Bakara SûresiFahreddîn er-Râzî Tefsîri (Tefsîr-i Kebîr) — Sayfa 2

İkincisi: nün haketmiş olduğu bir izafetten bedel olarak gelmesidir. Bu te'kid ve mübalağalarla bağımsız olduğu için, böyle nidalar Kur'an'da cokca kullanılmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, ile kullarına emirler, nehiyler, va'd, vâ'îd ile nida etmiş, öncekilerin haberlerini, onlardan habersiz oldukları halde kendisine kulak vermeleri gereken büyük ve mühim işlerle anlatmıştır... İşte bundan ötürü en etkili ve en güçlü olan tabirle kullara nida edilmesi gerekmiştir.

Ibâdet Mefhumu

Bil ki Cenab-ı Allah'ın "Ey insanlar Rabbinize kulluk ediniz." sözü, O'nun, bütün insanlara ibadeti emretmesini ifade eder. Şayet bir kısım insanlar bu hitabın dışında kalmış olsalardı bu umumi ifadeyi tahsis etmek olurdu. Burada birçok bahisler vardır:

Elif-Lâm'la Marife Olan Cemi Lafız Umum Ifade Eder

Birincisi: Lam-ı tarif ile marife kılınan cemî bir lafız umum ifade eder. Bu hususta Eş'arî, Kâdî Ebu Bekr ve Ebu Haşim arasında münakaşa vardır.

Bizim delilimiz şudur: "Bütün meleklerin hepsi secde ettiler (Hicr, 30) ayetinde olduğu gibi, elif-lam ile muarref olan cemî bir lafız, umum ifade eden bir lafız ile te'kid edilebilir. Eğer elif-lam ile muarref cemi lafzı aslında umum ifade etmeseydi, sözü tekid değil, bilakis bir açıklama olurdu. Bir de, insanlardan her-birinin, o umumi lafızdan istisna edilmesi uygundur. İstisna, şayet kendisi olmasaydı hükme dahil olacak olan şeyi dışarıda bırakmak içindir. Bu sebeple, muarref cemm lafızların umum ifade etmeleri gerekmiştir. Bu konunun teferruatlı anlatımı, usûl-i fıkıhtadır.

"Ey Insanlar, Hitabına Vahy Asrından Sonraki Insanlar Dahil Midir?

İkincisi: Cenâb-ı Hakk'ın sözünün o asırda mevcut olan bütün insanları içine aldığı sabit olunca, o asırdan sonra var olacakları içine alır mı almaz mı? Doğruya en yakın olan, bu ifadenin onları içine almadığıdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın li sözü, "şefevî" bir hitaptır. Mevcut olmayanlara şefevî olarak hitap etmek ise, caiz değildir. Ve yine, o asırdan sonra meydana gelecek kimseler, bu hitab esnasında mevcut değillerdi. Mevcut olmayan, insan olmaz; insan olmayanlar ise, Cenâb-ı Hakk'ın sözünün kapsamına girmezler. Eğer, bu duruma göre, bu hitaplardan hiçbirisinin o zamandan sonra meydana gelecek kimseleri içine almaması gerekir; bu ise kesinlikle batıldır denilirse, cevaben deriz ki, "Başka bir delil olmasaydı, durum böyle olurdu. Ne var ki biz, Hazret-i Muhammed'in dininden, tevatür yoluyla, bu hitabların o zamandan kıyamete kadar gelecek kimseler hakkında da geçerli olduğunu öğrendik. İşte, bu başka delilden dolayı, hitabın umumi olduğuna hükmettik."

Ibadet Emrinin Şumûlü

Üçüncüsü: Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifâdesi herkese, ibadet etmekle ilgili bir emirdir. Bu emir, herkese her ibadeti emretmeyi ifade eder mi? Gerçek şu ki, hayır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın "ibadet ediniz!" sözünün manası, "bu mahiyeti varlık sahnesine getiriniz" dir. İnsanlar, bu mahiyetin unsurlarından birisini ortaya koyduklarında bu mahiyyeti varlığa dahil etmiş olurlar. Çünkü bir mahiyyetin fertlerinden bir fert, o mahiyyete şamildir. Çünkü bu ibadet, ibadetin ibadet olması kaydıyla, ibadetten ibarettir. Mürekkeb olan şey mevcut olduğunda onun kayıtları da bulunur. Buna göre, ibadet unsurlarından birisini yapan kimse, ibadet yapmıştır. İbadeti yapan kimse ise, Cenâb-ı Hakk'ın "İbâdet ediniz!" sözünün gerektirdiği şeyin tamamını ifa etmiş, yapmış olur. Bu böyle olunca, bu ibadeti yapan kişinin sorumluluktan çıkmış olması gerekir. Eğer biz, bu lafzı umuma delalet eden bir lafız saymak istersek, şöyle deriz: İbadetle emretmenin, ibadet, ibadet olduğu için olması gerekir; çünkü vasfa dayanan bir hüküm, o vasfın illet olduğunu gösterir, ortaya koyar. Hele hele, o vasıf hükme uygun düştüğü zaman... Burada ibadetin ibadet olması, onu, yani ibadeti emretmeye uygun düşen bir vasıftır. Çünkü ibadet, Allah'ı ululamaktan ve O'na boyun eğmeyi izhar etmekten ibarettir. Bunlar ise, aklen münasib olan hususlardır. Onun ibadet olmasının, emredilmesinin illeti olduğu sabit olunca, insanın hertürlü ibadetle emredilmiş olması gerekir. Çünkü illet bulunduğu zaman, hükmün bulunması da gerekir.

Kafir Ve Mümine İbadeti Emretmeden Maksat

Dördüncüsü: Birisi şöyle diyebilir: Cenâb-ı Hakk'ın (......) sözü, kâfirleri kesinlikle içine almaz. Çünkü kâfirlerin iman ile emredilmiş olmaları mümkün olmaz. Bu imkansız olunca, onların ibadetle emredilmeleri de imkansız olur. Kâfirlerin iman etmekle emredilmiş olmalarının imkansız oluşuna gelince bu şöyle olur: Allah'ı tanımayı emretmek, ya kâfir Allah'ı bilmediği halde onu içine alır veya Allah'ı bildiği halde onu içine alır. Bu emir, kâfiri, Allah'ı tanımadığı halde içine alırsa, onun Allah'ın emirlerini bilmesi imkansız olur. Çünkü zatını bilmediği halde O'nun sıfatını bilmesi imkansızdır. Bu emir, onu bu durumda içine alsaydı, onun bu emir ile emredilmiş olduğunu bilmesinin imkansız olduğu bir durumda da onu içine alırdı. Ki bu da "teklif-i mâla yutak" (güç yetirilemeyen şeyi teklif etmek)tir. Marifetullaha dair emrin onu, Allah'ı bildiği halde içine alması ise imkansızdır. Çünkü, bu, zaten bulunanı yeniden elde etmeyi (tahsil-i hâsıl) emretmek olur. Bu da imkansızdır. Böylece kâfirin marifetullahı (Allah'ı tanımayı) elde etmekle emredilmesinin imkansız olduğu ortaya çıkar. Bu imkansız olunca kâfirin İbadetle emredilmiş olması imkansız olur. Çünkü o ya Allah'ı bilmeden ibadetle emredilmiş olur ki bu imkânsızdır. Çünkü tanımadığı zata ibadet etmesi imkansızdır. Veya Allah'ı bildikten sonra ibadetle emredilmiş olur. Ancak bu durumda ibadetle emredilmek, marifetullahı emretmeye bağlıdır. Marifetullah ile onun emredilmesi imkansız olunca, ibadetle emredilmesi de imkansız olur. Yine bu hitabın müminlere olması da imkansızdır. Çünkü müminler zaten Allah'a ibadet ediyorlar. Onlara ibadeti emretmek tahsil-i hasıl kabilinden bir emir olur ki bu da muhaldir.

Buna cevabımız şudur: İnsanlardan bir kısmı, "Nasıl ki zekat ile emrolunma nisab mikdan mala sahib olmaya bağlı ise, aynı şekilde ibadet ile emrolunmak da marifetullahı elde etmiş olmaya bağlıdır" demişlerdir. Bunlar, bilgilerin zaruri olduğunu iddia eden kimselerdir. Bunu söylemeyen kimseler ise, bu ayet ile, bilgilerin zaruri olmadığına delil getirerek şöyle söylemişlerdir: "İbadet ile emir mevcuddur. İbadet ise ancak marifetullah ile mümkün olur. Bir şeyi emretmek, onun zorunlu şartlarından olan şeyi emretmek demektir. Nitekim temizlik emri ancak suyun bulunması ile gerçekleşecekse, su bulundurmak da zımmen farz kılınmış olur.

Dehri Allah'ı tanımadan, Peygamberi tasdik edemez. Dolayısıyla marifetullah farzdır; Abdestini bozan bir kimsenin namazı ancak önceden temizlik yapması ile sahih olur. Bu nedenle temizlik yapmak farz olur; emanet bırakan kimseye, emanetinin iade edilmesi, ancak ona yönelmesi ile mümkündür. Bu sebeble bu gitme zahmetini sarfetmesi de gerekmiştir. Aynı şekilde burada da kâfirin ibadette mükellef tutulması makuldür. Bu ibadeti yerine getirmesinin şartı ise önce iman etmesi sonra da ibadet yapmasıdır. Geriye onların, "Kâfirlere, marifetullahı elde etmeye emretmek imkansızdır" sözü kalır.

Deriz ki: Bu mesele usûl ilminde iyiden iyiye araştırılmıştır. Burada söyleyeceğimiz şudur: Bu söz, Allah'ın emredici olduğunu bilmenin, O'nu bilmeye bağlı olduğu bütün şeylerde tamam ise de, bunun dışındaki sıfatlarda geçerli değildir. Öyleyse bunu emretmenin varid olması niçin caiz olmasın? Bunu kabul etsek bile, bu emrin müminleri içine aldığını söylemek niye caiz değildir? Muarızımızın: "Çünkü tahsil-i hasılı emretmek olur ki bu da muhaldir" sözüne gelince deriz ki: Tahsil-i hasıl imkansız olursa biz de bu emri, ibadete devamı emretme manasına veya ibadeti artırmayı emretme manasına hamlederiz. Malumdur ki ibadeti artırmak da ibadettir. Öyleyse Cenâb-ı Hakk'ın (ibadet ediniz) sözünü, ibadeti artırmak manasında almak doğru olur.

Teklif-i Mâla Yutak

Beşincisi: Teklifi inkar edenler, birçok sebebten dolayı, Allah'ın mükellefiyet yüklemesinin caiz olmadığını söylemişlerdir.

Birincisi: Teklif, kula, yapmaya veya yapmamaya götüren sebeblerin müsavi olduğu veya bir tarafın diğerine üstün geldiği bir durumda gelir. Birinci ihtimal imkansızdır. Çünkü eşitlik halinde tercihin meydana gelmesi imkansız olur. Zira eşit olma, tercihte bulunmaya manidir. Binaenaleyh bu ikisinin bir arada bulunması imkansızdır. O halde iki tarafa da götüren sebeblerin eşit olması halinde, bir şeyi yapmakla kulu sorumlu tutmak "teklif-i mâla yutâk"tır.

İkinci ihtimalde ise üstün gelenin, mutlaka meydana gelmesi gerekir. Çünkü kendisine üstün gelinenin, üstün gelene eşit olması halinde onun meydana gelmesi imkansız olur. Ancak o zaman, müreccih olmadan mümkün olan şey meydana gelir. İki tarafın eşit olma durumunun meydana gelmesi imkansız olunca, üstün gelinme durumunda ise bu işin meydana gelmesi haydi haydi imkansız olur. Üstün gelinmiş (Mercûh) olanın meydana gelmesi imkansız olunca, iki zıttan çıkamama zaruretinden ötürü, üstün gelen tarafın meydana gelmesi vacib olur. Bu husus böylece sabit olunca, bir şeyle mükellef tutmak, eğer râcih (üstün gelen taraftan) ötürü meydana geliyor ise bu mükellefiyet, meydana gelmesi vacib olan şeyi meydana getirme babında bir mükellefiyet olmuş olur. Yok eğer mükellefiyet mercuh (üstün gelinen taraf) sebebiyle meydana geliyorsa, böyle bir teklifte meydana gelmesi imkansız olan şeyi teklif olur. Her iki husus da "teklif-i mala yutâk"dır.

İkincisi: Cenab-ı Allah teklif edilen şeyin ezelde ya meydana geleceğini veya gelmeyeceğini biliyor. Yahut da her ikisini de bilmiyor. Eğer birinci ihtimal mevcut ise, meydana gelmesi vacib olan şeyin meydana gelmemesi imkansız olur ki bunu emretmekde bir fayda yoktur. Eğer Allah, onun meydana gelmeyeceğini biliyorsa, meydana gelmesi imkansız olan şeyin meydana gelmemesi vacib olur. Bu sebeble onu meydana getirmeyi emretmek, imkansızı meydana getirmeyi emretmek olur. Cenab-ı Allah her ikisini de bilmiyorsa bu, Allah'ın câhil olduğunu söylemek olur ki bu imkansızdır. Bir de emrin bu şekilde olduğu farzedilirse, itaat eden isyan edenden ayırdedilemez. Bu durumda da itaatta bir fayda olmaz.

İbadetin Allah'a Faydası Yoktur

Üçüncüsü: Mükellefiyetle ilgili emirler ya bir faydadan dolayıdır veya bir faydaya dayalı olmaz. Eğer bu, bir faydadan dolayı verilmiş bir emir ise, o ya Ma'buda ya kula yönelik olur. Bu faydanın Ma'buda yönelik olması imkansızdır. Çünkü Allah zatı gereği kâmildir. Zatı gereği kâmil olan, başkası ile kâmil olmaz. Bir de biz zaruri olarak biliyoruz ki zamanlara hükümran olan bir ilahın kullarının rükû ve secdelerinden faydalanması imkansızdır. Bu faydanın kula yönelik olması da imkansızdır. Çünkü bütün faydalar, lezzet elde etmede ve acıları defetmede toplanır. Halbuki Cenâb-ı Hak, bu tür meşakkatleri arada vasıta kılmadan da doğrudan doğruya bu faydaları kul için meydana getirmeye kadirdir. O halde araya meşakkatli mükellefiyetleri sokmak abestir. Abes ise Hakîm olan Allah hakkında caiz değildir.

Kul Fiilini Yaratamaz

Dördüncüsü: Kul, fiillerinin yaratıcısı değildir. Çünkü o, fiillerinin detaylarını bilemez. Bir şeyin detayını bilemeyen ise, o şeyin yaratıcısı olamaz. Kul, fiillerinin yaratıcısı olamadığı zaman, eğer Allah, ona, bu fiili onda yaratırken emretmiş olursa, hasılı tahsili (elde edilmiş olan şeyin yeniden elde edilmesini) emretmiş olur. Yok eğer onda bu fiili yaratmadığı zaman, ona bunu emretmiş olursa, imkansızı emretmiş olur. Bütün bunlar ise batıldır.

Ibadet Emrinden Maksat Kalbi Temizlemektir

Beşincisi: Mükellefiyetlerden Allah'ın maksadı, Kur'an'ın zahirinin gösterdiğine göre, sadece kalbi temizlemektir. Buna göre, kılbi devamlı Allah'la meşgul olan ve zahiri fullerle meşgul olması durumunda marifetullaha dalmaktan atıkonan bir insan düşündüğümüzde, ondan zahiri mükellefiyetlerin düşmesi vacib olur. Nitekim fakihler ve kıyas yapanlar şöyle demişlerdir: "Mükellefiyetlerdeki maksad ve hikmet açık olduğu zaman, zahire değil de akli hükümlere uymak vacib olur."

İlk üç şüphelerine iki bakımdan cevab veririz:

a) Bu şüpheciler söyledikleri şeylerle, mükellefiyetlerin olmaması gerektiğine inanmayı gerekil görmüşlerdir. Bu, teklifi kaldıran bir tekliftir. Bu ise tezaddır.

b) Bize göre, teklif-i mâla yutak olsun olmasın, Cenab-ı Allah'dan gelen herşey güzeldir. Çünkü o yaratıcı ve yarattıklarının sahibidir. Mülkünde yaptığı tasarruflar sebebiyle, mülk sahibine kimsenin itiraz hakkı olamaz.

Ibadetle Mükellef Olmayanlar

Altıncısı: Alimler: "İbadetle ilgili emir, bütün insanlara şâmil olsa da çocuk, deli, farkında olmayan ve unutan gibi anlamayan kimselerle, "Allah hiçbir kimseyi gücü yetmeyen şeyle mükellef tutmaz" (Bakara, 286) ayetinden dolayı gücü yetmeyen kimseleri kapsamaz.

Bazı alimler, bu ayetin köleleri de kapsamadığını söylemişlerdir. Çünkü Cenab-ı Hak, kölelere, efendilerine itaat etmelerini vacib kılmıştır. Onların, efendilerine itaatle meşgul olmaları, ibadetle meşgul olmaktan onları altkor. Kölelerin, efendilerine itaat etmelerinin vacib olduğuna delalet eden emir, ibadetin vacib olduğuna delalet eden emirden daha husûsîdir. Hass olan ise âmm olana tercih edilir. Bu husus fıkıh usulünde genişçe ele alınmıştır.

Ibadet Hilkatin Neticesidir

Yedincisi: Kadı Ebu Bekir: "Ayet, ibadetin farz olmasına sebep olarak Allah'ın bizi yaratıp, nimetlerle ihsanda bulunmasını gösterir" dedi. Bu ki alimlerimiz, bu ayeti insanın, yaptığı şeylerle sevabı hak edemeyeceğine delil getirmişlerdir. Çünkü Cenab-ı Hakkın bizi yaratması ve bize nimet vermesi, ibadetin farziyyetine sebep olursa, bizim ibadetlerle meşgul olmamız, zaten görev olan bir şeyi yapmak olur. İnsan görevini yerine getirmekle herhangi bir şeye hak kazanmaz, o halde kulun ibadetine karşılık, Allah'ın ona sevab verme mecburiyeti yoktur.

Allah'ı Bilmede Tefekkürün Önemi

Allahü teâlâ'nın "Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize (ibadet ediniz ki) takva sahibi olasınız" ayetinde birkaç mesele vardır: Cenab-ı Hak, Rabb'e ibadeti emredince, hemen peşinden yaratıcının varlığına delil olan şeylerden bahsetmiştir. Bu da, mükellefleri ve daha önceki insanları yaratmasıdır. Bu husus ise, Allah'ı bilmenin yolunun, ancak tefekkür ve istidlal olduğunu gösterir. Bu yolu, Haşeviyye'den bir gurup tenkid edip "Bu ilimle meşgul olmak bidattir." demişlerdir. Görüşümüzü isbat hususunda, akfî ve nakit birçok delillerimiz vardır. Burada üç makam vardır:

Kelam Ilminin Ehemmiyeti

Birinci makam; Bu ilmin (Kelam ilminin) üstünlüğünü açıklama hususundadır. Bu üstünlük, birkaç yöndendir:

a) İlmin değeri, konusunun değeri ile ölçülür. Konu daha şerefli olduğunda, onun ilmi de daha şerefli olur. Konuların en şereflisi, Allah'ın zatı ve sıfatları olduğuna göre, O'nunla ilgili ilmin, ilimlerin en değerlisi olması gerekir.

b) İlim, ya dini olur veya dini olmaz. Şüphe yok ki dini İlim dini olmayan ilimden daha değerlidir. Dini ilimler ya usul yani (Kelâm) ilmidir, veya bundan başkadır. Kelam ilminin dışındaki ilimlerin sıhhati, kelâm ilmine dayanır. Çünkü müfessir özellikle Cenab-ı Hakk'ın kelamının manasından bahseder. Bu da ihtiyar sahibi ve iradesini beyan eden bir Yaratıcının varlığına dayanır. Muhaddis, özeliikte Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem)'nün sözlerinden bahseder. Bu ise, Peygamberliğin varlığına dayanır. Fakîh, özellikle Allah'ın hükümlerini anlatır. Bu, tevhid ve nübüvvete istinâd eder. Böylece bütün bu ilimlerin kelâm ilmine muhtaç olduğu ortaya çıkmış olur. Görünen şu ki kelam ilmi, bu ilimlere muhtaç değildir. Binaenaleyh kelâm ilminin, en değerli ilim olması gerekir.

c) Birşeyin değeri, bazan o şeyin zıddının değersizliği ile ortaya çıkar. Her ne zaman birşeyin zıddı değersiz olursa, o şey o nisbette değerli olur. Kelam ilminin zıddı, küfür ve bid'attir. Bu ikisi en değersiz şeylerdir. Bundan dolayı kelam ilminin en değerli şey olması gerekir.

d) Birşeyin kıymeti bazan konusunun kıymetiyle, bazan kendisine duyulan ihtiyacın şiddetiyle, bazan da akli delillerinin kuvvetiyle orantılıdır. Kelam ilmi ise, bütün bunları ihtiva eder. Bu böyledir. Çünkü, astronomi ilmi konusunun, tıp ilminin konusundan daha şerefli olması bakımından, tıp ilminden daha şereflidir. İnsanların tıp ilmine olan ihtiyacının astronomiye olan ihtiyacından daha fazla olması bakımından, tıp ilmi astronomiden daha şereflidir. Matematik ilmî ise delillerinin daha kuvvetli olması bakımından, her ikisinden de şereflidir. Kelam ilmine gelince, bunun gayesi, Allah'ın zatını, sıfatlarını, fiillerini, mevcud ve ma'dûm olan şeylere dair bilgilerin kısımlarını bilmektir. Şüphe yok ki bu, en şerefli iştir. Bu ilme olan ihtiyaca gelince, bu ihtiyaç da çok fazladır. Çünkü ihtiyaç ya din hususunda olur, ya dünya hususunda olur. Dini ihtiyaç, en önemli olan ihtiyaçtır. Çünkü, şu yukarıda sayılan hususları bilen kimse büyük bir sevaba hak kazanır ve melekler safına katılır. Bu şeyleri bilmeyen kimse ise, büyük bir cezaya hak kazanır ve şeytanlara katılır. Dünyevi ihtiyaca gelince, bu, dünyanın düzeni ancak bir yaratıcıya, ölümden sonra dirilişe ve haşr'a iman etmekle intizama gireceğindendir. Çünkü bu iman olmasaydı, alemde tam bir karışıklık meydana gelirdi. Delillerin kuvvetine gelince, diyebiliriz ki: Bu ilmin delillerinin, yâkîni bir şekilde terkib edilerek kesinlik ifade eden mukaddimelerden meydana gelmiş olması gerekir. Böyle bir delil ise son derece güçlüdür. Böylece, kelam ilminin her türlü şeref ve üstünlüğü içine aldığı ortaya çıkmaktadır. Bu sebeble, bu ilmin, ilimlerin en şerefli olması gerekir.

e) Bu ilimde, nesih ve değişiklik meydana gelmeyip, bölgelerin ve cemiyetlerin değişmesiyle bu ilim değişmez. Diğer ilimler ise böyle değildir. Öyleyse bu ilmin, ilimlerin en şerefli olması gerekir. Bu ilmin konularını ve delillerini ihtiva eden ayetler, fıkhı konuları ihtiva eden ayetlerden daha şereflidir. Bunun delili ise, İhlâs sûresi, Âmenerresûlü ve Ayete'l-Kürsi'nin fazileti hakkında vârid olan haberler, meselâ,

"Sana hayız halinden sorarlar..." (Bakara, 222).

"Ey iman edenler, birbirinize borçlandığınız zaman..." (Bakara, 282)gibi ayetlerin fazileti hakkında Gelmemiştir. Bu da kelâm ilminin daha faziletli olduğuna delalet eder.

f- Şer'î hükümler hakkındaki ayetlerin sayısı, altıyüzden daha azdır. Geriye kalan ayetler ise, tevhid, nübüvvet, putperestlere red ve müşriklerin çeşitlerini beyan hakkındadır. Kıssalarla ilgili ayetlerden maksad, Cenab-ı Hakk'ın, "Andolsun onların kıssalarını açıklamada salim akıl sahibleri için ibret vardır" (Yusuf, 111) ayetine göre, Allah'ın hikmet ve kudretini tanımaktır. Bu da, kelam ilminin en faziletli ilim olduğuna delalet eder. Biz burada delillerin yerlerine işaret edeceğiz: Yaratıcının varlığına delalet eden delillere gelince, Kur'an bunlarla doludur.

Bunların birincisi burada zikredilen şu beş delildir: Bunlar, mükellefleri ve onlardan önceki insanları, gökyüzünü, yeryüzünü, gökten yere inen yağmur ile meyveleri yaratmak ve gökler ile yerin, Kur'an'da yer alan bütün harikuladelikleridir. İşte, yaratıcının varlığının delillerinden maksat budur. Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarının delilleri şunlardır. Bu sıfatlardan "ilim" sıfatının delili,

"Allah'a muhakkak ki ne yeryüzünde ne de gök yüzünde hiçbir şey gizli kalmaz" (Âl-i İmran, 5) buyurmuş, sonra peşinden de, "Sizi analarınızın rahminde dilediği gibi şekillendiren odur" (Al-i İmran, 8) ayetini getirmiş olmasıdır. Bu, kelamcıların delilinin bizzat kendisidir. Çünkü onlar, fiillerinin muhkem ve sapasağlam olmasını yaratıcının ilmine delil getirmişlerdir. İşte burada Hak Teâla, rahimlerde suretlere şekil vermesini eşyayı bildiğine delil getirmiştir. Ve yine Cenâb-ı Hak, "Yaratan bilmez mi? O, herşeye nüfuz etmiş ve her şeyden haberdardır" (Mülk, 14) buyurmuştur. Bu, yukardaki delilin aynısıdır. Cenâb-ı Hak yine, "Gaybın anahtarları, O'nun yanındadır. Bunları, ancak O bilir" (En'am. 59) buyurmaktadır. Bu da, O'nun her türlü malumatı bildiğine bir tenbihattır. Çünkü Allah, gaybî olan şeylerden haber veriyor, bir de bakıyoruz ki o şeyler, vermiş olduğu habere uygun bir biçimde meydana geliyor. Şayet Cenâb-ı Hak, gaybı biliyor olmasaydı, bu şeyler haber verdiği şekilde vuku bulmazdı. Allah'ın "kudret" sıfatının delili, hepsi dört unsurda eşit olmakla beraber, çeşitli canlılar ve meyvelerin meydana gelmesine dair Cenâb-ı Hakk'ın bahsettiği bütün şeylerdir. İşte bütün bunlar, Allahü Teâlâ'nın zatının gereğini yapan mücib-i bi'z-Zât olmayıp irâde sahibi muktedir bir fail olduğuna delalet eder.

Cenâb-ı Hakk'ın "tenzih" sıfatına, yani O'nun bir cisim olmadığına ve bir mekânda bulunmadığına delalet eden delil ise, O'nun "De ki Allah'dır, birdir" (lhlas, 1) sözüdür. Çünkü mürekkeb olan, cüzlerine muhtaçtır. Muhtaç ise, sonradan yaratılmış demektir. Cenâb-ı Allah "tek" olunca, cisim bulunmaması cisim olmayınca da bir mekânda bulunmaması gerekir. Cenâb-ı Hakk'ın "tevhid" sıfatının delili ise, O'nun "Eğer yerde ve göklerde, Allah'dan başka ilahlar bulunsaydı, yer ve gökler bozulur, fesada uğrardı" (Enbiya, 22)

"O zaman onlar. Arşın sahibine bir yol ararlardı "(Isra, 42) ve "...ve bir kısmı diğerine üstün gelirdi." (Müminun, 91) ayetleridir. Nübüvvetle ilgili delil ise, Cenâb-ı Hakkın, "Eğer kulumuza indirdiğimiz bu Kurandan bir şüphe ediyorsanız, O'nun sûreleri gibi olan bir sûre getirin bakalım!" (Bakara, 23) âyetidir.

Meâdın (ahiret hayatının) delili ise, "De ki ilk kez inşa eden dirilkecektir. "(Yasin, 79) âyetidir. Eğer sen, ilm-i kelâmı gözden geçirirsen, onda bu delillerin ortaya konulmasından, onların savunulmasından ve bu hususta öne sürülen tenkit ve yaralayıcı şüphelerin savuşturul masından başka bir şey göremezsin. Allah'ın zikrettiği delilleri ihtiva eden ve delillere yöneltilen ithamları reddeden bir ilmin eleştirileceğini hiç sanarmıstn? Hiç bir akıllı müslüman kimsenin bunu söyleyeceğini ve buna razı olacağını sanmıyorum.

Meleklerin Ve Peygamberlerin Bu Delilleri Kullanmaları

İkincisi: Allahü teâlâ, melekler ve peygamberlerin de bu delillerle istidlal .ettiklerini anlatmıştır. Melekler şöyle istidlal etmişlerdir:

"O yeryüzünde, orada fesat çıkaracak kimseler mi yaratacaksın? (Bakara.30) Meleklerin bu sözden maksadlan şudur: Bu gibi şeyleri yaratmak kabihdir. Hikmetli olan zat, kabih olan fiili yapmaz. Bunun üzerine Hak teâlâ, onlara: "Ben, sizin bilmediklerinizi bilirim" (Bakara. 30) diye cevap vermiştir. Bundan Allah'ın maksadı da şudur: Şüphesiz Ben, hertürlü malumatı bildiğim için, onların yaratılması ve meydana getirilmeleri hususunda sizin bilmediğiniz hikmeti de bilirim. Şüphe yok ki bu karşılıklı bir delil getirmedir. Cenab-ı Hakk'ın iblis ile münazarası da açıktır. Peygamberlere gelince, bunların ilki Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'dir.

Allahü teâlâ, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in ilmini, meleklerin ilmine üstün kılmak sureti ile, onun faziletine dair delilini ortaya koymuştur ki bu tamamen bir istidlaldir. Nûh (aleyhisselâm)'ın istidlali hakkında, Cenâb-ı Allah, kâfirlerin şu sözünü nakletmiştir: "Ey Nuh, bizimle cidden çok mücadele ettin ve bu mücadelende de ileri gittin" (Hûd.32) Bu mücadelenin, şer'i hükümlerin tafsilatı hakkında olmayıp, aksine tevhid ve nübüvvet hakkında olduğu, bilinen bir hakikattir. O halde, kelam ilminde, hakkı ortaya koymak için istidlal yaparak mücadele etmek peygamberlerin sanatıdır. İbrahim (aleyhisselâm)'a gelince, bu konuda onun durumunu iyice ortaya koymak uzun sürer. Onun bu hususta birtakım merhaleleri vardır.

a) Kendi kendine istidlali... Bu, Cenab-ı Hakk'ın "İşte, üstünü gece bürüyüp örtünce bir yıldız görmüş. "Bu (mu) benim Rabbim?" demiş, o yüdız kaybolunca ise, "Ben böyle sönüp batanları (Rabb diye) sevmem" (Enam, 76). Bu, kelamcıların, alemin değişir olmasından hareketle, onun sonradan yaratıldığına delil getirme yollarıdır. Sonra Cenab-ı Allah, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'ı bu istidlalinden dolayı medhederek, "İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetlerdi" (En'am.83) buyurmuştur.

b) Hazret-i İbrahım (aleyhisselâm)'ın, babasına karşı istidlali... Bu, Allah'ın "Ey babacığım, niçin duymayan, görmeyen ve senden hiçbirşeyi gideremeyen şeye tapıyorsun?" (Meryem, 42) ayetinde bahsettiği istidlaldir.

c) O'nun, bazan sözle bazan da fiilen kavmine karşı olan istidlalidir. Sözle istidlali Allah'ın şu ayette bahsettiği husustur:

"Taptığınız bu heykeller nedir?" (Enbiya, 52) fiil ile istidlaline gelince, o da Cenab-ı Allah'ın "Derken o, bu putları parça parça etti. Belki ona müracaat ederler diyer onlara büyük olan putu bıraktı"(Enbiya, 58) ayeti ile anlattığıdır.

d) O'nun zamanın kralına karşı istidlalidir. Bundan, Allahü teâlâ şu ayette bahseder:

"(İbrahim): Benim Rabbim hem diriltir hem öldürür" deyince. O, "Ben de diriltir ve öldürürüm" dedi. İbrahim, "Allah güneşi doğudan getirir, haydi sen onu bandan doğdur" deyince ise kâfir şaşırıp kaldı. Allah zalim kavme hidayet etmez" (Bakara, 258). Fıtratı bozulmamış olan herkes, kelam ilminin, sadece bu delilleri ortaya koyup, bunlara karşı sürülen sual ve karşı çıkmaları defetmek için olduğunu bilir. Bütün bunlar, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in mebde' (kâinatın başlangıcı) hakkındaki incelemesidir. Mead (ahiret) hakkındaki incelemelerine gelince, o, onun şu sözüdür:

"Hani İbrahim, "Ey Rabbim, ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster" demiş. (Allah) "Buna inanmadın mı yoksa? demiş. O da "İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için..." demişti. Allah dedi ki: Dörtküş tut, onları kendine alıştır, sonra (kesip) her parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. (O zaman) koşarak sana geleceklerdir." Bil ki şüphesiz Allah aziz Ve hakimdir "(Bakara, 260) Hazret-i Musâ (aleyhisselâm)'nın istidlaline gelince, O'nun nübüvvet ve tevhid hususunda Firavun'la tartışmasına bak. Tevhide gelince, bil ki Hazret-i Musâ (aleyhisselâm), çoğu yerde, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in delillerine dayanır. Bu böyledir. Çünkü Allah Tealâ Taha suresinde, bunu şöyle anlatmıştır:

"Firavun, "O halde Musa, sizin Rabbiniz kim?" dedi. O da: "Bizim Rabbimiz herşeyi yaratan, sonra da doğru yolu gösterendir" dedi"(Taha, 49-50) Bu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'ın "O, beni yaratıp, bana hidayet edendir" (Şuara, 78). sözünde zikrettiği delilin aynısıdır.

Yine Şuara sûresinde, Musa (aleyhisselâm): "(O) sizin ve sizden önceki atalarınızın Rabbidir" (şuara, 26) demiştir. Bu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in: "Rabbim hem diriltir hem öldürür" (Bakara. 258) sözünün aynısıdır.

Firavun, bununla yetinmeyip, ondan başka bir delil isteyince, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) şöyle demişti: "O, doğunun ve batının Rabbidir." (Şuara, 28)İşte bu Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'ını 'Allah güneşi doğudan getirir, haydi sen onu batıdan doğdur" (Bakara, 258) sözünün aynısıdır. Bütün bunlar sana; bu delillere yapışmanın o masum peygamberlerin sanatı olduğuna ve onların bu delilleri akıllarından çıkardıkları gibi, aynı zamanda geçmiş temiz seleflerinden miras olarak almış olduklarına da dikkat çekmektedir. Hazret-i Musa(aleyhisselâm)'nın nübüvvete dair, mucize ile istidlaline gelince bu, onun: "Sana apaçık birşey getirsem de mi...?" (Şuara, 30) sözü ile bahsettiği şeydir. Bu, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın doğruluğuna mucizeyi delil getirmesidir.

Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'nin, tevhide, nübüvvete ve ahirete dair delillerle meşgul olması keyfiyeti bu hususta sözü uzatmaya ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır. Çünkü Kur'an bunlarla doludur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün kâfir fırkaları ile imtihan edilmiştir.

Birincisi: "Bizi ancak zaman helak eder" (Câsiye, 24) diyen Dehriyye'dir. Halbuki Cenab-ı Hak, onların bu görüşlerini çeşitli delillerle çürütmüştür.

İkincisi: irade, ve ihtiyar sahibi, herşeye kadir zât-ı ilahiyyeyi inkâr edenlerdir. Cenab-ı Hak onların iddialarını aynı tabiat ve dış tesirlere ma'ruz oldukları halde emvai türlü tarzda birbirlerinden farklı bitki ve hayvan nev'ilerinin yaratılması delili ile çözülmüştür. Bu da kadir olan Allah'ın varlığına delâlet eder.

Üçüncüsü: Allahü teâlâ'ya ortak koşanlardır. Ortak koşulan bu şey ya ulvi veya süfli bir varlık olur. Ulvî olan ortağa gelince bu, yıldızların bu alemde müessir olduğunu söyleyen kimsenin görüşüdür. Allahü teâlâ bu kimsenin iddiasını, "Üstünü gece bürüyüp örtünce... "(En'am, 76) diye başlayan âyetle çürütmüştür. Süfli olan ortağa gelince, bu hristiyanlar, Hazret-i isa (aleyhisselâm)'nın ilah olduğuna, putperestler de, putlarının ilah olduğuna dair pek çok delil getirmiştir.

Dördüncüsü: Nübüvvete karşı çıkanlar ki bunlar da iki guruptur:

a) Nübüvvetin aslına karşı çıkanlar. Bunlar, Allah'ın "Allah, bir insanı mı peygamber olarak gönderdi." (isra, 94) dediklerini naklettiği kimselerdir.

b- Nübüvveti aslında kabul eden, fakat Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğine karşı çıkanlardır. Bunlar yahudi ve hristiyanlardır. Kur'an-ı Kerim bunlara reddiyelerle doludur. Bu kimselerin karşı çıkmaları da birçok bakımdandır. Bazan bu, Kur'an'a karşı çıkarak olur ki Cenâb-ı Hak şu sözü ile onların bu ta'nına cevab vermiştir: "Allah, bir sivrisineği bir mesel olarak getirmekten çekinmez" (Bakara, 26). Bazan bu karşı çıkma, Allahü teâlâ'nın şu sözünde anlattığı gibi, başka mucizeler istemek şeklinde olur:

"Bize, yeryüzünden kaynak ûşkırtmadıkca... sana asla inanmayacağız" dediler" (isra, 90) Bazan da, bu karşı çıkma Kur'an'ın parça parça nazil olması sebebiyle olur ki bu, Kur'an'a bir ithamın yöneltilmesini ifade eder. Cenab-ı Hak, bu karşı çıkışa şu sözü ile cevab vermiştir:

"İşte biz senin kalbini onanla güçlendirmek için böyle (yaptık)" (Furkan, 32).

Beşincisi: Haşr ve neşr hususunda tartışan kimselerdir. Allahü Teâlâ haşr ve neşrin doğruluğuna, bunu inkâr edenlerin görüşlerinin geçersiz olduğuna dair çok çeşitli deliller getirmiştir.

Altıncısı: Bazan, faydasızdır diye mükellef tutulmaya karşı çıkanlar ki, Cenâb-ı Hak bunların itirazına"İyi yaparsanız, kendiniz için iyi yapmış olursunuz; eğer kötü davranırsanız, bu da nefsinize aittir" (isra, 7) sözüyle cevap vermiştir. Bazan da, gerçek olanın, bir cebr olduğu, bunun ise teklifin sıhhatine ters düştüğünü söyleyerek karşı çıkanlarki Cenâb-ı Hak bu hususa da, "Allah yaptığından sorguya çekilmez, ama onlara yaptıklarından sorulur "(Enbiya. 23) diyerek cevap vermiştir.

Biz burada bu kısa işaretlerle yetindik, çünkü bu husustaki geniş inceleme, bu tefsir kitabının tamamına serpiştirilmiştir. Bu sanatın peygamber ve nebilerin metodu olduğu sabit olunca, buna karşı çıkanların ya kâfir ya da cahil olduklarını anlamış olduk.

Kelâm Ilmini Öğrenmenin Gerekli Olması

İkinci makam: Kelâm ilmini tahsil etmenin vacib olduğunu beyan hususundadır. Buna akli ve nakli deliller delalet etmektedir.

Aklî delile gelince, bu şöyledir: Bazı kimseleri taklit etmek, geriye kalanları taklit etmekten daha evla değildir. Bu da ya herkesi taklit etmenin caiz olması demektir ki, bu bizi kâfirleri de taklit etmeye zorlar. Ya da ötekini değil de berikini taklit etmenin zorunlu olması demektir ki, bu da kişiyi, ötekini değil de berikini niçin taklit ettiğini söylemeksizin, bazısını değil de diğer bazılarını taklit etmekle mükellef olmaya mecbur kılar. Ya da, taklidin asla caiz olmamasıdır ki, istenilen şey de budur. Taklit etmek geçersiz olunca geriye, istidlal yolundan başka bir şey kalmaz. Naklî delile gelince, buna ayet ve haberler delalet etmektedir.

Âyetten olan deliller:

a) Cenâb-ı Hakk'ın"Hikmet ve güzel öğüt ile Rabb'inin yoluna davet et! Ve onlarla, en güzel bir yolla mücadele et" (Nahl, 125) sözüdür. Şüphe yok ki, Cenâb-ı Hakk'ın ayette geçen "hikmeften muradı, aklî delil ve hüccetlerdir. Buna göre Allah'a aklî delil ve hüccetlerle davet etmek, emrolunan bir iş olmuş olur. Cenâb-ı Hakk'ın: buyurduğundan murat, dinin fürû'u hususunda mücadele etmek değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber'in peygamberliğini inkâr eden kimse ile, dinin fürûu hususunda konuşmada hiçbir fayda yoktur. Peygamber'in nübüvetini kabul eden kimse, O'na muhalefet etmez. Böylece bu mücadelenin tevhid ve nübüvvet hususunda olduğunu anlamış olduk. Bu sebeple de, bu hususta mücadele, emredilmiş bu husus olur. Sonra biz, Cenâb-ı Hakk'ın: "Bana uyunuz ki, Allah sizi sevsin" (Al-i İmran 31) ve "Andolsun ki sizin için Allah'ın Resulünde güzel bir örnek vardır"(Ahzâb, 21) ayetlerinden ötürü, Hazret-i Peygambere uymakla emredilmişiz. Bu sebeple bizim, böylesi bir cidal ile emrolunmuş olmamız gerekir.

b) Cenâb-ı Hakk'ın, "İnsanlardan, Allah hakkında üimsiz olarak mücadele edenler vardir"(Hacc, 3) ayeti, Allah hakkında, ilim sahibi olmaksızın mücadele edenleri bir kınamadır. Bu ise, ilim ile mücehhez olarak mücadele etmenin kınanmış değil, aksine övülmüş olmasını gerektirir. Yine Cenâb-ı Hak, Hazret-i Nûh'tan "Ey Nuh, bizimle gerçekten mücadele ettin, mücadelende de çok ileti gittin" (Hûd, 32) sözüyle bu mücadeleyi nakletmiştir.

c) Allahü Teâlâ tefekkürü emrederek şöyle buyurmuştur:

"Kuranı İyiden iyiye düşünmezlermi?"(Muhammed, 24), "Deveye bakmazlar mı, nasıl yaratılmış?" (Gaşiye. 17),

"Biz onlara hem dünya ufaklarında hem de kendi öz varlıklarında ayetlerimizi göstereceğiz"(Fussilet, 53),

"Görmüyorlar mı ki Biz, yeryüzüne gelip, onu etrafından eksiltiyoruz."(Enbiya. 44).

"Göklerde ve yerde ne var, bir bakınız" de!" (Yûnus, 101) ve "Göklerin ve yerin hükümranlığına bakmadılar mı?" (A'raf, 185).

d) Cenab-ı Hak, övgü sadedinde tefekkürü zikrederek şöyle buyurmuştur:

"Bunda; akıl sahibleri için ayetler (deliller) vardır." "Bunda, basiret sahibleri için ibret vardır"(Nur, 44); Bunda, akıl sahibleri için ayetler (deliller) vardır" (Taha, 54).Yine tefekkürden yüz çevirenleri zemmederek, "Göklerde ve yerde nice ayetler (deliller) vardır ki (insanlar) bunlardan yüzçevirerek geçip giderler. "(Yusuf. 105); "Onların kalbleri var ama, onunla anlamazlar" (Araf, 179) buyurmuştur.

e) Cenâb-ı Hak taklidi zemmetmiş ve kâfirlerden naklen: "Biz babalarımızı birdin üzerinde bulduk. Biz de hakikaten onların izine uyanlarız." (Zuhruf, 23). "Aksine biz, ancak babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız"(Lokman, 21). "Aksine biz babalarımızı böyle yaparken gördük. "(Şuara, 74) ve "Hakikaten, eğer sebat göstermeseydik, bizi az kaldı, tanrılarımızdan saphracaktı o"(Furkan. 42) diye haber vermiştir.Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in babasından da "Andolsun kî vazgeçmezsen seni taşlarım. Uzun bir müddet benden ayrıl git"(Meryem. 47) sözünü nakletmiştir. Bütün bunlar, düşünmenin, delil getirmenin, tefekkürün ve taklidi yermenin gerektiğine delildir. Tefekkür ve istidlale davet eden kimse, Kur'an'ın ve peygamberlerin dinine uymuş olur. Taklide davet eden de Kur'an'ın aksine gidip yolunu tutmuş olur.

Hadisten olan delillere gelince, bu hususta çok hadis vardır. Biz bunlardan birkaçını zikredelim:

a) Zührî, Sa'id b. el-Müseyyeb'ten, o da Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'den şöyle dediğini rivayet etmiştir. Fizâre oğullarından birisi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelere "Hanımım siyah bir çocuk doğurdu" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Senin develerin var mı? dedi. O, "Evet" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Onlar ne renktir?" dedi. Adam, kızıl cevabını verdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Gri olanları var mı?" diye sordu. Adam "Evet" dedi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bunun sebebi ne?" deyince, adam, "Belki onlar soya çekmiştir?" dedi. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'da: "Belki o çocuk da soya çekmiştir."dedi. Buhari, Talak, 26 (6/178). Bu, delille susturmak ve kıyasa sarılmaktır.

b) Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır: Beni yalanlamaya hakkı olmadığı halde, insanoğlu beni yalanladı. Beni kınamaya hakkı olmadığı halde, insanoğlu beni kınadı. Onun beni yalanlaması "Allah beni, yarattığı gibi, yeniden diriltemeyecektir" demesidir. Halbuki onu başta yaratmak, yeniden diriltmekten bana daha kolay değildir. Onun benî kınaması, "Allah çocuk edindi" demesidir. Halbuki ben, tek ve Samed olan Allahım. Ben doğmadım, doğurulmadım ve bana denk hiç kimse yoktur..." Buhari, Tefsir, İhlas Suresi Bölümü 112(6/95)

O halde bak Cenâb-ı Hakk, birinci mertebede kudreti ile ilk defa yaratmaya ve ölümden sonra diriltmeye kadir olmaya; ikhci metebede bir oluşu ile, cisim olmayı, babalığı ve evlat olmayı nefyetmeye delil getirmiştir.

c) Ubâde Sâmit (radıyallahü anh) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Kim Allah'a kavuşmayı severse, Allah'da ona kavuşmayı sever. Kim Allah ile karşılaşmayı hoş görmezse, Allah'a onunla karşılaşmaktan hoşlanmaz." Bunun üzerine Hazret-i Âişe "Ey Allah'ın Peygamberi, biz ölmekten hoşlanmıyoruz. Bu. Allah ile karşılaşmaktan hoşlanmamak mıdır?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Hayır. Fakat mümin Allah'a kavuşmayı sever, Cenab-ı Allah da mümine kavuşmayı sever. Kâfir Allah'a kavuşmaktan hoşlanmaz. Cenâb-ı Allah da kâfire kavuşmaktan hoşlanmaz" buyurmuştur." Buhari, Rikak, 40 (7/191); Müslim, Zikr, 14, 15 (4/2065). Bütün bunlar, deliller üzerinde tefekkür edip kafa yormanın emredilmiş olduğunu gösterir.

Bu Konuda Muarızların Iddiaları

Hasımımızın ileri sürdüğü birtakım iddialar vardır. Şöyle ki:

1) İstidlal ilim ifade etmez.

2) İlim ifade eden istidlale kulun gücü yetmez,

3) İstidlale teşebbüs etmek caiz değildir.

4) Hazret-i Peygamber bunu emretmemiştir, ve

5) İstidlalde bulunmak bidattir.

Tefekkür Kesin Bilgiye Götürmez

Birinci iddia: Hasmımız buna, bazı şeyleri delil getirmiştir:

a) Biz tefekkür ettiğimizde ve bu tefekkürümüzün akabinde bir inanç meydana geldiğinde, ister zaruri isterse nazarî olsun, bunun bir ilim olduğunu biliriz. Bu ilmin zarurî olması yanlıştır, çünkü insan itikadı hususunda bu itikadının ilim olduğunu ve birin ikinin yarısı, güneşin aydınlatıcı, ateşin de yakıcı olduğuna inancı hususunda düşünürse, birinciyi ikincisinden daha zayıf görür. Bu da, birinciye zayıflığın arız olduğuna delâlet eder. İkincisi de, yani bu ilmin nazari olması da yanlıştır. Çünkü bu ikinci fikir hususundaki söz, evvelki söz gibidir. Bu sebeple teselsül gerekir. Ki teselsül de imkansızdır.

b) İnsanlardan tefekkürde bulunup, içtihad eden ve bu tefekkürünün neticesinde kendilerinde bir inanç meydana gelen, bu inancın bir ilim olduğuna katî olarak hüküm verin de, hem onun hem de başkaları için bunun bir ilim değil de bir cehalet olduğu ortaya çıkan; böylece de, o ilk inançlarından vazgeçip onu terkeden alimler gördük. Bu durumu önce müşahede ettiğimizde, ikinci olarak meydana gelen inancın da böyle olması caizdir. Bu metodla, tefekkür ve istidlalden elde edilen herhangi bir inancın sıhhatine kesinlikle hükmetmek mümkün değildir.

c) Netice eğer biliniyorsa, onu elde etmeye çalışmak muhaldir. Çünkü, hasılı tahsil imkansızdır. Eğer netice bilinmiyorsa, zihin ondan habersiz demektir. Habersiz olunan şeyi talep etmeye yönelmek ise, imkansızdır.

d) İstidlalin ilim ifade ettiğini bilmek, ya zaruri, ya da nazari olur; eğer zaruri olursa, aklı olan herkesin bu ilimde müşterek olması gerekir, halbuki durum böyle değildir. Eğer nazari olursa, birşeyin cinsini o şeyin fertlerinden bir fertle isbat etmek gerekir ki, bu da muhaldir. Çünkü mahiyet hakkında olan münakaşa, o fert için de var demektir. Bu sebeple bir şeyi kendi nefsiyle isbat etmek lazım gelir ki, bu da İmkansızdır. Çünkü isbata vesile olan şeyin, daha önce bilinmiş olması gerekir. Bir şeyin netice olması, o şeyin daha önce malum olmamasını gerektirir. Bu sebeple hem nefyin, hem de isbatın birlikte bulunması gerekir ki, bu da imkansızdır.

e) Tek bir mukaddime (öncüt). bir netice vermez; tam aksine, netice veren iki mukaddimenin tamamıdır. Ancak zihinde, aynı anda iki mukaddimeyi birden hazır tutmak muhaldir. Çünkü biz kendimizi sınadığımızda, ne vakit zihnimizi bilinen herhangi bir şeye doğru yöneltirsek o aynı vakitte zihnimizi başka bir maluma doğru tevcih etmenin imkansız olduğunu görürüz. Çoğu kez alimlerimizden bazıları, genel olarak istidlalin ilim ifade ettiğini kabul etmişlerdir. Ne var ki bunlar, ilahi meselelerde istidlalin bir ilim ifade etmediğini söyler ve bu görüşlerini açıklama ile ortaya koyarlar.

1) İlahın hakikati tasavvur edilemez. Hakikat tasavvur edilemediği zaman da, ne zâtın kendisini ne de O'nun sıfatlarından bir sıfatın varlığını tasdik etmek mümkün olmaz. Tasavvur edilemez oluşun izahı şudur: Beser tarafından bilinen, Vâcibu'l-vücudun (Allah) mekandan ve her cihetten münezzeh ve O'nun ilim ve kudret sıfatıyla muttasıf olmasıdır. Vücûb ve tenzih, selbî bir kayıttır. Cenâb-ı Hakk'ın hakikati, bu şelbin (nefyetmenin) kendisi değildir. Bu sebeple, bu selb'i bilmek, Allah'ın hakikatini bilmek değildir. Cenâb-ı Hakk'ın ilim ve kudret sıfatıyla nitelenmiş olması zatının bu sıfatlara mensubiyyetinden ibarettir. O'nun zâtı bu mensûbiyyetin kendisi değildir, bu sebeble bu mensubiyeti bilmek, O'nun zâtını bilmek değildir.

Tasdikin mümkün olmamasının izahı şudur: Tasdik tasavvura dayanır. Tasavvur olmadığı zaman, tasdik imkansız olur. Şöyle denilemez: "Cenab-ı Hakk'ın zâtı, her ne kadar kendisine mahsûs hakiket itibariyle tasavvur olunamazsa da, o zât kendi levazımı (zâtından ayrılmaz vasıflar) itibariyle tasavvur olunabilir..." Demek istiyorum ki, biz Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine vücubun, tenzihin ve ebediliğin gerekli olduğu herhangi bir şey olduğunu biliyoruz. İşte bu sebeple, bu tasavvura göre hüküm verilir. Biz deriz ki, bu bilinen şeyler, ya Allah'ın zatının bizzat kendisidir, ki bu imkansızdır; veya bunlar Allah'ın zatından hariç şeylerdir, denilebilir. Cenâb-ı Hakk'ın zatını bilemediğimiz zaman, Onun zatının bu sıfatlarla muttasıf olduğunu bilmemiz mümkün değildir.

Eğer, bu sıfatların Allah'ın zatına isnad edilmesinin şartı olan tasavvur, diğer sıfatlar itibariyle de bir tasavvur olursa, bu durumda bu hususta söylenecek söz, ilk hususta söylenen sözün aynısıdır. Bu sebeple de teselsül gerekir ki, bu da imkansızdır.

2) Bize göre, eşyanın en belirgin olanı, kendisine tö ben sözümüzle işaret ettiğimiz, zâtımız ve hakikatimizdir. Sonra insanlar (......) sözüyle kendisine işaret edilen mahiyyet hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bir kısmı, bunun şu bünye olduğunu, bir kısmı onun mizaç olduğunu, bazıları bu bünyeye dahil olan bazı unsurlar olduğunu, bir kısmı da onun, bu bedenin ne dahilinde ne de haricinde olan bir şey olduğunu söylemişlerdir. Varlıkların en belirgin olanında durum böyle olunca, biz ve bizim niteliklerimizle hiçbir münasebeti olmayan en uzak şeyler hakkındaki kanaatin ne olur?

Ilim Ifade Eden Istidlal Kudretimiz Dahilinde Değildir

İkinci iddia: Bu ilim ifade eden istidlal, bizim kudretimiz dahilinde değildir, görüşüdür. Şüphesiz onlar, bu hususa birçok bakımdan delil getirmişlerdir.

a) Tasavvurâtı elde etmek, bizim gücümüz dışındadır. Bu sebeple bedihi tasdikat da, bizim gücümüz dahilinde değildir. Binaenaleyh, tasdikâtın tamamı, bizim kudretimiz dahilinde değildir. Biz, tasavvurât bizim kudretimizde değildir dedik, çünkü onu elde etmek isteyen, eğer o tasavvurâtı biliyorsa onu talep etmesi imkansız olur. Zira, hasılı tahsil etmek muhaldir. Eğer "onu bilmiyorsa, onu talep etmesi imkansız olur, çünkü bir şeyden habersiz olan, onu talep edemez. Eğer, onun bir yönden malum, bir yönden de meçhul olması niçin caiz olmasın?" denilirse, deriz ki, malum olduğu söylenen yön, ma'lum olmadığı söylenen yönden başkadır; aksi halde, ayni şeye hem nefyin hem de isbatın verilmiş olması gerekir ki, bu imkansızdır. Bu durumda deriz ki, hasılı tahsil etmek muhal olduğu için, malum olan şeyi istemek imkânsız olur. Malum olmayan şeyin istenmesi de muhaldir. Çünkü kendisinden habersiz olunan şey, istenemez.

Biz, tasavvuratın kesbî olmadığı zaman, bedihi tasdikâtın da kesbî olmasının imkansız olduğunu söylemiştik. Bu böyledir, çünkü bedihi hükümlerden zihinde "mevdu"' (hakkında hüküm verilen) ve "mahmul" (kendisiyle hüküm verilen)'ün iki tarafı bulunduğunda, ya bunların zihinde sırf hazır bulunmalarından zihnin, menfî veya müsbet olarak bunlardan birini diğerine kesin olarak isnâd etmesi gerekir veya gerekmez. Eğer gerekmezse, hüküm bedihî (apaçık) olmaz; tam aksine şüpheli olur. Eğer gerekirse, tasdikin bu iki tasavvur buluduğunda meydana gelmesi vacib olur; bulunmadığı zamansa, meydana gelmesi imkansız olur.

Nefy ve isbât bakımından kudretimiz dahilinde olmamakla beraber, nefy ve isbat bakımından deveranı vacib olan şeyin de, böyle olması gerekir. Bu sebeple, bedihî tasdikatında kesbî olmadığı sabit olmuştur. Biz, tasdikat kesbî olmadığı zaman tasdikata dair hiçbir şeyin kesbî olmadığı zaman tasdikata dair hiçbir şeyin kesbî olmadığını söyledik. Zira bedihî olmayan tasdikinmutlaka nazarî olması gerekir. Bu sebeple bedihî tasdikat zihinde hazır olduğu zaman, ya gerekliliği vacib olur veya olmaz. Bu tasdikatın gerekliliği vacib olmazsa mukkaddimelerin doğru olmasından, neticenin doğru olması gerekmez. Böylece de bu, yakînî bir istidlal değil de, tam aksine zannî veya taklidi bir itikâd olur. Tasdikatın gerekliliği vacib olursa, bu durumda bu nazari görüşlerin, nefy ve isbat bakımından, zaruri kaziyyelerle beraber devesâni vacib olur. Bu sebeple, bu nazari görüşlerden herhangi bir şeyin, asla kulun kudreti dahilinde olmaması gerekir.

b) İnsan eğer elde edeceği şeyi başkasından ayırması mümkün ise ancak bir şeyi meydana getirebilir.İlim, cehaletten ancak bilinmeyene değil de bilinene mutabık olmasıyla ayrılır. İnsan, bunu ancak malumu nasıl biliyorsa öyle olduğunu bildiğinde, anlar. İşte, bu durumda insan için, bu şeyin bilgisini meydana getirmek, sadece o şeyi bildiği zaman mümkün olur. Ne var ki bu, hasılı tahsil etmek imkansız olduğundan dolayı, imkansızdır. Bu sebeple kulun ilmi meydana getirmeye ve onu taleb etmeye gücünün yetmemesi gerekir.

c) Tefekkürü icab ettiren şey, ya aklî zaruret, ya istidlal veya nakildir. Birincisi batıldır, çünkü zaruri olanda akıl şart koşulmamıştır; halbuki, tefekkür ve istidlalin vücubu böyle değildir. Bilakis akıl sahibi birçok kimse tefekkür ve istidlali hoş karşılamayarak, bunun çoğu kez sahibini bilgisizliğe götürdüğünü söylemişlerdir; bu sebeple bunlardan kaçınmak vacibtir, derler. İkincisi de batıldır, çünkü istidlalin vacib olduğunu bilmek nazari olduğu zaman, bu durumda istidlalden önce istidlalin farz olduğunu bilmek mümkün olmaz. Bu sebeple, bunu teklif etmek, "teklif-i mâla yutak" olur. İnsanın tefekkürden sonra istidlal etmesi ise mümkün değildir, çünkü bunda bir fayda yoktur. Üçüncüsü de yanlıştır, çünkü İstidlalden önce istidlalin vacib olduğunu bilmek imkânı yoktur. İstidlalden sonra da fayda olmadığı için de, vacip kılınması mümkün değildir. Bu üç kısım da geçersiz olunca, o zaman vacib olmadığı anlaşılmış olur.

Istidlalin Emredilmesi Mâkul Değildir

Üçüncü İddia: İstidlalin ilim ifade etmesi ve kulun kudreti dahilinde olması halinde bile, Allahü Tealâ'nın bunu mükellefe emretmesi hoş değildir. Bunun izahı birkaç yöndendir.

a) Çoğunlukla istidlal, onu yapanı cehalete götürür. Binaenaleyh istidlale Teşebbüs eden kimse, ekseriya kendisini cehalete götüren bir işe teşebbüs etmiş demektir. Durumu böyle olan birşey çirkindir. Öyleyse tefekkürde oulunmak da çirkindir. Cenâb-ı Allah ise çirkin olanı emretmez.

b) İçimizden herhangi bir kimsenin eksikliğine, aklının zayıflığına ve kendisine arız olan birbiriyle çelişen birçok şüphelere rağmen, hak ile batılın arasını ayırma hususunda aklına güvenmesi caiz değildir. Biz, mezheb sahiblerinden herbirinin, hakkın kendisinden yana, batılın ise hasmı tarafında olduğunu iddia ettiklerini, sonra da taassubu, cidali (mücadeleyi) terkedip, insafa geldiklerinde söyledikleri sözleri birbiriyle çelişir bulduklarını gördük. Bu durum ise, aklın bu hakikatleri idrakten aciz olduğuna delalet eder.

c) Şayet dinin dayanağı, delillerin hakikatleri hususunda istidlalde bulunmaya dayansaydı, insanın bir saat bile iman üzere kalamaması gerekirdi. Çünkü, istidlalde bulunan kimsenin aklına, dinin delilinin mukaddimelerinden herhangi biri hakkında bir soru geldiğinde, bu kimse sorusu sebebiyle, mukaddime hakkında şüpheye düşmüş olur. Dinin mukaddimelerinden bir kısmında şüphe edildiğinde de netice zanni olur. Çünkü zannın elde ettiği bilgi yakin ifade etmez. Bu sebeble de, aklına gelebilecek, hertürlü soru ve konudan dolayı insanın, her saat dininden çıkması gerekir.

d) İnsanların dillerinde şu husus iyice şöhret bulmuştur: Kim, kimya yoluyla bir mal elde etmek isterse iflas eder. Kim de kelam ilmi vasıtasıyla dinini öğrenmek isterse zındık olur. Bu, istidlal hususunda, kapı açmanın caiz olmadığına delalet eder.

Müslümanlık Istidlale Bağlı Değildir

Dördüncü İddia: Biz, istidlalin, bizzat çirkin olmadığını kabul etsek bile, Allah ve Resulünün, onu emretmediğine dair delil getirebiliriz. Bunu gösteren husus şudur: Bu neticelerin delillerini bilmek, ya öğrenme ve istifade etmeden müstağni olan zaruri bir ilim olur, ya da böyle olmayıp, aksine elde edilmeleri için, düşünceye, tefekküre ve istifadeye ihtiyaç duyulur.

Birincisi yanlıştır. Aksi halde, bunu elde etmek bütün insanlara gerekirdi ki bu ise işi yokuşa sürmedir. Sonra biz, bu ilim hususunda, insanların en zekisini tecrübe ediyor ve görüyoruz ki, birçok üstad ve eserlerden istifade etmesine rağmen, uzun yıllar boyunca bile onun bu ilmi elde etmesi mümkün olmuyor.

İkinci ihtimal olursa, insanın bu ilmi elde etmesi, ancak yoğun çalışmalar ve birçok araştırmalardan sonra vacib olur.Şayet din, istidlal üzerine bina edilmiş olsaydı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bir adamın müslümanlığının doğruluğuna, ancak ona bu meseleleri sorduktan ve derinliğine bu delilleri bilip bilmediğini imtihan etmesinden sonrahükmetmesi gerekirdi. Şayet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bunu yapsaydı, herkesçe bilinirdi. Böyle bir bilgi ise yaygın değildir. Bilakis, O'ndan tevatürle nakledilen meşhur durum şudur: O (sallallahü aleyhi ve sellem), bu istidlal şekillerinden herhangi birinin hatırına gelmediğini kesinlikle bildiği kimsenin de müslüman olduğuna hükmetmişti. Böylece anlamış oluyoruz ki dinin geçerli olması için istidlal nazar-ı itibara alınmaz. Eğer "Delillerin asıllarını bilmek, bir çok akıl sahibi için mümkündür. Tedkîk edilmesi gereken husus, suallere cevab verip şüpheleri savuşturmadır. Bu ise, dinin aslının sıhhati hususunda muteber değildir" denilirse, deriz ki "Bu iddia zayıftır." Çünkü delil, asla ne bir ziyade ne bir noksanlık kabul etmez. Bu böyledir. Çünkü, delil on mukaddime üzerine bina edilmişse, sen bir düşünreğer kişi bu mukaddimelerin sıhhatine kesin olarak hükmetmişse o, üzerine bir ziyade yapılması mümkün olmayan bir bilgi ile bu delili bilmiştir. Çünkü bu on mukaddimeye yapılacak olan ilave, bu delilin ortaya konmasında nazar-ı itibara alınırsa, bizim "Bu delil on mukaddimeden meydana geliyor" sözümüz yanlış olur. Eğer o ilave nazar-ı dikkate alınmaz ise, bu delili bilmek, ona ilave edilen bir ziyade ile elde edilen bir bilgi olmaz, aksine ziyadeden ayrı bir ilim olmuş olur. Bu sebeble delilin bir ziyade ve noksanlık kabul etmediği ortaya çıkmış olur. Çünkü, şayet bu on mukaddimeden dokuzu yakînî olup, onuncusu da zannî olsaydı, neticenin yakıni yani kesin olması imkansız olurdu. Zira, zanniye dayananın, zanni olması evladır. Böylece delilin bir noksanlık ve ziyade kabul etmediği ortaya çıkmış olur ve "noksanlık ve ziyadelik kabul eder" diyenlerin görüşünün yanlışlığı ile de bu sorunun yanlış olduğu ortaya çıkar.

Bunun bir misali de şudur: Bir adam, hava açık ve berrak iken, birden yağmur, gök gürültüsü ve şimşeğin meydana geldiğini görse "Sübhânallâh" der. Biri çıkıp da: "Bu kimsenin "Sübhanallah" demesi onun Allah'ı onun Allah'ı delil bildiğine delalet eder" derse bu değerlendirmesi bâtıldır. Çünkü o kimse, ile ortaya çıkan bu şeyin bir delife istinaden mutlaka bir yapıcısı olduğunu bildiğinde; sonra yine delil ile bu müessirin Allah'dan başkasının olmasının imkansızlığını bildiğinde ancak Allah'ı delil bilmiş olur. Bu ikinci mukaddime, ancak, o kişi delil ile bu meydana gelişin burçlara, yıldızlara, tabiata ve zorunlu bir sebebe isnad edilmesinin imkansız olduğunu bildiğinde doğru olur. Çünkü o, şayet delil ile bunun yanlışlığını bilmez ise, delilsiz olarak ikinci mukaddimeye inanmış olurdu. Böylece de bu mukaddime taklide dayanmış olurdu. Ona dayandırılmış olan da yakini değil, taklidi olmuş olurdu. Böylece ey hasımlarımız, sizin dediklerinizin yanlış olduğu ortaya çıkmış olur.

Kelâm Ilmi Ile Meşgul Olmak Bid'attir

Beşinci iddia: Bizim, "Kelam ilmiyle iştigal etmek bidattir" dememizdir. Bunun delili, Kur'an, hadis, icma, selef-i salihinin görüşü ve hükümdür. Kur'an'dan olan delile gelince, bu Cenâb-ı Hakk'ın"Bunu sana ancak bir mücadele maksadıyla getirdiler. Daha doğrusu onlar çok cedelcl bir kavimdirler" (Zuhruf.58) ayetidir. Allahü teâlâ burada cedeli (tartışmayı) yermiştir. Yine Hak teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Bizim ayetlerimiz hususunda boş sözlere dalmış olanları gördüğün zaman, onlar başka bir mevzuya geçinceye kadar onlardan yüz çevir" (En'am, 68).Cenab-ı Allah burada, Allah'ın ayetleri hususunda boş sözlere daldıkları zaman, müşriklerden yüz çevirmeyi emretmiştir.

Hadisten olan delillere gelince, bunlar şunlardır:"Mahlûkat hakkında tefekkür ediniz, fakat yaratıcının zatı hakkında tefekkür etmeyiniz." "İhtiyar kadınların (saf ve sağlam) dinlerine sarılın". Hadis hakkında bkz. Keşfu'l-hafa, II, 70-71. "Kaderden bahsedildiği zaman, dilinizi tutunuz." Câmîu's-sağîr, I, 26.

İcma'dan delile gelince, bu da şudur. Kelam sahabenin bahsetmediği bir ilimdir. Bu sebeble, onun bid'at ve haram olması gerekir. Sahabenin bu hususta konuşmamış olmaları aşikârdır. Çünkü, onların hiçbirisinden bu gibi konularda, istidlale girişmiş olduğu nakledilmemiştir. Bilakis onlar, bu konularda konuşmaya dalan kimseleri yadırgayan insanların en katıları idiler. Bu sabit olunca, kelâm ilminin bid'at olduğu da ortaya çıkmış olur. Her bid'at ise ittifakla haramdır.

Selef-i Salihinin sözünden olan delile gelince; Malik b. Enes şöyle demiştir: "Bit'atlerden kaçının." Kendisine, "Ey Ebâ Abdillah, bid'atler nelerdir?" denildiğinde, "Bid'at ehli olan kimseler, Allah'ın isimleri, sıfatları ve kelâmı hususunda konuşan, sahabe ve tabiînin sustuğu konularda susmayan kimselerdir" cevabını vermiştir.

Süfyan b. Uyeyne'ye kelam ilmi hakkında sorulduğunda, o, "Sünnete uy, bid'ati bırak" demiştir.

Allah kendisinden razı olsun, İmam Şafii ise "Kulun, şirk hariç, her türlü günaha bulaşması, kelam ilminden herhangi birşeyle Allah'ın huzuruna çıkmasından daha hayırlıdır" demiş ve sözüne şöyle devam etmiştir: "Bir adam, kendi ilim kitablarını bir başkasına vasiyyet etse ve bunlar içinde de kelam kitabları bulunsa, bu kelamı kitablar vasiyyete dahil değildir." Hükümden olan delile gelince, bu şudur: Şayet bir adam ulemaya vasiyyette bulunsa, kelamcılar bu "ulema" lafzına dahif değildirler.

En iyi Allah bilir. İşte bu tefekkür ve istidlali tenkit edenlerin bütün iddiaları sonlardan ibarettir.

Müfessir Razı (radıyallahü anh)'Nin Iddialara Karşı Cevapları

Bütün bu hususlara cevabımız şöyledir: İstidlalin ilim ifade etmeyeceği hususunda, onların tutundukları şüphe fasittir. Çünkü onların ifade ettikleri şüpheler, zaruri değil nazaridir. Zira onlar, istidlal çeşitlerinin bir kısmından ötürü, bütün çeşitleri iptal etmişlerdir ki bu bir tenakuzdur. "İstidlal etmek tezim kudretimiz dahilinde değildir" şeklindeki görüşleri hususunda ileri sürdükleri şüpheler de fasittir. Çünkü onlar, bu şüpheleri çıkarıp ortaya koyma hususunda ihtiyar sahibidirler. Bu ise, onların "İstidlal etmek, bizim kudret irademiz dışındadır" görüşlerini geçersiz kılar.

Onların, "İstidlale dayanmak çirkindir" şeklindeki görüşlerine dair söyledikleri şüpheler de bir tezattır. Çünkü, buna göre getirdikleri bu şüpheleri eri sürmelerinin de çirkin olması kendilerini ilzam eder (bağlar).

"Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), istidlali emretmemiştir " şeklindeki iddiaları da satıldın Çünkü biz, peygamberlerin (sallallahü aleyhi ve sellem) tamamının tefekkür ve istidlali emrettiklerini anlatmıştık.

Cenab-ı Hakk'ın "Bunu sana ancak bir mücadele maksadıyla getirdiler" (Zuhruf, 58) ayetine gelince, bununla, "Onlarla, en güzel bir şekilde muadele et"(Nahl, 125) ayet arasını birleştirmek için, önceki ayet batıl hususunda mücadele etmeye hamledilmiştir.

' Bizim ayetlerimiz hususunda boş sözlere dalmış olanları gördüğün tan, onlardan yüz çevir" (En'am. 68) ayetine gelince bu husustaki cevab r: Ayetteki "dalma"dan maksat, istidlal değildir, tam aksine boş sözlere dalmaktır.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Mahlûkat hakkında tefekkür ediniz..." harisine gelince bu, mahlûklardan hareket edilerek Yaratıcı'yi tanımaya yol Duiunsun diye emredilmiştir. Bu da istenen bir şeydir. "İhtiyar kadınların tsaf ve sağlam) dinlerine sanlın" hadisinden maksad ancak, yukarıda da söylediğimiz gibi, bütün işleri Cenab-ı Allah'a bırakmak ve herşeyde O'na güvenmektir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Kaderden bahsedildiği zaman dilinizi tutunuz" hadisi ile bu görüşe istidlal etmek zayıftır. Çünkü kısmî olan yasak, umumi yasağı ifade etmez.

İcma'dan getirdikleri delil hakkında deriz ki: Eğer "sahabe, kelamcıların kullandıkları tabirleri kullanmamışlardır" manasını kastediyorsanız, bunu kabul ederiz. Ne var ki bundan kelam ilmini tenkid manası çıkmaz. Nitekim sahabe, fukâhâ'nın tabirlerini de kullanmamışlardır. Bundan, fıkıh hususunda bir ta'n manası çıkmaz. Eğer siz, onların, istidlali Allah ve Resulünden öğrenmediklerini kastediyorsanız, ne kötü bir söz söylüyorsunuz!

Selef alimlerinin, kelâma karşı takındıkları sert tavra gelince bu, ehl-i bid'ata karşıdır. Vasiyyet mes'elesi de bu da birisi Allah'ın zatını, sıfatlarını, fiillerini, nebî ve peygamberlerini bilen birisine vasiyyette bulunduğunda, "Bu vasiyyete fakih dahil olmaz" şeklindeki hükümle tezat teşkil eder. Bir de vasiyyetler örfe dayanır. İşte bu söylediklerimiz, meseleyi tamamlar. En iyi Allah bilir.

Halk (Yaratma) Kavramı

İbadetin hakikatini, Yalnız sana kulluk ederiz" (Fatiha, 5) âyetinin tefsirini yaparken anlatmıştık.

"Halk" kelimesine gelince: Tehzîb sahibi el-Ezheri'nin İbnü'l Enbârî'den naklettiğine göre, bu "ölçüp biçmek ve düzeltmek" manasınadır. Alimler bu hususta âyet.şiir ve Arapçadan deliller getirmişlerdir. Âyetten delilleri şunlardır:

Halikların en güzeli " (Mü'minun, 14) yani ölçüp biçenlerin, takdir edenlerin en güzeli; "Ve bir yalan düzüyorsunuz." (Ankebut, 17) Yani ölçüp biçip bir yalan uydurmuyorsunuz ve "Hani çamurdan yaratıyordun. "(Maide, 14) yani düzeltip yapıyordun. Şiirden delil Züheyr'in şu sözüdür.

"Yemin olsun ki sen, kafandan uydurduğun şeyleri iftira ediyorsun. Halbuki bazıları ise kafalarında birşey tasarlıyorlar ama başkasına İftira olarak söylemiyorlar." Bir başka şair de şöyle söylemiştir: "Deriyi ölçüp biçen kadın ve erkek işçilerin elinde ancak derinin güzel gıcırdar."

Arapçadan getirilen delile gelince, Arap, nalınını ölçüp biçip, mukayese yaparak düzelttiğinde "Nalını düzeltti" denilir. Yine onlar, doğrulanmayan sözler için "Uydurulmuş sözler" derler.

Cenâb-ı Hakk'ın "Bu, evvelkilerin uydurmalarından başka birşey değildir" (Şura, 137) ayetindeki kelime de bu manadadır. "Halâk" kelimesi de, "hayırdan bir pay" manasınadır. "Bu bunun hakkıdır" manasına, birşeye layık olana da "hafik" denilir. Kaygan taşa denilir. Çünkü kayganlıkta bir düzgünlük, sertlikte ise bir pürüz vardır. "Elbise eskidi" tabiri de bu köktendir. Çünkü, elbise yıprandığı zaman kaygan ve pürüzleri ve kabalıkları düzgünlesin Böylece "Halk" kelimesinin takdir etmek (ölçüp biçmek) ve düzeltmekten ibaret olduğu meydana çıkar. Kadı Abdûlcebbar da şöyle demiştir: "Halk, " takdir manasına bir fiildir. Kelimenin lügavi manası bunun ancak Allah'dan olmasını gerektirir. Buna karşılık Kur'ân-ı Kerim, "Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir" (Mu'minun, 14)

"Hani çamurdan, sen kuş gibi olan birşey yapıyordun"(Maide 110) ayetlerinde bunun aksini söylemiştir. Fakat Cenâb-ı Allah fiilleri, neticelerini ve faydalarını bilerek yaptı-için, O'nun fiili ancak böyledir. İşte bu sebeble de halik olarak isimlendirilmeye O layık olmuştur. Kadı Abdüt Cebbar'ın hocası olan Ebu Abdullah el-Basrî de şöyle demiştir: "Halik ismini Allah'a vermek muhaldir. Çünkü, ölçüp biçmek ve birşeyi düzenlemek, tefekkürde bulunmaktan, istidlalden ve hesab yapmaktan ibarettir. Bu ise Cenab-ı Allah hakkında düşünülemez."

Ehl-i sünnet ve'l-cemaat alimlerinin çoğu ise şöyle demiştir: "Halketme, îcâd ve inşâdan (varetme ve meydana getirmeden) ibarettir." Onlar bu görüşlerine, müslümanların "Allah'dan başka halik yoktur" sözlerini delil getirmişlerdir. Şayet "halk" ölçüp biçme ve takdir etmeden ibaret olsaydı bu söz doğru olmazdı.

Allahü teâlâ'nın Varlığının Aklî Delilleri

Bil ki Hak Teâla, kendisine ibadet edilmesini emretmiştir. O'na İbadet etmek ise, O'nun varlığını bilmeye bağlıdır. O'nun varlığını bilmek zaruri olmayıp, istidlale dayandığından, Allahü teâlâ, bu ayette varlığına delalet eden deliller zikretmiştir.

Bil ki biz akli meseleleri konu alan kitaplarda, Allahü teâlâ'nın varlığım isbata giden yolun ya imkan, ya hudûs ya da her ikisi olduğunu açıkladık. Bunların hepsi vacevteftodedu ya da avazterdadu. O halde Cenab-ı Hakk'ın varlığına delalet eden yollan altıyı geçmez:

1) Zatların mümkin olduklarına istidlal etmek.... Cenab-ı Hak buna: "Allah müstağnidir, siz ise muhtaç varlıklarsınız" (Muhammed, 38); Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) dan hikaye ederek, "Alemlerin Rabbi hariç, onların hepsi benim düşmanımdır"(Şuara, 77); "Muhakkak ki nihâi varış Rabbinedi. (Necm, 42), "Allah de, sonra onları bırak"(En'am, 91), "Allah'a kaçınız" (Zariyat, 50) "Haberiniz olsun ki kalbler ancak zikrullah ile huzura erer, mutmai olur"(Rad. 26) ayetleri ile işaret etmektedir.

2) Sıfatların mümkin olduklarına istidlal etmek... Buna da: "Allah, gökleri ve yeri yarattı" (En'am, 1), "Allah, yeryüzünü sizin için bir döşek, gökyüzünü de bir bina yapandır"(Bakara, 22) ayetleri ile işaret edilmiştir. Bu son ayetin izahı yakında gelecektir.

3) Cisimlerin hadis olduklarına istidlal etmek. Buna Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in şu sözüyle işaret edilmektedir: "Ben batıp kaybolanları sevmem "(Enam, 76).

4) Arazların hadis olduklarına istidlal etmek. Bu yol insanların anlayışına en yakın olan yoldur. Bu iki şeye dayanır:

a) Enfüsî deliller,

b) Afakî deliller.

Kelam kitabları çoğunlukla bu iki hususu ihtiva etmektedirler. Allahü teâlâ ile bu ayette, bu her iki hususu da birlikte zikretmiştir.

Enfüsi delilleri şöyle açıklayabiliriz: Herkes zaruri olarak, kendisinin önce mevcud olmayıp sonradan var olduğunu, yokluktan sonra var olan herşeyin mutlaka bir yaratana ihtiyacı olduğunu, bu Yaratıct'nın (var edicinin) ne kendisi, ne ebeveyni ne de diğer insanlar olmadığını bilir. Çünkü yaratılmışların böyle bir yapıyı meydana getirnekten aciz oldukları, zaruri olarak bilinen bir husustur. Bu varlıklardan başka olan bir Yaratıcı'nın olması lazımdır ki, "bu varlıkları o yaratmıştır" denilebilsin. Ancak, bir kimse burada şöyle diyebilir. Bu müessirin, mevsimlerin, burçların ve yıldızların karakterleri olması niye caiz olmasın? Böyle bir sual ihtimal dahilinde olduğu için Cenâb-ı Hak bunun peşinden, bu şeylerin bir Yaratıcı'ya ve ihdas edene muhtaç olduğu hususunu dile getirerek, "Ki o Allah, yeryüzünü sizin için bir döşek, semâyı da bir bina yaptı "(Bakara, 22) buyurmuştur.

Âfâkî delillerden murad da, işte budur. Bu delillerde, alemde meydana gelen gök gürlemesi, şimşek, rüzgar, bulut ve mevsimlerin değişmesi gibi, çeşitli haller ve değişiklikler de buna dahildir. Netice, semavi cisimlerle yeryüzü cisimlerinin, cisim olma hususunda müşterek olduklarını gösterir. Bunların bir kısmının miktar, şekil ve mekan bakımından bazı sıfatlarla tahsis edilmiş olmaları, ne onların cisim olmalarından, ne de isimlerin ayrılmaz sıfatlarından olan herhangi bir şeyden ötürü değildir. Aksi halde, hepsinin o sıfatlarda ortak olmaları gerekir; binaenaleyh bu ihtisasın ayrı bir işten ötürü olması gerekir. Bu iş, eğer bir cisimse, konu tekrar, bu müessiriyetin birçok cisim arasında bu cisme niçin tahsis edilmiş oluduğu meselesine döner. Eğer bu bir cisim değilse, bunun ya mûcib (zatı gereği yapan iradesiz) veya muhtar (hür irade sahibi) olması gerekir. Birinci ihtimal yanlıştır; aksi halde cisimlerin bazı sıfatlarla tahsis edilmesi, aksinin olması durumundan daha evlâ ve üstün değildir. Binâenaleyh, bunun mutlaka kadir ve irade sahibi olması gerekir. Bu sebeple, bütün bu delillerle cisimlerin tamamının, cisim olmayan ve cisimlik niteliklerini taşımayan kadir bir müessire muhtaç olduğu ortaya çıkar. Bu durumda Yaratıcı'nın varlığına araz delilleriyle istidlal etmenin, araz ve sıfatların mümkin olduğunu kabul ettikten sonra yeterli olacağı anlaşılmış olur.

Kur'an'da Delillerin Hususiyeti

Sen bunu iyice anladığında deriz ki, şüphesiz Cenâb-ı Hak bu çeşit delilleri, iki sebepten dolayı, bilhassa kitabının (Kur'an'ın) başında zikretmiştir.

Birincisi: Bu yol, insanların anlayışlarına en yakın ve akıllarına daha yatkın bir yol; Kur'an'da zikredilen delillerin de avam ve havastan herkesin hanelilerinden istifâde edebilmeleri için fazla ince düşünmeyi gerektirmeyen hemen anlaşılır cinsten olması gerekince Cenâb-ı Hak, işte kitabının evvelinde bunu zikretmiştir.

İkincisi: Kur'anî delillerin maksadı, mücadele etmek değildir. Onların maksadı, kalblerde gerçek inançları meydana getirmektir. Bu konuda, bu tir deliller, diğer yöntemlerden daha güçlüdür. Zira bu tür deliller, Yaratıcı'nın ıarfağını bilmeyi ifade ettikleri gibi, O'nun bizlere olan nimetlerini de "acrlatırlar. Çünkü varolmak ve hayat sahibi olmak, Cenab-ı Hakk'ın bize en büyük nimetlerdendir. Nimetleri hatırlatmak sevgiyi, isyanı iyi ve boyun eğmeyi gerektirir. İşte bu sebepten dolayı, delillerin bu türünün zikredilmesi, diğerlerinden daha üstün olmuştur.

Bu mevzuda selef-i salihinin çok hoş metodları vardır.

1) Zındıklardan birisinin, Cafer-i Sadık'ın yanında, Yaratıcı'yı inkâr ettiği, bunun üzerine de Cafer-i Sadık'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Gemiye bindin mi?" deyinceadam "evet" demiş. Cafer-i Sadık bunun üzerine, ona "Denizin korkunç hallerini gördün mü?"' deyince, adam, evet diyerek, sözünü şöyle sürdürmüştür: "Birgün korkunç bir rüzgâr esti. Böylece gemiler parçalandı, denizciler boğuldu; ben ise, geminin tahtalarından birine tütündüm. Sonra, bu tahtayı elimden kaçırdım. Birden kendimi dalgaların darbeleri arasında buldum. Derken, bu dalgalar beni sahile attı..." Bunun üzerine Cafer-i Sadık şöyle dedi: "Daha önce sen, gemiye ve gemicilere güveniyordun... Sonra, seni kurtaracak diye, bir tahta parçasına güvendin. Bütün bu şeyler e-linden çıkınca, nefsini ölüme mi terkettin, yoksa hâla kurtulmayı ümit ediyor muydun?" Adam, "Tam aksine, kurtulacağımı ümit ediyordum" deyince, Cafer-i Sadık, "Bu ümidi kimden alıyordun?" dedi. Bunun üzerine adam sustu. Bunun üzerine Cafer-i Sadık, "O vakit kendisinden ümit aldığın zat, Yaratıcı'dır işte; seni boğulmaktan kurtaran da O'dur" deyince, adam O'nun vasıtasıyla müslüman oldu.

2) "Diyânâtu'l-Arab" (Arabların Dinî İnanışları) adlı kitapta şu anlatılmaktadır: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), İmrân b. Husayn'a, ne kadar ilahın var? deyince, O, "on tane" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber ona, "Başına büyük bir belâ geldiğinde onlardan hangisi senin kederini, sıkıntılarını ve bu büyük musibeti defetmektedir?" deyince, adam, "Allah" dedi. Hazret-i Peygamber, "O halde, senin Allah'dan başka hiçbir ilâhın yoktur" dedi.

3) Ebû Hanife (rahimehullah) dehrilere karşı, Allah'ın bir kılıcı idi. Dehriler onu öldürmek için fırsat kolluyorlardı. Bir gün o, mescidinde oturmaktaydı. Tam o sırada, kılıçlarını Çekmiş olan bir gurup insan, ona hücum ederek, onu öldürmek istediler. Bunun üzerine Ebû Hanife onlara şöyle dedi: "Şu soruya cevap verin, sonra da dilediğinizi yapın!" Bunun üzerine onlar: "Haydi sor" dediler. Ebû Hanife şu soruyu sordu: "Ağzına kadar yüklerle dolu bir gemi gördüm ki denizin dalgaları arasında bu gemiyi, çarpışan dalgalar ve muhtelif yönlerden esen rüzgarlar idare ediyordu. Bu gemi, bu dalgalar arasında yöneten bir kaptan veya yönetmeyi üstlenmiş birisi olmadan, batmadan, dosdoğru gidiyordu" diyen adam hakkında ne dersiniz? Bunun olması, aklen mümkün müdür?" Bunun üzerine onlar, "hayır" dediler. Bu aklın kabul edeceği bir şey değildir." Buna karşılık "Allah'ım! aklen, denizde onu idareyi ve hareket ettirmeyi üstlenmiş birisi olmadan, bir geminin doğru bir biçimde hareket etmesi bile aklen mümkün olmayınca bu dünyanın, çok çeşitli halleri, işleri ve genişliği ile beraber ayakta durması nasıl mümkün olur?" dedi. Bunun üzerine, dehrîlerin hepsi ağladı ve, "Doğru söylüyorsun, haklısın" dediler. Kılıçlarını kınlarına sokarak, yaptıklarına pişman oldular.

4) Şafiî (radıyallahü anh)'ye "Yaratıcı'nın varlığı hakkındaki delil nedir?" diye sordular. Bunun üzerine o, şöyle dedi: "Dut ağacının yaprağının tadı, rengi, kokusu ve karakteri sizce birdir, değil mi?" Onlar: "Evet" dediler. Bunun üzerine Şafiî: "Onu ipek böceği yediği zaman, ibrişim; arı yediği zaman bal olur; köyün yediği zaman onun tersi olarak çıkar; ceylan yediği zaman da, onun özel kesesinde misk bağlar, misk haline gelir... Yedikleri şeyin karakteri bir olmakla beraber, bütün bu şeyleri böyle farklı farklı yapan kimdir?" Onlar Şafiî'nin bu sözünü güzel bularak, O'nun eliyle müslüman oldular. Bunlar, onyedi kişiydiler...

5) Bu mesele, bir kez, Ebu Hanife (radıyallahü anh)'ye de soruldu da, O da şu şekilde bir istidlalde bulundu: "Baba erkek çocuk ister, fakat kız olur. Veyahutta, aksi olur. Bu da, bir Yaratıcı'nın varlığına delalet eder."

6) Ahmed İbn Hanbel (radıyallahü anh) de, üzerinde bir gedik bulunmayan, dümdüz, dışı erimiş gümüş gibi içi de saf altın gibi olan; sonra duvarları yarılarak içinden, duyan ve gören bir canlı çıkan bir kaleyle istidlal ederek, bunun bir faili olması gerektiğini söylemiştir. Ahmed İbn Hanbel, kale ile yumurtayı; canlı ile de civcivi kastetmiştir.

7) Harun Reşid, İmam Malik'e bu hususu sorduğunda, O da, seslerin çeşitliliği, nağmelerin titreşim ve dillerin farklılığı ile istidlal etti.

8) Ebû Nuvâs'a da bu husus sorulunca, o şöyle dedi:

"Yeryüzündeki bitkileri bir düşün ve Yüce Hükümdarın, Allah'ın yaptıklarının alametlerine iyice bak! Görürsün ki, fışkıran gümüş gibi gözeler ve zümrüt dallar üzerinde dökülmüş altın gibi olan çiçekler, Allah'ın hiçbir şerîki olmadığına şehâdet ederler!"

9) Bir bedeviye, Allah'ın varlığının delili sorulduğunda o, şöyle cevap verdi: "Devenin kığısı deveye, eşeğin tersi eşeğe, ayak izleri de, yürüyene delâlet eder. Burçları olan gökler, geçitlerle dolu yeryüzü, dalgalı denizler Kadir, Alîm ve Halîm olan bir yaratıcıya delalet etmiyor mu?"

10) Bir doktora, "Rabbini neyle bildin?" denildiğinde, o şöyle cevap verdi: "İlaç olarak kullanılan sıvıyı kurutan "İhlîlec" ağacı ve ağızda bulunan, besinleri yumuşatıcı tükrük salgılarıyla..."

Bir başkası da: "Arıyla onu tanırım; bir taraftan bal verirken, diğer taraftan da insanı sokar (bal) kelimesi, (sokmak, ısırmak) kelimesinin ters çevirilmiş şeklidir.

11) Cenâb-ı Hakk'ın "Eğer onlara, kendilerini kimin yaratmış olduğunu sorarsan, sana muhakkak ki, Allah'tır!" diyecekler" (Zuhruf 87) ve "Azabımızı gördüklerinde, biz yalnız Allah'a iman ettik ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik dediler "(Mümin. 84) ayetlerinde, bedahetin hükmüdür.

Ibadetin Gerekçesi

Kâdi şöyle demiştir: Cenâb-ı Hakk'ın "Ki O, sizi yarattı" ifadesi, ibadete müstehak olmanın, ancak yaratma ile olacağını gösterir.

Allahü teâlâ kullarını ibadetle mükellef tutunca, hangi şeyden ve neden dolayı ibadet etmenin gerekli olduğunu da açıklamıştır. Buna göre, eğer Cenab-ı Hakkın, "Sizden öncekileri de yaratan "âyetinde, onlardan öncekilerin Allah tarafından yaratılması onlara Allah'a ibadet etmenin vacib olmasını gerektirmediği halde, bunu zikretmenin ne gibi bir faydası vardır? denilirse, biz deriz ki, bunun cevabı iki şekildedir.

a) İş, gerçi senin dediğin gibidir. Ancak onların Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini yarattığını bilmeleri, kendilerinden öncekileri de bilmeleri gibidir. Çünkü bunu bilmenin yolu tekdir.

b) Onlardan öncekiler, onların kökleri mesabesindedir. Köklerini yaratmak, fürûuna, dallarına nimet vermek yerine geçer. Sanki Cenâb-ı Hak, onlara olan büyük nimetini hatırlatarak, adeta şöyle demiştir: "Zannetme ki ben sana, ancak sen varolduğun zaman nimet verdim! Hayır, ben, senin köklerini ve atalarını yaratmış olduğum için, sen varolmadan binlerce sene önce de sana nimet vermiştim!"

Teraccî (Umut) Ifadesi Allah Hakkında Neye Delalet Eder?

Cenâb-ı Hakkın, " Ümulur ki, takva sahibi olursunuz" sözünde iki bahis söz konusudur.

Birinci bahis: (......) kelimesi "teraccî" ve "işfâk" (ummak ve acımak) ifâde eder. Meselâ sen, "Umarım ki, Zeyd bana ikram eder" dersin.

Cenâb-ı Hak da şöyle demiştir:

"Belki o, öğüt alır ya da korkar. "(Taha, 44), ve "Umulur ki kıyamet yakındır"'(Şûra, 17) Yine, Cenâb-ı Hakk'ın, "İman edenler ise, kıyametten korkarlar"(Şûra, 18) ayetine bakmaz mısın? "Teraccî ve işfak" ancak netice bilinmediği zaman bulunur. Bu ise, Cenâb-ı Allah için imkansızdır. Bu sebeple, burada bir izah yapmak gerekir. Bu izah ise, birkaç yönden olur:

a) (......) nin manası, Allah'a değil de, kullara yöneliktir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın (Tahâ, 44) sözünün manası şöyle olur: (Hazret-i Musa ve kardeşine hitap ederek) Firavunun iman etmesini umarak bu beklenti içinde ona gidiniz... Sonra Cenâb-ı Hak, işin nereye varacağını bilir...

b) Meliklerin ve büyük zatların yerine getirmeye kararlı oldukları vaa'dleri ve benzeri kelimeleri söylemelerine veya bu va'din olmasının onların rumuzlarına veya gülümsemelerine veyahut da tatlı bir bakışlarına dayanması adetlerindendir. Böyle bir şey sezildiğinde, talib olanın istediğini elde etmede bir şüphesi kalmaz. İşte bu üslûba binaen, Cenâb-ı Allah'ın kelamında (......) lafzı yeralmıştır.

c) (......) nin (için) manasına olduğunu söylemektir. Keşşaf sahibi şöyle demiştir. manasına gelmez. (......) kelimesi ümit vermek içindir. Kerim ve Rahim olan Allah ümid verdiğinde, şüphesiz, Allah'ın bu ümid verişi, kesin vaa'd yerine geçer. İşte bu sebebten dolayı Kelâmullah'da manasını ifade eder, denilmiştir.

d) Cenâb-ı Allah, mükelleflere öyle bir muamelede bulunmuştur ki onu başkası yapsaydı bu, arzu edilen şeyin meydana geleceği ümidini verirdi. Çünkü Cenab-ı Hak, kullarına hayra ve şerre yönelik kudreti verip, onlara yol gösterici akılları yaratıp hertürlü mazeretlerini ortadan kaldırınca; başkasına böyle bir muamelede bulunan herkes o kimseden istenen şeyi yapacağını bekler. Buna göre lafzından maksad, başkası onu yapsaydı maksadın meydana gelmesini ümid etmeyi gerektirecek olanı yapmaktır.

e) Kaffâl şöyle demiştir: (......) birşeyin tekerrür etmesi manasından alınmıştır. Bu Arapların (içtikten sonra bir daha iç) demeleri gibidir. (......)nin lamı (......)e dahil olan te'kid lâmıdır. Buna göre (......)nin aslı (......)dir. Çünkü onlar, (olurki, şöyle yaparsın) derler, yani demektir. (......)nin asıl mânası, tekrar ve te'kid için olunca "Şunu yap, böylece ihtiyacını elde edebilirsin" diyen kimsenin, bu sözünün manası, "Onu yap, çünkü senin onu yapman, senin onu arzulamanı güçlendirir ve sana bu hususta güç verir" şeklinde olur.

İkinci bahis: Birisi şöyle diyebilir: "İbadet, takva demekse, Allah'ın "Rabbinize ibadet edin ki takva sahibi olasınız " ayeti, "Rabbinize ibadet ediniz ki ibadet etmiş olasınız manasına veya "Rabbbinizden ittika edin ki takva sahibi olasınız (ittika etmiş olasınız) manasına gelir." Buna iki yönden cevab verebiliriz.

1) İbadet, takvanın kendisi olduğunu kabul edemeyiz. İbadet, takvanın kendisi ile meydana geldiği bir iştir. Çünkü ittika, zarar veren şeylerden sakınmak; ibadet de emredilen şeyi yapmaktır. İbadetin bizzat kendisi zararlı şeylerden sakınman değil, aksine zararlı şeylerden sakınmayı gerektiren şeydir. Buna göre sanki Cenab-ı Hak, " Kendisi ile azab-ı ilahiden sakınmak için Rabbinize ibadet edin " demiştir. Fiilin bizzat kendisi hakkında, "Bu ittikadir " denilirse, bu ifade hakikat değil mecaz olur. Çünkü ittika, kendisi ile ittikanın meydana geldiği şeyden başkadır. Ne var ki bu ikisinin birbiriyle sıkı irtibatı olduğu için, birinin ismi diğerine verilebilmiştir.

2) Cenab-ı Allah'ın "Cin ve insanları sırf bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat, 56) ayetine göre, Allahü teâlâ mükellef varlıkları ittika edip itaatte bulunsunlar diye, yaratmıştır. Buna göre sanki Cenab-ı Hak, onları bu maksaddan ötürü, yaratan Rabbe ibadet etmeyi emretmiş. Bu izah Mutezile'nin usulüne uygundur.

Farklı Kıraatler Ve Izahları

Ebu Amr, "lafzını idgamla okumuştur. Ebu's-Sumeyfi de (......) şeklinde okumuştur. Zeyd b. Ali ise (......) şeklinde ise kıraat etmiştir. Keşşaf sahibi: "Burada kuvvetli olan tarafı birinci fiili ile sılası arasına te'kid için ikinci bir ism-i mevsul getirmektir. Nitekim Cerir: "Ey babası olmayan Adiyli Teym'ler." şiirinde, ikinci Teyme'yi ilk Teyme ile, ilkinin muzafun ileyhi arasına getirmiştir." demiştir.

22

O (Rabb) ki yeryüzünü sizin için bir döşek, gökyüzünü bir bina yaptı. O, gökten su indirip onunla çeşit çeşit meyveleri size rızık olarak çıkardı. O halde, bile bile, Allah'a eşler koşmayın "

Bunda birçok meseleler vardır:

Ayetteki (......) Nin I'rabı:

(......) lafzı ya sıla cümlesi ile birlikte cünlesinin sıfatı olarak veyahut da medh ve ta'zim olarak mansubtur, veya mübtedâ olarak mahallen merfûdur. Nasb halindeki medih manası, ref halinde de vardır.

İkinci Mesele

(......) lafzı, malum bir hüküm ile tarif etmeye çalıştığımızda, müfred bir kelimeye işaret etmek için konulmuş bir kelimedir. "Babası gitmiş olan adam gitti " demen gibi... Buna göre (Babası gitmiş olan) cümlesi malum bir hükümdür. Adamı, bu bilinen hüküm ile tarif etmeye çalıştığında onun başına (......) kelimesini getirirsin. Bu, nahivcilerin, marife kelimeleri, cümlelerle tavsif etmek için kullanılır" sözlerinin gerçek manasıdır. Bunun böyle olmduğu sabit olunca, âyeti, o müşriklerin, yeryüzünü bir döşek, göğü de bir bina olarak yapmış olan bir varığin mevcudiyetini bilmiş olmalarını iktiza eder. Bu ise, Hak teâlâ'nın: "Onlara, gökleri ve yeryüzünü kimin yarattığını sorarsan, '"Allah" diyeceklerdir "(Lokman, 25) ayetinin ifade ettiği şeydir.

Ayetin Ihtiva Ettiği Enfûsî Ve Afakî Tevhid Delilleri

Allahü teâlâ, bu ayette, ikisi enfûsî, üçü de afakî olan beş türlü delil zikretmiştir. Evvela (Sizi yaratan) lafzı ile başladı; ikinci olarak "Ve sizden öncekileri"ifadesi ile babaları ve anneleri; üçüncü olarak yeryüzünün bir döşek olmasını; dördüncü olarak gökyüzünün bir bina olmasını, beşinci olarak da ibaresi ile de gök ile yerin her ikisinden meydana gelen şeyleri zikretti. Bu tertibin birkaç sebebi vardır:

a) İnsana en yakın şey, kendisidir. İnsanın, kendi varlığının durumlarını bilmesi, başka şeyleri bilmesinden daha nettir. İstidlalde bulunmaktan maksad ilim elde etmek olduğuna göre, delalet cihetinden en açık olan ilim ifade etme bakımından en güçlü ve anılmaya en layık olur. Bu sebeble, insanın önce kendisini, sonra babalarını ve annelerini, üçüncü olarak yeryüzünü zikretti; Çünkü yeryüzü insana gökten daha yakındır ve insan gökyüzünün durumlarından çok yeryüzünün durumlarını bilir. Gökyüzünü, gökten yağmurun inmesinden ve bu yağmurla meyvelerin çıkmasından önce zikretti. Çünkü yağmur, gök ile yeryüzünün her ikisinden doğmuş bir iş gibidir. Eser, müessirden sonra gelir. Bu sebebten ötürü, Hak teâlâ, yağmuru, yeryüzü ve gökyüzünün zikredilmesinden sonra zikretmiştir.

b) Mükelleflerin, canlı ve kudret sahibi olarak yaratılmış olması, bütün nimetlerin temelidir. Yerin, göğün ve yağmurun yaratılmasına gelince, bunlardan istifade etmek, yaratılmış olmak, hayat, kudret ve iştiha sahibi olmak şartlarına bağlıdır. Bu sebeble birinci derece olan şeylerin, ikinci derece olan şeylerden önce zikredilmesi gerekir. Yaratıcının varlığına delalet eden yerde ve gökteki herşey, zaten insanda mevcuttur. Yerde ve gökte bulunmayan deliller de insanda mevcuttur. Çünkü insanda hayat, kudret, şehvet ve akıl vardır. Bütün bunlar, Allah'dan başkasının kadir olamayacağı şeyler türündendir. Cenab-ı Hakk'a delalet eden bütün delil çeşitleri insanda mükemmel olarak bulununca, insanın önce zikredilmesi daha uygundur. Bil ki tertibteki sebebi zikrettiğimiz gibi, bu sebebten herbirindeki faydalan da zikredeceğiz.

Yeryüzünün Döşek Misali Yaratılması

Allahü teâlâ, bu ayette, yeryüzünü döşek kıldığını söylemiştir. Bunun bir benzeri de, "Yoksa yeri bir karargâh yapan, aralarından ırmaklar akıtan mı?"(Neml, 61) ve "O, yeryüzünü sizin için bir beşik (gibi) yapandır "(Zuhruf, 10) ayetleridir. Yeryüzünün, bir döşek gibi olması, bazı şartlara bağlıdır:

1) Onun sakin olmasıdır. Bu böyledir. Çünkü, O, şayet hareketli olsaydı, bu hareket ya düz olurdu veya dairevi olurdu. Eğer düz olsaydı, manada o yeryüzü bizim için bir döşek olmazdı. Çünkü yüksekten adayan bir kimsenin, bu durumda, yeryüzüne düşememesi gerekirdi. Zira yeryüzü kayıp gitmektedir. Bu insanda boşlukta kalır. Yeryüzü insandan daha ağırdır. İki ağır şeyden, düştükleri esnada daha ağır olan, daha hızlıdır. Daha yavaş olan, süratli olana ulaşamaz. Bu sebeble, o insanın yere düşmemesi gerekirdi. Böylece yeryüzü düz bir şekilde düşerse, bir döşek olamaz. Eğer yeryüzünün hareketi dairevi olursa, ondan istifademiz tam olmazdı. Yeryüzünün hareketi, mesela doğuya doğru olduğunda, o insan da batıya doğru hareket etmeyi istiyorsa, şüphesiz yerin hareketi daha hızlı olacaktır. Böylece de insanın olduğu yerde kalması ve ulaşmak istediği yere ulaşamaması gerekecektir. Halbuki, İnsanın istediği yere ulaşması mümkün olunca, yeryüzünün ne düz yönde, ne de dairevi olarak hareket etmediğini anlamış olduk.... O halde, yeryüzü sakindir. Sonra ulemâ, bu sükun halinin sebebi hususunda birkaç bakımdan ihtilaf etmişlerdir.

Birincisi: Yeryüzünün, alt tarafından bir sınırı yoktur. Bu böyle olunca, yerin duracağı bir yer olmaz, dolayısıyla bir yere de inmez... Bu görüş, yanlıştır; çünkü cisimlerin sonlu olduğu delil ile sabittir.

İkincisi: Cisimlerin sonlu olduğunu kabul edenler, yeryüzünün küre değil, tam aksine yarım küre şeklinde olduğunu, kürevî kısmının üstte, düz kısmının ise altta; ve bu düz kısmının da su ile hava üzerine oturmuş olduğunu; ağır olanın, yayıldığında, bir kurşun gibi hava ve suyun içine batmadığını; çünkü kurşunun da yayıldığında batmadığını, bir araya getirildiğinde kütle halindeyken batmadığını söylemişlerdir. Bu, iki yönden yanlıştır.

a- Çünkü su ve havanın durma sebebinden bahsetmek, yerin durma sebebinden bahsetmek gibidir.

b- Niçin yeryüzünün alt kısmı, suyun üzerinde durabilecek şekilde düz, üst kısmı da kürevi şekilde olmuştur?

Üçüncüsü: Yerin sakin olmasının sebebinin, onu her taraftan kendine doğru çeken felekler olduğunu söyleyenlerdir. Felekler yeryüzünü her taraftan eşit şekilde çektikleri için, yeryüzü tam ortada kalır. Bu görüş de iki yönden batıldır.

a) Daha küçük olan, büyüğe nazaran daha hızlı cezbolunur. Zerre kadar olan dünyaya ne oluyor da, feleklere) doğru niçin çekilmiyor?

b) Yakın olanın cezbolunması, daha uygundur. O yukarıya doğru fırlatılmış bir zerrenin cezbolunması, daha kolaydır. Bu nedenle onun tekrar geriye dönmemesi gerekir.

Dördüncüsü: Şöyle diyenlerin görüşü: Yeryüzünün sakin olmasının sebebi, feleklerin onu her taraftan itmesidir. Nitekim bir parça toprak, camdan bir şişe içine konulup sonra tepesinden tutulup hızlıca çevirildiğinde, itme kuvveti her taraftan aynı şiddette olduğu için, o toprak şişenin tam ortasında kalır. Bu da beş bakımdan geçersizdir:

a) İtme kuvveti bu dereceye vardığı halde, neden hiçbirimiz onu hissetmiyoruz?

b) Bu itmenin hali nedir ki, bulutların ve rüzgarların hareketini belli bir yöne çevirmiyor.

c) Yine bu itmenin hususiyeti nedir ki dünyanın batıya doğru dönmesini, doğuya doğru dönmesinden daha etkili kılmamıştır.

d) Ağır olan şeyin büyük olduğu oranda, daha yavaş hareket etmesi gerekir. Çünkü güçlü bir itici tarafından büyük bir cismin itilmesi, küçük bir cismin itilmesinden daaha yavaştır.

e) Düşmekte olan ağır bir cismin hareketinin başlanğıçtaki sürati nihai hareketinin süratinden daha fazladır. Çünkü başlangıçta o cisim felekten daha uzaktadır.

Beşincisi: Yeryüzü tabii olarak feleklerin ortasında durmak ister. Bu Aristoles ve talebelerinin görüşüdür. Bu görüş te zayıftır. Çünkü cisimler, cisim olma hususunda birbirine eşittirler. Öyleyse bu cisimlerden bir kısmının, kendisi sebebiyle bu durumu istemiş olduğu sıfat ile tahsisi edilmesinin caiz olması gerekir. Bu durumda da bu tahsis edilme bir Fail-i Muhtar'a muhtaç olur.

Altıncısı: Ebu Hâşim şöyle demiştir: “Yer yüzünün alt yarısında yüksek, üst yarısında da alçak payandalar vardır. Her iki taraftaki payandalar dünyayı sıkıştırdıından dolayı, dünyanın durması gerekmiştir.” Buna şu soruyu sorarız.: “İki yarımdan her birinin özel bir sıfat ile tahsis edilmeleri ancak bir Fail-i Muhtar ile mümkündür. Bizim anlattıklarımız ile yeryüzünün ancak Allahü teâlâ tarafından sakin kılınmasının temin edildiği ortaya çıkmıştır. İşte durumböyle olunca deriz ki: Onun, ne üzeri ile bir alakası, ne de altında bir desteği olmaksızın, yeryüzünün müstakar (kararlı) olduğunu bilmek için, yeryüzüne iyice bak. Yer yüzünün üzerinde bir bağı olmadığı hususuna gelince bu gözle görülecek kadar bellidir. Şöyle ki yeryüzü şayet, bir bağ ile tutturulmuş olsaydı, bu bağın bir başka bağa ihtiyacı olurdu. Bu da ilanihaye uzanırdı. Bu izah ile yeryüzünün altında da bir payanda olmadğığ ortaya çıkmış olur. Böylece biz, onu, kudreti ve ihtiyarı ile tutuan bir varlığın olması gerektiğini bilmiş olduk.

İşte bundan dolayı Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: “ Muhakkak ki Allah gökleri ve yeri, yerlerindin ayrılmasınlar diye tutmaktadır. Eğer onlar yerlerinden oynarlarsa, Allah'dan başka kimse onları yerinde tutamaz” (Fatır, 41)

2) Yeryüzünün bizim için bir döşek olması için, taş gibi sert olmaması gerekir. Çünkü taş üzerinde uyumak ve yürümek bedene acı verir.

Yine, mesela yeryüzü altından olsaydı, üzerini eşmek ve istenildiği gibi bir şeyler yapmak imkansız olacağından, üzerinde ziraat yapılması ve ondan evler edinmek mümkün olmazdı.

Yine yeryüzünün insanın içine battığı su gibi son derece yumuşak olmaması da gerekir.

3) Yine yeryüzünün çok şeffaf ve saydam olmaması da gerekir. Çünkü şeffaf olan birşeyin üzerinde ışık durmaz. Böyle olan bir şey de yıldızlardan ve güneşten gelen ısı ile ısınmaz. Böylece de son derece soğuk olur. İşte bu sebeble Cenab-ı Allah, yeryüzünü, ışık üzerinde durabilsin de böylece o ısınsın ve bu özelliği ile de canlılar için bir döşek olsun diye tozlu topraklı yarattı.

4) Yeryüzünün seviyesinin sudan yüksek olmasıdır. Çünkü yerin tabiatı, suya batma özelliğine sahiptir. O zaman da denizlerin kara parçalarını kaplaması gerekirdi. Eğer böyle olsaydı, yeryüzü bizim için bir döşek olamazdı. Bize bir döşek olmaya elverişli olsun diye, sudan yükselen adalar gibi, Hak teâlâ, yeryüzünün tabiatını değiştirererk, bazı kısımlarını suyun üstüne çıkardı.

Bazı insanlar, yeryüzünün bir döşek olmasındaki şartın, onun bir küre olmaması olduğunu iddia ederek, bu ayeti, yeryüzünün küre olmadığına delil getirmiştir. Bu gerçekten uzak bir görüştür. Çünkü küre pek çok büyük olursa, onun her parçası üzerinde yerleşme imkânı verme yönünden düzlük olur. Dağlar yerin kazıkları durumunda olduğu halde onlaıın üzerinde yerleşmenin mümkün olması, bu hususu daha iyi anlatır. Bu daha uygun bir açıklamadır. Allah en iyi bilendir.

Yeryüzünün Fayda Ve Özellikleri

Yeryüzünün diğer faydalan ve sıfatları hakkındadır:

Birinci fayda: Onda meydana, gelen ve tafsilatını ancak Allah'ın bildiği madenler bitkiler, canlılar ve ulvî-süfli alametler gibi birtakım şeylerdir.

İkinci fayda: Nemin yeryüzünü bürümesi, böylece de mürekkeb varlıkların bedenleri ile temasa geçmesidir.

Üçüncü fayda: Yeryüzü bölgelerinin değişiklik arzetmiş olmasıdır. Mesela bir kısım bölgeler yumuşak zeminli, bir kısmı sert, bir kısmı çorak, bir kısmı da taşlıdır. Bu da Cenâb-ı Allah'ın: "yeryüzünde birbirine komşu kıtalar vardır. "(Rad 4) ve "Güzel memleketin nebatı, Rabbinin izniyle (bol) çıkar. Fena olandan ise faidesi pek az bir şeyden başkası çıkmaz. "(A'raf, 58) ayetleri ile bahsettiği husustur.

Dördüncü fayda: Yeryüzünün renklerinin değişik değişik olmasıdır. Mesela kızıl, beyaz, siyah, kül rengi ve toz rengi olması gibi. Nitekim Allahü teâlâ: "Dağlardan da beyaz beyaz, kırmızı kırmızı, renkleri çeşitli ve kuzgûnîsiyah yollar (yaptık) " (Fatır, 27) buyurmuştur.

Beşinci fayda: Yeryüzünün bitkiler ile varılmasıdır. Nitekim Allah Subhanehu: "(O nebat ile) yarılan yere (yemin olsun)"(Tarık, 12) buyurmuştur.

Altıncı fayda: Yeryüzünün gökten inen yağmurları depo etmiş olmasıdır. Allahü teâlâ şu ayetlerîyle buna işaret etmektedir:

"Gökten de belli bir miktarda yağmur indirdik ve onu yeryüzünde tuttuk. Şüphesiz ki biz onu gidermeye de kadiriz. "(Müminun, 18)

"De ki, eğer suyunuz yerin dibine çekilip giderse, size kim akar bir su getirir, bana söyleyin?" (Mülk, 30).

Yedinci fayda: Yeryüzünde büyük nehirlerin ve su kaynaklarının oulunmaşıdır. Hak teâlâ; "Cenab-ı Allah yeryüzünde oturaklı oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratmıştır "(Ra'd, 3) sözü ile buna işaret etmiştir.

Sekizinci fayda: Yeryüzünde maden ve maden cevherlerinin bulunmasıdır. Allahü teâlâ; "Yeri de (döşeyip) yaydık. Onda sabit dağlar (yaratıp) koyduk, oralarda herşeyden (münasib) bitkiler bitirdik. "(Hicr, 19) ayetiyle buna işaret kiriştir. Cenab-ı Hak daha sonra bu hususu iyice açıklayarak:

"Hiçbirşey yoktur ki, onun hazineleri bizim yanımızda olmasın. Biz onları ancak, belli bir ölçü ile indiririz "(Hicr, 21) buyurmuştur.

Dokuzuncu fayda: Yeryüzünün ortaya çıkardığı toprak altındaki tane çekirdeklerdir. Nitekim Allahü teâlâ: "Hiç şüphesiz Allah taneleri ve çekirdekleri çatlatarak (bitkileri ve :4aclan çıkaran)dir. "(En'am, 95) ve "O, göklerdeki ve yerdeki her gizliyi (meydana) çıkarır "(Neml, 25) buyurmuştur. Hem sonra yeryüzünün cömert bir karakteri vardır. Çünkü sen ona tek bir tohum atarsın, buna karşılık o, bunu sana yediyüz misli ile verir. O,

"Yedi başağı olan, her başağında da yüz tanesi olan bir tek tohumun hali gibidir "(Bakara. 261) buyurmuştur.

Onuncu fayda: Yeryüzünün ölümünden sonra tekrar hayat bulmasıdır. Nitekim Allah;

"Suyu kupkuru ve çorak yere sevkettiğimizt, onunla ekini çıkardığımızı görmediler mi?"(Secde, 27) ve "Canlandırdığımız, ve içinden yeyip durdukları taneler çıkardığımız ölü toprak onlar için bir delildir (ayettir "(Yasin. 33) buyurmuştur.

Onbirinci fayda: Yeryüzünde renkleri, şekilleri ve yaratılışları farklı farklı olan canlıların bulunmasıdır. Cenâb-ı Allah buna; "O, şu görüp durduğunuz gökleri direksiz yarattı. Yere, sizi sarsar diye, sabit dağlar koydu. Orada, herbir canlıdan nice çeşitler yaydı "(Lokman, 10) ayetiyle işaret etmiştir.

Onikinci fayda: Yerde, renkleri, türleri ve faydaları değişik olan bitkilerin bulunmasıdır. Buna da: "Onda her çeşitten güzel çiftler (bitkiler) bitirdik "(Kâf, 7) ayetiyle işaret etmiştir. Bitkilerin renklerinin, tatlarının ve kokularının farklı olması birer delildir. İnsanların ve hayvanların gıdaları da onlardandır. Nitekim Cenab-ı Allah; "Hem siz yeyin, hem hayvanlarınızı otlatın" (Tâhâ, 54) buyurmuştur. İnsanların yiyeceklerine gelince, bu yemekleri, katıkları, ilaçları, meyveleri ve tatlılık ile ekşilikte çok çeşitli olan ürünleri de yeryüzünden sağlanır. Nitekim Cenab-ı Hak;

"Onda, arayanlar için dört günde eşit gıdalar takdir etti "(Fussilet, 10) buyurmuştur. Yine insanların giyecekleri de yeryüzünden elde edilir. Çünkü giyecekler pamuk ve keten gibi, ya bitkilerden elde edilir, veya kıl, yün, ipek ve deri gibi, hayvanlardan elde edilir. Bu şeyler de Cenab-ı Hakk'ın yeryüzüne dağıttığı hayvanlardan elde edilir. Buna göre, insanların yiyecekleri de giyecekleri de yeryüzünden elde edilir. Sonra Cenab-ı Hak da;

"Allah, sîzin bilmediğiniz (daha birçok şeyi) yaratır. "(Nahl, 8) buyurmuştur. Bu ayette, ancak Allah'ın bilebileceği sayısız faydaların mevcudiyetine işaret vardır. Sonra Cenab-ı Allah, sen öldükten sonra, kabahatlarını örtecek vasıfta yaratmış ve şöyle buyurmuştur:

"Biz yeri, dirilerin ve ölülerin toplandığı bir yer yapmadık mı?"(Mûrselât, 25-26);

"Sizi o (toprak) tan yarattık ve yine oraya döndüreceğiz "(Taha.55). Sonra Cenab-ı Allah, bütün bu büyük faydalan gök ve yerde toplayarak şöyle buyurdu:

"O göklerde ve yerde ne varsa, herşeyi sizin emrinize verdi "(Casiye, 13)

Onüçüncü fayda: Yeryüzünde çeşitli taşların bulunmasıdır. Onlardan bazı küçük taşlar zinete elverişlidir, yüzüklere kaş yapılır. Büyüklerinden de bina yapımında kullanılabilecek olanlar vardır. Çok bol bulunan ve yanan taşlar (kömürler) ile, pek nadir olan kırmızı yakutlara bir bak. Sonra dön, bu değersiz sayılan taştaki (kömürdeki) faydanın çokluğuna ve değerli sayılan yakut taşının faydasının azlığına bir bak.

Ondördüncü fayda: Allah'ın yeryüzünde altın ve gümüş gibi kıymetli madenler yaratmasıdır. Bir düşün, insanlar nasıl ince sanatlar ve kıymetli mamuller meydana getiriyorlar? Sonra denizin derinliklerinden balıkları nasıl çıkarıyor, göz alıcı yüksekliklerden kuşları nasıl yakalıyorlar, buna rağmen artın ve gümüşü meydana getirmekten nasıl aciz oluyorlar? bir bak. Bu aciz kalışın sebebi şudur: Altın ve gümüşün yaratılmalarının faydası sadece bir değer (para) olmalarıdır. Bu fayda ise ancak, onlar az miktarda olurlarsa mümkün olur. O halde, bu ikisini meydana getiren, bunların yaratılışlarında hikmeti boşa çıkarmış olur. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, bu hikmeti onaya koymak ve bu nimetin devamını sağlamak için, bunların icadı önüne bir engel koymuştur. Bu sebebten ötürü, mahlukata zararı olmayan şeyleri elde etmede, insanlara güç vermiş, böylece de onlar, bakırdan sarı madeni, mdan da camı elde edebilmişlerdir. Bu incelikler ve akıllara hayret verici hususları insan düşündüğünde, bütün bu işlerin Hakim, Kadir ve Afim bir yaratıcıya muhtaç olduğuna inanmaya mecbur kalır: Cenab-ı Allah, zalimlerin söylediklerinden tamamiyle münezzehtir, yücedir ve büyüktür."

Onbeşinci fayda: Bina, çatı yapımında kullanılan ve yakacak olarak istifade edilen ağaçların yeryüzünde ve dağlarda çokça bulunmasıdır. Hele ekmek ve yemek pişirirken insanın bu oduna ne kadar ihtiyacı vardır. Cenab-ı Hak, yeryüzünün delillerine ve sağladığı faydalara, ediblerin Yaşamayacağı ve fasihlerin ifadeden aciz kalacağı birtakım lafızlarla dikkat çökerek:

"O (Allah), yeri yayıp döşeyen, onda sabit dağlar ve nehirler yaratandır. O, her türlü meyveyi de yeryüzünde ikişer çift yaratmıştır"(Ra'd, 3) buyurmuştur. Nehirlere gelince onların da, Nil, Seyhun, Ceyhun ve Fırat gibi büyükleri olduğu gibi küçükleri de vardır. Bunlar pek çok olup, hepsi de içmeye, ziraate ve diğer faydalı işlere elverişli tatlı sular taşırlar.

Gök Ile Yerden Hangisinin Efdal Olduğu

Gökyüzü mü, yeryüzü mü üstündür meselesidir. Bazıları, birtakım sebeblere binaen gökyüzünün daha üstün olduğunu söylemişlerdir:

1) Gökyüzü meleklerin ibadet yeridir. Orada Allah'a herhangi bir ferdin asi olduğu bir bölge yoktur.

2) Hazret-i Adem (aleyhisselâm), cennette o hatayı işleyince ona, "Cennetten in." denildi ve Allahü teâlâ, "Benim civarımda, Bana isyan eden hiç kimse bulunmasın " dedi.

3) Cenâb-ı Allah, "Biz gökyüzünü korunmuş bir tavan (gibi) yaptık "(Enbiya, 32) ve "Gökte burçlar yaratan (Allah) ne yücedir"(Furkan. 61) buyurmuş, ama, yeryüzü hakkında böyle bîrşey söylememiştir.

4) Çoğunlukla "gökyüzü" ismi, "yeryüzü"nden önce zikredilmiştir. Diğer bazı kimseler de, birtakım sebeblerden dolayı yeryüzünün daha üstün olduğunu söylemişlerdir:

1) Allahü teâlâ, yeryüzünün bazı bölgelerini;

"Şüphesiz ki insanlar için yapılmış olan ilk ev (mabed) Mekke'de, mübarek olarak kurulmuş olan (kâbe')dir. "(Âl-i İmran, 96);

2) "Mübarek bir yerdef ağaçtan...."(Kasas , 30);

3) "Etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa 'ya... "(isra, 1) ayetleri ile mübarek olarak nitelemiştir.

4) Şam topraklarını da "bereket" vasfı ile nitelendirerek: "Yerin, kendisini mübarek kıldığımız doğulan ve batıları... " (Araf, 137) buyurmuştur.

5) Cenab-ı Allah, yeryüzünün tamamını da "mübarek" olarak vasfederek, "De ki: Gerçek siz mi, o yeryüzünü iki günde yaratanıink ediyor ve ona ortaklar koşuyorsunuz. O, âlemlerin rabbidir. (Allah) orada, üstünden sabit dağlar yarattı ve onda bereketler yarattı "(Fussilet, 9-10) buyurmuştur.

Şayet, "Issız çöllerde ve helak edici yerlerde ne bereket var?" denirse, biz de deriz ki: Onlar, vahşi hayvanların sığınakları ve otlaklarıdır. Sonra oralar, ihtiyaç hissedildiğinde, insanların meskenleri de olurlar. İşte bu tür bereketlerden ötürü, Cenab-ı Hak, "yeryüzünde, kesin bilgi sahibleri için nice ayetler (deliller) vardır"(Zariyat, 20) buyurmuştur.

Bu âyetler, herne kadar kesin bilgi sahibi olmayanlar için de sözkonusu ise de, bunlardan sadece kesin bilgi sahibleri faydalandığından dolayı, onları şereflendirmek için Cenab-ı Hak, bunların hasseten onlar için ayet olduğunu bildirmiştir. Nitekim Allahü teâlâ, "(O Kur'an) muttakiler için bir hidayet (rehberi)dir."(Bakarâ, 2) buyurmuştur.

6) Hak teâlâ "Sizi o (topraktan) yarattık ve yine oraya döndüreceğiz"(Taha, 55)ayetinde buyurduğuna göre, kerim olan peygamberleri de topraktan yaratmış, buna karşılık gökten birşey yaratmamıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak; "Gökyüzünü korunmuş bir tavan (gibi) yaptık "(Enbiya, 32) buyurmuştur.

7) Hak teâlâ, Peygamberi, (sallallahü aleyhi ve sellem) bu yeryüzü ile ikramda bulunmuş ve yeryüzünün tamamını onun için mescid kılmış, toprağını da temiz saymıştır.

Gökyüzünün Bina Olması

Allah'ın "....ve gökyüzünü de bir bina yaptık "(Bakara, 22) ayetine gelince bunda birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Cenab-ı Allah, kitabında, göklerin ve yerin durumlarını çeşitli ayetlerde zikretmiştir. O'nun, gökleri ve yeri çokça zikretmesi, bunların kıymetlerinin büyüklüğüne ve bu ikisinde büyük ilahi sırlar ile mahlûkatın akıt ve anlayışlarının yetişemiyeceği yüce hikmetleri bulunduğuna delalet eder.

Ikinci Mesele

Gökyüzünün faziletleri hakkındadır. Bu faziletler çok yönlüdür:

Birincisi: Cenab-ı Hak, gökyüzünü yedi şeyle süslemiştir:

a) Yıldızlarla, yemin olsun ki biz yere en yakın olan göğü kandillerle (yıldızlarla) donattık "(mülk. 5);

b) Ay ile “Onların içinde Ay'ı bir nur yaptı "(Nuh, 16);

c) Güneş ile, "Güneşi de bir kandil yapmıştır "(Nuh, 16);

d) Arş ile, "O, Büyük Arş'ın Rabbidir " (Tevbe, 129);

e) Kürsi ile, "O'nun Kutsisi gökleri ve yeri kuşatmıştır "(Bakara, 255);

f) Levh-i Mahfuz ile, "Levh-i Mahfuz'da..."(Burûc, 22) ve

g) Kalem ile, "Nun, Kalem'e yemin olsun ki..." (Kalem, 1). İşte bu yedi şeyin üçü açık, dördü ise ayet ve hadislerin bildirmeleri ile sabit olan gizli şeylerdir.

İkincisi: Cenab-ı Allah göklere, kıymetinin büyüklüğünü gösterecek isimler vermiştir: Sema, Sakf-ı mahfuz (Korunmuş tavan), yedi tabaka, yedi güçlü gibi... Sonra gökyüzünün son halini zikrederek şöyle buyurur:

"Gökyüzü yarıldığı zaman "(Murselât, 9); "Gökyüzü yerinden sökülüp alındığı zaman (Tekvir, 11); "Gökyüzünü durduğumuz gün... "(Enbiya. 104); "Gökyüzü erimiş maden gibi olduğu gün..."(Meariç, 8 );

"Gökyüzü çalkalandıkça çalkalandığı gün..."(Tur. 9)

"O, kıpkırmızı bir gül gibi olur "(Rahman, 37). Allahü teâlâ, semanın ilk halini iki ayetle anlatarak;

"Sonra (Allah), bir duman halinde olan göğe yöneldi "(Fussilet, 11) ve "Göklerle yer bitişik bir halde iken, bizim onları birbirinden yarıp ayırdığımızı kâfirler görmediler mi?"(Enbiya, 30) buyurmuştur. Yerin ve göğün sonradan yaratılmış olmaları ve son bulacak olmaları hususunda derinlemesine bir araştırma, Cenab-ı Hakk'ın: "O göğü ve yeri ve bunların arasındaki şeyleri biz boşuna yaratmadık Bu o kâfirlerin (boş) zanlandır "(Sad, 27) ayetine göre, O'nun, yer ile göğü yüce bir hikmetten ötürü yarattığını gösterir.

Üçüncüsü: Cenab-ı Allah, göğü, dua edenlerin kıblesi kılmıştır. Buna göre eller, göğe doğru kalkar, yüzler ona çevrilir. Orası, nurların, saflığın, aydınlığın, temizliğin. bozuk ve fesaddan korunmanın yeridir.

Dördüncüsü: Bazıları, göklerin ve yerlerin iki durumda bulunduklarını söylemişlerdir: Buna göre gökler etki eder fakat etkilenmez, yerler ise etkilenir etki etmez. Etki eden, etkilenenden daha şereflidir. İşte bu sebebten ötürü, çoğu yerlerde gökyüzü yeryüzünden önce zikredilmiştir.

Niçin (......) cemi, (......) ise müfred kullanılmıştır? Yine çoğu işlerde, gökler cemî olarak, yerler ise müfred olarak zikredilmiştir. Zira, gökler sebebiyle, yıldızlara değişik alâkalar meydana gelsin ve ışınların düştüğü yerler değişsin diye, göklerin çok sayıda olması gerekir. Yeryüzü ise etkilenen durumundadır. Bundan dolayı tek olması yeterlidir.

Beşincisi: Göğün rengi ve ondaki şaşmaz nizam hakkında düşünmektir... Çünkü göğün rengi, göze uygun ve onu güçlendiren renklerin en güçlülerindendir. Öyle ki doktorlar, gözü ağrıyan kimselere, mavi renge bakmalarını söylerler. O halde, kendisine bakanların yararlanmaları için, Cenâb-ı Hak gökyüzünü maviyle nasıl renklendirmiştir, bir bak! Cenâb-ı Hak Subhanehu, onun rengini, renklerin en faydalısı kılmıştır ki, bu da onun aydınlatıcı olması; şeklini de, şekillerin en üstünü kılmıştır ki, bu da onun yuvarlak olmasıdır. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak;

"Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz onu nasıl bina etmiş ve süslemişiz... Onda hiçbir çatlak da yoktur "(Kaf, 6) buyurmuştur. Yani, gökyüzünde hiç yarık ve gedik yoktur, demektir. Şayet gökyüzü yeri kuşatmayan bir tavan olmuş olsaydı muhakkak ki onda çatlaklıklar bulunurdu...

Gökler Âleminin Üstünlüğü

Gökyüzünün ve onda mevcut olanların üstünlüklerini açıklamak hususundadır. Bunlar güneş, ay ve yıldızlardır.

Güneşin Doğup-Batmasındaki Faydalar

Güneşe gelince, onun doğup-batması hakkında bir düşün... Eğer böyle olmasaydı, kâinatın nizamı altüst olurdu. İnsanlar geçimlerini temin hususunda nasıl çalışabilirlerdi? Güneşin doğmasındaki faydalar, son derece aşikârdır, ancak sen onun batmasındaki faydaları bir düşün... Şayet güneşin batışı olmasaydı, insanlar, Cenâb-ı Hakk'ın: "İçinde rahatlamanız için geceyi ve (maişetlerinizi) araştırmak için gündüzü yaratan O'dur. (Yunus, 67) ayetinde buyurduğu gibi, dinlenme, hazım ve besinleri uzuvlara intikâl ettirme hususunda çok muhtaç oldukları sükûnet ve istikrar ortamı bulamazlardı.

Yine, şayet güneşin batışı olmasaydı, Cenâb-ı Hakk'ın "Geceyi bir örtü, gündüzü de maişeti temin zamanı yaptık. "(Nebe, 10-11) ayetlerinde buyurduğu gibi, ihtirasları, insanları devamlı çalışmaya zorlardı. Şayet güneşin batışı olmasaydı, Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbinin, gölgeyi nasıl uzattığım görmez misin? Eğer dileseydi, onu sakin de kılardı" (furkan, 45) ayetinde buyurduğu gibi, yeryüzü güneşin sürekli doğmasından dolayı iyice ısınırdı; böylece de üzerinde bulunan her canlı yanar, tüm bitkiler yok olup giderdi... İşte bu sebepten ötürü güneş, Allah'ın hikmetiyle, muayyen vakitlerde doğup batıyor; tıpkı ev halkı istirahat edip sükunete ersinler diye ihtiyaçları müddetince kendilerine bir lâmba gibi verilip geri alınıyor, böylece belli bir süre doğuyor, sonra da batıyor. Böylece, aydınlık ve karanlık birbirinin zıddı olmasına rağmen, alemin yararına olan hususta yekdiğerine yardımcı ve destek olmuşlardır. Bu saydıklarımız güneşin doğup- batmasındaki faydalarıdır.

Güneşin Yükselip – Alçalması

Güneşin yükselip alçalmasına gelince, Cenab-ı Hak onu, dört mevsimin meydana gelmesinin vesilesi kılmıştır. Mesela kışın, ısı ağaçlara ve bitkilere depolanır, bundan da meyvelerin maddeleri meydana gelir; hava berrak olur, bulut ve yağmur çoğalır; içlerinde bolca hayat veren ısı toplanmış olduğu için, canlıların bedenleri güçlü, kuvvetli olur. Bahar mevsiminde, hayat faaliyetten harekete geçer, kışın oluşan maddeler ortaya çıkar, böylece bitkiler tomurcuklanır, ağaçlar çiçeklerle taçlanır, hayvanlar çiftleşme heyecanıyla tutuşur; yazın, havanın ısısı yoğunlaşır, meyveler olgunlaşır, varlıklardaki fazlalıklar çözülüp düşer, yeryüzü kurur, inşa ve onarım işleri için müsait hale gelir; sonbaharda ise, kuraklık ve soğukluk görülmeye başlar, böylece de bedenler kışa yavaş yavaş girer.. Zira, bu geçiş yavaş yavaş olmayıp da, bir defada olsaydı, bedenler bozulur ve yok olurdu.

Güneşin Hareketinin Faydaları

Güneşin hareketine gelince, bunun faydaları hususunda bir düşün. Şayet güneş hep aynı yerde dursaydı, o yerde sıcaklık; diğer yerlerde soğukluk artardı. Ne var ki güneş, gündüzün başlangıcında doğudan doğar; ve böylece de batı tarafından güneş hizasında olan şeylerin üzerine vurur... Sonra dönmeye devam ederek, batıp da doğuda tekrar doğuncaya kadar, yeryüzünün her tarafında doğar... Öyle ki, yeryüzündeki üstü açık olan her şey, güneşin ışınlarından, nasibini alır.

Ve yine Cenâb-ı Hak, sanki şöyle diyor: Şayet güneş hep doğu tarafında durmuş olsaydı, zengin yapış ını.fakirin penceresine doğru yapardı da, böylece güneşin ışığı asla fakire ulaşamazdı.. Ne var ki Cenâb-ı Hak şöyle demiştir: "Eğer zengin o fakiri, güneşin nurundan alıkoyarsa, ben, fakir de hissesini alsın diye, güneşi döndürür ve fakirin de üstüne çeviririm..."

Güneşin Ekvator Çizgisinden Meyli

Güneşin ekvator çizgisinden meyletmesinin faydalarına gelince, biz deriz ki, şayet yıldızların sapma ve eğim istikametinde bir hareketleri olmasaydı, bu meyilden meydana gelen tesir tek bir toprak parçasında etkili olur, böylece de diğer toprak parçaları bu meyilden meydana gelen faydalardan hâlî olur, ona yakın olanların durumu birbirlerine benzer ve orada da tek bir keyfiyyet hüküm sürerdi.. Meselâ, bu keyfiyyet sıcaklık olmuş olsaydı, o bütün nemleri yok eder ve hepsini ateşe çevirirdi... Böylece de, oluşacak şeyler meydana gelmezdi. Bu sebeple de, yıldızların geçiş istikametlerinde olan yerler, bir nitelik; onların geçiş istikametinde olmayan hatlar da başka bir nitelik ve ikisi arasında bulunan hatlar da orta bir nitelik üzere olurlardı... Böylece bir yerde, havası aşırı fırtınalı olan sürekli bir kış; başka bir yerde, havası yakıcı derecede sıcak olan sürekli yaz; bir başka yerde de meyvelerin tam olgunlaşamadığı bir bahar veya bir sonbahar mevsimi hüküm sürerdi.. Yıldızların kesintisiz dönüşleri olmasaydı ve yıldızlar yavaş bir şekilde hareket etselerdi, eğimin temin edeceği fayda az olur, etkisi de (olumsuz yönde) çok aşırı olur ve bu tesir, meyli olmayan şeylerden de hemencecik geçiverirdi. Şayet yıldızların hareketi şimdikinden daha hızlı olsaydı, fayda tam ve mükemmel olmazdı. Ama yıldızlarda, hareketi bir süre bir tarafa yönelten, sonra da ihtiyaca göre başka bir yöne geçip, her yönde bir müddet kalan bir meyil olduğu zaman bu tesir tamamlanır ve bunun faydası da çok olur. Yüce bir hikmet ve sonsuz bir kudretle alemi idare eden yüce Yaratıcıyı, noksan sıfatlardan tenzih ederiz.. Bunu böyle bil ve unutma..

Ayın Yaratılışında Ki Faydalar

Ay'a gelince bu, "gecenin ayeti" diye de isimlendirilmiştir. Bil ki Hak Subhânehu onun doğup batmasında da fayda yaratmıştır. Cenâb-ı Hak, bir vakitte onun doğmasını faydaya vesile kılmış, başka bir vakitte de batışını... Batısındaki faydaya gelince, düşmanından kaçan kimse için bunda bir fayda vardır; şöyle ki gece bu kimseyi görünmeyecek ve onu arayanlar kendisine ulaşamayacak şekilde.onu gizler de.bu kimse böylece kurtulur. Eğer gecenin karanlığı olmasaydı, düşmanı onu yakalardı... Mütenebbî'nin şu şiirinden murad da budur:

"Bana göre, gecenin karanlığında, maniheistlerin yalan söylediğini haber veren ne kadar çok fayda vardır!.."

Ayın doğuşunda da şu fayda vardır: Eşyasını kaybeden bir kimse, karanlık onu örttükten sonra, ayın doğmasıyla onu bulur. Bir hikayede anlatıldığına göre, bir bedevi Arab bir gece uyur; böylece devesini kaybeder... Ay doğunca onu bulur ve aya bakarak şöyle der: "Allah seni şekillendirdi ve nurlandırdı; burçlarda da seni dolunay haline getirdi.. Dilediği zaman seni nûrlandiriyor, dilediğinde de seni duruyor, karartıyor. Senin hakkında Allah'tan isteyeceğim daha fazla bir şey bilmiyorum. Sen beni sürura kavuşturdun, Allah:da seni nura boğsun!." Sonra şu mısraları terennüm etmeye başladı

"Ne diyeyim! Senin hakkında söyleyeceğim her söz eksiktir. Sen, gerek mufassal gerekse mücmel olarak bana yettin "Eğer ben, sen hep yüce ol!" desem, zaten böylesin; yahut da, "Rabbim seni süslesin!"desem, zaten süslemiş!."

Araplar içinde ayı kötüleyerek, "Ay eceli yaklaştırır; hırsızı rüsvay eder; kaçanı ele verir; aşığı rezil eder; keteni eskitir; gençleri ihtiyarlatır; dostların hatıralarını unutturur, borcu yaklaştırır; vakti tüketir..." diyenler vardır.

Yine Araplar arasında, birkaç yönden ayın güneşten üstün olduğunu söyleyenler vardır:

1) Ay müzekker, güneşse müennesdir. Fakat Mütenebbî, şu sözüyle bunu tenkit etmiştir:

"Güneşin müennes olması, onun için bir kusur değildir; müzekker olması da ay için bir övünç vesilesi değildir."

2) Arablar şöyle demişlerdir: Güneş ve ay'ı kastederek: İki Ay" demişler, böylece, güneşi Ay'a tabi kılmışlardır. Cenâb-ı Hak, "Güneş ve ay, bir hesap iledir "(Rahman, 5) ve "Güneşe ve ışığına; o güneşin peşinden geldiğinde ay'a yemin ederim "(Şems, 1-2) ayetlerinde güneşi aydan önce zikrettiğinden, Arablar içinde, ayın güneşten üstün olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır. Ne var ki onların bu delilleri Cenâb-ı Hakkın; 'Sizden kâfir olan da vardır, mümin olan da "(Tegabun, 2); "Ateş ehliyle Cennet ehli eşit değildir "(Haşr, 20); "Ölümü ve hayatı yarattı"(Mülk, 2); "Zorlukla beraber bir de kolaylık vardır "(inşirah, 6) ve "Onlardan bir kısmı nefsine zulmeder. Onlardan bir kısmı adildir. Bir kısmıysa, hayırlarda en öndedir "(Fatır, 32) ayetleriyle bozulmuştur.

Yıldızlardaki Faydalar

Yıldızlara gelince, bunlarda da birçok fayda vardır:

Birincisi: Yıldızların şeytanlar için bir taşlama vasıtası olmasıdır.

İkincisi: Yıldızlar vasıtasıyla kıblenin bilinmesi.

Üçüncüsü: Karada ve denizde, yolcuların onlara bakarak yollarını bulmalarıdır. Nitekim Cenâb-ı Allah: "O, karanın ve denizin karanlıkları için, sizin faydi aza yıldızlan yaratandır "(En'am, 97) buyurmaktadır.

Yıldızlar üç kısımdır:

1) Güney yıldızları gibi, batıp doğmayanlar;

2) Kuzey yıldızları gibi doğup batmayanlar;

3) Bazan batıp bazan doğan yıldızlar.

Ayrıca sabit yıldızlar, gezegenler, doğu yıldızları, batı yıldızları gibi tasımlan vardır. Bu husustaki söz uzundur. Felsefecilerin onların kütlelerini ve uzaklıklarını bilme hususundaki iddialarına gelince, Yüzenlerin içinde kaybolduğu denizi bırak. Nitekim Cenâb-ı Hak "(O) Allah bütün gaybı bilir. Beğenip seçtiği bir elçi hariç, gaybına hiç kimseyi muttali kılmaz "(Cin, 26-27), İlimden size ancak pek az birşey verilmiştir "(isra, 85),

"Ben size, "Allah'ın hazineleri elimdedir" demiyorum. Ben gaybı da bilmem" (Hud, 31) ve "Onları, ne göklerin, ne yerin ne de kendilerinin yaratılışına şahid kılmadım "(Kehf. 51) buyurmuştur.

Böylece mahlûkat onların zatlarını ve niteliklerini bilmekten acizdirler. Öyleyse nasıl onlar, kendilerinden pek uzak olan şeyleri bilebilirler. Araplar, gerçekleri tanımaktan son derece uzak olmalarına rağmen bunu bilmişler ve bir şairleri şöyle demiştir:

"Ben, bugün ve bugünden önceki dünde olanı bilirim, Ancak yarın olacak şeyi bilmekten körüm (uzağım)". Lebîd de şöyle demiştir:

"Allah'a yemin olsun ki, çakıltaşı atan kadınlarla kuşları kovalayan (falcı) kadınlar, Allah'ın ne yaptığını bilmiyorlar."

Gök Kubbesinin Bina Olması Meselesi Gökyüzünün bir bina oluşunun izahı hususundadır. Câhız şöyle demiştir: "Bu âlem hakkında tefekkür ettiğinde, onu, içinde, ihtiyaç duyulan herşeyin bulunduğu bir ev gibi bulursun." Buna göre gökyüzü adeta bir tavan gibi yükseltilmiş, yeryüzü bir halı gibi yayılmış, yıldızlar birer kandil gibi ışıklandırılmış ve insan da bu evde İstediği gibi tasarruf eden ev sahibi kılınmıştır. Buradaki çeşitli bitkiler insanın faydası için hazırlanmış, çeşitli hayvanlar onun yararına yöneltilmiştir. İşte bu, alemin kâmil bir nizam, şümullü bir takdir, yüce bir hikmet ve sınırsız bir kudret ile yaratılmış olduğunu gösteren açık bir cümledir. Allah en iyi bilendir.

Allah'ın: "(O Allah), Gökten yağmur indirdi ve onunla sizin için rızık olarak meyveler çıkardı "(Bakara, 22) ayetine gelince, bil ki Cenâb-ı Hak, yeryüzünü yaratıp, yeryüzü, üzerine Hazret-i Âdem ile zürriyetinin bırakıldığı bir inci, bir sedef gibi olunca O, ademoğlunun çeşitli ihtiyaçlarını bildiği için, sanki Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'a şöyle demiştir: "Ey Âdem! Seni, annen mesabesinde olan şu yeryüzünden başka hicbirşeye muhtaç kılmayacağım." İşte bu sebeble, Hak teâlâ: "Hakikat biz, o yağmuru (yeryüzüne) bol bol dökdük, sonra toprağı yardıkça yardık "(Abese, 25.26) buyurmuştur. Buna göre O şöyle buyurmaktadır: "Ey kulum! Bir bak, sence en kıymetli şey altın ve gümüştür. Şayet yeryüzünü altın ve gümüşten yaratmış olsaydım, ondan bu faydalar elde edilir miydi? Dünya bir hapishane (gibi) olmasına rağmen, bu dünyadaki şeyleri bu şekilde yarattım. Cennetteki durum ya nasıl olur?"

Netice olarak diyebiliriz ki :Yer senin annendir, belki annenden de daha şefkatlidir. Çünkü annen sana bir tek çeşit süt verirken, yeryüzü sana çeşit çeşit yiyecekler tattırır. Sonra Cenâb-ı Allah: "Sizi o (topraktan) yarattık ve yine oraya döndüreceğiz "(Tâhâ, 55) buyurmuştur ki bunun manası "Sizi yine şu anneniz olan (toprağa) döndüreceğiz " demektir. Bu bir tehdid değildir. Çünkü kişi, annesi ile tehdid olunamaz. Bu böyledir, çünkü seni doğuran annenin karnındaki yerin, yeryüzündeki yerinden daha dardır. Sonra sen annenin karnında dokuz ay kaldın da sana hiçbir açlık ve susuzluk dokunmadı. Sen büyük annen olan yeryüzünün karnına girdiğinde durum nasıl olur? Fakat bu büyük annenin karnına girme şartın, küçük annenin karnındaki şartlar gibidir. Çünkü sen küçük annenin karnında bulunduğun zaman, büyük günah şöyle dursun, senden bir küçük günah bile çıkmadı. Tam aksine, Allah tek bir defa seni dünyaya çıkmaya çağırdığında O'na itaat ederek, Rabbine bir itaatin olmak üzere, dünyaya kendi kendine çıktın. Halbuki bugün Cenab-ı Hak, seni namaza defalarca çağırıyor da, ona yürüyerek gitmiyorsun.

Cenâb-ı Hak yerden ve gökten bahsedince, bundan sonra, insanlar üzerlerindeki ve altlarındaki varlıkların durumlarını iyice tefekkür etsinler de, böylece bunları ancak zat ve sıfatta onlardan başka olan bir zatın meydana getirebileceğini, bunun da Hakim olan Yüce Yaratıcı Allah olduğunu bilsinler diye, gökten yere su indirdiğini; o su ile de yerden, insan oğluna rızık olarak çeşitli meyveler ve canlıların üremesinden meydana gelenlere benzer şeyler çıkarınca, adeta yer ile gök arasında bir nikah akdi bulunduğunu beyan etmiştir. Burada birkaç soru bulunmaktadır.

1) Siz âdeten, Cenâb-ı Hakk'ın bu meyveleri suyun yeryüzüne ulaşmasını müteakiben yarattığını mı söylüyorsunuz, yoksa Allah suda müessir yerde de müteessir olan bir tabiat yarattı da, böylece bu iki tabiat birleşerek, Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı kuvvetlerden bu neticenin meydana geldiğini mi kabul ediyorsunuz?. Buna cevabımız şudur: Şüphesiz her iki görüşe göre de mutlaka hakim olan bir yaratıcının olması gerekir.

Bunun tafsilatına gelince: Şüphe yok ki Cenâb-ı Hak, bu vasıtalar olmadan da doğrudan bu meyveleri yaratmaya kadirdir; çünkü meyve, kendisinde bir tad, renk, koku ve su bulunan herhangi bir cisim olmaktan başka bir şey değildir. Cisim, bu sıfatları kabul etmektedir .çünkü bu sıiattar da doğrudan Allah'ın kudret alanı içindedirler (makdûr). Çünkü bu sıfatların, Cenâb-ı Hakk'ın "makdûru" olduklarını doğrulayan, ya , hudûs. (sonradan meydana gelme), ya imkan (mümkün olma) veya her iki delildir. Bütün bu takdirlere göre, Allah'ın cisimlerde bu sıfatları herhangi bir vasıta olmaksızın, doğrudan yaratmaya kadir olması gerekir. Bu aklî delili kuvvetlendiren bir başka şey de, Cenâb-ı Hakk'ın sevaba hak kazanan Cennet ehlinin nime'lehni de vasıtasız olarak yarattığına dair varid olan haberdir. Ancak biz deriz ki, Cenâb-ı Hakk'ın bu şeyleri vasıtasız yaratması, O'nun bunları, onlarda bir müessir ve müteessir kuvvet yaratarak meydana getirmesine ters düşmez.Sonraki kelamcıların görüşlerinin zahiri de, bunu kabul etmemeyi ifade eder; ancak bunun için delil gerekir.

Meyveler, Niçin Birden Değil De Tedricen Yaratılıyor?

2) Cenâb-ı Hak, bu meyveleri vasıtasız olarak da yaratmaya muktedir olunca, bu uzun süre içersinde cereyan eden vasıtalarla yaratmasındaki hikmet nedir? Buna cevabımız şudur: Allah dilediği gibi yapar ve dilediği gibi de hükmeder. Ayrıca ulema, bu hususta detaylı hikmetler de zikretmişlerdir.

a) Cenâb-ı Hak, adetini ancak bir tertîb ve tedrice dayandırarak yürütmektedir; çünkü mükellefler ürün elde etmek arzusuyla bir şeyler dikme ve ekme konusunda birçok güçlüklere katlanıp, ardı arası kesilmeksizin kendilerini yorduklarında, şunu bilirler ki, onların bu dünyevi faydalara ulaşmak için bu denli güçlüklere katlanmaları gerekince, dünyevi menfaatlerden daha yüce olan uhrevi faydaları elde etmek için, dünyevi meşakkatlerden daha az bir güçlüğe katlanmaları daha evla olur. Bu bizim dediğimiz gibidir, çünkü Cenab-ı Hak, hasta, ilaç almadan da şifayı yaratmaya kadirdir. Ancak O, kanunu şifayı ilaç almaya bağlayarak icra etmiştir. Hasta, hastalığın zararını gidermek için ilacın acılığına göğüs gerdiğine göre, ilahî azabın zararını savuşturmak için, mükellefiyetlerin meşakkatlerine katlanması daha evladır.

b) Cenâb-ı Hâki, bütün bu şeyleri vasıtasız olarak bir defa da yaratmış olsaydı, onların yaratılmasının Kadir ve Hakîm olan bir zata dayandığına dair zaruri bir ilim meydana gelirdi. Bu da sanki teklif ve imtihana ters olan bir durum arzederdi. Ama eşyayı bu vasıtalarla yaratınca, bu durumda mükellef, bunların yaratılmasını Kadir olan bir zata isnâd etmek hususunda ince bir düşünceye ve derin bir tefekküre muhtaç olur. Böylece de, sevaba hak kazanır. İşte bundan ötürü, şöyle denmiştir: "Sebepler olmasaydı, hiçkimse şüpheye düşmezdi".

c) Çoğu kez, bunda, yani vasıtalı yaratılışta hem melekler hem de derin görüş sahipleri için ibretler ve doğru fikirler bulunmaktadır.

Üçüncü Sual: Yağmur Hakkında

3) Cenâb-ı Hakk'ın "Ve gökten bir yağmur indirdi", yağmurun gökten indiğini gösterir; hâlbuki durum böyle değildir. Çünkü yağmur, ancak yerden yükselen buharlardan ve bu buharların soğuk hava tabakasına kadar yükselip, orada, soğuktan ötürü bir araya gelerek, bundan sonra da yere inmesinden oluşur ki, işte bu yağmurdur. Ne dersiniz? Buna cevâbımız, birkaç bakımdandır:

a) Gökyüzü, yüksek olduğu için "sema" diye isimlendirilmiştir. Buna göre, insanın üzerinde olan her şeye, "semâ" denilir. Bu açıklamaya göre, yağmur buluttan yağınca bu olaya, "yağmur gökten yağmıştır" denilir.

b) Muharrik, cüzleri nemli olan yeryüzünün derinliklerinden bu nemli unsurları harekete geçirdiği için, Cenâb-ı Hak, "Gökten bir su indirdi" buyurmuştur.

c) Cenab-ı Hakk'ın sözü, en doğru olandır. Allah da, yağmuru gökten indirdiğini haber vermiştir. Biz de, bununla beraber, yağmurun buluttan indiğini bildiğimize göre, onun önce semadan buluta, sonra da buluttan yere indiğini söyîememiz gerekir.

Dördüncü Sual: Rızık Olarak Yaratılan Meyveler

4) Cenâb-ı Hakk'ın "Meyvelerden..." sözündeki (......)'in mânası

Buna iki şekilde cevap verilir:

a) "ba'zıyyet" (kısım) ifade eder. Çünkü iki belirsiz kelime, ki bunlardan (......) ve (......) kelimelerini kastediyorum, bu ba'zıyyet manasını etmektedirler. Onların nekire (belirsiz) getirilmeleriyle, ba'zıyyet anlamı, sanki şöyle denilmiştir: Semadan bir mikdar, bir kısım su indirdik; bu su vasıtasıyla da, size birtakım rızıklar olsun diye, size bir kısım meyveler çıkardık...

b) beyan ve izah içindir. Meselâ, senin "Ben, dirhemi infak ettim" demen, böyledir. Şayet, (......) kelimesi hangi sebeple olmuştur denilirse, deriz ki: (......) ba'zıyyet ifâde ederse, onun, yani (......) kelimesinin mansub oluşu" mefûl-i leh" (sebep bildiren mefûl) olmasındandır. Eğer (......) beyâniyye olursa, bu durumda (......) kelimesi (......) fiilinin mefûlü olduğu için mansûb olmuştur.

Beşinci Sual: Niçin Cemi Kıllet Vezni Ile Getirildi

5) Yağmur ile elde edilen meyveler pek çoktur. O halde veya denmemiş de, niçin denilmiştir? denilirse, buna cevabımız da şu olur: Dünya meyvelerinin, ahiret meyveleri karşısındaki azlığına dikkat çekmek ve ahiret hayatının önemini hissettirmek içindir.

Netice olarak; şirke yer yoktur.

Cenâb-ı Hakk'ın "O halde, bile bile Allah'a eşler koşmayın" sözüne gelince, bu hususta birkaç sual bulunmaktadır.

1- Cenâb-ı Hakk'ın ifadesi, neyle alâkalıdır? Cevabımız şudur: Bu hususta üç görüş vardır:

a) Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "ibadet ediniz!" emriyle alâkalıdır. Buna göre mâna şöyle olur: İbadet ediniz de, O'na eşler koşmayınız; Çünkü ibadetin aslı ve temeli tevhîddir.

b) Bu, (......) ile alâkalıdır. Buna göre mana şöyle olur: Allah sizi, kendi azabından korkmanız ve çekinmeniz için yaratmıştır; o halde O'na ortaklar koşmayınız. Çünkü bu, Allah'ın azabını gerektiren şeylerin en büyüğüdür.

c) Cenâb-ı Hakk'ın "Sizin için yeryüzünü bir döşek yapan Odur " sözüyle alâkalıdır. Yani, Allah size öylesine açık olan deliller yaratmıştır; o halde O'na ortaklar koşmayın..

İkinci Sual: Nid (Misl) Ne Demektir?

2) (......) ne demektir?

Buna cevabımız şudur: tartışan, münazaa eden muarız (misi) demektir. Adam birisinden nefret edip, ondan uzaklaştığı zaman denilir.

Sanki iki ortaktan her biri, diğerinden nefret edip, onunla inadlaşıyor gibidir Buna göre, eğer, "müşrikler, putlar Allah'la tartışmaya girmiştir, ' dememişlerdir" denilirse, deriz ki müşrikler o putlara ibadet edip, onlara ilah deyince onların bu durumu, putların, Cenab-ı Hak'la tartışma ve çekişmeye girmeye muktedir ilahlar olduğunu söyleyen kimsenin haline benzetilmiştir. Bu sebepten dolayı onlara, alay ve başa kakma yoluyla, böyle denilmiştir. Cenâb-ı Hak, lâfzı ile onlarla alay ettiği gibi, Allah'a ortak koşulamıyacak olan bir çok şeyi O'na ortak koşmuş olmaları sebebiyle de, onları rezil rüsvay etmiştir. Muhammed İbn es Sumeyfi, (......) şeklinde okumuştur?

Üçüncü Sual: (Siz Bilip Dururken) Cümlesinden Maksad

3) Cenâb-ı Hakk'ın, (......) ifâdesinin mânası ne demektir? Buna cevabımız şudur. Bunun manası: Sizin aklınız tam olduğu için, bu tür şeylerin Cenâb-ı Hakkın ortaklan olmasının uygun olmayacağını biliyorsunuz; o halde böyle söylemeyiniz. Çünkü, çirkin olduğunu bildiği halde bir kimseden çirkin bir sözün sadır olması, daha da çirkin bir şeydir. Burada birkaç mesele vardır.

Şirk Çeşitleri

Âlemde, varlığı, kudreti, ilmi ve hikmeti bakımından Allah'a denk olabilecek bir şeriki Allah'a isbata çalışan hiç kimse yoktur! Bu, şu ana kadar vaki olmamıştır, fakat "seneviyye iki ilah olduğunu iddia ederler. Bunlardan hayrı akıllı; şerri meydana getiren de akılsızdır (sefih) Allah'tan başka edinmeye gelince, bunu yapan pek çok gurup vardır. Birinci gurub: Bunlar, yıldızlara tapan Sabiilerdir. Çünkü bunlar şöyle derler: Cenâb-ı Hak ızları yarattı. Alemi yöneten, işte bu yıldızlardır. Sözlerine şöyle devam ederler: İşte bundan dolayı bizim, yıldızlara ibadet etmemiz gerekir; çünkü .ındızlar Allah'a ibadet ediyorlar. İkinci gurup: Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya ibadet eden hristiyanlardır. Üçüncü gurup: Putperestlerdir.

Bil ki, putperestlerin dininden daha eski olan bir din yoktur. Bu böyledir, çünkü tarihleri bize kadar ulaşan peygamberlerin en ilki Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'dur. O, Cenab-ı Hakk'ın:

"Müşrikler dediler ki, İlahlarınızı terketmeyin! Veddt, Suvâ'ı, Yeğusu, Yeûkh ve Nesr'i (bu putları) bırakmayın!"'(Nuh. 23) ayetinde, Hazret-i Nuh(aleyhisselâm) 'un kavminden haber verdiğine göre, o kavminin durumuna karşı çıkmıştı. Böylece, putperestliğin Hazret-i Nûh'dan önce de bulunduğunu anlıyoruz. Putperestlik bugüne kadar da devam etmiştir. Bundan da öte, dünyadaki insanların çoğu putperestliğe halâ devam etmektedirler.

Insanların Şirke Kaymalarının Izahı

Durumu bu olan din ve mezhebin, bozukluğunun zaruri olarak(ister istemez)bilinen bir şey olması imkansızdır. Ancak şu anda yontulan şu taşın, beni, gökleri ve yeri yaratmadığını bilmek zaruri bir ilimdir (açıktır). Bu sebeble, bunca insanın putperestlik üzerinde mutabakat sağlamaları imkansız olur. Öyleyse, putperestlerin bunun dışında başka bir maksadlarının bulunması gerekir. Alimler, bu hususta birçok şeyler söylemişlerdir:

a) Ebu Ma'şer Cafer b. Muhammed b. el-Müneccim el-Belhî bir eserinde şunu zikretmiştir: Çin ve Hindilerden bir çoğu, Allah'ın meleklerin var olduğunu söylüyor, Allah'ın bir cisim ve mümkün olabilecek en güzel şekle sahib olduğuna inanıyorlar. Onlarca meleklerin de çok güzel şekilleri vardır. Onlar, bütün meleklerin, araya gökyüzünün girmesi ile bize görünmediklerine; kendilerine düşen vazifenin ise, ilah ve meleklerin şekli olduğuna inandıkları bir şekil üzere, güzel görünüşlü ve hoş manzaralı heykeller yapıp da, Allah'a ve meleklere yaklaşmak amacıyla onlara ibadete devam etmek olduğuna inanıyorlar. Eğer Ebu Ma'şer'in anlattıkları doğru ise, putlara ibadet etmenin sebebi, onların putlarının Allah'a ve meleklere benzediğine inanmalarıdır.

b) Alimlerin pek çoğu şunu söylemişlerdir: İnsanlar, bu alemin durumlarının değişmesinin, yıldızların durumlarının değişmesine bağlı olduğuna inanmışlardır. Çünkü güneşin zenit noktasına yakınlığına ve uzaklığına göre mevsimler ve farklı durumlar meydana gelmektedir. Sonra bu inançta olanlar, diğer yıldızların durumlarını da gözetleyerek, bu dünyada meydana gelen mutluluk ve mutsuzlukların, yıldızlardaki talihlerine bağlı olduklarına inanmışlardır. Onlar buna inanınca, yıldızlara çok ta'zimde bulunmuşlardır. Onlardan bir kısmı, yıldızların varlıklarının, zatları gereği olduğuna bu alemleri de onların yarattığına inanmışlardır. Yine onlardan bir kısmı, bu yıldızların en büyük İlahın mahlûkâtı olduğuna, bu yıldızların da alemin yaratıcısı olduğuna inanmışlardır. Birinciler, bu yıldızların gerçekte ilah olduklarına, ikinciler de onların, Allah ile insanlar arasında vasıta olduklarına inanmışlar, böylece onlara ibadet ve inkiyadla meşgul olmuşlardır. Sonra ise yıldızların çoğu zaman gözlerden gizli olduklarını görünce, onlar namına bazı putlar edinmişler ve bu putlara ibadetleriyle de bu semavi cisimleri kastederek ve yıldızların görünmeyen gölgelerine yaklaşarak, putlara ibadete yönelmişlerdir. Derken zaman uzayınca, yıldızların isimlerini aradan çıkarıp sadece bu heykellere ibadet etmeye başlamışlardır. İşte bunlar gerçekte yıldızlara tapan kimselerdir.

c) Sihirbazlar bin senelik ikibin senelik vakitler tayin ederek hasseten o vakitler içinde bir tılsım yapan kimsenin, mutluluk, bolluk ve belaları defetme gibi hususi durumlarda bundan istifade edeceğini iddia ediyorlardı. Ve yine onlar bir büyü yaptıklarında, , bundan istifade edeceklerine inandıkları için sihre ta'zim ediyorlardı. Onların bu aşırı ta'zimleri bir ibadet halini aldı. Bu fiilin müddeti uzayınca da, işin başlangıcını unutarak aslını bilmeksizin, sihre ibadet etmeye başladılar.

d) "Allah katında duası kabul, şefaati makbul" diye inandıkları büyük bir adam öldüğünde, bu insanın, Kıyamet günü huzuru ilahide kendilerine şefaatçi olacağına inanarak, onun şeklinde, kendisine ibadet etecekleri putlar yaptılar. Nitekim bu durumu Cenab-ı Allah şu ayetinde, onların şu sözünü naklederek haber vermiştir: "Su" "Bunlar, Allah yanında bize şefaat edecek olanlardır. "(Yunus, 18).

e) Belki de onlar, tıpkı bizim kıbleye secde etmeksizin kıbleye dönerek secdeedip namaz kıldığımız gibi, bu putları namazları ve taatları için mihrab gibi kabul ettiler ve böylece patlara ibadet kasdıyla olmaksızın onlara doğru secde ettiler. Bu durum uzun müddet devam edince, cahil insanlar, bizzat putlara secde etmenin (ibadet etmenin) vacib olduğunu sandılar.

f) Belki de onlar mücessime idiler. Böylece onlar, Allah'ın bu'putlara hulul edebileceğine inandılar ve bu anlayış içerisinde o putlara ibadet etmeye başladılar. İşte bütün bunlar, putperestliğin hamledilebileceği muhtemel sebebleridir ki bunlar gözönüne alınınca, şirkinaklen zarurî olarak katıldığının gerekmediği anlaşılır.

Tek Yaratıcıyı Kabulden Sonra Şirke Niçin Yer Kalmasın?

Şayet birisi, "Putperestliğin neticesi saydığın bu hususlara dayanınca, âlemin yaratıcısının varlığının kabul edilmesinden dolayı putlara ibadet etme niçin caiz olmasın? derse, cevab olarak deriz ki: Yerin ve göğün, cisimlikte diğer cisimlerden bir farkı olmadığın), böylece de yere ve göğe has olan şekil, sıfat ve hallerin, onlara has olmasının ancak bir muhassisin tahsisi ile olduğunu ve bu muhassisin (tahsis edicinin) cisim olması durumunda, başka bir muhassise muhtaç olacağını, bundan dolayı da o muhassisin cisim olamayacağını açıkladığımız gibi, Cenâb-ı Hak yer ile göğün yaratılmış olduklarına dikkat çekmiştir. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: Allah'a benzediğine inanarak putlara ibadet edenlerin görüşlerine gelince, bu delillerle Allah'ın cisim olmadığına işaret ettiğimiz için, bu görüş geçersizdir.

İkinci görüşe gelince ki bu, yıldızların âlemi yönettiği görüşüdür, bu görüş de, her cismin vasıflan hususunda irade sahibi bir faile muhtaç olduğuna dair daha önce getirdiğimiz delillerler, batıl olmuş yıldızların rab değil de, Allah'a iteat eden varlıklar olduğu ortaya çıkmıştır.

Üçüncü görüş ki, bu da sihirbazların görüşüdür, bu görüş de geçersizdir. Çünkü sihrin tesiri, ancak yıldızların kuvvetleri vasıtasıyla olur. Yıldızların sonradan olma varlıklar olduklarına delil getirince, bizim görüşümüzün doğruluğu, onların görüşünün batıllığı sabit olmuş olur.

Dördüncü ve beşinci görüşlere gelince, akıl bunları ne doğrular ne de imkansız görür. Ancak şeriat bunları menedince, bunlardan kaçınmak vacib olmuştur.

Altıncı görüşe gelince bu da diğerleri gibi teşbihe (Allah'ı, mahlûkatından birine benzetmeye) dayanır. Bu sebeble, alemin hür ve irade sahibi, cisim olmaktan uzak bir yaratıcıya muhtaç olduğu hususunda söylediğimiz delillerle de, her ne izahla olursa olsun, putperestliği caiz görmenin batıl olduğu ortaya çıkar. Allah en iyi bilendir.

Eski Yunanlıların, Iranlıların Ve Arapların Putları

Yunanlılar, İskender'den önce, kendileri için ruhani kuvvetlerin ve ışık saçan gök cisimlerinin isimleri ile tanınan, birtakım heykeller yapmaya ve onları kendileri için bizzat mabûd kabul etmeye yöneldiler. Böylece, onlarca "İlâhi emir" demek olan "ilk sebeb" heykeli, " apaçık akıl" heykeli, "mutlak siyaset" heykeli ve "nefis" heykeli ortaya çıktı ki bütün bu heykeller yuvarlaktı. "Zuhal" heykeli altıgen, "müşteri" yıldızı heykeli üçgen, "mirrih" yıldızının heykeli dikdörtgen, "güneş" heykeli kare, "Zühre" yıldızının heykeli içinde dörtgen bulunan bir üçgen, "Utarit" heykeli, içinde dikdörtgen bulunan bir üçgen ve "Ay" heykeli ise sekizgen idi.

Tarihçiler, Amr b. Lühay kavminin başına geçip, halkının yönetimini eline alarak Beytü'l-Haram (Kabe) hizmetini de üzerine aldığı zaman onun Belkâ beldesine bir yolculuğu olduğunu, orada putlara ibadet eden bir topluluk gördüğünü, onlara putları hakkında sorduğunda, onların da "Bunlar, kendilerinden yardım istediğimizde bize yardım eden, yağmur istediğimizde bizi yağmurla sulayan Rablardır " demeleri üzerine İbn Lühay'in da bu putlardan birisini kendisine hediye etmelerini istediğini, onların da "Hübel" ismi ile bilinen putu ona verdiklerini, Amr'ın onu Mekke'ye getirip Kabe'ye koyduğunu ve insanları o puta ibadet etmeye çağırdığını iddia etmişlerdir. Onlara göre, bu olay Kral Sabûr Zü'l-Ektâf zamanının başlarına tesadüf eder.

Bil ki ed-Dahhak'ın San'a şehrinde "Zühre" yıldızı adına inşa ettiği "Gumdân" mabedi, Puthanelerin meşhurlarındandır. Hazret-i Osman (radıyallahü anh) bu puthaneyi yıktırmıştır. İran hükümdarı Menûşehr'in ay adına inşa ettiği, "Nevbahar-ı Belh" isimli puthane de meşhur puthanelerdendir. Arap kabilelerinin de meşhur putları vardı: Mesela, Kelb kabilesinin, Dümetu'l-Cendel'de bulunan "Vedd" adlı putu; Huzeyl oğullarının "Suvây" adlı putu; Mezhec oğullarının, Hemdandaki "Ye'ük" adlı putu; Hımyer toprağındaki Zü'l-Kela boyunun "Nesr" adlı putu; Sakif kabilesinin Taif'teki "Lât" adlı putu; Hazreçlilerin Yesrib (Medine)de ki "Menât" adlı putu, Kinane oğullarının Mekke yakınlarında bulunan "Uzza" adlı putu, Safa ve Merve tepelerindeki "Isâf" ve "Naile" adlı putlar... Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın büyük dedesi Kusayy, insanlara putlara ibadeti yasaklamış ve onları Cenab-ı Allah'a ibadet etmeye çağırmıştır. Aynı şekilde Zeyd b. Amr b. Nüfeyl de şöyle demiştir: 'Bir Rabbe mi, bin rabbe mi tapayım? İşler çatallanınca Bütün Lât-ı Uzza'yı terkettim. Akıllı adan da zaten böyle yapar.

23

"Eğer kulumuz (Muhammed)'e, İndirdiğimiz (Kur'ân'ın Allah'ın kelamı olduğun)da şüphe ediyorsanız, haydi onun gibi bir süre getirin. Bunun için Allah'dan başka şahidlerinizi (putlarınızı ve bilginlerinizi) de yardıma çağırın, eğer iddianızda doğru iseniz... "'

Nübüvvet Konusu

Bu ayetlerde birçok mesel vardır:

Kuran Ile Diğer Sözlerin Mukayesesi

Bil ki Cenab-ı Hak, yaratıcının isbatı hususunda susturucu kuvvetli deliller getirip, şirkin batıl olduğunu ortaya koyunca peşinden nübüvvetle ilgili hususlardan bahsetmiştir. Bu da, Allah'ı bilmenin, Hazret-i Peygambar (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın öğretmesi ile elde edilebileceğini kabul eden ta'limiyye fırkasının görüşü ile, Allah'ı bilmenin ancak Kur'an ve hadisle mümkün olduğunu kabul eden Haşeviyye'nin görüşünün bozuk olduğuna delalet eder. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamberliği, Kur'ân'ın mucize oluşuna dayandığı için, Allahü teâlâ bu ayette, Kur'ân'ın mucize olduğuna dair deliller getirmiştir. Kur'an'ın mucize oluşunu iki yoldan izah etmek mümkündür:

1. Yol denilebilir ki Kur'ân'ın durumu şu üç şeyden birisine dahildir:

a) Kur'an'ın, fasih kimselerin sözü ile aynı olması..

b) Fasih kimselerin sözünden fevkalede üstün olmaması,

c) Fevkalade bir şekilde, fasih kimselerin sözlerinden üstün olması...

İlk iki ihtimal geçersizdir. O halde geriye üçüncüsü kalır. İlk iki görüşün geçersiz olduğunu söylüyoruz. Zira, eğer Kur'an öyle olsaydı, fasih kimselerin, ister toplu halde, ister tek tek, Kur'ân'ın bir sûresinin benzerini getirmeleri gerekirdi . Bu durumda da eğer anlaşmazlık vaki' olup, kabul edilmeme korkusu meydana gelirse, şahidler ve hakimler, şüpheyi kaldırırlardı . Bu ise, delil getirmede zirvedir. Çünkü onlar Arapça'ya ve fesahat kanunlarına son derece hakim; Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini ibtal için de çok arzulu idiler. Öyle ki canlarını ve mallarını bu yolda seferber edip, hertürlü tehlike ve çileyi sırtlanmış, taassub ve kibirde, batıl bir yana, hatta hakkı kabul edemeyecekleri bir dereceye varmışlardı. Bütün bunlar. Cenab-ı Hakk'ın Kur'an'ı hususunda, onu geçersiz kılma çalışmalar yapmalarını gerektirir. Karşı delil getirmek, en kuvvetli bir şekilde yaralayacak yoldur. Onlar bunu yapamaymca, aciz kaldıklarını anlamış olduk, böylece de Kur'an'ın onların sözlerine benzemediği, Kur'an ile onların sözleri arasındaki farkın alışılmış bir fark olmadığı, aksine arada harikulade bir farkın bulunduğu, sonuç olarak da Kur'an'ın mucize olduğu ortaya çıkmış olur. Bu delilin ortaya konulmasından murad da, işte budur. Böylece, Cenâb-ı Hakk'ın tevhid bilgisi hususunda sadece taklidi kabul ile yetinmediği gibi, nübüvvet bilgisi hususunda taklit ile yetinmediği ortaya çıkmış oldu.

Bil ki, Kur'an'da (zahiren) O'nun fesahatinin noksanlığını gerektiren bir çok husus bulunmaktadır. Bununla beraber fesahat hususunda Kur'an, belagat hususunda ondan öte bir nokta bulunmayan bir zirveye ulaşmıştır. Bu da O'nun bir mu'cize olduğuna delalet eder.

Yukarda bahsedilen vecihleri birbir ele alalım:

Birincisi: Arabların fesahatinin çoğu, mesela devenin, atın, cariyenin, hükümdarın veya bir darbenin ya da mızrak vuruşunun, bir harbin yahutta bir baskının nitelenmesi, gibi müşahedeleri niteleme konusundadır. Halbuki, Kur'an'da buna dair hiç bir şey bulunmamaktadır. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim'de, Arabların konuşmalarında ittifakla kullandıkları fasih lafızların bulunmaması gerekirdi.

İkincisi: Cenâb-ı Hak, Kur'an'ın tamamında doğruluk yolunu gözetmiş, .alandansa sakınmıştır. Yalanı terkedip doğruya yapışan her şair, şiirinin derecesini düşürmüş ve iyi bir şair olamamıştır. Lebid ibn Rebîa ile Hassan ton Sâbit-i görmez misin? Onlar müslüman olunca, onların şiirlerinin derecesi düşmüştür. Güzellik bakımından bunların İslamî dönemdeki şiirleri. cahiliyye dönemindeki şiirleri gibi değildir. Halbu ki Cenâb-ı Hak, yalandan bir şekilde indirmiştir.

Üçüncüsü: Fasih bir söz, fasih bir şiir bir kaside, ancak bir veya iki beyitte bulunabilir. Diğerleri böyle olmaz. Halbu ki Kur'an böyle değildir. O'nun tamamı fasihtir; öyle ki yaratıkları, Kur'an'ın bir cümlesini meyadana getirmekten aciz oldukları gibi, tamamını meydana getirebilmekten de aciz olmuşlardır.

Dördüncüsü: Bir şeyi vasfederken fasih bir şiir söyleyen herkes, bu vasfı tekrarladığında, bu kimsenin bu ikinci sözü o şeyi niteleme hususunda birincisi gibi etkili olamaz. Halbu ki Kur'an'da çok tekrar bulunmaktadır; bununla beraber hepsi de fesahatta had noktaya varmış ve aralarında da asla bir farklılık görülmemiştir.

Beşincisi: Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de ibâdetlerin vacib, günahların yasak olduğunu bildirme; güzel ahlâka teşvik, dünyaya önem vermeyip ahireti üstün tutmak gibi konulara yer vermiştir. Bu gibi konular da, fesahatin azlığını gerektirir.

Altıncısı: Arablar şöyle demişlerdir: İmriu'l-Kays'ın şiiri, neşelendiğinde, kadınları zikredip atları nitelediğinde Nâbiğa'nın şiiri, korku konusunda; A'şa'nın şiiri istek ve içkiyi niteleme hususunda, ve Züheyr'in şiiri de istek ve ümitler anında güzeldir. Özet olarak, her şair bir dalda güzel söz söyler, bu dalın dışında o şairin şiiri zayıf olur. Kur'ân'a gelince, O bütün dallarda fesahatin doruğuna ulaşmış olarak indirilmiştir. Bakmaz mısın ki Cenab-ı Hak terğîb (isteklendirme) hususunda

"Hiç kimse, onlar için ne gibi göz aydınlıklarının gizlenmiş olduğunu bilemez. "(Secde, 17)

"Orada canlarının arzulayacağı ve gözlerin hoşlanacağı herşey vardır"(Zuhruf, 71).

Terhib hususunda!

"Allah'ın sizi kara tarafından yere geçirmesinden veya üzerinize çakıllı bir kasırga yollamasından emin mi oldunuz? Sonra da kendinize bir vekil bulamıyacaksınız. Yoksa O'nun sizi oraya tekrar döndürüp de, üstünüze belinizi kıracak bir fırtına yollamasından, neticede de yaptığınız nankörlük sebebiyle sizi boğmasından emin misiniz? Siz bize karşı, sizin öcünüzü alacak hiç kimse bulamıyacaksınız"(isra, 68-69),

"Gökteki olandan, onun sizi yere batırıvermesinden emin mi oldunuz. O zaman bakarsınız ki O (yeryüzü) çalkalanmaktadır. Yoksa gökteki, üstünüze taş yağdırıcı (bir rüzgar) göndermesinden emin mi oldunuz? Siz o zaman tehdidimin nice olduğunu bileceksiniz?'"(Mülk, 16-17), ve "(Hakka karşı) inad eden her zorba ise (sonunda) binpişman oldu. Onun önünde de cehennem vardır. Ona irinli su içirilecektir. Öyle ki O, bunu zorla yutmaya çalışacak, bir türlü yutamayacak, heryandan kendisine ölüm gelecek ama ölemiyecek..."(ibrahim, 15-17) buyurmuştur.

Cenab-ı Hak, menetmek hakkında da insanların vehminin bile ulaşamayacağı bir şekilde şöyle buyurur:

"İşte biz onların herbirini günahı sebebiyle yakaladık. İşte kiminin tepesine (taş yağdıran) bir kasırga gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yere batırdık, kimini de suda boğduk... "(Ankebût, 40).

Yine nasihat hususunda daha güzeli söylenemeyecek bir biçimde

"Şimdi sen Bana haber ver: Biz onları senelerce yaşatıp faideledirdiysek... "(şuara, 205) buyurmuştur.

İlahiyat hususunda da "Allah, her dişinin neye gebe olacağını, rahimlerin neyi eksik, neyi fazla yapacağını bilir. O'nun nezdinde her şey ölçü iledir. "(Ra'd 8) buyurmuştur.

Kuran'ın Bütün Ilimlerin Kaynağı Olması

Yedincisi: Kur'an bütün ilimlerin temelidir (kaynağıdır). Mesela, Kelâm ilminin tamamı Kur'an'da mevcuttur. Fıkhın tamamı Kur'an'dan alınmıştır. Yine usul-ü fıkıh, nahiv ve lügat, tasavvuf ilimleri, ahiret haberleri ve güzel ahlâk, prensibleri de Kur'an'da mevcuttur. Delâilü'l-İ'caz adlı kitabımızı tedkik eden kimse, Kur'an'ın, fesahatin bütün çeşitlerinde zirveye ulaştığını anlar. İkinci yol: Şöyle diyebiliriz: Kur'ân, denilebilir ki fesahatta ya icaz sınırına ulaşmıştır veya ulaşamamıştır. Eğer ulaşmış ise, onun mucize olduğu zaten sabit olmuş demektir. Eğer ulaşamamışsa, bu durumda, benzerini getirerek onunla muaraza etmek mümkün olurdu. Buna göre onların, muaraza etmeleri mümkin olduğu halde ve onları bu muarazaya sevkeden birçok sebeb bulunduğu halde, bunu yapamamış olmaları harikulade bir hadisedir. Bu bir mu'cize olmuştur. Böylece de Kur'an'ın, her halükârda mu'cize olduğu ortaya çıkmıştır. Bizce bu ikinci yol daha doğrudur.

Kur'an'ın Parça Parça Indirilmesi (Tercim) Ve I'caz

Allahü teâlâ âyette değil de, demiştir. Çünkü anlatılmak istenen, Kur'ân'ın tedrici olarak (parça parça, kısım kısım) indirilmiş olmasıdır. Bundan dolayı (......) lafzını kullanmak buraya daha uygundur. Çünkü müşrik Araplar şöyle demişlerdir: "Şayet bu Kur'an Allah katından ve insanların metodlarından farklı bir şekilde olsaydı, çeşitli ihtiyaç ve ortaya çıkan yeni durumlara göre hatiblerin hitabelerini, şairlerin de şiirlerini, zaman zaman parça parça söyledikleri gibi, hadiselere ve olaylara göre parça parça sûre sûre indirilmezdi. Çünkü şair divanını, yazarlar da kitablarını ve hitabelerini bir defada ortaya koymazlar. Şayet O Kur'an'ı, Cenab-ı Hak indirmiş olsaydı, insanların metodlarının (adetlerinin) aksine bir defada (toptan) indirirdi." Bu hususu Cenab-ı Allah şöyle haber vermiştir: "Kâfirler: O (Muhammed'e), Kur'an bir hamlede, toptan indirilmeli değil miydi? dediler" (Furkan. 32). Halbuki Cenab-ı Allah, burada, bu şüpheyi gidererek, Kur'an'ın mûcize olduğunu gösteren hususu zikretmiştir. Bunun izahı şudur: Tedrici olarak indirilen bu Kur'an, ya insanın gücü dahilinde olan şeyler cinsindendir veya değildir. Eğer birincisi ise, onların, aynı şekilde tedrici olarak Kur'an'ın benzerini veya O'na yakın bir şeyi yapabilmeleri gerekirdi. Eğer ikincisi ise, Kur'an'ın, tedrici olarak indirilmesinin yanı sıra da mucize olduğu ortaya çıkar. Âyetteki. lafzı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ümmeti kastedilerek (Kullarımıza) şeklinde de okunmuştur.

Sûrenin Mânası Ve Sûrelere Bölmenin Hikmeti

Sûre, Kur'an'dan bir bölümdür. Kelimedeki vâv harfi, eğer kelimenin aslından sayılırsa, sûrelere sûre isminin verilmesi, ya şehrin surları manasına gelen "sûr" kelimesinden alınmıştır. Çünkü sûreler de, sûrlarla çevrilmiş şehirler gibi, Kur'an'ın sınırlanmış birer bölümüdürler. Veya o sûreler, tıpkı şehrin surlarının içindekileri kuşatması gibi, birçok ilim dallarını ihtiva etmelerinden dolayı bu ismi almışlardır. Veyahut da mertebe (derece) manasına gelen "sûre" lafzından alınmıştır. Çünkü Kur'ân sûreleri, aynı zamanda okuyanın basamak basamak yükseldiği, dereceler ve mertebeler mesabesindedir. Sureler de kendi arasında uzun, orta ve kısa olarak taksim edilir. Veyahut da sûre adının verilmesinin sebebi onların, dindeki yerinin yüceliğinden dolayıdır. Eğer, sûre (......) kelimesinin vâvının, "hemze" den çevrilmiş bir vâv olduğu söylenirse, Kur'an surelerine "sûre" denmesinin sebebi, birşeyden arta kalan veya onun fazlası olan şey (su're) gibi, bunların da Kur'an'ın bir parçası ve bölümü olmalarıdır.

Eğer "Kur'an'ı surelere bölmenin ne faydası var?" denilirse, deriz ki: "Bunun birçok bakımdan faydası vardır:

a) Yazarlar, kitaplarını bölümlere ve kısımlara ayırırlar.

b) "Cins"in kapsamında "tür"ler bulunduğunda her nev'in ihtiva ettiği "fert"ler, diğer türün fertlerinden daha güzel olur.

c) Okuyucu, bölümlere ayrılmamış bir kitabı baştan sona okumaktansa, kitabın bir sûresini veya bir bölümünü bitirip diğerine başlamaya daha bir şevk duyar, öğrenme nisbeti daha da artar. Bu şuna benzer: Yotcu bir mil yol aldığını veya bir fersahı geçtiğini bilirse, bu onu ferahlatır ve daha çok yürüme arzusu verir.

d) Kur'ân'ı ezberleyen kimse bir sûre ezberlediğinde, Allah'ın kitabından müstakil bir bölümü öğrenmiş olduğuna inanır, bu onun gözünde kıymetlenir ve böylece sevinir. İşte bu sebebten ötürü, namazda (her rekatta) tam bir sûre okumak faziletli sayılmıştır.

Kur'an Cüzlerinin Tertibi Tevkifidir

Haydi O (Kur'an sureleri) gibi bir sure getirin" âyeti Kur'an'ın ve O'nun sûrelerinin tertibinin, bu tertibin Hazret-i Osman zamanında olduğunu söyleyen bazı hadisci'lerin görüşünün aksine olarak, Cenâb-ı Hakk'ın O'nu indirdiği şekilde olduğuna delalet eder. İşte bu sebepten ötürü, bazan bir sûre ve bazen de Kur'ân'ın tamamıyla "tehaddî" (meydan okuma) doğru olmuştur.

Tehaddînin Mertebeleri Ve Mu'ciz Olan Mikdar

Kur'an'la meydan okumak, birkaç şekilde olmuştur: Cenâb-ı Hakk'ın; "O halde, Allah katından, daha fazla hidayet eden bir kitab getirin bakalım! "(Kasas, 49) ayetidir.

b- Cenâb-ı Hakk'ın "De ki: Bu Kur'ân'ın bir benzerini meydana getirmek üzere insanlar ve cinler bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı bile olsalar, O'nun gibisini getiremezler'(İsra, 86), buyurmuştur.

c) "O halde haydi siz de onun gibi on sûre uydurup getirin "(Hud, 13).

d) Bu "Haydi O (Kuran'ın sureleri) gibi bir sure getirin)" (Bakara, 23) ayetidir.

Bu, eseriyle arkadaşına meydan okuyup "Haydi bunun gibisini, yarısını, dörtte birini, o da olmaz ise onun bir benzerini yap " demesi gibidir. İşte bu bütün mazeretleri bertaraf edip, meydan okumanın zirvesinde olan bir haldir. âyeti, Kevser, Asr ve Kâfirûn sûreleri gibi kısa sûrelere de şâmildir. Halbuki biz zarurî olarak, bu gibi sûrelerin benzerinin veya onların derecelerine yakın kalanların getirilebileceğini biliriz. Bu durumda siz kalkar da bu sûrelerin benzerini meydana getirmek insanoğlunun g;icü dahilinde değil derseniz, bu mükâberc (inad sebebiyle.bile bile inkâr) olur. Böylesi mükâberlere teşebbüs etmek ise dine karşı tenkit kapısını açar." denirse, deriz ki: "İşte bu sebebten ötürü biz, ikinci yolun doğruluğunu söylemiş ve şöyle demiştik: Eğer bu sûre, fesâhatta ibaz noktasına varmış ise, zaten maksad hasıl olmuş demektir. Yok eğer böyle değilse, onları Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Kur'an'ın tehaddisini çürütmeye sevkedilen pek kuvvetli sebep ve ihtiyaçların yanısıra, onların böyle bir muarazadan (karşılık vermekten) çekinmeleri, yine mucize olur. Bu her iki duruma göre de icaz meydana gelmiş olur.

(......)'deki Zamirin Merciine Göre Muhtemel Manalar

(......)'deki zamirin, neye râcî olduğu hususudur. Bu hususta iki görüş vardır.

a) Bu zamir, daki ya râcîdir. Yani, fesahat ve hüsnü nazımda (güzel tertibde), onun vasıflarını taşıyan bir sûre getirin.

b) O zamir, lafzına râcîdir. Yâni, bunu, ümmî, kitab okumamış ve hiçbir alimden ders almamış bir insan olan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gibi birisi getirsin " demektir. Birinci görüş Hazret-i Ömer, İbn Mus'ud, İbn Abbas (radıyallahü anha)m), Hasan el-Basri ve muhakkik âlimlerin bir çoğundan rivayet edilmiştir. Bu görüşün üstünlüğünü gösteren birçok husus vardır:

1) Bu, tahaddî (meydan okuma) konusundaki diğer ayetlere ve bilhassa Allahü teâlâ'nın Yûnus sûresinde buyurduğu: "Haydi onun (sureleri) gibi bur sure getirin" ayetine uygundur.

2) Tahaddi, ancak indirilen şey (yani Kur'an) hakkındadır. Çünkü Cenab-ı Hakk, "Eğer kulumuz (Muhammed)e indirdiğimiz hakkında şüphe ediyorsanız..." buyurmuştur. Bu sebeble zamiri Kur'an'a raci kılmak gerekir. Görmez misin ki bunun manası şudur: "Eğer Kur'an'ın Allah katından indirilmiş olduğu hususunda şüphe ediyorsanız, O'na benzer birşey getirin." Şayet zamir, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e raci kılınacak olursa, tertibteki hüküm (kaziyye ) şöyle olur: "Eğer Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e Kur'an'ın indirilmiş olduğu hususunda şüphe ediyorsanız, O'nun gibi birisinden bir Kur'an getiriniz."

3) Zamir, şayet Kur'an'a ait sayılırsa, bu, o müşriklerin ister toplu, ister teker teker ister ümmî, isterse de alim ve tahsilli olsunlar, onların Kur'an gibisini meydana getirmekten aciz olmalarını gerektirir. Ama zamir, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e raci sayılırsa, bu, ancak ümmilerden birisinin, O'nun gibi bir Kur'an'ı meydana getirmekten aciz olmasını gerektirir. Çünkü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in misli, ancak tek bir ümmi şahıs olur. Bu durumda da şayet o müşrikler bir araya gelmiş ve tahsil yapmış kimseler olsalar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in misli olmazlar. Çünkü bir cemaat, tek ferde; okumuş olan ümmiye misil olmaz. Şüphe yok ki birinci görüşe göre, Kur'an'ın mucize olması daha kuvvetlidir.

4) Zamiri Kur'an'a verirsek, bu durumda, O'nun mucize olması ancak sırf fesahatteki kemalinden dolayı olmuş olur. Ama zamiri, Hazret-i Muhammed'e verirsek, Kur'an'ın mucize olması, sadece Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ilim tahsilinden uzak, ümmî olmasındaki hali itibariyle kemal durumunda olması esasına dayanır. Gerçi bu da mu'cizedir, amma Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında bir anlamda noksanlık kabulünü gerektirdiğinden birinci görüş daha üstün olur.

5) Şayet zamiri Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e raci sayarsak bu, ümmi olma hususunda, Hazret-i Muhammed gibi olmayanlardan, Kur'an'ın benzerinin meydana gelmesinin mümkün olduğu vehmini verir. Ama, onu Kur'an'a verirsek, bu, ümmi olsun olmasın, hiç kimsenin Kur'an'ın bir mislini meydana getirmesinin mümkün olmadığına delalet eder. O halde bu görüş daha üstündür.

Şâhidler (Şühedâ) Den Maksat

"Şühedâ" lafzından kimlerin kastedildiği meselesidir. Bu hususta iki görüş vardır:

1) Müşriklerin, ilah olduklarını iddia ettikleri putlardır. Buna göre onlara sanki şöyle denilmiştir: Eğer sizin dediğiniz gibi, o putlar, fayda ve zarar verdikleri için ibadete layık iseler; Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile mücadelede, içine düştüğünüz şiddetli ihtiyaç ve zaruretten kurtulmak için, o putlardan yardım isteyiniz. Aksi halde biliniz ki onların ilah olduğunu, fayda ve zarar verebileceklerini iddia etmenizde haksızsınız. Buna göre, bu sözde iki yönlü bir mücadele vardır;

a- Putların ilah olmasının iptali,

b- Kur'an'ın mucize ve Allah tarafından oluşunu inkar etmelerinin iptali...

2) "Şüheda"dan maksad, müşriklerin ileri gelenleri ve Peygamberimizin peygamberliğini inkar hususunda onlarla uyuşan kimselerdir. Buna göre ayetin manası şöyle olur: "Mümkün olan ve olmayan hususlarda lehinize ve aleyhinize hüküm vermeleri, muaraza konusunda size yardımcı olmaları için, ileri gelenlerinizi ve reislerinizi çağırın."

Şayet, "Şühedalafzını her ikisine birlikte hamletmek mümkün müdür, mümkün olmaması durumunda hangisine hamletmek evladır?" denirse, deriz ki: İkisine birden hamletmek mümkündür. Çünkü "Şüheda" lafzı, hazır olan veya şahidlik yapan kimse manasındaki "Şehid" lafzının cem'idir. Bu durumda, bu kelimeyi, mecazi olarak, "yardım ve destek sağlayan kimse" manasına almamız mümkün olur. Gerek putları gerekse önde gelen liderlerinin kendilerine yardımcı ve destekçi olduğuna inanmaları hususunda putları ve liderleri müşterek idiler. "Şüheda" lafzını bu müşterek manaya hamlettiğimizde, her ikisi de bu lafzın kapsamına girer. İkisine birden bu lafzı hamletmenin mümkün olmaması durumunda, evla olan, bunu önde gelen liderlerine hamletmektir. Bu böyledir, çünkü, "şüheda" lafzı, zahiren, ancak görmesi ve şehadet etmesi mümkün olan ve bu sebeble de müşahede ve şehadet işini üstlenebilecek kişiye denir. Bu mana ise ancak, o müşriklerin reisleri için geçerlidir. Lafzı, putlara hamlettiğimizde ise bu mecaz olur. Veyahut da bundan maksad: "Size şehadet edeceğini sandığınız kimseleri çağırın " demek olur. Ama, böyle bir mana takdir etmek, asl olanın hilafına bir hareket olur. Ama bunu evvelki görüşe hamledersek söz doğru olur. Çünkü, o zaman, Cenab-ı Hak sanki şöyle demiş olur: "İnkâr etmede anlaştığınız için, sizden, size şehadet edecek kimseleri çağırın." Çünkü anlaşma imkanı olduğu için, bir görüş üzerinde ittifak edenler birbirlerine şehadet ederler. Bu durumda da (Sizin şâhidleriniz) terkibini, "Sizden olan şahidler" manasına bir izafet saymak sahih olur. Bir de, Araplar arasında, fesahat sahasında yarışanlardan hangisinin derece bakımından üstün olduğuna şehadet edecek ileri gelen kimseler (hakemler) bulunurdu. Bunun böyle olduğu sabit olunca, sözü hakik manaya hamletmenin, mecazi manaya hamletmekten daha uygun olduğu ortaya çıkar.

Dûn Lafzı Hakkında

(......) lafzına gelince, bu bir şeyin konduğu en alt yer demektir. Değersiz ve düşük anlamına gelen (......) ifâdesi de bu anlamdadır. Kitaplar derlendiği zaman (......) denilir, çünkü bir şeyi bir araya getirmek demek, onu birbirine yaklaştırmak demektir. Yine, biri diğerinden biraz düşük olduğu zaman (......) denilir, (......) ifâdesinin aslı ise, (......) yani, "onu sana en yakın olan yerden al!" demektir. Ama bu ifâde (......) şeklinde kısaltılmıştır. Sonra, durumlardaki farklılıkları ifade etmek için istiare yoluyla Utanılarak, meselâ "Zeyd Amr'dan aşağıdadır " denilir. (Maksad şeref ve ilim bakımından aşağıda olduğunu bildirmektir.)

Sonra da, bu kelimenin kullanılışında saha biraz daha genişletilerek, bir yerden, bir çizgiden diğerine geçen her şey hakkında kullanılmaya başlandı... Nitekim Cenâb-ı Hak: "Müminler, müminlerden geçerek kâfirleri dostlar edinmesinler!" (Al-i İmran, 28) buyurmuştur. Yani onlar, müminlerin dostluğunu bırakıp da, kâfirlerin dostluğuna geçmezler.

Şayet, Cenâb-ı Hakk'ın lâfzı, neyle alâkalıdır denilirse, deriz ki: Sunda iki görüş bulunmaktadır:

a) O'nun müteallakının, lâfzı olmasıdır. Bunda da, iki ihtimal sulunmaktadır.

1) Mananın şöyle olmasıdır: Allah'tan başka kendilerini ilah edindiğiniz sizin hak üzerinde olduğunuza kıyamet gününde şehadette bulunacaklarını iddia ettiğiniz kimseleri çağırın... Cenab-ı Hakk'ın onlara, fesahatiyle mu'ciz olan Kur'an'a muaraza etme konusunda, konuşamayan cansız nesnelerden yardım istemelerini emretmesinde, müşriklerle müthiş bir alay vardır.

2) Kur'an'ın bir benzerini yaptığınıza dair lehinire şehadette bulunmaları için Allah'dan, O'nun dostlarından ve müminlerden başka olan şahidlerinizi çağrın demektir. Bu, onlara, bir kolaylık gösterme ve onların şahidlerinin fesahat ehli olduğunu, bu nedenle sağlam karekterlerinin onların yalan şehadette bulunmalarına razı olmayacağını hissettirmek ve duyurmaktır...

b) (......)in müteallakının (......) olmasıdır. Buna göre, mâna, "Allah'dan başka olan şahidlerinizi çağırın" olur. Yani, davasının doğruluğuna dair delil getirmekten aciz olan kimsenin dediği gibi, Allah'dan size şehadette bulunmasını istemeyin ve" Bizim savunduğumuz şeyin hakk olduğuna Allah şahittir" demeyin. İnsanlardan, hakimler nezdinde iddiaların şehadetleri ile geçerli sayıldığı şahitler getirin." Bu onları acze düşürmek, ümitlerinin tükendiğini ve, "Allah şahittir ki, biz doğru söylüyoruz" iddialarına artık teşebbüs edemiyeceklerini açıklamadır.

Tahaddinin Kâdî Tarafından Değerlendirilmesi

el-Kâdî Maksad, Mu'tezilenin son imamlarından el-Kâdî Abdulcebbâr'dır (ö. 415 hicrî). şöyle demiştir: "Bu meydan okuma, birçok yönden "cebr" akidesini geçersiz kılar.

a) Tahaddî onu yapabilecek bir kimsenin, Kur'an'ın benzerini getirmekten aciz olmasına mebnidir. Binaenaleyh, kulun fail olduğunu kabul etmeyen bir kimseye, tehaddînin varlığını söylemek mümkün olmaz. Bunda ise, Kur'an'ın mucize oluşu ile istidlalde bulunmayı iptal etme söz konusudur.

b) Onların görüşüne göre bunun imkansız oluşu, yeterli kudretlerinin olmamasından dolayıdır. Buna göre de muciz olan ile olmayan müsavidir. Böylece de tahaddinin bir manası kalmaz.

c) Kula nisbet edilen herşeyin halikı Allah'dır. Buna göre Cenab-ı Hakk'ın onlara tahaddisi (meydan okuması), gerçekte kendine karşı meydan okuma manasına gelir. Allah ise, şüphesiz ki Kur'an'ın bir mislini daha meydana getirmeye kadirdir. Buna göre de Kur'an'ın i'cazının bulunmaması gerekir.

d) Mu'ciz, kendisinde harikuladelik bulunan birşey demektir. Buna göre, onların görüşleri, "Alışılagelmiş şeyler fiil değildir." şeklinde olunca, bu fark meydana gelmez. Dolayısı ile Kur'an'ınmucize oluşu ile istidlal etmek doğru olmaz.

e) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), davasında kendisini tasdik etmesi için Allah'ın kendisine bu mucizeyi verdiğini söyleyerek delil getirmiştir. Şayet bu Allah tarafından olmasaydı, i'caza dahil olmazdı. Halbuki onların cebre kail olmalarından dolayı bu fark ortaya çıkmaz. Çünkü alışılagelen ve alışılmamış olan her fiil ancak Allah tarafındandır."

Râzî (radıyallahü anh)'nin El-Kâdî'ye Cevabı

el-Kâdî'nin bu görüşlerine şöyle cevab verilir: Tahaddiden maksad, hasmın, istenen şeyi ya kasten veya tesadüfen yapmasıdır. Tesadüfen bunu yapması batıldır. Çünkü tesadüfi olan, kişinin elinde değildir. Geriye birinci ihtimal kalır. O zaman da, kişinin meydan okunan şeyi yapması, o işe kalben niyet etmesine bağlıdır. Niyet kişinin kendisinden ise, bu teselsülü gerektirir ki o da muhaldir. Eğer niyet Allah'dan ise bu durumda cebr geri gelir ve Kâdînin bize karşı söylediği deliller kendisine döner ve ileri sürdüğü şeyler batıl olur.

24

Fakat bunu yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamıyacaksınız - o zaman, yakıtı İnsanlar ile taşlar olan cehennemden korkunuz. O cehennem kâfirler için hazırlanmıştır.

Bir Başka Mucize Kur'an'ın Benzeri Asla Yapılamayacak

"Fakat bunu yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız "ayetine gelince, bil ki bu ayet, Kur'an'ın mu'cize olduğunu dört bakımdan gösterir:

Birincisi: Biz, tevatüren biliyoruz ki Araplar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e düşmanlık ve peygamberliğini iptal hususunda çok ileri gitmişlerdi. Yerlerini, kabilelerini bırakıp, canlarını ve mallarını bu uğurda sarfetmeleri, bunun en kuvvetli delilidir. Buna bir de, Cenab-ı Hakk'ın "Fakat bunu yapamazsanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız " ayeti gibi çarpıcı birşey de eklenince, şayet, Kur'an'ın benzerini veya bir sûresinin benzerini getirmek onların imkan güçleri dahilinde olsaydı, kesinlikle bunu yaparlardı. Onlar bunu yapamadıklarına göre, Kur'an'ın mu'ciz olduğu açıkça ortaya çıkmış olur.

İkincisi: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamberliği hususunda her ne kadar, müşriklerce töhmet altında tutulan birisi ise de, aklının faziletinin ve işlerin etlerini sezme gücünün tam olduğu herkesçe malum idi. Faraza, O'nun nübüvvet dâvasında (hâşa) su götürür bir taraf bulunsaydı, müşriklere meydan okumaz ve bu meydan okuyuşta (tahaddide) ileri gitmeyi uygun bulmaz, aksine, bütün işlerinde neticesi kendisine dönecek olan o kepazeliğe düşeceğinden korkar ve çekinirdi. Eğer Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların böyle bir muarazadan aciz olduklarını, vahye dayanarak zaruri ve kesin tarzda bilmeseydi en beliğ bir şekilde onları muarazaya sevketme kendince uygun bulmazdı.

Üçüncüsü: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), nübüvvetinin doğru olduğuna kesin kes inanmasaydı, onların Kur'an'ın benzerini getiremiyeceklerini haber vermekte, böylesine kesin konuşmazdı. Çünkü Hazret-i Peygamber, nübüvvetin hakkaniyetine dayanarak kafi olarak bilmeseydi, bunun aksi de caiz olurdu. (Gayb'dan verdiği haber çıkmayabilirdi). Kesin konuşmadığı zaman, bunun aksi caiz olurdu. Aksinin caiz olması durumunda ise, O'nun yalan söylec ortaya çıkardı. Binaenaleyh kesinlikle yalancı olan, batıl yanlısı kimse, (böyle bir konumda) kati konuşamaz. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise kesin konuştuğu için bu O'nun nübüvveti hususunda son derece kendinden emin olduğuna delalet eder.

Dördüncüsü: Bunu, bu şekilde haber veren kimseler de bulunabil Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gününden günümüze kadar, her zaman dine ve İslam'a düşman olan kimseler bulunmuş, İslam aleyhinde konuşrr cebebleri günbegün artmıştır. Sonra dine karşı olan kimselerin bu şidde hırslarına rağmen, asla bir muaraza meydana getirilememiştir.

İşte Kur'an'ın mucize olduğuna delalet eden bu dört hususu, ayet ihtiva etmektedir. Bu, Kitabullah'ın hiçbir hüccet ve istidlal ihtiva söyleyen cahillerin iddialarının boş olduğuna delalet eder.

Hatıra Gelebilecek Bazı Sualler Ve Cevapları

Burada birçok sual vardır:

Birinci Sual: Niçin Değil, Kullanıldı?

1) Onların hiç bir sûre getiremeyecekleri kesindir. O halde şek ifade eden (......) edatı değil de vucûb ifade eden (......) edatı getirilmeli değil miydi. Buna iki şekilde cevab veririz:

a) Burada, onlarla ilgili söz, onların zanlarına göre söylenmiştir. Çür-o müşrikler, fesahati arına ve söz söyleme sanatındaki güçlerine güvendikle için, Kur'an'a muaraza etmekten aciz olduklarına henüz kesinkes kar vermemişlerdi.

b) Bu, onlarla tehekküm (istihza)'dür. Nitekim, kendisine karşı koyacak olan bir kimseyi yeneceğinden emin olan ve gücü yeteceğini söyleyen kimse, onu yeneceğini kesin olarak bildiği halde, sırf onunla alay etmek için ona (Eğer seni yenersem...) der.

İkinci Sual: Niçin (......) Değil De, (......) Denilir?

a) Cenâb-ı Hak, niçin (Eğer onu getiremezseniz..) demedi de (Eğer yapamazsanız.) dedi? Bunun cevabı şudur: Çünkü bu ifade, "Eğer O'nun sûreleri gibi olan bir sûre getiremezseniz, ki O'nun sûreleri gibi bir sûreyi asla getiremeyeceksiniz" ifadesinden daha Kısadır.

Üçüncü Sual (......)nun Irabı

(......) ifadesinin i'rabtaki mahalli nedir? Cevab: Bunun, i'rabta mahalli yoktur. Çünkü bu cümle i'tiraziyye cümlesi (ara cümle) dir.

Dördüncü Sual (......) edatı ile yapılan nefy?

(......) edatının nefy (olumsuzluğu ifade) konusundaki yeri nedir? Cevab şöyledir ve edatları, geleceği nefy hususunda kullanılan iki benzer edattır. Ancak edatında bir te'kid ve pekiştirme vardır. Sen, arkadaşına "Yarın senin yanında kalmayacağım" dersin.O, eğer senin bu sözüne anmazsa, bu sefer de "Yarın kesinlikle yanında durmayacağım " dersin. edatı hakkında üç görüş vardır.

a) Bu edatın aslı O dir ki, bu Halil'in görüşüdür.

b) (......) in aslı (......) dır. Sonra bunun elifi nün harfine çevrilmiş ve olmuştur. Bu da Ferra'nın görüşüdür.

c) Geleceği nefy hususunda te'kid ifade eden bir nasb edatıdır. Bu Sibeveyh'in görüşüdür. Halil'den nakledilen iki rivayetten birisi de böyledir.

Beşinci Sual: Ateşten Korkmak İle Kur'an'ın Benzerini Yapmamanın İlgisi

Cenab-ı Hakk'ın, onların ateşten sakınmalarını, Kur'an'ın sûreleri gibi sûre getirememelerine bağlamasının anlamı nedir? Bunun cevabı şudur: müşriklerin, Kur'an ile muarazadan aciz oldukları ortaya çıkınca, onlar nezdinde Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Peygamberliğinin doğruluğu sabit oldu. Bunun sabit olmasına rağmen, onlar yine inâd edince, cehennem ile cezalandırılmayı hak ettiler. Öyleyse cehennemden sakınmak, inadı bırakmayı gerektirir. Binaenaleyh burada müessir eserin yerine geçirilmiş, Cenab-ı Allah'ın "Ateşten sakınınız, korkunuz" sözü de "İnadı taşkınız" sözü yerine kaim olmuştur. İşte bu, belagat konularından birisi îcâzın (veciz ifade etmenin) ta kendisidir. Bu uslûbta, cehennemden sakınmayı bu ifadenin yerine geçirip, bunun peşinden de cehennemin korkunç vasfını zikretmek suretiyle, inadın durumunu ürkütücü bir şekilde ortaya koyma söz konusudur.

Altıncı Sual: Vekûd (Yahut) Nedir?

"Vekûd" nedir? Cevab: Vekûd, ateşin tutuşturulduğu şeydir. Bu kelimenin masdarı zammelidir (vükûd şeklindedir ).Masdarının fethalı olduğu da söylenmiştir. Nitekim Sibeveyh şöyle der: Biz, Araplardan (Biz çok yüksek ateş yaktık) diyen kimseler duyduk. Daha sonra Sibeveyh şöyle der: Daha çok, masdar olarak (......) kullanılır ise, yakacak odun demektir. İsa İbn Ömer, masdar ile isimlendirerek, kelimeyi (......) şeklinde okumuştur. Nitekim, "Falanca kişi, kavminin övünç kaynağı, beldesinin süsüdür" misali de, bu anlamdadır.

Yedinci Sual: Kâfirler, Cehennem Ateşinin Özelliğini Nerden Biliyorlar?

nin sılasının, bilinen bir hüküm olması gerekir; o halde onlar, ahiret ateşinin insanlar ve taşlarla tutuşturulmuş olduğunu nasıl bildiler? Cevab: Daha önce, bunu ehl-i kitabtan veya Allah'ın Resulü Hazret-i Muhammed'den yahutta bu ayetten önce Tahrîm Süresindeki: "Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten..."(Tahrim, 6) ayetiyle haberdar olmuş olmaları mümkündür.

Sekizinci Sual: Kelimesi Neden Ma'rife Oldu?

Demin nakledilen Tahrim süresindeki âyette nekire, burada ise (......) şeklinde ma'rife getirildi. Halbuki her ikisini de tavsîf eden ayrıdır? Cevap: Bu ayet Mekke'de nazil oldu; böylece onlar cehennemin bu sıfatlarla mevsûf bir ateş olduğunu öğrendiler; sonraysa Medinede, önceki bilgilerine dayanılarak, bu ayette (......) kelimesi ma'rife getirilmiştir.

Dokuzuncu Sual: Insan Ve Taşın Yakıt Olması

9) Cenâb-ı Hakk'ın âyetinin manâsı nedir? Cevap: Bu, ancak insanlar ve taşlarla tutuşan bir nâr olmakla, diğer ateşlerden ayrılan bir ateştir. Bu da, onun iki bakımdan kuvvetli olduğuna delalet eder:

a) Diğer ateşlerle insanlar yakılmak veya taşlar kızdırılmak istendiğinde, önce bir ateş yakılır, sonra yakılması veya kızdırılması arzulanan şey onun içine atılır; cehennem ateşi ise, yanacak maddesi bir anda tutuşturucu ateş haline gelen müthiş ateştir. Allah bol rahmetiyle bizi böyle bir ateşten muhafaza buyursun.

b) O, son derece sıcak olduğu için, taşı bile tutuşturur.

Onuncu Sual: İnsan-Taş Münasebeti

Niçin insanlarla taşlar bir araya getirilerek, beraber cehennemin yakıtı oldukları söylendi?

Cevab: Çünkü insanlar dünyada, o taşları, put olarak yontup, Allah'a ortak tutup, Allah'ı bırakıp onlara ibadet ederek, zaten kendilerini taşlarla birleştirmişlerdir.

Nitekim Cenâb-ı Hak, "Muhakkak ki sizler ve Allah'ı bırakıp taptığınız şeyler cehennemin yakıtıdırlar" (Enbiya, 98) buyurmuştur. Bu ayet, üzerinde olduğumuz ayeti (Bakara, 24) tefsir etmektedir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın âyeti ibaresini ibaresi açıklamaktadır. Kâfirler, Allah'ı bırakıp taptıkları taşların, şefaatlerine nail olacakları ve onlara itaat ederlerse, kendilerinden zararları giderecek şahidler ve şefaatçiler olduklarına inandıkları için, Allah bu taşları onların azab sebebi kılmış ve onları derin bir üzüntüye sevkedip, bu üzüntüleri ile onları yapayalnız bırakmak için, bu taşları cehennem ateşinde kızdırılmış olarak onların gövdelerine yapıştırmıştır. Bunun bir benzeri de altın ve gümüşlerini biriktirip yığan ve onların hakkı olan zekâtı vermeyen kâfirlere Cenab-ı Hakk'ın azabıdır. Şöyle ki bunlar onların üzerinde yakılacak, cehennem ateşinde kızdırılacak ve o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak. Cehennemin yakıtı olan taşlardan maksadın kükürt taşları olduğu söylenmiştir. Bu, delili olmayan bir tahsisdir. Bu ayette, "taşlan", kükürt taşları diye tahsis etmenin doğru olmadığına delalet eden şeyler vardır. Bu böyledir. Çünkü burada, Cenab-ı Allah'ın maksadı, cehennem ateşinin vasfını yükseltmektir. Hâlbuki ateşin kükürt taşları ile yanması alışılmış bir husustur. Bu sebeble, kükürtle cehennemin tutuşturuiması, ateşinin çok kuvvetli olduğuna delalet etmez. Ama ayette geçen "taşlan", kükürt taşı olarak değil de diğer taşlar manasına aldığımızda, bu, cehennem ateşinin şiddetini gösterir. Çünkü diğer taşlarla, aslında ateşler söndürülür. Bu sebeble, ayette sanki Cenab-ı Allah şöyle demiştir: "Cehennem ateşleri ta başında, dünya ateşlerini söndüren taşlarla yandığı için, kuvvette had noktaya ulaşmıştır". Allahü teâlâ'nın "Kâfirler için hazırlanmıştır." sözüne gelince bu, hali ve sıfatı böyle olan şu ateşin, kâfirler için hazırlandığını gösterir. Burada, namaz kılan fasıklar (günahkarlar) için, bu vasıflarda olmayan başka ateşlerin (cehennemlerin) olduğuna delalet eden hiçbir delil yoktur.

25

"İman eden, bir de güzel amellerde bulunan kimselere, altlarında ırmaklar akan cennetlerin onların olacağım müjdele. Onlara ne zaman o cennetlerden, rızık olarak bir meyve yedirilse, her defasında "Haa, bu, evvelce de (dünyada) rızıklandığımız (yediğimiz) şeydi " diyecekler ve o rızık (renk ve şekil itibarıyla) birbirinin benzeri olmak üzere kendilerine sunulacak. Orada çok temiz eşler de onlarındır. Hem orada onlar daimi olarak kalacaklar."

Ahiret Konusu

Allah Tâla, tevhid ve nübüvvetten bahsettikten sonra ahiretle ilgili açıklamada bulunarak, kâfirin cezasını, itaat edenin de mükafaatını bildirmiştir. Allahü teâlâ'nın, va'id ifade eden bir ayet zikrettiğinde, hemen peşi sıra vaa'd ifade eden bir ayet getirmesi adetindendir.

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Ölülerin Haşri

Bil ki haşr ve neşr meselesi dinde önemli meselelerdendir. Bu meseleden bahsetmek ya haşr ve neşrin mümkün olduğundan veyahut da bizzat meydana gelmesinden bahsetmek şeklinde olur. Mümkün olduğu hususunu bazan akıt, bazan da nakil ile isbat etmek caizdir. Meydana gelmesini bilmenin yolu ise sadece nakildir. Şüphesiz Cenab-ı Hak, kitabında bu iki meseleyi zikretmiş ve bunlar hakkındaki gerçeği birkaç yönden izah etmiştir:

1) Çoğu kez Cenab-ı Allah, münkirlerin haşr ve neşri inkar ettiklerini nakletmiş, sonra bu hususta bir delil zikretmeksizin haşr ve neşrin olacağını kesinkes beyan etmiştir. Bunun böyle beyan edilmesi makuldür. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinin sıhhati kendisine dayanmayan herşeyin nakli delille isbatı mümkündür. Haşr ve Neşr meselesi de böyledir. Bu sebeble. bu meselenin nakl ile isbat edilmesi caiz olmuştur. Bunun misali, Cenab-ı Hakk'ın burada kâfirlere cehennem, mü'minlere de cennet ile hükmedip bu hususa bir delil getirmemesi, sırf dava ile yetinmesıdir. Ama yaratıcıyı ve nübüvvet meselesini isbat hususunda sırf dava ile yetinmeyip, bu hususlarda deliller de getirmiştir. Bu farkın sebebi anlattığımız husustur Cenab-ı Hak Nahl sûresinde:

"Onlar, "ölen kimseyi Allah diriltmez " diye olanca güçleriyle Allah'a andettiler. Hayır bu, O (Allah) üzerinde hak bir vaa'ddir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler "(Neml, 38) ve Tegabün sûresinde de "O kâfirler, öldükten sonra katıyyen diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki: Hayır (öyle değil), Rabbime yemin olsun ki siz mutlaka diriltileceksiniz. Sonra de yaptığınız şeyler mutlaka size haber verilecektir. "(Tegabun, 7) buyurmuştur.

2) Cenab-ı Allah, haşr ve neşrin mümkün olduğunu, haşre ve neşre benzer birçok işlere kâdır olduğuna dayandırarak isbat etmiştir. O, bu yolu birkaç şekilde beyan etmiş ve bunu da Vakı'a suresi içinde toplamıştır. Çünkü Cenab-ı Hak burada Ashab-ı Şimâl'den (amel defterleri sollarından verilen kimselerden) naklen, onların "Biz ölüp, bir toprak ve bir yığın kemik olduğumuz zaman mı hakikaten diriltilip kaldırılacağız? Evvetop geçmiş atalarımız da mı...?" dediklerini anlatmıştır. Bunun üzerine Allah onlara:

"Onlara de ki: Şüphesiz hem evvelkiler, hem sonrakiler, belli bir günün muayyen bir vaktinde mutlaka toplanacaklardır "(vakıa, 49-50) ayetleri ile cevab vermiştir. Sonra Cenab-ı Allah, hasrın mümkün olacağına, dört hususu defil olarak getirmiştir:

a) "(Eğer siz bir meniden yaratıldığınızı iddia ediyorsanız), söyleyin bakalım, o halde (rahimlere) dökmekte olduğunuz (o) meni nedir? Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratanlar biz miyiz?"(Vakıa, 58-59) ayeti. Bu ayetle şu şekilde istidlal edilmektedir: Menî, ancak hazm-ı rabiin (yani kanın) fazlasından meydana gelir. O, tıpkı uzuvların her köşesine saçılmış çiğ taneleri gibidir. Bundan dolayı, meninin bütün azalardan çözülüp gelmesi sebebiyle cinsi temasta bütün uzuvlar müştereken lezzet duyar. Sonra Cenab-ı Allah şehvet kuvvetini, bu fazlası olan meniye bağlamıştır. Böylece o, bütün uzuvlardaki çiğ tanelerini bir araya toplar. Netice olarak, meniyi meydana getiren parçalar, başlangıçta, dünyanın her tarafına dağılmıştı. Sonra Cenab-ı Allah bu parçaları bu canlının bedeninde topladı. Meni taneleri de, bu canlının bütün uzuvlarına dağılmışken, Allahü teâlâ onları meni kesesinde topladı. Sonra o meniyi, ana rahmine fışkıran bir su olarak, meni kesesinden çıkardı. Bu parçalar dağınıkken, Cenab-ı Allah onları toplayıp, onlardan böyle bir şahıs (insan) meydana getirdi. Bu parçalar ölümden dolayı daha sonra dağılırlarsa, Cenab-ı Hakk'ın onları tekrar biraraya getirmesi nasıl imkansız olur? İşte bu ayeti, haşr ve neşre delil getirmenin izahı budur.

Şüphesiz Cenab-ı Allah, bu tarz hücceti Kur'an'ın birçok yerinde zikretmiştir. Mesela Hacc sûresinde:

"Ey insanlar, eğer siz öldükten sonra dirilmek hususunda herhangi bir şüphe içinde iseniz şu muhakkakdır ki biz sizini asimizi) topraktan, sonra (onun züniyetint) insan suyundan, sonra rahme yapışan bir canlı, daha sonra da hilkati belli belirsiz bir lokma etden yarattık, (Ve bunları) size (kudretimizi) apaçık gösterelim diye (yaptık). Sizi dileyeceğimiz muayyen bir vakte kadar rahimlerde durduruyoruz, sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz, daha sonra da kuvvetinize ermeniz için (büyütüyoruz.) Kiminiz (gençken) öldürülüyor, kiminiz de (evvelki) bilgisinden sonra, hiçbirşey bilemiyecek şekilde erzel-i ömre (ileri derece ihtiyarlığa) götürülüyor. Sen yeryüzünü kupkuru ve ölü görürsün..."(Hacc, 5) buyurmuş ve sonra

"Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. Gerçekten, ölüleri O diriltecektir. O, şüphesiz herşeye hakkıyla kadirdir. Ve şüphesiz o kıyamet elbette gelecektir. Onda hiçbir şüphe yokhır. Muhakkak Allah kabirlerdekileri de diriltip kaldıracaktır "(Hacc, 6-7) diye devam etmiştir.

Yine O, yaratılışın merhalelerini zikrettikten sonra Mü'minûn sûresinde "Sonra siz bunun peşisıra hiç şüphesiz öleceksiniz. Sonra da kıyamet gününde, muhakkak yeniden diriltileceksiniz "(Mu'minun, 15-16) buyurmuştur. Kıyame sûresinde:

"O, (döl yatağına) dökülen meniden bir damla su değil miydi? Sonra o (meni), rahme yapışan bir canlı olmuş, derken (Allah onu) insan biçimine koyup yaratmış, (uzuvlarım) düzenlemiştir (Kıyame, 37-38); Tarık suresinde de

"Şimdi İnsan hangi şeyden yaratıldığına (ibretle) baksın. O, atılıp dökülen bir sudan (meniden) yaratılmıştır. Ki o su, (erkeğin) bel kemiği ile (kadının) göğüs kemikleri arasından çıloyor. Şüphe yok ki Allah onu (tekrar diriltip) döndürmeye kadirdir " (Tarık, 5-8) buyurmuştur.

b) Bu, Cenab-ı Allah'ın:

"Şimdi bana ekmekde olduğunuz (tohum)u haber verin. Onu siz mi bitiririyorsunuz yoksa bitirenler biz miyiz.? Eğer dileseydik muhakkak ki onu (tohumsuz) bir kırıntısı yapardık da siz de şaşakalırdınız. (Şöyle derdiniz): "Biz hakikaten ağır borca uğratılmışız. Daha doğrusu biz (umduğumuzdan) mahrum kalmışız " (Vakıa, 63-67)ayetidir.

Bu ayette şu şekilde istidlal edilmektedir: Tane ve onun, arpa, pirinç gibi yarıktı yarıksız, uzun yuvarlak, üçgen, kare ve değişik şekillerde olan başka kısımları nemli toprağa atılıp üzerini su ve toprak örtünce, aklen, bunun bozulması ve çürümesi gerekir. Çünkü su ve topraktan sadece biri bile çürümenin olması için yeterlidir. İkisi biraraya gelince çürüme haydi haydi olur. Sonra görüyoruz ki o çürümüyor, aksine korunmuş olarak kalıyor. Sonra rutubet fazlalaşınca tohum ikiye ayrılıyor, ondan iki filiz çıkıyor. Uzun olan taneye gelince, onun tepesinden bir delik açılıyor, ekinde olduğu gibi, uzun filiz oradan ortaya çıkıyor.

Çekirdeğe gelince, onun kabuğu öylesine serttir ki, bu sertliği sebebi ile çoğu insan onu ikiye ayıramaz. O, nemli toprağa düştüğünde, Allah'ın izniyle yarılır. Hurma çekirdeği, üzerindeki yarıktan yarıhrak, çekirdek ikiye bölünür. Bir parçadan toprağın üstüne bir filiz yükselir, diğer parçadan da toprağın derinliklerine bir filiz dalar. Yükselen filiz yükseldikçe yükselir. Dalan filiz ise, derinlere gittikçe gider. Velhasıl, küçük bir çekirdekten iki ağaç çıkar. Aynı elemanlardan meydana gelmiş, çekirdeğin, suyun, havanın ve toprağın özelliğinin de aynı olmuş olmasına rağmen, bunlardan biri hafif ve yükselen, diğeri ise ağır ve yere dalan olmuştur. Bu tam bir kudrete ve şümullü bir hikmete delalet etmez mı? Böyle bir Kadir, cüzleri biraraya getirmekten ve uzuvları tekrar birleştirmekten nasıl aciz olur ?

Bunun bir benzeri de Cenab-ı Hakkın Hacc süresindeki: "Sen, yeryüzünü kupkuru ve ölü görürsün. Fakat Biz onun üzerine yağmuru indirdiğimiz zaman o harekete geçer, kabanr... "(Hacc, 5) ayetidir.

c) Bu, :

"Şimdi içmekte olduğunuz suyu söyleyin bana? Onu bulutdan siz mi indirdiniz, yoksa indiren Biz miyiz "(vakı'a, 68-69) ayetidir. Bu ayetteki istidlalin takdiri şöyledir:

1) Tabiatı icabı su ağırdır. Ağır cismin, tabiatı aksine, yükselmesi, onun tabiatına galib gelen, özelliğini boşa çıkaran ve tabiatı icabı aşağı inen bir şeyi yükselten kahir bir kudretin bulunmasını gerektiren bir iştir.

2) Suyun zerreleri dağılmasından sonra biraraya gelmiştir.

3) Su zerrelerini rüzgar harekete geçirmiştir.

4) Su zerreleri, ihtiyacı olan suya susamış yerlere inmiştir.

Bütün bunlar haşrin olabileceğine delalet eder. Ağır olan şeyin yükselmesine gelince, bu onun tabiatının değişmesinden dolayıdır. Bu caiz olunca, su ve toprağın karışımından hayat ve rutubetin çıkması niçin caiz olmasın? İkinci hususta, Cenab-ı Allah, su zerrelerinin dağılmasından sonra onları biraraya getirmeye kadir olunca, insan bedenlerinin topraktaki cüzlerini biraraya getirmesi niçin caiz olmasın? Rüzgarların su zerrelerini harekete geçirmesi hususunda, Cenab-ı Hak, aynı cins parçaların bir kısmını bir kısmına birleştiren rüzgarları hareket ettirmeye kadir olunca, burada bu (haşr ve neşr) niçin caiz olmasın? İnsanların ihtiyacından dolayı Cenab-ı Allah'ın bulutları yaratması hususuna gelince, burada da, hakettikleri sevab ve cezaya ulaşmaları için, mükellefleri bir kere daha yaratmaya daha çok ihtiyaç vardır.

Allahü teâlâ, Kur'an'ın bir başka yerinde bu delili ifade etmiştir. Meselâ, A'raf sûresinde;

"Şüphesiz ki Rabbiniz gökleri ve yeri günde yaratan, sonra 'Arşa istiva eden Allah'dır. Kendisini durmadan kovalayan gündüze, geceyi O büyüyüp örter. Güneşi ayı ve yıldızlan hepsini (emrine) musahhar olarak (yaratmıştır). Haberin olsun ki yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi olan Allah'ın şanı ne kadar yücedir. Rabbinize yatvara yakara gizlice dua edin. Allah haddi aşanları sevmez, iyi bir hale getirildikten sonra yeryüzünde fesadcılık etmeyin. Allah'a korkarak ve umarak dua edin. Şüphe yok ki iyi hareket edenlere (muhsinlere) Allah'ın rahmeti çok yakındır "(A'raf, 54-56) buyurarak tevhid delilini zikrettikten sonra, şöyle buyurarak da haşrin delilini zikretmiştir:

"O (Allah) rahmeti (olanları yağmur)'un önü sıra rüzgarı müjdeci gönderendir. Nihayet bu rüzgarlar, ağır ağır bulutlan kaldırıp yüklendiği zaman, (görürsün ki) biz onlan ölü bir beldeye sevketmişizdir. Derken oraya sa indiririz de orada hertüriü meyve (ve mahsul) çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkartıp (dirilteceğiz). Belki (bunları) iyice düşünüp ibret alırsınız "(Araf, 57).

d- Bu:

"Şimdi bana (yeşil bir ağaçtan), yakmakta olduğunuz ateşi söyleyin bakayım. Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa onu yaratan Biz miyiz ?"(Araf. 71-72) ayetidir.

Bu ayetteki istidlal şekli şudur: Ateş yükselir, ağaç ise aşağı doğru düşer; Keza ateş latifdir, ağaç ise kesifdir; ateş nuranidir (aydınlatıcıdır) ağaç ise zulmânî (karanlık)dir; ateş yakıcı ve kurudur, ağaç ise soğuk ve nemlidir. Cenab-ı Hak ağacın içinde bu nurani, ateş parçalarını tuttuğuna göre, onun kudreti bu birbirine zıd olan iki şeyin arasını bulmuştur. Cenab-ı Allah bundan aciz olmadığına göre, canlıları terkib edip biraraya getirmekten nasıl aciz olur? Allahü teâlâ bu delili Yasin sûresinde şu şekilde zikretmiştir:

"O, yeşil ağaçtan sizin için ateş yaratandır " (Yasin, 80). Bil ki Cenâb-ı Allah bu sûrede su ve ateşin durumunu, Neml suresinde ise şu ayetle havanın durumunu zikretmiştir.-'

"Yahud o kara ve denizlerin karanlıkları içinde sizin yolunuzu buldurmakta, rahmetinin önü sıra rüzgarları müjdeci göndermekte olan (Allah) mı? Allah ile beraber bir (başka) tanrı ha...? Allah onların, koştukları ortaklardan çok yüce ve münezzehdir. Yahud halkı daima yaratmakta olan, sonra onu yeniden diriltecek olan ve sizi gökten, yerden rızıklandıran (Allah) mı? Allah ile beraber bir (başka) tanrı ha? De ki: Eğer (Allah'a ortak koşmada) sadık iseniz haydi getirin delilinizi "(Neml, 63-64).

Allahü teâlâ, yeryüzünün durumunu da Hacc sûresinin 5. âyetinde zikretmiştir. Sanki Hak Teâla, bütün durumları ile dört unsunun(su, hava, ateş, toprak), haşr ve neşrin mümkün olduğuna şehadel ettiklerini açıklamıştır.

Hasrın mümkün olduğuna delalet eden delillerin ikincisi Cenab-ı Allah'ın şöyle buyurmasıdır:"İlk önce yaratmaya kadir olan Ben, yeniden diriltmeye haydi haydi kadirim '. Bu delilin izahı, aklen zahirdir. Cenab-ı Hak bu delili, Kur'an'ın birçok yerinde zikretmiştir: Mesela, Bakara sûresinde.

"Allah'ı nasıl olup da inkâr ediyorsunuz? Halbuki siz, ölü iken, sizi o diriltti. Sonra sizi yine o öldürecek, tekrar sizi O diriltecek ve nihayet (haşirden) sonra yine yalnız O'na döndürüleceksiniz " (Bakara. 28) ayeti; İsrâ sûresinde:

"O (kâfirler) dediler ki: Biz bir yığın kemik, kırıntı ve döküntü (halinde bir toprak) olduğumuz vakit mi, hakikaten biz mi yeni bir yaradılışla diriltileceğiz." Onlara de ki: Gerek bir taş, gerek demir (gibi) olun, yahut aklınızda, içinizde büyüttğünüz herhangi bir mahlûk olun." (mutlaka diriltileceksin!?" Onlar, "O halde bizi kim (diriltip) geri çevirecek?" diyecekler. Sen de de ki: "Sizi ilk defa yaratmış ola (Allah)...." (isra, 49-51) ayeti; Ankebut suresinde:

"Allah yaratmaya nasıl başlıyor, sonra onu (öldükten) sonra nasıl (diriltip) geri çeviriyor..."(Ankebut, 19) ayeti; Rum suresinde:

"O (Allah önce mâhlukatı yaratıp, sonra onları tekrar (diriltip) iade edecek olandır. Ki bu, O na pek kolaydır" (Rum. 27) ayeti ve Yasin sûresinde:

"De ki onu ilk defa yaratmış olan diriltecektir "(Yasin, 79) ayeti gibi...

Üçüncü bir çeşit olarak Cenab-ı Hak, haşre kadir olduğuna gökleri yaratmaya kadir oluşunu delil getirmiştir.Bu husus da ayetlerde yer almıştır. Mesela, İsra suresinde:

"Onlar gökleri ve yeri yaratan Allah'ın kendileri gibilerini de yaratmaya kadir olduğunu görmüyorlar mı?"(isra, 99) ayeti; Yasin sûresinde;

"Gökleri ve yeri yaratan Allah, onlar gibi insanları yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir. O, (bütün kâinatı) yaratan, (herşeyi) bilendir "(Yasin, 81 ) ayeti; Ahkâf sûresinde:

"Onlar halâ şu hakikati anlamadılar mı ki gökleri ve yeri yaratmış, onları yarattıktan dolayı yorulmamış olan Allah, ölüleri de diriltmeye kadirdir. Evet O, herşeye elbette kâdirdu "(Ahkâf, 33) ayeti; Kâî sûresinde

"Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz zaman mı (tekrar diriltileceğiz). Bu uzak bir dönüşdür. Toprak, onlardan neleri (yiyip) eksiltmiştir, Biz muhakkak biliriz. Yanımızda da (herşeyi) muhafaza eden bir kitab vardır. Hayır, onlar, kendilerine hak gelince, onu tekzib ettiler. Şimdi onlar şaşırmış bir haldedirler. Üstlerindeki göğe bakmadılar mı, onu nasıl bina ettik. Onu (yıldızlarla) nasıl süsıedik. Onun hiçbir gediği de yoktur. Yervüzüne de (bakmadılar mı?) Onu nasıl döşedik, ona (nasıl) boyduk.

Onda her türün, İçe ferahlık veren (güzel) çiftlerini bitirdik. Biz (bunları), bize taata yönelen her kulun kalb gözünü açmak ve ona ibret vermek için (yaptık). Gökden de bereketli yağmurlar İndirdik ve onunla bahçeler, biçilecek taneler bitirdik. Ve tomurcuklan birbiri üstüne binmiş uzun boylu hurma ağaçları (yetiştirdik). Ki (bunlar), kullarına rızık olmak için (yaratilmışlardır). Biz o yağmurla ölü bir memlekete can verdik. İşte (kabirlerden) çıkış (diriliş de) böyledir "(Kaf, 3-11) ayeti ve bundan biraz sonra gelen:

"Yâ biz, ilk yaratışta acz mi gösterdik ki (tekrar diriltemeyelim.) Hayır, onlar bu yeni yaratıştan şüphe ediyorlar " (kaf, 15) ayeti gibi...

Dördüncü bir çeşit olarak, Cenab-ı Hak, hasrın olacağına, iyilik yapanın mükafaatlandırılmasının isyan edenin azablandırılmasının ve bunların birbirinden ayırdedilmesinin gerekli olduğunu delil getirmiştir. Mesela, Yûnus süresindeki:

"Hepinizin dönüşü ancak O'nadır. Allah (bunu size) bir gerçek olarak va'd etmiştir. Mahlukatı ilk defa dirilten, sonra iman edip salih amellerde bulunanlara adaletiyle mükâfaat vermek için (yine kendisine) geri çevirecek olan şüphesiz ki O'dur " (Yunus; 4) ayeti; Tahâ süresindeki "Kıyamet muhakkak kopacaktır. Ben onun vaktini hemen açıklayasım geliyor ki herkes neye çalışıyorsa kendisine onunla karşılık verilmiş olsun " (Taha, 15) ayeti ve Sâd süresindeki

"O göğü, yeri ve bunların arasındaki herşeyi Biz boşuna yaratmadık. Bu, o kâfirlerin zannıdır. Bu yüzden kâfir olanlara cehennemde helak vardır. Yoksa biz, imân edip sâlih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesadçıkaranlar gibi mi sayacağız? Yahud muttakileri, doğru yoldan sapanlar gibi mi kabul edeceğiz" (Sad, 27-28) ayeti gibi...

Beşinci bir çeşit olarak, Cenab-ı Allah, haşr ve neşrin olacağına, daha dünyada iken ölüleri diriltmesini delil getirmektedir. Mesela, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'ı hiç yoktan yaratması ve şü ayette bahsettiği Bakara Kıssası gibi:

"Onun için biz; "O (öldürülen adama), (Kesilen ineğin bir) parçasıyla vurun." demiştik. (Onlar vurunca, Öldürülen adam dirilmişti.) İşte Allah, böylece ölüleri diriltir. "(Bakara. 73). Ve mesela, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)ın

"Ey Rabbim, ölüleri nasıl diriltiyorsun?" (Bakara, 260) ayetindeki kıssası;

"Yahud o kimse gibisini (görmedin mi) ki binalarının çatılan çökmüş, duvarları üstüne yıkılmış bir kasabaya uğramış..." ayetindeki mesele; Yahya ve İsa (aleyhisselâm)'nın kıssaları gibi... ki Allah bunların olabileceğine, hasrın olabileceğine dair delilinin aynısı ile istidlal ederek:

"Andolsun ki Ben, seni, sen hiçbir şey değilken yarattım "(Meryem, 9) buyurmaktadır. Ashab-ı Kehf'in kıssası da bu çeşittir. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah:

"Allah'ın vaa'dinin hak olduğunu ve Kıyametin kopacağında şüphe olmadığını bilsinler dîye... "(Kehf, 21) buyurmuştur. Eyyub (aleyhisselâm) un kıssası da bu çeşittir. Bu hususta Cenab-ı Allah:

"Biz ailesini ona verdik "(Enbiya, 84) demiştir. Bu ayet, Cenab-ı Hakk'ın, Hazret-i Eyyübün ailesini, ölümlerinden sonra, yeniden dirilttiğine delalet eder. Cenab-ı Allah'ın, (Hazret-i İsa(aleyhisselâm)'nın bir mucizesi olarak, onun eliyle ölüleri diriltmesi de bu çeşittendir. Cenab-ı Hakk'ın:

"Ben (İsâ), ölüleri diriltiyorum (Âl-i İmran. 49) ve:

'Hani Sen (Ey İsa), benim iznimle çamurdan bir kuş suretinin benzerini tasarlıyordun, içine ütlüyordun da Benim iznimle bir kuş oluveriyordu "(Ma'ide, 110) ayetleri bununla ilgilidir.Şu ayet de bu çeşittendir:

"İnsan, daha evvel, o hiçbirşey değilken, onu hakikaten Bizim yarattığımızı düşünmez mi?"(Meryem. 68). İşte bu, Cenâb-ı Allah'ın haşrin olacağına dair, Kur'an-ı Kerim'de zikrettiği delillerin asıllarına işarettir. Eğer Allahü teâlâ dilerse, herbirinin ayrı ayrı derinlemesine tefsiri sıra o âyetlere geldikçe yapılacaktır.

Sonra Allahü teâlâ, Kur'an'da haşr ve neşri inkâr edenlerin kâfir olduklarını açıkça belirtmiştir. Bunun delili:

"O, kendisine zulümde devamlı ve (kâfir) olarak bağına girdi ve dedi ki: Bu bağın helak olacağını hiç zannetmiyorum. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. (Bununla beraber), eğer ben Rabbime döndürülüp götürülürsem, yemin olsun ki bundan daha iyisini (orada da) bulurum." Arkadaşı ona cevaben, "Seni topraktan yaratan Allah'ı inkâr mı ediyorsun?" dedi "(Kehf, 36-37) ayetidir. Hasrı ve neşri inkar edenlerin, inkarlarının gerekçesi şudur: Birşeyin var oluşu, onun mümkinü'l-vucûd olduğunu gösterir. Çünkü onun meydana gelmesi imkansız olsaydı, birinci defada meydana gelmezdi. Madem ki birinci defada meydana gelmiştir, öyleyse, biz onun mümkinü'l-vucûd olduğunu anlarız. Şayet bunu, Allah'ın meydana getirmesi doğru olmasaydı bu, haddizatında varlığı caiz olan şeyi icad etmeye kadir olamadığı için, ya Allah'ın -haşa- aczine veya cehline delalet ederdi. Çünkü mükelleflerden herbirinin beden parçalarını diğerlerinin beden parçalarındanayırdetmesi imkansız olmuştur. Allah'ın âciz ve cahil olduğunu söylemekle de nübüvveti isbat etmek doğru olmaz, böylece de bu kesinkes küfrü gerektirir. Allah en iyi bilendir.

Cennet ve Cehennemin Mevcut Olmaları

Bu ayetler (Bakara 24-25), cennet ve cehennemin yaratılmış varlıklar olduklarını açıkça gösterir.

Cehennemin yaratılmış olduğuna, Allah'ın onun hakkında O, Kafirler için hazırlanmıştır " buyruğu (Bakara. 24) delalet eder. Bu ayet, cehennemin yaratılmış olduğunu göstermede de sarihdir. Cennetin yaratılmış olduğunu, Cenab-ı Allah'ın, bir başka ayette "O, muttakiler için hazırlanmıştır, (Âl-i İmran 133) buyurması gösterir. Bir de Allahü teâlâ buradaki ayette,

"İman eden, bir de güzel amellerde bulunan kimselere, altlarından rmaklarakan cennetlerin onların olacağını müjdele "(Bakara, 25) buyurmuştur. Bu ayet, mü'minlerin cennete malik olduklarını haber vermektedir. Şu anda bulunan mülkiyet, yine şu anda kendisine malik olunan şeyin mevcud amasını gerektirir. Bu nedenle, bu ayetler, cennet ile cehennemin, şu anda yaratılmış olduklarına delalet ederler.

Cennet Ni'metleri

Bütün lezzetler şunlarda toplanmıştır: Evde, yiyecekte ve evlilikde. Bu sebeble Cenab-ı Allah sözü ile, yiyeceği sözü ile, evliliği ise sözü ile belirtmiştir. Sonra bu şeyler meydana gelip, bu şeylere kaybolacakları korkusu bitişince, bu şeylerden nimetlenme arzusu kederli bir hal alır. Şöylece Cenâb-ı Hak, bu korkunun cennetliklerden zail olup gittiğini beyan ederek "Ve onlar orada ebedî olarak kalındırlar" buyurmuştur.

Bu sebeple bu ayet, nimet ve sürürün tam ve mükemmel olduğunu göstermektedir. Şimdi ise, ayetlerin lafızlarını teker teker ele alıp inceleyelim. Cenâb-ı Hakk'ın ayeti hakkında birkaç soru vardır.

a) Bu emir neye atfedilmiştir? Buna birkaç yönden cevap verilir:

1) Atfın dayandığı şey emir değildir ki, kendisine atfedileceği benzeri emir ve nehiy araştırılsın.. Burada atf ile kendisine dayanılan, müminlerin sevablarını vasfeden bir cümledir; bu nedenle bu cümle, kâfirlerin cezasını vasfeden bir cümleye matuftur. Nitekim, Zeyd, hapsolunma ve döğülmekle cezalandırılacak; Amr'a da afvolunduğunu ve salıverildiğini müjdele" dersin..

2) Bu cümle cümlesine atfedilmiştir. Nitekim sen, "Ey Temîm oğulları, işlediğiniz cinayetin cezasından korkun; ey falanca, Esedoğullarını da, onlara olan ihsanımla müjdele" dersin.

3) Zeyd İbn Ali “” lâfzına atfederek, meçhul sîgasıyla (......) şeklinde okumuştur.

b) Cenâb-ı Hakk'ın "müjdele!" sözüyle emredilen kimdir? Bunun cevabı şudur: Bu emredilenin Hazret-i Peygamber ve herkesin olmast, mümkündür. Nitekim Hazret-i Peygamber "Gecenin karanlığında mescidlere giden kimseleri, kıyamet gününde kusursuz bir nûr ile müjdele " Ebû Davul, Salât. 49 (1/154) buyurmuş, bu, herkese verilmiş bir emirdir. Bu açıklama son derece güzel ye uygundur. Çünkü bu açıklama, büyüklüğü ve yüceliğinden müjdeyi, müjdelemeye gücü yetecek herkesin vermesinin uygun olduğunu bildirir.

c) Müjde nedir? Bunun cevabı şudur: (müjde), sevinci ortaya çıkaran bir haberdir, işte bundan ötürü fukahâ şöyle demiştir: Bir adam, kölesine, "Bana .sizden hanginiz falancanın geldiğini müjdelerse, o hürdür." dese; köleleri de teker teker bu müjdeyi verse, onlardan en önce müjdeyi vermiş olan azad edilir; çünkü sevinci temin eden, o ilk kölenin haberidir; eğer kölenin sahibi, "kim bana müjde verirse..." değil de, "kim bana haber verirse" demiş olsaydı, o zaman haberi veren bütün kölelerin azad edilmesi gerekirdi, zira onların hepsi bu haberi vermişlerdir. Cilt için kullanılan ve, sabahın ilk ışıklarım ifade-eden kelimeleri de aynı köktendir. Cenab-ı Hakkın, "Onları elim bir azab ile müjdele" (Al-i İmran, 21) sözüne gelince, bu ifade kendisiyle, istihza edilenle şiddetli bir istihzada bulunma, kastedilen söz nevinden bir sözdür. Nitekim insanın, düşmanına "Müjde; çotuğun çocuğun öldürüldü, malın yağmalandı!" dediği gibi...

İman ve Âmel-i Salih

"İman ve amel-i salih işleyen kimselere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır " (Bakara, 25) lâfzına gelince, burada birkaç mesele vardır:

İman-Amel Münasebeti

Bu ayet, amellerin imana dahil olmadığına delalet eder. Çünkü Cenâb-ı Allah bu ayette imanı zikredip, sonra da amel-i salihi ona atfettiği için, bu durum ikisinin birbirinden farklı ve ayrı oluğunu göstermiştir. Böyle olmasaydı, tekrar olmuş olurdu ki, tekrar da aslın hilafına bir şeydir.

İkinci Mesele

Bazı alimler, ayeti zahirine hamlederek şöyle demişlerdir: "Her iman edip salih amel işleyen kimseye cennet vardır..." Ona, "İmanedip salih amel işleyen; sonra da kâfir olan kimse için ne dersin?" denildiğinde, o, Bu imkansızdır, çünkü iman ve taat, daimi bir sevaba müstahak olmayı; ir de devamlı bir azaba müstehak olmayı gerektirir; bu ikisinin bir arada bulunması ise imkansızdır. Yine, amellerin boşa çıkmasına hükmetmek de ansızdır. Geriye, sizin olmasını tasavvur ettiğiniz takdiriniz ve sayımınızın imkansız olduğunu söylemekten başka bir yol kalmaz" der şöyle devam eder: "Biz amellerin boşa çıkmasının imkansız olduğunu, birkaç sebepten dolayı söyledik:

a) Hakedilen iki şey, ya birbirlerine zıddır, veya değildir. Eğer zıd iseler, sonradan olanın meydana gelmesi, mevcut olanın gitmesine bağlıdır. Mevcut olanın gitmesi, eğer sonradan gelenin gelmesi sebebiyle olursa bir devir lazım gelir ki, bu da imkansızdır.

b) İki taraf ararasında zıtlık bulunmaktadır. Bu sebeple, sonradan olanın gelmesinden ötürü, mevcut olanın gitmesi; mevcut olanın kalmasıyla sonradan olanın savuşturulmasından daha evla değildir. Bu durumda, ya her ikisi bir anda bulunurlar ki, bu imkansızdır veya birbirleriyle mücadele ederler; böylece amellerin boşa çıktığını söylemek imkansızdır.

c) Hakedilen iki şey, ya birbirlerine denktirler veya önce olan daha çok veya daha azdır. Eğer birbirlerine denk iseler, meselâ, on derece sevap hak edildi buna karşılık, on derece de ceza meydana geldi denilmesi gibi ; bu durumda, deriz ki, hak edilen her bir derece ceza, hak edilen her bir derece sevabı götürür. Böyle olunca da, bu parçanın şu parçayı götürmesi taasusundaki tesiri, onun beriki ve öteki parçayı götürme hususundaki tesirinden daha evla değildir.

Sonradan meydana gelen bu cüzlerden her birinin, önceden meydana gelen cüzlerden her birini giderme hususunda müessir olmasına gelince, bu durumda her illetin bir çok ma'lulü, her ma'lülün de müstakil birçok illeti bulunması gerekir ki, bütün bunlar imkansızdır. Veya bir tahsis edici olmadan, sonradan olan cüzlerin herbirisinin mevcut olandan birisine hâs olması gerekir ki, bu da imkansızdır; çünkü müreccih olmadan mümkinin iki tarafından birinin diğerine üstün gelmesi imkansızdır.

Eğer önce olan daha çok olursa, sonradan meydana gelen, ancak mevcut olanın cüzlerinden bir kısmını götürür, izale eder. bu durumda da, mevcut olanın cüzlerinden bir kısmının sonradan olafila zail olması, diğer cüzlerinin zail olmasından evla değildir. Bütününün zail olmasına gelince, bu da İmkansızdır, çünkü zail olan ancak nakısla zail olur. Veya bir tahsis edici olmadan onun bir kısmının zail olması gerekir ki, bu da imkansızdır. Veyahutta ondan hiç bir şey zail olmaz ki, elde edilmek istenen netice de budur. Ve yine sonradan meydana gelen, mevcut olanın cüzlerinden biı kısmını izale ederse, bu durumda sonradan olan ya durur ya da zail olur Sonradan olanın duracağını hiç kimse söylemez. Onun zail olacağına dair hüküm vermek de yanlıştır. Diğerinin zail olmasında bu ikisinden her birinir tesiri ya beraberce olur, veya sırayla olur. Birinci durum yanlıştır, çünkü izale eden şeyin, izale ettiği esnada mutlaka bulunması gerekir. Şayet zail olar iki şey ayni anda bulunursa, iki izale eden de ayni anda bulunur. Bu durumd; da, bu iki şeyin yok oldukları esnada mevcut olmaları gerekir ki, bu di imkansızdır. Eğer sırasıyla olursa, üstün gelinilen şeyin galibiyyet vasfın, haiz olması imkansızdır. Önce olanın daha az olması durumuna gelince, öncı olanın, sonradan olanın cüzlerinden bir kısmını gidermede müessir olmas gerekir ki, bu da imkansızdır. Çünkü sonradan olan şeyin cüzlerinin tamamı giderilebilir. Bunun bir kısmının giderilmesi, müreccih olmaksızın bir terci' olur ki, bu da imkansızdır. Tamamının izale etmede müessir olma halindeyse, , bir malûl üzerinde müstakil birçok illetlerin bulunması gerek ki, böylece de bütün bu akli izahlar sayesinde, amellerin boşa çıkacağın dair hüküm vermenin bozukluğu ortaya çıkmış olur." Bu durumda, İki türlü cevap şekli ortaya çıkar:

a) Bu, ölümü göz önünde bulunduran kimsenin görüşüdür. Buna gör imanın bulunmasının şartı, ölürken kâfir olarak ölmemektir. Eğer kişi, kâf olarak ölürse, onun o ana kadar yapmış olduğu bütün şeylerin küfür olduğun anlamış oluruz. Bu ise, zahirine itibar edilmemesi gereken bir görüştür.

b) Kul, ne taatine karşı bir sevaba; ne de günahına karşı herhangi bir cezaya, aklî ve vacib olan bir istihkakla, müstehak olmaz. Bu Ehl-i Sünnet görüşü ve bizim de tercihimizdir. İşte ancak bu görüş ile, karanlıklarda kurtulunabilir.

Cennet Anlayışında Mu'tezile'nin Farklı Görüşü

Mu'tezile, itaat etmenin sevabı gerektirdiğini öne sürmüştür. Çünkü, Cenâb-ı Hak müminleri cennetle müjdelediği sırada, müminler için müjdelenen cennet mükâfatı henüz fiilen vaki değildi. Bu manaya hamletmek mümkün olmayınca, ayeti, ileride gerçekleşecek mükâfata hak kazanmaya hamletmek gerekir; çünkü, vaki olabilecek bir şeyden, vaki olmuş gibi bahsetmek bir mecaz olup caizdir.

Cennetin Dildeki Manası

Cennet, dalları birbirine girmiş, kesif, gölgeli ağaçlardan ve hurmalıklardan meydana gelmiş bir bahçedir. "Cennet" lafzının manası, örtmekanlamındadır. Buna göre, sanki o, sıklığından ve gölgeliğinden ötürü, bir şey bir şeyi örttüğünde Arabların söylediği (onu örttü, bürüdü) fiilinin masdanndan "masdar binâ-i merre" (işin kaç kere yapıldığını gösteren masdar) olan "cennet" lafzıyla isimlendirilmiştir. Sanki cennet, ağaçlarının çok sıklığından dolayı, tek bir örtü gibidir. Ahiret de, kendisinde cennetler bulunduğu için, cennet diye adlandırılmıştır.

Eğer, "cennetler niçin nekre (belirsiz); nehirler ise ma'rife (belirli) getirilmiştir?" denilirse, buna cevaben deriz ki: Cennet, mükâfat yurdunun tamamının adıdır; bu yurt, mükafata hak kazanmış olanların derecelerine göre tertib edilmiş, bir çok cenneti ihtiva etmektedir:mükafata hak kazanmış her tabakadaki insan için, bu cennetlerden bir cennet vardır. "Nehirler"in, ma'rife oluşuna gelince, bununla nehir -cinsi murad edilmiştir. Nitekim, muhatabın bilgisi dahilindeki cinslere işaret edilerek; "Falancanın, içinde akan sular, incir ve üzüm bulunan bir bahçesi vardır" denilir. Yahutta, elif lam ile, şu ayette zikredilen nehirlere işaret edilmektedir:

"O cennette, hiçbir vasfi bozulmayan sudan nehirler ve tadı değişmeyen sütten ırmaklar bulunmaktadır" (Muhammed, 15).

Cennet Meyveleri ile Dünya Meyvelerinin İlgisi

Cenâb-ı Hakk'ın "Her ne vakit rızıklandırıldıklarında... " ifâdesine gelince, aynı şekilde bu, âyette geçen ctâr lafzının sıfatıdır veya mahzûf bir mübtedanın haberidir, yahutta müste'nef bir cümledir. Müste'nef olmasının sebebi şudur: Onlar için cennetler vardır denilince, bunu duyan kimsenin hatırına bu cennet meyvelerinin dünya meyvelerine benzeyip benzemediği hususu gelir. Burada birkaç soru vardır:

a) Âyette geçen (......) lâfzının terkibdeki yeri nedir?

1) Bu tıpkı, "Her ne zaman bahçenden bir nar yediğimde, sana teşekkür ettim" demen gibidir. Buna göre, (......) kelimesinin ayetteki yeri senin, (......) sözünün yeri gibidir. Bu sebepte, âyette yer alan lâfızlarındaki her iki (......) de, ibtitâ lilgâye (başlangıç ifade eden min)'dir; çünkü, rızık, cennetten baştamıştır. Cennetteki rızıkda, meyveden başlamıştır. Bu açıklamaya göre "meyve"den murad, tek bir elma veya tek bir nâr değildir. Burada murad edilen, tam aksine herhangi bir meyve nevidir.

2) "Sen arslansın!" anlamını murad ederek, "Senden bir arslan gördüm" sözündeki gib, lâfzının beyâniyye olmastdır. Bu açıklamaya göre, lafzıyla meyvelerin nevi veya tek bir meyvenin murad edilmesi doğru olur.

b) "Şu anda rızık olarak bize verilen şey, daha önce bize verilen şeydir " demeleri nasıl doğru olur? Bu soruya şu cevabı veririz: Bunlar adet bakımından farklılık arzetseler de, mahiyet itibariyle aynı oldukları için, "bu şudur" demeleri, mahiyet bakımından doğru olmuştur. Çünkü tür birliğine, zatlardaki çokluk ters düşmez; işte bu sebepten dolayı, babasına son derece benzeyen oğul için Arablar, "O, tıbkı babasıdır" derler.

c) Bu ayet, cennetliklerin, cennette kendilerine verilen rızkı, bundan önce kendilerine verilen bir başka rızka benzettiklerine delalet eder. Bu durumda, kendisine benzetilen şey, dünya rızıklarından mıdır, yoksa cennet azıklarından mıdır?

Bu soruya, iki şekilde cevap verilebilir:

1) Bu, dünya rızıklarındandır. Buna da iki husus delalet eder.

Birinci husus: İnsan, alışılmış şeylere kendini daha yakın ve kendince silinen şeylere daha mütemayil hisseder. Alışkın olmadığı bir şeyi gördüğünde, insanın ruhu ondan kaçar; sonra daha önce tanıdığı ve bildiği şeyler cinsinden bir şey elde edip, onu daha önce yakınlık kesbetmiş olduğu peylerden daha kıymetli görürse, onun neşesi çoğalır, sevinci artar. Buna göre, cennet ehli dünyadaki narları görüp, sonra o narı ahirette de görerek, cennetin narını dünyadakilerden daha güzel ve daha kıymetli bulduklarında, onların bu âhiret narından elde ettikleri sevinç, dünyada bir şeyi müşahade etmeleriyle elde edilen sevinçten daha fazla ve yoğun olur.

İkinci husus: Cenâb-ı Hakk'ın (......) sözü, bütün kerreleri, böylece ilk kerreyi de içine alır. Buna göre, onlar için daha ilk defada, bu, "bu daha önce rızıklandırıldığırnız şeydir" demeleri gereken cennet rızıklarından bir şeyle rızıklandırılmış olmaları söz konusudur. Halbuki, bu ilk kerreden önce onlara cennet rızıklan verilmemiştir ki, bunu ona benzetebilsinler!.. Bu sebeple, bunun dünya rızıklarına hamledilmesi vacib olmuştur.

2) Müşebbehinbih yani kendisine benzetilen şeyin, yine cennet rızkı olmasıdır. Bundan maksat, cennet ehlinin rızıklarının birbirine benzemesidir. Sonra ulemâ bu hususta meydana gelen benzerlik hususunda iki şekilde ihtilâf etmişlerdir:

a- Cennetliklerin mükâfatlarının, gerek mikdar gerekse kalite bakımından daima eşit olduğu, bir fazlalık veya ziyadeliğin bulunmadığı...

b- Görünüşteki benzerliktir. Buna göre, ikinci kerre verilen rızık, sanki birincisi gibidir. Nitekim Hasan-ı Basrî'den de böyle bir rivayet gelmiştir. Bu ikinci görüşte olanlar da kendi aralarında ihtilaf ederek, bir kısmı şöyle demiştir: Bu benzerlik görünüşte olduğu gibi, tadda da bulunmaktadır. Çünkü birisi, bir şeyden lezzet alıp ondan hoşlandığında, canı ancak o şeyin aynisin' ister; ona, her yönden öncekine benzeyen birşey verildiğinde, bu son derece lezzetli ve hoş olur.

Bir kısmı ise, şöyle demiştir: Her ne kadar renk bakımından bir benzerlik söz konusuysa da, ancak, o rızık tad bakımından farklıdır.

Nitekim Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Cennettekilerden birisine bir tabak rızık getirilir ve onu yer. Sonra diğer tabak getirilince o kimse bunun üzerine "bu, bize daha önce getirilen şeyin aynisi" deyince, tabağı getiren melek "Yemene bak! Renkleri aynıysa da tadları değişiktir" der.

Âyet hakkında, mutasavvıfların söyledikleri üçüncü bir görüş bulunmaktadır. Bu da şudur: Mutluluğun tamamı, ancak Allah'ın zâtını sıfatlarını ve kerübiyyûn, melekleri, ruhani melekler, ruhlar tabakasıyla gökleı alemi vasıtasıyla meydana gelen fiillerini bilmektedir.

Netice olarak, insan ruhunun kudsi alemin karşısındaki bir ayna gib olması gerekir. Sonra bu bilgiler dünyada meydana gelir, ancak bu bilgilerle tam bir lezzet ve sürür elde edilemez; çünkü bedenî ilgiler bu tür lezzet ve mutlulukların meydana gelmesine mani olurlar. Bu engeller ortadan kalkınca, en büyük saadet ve en güzel hat meydana gelir. Netice olarak, ölümden sonre taddığı her ruhani saadet hakkında insan der ki: "Bu, ben dünyada iken de tattığım bir saadettir." Bu da ahirette meydana gelecek nefsani kemâlata işarettir ki onlar dünyada da mevcuttur. Ne varki onlar dünyada, bu tür lezze ve sevinci ifade etmemişlerdir. Ahirette, engeller kalkınca, onlar böylesine lezzet ve sevinci ifade etmişlerdir. Ve o rızık birbirinin benzeri olmak üzere kendilerine sunulacak" ayeti ile ilgili iki soru vardır:

1) (......) sözündeki "hû" zamiri neye racidir?

Cevab: Eğer biz, "Müşebbehün bih dünya rızkıdır" dersek, zamir, dünya ve ahirette verilmiş olan rızka raci olur. Yani "onlara cennette, cennet meyveleri verildi. Fakat bunlar öyle meyvelerdir ki dünyadakilere de benzemektedir." Yok eğer"müşebbehün bih yine cennet rızkıdır" dersek (......)deki zamir, cennetten rızık olarak verilen şeye raci olur. Yani cennette bu çeşit rızık onlara birbirine benzer biçimde verilmiş olur.

2) Cenâb-ı Hakk'ın (......) sözünün söz dizisindeki yeri nedir?

Cevab: Cenâb-ı Hak, cennetliklerden, kendilerine verilen rızkın birbirine benzemiş olduğunu "Bu, daha önce bize rızık olarak verilendir, dediler" âyetinde nakledince Allah onları bu iddiallarında sözüyle doğrulamıştır.

Cennetteki Eşler

Cenâb-ı Hakk'ın "Orada onların temiz eşleri vardır." ayetindeki maksadı, onların bedenlerinin hayız, "istihâda" (hayız ve nifâsın dışında, bir mazeretten dolayı kan gelme hali), her türlü pislikten; kocalarının da her türlü kötü hasletlerden, hele hele kadınlara mahsus, kadınca hallerden temiz olmalarıdır. Biz (......) lâfzını hem kadınlara hem de erkeklere göre mânalandırdık, çünkü iki taraf da bazı hususlarda müşterektirler.

Tasavvuf ehli şöyle demiştir: Bu, birkaç meseleye dikkat çekmenin gerekli olduğuna delalet eder:

a) Kadın hayız olduğunda, Allah seni onunla cinsi münasebetten:

"De ki o bir eziyyettir; o halde, hayız zamanlarında kadınlara yaklaşmayın "(Bakara, 222) sözüyle men etmiştir. Allah seni, kadının kusuru olmayan bir necasetten dolayı bu dünyada ona yaklaşmaktan men edince; cennetteki zevceler tertemiz olduğu zaman, mazur sayılmayacağın günah pislikleriyle lekelenmiş olduğun halde, o tertemiz kadınlardan seni men etmesi haydi haydi beklenebilir...

b) Helâl yoldan şehvetini teskin eden kimse, yıkanmaksızın, herkesin girmiş olduğu camiye giremez; öyleyse, haram yoldan şehvetini teskin eden kimse, ancak temiz olanların bulunduğu cennete nasıl girebilir? İşte bundan dolayı Cenab-ı Allah, Hazret-i Adem (aleyhisselâm) bir zelle (hata) işlediğinde onu cennetten çıkarmıştır.

c) Şafii (radıyallahü anh)'ye göre, elbisesinde zerre mikdarınca pislik bulunan kimsenin namazı sahih olmaz. O halde kalbinde, dünyadan daha büyük olan günah pislikleri bulunan kimsenin namazı nasıl kapul edilebilir?

Burada iki soru vardır:

1) Sıfat da mevsufu gibi çoğul getirilmeli değil miydi? Cevab: Bu iki kullanış da doğru bir kullanıştır. Nitekim, denildiği gibi, "Kadınlar yaptı" da denilir. Hamâse'nin şu beyti de bu kabildendir.

"Bir de gördüm ki, bekâr genç kızlar dumanı yüzlerine peçe gibi örtmüşler, aceleyle tencereleri ateşin üzerine koymaya çalışarak, kızgın kül ve ateş üzerinde yemek pişirmeye uğraşıyorlar!."

Buna göre mana, "temiz zevcelerden bir topluluk, gurup" olur. Zeyd İbn Ali, bu kelimeyi Ubeyd İbn Ömer de, aslı olmak üzere (......) şeklinde okumuşlardır.

2) (......) yerine (......) denilseydi ya?

Cevab: lâfzında bir temizleyicinin onları temizlediği, bunun ise Allah'dan başkası olmadığını hissettirmek söz konusudur. Bu da, cennetliklerin durumunun yüceliğini ifade eder. Bu ifadeyle sanki, "Cenâb-ı Allah o pak zevceleri hassaten bu cennetlikler için süslemiştir", demek istenmiştir.

Cennetin Ebedîliği Konusu

"Ve onlar orada ebedi olarak kalıcıdırlar" ifâdesine gelince, Mu'tezile: "Burada ebedi kalış, ardı arası kesilmeyen devamlı kalmayı ve durmayı ifade eder" demiş ve buna, ayet ve şiirden deliller getirmiştir. Onların âyetten delili.'

"Biz senden önce hiçkimseye ebedilik vermedik.Eğer sen ölürsen, onlar ebedi kalacaklar mı ki?"(Enbiya, 34) kavlidir. Cenâb-ı Hak bir kısım insanlara çok uzun ömür vermiş olmakla beraber, bu ayette (Enbiya, 34) insanlardan ebediliği nefyetmiştir. Menfi, müsbetten başkadır. O halde, ebedilik, devamlı kalmak anlamındadır. Mu'tezile'nin şiirden delili ise, İmriu'l-Kays'ın şu beytidir:

"Korku içerisinde evlenmeyen, kederi az, ebedi bahtiyar olan kimseden başka, kimse o kadınlara lütufta bulunmaz."

Bizim alimlerimiz ise, "Huld (ebedilik), ister devamlı olsun ister olmasın, uzun süre durma manasınadır " dediler ve buna ayetten ve örften şahid getirdiler. Âyetten delilleri "Orada ebedi kalıcı olarak"(Nisa, 122) ayetidir. Eğer "Ebedi" sözünün manası, " kelimesinin manasında bulunsaydı, âyette geçen sözü tekrar olurdu.

Alimlerimizin örften getirdikleri delil ise, (falanca, falancayı uzun müddet (muhalleden) habsetti) denilmesidir. Bir de, vakıf senedlehne (Bunu, falanca muhalled (devamlı) olarak vakfetti) şeklinde yazılmış olmasıdır. İşte bu, huld lafzının, mükafaatın devamlılığına delalet edip etmediği meselesindeki sözdür. Başkaları da şöyle demişlerdir: "Akıl, cennetteki mükafaatın devamlı olacağını gösterir. Çünkü, akıl bunun devamlı olduğunu göstermeseydi, insanlar onun kesilebileceğini söylerlerdi. Böylece de mükafaatın kesilmesi korkusu, bu nimeti onların boğazında bırakırdı. Çünkü nimet ne kadar büyük olursa, o nimetin sona ereceği korkusu, o nisbette büyük olur. Bu da, cennetliklerin devamlı keder ve üzüntü içinde olmalarını gerektirirdi. Allahü teâlâ en iyi bilendir.

26

"Gerçekten, bir sivrisinek olsun, (önemsizlikte) ondan daha ileri birşey olsun, Allahü teâlâ, herhangi bir şeyi misal getirmekten çekinmez. Artık iman edenler onun Rabblerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise, "Allah bu misal ile ne kasdedilebilir ki" derler. Allah onunla bir çoğunu şaşırtır, yine onunla birçoğuna hidayet eder. Onunla fasıklardan başkasını da şaşırtmaz. ".

Kur'an'da Hayvanların Misal Verilmesi O'nun Fesahatine Zarar Vermez

Cenâb-ı Hak delil ile Kur'an'ın mu'cize olduğunu izah edince, buna ta'n eden kâfirlerin ileri sürdüğü şüpheyi bu ayette mevzu bahs ederek, onun cevabını verdi. Şüphe şudur: "Cenâb-ı Hak, Kur'an'da arıdan, sinekten, örümcekten ve karıncadan bahsetmiştir. Böyle şeyler fasih kimselerin sözünde bulunmaz. O halde Kur'an'ın böyle şeyleri ihtiva etmesi, mucize olması şöyle dursun, fasih bir kelam olmasına bile zarar verir." Cenab-ı Allah onlara, "Bu gibi şeyleri zikretmek, yüce hikmetler ihtiva edince, bunların yer almaları, Kur'an'ın fesahatine zarar vermez " diyerek cevab vermiştir. İşte bu da, bu ayetin, bir önceki ayet ile nasıl ilgili olduğuna işarettir. Sonra bu ayette birkaç mesele vardır:

Ayetin Nüzul Sebebleri

İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Ey insanlar, size bir misal getirildi. Şimdi onu dinleyin... "(Hacc, 73)ayeti nazil olup müşriklerin putlarına ta'n ederek, sonra onlara ibadet etmeyi, örümcek ağına benzetince, yahudiler şöyle dediler: "Sineğin ve örümceğin ne değeri var ki Cenab-ı Hak, onları misal getirmiştir."? İşte bu söz üzerine, Bakara süresindeki bu (26-27) ayetler nazil olmuştur. Bu ayetin sebebi nüzûlu hususunda ikinci bir görüş şudur: Münafıklar, Allahü teâlâ'nin ayetinde, kendi durumlarının ateşe, karanlıklara, gökgürültüsü ve şimşeğe, benzetilmesi hususunda ta'nda bulununca, bu ayet nazil olmuştur."

Üçüncü görüş, bu ta'nın müşriklerce yapılmış Olduğudur.

Kaffal, bu görüşlerin hepsinin de muhtemel olduğunu söyleyerek şöyle demiştir: Bunların yahudiler olmasına gelince, bunun sebebi, ayetin sonunda, denilmiş olmasıdır ki, bu yahudilerin sıfatıdır. Çünkü bu ayetten sonra, ahde vefa etmeleri hususunda muhatab tutulanlar İsraitoğullarıdır. Ayetin sebebi nüzulünün münafıkların ve kâfirlerin sözlerinin olmasına gelince, bu, onlardan Müddessir sûresinde:

'(Bunu biz) kalblerinde hastalık bulunan ve kâfirler de, "Allah bununla misal olarak neyi murad etmiştir" desinler (diye yaptık). İşte Allah dilediğini böylece şaşırtır, dilediğine de hidayet eder "(Mûddessir, 31) ayetiyle bahsedilen husustur. Kalblerinde hastalık bulunanlar münafıklardır. Ayette geçen "kâfirler" sözü müşrikleri de içine alabilir. Çünkü Müddessir sûresi mekkîdir. Her iki gurub da Mekke'de vardı. Bunun böyle olduğu sabit olunca, bu ayette hepsinin muhtemel olması söz konusudur. Çünkü kâfirler, münafıklar ve yahudiler Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e eziyet etme hususunda uyum içinde idiler.

Bakara sûresinin başından buraya kadar, yahudi, münafık ve müşriklerin bahsi geçmiştir ki bunların hepsi kâfirdirler."

Bundan sonra Kaffal, "Ayetin, sebeb-i nuzül olmadan indirilmiş olması da caizdir. Çünkü ayetin sebeb-i nüzulü olmadan da manası anlaşılmaktadır." demiştir.

Hayanın Lügat Mânası ve Allah Taalaya İsnadı

"Haya", kınanma ve tenkid edilme korkusu ile insanda meydana gelen bir moral bozukluğu ve hal değişikliğidir. Bu kelime, fe lafzından türemiştir. denildiği gibi (Adam utandı) da denilir. Bir de aynı şekilde, atın diz kapağı kemikleri hastalandığı zaman, aynı vezinde, denilir. Haya, kendisine moral bozukluğu ve değişiklik arız olan varlığın kuvvetini kıran, hayatını kederlendiren şey manasına alınmışın Nitekim Araplar, "Şundan utandığından dolayı kahroldu, " "utancından öldü;" "yüzünde utancının şiddetinden dolayı kahrolma belirtisi gördüm" ve "utancından eridi " demişlerdir.

Bunun böyle olduğu sabit olunca, haya, bedendeki bir değişikliği ifade ettiği için, bu Allah hakkında imkansızdır. Çünkü bu değişiklik ancak cisimler hakkında düşünülebilir. Bununla beraber hadislerde, bu kelime yeralmıştır: Selman (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle dediğ'ıi rivayet eder:

"Cenâb-ı Allah hayalı, cömerttir; kulu kendisine ellerini kaldırdığında, onlara bir hayır koymadıkça, onları boş geri çevirmekten haya eder." Ebû Davûd, Vitr. 23 (2/78).

Durum böyle olunca, te'vil yapmak gerekir. Bunda iki husus vardır.

Birincisi:-Ki bu tür şeylerde bu bir kanundur, - şudur: Cisimlere has olan sıfatlardan kullar için olanlarla Cenab-ı Hak nitelendirildiğinde bu, arazların başlangıçlarına değil de, neticeleri itibari ile düşünülür.

Bunun misali şudur: Haya insan için söz konusu olan bir durumdur: ancak bunun bir başlangıcı ve sonu vardır. Bunun başlangıcı, çirkin olan şeye nisbet edilme korkusundan ötürü insana gelen fiziksel değişikliktir. Nihayeti ise, insanın bu işten vazgeçmesidir.

Allah hakkında haya lâfzı kullanılınca, bundan maksad hayanın başlangıcı ve mukaddimesi olan korku değildir. Tam aksine, nihayeti ve sonucu olan fiili bırakmadır.

Gazab da böyledir; bunun da bir alameti ve mukaddimesi vardır ki, bu kalbin kanının kabarması ve intikam alma arzusudur. Bunun bir de neticesi vardır ki, bu da kendisine gazab edileni cezalandırmaktır.

Allah'ı gazab ile nitelendirdiğimizde bundan maksat, intikam arzusu ve kalbdeki kanın kabarması manasına olan gazabın başlangıcı değildir; tam aksine, maksat onun neticesidir ki, bu da ceza vermektir. İşte bu, bu mevzuda külli bir kaidedir.

İkincisi: Bu sözün kâfirlerin sözleri içinde yer almış olmasının caiz olmasıdır. Kâfirler şöyle demişlerdi: Hazret-i Muhammed'in Rabbi, sineği ve örümceği misal getirmekten utanmaz mı? Sual cevaba denk düşsün diye, âyette (......) şeklinde gelmiştir. Bu, söz sanatında güzel bir sanattır.

Sonra Kadî "Bu tür, müsbet manada Allah'a isnadı caiz olmayan şeylerin, menfi anlamda da Allah'a nisbet edilmemesi gerekir.Uygun olan "Ancak Allah bununla nitelendirilemez" denilmekten ibarettiradıyallahü anhllah Taala hakkında yani, "utanmaz" tabirini ıtlak etmek imkansızdır. Çünkü bu onun hakkında caiz olanın nefyedildiği zannını uyandırır. Cenab-ı Hakkın, kitabında "Onu ne bir uyuklama, ne de bir uyku tutmaz "(Bakara. 255) ve

"Ne doğurmuş, ne de doğmuştur "(İhlas, 3) şeklinde zikrettiği hususlara gelince, bunlar sureta nefy şeklinde olsalar bile, gerçekte nefy değildirler.

Yine Cenâb-ı Hakkın:

"Allah bir çocuk edinmemiştir"(Muminûn.91) ve:

"O doyurur, kendisi doyurulmaz. "(Enam, 14) ayetleri de böyledir.

Kur'an'da zikredilen herşeyin, hitab halinde Allah'a itlak edilmesi caiz değildir. Bu sebeble, bunun ıtlakı da, ancak onun hakkında imkansız olduğunu beyan etmek suretiyle caiz olur.

Birisi şöyle diyebilir: "Bu sıfatların Allah'dan nefyedildiğinde şüphe yoktur. Bu sebeple bunların netyedildiğini haber vermek doğru olur. Böylece de sadece ancak şöyle denilebilir: "O sıfatların yokluğunu haber vermek, onların Allah hakkında mümkün olabileceğini de gösterebiliriz."

Buna karşı biz deriz ki: Bu delalet mümkin değildir. Çünkü, özellikle bu nefyi zikretmek, onun haricindekilerin var olduğuna delalet etmez. Hatta, lafza, bu sıfatların o şey hakkında uygun olmadığını ifade eden birşey bitiştirilse, beyan etmede daha ileri bir derece olduğu için bu daha güzel olur. Başkasının daha güzel olması, bunun çirkin olmasını gerektirmez.

Üçüncü Mesele

Meseller aklen güzel şeylerdendir. Buna birkaç husus delalet eden:

1) Arap ve Arap olmayanların bu hususta ittifak etmiş olmalarıdır. Darb-ı mesel, Araplarca çok meşhurdur Onlar en küçü şeyleri bile darb-ı mesel getirerek, zerreye temsil etme hususunda, "zerredeı daha derli toplu, "zerreden daha mazbut", zerreden daha gizli"; sıneği temsil etme hususunda, "sinekten daha cesur, "sinekten daha hatalı' "sinekten daha hareketli", "sineğin sineğe benzemesinden daha çok benzer", "sinekten daha ısrarlı "; keneye temsil etme hususunda: "Keneden daha çok duyan", "keneden daha küçük, "keneden daha asalak", "keneden daha gamlı", "keneden daha sinsi "; çekirgeye temsil etme hususunda: "Çekirgeden daha iyi zıplayan; çekirgeden daha kırıp geçiren(ekini); çekirgeden daha ifsadcı, çekirgenin tükrüğünden daha berrak"; kelebeğe temsil etme hususunda, "Kelebekten daha zayıf", "kelebekten daha hareketli", "kelebekten daha cahil", sivrisineğe temsil etme hususunda da, "sivrisinekten daha zayıf", "sivrisineğin iliğinden daha kıymetli", teklif-i mâla yutak hususunda da "Bana, sivrisineğin iliğini (çıkarmamı) teklife '." derler.

Araplardan başka milletlerin darb-ı mesellerine gelince, Kelile ve Dimne ve benzeri kitaplar buna misaldir. Bu kitapların birinde anlatıldığına göre, sivrisinek, yüksek bir hurma ağacının tepesine konmuş, uçmak istediği zaman "Ey hurma ağacı sıkı dur uçmak istiyorum " deyince, hurma ağacı Allah'a yemin olsun ki konduğunu hissetmedim. Uçtuğunu nasıl hissedeyim " demiş.

2) İsâ (aleyhisselâm)'ya gönderilen İncil'de küçük ve basit şeylerle darb-ı mesel getirilmiş olması... İncil'de şöyle deniliyor:"Göklerin melekûtunun misali, köyünde temiz tohumla buğday eken adamın misali gibidir. İnsanlar uyuyunca, bu adamın düşmanı gelerek tarlasına buğdayın arasına karaca îotıumu ekti. Ekin bitip filizler başak verince, karaca buğdaya galib geldi. Bunun üzerine çiftçinin köleleri gelerek: Ey Efendim, tarlana yeni temiz buğday ekmemiş miydin?" deyince. Efendi "Evet" dedi. Bunun üzerine köleler: "Ya bu karaca neredençıktı?"dediler. Efendi, "Belki de siz karacayı sökeceğiz diye, onunla beraber buğdayı da sökersiniz, onun için bırakın ikisi de hasad zamanına kadar büyüsünler " dedi. Hasad zamanı hasadcılara, karaca bitkisini buğdaydan ayırmalarını, demet demet yapıp ateşte yakmalarını, buğdayı da ambara doldurmalarını emretti. Size bunu açıklayalım: Bu iyi kalite buğdayı eken adam o insanların atası Hazret-i Adem (aleyhisselâm), tarlası alem, bu kaliteli buğday da, Allah'a itaat eden melekûtun biz oğullarıyız. Karaca tohumunu atan düşman ise iblistir. Karaca ise İblis'in ve ordusunun ektiği günah tohumlarıdır. Hasadcılar ise ecelleri gelinceye kadar insanları bırakıp, ecelleri geldiğinde cennetlikleri Allah'ın melekûtunda, cehennemlikleri de ateşte toplayan meleklerdir. Karacanın derlenip toplanıp ateşte yakılması gibi, Allah'ın peygamberleri ve melekleri de, Allah'ın melekûtundan tembelleri ve onların günahlarını derler toplarlar ve cehennemin külhanına atarlar. Böylece orada bir feryad-ü figan, bir diş gıcırtısı başlar. Cennetlikler orada, Rablerinin melekûtundadır. Dinleyecek kuiağı olan dinlesin.

Sana göğün melekutuna benzeyen başka bir misal daha vereyim: Bir adam, en küçük tane olan hardal tanesi alsa ve onu tarlasına ekse, bitince büyüse, baklagillerden büyük bir bitki haline gelse; gökten bir kuş süzülüp, onun yapraklan arasına yuva yapsa. İşte hidayet de böyledir. Kim hidayete çağırırsa Cenab-ı Allah onun ecrini kat kat verir, ismini yüceltir ve ona uyan herkesi de kurtarır. Bu adam şöyle der: "Güzel unun elenip altına döküldüğü ve içinde kepeği tutan elek gibi olmayın. Siz de böylesiniz: Ağızlarınızdan hikmetler saçılıyor, içinizde birtakım hastalıkları tutuyorsunuz. Kalbleriniz ateşin olgunlaştıramadığı, suyun yumuşatamadığı, rüzgarın yerinden oynatamadığt taşlar gibi olmasın. Buğdaylarınızı bitlerin ve ağaç kurtlarının olduğu yere depolamayın, yoksa onlar buğdayınızı bozarlar. Onları, zehirli ve hırsızların olduğu yere de depolamayın. Yoksa onu zehir yakar, hırsızlar çalar. Fakat zahirelerinizi Allah'ın yanında biriktiriniz. Biz toprağı kazıyor ve üzerinde elbisesi, yanıbaşında rızkı olan bazı canlılar buluyoruz. Bunlar ne ekmişler ne de biçmişlerdir. Yine onlardan kaskatı taşın içerisinde veya ağacın içinde bulunanlar vardır. Onları bu elbiseleri ve rızıkları ile orada bulunduran (yaratan) ancak Allah'dır. Düşünmez misiniz! Arıları kovalamayın, yoksa sizi sokarlar, Akılsızlarla yüz göz olmayın, çünkü onlar size söverler."

Böylece Cenab-ı Hakk'ın bu küçük şeyleri mesel getirdiği ortaya çıkar. Darb-ı mesel aklen güzeldir. Çünkü benzetmek ve teşbih yapmak muhayyilenin tabiatındandır. Mana tek başına zikredildiğinde akıl onu ancak muhayyilenin akılla mücadelesi şartları içinde anlar. Eğer mana bir teşbih (benzetme) ile zikredilirse, akıl onu muhayyilenin yardımı ile hemen anlar. Şüphe yok ki mananın bir teşbih ile zikredilmesi daha mükemmeldir. Yine biz, insanın bir mana zikrettiğini, fakat o mananın layıkı veçhile ortaya çıkmadığını görüyoruz. Ama o bir misal ile zikredildiğinde gayet açık ve belirli olur. (Madem ki temsil daha fazla bir vuzuh ve beyan imkânı verir. Öyleyse kendisinden izah ve beyandan başka bir şey beklenmeyen Kitabullah'ta zikredilmesi şart olur.)

Müşriklerin "Bu değersiz şeylerle Allah'ın darb-ı mesel getirmesi yakışık almaz" sözlerine gelince, biz deriz ki: "Bu cehalet eseri söylenmiş bir sözdür." Çünkü Cenab-ı Allah büyük olan şeyleri de küçük olan şeyleri de yaratandır. Halbuki yarattığı herşeyde hükmü geneldir. Çünkü O, herşeyi sapasağlam ve yerli yerinde yapmıştır.Küçük olan O'na büyükten daha hafif, büyük olan ise küçükten daha zor değildir. Bütün varlıklar Cenab-ı Allah yanında aynı olunca, kullarına darb-ı mesel yapmada, onların büyüğü küçüğünden daha evlâ olmaz. Aksine göz önünde bulundurulması gereken şey, kıssaya (hâdiseye) en uygun olanıdır. Kıssaya en uygun olan sinek ve örümcek olunca, Cenab-ı Allah onları mesel getirir yoksa fil ve deveyi değil. Buna göre Allah'ın, kullarının putlara ibadetinin ve Rahman'a ibadetten yüz çevirmelerinin çirkinliğini ifade etmeyi murad ettiğinde, o ufacık böceklerinin zararını dahi bu putların defedemiyeceğini ortaya koymak için, sineği; puta ibadetin, örümceğin ağından daha güçsüz ve daha zayıf olduğunu beyan etmek için de örümcek yuvasını mesel getirmesi uygun olmuştur. Bütün bu gibi yerlerde, darb-ı mesel yapılan varlık ne kadar güçsüz olursa, darb-ı mesel o nisbette güçlü ve açık olur.

Dördüncü Mesele

Esâm (......)daki (......)nın tıpkı "Allahdan bir rahmet üzere" (Al-i İmran, 159) âyetindeki, sıla ve zaide deki, sıla ve zaide olduğunu söylemiştir. Ebu Müslim ise, "kur'an'da ziyade ve lağvin (boş, manasız sözün) bulunmasından Allah'a sığınırım" demiştir. Doğru olan Ebu Müslim'in sözüdür. Çünkü Cenab-ı Allah, Kur'an'ı "Bir hidayet ve beyan" olarak nitelemiştir. Onda lağvin olması, bu sıfata aykırıdır.

(......) kelimesinin iki kıraati vardır:

1) Mansub olarak (fethalı) okunması... Bu kıraata göre: (......) lafzında iki vecih vardır:

a) (......)nın mebni olmasıdır. Bu, kendisine nekire bir isim eklendiğinde, nekire isim onu müphem kılar ve ona hususi olmaktan uzak ve daha umumi olan bir mana kazandırır. Bunun izahı şudur: Adam, arkadaşına "Bana bir kitap ver, ona bakayım" dediğinde arkadaşı ona bazı kitaplar verse, adam Ben başka kitap istemiştim" diyebilir. Ama arkadaşına "Bana herhangi bir kitab ver" demiş olsaydı, ona "Ben başka kitap istemiştim" demesi doğru olmazdı. Çünkü sözün takdiri "Bana hangi kitab olursa olsun bir kitab ver" demektir.

b) (......) nın, sıfat yerine geçen cins ismi ile izah edilen bir nekire olmasıdır.

2) (......) şeklinde merfu okunması. Bunda da (......) için iki vecih vardır:

a) Sılası cümle olan bir mevsul olması. Çünkü ayetin takdiri (......) demektir. Buna göre, mübteda (......) (En'am, 154) ayetinde hazfedildiği gibi, burada da mahzuftur.

b) (......) nın bir istifham (soru edatı) olmasıdır. Çünkü Cenab-ı Hak, "Allah misal getirmekten utanmaz" deyince, sanki bundan sonra da mesel getirme hususunda sivrisinek ve ondan üstün olana ne hacet? Allah dilerse ondan da küçük olanı mesel irâd edebilir. Nitekim; "Falanca ne verdiğine hiç bakmaz; bir dinar, iki dinar ne oluyor ki?" denir. Bundan maksat "O bundan da çoğunu hibe der" demektir.

Beşinci Mesele

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Darb-ı mesel" ifadesinin dayanağı "darbu'l-lebin" (Kerpicin kalıba dökülmesi) ve "darbu'l-hâtem" (Yüzüğün kalıba dökülmesi) ifadesidir."

Tabirinin İ'rabı Hakkında

(......) lafzı (......) lafzının atf-ı beyanı veya fiilinin mef'ûlü olarak mansubtur. (......) kelimesi ise, nekre (......) kelimesinin mukaddem (önce gelen) halidir.

Yahut da manasına fiilinin, iki mefulünden ikincisidir. Bu, ismi mevsul veya müphemlik ifade eden olduğu zaman böyledir. Eğer, (......) kelimesinin açıklayıcısı durumunda olursa, bu durumda tefsir ettiği şeye tabi olur. Hem müfessir (açıklayıcı) hem müfesser (açıklanan)in tamamı ya atf-ı beyandır veya meful makamındadır. Bu durumda (......) kelimesi, tekaddüm eden bir haldir. Kelimenin (......) şeklinde merfu okunması, mahzûf mübtedanın haberi sayılması sebebiyledir. (......) lafzının mevsul ve mevsuf veya istifham olması durumunda mesele açıktır. (......)nın ibhâmiyye (müphemlik ifade eden) olması durumunda (......)in merfu okunması, cevab olduğu içindir. Sanki biri "O nedir?" demiş de, cevaben yani 'O sivrisinektir' denilmiştir.

Kelimesinin İştikakı

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: (......) kelimesinin iştikak ettiği kök, kısım ve parça mânasına gelen (......) lâfzıdır. (......) ve (......) kelimeleri de böyledir.

Nitekim " Sivrisinek onu ısırdı" denilir, lâfzı da bu mânadandır. Çünkü, o şeyin bir parçasıdır, aslında (......) kelimesi gibi "feûl" vezninde bir sıfattır. Ne var ki, daha çok isim olarak kutlanılmıştır. Âlimlerden bir kısmı, lâfzının bir şeyin kısmı mânasına gelen terkibinden geldiğini söylemiştir. Sivrisinek cisminin ve kütlesinin ufak ve küçük olmasından dolayı, olarak isimlendirilmiştir. Bir de Dir şeyin parçası, bütüne kıyasla az olduğu için, bu ismi almıştır. En kuvvetli görüş ise, birinci görüştür. Sahib-i Keşşâf, devamla şöyle demiştir: Sivrisinek, Allah'ın ilginç yaratıklarından birisidir, çünkü kendisi son derece küçük olmakla beraber hortumu da küçüktür; aynı zamanda onun içi de boştur. Ancak ne var ki, o çok küçük hortumuna ve içinin boş olmasına rağmen, kimsenin parmaklarını hurma tatlısına daldırması gibi, çok kalın olmasına rağmen filin ve camısın derisine batırabilir. Bunun sebebiyse, Cenab-ı Hakk'ın, onun hortumunun ucunda bir tür zehir yaratmış olmasıdır.

Tabirinin İzahı

Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifâdesinde iki vecih bulunmaktadır.

a) Bu ifadeden maksadın, sinek, örümcek, eşek ve köpek gibi cüsse bakımından sivrisinekten daha büyük hayvanlar nmasıdır. Çünkü müşrikler Cenab-ı Allah'ın böylesi şeylerle bir temsilde bulunmasını yadırgamışlardır.

b) Cenâb-ı Hakk'ın, bu ifadeyle cüsse bakımından sivrisinekten daha küçük olan canlıları murad etmiş olmasıdır. Muhakkak alimler, birkaç sebepten ötürü, bu görüşe meyletmişlerdir:

1) Bu temsilden maksat, putları tahkir etmektir. Kendisine benzetilen şey, ne kadar önemsiz ve değersiz olursa, bu babda elde edilecek maksad o nısbette mükemmel olur.

2) Bu temsilden maksat, Cenâb-ı Hakk'ın basit ve önemsiz şeyleri mesel olarak getirmekten imtina etmemiş olmasıdır. Bu gibi yerlerde, ikinci defa zikredilen şeyin birincisinden daha önemsiz olması gerekir. Meselâ,

"Falanca, bir dinar ve ondan daha azını elde etme hususunda zillete katlanır" denilir. Çünkü bir dinardan daha azını kazanma hususunda zillete katlanmak, dinarı kazanmadaki zillete katlanmasından daha şiddetlidir.

3) Bir şey ne kadar küçük olursa, onun sırlarına muttali olmak o nisbette güçleşir. Buna göre, o şey, ancak Allah'ın ilminin kuşatabileceği derecede küçük olduğunda, onunla mesel getirmek, hikmetin mükemmelliğine delalet etme bakımından, büyük şeyin mesel olarak getirilmesinden daha güçlü olur. nın sivrisinekten daha büyük canlıları ifade ettiğini söyleyenler, buna iki hususu delil getirmişlerdir:

1) (......) lâfzı yüksekliğe delâlet eder. Meselâ denildiğinde bunun mânası, bunun o şeyden daha büyük olması, demektir. Rivayet olunduğuna göre, adamın biri Hazret-i Ali'yi methetmişti. Halbuki o adam bu konuda samimi değildi (müttehdm idi). Bunun üzerine Hazret-i Ali ona (Ben senin dediğinden daha dûn, fakat içinden geçirdiğinden daha yüksek bir mertebedeyim) dedi. Maksadı "Senin düşündüğünden daha üstünüm" demek idi.

2) En küçük hayvan sivrisinek olduğu halde, ondan daha küçüğü nasıl mesel olarak verilir? Birinci kısma cevabımız şudur: Herhangi bir sıfatın, kendisindeki sübûtu, başkasındaki sübûtundan daha kuvvetli durumda olan her şey o sıfat bakımından, daha zayıftan daha kuvvetli olur. Mesela: "Falanca kişi aşağılıkta ve pintilikte falancanın fevkindedir" denildiğinde maksad: "Aşağılıkta ve pintilikte ondan daha aşağıdır" demektir.

Yine "Bu küçüklük itibarı ile şundan üsttedir " denildiğinde, bu, bunun şundan daha küçük olmasını ifade eder. İkinciye cevabımız ise şudur: Sivrisinekten daha küçük olan şey, onun kanadıdır. Nitekim Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) onu dünyaya bir mesel olarak getirmiştir.

(......) Hakkında

(......) kendisinde şart manası olan bir harftir. Bundan dolayı cevabının başında gelmesi gerekir. Bu fâ harfi de te'kıd manası taşır. Mesela (Zeyd gidiyor) dersin. Bunu te'kid etmek, gittiğini kati olarak ifâde etmek istersen (Zeyde gelince, o muhakkak gidiyor) dersin. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki ayette geçen her iki cümlenin (......) ile başlatılması, mü'minlerin durumunu son derece övüp, onların bildiklerinin hak olduğunu göstermek, kâfirlerin söyledikleri şeye karşılık da kâfirleri son derece zemmetmek içindir.

Hakk Kelimesinin Lügat Manası

(......) inkârı caiz olmayan ve varolan birşey demektir. Birşey var olup, bulunması kesin olunca denilir. Senin Rabbinin (......) kelimesi hak olarak gerçekleşti" ve dokusu sağlam olan elbise için de denilir.

Onbirıncı Mesele

Âyetteki hakkında iki vecih bulunmaktadır.

a) (......) nın (......) mânasında ism-i mevsûl olmasıdır. Buna göre (......) iki ayrı kelime olmuş olur.

b) (......)nın (......) ile birlikte bir isim olarak kabul edilmesidir ki, bu durumda o, tek bir kelimedir. Buna göre bu kelime iki durumda bulunmaktadır. Birincisi: Mübtedâ olmak üzere mahallen merfûdur. Haberi ise, sılasıyla beraber (......)dır. İkinciye göre ise, tek başına (......) hükmünde kabul edilerek, sanki (......) demişsin gibi, mahallen mansûb kabul edilmesidir.

İrade Hakkında Önemli Bir İzah

İrade, akıllı bir kimsenin nefsinde hissettiği ve iradesi ile ilmi, kudreti, elemi ve lezzeti arasında açık bir fark bulunmasına vesile olan bir mahiyettir.

Durum böyle olunca, irâdenin mahiyetini tasavvur tarife muhtaç değildir. Kelamcılar, "İrade, meydana gelişte değil de, meydana getirme hususunda caiz olan şeyin iki tarafından (olup olmamasından) birinin diğerine üstünlüğünü gerektiren bir sıfattır" demişlerdir. Biz tarifte geçen "meydana getirme hususunda" kaydı ile, bunun kudretle karışmasından kaçınmış olduk.

Alimler, iradenin Allah'a nisbet edilmesinde müslümanların ittifakı bulunmakla beraber, Allah'ın "murîd" (irade eden) olup olmadığı hususunda ihtilaf ettiler.

Neccariyye fırkası, murid lafzının selbî (olumsuz) bir mana ifade ettiğini ve "Allah'ın mağlub edilemez ve birşeye zorlanamaz" manasına geldiğini söylemişlerdir.

Onlardan, bunun subuti (olumlu) bir şey olduğunu söyleyenler de vardır. Bunlar da kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir.

Buna göre Câhız, Kabî ve Ebu'l-Hasan el-Basrî bunun manasının, maslahatı veya mefsedeti (fayda ve zararı) yapmayı da içine alan ilm-ı ilahi olduğunu söylemişler ve bu ilmi de, "yapmaya götüren" veya "yapmaktan alıkoyan sebeb" (Dâi ve Sârif) diye isimlendirmişlerdir. Bizim alimlerimiz ile (Mu'tezile'den) Ebu Ali, Ebu Hâşim ve onlara tabi olanlar, iradenin ilme ilave bir sıfat olduğunu söylemişlerdir. Sonra bu irade sıfatı, ya zati -ki bu Neccariyye'nin ikinci görüşüdür- veya manevi olmak üzere iki kısımda ele alınmıştır. Bunun manası iradenin ya kadim olmasıdır -ki bu Eş'ariyye'nin görüşüdür- veya muhdes (sonradan olma) olmasıdır. Muhdes olması halinde bu sıfat ya Allah ile kaimdir -ki Kerrâmiyye'nin görüşü budur- veya başka bir cisimle kaimdir- ki bu görüşte olan kimse yoktur-, veyahut da o bir mahalde bulunmaksızın mevcuttur. Bu son görüş ise, (Mutezile'den) Ebu Hâşim, Ebu Ali ve onların talebelerinin görüşüdür.

Onüçüncü Mesele

Lafzındaki "hû" zamiri râcidir, , yahut da lafzına râcîdir. Müşriklerin "Allah bununla ne kastediyor?" sözlerinde bir istihza ve hakaret bulunmaktadır. Nitekim Hazret-i Aişe (radıyallahü anha), Abdullah b. Amr b. el-Âs hakkında' Bu İbn Amr'a da şaşardım!" demiştir.

Ondördüncü Mesele

(......) kelimesi, temyiz olduğu için mansubtur. Nitekim sen, sana kötü bir cevab veren kimseye sen, "Sen bununla cevab olarak neyi kastettin?" veya, kötü bir silah taşıyan kimseye de: "Sen bundan silah olarak nasıl yararlanıyorsun" dersin. Veyahutta (......) kelimesi, hal olduğu için mansubtur. Nitekim Cenâb-ı Allah'ın şu âyetinde de böyledir. "Bu size bir mu'cize olmak üzere Allah'ın (gönderdiği) bir dişi devedir"(A'raf, 73).

Onbeşinci Mesele

Cenâb-ı Allah, "Allah bununla ne kastediyor? "sözü ile, kâfirlerin inkâr ve küçük görmelerini hikaye ettikten sonra buna, "Onunla çoğu kimseyi saptırır ve çoğu kimseye onunla hidayet eder" ayeti ile cevab verir.

Allah'ın, Kulu İdlal Etmesi (Şaşırtması)

Biz, burada, bu manadaki bütün ayetler hususunda kendisine başvurulan bir asıl mesabesinde olduğu için, hidayet veldalâlete düşürme meselesi üzerinde konuşmak istiyoruz. Önce dalalete düşürmeden (idlâl'den) bahsediyor ve diyoruz ki: Hemze bazan, müteaddi olmayan bir fiili, müteaddi yapmak için gelir. Meselâ (çıktı) fiili müteaddî değildir. (çıkardı) dediğinde o fiili müteaddi (meful alan) bir fiil yapmış olursun. Bazan da hemze müteaddi fiili, lazım (meful almayan) bir fiil yapmak için kullanılır. Nitekim, "Ben onu yüzükoyun düşürdüm, o da düşdü" dersin. Bazan da hemze sırf "bulmak" (vicdan) manasını ifade etmek için fiilin önüne gelir. Amr b. Ma'dîkerib'in Süleymoğullarına şöyle dediği nakledilmiştir: Yani, "Sizinle savaştık fakat sizde korku görmedik (bulmadık), sizi hicvettik fakat susturamadık ve sizden istedik, sizde cimrilik görmedik (bulmadık)." Yine bunun gibi, "Falancanın toprağına geldim ve onu çok ma'mur buldum" denilir. Nitekim el-Muhabbal şöyle demiştir:

"Husayn, Kuza'a kabilesine efendi olmak istedi, fakat bir anda kendisini zelil ve perişan olmuş buldu."

Bir kimse "Hemze ancak müteaddi olmayan fiili müteaddi yapmak için kullanılır" denilmesi niçin caiz olmasın?" diyebilir. Buna göre Arabların sözüne gelince, bundan muhtemelen kastedilen şudur: "Ben onu yüzükoyun düşürdüm, o da kendisini yüzüstü yere attı!" Öyleyse burada fiil iki mefulu de hazfedilmiş olduğu halde zikredilmiştir ki bu pek nadir bir kullanış şekli değildir. Amr b. Ma'dıkerib'in sözüne gelince bundan murad, "Bizim savaşmamızın, sizin korkaklar olmanızda bir etkisi olmadı." Ve "Bizim sizi kınamamız, sizi susturmada hiç müessir olmadı" manasıdır. Diğer ifadeler de bu manadadır. Bizim söylediğimiz bu görüş, hemzenin birden fazla manaya gelmesini önlemek bakımından, daha uygundur.

Bu sabit olunca deriz ki: (Allah onu idlal etti, saptırdı) sözümüzü iki manaya hamledebiliriz. Birincisi, "Allah onu sapık yaptı"; ikincisi, "Allah onu sapıtmış olarak buldu". "Allah onu sapık yaptı" manasındaki birinci takdire gelince, ayetin lafzında, Allahü teâlâ'nın onu bulunduğu halden saptırıp sapık yaptığını gösteren bir karine yoktur.

Ayetin bu manaya hamledilmesinde iki vecih vardır: .

1) Allah onu dinden saptırdı.

2) Allah onu cennetten saptırdı. "Allah'ın onu dinden saptırması" manasına olan birinci şıkka gelince, lügatte, dinden saptırmanın ifade ettiği mana "Dini terketmeye çağırma ve dini o kimseye çirkin göstermek"tir. Allahü teâlâ'nın iblise nisbet ettiği idlâl (saptırma), bu manaya olan saptırmadır.

Cenab-ı Hak bu hususta şöyle buyurmuştur: "Hiç şüphesiz O (iblis), apaçık, saptıran bir düşmandır" (Kasas. 15); "Andolsun ki (ben iblis), onları saptıracağım ve onları olmayacak kuruntulara boğacağım"'(Nisa, 119)

"O kâfirler: "Ey Rabbimiz, cin ve İnsanlardan bizi saptıranları göster bize de onları ayaklarımızın altına alalım " derler"(Fussilet. 29)

"Şeytan onlara kötü amellerini güzel gösterdi de onları yoldan saptirdı "(Neml, 24) .

"İş olup bitince şeytan der ki: Şüphesiz Allah size hak vaadde bulundu. Ben de size vaa'dde bulundum, ancak vaa'dimde durmadım. Benim sizin üzerinizde hiçbir hükmüm (nüfuzum) yokhı. Ancak ben sizi çağırdım, siz de davetime icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayınız kendinizi kınayiniz"(İbrahim. 22).

Cenâb-ı Hak, bu tür saptırmayı Firavn'a da nisbet etmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Firavun kavmini saptırdı, onları hidayete ulaştırmadı" (Taha, 79). Ümmet, bu manada saptırmanın Allahü teâlâ hakkında caiz olmadığı hususunda icma etmiştir. Çünkü Allahü teâlâ, ne küfre davet etmiş, ne de küfrü hoş göstermiştir. Aksine O, küfürden nehyetmiş, men etmiş ve küfre karşı büyük bir ceza tehdidinde bulunmuştur.

İdlâl (saptırma)'in lügavi, asli manası bu olunca ve bu mana da icma ile Allah hakkında caiz olmayınca, bu kelimeyi zahiri manası ile anlamanın caiz olamayacağı hususunda bir icma'ın meydana geldiği sabit olur. O zaman cebr ve kader akidelerinden yana olanlar, bu kelimeyi te'vile ihtiyaç duymuşlardır.

Cebre inananlara gelince, onlar bu lafzı, "Allahü teâlâ'nın insanlarda sapıklık ve küfrü yarattığına, onları imandan alıkoyduğuna ve böylece onlar ile iman arasına girmiş olduğu" anlamına almışlardır. Onlar, çoğu keı "Esasında bu lafzın dildeki hakiki manası budur. Çünkü nasıl ki ihraç ve idhâl, bir şeyi girdirmek ve çıkartmak manasına ise, idlâl de bir şeyi saptırmaktan ibarettir" demişlerdir. Mutezile, bu te'vilin, ne kelimenin lügattaki hakiki manası itibari ile, ne de akli deliller itibarı ile caiz olmadığını söylemiştir.

Kelimenin lügattaki hakiki manası itibarıyla caiz olmamasına gelince, bunu birkaç yönden açıklayabiliriz:

1) Lügat itibarı ile, başkasını bir yola girmekten zorla ve cebren men eden kimseye "O onu idlâl etti" denilemez; aksine "O, onu o yoldan menetti ve ondan geri çevirdi" denilir. Araplar, bir kimse, başkasına durumu karışık gösterip, onda yolu bulmasını zorlaştıracak şüpheler uyandırdığı, o kişi de yolunu bulamadığı zaman ancak "O onu yoldan idlâl etti (saptırdı)" derler. .

2) Allahü teâlâ, Firavun ve iblis, kendilerine icabet edenlerin kalblerinde, ümmetin ittifakı ile, sapıklığı yaratmamış olmakla beraber, onları saptırmış (mudil) kimseler olarak vasfetmiştir. Cebriyye'nin görüşüne gelince, bunun sebebi, onlarca, kulların birşey meydana getirmeye kadir olamamalarıdır. Kaderiye'nin görüşünün sebebi ise, kulun bu tür bir yaratmaya kadir olamamasıdır. Bi'l-itifak yaratıcılığı kuldan nefyetmekle beraber, "mudil" (saptıran) ismi hakikaten bulununca anlıyoruz ki "mudil", lügatte sapıklığı yaratanı ifade etmek için konulmamıştır.

3) İdlâl, hidayetin karşılığı (zıddı)dır. "Ona hidayet yollarını gösterdim, ama o hidayete ermedi" denilebildiği gibi, aynı şekilde, "Onu saptırmaya çalıştım ama o sapmadı" da denilebilir. Bu böyle olunca saptırmak (idlâl) kelimesini, "sapıklığı yaratmak" manasına hamletmek imkansız olur.

Bu te'vilin akli deliller itibarıyla caiz olmamasına gelince, bu da birkaç yöndendir:

1) Eğer Cenâb-ı Allah kulda dalaleti yaratsa sonra onu iman etmekle mükellef tutsa, şüphesiz ona iki zıd şeyi bir araya getirmeyi emretmiş olurdu. Bu da sefeh (akılsızlık) ve zulümdür. Halbuki Cenab-ı Hak: "Rabbin kullarına zerrece zulmetmez "(Fussilet, 46)

"Allah hiç kimseyi gücü yetmeyeceği şeyle mükellef (sorumlu) tutmaz " (Bakara. 286) ve

"(Allah) din (İşlerinde) üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi "(Hacc, 78) buyurmuştur.

2) Eğer Allahü teâlâ cehaleti yaratsaydı ve mükellefler için durumu karışık yapsaydı, kulunu mükellef tuttuğu şeyi açıklamış olmazdı. Halbuki Ümmet-i Muhammed, Cenâb-ı Hakk'ın açıklayıcı olduğunda ittifak etmişlerdir.

3) Hak Teâla kullarında dalaleti yaratsa ve onları imandan alıkoysaydı, onlara kitab indirmesinin ve peygamber göndermesinin bir faydası olmazdı. Çünkü elde edilmesi mümkün olmayan birşeyi elde etmek için gayret göstermek, boşuna yorulma ve akılsızlık olurdu.

4) İdlâli, "dalaleti yaratma" manasına almak, birçok ayet-i kerime ile de tezad teşkil eder: Mesela: "Onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar"(inşikâk, 20),

"Onlara ne oluyor da öğütten yüz çeviriyorlar "(Müddessir, 49). "İnsanların, kendilerine hidayet (rehberi) geldiği zaman, iman etmelerine "Allah bir insanı mı peygamber olarak gönderdi?")demelerinden başka bir şey maniolmadı" (isra, 94) ayetleri .gibi. Böylece Cenâb-ı Hakk, onların iman etmelerine kesinlikle bir maninin bulunmadığını açıklamış oldu.Onların imandan yüz çevirmelerinin sebebi, Allah'ın insan peygamberler göndermiş olmasını inkâr etmeleridir. Allahü teâlâ bu hususta:

"İnsanlara hidayet geldiği zaman onların iman etmelerini ve Rablerinden mağfiret istemelerini...'den başka birşey men etmedi "(Kehf, 55);

"Siz ölüler iken sizi dirilttiği halde Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz "(Bakara, 28); (Hak'dan)nasıl döndürülüyorsunuz?"' (Yunus, 32) ve "Hak'dan nasıl çevriîiyorsunuz" (Mümin, 62) buyurmuştur. Eğer Cenâb-ı Allah onları dinden saptırmış ve imandan çevirmiş olsaydı, bu ayetler batıl olurdu.

5) Allahü teâlâ, iblisi, askerlerini insanları dinden saptırma, hakdan yüz çevirtme hususunda onun yolunca gidenleri kınamış ve kulları ile peygamberlerine şu ayetleri ile, şeytandan kendisine sığınmalarını emretmiştir.

"De ki o vesvese veren şeytanın şerrinden insanların Rabbi, Meliki ve Ma'budu (olan Allah'a) sığımrım"(Nas, 14) "De ki: Sabahın Rabbine sığınınm"(Felak, 1); "De ki: Rabbim, şeytanların dürtüşdürmelerinden (vesveselerinden) sana sığınırım "(Mü'minûn. 97);

"Kur'an okuduğun zaman, koğulmuş şeytandan Allah'a sığın"(Nahl , 98)

Şayet Allah, kullarını şeytanın saptırdığı gibi dinden saptırsaydı, şeytanın hakettiği gibi O da bir kınanmayı hakeder, şeytandan isti'âzenin (sığınmanın) gerektiği gibi Allah'dan da sığınmak gerekirdi ve Allah kullarının çoğunu saptırmış olacağı için, O'nu düşman edinmek gerekirdi. Nitekim aynı sebebten dolayı iblis düşman kabul edilmiştir. Bu durumda, Allah'ın payı daha çoktur. Çünkü iblisin saptırmasının (idlâlinin), dalaletin meydana gelmesi hususunda varlığı yokluğu birdir. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın idlali böyle değildir. Çünkü Allah dalaletin meydana gelmesinde bizzat müessirdir. Bu sebeble böyle bir hükümden dolayı da iblisi bütün kötülüklerden münezzeh kabul edip, kötülüklerin tamamını Allah'a vermek gerekir ki bu durumda kınama işi, iblis'ten tamamıyla uzaklaşıp Allah'a dönmüş olurdu. Allah ise zalim kimselerin bu tür görüşlerinden münezzehtir.

6) Cenab-ı Hakk, dinden saptırmayı kendisinden başkasına nisbet etmiş ve onları bundan dolayı kınayarak şöyle demiştir:

"Firavun kavmini saptırdı ve onları hidayete ulaştırmadı " (Taha, 79);

"Sâmiri onları saptırdı"(Taha. 85):

"Eğer yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, onlar seni Allah yolundan saptırırlar."(En'am, 115)

"Allah yolundan saptıranlara, hesabgününü unuttukları için, pek çetin bir azab vardir"(sad, 26); İblis'ten naklederek;

"Onları mutlaka saptıracağım, onları kuruntulara boğacağım ve onlara emredeceğim de... "(Nisa, 119)

İşte bunlar ya gerçekte dinden başkalarını saptırmışlardır, veyahut Allah onları saptırmıştır. Veyahut da itılâl (saptırma), müşterek olarak hem Allah, hem de bu ayetlerde bahsedilenler vasıtasıyla meyd na gelmiştir. Bu durumda, eğer onlar değil de, Cenab-ı Allah insanları saptırmış ise, Allah onlara iftira etmiş olur. Çünkü kendi işini, iftira edip onlara yüklemiş ve onları yapmadıkları işten dolayı ittiham edip kınamıştır. Halbuki Allah böyle yapmaktan münezzehtir. Eğer Allah bu idlalde onlarla ortak ise, kendisinin ortak olduğu ve onlarla eşit olduğu bir fiilden dolayı onları nasıl kınayabilir? Bu iki husus yanlış olunca, idlâli yaratmanın Allah'a nisbet edilmemesinin doğru olduğu anlaşılır.

7) Aşağıda sayacağımız ayetlere göre, Cenâb-ı Allah, sapıklıktan bahsettiği birçok ayette, sapıklığı (idlâli) günahkârlara nisbet etmiştir.

"Onunla ancak fasık olanları saptırır "(Bakara, 26); "Allah zalim olanları saptırır "(ibrahim, 27);

"Hiç şüphesiz Allah kâfirler gurubuna hidayet etmez "(Maide, 67); "Allah, her haddi aşan şüpheci kimseyi böyle şaşırtır"(Mümin. 34).

"Allah, her haddi aşan yalancı kimseyi böyle şaşırtır "(Mümin, 28).

Şayet Cenab-ı Allah'a nisbet edilen idlalden kasıt, o kimselerin üzerinde bulunduğu bu halleri yaratmak olsaydı, bu zaten bulunanı yeniden meydana getirmek olurdu ki bu imkansızdır.

8) Allahü teâlâ, hakka iletmediklerinden dolayı, kâfirlerin taptıkları şeylerin uluhiyyetini nefyederek şöyle demiştir:

"O halde Hakk'a hidayet edecek olan mı kendisine uyulmaya layıktır, yoksa hidayet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı?"(Yûnus 35). Böylece Cenâb-ı Hakk, hakka iletemedikleri için, eşyanın rab olmasını nefyetmiş; Hakk'a ilettiği için kendisinin rubûbiyyetini isbat etmiştir. Şayet Cenâb-ı Hak Subhanehu, hakdan saptırmış olsaydı, bu durumda hem saptırmak hem de, kendisinden ötürü putlara uymayı nehyettiği şey hususunda o putlarla müşterek olmuş olurdu. Hatta, onları geçerdi bile, çünkü putlar hakkagötüremedikleri gibi, saptıramazlarda; halbuki Cenâb-ı Hakk, hakka ileten ilah olduğu gibi saptırabilir de...

9) Allahü teâlâ, onların kötü fiillerine karşılık onları cezalandırmak ve onlara azab etmek için bu "dalâl" den bahsetmiştir. Eğer maksat, onların içinde bulundukları sapıklık, dalâl olsaydı, bu da onların zaten kendisiyle içice oldukları ve kendisine yöneldikleri, kendisiyle lezzet duyup sevinç hissettikleri bir şey dolayısı ile azab ve tehdid olurdu.

Şayet böyle birşey caiz olsaydı, bu durumda zinadan dolayı zina ile, içki içmekten dolayı içki ile azab etmek caiz olurdu ki bu caiz değildir.

10) Allah'ın:

"(Allah) o (darb-ı mesel ile) fasıklardân başkasını şaşırtmaz. O fasıklar ki Allah'ın ahdini onu te'kid de ettikden sonra bozarlar"(Bakara, 26-27) ayeti, Allah'ın bu fiili ancak, kulun kendi iradesi ile Allah'ın ahdini bozan fasıklardân olmasından sonra, darb-ı mesel ile bu idlali meydana getirdiğini açıkça göstermektedir. Böylece, bu, kulun fasık olmasından ve ahdi bozmasından sonra meydana gelen idlalin, kulun fasıklığından ve ahdi bozmasından başka birşey olduğunu göstermektedir.

11) Allahü teâlâ, kitabında kendisine nisbet edilen idlâli ya ibtila ve imtihan olarak veya ceza ve ukubet olarak tefsir etmiştir. İbtila olan idlâl hakkında:

"Biz o cehennemin bekçiliklerine meleklerden başkasını memur etmedik. Onların sayılarını da kâfirler için, başka değil ancak bir fitne (yani imtihan vesilesi) yaptık ki kendilerine kitab verilenler sağlam bilgi edinsinler, iman edenlerin de imanları artsın. (Hulâsa) hem kendilerine kitab verilen (ehl-i kitab), hem müminler şüpheye düşmesinler. Kalblerinde hastalık bulunan (münafiklar) ile kâfirlerde "Allah bu (zebanilerin sayısı) ile misal olarak neyi kastetmiştir?" desinler. İşte Allah kimi dilerse böylece şaşırtır, kimi de dilerse ona hidayet eder" (Müddessir. 31) buyurarak, kulunu idlal etmesinin, kulun hakiki maksadını bilemediği müteşabih bir ayet veya müteşabih bir iş indirme şeklinde olduğunu beyan etmiştir. Bu müteşabih ile sapan kimse ise, müteşabihden kastedilen şeye vakıf olmayan ve ondaki hikmetleri düşünemeyen, aksine batıl mücmelin izahı hususunda şüphelere sarılıp kalan kimsedir. Nitekim Allahü Teâlâ:

"Kalblerinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak (çıkarmak) ve (arzusunca onu) tevil etmek için Kur'an'ın müteşabih olan (ayetlerine) tabi olurlar" (Âl-i İmran, 7) buyurmuştur.

Ukubet ve ceza olarak idlal etmesi hakkında da Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Boyunlarında bukağılar, zincirler bulunduğu zaman, onlar (bu vaziyette) sıcak suyun içine sürüklenecekler, sonra ateşte yakılacaklar. Sonra onlara, "Allah'ı bırakıp da O'na ortak koştuğunuz (putlar) nerede?" denilecek. Onlarda "Bizden uzaklaşıp gittiler. Daha doğrusu biz, daha evvel zaten hiçbir şeye tapmıyorduk" diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır" (Mü'min, 71-74). Böylece Cenâb-ı Allah idlâlinin bu iki şeklin dışında olmayacağını açıklamıştır. İdlal bu iki vecihten biri ile açıklandığında, müşterekliği gidermek için, başka şeyle açıklanmamalıdır. Buna göre idlâlin, küfrü ve dalâleti yaratmaya hamledilemiyeceği sabit olmuştur.

Bunun böyle olduğu sabit olunca deriz ki: Biz, idlâlin, Arapça'da "batıla çağırmak ve ona karşı teşvik etmek, batılın çirkinliğini gizlemeye gayret etmek" manasına geldiğini açıklamıştık. Bu mana ise Allah için caiz değildir. Bundan dolayı te'vile gitmek gerekir.

Cebriyye'nin te'vilinın batıl olduğunu söylemiştik. Bu sebeble başka te'viller yapmak gerekir:

1) İnsan, sapması hususunda herhangi bir tesiri olmayan birşey meydana geldiğinde, kendi iradesi ile saptığında; o şey hakkında "O, onu saptırdı" denilir. Nitekim Cenâb-ı Hakk putlar hakkında:

"Yâ Rabbi, o putlar, insanlardan çoğunu idlâl ettiler (saptırdılar)" (İbrahim, 36), yani "o insanlar, putlar sebebiyle saptılar".

"Hele yeğüs, Ye'ûh ve Nesr (putlarınızdan) vazgeçmeyin (dediler). Hakikaten o putlarbirçok kimseyi saptırdı"(Nun, 23-24); yani insanlardan çoğu, o putlar sebebiyle kendileri saptılar.

"Sana Rabbinden indirilen (ayetler) andolsun ki onlardan çoğunun azgınlık ve küfrünü artırdı "(Maide, 68);

"Tebliğim onların sadece kaçışlarını artırdı"(Nuh, 6); yani onlar, onları dine davetim sebebi ile, ancak ondan firarlarını artırdılar.

"Siz onları eğlence edindiniz. Tâ ki bu beni hatırlamayı size unutturdu" (Müminun, 110) buyurmuştur. O alay ettikleri müslümanlar hakikatte onlara Allah'ı unutulmamışlardı, fakat aksine onlar, kendilerine Allah'ı hatırlatmış ve onları Allah'a çağırmışlardı. Ne varki kâfirlerin onlarla alay etmekle meşgul olmaları, unutmalarına sebeb olduğu için, unutturma işi onlara nisbet edilmiştir. Cenâb-ı Allah Berâe (Tevbe) sûresinde de:

"Bir sûre indirildiği zaman içlerinden bazıları, "Bu sûre hanginizin imanını artırdı?" der. İman etmiş olanlara gelince (bu sûre) daima onların İmanını artırır ve onlar birbiriyle müjdeleşirler. Fakat (o sûreler) kalblerinde maraz bulunanların küfürlerine küfür kattı..." (Tevbe, 124-125) buyurmuş ve böylece dini hükümleri ihtiva eden bir sûre, onların durumlarını ortaya doyacak şekilde indiğinde onlardan kimi ayetleri kabul edip ayetlerle imanı artan; kimi de ayetleri kabul etmeyip bu sebeble küfrü artan olunca, iman ve küfrü artırma sûreye nisbet edilmiştir. Çünkü onlar sûre indiği için iman ettiler veya kâfir oldular. Aynen bunun gibi hidayet ve idlâl (saptırma) de Allah'a nisbet edilmiştir. Çünkü bu hidayet ve dalaletin meydana gelmesi, Allah'ın onlara mesel getirmesi esnasında olmuştur. Yine Hak teâlâ Müddessir sûresinde;

"O (Zebanilerin) sayılarını da kâfirler için başka değil ancak bir fitne (yani imtihan vesilesi) yaptık ki ehl-i kitab sağlam bilgi edinsinler ve mü'minlerin de imanları artsın" (Müddessir, 31) buyurmuş ve böylece cehennem bekçisi olan meleklerin sayısını zikretmesinin, inananlar şüphe edenlerden seçilsin diye, kullarını imtihan için olduğunu bildirmiştir. Sonuç olarak mü'minter ayetleri kabul etmişler, kâfirler ise kabul etmemişlerdir. Bundan dolayı Allahü teâlâ, imanın artmasını ve küfrü imtihan edilen kullara nisbet ederek ve buyurmuştur.Bu ayetin peşisıra Cenâb-ı Hakk: "Allah bu (misal) ile neyi kasdetmiştir. İşte Allah böyle dilediğini saptırır, dilediğine de hidayet eder" buyurarak, kullara her iki şeyi de nisbet ettikten sonra, burada da onları saptırma ve hidayet etmeyi kendisine nibet etmiş, böylece idlâlin (saptırmanın) bu imtihan le açıklandığını beyan etmiştir. Örfte şöyle denilir, "Aşk beni hasta etti." "Falanca kadın, falan adamın ahlâkını bozdu." Halbuki o kadın bunun 'arkında değil. Şair de şöyle demiştir: "Beni kınamaktan vazgeç, çünkü kınamak tahrik etmek demektir." Yani kınanan şahts nama sebebi ile tahrik edilmiş olur. "Kâfirler imtihan unsuru taşıyan ayetler sebebi ile sapıttılar" manasında idlâlin Allah'a nisbe edilmesi caizdir.

Bu ayette (Bakara, 26) de, kâfirler, "Misal vermeye ne gerek var, bunun faydası nedir?" dedikleri ve bu imtihan onlara ağtr geldiği için idlâlin Allah'a nisbeti yerli yerinde olmuştur.

2) İdlâl birisini dalaletle isimlendirmektir. Buna göre dendiğinde, "O, onu sapık diye adlandırdı ve onun sapık olduğuna hükmetti" manası; dendiğinde de "Falanca falancayı kâfir diye adlandırdı" manası artaşılır. Araplar Kümeyt'in şu beytini çokça söylerler:

"Bir gurub sizi sevdiğimden dolayı bana kâfir diyor. Bir diğer gurub da günahkâr ve kötüdür diyor." Tarafa da şöyle demiştir:

"İçki içmeye devam ettim, öyleki arkadaşım beni sapıtmış olarak niteledi ve hatta onlardan bir kısmı da beni kötüledi." Yani şair bu beytte ifadesi ile. "Beni sapıtmış olarak isimlendirdi" manasını kastetmiştir. İşte bu te'vil

(izah) tarzını, Kutrub ve çoğu Mû'tezile kabul etmiştir. Dilcilerden bunu kabul etmeyip "Birisini sapıtmış olarak adlandırdığında, ancak dersin.

Ayı şekilde, bir kimseyi facir ve fasık olarak nitelendirdiğinde " demişlerdir. Buna şu şekilde cevab verilir: Her nezaman bir kimseyi sapıtmış kabul edersen, onun sapıtmış olduğuna hükmetmek gerekir. Bu sebeple bu hüküm, zaten o kabulün ayrılmaz bir parçasıdır. "Melzûm" un ismini "lazım"a vermek, meşhur bir mecazdır. Böyle bir kullanış mevcuttur da. Çünkü bir adam bir başkası için, "falanca sapıktır" dediğinde, ama, "Onu niçin sapık kabul ettin?" demek caiz olur ki, aunuı manası, "Onu niye bu şekilde adlandırdın ve onun hakkında böyle kabul ettin?" demektir. İşte bu izah tarzına göre, ulemâ "idlâl"i; hükmetme etme isimlendirme anlamına hamletmişlerdir.

3) "İdlâl"in, serbest bırakma, cebirle ve zorla bir şeyden engellemeyi etmedir. Buna göre, birisi birisini sapıkliğıyla başbaşa bıraktığında denilir. Yine ulemâ şöyle demiştir: Bu sözün mecazi olarak kullanıldığı yerlerden birisi de, Arabların, baba, oğlunun terbiyesini uhdesine almadığı zaman, "Falanca oğlunu bozdu, onu helak etti ve onu mahvetti" demeleridir. 'Arcîi'nin şu sözü de, bunun gibidir:

"Beni, ben tığ gibi yiğidi zayi ettiler; istenmeyen bir gün ve bir gediği kapamak için" yine, kılıcını nemli toprakta bırakan, böylece de kılıcı bozulan ve paslanan kimseye "Kılıcını bozdun ve onu paslandırdın" derler.

4) "Dalâl" ve "idlât", Cenâb-ı Hakk'ın :

"Şüphesiz günahkârlar bir sapıklık ve çılgın ateşler içindedirler. O gün onlar, yüzleri üstü ateşte sürüklenirler. Onlara: "Tadın cehennemin dokunuşunu!" denilir (Kamer, 47-46) ayetinin delaletiyle "azab" ve "azâb etmek" anlamlarına gelir. Buna göre Allah onları, "kıyamet gününde bir sapıklık içinde bulunmak"la vasfetmiştir ki, bu onlara azab etmek temektir. Yine Cenâb-ı Hakk:

"Boyunlarında laleler ve zincirler bulunduğu zaman ki, onlar kaynar sular içinde sürüklenecekler, sonra da ateşte tutuşturulacaklar... Sonra onlara, "Allah'ı bırakıp da şirk koşageldiğiniz şeyler nerede?" denilecek... Onlar da, "Bizden uzaklaşıp gittiler. Daha doğrusu, biz bundan önce hiçbir şeye tapmazdık" diyecekler. İşte Allah, kâfirleri böyle idlâl eder "(Mümin, 71-74) buyurmuştur. Bu ayetteki dalâl, azâb ile tefsir edilmiştir.

5) "İdlâl"in, helak etme ve geçersiz kılma (ibtal) manalarına hamledilmesidir. Meselâ: "Allah, küfredip de Allah'ın yolundan yüz çevirenlerin amellerini boşa çıkarmıştır"(Muhammed, 1 ) ayetinde olduğu gibi... Yani, amellerini ibtâl edip yok etti. Yine, bu kelimenin mecazî olarak kullanıldığı yerlerden birisi de Arabların şöyle demesidir: Su, süte iyice kaynaşıp, karıştığında, Su sütün içinde kayboldu" denilir. Yine, birisine bir şey yaptığında, onu, helak ederek âdeta yok ettiğinde, dersin. Ayni şekilde, insanlar ölüyü kabre koyup, onu artık görülmeyecek bir şekilde gizlediklerinde yani "sahipleri ölülerini örttüler" denir.

"Çıkan suyu, gözeyi daha çok genişletelim derken kaybettiler. Hazm ve Nail de, (böylece) dolaşmaya terkedildi." Yine Cenâb-ı Hak, şu ayetle kâfirlerin şöyle dediklerini bildirir:

"Biz toprakta çürüyüp kaybolduğumuzda mu hakikaten biz mi yeniden "(Secde, 10), yani biz, yere defnolunup da, bedenlerimiz iyice bolduğunda mı, yeniden yaratılacağız?.. Bu manaya göre, seznün manası, Allah onu helak eder, yok eder, demek olur. Buna göre izah tarzına göre "idlâl"i Allah'a nisbet etmek caiz olur. "İdlâl"in, dinden saptırma manasına hamlettiğimizde, işte bu vecih söz konusudur.

b) "İdlâl"in, cennetten saptırma manasına alınmasıdır. Mu'tezile, hakikatte bu bir te'vil olmayıp, lafzı zahirine hamletmektir. Çünkü ayet, Cenâb-ı Allah'ın onları idlâl ettiğine delalet etmekte, ama ayette Allah'ın onları herhangi şeyden idlâl ettiğine, saptırdığına dair bir delalet bulunmamaktadır. bu sebebten dolayı biz ayeti, Cenab-ı Allah'ın onları cennet yolundan saptırmış olduğuna hamlediyoruz" der.. Ve sonra, Kur'an-ı Kerim'de bu manadaki bütün ayetleri aynı anlama hamlederler ki, bu Cubbâî'nin tercihidir.

Çünkü Cenâb-ı Hak: .

"Şeytanın aleyhinde şu yazılmıştır: Kim onu dost edinirse, şüphesiz şeytan onu saptırır ve onu ateşli bir azaba götürür"(Hacc, 4), yani onu cennetten ve cennet mükâfaatlarından saptırır. Bütün bunlar (......) kelimesindeki "hemze"yi, fiili geçişli yapan hemze olarak düşünmemize göredir.

7) "Hemze"yi 'ta'diye anlamında değil de, bu meselenin başında izahı geçtiği gibi, "vicdan" (bulmak) manasına hamletmemizdir. Buna göre şöyle "Falanca devesini yitik buldu" yani, devesi kayboldu... sebeple, Allah'ın onları saptırması (idlâl) demek onları sapmış olarak demektir.

8) Cenâb-ı Allah'ın (......) âyetinin, kâfirlerin sözünün olmasıdır. Buna göre kâfirler "Allah, kendisinde ne fayda bulunduğunu açıklamadığı bu mesel ile, neyi kastetmiştir?" demiş ve sonra "tehekküm'Vani alay yoluyla, " Bununla çoğu kimseyi saptırır, çoğu kimseye de (güya) hidayet eder!" diye İlâve etmişlerdir. İşte buna göre bu, kâfirlerin sözlerindendir. Bunun peşi sıra Cenâb-ı Allah onlara cevap olmak üzere,

"Allah bununla, ancak fasık olanlan saptırır", yani bununla ancak fasık olan sapar... Mutezile'nin sözünün hepsi budur.

Cebriyye ise şöyle demiştir: Sizin sözünüzü dinledik, meseleyi güzel ortaya koyduğunuzu, tertibinizin güzelliğini ve sözünüzün gücünü itiraf ediyoruz. Fakat biz ne yapalım, sizin bu güzel açıklamalarınızı ve ince delillerinizi bozan üç düşmanınız bulunmaktadır.

1) Bu, "yapmaya götüren sebep" (dâî) meselesidir. Bu şu demektir: İlme ve cehle, hidayete ve saptırmaya kadir olan, niçin bunu değil de şunu yapmaktadır?

2) Cenâb-ı Hakk'ın (Bakara, 7) âyetinin tefsirinde geçtiği gibi "ilim meselesi"dir. Bu iki meseleye cevab verme hususunda, güçlü ve derde deva olacak bir çare bulacağınızı sanmıyoruz.Biz şüphesiz olarak biliyoruz ki bunca zekanıza rağmen onların cevabları karşısında zayıf kalacağınız size gizli değildir. Bizim insaf edip, sözlerinizin güzel olduğunu itiraf ettiğimize göre siz de insaf edin ve bu iki meseleye cevab veremeyip izah edemeyeceğinizi itiraf edin. Çünkü bunu görmemek ve gafil davranmak akıllılara yakışmaz.

3) Kulun fiili, şayet, kendi yaratması ile olsaydı, o zaman ancak kulun yaratmayı istediği fiiller meydana gelirdi. Ne varki herkes ilim tahsil etmek ve doğruyu bulmak ister; cahillik ve sapıklıktan tamamen kaçınır. Buna göre, maksadı sadece ilim tahsili ve doğruyu bulmak olan kul için cahillik ve sapıklık nasıl meydana geliyor? Eğer "Kul için, küfür ile iman, ifim ile cehalet karıştı da böylece cehaleti ilim sanıp, onu meydana getirmeye niyetlendi, bu sebebten de onun için cehalet meydana geldi" dersen, biz deriz ki, onun, cehaleti ilim sanması hatalı bir zandır. Eğer o kul, onu ilk önce tercih etmiş isa, kendi için cehaleti ve hatayı tercih etmiş demektir ki bu imkansızdır.

Eğer biz, "daha önceki bir başka zannı sebebi ile karışıklık olmuş" dersek bu durumda, sonsuza kadar her zannın dayandığı bir başka zannın bulunması gerekir ki bu da imkansızdır.

4) Tasavvurat kesbi (kulun kendisinin kazandığı) değildir. Bedihi olan tasdikat da kesbi değildir ve bütün tasdikatlar kesbi değildir. İşte bunlar üç mukaddimedirler:

Birinci Mukaddime: Tasavvuratın kesbi olmadığını izah hususundadır. Bu böyledir. Çünkü tasavvuratı elde etmeye uğraşan ya onu tasavvur etmiştir veya edememiştir. Eğer onu tasavvur ediyorsa, yeniden onun tasavvurunu meydana getirmeyi istemesi imkansızdır. Çünkü hasılı tahsil imkansızdır. Eğer onu tasavvur edemiyorsa, onun zihninin ondan haberi yok demektir. Birşeyden haberi olmayanın, o şeyi arzu etmesi imkansızdır.

İkinci Mukaddime: Bedihî olan tasdikatın kesbi olmadığını açıklama Hakkındadır. Bu böyledir, çünkü tasdikin her iki tarafının meydana gelmesi, bu, zihnin o tasdike kesinkes hükmetmesi hususunda ya yeterlidir veya yeterli değildir. Eğer birincisi olursa, bu tasdik, bu iki tasavvurla birlikte, müsbet veya menfi yönden vücub ifade eder. Böyle olan şey ise kulun kudreti dahilinde değildir. Eğer ikincisi ise, tasdik bedihi olmaz, aksine bu hususta kesin hüküm verilemez.

Üçüncü Mukaddime: Bütün tasdikatın kesbi olmadığını açıklama hakkındadır. Bu böyledir, çünkü bu nazari düşünceler, eğer kulun kudreti dahilinde olmayan şu bedihi tasdikattan mecburen elde edilirlerse, bu nazari düşünceler de kulun kudreti dahilinde olmazlar. Eğer bu nazari şeyler, şu Dedihi tasdikattan mecburi olarak meydana gelmiyorlarsa, bu bedihi tasdikat nazari şeylere istidlal edilemez. Böylece de, nazari şeyler hakkında -meydana gelen bu inançlar ilim olmayıp, aksine mukallid için hasıl olan nançlar olur ki konumuz bu değildir. Böylece hidayet ve dalaleti Allah'a isnad etmeme hususundaki sözünüzün, cevab verilemeyecek bu kesin akli zahlarla çatıştığı ortaya çıkmış olur.

Şimdi ise onların yaptıkları te'viller üzerinde konuşalım:

Birinci tevile gelince, bu te'vil düşer. Çünkü müteşabih ayetlerin rdirilmesinin sebeblerin (dailer) harekete geçirilmesinde bir etkisinin olup olmadığını bilmek lazımdır. Eğer etkisi varsa, sizin sözünüze göre, müteşabih ayetlerin indirilmesinin iki yönden takbih edilmesi (çirkin olduğunun söylenilmesi) gerekir:

a) Biz, (Bakara.7) âyetini tefsir ederken, bir tercih meydana geldiği zaman, mutlaka bir vücûbun olması gerektiğini ve her iki halin de olması ile (caiz olması ile) zıddına mani olan vücub arasında bir orta noktanın olmadığına delil getirmiştik. Bu müteşabih ayetlerin indirilmesi tercihte müessir olup, her nezaman bir tercih meydana gelse mutlaka bir vücubun aduğu sabit olunca, cebr söz konusu olur. O zaman da sizin dedikleriniz dairi olur.

b) Farzet ki bu tesir vücub noktasına varmaz. Amma hiç değilse - elletin, önünden özür ve illetlerin (engellerin) giderilmiş, izale edilmiş olması gerekir. Bi' müteşabihatın, dalal tarafını hidayet tarafına tercih etmesinde bir etkisi olmakla beraber mükellefe indirilmesi, onun taata yönelmemesi hususunda bir özür gibi olur ki, o zaman da bunun Allah'tan olmasının kabin görülmesi gerekir. Eğer mükellefin dalâl tarafını hidayet tarafına tercihe yönelmesinde bu müteşabih ayetlerin bir tesiri yoksa, bu müteşabih ayetlerin onların sapmalarındaki tesirinin oranı, kapının gıcırtısı ve karganın gak! demesi kadar olur. Aynı şekilde, bu takdirde onların dalaletleri bu yabancı şeylere nisbet edilemediği gibi, hiçbir surette müteşabihata da nisbet edilemez.Bu durumda da, onların te'villeri geçersiz olur.

İkinci te'villerine gelince, -ki bu idlâlin, "dalalet ismi verme ve dalalete hükmetme" şeklinde te'vilidir, - bu son derece uzak olmakla beraber, kabulü halinde de beraberinde birçok müşkilleri bulundurmaktadır. Çünkü Allah sapıtan kimseyi dalaletle adlandırmış ve onun hakkında bununla hüküm vermiştir. Eğer mükellef onu yapmamış olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın doğru olan haberi yalana; ilmi ise cehle dönüşmüş olurdu.. Bütün bunlarsa muhaldir; muhale götüren şeyler ise, muhaldir. Böylece, mükellefin onu yapamaması imkânsız, yapması ise vacib olmuş olur. Bu ise, sizin kaçtığınız ve sonunda seksiz şüphesiz kendisiyle yüzyüze geleceğiniz "cebr"in ta kendisidir. Burada konu, onların bu babta vermiş oldukları meşhur iki cevaplarına varıp dayanır. Her akıllı olan kimse, aklının bedahetiyle bunun kabul edilemeyeceğini bilir.

Üçüncü te'villerine gelince, ki bu kişiyi kendi başına bırakıp engellememektir, bu da çocuğun babasına en uygun ve güzel olan şeyin, oğlunu bundan men etmesi olduğu ama menetmediği zaman da buna "idlâl" (saptırma) denmesidir. Ama çocuk babası onu bundan menettiği zamanda, menetmediği zaman düştüğü bu ilk mefsedetten (zarardan) daha büyük bir zarara düşebilir. Halbuki buna rağmen, hiçkimse bu durumda "Babası çocuğunu saptırdı ve ifsad etti" demez. Burada iş bunun hilafınadır. Çünkü Allah mükellefi zorla bu mefsedetten menetmiş olsaydı, birincisinden daha büyük bir mefsedetin ortaya çıkması gerekirdi. Bu durumda da "Cenab-ı Hak onu sapıklıktan menetmedi " manasında olmak üzere, nasıl olur da "Allah, mükellefi ifsad ve idlal etmiştir denilebilir?" Oysa ki Cenab-ı Allah, eğer onu menetmiş olsaydı, bu mefsedet daha büyük olurdu.

Dördüncü te'villerine gelince, Kaffal buna itiraz ederek şöyle demiştir: Dalaletin azab manasına geldiğini kabul etmiyoruz.

"Mücrimler dalalet ve çılgın ateş içindedirler "(Kamer, 47) ayetine gelince, buradaki dalaletten muradın, dünyada iken haktan sapma; sü'ur'den muradın ise ahirettekl cehennem azabında olmak şeklinde olması ve âyetinin de "sü'ur"un sılası olması mümkündür. âyetinden (Mümin. 71) ayetine kadar olan kısımdaki ibaresinin manası "Batıl oldular, yok oldular, şefaatlarını umduğumuz bu günde kendilerinden istifade edilemedi" demektir. Sonra âyeti, "Allah, onların amellerini böylece saptırır "yani" kıyamet günü boşa çıkarır " manasınadır. Bunun manasının, "Allah onları bu dünyada yardımsız bırakır ve onları hakkı kabul etmeye muvaffak kılmaz. Çünkü onlar batıla yakınlık duymuş ve tefekkürden yüz çevirmişlerdir. Allah, onlardan yardımını Kesip, onlar kıyamette geldiklerinde, dünyada kendisinden faydalanmayı -oldukları amelleri boşa çıkar" şeklinde olması da muhtemeldir.

Beşinci tevillerine gelince ki bu idlalin (saptırmanın) helak etmek manasına alınmasıdır, bu buraya uygun değildir. Çünkü Cenab-ı Allah'ın "Bununla çoğu kimseye hidayet eder" ifadesi, idlalî "helak etmek" manasına almaya manidir.

Altıncı tevillerine gelince ki bu, idlâlin cennet yolundan saptırmak manasına alınmasıdır. Bu da zayıftır. Çünkü Cenab-ı Allah yani "Bu ayetleri dinleme sebebi ile saptırır" buyurmuştur. Halbuki cennetin yolundan saptırmak bu ayetleri dinleme sebebiyle değildir. Aksine kulun -ötülükleri yapması sebebiyledir. O halde idlali, o manaya hamletmek nasıl olur?

Yedinci te'villerine gelince ki bu âyetteki (......) lafzını "onu sapıtmış olarak buldu" manasına almaktır. Bu manada kullanılışın bir delili yoktur. "İdlâl"i Allahü teâlâ "bâ" harf-i cerh ile kullanmıştır. Halbuki, vicdan (bulmak) manasına kullanılan idlal "bâ" harf-i cerri ile müteaddi olmaz.

Sekizinci tevillerine gelince bu, bu ayette nazımda kopukluğu gerektirir. Çünkü (......) âyetine kadar olan kısım kâfirlerin sözü, (......) ise arada herhangi bir fasıla olmaksızın, aksine atıf harfi olan "vav" ile olan, Cenâb-ı Hakk'a ait sözdür. Sonra farzet ki bu burada sizin dediğiniz gibidir. Ancak Müddessir süresindeki:

"İşte böylece Allah dilediğini saptırır, dilediğine hidayet eder " (Müddesir, 31) ayeti ise, Cenab-ı Allah'a ait bir sözdür. İşte idlâl hakkında söylenecekler bundan ibarettir.

Hidayet Kavramı

"Hidayet'e gelince, bu birkaç manada kullanılmıştır:

1) Delalet (yol gösterme) ve beyan (açıklama). Nitekim Cenab-ı Hak.

"Bizim nicelerini helak etmemiz onlara (birşeyler) açıklamadı mı?" (Secde, 26) ve

"Eğer size benden bir açıklama gelirse her kim benim açıklamama uyarsa... "(Bakara, 38) buyurmuştur. Bu, ancak, hidayet açıklamadan ibaret olması halinde doğru olur. Yine Cenab-ı Hak:

"Onlar sadece zanlarına ve nefislerinin arzularına uyarlar. Halbuki yemin olsun, kendilerine Rablerinden o açıklama (hidayet) gelmiştir"(Necm, 23);

Biz muhakkak ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör (kâfir)"(Dehr, 3), yani ister şükreder, ister inkâr eder.Buna göre ona her iki halde de hidayet gelmiştir;

"Semûd'a gelince, biz onlara yol gösterdik (hidayet ettik), halbukionlar hidayete körlüğü tercih ettiler"(Fussilet. 17) ve "Sonra biz, Musa 'ya, ihsan sahibi olana bir nimeti tamamlamak herseyi açıklamak, bir hidayet ve rahmet olmak üzere Kitab'ı verdik. Umulur ki onlar Rablerine kavuşacaklarla inanırlar"(En'am, 154) buyurmuştur. Bu mü'min hakkında söylenmez.

Yine Cenab-ı Hak, Hazret-i Davud (aleyhisselâm)'a gelen davacılardan naklederek:

“Aşırı gitme, bizi yolun ortasına hidayet et"(Sad, 22) yani ilet.

"Hakikat, kendilerine hidayet besbelli olduktan sonra arkalarına dönenler (irtidad edenler) yok mu şeytan onları ütlemiştir, onlara zamanı uzun göstermiştir" (Muhammed, 25),

"(O azab günü), herkesin 'Allah'a itaat hususunda işlediğim kusurlardan dolayı "Vay hasretime! Hakikaten ben (din ile) eğlenenlerdendim" diyeceği, yahut "Hakikaten Allah bana hidayet verseydi herhalde muttakilerden olurdum." diyeceği, yahut azabı görürken "Dünyaya bir daha dönebilseydim de (o zaman), iyi hareket edenlerden olsaydım" diyeceği (gündür). "Allah tarafından ona şöyle buyrulur:" Hayır, sana ayetlerim gelmişti de sen onları yalan saymış, (onlara karşı) kibirlenmeye kalkmıştın, "(Zümer. 56-59) buyurmuş, böylece gönderdiği ayetlerle kâfire de yol gösterdiğini haber vermiştir. Yine Cenab-ı Hak:

"Yahut, "Bize de kitab indirilseydi muhakkak onlardan daha fazla hidayete ererdik " dememeniz içindir. İşte size Rabbinizden apaçık bir hüccet, bir hidayet ve birvahmet gelmiştir"(En'am, 157) buyurmuştur. Bu kâfirlere bir hitabdır.

2) Alimler, Allah'ın "Hiç süphesiz sen sırat-ı müstakime hidayet edersin (şûra, 52) ve "Her kavmin bir hidayet edeni vardır. "(Rad, 7) ayetlerindeki nin davet edersin"nin de "dalalete yahut hidayete çağıran bir davetci" manasına olduğunu söylemişlerdir.

3) Allah'ın imana bağlı lutuflara muvaffak kılmasıdır ki bu lutufları Allah, mü'minlerin imanlarına karşı bir mükafaat ve imana bir destek olması ve taatlarını artırmaları için verir. Bu müminlere verilen sevabtır. Bunun karşısında da kâfirler için sevabın zıddı vardır. Bu da o kâfirlerden lutufları çekip almaktır ki, buna göre o zaman Allah, onlara hidayet etmediği için onları saptırmış olur. Bu izha delil Cenab-ı Hakk'ın şu ayetleridir:

"Hidayete erenlerin Allah hidayetini artırdı "(Muhammed, 17) "Allah hidayete erenlerin hidayetini artırır"(Meryem, 76); "Allah zalimler kavmine hidayet etmez "(Bakara, 258), "Allah iman edenleri, dünya ve ahirette sağlam bir sözle güçlendirir. Allah zalimleri ise saptırır"(İbrahim, 27); "İman ettikten, Resulün hak olduğuna sahidlik ettikten ve kendilerine açıklamalar geldikten sonra yeniden küfre dönen bir kavme Allah nasıl hidayet eder? Allah zalimler kavmine hidayet etmez" (Al-i Imran, 86). Allahü teâlâ kendilerine açıklamalar geldiği halde o kâfirlere hidayet etmeyeceğini haber vermektedir. Buna göre hidayet "beyan"dan (açıklamadan) başka birşeydir. Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Kim Allah'a iman ederse, Allah onun kalbini hidayete erdirir" (Tegabun, 11) Ve: "İşte onların kalblerinde (Allah) imanı yazmış ve onları kendisinden gelen bir ruh ile desteklemiştir "(Mücadele, 22).

4) Cennet yoluna iletmek. Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:

"İşte Allah'a iman edip de O'na sarılanlar (yok mu?) Allah onları kendisinden bir rahmetin ve lütfün içine sokacak ve onları kendisine (gelen) bir sırat-ı müstakime götürecektir"(Nisa, 175);

Muhakkak ki size Allah 'dan bir nur ve apaçık bir kitab gelmiştir. Allah o kitabla, kendisinin rızasına tabi olanları kurtuluş yollarına iletir, onları, izni île, karanlıklardan nura çıkarır ve onlan müstakim olan bir yola hidayet eder (iletir)"(Maide, 15-16) ve:

"Allah yolunda öldürülenler (yok mu?) Allah onların amellerini boşa çıkarmayacaktır. Onlara hidayet edecek, durumlarını düzeltecek ve onları cennete sokacaktır"(Muhammed, 4-6), Öldürüldükten sonraki hidayet ancak cennete hidayet (itetme)dir. Bir de Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur.

"İman edip salih ameller işleyenlere muhakkak ki Rableri, imanları sebebi ile hidayet edecektir. Onların altlarından ırmaklar akar"(Yunus, 9). Bu Cübbâî'nin te'vilidir.

5) Hidayetin, takdim etmek (öne geçirmek) manasına alınmasıdır. Mesela Dir kimse birisini önüne geçirdi mi denilir, nin aslı, (yol göstermek) ifadesinden alınmıştır. Çünkü delil (yol gösteren), medlulden (yol gösterilmeden) öncedir. Araplar Atların başları zuhur etti) derler. Boyun için (......) kelimesi de kullanılır. "Atların boyunları" demektir. Ona bu isim verilmiştir. Çünkü, boyun atın ön tarafını teşkil eder.

6) "hükmeder" manasına gelir. Çünkü müminin hidayete erdiğine ve onun bununla isimlendirildiğine hükmedilmiştir. Zira, "O, ona hidayet etti" diyen kimsenin, bu sözünün hakiki manası "Ona muhtedi - aayete ermiş) ismini verdi" dir. "Hidayet" lafzı bazan hükmetmek ve isim vermek manasına da alınır. Nitekim Cenab-ı Allah: Allah Bahire'yi meşru kılmadı"(Maide, 103)yani ne hükmetti ne meşru kıldı.";

"Hidayet ancak Allah'ın hidayetidir"(Ali Imran, 73) yani "Hidayet, Allah'ın, hidayet olduğuna hükmettiği şeydir" ve;"Allah kime hidayet etmiş ise hidayete ermiş olan odur"(Kehf. 17) yani "Allah'ın hidayete erdiğine hükmettiği kimse, muhtedi diye adlandırılmaya müstehaktır" buyurmuştur. İşte bütün bunlar Mu'tezile'nin zikrettiği görüşlerdir.

Biz, daha evvel geçen "idlâl" bahsinde bu hususta fikir beyan etmiştik. Cebriyye burada bir başka izah tarzının bulunduğunu söylemiştir. Bu da hidayetin, hidayeti ve ilmi yaratma manasına alınmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Allah:

"Allah kurtuluş evine sizi çagımr ve dilediğini dosdoğru yola iletir"(Yunus, 25) buyurmuştur.

Kaderıyye (Mu'tezile) ise birkaç sebebten ötürü, bunun caiz olamayacağını söylemiştir.

a) Arapça'da, zorla ve kerhen birisini bir yola sokmak isteyen kimse için "O, onu oraya iletti" denilmesi yerinde olmaz. Ancak böyle yapan için "O, onu sırat-ı müstakime zorladı, ona sevketti ve onu oraya çekti" denir. ta denilmez.

b) Şayet hidayet Allah'ın yaratmasıyla meydana gelseydi, o zaman emir, nehiy, övgü, yerme, sevab ve ıkab diye birşey olmazdı. Şayet, farzet ki, "Allah hidayeti yarattı, kul da onu kesbetti" denilirse deriz ki bu kesb işi iki yönden reddedilir:

1) Kesbin meydana gelmesi ya Allah'ın yaratması iledir veya değildir. Eğer Allah'ın yaratmasıyla ise, Allah onu yarattığı zaman, kulun onu yapmaması imkansızdır. Allah o kesbi yaratmadığı zaman da kulun onu yapması mümkün olmaz. Bu durumda da zikredilen bütün müşkiller ortaya çıkar. Eğer kesb, Allah'ın yaratmasıyla değil de kulun yaratmasıyla olursa, işte bu zaten bizim (yani Mu'tezile'nin) görüşüdür.

2) Eğer bir fiil Allah'ın yaratması kulun da kesbi ise, şu üç ihtimalden biri söz konusudur;

a) Ya onu ilk önce Allah'ın yaratıp, sonra kulun kazanması (kesbi),

b) Veya kulun önce o fiili kesbetmesi, sonra Allah'ın onu yaratması;

c) Veyahut da kesbin ve yaratmanın aynı anda olması. Eğer onu Allah önce yaratmışsa, kul onu kesbetmeye mecbur olur. Böylece de ilzam (cebr ve zorlama) meselesi geri gelir. Eğer kul. o fiili Allah'ın yaratmasından önce kesbetmiş ise, Allah onu yaratmaya mecbur demektir. Eğer kesb ve yaratma aynı anda olmuş ise, bu işin meydana gelmesi ancak kul ile Allah'ın ittifakından sonra mümkündür. Fakat böyle bir ittifakı bilemeyiz. Bu sebeple, böyle bir ittifakın bulunmaması gerekir. Yine bu ittifakın, ancak başka bir ittifaka dayanması gerekmektedir. Çünkü bu kulun kesbi, Allah'ın yaratması iledir. Bu ise sonsuz ittifaklara götürür ki imkansızdır. Mu'tezile'nin bu husustaki sözü budur.

Cebriyye ise şöyle demiştir: Biz, bu fiillerin dolaylı veya dolaysız yaratıcısının Allah olduğuna, herhangi bir ihtimal ve te'vil götürmeyen, akli delillerle istidlal etmiştik. Sizin sarıldığınız izah tarzlarınız ise, çeşitli ihtimalleri taşıyan nakli izahlardır. Halbuki kesin olan bir şeye, muhtemel olan şey karşı koyamaz. Bu nedenle bizim dediklerimizi kabul etmek gerekir. Muvaffakiyyet Allah'dandır.

Hidayette Olanlar Az Oldukları Halde Çok Diye Nitelenmeleri

Birisi şöyle diyebilir: Hidayete erenlerin sayısı az olduğu halde, Cenab-ı Allah onları niçin "çok" olarak tavsif etmiştir? Çünkü Allah:

"Şükredici kullarım pek azdır. (Sebe, 13) ve: "Onlar ne kadar azlar." (Sa'd 24) buyurmuş, hadiste de İnsanlar yüz deve gibidir ki, o yüz deve içinde binecek bir deve bulamazsın. Müslim, Fedâilü's-sahabe. 232 (4/1973). ve İnsanlar onların az olduklarım söylediler" hadisleri de bunu teyid eder. Bunun cevabı şöyledir: Hidayete erric insanlar aslında çokturlar. Onların "az" olarak nitelendirilmeleri, ancak dalalet ehline kıyasladır. Yine hidayete erenler az da olsalar, hakikatte çok sayılırlar. Onlar görünüşte az olsalar bile, hakikat itibarı ile "çok" olarak adlandırılmışlardır.

Fısk ve Fâsık

Ferra, "Fasık"kelimesinin aslının "Taze hurma kabuğundan çıktı" ifadesinden alındığını söylemiştir. Buna göre sanki fâsık taatten çıkan manasına gelir. Zarar vermek için deliğinden çıkan fareye de denir. Ehl-i kıble, fâsığın mü'min mi kâfir mi olduğu hususunda ihtilaf etmiştir. Bizim alimlerimize göre fâsık mü'mindir; Haricilere göre, kâfirdir. Mutezile'ye göre ise ne mü'min ne kâfirdir. Mutezile Cenab-ı Allah'ın: İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. "(Hucurat.11); "Münafıklar, fasıkların ta kendisidir"(Tevbe, 67) ve; Allah size imanı sevdirdi ve onunla kalblerinizi süsledi; size küfrü, fiskı ve İsyanı kerih gösterdi"(Hucurat, 7) ayetleri ile İstidlal etmişlerdir. Bu mesele uzun olup kelam kitaplarında yer almıştır.

27

O fasıklor, Allah'a olan ahidlerini onu te'kid de ettîkden sonra-bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği (sıla-i rahmi) keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte onlar hüsrana (maddi ve manevi en büyük zarara) uğrayanların taa kendileridir

Ahdi Nakzetme

Alimler "O(fesıklar), te'kid ettikten sonra Allah'ın vadini bozarlar"âyetinden ne murad edildiği hususunda ihtilaf etmişler ve şu görüşleri belirtmişlerdir:

1) Bu misaktan maksad, Allah'ın kullarına, kendisinin birliğini, peygamberinin doğruluğunu gösteren delilleridir. Böylece bu, tevhide sarılma hususunda bir ahd ve misak (söz) olmuş olur. Çünkü bu deliller ile zikrettiğimiz tevhide ve Hazret-i Peygamberin doğruluğuna sarılmak gibi şeyler demektir. İşte bundan ötürü de Cenab-ı Allah'ın "Siz bana olan ahdinizi (sözünüzü) yerine getirin ki ben de size olan ahdimi yerine getireyim" ayeti pek yerinde olmuştur.

2) Bununla Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine: "Onlar, kendilerine azab ile korkutan bir peygamber gelirse, diğer ümmetlerin herhangi birinden daha ziyade doğru yolu tutacaklarına, olanca yeminleri ile Allah'a ahdetmişlerdi. Fakat onlara azab ile korkutan bir peygamber gelince, bu onların, (hakdan) uzaklaşmadan başka birşeylerini artirmadı. "(Fatır. 42) ayetiyle işaret ettiği kimselerin kastolunmuş olması da muhtemeldir. O kimseler, yemin edip söz verdikleri şeyi yapmayınca, Allahü teâlâ onları "ahdini ve misakını bozanlar" diye nitelendirmiştir.

Birinci te'vilin her sapan ve inkar eden hakkında umumi olması mümkündür.

İkinci te'vil ise ancak ayette bahsedilen kimselere hastır, bunun böyle olduğu sabit olunca, birinci te'vilin ikinci te'vilden, iki bakımdan üstün olduğu ortaya çıkar.

a) Birinci te'vile göre ayeti, umumi manaya almak mümkündür, ikincisine göre tahsis gerekir.

b) Birinci takdire göre fasıkları kınamak gerekir. Çünkü onlar, Allah'ın, enfüste ve âfakta (kendiferinde ve âlemde) açıkladığı, netleştirdiği, tekrarladığı ve indirdiği tenzîlî delillerle de sağlamlaştırıp muhkem kıldığı ahdi bozmuşlardır.

Bir de Cenâb-ı Allah, bu delilleri onların akıllarına yerleştirmiş ve bunları kuvvetlendirmek için peygamberler göndermiş, kitablar indirmiştir. İkinci takdire göre de onları kınamak gerekir. Çünkü onlar, yapmaları gerektiğine inandıkları şeyi yapmamışlardır. Birincisine göre daha çok kınama gerekeceği malumdur.

c) Kaffâl şöyle demiştir: Bu ayetle kastedilmiş olanların, peygamberlerine indirilen kitablarda Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i tasdik etmelerine dair kendilerinden ahd ve misak alınan; kendilerine, gerek Hazret-i Muhammed'in gerekse ümmetinin durumu açıklanan Ehl-i kitabtan bir gurub olması muhtemeldir. Böylece bu gurub, ahitlerini bozdular, ondan yüz çevirerek Hazret-i Peygamberin nübüvvetini inkar ettiler.

d) Alimlerden bir kısmı ise, bununla, insanlar zerreler şeklinde iken ve onları böylece Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in sulbünden çıkararak, insanlardan almış olduğu misak kastedilmiştir demişlerdir ki, bu Cenâb-ı Hakk'ın:

"Onları kendilerine şahid tutarak, "Ben, sizin Rabbiniz değil miytm"(dedl). Onlar da, "evet Rabbimizsin" dediler"(A'raf, 172) ayetinin manasıdır.

Kelamcilar bu görüşün değersiz olduğunu söylemişlerdir; çünkü Cenab-ı Hakk'ın, kullarını, unutma ve yanılma ile bilgisi kalblerinden kaybolup giden şeylerden sorumlu tutmayacağı gibi, hatırlayamadıkları bir misak sebebiyle de kullarının aleyhine ihticâcda bulunmaz. O halde, nasıl olur da, bu sebeple onları kınar?

e) Cenâb-ı Hakk'ın yaratıklarına olan ahdi üç tanedir:

1) Birinci ahid: Hazret-i Adem'in bütün zürriyetinden aldığı ahittir ki, bu O'nun bubiyyetini ikrardan ibarettir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hani Rabbin almıştı..."(A'raf, 172) sözüyle anlatılmıştır.

2) İkinci ahid: Peygamberlerine tahsis etmiş olduğu ahittir ki, bu ahde göre peygamberler peygamberliklerini tebliğ, Allah'ın dinini ikame edecek ve onda ayrılığa düşmeyeceklerdir. Bu da; "Hani Allah, peygamberlerden misaklarını almıştı.."(Ahzâb, 7) ayetinde anlatılan husustur.

Üçüncü ahid: Alimlerden aldığı ahiddir. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın "Hani Allah, onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız, gizlemiyeceksiniz" diye, kendilerine kitab verilenlerden misak almıştır" (Âl-i İmran, 187) ayetinde batottnûş olduğu husustur. Keşşaf şöyle demiştir: Ayette geçen lafzındaki zamir, ahd"e racidir; ahid de, Allah'ın ahdini kabul edeceklerine dair verdikleri kuvvetli sözdür. ve lafızlarının manasına gelmesi gibi, lâfzının da anlamıma gelmesi caizdir. Zamirin, onlardan âyetlerine, kitaplarına ve peygamberlerine dair ahid aldıktan sonra Allah'a raci. olması da caizdir.

Allah'ın Vasedilmesini İstediği Şey

Cenâb-ı Hakk'ın 'Allah'ın birleştirilmesini emrettiği (sıla-i rahmi) keserler" sözünden, Allah'ın neyi murad ettiği hususunda alimler ihtilaf ederek, bu hususta birkaç izah tarzı zikretmişlerdir:

1) Bununla, Cenâb-ı Hakk'ın birleştirilmesini emrettiği yakınların hukukunu ve sıla-i rahmi gözetmeyen kimseler murad edilmiştir. Bu.tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın: "Demek, idareyi ele alsanız, hemen yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık münasebetlerini keseceksiniz öyle mi?" (Muhammed.22)ayetinde bahsettiği gibidir. Bu ayette (Bakara, 27), müşriklerin, kendileriyle Hazret-i Peygamber arasındaki akrabalık bağını kestiklerine işaret vardır. Bu açıklamaya göre, ayet hususi, has olur.

2) Cenab-ı Hakk'ın o müşriklere iplerini mü'minlerin ipine bağlamalarını emretmiştir, ama onlar müminlerden ayrılmış, kâfirlerle bütünleşmişlerdir. İşte Allah'ın buyruğundan maksadı budur.

3) O müşrikler, nizalaşmaktan ve fitne çıkarmaktan nehyolunmuşlardı; halbuki onlar, hep bununla meşgul olmuşlardır.

Yeryüzünde Çıkarılan Fesad

Cenâb-ı Hakk'ın "Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar" ayetinde apaçık olan şeyin, burdaki fesad ile müşriklerle sınırlı kalmayıp başkalarına da geçen fesat murad edilmiştir. Bundan da daha açık alan şey, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e itaat etmekten insanları alıkoymalarının kastedilmesidir. Çünkü yeryüzündeki salah ve nizarpın tamamı ancak Allah ve peygamberine itaatla olur. Çünkü, İslâm dininin bütün emir ve yasaklarıyla insan kendisine terettüp eden bütün şeyleri yapar, başkasına sataşmayı terkeder. Karşılıklı zulmü ve haksızlıkları terketmek de, bundandır. Zulmün ortadan kaldırılmasında ise, yerlerin ve göklerin kendisiyle ayakta durduğu adalet bulunmaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Firavun'dan bahsederek şöyle demiştir.

"Ben, onun, sizin dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesad çıkarmasından korkuyorum "(Mümin, 26).

Hüsrana Düşenler

Sonra Hak teâlâ, bu işleri yapanların hüsrana uğrayacağını haber vererek "İştebunlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir " buyurmuştur.

Buradaki hüsran hakkında birçok görüş bulunmaktadır.

1) Onların cennet nimetlerinden ümidi kesmiş olmalarıdır. Çünkü hiçbir fert yoktur ki, onun cennette bir ehli ve bir evi bulunmasın!.. Kul eğer Allah'a taat ederse, buna ulaşır; eğer Allah'a isyan ederse, buna müminler varis olurlar... İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak;

"İşte bunlar, Firdevs cennetine varis olan varislerin ta kendileridir; onlar orada ebedi kalıcıdırlar"(Muminun, 10-11) ve' Hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini hem de teraftarlarını hüsrana uğratanlardır"'(şura, 45) buyurmuştur.

2) Onların, yapmış oldukları iyiliklerinden ümitlerini kesmiş olmalarıdır; Çünkü onlar, küfürleri sebebiyle iyi amellerini ibtal etmiş ve onlara, bu amellerinden herhargi bir hayır ve sevab ulaşmamıştır. Buna göre ayet yahudiler ve münafıklar hakkındadır; zira yahudilerin kendi dinlerine göre yapmış oldukları iyi amelleri vardır; münafıklar da, zahiren, inançlarında samimi olanların yapmış oldukları amellerin aynısını yapmışlardır. Ne var ki bütün bunlar boşa çıkmıştır.

3) Onların, dünyevi lezzetlerden mahrum kalma korkusundan dolayı, küfürlerinde ısrar etmiş olmalarıdır. Sonra onların bu lezzetlerden mahrum kalmaları, ya Hazret-i Peygambere onlarla cihada izin verildiği zaman veya ölümleri esnasındadır...

Kaffâl (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Özet olarak diyebiliriz ki "hâsir", bir iş yapıp da, yaptığı işinin mukabilini alamayan herkese itlak edilen umumi bir isimdir. İşte bundan dolayı, böyle bir kimseye hâsir denmiştir. Mesela, bir işe girişip ve onunla ilgili her şeyi yaptığı halde, ondan bir fayda temin edemeyen bir kişi hakkında, "Kaybetti, hüsrana uğradı" denilir; çünkü o, bir şeyler vermesine mukabil, ona karşılık onun yerine geçecek bir şeyler alamamıştır. İşte buna göre, Allah'a isyan eden kâfirler hâsir diye adlandırılmışlardır.-Nitekim Cenâb-ı Hak:

"İnsan, muhakkak ki bir hüsran içindedir; iman edenler ve amel-i salih işleyenler hariç"(Asr, 2-3).

"De ki: Size amelce ençok hüsrana uğrayanları bildireyim mi? Dünyadaki işleri boşa gidenler.. "(Kehf, 103-104) buyurmuştur. Allah en iyi bilendir.

28

"Allah'ı nasıl inkar ediyorsunuz? Sizler ölüler idiniz de, o sizi diriltti: sonra sizi öldürür, sonra da tekrar diriltir. Sonra Ona döndürüleceksiniz ".

Cenâb-ı Hak Subhanehü, buraya kadar "tevhid, nübüvvet ve meâd'ın delilleri hususunda konuşmuştur. Buradan O'nun: Ey İsralloğulları, sizlere vermiş olduğum o nimetimi ayınız"(Bakara, 40) ayetine kadarki kısımlarda da, Allah'ın bütün mükelleflere vermiş olduğu nimetler beyan edilecektir. Bu nimetler dört edir.

1) Diriltme nimetidir ki, Bu işte bu ayette bahsedilen husustur. Bil ki Ceıâb-ı Hakk'ın (Allah'ı nasıl inkar edersiniz?) ifadesi, her ne kadar bir haber sorma şeklinde ise de, bundan maksat susturmak ve azarlamaktır. Çünkü, nimetin büyüklüğü, bu nimeti yerene isyanın da büyük anasını gerektirir... Bu şöyle açıklanır: Babanın, onu terbiye edip, tahsilini yaptırarak bir okul bitirtip, onu mal mülk sahibi yaparak güzel işlere koyması suretiyle çocuğuna olan nimeti büyüdükçe, çocuğun böyle bir babaya isyan etmesi de çok büyük bir kusur olur. Böylece Cenâb-ı Hak, bununla onları dört elle sarıldıkları küfürden uzaklaştırmak ve imanı kazanmaya teşvik etmek için kendilerine vermiş olduğu büyük nimetlerini hatırlatarak, küfrün ne kadar büyük olduğunu beyan etmiştir.

Böylece Allahü Teâlâ nimetleri içerisinde aslolan nimetinin "hayat vermek" olduğunu hatırlatmıştır. İşte, esas maksat da budur.

Eğer, "Niçin birincisini (......) ile diğerlerini ise (......) ile atfetmiştir? " denilirse, deriz ki: Çünkü, birinci diriltme hemen ölümü takib eden diriltmedir; ölüme gelince o, ihyadan (yaşamadan) sonra gelir; aynı şekilde eğer onunla neşr kastediliyorsa, ikinci diriltme de ölümden açık bir şekilde sonradır. Burada birkaç mesele vardır:

Küfrün İzahı Hakkındaki Sünnî ve Mû'tezilî Anlayış

Mu'tezile şöyle demiştir: Bu ayet, küfrün kullar tarafından olduğuna, birkaç bakımdan delalet etmektedir.

1) Şayet Cenâb-ı Allah, o kullarda küfrü yaratan olsaydı, onları kınamak "Allahı nasıl inkâr ediyorsunuz?" demesi caiz olmazdı. O'nun "Niye siyahî oluyorsunuz?"'Niçin beyaz tenli oluyorsunuz? Üye sıhhatli oluyorsunuz veya hasta oluyorsunuz?" demesi de caiz değildir. bütün bunlar, Allah'ın kullarda yarattığı şeylerdir.

2) Eğer Allah o kullarını taa başında şaki olarak ve cehennem için olsaydı; onları yaratmaktan maksadı sadece inkâr etmeleri ve cehenneme düşmeleri olsaydı, nasıl, onları kınayarak, derdi?

3) Hakim olan Allah'dan, insanlarda küfrü yaratması halinde, onlara (Allah'ı nasıl inkâr edersiniz?); Onları imandan alı koyması halinde "İnsanları iman etmekten alıkoyan ancak... "(isra, 94) "Onlara ne oluyor da iman etmiyorlar" (İnşikak, 20), onlarda yüz çevirme işini yarattığı halde

"Onlara ne oluyor da öğütten yüz çeviriyorlar. "(Müddessir, 49); onlarda imandan çevrilmeyi yarattığı halde "Nasıl döndürülüyorsunuz?" ve "Nasıl çevriliyorsunuz "(Yunus 32) demesi nasıl caiz görülür.

Bu tür sözlerin, kullara delil getirmesi babında yer almasından ise, bunlarla Allah'ın kâfirlerle alay etmiş olduğunu söylemek daha evladır.

4) Cenâb-ı Hak, kullarına dediği zaman, bu sözü kullarına bir delil olarak sunmak ve onlardan bir cevab almak için mi söylemiştir yoksa böyle değil midir?

Eğer Allah, bir cevab almak için söylememiş ise, bunda bir fayda olmaz ve kullarına böyle hitab etmesi anlamsız olur. Eğer Allahü teâlâ bunu kuluna karşı bir hüccet yöneltmek için söylemiş ise kul şöyle diyebilir: Hakkımda küfrü gerektirecek birçok şey meydana geldi:

Birincisi:"Sen benim kâfir olacağımı bildin. Küfrümü bilmen, küfretmemi gerektirir."

İkincisi: "Sen, benim kâfir olmamı murad ettin. Bu irade, inkâr etmeyi gerektirir."

Üçüncüsü: "Sen, küfrü bende yarattın ve ben, senin yaptığını bertaraf etmeye kadir değilim."

Dördüncüsü: "Sen, bende küfrü gerektiren kudreti yarattın."

Beşincisi: "Sen, bende küfrü gerektirecek iradeyi yarattın".

Altıncısı: "Sen, bende küfrü gerektirecek iradeyi gerektiren kudreti yarattın."

Sonra küfrün hasıl olmasına sebeb olan bu altı şey meydana gelince ve imanın meydana gelmesi bu sebeblerin iman tarafında bulunmasına dayanınca ve iman tarafında hiçbiri bulunmayınca, imanın meydana gelmemesi için, herbiri tek başına imana mani olabilen oniki sebeb meydana çıkmış olur. Bütün bu sebebler varken, (Allah'ı nasıl inkâr edersiniz?) denilmesini akıl nasıl kabul eder?

5) Cenâb-ı Allah, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "Onlara şöyle de: "Size, bu büyük nimeti yani hayat nimetini veren Allah'ı nasıl inkar ediyorsunuz?" buyurmuştur.

Cebriyye'ye göre, Cenâb-ı Allah'ın kâfire hiçbir nimeti yoktur. Çünkü, onlara göre, Cenab-ı Allah'ın kâfirlere yaptığı herşey, o kâfiri küfürde derece derece ilerletmek ve cehennemde onu yakmak içindir.

Bu şekilde Allah'ın kulun üstünde hangi nimeti vardır? Bu, ancak, başkasına bir sahan zehirli helva sunan kimsenin durumuna benzer. Zahiren o tatlı ise de ve nimet sayılsa da, onun içi öldürücüdür. Bu bakımdan hiçkimse bunu bir nimet olarak kabul etmez. Devamlı azabın bu zehirden daha zararlı olduğu herkesçe bilinir. Bu sebeble, Allah'ın kâfir üzerinde herhangi bir nimeti yoktur. Hal böyle iken, peygamberine o kâfirlere karşı "Bu büyük nimeti size veren Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz" demesini nasıl emreder.?

Buna cevab şudur: Bütün bu vecihler araştırıldığında, bu vecihlerin neticesi medh, zem, emir, nehiy, sevab ve ikab yoluna sarılmaya, temessük etmeye varır. Yine biz bu vecihlere, bu şüphe konusunda güvenilir bir sözle mukabele ederiz. Bu söz şudur: Şüphesiz Cenâb-ı Hak, o şeyin olmayacağını bilmiştir; Şayet o şey meydana gelirse, O'nun ilmi cehle dönüşmüş olur ki, imkansızdır. İmkansızı gerektiren şey de imkansızdır. Bu sebeble Cenâb-ı Hakk'ın;

"Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sizler ölüler idiniz de, o sizi diriltti" demesiyle birlikte, bu işin meydana gelmesi imkansızdır. Aynı şekilde, küfre olan kudret iman etmeye de elverişli ise, bu kudretin bir müreccih olmadan, sadece imanın kaynağı olması imkansızdır.

Eğer bu müreccih kul ise, soru aynen geri dönmüş olur; Allah ise, bu Allah'dan meydana gelmediği sürece, küfrün meydana gelmesi imkansız olur. Eğer böyle bir tercih Allah'tan meydana gelirse, o zaman da küfrün meydana gelmesi kesin olur. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz" demesi nasıl düşünülebilir?

Mu'tezile, med ve zem hususunda sözü uzatıp, açıklamalarını dallandırınca, sana, bu iki izah tarzıyla ona karşılık vermen gerekir. Çünkü iki açıklama, Mutezile'nin bütün sözünü temelinden yıkar ve onun bütün şüphelerini altüst eder. Muvaffakiyet Allah'dandır.

Doğmadan Önce Ölü Olmak Ne Demektir?

Alimler, Allahü teâlâ'nın "Sizler ölüler idiniz" sözünden muradın, "Sizler henüz toprak ve nutfeler halinde idiniz" olduğunda ittifak lerdir. Çünkü Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in yaratılışının başlangıcı topraktan; Hazret-i İsâ (aleyhisselâm) hariç, Hazret-i Adem (as.)'in zürriyetinin yaratılışının başlangıcı nutfeden idi. Fakat alimler, "ölü" isminin cansızlara hakiki manası ile veya mecazi olarak verilip verilemeyeceği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluk bunun mecazi olduğunu, çünkü bütün cansızların ölüye benzetildiğini, halbuki bu ikisinden birinin diğeri ile hiçbir alakası olmadığını, zira ölünün kendisine ölüm gelen şey olduğunu, binaenaleyh, ölümün, örfen, diri olması mümkün olan birşeyin sıfatı olması gerektiğini, bu sebeble de etten bedeni olan ve (hayati) nam taşıyan varlıklar için olabileceğini söylemişlerdir.

Diğerleri ise, cansızlara "ölü" isminin verilmesinin hakiki manada olduğunu ve bunun Katade'den de rivayet edildiğini söylemişlerdir. Katade şöyle demiştir: İnsanlar, babalarının sulbünde ölüler idiler de Cenab-ı Allah onları diriltti. Sonra onları çıkardı, sonra da kaçınılmaz olan ölümle onları öldürdü. Ölümden sonra onları yeniden diriltecek." İşte iki ölüm ve iki hayattan maksad budur. Bu görüşte olanlar, görüşlerine Allah'ın:

"Allah ölümü ve hayatı yarath"(Mülk, 2) ayetini delil getirmişlerdir. Çünkü insanın cansız olması demek olan ölümün hayattan önce zikredilmiş olması, ölü isminin cansız nesnelere hakiki manada verilmesinin mümkün olduğunu göstermektedir. Öncekilerin görüşü doğruya daha yakındır. Çünkü cansız varlıklar hakkında, ölü olmadıkları halde, "ölüler" denilmiştir. Dolayısı ile meyyit (ölü) ve mevat (o cansız) isimlerinden herbiri diğeri yerinde teşbihe benzer şekilde kullanılmıştır. Kaffâl şöyle der: Bu, tıpkı Cenâb-ı Hakkın: "İnsanın üzerindene öyle uzun bir zaman gelip geçti ki, o vakit insan anılmaya değer bir şey bile değildi "(Müminun, 1) ayeti gibidir. Böylece Cenab-ı Hak, insanın anılmaya değer bir varlık olmadığını açıklamış, bunun üzerine de onu canlandırmış ve onu duyup gören bir mahluk yapmıştır. Arapların "Falanın ismi-sanı anılmaz oldu." "Bu ölü bir iştir. Bu ölü işe yaramaz, alıcısı olmayan bir ticaret eşyasıdır" gibi sözleri de, bu kelimenin mecazi kullanılışlarındandır. El-Muhabbal es-Sa'dİ şöyle demiştir:

"Sen benim adımı ihya ettin. Ben zaten önemsiz biri değildim. Ama ne var ki bazı anmalar bazılarından daha çok dikkat çekicidir." Bunun gibi, âyetinin manası da şudur: Yani sizler önemsiz varlıklar idiniz, zikre değeı birşey değildiniz. Çünkü henüz birşey olmamıştınız. Derken Allah sizi ihye etti yani gören duyan varlıklar haline getirdi.

Bu Âyet Kabir Azabının Olmadığına Delil Olamaz

Bazıları, bu ayeti, Kabir azabının olmadığına delil getirerek, şöyle demişlerdir: "Çünkü Cenâb-ı Hak, insanları bir kere dünyada, bir kere de ahirette dirilteceğini beyan etmiş, kabir hayatından bahsetmemiştir. Bunu;

"Sonra siz bunun peşisıra ölüler (olacaksınız). Sonra siz kıyamet gününde muhakkak diriltilip kaldırılacaksınız" (Muminûn, 15-16). ayeti te'kid eder. Cenâb-ı Hak bu iki durum arasında bulunan başka bir hayattan bahsetmemiştir." Yine bu kimseler sözlerine devamla; "Hak teâlâ'nın: "Onlar, "Ey Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün. İki defa da dirilttin." dediler" (Mü'min, 11) ayetiyle istidlalin caiz olmadığını, çünkü bunun kâfirlerden nakledilen bir söz olduğunu söylemişlerdir. Bir de: İnsanlardan çoğu, Cenâb-ı Allah onları çıkarıp, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?"(Araf, 172) dediğinde, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in sulbünde âlem-izerr (Âlem-i Ervah)de hayata mazhar oldukrarını kabul etmişlerdir. Bu takdire göre kabirde herhangi bir hayatın olduğunu isbata ihtiyaç kalmaksızın, iki hayat ve iki ölüm meydana gelmiş olur demişlerdir.

Buna şöyle cevab veririz: "Cenâb-ı Allah'ın, kabir hayatından bu ayette sahsetmemesinden, onun olmaması gerekmez."

Yine birisi şöyle diyebilir: Cenâb-ı Allah bu ayette kabir hayatını zikretmiştir. Çünkü O'nun "Sonra sizi diriltir" sözü devamlı olan bir hayatı ifade etmez. Aksi halde Hak Teâia'nın "Sonra O'na döndürüleceksiniz" demesi caiz olmazdı. Zira (......) lafzı, terâhî (arada bir fasılanın olacağını) ifade eder. Allah'a döndürülmek ise, bir terahi olmaksızın devamlı olan hayatın hemen peşinden meydana gelmiş olur. Şayet bu ayeti, bu yönden, kabir hayatına delil kabul edersek, daha isabetli olur.

Allah'ın Üç Kere Öldürdüğü Kimseler

Hasan Basri (radıyallahü anh) âyeti ile, insanların tamamına yakın ekseriyetinin kastedildiğini söylemiştir. İnsanların bir kısmını ise şu âyetlerde bildirildiği üzere Allahü teâlâ üç defa öldürmüştür. Bu meselâ:

"Yahud o kimse gibisini (görmedin mi) ki binalarının çatılan çökmüş, duvarları üstüne yıkılmış bir (harcb) kasabaya uğramış; 'Allah burasını ölümden sonra acaba nasıl diriltecek ?' demiş. Allah onu yüz yıl ölü bırakmış, sonra diriltmiş..."(Bakara. 259); "Memleketlerinden, Ölüm korkusu ile, binlerce kişi olarak çıkanları görmedin mi? Allah onlara "Ölünüz" buyurup (onları öldürdü) ve sonra diriltti"'(Bakara, 243);

"Gözünüz bakıp dururken o yıldırım sizi çarpmıştı. Sonra ölümünüzün peşi sıra Allah sizi yeniden diriltti" (Bakara, 55-56); "Biz, "ona (ölüye) o (sığırın) bir parçası ile vurun" dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir "(Bakara, 73); "Böylece kullarımızı, onların haline muttali kıldık ki, Allah'ın vadinin hak olduğunu ve kıyametin (vaki olacağın)da hiç bir şüphe bulunmadığını bilsinler"(Kehf, 21) ve Hazret-i Eyyub (aleyhisselâm)'ün kıssasında:

"Biz ona hem ailesini, hem onlarla beraber bir mislini daha verdik "(Enbiya. 84) ayetlerinde anlatıldığı gibi. Çünkü Cenâb-ı Allah, bu son ayette, Hazret-i Eyyub (aleyhisselâm)'ün ailesini öldürdükten sonra, ona geri verdiğinden bahsetmiştir.

Ayetinde Mücessime'ye Delil Yoktur

Mücessime, Allah'ın "Sonra O'na (Allah'a) döndürüleceksiniz " ayetini, Cenâb-ı Hakk'ın bir mekanda bulunduğuna delil getirmiştir. Halbuki bu ayetten Allahü teâlâ'nın maksadı, insanların, O'nun hükmüne döndürülecekleridir. Çünkü Cenâb-ı Hak, kabirdekileli diriltir, onları mahşerde toplar. İşte Allah'a rücû (dönme, döndürülme) budur. Allah, bunu bu ifade anlatmıştır. Çünkü bu, Allah'dan başkasının hükmetmesini deruhte edemeyeceği bir yere dönüştür. Nitekim Araplarda, ondan başkasının hüküm veremeyeceği bir yere döndüğü zaman, "Onun işi, Emire döndü" derler.

Ayet-i Kerime'nin Delâlet Ettiği Muhtelif Hususlar

Bu ayet bazı hususlara delalet etmektedir:

1) Ayet, Allah'dan başka diriltmeye ve öldürmeye hiç kimsenin kadir olamayacağına delalet etmektedir. Bu sebebten, bu ayetle, tabiatçıların, hayat ve ölümde müessir olanın, şu şu felekler, yıldızlar, enâsır-ı erbaa (dört asli unsur, su, hava, ateş ve toprak) ve maddenin özellikleri olduğu görüşü geçersiz olmuştur. Nitekim Cenâb-ı Allah bir topluluğun:

"Bu hayat, dünya hayatımızdan başka birşey değildir. Ölüyoruz, yaşıyoruz. Bizi zamandan başka birşey helak etmez (öldürmez) "(Câsiye, 24) Dediğini nakletmektedir.

2) Ayet, haşr ve neşrin sıhhatine delalet etmekte ve haşre delalet eden delile de dikkat çekmektedir. Çünkü Cenab-ı Hak, birinci seferinde arlıklara ölümlerinden sonra hayat verdiğini beyan etmiştir. Bu sebeple diriltmenin ikinci defada da vâki olması gerekir.

3) Ayet, mükellefiyet, tergib (teşvik) ve terhibe (korkutmaya) delalet eder.

4) Ayet, yukarıda izahı geçtiği gibi hem cebre, hem de kadere delalet eder.

5) Bu, dünyada zühdün gerektiğini gösterir. Çünkü Cenab-ı Allah "Derken sizi diriltti, sonra öldürdü, sonra (yeniden) tütecek" buyurarak, ölümün mutlaka olacağını beyan etmiştir. Sonra yine insanları bu ölürr üzere bırakmayıp, mutlaka kendisine döndüreceğini de belirtmiştir. Ölümün mutlaka olmasına gelince, Cenâb-ı Hakk bu hususu şöyle beyan etmiştir: İnsan bir meni iken Allah onu diriltmiş ve ona en güzel bir şekil vermiş ve onu her tarafı ölçülü bir insan haline getirmiş, mükemmel bir akıl verip, çeşitli fayda ve zararları görebilecek bir biçimde yaratmış. Onu, mallara, çocuklara, evlere ve köşklere sahib kılmış, sonra onu öldürmek ve adeta hiçbirşeye malik olmamış gibi kılmak, dünyada ne bir ismi ne bir yokmuş gibi kılmak suretiyle mal-ı mülkü ondan izale etmiştir. Onu uzun müddet, Allahü teâlâ: "Onların önlerinde bir engel vardır" (Mü'minûn, 100) diye haber verdiği gibi, kendisine çağrıldığı halde cevab verememiş, konuşması istendiği halde konulamamış, en yakın akrabaları bile onu ziyaret etmemiş, aksine ailesi ve çoluk çocuğu kendisini unutmuş olduğu bir halde onu kabirde bırakır. Nitekim Yahya b. Mu'az er-Râzî şöyle der:

"Akrabalarım kabrimin hizasından geçerler. Sanki onlar beni tanımıyorlar." Yine kabirdeki insan adeta şöyle der: Allah'ım, sanki ben tek başınaymışım gibi, onlar beni kabre yan üstü koydular. Cenazemi getirenler geri gittiler. Garibler (yabancılar) benim garibliğime ağladılar. Beni sevenler, kabrin kenarından bana seslendiler. Ben feryadü figan ederken, kabrimi ziyaret edenler bana acıdılar. Bana bakanlar, aciz kalışımı açıkça gördüler. Meleğimin şöyle demesinden başka ümidim kalmadı: "Şu akrabaları kendisinden uzaklaşmış yalnız adama bakın! Sevenleri kendisinden ayrılmış, tek kalmış adama bakın! O, dünyada bana yakındı ama, kabirde yabancı oldu. O, dünyada beni çağırır ve bana uyardı. Bu eve (kabre) girerken benim kendisine lütufta bulunacağımı umuyordu. Ey ihsanı devamlı olan Allah'ım, burada ona ihsanda bulun. Ey mağfireti bol olan Allah'ım, senden umduğumu gerçekleştir."

Kulun, Allah'a mutlaka döneceğine gelince, bu husus böyledir. Çünkü Cenab-ı Hak, şu ayetlerde sûra üfürülmesini emretmiştir:

"Artık Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere, göklerde kim varsa, yerde kim varsa düşüp ölecektir. Sonra o (sûra) bir daha üfürülecektir. O anda görürsün ki (Ölüler) kalkmış bakınıp duruyorlar" (Zümer, 68);

"Onlar sanki dikili bir şeye (putlara v.s.) koşuyorlar gibi kabirlerinden fırlaya fırlaya akarlar" (Mearic, 43) ve sonra, nitekim:

"Rabbine saf saf arzolunurlar" (Kehf, 48) ayetinde bildirildiği gibi Cenâb-ı Allah'a takdim olunurlar. Böylece.

"Rahman (Allah'ın heybeti)'nden dolayı sesler kısılmıştır" (Taha, 108) ayetinde de bahsedildiği gibi onlar, huşu ve huzû' içerisinde ayakta beklerler. Bir zat şöyle demiştir: "Allah'ım! biz kabirlerimizin içinden başlarımız tozlu, korkunun şiddetinden yüzlerimiz değişmiş, kıyametin dehşetinden başımız önümüze eğilmiş, kıyametin uzun sürmesinden karınlarımız acıkmış, mahşerdekilere karşı edeb yerlerimiz açılmış, günahlarımızın yükünden belimiz kırılmış olarak kalktığımızda ve günahlarımıza pişman olmuş olarak ne yapacağımızı şaşırdığımızda, bizden yüz çevirerek musibetleri artırma ve bize olan rahmetini ve bağışım genişlet. Ey rahmeti büyük, mağfireti geniş Olan Allah'ım! "

29

Yeryüzünde ne varsa hepsini siz (insanların faydasına) yaratan, sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenleyen O (Allah)dır. O herşeyi hakkıyla bilendir".

İşte bu, bütün mükelleflere şamil olan ikinci nimettir. Cenab-ı Allah'ın gözettiği bu tertib ne güzeldir! Çünkü, yer ile gökten fayadalanmak, ancak hayatın bulunmasından sonra olur. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak ilk önce, "hayat verme" işinden bahsetmiş, bunun peşinden gökleri ve yeri zikretmiştir.

Hak Teâla'nın (......) sözüne gelince, bunun tefsiri: "Sizi yaratan Rabbinize ibadet ediniz "(Bakara, 21) ayetinde geçmişti. (......) sözüne gelince bu, lâzfından sonra zikredilmiş şeylerin dinî ve dünyevî hususlarda, bizim faydalanmamız için olduğuna delalet etmektedir.

Dünyevî hususlardaki faydasına gelince, bu bedenlerimiz sağlıklı olsun, biz bir sebeple Cenâb-ı Hakk'a itaat etmeye güç ve kuvvet kazanalım diyedir.

Dini husustaki faydalanmamıza gelince, bu şeylerle istidlal ve kıyasta bulunmaktır. Cenâb-ı Hak sözü ile, bütün faydalan kastetmiştir. Bu faydalardan bir kısmı, canlılar, bitkiler, madenler ve dağlarla ilgilidir. Bir kısmı da, insanların "istinbât" ederek, elde ettikleri bütün meslek.geçim vasıtaları ve sanatlarla ilgilidir. Cenab-ı Hak, bütün bunları ancak kendilerinden istifade olunsun diye yaratmıştır. Nitekim:

"Ve, göklerdeki ve yerdeki şeyleri sizin emrinize vermiştir"(Casiye, 13) buyurmuştur. Böylece, sanki Cenâb-ı Hak, "Siz ölülerken, sizi dirilten Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Yine, Allah göklerde ve yerde bulunan herşeyi sizin için yarattığı halde, nasıl inkâra sapabiliyorsunuz?" demiştir. Veyahutda, "Allah sizin ölümünüzden sonra sizi dirilttiği halde, O'nun sizi yeniden yaratmaya (iade) dair kudretini nasıl inkâr ediyorsunuz? Bir de O, yerde ne varsa hepsini sizin için yaratmıştır; o halde sizi "iâde"den (yeniden diriltmekten) nasıl aciz olur? Sonra Cenâb-ı Hak bu faydaların tafsilatını, çeşitli sûrelerde söz konusu etmiştir nitekim; "Biz şarıl şarıl su akıttık" (Abese. 25) ve Nahl suresinin başlarında; "Davarları da sizin için yarattı."(Nahl, 5), buyurmuştur. Burada birkaç mesele vardır.

Allah'ın Muayyen Maksatlar Gözetip Gözetmemesi

1) Alimlerimiz şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hak Subhânehu, herhangi bir maksattan dolayı bir iş yapmaz, çünkü böyle olsaydı, O kendisini bu gaye ile tamamlamış olurdu. Başkasıyla tamamlanmak isteyen, zatı itibariyle noksan demektir. Bu ise, Allah hakkında imkânsızdır. Şayet Cenâb-ı Hakk'ın fiili, kendisine değil de başkasına yönelik olan bir maksatla mu'allel (bağlı) dir denilirse, biz deriz ki, bu maksadın başkasına raci olması, Allah için, bu maksadın O'na raci olmasından daha evla mıdır, değil midir?

Eğer evla ise, bu durumda Cenâb-ı Hak bu fiilden istifade etmiştir, böylece de zikredilen mahzur yeniden avdet etmiş olur.

Eğer evla değilse, bu başkası için olan mezkur maksadın elde edilmesi, Allah için gaye olamaz. Böylece de, Allah o maksatta bir müessir olmaz,

2) Bir maksada mebni olarak bir iş yapan kimse, o fiil vasıta olmaksızın, o maksadı elde etmekten aciz olur. Allah için acizlik ise, imkansızdır.

3) Şayet Cenâb-ı Hak, bir maksada binaen bir iş yapmış olsaydı; bu maksat eğer kadim olursa, fiilin de "kıdem"i gerekir; eğer "muhdes" olursa, bu maksatta yapılan fiil başka bir maksattan ötürü yapılmış olur. Böylece de teselsül gerekir ki, bu da muhaldir.

4) Cenâb-ı Hak, şayet bir maksattan dolayı bir iş yapmışsa, bu maksat mükelleflerin maslahatlarını gözetmek amacı olur. Allah'ın bu fiili işlemesi buna bağlı olmuş olsaydı, O, kullar hakkında mefsedet olacak şeyi yapmazdı. Fakat, Cenâb-ı Hak, iman etmeyeceğini bildiği kimseyi mükellef tutmasıyla bunu yapmıştır. Sonra alimler Cenab-ı Hakk'ın âyetindeki 'Ancak bana ibâdet etsinler diye" (zariyat. 56) ayetindeki lâm hakkında konuşarak şöyle demişlerdir: Allahü Teâlâ herhangi bir kimsenin yapması halinde maksat gözeteceği bir işi yapınca sırf bu benzerlikten ötürü o işe "maksat" demiştir.

İbahiyye'nin İddiası

"İbahiyye" Cenâb-ı Hakk'ın âyetini O'nun "küir'ü, "kûll" için yarattığına, bu sebeple herhangi bir şeyin yalnız bir kimseye ait olmayacağına delil getirmişlerdir. Bu zayıf bir görüştür. Çünkü Cenâb-ı Hak, 'külle" (istifade edilen bütün şeyler) "kûll" (bütün insanlar) ile mukabele etmiştir. Bu, ferde ferd ile mukabele edilmesini gerektirir. "Ta'yin" yani (istifade edilen şeylerin kimlere ait olacağını bildirmek)ise, ayrı bir delil ile elde edilir.

Fakîhler (radıyallahü anh) ise bu ayetle şuna delil getirmişlerdir: "Eşyada aslolan ibahedir " (Mubah olmalarıdır ).Biz bunu, usûl-i fıkıhta açıklamıştık.

Üçüncü Mesele

Denildi ki bu ayet, toprağı yemenin haram olduğuna delalet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, yerin kendisini değil, yeryüzünde bulunanları bize yaratmıştır. Birisi şöyle diyebilir: Kendisine, "yerdedir" denilebilen herşey, "yer" ismine dahildir. Böylece bu, hem yeri, hem de yerde olanları ifade etmektedir. Şüphe yok ki madenler de bu isme dahildir; yine çorak tuzlu arazi ile, ona benzeyen her toprak parçası "yer"in bir kısmıdır. Bir de, bir şeyi hassaten zikretmek, hükmü onun dışında bulunanlardan kaldırmaya delalet etmez.

Dördüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın âyeti, Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmamasını gerektirir. Aksi halde, bütün bu şeyleri başkası için değil de, kendisi için yaratmış olurdu.

Allahü Teâlâ'nın Gökleri Yaratması

Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra göğe yöneldi ayetine gelince bunda birkaç mesel vardır:

İstiva

"İstiva", Arabça'da "ayağa kalktı, dikeldi"anlamlarına gelir. Bunun zıddı ise, "eğrilmek, eğilmek"dir. Bu husus cisimlerin sıfatlarında olduğu için, Allahü Teâlâ'nın bundan, istivadan münezzeh olması gerekir.Bir de, ayette bunun yanlışlığına delalet eden cihet vardır. Çünkü Allah'ın ifadesi, terahi (geri kalma, sonralık)'yi gerektirir. Şayet "istivâ"dan maksat, bir mekanda yükselmek olsaydı, önce bu yükseklik bulunurdu; eğer önce, bu yükseklik bulunmuş olsaydı, o zaman bunun yerdekileri yaratmadan sonra olmaması gerekirdi.

Ancak Cenâb-ı Hakk'ın âyeti, sonralığı gerektirir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, te'vil etmek gerekir. Bu te'vilin izahı şöyledir: İstiva, dosdoğru olmak demektir; sopa düz ve dosdoğru olduğu zaman denilir. Sonra, salıverilmiş ok gibi, başka bir şeye iltifat etmeksizin birisi, bir şeye yönelip dosdoğru onu kastettiği zaman, nür, İşte bu mânadan olmak üzere, Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifâdesi istiare olarak kullanılmıştır. Yani, "yerden sonra, semâyı yarattı; aralarına bir zaman koymadı; yeri yarattıktan sonra, başka hiçbir şeye yönelmeyip, doğrudan doğruya semaya yöneldi" demektir.

Göğün Ne Kadar Vakitte Yaratıldığı

Cenâb-ı Hakk'ın, "yeryüzünde bulunan bütün şeyleri sizin için yaratan, sonra da hemen semaya yönelen O'dur." ayeti, yine O'nun: De ki, gerçekten siz, yeryüzünü iki günde yaratanı inkâr ediyor, Ona ortaklar mı koşuyorsunuz? O alemlerin Rabbidir. Allah yeryüzünde, onun üzerinde kazık gibi dağlar yarattı. Orada bereketler yarattı. Orada, isteyenler için dört günde müsavi gıdalar takdir effi"(Fussilet, 9-10) ayetiyle tefsir edilmiştir. Şu manada ki, yerin yaratılması iki günde, rızıkların takdir edilmesi de diğer bir iki gündedir. Nitekim birisi, "Kûfe'den Medine'ye yirmi gün, Mekke'ye ise otuz gündür" diyebilir; o, bu ifadesiyle, bu mesafelerin toplamının "otuz gün" olduğunu kastetmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak, diğer iki günde semaya yönelmiştir. Bunun, toplamı"Allah gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır "(Hüd, 7) ayetinde buyurduğu gibi, altı gündür.

Yer ve Gökten Hangisinin Daha Önce Yaratıldığı

Tahiatçılardan bazıları, bu ayetin, yerin yaratılmasının göğün yaratılmasından önce

"De ki, gerçekten, iki günde yeryüzünü yaratanı inkâr ediyor, O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. Allah yeryüzünde, onun üzerinde kazık gibi dağlar yarattı.

Orada bereketler var etti. Orada, İsteyenler için, dört günde müsavi gıdalar takdir etti. Sonra semaya yöneli(Fussilet 9-11) ayetinin böyle olduğunu yine Cenâb-ı Hakk'ın, Nâziat sûresinde: Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa semayı mı? Allah onu bina etti. Onun tavanını yükseltti, derken onu iyice düzeltti. Gecesini kararttı, gündüzünü çıkarttı. Bundan sonra da, yeryüzünü yaydı "(Nâziat, 27-30) beyan etmiştir.

Bu ayetler ise, yerin, semanın yaratılmasından sonra yaratılmış olmasını gerektirir, demişlerdir. Alimler buna cevaben bazı hususlar zikretmişlerdir:

1) Cenâb-ı Hakk'ın, göğü yaratmadan önce yeri yaratması caizdir. Ancak Allah, semayı yaratmadıkça, yeri yaymamıştır... Çünkü (Naziat, 30) âyetinde geçen yeri yaymak demektir. Birisi, bunun iki bakımdan müşkil bir şey olduğunu söyleyebilir:

a- Yeryüzü büyük bir cisimdir; bu sebeple onun yaratılmasının döşenmesinden ayrı olması düşünülemez. Yeryüzünün yayılması göğün yaratılmasından sonra olunca, yerin yaratılması da, şüphesiz semanın yaratılmasından somu olur.

b- Cenab-ı Hakk'ın:

"Allah, yeryüzünde olan herşeyi sizin için yarattı. Sonra semaya yöneldi" (Bakara, 29) ayeti yeryüzünün ve yerdekilerin yaratılmasının, gökyüzünün yaratılmasından önce olduğuna delalet eder. Yerdeki şeylerin yaratılması ise ancak, yeryüzünün yayılmasından sonra mümkün olur. Buna göre, ayet, göğün yaratılmasından önce, yeryüzünün yayılmış olmasını gerektirir. Bu durumda bir tenakuz ortaya çıkar. Buna şöyle cevab veririz:

Allah'ın : 'Yeryüzünü bundan sonrayaydı "(Naziat, 30) ayeti, göğün yaratılışının, yeryüzünün yaratılışından önce olmasını gerektirir, ama göğün düzenlenmesinin yeryüzünün yaratılmasından önce olmasını gerektirmez. Bu takdire göre de böyle bir tenakuz kalmaz.

Birisi şöyle diyebilir: Allah'ın: Sizi yaratmak mı daha güç yoksa göğü yaratmak mı? O, göğün boyunu yükseltti, derken ona bir nizam verdi" (Nazıat 27-28) ayeti, gökyüzünün yaratılıp düzene koyulmasının, yeryüzünün döşenmesinden önce olduğunu gösterir. Ne var ki yerin döşenmesi, yerin yaratılmasından ayrılmayan bir hususdur. Buna göre göğün yaratılıp düzenlenmesi, yeryüzünden öncedir. Bu durumda da mesele geri gelir.

c) En doğru cevab şudur: lafzı, bu ayette tertibi göstermez, sadece nimetleri saymak için getirilmiştir.

Bunun misali: Birisinin başkasına "Sana büyük nimetler verip sonra senin kıymetini yüceltip, sonra düşmanlarını senden uzaklaştırmadım mı?" demesi gibidir. Adamın daha sonra zikrettiği şeylerin, daha önce yapmış olması muhtemeldir. En iyi Allah bilir.

Tebyinden Önce İbham

(Onları düzenledi) zamir, müphem (kapalı) bir zamirdir. "Yedi Gök" ifadesi onu tefsiretmektedir. (Onu adam olarak yetiştirdi, onu adam etti) sözünde olduğu gibi. Zamiri müphem getirip sonra tefsir etmeninfaydası, müphemin sonra açıklanmasının, önce açıklanmasından daha kıymetli olmasıdır. Çünkü zamir müphem bırakıldığı zaman, insanlar onun kim veya ne olduğunu öğrenme arzusu duyar. Bu müphemden sonra onu açıklamada, nefislerin arzu duydukları şeyi tatmin vardır. Zamirin ya râcî olabileceği de söylenmiştir. . cins ismi manasınadır. (......) kelimesinin (......) kelimesinin çoğulu olduğu da söylenmiştir. Arapça'ya uygun olan izah, birincisidir. "Gökyüzünün düzenlenmesi" nin manası, onların yaratılışlarını nizama koymak, onları eğrilik ve çatlaklıklardan azade kılmak ve yaratılışlarını tastamam yapmaktır.

Yedi Gök

Kur'an bu ayette, "yedi gök" bulunduğunu göstermiştir. Astronomiciler bize en yakın olansemanın, Ay küresi; onun üzerindeki semânın Utarid küresi; sonra Zühre küresi; sonra Güneş küresi; sonra Merih küresi, sonra Müşteri küresi, daha sonra da Zühal küresi olduğunu söylemişlerdir. Onlar, sözlerine devamla şöyle demişlerdir: "Bu sırayı ancak iki şekilde bilebiliriz. Birincisi: Setr (yıldız tutulması) meselesidir. Çünkü aşağıda olan yıldız, bizimle daha yukarıda olan bir yıldızın arasına girip, her İkisi tek bir yıldız gibi olunca ve aşağıdaki yıldız (tutan), tutulandan, -mesela Merih gezegeninin kırmızılığı, Utarid'in sarılığı, Zühre'nin beyazlığı, Müşteri'nin maviliği ve Zuhal yıldızının bulanıklığı gibi-, bir vasıfla daha ileri olur. Nitekim eskiler, Ayın altı yıldızı; Utarid'in Zühre'yi; Zühre'nin Merih'i tuttuğunu (setrettiğini) keşfetmişterdir Bu şekildeki tertîb, ay ile tutulduğu için güneş'in ayın üstünde olduğunu gösterir. Ancak, güneşin diğer yıldızların altında mı üstünde mi olduğunu göstermez. Çünkü güneş, doğarken diğer yıldızlar koybolduğu için, bunlardan herhangi biri ile tutulmaz. Güneşin böyle oluşunda iki açıklamadan bahsedilmiştir:

a) Onlardan bazıları, Zühre yıldızını, güneş üzerinde bir leke gibi gördüklerini söylemlerdir Bu görüş zayıftır. Çünkü onlardan diğer bazdan, ayın yüzünde silikliğin oluşu gibi, güneşin yüzünde de lekelerin meydana geldiğini İddia etmişlerdir.

b) Görünümün değişikliği, Ay, Utarid ve Zühre yıldızlarında görülür, fakat Merih, Müşteri ve Zuhal yıldızlarında görülmez. Bu durum güneşte ise gerçekten pek azdır. Bu sebeble güneşin her iki kısım arasına girmiş olması gerekir. Bu ekseri astronomilerin söylediği şeydir. Ancak Ebu Reyhan, El-Fergân'nîn Fusûl adlı eserine yaptığı Telhis'te şöyle demiştir: Görünümün değişikliği sadece ayda hissedilir. Böylece diğer vecihler geçersizdir güneşte bunun görülmesi ise şüphelidir.

Bil ki rasathaneciler ve astronomikler, feleklerin dokuz tane olduğunu iddia etmişlerdir. Buna göre, dokuzun yedisi şu yukarıda saydıklarımızdır. Sekizincisi sabit yıldızların bulunduğu felektir. Dokuzuncusu ise en büyük olanıdır ki bu yaklaşık hergûn ve gecede bir devir yaparak hareket eder. Sekizinci feleği isbat için şu delili getirmişlerdir. Sabit yıldızların çok yavaş hareket ettiklerini gördük. Yıldızların hareketlerinin, içinde bulundukları feleklerinin bereketine bağh olduğu sabittir. Bu gezegenleri taşıyan felekler çok hızlı hareket etmektedirler. Bu sebebten, çok yavaş hareket eden ve sabit yıldızlan taşıyan başka bir varlığın (feleğin) olması gerekir.

Bu delil birkaç bakımdan zayıftır:

1) Başka bir cisimde yerleşmiş olmaksızın yıldızların kendi kendilerine hareket ettiğini söylemek niçin caiz olmasın? Bu ihtimal ancak muhtar (seçici) olanın bozması ile bozulur ki bu ise çok zordur.

2) Bunu kabul etsek de, "Bu yıldızlar gezegenler, gezegenler de hamillerinde yerleşmiştir" denilmesi niçin caiz olmasın? Bu durumda sekizinci feleğin isbatına ihtiyaç kalmaz.

3) Bu feleğin, Kamer (ay) feleğinin altında olması niçin caiz olmasın?

Böylece o, bütün gezegen kürelerinin üstünde değil de altında dur. Şayet "Biz gezegenlerin, bu sabit yıldızlan tuttuğunu görüyoruz. Tutan ise, şüphesiz tutulanın altındadır" denirse, biz deriz ki: Bu gezegenler, ancak bölgesine yakın olan sabit yıldızları tutabilir (setreder). Kutuplara yakın olan sabit yıldızları ise tutamaz. Buna göre, "Bölgesine yakın olan sabit yıldız, Zühal küresinin üstünde olan sekizinci felekte yer atmıştır. Gezegenlerle tutulması mümkün olmayan kutuplara yakın sabit yıldızlar da kamer (ay) küresinin altında olan bir başka kürede yeralmıştır. Bu ihtimale mani olan birşey de yoktur" demek niçin caiz Olmasın?

Sonra biz deriz ki: "Farzedin ki siz bu dokuz feleğin varlığını isbat ettiniz. Onuncu bir feleğin olmadığına ne delalet ediyor?" Bu konuda söylenecek en son söz, "Rasat (gözetleme) feleklerin dokuz tane olduğunu göstermiştir. Ancak delilin olmaması medlulün yokluğunu göstermez" demektir.

Bunu ortaya koyan şey ise, bazı muhakkik rasatçıların (gözlemcilerin) söylediği şu sözdür: "Şimdiye kadar anladığım, sabit kürelerin, bir küre, bir kısmı bir kısmının içinde olan birkaç küre olmasıdır." Ben derim ki Bu, mümkün olan bir ihtimaldir. Çünkü sabit kürelerin tekliğine delil getirilen şey, sadece onların hareketlerinin birbirine benzediğinin söylenmesidir. Durum böyle olduğu zaman, bu küreler tek bir küre (felek) içinde yer almış (merkûz) olur. Bu iki mukaddime de yakînî birer mukaddime değiller.

Birincisinin yakînî olmayışı şundandır: Bu kürenin hareketi her nekadar görünüşte tek ise de, belki de hakikatte tek değildir. Çünkü, mesela o kürelerden birinin devrini otuzaltıbin senede tamamladığını, bir diğerinin ise bu müddeti bir yıl eksiği ile tamamladığını, bu bir senelik noksanı diğer senelere dağıtsak, bu tek bir senenin hissesi, senenin 13/1200 kadar olur ki, bu hissedilebilecek bir fark değildir. Hatta on, yüz, bin sene bile kesinlikle hissedilmez. Bu ihtimal dahilinde olunca, sabit yıldızların müstevî hareketlerinin (birbirine eşit) olduğuna kesin hükmedilemez.

İkincisinin yakînî olmayışı işe şundandır: Sabit yıldızların harekette birbirlerine eşit olmaları, farklı kürelerde (feleklerde) yer almış olmaları ihtimalinden ötürü, her ne kadar hareketçe eşit olsalar da, bütün bu yıldızların tek bir kürede olmalarını gerektirmez. Bu tıpkı onların, yıldızların birçoğunun felekleri hakkında söyledikleri gibidir. Çünkü bunlar hareketlerinde, sabit yıldızların feleğine eşittirler. Burada da böyledir.

Ben derim ki: Bu söylenen ihtimal, sabit yıldızların bulunduğu feleğe has değildir. Belki de hergün hareket eden kütleler tek bir kütle değil, birarada olan birçok kütledirler. Ya bu kütlelerin hareketleri arasında o kadar az bir fark vardır ki onları anlamaya ne ömürlerimiz ne de rasatlarımız kifayet eder. Ya da bunların hareketleri mutlak manada birbirine eşittirler. Ancak, hareketteki eşitlikleri tek bir bütün olmalarını gerektirmemektedir. Astronomicilerden, bu dokuz feleğin dışında başka feleklerin de bulunduğunu kesin bir ifade ile söyleyenler vardır. Çünkü insanlardan bazıları, sabit kürelerin üzerinde ve en büyük feleğin altında olan başka kürelerin (feleklerin) olduğunu söylemiş ve bu hususta birçok delil getirmişlerdir:

1) En büyük meyli gözetleyenler, bu meylin mikdarını farklı farklı bulmuşlardır. Gözetlemesi daha eskiye dayanan herkes, bu meylin mikdarını daha fazla bulmuştur. Çünkü Batlamyus bu meyli (49) derece olarak bulmuştur. Me'mun zamanında bu, (63) derece olarak; Me'mun'dan sonra bundan bir dakika eksik olarak bulunmuştur. Bu, iki mıntıkanın meylinin bazan arttığını bazan da eksildiğini gösterir. Bu ise ancak, retu'l-Küll ile Küretu's-Sevabit'in (sabit yıldızlar küresinin) arasında kutublar, Küretu'l-Küll'un iki kutbu etrafında dönen bir başka küre (yıldız) bulunduğundan ve Küretu's-Sevabit'in iki kutbunun da o kürenin iki kutbu etrafında döndüğünde mümkün olur. Bundan dolayı, bu sabit yıldızların kutubları bazan kuzeye doğru alçalır, bazan da güneye doğru yükselir. Böylece de muaddelu'n-nehar'ın (gündüzün dönüşünün) burç noktasına yani mıntıkatu'l-bürûca denk gelmesi ve bazan sabit yıldızların feleklerinin kutubları güneye yükseldiği zaman, bu burçtan ayrılıp güneye dönmesi bazan da kuzeye dönmesi gerekir. Nitekim şimdi de böyledir.

2) Rasatçılar (gözlemciler), yıldızlardan (astronomiden) bahseden kitablarda yazılanlara göre, güneşin hareketinin mikdarını tesbit etme hususunda çok gayret sarfettiler. Hatta Batlamyus, Ebrahis'den şunu nakletmiştir: O, bu dönüşün birbirine eşit zamanlarda mı farklı zamanlarda mı olduğunda şüphe etmiş ve bir görüşünde bunun farklı zamanlarda olduğunu, bir görüşünde ise bunun eşit zamanlarda olduğunu söylemiştir. Sonra astronomiciler, güneşin farklı zamanlarda dönüşünün sebebi hususunda iki görüş belirtmişlerdir:

a) Güneşin, dünyadan en uzak olduğu noktayı hareketli kabul eden kimse bu cihetten güneşin hareketinde bulunan farklılığın, güneşin dünyadan en uzak olduğu noktadan uzaklığının değişmesinden ötürü i'tidâl noktasında meydana çıktığını iddia etmiştir. İşte bu sebebten dolayı güneşin hareketinin mikdarının farklılığı ortaya çıkmış olur.

b) Bu, Hintliler, Çinliler, Babilliler ve Rum, Mısır, Şam'ın iler gelen astronomicilerinin bir çoğunun görüşüdür ki, onlara göre bunun sebebi; feleku'l-bürûcun (burçlar feleğinin) intikali ve kutbunun alçafcp yükselmesidir.

Yine Ebrahis'in de bu görüşte olduğu nakledilmiştir.

Bâryâi İskenderânî tılsım yapanların (büyücülenn) da buna inanıp feleku'l-bürûç noktasının yerinden sekiz derece ileri geri gidip geldiğine inandıklarını ve hareketin başlangıcının balık burcundan koç burcuna kadar yirmiiki derece olduğunu söylediklerini zikretmiştir.

Bu şaşkınlık, insan, aklının bu gibi şeyleri anlayamayacağına ve ancak bunları yaratıcısının ve yoktan varedicisinin ilminin kuşatacağına seni ikaz etmelidir. Bu sebeble bu konuda sem'i (nakli) delillerle yetinmen gerekir.

Şayet, biri Kur'an'da göklerin sayışının yedi olduğunu ifade eden bu naslar, daha fazla olmasını nefyeder mi'" derse, deriz ki, gerçek olan şudur ki: Sayının zikredilmiş olması, fazlasının olmayacağına delalet etmez.

İlm-i İlâhî (Allah'ın İlmi) Hakkındaki Görüşler

(Allah) herşeyi bilir "ayeti, Cenab-ı Hakkın yeri, yerdekileri, gökleri ve gökteki harikulade varlıkları yaratmasının ancak onları bildiği ve cüzisi ile küllisi ile onları çepeçevre ilmiyle ihata etmesiyle mirukün olabileceğini gösterir. Bu ise birçok şeye dcalet eder:

1) Allah cüziyyatı bilemez diyen felsefecilerin görüşlerinin fasit; kelamcıların görüşlerinin ise doğru olduğu manasına gelir. Çünkü kelamcılar, Allahü teâlâ, bu alemi muhkem ve yerliyerinde yaratmıştır. Bu şekilde vapan Yaratıcı'nın yaptığı şeyi mutlaka, bütün detayı bilmesi gerekir' diyerek Allah'ın cüziyyatı bildiğine delil getirmişlerdir. İşte bu delilin aynısını Cenab-ı Allah bu ayette zikretmiştir. Çünkü O, göklerin ve yerin yaratılmasından bahsettikten sonra kendisinin alim olduğunu belirtmiştir. Böylece bu konuda ve bu istidlal şeklinde, kelamcıların görüşünün Kur'an'a uygun olduğu ortaya çıkmış olur.

2) Bu, Mutezile'nin görüşünün fasit olduğuna delildir. Bu böyledir. Çünkü Cenab-ı Hakk, birşeyi ölçüp biçip, sınırlarını belirleyip yaratan kimsenin, o şeyi ve onun detayını bilmesinin gerektiğini açıklamış? . Çünkü onu yaratan, şu kadarla değil de bu kadarla sınırlandırarak yakmıştır. Belirli bir mikdar ile sınırlamanın, mutlaka bir irade ile olması gerekir. Aksi halde mureccih bulunmaksızın bir üstünlük meydana gelmiş olur. Birşeyi irade etmek, onu bilmeye bağlıdır. Bu sebeble birşeyi yaratanın, mutlaka onu tafsilâtlı bir şekilde bilmesi gerekir. Şayet kul kendi fiillerinin yaratıcısı olsaydı, hem o fiilini hem de fiilinin adedini, kemiyetini ve keyfiyetini bilmiş olması gerekirdi. Kulun böyle bir ilmi olmayınca anladık ki o, kendisinin yaratıcısı değildir.

3) Mu'tezile şöyle demiştir: Bu ayetle;"Her bilenin üstünde daha iyi bir bilen vardır" (Yusuf. 76) ayeti birarada mütalâa olununca Cenab-ı Hakk'ın zatı gereği alim olduğu ortaya çıkar." Buna cevabımız şudur: âyeti umumidir, "Allah o Kur'an'ı ilmi ile indirdi"(Nisa, 166) ayeti ise hasdır. Has olan ifade ise, umumi ifadeden daha önce gelir. En iyi Allah bilir.

Allahü teâlâ nın İnsanı Halife Olarak Yaratması

30

"Hani Rabbin meleklere: "Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti de, (Melekler): "Biz seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken yerde, bozgunculuk edip kanlar dökecek bir varlık mı yaratacaksın?" demişlerdi. Allah da "Ben sizin bilemeyeceklerinizi bilirim" buyurmuştur".

Bu ayet, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in nasıl yaratıldığına ve Allah'ın onu nasıl şereflendirdiğine delalet eder. Bu, bütün insanlar için umumi bir in'amdır. Bu sebeble, bu, Cenab-ı Hakk'ın burada bahsettiği umumi nimetlerin üçüncüsüdür. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

(......) Edatı Hakkında Lügavî Bilgiler

(......) lafzı hakkında iki görüş vardır:

a) Bu zaid bir edattır. Ancak Araplar bunu kullanmayı alışkanlık haline getirdikleri için, Kur'an'da onların dili ile bu şekilde inmiştir.

2) Bu zaid değil, yerinde bir edattır. Çünkü Kur'an'da manası olmayan hiçbir şey yoktur. Bu, gizli (......) lafzı ile mansubtur. Buna göre mana, "Onlara, Rabbin meleklerine söylediği sözü zikret" şeklinde olur.

Bu iki sebebten ötürü takdir edilmiş (açıkça söylenmemiş)tir.

a) Mana bilindiği için...

b) Cenab-ı Hakk bunu Kur'an'ın birçok yerinde açık olarak zikrettiği için...

"Âd kavminin kardeşleri (olan Hud'u) hatırla. Hani O, Ahkârtakt kavmini imar etmişti"(Ahkâf, 21),

"Kulunuz Davud'u hatırla... "(Sâd. 17) ve

'Onlara, karye ashabını misal getir. Hani oraya peygamberler gelmişti. Hani oraya iki kişi göndermiştik" (Yasin, 13-14) ayetlerinde olduğu gibi...

Kur'an'ın tamamı tek bir söz gibidir. Mukadder kelimelerin açıkça zikredilmiş olduğu ayetlerin, bu sûreden önce inmiş olması, bu sebeble de onların mukadder bırakılması (zikredilmemesi) uzak bir ihtimal değildir. Keşşaf sahibi lafzının, âyetteki fiili ile mansub olmasının caiz olacağını da söylemiştir.

Melek Kelimesi

"Melek" kelimesinin aslı, risalet (elçilik) manasınadir. Beni ona elçi olarak gönderdi, denilir ve elçilik manasınadır, nesinin aslı, hemzeli olan (......) kelimesidir. Hemze çok kullanıldığı için, kolaylık olsun diye hemze hazfedilip harekesi makabline verilmiştir.

Keşşaf sahibi ise, (......) lafzının aslında (......) kelimesinin cemi olmasının tıpkı cemi olması gibi olduğunu, sonundaki (te) harfinin ise, seminin müennes olmasından ötürü geldiğini söylemiştir.

Melâike'nin Mertebe ve Mahiyetleri

Bazı kimseler şöyle söylemişlerdir: İki Sebebten dolayı meleklerle ilgili mevzunun, peygamberlerle ilgili mevzudan önce olması gerekir.

1) Cenab-ı Allah, "Müminlerin hepsi, Allah'a, Allah'ın meleklerine, kitablarına ve peygamberelerine iman ederler "(Bakara, 285) ayetinde, meleklere imanı, peygamberlere imandan önce zikretmiştir. Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem)da "Allah'ın başladığı şey ile başlayınız" buyurmuştur.

2) Melek, vahyin ve şeriatın tebliğinde Allah ile peygamber arasında vasıtadır. Bu sebeble de Peygamberden öncedir.

Bazı kimseler ise şöyle demiştir: Peygamberlik konusundan bahsetmek, meleklerden bahsetmekten daha öncedir. Çünkü biz meleklerin varlığını akıl yolu ile değil nakil yoluyla bilebiliriz. Öyle ise nübüvvet (peygamberlik) konusunda konuşmak, melekler konusunda konuşmak için bir asıl (temel) olduğundan nübüvvetle ilgili sözün daha önce getirilmesi gerekmiştir. Evla olanın, meleklerin şeref ve yücelik bakımından peygamberlerden önce; meleklere düşüncelerimizle ulaştığımız için, akıllarımızda ve zihinlerimizde peygamberlerden sonra olduğunun söylenilmesidir. Ulvi alemin şerefli oluşunun, orada meleklerin bulunuşundan; suflî alemin şerefli oluşunun, orada insanların bulunuşundan dolayı olduğu hususunda akıllı kimseler arasında bir ihtilaf yoktur.

Ancak insanlar meleklerin mahiyeti ve hakikati konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bu husustaki görüşleri zabtu rapt altına almanın yolu şöyle söylemektir: Meleklerin, nefisleriyle kaim zatlar olmaları fikrini ele alalım: Bu zatlar ya mütehayyiz (bir mekan kaplıyan) varlıklardır veya böyle değillerdir.

Birinci ihtimal söz konusu olursa, yani melekler mütehayyiz (bir mekan kaplayan) zatlar iseler, bu durumda bir kaç görüş mevzubahistir.

1) Onlar, gökyüzünde bulunan, çeşitli şekillere girebilen havai, latif cisimlerdir. Bu müslümanların çoğunun görüşüdür.

2) Bu, putperestlerden çeşitli grupların görüşleridir. Buna göre: Saadet ve mutsuzluk vermekle nitelenen şu yıldızlardaki hakikattir. Onların iddiasına göre bu yıldızlar, konuşan diri varlıklardır ve onlardan mutluluk verenler rahmet melekleri, mutsuzluk verenler ise azab melekleridir.

3) Bu, Mecüsî ve Seneviyye'nin çoğunluğunun görüşüdür ki buna göre bu kâinat ezeli iki asıldan meydana gelmiştir. Bu asıllar nûr ve zulmettir. Nur ve zulmet, hakikatte zat ve şekil itibari ile birbirinin zıddı, iş ve yönetme bakımından birbirinden farklı, kudret ve irade sahibi şeffaf iki cevherdirler. Buna göre nûr cevheri, faziletli, hayırlı, temiz, hoş kokulu, şerefli, sevindirip zarar vermeyen, fayda verip mani olmayan, diri olan ve eskimeyen bir cevherdir; zulmet cevheri ise bunun tam aksidir.

Sonra nûr cevheri, bir evlilik yoluyla değil, hakimden hikmetin, ışık saçandan ışığın doğması tarzında, velileri (yardımcılarını) doğurmaya devam eder ki bunlar da meleklerdir.

Zulmet cevheri ise, bir evlilik yoluyla değil, sefihden sefahatin meydana gelmesi (gibi) bir yolla düşmanlar meydana getirmeye devam eder ki bunlar şeytanlardır. İşte bu anlatılanlar melekleri, cismani ve mütehayyiz (mekan tutan) varlıklar olarak gören kimselerin görüşleridir.

Eğer ikinci ihtimali yani meleklerin mütehayyiz ve cisim olmayan, kendi başlarına kaim zatlar olduğunu söyleyen görüşe gelince bunda da iki ayrı görüş vardır.

1) Bazı hristiyan gurupların görüşü ki buna göre, melekler hakikatte, saflık ve hayır sıfatı üzere bedensiz, konuşan nefisler (nüfus-ı mufârıka)'dir. Bu böyledir. Çünkü bu bedensiz nefisler, eğer saf ve halis iseler işte onlar melekdirler. Eğer kötü ve bulanık iseler, işte onlar da şeytandırlar.

2) Felsefecilerin görüşleridir ki buna göre, melekler nefisleriyle kaim cevherler olup kesin olarak mütehayyiz (yer tutan) değildirler. Onlar mahiyetleri itibarı ile, konuşan beşeri nefis (nüfus-ı nâtıkâ-i beşeriyye'den) çeşitlerinden farklıdırlar. Onlar daha mükemmel biçimde kuvvetli ve daha bilgilidirler. Güneş ışığa nisbetle ne ise, beşeri nefisler için bunlar da aynıdır. Sonra bu cevherler iki kısımdırlar;

Bir kısmı, nisbetleri, feleklerin ve yıldızların kütlelerine olan nisbeti, bizim konuşan nefsimizin (nefs-i natıkamızın) bedenlerimize olan nisbeti gibi olan cevherlerdir.

Bir kısmı ise, feleklerin yönetimi ile ilgili olmayıp, daha doğrusu onlar marifetullaha, O'nun sevgisine dalmış olup Allah'a taat ile meşguldürler. Bu kısımdaki cevherler Allah'a yakınlaştırılmış (mukarreb) meleklerin taa kendileridir. Onların, gökleri yöneten meleklere nisbetleri, gökteki yönetici meleklerin bizim konuşan (natıka) nefislerimize nisbeti gibidir. Bu iki kısım cevherin varlığı hususunda felsefeciler ittifak etmişlerdir. Bazı felsefeciler ise, başka çeşit meleklerin de bulunduğunu söylemişlerdir ki bunlar, bu süfli alemin çeşitli işlerini yöneten yeryüzü melekleridirler.

Sonra bu alemi yöneten ruhi varlıklar eğer hayırlı iseler, işte bunlar meleklerdir. Eğer şerli iseler, bunlar da şeytanlardır. İnsanların melekler hakkındaki görüşlerinin tafsilatı bu söylenenlerden ibarettir.

Alimler, meleklerin varlığına akıl cihetinden hükmetmenin mümkün olup olmadığı, onların varlığını isbat etmenin tek yolunun nakil olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir.

Felsefeciler, meleklerin varlığını gösteren akli deliller olduğunda ittifak halindedirler. Onların bu delillerini gözden geçirirken, onlarla beraber biz de ince ve derin araştırmalar yapacağız.

Melâikenin Varlığı Konusunda Aklî İzahlar

Bazı kimseler bu hususta ikna edici akli izahlar getirmişlerdir. Biz de bunları gözden geçirelim.

1) Melekten murad, ölü olmayan, konuşan diri bir varlıktır. Bu hususta biz deriz ki: Akli yönden taksimat, diri (canlı) varlıkların üç kısım olmalarını gerektirir:

Diri varlık, hem konuşur hem de ölümlü olursa bu insandır. Ölümlü olur fakat konuşamaz ise bunlar da hayvanlardır. Veya konuşur fakat ölümlü olmaz ise bu da melektir.

En aşağı mertebenin, konuşamayan ölümlü varlığın mertebesi; orta mertebenin, ölümlü konuşan varlığın mertebesi ve en şerefli mertebenin de ölümlü olmayan varlığın mertebesi olduğunda şüphe yoktur. Hikmet-i ilahi, mertebelerin en değersizi ile orta mertebeyi yaratmayı iktiza edince, mertebelerin en şereflisi ve en yücesini yaratması, öncelikle gerekir.

2) Fıtrat, gökler aleminin bu süfli (yer) aleminden daha şerefli ve hayat, akıl, konuşma gibi hususiyetlerin, zıdlarından daha şerefli olduğuna şehadet eder. Öyleyse, akıl, hayat, konuşma, gibi hususiyetler bu bulanık zulmânî (kesif) âlemde bulunduğu halde; ışık, nur ve yücelik (şeref) âlemi olan o gökler âleminde bulunmaması, aklen pek uzak bir ihtimaldir.

3) Tasavvuf erbabı, meleklerin varlığını müşahede ve mükaşefe cihetinden; ashab-ı hâcât ve zarurât (meleklerin varlığının ihtiyaç ve zaruret olduğuna inananlar) ise meleklerin varlığını bir başka cihetten isbat etmektedirler. Bu da o meleklerin çok garib ve nadir tedavi metodlarını, ilaç karışımlarını ve panzehir elde etme sanatını bulmada müşahade edilen, akıllara hayranlık veren etkileridir. Meleklerin varlığına delalet eden bir başka şey de sadık rüyalar (aynen çıkan rüyaların) durumudur. Bu izah tarzları, onları dinleyen fakat tecrübe etmemiş olan kimseye nisbetle iknâî (ikna edici), tecrübe eden, müşahade eden ve onların sırlarına muttali olan kimseye nisbetle katidirler.

Nakli delillere gelince meleklerin varlığı hususunda peygamberler (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında kesinlikle hiçbir anlaşmazlık yoktur. Hatta bu husus peygamberler arasında üzerinde icma edilmiş olan bir keyfiyettir. Allah en iyi bilendir.

Meleklerin Çokluğu

Meleklerin çok olduğunu açıklama hususundadır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Gök gıcırdadı. Önün gıcırdaması da gerekti. (Çünkü) gökte adım atılacak her yerde ya secde eden veya rukû'a varan bir melek vardır."

Rivayet edildiğine göre, insanoğlu cinlerin ondabiri, cinler ile insanlar, yeryüzündeki diğer canlıların ondabiri, bunların hepsi kuşların ondabiri, bunların hepsi deniz canlılarının ondabiri; bunların hepsi, yeryüzünde görevli meleklerin ondabiri; bunların hepsi dünya semasındaki meleklerin ondabiri ve bunların hepsi de üçüncü kat gökteki meleklerin ondabiri kadardır. Bu yedinci kat göğün meleklerine kadar böyle gider. Sonra bütün bunların hepsi Kürsî meleklerine nisbetle pek az kalırlar. Sonra bütün bunların hepsi, 'Arş'ın, sayısı yetmişbin olan perdelerinden (süradik) herbir perdesinde görevli meleklerin ondabiri kadardır ki herbir perdenin uzunluğu, genişliği ve yüksekliği ile, gökler, yerler ve bunlar arasında bulunan şeyler karşılaştırıldığı zaman, bütün bunlar o perdenin yanında pek az ve küçük kalırlar. Gökte adım atılacak hiçbir yer yoktur ki orada ya secde eden, ya rukûya varan yahut da kıyamda duran bir melek bulunmasın. Meleklerin, Cenab-ı Allah'ı tesbih ve takdis etmekten meydana gelen nameleri vardır. Sonra ise, bütün bunlar 'Arş'ın etrafında dönen meleklere nisbetle denizdeki tek bir damla kadardır. Onların sayısını ancak Allahü teâlâ bilir.

Sonra bu meleklerden başka, İsrafil (aleyhisselâm)'în yardımcıları olan "Levh" Telekleri ve Cebrail (aleyhisselâm)'in askerleri olan melekler vardır. Bu meleklerin hepsi Allah'ın emirlerini dinlemekte, O'na itaat etmekte, hiçbir gevşeklik göstermeden Hak teâlâ'ya ibadet ile meşgul olmaktadırlar. Dilleri Allah'ı zikir ve O'nata'zime devam etmekte, Allah'ın onları yaratmasından beri zikirde , anşmaktalar ve geceler, gündüzler boyunca usanmadan O'na ibadet etmektedirler. Onların ne cinsleri, ne ömürleri, ne de Allah'a nasıl ibadet ettikleri bilinemez. Bu, Cenab-ı Hakk'ın

"Rabbinin ordularını O'ndan başka kimse bilmez" (Müddessir, 31) ayetinde buyurduğu gibi, O'nun melekûtunun (hükümranhğımn)hakikatiile ilgilidir.

Derim ki: Bir va'z-u nasihat kitabında şunu gördüm: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) miraca çıkarıldığında adeta panayır gibi olan bir yerde, bir kısmı diğer bir kısmına doğru giden melekler görür ve Cebrail (aleyhisselâm)'e, "Bunlar hangi meleklerdir ve nereye gidiyorlar?"diye sorar. Cebrail (aleyhisselâm): "Bilmiyorum. Ancak ben yaratıldığımdan beri onları görüyorum. Ama onlardan bir gördüğümü bir daha görmüyorum" der.

Sonra o meleklerden birisine şöyle sorarlar: "Sen ne zamandan beri varsın?" O şöyle cevab verir: "Bilmiyorum, ancak bildiğim şu ki Allahü teâlâ, her yedtyüzbin senede bir yıldız yaratır. Ben yaratıldım yaratılalı dörtyüzbin yıldız yaratıldı." Kudreti cok'muazzam, kemali çok yüce olan Allah'ın şanı ne kadar yücedir.

Melaike'nin Sınıfları, Büyük Melekler

Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de meleklerin sınıflarını ve vakıflarını zikretmiştir.

Meleklerin kısımlarına gelince, bunlardan :

Birinci kısım: Arşı taşıyan meleklerdir ki Allahü teâlâ onlar hakkında şöyle buyurur:

"O gün Rabbinin Arşını (gökteki meleklerin) üstünde bulunan sekiz (melek) yüklenir"(Hakka, 17).

İkinci kısım: Allah'ın: "Melekleri, Bablerini hamd ile tesbih ve takdis ek Arşın etraûnı kuşatmış halde görörsün"(Zümer. 75) ayetinde haber verdiği gibi, 'Arş'ın etrafını kuşatmış olan melekler.

Üçüncü kısım: Meleklerin en büyükleridir ki, Cenab-ı Hakk'ın:

"Kim Allah'a, Allah'ın meleklerine ve peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olursa, bilsin ki Allah kâfirlerin düşmanıdır"(Bakara, 98) ayetinde haber verdiği gibi, Cebrail ve Mikail (aleyhisselâm) bunlardandır.

Sonra Hak teâlâ, Cebrail (aleyhisselâm)'i bazı vasıflarla nitelemiştir:

a) O, peygamberlere Allah'ın vahyini getirendir. Bu hususta Cenab-ı Hak, "O (Kur'an'ı), kalbine Ruftu'l Emin (Cibril) indirdi.(şu'arâ, 193) buyurmuştur.

b) Allahü teâlâ, Cebrail (aleyhisselâm, )'i Kur'an'da diğer meleklerden önce zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:

"De ki: Kim Cebrail'e düşman olursa..."(Bakara, 97). Çünkü o, vahiy ve ilmi getiren, Mikail ise rızıkları ve gıdaları dağıtan melektir. Manevi bir gıda olan ilim, bedeni gıdadan daha şereflidir. Bu sebeble de Cebrail'in, Mikail'den daha şerefli olması gerekmiştir.

c) Allahü teâlâ, Cebrail (aleyhisselâm)'i, kendisinden hemen sonra zikretmiş ve "Hiç şüphesiz, Allah, Cebrail ve salih müminler O Peygamberin yardımcisıdır"(Tahrim, 4) buyurmuştur.

d) Cenab-ı Hak, onu "Ruhu'l Kudüs" diye isimlendirerek, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) hakkında şöyle buyurmuştur:

"Hani ben, seni Ruhu'l-Kuds ile güçlendirmiştim"(Maide, 110).

e) O, üzerlerinde alametleri olan bin melek ile Allah dostlarına yardım etti, düşmanlarını da kahretti.

f) Allahü teâlâ, Cebrail (aleyhisselâm)'ı:

"O (Kur'an) çok şerefli, çetin bir kuvvet sahibi, 'Arş'ın sahibi (Allah) yanında çok itibarlı, orada kendisine itaat edilen ve güvenilir bir elçinini (getirdiği) kelamdır"(Tekvir. 19-21) buyurarak altı sıfatla övmüştür. Cebrail (aleyhisselâm)'in elçilik görevi, onun bütün peygemberlere Allah'ın elçisi olmasıdır. Buna göre bütün nebi ve resuller, Allah katında Cebrail (aleyhisselâm)'in ümmeti ve iyi dostları mesabesindedirler. Çünkü Cenab-ı Hak Cebrail (aleyhisselâm)'i kendisi ile, en şerefli insanlar olan peygamberler (aleyhisselâm) arasında vasıta yapmıştır. Cebrail (aleyhisselâm) kuvvetlidir. Çünkü O, Lut kavminin şehirlerini göğe kaldırıp altını üstüne getirmiştir; Allah katında itibarlıdır, zira, Allah: "Hiç şüphesiz Allah, Cebrail ve salih müminler, O (Peygamberin)'nun yardımcısidır"(Tahrim, 4) ayetinde, onun adını kendi isminden sonra getirmiştir; O, itaat edilendir, çünkü, meleklerin önderi ve lideridir. Onun güvenilir (emin) olmasına da Cenab-ı Hakk'ın:

"O (Kur'an'ı) senin kalbine, inzar edicilerden (uyaranlardan) olasın diye, Ruhu'l-Emin (Cebrail) indirdi (şu'ara, 193) ayeti delalet eder.

Meleklerin diğer büyükleri de İsrafil ve Azrail (aleyhisselâm)'dir. Onların varlıkları hadîs ile sabit olmuştur. Yine hadisle sabit olduğuna göre, Azrail, Cenab-ı Hakk'ın: "De ki: Sizleri, sizler için görevlendirilmiş olan ölüm meleği öldürür. "(Secde, 11) ayetinde bildirdiği ölüm meleğidir. Allahü teâlâ'nın:

"Sizden birisine ölüm geldiği zaman, elçilerimiz onun canını alır"(En'am, 61) ayetine gelince, bu, ruhları almakla görevlendirilmiş başka meleklerin varlığına delalet eder. Ölüm meleğinin ise ruhları almakla görevlendirilmiş melekler gurubunun lideri olması caizdir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

"Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırken bir görmeliydin"(Enfal, 50). İsrafil (aleyhisselâm)'e gelince hadisler onun, "Sûr'un sahibi" olduğuna delalet etmektedir ki Cenab-ı Allah bu hususta şöyle buyurmuştur:

"Sûra (birinci defa) üfürülünce birden Allah'ın diledikleri hariç, göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölürler. Sonra sûra ikinci kez üfürülür. O zaman bir de bakarsın ki (ölüler) ayağa (kalkmış) bakınıp duruyorlar"(Zümer, 63).

Dördüncü kısım: Cennet melekleridir. Cenab-ı Hak:

"Melekler her kapıdan onların yanına girerek, "Sabrettiğiniz için, selam size. Burası, dünyanın en güzel bir sonucudur" derler"(Rad, 23-24) buyurur.

Beşinci kısım: Cehennem melekleridir. Bu hususta Cenab-ı Allah şöyle buyurur, , cehennem üzerinde vazifeli ondokuz (melek) vardır.

"Biz o ateşin bekçiliğine meleklerden başkasını memur etmedik"(Müddessir, 30-31). Bu meleklerin başkanları, Allahü teâlâ'nın:

(Cehennem ehli): Ey Malik, Rabbin bizim işimizi bitirsin (bizi öldürsün) " diye çığrışırlar"(Zuhruf 77) ayetinde işaret ettiği gibi, Mâlik isimli melektir. Bunların hepsine ise, Cenab-ı Hakkın da:

"O, kendi meclisini çağırsın, biz de Zebanileri çağırırız" (Alak, 17-18) buyurduğu gibi, "Zebani" denir.

Altıncı kısım: İnsanlar için görevlendirilmiş olan meleklerdir. Bu hususta Allahü teâlâ şöyle buyurur:

"(İnsanın) sağında ve solunda oturan (iki melek) vardır. O insan ne zaman bir söz söylese, yanında hazır bir gözcü vardır"(Kâf, 17-18);

"Onun (ve her İnsanın) önünde ve arkasında kendisini Allah'ın emriyle gözetleyecek ta'kibci (melekler) vardır"(Ra'd, 11) ve:

"O Allah kulları üzerinde kahir (kudret sahibi)dir ve size bekçi melekler yollar"(En'am, 61).

Yedinci kısım: Amelleri yazan melekler. Bu, Allah'ın:

"Muhakkak ki sizin üzerinizde bekçiler, her yaptığınızı bilen şerefli kâtibler vardır"(infitar, 10-12) ayeti ile bildirdiğidir.

Sekizinci kısım; Bu dünyanın işleri ile görevlendirilmiş olan meleklerdir ki, Cenab-ı Allah'ın:

"Saf saf dizilenlere yemin olsun"(Saffat, 1);

"Savurdukça savuranlara, derken bir yükü taşıyanlara, sonra kolayca akıp gidenlere derken iş bölümü yapan (melek)'lara yemin olsun ki... (Zariyat, 1-4) ve "Boğulmuş ruhları ta derinliklerden söküp (alan meleklere) yemin olsun ..."(Naziat, 1) ayetlerinde anlatılan melekler bunlardır. İbn Abbas (radıyallahü anha)m)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir. Allahü teâlâ'nın hafaza meleklerinden (insanlara bekçilik yapan meleklerden) başka melekleri de vardır ki bunlar her düşen ağaç yaprağını kaydederler. Sizden birinize çölde bir sıkıntı ve darlık gelirse şöyle seslensin: "Ey melekler! Allah'ın kullarına yardım ediniz ki Allah da sizlere merhemet etsin."

Meleklerin Vasıfları

Meleklerin vasıflarına gelince, bunlar birkaç yöndendir:

1) Melekler, Allah'ın elçileridirler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Melekleri elçiler yapan (Allah'a hamdolsun)" (Fatır, 1)

"Allah, melekler içinden elçiler seçer" (Hacc, 75) ayetinin meleklerden sadece bir kısmının elçi olduğuna delalet ettiği söylenirse bunun cevabı şudur: Âyetteki harf-i cerri teb'îz (kısmîliği ifade etmek) için olmayıp beyan (açıklama) içindir.

2) Onlar, Allah'a yakındırlar. Bu yakınlığın mekan ve cihet itibarı ile olması imkansız olduğuna göre, geriye bunun şeref itibarı ile olması ihtimali kalır.

Cenab-ı Hakk'ın:

"Allah'ın yanında bulunanlar, Ona ibadetten büyüklenmezler" (Enbiya, 19); "Daha doğrusu onlar, ikrama nail olmuş şerefli kullardırlar"(Enbiya, 26) ve "Onlar gece gündüz Allah'ı tesbih ederler, bunda hiç gevşeklik göstermezler"(Enbiya, 20) ayetlerinde anlatılan budur.

3) Onların itaat ile vasfedilmeleri. Bu da birkaç bakımdandır.

a) Cenab-ı Allah, onlardan şöyle dediklerini nakleder:

"Biz, seni hamdinle tesbih ve takdis ediyoruz"

(Bakara, 30). Bir başka ayette ise şöyle buyurulur:

"Bizler saf saf olanlarız, bizler Allah'ı tesbih edenleriz' (Saffat, 165). Cenab-ı Allah, bu hususta onları yalanlamamıştır. Böylece meleklerin sürekli ibadet ettikten sabit olmuştur.

b) Onların, Allah'ı ta'zim ederek, O'nun emrine hemen koşuvermeleridir. Bu, Cenab-ı Hakk'ın:

"Bunun üzerine, bütün melekler hemen secde ettiler"(Hicr, 30) ayetinin anlattığı haldir.

c) Onlar, Allah'ın bir vahyi ve emri olmadıkça hiçbirşey yapmazlar. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

"Bunlar, sözleri ile asla Allah'ın önüne geçmezler. Onlar Allah'ın emri ile hareket ederler"(Enbiya, 27).

4) Onların kudret ile vasfedilmeleridir ki bu da birkaç yöndendir.

a) Sayılan sekiz olan Arş'ın taşıyıcıları Arşı ve Kürsi'yi taşırlar, sonra Arş'tan daha küçük olan Kürsi, yedi kat göğün tamamından daha büyüktür. Çünkü Cenab-ı Allah:

"Allah'ın Kürsî'sigökleri ve yeri kuşatmıştır"(Bakara, 255) buyurmuştur. Buna göre.sen meleklerin nihayetsiz güç ve kuvvetine bak!..

b- Arş'ın yüksekliği vehimlerin ihata edemiyeceği bir şeydir. Buna Cenab-ı Allah'ın:

"Melekler ve rûh O'na mikdan ellibin sene olan bir günde akarlar" (Meâric, 4) ayeti delalet eder. Sonra melekler, son derece güçlü oldukları için, oradan bir anda inebilirler.

c- Allah'ın;

"Sûra (birinci defa) üfürülünce, Allah'ın diledikleri hariç, birden göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölür. Sonra sûra ikinci kez üfürülür. O zaman bir de bakarsın ki, (ölüler) ayağa kalkmış, bakmıp duruyorlar "(zümer, 68) ayetinde ifade ettiği gibi, sûrun sahibi olan İsrafil (aleyhisselâm) o kadar güçlüdür ki, sûra bir üflemesiyle göklerde ve yerde olan herkes ölür. İkinci bir üfleyişiyle de, herkes yeniden dirilir. Sen onun bu gücünün azametini var düşün!

d) Cebrail (aleyhisselâm) Lût kavminin dağlarını ve beldelerini bir defada yerinden sökebilecek bir kudrete sahiptir.

5) Meleklerin korku ile vasfedilmeleridir. Buna birçok husus delalet eder:

a) Onlar çok ibadet etmelerine ve kesinlikle küçük günahlara da yönelmemelerine rağmen, sanki ibadetleri bir günahmış gibi, korkar ve ürperirler. Bu hususta Cenab-ı Allah;

"Kendilerine kahir olan Rablerinden korkarlar " (Nahl, 50). ve: "Onlar Allah'ın korkusundan tirerler" (Enbiya, 28) buyurmuştur.

b) Bu, Allah'ın şu ayetinde anlatılan husustur: "Kalblerinden korku giderildiği zaman, "Rabbiniz ne buyurdu?" der. Onlar, "Hakkı" derler. O, çok yüce, çok büyüktür "(Sebe', 23). Bu ayetin tefsirinde rivayet edildiğine göre, Cenâb-ı Hak vahyi bildirdiği zaman, onu semavat ehli, zincirin çıplak bir kayaya çarptığında çıkardığı ses gibi işitirler ve korkuya aüşerler. Vahiy sona erdiğinde, birbirlerine, "Rabbimiz ne dedi?" derler, Hak dedi, O yücedir, büyüktür" diye cevap verirler.

c) Beyhakî, "Şuabu'l-İman" da İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini rivayet etti: "Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yerde bulunuyordu; yanında da Cebrail (aleyhisselâm) vardı. Birden semanın ufku yarıldı; Cebrail (aleyhisselâm) sinmeye ve küçülmeye başlayarak, iyice yere yapıştı. Derken, Hazret-i Peygamber'in önünde bir melek belirerek, şöyle dedi: Ey Muhammed, Rabbin sana selâm ediyor ve seni, melîk, yani hükümdar bir peygamber olmak ile insan bir peygamber olman arasında muhayyer bırakıyor. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) etiyle, Cebrail (aleyhisselâm)'in mütevaziliğine işaret ederek, "Anladım ki o, bana nasihat ediyor; bunun üzerine ben de, "kul olan bir peygamber olmayı tercih ederim" dedim. Bunun üzerine melek göğe yükseldi.. "Ey Cebrail, bu hususta sana sormak istedim, fakat senin, sana bunu sormaktan beni alıkoyan o halini gördüm.. Ey Cebrail, O kimdi? dedim. Cebrail, "O İsrafil idi; Allah onu yarattığı gün o Allah'ın huzurunda idi. O, bakışlarını yerden kaldıramaz. Çünkü, onunla alemlerin Rabbi arasında yetmiş nur bulunmaktadır. O nurların her biri, kendisine yaklaşan her şeyi yakar. İsrafil (aleyhisselâm)'in önünde Levh-i Mahfuz bulunmaktadır. Cenab-ı Allah, gökteki veya yerdeki herhangi bir şey hakkında O'na izin verdiğinde, bu Levh, onun alnının hizasına kadar yükselir, o da Levh'a bakar; eğer bu benimle alakalı bir iş ise, onu bana emreder; Mikail (aleyhisselâm) ile ilgili bir şey ise, O'na emreder; eğer ölüm meleğinin işi ise, ona emreder" dedi. Ben de "Ey Cebrail, senin işin neyle ilgilidir?" deyince, o "Rüzgarları ve orduları idare ederim" dedi. Mikail (aleyhisselâm)'in işi nedir? dedim, "Bitkileri idare eder" dedi. Ölüm meleğinin işi nedir? dedim, "Canlan alır; öyle sanıyorum ki, İsrafil ancak kıyamet için indi; bende müşahade etmiş olduğun o hal de, kıyametin kopmasından duyduğum korkudandır."

Meleklerin vasfı hususunda Allah'ın ve Resulullah'ın sözünden sonra, müminlerin emiri Ali (k.v)'nin sözünden daha yüce ve daha ulu bir söz yoktur. O, hutbelerinin birinde şöyle demektedir:" Sonra Cenab-ı Allah, yüce göklerin arasını ayırdı... Onları her çeşit meleklerle doldurdu... O meleklerden bir kısmı rükusuz secde etmektedirler; bir kısmı, doğrulmaksızın rükû etmektedirler, bir kısmı hiç yerlerinden ayrılmaksızın saf tutmaktadırlar, bir kısmı, uzanmaksızın Allah'ı tesbih etmektedirler. Onların ne gözleri uyur, ne akılları yanılır, ne bedenleri gevşer, ne de unutma gafletine düşerler!.. Onlardan kimi de, Allah'ın vahyinin eminleri, peygamberlerine konuşan diller, Allah'ın emri ve hükmüyle gelip giden meleklerdir. Kimi, Allah'ın kullarının muhafızları, cennet kapılarının bekçileridir. Kiminin ayaklan süfli yeryüzünde, boyunları ise en yüksek semaları delmiş, uzuvları mıntıkaları aşmış, omuzlan Arş'ın direklerine münasib, Allah'ın huzurunda bakışları eğik, onlarla Arş arasına izzet perdeleri ve kudret örtüleri çekilmiş olduğu halde, onlar kanatlarıyla örtünürler, Rablerini tasvir etme vehmine düşmezler, Allah'a mahlûkatın sıfatlarını vermezler. O'nu ne mekanlarla sınırlar, ne de O'na nazirelerle işarette bulunurlar.

Allah İnsanı Yaratacağını Hangi Meleklere Bildirdi?

Alimler, Cenâb-ı Hakk'ın: "Hani Rabbin meleklere, "muhakkak ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım "(Bakara, 30) sözündeki meleklerden muradın, bütün melekler mi yoksa meleklerin bir kısmı mı olduğu hususunda ihtilaf ettiler. Dahhak'ın İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet ettiğine göre Allahü teâlâ bu sözü, İblisle beraber çarpışan meleklere söylemiştir. Çünkü Allahü teâlâ, cinleri yeryüzünde yerleştirip, onlar orada fesat çıkardıkları, kan döküp birbirlerini öldürdükleri zaman, meleklerden bir ordu ile birlikte İblis'i oraya gönderdi. İblis ordusu ile birlikte onları öldürüp, kalanları da yerden, deniz adalarına sürdü. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, o meleklere şöyle dedi: Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım." Sahabe ve Tabiinin çoğunluğu ise Allahü teâlâ'nın, bu sözü, bir tahsis yapmaksızın bir gurup meleğe söylediğini; çünkü (melâike) lafzının umum ifade ettiğini, tahsiste bulunmanın ise aslın hilafına olduğunu söylerler.

Altıncı Mesele

(......) kelimesi iki meful alan (yaptı, kıldı) fiilinde ism-i fail olup mübteda ve haberin başına gelmiştir.

Burada mübteda ve haber ise lafızları olup, bunlar aynı zamanda ism-i failin iki mefûlüdürler. Bunun manası ise, "Ben yeryüzünde bir halife kılacağım, yaratacağım, varedeceğim "dir.

Yedinci Mesele

Âyetin zahirine göre, ayette geçen (......) kelimesinden murad, doğudan-batıya bütün yeryüzüdür. Abdurrahman b. Sabit, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Yeryüzü Mekke'den başlanarak genişletildi. Melekler Beytullah'ı tavaf ederlerdi. Onlar Kabe'yi ilk tavaf edenlerdir. Bu Beytullah, Cenab-ı Allah'ın "Ben muhakkak yeryüzünde bir halife yaratacağım" ayetinde sözü geçen, "yeryüzü"nde idi. "Birincisi ayetin zahirine daha yakındır.

Halife ve Hilafet

"Halife", başkasının yerine geçen, başkasının yerini alan kimseye denilir. Hak teâlâ şöyle buyurmuştur: "Sonra biz sizi yeryüzüne halifeler yaptık "(Yunus 14), "Hatırlayınız, sizi halifeler yapmıştık" (Araf , 69). "Halife" ile kimin kastedildiğine gelince, bu hususta iki görüş bulunmaktadır:

a) Bu Adem (aleyhisselâm)'dir. Cenab-ı Hakk'ın:

"Sen orada, bozgunculuk yapacak birisini mi yaratacaksın?" (Bakara, 30) sözünden murad ise Adem (aleyhisselâm) olmayıp, zürriyetidir.

b) Halifeden murad, Adem (aleyhisselâm)'ın zürriyetidir.

Buradaki "halife"den muradın Hazret-i Adem olduğunu söyleyenler ise, Cenab-ı Hakk'ın Adem (aleyhisselâm)'i niçin "halife" diye isimlendirdiği hususunda ihtilaf etmişler ve bu hususta iki görüş zikretmişlerdir:

a) Cenab-ı Hak cinleri yeryüzünden sürüp, Adem (aleyhisselâm)'i yeryüzünde iskan edince, Adem (aleyhisselâm) kentlisinden önceki bu cinlerin halefi, halifesi olmuştur. Bu görüş, İbn Abbas'tan rivayet edilmektedir.

b) Allahü teâlâ Adem (aleyhisselâm)'i halife diye isimlendirmiştir. Çünkü Adem (aleyhisselâm), Allah'ın mükellef kulları arasında hükmetme hususunda Allah'ın halifesidir. Bu görüş ise, İbn Mesûd, İbn Abbas ve Suddî'den rivayet edilmekte olup, Cenâb-ı Hakk'ın: