FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)
Bakara Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 19
36. Âyetin Tefsiri
"Bunun üzerine şeytan onları oradan kaydırıp, onları bulundukları yerden çıkardı. Biz de: Birbirinize düşman olarak ininiz! Yeryüzünde sizin için, belli bir vakte kadar durak ve faydalanma vardır " dedik.
Keşşaf sahibi (......) ifadesinin hakikatinin, şeytan, onları orada hataya düşürdü" mânâsı olduğunu ve buradaki (......) lafzının aynen, "Ben bunu kendiliğimden yapmadım "(Kehf, 82) ayetindeki lafzı gibi olduğunu söylemiştir. Kaffâl (r.h) ise buradaki fiilinin kökünden olduğunu, buna göre bunun insanın ayağının bir yerde olup da oradan kayması ve başka yere geçmesi manasından alınmış olduğunu söylemiştir. Kim bu âyeti (......) şeklinde okursa, o zaman bunun manası bir yerden ayrılmak şeklinde olur. Ebu Mu'az'ın şöyle dediği nakledilmiştir: (......) denilir, ki bu iki ifâdenin de manası bir olup, "Seni ondan çevirdim" demektir. Bazı alimler de şöyle dediler: (......) ifadesinin manası yani "Onların hata yapmasını istedi " demek olup hata eden bir kimse hakkında senin demenden alınmıştır. Nitekim bu şahsın din veya dünyası hususunda ayağının kaymasına sebebiyet veren kimsenin bu fiili de (......) diye ifade edilir. Bil ki bu ayette bir kaç mesele vardır:
Nebilerin İsmeti, Yani Günahsızlığı
Alimler, peygamberlerin ismeti (günah işlemekten masum olmaları) hususunda ihtilaf etmişlerdir.
Bu rnesele de söylenecek sözün özü şudur: Alim lerin bu konudaki ihtilafları dört kısma ayrılır:
a- Itikadi olanlar,
b- Tebliğ ile ilgili olanlar,
c- Ahkâm ve fetva ile ilgili olanlar,
d- Peygamberlerin fiil ve hareketleri ile ilgili hususlar.
a- Peygamberlerin, küfrü ve dalaleti gerektirecek şeylere inanmaları, ümmet-i Muhammed'in çoğuna göre caiz değildir. Haricilerden Fudayliyye gurubu "Peygamberlerden de günahlar sadır olmuştur" demiştir. Bu fırkaya göre günah işlemek küfür ve şirktir. Buna göre onlar, kesinlikle peygamberlerin küfre düştüğünü söylemişlerdir. İmamiye fırkası da peygamberlerin takiyye yaparak küfür izhar etmelerinin (yani inkâr ediyormuş gibi görünmelerinin) caiz olacağını söylemişlerdir.
b- Tebliğ ile ilgili olan hususlara gelince, bütün müslümanlar peygamberlerin tebliğ ile ilgili hususlarda yalan söylemekten ve tahrifat yapmaktan masum olduklarında ittifak etmişlerdi. Aksi halde onların, Allah'ın tebliğini yerine getirmiş olduklarına dair güven ortadan kalkmış olur. Yine alimler, peygamberlerden, yanılarak yalan söylemenin caiz olmadığı gibi kasden yalanın caiz olmadığında ittifak etmişlerdir. Bazı alimler, "sakınılması mümkin değil" gerekçesi ile, onların sehven yalan söyleyebileceklerini söylemişlerdir.
c- Fetvalar ile ilgili olanlara gelince, alimler, peygamberlerin bilerek hata yapmalarının caiz olmadığında ittifak etmişlerdir. Bu hususlarda sehven hata etmelerini ise bir kısım alimler caiz görmüş, diğerleri mümkün görmemişlerdir.
d- Peygamberlerin fiil ve hareketleri ile ilgili ismetleri hususunda ümmet-i Muhammed beş görüş belirtmişlerdir:
1) Peygamberlere günahı kebâiri kasden işlemelerini uygun görenler. Bunlar Haşeviyye'dir.
2) Onların büyük günahı işlemelerini caiz görmeyen, fakat yalan söylemek ve tartıda hile yapmak gibi herkesin nefret ettiği şeyler dışında kasıtlı olarak küçük günah işleyebileceklerini söyleyenler. Bu Mu'tezile'nin çoğunun görüşüdür.
3) Peygamberlerin kesinlikle kasden ne büyük, ne küçük günah işlemelerinin caiz olmadığını, ancak içtihadları sebebiyle hataya düşebileceklerini söyleyenler. Bu, Cübbai'nin görüşüdür.
4) Peygamberlerden, ancak sehven ve hataen günah sadır olacağını, ne var ki bundan ümmetlerinin değil de kendilerinin sorumlu olacağını söyleyenler. Bu böyledir, çünkü peygamberlerin bilgileri daha kuvvetli, delilleri de daha çoktur. Bir de peygamberler, başkalarının korunamayacağı günahlardan kendilerini koruyabilirler.
5) Peygamberlerden, ne kasden, ne sehven ve ne de ictihad ve yanılma yolu ile, ne büyük ne de küçük günahın sadır olmayacağını söyleyenler. Bu Rafızîlerin görüşüdür.
İsmetin Vakti
"İsmet"in vakti konusunda da alimler üç görüşe ayrılmışlardır:
1) Peygamberlerin doğumlarından itibaren masum olduklarını söyleyenler. Bu, Rafizîlerin görüşüdür.
2) Peygamberlerin buluğa girmelerinden itibaren masum olduklarını söyleyip, onların peygamber olmadan önce ne küfrü ne de büyük günahı işlemelerini caiz görmeyenler. Bu, Mu'tezile'den pek çok kimsenin görüşüdür.
3) Bu vaktin sadece peygamberlik geldikten sonraki vakit olduğunu, peygamberlikten önce onlardan günahın çıkmasının caiz olduğunu söyleyenlerdir ki bu ehl-i sünnet alimlerinin ekserisi ile Mûtezile'den Ebu Huzeyl ve Ebu Ali'nin görüşüdür.
Nübüvvetten Sonra Günah İşlemediklerinin Delilleri
Bize göre tercih edilen görüş, peygamberlerden, peygamber olduktan sonra ne büyük, ne de küçük günahın kesinlikle sadır olmamasıdır. Bunun doğruluğuna birçok husus delalet eder:
1) Eğer onlardan günah sadır olsaydı, o zaman onlar ümmetlerin asilerinin en aşağı derecelileri olmuş olurlardı. Bu ise caiz değildir. Onların günah işlemelerinin, en aşağı asiler olmalarını gerektirmesinin izahı şudur: Peygamberler son derece yüce ve şerefli bir mertebededirler. Bu durumda olan kimseden günahın sadır olması daha çirkin bir iştir. Cenab-ı Allah'ın: "Ey Peygamberin hanımları, sizden kim apaçık bir terbiyesizlik ederse, onun cezası (azabı) iki kat artırılacaktır"(Ahzab, 30) ayetine, evli kadının zina edince recmedilmesine karşılık böyle olmayana had vurulması gerektiğine ve kölelerin cezasının hür insanların cezasının yarısı kadar oluşuna baksana. Peygamberin, ümmetinin en aşağı derecesinde olması ise icma ile caiz değildir.
2) Onların fasık olabileceklerinin kabul edilmesi durumunda şahidliklerinin kabul edilmemesi gerekir. Çünkü Hak teâlâ: "Bir fasık size bir haber getirir ise onun (aslının olup olmadığını) araştırınız"(Hucurat, 6) buyurmuştur. Ne var ki peygamberlerin şahadetleri kabul edilmiştir. Böyle olmasa idi, onların ümmetin adillerinden daha aşağı mertebede olmaları gerekirdi. Halbuki biz böyle birşey diyemeyiz. Yine, peygamberliğin ve nübüvvetin mana?!, peygamberin, "şu hükmü meşru kıldı" diye Allah'a şahid olmasıdır. Yine onlar, Allah'ın: "Siz insanlara. Peygamber de size şahid olsun diye..."(Bakara, 143) ayetinden ötürü, kıyamet günü bütün ümmet için şahidlik edeceklerdir.
3) Onların büyük günah işleyebilecekleri kabul edilirse; onları o günahı işlemekten menetmek ve bunun için onlara eziyet etmek haram olmaz. Ne var ki onlara eza cefa vermek, Allah'ın:
"Allah'a ve Resulüne eza edenleri Allah, dünyada da ahirette de lanetlemiş (rahmetinden koğmuştur)"(Ahzab, 57) ayetinden dolayı haram kılınmıştır.
4)Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) eğer bir günah işleseydi, onda ona uymak bize vacib olurdu. Çünkü Allahü teâlâ, O'nun hakkında "(De ki) bana uyun" (Âl-i İmran, 31) buyurmuştur. Bu ise haram ile vacibi birleştirmeye götürür ki bu imkansızdır. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında bu durum böyle sabit olunca, diğer peygamberler hakkında da mecburen sabit olur. Çünkü hiç kimse, peygamberler arasında fark olduğunu söylememiştir.
5) Biz aklın açıkça göstermesi ile, Allah'ın mertebece yükselttiği, vahyini güvendiği, kullarına ve beldelerine halife kıldığı ve Rabbisinin kendisine “Şöyle yapma?” nidasını duyurduğu, buna rağmen kendi keyfini tercih ederek Rabbisinin nehyine ve va'idinin menediciliğine aldırmaksızın onu yapan peygamberin fiilinden daha çirkin hiçbirşey bilmiyoruz. Bu, çirkinliği apaçık bilinen bir husustur.
6) Şayet peygamberler günah işlemiş olsalardı Allah'ın azabına müstehak olurlardı. Çünkü Allahü teâlâ:
"Kim Allah'a ve O'nun Peygamberine asî olursa, onun için ebedi kalıcı olacağı cehennem ateşi vardır" (cin, 23) buyurmuştur. Ve onlar o zaman Allah'ın lanetine de müstehak olurlardı. Çünkü Allahü teâlâ:
"Dikkat edin, Allah'ın laneti zalimler üzerinedir" (Hud, 18) buyurmuştur. Ümmet, hiçbir peygamberin ne lanete ne de azaba müstehak olmadıklarında ittifak etmişlerdir. Böylece, peygamberlerden günahın sadır olmadığı ortaya çıkmış olur.
7) Onlar, insanlara, Allah'a itaati emrediyorlar. Eğer kendileri Allah'a itaat etmiş olsalardı, Allahü teâlâ'nın :
"Siz, Kitabı okuduğunuz halde, kendinizi unutup başkalarına mı iyiliği emrediyorsunuz. Siz akletmiyor musunuz?" (Bakara, 44) ve:
"Ben, sizi nehyettiğim şeyde size muhalif hareket etmek istemem" (Hud, 88) ayetlerinin şümulüne girmiş olurlardı. Ümmetin herhangi bir vaizine bile uygun olmayan şeyin, peygamberlere nisbet edilmesi nasıl caiz olur?
8)Allahü teâlâ:
"Onlar, hayırlarda yarışırlardı" (Enbiya, 90) buyurmuştur. "Hayırlar” umumi bir ifadedir, her türlü hayrı içine alır. Buna yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenler dahildir. Bu sebeple peygamberlerin yapılması uygun olan her şeyi yaptıkları, yapılmaması gereken herşeyi de terkettikleri ortaya çıkmış olur ki bu durum onların günah işlemiş olmalarına münafidir.
9)Allahü teâlâ:
"Onlar bizim indîmizde cidden seçkin ve hayırlı kîmselerdendir" (sad, 47) buyurmuştur: Bu, kendisinden istisna yapılabilecek bir ifade olmasının delaletiyle, bütün yapılan ve terkedilen fiilleri içine alır. Buna göre "Falanca, falan işi dışında, seçkin ve hayırlı kimselerdendir” denilir. İstisna, istisna yapılmaması durumunda sözün hükmüne dahil olacak şeyleri sözün hükmünün dışında bırakır. Böylece, peygamberlerin her işte hayırlılar oldukları ortaya çıkmış olur. Bu da, onların günah işlemiş olmasına terstir.
10) Yine Cenab-ı Hak:
Allah meleklerden ve insanlardan elçiler (Peygamberler) seçer" (Hacc, 75), "Hiç şüphesiz Allah, Adem'i Nuh'u, İbrahim'in soyunu ve İmran ailesini bütün alemlere üstün kılmış (seçmiş)tir" (Al-i İmran, 33); Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) hakkında: Yemin olsun ki biz onu dünyada seçtik" (Bakara, 130); Hazret-i Musa (aleyhisselâm) hakkında:
"Ben, seni peygamberliğin ve kelamım için bütün insanlara üstün kıldım" buyurmuştur.
11)Cenab-ı Hakk'ın:
"Andolsun ki iblis onlar hakkındaki zannını gerçekleştirdi de, müminlerden bir gurup hariç, tamamı ona uydu " (Sebe, 20) ayetidir. Bu peygamber, iblise uymayanlar olunca, onlardan bir günah sadır olmamıştır denilmesi vacip olur; aksi halde, peygamberler (aleyhisselâm) de o iblise uyanlardan olurlar. İblise uymayan bu fırka içinde peygamberlerin günah işlemedikleri ortaya çıkınca o zaman denilir ki bu fırka ya peygamberlerdir veya peygamber olmayanlardır. Eğer bu fırka peygamberler fırkası ise, bu durumda Hazret-i Peygamber'in de günahsız olduğu ortaya çıkar. Eğer onlar peygamberlerin dışındaki kimseler iseler ve eğer peygamberlerin günah işlediği ortaya çıkarsa, o zaman peygamberler bu guruptan daha aşağı derecede olmuş olurlar. O zaman da, peygamber olmayan, peygamberden daha üstün olmuş olur ki, bu da ittifakla batıldır. Böylece, peygamberlerden günah sadır olmadığı sabit olmuştur.
12) Cenab-ı Allah mahlukatı iki kısma ayırmış ve:
"İşte bunlar şeytanın hizbidir, iyi biliniz ki, şeytanın hizbi (taraftarları) hüsrana uğramışların ta kendileridir" (Mücadele, 19); diğer kısım hakkında da: "İşte bunlar, Allah'ın cemaatıdır; iyi biliniz ki Allah'ın cemaat gurubu, kurtulmuşların ta kendileridir." (Mücadele, 22) buyurmuştur. Muhakkak ki, şeytanın yandaşları, şeytanın razı olacağı şeyleri yapanlardır. Şeytanın razı olacağı şey ise günahdır. Buna göre Allah'a karşı günah işleyip isyan eden herkes şeytanın gurubundan olmuş olur. Eğer peygamberden günah sadır olmuş olsa, o zaman peygamberin şeytanın yandaşlarından ve hüsrana uğrayanlardan; ümmetinin muttakilerinin ise Allah'ın cemaatinden ve kurtuluşa erenlerden olduklarını söylemek doğru olurdu. Bu durumda da ümmetinden herhangi biri Allah indinde, o peygamberden daha faziletli olurdu. Bunu da hiçbir müslüman söylemez.
13) Peygamber meleklerden daha üstündür. Bu sebeble onun günah işlememiş olması gerekir. Çünkü Hak teâlâ;
"Hiç şüphesiz Allah, Adem'i Nuh'u, İbrahim'in soyunu ve İmran'ın ailesini bütün alemlere üstün kılmıştır" (Al-i imran, 33) buyurmuştur. Bu ayetle istidlal şekli, meleklerin insanlardan üstün olması meselesinde geçmişti. Biz, "Hal böyle olunca, peygamberden günahın sadır olmaması gerekir" demiştik. Çünkü Allah, melekleri "günahı terkedenler" diye nitelemiş ve:
"Söz ile O (Allah'ın) önüne geçmezler "(Enbiya. 27)
"Onlar Allah'a kendilerine emrettiği şeylerde asi olmazlar emrolunduklan herşeyi yaparlar" (Tahrim, 6) buyurmuştur. Şayet peygamberlerden günah sadır olsaydı, onların meleklerden üstün olmaları imkansız olurdu. Çünkü Cenab-ı Hak:
"Yahut biz iman edip güzel ameller işleyen kimseleri, yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahud muttakileri doğru yoldan sapanlar gibi mi sayacağız"(Sad, 28) buyurmuştur.
14) Rivayet edildiğine göre Huzeyme b. Sabit (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in davetine uyarak, onun lehinde şahidlik etti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bana niçin şehadet ettin?" deyince de, O: "Ey Mlah'ın Resulü, ben sana, yedi kat gökten inen vahiy hususunda şehadet adip tasdik ettim. Bu hususta seni tasdik etmeyeyim mi?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun bu sözünü doğru bulup, onu "iki şahidlik sahibi" (......) isimlendirdi. Eğer peygamberler için günah caiz olsaydı, Huzeyme'nin şehadeti caiz olmazdı.
15)Cenab-ı Hak, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) hakkında:
"Ben, seni insanlara imam yaptım "(Bakara, 124)buyurmuştur. İmam, kendisine uyulan kimsedir. Bu ayetle Cenab-ı Hak, bütün insanlara Hazret-i İbrahim'e uymalarını vacib kılmıştır. Eğer, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'den günah sadır olmuş olsaydı, bu günahta da insanların ona uyması gerekirdi ki bu tenakuza götürür.
16)Allahü teâlâ:
"Zalimler ahdime eremez "(Bakara, 124) buyurmuştur. Buradaki "ahid" den murad, ya peygamberlik, ya imamet ahdidir. Eğer bu, peygamberlik ahdi ise o zaman peygamberliğin zalimler için söz konusu olmaması gerekir. Eğer bu ahidden murad, imamet (önder olma) ahdi ise, imametin de zalimler için söz konusu olmaması gerekir. İmamet zalimler için olmayınca, zalimler için nübüvvetin de sabit olmaması gerekir. Çünkü her peygamber, mutlaka kendisine uyulan ve ihtida edilen bir imam (önder)dir. Ayet her halükârda peygamberlerin günahkâr olamayacağını gösterir.
Peygamberlerin Günah İşlediğini İddia Edenler ve Onlara Karşı Tenkidler
Bunun aksini savunanlara gelince, onlar zikrettiğimiz şu dört hususun herbiri hakkında ayetleri delil getirmişlerdir. Biz, onların getirdiği ayetlerin, delaleti en kuvvetli olan noktalarına işaret edip, onların geniş izahını inşallah bu tefsirde gelecek yerlere havale edeceğiz. İtikad hususunda delil getirdikleri ayetler üçtür:
1) Onlar Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in itikadını tenkid etmek için, Allah'ın: "O (Allah), sizi bir candan yaratan, bunun da (gönlü) kendine (yatıp) ısınsın diye, eşini yapandır. Ne zamanki o, eşini örtüp bürüdü, o da hafif bir yük yüklendi (hamile oldu) da (bir müddet) bununla gidip geldi. Nihayet (gebeliği) ağırlaşınca ikisi de Rablerine şöyle dua ettiler: "Eğer bize (hilkati) tam bir çocuk verirsen, yemin olsun ki şükredenlerden olacağız"(Araf, 189) ayetine tutunmuşlar ve şöyle demişlerdir; "Buradaki tek bir candan murad, Hazret-i Adem; ondan yaratılmış olan ise eşi Hazret-i Havva'dır. Bu kinayeler tamamıyla ikisine aittir. Buna göre Cenab-ı Hakk'ın:
"O ikisi, Allah'ın kendilerine verdiği bu (çocuk) hakkında O'na eşler tutmaya başladılar. Allah onların eş tuttukları şeylerden münezzehtir" (Araf 190) ayeti, onların şirke düşmüş olduklarını gösterir."
Buna cevabımız şudur: Ayetteki "tek bir can"ın Hazret-i Adem olduğunu kabul etmiyoruz. Ayette bunu gösteren herhangi birşey yoktur. Biz deriz ki: Burada hitab Kureyş müşriklerinedir. Kureyş kabilesi ise Kusayy'ın soyudur. Buna göre ayet, "Allah sizi Kusayy'ın kendisinden yaratıp, onun cinsinden, kendisine ısınsın diye, Arap olan bir eş yapmıştır. Cenab-ı Hak, o ikisine arzuladıkları tam hilkatli bir çocuk verince onlar, bu dört çocuğu Abd-u Menaf, Abdu'l-uzza, Abdu'd-dar ve Abd-u Kusayy diye isimlendirmişlerdi, deki cemi zamiri bu ikisine ve onlardan sonra gelenlere aittir. İşte bu sağlam bir cevabtır.
2) "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) başlangıçta ne Allah'ı, ne de ahiret gününü tanımıyordu" dediler. Birincisine gelince, o, yıldızlar hakkında "Bu benim Rabbimdir" (Enam, 76) dedi. İkincisi hususunda da O, "Ya Rabbim ölüleri nasıl dirilteceksin, bana gösterir misin?" dedi. (Allah: Buna) inanmadın mı yoksa?" dedi. O da inandım, fakat kalbimin iyice mutmain olması için (istiyorum) dedi" (Bakara, 260).
Bunun cevabı şöyledir ifadesi "Rabbim bu (olacakmış ha!)" manasına, inkâr sadedinde söylenmiş bir sorudur. ifadesinden murad ise "haber, gözle görme gibi değildir" manasıdır.
3) Bunlar Allah'ın: "Eğer senfsana indirdiğimizden şüphe içindeysen, senden önce Kitabı okuyanlara sor! Andolsun ki sana, Rabbinden Hak gelmiştir; binaenaleyh, şüpheye düşenlerden olma"(Yunus, 94) ayetini delil getirmişlerdir. Buna göre ayet, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, kendisine vahyedilenler hakkında bir şüphe içinde bulunduğuna delalet etmektedir. Buna cevabımız şudur: Dünyada kalb, şüphe peşinde olan birtakım düşüncelerden halî olmaz. Ne var ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu şüpheleri delillerle izale ediyordu.
Resullerin Tebliğlerinde Şüphe Edenler ve İddialarının Tenkidi
Peygamberleri tebliğ konusundaki ismetleri hakkında tutundukları ayetlere gelince, bunlar da üç tanedir;
a- Hak teâlâ'nın
"Biz sana okuyacağız, sen de unutmayacaksın. Allah'ın dilediği müstesna"(A'la, 6-7) ayeti. Buna göre bu istisna, vahiyde unutmanın bulunduğuna delalet eder. Buna cevabımız şudur: Nehy, hatırlamanın zıddı olan unutmaya dair değildir. Çünkü bu kişinin kudretine dahil değildir. Tam aksine nehy, terketme manasına gelen unutma hakkındadır. Bu sebeple biz buradaki nisyanı, evla olanı terke hamlediyoruz.
b-Cenab-ı Hakk'ın:
"Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermemiş olalım ki, o bir şey temenni ettiğinde, şeytan onun dileği hakkında bir fitne atmamış olsun"(Hac. 52) ayetidir. Buna dair. Hac suresinin tefsirinde, derinlemesine izah gelecektir.
c-Cenab-ı Hakk'ın:
"Gaybı bilen O'dur. O, gaybına kimseyi muttali kılmaz. Seçip aldığı bir Peygamber müstesna... Çünkü Allah, o bunun önünden ve ardından gözetleyiciler dizer. Ta ki, o peygamberlerin Rablerinin risalelerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin diye. (Cin 26-28) ayetidir. Muhalifler sözlerine şöyle devam ettiler. Vahyin tebliğinde, peygamberler tarafından bir karıştırmanın olabileceğine dair korkuları olmasaydı, kendileriyle beraber gönderilen bir gözcüden yardım taleb etmelerinin bir manası olmazdı. Buna cevabımız şudur: Faydanın, bu gözcünün şeytanları vesvese vermekten men etmesi şeklinde olması niçin caiz olmasın?
Resullerin Fetva ve Fiillerinde İsmeti Kabul Etmeyenler
Peygamberlerin fetvalarındaki ismetleri hususunda, muhaliflerin tutundukları ayetlere gelince, bunlar da üç tanedir;
a- "Davud'u ve Süleyman'ıda hatırla...Hani onlar ekin hakkında hüküm veriyorlardı"(Enbiya. 78) ayetidir. Biz bu hususu Enbiya suresinde etraflıca anlattık.
b-Cenab-ı Hakk'ın, Hazret-i Peygamber fidye karşılığı onları bıraktığı zaman, Bedir esirleri hakkındaki ayetidir;
"Hiç bir peygamber, yeryüzünde ağır basıp zaferler kazanmadıkça, esir alması vaki olmamıştır"(Enam, 67).Hazret-i Peygamber, hükmünde hata etmemiş olsaydı kesinlikle azarlanmazdı.
c-Cenab-ı Hakk'ın:
"Allah iyiliğini versin, niçin onlara izin verdin? "(Tevbe, 43) ayetidir. Bütün bu hususlara cevabımız şudur:
Biz bunu, terk-i evla (evlayı terketme) anlamına hamlediyoruz.
Peygamberlerin fiillerindeki ismetleri hususunda, muhaliflerin tutundukları delillere gelince, bunlar pekçoktur:
Hazret-i Âdem'in Kıssası ile İstidlalleri
a- Hazret-i Adem'in kıssasıdır. Bu hususla ilgili olarak onlar yedi delil getirdiler.
1) Hazret-i Adem asi oldu. Asi olanın da mutlaka büyük günah işlemiş olması gerekir. Biz onun asi olduğunu söyledik, çünkü Cenab-ı Hak:
"Adem Rabbine asi oldu ve azdı"(Taha. 121) buyurmuştur. Biz asinin, iki sebepten dolayı büyük günah sahibi olduğunu söyledik. Birincisi: Nas, asi olanın cezalandırılmasını gerektirir. Çünkü Cenab-ı Hak, "Kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse, muhakkak ki onun için cehennem ateşi vardır"(Cuma, 23) buyurmuştur. Büyük günah sahibinin anlamı ancak budur. İkincisi: Asi lafzı, bir kınama ismidir. Bu sebeple ancak büyük günah sahiplerini içine alması gerekir.
2) Hazret-i Âdem kıssasına sarılarak, O'nun azmış olduğunu söylemeleridir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "...azdı" (Taha, 121) buyurmuştur. Azmak (gayy) ise, doğruyu bulmanın (rüşd) zıddıdır. Çünkü Cenab-ı Hak;
"Doğruluk azgınlıktan ayrılıp seçilmiştir"(Bakara, 256) buyurmuş, böylece "gayy" lafzını "rüşd"ün zıddı yapmıştır.
3) Hazret-i Âdem tevbe etmiştir. Tevbe edense, günahkâr olduğu için tevbe etmiştir. Biz Hazret-i Adem'in tevbe ettiğini söyledik, çünkü Cenab-ı Hak "Derken Âdem, Rabbinden bazı kelimeler öğrendi de bunlarla Allah'a tevbe ettf "(Bakara, 37) ve;
"Sonra Rabbi onu seçti de tevbesini kabul etti"(Taha, 122) buyurmuştur. Tevbe eden günahkârdır dedik. Çünkü, tevbe eden, "işlediği günaha pişman olan" demektir. İşlediği günaha pişman olan, kendisinin o günahı işlemiş olduğunu haber veriyor demektir. Eğer o, bu haber vermesinde yalancı ise, o bu esnada yalan söylediği için günah işlemiştir. Eğer doğru söylüyor ise, zaten matlub da (istenen de) budur.
4) Hazret-i Âdem, Cenab-ı Hakk'ın;
"Ben sizleri şu ağaçtan men etmedim mi?"(A'raf, 22) ve "Ve, bu ağaca yaklaşmayın"(Bakara, 35) ayetlerinde belirttiği gibi, kendisine yasaklanılmış olan şeyi işlemiştir. Yasak olan şeyi irtikab etmekse, günahın bizzat kendisidir.
5)Cenab-ı Hak, Hazret-i Adem'i; "Sonra zalimlerden olursunuz" (Bakara. 35) ifadesinde; Hazret-i Âdem de kendi kendini ; "Ey Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik"(Araf, 23) ayetinde zalim olarak adlandırmıştır. Zalime ise lanet edilmiştir; çünkü Cenab-ı Hak, "İyi bilin ki, Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir"(Hud, 18) buyurmuştur. Lanete müstehak olan ise büyük günah sahibi olandır.
6) Hazret-i Adem (aleyhisselâm), Allah'ın kendisini bağışlaması olmasaydı hüsrana uğrayanlardan olacağını şu ayette itiraf etmiştir:
"Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen her halde hüsrana uğrayanlardan oluruz"(A'raf, 23). Bu ise onun büyük günah işlemiş, olduğunu gösterir.
7) Şeytana uymasına karşılık bir ceza olarak şeytanın vesvesesi ve ayağını kaydırması sebebi ile Adem'in cennetten çıkarılmasıdır. Bu ise, Hazret-i Adem'in büyük günah sahibi olduğunu gösterir.
Sonra onlar sözlerine devam ederek şöyle demişlerdir: Bu sayılan vecih ve izahlardan herbirinin ayrı ayrı onun büyük günah işlediğine delalet etmediğini farzet. Ancak bunların hepsinin birden onun büyük günah işlediğine, kati bir şekilde delalet ettiğinde şüphe yoktur. Yine bu izahlardan herbirinin herhangi bir şeye delalet etmese bile, toplamlarının bir şeye delalet etmesi mümkündür.
Hazret-i Âdem Kıssası İle İstidlallerine Razi'nin Cevabı
Bize göre bu yedi hususa verilecek en güçlü cevabımız şöyle dememizdir: Sizin sözleriniz ancak, büyük günah işleme halinin peygamberlik zamanında olduğunu gösteren deliller getirmenizle tamam olur. Bu ise imkansızdır. O halde, "Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'den zelle (küçük günah) sadır olduğunda, o peygamber değildi, daha sona peygamber olmuştur" denilmesi niçin mümkün olmasın? Biz bu hususta herhangi bir delilin bulunmadığını açıklamıştık. Bunların herbirine, açık bir şekilde cevab verme inşallah bu ayetlerin tefsirinde gelecektir.
Biz burada, Allahü teâlânın "Şeytan onların ayağını kaydırdı" ayetinden, muradının ne olduğunu ortaya koymak için bu zellenin (günahın) keyfiyetinden bahsederek şöyle diyoruz:
Farzedelim ki bu fiil, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'den, o peygamber olduktan sonra sadır olmuştur. Buna göre, Hazret-i Adem'in o fiili yapması ya unuttuğu bir sırada veya farkında olduğu bir sırada olmuştur. İlki yani o günahı, unutarak işlemesi görüşü kelamcıların bir kısmının görüşüdür. Onlar bu hususa, Hak teâlâ'nın "Biz onda bir azim bulamadık" (Taha, 115) ayetini delil olarak getirmişler ve Hazret-i Adem'in durumunu, bir işe iyice dalıp da o iş kendisini iyice sardığı için orucunu unutan ve bilerek değil de unutarak bir şeyler yiyen bir oruçlu insanın haline benzetmişlerdir. Bu görüşün şu iki bakımdan batıl olduğu söylenmesin.
a-Cenab-ı Hakk'ın: "Rabbiniz sizi bu ağaçtan, ancak iki melek olursunuz diye nehyetmiştir"(Araf, 20) ve:
"(Şeytan) onlara, "Muhakkak ki Ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim" diye yemin etti" (Araf, 21) ayetleri, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in bu fiili işlerken, yasağı unutmuş olmadığını gösterir.
İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in bu fiili kasten yaptığını gösteren rivayet gelmiştir. Çünkü İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir. Onlar o ağaçtan yiyip, edep yerleri açılınca, Hazret-i Adem cennetten çıkmak istedi de onu cennet ağaçlarından bir ağaç tuttu ve bırakmadı. Cenab-ı Allah ona, "Benden mi kaçıyorsun?'" diye nida etti. Bunun üzerine Hazret-i Adem (aleyhisselâm) "Hayır ya Rabbi, senden utanıyorum" dedi. Cenab-ı Hak da "Cennetten sana verdiklerim arasında, haram kıldıklarımdan daha fazlası yok muydu?" buyurunca, O: "Evet ya Rabbi! Fakat, ben senin izzetine yemin ederim ki sana yalan yere yemin eden hiç kimse görmemiştim." (Onun için şeytanın yeminine kandım) dedi. Cenab-ı Allah da: "İzzetime yemin ederim ki seni o cennetten indireceğim, sonra sen ancak sıkıntı ile yaşayacaksın" dedi.
b- Hazret-i Adem (aleyhisselâm) bunu unutarak yapmış olsaydı, bundan dolayı O azarlanmazdı. Aklî bakımdan da, unutan kimse, bir fiili işlemeye mukdetir sayılmaz. Dolayısıyla da onunla mükellef tutulamaz. Çünkü Cenab-ı Hak:
"Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez "(Bakara. 286) buyurmuştur. Bu naklî bakımdan da böyledir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur.- "Üç kişiden kalem çaldırılmıştır (yani onların amelleri yazılmaz)." Hazret-i Adem (aleyhisselâm) bu fiilinden dolayı kınandığına göre, onun bunu unutarak yapmadığı anlaşılır."
Çünkü biz diyoruz ki: Bizim birinci şıkka cevabımız şudur: Biz, Hazret-i Adem ile Havva'nın iblisin bu sözüne inanıp onu tasdik etmiş olduklarını kabul etmiyoruz. Çünkü onlar, İblisi tasdik etmiş olsalardı, onların bu husustaki günahları, o ağaçtan yemeleri günahından daha büyük olurdu. Zira şeytan, onlara "Rabbiniz sizi ağaçtan ancak iki melek olursunuz veya ebedi kimselerden olursunuz diye nehyetmiştir"(Araf, 20) diyerek, onlara Allah hakkında sû-i zannı telkin etti ve onları emr-i ilahiye uymamaya, hükmüne razı olmamaya, kendisinin o hususta onların iyiliğini istediğine inanmalarına ve Allahü teâlâ'nın ise onları -haşa- aldattığına inanmaya teşvik etti. Şüphe yok ki bütün bunlar, ağaçtan yemeden daha büyük günahlardır. Bu sebeble, bu husustaki kınamanın daha şiddetli olması gerekir.
Keza Hazret-i Adem (aleyhisselâm), iblisin secde etme hususunda isyanını, kendisine buğzunu, Allah'ın verdiği nimetlerden dolayı kendisine haset ettiğini biliyordu. Akıllı olan kimse için, bütün bu karinelere rağmen, düşmanının sözünü kabul etmesi nasıl düşünülebilir? Ayette, Hazret-i Adem ile Havva'nın, şeytanın sözü esnasında veya daha sonra o fitli yaptıklarına dair bir şey yer almamıştır. Yine Hazret-i Adem'in, iblisin kendisine düşman olduğunu bildiğini şu ayet de gösterir: "Hiç şüphesiz ki bu (İblis) senin de, eşinin de düşmanıdır. Binaenaleyh sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra zahmete düşersiniz"(Taha, 117).
İbn Abbas'tan rivayet edilen habere gelince bu, ahad olarak rivayet edilmiş bir haberdir. O halde o, Kur'an'a nasıl muaraza edebilir?
İkinci şıkka cevabımız ise şöyledir: Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in azarlanması ancak, unutma sebeblerinden korunmadığından dolayı olmuştur. Unutmanın bu çeşidinin mesuliyeti, bütün müslümanlardan kaldırılmıştır. Ancak bununla onların mesul tutulmaları da mümkündü. Fakat şereflerinin yüceliğinden dolayı bu mesuliyet peygamberlerden kaldırılmamıştır. Alimler, buna misal olarak şu ayetleri zikretmişlerdir:
"Ey Peygamberin hanımları, siz diğer kadınlardan herhangi birisi gibi değilsiniz" (Ahzab, 32): "Sizden kim apaçık bir terbiyesizlik yaparsa, ona iki kat azab verilir"(Ahzab, 30)
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)de: "İnsanların en şiddetli imtihan edilenleri Peygamberlerdir. Daha sonra veliler, sonra da sırasıyla onlara daha yakın olanların imtihanları gelir. İbn Mace, Filen. 23 (2/1334). "Ben, sizden İki kişinin çektiği ızdırabm toplamı kadar ızdırap (elem) çekiyorum." Müslim, Bırr, 4, 5 (4/1991). buyurmuştur. Eğer, "Peygamberlerin hallerinin yüceliği ve mertebelerinin yüksekliğinin başkalarının mükellef tutulmadıkları şeylerle mükellef tutulmaları için yeterli sebep sayılabilir mi?" denilirse, deriz ki: Sen iyilerin hasenatının mukarreb (Allah'a çok yakın) kullarının seyyiatı sayıldığını duymadın mı? Yemin olsun ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sırtında, başkalarında bulunmayan çok zor mükellefiyetler vardı. Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'den günahın sehven sadır olmuş olduğunun izahı hakkında söylenecek şeyler bundan ibarettir.
Bazı tefsir kitablarında şunu gördüm: Hazret-i Havva, Hazret-i Adem'e içki sundu. Hazret-i Adem (aleyhisselâm) bunu içip sarhoş olunca, bu işi yaptı. Alimler bunun uzak bir ihtimal olmadığını, çünkü Hazret-i Adem'in, o ağaç dışında herşeyden yemeye izinli olduğunu; biz ağacı "buğday" manasına hamlettiğimiz takdirde, içki içmeye de izinli olduğunu söylemişlerdir. Bir kimse, Cenab-ı Hakk'ın, cennet içkilerinin niteliği hakkında söylediği: "Onlarda sarhoşluk (verme özelliği) yoktur"(Saffat, 47) ayetinden dolayı, cennet içkilerinin sarhoş etmediğini söyleyebilir.
Hazret-i Adem'in Yasak Ağaca Bilerek Yaklaştığı Görüşü ve Tenkidi
Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'ın yasak ağaçtan yeme günahını bilerek işlediğini söyleyen görüşe gelince, burada dört çeşit görüş vardır:
1) Bu nehy, haramlık ifade eden değil, tenzihi (tenzihen mekruhtuk) ifade eden bir nehiydir. Bu görüşle ilgili açıklamalar daha önce geçmişti.
2) Bu fiil, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'den kasıtlı olarak sadır olmuştur. Hazret-i Adem, o esnada peygamber olduğu için, bunu yapması büyük günah olmuştur. Sen bu görüşün yanlış olduğunu daha önce kavramıştın.
3) Hazret-i Adem (aleyhisselâm), bunu kasıtlı olarak, bilerek yaptı ama, o esnada o fiili küçük günah mertebesine indirecek bir korku ve ürperti içinde idi. Bu görüş de daha önce zikrettiğimiz deliller sebebiyle batıldır.Çünkü vacibi terke yönelen, veyahut da, nehyedilmiş bir fiili kasıtlı olarak yapan kimse, onu korkarak işlemiş bile olsa, bu fiili ile o, laneti;kınanmayı ve ateşte ebedi kalışı haketmiş olan bir asi olur. Peygamberleri ise, bununla nitelemek doğru olmaz.
Bir de Cenab-ı Hak, onu "Unuttu da, biz onda bir azim bulamadık" (Taha, 115) ayetinde unutmakla nitelemiştir. Bu da kastiliğe ters düşer.
4) Bu Mu'tezile'nin ekserisinin görüşüdür. Bu görüşe göre Hazret-i Adem (aleyhisselâm) yanlış bir içtihad sebebiyle yemeye yönelmiştir. Bu ise, günahın büyük günah olmasını gerektirmez. Yanlış içtihadın izahı şudur: Hazret-i Adem'e "Fakat, bu ağaca yaklaşmayınız" denilince, ayette geçen bu lafzıyla bazan şahsa, bazan da nev'e işaret edilir.
Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber, eline bir ipek ve bir altın alarak,
"Bunlar, ümmetimin kadınlarına Helal, erkeklerineyse haramdır, " ibn Mace, libas 19 (2/1189). buyurur, bununla da iki şeyin nev'ini murad eder. Yine rivayet edildiğine göre
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) birçok kere abdest alarak "İşte Allah'ın namazı kabul için şart koştuğu abdest budur" buyurur; Hazret-i Peygamber burada abdestin nevini murad etmiştir.
Âdem (aleyhisselâm) Cenâb-ı Hakk'ın "Buağaca yaklaşmayınız" sözünü işitince, bu nehyin muayyen bir ağacı içine aldığını zannederek, o ağaçtan yemedi, ama ayni türden bir başka ağaçtan yedi; ancak ne var ki o, bu içtihadında hata etti. Çünkü Allahü teâlâ'nın lafzıyla kastettiği, belli bir ağaç olmayıp, nevi idi. Fürûdaki içtihad hatalı olursa, şeriatımıza göre bağışlanmış küçük günah olması ihtimalinden dolayı; ceza ve lanete müstehak olmayı gerektirmez.
Eğer, denilirse ki: "Bu görüşe dair söz bir kaç vecih itibariyledir;
a) kelimesi, dilin aslında, hazır olan şeye işaret içindir. Hazır olan şeyse, ancak muayyen bir şey olabilir. Öyleyse, (......) kelimesi aslında muayyen bir şeye işaret içindir. Buna göre, ile nev'e işaretin kastedilmesine gelince, bu aslolanın hilafınadır. Yine, Cenab-ı Hakk'a, işarette bulunmak caiz olmaz. Bundan ötürü Cenab-ı Hakk'ın bazı meleklerine, bu muayyen ağaca işarette bulunmalarını emretmiş olması gerekir. Bu takdirde onun dışındakiler muhakkak olarak, nehiy dışı katmış olurlar. İşte bu sabit olunca, deriz ki; "müçtehid lafzı hakikatine hamletmekte mükelleftir; Hazret-i Adem lafzını muayyen bir şeye hamledince, yapılması gerekeni yapmış oldu. Binaenaleyh lafzı nev'e hamletmesi caiz olmazdı. Bil ki bu söz, şu iki durumla da kuvvetlenmektedir;
Birincisi:Cenab-ı Hakk'ın: "O cennetin dilediğiniz yerinden bolca yeyiniz"(Bakara, 35) ayeti, delilin tahsis ettiği hariç, cennette bulunan şeylerden istifadeye mezun olduğuna delalet eder.
İkincisi: Akıl, delilin tahsis ettiği şey hariç, bütün faydalı şeylerden istifade etmenin helal olmasını gerektirir. Tahsis edici delil, ancak bu muayyen kısma delalet eder. Böylece Adem (aleyhisselâm)'in cennetin diğer ağaçlarından faydalanmaya mezun olduğu sabit olur. Bu sabit olunca, bu sebepten dolayı Adem (aleyhisselâm)'in kınanmayı hak etmesi ve hatalı olduğuna hükmedilmesi imkansız olur. Böylece, kıssayı bu manaya hamletmenin, Hazret-i Adem'in hatalı değil de isabet etmiş olmasına hükmetmeyi gerektirmiş olduğu sabit olur. Bu böyle olunca da öteki tarz tevilin yanlışlığı ortaya çıkmış ulur.
b- Bu tevile itiraz hususundadır. Farzet ki lafzı, hem şahsa hem de nev'e işaret içindir. Fakat, Cenab-ı Allah bu lafza, bundan muradının şahıs değil de tür olduğuna delalet edecek veya bunun yerini tutacak herhangi bir şey birleştirmiş midir? Eğer birinci ihtimal söz konusu ise, ya Adem (aleyhisselâm)'ın bu açıklamayı anlamadan kusurlu olduğunu söylemek gerekir (ki bu takdirde de günah işlemiş sayılır) veya, onu anlamada kusurlu olmayıp onu iyice anladıysa o zaman da bundan maksadın "nev'i" olduğunu anlamıştır. O zaman da, onun bu türden olan herhangi bir ağaçtan yemeğe yönelmesi, bilerek günaha yönelmek olur.
c- Peygamberlerin içtihad yapmaları caiz değildir; çünkü içtihad zan üzere bir işe yönelmektir. Bu ise, ancak ilim elde etme imkanına sahip olmayan kimse için caizdir. Halbuki peygamberler, yakînî ilim elde etmeye kadirdirler. Binaenaleyh, onların içtihatta bulunmaları caiz değildir, çünkü yakînî ilim elde etme gücü olduğu halde zan ile yetinmek, aklen de dinen de caiz değildir. Bu sabit olunca içtihada yeltenmenin günah olduğu da sabit olmuş olur.
d- Bu mesele ya katî ya da zanni meselelerdendir. Eğer kati meselelerden ise, bunda hata etmek büyük bir hata sayılır, o zaman da problem geri döner. Eğer bu zanni meselelrden ise, ve biz de: "Her müctehid isabet eder" dersek, o zaman içtihadı meselelerden, hiçbir zaman yanılma bulunmaz. Yok eğer, "Bu meselede bir kişi isabet eder, yanılansa ittifakla mazurdur" dersek, o zaman bu kadarcık hata Adem (aleyhisselâm)'in elbisesinin soyulmasına, cennetten çıkarılmasına ve yeryüzüne indirilmesine nasıl sebep olur?
Birincinin cevabı şöyledir: lafzı, aslında her ne kadar muayyen bir şahsa işaret etmek için ise de, bazan izahı yukarda geçtiği gibi, nev'e işaret etmek için de kullanılır. Cenab-ı Allah, ondan muradın tür olduğuna delalet edecek şeyi ona bitiştirmiştir.
İkinciye şöyle cevap verilir: Adem (aleyhisselâm), belki bu delili anlamada hata etmiştir. Çünkü O, bunun Ona, o anda gerekmediğini zannetti. Veya, şöyle denilir: O, Cenab-ı Allah'ın kendisini, bizzat o ağaçtan nehyettiği zaman, bu delili anlamıştı. Aradan uzun müddet geçince, bunu unuttu. Zira haberde, Adem (aleyhisselâm)'ın cennette uzun bir müddet kaldığı ve sonra cennetten çıkarıldığı tzikretilmiştir.
Üçüncüye şöyle cevap verilir: Burada, peygamberlerin içtihada tutunmuş olduklarını isbata gerek yoktur. Çünkü biz, Hazret-i Adem'in bu delili anlamak konusunda hata ettiğini veya bu delili anladığını, fakat sonradan unuttuğunu açıklamıştık. Allahü teâlâ'nın:
"Derken anuttu da, biz onda bir azim bulamadık "(Taha, 115) ayetinden muradı da budur.
Dördüncünün Cevabı Şöyledir:
Bu nehyin delaleti kati idi, fakat Adem (aleyhisselâm) onu unutunca, bu unutma, günahın büyük sayılmaması hususunda bir özür oldu" demek veya "Bu delalet zanni idi; fakat ne varki buna, diğer müçtehidterin hatalarına terettüp etmeyen şiddetli cezalar tereddüp ediyordu. Çünkü o müçtehidlerin ictihadlarının, şahısların değişmesine göre değişmesi caizdir. Nitekim şiddetli cezalar ve cezaların hafifletilmesi hususlarında, ümmeti hakkında mevzubahis olmayan birçok şey Hazret-i Peygambere has olmuştur. Burada da böyledir"dentlebilir.Bil ki mesele hakkında başka bir izah tarzının olduğunu söylemek de mümkündür. O da şudur: Cenab-ı Hak "Siz İkiniz şu ağaca yaklaşmayın" buyurup, ikisine birden yasak koyunca, Hazret-i Adem (aleyhisselâm), herbirinin tek tek ağaca yaklaşıp ondan yemesinin caiz olduğunu sanmıştır. Çünkü Allah'ın Siz ikiniz şu ağaca yaklaşmayın" ifadesi ikisine birden nehiydir. Bundan, tek başlarına oldukları zaman da nehyedilmiş oldukları anlaşılmaz. Belki de bu içtihadı hata ancak bu yönden meydana gelmiştir. Bu konuda söyleneceklerin tamamı işte budur. Allah en iyi bilendir.
İblis, Cennetin Dışından Nasıl Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'i Kandırabildi?
Alimler, Hazret-i Adem cennette, iblis ise, Cennetin dışında olduğu için iblisir, Hazret-i Adem'e nasıl vesvese verdiği hususunda ihtilaf ederek, bu hususa dair bir çok izahlar yapmışlardır:
1) Bu, kıssacılaran görüşüdür. Bu da Vehb b. Münebbih el-Yemani ve Süddi'den, onlarında İbn
Abbas (radıyallahü anh) ve onun dışında başkalarından kıssacıların rivayet ettiği şu haberdir. İblis cennete girmek istediği zaman cennetin bekçileri ona mani oldular. Derken yılana geldi. O, dört ayağı olan bir hayvan idi, bir Horasan devesine benzerdi. O adeta hayvanların en güzeli idi. Şeytan bütün diğer hayvanlara başvurdu, fakat kimse onu kabul etmedi, ama yılan onu kabul etti ve yuttu. Cennet bekçilerine göstermeden onu cennete soktu. Yılan cennete girince, iblis onun ağzından çıkıp vesveseye başladı. İşte böylece yılan lanetlendi, ayakları yok oldu ve karnının üstünde sürünmeye başladı. Onun rızkı toprakta kılındı ve bundan dolayı da insanoğluna düşman oldu. Bil ki bu ve benzeri hikayeler, değer verilmemesi gereken şeylerdendir. Çünkü iblis, eğer yılanın ağzına girmeye kadir olduysa, niçin kendisini yılan şekline koyup da cennete giremedi. Bir de, yılana bu oyunu oynayan iblis olduğu ve yılan akıllı ve mükellef olmadığı halde, yılan cezalandırılmıştır.
2) İblis, hayvan şekline girerek cennete girmiştir. Bu söz birincisinden daha az bozuktur.
3) Usulcü alimlerin bazısı şöyle demişlerdir: Hazret-i Adem ve Havva belki de cennetin kapısına kadar gelmişler, iblis de kapıya dıştan yaklaşmış ve onlara vesvesesini vermiştir.
4) Bu görüş Hasan Basri'nin görüşüdür. Buna göre, iblis yeryüzünde olduğu halde, vesvesesini cennetteki Hazret-i Adem ile Havva'ya ulaştırmıştır. Bazı alimler ise bunun uzak bir ihtimal olduğunu, çünkü vesvese gizli söylenen bir söz olduğu için bunun yerden semaya ulaştırılmasının mümkün olmadığını söylemişlerdir.
Alimler bir başka bakımdan da ihtilaf etmişlerdir ki o da şudur: "İblis ya bizzat Hazret-i Adem ile Havva'ya hitab edebilmiştir; veya" O vesvesesini, kendisine uyan bazılarının ağzı ile onlara ulaştırmıştır. Birinci görüşün delili Cenab-ı Hakk'ın : "İblis onlara, ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim " diye yemin etmişti" (A'raf, 21) ayetidir. Bu ayet, karşılıklı konuşmuş olmayı ifade eder. Şu ayet de böyledir: "Şeytan onların ikisini de aldatarak derecelerini düşürdü "(Araf, 22).
İkinci görüşün delili şudur: Hazret-i Adem ile Havva annemiz iblisi, iblisin hased ve düşmanlığını biliyorlardı. Bundan dolayı örfen onun sözünü kabul etmeleri ve ona iltifat etmeleri imkansızdır. Bu sebeble, iblisin bu vesvesesini onlara ulaştıracak, iblise tâbi birisinin bulunması gerekir. Burada geriye iki soru kalır.
Birincisi:Cenab-ı Hak, bu ayak kaydırmayı iblise nisbet etmiştir. O halde, niçin bu fiilden ötürü Hazret-i Adem ile Havva'yı kınamıştır.?
Biz deriz ki, Cenab-ı Hakk'ın "Derken onların ayağını kaydırdı" (Bakara, 36) ayetinin manası, şeytan onlara vesvese verirken bu fiili işlediler de, böylece bu fiil iblise nisbet edilmiş oldu, şeklindedir. Nitekim bu, Cenab-ı Hakkın "Benim onları hakka çağırmam onların ancak nefretini arttırdı "(Nuh, 6) ayetinde de böyledir, buna göre Cenab-ı Hak iblisten naklederek;
"Benim sizler üzerinde hiçbir gücüm yoktu; ancak ben sizleri çağırdım, sizler de bana uydunuz "(ibrahim, 22) buyurmuştur.Mü'tezile'nin söylediği bundan ibarettir. Bu nisbet hususundaki sözün gerçeği, bizim defaatle açıkladığımız şeydir. Bu da şudur: İnsan, hem yapmaya hem de yapmamaya muktedir bir varlıktır. Yapmanın ve yapmamanın eşit olması durumunda, insanın bu iki şeyden birinin kaynağı olması, ona götüren bir sebep olmaksızın, imkansız olur. Ona götüren sebep ise, kulun hakkında, onun fiilinin bir maslahatı kapsamasını bilmesi veya sanması yahutta öyle inanmasından ibarettir. Bu ilim veya zan, uyarıcı bir sebeple meydana geldiğinde, bu fiil ona izafe ve nisbet edilmiş olur. Çünkü ondan ötürü, bilkuvve fail olan bilfiil fail olma durumuna geçmiş olur. İşte bu manadan ötürü, bu fiil burada vesveseye nisbet edilmiştir. Bazı arifler ne güzel söylemiştir. "Farzet ki Adem (aleyhisselâm)'ın zellesi, iblisin vesvesese sebebiyle meydana gelmiştir. Peki, iblisin isyanı, kimin vesvesesi ile meydana gelmiştir?" Bu, sana sebep olmadığı müddetçe fiilin meydana gelmiyeceği sebepler zinciri birbirine dayansa bile, onların, başlangıçta onları, yaratana mutlaka varıp dayanacağı hususunda tenbihatta bulunur. İşte bu husus Hazret-i Musa'nın;
"Bu ancak senin imtihanındır; onunla dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirirsin" (Araf, 155) ayetinde açıklamış olduğu husustur.
İkincisi: Bu vesvese nasıl olmuştur? Buna cevabımız şudur; Bu Cenab-ı Hakk'ın, şu ayette bahsettiği durumdur:
"Rabbiniz bu ağaçtan sizi ancak iki melek olacağınız için veya iki ebedi kimse olacağınız için nehyetmiştir"(Araf. 20) Onlarsa bunu kabul etmemişlerdir. Şeytan bundan ümidini kesince, Hak teâlâ'nın:
"Onlara yeminle, "Muhakkak ki ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim" dedi" (A'raf, 21) buyurduğuna göre, yemin etmeye yöneldi. Ama onlar iblisi yine tasdik etmediler. Ortaya çıkan durum şudur: İblis bundan sonra diğer bir şeye başvurmuştur, ki bu da onun onları, mubah olan leziz şeylerden istifade etmekle oyalamasıdır. Öyleki onlar bu şeylere iyice dalmışlar ve bu dalışları sebebiyle nehyi unutmuşlar, o zaman da olan olmuş... İşlerin gerçekte nasıl olduğunu en iyi Allah bilir.
Hazret-i Âdem İle Havva'nın Cennetten Çıkarılmaları
Cenâb-ı Allah'ın "Biz de onlara "ininiz" dedik." ayetiyle ilgili birkaç mesele vardır:
Âyetteki (ininiz) Ne Demektir?
BİRİNCİ MESELE
Hazret-i Adem (aleyhisselâm)’in bulunduğu cennetin gökte olduğunu söyleyen kimse, “hubutu” (inişi), yüksek bir yerden aşağı bir yere inmek olarak; bu cennetin yeryüzünde olduğunu söyleyen kimse, bunu, bir yerden bir başka yere gidiş olarak tefsir etmiştir. Nitekim Allah bu ikinci manada "Mısra ininiz (gidiniz ) (Bakara, 61) demiştir.
(......) Hitabına Dahil Olanlar Kimlerdir?
İKİNCİ MESELE
Âlimler, Hazret-i Adem ve Havva’nın bununla hitap olunduklarına ittifak ettikten sonra, (ayet cemi olduğu için) bu hitapla daha başka kimlerin kastedildiği hususunda ihtilaf ederek, bu hususta görüş beyan etmişlerdir.
1) Bu ekseriyetin görüşüdür. Buna göre, iblis de bu hitaba dahildir; çünkü iblisin bahsi de, Cenab-ı Hakk’ın: (......) (Bakara, 36) ayetinde geçmiştir. Yani, bunun üzerine şeytan onların ayağını kaydırdı da, biz de onlara "ininiz” dedik!
"Birbirinize Düşman Olarak”dan Murad
"Birbirinize düşman olarak" âyetine gelince bu, Hazret-i Adem ile Havva’ya, iblisin kendilerine ve soylarına düşman olduğunu, o ağaçtan yemelerinden önce de: "Biz de dedik ki, ey Âdem, muhakkak ki bu iblis senin ve senin zevcen için bir düşmandır; sakın sizleri cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun" (Taha, 117) anlattığı gibi bir tarif ve anlatmadır. Şayet denilse ki: “İblis secde etmekten kaçındığı zaman kâfir oldu, cennetten çıkarıldı, ve kendisine "Artık cennetten in; senin orada büyüklenip kafa tutman yakışık olmaz, gerekmez" (A’raf, 13) ve yine "Oradan in, muhakkak ki sen kovulmuşsun" (Sad, 77) denildi; ancak tekebbüründen dolayı cennetten indirildi. Buna göre Hazret-i Adem'in zellesi bundan uzun bir müddet sonra meydana gelmiş ve bu zelleden dolayı cennetten inmesi emredilmişti. İblisin cennetten inmesi bundan önce olduğuna göre, Allah’ın (......) emri nasıl ona da şamil olur?” denilirse deriz ki:
Cenab-ı Allah iblisi yeryüzüne indirdikten sonra belki, Adem ve Havvaya vesvese vermek için tekrar göğe döndü, Hazret-i Adem ile Havva cennette iken Allah onlara “siz ikiniz ininiz" dedi, onlar cennetten çıkıp İblis cennetin dışında onlarla biraraya geldiği zaman da üçüne birden "Yeryüzüne İniniz" diye emretti. Bazı insanlar, Allah’ın "ininiz." Sözünün Allah’ın bunu onlara bir defada söylediğini göstermediğini, bilakis bunu onlardan herbirine ayrı vakitlerde söylediğini gösterdiğini iddia etmişlerdir.
2) Hitabdan murad Hazret-i Adem, Hazret-i Havva ve yılandır. Bu görüş zayıftır. Çünkü icma ile sabit olmuştur ki mükellef olan varlıklar: Melek, cin ve insandır. Birisi bu icmayı kabul etmeyebilir. Çünkü bazı insanlar şöyle demişlerdir: Bu varlıkların dışında olanlar için de mükelleflerden bir topluluk vardır. Nitekim Cenab-ı Allah: "Herbiri namazını ve tesbihi bilir" (Nur, 41) buyurmuş, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) Hüdhüd kuşu hakkında: "Yemin olsun ki ben onu şiddetli bir şekilde cezalandıracağım" (Neml, 21) demiştir:
3) Bu hitaptan maksat, Hazret-i Adem, Havva ve zürriyetleridir. Çünkü Hazret-i Adem ve Havva insanlığın aslı olunca, bu ikisi sanki insanlığın tamamı gibi sayılmıştır. Bunun delili ise, Cenab-ı Hakk’ın : "Oradan hepiniz, birbirlerinize düşman olarak ininiz"(Bakara. 36) ayetidir. Yine buna:
"Artık kim hidayetime tâbi olursa, onlara ne bir korku vardır, ne de onlar hüzünleneceklerdir. İnkâr eden ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise, işte onlar ateş yâranıdırlar; orada da ebedi kalacaklardı? (Bakara, 38-39) ayetleri delalet eder. Bu, bütün insanları içine alan bir hükümdür. Hak teâlâ’nın (......) ifadesinin manası, insanların içine düştüğü, birbirlerine karşı düşmanlıkları, buğzları ve birbirlerini saptırmalarıdır. Bil ki bu görüş, zayıftır; çünkü Hazret-i Adem’in zürriyeti o vakit mevcut değildi; dolayısıyla hitap nasıl onlara şamil olabilir? Ama, cem’in (çoğulun) en az iki kişiyi içine aldığını iddia edenlere göreyse, böyle bir sual kendiliğinden kalkar.
(......) Emri, Emir midir, İbahe midir?
ÜÇÜNCÜ MESELE
Alimler Allah’ın (......) lafzının ifade ettiğinin vücub mu veya ibaha mı olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Gerçeğe en yakın görünen, bu emrin vücub ifade etmesidir. Çünkü, bu emirde çok çetin meşakkatler vardır. Zira, Hazret-i Adem ile Havva'nın cennetteki durumlarından ayrılarak, ancak zorluk ve sıkıntılarla geçim vasıtalarının elde edildiği bir yere, dünyaya geçmeleri tekliflerin en meşakkatlilerindendir.
Bunun böyle olduğu sabit olunca, onların cennetten çıkarılmalarının bir ceza olduğu zannı, batıl olmuş olur. Çünkü teklifi zorlaştırmak, o nisbette sevabın artmasına sebeptir. Kendisinde böylesine büyük bir fayda olduğu halde, bu nasıl bir azab olabilir? Şayet: "Hadlerin ve keffaretlerin birçoğunda, teklif babından bile olsalar, cezanın bulunduğunu söyleyen siz değil misiniz?" denilirse deriz ki: "Hadler (cezalar) ceza görene (mahdud)a başkasının fiilinden dolayı tatbik edilir; buna göre, eğer adam o suçta İsrarlı biri ise, bunun bir ikab olması caizdir. Keffaretlere gelince, bunların bir kısmında hadlerin ukubatlar yerine geçeceği, çünkü ukubatların ancak günah ile sabit olacağı söylenebilir. Büyük bir sevaba nail etmeleriyle beraber, keffaretlerin ukubet olmalarına gelince, hayır... Bu olmaz.
Bu Ayet İnmelerini Emretmektedir, Düşmanlık Etmelerini Değil
Cenab-ı Hakk'ın (Bakara, 36) ayeti, inmeyi emretmektedir. Düşmanlıkla ilgili bir emir değildir, çünkü iblisin Hazret-i Adem ve Havva'ya düşmanlığı, onlara haset edip, Hazret-i Adem'e secde etmemesi, Hazret-i Adem ile Havva'yı cennetten çıkarmak için hile yapması; zürriyetlerine düşmanlığı ise, onlara vesvese vererek, onları küfre ve günaha davet etmesi sebebiyledir. Bunlardan herhangi birinin emredilmiş olması caiz değildir.
Hazret-i Adem'in iblise düşmanlığı ise, emredilmiş bir husustur. Çünkü Cenab-ı Hak, "Muhakkak ki şeytan sizin için bir düşmandır; binaenaleyh siz de onu düşman edininiz" (Fatır, 6) ve: "Ey Adem oğulları, ebeveyninizi cennetten çıkarmış olduğu gibi, şeytan sizi de fitneye düşürmesin (Araf, 27) buyurmuştur. Bunun böyle olduğu sabit olunca, ayetten kastedilen mana, "bazınız bazınıza düşman olarak gökten ininiz.!" olur.
Beşinci Mesele
Ayette geçen lafzı bazan istikrar manasına gelir. Nitekim Cenab-ı Hak; "O zaman, Rabbinedir varış ve istikrar"(Kıyame, 12) buyurmuştur. Bazan da, "içinde karar kılınan mekan" manasını ifade eder. Nitekim Allahü teâlâ;
"Cennet ehli o zaman, en hayırlı bir yerdedirler" (Furkan, 24) ve: "Sonra da bir karar kılma ve emanet yeri.." (En'am, 98) buyurmaktadır. Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki, ekseri alimler:
"Sizin için yeryüzünde karar kılınacak bir yer vardır "(Bakara. 36) âyetindeki lafzını yer ve mekan anlamına hamletmişlerdir. Buna göre âyetin manası "o yer, hem hayatınızda hem de öldüğünüzde içinde olacağınız, karar kılacağınız yerdir" olur.
Sûddi'nin Abdullah İbn Abbas (radıyallahü anh)'den rivayet ettiğine göre İbn Abbas, Müstakarr kabirdir" demiştir; yani, içinde bulunacağınız kabirleriniz... Birincisi daha evladır, çünkü Cenâb-ı Hak, âyette metaı takdir ve zamanla takyit etmiştir; bu ise ancak, kişinin yaşamasıyla uygunluk arzeder. Diğer oır hususda Cenâb-ı Hakk onlara, onlar cennetten inerken bu şekilde hitap etmiştir ki, bu da yaşama halini gerektirir (ölümden sonrayı değil).
Bil ki Cenab-ı Hak bu kıssa hakkında A'raf sûresinde;
"Dedi ki: "Birbirinize düşman olarak ininiz! Sizin için orada karar Sınacak bir yer ve belli bir zamana kadar bir geçimlik vardır. Sizler orada yaşar, orada ölür ve oradan çıkarılırsınız" (Araf, 24-25) buyurmuştur. Buna göre: Cenâb-ı Hakk'ın sözünün, yine onun sözü için bir beyan olması caizdir. Yine kısmının birinci kısma bir ilave olması da caizdir.
(......) Zarfı Hakkındadır
Alimler, bir zaman ismi olduğunda ittifak ettikleri halde (......) kelimesinin bundaki anlamı üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Evla olanın, bununla:"Devam edip, giden" bir zamanın kastedilmiş olmasıdır. Çünkü birisi arkadaşına, onu uzun zaman görmeyince, "Seni çoktandır görmedim" der. Ama bu söz pek yakında görülmüş olan bir kimseye söylenilmez. Buna göre insanların ömürleri uzun, ecelleri de meydana gelişlerinden çok sonra ve uzak olunca, Cenab-ı Hakk'ın buyurmuş olması caiz olmuştur.
Ayetten Dersler: Günahlardan Sakındırma
Bil ki bu ayette, birçok bakımdan, her türlü günahtan büyük bir sakındırma vardır,
a- Hazret-i Adem'in bu küçük zelleyi işlemesinden ötürü başına gelenleri düşünen kimse, günah işlemekten son derece korkar. Şair de şöyle demiştir:
"Ey uyuyan kimsenin gözüyle bakan; hakkıyla müşahede etmeksizin işi müşahede eden kimse! Günahlara günahlar katıyorsun; buna rağmen cennete ulaşmayı ve ibadet edenin mükafaatına, nail olmayı umuyorsun! Allah'ın bir tek günah sebebiyle Adem'i cennetten çıkardığını unuttun mu?"
Feth El-Mevsilî'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Biz insanlar cennet ahalisi idik. Ama iblis bizi dünyaya sürükledi. Çıkarıldığımız o yurda dönmedikçe bizim için gam, keder ve sıkıntıdan başka birşey yoktur.
b- Bu, büyüklenmek, hased etmek ve hırstan sakındırmaktır. Cenab-ı Allah'ın "İblis diretti ve kibirlendi " ayeti hakkında Katade'den şu izah nakledilmiştir; "Allah'ın düşmanı iblis, O'nun Hazret-i Adem'e O'nun verdiği lutuflara hased edip, "Ben ateştenim, o ise çamurdandır!" dedi. 'Sonra Ademoğlunun kalbine, yasaklanan şeyi yaptırıncaya kadar hırs verdi. Sonra da Kabil'in kalbine hased verdi de Kabil Habil'i öldürdü."
c-Cenab-ı Hak, Hazret-i Adem ile iblis arasında çok güçlü bir düşmanlık olduğunu bildirdi. Bu da, şeytandan kaçınmanın şart olduğuna büyük bir tenbihdir.
Âdem'in Tövbeyi öğrenmesi
37. Âyetin Tefsiri
"Derken Adem Rabbinden (birtakım) kelimeler öğrenip aldı ve (O'na yalvardı) O da tevbesini kabul etti. Çünkü tevbeyi çok kabul eden ve keremi bol olan O'dur. ".
Bu ayette birçok mesele vardır:
Telâkki Tabirinin Manası
Kaffal şöyle demiştir. (......) kelimesinin aslı, "birisi ile karşılaşmaya yönelmek" demektir. Sonra bu kelime, "gelecek olan şeyi karşılama" manasında kullanılmıştır. Sonra da "kabul etme, alma" manasında kullanılmıştır. Nitekim Cenab-ı Hak: "Sana, Hakim ve Alîm olan (Allah) nezdinden Kuran veriliyor "(Neml, 6) yani "osana telkin ediliyor" buyurmuştur. Yine "Biz hacıları karşıladık" ve Bu sözü falancadan aldım, öğrendim." denilir. Kelimenin aslı bu olunca ve dediğimizden her iki adamın diğeri ile karşılaştığı anlaşılıp, karşılaşma da her ikisine birden nisbet edilince, onların "karşılaşma" masdarı ile vasfedilmeleri yerinde olmuştur. Bundan ötürü "Karşılaştığın herkes de seninle karşılaşmış olur" denilebilir. Bu sebeble de ibaresinin, "Adem o kelimeleri aldı, belledi ve onları kabul etti" manasına alınması caiz olduğu gibi, "Allah'dan bazı kelimeler geldi " manasında olmak üzere, iuir merfu olarak okumak da caizdir.
Bunun bir benzeri de Allah'ın: "Ahdim zalimlere ulaşmaz "(Bakara. 124) ayetidir. İbn Mes'ud (radıyallahü anh)'un kıraatinde (......) kelimesi (......) şeklinde okunmuştur. (Yani "zalimler ahdime ulaşamaz " manasında.)
Ayetteki Ne Demektir?
Bilki âyette geçen (......)'den muradın, "Allah'ın Adem (aleyhisselâm)'e tevbenin hakikatini öğretmesi" olması caiz değildir. Çünkü mükellefin, tevbenin mahiyetini bilmesi, tevbe ederek günahlarından kurtulabilmesi ve tevbeyi başka şeylerden ayırdedebilmesi gerekir. Peygamberler ise bunu haydi haydi bilir.
Daha doğrusu ayetten muradı, şu şeylerden birisine hamletmek gerekir;
1) Bu, günah işlediği esnada tevbe edenlerden ve Allah'a dönenlerden olacak bir biçimde Hazret-i Âdem'den sadır olan günaha dikkat çekmedir.
2)Allahü teâlâ tevbenin gerektiğine ve mutlaka kabul edileceğine dikkat çekmektedir.Şu manada ki; "Bir kimse küçük veya büyük günah işler, sonra da yaptığına pişman olarak bir daha günah işlememeye azmederse, muhakkak ki ben onun tevbesini kabul ederim." Allahü teâlâ, (......) demiş, yani "O kelimeleri aldı, kabul etti ve onları kullandı."
3) Hak teâlâ, Hazret-i Âdem'e verdiği büyük nimetlerini hatırlatmıştır. Bu da tevbeye götüren etkili sebeblerden olmuştur.
Hazret-i Âdem'in Öğrendiği Sözler
Alimler "kelimelerin" ne olduğu hususunda ihtilaf ettiler.
1) Sa'id b. Cübeyr'in İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet ettiğine göre, Hazret-i Adem (aleyhisselâm) şöyle demiştir: "Ya Rabbi, bir vasıta olmadan beni kendi ellerinle yaratmadın mı?" Cenab-ı Allah "Evet"diye cevab vermiş. Hazret-i Âdem, "Ya Rabbi bana ruhundan üflemedin mi?" dedi. Allahü teâlâ, "Evet" diye cevab verdi. Hazret-i Adem, "Beni cennetinde yerleştirmedin mi?" dedi. Hak teâlâ "Evet, iskan ettim " dedi. Hazret-i Adem, "Ya Rabbi, rahmetin gazabını geçmiş değilmi idi?" dedi. Allahü teâlâ, "Evet, geçti " dedi. Hazret-i Adem" Ya Rabbi, eğer ben tevbe eder ve halimi düzeltirsem beni cennete geri döndürür müsün?" dedi. Cenab-ı Allah da "Evet döndürürüm" cevabını verdi, işte Cenab-ı Hakk'ın ayetinin manası budur. Süddi bu rivayette şunu ilave etmiştir: O, "Ya Rabbi, bana bir günah takdir etmiş mi idin?" dedi, Allahü teâlâ "Evet " buyurdu.
2) Nehai şöyle demiştir: İbn Abbas'a geldim ve ona "Adem'in Rabbinden aldığı kelimeler ne idi?" diye sordum. O da bana şu cevabı verdi. Allahü teâlâ, Hazret-i Adem ve Havva'ya hacc ibadetini öğretti, onlar da haccettiler. İşte bu kelimeler, hac esnasında söylenen dua ve zikirlerdir. Onlar Haccı tamamlayınca, Allah onlara "Ben sizin tevbenizi kabul ettim " diye vahyetti.
3) Mücahid ve Katade, iki rivayetlerinden birine göre şöyle demişlerdir: Bu "kelimeler", Cenab-ı Hakk'ın;
"Ey Rabb'imiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, muhakkak ki hüsrana uğramış kimselerden oluruz" (A'raf, 23) ayetidir.
4) Sa'id b. Cübeyr'in İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayetine göre bu kelimeler, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in şu sözleridir:
"(Ey Allah'ım!) Senden başka ilah yoktur, seni tesbih ve takdis ederiim ve sana hamdederim. Ben kötülük işledim ve kendime zulmettim. Beni bağışla. Çünkü sen, bağışlayanların en hayırlısısın. Senden başka ilah yoktur, seni tesbih ve takdis ederim ve sana hamdederim. Ben bir kötülük işledim ve kendime zulmettim, bana rahmet et. Çünkü sen, rahmet edenlerin en hayırlısısın. Senden başka ilah yoktur. Seni tesbih ve takdis ederim ve sana hamdederim. Ben kötülük (günah) işledim ve kendime zulmettim. Tövbemi kabul et. Çünkü sen tevbeleri çok kabul eden ve rahmeti çok olansın."
5) Hazret-i Aişe şöyle demiştir: Cenab-ı Hak, Adem'in tevbesini kabul etmeği dilediği zaman, Hazret-i Adem, yedi defa Kâ'be'yi tavaf etti. Kabe o zaman kırmızı bir tepecik idi. İki rekat namaz kıldığında Kabe'ye yöneldi ve şöyle dedi: "Allah'ım! Sen benim sırrımı da biliyorsun, gizli olan şeylerimi de... Benim özrümü kabul eyle! Sen benim ihtiyacımı da biliyorsun, bana istediğimi ver! Sen benim içimde olanı biliyorsun, onun için günahlarımı bağışla! Allah'ım, senden kalbimi dolduran bir iman ve doğru bir yakîn istiyorum. Ki böylece bana, ancak senin yazdıklarının isabet edeceğini bileyim ve bana ayırdığın nasibe razı olayım." Cenab-ı Allah da, Adem (aleyhisselâm)'e bunun üzerine şöyle vahyetti. Ey Adem, günahını bağışladım, senin soyundan kim senin bana yaptığın bu duayı yaparsa, onun günahını da mutlaka bağışlarım; gam ve kederini gideririm, fakirliği gözünün önünden söker alırım ve o istemese bile, dünya ona akıp gelir.
Tevbenin Hakikati Hakkında Gazzâli'nin Sözleri
Gazzali (r.h.) şöyle demiştir. Tevbe, şu üç şeyin sırayla meydana gelmesiyle tahakkuk eder: İlim, hal ve amel.. İlim, ilk sıradadır, hal ikinci, amelse üçüncü sıradadır. Birincisi ikincisini, ikincisi de üçüncüsünü gerektirir. Allah'ın adeti mülk ve melekût aleminde bunu icab ettirir.
İlme gelince, ilim günahta bulunan zararı ve günahın kul ile Allah'ın rahmeti arasında perde olduğunu bilmektir. Bu husus gerçek anlamda bilinince, bu bilgiden, arzu edilen şeyin elden kaçması sebebiyle, kalbte bir üzüntü meydana gelir. Çünkü kalb, ne zaman sevdiği bir şeyi elden kaçırdığını hissederse elem duyar. Eğer o şeyin elden kaçması, kendisi tarafından o yapılan bir fiil sebebiyle olursa, bu arzu ettiği şeyin elden kaçması sebebiyle, o şeyin elden kaçmasına sebep olan şeye üzülür; işte bu tür üzüntüye pişmanlık denilir. Sonra bu üzüntü kuvvetlenince, bundan kararlı bir irade meydana gelir. Bu irade hem geçmişe, hem hale hem geleceğe taalluk eder. Onun şimdiki zamana taalluku, içine girdiği günahı terketmek ile olur. Gelecekle olan alakası arzu ettiği şeyi elden kaçırmasına sebep olan bu fiili, ömrünün sonuna kadar yapmamaya azmetmesidir. İradenin mazi ile olan alakası ise, elden kaçırdığı şeyleri, şayet tamiri mümkün ise, bu yolla ve onararak onları telafi etmesiyledir. Bundan dolayı ilim ilk önce gefir ve o bu hayırların kaynağıdır. Ben ilim ile, yakfnî olan eksiksiz ilmi kastediyorum. Çünkü günahlar, zehirli ve helak edicidirler. Bu yakfnî ilim ise, bir nurdur. Bu nur, pişmanlık ateşini doğurur. Bununla kalb, tıpkı üzerine, daha önce karanlık içinde iken üzerine güneş doğan, bulutların çekilip gitmesiyle üzerine ışıklar doğarak sevdiği şeyin nerdeyse helak olmak üzere olduğunu görüp de, kalbinde aşk ateşi tutuşarak bu ataşlerden onu kurtarmak için ileri atılma iradesi doğan kimse gibi, iman nurunun onu aydınlatmasıyla sevdiği kendisi arasında bir perdenin bulunduğunu görerek üzülür. İlim, pişmanlık ve halde olsun istikbalde olsun günah fiilini terketmekle alakalı azim; mazide elden kaçanları telafi tevbenin meydana gelmesinde birbirini izleyen üç safhadır. Tevbe ismi, bunların hepsine birden ıtlak edilirse de, daha çok, tek başına pişmanlık anlamında kullanılır ve o zaman .ondan önceki ilim bir mukaddime; o fiili terk tevbenin bir meyvesi ve onun peşi sıra gelen bir netice olarak kabul edilir. Bundan dolayı Hazret-i Peygamber: "Pişmanlık tevbedir" Ibn Mâce. Zühd, (3012/1470). buyurmuştur. Çünkü pişmanlık, bu pişmanlığı gerektiren ilimden ve onun peşi sıra gelen azimden ayrı düşünülemez. Bundan dolayı da pişmanlık, iki ucundan, yani onu meydana getirenle (müsmir), ondan meydana gelen (semere) ilekorunmuştur.İşte, tevbenin hakikati konusunda.Şeyh Gazzali'nin özetleyerek söyledikleri bunlardır. Bu güzel bir sözdür.
Kaffal şöyle demiştir: Tevbede. günahı terketmek, daha önce yapılanlara pişman olmak, onun bir benzerini bir daha yapmamaya azmetmek ve bütün bunlar hususunda korkmak gerekir. Günahı terketmenin gerekliliğine gelince, bu şundan dolayıdır; Eğer insan günahı terketmezse. onu yapmaya devam eder, böylece de tevbe etmiş olmaz. Pişmanlığın gerekliliğine gelince, bu şundan dolayıdır: Eğer insan pişman olmazsa, o günahın faili olmaya razı olur. Bîr şeyden razı olan da, onu yapmaya devam eder. Bir şeyi yapan da, ondan tevbe etmiş olmaz. O günahı tekrar işlememeye azmetmeye gelince, bu şundandır: Çünkü onun fiili günahtır; günaha azmetmek de günahtır. Korkuya gelince, bu şundan dolayıdır. İnsan, tevbe ile emredilmiştir; gerektiği gibi tevbe etmiş olduğunu da kesin olarak söyleyemez, böylece de korkuya düşer. Bu sebepten Cenab-ı Allah: "Ahiretten korkuyor ve Rabbinfn rahmetini umuyor "(Zümer, 9) Peygamberimizde "Eğer mü'minin korkusuyla ümidi tartılsaydı, ikisi de denk gelirdi " Keşfü'l-Hâfâ. Beyhaki'den, 2/166. buyurmuşlardır.
Bil ki Gazzali (radıyallahü anh)'nin sözü daha açık ve daha derinlemesinedir. Ancak, şu kadar varki onda bir müşkil sözkonusu olabilir. O da şudur: Falanca fiilin kendisinden sudur ettiğini bilerek onun zararlı olduğunun farkında olmak, kalbe bir üzüntü verir. Bu üzüntü, o fiili şimdi ve daha sonra terketme iradesi ve mazideki şeyleri de telafi etme iradesi kazandırır. Bütün bu şeyler zaruri olarak, sırayla birbirine bağlı olursa, bununla emrolunmak imkansız olacağı için, bu kulun kudreti dahilinde olmamış olur.
Netice olarak, kulun gücü dahilinde olan şey, ancak ilmi elde etmektir; onun dışındakileri ise, seçmeye bir imkan yoktur. Fakat birisi şöyle diyebilir: İlmi elde etmek de kulun gücü dahilinde değildir. Çünkü bazı meçhullerin bilgisine ulaşmak, ancak bu meçhullerden önce bilinen-şeyler vasıtasıyla mümkündür. Bu meçhulü öğrenmeye vesile olan mevcut ilimler, ya bu meçhulü bilmeyi gerektirir veya gerektirmez. Eğer birinci ihtimali göz önüne alırsak, kendisine ulaşılanın (gayenin) kendisiyle ulaşılana (vasıtaya) terettüb etmesi zaruri olur, o zaman da bu ilim, kulun kudret ve ihtiyarı dahilinde olmaz.
Eğer ikinci ihtimal söz konusu olursa, bilmeyi arzuladığımız bu meçhulü bu mevcut bilgiler vasıtasiyla elde etmemiz mümkün olmaz. Çünkü yakın mukaddimelerin, zihinde kabul edilmesi halinde, istenilen neticenin de kabulü gerekecek olan bir halde bulunmaları gerekir. Böyle olmadıkları için, bu mukaddimeler istenilen neticeyi vermez. Eğer, "Bu mukaddimeler, her ne kadar zihinde mevcut iseler de, bunlar ile o neticeye ulaşmanın keyfiyyeti, henüz zihinde mevcut değildir. Bundan dolayı bu mukaddimeleri bilmek, kesinlikle o neticeyi bilmeyi gerektirmez "denilmesi niçin caiz olmasın? denilirse, biz de deriz ki:
Bu mukaddimelerle o neticeye nasıl ulaşılacağını bilmek, ya bedihi, apaçık hususlardan veyahutta kesbi, kazanılan bilgilerdendir. Eğer bedihi şeylerden ise, o zaman kulun gücü dahilinde değildir. Eğer sonradan efde edilen şeylerden ise, bunun elde edilmesinin keyfiyyeti hakkından söylenecek söz, önceki hakkında söylenen söz gibidir. Yahutta, bu bizi teselsüle götürür, teselsülse imkansızdır; ya da onun ayrılmaz niteliklerinden olmaya götürür ki, o zaman yukarda zikredilen mahzur tekrar ortaya çıkmış olur. Allah en iyi bilendir.
Küçük Günah İçin Tevbe Hakkında
Kadı Abdulcebbar kendi kendisine şunu sordu: Bu günah, küçük günah ise, ona nasıl tevbe gerekir? Buna da, Ebu Ali'nin şöyle dediğini söyleyerek cevap verdi: Ona tevbe gerekir, çünkü mükellef, ne zaman, günah işlediğini, daha sonra günahtan dönmediğini, irade ve ihtiyar sahibi olduğunu, pişman olması ya da ısrar etmesi için bir manianın bulunmadığını, ama ısrar etmenin çirkin olduğunu bilirse, onun bu çirkin fiili terketmesi ancak tevbe ile tamamlanır. İşte o zaman günah ister büyük ister küçük, isterse kendisinden tevbe ettiğini ya da etmediğini hatırladığı bir günah olsun, kula tevbe etmesi şarttır.
Ebu Haşim ise, asi olanın israr etmemekle beraber tevbe etmemesinin caiz olacağını ileri sürerek şöyle der: Bu bakımdan peygamberlere tevbe etmenin vacib olduğunu söylemek doğru değildir. Bilakis, iki sebepten dolayı tevbe vacib olur. Ya, küçük günah ile(peygamberlerin sevabları azaldığı, bu eksiklik de tevbe ile tamamlandığı için, tevbe etmeleri gerekir veyahutta tevbe, o işi hiç yapmamak (terk) manasına olduğu için vacib olur. Bir işi yapmanın mümkün olduğu sırada, onu terketmek vacib olunca, imkan olmadığı zaman da tevbenin vacib olması gerekir. O bazan, "onlara sem'i olarak (yani aklen değil de naklen) tevbe etmek vacibtir " demiştir. Bu, onun görüşüne göre daha doğrudur; çünkü ona göre tevbenin, sırf menfaatlerden ibaret olan sevabın yeniden elde edilmesi için vacib olması caiz değildir; zira fiilin, bir fayda temini için vacib sayılması caiz değildir; aynı şekilde nafileler de vacib değildir. Daha doğrusu, peygamberleri Cenab-ı Hak muhafaza ettiği için, her ne kadar kusurları küçük olsa da, peşpeşe ve çok tevbe etmelerinin istenmesi, onların ismet özelliklerinin gereği olmuştur.
Tevbenin Lisandaki Manası
Kaffal şöyle demiştir: Tevbenin asıl manası (......) kelimesinde olduğu gibi, "dönmek" dir. diye kullanıldığı gibi diye de kullanılır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "O, tevbeyi kabul edendir."( Gafir, 3) Arapların: demeleri demeleri gibidir. Buna göre "tevbe" lafzı, hem Rab hem kul için kullanılan bir lafızdır. Kul, tevbe ile vasfedildiğinde bunun manası: "Rabbine döndü." şeklinde anlaşılır. Çünkü günah işleyen her ferd, Rabbinden kaçan kimse durumundadır. Tevbe ettiğinde ise, bu kaçışından Rahbisine dönmüş olur da onun için "Rabbisine tevbe etti, döndü denilir.
Bu durumda Allah ise, kulundan yüz çevirmiş gibidir. Allah "tevbe" ile vasfedildiğinde ise, bunun manası, "onun, kuluna rahmeti ve lutfu ile dönmesi " olur. Bu sebeble, "tevbe" fiili ile kullanılan harficerde bir farklılık olmuş, kul için kullanıldığında "Rabbine tevbe etti, döndü, " Allah için kullanıldığında da "Allah kulunun tevbesini kabul etti." denilir. Bu şuna benzer: Bir adam, başkanının hizmetinden ayrılır, başkanı da ona yaptığı ihsanlara son verir. Sonra o adam, başkanının hizmetine tekrar döndüğü zaman "Falanca reisinin hizmetine tekrar döndü, reisi de ona tekrar ihsan ve lutufta bulundu " denilir.
Bunu iyice anladığın zaman deriz ki: Tevbenin kabul edilmesi iki şekilde olur;
Birincisi: Taatın kabulünden anlaşıldığı manada, tevbeleri kabul eden Yüce Allah'ın tevbelere karşılık sevab vermesi.
İkincisi:Cenab-ı Hakk'ın tevbe sebebiyle kulun günahlarını bağışlamasıdır.
Allahü teâlâ'nın Tevvab Vasfı
Hak teâlâ'nın "Tevvab" ismi ile vasıflanmasından murad, O'nun tevbeleri çokça kabul edici olmasıdır Bu, iki bakımdan böyledir:
1) Bir hükümdara karşı bir insan suç işlese, sonra da ondan özür dilese, hükümdar onun özür dilemesini kabul edebilir. Daha sonra o adam tekrar suç işleyip yeniden özür dilese, hükümdar onun özrünü kabul etmez. Çünkü hükümdarın tabiatı, onu bu özrü kabul etmekten alıkor. Cenab-ı Hakk'a gelince, O böyle değildir. Çünkü Allah tevbeyi ne rikkatten (yufka yüreklilikten), ne fayda te'mini veya zarar savma gibi bir saikten dolayı kabul etmez. Bilakis O, sırf ihsan ve lütfundan dolayı tevbeleri kabul eder. Eğer mükellef olan kul, her an günah işlese, sonra da tevbe edip ömrü boyunca bu hali üzere kalsa, Cenab-ı Allah onun önceki günahlarını bağışlayıp, tevbesini kabul edebilir. Böylece Cenab-ı Hak, tevbeleri çok kabul etme vasfına müstehak olarak "Tevvab" diye isimlendirilmiştir.
2) Allah'a tevbe edenlerin sayısı çoktur. Allahü teâlâ, bunların hepsinin tevbesini kabul ettiği için, tevbeleri kabulde mübalağa ile nitelenmeye müstehak olmuştur. İşte ikabı kaldırarak, tevbeyi kabul etmesi sevabı gerektirdiği için ve sevab da Allah'ın bir nimeti ve rahmeti olduğu için, Hak teâlâ kendisini, "Tevvab" vasfının yanında "Rahim" olarak vasfetmiştir.
Ayetin İhtiva Ettiği Önemli Hususlar
Bu ayette birçok faydalar vardır;
1) Kulun, her an ve her dakika tevbe ile meşgul olması gerekir. Çünkü bu hususta birçok hadis ve haber varid olmuştur.
Tevbenin Sık Yapılması Hakkında Hadisler
Hadislere gelince:
a- Rivayet edildiğine göre bir adam, mü'minlerin başkanı Hazret-i Ali'ye, günah işleyip sonra istiğfar eden, daha sonra yine günah işleyip peşinden istiğfar eden, sonra tekrar günah işleyip istiğfar eden bir adamın durumunu sorunca, Hazret-i Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Şeytan kaybedinceye ve "artık ona gücüm yetmiyor " deyinceye kadar o kişi istiğfara devam etsin. Hazret-i Ali bir de şöyle demiştir: "Bir tehlike anında o şeytanı kovmaya ve tehlikeden kurtulmaya ne zaman gücün yeterse bunu yap (onu defet).
b- Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hergün yetmiş kere istiğfarından dönmüş olsa bile, istiğfar eden, günahında ısrar etmiş sayılmaz."
c- İbn Ömer, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir. "Rabbinize tevbe ediniz. Çünkü ben (bile) hergün yüz defa Allah'a tevbe ediyorum." Müslim, Zikir, 42 (4/2076).
d- Ebu Hureyre (radıyallahü anh) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)' ın “yakın akrabalarını Inzar et'.” (Şuarâ, 214) ayeti nazil olduğu zaman, şöyle dediğini söyledi:
"Ey Kureyş topluluğu, Allah'dan nefislerinizi satın alınız. Allah'dan gelecek cezaya karşılık size hiç bir faydam olmaz. Ey Abbas İbn Abdulmuttalib, Allah'dan gelecek cezaya karşılık sana hiç bir faydam dokunmaz. Ey Allah Resulünün halası Safiyye, Allah'dan gelecek cezaya karşılık sana hiç bir faydam dokunmaz. Ey Muhammed'in kızı Fatıma, benden ne istersen iste, ama sana Allah'dan gelecek cezaya karşılık hiç bir faydam olmaz." Bu hadisi Müslim ile Buhari, Sahihlerinde tahriç etmişlerdir.
Hazret-i Peygamberin: "Kalbim Bulutlanır, Günde Yüz Defa İstiğfar Dilerim" Hadisinin İzahı
e-Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki benim kalbim de dumanlanır. Bundan dolayı günde yüz defa Allah'a istiğfar ederim. Müslüm, Zikir, 41 (4/2075). Bil ki "Gayn" kalbi bürüyerek, onu kısmen örten birşeydir. O tıpkı, havada belirip de güneşi tamamen örtmeyen fakat, ışığının tam olarak gelmesine mani olan ince bir bulut gibidir.
İmdi alimler bu hadisi çeşitli şekillerde tevil ettiler:
1) Allahu Teala peygamberini kendisinden sonra ümmeti içinde ortaya çıkacak ihtilaf ve belalara muttali kılmış.o da bunu hatırladığı zaman kalbinde ince bir hüzün tabakası bularak ümmeti için istiğfar etmiştir.
2) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) daima bir halden, daha üstün olan başka bir hale geçiyordu. İstiğfar edişi de bundan ötürü idi.
3) Gayn: Muhabbet merhalelerinde ilerlerken Hazret-i Resulullah'ın kendinden geçecek derecede muhabbet şarabından mest olması halidir. Efendimiz yakaza (uyanıklık, sahv) alemine geldiğinde, bu sahvdan ötürü "istiğfar ederdi. Bu, .hakikat erbabının (tasavvuf ehlinin) izahıdır.
4) Bu, zahir alimlerinin te'vilidir ki buna göre kalb, düşünceye ve akla gelen vesveselerden, şehevi arzulardan, çeşitli temayüllerden ve isteklerden hali olamaz. Bundan dolayı, bu şeyleri savuşturmak için Rabbinden yardım ister.
f- Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'ın:
"Allah'a nasuh bir tevbe ile tevbe ediniz" ayeti hakkında şöyle dediğini söylemiştir: Böyle tevbe yapan kimse, günah işleyip tevbe eden ve ne o günahı işlemeyi ne de ona geri dönmeyi istemeyen kimsedir. İbn Mes'ud (radıyallahü anh) ise bu kimsenin, günahı terkedip de asla ona dönmemeye azmeden kimse olduğunu söylemiştir.
g-Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlâ'nın meleklerine şöyle dediğini nakletmiştir:
"Kulum bir iyilik yapmaya niyet ederse, ona bir iyilik yazın. Eğer niyet ettiği o işi yapar ise ona on misli sevab yazın. Eğer bir kötülüğe niyet eder ve o kötülüğü yaparsa onu bir kötülük olarak yazın. Eğer onu yapmaz ise, o kuluma bu terkine karşılık bir iyilik yazın" Bu hadisi Müslim Sahihinde rivayet etmiştir.
h- Rivayet edildiğine göre, Cebrail (aleyhisselâm), Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'în "Ey affı kerîm ve çok olan'biye dua ettiğini duyar ve ona "Affın kerîm ve çok olması" ne demektir, biliyor musun?" diye sorar. Bunun üzerine, İbrahim (aleyhisselâm): "Hayır Ey Cibril" deyince, Cebrail, "Bu, kötülüğü affedip, onun yerine bir hasene (iyiliği) yazmaktır " der.
ı- Ebu Hureyre (radıyallahü anh) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şu hadisi nakletmiştir:
'Her kim gününü hayır ile açar ve hayır ile tamamlarsa, Allahü teâlâ meleklerine şöyle der: "Şu hayırlarının arasında işlediği günahları kuluma yazmayınız."
k- Ebu Said el-Hudri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu söylemiştir:
"Sizden öncekiler içinde doksandokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bu adam yeryüzündeki en akıllı insanın kim olduğunu sorunca, onu bir rahibe yolladılar. Hemen rahibin yanına giden bu adam ona, doksandokuz kişi öldürdüğünü, katil bir kimsenin tevbesinin olup olmadığını sordu. Rahib "Hayır" deyince onu da öldürüp sayıyı yüze tamamladı.
Sonra yine yeryüzünün en bilgilisinin kim olduğunu sorunca, onu âlim bir zata yolladılar. Alim zata gelince, yüz kişi öldürdüğünüzü durumda tevbe edip edemiyeceğini sordu. O da "Evet senin ile tevben arasına kim girebilir? Falanca yere git, orada Allah'a ibadet eden insanlar var. Sen de onlarla beraber Allah'a ibadet et ve sakın kendi yurduna dönme, çünkü senin memleketin kötülükler yurdudur " dedi.
Adam bu söz üzerine oraya doğru yola çıktı. Yolu yarıladığında kendisine ölüm erişti.
Rahmet melekleri ile azab melekleri onun hakkında çekişerek, rahmet melekleri "O tevbe etmiş ve kalbiyle Allah'a yönelmiş olarak geldi "; azab melekleri de "o, henüz hiçbir hayır işlemedi " dediler.
Derken onların yanına, insan şekline girmiş bir melek gelerek, aralarına katıldı ve onlara, "(Geldiği ve gittiği) iki yer arasındaki uzaklığı ölçün. Adam hangi yere daha yakın ise oraya aittir " dedi. Bunun üzerine melekler mesafeleri ölçtüklerinde, adamı arzu ettiği beldeye bir karış daha yakın buldular ve onun ruhunu Rahmet melekleri aldı. "Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.
I) Sabit el-Benani şöyle demiştir: Bize ulaştığına göre iblis, Ya Rabbi, sen Âdem'i yarattın, benimle onun arasına bir düşmanlık koydun. Öyleyse beni ona ve soyuna musallat et (onlara karşı bana imkan ver).Bunun üzerine Cenab-ı Hak: "Onların sinelerini senin meskenin yaptım " deyince, iblis: "Rabbim bunu arttır " demiştir. Cenab-ı Hak da: "Doğan her insana karşılık senin on çocuğun doğacak " buyurur, iblis: "Daha da artır ey Rabbim " deyince, Cenab-ı Hak, "Sen, onun (insanoğlunun) damarlarında, kanının dolaştığı gibi dolaşabileceksin" der. Bunun üzerine iblis: "Rabbim daha da artır " deyince, Cenab-ı Hak:
"Onlara karşı süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkar, mallarına ve evladlarına ortak ol "(isra, 64) buyurur.
Sabit el-Benani sözüne devamla şöyle der: "O zaman Adem (aleyhisselâm) İblisi Rabbine şikayet ederek, "Ey Rabbim, İblisi yaratıp benimle onun arasına bir düşmanlık ve kin soktun, onu bana ve soyuma musallat ettin; senin yardımın olmadan ben onunla başedemem " dedi. Cenab-ı Hak'da şöyle buyurdu: "Senin, doğan her çocuğuna, onu kötü arkadaşlarından (şeytanlardan) koruyacak iki melek görevlendirdim " dedi. Adem (aleyhisselâm), "Rabbim bunu arttır " deyince, Cenab-ı Hak, "Bir iyiliğe on iyilik (sevab) ile karşılık verilecek, " buyurdu. Hazret-i Adem (aleyhisselâm) "Daha da artır Ya Rabbi:" deyince Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Canları çıkmadıkça, senin soyunun tevbesini kabul edeceğim."
m- Ebu Musa el-Eş'ari (radıyallahü anh) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'în şöyle buyurduğunu söylemiştir: "Allahü teâlâ, gündüz günah işleyen tevbe etsin diye geceleyin, gece günah işleyen tevbe etsin diye gündüzün (rahmet) elini uzatır. Bu, güneş batıdan doğana (kıyamete) kadar böyle sürecektir." Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.
n- Ali b. Ebi Talib (radıyallahü anh)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben, Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bir söz duyduğum zaman, Allah beni ondan dilediği kadar faydalandırdı. Ashabdan birisi bana bir hadis rivayet ettiğinde, ondan yemin etmesini ister, yemin edince söylediği hadisi doğru kabul ederim. Hazret-i Ebu Bekir bana bir hadis rivayet etti, doğru da söyledi. Buna göre o, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini duydum demiştir:
"Herhangi günah işleyen bir kul, güzelce abdest alıp sonra kalkarak iki rekat namaz kilse ve Allahü teâlâ 'ya istiğfar etse, mutlaka günahı bağışlanır. Bundan sonra Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem);
"Bir çirkin günah işledikleri veya kendilerine zulmettikleri zaman onlar, Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını isterler (istiğfar ederler)"(Al-i İmran. 135) ayetini okudu.
o- Ebu Ümame şöyle dedi: Bir gün Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında oturuyordum, bir adam çıkgeldi ve "Ey Allah'ın resulü ben, cezayı gerektiren bir suç işledim, o cezayı (haddi) bana uygula" dedi. Ebu Umame (radıyallahü anh) sözüne şöyle devam etti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buna aldırmadı. Adam sonra döndü yine aynı şeyi söyledi. Namaz kılındı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) içeri gitti, namaz kıldı ve sonra tekrar cemaatın yanına çıktı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında yürüyordum, adam da peşinden geliyordu ve "Ya Resulullah, ben haddi (cezayı) gerektiren bir suç işledim, o haddi bana uygula" diyordu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Sen evinden çıkarken abdest alıp, onu güzelce almadın mı?" deyince, adam: "Evet, Ya Resulullah" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Sen bizim ile birlikte şu namazda bulunmadın mı?" diye sordu. O, "Evet, Ya Resulullah" dedi. Hazret-i Peygamber bunun üzerine: "Şüphesiz Allah senin cezanı (günahını) atfetmiştir" buyurdu. Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.
ö) Abdullah İbn Mesûd şöyle dedi: Bir adam, Hazret-i Peygambere gelerek şöyle dedi, Ya Resulullah, ben şehrin çok uzak yerinden olan bir kadınla birlikte oldum, ona dokunmaksızın benden bir su geldi. İşte ben geldim, hakkımda dilediğini yap! Bunun üzerine Hazret-i Ömer ona şayet sen bunu açığa vurmasaydın, andolsun ki, Allah da senin bu kusurunu saklardı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, herhangi bir şey söylemedi. Böylece adam, kalkıp gitti. Bunu müteakiben Hazret-i peygamber adamı çağırarak ona:
"Gündüzün iki ucunda ve geceye yakın birvakitte namaz kıl! Muhakkak ki iyilikler, kötülükleri götürür" (Hud, 114) âyetini okudu. Bunun üzerine, orada bulunanlardan birisi kalkarak: Ya Resulullah, bu âyet sadece ona mı mahsus? deyince, Hazret-i Peygamber; "Hayır, bilakis herkes içindir" buyurdular. Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.
p) Ebu Hüreyre'nin bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Bir kul günah işledi de, bunun üzerine "Ya Rabbi! ben bir günah işledim, beni bağışla" dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Allah: "Kulum, kendisini bağışlayan ve onu sorumlu tutan bir Rabbinin olduğunu ikrar etti" dedi ve onu bağışladı. Sonra, Allah'ın dilediği bir süre geçtikten sonra, tekrar bir günah işledi. Bunun üzerine, "Ey Rabbim, ben başka bir günah işledim, beni bağışla!" dedi Allah da, "Kulum, kendisini bağışlayan ve onu sorumlu tutan Rabbinin olduğunu ikrar etti" dedi ve onu bağışladı. Yine, Allah'ın dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra, tekrar bir günah işledi. Bunun üzerine, "Ya Rabbi, ben yine başka bir günah işledim" deyince Rabbi "Kulum, günahlarını bağışlayan ve onu sorumlu tutan bir Rabbinin bulunduğunu ikrar etti" dedi. onra da, Rabbi ona, "Kulumu bağışladım, dilediğini yapsın!" dedi. Bu hadisi Buhari ve Müslim, Sahihlerinde rivayet etmişlerdir.
r- Hazret-i Ebu Bekr, Hazret-i Peygamberin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Günde yetmiş defa bile tekrar günah işlese, istiğfar eden kimse, günahta ısrar etmiş olmaz"
s- Ebu Eyyüb, "Allah'ın Resulünden duyduğum bir şeyi sizden saklamıştım. O, şöyle buyurmuştu: "Eğer siz günah işleyip de Allah'dan mağfiret taleb etmemiş olsaydınız, Allahü teâlâ, günah isleyip de kendisinden mağfiret isteyen, Allah'ın da hemen kendilerini bağışlayacağı varlıklar yaratırdı. El-Camiu's-Sağır, 2/132(Benzeri bir hadis).
t- Abdullah b. Mes'ud (radıyallahü anh) şöyle dedi: "Biz bir ara Resulullah'ın yanında idik. Tam o sırada, üzerinde bir elbise ve elinde üzerine yumulduğu bir şey bulunan bir adam geldi ve "Ya Resulallah.oen bir koruluğa uğradım. Orada kuş yavrusu sesleri duydum ve onları yakalayıp elbisemin, içine koydum. Tam bu sırada onların anneleri gelip, başımın üstünde dönmeye başladı. Bu sırada ben onları annelerine gösterdim. Derken anneleri gelip o'nlahn üstüne kondu. Ben de onu da yakalayıp hepsini elbisemin içine koydum. İşte onlar" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: 'Bırak onları" dedi. Adam da bıraktı ama anneleri onlardan ayrılmadı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun üzerine "Kuş yavrularının annelerinin, yavrularına olan şefkatine şaşıyor musunuz.?" dedi, sahabe de "Evet" diye cevab verdiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Muhammed'in camkudretelinde olan Allah'a yemin ederim ki (veya şöyle dedi: Beni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki) Cenab-ı Hak kesinlikte, bu yavruların anasının yavrularına şefkatinden, kullarına daha merhametlidir. Onları götür, anneleri ile birlikte aldığın yere götür" dedi. Böylece adam da onları götürdü."
u- Ebu Müslim el-Havlani Ebu Zer (radıyallahü anh)'in Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den O'nun da Cebrail (aleyhisselâm) vasıtası ile Cenab-ı Allah'dan şu hadisi kutsiyi naklettiğini söylemiştir:
"Ey kullarım, ben zulmü kendime haram kıldım, onu aranızda da haram kıldım. Binaenaleyh birbirinize zulmetmeyiniz.
Ey kullarım siz gece gündüz hata İşliyorsunuz. Ben ise sizi bağışlıyorum. Buna aldırmıyorum, önemi yok.
Ey kullarım, benim doyurduklarım dışında hepiniz açsınız. Binaenaleyh benden sizi doyurmamı isteyin ki sizi doyurayım.
Ey kullarım benim giydirdiklerim hariç hepiniz çıplaksınız. Binaenaleyh benden sizi giydirmemi isteyin ki sizi giydireyim.
Ey kullarım öncekileriniz, sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz hepiniz, en müttakinizin kalbi üzere bulunsanız, bu hâl benim mülküme hiçbirşey katmaz.
Ey kullarım, öncekileriniz, sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz hepiniz, en günahkârınızın kalbi üzere bulunsanız, bu hâl benim mülkümden herhangi bir şey eksiltmez.
Ey kullarım öncekileriniz, sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz hepiniz yüksek bir yerde toplansa ve benden dilekte bulunsalar, ben de herbirinize istediğini versem, bu benim mülkümden ancak, bir denize, bir defa daldırılan iğnenin denizden eksilteceği su kadar bir şey eksiltir.
Ey kullarım bunlar ancak sizin amellerinizdir. Onları sizin için muhafaza ediyorum. Kime bir hayır ulaşırsa Allah'a hamdetsin. Kim de bir şerre uğrarsa, o kendinden başka kimseyi kınamasın. Müslim, Birr, 55 (4/1944-1945). Ebu İdris bu hadisi rivayet ettiği zaman buna saygısından dolayı diz çöktü.
Tevbenin Sık Yapılması Hakkında Büyük Zatların Sözleri
Bu husustaki, büyüklerin sözlerine gelince;
Zü'n-Nun'a tevbenin manası sorulunca şöyle dedi: Tevbe altı şeyi ihtiva eder.
a- Geçmişte yaptığına pişmanlık duymak.
b- Gelecekte günah yapmamaya kesinkes azmetmek.
c- Allah ile kendi arasında olan yapmadığı farzları eda etmek.
d- İnsanların malları ve ırzları ile ilgili olarak yaptığı haksızlıklar sahiblerine telafi etmek,
e- Haram yiyerek elde ettiği her damla kanı ve eti eritmek.
f- Bedene, günahların tatlılığını tattığı gibi, itaatlerin acısını da tattırmak.
Ahmed b. Haris şöyle demiştir:
"Ey günahkâr tevbe etme zamanın gelmedi mi? Ey günahkâr, şüphesiz ki günahlar amel defterlerine yazılmıştır. Ey günahkâr, sen günahların yüzünden kabirde sıkıntı çekeceksin ve yarın günahlarından dolayı hesaba çekileceksin."
Ayetin İhtiva Ettiği Diğer Önemli Hususlar
2) Ayetin faydalarından birisi de şudur: Adem (aleyhisselâm), şanı yüce olduğu halde tevbe etmekten kendisini müstağni saymayınca, içimizden birinin bunu yapması haydi haydi gereklidir.
3) Zellesinden dolayı Hazret-i Adem'den zuhur eden göz yaşları, bizim için de bir uyarıdır. Çünkü biz, ağlamaya Hazret-i Adem'den daha çok muhtacız. Hazret-i Peygamber'den rivayet olunduğuna göre o, şöyle buyurmuştur:
"Eğer, bütün dünya insanlarının ağlamasıyla Davud (aleyhisselâm)'un ağlaması yanyana getirilseydi Davud (aleyhisselâm) un ağlaması daha çok olurdu. Eğer, bütün dünya insanlarının ağlaması ve Davud (aleyhisselâm)'un ağlaması, Nûh (aleyhisselâm)'un ağlamasıyla yanyana getirilseydi, Nûh (aleyhisselâm)'un ağlaması daha çok olurdu. Şayet bütün dünya insanlarının, Davud (aleyhisselâm)'un ve Nûh (aleyhisselâm)'un ağlamaları, günahından dolayı Hazret-i Adem'in ağlamasıyla yan yana getirilseydi, Hazret-i Adem'ınağlaması daha fazla olurdu."
Kadınlar, Erkeklere Ait Hitaplara Dahildirler
Cenab-ı Hak, sadece, Havva'nın tevbesiyle değil de, Adem (aleyhisselâm)'ın tevbesini zikretmekle yetindi.
Çünkü Havva, Hazret-i Adem'e tabi idi. Bu sebeple, Kur'an-ı Kerim'de ve sünnette, kadınlar zikredilmeksizin, erkeklerin zikriyle yetinilmiştir. Cenab-ı Hak, bu meyanda olmak üzere: “Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik” (Araf, 23) ayetinde zikretmiştir.
Yeryüzü Serencamı:
38. Âyetin Tefsiri
"Cennetten hepiniz inin, dedik. Eğer size benden bir hidâyet geldiği zaman, İşte benim hidayetime kim tabi olursa, onlara hiçbir korku yoktur; onlar hüzünlenmiyecekler de"
Bu ayette birçok mesele bulunmaktadır:
"İniniz" Emri Neden Tekrarlandı?
Âlimler, inmeyle ilgili emrin tekrar edilmesinin faydası hususunda iki şey zikretmişlerdir.
a) Cübbaî, birinci inişin, ikinci inişin aynısı olmadığını söylemiştir. Buna göre ilk iniş, cennetten dünya semasına; ikinci iniş de dünya semasından yeryüzüne inişttir. Bu görüş iki bakımdan zayıftır.
1)Cenab-ı Hak birinci iniş hakkında:
"Sizin için yeıyüzünde karar kılacaksınız bir yer vardır." (Bakara, 36) buyurmuştur. Eğer, yeryüzündeki istikrar ikinci iniş ile meydana gelmiş olsaydı, Cenab-ı Hakk'ın: ayetinin ikinci inişin peşinden zikredilmesi daha evla olurdu.
2)Cenâb-ı Hak, ikinci iniş hakkında buyurmuştur. daki zamir, cennete aıittir. Bu da, ikinci inişin cennetten olduğunu gösterir.
b) Bu tekrar, tekid için yapılmıştır. Bana göre bu hususta, bu iki izahtan daha kuvvetli olan bir üçüncü izah tarzı vardır ki, o da şudur: Hazret-i Adem ve Havva, zelleyi işleyince inme emri verildi. Onlar da inme emrinden sonra tevbe ettiler ve kîilblerine, inişlerinin sebebinin zelle olduğu; tevbe ettikten sonra bu emrin hükmünün kalkacağı gibi düşünceler geldi. Böylece Cenab-ı Hak, onların cennetten inmeleriyle alakalı emrin yaptıkları zelleye mukabil bir eza olmadığı için zellenin yok olmasıyla emrin de yok olmayacağını, daha doğrusu inmeyle ilgili emrin tevbeden sonra da devam edeceğini bilsinler diye, bu inmeyle ilgili emri tekrar etmiştir. Çünkü inmeyi emir, Cenab-ı Hakk'ın
"Muhakkak ki ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım "(Bakara. 30) ayetinde geçen va'di gerçekleştirmek için vuku bulmuştur.Buna göre şayet, "Birinci şartın cevabı nedir?"denilirse deriz ki, ikinci şart cümlesi cevabıyla birlikte birinci şartın cevabıdır. Tıpkı senin Eğer bana gelirsen, ve gücüm de yeterse, sana ihsanda bulunurum" demen gibi.
İnilen Yerlerin Adları
Haberlerde rivayet olunduğuna göre Hazret-i Adem Hindistan'a, Havva Cidde'ye, iblis Basra'ya birkaç mil uzak olan bir yere ve yılan da İsfehan'a İndirilmişlerdir.
Üçüncü Mesele
(......) kelimesi hakkında birkaç vecih bulunmaktadır.
1) Bundan maksat, her türlü delalet ve beyandır. Buna göre lafzının şümulüne hem akli deliller, hem de Hazret-i Peygambere indirilen her türlü söz dahildir. Hidayet lafzının zikredilmiş olmasında, Allah'ın Hazret-i Adem'le Havva'ya çok büyük nimetler vermiş olduğuna bir tenbih bulunmaktadır. Sanki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur. "Şayet sizi cennetten yeryüzüne indirdiysem, devamlı olacak bir şekilde sizi tekrar cennete ileteceğimden ötürü, size in'amda bulundum."
Hasan el-Basri şöyle demiştir. Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) yeryüzüne indirilince, Cenab-ı Hak kendisine vahyederek, "Ey Adem, dört haslet vardır ki, senin ve zürriyetinle ilgili bütün hususlar bunlarda mevcuttur:
a- Benimle ilgili olan,
b- Seninle ilgili olan,
c- Benimle senin aramızda olan ve,
d- Seninle insanlar arasında olan hususlar. Benim için olana gelince, bu senin bana ibadet edip, hiçbir şeyi bana ortak koşmamandır. Senin için olana gelince bu, çatıştığında ücretine nail olmandır. Benimle senin aramızda olana gelince, bu, senin dua, benim de duayı kabul etmemdir. Seninle insanlar arasında olana gelince, onların sana nasıl dost olmalarını istiyorsan, senin de onlara o şekilde dost olmandır.
2) Ebu Aliye'den rivayet olunduğuna göre, ayette geçen (......) lafzından maksat, Peygamberlerdir. Bu mana ancak, Cenâb-ı Hakk'ın âyetiyle hitab edilenler, Hazret-i Adem'den başkaları olursa, tamam olur. Hazret-i Adem'den başkası ise, O'nun zürriyetidir. Netice olarak diyebiliriz ki, böyle bir açıklama, delil olmaksızın ayete muhatab olanların, Adem'in zürriyeti, Huda kelimesinin de muayyen bir nevi yani peygamberler olarak tahsis edilmesini gerektirir.
Dördüncü Mesele
Cenab-ı Hak, emredilene yönelmek, haram kılınandan da kaçınmakla amel edip, bilerek ve tam hakkım vererek hidayetine tabi olan herkesin, herhangi bir korku ve keder bulunmayan bir hale intikal edeceğini beyan buyurmuştur. Bu cümle kısa olmasına rağmen, birçok manayı içine almaktadır. Bütün akli ve şer'i deliller, keza ilave açıklamalarla olan nimetler ve keza bu nimetleri nimet yapan akıl ve nimetlerden istifade imkanları (temekkün) gibi bütün hususlar buyruğundaki "hidayet" mefhumuna dahildir. Cenab-ı Hakk'ın "Herkim hidâyetime tâbi olursa" ayeti, delilleri bî hakkın düşünmeye, onları tefekkür etmeye, onlardan bigiler istihraç etmeye ve onlarla amel etmeye şamildir. Yine bu, bütün terüifleri İhtiva eder. Keza Cenab-ı Hakk'ın "Onlara ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olacaklardır" buyruğu, Allah'ın kullarına hazırlamış olduğu şeylerin tamamını içine alır. Çünkü korkunun kalkması afetlerin tamamından emin olmayı içerir. Hüznün kalkması ise, oûtün lezzetlere ve maksatlara ulaşmayı gerektirir. Allah, korkunun üulunmamasını, hüznün bulunmamasından önce söyledi. Çünkü olmaması tereken şeyin bulunmaması ve gitmesi, olması gereken şeyi istemekden gelir. Bu da, Allah'a itaat eden mükellefe kabirde, yeniden diriliş anında, mahşer yerinde duruşta, sahifeler (amel defterleri) uçuştuğunda, teraziler konulduğunda, Sırat köprüsünde hiçbir korkunun olmayacağını gösterir. Çünkü Hak teâlâ, "Onlan en büyük korku hüzünlendirmez. Ve onları melekler karşılayarak, işte va'dolunduğunuz gün budur, (derler)" (Enbiya, 103) buyurmuştur.
Kelamcılardan bir kısmı "kıyametin dehşetinin kâfir ve fasıklara yetiştiği gibi, müminlere de erişeceğini söylemişlerdirrçünkü Cenab-ı Hak; "O günde, çocuğunu emziren her kadının, emzirdiği çocuğunu unuttuğunu görürsün "(Hac. 2) buyurmuştur. Yine bu haller ortadan kalkıp, müminler cennete ve Allah'ın rızasına nail olunca, daha önce geçmiş olanlar sanki olmamış gibi olur. Belki de çoğu kez, nimetlerden taddığı lezzete bir ilave olur. Bu görüş zayıftır. Çünkü Cenab-ı Allah'ın âyeti ayetinden daha hususidir. Hususi olan ise, umumi olandan önce gelir.
İbn Zeyd ise şöyle demiştir: "Onlar için, önlerinde herhangi bir korku yoktur. İnsana ölürken en büyük gelen korku ölümden sonrasıdır. Allah işte böylece onları bu korkudan emin kıldı ve sonra dünyadan dolayı onları teselli etti de, ölüp dünyadan ayrıldıktan sonra geride bıraktıkları hakkında "Onlar hüzünlenmeyeceklerdir de"(Bakara, 38) buyurmuştur. Eğer, denilirse ki: "Allahü teâlâ'nın "Kîm benim hidayetime tabi olursa, işte onlara ne bir korku vardır, ne de hüzünleneceklerdir" ayeti, hem dünyada hem de ahirette onlar için hiç bir korkunun olmamasını gerektirir. Oysaki durum böyle değildir. Çünkü hem korku, hem de hüzün dünyada mü'minler için, kâfirlere nazaran daha çok bulunmaktadır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur. "Belalar peygamberlere, sonra velilere, sonra da derece itibarı ile onlara yakın olanlara has kılınmıştır." Yine mü'min, ibadetlerini hakkıyla yaptığına dair kesin hükmedemez. Binaenaleyh her halükârda kusurlu olma korkusu vardır. Yine aynı şekilde kötü akıbet (imansız ölme) korkusu da söz konusudur. Cevaben deriz ki:
"Sözün karineleri, korku ve hüznün olmayışından maksadın, bunların dünyada değil ahirette olmayacağı manası olduğunu gösterir" İşte bu sebebten ötürü, cennetliklerin, cennete girerken şöyle diyeceklerini Cenab-ı Allah nakletmiştir:
"Bizden hüznümüzü gideren Allah'a hamdolsun. Hiç şüphesiz Rabbimiz çok bağışlayıcı ve çok nimet vericidir"(Fatır, 34). Yani, Allah, bizden, içine düştüğümüz korkuyu ve dünyada iken, şu anda elde ettiğimiz ikramını elde edemeyeceğimize dair korkumuzu bizden kaldırdı.
Buyruğundan Çıkarılan Dört Kaide
Kadı şu birçok şeye delil olduğunu söylemiştir:
a-" Hidayete erme olmadığı halde hidayet mevcut olabilir. İşte bu sebeble Cenab-ı Hak "Kim benim hidayetime uyarsa..." buyurmuştur,
b- Bu ayet, bilgilerin zaruri olduğunu söyleyen görüşün yanlışlığına delildir.
c- Hidayete tabi olmak, cennete hak kazandırır.
d- Taklid, geçersizdir. Çünkü mukallid, hidayete tabi olmuş olmaz.
İnkarcılara Gelince
39. Âyetin Tefsiri
"İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar (yok mu, ) işte onlar cehennemin yaranı (arkadaşları) dırlar. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır" .
Allahü Teâlâ, hidâyete uyanlara azapdan ve kederden "emin olma" va'dinde bulununca, peşisıra ebedî azabı hazırladığı kimselerden bahsederek, "İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar" ister insanlardan ister cinlerden olsunlar, ebedi cehennem yâryânı olacaklardır" buyurmuştur.
Azab vermenin (aklen) uygun olup olmadığına, Keza makul olması halinde devamlı olmasının münasip olup olmadığı konusu: Cenab-ı Hakk: "Onların gözünde bir perde bulunmaktadır; onlar için büyük bir azâb vardır" (Bakara. 7) ayetinin tefsirinde geçmişti. İşte bu, Cenab-ı Hakk'ın insanoğullarının tamamına in'am ettiği nimetlerine delâlet eden ayetlerin sonuncusudur. Bunlar, bütün nimetlerin sonradan meydana gelmesi, dolayısıyla onları meydana getiren bir yaratıcının mutlaka bulunması bakımından Tevhide; Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, her hangi bir öğrenimde bulunmaksızın herhangi bir kimsenin de talebesi olmaksızın, Tevrat ve İncil'de bulunanlara uygun olarak nübüvvetten haber vermiş olması bakımından nübüvvete; ilk olarak bu varlıkları yaratmaya kadir Allah'ın, onları yeniden yaratmaya muktedir olması bakımından da ahiret âlemine delâlet etmektedir. Muvaffakiyet Allah'tandır.
40. Âyetin Tefsiri
Ey israîloğulları, sizlere in'âm etmiş olduğum nimetleri hatırlayınız. Benim ahdime vefa gösterin, ki ben de sizin ahdinize vefa göstereyim. Ve yalnız benden korkun" .
Benî İsraîle Verilmiş Olan Nimetler-Hakkında Söz
Bu Bölümün Mukaddimesi
Bil ki, Hak Teâla önce tevhide, nübüvvete ve âhirete dair delilleri serdedip peşinden bütün insanlara şamil olan nimetleri zikredince, bunu müteakiben, önceki nimetleri hatırlatmak suretiyle inadlarıntı ve direnmelerini kırmak, bunlar vasıtasıyla onların kalbini Hakk'a meylettirmek ve gaybden haber vermiş olmaları cihetiyle, Hazret-i Muhammet (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetine dalalet eden hususlara tenbihatta bulunmak amacıyla yahudilerin atalarına verilmiş olan nimetleri zikretmiştir.
Cenab-ı Hak bu nimetleri önce toplu olarak hatırlatmış ve şöyle buyurmuştur:
"Ey İsratioğüllan, size in'am ettiğim nimetlerimi hatırlayın ve benim ahdime vefa gösterin ki, ben de sizin ahdinize vefa göstereyim"(Bakara, 40). Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman etmeye dair emri de, bu nimetleri hatırlatmaya dayandırarak şöyle buyurmuştur:
"Ve, yanınızda olanı doğrulayıcı olmak üzere indirmiş olduğum Kur'an'a da iman edin" (Bakara, 41). Sonraysa, onları Kur'an'a iman etmekten alıkoyan şeyleri zikretmiştir. Daha sonra bu nimetleri ikinci kez toptu olarak hatırlatmış ve şöyle demiştir:
"Ey İsratioğulları, size in'am ettiğim nimetleri hatırlayın "(Bakara, 47). Ki bu, onların ne kadar fazla gafil olduklarına dikkat çekmek içindir.
Cenab-ı Hak bu hatırlatmanın peşinden:
"Öyle bir günden korkunuz ki, o günde hiç kimse başkası için bir şey ödeyemez. O nefisten, bir şefaat kabul edilmez. Onlardan bir fidye de alınmaz. Yardım edilmez onlara "(Bakara, 48) ayetindeki müessir korkutmaya bitişik olarak gelmiş olan, şu etkili teşviki ve tergîbi getirmiştir:
"Ve benim sizi, bütün alemlere üstün kıldığımı..." (Bakara. 47).
Cenab-ı Hak, bundan sonra tafsilatlı olarak nimetleri saymaya başlar. Her kim teemmül eder ve insaflı olursa, davet etmek isteyen ve dinleyenin kalbinde bir inanç meydana getirmek isteyen kimse için, bu tertibin son derece güzel olduğunu anlar. Madem ki bu mukaddimeyi bitirdik, artık Allah'ın yardımıyla, ayetin tefsiri hakkında konuşabiliriz.
"Ey İsrailoğulları, size olan nimetlerimi hatırlayın. Benim ahdime vefa gösterin ki ben de sizin ahdinize vefa göstereyim. Ve ancak benden korkun "(Bakara, 40). Bil ki bu ayette birçok mesele vardır;
İsrail Kimdir?
Müfessirler, "İsrail"in, Yakub b. İshak b. İbrahim olduğunda ittifak ettiler. Onlar şöyle derler: İsrail'in manası Abdullah (Allah'ın kulu) dır. Çünkü "İsra" İbranicede "Kul" manasında, "îl" de Allah manasındadır. "Cibril" ve "Mikail" de aynı şekilde Allah'ın kulu manasına gelmektedir. Kaffal da şöyle demiştir: "İsra" kelimesinin İbranice'de insan manasına geldiği söylenmiştir. Sanki buna göre, "İsrail" kelimesi ile "Allah'ın adamı" denilmektedir. Cenâb-ı Allah'ın (Ey İsrâiloğulları!) hitabı Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in günlerinde Medine'de bulunan Ya'kub (aleyhisselâm)'un soyundan gelmiş olan yahudi topluluğunadır.
Nimet Hakkında Açıklamalar: Nimetin Tarifi
"Nimet" şöyle tarif edilir: "Başkasına ihsan etme yolu ile yapılan faydadır." Bazıları: "Başkasına ihsan etme yolu ile yapılan, verilen güzel menfaat ve faydadır " demişlerdir. Bu tarifi yapanlar şöyle demişlerdir." Biz bu tarifte "güzel" kelimesini ilave ettik. Çünkü nimet ile, nimeti veren şükre müstehak olur. Eğer o kötü bir şey olursa, zaman şükre müstehak olunmaz." Doğrusu tarife böyle bir kayıd (ilave) gerekmez. Çünkü, yapılması mahzurlu bile olsa, ihsan yapma ile şükre müstehak olunması caizdir. Çünkü şükre müstehak olma yönü, kınamaya ve cezaya müstehak olma yönünden başkadır. Binaenaleyh bunların birarada bulunmalarında ne imkansızlık vardır? Baksana, fasık iyilik yapması ile şükre (teşekküre), günahı ile de zemme (kınamaya) müstehak olmaktadır. Öyle ise burada da durumun aynı olması niçin caiz olmasın?
Biz yine "nimet"in tarifini izaha dönelim. Biz diyoruz ki: Bizim "menfaat, fayda" sözümüze gelince, bu böyledir. Çünkü sırf zarar olan bir şeyin nimet olması caiz değildir. Yine bizim "İhsan etme yolu ile" sözümüze gelince, bu da böyledir. Çünkü şayet o bir menfaat olsa ve onu yapan da, mesela cariyesine kâr getirmesi için ihsanda bulunan kimse gibi, iyilik yaptığı kimsenin değil de kendisinin faydasını kasdetmiş olsa veya iyilik yaptığı kimseyi öldürmek için ona zehirli hurma tatlısı yediren kimse gibi, iyilik yaptığı kimsenin bir zarara girmesini ve bir tuzağa düşmesini kastetmiş olsa, bu yaptığı nimet olmaz. Ama menfaat başkasına iyilik yapma kastı ile yapılmış olursa, o zaman bu nimet olur. Nimetin tarifini iyi kavradığına göre, bununla ilgili ikinci derece meselelere geçebiliriz.
Nimetin Kısımları
1) Bil ki, gece gündüz, dünyada ahirette bize ulaşan her türlü menfaati verme ve zararı giderme, Cenab-ı Allah:
"Size olan her nimet Allah'tandır" (Nahl, 53) buyurduğu gibi Hak teâlâ'dandır. Sonra nimet üç kısımdır:
a- Sadece Allah'ın verdiği nimet; mesela yaratma ve rızık verme gibi.
b- Allah'ın o nimeti, nimet vereni yaratması, o nimeti verene nimet verme imkanı nasib etmesi, nimet verende nimet verme gücünü ve sebebini yaratması, onu buna muvaffak kılması ve iletmesi sebebi ile, Allah'tan başka biri vesilesi ile bize ulaşan nimet. Bu nimet de aslında Cenab-ı Allah'tandır. Ne var ki Allahü teâlâ, onu bir kulu vasıtası ile verdiği için, bu kula teşekkür edilir. Ancak hakikatte teşekkür edilen yine Hak teâlâ'dır. İşte bu sebeble Cenab-ı Allah : "Bana ve ana-babana şükret" (dedik)' "(Lokman, 14) buyurmuş, önce kendisini zikretmiştir. Hazret-i Peygamber "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a şükretmemiş olur" Ebu Davud, edeb, 11(4/255). buyurmuştur.
c- İbadetlerimiz sebebi ile Allah'dan bize ulaşan nimetler. Bunlar da Allahü teâlâ'dandır. Çünkü Cenab-ı Hak, bizi ibadetlere muvaffak kılmasaydı, bize ibadetleri yapmada yardım etmeseydi, bizi onlara iletmeseydi ve engelleri kaldırmasaydı, biz bu nimetlerin hiçbirine ulaşamazdık. Buna göre, bütün nimetlerin, Allah'ın da (Nahl, 53) buyurduğu gibi, Allah'dan olduğu ortaya çıkmıştır.
Allah'ın Nimetlerini Saymak Mümkün Değildir
2) Allah'ın kullarına olan nimetlerini, yine O'nun da: "Eğer Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, sayamazsınız"(Hm, 18) buyurduğu gibi, saymak ve sınırlamak mümkün değildir. Bu mümkün olmaz. Çünkü, Hak teâlâ'nın bize verdiği, istifade ettiğimiz nimet ve lezzetler, menfaatleri celbetme ve zararları savuşturmada kullandığımız aza ve organlarımız, Allah'ın bu alemde yarattığı şeylerden lezzet aldığımız ve Allah'ın varlığına delil getirdiğimiz ve bu alemde gördüğümüz için günahlardan kaçınmamıza sebeb olan bütün şeyler sayısızdır. Bütün bunlar birer menfaattir. Çünkü menfaat (fayda) ya lezzettir veya lezzete vesile olan şeydir. Allah'ın yarattığı herşey de böyledir. Zira kendisinden tad alınan herşey nimettir. Kendisinden lezzet (tad) duyulan ve zararı gidermeye vesile olan şeyler de böyledir. Mevcut bir faydayı celbetmeyen ve mevcut bir zararı gideremeyen şeyler ise hakîm olan bir Yaratıcının varlığına delil getirilmeye elverişlidir. Bu gibi şeyler, Cenab-ı Hakk'ı tanımaya ve O'na itaat etmeye vesile olarak bulunmuş olur. Bunlar ise ebedi lezzetlerin vesilesidirler. Böylece Allah'ın bütün mahlukatının kullarına birer nimet olduğu ortaya çıkmış olur. Akıllar, eşyanın en küçüğündeki fayda ve hikmetleri saymaktan aciz olunca, bütün alemdeki fayda ve hikmetleri sayıp (ihata etmesi) nasıl mümkün olur? Bu izah ile, Allah'ın: âyetinin manası dosdoğru anlaşılmış olur. Eğer, "Nimetler sonsuzdur, sınırsızdır. Sınırsız olan şeyi ise kulun bilmesi imkansızdır. Daha nasıl Cenab-ı Allah: "Size in'am ettiğim nimetimi hatırlayınız"(Bakara. 40) ayetinde, nimetlerini hatırlamayı emretmiştir" denilirse, buna şöyle cevab veririz: Nimetler çeşit ve sayısı itibarı ile sınırsızdır. Ancak cinsleri itibarı ile sınırlıdırlar. İşte onların cinsleri itibarı ile sınırlı oluşları, hakîm bir Yaratıcının varlığını bulma manasındaki hatırlama (tefekkür) için yeterlidir.
Bil ki hamde, övgüye ve itaata müstehak olmak ancak nimetin verilmesi ile olduğu için, Cenab-ı Hakk'ın bütün hamdedenlerin hamdine müstehak olduğu ortaya çıkmıştır. İşte bu sebeble, Hak teâlâ, putları yerme hususunda
"O putlar sizi çağırdığınız (dua ettiğiniz) vakit duyuyorlar mı? Yahud size bir fayda ve zarar veriyorlar mı?"(Şuâra. 72-73);
"O (müşrikler), Allah'ı bırakıp, kendilerine ne fayda ne de zarar veren (putlara) ibadet ediyorlar"(Furkan. 55) ve:
"O halde hakka hidayet edecek (Allah) mı kendisine uyulmaya daha layıktır, yoksa yol gösterilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan (o sahte tanrılar) mı?"(Yunus, 35) buyurmuştur.
Hayat Nimeti Başta Gelir
3)Allahü teâlâ'nın kullarına ilk nimeti, onlara can vermesidir. Bunun delili: "Allah nasıl olup da inkâr ediyorsunuz. Halbuki siz ölüler iken, O sizi diriltti. Sonra sizi yine O öldürecek, tekrar sîzi O diriltecek ve nihayet yine Ona döndürüleceksiniz. Yerde ne varsa hepsini sizin yararınıza yaratan, sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenleyen O'dur ve O herşeyl hakkıyla bilendir"(Bakara. 28-29) ayetidir. Bu ayet, nimetlerin asıl olanının hayat nimeti olduğunu açıkça göstermektedir. Çünkü Cenab-ı Hak, nimetlerin ilki olarak ancak hayat nimetini zikretmiş, peşinden de diğer nimetlerden bahsetmiştir. Hak teâlâ mü'minlere dünya hayatının gayesinin, ahiret hayatı ve uhrevi mükafaatlar olduğunu beyan etmek için hatırlatmada bulunmuştur. Yine O (c.c), yarattığı şeylerin faydalanan ve faydalanılan diye iki kısma ayrıldığını beyan buyurmuştur. Bu Mu'tezile'nin görüşüdür.
Ehl-i Sünnet ise şöyle demiştir: Hak teâlâ faydalı şeyleri yarattığı gibi, zararlı şeyleri de yaratmıştır. Allah'a itiraz etme hakkt yoktur. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak kendisini hem "Nafi" (fayda veren) hem de "Dârr" (zarar veren) diye isimlendirmiştir. Sonra Cenab-ı Hakk'a "yaptıklarından sorulmaz."
Nimet Hakkında Ehl-i Sünnet ve Mu'tezile'nin Görüşü
4) Mu'tezile şöyle demiştir: Muhakkak ki Cenab-ı Hak, bütün mükelleflere hem dünyevi hem dini nimetler vermiş ve hepsini dini ve dünyevi nimetleri hususunda eşit kılmıştır. Dini nimetlerde bunun oluşu şundan dolayıdır. Kulun gücü yeten her lütfü, muhakkak ki Allah onlara vermiş demektir. Cenab-ı Hakk'ın vermediği lutuflar ise kulun kudreti dahilinde değildir. Çünkü Allah'ın kula vermediği bir şeye, kul kadir olsaydı, o zaman mükellef (kul) bundan mes'ul olurdu. Dünyevi nimetlere gelince bu, özellikle Bağdadlı kelamcıların görüşüne göre böyledir. Çünkü onlara göre dünyevi hususta "Aslaha riayet etmek" (kulun menfaatine olan şeyi yaratması) Allah'a vacibtir. Basralı kelamcılara göre ise bu, Allah'a vacib değildir.
Ehl-i Sünnet ise "Cenab-ı Allah kâfirleri cehennem ve ahirette azab etmek için yaratmıştır" demişler ve, "Allah'ın dünyada kâfire nimeti var mıdır?" meselesinde ihtilaf etmişlerdir. Bazılan "Dünyadaki bu azıcık nimetler ahirette devamlı zarara sebeb olduğu için, dünyada kâfire bir nimet olmuş olmaz." Çünkü helvaya zehir katan kimsenin, bu işi büyük bir zarara yol açacağı için, helvayı yemeden meydana gelecek fayda nimet sayılmaz. İşte bu sebebten ötürü Allahü teâlâ:
"O kâfirler kendilerine mühlet verişimizi kendileri için sakın hayırlı sanmasınlar. Biz onlara ancak günahlarını artırmaları için mühlet vermişizdir"(Âl-i İmran, 178) buyurmuştur" demişlerdir.
Bazı alimler de: "Hak teâlâ, her ne kadar kâfire din nimeti vermemiş ise de, dünyevi nimetler vermiştir." Bu Kadı Ebu Bekr el-Bakıllânî'nin görüşüdür. Bu, en doğru görüştür. Bunun en doğru oluşuna birçok şey delalet eder.
Kâfire, Din Nimeti Verilmeyip Dünya Nimeti Verildiğinin Delilleri
a- Cenab-ı Allah:
"Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki takva sahibi olasınız. O (Rab) ki yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı "(Bakara. 21-22) buyurmuş ve bu nimetlerden, yani yaratma ve rızık verme nimetlerinden dolayı herkese Allah'a itaat etmesinin vacib olduğuna dair tenbihde bulunmuştur.
b-Cenab-ı Hak;
"Allah'ı nasıl olup da inkâr ediyorsunuz. Halbuki siz ölüler iken, O sizi diriltti. Sonra sizi yine O öldürecek, tekrar sizi O diriltecek ve nihayet yine O'na döndürüleceksiniz "(Bakara, 28) buyurmuştur. Cenab-ı Hak bu sözü, nimetlerini sayma ve ihsanını hatırlatma sadedinde söylemiştir. Eğer Allah'ın nimetlerinden herhangi birşey kâfirlere ufaşmamış olsaydı, bu söz doğru olmazdı.
c- O:
"Ey İsrailoğulları size in'am ettiğim nimetimi ve sizi bütün insanlara üstün kılışımı hatırlayın "(Bakara, 47) buyurmuştur. Bu ayet, Allah'ın kâfirlere nimet verdiğini açıkça göstermektedir. Çünkü bu ayetle hitab edilenler ehl-i kitabtır ve bunlar kâfirlerdendir. Yine Allah'ın:
"Yine hatırlayın o zamanı ki (yeni doğan) oğullarınızı boğazlayıp kızlarınızı sağ bırakmak suretiyle size işkencenin en kötüsünü yüklemekte devam eden Fir'avn hanedanından sizi kurtarmıştık. Bunda sizin için Rabbinden büyük bir imtihan vardı "(Bakara, 49) ayeti ve: "Hani Musa'ya, hidayete eresiniz diye kitabi ve furkam vermiştik"(Bakara, 53) ayeti de böyledir. Bütün bunlar Allah'ın kullarına olan nimetlerini saymaktadır.
d- Cenab-ı Allah:
"Onlar görmediler mi ki biz, onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Onlara, kendilerine vermediğimiz imkanları yeryüzünde vermiş ve gökten üstlerine bol bol (yağmur) göndermiştik(En'am, 6) buyurmuştur.
e-Allahü teâlâ:
"De ki: Karanın ve denizin karanlıkları içinden sizi kim kurtarıyor? O'na gizli olarak tazarru edip dua edersiniz: "Eğer bizi bundan selamete erdirirsen yemin olsun ki şükredenlerden olacağız" (dersiniz). De ki: Sizi ondan ve her sıkıntıdan Allah kurtarır da sonra siz yine şirk koşarsınız" (En'am, 63-64) buyurmuştur.
f- Cenab-ı Allah:
"Andolsun sizi yeryüzünde yerleştirmiş, sizin için orada bir çok geçim vasıtaları yaratmışızdır. Ne az şükredersiniz!" (Araf, 10) ve İblis'in kıssasını anlatırken (Ey Allah'ım) sen onların çoğunu şükredici bulamıyacaksm" (Arâf, 17) buyurmuştur. Eğer Allah'ın kâfirlere bir nimeti olmasa idi bu sözün bir manası olmazdı. -
g-Allahü teâlâ:"Düşünün ki Allah sizi Ad kavminden sonra hükümdarlar yaptı, yeryüzünde sizi yerleştirdi. O yerin ovalarında köşkler yapıyor, dağlarından evler yontuyorsunuz. Artık (hepiniz) Allah'ın lütuflarını anın, yeryüzünde fesadcılar olup taşkınlık yapmayın, " (A'râf, 74) buyurmuş ve Şu'ayb (aleyhisselâm)' den naklederek,
"Hani hatırlayın, siz az idiniz de Allah sizi çoğaltmıştı'(Araf, 86) Musa (aleyhisselâm)'dan naklederek de:
"O (Musa, ) şöyle dedi: "Sizi alemlere üstün kılan O (Allah) olduğu halde, ben kalkıp size başka bir ilah mı arayacağım! "(Araf, 140)buyurmuştur,
h-Allahü teâlâ:
"Bunun sebebi şudur: Bir kavim kendilerindeki (iyi hali) değiştirmedikçe, Cenab-ı Allah onlara verdiği nimeti değiştirici değildir" (Enfal. 53) buyurmuştur. Ayetin manası aşikârdır.
i-Allahü teâlâ:
"O (Allah), güneşi ziyaîı, ayı nurlu yapan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için (aya) menziller tayin edendir. Allah bunları ancak hak ile yaratmıştır" (yunus, 5) buyurmuştur.
j-Allahü teâlâ:
"İnsanlara, , kendilerine dokunan sıkıntılardan sonra bir rahmet tatdırdığımız zaman.."(Yunus, 21) buyurmuştur.
k- O şöyle buyurmuştur:
"O, sizi karada ve denizde gezdirendir. hatta sizi, gemilerde bulunduğunuz, onlar, bunlan güzel bir hava ile akar gibi götürdükleri, (yolcular da) bununla sevindikleri zaman ona şiddetli bir fırtına gelip çatar. (Denizin) her yanından kendilerine dalgalar hücum eder. Sanırlar ki onlar çepçevre kuşatılmışlardır. (İşte o zaman) onlar Allah'ın dininde halis ve samimi kimseler olarak Allah'a dua ederler. "Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan seksiz, şüphesiz şükredenlerden olacağız" (derler.) Fakat (Allah) onları selamete erdirince bakarsın ki yeryüzünde yine haksız yere taşkınlıkta bulunuyorlar "(Yunus 22-23)
I- Yine O,
"O (Allah), geceyi sizin için bir örtü kılandır"'(Furkan. 47) ve "O geceyi, içinde sükûn ve İstirahat etmeniz için gündüzü de apaydınlık yaratandır" (Yunus, 67) buyurmuştur,
m-Allahü teâlâ:
"Allah'ın nimetini küfür (inkar) ile değiştiren ve kavmlerine helak yurda (cehenneme) götürüp konduranlara baksana! Onlar cehenneme yaşlanacaklardır. O ne kötü bir karar yeridir "(ibrahim. 28-29) buyurmuştur.
n-Hak teâlâ:
"Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten yağmur indirip, onunla sizin için rızık olarak meyveler çıkaran, size, Allah'ın izni ile denizde akıp gitsin diye gemileri musahhar kılandır "(ibrahim, 32) buyurmuştur.
o-Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Eğer Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, onları sayamazsınız. Hakikaten insan çok zulümkâr ve çok nankördür"'(ibrahim. 34). Bu ayet, kâfirlere de Allah'ın nimetinin olduğunu açıkça göstermektedir.
Bil ki bu meseledeki ihtilaf, lafza dairdir. Bu böyledir. Çünkü, bu tür şeylerde, yani hayat, akıl, işitmek, görmek, çeşitli rızıkların Allah'tan olduğunda herhangi bir ihtilaf yoktur. İhtilaf ancak, bu tür faydaların peşinden ebedi zararlar geldiği zaman, örfe göre, bu zararlara nimet isminin verilip verilemiyeceği hususundadır. Bunun sırf lafza dair bir münakaşa olduğu bilinen bir husustur.
Mükellefin (yani kulun) lezzet almadığı şeylerin, Yaratıcının varlığı, lütfü ve ihsanı hakkında istidlalde bulunmak için yaratıldığına dair çeşitti deliller olup şunlardır:
1) "Allah kendi emrinden olmak üzere, kullarından dilediğine ruhu indirir"(Nahl, 2) ayetidir. Böylece Cenab-ı Hak, peygamberleri ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak, bir de kendisinin birliğine çağırmak ve O'nun tevhidini ve adlini tasdik için yollamıştır. Sonra Cenab-ı Allah:
"Allah gökleri ve yeri hak ile yarattı; o, şirk koştukları şeyden yüce ve münezzehtir, insanı bir nutfeden yarattı. Bir de bakarsın ki o, apaçık bir hasım oluvermiş"(Nahl, 3-4) buyurmuş, böylece, kulun içine düştüğü küfrüne rağmen onun sonradan yaratılmış olmasının Yaratıcının varlığına delalet eden en büyük delillerden olduğunu açıklamıştır. Bu delil ise, kulun bir halden başka bir hale geçişidir. Mesela onun nutfe olması, sonra tutunmuş damarlı bir parça (alaka) olması, sonra da et parçası olması, yani onun nutfe hali olan en değersiz durumundan apaçık bir hasım olma durumu olan en şerefli hale utaşması...
Sonra Cenab-ı Hak, ona olan muhtelif nimetlerini zikrederek şöyle buyurur:
"Davarları da sizin için yaratmıştır; onlarda ısıtan şeylerle, birçok faydalar bulunur.. Onlardan yersiniz de;akşamleyin getirirken, sabahleyin de salıverirken, sizin için onlarda bir güzellik bulunur. Yüklerinizi yüklenir, yan canınız tükenmeden varamıyacağınız bir memlekete götürürler. Muhakkak ki Rabbiniz, çok şefkatli çok merhametlidir. Hem onlara binmeniz için, hem de zinet için atları, katırları, merkebteri yarattı... Bilmediğiniz daha neler yaratıyor! Doğru yolu bildirmek Allah'a aittir. Kimi yol ise eğridir. Allah dileseydi, hepinizi birden hidayete erdirirdi. O, sizin için gökten su indirendir. İçecekler bundan, yaymakda olduğunuz ot da bundandır" (Nahl, 5-10) Bununla Allahü teâlâ Dehriyyeye, ve tabiatçılara reddiyede bulunduğunu açıklamıştır. Çünkü Hak teâlâ, suyun ve toprağın tek olduğunu beyan etmiş, buna rağmen renkler, tadlar ve kokular farklı olmuştur. Sonra Allah;
"Geceyi ve gündüzü emrinize verdi"(Nahl, 12) buyurmuş, bununla de müneccimlere (astrologlara) reddiyede bulunduğunu beyan etmiştir. Çünkü Cenab-ı Hak, gece ve gündüzün hareketinin ve aynı düzen üzerinde olmasın bunların sonradan olduklarına delil olarak zikretmiş, böylece de O, bu ayetlerle alemde var olan herşeyin mükellef (yani başta insan olarak kullukla yükümlü) varlıklar için olduğunu bildirmiştir. Çünkü alemde bulunan ve mükellefin zatından başka olan her şeyden mükellef bir lezzet alıp, onun rahatlayıp huzur bulur. Böylece de, mükellef için bundan sevinçler meydan gelmiş olur. Veya mükellef, ondan dolayı bir külfeti yüklenmiş olur, veyahu da mükellef ondan ibret alır. Mesela eziyet veren yılan ve akreb cinsinder mahlukat gibi. Buna göre mükellef onlara bakarak, ahiretteki, çeşitli azablar hatırlar ve böylece o azaba düşmekten sakınır ve yine bunun vasıtası ile nimet veren yüce Allah'ın varlığına istidlal etmiş olur. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk'ır mahlûkatından hiçbiri bu faydaların dışında kalmaz. Sonra Hak teâlâ, nimet verişinin büyüklüğüne ayetlerin sonunda, şöyle buyurarak dikkat çeker:
"Eğer Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, sayamazsınız"(Nahl, 18).
2) Cenab-ı Allah:
"Allah o memleketi (size) bir ibret örneği olarak irad etti ki: O belde (daha önce) korkudan emin ve sakin idi. Rızkı da kendisine her bir yandan bol bol geliyordu. Fakat o, Allah'ın nimetlerine nankörlük etti de..."(Nahl, 112) buyurmuş ve bununla onlara ulaşan nimeti inkâr etmenin, nimetin gen alınmasına sebeb olduğuna dikkat çekmiştir.
3) Cenab-ı Allah "Karun Kıssası"nda:
"Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun"(Kasas, 77); "Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini Allah'ın size müsahhar kıldığını açık ve gizli bir çok nimetlerini size bol bol verdiğini görmedinizmi?"(Lokman, 20).
"O attığınız meniye baksanıza! Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?"(Vakıa, 58-59) ve tekrar tekrar geçen:
"Öyle ise Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz! (Rahman süresindeki ayetlerde geçen) bütün şeyler Allah'ın birer nimetidir. Bazısı dini bazısı dünyevi nimetlerdir. İşte bu ayetler, bu konu ile ilgili olanlardır.
İsrailoğullarına Verilen Nimetler
İsrail oğullarına has kılınmış olan nimetler hakkındadır. Ariflerden biri şöyle demiştir:“Nimetlerin kulu çoktur ama, nimet verenin kulu azdır.”
İşte bundan dolayı Allahü teâlâ İsrailoğullarına verdiği nimetleri hatırlat. niştir. İşte Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmeti ile ilgili olunca, ümmet-i Muhammed'e inam edeni (yani Yüce Zatını) hatırlatarak:”Beni anın ki, ben de sizi anayım "(Bakara, 152) buyurmuştur. Bu da, ümmet-i Muhammed'in diğer ümmetlerden üstün olduğunu gösterir. Bil ki Allah'ın İsrailoğullarına olan nimetleri pek çoktur:
1) Onları, içine düştükleri belalardan, Fir'avn ve kavminden kurtarmış, buna karşılık bir de onları yeryüzüne yerleştirmiş ve onları kölelikten kurtarmıştır. Nitekim şöyle buyurmuştur:
"Biz ise diliyorduk ki o yerde za'fa uğratılanlara lütfedelim, onları (hayırda) uyulan kimseler yapalım, onları (mülkün) varisleri kılalım. Onlara orada kudret verelim, Firavn'a, Hamân'a ve bunların ordularına da sakınmakta oldukları şeyi onlara gösterelim"(Kasas, 5-6).
2)Cenab-ı Hak, onları, Kıptilerin köleleri iken, peygamberler ve hükümdarlar haline getirmiş ve böylece onların düşmanlarını helak etmiş, İsrailoğullarını onların yerlerine, yurtlarına ve mallarına varis kılmıştır. Nitekim şöyle buyurmuştur: "İşte bu şekilde, biz, İsrailoğullarını onlara varis kıldık "(Şuara, 59).
3)Cenab-ı Hak, onlara, onların dışında hiçbir ümmete indirmediği büyük kitablar indirmiştir. Nitekim O,
"Hani, Musa kavmine şöyle demişti: Allah'ın size olan nimetlerini hatırlayın! Hani sizin aranızdan peygamberler yollamış, sizi hükümdarlar yaparak, başka hiçbir kimseye vermediği şeyi sizlere vermişti" (Maide, 20) buyurmuştur.
4) Hişam, İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir. Allah'ın İsrailoğullarını Firavun'un soyundan kurtarması, onlara çölde bulutu gölge tapması, yine çölde onlara kudret helvası ve bıldırcın indirmesi, onlara insan başı gibi olan, su istedikleri zaman onlara su veren, suya ihtiyaçları olmadığı zaman, yukarı kaldırıldığında suyun kesilmesiyle, geceleyin aydınlatmak için, onlara demet halinde bir ışık saçan taşı vermesi ve onların saçlarının dağılmaması ve elbiselerinin eskimemesi gibi hususlar Allah'ın İsrailoğullarına vermiş olduğu nimetlerdendir.
Beni İsraile Nimetlerin Hatırlatılma Sebebi
Bil ki Cenab-ı Hak Subhanehû, onlara bu nimetleri şu sebeblerden ötürü hatırlatmıştır.
a- Bu nimetler içinde, Hazret-i Muhammed'in sıdkına şehadet eden şeylerin bulunması;bunlar Tevrat, İncil ve Zebur'dur.
b- Nimetin çokluğu ma'siyet halinde sorumluluğun da büyük olmasını iktiza eder. Böylece Cenab-ı Hak, Hazret-i Muhammed'e ve Kur'an'a iman etmeye dair davet olundukları şeye muhalefet etmekten sakınmaları için onlara bu nimetleri hatırlatmıştır.
c- Nimetlerin çokluğunu hatırlatmak, ona muhalefet izhar etmekten haya duymayı gerektirir.
d- Nimetlerin çokluğunu hatırlatmak, nimet verenin insanlar arasından onları o nimete tahsis ettiğini gösterir. Bir kimseye çok nimet tahsis edilmişse, bunun zahiri o nimeti onlardan gidermeyeceğini gösterir. Çünkü şöyle denmiştir: İyiliği tamamlamak, onu başlatmaktan daha hayırlıdır. Buna göre geçmiş nimetleri hatırlatmak, sanki gelecek nimetler konusunda arzu uyandırmak gibidir. Bu heveslendirme, nimet verene karşı muhalefet göstermek ve düşmanlık yapmaya manidir.
Atalarına Verilen Nimetler İle Asr-ı Saadetteki Yahudilerin İlgisi
Şayet, bu nimetler, muhatap olanlara değil, tam aksine onların babalarınadır; buna göre bu nimetler nasıl onlara nimet olmuş olur ve onların günahlarının büyüklüğüne yol açmış olur? denilirse, buna birkaç bakımdan cevap veririz:
1) Şayet babalarına verilen bu nimetler olmasaydı, onlar mevcut olmazlardı. Bu nesil mevcut olduğuna göre, babalarına olan nimetler, sanki oğullarına verilmiş gibi olur.
2) Allah'ın kendilerine dini ve dünyevi nimetleri tahsis etmiş olduğu babalara mensubiyyet oğullar hakkında da büyük bir nimettir.
3) Çocuklar, itaat ettikleri, küfürden ve inattan yüz çevirdikleri için, Allahü teâlâ'nın babalarına olan bu nimetleri vermiş olduğunu duyunca, onlar da bu yola rağbet ederler; çünkü çocuk hayır işleri işleme hususunda babasını taklit etme duygusu üzerine yaratılmıştır. Bu sebeple de nimetleri hatırlatma, hayırlarla meşgul olup, kötülüklerden yüz çevirmeye bir sebep ve davetci gibi olmuştur.
Allah İle Benî İsrail Arasındaki Ahid
Cenab-ı Hakk'ın "Ve, siz benim ahdime vefa gösterin ki ben de sizin ahdinize vefa göstereyim" buyruğuna gelince, bilki "ahd" kelimesi hem ahdi yapana, hem de kendisiyle ahid yapılana nisbet edilir. Buradaki "ahd" hakkında alimler iki görüş zikretmişlerdir:
Onların Allah'a Karşı Ahidleri
a- Buradaki "ahid" den murad, mükellefiyetlerde bir tahsis cihetine gidilmeksizin, Allah'ın emrettiği bütün şeylerdir. Bu görüşe dair birçok rivayet vardır.
1)Cenab-ı Hak, verilen ahde ve anda vefakâr olmaları gerektiği gibi, şükrünü ifa etmeleri de gerekeceğinden; nimetlerini onlara bildirmiş olmayı, kendisinin onlara olan bir ahdi ve misakı yapmıştır. Cenab-ı Hak, "Ben de ahdinize vefa göstereyim " buyruğu ile sevabı ve bağışlamayı murad etmiştir. Böylece, ikisinin de ihlali caiz olmadığı cihetle, sevab va'dini ahde benzetmiştir.
2) Hasan el-Basrî'nin söylediğine göre, buradaki "ahd"den murad, Allahü teâlâ'nın "Ve onlardan, oniki nakib yolladık. Allah şöyle dedi: Ben, sizinleyim: Eğer namazı kılar, zekatı verir, resullerime İman eder, onlara yardıma olur ve Allah'a güzel bir borç verirseniz muhakkak ki ben, sizin günahlarınızı örter, sizi altından ırmaklar akan cennetlere sokarım"(maide, 12) ayetinde Beni İsrail'den almış olduğu ahiddir. Buna göre, her kim Allah'ın ahdine vefa gösterirse, Allah da onun ahdine vefakâr olur.
3) Müfessirlerden cumhurun görüşüdür ki buna göre, buradaki murad şudur: Benim size emretmiş olduğum taatlarla, sizi nehyettiğim masiyetlere riayet ediniz ki, ben de sizin ahdinize riayet edeyim, yani sizden razı olayım, sizi cennete girdireyim... Bu, Dahhâk'ın İbn Abbas'tan naklettiği görüş olup, tamamının tahkiki Cenab-ı Hakk'ın "Muhakkak ki Cenab-ı Hak, Allah yolunda öldüren ve öldürülen kullarının canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet mukabilinde satın almıştır. Bu, Tevrat'da, İncil'de ve Kur'an'da kendi üzerine hak bir va'ddir. Allah'dan daha fazla ahdine vefalı olan bulunabilir mi! O halde, yapmış, olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin"(Tevbe, 111).
b- Ayette geçen "ahid"den murad, daha önceki kitablarda Hazret-i Muhammed'in vasfına vb: "Allah, andolsun ki, İsrailoğullarından misak almıştı. Ve biz onlardan, oniki nakib yolladık. Allah onlara dedi ki, muhakkak ki ben sizinleyim.Eğer namazı kılar, zekatı verir, peygamberlerime iman eder, onları destekler ve Allah'a güzel bir borç verirseniz, muhakkak ki günahlarınızı örter ve sizi, altlarından ırmaklar ak, an cennetlere sokarım"(Maide, 12); ve A'raf süresindeki "Benim rahmetim ise, her şeyi kuşatmıştır. O rahmetimi, ittika edenlere, zekatı verenlere ve ayetlerime iman edenlere yazacağım. Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı bulacakları ümmî nebi olan bir peygambere tabi olurlar"(Araf, 156-157) ayetlerinde beyan edildiği gibi, onu peygamber olarak yollayacağına dair bildirdiği hususlardır.
Allah'ın Onlara Ahdi
Allah'ın İsrailoğullarına olan ahdine gelince bu, Allah'ın onlara ağır yüklerini bağışlama ve boyunlarındaki zincirleri kaldırmaya dair olan va'dini yerine getirmesidir. Allahü teâlâ:
"Allah önceki peygamberlerden, andolsun ki size Kitab ve hikmet verdim. Sonra size, doğruyu söyleyen bir peygamber gelmiştir. O'na muhakkak ki iman edecek ve onu destekleyeceksiniz, diye bir misak aldığı zaman dedi ki: İkrar ettiniz ve bu ağır yükümü uhdenize alıp kabul ettiniz mi? Onlar da "ikrar ettik!" dediler. Bunun üzerine Allah, şahit olun, ben de sizinle beraber şahidim dedi"(Al-i İmran, 81).
Keza: Hani Meryem oğlu İsâ şöyle demişti: Ey İsrailoğulları, ben Allah'ın size gönderilmiş bir peygamberiyim. Benden önceki Tevrat'ta olanı tasdik edici ve ismi Ahmed olan, benden sonra gelecek bir peygamberi de müjdeleyiciyim"(Saf, 6) buyurmuştur.
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir:"Allah, Tevrat'ta İsrailoğullarına, İsmail oğullarından ümmi bir peygamber göndereceğim; kim ona tabi olur ve onun getirdiği nuru, yani Kur'an'ı tasdik ederse, onun günahlarını bağışlar, cennete koyar ve onun için, biri Hazret-i Musa ve diğer peygamberlerin getirdiğine tabi olmak; diğeri ise İsmailoğullarından ümmi bir peygamber olan Hazret-i Muhammed'in getirdiğine tabi olmak ücreti olmak üzere iki ücret veririm " diye söz vermiştir.
Bunun delili ise, Cenab-ı Hakk'ın: 'Vaha önce kendilerine kitap vermiş olduklarımız, buna iman ediyorlar. Onlara (Kur'an) okunduğu zaman; "O'na inandık. Muhakkak ki o, Rabbimiz katından gelen bir haktır. Biz bundan önce de müslüman idik" dediler. İşte bunlara sabretmelerine mukabil, iki defa mükafaat verilecektir"(Kasas, 52-54) âyetlerindedir.
Ali İbn İsa ise bunun delilinin, Allahü teâlâ'nın: "Ey iman edenler, Allah'dan ittika edin ve O'nun Peygamberine de inanın ki, Allah size rahmetinden iki kat nasib versin "(Hadid, 28) âyetinde olduğunu söylemiştir.
Yine bunun delili, Ebû Musa el-Eş'ârî'nin Hazret-i Peygamber'den rivayet ettiği şu hadistir:
"Üç kişi vardır ki, onlara iki kat sevab verilir: Ehl-i kitabtan olup da Hazret-i İsa'yı tasdik eden, sonra da Hazret-i Muhammed'e inanan kişiye iki ecir vardır; yine cariyesini terbiye edip, terbiyesini de güzel yapan ve onu öğretip, tâlimini de güzel yapan, sonra onu azad edip onunla evlenen kimseye de iki ecir vardır; yine Allah'a ve efendisine itaat eden kişiye de iki ecir verilir Buhari, ilim, 31 (Benzer hadis): Müslim, iman, 241(1/135). Burada geriye iki soru kaldı.
Bazı Sorular
Birinci Soru: Şayet durum sizin dediğiniz gibi olsaydı, buna göre nasıl yahudi cemaatinin onu inkar etmesi caiz olurdu? Buna iki şekilde cevap veririz:
a- Bu ilim, yahudilerin kitaplarını bilen ulema tarafından biliniyordu. Ancak ulemanın sayısı fazla değildi. Dolayısıyla onların, bu ilmi saklaması caiz olabilmiştir.
b- Bu nas, açık değil kapalıydı. Dolayısıyla o nassa, şek ve şüphenin arız olması mümkün olmuştu.
İkinci Soru: Bu kitablarda müjdelenen şahsın ya, o kitablarda, geleceği zaman, ineceği mekan ve bununla ilgili diğer tafsilatlar anlatılmış yahut da bunlardan hiçbir şey zikredilmemiştir. Bu durumda eğer nas, açık bir nas olur, kitablarda gelmiş olur ve tevatür yoluyla da ilim ehline intikal etmiş olursa, bu durumda yahudilerin bunu gizlemeleri imkansız olur ve bunun geçmiş peygamberlerin dininden olmak üzere zaruri olarak bilinmiş olması gerekir.
Eğer ikinci ihtimal söz konusu olursa, bu nas Hazret-i Muhammed'in peygamberliğine delalet etmez. Çünkü onların yahudi çoğunluğunun görüşü olmak üzere, "Bu müjdelenen şahıs, bundan sonra gelecektir" demeleri muhtemeldir. Buna cevabımız şudur: Hak teâlâ'nın: "Ve benim ahdime vefa gösterin ki, ben de sizin ahdinize vefa göstereyim "(Bakara, 40) ayetini, birinci görüşte de izah ettiğimiz şekilde tevhide ve nübüvvete delalet eden deliller hususunda tefekkürle ilgili emre hamledenler, bu hamletmeyi bu sualin güçlülüğünden ötürü tercih etmişlerdir. Ama ikinci görüşe destek sağlamayı isteyenlere gelince, buna şu şekilde cevap verilir: Zaman ve mekanı tayin etmek, herkesin bilebileceği bir şekilde, açık bir nas olarak bildirilmemiştir. Tam aksine bu, gizli bir nas olarak bindirilmiştir. Bu sebeple şüphesiz bunun geçmiş peygamberlerin dininden, zaruri olarak bilinmiş olması gerekmez.
Mevcut Tevrat ve İncil'den Peygamberimizin Geleceğine Deliller
Biz şu anda geçmiş peygamberlerin kitablarında, Hazret-i Muhammed'in geleceğine dair müjdelerden bir kısmını zikredelim.
1) Tevrat'ın ilk bölümünün 9.faslında şu hususlar yer almaktadır: Hacer'e Sare kızınca, Hacer'e Allah tarafından bir melek göründü ve ona şöyle dedi: Ey Hacer, nereye gidiyorsun ve nereden geldin? Hacer, hanımefendim Sâre'den kaçıyorum deyince, melek ona, hanımefendine dön ve ona itaat et; onunla iyi geçin, çünkü Allah senin ziraatini ve zürriyetini çoğaltacak ve sen hamile kalacak, bir oğlan çocuğu doğuracaksın. Allah senin kendisine yönelmeni ve huşu etmeni duyduğu için, O'na İsmail adını vereceksin. O, insanların göz bebeği olacak ve O'nun eli herkesin üzerinde, herkesin eli ise, itaat ederek O'na doğru açık olacaktır. O ise, bütün kardeşlerinin boyun eğnesine mukabil, teşekkür edecektir.
Bil ki bu sözle istidlalde bulunmak, bu sözün müjde yerinde varid olmasından ötürüdür. Çünkü Allah tarafından yollanan meleğin zulmü, haksızlığı ve ancak Allah'a iftira ile tamamlanacak bir şeyi müjdelemesi caiz değildir. Yine İsmail ve onun şu çocuklarının, dünyanın ve ümmetlerin büyük bir kısmında, ancak İslâm ile tasarruf sahibi olacakları ve yine ancak İslam ile onlara hükümran olabilecekleri malumdur. Çünkü onlar İslam'dan önce çöllerde mahsur idiler. Irak ve Şam topraklarının sınırlarına ancak korkuyla yöneliyor ve korkuyla oralara girebiliyorlardı. İslam gelince, onlar Doğuya ve Batıya İslam ile hükümran oldular; ümmetlere karıştılar, toplumların yurtlarına girdiler ve ümmetler onlarla karışarak, onların "Ev"lerini ziyaret ettiler ve, Kâ'be'ye komşu "olmak için onların çöllerine girdiler. Şayet Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sadık olmasaydı, onların ümmetlere, ümmetlerin de onlara karışması, Allah'a isyan olup, O'na itaattan çıkarak şeytanın itaatine girmek olurdu. Halbuki Allah, böyle birşeyi müjdelemekten çok yücedir.
2) Tevrat'ın beşinci bölümünün 11. faslında şu husus yer almıştır:
"Şüphesiz İlahınız Rabb, sizin ve kardeşlerinizin arasından olmak üzere, benim gibi bir nebiyi size getirecek.." Bu fasılda Rabb Teala, Hazret-i Musa'ya şöyle demiştir: " Ben, onlara kardeşleri arasından, senin gibi bir nebi getireceğim; benim adıma tebliğ edeceği sözlerimi kim dinlemezse, ben ondan intikam alırım." Bu söz, Allahü teâlâ'nın getireceği peygamberin, İsrail oğullarından olmayacağına delalet eder. Nitekim birisi Haşimoğullarına, "Kardeşlerinizden bir önder olacak derse, o, bu önderin Haşimoğullarından olmayacağını kastetmiş olur. Sonra Yakub (aleyhisselâm), İsrail'dir; O'nun 'iys ten başka kardeşi yoktur. İys'in, Eyyüb (aleyhisselâm)'den başka, peygamber olan çocuğu yoktur. Ve o, Hazret-i Musa'dan öncedir. Dolayısıyla Hazret-i Musa'nın onu müjdelemesi caiz değildir. Ama İsmail (aleyhisselâm)'e gelince, bu Yakûb (aleyhisselâm)'un babası olan İshak'ın kardeşi idi. Sonra Hazret-i Musa'dan sonra gönderilen her peygamber İsrailoğullarındandır. Bu sebebledir ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), İsrailoğullarından değildir. Ancak onların kardeşlerindendir. Çünkü Hazret-i Peygamber İshak (aleyhisselâm)'in kardeşi olan İsmail (aleyhisselâm)'ın zürriyetindendir.
Şayet, "sizin aranızdan" sözü, burda kastedilenin Hazret-i Muhammed olmasına manidir; çünkü Hazret-i Muhammed onların arasından gelmemiştir denilirse biz deriz ki, Hazret-i Muhammed onların arasından çıkıp gelmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber Hicaz bölgesinde ortaya çıkmış, Mekke'de peygamber olmuş ve Medine'ye hicret etmiştir, ve burada, peygamberliği tamamlanmış, kemale ermiştir. Halbuki, Medine'nin etrafında Hayber, Benu Kaynuka, Nadir ve emsali yahudi şehirleri bulunmaktaydı. Yine Hicaz, Şam'a yakındır; yahudilerin çoğu Şam'da idiler. Hazret-i Muhammed Hicaz'da zuhur edince, bu demektir ki O, onların arasından çıkıp gelmiştir. Yine O. onların kardeşlerindendir. Bu demektir ki, O onların arasından çıkıp gelmiştir. Bu sebeple peygamber, onlardan pek uzak sayılmaz.
3) Tevrat'ın bölümlerinden 20. fasılda şu bulunmaktadır: Rabb Teala, Turu Sînâ'ya geldi, Sâîr'den bize göründü, Fârân dağlarında zuhur etti. Sağından temiz olan müminlerin niteliklerini bildirdi; onlara şeref ve izzet bağışladı; onları halklara sevdirdi ve hepsini bereketle mümin halis kullarına davet etti. Bununla şu şekilde istidlal edilir: Fârân dağları, Hicaz'dadır. Çünkü Tevrat'ta İsmail(aleyhisselâm)'in, Faran topraklarında atıcılığı öğrendiği yer almıştır. İsmail (aleyhisselâm)'in Mekke'de ikamet ettiği de malumdur. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki, O'nun "onlara izzet verdi." sözünden maksat, İsmail (aleyhisselâm)'in olması caiz değildir. Çünkü İsmail (aleyhisselâm)'in Mekke'de ikametini müteakib izzet meydana gelmemiş ve orada da müminler henüz teşekkül etmemişti. Bu sebeple onu Hazret-i Muhammed'e hamletmek vacib olmuştur.
Yahudi şöyle der: Maksat şudur: Turu Sina'dan bir ateş zuhur edince, Sâîr'den ve Fârân dağlarından da ateşler zuhur ederek, o bölgelere yayıldı... Biz deriz ki bu doğru değildir. Çünkü "Allah bir yerde, şayet ateşi yaratmış olsaydı, bu olaya tabi olan bir vahiy veya bir ceza vb. şeyler bulunmuş olsaydı, o zaman Allah oradan geldi denilmezdi. Halbuki size göre, ateşin peşinden ancak Turu Sina'da bir vahiy ve söz meydana gelmiştir. O halde Rabb ancak Sâîr'den ve Fârân dağlarından zuhur etti, denilmesi caiz olur. Halbuki, İlkbahar günlerinde meydana geldiği gibi bulutta bir ışık ve ateş meydana geldiğinde, "Allah buluttan geldi" denilemiyeceği gibi, Rabbın vürudu da caiz değildir.
Keza, Habakkûk kitabında bu anlattığımız şeyler izah edilmektedir: "Allah Turu Sina'dan, Kuddûs de Fârân'dan geldi. Hazret-i Muhammed'in güzelliğiyle gökler açıldı, yer onun hamdiyle doldu. Onun görünüşünün ışıkları, nur gibiydi; beldesini izzetiyle koruyor, felaketler onun önünde yürüyor, yırtıcı kuşlar onun ordularına arkadaşlık ediyordu. Kalktı ve yeryüzünü dolaştı; ümmetleri düşündü, onlardan bahsetti, eski dağlar parçalandılar, ebedi tepeler baş eğdiler... Midyan beldesinin halkının etekleri titredi, atlara bindin, yardım ve inkiyâd bineklerine yükseldin, yapını büsbütün sıyırdın, ey Muhammed, senin emrinle sadaklar iyice doldu, yeryüzünü ırmaklarla yardın, dağlar seni görüp sancıyla kıvrandılar, senin sebebinle seller uğultuyla akıp geçti, develer korku ve dehşetle kaçıştılar; korku ve ürperişle ellerini kaldırdılar. Güneş ve ay yörüngelerinde durdu; askerler, senin oklarının parıltısında ve beyanının ışığında hareket ettiler, yeryüzünü gazabla dolaştın, milletleri öfkeyle kırıp geçirdin, kendi ümmetini kurtarmak ve ecdadının topraklarını geri almak için ortaya çıktın." İbn Rezin et-Taberi'den bu şekilde rivayet edilmiştir.
Hristiyanlara gelince, Ebu'l-Huseyn (radıyallahü anh) "Gurer" adlı kitabında şöyle demiştir: Ben onların anlattıklarında şunu gördüm: Rabb Fârân'dan zuhur etti, sema Mahmûd olan Muhammed'in güzelliğinden paramparça oldu. Mahmud olan ey Muhammed, oklar sadaklarına doldu; çünkü sen ümmetini ve Mesihini kurtarmak için ortaya çıktın." Bizim anlattıklarımızla, Hak teâlâ'nın Tevrat'ta "Rabb, Fârân dağlarından zuhur etti" sözünün manasının "Oradan ateş zuhur etti" olmayıp tam aksine bu sıfatlarla nitelenmiş bir şahıs zuhur etti" demek olduğu meydana çıkmıştır. Bu da ancak bizim Resulümüz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)' dir. Eğer onlar; "Bundan maksat Allah'ın gelmesidir, işte bundan ötürü de, sözün sonunda "Mesihini kurtamak için demiştir" derlerse, biz deriz ki: Allah'ı atlara binmeyle, görünüşünün güzelliğinin nur gibi olmasıyla ve eski Kurallarla kaideleri çiğnemiş olmakla nitelenmesi caiz olmaz. Ama onun, "Mesihini kurtarmak için" sözüne gelince, bu böyledir; çünkü Hazret-i Muhammed, Meşini yahudi ve hristiyanların yalanından kurtarmıştır.
4) Tevrat'ın İsa'ya kitabının 22. faslında şu bulunmaktadır: Mekke'yi murad ederek, "Kalk, lamban ışıklarla dolsun! senin zamanın yaklaştı, Allah'ın ikramı ve izzeti sana doğmaktadır. Yeryüzünü karanlıklar bürüdü, o ümmetleri keler istila etti; bir nur gibi Rabb sana doğuyor ve sana keramet ve şerefini izhar ediyor. Ümmetler senin nuruna yürüyor, krallar senin doğuşunun ışığına yöneliyor, gözünü döndererek etrafındakilere uzat ve düşün: Onlar senin yanında biraraya geliyor. Onlar seni ziyaret ediyor ve uzak beldelerden çocukların sana geliyor! Çünkü sen, Ümmül-Kura (Başşehir)sın; diğer beldelerin çocukları, sanki Mekke'nin çocuklarıdır. Senin örtülerin, koltukların ve divanların üzerinde süsleniyor, sen bunu gördüğün zaman mesrur oluyor, denizlerin harp malzemeleri sana yöneldiği, ümmetlerin askerleri sana haccettiği, Medyen koçları sana gönderildiği Sebe halkı sana geldiği ve Allah'ın nimetlerinden bahsedip, Allah'ı yücelttikleri ve Fârân koyunları sana sürüldüğü, beni hoşnut edecek kurbanlar sana sunulduğu ve evime de övgüler söylendiği için, sen sevin!..." Bundan şu şekilde istidlal edilir: Bütün bu sıfatlar Mekke için mevcuttur. Çünkü bütün milletlerin orduları ve denizdeki gemiler oraya yönelmiştir. Onun "Evime de övgüler söylendiği için" sözünün manası; Araplar İslam'dan önce telbiye ederek: "Emrine amadeyiz. Senin şerikin yoktur. Ancak şerik koşulan, hiç bir şeye sahib olmayan ve senin mülkün olan bu şerîkin vardır" derlerdi.Sonra bu telbiye islamiyette şu şekli almıştır: "Allah 'ım, emrine amadeyim, senin bir ortağın yoktur, emrine amadeyim." İşte bu Allah'ın övülmüş evi Kâ'be için, yenilediği hamd şeklidir. Şayet "Bu evden maksad, Beytu'l-Makdis'dir ve daha sonra o, böyle olacaktır" denilirse, biz deriz ki: Hakîm olan Allah'ın yaklaşmadığı halde, "Senin vaktin yaklaştı" demesi caiz olmaz. Aksine yaklaşan şey Allah'ın rızasına uygun olmayan fakat kendisinden de sakınılmayan bir iştir. Yine İsaya kitabı çöl tasviri ve sıfatları ile doludur. Bu da onların görüşlerini ibtal eder.
5) Semman, Tevrat'ın birinci bölümünün tefsirinde şunu rivayet etmiştir: Cenab-ı Allah, İbrahim (aleyhisselâm)'e vahyederek şöyle buyurdu: "İsmail (aleyhisselâm) ile ilgili duanı kabul ettim ve onu mübarek kıldım, onu nesil be nesil ululadrm ve yücelttim. O'ndan oniki büyük soy çıkacaktır ve O'nu büyük bir ümmet için yarattım." Bununla şöyle istidlal edilir: İsmail (aleyhisselâm)'in çocukları (torunları)arasında, büyük bir ümmete gönderilen bir peygamber Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. İbrahim (aleyhisselâm) ve İsmail (aleyhisselâm)'in dualarına gelince bu, onların Kâ'be'nin inşasını bitirince, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) İçin yaptıkları şu duadır:
"Ey Rabbimiz, onların içinden onlara senin ayetlerini okuyacak, Kur'an'ı ve hikmeti öğretecek ve onları (şirkten) temizleyecek bir peygamber gönder. Şüphesiz yegâne galib ve hikmet sahibi sensin "(Bakara. 129) İşte bundan ötürü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ben babam İbrahim'in duası isâ'nın müjdesiyim." El Camiû's-Sağîr, 1/108. Ebu Davud, edeb, 11(4/255). buyurmuştur. Bu müjde de Allah'ın:
"Benden sonra gelecek bir peygamberi (ki, ismi Ahmed'dir) müjdeleyici olarak (geldim)(saf, 6) ayeti ile beyan ettiği husustur. Çünkü "Ahmed", 'hamd masdarından türemiştir. "Hamd" lafzından türemiş bir isim ancak bizim peygamberimiz olabilir. Çünkü Muhammed, Ahmed ve Mahmud O'nun isimlerindendir. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Tevrat'ta yer alan sıfatının şu şekilde geldiği de zikredilmiştir: O'nun doğum yeri Mekke, kalacağı yer Taybe (Medine), mülkü Şam, ümmeti ise hammâdün (çok hamdedenler)'dür.
6) Hazret-i İsa (aleyhisselâm), havarilerine şöyle demiştir: "Ben gidiyorum. Size kendi kafasından konuşmayan, Hakk'ın ruhu olan Faraklit gelecektir. O, ancak kendisine söylenildiği (vahyedildiği) şekilde konuşur. Bunun delili ise, Cenab-ı Hakk'ın: "Ben, ancak bana vahyolunana uyanm"(Ahkâf, 9) ve:
"De ki O (Kur'an 'ı) kendiliğimden değiştirmem benim için olmayacak şeydir. Ben, ancak bana vahyolunana uyanm"(Yunus, 15) ayetleridir.
Faraklit'e gelince bunun izahı hususunda iki görüş vardır:
a- "O, şefaat eden ve şefaati makbul olan" demektir. Bu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sıfatıdır.
b- Hristiyanlardan bazıları Faraklit'in, hak ile batıl arasını ayıran demek olduğunu, bu kelimenin aslının süzgece denilen "râvük" kelimesi gibi, Faruk olduğunu söylemişlerdir. "Faraklit"teki "leyt" lafzına gelince bu, işin aslını araştırıp ortaya koyma manasındadır. Nitekim ve kelimeleri de aynı vezindedir. Bu da bizim dinimizin niteliğidir. Çünkü bizim dinimiz hak ile batılın arasını ayırır.
7- Buhtunnasır, Danyal (aleyhisselâm)'a, gördüğü rüyayı anlatmadan, ne gördüğünü sorunca o şöyle dedi: "Ey hükümdar, sen rüyanda korkunç bir put gördün. Onun başı halis altından, kolları gümüşten, karnı ve uylukları bakırdan, bacakları demirden, ayağının biri demirden, biri de tuğladan idi. Bir de bir keseni olmadan kendisi kesilen bir taş gördün. Bir adam o taşı puta vurdu ve putu iyice parçaladı. Put darmadağınık oldu, demiri, bakırı, gümüşü ve altını iyice dağıldı ve çerçöp oldu. Rüzgarlar onun parçalarını göğe savurdu. Ortada hiçbir izi kalmadı. Adamın yere çaldığı putun taşları adeta bir dağ gibi yığıldı ve yeryüzü onunla doldu. Hükümdar! Senin rüyan işte budur. Bunun tabirine gelince bu, şöyledir: Altın olarak gördüğün baş sensin. Senin devrinden sonra, senin olmadığın bir krallık meydana gelecek. Bakıra benzeyen üçüncü memleket ise yeryüzünün tamamına yayılacak. Dördüncü memleketin kuvveti demir gibi olur. Putun tuğladan olan ayağına gelince bu, bazı memleketlerin üstün, bazı memleketlerin de zelil, padişahın sözünün darmadağınık olması ve o günlerde göklerin ilahının yok olmayan ve değişmeyen, aksine bütün memleketleri yok eden, gücü bütün saltanatları yıkan ebedi olarak kalacak olan bir ülke kurmasıdır. İşte bu, keseni olmadan, dağdan kesilen ve demiri bakırı ve tuğlaları un ufak eden taşın izahı budur." Allah ahir zamanda olacak şeyleri en iyi bilendir. İşte Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, peygamber olarak gönderileceğine dair önceki kitaplarda yer alan müjdeler bunlardır.
Allahü teâlâ'nın Ahdini Yerine Getirmesi Vacib Değildir
Cenâb-ı Hakk'ın "Ben de size olan ahdimi yerine getireyim" âyetine gelince, Mu 'tezile bununla ilgili olarak şöyle demiştir: Bu ahd, aklın, Allah'a, kendisine itaat edenlere sevab vermesinin vacib olduğuna delalet etmesidir. Bu vacib oluşu "ahd" diye nitelemek yerinde olur. Çünkü, "ahde vefa" vacib olduğu için bu, yemin ve nezir ile ifası zaruri hale getirilen ahidden daha kuvvetlidir. Bizim alimlerimiz, kula karşı Allah'a hiçbir şeyin vacib olmadığını söylemişlerdir. Bu ayette de buna delalet eden hususlar vardır. Çünkü Allahü teâlâ, önce nimetlerini zikredip sonra da ahde vefayı buna bağlayınca bu, geçmiş nimetlerin kulluk ahdine vefayı gerektirdiğine delalet eder. Hal böyle olunca, ibadetleri ifa etmek, geçmiş nimetler sebebi ile vacib olan şeyi yerine getirmek olmuştur. Vacibi yerine getirmek ise, bir başka vücuba sebeb olamaz. Böylece mükellefiyetleri yerine getirmenin, Allah'ın mükafaat (sevab) vermesini icab ettirmediği ortaya çıkar ve Mu'tezile'nin görüşü de batıl olur. Doğrusu ayetin gerçek tefsiri iki yönden yapılabilir:
1)Hak teâlâ sevabı ve va'dettiği şeyleri va'dedince, onları meydana getirmemesi imkansız hale gelmiştir. Şayet Allah onları vermeyecek olsaydı, doğru haberi yalana dönüşmüş olurdu. Allah hakkında yalan ise muhaldir. Muhal olan şeye götüren şeyler de muhaldir. Böylece bunun mutlaka meydana gelmesi gerekir. Bu ise, yemin ve adak ile pekiştirilenden daha kuvvetli bir ahiddir.
2) Ahdin, emir; kulun da onunla memur (emredilmiş) olduğunu söylemek caizdir. Ancak Allah'ın me'mur olması caiz değildir. Fakat Hak teâlâ, bu ayette, lafza uygun gelsin diye (muvafaka) böyle buyurmuştur. Tıpkı: "Onlar Allah'a hile yaparlar, Allah da onlara hile yapar"(Nisa. 142) ve "Onlar Allah'a hile ederler, Allah da onlara hile eder." (Yani hilelerinin cezasını verir)" (Âl-i İmran. 54) âyetlerinde olduğu gibi.
Allah'dan Korkma Ne Demektir?
Allahü teâlâ'nın "Ancak benden korkunuz "(Bakara, 40) sözüne gelince, bil ki "Rehbet" korkmaktır. Kelamcılar, Allahü teâlâ'dan korkmanın, O'nun cefasından korkma manasına olduğunu söylemişlerdir. Bazan mükellef hakkında, iki manada korktuğu söylenir:
Birincisi: ilim ile (bilerek) korkmak, diğeri ise zann ile korkmak. İlim ile olan korkmaya gelince bu, insanın kendisine emredilen herşeyi yaptığına, yasaklanan bütün şeylerden de kaçındığına kesin inanırsa, onun korkusu ancak gelecekle ilgilidir. İşte melekleri ve peygamberleri bu korku çeşidi ile niteliyoruz. Cenab-ı Allah, melekler hakkında: "Kendilerine hükümran olan Rablerinden korkarlar"(Nahl, 50) buyurmuştur.
Zann ile olan korkuya gelince bu, kul emredilen şeyleri yapmış olduğunu, nehyedilenlerden de sakınmış olduğunu kesin olarak söyleyemediği zaman, onun sevab ehlinden olamamaktan korkmasıdır. Bil ki dünyada korkusu çok olan kimse kıyamet gününde emin olur ve dünyada emin olan, kıyamet günü korkar. Rivayet edildiğine göre bir münadi, kıyamet günü şöyle seslenir: "İzzetime ve celalime yemin ederim ki kulumda iki korkuyu (dünya ve ahiret) ve iki emniyet halini bir arada bulundurmam. Dünyada kim benden emin olursa, kıyamet günü onu korkuturum. Kim de dünyada iken benden korkmuş ise, kıyamet günü onu emin kılarım."
Arifler şöyle demişlerdir: "Korku iki çeşittir, cezadan korkmak, celal-i ilahiden korkmak. Birincisi zahir ehlinin nasibidir, ikincisi ise gönül ehlinin nasibidir. Birincisi yok olabilir ama ikincisi yok olmaz. İyi bil ki, ayet-i kerimede şu hususlara delalet vardır: Nimetlerin çok olması, yapılan günahın büyüklüğünü de o nisbette artırır; ahdin önceden bildirilmesi, ona muhalefetin günahını büyütür; Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Araplara gönderildiği gibi, İsrailoğullarının da peygamberidir."
"Ancak benden korkunuz" (Bakara, 40) âyeti insana, Allah'dan başka hiçbir şeyden korkmaması gerektiğini gösterir. Bu, korku hususunda sözkonusu olduğu gibi, ümid ve arzu hususunda da aynıdır. Bu ayet ayrıca, herşeyin Allahü teâlâ'nın kaza ve kaderi ile olduğuna delalet eder. Çünkü kul, eğer kendi fiili nususunda tamamen hür olsaydı, Allah'dan korktuğu gibi kendisinden de korkması gerekirdi. Çünkü o zaman "Ancak benden korkunuz " âyetinin ifade ettiği hasr manası (ancak benden manası) batıl olurdu. Hatta o zaman sadece kendisinden korkması gerekirdi. Çünkü bu durumda sevab ve ikabının anahtarları Allah'ın elinde değil kendi elinde olmuş olurdu ve böylece de Allah'dan hiç korkmaması gerekirdi. Bu ayette mükellefe, ibadetlerini korku ve ümid sebebi ile yapması gerektiğine ve ibadetlerin sıhhati için bunun lüzumlu olduğuna delalet vardır. Allah en iyi bilendir.
Yahudileri Kur'an'a İnanmaya Davet
41. Âyetin Tefsiri
"Yanınızdaki (Tevrat'ı) tasdik edici olarak indirdiğimiz (Kur'an)'a iman edin, O'nu ilk inkâr edenler sizler olmayın. Âyetlerimi az bir fiyata satmayın. Ancak benden ittika edin (sakının) "
Bil ki Hak Teâla'nın "imân ediniz" lafzı ile kendilerine hitab edilenler İsrailoğullarıdır. Bunu iki şey gösterir.
a- Bu ayet, Allahü teâlâ'nın (......) âyetine atfedilmiştir. Sanki bununla şöyle denilmektedir: "Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın, bana verdiğiniz ahdi (sözü) yerine getirin de indirdiğim (Kur'an'ı) tasdik edin."
b- Allah'ın, "Yanınızdaki (Tevrat'ı) tasdik edici olarak " ifadesi de bunu gösterir. âyetine gelince bununla ilgili olarak iki görüş vardır. En kuvvetli olan görüş, bununla kastedilenin Kur'an-ı Kerim olduğudur. Bununla, Kur'an'ın kastedildiğine iki delil vardır.
a-Cenab-ı Hak onu "indirilmiş" olarak nitelemiştir ki bu Kur'an'ın vasfıdır. Çünkü Hak teâlâ;
"(Allah) sana kitabı hak ile ve kendisinden evvelkileri tasdik edici olarak indirdi. Tevrat'ı ve incil'i de indirmişti "(Al-i imran, 3) buyurmuştur.
b- Allahü teâlâ, onu, o insanların yanında olan kitabı tasdik edici olarak nitelemiştir ki bu Kur'an'dır. Katade de, ifadesinden maksadın, "Sizlerin Tevrat ve İncil'de haber verilen kitab ve Resul, " manasına olduğunu söylemiştir.
Kur'an'ın Tevrat ve İncil'i Tasdik Etmesi Nasıl Olur?
(......) âyetine gelince, bunun iki tefsiri vardır:
1) Kur'an'da Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ve Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın hak peygamber oldukları; Tevrat ve İncil'in hak semavi kitap oldukları;Tevrat'ın Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya İncil'in ise Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya indirilmiş olduğu bildirilmiştir. Buna göre Kur'an'a iman, Tevrat ve İncil'e imanı kuvvetlendirmiş oldu. Bu sebeble İsrailoğullarına, eğer siz Tevrat ve İncil'e iman etme hususunda en ileri dereceye varmak istiyorsanız, bu durumda Kur'an'a iman ediniz. Çünkü Kur'an'a iman etmek, Tevrat ve İncil'e imanı kuvvetlendirir.
2) Tevrat ve İncil'de, Hazret-i Muhammel (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Kur'an müjdelendiği için, sanki Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Kur'an'a iman etmek, Tevrat ve İncil'i bir tasdik; Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Kur'an'ı tekzib etmek, Tevrat ve İncil'i tekzib etmek gibi olmuştur. Bu tefsir daha evladır, çünkü birinci tefsire göre, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman etmek gerekmez; çünkü Hazret-i Muhammed(sallallahü aleyhi ve sellem) sırf Tevrat'ın ve İncil'in hak olduğunu haber vermiş olması sebebiyle, onun nübüvvetine iman etmek gerekmez. İkinci tefsire göre, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman etmek gerekir. Çünkü Tevrat ve İncil Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sıdkını ihtiva edince, Tevrat ve İncil'e iman etmek şüphesiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sadık olmasını gerektirir. Allahü teâlâ bu kelamı, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman etmenin vacib olduğu hususunda onların aleyhine bir delil olsun diye zikretmiştir. Bu sebeple, bu tefsirin daha evla olduğu ortaya çıkmıştır.
Bil ki, bu ikinci tefsir iki bakımdan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın nübüvvetine delalet ader.
a) Peygamberlerin kitablarının şehadeti, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'în ancak hak olduğunu gösterir.
b)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların kitablarından bahsetmiştir. O'nun bunu Dilmesi ancak vahiy yoluyla olmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın, O'nu ilk inkâr edenler olmayın " âyetine gelince, bunun anlamt, "onu inkâr edenlerin ilki, veya onu inkâr eden ilk topluluk, ilk gurup olmayınız " dır. Veyahut da, "Sizlerden hiçbir kimse, onu İlk inkâr eden olmasın!...
"İlk İnkâr Edenler" Ne Demektir?
Burada iki sual bulunmaktadır:
a) Onlardan önce müşrik Arablar inkâr etmiş olduğu halde, onlar nasıl onu ilk inkâr edenler olarak gösterildiler? Buna birçok yönden cevap verilebilir:
1) Bu, o Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ve O'nun sıfatlarını bildikleri için, onların Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ilk inanan kimseler olması gerektiği şeklinde bir ta'rizdir. Bir de onlar Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in geliş zamanını müjdeliyorlar ve O'nun sayesinde kâfirlere üstün geleceklerini söylüyorlardı. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilince, onlar bunun aksini yaptılar. Nitekim Cenab-ı Hak da:
Onlara; tanıdıkları şey gelince, onu inkâr ettiler "(Bakara, 89) buyurmuştur.
2) Bu âyetten murad "onu ilk inkâr eden kimse gibi Mekke'lilerden şirke düşenler gibi olmayın!" demek olmasıdır. Yani bu şu demektir: Siz O'nun Tevrat'ta ve İncil'de zikredilmiş olduğunu bildiğiniz halde, O'nu tanımayan ve kendilerinin bir kitabı da bulunmayan müşrikler gibi olmayın.
3) Ehl-i kitabtan O'nu ilk inkar edenler olmayın! Çünkü bunlar, Beni İsrail'in Kur'an'ı ilk inkâr edenleri idi. Her ne kadar, bunlardan önce Kureyşliler inkar etmişlerse de...
4) O'nu ilk inkâr eden olmayın, yani kitabınızı ilk inkâr edenler olmayın. Bunu Cenab-ı Hak, onların alimlerine söylüyor. Bu şu demektir: "Siz, sizin ümmetiniz içinde kitabınızı ilk inkâr edenler olmayın!... Çünkü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yalanlamanız, kendi kitabınızı da yalanlamış olmayı icab ettirir."
5) Âyetten murad, onların küfürlerindeki sertliklerini ifade etmektir. Bu böyledir, çünkü onlar Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in doğruluğuna delalet eden mucizeleri müşahade edince O'nun geleceğine dair Tevrat ve İncil'de mevcut bilgileri hatırladılar. Bundan dolayı, onların inkârları sadece bir tek delil bilen kimsenin küfründen daha şiddetlidir. Çünkü, önce küfre girenin günahı, sonra girenden daha büyük olur. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kim kötü bir adet (çığır) ihdas ederse, kendi günahıyla beraber daha sonra onunla amel edeceklerin günahı(nm bir misli de) o kimsenin üzerinedir. Tirmizi, İlim 15 (5/43); Ibn Maca, Mukaddime 14 (74-75); Darimî, Mukaddime, 44 (1/130). "Onların küfrü büyük ve, küfürde önce olanın küfrü de büyük olunca, bu bakımdan ikisi de müşterek olmuş olurlar. Bundan dolayı, istiare yoluyla birisinin ismini diğerine vermek doğru olmuştur.
6) Ayetin manası şöyledir: Bile bile inkâr eden ilk kimseler olmayın!. Çünkü Kureyş'in inkârı bilgi ile değil, cehalet sebebiyledir.
7) O'nu ilk inkâr edenler, yahudilerdir; çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğinde, orada yahudi olan Kurayza ve Nadir kabileleri bulunmaktaydı. Onlar Hazret-i Peygamberi inkâr edince', diğer yahudileı de onlara tabi oldular. Buna göre ayette sanki, "Ehl-i kitabtan O'nu ilk inkâr edenler olmayın!" denilmiştir. Bu şu ayette buyurulduğu gibidir:
Ve benim sizi, alemlere üstün kıldığımı.."(Bakara, 47) yani kendi çağlarındaki âlemlere...
8) O'nun zikrini duyduğunuzda, O'nu ilk inkâr edenler olmayın; aksine o hususta araştırın ve akıllarınıza danışın.
9) Âyette geçen lafzı, zaid (sıla)dır. Yani, O'nu inkâr edenler olmayın, demektir. Bu görüş, zayıftır.
ilk Kâfir Olmamaları Halinde İnkarları Caiz midir?
b) ikinci Sual: "İlk kâfir olanlar olmadıkları takdirde buna göre onların küfre girmeleri caiz olur mu?" Buna birçok yönden cevap verilir:
1) Bir şeyin zikredilmesinde, bunun dışındakilerin onun hilafına olduğuna bir delalette bulunmaz.
"Ve yanmizda olaı doğrulamak üzere indirdiğime iman edin " âyeti, onların inkârlarının önce de sonra da yasaklanmış olduğunu göstermektedir.
3)Cenab-ı Hakk'ın "Gördüğünüz direkler olmaksızın gökleri yükseltti. "(Ra'd, 2) âyeti, onların görmediği direklerin varlığına, peygamberleri öldürmelerini..."(Nisa, 155) âyeti, peygamberlerin haklı yere öldürülebileceklerine delalet etmez. Daha sonra gelen:
"Ve benim ayetlerim az bir değer karşılığında satmayınız "(Maide, 44) âyeti de, onu çok bir değer karşılığında satmanın mubah olduğuna delalet etmez. Burda da böyledir. Daha doğrusu bu siyaktaki maksat, önceki kitablarda Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vasıf ve niteliklerini okuyan kimsenin küfre ve inkâra sapmasının ne kadar büyük bir cürüm olduğunu göstermektir.
4) Müberred şöyle demiştir: Bu söz, o yahudilerden daha önce kendilerine hitab edilmiş olan bir kavme yönelik sözdür. Bununla onlara şöyle denilmiştir: "Siz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i inkâr etmeyin. Çünkü sizden sonra O'nu inkâr edenler olacak. Bu sebeple siz, onu ilk inkâr edenler olmayın, çünkü inkârdaki bu öncelik, daha fazla günahkâr olmayı gerektirir." Bu böyledir, zira küfre önce girenler, ya başkaları da tabi olur veya tabi olmaz; eğer başkaları da bu küfürde onlara tabi olursa, kendi küfürlerinin günahıyla beraber, kıyamet gününe kadar inkâr eden herkesin inkârının günahı da onlara olur. Eğer başkaları onlara bu küfürde uymazla: sa, onlarda iki durum birlik bulunur: Küfüre en önce girmek ve küfürde yalnız başına olmak. Bunun büyük bir kusur olduğunda şüphe yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın âyeti, işte buna işaret etmektedir.
Allah'ın Ayetlerini Az Fiatla Satmayın
Cenab-ı Hakk'ın, "Ve benim âyetlerimi az bir değer karşılığında satmayın '"âyetine gelince, (Bakara, 16) âyetinin tefsirinde, "iştira" (satınalmak, satmak) kelimesinin bir şeyi değişme anlamında kullanıldığını açıklamıştık. (......) kelimesi de aynı şekilde, bir şeyin bedeli ve karşılığı anlamında kullanılır. Eğer, Cenab-ı Hakk'ın sevabına karşılık dünyadan bir şey tercih edilirse, bunu yapan nazarında bu şey adeta bir bedel, karşılık (semen) kılınmış olur.
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Yahudilerin Ka'b İbn Eşref ve Huyey Ibn Ahtab ve benzeri liderleri fakir yahudilerden hediyeler alıyorlardı. Onlar, eğer yahudiler Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e tabi olurlarsa, bu o hediyelerin arkasının kesileceğini biliyorlardı. Bundan dolayı, bu değersiz hediyelerin kesilmemesi için, küfürde ısrar ettiler." Bu böyledir çünkü, dünyanın tamamı ahirete nisbetle gerçekten pek azdır. Zira, ahiretin dünyaya olan nisbeti. sonsuzun sonluya olan nisbeti gibidir. Sonra bu hediyeler, dünyanın tamamına nisbeten de çok azdır. Gerçekten az olan (dünyanın) az kısmının (hediyenin) sonsuz derecede çok olana nisbeti ne ifade eder ki? Bil ki bu nehiy, bu fiil onlarda bulunsun bulunmasın, geçerlidir. Hatta. onların alimlerinin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'imizin durumunu gizlemek ve Tevrat'ta buna delalet eden şeyleri tahrif etmek için rüşvet aldıkları sabit olsaydı, ifadenin delaleti daha kat'ı olurdu.
Rehbet İle İttika Arasındaki Fark
Cenâb-ı Hakk'ın "Ve ancak benden korkunuz." âyetine gelince bunun manası, yukarıda geçen âyetinin manasına yakındır. Yalnız aralarında şu fark vardır; "Rehbet" korkudan ibarettir; ama "ittika"ya gelince, ona, kendisinden sakınılacak şeyin meydana gelmesi kati olduğunda ihtiyaç duyulur. Sanki Cenab-ı Allah onlara, cezanın muhtemelen meydana gelebileceğinden dolayı "rehbet"i emretmiş, sonra da takvayı emretmiştir, çünkü cezanın belirlenmiş olması meydana gelmiştir.
Hakkı Gizlemeyin
42. Âyetin Tefsiri
"Bile bile, hakkı batıla karıştırıp, hakkı gizlemeyiniz, "
Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın âyeti, küfrü ve dalaleti, âyeti de iğva etmeyi ve saptırmayı terk hususunda bir emirdir.
Bil ki, başkasını saptırmak ancak iki şekilde olur. Bu böyledir. Çünkü söz konusu olan başkası eğer hakkın delillerini işitmişse, onu saptırmak ancak ondaki bu delilleri karıştırıp bulandırmak ile mümkündür. Eğer o delilleri işitmemiş ise, o kişiyi saptırmak ancak, bu delilleri ondan gizlemek ve onlara ulaşmasına mani olmakla mümkün olur.
Allahü Teâlâ'nın âyeti, birinci kısma yani delilleri o kimsenin zihninde'bulandırmaya buyruğu da ikinci kısma, yani o adamın delillere ulaşmasına engel olmaya işaret etmektedir.
Bil ki, "batıl ile, batıla" ifadesindeki bâ harfi hakkındaki en açık görüş: O'nun, "Kalem ile yazdım" sözünde olduğu gibi, "istiane" (yardım istemek.yardımı ve vasıtasıyla yapmak) ifade eden ba harfi olduğudur. Buna göre ayetin manası şöyledir: "Dinleyicilere yönelttiğiniz şüpheler ile, onlar vasıtasıyla hakkı bürümeyin, gizlemeyin." Bu böyledir, çünkü Tevrat ve İncil'de geçen Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ilgili âyetler, anlaşılması için istidlale ihtiyaç duyan kapalı metinler idi. Sonra ehl-i kitabın bu alimleri, şüpheler atmak suretiyle, bu nasların delalet yönlerini bulandırıyorlar ve onlar hususunda mücadeleye girişiyorlardı. İşte âyetinden maksat budur. Bu, Cenâb-ı Hakk'in: "Hakkı yenebilmeleri için, batıla tutunarak mücadele edip durdular "(Mümin, 5) âyetinde zikredilen husustur.
Bile Bile İnkâr
Cenâb-ı Hakk'ın "Bile bile, bildiğiniz halde. sözüne gelince, bunun manası şudur: "Yani siz, insanları saptırmanızdan dolayı, kıyamet günü size dönecek olan büyük zararı biliyorsunuz; bunu bile bile yapmaya!.
Bu böyledir, çünkü hakkı batıl ile karıştırmak kıyamet gününe kadar onları haktan men etmeye ve kıyamete kadar batıl üzerinde bulunmaya sebep olmaktadır. Onun yerinin büyük olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Bu hitab, her ne kadar yahudiler hakkında varid olmuşsa da, diğer bütün insanlar için de bir uyarı ve onları böyle bir şeyden sakındırmadır. Bu sebeple, hitab her ne kadar şeklen hususi ise de, mana cihetinden umumidir. Sonra burada iki konu bahis mevzudur.
Birinci bahis:Cenâb-ı Hakk'ın Ve hakkı gizlemeyin" âyetindeki "gizlemeyin" manasında, nehyin hükmüne dahildir ve meczûmdur. Veya gizli bir harfi ile mansubtur.
İkinci bahis: Hakk'ı (gerçeği) örtme ve gizlemeden nehyedilişin "bite bile" ile kayıdlı olması, bunları bilmeden yapmanın caiz olduğuna delalet etmez. Bu böyledir, çünkü insan birşeyin halini bilmez ise, bu örtme ve gizlemenin hak mı bâtıl mı olduğunu da bilmez. Hak mı batıl mı olduğu bilinmeyen şeyin ise ne nefyedilmesi ne de isbat edilmesi (var sayılması) caiz olmayıp, doğrusu o hususta tevakkuf etmek gerekir. Böyle bir kayıtlamada bulunmanın sebebi ise şudur: Zararlı olduğunu bile bile zararlı birşeyi yapmak, zararlı olduğunu bilmeden yapmaktan daha kötüdür. O yahudi alimler, bu hakkı batıl ile karıştırmadaki zararları bildikleri için, bunu yapmaları daha çirkin olmuştur. Buna göre ayet, Hakk'ı bilen kimsenin onu ortaya koymasının vacib, gizlemesinin ise haram olduğunu gösterir. Allah en iyi bilendir.
Namaz Ve Zekât
43. Âyetin Tefsiri
Namazı dosdoğru kılınız, zekatı veriniz ve rükû edenlerle beraber rükû ediniz "
Bil ki Cenab-ı Hak onlara, önce imanı emredip, sonra da hakkı batıl ile örtüp, nübüvvetin delillerini saklamaktan nehyedince, onlara gereken dini emirleri beyan etmiş ve bu meyande en başta gelen ve asıl olan ibadetleri yani bedenî ibadetlerin en büyüğü olan namaz ile mali ibadetlerin en büyüğü olan zekatı zikretmiştir.
Bu ayette birkaç mesele vardır:
Mücmelin Beyanı Hitab Vaktinden Geri Kalır mı?
Mücmel bir âyetin, açıklanmasının hitab vaktinden sonra gelmesini caiz görmeyenler, "Namazı kılınız" âyetindeki hitabın, ancak Hazret-i
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazın rükün ve şartlarını beyan ettikten sonra geldiğini söylemişlerdir.
Sanki Cenab-ı Allah " Şu iyice bildiğiniz namazı dosdoğru kılınız" buyurmuştur. Mücmel ayetin izahının daha sonra gelebileceğini söyleyenler ise şöyle demişlerdir: Onlar, namazın ne olduğunu o anda bilmiyor iseler de namaz ile emredilmiş olmalarının kastedilmesi caizdir. Böyle bir emirden maksad ise, dinleyen kimsenin, her nekadar kendisme emredilen şeyin ne olduğunu bilmese de, kendisini o emre uymaya hazırlamasıdır. Nitekim efendinin kölesine, "Yarın sana birşey emredeceğim. Onu mutlaka yapmalısın" diyerek, bundan maksadının, kölenin o anda, ertesi gün yapacağı şeye azmetmesini sağlamak olmasının yerinde bir şey olduğunda ihtilaf yoktur.
Salat (Namaz) Ne Demektir?
Mu'tezile, "salat (namaz) şer'i isimlerdendir. Çünkü o, dinde sonradan meydana gelmiş bir iştir. Bundan dolayı, sonradan verilmiş bir ismin dinden önce bulunması imkansızdır " demiştir. Sonra onlar vech-i şebeh (benzetme yönü) hususunda ihtilaf ederek bir kısmı, bu kelimenin aslının Arapça'da dua manasına geldiğini söylemiştir. Bu manada olmak üzere A'şâ şöyle demiştir.
"Daha önce yaptığın duayı tekrar yap ve bir şahsa sığın. Çünkü kişinin yanında yatılıp (saklanılacak) bir yer vardır." Bir başka şair de şöyle demiştir:
"Rüzgar sevgilinin küpünü devirmek istedi de, adam da onun küpü için dua etti ve tekbir getirdi."
Mu'tezile'den bazıları "Salat kelimesinin asıl manası lüzum “gerekli olmak, ayrılmamak, sımsıkı tutmaktır" demişlerdir. Şair de bu manada şöyle demiştir:
"Allah bilir ki ben ona kötülük edenlerden değilim. Muhakkak ki ben bu gün, onun ateşiyle yanıyorum, ' yani devamlı olarak onunlayım.
Diğerleri ise, bu "salat" kelimesinin, birinci koşan atın hemen peşinden gelen at manasındaki "musalli" kelimesinden alınmış olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşlerden er doğru görülen, bu lafzın dua manasına olduğudur. Çünkü bütün namazlarda dua veya duanın yerini tutan bir şey vardır. Ayrıca kılınırken başkasına tabi olunmadan kılınan namazlar vardır. "Veche-i şebeh'de bütün ihtimalleri içine alacak bir durumun olması, vech-i şebehin bazı ihtimalleri içine alacak bir şekilde olmasından daha evla olur. Âlimlerimiz, Arapça'da, parçanın (cüz'ün) isminin bütüne (külle) verilmesinin meşhur bir mecaz şekli olduğunu söylemişlerdir. Namazlar dua ihtiva ettiği için, şüphesiz ki "dua", mecazi olarak namaza isim olmuştur. Eğer Mu'tezile'nin "Salat" (namaz) kelimesinin şer'î bir isim olmasından maksadı bu ise, bu söz doğrudur. Yok eğer onların bundan kastı, "şeri'at bu lafzı ilk olarak bu müsemmaya (namaza) isim olarak vermiş" şeklinde ise bu batıldır. Aksi halde, bu lafız Arapça olmazdı. Bu ise Cenab-ı Hakk'ın: Biz onu irapça bir Kur'an olarak indirdik.
Zekatın Manası
(Yusuf, 2) âyetine ters düşer. "Zekat"a gelince, bu Arapça'da, "büyümek" manasından ibarettir. Mesela, ekin büyümek" manasında ibarettir. Mesela, ekin büyüdüğü zaman denir. Yine bu kelime Arapça'da "temizlemek" ve "temizlenmek" manasına gelir. Nitekim Cenab-ı Hak: "Sen temiz (suçsuz) bir şahsı mı öldürdün?"(Kehf, 74);
"Temizlenen kurtulaşa erdi. "(A'la, 14); yani "kendini temizleyen";
"Eğer Allah'ın size fazlı ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiriniz ebediyyen temizlenemezdi"(Nur, 21) ve
"Temizlenen, kendi menfaatine temizlenmiş olur. "(Fatır, 18) yani "Allah'a itaat etmek suretiyle temizlenir" buyurmuştur. Belki de yirmi dinardan birinin yarısını (yani kırkta birini)çıkarıp vermek, bu iki manaya benzediği için "zekat" olarak adlandırılmıştır. Çünkü bu kadarını vermede, geride kalan dinarları bereket bakımından artırma vardır. Zira Hak teâlâ o mal ve paradan, bu verişin o malı temizlemesi sebebi ile belaları kaldırır. Böylece o veriş zahiren bir eksiliş olsa bile, manen bir artıştır. Bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Zekatınızı veriniz. Çünkü onun, üçü dünyada üçü de ahirette olmak üzere altı meziyyeti vardır. Dünyadaki özelliklerine gelince bu, zekatın rızkı artırması, malı çoğaltması ve memleketleri mamur etmesidir. Ahirette meziyyetleri iser zekatın ayıplan örtmesi insanın başının üstünde bir gölge olması ve cehennem ateşine karşı bir engel olmasıdır".
Zekatın, ikinci manada, yani onun, zekat vereni bütün günahlardan temizleyici olması, manasına anlaşılması caizdir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, peygamberine: "Onların mallarından, onları (günahlardan) temizleyeceğin ve mallarını bereketlendireceğin bir sadaka (zekat) al"(Tevbe, 103) diye emretmiştir.
Kâfirler Dinin Fürûu ile Mükellef Tutulabilir mi?
Cenâb-ı Hakk'ın "Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin " sözü, yahudilere hitaptır. Bu da, kâfirlerin dinin fürûu ile muhatap olduklarına delalet eder.
Allah'ın "Rükû edenlerle beraber rükû edin" sözüne gelince, bunda birçok husus vardır;
a) Yahudiler namazlarında rükûya varmıyorlardı, bu nedenle Cenab-ı Hak, onları müslümanların namazını kılmaya teşvik için, özellikle rükû kelimesini zikretti.
b) Bundan murad, "namaz kılanlarla namaz kılın!"dır; buna, tekrar olma ihtimali de ortadan kalkmaktadır. Çünkü, birincide Cenab-ı Hak namazın dosdoğru kılınmasını emretmekte, ikincide ise, namazın cemaatle kılınması buyurulmaktadır.
c) Rükû ile emredilmekten muradın, "huzû ve itaat ile emredilmek olmasıdır.." Çünkü dilde rükû ve huzû aynı manadadır. Dolayısıyla âyetteki emir kınanmış olan büyüklenme ve kibirden kişiyi yasaklamak ve ona mütevazı olmayı emretmek olur.
Nitekim Cenâb-ı Hak, müminlere:
"Allah, kendilerini sevdiği, onların da O'nu; müminlere mütevazi, kâfirlere karşı ise onurlu ve aziz olan bir kavim getirecektir."(Maide, 54) buyurmuştur. Ve yine O'nun, Resulü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i terbiye için
"Sana uyan müminlere kol kanat ger"(Suara, 213) buyurması ve vine Hazret-i Peygamberi: "Allah'tan olan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandm. Şayet sen sert ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz onlar senin etrafından dağılırlardı" (Al-i İmran, 159) sözüyle methetmesi gibi... Durum Allah'ın:
"Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun Resulü ve iman edip namazı kılan, zekatı yeren ve rukûya varan mümin kullardır"(Maide, 55) âyetinde de aynıdır. Buna göre sanki Cenâb-ı Hak onlara namaz kılıp zekat vermelerini emredince, bundan sonra onlara Allah'ın emrine uymayı huzû ve huşu içinde olmayı, günahı terketmeyi emretmiştir. el-Asamm, ulemanın bazısından, Allah'ın İsrailoğullarına da zekatı emrettiğini nakletmiştir; çünkü İsrailoğulları zekat vermiyorlardı.. Allah'ın Terüvef yemeleri.. "(Maide, 62)
"Faiz almaktan yasaklanmış oldukları halde faiz almaları ve insanların mallarını batıl (haksız yollar) ile yemeleri gibi.. "(Nisa, 191) âyetlerinden kastedilen de budur. Böylece Cenab-ı Hak, diğer sırları ve günahları hususunda onları rezil etmesinden sakınsınlar diye, bu ayette onların sırlarından birini ortaya çıkarmıştır. Böylece bu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetinin delillerinden biri olan, gaibten haber verme kabilinden olmuştur.
44. Âyetin Tefsiri
"Siz, insanlara iyiliği emredersiniz de kendinizi unutur musunuz? Halbuki siz kitabı (Tevrat'ı) okuyorsunuz. Hala aklınızı başınıza almayacak mısınız?" .
Birr Kelimesinin İzahı
Bil ki, (......)nin başındaki hemze, takrîr, takrî ve taaccüb için olup yah'udi âlimlerinin durumlarını, başlarına kakmayı ve buna hayreti ifade etmekle beraber, anlatmak gayesine matufdur. "Birr", bütün hayırlı, iyi işlere şamil olan bir isimdir. Ana-babaya itaat manasına olan "birr'ul-valideyn" tabiri ile, Allah'ın razı olduğu amel manasına olan "amel-i mebrur" tabiri bu köktendir. Bu kelime bazan "sıdk" (doğruluk) manasına gelir. Nitekim (......) yani "yemini bozmadı, yemininde doğru oldu " denilir. Yine Doğru söyledin" manasına denilir. Cenâb-ı Allah da: "Fakat birr, ittika edenin (birridir) (Bakara, 189) buyurmuş, birrin takvaya ulaştırdığını haber vermiştir. Bil ki Cenab-ı Hak, onları has olarak verdiği nimetlerden dolayı onlara iman ve şeriata uymayı emredip bir başka yerde hesaba çekileceğine binaen onları bunlara teşvik etmiştir. O husus da şudur: Halkı iyi işlere teşvik ettiği halde, insanın o iyi işlerden gafil olması, bu güzel şeyleri ihmal etmesi aklen çirkin görülmüştür. Çünkü insanlara iyi işleri emretmek, ya nasihat (hayırhahlık) veya onlara şefkatten dolayıdır. Halbuki, insanın başkasına acıması, kendisini ihmal edip başkasına nasihat etmesi akla yakışan bir iş değildir. Durum böyle olunca Cenâb-ı Allah, başlarına kakarak onları bundan sakındırmak istemiştir.
Birr (iyilik) Hakkında Yapılan Tefsirler
Âlimler ayetteki "birr" (iyilik) lafzı ile ne murad edildiği hususunda bazı değişik görüşler belirterek ihtilaf etmişlerdir:
a) Süddi'ye göre, onlar, insanlara Allah'a itaati emrediyor, Allah'a isyan etmemelerini söylüyorlardı. Kendileri ise Allah'a itaati bırakıyor günahlar işliyorlardı.
b) İbn Cüreyc'e göre, o yahudi alimler kendileri namaz kılmadıkları ve zekat vermedikleri halde kavimlerine namazı ve zekatı emrediyorlardı.
c) Onlara, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in durumunu öğrenmek için birisi gizlice gelse, ona, "O söylediklerinde sadık, peygamberliği haktır. Binaenaleyh O (sallallahü aleyhi ve sellem)'na uyunuz" derlerdi. Halbuki kendileri, yahudi kavimlerinden kendilerine gelen hediye ve atiyyelere olan arzularından dolayı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e tabi olmuyorlardı.
d)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz peygamber olmadan önce, bir yahudi gurubu, müşrik Araplara "Sizden bir peygamber çıkacak ve Hakk'a davet edecek" diye haber verip o müşrikleri O'na uymaya teşvik ediyorlardı. Cenâb-ı Allah Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i peygamber olarak gönderince, onlar hased edip O'nun peygamberliğini inkâr ettiler. İşte bunun üzerine, onların Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zuhurundan önce O'na uymayı emretmeleri; o peygamber olunca O'nu bırakıp O'nun dininden yüz çevirmeleri sebebi ile Cenab-ı Allah bu ayetle onları susturdu. Bu Ebu Müslim'in de tercih ettiği görüştür.
e) Zeccac'a göre, onlar, herkese çokça sadaka vermelerini emrediyor, kendileri ise bu hususta son derece cimri davranıyorlardı. Çünkü Cenâb-ı Allah, onları katı kalblilik, faiz ve rüşvet yeme ile tavsif etmiştir.
f) Belki de yahudilerden münafık olanlar zahiren Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uymayı emrediyor, sonra da kendileri kalben O'nu inkâr ediyorlardı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak onları kınamış ve azarlamıştır.
g) Yahudiler, başkalarına Tevrat'a uymayı emrediyor, sonra kendileri Tevrat'ta Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in doğruluğuna delalet eden şeyleri görünce; bu emre muhalefet ediyor ve O'nun peygamberliğine iman etmiyorlardı.
Cenâb-ı Hakk'ın: "Kendinizi unutuyor(musunuz?)" ifadesine gelince buradaki "nisyan" (unutma), ilim meydana geldikten sonra peydah olan yanılmadan İbarettir. Unutan, mükellef olmaz. Mükellef olmayan kimseyi, yaptığı fiillerden dolayı Cenâb-ı Allah'ın kınaması caiz olmaz. Buna göre, âyetinden maksad, "Siz bir hakk karşısında kendinizi unutuyor ve onda sizin için olan faydalardan vazgeçiyorsunuz " demektir. Cenâb-ı Hakk'ın "Kitabı (Tevrat'ı) okuduğunuz halde" ifadesine gelince bunun manası "Siz Tevrat'ı okuyor, onu öğreniyor ve onda iyi fiile teşvikî ve günahlardan yüz çevirmeyi ifade eden hükümleri biliyorsunuz."
Akıllı Davranmak Ne Demektir?
Allahü teâlâ'nın "Hala aklınızı başınıza almayacak mısınız?" ifadesi ise, o yahudi âlimlerinin yaptıklarına insanları hayret etmeye bir davettir. Bunun bir benzeri size ve Allah'ı bırakıp taptıklarınıza! Akıllanmıyacak mısınız "(Enbiya, 67) âyetidir. Âyetteki taaccübün sebebi çok yönlüdür:
1) İyiliği emredip kötülükten sakındırmaktan maksad, başkasını menfaatine olan şeyi elde etmeye ve zararına olan şeye düşmekten sakındırmaya bir irşaddır. İnsanın kendisine iyiliği, başkasına iyilik yapmasından daha evlâdır. Bunun böyle olduğu aklî ve naklî deliller ile malumdur. Başkasına va'zedip, kendisi nasihat almayan kimse, sanki aklın kabul edemeyeceği aykırı bir işte bulunmuş olur. İşte bu sebebten ötürü Cenâb-ı Hak, buyurmuştur.
2) İnsanlara va'z-u nasihat edip, ilmini gösteren sonra da kendisi nasihat almayan kimsenin nasihati, insanların günaha rağbet etmelerine bir sebeb olur. Çünkü insanlar o zaman şöyle derler: "O, bu ilmi ile eğer bu korkutmaların bir aslı esası olmadığını anlamış olmasaydı, bu günahı işlemezdi." Onun bu günahı işlemesi böylece insanları dini konularda aldırmazlığa götürür ve günah işleme hususunda onlara cesaret verir. Vâ'zın maksadı, günahtan menetmek olup, kendisi günah işlemeye cesaret verecek bir fiili işlediği zaman, sanki o iki zıt şeyi birleştirmiş olur. Ki bu da akıl sahibi olanlara yakışan bir fiil değildir. İşte bu sebebten ötürü Hak teâlâ, "Hala aklınızı başınıza almayacak mısınız?" buyurmuştur.
3) Va'z eden kimsenin, va'zının- kalblere tesirli olmasına gayret etmesi gerekir. Günah işlemek ise, kalbleri, günah işleyenin sözünü kabulden uzaklaştırır. Buna göre kim va'z ederse, onun maksadı va'zının kalblere tesir etmesidir. Kim de günah işlerse, sanki onun da maksadı va'zının kalblere tesir etmemesidir. İşte bu sebeble her ikisini beraber yapmak, akıllılara yakışmayan bir çelişkidir. Bundan dolayı Hazret-i Ali (k.v): "Belimi iki kişi kırar: Şerefinin zedelenmesine aldırmayan âlim ve zâhid olan câhil.." Bu âyet hakkında birkaç mesele daha vardır:
Bir Günahı İşleyen Kimse Emr-i Bil Maruf Yapabilir mi?
Bazı âlimler, "günahkar emr-i bil maruf neny-' ani'l-münker (iyt şeyleri emredip, kötü şeyleri yasaklama) yapamaz" demişler ve bu görüşlerine aklî, naklî deliller getirmişlerdir: Onların delilleri, "Cenâb-ı Hakk'ın "İnsanlara iyiliği emredip, kendinizi unutuyor musunuz" (Bakara, 44) âyetidir. Şüphesiz Allahü teâlâ bu ayeti onları zemmetme makamında zikretmiştir. Yine O :
"Niçin kendiniz yapmadığınız şeyleri (başkalarına) söylüyor (tavsiye ediyor) sunuz? Yapmadığınız şeyleri söylemeniz Allah nezdinde çok büyük birgazab (vezilesi) oldu" (Saff, 2-3) buyurmuştur.
Aklî bakımdan delilleri ise şöyledir: "Şayet günahkârın iyiliği emredip kötülükten nehyetmesi doğru olsaydı, zina eden bir erkeğin, zina esnasında kadının yüzünü açmasını günah görüp "bu yasaktır" demesi caiz olurdu. Halbuki böyle bir şeyin kabul edilemeyeceği açıktır." Buna cevabımız şudur: Mükellef olan iki şey ile emredilmiştir: Günahı terk ve başkasını günah işlemekten alıkoymak. Bu iki mükellefiyetten birini yapmamak, diğerin: de yapmamayı icâb ettirmez. Allah Tealânın:
"İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?" ifadesine gelince bu, her ikisini aynı anda yapmayı yasaklamaktadır. İki şeyi beraber olarak yapmaktan nehyin, iki şekilde anlaşılması doğru olur:
1) Bundan maksad, insanın nefsini (kendisini) unutup ihmal etmesinin mutlak olarak yasaklanmasıdır.
2) Bundan maksad, insanın kendisini unuttuğu halde diğer insanları iyiliğe teşvik etmekten nehiydir. Bize göre ayetten murad, ikinci değil birinci şekildir. Bu açıklamaya göre hasmın görüşü düşer. Onların ileri sürdükleri aklî detil ise, kendilerinin aleyhine dönen bir delildir.
Kulun Fiili Hakkında Mutezilenin Yanlış bir İstidlali
Mu'tezile bu âyeti, kulun fiillerinin Allah'ın mahluku olmadığına delil getirerek, şöyle demişlerdir:
"Allahü teâlâ'nın bu fiilin ancak insan tarafından yaratılmış olması halinde doğru ve yerinde olur. Ama insanlar için bu fiil mecburi olarak (cebren) yaratılmış olursa bu söz yerinde olmaz. Çünkü siyah olana, siyah olarak yaratıldığı için, "Niçin beyaz değilsin?" demek caiz değildir."
Buna cevabımız şudur: Kulun kudreti iki zıt şeyi yapmaya elverişli olduğu zaman, şayet bu iki zıttan diğeri değil de beriki bir müreccih olmadan meydana gelirse bu, sırf tesadüf olur. Tesadüfi olan işleri kınamak ise mümkün değildir. Eğer bu, bir müreccih sebebiyle olur ve bu da kul olur ise, aynı mesele geri gelir. Eğer bu müreccih Allah ise, bu fiilin meydana gelmesi hususunda bu taraf racih (üstün gelen taraf), diğer taraf ise mercuh (üstün gelinen taraf) olmuş olur. Mercûh tarafın meydana gelmesi zaten imkansızdır. Çünkü, iki tarafın eşit olma durumunda bir tarafın meydana gelmesi imkansız olacağı için, mercûh tarafın meydana gelmemesi daha evlâdır. İki zıddan biri imkansız olunca, diğerinin meydana gelmesi vacib olur. İşte bu durumda sizin bize karşı delil getirdiğiniz herşey aleyhinize döner. Bütün bunlara gerçek manada verilecek cevab şudur: Hak teâlâ, yaptığı işlerden sorulamaz.
İlminden Faydalanmayan Âlim Hakkında Hadis-i Şerifler
a) Enes (radıyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Miraç gecesi dudaktan ateşten makaslarla kesilen bir gunıb insana -astladım. Bunun üzerine "Ey kardeşim. Ey Cibril bunlar kimler?" dedim. O da: "Bunlar, dünya ahâlisinden hatib olan kimselerdir. Onlar insanlara iyiliği emrediyorlardı, fakat kendilerini unutuyorlardı." (55)
b) Hazret-i Muhammet (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Cehennemde, cehennem ehlinin, kokusundan bîzar oldukları bir adam vardır.' Denildi ki "O kimdir Ey Allah'ın Resulü?" Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da "timinden kendisi istifade etmeyen âlimdir" buyurdu. c) Yine O (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse tıpkı insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir."
d) Şa'bi'den rivayet edildiğine göre, cennetliklerden bir gurub, cehennemliklerden bir gurubun haline muttali olur ve onlara "Niçin cehenneme girdiniz? Halbuki biz sizin öğretmeniz sayesinde cennete girdik" derler. Onlar da: "Biz, iyiliği emrediyorduk ama onu kendimiz yapmıyorduk" dediler. "Nitekim "Kim sadece dili ile vaz'u nasihat ederse, sözü boşa gitmiştir. Kim de hal ve hareketi ile vaz'u nasihat ederse onun (söz) okları hedefini bulmuş ölür " denilmiştir. Şair de şöyle demiştir:
"Ey başkasına öğreten adam. Keşke bu ta kendine olsa, kendin hasta olduğun halde, iyileşmeleri için, hasta ve yatalaklara Haçlar tavsiye ediyorsun. İlkönce kendinden başla ve nefsini zulmetmekten yasakla. Nefsin ondan vazgeçerse, sen hakimsin.. Bu durumda va'z edersen, va'zm makbul olur, senin görüşüne uyulur ve bu öğretme işi fayda sağlar. "
"Bin adam içindeki bir adamın işi, bin adamın bininin de sözünden daha tesirlidir" denilmiştir. Ama va'z edip, kendisi de nasihatına uyan kimsenin değeri Allah katında büyüktür.
Rivayet edildiğine göre Yezid İbn Harun ölür. Kendisi vaiz ve zahîd bir kimse idi. Rüyada görüldü de, kendisine, "Allah sana nasıl muamele etti?" diye sorulduğunda, o "Allah beni affetti; Münker ve Nekir'in bana ilk sualleri, Rabbin kimdir? oldu da, ben de bunun üzerine, şu kadar yıldır insanları Allah'a davet eden şeyhten utanmaz ve ona Rabbin kimdir mi, dersiniz? dedim" Can çekişirken Şiblî'ye, denildiğinde, o bunun üzerine şu beyti söyledi:
"Senin oturmuş olduğun ev kandillere muhtaç değildir."
45. Âyetin Tefsiri
"Sabır ve namaz ile yardım isteyin. Bu, muhakkak ki, huşu içinde olanlar hariç, çetin birşeydir. "
Bu âyette birkaç mesele vardır:
Bu Emrin Muhatabı Kimlerdir?
Âlimler, Cenâb-ı Hakk'ın ifadesiyle kimlere hitap edildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Âlimlerden bir gurup, bunların Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman etmiş olanlar olduğunu söylemiştir. Çünkü namazı asla kabul etmeyip, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dininde sabrı inkâr eden kimselere hemen hemen namazla ve sabırla yardım isteyiniz!" denilmiş. Bu sebeple bu hitabı, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i kesinlikle tasdik eden kimselere yöneltmek gerekir. Hitabın önce İsrailoğulları hakkında olması, bundan sonra Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i tasdik eden kimselere yönelmiş olması da imkansız değildir. Doğruya en yakın olan görüş, bu ayetle kendilerine hitap edilenlerin, Benî İsrail olmasıdır. Çünkü hitabı onlardan başkasına tevcih etmek, ilahi nazmın ifade düzenini bozar. Şayet, "Onlar namazı ve sabrı tasdik etmedikleri halde, onlara namaz ve sabır nasıl emredilir?" denilirse, deriz ki, biz onların namazı ve sabrı inkâr ettiklerini kabul etmiyoruz. Çünkü, herkes, sabredilmesi gereken şeylere karşı sabretmenin güzel olduğunu; yaratanına karşı bir tevazu ve Allah'ın zikriyle meşguliyyet olan namazın da, dünya çile ve afetlerine karşı kendisine teselli verdiğini bilir. İhtilaf ancak keyfiyettedir. Çünkü yahudilerin namazı, bir şekilde; müslümanların namazı ise, başka bir şekildedir. Emrin taalluk ettiği husus müşterek nokta olan mahiyet olunca, zikredilen müşkil kendiliğinden kalkmış olur. İşte bundan dolayı biz diyoruz ki, Cenab-ı Hak onların iman etmelerini, idlali terketmelerini ve namaz ile zekat gibi dini uygulamalara sarılmalarını emredip; bu da, riyaseti terketmek ve mal ile makamdan yüz çevirmek gibi şeyleri ihtiva etmesi sebebiyle onlara güç gelince, şüphesiz Allah bu hastalığa müdahele ederek "Sabır ve namazla yardım isteyiniz" buyurmuştur.
Sabır ve Salatın Hakikatine Dair
Alimler, sabır ve namaz hakkında birtakım görüşler belirtmişlerdir.
a) Ayette sanki şöyle denilmiştir: "Dünyaya dair sevdiklerinizi bırakmaya ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dinini kabul etmeden dolayı kendisine dahil olmayı tabiatınızın zor ve güç göreceği şeylere mukabil sabır ile, yani nefsi lezzetlerden alıkoyma ile yardım isteyiniz. Çünkü nefislerinize bunu yüklediğinizde, nefisleriniz buna alışır ve bu onlara hafif gelir. Sonra siz buna namazı da ilave ettiğinizde, iş tamam olur. Çünkü namazla meşgul olanın Allah'ın celal ve kahrı, rahmet ve fadlı ile meşgul olması gerekir. Buna göre kişi Allah'ın rahmetini hatırladığı zaman O'na itaate yönelir; O'nun ikabını hatırladığı zaman da, O'na isyanı terkeder.
b) Burada sabırdan murad, oruçtur. Çünkü oruçlu olan kimse, yemeye ve içmeye karşı sabırlıdır. Nefsini, midesinin ve avret mahallerinin şehvetinden koruyan kimseden, dünya sevgisinin bulanıklıkları gider. Buna bir de namaz eklenince, kalb Allah'ı bilme nûrlarıyla aydın'anır. Allah orucu namazdan önce zikretmiştir. Çünkü orucun tesiri, uygun olmayan şeyleri giderme; namazın tesiri ise, uygun olan şeylerin meydana gelmesi hususundadır. Çünkü kaide olarak: nefy isbattan önce gelir. Yani menfi ve olumsuz olanların meydana gelmemesini sağlamak, olumlu olanların meydana gelmesinden öncedir.
Bir de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Oruç ateşten koruyan bir kalkandır" Buhari, Savm, 2; Müslim, Savm, 162-163 (2/906-807). buyurmuştur. Yine Allahü teâlâ;
"Muhakkak ki namaz, hayasızlıklardan ve çirkin şeylerden insanı neftyeder"(Ankebût, 45) buyurmuştur. Çünkü namaz, dünya ile iştigale mani olur, kalbe huşu verir ve namaz sebebiyle Kur'an'ı okumak, ondaki va'd ve vaide, va'z u nasihatlere, güzel terbiyelere; âhirete isteklendirme ve dünyadan rağbeti kesmek için, mahlukatın kimilerinin cennete, kimilerinin de cehenneme gittiklerine dair, vukuf hasıl olur. Böylece insana, bu durumda riyaset işini bırakması ve yaratıklardan ilgisini keserek, Yaratanın hizmetinin kıblesine dönmesi kolay olur. Bu ayetin bir benzeri de, Cenab-ı Hakk'ın:
"Ey iman edenler, sabır ve namaz ile yardım isteyiniz; muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir" (Bakara, 153) âyetidir.
… daki Zamirin Mercii Hakkında İhtimaller
Hak teâlâ'nın âyetteki, (......) ifâdesine gelince, bu zamirin mercii hususunda bazı görüşler ileri sürülmüştür:
1) Zamir, namaz (salât) lafzına râcidir. Buna göre mana, "namaz, huşu edenlerin dışındakilere ağırdır", olur.
2) Zamir, Hak teâlâ'nın emrinin delâlet ettiği "istiane" (yardım taleb etme) lafzına racidir.
3) Bu, İsraıloğullarının, "Size vermiş olduğum nimetlerimi hatırlayın" (Bakara, 140) âyetinden başlayıp, yine Cenâb-ı Hakk'ın "yardım taleb ediniz" âyetine kadar ki kısım da, emredilen ve yasaklanan şeylerin tamamına racidir. Araplar, kısaltmak için bazı şeyleri gizlerler veya muhatabın ilmine güvenildiği için, o sözde sadece ima ile yetinir. Buna göre mesela birisi, (O'nun üzerinde, falancadan daha faziletli birisi yoktur) der, bununla da 'yeryüzünü' kasteder. Yine Araplar, Medine'yi kastederek, "Medine'nin iki tepesi arasında falancadan daha şerefli bir kimse yoktur "
derler. Yine Cenâb-ı Hak: "Eğer Allah, zulümleri yüzünden insanları cezalandırsaydu onun üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı" (Nahl, 61) buyurmuş, fakat yeryüzünü zikretmemiştir. Hak teâlâ'nın âyetine gelince, yani, tunlara bu çok ağır ve güç gelir. Bu senin, "Bu iş bana zor geldi" sözünden iştikak etmiştir.
Yine Allahü teâlâ:
"Senin onları davet ettiğin şey, müşriklere zor ve ağır geldi" (Şura, 13) buyurmuştur. Şayet: "Namaz bunlara ağır, huşu duyanlara ise kolay olunca, bu durumda onların sevablarının daha çok, huşu duyanların sevablarının ise daha az olması gerekir; bu ise kabul edilemiyecek bir hükümdür" denilirse, deriz ki: Burada "Onlara gelen yorgunluk, huşu içindeki kimseye gelen yorgunluktan daha fazladır" denilmek istenmemiştir. Bu nasıl olabilir ki huşu sden kimse, namaz kılarken uzuvlarını, kalbini, kulağını, gözünü kullanır; kendisine ulaşan zikri, lezzeti ve huşuya tefekkürden gafil olmaz. Vaîdi hatırladığında, herhangi bir hasret ve kederden hali olamaz; va'di latırladığında da aynısı olur. Huşu duyan kimsenin fiili böyle olunca, namaz dolayısıyla ona gelen ağırlık daha fazla olur.
Namazda Huşu Duyma
Cenâb-ı Hakk'ın âyetinden rhurad-ı ilahi şudur: O namaz huşu etmeyen kimselere çok ağır gelir; çünkü bu kimse namazı, kıldığında herhangi bir sevaba; onu terkettiğinde de herhangi bir cezaya inanmadığı için, bu durumda namaz kılmak ona çok güç gelir. Netice olarak diyebiliriz ki, mülhid namaz kılmada herhangi bir faydanın bulunduğuna inanmadığından namaz kılmak ona ağır gelir. Çünkü fayda bulunmayan herhgangi bir şeyle iştigal etmek, kişinin tabiatına zor gelir. Ama muvahhid'e gelince, namaz kılmada çok büyük faydaların bulunduğuna; onu kılmamada en büyük zararların bulunduğuna inandığı için namaz ona güç gelmez. Zira namaz kılmada sevabın, ebedi, kalıcı nimetleri elde etmenin ve elim azabtan kurtulmanın bulunduğuna inanır. Allah'ın:
"Kî onlar, Rablerine kavuşacaklarını bilirler" âyetine bakmaz mısın? Yani onlar, Allah'ın sevabını elde eder ve cezasından halas olurlar. Bunun misali, hasta olan kimseye, şu acı şeyi ye! denildiğinde, o, onda kendisi için şifa bulunduğuna inanırsa, bu ona çok kolay olur. Eğer buna inanmazsa, bu ilacı almak ona çok zor gelir.
Hazret-i Peygamberin sözü de işte buna hamledilir. "Çözümün aydınlığı ve sûrûru da namazda bulunmaktadır. Nesai, Nisa, 1 (7/81). Namazı bu şekilde nitelendirmesi, zikretmiş olduğumuz görüşler sebebiyledir, yoksa o namazın ona ağır gelmerrfesi sebebiyle değil. Namaz, ona nasıl ağır gelmez ki! Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Huşu demek tezellül ve çok mütevazi olma (huzû') demektir.
46. Âyetin Tefsiri
Bunlarsa, rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O'na döneceklerini zannediyorlar.
Ayette Geçen "Zan'dan Maksad
Allah'ın "Ki onlar, Rablerine kavuşacaklarını bilirler" âyetine gelince, müfessirlerin bu ayet hakkında iki görüşleri bulunmakadır.
a) "Zan" ilim manasınadır. Onlar sözlerine devamla şöyle dediler: Zan, şeyin zıddını da mümkün gören düşüncedir. Bu ise, sahibinin, kıyamet hakkında kesin inancının bulunmamasını gerektirir. Bu da küfürdür. Halbuki Allahu Teâlâ bu zannı methetmiştir. Küfrü medhetmekse caiz değildir. Bu sebeble, ayetteki zandan muradın ilim olması gerekir. Bu mecazın sebebi, ilimle zannın her birinin racih (üstün gelen, ağır basan) bir itikadda müşterek olmalarıdır. Ne var ki, ilim, zıddına mani olan bir racihtir. Zan ise, zıddına mani olmayan bir racihtir. Zan ile ilim bu bakımdan birbirlerine benzeyince, bunlardan birinin ismini diğerine vermek uygun olmuştur. Evs İbn Hacer şöyle demiştir:
"Onu, kaburga kemikleri arasında bulunan (kalbi) karmakarışık ve korku olduğunu zann-ı galible bildiğim halde salıverdim."
Yine Cenâb-ı Hak: "Ben, hesabımla karşılaşacağımı biliyordum" (Hakka, 20) ve
"Sahiden onlar diriltileceklerini bilmiyorlar mı? (Tatfif, 4) buyurmuş; Allah, bunu onlara yadırgayarak, "zanna sevk ve teşvik etmek için zikretmiştir. Allah'ın onları, zıddını mümkün gören bir inanca sevketmesi caiz değildir, bu sebeple burada zan'dan maksadın ilim olduğu ortaya çıkmıştır.
"Rab ile Karşılaşma"nın Manası
b) Lâfzı zahirine hamletmektir ki, bu hakiki anlamda zandır.
Sonra burada birkaç vecih bulunmaktadır;
1) Rabb ile karşılaşmanın ölümden mecaz kılınması.. Bu böyledir, çünkü ile karşılaşmak, ölümün neticesidir. Böylece müsebbeb (netice) zikredilmiş, ama sebep murad edilmiştir. Bu meşhur olan bir mecaz şeklidir; çünkü ölen kimseye, "o Rabbine kavuştu" denilir. Bunun böyle olduğu sabit biz deriz ki, o namaz her an ölümü göz önünde bulunduran huşu ahiplerine zor ve ağır gelmez. Bu böyledir; çünkü her an ölümü gözleyen herkesin kalbi daima huşu içindedir, onlar her halükârda tevbeye koşarlar. Çünkü ölüm korkusu, tevbe etme sebeplerini güçlendiren hususlardandır. Bir de kişi huşuyla, birlikte kendisinden çıkabilecek bir kusurdan her durumda emin olamaz... Dolayısıyla, onun bunu telafi etmesi gerekir. Kişinin durumu zikrettiğinmiz şeyler olunca, bu onu hemen tevbe etmeye yöneltir...
2) Rabb ile karşılaşmanın, Rabb'in sevabı ile karşılaşma şeklinde tefsir olunmasıdır. Bu ise, kesin olarak bilinmeyip, zannî bir husustur, çünkü abid olan bir zahit, kendisinin Allah'ın sevabıyla karşılaşacağına kesinkes hükmedemez, tam aksine o, zanneder... Ancak bu zan onu, daha mükemmel bir huşuya sevkeder.
3) Mana şudur: Onlar, günahlanyla beraber Rablerine kavuşacaklarını sanırlar... Çünkü huşu eden insan, kendisi ve amelleri hakkında sû-i zanda bulunur, böylece onun zannına, Allah'a günahlarıyla birlikte kavuşacağı düşüncesi galib gelir ve bunda da hemen tevbeye yönelir. Ki bu, övgüye şayan bir husustur.
Burada geriye iki mesele kalmıştır:
“Lika” Tabirinin Allah'ı Görmeye Delil Olup Olmadığı Konusunda Mutezile ile Münakaşa
(Bizim Ehlı Sünnet) mezhebinde olanlardan bazıları Allahü teâlâ'nın buyruğunun Allah'ın görülebileceğine delil olduğunu söylemişlerdir.
Mutezile ise "lika" lafzı rü'yeti ifade etmez demiştir. Bunun delili ise. âyet, haber ve örftür. Âyetten delile gelince, bu Allahü teâlâ'nın:
"Allah da, bunu kıyamet gününe kadar kalblerinde bir nifak yaptı" (Tevbe, 77) kavlidir. Halbuki, münafık Rabb'ini göremez. Yine Cenâb-ı Hak:
"Bunu her kim yaparsa, bir ceza ile karşılaşır" (Furkan, 68) buyurmuştur. Yine tehdit makamında olmak üzere:
"Allah'dan korkunuz ve biliniz ki siz Ona mülaki olacaksınız" (Bakara, 223) buyurmuştur. İşte bu, hem kâfire hem de mümine şâmildir. Rü'yet kâfir için söz konusu olmaz. Böylece biz "lika"nın rü'yetten ibaret olmadığını anlamış olduk. Haberden delile gelince, bu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in:
"Her kim, müslüman bir kimsenin malını alarak kendisine mal etmek için yemin ederse. O, Allah'la, Allah ona kızgın olduğu halde karşılaşır" şeklindeki hadisidir. Hadiste geçen "lika" dan maksat Allah'ı görmek değildir. Çünkü bu hal cehennemliklerin niteliğidir. Örften delillere gelince bu, müslümanların ölen kimse hakkında, "O Rabbine kavuştu" deyip, bununla onun, Allah'ı görmüş olduğunu kastetmem eleridir. Yine "lika" ile kastedilen, aradaki engeli kaldıracak bir biçimde, kendisiyle karşılaşmış olduğu kimseye yaklaşmaktır. İşte bundan dolayı, hükümdarın huzuruna çıkarılmayan adam, onu görse bile, "Onunla henüz karşılaşmadım" der. Ama ona, emirin huzuruna girmeye izin verildiğinde, o kimse kör bile olsa, onunla karşılaştım der. Yine, "falanca çok çetin güçlüklerle karşılaştı"; "falancadan büyük hile ile yüzyüze geldim"; "falanca ölümüyle karşılaştı" denilir. Bütün bunlar "lika"nın görmekten ibaret olmadığına delalet eder. Yine buna Allahü Teâla'nın: "Allah'ın takdir ettiği bir vakte kadar sular birleşti" (Kamer, 12) âyeti delalet eder. Bu ancak cisimler hakkında doğru olur da, Allah hakkında doğru olmaz.
(Sünni) âlimlerimiz ise, "lika" Arabça'da iki cisimden birinin, diğerinin yüzeyine temas edecek biçimde ona ulaşmasından ibarettir, demişlerdir. Birisi, bir başkasına dokunup ona bitiştiğinde "Bu ona mülâki oldu" denilir. Mülakat, idrak edilen iki cinsin arasında idrakin meydana gelmesine sebep olunca, bu durumda lafzı da dokunmaya hamletmek imkansız olursa, o lafzı idrake hamletmek gerekir. Çünkü sebebin lafzını, müsebbebe vermek mecaz şekillerinin en kuvvetlilerindendir. Bu sebeple kişinin "lika" lafzını idrake hamletmesinin vacib olduğu ortaya çıkar.
Bu konuda söylenenlerin ekserisi şudur: Bu mana, bazı durumlarda kendisini tahsis eden bir delilden dolayı bırakılır. Bu sebeple diğerlerinde "lika" kelimesinin idrak manasına verilmesi vacib olur. İşte bu izaha göre, bütün sualler kendiliğinden ortadan kalkar. Allahu Tealâ'nın: "Allah da, bunu, kıyamet gününe kadar kalblerinde bir nifak yaptı" (Tevbe, 77) âyetine ve münafığın Rabbini göremiyeceği hususuna gelince, biz deriz ki işte bu zaruretten ötürü, buradaki maksat, "Onlar Allah'ın hesabı ve hükmüyle karşılaşacakları güne kadar." şeklindedir. Ancak böyle bir takdir, delilin hilafına, aksine olan bir görüştür.
Buna ancak, zaruret esnasında başvurulur. İşte burada, kendisine müracaata muhtaç olduğumuz için, ona başvurduk. Halbuki, Allahü teâlâ'nın ifadesinde lafzı zahirinden çevirip, böyle bir ziyade takdir etmede bir zaruret yoktur. İşte böylece, "lika"nın Allah'ın hükmüne değil de, O'nun kendisine talik edilmesi, şüphesiz gerekmiştir. Onlar, Allah'ın görülmesine mani olacak akli delilleri zikretmekle meşgul oldularsa da, biz o delillerin zayıf olduğunu açıkladık. İşte bu durumda, bu yönden zahire sımsıkı tutunmak doğru ve isabetli olmuştur.
Allah'a Rücû Etmenin Mânası
Allah'a rücû etmekten maksat, insanların Allah'tan başka bir sahibi olmadığı, O'ndan başka hiç kimsenin onlara herhangi bir fayda ve zarar veremediği bir yere rucu etmektir. Nitekim onlar, ilk yaratılışlarında da böyleydiler. Böylece onların ilk önce oldukları hale döndürülüşleri, Allah'a rücu kabul edilmiştir. Çünkü onlar, hayattayken, her ne kadar Allah bütün hallerde onların sahibleri idiyse de, O'ndan başka varlıklar hükmediyor ve onlara (zahiren) zarar ve fayda verebiliyordu.
Bu âyetle, batıl fırkalardan olan iki gurup ihticâc etmiştir.
1) Mücessime şöyle demiştir: Cisim olmayana rücû etmek muhaldir. Allah'a rücû edileceği sabit olunca, Allah'ın cisim olması gerekir.
2) "Tenasüh"e inananlar da şöyle demişlerdir; Bir şeye rücû, daha önce o şeyin yanında bulunmuş olmayı gerektirir. Bu sebeple bu âyet, ruhların kadîm olmasına ve onların ruhlar aleminde bulunduğuna delalet eder. Buna cevabımız, daha önce anlatılmış olan şeylere göre verilmiş demektir.
47. Âyetin Tefsiri
"Ey îsralloğulları, size inam ettiğim nimetlerimi ve sizi bütün alemlere üstün tuttuğumu hatırlayınız ".
Bil ki Cenâb-ı Hak, onların aleyhindeki delili pekiştirmek ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e tabi olmamadan sakındırmak için, burada bu sözü ikinci defa tekrar etmiş, sonra: "Birgünden sakının ki..." (Bakara, 48) sözüyle de tehdidini o söze bitiştirmiştir. Sanki Cenab-ı Hak şöyle demiştir: Size olan geçmiş nimetlerimden ötürü bana itaat etmediyseniz, bari gelecekteki azabımın korkusundan ötürü bana itaat edin!
Alemlere Üstün Kılmanın Manası
Hak teâlâ'nın: âyetine gelince, bunda bir sual vardır. Bu soru şudur: Bu ayet, onların Hazret-i Muhammed'den üstün olmalarını gerektirir. Bu ise, ittifakla yanlıştır. Buna birkaç bakımdan cevap veririz:
a) Bazı âlimler, âlem çok kalabalık insan topluluğundan ibarettir. Mesela, "Bir yığın insan gördüm" demen gibi... Bundan maksat, insanların tamamı değil, çoğudur, demişlerdir. Bu görüş zayıftır; çünkü âlem lafzı delil anlamına gelen âlemden müştaktır. Buna göre, Allah'a delil olan her şey âlem olmuş olur ve böylece de âlemden olur. Kelamcıların görüşlerinin tahkiki ise şöyledir. Âlem, Allah'ın dışında var olan her şeydir. Buna göre âlem lafzını, sonradan olanların bir kısmına tahsis etmek caiz olmaz.
b) Bundan maksat, "Sizin zamanınızın âlemlerine üstün tuttum" demek olur. Bu böyledir, çünkü bundan sonra meydana gelecek olanlar şu anda mevcut değildir. O halde, o şahıs mevcut değilken, âlemler cümlesine dahil olmaz, çünkü âlemden olmanın şartı, mevcut olmaktır, yokken bir şey mevcut olamaz, o halde yok olan bir şey âlemden olmaz. Bir de Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), o vakit mevcut değildi, o vakit âlemlerden de değildi. Binaenaleyh, o vakitte İsrailoğullarının âlemlerin en üstünü olmasından, onların o vakitte Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den üstün olmaları gerekmez. Hak teâlâ:
"Hani Allah sizin içinizden peygamberler gönderdi sizleri hükümdarlar yaptı, size kainatta hiç kimseye vermediği şeyi verdi" (Maide, 20) ve: "Andolsun ki biz onları, bilerek, bütün âlemlere üstün tuttuk" (Duhan. 32) buyurmuş, bununla o zamanın âlemlerini kastetmiştir. Onlar, kendilerine verilen hükümdarlık, peygamberlik ve ilahi kitaplar gibi hususlarla başkalarından daha üstün olmuşlardır.
c) Allah'ın hitabı âlemler hakkında umumidir. Fakat, fazileti ifade etme bakımından mutlaktır. Mutlakın doğru olmasında tek bir suret kafidir; buna göre ayet, İsrailoğullarının âlemlere herhangi bir hususta üstün kılınmış olduklarına delalet eder ki, bu onların her şeyde âlemlerin hepsinden üstün olmasını gerektirmez. Aksine onlar, bir hususta başkalarından daha üstün oldularsa da, başkaları bu şeyin dışında onlardan daha üstün olmuş olurlar. Bu durumda, Allah'ın:
"Muhakkak ki Allah Adem'i, Nuh'u, İbrahim'in ailesini İmrân'ın ailesini bütün âlemlere seçmiş, üstün kılmıştır" (Al-i imran, 33) âyetiyle peygamberlerin meleklerden daha üstün olduğuna istidlal etmenin doğru olmadığı ortaya çıkmıştır. Burada, geriye birkaç bahis kaldı.
1) İbn Zeyd, Allah bununla, onlardan mümin olanları kastetmiştir. Çünkü, onların asileri, Allahü Teâlâ'nın: "Ve onları maymunlar ve domuzlar haline getirdi" (Marde, 60) âyeti ile: "Beni İsrail'in kâfir olanları lanetlenmiştir" (Maide, 78) âyetinde buyurduğu gibi, maymunlara ve domuzlara çevrilmiştir.
2)Cenâb-ı Hakk'ın İsrailoğullarına olan bütün hitapları, Arapların dikkatini çekmek içindir. Çünkü onlara üstünlükleri nebileri sayesinde olmuştur. Peygamberlerin kıssalarının tamamı da bir irşad ve uyarma gayesine yöneliktir. Nitekim Cenab-ı Hak: "Onlar, sözü dinlerler, ve hemen onun en güzeline tabi olurlar"(Zümer, 18); "Size Rabbinizden indirilenin en güzeline uyunuz "(Zümer, 55) ve: "Muhakkak ki onların kıssasında, akil sahipleri için alınacak ibretler vardır" (Yusuf, 111) buyurmuştur. İşte bundan ötürü Katâde rivayette bulunara, şöyle demiştir: "Bize anlatıldığına göre Hazret-i Ömer şöyle demiştir: "Allah'a yemin olsun ki, İsrailoğulları çekip gitmiştir. Sizin başkalarından dinlediğiniz şey bir fayda vermez "
3) Kaffal, nün harfinin kesresiyle olan" Nimet: Minnet ve adamın arkadaşına ikram ettiği şey" manasına gelir. Nitekim Hak teâlâ: Bu, bana lütfettiğin bir nimettir" (Şuara, 22) buyurmuştur. Ama nûn harfinin fethasıyla olan (......) kelimesine gelince, bu hayatta kendisiyle nimetlenilen şeydir. Nitekim Cenâb-ı Hak:
"İçinde büyük bir zevkle yaşadıkları nimetler..." (Duhan, 27) buyurmuştur.
Allah, Kulun Faydasına Olan Şeyi Yaratmaya Mecbur Değildir
4) Allah'ın hitabı kulların faydasına olan şeyi gözetmesinin Allah'a ne dünyevi ne de dini bakımdan vacib olmadığına delalet eder. Çünkü O'nun buyruğu, dini ve dünyevi nimetlerin tamamını içine alır. Buna göre bu üstünlük, ya vacib olur veya olmaz; eğer vacib olursa, bunu onlara bir lütuf addetmek caiz olmaz. Çünkü görevini ifa eden kimsenin, hiç kimseye bir lütfü söz konusu değildir. Eğer, Cenâb-ı Hakk'ın, bunu ötekilere değil de berikilere tahsis etmiş olmasıyla birlikte vacib olmazsa, bu kulların faydasına olanı gözetmenin ne dünyevi ne de dini bakımdan vacib olmadığını gösterir. Buna göre, şayet Allah onlara bu dünyada büyük nimetler tahsis edince, onlara ahirette de büyük nimetler tahsis etmesi uygun olur. Nitekim, iyiliği tamamlamak, başlatmaktan öahe hayırlıdır, denilmiştir. O halde daha niçin onun peşinden âyetindeki şiddetli korkuyu getirmiştir? denilirse, cevab olarak deriz ki, nimetin büyüklüğüne rağmen isyan etmek, en çirkin ve en kötü bir kusur olu;. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak onları günah işlemekten sakındırmıştır.
5) Bu bahis, âlemdeki gurupların hangisinin daha efdal, yani hayır özelliklerini daha çok haiz olduğunu beyan hususundadır. Bil ki, her yerdeki sakinler arasında bu hususta çok çetin tartışmalar meydana gelmiştir. Buna göre her gurup kendisinin daha üstün ve kemal sıfatlarına da daha çok sahip bulunduğunu iddia etmiştir. Biz Allah'ın tevfik ve yardımıyla, meselenin çözümü güç yönlerine işaret edeceğiz.
Mal Ve Mülkün, Şefaatin, Yardımlaşmanın Fayda Vermeyeceği Gün
48. Âyetin Tefsiri
"Öyle bir günden korkunuz ki, o günde hiç kimse diğer kimseye hiçbir fayda sağlayamaz. Ondan ne bir şefaat kabul edilir, ne de bir üdye alınır. Onlara yardım da edilmez ".
Bil ki bu günde korkmak, o günde meydana gelecek olan Allah'ın azab ve şiddetli acılarından dolayıdır. Çünkü günün kendisinden korkulmaz. O gün cennetlik ve cehennemliklerin hepsi mutlaka Allah'ın huzuruna geleceklerdir. Buna göre ayetten maksad, bizim söylediğimiz şeydir. Sonra Cenâb-ı Hak ahiret gününü, insanları korkutmak için, en şiddetli ve azametli sıfatlarla nitelenmiştir. Bu böyledir. Çünkü Araplar, kendilerinden birisi hoş olmayan bir duruma düştüğünde ve hısım akrabası onu bundan kurtarmaya çalıştıkları zaman içlerinde hamiyetperverlik namına ne varsa hepsini harcar ve tıpkı bir babanın çocuğunun başına gelen kötülüğü defetmeye çalışması gibi, bu kötülüğü ondan savmaya uğraşırlar. Eğer o, engelini aşamayacağı bir kimseyi görürse, çeşitli tevazu yollarını ve şefaat çeşitlerini devreye sokarak, sertlikle yapamadığı şeyi yumuşaklıkla yapmaya çalışır. Eğer hem sertlik hem de yumuşaklık fayda vermez ise, geriye o kimseye ya mal veya başka çeşit bir şeyden fidye vermek kalır. Eğer bu üçü de ona bir fayda temin etmez ise, dostları ve kardeşlerinden umduğu yardıma yönelir. İşte böylece Cenab-ı Hak, Bu yollardan hiçbirinin ahirette günahkarlara fayda vermeyeceğini haber vermiştir, bu tertibe göre geriye iki sual kalır:
İki Suale Cevap
1) Allah'ın âyetinin manası, âyetinin manası gibidir. Buna göre bu tekrardan maksad nedir? Buna şu şekilde cevap veririz: Cenâb-ı Allah'ın âyetinden maksadı, onun hakettiği cezayı bir başkasının çekmeyeceğini ifade etmektir. gelince, bundan maksad, o insanın bu şahsı cezalandıran (Allah'ın) hükmünden kurtarmaya çalışamayacağıdır.
2)Allahü Teâlâ, bu ayette "şefaatin kabulünü", "fidye alımı "ndan önce zikretmiş, bu âyeti bu suredeki 120. âyetten sonra tekrar getirerek orada da "fidye alma" "şefaatin kabulü"nden önce zikretmiştir. Bunun hikmeti nedir? Buna şöyle cevab verilir: Mal sevgisine olan meyli, kendisini yüceltmeye olan meylinden daha şiddetli olan kimse, şefaat edecek olanlara yapışmayı, fidye vermeye tercih eder. Aksi temayülde olan kimse ise, fidyeyi şefaatçiye tercih eder. Bundan dolayı her iki âyetteki farklı tertib, bu iki sınıf insana işaret etmek içindir.
Şimdi de âyetteki lâfızların tefsirine geçiyoruz.
Âyet-i Kerimedeki Bazı Lafızların Tefsiri
Allahü teâlâ'nın "Hiç kimse diğer bir kimseye hiçbir fayda sağlayamaz" âyetine gelince, Kaffâl bu hususta şunu söylemiştir: Lügatcileregöre fiilinin asıl mânası (hükmetti, emretti, ifâ etti, ödedi) fiilinin manasıdır. Bu manada olmak üzere Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bürde b. Yesâr (radıyallahü anh)'a şöyle demiştir: "(Bu kurban) sana kifayet eder, fakat senden başka kimseye kifayet etmez." Arapçacılar da bunu bu şekilde, hemzesiz olarak "tâ" harfinin fethası ile (......) şeklinde rivayet etmişlerdir. Yani "Bu, senin kurban vecibene yeter, kurban yerini tutar " demektir. Buna göre, âyetin manası "Kıyamet günü hiçbir kimse, hiçbir kimsenin hiçbir bakımdan yerine geçemez ve ona isabet edecek hiçbir cezayı onun için yüklenemez. Aksine o günde kişi, kardeşinden, annesinden ve babasından bile kaçar." Yine buna göre, bu yerini tutmanın manası, "itaat edenin itaati, günahkara vacib olmuş olan (cezayı) karşılamaz, onun yerine geçmez." Bu yerini tutma ve yerine geçme dünyada bazan olabilir. Mesela bir şahıs yakınının ve dostunun borcunu öder ve böylece onun borcunu kendi yüklenir. Âhirette ise, hakların ifast ancak hasenat (sevabları) vermekle olur. Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şu hadisi rivayet etmiştir:
"Yanında din kardeşinin ırzı, malı ve makamı bakımından bir hakkı bulunup da, bu hak kendisinden alınmadan ondan helallik isteyen kimseye Allah merhamet etsin. Çünkü âhirette ne bir dinar ne bir dirhem vardır. Eğer o kimsenin iyilikleri varsa, kardeşinin hakkı onun iyiliklerinden alınır. Eğer iyilikleri yok ise, o zaman da üzerinde hakkı olan kardeşinin günahlarının bir kısmı ona yüklenir. Tirmizi, Kiyame 2, (4/613).
Keşşaf sahibi, âyette geçen (......) lâfzının mefûlü bih olduğunu ve mefûlu mutlak olmasının da caiz olabileceğini söylemiştir. Meful-u mutlak olması halinde âyetin takdiri (az bir cezayı) şeklinde olur. Nitekim Cenâb-ı Hakk, "Az bir zulüm bile görmezler"(Meryem, 60).Âyeti (......) şeklinde okuyan, bunu 'fayda verdi' manasına gelen fiilinden okumuştur. Buna göre lafzı, bu kıraatte ancak, "fayda vermek cinsinden herhangi bir şey" manasına gelir. Bu durumda bu cümle (......) kelimesinin sıfatı olarak mahallen mansubtur. Eğer, "Öyle ise mevsufa ait zamir nerededir?" denir ise, deriz ki "O mahzuftur ve takdiri şöyledir: (......) şeklindedir.
Buradaki (......) kelimesinin nekre oluşunun hikmeti şudur: "Nefislerden hiçbir nefis, kendinden başka hiçbir nefse, hiçbir surette fayda veremez." Bu, hertürlü isteği kesen, tam bir ümitsizliğe düşürmedir.
Allahü teâlâ'nın âyetine gelince deriz ki: "Şefaat" bir kimsenin, bir başkasından bir şey istemesi ve ondan ihtiyacını gidermesini istemesidir. Kelimenin aslı, "tek"in zıddı manasındaki "çift" demek olan (......) kelimesinden gelir. Buna göre sanki, ihtiyaç sahibi tek idi de, şefaatçi onun yanında ikinci (onun çifti) bir şahıs oldu demektir.
Bil kî, Hak teâlâ'nın (......) ifâdesindeki zamîri günahkâr olan ikinci "nefs"e racidir.Bu, kendisinden hiçbir fidyenin kabul edilmediği nefistir. O nefisten şefaatin kabul olunmamasının manası şudur: Eğer o, bir şefaatçinin şefaatini getirirse bu ondan kabul edilmez. Zamirin, şu manada olmak üzere birinci nefse raci olması da caizdir: Eğer o birinci nefis .ikinci nefse şefaat edecek olsa, birincinin ikincinin yerine ceza görmeyeceği gibi, şefaati de kabul olunmaz.
Allahü teâlâ âyetinin manası "Ondan fidye de kabul edilmez" demektir. (......) kelimesinin aslı bir şeyin denk olması manasına olan dendir. Sen, "Ben onun bir benzerini görmüyorum " manasında dersin. Nitekim Cenâb-ı Hak:
"Sonra inkâr edenler, (başka varlıkları) Bablerine denk tutuyorlar" (En'am.1) buyurmuştur. Bu ayetin bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın: "O inkâr edip kâfir olanlar (yok mu?), eğer yeryüzünde bulunan her şey bir misli ile beraber o kâfirlerin olsa da, onlar kıyamet gününün azabından (kurtulmak için) ona fidye olarak verseler, bu fidye onlardan kabul olunmazdı" (Maide, 36);
"İnkâr edenler ve kafirler olarak ölenler yeryüzü dolusu altını (azablarına karşılık) fidye olarak verseler bile, bu onların hiçbirinden kabul edilmez" (Al-i Imran, 91) ve: "O (kâfir) üdye olarak ne verirse versin, bu ondan kabul edilmez "(En'am, 70) âyetleridir.
Allahü teâlâ'nın "Onlara yardım da olunmaz" âyetine gelince, bil ki yardımlaşma, ancak dünyada, beraber yaşama ve akraba olma vesilesi ile olur. Halbuki Hak teâlâ, o günde ne bir dostluk, ne bir şefaat, ne de aralarında bir akrabalık bağı kalmayacağını; insanın kardeşinden, anasından, babasından ve yakınlarından kaçacağını haber vermiştir. Kaffal, "Ayetteki "nasr"dan murad, me'ünet yani yardımdır" demiştir. Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Kardeşine zalim olduğu zamanda (zulmüne engel olarak) mazlum olduğu zamanda (ona yapılan zulme engel olarak) yardım ef" Buhari, Mezalim. 4; Tirmizi, Fiten, 68 (4/523). hadisi de böyledir. (......) kelimesi de aynı manadadır. Araplar yağmur almış manasına (yardım edilmiş toprak) derler. Yağmur toprakta bitki çıkardığı zaman, (Yağmur beldeye yardım ediyor) denir. Bu ifadeye göre, sanki yağmur, o belde halkına yardım etmiştir. Hak Teâla'nın;
"Kim, Allah'ın kendisine yardım etmeyeceğini sanıyorsa... "(Hacc, 15) âyeti, "Yağmurun beldelere rızık verdiği gibi, Allah'ın kendisini rızıklandırmayacağını (sanıyorsa)..." şeklinde tefsir edilmiştir. İntikam alma da, bir yardım ve zalime bir karşı duruş manasında "nusre, nusret" ve "intişar" diye isimlendirmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak: kavmine karşı ona yardım (Enbiya, 77) buyurmuştur. Müfessirler bu âyetteki, nın manasının "Biz onun intikamını aldık" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifâdesi, bütün bu manalara muhtemeldir. Bu âyet, onların, kıyamet gününde azab edildikleri zaman, Allah'tan onlar namına intikam alacak birisini bulamayacakları manasına da gelebilir. Hulasa olarak, sanki "yardım", "şiddet ve belaları savuşturma" demektir. İşte bu sebeble Hak teâlâ, orada azabından o kâfirleri kurtaracak birisinin bulunmadığını haber vermiştir. Âyette bunlardan sonra geriye iki mesele kalır:
Günahı Bırakmaya Etkili Bir Teşvik
Âyette, günahlardan en büyük bir sakındırma ve insandan sadır olan günahları tevbe ile telafi etmesine en kuvvetli bir teşvik vardır. Çünkü insan, ölümden sonra herhangi bir tedarik şefaaf, yardım ve fidyenin olmayacağını düşündüğünde, kurtuluşunun ancak Allah'a itaatle olacağını anlar. İbâdetlerinde her an kusur yapmadan ve ömrünün uzun olacağına yakînî bir bilgisi olmadığı için tevbeye fırsat bulamamaktan emin olamayan kişi, her hâl ü kârda bir korku ve endişe içinde olur. Bu âyet, her nekadar İsrailoğulları hakkında nazil olmuş ise de, mana bakımından herkese hitabtır. Çünkü ayette bahsedilen vasıflar, Kıyamet gününün vasıflarıdır. Bu da o günde bulunacak herkese şamil olur.
Hazret-i Peygamberin Şefaatinin Mahfuziyeti, Bu Konuda Mu'tezile'nin Hatası
Ümmet-i Muhammed, âhirette Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şefaat etme hakkı olduğu hususunda ittifak etmiştir. Cenab-ı Allah'ın:
Rabbinin seni, bir makam, Mahmuda göndereceğini ümid et” (İsra, 79) ve Sen de (Onun verdiğine) razı (memnun) olacaksın (Duha, 5 ) ayetleri şefaata hamledilmiştir. Sonra alimler, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şefaatinin kimler için olduğu mevzusunda ihtilaf etmişlerdir. Bu şefaat, sevabı elde etmiş müminler için mi, yoksa azabı haketmiş büyük günah sahibi mü'minler için midir? Bu meselede Mu'tezile, şefaatin sevabı elde etmiş mü'minler için olduğunu, şefaatin tesirinin ise, mü'minlerin hakettikleri sevaba fazlalık kazandırmak olduğunu söylemişlerdir. Bizim alimlerimiz ise şefaatin tesirinin, azabı haketmiş kimselerden, azabı düşürme şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bu şefaat, ya mahşer meydanında onlara yapılır da cehenneme hiç girmezler, veya onlar cehenneme girdikleri zaman onlara şefaat olunur ve böylece cehennemden çıkarılır, cennete girdirilirler. Alimler şefaatin kâfirler için sözkonusu olmadığında ittifak etmişlerdir;
Büyük Günah İşleyene Şefaat Yok Diyen Mu'tezile İddiası
Mu'tezile, büyük günah sahibi kimselere şefaatin olmayacağını birkaç bakımdan istidlal etmişlerdir.
Birincisi: Delillerden biri, tefsirini yapmakta olduğumuz bu ayettir. Mu'tezile, bu ayetin üç bakımdan şefaatin olmadığına delil olduğunu söylemiştir:
a) Allah "Ogünde hiç kimse, hiçbir kimseye hiçbir toyda sağlayamaz" buyurmuştur. Eğer şefaat, azabı düşürme hususunda irli olsaydı, o zaman bir kimse, diğer birine bir fayda vermiş olur.
b)Allahü teâlâ "Ondan hiçbir şefaatçi de kabul edilmez" muştur. Bu ayette geçen "şefaat lafzı nefyin (olumsuz ifadenin) en gelmiş bir nekredir. Bu sebeble o, hertürlü şefaat çeşidini içine alır.
c) Hak Teâla "Onlara yardım da edilmez" buyurmuştur. Eğer, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), günahkârlardan birisine şefaat edecek olsa ona, yardım edici olmuş olurdu. Bu ise âyetin aksine bir harekettir.
Âyetteki sözün şu iki yönden olduğu da söylenmesi:
1) Yahudiler, atalarının kendilerine şefaat edeceklerini iddia ediyorlardı, ayet ile onlar, bu iddialarından ümidsizliğe düşürülmüşlerdir. Binaenaleyh onlar hakkında nazil olmuştur.
2) Âyetin zahiri, mutlak manada şefaatin olmadığını ifade .eder. Ancak itaat ehli olanları sevaölarını artırma hususunda, ayetin tahsis edilmesine arama konusunda ittifak ettik, demişlerdir.
Ehl-i Sünnetin Cevabı
Biz (ehl-i sünnet) de bu tahsisi zikredeceğimiz delillerden dolayı, büyük günah sahibi müslüman için yaparız. Çünkü biz Mu'tezile'nin birinci görüşüne şu şekilde cevap veririz: İtibar, sebebin hususi oluşuna değil, lafzın umumiliğinedir. İkinci görüşe de şöyle diyerek cevap veririz. Âyetten maksadın, sevapları artırma hususundaki şefaatin nefyi olması caiz değildir. Çünkü Hak teâlâ, o günde hiçbir şefaatin fayda vermeyeceğini bildirerek, o günden insanları sakındırmıştır. Şefaatin olmaması, sevabın artırılması Hususuna raci olduğu zaman, sakındırma tam manası ile olmaz. Çünkü artırılmamasında herhangi bir tehlike ve zarar yoktur. Bunu şu durum açıklar: Eğer Allahü teâlâ: Sevaba hak kazananların faydalarını hiçbir kimsenin şefaati ile artırmayacağı günden (kıyamet gününden) korkun" demiş olsaydı, bununla günahlardan herhangi bir zecr (sakındırma) meydana gelmezdi. Yok, eğer "İkabı haketmiş kimselerin ikabını hiçbir şefaatçinin şefaati ile düşürmeyeceğim (kıyamet) gününden korkunuz" demiş olsa idi, bu söz günahlardan sakındıncı olurdu. Böylece ayetten kastedilenin, şefaatin tesirinin sevabı artırma hususunda değil, ikabı düşürme hususunda nefyedilmesi olduğu sabit olur.
Mu'tezile'nin İleri Sürdüğü Öbür Deliller
İkincisi:Cenâb-ı Allah'ın: "Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçisi vardır " (Mü'min, 18) âyetidir. Zalim, zulmeden demektir. Bu kelime kâfir ve başkası hakkında kullanılır. 'Bu ayette Cenab-ı Allah, zalimlerin sözü dinlenen şefaatçisi olmadığını beyan etti, icabet edilen bir şefaatçisi olmadığını beyan etmedi" denilemez. Biz, bu ayetin ifadesinin gereği olarak, Allah'ın, iccbet edilen bir şefaatçinin varlığını da nehyetmiş olduğunu söylüyoruz. Çünkü âhirette sözü dinlenen hiçbir şefaatçi yoktur. Çünkü sözü dinlenen kimse, sözünü dinleyen (ona itaat edenden) üstündür. Allahü teâlâ'nın üstünde ise, Allah'ın ona itaat edeceği hiçbir kimse yoktur. Çünkü biz diyoruz ki ayeti sizin söylediğiniz manaya hamletmek iki sebebten dolayı mümkün değildir.
a)Allahü teâlâ'nın üstünde, Allah'ın itaat edeceği hiçbir varlığın olmadığını bilmek, bütün akıllıların ittifak ettikleri bir husustur. Bunu Allah'a nisbet eden kimseye gelince o, bununla Allah'ın hiç kimseye itaat etmediğini itiraf etmiş olur. Ama bunu kabul etmeyene gelince, menfi görüşte olmasına rağmen, onun, Allah hakkında, başka bir varlığa itaat ettiğine inanması imkansız olur. Bu sabit olunca, ayetin sizin dediğiniz manaya hamledilmesi, onu lafzın ifade etmediği bir manaya hamletmek olur.
b) Allahü teâlâ, kendisine itaat olunan bir şefaatçinin olmayacağını bildirmiştir. Şefaatçi olan kimse, ancak, şefaat için kendisine başvurulandan aşağı mertebededir. Çünkü ondan üstün olan, ona emreder ve onun hakkında hükmeder. Böyle birisine ise şefaatçi denilemez. Bundan dolayı âyetteki sözü, şefaat edenin Allah'dan daha aşağı mertebede olduğunu ifade etmiş olur. Bu sebeble (sözü dinlenen, itaat edilen) sözünü, Allah'tan üstte olan kimse manasına anlamak mümkün değildir. Bunun için de âyeti, "Onlar için, icabet olunacak bir şefaatçi yoktur " anlamına da hamletmek gerekir.
Üçüncüsü:Hak teâlâ'nın: "Kendisinde alışveriş, dostluk ve şefaat olmayan gün gelmezden önce..." (Bakara, 254) âyetidir. Bu ayetin zahiri, hiçbir şefaatin olmadığını gösterir.
Dördüncüsü: Allahü teâlâ'nın “Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur" (Âl-i İmran, 192) âyetidir. Şayet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ümmetinin fasıklarına şefaat edecek olsaydı, onlar "yardım edilmiş kimseler" diye vasfedilirlerdi. Çünkü fasık, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şefaati sebebiyle azabtan kurtulursa, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona nihai derece yardım etmiş olur.
Beşincisi:Cenâb-ı Hakk'ın: "Onlar, ancak Allah'ın rızasına ermiş olanlara şefaat ederler" (Enbiya, 28) âyetidir. Cenab-ı Hak bu ayette meleklerinden haber vererek onların, ancak Allah'ın razı olduğu kimselere şefaat ettiklerini söylemiştir. Fasık ise, Allah'ın razı olduğu kimselerden değildir. Melekler, fasığa şefaat etmedikleri zaman, peygamberler de etmez. Çünkü melekler ile peygamberlerin şefaatinin farklı olduğunu söyleyen yoktur.
Altıncısı:Cenâb-ı Allah'ın:
"Onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez" (Müddessir, 48) âyetidir. Şayet şefaat, azabın düşürülmesinde müessir olsaydı, bu şefaat onlara fayda verirdi. Oysa ki ayet bunun zıddını ifade etmektedir.
Yedincisi: Ümmet-i Islamiye, bizim, bizi, Hazret-i Peygamber'in şefaatine nail olanlardan kılmasını Allah'tan istememiz gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. Onlar, bütün dualarında şöyle derler: "Allah'ım bizi O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) şefaatine nail olanlardan eyle." Şayet şefaate müstehak olan kimse, büyük günahlarda ısrarlı olduğu halde bu dünyadan göçmüş olan birisi olursa, o takdirde onlar Allah'dan büyük günah üzerinde ısrar etmiş olarak canlarını almasını istemiş olurlar. "Onlar, büyük günah işlemede ısrarlı oldukları halde dünyadan göçtükleri zaman, Allah'tan kendilerini, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şefaatine nail olanlardan kılmasını isterler, yoksa büyük günah işlemede ısrarlı oldukları halde canlarını atmasını değil.
Nitekim onlar, dualarında, "Allah'ım bizi çok tevbe edenlerden kıl " diye de dua ederler. Oysaki onlar bu dua ile, günah işleyip sonra tevbe etmeyi kastetmiş değillerdir. Onların arzuladıkları, günah işledikleri zaman Allah'ın onları tevbeye muvaffak kılmasıdır. Bu iki arzu da bir şarta bağlıdır ki o da, önceden günahta ısrar halinin ve günahın bulunması şartıdır" denilmesi niçin caiz değildir" denilemez. Çünkü biz diyoruz ki: Buna iki yönden cevab verilir:
a) Biz, "Allah'ım bizi çok tevbe edenlerden kıl" duamızı bir şarta bağladığımızda;"Allah'ım bizi şefaata nail olanlardan kıl" sözümüze de bir şart ilave etmemiz gerekmez.
b) Ümmet-i Muhammed, Allah'dan bekledikleri bu iki arzusunda da, O'ndan, kendilerine arzu ettikleri şeye ulaştıracak olanı yapmasını isterler. Bu sebeble onların, "Rabbimiz bizi çok tevbe edenlerden kıl " sözü ile, kendilerini günahlardan tevbe etmeye muvaffak kılmasını; "Bizi şefaate nail olanlardan kıl " sözü ile de, sayesinde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şefaatine nail olabilecekleri şeyi kendilerine vermesini istemiş olurlar. Eğer, şefaate ehil olabilmek, ancak büyük günahlarda ısrarlı olunduğu halde dünyadan göçmek ile olsaydt, bu durumda şefaata nail olmayı istemek dünyadan büyük günahları işlemede ısrarlı vaziyette göçmeyi istemek olurdu ki bu, icma ile caiz değildir Bizim, "şefaate nail olmak ancak, sevaba müstehak olunarak bu dünyadan göçmek ile olur" sözümüze gelince, şefaate nail olmayı bu manada istemek çok yerinde olur. Bu ikisinin farkı ortadadır.
Sekizincisi:Allahü Teâlâ'nın: "Tacirler muhakkak ki cehennemdedirler. Kıyamet günü oraya girecekler. Oradan hiç ayrılamayacaklardır" (infitar, 14-16) âyetidir. Bu âyet, bütün günahkârların, cehenneme gireceğini ve oradan hiç çıkamayacaklarını gösterir. Onların cehennemden ayrılamayacakları sabit olunca, oradan hiç çıkmayacakları da sabit olmuş olur. Durum bu olunca, şefaatin ne cezanın affedilmesinde, ne de cehenneme girdikten sonra oradan çıkma hususunda bir faydası olmaz.
Dokuzuncusu: Hak teâlâ'nın: "O (Allah) işi yönetendir. Ancak O'nun izin vermesinden sonra bir şefaatçi bulunabilir" (Yunus. 3) âyetidir. Bu ayette, Allahü teâlâ, şefaat etmesine izin vermediği kimsenin şefaatçi olamayacağını beyan etmiştir. Allah'ın:
"Allah'ın izni olmadan O'nun yanında şefaat edecek olan kimdir?" (Bakara, 255) ve: "Onlardan ancak Rahman (Allah)'ın izin verdiği kimse konuşabilir ve doğruyu söyler "(Nebe, 38) âyetleri de aynı manadadır. Cenâb-ı Hak, büyük günah işleyenler hakkında şefaata izin vermemiştir. Çünkü böyle bir iznin olduğu şayet bilinse idi, ya akıl yolu ile ya nakil yolu ile bilinirdi. Akıl yolu ile bilinmesi meselesine gelince, bu konu aklın sahasına girmez. Nakle gelince, bu ya mütevatir ya da haber-i vahid ile bilinirdi. Ahad haberlerin bu sahada yetkisi yoktur. Zira onlar zan ifade ederler. Söz konusu mesele ise "ilim" (kesin bilme) ile ilgili bir meseledir. İlmi konularda zan ifade eden delillere tutunmak caiz değildir. Bunun mütevatir haber ile bilinmesine gelince, bu da batıldır. Çünkü, eğer bu hususta mütevatir bir haber bulunsa idi, müslümanların çoğu bunu bilirdi ve eğer müslümanlar bunu bilselerdi, bu şefaati inkâr etmezlerdi. Binaenaleyh, çoğunluk onun yokluğu hususunda ittifak ettiğine göre, böyle bir iznin verilmeyeceğini anlıyoruz.
Onuncusu: Allahü teâlâ'nın: "Arşı yüklenen ve onun etrafında bulunan (melekler) Rablerini hamd ile tesbih ve takdis ler, O'na iman ederler ve müminlerin bağışlanmasını (şöylece) isterler: Ey Rabbimtz, senin rahmetin ve ilmin herşeye şamildir. O halde tevbe edenleri ve senin yoluna uyanları atfet" (Mü'min, 7) âyetidir. Şayet fasıklar için şefaat söz konusu olsaydı, şefaati tevbe ve Allah yoluna tâbi olma şartlarına bağlamanın bir manası olmazdı.
Mutezilenin Hadislerden Delilleri
Onbirincisi: Büyük günah işleyenler hakkında şefaatin bulunmadığına delalet eden haberler dört tanedir:
a) el-Alâ İbn Abdirrahman'ın babasından, onun da Ebu Hureyre'den rivayet ettiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir mezarlığa girer ve şöyle der:
"Selam olsun size, ey müminler topluluğunun yurdu! Muhakkak ki biz de, insaallah sizin yanınıza geleceğiz! Kardeşlerimizi görmeyi ne kadar isterdim!" Bunun üzerine orada bulunanlar, "Ya Resulullah, biz senin kan kardeşlerin değil miyiz? deyince, Hazret-i Peygamber: Bilâkis sizler benim ashabımsınız; kardeşlerimizse henüz dünyaya gelmemiş olanlardır" dedi. Bunun üzerine onlar, Ya Resulallah, senden sonra ümmetinden gelecek olanları nasıl tanırsın? deyince Hazret-i Resul, "Söyleyin bakalım ne dersiniz, eğer bir adamın siyah at sürüsü içerisinde, alnı beyaz, ayaklan sekül biratıolsa, o adam atını tanımaz mı?" dedi. Onlar, "evet" ey Allahı'ın Resulü dediler. Hazret-i Peygamber de:
"Muhakkak ki onlar kıyamet gününde abdestten dolayı yüzleri akr elleri ve ayakları bembeyaz olarak gelirler. Ben ise, havzın kenarında onların önünde olurum. İyi bilin ki, yolunu şaşırmış develerin kovulması gibi bazı adamlarda benim havuzumdan mutlaka kovulurlar da, ben onlara: "Hey! buraya gelin! buraya gelin!" diye seslenirim. Bunun üzerine, "Onlar senden sonra muhakkak ki değiştiler" denilir. Ben de, bu sebeple, onlara yazıklar olsun, yazıklar olsun!" derim" buyurur. Müslim. Taharet, 39 (1/218) . 'Şefaatin olmadığına dair bu haberle şöyle istidlal yapılmıştır: Şayet Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara şefaat edici olsaydı o, "yazıklar olsun, yazıklar olsun!" demezdi. Çünkü şefaat eden kimse, bunu söylemez. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onları bir yudum su içmeden bile men ederken, daimi olan azabtan kurtulmaları hususunda, onlara nasıl şefaatçi olur?
b) Abdurrahman İbn Sâbât'ın, Cabir İbn Abdullah'tan rivayet ettiği göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ka'b İbn 'Ucre'ye:
"Ey Ka'b İbn Ucre, sefihlerin yönetime geçmesinden seni Allah'a sığındırırım. Şüphesiz, birçok idareciler gelecek... Kim onların yanına girer, zulümlerinde onlara yardımcı olur ve onların yalanlarını tasdik ederse, o benden, ben de ondan değilim; ve o, benim havzıma da kesinlikle gelemeyecektir. Kim onların yanına girmez, zulümlerinde onlara yardımcı olmaz ve onların yalanlarını doğrulamazsa, o benden, ben de ondan olurum ve o kimse, benim havzanın başına gelir. Ey Ka'b İbn Ucre, namaz Allah'a yaklaşma verileri, oruç insanı günahlardan koruyan kalkan, sadaka ise, suyun ateşi söndürmesi gibi hataları söndürür. Ey Ka'b İbn Ucre, haramdan biten (beslenen) bir et, cennete giremez" buyurdu. Tirmizi Cuma, 433, (2, 513).
Bu hadiste üç bakımdan istidlal edilir:
1) O kimse peygamberden, peygamber de ondan olmayınca, peygamber ona nasıl şefaat eder?
2)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "O benim havzıma gelemiyeçektir" ifâdesi, şefaatin olmadığına delildir. Çünkü o kimse Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ulaşmaktan men olunup Havzına gelemeyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onu göreceği azabtan kurtarmaktan kaçınması daha evladır.
3) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ifadesi büyük günah işleyenler için, şefaatin herhangi bir tesirinin bulunmadığını gösteren açık bir ifadedir.
c) Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Sizden hiçbirinizi, kıyamet gününde boynunda feryad eden bir koyunla bulmayayım. O: "Ya Resulullah, imdad!" dedikçe; ben: "Bugün Allah'ın hükmünden sana hiçbir fayda sağlayamam, nitekim durumu sana tebliğ etmiştim" diyeceğim. Buhâri, Zekat, 3. bu elde etmek istediğimiz netice hakkında sarih bir ifadedir. Çünkü Hazret-i Peygamber onun için Allah nezdinde bir şey yapamayınca, onun şefaatte herhangi bir nasibi olamaz.
d) Yine Ebu Hureyre'den rivayet edilen bir hadiste Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Üç kişi vardır ki ben kıyamet gününde onların hasmıyım. Kimin de hasmı olduysam, onu yenmişimdir. Bana bir şey verip, sonra da haksızlık eden kimse; hür olan kimseyi satıp da parasını yiyen kimse ve bir ücretliyi çalıştırıp da, ondan işini tastamam yapmasını isteyen, ama ücretini tastamam ödemeyen kimse" Ibnu Mâce, Rühün 4 (2/816). Bununla şu şekilde istidlal edilir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların hasmı olunca, onun onlara şefaatçi olması imkansız olur. İşte bu babda, Mûtezile'nin görüşlerinin tamamı budur.
Ehl-i Sünnetin Bu Husustaki Delilleri
Bizim alimlerimize gelince, onlar bu konuda birkaç hususa dayanmışlardır:
a) Allah'ın Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'dan naklederek, buyurduğu şu âyettir:
"Eğer onlara azab edersen, muhakkak ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, muhakkak ki aziz ve hakîm olan sensin" (Maide, 118). Bu âyetle istidlal tarzı şu şekildedir: Hazret-i İsa (aleyhisselâm) tarafından yapılan bu şefaatin ya kâfirler hakkında olduğu, yahut itaatkâr müslüman hakkında, veya küçük günahları bulunan müslüman hakkında ya da tevbe ettikten sonra büyük günah sahibi olan müslüman hakkında, yahutta tevbe etmeden önce ölen büyük günah sahibi müslüman hakkında olduğu söylenir. Birinci kısımdakiler hakkında olması batıldır; çünkü Cenab-ı Hakk'ın, (......) ifâdesi kâfirler hakkında uygun değildir. İkinci, üçüncü ve dördüncü kısımdakiler hakkında olması da yanlıştır; çünkü itaatkâr müslümana küçük günah sahibi müslümana ve büyük günah sahibi müslümana, tevbe etmelerinden sonra, hasımlarımızca da, azab etmek aklen caiz değildir. Bu böyle olunca Hak teâlâ'nın buyruğu, onlar hakkında uygun olmaz. Bu batıl olunca geriye, ancak, bu şefaatin tevbe etmeden önce ölen büyük günah sahibi müslüman hakkında olduğunu söylemek kalır. Bu şefaatin Hazret-i İsa (aleyhisselâm) hakkında olduğunu söylemek doğru olunca, onun, zaruri olarak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında da olduğunu söylemek doğru olur. Çünkü arada bir fark olduğunu söyleyen hiçkimse bulunmamaktadır.
b)Allahü Teâlâ'nın Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'den naklederek buyurduğu şu âyettir:
"Kim bana tabi olursa, o bendendir; her kim de bana asi olursa, muhakkak ki senr çok bağışlayan ve çok merhamet edensin" (ibrahim, 36). Buna göre, Cenâb-ı Hakk'ın sözünün kâfir hakkında olduğunu söylemek caiz değildir. Çünkü kâfir, ittifakla, mağfirete ehil değildir. Bu ifadenin, küçük günah sahibi ve tevbe ettikten sonra büyük günah sahibi kimse hakkında olduğunu söylemek de caiz değildir, çünkü Allah'ın onları bağışlaması, hasmımızca, aklen vacibtir. Bu sebeple, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlara şefaat etmesine hacet yoktur. Geriye ayetin, tevbe etmeden önce ölen büyük günah sahibi hakkında olduğunu söylemek kalır.
Beyhakî'nin "Şuâbu'l-îman" adlı kitabında rivayet ettiği hadis, bu iki ayetin delaletinin bizim dediğimiz şekilde olduğunu güçlendiren bir husustur. Bu hadise göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) hakkındaki Allah'ın) (ibrahim, 36) âyeti ile Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın sözü olarak hikâye edilen (Maide, 118) âyetini okudu; sonra ellerini kaldırarak, "Allah'ım, benim ümmetim, benim ümmetim!" dedi ve ağladı. Bunun üzerine, Allahü Teâla, "Ey Cebrail Muhammed'egit. -Senin Rabbin en iyi bilendir-, ama sen O'na, kendisini neyin ağlattığını sor!" Bunun üzerine Hazret-i Cebrail Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek O'na, sordu; bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), söylediklerini Cebrail'e haber verdi. Bunun üzerine Hak teâlâ, "Ey Cebrail, Muhammed'e git ve O'na: "Biz ümmetin hususunda serti hoşnut edecek ve seni üzmeyeceğiz" de!" buyurdu. Bu haberi Müslim de, Sahih'inde rivayet etmiştir.
c)Hak teâlâ'nın Meryem sûre'sindeki âyetleridir:
"Müttakileri, o Rahman (çok merhametli) olan Allah'ın huzuruna kafirler alinde toplayıp, günahkârları ise susuz olarak cehenneme süreceğimiz gün, tehman olan Allah katında bir ahdi olan hariç, onlar şefaat hakkına sahip olamıyacaklardır" (Meryem, 85-87). Biz deriz ki ayetin zahirinde, âyetten maksadın mücrimlerin başkalarına şefaatçi olamayacakları veya başkalarının onlara şefaatçi olamayacakları hususu olduğunu gösteren herhangi bir delil yoktur. Çünkü masdann failine muzaf olması caiz ve yerinde olduğu gibi, mefûlüne-muzaf olması da caiz ve yerindedir. Ancak biz ayetin ikinci ihtimale hamledilmesinin daha evla olacağını söylüyoruz. Çünkü âyetin birinci ihtimale hamledilmesi, zaten açık olan şeyin açıklanması kabilinden olur. Çünkü herkes mücrimlerin cehenneme susuz olarak sevkedilecekterini ve başkalarına şefaat edemeyeceklerini bilir.
Buna göre ayeti ikinci ihtimale hamletmek gerekir. Bu sabit olunca biz deriz ki: Âyet büyük günah sahibleri için şefaatin söz konusu olduğuna delalet eder. Çünkü Hazret-i Allah bunun peşinden:
"Ancak Allah'dan bir ahd (söz) almış olan müstesna..." (Meryem, 87) buyurmuştur. Buna göre ayetin takdiri şöyledir: "Günahkârlar, kendilerine başkalarının şefaat etmesine müstehak olamazlar. Ancak onlar Allah'dan bir ahd (söz) almış olurlar ise bu müstesna.." Buna göre de, Allah'dan bir söz almış olan herkesin bu müstesnaya dahil olması gerekir. Büyük günah sahibi de Allah'dan bir ahid almıştır ki bu da tevhid ve İslâm'dır. Bu sebeble büyük günah sahibinin de buna dahil olması gerekir.
Bu konuda söylenecek en son söz, şöyle denilmesidir: "Yahudiler, Allah'dan bir söz (ahd) aldılar. Bu söz de, onların Allah'a iman etmiş olmalarıdır. Bu sebeble, yahudilerin de bu ahdin şümulüne girmesi gerekir." Ancak biz deriz ki, bu âyeti yahudiler hakkında kullanmamak, icmanın zaruretinden dolayıdır. Binaenaleyh, ayetin yahudiler dışında kullanılması gerekir.
d)Hak teâlâ, meleklerin hususiyetleri hakkında: "Onlar, ancak Allah'ın razı olduğu kimselere şefaat ederler" (Enbiya, 28) buyurur. Bu âyetle istidlal etme şekli şöyledir: Büyük günah sahibi de Allah'ın razı olduklarındandır ve Allah'ın razı olduğu herkesin, şefaat edilmeye ehil olması gerekir. Biz, büyük günah sahibinin de Allah katında razı olunanlardan olduğunu söyledik, çünkü o, imanı ve tevhidi sebebi ile Allah katında razı olunanlardandır. Kendisine, "Bu vasıflar sebebi ile o Allah katında razı olunanlardandır" denilmesi yerinde olan herkese, "O, Allah'ın razı olduklarındandır" denilmesi de doğru olur. Çünkü, "Allah'ın razı olduğu (Allah katında razı olunmuş)" sözü, bizim "İmanı sebebiyle Allah katında razı olunmuş" sözümüzün bir parçasıdır. Mürekkeb (ifadenin bütünü) doğru olunca, müfred (ifadenin parçası) da doğru olur. Böylece sabit olur ki, büyük günah sahibi Allah'ın razı olduklarındandır. Bu sabit olunca, onun da "Onlarancak Allah'ın razı olduğu kimselere şefaat ederler" âyetinden dolayı, şefaat edilmeye ehil olması gerekir. Şefaat kendisinden razı olunan kimselerin haricindekiler için nefyolunmuştur. Menfi bir ifadeden yapılan istisna, müsbeti ifade etmek olur. Bu sebeble, kendisinden razı olunan kimselerin meleklerin şefaatına müstehak olmaları gerekir. Büyük günah sahibinin, meleklerin şefaatine dahil olduğu sabit olunca, zaruri olarak peygamberlerin ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şefaatine de dahil olmaları gerekir. Çünkü peygamberlerle meleklerin şefaati arasında herhangi bir farkın olduğunu söyleyen olmamıştır.
Mu'tezile'den Bir İtiraz
Buna göre, eğer: "Bu şekilde istidlal etmenin aleyhine iki bakımdan söz söylenebilir:
a) Fasık, razı olunmuş bir kimse değildir. Bu sebeble onun meleklerin şefaatine ehil sayılmaması gerekir. O, meleklerin şefaatine müstehak olamayınca, Hazret-i Peygamberin şefaatine de müstehak olamaz. Biz, münafığın razı olunan bir şahıs olmadığını söyledik, çünkü o fıskı ve fücuru sebebiyle, razı olunan birisi değildir. Fıskı sebebiyle razı olunmadığı söylenen kimsenin, sizin zikretmiş olduğunuz delilin aynısıyla razı olunmuş olmadığını da söylemek doğru olur. Fasığın, razı olunan birisi olmadığı sabit olunca, onun meleklerin şefaatine müstehak olmaması gerekir. Çünkü Allah'ın:
"Allah'ın kendisinden hoşnut olduğu kimse hariç, şefaat etmezler" (Enbiya, 28) âyeti, kendisinden razı olunan müstesna, herkesten şefaatin nefyine delalet eder. Büyük günah sahibi kimse kendisinden razı olunmuş birisi olmadığına göre, onun nefyin hükmüne dahil olması gerekir.
b) Âyetle istidlal ancak, Hak teâlâ'nın "(Allah'ın) hoşnut olduğu hariç, şefaat etmezler" sözü; bundan muradın "Onlar, Allah'ın kendisinden hoşnut olduğu kimse hariç şefaat etmezler" şeklinde olduğuna hamledilirse, tamam olur. Ama, bu ifadeyi, bundan muradın, "Onlar ancak, Allah'ın şefaatine razı olduğu kimseler şefaatte bulunurlar" şeklinde olmasına hamledersek, bu durumda ayet, ancak Allah'ın, büyük günah sahibinin şefaatine razı olduğu sabit olursa, delalet eder ki bu da meselenin başıdır" denilirse, birinciye cevabımız şudur:
Bu İtiraza Ehl-i Sünnetin Cevabı
Mantıkî ilimlerde, "mühmeller birbirleriyle çelişmezler; buna göre "Zeyd âlimdir" sözümüzle "Zeyd bir âlim değildir" sözümüz çelişmezler. Çünkü, bundan muradın, "Zeyd fıkıh alimidir, fakat kelam alimi değildir" olması muhtemeldir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, bizim büyük günah işleyen razı olunmuştur, sözümüzle, büyük günah işleyen razı olunmamıştır sözümüz de böylece çelişmezler; çünkü büyük günah sahibinin dini bakımından, razı olunmuş olduğunun, fıskı bakımından da razı olunmamış olduğunun söylenmesi muhtemeldir. Ve yine, onun müslüman olması bakımından razı olunmuş olduğu her ne zaman sabit olursa, onun kendisinden raz: olunmuş olarak isimlendirilmesi de sabit olmuş olur. İstisna editen sırf onun razı olunmuş olması ve onun sırf razı olunmuş olması da, imanı bakımından kendisinden razı olunmuş olması da mevcut olunca, onun müstesnanın zımnına girmesi, "müstesna minha" dan çıkması vacib olur. Her ne zaman bu böyle olursa, onun şefaate müstehak olduğu sabit olur. İkinci suale gelince, bunun cevabı da şudur: Âyetin manasını, "Melekler ancak Allah'ın kendisinden hoşnut olduğu kimseye şefaat ederler" şeklinde hamletmek, "Melekler ancak, Allah'ın şefaatinden razı olduğu kimselere şefaat ederler" anlamına hamletmekten daha evladır. Çünkü birinci takdire göre ayet, Allahü Teâlâ'nın hoşnutluğunu elde edip, günahlarından da kaçınmaya bir teşvik ve tahrik ihtiva etmektedir. İkine; takdire göre ayet bunu ifâde etmemektedir. Şüphesiz Allah'ın kelamını, şümulünde daha çok fayda olan mana ile tefsir etmek evladır.
e)Cenâb-ı Hakk'ın: "Şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez" (Müddessir, 48) âyetidir. Cenâb-ı Allah bunu sadece kafirler için söylemiştir. Dolayısıyla, hitabın delil olması meselesinden dolayı burada kâfirlersözkonusu olup, müslümanın durumunun bunun aksine olması gerekir.
f)Cenâb-ı Allah'ın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e söylediği:
"Kendi günahına ve mü'minlerle mü'minelerin günahına istiğfar et" (Muhammed, 19) âyeti, Allah'ın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bütün mümin erkekler ve kadınlar için istiğfar etmesini emrettiğine delalet eder. Biz: (Bakara, 3) âyetinin tefsirinde, büyük günah işleyen kimsenin de mü'min kaldığını açıklamıştık. Durum böyle olunca, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlar için de istiğfar etmiş olduğu sabit olur. Bu sabit olunca da, Hak teâlâ'nın onları bağışlayacağı sabit olur. Aksi halde Hak teâlâ, duasını reddedeceği halde, ona dua etmesini emretmiş olurdu ki bu da sırf tahkir ve eziyet verme olurdu. Böyle bir şey ise ne Cenâb-ı Allah'a yakışır, ne de Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, lâyık olur. Bu da Allahü Teâlâ; Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bütün günahkarlar için istiğfarda bulunmasını emrettiğinde, O'nun duasına icabet ettiğine delalet eder. Bu ise ancak büyük günah sahiblerini bağışladığında tamam olur. Şefaatin de manası işte budur,
g) Hak teâlâ'nın: "Bir selamla selamlandıgınız zaman, siz ondan daha güzel (bir selam) ile veya aynısı ile karşılık verin" (Nisa, 86) âyeti. Bu ayette Cenab-ı Hak, herkese, kendilerine bir kimse bir selam verdiği zaman buna daha güzel bir selam ile karşılık vermelerini veya o selamı aynı ile mukabele etmelerini emretmiştir. Daha sonra biz müslümanlara:
"Ey iman edenler, O (Nebiyyi Ekrem 'e) siz de salat edin, tam bir teslimiyetle de selam verin" (Ahzab, 56) âyeti ile, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e salat ü selâmda bulunmamızı emretmiştir. "Salat" Allah'dan olur ise rahmet manasınadır. Şüphe yok ki bu da bir tür selamdır. Biz Hak teâlâ'dan, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için rahmet taleb ettiğimizde, "Siz o (selamdan) daha güzeli ile veya aynısı ile karşılık verin" âyetinin gereğince, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in da aynısı ile mukabele etmesi gerekir. Bu da, O'nun bütün müslümanlar için Allah'dan rahmet taleb etmesidir. Şefaatin manası da işte budur. Hem sonra biz, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in duasının reddolunmadığında ittifak ettik. Bu sebeble, Hak teâlâ'nın, O'nun herkes hakkındaki şefaatini kabul etmesi gerekir ki, zaten istenen de budur,
h)Allahü teâlâ'nın:
"Onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip de Allah 'dan mağfiret dileselerdi, onlara (sen) Peygamber de mağfiret dilemiş olsaydı elbette Allah 'ı tevbeleri çok kabul eden ve çok merhametli bulacaklardı" (Nisa, 64) âyetidir. Bu ayette, "tevbe" ismi geçmemektedir. Ayet-i kerime, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ne zaman günahkar ve kendi nefislerine zulmedenler için istiğfarda bulunsa, Allah'ın onları muhakkak bağışlayacağını göstermektedir. Bu da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in büyük günah işleyenler hakkındaki şefaatinin bu dünyada kabul edildiğine delalet eder. Binaenaleyh onlarla ilgili şefaatinin ahirette de kabul edilmesi gerekir. Çünkü bu iki şefaatin birbirinden farklı olduğunu söyleyen yoktur.
i) Biz, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şefaatinin mutlaka kabul edileceği hususunda icma ettik. Öyle ise O'nun şefaatinin tesiri, ya sevabı artırmak şeklinde olur ya da günahı düşürmek şeklinde olur. Birincisi olamaz. Aksi halde biz, diyerek, Allah'dan, Peygamberin fazlını artırmasını taleb ettiğimizde, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir nevi şefaatçi olmuş olurduk. Birinci kısım batıl olunca, ikinci kısım ortaya çıkar ki istenen de budur.
Mu'tezile'den Bir İtiraz
Eğer denilirse ki: "Bizim Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şefaatçi olduğumuz şu iki sebebten dolayı söylenemez:
1) Şefaat edenin, kendisine şefaat edilenden daha yüksek mertebede olması gerekir. Biz ise, mertebe yönünden Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den daha aşağıda olduğumuz için, O'na hayır duada bulunduğumuzda, ona şefaat etmiş kimseler vasfını almayız.
2) Ebu'l-Huseyn şöyle demiştir: "Başkası için hayır istemek, ancak onun arzusundan ötürü olduğu zaman "şefaat" olur. Şayet onun bu arzusu olmasaydı, bu hayırla tahakkuk etmeyecekti. Yahut da onun bu arzu ve isteğinin, o hayırların yapılmasında bir tesiri olacaktır. Ama ister arzu etsin, ister arzu etmesin, bunlar tahakkuk ettiği, isteyenin maksadının istediğine ulaşmasında ve bu istek ile kendisinden istekte bulunan şahıs da fazladan bir fayda temin etmediği zaman bu o şahıs için bir şefaat olmaz. Görmez misin, bir hükümdar oğluna saltanatı vermek istediğinde, bir dostu onu buna teşvik etse, o buna teşvik etse de etmese de, hükümdar istediği şeyi yapar. Bu dostun bu teşvikten maksadı ise, onun katında bir mertebe elde edip sultana yakınlık kazanmaktır. Bu sebeble, onun hükümdarın oğlu için şefaatte bulunduğu söylenemez. İşte kendisi için Allah'dan istediğimiz rahmet hususunda, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem'.)'e karşı durumumuz budur. Bu sebeble biz, bu salat ile Peygamber'e şefaatçi olmuş olmayız."
Ehl-i Sünnetin Cevabı
Birinci hususa şöyle cevab veririz: Biz, şefaatte rütbenin geçerli olduğunu kabul etmiyoruz. Buna delilimiz ise şudur; (şefaat eden) kelimesi (çift) kelimesinden alınmış olarak böyle isim olmuştur. Bu manada ise rütbe geçerli değildir. Bu sebeble onların iddiaları düşer. Bu izah ile ikinci sual de düşer. Ama biz yine, ona da şöyle cevap veririz: Biz, her nekadar Allahü teâlâ'nın, ümmet bunu istesin istemesin Resulüne ikramda bulunduğunu söylüyorsak da, şayet ümmetinin istemesi olmasa idi bu fazilet meydana gelmeyecek bir şekilde ümmetinin istemesinden ötürü Allah'ın Peygambere daha fazla ikramda bulunmuş olmasının caiz olamayacağını da kesin olarak söyleyemiyoruz. Bu ihtimal caiz olduğuna göre, bizim de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için şefaatçiler olmamız ihtimali söz konusu olur. Bu ümmetin ittifakı ile batıl olunca, onların görüşleri de geçersiz olur.
j)Cenâb-ı Allah'ın meleklerin özelliğinden bahseden şu âyeti:
"Arşı taşıyan ve onun etrafında bulunan (melekler) Rablerini hamd ile tesbih ve takdis ederler, O'na iman ederler ve mü'minlerin affedilmesini isterler" (Mü'min, 7), Büyük günah işleyen kimse mü'minler cümlesindendir. Bu sebeble, meleklerin kendileri için istiğfarda bulunduğu kimseler zümresine onun da dahil olması gerekir. Bu hususda söylenecek en son söz ise, ayetin sonunda Hak teâlâ'nın:
"O halde tevbe edenleri ve senin yoluna uyanları bağışla" (Mü'min, 7) buyurmasıdır. Ancak ne var ki bu ikinci kısım, umumi olan birinci kısmın tahsisini gerektirmez. Çünkü Usul-ü Fıkıh'da şöyle bir kaide vardır: "Umumi bir lafızdan sonra, o umumi lafzın cüzlerinden biri zikredilir ise, bu, o umumi lafzın bu hususi lafız ile tahsisini gerektirmez."
Büyük Günah İşleyenler İçin Şefaat Olacağına Dair Hadisler
k) Büyük günah işleyenler için şefaatin bulunduğunu gösteren haberlere gelince, biz bunlardan üçünü zikredeceğiz:
1)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadisi: "Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir. " Ebu Davud, Sünnet, 21 (2/236); Tirmizi, Kıyamet. 11 (4/625): İbn Mace. Zühd 37 (2/144). Mu'tezile şöyle demiştir: Bu hadise üç yönden itiraz edilir:
a) Bu, Kur'an'ın aksine gelen bir haber-i vahiddir. Çünkü biz, birçok ayetin bu şefaatin olmayacağını gösterdiğini açıklamıştık. Haber-i vahid Kur'an'ın hilafına olunca, onu kabul etmemek (sahih saymamak) gerekir.
b) Bu hadis, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şefaatinin ancak büyük günah işleyenler için olduğuna delalet eder. Bu ise caiz değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şefaatine nail olmak büyük bir makamdır. Binaenaleyh şefaati, sadece büyük günah işleyenlere tahsis etmek, sevab ehli olan diğer kimseleri bundan mahrum etmek olur. Bu ise caiz değildir. Çünkü en azından eşit olmaları gerekirdi.
c) Bu mesele, amelî meselelerden değildir. Bu sebeble bu konuda zan ile yetinmek caiz değildir. Haber-i Vâhid ise ancak zan ifade eder. Bundan dolayı, bu konuda bu hadîse yapışmak caiz değildir. Sonra biz, bu hadisin sahih olduğunu kabul etsek bile, onda üç ihtimal söz konusudur:
a) Hadisten murad, inkâr etme manasında istifham (soru) dur. Yani "Şefaatim ümmetimin büyük günah işleyenleri için midir?" demektir. Nitekim, Allahü teâlâ'nın: Bu Rabb'im' (En'am, 77) âyeti de, "Bu mu benim Rabb'im?" anlamındadır.
b) lâfzı, ne dilin aslında, ne de örfde günah olarak tahsis edilmemiştir. Aksine, bu kelime günphı içine aldığı gibi, taati de içine almaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, namazı vasfederken:
"Huşu duyanlar hariç, o ağır ve meşakkatlidir" (Bakara, 45) buyurmuştur. Durum böyle olunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sözünden muradın, "büyük günah işleyenler" olması gerekmez; aksine belki de murad, "büyük taatler işleyenler içindir" şeklindedir. Eğer, "Farzedelim ki, lafzı hem günahları hem de taatleri içine alıyor. Fakat, sözü ise, eliflâma bitişik olarak gelmiştir ve umum ifade eder. Bu durumda da, haber ister büyük taatler işleyenler, isterse büyük günahlar işleyenler olsun, kebair ehlinden olan herkes için şefaatin bulunduğuna delalet eder" denilirse, deriz ki: lâfzı her ne kadar umum ifâde ediyorsa da, muzaf olan (......) kelimesi müfred (tekil)dir; bu sebeple de umum ifâde etmez. Bunun için, haberin doğruluğu hususunda, kebair ehlinden olan tek bir şahts yeterlidir. Biz de bu tek şahsı, bütün taatleri işleyen kimseye hamlediyoruz. Çünkü, hadisin muktezasıyla amel etmek hususunda, onu buna hamletmek kafidir.
c) Farzedelim ki, "kebair ehli" ifâdesini büyük günah işleyenlere hamletmek vaciptir. Fakat "büyük günah işleyenler" ifadesi, "tevbeden sonra veya tevbeden önce büyük günah işleyenler" ifadesinden daha umumidir. Bu sebeple biz haberi, "tevbeden sonra büyük günah işleyenler" manasına hamlettik... Haberin sizin görüşünüze delâlet ettiğini kabul edelim, ama bu yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayet olunan, "Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler için mi?" haberiyle çelişmektedir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu, inkâr tarikiyle olmak üzere, istifham hemzesiyle beraber zikretmiştir.
Keza Hasan el-Basri Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den.onun şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ben şefaatimi ancak, ümmetimden büyük günah sahiplerine ayırdım, sakladım." Bil ki, insaflı olmak, böyle bir meselede, sadece bu habere tutunmayı değil, ama şefaat konusunda varid olmuş olan haberlerin tamamına tutunmayı mümkün kılar. Bunun dışındaki diğer haberlerse, bu nevi tevillerin tamamını düşürür, geçersiz kılar.
b) Ebû Hureyre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Her peygamberin icabet olunan bir duası vardır. Bütün peygamberler, bu dünyada isteyeceklerini istediler. Ama ben, ümmetime şefaat olmak üzere, isteğimi kıyamet gününe sakladım. Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmadan ümmetimden ölen herkes, insaallah benim şefaatime nail olacaktır." Bu hadisi, Müslim Sahih'inde rivayet etmiştir. Bu hadisle şöyle istidlal edilir: Hadis, ümmetinden, Allah'a şirk koşmadan ölen herkesin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şefaatine nail olacağı hususunda, gayet sarih ve nettir. Büyük günah işleyen kimse de böyle olduğu için, onun da bu şefaate nail olması gerekir.
c) Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün elinde bir et parçası olduğu halde geldi; onu kendisine doğru bir dirsek boyu yükseltti. Et onun hayranlığını celbediyordu; derken ondan bir çiğnem ısırdı ve sonra şöyle dedi:
"Ben kıyamet gününde, insanların efendisiyim. Bunun niye böyle olduğunu biliyor musunuz?" Orada bulunanlar, "Hayır ya Resulallah" deyince, O şöyle buyurdu:
"Cenâb-ı Allah, Önceki ve sonraki bütün insanları (ahiretgünü) dümdüz bir yerde toplar. Bir münadi, sesini herkese duyurur ve bir göz onların hepsini bir bakışta görür. Bir de güneş yaklaşır, artık insanların gamı ve meşakkati, dayanamayacakları ve tahammül edemiyecekleri bir dereceye varır.
Bu sırada insanlar birbirlerine: "İçinde bulunduğumuz şu faciayı görmüyor musunuz? Size erişen bu faciayı görmüyor musunuz? Size Rabb'iniz yanında şefaat edecek bir şefaatçiye niçin gitmiyorsunuz?" derler. Diğerleri, "Babanız 1 Âdem (aleyhisselâm) var" derler. Bunun üzerine Hazret-i Âdem 'e gelirler ve ona "Ey Âdem, (aleyhisselâm) sen insanların babasısın. Cenâb-ı Hak seni eliyle yarattı ve sana ruhundan üfledi. Meleklere de emretti onlar sana secde ettiler. Cenâb-ı Hakk yanında bize şefaatçi ol. İçine düştüğümüz hali, başımıza geleni görmüyor musun?" dediler. Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) onlara "Hiç şüphesiz Rabb'im bugün, daha önce gazablanmadığı, bundan sonra da hiç gazablanmayacağı bir şekilde gazablanmıştır. O, beni bir ağaçtan (yemekten) menetmişti, ama ben Ona asi olmuş (günah işlemiştim). Vay nefsim, vay nefsim! Siz, benden başkasına gidin. Nuh'a gidin" dedi.
Bunun üzerine insanlar Nuh (aleyhisselâm)'a gelirler ve ona "Ey Nuh (aleyhisselâm), sen yeryüzündekilere gönderilmiş peygamberlerin ilkisin. Allah seni şükreden bir kul olarak da İsimlendirdi, sen bize Allah katında şefaatçi ol; içinde bulunduğumuz durumu görmüyor musun?" derler. Bunun üzerine Nuh (aleyhisselâm) onlara: "Bugün Rabbim, daha önce hiç gazablanmadığı ve bundan sonra da hiç böylesine gazablanmayacağı bir şekilde gazablanmıştır. Benim, bir isteğim vardı; onu da kavmim için kullandım. Siz başkasına gidin, siz İbrahim (aleyhisselâm)'in yanına gidin" der.
Onlar da Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in yanına gelirler ve ona, "Sen İbrahim (aleyhisselâm)'sin, Allah'ın nebisi ve yeryüzü halkından seçtiği dostu... Bize Rabbin yanında şefaatçi ol içinde bulunduğumuz durumu görmüyor musun?" derler. Bunun üzerine İbrahim (aleyhisselâm) onlara: "Bugün Rabbim, daha önce hiç gazablanmadığı ve bundan sonra da hic böylesine gazablanmayacağı bir şekilde gazablanmıştır ve yalanlarını zikrederek, "Vay nefsi, vay nefsi; siz benden başkasına gidin, siz Musa (aleyhisselâm)'ya gidin" der.
Bunun üzerine onlar, Musa (aleyhisselâm)'nın yanına gelirler ve ona şöyle derler: ' Ey Musa (aleyhisselâm) sen Allah'ın Resulüsün, Allah seni, risaleti ve kelamıyla diğer insanlara üstün kıldı. Rabbin yanında bize şefaatçi ol! İçinde bulunduğumuz durumu görmüyor musun?" Musa (aleyhisselâm) onlara şöyle cevap verir: "Bugün Rabbim, daha önce hiç gazablanmadığı ve bundan sonra da hiç böylesine gazablanmayacağı bir şekilde gazablanmıştır. Ben öldürmekle emrolunmadığım bir kişiyi öldürdüm. Vay nefsi vay nefsi!. Siz benden başkasına gidin, siz Meryem oğlu İsa (aleyhisselâm)'ya gidiniz..."
Bunun üzerine onlar İsa (aleyhisselâm)'nın yanına gelirler. Ve ona, "Sen Allah'ın Resulü, Meryem'e ilka ettiği (......) kelimesi ve O'ndan bir ruhsun. Sen beşikte iken insanlarla konuşmuştun, Rabbin yanında bize şefaatçi oh içinde bulunduğumuz bu durumu görmüyor musun?" derler. İsa (aleyhisselâm) onlara şöyle cevap verir: "Bugün Rabbim, daha önce hiç gazablanmadığı ve bundan sonra da hiç böylesine gazablanmayacağı bir şekildegazablanmıştır." Kendisi için bir günah zikretmeksizin, "Vay nefsim, vay nefsim; siz benden başkasına gidin, siz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gidin."
Bunun üzerine onlar dar bana gelir ve şöyle derler: "Ey Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem). Sen Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncususun. Cenâb-ı Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarım atfetmiştir. Bize Rabbin yanında şefaatçi ol. İçinde bulunduğumuz durumu görmüyor musun?" Bunun üzerine ben de gider, Rabbimin huzuruna girmek için izin isterim. Bana izin verilir, vanp Rabbimi görünce secdeye kapanırım. Cenab-ı Allah, dilediği müddet beni o halde bırakır ve sonra şöyle der: "Ey Muhammed başını kaldır! Söyle icabet olunasın, iste sana verilsin; şefaat eyle, şefaatin kabul olunsun!" Ben de Rabbime, bana öğretmiş olduğu hamdlerle hamdederim. Sonra şefaat ederim. Derken, Cenâb-ı Hakk bana bir sınır çizer. Ben de (o sınır içinde) bulunanları cennete sokarım.
Sonra tekrar döner, Rabb Teâlâ'yı görünce yine secdeye kapanırım. Rabbim beni, dilediği müddet o hâlimde bırakır. Sonra, "Başını kaldır, söyle, icabet olunsun, İste sana verilsin; şefaat eyle, şefaatin kabul olunsun" der. Ben de Rabbime, bana öğretmiş olduğu hamdlerle hamdederim. Sonra şefaat ederim. Derken, Cenâb-ı Hakk bana bir sınır çizer. Ben de (o sınır içinde) bulunanları cennete sokarım. Sonra tekrar döner, Rabbimi görünce yine secdeye kapanırım. Rabbim beni, dilediği müddet o hâlimde bırakır. Sonra şöyle der: "Ey Muhammed, başını kaldır! Söyle, icabet olunsun; iste, verilsin; şefaat eyle, şefaatin kabul olunsun." Ben de, Rabbime, bana öğretmiş olduğu hamdlerle hamdederim. Sonra şefaat ederim. Derken bana bir sınır çizilir, ben de (o sınır içinde) bulunanları cennete sokarım. Sonra da döner ve şöyle derim: Ya Rabbi, cehennemde sade Kur'ân'ın hapsettikleri, yani ebedî olarak cehennemde kalmaları gerekenler kaldı" derim". Bu hadisin çoğu bu lafzıyla, Sahîhayn'da bulunmaktadır.
Mutezilenin Bu Hadislere Cevabı
Mu'tezile şöyle demiştir: Bu ve benzeri hadisler hakkında söylenecek söz, birkaç yöndendir:
a) Bu haberler, uzun haberlerdir; bu bakımdan, Hazret-i Peygamber'in lafzıyla, söylediği biçimde zabtedilmesi mümkün değildir. Binaenaleyh, hadisi rivayet eden onu kendi sözleriyle rivayet etmiştir. Bu takdire göre de, hadîsin hiçbir tarafı hüccet olmaz.
b) Bunlar bir tek vakayla ilgili haberlerdir, fakat eksiklikleri ve fazlalıklarıyla beraber, çeşitli şekillerde rivayet edilmişlerdir. Bu da yine töhmete yol açar.
c) Hadîs, "teşbihler" ihtiva etmektedir. Bu da batıldır, çünkü bu da töhmete yol açar.
d) Hadîs, Kur'ân'ın zahirinin hilâfına olmak üzere varid olmuştur. Bu da töhmete yol açar.
e) Bu, rivayet edilmesinde birçok sebepler bulunan, büyük bir olaydan haber vermektedir; eğer bu haber sahih olsaydı, hadîsin tevatür derecesine ulaşması gerekirdi. Böyle olmadığına göre, bu hadis töhmet altında kalmıştır.
f) Kati meselelerde, zandan başka birşey ifâde etmeyen haber-i vahide itibâr etmek caiz değildir.
Ehl-i Sünnetin Buna Cevabı
Bizim âlimlerimiz bu ta'n noktalarına, şöyle cevap vermişlerdin Bu haberlerden her biri, her ne kadar haber-i vahid olarak rivayet edilmişlerse de, pek çok sayıdadır ve aralarında hepsinde ortak olan bir nokta vardır ki, o da şefaat sebebiyle cehennemden, cezayı hak etmiş olan insanların çıkacağıdır. Buna göre bu husus tevatür yoluyla rivayet edilmiş olur. Binâenaleyh, hüccet sayılır. Allah en iyi bilendir. Mu'tezile'nin bütün delillerine bir tek sözle cevap verilir. O da şudur: Onların şefaati reddetme hususundaki delilleri, bütün şefaat çeşitlerinin yokluğunu ifâde eder. Bizim şefaatin varlığı hususundaki delillerimiz ise, hususî olarak şefaatin varlığını ifâde eder. Umum ile husus ifâdeler birbirleriyle çeliştikleri zaman, hâs olan ifâde umumî olana takdim edilir. Buna göre, bizim delillerimiz onlarınkine göre öncelik kazanır. Sonra biz, onların zikrettikleri hususların herbirine tek tek şöyle cevap vereceğiz:
Mufassal Cevabın Birinci Vechi
Bu, onların Cenâb-ı Hakk'ın: "Ondan bir şefaat de kabul edilmez" (Bakara, 48) âyetine tutunmalarıdır. Farzedelim ki, itibâr, sebebin husûsî oluşuna değil, lâfzın umumiliğinedir... Ancak, şu kadar var ki, böyle umumî bir lâfzın, bu şekilde hususi bir sebeple tahsis edilmesi, bu hususta en küçük bir delil olarak yeter. Şefaatin varlığna delâlet eden deliller mevcut olunca, bu âyeti tahsis etmek vâcib olur.
Cevabın İkinci Vechi
İkinci vecih ki o, Cenâb-ı Allah'ın: "Zalimlerin ne bir dostu, ne de itaat edilecek bir şefeâtçisi yoktur" (Mümin, 18) âyetine tutunmalarıdır. Buna şöyle cevap verilir: (......) âyeti, bizim "zalimlerin bir dostu ve şefaatçisi vardır" sözümüzün zıddıdır. Fakat, zalimlerin şefaatçisi ve dostu vardır sözümüz, "mûcibe-i külliye"dir. Bunun zıddı ise, "sâlibe-i cüz'iyye" dir. "Salibe'nin doğruluğu hususunda, bu olumsuzluğun bir tek şekilde bile bulunması kâfidir. Onun doğruluğu hususunda, bunun bütün şekillerde bulunmasına ihtiyaç yoktur. Buna göre biz, bunun gereği olan şeyi söylüyoruz; çünkü bize göre, bazı zâlimlerin dostu ve kendisine icabet edilen bir şefaatçisi bulunmamaktadır, bu zâlimler de kâfirlerdir. Ama, zalimlerden hiçbirinin dostu ve şefaatçisi olmadığına hükmetmeye gelince, bunu kabul etmiyoruz.
Cevabın Üçüncü Vechi
Üçüncü vecih'e gelince, bu Mu'tezile'nin, Allahü Teâla'nın:
Hiçbir alışverişin, dostluğun ve şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce" (Bakara, 254) âyetine tutunmalarıdır ki, buna, birinci vecihte verilen cevâbın aynısiyle cevap verilir.
Cevabın Dördüncü Vechi
Dördüncü vecihe gelince, ki bu Cenâb-ı Hakk'ın: "Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur" (Al-i İmrân, 192) âyetine tutunmaktır, buna şöyle cevap veririz: Bu söz, bizim "Zâlimlerin yardımcıları vardır" sözümüzün zıddıdır. Bu, mûcibe-i külliyye" dir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur" âyeti ise, sâlibe-i cüz'iyye"dir. Bu sebeple onun delâleti, umûmun selbidir. Umûmun selbi ise, selbin umumîliğini ifâde etmez.
Cevabın Beşinci Vechi
Beşinci vecihe gelince, ki bu; "Onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez" (Müddessir, 48) âyetine tutunmaktır, bu âyet kâfirler hakkında varid olmuştur. Bu sebeble, tahsisten dolayı, müminler hakkında bu hükmün aksinin söz konusu olduğuna delalet eder.
Cevabın Altıncı Vechi
Altıncı vecihe gelince, ki bu Cenâb-ı Hakk'ın: "O melekler ancak, Allah'ın hoşnut olduğu kimselere şefaat ederler" (Enbiya, 28) âyetidir. Bu husustan daha önce söz edilmişti.
Cevabın Yedinci Vechi
Yedinci vecihe gelince, ki bu müslümanların, "Allah'ım, bizi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şefaatine nail olanlardan eyle!" şeklindeki dualarıydı, buna şöyle cevap veririz: Bize göre, şefaatin tesiri, arzu edilen bir şeyi celb etme hususundadır. Bununla, hak edilmiş miktara ziyade olan faydaların celbedilmesiyle, günahlardan dolayı müstehak olunan zararları savuşturma arasında müşterek olan miktarı kastediyorum. Bu ortak husus ise, kulun günahkâr olmasına bağlı değildir. Bu sebeple de, sual ortadan kalkar.
Cevabın Sekizinci Vechi
Sekizinci vecihe gelince, bu Cenâb-ı Hakk'ın: "Muhakkak ki günahkârlar, alevli bir ateştedirler" (Infitar, 14) âyetine tutunmaktır, bununla ilgili söz inşaallah "vaid" meselesini anlatırken gelecektir.
Cevabın Dokuzuncu Vechi
Dokuzuncu vecihe gelince, ki bu Mu'tezile'nin, "Cenâb-ı Allah'ın büyük günah sahiplerine şefaat edilmesine izin verdiğine delalet eden bir şey yoktur" demesidir.bunun cevabı şöyledir: Bu görüş kabul edilmez. Bunun delili, bu şefaatin bulunduğuna delalet eden, daha önce sunduğumuz delillerdir.
Cevabın Onuncu Vechi
Onuncu vecihe gelince, bu Cenâb-ı Allah'ın meleklerden naklederek, buyurmuş olduğu: "Tevbe edenleri bağışla" (Mümin, 7) âyetidir, bunun cevabı şöyledir: Beyan etmiş olduğumuz gibi, bu âyetin son tarafının has olması, baş tarafının umumiliğine zarar vermez.
Hadîsler Hakkında İtirazlara Cevaplar
Hadislere gelince, onlar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in bazı insanlara ve kıyametin bazı konaklama yerlerinde şefaat etmediğine delalet eder. Fakat bu, O'nun büyük günah sahiplerinden hiç kimseye şefaat etmediğine ve kıyametin bütün konaklarında imkansız olduğuna delalet etmez. Kesin olarak söylediğimiz şudur ki, Cenâb-ı Allah, şefaat edenlerden hiçbir kimsenin, kendi izni olmaksızın, şefaatte bulunamıyacağını beyan etmiştir. Buna göre belki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bazı yerlerde ve bazı zamanlarda şefaat etmeye mezun değildi; bundan dolayı da bu yer ve zamanlarda şefaat etmedi.. Daha sonra başka bir yerde ve başka bir zamanda, şefaatte bulunmaya mezun oldu ve burada da şefaat etti... Allah en iyi bilendir.
Şefaat Hakkında Feylesofların Görüşü
Şefaatin izahı konusunda feylesoflar şöyle demiştir: Vacibu'l-Vûcud olan Allah'ın feyzi bereketi umumi ve cömertliği de tamdır. Bu cömertlik ve feyzin bulunmayışı, onu alacak ve kabullenecek olanın buna müsait ve hazır olmayışındandır. Yine bir şeyin Vacibu'l-Vücuddan olan feyzi, bereketi kabule müsait olması, ancak, o şeyin bu feyzi Vacibu'l-Vücuddan, kendisinden önce bulunan bir şey aracılığıyla almaya müsait olmasıyla da caiz olabilir. Bu durumda bu şey, Vacibu'l-Vücud ile o İlk şey (alıcı) arasında bir vasıta olur. Bunun duyular alemindeki misali şudur: Güneş ancak, mukabil bir alıcıya ışık saçar. Evin tavanı, güneşin karşısında olmadığı için, güneşten ışık almaya müsait değildir. Ama, berrak bir suyla dolu bir leğen konulur, onun da üzerine güneşin ışığı düşerse, bu ışık, sudan tavana yansır. Böylece de bu berrak su, ışığın güneş küresinden ışığı almaya müsait olmayan tavana geçmesi için bir vasıta olmuş olur.
Vacibu'l-Vücudun feyzinin umum insanların ruhlarına ulaşmasında, nebilerin ruhları ile Vacibu'l-Vücud ile avam ruhları arasında vasıtalar durumundadır..
Kendi prensiplerine mebni olarak, şefaat konusunda feylesofların söyledikleri bundan ibarettir.
Benî İsrail'e Olan Nimetlerden: Firavun'dan Kurtulma...
49. Âyetin Tefsiri
"Hatırlayın o zamanı ki oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı sağ bırakmak suretiyle size işkencenin en kötüsünü yapmakta olan Fir'avun'dan sizi kurtarmıştık... Bunda sizin için, Rabbinizden gelen büyük bir imtihan vardı"
Bilk ki Cenâb-ı Hakk, Beni İsrail'e olan nimetlerini icmalen zikrettikten sonra, öğüt vermede daha etkili ve hüccet olma konusunda da daha müessir olsun diye, bu nimetleri tafsilatlı olarak zikretmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hakk, sanki şöyle buyurmuştur: "Nimetlerimi hatırlayın; yine hatırlayın, hani sizi kurtarmıştık; size denizi yardığımız zamanı hatırlayın... İşte bunlar, Allah'ın onlara vermiş olduğu nimetlerdir..." Bu ayette zikredilense, ilk nimet vermedir. Cenâb-ı Hakk'ın: âyetine gelince, bu âyet ve "Sizi kurtarmıştım" şeklinde de okunmuştur.
Kaffâl şunu söylemiştir: "İncâ"' ve "tenciye"nin aslı, bir şeyi kurtarmak, halas etmek; birbirleriyle artık bitişmeyecek bir tarzda, bir şeyi diğer şeyden ayırmaktır. Gerek ve gerekse fiilleri dilde, ayni mânaya gelen, iki kalıbtırlar. Manası ise, kurtardı, kendi nefsini kurtardı, demektir. Araplar, yüksek yere derler; çünkü ona iltica eden necat bulur, yani kurtulur. Bir de, yüksek yer, alçak olan yerlerden ayrılmıştır; adeta ondan kurtulmuş, halas bulmuştur.
Keşşaf sahibi ise şunu söylemektedir: (......) kelimesinin aslı, "ehl" (aile, sülale, hanedan)dır. Bu sebepledir ki, (......) kelimesinin ism-i tasgiri şeklinde gelir. Ancak (......) kelimesinin hâ harfi elife tebdîl edilmiş, olmuştur. (......) kelimesi daha ziyâde önem ve mertebe sahibi kimseler için kullanılmaktadır; hükümdar ve benzeri kimseler gibi. Bundan ötürü, meselâ 'Hacamatçının ve ayakkabıcının âli' denilmez. îsâ ise şöyle demiştir: (......) kelimesi, (......) kelimesinden daha umumidir. Meselâ, Küfe halkı, (ehli" "Belde insanları" ve "İlim ehli, ilim erbabı" denilir de, ve denilmez. Sanki İsâ şunu demiştir: Ehl insanlara gâlib gelmiş olması cihetinden, bir şeyin hususiyetidir; âl ise, yakınlık veya arkadaşlık cihetinden, insanın hususiyetidir.
Ebu Ubeyde'den hikâye edildiğine göre O, şöyle diyen fasih bir kimse duymuştur: "Mekke halkı, Allah'ın ailesi ve âlidir."
Firavun Kelimesi Hakkında
Firavn kelimesine gelince, nasıl ki Kayser ve Heraklius Roma hükümdarı; Kisra, Fars hükümdarı; Tubba' Yemen meliki ve Hakan da Türk hükümdarının ismi ise, bu da Amalika'dan olan Mısır hükümdarına verilen özel bir isimdir. İki yönden Firavn isminde ihtilaf etmişlerdir.
a) Onun ismi hakkında ihtilaf etmişlerdir. İbn Cureyc'in bir topluluktan rivayet ettiğine göre, onlar"Mus'abibn Reyyân" demişlerdir. İbn İshak ise. "o Velib ibn Mus'ab'dır; çünkü ondan daha sert ve daha katı kalbli bir Firavn olmamıştır" demiştir. Vehb ibn Münebbih'in anlattığına göreyse, Tevrat ve İncil'e bağlı olanlar Firavn'ın adının Kâbus olduğunu ve Kibtî olduğunu söylemişlerdir.
b) İbn Vehb şunu söylemiştir: Yûsuf (aleyhisselâm)'un Firavn'ı, Musa (aleyhisselâm)'nın Firavn'ının ta kendisidir. Bu doğru değildir, çünkü Yûsuf (aleyhisselâm)'un Mısır'a girmesiyle Musa (aleyhisselâm)'nın Mısır'a girmesi arasında dörtyüz yıldan daha fazla bir zaman vardır. Munammed ibn İshak ise şöyle demiştir: Musa (aleyhisselâm) zamanının Firavn'ı Yûsuf (aleyhisselâm)'un Firavn'ı değildir. Yûsuf (aleyhisselâm)'un zamanındaki Firavn'ın ismi, Reyyan ibn el-Velîd idi. Firavn'ın âline gelince, şüphe yok ki bundan murad, O'nun kavminden olan ve İsrailoğullarının bekasını, Firavn ve kavmininse helakini doğuran muhtelif haller iutfetmekle onları kendilerinden Allah'ın kurtarması için. Benî İsrail'i yok etmeye azmetmiş olan kimselerdir.
Su Kelimesi Hakkında
Cenâb-ı Hakk'ın: (......) hitabına gelince, bu bir kimse birisine zulmü ve haksızlığı reva gördüğünde söylenilen ifâdesinden gelmiştir, nitekim şair Amr İbn Kelsum şöyle demiştir:
"Hükümdar insanlara zulmü reva görmediğinde, biz içimize zulmü yerleştirmekten kaçınır, imtina ederiz."
Bu kelimenin aslı, insan bir malı arzu ettiğinde söylemiş olduğu, (......) ifâdesindendir. Sanki bunun manası, "sizin için azabın en kötüsünü arzuluyor ve onun sizin başınıza gelmesini istiyor" şeklindedir. (......) kelimesi, fiilinden masdar olup, "kötü olan" manasınadır. denilir ve bununla fiilin ve ahlakın çirkin olanları kastedilir. Azabın her türlüsü kötü olduğu halde, buna "azabın en kötüsü" denilmesinin manası, "azabın en şiddetlisi ve en zoru" demektir. Sanki azabın çirkinliği, fiiline muzâf kılınmak suretiyle artmıştır. Müfessirler, (......) ifâdesinden neyin murad edildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Muhammed ibn İshak şöyle demiştir: Bu, Firavn'ın yahudileri köle ve hizmetçileri yaparak, onları kendi işinde gurup gurup çalıştırmasıdır. Buna göre, bir gurup yahudi inşaat yapıyor, bir gurup yahudi ekin ekiyor ve bir gurup da biçiyordu... Yahudilerin hepsi Firavn'ın işinde çalışıyorlardı; Fıravn'ın herhangi bir işinde çalışmayana bir cizye takdir edilip, onun onu ödemesi emrediliyordu.
Süddî ise şöyle demiştir: "Firavn onları, çöpçülük yapmak, çamur işlerinde çalışmak ve dağlardan kayalar kesmek gibi, pis ve zor işlerde çalıştırıyordu. Cenab-ı Allah da İsrailoğullarının Musa (aleyhisselâm)a:
"Sen bize gelmeden önce ve geldikten sonra, biz eziyyet gördük" (A'raf. 129); Musa (aleyhisselâm)'nın da Firavn'a:
"Başıma kaktığın o nimet, İsrailoğullarını kul köle yaptığın içindi" (Şuârâ, 22) dediğini nakl etmiştir." kendisini dilediği şekilde kullanacak bir biçimde başkasının altında olması, bilhassa o, kendisini pis ve meşakkatli işlerde çalıştırdığı zaman, bu o kimse için azabların en şiddetlisi olur. Hatta, bu durumdan dolayı o, bazan ölümü bile isteyebilir. İşte Cenab-ı Allah, yahudilere, onları bundan kurtarmak suretiyle vermiş olduğu büyük nimetini beyan etmiş, sonra bunun peşine ondan daha büyük olan nimetini zikrederek "Oğullarını boğazlayarak..." buyurmuştur. Bunun manası, onlar kız çocuklarını hayatta bırakıp, erkek çocuklarını öldürüyorlardı, demektir. Burada bazı bahisler bulunmaktadır.
Erkek Çocukları Öldürmedeki Zararlar
Birinci Konu: Kız çocuklarının değil de, erkek çocuklarının boğazlanması, birçok yönden daha zararlıdır.
a) Erkek çocuklarının boğazlanması, erkeklerin sona ermesine sebep olur.Bu ise, neslin kesilmesini doğurur;çünkü kadınların.tek başlarına da bu hususta bir tesirleri olmaz. Bu ise neticede hem kadınların hem de erkeklerin yok olmasına müncer olur.
b) Erkeklerin tükenmesi, geçim hususunda kadınların yararlarının fesada uğramasına yol açar. Çünkü kadın, erkeklerin güvencesi ve işlerini deruhte etmesi sona erince, ölümü temenni eder. Kadının başına, yalnız kalması sebebiyle geçim darlığı çullanırsa, bu büyük bir çileye sebep olur. Bundan kurtulmak da, o nisbette güç olur.
c) Uzun bir hamilelikten ve doğacak çocuktan faydalanılacağı hususundaki beslenilen kuvvetli bir ümit ve katlanılan çilelerden sonra, doğan çocuğu öldürmek, azabların en büyüğüdür. Böyle bir durumda onu öldürmek, uzun bir müddet ondan istifade etmeyi düşünen, onun çeşitli halleriyle sürür bulan kimseyi öldürmekten daha şiddetlidir. Cenâb-ı Allah'ın, İsrailoğullar.nı bundan kurtarma nimetinin büyüklüğü, bu imtihandaki meşakkatin şiddeti nisbetindedir.
d) Oğullar ana-babaya, kızlardan daha sevgilidir. Bundan dolayı insanların çoğu, kız çocuklarını yüksünürler ve hatta oğulları çok bile olsa, onları istemezler... bundan dolayı Cenâb-ı Allah:
"Onlardan birisine kızı(nın doğduğu) müjdesi verilince, pek öfkeli olarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen müjdeden dolayı insanlardan gizlenir" (Nahl, 58-59) buyurmuştur ve bundan dolayı, Arapları kız çocuklarını diri diri gömmekten:
"Geçim korkusuyla, çocuklarınızı öldürmeyiniz" (isra, 31) buyurarak, nehyetmiştir. Çünkü Araplar, erkek çocuklarını değil, kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı.
e) Erkeklerin değil de kadınların hayatta kalması, onların, düşmanlarının odalıkları olmasını gerektirir ki, bu ise zillet ve aşağılanmanın zirvesidir.
(......) Buyruğundaki Atıfda Bulunan Nükte
İkinci Konu: Bu sûrede (......) kelimesi atıf vâvı olmadan zikredilmişken, İbrahim sûresinde ise, vâvlı (ibrahim, 6)zikredilmiştir. Bunun İzahı şöyledir; Eğer âyeti âyeti ile tefsir edilirse, bu takdirde atıf vâvına ihtiyaç kalmaz. Ama, (......) âyeti kerimesi, boğazlanmanın dışındaki, diğer meşakkatti ve zor işlerle tefsir edilir, boğazlanma da, bu kötü azabın dışında müstakil bir şey olarak alınırsa, bu takdirde vâv harfine ihtiyaç vardır. Her iki yerde de, lafız bu iki manaya da ihtimallidir; ancak, İbrahim sûresinde atıf harfinin zikredilmesinden kastedilen mana ve faydanın şu olacağı söylenebilir: Cenâb-ı Hakk bu âyetten önce:
"Andolsun ki biz Musa'yı, "kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara, Allah'ın günlerini hatırlat diye mucizelerimizle göndermiştik" (ibrahim, 5) buyurmuştur. Allah'ın günlerini hatırlatmaksa, ancak Allah'ın nimetlerini saymakla olur. Bu sebeple âyetinden muradın, azabın bir türü; (İbrahim, 6) âyetinden muradında azabın bir başka türü olması gerekmiştir. Ki böylece, bunların her ikisinden kurtulmak, iki ayrı nimet olabilsin... Bu sebeple İbrahim sûresinde (Ayet, 6) atıf harfinin gelmesi gerekmiştir. Buradaki ayete gelince, bu ayette ise, ancak nimet cinsinin hatırlanmasına dair bir emir varid olmuştur: "Size olan nimetlerimi hatırlayın!.." Binaenaleyh, azabın en kötüsünden murad, ister boğazlanma olsun isterse başkası, her halükarda nimetlerin hatırlatılması meydana gelmektedir. Böylece de, iki ifade arasındaki fark anlaşılmış olur.
Firavun Yeni Doğanları mı, Delikanlıları mı Öldürtüyordu?
Üçüncü Konu: Bazı âlimler şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, (......) sözüyle, kadınlar lâfzına mutabık olsun için, çocukları değil de, reşîd erkekleri kastetmiştir; çünkü kadınlar buluğa ermişlerdir. Bu sebeple, oğullar'dan murad, erkeklerdir... Bu görüşün sahibleri devamla şunu demişlerdir: Çünkü Firavn, kendisine karşı isyan etmelerinden ve baş kaldırmalarından korkmuş olduğu adamların öldürülmesini emretmişti... Müfessirlerin çoğu ise, ayette kastedilenin, adamlar değil de bulûğa ermemiş oğlan çocukları olduğunu söylemişlerdir.
Bu görüş, birkaç bakımdan daha uygun olanıdır:
a) Lâfız zahirine hamledilir.
b) Bunca çokluklarına rağmen bütün adamların öldürülmesi imkansızdır.
c) Firavn hanedanı, zor işlerinde kullanmak üzere, onlara muhtaç idiler.
d) Şayet durum böyle olsaydı, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın çocuk iken bir sanduka içinde suya bırakılmasının bir anlamı kalmazdı...
Lâfzı, kadınlar kelimesine mukabil olsun diye, erkek adamlar anlamına hamletmek gerekir diyen kimsenin bu görüşüne iki şekilde cevap veririz:
a) Oğlan çocukları, küçük iken öldürüldüklerinde, büyüyüp baliğ erkek olmak İmkanı yok olur. Bu sebeple de (......) kelimesini onlara, oğullara itlak etmek caiz değildir. Kız çocuklarına gelince, onlar öldürülmeyip kadın olma çağına ulaştıklarında onlara "kadınlar" denilmesi caiz olur.
b) Bir kısım alimler, Cenâb-ı Hakk'ın sözünden muradın "Kadınların avret mahallerini, ayıp yerlerini, hamile mi değil mi diye kontrol ediyorlardı " şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşü, kadınların karnındaki ceninin göze görünmeyeceği için, kontrol ile bilinememesi ve ona el ile ulaşılmasının mümkün olmaması hususları geçersiz kılar.
Oğulların Öldürülmesinin Sebebi
Dördüncü Konu: Oğulların öldürülmesinin sebebi hakkında alimler birkaç görüş zikretmişlerdir:
1) İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın görüşüdür: Buna göre, Firavn'a ve âvânesine, Allahü teâlâ'nın İbrahim (aleyhisselâm)'e zürriyetinden peygamberler ve hükümdarlar çıkaracağını vaadettiği hususu ulaşınca, onlar bundan korktular ve keskin bıçaklı adamlar hazırlamaya karar verdiler. Bu adamlar, Benî İsrail'in içerisinde dolaşıyor, doğan erkek çocukları kesiyorlardı. Benî İsrail'in büyüklerinin öldüğünü, küçüklerinin de boğazlandığını görünce, onların tükenip de zor işleri yaptıracakları kimseler bulamayacaklarından korktular ve bu sebeble doğan erkek çocukları bir yıl öldürüp, bir yıl öldürmemeye başladılar.
2) Süddi'nin görüşüdür. Buna göre, Firavn, rüyasında Beyt'ül-Makdis'den çıkan ve Mısır'ın bütün evlerini saran, kıptîleri yakan, İsrailoğullarını ise hayatta bırakan bir ateş görür. Bunun üzerine, kâhinlerini çağırır ve bunun ne manaya geldiğini sorar. Onlar da, Beytü'l-Makdis'ten, kıptileri imha edecek bir kimse çıkacağını söylediler.
3) Müneccimler, bu durumu Firavn'a haber verirken bu doğumun olacağı seneyi de tayin ettiler. Bu sebeble, İsrailoğullarının, erkek evlatlarını bu belli senede öldürtüyordu. Doğruya en yakın olan görüş birincisidir. Çünkü, rüya tabir etme ve yıldızlara bakarak hüküm çıkarma yoluyla elde edilecek şey, tafsilatlı bir bilgi olamaz. Aksi halde bu, Kur'an'ın gaybtan haber verişinin bir mucize olması hakikatini zedeler. Daha doğrusu bu yollarla elde edilecek bilginin mücmel (kapalı) olması gerekir. Akıllı kimseye yakışan ise böyle bir bilgi sebebiyle, böylesi büyük bir işe girişmemesidir. Eğer, "Firavn, Allah'ı inkar ediyordu, binaenaleyh onun peygamberleri haydi haydi inkâr ediyordu. Durum böyle olunca, O'nun, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in haberi sebebi ile, (ona inanmadığı halde) böyle büyük bir işe girişmesi nasıl olur?" denilirse, deriz ki: "Belki de Firavn, Allah'ı ve peygamberlerin doğruluğunu biliyordu. Ancak küfrü inadî olmak üzere bir kâfir idi " veya şöyle denilebilir: Firavn, din hususunda şüphe ve şaşkınlık içinde idi. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i tasdik etmesi ve bir ihtiyat olmak üzere bu fiile teşebbüs etmesi caizdir.
Beşinci Konu: Bu nimetlerin zikredilmesinde çeşitli faydalar vardır:
a) Hükümdarlar ve zalimlerle insanları imtihan etmesi musibetlerin en şiddetlilerinden olunca onları bu çilelerden kurtarması da nimetlerin en büyüklerinden olmuştur. Bu böyledir, çünkü onlar kendilerini yok etmeye çalışanların yok olduklarını gözleriyle görmüşler ve kendilerini hor-zelîl kılmada elinden geleni yapanların nasıl zillete düçâr olduklarını müşahede etmişlerdir. Bunun ise, nimetlerin en büyüklerinden olduğu hususunda şüphe yoktur. Büyük nimetlerin verilmesi, bağlılığı ve taatı gerektirmekte, inadlaşma ve muhalefetin ise son derece çirkin olmasını icab ettirmektedir. İşte bu sebebten dolayıdır ki Cenâb-ı Allah, aleyhlerine olan delilleri iyice yerleştirip sağlamlaştırmak ve mazeret yollarını tıkamak için bu büyük nimetlerini onlara hatırlatmıştır.
b) Onlar, kendilerinin son derece zelil; hasımlarının ise son derece aziz, ancak kendilerinin Hak'tan yana, hasımlarının ise batıldan yana olduklarını bilince, Hak'tan yana olanların zilletlerinin; batıldan yana olanların da izzet ve şereflerinin yok olacağına inanmışlardır. Allahü teâlâ sanki şöyle demiştir: Ey Kureyşliler, sizler Muhammed'in şu anda fakir oluşuna ve ona yardım edenlerin azlığına aldanmayın, çünkü o, Hak'tan yanadır. Binaenaleyh izzet ve şerefin ona, zillet ve hakirliğin ise düşmanlarının başına gelmesi kaçınılmazdır.
c) Allahü teâlâ bununla, mülk ve saltanatın yed-i kudretinde olduğuna, onu dilediğine vereceğine; insanın dünyanın izzet ve şerefine aldanmayıp, ahiretin izzet ve şerefini elde etmeye çalışması gerektiğine dikkat çekmiştir.
Belâ (musibet) Kelimesi Hakkında
Cenâb-ı Allah'ın, "Bunda sizin için Rabb'inizden büyük bir imtihan vardır" âyetine gelince, Kaffâl bu hususta şunu söylemiştir: (......) kelimesinin aslı, denemek ve imtihan etmek anlamına gelen (......) kelimesidir. Nitekim Hak teâlâ:
"Bir imtihan olmak üzere, biz sizi hayır ve serlerle sınıyoruz" (Enbiya. 35) ve: kötülüklerle imtihan ettik" (A'raf, 168) buyurmuştur. İmtihan iki türlü olur. Nimetlere de, şiddetli meşakkate de bela denir. Ancak çoğunlukla, hayır (nimet) hakkında Şişerler hakkında da denir. Bazan bu kelimeler birbirinin yerine kullanılabilir. Züheyr şöyle demiştir:
"Allah, o ikisinin size yaptıklarına ihsan ile karşılık versin. Ve onları verdiği belaların en hayırlısı ile imtihan etsin" (yani değerlerini ortaya çıkarsın).
Bunu iyice anladığın zaman deriz ki bu âyetteki "bela" kelimesi, -eğer (......) lafzı ile, Firavn'ın yaptığına işaret ediliyor ise, -meşakkat; - yok eğer (......) lafzı ile Allah'ın onları kurtarışına işaret ediliyor ise- nimet manasına geıir. Nimet manasında anlaşılması daha uygundur. Çünkü bu nimet, Hak teâlâ'dandır ve bunun yahudiler aleyhine hüccet oluşu, Allah'ın onların atalarına in'amda bulunmuş olmasıdır.
Benî İsraîlin Denizden Geçirilip Firavunun Boğulması
50. Âyetin Tefsiri
"Hem hatırlayın o zamanı ki hani sizin (geçmeniz) için denizi yarmış, böylece sizi kurtarıp, Firavn'un hanedanını, sizin gözleriniz önünde (suda) boğmuştuk" .
Bu Cenab-ı Hakk'ın onlara ikinci nimetidir. Ayetteki "yardık" kelimesi şu manaya gelir: Biz denizi birbirinden ayırdık da deniz içinde sizin için yollar meydana geldi.Bir kıraate göre ise, bu kelime "ayırdık" manasında olmak üzere, (......) şeklinde okunmuştur. Arapçada, iki şeyin arasını ayırdı manasında ve birçok şeyin arasını ayırdı manasında olmak üzere de denilir. Çünkü denizde açılan yolların sayısı, Benî İsrail içindeki boyların sayısınca olmak üzere, oniki tane idi. Eğer manası nedir?" dersen, deriz ki: Bunun iki izahı vardır:
a) Benî İsrail, denize giriyor, o esnada su önlerinde yanlıyordu. Sanki Cenab-ı Hak, iki şeyin arasını aralarına soktuğu bir şey ile ayırdığı gibi İsrailoğulları ile denizi yarıyordu.
b) Yani, "sizin için, sizi kurtarmak için denizi yardık " manasıdır. Bu âyetle ilgili birkaç konu vardır.
Âyet-i Kerime İle İlgili Konulardan Birinci Konu: Denizden Geçiş
Rivayet olunduğuna göre, Cenâb-ı Allah, Firavn ve kiptîleri boğmak isteyip, onların durumu da, ilm-i İlahide hiçbirinin iman etmeyeceği şeklinde malum olunca, Musa (aleyhisselâm), İsrailoğullarına, kıptilerden, zinet eşyaları ödünç almalarını emretti. Bu, iki sebebten dolayı idi: Birincisi, bu malları için kiptiler peşlerine düşsünler diye. İkincisi, kıptilerin zinet eşyaları İsrailoğullarının elinde kalsın diye.. Sonra Cebrail (aleyhisselâm), akşam vakti gelerek, Hazret-i Musa'ya "Milletini, geceleyin yola çıkar" der. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın:
"Biz, Musa'ya, "kullarımı gece yola çıkart " diye vahyettik" (Şuara, 52) âyeti ile anlattığıdır. İsrailoğullarının sayısı altıyüzbin idi. Çünkü oniki boy idiler ve her boy ellibin kişiden meydana geliyordu. Musa (aleyhisselâm), İsrailoğullarını Mısır'dan çıkarınca, bu haber Firavn'a ulaştı. O, bunun üzerine "Horozlar ötmedikce onların peşine düşmeyiniz " dedi. Ravi şöyle devam etti. Allah'a yemin olsun ki o gece hiçbir horoz ötmedi.
Sabah olduğunda.Firavn bir koyun getirmelerini istedi ve getirilip kesildi. Sonra Firavn: "Yanıma aitıyüzbin kıptı toplanıncaya kadar, bu koyunun ciğerini yiyeceğim " dedi. Katade şöyle der: Firavn'un etrafında, herbiri aygır atlara binmiş birmilyon ikiyüzbin kişi toplanır ve gündüz İsrailoğullarının peşine düşerler. Cenâb-ı Hakk'ın: "Ve onlar, güneş doğduktan sonra, İsrailoğullarının arkalarına düştüler (Şuara. 60) ve:
"İki topluluk birbirini gördükleri zaman, Musa'nın ashabı, "Eyvah yakalandık" dediler" (Şuara, 61) âyetlerinde anlattığı hadise budur. Bunun üzerine Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da: "Hayır, Rabbim benimledir ve beni (kurtuluşa) iletecektir" (Şuara, 62) dedi. Musa (aleyhisselâm) onları yürütüp, ontor denize utada, Yûşâ' b. Nûn, Musa (aleyhisselâm)'ya şöyle dedi: "Rabbin, sana nereye gitmeyi emretti?"Musa (aleyhisselâm) da ona, "ön tarafını emretti " diyerek, denizi gösterdi. Yûşâ' b. Nûn, bunun üzerine atını denize sürdü, denizde su boğazına kadar çıkıncaya kadar ilerledi. Derken kendisi üzerinde olduğu halde atı yüzmeye başladı ve geri kıyıya döndü. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya tekrar, "Ey Musa, sana Rabbin hangi tarafa gitmeyi emretti?" dedi. Musa (aleyhisselâm) da: "Denizi emretti. Vallahi yalan söylemiyorum." dedi. O da bu işi üç kere yaptı, derken Cenâb-ı Hakk, Musa (aleyhisselâm)'ya şunu vahyetti:
"Asanı denize vur" diye vahyettik. (Vurunca) derhal deniz yarıldı, her parçası kocaman bir dağ gibi idi" (Şuara, 63) Bunun üzerine deniz, on iki dağ şekline girdi. Herbirinde bir yol vardı. Musa (aleyhisselâm), Yûşâ'ya "Haydi gir "dedi. Fakat açılan yol çamur idi. Derken, saba rüzgarı esip denizdeki yolların çamuru kurudu. Öyleki kupkuru birer yol haline geldiler. Nitekim Cenâb-ı Hakk, bu hususta şöyle buyurmuştur: "Onlara denizde kuru bir yol aç" (Taha, 77).Bunun üzerine her kabile bir yol seçip içine girdiler. Daha sonra Musa (aleyhisselâm)'ya "Biz, birbirimizi göremiyoruz" dediler. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'da asasını yollar arasında kalan (duvar gibi olan) denize vurunca yollar arasında geçitler ve pencereler belirdi. Böylece her kabile, diğer kabileleri de gördüler.
Sonra ise peşlerine düşmüş olan Firavn deniz kıyısına varınca, İblisi orada bekler buldu. İblis, onu denize girmekten alıkoymak isteyince, o da denize girmemeye niyetlendi. Derken Cebrail (aleyhisselâm), bir kısrağa binmiş olarak geldi ve erkek bir ata binmiş olan Firavn'un önüne geçti. Firavn'un atı da onun peşine takılıp denize girdi. Firavn denize girince Mikail (aleyhisselâm) Firavn'un ordusundakilere "Arkadakiler, öndekilere yetişsin " diye seslendi. Hepsi denizdeki bu yollara girince, Cenâb-ı Hakk, suya emretti ve su onların üstüne kapandı. İşte bu Allahü teâlâ'nın; "Ve Firavn hanedanını, siz bakıp dururken (gözünüzün) önünde boğduk" âyetiyle anlattığı hadisedir. Rivayete göre o gün, aşure günü idi. Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hakk'a şükretmek amacıyla, o günü oruçlu geçirmiştir.
İkinci Konu: Onları Denizden Geçirmenin İhtiva Ettiği Nimetler
Bil ki bu olay, dinî ve dünyevi birçok nimetleri ihtiva etmektedir. Musa (aleyhisselâm) için olan dünyevi nimetlere gelince, bunlar birçok yöndendir:
Dünyevi Nimetler
a) İsrailoğulları, arkalarında Firavn ve ordusunun, önlerinde ise denizin bulunduğu; dursalar düşmanın kendilerine yetişip, en feci şekilde kendilerini yokedeceği, ileri gitseler boğulacakları, daha büyüğü olmayan böylesi korkulu bir duruma düştükleri bu zor zamanda, Allahü teâlâ, denizi yararak onları kurtarmıştır. Bundan daha büyük sevinç olmaz.
b)Allahü teâlâ, onlara hususi olarak böylesi büyük bir nimet, parlak bir mucize vermiştir. Bu, Allah katında onların kıymetlerinin bulunuşu sebebiyledir.
c) Onlar, Hak teâlâ'nın, düşmanları helak ettiğini gözleriyle gördüler. Malumdur ki böyle bir beladan kurtulmak nimetlerin en büyüğüdür. Bu kurtuluşla beraber, büyük bir lütuf ve düşmanın imha edilmesi nimeti bulunursa artık sevinçlerini var sen düşün!
d) Allah, onları Firavn'un vatanına ve toprağına, onların içinde yüzdükleri nimet ve mallara varis kılmıştır.
e) Hak teâlâ, Firavun'u ve avanesini boğmak suretiyle, İsrailoğullarını onlardan kurtarmış oldu. Bu büyük bir nimettir. Çünkü Musa (aleyhisselâm), onlardan çekiniyordu. Eğer, Allahü teâlâ, Musa (aleyhisselâm)'yı ve kavmini bu tehlikeden kurtarsa ve fakat, Firavn ile kavmini helak etmeseydi, tekrar biraraya gelip, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya tuzak kurarak, ona ve kavmine eziyet verme ihtimali her zaman söz konusu olacağından, korku devam edip giderdi. Fakat Cenâb-ı Allah onları boğunca, korkuyu kökünden kesmiştir.
f) Bu boğma işi, İsrailoğullarının gözleri önünde olmuştur. Allahü teâlâ'nın "Çözleriniz önünde" sözünden kastettiği de budur.
Dinî Nimetler
Hazret-i Musa (aleyhisselâm) için olan dinî nimetler de birçok yöndendir:
a) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın kavmi bu parlak mucizeyi gördüklerinde, kalblerindeki her türlü şek ve şüphe yok olmuştur. Çünkü böyle bir mucizenin, hakim bir yaratıcının varlığına ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın peygamberliğinin doğruluğuna delalet etmesi zaruri ilme yakın bir mertebededir. Sanki Cenâb-ı Hakk, onlardan ince düşünce ve zor istidlal meşakkatini kaldırmıştır.
b) Onlar, bu olayı gözleri ile gördüklerinde, bu onları Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı tasdik ve O'na inkiyad hususunda sebatlı olmaya davet etmiştir. Diğer yandan ise bu, Firavn kavmini de, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) 'yi yalanlamayı bırakıp, Firavn'u tekzibe yönelmeye teşvik etmiştir.
c) İsrailoğulları, bütün işlerin Cenâb-ı Allah'ın elinde olduğunu anladılar. Çünkü dünyada Firavn'un sahib olduğundan daha üstün bir izzet ve İsrailoğullarının düştükleri sıkıntıdan daha şiddetli bir sıkıntı yok idi. Sonra Allahü teâlâ, bir anda aziz görünenleri zelil, zelil olanları aziz yaptı. Bu durum, kalbi dünya meşgalelerinden çevirip, tamamen yaratıcının hizmetine yönelmeyi ve bütün işlerde O'na tevekkül etmeyi gerektirir.
Bu Kıssadan Ümmet-i Muhammed'in Çıkaracağı Dersler
Bu kıssanın anlatılışından Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetini alakadar eden nimetler de çoktur:
1) Bu olay, Ehl-i Kitab'a karşı, Hazret-i Peygamber (s aleyhisselâm)'in bir delili gibidir. Çünkü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in halinden, ümmi olduğu, okuyup yazması bulunmadığı ve Ehl-i kitapla beraber olmadığı biliniyordu. O, Ehl-i kitaba, ancak kitaplardan öğrenilecek olan, kendindeki mufassal (tafsilatlı, teferruatlı) haberleri anlatınca, onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vahiy yolu ile haber verdiğini ve doğru söylediğini anladılar. Bu durum ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için yahudilere karşı. O'nu doğrulama hususunda da bizim için bir hüccet olmuştur.
2) Biz onlar için cereyan eden ve başlarına gelen bu büyük olayları tasavvur ettiğimizde anlıyoruz ki Allah'a muhalefet eden hem dünyada hem de ahirette bedbaht olur. O'na itaat eden ise, dünyada da ahirette de mesud olur. Bu durum ise, bizi O'na itaate sevketmekte, günahtan sakındırmaktadır.
3) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın ümmeti, kendilerine bu apaçık mucizeler ve gözalıcı deliller bilhassa verilmiş olduğu halde, yine de birçok hususta, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya muhalefet etmişlerdir. Hatta, "Onların tanrıları olduğu gibi, bize de bir tanrı yap" (Araf, 138) demişlerdir. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetine gelince, onlara verilen başlıca mucize, mucize oluşu ancak ince deliller ile bilinen Kur'an-ı Kerim olduğu halde, peygamberlerine boyun eğmişler ve O'na hiç karşı çıkmamışlardır. Bu da gösterir ki, ümmet-i Muhammed ümmet-i Musa'dan daha şereflidir. Geriye ayetle ilgili iki sual kalıyor.
Âyetle İlgili Birinci Sual
Denizin yarılması, Kadir bir Yaratıcının varlığına ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın doğruluğuna delalet hususunda adeta zaruri bir ilimdir. O halde bunu, mükellefiyet verirken yapmak nasıl caiz olur? Buna şöyle cevab verilir: Bizim görüşümüze göre, meseleye bakarsak, bu iş açıktır. Mu'tezile'ye gelince, Ka'bî, mükellefler içerisinde anlayış ve akıldan uzak ahmak kimselerin bulunduğunu, İsrailoğullarının ekserisinin de böyle olup, denizin yarılması, Tur dağının başlarının üstüne yükseltilmesi ve ölülerin diriltilmesi gibi büyük mucizeleri gözleri ile görerek uyarılmaya muhtaç olduklarını söyleyerek, bu soruya toplu bir cevap vermiştir. Görmüyor musun, onlar, kendilerine gösterilen bu mucizelerden sonra bile, putlara tapan bir kavme rastladıklarında: (......) (A'raf, 138) demişlerdir. Araplar ise böyle değildiler. Çünkü onlar, son derece akıllı idiler. Bu sebeble de, Hak Teâla, onlara ince deliller ve latif mucizeler göndermiştir.
İkinci Sual: Firavn denizin yarıldığını gördüğü zaman, akıllı bir kimse olduğu için, bunun Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın yapması ile değil de, kudret sahibi, varlıklardan başka olan bir Alîm, Kadir varlık tarafından yapılmış olması gerektiğini anlamalıydı. Öyle ise o, buna rağmen nasıl küfrünü sürdürmüş olabilir? Eğer sen, "Onun, Rabb'ini bildiğini, inadından ve azgınlığından inkâr ettiğini" söylersen, ben de derim ki: O, bunu kalbi ile bildiğinde, bu anda o, yaratıcının varlığını ve Musa (aleyhisselâm)'nın sıdkını bilmeye mecbur kalan bir kimse durumunda olduğu halde, kendisini bu tehlikeye atmayı ve denize girmeyi tercih etmiştir?" Bu soruya şöyle cevab verilir: Birşeye duyulan sevgi (arzu), insanı (o hususta) kör ve sağır yapar. Binaenaleyh, Firavn'ın makam sevgisi ve hakkı örtme arzusu, kendisini bu helak içine atmaya sevketmiştir.
Firavn Ordusunun, Onların "Gözleri Önünde" Boğulmasının Manası
Cenâb-ı Hakk'ın "Sizin gözleriniz önünde" hitabı ile ilgili birkaç vecih vardır:
1) "Siz, denizin dalgalarının, Firavn ile kavmini yuttuğunu görüyordunuz " demektir.
2) Musa (aleyhisselâm)'nın kavmi, Musa (aleyhisselâm)'dan, Cenâb-ı Allah'ın kendilerine Firavn hanedanının durumunu göstermesini istediler. Musa (aleyhisselâm) da Rabbine, onların halini İsrailoğullarına göstermesi için dua etti. Bunun üzerine deniz Firavn hanedanını birmilyonikiyüzbin kişi olarak, Firavn ile beraber kıyıya attı. İsrailoğulları da kıyıya vurmuş olan askerlere bakıyorlardı. Oeniz inkârlarının uğursuzluğundan dolayı onlardan hiçbirini kabul etmemişti. Bu Cenâb-ı Hakk'ın (Yûnus, 92) âyetinde ifâde ettiği husustur. Yani "seni, insanlar görsün de onlara ibret olsun diye denizin darlıklarından, fezanın genişliğine çıkarıyoruz " demektir.
3) Bu ayetten murad, her nekadar onları gözleri ile görmüyor iseler de, onlarla aynı hizada ve aynı yönde oldukları için, "sizler onlara yakın idiniz." denilmesidir. Ferra şöyle demiştir: "Bu ifade, senin "Andolsun ki seni, dövdüm, ailen de sana bakıyor ve hiçbir yardımda bulunamıyorlardı " demen gibidir. Sen bunu, dövülen kişinin ailesi, her nekadar dövüleni görmeseler de, ona yakın bulundukları zaman söylersin. Buradaki "görme" fiili, "bilme" manasında kullanılmıştır."
Hazret-i Musa'ya Tûr Dağında Yapılan Vahy
51. Âyetin Tefsiri
"Hani Musa kırk geceliğine vaidleşmiş idik. Yine siz (yahudiler) onan arkasından, zalimler olarak buzağıyı (Hah olarak) almıştınız. ".
Kıraat Farkının Manaya Tefsiri
Bil ki, işte bu üçüncü nimettir. Cenâb-ı Allah'ın (......) kavlini Ebû Amr ve Ya'kûb burada, A'râfta ve Tâhâ'da, elifsiz olarak, (......) şeklinde; diğerleri de, bu üç yerde, elifle (......) şeklinde okumuşlardır. Bunun elifsiz okunuşunun sebebi açıktır. Çünkü vaad, Allah'tandır. (vaadleşmek) ise, mufâele vezninde olup, iki kişi arasında yapılmış olması gerekir.
Bu fiilin elifle okunmasına gelince, bunun izahı birkaç yöndendir:
a) Vaad, her ne kadar Cenâb-ı Hakk tarafından yapılmış ise de, onun kabulü Hazret-i Musa (aleyhisselâm) tarafındandır. Vaadi kabul etmek de, yine vaade benzer. Çünkü vaadi kabul edenin, "bunu yapacağım!" demesi gerekir.
b) Kaffal şöyle demiştir: " Ademoğlunun da Allah'a vaadde bulunması uzak bir görüş değildir. O zaman bunun anlamı, "Allah'a ahitte bulunmak" olur."
c) Vaad, iki kişi arasında cereyan eden bir iştir. Bu bakımdan burada denilmesi caizdir.
d) Bu en kuvvetli görüştür. Buna göre Cenâb-ı Allah Musa (aleyhisselâm)'ya vahyi vaad etti. Bu, Allah'ın belirlenmiş vakitte Tûr'a geleceğini vaad etmesidir.
Musa Kelimesinin Manası
Musa kelimesine gelince, bunun izanıyla ilgili çeşitli açıklamalar yapılmıştır.
a) Bu kelime vezninde olup, kelimedeki mim harfi, aslî bir harftir. Kelimenin aslı, kişi böbürlenerek yürüdüğünde söylenen, fiilinden alınmadır; nitekim Hazret-i Musa (aleyhisselâm) böyle celalli yürüyordu.
b) Bu kelime (......) veznindedir. Kelimedeki mim harfi ziyade olup, kelimenin aslı, üzerindeki yaprakları sıyrıldığında ağaç hakkında söylenilen (......) ifâdesinden alınmıştır. Musa (aleyhisselâm) saçı dökülmüş olduğu için, bu isimle isimlendirilmiştir.
c) Bu kelime, İbranice olan iki kelimeden meydana gelmiş birleşik bir isimdir. Su mânasına gelen (......) ve ağaç anlamına gelen (......) kelimesidir. O, bu isimle isimlendirilmiştir. Çünkü annesi, O'nu Firavn'ın öldürmesinden korktuğu zaman bir sandukaya koymuş ve denize atmıştı. Sonra denizini dalgaları Firavn'ın sarayı yanındaki ağaçların arasına sokuncaya kadar sürüklemişti. Firavn'ın hanımı olan Asiye'nin cariyeleri yıkanmak için dışarı çıktıklarında, sandukayı bulup onu almışlar ve ona, onu buldukları yere göre bir ad vermişlerdi. Bulunduğu yer ise, ağaç ve su idi...
Bil ki ilk iki açıklama, gerçekten yanlıştır. Birincisi yanlıştır, çünkü ne İsrailoğulları, ne de kıbtîler Arapça konuşmuyorlardı; bundan dolayı Musa ismiyle bunu kastetmiş olmaları mümkün değildir. İkincisi de yanlıştır, çünkü bu bir özel isimdir. Özel isim haddizatında bir mana taşımaz. Doğruya en yakın olansa, üçüncü görüştür. Bu görüş, insanların alışmış olduğu görüştür. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın nesebine gelince bu şöyledir: Musa ibn İmran ibn Yasher ibn Kahes ibn Lâvi ibn Ya'kûb ibn İshak ibn İbrahim (aleyhisselâm).
Tûr'daki Kırk Gece
Cenâb-ı Hakk'ın: (......) âyetine gelince, bununla ilgili bazı konular vardır.
Birinci Konu: Musa (aleyhisselâm), İsrail oğullarına, "eğer denizden sağ salim çıkarsak, size Allah'tan, yapmanız ve yapmamanız gereken şeyleri açıklayan bir kitap getireceğim" demişti. Musa (aleyhisselâm), İsrailoğullarıyla beraber denizi geçip, Cenâb-ı Allah da Firavn'ı denizde boğunca, onlar "Ey Musa, bize vaadettiğin şu kitabı getir" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Musa Rabb'ine gitti ve İsrailoğullarıyla da, kırk günlüğüne vaadde bulundu. İşte bu, Cenâb-ı Allah'ın: "Biz Musa ile otuz gece sözleşmiş, sonra da ona on daha ilave etmiştik. Böylece Rabbinin tayin ettiği süre kırk gece olarak tamamlandı" (A'raf, 142) âyetiyle anlattığı hadisedir. Musa (aleyhisselâm), kendi yerine Harun (aleyhisselâm)'u onların başında bıraktı. Tür dağında kırk gece kaldı ve Cenâb-ı Allah, levhalar üzerinde O'na Tevrat'ı inzal etti. Bu levhalar yakuttan idi. Cenâb-ı Hak gizlice onu yanına yaklaştırdı ve arada bir vasıta olmaksızın, onunla konuştu. Ve Musa (aleyhisselâm)'ya kader kaleminin cızırtılarını işittirdi.Ebu'l-Âliye şöyle demiştir: Öğrendiğimize göre, Musa (aleyhisselâm) Tûr dağından ininceye kadar kırk gece hiçbir söz söylememiştir.
İkinci Konu: Kırk gece denildi, çünkü aylar geceden itibaren başlar.
Üçüncü Konu:Hak teâlâ'nın âyetinin manası "Biz Musa'ya kırk gecenin tamamlanmasını va'dettik" demektir. Bu, Arapların, "Bugün, falancanın çıkışının kırkıncı günü oluyor" yani tam kırkıncı günü" demektir " demeleri gibidir. Velhasıl, burada muzaf hazfedilerek, onun yerine mu ileyh konulmuştur. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın: "Beldeye sor" (Yusuf, 82) yani, "o belde halkına sor..." Aynı şekilde, kırk geceden murad, herhangi bir kırk gecenin değil, muayyen ve belirlenmiş kırk gecenin sona ermesidir. O belli kırk gece de otuzu Zilkade ayından, onu da Zilhiccenin başından olan kırk gecedir. Çünkü Musa (aleyhisselâm) bundan muradın, bu muayyen kırk gece olduğunu biliyordu. Aynı şekilde Cenab-ı Allah'ın âyetinden muradın da, bu kırk gün gelmezden önce kendisine verilmiş olan ve dağda, kendisine Tevrat'ın indirileceği kırk gece kalacağına dair bir vaad olması muhtemeldir. Ve yine bundan muradın, kırk geceliğine Tûr dağına gelmekle emredilmiş olması ve bundan sonra da ona Tevrat'ı indireceğini vaadetmiş manasında olması da caizdir. Bu ikinci ihtimal, haberlerle de takviye edilmiştir.
Dördüncü Konu: Âyetteki, (......) ifâdesi, bu sözleşmenin başlangıçta bu şekilde olduğunu kırk gün gösteriyor. A'râf süresindeki (A'raf, 142) âyeti de yine işin başında otuz gün olduğunu gösteriyor. Bunlar nasıl bağdaşır? Hasan el-Basri buna şöyle cevap vermiştir: "Ayetten murad, Allah'ın Musa (aleyhisselâm) 'ya once otuz gece vaad edip bundan sonra ona bir on gece daha vaad ettiğini anlatmak değildir. Fakat bundan murad, Allah'ın ona toplam kırk gece vaad etmiş olduğudur. Bu,
"Hac günlerinde iç, döndüğünüz vakit yedi gün (oruç tutarsınız) İşte bunlar tam on gün eder" (Bakara, 196) âyeti gibidir.
İsrailoğullarının Buzağıyı Tanrılaştırmaları
Cenâb-ı Hakk'ın, "Bundan sonra, siz buzağıyı ilah edindiniz" âyetine gelince, bunda da bazı konular vardır.
Birinci Bahis: Cenab-ı Allah bu âyette (......) lafzını zikretti. Çünkü O, Musa (aleyhisselâm)'ya, O'na Tevrat'ı indirmek için, belirlenen vakitte Tûr'a gelmesini yetmiş kişinin yanında vaad etmişti. Böylece Cenâb-ı Allah bir yandan buna şahid olanların derecelerinin yüksekliğine dikkat çekmiş, hazır bulunmayanlara da bunu bildirme ve dini tamamlama için Hazret-i Musa (aleyhisselâm)nın derecesini ve İsrail oğullarınınfaziletini ortaya koymuştur.Bu ise, nimetlerin en büyüklerindendir. Onlar bundan sonra, cehalet ve küfrün en çirkinlerini yapınca, bu da taaccübe sebep olmuştur. Bu, şöyle söyleyen kimsenin sözüne benzer. "Ben sana iyilik yaptım, şunu şunu yaptım.. Sonra sen ise, bana kötülük yapmak ve eziyyet etmek istiyorsun!.."
Samiri'nin Buzağı Heykeli Yapma Kıssası
İkinci Bahis: Siyerciler şöyle demişlerdir: Cenab-ı Allah Firavn'ı suda boğup, Musa (aleyhisselâm)'ya Tevrat'ı indireceğini vaad edince, Musa (aleyhisselâm) kardeşi Harun (aleyhisselâm)'a;
"Kavmimin içinde benim yerime geç, ıslah et, fesadaiann yoluna tabi olma" (A'raf, 142)demiştir. Musa (aleyhisselâm) Tür dağına gittiğinde, İsrailoğullarının yanında, Kıbtîlerden ödünç aldıkları elbiseler ve zinet eşyaları bulunuyordu. Harun (aleyhisselâm) onlara, "bu elbise zinet eşyaları size helal değil; onun için bunları yakın!" dedi. Onlar da bir ateş yakıp, içinde bu şeyleri yaktılar. Samiri ise, Hazret-i Musa ile denizden geçişleri sırasında, Firavn'ın önü sıra denize girmiş olan Cebrail (aleyhisselâm)'in atının bastığı yere bakmış ve bu hayvanın ayağının bastığı yerden bir avuç toprak almıştı. Sonra Samirî, yanında bulunan altın ve gümüşleri alarak, bunlardan bir buzağı heykeli yaptı. Bu bir avuç toprağı da bunun içine attı. Böylece, o heykelde, böğürmeye benzer bir ses çıktı.
Kavmine: "Bu' sizin ve ilahıdır" (Taha, 88) dedi. Bunun üzerine kavmi de, bu buzağıyı kendilerine ilâh edindiler." Rivayette gelen budur. Bir kimse şöyle diyebilir: "Akıllı insanlardan müteşekkil büyük bir topluluğun, aklın bedâhetiyle batıl olduğu bilinen bir şey üzerinde ittifak etmeleri mümkün değildir. Bu anlatılan şey de, birçok yönden böyledir:
a) Her akıllı kimse, aklının bedâhetiyle bilir ki, hareket etmeyen, hissetmeyen ve akletmeyen bu altından yapılmış putun göklerin ve yerin ilâhı olması imkânsızdır. Farzet ki, ondan bir böğürme sesi çıktı. Fakat bu kadarlık bir şey akıllı insanların kalbinde, onun ilâh olabileceği şüphesi için kafi değildir.
b) Bu kavim, bu hâdiseden önce yaratıcının varlığına ve Musa (aleyhisselâm)'nın nübüvvetinin doğruluğuna delâlet konusunda, zorlama derecesinde bulunan muazzam mu'cizeler müşahede etmişlerdi. Bu delillerin kuvvetine, onlar bakımından zaruret derecesine ulaşmasına rağmen, altından yapılmış bu buzağıdan bir böğürme çıkmasının, bu sesli nesnenin ilâh olabileceği şüphesini gerektirmesi imkânsızdır." Buna şöyle cevap verilebilir: Bu hâdisenin doğru kabul edilmesi, ancak bir yönden mümkündür. O da şöyle denilmesidir: Samirî, millete, Musa (aleyhisselâm)'nın yaptığı şeyleri, ancak yıldızlar üzerinde müessir olan tılsımlar sayesinde yapabildiğini ve bu tılsımlar vasıtasıyla da söz konusu olan mu'cizeleri meydana getirdiği düşüncesini yayıyordu. Bu sebepten Samirî kavmine şöyle dedi: "Ben de, onun tılsımı gibi bir tılsım yapıyorum..." Ve bunu, kendisinden hayret uyandıracak bir sesin çıkacağı şekilde buzağıyı yaparak, onlara süslü gösterdi. Böylece onlarda, harikulade şeyleri yapma konusunda Hazret-i Musa (aleyhisselâm) gibi olma arzusu uyandırdı. Veya belki bu topluluk"mücessimehulûliyye" inancına sahip idi. Bundan dolayı, Tanrının bir cisme hulul edebileceğini kabul ediyorlardı. Bu sebeple de bu şüpheye düştüler.
Üçüncü Bahis: Bu Kıssadaki Bazı Faideler
Bu kıssada birçok faideler bulunmaktadır.
a) Bu kıssa, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetinin en hayırlı ümmet olduğuna delâlet eder. Çünkü bu yahudiler, bu kahir delilleri müşahede etmelerine rağmen, bu zayıf şüpheye aldandılar. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmeti ise, Kur'an'ın mu'cize oluşunu bilmek ve anlamak için ince delillere muhtaç oldukları halde, kuvvetli ve büyük şüphelere bile aldanmadılar Bu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetinin bunlardan daha hayırlı, akılca daha mükemmel ve gönülce daha temiz olduklarını gösterir.
b)Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), hiçbir ilim tedris etmediği hâlde, bu kıssayı anlatmıştır. Bu durum, O'nun, bunu vahiy yoluyla aldığını gösterir.
c) Bu kıssada, taklidden ve delilleri bilmemekten büyük bir sakındırma bulunmaktadır. Çünkü bu kavimler, eğer Cenâb-ı Allah'ı delille tam bir şekilde bilselerdi, Samirî'nin şüphesine düşmezlerdi.
d) Bunda, müşrik Araplarda, yahudilerden ve hristiyanlardan görmüş olduğu muhalefet hususunda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir teselli bulunmaktadır. Sanki Cenâb-ı Allah, Musa (aleyhisselâm)'nınbu kötü olaya sabredişi gibi, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de sabretmesini emretmişdir. Çünkü İsrailoğulları, Allah onları Firavn'dan kurtardıktan ve Musa (aleyhisselâm)'nın ilk çıkışından o vakte kadar harikulade mucizeler gösterdikten sonra bu zayıf şüpheye kanmışlardır. Sonra Musa (aleyhisselâm) buna sabretmişti. Bundan dolayı Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'inbu şiddetli eziyetlere sabretmesi, daha da evlâdır.
f-Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'le en fazla mücadele eden ve O'na en çok düşmanlık besleyenler yahudiler idi. Bundan dolayı, Cenâb-ı Allah sanki şöyle demektedir: Bunlar, selefleriyle iftihar ediyorlar. Oysaki onların selefleri, ahmaklığın, cehaletin ve inadın işte bu derecesinde idiler. Ya onların halefleri nasıl olur?
Böyle Yapan Yahudilerin Zulmü
Cenâb-ı Allah'ın, âyetine getince, bu hususta birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: Zulm ne demektir?
Zulmün tefsiri hususundadır. Bunda iki izah bulunmaktadır,
a) Ebû Müslim şöyle demiştir: "Zulüm kelimesinin dildeki asıl mânası "eksiltmek"dir. Cenâb-ı Allah bu konuda şöyle buyurur:
İşte bu iki bağ, ürününü vermiş, bundan hiç bir şeyi eksik bırakmamıştır" (Kehf, 33). Buna göre, (......) âyetinin mânası şöyle olur: Onlar yaratıcı, öldürücü ve diriltici olan Allah'a ibâdet etmeyi terkedip buzağıya ibâdete dalınca, din ve dünya hususunda sevâblarını eksilten kimseler oldular.
b) Zulüm, din örfünde, katkıda bulunacak bir faydası olmayan, kendisinden daha büyük bir zararı savuşturmayan ve keza kesin bilgi ile veya zan ile başkasından alacağı bir hak olmayan bir zarardan ibarettir. Buna göre, sıfatı bu olan bir fiili yapan kimse zalim olur. Sonra insan kendisini cezaya ve cehenneme götürecek bir fiili yaptığında, her ne kadar bu yaptığı şeyin o anda bir faydası ve lezzeti var ise de, o kimse kendisine zulmetti denilir.
Nitekim Cenâb-ı Allah: "Muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür" (Lokman, 13) ve: "Onlardan kendisine zulmeden vardır" (Fatır, 32) buyurmuştur. Onların Allah'tan başkasına ibadet etmeleri şirk olup, şirk de cehenneme götürücü olunca, şirke "büyük zulüm" denilmiştir.
Mutezile'nin Bir İddiası ve Reddi
İkinci Bahis:Cenab-ı Hakk'ın: (......) âyetiyle, günahların Allah'ın yaratmasıyla olmadığı hususuna, birkaç yönden istidlalde bulunmuşlardır.
a)Cenâb-ı Allah, bu günahlardan ötürü onları zemmetmiştir. Eğer bu günahlar Allah'ın yaratması olsaydı, müşrikler, şayet onu yapmamışlarsa, bundan ötürü kınanmaya müstehak olmazlardı.
b) Eğer günahlar Allah'ın iradesiyle olsaydı, bunları yapmakla o kullar, Allah'a itaat etmiş olurlardı. Çünkü taat, istenen işi yapmaktır.
c) Eğer isyan Allah'ın yaratması olsaydı, bu isyandan dolayı onları zemmetmek, bir şeyin siyah, beyaz, uzun veya kısa olmasından dolayı zemmedilmesi gibi olurdu. Mutezile'ye şöyle cevap veririz: Bu övme ve zemmetme fiiline yapışmaktır. Bu ise, "sebep" ve "ilim" meselelerine ters düşer. Bu husus birçok kereler geçmişti...
Âyet, Allah'ın Âlemden Müstağni Olduğunu Gösterir
Üçüncü Bahis: Âyette, küfrün zararının ancak kâfirlere döneceğine bir uyarma bulunmaktadır. Çünkü onların bundan istifadesi ancak, kendilerine zulmetmeleridir. Bu, Cenab-ı Allah'ın celalinin müttakilerin taatı ile kemal bulmaktan; günahkarların da günahıyla noksanlaşmaktan münezzeh olduğuna delalet eder.
52. Âyetin Tefsiri
Daha sonra sizi, bu işinizin peşisıra atfetmiştik, ki belki şükredersiniz (diye)
Cenab-ı Allah'ın Af Vasfı
Cenâb-ı Allah'ın: âyetine gelince, Mu'tezile bu âyetle ilgili olarak, "Bundan murad.tevbeetmeniz sebebiyle, ki bu tevbe de birbirinizi öldürmenizdir, bunu sizden bağışladık, demektir" demiştir. Bu görüş iki bakımdan zayıftır.
a) Tevbenin kabulü aklen vacibtir. Âyetten murad eğer bu olsaydı, bunun nimet verme sadedinde zikredilmesi caiz olmazdı. Çünkü vacib olan bir şeyi yapmak, inam ve nimet verme sayılmaz. Halbuki bu ayetlerin esas maksadı, yahudilere Cenâb-ı Allah'ın verdiği nimetleri tadâd etmektir.
b) "Afv" müstehak olunan cezayı düşürmenin adıdır. Düşürülmesi gereken şeyi düşürmek, afv diye isimlendirilemez. Görmez misin ki, zalimin mazluma azab etmesi caiz olmadığı için, bu azab etmeyi terkettiğinde, bu terk etme işine afv denilmez. Burada da böyledir. Bu sabit olunca, deriz ki,
Cenâb-ı Hakk'ın:
"öyleyse Rabb'inize tevbe ediniz ve tevbe etmeyenlerinizi öldürünüz" (Bakara, 54) âyetinden dolayı, tevbenin bu şekilde meydana geleceğinde şüphe yoktur. Durum böyle olunca, ayet tevbenin kabulünün aklen vacib olmadığına delalet eder. Bu sabit olunca da, Cenâb-ı Allah'ın afv ile, aklen ve şer'an ikabı caiz olan kimsenin cezasını düşürmüş olduğu sabit olur. Bu da Mutezile'nin iddiasının aksidir. Cenâb-ı Allah'ın, Musa (aleyhisselâm)'nın kavminin kâfirlerini affettiği sabit olunca, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetinin günahkârlarını affetmesi daha evla olur.
Cenâb-ı Allah'ın âyetine gelince, bil ki, (......) kelimesiyle ilgili izah (Bakara, 21) âyetinin tefsirinde geçmişti. Şükrün hakikâti ve mahiyetine dair söz ise, çok uzundur. Ve inşaallah ileride gelecektir. Mu'tezile şöyle demiştir: Hak teâlâ, onları affettiğini ve şükretsinler diye, onları muahaze etmediğini beyan etmiştir. Bu, Cenâb-ı Allah'ın onlardan şükürden başka bir şey istemediğini gösterir. Buna şöyle cevap verilir. Eğer Cenâb-ı Allah onların şükrünü murad etmiş olsaydı, bunu, ya şükredeni şükre götürecek olan sebebin bulunması şartıyla veya bu şart olmaksızın murad ederdi. Birinci ihtimal yanlıştır, çünkü eğer Cenab-ı Allah bunu bu şart ile, murad etmiş olsaydı ve bu şart da kulda bulunsaydı, o takdirde bu şükre götüren sebebin başka bir sebebe muhtaç olması gerekirdi; eğer bu şart, sebebi yaratması cihetiyle Allah'tan olsaydı, bu şükrün meydana gelmesi gerekirdi; Allah bu sebebi yaratmadığı zaman da, bu şükrün meydana gelmesi imkansız olurdu.Bu Mu'tezilenin görüşünün aksini ifade eder. Eğer Cenâb-ı Allah, şükre götüren bu sebepler olmaksızın, o kulunun şükretmesini murad ederse, ondan imkansız olanı istemiş olur. Çünkü sebep olmaksızın bir fiilin meydana gelmesi imkansızdır. Buna göre, yine Mu'tezile için, yine aynı güçlüğün söz konusu olduğu sabit olur. Allah en iyi bilendir.
Benî İsraile Tevrat Ve Furkan Verilmesi
53. Âyetin Tefsiri
"Hani Musa'ya, hidayete eresiniz diye Kitab'ı ve Furkan'ı verdik"
Bil ki, bu, Allah'ın onlara verdiği dördüncü nimettir. Buradaki (......)dan muradın, Tevrat, Tevrat'ın içindeki herhangi bir hüküm ve Tevrat'ın dışında nerhangi bir şey olması muhtemeldir. Bu üç ihtimalin dışında, başka bir ihtimal bulunmamaktadır.
Birinci ihtimalin izahı şöyledir: Tevrat'ın "münzel" (bir anda indirilen) bir "kitab" ve hak ile batılı birbirinden ayıran "Furkan" diye iki sıfatı vardır. Bu, senin cömertlik ve cesareti kendisinde toplayan bir adamı kastederek, (Bereketli yağmuru ve arslanı gördüm) demen gibidir. Bunun bir benzeri de, Allahü teâlâ'nın:
"Andolsun ki biz Musa ile Harun'a bir ziya ve şeref olmak üzere Furkan verdik" (Enbiya, 48) âyetidir.
İkinci ihtimalin açıklanmasına gelince ki, buna göre Furkan'dan murad, "evrat'ta bulunan dinî açıklamalardır; çünkü Cenâb-ı Allah beyan edince, ıak batıldan ayrılarak zuhur etmiştir, buradaki Furkan'dan maksat Tevrat'taki ıazı şeylerdir. Bu şeyler de dinin usuf ve furûunun ortaya konulmasıdır.
Üçüncü ihtimalin ise, çeşitli yönleri vardır:
a) Furkan'dan maksad, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya verilen yed-i beyza, asâ ve diğer mu'cizelerdir. Bunlar Furkan diye adlandırılmıştır, çünkü bunlar hak ile batılın arasını ayırmışlardır.
b) Furkan'dan maksad, Allah'ın İsrailoğullarına Firavun'un kavmine karşı ettiği yardım ve verdiği ferahlıktır. Nitekim Cenâb-ı Hak:
"İki ordunun birbiriyle karşılaştığı Furkan gününde kulumuz Muhammed'e indirdiğimiz şeye..." (Enfal, 41) buyurmuştur. Bundan maksad, Allah'ın, Bedir günü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yaptığı yardımdır. Bu böyledir, çünkü yardım ortaya çıkmadan önce taraflardan her biri kendisinin üstün geleceğini, karşı tarafın da ezileceğini bekliyordu. Yardım zuhur edince, racih mercuhtan ayrılmış, gerçek arzu yalan arzudan temeyyüz etmiştir.
c) Kutrub, "Furkan, denizin Hazret-i Musa (aleyhisselâm) için yarılmasıdır " demiştir.
Eğer, "Bu Hak teâlâ'nın: "Hani, sizin için denizi yarmıştık" (Bakara, 50) âyetinde zikredilmişti; ve yine bundan sonra Cenâb-ı Hakk'ın: "Umulur ki hidayete erersiniz" sözü ancak Kitab hakkında uygundur. Çünkü, bu ancak hidayet kaynağının (hudâ) peşinden zikredilir" denilirse, ben derim ki birinciye şöyle cevap veririz: Allahü Teâlâ, (......) ifâdesinde, bunun Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan ötürü olduğunu açıklamadı. Bu âyette ise tahsisi, açık bir nas ile beyan etme (tahsis) şeklinde zikretti.
İkinciye ise şöyle cevap veririz: Denizi yarmak bir mu'cizedir. Belki de bundan maksat şudur: Biz Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya denizin yarılması mu'cizesini verince, onlar bununla yaratıcının varlığına ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın sadakatine istidlal etmişlerdir ki, işte hidayetten maksat budur. Buna göre hidayet ile delalet anlamı murad edildiği gibi, bazan bununla kurtuluş ve necat da murad edilebilir. Sanki Cenâb-ı Hak, onlara Kitab'ı dinî hususta bir nimet; sayesinde düşmanlarından kurtuldukları Furkân'ı da dünyevi bir nimet olarak verdiğini açıklamıştır.
Bil ki yanlışa düşüp, Furkân'ın (bu ayette) Kur'ân olduğunu ve onun Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya indirildiğini sananlar olmuştur, ki bu düşünce yanlıştır. Çünkü Furkân, hak ile batılın arasını ayırandır. Böyle olan her delilin, "Kur'an" olarak tahsis edilmesinin anlamı yoktur. Bazıları ise, âyetinin manası şu demektir: "Ey ehl-i kitab, sizler, sayesinde hidayete eresiniz diye, Hazret-i Musa'ya Tevrat'ı, Hazret-i Muhammed'e ise Furkan'ı verdik" demişlerdir. Bu görüşe, nahiv alimlerinden Ferra, Sa'leb ve Kutrub meyletmişlerdir, ki bu kesinlikle ihtiyaç duyulmayan bir zorlamadır.
Hak teâlâ'nın, (......) ifâdesine gelince, ile "ihtidâ"nın açıklaması daha önce geçmişti. Mu'tezile; Hak teâlâ'nın ifadesi ile, O'nun herkesin ihtidasını istediğine dair istidlalde bulunmuştur ki, bu, "Allah kâfirlerin küfrünü murad etmiştir" diyenlerin görüşünü iptal eder. Keza Mu'tezile der ki: Madem ki size göre hidayete eren kimsede ihtidayı; sapan kimsede de sapıklığı yaratan Allah'dır. Öyleyse, Allah'ın Kitab'ı ve Furkân'ı indirerek demesindeki fayda nedir? Malûmdur ki, Allah hidayete ermeyi yarattığı zaman, kitabların indirilmesinin bunda bir tesiri yoktur. Buna göre, eğer Allah kitab olmaksızın ihtidayı yaratmış olsaydı, hidayete ermek (ihtida) meydana gelirdi. Allah onlarda hidayete ermeyi yaratmadığı halde, bir kitabın yerine bin kitab dahundirmiş olsa, yine de onlarda hidayete ermek gerçekleşmezdi. Buna göre, hidayete eresiniz diye kitabı indirdim demesi nasıl caiz olur? Bil ki bu söz cevabıyla beraber defalarca geçmiştir. Allah en iyi bilendir.
Benî İsrail'in Buzağıya Tapıp Sonra Tevbe Etmeleri
54. Âyetin Tefsiri
"Hani Musa kavmine,
"ey kavmim, buzağıyı (ilah) edinmekle, kendinize zulmettiniz. Öyleyse yaratanınıza tevbe edin ve nefislerinizi öldürün; bilin ki bu, yaratanınız yanında sizin için daha hayırlıdır" demişti de, Allah da sizlerin tevbesini kabul etmişti... Çünkü O, tevbeleri çok kabul eden ve çok merhametli olandır" (Bakara, 54).
Bil ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın onlara verdiği beşinci nimettir. Müfessirlerden bazıları, "Bu ve bundan sonra gefen ayetler, nimetleri hatırlatmaya dair ayetlerden ayrılmıştır, çünkü bu âyet öldürmeyi emreder; öldürme ise nimet olmaz" demişlerdir. Ki bu görüş birkaç bakımdan zayıftır.
a) Şüphesiz Cenâb-ı Hakk onların günahlarının büyük olduğuna dikkati çekmiş, sonra onlara bu büyük günahtan, sayesinde kurtulacakları şeye dikkati çekmiştir. Bu da dinî bakımdan, nimetlerin en büyüklerindendir. Allahü Teâla İsrailoğullarına olan dünyevi nimetten tadâd edince, onlara nimetleri sayıp dökmesi daha evla olur. Sonra tevbenin keyfiyyetini ortaya koyan bu nimeti vasfetmek ancak, ma'siyeti dile getiren bir mukaddime ile olunca, onun zikri de nimetin tamamlayıcısı mahiyetinde olur. İşte bu sebeple, bu âyetin ihtiva ettiği her şey Allah'ın onlara olan nimetleri olarak sayılmıştır. Bundan ötürü, bunları hatırlatmak caizdir,
b)Allahü Teâlâ onlara katli emredince, o emri onlardan, onların hepsi yok olmadan önce, kaldırmıştır. Bu sebeple bu, geriye kalanlar ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında bulunanlar hakkında bir nimet olmuş olur. Çünkü Cenâb-ı Hak bu öldürmeyi onların ecdadından kaldırmamış olmasaydı, o oğullar mevcut olmazlardı. Bu sebeple, bunun, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında mevcut olanlara minnet etme sadedinde getirilmiş olması güzel olmuştur.
c)Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara, şu andatevbenizin kabul edilmesi için birbirinizi öldürmeye ihtiyaç yoktur; küfrünüzden döner, Allah'a iman ederseniz, Allah imanınızı kabul eder, dediği halde;Allahü Teâlâ onların tevbelerinin ancak kati ile tamamlanabileceğini açıklayınca, o tevbe konusundaki bu şiddetli açıklama, onların dikkatini böylesi bir kolay tevbenin kabulüyle hasıl olan o büyük nimete çekmek olmuştur.
d) Bunda Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetini, tevbeye çok teşvik bulunmaktadır. Çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın ümmeti, kendilerine çok zor gelmesine rağmen, tevbeye isteklendirilince, bizden birimizin, sırf pişmanlık demek olan tevbe hususunda teşviki daha evla olur. İnsanın önemli bir faydası hususunda isteklendirilmiş olmasının, nimetlerin büyüklerinden olduğu malumdur.
Hak teâlânın âyetine gelince, bu, Hazret-i Musa, buzağıyı ilâh edinmiş olarak gördüğü zaman, sözleşme yerinden döndükten sonra, onlara Ey kavmim, "Siz gerçekten kendinize zulmettiniz" (Bakara, 54) dediği vakti hatırlayınız " demektir.
"Zulüm" hakkında müfessirlerin iki görüşü vardır:
a) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya verdiğiniz sözde durmak sureti ile mutlaka hakedeceğiniz sevabı, kendt uoksanlaştırdınız.
b) Zulüm, yerinde olmayan, kendisinde ne ilmen ne de tıbben herhangi bir fayda bulunmayan, hiçbir zararı defetmeye vesile olmayan ısrar demektir. Buna göre onlar buzağıya tapmak suretiyle kendi nefislerine zarar vermiş oldular. Çünkü ebedi zarara götüren şey, en büyük bir zulümdür. İşte bu sebebten ötürü Hak teâlâ:
"Hiç şüphesiz şirk, büyük bir zulümdür" (Lokman, 13) buyurmuştur. Ancak bu zulmün, mutlak manada bir zulüm olduğu sanılmaması için, kayıdlanması gerekir. Zira zulümde asıl olan, başkasına yapılandır. İşte bu sebebten ötürü Cenâb-ı Hak, "Siz, kendinize zulmettiniz" buyurmuştur.
Allahü teâlâ'nın, "Buzağıyı ittihaz ettiğiniz için " âyetinde bir hazif vardır. Çünkü onlar, bu kadarcık bir işle nefislerine zulmetmiş olmazlar. Zira onlar o buzağıyı edinip de onu ilah saymasaydılar, bu işleri zulüm olmazdı. Buna göre ayetten maksad, siz buzağıyı ilah ittihaz ettiğiniz için..." demek olur. Ancak ayetin başı, bu hazfedilene delalet ettiği için, burada "ilah" kelimesini hazfetmek yerinde olmuştur.
Hak teâlâ'nin, "Öyle ise Yaratanınıza tevbe edin ve nefislerinizi (kendinizi) öldürün" ayetine gelince, bununla İlgili birkaç sual vardır:
Tevbe İle Nefsi Öldürme Arasındaki Münasebet
Birinci Sual:Allahü teâlâ'nın âyeti, tevbenin "nefsi öldürmek" şeklinde tefsir edilmiş olmasını gerektirir. Nitekim, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Allah, temiz suyu yerli yerine koyarak yüzünü ve ellerini yıkamadıkca hiçbirinizin namazını kabul etmez" hadisinde, temiz suyu yerli yerine koyma, ifadesi, "yüzü ve elleri yıkama"yı (yani kısmının daha önceki kısmı tefsir etmesini) gerektirir. Ancak tevbenin böyle anlaşılması batıldır. Çünkü tevbe, geçen çirkin fiilden dolayı pişmanlık duyup, bundan sonra onu tekrar yapmamaya azmetmekten ibarettir. Bu ise, nefsi öldürmeden farklı ve nefsi öldürmeyi gerektirmeyen bir şeydir. O halde, tevbenin nefsi öldürmek şeklinde tefsir edilmesi nasıl caiz olur? Buna şöyle cevab verilir:
Maksad, tevbenin "nefsi öldürmek" şeklinde açıklanması olmayıp, aksine, "onların tevbelerinin ancak nefsi öldürmekle olacağını ve tamamlanacağını" izah etmektir. Bu tevbe ancak böyle olmuştur. Çünkü Hak teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya, kasten adam öldüren kimsenin tevbesinin ancak, kendisini teslim etmesi ile tamamlandığı, böylece de öldürülenin yakın akrabaları ya onun kısasından vazgeçtikleri veya onu öldürdükleri gibi, Benî İsrail'in tevbesinin kabul edilmesinin şartının da kendilerini öldürmek olduğunu vahyetmiştir. Bu sebeble, mürtedin tevbesinin ancak öldürülmesi ile tamamlanmasının, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın şeriatinden olması imkansız değildir. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: Birşeyin şartına, mecazen, bazen o şeyin ismi verilebilir. Nitekim tevbeye niyetlenen gâsıb (bir mal gasbetmiş) kimseye "Senin tevben, gasbettiğin şeyi geri vermendir" denilir. Yani "senin tevben ancak bununla tamamlanır" demektir. Burada da böyledir.
İkinci Sual: Tevbe ancak Hak teâlâ için yapıldığı halde "Yaratıcınıza tevbe edin" demenin ne anlamı vardır? Buna şu şekilde cevab verilir: Bundan maksad, tevbe ederken riyakârlık yapmaktan insanları nehyetmektir. Sanki Cenab-ı Allah onlara şöyle demektedir; "Kalbinizden değil de lisanen tevbe ediyor görünürseniz, bu durumda kalblerinize muttali olan Allah'a karşı değil, insanlara karşı tevbe etmiş olursunuz." Bu ise faydasız şeylerdendir. O halde siz günah işlediğinizde, Allah'a tevbe etmelisiniz.
Üçüncü Sual: Bu âyette niçin bilhassa (yaratıcı) ismi zikredilmiştir. Buna şöyle cevab veririz: "Barî", Allahü teâlâ'nın da: Rahmanın yarattıklarında bir kusur göremezsin" (Mülk, 3) buyurduğu gibi, mahlukatı düzensizlikten uzak olarak yaratan ve onları birbirinden muhtelif şekiller, farklı suretlerle yaratarak ayıran zattır. Böylece bu ifade, böyle olan zatın, ahmaklıkta darb-ı mesel olan öküzden (buzağıdan) ibadete daha layık olduğuna bir dikkat çekmedir.
Dördüncü Sual:Allahü Teâlâ'nın, "Öyle ise tevbe ediniz " ifâdesindeki ile, "ve öldürünüz " ifâdesindeki arasındaki fark nedir? Buna cevabımız şudur: Birincisi fa-i sebebiyyedir. Çünkü bu ayette zulüm, tevbe etmenin sebebidir. İkincisi ise fa-i takibiyyedir. Çünkü öldürmek burada, tevberin tamamlayıcısıdır. Buna göre (......) ifâdesinin manası "Tevbenizi tamamlamak için tevbeye öldürme işini ekleyiniz " şeklindedir.
"Kendinizi Öldürünüz" Emrinin Tefsiri
Beşinci Sual: "Kendinizi-nefîslerinizi öldürünüz" âyeti ile kastedilen nedir? O, âyetin zahirinin gerektirdiği, "Herbiriniz nefsini öldürsün" manası mıdır, yoksa başka birşey midir? Buna cevabımız şudur: Âlimler bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bundan muradın, "tevbe edenlerin herbirinin kendisini öldürmesini emir" olması caiz değildir. Bu, Kadı Abdulcebbar'ın da tercih ettiği görüştür: Bu müfessirler, görüşlerine iki yönden delil getirmişlerdir:
a) Ehl-i tefsir şuna dayanmışlardır: Bütün müfessirler, Benî İsrail'in kendilerini elleri ile öldürmedikleri hususunda ittifak etmişlerdir. Eğer onlar, böyle yapmakla emrolunmuş olsalardı, bunu yapmadıkları için günahkâr olmuş olurlardı.
b) Ki bu Kadı Abdulcebbar'ın dayandığı delildir: Öldürme, canlı olan bünyeyi canlı olmaktan çıkaran ve onu bozan şeydir. Bunun haricindeki şeyler ise, yakın veya uzak olarak onu ölüme götüren şeylerdir. Bu gibi şeylere mecazen öldürme denir. Öldürmenin hakikatini iyice kavradığın zaman biz deriz ki Allah'ın bunu emretmiş olması caiz değildir. Çünkü şer'î ibadetler o mükellefe fayda verdiği için güzel (ve yerinde) olmuşlardır. İbadetler ancak, istikbaldeki işler hakkında birer maslahat (fayda) olurlar. Halbuki ölümden sonra mükellefiyet söz konusu değildir ki, insanın kendisini öldürmesinden bir maslahatı olsun. Bu ise Allah'ın öldürmesinin aksinedir. Çünkü Allah'ın öldürmesi, ilahî fiillerdendir. Böylece, başka bir mükellef için bir salah (maslahat, fayda) olduğu zaman Allah'ın öldürmesi güzel olur ve Allah öldürdüğü mükellefe de buna karşılık büyük bir sevab verir. Bu, Allah'ın, öldürmeyecek şekilde bir yaralamayı veya bir uzvun kesilmesini emretmesinden de farklıdır. Çünkü bunlar yapıldıktan sonra geride hayat kalır ise, bu fiillerin ilerideki fiiller için bir salah (kurtuluş) vesilesi olması imkansız değildir.
Birisi şöyle diyebilir: Katlin, o anda ruhu bedenden ayıran bir fiilin ismi olduğunu kabul etmiyoruz. Aksine o, ya o andan veya daha sonra ruhun bedenden ayrılmasına sebeb olan bir fiilden ibarettir. Bunun delili ise şudur: Birisi, herhangi bir insanı öldürmemeye yemin etse de, sonra birisini ağır bir şekilde yaralasa. O da bu ağır yaralanmadan sonra çok kısa bir müddet yaşayıp ölse. Bu yaralayan yeminini bozmuş olur ve onu Arapça'yı bilen herkes "katil" diye adlandırır. Halbuki kelimelerin kullanılışında esas olan, hakiki mana ile kullanmaktır. Bu sebeble bu "kati" isminin, ister o anda öldürsün, isterse ondan sonra ölümüne sebeb olsun, ruhun bedenden ayrılmasına yolaçan fiilin ismi olduğunu gösterir. Halbuki sen, ayetteki "öldürünüz" emrinin, ruhun derhal bedenden çıkmasını gerektirmeyen bir yaralamakla ilgili olmasının caiz olacağını kabul ettin. Durum böyle olunca, emrin, insanın kendisini öldürme manasında olmasının da caiz olabileceği sabit olur. Katlin, o anda ruhu çıkaran fiilin ismi olduğunu kabul ettik. Buna göre, ayetteki emrin bu manada olması niçin caiz olmasın? Onun "Emirlerin (ibadetlerin) farzolmasında, istikbale ait maslahatların bulunması gerekir" sözüne gelince, biz deriz ki: Herşeyden önce ibadetlerde (emirlerde) mutlaka bir faydanın olması gerektiğini kabul etmiyoruz. Bunun delili şudur: Hak teâlâ, inkâr edeceği kimselere de iman etmelerini emretmiştir. Halbuki bu emirde herhangi bir fayda yoktur. Çünkü böyle bir teklifin faydası, sadece azabın meydana gelişidir. Biz, mutlaka bir faydanın olması gerektiğini kabul etsek bile, sen niçin "o faydanın bizzat o kimseye ait olması gerekir" diyorsun ve niçin "o adamın kendisini öldürmesinin başkasının faydasınaolması caiz olmasın ve bundan dolayı, başkası istifade etsin diye Allah'ın ona kendisini öldürmesini emretmesi ve sonra da Allah'ın kendini öldürene buna karşı büyük bir sevab vermiş olması niçin caiz olmasın? Faydanın mutlaka o fiili yapana dönmesi gerektiğini kabul ettik. Fakat, o insanın bu fiil ile emredildiğini bilmesinin de onun için bir maslahat (fayda) olduğunu söylemek niçin caiz olmasın? Mesela, O, yarın kendisini öldürmekle emredilmiş olsa, onun bu emri bilmesi, şu andan itibaren, ertesi günün gelmesinden önce, o adamın kötülükleri terketmesine sebeb olur. Bütün bu ihtimaller söz konusu olunca Kadı Abdulcebbar'ın iddiaları da düşer.
Müfessirlerin dayanmış olduğu izah tarzı, daha güçlüdür. Buna göre ayeti, zahirî manasından çevirmek gerekir. Sonra bunda iki görüş vardır:
a) Tevbe edenlerden her birinin, birbirlerini öldürmeleri emrolunmuştur, denilebilir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifâdesinin mânası "bir kısmınız diğer kısmınızı öldürsün" demektir. Bu, Hak teâlâ'nın bir başka yerdeki: "Birbirinizi öldürmeyin" (Nisa, 29) âyeti gibidir. Bunun manası da, "Bir kısmınız bir kısmını öldürmesin" dir. Bunun hakikati, müminlerin tek bir nefis gibi olmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın: "Kendinizi ayıplamayın" (Hucurât, 11) âyetlerinde, tefsirin yani mümin kardeşlerinizi:
"Onu işittiğinizde, erkek müminlerle kadın müminler, kendi nefislerine dair iyi bir zanda bulunmaları gerekmez miydi?.." (Nûr, 12), yani "kendileri gibi müslümanlar hakkında" şeklinde olduğu söylenmiştir. Ve yine bu Hak teâlâ'nın: "Binaenaleyh, kendi nefislerinize selam veriniz" (Nûr, 12) âyeti gibidir. Yani, birbirinize selam verin!.... Sonra müfessirler bu tevbe edenlerin iki saf halinde ortaya çıktıklarını, bazısının bazısına, geceye kadar vurduğunu söylemişlerdir.
b)Allahü Teâlâ, tevbe etmeyenlere (suçsuzlara) tevbe edenleri öldürmelerini emretmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifâdesinden maksat, ölümü ve öldürülmeyi kabul ediniz demek olur. Bu ikinci izah tarzı, doğru olmaya daha yakındır. Çünkü birinci izahta meşakkatin artması söz konusudur; zira topluluk günahta müşterek oldukları zaman onların bir kısmı diğer bir kısmına, başkalarının onlara şefkatinden daha fazla bir şekilde şefkatli olurlar. Onlar, birbirlerini öldürmekle mükellef tutulduklarında, bu husustaki meşakkat büyür. Sonra rivayetler değişik olmuştur.
1) Allahü Teâlâ, buzağıya ibadet etmeyen mikatta bulunmak için seçilmiş yetmiş kişiye, onlardan buzağıya tapanları öldürmelerini emretmiştir. Öldürülenlerin sayısı, yetmişbin kişidir. Öldürülünceye kadar üç gün hiç kımıldamamışlardır. Bu görüşü Muhammed İbn İshak zikretmiştir.
2) Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onlara birbirlerini öldürmelerini emredince, onlar buna icabet ettiler. Böylece Hazret-i Musa (aleyhisselâm) katle sabretmeleri için onlardan bir söz aldı. Bunun üzerine her kabile, tek başına topluca sabahladı. Hazret-i Harun Kesinlikle buzağıya tapmayan ve ellerinde kılıçlar olan onikibin kişi getirdi. Bunun üzerine tevbe edenler, "Bunlar sizin kardeşlerin izdir. Kılıçlarını çekmiş olarak size gelmişlerdir; o halde Allah'tan korkun ve sabredin. Yerinden kalkana, onlara yan gözle bakana veya elleriyle ve ayaklarıya onlardan korunmaya çalışana Allah lanet etsin" dediler; onlar da "amin!" dediler. Böylece akşama kadar onları öldürmeye koyuldular. Hazret-i Musa ve Harun (aleyhisselâm) Allah'a dua etmeye başlayarak, "Ey Rabb'imiz, geri kalanını, geriye kalanını koru!" dediler. Bunun üzerine Allah onlara, "Öldürülenleri bağışladım, kalanların da tevbesini kabul ettim" diye vahyetti. Ravi, öldürülenlerin yetmişbin olduğunu söylemiştir. Bu Kelbî'nin rivayetidir.
3) İsrailoğulları iki kısım idi. Onlardan bir kısmı buzağıya tapmış, bir kısmı ise tapmamıştı. Ne varki bu tapmayanlar, tapanların bu işini reddetmemişlerdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, buzağıya tapmamakla birlikte reddetmeyenlere buzağıya ibadetle meşgul olanları öldürmelerini emretti. Sonra müfessirler sözlerine şöyle devam ettiler-. Adam babasını, çocuğunu, komşusunu görüyor ve Allah'ın emrinden cayması da mümkün olmuyordu. İşte bunun üzerine Allahü Teâlâ, simsiyah bir bulut gönderdi, sonra öldürülmelerini emretti; böylece, akşama kadar öldürüldüler... Hazret-i Musa ve Harun (aleyhisselâm) dua ederek: "Ey Rabbim, İsrailoğulları yok oldu, geri kalanı, geri kalanı bari olsun koru!" dediler de, bunun üzerine bulut açıldı, Tevrat iniverdi ve mızrakları ellerinden düşüverdi.
İrtidâddan Tevbe Ettikleri Halde Niçin Öldürüldüler?
Altıncı Sual: "Onlar irtidâddan tevbe etmiş oldukları halde, nasıl öldürülmeye müstehak olmuşlardır? Halbuki irtidâddan tevbe eden kimse öldürülmez?" Cevap: Bu, dinin değişen hususlarındandır; belki de Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın şeriatı ya hepsi hakkında umumi veya bu kavme mahsus olarak irtidâddan tevbe eden kimsenin katlini gerektirmişti.
Yedinci Sual: Onlardan, Allah'ın tevbelerini kabul ettiği kimselerden bazılarının öldürülmediği rivayeti doğru mudur? Cevap: Bu imkansız değildir. Çünkü Hak teâlâ'nın, (......) ifâdesi, ağızdan yöneltilmiş bir hitaptır. Belki de bu hitap, onlardan bir kısmına olmuştur. Veya bu hitap umumîdir; buna göre umumi olana bazan tahsis edilebilir.
Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifâdesine gelince, bunda bu güçlüğe katlanma sebebine işaret ve uyarma bulunmaktadır. Bu böyledir, çünkü onların durumları dünyevî zararla uhrevi zarar arasında, ikisinden birine razı olmayı gerektiriyordu. Böyle olunca dünya zararına katlanmak münasib olur, çünkü dünya fanidir, sonludur. Ahiretin zararları ise sonsuzdur. Bir de ölüm mutlaka olacaktır; bu nedenle öldürülmeye katlanmada, takdim ve tehirden başka bir şey yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın cezasından kurtulup sevabını elde etmeye gelince, işte bu en büyük gayedir.
Cenâb-ı Hakk'ın: (......) ifadesine gelince, bunda hazfedilmiş bir mahzuf bulunmaktadır. Sonra bu hazfedilen şey hakkında iki izah bulunmaktadır.
a) Takdîr edilen şeyin, Hazret-i Musa'nın sözünden olması. Buna göre sanki Hazret-i Musa, "Şayet bunu yaparsanız, muhakkak ki Allah sizin tevbenizi kabul eder" demiştir.
b) Bu takdir edilen şeyin, iltifat yoluyla onlara Allah tarafından bir hitap olmuş olmasıdır. Buna göre takdir, "siz de Hazret-i Musanın size emrettiği işi yapınca Rabb'iniz de sizin tevbelerinizi kabul etti" şeklinde olur.
Cenâb-ı Hakk'ın: (......) âyetinin manası, yine O'nun (Bakara, 37) âyetinin izahında geçmişti.
Allahü teâlâ'yı Görmek İstemeleri
55. Âyetin Tefsiri
"Hani siz, Ey Musa, Allah'ı açıkça görmedikçe sana iman etmeyeceğiz, demiştiniz. Bunun Üzerine, bakıp dururken, sizi yıldırım çarpmıştı..
Bil ki bu, Allah'ın onlara olan altıncı in'âmıdır. Bu birkaç bakımdan izah edilir:
a) Cenâb-ı Hak, sanki şöyle buyurmuştur: Musa'ya, "Allah'ı açıkca görmedikçe, sana iman etmiyeceğiz " dediniz de, böylece sizi yıldırım çarpmıştı... İşte o zamandaki nimetimi hatırlayınz. Sonra zulmünüzden tevbe edesiniz, azabımdan kurtulasınız, mükafâatımı elde edesiniz diye sizi dirilttim".
b) Bunda, kendisi sebebiyle onlara yapılan şeyin yapılmasına müstehak olunan fiilden, Peygamberimiz zamanında bulunanları bir sakındırma vardır.
c) Onları, Hazret-i Peygamberin mucizelerini inkar etme hususunda, açık olan zahir mucizelerin büyüklüğünü görmelerine rağmen Hazret-i Musa'nın nübüvvetini inkâr eden seleflerine benzetmek gayesi güdülmüştür.
Bir de, burada Cenâb-ı Allah, böyle bir mu'cizeyi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den izhar etmediğinin sebebine dikkat çekmektedir. O da şudur: Allah, mucizeye rağmen inkara devam edeceklerini bilmektedir. Şayet onlar bu mucizeleri inkâr etselerdi, seleflerinin müstehak olduğu cezanın aynısı olan bir cezayı hak etmiş olurlardı.
d) Bunda, Ulü'l-azm peygamberlerin sabrettiği gibi, Hazret-i Peygamberi de müşriklerden gördüğü eziyetlere karşı bir teselli ve O'nun kalbini sabır hususunda pekiştirme ve sebat ettirme vardır.
e) Bunda, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvveti şayet doğru olsaydı, O'nun nübüvvetini bildikleri için Ehl-i Kitab'ın O'na iman etmesi, diğer insanlardan daha evla olurdu diyen kimselerin şüphesini izale vardır. Bu böyledir; çünkü Hak teâlâ, onların seleflerinin Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın nübüvvetine dair apaçık ve göz alıcı mucizeleri görmelerine rağmen her vakit mürted olduklarını; Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya da baskı yapıp ve O'na muhalefette bulunduklarını açıklamıştır. Bu nedenle, her ne kadar onlar kendi kitaplarından Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetine dair olan haberleri görseler de onların Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e muhalefet etmelerine şaşılmamatıdır.
f)Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), ümmî olmasına ve kesinlikle bir teallüm ile meşgul bulunmamış olmasına rağmen bu kıssalardan haber verince, bunun bir vahiy ile olmuş olması gerekir.
Görme Talebi Ne Zaman Ve Nasıl Oldu?
Bu vakıa hakkında müfessirlerin iki görüşü vardır:
1) Bu vakıa, Allah'ın buzağıya ibadet edenleri kendilerini öldürmekle mükellef kılmasından sonra olmuştur. Muhammed ibn İshak şöyle der: Hazret-i Musa (aleyhisselâm) Tûr (dağın)dan kavminin yanına dönünce, onları buzağıya tapıyor vaziyette gördü, kardeşi Harun (aleyhisselâm) ile Samiri'ye diyeceğini dedi ve buzağıyı yakarak, onu denize attı. Kavminin seçkinlerinden yetmiş kişi seçti; onlar Tûr'a çıkınca Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya. "Rabbinden, kelamını bize duyurmasını iste" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Musa (aleyhisselâm) bunu isteyince, Allah da ona icabet etti. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) Tûr dağına yaklaşınca, O'nun üzerine buluttan bir sütun düşerek bütün dağı kapladı.. Bu bulut, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onun içerisine girinceye kadar yaklaştı. Tam o sırada Hazret-i Musa (aleyhisselâm) kavmine, "Girin ve söylenenleri belleyin!" dedi. Rabbi Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile konuştuğu zaman, O'nun alnına, hiç kimsenin bakmaya güç yetiremiyeceği parlak bir ışık düştü. Kavmi Musa (aleyhisselâm) ile beraberce, Allah'ın kelamını dinlediler. Allah Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya. "yap. yapma" şeklinde konuşuyordu. Söz tamamlanınca, Hazret-i Musa'nın içinde bulunduğu bulut, ondan sıyrılıp gitti. Bunun üzerine kavmi, "Allah'ı açıkça görmedikçe, sana iman etmiyeceğiz" dediler de, böylece onları yıldırım çarptı, hepsi ölüverdi...
Hazret-i Musa (aleyhisselâm) iki elini, dua ederek, gökyüzüne kaldırarak şöyle dedi: "Ya Rabbî, tövbelerinin kabul olunduğuna dair şahidlerim olsunlar diye, İsrailoğullarından yetmiş kişi seçtim. Şimdi ise kavmimin yanına dönüyorum, yanımda ise onlardan hiç kimse yok; hakkımda ne derler!" Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Allah ölenlere ruhlarını iade edinceye kadar, dua ile meşgul oldu; İsrailoğullarının buzağıya ibadetten ötürü yaptıkları tevbenin kabulünü istedi, ancak Cenâb-ı Allah, "Nefislerini öldürmedikçe hayır, kabul etmem" dedi...
2) Bu vakıa katl olayından sonradır. Süddî şöyle demiştir: Benî İsrail, kendilerini öldürmek suretiyle buzağıya tapmaktan tevbe edince, Allahü Teâlâ Musa (aleyhisselâm)'nın İsrailoğullarından bir grup insan ile beraber, buzağıya tapmalarından ötürü Allah'tan af dilemek için gelmelerini emretti. Bunun üzerine Hazret-i Musa, kavminden yetmiş kişi seçti... Onlar Tûr'a geldikleri zaman, "Allah'ı açıkça görmedikçe, sana iman etmeyeceğiz" dediler de, bunun üzerine onları bir "saika" yakalayıverdi de, öldüler. Hazret-i Musa ağlayarak ayağa kalktı ve şöyle dedi: "Ya Rabbî İsrailoğullarına ne diyeyim? Çünkü ben onlara kendilerini öldürmelerini emrettim; sonra geriye kalanlardan bunları seçtim... şimdiyse, yanımda onlardan hiç kimse olmaksızın onların yanına döndüğümde, ben onlara ne diyeyim?" Bunun üzerine Allah, Hazret-i Musa'ya bu yetmiş kişinin buzağıyı ilah edinenlerden olduğunu vahyetti de, Hazret-i Musa:
"Bu, ancak senin bir imtihanındır. Sen onunla dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete iletirsin. Sen bizim velimizsin. Onun için bizi bağışla ve bize merhamet et Senr bağışlayanların en hayırlısısın. Bu dünyada da, ahirette de bize iyilik yaz. Muhakkak kî biz, sana döndük" (Araf, 155-156) dedi. Sonra Allahü Teâlâ onları diriltti, bunu müteakiben onlar da ayağa kalktılar ve herbiri diğerine bakarak, Allah'ın onu nasıl dirilttiğini gördüler. Böylece onlar, "Ey Musa, sen Allah'tan ne istedinse onu sana verdi. Bu sebeple, bari O'na dua et de bizi peygamber yapsın" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Musa, bu hususta Allah'a dua etti, Allah da Onun duasını kabul buyurdu.
Bil ki âyette, bu iki görüşten birisini diğerine tercih etmeye delalet edecek herhangi bir husus yoktur. Yine ayette, Allah'ı görmeyi isteyenlerin buzağıya tapanlar veya başkaları olduğuna dair de bir delalet yoktur.
Cenâb-ı Hakk'ın: (......) ifâdesine gelince, bunun manası, "Allah'ı ayan beyan görmedikçe seni tasdik ve nübüvvetini itiraf etmeyiz" demektir. Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Âyette geçen, sözü, senin "Kıraati ve duayı aşikâr okudum" sözünden olmak üzere, bir masdardır. Sanki gözüyle gören kimse, görmesini açıklayan; kalbiyle gören kimse ise, rû'yeti gizleyen gibidir... (......) kelimesinin mansub olması, mefûl-i mutlak olmasından dolayıdır. Çünkü o görmenin bir nevini bildirir. Bu sebeple, (......) kelimesinin (oturmak) fiifi ile mansûb olması gibi, (......) kelimesi de fiiliyle mansub kılınmıştır. Veya, açıkça görenler manasına olmak üzere hal olarak mansub kılınmıştır. Hâ harfinin fethasıyta olmak üzere (......) şeklinde de okunmuştur. Bu durumda bu kelime, ya "galebe" kalıbında bir masdardır veya (......) kelimesinin çoğuludur. Kaffâl, "cehreten" kelimesinin aslınıazuhûr (görünmek, belirmek) dan olduğunu söylemiştir. Bir şeyi açtığın zaman denilir. Suyu çamurla örtülmüş olan kuyuyu, suyu ortaya çıkıncaya kadar temizlediğinde, denilir. Yine, ses yüksek perdeden olduğu zaman denilir. Ve yine, yüzünün parlaklığı açık olduğu zaman denilir. Onlar, vehmeden bir kimsenin ru'yetten maksadın, bilmek (ilm) veya uyuyan birisinin kastedilmesi durumunda, tahayyül olduğunu vehmetmemesini te'kid etmek için dediler.
Allah'ı Görmek İsteyenleri Yıldırımın Çarpması
Hak teâlâ'nın: sözüne gelince bunda birkaç bahis bulunmaktadır:
Birinci Bahis: Mutezilenin Rüy'et Hakkında Yanlış Bir İstidlali
Mu'tezile bu ifâde ile, Allah'ın görülmesinin imkânsızlığına istidlalde bulunmuştur. Kâdi Abdu'l-Cebbâr şöyle demiştir: Şayet Allah'ı görmek caiz olsaydı, yıldırımın çarptığı kimseler caiz görülen bir işi istemiş olurlardı. Bu sebeble de onlara, herhangi bir ceza inmemesi gerekirdi.. Nitekim onlar, Allahü Teâlâ'nın:
"Biz bir çeşit yemeğe katlanamayız; bunun için sen Rabbine dua et de, bize yeryüzünün bitirmiş olduğu nimetler çıkarsın " Bakara, 6i) âyetinde de belirttiği gibi, bir yiyecekten başka bir yiyeceğe ve bir azıktan başka bir azığa geçmeyi istediklerinde, onlara herhangi bir ceza inmemiştir.
Ebu'l-Hüseyn, "Kitabu't-Tesaffuh"unda şöyle demiştir: Allahü Teâlâ, görme isteğini, sırf onu reddettiği için zikretmiştir. Bu birkaç âyette böyledir.
1) Mevzubahis olan âyettir. Çünkü, şayet görmek caiz olsaydı, onların ifâdeleri, yadırganmama ve onları bir saikanın yakalamaması hususunda, diğer ümmetlerin peygamberlerine, "Biz, herhangi bir ölüyü diriltmedikce, iman etmeyeceğiz" demeleri gibi olurdu.
2)Allahü teâlâ'nın: "Ehli Kitab senden, kendilerine gökten bir kitab indirmeni ister. Gerçekten onlar, Musa'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de, "Allah'ı bize apaçık göster" demişlerdi. Bu zulümleri yüzünden de onları bir saika yakalamıştı" (Nisa, 153) âyetidir. Allah bu isteği zulüm diye adlandırmış ve onları anında cezalandırmıştır. Şayet Allah'ı görmek caiz olsaydı, onların Allah'ı görme hususundaki istekleri fazladan bir mucize isteyen kimsenin bunu istemesi gibi olurdu. Buna göre eğer sen, "Allahü teâlâ, bunların herbirinin haddi aşma olması hususunda gökten kitab indirmeyi "görme" yerinde zikretmedi mi? Kitab indirme haddi zatında imkansız olmadığı gibi, Allah'ı görmeyi isteme de aynıdır" dersen, ben de derim ki: Ayetin zahiri bu iki şeyden herbirinin imkansızlığını gösterir. "Kitab indirme" konusunda, ayetin zahirine itibar edilmemiş, "Allah'ı görme" konusunda ise âyetin zahirine itibar edilmiştir.
3)Hak teâlâ:
'Bize kavuşmayı ümid etmeyenler dediler ki: "Bizim üzerimize melekler indirilmeli değil miydi, yahud Rabbimizi görmeli değil miydik?" Andolsun ki onlar kendi kendilerine kibirlendiler ve büyük bir azgınlıkla haddi aştılar" (Furkan. 21) buyurmuştur. Buna göre, eğer Allah'ı görmek caiz olsaydı -ki bunu mümkün görenlerce bu en büyük nimetlerdendir- onu istemek haddi aşmak olmazdı. Çünkü Allah'dan, dinî veya dünyevî bir nimet isteyen kimse haddi aşmış olmaz.Ve bu, "Senin duanla Allah şu ölüyü diriltmediği müddetçe sana iman etmeyiz" denilmesi gibi olurdu.
Razî'nin Mutezile İddiasına Cevabı
Bil ki bu vecihler bir konuda müşterektirler, o da şudur: Şayet rü'yet (Allah'ı görme) caiz olsaydı, onu taleb etmek haddi aşmak ve reddedilecek bir fiil sayılmazdı. Haddi aşmak ve yadırganacak bir fiili yapmak ise yasaktır. Onun, "Bir yemekten diğer bir yemeğe (yiyeceğe) geçme gibi diğer menfaatleri istemek imkan dahilinde olunca, rü'yeti isteyen de asi olmaz. Diğer mû'cizeleri isteme hususunda da söz aynıdır" sözüne gelince buna karşılık biz deriz ki: Niçin "Mümkün olan şeyi o istediği zaman, haddi aşmış olmaz. Dolayısıyla her olabilecek şeyi isteyen kimsenin de haddi aşmış sayılmaması gerekir" dedin? Bu gibi yerlerde, çeşitli misallere dayanmak ehl-i ilme yakışmaz. Nasıl yakışsın ki. Halbuki Hak teâlâ, rü'yet ile beraber, ancak mümkün olduğuna ittifakla hükmettiğimiz bir şey zikretmiştir. Bu şey ya gökten bir kitabın inmesi, veya meleklerin inmesi gibi bir şeydir.Böylece her iki işin toplamına haddi aşma sıfatını vermiştir. Bu ise, haddi aşma sıfatının, istenen şeyin mümkün olmamasından ötürü verilemeyeceği hususunda kat'ilik ifade eden bir delil gibidir.
Ebu'l-Huseyn'in, "Ayetin zahiri her ikisinin de imkansız olduğunu gerektirir. Ancak ayetin zahirinin bir kısmı ile amel edilmiş, bir kısmı ile ise amel edilmemiştir" sözüne gelince, biz deriz ki: "Sen, yadırgamanın, ancak istenen şeyin imkansız olması halinde olacağına dair herhangi bir delil getirmedin. Bu hususta sadece çeşitli misallere dayandın. Misal ise bu konuda bir mana ifade etmez? Bu sebeble senin 'Âyetin zahiri her ikisinin de imkansız olduğunu gerektirir" sözün geçersiz olur. Böylece bizim dediğimiz şeyler sebebi ile, Mu'tezile'nin görüşünün değersizliği ortaya çıkmış olur.
Rûyet İsteğinin Reddolunmasının Sebepleri
Şayet birisi derse ki: "Allah'ı görme isteğinin reddolunmasının sebebi nedir?" Bu konudaki cevab bazı açıklamalar ihtiva eder:
a) Allah'ı görmek ancak âhirette olur. Binaenaleyh, burada reddolunan dünyada istenmiş olmasıdır.
b) Allah'ın hükmü, Allah görüldüğü zaman mükellefiyetin İnsandan kalkmasını gerektirir. Bu sebeple O'nu görmeyi taleb, mükellefiyetin kalkmasını istemektir. Bu, Mu'tezile'nin görüşüne göre daha uygundur. Çünkü rü'yet zaruri ilmi ihtiva eder. Zaruri ilim ise, mükellefiyete terstir.
c) İddianın doğruluğuna dair deliller tamam olunca, ayrıca delil istemek, işi yokuşa sürmek olur. İşi yokuşa sürme (inada) ise, şiddetli celandırmayı gerektirir.
d)Allahü teâlâ'nın insanları dünyada iken, kendisini görmekten menetmesinde önemli bir maslahatın olduğunu bilmesi imkânsız değildir. İşte bu sebebten ötürü, gökten kitablar ve melekler indirmesinde büyük bir mefsedetin (zararın) olduğunu bildiği ve binaenaleyh böyle bir isteği reddetmiş olduğu gibi, dünyada iken kendisinin görülme isteğini de böylece yadırgamış oldu.
İkinci Bahis: Saika Ne Demektir?
"Saika" hususunda müfessirlerin iki görüşü vardır:
a) O, ölüm manasınadır. Bu Hasan Basri ve Katâde'nin görüşüdür. Onlar bu görüşlerine Cenâb-ı Hakk'ın:
"Allah'ın diledikleri dışında, göklerde kim var, yerde kim varsa ölür' (Zümer, 68) âyetini delil getirmişlerdir. Bu birkaç bakımdan zayıftır:
1) Allah'ın: "Gözünüz bakıp dururken o saika (yıldırım) sizi çarpmıştı" (Bakara, 55) âyetidir. Şayet "saika" ölüm olsaydı, onların ona bakmış (görmüş) olmaları imkansız olurdu.
2)Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) hakkında:
"Musa baygın yere düştü" (A'raf, 143) buyurmuş, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ölmediği halde, onun için "saika"yı kullanmıştır. Çünkü Allahü teâlâ müteakiben
"Ayıldığı zaman" (Aynı âyet) buyurmuştur. İfakat (ayılma), ölümden değil bayılmadan olur.
3) "Saika", çarpan (vuran) şeydir. Bu ise (ölüme değil) ölüme sebeb olan şeye işarettir.
4) Onlar müşahede ettikleri halde saika'nın meydana gelmesi, azab olarak, habersiz olarak ansızın onlara gelmesinden daha büyüktür. İşte bu sebebten ötürü, Cenâb-ı Hak, ilahî cezanın büyüklüğüne dikkat çekmek için, "Gözünüz bakıp dururken" buyurmuştur.
b) Bu muhakkik âlimlerin görüşüdür. Buna göre, "Saika" ölüme sebeb olan şeydir. İşte bu sebebten ötürü Cenâb-ı Allah, A'raf sûresinde: "Onları müthiş bir sarsıntı tuttuğu zaman.." (A'raf, 155) buyurmuştur. Alimler bu ölüm sebebi olan saikanın ne olduğu hususunda ihtilâf etmiş, üç görüş belirtmişlerdir.
1) O, gökten düşüp onları yakan bir ateştir.
2) Gökten gelen bir sayhadır.
3)Allahü teâlâ, onların üzerine sesini işittikleri bir ordu gönderdi de onlar bir gün ve gecede baygın ve ölü olarak yerlere serildiler.
56. Âyetin Tefsiri
Sonra sizi, şükredesiniz diye, ölümünüzden sonra diriltmiştik.
Öldükten Sonra Diriltilmeleri:
Cenâb-ı Allah'ın, "Ölümünüzden sonra sizi diriltmiştik" âyetine gelince, Allah böyle buyurmuştur, çünkü ba's (diriltme), ancak ölümden sonra olur. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın:
"Bunun üzerine, mağarada onların külahlarına perdeler vurduk. Sonra onları, onlardan hangisinin ne kadar kalmış olduklarını daha iyi hesap edici olduğunu bilmek için uyandırdık" (Kehf, 11-12) buyurduğu gibi...
Eğer, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) bu sözün İçerisine dahil midir? denilirse, iki bakımdan, "hayır" derim.
a) Bu, hitab-ı müşafehe (ağızdan yapılan bir azarlama) dır; dolayısıyla Hazret-i Musa(aleyhisselâm)'yı içine alması gerekmez.
b) Şayet bu hitap Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya da şâmil olsaydı, onun hakkındaki (ayılınca) sözü ile tahsis edilmesi gerekirdi. Kaldı ki tabiri ölümle ilgili olmak (yani dirilmek manasına) kullanılmaz. İbn Kuteybe, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın öldüğünü söylemiştir ki, bu izahımızdan dolayı, yanlıştır.
Allahü Teâlâ'nın: (......) ifâdesine gelince, bundan maksat şudur: Allahü Teâlâ, onları mükellef kılsın, imân etmelerine imkan bulsunlar, kendilerinden südûreden günahları da telafi etsinler diye dünyada onları ölmelerinden sonra tekrar diriltmiştir. Hak teâlâ'nın onları mükellef tutmasına gelince bu, O'nun, buyurmuş olmasından ötürüdür. (......) lâfzı, taâtların hepsini içine alır; zira Cenâb-ı Hak:
"Ey Davud hanedanı siz şükr için çalışın" (Sebe, 13) buyurmuştur.
Şayet: "Allah onları öldürmüşken, tekrar onları mükellef tutması nasıl caiz olur; eğer bu caiz olursa, öldükten sonra ahiret ehlini dirilttiği zaman onları da mükellef tutması niçin caiz olmasın?" denilirse deriz ki; "Ahirettekilerin ahirette mükellef tutulmalarına mani olan şey, onları önce öldürüp, sonra diriltmek değildir; aksine buna mani olan şey, kıyamet gününde Allah'ı, cennetteki lezzetleri ve cehennemdeki elemleri zaruri olarak tanımış ve görmüş olmalarıdır. Zaruri bir ilim meydana geldikten sonra, herhangi bir teklif söz konusu olamaz. Teklife mani olan şey bu olunca, Allah'ın kendilerini saika ile öldürdüğü kimselerde bu öldürmenin onlara zaruri bir bilgi kazandırmadığı söylenebilir, bu imkansız değildir. Durum böyle olunca, onların bu hadiseden sonra mükellef tutulmaları ve onların öldürülüp tekrar diriltilmelerinin bir uyku veya baygınlık kabilinden olması doğru olur. Hasan el-Basri'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allahü Teâlâ'nın bu öldürmeyle onların ömürlerini sona erdirdi, sonra altı üstüne getirilmiş bir köye uğradığında öldürdüğü kimseyi (Üzeyr aleyhisselâm) ve binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusuyla memleketlerinden çıktıktan sonra kendilerini öldürmüş olduğu kimseleri dirilttiği gibi, onları da işte yeniden diriltti'! Çünkü Allahü teâlâ, onlar hakkında bu tarz ölümü takdir edip bunu bildirdikten sonradır ki onları yıldırımla öldürmüştür. Böylece bu vakit onların ilk ölümleri için bir ecel; diğer vakit de yaşamaları için belirlenmiş bir vakit olmuş oldu.
Mu'tezile'nin Allah'ın âyetiyle, O'nun herkesten iman etmesini istediğine dair istidlallerine gelince, buna dair cevabımız defaatle geçmiştir. Binaenaleyh, tekrar etmeye gerek yoktur.
Onlara Gölgeleyen Bulut, Kudret Helvası, Bıldırcın Verilmesi
57. Âyetin Tefsiri
"Ve (Tih'te) üstünüze bulut ile gölge yapmış, size (orada ) kudret helvasıyla, bıldırcın eti indirmiş ve "Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin iyilerinden (temiz ve helâl olanlarından) yeyin" (demiştik). Onlar (O nankörlükleriyle) bize zulmetmemişler, fakat kendilerine zulmetmişlerdir" .
Bil ki bu, Allah'ın zikrettiği yedinci nimettir. Cenâb-ı Hak, bu âyeti aynı lafızlarla A'raf sûresinde de zikretmiştir. Âyetin zahirî, bu gölgelendirmenin, Allah'ın onları diriltmesinden sonra olduğunu gösterir. Çünkü Hak teâlâ, aksi de imkansız olmamakla beraber birbiri üzerine atfedilmiş olarak, "Şükredesiniz diye sizi ölümünüzden sonra dirilttik ve üstünüze bulut ile gölge yaptık" (Bakara, 56-57) buyurmuştur. Zira maksad, Allah'ın onlara has olarak verdiği nimetlerini tanıtmaktır.
Müfessirler, (......) lafzının manasının "bulutun size gölge yapmasını sağladık" demek olduğunu söylemişlerdir. Bu, çölde bulundukları esnada olmuştur. Allahü Teâlâ, onların yürümesi ile yürüyecek ve onları güneşten koruyacak bir şekilde bulutu onlara âmâde kılmış; onların üzerine, herbir insana bir ölçek olmak üzere, güneşin doğuşundan batışına kadar kudret helvası yağdırmış ve bıldırcın yollamıştır. Öyleki her insan, o bıldırcınlardan istediği kadar kesip yemiştir. Ayetteki lafzına gelince, buna başında mahzuf (görülmeyen) bir "Biz dedik ki" lafzı varmış gibi mana verilir. (......) lafzının manası ise, "Bu nimetleri inkâr etmek suretiyle veya almaları gereken miktardan fazlasını alarak veyahut da bu çeşit yiyeceklerden başkasını isteyerek zulmettiler" demektir. (......) lafzı bu manaların hepsine delâlet ettiği için, bunlar hazfedilerek sadece denmekle yetinilmiştir.
Onlara Şehre Girme Emrinin Verilmesi