öncesinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Beytu'l-Makdis'e doğru namazlarını kılardı ancak kıblenin Kâbe'ye doğru çevrilmesini temenni eder ve göğe bakıp durarak bu yönde bir emrin gelmesini beklerdi. Kıblenin Kâbe'ye doğru çevrilmesinden sonra Yüce Allah:
“İnsanlardan bir kısım beyinsizler: «Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir?» diyecekler. De ki: Doğu da, batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir" âyeti ile sonraki âyetleri indirdi.
Kıblenin değişmesinden sonra Yahudiler, Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) kastederek:
“Adam memleketini, babasının evini ve geride bıraktıklarını çok özlemiş ki sonunda kıblesini de o tarafa doğru değiştirdi. Nasıl oluyor da bazı zamanlar bir yöne bazı zamanlar da başka bir yöne doğru namaz kılıyorlar?" demeye başladılar.
Sahabeden de bazıları:
“Daha önce Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kılan ve bu şekilde vefat edenlerin namazlarının durumu ne olacak?" diye sormaya başlayınca müşrikler buna sevindi ve birbirlerine:
“Muhammed yeni dininde tereddüt etmeye ve karıştırmaya başladı. Sizin dininize geri dönmesi pek yakındır" demeye başladı. Bunun üzerine Yüce Allah söz konusu âyetleri indirdi.
İbn Cerîr, Süddî'den bildiriyor: Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) namazlarda kıble olarak Beytu'l-Makdis'ten Mescid-i Haram'a (Kâbe'ye) yönelmesi emri inince bu konuda insanlar üç farklı tavırla karşılık verdiler. Münafıklar:
“Bunlara ne oluyor? Bir süredir yöneldikleri kıbleyi bırakıp şimdi faklı bir yönü seçtiler" dediler. Müslümanlar da:
“Keşke eski kıbleye doğru namazlarını kılmış ve bu şekilde vefat etmiş kardeşlerimizin durumlarını bilseydik. Acaba Yüce Allah bizlerin ve onların kıldığı namazları kabul etti mi, etmedi mi?" dediler.
Yahudiler:
“Muhammed memleketini, doğup büyüdüğü yerleri özlemiş olmalı! Şayet bizim kıblede kalmış olsaydı belki de çok zamandır beklediğimiz peygamberimiz kendisi olabilirdi" dediler. Mekke müşrikleri ise:
“Muhammed dini konusunda şaşkınlık içinde. Kıblesini sizlere doğru çevirdi. Sizin ondan daha doğru bir yolda olduğunuzu anladı. Dininize girmesi de pek yakındır" demeye başladılar.
Bunun üzerine Yüce Allah, münafıklar konusunda:
“İnsanlardan bir kısım beyinsizler: «Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir?» diyecekler. De ki: Doğu da, batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir. Böylece sizi insanlara şahid ve örnek olmanız için sizi mudetil bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahid ve örnektir. Senin yöneldiğin yönü, Peygambere uyanları, cayacaklardan ayırt etmek için kıble yaptık. Doğrusu Allah'ın yola koyduğu kimselerden başkasına bu ağır bir şeydir. Allah ibadetlerinizi boşa çıkaracak değildir. Doğrusu Allah insanlara şefkat gösterir, merhamet eder" âyetlerini indirdi. Diğerleri için de bundan sonraki âyetleri indirdi.
Mâlik, Ebû Dâvud, en-Nâsih'de, İbn Cerîr ve Beyhâkî, Delâil'de Saîd b. el- Müseyyeb'den bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicretinden sonra on altı ay boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kıldı. Bedir savaşına iki ay kala da kıble Kâbe'ye doğru çevrildi."
İbn Adiy ve Beyhakî, Sünen ve Delâil'de Saîd b. el-Müseyyeb'den bildiriyor: Sa'd b. Ebî Vakkâs'ın şöyle dediğini işittim:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicretinden sonra on altı ay boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kıldı. Bedir savaşına iki ay kala da kıble Mescid-i Haram'a doğru çevrildi."
Ebû Dâvud, en-Nâsih'de Saîd b. Abdilazîz'den bildiriyor:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hicretten sonra Rabiulevvel ayından diğer yılın Cemaziyelahir ayına kadar (on altı ay) Beytu'l-Makdis'e doğru namazlarını kıldı."
İbn Cerîr, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildiriyor:
“Ensâr, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz Medine'ye gelmeden üç yıl öncesinden Beytu'l- Makdis'e doğru namazlarını kılarlardı. Hazret-i Peygamber de (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret ettikten sonra on altı ay boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kıldı."
İbn Cerîr, Muâz b. Cebel'den bildiriyor:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret ettikten sonra on üç ay boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namazlarını kıldı."
İbn Cerîr, Enes'ten bildiriyor:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret ettikten sonra dokuz veya on ay boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namazlarını kıldı. Bir defasında Medine'de öğle namazını kılıyordu. İlk iki rekatını Beytu'l-Makdis'e doğru kıldırdıktan sonra (son iki rekatında) Kâbe'ye doğru döndü. Bunun üzerine Yüce Allah'ın da bildirdiği gibi sefihler:
“...Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir?" demeye başladılar."
Buhârî'nin bildirdiğine göre Enes:
“Her iki kıbleye doğru namaz kılanlardan, benden başka hiç kimse hayatta kalmadı" demiştir.
Ebû Dâvud, en-Nâsih'de, Ebû Ya'lâ ve Beyhakî, Sünen'de Enes'ten bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashabı Beytu'l-Makdis'e doğru namazlarını kılıyorlardı. "...Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir..."âyeti nazil olduktan sonra Müslümanlardan biri Seleme oğullarının mescidinde Beytu'l-Makdis'e doğru sabah namazını kılan bîr cemaatle karşılaştı. Bunun üzerine rükûda olan cemaate iki defa:
“Haberiniz olsun! Kıble Kâbe'ye doğru çevrildi" dedi. Onlar da namazlarını bozmadan rükûda iken yönlerini Kâbe'ye doğru çevirdiler.
Mâlik, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, en-Nâsih'de ve Nesâî, İbn Ömer'den bildiriyor: Müslümanlar Kubâ'da sabah namazını kılarken yanlarına biri geldi ve:
“Gece vakti Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiy indi. İnen vahiyde de namazlarda kıble olarak Kâbe'ye doğru yönelmesi emredildi. Onun için siz de Kâbe'ye doğru dönün" dedi. O sırada cemaat Şam'a (Beytu'l- Makdis) doğru namazını kılmaktaydı. Bu sözün ardından namazlarını bozmadan Kâbe'ye doğru döndüler.
Zübeyr b. Bekkâr, Ahbâru'l-Medine'de Osmân b. Abdirrahman'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaza kalkacağı zaman önce kıble konusunda yeni bir emrin gelip gelmeyeceğini görmek üzere az bir beklerdi. Bunun yanında ehli kitabın âdetlerinden olan ve haklarında herhangi bir emir veya yasak bulunmayan bazı şeyleri de yapardı. Bir defasında Mescid'inde öğle namazını kılarken, iki rekatı kıldıktan sonra Cebrail (aleyhisselam) geldi ve Kâbe'ye doğru namazını kıl, anlamında ona işarette bulundu. Cebrâil de (aleyhisselam) Kâbe'ye doğru namaz kıldı. Ardından:
“Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir; bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin. Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rgb'lerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir"' âyeti nazil oldu.
Bu değişimin ardından münafıklar:
“Muhammed memleketini ve kavmini çok özlemiş" dediler. Müşrikler de:
“Muhammed Kâbe'yi kendisine kıble, bizi de bu işte bir aracı kılmak istiyor. Zira bizim dinimizin onun dininden daha doğru olduğunu anladı" dediler. Yahudiler ise:
“Mûsa'nın, Yâkub'un ve diğer peygamberlerin kıblesi olan kıbleyi bırakıp da Mekke'yi kıble olarak edinmenize sebep olan şey nedir? Vallahi siz yolunuzu şaşırmışsınız!" dediler.
Müminler de:
“Bizlerden önce vefat eden Müslümanlar vardı. Ancak onlarla aynı kıbleye doğru yönelip yönelmediğimizi bilmiyoruz" demeye başlayınca Yüce Allah bu konuda:
“İnsanlardan bir kısım beyinsizler: «Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir?» diyecekler. De ki: Doğu da, batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir. Böylece sizi insanlara şahid ve örnek olmanız için sizi mûtedil bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahid ve örnektir. Senin yöneldiğin yönü, Peygambere uyanları, cayacaklardan ayırdetmek için kıble yaptık. Doğrusu Allah'ın yola koyduğu kimselerden başkasına bu ağır bir şeydir. Allah ibadetlerinizi boşa çıkaracak değildir. Doğrusu Allah insanlara şefkat gösterir, merhamet eder" âyetlerini indirdi.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, Katâde'den bildiriyor: Kıble konusunda Yüce Allah insanları bir bakıma sınadı ve doğru olanı ortaya çıkardı. Ensâr, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye henüz gelmeden iki yıl boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namazlarını kıldılar. Allah Resûlü de hicretinden sonra on altı ay boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namazlarını kıldı. Sonrasında Yüce Allah kıbleyi Kâbe'ye, Beytu'l-Harâm'a doğru çevirdi.
Kıblenin bu şekilde değişmesinden sonra bazıları:
“Önceki kıbleyi bırakıp da yeni bir kıble edinmelerinin sebebi ne ki? Herhalde adam (Muhammed) doğup büyüdüğü yerleri özledi" dediler. Cevap niteliğinde Yüce Allah:
“... De ki: Doğu da, batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir" âyetini indirdi.
Bazıları da:
“Eski kıble değiştirilip Beytu'l-Harâm'a doğru çevrildi. Peki, ilk kıbleye doğru yaptığımız ibadetlerin durumu ne olacak?" diye sormaya başlayınca, Yüce Allah:
“...Allah ibadetlerinizi boşa çıkaracak değildir" âyetini indirdi.
Yüce Allah da samimi bir şekilde kendisine iman edenlerin, takdirlerine teslimiyet gösterenlerin belirlenmesi noktasında kullarını dilediği emirlerle sınayabilir. Kimlerin verdiği emre itaat edeceğini, kimlerin de bu emirlere karşı geleceğini ortaya çıkarabilir.
İbn Sa'd ile İbn Ebî Şeybe, Umâra b. Evs el-Ensârî'den bildiriyor: Yatsı namazlarından birini kılarken mescidin kapısına adamın biri gelip durdu ve:
“Namazın Kâbe'ye doğru kılınması farz kılındı" dedi. Bunun üzerine bize namazı kıldıran imam Kâbe'ye doğru döndü. Ardından erkekler, kadınlar ve çocuklar da namazlarını bozmadan Kâbe'ye doğru döndüler.
İbn Ebî Şeybe ile Bezzâr, Enes b. Mâlik'ten bildiriyor: Namaz kıldığımız sırada Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) münadisi geldi ve:
“Kıble Kâbe'ye doğru değiştirildi" dedi. İmam namazın iki rekatını kıldırmıştı. Bu sözün ardından cemaat olarak Kâbe'ye doğru döndük ve kalan iki rekatı oraya doğru kıldık.
İbn Sa'd, Muhammed b. Abdillah b. Cahş'tan bildiriyor:
“Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte her iki kıbleye de namaz kıldım. Öğle namazını kıldığımız sırada kıble Kâbe'ye doğru çevrildi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) namazda iken Kâbe'ye doğru yönelince biz de arkasında oraya doğru döndük."
İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'den bildiriyor:
“...O dilediğini doğru yola iletir" âyetinde doğru yola iletmekten kasıt, dilediği kimselere, şüphelerden kurtaracak, dalâlete düşmekten alıkoyacak ve fitnelere maruz kalmaktan koruyacak bir çıkış yolu göstermesidir."
Ahmed ve Beyhakî, Sünen'de, Hazret-i Âişe'den naklen bildirdiklerine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ehli Kitab, onların heba edip bizlere ihsan edilen Cuma namazı, onların heba edip bizlere ihsan edilen kıble ve imamımızın ardında «Amin» dememiz konusunda bizleri kıskandıkları kadar hiç bir şey için kıskanmazlar" buyurmuştur.
Taberânî, Osmân b. Huneyf'ten bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret etmeden önce Mekkelileri herhangi bir amelle mükellef kılmadan sadece söz ile Allah'a imana, kendisini tasdike, kıble olarak da Beytu'l-Makdis'i kabul etmeye davet ederdi. Ancak yanımıza, Medine'ye hicret ettikten sonra farzlar nazil oldu. Medine dönemi Mekke'nin sözle iktifa edilen dönemini neshetti. Kıble olarak da Beytu'l-Harâm, Beytu'l-Makdis'in geçerliliğini neshetti. Bu şekilde iman hem söz, hem de amelden müteşekkil oldu."
Bezzâr ile Taberânî, Amr b. Avf'tan bildiriyor:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret ettiği zaman bizler yanındaydık. On yedi ay boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namazlarını kıldı. Daha sonra kıble Kâbe'ye doğru çevrildi."
143
"İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûlün de size şahit olması için sizi mûtedil bir ümmet kıldık..."
Saîd b. Mansûr, Ahmed, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbn Hibbân, el-İsmâilî, Sahîh'inde ve Hâkim, Saîd el-Hudrî'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“..Sizi mûtedil bir ümmet kıldık.." âyetini açıklarken:
“Adalet üzere bir ümmet" buyurmuştur.
İbn Cerîr, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“...Sizi mûtedil bir ümmet kıldık..." âyetini açıklarken:
“Adalet üzere bir ümmet" buyurmuştur.
İbn Cerîr bildiriyor: İbn Abbâs:
“...Sizi mûtedil bir ümmet kıldık..." âyetini açıklarken:
“Adalet üzere bir ümmet" demiştir.
İbn Sa'd, Kâsım b. Abdirahman'dan bildiriyor: Adam'ın biri İbn Ömer'e:
“Siz kendinizi ne olarak adlandırıyorsunuz?" diye sorunca, İbn Ömer:
“Siz bizim için ne diyorsunuz?" dedi. Adam:
“Biz sizin için subt (kol, boy) diyoruz ancak siz kendiniz için vust (mûtediller) diyorsunuz" karşılığını verince, İbn Ömer:
“Sübhânallah! Subt dediğiniz İsrâil oğullarında olan bir şeydi. Vust ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetinin hepsini kapsamaktadır" dedi.
Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'da Ebû Saîd'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Kıyamet gününde Nûh (aleyhisselam) huzura çağrılır ve kendisine:
“Risaleti tebliğ ettin mi?" diye sorulur. Nûh:
“Tebliğ ettim" karşılığını verir. Bunun üzerine kavmi huzura çağrılır ve:
“Gerçekten de sizlere tebliğ etti mi?" diye sorulur. Onlar:
“Bize bir uyarıcı gelmedi. Tebliğde bulunacak hiç kimse gelmedi" karşılığını' verirler. Nuh'a:
“Tebliğ ettiğine dair kim şahitlik eder?" diye sorulunca, Nûh:
“Muhammed ile ümmeti bu konuda bana şahitlik ederler" karşılığını verir. İşte Yüce Allah'ın:
“...Sizi mûtedil bir ümmet kıldık..." âyeti da bu anlamdadır. Âyette "Vust" ile kastedilen adalettir. Sonrasında sizler huzura çağırılır ve hakkıyla tebliğ ettiğine dair Nûh'a (aleyhisselam) şahitlik edersiniz. Ben de sizin için şahitlikte bulunurum.
Saîd b. Mansûr, Ahmed, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî'nin, Şu'ab'da Ebû Saîd'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Kıyamet gününde her bir peygamber sırayla huzura çıkar. Kiminin, taraftarı olarak yanında bir kişi, kiminin iki kişi, kiminin de daha fazla kişi bulunur. Sonra her bir peygamberin kavmi huzura çağrılıp:
“Size gönderilen peygamber tebliğini yaptı mı?" diye sorulur. Onlar da:
“Hayır, etmedi" karşılığını verirler. O peygambere:
“Kavmine tebiliğini yaptın mı?" diye sorulunca:
“Evet, ettim" karşılığını verir. Ona:
“Tebliğ ettiğine dair kim şahitlik eder?" diye sorulunca:
“Muhammed ile ümmeti bu konuda bana şahitlik ederler" karşılığını verir. Bunun üzerine ümmetimle beraber huzura çağrılırız. Ümmetime:
“Bu peygamber kavmine tebliğini yaptı mı?" diye sorulunca:
“Evet, yaptı" derler. Onlara:
“Tebliğ ettiğin nereden biliyorsunuz?" diye sorulunca:
“Bize gönderilen Hazret-i Peygamber önceki elçilerin tebliği hakkıyla ifa etiklerini bize bildirdi" derler. Yüce Allah'ın:
“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûlün de size şahit olması için sizi mûtedil bir ümmet kıldık..."buyruğuyla kastedilen budur. Âyetteki vasat'tan kasıt da itidal ve adalettir.
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde ümmetimle beraber tüm mahlûkatın görebileceği yüksek bir tepenin üzerinde olacağız. Oradakilerden her biri bizden biri olabilmeyi temenni edecektir. Kavmi tarafından yalanlanan her bir peygambere de tebliğini hakkıyla ifa ettiğine dair şahitlikte bulunacağız."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebû Saîd:
“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûlün de size şahit olması için sizi mûtedil bir ümmet kıldık..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Ümmetin şahitliği önceki peygamberlerin tebliğlerini hakkıyla ifa ettikleri üzerinedir. Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) şahitliği de ümmetin amellerine yönelik bir şahitliktir."
İbnu'l-Münzir ile Hâkim, Câbir'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Seleme oğullarından birinin cenazesine katıldı. Ben de yanında bulunuyordum. Cenazede bulunanlardan biri:
“Yâ Resûlallah! Çok iyi bir adamdı. İffetli dürüst bir müslümandı. Şöyleydi, böyledi" diyerek vefat eden adamı iyi bir şekilde yâd etti. Allah Resûlü adama:
“Sence öyle biri midir?" diye sorunca, adam:
“Yâ Resûlallah! Gördüğümüz kadarıyla öyle biriydi. Fakat içindekileri, hakikatte nasıl bir olduğunu ancak Allah bilir" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat eden kişi için:
“(Cennet) vacip oldu!" buyurdu.
Yine bir defasında Hârise oğullarından birinin cenazesinde Allah Resûlü ile beraberdik. Adamın biri:
“Tanıdığımız en kötü adamdı! Sertti, kabaydı. Şöyleydi böyleydi" diyerek adamı kötü bir şekilde yâd edince, Allah Resûlü adama:
“Sence öyle biri midir?" diye sordu. Adam:
“Yâ Resûlallah! Hakikatte nasıl bir olduğunu ancak Allah bilir ama gördüğümüz kadarıyla öyle biriydi" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat eden kişi için:
“(Cehennem) vacip oldu!" buyurdu. Sonrasında:
“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûlün de size şahit olması için sizi mûtedil bir ümmet kıldık.. ," âyetini okudu.
Tayâlisî, Ahmed, Buhârî, Müslim, Nesâî ve Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l- Usûl'de Enes'ten bildiriyor: Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından bir cenaze geçti. Oradakiler vefat eden kişiyi hayırla yâd edince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Vacip olduî Vacip oldul Vacip oldu" buyurdu. Başka bir defasında yine bir cenaze geçti. Oradakiler vefat eden adamı kötü bir şekilde yâd edince Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yine:
“Vacip oldul Vacip oldu!' Vacip oldu" buyurdu. Ömer neden böyle dediğini sorunca da:
“Hayırla yâd ettiğiniz kişiye Cennet vacip oldu. Kötülüğüyle yâd ettiğiniz kişiye ise Cehennem vacip oldu" karşılığını verdi ve:
“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûlün de size şahit olması için sizi mûtedil bir ümmet kıldık..." âyetini okudu.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Tirmizî ve Nesâî, Hazret-iÖmer'den bildiriyor: Bir defasında kendisinin (Ömer'in) yanından bir cenaze geçti. Orada bulunanlar vefat eden kişiyi hayırla yâd edince Ömer:
“Vacip oldu! Vacip oldu!" dedi. Sonrasında bir cenaze daha geçti. Orada bulunanlar vefat eden kişiyi kötü bir şekilde yâd edince Ömer yine:
“Vacip oldu!" dedi. Ebu'l-Esved ona:
“Vacip olan ne?" diye sorunca, Ömer şöyle karşılık verdi:
“Ben de bunu Allah Resûlünden işittiğimde aynı şeyi sordum. Bana:
“Dört kişinin, hayırlı olduğu konusunda şahitlik ettiği bir müslümanı Yüce Allah Cennete sokar" karşılığını verdi. Ona:
“Peki, üç kişi şahitlik ederse?" diye sorduğumuzda:
“Üç kişinin şahitliğiyle de olur" buyurdu. "Ya iki kişi şahitlik ederse?" diye sorduğumuzda yine:
“îki kişinin şahitliğiyle de olur" karşılığını verdi. Bir kişinin şahitliğini de artık sormadık.
Ahmed, İbn Mâce, Taberânî, Bağavî, Hâkim, Müstedrek ile el-Kunâ'da, Dârakutnî, Efrâd'da ve Beyhakî, Sünen'de Ebû Züheyr es-Sekafî'den bildiriyor: Nebâvet'te Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İçinizden kimlerin iyi, kimlerin de kötü olduğunu ayırt etmemiz çok da zor değildir" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Nasıl ayırt edebiliriz?" diye sorduklarında:
“Kimin iyilikle; kimin de kötülükle anıldığına bakmak suretiyle. Zira sizler Yüce Allah'ın (birbirinize karşı) yeryüzündeki şahitlerisiniz" karşılığını verdi.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını kıldırması için bir cenaze getirildi. Cenazeye katılanlar:
“Ne iyi bir insandı" dediklerinde Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“(Cennet) vacip oldul" buyurdu. Başka bir cenaze getirildiğinde bu kez oradakiler:
“Ne kötü bir adamdı" demeye başladılar. Allah Resûlü onun için de:
“(Cehennem) vacip oldu!" buyurdu. Ubey b. Ka'b:
“Neden böyle dedin?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Çünkü Yüce Allah:
“...İnsanlığa şahitler olmanız için..." buyurur" karşılığını verdi.
Ahmed, Ebû Ya'lâ, İbn Hibbân, Hâkim, Ebû Nuaym, Hilye'de, Beyhakî, Şu'abu'l-îmân'da ve Diyâ'nın, el-Muhtâre'de Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bir Müslüman ölüp de yakın komşularından dört aile (kişi) kendisinden hayırdan başka bir şey görmediklerine dair şahitlik ettikleri zaman, Yüce Allah: «Bu şahitliğinizi kabul ettim ve onun, sizin de bilmediğiniz günahlarını da affettim» buyurur."
İbn Ebî Şeybe, Hennâd, İbn Cerîr ve Taberânî, Seleme b. el-Ekva'dan bildiriyor: Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından Ensarlı birinin cenazesi geçti. Yanındakiler onun hakkında hayırla konuşunca Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Vacip oldu!" buyurdu. Sonrasında başka bir cenaze daha geçti. Oradakiler geçen cenazeyi ilkinden daha az hayırla anınca Allah Resûlü yine:
“Vacip oldu!" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûllalah! Vacip olan ne?" diye sorduklarında, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah'ın gökteki şahitleri meleklerdir. Yüce Allah'ın yeryüzündeki şahitleri de sizlersiniz" karşılığını verdi.
Hatîb'in, Târih'te Enes'ten naklen bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bir Müslüman vefat edip de yakın komşularından iki tanesi: «Allah için ondan hayırdan başka bir şey görmedik» diye hakkında şahitlik ederlerse, Yüce Allah meleklere: «Siz de şahit olun ki bunların şahitliklerini kabul ettim ve onun bilmedikleri günahlarını da affettim» buyurur.
Firyâbî, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, Ka'b'dan bildiriyor: Bu ümmete üç haslet verildi ki, bu hasletler sadece peygamberlere verilmiştir. Yüce Allah her bir peygambere:
“Tebliğini yap, sana bir güçlük yüklemeyeceğiz! Sen kavminin şahidisin! Dua et sana icabet edeyim!" buyururdu. Bu ümmete de şöyle buyurmuştur:
“...Dinde size bir güçlük de yüklemedi..." "...İnsanlığa şahitler olmanız için.." "...Bana dua edin, duânıza cevap vereyim..."
İbn Cerîr, Zeyd b. Eslem'den bildiriyor:
“İnsanlar kıyamet gününde Yüce Allah'ın, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine yaptığı ihsanları gördüklerinde:
“Neredeyse bu ümmetin her bir ferdi peygamber olacakmış" demeye başlarlar."
İbnu'l-Mübârek'in, Zühd'de ve İbn Cerîr'in, Hibbân b. Ebî Cebele'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Yüce Allah kıyamet gününde tüm kullarını topladığı zaman huzura ilk olarak İsrâfîl (aleyhisselam) çağırılır. Yüce Allah kendisine:
“Sözümü ne yaptın? Onu yerine ulaştırdın mı?" diye sorunca, İsrâfîl:
“Evet, ey Rabbim! Onu Cebrâîl'e ulaştırdım" karşılığını verir. Bunun üzerine Cebrâîl (aleyhisselam) çağrılır ve ona:
“îsrâfîl sana sözümü ulaştırdı mı?" diye sorulur. Cebrâîl:
“Evet, ulaştırdı" karşılığını verince İsrafil'in gitmesine izin verilir ve Cebrâîl'e:
“Sen sözümü yerine ulaştırdın mı?" diye sorulur. Cebrâîl:
“Evet, elçilerine sözünü ulaştırdım" karşılığını verince, elçiler çağırılır ve:
“Cebrâîl sizlere sözlerimi ulaştırdı mı?" diye sorulur. Elçiler:
“Evet, ulaştırdı" deyince, Cebrail'in (aleyhisselam) gitmesine izin verilir ve elçilere:
“Siz sözlerimi tebliğ ettiniz mi?" diye sorulur. Elçiler:
“Evet, ümmetlere (insanlara) bu sözlerini aktarıp tebliğimizi yaptık" dediklerinde bu kez ümmetler çağırılır. Onlara:
“Elçiler sözlerimi sizlere ulaştırdı mı?" diye sorulunca kimisi böylesi bir tebliğin yapılmadığını, kimisi de yapıldığını söyler.
Bunun üzerine elçiler:
“Bu konuda şahitlerimiz var" derler. Onlara:
“Kimler?" diye sorulunca: elçiler:
“Muhammed'in ümmeti" derler. Muhammed'in ümmeti çağrılarak onlara:
“Elçilerimin sözlerimi ümmetlerine tebliğ ettiğine dair şahitlik eder misiniz?" diye sorulunca:
“Evet, ederiz" derler. Ancak diğer, ümmetler:
“Rabbimiz! Bizim zamanımızda yaşamayanlar aleyhimizde nasıl şahitlikte bulunabilirler ki?" diye sorarlar. Yüce Allah, Muhammed ümmetine:
“Onların zamanında yaşamadığınız halde aleyhlerinde nasıl şahitlikte bulunuyorsunuz?" diye sorunca: Muhammed ümmeti:
“Rabbimiz! Bize bir Resul gönderdin. Yanında bir de kitap indirdin. İndirdiğin kitapta da elçilerinümmetlerine tebliği hakkıyla yaptığım anlattın. Biz de bu sözlerine dayanarak böylesi bir şahitlikte bulunuyoruz" karşılığını verir. Bunun üzerine Rabbimiz:
“Doğru söylüyorlar!" buyurur. Yüce Allah'ın:
“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûlün de size şahit olması için sizi mutedil bir ümmet kıldık..." buyruğuyla kastedilen işte budur. Âyetteki vasat'tan kasıt da itidal ve adalettir.
İbn Ebî Hâtîm, Ebu'l-Âliye'den bildiriyor: Ubey b. Ka'b bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Kıyamet gününde insanlığa şahitlik etme kastedilmektedir. Zira Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti kıyamet gününde Nuh'un (aleyhisselam), Hûd'un (aleyhisselam), Salih'in (aleyhisselam), Şuayb'ın (aleyhisselam) ve diğer peygamberlerin kavimleri konusunda, elçilerin tebliği hakkıyla ifa ettiği, ancak kavimlerinin onları yalanladığına dair şahitlik edecektir."
Ebu'l-Âliye der ki: Ubey'in kıraatinde bu âyet: (Sizin, kıyamet gününde insanlığa şahitler olmanız...) şeklindedir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ:
“...Resûlün de size şahit olması için..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem), kendilerine geldiği zaman onun hak olarak gönderildiğine inandıkları, kendisini kabul ve tasdik ettiklerine dair ümmetinin lehinde şahitlik etmesidir."
Abd b. Humeyd, Ubeyd b. Umeyr'den bildiriyor:
“Kıyamet gününde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sadece ümmetiyle birlikte huzura çıktığında ümmeti, hakkıyla tebliğini ifa ettiğine dair fehinde şahitlik edecektir."
Abd b. Humeyd, İkrime'den bildiriyor: Kıyamet gününde huzura çıkarılan Nûh'a (aleyhisselam):
“Ey Nûh! Tebliğini. yaptın mı?" diye sorulur. Nûh (aleyhisselam):
“Rabbim! Evet, yaptım" der. Yüce Allah ona:
“Bunu yaptığına dair sana kim şahitlik eder?" diye sorunca, Nûh (aleyhisselam):
“Ahmed,(sallallahü aleyhi ve sellem) ve ümmeti ederler" der. Bu şekilde huzura çıkarılan ve ümmeti tarafından tebliği yaptığı konusunda yalanlanan her bir peygambere Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti tebliği yaptığına dair şahitlik eder. Bu ümmetin de görevlerini yerine getirip getirmediği konusu sorulacağı, zaman, da sadece Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem) sorulur.
Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de Hibbân b. Ebî Cebele'den bildiriyor:
“Bana bildirilene göre kıyamet gününde Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti Yüce Allah'ın huzuruna yüksek bir tepenin üzerinde çıkar. Sonrasında kavimlerine tebliği hakkıyla ifa ettiklerine dair Resûllerin lehine şahitlikte bulunurlar. Ancak bu şahitliği sadece Müslüman kardeşine karşı içinde kin bulunmayan kişiler yapacaktır."
Müslim, Ebû Dâvud ve Hakîm et-Tirmizî'nin, Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Çokça lanet okuyanlar kıyamet gününde ne şahit ne de şefaatçi olabilecektir" buyurmuştur.
"...Kendisine yöneldiğin kıbleyi, Resule tâbi olanlarla, ondan yüz çevirip geri dönenleri ayırt etmek için değiştirdik. Allâh'ın hidâyet ettiklerinin dışındakilere bu olay çok ağır gelecektir. Allah ibadetlerinizi boşa çıkaracak değildir. Doğrusu Allah insanlara şefkat gösterir, merhamet eder"
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Atâ:
“...Kendisine yöneldiğin kıbleyi, Resûle tâbi olanlarla, ondan yüz çevirip geri dönenleri ayırt etmek için değiştirdik..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kendisine yönelinen kıble Beytu'l-Makdis'tir. Bunu değiştirmedeki hedefin de verilen bu yeni emre kimin itaat edip teslimiyet göstereceğini ortaya çıkarmak olduğu ifade edilmiştir."
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî'nin, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Abbâs dedi ki:
“...Ayırt etmek için..." âyetini açıklarken:
“Yakini bir iman taşıyanlar ile şüphe içinde olanları ortaya çıkarmak için bunun yapıldığı ifade edilmiştir" demiştir. "...Allâh'ın hidâyet ettiklerinin dışındakilere bu olay çok ağır gelecektir..." âyetini açıklarken de:
“Kıblenin değiştirilmesinin şüphede olanlar için ağır geleceği belirtilmiştir".
İbn Cerîr, İbn Cüreyc'den bildiriyor:
“Bana bildirilene göre kıblenin değişmesinden sonra bazı müslümanlar:
“Bir bu tarafa, bir öbür tarafa..." diyerek Müslümanlıktan geri çıkmışlardır."
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Bu olay çok ağır gelecektir..." âyetini açıklarken:
“Burada ağır geleceği belirtilen şey, kıblenin Beytu'l-Makdis'ten Kâbe'ye doğru değiştirilmesidir" demiştir.
Vekî', Firyâbî, Tayâlisî, Ahmed, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, İbn Hibbân, Taberânî ve Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) namazlarında artık yeni kıbleye doğru yönelmesi emredilince, ashab:
“Yâ Resûlallah! Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kılıp o şekilde vefat edenlerin durumu ne olacak?" diye sordular. Bunun üzerine:
“...Allah ibadetlerinizi boşa çıkaracak değildir..." âyeti nazil oldu.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Berâ b. Âzib:
“...Allah ibadetlerinizi boşa çıkaracak değildir..." âyetini açıklarken:
“Beytu'l-Makdis'e doğru kılınan namazlar kastedilmektedir" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Allah ibadetlerinizi boşa çıkaracak değildir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kıblenin Kâbe'ye doğru çevrilmesinden önce kılınan namazlar kastedilmektedir. Zira müminler bir önceki kıbleye doğru kıldıkları namazların kabul görmemesinden endişe etmişlerdir."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Doğrusu Allah Raûf'tur..." âyetini açıklarken:
“Bu konuda Yüce Allah'ın sizlere karşı şefkatle yaklaşacağı ifade edilmiştir" demiştir.
144
"Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir; bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin. Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rab'lerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir."
İbn Mâce, Berâ'dan bildiriyor: Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte on sekiz ay boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kıldık. Medine'ye girişinden iki ay sonra da kıble Kâbe'ye doğru çevrildi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) de Beytu'l- Makdis'e doğru namaz kılacağı zaman kıble konusunda yeni bir emir gelecek mi diye göğe bakıp dururdu. Yüce Allah da Peygamberinin kalbinde kıblenin Kâbe'ye doğru çevrilmesi arzusunun olduğunu biliyordu. Bu konudaki isteğini bildirmek üzere Cebrâîl (aleyhisselam) göğe doğru yükselince Allah Resulü de nasıl bir emir ile geri geleceğini beklemeye koyuldu. Sonunda:
“Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir; bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin. Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rab'lerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir" âyeti nazil oldu.
Kıblenin bu şekilde değişmesinden sonra Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ey Cebrâîl! Daha önce Beytu'l-Makdis'e doğru kıldığımız namazlar ne olacak?" diye sorunca:
“...Allah ibadetlerinizi boşa çıkaracak değildir..."âyeti nazil oldu.
Taberânî, Muâz b. Cebel'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret ettikten sonra on yedi ay boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kıldı. Daha sonra Yüce Allah:
“Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir; bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin. Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rab'lerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir" âyetiyle namazlarda yönünü artık Kâbe'ye doğru çevirmesini emretti.
İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını kılıp selamını da verdikten sonra (kıble konusunda yeni bir emrin beklentisi içinde) başını göğe doğru kaldırıp bakardı."
Nesâî, Bezzâr, İbnu'l-Münzir ve Taberânî, Ebû Saîd b. el-Muallâ'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında Mescid'in yanından geçerken girer namaz da kılardık. Bir defasında yine uğrayıp içeriye girdiğimizde Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) minberin üzerinde oturmuş olduğunu gördük. Bunu görünce ben içimden:
“Mutlaka yeni bir şey olmuştur" dedim. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir; bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin. Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rab'lerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir" âyetini okudu. Ben yanımdaki arkadaşıma:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) minberden inmeden gel iki rekat namaz kılalım da yeni kıbleye doğru ilk namaz kılanlar biz olalım" dedim. Aceleyle de her birimiz iki rekat namaz kıldık. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) minberden indi ve o günü öğle namazını Kâbe'ye doğru kıldırdı.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Ayetin inişinden önce Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kılıyordu; ancak kalbinden de Mescid-i Harâm'a doğru namaz kılmayı da arzu ediyordu. Bunun üzerine Yüce Allah, kalbinden geçirdiği ve arzuladığı kıbleye doğru, yani Mescid-i Haram yönüne doğru dönüp namazlarını kılmasını emretti."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor: Yahudiler:
“Muhammed bize muhalif davranıyor; ama bizimle aynı kıbleyi kullanıyor" diyorlardı. Bundan dolayıdır ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Yüce Allah'a dua ediyor ve kıblenin değişmesini arzuluyordu. Sonunda:
“Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir.. ." âyeti nazil oldu. Kıble Beytu'l-Makdis'ten Kâbe'ye doğru değişince Yahudilerin bu konudaki sözleri kesildi. Kıblenin değişmesiyle de Mescid'de yer olarak erkekler kadınların, kadınlar da erkeklerin yerini aldı.
Abdurrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Saîd b. Mansûr, Ahmed b. Menî', Müsned'de, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, el-Kebîr'de ve Hâkim'in bildirdiğine göre Abdullah b. Amr:
“...Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz..." âyetini açıklarken:
“Buradaki kıbleden kasıt, Kâbe'nin oluğuna (Mîzâb'a) doğru olan İbrahim'in (aleyhisselam) kıblesidir" demiştir.
Abd b. Humeyd, Ebû Dâvud, en-Nâsih'de, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Berâ:
“...Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir..." âyetini açıklarken:
“Mescid-i Haram'ı önüne alacak şekilde dön, anlamındadır" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Dîneverî, el- Mücâlese'de, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre Hazret-i Ali:
“...Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir..." âyetini açıklarken:
“Mescid-i Haram'ı önüne alacak şekilde dön, anlamındadır" demiştir.
Ebû Dâvud, en-Nâsih'de, İbn Cerîr ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs âyetteki (.....) ifadesini açıklarken:
“Mescid-i Haram yönüne doğru, anlamındadır" demiştir.
Âdem, Deynûrî, el-Mücâlese'de ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Artık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru (şatr) çevir..."âyetindeki "Şatr" ifadesini açıklarken:
“Mescid-i Haram yönüne doğru, anlamındadır" demiştir.
Vekî', Süfyân b. Uyeyne, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Deynûrî'nin bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“...Mescid-i Haram'a doğru çevir..." âyetini açıklarken:
“Mescid-i Haram'in bulunduğu tarafa doğru dön, anlamındadır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Rufey'den bildiriyor:
“Âyette geçen (.....) ifadesi Habeş dilindedir ve yön, taraf anlamına gelmektedir."
Ebû Bekr b. Ebî Dâvud, eî-Mesâhifde, Ebû Rezîn'den bildiriyor:
“Abdullah'ın kıraatinde bu âyet: (.....) şeklindedir."
İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Kabe'nin tümü kıbledir. Kâbe'nin kıblesi de kapısıdır."
Beyhakî, Sünen'de İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyrmuştur:
“Kabe, Mescid-i Haram'ın içinde bulunanların kıblesidir. Mescid-i Haram da Harem bölgesinde bulunanların kıblesidir.
Harem bölgesi de yeryüzünün doğu ve batısında bulunan bütün insanların kiblesidir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Doğrusu Kitap verilenler..."âyetini açıklarken:
“Bunlardan kasıt Yahudilerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rab'lerinden bir gerçek olduğunu bilirler..." âyetini açıklarken:
“Buradaki gerçekten kasıt kıbledir" demiştir.
Ebû Dâvud'un, en-Nâsih'de ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“...Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rab'lerinden bir gerçek olduğunu bilirler..."âyetini açıklarken:
“Ehl-i kitâb Kâbe'nin, İbrâhim (aleyhisselam) ve diğer peygamberlerin kıblesi olduğunu biliyorlardı. Ancak kasıtlı olarak bu kıbleyi bıraktılar" demiştir. "...Böyle iken, onlardan bir kısmı, bile bile gerçeği gizler" âyetini açıklarken de:
“Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) sıfatları ile kıble konusunu gizler, örtbas ederler" demiştir.
145
"Andolsun, sen kendilerine kîtap verilenlere her türlü mucizeyi getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun"
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar..." âyetini açıklarken:
“Ne Yahudiler Hıristiyanların kıblesine uyar, ne de Hıristiyanlar Yahudilerin kıblesine uyar" demiştir.
146
"Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, onu tıpkı evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle İken, onlardan bir kısmı, bile bile gerçeği gizler."
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş- Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, onu tıpkı evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kendilerine kitap verilenler Yahudi ile Hıristiyanlardır. Bunlar kitaplarında belirtilen sıfatlarına göre Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olduğunu çocuklarını tanıyıp bildikleri gibi bilirler."
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, onu tıpkı evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlar..." âyetini açıklarken:
“Beytu'l-Harâm'ın kıble olduğunu bilirler" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî':
“Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, onu tıpkı evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlar..." âyetini açıklarken:
“Beytu'l-Harâm'ın kendilerine emredilen kıble olduğunu bilirler" demiştir. "...Böyle iken, onlardan bir kısmı, bile bile gerçeği gizler" âyetini açıklarken de:
“Kıble gerçeğini gizlerler" demiştir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Böyle iken, onlardan bir kısmı, bile bile gerçeği gizler" âyetini açıklarken:
“Bir kısım kimselerden kasıt kitap ehlidir. Bunlar, ellerindeki Tevrat ve İncil'de yazılı olduğu halde Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak geçtiği gerçeğini gizlerler" demiştir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc:
“Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, onu tıpkı evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Medine'de sonradan Müslüman olan Ehl-i kitâb'dan bazılarının şöyle dediği söylenir:
“Allah'a yemin olsun ki kitaplarımızda bahsedilen sıfatlarından Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olduğunu çocuklarımızı bildiğimizden daha iyi bilirdik. Daha iyi bilirdik; zira bizim arkamızdan kadınlarımızın neler çevirdiğini bilemeyiz."
Sa'lebî, Süddî es-Sağîr vasıtasıyla İbn Cüreyc'den, o da İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiği zaman Ömer b. el- Hattâb, Abdullah b. Selâm'a:
“Ey Abdullah! Yüce Allah, Peygamberine:
“Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, onu tıpkı evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlar..." âyetini indirdi. Bahsedilen bu tanıma konusunda ne dersin?" diye sordu. Abdullah şöyle dedi:
“Ey Ömer! Kendi çocuğumu çocukların arasındayken nasıl tanıyıp biliyorsam, onu da ilk gördüğümde öyle tanıyıp bildim. Ayrıca ben Muhammed'i kendi çocuğumdan daha iyi tanıyorum." Ömer:
“Bu nasıl olabilir?" diye sorunca, Abdullah:
“Allah'ın Resûlü olduğuna ve hak bir peygamber olarak gönderildiğine şehadet ederim. Zira Yüce Allah Kitab'ımızda onun sıfatlarını anlattı. Çocuğuma gelince ise kadınlarımızın bizim arkamızdan neler çevirdiğini bilemeyiz" karşılığını verdi. Bunun üzerine Ömer ona:
“Ey İbn Selâm! Allah seni muvaffak kılsın!" dedi.
Taberânî, Selmân el-Fârisî'den bildiriyor:
“Hak olan dini aramaya çıktığım süreçte Ehl-i kitâb'dan olan bazı rahiplerle birlikte oldum. Yüce Allah:
“Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, onu tıpkı evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlar.." buyurur. İşte onlarla kaldığım süre İçinde: «Bu zaman bir Peygamberin çıkma zamanıdır. Arapların bölgesinden çıkacaktır. Peygamberliğine dair bazı işretleri taşımaktadır ki bunlardan biri de iki omuzu arasında bulunan yuvarlak bir bendir» derlerdi."
147
"Gerçek olan Rabbinden gelendir. O halde sakın şüphe edenlerden olma!"
Ebû Dâvud, en-Nâsih'de ve İbn Cerîr, Ebu'l-Âliye'den bildiriyor: Yüce Allah:
“Gerçek olan Rabbinden gelendir. O halde sakın şüphe edenlerden olma" âyetinde Peygamberine şöyle buyurur:
“Ey Muhammed! Kâbe'nin kıblen olduğu konusunda sakın şüpheye düşme ki senden önceki peygamberlerin de kıblesiydi."
148
"Herkesin yöneldiği bir yön vardır..."
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Herkesin yöneldiği bir yön vardır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Herkesten kasıt, herhangi bir dine mensup olan kimselerdir. Her bir dine mensup olanın bir kıblesi vardır. Müminler de hangi yöne yönelirlerse yönelsinler orası Allah'a çıkar."
İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs âyetteki (.....) ifadesini mudâf olarak: (.....) şeklinde okumuş ve açıklarken şöyle demiştir:
“Her iki yön de Allah'a çıkar. Bunun için bazen Beytu'l-Makdis'e doğru, bazen de Kâbe'ye doğru namazını kılabilirsiniz, denilmiştir."
Ebû Dâvud'un, en-Nâsih'de bildirdiğine göre Katâde:
“Herkesin yöneldiği bir yön vardır..." âyetini açıklarken:
“Müslümanların Beytu'l-Makdis'e doğru kıldıkları namazlar ile Kâbe'ye doğru kılınan namazlardır" demiştir.
İbn Cerîr ve İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhif de Mansûr'dan bildiriyor:
“Biz bu âyeti: (Herkese, hoşnut olacağı bir kıble kıldık) lafzıyla okurduk.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Herkesin yöneldiği bir yön vardır..." âyetini açıklarken:
“Her bir peygamber (ve ümmetin)in yöneldiği bir kıblesi vardır" demiştir.
Ebû Dâvud'un, en-Nâsih'de bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye: (.....) âyetini açıklarken demiştir ki:
“Yahudilerin bir kıblesi vardır ve bunu onlara belirleyen Allah'tır. Hıristiyanların da kendi kıbleleri vardır ve bunu da Yüce Allah kendilerine belirlemiştir. Size de ey Muhammed ümmeti, Yüce Allah şimdiki kıbleyi kıble olarak belirlemiştir."
İbnu'l-Enbârî'nin, el-Mesâhif de bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti: (Herkesin, yönü Allah'a çıkan bir kıblesi vardır) lafzıyla okurdu.
"Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Nerede olursanız olun Allah sizi bir araya toplar, Allah şüphesiz her şeye Kadirdir"
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın..." âyetini açıklarken:
“Kıblenizle üstünlük taslayıp kendinizi bırakmayın, anlamındadır" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“...Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın..." âyetini açıklarken:
“Hayırlı işlerden kasıt, salih amellerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“...Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın..." ifadesini açıklarken:
“İyi ve güzel İşlerde müminlerin birbirleriyle yarışmalarıdır" demiştir. "...Nerede olursanız olun Allah sizi bir araya toplar, Allah şüphesiz her şeye Kadîr'dir" âyetini açıklarken de:
“Bir araya toplanmadan kasıt, kıyamet günündeki toplanmadır" demiştir.
Buhârî, Nesâî ve Beyhakî'nin, Sünen'de Enes b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiklerimizden yerse bilin ki o bir müslümandır. Böylesi bir kişi, Allah'ın zimmeti ile Resulünün himayesi altındadır. Onun için Allah'ın vermiş olduğu öyle bir zimmete ihanet etmeyin!"
150
"(Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. (Ey mü'minler!) Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram'a doğru çevirin ki, zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın. Zalimlerden korkmayın, benden korkun. Böylece sîze nimetlerimi tamamlayayım ve doğru yolu bulaşınız."
İbn Cerîr, Süddî vasıtasıyla bildirdiğine göre İbn Abbâs, İbn Mes'ûd ve ashabdan bazıları şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Beytu'l- Makdis'e doğru namaz kılarken yönünün Kâbe'ye doğru çevrilmesinden sonra bazı Mekkeli müşrikler:
“Muhammed dini konusunda şaşkınlık içinde. Kıblesini sizlere doğru çevirdi. Sizin ondan daha doğru bir yolda olduğunuzu anladı. Dininize girmesi de pek yakındır" demeye başladılar. Bunun üzerine:
“(Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. (Ey mü'minler!) Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram'a doğru çevirin ki, zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın. Zalimlerden korkmayın, benden korkun. Böylece size nimetlerimi tamamlayayım ve doğru yolu bulaşınız" âyeti nazil oldu.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Buradaki insanlardan kasıt kitap ehlidir. Zira Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) namazlarda yönü Beytu'l-Makdis'ten Beytu'l-Harâm'a, Kâbe'ye doğru çevrilince:
“Anlaşılan adam babasının evine (memleketine) ve kavminin dinine özlem duyuyor" demeye başlamışlardı."
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Buradaki kozdan (hüccet'ten) kasıt, ehli kitabın, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bizim kıblemize doğru yöneliyorsun yönündeki sözleridir."
en-Nâsih'de Ebû Dâvud, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Katâde ile Mücâhid:
“...Zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın..."âyetini açıklarken şöyle demişlerdir: Burada zalimlerden kasıt müşrik Araplardır. Zira kıblenin değişmesinden sonra birbirlerine:
“Sizin kıblenize geri döndü. Dininize de girmesi yakındır" demeye başlamışlardır.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın.." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Ayette bahsedilen zalimler, Kureyş müşrikleridir ki Müslümanlara karşı kıblenin değişimini bir koz olarak kullanacakları bildirilmiştir. Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kıblenin değişimiyle Beytu'l- Harâm'a doğru yönelmesi üzerine bu kozu kullanmışlar ve:
“Muhammed kıblemize döndüğü gibi dinimize de geri dönecektir!" demeye başlamışlardı. Bu yöndeki tüm şeylere karşılık:
“Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah'tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir" âyeti nazil olmuştur.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“...Zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın..." âyetini açıklarken:
“Burada insanlardan kasıt, Ehl-i kitâb'dan olanlardır. Zalimlerden kasıt da Kureyşli müşriklerdir" demiştir.
151
"Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik"
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“Nitekim kendi aranızdan... bir peygamber gönderdik" âyetini açıklarken:
“Buradaki peygamberden kasıt Muhammed'dir (sallallahü aleyhi ve sellem)" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Burada Yüce Allah:
“Bunu yapmama karşılık sizlerde beni zikredin" demek istemiştir."
152
"Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin,"
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim..."âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah, itaat ederek beni zikredin ki ben de mağfiretimle sizleri zikredeyim, buyurmuştur."
Ebu'ş-Şeyh ile Deylemî, Cübeybir vasıtasıyla Dahhâk'tan, o da İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim..." âyetini okudu ve:
“Yüce Allah: «Kullarım! İtaat ederek beni zikredin ki ben de mağfiretimle sizleri zikredeyim!» demek istemiştir" buyurdu.
İbn Lâl, Deylemî ve İbn Asâkir, Ebû Hind ed-Dârî'den bildirdiklerine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“ Yüce Allah: «İtaat ederek beni zikredin ki, ben de mağfiretimle sizleri zikredeyim. Her kim emirlerime itaat ederek beni zikrederse tarafımdan bağışlanarak zikredilmeyi hakeder. Her kim de emirlerime karşı çıkarak beni zikrederse, o da tarafımdan öfke ile zikredilmeyi hakeder» buyurur.
Abd b. Humeyd, İkrime'den bildiriyor: İbn Abbâs:
“Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah, benim sizi zikretmem, sizin beni zikretmenizden daha hayırlıdır, demek istemiştir."
M. el-Evsat'ta Taberânî ve Ebû Nuaym'ın Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah: «Ey Âdemoğlu! Şayet beni zikredersen bana şükretmiş olursun. Ancak beni unutursan bana nankörlük etmiş olursun» buyurur."
İbn Ebi'd-Dünya, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da, Zeyd b. Eslem'den bildiriyor: Mûsa (aleyhisselam):
“Rabbim! Sana nasıl şükredeceğimi bana öğret" deyince, Yüce Allah:
“Beni zikredip unutmazsın. Şayet beni zikredersen bana şükretmiş olursun. Ancak unutursan bana nankörlük etmiş olursun" karşılığını vermiştir.
Taberânî, İbn Merdûye ve Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da, İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Dört şeyi yapan karşılığında dört şeyi elde eder. Bunun da açıklaması Allah'ın Kitab'ında vardır. Yüce Allah'ı zikredeni Allah da zikreder. Zira:
“Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim..." buyurur. Yüce Allah'a dua eden kişinin duasına icabet edilir. Zira Yüce Allah:
“...Bana dua edin, duânıza cevap vereyim..."buyurur. Yüce Allah'a şükreden kişiye daha fazla nimet ihsan edilir. Zira Yüce Allah:
“...Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım..."buyurur. Yüce Allah'tan bağışlanma dileyen kişi de bağışlanmaya mazhar olur. Zira Yüce Allah:
“...Rabbinizden bağışlama dileyin; çünkü O, çok bağışlayıcıdır" buyurur."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah'ı zikreden her bir kul mutlaka Allah tarafından zikredilir. Mümin O'nu zikrettiği zaman Yüce Allah da onu rahmetiyle zikreder. Kafir O'nu zikrettiği zaman da Yüce Allah onu azabıyla zikreder."
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, Ahmed, Zühd'de ve Beyhakî, Şuabu'l- îmân'da bildirdiğine göre İbn Abbâs demiştir ki: Yüce Allah, Dâvud'a (aleyhisselam) şöyle vahyetti:
“Zalimlere söyle beni anmasınlar! Zira beni anan kişiyi ben de anarım. O zalimleri anmam da ancak onları lanetleyerek olur."
Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Ömer'e:
“Birinin canına kıyan, içki içen, hırsızlık yapan Ve zina eden kişinin Allah'ı zikretmesi konusunda ne dersin? Zira Yüce Allah:
“Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim..."buyuruyor" diye sorulunca şöyle karşılık vermiştir:
“Böylesi bir kişi Yüce Allah'ı zikrettiği zaman susması için Allah da onu lanetleyerek zikreder."
Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-îmân'da Hâlid b. Ebî İmrân'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Allah'a itaat eden kişi, namazı, orucu ve Kur'ân okuması az olsa da O'nu zikretmiş olur. Allah'a karşı çıkan kişi de namazı, orucu ve Kur'ân okuması çok olsa da O'nu unutmuş sayılır."
Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî, Şuabu'l- îmân'da Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah buyurur ki:
“Ben kuluma, benden beklentisine göre muamele ederim. Beni zikrederse yanında olurum. Beni içinden zikrederse, ben de onu kendi kendime anarım. Beni bir topluluk içinde zikrederse ben de onu onlardan daha hayırlı olan (meleklerden) bir topluluk içinde zikrederim. Bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gelirim."
Ahmed ve Beyhakî, el-Esmâ ves-Sifât'ta Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah şöyle buyurur:
“Ey Âdemoğlu! Şayet beni içinden zikredersen ben de seni kendi kendime zikrederim. Sen beni bir topluluk içinde zikredersen ben de seni onlardan daha hayırlı olan (meleklerden) bir topluluk içinde zikrederim. Sen bana bir karış yaklaşırsan ben sana bir arşın yaklaşırım. Sen bana bir arşın yaklaşırsan ben sana bir kulaç yaklaşırım. Sen bana yürüyerek gelirsen ben sana koşarak gelirim."
Taberânî'nin Muâz b. Cebel'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah buyurur ki: Beni kendi kendine zikreden kişiyi ben meleklerimden bir topluluk içinde zikrederim- Beni bir topluluk içinde zikredeni ise ben refîk-i âlâ'da (en yüksek makamlarda bulunan peygamberler topluluğu içinde) zikrederim. "
İbn Ebi'd-Dünya, Kitâb'ul Zikr'de, Bezzâr, Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Yüce Allah buyurur ki:
“Ey Âdemoğlu! Sen beni tek başına olduğun bir zamanda zikredersen, ben de seni kendi kendime zikrederim. Sen beni bir topluluğun içinde zikredersen ben seni, beni içinde zikrettiğin o topluluktan daha hayırlı ve daha kalabalık olan bir topluluğun içinde zikrederim."
İbn Mâce, İbn Hibbân ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah buyurur ki:
“Kulum beni anmaya başlayıp dudaklarım hareket ettirmeye başladığı anda ben kulumla beraber olurum. "
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhâkî, Abdullah b. Büsr'den bildiriyor: Adamın biri:
“Yâ Resûlallah! İslâm'ın şeriatleri (nafileler) bana ağır gelmeye başladı. Bana devamlı yapabileceğim basit bir şey söyle" deyince, Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dilinden Allah'ın zikri eksik olmasın" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünya, Bezzâr, İbn Hibbân, Taberânî ve Beyhakî, Mâlik b. Yahâmir'den bildiriyor: Muâz b. Cebel bize dedi ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah'ın en sevdiği ameller hangisidir?" diye sorduğumda:
"Ölürken bile dilinin Allah'ın zikriyle hareket ediyor olmasıdır" karşılığını verdi. İşte Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) beraberliğimde en son konuşmamız buydu."
İbn Ebi'd-Dünyâ'nın Ebu'l-Muhârik'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“İsrâ gecesi götürüldüğümde Arş'ın nuruna gark olmuş birini gördüm. «Bu kimdir? Melek midir?» diye sorduğumda:
“Hayır!" denildi. «Peygamber midir?» diye sorduğumda, yine: «Hayır!» denildi. «O zaman kim bu?» diye sorduğumda da: «Bu kişinin, dünyada iken dilinden Allah'ın zikri düşmezdi. Kalbi, gönlü her daim mescitlere bağlıydı. Anne-babasına da hiçbir zaman kötü sözler söylemezdi» denildi."
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Zühd'de ve İbn Ebi'd-Dünyâ, Sâlim b. Ebi'l- Ca'd'den bildiriyor: Ebu'd-Derdâ'ya:
“Adamın biri yüz köle azat etti" denilince şöyle karşılık verdi:
“Kişinin malından yüz köle azat etmesi elbette ki büyük bir şeydir. Ancak bundan daha üstünü vardır ki o da kişinin gece ve gündüz sahip olduğu imanın gereklerini yerine getirmesi ve dilinin her dem Allah'ın zikri ile meşgul olmasıdır."
Ahmed, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Ebi'd-Dünya, Hâkim ve Beyhakî, Ebu'd- Derdâ'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sizin için en hayırlı olan ameli, Allah katında daha değerli ve yanındaki derecenizi daha fazla yükseltecek olanını, altın ve gümüş infak etmenizden, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanızdan veya onların sizin boynunuzu vurmasından .daha değerli olanını söyleyeyim mi?" diye sorunca, ashâb:
“Tabi ki söyle" dediler. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her dem Allah'ı zikretmektir" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhakî, Abdullah b. Amr'dan bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her şeyin bir cilası vardır. Kalplerin cilası da zikrullah'tır. Zikrullah gibi insanı Allah'ın azabından.kurtaracak daha iyi bir şey yoktur" buyurdu. Kendisine:
“Bu konuda Allah yolunda cihattan da mı iyidir?" diye sorulunca:
“Kişinin Allah yolunda kılıcı kırılıncaya kadar savaşmasından bile iyidir" karşılığını verdi.
Bezzâr, Taberânî ve Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Geceleri ibadete kalkamayan, cimrilik edip malını infak edemeyen ve düşman karşısında korkup savaşamayan kişi (bunlar yerine) çokça Allah'ı zikretsin."
Taberânî, M. el-Evsat'ta Câbir'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanoğlu, zikrullah gibi kendisini Allah'ın azabından kurtaracak daha iyi bir amelde bulunamaz" buyurdu. Kendisine:
“Bu konuda Allah yolunda cihattan da mı iyidir?" diye sorulunca:
“Kişinin Allah yolunda kılıcı kırılıncaya kadar savaşması dışında bu konuda Allah yolunda cihattan da.daha iyidir?" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünya, Şükr'de, Taberânî ve Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dört şey vardır ki bir kişiye verildiği zaman dünya ve âhiretin tüm hayırları kendisine verilmiş demektir. Bunlar da şükreden bir kalp, zikreden bir dil, musibetlere sabreden bir beden ve hem namusu, hem de malında kişiye ihanette bulunmayan bir hanımdır" buyrmuştur.
İbn Hibbân'ın Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Dünyada serili rahat yataklar üzerinde Allah'ı zikreden kullar da olur ki Yüce Allah onları, katında yüksek makamlarla ödüllendirecektir" buyurmuştur.
Buhârî, Müslim ve Beyhakî'nin Ebû Mûsa'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'ı zikreden ile zikretmeyen kişi arasındaki fark ölü ile diri arasındaki fark gibidir "buyurmuştur.
İbn Ebi'd-Dünya'nın Ebû Zer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her bir gün ve gecede Yüce Allah'ın, kullarından dilediğine bahşettiği bir sadakası vardır. Yüce Allah'ın, kuluna, kendisini zikretmesini ilham etmesinden daha değerli bir şey de yoktur" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Hâlid b. Ma'dân'dan bildiriyor:
“Yüce Allah her gün bir sadakada bulunur. Kuluna verdiği en güzel sadaka ise kendisini zikretmesini ihsan etmesidir."
Taberânî'nin Ebû Mûsa'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir kişi kucağında durmadan dirhem (para) dağıtsa, bir diğeri de Allah'ı zikretse, Allah'ı zikreden kişi, dirhem dağıtan kişiden daha değerli sayılır" buyurmuştur.
Taberânî ve Beyhakî'nin Muaz b. Cebel'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennet ahalisi sadece dünyada iken Allah'ı zikretmeden geçirdikleri anlar için pişmanlık duyup üzülürler" buyurmuştur.
İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhakî'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiklerine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanoğlu kıyamet gününde dünyada iken Yüce Allah'ı zikretmeden geçirdikleri her bir an için pişmanlık duyup üzülecektir" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Müslim, Tirmizî, İbn Mâce ve Beyhakî, Ebû Hureyre ile Ebû Saîd'den bildiriyor: Şehadet ederiz ki Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir topluluk Allah'ı zikretmek üzere oturduğu zaman melekler onlarla beraber olur. Yüce Allah rahmetiyle onları kuşatır, onlcıra huzuru indirir ve katında bulunanların yanında onları anar" buyurmuştur.
İbn Ebi'd-Dünya'nın Ebû Hureyre ve Ebû Saîd'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah'ı zikredenler dört şeye nail olurlar. Sükûnet ve huzura kavuşurlar. Allah'ın rahmetiyle kuşatılırlar. Melekler etraflarını çevirip yanlarında olur. Yüce Allah onları katındaki ileri gelenlerin yanında anar" buyurmuştur.
Hâkim, Ebu'd-Derdâ'dan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah şöyle buyurur:
“Kulum beni anmaya başlayıp dudaklarını hareket ettirmeye başladığı anda ben kulumla beraber olurum" buyurduğunu işittim.
Hâkim'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah şöyle buyurur:
“Kulum! Benden beklentine göre sana muamele ederim. Beni zikrettiğin müddetçe de yanında olurum" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te İbn Ömer'den bildiriyor:
“Sabah akşam Yüce Allah'ı zikretmek, Allah yolunda kılıcı kırılacak kadar cihad etmekten ve bolca mal infak etmekten daha değerlidir."
İbn Ebî Şeybe, Muâz b. Cebel'den bildiriyor:
“İki kişiden biri Allah yolunda mücahitlere teçhizat ve binekler tedarik etse bir diğeri de Yüce Allah'ı zikretse, Allah'ı zikreden kişi, hem amel, hem de ecir bakımından diğerinden daha üstün sayılır."
İbn Ebî Şeybe ve Ahmed, Zühd.'de Selmân el-Fârisî'den bildiriyor:
“İki kişiden biri köle ve cariye azat ederek, bir diğeri de Kur'ân'ı okuyarak veya Allah'ı zikrederek sabahı etse, Allah'ı zikreden kişinin daha üstün olduğu görülecektir."
İbn Ebî Şeybe, İbn Amr'dan bildiriyor:
“Biri doğudan, biri de batıdan iki adam yola çıksa, aynı noktada buluşana kadar biri yanında taşıdığı altınları hak yolda infak etse bir diğeri Yüce Allah'ı zikretse, Allah'ı zikreden kişi. diğerinden daha üstün sayılır."
Buhârî, Müslim ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Yüce Allah'ın yollarda gezinen ve zikir eden kulları arayan melekleri vardır. Allah'ı zikreden bir toplulukla karşılaştıkları zaman:
“Gelin, aradıklarınız burada!" diye birbirlerini çağırırlar. Sonrasında yerden göğe kadar kanatlarıyla onların etrafında dolaşırlar. Topluluk zikri bitirip dağılınca melekler de semâya çıkarlar. Rableri onlara:
“Nereden geliyorsunuz?" diye sorar ki aslında cevabını onlardan daha iyi biliyordur. Melekler:
“Yeryüzünde seni tesbîh eden, tekbirler getiren, lâ İlâhe illallah diyen ve sana hamdeden bir topluluğun yanından geliyoruz" derler. Yüce Allah:
“Beni gördüler mi ki?" diye sorunca:
“Hayır" derler. Yüce Allah:
“Peki, ya beni görselerdi ne yaparlardı?" diye sorunca, melekler:
“Şayet seni görselerdi sana ibadet etmeye daha sıkı sıkıya sarılırlardı. Seni daha fazla ulular, daha fazla tesbih ederlerdi" derler.
Yüce Allah:
“Peki, ne istiyorlar?" diye sorunca, melekler:
“Senden Cenneti istiyorlar" derler. Yüce Allah:
“Cenneti gördüler mi ki?" diye sorunca, melekler:
“Hayır!" derler. Yüce Allah:
“Peki, ya Cenneti görselerdi ne olurdu?" diye sorunca, melekler:
“Cenneti görselerdi onu elde etmek için daha fazla çabalar, onu daha fazla talep edip isterlerdi" derler. Yüce Allah:
“Peki, neyden sakınıyorlar?" diye sorunca, melekler:
“Cehennem azabından" derler. Yüce Allah:
“Cehennemi gördüler mi ki?" diye sorunca, melekler:
“Hayır!" derler. Yüce Allah:
“Peki, ya Cehennemi görselerdi ne olurdu ?" diye sorunca, melekler:
“Cehennemi görselerdi ondan daha fazla uzak durmaya çalışırlar ve bu yönde ondan daha fazla korkarlardı" derler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“O zaman siz de şahit olun ki onları bağışladım" buyurur. Meleklerden biri:
“Ancak içlerinde onlardan olmayan, bir iş için orada bulunan biri var" deyince, Yüce Allah:
“Onlar öyle bir topluluktur ki onlarla oturan kişi de kötü biri olamaz" karşılığını verir?
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Müslim, Tirmizî ve Nesâî,; Muâviye'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabından oluşan bir halkanın yanına geldi ve:
“Oturup ne yapıyorsunuz?" diye sordu. Ashabı:
“Yüce Allah'ı zikretmek, bizi hidayete erdirip, ihsanlarda bulunduğu için O'na hamdetmek üzere oturduk" dediler. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sadece bunun için oturduğunuza dair Allah'a adına yemin eder misiniz?" diye sorunca:
“Allah'a yemin olsun ki sadece bunun için oturduk" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Yemin ettirmen size inanmadığımdan dolayı değil! Ancak Cebrail geldi ve Yüce Allah'ın meleklerine karşı sizinle övündüğünü bildirdi."
Ahmed, Ebû Ya'lâ, İbn Hibbân ve Beyhakî, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kıyamet gününde Yüce Allah:
“Bugün burada toplananlar kerem sahibi kişilerin kim olduğunu görecek" der" buyurunca, ashab:
“Yâ Resûlallah! Kerem sahibi kişiler de kim?" diye sordular. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Zikir meclislerinde bulunanlar" karşılığını verdi.
Ahmed, Enes'ten bildiriyor: Abdullah b. Revâha Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından biriyle karşılaştığı zaman:
“Gel de biraz Allah'a iman edelim" derdi. Yine bir defasında birine böyle deyince, adam kızdı ve Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:
“Yâ Resûlallah! İbn Revâha'ya baksana! Senin imanından yüz çevirip bir anlık imanın peşinden koşuyor" dedi. Allah Resûlıi (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah, İbn Revâha'ya merhamet etsin! Meleklerin bile övündüğü meclislerde bulunmayı pek seviyor" karşılığını verdi.
Ahmed, Bezzâr, Ebû Ya'lâ ve Taberânî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûllulah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bir topluluk sırf Allah rızası için oturup da Allah'ı zikrettiği zaman mutlaka gökten bir ses: «Kalkın, bağışlandınız! Kötülüklerinizi de iyiliklere çevirdim» diye seslenir."
Taberânî'nin Sehl b. el-Hanzaliyye'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bir topluluk Yüce Allah'ı zikretmek üzere bir yerde oturduklarında, kalkacakları zaman bir ses onlara: «Kalkın! Yüce Allah günahlarınızı bağışladı! Kötülükleriniz de iyiliklere çevrildi» diye seslenir."
Beyhakî'nin Abdullah b. Muğaffel'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bir topluluk Yüce Allah'ı zikretmek üzere bir araya geldiği zaman gökten bir ses: «Kalkın, bağışlandınız! Kötülüklerinizi de iyiliklere çevirdim» diye seslenir. Bir topluluk da bir arada oturup Yüce Allah'ı zikretmeden dağıldıkları zaman kıyamet gününde mutlaka bundan dolayı bir pişmanlık ve üzüntü duyarlar."
Ahmed, Muâz b. Cebei'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanoğlu, zikrullah gibi kendisini Allah'ın azabından kurtaracak daha iyi bir amelde bulunamaz" buyurdu. Yine:
“Sizin için en hayırlı olan ameli, Allah katında daha değerli ve yanındaki derecenizi daha fazla yükseltecek olanını, altın ve gümüş infak etmenizden, düşmanla karşılaşıp boyunlarım vurmanızdan ve onların sizin boynunuzu vurmasından daha değerli olanım söyleyeyim mi?" diye sorunca, ashâb:
“Tabi ki söyle yâ Resûlallah!" dediler. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Her dem Allah'ı zikretmektir" buyurdu.
İbn Ebî Şeybe ve Abdullah b. Ahmed, ez-Zühd'e zevâid olarak Ebû Berze el-Eslemî'den bildiriyor:
“Bir kişi kucağında durmadan dinar (para) dağıtsa bir diğeri de Allah'ı zikretse, Allah'ı zikreden kişi dinar dağıtan kişiden daha üstün sayılır."
Abdullah b. Ahmed, Ebu'd-Derdâ'dan bildiriyor:
“Her taşın, her ağacın ve her tepenin yanında Yüce Allah'ı zikret. Rahatken Allah'ı zikret ki dara düştüğünde o da seni zikretsin."
İbn Ebî Şeybe ve Ahmed, Zühd'de, Ebu'd-Derdâ'dan bildiriyor:
“Dili her dem Allah'ın zikri ile meşgul olanlardan biri Cennete gireceği zaman gülerek girer."
Ahmed, Zühd'de, Ebu'd-Derdâ'dan bildiriyor:
“Yüz defa tekbîr getirmem benim için sadaka olarak yüz dinar vermemden daha iyidir."
Abdullah b. Ahmed, Abdullah b. Amr'dan bildiriyor:
“Bir topluluk bir araya gelip Yüce Allah'ı zikrettikleri zaman Allah onları kendilerinden daha hayırlı bir topluluğun önünde zikreder. Bir topluluk da bir arada oturup Yüce Allah'ı zikretmeden dağıldıkları zaman kıyamet gününde mutlaka bundan dolayı bir pişmanlık ve üzüntü duyarlar."
İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Ömer:
“Bir defa tekbîr getirmek, dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır" demiştir.
İbn Ebî Şeybe, Muâz b. Cebel'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İnsanoğlu, zikrullah gibi kendisini Allah'ın azabından kurtaracak daha iyi bir amelde bulunamaz" buyurdu. Kendisine:
“Yâ Resûlallah! Bu konuda Allah yolunda cihattan da mı iyidir?" diye sorulunca:
“Yüce Allah yolunda cihattan da; kişinin Allah yolunda kılıcı kırılıncaya kadar çarpışmasından, sonra çarpışıp bir daha kılıcının kırılmasından, sonra yine çarpışıp yine kılıcının kırılmasından da iyidir" karşılığını verdi.
İbn Ebî Şeybe, Muâz b. Cebel'den bildiriyor:
“Sabah namazının ardından güneş doğuncaya kadar Allah'ı zikretmem, benim için sabah namazından güneş doğuncaya kadar Allah yolunda cihad için askerlere at temin etmemden daha iyidir."
İbn Ebî Şeybe, Ubâde b. es-Sâmit'ten bildiriyor:
“Sabah namazından güneş doğana kadar Allah'ı zikreden bir topluluğun içinde olmam, benim için sabah namazından güneş doğana kadar at sırtında Allah yolunda cihad etmemden daha iyidir. Aynı şekilde ikindi namazından güneş batana kadar Allah'ı zikreden bir topluluğun içinde olmam benim için ikindi namazından güneş batana kadar at sırtında Allah yolunda cihad etmemden daha iyidir."
İbn Ebî Şeybe, Selmân'dan bildiriyor: Kişi hem rahatken hem de dardayken Yüce Allah'a hamdediyorsa, sıkıntıya düştüğü zaman dua edince, melekler:
“Sıkıntıya düşmüş, sesi tanıdık bir adam" derler ve sıkıntısının giderilmesi için ona aracı olurlar. Ancak kul sadece dara düştüğü zaman aklına gelip Allah'ı zikrediyorsa, rahatken Allah'a hamdetmiyorsa, sıkıntıya düşüp dua ettiği zaman, melekler:
“Tanımadığımız birinin sesi" derler.
İbn Ebî Şeybe'nin Ebû Cafer'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“En ağır ameller, her halükârda Allah'ı zikretmek, samimi bir şekilde hakkı gözetmek ve mal konusunda ihsanlarda bulunmak, olmak üzere üç tanedir" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Hureyre'den bildiriyor:
“Yeryüzündeki insanların, yıldızların ışığını ve parıltısını görmesi gibi gökyüzü ahalisi de zikir edilen evlerden öylesi bir ışığın çıkıp parıldadığı görür."
Bezzâr'ın, Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Yüce Allah'ın, yeryüzünde dolaşıp zikir halkalarını arayıp bulan melekleri vardır. Bu melekler böylesi bir halkayla karşılaştığı zaman etraflarını sararlar. Sonra izzet sahibi Rabbin huzuruna içlerinden birini gönderip:
“Rabbimiz! Kullarından, nimetlerinle seni tazim eden, kitabını okuyan, Peygamberine salavâilar getiren ve hem âhir etleri hem de dünya hayatları için senden hayırlar dileyen bir topluluğun yanına geldik" derler. Yüce Allah da onlara:
“Orada bulunanların hepsini rahmetimle kuşatın. Onlar öyle bir topluluktur ki onlarla oturan kişi de kötü biri olamaz" buyurur.
Ahmed, İbn Ömer'den bildiriyor: Allah Resûlüne:
“Yâ Resûlallah! Zikir meclislerinden elde edilecek ganimet nedir?" diye sorduğumda:
“Zikir meclisleriyle elde edilecek ganimet Cennettir" buyurdu.
İbn Ebi'd-Dünya, Bezzâr, Ebû Ya'lâ, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî, ed- Da'avât'ta Câbir'den bildiriyor: Bir defasında Resûlullah'(sallallahü aleyhi ve sellem) yanımıza çıktı ve:
“İnsanlar! Yüce Allah'ın zikir meclislerinde duran meleklerden orduları vardır. Onun için siz de Cennet bahçelerinden faydalanmaya çalışın" buyurdu. Ashab:
“Cennet bahçeleri nerededir ki?" diye sorduğunda, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):"Cennet bahçeleri zikir meclisleridir. Allah'ı zikrederek gelip gidin. Kendinizi Allah'a hatırlatın. Kişi Allah katındaki değerini bilmek istiyorsa Allah'ın kendi yanındaki değerine baksın! Zira Yüce Allah'ın kuluna verdiği değer, kulun kendisine verdiği değer kadardır" karşılığını verdi.
Ahmed ve Tirmizî, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cennet bahçelerine uğrarsanız meyvelerinden yiyin" buyurdu. Ashab:
“Cennet bahçeleri de nedir?" diye sorduğunda:
“Zikir halkalarıdır" karşılığını verdi.
Taberânî, Amr b. Abese'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Rahmân (olan Allah)ın sağında -ki her iki tarafı da sağdır- peygamber veya şehit olmayan bazı kişiler durur. Yüzlerindeki parlaklık bakanların gözlerini alır. Yüce Allah'a olan yakınlıklarına ve yanındaki değerlerine peygamberler ile şehitler bile gıpta eder" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Onlar kim?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Değişik kabilelerden Yüce Allah'ı zikretmek için bir araya gelen kişilerdir. Bunlar meclislerinde, kişi yemek için hurmanın güzelini seçtiği gibi konuşurken en güzel ve temiz sözleri seçerler" karşılığını verdi.
Taberânî, Ebu'd-Derdâ'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah kıyamet gününde huzura, inciden minberler üzerinde, yüzleri nurlu, tüm insanların kendilerine gıpta edeceği ancak peygamber veya şehitlerden olmayan bazı kişileri çıkaracaktır" buyurdu. Bedevinin biri:
“Yâ Resûlallah! Bize sıfatlarını söyle de kim olacaklarını bilelim" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Onlar farklı belde ve farklı kabilelerden olan, Allah için birbirlerini seven ve Allah'ı zikretmek için bir araya gelen kimselerdir" buyurdu.
Harâitî, Şükr'de, Halîd el-Asarî'den bildiriyor:
“Her evin bir süsü vardır. Mescidin süsü de içinde Allah'ı zikreden kişilerdir."
Beyhakî, ed-Da'avât'ta Ebu Hureyre'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize:
“Güzel bir dua etmek ister misiniz?" diye sordu. "Evet, isteriz" dediğimizde, Allah Resûlü şöyle buyurdu:
“Dua ederken: «Allahım! Seni zikretmede, sana şükretmede ve en güzel şekilde ibadet etmede bize yardımcı ol!" deyin.»
Ahmed, Zühd'de Amr b. Kays'tan bildiriyor: Yüce Allah, Dâvud'a (aleyhisselam) şöyle vahyetti:
“Şayet beni zikredersen ben de seni zikrederim. Beni unutursan da seni kendi haline bırakırım. Ancak sakın sana nazar etmediğim bir anını görmeyeyim!"
Abdullah b. Ahmed, ez-Zühd'e zevâid olarak Muâviye b. Kurra'dan bildiriyor: Babam bana şöyle dedi:
“Oğulcuğum! Şayet Allah'ı zikreden bir mecliste oturuyorsan ve bir iş için kalkmak zorundaysan kalkacağın zaman onlara selam ver. Böyle yapman halinde oturdukları sürece alacakları sevaplara sen de ortak olursun."
İbn Ebî Şeybe, Ebû Câfer'den bildiriyor:
“Yüce Allah'ın katında zikir ve şükürden daha sevimli bir şey yoktur."
"...Bana şükredin, nankörlük etmeyin."
İbn Ebi'd-Dünya, Şükr'de, Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da,. Muhammed b. el- Münkedir'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) dualarından biri de:
"Allahım! Seni zikretmede, sana şükretmede ve en güzel şekilde ibadet etmede bana yardımcı ol!" şeklindeydi.
Ahmed, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Ebi'd-Dünya, Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da Muâz'dan bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana buyurdu ki:
“Seni severim! Her namazın ardından: «Allahım! Seni zikretmede, sana şükretmede ve en güzel şekilde ibadet etmede bana yardımcı ol!» diye dua etmeyi bırakma."
Ahmed, Zühd'de, İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhakî, Ebu'l-Celd'den bildiriyor: Mûsa'nın (aleyhisselam) Yüce Allah'tan dileği konusunda okuduğuma göre:
“Rabbim! Jüm amelim bana ihsan ettiğin en küçük nimeti dahi karşılayamazken sana hakkıyla nasıl şükredebilirim?" diye sorunca, kendisine:
“Ey Mûsa! İşte şimdi (bunu itiraf etmenle) bana şükrünü eda etmiş oldun!" diye vahiy geldi.
İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhakî, Süleyman et-Teymî'den bildiriyor:
“Yüce Allah kendi kudreti miktarınca kullarına nimetler ihsan etmiş, kendi güçleri nispetince de onları bunun şükründen sorumlu tutmuştur."
İbn Ebi'd-Dünya, Abdulmelik b. Mervân'dan bildiriyor:
“Allah katında, kulun:
“Bize nimetler veren ve hidayete erdirip Müslüman kılan Allah'a hamdolsun" demesinden daha güzel ve özlü bir şükür yoktur."
İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhakî, Asbağ b. Nubâte'den bildiriyor: Hazret-i Ali, helâya girdiği zaman:
“Koruyan ve helak edebilen Allah'ın ismiyle" diyerek girerdi. Çıkacağı zaman da elleriyle göbeğini sıvazlar ve:
“Ne büyük bir nimettir bu! İnsanlar bunun farkında olsalardı şükrederlerdi" derdi.
İbn Ebi'd-Dünya, Hasan'dan bildiriyor:
“Yüce Allah kullarını dilediği kadar nimetlerden faydalandırır. Kul bunlara şükretmezse Allah bu nimetleri azaba dönüştürür."
İbn Ebi'd-Dünya, Şükr'de, Harâitî, Şükr'de, Hâkim, Beyhakî, Şuabu'l- îmân'da, Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah bir kula nimet verdiği zaman kul bunun Allah'tan geldiğini ikrar ederse, buna henüz hamdetmeden önce şükretmiş gibi amel defterine yazılır. Yüce Allah kulunun bir günahtan dolayı pişman olduğunu gördüğü zaman kul bağışlanma dilemeden Allah kulun o günahını bağışlar. Kişi dinarla (parayla) aldığı bir giysiyi giyerken Allah'a hamdettiği zaman, giysi henüz dizlerine ulaşmadan (üzerine oturmadan) Allah o kulunun günahlarını bağışlar."
Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da Hazret-i Ali'den bildiriyor: Kişi sabahı bulduğunda:
“Gecemizi ve geceyi geçirmemizi güzel kılan Allah'a hamdolsun. Güzel bir sabaha kavuşmamızı da ihsan eden Allah'a hamdolsun" dediği zaman gecesinin ve gündüzünün şükrünü ifa etmiş olur.
İbn Ebî Şeybe, Ebi'd-Dünya ve Beyhakî, Abdullah b. Selâm'dan bildiriyor: Musa (aleyhisselam):
“Rabbim! Sana nasıl şükür etmemiz gerekiyor?" diye sorunca, Yüce Allah:
“Dilin her dem benim zikrimle ıslak kalsın" buyurdu. Musa (aleyhisselam):
“Ancak bazı durumlarda oluyoruz ki öylesi durumlarda seni, anmaktan tenzih ederiz" deyince, Yüce Allah:
“Hangi durumlar?" diye sordu. Mûsa (aleyhisselam):
“Helâda olduğumuz, cünub olduktan sonra yıkandığımız veya abdestli olmadığımız zamanlarda" deyince, Yüce Allah:
“Yine de zikrimden uzak durmayın!" buyurdu. Mûsa (aleyhisselam):
“Rabbim! Peki, böylesi durumlarda ne diyeyim?" diye sorunca, Yüce Allah:
“Böylesi durumlarda şöyle de:
“Allahım! Seni her türlü eksiklikten tenzih eder, sana hamdederim. Senden başka ilah yoktur. Eziyet verecek şeylerden beni uzak tut. Hamdin ile seni tesbih ederim. Senden başka ilah yoktur. Eziyet veren şeylerden beni koru!"
İbn Ebi'd-Dünya ile Beyhakî, İshâk b. Abdillah b. Ebî Talha'dan bildiriyor: Adamın biri Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip selam verirdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) adama:
“Nasılsın?" dîye sorduğu zaman adam:
“Allah'a hamdediyorum! Allah'a hamdederim" derdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de adama hayır duada bulunurdu. Yine bir defasında geldiğinde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Nasılsın ey filan!" diye sordu. Adam:
“Şükredersem iyi olurum" karşılığını verince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) herhangi bir karşılık vermeyip sustu. Adam:
“Ey Allah'ın Peygamberi! Daha önceleri halimi sorduğunda bana hayır dualarda da bulunurdun. Oysa bugün halimi sormana rağmen bana duada bulunmadın" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Daha önce halini sorduğumda şükrederdin. Oysa bugün sorduğumda şükür konusunda tereddüt ettin" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünya'nın bildirdiğine göre Ebû Kılâbe:
“Şükretmeniz halinde dünya (nimetleri) size herhangi bir zarar veremez" demiştir.
İbn Ebi'd-Dünya'nın bildirdiğine göre Ebû Bekr es-Sıddîk dua ederken:
“Allahım! Her şeyde bana verecek nimetleri tamamlamanı, bunlara karşı razı olacağın şekilde şükretmemi, sonradan da benden razı olmanı diliyorum" derdi.
İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre adamın biri Ebû Hâzim'a:
“Gözlerin şükrü nedir?" diye sorunca, Ebû Hazım:
“Gördüğün hayırlı şeyleri açıklaman, gördüğün kötü şeyleri ise gizli tutmandır" dedi. Adam:
“Kulakların şükrü nedir?" diye sorunca, Ebû Hâzım:
“Duyduğun hayırlı şeyleri iyice anlaman, duyduğun kötü şeyleri de saklı tutmandır" dedi. Adam:
“Ellerin şükrü nedir?" diye sorunca, Ebû Hâzım:
“Hakları olmayan şeyleri onlarla almaman, Yüce Allah'ın onlar üzerindeki hakka da engel olmamandır" dedi. Adam:
“Gövdenin şükrü nedir?" diye sorunca, Ebû Hâzım:
“Altını (mideyi) yemeğe, üstünü (başını) da ilme ayırmandır" dedi.
Adam:
“Avret yerinin şükrü nedir?" diye sorunca, Ebû Hâzım şöyle karşılık verdi:
“Yüce Allah'ın buyurdu gibidir ki şöyledir:
“Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır." Adam:
“Ayakların şükrü nedir?" diye sorunca, Ebû Hâzım şu karşılığı verdi:
“Gıpta edilecek yaşayan birini gördüğün zaman onun peşinden gider ayaklarını onun amellerinin aynısını yapmakta kullanırsın. Öfke duyulacak ölü biriyle karşılaştığın zaman da onun yaptığı amellerin aynısını yapmamak için ayaklarını onun yolundan alıkoyarsın. Bu şekilde de şükrünü ifa etmiş olursun. Diliyle şükredip diğer azalarıyla şükretmeyen kişi de giysisini yanında taşıyan, ancak giymeyen kişi gibidir. Bu giysi de onu ne sıcaktan, ne soğuktan, ne kardan, ne de yağmurdan koruyabilir."
Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da, Ali b. el-Medînî'den bildiriyor: Süfyân b. Uyeyne'ye:
“Zühd'ün (alt) sınırı nedir?" diye sorulunca:
“Bolluk zamanında şükreden, sıkıntı anında sabreden biri olmaktır. Kişi bunu yaptığı zaman zâhid biri olur" dedi. Kehdisine:
“Şükür nedir?" diye sorulunca:
“Yüce Allah'ın yasakladığı şeylerden uzak durmaktır" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhakî, Ömer b. Abdilazîz'den bildiriyor:
“Yüce Allah'ın nimetlerini kendisine şükrederek sağlamlaştırıp daimi kılın. Yüce Allah'a şükür de günahlardan uzak durmaktır."
İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhakî, Muhammed b. Lût'tan bildiriyor:
“Şükür, günahlardan uzak durmaktır, denilirdi."
İbn Ebi'd-Dünya, Mahled b. Hüseyn'den bildiriyor:
“Şükür, günahlardan uzak durmaktır, denilirdi."
Beyhakî, Cüneyd'den bildiriyor: Bir gün es-Serî bana:
“Şükür nedir?" diye sordu. "Bana göre şükür, günah işlemekte Allah'ın verdiği hiçbir nimeti kullanmamaktır" karşılığını verdim.
İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhakî, Süfyân b. Uyeyne'den bildiriyor: Zührî'ye:
“Zâhid kimdir?" diye sorulunca:
“Sabrı taşıp günaha bulaşmayan, nimetler içine dalıp şükrü unutmayandır" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünya, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'den bildiriyor:
“Şükür, hamdin hem bedenini, hem özünü, hem de parçalarını kapsar. Kişi; kulak, göz, el, ayak gibi Yüce Allah'ın bedeninde kıldığı nimetler üzerinde düşünmelidir. Bütün bunların kendisi için birer nimet olduğunu görecektir. O halde kul, bedeninde kılınan bu nimetleri kullanarak Yüce Allah'a itaatte bulunmalıdır. Diğer bir nimet çeşidi de rızıktaki nimetlerdir. Kul aynı şekilde rızık olarak kendisine verilen bu nimetleri kullanarak Yüce Allah'a itaat etmelidir. Verilen bu nimetleri bu şekilde kullanan kişi şükrün hem bedenini, hem özünü, hem de parçalarını elinde tutar."
İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhakî, Âmir'den bildiriyor:
“Şükür imanın yarısıdır. Sabır da imanın yarısıdır. Ancak yakîn imanın tamamıdır."
Beyhakî, Abdurrahman es-Sülemî'den bildiriyor: Üstad Ebû Sehl Muhammed b. Süleyman es-Su'lûkî'ye şükrün mü, yoksa sabrın mı daha üstün olduğu sorulduğunda:
“İkisi birbirine denktir; zira şükür rahat ve bollukta olanın vecibesi, sabır da sıkıntıda olanın farzıdır" karşılığını vermiştir.
Tirmizî, İbn Mâce ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yiyip de şükreden kişiye; oruç tutup sabreden kişinin sevabı kadar sevap vardır" buyurmuştur.
Beyhakî, Ebu'd-Derdâ'dan bildiriyor:
“Yüce Allah'ın nimetlerini sadece yiyecek ve içeceklerinde gören kişinin ilmi az, azabı da yakındır."
Beyhakî, Fudayl b. İyâd'dan bildiriyor:
“Şükretmekten geri durmayın! Zira Yüce Allah'ın nimetini ellerinden kaybettikten sonra geri kazanabilen topluluk pek nadirdir."
Beyhakî, Umâra b. Hamza'dan bildiriyor:
“Nimetin bir ucu size ulaştığı zaman şükür azlığıyla kalan kısmını kendinizden kaçırmayın!"
Beyhakî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Dindarlıkta kendisinden üstte olanlara, dünyalıklarda ise kendisinden aşağıdakilere bakan kişiyi Yüce Allah sabreden ve şükreden kullarından biri olarak yazar. Dindarlıkta kendisinden aşağılarda olanlara, dünyalık konusunda ise kendisinden üstte olanlara bakan kişiyi Yüce Allah sabreden ve şükreden biri olarak yazmaz."
İbn Ebi'd-Dünya'nın bildirdiğine göre Amr b. Şuayb, babasından, o da dedesinden naklen der ki: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim:
“îki haslet var ki bunlara sahip olan bir kişiyi Yüce Allah sabreden ve şükreden biri olarak yazar. Bu iki hasleti üzerinde taşımayan kişiyi de sabreden ve şükreden biri olarak yazmaz. Her kim dindarlık konusunda kendisinden üstün olana bakar ve ona tabi olursa, dünyalıklar konusunda da kendisinden aşağıda olanlara bakar ve içinde bulunduğu ihsanlardan dolayı Allah'a hamdederse Yüce Allah da onu sabreden ve şükreden biri olarak yazar. Ancak dindarlık konusunda kendisinden daha aşağıda olanlara, dünyalıklar konusunda da kendisinden daha iyi durumda olanlara bakar ve sahip olamadığı mallar için üzülürse Yüce Allah onu sabreden ve şükreden biri olarak yazmaz. "
Müslim ile Beyhakî'nin Suheyb'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Müminin durumu hayret vericidir; zira her halükarda hayırdadır. Rahatlığa kavuşup da buna şükrettiği zaman kendisi için hayırlı olur. Dara düşüp de sabrettiği zaman da yine bu kendisi için hayırlı olur."
Nesâî ile Beyhakî'nin Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyrumuştur:
“Müminin durumuna hayret ediyorum. Kendisine bir nimet verildiği zaman:
“Elhamdülillah" deyip şükreder. Bir belaya maruz kaldığı zaman yine:
“Elhamdülillah" deyip sabreder. Mümin her hali için sevap alır, lokmasını ağzına götürürken bile. "
Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyrmuştur:
“Üç hasleti taşıyan kişiyi Yüce Allah rahmetiyle kuşatır, sevgisini gösterir ve himayesine alır. Bunlar; kişinin nimet verildiğinde şükretmesi hakkını almaya muktedir olduğu zaman karşıdakini bağışlaması ve öfkelendiği zaman öfkesine hakim olmasıdır,
Hâkim ile Beyhakî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Üç haslet vardır ki kişi bunları taşıdığı zaman Yüce Allah onu himayesine alır; rahmetiyle kusurlarını gizler ve sevgisine mazhar eder" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Bunlar nedir?" diye sorunca:
“Bunlar kişinin nimet verildiğinde şükretmesi hakkını almaya muktedir olduğu zaman karşıdakini bağışlaması ve öfkelendiği zaman öfkesine hakim olmasıdır" karşılığını verdi.
Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Ebi'd-Dünya, Şükrde, Firyâbî, Zikr'de, Ma'merî, Amelu'l-Yevm ve'l-Leyle'de, Taberânî, Dua'da, İbn Hibbân, Beyhakî, ed- Da'avât'ta ve el-Mustağfirî, ed-Da'avât' ta, Abdullah b. Ğannâm'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Her kim sabahladığı zaman: «Allahım! Benimle birlikte sabahı bulan bütün nimetler ve mahlûkatlar sadece ve bir tek sendendir ve senin ihsanınladır. Senin hiçbir ortağın yoktur. Hamd ve şükür ancak sanadır» derse, o günün şükrünü ifa etmiş olur. Akşam vakti aynı şeyi diyen kişi de gecesinin şükrünü ifa etmiş olur."
İbn Ebi'd-Dünya, Serî b. Abdillah'tan bildiriyor: Kendisi Tâif'te iken yağmur yağdı. Bunun üzerine şöyle hitap etti:
“Ey insanlar! Size verdiği rızıklardan dolayı Yüce Allah'a hamdedin. Zira bana ulaşana göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): «Kul, kendisine verdiği nimetten dolayı Allah'a hamdettiği zaman o nimetin şükrünü ifa etmiş olur» buyurmuştur."
İbn Ebi'd-Dünya, Şükr'de, Harâitî, Şükr'de ve Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kişi, belaya maruz kalan birini görüp de: «Sana verdiği beladan beni afiyette tutan ve hem senden hem de diğer kullarından bu konuda beni üstün kılan Allah'a hamdolsun» dediği zaman içinde bulunduğu nimetin (durumun):şükrünü ifa etmiş olur."
İbn Ebi'd-Dünya, Ka'b'dan bildiriyor:
“Yüce Allah dünyada iken bir kuluna nimet verdiğinde kul buna şükredip nimete karşı mütevazı olursa Allah dünyada kulunu o nimetten faydalandırır, kıyametteki derecesini de yükseltir. Ancak Allah dünyada iken bir kuluna nimet verdiği zaman kul buna şükretmez ve nimet karşısında tevazu göstermezse, Allah dünyada kulunu o nimetin faydasından mahrum bırakır. Ateşe doğru ona bir kapak açar. Artık dilerse onu cezalandırır, dilerse de affeder."
İbn Ebi'd-Dünya, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:
“Kul temiz bir suyu içtiği zaman şayet rahat bir şekilde içiyor ve (idrar olarak) rahat bir şekilde çıkarıyorsa buna şükretmesi vacip olur."
Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Ebi'd-Dünya ve Hâkim, Ebû Bekre'den bildiriyor:
“Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisini sevindiren bir haber geldiği zaman secdeye kapanır, Allah'a şükrederdi."
İbn Ebi'd-Dünya'nın Abdurrahman b. Avf'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cebrâîl'le (aleyhisselam) buluştuğumda bana şöyle dedi:
“Yüce Allah:
“Sana salavât getirene ben de hayırlar ihsan ederim. Sana selâm edene ben de selamet veririm" buyuruyor." Bu haber üzerine ben de secdeye kapanıp Allah'a şükrettim."
Harâitî, Şükr'de, Câbir'den bildiriyor:
“Hazret-i Peygamber, (sallallahü aleyhi ve sellem) belaya maruz kalmış birini gördüğü zaman kendi hali için (şükür olarak) secdeye kapanırdı."
İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe ve Harâitî, Şükr'de, Şeddâd b. Evs'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 'İnsanlar altın ile gümüş biriktirmeye başladıkları zaman sizler de şu dört sözü çokça tekrar edip biriktirin:
“Allahım! Bana işlerimde sebatı, doğru yolda gitmede azimeti ver. Nimetlerine şükretmeyi ve sana en güzel şekilde ibadet etmeyi ihsan et. Kalbimi selim, dilimi doğru kıl Senden, bildiğin tüm şeylerin hayrım diler, bildiğin tüm şeylerin şerrinden sana sığınırım. Bildiğin tüm günahlarımı-bağışla. Sen ki kimselerin bilemeyeceği şeyleri bilensin. "
Harâitî'nin Câbir b. Abdillah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“En üstün zikir «Lâilâhe illallah», en üstün şükür de «Elhamdülillâh»tır" buyurmuştur.
Harâitî ve Beyhakî, ed-Da'avât'ta, Mansûr b. Safiyye'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bana hidayet verip İslam'la şereflendiren ve Muhammed ümmetinden biri kılan Allah'a hamdolsun" diyen bir adamla karşılaşınca ona "Çok büyük bir şükürde bulundun" buyurdu.
Harâitî'nin bildirdiğine göre Muhammed b. Ka'b el-Kurazî:
“Ey insanlar! İki şeyi hiçbir zaman elden bırakmayın. Biri, size nimet verene şükür, diğeri de ihlaslı bir imandır" demiştir.
Harâitî, Ebû Amr eş-Şeybânî'den bildiriyor: Mûsa (aleyhisselam) Tûr dağına çıktığında:
“Rabbim! Yaptığım ibadetler senin ihsanınladır. Verdiğim sadakalar senin ihsanınladır. Şayet risaleti hakkıyla tebliğ etmişsem yine senin ihsanınladır. Böylesi bir durumda sana ne ile şükür edebilirim?" deyince, Yüce Allah:
“İşte şimdi şükrünü ifa ettin" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünya, Harâitî ve Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da, ashaptan biri olan Abdullah b. Kurt el-Ezdî'nin:
“Nimet ancak onu verene şükür etmekle kalıcı ve daimi olabilir" dediğini bildirir.
Harâitî, Câfer b. Muhammed b. Ali b. Hüseyn b. Ali b. Ebî Tâlib'den bildiriyor:
“Sana nimeti verene şükür et ki şükrü edilen bir nimet tükenmez.
Nankör davranıp şükredilmediği zaman da verilen nimet elde durmaz. Şükür nimeti arttırır, kıskançlıktan korun"
Harâitî, Hâlid er-Rabaî'den bildiriyor:
“Denilirdi ki, cezası en çabuk verilen ameller emanete ihanet etme, akrabayla ilişkileri kesme ve yapılan iyiliğe nankörce davranmadır."
Harâitî, Ka'bu'l-Ahbâr'ın:
“En kötü söz, küfür (tecdîf) ifade eden sözdür" dediğini bildirir.
153
"Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah'tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir."
Hâkim ve Beyhakî, Delâil'de, İbrâhim b. Abdirrahman b. Avf'tan bildiriyor:
“Hastalığı sırasında Abdurrahman b. Avf kendinden öyle bir geçti ki yanındakiler onun vefat ettiğini düşündüler ve üzerini örtüp yanından çıktılar. Hanımı ve Ukbe'nin kızı olan Ümmü Gülsüm de âyette belirtildiği gibi sabır ve namazla Allah'tan yardım dilemek üzere mescide gitti. Fazla bir zaman geçmeden de Abdurrahman kendine geldi."
154
"Allah yolunda öldürülenlere 'Ölüler' demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz."
İbn Mende, Ma'rife'de, Süddî es-Sağîr vasıtasıyla Kelbî'den, o da Ebû Sâlih'ten, o da İbn Abbâs'tan bildiriyor: Temîm b. el-Humâm, Bedir savaşında öldürüldü. "Allah yolunda öldürülenlere 'Ölüler' demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz" âyeti de onun ve diğer öldürülenlerin hakkında nazil oldu.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Allah yolunda öldürülenlere 'Ölüler' demeyin..." âyetini açıklarken:
“Allah'a itaat yolunda müşriklerle savaşırken öldürülenlerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da bildirdiğine göre Ebu'l Âliye:
“Allah yolunda öldürülenlere 'Ölüler' demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz" âyetini açıklarken der ki:
“Onlar diridirler ve yeşil kuşlar suretinde (içinde) Cennette dilediklerince dolaşırlar, diledikleri şeylerden yerler."
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime:
“Allah yolunda öldürülenlere 'Ölüler' demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz" âyetini açıklarken der ki:
“Şehitlerin ruhları, bembeyaz kuşlar gibi Cennette uçuşurlar."
İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî, el-Ba's ve'n-Nuşûr'de, Ka'b'dan bildiriyor:
“Cennetu'l-Mevâ'da yeşil kuşlar vardır. Şehitlerin ruhları bu yeşil kuşlar içinde yükselir ve Cennette dilediğince dolaşır."
Hennâd b. es-Serî, Zühd'de Hüzeyl'den bildiriyor:
“Şehitlerin ruhları yeşil kuşların içinde, Müslümanların henüz ergenliğe ermeden vefat eden çocukları da Cennet kuşlarından bir kuş olarak Cennette dolaşır ve dilediklerinden yerler."
Abdurrezzâk b. Ma'mer, Katâde'den bildiriyor: Bize ulaşana göre şehitlerin ruhları beyaz kuşlar suretinde Cennet nimetlerinden dilediklerince yerler. Kelbî'nin de bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“(Şehitlerin ruhları) beyaz kuşlar suretinde Arş'a asılı kandillerin üzerine konarlar" buyurmuştur.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîrîn bildirdiğine göre Katâde:
“Allah yolunda öldürülenlere 'Ölüler' demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bize ulaşana göre şehitlerin ruhları, beyaz kuşlar suretinde dolaşıp Cennet nimetlerinden yerler. Meskenleri de sidre ağacıdır. Yüce Allah kendi yolunda cihad eden kişiye üç haslet vermiştir: Allah yolunda öldürülen kişi diri kalıp rızıklandırılır. Düşmanı yenip zafer elde edeni büyük ecirlerle mükâfatlandırır. Allah yolunda iken ölen kişiye de Yüce Allah güzel rızıklar ihsan eder."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Zira onlar diridirler..."ifadesini açıklarken:
“Cennette olmadıkları halde Cennet meyvelerinden rızıklandırılır, bu meyvelerin kokusunu alırlar" demiştir.
Ahmed, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin Ka'b b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şehitlerin ruhları, beyaz kuşlar içinde (dolaşır) Cennet meyvelerine (veya ağaçlarına) konarlar" buyurmuştur.
Abdurrezzâk, Musannef’te Abdullah b. Ka'b'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Şehitlerin ruhları, Allah tarafından kıyamet gününde tekrar çağrılana kadar, yemyeşil kuşlar suretinde Cennetteki kandillerde asılı dururlar" buyurmuştur.
Nesâî ve Hâkim'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Cennet ahalisinden olan bir kişi huzura çıkarılır. Yüce Allah ona:
“Ey Âdemoğlu! Yerini nasıl buldun?" diye sorunca:
“Rabbim! Olabilecek en güzel yer" karşılığını verir. Yüce Allah:
“Benden dile ve iste" buyurunca, o kişi:
“Rabbim! Senden daha ne isteyebilir ve hangi temennide bulunabilirim ki" karşılığını verir. Sonrasında şehitlikle kendisine verilenleri düşünüp:
“Beni on defa dünyaya geri döndürmeni ve yolunda tekrar savaşıp öldürülmeyi diliyorum" der?
155
"Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele"
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Beyhakî, Şuabu'l- îmân'da bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele" âyetini açıklarken şöyle der: Yüce Allah âyette dünya hayatının imtihan yurdu olduğunu ve bu yönde kendilerini sınayıp imtihan edeceğini müminlere bildirir. Sonrasında bunlar karşısında sabretmelerini emretmiş ve:
“...Sabredenleri müjdele" buyurarak bu konuda sabır gösterenlerin mükâfatını vereceğini müjdelemiştir. Yine Allah'ın emirlerine riayet eden ve musibete maruz kaldığında "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" teslimiyetini gösterenlere üç hayırlı hasleti vereceğini bildirmiştir. Ki bunlar da Yüce Allah'ın mağfireti, rahmeti ve doğru yolu bulmadır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da:
“Musibete maruz kaldığında «innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn» diyen kişinin Yüce Allah o musibetini giderir, akıbetini güzel kılar ve onu içinde bulunduğu durumdan daha hayırlı bir duruma getirir" buyurmuştur.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Atâ:
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele" âyetini açıklarken:
“Denenecek olanlar Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıdır" demiştir.
Süfyân b. Uyeyne, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da Cübeybir'den bildiriyor: Adamın biri Dahhâk'a bir mektup yazıp, "Onlar, başlarına bir musibet geldiği zaman: «Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz» derler" âyetinin kişiye özel mi yoksa genel mi olduğunu sordu. Dahhâk:
“Ayet takvaya tutunan ve farzları yerine getiren herkesi muhatap almaktadır" cevabını verdi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele. Onlar, başlarına bir musibet geldiği zaman: «Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz» derler. İşte Rableri katından mağfiret ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır" âyetlerini açıklarken der ki:
“Burada denenecek kişilerden kasıt müminlerdir. Böylesi musibetlere sabreden kişilerin de Cennetle müjdelendiği ifade edilmiştir. Musibetler anında Allah'ın emir ve takdirlerine sabreden kişilerin de Rableri tarafından bağışlanacakları, Allah'ın merhametiyle Cehennem azabından emîn olacakları bildirilmiştir. Musibet anlarında Allah'a ait olduklarını ve tekrar O'na döneceklerini ikrar edip teslimiyet gösterenlerin de doğru yolda oldukları dile getirilmiştir."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Recâ b. Hayve:
“...Ürünlerden eksilterek deneriz..." âyetini açıklarken:
“Öyle bir zaman gelir ki her bir hurma ağacı ürün olarak sadece bir tane hurma vermeye başlar" demiştir.
İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Recâ b. Hayve kanalıyla Ka'b'dan benzerini zikreder.
Taberânî ile İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ümmetime daha önce hiçbir ümmete verilmeyen bir şey verildi. O da bir musibet karşısında «înnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn» demeleridir" buyurmuştur.
Vekî', Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor:
“Bu ümmete daha önce hiçbir peygambere verilmeyen bir şey verildi. Daha önce verilecek olsaydı Yâkub'un (aleyhisselam): «...Vah! Yûsuf'a vah!» dediği anda verilirdi. O da: «İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (=Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz)» sözüdür."
Beyhakî'nin lafzı ise şöyledir: Bu ümmet dışında önceki hiçbir ümmete istircâ' verilmiş değildir. Baksana Yâkub (aleyhisselam) bu, söz yerine:
“...Vah! Yûsuf'a vah!" demiş.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:
“Onlar, başlarına bir musibet geldiği zaman: «Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz» derler. İşte Rableri katından mağfiret ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır" âyetlerini açıklarken şöyle der:
“Bir musibetle karşılaştığı zaman Yüce Allah tarafından kendisine üç şeyin, yani mağfiret, rahmet ve doğru yolun verilmesini haketmek isteyen kişi «Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz» demekten geri durmasın. Zira Allah'a dayanmayan hiçbir güç ve kuvvet olamaz. Kişinin, Yüce Allah'ın kendisine vaat ettiği bir hakkı olduğu zaman Allah'ın bu hakkı mutlaka vereceğini de görecektir."
Vekî', Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünya, el-Azâu'de, İbnu'l- Münzir, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da bildirdiğine göre Ömer b. el- Hattâb:
“Onlar, başlarına bir musibet geldiği zaman: «Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz» derler. İşte Rableri katından mağfiret ve merhamet onlaradır..." âyetlerini okuduktan sonra:
“(Sabra karşı mükâfatta) Bu ne güzel denkliktir!" dedi. Ardından âyeti:
“...Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır" diyerek tamamladı ve:
“Bu ne güzel ilavedir!" dedi.
İbn Ebi'd-Dünya ile Beyhakî, Amr b. Şuayb'tan, o babasından, o da Abdullah b. Amr'dan bildiriyor:
“Dört haslet var ki bunlara sahip olan kişiye Yüce Allah Cennette bir ev inşa eder. Birincisi kişinin tüm işlerinin başı ve özünün "Lâilâhe illalah" olmasıdır. İkincisi başına bir musibet geldiği zaman "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (=Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz)" demesidir. Üçüncüsü kendisine bir nimet verildiği zaman "Elhamdülillah" demesidir. Dördüncüsü de bir günah işlediği zaman:
“Estağfirullah" demesidir."
İbn Ebi'd-Dünya, el-Azâu'de Hazret-i Ali'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)". "Uğradığı musibete sabredip en güzel bir şekilde onu bertaraf eden kişiye Yüce Allah, katında üç yüz derece yazar. Her iki derece arası da yer ile gök arası kadardır" buyurmuştur.
İbn Ebi'd-Dünya, el-Azâu'de Yûnus b. Yezîd'den bildiriyor: Rabîa b. Ebî Abdirrahman'a:
“Sabrın üst seviyesi nedir?" dîye sorduğumda:
“Kişinin musibete maruz kalmış halinin, musibete maruz kalmadan önceki hali gibi olmasıdır" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünya, î'tibâr'da Ömer b. Abdilazîz'den bildiriyor: Süleymân b. Abdilmelik, oğlunun vefatı üzerine bana:
“Mümin maruz kaldığı musibetin acısını hissedemeyecek derecede sabredebilir mi?" diye sorunca:
“Ey müminlerin emiri! Elbette ki sevdiğin şeyler ile hoşlanmadığın şeyler yanında bir olmayacaktır. Ancak sabır, müminin dayanağıdır" karşılığını verdim.
Ahmed, İbn Mâce ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Hüseyn b. Ali'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah, başından bir musibet geçip de daha sonra onu hatırladığında «İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn» diyen kişiye, musibetin üzerinden hayli zaman geçmiş olsa dahi başına geldiği günkü gibi bir ecir verir" buyurmuştur.
Saîd b. Mansûr ile Ukayiî, ed-Du'afâ'da Hazret-i Âişe'den benzerini zikreder.
Hakîm et-Tirmizî'nin Enes b. Mâlik'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kişi bir nimeti, çok önceden verilmiş olsa dahi sonradan tekrar anıp onun için Allah'a hamdettiği zaman Yüce Allah onun sevabını yeni baştan verir. Yine kişi bir musibeti, çok önceden başına gelmiş olsa dahi sonradan tekrar anıp «İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn» dediği zaman Yüce Allah onun ecir ve sevabını yeni baştan verir. "
İbn Ebi'd-Dünya, el-Azâu'de, Saîd b. el-Museyyeb'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kim bir musibete kırk yıl sonrasında bile «İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn» derse, sanki yeni başına gelmiş gibi Yüce Allah onun ecir ve sevabını verir" buyurmuştur.
İbn Ebi'd-Dünya, Ka'b'dan bildiriyor:
“Kim bîr musibeti kırk yıl sonrasında bile andığı zaman «İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn» derse, sanki yeni başına gelmiş gibi Yüce Allah onun sevabını yeniden verir."
Ahmed ile Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ümmü Seleme'den bildiriyor: Bir defasında Ebû Seleme yanıma geldi ve şöyle dedi:
“Allah Resûlü'nden (sallallahü aleyhi ve sellem) işittiğim şu söz beni çok sevindirdi:
“Bir Müslüman musibete uğradığı zaman «İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn» deyip: «Allahım! Bu musibete sabrımın ecrini ver ve daha hayırlı bir durum ihsan et» diye dua ettiği zaman Allah mutlaka bu dileğini yerine getirir."
Ebû Seleme'nin bu sözünü aklımda tuttum. Daha sonra vefat ettiğinde "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" deyip:
“Allahım! Bu musibete sabrımın ecrini ver ve ondan (Ebû Seleme'den) daha hayırlı birini ihsan et" diye dua ettim. Sonra kendi kendime Ebû Seleme'den daha hayırlı birini nereden bulacağım, diye düşündüm. Ancak Yüce Allah, Ebû Seleme'den daha hayırlı birini, Allah Resûlü'nü (sallallahü aleyhi ve sellem) bana eş olarak ihsan etti.
Müslim, Ümmü Seleme'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir Müslüman musibete uğradığı zaman. «İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn! Allahım! Bu musibete sabrımın ecrini ver ve daha hayırlı bir durum ihsan et» diye dua ettiği zaman Allah mutlaka bu musibetten dolayı ecrini verir ve daha hayırlı bir durum ihsan eder" buyurduğunu işittim. Kocam Ebû Seleme vefat ettiği zaman Allah Resûlü'nün buyurduğu gibi dua ettim. Bunun üzerine Yüce Allah, Ebû Seleme'den daha hayırlı birini, Allah Resûlü'nü (sallallahü aleyhi ve sellem) bana eş olarak ihsan etti.
Ahmed, Tirmizî ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Ebû Mûsa'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Bir kulun çocuğu vefat ettiği zaman, Yüce Allah meleklere:
“Kulumun çocuğunun ruhunu teslim aldınız mı?" diye sorar. Melekler:
“Evet, aldık" derler. Yüce Allah:
“Onun kalbinden bir parçayı mı kopardınız?" diye sorunca, melekler:
“Evet!" derler. Yüce Allah:
“Peki, kulum bunun karşısında ne dedi?" diye sorunca, melekler:
“Sana hamdetti ve innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn, dedi" derler. Bunun üzerine Yüce Allah:
“O zaman bu kuluma Cennette bir ev inşa edin ve adını "Hamd evi" olarak koyun" buyurur.
Taberânî'nin, İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ölüm kişiyi üzer. Onun için bir kardeşinizin vefat haberi geldiği zaman:
“Biz Allah'a aidiz ve tekrar ona döneceğiz. Dönüp dolaşıp yine Rabbimize varacağız" deyin."
İbn Ebi'd-Dünya, el-Azâüde Ebû Bekr b. Ebî Meryem'den bildiriyor: Hocalarımızdan işittiğime göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Musibete maruz kalmış kişileri bir üzüntü kaplar ve halleri görünüşleri bozulur. Ancak bazıları musibete maruz kalmış bu kişilerin yanına uğrar da «Biz Allah'a aidiz ve tekrar ona döneceğiz» derler. Bunu dedikleri için de musibete maruz kalmış kişilerden daha fazla ecir kazanırlar."
Taberânî zayıf bir senedle Ebû Umâme'den bildiriyor: Bir defasında Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ayakkabısının bağı kopunca:
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" dedi. Yanında olanlar:
“Yâ Resûlallah! Bu bir musibet midir ki?" diye sorunca:
“Müminin başına gelen hoşlanmadığı her bir şey musibettir" karşılığını verdi.
Bezzâr zayıf bir senedle ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Birinizin ayakkabısının bağı koptuğu zaman bile «İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn» desin. Zira bu da bir musibettir" buyurmuştur.
Bezzâr, zayıf bir senedle Şeddâd b. Evs'ten merfû Hâdis-i şerif olarak aynısını zikreder.
İbn Ebi'd-Dünya, el-Azâu'de, Şehr b. Havşeb'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Ayakkabısının bağı kopan kişi de «İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn» desin. Zira bu da bir musibettir" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe ile İbn Ebi'd-Dünya, Avn b. Abdillah'tan bildiriyor: İbn Mes'ûd yürürken ayakkabısının bağı kopunca:
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" dedi. Ona:
“Böylesi bir şey için bile istircâ' mı ediyorsun?" diye sorulunca:
“Bu da bir musibettir" karşılığını verdi.
İbn Sa'd, Abd b. Humeyd, İbn Ebî Şeybe, Hennâd, Abdullah b. Ahmed, ez- Zühd'e zevâid olarak, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî'nin, Şuabu'l-îman'da bildirdiğine göre bir defasında Ömer b. el-Hattâb'ın ayakkabısının bağı kopunca:
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" dedi. Kendisine:
“Ne oldu?" diye sorulunca:
“Ayakkabımın bağı koptu ki hoşuma gitmedi. Kişinin hoşuna gitmeyen bir şey de onun için bir musibettir" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünya, Kısar el-Emel'de ve Deylemî, Enes'ten bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ayakkabısına demirden bir kıbal (parmak halkası) alan birini görünce:
“Emellerini bayağı uzun tutmuşsun. Birinizin ayakkabı bağı koptuğu zaman «İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn» derse Rabbinin mağfiretini hidayetini ve merhametini hakkeder ki bir kişi için bunlar; dünyadaki tüm şeylerden daha hayırlıdır" buyurdu.
Abd b. Humeyd ve İbn Ebi'd-Dünya, el-Azâüde, İkrime'den bildiriyor: Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) lambası sönünce:
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" dedi. Yanındakiler:
“Yâ Resûlallah! Bu da bir musibet midir ki?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Evet! Müslümana eziyet veren her şey bir musibettir ve kişi bundan dolayı ecrini alır" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünya, Abdulazîz b. Ebî Revvâd'dan bildiriyor: Bana ulaşana göre lambası sönen Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) istircâ' etti ve:
“Kişiye eziyet veren her şey bir musibettir" buyurdu.
Taberânî ile Semmûyeh, Fevâid'de, Ebû Umâme'den bildiriyor: Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) yürüdüğümüz bir sırada ayakkabısının bağı koptu ve:
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" dedi. Adamın biri:
“Bir bağ için mi (bunu söylüyorsun)?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu da bir musibettir" karşılığını verdi.
İbnu's-Sünnî, Amelu'l-Yevm ve'l-Leyle'de, Ebû İdrîs el-Havlânî'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla birlikte yürürken ayakkabısının bağı koptu ve:
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" dedi. Yanındakiler:
“Bu da bir musibet mi?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem)::
“Evetl Mümine eziyet veren her şey bir musibettir" karşılığını verdi.
Deylemî, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla birlikte yürürken ayak başparmağına bir diken battı. Bunun üzerine istircâ' etmeye ve parmağını üflemeye başladı. Bu şekilde istircâ' ettiğini işitince yanına yaklaşıp baktım. Ancak basit bir şey olduğunu görünce güldüm ve:
“Yâ Resûlallah! Anam babam sana feda olsun! Bütün bu istircâ'Iar bu diken için miydi?" diye sordum. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) tebessüm etti. Sonra göğsüme vurarak:
“Ey Âişe! Yüce Allah dilerse küçük bir şeyi büyük bir şeye, büyük bir şeyi de küçük bir şeye dönüştürebilir" buyurdu.
Abd b. Humeyd, Hasan'dan bildiriyor:
“Cemaatle bir vakit namazını kaçırdığın zaman istircâ' et; zira bu senin için bir musibettir."
Abd b. Humeyd, Sevvâr b. Dâvud'dan bildiriyor:
“Bir defasında Saîd b. el- Müseyyeb mescide geldi, ancak cemaatle namazı kaçırmıştı. Bundan dolayı istircâ' etmeye başladı ki sesi mescidin dışından duyulabiliyordu."
Abdurrezzâk, Musannef’te ve Abd b. Humeyd'in Hasan'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Asıl sabrın, musibetle ilk karşılaşıldığında gösterilmesi gerekir. Ancak yine de insanoğlu gözyaşına hakim olamaz, kişi kardeşi için üzülebilir" buyurmuştur.
İbn Sa'd, Hayseme'den bildiriyor: Abdullah b. Mes'ûd'a kardeşi Utbe'nin vefat haberi geldiği zaman gözleri yaşardı ve:
“Bu (gözyaşı) Yüce Allah'ın ihsan ettiği bir rahmettir. İnsan da ona hakim olamaz" dedi.
Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî, Enes'ten bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) çocuğu için ağlayan bir kadınla karşılaşınca ona:
“Allah'a karşı takvalı ol ve sabret" buyurdu. Ancak kadın:
“Sen benim çektiğimi nereden bileceksin?" karşılığını verdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) oradan ayrılınca, kadına:
“O kişi Allah Resûlüydü" denildi. Kadın bunu duyunca ölecek gibi oldu ve Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) peşinden gitti. Evine geldiğinde kapıda kimseler yoktu. Yanına girdi ve:
“Yâ Resûlallah! Seni tanıyamadım" dedi. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) de ona:
“Asıl sabrın, musibetle ilk karşılaşıldığında gösterilmesi gerekir" buyurdu.
Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Mâce ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, İbn Mes'ûd'dan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müslüman bir anne babanın henüz ergenlik çağına ermeyen üç çocuğu vefat ederse; bu çocuklar Cehennem ateşine karşı anne-babalarına sağlam bir kale gibi olurlar" buyurdu. Ebû Zer:
“Yâ Resûlallah! Benim bu şekilde iki çocuğum vefat etti" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İki çocuk için de aynı durum geçerlidir" buyurdu. Kur'ân hafızlarının başı olan Ebu'l-Münzir:
“Yâ Resûlallah! Benim de bu şekilde bir çocuğum vefat etti" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bir çocuk için de aynı durum geçerlidir ancak bu, vefatın ilk anında gösterilen sabır içindir" buyurdu.
Abd b. Humeyd, Kureyb b. Hassân'dan bildiriyor: Bizlerden bir adam vefat edince babası vefatına aşırı bir şekilde üzüldü. Bunun üzerine Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından Havşeb adında biri adama şöyle dedi: Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) beraberken şahit olduğum öylesi bir hadiseyi size anlatayım. Adamın biri oğluyla beraber Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelirdi. Bir gün oğlu vefat edince ona aşırı bir şekilde üzüldü. Onun yokluğunu fark eden Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Filan adama ne oldu?" diye sorunca:
“Yâ Resûlallah! Yanına gelirken beraberinde getirdiği oğlu vefat etti" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) adamla karşılaşınca ona:
“Ey filan! Oğlunun diğer bütün çocuklardan daha sağlam olmasını istemez misin ? Oğlunun diğer bütün çocuklardan daha canlı olmasını istemez misin? Oğlunun orta yaşlılar içinde en iyi kişi olmasını istemez misin? Veya sana: «Senden alınan bu oğluna karşılık Cennete gir" denilmesini istemez misin?» buyurdu.
Ahmed, Abd b. Humeyd, Nesâî, Hâkim ve Beyhakî, Şuabül-îman'da, Muâviye b. Kurra'dan, o da babasından bildiriyor: Adamın biri oğluyla birlikte Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) gelirdi. Bir gün Allah Resûlü, adama:
“Oğlunu seviyor musun?" diye sordu. Adam:
“Yâ Resûlallah! Onu sevdiğim gibi Allah da seni sevsin" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir süre adamın gelmediğini fark edince:
“Filanın oğluna ne oldu?" diye sordu. Ashab:
“Öldü" karşılığını verdiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) çocuğun babasıyla karşılaşınca ona:
“Cennet kapılarından birinin açılmasını istediğin zaman bu çocuğunun sana kapıyı açmak için koşmasını istemez miydin?" buyurdu. Oradakiler:
“Yâ Resûlallah! Bu durum sadece onun için midir yoka bizim için de geçerli midir?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bilakis hepiniz için geçerlidir" karşılığını verdi.
Buhârî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah şöyle buyurur:
“Dünyada iken sevdiği birinin ruhunu aldığımda sabredip karşılığını benden bekleyen kuluma katımda vereceğim mükâfat Cennetten başkası değildir" buyurmuştur.
Mâlik, Muvattâ'da ve Beyhakî, Şuabu'l-'İman'da Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“M«mm, Yüce Allah'ın huzuruna tüm günahları silinmiş, tertemiz bir şekilde çıkana kadar dünyada iken çocukları ve sevdiklerinden yana devamlı olarak musibetlere maruz bırakılır" buyurmuştur.
Ahmed ile Taberânî'nin Ukbe b. Âmir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"Çocuklarından üç tanesinden (ölümle) mahrum bırakılan kişi, sabredip bunun karşılığını Allah'tan beklediği müddetçe Cenneti hakeder" buyurmuştur.
Bezzâr ve Hâkim, Bureyde'den bildiriyor: Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındayken Ensar'dan bir kadının oğlunun öldüğü ve kadının buna çok üzüldüğü haberi getirildi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla birlikte kadının yanına gitti. Yanına girip:
“Bana üzgün olduğunu söylediler" buyurdu. Kadın:
“Kimsem yokken ve doğan bütün çocuklarım ölüyorken nasıl üzülmeyeyim!" deyince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Asıl kimsesi olmayanlar, çocukları hayatta kalanlardır! Çocuklarından üç tanesi ölüp de sabredip karşılığını Allah'tan bekleyen kadın Cenneti hakeder" buyurdu. Orada bulunan Ömer:
“Peki, ya iki çocuğu ölürse?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İki çocuk için de aynı şey geçerlidir" karşılığını verdi.
Mâlik, Muvattâ'da Ebu'n-Nadr es-Sülemî'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Müslümanlardan birinin üç çocuğunun ölmesi durumunda sabreder ve bunun karşılığını Allah'tan beklerse bu çocuklar Cehennem ateşine karşı onun kalkanı olurlar" buyurdu. Kadının biri:
“Ya iki çocuğu?" diye araya girince, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Veya iki çocuğu ölürse..." karşılığını verdi.
Ahmed ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Câbir'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Üç çocuğu ölüp de sabrdip karşılığını Allah'tan bekleyen kişi Cennete girer" buyurduğunu işittim. "Yâ Resûlallah! Peki, iki çocuğu ölen kişi?" diye sorduğumuzda:
“İki çocuğu ölen kişi için de aynı şey geçerlidir" karşılığını verdi.
İbn Ebi'd-Dünya, el-Azâüde, Enes'ten bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Üç çocuğu ölüp de sabredip karşılığını Allah'tan bekleyen kişi Cennete girer" buyurdu. Kadının biri:
“Peki, iki çocuğu ölen kişi?" diye sorunca:
“İki çocuğu ölen kişi için de aynı şey geçerlidir" karşılığını verdi.
Ahmed, Muâz b. Cebel'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Üç çocuğu ölen Müslüman bir anne babayı, Yüce Allah onlara merhametinden dolayı Cennetine sokar" buyurdu. Ashab:
“Yâ Resûlallah! Peki, ya iki çocuğu ölenler?" diye sorunca:
“İki çocuğu ölenler için de aynı şey geçerlidir" buyurdu. "Peki, ya bir çocuk?" dediklerinde, yine:
“Bir çocuk için de geçerlidir" karşılığını verdi. Sonra şöyle buyurdu:
“Canım elinde olana yemin olsun ki çocuğunu düşüren bir anne şayet sabreder ve karşılığını Allah'tan beklerse, çocuk göbek bağıyla onu Cennete doğru çeker. "
Taberânî, Câbir b. Semure'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Üç çocuğunu toprağa veren ve sabredip karşılığını Allah'tan bekleyen kişi Cenneti hakeder" buyurdu. Ümmü Eymen:
“Ya iki çocuğunu toprağa veren?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İki çocuğu ölen kişi için de aynı şey geçerlidir" buyurdu. "Peki, ya bir çocuk?" deyince, yine:
“Bir çocuk için de geçerlidir" buyurdu.
Ahmed, İbn Kâni', Mu'cemu's-Sahâbe'de ve İbn Mende, Ma'rife'de Havşeb el-Himyerî'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Çocuğu ölüp de sabreden ve karşılığını Allah'tan bekleyen kişiye: «Senden aldığımıza karşılık Cennete gir» denilir" buyurmuştur.
Nesâî, İbn Hibbân, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ebû Selmâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Lâ ilahe illallah, Allahu Ekber, Sübhânallah, Elhamdülillah demek ile sâlih çocuğu vefat eden bir müminin Allah rızasını umarak buna sabretmesi Mizan'da ağır gelmeleri bakımından öylesine güzeldirler kil"
İbn Ebi'd-Dünya, el-Azâü de ve Beyhakî, En es'ten bildiriyor: Osmân b. Maz'ûn'un bir oğlu ölünce ona çok üzüldü. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Cennetin sekiz, Cehennemin de yedi kapısı vardır. Bu kapılardan hangisine gelsen vefat eden bu oğlunun yanında olmasını ve kemerinden tutup Allah katında sana şefaatçi olmasını istemez misin?" buyurunca, Osmân:
“Tabi ki isterim" dedi. Oradaki Müslümanlar:
“Yâ Resûlallah! Bizim de ölen çocuklarımız var. Osmân için bu söylediklerin bizim için de olacak mı?" diye sorduklarında, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Sabreden ve karşılığını Allah'tan bekleyenler için tabi ki olacak" karşılığını verdi.
Nesâî'nin İbn Amr'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah, insanlardan en sevdiği yakınlarını aldığı zaman sabreden ve karşılığını Allah'tan bekleyenler için mükâfat olarak Cennetten daha aşağısını vermez" buyurmuştur.
Ebû Nuaym, Hilye'de Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Üç haslet vardır ki bu üçünü taşıyan kişi akıllı kişidir. Taşımayan kişi de akıllı biri değildir. Bu üç şey de Allah'ı en güzel şekilde tanımak, Allah'a en güzel şekilde itaat etmek ve Allah rızası için en güzel şekilde sabretmektir. "
İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre Mutarrif b. Abdillah b. eş-Şıhhîr, oğlu Abdullah öldüğü zaman dışarıya güzel giysilerini giymiş bir şekilde çıktı. Oğlu öldüğü halde neden böyle yaptığı sorulunca da şöyle karşılık verdi:
“Yüce Allah bu musibetime karşı bana üç hasleti vaat etti ki her biri benim için tüm dünyadan daha iyidir. Yüce Allah:
“Onlar, başlarına bir musibet geldiği zaman:
“Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz" derler. İşte Rableri katından mağfiret ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır" buyurur. Böyle iken kendimi musibete teslim mi edeceğim!"
156
Onlara bir belâ geldiği zaman (teslimiyet göstererek):
“Bizler (mülk ve kullar olarak) Allah içiniz (Sâhibimiz Allah’tır. Bizi ve işlerimizi yaratan ve belâyı, musîbeti gönderen O’dur.) ve bizler (öldükten sonra da hesap vermek üzere) O’na döneceğiz.” derler.
157
İşte onlar (teslimiyet gösterip Rablerine sığınanlar) üzerine, Rablerinden salâvât (mağfiret) ve rahmet (lütuf ve ihsan) vardır. İşte onlar, hidâyete (cennete ve sevaba) ermiş olanlardır.
158
"Safâ ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur..."
Mâlik, Muvattâ'da, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhifte, İbnu'l-Enbârî, el-Mesâhifte, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre Urve, Hazret-i Âişe'ye:
“Safa ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur..." âyetine göre kişinin Safâ ile Merve arasında tavaf etmemesinde bir sakınca yoktur" dediğinde, Hazret-i Âişe şöyle karşılık verdi:
“Ey kardeşimin oğlu! Ne fena bir söz söyledin! Şayet bu âyet senin yorumladığın şekilde olsaydı, âyetin lafzı: (Bu ikisini tavaf etmemesinde bir beis yoktur) şeklinde olurdu. Bu âyet Müslüman olmadan önce Ensâr hakkında inmişti. Çünkü onlar, (Müşellel'de bulunan ve) kendisine taptıkları azgın Menât putu için ihrama girerlerdi. Ensâr'dan bu şekilde ihrama girenler (kendi putları karşısında dikili olan) Safâ ile Merve (de bulunan putlar) arasında sa'yetmeyi sakıncalı görüyorlardı. Müslüman olduktan sonra Allah Resûlüne:
“Yâ Resûlallah! Cahiliyedeyken Safâ ile Merve arasında tavaf etmeyi sakıncalı görürdük" deyip say'etmenin hükmünü sordular. Bunun üzerine Yüce Allah:
“Safâ ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdendir..." âyetini indirdi. Sonrasında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Safâ ile Merve arasında sa'yetmeye başlamıştır. Onun için bu ikisi arasında tavafı terketmek kimseye caiz değildir."
Abd b. Humeyd, Buhârî, Tirmizî, İbn Cerîr, İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhifte, İbn Ebî Hâtim, İbnu's-Seken ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Enes'e Safâ ile Merve arasında say'etmenin etme konusu sorulunca şöyle demiştir:
“Onları cahiliyye döneminin iki sembolü olarak görürdük. Müslüman olduktan sonra da onlardan uzak durduk. Sonrasında da bu konuda:
“Safâ ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur..." âyeti nazil oldu."
Hâkim ile İbn Merduye, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:
“Bu âyet Ensarlı Müslümanlar hakkında nazil oldu. Cahiliye döneminde ihrama girdikleri zaman Safâ ile Merve arasınsa sa'yetmeyi kendilerine caiz görmezlerdi. Medine'ye hicret ettikten sonra bu konuyu Allah Resûlü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) sordular. Bunun üzerine:
“Safâ ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur..." âyeti nazil oldu."
İbn Cerîr, İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhifte, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Cahiliye döneminde şeytanlar (müşrikler) gece boyu Safâ ile Merve arasında ses çıkarır, müzik çalarlardı. Zira burada putlardan ilahları bulunuyordu. Ancak İslam dini gelince Müslümanlar:
“Yâ Resûlallah! Safâ ile Merve arasında artık sa'yetmeyeceğiz çünkü bu, cahiliyye döneminde yaptığımız şeylerden biriydi" dediler. Bunun üzerine:
“Safâ ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur..." âyeti nazil oldu. Âyetle de bunu yapmanın günah olmayacağı, aksine bundan dolayı sevap alacakları bildirildi."
Taberânî, M. el-Evsat'ta İbn Abbâs'tan bildiriyor: Ensâr:
“Safâ ile Merve arasında sa'yetmek, Cahiliye adetlerindendir" deyince, Yüce Allah:
“Safâ ile Merve, Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur..." âyetini indirdi.
İbn Cerîr, Amr b. Hubşî'den bildiriyor: İbn Ömer'e:
“Safâ ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdendir..." âyetini sorduğumda bana:
“İbn Abbâs'a git ve ona sor. Zira Kur'ân âyetleri konusunda hayatta kalanların en alimi kendisidir" dedi. İbn Abbâs'a gidip sorduğumda şöyle cevap verdi:
“Bu iki tepede önceden putlar vardı, insanlar Müslüman olduklarında ikisi arasında sa'yetmeyi bıraktılar. Sonunda da: «Safâ ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse, bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur...» âyeti nazil oldu."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“Safâ ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bazı Müslümanlar bu ikisi arasında sa'yetmeyi sakıncalı bulunca, âyetle bunların Yüce Allah'ın nişanelerden olduğu ve ikisi arasında sa'yetmenin Allah'ın sevdiği bir şey olduğu bildirildi. Bu şekilde de ikisi arasında sa'yetme uygulaması başladı.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Âmir eş- Şa'bî'den bildiriyor: Safâ'da İsaf, Merve'de de Nâile adında bir put bulunurdu. Cahiliye devri insanları Kâbe'yi tavaf edecekleri zaman bu iki tepe arasında sa'yeder ve burada bulunan putlara el sürerlerdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret edince:
“Yâ Resûlallah! Safâ ile Merve arasında üzerlerinde bulunan putlar için tavaf edilirdi. İkisi arasında sa'yetme de Allah'ın nişânelerinden değildir" dediler. Bunun üzerine:
“Safâ ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur.." âyeti nazil oldu. Üzerindeki putun erkek olması dolayısıyla Safâ tepesi müzekker siygasıyla, üzerindeki putun dişi olması dolayısıyla da Merve tepesi müennes siygasıyla zikredilmiştir.
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor: Ensar:
“Bu iki taş (tepe) arasında sa'yetmek, Cahiliye âdetlerindendir" deyince, Yüce Allah:
“Safâ ile Merve, Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah, mükâfatını veren ve her şeyi bilendir" âyetini indirdi. Bu âyetle de ikisi arasında sa'yetmede herhangi bir sakıncanın olmadığı hatta hayırlı sayılacağı bildirildi. Bunun içindir ki gönlünden koparak böylesi bir hayra kalkışan kişi elbetteki kendi lehine bunu yapar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) böylesi bir hayra yönelmiş ve bu şekilde ikisi arasında sa'yetmek sünnetleşmiştir.
Atâ da bu konuda:
“Safa ile Merve arasında sa'yetmek istemeyen kişi dilerse onun yerine Kâbe'nin etrafında ondört defa döner" demiştir.
İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor: Tihâme ahalisinden bazıları Cahiliye döneminde Safâ ile Merve arasında sa'yetmezlerdi. Sonrasında:
“Safâ ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah, mükâfatını veren ve her şeyi bilendir" âyeti nazil oldu. İkisi arasında sa'yetmek de İbrâhim (aleyhisselam) ile İsmâil'in (aleyhisselam) sünnetlerindendi."
Abd b. Humeyd, Müslim, Tirmizî, İbn Cerîr, İbn Merdûye ve Beyhakî, Sünen'de, Zührî kanalıyla Urve'den bildiriyor: Hazret-i Âişe şöyle dedi: Cahiliye döneminde (Mekke ile Medine arası bir yerde bulunan) Menât putu için ihrama giren Ensâr'dan bazıları:
“Ey Allah'ın Peygamberi! Menat putuna saygımızdan dolayı eskiden Safâ ile Merve arasında say'etmezdik. Şimdi ikisi arasında sa'yetsek bir sakıncası olur mu?" diye sorunca:
“Safâ ile Merve, Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah, mükâfatını veren ve her şeyi bilendir" âyeti nazil oldu.
Hazret-i Âişe'ye:
“Safâ ile Merve arasında say'etmememde herhangi bir sakınca görmem. Zira Yüce Allah: «...Bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur...» buyuruyor" dediğimde ise:
“Yeğenim! «Safâ ile Merve Allah'ın belirlediği nişanelerdendir...» buyurduğunu görmüyor musun!" karşılığını verdi.
Ravi Zührî der ki: Bu hadisi Ebû Bekr b. Abdirrahman b. el-Hâris b. Hişâm'a zikrettiğimde:
“Bilmek işte böyle bir şeydir!" karşılığını verdi. Ebû Bekr yine şöyle dedi:
“İlim ehli olan bazı adamların şöyle dediğini işittim: Yüce Allah Kâbe'yi tavaf etme konusunda vahiy gönderince Safâ ile Merve arasında tavaf edilmesi konusunda bir vahiy indirmemişti. Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) :"Cahiliye döneminde Safâ ile Merve arasında tavaf ederdik. Yüce Allah da Kâbe'nin tavaf edilmesini zikretmiş; ama Safâ ile Merve arasında tavaf edilmesini zikretmem iştir. Onları tavaf etmememizde bir sakınca var mı?" diye sorduklarında Yüce Allah şu âyeti indirdi:
“Safâ ile Merve, Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah, mükâfatını veren ve her şeyi bilendir" Ebû Bekr devamen:
“Bu âyetin her iki fırka hakkında yani bu ikisini tavaf edenler ile etmeyenler hakkında nazil olduğunu işittim" dedi.
Vekî', Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, Müslim, İbn Mâce ve İbn Cerîr, Hazret-i Âişe'den bildiriyor:
“Ömrüme yemin olsun ki Yüce Allah, Safâ ile Merve arasında sa'yetmeyen kişinin haccını ve umresini tamamlanmış saymaz. Zira:
“Safâ ile Merve, Allah'ın belirlediği nişanelerdendir..." buyurmuştur."
Abd b. Humeyd ve Müslim, Enes'ten bildiriyor:
“Safâ ile Merve, Allah'ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse bu ikisini tavaf etmesinde bir beis yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah, mükâfatını veren ve her şeyi bilendir" âyeti nazil olana kadar Ensâr, Safâ ile Merve arasında sa'yetmeyi kerih görürlerdi. Bu âyetle de ikisi arasında sa'y işi tercihe bağlı bırakıldı.(.....) (Bu ikisini tavaf etmemesinde bir beis yoktur) lafzıyla yazıldığını gördüm.
İbn Ebî Dâvud'un bildirdiğine göre Mücâhid bu âyeti: (.....) (Bu ikisini tavaf etmemesinde bir beis yoktur) lafzıyla okurdu.
Taberânî, M. el-Evsat'ta bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyeti, (.....) şeklinde okumuş ve kişinin bu ikisini tavaf etmemesinde bir sakıncanın olmayacağı şeklinde yorumlamıştır.
Saîd b. Mansûr ve Hâkim'in bildirdiğine göre adamın biri İbn Abbâs'a geldi ve:
“Sa'y yaparken önce Safâ'dan mı, yoksa Merve'den mi başlamalıyım? Namazı tavaftan önce mi, yoksa sonra mı kılmalıyım? Kurbanı kesmeden önce mi yoksa sonra mı tıraş olmalıyım?" diye sordu. İbn Abbâs da şöyle cevap verdi:
“Bunların cevabını bizzat Allah'ın Kitab'ından öğrenin ki akılda kalması daha kolay olur. Yüce Allah:
“Safâ ile Merve, Allah'ın belirlediği nişanelerdendir..." buyurur. Buradan Safâ'nın Merve'den önce geldiğini anlıyoruz. Yine:
“...Kurban kesilinceye kadar başlarınızı tıraş etmeyin..." buyurur. Buradan da kurbanı kesmenin tıraştan önce geldiğini anlıyoruz. Yine:
“...Bana hiçbir şeyi ortak koşma; evimi, tavaf edenler, namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için temizle..." buyurur. Buradan da tavafın namazdan önce olduğunu anlıyoruz."
Vekî', Sa'îd b. Cübeyr'den bildiriyor: İbn Abbâs'a:
“Sa'y yapmaya neden Merve'den değil de Safâ'dan başlanmıştır?" diye sorduğumda:
“Çünkü Yüce Allah:
“Safâ ile Merve, Allah'ın belirlediği nişanelerdendir..." buyurur (arak Safâ'yı daha önce zikreder)" karşılığını verdi.
Müslim, Tirmizî, İbn Cerîr ve Beyhakî, Sünen'de Câbir'den bildiriyor: Hac esnasında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Safâ'ya yaklaştığı zaman:
“Yüce Allah:
“Safâ ile Merve, Allah'ın belirlediği nişanelerdendir..." buyurur. Siz de sa'yetmeye Allah'ın başladığı yerden başlayın" buyurdu ve Safâ tepesine çıkmaya başladı.
Şâfiî, İbn Sa'd, Ahmed, İbnu'l-Münzir, İbn Kâni' ve Beyhakî, Habîbe binti Ebî Ticrât'tan bildiriyor: Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) Safâ ile Merve arasında sa'yederken gördüm. İnsanlar önünde kendisi de arkalarındaydı. Sa'yini hızlı yapmasından dolayı dizleri görünüyordu. İzan ayaklarına dolanıyor, bir yandan da:
“Sa'yedin! Yüce Allah sa'yetmenizi emretti" buyuruyordu.
Taberânî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Haccettiği yıl Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) remel (tavafta hızlı ve çalımlı yürüme) konusu sorulunca:
“Yüce Allah sa'yetmenizi emretti, siz de sa'yedin!" karşılığını verdi.
Vekî', Ebu't-Tufeyl Âmir b. Vâsile'den bildiriyor: İbn Abbâs'a Safâ ile Merve arasında sa'yetme konusunu sorduğumda:
“İbrahim (aleyhisselam) sa'yederdi" karşılığını verdi.
Taberânî ile Beyhakî, Ebu't-Tufeyl'den bildiriyor: İbn Abbâs'a:
“Bazıları Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Safâ ile Merve arasında sa'yettiğini ve bunun sünnet olduğunu söylüyorlar" dediğimde; "Doğru söylüyorlar. İbrâhim'e (aleyhisselam) hac menâsikini ifa etmesi emredildiği zaman sa'y yerinde Şeytan karşısına çıktı. İkisi bir yarışa girince İbrâhim (aleyhisselam) onu yendi" karşılığını verdi.
Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, Safâ ile Merve arasında sa'yeden Müslümanları görünce:
“Bu, İsmâil'in (aleyhisselam) annesinden size kalan bir mirastır" dedi.
Hatîb, Tâlî Talhîsi'l-Müteşâbih'te Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: İbrâhim, yanında Hazret-i Hâcer ve oğlu Hazret-i İsmâil'i getirip şimdi Kabe'nin bulunduğu yere koydu. Hazret-i Hâcer ona:
“Bunu yapmanı Allah mı emretti?" diye sorunca, İbrâhim (aleyhisselam):
“Evet!" dedi. Sonrasında küçük bir çocuk olan Hazret-i İsmâil susadı. Hazret-i Hâcer etrafına bakınınca en yakın tepenin Safâ tepesi olduğunu gördü. Koşarak üzerine tırmandı; ancak su namına bir şey göremedi. Oradan yine etrafına bakındı. Oraya en yakın tepenin Merve tepesi olduğunu gördü. Oraya da koşarak gitti, ancak yine bir şey bulamadı. Bu şekilde Safâ ile Merve tepeleri arasında ilk sa'yeden kişi o olmuştur. Sonra önünde bir hışırtı sesi işitti. "Sesini işitiyorum. Şayet suyun varsa buraya gel!" deyince Cebrâil karşısına çıktı. Topuğuyla şimdiki Zemzem kuyusunun bulunduğu yere vurmaya başlayınca oradan su fışkırdı. Yanında bulunan deri torbaya suyu doldurmak için uğraşmaya başlayınca, Cebrâil ona:
“Susuz kalmaktan mı endişe ediyorsun? Oysa burası Allah'ın misafirleri olanların beldesidir ve onlar susuz kalmaktan endişe etmezler" dedi.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, Tirmizî, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kâbe'yi tavaf, Safâ ile Merve arasında say' ve şeytan taşlama, Yüce Allah'ın zikrini ikame etmekten başka bir şey değildir" buyurmuştur.
Ezrakî, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Safâ ile Merve arasında sünnet olan tavaf Safâ tepesinden inildikten sonra vadinin orta yerine gelene kadar yürünmesi, oradan vadiyi aşana kadar sa'yedilmesi, oradan da Merve'ye ulaşana kadar yürünmesidir."
Ezrakî, Mesrûk'tan bildiriyor: İbn Mes'ûd, Safâ tepesine çıktı. Bir yarığın üzerinde durup telbiye getirmeye başladı. Ona:
“Bazıları burada yüksek sesle telbiye getirmenin (ihlâlin) yasak olduğunu söylüyorlar" dediğimde şöyle karşılık verdi:
“Ama ben yükseltmeni söylüyorum! Telbiye nedir biliyor musun? Musa'nın (aleyhisselam)Rabbinin emrine icabet etmesidir. Zira bu vadiye geldiği zaman çalımlı ve hızlı bir şekilde yürümeye ve:
“Rabbim! Beni bağışla ve merhamet et! Sen ki yüceler yücesi ve kerem sahibisin!" demeye başladı."
Taberânî ve Beyhakî, Sünen'de bildirdiğine göre İbn Mes'ûd, Safâ tepesindeki yarığın üzerinde durdu ve:
“Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin olsun ki işte burası Bakara Sûresi'nin nazil olduğu yerdir!" dedi.
"...Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse.."
İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhifde, A'meş'ten bildiriyor:
“Abdullah'ın kıraatinde bu âyetin lafzı: (.....) şeklindedir."
Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre İbn Ömer, Safâ ile Merve üzerinde dua ederdi. Dua ederken üçerli olarak yedi defa tekbir getirir ve şöyle derdi:
“Allah'tan başka ilah yoktur. Tektir ve ortaksızdır. Mülk ve hamd onundur ve her şeye kadirdir. Allah'tan başka ilah yoktur ve sadece ona ibadet ederiz. Kâfirler hoşlanmasalar da din olarak sadece onu (n dinini) kabul ederiz."
Ravi der ki: Bazen öyle çok uzun dua ederdi ki biz genç olmamıza rağmen ona yetişemezdik. Dualarından biri de şöyledir:
“Allahım! Beni dininle, sana ve Resûlüne itaatle koru. Beni yasaklarını çiğnemekten uzak tut. Allahım! Seni, meleklerini, elçilerini ve salih kullarını seven kişilerden biri kıl beni. Allahım! Beni kendine sevdir. Meleklerine, elçilerine ve salih kullarına sevdir. Allahım! Beni zor olandan uzaklaştırıp kolaylıklara yönlendir. Dünyada ve âhirette mağfiretini benden esirgeme. Beni muttâkilerin imamlarından ve Cennet bahçelerine nail olanlardan biri kıl. Kıyamet gününde günahlarımı ve kusurlarımı bağışla. Allahım! Sen ki:
“...Bana dua edin ki duanıza icabet edeyim..." buyurdun, Ve sen verdiğin sözleri daim yerine getirirsin. Allahım! Bana hidayet verip İslam diniyle müşerref kıldıktan sonra onu içimden çekip alma! Benden razı bir şekilde, Müslüman olarak canımı alıncaya kadar da beni bu yoldan ayırma. Allahım! Azabımı erken kılma ve kötü bir fitneye bulaşacak kadar hayatta bırakma!"
Saîd b. Mansûr ile İbn Ebî Şeybe, Ömer b. el-Hattâb'tan bildiriyor:
“Biriniz hac için geldiği zaman ilk önce Kâbe'ye gelip yedi defa dönsün. Ardından Mâkâm-ı İbrahim'de iki rekat namaz kılsın. Sonra Safâ tepsine çıkıp Kâbe'ye doğru dönsün ve yedi defa tekbir getirsin. Her iki tekbir arasında da Allah'a hamdu senalarda bulunsun. Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) salât selam etsin. Kendisi için de bir şeyler dilesin. Aynı şeyi Merve tepesinde de yapsın."
İbn Ebî Şeybe, Musannef’te İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Eller, namazlara durulduğunda, (hacda) Kâbe görüldüğünde, Safâ ile Merve tepelerine çıkıldığında, Arafat'ta ve Müzdelife'de durulduğunda ve Şeytan taşlamalarında olmak üzere yedi yerde kaldırılır."
Şafiî, el-Ümm'de İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Eller namazda, Kâbe görüldüğünde, Safâ ile Merve'de, Arafat'ta vakfede, Müzdelife'de, her iki cemrede (şeytan taşlamada) ve cenaze namazında kaldırılır" buyurmuştur.
"...Şûphesiz Allah, mükâfatını veren ve her şeyi bilendir"
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“Bir iyiliği mükâfatlandırmada ve en iyi şekilde karşılığını vermede Yüce Allah'ın üzerine yoktur" demiştir.
159
"İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya, mutlaka onlara Allah lanet eder. Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler"
İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Seleme oğullarına mensup olan Muâz b. Cebel, Eşhel oğullarına mensup olan Sa'd b. Muâz ve Hâris b. el-Hazrec oğullarına mensup olan Hârice b. Zeyd, Yahudi bilginlerinden bir gruba Tevrat'ta bulunan bazı şeyleri sordular. Yahudi bilginler bu konuda Tevrat'ta bulunan şeyleri gizleyip açıklamak istemeyince:
“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya ,mutlaka onlara Allah lanet eder. Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler" âyeti nazil oldu.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya..." âyetini açıklarken:
“Bunları gizleyenlerden kasıt, Ehl-i kitâb'dır" demiştir.
İbn Sa'd, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya.f." âyetini açıklarken:
“Bunlardan kasıt, Ehl-i kitâb'dır. Ellerinde bulunan Tevrat ve İncil'de yazılı olduğunu gördükleri halde Allah'ın dini olan İslâm'ı ve Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem)peygamberliğini gizledik" demiştir. "...Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler" âyetini açıklarken de:
“Bunlardan kasıt, Yüce Allah'ın melekleri ve müminlerdir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Bu âyete muhatap olanlar, Ehl-i kitâb'dır. Ellerindeki kitaplarda Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sıfatlarının yazılı olduğunu gördükleri halde haset ve öfkelerinden dolayı bunu gizlemişlerdir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Bazılarının dediğine göre Yahudilerden bir adamın Ensâr'dan Sa'lebe b. Ğaneme adında bir arkadaşı vardı. Ensarlı olan, Yahudiye:
“Sizin kitabınızda Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) sıfatları ve peygamberliği konusünda bir şey var mı?" diye sorunca, Yahudi:
“Hayır, yok" demiştir. Âyette bahsedilen apaçık delillerden kasıt, Muhammed'dir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Atâ:
“...Onlara Allah lanet eder. Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler" âyetini açıklarken:
“Cinler, insanlar ve bütün canlılar lanet ederler" demiştir.
Abdurrezzâk ile Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler" âyetini açıklarken der ki:
“Kuraklık olup da hayvanlar susuz kalınca günahkâr insanlara beddua eder ve:
“Onların günahları yüzünden yağmurdan mahrum bırakılıyoruz" derler."
Saîd b. Mansûr ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kuraklık ve kıtlık olduğu zaman hayvanlar:
“Bütün bunlar insanlardan isyankâr olan kişiler r yüzündendir! Allah isyankâr insanlara lanet etsin!" diyerek beddua ve lanet ederler."
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, Ebû Nuaym, Hilye'de ve Beyhakî, Şuabu'l- îman'da bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar akrep, böcek gibi hayvanlardır ve: «İnsanların günahlarından dolayı yağmurdan mahrum bırakıldık!» diyerek beddua ve lanet ederler."
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime:
“...Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Her şey onlara lanet eder. Hatta akrep ve böcekler bile: «İnsanların günahlarından dolayı yağmurdan mahrum bırakıldık!» diyerek beddua ve lanet ederler."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ebû Cafer:
“...Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler" âyetini açıklarken:
“Her şey, hatta böcekler bile onlara lanet eder" demiştir.
İbn Mâce, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Berâ b. Âzib'ten bildiriyor: Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) bir cenazede iken şöyle buyurdu:
“Kâfirin (mezarda) alnının ortasına öyle bir darbe İndirilir ki insanlar ve cinler dışında kalan bütün canlılar onun feryadını işitirler. Sesini işiten bütün hayvanlar da ona lanet ederler. İşte: «...Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler»âyetiyle de kastedilen yeryüzündeki tüm hayvanlardır. "
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler" âyetini açıklarken şöyle demiştir: Berâ b. Âzib bu konuda dedi ki:
“Kafir mezarına konulduğu zaman yanına, gözleri bakımdan iki kazan gibi olan ve elinde demirden sütun bulunan bir mahluk gelir. Sırtının ortasına öyle bir darbe indirir ki feryadını duyan herkes ona lanet eder. İnsanlar ve cinler dışında da bütün mahlûkat onun bu feryadını işitir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk:
“...Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kafir mezarına konulduğu zaman balyozla kendisine öyle bir vurulur ki insanlar ve cinler dışında feryadını herkes işitir. Onun bu sesini işiten her şey de ona lanet eder."
Beyhakî, Şuabül-îmanfda bildirdiğine göre Abdulvehhâb b. Atâ:
“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya..." âyetini açıklarken şöyle demiştir: Kelbî'nin bu konuda:
“Bunlar Yahudilerdir" dediğini işittim. Yine şöyle dedi:
“Kişi haketmeyen birine lanet ettiği zaman bu lanet bir Yahudinin üzerine gider. İşte: «...Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler»âyetinden kasıt da budur."
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Muhammed b. Mervân'dan bildiriyor: Kelbî'nin, Ebû Sâlih'ten naklen bildirdiğine göre İbn Mes'ûd bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Bir kişi hakettiğini düşünerek birine lanet ettiği zaman bu lanet hızla semaya çıkar. Ancak kendisine edildiği kişiyi bulamayınca bunu edene geri döner. Ancak döndüğünde laneti eden kişinin de bunu haketmediğini görünce gidip bir Yahudinin üzerine düşer. İşte: «...Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler» âyetinden kasıt da budur. Ancak bunlardan tövbe edenlerin üzerinden bu lanet kalkar ve diğer Yahudilerin üzerine gider. «Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lânetlenmekten) kurtulmuşlardır...» âyeti de bunu ifade etmektedir."
Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Mâce ve Hâkim'in Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):"Kim kendisine bir şey sorulduğu, zaman bildiğini gizlerse kıyamet gününde kendisine ateşten bir gem vurulur" buyurmuştur.
İbn Mâce ve el-Murhibî, Fadlu'l-İlm'de Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Din konusunda insanlara faydası dokunacak bir ilmi, bilgiyi saklayan, insanlardan esirgeyen kişiye kıyamet gününde ateşten bir gem vurulur" buyurmuştur.
İbn Mâce'nin Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Bu ümmetin son nesillerinden olanlar ilk nesilden olanlara lanet okuduğu bir zamanda bildiği bir hadisi insanlardan gizleyen kişi Allah'ın âyetlerini gizlemiş gibi olur" buyurmuştur.
Taberânî'nin İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kul, Yüce Allah'ın kendisine verdiği ilmi gizler ve diğerlerinden esirgerse kıyamet gününde huzura ateşten bir gem ile gemlenmiş bir şekilde çıkar" buyurmuştur.
Ebû Ya'la ve Taberânî'nin sahîh bir senedle İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Kim kendisine bir şey sorulduğu zaman bildiğini gizlerse kıyamet gününde huzura ateşten bir gem ile gemlenmiş bir şekilde çıkar" buyurmuştur.
Taberânî, İbn Ömer ile İbn Amr'dan benzerini zikreder.
Taberânî, M. el-Evsat'ta Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“İlim öğrenip de bunu başkalarına anlatmayan ve aktarmayan kişi para biriktirip de ondan hiç harcamayan kişiye benzer" buyurmuştur.
İbn Ebî Şeybe ile Ahmed, Zühd'de Selmân'ın:
“Başkalarına aktarılmayan ilim, içinden hiç harcama yapılmayan hazine gibidir" dediğini bildirir.
İbn Sa'd, Abd b. Humeyd, Buhârî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre:
“Yüce Allah'ın Kitab'ındaki bir âyet olmasaydı hiç kimseye hiçbir hadis aktarmazdım" dedi ve:
“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya mutlaka onlara Allah lanet eder. Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler" âyetini okudu.
Ebû Dâvud, en-Nâsih'de İbn Abbâs'tan bildiriyor: Yüce Allah:
“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya mutlaka onlara Allah lanet eder. Lanet edebilecek olanlar da lanet ederler" buyurdu. Sonrasında bir istisnada bulunup:
“Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lânetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira ben tövbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim" buyurdu.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Atâ:
“Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lanetlen mekten) kurtulmuşlardır..." âyetini açıklarken:
“Böyle yapmaları daha önce takındıkları tavrın kefâreti olur" demiştir.
Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lânetlenmekten) kurtulmuşlardır..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Durumlarını düzeltmekten kasıt, Yüce Allah'la aralarını düzeltmeleridir. Gerçeği açıklamaları da Yüce Allah'tan kendilerine geleni gizlemeden ve inkar etmeden açıklayıp ortaya koymalarıdır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Çünkü ben onların tövbelerini kabul ederim...." âyetini açıklarken:
“Cezadan muaf tutar, günahlarını bağışlarım, anlamındadır" demiştir.
160
"Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lânetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira ben tövbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim"
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Hâtim ve Ebû Nuaym, Hilye'de, Ebû Zur'a b. Amr b. Cerîr'den bildiriyor: İlk yazılan şey:
“Ben tövbeleri çokça kabul edenim. Dilediğimin de tövbesini kabul ederim" ifadesidir.
161
Bkz. Ayet:162
162
"Fakat âyetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lânetî onların üstünedir. Onlar ebedî olarak lânet içinde kalırlar. Ne azapları hafifletilir ve ne de kendilerine mühlet verilir"
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'den bildiriyor:
“Kıyamet gününde kafir huzurda durdurulur. Önce Yüce Allah sonra melekler sonra da tüm insanlar ona lanet ederler."
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...İşte Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üstünedir..." âyetini açıklarken:
“Tüm insanlardan kasıt müminlerdir" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“İki mümin veya iki kafir karşılıklı lanetleşirken biri diğerine:
“Allah zalim olana lanet etsin!" dediği zaman bu lanet gider kafiri bulur. Çünkü kafir kişi zalim biridir ve mahlukatın her bir ferdi ona lanet eder."
Abd b. Humeyd, Cerîr b. Hâzım'dan bildiriyor:
“Hasan(-ı Basrî)'nin bu âyeti: (.....) lafzıyla okuduğunu işittim."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“...Onlar ebedî olarak lânet içinde kalırlar..." âyetini açıklarken:
“Lanet içinde Cehennemde ebedi olarak kalırlar" demiştir. "...Ne de kendilerine mühlet verilir" âyetini açıklarken de:
“Mazeret sunmak veya hatalarını düzeltmek için cezaları bekletilmez" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Ne de kendilerine mühlet verilir" âyetini açıklarken:
“Kendilerine yeni bir mühlet verilip cezaları ertelenmez" demiştir.
163
"Sîzin ilâhınız bir tek ilâhtır. O ndan başka ilâh yoktur. O Rahman'dır, Rahim'dir"
İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Dârimî, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce, Ebû Müslim el-Keccî, Sünen'de, İbnu'd-Durays, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Esma binti Yezîd b.es-Seken'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yüce Allah'ın İsm-i A'zamı:
“Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O'ndan başka ilâh yoktur. O Rahmân'dır, Rahîm'dir" âyeti ile: «Elif lâm mîm. Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayandır. Diridir, kayyûmdur» âyetinin içindedir. "
Deylemî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Azmış cinler için, Bakara Süresindeki, "Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O'ndan başka ilâh yoktur. O Rahmân'dır, Rahîm'dir" âyetinden daha ağır gelen bir şey yoktur. "
İbn Asâkir, İbrâhim b. Vesîme'den bildiriyor: Bazı âyetler var ki kişiyi delilikten korur. Bunları her gün okuyan kişiye Yüce Allah şifa verir. Bunlar:
“Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O'ndan başka ilâh yoktur. O Rahmân'dır, Rahîm'dir" âyeti, Âyetul-kürsî, Bakara Sûresi'nin son âyetleri, "Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve sonra arşa hükmeden, gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürüyen; güneşi, ayı, yıldızları, hepsini buyruğuna baş eğdirerek var eden Allah'tır. Bilin ki yaratma da emir de O'nun hakkıdır. Alemlerin Rabbi olan Allah Yüce'dir. Rabbinize gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu O aşırı gidenleri sevmez. Düzeltilmişken, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah'a korkarak ve umutla yalvarın. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyi davrananlara yakındır" âyetleri ve Haşr Sûresi'nin son âyetleridir. Bize bildirilene göre bunlar, Arş'ın köşelerine yazılmış âyetlerdir. Bu âyetleri korku ve deliliğe karşı çocuklarınıza yazın."
164
"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için birçok deliller vardır"
İbn Ebî Hâtim ile İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Kureyşliler, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a dua et de düşmanlarımıza karşı güçlü olmamız için Safâ tepesini bizim için altın yapsın" dediklerinde, Yüce Allah vahiyle:
“Onların istediklerini verir, Safâ tepesini altına dönüştürürüm. Ancak buna rağmen yine küfürlerinde devam ederlerse onları hiç kimseye yapmadığım bir şekilde cezalandırırım" karşılığını verdi. Buna karşılık Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Rabbim! Beni kavmimle baş başa bırak. Ben onları gün be gün İslam'a davet ederim" buyurdu. Bunun üzerine:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için birçok deliller vardır" âyeti nazil oldu. Bu âyetle Yüce Allah:
“Safâ tepesinin altına dönüşmesinden daha büyük deliller varken hâlâ nasıl Safâ tepesine yönelik böylesi bir istekte bulunurlar" demek istemiştir.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Kureyşliler, Yahudilere:
“Musa'nın gösterdiği mucizelerden bahsedin" dediklerinde, Yahudiler Mûsa'nın (aleyhisselam) asası ve elinin görenlere ışık saçması (yed-i beydâ) mucizelerini anlattılar. Hıristiyanlara da îsa'nın (aleyhisselam) gösterdiği mucizeleri sorduklarında da Hıristiyanlar, Allah'ın izniyle anadan doğma körlerin gözünü açtığından, alaca hastalarını iyileştirdiğinden ve ölüleri dirilttiğinden bahsettiler. Bunun üzerine Kureyşliler Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Allah'a dua et de yakînimizin artması ve düşmanlarımıza karşı güçlü olmamız için Safâ tepesini bize altın yapsın" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Rabbinden bunu istediğinde, Yüce Allah:
“Bu isteklerini yerine getiririm, ancak yine yalanlamaya devam ederlerse onları hiç kimseye yapmadığım bir şekilde cezalandırırım" karşılığını verdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
“Beni kavmimle baş başa bırak. Ben onları gün be gün İslam'a davet ederim" buyurdu. Bunun üzerine:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için birçok deliller vardır" âyeti nazil oldu. Burada, göklerin ve yerin yaratılması, gece ile gündüzün biribiri peşinden gelmesi Safâ tepesinin altına dönüştürülmesinden daha büyük bir mucize olduğu ifade edilmiştir.
Vekî', Firyâbî, Âdem b. Ebî İyâs, Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ebu'd-Duhâ'dan bildiriyor:
“Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O'ndan başka ilâh yoktur. O Rahmân'dır, Rahîm'dir" âyeti nazil olduğunda müşrikler:
“Muhammed, "Sizin ilahınız bir tek ilahtır..." diyor! Şayet doğru söylüyorsa bize bir mucize göstersin" dediler. Bunun üzerine:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için birçok deliller vardır" âyeti nazil oldu. Yüce Allah bu sayılanların düşünenler için yeteri kadar delil teşkil ettiğini vurgulamıştır.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Atâ'dan bildiriyor: Medine'de:
“Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O'ndan başka ilâh yoktur. O Rahmân'dır, Rahîm'dir" âyeti nazil olduğunda Mekke'de müşrikler:
“Tek bir ilah bütün insanlara nasıl yeter?" demeye başladılar. Bunun üzerine:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için birçok deliller vardır" âyeti nazil oldu. Bu âyetlerle de insanların ilahının tek bir ilah olduğu, her şeyin ilahı olduğu gibi her şeyin yaratıcısı da olduğu bildirilmiştir.
Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, "...Gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde..." âyeti konusunda Seimân'dan bildiriyor:
“Geceden Şerâhîl adında bir melek sorumludur. Gece vakti geldiği zaman elindeki siyah bir boncuğu batı tarafından salar. Güneş bu siyah boncuğu gördüğü zaman göz açıp kapayıncaya kadar ortadan kaybolur. Kendisine de bu siyah boncuğu görmeden de batmaması emredilmiştir. Bu siyah boncuk Herâhîl adında diğer bir melek gelinceye kadar havada asılı durur. Herâhîrin de elinde beyaz bir boncuk bulunur. Elindeki bu beyaz boncuğu doğu tarafına asar. Şerâhîl beyaz boncuğu görünce kendi siyah boncuğunu geri çeker. Güneş de beyaz boncuğu görür görmez doğar. Ki beyaz boncuğu görmeden doğmaması emredilmiştir. Güneş doğunca da gündüz gelmiş olur."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik:
“...İnsanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde ,.." âyetini açıklarken:
“Metinde geçen 'fulk'ten kasıt gemidir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî:
“...Yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında..." âyetini açıklarken:
“Yaymadan kasıt yaratmadır" demiştir.
Hâkim'in Câbir'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“El ayak çekildiği zaman (gece) dışarıya çıkmalarınızı azaltın. Zira Yüce Allah mahlûkatından dilediklerini bu vakitlerde ortalığa yayar" buyurmuştur.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Rüzgârları yönlendirmesinde..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Yüce Allah dilerse bunları yağmur getiren rahmet rüzgarları kılar. Dilerse de ceza olarak yağmura sebep olmayan şiddetli rüzgarlar kılar."
İbn Ebî Hâtim, Ubey b. Ka'b'dan bildiriyor:
“Kur'ân'da rüzgar, (.....) şeklinde çoğul siygasıyla geçtiği yerlerde rahmeti ifade der. (.....) şeklinde tekil siygasıyla geçtiği yerlerde ise azabı ifade der."
İbn Ebî Şeybe, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da Ubey b. Ka'b'dan bildiriyor: Rüzgara sövmeyin; zira rüzgar Yüce Allah'ın esintilerinden bir esintidir. Yüce Allah:
“...Rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için birçok deliller vardır" buyurur, Bunun yerine rüzgarı gördüğünüz zaman şöyle deyin:
“Allahım! Senden bu rüzgarın hayırlarını, getirdiği ve gönderildiği şeylerin hayırlısını dileriz. Bu rüzgarın şerrinden, getirdiği ve gönderildiği şeylerin de şerrinden sana sığınırız."
İbn Ebî Hâtim, Abdullah b. Şeddâd b. el-Had'den bildiriyor:
“Rüzgar, Yüce Allah'ın esintilerinden bir esintidir. Onun için rüzgarla karşılaştığınız zaman Yüce Allah'tan hayrını dileyin ve şerrinden de O'na sığının."
İbn Ebî Hâtim, Abde'den, o da babasından bildiriyor:
“Bazı rüzgarlar rahmet, bazı rüzgarlar da azab getirir. Rüzgar çıktığını gördüğünüz zaman:
“Allahım! Bu rüzgarı rahmet rüzgarları kıl! Azab rüzgarları kılma!" diye dua edin."
Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Su ile rüzgar Allah'ın ordularından iki ordudur. Ancak rüzgar Yüce Allah'ın en büyük ordusudur."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“Rüzgarın iki kanadı ve kuyruğu vardır" demiştir.
Ebû Ubeyd, İbn Ebi'd-Dünya, Kitâbül-Matar'da, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de İbn Amr'dan bildiriyor:
“Rüzgarlar dördü rahmet dördü de azab rüzgarları olmak üzere sekiz çeşittir. Rahmet olanlar nâşirât (yayan), mubeşşirât (müjdeleyen), murselât (gönderilen) ve zâriyat (esip savuran) rüzgarlardır. Azab olanları ise akîm (bereketsiz), sarsar (uğultulu), âsıf (fırtına) ve kâsıf (kasırga) rüzgarlarıdır. Bunlardan akîm ile sarsar karada, âsıf ile kâsıf ise denizde esen rüzgarlardır."
İbn Ebi'd-Dünya ile Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Rüzgarlar dördü rahmet, dördü de azab rüzgarları olmak üzere sekiz çeşittir. Rahmet rüzgarları münşirât, mubeşşirât, murselât ve rehâ rüzgarlarıdır. Azab rüzgarları ise âsıf, kâsıf, akîm ve sarsar rüzgarlarıdır. Bunlardan âsıf ile kâsıf denizde, akîm ile sarsar ise karada esen rüzgarlardır."
Ebu'ş-Şeyh, îsa b. îsa el-Hayyât'tan bildiriyor:
“Bize bildirilene göre rüzgarlar sabâ, debûr, cenûb, şimâl, nekbâ, harûk ve kâim olmak üzere yedi çeşittir. Sabâ rüzgarı doğudan, debûr batıdan, cenûb kıblenin solundan, şimal kıblenin sağından, nekbâ sabâ ile cenûb arasından, harûk şimâl ile debûr arasından eser. Kâim ise mahlukatm nefeslerinden oluşan bir rüzgar çeşididir."
Ebu'ş-Şeyh, Hasan(-ı Basrî)'den bildiriyor:
“Rüzgarın yönleri Kâbe'nin konumuna göre ayarlanmıştır. Yönlerini bilmek istersen sırtını Kâbe'nin kapısına daya. Şemâl rüzgarı solunda kalacaktır ki o da Hicr tarafına denk gelir. Cenub rüzgarı sağında kalacaktır ki o da Hacer-i Esved tarafına denk gelir. Sabâ rüzgarı karşında kalacaktır ki karşıdan Kâbe'nin kapısına denk düşer. Debûr rüzgârı ise durduğun konum itibariyle Kâbe'nin arkasında kalacaktır."
İbn Ebî Hâtim, Hüseyn b. Ali el-Cu'fî'den bildiriyor: İsrail b.Yûnus'a:
“Rüzgar yönleri neye göre belirlenip isimlendirilmiştir?" diye sorduğumda şöyle karşılık verdi:
“Kâbe (kıble)nin konumuna göre belirlenip isimlendirilmiştir. Buna göre Kâbe'nin kuzeyinden gelen rüzgara şimâl (kuzey) rüzgarı, güneyinden gelen rüzgara cenûb (güney) rüzgarı, karşısından gelen rüzgara sabâ, arkasından gelen rüzgara da debûr rüzgarı denilmiştir."
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Damra b. Habîb'ten bildiriyor:
“Debûr batıdan, kabûl doğudan, şimâl güneyden, yemân kıbleden, nekbâ da dört bir yönden esen rüzgardır."
Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Şimâl rüzgarı, kuzey yıldızı ile güneşin doğduğu yer arasından esen rüzgardır. Cenûb (güney rüzgarı), güneşin doğduğu yer ile Süheyl yıldızı arasından esen rüzgardır. Sabâ, güneşin battığı yer ile kuzey yıldızı arasından esen rüzgardır. Debûr de güneşin battığı yer ile Süheyl yıldızı arasından esen bir rüzgardır."
Ebu'ş-Şeyh'in Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Cenub (güney rüzgarı), Cennet rüzgarlarından bir rüzgardır" buyurmuştur.
İbn Ebi'd-Dünya, el-Matarves-Sehâb'ta, İbn Cerîr, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve İbn Merdûye, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cenûb (güney rüzgarı) Cennetten gelen bir rüzgardır ve beraberinde insanlar için bir çok faydalar getirir. Şimal (kuzey rüzgarı) ise Cehennemden gelen bir rüzgardır. Cehennemden çıktıktan, sonra Cennete uğrar. Cennette de ona hafif bir serinlik bulaşır. Şimâl'in (kuzey rüzgarı) getirdiği serinlik de işte bu yüzdendir."
İbn Ebî Şeybe, Müsned'de, İbn Râhuye, Müsned'de, Buhârî, Târih'de, Bezzâr ve Ebu'ş-Şeyh'in Ebû Zer'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: t(Yüce Allah bir rüzgarın ardından yedi yıl sonra bir rüzgar daha yaratmıştır. İkisi arasında da kapalı bir kapı vardır. Size gelen rüzgarlar da bu kapının boşluklarından sızan rüzgardır. Bu kapı açılacak olsa gökte ve yerde ne varsa hepsi savrulup uçardı. Aradan sızan bu rüzgar Allah'ın katında Ezîb diye anılır. Siz ise buna Cenûb (güney) rüzgarı diyorsunuz. "
Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Cenûb (güney) rüzgarı ruhların efendisidir ve Allah katındaki ismi Ezîb'tir. Bu rüzgarın önünde de kapalı olan yedi kapı vardır. Size gelen rüzgarlar da bu kapıların aralıklarından sızan rüzgarlardır. Bu kapılardan bir tanesi dahi açılacak olsa gökte ve yerde ne varsa hepsi savrulup uçardı."
Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Ne zaman bir güney rüzgarı esip coşsa siz görseniz de görmeseniz de bir vadiyi sel basıp taşar."
Ebu'ş-Şeyh, Kays b. Ubâde'den bildiriyor:
“Şimâl (kuzey) rüzgarı toprağın tuzu gibidir. Esmeyecek olsa yerden hiçbir şey bitmez."
Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, ez-Zühd'e zevâid olarak ve Ebu'ş-Şeyh, el- Azame'de, Ka'b'dan bildiriyor:
“Şayet rüzgar üç gün boyunca tutulacak olsa yerde ve gökte ne varsa hepsi kokuşup çürürdü."
İbn Ebî Hâtim, Abdullah b. el-Mübârek'ten bildiriyor:
“Rüzgarın kanatları, Ay'ın da sudan bir kılıfı vardır."
Ebu'ş-Şeyh, Osmân el-A'rac'dan bildiriyor:
“Rüzgarların meskeni, Kerrûbiyyîn denilen ve Arş'ı taşıyan meleklerin kanatlarının altıdır. Orada coşunca düşüp güneşin yörüngesine girerler. Melekler de sürüklenmesine yardım eder. Güneşin yörüngesinde de coşunca denize düşerler. Denizden coşunca dağların zirvelerine çıkarlar. Dağların başında da coşunca oradan yere inerler.
Şimâl (kuzey) rüzgarı gelirken Adn Cennetinin içinden geçer. Geçerken en güzel kokularını da içine katar. Şimâl rüzgarı güneşin doğduğu yer ile küçük ayı arasında olan yönden eser. Debûr rüzgarı güneşin battığı yer ile Süheyl yıldızı arasında olan yönden eser. Cenûb (güney) rüzgarı Süheyl yıldızının doğduğu yer ile güneşin doğduğu yer arasında olan yönden eser. Sabâ rüzgarı da güneşin doğduğu yer ile Küçük Ay'ı arasında olan yönden eser. Hiçbir rüzgar da sınırını aşıp bir diğer rüzgarın alanına girmez."
Şafiî, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî, Sünen'de Ebû Hureyre'den bildiriyor: Müslümanlar hacca giderken Mekke yolunda rüzgara yakalandılar. Başlarında da Hazret-i Ömer vardı. Rüzgar şiddetini arttırınca Hazret-i Ömer:
“Rüzgar hakkında Allah Resûlü'nden bir şeyler işittiniz mi?" diye sordu. Şöyle dedim:
“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem): «Rüzgar, Yüce Allah'ın esintilerinden bir esintidir. Rahmetle de azabla da gelebilir. Onun için rüzgarla karşılaştığınız zaman ona sövmeyin. Allah'tan hayrını dileyin ve şerrinden de O'na sığının» buyurduğunu işittim."
Şafiî'nin, Safvân b. Süleym'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Rüzgara sövmeyin, şerrinden Allah'a sığının" buyurmuştur.
Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Adamın biri rüzgara sövünce Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
“Rüzgara sövme; zira o da kendisine verilen emri ifa etmektedir. Kişi, hakketmediği bir şeye lanet ettiği zaman bu lanet geri kendisine döner" buyurdu.
Şâfiî, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da İbn Abbâs'tan bildiriyor: Ne zaman bir rüzgar esse Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mutlaka diz üstü çöker ve:
“Allahım! Bu rüzgarı bizlere rahmet kıl, azab kılma! Allahım! Bunu bize rüzgar (rıh) değil de rüzgarlar (riyâh) kıl!" diye dua ederdi. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şekilde dua etmesini de şu âyetler açıklar:
“Biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o mutsuz kara günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik.." "...Onlara, her şeyi kasıp kavuran bir fırtına göndermiştik." "Bir de aşılayıcı rüzgârlar gönderdik..."Son âyette rüzgar (duadaki gibi) çoğul siygasıyla gelmiş ve müjdeler getirmiştir.
Tirmizî, Nesâî ve Abdullah b. Ahmed, ez-Zühd'e zevâid olarak Ubey b. Ka'b'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Rüzgara sövmeyin; zira rüzgar Yüce Allah'ın esintilerinden bir esintidir. Bunun yerine rüzgarı gördüğünüzde Allah'tan bu rüzgarın hayırlarını, getirdiği ve gönderildiği şeylerin hayırlısını dileyin. Bu rüzgarın şerrinden, getirdiği ve gönderildiği şeylerin de şerrinden Allah'a sığının. "
İbn Ebî Şeybe, Mücâhid'den bildiriyor: Rüzgar çıkınca bazı Müslümanlar ona sövdüler. Bunun üzerine İbn Abbâs:
“Rüzgara sövmeyin! Zira rahmetle de azabla da gelir. Söveceğinize: «Allahım! Bu rüzgarı bize azab değil rahmet rüzgarı kıl» diye dua edin!" dedi.
İbn Ebî Şeybe ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Ömer, rüzgar esip çoştuğu zaman:
“Tekbir getirin! Zira tekbîr rüzgarın şerrini defeder!" derdi.
İbn Ebî Şeybe'nin Abdurrahman b. Ebî Leylâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Geceye, gündüze, güneşe, aya ve rüzgara sövmeyin. Zira bunlar bazı topluluklara azabla, bazı topluluklara ise rahmetle gönderilirler. "
"...Rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için birçok deliller vardır."
İbn Ebî Hâtim, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'de ve İbn Asâkir, Muâz b. Abdillah b. Hubeyb'den bildiriyor: İbn Abbâs'ın, K'ab(u'l- ahbâr)'ın üvey oğlu Tubey'a:
“Bulut konusunda Ka'b'ın bir şeyler dediğini işittin mi?" diye sorduğunu duydum. Tubey' şöyle karşılık verdi:
“Evet, işittim. Bir defasında:
“Bulut yağmurun eleği gibidir. Yağmur yağdığı zaman şayet bulut olmasaydı yerde yağmurun değdiği her şey bozulurdu" dediğini işittim. Yine Ka'b'dan işittiğime göre yer bir yıl bir tür bitki verirken, diğer yıl farklı bir bitki türü verebilir. Yine:
“Tohum yağmurla birlikte iner ve yerden öyle biter." Bunun üzerine İbn Abbâs:
“Doğru söylüyorsun, ben de Ka'b'ın böyle söylediğini işittim" dedi.
İbn Ebî Hâtim ile Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de bildirdiğine göre Atâ:
“Bulut yeryüzünden (göğe) çıkar" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ile Ebu'ş-Şeyh, Hâlid b. Ma'dân'dan bildiriyor:
“Cennettte meyve olarak bulut veren bir ağaç vardır. Olgunlaşıp siyah renk alan meyve yağmur taşırken, henüz olgunlaşmamış ve beyaz renkte olan meyve ise yağmur taşımaz."
Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Siyah olan bulutta yağmur, beyaz olan bulutta ise çiğ vardır ki meyvelerin olgunlaşmasını sağlayan bulut da bu beyaz olanıdır."
Ebu'ş-Şeyh, Ebu'l-Musennâ'dan bildiriyor: Yer:
“Rabbim! Beni sula ancak tufanda (Yani Nûh tufanı) olduğu gibi suyu üzerime dökme" deyince, Yüce Allah:
“O zaman bulutu sana elek yapacağım!" karşılığını Verdi.
Ahmed, İbn Ebi'd-Dünya, el-Matar'da ve Ebu'ş-Şeyh'in' el-Ğifârî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Yüce Allah bir rüzgar yarattığı zaman bu rüzgar en güzel bir şekilde konuşur (gürler) ve en güzel bir şekilde güler (şimşek çakar)" buyurmuştur.
Ebu'ş-Şeyh'in Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
“Denizden bir rüzgar çıkıp da Şam tarafına yöneldiği zaman o yıl yağmuru bol bir yıl olacak demektir" buyurmuştur.
Taberânî, M. el-Evsat'ta Hazret-i Ali'den bildiriyor:
“Yüce Allah'ın en güçlü yaratıkları on tanedir. Birincisi dağlardır. İkincisi demirdir ki dağları yontar. Üçüncüsü ateştir ki demiri eritir. Dördüncüsü sudur ki ateşi söndürür. Beşincisi yer ile gök arasında bulunan buluttur ki suyu taşır. Altıncısı rüzgardır ki bulutları sürükler. Yedincisi insandır ki önlemini alıp rüzgardan korunur ve ondan faydalanır. Sekizincisi sarhoşluktur ki insana hakim olup onu yener. Dokuzuncusu uykudur ki o da sarhoşluğu bertaraf eder. Onuncusu da derttir ki uykuyu yok eder. Yüce Allah'ın yarattıkları içinde en güçlü ve etkilisi de derttir."
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), buluta baktığı zaman:
“Vallahi bu bulutun içinde sizin için rızıklar var; ancak günahlarınızla bu rızıklardan mahrum bırakılıyorsunuz" derdi.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ufukta yaklaşan bir bulut gördüğü zaman, bulut gidene kadar namazda olsa dahi her ne yapıyorsa o işi bırakır ve:
“Allahım!
Bu bulutun gelişindeki kötü şeylerden sana sığınırız" derdi. Şayet yağmur yağarsa iki veya üç defa:
“Allahım! Bunu faydalı bir yağmur kıl" diye dua ederdi. Şayet yağmur yağmadan bulut dağılıp giderse bundan dolayı Yüce Allah'a hamdederdi.
165
Bkz. Ayet:167
166
Bkz. Ayet:167
167
"İnsanlar arasında Allah'ı bırakıp da O'na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah'ı severcesine severler. Mü'minlerin Allah'a olan sevgisi daha güçlü bîr sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah'ın olduğunu ve Allah'ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi! Kendilerine uyulanlar o gün azabı görünce, kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklar, aralarındaki bütün bağlar kopacaktır. Uyanlar şöyle derler: «Keşke dünyaya bir dönüşümüz olsaydı da onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık.» Böylece Allah, onlara işledikleri fiilleri pişmanlık kaynağı olarak gösterir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir."
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“İnsanlar arasında Allah'ı bırakıp da O'na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah'ı severcesine severler..." âyetini açıklarken:
“Hakka karşı çıkarak ve kendi ortak koştuklarıyla diğerlerine karşı övünerek severler" demiştir.
"...Mü'minlerin Allah'a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir..." âyetini açıklarken de:
“Müminlerin Yüce Allah'a olan sevgisi, kafirlerin kendi putlarına olan sevgisinden daha şiddetli ve güçlüdür" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd:
“İnsanlar arasında Allah'ı bırakıp da O'na ortak koşanlar vardır..." âyetini açıklarken:
“Bunlar müşriklerdir. Ortak koştukları şeyler de Allah'ı bırakıp kendilerine taptıkları putlardır. Bu putları müminlerin Yüce Allah'ı sevmesi gibi severler" demiştir. "...Mü'minlerin Allah'a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir..." âyetini açıklarken de:
“Müminler, bu müşriklerin kendi putlarına olan sevgisinden daha şiddetli ve güçlü bir şekilde Yüce Allah'ı severler" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî, söz konusu âyeti açıklarken şöyle demiştir:
“Burada ortak koşulanlardan kasıt bazı adamlardır. Zira bu adamlara Allah'a itaat eder gibi itaat ederler. Allah'a isyan edip bu adamların verecekleri emirlere itaat edebilirler."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İkrime bu âyeti açıklarken: (.....) lafzı için:
“Bunlar Allah'a ortak koşulan şeylerdir" demiştir. "...Onları, Allah'ı severcesine severler. Mü'minlerin Allah'a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir..." âyetini açıklarken de şöyle demiştir:
“Ayette ifade edildiğine göre müşrikler edindikleri bu ortakları müminlerin Allah'ı sevmesi gibi severler. Ancak müminler, bu müşriklerin kendi putlarına olan sevgisinden daha şiddetli ve güçlü bir şekilde Yüce Allah'ı severler."
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Onları, Allah'ı severcesine severler. Mü'minlerin Allah'a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir..." âyetini açıklarken de şöyle demiştir:
“Müşrikler ortak koştukları bu putları Allah'ı sever gibi severler. Ancak müminler, bu müşriklerin kendi putlarına olan sevgisinden daha şiddetli ve güçlü bir şekilde Yüce Allah'ı severler."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî': (=Zulmedenlerin nasıl bir azaba maruz kalacaklarını görseydin...) ifadesini açıklarken şöyle demiştir:
“Ey Muhammed! Kendi kendilerine zulmedip benden başka ilahlar edinenlerin, onları bana ortak koşanların, onları beni sever gibi sevenlerin kıyamet gününde kendileri için hazırladığım azaba nasıl maruz kaldıklarını görseydin, bütün güç ve kuvvetin sadece bana has olduğunu daha iyi bilirdin. Ayrıca ortak koştukları put ile ilahların hiçbir gücünün olmadığını, orada kendilerine hiçbir faydalarının dokunamayacağını, maruz kalacakları azabtan onları kurtaramayacaklarını da görürdün. O zaman beni inkar edip bana ortak koşanlara karşı azabımın ne çetin olduğunu daha iyi anlardın."
Ebû Nuaym, Hilye'de, Cafer b. Muhammed'den bildiriyor:
“Babamın yüzüğünde nakış olarak:
“ (=Güç ancak Allah'ındır) ifadesi vardı."
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“Kendilerine uyulanlar o gün azabı görünce, kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklar..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kendilerine uyulanlar, zalim ve müşrik zorbalar, komutanlar ve liderlerdir. Kendilerine uyanlar da onlara tabi olan zayıf kimselerdir."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“Kendilerine uyulanlar o gün azabı görünce, kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklar..." âyetini açıklarken:
“Kendilerine uyutanlardan kasıt şeytanlardır ki o gün insanlardan uzaklaşıp onlardan berî olduklarını söylerler" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Aralarındaki bütün bağlar kopacaktır" âyetini açıklarken:
“Bu bağlardan kasıt, sevgi bağlarıdır" demiştir.
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Aralarındaki bütün bağlar kopacaktır" âyetini açıklarken:
“Aralarındaki makam, mevki, mertebe ilişkisi kesilecektir" demiştir.
İbn Cerîr ile İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Aralarındaki bütün bağlar kopacaktır" âyetini açıklarken:
“Aralarındaki akrabalık bağı kopacaktır" demiştir.
Vekî', Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebû Nuaym, Hilye'de bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Aralarındaki bütün bağlar kopacaktır" âyetini açıklarken:
“Dünyadayken aralarında bulunan her türlü bağ ve sevgidir" demiştir.
Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Ebû Sâlih:
“...Bütün bağlar kopacaktır" âyetini açıklarken:
“Bağlardan kasıt amellerdir" demiştir.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî':
“...Aralarındaki bütün bağlar kopacaktır" âyetini açıklarken:
“Aralarındaki makam, mevki, mertebe ilişkisi kopup yok olacaktır" demiştir.
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“...Aralarındaki bütün bağlar kopacaktır" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Kıyamet gününde pişmanlıkları bir işe yaramayacak, yaptıklarının bir telafisi olamayacaktır. Bunun yanında dünyada onları birbirlerine yakın tutan her türlü akrabalık ve sevgi bağlan kopacak, birbirlerine lanet etmeye başlayacaklardır."
Abd b. Humeyd ile İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde:
“Uyanlar şöyle diyecek:
“Keşke bir şansımız daha olsaydı da..." âyetini açıklarken:
“Dünyaya bir daha dönme şansımız olsaydı, diyecekler" demiştir.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye:
“...Böylece Allah, onlara işledikleri fiilleri pişmanlık kaynağı olarak gösterir..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Dünyadayken yaptıkları pis işler, kıyamet gününde bu şekilde onların pişmanlıklarına sebep olacaktır."
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:
“...Onlar ateşten çıkacak da değillerdir" âyetini açıklarken:
“Çıkamazlar, zira asıl Cehennem ahalisi işte bunlardır" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, Evzaî'den bildiriyor: Sâbit b. Ma'bed'in şöyle dediğini işittim:
“Cehennem ahalisi gün gelip Cehennemden çıkacaklarını umuyorlardı. Fakat bu beklentilerine karşı: «...Onlar ateşten çıkacak da değillerdir» âyeti nazil oldu."
168
Bkz. Ayet:169
169
"Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve tenuz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. O, sîze ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder"
İbn Merdûye, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında:
“Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır" âyeti okununca Sa'd b. Ebî Vakkâs kalktı ve:
“Yâ Resûlallah! Yüce Allah'a dua et de beni duası kabul olunan kişilerden kılsın" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle karşılık verdi:
“Ey Sa'd! Yiyeceğine haram karıştırma ki duaların kabul olsun. Muhammed'in can elinde olana yemin olsun ki kişi midesine haram bir lokma indirdiği zaman kırk gün boyunca amelleri kabul görmez. Haram para ve faizle büyüyüp gelişen birinin hakettiği yer de Cehennem ateşidir. "
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine,göre İbn Abbâs:
“...Şeytanın izinden yürümeyin..." âyetini açıklarken:
“Şeytanın amellerini yapmayın" demiştir.
İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Kur'ân'ın emir ve hükümlerine muhalif olan her şey, şeytanın izindendir."
Abd b. Humeyd ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:
“...Şeytanın izinden yürümeyin.." âyetini açıklarken:
“Şeytanın düştüğü hataya siz de düşmeyin" demiştir.
Abd b. Humeyd ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre îkrime:
“...Şeytanın izinden yürümeyin..." âyetini açıklarken:
“Şeytanın vesveselerine, kışkırtma ve tahriklerine kanmayın" demiştir.
Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr:
“...Şeytanın izi.." ifadesini açıklarken:
“Şeytanın günahları süsleyip kişiye güzel göstermesidir" demiştir.
İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde:
“Yüce Allah'a karşı her türlü isyan ve günah, şeytanın izinde olmak demektir" demiştir.
Abd b. Humeyd, İbn Abbâs'tan bildiriyor:
“Öfke anında edilen yeminler ile yapılan adaklar şeytana ayak uydurmaktandır. Bunun kefâreti de yemîn kefâretidir."
Abdurrezzâk, Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd'a yemek olarak hayvan memesi (eti) ile tuz getirdiler. İbn Mes'ûd yanındakilerle birlikte yemeğe başlayınca içlerinden biri bir kenara çekildi. İbn Mes'ûd:
“Arkadaşınıza da verin" deyince, adam:
“İstemiyorum" karşılığını verdi. İbn Mes'ûd:
“Oruçlu musun?" diye sorunca, adam:
“Hayır!" dedi. İbn Mes'ûd:
“Peki, neyin var?. Neden yemiyorsun?" diye sorunca, adam:
“Yemin edip meme yemeyi kendime haram ettim!" karşılığını verdi. Bunun üzerine İbn Mes'ûd:
“Bu yaptığın şeytana ayak uydurmaktır! Gel bundan ye ve yeminin için kefâret ver" dedi.
Abd b. Humeyd ile Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Ebû Miclez:
“...Şeytanın izinden yürümeyin..."âyetini açıklarken:
“Allah'a isyan olan konularda adak adamaktır" demiştir.
Abd b. Humeyd, îsa b. Abdirrahman es-Sülemî'den bildiriyor: Adamın bîri Hasan'ın yanına geldi ve:
“Şöyle şöyle yapamazsam emekleyerek hacca gitmeye yemin ettim!" dedi. Ben de Hasan'ın yanımdaydım. Bunun üzerine Hasan:
“Bu yaptığın, şeytana ayak uydurmaktır! Hacca bineğine binerek git ve yeminin içinde kefâret öde" dedi.
Abd b. Humeyd, Osmân b. Ğiyâs'tan bildiriyor: Câbir b. Zeyd'e, burnuna altın bir halka takacağına dair yemin eden kişinin durumunu sorduğumda:
“Bu yaptığı şeytana ayak uydurmaktır! Bunu yaptığı sürece de Allah'a isyan ediyor demektir. Ettiği bu yemini bozup kefâretini ödesin" dedi.
İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime:
“Şeytan'a, Allah'tan uzaklaştığı ve başkalarını da Allah'tan uzaklaştırdığı için şeytan denilmiştir" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî:
“O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder" âyetini açıklarken:
“Ayette şeytanın kişiyi, Allah'a isyan etmeye ve zinaya teşvik ettiği ifade edilmiştir" demiştir.
İbn Cerîr de:
“...Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder" âyetini açıklarken der ki:
“Cahiliye döneminde bahîra, sâibe, vasîle, hâmiye adı altında bazı hayvanların etlerini putlara adar, yenilmesini haram sayar ve bunu Allah'ın haram kıldığını iddia ederlerdi (inanırlardı). Âyet, bunu şeytanın yönlendirmesi ile yaptıklarını ifade etmiştir."
170
"Onlara: «Gelin Allah'ın indirdiği buyruklara tâbi olun!» denildiğinde: «Hayır, biz babalarımızı hangi inanç üzerinde bulduysak ona uyarız.» derler. Babaları bir şeye akıl erdirememîş ve doğruyu bulamamış olsalar da mı onlara uyacaklar?"
İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Yahudileri İslâm'a davet etti. Bu yönde onlara teşviklerde bulundu, Yüce Allah'ın azabı ve öfkesine karşı onları uyardı. Ancak Râfi' b. Hârice ile Mâlik b. Avf:
“Ey Muhammed! Atalarımızı hangi inanç üzerinde bulduysak biz de aynı inanç üzerinde devam ederiz; zira onlar bizden daha bilgili ve daha hayırlı idiler" dediler. Bunun üzerine:
“Onlara: «Gelin Allah'ın indirdiği buyruklara tâbi olun!» denildiğinde: «Hayır, biz babalarımızı hangi inanç üzerinde bulduysak ona uyarız.» derler. Babaları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış olsalar da mı onlara uyacaklar?" âyeti nazil oldu.
Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: (.....) ifadesinin ne anlama geldiğini sorunca, İbn Abbâs:
“(Atalarımızı) bulduğumuz, gördüğümüz şekilde" karşılığını vermiştir. Nâfi':
“Peki, Araplar öylesi bir ifadenin ne anlama geldiğini biliyorlar mı ki?" diye sorunca da, İbn Abbâs şöyle demiştir:
“Tabi ki! Zübyân oğullarından olan şair Nâbiğa'nın:
"Söylendiği gibi olduğunu buldular hesapladıklarında
Tam doksan dokuz parça, ne bir eksik ne bir fazla" dediğini bilmez misin?"
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî' ile Katâde: (.....) ifadesini açıklarken:
“(Atalarımızı) bulduğumuz, gördüğümüz şekilde, anlamındadır" demişlerdir.
171
"İnkâra sapıp küfür üzere kalanların hali, bağırıp çağıranların sesini duyup da ne dediğini anlamayanların hâline benzer, çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler."
İbn Cerîr ile İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“İnkâra sapıp küfür üzere kalanların hali, bağırıp çağıranların sesini duyup da ne dediğini anlamayanların hâline benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler" âyetini açıklarken şöyle demiştir:
“Bunlar sığır, eşek ve koyun gibidirler ki bu hayvanlara bir şey söylediğin zaman ne dediğini anlamaz, ancak söylediklerini ses olarak işitir. Kafir de aynı şekildedir. İyi bir şey yapmasını istesen veya kötü bir şeyden sakındırsan veya ona nasihatlerde bulunsan ne dediğini anlamaz, ancak söylediklerini sadece bir ses olarak işitir, algılar."
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:
“...Bağırıp çağıranların sesini duyup da ne dediğini anlamayanların hâline benzer..."âyetini açıklarken:
“Koyun ve benzeri hayvanlar gibidirler" demiştir.
İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs söz konusu âyeti açıklarken şöyle demiştir: