Bakara Sûresied-Dürrü'l-Mensûr Tefsîri — Sayfa 2

“Şehirdeki hamile olan bütün kadınlara bakınız, doğurdukları çocuk erkekse onu kesiniz, kızsa bırakınız" dedi. Âyette geçen "...oğullarınızı boğazlayıp kızlarınızı sağ bırakıyorlardı...." sözü buna işaret etmektedir."

İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Ebu'l-Âliye, âyette geçen:

“...Size azabın en kötüsünü tattırıyorlar..." sözünün manasını açıklarken şöyle dedi:

“Firavun hanedanı onlara dört yüz yıl hükmetmişti. Kâhinler:

“Bu yıl Mısır'da bir çocuk doğacak ve senin helakin onun elinden olacaktır" deyince, Firavun, Mısır'ın her bir tarafına ebe kadınlar gönderdi. Kadınlar çocuk doğurduğunda ebeler onu alıp Firavuna götürüyorlardı. Firavun, erkek çocukları öldürüyor, kız çocuklarını sağ bırakıyordu.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "... Bunda Rabbiniz tarafından sizin için büyük bir imtihan vardır" âyetini "... Bunda Rabbiniz katından sizin için büyük bir nimet vardır" şeklinde açıklamıştır.

Vekî, Mücâhid'in "... Bunda Rabbiniz tarafından sizin için büyük bir imtihan vardır" âyetini "... Bunda Rabbiniz katından sizin için büyük bir nimet vardır" şeklinde açıklamıştır.

50

"Denizi yarıp sizi kurtarmış ve gözlerinizin önünde Firavun ailesini batırmıştık"

Abd b. Humeyd bildiriyor: Katâde, "Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık, Firavun'un taraftarlarını da, siz bakıp dururken denizde boğduk" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Evet vallahi! Denizi onlar için yardı ve ondan yürüyüp geçmeleri için kupkuru oldu. Onları kurtarıp, düşmanları olan Firavun'un adamlarını denizde boğdu. Onların bunları bilip şükretmeleri için Allah nimetlerini kendilerine açıklıyor."

Ahmed, Buhârî, Müslim, Nesâî ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle dedi: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiği zaman Yahudilerin Aşura günü oruç tuttuklarını görüp:

“Neden bu gün oruç tutuyorsunuz?" diye sordu. Yahudiler:

“Bu gün Allah İsrailoğularını düşmanlarından kurtardığı için Mûsa bu gün oruç tutmuştur" cevabını verince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Biz, Mûsa'nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz" buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.

Taberânî ve Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Heraklius:

“Eğer onlarda peygamberliğin izlerinden bir şey kalmışsa sorduklarıma cevap verirler" diyerek Muaviye'ye bir mektup yazarak, samanyolunu, gökkuşağını ve Güneş'in sadece bir saat (süre) değdiği yeri sordu. Mektup ve elçi Muâviye'ye gelince:

“Bu güne kadar bana böyle soruların sorulacağını tahmin etmemiştim. Kim bunların cevabını verebilir?" dedi. Yanındakiler:

“İbn Abbâs cevap verir" karşılğını verince, Muâviye, Heraklius'un mekubunu dürüp İbn Abbâs'a gönderdi. İbn Abbâs sorulara cevap olarak şöyle yazdı:

“Gökkuşağı, yeryüzü halkının selden korunmalarını sağlar. Samanyolu ise gökyüzünün kapısıdır. Güneş'in sadece bir saat değdiği yer ise İsrailoğullarının geçmesi için açılan denizdir."

Ebû Ya'lâ ve İbn Merdûye, Enes'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Deniz, İsrailoğulları için Aşura günü yarılmıştı."

51

"Mûsa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik.."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "Musa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik. Sonra haksızlık ederek buzağıyı (ilah) edindiniz" âyetini açıklarken şöyle dedi: Bu "kırk gece" Zu'lkâde ayı ile Zu'lhicce ayının on günüdür. Mûsa, kavminin başına kardeşi Hârûn'u bıraktı ve Tûr dağında kırk gece kaldı. Bu sırada Tevrat levhalar halinde kendisine nazil oldu, Rabbi onunla konuşmak için kendisine yaklaştırdı ve Mûsa, Kalem'in sesini bile duydu. Bize bildirilene göre bu kırk gün zarfında, dağdan ininceye kadar abdest bozmadı.

"...Sonra haksızlık ederek buzağıyı (ilah) edindiniz."

İbn Ebî Hâtim'in, Hasan(-ı Basrî)'den bildirdiğinme göre İsrailoğullarının taptığı buzağının adı Yehbûs'tu.

52

"Sonra bunun ardından, şükredersiniz diye, sizi bağışlamıştık."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "Sonra bunun ardından, şükredersiniz diye, sizi bağışlamıştık" âyetinin manasını açıklarken, "Buzağıyı ilah edindikten sonra affedildiler" dedi.

53

"Doğru yola gidesiniz dîye Mûsa'ya hakkı batıldan ayıran Kitabı vermiştik."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'in, "Doğru yola gidesiniz diye Mûsa'ya hakkı batıldan ayıran Kitabı vermiştik" âyetiyle ilgili şöyle dediğini bildirir:

“Kitab, hak ile batılı birbirinden ayıran Furkân'dır."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Furkân: Tevrat, İncil, Zebûr ve Kur'ân'ın isimlerini bir arada toplar."

54

"Mûsa kavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz sîz, buzağıyı (ilah) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün. Öyle yapmanız Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tövbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tövbeleri kabul eden ancak O'dur."

İbn Cerîr bildiriyor: İbn Abbâs der ki:

“Hazret-i Mûsa, Rabbinin, birbirlerini öldürmelerine dair emrini İsrâiloğullarına bildirince, buzağıya tapanlar saklandılar ve bulundukları yerlerde oturup kaldılar. Buzağıya tapmayanlar ise hançerleri ellerine alıp diğerlerini öldürmek istediler. Tam o sırada kendilerini şiddetli bir karanlık kapladı, onlar da karanlıkta birbirlerini öldürmeye başladılar. Karanlık kalktığında yetmiş bin kişinin öldüğü görüldü ve bu olay, öldüren için de, öldürülen için de bir tövbe kabul edildi."

İbn Ebî Hâtim, Hazret-i Ali'den şöyle bildirir: İsrailoğulları, Mûsa'ya:

“Tövbemizin kabul edilmesi için ne yapmamız gerekir?" diye sorunca, Mûsa:

“Birbirinizi öldürmeniz gerekir" cevabını verdi. Bunun üzerine ellerine bıçakları aldılar ve kişi, babasını, kardeşini oğlunu önüne kim gelirse önemsemeden öldürmeye başladı. Sonunda içelerinden yetmiş bin kişi ölünce, Allah, Mûsa'ya:

“Artık birbirlerini öldürmeyi bırakmalarını emret, öldürülen kişiler bağışlanmış, sağ kalanların da tövbesi kabul edilmiştir" diye vahyetti.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, "...kendinize kötülük ettiniz..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“O topluluğa çok şiddetli bir imtihan emredildi ve kalkıp hançerlerle birbirlerini vurmaya başladılar. Allah onlara gereken cezayı verdikten sonra hançerler ellerinden düştü ve birbirlerini öldürmeyi bıraktılar. Allah, bu olayı sağ kalanlar için tövbe ölenler için şehadet saydı."

Ahmed, Zühd'de ve İbn Cerîr, Zührî'den bildiriyor:

“İsrailoğullarına kendilerini öldürmeleri emredilince Mûsâ ile kalkıp kılıçlarla vuruştular ve birbirlerini hançerlediler. Mûsa ise ellerini semaya açmıştı. Birbirlerini öldürdüklerinde:

“Ey Allah'ın peygamberi! Bizim için dua et" deyip ellerine sarıldılar. Allah tövbelerini kabul edinceye kadar Mûsa, birbirlerini öldürmeye devam etmelerini emretti. Allah tövbelerini kabul edince birbirlerini öldürmekten vazgeçtiler ve silahları bıraktılar. Mûsa ve İsrailoğuları öldürülenler için çok üzülmüşlerdi. Yüce Allah, Mûsa'ya şöyle vahyetti:

“Neden üzülüyorsun? Sizden öldürülenler yanımda diridirler ve rızıklanmaktadırlar. Sağ kalanların ise tövbesi kabul edilmiştir." Bunun üzerine Mûsa ve israiloğulları sevindiler."

et-Tastî'nin bildirdiğine göre Nâfi b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a:

“Âyette geçen Bâri'in manası nedir" diye sorunca, İbn Abbâs:

“Sizi yaratan" demektir cevabını verdi. Nâfi:

“Araplar bu kelimeyi bilir miydi?" diye sorunca ise İbn Abbâs şöyle cevap verdi:

“Evet, sen Tubba'nın şu şiirini duymadın mı?

Ahmed'in, Allah'ın peygamberi olduğuna

Canları yaratan tarafından gönderildiğine şahitlik ederim

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, âyette geçen Bâri'in manasının yaratan olduğunu söyledi.

Abd b. Humeyd, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Mûsâ, Rabbinin, birbirlerini öldürmelerine dair emrini onlara bildirince, onlar bu emri yerine getirdiler ve Allah tövbelerini kabul etti."

55

Bkz. Ayet:56

56

"Ey Mûsa! Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız, demiştiniz de gözleriniz göre göre sizi yıldırım çarpmıştı. Ölümünüzden sonra, şükredesfnîz dîye sîzi tekrar diriltmiştik."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, âyette geçen (.....) kelimesinin apaçık manasına geldiğini söyledi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Rabî b. Enes, "Ey Mûsa! «Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız» demiştiniz de gözleriniz göre göre sizi yıldırım çarpmıştı. Ölümünüzden sonra, şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik" âyetlerini açıklarken şöyle dedi:

“Allah'ı apaçık görmek isteyenler, Mûsa'nın seçmiş olduğu yetmiş kişidir. Kendilerini yıldırım çarpınca öldüler, sonra kendilerine takdir edilen ömürlerini yaşamaları için tekrar diriltildiler."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'nin, âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:

“O topluluk Allah'ı apaçık görmek istediklerinden dolayı öldürülmek suretiyle cezalandırıldılar. Sonra kalan ömürlerini yaşamaları için Allah onları tekrar diriltti."

et-Tastî'nin bildirdiğine göre, Nâfi el-Ezrak, İbn Abbâs'a:

“Âyette geçen Sâkia, nedir?" diye sorunca, İbn Abbâs:

“Azab manasındadır ve aslı ölüm demektir" cevabını verdi. Nâfi:

“Araplar bu kelimeyi kullanır mıydı?" diye sorunca ise İbn Abbâs şöyle karşılık verdi:

“Evet, yoksa sen Lebîd b. Rabîa'nın şöyle dediğini duymadın mı?

Senin için ölümden korkuyordum

Ama azab görmeyeceğinden emindim.

57

"Ve üzerinize bulutla gölge yaptık. Size men ve selva indirdik. Size verdiğimiz helâl rızıklardan yiyiniz. Onlar bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmeder dururlardı."

İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, "Ve üzerinize bulutla gölge yaptık. Size men ve selva indirdik. Size verdiğimiz helâl rızıklardan yiyiniz. Onlar bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmeder dururlardı"' âyetiyle ilgili şöyle dediğini bildirir:

“Bu bulut, normal bulutlardan daha soğuk ve daha güzel bir buluttur. O, bulut öyle buluttu ki, Allah Kıyamette onda gelir. Bedir günü melekler o bulutta geldiler. O bulut Tîh sahrasında onlarla beraberdi."

Vekî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir:

“Âyette zikredilen bulut, bildiğimiz bulut değildir. Allah Kıyamette bu bulutta gelir ve bu bulut sadece onlar için gönderilmiştir."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Katâde, âyette geçen bulutun, yağmur taşımayan beyaz bulut olduğunu söyledi.

Abd b. Humeyd'in, Ebû Miclez'den bildirdiğine göre bu bulut Tîh sahrasında onlara gölge yapmıştı.

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Katâde der ki:

“İsrailoğulları sahradayken Allah bulut göndererek onları güneşe karşı gölgeledi. Kudret helvası ve bıldırcın etiyle onları doyurdu. Sahraya çıktıkları zaman üzerlerine fecrin doğuşundan güneşin çıkışına kadar kar gibi sütten daha beyaz, baldan daha tatlı helva yağıyordu. Herkes o gün kendisine yetecek kadarını alıyordu. Fazla alan olduğunda aldığı fazlalık bozuluyordu. Altıncı gün Cuma gününe denk gelince, o gün cumartesi de yetecek kadar aldılar. Çünkü cumartesi günü dünyalık iş yapmaları yasaktı. Bütün bunlar sahraya çıktıkları zaman olmuştu."

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime şöyle dedi:

“Menn, Allah'ın kendilerine çiğ gibi indirdiği pişmiş hurmaya benzer bir şeydi. Selvâ ise serçeden daha büyük bir kuştu.

Vekî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Mücâhid, menn'in (ağaçların gövdesinde çıkan) zamk, selvâ'nın ise kuş olduğunu söyledi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî şöyle der:

“İsrailoğulları: «Ey Mûsa! Burada su ihtiyacını nasıl gidereceğiz, yemek nerede?» deyince, Allah onlara kudret helvasını indirdi. Helva, zencebil ağaçlarına yağıyordu."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih'e:

“Menn nedir?" diye sorulunca, "Buğday özünden yapılmış yufka ekmeğidir" cevabını verdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Rabî b. Enes'in şöyle dediğini bildirir:

“Menn, gökten inen bal gibi bir içecektir. Onu suyla karıştırıp içiyorlardı."

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğne göre İbn Abbâs der ki:

“Menn, gece ağaçlara yağıyordu ve sabah gidip diledikleri kadar yiyorlardı. Selvâ ise bıldırcına benzeyen bir kuştu ve ondan da diledikleri kadar yiyorlardı."

İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, "Menn, gökyüzünden ağaçlara yağan bir şeydi ve ondan diledikleri kadar yiyorlardı. Selvâ ise bıldırcın kuşudur" dediğini nakleder.

Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Zeyd, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Mantar, kudret helvası cinsinden bir rızıktır. Suyu da göze şifadır. "

Ahmed ve Tirmizî, Ebû Hureyre kanalıyla aynı hadisi naklettiler.

Nesâî, Câbir b. Abdillah, Ebû Saîd el-Hudrî ve İbn Abbâs'tan aynı rivâyette bulundu.

İbn Cerîr, İbn Mes'ûd ve sahabeden bazılarının şöyle dediğini bildirir:

“Selvâ, bıldırcına benzeyen bir kuştur."

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, "Selvâ, bıldırcın kuşudur" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh bildiriyor: Dahhâk, "Selvâ, bıldırcın kuşudur" derdi.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde şöyle der. "Selvâ, kırmızıya çalan renkte bir kuştu. Rüzgar bu kuşu onlara doğru getiriyor ve herkes günlük ihtiyacı kadar alıp kesiyordu. Günlük itiyaçtan fazlasını kesenin kestikleri ise bozuluyordu. Sadece Cuma günü ile cumartesi de yetecek kadar kesebiliyorlardı."

Süfyân b. Uyeyne ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Vehb b. Münebbih der ki:

“İsrâiloğulları Hazret-i Mûsa'dan et isteyince, Allah: «Onlara yeryüzünde çok az bilinen bir etten yedireceğim» buyurup, bir rüzgâr gönderdi ve bu rüzgâr bir mil kare alana ve bir mızrak boyu yükseklikte olan bıldırcınları yanlarına uçurdu. Bu kuşları yakalayıp ikinci güne sakladıklarında saklanan etler bozuldu."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih'e selvâ'nın ne olduğu sorulunca:

“Güvercin gibi olan besili kuşlardır. Bu kuşlar geliyorlar ve isrâiloğulları, cumartesinden diğer cumartesiye yetecek kadar yakalıyorlardı" cevabını verdi.

İbn Ebî Hâtim, İbn Abâs'ın, "... Onlar bize zulmetmediler..." âyetiyle ilgili şöyle dedi:

“Allah, kendisine kimsenin zulmedemeyeceği kadar yücedir."

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "...fakat kendilerine zulmeder dururlardı" âyetinde geçen zulümden kastın "Kendi nefislerine zarar vermeleridir" dedi.

58

Bkz. Ayet:59

59

"Hani demiştik ki:

“Şu kasabaya girin. İstediğinizi bol bol yeyin. Kapıdan secde ederek girin ve «hıtta» deyin. Biz de günahlarınızı affedelim. Biz iyilik edenlere daha da artıracağız. Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler..."

Abdürrezzâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'nin, bahsedilen kasabadan kastedilenin Beytu'l-Makdis (Kudüs) olduğunu söylediğini bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd, bu kasabanın Beytu'l-Makdis'teki Eriha oduğunu söyledi.

Vekî, Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Hani demiştik ki:

“Şu kasabaya girin, istediğinizi bol bol yeyin. Kapıdan secde ederek girin ve «hıtta» deyin. Biz de günahlarınızı affedelim. Biz iyilik edenlere daha da artıracağız" âyetinin manasıyla ilgili şöyle dedi:

“Kapı dar bir kapıdır, secdeden kasıt ise eğilerek girmektir. "Ve hitta deyin" âyetinin manası ise "Bağışlanma dileyerek girin demektir.. İsrailoğulları "hıtta" kelimesi yerine alay ederek, "Hınta" dediler. Yüce Allah'ın, "Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler..." âyeti buna işaret etmektedir.

İbn Cerîr bildiriyor: İbn Abbâs, "... Kapıdan secde ederek girin ..."âyetinde kastedilen kapının Beytu'l-Makdis'in "Hıtta" adındaki kapılarından biri olduğunu söyledi.

Vekî, Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, M. el-Kebîr'de ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir: Onlara, "... Kapıdan secde ederek girin ..." dendiğinde başlarını eğerek girdiler. Kendilerine "...ve 'hıtta' deyin..." diye emredilince "Hintatun hamrâ fihe şaîra (içinde saç olan kırmızı buğday)" dediler. Bu sebeple Allah onlar için, "Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler..." buyurdu.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebu'ş-Şeyh ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd şöyle dedi:

“İsrailoğulları: İbrâni diliyle «Hitta» yerine, «Hittî, semkâse ezbeh mezbâ (içinde saç olan kırmızı buğday)» dediler."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "...ve 'hıtta' deyin..."âyetinin manasının:

“Size söylendiği gibi «Bu haktır» deyiniz" olduğunu söyledi.

Abdürrezzâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde ve Hasan(-ı Basrî), "...ve 'hıtta' deyin..." âyetinden kastedilenin:

“Günahlarımızı bağışla" demek olduğunu söylediler.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İkrime, "... Kapıdan secde ederek girin ve «hıtta» deyin..." âyetinden kastedilenin:

“Başınızı eğerek girin ve «Lâ ilâhe illallah» deyin" demek olduğunu söyledi.

Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, İkrime tarikiyle İbn Abbâs'ın, "...ve 'hıtta' deyin..." âyetinden kastedilenin, «Lâ ilahe illallah» deyin" demek olduğunu söyledi.

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın:

“Âyette bahsedilen kapı, kıble tarafındaydı" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Mücâhid der ki:

“Hitta kapısı, Beytu'l-Makdis'in kapısıdır. Hazret-i Mûsa kavmine bu kapıdan girerken:

“Hitta" demelerini emretti. Kapıdan girecekleri zaman, başlarını eğmeleri için kapı alçaldı. Secdeye vardıkları zaman "Hitta" dediler.

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, "Hani demiştik ki:

“Şu kasabaya girin. İstediğinizi bol bol yeyin. Kapıdan secde ederek girin ve 'hıtta' deyin. Biz de günahlarınızı affedelim. Biz iyilik edenlere daha da artıracağız. Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler..." âyetleriyle ilgili şöyle dedi:

“Bu kapının, Beytu'l-Makdis'in kapılarından biri olduğunu söylerdik. Hitta diyenlerden günahkâr olanların günahları bağışlandı, eğer iyilik sahibi ise Allah onun iyiliklerini arttırdı. Ama zalimler kendilerine söylenmiş olan sözü değiştirdiler ve Allah'a karşı küstahlık yapıp kendilerine verilen emre muhalefet ettiler."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "... Biz iyilik edenlere daha da artıracağız..." âyetini manasının, "İyilik sahibi olanların iyiliklerini arttırırız, günahkârların ise hatalarını bağışlarız" olduğunu söyledi.

Abdürrezzâk, Ahmed, Buhârî, Müslim, Abd b. Humeyd, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“İsrailoğullarına: «Kapıdan secde ederek girin ve "Hitta" deyin» dendiği zaman, bu emri değiştirerek kıçları üzerine sürünerek girdiler ve: «Saç içinde bir tane» dediler. "

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir bildiriyor: İbn Abbâs ve Ebû Hureyre, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu naklettiler:

“İsrailoğuları, kendilerine secde ederek girmeleri emredilen kapıdan kıçları üzerinde sürünerek girdiler ve girerken: «Saç içinde bir buğday tanesi» dediler."

Ebû Dâvûd ve Diyâ el-Makdisî'nin, el-Muhtâra'da, Ebû Saîd el-Hudrî'den bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Allah, îsrailoğullarına:

“... Kapıdan secde ederek girin ve 'hitta' deyin. Biz de günahlarınızı affedelim..." buyurdu."

İbn Merdûye, Ebû Saîd'in şöyle dediğini nakleder: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber yolculuğa çıktık ve gecenin sonunda, Zâtu'l-Hanzal denilen bir tepeye geldiğimizde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu gece bu tepe, Yüce Allah'ın İsrailoğullarına: «... Kapıdan secde ederek girin ve 'hitta' deyin. Biz de günahlarınızı affedelim...» buyurduğu kapıya benziyor" dedi.

İbn Ebî Şeybe, Ali b. Ebî Tâlib'in şöyle dediğini bildirir:

“Biz bu ümmet içinde, Nûh'un gemisine (binenler) ve İsrailoğullarından «Hitta» deyip günahları bağışlananlara benziyoruz."

"...Biz de, zalimlere, yoldan çıkmalarından dolayı gökten azab indirdik."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs der ki:

“Allah'ın Kitab'ında "Ricz" olarak geçen her kelime azab manasındadır."

Ahmed, Abd b. Humeyd, Müslim, Nesâî, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Sa'd b. Mâlik, Usâme b. Zeyd ve Huzeyme b. Sâbit'ten, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Bu neba, azab ve sizden önceki insanların cezalandırıldığı azab kalıntısıdır. Bulunduğunuz yerde bu hastalık meydana çıktığında oradan çıkmayınız. Veba salgının olduğunu duyduğunuz yere de girmeyiniz. "

İbn Cerîr, Ebu'l-Âliye'den, âyette geçen "Ricz" kelimesinin manasının azab olduğunu bildirir.

60

"Mûsa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Değneğinle taşa vur! demiştik. Derhal (taştan) oniki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) «Allah'ın rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin» dedik."

İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, "Mûsa (çölde) kavmi için su istemişti..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Bu olay, Tîh sahrasında olmuştur. O zaman Mûsa taşa vurdu ve her kabilenin içmesi için taştan on iki pınar fışkırdı."

Abd b. Humeyd bildiriyor: Katâde, "Mûsa (çölde) kavmi için su istemişti Derhal (taştan) oniki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu olay sahrada susuzluktan korktukları zaman olmuştur. Hazret-i Mûsa su isteyince, kendisine taşa sopasıyla vurması emredildi. Bu taş, Tûr dağından getirilmiş bir taştı ve onu beraberlerinde taşıyorlardı. Bir yerde konakladıkları zaman Hazret-i Mûsa asasıyla taşa vuruyor, taştan on iki pınar fışkırınca her kabile hangi kaynaktan içeceğini biliyordu."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:

“Hazret-i Mûsa'nın taşa vurmasıyla on iki pınar fışkırdı. Bu olay Tîh çölünde yolu kaybettikleri zaman olmuştu."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Cuveybir'e:

“...Her bölük, içeceği kaynağı bildi..." âyetinin manası sorulunca şöyle cevap verdi:

“Hazret-i Mûsa taşı koyuyor ve her kabileden bir adam kalkınca Hazret-i Mûsa taşa vurunca ondan on iki pınar fışkırıyordu. Ayağa kalkan adamlardan her biri bir pınarın yanına gidip susuzluğunu gideriyor ve kabilesini su almaları için çağırıyordu."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, "...sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik" âyetini açıklarken, "Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak için koşuşturmayın" dediğini bildirir.

İbn Cerîr, Ebu'l-Âliye'nin, "...sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik" âyetini açıklarken "Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak için koşuşturmayın" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik, "...sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik" âyetinin anlamının, "Günahlardan sakınınız" demek olduğunu söyledi.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde, "...sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik" âyetini açıklarken, "Yeryüzünde dolaşıp fesat çıkarmayın" dedi.

İbn Ebî Şeybe bildiriyor: Mücâhid der ki:

“Mûsa kavmi için su isteyip (taştan pınarlar fışkırınca) «İçin ey eşekler!» dedi. Bunun üzerine Yüce Allah, ona: «Kullarımı eşek diye adlandırma» buyurdu."

61

"Hani siz demiştiniz ki: «Ey Mûsa! Bir yemek üzerinde asla sabır gösteremeyiz. Bizim için Rabbine dua et de bize yerin bitirdiği şeylerden; baklası, acuru, sarımsağı, mercimeği ile soğanından çıkarsın.» Dedi ki: «Daha aşağı olan o şeyi o daha hayırlı olan ile değiştirmek mi istiyorsunuz?! Bir şehre inin; o taktirde istediğiniz şeyler sizin olacaktır.» Böylece üzerlerine alçaklık ve yoksulluk vuruldu. Allah'dan bir gazaba uğradılar; işte bu, Allah'ın ayetlerini bilinçli olarak inkâr etmeleri ve haksız yere nebilerini öldürmeleri sebebiyledir. İşte bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyledir."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Hani siz (verilen nimetlere karşılık): Ey Mûsa! Bir tek yemekle yetinemeyiz..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Kudret helvası ve bıldırcın etiyle yetinemeyeceklerini söyleyip bu yemekleri âyette zikredilen sebze ve benzeri şeylerle değiştirdiler."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde der ki:

“Sahrada yedikleri kudret helvası ve bıldırcın etinden usandılar ve daha önce yedikleri çeşitli yemekleri hatırlayarak "...Rabbine dua et de..." diyerek âyette geçen yiyecekleri istediler."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in, değişik tariklerle bildirdiklerine göre İbn Abbâs, âyette geçen (.....) kelimesinin ekmek olduğunu, başka bir lafızda ise Hâşimoğullarının lisanına göre buğday olduğunu söyledi.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî, M. el-Kebîr'de değişik tariklerle İbn Abbâs'tan bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak ona, "Âyette geçen (.....) kelimesi ne anlama gelmektedir?" diye sorunca, İbn Abbâs:

“Buğday demektir" cevabını verdi. Nâfi:

“Araplar bu kelimeyi kullanır mıydı?" diye sorunca ise İbn Abbâs şöyle karşılık verdi:

“Tabi ki! Uhayha b. el-Culâh'ın:

Ben fum (buğday) ziraati dolayısıyla Medine'ye gelmiş insanlar arasında en zengin kimse idim " dediğini duymadın mı?

Vekî, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid ve Atâ', âyette geçen (.....) kelimesinin ekmek olduğunu söylediler.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildiriyor: Hasan ve Ebû Mâlik, âyette geçen (.....) kelimesinin ekmek olduğunu söylediler.

İbn Ebî Hâtim, başka bir kanalla İbn Abbâs'tan, (.....) kelimesinin sarımsak olduğunu söylediğini bildirir.

İbn Cerîr, Rabî b. Enes'in, (.....) sarımsak anlamına geldiğini bazı kıraatlerde, (.....) olarak okunduğunu söylediğini bildirir.

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhifte ve İbnu'l-Münzir bildiriyor: İbn Mes'ûd, bu kelimeyi (.....) şeklinde okumuştur.

İbn Ebî Dâvûd, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Benim kıraatim Zeyd'in kıraatidir. Ben, on âyetten fazla İbn Mes'ûd'un kıraatinden aldım. Bunlardan birisi de, (.....) âyetidir.

et-Tastî, el-Mesâil'de, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak ona:

“Bana yüce Allah'ın, âyette geçen (.....) sözünün ne anlama geldiğini söyle!" deyince, İbn Abbâs:

“(.....) buğday demektir" cevabını verdi. Nâfi:

“Araplar bu kelimeyi bilirmiydi?" diye sorunca ise İbn Abbâs şöyle karşılık verdi:

“Tabi ki! Yoksa sen Ebû Mihcen es-Sekafî'nin:

Ben fum (buğday) ziraati dolayısıyla Medine ye gelmiş insanlar arasında en zengin kimse olduğumu zannederdim" dediğini duymadın mı?

İbn Abbâs devamla şöyle dedi:

“Ey Ümmü'l-Ezrak'ın oğlu! Bu âyet, İbn Mes'ûd'un kıraatinde ise (İbn Mes'ûd bu kelimeyi (.....) harfiyle okuduğundan) sarımsak manasındadır. Ümeyye b. Ebi's-Salt şöyle der:

O sırada onların evleri oldukça yüksekti.

Oralarda (bahçelerinde) aşinalıklar, sarımsak ve soğan bahçeleri de vardı.

Yine Ümeyye b. Ebi's-Salt şöyle der:

Güzel buğdayı harmanda döverek ufalttı.

Şiddetli yağmur ve dolunun yerdeki bitkileri ufalttığı gibi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:

“(.....) âyetinde geçen (.....) kelimesinin manası, kötü, âdi demektir."

Süfyân b. Uyeyne, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "...O halde şehre inin..." âyetinde kastedilenin herhangi bir şehir olduğunu söyledi.

Abd b. Humeyd, Katâde'nin şöyle dediğini bildirir:

“...O halde şehre inin..." âyetinde inmeleri emredilen şehir herhangi bir şehirdir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "...O halde şehre inin..."âyetinde inmeleri emredilen şehrin Firavun'un şehri olduğunu söyledi.

İbn Ebî Dâvûd ve İbnu'l-Enbârî, el-Mesâhif te bildiriyor: A'meş, (.....) âyetini tenvinsiz okurdu ve:

“Sâlih b. Ali'nin idaresinde olan şehirdir" derdi.

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“...İşte (bu hâdiseden sonra) üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu..." âyetinde cizye vermeleri kastedilmiştir.

Abdürrezzâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde ve Hasan(-ı Basrî), "...İşte (bu hâdiseden sonra) üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu..." âyetinde kastedilenin, zelil bir şekilde cizye vermeleri olduğunu söylediler.

İbn Cerîr, Ebu'l-Âliye'nin, âyette geçen (.....) sözünün manasının fakirlik olduğunu söylediğini bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Dahhâk, âyette geçen (.....) sözünün manasının dönmek olduğunu söyledi.

Ebû Dâvûd et-Tayâlisî ve İbn Ebî Hâtim, İbn Mes'ûd'un şöyle dediğini bildirir:

“İsrailoğulları günde üç yüz peygamber öldürüyor, sonra günün sonunda çarşıda sebze ve tahıl pazarını kuruyorlardı."

Ahmed'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kıyamet günü en büyük azaba uğrayacak kişi, bir peygamberin öldürdüğü veya bir peygamberi öldüren, dalalete önderlik eden ve resim yapan kişidir. "

Hâkim, Ebû Zer'in şöyle dediğini bildirir: Bir bedevi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Ey Allah'ın Nebî'i!" diye hitab edince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ben Allah'ın Nebî'i değil, Allah'ın Nebisiyim" karşılığını verdi. Zehebî der ki:

“Bu hadis münkerdir ve sahih değildir."

İbn Adiyy, Humra b. A'yen'den bildiriyor: Bir adam Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah'ın selamı üzerine olsun ey Allah'ın Nebîsi!" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ben Allah'ın Nebî'i değil, Allah'ın Nebisiyim" karşılığını verdi.

Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Ömer şöyle der: Ne Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), ne Ebû Bekr, ne Ömer ne de halifeler Nebi sözünün sonunu hemzeli söylememiştir. Bu şekilde söyleyiş, onlardan sonra çıkarılmış bir bidattir.

62

"Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve âhiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir."

İbn Ebî Ömer el-Adenî, Müsned'de ve İbn Ebî Hâtim, Selmân'ın şöyle dediğini bildirir:

“Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) daha önce dinlerinden olduğum kişilerin namazından ve iabdetlerinden bahsedip durumlarını sorduğumda:

“Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve âhiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır..." âyeti nazil oldu."

Vâhidî, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir: Selmân, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) (önceki) arkadaşlarını anlatınca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Onlar ateştedir" buyurdu. Selmân der ki:

“Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle deyince yeryüzü bana kapkaranlık geldi. Nihâyet "Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve âhiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir" âyeti nazil oldu."

İbn Cerîr, -lafız kendisinindir- ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'nin, "Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve âhiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir" âyetinin nüzul sebebi hakkında şöyle dediğini bildirir: Bu âyet Selmân el-Fârisî'nin (önceki) arkadaşları hakkında nazil oldu. Selmân, Cündey Sâbûr ahalisinin eşrafındandı ve kralın oğlu ile arkadaştı. Cündi Sâbûr şehrinden ve şehrin ileri gelenlerinden idi. Kralın oğlu ile arkadaş idiler ve yedikleri ayrı gitmez kardeşler gibiydiler. Birlikte ava da çıkarlardı. Bir gün yine ava çıkmışlardı. Av esnasında gizlenmiş bir eve rastladılar, kapısından baktıklarında içerde önündeki mushafı okuyan bir adam gördüler. Adam hem okuyor, hem ağlıyordu. "Bu nedir?" diye sorunca, Rahip:

“Bu kitapta ne olduğunu öğrenmek isteyen sizin durduğunuz yerde durmaz. Eğer öğrenmek istiyorsanız, girin içeri, size öğreteyim" cevabını verdi. Bunun üzerine ikisi de rahibin yanına girdiler ve rahip:

“Bu, Allah katından gelmiş bir kitaptır. Onda, kendisine itaati emretmiş, karşı gelinmesini yasaklamış: Hırsızlık yapmayacaksın, zina etmeyeceksin, insanların mallarını bâtıl yollarla almayacaksın, buyurmuş" deyip kitapta olanları anlattı. Bu kitap, Allah'ın İsa'ya (aleyhisselam) indirdiği İncil'di. Rahip onları dine davet etti. İkisi de Müslüman oldular. Rahip onlara, kavimlerinin kestiği hayvanların kendilerine haram olduğunu ve etlerini yiyemeyeceklerini söyledi. İkisi de rahibin yanında kalıp kitabın içindekileri öğrendiler. Kral bir bayramda yemek yapıp bütün ileri gelenleri davet etti ve kralın oğlu da bu sofraya davet edildi. Kralın oğlu:

“Benim işim var, sen ve arkadaşların yiyiniz" deyince, kral arkasından birçok haberci gönderdi. Bunun üzerine kralın oğlu: Biz sizin kestiklerinizi yemeyiz. Siz kâfirsiniz ve kestiğinizi yemek helal değildir" dedi. Kral:

“Sana bunu kim emretti?" diye sorunca, oğlu rahibin kendilerine böyle dediğini söyledi. Kral rahibi çağırıp:

“Oğlum ne diyor?" diye sorduğunda, rahip:

“Oğlun doğru söylüyor" cevabını verdi. Bunun üzerine kral:

“Eğer kan akıtmak bize göre büyük bir cinâyet olmasaydı seni öldürürdüm. Memleketimden çık" dedi ve memleketi terk etmesi için bir süre verdi. Selmân der ki:

“Biz rahibin bu durumuna ağlamaya başlayınca rahip:

“Eğer gerçekten iman etmişseniz, ben altmış kişiyle beraber Musul'daki manastırda Allah'a ibadet ediyorum. Yanımıza geliniz" dedi ve yola çıktı." Selmân ve kralın oğlu memleketlerinde yalnız kalınca, Selmân, kralın oğluna:

“Haydi rahibin yanına gidelim" diyor, Kralın oğlu:

“Olur gidelim" cevabını veriyordu. Kralın oğlu sefer için hazırlık yapmak üzere eşyalarını satmaya başladı; ama hazırlığı uzayınca Selmân tek başına yola çıkıp manastıra gitti. Rahip o manastırın sahibiydi. Orada bulunanlar da rahiplerin ileri gelenlerindendi. Selmân orada bütün varlığı ile rabbine ibadet ediyor ve kendini yoruyordu. Rahip ona, "Sen gençsin. Bu kadar çok ibadet etme, korkarım usanırsın. Onun için nefsine ibadeti biraz hafiflet" deyince, Selmân:

“Benim yaptığım mı yoksa senin şu emrettiğin mi daha hayırlıdır?" diye sordu. Rahip:

“Elbet'te senin yaptığın şey" cevabını verince, Selmân:

“O zaman bana karışma" dedi. Sonra manastırın sahibi Selmân'ı çağırıp:

“Bu manastırın bana ait olduğunu biliyor musun? Ben, buradakiler içinde bu manastırda en fazla hakka sahibim. Eğer istersem bunları manastırdan çıkarabilirim; ama ben bunlar kadar ibadet yapamıyorum. Bu sebeple bunlardan daha az ibadet yapan başka bir manastıra gitmek istiyorum. Sen, istersen burada kal, istersen benimle gel" dedi. Selmân:

“Hangi manastırdakiler daha üstündür?" diye sorunca, rahip:

“Buradakiler daha üstündür" cevabını verdi. Selmân:

“O zaman ben bu manastırda kalacağım" deyip, rahiple gitmeyerek o manastırda kaldı. Manastırın sahibi giderken oradakilere Selmân hakkında tavsiyede bulundu. Selmân onlarla ibadet ediyordu. Bir gün, manastırın başrahibi Beytu'l- Makdis'e gitmek isteyince, Selmân'ı çağırıp:

“Ben, Beytu'l-Makdis'e (Kudüs'e) gitmek istiyorum. İster benimle gel, istersen burada kal" dedi. Selmân:

“Seninle gelmem mi daha faziletli, yoksa burada kalmam mı?" diye sorunca, başrahip:

“Benimle gelmen daha faziletlidir" cevabını verdi.

Yolda kötürüm birine rastladılar ve kötürüm olan onları görünce:

“Ey rahiplerin efendisi! Bana merhamet et ki Allah da sana merhamet etsin" dedi; ama rahip ona bakmadı ve yola devam ettiler. Beytu'l-Makdis'e gelince başrahip Selmân'a:

“Git ve ilim öğren. Bu mescide bütün dünyadan âlimler gelirler" dedi. Bunun üzerine Selmân bu âlimleri dinlemeye başladı. Selmân bir gün üzüntülü bir şekilde dönünce rahip:

“Neyin var ey Selmân?" diye sordu. Selmân:

“Bizden öncekiler, peygamberler ve onlara tâbi olanlar bütün hayırları alıp götürmüşler" cevabını verdi. Bunun üzerine rahip:

“Ey Selmân üzülme! Geride bir Peygamber daha var. Hiçbir peygambere tâbi olan, ona tâbi olandan daha üstün değildir. İşte bu zaman onun beklendiği zamandır. Ben ona kavuşacağımı sanmıyorum. Fakat sen gençsin, belki de ona kavuşabilirsin. O, Arap topluluklarında ortaya çıkacaktır. Eğer ona yetişirsen ona iman et ve ona tâbi ol" dedi. Selmân:

“Sen bana, onun belirtilerinden bir şey öğret" deyince, başrahip:

“Onun sırtında peygamberlik mühürü bulunacaktır. O, hediyelerden yiyecek, sadakadan yemeyecektir" karşılığını verdi. Sonra geri döndüler ve o kötürümün yanına vardıklarında, kötürümün:

“Ey rahiplerin efendisi, bana merhamet et ki Allah da sana merhamet etsin!" demesi üzerine merkebinden ona doğru eğilip kötürümü tutup yere çaldı ve onun için dua ettikten sonra:

“Allah'ın izniyle kalk!" dedi. Kötürüm sapasağlam ayağa kalkınca Selmân adama şaşkınlıkla bakmaya başladı. Selmân şaşkın şaşkın bakınırken rahib yoluna devam etti ve gözden kaybolup gitti. Selmân şaşkınlığından uyanıp rahibi aradı; ama bulamadı. Yolda Kelb oğullarından iki Arapla karşılaşıp onlara kaybettiği rahibi sorunca, Araplardan biri devesini çökertti ve:

“Bu ne güzel deve çobanıdır" deyip Selmân'ı Medine'ye götürdü.

Selmân diyor ki:

“O sırada üzüldüğüm kadar hiçbir zaman üzülmemiştim." Selmân'ı, Cüheyne kabilesinden bir kadın satın aldı. Selmân, kadının diğer bir kölesiyle birlikte sıra ile onun koyunlarını otlatıyordu. Selmân para biriktiriyor ve Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) çıkacağı günü bekliyordu. Selmân bir gün koyun otlatırken, kendisinden nöbeti devralacak olan arkadaşı geldi ve ona:

“Farkında mısın bugün Medine'ye bir adam geldi. O, peygamber olduğunu iddia ediyor" dedi. Selmân:

“Ben gelene kadar koyunların yanında dur" deyip Medine'ye indi ve Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bakıp etrafında dolanmaya başladı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu görünce ne istediğini anlayıp elbisesini indirerek mührü gösterdi. Peygamberlik mühürü göründü. Selmân mühürü görünce Resulullah'a yaklaştı ve onunla konuştu. Sonra gidip bir dinara bir koyun ve biraz ekmek alarak Resullah'a getirince Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:

“Bu nedir?" diye sordu. Selmân:

“Bu bir sadakadır" cevabını verince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Benim ona ihtiyacım yok. Sen onu götür Müslümanlar yesin" dedi. Bunun üzerine Selmân tekrar gidip bir dinara ekmek ve et satın alarak Resulullah'a getirdi. Resûlullah:

“Bu nedir?" diye sorunca, Selmân:

“Bu bir hediyedir" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:

“Otur ve ye!" dedi. Selmân oturdu ve beraberce onlardan yediler. Yemek yerlerken Selmân, Resulullah'a arkadaşlarını anlattı ve:

“Onlar namaz kılar, oruç tutar, sana iman eder ve senin peygamber olarak gönderileceğine şehadet ederlerdi" dedi. Selmân'ın onlara olan övgüsü bitince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Selmân! Onlar, Cehennem ehlindendir" buyurdu. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözü Selmân'a çok ağır gelmişti. Kaldı ki Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Eğer onlar Sana yetişmiş olsalardı mutlaka seni tasdik eder ve sana tabî olurlardı" demişti. Bunun üzerine Allah:

“Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve âhiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir" âyetini indirdi.

İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor: Selmân, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) (önceden kendileriyle beraber olduğu) Hıristiyanları, onlardan gördüğü amelleri anlatarak sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Müslüman olarak ölmediler" cevabını verdi. Selmân der ki:

“O anda yeryüzü bana kapkaranlık kesildi ve onların kendilerini ibadete vermelerini hatıraadım." Bu olay üzerine:

“Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve âhiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır..." âyeti nazil oldu ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Selmân'ı çağırıp:

“Bu âyet arkadaşların hakkında nazil oldu" buyurduktan sonra:

“Benim gönderildiğimi duymadan, İsa'nın dini üzere ölen kişi hayır üzeredir. Benim gönderildiğimi duyduğu halde iman etmeden ölen ise helak omuştur" dedi.

Ebû Dâvûd, en-Nâsih ve'l-Mensûh'ta, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs der ki: Yüce Allah:

“Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve âhiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır..." âyetinden sonra, "Kim islam'dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O âhirette de kaybedenlerdendir" âyeti indirmiş ve onu neshetmiştir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Abdullah b. Nuceyy tarikiyle Hazret-i Ali'nin şöyle dediğini bildirir:

“Yahudilere bu adın verilmesinin sebebi, «Şüphesiz biz sana döndük» demeleridir."

İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Mes'ûd der ki:

“Yahudilere neden bu adın verildiğini biz daha iyi biliriz. Yahudilere bu ad, Hazret-i Mûsa'nın: «Şüphesiz biz sana döndük» demesi sebebiyledir. Nasrânilere bu ismin veriliş sebebi ise Hazret-i İsa'nın: «Allah'ın dininin yardımcıları olun» demesi sebebiyledir."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Mes'ûd şöyle der:

“Yahudilere ve Nasrânilere neden bu adın verildiğini biz daha iyi biliriz. Yahudilere bu ismin verilmesinin sebebi Hazret-i Mûsa'nın :

“Şüphesiz biz sana döndük" demesidir. Hazret-i Mûsa vefat ettiği zaman Yahudiler: «Bu söz Mûsa'nın hoşuna giderdi» deyip kendilerine bu adı verdiler. Nasrâniler ise, Hazret-i İsa, "Allah'a giden yolda yardımcılarım kimlerdir?" deyince, Havariler:

“Allah'ın dininin yardımcıları biziz..." demişlerdi. Bu sebeple onlara da Nasrâniler adı verildi."

İbn Cerîr, Katâde'den bildiriyor: Nasrânilere bu adın veriliş sebebi, Hazret-i İsa'nın "Nasıra" adındaki bir köyde kalmasıdır. Onlara bu adı kendilerine vermeleri istenmemesine rağmen kendilerini bu adla isimlendirdiler.

İbn Sa'd, Tabakat'ta ve İbn Cerîr bildiriyor: Mücâhid der ki:

“Nasrânilere bu adın verilmesinin sebebi, Hazret-i İsa'nın köyünün "Nasıra" olmasıdır."

Vekî, Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildirir: Mücâhid der ki:

“Sâbiîlik, Yahudilik, Mecusilik ve Hıristiyanlıktan meydana gelmiş bir dindir. Onların belli bir dini yoktur."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:

“Sâbiîler, ne Hıristiyan ve ne Yahudi'dir. Onlar kitabı olmayan bir topluluktur."

Abdürrezzâk, Mücâhid'den bildiriyor: İbn Abbâs'a, Sâbiîler hakkında sorulunca şöyle cevap verdi:

“Onlar, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Mecusilik arasında bir itikada sahiptir. Ne kestikleri yenir, ne de onlarla evlenilir."

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'in şöyle dediğini bildirir: Sâbiiler, Hıristiyanlık ve Mecusilik arasında bir itikada sahiptir." İbn Ebî Hâtim'in lafzı ise:

“Yahudilik ve Hıristiyanlık arasında bir itikada sahiptir" şeklindedir.

Abd b. Humeyd, Saîd b. Cübeyr'in şöyle dediğini bildirir: Sâbiîler Yahudilere gidip:

“Sizin dininiz nedir?" diye sorunca, Yahudiler:

“Peygamberimiz Hazret-i Mûsa'dır ve bize şunları getirmiştir, şunları yasaklamıştır. Bu da Tevrattır. Bize tâbi olan cennete girer" dediler. Sonra Hıristiyanlara gidip aynı şeyi sordular. Hıristiyanlar da Yahudilerin Hazret-i Mûsa için dediklerini Hazret-i İsa için söylediler ve:

“Bu, İncildir. Bize tâbi olan Cennete girer" dediler. Bunun üzerine Sâbiîler:

“Bunlar, biz ve bize tâbi olanlar Cennete girer diyor, Yahudiler de, biz ve bize tâbi olan Cennete girer, diyor, hangisinin dinine uyacağız?" dediler. Bu sebeple Allah onlara (bir dinden çıkıp diğerine giren anlamında) Sâbiîler adını verdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "Sâbiîler, Kitab ehlinden Zebur'u okuyan bir topluluktur" dedi.

Vekî, Süddî'nin "Sâbiîler, Kitab ehlinden bir topluluktur" dediğini bildirir.

Abdürrezzâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Katâde'den bildiriyor: Sâbiîler, meleklere tapan, kıbleye dönmeden namaz kılan ve Zebûr'u okuyan bir topluluktur.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebbih der ki:

“Sâbiî, sadece Allah'ın tek olduğunu bilen, uyacağı bir şeriat olmayan ve küfrü gerektiren harekete bulunmayan kişidir."

İbn Ebî Hâtim, Ebu'z-Zinâd'dan bildiriyor:

“Sâbiîler, Irak tarafında Bekûsâ şehrinde yaşayan ve bütün peygamberlere iman eden bir topluluktur."

Abd b. Humeyd, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Sâibûn diyorlar. Sâibûn ne demek! Doğru olanı Sâbiûn'dur. Hâibûn diyorlar, Hâibûn ne demektir! Doğru olan, Hâtiûn'dur."

63

Bkz. Ayet:64

64

"Sizden kesin söz almıştık. Tur dağını yükselterek tepenize dikmiştik. «Allah'a karşı gelmekten sakınanlardan olabilmeniz için, size verdiğimiz Kitab'a kuvvetle sarılın, onda bulunanları hatırda tutun» demiştik. Bundan sonra yine yüz çevirdiniz; eğer Allah'ın size bol nimeti ve merhameti olmasaydı, muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildiriyor: Katâde, "Sizden kesin söz almıştık. Tur dağını yükselterek tepenize dikmiştik...'" âyetini açıklarken şöyle dedi: Bir dağın eteğinde konakladıklarında, dağ yükselerek tepelerine dikildi ve Allah:

“Ya emrimi yerine getirirsiniz ya da dağı üzerinize bırakırım" buyurdu.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Tûr dağı, Tevrat'ın nazil olduğu dağdır. İsrailoğulları dağın alt tarafındaydı" demiştir.

İbn Cerîr ve İbn Merdûyeh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Tûr, bitkisi olan dağ demektir. Bitkisi olmayan dağa Tûr denmez."

Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Mücâhid, "Tür, Süryânî dilinde dağ demektir" dedi.

İbn Ebî Hâtim, Dahhâk'ın, "Nabatlîler dağa Tûr derler" dediğini bildirir.

İbn Cerîr bildiriyor: İbn Abbâs der ki:

“...size verdiğimiz Kitab'a kuvvetle sarılın..." âyetindeki kuvvetten kasıt Kitaba ciddiyetle sarılmaktır.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "...onda bulunanları hatırda tutun..." âyetinden kastedilenin, Tevrat'ı okuyup onunla amel etmek olduğunu söylediğini bildirir.

İbn İshâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, (.....) âyetinin açıklaması hakkında şöyle dedi:

“Âyetteki sakınmadan kasıt, bulundukları durumdan kurtulmaktır."

65

Bkz. Ayet:66

66

"İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: «Aşağılık maymunlar olun!» dediklerimizi elbette bilmektesiniz. Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hadiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık"

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: «Aşağılık maymunlar olun!» Dediklerimizi elbette bilmektesiniz" âyetini açıklarken şöyle dedi: (.....) sözüyle, "Onları tanımaktasın" buyurarak günah illememeleri konusunda uyarmış ve:

“Cumartesi günü azgınlık eden (Yahudi)lere, Bana isyan etmeleri sebebiyle isabet eden şeyin sizin de başınıza gelmesinden sakınınız" buyurmuştur. (.....) sözünden kasıt ise, cumartesi balık avlayarak cüretkârlık yapanlar kastedilmiştir, "...bu yüzden kendilerine: «Aşağılık maymunlar olun!» dediklerimizi elbette bilmektesiniz." sözünden kasıt ise, isyan etmeleri sebebiyle Allah'ın onların şekillerini maymuna çevirmesidir. Onlar sadece üç gün maymun olarak kalmışlardır. Bu süre zarfında yemediler, içmediler ve nesilleri olmadı.

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Cumartesi günü haddi aşanlar, iki (süt) sağım(ı) arasındaki zaman kadar maymun kaldılar, sonra öldüler. Maymuna çevrilenlerin nesli olmamıştır."

İbnu'l-Münzir, başka bir kanalla İbn Abbâs'tan, "Maymunlar ve domuzlar, şekilleri değiştirilenlerin neslindendir" dediğini nakleder.

İbnu'l-Münzir Hasan(-ı Basrî)'nin, "Maymuna çevrilen bu kişilerin nesli kesilmiştir" dediğini bildirir.

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'in, "...Aşağılık maymunlar olun! dediklerimizi elbette bilmektesiniz" âyetini şöyle açıkladığını bildirir:

“Allah onların şekillerini değil, kalblerini maymunların kalbleri gibi kılmıştır. Allah, Tevrat'ı kabullenip sonra terkeden Yahudileri, sırtında kitap taşıyan merkeplere benzettiği gibi bu âyette de onları, maymunlara benzetmiştir. Onların şekli, gerçekte maymuna dönüşmemiştir."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'nin bu âyeti şöyle açıkladığını bildirir:

“Onlar için balık helal kılınmış, ama kimin itaat edeceği ve kimin isyan edeceği bilinsin diye cumartesi günü balık yakalamaları haram kılınmıştı. Bu topluluk bu konuda üçe ayrıldı. Birinci grup, balık tutmadı ve Allah'a isyan edilmemesini söyledi. Diğer grup, sadece balık yakalamadı, ama yakalayanlara da karışmadı. Üçüncü grup ise Allah'ın koyduğu yasağı dinlemedi ve isyan edip haddi aştı. Bunlar, Allah'ın kendilerine yasakladığı şeyi işlemeyi terk etmeyince Allah, onlara:

“...Aşağılık maymunlar olun!.."buyurdu ve bu topluluk kadın ve erkek insanlar iken ulumaya başlayan kuyruklu maymunlara dönüştüler.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "O topluluğun gençleri maymun, yaşlıları ise domuza dönüştüler" demiştir.

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Âyette geçen (.....) kelimesinin manası zelil demektir."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle der:

“Âyette geçen (.....) kelimesinin manası alçalmış demektir."

İbn Cerîr, Mücâhid'den aynı yorumu rivâyette bulunmuştur.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“...hadiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık" âyetinde, hadiseyi bizzat görenler ve sonrakilerden kasıt onları gören köylülerdir. Öğüt alacak olan muttakiler ise, onlardan sonra kıyamet gününe kadar gelen herkestir.

İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Âyette geçen (.....) kelimesinden kastedilen şey balıklardır, "...bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık" sözünden kastedilen ise, daha önce ve sonra işledikleri günahlar sebebiyle ibret dersi olmasıdır."

İbn Cerîr bildiriyor: İbn Abbâs bu âyeti açıklarken şöyle dedi: (.....) kelimesinden kastedilen şey, onların maymuna dönüştürülmesidir. (.....) sözünden kasıt ise verilen cezadır. (.....) sözünün manası, "Onlardan sonra gelenler (vereceğim) cezamdan sakınsınlar diye" demektir, (.....) sözünden kastedilen ise, onlarla beraber kalanlara ceza olmasıdır, (.....) sözünün manası ise takva sahiplerine hatırlatma demektir."

Abd b. Humeyd bildiriyor: Süfyân der ki: Âyette geçen, "...bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi...kıldık" denmesinin sebebi, onların günahlarından dolayıdır, "...müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık" sözünde kastedilen, muttakiler ise Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetidir."

67

"Mûsa, kavmine: «Allah bir sığır kesmenizi emrediyor» demişti de: «Bizimle alay mı ediyorsun?» demişlerdi. O da: «Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım» demişti"

İbn Ebi'd-Dünyâ, Men Âşe ba'de'l-Mevt adlı kitabında İbn Abbâs'tan bildiriyor: İsrailoğulları zamanında bir surları ve kapıları bulunan, diğeri de harabeye benzeyen iki şehir vardı. Surlu şehir halkı, akşam olduğunda surun kapılarını kapatır, sabah olduğunda ise şehrin surlarına varıp etrafında bir vukuat olup olmadığına bakarlarmış. İşte yine böyle bir gün, sabah uyandıklarında surların dibinde bir ihtiyarın öldürülüp oraya atılmış olduğunu gördüler. Harabe şehrin halkı da onlara yönelerek:

“Arkadaşımızı siz öldürdünüz" dediler. Bu arada, öldürülen yaşlının genç yeğeni de başında ağlayıp:

“Amcamı siz öldürdünüz" diyordu. Onlar da:

“Valahi, şehrimizin kapılarını kapattığımızdan beri açmadık. Arkadaşınızın kanının diyetini de vermeyiz" dediler. Nihâyet olayı çözmesi için Mûsa'ya (aleyhisselam) geldiler. Allah, Musa'ya şöyle vahyetti:

“Allah muhakkak bir sığır boğazlamanızı buyuruyor, demişti; «Bizi alaya mı alıyorsun?» dediklerinde de: «Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım» dedi. «Rabbine bizim adımıza yalvar da onun mahiyetini bize bildirsin» dediler, «O, onun ne pek kart, ne pek körpe, ikisi ortası bir sığır olduğunu söylüyor, size emrolunanı yapın» dedi. «Rabbine bizim adımıza yalvar da ne renk olduğunu bize bildirsin» dediler. «O, onun, bakanların içini açan parlak sarı renkli bir sığır olduğunu söylüyor» dedi. «Rabbine bizim adımıza yalvar da, mahiyetini bize bildirsin, çünkü sığırlar, bizce, birbirine benzemektedir. Allah dilerse biz şüphesiz doğruyu bulmuş oluruz» dediler. «Yeri sürüp, ekini sulayarak boyunduruk altında ezilmemiş, kusursuz, alacasız bir sığır olduğunu söylüyor» dedi. «Şimdi gerçeği bildirdin» deyip sığırı boğazladılar; az kalsın bunu yapmayacaklardı."

İbn Abbâs şöyle devam etti: İsrailoğulları zamanında, dükkânı olan genç bir delikanlı ve yaşlı bir babası vardı. Bir gün başka şehirden gelen bir adam, o gencin dükkânında bulunan bir malı satın almak üzere o gence parasını verdi. Dükkân kapalı, anahtarı da yaşlı babasında olduğundan anahtarı almak için babasının yanına gittiler. Bir de baktılar ki babası dükkânın gölgesinde uyumaktadır. Adam:

“Uyandır" deyince, genç:

“Babam uyuyor ve ben de onu uyandırmaya kıyamam" dedi ve uzaklaştılar. Daha sonra tekrar geldiklerinde ihtiyar derin uykuya dalmış horluyordu. Adam tekrar:

“Uyandır!" deyince genç:

“Babam uyuyor. Ben onu uyandırmaya kıyamam" dedi. Yine bir müddet sonra geldiklerinde babası daha derin bir uykudaydı. Oğlunun merhamet duyguları daha da arttı. Adam bu defa verdiği ücretin iki katını verip:

“Uyandır!" deyince oğlu:

“Hayır! Kesinlikle onu uykusundan ne uyandırır, ne de rahatsız ederim" dedi. Oradan ayrıldıktan sonra müşteri gidip babası da uyanınca, oğlu ona:

“Babacığım! Bir adam buraya gelip falan malı istedi, ancak uykunu bölüp seni rahatsız etmek istemedim" deyince, babası onu azarladı. İşte yüce Allah da gencin bu güzel davranışını ödüllendirmek için israiloğularının aramış oldukları ineği bu gencin ineklerinin arasında kılmıştır. Ona gelip:

“Onu sat!" dediler. O da:

“Onu size satmam" deyince, onlar:

“O halde zorla alırız" dediler. Bunun üzerine genç:

“Kendi malımı benden zorla gasp ederseniz ne olacağını siz daha iyi biiyorsunuz" dedi. Onlar da bu sefer Mûsa'ya geldiler. Mûsa onlara:

“İstediği fiyatı vererek onu malı konusunda razı edin" dedi. Onlar da gelip gence:

“Ne takdir ediyorsun?" diye sorunca, o:

“Benim kararım şudur: Terazinin bir kefesine ineği, diğer kefesine de som altın bırakın, som altın tarafı ağır basarsa kabul ederim" dedi. Kabul edip daha sonra da ineği alıp öldürülen ihtiyarın, iki şehrin ortasında bulunan mezarına geldiler. İki şehir halkı, ağlayan yeğenin bulunduğu mezarın başında toplanıp ineği kestiler. Mûsa, etinin bir parçasıyla mezara vurunca ihtiyar, kafasındaki tozları silkeleyerek kalkıp:

“Malımı almak için, kendisine göre de çok yaşadığımdan dolayı beni yeğenim öldürdü" dedikten sonra tekrar öldü.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de, Abîde es-Selmânî'den bildiriyor: İsrailoğullarından çocuğu olmayan bir adam vardı ve bu adamın çok malı vardı. Kardeşinin oğlu da onun varisiydi. Yeğeni bir gece bu adamı öldürdü ve alıp bir adamın kapısını önünde bıraktı. Sonra amcasını onların öldürdüğünü iddia etmeye başladı. Sonunda silahlanıp birbirlerine saldırınca, içlerinden akıllı birisi:

“Aranızda Allah'ın Resûlü olduğu halde neden birbirinizi öldürüyorsunuz?" dedi ve Hazret-i Mûsa'ya gidip olayı anlattılar. Hazret-i Mûsa:

“...Allah muhakkak bir sığır boğazlamanızı buyuruyor..." deyince, Onlar: «...Bizi alaya mı alıyorsun?..» karşılığını verdiler. Mûsa: «...Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım» dedi..." Eğer itiraz etmeselerdi, en değersiz ineği kesmeleri bile onlar için yeterliydi, ama onlar işi zora sokunca, onlara da kesmeleri gereken ineğin özellikleri zorlaştırıldı. Sonunda kesmeleri emredilen ineğin yanına gittiklerinde, sahibinin sadece bu ineğe sahip olduğunu gördüler. Adam:

“Vallahi! Bunun derisinin doluşunca altından aşağıya vermem" deyince, derisinin doluşunca altın verip ineği alarak kestiler ve bir parçasıyla öldürülen adama vurdular. Adam kalkınca:

“Seni kim öldürdü?" diye sorduklarında, "Bu" deyip kardeşinin oğlunu işaret etti ve tekrar öldü. Amcasını öldürdüğü için yeğenine malından bir şey verilmedi ve ondan sonra artık katil öldürdüğü kişiye varis olamadı.

Abdürrezzâk'ın bildirdiğine göre Ubâde şöyle der:

“Katilin öldürdüğüne varis olamayacağına dair hüküm, ilk olarak İsrailoğullarından olan (amcasını öldüren) kişi hakkında verilmiştir."

İbn Ebî Şeybe, İbn Sîrîn'den bildiriyor:

“Katilin öldürdüğüne varis olamayacağına dair hüküm, ilk olarak inek olayında (amcasını öldüren kişi hakkında) verilmiştir."

İbn Cerîr bildiriyor: İbn Abbâs der ki: Hazret-i Mûsa zamanında malı çok olan bir ihtiyar vardı. Kardeşinin oğulları ise fakirdi. Bu ihtiyarın çocuğu yoktu ve varisleri kardeşinin oğullarıydı. Bu sebeple:

“Keşke amcamız ölse de malına varis olsak" dediler. Amcaları uzun süre yaşayınca yeğenlerine şeytan gelip:

“Siz amcanızı öldürüp malına mirasçı olsanız ve yabancı bir şehre götürerek te oranın halkından diyetini alsanız nasıl olur?" diye vesvese verdi. O zaman yan yana iki şehir vardı ve bunlar iki şehirden birinde yaşıyordu. Biri öldürülüp iki şehir arasına atıldığı zaman, öldürülenle iki şehrin arasındaki mesfe ölçülür, hangi şehre daha yakınsa diyeti o şehir öderdi. Şeytanın vesvesesine kapılıp amcalarını öldürdüler ve diğer şehrin kapısına attılar. Sabah olduğunda adamın yeğenleri gelip:

“Amcam sizin şehrinizin kapısında öldürüldü. Vallahi diyetini bize vermek zorundasınız" deyince, şehir halkı:

“Allah'a yemin ederiz ki onu biz öldürmedik ve katilin de kim olduğunu bilmiyoruz. Akşam şehrin kapısını kapattıktan sonra da sabaha kadar açmadık" karşılığını verdiler. Gidip durumu Hazret-i Mûsa'ya bildirdiklerinde Cibril gelip:

“Onlara: «Allah bir inek kesmenizi ve bir parçasıyla öldürülene vurmanızı emrediyor» de" dedi.

Süfyân b. Uyeyne, İkrime'den bildiriyor: İsrailoğullarının, her kabilenin birinden girip çıkması için on iki kapısı olan bir mescitleri vardı. Bir kabilenin girip çıktığı kapının önünde öldürülmüş birini buldular. Adam bir kabilenin kapısında öldürülmüş, diğer kabilenin kapısına sürüklenip atılmıştı. İki kapının sahipleri bu konuda mahkemelik oldular ve biri:

“Onu siz öldürdünüz" derken, diğeri:

“Onu siz öldürüp bizim kapımıza attınız" dedi. Muhakeme olmak için Hazret-i Mûsa'ya gittiklerinde, Hazret-i Mûsa:

“"...Allah muhakkak bir sığır boğazlamanızı buyuruyor..." deyince, ...Rabbine bizim adımıza yalvar da onun mahiyetini bize bildirsin" dediler, "O, onun ne pek kart, ne pek körpe, ikisi ortası bir sığır olduğunu söylüyor,..." dedi. Kesecekleri özellikteki ineği bulmak için gittiler ve bu özeliklerde bir ineği bulmakta zorlanıp geri dönerek:

“...Rabbine bizim adımıza yalvar da ne renk olduğunu bize bildirsin" dediler." "O, onun, bakanların içini açan parlak sarı renkli bir sığır olduğunu söylüyor" dedi." Yine gidip ineği aradılar ve bulmakta zorlanınca geri dönüp:

“Rabbine bizim adımıza yalvar da, mahiyetini bize bildirsin, çünkü sığırlar, bizce, birbirine benzemektedir. Allah dilerse biz şüphesiz doğruyu bulmuş oluruz" dediler." Eğer onlar:

“İnşaallah" deselerdi, aradıkları ineği bulurlardı. Daha önce, Hazret-i Mûsa onlara:

“O, onun ne pek kart, ne pek körpe, ikisi ortası bir sığır olduğunu söylüyor..." demişti. O zaman ineğin fiyatı üç dinardı. Eğer o zaman en değersiz ineği alıp kesselerdi yeterli olacaktı, ama onlar işi zora soktular, bu sebeple Allah onları zor durumda bıraktı. Gidip ineği aradılar ve bu özelikteki bir ineği bir adamın yanında buldular. Adama:

“Bize bu ineği satar mısın?" diye sorduklarında, adam:

“Satarım" cevabını verdi. Onlar:

“Kaça satarsın?" diye sorunca, adam:

“Yüz dinara" cevabını vedi. Onlar:

“Bu üç dinar değerindedir" deyip satın almaktan vaz geçtiler ve Mûsa'ya dönüp:

“İneği bir adamın yanında bulduk, ama adam:

“Onu yüz dinardan aşağıya satmam" dedi. Halbuki değeri üç dinardır" dediler. Hazret-i Mûsa:

“O daha iyi bilir, ineğin sahibi odur. İsterse satar, istemezse satmaz" karşılığını verince, adama geri döndüler ve:

“İneği yüz dinara almayı kabul ettik" dediler. Adam:

“İki yüz dinardan aşağıya satmam" karşılığını verince, onlar:

“Sübhanallah! Sen yüz dinara satmaya razı olmamış miydin? Biz bu fiyata ineği satın aldık" dediler, ama adam:

“İki yüz dinardan aşağıya satmam" dedi ve onlar da Mûsa'ya geri dönüp şöyle dediler:

“Adam ineği yüz dinara satmaya razı olmuştu, geri dönüp almak istediğimizde ise, «İki yüz dinardan aşağıya satmam» dedi." Hazret-i Mûsa:

“O daha iyi bilir, dilerse satar istemezse satmaz" dedi. Bunun üzerine adama geri döndüler ve:

“İki yüz dinara almayı kabul ettik" dediler. Adam:

“Dört yüz dinardan aşağıya satmam" karşılığını verince, onlar:

“Sen bunu iki yüz dinara vermiştin, biz de kabul ettik" dediler. Adam:

“Dört yüz dinardan aşağıya satmam" deyince ineği bırakıp Hazret-i Mûsa'ya döndüler ve şöyle dediler:

“Ona iki yüz dinar verdik, ama almayı kabul etmedi ve:

“Dört yüz dinardan aşağıya satmam" dedi. Hazret-i Mûsa:

“O daha iyi bilir, ister satar istemezse satmaz" karşılığını verince adama geri döndüler ve:

“Dört yüz dinara almayı kabul ettik" dediler; ama adam bu defa:

“Sekiz yüz dinardan aşağıya satmam" dedi. Böylece adam ile Hazret-i Mûsa arasında gidip geldiler ve her defasında adam fiyatı iki katına çıkardı. Sonunda adam:

“Onu derisinin doluşunca para karşılığından aşağıya satmam" deyince ineği adamın istediği fiyata satın alıp kestiler. Hazret-i Mûsa onlara:

“İneğin bir parçasıyla öldürülen adama vurunuz" deyince ineğin ayağıyla adama vurdular ve adam dirilip:

“Beni falan öldürdü" diyerek kardeşinin oğlunu gösterdi. Öldürülen adamın çok malı vardı ve bir de kızı vardı. Yeğeni:

“Amcamı öldürür, malına varis olurum ve kızıyla evlenirim" diye düşünmüştü. Adam, amcasını öldürdüğü için ondan miras alamadı. O zamandan sonra katil öldürdüğüne varis olamamıştır. Hazret-i Mûsa:

“Bu inekte bir sır var. İneğin sahibini çağırınız" deyince, ineğin sahibini çağırdılar. Hazret-i Mûsa:

“Bana bu inek hakkında bilgi ver" deyince, adam şöyle karşılık verdi:

“Ben çarşıda ticaret yapan biriydim. Bir adam yanımdaki mala pazarlık yapıp satın aldı. O maldan çok kâr etmiştim. Sattığım malı adama teslim etmek için gittiğimde annemin uyuduğunu ve anahtarın da başının altında olduğunu gördüm. Bu sebeple onu uykusundan uyandırmak istemedim ve adama dönüp:

“Aramızda alışveriş olmamıştır" dedim. Bunun üzerine adam malı almadan gitti. Sonra bu inek elime geçti ve Allah bana bu ineği yanımdaki bütün mallarımdan daha çok sevdirdi." Adama:

“İneği bu kadar yüksek fiyata satabilmen, annene karşı iyilikte bulunman sebebiyledir" denildi.

68

Bkz. Ayet:71

69

Bkz. Ayet:71

70

Bkz. Ayet:71

71

"Rabbine bizim adımıza yalvar da onun mahiyetini bize bildirsin" dediler, «O, onun ne pek kart, ne pek körpe, ikisi ortası bir sığır olduğunu söylüyor, size emrolunanı yapın» dedi. «Rabbine bizim adımıza yalvar da ne renk olduğunu bize bildirsin» dediler. «O, onun, bakanların içini açan parlak sarı renkli bir sığır olduğunu söylüyor» dedi. «Rabbine bizim adımıza yalvar da, mahiyetini bize bildirsin, çünkü sığırlar, bizce, birbirine benzemektedir. Allah dilerse biz şüphesiz doğruyu bulmuş oluruz» dediler. «Yeri sürüp, ekini sulayarak boyunduruk altında ezilmemiş, kusursuz, alacasız bîr sığır olduğunu söylüyor» dedi. «Şimdi gerçeği bildirdin» deyip sığırı boğazladılar; az kalsın bunu yapmayacaklardı."

Bezzâr, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Eğer İsrailoğulları en değersiz ineği alıp kesselerdi yeterli olurdu. "

İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye bildiriyor: Ebû Hureyre'nin bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Eğer İsrailoğulları, "...Allah dilerse biz şüphesiz doğruyu bulmuş oluruz" demeselerdi (istisna yapmış olmasalardı) hiçbir zaman bu ineği bulamazlardı. Eğer herhangi bir ineği bulup kesselerdi yeterli olurdu. Ama onlar (ineğin özelliklerini sorarak) kendilerini zora soktular, Allah ta onları sıkıntıya soktu."

Firyâbî, Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir, İkrime'den Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Eğer İsrailoğulları en değersiz ineği alıp kesselerdi yeterli olurdu. Ama onlar işi zora soktular. Eğer, "...Allah dilerse biz şüphesiz doğruyu bulmuş oluruz" demeselerdi (istisna yapmış olmasalardı) hiçbir zaman bu ineği bulamazlardı,"

İbn Cerîr'in İbn Cüreyc'den bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Onlara en değersiz ineği kesmeleri emredildi; ama kendilerini zora sokunca Allah da onları zorluğa soktu. Eğer onlar, (Allah dilerse, gerçekten biz hidâyete ereriz deyip) istisna yapmış olmasalardı, kesilmesi emredilen sığırı hiçbir zaman bulamazlardı. "

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, bir kanalla, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Eğer herhangi bir ineği bulup kesselerdi yeterli olurdu. Ama onlar, Hazret-i Mûsa'ya ineğin özelliklerini sorarak kendilerini zora soktular, Allah ta onları sıkıntıya soktu."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, bir kanalla, İbn Abbâs'ın, (.....) âyeti hakkında şöyle dediğini bildirir:

“(.....) ihtiyar demektir, (.....) ise küçük manasındadır. (.....) ise büyük ile küçük arasında olandır."

et-Tastî, Mesâil'de İbn Abbâs'tan bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak, kendisine:

“Âyette geçen (.....) kelimesinin manası nedir?" diye sorunca, İbn Abbâs:

“Büyük ve yaşlı olan, demektir" cevabını verdi. Nâfi:

“Araplar bu kelimeyi bilir miydi?" diye sorunca, İbn Abbâs şöyle dedi:

“Tabi ki. Yoksa sen şairin:

Ömrüme yemin olsun ki misafirine yaşlı olanını verdin

Öyleki ona götürülmek için sürülünce ayağa bile kalkamaz, dediğini duymadın mı?

Nâfi:

“Âyette geçen (.....) sözünün manası nedir?" diye sorunca ise İbn Abbâs:

“Sapsarı renkte demektir" cevabını verdi. Nâfi:

“Araplar bu kelimeyi bilir miydi?" diye sorunca, İbn Abbâs şöyle dedi:

“Tabi ki. Yoksa sen şairin:

Coşmuş boğa az önce beraberdi

Sahibinden kaçmış sapsarı renkli dişisiyle dediğini duymadın mı?

İbn Cerîr, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir:

“(.....), yaşlı, (.....), küçük, (.....) ise bu ikisi arasında olandır."

Abd b. Humeyd bidiriyor: Saîd b. Cübeyr, bu âyeti okuduğu zaman, (.....) kelimesini okuduktan sonra susup, sonra (.....) demeyi severdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, (.....) âyetini açıklarken söyle dedi:

“Büyükle küçük arasında demektir. Bu, en güçlü ve en güzel çağında olan sığırdır."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs der ki: (.....) âyetinden kastedilen, ineğin sapsarı olması ve sarılığının çokluğundan dolayı beyaza çalması demektir."

Abdurezzak, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'nin, (.....) ayeti hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Görenlerin hoşuna gidecek kadar sapsarı olan demektir."

İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Hatîb ve Deylemî bildiriyor: İbn Abbâs der ki:

“Sarı renkli ayakkabı giyen, bu ayakkabıyı giydiği müddetçe mutlu olur. Çünkü yüce Allah:

“Bakanlara ferahlık veren rengi sapsarı bir inektir" diye buyurmuştur."

Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Hasan(-ı Basrî)'nin, (.....) âyetiyle ilgili olarak:

“Koyu siyah renk demektir" dediğini bildirir.

Abd b. Humeyd, Yahya b. Ya'mer'in, bu âyeti (.....) şeklinde okuyup:

“(.....) sözü (.....) kelimesinin çoğuludur" dediğini bildirir.

İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhifte, A'meş'in:

“Bizim kıraatimiz (.....) şeklindedir" dediğini bildirir.

İbn Cerîr bildiriyor: Ebu'l-Âliye, (.....) âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Çalışmaktan dolayı zayıf düşmemiş, tarlada çalıştırılmamış, çifte koşulmamış ve kusuru olmayan, demektir."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, (.....) âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:

“İşe koşulup ezilmemiş, benzeri olmayan ve üzerinde ne beyaz, ne de siyah renk bulunmayan, demektir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, âyette geçen (.....) kelimesinin, ineğin kör olmaması manasında olduğunu söyledi.

İbn Cerîr, Atiyye'nin, (.....) âyetinin manasını açıklarken:

"Üzerinde, kendi renginden başka renklerin olmadığı tek renk" demek olduğunu söyledi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildiriyor: Katâde der ki:

“Âyette geçen (.....) kelimesi, işe sürülmenin kendisini zayıflatamayacağı kadar zorlu, kelimesi kusursuz, (.....) kelimesi ise, renginde beyazlık olmayan demektir. Bunun üzerine İsrailoğulları:

“...Şimdi ineğin vasıflarını tam olarak açıkladın..." deyip ineği kestiler, ama "... az kalsın kesmeyeceklerdi."

İbn Cerîr, Muhammed b. Ka'b'ın, "...ve bunun üzerine (onu bulup) kestiler, ama az kalsın kesmeyeceklerdi" Âyetini açıklarken:

“Fiyatının yüksek olması sebebiyle az kalsın kesmeyeceklerdi" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: İneği kesmeleri emredilen İsrailoğulları onu kırk yıl aradılar. Sonunda onu sığırları olan bir adamın yanında buldular. Adam bu ineği çok beğeniyordu. Adama hangi fiyatı verdilerse satmayı kabul etmedi. Sonunda derisinin doluşunca para karşılığı ineği satın alıp kestiler ve bir parçasıyla öldürülen adama vurdular. Adam damarlarından kan akarak kalkınca:

“Seni kim öldürdü?" diye sorduklarında, adam:

“Beni falan kişi öldürdü" cevabını verdi.

İbn Ebî Hâtim, Atâ'nın şöyle dediğini bildirir:

“İnekte, boğazlamak (zebh) ve nahr aynı şeydir. Çünkü Allah: (.....) buyurmaktadır."

Vekî, Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“İsrailoğullarına boğazlamaları (Zebh) emredilmiştir, siz ise kesmekle (nahr) emrolundunuz" dedikten sonra: (.....) ve (.....) âyetlerini okudu.

72

"Siz bir kimseyi öldürmüş ve bunu birbirinize atmıştınız.."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, âyette geçen (.....) kelimesinin "ihtilafa düşmek", (.....) kelimesinin ise "sakladığınız şey" manasında olduğunu söyledi.

"...Halbuki Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır."

İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Müseyyeb b. Râfi'den bildiriyor:

“Kişi, (iç içe olan) yedi evde iyilik yapsa bile Allah onu açığa çıkarır. Yine (iç içe olan) yedi evde iyilik yapsa bile Allah onu açığa çıkarır. Bunu, «...Halbuki Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır» âyeti doğrulamaktadır."

Ahmed, Hâkim ve Beyhakî, Ebû Saîd el-Hudrî'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Eğer kişi, kapısı ve deliği olmayan siyah bir kayanın içinde bir şey yapsa, yine de onun yaptığı insanlar tarafından bilinir. "

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Zühd'de ve Beyhakî, Osman b. Affân'ın şöyle dediğini bildirir:

“Kim, iyi veya kötü bir amel yaparsa, Allah ona bu amelin ridasını (cübbesini/gömleğini) giydirir."

Beyhakî başka bir kanalla Osmân'dan, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kimin gizlice yaptığı iyi veya kötü bir ameli olursa, Allah o kişiyi bu ameliyle tanıtacak bir ridayla açığa çıkarır:" Beyhakî der ki: Mevkuf (sahabi sözü) olan rivayet daha doğrudur.

İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî, Enes'ten bildirir: Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) sahabeye:

“Mümin kimdir?" diye sorunca, "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" karşılığını verdiler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Mümin, Allah'ın, kulaklarını sevdiği şeylerle doldurmadan ölmeyen kişidir. Eğer kul iç içe olan, her birinin demirden kapısı bulunan yetmiş evde Allah'tan sakınsa, Allah, insanların onun ameli hakında fazlasıyla konuşması için ona amelinin ridasını giydirir." Sahabe:

“Nasıl fazlasıyla konuşurlar, ey Allah'ın Resûlü?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Çünkü takva sahibi iyiliğini arttırabilseydi arttırırdı" deyip:

“Peki, kâfir kimdir?" diye sordu. Sahabe:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir" karşılığını verince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kâfir, kulaklarını sevmediği şeylerle doldurmadan ölmeyen kişidir. Eğer facir iç içe olan, her birinin demirden kapısı bulunan yetmiş evde günah işlese, Allah, insanların onun ameli hakında fazlasıyla konuşması için ona amelinin ridasını giydirir." Sahabe:

“Nasıl fazlasıyla konuşurlar, ey Allah'ın Resûlü?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Çünkü facir günahlarım arttırabilseydi arttırırdı" buyurdu.

İbn Adiyy, Enes'ten, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Allah, her insana amelinin ridasını giydirir."

Beyhakî, Sâbit'ten bildiriyor: Şöyle denirdi:

“Âdemoğlu (iç içe olan) yetmiş evde bir amel yapsa Allah o kişiye bu amelle bilinmesi için amelinin ridasını giydirir."

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Saîd b. el-Müseyyeb'den bildiriyor:

“İnsanlar, Allah'ın örtüsü altından amel yaparlar. Eğer Allah bir kulun yaptığını açığa çıkarmak isterse, o ameli örtüsünün altından çıkarır ve onun gizlisi açığa çıkar."

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Ebû İdrîs el-Hevlânî'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Allah, bir zerre kadar hayrı olanın ayıbını açığa vurmaz. "

İbn Ebî Şeybe bildiriyor: İbrâhîm(-i Nehaî) der ki:

“Eğer kişi, günahlarını gizlediği gibi ibadetlerini de gizleseydi, Allah onları açığa çıkarırdı."

73

"Sığırın bir parçasıyla ona vurun, dedik..."

Vekî, Firyâbî, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs "Sığırın bir parçasıyla ona vurun, dedik..." âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi: Ölen kişiye, kürek kemiğinin arkasında bulunan kemikle vurdular."

Abd b. Humeyd, Katâde'den bildiriyor:

“Bize bildirildiğine göre adama, ineğin bacağıyla vurdular. Vurduklarında, Allah adama can verdi ve adam kendisini öldüreni söyledikten sonra tekrar öldü."

Vekî ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime bu âyet hakkında der ki:

“Adama ineğin bacağıyla vurdular ve adam dirilip sadece: «Beni falan kişi öldürdü» diyerek tekrar öldü."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'in, bu âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Adama ineğin bacağıyla vuruldu ve adam dirilip: «Benî falan kişi öldürdü» diyerek tekrar öldü."

İbn Cerîr, Süddî'nin, "Adama, sığırın iki omuzu arasındaki bir parçayla vuruldu" dediğini bildirir.

İbn Cerîr, Ebu'l-Âliye'den bildiriyor:

“Hazret-i Mûsa, onlara sığırdan bir kemik alıp öldürülen kişiye vurmalarını emredince, öyle yaptılar ve adam dirilip katilin ismini söyledikten sonra tekrar öldü."

"...İşte böylece Allah ölüleri diriltir ve aklınızı kullanasınız diye size ayetlerini gösterir."

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Vehb b. Münebbih'den bildirir: İsrailoğullarından, annesine iyi davranan bir genç vardı. Bu genç, gecenin üçte birinde kalkıp namaz kılar, diğer üçte birinde annesinin başucunda oturup ona tesbih, tehlil, tekbir ve tahmid getirmesini hatırlatıp:

“Anneciğim, gece ibadetinden dolayı zayıf düştüysen, Allah'ı tekbir, tesbih ve tehlil et" derdi. İkisi de yıl boyunca bu ameli yaparlardı. Genç, sabah olduğu zaman dağa gidip sırtında odun taşır ve çarşıya gidip satarak, üçte birini sadaka olarak verir, ibadet edebilmesi için üçte birini kendine ayırır, kalan üçte birini ise annesine verirdi. Annesi, oğlunun verdiğinin yarısını harcar, yarısını tasadduk derdi. İkisi de yıl boyunca böyle yaparlardı. Kadının ömrü uzun olunca oğluna şöyle dedi:

“Ey oğul! Bil ki, babandan bir inek miras aldım ve boynuna mühür vurup, İbrâhim'in, İsmâil'in, İshâk'ın ve Yâkub'un ilahının adını anarak sığırların arasına bıraktım. İneğin ne renkte ve hangi şekilde olduğunu söyleyeyim: Sığırların yanına gitiğinde, İbrâhim'in, İsmâil'in, İshâk'ın ve Yâkub'un ilahının adını anarak ineği çağır. İnek bana verdiği söz üzere çağrına cevap verir. O, ne yaşlı, ne de genç bir buzağıdır. İkisinin arasında bir şeydir. Rengi ise bakanların içini açan sapsarı renktedir. Derisine baktığında güneş ışığının derisinden çıktığını zannedersin. Boyunduruk altına girerek ezilmemiş, serkeşlik etmeyen, ne tarla süren, ne de ekin sulayan, kusursuz, alacasız, tek renk olan bir inektir. Onu gördüğünde boynundan tut. İsrâîl'in ilahının izniyle senin peşinden gelecektir." Genç annesinin vasiyetini aklında tutup iki veya üç gün sahrada yürüyerek gitti ve o günün sabahı ineği (görüp) çağırarak:

“İbrâhim'in, İsmâil'in, İshâk'ın ve Yâkub'un ilahının hakkı için gel" dedi. İnek çobanı bırakıp gencin yanına giderek gencin önünde durdu. Genç boynundan tutunca inek konuşarak:

“Ey annesine iyi davranan genç! Bana bin. Sırtıma binmen senin için (yürümekten) daha kolaydır" deyince, genç:

“Annem sana binmemi emretmedi, seni sürerek götürmemi emretti. Ben annemin dediğini yapmak isterim" karşılığını verdi. Bunun üzerine inek:

“İbrahim'in, İsmâil'in, İshâk'ın ve Yâkub'un ilahının adına yemin ederim ki, eğer bana binseydin, bana hâkim olamazdın. Yürü ey annesine iyi davranan genç. Eğer bu dağa kökünden sökülmesini emretseydin, annene iyi davranman ve Rabbine itaat etmen sebebiyle dağ sökülürdü" dedi. Yola çıkıp bir günlük yolu geçince Allah'ın düşmanı İblis karşısına sığır çobanı kılığında çıktı ve şöyle dedi:

“Ey genç! Bu ineği nereden getirdin? Neden ona binmiyorsun? Oysa senin yürümekten yorulduğunu görüyorum. Zannedersem dünyada bu inekten başka malın da yoktur. Ben, sığır çobanlarından biriyim ve ailemi özledim. Öküzlerimden birini alıp ona yemeğimi ve eşyalarımı yükledim. Yolun yarısına yetiştiğimde karnım ağrımaya başlayınca tuvalet ihtiyacımı gidermek için gidince, öküz beni bırakıp dağa kaçtı. Onu arıyorum, ama bulamıyorum. Şimdi ise yanımda ne yemek ne de su olmadığından helak olmaktan korkuyorum. İstersen sana ücretini vereyim, bu ücret senin işine yarar, ineğe de zarar vermez. Beni ineğinle meraya götür de ölümden kurtar. Sana bunun karşılığında iki inek veririm." Genç:

“Âdemoğullarını yakin ve isyanları öldürmez. Eğer Allah sende yakin olduğunu bilseydi varacağın yere seni azıksız ve susuz vardırdı. Bana emredilmediği için binmem. Ben emredilmiş bir kulum, efendim ona isyan edip ineğe bindiğimi bilirse beni helak eder ve büyük bir ceza verirdi. Ben senin isteklerini efendimin isteklerine tercih etmem. Ey adam selametle git!" karşılığını verince İblis:

“Beni menzilime yetiştirmek için atacağın her adıma bir dirhem veririm. Bu büyük bir mal yapar. Sen de bu inekle hayatımı kurtarmış olursun" dedi. Genç:

“Yeryüzünün altını ve gümüşü efendimindir. Eğer bunlardan bana bir şey verecek olursan efendim bunu malından verdiğini bilir. Sen bana gökyüzünün altın ve gümüşünden ver ki efendime: «Bu senin malından değildir» diyeyim" dedi. İblis:

“Gökyüzünde altın ve gümüş var mı? Veya gökyüzünün altın ve gümüşünden alabilecek olan var mı?" diye sorunca, genç:

“Senin, gökyüzünün altın ve gümüşünden alamayacağın gibi, köle de efendisinin emretmediği şeyi yapamaz" karşılığını verdi. İblis:

“Senin, işinde en aciz köle olduğunu görüyorum" deyince, genç:

“(Asıl) aciz, Rabbine isyan edendir" cevabını verdi. İblis:

“Yanında ne azık, ne de su göremiyorum" deyince, genç:

“Azığım takva, yemeğim otlar, içeceğim de dağlardaki su kaynaklarıdır" karşılığını verdi. İblis:

“Sana yol gösterecek bir şeyi söyleyeyim mi?" deyince, genç:

“Sen onu kendine söyle. İnşaallah ben doğru yoldayım" karşılığını verdi. İblis:

“Gördüğüm kadarıyla nasihat kabul etmiyorsun" deyince, genç:

“Efendisine itaat eden, üzerindeki hakkı ödeyen kendi kendinin nasihatçısıdır. Eğer sen şeytansan, senden Allah'a sığınırım. Eğer insansan, çık git, senin nasihatına ihtiyacım yoktur" karşılığını verdi. Bunun üzerine İblis, olduğu yerde üç saat donup kaldı. Eğer İblis ineğe binecek olsaydı, genç, ineğe hâkim olamayacaktı. Ama Allah İblis'in ineğe binmesine mani oldu. Genç yürürken önünden bir kuş uçtu ve ineği kaptı. Genç:

“İbrahim'in, İsmâil'in, İshâk'ın ve Yâkub'un ilahının adına gelmeni istiyorum" deyince inek gencin yanına geldi ve önünde durup:

“Ey genç! Önünden uçan kuşu görüyor musun? O, Allah'ın düşmanı İblis'tir. Beni aldı, sen beni İsrail'in İlahı adına çağırınca meleklerden birisi gelip beni ondan aldı ve sana iade etti. Bu, senin annene iyi davranman ve Rabbine itaat etmen sebebiyle oldu. Yoluna devam et, ailene gidene kadar senden ayrılmayacağım" dedi. Genç (döndüğünde) annesinin yanına girip olanları anlatınca, annesi:

“Ey oğul! Gece gündüz sırtında odun taşıdığını ve uzaklara gittiğini görüyorum. Bu ineği al ve satıp parasıyla durumunu düzelt, rahata kavuş" dedi. Genç:

“Onu kaça satayım?" diye sorunca, annesi:

“Benim rızamla onu üç dinara sat" cevabını verdi. Genç ineği alıp çarşıya gidince Allah ona, yaradışını ve kudretini göstermek için meleklerden birini gönderdi. Melek gence:

“Ey genç! Bu ineği kaça satarsın?" diye sorunca, genç:

“Üç dinara ve annemin razı olması şartıyla satarım" cevabını verdi. Melek:

“Sana altı dinar vereyim, ama annene danışma" deyince, genç:

“Derisinin doluşunca para versen bile annem razı olmadıkça satmam" dedi ve gidip annesine durumu anlattı. Annesi:

“Benim de rızamı alarak altı dinara sat" deyince genç yine gitti ve melek karşısına çıkarak:

“Ne yaptın?" diye sordu. Genç:

“Annemin razı olması şartıyla altı dinara satarım" karşılığını verince, melek:

“Sana on iki dinar vereyim, sen de annene danışma" dedi. Genç, annesine gidince, annesi şöyle dedi:

“Ey oğul! Karşına çıkan, insan suretinde bir melekti. Bir daha yanına geldiğinde:

“Annem sana selam söylüyor ve: «Bu ineği kaça satmamı emredersin?» diye soruyor" de." (Genç, melekle karşılaşıp soruyu sorunca) Melek şöyle dedi:

“Ey genç! Senin ineğini, İsrailoğullarından öldürülen bir kişi sebebiyle Mûsa b. İmrân'ın kavminden olan birisi satın alacak" dedi. Öldürülen adamın çok malı ve sadece bir çocuğu vardı. Öldürülen adamın kardeşinin birçok oğlu vardı ve bunlar:

“(Amcamız oğlu olan) Bu genci nasıl öldürür de malını alırız?" derler ve genci evlerine davet edip öldürerek evlerinin yanına atarlar. Sabah olunca ev halkı genci evin kapısına çıkarınca, amca çocukları gelip öldürenin ailesini de alıp Mûsa'nın yanına gittiler. Hazret-i Mûsa, öldürülen gencin ailesinin masum olduğunu bildiğinden aralarında nasıl hüküm vereceğini bilemeyip sıkıntıya düşünce Rabbine dua etti. Allah ona şöyle vahyetti:

“Sapsarı bir inek alarak boğazla ve bir parçasıyla öldürülen gence vur." Bunun üzerine satın almak için gencin yanına gidip, ineğin derisinin doluşunca para karşılığı ineği satın aldılar. Sonra onu boğazlayıp bir parçasıyla öldürülen gence vurdular. Genç dirilerek kalkıp:

“Beni amcam oğulları öldürdü. Ailem suçlu değildir" deyince Hazret-i Mûsa onları yakaladı. Onlar suçlarının açığa çıkacağını anlayıp:

“Sen bizimle alay mı ediyorsun? Amcamızın oğlu mazlum olarak öldürüldü" dediler. İsrailoğulları gidip ineğin derisini parayla doldurup gence verdiler. Genç, bu paranın üçte ikisini İsrailoğullarının fakirlerine tasadduk etti. Üçte biriyle de kendi ihtiyacını giderdi:

“...İşte böylece Allah ölüleri diriltir ve aklınızı kullanasınız diye size ayetlerini gösterir" âyeti buna işaret etmektedir.

74

"Sonra kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu. Nitekim taşlar arasında kendisinden ırmaklar fışkıran vardır; yarılıp su çıkan vardır; Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, "Sonra kalbleriniz yine katılaştı..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Allah'ın kendilerine ölünün dirilmesini ve öldürülenin konuşmasını gösterdikten sonra kalpleri yine katılaştı. Yüce Allah, "...taş gibi, hatta daha da katı oldu....'" buyurarak taşı mazur gördü, ama insanoğlunun bedbaht olanının özrünü kabul etmedi ve:

“...Nitekim taşlar arasında kendisinden ırmaklar fışkıran vardır; yarılıp su çıkan vardır; Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir" buyurdu."

İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, (.....) âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Taşlardan öyleleri vardır ki hakka çağrıldığınızda sizin kalplerinizden daha yumuşak olurlar."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildirir: Mücâhid der ki:

“Bir taştan ne kadar pınar kaynamışsa, bir taştan ne kadar su çıkmışsa ve bir dağın tepesinden ne kadar taş yuvarlanırsa, mutlaka hepsi Allah korkusundan olmuştur. Kur'an-ı Kerim bunu ifade etmektedir."

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "... Nitekim taşlar arasında kendisinden ırmaklar fışkıran vardır; yarılıp su çıkan vardır; Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Taşlardan öyleleri vardır ki, yere düştüğü zaman çok sayıda insan toplansa bile onu yerinden oynatamaz. Bu taş, Allah korkusundan yuvarlanır."

75

"Size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir takımı Allah'ın sözünü işitiyor, ona akılları yattıktan sonra, bile bile onu tahrif ediyorlardı."

İbn İshâk ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Allah, peygamberine ve beraberindeki müminlere, kafirlerin, kendilerine inanmasından ümitlerini kesmelerini söyleyerek:

“Size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir takımı Allah'ın sözünü işitiyor..."buyurdu ama, "Tevratı işitiyor" demedi. Hepsi de Allah'ın kelamını işittiler ama Musa'dan, Rablerini görmeyi istediler. Bu istekleri sebebiyle kendilerini yıldırım çarpmıştı."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildiriyor: Katâde, "Size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir takımı Allah'ın sözünü işitiyor..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Âyette kastedilenler Yahudi'lerdir. Allah'ın kelamını duyarlardı ve onu duyup anladıktan sonra da tahrif ederlerdi."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'in şöyle dediğini bildirir:

“Size inanacaklarını umuyor musunuz?" âyetinde, tahrif edenler, kitabı kendi elleriyle yazan âlimler, Allah'ın kitabını arkalarına atanlardan kastedilenler Yahudilerdir.

İbn Cerîr, Süddî'nin, "Oysa onlardan bir takımı Allah'ın sözünü işitiyor..." âyetini açıklarken, Allah'ın sözünden kastedilenin Tevrat olduğunu onu da tahrif ettiklerini söylediğini bildirir.

76

"İman edenlerle karşılaştıkları zaman, «İnandık» derlerdi; birbirleriyle yalnız kaldıklarında, «Rabbinizin katında size karşı hüccet göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz? Bunu akletmiyor musunuz?» derlerdi."

İbn İshâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: (.....) kastedilen "Arkadaşınız olan Resûllulah'a iman ettik" derler, ama bunu sadece size söylerler. Birbirleriyle yanlız kaldıklarında ise:

“Onun Peygamber olduğunu Araplara anlatmayınız" derler. Siz daha önce (Tevrat'ta geleceği bildirilen peygamberin sizden geleceğini umarak) gelecek olan peygamberi onların aleyhine delil olarak kullanıyordunuz. Ama peygamber onlardan geldi. (.....) sözünden kasıt ise şudur:

“Onun peygamber olduğunu ikrar edecek olursanız, biliyorsunuz ki, Allah bu peygambere uymanız konusunda sizden söz aldı. O da size beklediğimiz, vasıflarını kitabımızda bulduğumuz peygamberin kendisi olduğunu söylüyor. Ona uymayınız ve Müslümanlara, onun hak peygamber olduğunu ikrar etmeyiniz."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, (.....) âyetiyle ilgili olarak şöyle dedi:

“Bu âyet, Yahudilerden münafık olanlar hakkında inmiştir, (.....) sözünün manası ise «Allah'ın (Peygamberi sizin aranızdan göndermek suretiyle) size olan ikramı» demektir."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kurayza günü Kurayzalıların surlarının dibinde durup:

“Ey maymunların ve domuzların kardeşi! Ey tağuta ibadet edenler" deyince, Yahudiler:

“Bunu Muhammed'e kim bildirdi? Bu söz sizden başkasından çıkmadı "... Rabbinizin katında size karşı hüccet göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz?" Allah'ın, sizin hakkınızda verdiği hükmü aleyhinizde kullanmaları için mi açıklıyorsunuz?" dediler.

İbn Cerîr, İbn Zeyd'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Medine'ye yanımıza mümin olandan başkası giremez" deyince, Yahudi reisleri:

“Gidip, «İman ettik!» deyiniz, yanımıza döndüğünüzde ise inkar ediniz" dediler. Sabah erken Medine'ye gidiyorlar, ikindiden sonra ise geri dönüyorlardı. "Ehl-i kitaptan bir grup şöyle dedi: Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin..." âyeti buna işaret etmektedir. Medine'ye girdiklerinde, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında bilgi edinmek ve durumunu öğrenmek için:

“Biz müslümanız" derlerdi. Müminler onları Müslüman zannederler ve:

“Allah, Tevrat'ta size şöyle şöyle demedi mi?" derlerdi. Yahudiler de:

“Evet" cevabını verirdi. Kavimlerine döndükleri zaman:

“... Rabbinizin katında size karşı hüccet göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz?"derlerdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildirir:

“Bu âyet, Yahudilerden bazıları hakkında nazil olmuştur. Onlar önce inandı, sonra münafık oldular. Onlar, Araplardan inananlara gelir azaba uğrama sebeplerini söylerlerdi. Bunun üzerine birbirlerine: Allah'ın size tattırdığı azabı, onların size, «Biz Allah'a sizden daha çok sevgili ve Allah'ın katında sizden daha saygınız" diye söylemeleri için mi konuşuyorsunuz?» derlerdi."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İkrime der ki: Yahudilerden bir kadın, zina yapınca, Yahudiler Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip, belki affeder düşüncesiyle hüküm vermesini istediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların alimi olan İbn Sûriyâ'yı çağırdı ve:

“Sen hüküm ver" buyurdu. İbn Sûriyâ:

“Alnına mühür vurulup eşeğe ters bindirilir" deyince, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allah'ın hükmüyle mi hüküm verdin?" diye sordu. İbn Sûriyâ:

“Hayır, ama kadınlarımız güzel olduğu için erkeklerimiz onların güzelliği karşısında dayanamayıp birlikte olunca, verilen cezayı değiştirdik" cevabını verdi. Bunun üzerine, "... Rabbinizin katında size karşı hüccet göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz?" âyeti nazil oldu."

Abd b. Humeyd, Katâde'nin "İman edenlerle karşılaştıkları zaman, «İnandık» derlerdi...'" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir: Burada kastedilenler Yahudilerdir. Yahudiler, Müslümanlarla karşılaştıkları zaman:

“İman ettik" deyip, iman edenleri aldatarak razı etmeye çalışırlardı. Baş başa kaldıklarında ise, Allah'ın Tevrat'ta kendilerine bildirdiği Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıflarını açıklamalarını yasaklarlardı ve:

“Eğer böyle yaparsanız, Rabbiniz katında size karşı hüccet gösterirler. Anlamıyor musunuz!" derlerdi. Yüce Allah:

“Gizlediklerini de, açıkladıklarını da Allah'ın bildiğini bilmiyorlar mı?" âyetinde:

“Müslümanları aldatmak için açıktan söyledikleri ve başbaşa kaldıklarında birbirlerine gizlice söylediklerini, Tevrat'ta vasıfları yazılı olmasına rağmen Hazret-i Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) inkar ettiklerini ve yalanladıklarını bilmediğini mi zannediyorlar" buyurmaktadır.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "Gizlediklerini de, açıkladıklarını da Allah'ın bildiğini bilmiyorlar mı?" âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:

“Gizlediklerinden kasıt, Hazret-i Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) inkar etmeleri ve onu yalanlamalarıdır. Açıkladıklarından kasıt ise Müminleri gördüklerinde: «İman ettik» demeleridir."

77

Onlar (Yahûdilerin münâfıkları) bilmiyorlar mı ki, şüphesiz Allah, gizledikleri şeyi de açıkladıklarını da tamamen bilir.

78

"Onların bîr kısmının okuyup yazması yoktu. Kitab ı bilmezlerdi; bildikleri sadece bir takım yalan ve kuruntulardı. Onlar ancak vehim içindedirler."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Ümmiler, Allah'ın gönderdiği peygamberi ve indirdiği kitabı tasdik etmeyen kişilerdir. Bunlar kitabı kendi elleriyle yazdılar, sonra cahil insanlara: «Bu kitap Allah katından gelmiştir» dediler. Allah, onların kitabı kendi elleriyle yazdığını bildirip, Allah'ın kitabını inkar etmelerinden dolayı Ümmiler olarak adlandırmıştır."

İbn Cerîr, İbrahim en-Nehaî'nin, "Onların bir kısmının okuyup yazması yoktu. Kitab'ı bilmezlerdi; bildikleri sadece bir takım yalan ve kuruntulardı. Onlar ancak vehim içindedirler" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Bunların bir kısmı yazı yazmayı bilmeyen kişilerdir."

İbn İshâk ve İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, "Onların bir kısmının okuyup yazması yoktu. Kitab'ı bilmezlerdi; bildikleri sadece bir takım yalan ve kuruntulardı. Onlar ancak vehim içindedirler" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Onlardan bazıları kitapta ne olduğunu bilmez, bazıları ise zanna kapılıp peygamberliğini inkar ederler."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Onların bir kısmının okuyup yazması yoktu. Kitab'ı bilmezlerdi; bildikleri sadece bir takım yalan ve kuruntulardı. Onlar ancak vehim içindedirler" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Burada kastedilen, Yahudilerden, kutsal kitaptan bir şey bilmeyen kişilerdir. Bunlar zanla, Allah'ın kitabında olmayanı konuşurlar ve: «Bu Allah'ın kitabında vardır» deyip, söylediklerinin Allah'ın kitabında olmasını temenni ederlerdi."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, (.....) sözünden, kuruntu içinde olduklarının kastedildiğini söylediğini bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“(.....) sözünden kastedilen, yalan yere söyledikleri sözlerdir."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'den bildiriyor:

“(.....) sözünden kastedilen, birtakım yalanları bilmeleri, (.....) sözünden kastedilen ise yalan söylemeleridir."

79

"Artık o kimselerin vay haline ki» kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz para almak için: «Bu, Allah tarafındandır.» derler. Artık vay o ellerinin yazdıkları yüzünden onlara! Vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!"

Vekî, Nesâî ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Artık o kimselerin vay haline ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz para almak için: «Bu, Allah tarafındandır» derler. Artık vay o ellerinin yazdıkları yüzünden onlara! Vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!" âyetinin Ehl-i Kitab hakkında indiğini söyledi.

Ahmed, Hennâd b. es-Serî, Zühd'de, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Ebi'd- Dünyâ, Sifatu'n-Nâr'da, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, İbn Hibbân, Sahîh'te, Hâkim, el-Müstedrek'te, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Ebû Saîd el-Hudrî'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Veyl, Cehennemde bir vadidir ki kafir; kırk yıl boyunca aşağı doğru düşer de onun dibine ancak ulaşabilir. "

İbn Cerîr'in, Osman b. Affân'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber, (sallallahü aleyhi ve sellem), "Artık o kimselerin vay haline ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz para almak için: «Bu, Allah tarafındandır» derler. Artık vay o ellerinin yazdıkları yüzünden onlara! Vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!" âyeti hakkında:

“Veyl, Cehennemde bir dağdır" buyurdu. Bu âyet, Yahudiler, Tevrat'ı istediklerini ekleyerek, istemediklerini de silerek, içindeki Muhammed ismini de silerek tahrif etikleri için onlar hakkında nazil olmuştur.

Bezzâr ve İbn M İnananlarla İnananlarla erdûye, Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Cehennemde veyl denilen bir taş vardır ve arraflar (görevini suistimal eden bilirkişiler) ona çıkıp inerler. "

el-Harbî, Fevâid'de, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:

“Vay sana ey Âişel" deyince bu sözden korktum. Bunu gören Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Humeyrâl Vay sana demek, senin için rahmet dilemektir. Bu sözden korkma. Sen Veyl'den kork" buyurdu.

Ebû Nuaym, Delâilu'n-Nübüvve'de, Ali b. Ebî Tâlib'den bildirir:

“Veyh ve veyl iki kapıdır. Veyh rahmet kapısı, veyl ise azab kapısıdır."

Saîd b. Mansûr, İbnu'l-Münzir, Taberânî ve Beyhakî, el-Ba's'ta bildiriyor: İbn Mes'ûd der ki: Veyl, Cehennemde, içinden Cehennemliklerin irinlerinin aktığı bir vadidir."

Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Nu'mân b. Beşîr:

“Veyl, cehennemde bir irin vadisidir" demiştir.

İbnu'l-Mübârek, Zühd'de, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Atâ b. Yesâr'den bildiriyor:

“Veyl, Cehennemde bir vadidir. Eğer onun içinde dağlar yürütülseydi bu vadinin hararetinden erirlerdi."

Hennâd, Zühd'de, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Ebû İyâd'ın şöyle dediğini bildirir:

“Veyl, cehennemin ortasında irinden oluşan bir seldir." Bir lafızda ise:

“Veyl, cehennemliklerin irinlerinin aktığı bir vadidir" şeklindedir.

İbn Ebî Hâtim, Ğufra'nın azatlısı Ömer'in şöyle dediğini bildirir:

“Yüce Allah'ın "Veyl" dediğini duyduğun yerde onun ateş manasında olduğunu bil."

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, "Artık o kimselerin vay haline ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz para almak için: «Bu, Allah tarafındandır.» derler. Artık vay o ellerinin yazdıkları yüzünden onlara! Vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!'" âyeti hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Burada kastedilenler, Yahudi hahamlarıdır. Bunlar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Tevrat'ta, doğuştan sürmeli, iri gözlü, orta boylu, dalgalı saçlı, güzel yüzlü olarak tarif edilen vasıflarını buldular ve kıskançlık ve kinlerinden dolayı sildiler. Kureyşlilerden bir grup yanlarına gidip:

“Tevrat'ta Ümmi bir peygamberin geleceğini görüyor musunuz?" diye sorunca, "Evet, onun uzun boylu ve düz saçlı olduğunu görüyoruz" cevabını verdiler. Bunun üzerine Kureyşliler:

“Bu peygamber bizden değildir" diyerek Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamberliğini inkar ettiler.

Beyhakî, Delâil'de, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Allah, Hazret-i Muhammed'i Tevrat'ta vasfetti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderildiği zaman Yahudi hahamları kıskandılar ve kitaplarındaki vasıflarını değiştirerek:

“Onun özelliklerini kitabımızda göremiyoruz" dediler. Yanlarındaki ayak takımına da:

“Bu peygamber, şunları ve şunları haram kılacak olan peygamber değildir" deyip Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kitaplarındaki vasıflarını değiştirerek halka anlattılar ve onları şüphe içinde bıraktılar. Böyle yapmalarının sebebi de Yahudi hahamlarının, ayak takımından elde ettikleri maddi imkânlardır. Ayak takımının iman edip, bu imkânlarının ellerinden çıkmasından korktular.

Abdürrezzâk, Musannef’te, Buhârî, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî Şuabu'l- îman'da bildiriyor: İbn Abbâs der ki:

“Ey Müslüman topluluğu! Allah'ın, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) indirdiği Kitabınızda, en yeni, en taze, en halis haberler olduğu halde, nasıl olur da gidip kitab ehline bir şey soruyorsunuz? Hâlbuki Allah size, Kitab ehlinin, kitaplarını değiştirip kendi elleriyle bir kitap yazdığını ve buna karşılık az bir ücret almak için: «Bu, Allah tarafından gönderilmiştir» dediğini bildirmiştir. Size gelen ilim, onlara bir şey sormanızı yasaklamıyor mu? Vallahi! Onlardan hiç birinin, size indirileni sorduğunu görmedik."

İbn Ebî Hâtim, Süddî'nin bu âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Yahudilerden bazıları, kendi elleriyle kitap yazar ve Araplara satarak onlara bu kitabın Allah tarafından gönderildiğini söyleyip az bir ücret alırlardı."

Abdürrezzâk, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde bu âyet hakkında şöyle dedi:

“İsrailoğullarından bazıları, insanlardan maddi gelir elde etmek için kendi elleriyle kitap yazıp, Allah tarafından gönderilmediği halde: «Bu kitap, Allah tarafından gönderildi» derlerdi."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle der:

“ (.....) sözünün manası, dünya malı elde etmek içindir, (.....) sözünden kasıt ise, elleriyle yazdıkları ve içine yalan kattıkları kitap sebebiyle onlara azab vardır, demektir, (.....) sözünün manası ise: Ayak takımının ve başkalarının malını yediklerinden dolayı onlara azab vardır, demektir.

Abdürrezzâk, İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhifte ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbrâhim en-Nehaî, ücretle mushaf yazmayı kerih gördü ve "Artık o kimselerin vay haline ki, kendi elleriyle kitap yazarlar..." âyetini okudu.

Vekî'nin bildirdiğine göre A'meş, mushafların ücretle yazılmasını kerih gördü ve delil olarak ta:

“Artık o kimselerin vay haline ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz para almak için: «Bu, Allah tarafındandır» derler. Artık vay o ellerinin yazdıkları yüzünden onlara! Vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!" âyetini gösterdi.

Vekî ve İbn Ebî Davud'un bildirdiğine göre Muhammed b. Şîrîn, mushafları alıp satmayı kerih görürdü.

Abdürrezzâk, Ebû Ubeyd ve İbn Ebî Dâvûd, Ebu'd-Duhâ'nın şöyle dediğini bildirir: Kûfe'den Abdullah b. Yezîd el-Hatmî, Mesrûk b. el-Ecda' ve Şureyh'e, mushaflaru satın almanın hükmünü sorduğumda, üçü de:

“Allah'ın Kitabı karşılığında ücret alma" dediler.

İbn Ebî Dâvûd Katâde'nin tarikiyle, Zürâre b. Evfâ'dan o da Mutarrif'ten bildirir: Eş'arî ile beraber Tuster'in fethinde bulundum. Sûs denilen yerde, anında iki top keten ve içinde mushafın bulunduğu bir sandıkla Danyâl'ı ele geçirdik. Onu ilk yakalayan Bel'anber'den Hurkûs adında bir adamdı. Eş'arî, Hurkûs'a iki top keteni ve iki yüz dirhem verdi. Yanımızda, Nuaym adında Hıristiyan bir işçi vardı. Bu işçi:

“Bu sandığı içindekiyle beraber bana satınız" deyince, ona:

“Eğer içinde altın, gümüş veya Allah'ın kitabı yoksa satarız" dediler. Nuaym:

“İçinde Allah'ın kitabı var" deyince kitabı satmayı kerih gördüler ve ona sandığı iki dirheme satıp, kitabı da hediye ettik. Katâde der ki: Ondan sonra, Eş'arî ve arkadaşlarının o kitabın satışını kerih görmesi sebebiyle, mushafların satışı kerih görülmüştür.

İbn Ebî Dâvûd, Katâde'nin tarikiyle, Saîd b. el-Müseyyeb ve Hasan(-ı Basrî)'nin, Mushafların satışını kerih gördüklerini bildirir.

İbn Ebî Dâvûd, Hammâd b. Ebî Süleymân'dan bildirir: Hammâd'a, Mushafların satışı sorulunca:

“İbrâhim, mushafın satılıp alınmasını kerih görürdü" cevabını verdi.

İbn Ebî Dâvûd, Sâlim'den bildirir: İbn Ömer, mushaf satan birisinin yanında geçtiği zaman:

“Bu ne kötü ticarettir" derdi.

İbn Ebî Dâvûd, Ubâde b. Nuseyy'den bildiriyor: Hazret-i Ömer:

“Mushafları alıp satmayınız" derdi.

İbn Ebî Dâvûd'un, İbn Şîrîn ve İbrâhim'den bildirdiğine göre Hazret-i Ömer, mushaflarınn alınıp satılmasını kerih görürdü.

İbn Ebî Dâvûd'un bildirdiğine göre İbn Mes'ûd, mushaflarınn alınıp satılmasını kerih görürdü.

İbn Ebî Dâvûd, Nâfi'nin tarikiyle, İbn Ömer'in:

“Mushaf satanların ellerinin kesildiğini görmek isterdim" dediğini bildirir.

Abdürrezzâk ve İbn Ebî Dâvûd'un, Saîd b. Cübeyr'den bildirdiğine göre İbn Ömer:

“Keşke, ölmeden önce mushaf satanların ellerinin kesildiğini görebilsem" demiştir.

İbn Ebî Dâvûd'un İkrime'den bildiridğine göre Sâlim b. Abdillah:

“Mushafları alıp satmak ne kötü bir ticarettir" demiştir.

İbn Ebî Dâvûd'un bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah, mushafları alıp satmayı kerih görmüştür.

Abdürrezzâk ve İbn Ebî Dâvûd, Abdullah b. Şakîk el-Ukaylî'nin, mushafları alıp satmayı kerih gördüğünü ve:

“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı bunu kerih görür ve büyük bir günah sayarlardı" dediğini bildirir.

İbn Ebî Dâvûd, İbn Şihâb'dan bildiriyor: Saîd b. el-Müseyeb, Mushafları alıp satmaktan şiddetle nefret eder ve:

“Kitaba sahip olmada kardeşine yardım et veya ona hediye et" derdi.

İbn Ebî Dâvûd, Ali b. Hüseyn'den bildiriyor: Mushaflar satılmazdı. Kişi kağıtlarla minberin yanına gelir ve:

“Kim bana sevabını Allah'tan umarak yazar" derdi. Bir miktarını yazdırdıktan sonra başkasına gider ona da yazdırır ve böylece mushafı yazdırırdı.

İbn Ebî Dâvûd bildiriyor: Mesrûk, Alkame, Abdullah b. Yezîd el Ensârî, Şureyh ve Ubeyd, mushafların alınıp satılmasını kerih görürler ve:

“Allah'ın kitabına karşılık ücret alma" derlerdi.

İbn Ebî Dâvûd, İbrâhîm(-i Nehaî)'den, arkadaşlarının mushafların alınıp satılmasını kerih gördüklerini bildirir.

İbn Ebî Dâvûd'un bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, mushafların alınıp satlmasını kerih gördü ve:

“Mushafları alıp satanların dövülmesini isterdim" dedi.

İbn Ebî Dâvûd, İbn Sîrîn'den bildiriyor: Öncekiler (Sahabe) mushafların alınıp satılmasını ve ücret karşılığı yazılmasını kerih görürlerdi.

İbn Ebî Dâvûd, İbn Cüreyc'den, Atâ'nın şöyle dediğini bildirir: Öncekiler mushafları satmazlardı. Bu şimdi uygulanan bir şeydir. Öncekiler, mushaflarıyla Hicr'de otururlar ve tavaf edenlerden yazmasını bilenlere:

“Ey falan! Tavafı bitirince gel de bana mushaftan yaz" derdi. O da tavafını bitirince, ona mushaftan yazardı ve kişi böylece mushafı(n tamamını) yazdırırdı.

İbn Ebî Dâvûd, Amr b. Murre'nin şöyle dediğini bildirir:

“Daha önce toplanıp mushafları yazarlardı. Sonra yazdırmak için köleler kiraladılar ve onlara yazdırdılar. Sonra kölelere yazdırdıkları mushafları satmaya başladılar. Mushafları ilk satan da bu kölelerdir."

Ebû Ubeyd ve İbn Ebî Dâvûd, İmrân b. Hudayr'dan bildirir: Ebû Miclez'e, mushafları alıp satmanın hükmünü sorduğumda:

“Mushaflar, Muâviye zamanında satılmaya başlandı. Sen mushafları satma!" dedi.

İbn Ebî Dâvûd, Muhammed b. Sîrîn'in şöyle dediğini bildirir:

“Allah'ın Kitabı satılmayacak kadar yücedir."

İbn Sa'd, Hanzala'dan bildiriyor: Tâvûs ile yürürken mushaf satan bir toplulukla karşılaşınca "İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn" dedi.

Mushafların Alınıp Satılmasına Ruhsat Verenler

İbn Ebî Dâvûd'un İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre kendisine mushafları satmanın hükmü sorulunca:

“Bunda bir sakınca yoktur. Emeklerinin karşılığnı alıyorlar" cevabını verdi.

İbn Ebî Dâvûd, İbnu'l-Hanefiyye'den bildiriyor: Kendisine mushafları satmanın hükmü sorulunca:

“Bunda bir sakınca yoktur. Satılan kağıtlardır" cevabını verdi.

Abdürrezzâk, Ebû Ubeyd ve İbn Ebî Dâvûd bildiriyor: Şa'bî der ki:

“Mushafların satılmasında bir sakınca yoktur. Böyle yapanlar Allah'ın kitabını değil, kâğıtları ve el emeklerini satıyorlar."

İbn Ebî Dâvûd, Câfer'den, o da babasından (Muhammed el-Bâkır'dan) bildirir:

“Mushafları satın almakta ve yazılması karşılığında ücret vermekte bir sakınca yoktur."

Abdürrezzâk, Ebû Ubeyd ve İbn Ebî Dâvûd, Matar el-Varrâk'tan bildiriyor: Matar'a, mushafların satışı sorulunca şöyle cevap verdi:

“Bu ümmetin en hayırlısı veya âlimi olan Hasan ve Şa'bî bunda sakınca görmezdi."

İbn Ebî Dâvûd, Humeyd'den bildiriyor:

“Hasan(-ı Basrî), mushafların satışını kerih görürdü. Matar el-Varrâk uzun süre kendisine bunda bir sakınca olmadığını anlatınca, kendisi de buna ruhsat vermeye başladı."

İbn Ebî Dâvûd, bir kanalla Hasan(-ı Basrî)'den, "Mushafları alıp satmakta ve ücretle yazdırmakta bir sakınca yoktur" dediğini bildirir.

İbn Ebî Dâvûd'un bildirdiğine göre Hakem (b. Uteybe) mushafları alıp satmakta bir sakınca görmezdi.

Ebû Ubeyd ve İbn Ebî Dâvûd, Ebû Şihâb Mûsa b. Nâfi'nin şöyle dediğini bildirir: Saîd b. Cübeyr, bana:

“Yanımda bir mushaf var, onun ücretini ben versem satın alır mısın?" dedi.

Abdürrezzâk, Ebû Ubeyd ve İbn Ebî Dâvûd'un bildirdiğne göre İbn Abbâs:

“Mushafları satın al ama satma" dediğini bildirir.

İbn Ebî Dâvûd bildiriyor: İbn Abbâs, mushafların satın alınmasına ruhsat verdi ama satışını kerih gördü. İbn Ebî Dâvûd der ki:

“İbn Abbâs'ın ruhsat vermesi, satın alınmasının cevazına delil kabul edildi."

Ebû Ubeyd ve İbn Ebî Dâvûd'un bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah mushafların satışı konusunda:

“Satın al, ama satma" demiştir.

İbn Ebî Dâvûd, Saîd b. el-Müseyyeb ve Saîd b. Cübeyr'den aynı rivâyette bulundu.

Abdürrezzâk, İbn Ömer'den aynı fetvayı rivâyette bulundu.

80

"İsrailoğulları: «Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır» dediler. De ki (onlara): Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden caymaz-, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"

İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Vâhidî, İbn Abbâs'tan bildirir: Yahudiler:

“Dünyanın ömrü yedi bin senedir. Bizler, Cehennem de dünya günlerinden her bin sene için âhiret günlerinden bir gün kadar azab görecek. Zaten o âhiret de yedi günlük olduğuna göre, demek ki azab yedi gün sonra kesilecek" diyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah:

“İsrailoğulları: «Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır» dediler. De ki (onlara): Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden caymaz-, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"' âyetini indirdi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Vâhidî, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Kitap ehli, Cehennemin iki ucu arası yürüme kırk yıl çektiğini zannedip şöyle demişlerdi:

“Biz Cehennemde ancak kırk gün azab göreceğiz." Kıyamet günü kendilerine ateşten bir gem vurulur ve içinde zakkum ağacı bulunan Sakar'a varıncaya kadar azab içinde yürüyecekler. Nihâyet sayılı günlerin sonuna vardıklarında Cehennem ehlinin bekçileri o Yahudilere diyecekler ki:

“Ey Allah'ın düşmanları, siz ateşte ancak sayılı günler azap göreceğinizi iddia ediyordunuz. İşte bakın sayı tükendi de geriye ebedilik kaldı." Sonra onlar alınıp Cehennemde sarp bir yokuşa yüz üstü atılacaklar.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Yahudiler:

“Bize ateş sadece buzağıya taptığımız müddet olan kırk gün dokunacaktır" dediler.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İkrime'den bildirir: Yahudiler bir gün toplanıp Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiler ve:

“...Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır..." deyip, ateşin kendilerine sadece kırk gün dokunacağını söyleyerek:

“Bizden sonra ise başka insanlar yerimize gelecektir" deyip Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Ve ashâbına işaret ettiler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) eliyle liderlerine işaret ederek:

“Yalan söylediniz. Siz orada ebedi olarak kalacaksınız ve inşallah biz sizin yerinize gelmeyeceğiz" buyurdu. "...Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır.. ." âyeti Yahudilerin böyle demesi sebebiyle nazil olmuştur. Yahudiler sayılı günlerden kırk günü kasdetmişlerdir.

İbn Cerîr, Zeyd b. Eslem'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Yahudilere:

“Allah için ve Yüce Allah'ın Tür dağında Mûsa'ya indirdiği Tevrat için söylemenizi istiyorum: Yüce Allah'ın Tevratta bildirdiği cehenemlikler kimlerdir?" diye sorunca, Yahudiler:

“Allah (Tur dağında) bizlere gazaplandığı için Cehennemde kırk gece kalacağız, sonra oradan çıkacağız ve siz gireceksiniz" cevabını verdiler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Vallahi yalan söylediniz. Biz sizin yerinize oraya hiçbir zaman geçmeyeceğiz" buyurdu. Yüce Allah, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözünü tasdik eden ve Yahudilerin yalan söylediğini belirten, "İsrailoğulları: «Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır» dediler. De ki (onlara): Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden caymaz-, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler Cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar" âyetini indirdi.

Ahmed, Buhârî, Dârimî, Nesâî ve Beyhakî, Delâil'de, Ebû Hureyre'den bildiriyor: Hayber fethedildiği zaman Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) zehirli bir oğlak hediye edilince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bana buradaki Yahudileri toplayınız" buyurdu. Yahudiler toplandığında, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Babanız kimdir?" diye sordu. Onlar:

“Falan kişi" diye cevap verince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yalan söylediniz. Aslında sizin babanız filandır" dedi. Onlar:

“Doğru söyledin. Haklısın" karşılığını verince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Size bir şey daha sorsam bana doğru cevap vereceğinize söz verir misiniz?" diye sordu. Onlar:

“Evet ey Ebul Kasım. Doğru cevap vermek zorundayız. Şâyet yalan söyleyecek olursak, babalarımız hakkında yalanımızı bildiğin gibi bunu da bilirsin" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara "Cehennemlikler kimlerdir?" diye sorunca, onlar:

“Biz orada az bir zaman kalacağız. Sonra oraya bizim yerimize sizler gireceksiniz" cevabını verdiler.

Bunun üzerine Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara:

“Kesin sesinizi, orada sinip kalın. Allah'a yemin olsun ki biz sizin ardınızdan oraya girmeyeceğiz" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, (.....) sözünü açıklarken:

“İddia ettiğiniz gibi siz Allah'tan bu konuda söz mü aldınız?" demiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Yahudiler Cehennemde belli bir süre kalacaklarını söyledikleri zaman, Yüce Allah Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem):

“...Yoksa siz bu konuda Allah'tan söz mü aldınız..." âyeti indi. Yani: Siz lâ ilâhe illallah diyerek, inkar etmeyerek ve Allah'a ortak koşmayarak Cehennemden çıkarılmayı mı hak ettiniz. Eğer bunları söyledinizse Allah'tan, sizi cehenemden çıkmanızı dileyebilirsiniz. Eğer bunları yapmıyorsanız, neden Allah hakkında bilmediğiniz şeyi söylüyorsunuz."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, "...De ki (onlara): Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden caymaz-, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler Cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar" Âyetini açıklarken şöyle dedi: Ateşin size ancak sayılı birkaç gün değeceğini söyleyip yaptığınız iftira ve iddianız konusunda söz mü aldınız. Eğer Allah'tan böyle bir söz aldıysanız bilin ki Allah sözünden caymaz. Sizler yalan, aslı olmayan ve bilmediğiniz şeyleri söylüyorsunuz.

81

Bkz. Ayet:82

82

"Hayır öyle değil; kötülük işleyip suçu kendisini kuşatmış olan kimseler; Cehennemlikler işte onlardır. Onlar orada temellidirler. İnanıp yararlı işler yapan kimseler Cennetlik olanlardır, onlar da orada temellidirler."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, âyette geçen (.....) kelimesinin şirk anlamında olduğunu söyledi.

Abd b. Humeyd, Mücâhid ve İkrime'den aynı yorumu rivâyette bulundu.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre "...suçu kendisini kuşatmış olan ..." sözünün manasının, şirkin kendisini kuşatması manasında olduğunu söyledi.

İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:

“(.....) âyetinin manası, "Sizin gibi amel yapan ve sizin inkar ettiğiniz gibi inkâr eden, sonunda küfrü bütün iyiliklerini kuşatan" demektir. (.....) sözünün manası ise: Sizin inkâr ettiğinize iman eden, terk ettiklerinizle amel edenlere ebedi kalacakları cennet vardır. Âyet, hayrın sevabının ve kötülüğün cezasının bunları işleyenleri terk etmeyeceği ve devamlı onları yapanlarla kalacağını bildirmektedir."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde "...suçu kendisini kuşatmış olan (.....) sözünün manasını açıklarken:

“Kişinin cehenemlik olmasına sebep olan büyük günahtır" demiştir.

Vekî ve İbn Cerîr'in Hasan(-ı Basrî)'dan bildirdiğine göre, kendisine "...suçu kendisini kuşatmış olan ..." âyetinde geçen "suç" sözünün manası sorulunca, "Kur'ân'ı okuyunuz. Allah'ın, sebebiyle Cehennemi vaad ettiği âyette geçen her şey, "suç" demektir" cevabını verdi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'in, "...suçu kendisini kuşatmış olan ..." âyeti hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Günahlar kalbi kuşatır ve her günah işleyişinde bu kuşatma artar ve sonunda bütün kalbi kaplayıp (avucunu kapatarak) bu duruma gelir. İşte bu:

“Rân (kalplerin körelip paslanması)"dır. "Suç" sözünden kasıt ise Allah'ın, sebebiyle Cehennemi vaad etiği her günahtır."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî b. Huseym, "...suçu kendisini kuşatmış olan ..." âyeti hakkında şöyle dedi:

“Burada kastedilen, tövbe etmeden günahı üzerine ölen kişidir."

Vekî ve İbn Cerîr, A'meş'in, "...suçu kendisini kuşatmış olan ..." âyetinde kastedilen kişinin, işlediği günaha devam ederken ölen kişi olduğunu söylediğini bildirir.

83

"İsrailoğullarından, «Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anne babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edin, insanlarla güzel güzel konuşun, namazı kılın, zekatı verin» diye söz almıştık. Sonra siz pek azınız müstesna, döndünüz; hâlâ da yüz çevirip duruyorsunuz."

İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle der:

“Allah, sizden aldığı sözü İsrailoğullarından da almıştı."

İbn Cerîr, Ebu'l-Âliye'nin, "israiloğullarından, «Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anne babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edin, insanlarla güzel güzel konuşun, namazı kılın, zekatı verin» diye söz almıştık..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Onlardan, Allah'a ihlasla kulluk edeceklerine ve Ondan başkasına tapmayacaklarına dair söz almıştır."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde, (.....) âyetini açıklarken şöyle dedi: Bu, Allah'ın, İsrailoğullarından aldığı sözdür. Onlardan, Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anne babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edin..." diye söz alınmıştır.

Abd b. Humeyd'in, İsa b. Ömer'den bildirdiğine göre A'meş der ki: Biz bu âyeti (.....) şeklinde (.....) harfiyle okuyoruz. Çünkü âyetin sonunu (.....) şeklinde okuyoruz. Siz ise (.....) şeklinde okuyorsunuz. Bu sebeple o kelimeyi (.....) şeklinde okuyunuz.

İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, "...insanlarla güzel güzel konuşun..." âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“İnsanlardan, iman etmeyenlere Lâ ilâhe İllallah» sözünü tebliğ etmelerini emretti."

İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "... insanlarla güzel güzel konuşun..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Burada kastedilen, iyiliği emredip kötülükten alıkoymaktır."

Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildiriyor: Ali b. Ebî Tâlib, "...insanlarla güzel güzel konuşun..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Âyette kastedilen insanlar, bütün insanlardır."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Atâ ve Ebû Cafer'in, "...insanlarla güzel güzel konuşun..." âyetini açıklarken, "Âyette kastedilen insanlar, bütün insanlardır" dediklerini bildirir.

Ebû Ubeyd, Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir, Abdulmelik b. Süleymân'dan bildiriyor: Yezîd b. Sâbit, bu âyeti, (.....) şeklinde okurdu. İbn Mes'ûd ise (.....) şeklinde okurdu.

İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, "...Sonra siz pek azınız müstesna, döndünüz; hâlâ da yüz çevirip duruyorsunuz" sözünü açıklarken:

“Sizden alınan sözlerin hepsini terk ettiniz" dediğini bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs "... Sonra siz pek azınız müstesna, döndünüz; hâlâ da yüz çevirip duruyorsunuz" ifadesini açıklarken şöyle dedi: Dönmekten kasıt, Allah'a itaatten yüz çevirmektir, "...pek azınız..." sözünden kasıt ise Allah'ın kendisine itaat etmeleri için seçtiği kişiler kastedilmektedir.

84

Bkz. Ayet:86

85

Bkz. Ayet:86

86

"Kanınızı dökmeyin, birbirinizi yurdunuzdan sürmeyin diye sîzden söz almıştık, sonra bunu böylece kabul etmiştiniz, buna siz şahidsiniz. Sonra sîz, birbirinizi öldüren, aranızdan bir takımı memleketlerinden süren, onlara karşı günah ve düşmanlıkta birleşen, onları çıkarmak haramken size esir olarak geldiklerinde fidyelerini vermeye kalkan kimselersiniz. Kitabın bir kısmına inanıp, bîr kısmını inkar mı ediyorsunuz? Aranızda böyle yapanın cezası ancak dünya hayatında rezil olmaktır. Ahiret gününde de azabın en şiddetlisine onlar uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. Onlar âhiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir, bu yüzden azabları hafifletilmez, onlar yardım da görmezler."

Abd b. Humeyd, Âsım'ın, bu âyeti, (.....) şeklinde (.....) harfini üstün, harfini esre ve (.....) harfini ise ötre olarak okuduğunu bildirir.

Abd b. Humeyd'in bidirdiğine göre Talha b. Mûsarrif (.....) âyetini, (.....) şeklinde (.....) harfini ötre olarak okumuştur.

İbn Cerîr'i bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye (.....) sözünün manasının "Birbirinizi öldürmeyin" demek olduğunu söyledi. (.....) sözünün manasının ise "Birbirinizi memleketlerinizden çıkarmayınız" demek olduğunu, (.....) sözünü ise vermiş olduğunuz bu sözü kabul ettiniz ve sizler kendiniz bu sözü verdiğinize şahitlik ettiniz" demek olduğunu söyledi.

İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, bu âyetlerin manasını açıklarken şöyle dedi: (.....) sözünün manası, "Sizin bunu kabul etmeniz, Benim sizden aldığım söz sebebiyle sizin üzerinizde bir haktır" demektir. "Sonra siz, birbirinizi öldüren, aranızdan bir takımı memleketlerinden süren, onlara karşı günah ve düşmanlıkta birleşen, onları çıkarmak haramken size esir olarak geldiklerinde fidyelerini vermeye kalkan kimselersiniz..." âyetinden, şirk ehliyle beraber İsrailoğullarının da kan döktüğü ve onların (Evs ve Hazrec kabilesinin) yaptığı gibi yahudilerin de (galip geldikleri kişileri) yurtlarından çıkardığı kastedilmektedir. Evs ve Hazrec kabilesi arasında savaş olduğu zaman, Kaynukaoğulları Hazrec kabilesiyle beraber savaşa katılırdı. Nadiroğulları ve Kurayzaoğulları ise Evs kabilesiyle savaşa katılırdı. Diğeriyle anlaşmalı olan bu kabilelerin her biri, diğer kabileye karşı anlaşmalı olduğuna yardım eder ve birbirlerinin kanını akıtırlardı. Savaş bittiği zaman ise bu sefer fidye ile karşılıklı olarak esirlerini kurtarırlardı. İşte yüce Allah, bu durumları dolayısıyla onları ayıplayarak:

“...size esir olarak geldiklerinde fidyelerini vermeye kalkan kimselersiniz. Kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar mı ediyorsunuz..." Yani: Sizler dininizde onları öldürmeniz ve yurtlarından çıkarmanızın haram olduğunu bildiğiniz halde onları öldürüyorsunuz. Siz Kitab'ın, fidye vererek kurtarma emrine iman edip uygularken, Kitapta yurtlarından çıkarılmanın haram kılınmasını inkar ederek, onları yurtlarından çıkarıyorsunuz.

İbn Cerîr, Ebu'l-Âliye'den bildiriyor: Abdullah b. Selâm, Kûfe'de, Yahudilerin temsilcisinin yanına gittiğinde, onun, Araplarla cinsel ilişkiye girmeyen kadının fidyesini verirken, Araplarla ilişkiye giren kadının fidyesini vermediğini gördü ve ona:

“Sendeki kitapta (Tevrat'ta) hepsinin fidyesini öde" demiyor mu?" dedi.

Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre İbrâhim en-Nehaî, (.....) âyetini, (.....) şeklinde okurdu.

Saîd b. Mansûr'un bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî), (.....) âyetini, (.....) şeklinde okurdu.

İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhifte, A'meş'ten bildiriyor:

“Bizim kıraatimizde bu âyet (.....) şeklinde okunmaktadır."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre, Ebû Abdirrahman es-Sülemî:

“Bazen, âyetin baş tarafı geneli kapsarken sonubelli bir kesimi kapsayabilir" deyip:

“...Ahiret gününde de azabın en şiddetlisine onlar uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir" âyetini okudu.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, "Onlar âhiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir..." âyetini açıklarken:

“Onlar az bir dünyalığı, çok olan âhiret mükâfatına tercih ettiler" demiştir.

87

"And olsun ki, Mûsa'ya kitap verdik, ondan sonra ardarda peygamberler gönderdik..."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik, âyette geçen kelimesinin manasının, "vermek" olduğunu söyledi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebû Mâlik, âyette geçen (.....) kelimesinin manasının "peşisıra" demek olduğunu söyledi.

İbn Asâkir, Cuveybir tarikiyle Dahhâk'tan, İbn Abbâs'ın, "And olsun ki, Mûsa'ya kitap verdik, ondan sonra ardarda peygamberler gönderdik..." âyetinin manasını açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Allah, Hazret-i Mûsa'ya Tevrat'ı bir defada mufassal ve muhkem olarak indirdi. Sonra Eşmevîl b. Bâbil, Menşâîl, Şa'yâ b. Emdiyâ, Hezekîl, Ermeyâ b. Halkiyâ (Hızır), Dâvûd b. îşâ (Hazret-i Süleyman'ın babası) ve Mesîh diye adlandırılan İsa b. Meryem'i gönderdik Allah bu peygamberleri Mûsa b. İmrân'dan (aleyhisselam) sonra seçip gönderdi. Onlardan, Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ümmetinin vasıflarını ümmetlerine bildirmeleri için kendilerinden kesin söz almıştır."

"...Meryem oğlu isa'ya belgeler verdik..."

İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın, "...Meryem oğlu İsa'ya belgeler verdik..." âyeti hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i İsa'ya verilen belgeler, ölüyü diriltmesi, çamurdan kuş yapıp, yaptığı kuşun canlanması, kötürüm ve kör gibi hastaların iyileşmesi, gayb sayılan bir çok şeyi bildirmesi ve Allah'ın kendisine gönderdiği İncil ile, Tervat'ta tahrif ettikleri şeyleri bildirmesidir."

"...onu Rûhül-Kudüs ile destekledik..."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs (.....) kelimesinin manasının "kuvvetlendirmek" olduğunu söyledi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Rûhu'l-Kudüs, Hazret-i İsa'nın kendisi vasıtasıyla ölüleri dirilttiği isimdir" dedi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid:

“Rûhu'l-Kudüs, Allah'tır" dedi.

İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Rabî b. Enes der ki:

“Rûhu'l-Kudüs, Yüce Allah'tır."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“el-Kuds, temizlik" demektir" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Süddî, el-Kuds'un bereket olduğunu söyledi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İsmâil b. Ebî Hâlid, "...onu Rûhül-Kudüs ile destekledik..." âyetinin, Yüce Allah'ın Hazret-i İsa'yı Cibrîl ile desteklemesi manasında olduğunu söyledi.

İbn Ebî Hâtim, İbn Mes'ûd'un, Rûhü'l-Kudüs'ten kastın Cibrîl olduğunu söylediğini bildirir.

Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Câbir'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Rûhu'l-Kudüs, Cibril'dir."

İbn Sa'd, Ahmed, Buhârî, Ebû Dâvûd ve Tirmizî'nin bildirdiğine göre Hazret-i Âişe der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Mescid'de Hassân b. Sabit için bir minber koy(dur)muştu. Hassan, o minberin üzerine çıkar, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) aleyhine konuşanları hicvederdi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Allahım! Peygamberini müdafa ettiği gibi Hassân'ı Ruhul Kudüs'le (Cibril) destekle,"

İbn Hibbân, İbn Mes'ûd'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Rûhü'l-Kudüs, ilham yoluyla bana şöyle dedi: «Hiçbir nefis, rızkını tamamlamadan ölmez.» Allah'tan korkunuz ve rızık arama hususunda güzel davranınız."

Zübeyr b. Bekkâr, Ahbâru'l-Medine'de, Hasan(-ı Basrî)'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Rûhu'l-Kudüs'ün kendisiyle konuştuğu kişinin bedenini toprağın yemesine izin verilmez."

"...kimini yalanladığınız, kimini de öldürdüğünüz doğru değil mi!"

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr, âyette geçen (.....) kelimesinin manasının "topluluk" olduğunu söyledi.

88

"Kalplerimiz kılıflıdır, dediler. Bilakis Allah, küfürleri yüzünden onlara lanet etmiştir. Onlar ne kadar az îman ederleri"

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Kalbe bu adın verilmesinin sebebi dönmesi (=mutekallib değişken olması) sebebiyledir" dedi.

Taberânî, M. el-Evsat'ta bildirir: İbn Abbâs, bu âyeti (.....) şeklinde (.....) harfini harekeli olarak okurdu ve manasının:

“Nasıl öğrenelim ki? Bizim kalplerimiz zaten hikmetle doludur" olduğunu söylerdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, bu âyeti (.....) şeklinde (.....) harfini harekeli olarak okudu ve manasının:

“Bizim kalplerimiz ilimle zaten doludur. Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bilgisine de, başkasının bilgilerine de ihtiyacı yoktur" olduğunu söylerdi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Atâ'nın, bu âyeti (.....) şeklinde okuyup, manasının:

“Kalplerimiz ilimle doludur" olduğunu söylediğini bildirir.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, (.....) âyetini "Kalplerimiz örtülüdür" olarak açıkladı.

İbn İshâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, (.....) âyetini "Kalplerimiz örtülüdür" olarak açıkladı.

İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, (.....) âyetinde kastedilenin mühürlü kalpler olduğunu söylediğini bildirir.

Vekî bildiriyor: İkrime, (.....) âyetini açıklarken, "Kalplerin mühürlü olduğu kastedilmiştir" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, (.....) âyetini açıklarken, "Kalplerin perdeli olduğu kastedilmiştir" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Katâde'nin, (.....) âyetini açıklarken, "Kalplerimiz anlamaz" manasında olduğunu söyledi.

İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi'd-Dünyâ, Kitabu'l-İhlâs'ta ve İbn Cerîr, Huzeyfe'nin şöyle dediğini bildirir:

“Kalpler dört türlüdür: Tamamen mühürlenmiş kalp, bu kafirin kalbidir. Eğri ve içinde imanla küfrü bir arada bulunduran kalp, münafığın kalbidir. İçinde ışıl ışıl bir kandilin yandığı, kötülüklerden arınmış kalp müminin kalbidir. Bir kalp daha vardır ki içinde nifak ve imanı beraberce barındırır. İman bu kalbte, tertemiz sulardan beslenen bir ağacı andırırken, nifak, kan ve irin akıtan bir yaraya benzer. Artık hangisi diğerini bastırırsa, bu kalp onun hükmü altına girer."

Hâkim, Huzeyfe'nin şöyle dediğini bildirir:

“Fitne kalbe sunulur, fitneyi kabul etmeyen kalbe beyaz bir nokta konulur. Kabul eden kalbe ise siyah bir nokta konulur. Sonra kalbe başka bir fitne sunulur, bunu da kabul etmeyen kalbe yine beyaz bir nokta konulur. Kabul eden kalbe ise siyah nokta konulur. Sonra yine kalbe başka bir fitne sunulur, bunu da kabul etmeyen kalbin beyazlığı ve berraklığı artıp artık ona hiçbir fitne zarar veremez. Daha önce iki defa kabul ettiği gibi üçüncü defa da kabul eden kalp ise simsiyah olur ve hastalıklı hale gelip artık ne marufu maruf, ne de münkeri münker olarak tanır."

İbn Ebî Şeybe, Kitabu'l-îmân'da ve Beyhakî, Şuabu'l-îmân'da, Hazret-i Ali'den bildirir:

“İman, kalpte beyaz bir nokta olarak belirir ve imanın her artışında o beyazlık artar. İman kâmil olduğu zaman ise bütün kalp beyazlaşır. Nifak kalpte siyah bir nokta olarak belirir ve nifak arttıkça bu siyah nokta büyür, sonunda kulun nifakı kemale erince kalbi de bir siyahlık bürür. Allah'a yemin olsun ki, şâyet mü'minin kalbini yarabilseydiniz onun beyaz olduğunu görebilirdiniz. Münafığın kalbini de yarabilseydiniz onun siyah olduğunu görürdünüz."

Ahmed, ceyyid senetle, Ebû Saîd'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kalpler dört türlüdür. Bir kalp vardır ki, onda tüy yoktur, kendinde kandil gibi bir şey yakılmıştır. Bir kalp te kılıflıdır, kılıfı üzerine bağlanmıştır. Bir kalp te ters çevrilmiştir. Bir diğeri de meylettirilmiş tir. Biri ise ikiyüzlü kalptir. Tüysüz kalp müminin kalbidir.

içindeki kandil de onun nurudur. Kılıflı kalp, kâfirin kalbidir. Ters çevrilmiş kalp ise hakkı bildikten sonra inkâr eden münafığın kalbidir. İkiyüzlü kalpte hem iman, hem nifak bulunur; bu kalpteki iman temiz suyun beslediği bitki gibidir. Bu kalpteki nifak ise, irin ve kanın beslediği çıban gibidir. Bunlardan hangisi diğerinden fazla olursa, onu yener,"

İbn Ebî Hâtim, Selmân el-Fârisî'den mevkuf (yani onun sözü) olarak aynı rivâyette bulundu.

"... Onlar ne kadar az îman ederleri"

Abdürrezzâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, (.....) âyetini açıklarken, "Onların çok azı iman eder" dedi.

89

"Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelince..."

Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Cerîr, Katâde'den bildirir:

“Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelince..." âyetinde "Ellerindeki Kitap'tan" kasıt Kur'ân, doğrulanan kitaplar ise Tevrat ve İncil'dir.

"Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın lâneti böyle inkarcılaradır."

İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, Ebû Nuaym, Delâil'de ve Beyhakî, Delâil'de, Âsim b. Ömer b. Katâde el-Ensârî tarikiyle bildirir: Bizim kabilemizden olan ihtiyarlardan bazıları şöyle dediler: Araplar içinde Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıflarını bizden daha iyi bilen yoktur. Bizimle beraber Yahudiler vardı ve onlar Kitab ehliydi. Biz ise putlara tapıyorduk. Yahudilerin hoşuna gitmeyen bir şey yaptığımızda:

“Gönderilecek peygamberin zamanı yaklaştı. Bu peygamber geldiği zaman ona tâbi olacağız ve tıpkı Âd ve İrem kavminin öldürüldüğü gibi sizleri öldüreceğiz" derlerdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderildiği zaman biz ona tâbi olduk, Yahudiler ise inkar ettiler. "Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın lâneti böyle inkârcılaradır" âyeti işte onlar hakkında nazil olmuştur."

Beyhakî, Delâil'de, Süddî'nin tarikiyle, Ebû Mâlik ve Ebû Sâlih'ten, İbn Abbâs, Murre, İbn Mes'ûd ve sahabeden bazılarının âyet hakkında söyle dediğini bildirir:

“Araplar, Yahudilere gidip eziyet ederdi ve Yahudiler, Tevrat'ta Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıflarını görüyorlardı. Bu sebeple Allah'ın onu göndermesi ve onunla beraber Araplara karşı savaşmaları için dua ediyorlardı. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderildiği zaman, İsrailoğullarından olmadığı için onu inkar ettiler."

Ebû Nuaym, Delâil'de, Atâ ve Dahhâk'ın tarikiyle, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilmeden önce Kurayzaoğulları ve Nâdiroğularının Yahudileri, Allah'tan zafer isteyip Kâfirlere beddua ederek:

“Allahım! Ümmi olan Peygamber hürmetine bize yardım etmeni istiyoruz" derlerdi. Allah onların bu dualarını kabul edip kendilerine yardım ederdi. "...Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler..." âyette geçen bildikleri, Hazret-i Muhammed'di ve ondan şüpheleri yoktu, ama buna rağmen onu inkar ettiler.

Ebû Nuaym, Delâil'de, Kelbî'nin tarikiyle, Ebû Sâlih'ten, o da İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilmeden önce Medine Yahudileri, Gatafân, Cuheyne ve Uzra'dan olan Arap müşrikleriyle savaştıkları zaman onlara karşı zafer elde etmek için Allah'tan yardım ve zafer isterlerdi ve gönderilecek Peygamberin ismiyle Allah'a dua edip:

“Allahım! Bize, âhir zamanda göndereceğini vaadettiğin Peygamberin ve ona indireceğin kitabın hürmetine bize yardım et" derlerdi.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebû Nuaym, Katâde'den bildiriyor: Yahudiler, Hazret-i Muhammed'in hürmetine Araplara karşı Allah'tan yardım isteyip:

“Allahım! Tevrat'ta vasıflarını gördüğümüz peygamberi bize gönder de onlara azab edip öldürsün" diye dua ederlerdi. Allah, Hazret-i Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderince, kendilerinden gönderilmediğini düşünerek Arapları kıskanarak, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğunu bilmelerine rağmen onu inkar ettiler.

Hâkim ve Beyhakî, Delâil'de zayıf isnâdla İbn Abbâs'tan bildiriyor: Hayber Yahudileri Gatafân kabilesiyle savaşıyor, her hezimete uğrayışında ise şu duayı yapıyordu:

“Allahım! Ahir zamanda bize göndermeyi vaad ettiğin Ümmi olan Muhammed hürmetine, Gatafân kabilesine karşı bize yardım et." Savaşacakları zaman bu duayı yapıyorlar ve Gatafân'ı hezimete uğratıyorlardı. Allah, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdiği zaman onu inkar etiler. Bunun üzerine Allah:

“Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın laneti böyle inkarcılaradır" âyetini indirdi." Yani:

“Ey Muhammed! Senin hürmetine zafer istiyorlardı."

İbn İshâk, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebû Nuaym, Delâil'de, İbn Abbâs'tan bildirir:

“Yahudiler, Evs ve Hazrec kabilesine karşı, Hazret-i Muhammed gönderilmeden önce onun hürmetine, Allah'tan yardım istiyorlardı. Allah onu Arapların içinden gönderince onu kabul etmeyip onun hakkında söylediklerini inkar ettiler. Muâz b. Cebel, Bı'şr b. el-Berâ ve Dâvud b. Seleme onlara:

“Ey Yahudiler! Allah'tan korkun ve Müslüman olun. Biz müşrikken, sizler, bize karşı Muhammed hürmetine Allah'tan yardım istiyor, bizlere onun gönderileceğini söyleyip vasıflarını söylüyordunuz" deyince, Nadîroğullarından olan Selâm b. Mişkem:

“Bize bildiğimiz bir şeyle (delille) gelmedi. Bizim size anlattığımız kişi o değildir" karşılığını verdi. Bunun üzerine:

“Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın lâneti böyle inkârcılaradır'" âyeti nazil oldu.

Ahmed, İbn Kâni, Taberânî, Hâkim, Ebû Nuaym, Delâil'de ve Beyhakî, Delâil'de, Bedir ashabından olan Seleme b. Selâme b. Vakş'tan bildirir:

“Abduleşhel'de Yahudi olan bir komşumuz vardı. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilişinden biraz önce bir gün yanımıza gelip Abduleşhel'in meclisinde durdu. Ben o zaman meclisteki en küçük olan kişiydim. Üzerimde bir bürde, ailemin gölgeliğinde uzanmıştım. Bu Yahudi, öldükten sonra dirilme, kıyamet, hesap, Mizan, Cennet ve cehennemden bahsetti. Bu sözleri oradaki müşriklere, puta tapanlara ve öldükten sonra dirilmenin olmayacağını insanlara söylemişti. Onlar:

“Yazıklar olsun sana ey falan! Sence bunlar olacak mı? İnsanlar öldükten sonra Cennet veya Cehennemin bulunduğu bir yere gidip amellerinin karşılığını mı alacaklar?" deyince, Yahudi şöyle karşılık verdi:

“Kendisine yemin edilene yemin olsun ki evet. Kişi o ateşten kurtulmak için dünyadaki en büyük tandıra atılmayı ve tandırın kendisi içindeyken tandırın her tarafının sıvanıp orada yanmayı yeğleyecek." Onlar:

“Yazıklar olsun sana! Bunun işareti nedir?" diye sorunca, Yahudi:

“Bu diyarlardan gönderilecek olan bir peygamberdir" deyip Mekke ve Yemen tarafını işaret etti. Onlar:

“Onu ne zaman göreceğiz?" diye sorunca, Yahudi, en küçükleri olan bana bakıp:

“Eğer bu çocuk yaşarsa onu görür" cevabını verdi. Seleme der ki:

“Vallahi fazla geçmeden Allah, Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) aramızdan gönderdi. Biz ona iman ettik, ama Yahudi kıskançlığından ve azgınlığından dolayı inkar etti. Biz:

“Yazıklar olsun sana ey falan! Sen bize bu peygamberin geleceğini söylememiş miydin?" deyince, Yahudi:

“Evet, ama benim dediğim bu değildi" cevabını verdi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın laneti böyle inkarcılaradır" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Hazret-i Muhammed'in gönderilişiyle Araplara karşı yardım umanlar Kitab ehlidir. Allah, Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderince, onun kendilerinden gelmediğini gördüler ve kıskançlıklarından dolayı inkar ettiler."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr der ki:

“Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın lâneti böyle inkârcılaradır" âyeti, Hazret-i Muhammed'in peygamber olduğunu bilmelerine rağmen inkar eden Yahudiler hakkında nazil oldu.

90

"Allah'ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiğini (Kur an ı) inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü bir şeydir! Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildiriyor: Katâde der ki:

“Allah'ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiğini (Kur'ân'ı) inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü bir şeydir!'" âyeti Yahudiler hakında nazil olmuştur. Allah'ın indirdiğini ve Hazret-i Muhammed'i, Arapları kıskandıkları için inkar ettiler. "... Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar..." sözünden kasıt, Allah'ın onlara, İncil'i ve Hazret-i İsa'yı, Kur'ân ve Hazret-i Muhammed'i inkar etmeleri sebebiyle iki defa gazablanmasıdır.

et-Tastî, Mesâil'de İbn Abbâs'tan bildiriyor: Nâfi b. el-Ezrak ona: Bana, "Allah'ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiğini (Kur'ân'ı) inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü bir şeydir! Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır" âyetin de ki (.....) sözünden ne kastedildiğini söyler misin?" diye sorunca, İbn Abbâs:

“Az bir dünyalık karşılığında âhiretteki nasiplerini sattılar" demektir" cevabını verdi. Nâfi:

“Araplar bu kelimeyi kullanır mıydı?" diye sorunca ise İbn Abbâs:

“Tabi ki. Yoksa sen şairin:

Kendisine fiyat veriliyor da malım satmıyor

Sonra kalkıp satın almaz mısın diyor, dediğini duymadın mı?" karşılığını verdi.

İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Allah'ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiğini (Kur'ân'ı) inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü bir şeydir! Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır" âyeti hakkında şöyle dedi:

“Allah, peygamberi onların arasından göndermeyince, peygamberi kıskanarak inkar ettiler. İkinci defa gazaba uğramalarının sebebi ise Tevrat'ı tahrif etmelerinden dolayıdır."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime der ki:

“...Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır'" âyetinde bildirildiği gibi iki defa gazaba uğramalarının sebebi, Hazret-i İsa'yı ve Hazret-i Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) inkar etmeleridir.

İbn Cerîr bildiriyor: Mücâhid der ki:

“Gazaba uğrayanlardan kastedilenler Yahudilerdir. Birinci gazaba uğramalarının sebebi, Hazret-i Muhammed gönderilmeden önce Tevrat'ı tahrif etmeleri, ikinci gazabın sebebi ise Resûlullah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) inkar edip getirdiğini kabul etmemeleridir."

91

"Onlara, «Allah'ın indirdiğine inanın» denildiğinde «Bize indirilene inanırız» deyip ondan sonra gelen Kur'ân'ı inkar ederler,- halbuki o, ellerinde bulunan Tevrat'ı tasdik eden hak bir Kitab'dır. Onlara «Eğer inanıyor idiyseniz niçin daha önce Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?» diye sor."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, (.....) sözünden kastın, "Tevrat'tan sonra geleni inkar etmek" olduğunu söyledi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî, (.....) âyetinde belirtildiği üzere Yahudilerin inkar ettiği şeyin Kur'ân olduğunu söyledi.

92

Yemin olsun ki, (Peygamberim) Mûsa size beyyineler (âsa, beyaz el, denizi yarma gibi mu’cizeler) getirdi. (O Tûr’a gittikten) sonra ardından buzağıyı (ilâh) edindiniz (ona taptınız). İşte (bundan dolayı) siz, zâlim kimselersiniz.

93

"Hani Biz sizden söz almış ve Tür'u üstünüze kaldırıp: «Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve dinleyin»(demiştik). Onlar: «Dinledik, isyan ettik» demişlerdi. (Çünkü) küfürleri yüzünden buzağı kalplerine içirilmişti. De ki:

“Eğer mü'minler iseniz, imanınızın size emrettiği şey ne kötüdür!"

Abdürrezzâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, (.....) sözünden kastın, buzağının sevgisinin kalplerine (.....) işlemesi ve sonunda bütün kalplerini kaplaması olduğunu söyledi.

94

Bkz. Ayet:95

95

"De ki: «Eğer âhiret yurdu Allah katında başkalarına değil de yalnız size mahsus ise ve eğer doğru sözlü iseniz, ölümü dilesenize!» Bunu, önceden işlediklerinden ötürü, asla dilemeyeceklerdir. Allah zalimleri bilir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye der ki: Yahudiler ve Hıristiyanlar:

“...Yahudi veya Hıristiyan olmayan kimse elbette Cennete girmeyecek..."ve, "...Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz..." deyince, Allah:

“De ki, "Eğer âhiret yurdu Allah katında başkalarına değil de yalnız size mahsus ise ve eğer doğru sözlü iseniz, ölümü dilesenize" âyetini indirdi, ama onlar bunu yapamadılar.

….. "Hayata düşkün olanlar Yahudilerdir. Müşrikler, ölümden sonra hayat olduğuna inanmadığından hayatının uzun olmasını ister. Yahudi ise âhirette düşeceği zilleti ve Allah'ın emirlerini yerine getirmediği için uğrayacağı akibeti bildiğinden dolayı ölmek istemez, ama uzun yaşaması onu azaptan kurtaramaz."

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "... Her biri ömrünün bin yıl olmasını ister...."âyetinin manası hakkında şöyle dedi:

“Bu söz, Acemlerin biri aksırdığı zaman söylediği sözdür. Acemlerden biri aksırınca ona: «Bin yıl yaşa» derlerdi."

İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, "...Oysa uzun ömürlü olması onu azabdan uzaklaştırmaz..." âyetinde kastedilenlerin, Cibrîl'e düşmanlık edenler olduğunu söylediğini bildirir.

97

Bkz. Ayet:98

98

"De ki, «Cebrail'e düşman olan kimse Allah'a düşmandır", çünkü O» Kur'ân'ı Allah'ın izniyle kendinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir. Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olan kimse inkar etmiş olur. Allah şüphesiz, inkar edenlerin düşmanıdır."

Tayâlisî, Firyâbî, Ahmed, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebû Nuaym, Delâil'de ve Beyhakî, Delâil'de, İbn Abbâs'tan bildirir:

Bir gün Yahudilerden bir topluluk Resulullah'a geldi ve ona:

“Ey Ebu'l-Kâsım! Sana, peygamber olmayanın bilemeyeceği bazı hususlar soracağız, sen onları bize bildir" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Dilediğinizi sorun, fakat siz bana, Allah'ı şahit tutarak yemin edin ve Yâkub'un, oğullarından aldığı ahdi verin ki, eğer ben sizlere doğru olduğunu bildiğiniz şeyleri söyleyecek olursam, Müslüman olmakta mutlaka bana uyacaksınız" buyurunca, Yahudiler:

“Sana bu sözü veriyoruz" karşılığını verip şöyle devam ettiler:

“Sana soracağımız şu dört hususu bize bildir. Tevrat inmeden önce Yâkub'un kendisine haram kıldığı yemek hangisidir? Erkeğin suyu (menisi) nasıl, kadının suyu nasıldır? O sudan erkek çocuk nasıl olur? Ümmî olan Peygamberin, meleklerden velisi (en yakın dostu) kimdir?" Resulullah, sorularına cevap verdiği takdirde kendisine uyacaklarına dair ahid alınca şöyle buyurdu:

“Mûsa'ya Tevrat'ı indiren Allah hakkı için söyleyin bana, Yâkûb'un ağır bir şekilde hastalandığını, hastalığının uzun sürdüğünü, bu yüzden Allah'a yemin ederek, eğer Allah onu bu hastalığından kurtaracak olursa yiyeceklerin ve içeceklerin en sevimli olanını kendisine yasaklayacağına dair bir adakta bulunduğunu, Yakub'a yiyeceklerin en sevimlisinin deve eti olduğunu, içeceklerin en sevimlisinin de deve sütü olduğunu biliyor musunuz?" Onlar:

“Allah için evet, biliyoruz" cevabını verince, Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tekrar sordu:

“Mûsa'ya Tevrat'ı indiren Allah hakkı için söyleyin bana, sizler, erkeğin suyunun beyaz ve katı, kadının suyunun ise sarı ve ince olduğunu, bu sıdardan hangisi diğerine galip gelirse çocuğun, Allah'ın izniyle onun cinsinden ve benzerinden olduğunu, eğer erkeğin suyu kadının suyuna galip gelirse; Allah'ın izniyle çocuğun erkek, kadının suyu erkeğin suyuna galip gelirse, Allah'ın izniyle çocuğun kız olacağını biliyor musunuz?" Yahudiler:

“Allah için evet biliyoruz" karşılığını verince, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allahım şahid ol!" buyurup şöyle devam eti:

“Yine Mûsa'ya Tevrat'ı indiren Allah hakkı için söyleyin, sizler, bu ümmî Peygamberin gözlerinin uyuduğunu, kalbinin ise uyumadığını biliyor musunuz?" Yahudiler:

“Allah için evet biliyoruz" cevabını verince, Resulullah:

“Allahım şahid ol!" buyurdu. Yahudiler. "Şimdi sen, meleklerden hangisinin dostun olduğunu söyle. İşte o zaman seninle beraber oluruz veya olmayız" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şüphesiz ki benim meleklerden en yakın dostum Cibril'dir. Allah, hiçbir peygamber göndermemiştir ki onun yakın dostu Cebrail olmamış olsun" buyurdu. Yahudiler:

“İşte şimdi o melek hususunda senden ayrılıyoruz. Şâyet senin, meleklerden olan dostun ondan başka birisi olsaydı, sana uyar ve seni tasdik ederdik" karşılığını verdiler. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sizin, Cibril'i tasdik etmenize engel nedir?" buyurunca, onlar:

“O bizim düşmanımızdır" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah:

“De ki: «Cebrail'e düşman olan kimse Allah'a düşmandır», çünkü O, Kur'ân'ı Allah'ın izniyle kendinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir.... Yanlarındakini doğrulayan bir Peygamber, Allah katından onlara gelince Kitab verilenlerden bir takımı, bilmiyorlarmış gibi, Allah'ın Kitabı'nı arkalarına attılar" âyetlerini indirdi. İşte o zaman Yahudiler, gazap üstüne gazaba uğradılar.

İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, İshâk b. Râhûye, Müsned'de, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Şa'bî'den bildiriyor: Hazret-i Ömer, Revhâ denilen yere gittiğinde orada bazı insanların taşlara yönelerek namaz kıldıklarını görüp:

“Bunlar ne yapıyor?" diye sorunca, "Bu insanlar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) burada namaz kıldığını iddia ediyorlar" diye cevap verdiler. Ömer:

“Sübhanallah! Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) binekli olarak bu vadiden geçerken namaz vakti girince, namaz kıldı" deyip şöyle anlattı:

Ben Yahudiler ders yaparken yanlarına giderdim. (Bir gün bana) "Bizim için, arkadaşların arasında senden üstünü yoktur. Çünkü sen bize geliyorsun" dediler. Ben:

“Benim geliş sebebim, Kur'ân'ın Tevrat'ı, Tevrat'tın da Kur'ân'ı nasıl doğruladıklarının hoşuma gitmesidir" cevabını verdim. Birgün onlarla konuşurken Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımızdan geçince, ben onlara:

“Kendisinden başka ilah olmayan, sizi koruyup besleyen ve size kitabını emanet eden Allah hakkı için söyleyin, siz, onun, Allah'ın Peygamberi olduğunu biliyor musunuz?" diye sordum. Onlar:

“Evet" cevabını verince, ben:

“Vallahi! Onun peygamber olduğunu bilmenize rağmen tâbi olmamanız sebebiyle helak oldunuz demektir" deyince, onlar:

“Helak olmayız, ama biz ona hangi meleğin vahiy getirdiğini sorduğumuzda, düşmanımız olan Cibril'in vahiy getirdiğini söyledi. Biz, Cibril dehşet, katılık, sıkıntı, şiddet, azap gibi hadiseleri getiren melek olduğundan ona düşmanız" dediler. Ben:

“Barışık olduğunuz melek hangisidir?" diye sorunca, Yahudiler:

“ Yağmur ve rahmet gibi şeyleri getiren Mîkâîl'dir" cevabını verdiler. Ben:

“Peki bunların Rableri katındaki dereceleri nasıldır?" diye sorunca, onlar:

“Biri Yüce Allah'ın sağında, diğeri de öbür taraftadır" karşılığını verdiler. Ben:

“Cibrîl'in Mîkâîl'e düşmanlık beslemesi, Mikâîl'in de Cibrîl'in düşmanıyla barışık olması doğru değildir. Ben şahitlik ederim ki Allah, onların barışık olduğu kişilerle barışıktır. Düşman olduğu kişilere de düşmandır" dedikten sonra bu olayı haber vermek için Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittim. Onu bulunca bana:

“Bana şimdi inen âyetleri sana okuyayım mı?" buyurdu. Ben:

“Evet ey Allah'ın Resûlü!" karşılığını verince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“De ki: «Cebrail'e düşman olan kimse Allah'a düşmandır», çünkü O, Kur'ân'ı Allah'ın izniyle kendinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir. Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olan kimse inkar etmiş olur. Allah şüphesiz, inkar edenlerin düşmanıdır"' âyetlerini okudu. Ben:

“Ey Allah'ın Resûlü! Vallahi Yahudilerin yanından kalkıp buraya geliş sebebim, bana söyledikleri ve benim de onlara söylediklerimdir. Ama Allah, bu haberi sana benim söylememden önce bildirdi" dedim. Hadisin senedi sahihtir ancak Şa'bî, Ömer'e yetişememiştir.

Süfyân b. Uyeyne, İkrime'den bildirir: Hazret-i Ömer, Yahudilere gidip onlarla konuşurdu. Yahudiler:

“Arkadaşların arasında yanımıza senden daha fazla gelen yoktur. Bize, arkadaşına vahiy getiren meleğin kim olduğunu söyle" dediler. Ömer:

“Cibril" cevabını verince, onlar:

“O meleklerden olan düşmanımızdır, eğer vahiy getiren dostumuzun (Hazret-i Mûsa'nın) dostu olan melek olsaydı kendisine tâbi olurduk" dediler. Ömer:

“Dostunuzun dostu kimdir?" diye sorunca, onlar:

“Mîkâîl" cevabını verdiler. Ömer:

“Onlar nedir?" diye sorunca, Yahudiler:

“Cibril, azab ve sıkıntıyla gelir, Mîkâîl ise yağmur ve rahmetle gelir. Bunlar birbirine düşmandır" dediler. Ömer:

“Peki bunların Rableri katındaki dereceleri nasıldır?" diye sorunca, onlar:

“Biri Yüce Allah'ın sağında, diğeri de öbür taraftadır" karşılığını verdiler. Ömer:

“Eğer bunlar dediğiniz gibiyse düşman olamazlar" deyip yanlarından çıkarak Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gidince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Onu Çağtrip:

"De ki: «Cebrail'e düşman olan kimse Allah'a düşmandır», çünkü O, Kur'ân'ı Allah'ın izniyle kendinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir" âyetlerini okudu. Bunun üzerine Ömer:

“Seni hak olarak gönderene yemin ederim ki, az önce aynı meselede onlarla tartışmıştım" dedi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre Ömer b. el-Hattâb bir gün Yahudilerin yanına gitti. Yahudiler onu görüp:

“Hoş geldin!" deyince Ömer:

“Vallahi! Sizi sevdiğimden veya sizden olan bir isteğim sebebiyle gelmedim. Geliş sebebim sizden bazı şeyleri dinlemek içindir" karşılığını verdi. Onlar:

“Arkadaşınızın (Resûlullah'ın) arkadaşı kimdir?" diye sorunca, Ömer:

“Cibrîl" cevabını verdi. Onlar:

“O, meleklerden, Muhammed'e sırlarımızı veren düşmanımızdır. Geldiği zaman da savaş ve kıtlıkla gelir. Bizim arkadaşımız Mîkâîl ise bolluk ve barışla gelir" dediler. Ömer bunları anlatmak için Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gidince, "De ki: «Cebrail'e düşman olan kimse Allah'a düşmandır», çünkü O, Kur'ân'ı Allah'ın izniyle kendinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir" âyetinin nazil olduğunu gördü.

İbn Cerîr, Süddî'den bildiriryo: Hazret-i Ömer'in, Medine'nin üst tarafında bir tarlası vardı ve o tarlaya giderken yolu Yahudilerin ders yaptığı yerden geçerdi. Ömer oradan her geçişinde ders görmekte olan Yahudilere uğrar ve onları dinlerdi. Bir gün yanlarına girdiğinde:

“Tur dağında Mûsa'ya Tevrat'ı indiren Rahman adına soruyorum; Muhammed'i Tevrat'ta görüyor musunuz?" diye sordu. Onlar:

“Evet, kitabımızda yazılı olduğunu görüyoruz, ama ona vahiy getiren arkadaşı Cibrîl'dir. Cibrîl ise, azab, savaş ve yok etmeyle gelen kişidir. Eğer ona vahiy getiren Mîkâîl olsaydı kendisine iman ederdik. Çünkü Mîkâîl, rahmet ve yağmurla gelendir" cevabını verince Ömer:

“Cibrîl'in Allah katındaki derecesi nedir?" diye sordu. Onlar:

“Cibrîl, Allah'ın sağındadır, Mîkâîl ise solundadır" karşılığını verince, Ömer:

“Allah için size söylüyorum: Yüce Allah'ın sağında olana düşman olan kişi, solunda olana da düşmandır. Solunda olana düşman olan da sağında olana düşmandır. Bunlara düşman olan da Allah'a düşmandır" dedikten sonra olanları Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) haber vermek için geri döndü ve daha oraya varmadan Cibrîl'in vahiy getirdiğini gördü. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ömer'i çağırıp:

“De ki: «Cebrail'e düşman olan kimse Allah'a düşmandır», çünkü O, Kur'ân'ı Allah'ın izniyle kendinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir" âyetini okuyunca, Ömer:

“Seni hak olarak gönderene yemin ederim ki, ben de sana bunu haber vermek için gelmiştim" dedi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Abdurrahman b. Ebî Leylâ şöyle bildirir: Bir Yahudi, Hazret-i Ömer ile karşılaşıp:

“Dostunuzun bahsettiği Cibrîl bizim düşmanımızdır" deyince, Ömer:

“Allah'a, meleklerine, peygamberlerine ve Mîkâîl'e düşman olan kişi inkar etmiş olur. Allah şüphesiz, inkar edenlerin düşmanıdır" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer'in söylediğini tasdik eden, "Cebrail'e ve Mikail'e düşman olan kimse, inkar etmiş olur. Allah şüphesiz, inkar edenlerin düşmanıdır" âyeti nazil oldu.

İbn Cerîr, bu âyetin nüzul sebebinin bu olay olduğunda icma olduğunu söyledi.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, Nesâî, Ebû Ya'lâ, İbn Hibbân ve Beyhakî, Delâîl'de, Enes'ten bildirir: Abdullah b. Selâm, bahçesinde hurma toplarken Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğini duyunca, yanına giderek:

“Sana, peygamber olandan başka kimsenin bilemeyeceği üç şey soracağım. Kıyametin alâmetlerinin ilki nedir? Cennet ehlinin ilk yiyeceği şey nedir? Çocuk nasıl olur da annesine veya babasına benzer?" dedi. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Az önce Cibril bana bunların cevabını bildirdi" karşılığını verince, Abdulah b. Selâm:

“Cibrîl mi?" diye sordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evet" cevabını verince, o:

“O, meleklerden, Yahudilerin düşmanı olandır" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Cebrail'e düşman olan kimse, Allah'a düşmandır", çünkü O, Kur'ân'ı Allah'ın izniyle kendinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir" âyetini okuyup şöyle devam etti:

“Kıyamet alametlerinden ilki, doğudan çıkacak bir ateşin insanları batıya sürmesidir. Cennetliklerin yiyeceği ilk yemek ise balık ciğerinin fazlasıdır. Çocuğa gelince, kadının suyu erkeğin suyunu geçince, çocuğu kendine çeker/benzetir. Erkeğin suyu kadının suyunu geçince de çocuğu kendine benzetir." Bunun üzerine Abdullah b. Selâm:

“Allah'tan başka ilah olmadığına ve senin de Onun peygamberi olduğuna şahitlik ederim" deyip Müslüman oldu.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "...O, Kur'ân'ı Allah'ın izniyle kendinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir"" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Cibrîl, Kur'ân'ı Allah'ın emriyle (Ey Muhammed!) senin aklını kuvvetlendirmek ve gönlüne yerleştirmek, daha önce indirilen kitapları, âyetleri ve peygamberleri tasdik etmek üzere indirmiştir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Katâde, "...kendinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir" âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi: Kendinden öncekinden kasıt, Tevrat ve İncil'dir. Allah, Kur'ân'ı müminler için yol gösterici ve müjdeci olarak göndermiştir. Çünkü, Kur'ân'ı duyduğu zaman onu öğrenip anlar, ondan faydalanır, onunla rahatlar, Allah'ın onda vaad ettiklerini tasdik edip yakinen inanır.

İbn Cerîr, Abdullah el-Atekî tarikiyle Kureyşli bir kişiden bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Yahudilere:

“Okuduğunuz kitap hakkı için soruyorum: Tevrat'ta, Hazret-i İsa'nın, Ahmed adında bir peygamberin geleceğini müjdelediğini görüyor musunuz?" deyince, Yahudiler:

“Vallahi! Seni Kitabımızda bulduk, ama senden hoşlanmadık. Çünkü sen (başkasının) malını (ganimeti) helal kabul edip kan döküyorsun" karşılığını verdiler. Bunun üzerine, "Cebrail'e düşman olan kimse, Allah'a düşmandır", çünkü O, Kur'ân'ı Allah'ın izniyle kendinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir" âyeti indi.

"... Cibril ve Mîkâîl..."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Cibrîl, Abdullah gibi bir isimdir. Cibr, Kul, îl ise Allah demektir.

İbn Ebî Hâtim, Beyhakî, Şuabu'l-îman'da ve Hatîb, el-Muttefiku ve'l- Mufterik'te, İbn Abbâs'tan bildirir: Cibrîl ile Mîkâîl; Abdullah ve Abdurrahman gibi bir isimdir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Cibrîl ve Mîkâîl, Abdullah manasındadır. İçinde îl olan her isim Allah'ın kulu demektir."

Deylemî'nin, Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Cibrîl, Abdullah, Mîkâîl, Ubeydullah, İsrâfîl ise Abdurrahman demektir."

İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Ali b. Hüseyn'den bildirir: Cibrîl, Abdullah; Mîkâîl, Ubeydullah; İsrâfîl ise Abdurrahman demektir. İçinde îl olan her isim Allah'ın kulu manasındadır.

İbnu'l-Münzir, İkrime'den bildirir: Cibrîl ve Mîkâîl, Abdullah manasındadır. îl, Allah demektir. (.....) âyeti buna işaret etmektedir ve buradaki (.....) sözünden kasıt, Allah'tır.

Ebû Ubeyd ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Yahya b. Ya'mer âyette geçen (.....) kelimesini , (.....) şeklinde okurdu ve:

“Cebr, kul, îl ise Allah'tır" derdi.

Vekî, Alkame'nin, (.....) âyetini (.....) şeklinde okuduğunu bildirir.

Vekî ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime der ki:

“Cebr, kul; îl ise Allah demektir. Mîkâ kul, îl ise Allah demektir. İsrâf kul, îl ise Allah demektir."

Taberânî, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da hasen senetle, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Cibrîl ile konuşurken göğün kenarı yarılınca Cibrîl küçülüp büzülüp ve yere yanaşmaya başladı. Bu sırada (ufuktan) bir melek gelip Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) önünde durdu ve:

“Ey Muhammed! Allah sana selam söylüyor ve kral peygamber ile kul peygamber olma arasında seni muhayyer bırakıyor" dedi. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) der ki:

“Cibrîl eliyle bana: «Tevâzû göster» diye işarette bulununca bana tavsiyede bulunduğunu anladım ve: «Kul peygamber olmayı tercih ederim» dedim. Melek semaya çıkınca ben Cibril'e: «Ey Cibril! Sana o meleğin kim olduğunu sormak istemiştim. Fakat senin halini görmem beni sormaktan alıkoydu. Bu gelen kimdir?» diye sordum. Cibrîl: «Bu, İsrafil'dir. Allah onu önündekileri yarattığı zaman yarattığı günden beri huzurunda ayaklarını kıpırdatmaz ve gözünü yukarıya kaldırmaz bir halde yarattı. Onun Rabbim ile arasında yetmiş nur vardır ki, onlardan herhangi bir nura yanaşsa mutlaka yanar. Levh-i Mahfuz onun önündedir. Allah, gökte veya yerde bir şey olmasını murat edince o Levh yükselir ve îsrâfil'in yüzüne vurur. İsrafil de ona bakar ve eğer (Allah'ın murad etiğini yapmak) benim işim ise bana emreder. Mikail'in işi ise ona emreder. Ölüm meleğinin işi ise ona emreder» dedi. O zaman ben: «Ey Cibril senin görevin nedir?» diye sorunca, Cibrîl: «Rüzgârlar ve ordular üzerine vazifeliyim» cevabını verdi. Ben: «Mikail'in görevi nedir?» diye sorunca, «Bitkiler ve yağmurlardan sorumludur» cevabını verdi. Ben: «Ölüm meleğinin görevi nedir?» diye sorunca, Cibrîl: «Ruhları almakla görevlidir» cevabını verdi. Sonra Cibrîl şöyle dedi:

“Ben İsrafil'in ancak kıyamet kopacağında ineceğini zannetmiştim, senin bende gördüğün hal ise ancak kıyametin kopmasından korktuğumdandır."

Taberânî, zayıf senetle, İbn Abbâs'tan, Allah'ın Resûlü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Size meleklerin en faziletlisini söyleyeyim mi? Meleklerin en faziletlisi Cibrîl, peygamberlerin en faziletlisi Âdem, günlerin en faziletlisi Cuma günü, ayların en faziletlisi Ramazan ayı, gecelerin en faziletlisi Kadir gecesi, kadınların en faziletlisi ise İmrân'ın kızı Meryem'dir."

Ebû Nuaym, el-Hilye'de, İkrime'den bildirir: Cibrîl der ki:

“Rabbim beni bir şeyi yapmak için gönderdiği zaman, vardığımda yapılması gereken şeyin takdirinin benden önce oraya yetişmiş olduğunu görüyorum."

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Mûsa b. Ebî Âişe:

“Bana bildirildiğine göre Cibrîl, sema ehlinin imamıdır" dedi.

Ebu'ş-Şeyh bildiriyor: Amr b. Murra der ki:

“Cibrîl, güneyden esen rüzgârlardan sorumludur."

Beyhakî, Şuabül-îman'da Sâbit'in şöyle dediğini bildirir: Bize bildirildiğine göre Allah, Cibril'i insanların ihtiyacıyla görevlendirmiştir. Mümin dua ettiği zaman Allah:

“Ey Cibrîl! Onun isteğini beklet. Çünkü onun dua etmesini seviyorum" buyurur. Kâfir dua ettiği zaman ise:

“Ey Cibrîl! Bunun ihtiyacını gider. Çünkü bunun dua etmesini sevmiyorum" buyurur.

İbn Ebî Şeybe, Sâbit'in tarikiyle Abdullah b. Ubeyd'in şöyle dediğini bildirir:

“Cibrîl, insanların ihtiyacını gidermekle görevlendirilmiştir. Mümin Rabinden bir şey istediği zaman Allah, kulun daha çok dua etmesini sevdiği için, Cibril'e:

“İhtiyacını hemen giderme!" buyurur. Kâfir istediği zaman ise duasından hoşlanmadığı için Cibril'e:

“Bunun ihtiyacını hemen ver!" buyurur.

Beyhakî, Sâbûnî, el-Mieteyn'de, Câbir b. Abdillah'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Cibrîl, kulların ihtiyacını karşılamakla görevlidir. Mümin dua ettiği zaman Allah: «Ey Cibrîl! Onun isteğini beklet. Çünkü onu ve sesini seviyorum» buyurur. Kâfir dua ettiği zaman ise: «Ey Cibrîl! Bunun ihtiyacını gider. Çünkü bunun ne kendisini ne de sesini sevmiyorum» buyurur."

Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Cibril'e:

“Seni gerçek sûretinle görmek isterdim" deyince, Cibrîl:

“Bunu (gerçekten) istiyor musun?" diye sordu. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Evet" karşılığını verince, Cibrîl:

“Falan gece Bakîul-Garkad'da buluşalım" dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanı gelince onunla buluşunca Cibrîl kanatlarından birini açtı ve gökyüzünü kapattı. Bir kanadının kapatmasıyla gökyüzü görünmez oldu.

Ahmed ve Ebu'ş-Şeyh, Hazret-i Âişe'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Cibril'i inerken gördüğümde, Doğu ile Batı arasını kapladığını gördüm. Üzerinde, yakut ve incilerle süslenmiş ipek bir elbise vardı."

Ebu'ş-Şeyh, Şureyh b. Ubeyd'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Miraca çıkarıldığı zaman Cibrîl'i gerçek sûretiyle, kanatları zeberced, yakut ve incilerle süslenmiş bir şekilde gördü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) der ki:

“İki gözünün arasının ufku kapattığını zannettim. Daha önce Cibrîl'i değişik süretlerde görüyordum. En fazla Dihyetu'l-Kelbî'nin süretinde görüyordum. Bazen onu kişinin dostunu kalburun arkasından gördüğü gibi görüyordum."

İbn Cerîr, Huzeyfe, İbn Cüreyc ve Katâde'den bildiriyor:

“Cibrîl'in incilerden oluşmuş çizginin bulunduğu iki kanadı vardır. Berrak dişli, güzel yüzlü, baş saçları ise inci gibidir. Teni kar gibi beyaz, ayakları ise yeşildir."

Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir:

“Cibrîl'in iki omuzu arasındaki mesafe, hızlı uçan bir kuşun beş yüz yılda aşacağı kadar bir mesafedir. "

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Vehb b. Münebih'e, Cibrîl'in şemaili sorulunca, iki omuzu arasındaki mesafenin bir kuşun yedi yüz yılda aşacağı kadar bir mesafe olduğunu söyledi.

İbn Sa'd ve Beyhakî, Delâil'de Ammâr b. Ebî Ammâr'dan bildirir: Hamza b. Abdilmuttalib:

“Ey Allah'ın Resûlü! Bana Cibrîl'i kendi süretinde göster" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Senin onu görmeye gücün yetmez" buyurdu. Hamza:

“Gücüm yeter, onu bana göster" deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Otur" buyurdu. Hamza oturunca, Cibrîl, Kâbe'de, müşriklerin tavaf ettiği zaman elbiselerini astığı bir direğe indi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Başını kaldır ve bak" buyurunca, Hamza başını biraz kaldırarak baktı ve Cibrîl'in ayağının zeberced gibi yeşil olduğunu görüp bayıldı.

İbnu'l-Mübârek, Zühd'de, İbn Şihâb'dan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Cibril'den, kendi suretiyle görünmesini isteyince, Cibrîl:

“Buna gücün yetmez" dedi; ama Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kendi sûretinle görünmeni istiyorum" karşılığını verdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) dolunayın olduğu bir gece Mescid'e çıkınca, Cibrîl kendi sûretiyle geldi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu görünce bayıldı, sonra kendine gelince Cibrîl onu bir eliyle göğsüne dayadığı, diğer elini de omzuna koydu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yaratılmışlardan hiçbir şeyin böyle olacağını düşünmemiştim" deyince Cibrîl şöyle karşılık verir:

“Ya bir de İsrâfîl'i görsen nasıl yaparsın? Onun on iki kanadı vardır ve biri Doğu'da, diğeri Batıda'dır. Arş ise omuzlarındadır. Buna rağmen bazen Allah'ın azameti karşısında o kadar küçülür ki, küçük bir kuş gibi olur ve Arş'ı da ancak O'nun azameti taşır."

İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhif te, Ebû Câfer'den bildirir:

“Ebû Bekr, Cibrîl'in Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile konuşmasını duyar, ama onu göremezdi."

Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Cibril'i gördüğüm zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana şöyle dedi:

“Peygamberler dışında, Cibrili kim gördüyse gözleri kör olmuştur. Sen gördün, ama senin de gözlerin ömrünün sonunda kör olacaktır" buyurdu.

Ebu'ş-Şeyh, Ebû Saîd'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Cennet'te öyle bir nehir vardır ki, Cibrîl ona her girip çıktığında silkelenince, Allah, dağılan her damla sudan bir melek yaratır."

Ebu'ş-Şeyh, Alâ b. Hârûn'dan bildirir:

“Cibrîl her gün bir defa Kevser nehrine batıp çıkar ve silkelenir. Silkelenirken düşen her damladan da bir melek yaratılır."

İbn Merdûye bildirir: İbn Abbâs, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Cibrîl bana, yakutlarla süslenmiş elbiseyle, kişinin dostunun yanına gelişi gibi gelir. Başı hâreli, saçları mercan gibi, teni kar gibi beyaz, güzel yüzlü berrak dişlidir. Üzerinde çizgiler halinde incilerle süslenmiş iki kemer, kanatları yeşil ve ayakları da yeşildir. Gerçek sûreti Doğu ile Batı arasını kaplar." Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Allah'ın Rûhu! Seni gerçek süretinle görmek istiyorum" deyince, Cibrîl gerçek sûretiyle göründü ve Doğu ile Batı arasını doldurdu.

Ebu'ş-Şeyh ve İbn Merdûye, Enes'ten bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Cibril'e:

“Rabbini görüyor musun?" diye sorunca, Cibrîl:

“Aramızda ateşten veya nurdan yetmiş perde vardır. Eğer bu perdelerin en alttakini görecek olsam yanardım" cevabını verdi.

Taberânî, İbn Merdûye ve Ebû Nuaym, el-Hilye'de zayıf isnâdla Ebû Hureyre'den bildiriyor: Yahudilerden bir kişi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek:

“Ey Allah'ın Resûlü! Allah ile yaratıkları arasında göklerden başka bir perde var mıdır?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle cevap verdi:

"Evet, Onunla Arş'ın etrafında olan melekler arasında nurdan yetmiş, ateşten yetmiş, karanlıktan yetmiş, kalın atlastan yetmiş, ince ipekten yetmiş, beyaz inciden yetmiş, kırmızı inciden yetmiş, sarı inciden yetmiş, yeşil inciden yetmiş, ışıktan yetmiş, kardan yetmiş, sudan yetmiş, doludan yetmiş ve Allah'ın bildirmediği azametinden de yetmiş perde vardır." Adam:

“Bana, Allah'a en yakın olan meleği bildir" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ona en yakın melek, İsrafil'dir. Sonra Cibrîl, Sonra Mîkâîl, sonra ölüm meleğidir" buyurdu.

Ahmed, Zühd'de, Ebû İmrân el-Cevnî'den bildiriyor: Kendisine bildirildiğine göre Cibrîl ağlayarak Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince:

“Neden ağlıyorsun?" diye sordu. Cibrîl:

“Neden ağlamayayım ki? Vallahi! Allah ateşi yarattığı zamandan bu yana, Ona isyan ederimde beni ateşe atar korkusuyla gözyaşım hiç kurumadı" cevabını verdi.

Ahmed, Zühd'de, Rabâh'tan bildiriyor: Bana ulaştığına göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Cibril'e:

“Ne zaman bana geldiysen kaşlarının çatılmış olduğunu görüyorum" deyince Cibrîl:

“Cehennem yaratıldığı zamandan bu yana hiç gülmedim" karşılığını verdi.

Ahmed, Müsned'de ve Ebu'ş-Şeyh'in, Enes'ten bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Cibril'e:

“Neden Mîkâîl'in güldüğünü hiç göremiyorum?" diye sorunca, Cibrîl:

“Mîkâîl, ateş yaratıldığı zamandan bu yana gümedi" cevabını verdi.

Ebu'ş-Şeyh, Abdulaziz b. Ebî Revvâd'dan bildirir: Yüce Allah, ağlamakta olan Cibrîl ve Mîkâîl'e bakıp:

“Benim, sizi ateşten kurtardığımı bildiğiniz halde neden ağlıyorsunuz?" diye sorunca, "Ey Rabbimiz! Azabından emin değiliz" karşılığını verdiler. Allah:

“İşte böyle yapınız. Allah'ın azabından ancak ziyana uğrayan kişi emin olur" buyurdu.

Ebu'ş-Şeyh, Leys'in tarikiyle, Hâlid'den, o da Saîd'den bildiriyor:

“İsrâfîl sema ehlinin müezzinidir. Gece on iki, gündüz on iki saat ezan okur. Her saat başında bir ezan okur ve ezanını, insanlar ve cinler dışında, yedi gök ve yedi kat yerdekiler duyar. Sonra meleklerin en büyüğü gelip onlara namaz kıldırır. Bize bildirildiğine göre Mîkâîl, Beytu'l-Ma'mûr'da onlara imamlık yapar."

Hakîm et-Tirmizî, Zeyd b. Rufey'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) misvak kullanırken yanına Cibrîl ve Mîkâîl girince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) misvakı Cibril'e uzattı. Cibrîl:

“Büyükten başla" dedi. Tirmizî der ki:

“Yani Mîkâîl daha büyüktür, misvakı önce ona ver."

Ebu'ş-Şeyh, İkrime b. Hâlid'den bildirir: Bir adam Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yaratılmışlardan hangisi Allah katında daha üstündür?" diye sorunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bilmiyorum" cevabını verdi. Cibrîl gelince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Cibril! Yaratılmışlardan hangisi Allah katında daha üstündür?" diye sordu. Cibrîl:

“Bilmiyorum" deyip semaya çıkıp indi ve şöyle dedi:

“Allah katında en üstün olanlar: Cibrîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve ölüm meleğidir. Cibrîl, savaşlardan ve peygamberlerden sorumludur. Mîkâîl, düşen her damladan, biten ve düşen her yapraktan sorumludur. Ölüm meleği karada veya denizde olan her kulun canını almakla sorumludur. İsrâfîl ise Allah'ın, diğer meleklerle arasındaki emînidir."

Ebu'ş-Şeyh'in, Câbir b. Abdilah'tan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yaratılmışlardan Allah'a en yakın olanlar, Cibril, Mîkâîl ve israfil'dir. Bunlarla Allah arasındaki mesafe de elli bin yıllık mesafedir. Cibril, sağında, Mîkâîl solunda, İsrâfîl ise ikisinin arasındadır."

Ebu'ş-Şeyh, Hâlid b. Ebî İmrân'dan bildirir: Cibrîl, Allah'ın resullerine gönderdiği eminidir. Mîkâîl, insanların yapmış olduğu amellerin yazılı olduğu kitaplardan sorumludur. İsrâfîl ise teşrifatçı gibidir.

Saîd b. Mansûr, Ahmed, İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhifte, Ebu'ş-Şeyh, el- Azame'de, Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Ebû Saîd el-Hudrî'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“İsrâfîl, Sûr'dan sorumludur. Cebrâil (Yüce Allah'ın) sağında, Mîkâîl ise solundadır." Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Cebrâîl derken (.....) harfinden sonra hemzeyi de söylemiştir. Mîkâîl'i de hemzeli söylemiştir.

Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Vehb (b. Münebbih) der ki: Yüce Allah'a en yakın melek Cibrîl, sonra Mîkâîl'dir. Allah bir kulu güzel ameliyle zikredip:

“Falan oğlu falan olan kulum Benim için şöyle amel yaptı. Selamım üzerine olsun" buyurur. O zaman Mîkâîl, Cibrîl'e:

“Rabbimiz ne buyurdu?" diye sorar. Cibrîl:

“Falan oğlu falan güzel ameliyle zikredildi ve Allah ona selam etti. Allah'ın selamı o kişinin üzerine olsun" cevabını verir. Sonra Mikail sema ehlinin hepsine:

“Rabbimiz ne buyurdu?" diye sorar. Onlar da:

“Falan oğlu falan güzel ameliyle zikredildi ve Allah ona selam etti. Allah'ın selamı o kişinin üzerine olsun" cevabını verir. Bu durum bütün semalarda yeryüzüne kadar böyle devam eder. Allah bir kulu kötü ameliyle zikredip:

“Falan oğlu falan olan kulum Bana şöyle şöyle isyan etti. Lanetim onun üzerine olsun" buyurur. Sonra Mîkâîl, Cibril'e:

“Rabbimiz ne buyurdu?" diye sorar. Cibril:

“Falan oğlu falanı en kötü ameliyle zikretti. Allah'ın laneti bu kişinin üzerine olsun" der. Mikâîl aynı şekilde bütün semalarda bu soruyu sorar ve bütün semalardakiler bu kişiye lanet ederler. Bu, yeryüzüne inene kadar böyle devam eder."

Hâkim, Ebû Saîd'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Gökyüzündeki vezirlerim Cibrîl ve Mîkâîl'dir. Yeryüzündeki vezirlerim ise Ebû Bekr ve Ömerdir. "

Bezzâr ve Taberânî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Allah beni dört vezirle desteklemiştir. Bunların ikisi sema ehlinden olan Cibrîl ve Mikail, ikisi de yeryüzünden olan Ebû Bekr ve Ömer'dir. "

Taberânî, hasen isnâdla Ümmü Seleme'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Semada, biri şiddetle diğeri yumuşaklışka emreden iki melek vardır ve ikisi de isabet etmektedir." İbrâhîm(-i Nehaî) de buna benzer bir rivâyette der ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) :

“Benim de biri yumuşaklıkla diğeri şiddetle emreden iki dostum vardır ve ikisi de isabet etmiştir" buyurup Hazret-i Ebû Bekr ve Ömer'i zikretti.

Bezzâr, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Abdullah b. Amr'dan bildirir: Büyük bir topluluk Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Ey Allah'ın Resûlü! Ebû Bekr, iyiliklerin Allah'tan, kötülüklerin ise kullardan olduğunu, Ömer ise, iyiliklerin de kötülüklerin de Allah'tan olduğunu iddia edince, bir kısım insan birini başka bir grup öbürünü destekledi" deyince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Aranızda, İsrâfil'in, Cibrîl ve Mîkâîl arasında hüküm verdiği gibi hüküm vereceğim. Mîkâîl, Ebû Bekr'in, Cibril ise Ömer'in görüşünü savununca, Cibrîl, Mîkâil'e: «Biz sema halkı ihtilafa düştüğümüzde yer halkı da ihtilafa düşer. İsrâfîl'e gidelim aramızda o hüküm versin» dedi ve İsrâfîl'e gidip muhakeme oldular. İsrafil: «Hayrın da şerrin de, acının da tatlının da Allah'tan olduğuna hükmetti» dedi." Sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Ebû Bekr! Eğer Allah kendisine isyan edilmesini istemese îblis'i yaratmazdı" buyurunca, Ebû Bekr:

“Allah ve Resûlü doğru söylüyor" dedi.

Hâkim, İbn Melîh'ten, o da babasından bildiriyor: İbn Melîh'in babası sabah namazının iki rekatını Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber ona yakın bir yerde kıldı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kısa iki rekat namaz kıldı ve namaz kılarken:

“Ey Cibril'in, Mîkâîl'in, İsrafil'in ve Muhammed'in Rabbi olan Allahım! Cehennem ateşinden sana sığınırım" duasını üç defa söyledi.

Ahmed, Zühd'de, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) başı Hazret-i Âişe'nin kucağındayken kendinden geçince, Hazret-i Âişe başını meshedip şifa bulması için dua etmeye başladı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendine gelince:

“Hayır, ben Refiku'l-A'lâ'ya (Yüce Allah'a), Cibril'e, Mîkâîl'e ve İsrafil'e kavuşmayı diliyorum" buyurdu.

99

Bkz. Ayet:101

100

Bkz. Ayet:101

101

"And olsun kî, sana apaçık âyetler indirdik. Onları sadece yoldan çıkmışlar inkar eder. Onlar, her ne zaman bir ahidde bulunmuşlarsa içlerinden bir takımı onu bozmamış mıdır? Zaten onların çoğu inanmazlar. Yanlarındakini doğrulayan bir Peygamber, Allah katından onlara gelince Kitap verilenlerden bir takımı, bilmiyorlarmış gibi, Allah'ın Kitabı nı arkalarına attılar."

İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: İbn Sûriyâ Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Muhammed! Sen bize bildiğimiz birşey getirmedin. Allah sana apaçık bir âyet (mucize) indirmedi ki o âyet sebebiyle biz de sana uyalım" deyince, Allah:

“And olsun ki, sana apaçık âyetler indirdik. Onları sadece yoldan çıkmışlar inkar eder"' âyetini indirdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), gönderilip onlardan misak alındığı ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında onlara ahit olunan şey zikredildiği zaman Mâlik b. es-Sayf:

“Vallahi! Bizim Kitabımızda bizden ne Muhammed'e iman etmek diye bir söz alınmıştır, ne de başka her hangi bir söz" deyince, "Onlar, her ne zaman bir ahidde bulunmuşlarsa içlerinden bir takımı onu bozmamış mıdır? Zaten onların çoğu inanmazlar" âyeti nazil oldu.

İbn Cerîr, Dahhâk'ın tarikiyle bildirir: İbn Abbâs, "And olsun ki, sana apaçık âyetler indirdik. Onları sadece yoldan çıkmışlar inkar eder" âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:

“Sen onlara âyetleri sabah akşam durmadan okuyor ve kendilerine âyetleri bildiriyorsun. Hâlbuki onlara göre sen okumayı bilmeyen bir ümmi olmana rağmen kitaplarında bulunan şeyleri kendilerine bildiriyorsun. Bunda onlar için ibret ve haklı olduğuna delil, eğer anlasalar, onlar için de hüccet vardır."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, âyetteki (.....) kelimesini (.....) şeklinde okumuştur.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Cüreyc, "...Allah'ın Kitabı'nı arkalarına attılar" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Yeryüzünde yaptıkları bütün ahidleri bozdular. Bu gün ahid verseler, yarın bu ahidlerini bozarlar. Abdullah, bu âyeti (.....) şeklinde okumuştur."

İbn Cerîr, Süddî'nin, "Yanlarındakini doğrulayan bir Peygamber, Allah katından onlara gelince Kitap verilenlerden bir takımı, bilmiyorlarmış gibi,

Allah'ın Kitabı'nı arkalarına attılar" âyeti hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Hazret-i Muhammed gönderildiği zaman ona Tevrat'la itiraz ettiler. Kur'ân ve Tevrat birbirine uyunca, sanki Tevrat'ta Hazret-i Muhammed'in gönderileceği ve ona uyup tasdik etmeleri gerektiği bildirilmemiş gibi Tevrât'ı bir kenara attılar ve Âsaf'in kitabı ile Hârut ve Mârût'un sihir kitabını aldılar."

102

"Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların (ve şeytan tıynetlî insanların) uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre girmedi. Fakat şeytanlar, insanlara sihri ve (özellikle de) Babil'deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe ilham edilen (sihr)i öğretmek suretiyle küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek, «Biz ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz. (Sihri caiz görüp de) sakın küfre girme» demedikçe, kimseye (sihir) öğretmiyorlardı. Böylece (insanlar) onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah'ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi. (Onlar böyle yaparak) kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın alanın âhirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!"

Süfyân b. Uyeyne, Saîd b. Mansûr, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim bildiriyor: İbn Abbâs der ki: Şeytanlar, gökyüzünden gizlice meleklerin konuştuklarını dinler ve duydukları bir söze bin yalan katarak anlatırlardı. Bu sözler insanların hoşuna gider ve bu sözleri kitap haline getirirlerdi. Allah bu kitapları Süleyman b. Dâvud'a (aleyhisselam) gösterdi ve Süleyman bu kitapları alıp tahtının altına gömdü. Süleyman vefat edince Şeytan yolda durup:

“Sizlere, Süleyman'ın kendisiyle sizlere hükmettiği ve hiç kimsede bulunmayan hazineyi göstereyim mi?" dedi. İnsanlar:

“Evet" deyip hazineyi çıkardıklarında hazinenin sihir kitapları olduğunu gördüler ve herkes bu kitapların bir nüshasını çıkardı. Bunun üzerine Allah, Süleyman'ın, söylediklerinden berî olduğunu ve sihirle alakası olmadığını bidiren:

“Şeytanların Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi, ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir olmuşlardı. Babil'de, melek denilen Harut ve Marut'a bir şey indirilmemişti. Bu ikisi «Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkar etme» demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Halbuki bu ikisinden, koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. And olsun ki, onu satın alanın âhiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi!"' âyetini indirdi.'

Nesâî ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Âsaf, Hazret-i Süleyman'ın katibiydi ve İsm-i Â'zam'ı biliyordu. Yazdığı her şeyi Süleyman'ın emriyle yazıp, tahtının altına gömüyordu. Süleyman vefat ettiği zaman Şeytanlar bu kitapları oradan çıkarıp her satır arasına sihir ve küfrü gerektiren şeyleri yazdılar ve:

“Süleyman bunlarla amel ediyordu" dediler. Bunun üzerine cahiller Hazret-i Süleyman'ı tekfir edip ona sövdüler. Âlimler ise hiçbirşey yapmadılar. Yüce Allah, "Şeytanların Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi, ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir olmuşlardı. Babil'de, melek denilen Harut ve Marut'a bir şey indirilmemişti. Bu ikisi «Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkar etme» demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi.

Halbuki bu ikisinden, koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. And olsun ki, onu satın alanın âhiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi!" âyetini indirinceye kadar cahiller Hazret-i Süleyman'a sövmeye devam ettiler.

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Hazret-i Süleyman'ın mülkü gidince, cinlerden ve insanlardan çok kalabalık bir topluluk irtidad edip nefsanî isteklerine tâbi oldular. Hazret-i Süleyman'a mülkü tekrar verilince ve insanlar dinlerine tekrar dönünce, Hazret-i Süleyman ellerindeki kitapları alıp tahtının altına gömdü. Hazret-i Süleyman vefat edince, insanlar ve cinler bu kitapları ele geçirip:

“Bu, Yüce Allah'ın Süleyman'a gönderdiği ve onun da bizden gizlediği kitaptır" diyerek kitaptakileri bir din haline getirdiler. Bu konuyla ilgili olarak Allah:

“Şeytanların Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi, ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir olmuşlardı. Babil'de, melek denilen Harut ve Marut'a bir şey indirilmemişti. Bu ikisi «Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkar etme» demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Halbuki bu ikisinden, koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. And olsun ki, onu satın alanın âhiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi!" âyetini indirdi. Şeytanların okumuş oldukları şeylerden kasıt: Şeytanın insanlara vesveseyle sevdirdiği çalgılar oyun ve Allah'ı zikretmekten alıkoyan her şeydir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle der: Hazret-i Süleyman tuvalete gireceği zaman veya hanımlarından birisiyle beraber olacağı zaman, yüzüğünü hanımı Cerâde'ye verirdi. Allah, Süleymân'ı imtihana tâbi tutacağı zaman, Süleyman yüzüğünü hanımına verdi ve Şeytan Cerâde'ye, Süleyman'ın suretinde gelip:

“Yüzüğümü ver" dedi ve yüzüğü alıp taktı.

Şeytan yüzüğü takınca şeytanlar cinler ve insanlar ona boyun eğdi. Süleyman, Cerâde'ye gelip:

“Yüzüğümü ver" deyince, Cerâde:

“Yalan söylüyorsun. Sen Süleyman değilsin" karşılığını verdi. O zaman Süleyman bunun bir imtihan olduğunu anladı. Şeytanların serbest kaldığı günlerde içinde sihir ve küfür olan kitaplar yazdılar ve Süleyman'ın tahtının altına gömdüler. Sonra onları çıkarıp insanlara okuyarak:

“Süleyman insanlara bu kitaplarla hükmediyordu" deyince, insanlar Hazret-i Süleyman'ı inkar edip tekfir ettiler. Bu Hazret-i Muhammed gönderilip:

“Şeytanların Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi, ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir olmuşlardı..."' âyeti nazil oluncaya kadar böyle devam etti.

İbn Cerîr, Şehr b. Havşeb'in şöyle dediğini bildirir: Yahudiler:

“Muhammed'e bakın, hakkı batıl ile karıştırıyor. Süleyman'ı peygamberler arasında sayıyor. O rüzgarlara binen bir sihirbazdı" deyince Allah:

“Şeytanların Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi, ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir olmuşlardı. Babil'de, melek denilen Harut ve Marut'a bir şey indirilmemişti. Bu ikisi «Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkar etme» demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Halbuki bu ikisinden, koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. And olsun ki, onu satın alanın âhiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi!" âyetini indirdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'den bildirir: Yahudiler bir müddet Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Tevrat'tan sorular sordular. Ne zaman bir soru sorsalar, Allah o konuda âyet indiriyordu ve bundan dolayı Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara galip geliyordu. Yahudiler bunu görünce:

“Bu, bize indirilen kitabı bizden daha iyi biliyor" dediler. Yahudiler, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sihirle ilgili sorup onunla mücadeleye kalkışınca, Allah:

“Şeytanların Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi, ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir olmuşlardı. Babil'de, melek denilen Harut ve Marut'a bir şey indirilmemişti. Bu ikisi «Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkar etme» demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Halbuki bu ikisinden, koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. And olsun ki, onu satın alanın âhiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi!'" âyetini indirdi. Şeytanlar bir kitaba sihir kehanet ve benzeri şeyler yazmışlar ve onu Süleyman'ın oturduğu tahtın altına gömmüşlerdi. Süleyman, gaybı bilmezdi. Süleyman vefat edince şeytanlar bu sihri çıkardılar ve onunla insanları aldatarak:

“Bu, Süleyman'ın, kıskançlığından dolayı insanlardan gizlediği bir ilimdir" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Yahudilere bunu anlatınca zelil ve delilleri çürümüş bir şekilde onun yanından çıktılar.

Saîd b. Mansûr, Husayf'tan bildiriyor: Hazret-i Süleyman, bir bitki bittiği zaman:

“Sen hangi hastalığın ilacısın?" diye sorar, bitki de:

“Falan hastalığın ilacıyım" derdi. Harnup (keçiboynuzu) ağacı bitip, Hazret-i Süleyman:

“Sen ne için bittin?" diye sorunca, harnup ağacı:

“Mescidini bozmak" için cevabını verdi. Fazla geçmeden Hazret-i Süleyman vefat edince şeytanlar bir kitap yazdılar ve Hazret-i Süleyman'ın mabedine koyup:

“Biz, sizlere Süleyman'ın neyle tedavi ettiğini gösteririz" dediler. Gidip o kitabı çıkarınca içinde sihir ve efsun olduğunu gördüler. Bu konuda Yüce Allah:

“Şeytanların Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi, ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir olmuşlardı. Babil'de, melek denilen Harut ve Marut'a bir şey indirilmemişti. Bu ikisi «Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkar etme» demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Halbuki bu ikisinden, koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. And olsun ki, onu satın alanın âhiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi!" âyetini indirdi. Bu âyet, Ubey'in kıraatinde, (.....) şeklindedir. Hârût ve Mârût onlara yedi defa (büyü yapmak suretiyle) inkara düşmemelerini söylüyor, eğer kişi buna rağmen öğrenmekte ısrar ediyorsa ona sihri öğretiyorlardı. Bu kişi sihri öğrenince içinden semaya doğru bir nur çıkardı. Aynı zamanda bildiği doğrular da kendisinden çıkıp giderdi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ebû Miclez der ki: Hazret-i Süleyman, her canlıdan bir söz almıştı, bir adam, yakalandığı zaman o söz sorulur ve sonra bırakılırdı. İnsanlar alınan bu söze (muska) yazmayı ve sihri ekleyip:

“Süleyman'ın yaptığı şey buydu" dediler. Bunun için Allah, bu konuda:

“Oysa Süleyman kafir değildi, ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir olmuşlardı" buyurmaktadır.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, bu âyetteki (.....) kelimesinin, tâbi olmak manasında olduğunu söyledi.

İbn Cerîr, Atâ'nın, (.....) âyetini açıklarken:

“Bize göre bundan, Şeytanların konuştuğu şeyler kastedilmiştir" dediğini bildirir.

İbn Cerîr bildiriyor: İbn Cüreyc, (.....) sözünden kasıt, Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurduklarıdır" demiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde (.....) sözünü açıklarken şöyle dedi: Bu şey, Süleyman'ın kendi görüşüyle ve rızasıyla yapılmadı. Bu, şeytanların, Hazret-i Süleyman'ın rızası dışında yaptıkları bir şeydir. Âyette belirtilen sihir iki türlüdür: Şeytanların öğrettiği sihir ve Hârût ile Mârût'un öğrettiği sihir.

İbn Cerîr, Süddî'nin (.....) âyeti hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Bu, kendisiyle mücadele ettikleri başka bir sihir şeklidir. Melekler kendi aralarında konuşurken insanlar (şeytanlar aracılığıyla) bu sözü öğrenip onlarla sihir yaparlardı."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:

“Sihir, şeytanların öğrettikleridir. Hârût ile Mârût ise erkekle hanımını birbirinden ayırmayı öğretiyordu."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, (.....) âyeti hakkında, "İki meleğe indirilen şey, erkekle hanımını arasını ayıracak (büyüleri içeren) şeylerdi" dedi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın (.....) âyetini açıklarken, "Allah, Hârût ve Mârût'a sihir indirmemişti" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hazret-i Ali, Hârût ve Mârût'un, gökyüzünün meleklerinden iki melek olduğunu söyledi.

İbn Merdûye başka bir kanalla Hazret-i Ali'den bunu merfu olarak nakletmiştir.

İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Abdurrahman b. Ebzâ, bu âyeti (.....) şeklinde okumuştur.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Dahhâk, bu âyeti, (.....) şeklinde okumuş ve:

“Bunlar Bâbil halkından iki kafir(kral)dı" demiştir.

Buhârî, Tarih'te ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs (.....) âyetini açıklarken:

“Buradaki iki melekten maksat, Cibrîl ve Mîkâîl'dir. Bâbil'de Hârût ve Mârût insanlara sihri öğretiyorlardı" dediğini bildirir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Atâ, (.....) âyetini açıklarken "Cibrîl ve Mîkâîl'e indirilen sihir kastedilmiştir" dedi.

Bâbil

Ebû Dâvûd, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Sünen'de, Hazret-i Ali'nin şöyle dediğini bildirir:

“Sevdiğim Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Bâbil toprağında namaz kılmamı yasakladı ve oranın lanetlenmiş olduğunu söyledi."

Dîneverî, el-Mücâlese'de ve İbn Asâkir, Ganem b. Sâlim'den -ki hadis uydurmakla itham edilmiştir- Enes b. Mâlik'in şöyle dediğini bildirir: Allah insanları Bâbil'de toplayacağı zaman onlara doğudan, batıdan, kıbleden ve denizden rüzgar gönderip onları Bâbil'de topladı. İnsanlar toplanıp neden burada bir araya getirildiklerin sebebini öğrenmeye çalışırken bir münadi:

“Batıyı sağına, doğuyu soluna alıp yüzünü Kâbeye çevirene sema ehlinin sözleri verilecek" diye seslendi. Bunun üzerine Ya'rub b. Kahtân kalkınca, kendisine:

“Ey Ya'rub b. Kahtân b. Hûd! Sen o'sun" denildi. İlk Arapça konuşan kişi bu şahıstır. Münadi insanlar yetmiş iki dili konuşan fırkalara ayrılıncaya kadar:

“Şunu yapana şu verilecek" diye seslenmeye devam etti. Sonunda bütün diller dağıtılınca oraya Bâbil adı verildi. O zaman konuşulan dil, Bâbilceydi. O zaman, hayır ve şer melekleri, hayâ ve iman melekleri, sıhhat ve bedbahtlık melekleri, zenginlik melekleri, şeref melekleri, yiğitlik melekleri, katılık melekleri, cehalet melekleri, savaş melekleri ve kötülük melekleri inip Irak'a varınca, birbirlerine, "Artık birbirinizden ayrılın!" dediler. İman meleği:

“Ben, Medine ve Mekke'de ikamet edeceğim" deyince, Hayâ meleği:

“Ben de seninle beraberim" dedi. Bedbahtlık meleği:

“Ben çöllerde ikamet edeceğim" deyince, sıhhat meleği:

“Ben de seninle beraberim" dedi. Katılık meleği:

“Ben Mağrib'de ikamet edeceğim" deyince, Cahillik meleği:

“Ben de seninle beraberim" dedi. Savaş meleği:

“Ben Şam'da ikamet edeceğim" deyince, kötülük meleği:

“Ben de seninle beraberim" dedi. Zenginlik meleği:

“Ben burada (Irak'ta) ikamet edeceğim" deyince, yiğitlik meleği:

“Ben de seninleyim" dedi. Şeref meleği:

“Ben de sizinleyim" deyip Irak'ta ikamet edince, zenginlik, yiğitlik ve şeref melekleri Irak'ta ikamet ettiler.

İbn Asâkir, aralarında meçhul olanların da bulunduğu bir isnâdla Hazret-i Âişe'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Allah dört şeyi yarattı ve onun peşinden dört şeyi de yarattı: Kuraklığı yarattı ve peşinden zühdü yaratıp Hicaz'da ikamet etirdi. İffeti yarattı ve peşinden gafleti yaratıp Yemen'de ikamet etirdi. Rızkı yarattı, peşinden veba hastalığını yaratıp Şam'da ikamet ettirdi. Fücûr'u yarattı, peşinden parayı yaratıp Irak'ta ikamet ettirdi."

İbn Asâkir, Süleymân b. Yesâr'dan bildiriyor: Ömer b. el-Hattâb, Ka'bu'l- Ahbâr'a yazarak:

“Bana menzillerden birini beğen" diye yazınca, Ka'b şöyle cevap yazdı:

“Her şey bir araya geldiği zaman, cömertlik:

“Ben Yemen'i istiyorum" deyince güzel ahlak:

“Ben de seninleyim" dedi. Katılık:

“Ben Hicaz'ı istiyorum" deyince, fakirlik:

“Ben de seninleyim" dedi. Kötülük:

“Ben Şam'ı istiyorum" deyince, savaş:

“Ben de seninleyim" dedi. İlim:

“Ben Irak'ı istiyorum" deyince, akıl:

“Ben de seninleyim" dedi. Zenginlik:

“Ben Mısır'ı istiyorum" deyince, zillet:

“Ben de seninleyim" dedi. Ey müminlerin emiri! Bunlardan birini seç." Mektup Ömer'e ulaşınca:

“O zaman Irak'ı tercih ederim" dedi.

İbn Asâkir, Hakîm b. Câbir'den bildirir: Bana ulaştığına göre İslam:

“Ben, Şam diyarına gideceğim" deyince, ölüm:

“Ben de seninleyim" dedi. Mülk:

“Ben Irak'a gideceğim" deyince, kati:

“Ben de seninleyim" dedi. Açlık:

“Ben Mağrib'e gideceğim" deyince, sıhhat:

“Ben de seninleyim" dedi.

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Dağfel der ki: Mal:

“Ben Irak'ta ikamet edeceğim" deyince, ihanet:

“Ben de seninle ikamet edeceğim" dedi. İtaat:

“Ben Şam'da ikamet edeceğim" deyince, katılık:

“Ben de seninle ikamet edeceğim" dedi. Yiğitlik:

“Ben Hicaz'da ikamet edeceğim" deyince, fakirlik:

“Ben de seninleyim" dedi.

Hârût ve Mârût

Daha önce, İbn Abbâs'ın rivâyetinden, Hazret-i Âdem'in kıssası geçmişti. Diğer hadisleri şimdi sunacağız:

Suneyd, İbn Cerîr ve Hatîb, Tarih'te bildirir: Nâfi der ki: İbn Ömer ile bir seferdeyken gecenin sonunda iki veya üç defa:

“Ey Nâfi! Bak bakalım, kızıl yıldız doğmuş mu?" diye sordu. Ben her defasında:

“Hayır" dedim ve sonuncuda:

“Doğdu" cevabını verdim. İbn Ömer, ona:

“Ne ehlen ve sehlen, ne de merhaba" deyince, ben, "Sübhânallah, bu, Allah'ın emrine boyun eğen, itaatkâr bir yıldızdan başka bir şey değildir" dedim. İbn Ömer şöyle karşılık verdi: Ben sana, Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) duyduğumu söyledim. O, şöyle buyurdu :

“Melekler:

“Ey Rabbımız, Sen Âdemoğullarının günah ve suçlarına karşı nasıl böyle sabırlı davranıyorsun?" diye sorunca, Allah:

“Ben, onları imtihan ettim, sizi ise rahat bıraktım" cevabını verdi. Melekler:

“Biz âdemoğlunun yerinde olsaydık sana hiç isyan etmezdik" deyince, Allah:

“Öyleyse, içinizden iki melek seçin" buyurdu. Onlar iki adayı seçmekte zorluk çekmediler. Hârût ve Mârût'u aralarından seçtiler. Allah, Hârût ve Mârût'a Şabek'i verdi." (İbn Ömer der ki: Ben, "Şebak nedir?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Şehvettir" cevabını verdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle devam etti:

“Yanlarına Zühre denilen bir kadın geldi ve onlar bu kadını sevdiler. İkisi de birbirinden kadına olan hislerini gizliyordu. Sonra birisi diğerine:

“Benim kalbime düşen şey senin kalbine de düştü mü?" diye sorunca, diğeri:

“Evet" dedi ve ikisi de gidip kadını istediler. Kadın:

“Bana, onunla gökyüzüne çıkıp indiğiniz sözü öğretmedikçe sizinle birlikte olmam" deyince, ikisi de bunu kabul etmediler. Sonra aynı şeyi bir defa daha teklif ettiklerinde kadın aynı şartı ileri sürüp kabul etmedi. Bunun üzerine onlar kadının istediğini ona öğrettiler. Kadın bu sözleri söyleyip gökyüzüne yükselince Allah onu bir yıldıza çevirdi ve Hârüt ile Mârüt'un da kanatlarını kesti. Hârüt ve Mârût, Allah'tan bağışlanma dileyince onları:

“İsterseniz sizi eski halinize çevireyim, buna karşılık kıyamet günü size azab ederim. Eğer bunu istemezseniz size dünyada azab ederim ve kıyamet günü eski halinize çeviririm" buyurarak muhayyer bırakınca, biri diğerine:

“Dünya azabı biter ve yok olur" dedi ve dünya azabını tercih ettiler. Allah, onlara Bâbil'e gitmelerini vahyetti ve Bâbil'de yok oldular. Onlar yerle gök arasında, kıyamet gününe kadar azab görecektir. "

Saîd b. Mansûr, Mücâhid'den bildiriyor: İbn Ömer ile bir seferdeyken, bana:

“Şu yıldıza bak, çıktığında beni uyandır" dedi. Yıldız çıkıp onu uyandırdığımda, doğrulup oturdu ve yıldıza bakıp ona ağır bir şekilde sövmeye başladı. Ben:

“Allah sana merhamet etsin ey Abdurrahman'ın babası! Dinleyip itaat eden bir yıldıza neden sövüyorsun?" diye sorunca, "Bu yıldız, İsrailoğulları arasında yaşamış bir azgındı. İki melek uğradıkları akibete bunun sebebiyle uğradılar" cevabını verdi.

Beyhakî, Şuabül-îman'da, Mûsa b. Cübeyr'den, Mûsa b. Ukbe'den, Sâlim'den,

İbn Ömer'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

"Melekler dünyaya bakıp Ademoğullarının isyan ettiğini görünce:

“Ey Rabbimiz! Bunlar ne kadar cahil. Bunlar Senin azametin konusunda ne kadar az bilgi sahibi!" deyince, Allah:

“Eğer onların yerinde olsaydınız, sizler de isyan ederdiniz" buyurdu. Melekler:

“Biz, Seni hamdinle tesbih edip takdis ederken bu nasıl olur?" diye sorunca, Allah:

“İçinizden iki melek seçiniz" buyurdu. Melekler, Hârüt ve Mârüt'u seçtiler ve bu iki melek yeryüzüne indirilip Âdemoğlunda bulunan nefsani arzular bunlara da verildi. Sonra karşılarına bir kadın çıkarınca, bunlar dayanamayıp onunla birlikte olup günah işlediler. Yüce Allah, Hârüt ile Mârüt'a:

“Dünya veya âhiret azabından birini seçin" buyurunca, birbirlerine bakıp, birisi:

“Ne dersin? Sen seç" dedi. Diğeri:

“Dünya azabı biter, ama âhiret azabı bitmez" dedi ve dünya azabını tercih ettiler. Bu ikisi, Yüce Allah'ın (.....) ayetinde zikrettiği meleklerdir. "

Abdürrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ, el- Ukûbât'ta, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Şuabu'l- îman'da, Sevrî—Mûsa b. Ukbe—Sâlim—İbn Ömer kanalıyla Ka'b'dan bildirir: Melekler, Âdemoğlunun amellerini ve işledikleri günahları zikredince, meleklere:

“Eğer siz onların yerinde olsaydınız, aynı günahları işlerdiniz. Aranızdan iki kişi seçiniz" denildi. Melekler Hârût ve Mârût'u seçince, ikisine:

“Ben Âdemoğularına peygamberler gönderiyorum. Benimle sizin aranızda ise peygamber olmayacaktır. Yeryüzüne ininiz, orada Bana hiçbir şeyi ortak koşmayınız, zina yapmayınız, içki içmeyiniz" denildi. Ka'b der ki: Vallahi, daha aynı gün akşam olmadan kendilerine yasaklanan bütün günahları işlediler.

Hâkim, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: İbn Ömer:

“Kızıl yıldız çıktı mı?" diye sorardı ve onu görünce:

“Ne ehlen ve sehlen, ne de merhaba" deyip şöyle devam ederdi:

“Meleklerden olan Hârût ve Mârût, Allah'tan kendilerini yeryüzüne indirmesini istedi. Yeryüzüne indiklerinde ikisi de insanlar arasında hüküm vermeye başladılar. Akşam olduğu zaman ise bazı kelimeleri söyleyip tekrar semaya çıkarlardı. Kendilerine, insanların en güzellerinden bir kadın musallat edilip şehvet te verildi. Hârût ile Mârût, kadına karşı nefislerinde bir arzu duymaya başladıkları için onun davasını erteliyorlardı. Kadının davasını bekletmeleri üzerine kadın onlarla anlaşıp anlaştıkları zamanda onlarla buluştu ve: «Bana, semaya çıkarken söylediğiniz kelimeleri öğretin» dedi ve onlar da bu kelimeleri kendisine öğretince, kadın bunları söyleyip semaya çıktı. Kadının şekli değiştirilip gördüğünüz kızıl yıldız şekline dönüştü. Akşam olup semaya çıkmak için o sözleri söylediler, ama çıkamadılar. Kendilerine: «İster âhiret azabını tercih edin, isterseniz, kıyamet kopup Allah'ın huzuruna çıkıncaya kadar sürecek dünya azabını tercih ediniz. Allah'ın huzuruna varınca da ister size azab eder, ister merhamet edip affeder» denildi.

Birbirlerine baktılar ve biri: «Bir milyon kat daha fazla da olsa dünya azabını tercih ederiz» dedi. Hârût ve Mârût, kıyamet gününe kadar azab görmektedirler."

İshâk b. Râhûye, Abd b. Humeyd, İbn Ebi'd-Dünyâ, el-Ukûbât'ta, İbn Cerîr, Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de ve Hâkim bildiriyor: Ali b. Ebî Tâlib der ki: Zühre'ye, Araplar, Zühre derken, Acemler, Enâhîz derlerdi. İki melek yeryüzünde insanlar arasındaki davalara bakıyorlardı. Meleklerden ikisi de, diğerinden habersiz Zühre'yi istiyordu. Biri, diğerine:

“Kardeşim, içimde olan bir şeyi sana anlatmak istiyorum. Benim içimden geçen, senin de içinden geçmiş olabilir" dedi ve bu konuda aynı duyguyu paylaştıklarını anladılar. Kadın onlara:

“Onları söyleyerek semaya çıktığınız ve indiğiniz kelimeleri bana söyler misiniz?" deyince, onlar:

“Allah'ın İsm-i Â'zamıyla" cevabını verdiler. Kadın:

“Bu ismi bana öğretmeden size istediğinizi vermem" deyince, biri diğerine:

“İsmi ona öğret" dedi; ama öbürü:

“Öğretecek olursak Allah'ın şiddetli azabı karşısında ne yaparız?!" karşılığını verdi. Diğeri:

“Allah'ın rahmetinin genişliğini ümit ederiz" deyince İsm-i Â'zamı kadına öğrettiler. Kadın bu ismi söyleyip semaya uçunca semadaki bir melek onu görerek korktu ve başını eğdi. O melek hala başı eğik durumdadır. Allah o kadını Zühre yıldızına çevirdi.

İbn Râhûye ve İbn Merdûye, Hazret-i Ali'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Allah Zühre'ye (yıldızına) lanet etsin. Hârût ve Mârût'u fitneye düşüren odur."

Abd b. Humeyd ve Hâkim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir:

“Zühre yıldızı, kavmi içinde Bîzuht adında bir kadındı."

Abdürrezzâk ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“İki meleği fitneye düşürmesi sebebiyle meshedilen (sûreti dönüştürülen) kadın şu kızıl yıldız olan Zühre yıldızıdır."

İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildiriyor: Bir yolculukta Abdulah b. Ömer'in yanında konaklamıştım. Bir gece hizmetçisine dedi ki: Kızıl yıldızın çıkıp çıkmadığına bak. Ona ne merhaba, ne de ehlen ve sehlen. Allah onu yaşatmasın, çünkü o iki meleğin arkadaşıdır. Melekler demişlerdi ki:

“Ey Rabbimiz, haram yere kan akıtan, senin yasaklarını çiğneyen ve yeryüzünde fesâd çıkaran günahkârları niçin hâlâ bırakıyorsun?" Allah:

“Ben onları imtihan ediyorum. Eğer onları imtihan ettiğim gibi sizi de imtihan etseydim onların yaptıklarının aynısını siz de yapardınız" buyurdu. Onlar:

“Hayır" dediler. Bunun üzerine Allah:

“En hayırlılarınızdan iki kişiyi seçin" buyurdu. Onlar da Hârût ve Mârût'u seçtiler. Allah onlara:

“Ben sizi yeryüzüne indireceğim, şirk koşmamak, zina etmemek ve hiyânet etmemek üzere sizden söz alacağım" buyurdu. Hârût ve Mârût yeryüzüne indirildiler ve üzerlerine de kadın sevgisi indirildi. Allah, Zühre'yi güzel bir kadın şeklinde onlar için yeryüzüne indirdi. Zühre onlara görününce, onu elde etmek istediler; ama o:

“Ben öyle bir dinin mensubuyum ki, ancak o dine bağlı olanlar bana yaklaşabilirler" dedi. Hârût ve Mârût:

“Senin dinin nedir?" diye sorunca, Zühre:

“Mecusîliktir" cevabını verdi. Onlar:

“Şirk mi! böyle bir şeye biz yaklaşamayız" dediler. Zühre, Allah'ın dilediği sürece onlardan uzak kaldıktan sonra bir daha karşılarına çıkınca yine onunla beraber olmak istediler, Zühre yine:

“İstediğiniz gibi olsun, ama benim bir kocam var. Onun bu durumu bilmesinden ve rezil olmaktan korkarım. Eğer dinimi kabul ederseniz ve sizinle beraber beni de semaya çıkarırsanız dediğinizi kabul ederim" dedi. Bunun üzerine onun dinini kabul ettiler ve onunla birlikte olduktan sonra beraberlerinde semaya çıkardılar. Zühre semaya çıkınca onlardan çekilip alındı ve Hârût ile Mârût'un da kanatları kesilip korku içinde, ağlayarak ve pişman bir şekilde yeryüzüne düştüler. Yeryüzünde iki Cuma arasında Allah'a dua eden bir peygamber vardı ve Cuma günü duasına icabet edilirdi. Hârût ve Mârût:

“Falana gitsek te tövbemizin kabulü için dua etse" deyip peygamberin yanına gittiler. Peygamber:

“Allah size merhamet etsin. Yeryüzü halkından olan bir kişi gökyüzü halkı için neler isteyebilir ki!" deyince onlar:

“Biz imtihan olunduk" karşılığını verdiler. Peygamber:

“Cuma günü yanıma geliniz" deyince, Cuma günü geldiler. Peygamber:

“Sizinle ilgili duama icabet edilmedi. İkinci Cuma tekrar geliniz" deyince, ikinci Cuma geldiler. Peygamber:

“Dilediğinizi seçin. Dünyada bağışlanıp âhirette azaba uğramakla, dünyada azaba uğrayıp kıyamet günü Allah'ın hükmüne razı olmak arasında tercihte bulunun" dedi. Birisi:

“Dünyadan az bir zaman geçmiştir" deyince, diğeri:

“Yazıklar olsun sana! İlkinde sana uydum, şimdi sen bana uy. Sonu olan azab, sonsuz azab gibi değildir. Kıyamet günü Allah'ın vereceği hükme razı olalım" karşılığını verdi. Diğeri:

“Bize azab etmesinden korkuyorum" deyince, öbürü:

“Hayır. Eğer Allah dünya azabını âhiret azabına tercih ettiğimizi bilirse, bize iki defa azab etmez" dedi ve Dünya azabını tercih ettiler. Bunun üzerine demirden bir çıkrıkla içi ateş dolu bir kuyuya baş aşağı indirildiler.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, İbn Abbâs'tan bildiriyor: İnsanlar, Âdem'den sonra düştükleri isyan ve küfür üzerine melekler:

“Ey Rabbimiz! Sana ibadet ve itaat etsinler diye yarattığın bu âlem günah işleme, küfür, adam öldürme, haram yeme, zina, hırsızlık ve içki içme gibi isyanlara düştüler" deyip insanlara beddua etmeye ve mazur görmemeye başladılar. Meleklere:

“Aranızda en faziletli olan iki meleği seçiniz. Onlara emirler verip bazı şeyleri yasaklayacağım" denilipte, melekler, Hârût ve Mârût'u seçince, ikisi de yeryüzüne indirildi ve onlara insanlarda olan nefsani arzular verildi. Allah onlara, kendisine ibadet etmelerini, hiç bir şeyi ortak koşmamalarını, haksız yere hiçbir cana kıymamalarını, haram yememelerini, zina yapmamalarını, çalmamalarını ve içki içmemelerini emretti. Bir müddet insanların davalarında adaletle hükmettiler. Bu olay Hazret-i İdrîs zamanında vaki olmuştur. O zaman kadınlar arasında, Zühre yıldızının diğer yıldızlardan daha güzel olması gibi güzel olan bir kadın vardı. Hârût ve Mârût bu kadına gidip onunla konuştular ve beraber olmak istediklerini söylediler, ancak kadın, kendisine boyun eğmeleri ve dinine girmeleri şartıyla tekliflerini kabul edeceğini söyledi. Ona hangi dinden olduğunu sorunca, kadın bir put çıkarıp:

“Buna tapıyorum" dedi. Onlar:

“Biz buna ibadet etmeyiz" deyip gittiler. Bir müddet sonra tekrar gelip onunla beraber olmak istediklerini söylediler. Kadın daha önce söylediklerini tekrarlayınca, yine gittiler ve bir müddet sonra tekrar gelip onunla beraber olmak istediklerini söylediler. Kadın, onların puta tapmayı kabul etmeyeceklerini görünce:

“Şu üç şeyden birini seçin. Ya bu puta ibadet edin veya şu canı öldürün, ya da içki için" dedi. Onlar içkiyi içince sarhoş oldular ve kadınla beraber oldular. Sonra öldürmelerini istediği kişinin bunu insanlara anlatmasından korkarak onu öldürdüler. Sarhoşlukları gidipte düştükleri hatayı anlayınca semaya çıkmayı istediler ama çıkamadılar. Semayla aralarına bir engel konuldu ve semayla aralarındaki perde kaldırılıp meleklerin kendilerini görmesi sağlandı. Melekler, Hârût ve Mârût'un yaptıklarını görünce çok şaşırdılar ve gaybde olanın daha az korktuğunu anlayıp yeryüzündekiler için bağışlanma dilemeye başladılar. Bu konuda, "...Melekler Rablerini överek tesbih eder ve yeryüzünde bulunanlar...'" âyeti nazil oldu. Hârût ve Mârût'a:

“Dünya azabı ile âhiret azabından birini tercih ediniz" denilince, "Dünya azabı biter ve sonu vardır; ama âhiret azabı kesilmez" deyip dünya azabını tercih ettiler. Bunun üzerine Bâbil'e getirildiler ve (şimdi) orada azaba uğramaktalar.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Sema ehli, yeryüzündekilere bakıp onların günah işlediklerini görünce:

“Ey Rabbimiz! Yeryüzü halkı günah işliyorlar" dediler. Yüce Allah:

“Sizler benimlesiniz. Onlar ise Beni görmüyorlar" buyurdu ve meleklere:

“Aranızdan üç kişiyi seçiniz" denildi. Melekler, yeryüzüne inip insanlar arasında hüküm vermek üzere üç kişiyi seçtiler ve kendilerine insanda olan nefsani arzular verildi. Bu üç kişiye, içki içmemeleri, kimseyi öldürmemeleri, zina yapmamaları ve puta secde etmemeleri emredildi. İçlerinden biri inmemek için izin isteyince kendisine izin verildi ve iki kişi yeryüzüne indi. İndiklerinde yanlarına insanların en güzellerinden, Ehânîz adında bir kadın geldi. İkisi de kadını arzuladılar ve evine gidip onunla olmak istediklerini söylediler. Kadın:

“İçki içmeden, komşumu öldürmeden ve putuma secde etmeden olmaz" deyince, ikisi:

“Secde etmeyiz" dedikten sonra içki içtiler, sonra kadının komşusunu öldürdüler ve puta secde ettiler. Gökyüzü ahalisi onların bu halini gördüler. Kadın onlara:

“Semaya çıkmak için söylediğiniz o-kelimeyi bana öğretiniz" deyince, kadına bu kelimeyi öğrettiler ve kadın bu kelimeyi söyleyip semaya çıkınca kor ateşe çevrildi. İşte bu kor ateşi Zühre yıldızıdır. İki meleği ise Süleymmân b. Dâvud çağırıp dünya azabı veya âhiret azabı arasından birini tercih etmelerini söyledi. Onlar dünya azabını tercih ettiler ve bu iki melek hâla yerle gök arasında asılı durmaktadır.

İbn Cerîr, Ebû Osmân en-Nehdî' kanalıyla, İbn Mes'ûd ile ve İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“İnsanlar çoğalıp günah işleyince melekler, yeryüzü ve dağlar onlara beddua edip:

“Ey Rabbimiz! Onlara mühlet verme!” dediler. Allah meleklere:

“Ben, sizin kalbinizden şehvet ve şeytanı çıkarmışım, eğer siz de insanlar gibi bırakılsaydınız aynı şeyi yapardınız” diye vahyedince melekler, içlerinden eğer böyle bir şeyle karşılaşsalar günah işlemeyeceklerini geçirdiler. Bunun üzerine Allah onlara:

“En hayırlılarınızdan iki melek seçiniz” buyurdu. Melekler, Hârût ve Mârût’u seçtiler ve bu iki melek yeryüzüne indirildi. Karşılarına Zühre yıldızı, Fârisilerden, Bîzuht adında bir kadın suretinde çıkarıldı ve Hârût ve Mârût onunla ilişkiye girmek sûretiyle günah işlediler. İman edenler için istiğfar eden melekler Hârût ve Mârût’un bu günahını görünce yeryüzündeki herkes için istiğfar etmeye başladılar. Hârût ve Mârût, dünya azabı veya âhiret azabı arasından birini tercih etmeleri söylenince, dünya azabını tercih ettiler.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Zührî’den, Ubeydullah b. Abdillah'ın, bu âyet hakkında şöyle dediğini bildirir:

“Meleklerden ikisi insanların davalarına bakmak için yeryüzüne indirildiler. Bunun sebebi de, meleklerin, insanların verdiği hükümle alay etmesidir. Bir kadın bu iki meleğe hüküm vermeleri için bir davayla gelince onun aleyhinde hüküm verdiler. Sonra semaya çıkmak istediklerinde çıkmaları engellendi ve dünya azabı veya âhiret azabı arasından birini tercih etmeleri söylenince, dünya azabını tercih ettiler.”

Saîd b. Mansûr, Husayf’tan bildirir: Mücâhid’le beraberken yanımıza Kureyşten bir adam uğradı. Mücâhid, adama:

“Bize, babandan duyduğun bir şey anlat” deyince, Kureyşli şöyle anlattı: Babamın söylediğime göre Melekler insanların amellerine ve işledikleri günahlara bakıp -ki melekler, insanların amellerini görebiliyordu- birbirlerine:

“Âdemoğullarına bakınız nasıl da şöyle şöyle ameller yapıyor. Allah’a karşı ne kadar cüretkârlar!” deyip insanları ayıplamaya başladılar. Yüce Allah meleklere:

“Âdemoğulları hakkında söylediklerinizi duydum. Yeryüzüne indirmek ve onlara isanlara verdiğim şehveti vermek için aranızdan iki melek seçiniz” buyurunca, melekler Hârût ile Mârût’u seçtiler ve:

“Ey Rabbimiz! Bu ikisi gibisi aramızda yoktur” dediler. Hârût ve Mârût yeryüzüne indirilip kendilerine insana verilen nefsanî arzular verildi. Sonra Zühre yıldızı kendilerine bir kadın sûretinde gösterildi ve onu gördüklerinde nefislerine hâkim olamayıp onunla ilişkiye girdiler. Semaya çıkmak istediklerinde ise çıkamadılar ve yanlarına bir melek gelip:

“İşlediniz günahı işlediniz. Dünya azabı veya âhiret azabından birini tercih ediniz” dedi, biri, diğerine:

“Sen ne dersin?” diye sorunca, öbürü:

“Benim için dünyada azaba uğramak, sonra bir daha azaba uğramak, âhirette bir saat azaba uğramaktan daha sevimlidir” dedi. Şimdi bu iki melek zincirlerle asılmışlar ve insanlara imtihan vesilesi yapılmışlardır.

İbn Cerîr’in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Allah, meleklerin, insanların amellerini görmeleri için semayı açınca, melekler insanların günah işlediklerini gördüler ve:

“Ey Rabbimiz! Bunlar, kendi elinle yarattığın, melekleri kendilerine secde ettirdiğin ve her şeyin ismini öğrettiğin Âdemoğullarıdır ve günah işliyorlar” dediler. Yüce Allah:

“Eğer siz onların yerinde olsaydınız aynı günahları işlerdiniz” buyurunca melekler:

“Seni tesbih ederiz. Biz böyle bir şey yapmayız” karşılığını verdiler. Bunun üzerine yeryüzüne indirilmeleri için iki melek seçmeleri istendi ve melekler Hârût ile Mârût’u seçtiler. Hârût ve Mârût yeryüzüne indirildiler ve Allah’a ortak koşmalaları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri, içki içmeleleri, haksız yere kimseyi öldürmemeleri emredilip bunun dışında bazı şeyler helal kılındı. Bütün güzelliğin yarısı kendisine verilen Bîzuht adında bir kadın karşılarına çıkınca onu gördüler ve beraber olmak istediler. Kadın:

“Allah’a ortak koşmadan, içki içmeden, bir canı öldürmeden ve şu puta secde etmeden isteğinizi kabul etmem” deyince, ikisi:

“Biz Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayız” dediler. Meleklerden biri diğerine:

“Kadının yana geri dön” dedi ve döndüğünde kadın bu sefer:

“İçki içmezseniz isteğinizi kabul etmem” dedi. Melekler içkiyi içip sarhoş oldular, yanlarına bir dilenci girince onu öldürdüler. Kadınla ilişkiye girdiklerinde Allah, semayı meleklere açtı ve melekler Hârût ve Mârût’un yaptıklarını görüp:

“Seni tesbih ederiz. Sen en iyi bilensin” dediler. Allah, Süleyman b. Dâvud’a, Hârût ile Mârût'u, dünya ve âhiret azabı arasında tercihte bulunmalarını vahyedince, dünya azabını tercih ettiler. Bunun üzerine Horasan develeri gibi ökçelerinden boyunlarına bağlandılar ve Bâbil’e atıldılar.

İbn Ebi'd-Dünyâ, Zemmu'd-Dünyâ'da ve Beyhakî, Şuabül-îman'da, Ebu'd- Derdâ'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Dünyadan sakınınız. Çünkü onun sihri, Hârût ve Mârût'tan daha tesirlidir."

Hatîb, er-Ruvât an Mâlik'te, İbn Ömer'den, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kardeşim İsa (akyhisselam) şöyle dedi:

“Ey havariler! Dünya'nın sizi büyülemesinden sakının. Vallahi, onun sihri Hârût ve Mârût'tan daha tesirlidir. Bilin ki, dünya arkasını dönmüş gitmekte, âhiret ise gelmektedir ve her ikisinin de çocukları vardır. Sizler, dünyanın değil, âhiretin çocukları olunuz. Bugün amel vardır, ama hesap yoktur. Yarın ise hesap vardır, ama amel yoktur."

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'da, Abdullah b. Busr el-Mâzinî'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Dünyadan sakının. Canım elinde olana yemin ederim ki onun sihri, Hârût ve Mârût'tan (kinden bile) daha tesirlidir. "

İbn Cerîr, Rabî'den bildirir: İnsanlar, Hazret-i Âdem'den sonra günah işleyip Allah'ı inkar edince semadaki melekler:

“Ey Rabbimiz! Sen insanoğlunu, Sana ibadet etsinler ve taatte bulunsunlar diye yarattın; ama onlar küfrü gerektiren ameller işlediler, haram olan cana kıydılar, haram yediler, hırsızlık yaptılar ve içki içtiler" diyerek, insanları mazur görmeyip onlara beddua etmeye başladılar. Bunun üzerine meleklere:

“Aranızdan iki melek seçin, onlara emirlerimi ve yasaklarımı bildireyim" denilince, melekler, Hârüt ve Mârût'u seçtiler ve bu iki melek yeryüzüne indirildi. Kendilerine, insana verilen nefsanî arzular verildi, Allah'a ibadet etmeleri, Ona hiçbir şeyi ortak koşmamaları emredilip, Allah'ın haram kıldığı canı öldürmeleri, haram yemeleri, hırsızlık yapmaları, zina yapmaları ve içki içmeleri yasaklandı. Bir müddet yeryüzünde insanların davalarında adaletle hâkimlik yaptılar. Bu olay Hazret-i İdrîs (aleyhisselam) zamanında olmuştur. O zaman, Zühre yıldızının diğer yıldızlardan daha güzel olması gibi diğer kadınlardan daha güzel olan bir kadın vardı. Bu kadın, Hârût ve Mârût'a gelince, onlar kadınla edalı bir şekilde konuşup kendisiyle birlikte olmak istediler. Kadın, kendi dinine girmedikleri müddetçe kabul etmeyeceğini söyleyince, ona hangi dinden olduğunu sordular. Kadın bir put çıkararak:

“Ben buna tapıyorum" cevabını verince, onlar:

“Biz buna tapmayız" diyerek bir müddet kadından uzak durdular, sonra tekrar gelip onunla edalı bir şekilde konuşarak kendisiyle birlikte olmak istediklerini söylediler. Kadın:

“Benim dinimi kabul etmezseniz olmaz" karşılığını verince, onlar:

“Biz senin dinini kabul etmeyiz" dediler. Kadın, onların puta tapmayacaklarını anlayınca:

“Şu üç şeyden birini tercih ediniz: Ya puta taparsınız veya birini öldürürsünüz ya da şu içkiyi içersiniz" dedi. Onlar:

“Bunların hepsini yapamayız; ama bunların en hafifi içki içmektir" dediler ve kadın onlara içkiyi içirdi. Sarhoş olduklarında kadınla birlikte oldular ve bu sırada bir kişi yanlarından geçip onları görünce gördüklerini başkalarına anlatmasından korkarak onu öldürdüler. Sarhoşlukları gidip ayıldıkları zaman düştükleri hatayı anladılar ve semaya çıkmak istediler, ama çıkamadılar. Sema ehliyle Hârût ve Mârût arasındaki perde açılıp melekler onları görünce, gaybde olanın huşusunun daha az olacağını anladılar ve yeryüzündekiler için istiğfar etmeye başladılar. Hârût ve Mârût işledikleri günahtan sonra kendilerine:

“Dünya veya âhiret azaplarından birini tercih ediniz" denildi. Onlar:

“Dünya azabı bitip gider, ama âhiret azabı bitmez" deyip dünya azabını tercih ettiler ve Bâbil'e atıldılar. Şimdi orada azap görmekteler.

İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Hârût ve Mârût yeryüzüne indirildikleri zaman, yanlarına sihir öğrenmek için geleni bundan şiddetle nehyediyor ve:

“...Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkar etme..."diyorlardı. Onlar, hayrı ve şerri, küfür ile imanı biliyorlardı. Sihrin küfürden olduğunu biliyorlardı. Yanlarına sihir öğrenmek için gelene:

“Falan yere git" diyorlardı. Adam, Hârût ve Mârût'un tarif ettiği yere gidince de şeytan kendisine sihir öğretiyordu. Sihri öğrenen bu kişiden iman nuru çıkıyor, bu kişi nurun semaya doğru yükseldiğini görüyordu.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de bildiriyor: Hazret-i Âişe der ki: Dûmetü'l-Cendel halkından bir kadın Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından sonra geldi ve içine sürüklendiği bizzat kendisinin yapmadığı bir sihir hakkında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile konuşmak istediğini söyleyerek şöyle anlattı:

Kocamın yanımda olmadığı bir zamanda yanıma bir kadın gelince, ben kocamla ilgili kadına dert yandım. Kadın:

“Eğer dediklerimi yaparsan ben onu sana getiririm" dedi ve gece olunca yanıma iki siyah köpekle geldi. Köpeklerden birine o, birine ben bindik ve kendimizi Bâbil'de bulduk. Orada iki adamın ayaklarından asılmış olduğunu gördüm. Adamlar bana:

“Neden geldin?" diye sorunca, ben:

“Sihir öğrenmek için geldim" cevabını verdim. Onlar bana:

“Bizler ancak bir imtihan vasıtasıyız, inkâra düşme, geri dön" dediler; ama ben ısrar ettim ve:

“Hayır dönmüyorum" dedim. Bunun üzerine bana:

“Git şu tandıra idrarını yap" dediler. Tandıra gittim, fakat korktum bir şey yapmadan onların yanına döndüm. Bana "Yaptın mı?" diye sordular. Ben de "Evet" cevabını verince, bana:

“Bir şey gördün mü?" diye sordular. Ben:

“Hayır bir şey görmedim" karşılığını verince, Onlar:

“O halde sen idrarını yapmamışsın, dön memleketine git, inkara düşme" dediler. Ben dönmeyi kabul etmeyince:

“Git o tandıra idrarını yap" dediler. Ben yine gittim, korkumdan bir şey yapamadım ve geri döndüm. Onlar sorduklarında da "Yaptım" diye cevap verdim. Onlar bana:

“Bir şey gördün mü?" diye sorunca yine "Hayır" cevabını verdim. Onlar yine bana "O zaman idrarını yapmamışsın. Memleketine dön. İnkârcılığa düşme. Zira sen daha işin basındasın" dediler. Ben yine dönmeyi kabul etmeyince, onlar:

“Git şu tandıra idrarını yap" dediler. Bu defa gidip oraya idrarımı yapınca, yüzüne demirden yaşmak çekmiş olan bir süvarinin içimden çıkıp göğe doğru yükseldiğini sonra gökte kaybolduğunu gördüm. O iki kişinin yanına dönüp:

“Dediğinizi yaptım" deyince, bana:

“Ne gördün?" diye sordular. Ben:

“Yüzüne demirden yaşmak çekmiş olan bir süvarinin içimden çıkıp göğe doğru yükseldiğini sonra gökte kaybolduğunu gördüm" cevabını verince, onlar:

“Şimdi doğru söyledin. Bu senin imanındı. Senden çıkıp gitti. Şimdi git" dediler. Ben dönüp ihtiyar kadına:

“Vallahi, ben bir şey anlamadım. O iki adam da bana bir şey söylemedi" deyince, kadın:

“Evet, söylediler. İstediğin her şey artık olacak. Şu buğdayları al ve ek" karşılığını verdi. Ben buğdayları ekip, onlara:

“Bitin!" deyince, buğdaylar bittiler. "Biçilin" deyince biçildiler, "Tanelere ayrılmış haline gelin!" deyince ise tanelere ayrıldılar. "Kuruyun!" dediğimde kumdular, sonra "Un haline gelin!" dedim, un haline geldiler, sonra "Pişin!" deyince ekmek haline geldiler. İstediğim her şeyin olduğunu gördüğümde pişman oldum. Vallahi, ey müminlerin annesi! Ben şimdiye kadar (sihir namına) hiçbir şey yapmadım. Şimdiden sonra da asla yapmayacağım." Hazret-i Âişe, sahabeden birçoğuna bu meseleyi sorup kadının durumunu (hükmünü) öğrenmek istedi, ama hiç biri ona bir şey diyemedi. Sadece İbn Abbâs veya yanında olan biri:

“Eğer baban sağ olsaydı bunun cevabını verirdi" dedi.

İbnu'l-Münzir, Evzâî tarikiyle Hârûn b. Riâb'dan bildiriyor: Abdulmelik b. Mervân'ın yanına girdim, yanında yastığa yaslanmış bir adamın olduğunu gördüm. O adam için:

“Bu, Hârût ve Mârût ile karşılaşmıştır" dediler. Ben:

“Bu mu?" diye sorunca, "Evet" cevabını verdiler. Bunun üzerine adama:

“Allah sana merhamet etsin, bize onlardan bahset" deyince, adam gözyaşlarına hâkim olamayarak şöyle anlattı: Küçük bir çocuktum, o zaman babam vefat etmişti, annem bana ihtiyacım olan parayı veriyor, ben bu parayı harcayıp israf ediyordum. Annem bana parayı nereye harcadığımı sormuyordu. Bu halim böyle devam edip ben de büyüyünce, bu parayı annemin nereden elde ettiğini öğrenmek istedim ve bir gün:

“Bu parayı nereden elde ettin?" diye sordum. Annem:

“Ye ve nereden geldiğini sorma. Böylesi senin için daha hayırlıdır" cevabını verince ben öğrenmek için İsrar ettim. Bunun üzerine annem beni içinde çok para olan bir eve soktu ve şöyle dedi:

“Ey oğul! Ye ve nereden geldiğini sorma. Böylesi senin için daha hayırlıdır" dedi. Ben ısrar edince şöyle dedi:

Baban sihirbazdı ve bu parayı sihir sayesinde toplamıştır." Ben maldan harcayabildiğimi harcadım ve bir müddet geçtikten sonra:

“Bu para yakında biter. Benim sihir öğrenmem ve babamın yaptığı gibi mal toplamam gerekir" deyip anneme:

“Babamın yakın dostu kimdi?" diye sordum. Annem:

“Falan kişidir" deyip başka bir bölgede olan birini söyledi. Adamın yanına gidip selam verince, adam:

“Sen kimsin?" diye sordu. Ben:

“Dostun olan falanın oğluyum" cevabını verince, adam:

“Hoş geldin, geliş sebebin nedir? Baban sana, hiç kimseye muhtaç olmayacağın kadar para bıraktı" dedi. Ben:

“Sihir öğrenmek için geldim" deyince, adam:

“Ey oğul! Onu öğrenme, çünkü sihirde hayır yoktur" karşılığını verdi. Ben:

“Mutlaka öğreneceğim" deyince adam ısrar edip öğrenmekten vazgeçmem için uğraştı, ama ben öğrenmekte ısrar ettim. Bunun üzerine adam:

“Eğer öğrenmeden geri dönmeyi kabul etmiyorsan şimdi git, falan gün yanıma gel" dedi. Adamın dediği zaman ve yerde onunla buluşunca adam Allah'ın adını vererek bundan vazgeçmem için yine ısrar etmeye başladı ve:

“Sihir öğrenmekten vazgeç, çünkü bunda hayır yoktur" dedi. Benim öğrenmekte kararlı olduğumu görünce:

“Seni bir yere sokacağım. Sakın orada Allah'ı anma" deyip beni yerin altında bir dehlize soktu. Üç yüzden fazla merdiven inmeme rağmen gün ışığını hala görüyordum. Dehlizin dibine varınca Hârût ve Mârût'un, zincirlerle havada asılı olduklarını gördüm. Gözleri kalkan gibi, başları ise -(ravi der ki: şu an aklımda olmayan bir şeyi zikreti- gibiydi. İkisinin de kanatları vardı. Onlara bakıp:

“Lâ ilahe illallah" deyince, bir saat kanatlarını kuvvetli bir şekilde çırpıp feryad ettiler ve sustular. Sonra bir daha:

“Lâ ilahe illallah" deyince, aynı şeyi yaptılar. Üçüncü defa:

“Lâ ilahe illallah" deyince yine aynı şeyi yaptılar. Sonra onlar da ben de sustum ve bana bakıp:

“Sen insan mısın?" dediler. Ben:

“Evet" cevabını verip:

“Neden Allah'ı zikrettiğim zaman böyle yaptınız?" diye sonunca:

“Çünkü Arş'ın altından çıktığımız zamandan bu yana bu ismi duymadık" cevabını verip:

“Sen, kimin ümmetindensin?" diye sordular. Ben:

“Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetindenim" cevabını verince, onlar:

“O, gönderildi mi?" diye sordular. Ben:

“Evet" karşılığını verince, onlar:

“Onun ümmeti bir kişi etrafında mı toplandılar, yoksa ihtilafa mı düştüler?" diye sordular. Ben:

“Bir kişinin etrafında toplandılar" cevabını verince, buna üzüldüler ve:

“Araları nasıl?" diye sordular. Ben:

“Araları kötü" deyince sevinerek:

“Binalar, Taberiyye gölüne kadar ulaştı mı?" diye sordular. Ben:

“Hayır" cevabını verince üzüldüler ve sustular. Onlara:

“İnsanların, bir kişi etrafında toplandığını söylediğimde üzülmenizin sebebi nedir?" diye sorunca:

“İnsanlar, bir kişinin etrafında toplandığı müddetçe kıyamet saati yaklaşmamış demektir" cevabını verdiler. Ben:

“İnsanların arasının kötü olduğunu söylediğimde neden sevindiniz?" diye sorunca:

“Kıyamet saatinin yaklaşmış olmasını ümid ettik" cevabını verdiler. Ben:

“Binaların, Taberiyye gölüne ulaşmadığını söylediğimde neden üzüldünüz?" diye sorunca:

“Çünkü binalar Taberiyye gölüne ulaşmadan kıyamet kopmaz" cevabını verdiler. Ben:

“Bana nasihatte bulunun" deyince:

“Eğer yapabilirsen uyuma, çünkü iç ciddidir" dediler.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Mücâhid der ki: Hârût ve Mârût'un olayı şöyledir: Melekler, insanlara peygamberler, kitaplar ve deliller gelmesine rağmen zulmetmelerinden dolayı hayrete düşünce Yüce Allah onlara şöyle buyurdu:

“Aranızdan, insanlar arasında hüküm vermeleri için yeryüzüne indireceğim iki melek seçiniz." Melekler, Hârût ve Mârût'u seçtiler ve Allah onları yeryüzüne indireceği zaman:

“İnsanların, kendilerine peygamber ve kitaplar gelmesine, size ise bunlar gelmemesine rağmen, insanların yaptıkları zulüm ve isyanlara hayret mi ettiniz. Şunları yapın, şunları ise yapmayın" buyurup iki meleğe bazı şeyleri yasakladı, bazılarını ise emretti. Hârût ve Mârût kendilerine emir ve yasaklar bildirildikten sonra yeryüzüne indiklerinde, yeryüzünde onlardan daha çok Allah'a itaat eden yoktu. Gündüz insanlar arasında adaletle hüküm veriyorlar, akşam olduğunda ise semaya meleklerin yanına çıkıyorlardı. Bu durum, Zühre yıldızının, en güzel kadın sûretinde yanlarına, davasına bakmaları için gelinceye kadar böyle devam etti. Zühre yıldızının aleyhinde hüküm verdikten sonra Zühre yıldızı kalkınca ikisi de onu arzuladılar ve biri diğerine:

“Benim hissettiğimi sen de hissettin mi?" diye sordu. Öbürü:

“Evet" cevabını verince, ona haber gönderip:

“Gel de senin lehinde hüküm verelim" dediler. Zühre döndüğünde lehine hüküm verdiler ve:

“Yanımıza gel" dediler. Yanlarına gidince de avretlerini açıp ona gösterdiler. Hârût ve Mârût'un nefsanî arzuları insanların nefsanî arzuları gibi değildi. Kadını elde edip onunla birlikte olunca Zühre yıldızı uçup olduğu yere döndü. Akşam olduğunda semaya çıkmak istedikleri zaman azarlandılar ve kanatları kendilerini semaya çıkaramadı. İnsanlardan bir kişiden yardım istemek için gittiler ve:

“Bizim için Rabbine dua et" dediler. Adam:

“Yeryüzü ehlinden olan biri sema ehlinden olanlara nasıl şefaatçi olur?" karşılığını verince, onlar:

“Rabbinin, seni semada hayırla zikrettiğini duyduk" dediler. Bunun üzerine adam kendilerine belirli bir günde dua edeceğini söyledi ve o gün dua edince adamın duasına icabet edildi. Hârût ve Mârût, dünya azabı ve âhiret azabından birini tercih etmekte serbest bırakılınca, biri diğerine bakıp:

“Allah'ın, âhiretteki azabının şiddetli ve devamlı olduğunu biliyoruz" dedi. Diğeri:

“Evet, dünyadaki azabın yedi kat olmasını âhiret azabına tercih ederiz" dedi. Bunun üzerine Bâbil'e gitmeleri emredildi ve şu an oradadırlar. İddia edildiğine göre şimdi onlar, iki büklüm şeklinde demirle asılmışlar ve kanatlarını çırpıp duruyorlar.

Zübeyr b. Bekkâr, el-Muvaffakiyyât'ta, İbn Merdûye ve Deylemî, Hazret-i Ali'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) meshedilmişler (sûretleri döndürülenler) sorulduğunda, şöyle buyurdu:

“Meshedilmişler on üçtür: Fil, ayı, domuz, maymun, yılan balığı, kertenkele, yarasa, akrep, larva, örümcek, tavşan, Süheyl yıldızı ve Zühre yıldızıdır." "Ey Allah'ın Resûlü! Bunlar neden meshedildi?" diye sorulunca ise şöyle cevap verdi:

“Fil, Lût kavminden zorba bir adamdı ve yeryüzünde yaş veya kuru hiçbir şey bırakmıyordu. Ayı, dişiydi ve erkekleri kendisiyle zina için çağırırdı. Domuz, Hazret-i İsa'dan (aleyhisselam) sofra indirmesini isteyen Hıristiyanlardandır. Yılan balığı, erkekleri hanımına çağıran bir deyyustu. Kertenkele, hacıların eşyalarını çalan bir bedeviydi. Yarasa, ağaçlardan meyve çalan biriydi. Akreb, herkesin aleyhinde konuşurdu ve kimse dilinden kurtulamazdı. Larva, dostları birbirinden ayırmak için uğraşan koğucuydu. Örümcek, kocasına sihir yapan bir kadındı. Tavşan hayızdan sonra gusledip temizlenmeyen bir kadındı. Süheyl yıldızı, Yemen'de vergi tahsildarıydı. Zühre yıldızı, Hârût ve Mârût'un imtihan edildiği, İsrailoğulları kralarından birinin kızıydı. "

Taberânî, M. el-Evsat'ta, zayıf senetle, Ömer b. el-Hattâb'dan şöyle bildirir: Cibrîl, gelmesi alışılmadık olan bir zamanda Resûlullah'a gelince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu karşılayıp:

“Ey Cibrîl! Renginin değişmiş olduğunu görüyorum" deyince, Cibrîl şöyle cevap verdi:

“Sana geldiğim şu saatte Allah, Cehennem körüklerine üflenmesini emretmiştir." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Cibrîl! Bana cehennemin vasıflarını anlat" buyurunca, Cibrîl şöyle dedi:

“Allah, Cehennemi yarattığı zaman yakılmasını emretti ve Cehennem bin yıl süreyle yakılıp akkor haline geldi. Sonra tekrar yakılması emredildi ve bin yıl yakılıp kıpkırmızı oldu. Sonra tekrar yakılması emredildi ve bin yıl yakılıp simsiyah oldu. Cehennem zifiri karanlık bir haldedir. Ne yalazı, ne de koru hiç sönmez. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, eğer Cehennemden iğne ucu kadar bir delik açılsa, tüm dünya halkı son ferdine varıncaya kadar delikten sızacak hararetin etkisi ile yanıp kül olurdu. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, eğer Cehennemliklere giydirilen elbiselerden biri yer ile gök arasına asılsa bu elbisenin yayacağı yüksek hararetin etkisi ile tüm dünya halkı ölüverirdi. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, Cehennem bekçilerinden biri dünya halkına baksa, çirkinliğinden ve kötü kokusundan dolayı tüm dünya halkı ölürdü. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın Kitab'ında bildirdiği Cehennem zincirinden bir tanesi, bir dağın tepesine konsa koca dağ yedi kat yerin dibine kadar eriyiverirdi." Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yeter anlattığın ey Cibrîl!" deyip ağlamakta olan Cibril'e baktı ve:

“Ey Cibrîl! Allah katındaki mevkiine rağmen sende mi ağlıyorsun?" diye sordu. Cibrîl:

“Neden ağlamayayım? Kim bilir belki ben, Allah'ın ilminde şimdiki durumumdan başka bir durumda olurum. Kimbilir benimde başıma İblis'in başına gelen şeyler gelebilir. Zira (başlangıçta) o da meleklerdendi. Kimbilir Harut ile Marut'un uğradığı akıbete ben de uğrayabilirim" deyince Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Cibrîl ile beraber ağladı ve:

“Ey Muhammed ve ey Cebrail! Allah kendine asi gelmekten sizi emin kıldı" diye seslenilinceye kadar ağlamaya devam ettiler.

İbn Cerîr, Hasan ve Katâde'nin şöyle dediğini bildirir:

“Hârût ve Mârût insanlara sihir öğretiyorlardı. Onlara:

“Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkâr etme" demedikçe hiç kimseye sihir öğretmemeleri emredildi." '

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, âyete geçen (.....) kelimesinin imtihan manasında olduğunu söyledi.

Bezzâr ve Hâkim bildiriyor: Abdullah b. Mes'ûd der ki:

“Kâhine veya sihirbaza gidip onun dediğini tasdik eden, Hazret-i Muhammed'e indirileni inkar etmiş demektir."

Bezzâr, İmrân b. Husayn'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“(Bir şeyi) uğursuzluk sayan veya kendisi için uğursuzluk saydıran, kehânette bulunan veya kendisi için kehânette bulunduran, büyü yapan veya yaptıran bizden değildir. Kim, bir kâhine gider de (ona bir şeyi sorar) söylediğini tasdik ederse, Muhammed'e indirileni (Kur'anı) inkâr etmiş olur."

Abdürrezzâk, Safvân b. Süleym'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Az olsun, çok olsun sihirden bir şey öğrenenin sonu yüce Allah ile irtibatını kesmiş olur."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, "...Halbuki bu ikisinden, koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı..." âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:

“Kadın, kocasının kendisinden başkasıyla ilişkiye girmesini engelleyecek ve karı kocanın birbirinden nefret etmesini sağlayacak sihirler yapıyorlardı."

İbn Cerîr bildirir: Süfyân, (.....) sözünden kastedilenin, Allah'ın takdir etmesi olduğunu söyledi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildiriyor: Katâde (.....) sözünü açıklarken şöyle dedi:

“Kitab ehli, Allah'ın kitabında ve kendilerinden alınan sözde sihirbazın, kıyamet günü Allah katında hiçbir nasibinin olmadığını biliyorlardı."

Müslim, Câbir b. Abdillah'tan, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Şeytan tahtını suya koyar ve ordularını insanların arasına salar. Bunların ona derece itibariyle en yakın olanı, en büyük fitne çıkaranıdır. Bunlardan biri gelerek: «Falan kişiyi şu şeyleri söylemeden bırakmadım» deyince, İblis: «Vallahi, sen hiçbir şey yapmamışsın» der. Bir başkası gelip: «Musallat olduğum kişiyi hanımından ayırmadan bırakmadım» deyince, İblis onu kendisine yaklaştırır has adamlarından sayar ve: «Sen ne iyisin» der."

Ebu'l-Ferec el-lsbehânî, el-Eğânî'de, Amr b. Dînâr'dan bildirir: Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib, Zerîh Ebî Kays'a şöyle dedi:

“Neden Kays ile Lubeyy'i birbirinden ayırdın? Ömer b. el-Hattâb'ın: «Koca ile hanımına birbirinden ayırmakla, onların üzerinde kılıçla yürümek arasında fark görmem» dediğini duymadın mı?"

İbn Mâce, Ebû Ruhm'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Evlenme işi için iki kişi arasında aracı olmak, en faziletli aracılıklardandır. "

İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, âyette geçen (.....) kelimesinin, azık manasında olduğunu bildirir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, (.....) kelimesinin, nasib manasında olduğunu söyledi.

et-Tastî, Mesâil'de, İbn Abbâs'tan bildirir: Nâfi b. el-Ezrak, kendisine, (.....) kelimesinin manasını sorunca, İbn Abbâs:

“Nasib demektir" cevabını verdi. Nâfi:

“Araplar bu kelimeyi kullanır mıydı?" diye sorunca ise İbn Abbâs:

“Evet, Yoksa Ümeye b. Ebi's-Salt'ın:

Onlar Veyl'de çağırıp dururlar ama hiçbir nasipleri yoktur

Ancak katrandan gömlek ve zırhları vardır.

dediğini duymadın mı?" cevabını verdi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, (.....) kelimesinin, nasib manasında olduğunu söyledi.

Abdürrezzâk ve İbn Cerîr, Hasan(-ı Basrî)'nin, âyette geçen (.....) kelimesinin, din manasında olduğunu bildirir.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildirir: Süddî âyette geçen (.....) kelimesinin, satmak manasında olduğunu söylemiştir.

103

"Onlar inanıp» Allah'a karşı gelmekten sakınsalardı, Allah katından olan sevab daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!"

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirir: Kur'ân'da "Eğer" diye başlayan her söz, o şeyin hiçbir zaman olmayacağını gösterir.

Abdürrezzâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, âyette geçen (.....) kelimesinin manasının sevap olduğunu söylemiştir.

104

"Ey Mü’minler! Peygamber e, «Bizi de dînle» (=râîna; kötü anlama gelebilecek söz) demeyin, «Bizi gözet» (=unzurna) deyin ve dinleyin, inkar edenlere elem verici azab vardır."

İbnu'l-Mübârek, Zühd'de, Ebû Ubeyd, Fadâil'de, Saîd b. Mansûr, Sünen'de, Ahmed, Zühd'de, İbn Ebî Hâtim, Ebû Nuaym, el-Hilye'de ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da İbn Mes'ûd'dan bildiriyor: Bir adam kendisine gelip:

“Bana tavsiyede bulun" deyince, İbn Mes'ûd:

“Yüce Allah'ın, «Ey iman edenler» âyetini duyduğun zaman onu dinle. Çünkü ya bir hayrı emretmekte veya bir şerri yasaklamaktadır" karşılığını verdi.

Abdürrezzâk, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Hayseme'den bildirir: Kur'ân'da "Ey iman edenler!" diye okuduğunuz hitap şekli, Tevrat'ta:

“Ey miskinler" şeklinde geçmektedir.

Abd b. Humeyd ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre Hayseme der ki:

“Kur'ân'da «Ey iman edenler!» diye okuduğunuz hitap şekli, Tevrat ve İncîl'de:

“Ey miskinler" şeklinde geçmektedir."

Ebû Nuaym, Delâil'de, İbn Abbâs'tan bildirir: Yahudi lisanı ile «Râina», çirkin bir küfür sözüdür. Yahudiler, gizlice bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) söylüyorlardı. Bu kelimeyi ashabının da Peygamberimize açıkça söylediklerini işitince, Yahudiler de açıktan söylemeye başladılar. Yahudiler bu kelimeyi Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) söylüyorlar ve kendi aralarında gülüşüyorlardı. Bunun üzerine Allah, "Ey Mü’minler! Peygamber'e, «Bizi de dinle» (râina; kötü anlama gelebilecek söz) demeyin, «Bizi gözet» (unzurna) deyin ve dinleyin, inkâr edenlere elem verici azab vardır" âyetini indirdi.

Ebû Nuaym, Delâil'de, İbn Abbâs'ın (.....) âyeti hakkında şöyle dediğini bildirir: (Râinâ) Sözü Yahudilerin çirkin bir küfür sözü olduğundan dolayı Allah, "Bizi dinle manasında olan (=Unzurnâ) sözünü söylemelerini emretmiştir. Bundan sonra müminler:

“Râina sözünü söyleyeni duyduğunuz kişinin boynunu vurunuz" deyince, Yahudiler bu sözü söylemekten vaz geçtiler.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Taberânî bildirir: İbn Abbâs (.....) âyetiyle ilgili olarak der ki:

“Yahudiler, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem): «Bize kulak ver» derlerdi."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Süddî'den bildirir: Yahudilerden, Mâlik b. es-Sayf ve Rîfâa b. Zeyd, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile karşılaştıklarında onunla konuşurken:

“Bize kulak ver, dinle, dinlenilmeyesi" derlerdi. Müslümanlar, bu sözleri Ehl-i kitabın peygamberlerine hürmet ettikleri bir söz zannettiler ve Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) kendileri de aynı şeyi söylediler. Bunun üzerine Allah:

“Ey Mü’minler! Peygamber'e, «Bizi de dinle» (raina; kötü anlama gelebilecek söz) demeyin, «Bizi gözet» (unzurna) deyin ve dinleyin, inkâr edenlere elem verici azab vardır'" âyetini indirdi.'

İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Ebu's-Sahr'dan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arkasını dönüp gideceği zaman, Müslümanlardan onunla işi olan:

“Bize kulak ver" derdi. Allah, Resulüne böyle denmesini istemedi ve Müslümanlara, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) saygılı olmak için:

“Bizi dinle" demelerini emretti.

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ebû Nuaym, Delâil'de, Katâde'nin (.....) âyetiyle ilgili olarak şöyle dediğini bildirir:

“Bu sözü alay etmek için söylüyorlardı. Allah, müminlerin, Yahudilerin söylediği bu sözü Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) söylemelerini kerih gördü."

İbn Cerîr ve Ebû Nuaym, Delâil'de bildirir: Atiyye, (.....) âyetiyle ilgili olarak der ki: Yahudilerden bazıları:

“Bize kulak ver" derlerdi ve onları duyan Müslümanlardan bazıları da aynı şeyi söylemeye başlayınca, Allah Yahudilerin söylediği bu sözü kerih gördü.

İbn İshâk ve İbn Cerîr, İbn Abbâs'ın, (.....) âyetinin manasının, "Bize kulak ver" demek olduğunu bildirir.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'in, (.....) âyetinden kastedilenin, muhalif söz söylememek olduğunu bildirir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki: (.....) âyetinin manası:

“Sen bizi dinle, biz de seni dinleyelim" demeyiniz, "Bize anlat ve açıkla" deyiniz" demektir.

İbn Cerîr, Ebu'l-Âliye'den bildiriyor: Arap müşrikler birbirleriyle konuşunca "Bana kulak ver" derlerdi. Bu âyetle (Müslümanların) böyle yapmaları (bu ifadeyi kullanmaları) yasaklandı."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Nehhâs, Nâsih'te, Atâ'dan, (.....) âyetiyle ilgili şöyle dediğini bildirir: Râinâ, sözü, Cahiliye döneminde Ensar'ın kullandığı bir sözdü. Allah onların böyle demesini yasakladı ve:

“Bizi gözet" (=unzurna) deyin ve dinleyin" buyurdu.

İbn Ebî Hâtim, Hasan(-ı Basrî)'nin, bu âyeti (.....) şeklinde okuyup, "Bu söz, alay etmek maksismiyle söylenen bir sözdür" dediğini bildirir.

İbn Cerîr, Süddî'den, âyette ğeçen (.....) sözünün, "Size söyleneni dinleyin" manasında olduğunu bildirir.

Ebû Nuaym, el-Hilye'de, İbn Abbâs'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah'ın indirdiği «Ey iman edenler» hitabıyla başlayan ayetlere muhatab olanların hepsinin başında Ali vardır ve Ali onların emiridir." Ebû Nuaym der ki:

“Bu hadisi, sadece Ebû Hayseme'den merfu olarak naklettik. Başkaları ise bunu mevkuf (yani İbn Abbâs'ın sözü) olarak nakletmişlerdir.

105

"Kitap ehlinden ve Allah'a eş koşanlardan inkar edenler, Rabbinizden size bir iyilik gelmesini istemezler. Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyiîk nimet sahibidir."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid, âyette geçen "...Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder..." sözünden kastedilenin, Kur'ân ve İslam olduğunu söyledi.

106

"Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?"

İbn Ebî Hâtim, Hâkim, el-Kunâ'da, İbn Adiyy ve İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiy, çoğu zaman gece iner, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), gündüz onu unuturdu. Bunun üzerine yüce Allah:

“Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?" âyetini indirdi.

Taberânî, İbn Ömer'den bildiriyor: Ensâr'dan iki kişi Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine öğrettiği bir sureyi okurlardı. Bir gece kalktılar, namaz kıldılar, ancak bu sûrenin bir harfini bile okuyamadılar. Sabahleyin erkenden Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek durumu anlattılar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O neshedilmiş veya unutturulmuş ayetlerdendir. Ondan vazgeçin" buyurdu. Zührî, bu âyeti (.....) (cezm dolayısıyla hemzeden ötreyi hazf ederek sükun) şeklinde okurdu."

Buhârî, Nesâî, İbnu'l-Enbârî, el-Mesâhifte, Hâkim ve Beyhakî, Delâil'de, İbn Abbâs'tan, Hazret-i Ömer'in şöyle dediğini bildirir:

“Kur'ân'ı en iyi bilenimiz Ubey, en iyi hüküm veren Ali'dir. Buna rağmen Ubey'in kıraatinden bazısını bırakıyoruz. Çünkü Ubey:

“Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) duyduğum hiçbir şeyi bırakmam derken, yüce Allah: «Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?»buyurmaktadır."

Abdürrezzâk, Saîd b. Mansûr, Ebû Dâvûd, en-Nâsih'te, İbn Ebî Dâvûd, el- Mesâhifte, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim bildiriyor: Sa'd b. Ebî Vakkâs, bu âyeti (.....) "Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya sen unutursan" şeklinde okudu. Kendisine:

“Saîd b. el-Müseyyeb bu âyeti (.....) "Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak" şeklinde okuyor denilince, Sa'd:

“Kur'ân, ne İbnü'l-Müseyyeb'e, ne de onun sülalesine inmemiştir. Yüce Allah, (Sana Kur'ân'ı Biz okutacağız ve asla unutmayacaksın) , (...Unuttuğun zaman da Allah'ı an...) buyurmaktadır" karşılığını verdi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta bildiriyor: İbn Abbâs, bu âyeti (.....) şeklinde okumuş ve şu manayı vermiştir:

“Bir âyeti değiştirdiğimiz veya kaldırdığımız zaman muhakkak sizin için daha faydalı ve uygulaması daha kolay bir âyet indiririz."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Hazret-i Ömer bize hutbe verdi ve hutbesinde bu âyeti (.....) "...geciktirirsek" şeklinde okudu.

İbnu'l-Enbârî, Mücâhid'in, bu âyeti (.....) şeklinde okuduğunu bildirir.

Ebû Dâvûd, Nâsih'te Mücâhid'den bildirir: Bu âyet, Ubey'in kıraatinde (.....) şeklindedir.

Âdem b. Ebî İyâs, Ebû Dâvûd, Nâsih'te, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Mücâhid'in, İbn Mes'ûd'un arkadaşlarından şöyle dediğini bildirir: İbn Mes'ûd bu âyeti, (.....) şeklinde okumuş ve:

“Lafzını bırakır, hükmünü değiştirirsek veya nüzulünü geciktirirsek" manasını vermiştir.

Âdem, İbn Cerîr ve Beyhakî, Ubeyd b. Umeyr'in, (.....) âyetini açıklarken:

“Onun lafzını bırakıp hükümlerini değiştirecek olursak veya onu neshetmeyip hükmünü aynen bırakacak olursak" anlamını vermiştir.

Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir'in, Dahhâk'tan bildirdiğine göre bu âyet, İbn Mes'ûd'un kıraatinde (.....) şeklindedir.

Abd b. Humeyd, Ebû Dâvûd, Nâsih'te ve İbn Cerîr bildiriyor: Katâde der ki:

“Âyetler birbirini neshederdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) âyeti ve sûreleri okur, sonra bu âyet veya sûre neshedilince Allah onu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) unuttururdu. Allah, bunu Peygamberine "Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?'" âyetiyle açıklamıştır. Neshedilen âyetin yerine inen daha hayırlısını veya aynısını indirmesinin manası, hüküm olarak daha kolay, içinde ruhsat olan, bazı emirleri ve nehiyleri içeren âyet veya sûrenin nazil olmasıdır.

Ebû Dâvûd, Nâsih'te, İbn Abbâs'tan bildirir: Allah, "Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?" buyurduktan sonra, "Bir ayetin yerini başka bir ayetle değiştirdiğimizde, ki Allah ne indirdiğini gayet iyi bilir onlar, "Sen sadece uyduruyorsun" derler. Hayır, öyle değildir, ama onların çoğu bunu bilmezler" ve "Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır; Ana Kitap O'nun katındadır" buyurmuştur.

Ebû Dâvûd ve İbn Cerîr, Ebu'l-Âliye'den bildirir: Yüce Allah, "Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz..."' âyetini, Kur'ân'da emredip sonra hükmünü neshettiği konular hakında indirmiştir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) (.....) sözü hakkında şöyle dedi:

“Peygamberinize Kur'ân(dan bazı âyet ve sûreler) okutuldu, sonra unutturuldu. Şu an Kur'ân'da sizin okuduklarınızdan neshedilen bir şey yoktur."

Ebû Dâvûd, Nâsih'te, İbnu'l-Münzir, İbnu'l-Enbârî, el-Mesâhifte ve Ebû Zer el-Herevî, Fadâil'de, Ebû Umâme b. Sehl b. Huneyf'ten bildirir: Bir adam gece namazı için kalkınca ezberinde olan sûreyi okuyamadı. Başka birisi aynı sûreyi okumak istedi yine okuyamadı. Üçüncü kişi de aynı sûreyi okumak isteyip okuyamadı ve sabah olunca Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gidip olanları kendisine anlattılar. Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara:

“Bu sûre dün gece neshedildi" buyurdu.

Ebû Dâvûd, Nâsih'te ve Beyhakî, Delâil'de başka bir kanalla Ebû Umâme'den bildiriyor:

“Ensâr'dan bir gurubun bildirdiğine göre bir adam gece namazında bildiği bir sûreyi okumak istedi, ama Besmele dışında bir şey okuyamadı. Bu kişinin arkadaşları da aynı durumla karşılaşınca sabahleyin bu sûreyi Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Sordular. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir müddet onlara cevap vermedi ve sonra:

“Bu sûre dün gece neshedildi" buyurdu. Âyetin neshedilmesi sebebiyle bu sûreyi ezbere bilen herkes unutmuştu."

İbn Sa'd, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nâsih'te, İbn'u'd-Durays, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Hibbân ve Beyhakî, Delâil'de, Enes'ten bildirir: Yüce Allah, Bi'r-i Maûne'de öldürülenler hakkında "Kavmimize haber verin ki, Biz Rabbimize kavuştuk. O bizden razı oldu; biz de ondan razı olduk" âyetini indirdi ve bu âyetleri neshedilinceye kadar okuduk.

Müslim, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Beyhakî, Delâil'de, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildirir:

“Uzunluk ve şiddet bakımından Tevbe Sûresine benzettiğimiz bir sûre okurduk, bu sûre bana unutturuldu. Sadece aklımda:

"Şayet Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa üçüncü bir vadiyi ister. İnsanoğlunun karın boşluğunu ancak toprak doldurur" âyeti kaldı. Yine Müsebbihât sûrelerine benzettiğimiz ve baş kısmı (.....) ile başlayan bir sûre vardı, bu sûre de bana unutturuldu. Sadece aklımda "Ey iman edenler! neden yapmadığınız şeyi söylersiniz. Yapmadığınız şeyi söylemeniz, sizin boynunuza şahitlik olarak yazılır ve ondan hesaba çekilirsiniz" âyeti kaldı.

Ebû Ubeyd, Fadâil'de ve İbn'u'd-Durays, Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildirir: Şiddet yönünden Tevbe Sûresine benzeyen bir sûre nazil oldu, sonra neshedildi. Neshedilen bu sûreden aklımda kalan:

“Allah bu dini (İslam'dan) hiçbir nasibi olmayanlarla destekleyecektir" âyetidir.

İbn'u'd-Durays'ın lafzında sûre şöyledir:

“Muhakkak ki Yüce Allah bu dini, âhiretten hiçbir nasipleri olmayan adamlarla destekleyecektir. Şayet Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa üçüncü bir vadiyi ister. İnsanoğlunun karın boşluğunu ancak toprak doldurur. Ancak Allah, tövbe edenin tövbesini kabul eder. Allah, mağfiret edici ve merhametlidir."

Ebû Ubeyd, Ahmed, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Beyhakî, Şuabu'l- îman'da, Ebû Vâkid el-Leysî'den bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiy geldiği zaman yanına giderdik ve gelen vahyi bize öğretirdi. Bir gün Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına geldiğimde şöyle dedi: Yüce Allah şöyle buyurur:

“Biz malı, namaz kılmak ve zekat vermek için indirdik. Şayet Âdemoğlunun bir vadi dolusu malı olsaydı, ikinci bir vadiyi isterdi. Şayet iki vadi dolusu malı olsa üçüncü bir vadiyi ister. İnsanoğlunun karın boşluğunu ancak toprak doldurur. Ancak Allah tövbe edenin tövbesini kabul eder."

Ebû Ubeyd, Ahmed, Ebû Ya'lâ ve Taberânî, Zeyd b. Erkam'dan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında şu âyeti okurduk:

“Şayet Âdemoğlunun iki vadi dolusu altın ve gümüşü olsa üçüncü bir vadiyi ister. İnsanoğlunun karın boşluğunu ancak toprak doldurur. Ancak Allah tövbe edenin tövbesini kabul eder.'"

Ebû Ubeyd ve Ahmed bildirir: Câbir b. Abdillah der ki: Şu âyeti okurduk:

“Şayet Âdemoğlunun bir vadi dolusu malı olsa ikinci bir vadiyi ister, insanoğlunun karın boşluğunu ancak toprak doldurur. Ancak Allah tövbe edenin tövbesini kabul eder."

Ebû Ubeyd, Buhârî ve Müslim bildiriyor: İbn Abbâs der ki: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dediğini duydum:

“Şayet Âdemoğlunun bir vadi dolusu malı olsa ikinci bir vadiyi ister. İnsanoğlunun karın boşluğunu ancak toprak doldurur. Ancak Allah tövbe edenin tövbesini kabul eder." İbn Abbâs der ki: Bu sözün Kur'ân'dan olup olmadığını bilmiyorum.

Bezzâr ve İbn'u'd-Durays, Bureyde'den bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) namazda şu âyeti okuduğunu duydum:

“Şayet Âdemoğlunun bir vadi dolusu altını olsa ikinci bir vadiyi ister. Kendisine ikinci vadi verilse, bu sefer üçüncüyü ister. İnsanoğlunun karın boşluğunu ancak toprak doldurur. Ancak Allah tövbe edenin tövbesini kabul eder."

İbnu'l-Enbârî, Zir'den bildirir: Ubey b. Ka'b'ın kıraatinde, "Şayet Âdemoğluna iki vadi dolusu verilse üçüncü bir vadiyi ister. İnsanoğlunun karın boşluğunu ancak toprak doldurur. Ancak Allah tövbe edenin tövbesini kabul eder" şeklindedir.

İbn'u'd-Durays, İbn Abbâs'tan bildirir: Şu âyeti okurduk:

“Babalarınızdan yüzçevirmeyiniz (kendinizi başkalarına nisbet etmeyiniz) çünkü o bir küfürdür."

Abdürrezzâk, Ahmed ve İbn Hibbân'ın bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb der ki: Allah, Muhammed'i hak dinle gönderdi ve onunla Kitab'ı indirdi. Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) inen âyetlerden biri de recim âyetidir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zina edeni recmetti, ondan sonra biz de recmettik. (Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında) şu âyeti okurduk:

"Babalarınızdan yüzçevirmeyiniz (kendinizi başkalarına nisbet etmeyiniz) çünkü o bir küfürdür.'"

Tayâlisî, Ebû Nuaym ve Taberânî, Ömer b. el-Hattâb'dan bildirir: Kur'ân'dan okuduklarımız arasında şu âyet te vardı:

"Babalarınızdan yüzçevirmeyiniz (kendinizi başkalarına nisbet etmeyiniz) çünkü o, bir küfürdür." Sonra Ömer, Zeyd'e:

“Ey Zeyd, böyle değil mi?" diye sorunca, Zeyd:

“Evet öyledir" karşılığını verdi.

İbn Abdi'l-Berr, et-Temhîd'de, Adiyy, b. Adiyy b. Amîre b. Ferve'den, o da babasından, o da dedesi Amîre'den bildirir: Ömer b. el-Hattâb, Ubey'e: Allah'ın Kitab'ında okuduklarımız arasında,

"Kendinizi babanızdan başkasına nisbet etmeniz küfürdür" ayetini okumuyor muyduk?" deyince, Ubey:

“Evet" karşılığını verdi. Sonra Ömer:

"Çocuk, doğduğu yatağa aittir. Zina edene ise recm vardır" diye okumuyor muyduk?" diye sorunca, Ubey yine:

“Evet okuyorduk" cevabını verdi.

Ebû Ubeyd, Misver b. Mahreme'den bildirir: Hazret-i Ömer, Abdurrahman b. Avf'a:

“Bize indirilenler arasında, "ilk önce cihad ettiğiniz gibi şimdi de cihad ediniz" âyetini görmedin mi? Şimdi onu göremiyoruz" deyince, Abdurrahmân:

“Bu âyet, Kur'ân'dan neshedilenler arasındadır" karşılığını verdi.

Ebû Ubeyd, İbn'u'd-Durays ve İbnu'l-Enbârî, el-Mesâhifte, İbn Ömer'den bildirir:

“Hiçbiriniz, «Kur'ân'ın hepsini öğrendim» demesin. Kur'ân'ın birçok âyeti neshedildiği halde bu kişi hepsinin ne kadar olduğunu nereden bilecek? Eğer diyecekse: «Kur'ân'ın bilinen kısmını ezberledim» desin."

İbn Ebî Şeybe, Musannef te, İbnu'l-Enbârî ve Beyhakî, Delâil'de, Abîde es- Selmânî'den bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiği yıl kendisine arzedilen kıraat, Hazret-i Osmân'ın toplamış olduğu ve insanların icma ettiği Kur'ân'dır.

İbnu'l-Enbârî ve İbn Eşte, el-Mesâhifte, İbn Sîrîn'den bildirir:

“Cibrîl, her yıl Ramazan ayında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile mukabele okurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiği yıl onunla iki defa mukabele okudu. Âlimler, elimizdeki Kur'ân'ın son mukabelede okunan Kur'ân olduğu görüşündedir."

İbnu'l-Enbârî, Ebû Zabyân'dan bildirir: İbn Abbâs bize:

“İki kıraatten hangisine öncelik veriyorsunuz?" diye sorunca, biz:

“İlk önce Abdullah'ın kıraati, sonra ise bizim kıraatimiz" cevabını verdik. İbn Abbâs şöyle dedi: Cibrîl, her Ramazan Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bir defa mukabele okurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edeceği yıl ise iki defa mukabele okudu. Abdullah (b. Mes'ûd), son mukabeleye şahid olup değiştirilen ve neshedilen âyetleri öğrendi."

İbnu'l-Enbârî, Mücâhid'den bildirir: İbn Abbâs:

“İki kıraatten hangisine öncelik veriyorsunuz?" diye sorunca, biz:

“İlk önce Abdullah'ın kıraati, sonra ise bizim kıraatimiz" cevabını verdik. İbn Abbâs şöyle dedi:

“Cibrîl, her Ramazan Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bir defa mukabele okurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edeceği yıl ise iki defa mukabele okudu. Abdullah'ın kıraati, son mukabelede okunan kıraattir."

İbnu'l-Enbârî'nin bildirdiğine göre İbn Mes'ûd der ki:

“Cibrîl, her Ramazan Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) İle bir defa mukabele okurdu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edeceği yıl ise iki defa mukabele okudu. Benim aldığım kıraat son mukabelede okunan kıraattir."

İbnu'l-Enbârî bildirir. İbn Mes'ûd der ki:

“ Eğer Kur'ân'ın son mukabelede okunan şeklini benden daha iyi bilen birinin olduğunu bilsem ona giderdim."

Hâkim, Semure'den bildirir:

“Kur'ân Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) üç defa arzolundu. Bizim kıraatimizin, Kur'ân'ın son arzedilen şekli olduğu söylenir."

Ebû Câfer en-Nehhâs, Nâsih'te, Ebu'l-Bahteri'den bildirir: Ali b. Ebî Tâlib, Mescid'e girince, bir adamın insanları korkuttuğunu görüp:

“Bu nedir?" diye sordu. "İnsanlara hatırlatmada bulunan bir kişi" cevabı verilince, Ali:

“Bu insanlara hatırlatmada bulunmuyor. Bu kişi, «Ben falan oğlu falanım beni iyi tanıyın» diyor" deyip adamı çağırdı ve:

“Sen, nâsih ve mensuhu biliyor musun?" diye sordu. Adam:

“Hayır" cevabını verince, Ali:

“Mescidimizden çık ve bir daha onunla hatırlatmada bulunma" dedi.

Ebû Dâvûd, en-Nâsih ve'l-Mensûh'ta ve en-Nehhâs, en-Nâsih ve'l- Mensûh'ta, Beyhakî, Sünen'de, Ebû Abdurrahman es-Sülemî'den bildirir: Hazret-i Ali, kıssalar anlatan bir adamın yanından geçerken:

“Sen, nasih ve mensuhu biliyor musun?" diye sordu. Adam:

“Hayır" cevabını verince, Ali:

“O zaman helak oldun ve (seni dinleyenleri) helak ettin" dedi.

Nehhâs ve Taberânî, Dahhâk b. Muzâhim'den bildirir: İbn Abbâs, kıssalar anlatan birinin yanından geçerken onu ayağıyla dürttü ve:

“Sen, nâsih ve mensûhu biliyor musun?" diye sordu. Adam:

“Hayır" cevabını verince, İbn Abbâs:

“O zaman helak oldun ve (seni dinleyenleri) helak ettin" dedi.

Dârimî, Müsned'de ve en-Nehhâs bildirir: Huzeyfe der ki:

“İnsanlara fetva veren, şu üç sınıftan birine girer: Nâsih ve mensûhu bilen kişi. Hazret-i Ömer bu sınıftandır . Hüküm vermek zorunda olan ve kendi kendine bu sorumluluğu yüklenen ahmak kişi. Ben ilk iki sınıftan değilim. Üçüncü sınıftan olmayı de sevmem."

107

(Yine) bilmedin(iz) mi ki, göklerin ve yerin mülkü (mülkiyeti, hükümranlığı, idâresi) şüphesiz Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir koruyucu, ne de (size gelebilecek bir azâba engel olacak) bir yardımcı vardır.

108

Bkz. Ayet:110

109

Bkz. Ayet:110

110

"Yoksa, daha önce Mûsa'nın sorguya çekildiği gibi, siz de peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? İmanı inkarla değiştiren, şüphesiz doğru yoldan sapmış olur. Kitap ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmeyi isterler. Allah'ın emri gelene kadar onları affedin, görmezden gelin. Allah muhakkak her şeye Kadir'dir. Namazı kılın, zekatı verin, kendiniz için önden gönderdiğiniz her hayrı Allah katında bulacaksınız. Allah yaptıklarınızı şüphesiz görür."

İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Râfi b. Hureymile ve Vehb b. Zeyd, Resulullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) :

“Ey Muhammed! Bize semadan inen bir kitap getir, biz onu okuyalım veya bize nehirler aç, sana tabî olup, tasdik edelim" deyince, Allah:

“Yoksa, daha önce Mûsa'nın sorguya çekildiği gibi, siz de peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? İmanı inkarla değiştiren, şüphesiz doğru yoldan sapmış olur" âyetini indirdi. Huyey b. Ahtab ve Ebu Yâsir b. Ahtab, Yahudilerin Araplara haset edeni bakımından en şiddetlisi idiler. Allah, Peygamberini Arapların içinden çıkarınca, bu iki kişi insanların İslam'a girmesini engellemek için en fazla çalışanlardan oldular. Bunun üzerine Allah:

“Kitap ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmeyi isterler. Allah'ın emri gelene kadar onları affedin, görmezden gelin. Allah muhakkak her şeye Kadir'dir" âyetini indirdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'den bildirir: Bir adam Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Allah'ın Resûlü! Bizim günahlarımızın kefareti İsrailoğullarının günahlarının kefareti gibi olsaydı" deyince Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Allah size ne verdiyse hayırdır. İsrailoğullarından birine bir hata isabet etse, o hatayı ve onun kefaretini kapısına yazılmış bulurdu. Eğer onun kefaretini yerine getirirse bu onun için dünyada bir ceza olurdu. Eğer kefaretini yerine getirmez ise âhirette bir ceza olurdu. Allah, size bundan daha hayırlısını verdi. Allah:

“Kim bir kötülük işler veya nefsine zulmederse...'" buyurdu. Beş vakit namaz, namaz arasındakilere, Cuma, gelecek cumaya kadar olacaklara kefarettir." Bunun üzerine:

“Kitap ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmeyi isterler. Allah'ın emri gelene kadar onları affedin, görmezden gelin. Allah muhakkak her şeye Kadir'dir" âyeti nazil oldu.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Süddî'den bildiriyor:

“Araplar, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah'ı kendilerine göstermesini isteyince bu âyet nazil oldu."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildirir: Katâde, "Kitap ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmeyi isterler. Allah'ın emri gelene kadar onları affedin, görmezden gelin. Allah muhakkak her şeye Kadir'dir" âyeti hakkında şöyle dedi:

“Hazret-i Mûsa'dan istenen şey, İsrailoğullarının: «Bize Allah'ı göster» demeleridir."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Mücâhid'den bildirir: Kureyş, Hazret-i Peygamber'den (sallallahü aleyhi ve sellem) Safa tepesini altın yapmasını isteyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Tamam, bu size îsrailoğullarına inen sofra gibi olur. Eğer altın yapıldığı halde inkârınıza devam ederseniz, Allah'ın, Yahudilere dediği gibi «Âlemlerden hiçbir kimseye yapmayacağı azapla» sizi cezalandırır" buyurdu. Bunun üzerine teklifi yapanlar ondan vazgeçtiler ve Allah:

“Kitap ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmeyi isterler. Allah'ın emri gelene kadar onları affedin, görmezden gelin. Allah muhakkak her şeye Kadir'dir" âyetini indirdi. İsrailoğulları, Hazret-i Mûsa'dan, kendilerine Allah'ı apaçık göstermesini istemişlerdi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "...İmanı inkarla değiştiren..."âyetini açıklarken, "İmandan kasıt, rahatlık, inkardan kasıt ise zorluktur" demiştir.

İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Süddî, (.....) âyetini açıklarken "Doğru yoldan sapmıştır" dedi.

Ebû Dâvûd, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Beyhakî, Delâil'de, Ka'b b. Mâlik'ten bildiriyor: Müşrikler ve Medineli Yahudiler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hicret ettiğinde ona ve ashabına çok eziyet ediyordu. Allah'ın ona ve ashabına bu eziyete sabretmelerini ve onları afetmelerini emretti. Allah şu âyetleri onlar hakkında indirmiştir:

“And olsun ki mallarınız ve canlarınızla sınanacaksınız; hiç şüphesiz, sizden önce Kitap verilenlerden ve Allah'a eş koşanlardan çok üzücü sözler işiteceksiniz. Sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bu üzerinde sebat edilecek işlerdendir.""Kitap ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmeyi isterler. Allah'ın emri gelene kadar onları affedin, görmezden gelin. Allah muhakkak her şeye Kadir'dir.""

Buhârî, Müslim, İbn Ebî Hâtim, Taberânî ve Beyhakî, Delâil'de, Usâme b. Zeyd'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve sahabe, Allah'ın emrettiği üzere müşrikleri affediyor ve eziyetlere sabrediyorlardı. Yüce Allah:

“And olsun ki mallarınız ve canlarınızla sınanacaksınız; hiç şüphesiz, sizden önce Kitap verilenlerden ve Allah'a eş koşanlardan çok üzücü sözler işiteceksiniz. Sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bu üzerinde sebat edilecek işlerdendir." "Kitap ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmeyi isterler. Allah'ın emri gelene kadar onları affedin, görmezden gelin. Allah muhakkak her şeye Kadir'dir" âyetlerini indirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine savaş için izin verilinceye kadar, müşriklerin bu ezasına aldırış etmedi. Savaş izni verildikten Allah, sonra Kureyş ileri gelenlerinden birçoğunu öldürdü.

Abdürrezzâk ve İbn Cerîr, Zührî ve Katâde'den bildirir:

“Kitap ehlinin çoğu..." âyetinde kastedilen kişi, Ka'b b. el-Eşref'tir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Rabî b. Enes, "Kitap ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmeyi isterler..." âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:

“İçlerinde olan kıskançlıktan dolayı, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hak Peygamber olduğu açıkça belli olmasına rağmen inkar ettiler."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr bildiriyor: Katâde, "...hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmeyi isterler. Allah'ın emri gelene kadar onları affedin, görmezden gelin. Allah muhakkak her şeye Kadir'dir" âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hak Peygamber olduğu, Tevrat ve İncil'de açıkça yazılmasına, Allah'ın onun vasıflarını bildirip Peygamber olacağını haber vermesine, Muhammed'in bildirmiş olduğu Allah'ın dininin İslam olduğunu bilmelerine rağmen kıskançlıklarından dolayı inkar ettiler. Allah, Peygamberine Allah'ın emri gelinceye kadar, onları affetmesini ve görmezlikten gelmesini emretmiştir. Daha sonra Allah, Tevbe Sûresinde, "Kitap verilenlerden, Allah'a, âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın" âyetini indirerek, Bakara Sûresinin 109. Âyetini neshetti. Kitab ehli Müslüman oluncaya veya cizye vermeyi kabul edinceye kadar onlarla savaşılmasını emretti.

İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, İbn Merdûye ve Beyhakî, Delâil'de bildirir: İbn Abbâs "... Allah'ın emri gelene kadar onları affedin, görmezden gelin. Allah muhakkak her şeye Kadir'dir" ve "...puta tapanlara aldırış etme" âyetiyle ilgili olarak şöyle dedi: Bunlara benzeyen ve müşrikleri affetmekten bahseden âyetler:

“Kitap verilenlerden, Allah'a, âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın" ve "...puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün ..." âyetiyle neshedilmiştir.

İbn Cerîr ve en-Nehhâs, en-Nâsih' te, Süddî'den bildiriyor:

“...Allah'ın emri gelene kadar onları affedin, görmezden gelin..." âyeti, "Kitap verilenlerden, Allah'a, âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın" âyetiyle neshedilmiştir.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr, "... kendiniz için önden gönderdiğiniz her hayrı Allah katında bulacaksınız..." âyetinde kastedilen hayrın, dünyadaki hayırlı ameller olduğunu söyledi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Ebu'l-Âliye, "...Allah katında bulacaksınız..." âyetinde kastedilen, Allah katında sevabını bulmaktır, dedi.

111

Bkz. Ayet:112

112

"Yahudi veya Hıristiyan olmayan Kimse elbette Cennete girmeyecek, dediler; bu onların kuruntularıdır. De ki: «Sözünüz doğru ise delillerinizi getirin.» Hayır, öyle değil; iyilik yaparak kendini Allah'a veren kimsenin ecri, Rabbi'nin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir."

İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Âliye'den, «Yahudi veya Hıristiyan olmayan kimse elbette Cennete girmeyecek» dediler; bu, onların kuruntularıdır. De ki:

“Sözünüz doğru ise delillerinizi getirin.» Hayır, öyle değil; iyilik yaparak kendini Allah'a veren kimsenin ecri Rabbi'nin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir" âyetini açıklarken şöyle dediğini bildiriyor: Yahudiler:

“Sadece Yahudi olanlar cenete girecek" Hıristiyanlar da:

“Sadece Hıristiyan olanlar Cennete girecek" dediler. Bu, onların Allah'a haksız yere isnâd ettikleri kuruntulardır. Eğer doğru söylüyorlarsa, onlardan delilerini getirmelerini söyle. Hâlbuki Cennete sadece samimiyetle Allah'a teslim olanlar girecektir."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, âyette geçen burhandan kastın delil olduğunu söyledi.

İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Saîd b. Cübeyr, "Hayır, öyle değil; iyilik yaparak kendini Allah'a veren kimsenin ecri, Rabbi'nin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir" âyetinde kendini Allah'a vermekten kastın, dininde samimi olmak olduğunu söyledi.

113

"Yahudiler «Hıristiyanlar bir temel özerinde değil» dediler, Hıristiyanlar da «Yahudiler bir temel özerinde değil» dediler; oysa onlar kitaplarını da okuyorlar. Bilgisizler de tıpkı onların söylediklerini söylemiştir. Allah, kıyamet gönü, anlaşmazlığa düştükleri şeylerde onların arasında hüküm verecektir."

İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Necrân Hıristîyanları Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince Yahudi hahamları da geldiler ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda tartıştılar. Râfi b. Hureymile:

“Siz bir şeye sahip değilsiniz" deyip Hazret-i İsa'yı ve İncil'i inkar etti. Necranlılardan bir kişi de Yahudilere:

“Siz bir şeye sahip değilsiniz" deyip Hazret-i Mûsa'nın peygamberliğini ve Tevrat'ı inkar etti. Bunun üzerine Allah:

“Yahudiler «Hıristiyanlar bir temel üzerinde değil» dediler, Hıristiyanlar da «Yahudiler bir temel üzerinde değil» dediler; oysa onlar kitaplarını da okuyorlar..."' âyetini indirdi. Yani iki tarafta inkar ettiği şeyi elindeki kitabın tasdik ettiğini biliyor."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "Yahudiler «Hıristiyanlar bir temel üzerinde değil» dediler, Hıristiyanlar da «Yahudiler bir temel üzerinde değil» dediler; oysa onlar kitaplarını da okuyorlar..." âyetinde kastedilenlerin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanındaki kitap ehli olduğunu söyledi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, "Yahudiler «Hıristiyanlar bir temel üzerinde değil» dediler, Hıristiyanlar da "Yahudiler bir temel üzerinde değil" dediler; oysa onlar kitaplarını da okuyorlar...'" âyetiyie ilgili olarak şöyle dedi: İlk Hıristiyanlar (ortak) bir şey üzereydiler ama sonraları bidatler çıkarıp tefrikaya düştüler. İlk Yahudiler de (ortak) bir şey üzereydiler, ama onlar da sonraları bidatler çıkarıp tefrikaya düştüler.

İbn Cerîr bildiriyor: İbn Cüreyc der ki: Atâ'ya:

“Âyette bahsedilen bilgisizler kimlerdir?" diye sorduğumda, "Yahudi ve Hıristiyanlardan önceki topluluklar" cevabını verdi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî, âyette geçen bilgisizlerin:

“Muhammed (ortak) bir şey üzere değildir" diyen (müşrik) Araplar olduğunu söyledi.

114

"Allah'ın mescidlerinde O nun isminin anılmasını yasak eden ve oraların yıkılmasına çalışan kimseden daha zalim kim vardır? Onların oralara korkmadan girememeleri gerekir. Dünyada rezillik onlaradır, âhirette büyük azab da onlaradır."

İbn İshâk ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki: Kureyş, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), Kâbe'nin yanında namaz kılmasını engelleyince, Allah:

“Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını yasak eden ve oraların yıkılmasına çalışan kimseden daha zalim kim vardır? Onların oralara korkmadan girememeleri gerekir. Dünyada rezillik onlaradır, âhirette büyük azab da onlaradır" âyetini indirdi.

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını yasak eden ve oraların yıkılmasına çalışan kimseden daha zalim kim vardır? Onların oralara korkmadan girememeleri gerekir. Dünyada rezillik onlaradır, âhirette büyük azab da onlaradır'" âyetinde kastedilenlerin Hıristiyanlar olduğunu söyledi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını yasak eden ve oraların yıkılmasına çalışan kimseden daha zalim kim vardır? Onların oralara korkmadan girememeleri gerekir. Dünyada rezillik onlaradır, âhirette büyük azab da onlaradır" âyetinde kastedilenlerin, Beytu'l-Makdis'e pislik atıp halkın ibadet etmesine engel olan Hıristiyanlar olduğunu söyledi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî, "Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını yasak eden ve oraların yıkılmasına çalışan kimseden daha zalim kim vardır? Onların oralara korkmadan girememeleri gerekir. Dünyada rezillik onlaradır, âhirette büyük azab da onlaradır" âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:

“Âyette kastedilenler Bizanslılardır. Onlar, Beytu'l-Makdis'i harab etmek isteyen Buhtanassar ordusuna yardım etmişlerdir. Bugün yeryüzünde hiçbir Hıristiyan, öldürülme korkusu yaşamadan veya cizye vermeden Beytu'l-Makdis'e giremez. Bunların dünyada rezil olmaları ise, Mehdi gönderilip Kostantiniyye fethedileceği zaman onları öldürmesidir."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde der ki:

“Âyette kastedilenler, Allah'ın düşmanı olan Bizanslılardır. Yahudilere duydukları kin, onları Babilli ateşperest Buhtnassar'a Beytü'l Makdis'i yıkması için yardımcı olacak noktaya kadar götürdü."

İbn Ebî Hâtim, Ka'b'dan bildiriyor:

“Hıristiyanlar Beytu'l-Makdis'i ele geçirince yaktılar. Allah, Hazret-i Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderince, kendisine:

“Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını yasak eden ve oraların yıkılmasına çalışan kimseden daha zalim kim vardır? Onların oralara korkmadan girememeleri gerekir. Dünyada rezillik onlaradır, âhirette büyük azab da onlaradır" âyetini indirdi. Şu an yeryüzünde, Beytu'l- Makdis'e korkmadan girebilen Hıristiyan yoktur."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Zeyd, âyet hakkında şöyle dedi:

“Âyette kastedilenler, Hudeybiye günü Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Kâbe'yi ziyaret etmesini engelleyen müşriklerdir."

İbn Ebî Şeybe, Ebû Sâlih'ten bildiriyor:

“Müşrikler korkmadan Mescid-i Haram'a giremezler."

Abdürrezzâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, "... Dünyada rezillik onlaradır, âhirette büyük azab da onlaradır" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Dünyadaki rezillikleri, alçalmış olarak cizye vermeleridir."

Ahmed ve Buhârî, Tarih'te, Busr b. Ertea'dan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Allahım! Bütün işlerde sonumuzu hayır eyle. Dünya rezilliğinden ve âhiret azabından koru" diye dua ederdi.

115

"Doğu da, batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir."

Ebû Ubeyd, en-Nâsih ve'l-Mensûh'ta, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Kur'ân'da ilk neshedilen âyet, kıble ile ilgilidir. Allah:

“Doğu da, batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir" âyeti inince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Beytu'l-Makdis'e doğru yönelerek namaz kılmaya başladı. Sonra Allah onun Beytu'l-Atîk'e yönelerek namaz kılmasını emredip "Her nereden yola çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram semtine çevir, şüphesiz bu, Rabbinden bir haktır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram semtine çevir. İnsanların zulmedenlerinden başkalarının size karşı gösterecekleri bir hüccet olmaması için, her nerede olursanız, yüzlerinizi oranın semtine çevirin, bu hususta onlardan korkmayın. Benden korkun da size olan nimetimi tamamlayayım. Böylece doğru yolu bulursunuz'" âyetini indirerek önceki âyeti neshetti.

İbnu'l-Münzir, İbn Mes'ûd ve sahabeden bazılarından, "Doğu da, batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir" âyeti hakkında şöyle dediğini bildirir:

“İnsanlar, Beytu'l-Makdis'e yönelerek namaz kılıyordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye gelince on sekiz ay Beytu'l-Makdis'e yönelerek namaz kıldı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz kılarken (Kâbe'ye yönelerek namaz kılmayı isteyip Allah'a yalvarıyor ve) göğe bakıyordu. Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hicretinden on sekiz ay sonra bu âyet neshedilip, Kâbe'ye yönelerek namaz kılması emredildi."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerîr, İbnu'l- Münzir, en-Nehhâs, en-Nâsih'te, Taberânî ve Beyhakî, Sünen'de İbn Ömer'den bildiriyor: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) nafile namazlarını bineğinin üzerindeyken yüzü hangi tarafa olursa olsun namaz kılardı. Sonra İbn Ömer:

“Doğu da, batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz Allah'ın vechi orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir" âyetini okuyup:

“Bu âyet, işte bu konuda nazil olmuştur" dedi.

Buhârî ve Beyhakî, Câbir b. Abdillah'tan şöyle dediğini bildirir:

“Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), Enmâr gazvesinde bineğinin üzerinde doğuya yönelerek nafile namaz kıldığını gördüm."

İbn Ebî Şeybe, Buhârî ve Beyhakî bildiriyor: Câbir b. Abdillah der ki:

“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bineğinin üzerinde doğuya yönelerek namaz kılardı. Farz namazı kılacağı zaman ise bineğinden inip kıbleye yönelirdi."

İbn Ebî Şeybe, Ebû Dâvûd ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Enes der ki:

“Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) yolculukta nafile namaz kılacağı zaman devesini kıbleye doğru çevirir, namaza başlayınca devesi hangi yöne dönerse, o yöne doğru namaz kılardı."

Ebû Dâvûd, Tayâlisî, Abd b. Humeyd, Tirmizî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Ukaylî, Dârakutnî, Ebû Nuaym, el-Hilye'de ve Beyhakî, Sünen'de bildirir: Âmir b. Rabîa der ki: Karanlık bir gecede Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraberken, bir yerde konakladık ve kıblenin nerede olduğunu bilemedik. Bizden her bir kişi kendi kanaatine göre bir tarafa dönüp namaz kıldı. Sabahı edince bunu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) anlatıp:

“Ey Allah'ın Resûlü! Gece, kıbleye dönemeden namaz kıldık" dedik. Bunun üzerine, "Doğu da, batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir" âyeti nazil oldu ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Namazınız caiz olmuştur" buyurdu.

Dârakutnî, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Câbir b. Abdillah der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), aralarında benim de bulunduğum bir askeri birlik gönderdi. Karanlıkta kaldık ve kıbleyi bilemedik. Bizden bir grup:

“Biz kıbleyi biliyoruz, güney tarafı burasıdır" deyip namazını o yöne kılarak bir çizgi çizdiler. Bazımız:

“Kuzey bu taraftır, kıble burasıdır" deyip namaz kıldı ve bir çizgi çizdi. Sabah olup güneş doğunca durum incelendi ve çizgilerin kıble tarafında olmadığı anlaşıldı. Seferden döndükten sonra durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorduk, Rasûlullah cevap vermedi. Bunun üzerine:

“Doğu da, Batı da Allah'ındır..." âyeti indi.

Saîd b. Mansûr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Atâ der ki: Bir topluluk kıbleyi bulamayınca her biri bir yöne doğru namaz kıldıktan sonra Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip durumu anlattılar. Bunun üzerine:

“Doğu da, Batı da Allah'ındır..." âyeti indi.

İbn Merdûye, zayıf senetle, İbn Abbâs'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir askeri birlik gönderdi ve bu birlik karanlıktan dolayı kıbleyi bilemeyince, başka yöne doğru namaz kıldılar. Güneş doğduğunda kıblenin hangi yönde olduğunu anladılar ve döndüklerinde durumu Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirdiler. Bunun üzerine:

“Doğu da, Batı da Allah'ındır..." âyeti indi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir, Katâde'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kardeşiniz (Necâşi) vefat etti. Onun cenaze namazını kılınız" buyurunca, sahabe:

“Müslüman olmayan birinin cenaze namazını mı kılacağız?" diye sordu. Bunun üzerine:

“Kitap ehlinden Allah'a huşu duyarak inanıp, Allah'ın ayetlerini az bir değere değişmeyenler vardır. İşte onların ecirleri Rablerinin katındadır. Şüphesiz Allah'ın hesabı çabuktur" âyeti indi. Sahabe:

“Necâşî kıbleye yönelerek namaz kılmazdı" deyince ise, "Doğu da, Batı da Allah'ındır..." âyeti indi.

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:

“Rabbiniz:

“Bana dua edin ki duanıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler alçalmış olarak Cehenneme gireceklerdir" buyurmuştur" âyeti nazil olunca, sahabe:

“Hangi yöne dönerek dua edeceğiz?" diye sordu. Bunun üzerine, "Doğu da, batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir" âyeti nazil oldu.

İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "Doğu da, batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir" âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:

“Doğu olsun, batı olsun hangi yöne dönersen Allah'ın kıblesi orasıdır."

İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, Tirmizî ve Beyhakî, Sünen'de, Mücâhid'in (.....) âyetini açıklarken şöyle dediğini bildirir:

“Bundan kasıt, Allah'ın kıblesidir. Doğu olsun, batı olsun nereye dönerseniz Allah'a yönelmiş olursunuz."

Abd b. Humeyd ve Tirmizî'nin bildirdiğine göre Katâde, bu âyetin, "Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnud olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir; bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin. Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir" âyetiyle neshedildiğini söyledi.

İbn Ebî Şeybe, Tirmizî ve İbn Mâce, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Doğu ile batı arası kıble sayılır."

İbn Ebî Şeybe, Dârakutnî ve Beyhakî, İbn Ömer'den aynı hadisi nakletti.

İbn Ebî Şeybe ve Beyhakî, Hazret-i Ömer'in:

“Kâbe'ye yöneldiğin takdirde, doğu ile batı arası kıble sayılır" dediğini bildirir.

116

"Allah, çocuk edindi" dediler. O, bundan uzaktır. Hayır! Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ındır. Hepsi O'na boyun eğmiştir.

Buhârî, İbn Abbâs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Yüce Allah şöyle buyurdu: Böyle bir şeye kalkışmaması gerektiği halde Âdemoğlu Beni yalanladı. Yine böyle bir işe kalkışmaması gerektiği halde Âdemoğlu Bana sövdü. Onun Beni yalanlaması şudur: O Benim evvelde olduğu gibi kendisini yeniden yaratacağıma kadir olamayacağımı ileri sürdü. Onun Bana sövmesi ise Benim oğlumun olduğunu söylemesidir. Ben eş ya da bir oğul edinmekten münezzehim."

Buhârî ve İbn Merdûye, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Ebû Hureyre'den Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dediğini bildirir:

“Allah buyurur ki: Böyle bir şeye kalkışmaması gerektiği halde Âdemoğlu Beni yalanladı. Yine böyle bir işe kalkışmaması gerektiği halde Âdemoğlu Bana sövdü. Onun Beni yalanlaması: «Allah, beni yarattığı gibi diriltmeyecek» demesidir. Benim insanı diriltmem, ilk yaratışımdan zor değildir. Onun Bana sövmesi ise, Ben, Tek olan, her şeyden müstağni ve her şey O'na muhtaç olan, doğurmamış, doğmamış, Kendisine hiçbir denk olmayan Allah olmama rağmen: «Allah oğul edindi» demesidir. "

Ahmed, Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn Merdûye ve Beyhakî, Ebû Mûsa el- Eş'arî'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“İşittiği bir eziyete Allah'dan daha çok sabreden hiç kimse yoktur. Kulların rızkını verdiği ve onlara sıhhat ihsan ettiği halde onlar Kendisi için çocuk isnad ederler. "

İbn Ebî Şeybe, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim, Gâlib b. Acrad'dan bildirir: Şam halkından bir kişi şöyle der: Bana bildirildiğine göre Allah yeryüzünü yaratıp üzerindeki ağaçları yaratınca, Âdemoğlu uğradığı her ağaçtan faydalandı. İnsanoğlu:

“Allah oğul edindi" deyince yeryüzü ürperdi ve ağaçlardaki dikenler oluştu.

Ebu'ş-Şeyh, Katâde'den bildirir:

“Onlar Allah oğul edindi..." deyince Yüce Allah onların bu bühtanından münezzeh olduğunu söyledi.

Abd b. Humeyd, İbn Ebî Hâtim ve el-Mehâmilî, el-Emâlî'de, İbn Abbâs'tan bildirir: (.....) sözünden maksat, Allah'ın, kendinin kötülüklerden uzak olduğunu bildirmesidir.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sifât'ta, Mûsa b. Talha'dan bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), (.....) sözünün manası sorulunca:

“Allah'ın, kötülüklerden uzak olması demektir" başka bir lafızda ise "Allah'ı kötülüklerden tenzih etmektir" buyurdu. Hadis mürseldir.

İbn Cerîr, Deylemî, Hatîb, el-Kifâye'de, başka bir tarikle mevsûl olarak Mûsa b. Talha b. Abdillah'tan, o da babasından bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Allah'ın Resûlü! (.....) sözünün manası nedir?" diye sorduğumda:

“Allah'ı kötülüklerden tenzih etmektir" cevabını verdi.

Hâkim, İbn Merdûye ve Beyhakî Talha b. Yahyâ b. Talha'dan, babasından, o da dedesi Talha b. Ubeydillah'tan bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), (.....) sözünün manasını sorduğumda:

“Allah'ın her türlü kötülükten uzak olduğunu söylemektir" cevabını verdi.

İbn Merdûye, Süfyân es-Sevrî tarikiyle Abdullah b. Ubeydillah b. Mevhib'den bildirir: Tahla der ki: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), (.....) sözünün manası sorulunca:

“Allah'ın her türlü kötülükten uzak olduğunu söylemektir" cevabını verdi.

İbn Ebî Hâtim, Meymûn b. Mihrân'dan bildirir: Kendisine, (.....) sözünün manası sorulunca:

“Allah'ın yüceliğini ikrar eden ve kötülüklerden uzak olduğunu bildiren bir isimdir" cevabını verdi.

İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs'tan bildirir: İbnu'l-Kevvâ, Hazret-i Ali'ye, (.....) sözünün manasını sorunca, Hazret-i Ali:

“Allah'ın, Kendisi için söylenmesini istediği bir sözdür" cevabını verdi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Hasan(-ı Basrî) der ki: (.....) sözü, insanların söylemekten vazgeçemeyeceği bir sözdür.

Abd b. Humeyd, Zeyd b. el-Esam'dan bildirir: Bir kişi, İbn Abbâs'a gelip:

“Lâ ilahe illalah'ın, Allah'tan başka ilah olmadığı manasında, Elhamdulillah'ın nimeti Allah'tan bilmek ve bundan dolayı Allah'a hamd etmek manasında olduğunu, Allahu Ekber'in, Allah'tan daha büyük bir şeyin olmadığı manasında olduğunu biliyoruz. Peki, Sübhanallah'ın manası nedir?" diye sordu. İbn Abbâs:

“Bu sözün neyini garipsiyorsun? Bu söz, Allah'ın Kendisi için söylenmesini istediği, meleklere de söylemelerini emrettiği ve yarattıklarından hayırlı olanların sığındığı bir sözdür" karşılığını verdi.

Ahmed, Abd b. Humeyd, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, en-Nehhâs, en-Nâsih'te, İbn Hibbân, Taberânî, M. el-Evsat'ta, Ebû Nasr es- Siczî, el-İbâne'de, Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Diyâul-Makdisî, el-Muhtâra'da, Ebû Saîd el-Hudrî'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

"Kur'ân'da Kunût'tan bahseden her söz, itaat manasındadır."

İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, âyette geçen (.....) sözünden kastedilenin itaat etmek olduğunu söyledi.

et-Tastî, Mesâil'de, İbn Abbâs'tan bildirir: Nâfi b. el-Ezrak ona, âyette geçen (.....) sözünün manasını sorunca, İbn Abbâs:

“İkrar etmek demektir" cevabını verdi. Nâfi:

“Peki, Araplar bu sözü bilir miydi?" diye sorunca, İbn Abbâs şöyle karşılık verdi:

“Tabi ki! Adiy b. Zeyd'in:

Affını umarak Allah 'ı(n varlığını ve birliğini) ikrar eder

Kul, yaptıklarını inkar edemeyeceği gün " dediğini duymadın mı?

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İkrime, (.....) sözünün manasının, kulun, kulluğunu ikrar etmesi olduğunu söyledi.

İbn Cerîr bildiriyor: Katâde, (.....) sözünün manasını açıklarken:

"Allah'ı Rab ve yaratıcı olarak kabul edip Ona itaat etmektir" dedi.

117

"Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah'tır. O, bir işin olmasını dilerse, ona ancak «ol» der ve olur."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ebu'l-Âliye, "Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah'tır..." âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Allah gökleri ve yeri yoktan var etti ve bunları yaratırken hiç kimse Allah'a ortak olmadı."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Süddî bu âyet hakkında şöyle dedi:

“Allah gökleri ve yeri yoktan var edip yarattı. Bunlardan önce göklere ve yere benzer bir şey yaratılmamıştı."

İbn Ebî Şeybe, İbn Bâsıt'tan bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında bir kişi şöyle dua etti:

“Allahım! Senden başka ilah olmayan adınla, Rahmân ve Rahîm, gökleri ve yeri yoktan var eden, bir şeyin olmasını istediğinde «ol» deyince olan isminle Sana dua ediyorum." Bunu duyan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Neredeyse Allah'ın îsm-i A'zam'ıyla dua edecektin" buyurdu.

118

"Bilmeyenler: «Allah bizimle konuşmalı veya bize bir âyet gelmeli değil mıydı?» dediler. Onlardan öncekiler de onların söylediklerinin tıpkısını söylemişlerdi. Kalbleri birbirine benzedi. Kesinlikle inanan kimseler için ayetleri açıklamışızdır."

İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildirir: Râfi, b. Hureymile Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey Muhammed! Eğer iddia etiğin gibi Allah katından gönderilen bir Peygamber isen, Allah'a söyle de bizimle konuşsun. Biz de onun sözünü işitmiş olalım" deyince, Allah:

“Bilmeyenler: «Allah bizimle konuşmalı veya bize bir âyet gelmeli değil miydi?" » dediler. Onlardan öncekiler de onların söylediklerinin tıpkısını söylemişlerdi. Kalbleri birbirine benzedi. Kesinlikle inanan kimseler için ayetleri açıklamışızdır"' âyetini indirdi."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, "Bilmeyenler:

“Allah bizimle konuşmalı veya bize bir âyet gelmeli değil miydi?" dediler. Onlardan öncekiler de onların söylediklerinin tıpkısını söylemişlerdi. Kalbleri birbirine benzedi. Kesinlikle inanan kimseler için ayetleri açıklamışızdır" âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:

“Âyette kastedilenler, Araplardan olan kafirlerdir. Onlar:

“Allah bizimle konuşmalı" dediler. Yahudiler ve Hıristiyanlar da aynı şeyi söylemişlerdi. Araplarla Yahudiler ve Hıristiyanların ve aynı istekte bulunan başkalarının kalpleri bu konuda birbirine benzemiştir.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Bilmeyenler: «Allah bizimle konuşmalı veya bize bir âyet gelmeli değil miydi?» dediler. Onlardan öncekiler de onların söylediklerinin tıpkısını söylemişlerdi. Kalbleri birbirine benzedi. Kesinlikle inanan kimseler için ayetleri açıklamışızdır" âyetini açıklarken, "Allah'ın kendileriyle konuşmasını isteyenler, Hıristiyanlardır. Öncekiler ise Yahudilerdir" dedi.

119

"Doğrusu Biz, seni hak ile müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir. Sen, Cehennemliklerden sorumlu tutulmayacaksın."

Vekî, Süfyân b. Uyeyne, Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnu'l- Münzir, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Keşke (ölen) anne babama ne şekilde muamele edildiğini bir bilebilsem" deyince, "Doğrusu Biz, seni hak ile müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir. Sen, Cehennemliklerden sorumlu tutulmayacaksın" nazil olmuştur. Bu âyet nazil olduktan sonra Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) artık vefat edene kadar anne babasından bahsetmedi. Hadis mürseldir ve senedi zayıftır.

İbn Cerîr, Dâvûd b. Ebî Âsım'dan bildiriyor: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün:

“Annem ve babam nerede (Âhiretteki durumları nedir)?" deyince, bu âyet nazil oldu. Derim ki: Bu hadisin de senedi mu'daldır ve ne bu, ne de önceki hadis hücet kabul edilemez.

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre A'rec, bu âyeti, (.....) şeklinde okudu ve muhatabın Hazret-i Muhammed olduğunu söyledi.

İbn Ebî Hâtim, Ebû Mâlik'ten, (.....) sözünün manasının, ateşin büyüğü demek olduğunu söyledi.

120

"Kendi dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden asla hoşnud olmayacaklardır. De ki: «Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur» Sana gelen ilimden sonra onların heveslerine uyarsan, and olsun kî, Allah'tan sana ne bîr dost ve ne de bir yardımcı olur."

Sa'lebî'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Medine Yahudileri ile Necran Hıristiyanları Peygamber'in kendi kıblelerine doğru namaz kılmasını umuyorlardı. Allah kıbleyi Kâbe'ye çevirince bu onların çok ağırlarına gitti ve Hazret-i Peygamber'in dinleri üzerine kendilerine uyum sağlamasından ümit kestiler. Bu konuda Allah:

“Kendi dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden asla hoşnud olmayacaklardır. De ki: «Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur- Sana gelen ilimden sonra onların heveslerine uyarsan, and olsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olur"' âyetini indirdi."

121

"Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereğince okuyanlar var ya, işte ona ancak onlar inanırlar. Onu inkar edenler ise kaybedenlerdir."

Abdürrezzâk der ki: Katâde, "Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereğince okuyanlar var ya, işte ona ancak onlar inanırlar. Onu inkar edenler ise kaybedenlerdir" âyetinde kastedilenlerin Yahudi ve Hıristiyanlar olduğunu söyledi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, âyetten geçen "...Gereğince okuyanlar..." sözünden kastedilenin, Kitabın helal kıldığını helal, haram kıldığını haram sayan ve kelimelerin yerlerini değiştirmeyen kişiler olduğunu söyledi.

Ebû Ubeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve el-Herevî, Fadâil'de bildiriyor: İbn Abbâs, "...Gereğince okuyanlar..." sözünü açıklarken şöyle dedi:

“Kapsadığı hükümler gereğince amel ederek ona hakkıyla uyarlar." Sonra "Arkasından ona uyduğu zaman aya (yemin olsun)" buyruğunda da aynı kelimenin kullanıldığını söyledi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ömer b. el-Hattâb, "...Gereğince okuyanlar..." sözünü açıklarken şöyle dedi:

“Cennetten bahseden âyeti okuyunca, Allah'tan Cenneti ister, Cehennemden bahseden âyeti okuyunca, Cehennemden Allah'a sığınır."

Hatîb, er-Ruvât an Mâlik'te, içinde meçhullerin olduğu bir senetle, İbn Ömer'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "...Gereğince okuyanlar..." sözünü açıklarken:

“Kapsadığı hükümler gereğince amel ederek ona hakkıyla uyarlar" buyurdu.

Abdürrezzâk ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Mes'üd, "...Gereğince okuyanlar..." sözünü açıklarken şöyle dedi:

“Helalini helal, haramını haram bilip onu Allah'ın indirdiği şekliyle okumak ve sözlerinin yerini değiştirmemek, münasip olmayan bir şekilde te'vil etmemektir." Bir lafızda ise:

“Ona hakkıyla tâbi olmaktır" dedi.

İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Zeyd b. Eşlem, "...Gereğince okuyanlar..."sözünü açıklarken şöyle dedi:

“Onu indirildiği gibi insanlara anlatırlar ve onu gizlemezler."

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde, "Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereğince okuyanlar var ya, işte ona ancak onlar inanırlar. Onu inkar edenler ise kaybedenlerdir" âyetini açıklarken şöyle dedi: Allah'ın âyetlerine iman ve tasdik eden Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı bu âyetin kapsadığı kişilerdendir. Bize bildirildiğine göre İbn Mes'ûd şöyle derdi:

“Vallahi, Kitabı gereğince okumak, helalini helal, haramını haram bilip onu Allah'ın indirdiği şekliyle okumak ve sözlerinin yerini değiştirmemek, münasip olmayan bir şekilde te'vil etmemektir." Yine bildirildiğne göre Ömer b. el-Hattâb:

“İsrailoğulları geçmiştir. Duyduğunuz âyetin muhatabı sizden başkası değildir" dedi.

Vekî ve İbn Cerîr, Hasan(-ı Basrî)'den bildirir:

“...Gereğince okuyanlar..."sözünün manası, "Muhkemi ile amel ederler, müteşâbihine inanırlar, bilinmesi kendileri için zor olanı da, bilene bırakırlar" demektir.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, "...Gereğince okuyanlar..."sözünün manasını açıklarken "Ona hakkıyla uyarlar" dedi.

122

122. Ey İsrâil (Ya’kûb) oğulları, size verdiğim nimeti (atalarınızı Fir’avun’un zulmünden kurtarıp onlara daha birçok nimetler verdiğimi) ve sizi(atalarınızı) âlemlere (yaşadıkları zamanda başkalarına) üstün kıldığımı (bana itâatle şükrederek) hatırlayın.

123

123. Bir de öyle bir (hesap) gün(ün)den korkun ki, o günde (kıyâmette) hiç kimse (bir mü’min veya bir kâfir), hiç kimsenin (bir mü’minin veya bir kâfirin) cezasını çekmez (borcunu ödemez); (azaptan kurtulmaları için kimseden) bir fidye (bedel ve karşılık) kabul edilmez; kimseye bir şefaat (mü’minlerden kâfirlere veya kâfirlerden kâfirlere bir yardım veya aracılık) fayda vermez. (O kâfirlere) yardım da olunmaz.

124

"Rabbi, İbrahim'i bir takım emirlerle denemiş, o da onları yerine getirmişti.."

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Hâkim ve Beyhakî, Sünen'de bildirir: İbn Abbâs, "Rabbi İbrahim'i bir takım emirlerle denemiş, o da onları yerine getirmişti. Allah, Seni insanlara önder kılacağım demişti. O soyumdan da deyince, zalimler benim ahdime erişemez buyurmuştu" âyetini açıklarken şöyle dedi:

“Allah, Hazret-i İbrâhim'i taharet ile imtihan etmişti. Bunların beş tanesi başta, beş tanesi de bedendedir. Başta olanlar: Bıyıkları kesmek, mazmaza, istinşak, misvak kullanmak ve saçı ortadan ayırmak. Bedende bulunanlar ise: Tırnakları kesmek, etek traşı yapmak, sünnet olmak, koltuk altı kıllarını yolmak ve büyük abdest ile küçük abdestin yerlerini su ile yıkamaktır."

İbn İshâk ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Allah'ın, İbrâhim'i denediği ve onun da bunları yerine getirdiği imtihan şudur: Hazret-i İbrâhim Allah adına kavminden ayrılmıştır. Nemrut'la tartıştığı zaman onun karşısında sebat etmiştir. Nemrûd onu ateşe atıp Allah uğrunda yakmak istemiş, İbrâhim buna dayanmıştır. Sonra Allah kendisine yurdundan çıkmasını emredince vatanından ve ülkesinden Allah adına hicret etmiştir. Yine Allah onu canıyla ve malıyla imtihan etmiş, konuklar hâdisesinde onun durumunu ve tahammülünü ölçmüştü. Allah oğlunu kesmesini emretmiş, o da bu imtihanda başarı göstererek oğlunu kesmeye koyulmuştur. Bütün bunlardan sonra her şeyiyle Allah adına yola koyulup imtihanda başarı gösterince, Allah ona 'Teslim ol" demiş, o da "ben âlemlerin Rabbına teslim oldum" demişti."'

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“İbrâhim'in denendiği kelimeler on tanedir. Altısı insandadır. Dördü ise haccdadır. İnsanda olanlar; etek altını temizlemek, koltuk altını temizlemek - veya sünnet-, tırnakları kesmek, bıyıkları kesmek, misvak ve cuma günü yıkanmaktadır. Haccda olan dört şey ise tavaf, Safa ile Merve arasında sa'y, şeytân taşlamak ve Arafat'tan inmektir."

İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Hâkim, İbn Merdûye ve İbn Asâkir bildirir: İbn Abbâs:

“Bu dinde imtihan edilip, denendiği her şeyi yerine getiren sadece İbrâhim'dir" deyip:

“Rabbi İbrâhim'i bir takım emirlerle denemiş, o da onları yerine getirmişti. Allah, seni insanlara önder kılacağım demişti. O soyumdan da deyince, zalimler benim ahdime erişemez buyurmuştu"' âyetini okudu. Kendisine:

“Bu kelimeler nedir?" diye sorulunca, şöyle cevap verdi:

“İslâm'ın şer'î hükümleridir. Bunlar da otuz ayrı bölümdür. Bu otuz bölümün on tanesi Tevbe Sûresi'nde:

“Allah'a tövbe eden, kullukta bulunan, O'nu öven, O'nun uğrunda gezen, rüku ve secde eden, uygun olanı buyurup fenalığı yasak eden ve Allah'ın yasalarını koruyan müminlere de müjdele" buyruğunda; on tanesi Muminûn Sûresinde:

“Müminler saadete ermişlerdir. Onlar namazda huşu içindedirler. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar zekatlarını verirler. Ayrıca onlar, iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Bu sınırları aşmak isteyenler, işte bunlar aşırı gidenlerdir. Onlar emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler'" ve:

“Ceza (ve hesap) gününün doğruluğuna inananlar" buyruğunda, on tanesi Ahzâb Sûresinde:

“Doğrusu erkek ve kadın müslümanlar, erkek ve kadın müminler, boyun eğen erkekler ve kadınlar, doğru sözlü erkekler ve kadınlar, sabırlı erkekler ve kadınlar, gönülden bağlanan erkekler ve kadınlar, sadaka veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah'ı çok anan erkekler ve kadınlar, işte Allah bunların hepsine mağfiret ve büyük ecir hazırlamıştır" buyruğunda dile getirilmektedir. Hazret-i İbrahim bunları yerine getirince Allah kendisine beraat yazdı. Allah bu konuda:

“Ve görevini titizlikle yerine getiren ibrâhim'e inmiş olan kutsal sayfaların içeriğinden haberdar olmadı mı?" buyurmaktadır.

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve Hâkim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Rabbi İbrâhim'i bir takım emirlerle denemiş..." âyetinde bahsedilen, Hazret-i İbrâhim'in denendiği şeylerden bazıları Hac menâsikidir.

İbn Cerîr, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Hazret-i İbrâhim'in imtihan edildiği sözler arasında şunlar da vardı:

“Muhakkak ki ben seni insanlara imâm kılacağım." Ayrıca bunlar arasında "Hani İbrâhim Kabe'nin temellerini İsmâîl ile birlikte yükseltiyordu..." âyeti de vardı. Hazret-i İbrâhim'e verilen Makâm ve burada yapılan hacca ait davranışları anlatan âyetler de bu kelimeler arasındadır. Allah'ın evinin sâkinlerine verilen rızıklar da bunlar arasındadır. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem). İbrâhim ve İsmâîl'in zürriyetinden gönderilmiştir.

İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr bildiriyor: Mücâhid, "Rabbi, İbrâhim'i bir takım emirlerle denemiş..." âyetinde bahsedilen denemenin, sonraki âyetlerde zikredilenler olduğunu söyledi.

İbn Ebî Şeybe ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Şa'bî der ki:

“Hazret-i İbrâhim'in imtihan edilip yerine getirmesi emredilen şeylerden biri de sünnet olmaktır."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: Hasan(-ı Basrî) der ki:

“Allah, Hazret-i İbrâhim'i yıldızlarla denedi ve ondan hoşnûd oldu. Ay'la denedi ve ondan hoşnüd oldu. Güneşle denedi ve ondan hoşnûd oldu. Hicretle denedi ve ondan hoşnûd oldu. Sünnetle denedi ve ondan hoşnûd oldu. Oğluyla denedi ve ondan hoşnûd oldu."

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Atâ, (.....) kelimesinin manasının, yerine getirmek olduğunu söyledi.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid der ki:

“İstinca (taşla silinmek) ve parmak boğumlarını yıkamak, Hazret-i İbrâhim'den gelen sünnetlerdendir."

İbn Ebî Şeybe, Musannef’te Mücâhid'den bildirir:

“Altı şey, Hazret-i İbrâhim'in sünnetindendir: Bıyıkları kısaltmak, misvak kulanmak, saç ve sakalı taramak, tırnakları kesmek, istinca, etek tıraşı olmak. Bunlardan üçü başta, üçü ise bedendedir."

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Fıtrat beştir -veya Beş şey fıtrattandır- Sünnet olmak, etek traşı yapmak, bıyıkları kısaltmak, tırnakları kesmek ve koltuk altlarını yolmak. "

Buhârî ve Nesâî'nin bildirdiğine göre İbn Ömer, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Etek tıraşı olmak, tırnakları kesmek ve bıyıkları kısaltmak, fıtrattandır. "

İbn Ebî Şeybe, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin bildirdiğine göre, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“On şey fıtrattandır: Bıyıkları kısaltmak, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, istinşak, tırnakları kesmek, parmak boğumlarını yıkamak, etek tıraşı olmak ve istinca." Mus'ab der ki:

“Onuncusunu unuttum ama galiba mazmazaydı (ağız çalkalamaktı)."

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce bildiriyor: Ammâr b. Yâsir, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Mazmaza, istinşak, misvak kullanmak, bıyıkları kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altı kıllarını yolmak, etek tıraşı olmak parmak boğumlarını yıkamak, taharetlendikten sonra cinsel organa su serpmek ve sünnet olmak, fıtrattandır. "

Bezzâr ve Taberânî bildiriyor: Ebu'd-Derdâ, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Temizlik şu dört şeydedir: Bıyıkları kısaltmak, etek tıraşı olmak, tırnakları kesmek ve misvak kullanmak. "

Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce bildiriyor: Enes b. Mâlik der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bıyıklarımızı kısaltmayı, tırnakları kesmeyi, etek tıraşı olmayı ve koltuk altı kıllarını yolmayı kırk günden fazla bırakmamamızı emretti.

Ahmed ve Beyhakî, Şuabül-îman'da İbn Abbâs'tan bildirir Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Cibrîl yanına gelmekte gecikti" denilince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Siz etrafımdayken ve misvak kullanmaz, tırnaklarınızı kesmez, bıyıklarınızı kısaltmaz ve parmak mafsallarınızı temizlemezken neden gecikmesin ki" buyurdu.

Tirmizî, İbn Abbâs'tan bildiriyor: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) bıyıklarını kısaltır ve:

“Allah'ın Halili İbrâhim böyle yapardı" derdi.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Tirmizî ve Nesâî, Zeyd b. Erkam'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Bıyığını kısaltmayan bizden değildir. "

Mâlik, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî, İbn Ömer'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Sakalı uzatınız ve Bıyıkları kısaltınız.'"

Bezzâr'ın, Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bıyıklarınızı kısaltıp sakalınızı uzatarak Mecusilere muhalefet ediniz" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe, Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe'den bildirir: Mecusilerden, sakalını kazıyıp bıyıklarını uzatmış olan bir adam Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Bu nedir?" diye sordu. Adam:

“Bizim dinimizde bu vardır" cevabını verince, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ama bizim dinimizde, bıyıkları kazıyıp sakalı uzatmak vardır" buyurdu.

Bezzâr, Hazret-i Âişe'den bildiriyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bıyıkları uzamış bir kişiyi görünce:

“Bana makas ve misvak getirin" buyurdu. Makas ve misvak getirilince Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) misvağı adamın üst dudağına koydu ve bıyığın altta kalan kısmını kesti.

Bezzâr, Taberânî, M. el-Evsat'ta ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da hasen isnâdla Ebû Hureyre'den şöyle nakleder: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Cuma günü namaza çıkmadan önce tırnaklarını keser ve bıyıklarını kısaltırdı.

İbn Adiy, zayıf isnâdla Enes'in şöyle dediğini bildirir:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kişinin kırk günde bir etek tıraşı olmasını, koltuk altı kıllarını çıktığı zaman yolmasını, bıyıklarını uzatmamasını ve tırnaklarını her Cuma kesmesini emretti."

İbn Asâkir, zayıf isnâdla Câbir b. Abdillah'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Tırnaklarınızı kesiniz. Şeytan et ile tırnak arasında dolaşır."

Taberânî, zayıf senetle, Vâbise b. Ma'bed'den bildirir: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) her şeyi, hatta tırnaklarda oluşan kirleri bile sordum, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Seni şüphelendiren şeyi bırak da şüphe vermeyen şeye bak" buyurdu.

Bezzâr, İbn Mes'ûd'dan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Nasıl şüpheye düşmeyeyim ki; tırnaklarınızı kısaltmıyorsunuz ve vücudunuzun kirli yerlerine dokunuyorsunuz, böylece tırnak arasına kirler doluyor. "

Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Kays b. Ebî Hâzım'dan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz kılarken (kıraatte) şüpheye düşünce, bunun sebebi soruldu. Bunun üzerine Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Tırnaklarınızın altı kirle doluyken neden şüpheye düşmeyeyim!" buyurdu.

İbn Mâce ve Taberânî'nin zayıf senetle, Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Misvak kullanınız; çünkü misvak, ağzı temizler ve Rabbi razı eder. Cibrîl her gelişinde bana misvakı tavsiye etti. Hatta misvakın bana ve ümmetime farz olmasından korktum. Eğer ümmetime zor gelmeyeceğini bilsem misvak kullanmalarını farz kılardım. Ben o kadar misvak kullanıyorum ki ağzımın öndeki dişlerimin etlerini köklerinden gidereceğimden korktum."

Taberânî zayıf isnâdla İbn Abbâs'tan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Misvak kullanmak ağzı temizler, Rabbi razı eder ve gözleri kuvvetlendirir. "

İbn Adiy ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da zayıf isnâdla İbn Abbâs'tan Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Misvak kulanınız. Çünkü o, ağzı temizler, Rabbi razı eder, melekleri sevindirir, sevapları arttırır ve sünnettendir. Aynı zamanda misvak gözleri kuvvetlendirir, dişlerdeki sararmayı giderir, diş etlerini kuvvetlendirir, balgamı yok eder ve ağız kokusunu güzelleştirir."

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Eğer ümmetime zorluk vermeyecek olsaydım her namazda misvak kullanmalarını emrederdim"

Ahmed, hasen senetle, Ebû Hureyre'den Allah'ın Resûlü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“"Eğer ümmetime zorluk vermeyecek olsaydım her namaz için abdest almalarını ve her abdest alışlarında misvak kullanmalarını emrederdim. "

Bezzâr, Ebû Ya'lâ ve Taberânî zayıf isnâdla Hazret-i Âişe'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) misvakı o kadar tavsiye etti ki hakkında âyet inmesinden korktuk.

Ahmed, Hâris b. Ebî Usâme, Bezzâr, Ebû Ya'lâ, İbn Huzeyme, Dârakutnî, Hâkim, Ebû Nuaym, Kitâbu's-Sivâk'ta ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Hazret-i Âişe'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Misvak kullanarak kılınan namaz, misvak kullanmadan kılınan namazdan yetmiş kat daha üstündür. "

Bezzâr ve Beyhakî zayıf isnâdla bildirir: Hazret-i Âişe, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Misvak kullanarak kılınan iki rekat namaz, misvak kullanmadan kılınan yetmiş rekattan daha hayırlıdır."

Ahmed ve Ebû Ya'lâ'nın ceyyid isnâdla bildirdiğine göre İbn Abbâs, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Misvak kulanmam o kadar emredildi ki, misvak hakkında bana âyet veya vahiy ineceğini zannettim. "

Ahmed, Ebû Ya'lâ ve Taberânî'nin, zayıf isnâdla İbn Ömer'den bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında misvak olmadan yatmazdı. Uyandığı zaman misvakla dişlerini fırçalardı.

Taberânî hasen isnâdla Ümmü Seleme'den Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Cibrîl bana misvakı o kadar tavsiye etti ki dişlerime bir şey olmasından korktum. "

Bezzâr, Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'da Melîh b. Abdillah el-Hatmî'den, babasından, o da dedesinden, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Şu beş şey peygamberlerin sünnetindendir: Hayâ, yumuşaklık, hacamat, misvak ve güzel koku. "

Taberânî, M. el-Evsat'ta, Ebû Hureyre'den bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gece uyumadan önce ve uyandığı zaman mutlaka misvak kullanırdı.

Taberânî hasen isnâdla Zeyd b. Hâlid el-Cuhenî'den bildirir: Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) misvak kullanmadan namaz kılmak için evinden çıkmazdı.

İbn Ebî Şeybe ve Ebû Dâvûd'un zayıf isnâdla bildirdiğine göre Hazret-i Âişe der ki:

“Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) gece veya gündüz her uykudan kalkışında mutlaka abdestten önce ağzını misvaklardı (fırçaladı)."

İbn Ebî Şeybe, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce bildiriyor: Hazret-i Âişe'ye:

“Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) eve girince ilk önce ne yapardı?" diye sorulunca, "Eve girdiğinde ilk olarak misvak kullanırdı" cevabını verdi.

İbn Mâce'nin bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib der ki:

“Ağızlarınız Kur'ân'ın yollarıdır. Onu misvakla temizleyiniz."

Ebû Nuaym, Kitabu's-Sivâk'ta Hazret-i Ali'den aynı hadisi merfu olarak nakletti.

İbnu's-Sünnî, et-Tıbbu'n-Nebevî ve Ebû Nuaym, et-Tıbbu'n-Nebevî'de Ebû Hureyre'den Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

"Misvak kullanmak, kişinin konuşmasını güzelleştirir."'

İbnu's-Sünnî'nin bildirdiğine göre Ali b. Ebî Tâlib der ki:

“Kur'ân okumak ve misvak kullanmak balgamı yok eder."

Ebû Nuaym, Ma'rifetu's-Sahabe'de bildirir: Meymûne der ki:

“Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) hiçbir gece misvak kullanmadan uyumadı."

İbn Ebî Şeybe, el-Mesâhifte ve Ebû Nuaym, Kitâbu's-Sivâk'ta zayıf isnâdla Ebû Atîk'ten bildirir: Câbir, yatağına girdiği, gece uyandığı, namaza çıktığı zaman misvak kullanırdı. Kendisine:

“Nefsine ağır yük yüklüyorsun" deyince, Câbir:

“Usâme bana Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu misvakı kullandığını haber verdi" karşılığını verdi.

Ebû Nuaym, hasen isnâdla Abdullah b. Amr'dan, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Eğer ümmetime zorluk vermeyecek olsaydım, seher vakitleri misvak kullanmalarım emrederdim."

Taberânî, M. el-Evsat'ta hasen senetle, Hazret-i Ali'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Eğer ümmetime zorluk vermeyecek olsaydım her abdest alışlarında misvak kullanmalarım emrederdim. "

Şâfiî, İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Nesâî, Ebû Ya'lâ, İbn Huzeyme, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî'nin Hazret-i Âişe'den bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem)şöyler buyurdu:

“Misvak kullanmak ağzı temizler ve Rabbi razı eder."

Ahmed, Taberânî, M. el-Evsat'ta hasen senetle, İbn Ömer'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Misvak kulanınız. Misvak kullanmak, sğız kokusunu güzelleştirir ve Rabbi razı eder. "

Ahmed zayıf senetle, Kuşem veya Temmâm b. Abbâs'tan bildiriyor: Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittiğimizde bize şöyle dedi:

“Neden yanıma dişleriniz sararmış ve misvak kullanmadan geliyorsunuz? Eğer ümmetime zorluk vermeyecek olsaydım abdesti farz kıldığım gibi kendilerine misvakı da farz kılardım."

Taberânî, Câbir'den bildiriyor:

“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tıpkı yazı yazanın kulağının üstünde kalemi taşıdığı gibi misvakı kulağının üzerinde taşırdı."

Ukaylî, ed-Duafâ'da ve Ebû Nuaym, Kitabu's-Sivâk'ta zayıf isnâdla bildirir: Hazret-i Âişe der ki:

“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sefere çıkacağı zaman yanında misvak, tarak, sürmelik, sürahi ve ayna bulundururdu."

Ebû Nuaym, zayıf senetle, Râfi b. Hadîc'den merfu olarak şöyle bildirir:

"Misvak kullanmak vaciptir."

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Misvak kullanmamız o kadar emredildi ki, bu konuda vahiy ineceğini zannettik."

İbn Ebî Şeybe, Hassân b. Atiyye'den merfu olarak bildirir:

“Abdest imanın yarısıdır. Misvak kullanmak abdestin yarısıdır. Eğer ümmetime zorluk vermeyecek olsaydım her namaz vakti misvak kullanmalarını emrederdim. Misvak kullanarak kılınan iki rekât namaz, misvak kullanmadan kılınan yetmiş rekâttan daha hayırlıdır. "

İbn Ebî Şeybe, Süleyman b. Sa'd'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Misvak kullanın, temizlenin ve (yıkarken) bunu tek sayıda yapınız; çünkü Allah tektir ve teki sever. "

İbn Adiy, Enes'ten bildirir:

“Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) abdest alırken parmak boğumlarının iyice temizlenmesini emretti. Çünkü orası çok çabuk kirlenir."

Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'da, Abdullah b. Busr'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Tırnaklarınızı kesiniz ve kesilen tırnakları gömünüz. Parmak boğumlarını da temizleyiniz."

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Şemail'de, Nesâî ve İbn Mâce, İbn Abbâs'tan bildirir: Kitab ehli saçlarını alınlarına salıverirler, müşrikler ise ikiye ayırırlardı. Peygamber Efendimiz kendisine emir gelmeyen konularda Ehl-i kitaba uymaktan hoşlanırdı, (onun için) o da başının önündeki saçları (alnına) salıverirdi. Ama daha sonra saçlarını ortadan ayırdı.

İbn Mâce ve Beyhakî ceyyid isnâdla bildirir: Ümmü Seleme der ki:

“Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) temizleneceği zaman etek temizliğini bizzat kendi eliyle yapardı."

Beyhakî zayıf isnâdla Enes'ten bildirir:

“Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) hamam otu kullanmazdı, kılar çoğaldığı zaman keserek temizlerdi."

Beyhakî, Şeddâd b. Evs'ten merfu olarak şöyle bildirir:

“Sünnet olmak erkekler için bir sünnet, kadınlar için de bir ikramdır."

Taberânî, Müsned eş-Şâmiyyîn'de, Ebu'ş-Şeyh, el-Akîka'da ve Beyhakî, İbn Abbâs'tan aynısını nakletmiştir.

Ebû Dâvûd, Useym b. Kuleyb kanalıyla, babasından, o da dedesinden bildirir: O (Useym b. Kuleyb'in dedesi) Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip:

“Ben müslüman oldum" deyince, Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kendinden küfür kıllarını at" yani "tıraş ol" buyurdu. Useym der ki: Başka birinin bana bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) dedemle olan başka birine:

“Kendinden küfür kıllarını at ve sünnet ol" buyurmuş.

Beyhakî, Zührî'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kim Müslüman olursa sünnet olsun" buyurduğunu nakleder.

Ahmed ve Taberânî, Osman b. Ebi'l-Âs'tan bildirir: Kendisi bir sünnete davet edilince:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında sünnete çağrılmadan giderdik" dedi.

Taberânî, M. el-Evsat'ta İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Şu yedi şey çocuk için sünnettir: Yedinci gününde isim verilmesi, sünnet edilmesi, temizlenmesi, akika kurbanı kesilmesi, başının tıraş edilmesi, kendisi için kesilen akika(nın kanın)dan üzerine sürülmesi ve saçının ağırlığınca altın veya gümüş tasadduk edilmesi."

Ebu'ş-Şeyh, Kitâbu'l-Akika' da ve Beyhakî, Câbir'den bildirir:

“Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hasan ve Hüseyin yedi günlükken onlar için akika kurbanı kesti ve sünnet etti."

Beyhakî, Mûsa b. Ali b. Rabâh'tan bildirir:

“Hazret-i İbrâhîm, İshâk'ı yedi günlükken, İsmâil'i ise büluğ çağına gelince sünnet etti."

İbn Sa'd, Huyey b. Abdillah'tan bildiriyor:

“Bana ulaştığına göre Hazret-i İsmâîl on üç yaşında sünnet olmuştur."

Ebu'ş-Şeyh, el-Akika'da, Mûsa b. Ali b. Rabâh'tan babasından bildirir: Hazret-i İbrâhim seksen yaşındayken sünnet olması emredilince hemen keserle sünnet oldu. Bu sebeple ağrısı artınca Allah'a acısını azaltması için dua etti. Allah ona:

“Sana hangi aletle sünnet olacağını vahyetmeden, sen acele edip keserle sünnet oldun" diye vahyedilince Hazret-i İbrâhim:

“Ey Rabbim! Emrini geciktirmeyi kerih gördüm" karşılığını verdi.

Buhârî ve Müslim'in, Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Hazret-i İbrâhim seksen yaşında, keserle sünnet oldu.'"

İbn Adiy ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Hazret-i İbrâhim, ilk sünnet olan kişidir. Yüz yirmi yaşındayken keserle sünnet oldu. Ondan sonra da seksen yıl yaşadı. "

İbn Sa'd, İbn Ebî Şeybe, Hâkim ve Beyhakî, Saîd b. el-Müseyyeb tarikiyle bildirir: Ebû Hureyre der ki:

“Hazret-i İbrâhim, yüz yirmi yaşındayken keserle sünnet oldu. Ondan sonra da seksen yıl yaşadı." Saîd der ki:

“Hazret-i İbrâhim ilk sünnet olan ve başında ilk beyaz saç gören kişidir. Başında beyaz saçı görünce:

“Ey Rabbim! Bu nedir?" diye sordu. Yüce Allah:

“Bu vakardır ey İbrâhim" cevabını verince, Hazret-i İbrâhim:

“Ey Rabbim! Vakarımı arttır" dedi. İlk misafir ağırlayan, bıyıklarını ilk kısaltan, ilk tırnaklarını kesen ve ilk etek tıraşı olan kişi Hazret-i İbrahim'dir."

İbn Adiy ve Beyhakî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“İlk misafir ağırlayan, ilk bıyıklarım kısaltan, başında ilk beyaz saç gören, tırnaklarını ilk kesen ve keserle ilk sünnet olan Hazret-i İbrâhim'dir. "

Beyhakî bildiriyor: Hazret-i Ali der ki: Hacer, Sâre'nin cariyesiydi ve onu Hazret-i İbrâhim'e verdi. İsmâil ve İshâk yarışıp İsmâîl, İshak'ı geçerek Hazret-i İbrâhim'in kucağına oturunca Sâre:

“Vallahi ondan (Hacer'den) üç şeyi değiştireceğim" dedi. Hazret-i İbrâhim, Sâre'nin, Hacer'in burnunu kesmesinden veya kulaklarını yarmasından korktu ve:

“Bir şey yapıp yeminini getirmek ister misin? Kulaklarını delip onları eksiltirsin." Dedi. İnsandan ilk eksiltilen parça budur.

Beyhakî'nin bildirdiğine göre Süfyân b. Uyeyne der ki:

“Hazret-i İbrâhim, Rabbine Sâre'nin kötü huyundan çektiği sıkıntıyı şikâyet edince, kendisine:

“Ey İbrahim! Dini konusunda bir kusuru olmadığı müddetçe onun bu huyuna sabret" diye vahyedildi."

Vekîn'in bildirdiğine göre Ebû Hureyre şöyle der:

“İlk şalvar giyen, ilk saçlarını ortadan ayıran, ilk etek tıraşı olan, ilk sünnet olan, ilk misafir ağırlayan ve ilk saçları ağaran kişi Hazret-i İbrâhim'dir."

Vekî, Ebû Uyeyne'nin azatlısı Vâsil'den bildirir: Yüce Allah, Hazret-i İbrahim'e:

“Ey İbrahim! Benim için yeryüzündeki en üstün kişi sensin. Secde ettiğin zaman avretini yeryüzüne gösterme" diye vahyedince, Hazret-i İbrahim şalvar giymeye başladı.

Hâkim'in bildirdiğine göre Ebû Umâme der ki: Gökyüzünden iki parmağı arasında beyaz bir saç olan bir el çıktı ve yavaş yavaş Hazret-i İbrâhîm'in başına yaklaşmaya başladı. Sonra saçı onun başına bıraktı ve:

“Vakarla ağar" dedi. Sonra Allah ona temizlenmesini emretti. Saçları ilk ağaran ve ilk sünnet olan Hazret-i İbrâhim'dir. Allah. Hazret-i Muhammed'e indirdiği:

“Allah'a tövbe eden, kullukta bulunan, O'nu öven, O'nun uğrunda gezen, rüku ve secde eden, uygun olanı buyurup fenalığı yasak eden ve Allah'ın yasalarını koruyan müminlere de müjdele" "Müminler saadete ermişlerdir. Onlar namazda huşu içindedirler. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar zekatlarını verirler. Onlar ki, iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Bu sınırları aşmak isteyenler, işte bunlar aşırı gidenlerdir. Onlar emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler. Namazlarına riayet ederler. İşte, asıl bunlar vâris olacaklardır. (Evet) Firdevs'e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar", "Doğrusu erkek ve kadın müslümanlar, erkek ve kadın müminler, boyun eğen erkekler ve kadınlar, doğru sözlü erkekler ve kadınlar, sabırlı erkekler ve kadınlar, gönülden bağlanan erkekler ve kadınlar, sadaka veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah'ı çok anan erkekler ve kadınlar, işte Allah bunların hepsine mağfiret ve büyük ecir hazırlamıştır", "Onlar ki, namazlarına devam ederler. Onlar ki, mallarında belli bir hak vardır. Hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için." Ceza (ve hesap) gününün doğruluğuna inananlar ve onlar ki, Rablerinin azabından korkarlar. Doğrusu Rablerinin azabından kimse güvende değildir. Onlar ki ırzlarını korurlar. Ancak karılarına ve sahibi bulundukları cariyelere başka, çünkü bundan dolayı kınanmazlar. Bu sınırları aşmak isteyenler, işte onlar, aşırı gidenlerdir. Emanetlerini ve sözlerini yerine getirenler, Şahidliklerini gereği gibi yapanlar' âyetleri Hazret-i İbrâhim'e de indirdi. Bu âyetlerin gereğini sadece Hazret-i Muhammed ve Hazret-i İbrâhim yerine getirmiştir.

İbn Sa'd, Tabakât'ta Selmân'dan bildirir: Hazret-i İbrâhim Rabinden hayır isteyince başındaki saçların üçde biri ağardı. Hazret-i İbrâhim:

“Bu nedir?" diye sorunca, kendisine:

“Dünyada ibret, âhirette ise hayırdır" cevabı verildi.

Ahmed, Zühd'de, Selmân el-Fârisî'den bildiriyor:

“Hazret-i İbrâhim yatağına girince Rabbinden hayır istedi. Sabah olup başındaki saçların üçte birinin ağardığını görünce üzüldü. Kendisine:

“Üzülme! Bu, dünyada ibret, âhirette ise senin için nurdur. Saçları ilk ağaran, Hazret-i İbrâhim'dir."

Deylemî'nin Enes'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Saçlarını kına ve rastık otuyla ilk boyayan kişi, Hazret-i İbrahim'dir.'"'

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Allah'ın Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yahudi ve Hıristiyanları saçlarını boyamazlar, siz onlara muhalefet ediniz (ve saçlarınızı boy ayınız)"

Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce, Ebû Zer el-Gifârî'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Saçın beyazlığını giderdiğiniz en güzel şey kına ve rastık otudur. "

Tirmizî'nin Ebû Hureyre'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Saçlarınızdaki beyazları (boyayarak) değiştirin ve (onları beyaz bırakarak) Yahudilere benzemeyin. "

Bezzâr, İbn Abbâs'tan, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Sakalınızı onların sakalı gibi bırakarak Acemlere benzerneyiniz. "

İbn Ebî Şeybe, Musannef’te ve Bezzâr, Saîd b. İbrâhim'den, babasının şöyle dediğini bildirir:

“Minberde ilk hutbe veren kişi Hazret-i İbrahim'dir."

Bezzâr ve Taberânî zayıf senetle, Muâz b. Cebel'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Eğer ben minber edindiysem babam İbrâhim de minber edinmişti. Eğer ben asa tuttuysam babam İbrâhim de asa tutmuştu."

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre Câbir der ki:

“Allah yolunda ilk savaşan, Hazret-i Lût Rumlar tarafından esir edildiği zaman savaşmış olan Hazret-i İbrâhim'dir. Hazret-i İbrâhim onlarla savaşmış ve Hazret-i Lût'u kurtarmıştı."

İbn Asâkir bildiriyor: Hassân b. Atiyye der ki:

“Savaşta ilk defa askerleri sağ kanat, sol kanat ve merkez olarak konuşlandıran kişi Hazret-i İbrâhim'dir. Hazret-i İbrâhîm, Hazret-i Lût'u esir alanlarla savaştığı zaman orduyu bu şekilde düzene koymuştu."

İbn Ebî Şeybe, Yezîd b. Ebî Yezîd'den, o da ismini verdiği birinden şöyle bildirir:

“İlk sancak kullanan kişi Hazret-i İbrâhim'dir. Bir topluluğun Hazret-i Lût'a saldırıp onu esir aldıklarını öğrenince sancak yapıp köleler ve azatlılarıyla peşlerinden giderek Hazret-i Lût ve ailesini kurtarmıştı."

İbn Ebi'd-Dünyâ, er-Remiy adlı eserinde İbn Abbâs'tan bildirir:

“İlk para basan kişi Hazret-i İbrâhim'dir."

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Ebû Hureyre'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“İlk misafir ağırlayan Hazret-i İbrâhim'dir"

İbn Sa'd, İbn Ebi'd-Dünyâ, Ebû Nuaym ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildirir: İkrime der ki:

“Hazret-i İbrâhim'e misafirin babası denirdi. Oradan geçen hiç kimsenin uğramadan gitmemesi için Hazret-i İbrâhim'in köşkünün dört kapısı vardı."

Beyhakî, Atâ'dan bildirir:

“Hazret-i İbrâhim yemek yiyeceği zaman kendisiyle beraber yiyecek birini bulmak için bir mil kare'de misafir arardı."

İbn Ebi'd-Dünyâ, el-İhvân'da, Hatîb, Tarih'te, Deylemî, Müsned el- Firdevs'te, Ğasûlî, el-Cüz'de Temîm ed-Dârî'den bildiriyor: Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Kişinin, biriyle karşılaştığı zaman kucaklaması sorulunca şöyle cevap verdi:

“Bu, ümmetlerin selamlaşma şekliydi" Bir lafızda ise şöyledir:

“Bu, iman ehlinin selamlaşma ve birbirlerine sevgilerini gösterme şekliydi. Birini ilk kucaklayan kişi Hazret-i İbrâhim'dir. Bir gün hayvanlarını Beytu'l- Makdis dağlarında otlatmak için çıkınca, birinin Allah'ı takdis ettiğini duydu ve ona dalıp hayvanları otlatmayı bırakıp sese doğru gitti. On sekiz arşın boyunda sık saçlı bir ihtiyarın Allah'ı tevhid ettiğini gören Hazret-i İbrâhim:

“Ey ihtiyar! Rabbin kimdir?" diye sordu. Adam:

“Gökte olandır" cevabını verince, Hazret-i İbrâhim:

“Yeryüzünün Rabbi kimdir?" diye sordu. Adam:

“Gökteki" karşılığını verince, Hazret-i İbrâhim:

“Gökte ondan başka Rab var mı?" diye sordu. Adam:

“Ondan başka Rab yoktur ve o tek ilahtır" cevabını verince, Hazret-i İbrâhim:

“Kıblen ne taraftır?" diye sordu. Adam:

“Kâbe" cevabını verince, Hazret-i İbrâhim, adama ne yediğini sordu. Adam:

“Yazın şu meyveleri topluyorum ve kışın yiyorum" cevabını verdi. Hazret-i İbrâhim:

“Kavminden senden başka kalan var mı?" diye sorunca, adam:

“Hayır" cevabını verdi. Hazret-i İbrâhim:

“Evin nerede?" diye sorunca, adam:

“Şu mağaradır" karşılığını verdi. Hazret-i İbrâhim:

“Haydi bizi evine götür" deyince adam:

“Ev ile aramda geçilemeyecek su ile bir vadi vardır" karşılığını verdi. Hazret-i İbrâhim:

“Peki, sen nasıl geçiyorsun?" diye sorunca, adam:

“Suyun üzerinde yürüyerek gidip geliyorum" cevabını verdi. Hazret-i İbrâhim:

“Haygi gidelim. Belki suyu sana boyun eğdiren bana da boyun eğdirir" dedi ve gidip beraber suyun üzerinden geçtiler. İkisi de birbirinin haline taaccüp ediyordu. Mağaraya girdiklerinde adamın kıblesinin Hazret-i İbrâhim'in kıblesiyle aynı olduğu görüldü ve Hazret-i İbrâhim:

“Allah'ın yarattığı en zor gün hangisidir?" diye sordu. İhtiyar:

“Allah'ın, kulları hesaba çekmek için kürsüsünü koyacağı, Cehennemin tutuşturulacağı, secdeye kapanmayan ne mukarreb melek, ne de peygamberin kalmayacağı gündür" cevabını verince, Hazret-i İbrahim:

“Ey ihtiyar! Allah'ın, beni ve seni o günün şiddetinden emin kılması için dua et" dedi. İhtiyar:

“Otuz yıldır yapmış olduğum bir duam hâlâ gökte bekletilmekteyken duamı ne yapacaksın?" karşılığını verince, Hazret-i İbrâhim:

“Duanı bekleten şeyin ne olduğunu söyleyeyim mi?" diye sordu. İhtiyar:

“Evet" cevabını verince, Hazret-i İbrâhim:

“Allah bir kulunu sevdiği zaman onun sesini sevdiğinden dolayı isteğini bekletir. Sonra onun her isteği için hiçbir insanın aklına bile gelmeyecek mükâfatlar saklar. Allah bir kula buğzettiği zaman ise bu kişinin sesini kesmek için hemen onun ihtiyacını verir veya kalbine ümitsizliği koyar. Gökyüzünde bekletilen duan nedir?" diye sordu. İhtiyar şöyle cevap verdi:

“Otuz yıl önce buradan başından kâkülleri sarkan bir genç geçti. Gencin yanında koyun vardı. Kendisine:

“Bu koyunlar kimin?" diye sorduğumda, genç:

“Allah'ın halili İbrâhim'indir" cevabını verdi. Bunun üzerine ben:

“Allahım! Yeryüzünde Senin halilin varsa, ben ölmeden önce onu bana göster" diye dua ettim." Hazret-i İbrâhim:

“Duan kabul edildi" deyip birbirleriyla kucaklaştılar. Selamlamanın kucaklaşma şeklinde olması o zaman başlamıştır. Daha önce insanlar birbirine secde ederek selamlaşırlardı. Sonra İslam'la selamlaşma tokalaşma şeklinde oldu. Secde ve kucaklaşma terk edildi. Tokalaşanların parmakları birbirinden ayrılmadan tokalaşanların günahları affedilir."

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Zühd'de ve Ebû Nuaym, el-Hilye'de Ka'b('ul- ahbâr)'dan bildiriyor: Hazret-i İbrâhim:

“Ey Rabbim! Yeryüzünde benden başka Sana ibadet edeni görmemek beni üzüyor" deyince, Allah kendisiyle namaz kılmaları için melekler gönderdi.

Ahmed ve Ebû Nuaym, Nevf el-Bikâlî'den bildirir: Hazret-i İbrâhim:

“Ey Rabbim! Yeryüzünde benden başka Sana ibadet eden yoktur" deyince, Allah ona üç bin melek gönderdi ve Hazret-i İbrâhim onlara üç gün namaz kıldırdı.

İbn Sa'd, el-Bikâlî'den bildirir:

“İlk misafir ağırlayan, ilk tirit yapan, saçı ilk ağaran Hazret-i İbrâhim'dir. Hazret-i İbrâhim'e çok mal ve hizmetçi verilmiştir."

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Süddî der ki:

“İlk tirit yapan Hazret-i İbrahim'dir."

Deylemî'nin Nubayt b. Şerît'ten bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“İlk Mubalkes ekmeğini yapan kişi, Hazret-i İbrâhim'dir."

Ahmed, Zühd'de Mutarrif'ten bildirir: Kavmiyle ilk ayrılan kişi, Hazret-i İbrahim'dir. Hazret-i İbrâhim kavminden ayrılarak, "Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin" diye dua etmişti.

İbn Ebî Şeybe, Musannef’te, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî bildirir: İbn Abbâs der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kıyamet gününde ilk giydirilecek olan İbrâhim'dir."

Ebû Nuaym, el-Hilye'de bildiriyor: Ubeyd b. Umeyr der ki:

“İnsanlar yalınayak ve çıplak bir şekilde haşrolunur ve Yüce Allah:

“Dostumu çıplak görmeyeyim" buyurur ve Hazret-i İbrâhim'e beyaz bir elbise giydirilir. Kıyamet gününde ilk giydirilecek olan İbrâhim'dir."

İbn Ebî Şeybe ve Ahmed, Zühd'de bildirir: Abdullah b. el-Hâris der ki:

“Kıyamet gününde ilk giydirilecek kişi, kendisine Mısır elbiselerinden iki tane giydirilecek olan İbrâhim'dir. Sonra Arş'ın sağında olan Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) çizgili Yemen hüllesi giydirilecektir."

İbn Ebî Şeybe, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî, Enes'ten bildirir:

“Bir adam Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek:

“Ey yaratılmışların en hayırlısı!" diye hitab edince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O kişi İbrâhim'dir" karşılığını verdi."

İbn Ebî Şeybe, Ebû Sâlih'ten bildiriyor: Hazret-i İbrahim yiyecek bulmak için çıktı ama bir şey bulamayınca bir düzlükten kırmızı toprak alıp ailesine döndü. Kendisine:

“Bu nedir?" diye sorduklarında:

“Kırmızı buğday" cevabını verdi. Torbayı açtıklarında içindeki toprağın kırmızı buğdaya dönüştüğünü gördüler. Bu buğdayı ektiklerinde kökünden baş kısmına kadar buğday taneleriyle dolu başak oluyordu.

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Zühd'de ve Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Selmân el- Fârisî'den bildiriyor: Hazret-i İbrahim'e aç iki aslan gönderildiğinde aslanlar onu yalayıp kendisine secde ettiler.

Ahmed, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî'nin Ubey b. Ka'b'dan bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Rabbim bana Kur'ân'ı bir harf üzere okumamı emretti. Ben:

“Ey Rabbim! Ümmetime kolaylaştır" deyince, Rabbim, ikinci defada iki harf üzere okumamı emretti. Ben:

“Ey rabbim! Ümmetime kolaylaştır" deyince, Rabbim, üçüncü defada yedi harf üzere okumamı emretti ve:

“Hem sana verdiğim her cevapla birlikte benden isteyeceğin bir isteğin de verilecektir" buyurdu. Ben:

“Allahım! Ümmetimi bağışla, Ümmetimi bağışla" dedim ve üçüncü isteğimi Hazret-i îbrâhim dâhil bütün insanların beni dileyeceği güne sakladım. "

Ahmed, Zühd'de ve Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Ka'b(u'l-ahbâr)'dan bildiriyor: Hazret-i İbrâhim misafir ağırlar, miskinlere ve yolculara merhamet ederdi. Bir müddet misafirleri gelmeyince bundan şüpheye düştü ve misafir bulmak için yola çıkıp oturdu. Bu sırada ölüm meleği bir adam süretinde gelip selam verince, Hazret-i İbrâhim selamı alıp:

“Sen kimsin?" diye sordu. Melek:

“Ben yolcuyum" karşılığını verince, Hazret-i İbrâhim:

“Ben burada senin gibiler(i davet etmek) için oturdum diyerek elinden tuttu ve:

“Yürü" diyerek evine götürdü. İshâk Ölüm meleğini görünce tanıdı ve ağlamaya başladı. İshâk'ın ağladığını gören Sâra da ağlamaya başladı. Hazret-i İbrâhim, Sâra'nın ağladığını görünce kendisi de ağladı. Hazret-i İbrâhim'in ağladığını gören ölüm meleği de ağladı. Sonra melek semaya çıkınca, Hazret-i İbrâhim sinirlenerek:

“Misafirimin yanında ağladınız ve bu sebeple gitti" dedi. İshâk:

“Babacığım, beni kınama. Ölüm meleğinin seninle olduğunu gördüm ve ecelinin geldiğini anladım. Ailene vasiyette bulun" dedi. Hazret-i İbrâhim'in içinde ibadet ettiği bir odası vardı. Odadan çıktığında onu kapatır ve kimse odaya giremezdi. İbrâhim gelip ibadet ettiği odayı açınca oturan bir adam gördü ve:

“Seni kim buraya soktu? Kimin izniyle girdin?" diye sordu. Adam:

“Evin sahibinin izniyle" cevabını verince, Hazret-i İbrâhim:

“Evin sahibi evde daha çok hak sahibidir" deyip odanın bir kenarına çekilerek her zaman yaptığı gibi namaz kılıp dua etti. Ölüm meleği semaya çıkınca kendisine:

“Ne gördün?" diye soruldu. Ölüm meleği:

“Ey Rabbim! Yeryüzünde ondan sonra hayır olmayan bir adamın yanından geldim" cevabını verince, "Ondan ne gördün?" diye soruldu. Ölüm meleği:

“Yarattıkların için dininde ve yaşamında hayır için dua etmedik kimse bırakmadı" dedi.

Sonra Hazret-i İbrâhim, Allah'ın dilediği bir süre geçtikten sonra kapısını açtığında odada oturmakta olan bir adam gördü ve:

“Sen kimsin?" diye sordu. Adam:

“Ölüm meleğiyim" cevabını verince, Hazret-i İbrâhim:

“Eğer doğru söylüyorsan, ölüm meleği olduğunu gösteren bir delil göster" dedi. Bunun üzerine ölüm meleği:

“Yüzünü başka yöne çevir ey İbrâhim!" dedi. Hazret-i İbrâhim yüzünü başka yöne döndükten sonra tekrar ölüm meleğine bakınca, onu müminlerin canını alırkenki suretinde, sadece Allah'ın bilec eği bir nur ve aydınlık gördü. Sonra ölüm meleği:

“Yüzünü çevir" dedi, Hazret-i İbrâhîm yüzünü başka yöne çevirdikten sonra Ölüm meleği:

“Bu tarafa bak" dedi. Hazret-i İbrâhim dönüp baktığında ölüm meleğini kafirlerin ve facirlerin canını alırkenki haliyle gördü ve o kadar korktu ki karnı yere yapışarak neredeyse canı çıkacaktı. Hazret-i İbrâhim:

“Neden geldiğini biliyorum sana emredileni yerine getir" deyince ölüm meleği semaya çıktı. Kendisine:

“İbrâhim'e yumuşak davran" denildi ve Hazret-i İbrâhim üzüm bağındayken ölüm meleği yanına bir ihtiyar süretinde geldi. Hazret-i İbrâhim onu görünce acıdı ve bir kap alarak bağa girerek üzüm topladı. Üzümle doldurduğu kabı getirip ölüm meleğinin önüne koydu ve:

“Ye" dedi. Ölüm meleği ihtiyar suretindeki eline aldığı üzümleri sakalına ve göğsüne sürünce Hazret-i İbrâhim adamın bu haline şaşırıp:

“Yaşlılık sende bir şey bırakmamakış. Kaç yaşındasın?" diye sordu. Ölüm meleği Hazret-i İbrâhim'in yaşını hesaplayıp o yaşta olduğunu söyleyince, kendisi de:

“Ben de bu yaştayım. Ben de senin gibi olmayı bekliyorum. Allahım! Beni yanına al" diye dua etti. Bunun üzerine ölüm meleği onun canını aldı.

Hâkim'in bildirdiğine göre Vâkidî der ki: Hazret-i İbrâhîm, Hazret-i Âdem'in yaratılışından bin yıl sonra doğdu.

Deylemî, İbn Mes'ûd'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Hazret-i İbrahim, Zilhicinin ilk gününde doğdu."

İbn Asâkir'in bildirdiğine göre İbn Abbâs şöyle der: Hazret-i İbrâhim, Şamd'da Kâsiyûn dağında olan Berze adlı bir köyde doğdu.

Beyhakî, Şuabu'l-îman'da, Ebu's-Seken el-Hecerî'den bildirir:

“Hazret-i İbrâhim ansızın vefat etti. Hazret-i Dâvûd da ansızın vefat etti. Süleymân b. Dâvûd ve diğer salih kişiler de ansızın vefat ettiler. Bu ölüm şekli, müminler için kolaylık, kâfirler içinse zorluktur."

...Rivâyet edildiğine göre ölüm meleği Hazret-i İbrâhim'e canını almak için gelince, Hazret-i İbrâhim:

“Ey ölüm meleği! Dost, hiç dostunun canını alır mı?" diye sordu. Ölüm meleği semaya çıkıp Rabbine bu sözleri aktarınca, Yüce Allah şöyle buyurdu:

“Ona de ki:

“Hiç dost, dostuyla buluşmayı istemez mi?" Ölüm meleği geri dönüp bu sözü Hazret-i İbrâhim'e söyleyince, Hazret-i İbrâhim:

“Canımı şimdi al" dedi.

Ebû Nuaym, el-Hilye'de, Saîd b. Cübeyr'den bildiriyor: Allah, ölüm meleğini peygamberlere açıkça gönderirdi. Allah ölüm meleğini Hazret-i İbrâhim'e güzel yüzlü bir genç sûretinde gönderdi. İbrâhim kıskanç biri olduğu için ölüm meleği geldiğinde onu kıskandı ve:

“Ey Allah'ın kulu! Neden evime girdin?" diye sordu. Ölüm meleği:

“Beni eve sahibi soktu" karşılığını verince, Hazret-i İbrâhim adamın gelişinde bir sır olduğunu anladı. Melek:

“Ey İbrâhim! Canını almam emredildi" deyince, Hazret-i İbrâhim:

“Ey ölüm meleği! Oğlum İshâk yanıma girene kadar izin ver" dedi. İshâk girince birbirlerine sarıldılar. Bunu gören ölüm meleği onlara acıyıp Rabbinin huzuruna geri döndü ve:

“Ey Rabbim! Halilinin ölümden korktuğunu gördüm" dedi. Allah:

“Ey ölüm meleği! Halilime uyurken git ve canını al" buyurdu. Bunun üzerine ölüm meleği Hazret-i İbrâhim uyurken gelip canını aldı.

Ahmed, Zühd'de, el-Mervezî, Cenâiz'de İbn Ebî Muleyke'den bildirir:

“Hazret-i İbrâhim, Rabbine kavuşunca kendisine:

“Ölümü nasıl buldun?" diye soruldu. Hazret-i İbrâhim:

“Canımın dikenli bir dalla söküldüğünü hissettim" cevabını verince, ona:

“Biz sana bu işi kolaylaştırdık" denildi."

Ahmed, İbn Ebi'd-Dünyâ, el-Azâ'da, İbn Ebî Dâvûd, el-Ba's'ta, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhakî, el-Ba's'ta, Ebû Hureyre'den Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Müminlerin çocukları Cennette bir tepededir. Onlar, kıyamete kadar İbrâhim (aleyhiselam) ile zevcesi Sâra'nın terbiyesi altındadırlar."

Saîd b. Mansûr'un, İkrime'den bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Müminlerin zürriyetleri Cennette yeşil renkte kuşlardadır. Onların terbiyesini babaları Hazret-i İbrâhim üstlenmiştir. "

"...Allah, «Seni insanlara önder kılacağım» demişti. O «soyumdan da» deyince, «Zalimler benim ahdime erişemez» buyurmuştu."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "...Allah, «Seni insanlara önder kılacağım» demişti. O «Soyumdan da» deyince, «Zalimler benim ahdime erişemez» buyurmuştu" âyetinin manasını açıklarken şöyle dedi:

“Senin dinine, gösterdiğin yola ve sünnetine tâbi olunur." Hazret-i İbrâhim:

“Zürriyetimden başkalarının da insanlara önder olmasını nasib et" deyince, yüce Allah:

“Zalimlerin dinine, gösterdikleri yola ve sünnetlerine tâbi olunmasını nasib etmem" buyurdu."

Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Katâde şöyle dedi:

“Âyette zikredilen vaadden maksat, âhirette eman verme vaadidir. Zalimler, âhirette Allah'ın vereceği eman vaadine erişemeyeceklerdir. Dünyada ise zalimler yiyip içip, emin olarak yaşayabilirler. Kıyamet günü olunca Allah sadece dostlarına eman verecektir.

İbn Cerîr bildiriyor: Rabî, "...Allah, «Seni insanlara önder kılacağım» demişti. O «Soyumdan da» deyince, «Zalimler benim ahdime erişemez" buyurmuştu» âyetini açıklarken şöyle dedi: İnsanlar seni imam kabul edecek ve uyacak. Bunun üzerine Hazret-i İbrâhim:

“Zürriyetimden de kendisine uyulacaklar olsun" dedi.

Firyâbî ve İbn Ebî Hâtim, İbn Abbâs'tan bildiriyor:

“Yüce Allah, Hazret-i İbrâhim'e:

“Seni insanlara önder kılacağım" buyurunca, Hazret-i İbrâhim:

“Soyumdan da" deyip kendi soyundan gelenlerin de önder olmasını istedi. Yüce Allah onun bu istediğini kabul etmedi ve:

“Zalimler benim ahdime erişemez" buyurdu.

Ve kî, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Mücâhid, "Zalimler benim ahdime erişemez" sözünü açıklarken:

“Kendisine uyulacak zalim önder yapmam" manasındadır, dedi.

İbn İshâk ve İbn Cerîr bildirir: Mücâhid, "Zalimler benim ahdime erişemez" sözünü açıklarken:

“Kendisine uyulacak zalim önder yapmam" manasındadır, dedi.

İbn İshâk, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs bu âyetin manasıyla ilgili şöyle dedi:

“Allah, Hazret-i İbrâhim'e, zürriyetinden kendisine uyulmayacak kişilerin olacağını ve ona yönetimle ilgili bir şeyin teslim edilemeyeceğini bildirmiştir."

Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs, "Zalimler benim ahdime erişemez" sözünü açıklarken:

“Allah'a masiyeti emreden kişiye itaat etme konusunda verilen söz geçerli değildir" dedi.

Vekî ve İbn Merdûye, Ali b. Ebî Tâlib'den, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), "Zalimler benim ahdime erişemez" sözünü açıklarken:

“Sadece iyi hususlarda itaat vardır" buyurduğunu nakleder.

Abd b. Humeyd, İmrân b. Husayn'dan Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Allah'a isyan olan konuda yaratılmışa itaat yoktur."

Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre İbrâhim:

“Peygamberlerden başkasına, farz olan itaat yoktur" dedi.

125

"Hani, o evi insanlar için bir toplantı yeri ve emin bir mahal yapmıştık..."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Zeyd b. Eşlem, âyette geçen Beyt'ten kastın Kâbe olduğunu söyledi.

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim bildiriyor: İbn Abbâs, "...insanlar için bir toplantı yeri ve emin bir mahal yapmıştık..." sözünden kastedilenin, orada toplanmaları, sonra dağılmaları olduğunu söyledi.

İbn Cerîr'in bildirdiğine göre İbn Abbâs "...insanlar için bir toplantı yeri ve emin bir mahal yapmıştık..." sözü hakkında:

“Oraya gelme isteklerini dindiremezler. Oradan ailelerine döner, sonra tekrar oraya gelirler" dedi.

Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr'in bildirdiğine göre Atâ, "Hani o evi insanlar için bir toplantı yeri ve emin bir mahal yapmıştık..." âyetiyle ilgili olarak:

“Her yerden gelip onda toplanırlar" demiştir.

Süfyân b. Uyeyne, Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Beyhakî, Şuabu'l-îman'da bildiriyor: Mücâhid, "...insanlar için bir toplantı yeri ve emin bir mahal yapmıştık..." sözü hakkında şöyle dedi:

“Devamlı olarak dönülüp kendisine gidilen ve kendisine gitmekle doyulmayan, hac edilip dönülen yer demektir. Oraya giren kişi de güven içinde olur ve hiçbir şeyden korkmaz."

İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs der ki:

“Âyette geçen "Emin" sözünden kasıt insanların orada güvende olmasıdır."

İbn Cerîr bildiriyor: Ebu'l-Âliye, âyette geçen "Emin" sözü hakkında şöyle dedi:

“Orası düşmandan emîn bir yerdir. Orada silah taşınmaya gerek kalmaz. Araplar câhiliye devrinde birbirlerini yerken, onlar bu evde emniyet içerisinde bulunuyorlardı."

"...Siz de İbrâhim'in Makâmmdan bir namazgâh edinin..."

Abd b. Humeyd bildiriyor: Ebû İshâk der ki:

“Abdullah'ın öğrencileri bu âyeti (.....) şeklinde (.....) kelimesini emir şeklinde okuyorlardı."

Abd b. Humeyd, Abdulmelik b. Süleymân'dan bildiriyor: Saîd b. Cübeyr'in, bu âyeti (.....) şeklinde, (.....) harfini esreli olarak okuduğunu duydum.

Said b. Mansûr, Ahmed, el-Adenî, Dârimî, Buhârî, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhifte, İbnu'l-Münzir, İbn Merdûye, Ebû Nuaym, el- Hilye'de, Tahavî, İbn Hibbân, Dârakutnî, el-Efrâd'da ve Beyhakî, Sünen'de, Enes b. Mâlik'ten, Ömer b. el-Hattâb'ın şöyle dediğini bildirir:

“Üç yerde Rabbime muvafakat ettim" -veya "Üç yerde Rabbim bana muvafakat etti"-

Ben:

“Ey Allah'ın Resûlü! Makâm-ı İbrâhim'i namaz kılınan yer yapsak" deyince, "...Siz de İbrâhim'in Makâmından bir namazgâh edinin...'" âyeti nazil oldu. Ben:

“Ey Allah'ın Resûlü! Hanımlarınızın yanına iyi ve kötü insanlar giriyor, onlara örtünmelerini emretseniz" deyince örtünme âyeti nazil oldu. Kıskaçlıkta hanımları Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) üzerine gidince ben onlara:

“Eğer o sizi boşarsa umulur ki Rabbi sizden daha hayırlı zevceler verir" dedim, Tahrim sûresinin beşinci âyeti benim dediğim şekilde nazil oldu."

Müslim ve İbn Ebî Dâvûd, el-Mesâhifte, İbn Abbâs'tan, Hazret-i Ömer'in şöyle dediğini bildirir; "Üç şeyde Rabbime muvafakat ettim. Örtünme, Bedir esirleri ve Makâm-ı İbrâhim konusunda."

Müslim, İbn Cerîr, İbn Ebî Dâvûd, Ebû Nuaym, el-Hilye'de ve Beyhakî, Sünen'de bildirir: Câbir der ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) üç şavt remel yaptı, dört şavt da normal yürüyerek tavafı bitirdi. Sonra Makâm'a yöneldi ve Makâm'ın ardında iki rekat namaz kıldı. Sonra: