Bakara SûresiFahreddîn er-Râzî Tefsîri (Tefsîr-i Kebîr) — Sayfa 22

114. Âyetin Tefsiri

"Allah'ın mescidlerinde, O'nun isminin zikredilmesini engelleyip, onların harab edilmesi için çalışan kimseden daha zalim kim olabilir? Bunlar için, oraya ancak korkarak girmeleri uygundur. Onlara dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azab vardır" .

Bu ayette birkaç mesele vardır:

Câmi ve Mescidleri Kuranlar Ve Onları Âtıl Bırakanlar

Müfessirler, bu âyetten maksadın sırf şartın ve cezânın, yani, "Kim böyle yaparsa, Allah da ona böyle yapar" şeklinde beyan edilmesi olmadığından; tam aksine bundan maksadın, o insanlardan bazılarının mescidlerin onarımını men edip, onları harâb etmeye çalıştıklarını, sonra Allahü Teâlâ'nın ayette bahsedildiği biçimde onları cezalandırdığını beyan etmek olduğu hususunda müfessirler ittifak etmişlerdir. Ne var ki müfessirler mecsidleri tamir etmeye mâni olup onları harap etmeye çalışanların kim olduğu hususunda ihtilâf ederek, bu konuda dört görüş ileri sürmüşlerdir:

a) İbn Abbas şöyle demiştir: Hristiyanlardan bir hükümdar, Beyt-i Makdis'i istilâ ederek orayı harap etmiş, orayı leşlerle doldurmuş, halkını kuşatmış, bir kısmını öldürerek geriye kalanları esir almış ve Tevrat'ı da yakmıştır. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) zamanında, müslümanlar onu onarıncaya kadar Beyt-i Makdis harab bir haldeydi.

b) Hasan el- Basrî, Katade ve Süddî şöyle demişlerdir: Bu âyeti kerime Buhtunnasr hakkında nazil olmuştur. Çünkü o, Beyt-i Makdis'i harab etmiş, bazı hristiyanlar da yahudilerde olan öfkelerinden dolayı Buhtunnasr'a yardımcı olmuşlardı.

Ebu Bekr er-Razî, Ahkâmu'l-Kur'an'ında şöyle demiştir: Ayetin sebeb-i nüzulü olarak yukarıda belirtilen bu iki görüş de yanlıştır. Çünkü siyer âlimleri arasında Buhtunnasr'ın zamanının, Hazret-i İsa'nın doğumundan çok önce olduğu hususunda bir anlaşmazlık söz konusu değildir. Hristiyanlık, Mesîh'den sonra olmuştur. O halde onlar Beyt-i Makdis'i tahrib konusunda, Buhtunnasr ile -asıl beraber olmuş olabilirler? Hem yine hristiyanlar da yahudiler gibi, Beyt-i Vakdis'e tazim gösterileceğine inanırlarjhatta onlardan daha fazla... Binaenaleyh, Beyt-i Makdis'in tahribi hususunda, onlar tahripçilere nasıl yardım etmiş olabilirler?...

c) Ayet-i kerime, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i Mekke'de Allah'a davetten men ederek, O'nu hicret etmeye zorlayan Arap müşrikleri hakkında nazil olmuştur. Böylece o müşrikler hem Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e hem de O'nun ashabına Mescid-i Haram'da, Allah'ı anma hususunda mâni olmuşlardır. Hazret-i Ebu Bekr (radıyallahü anh) evinin yanında bir mescid yapmış, ancak buradan da men olunmuştu.

Ona eziyyet edenler arasında Kureyş'in çocukları ve kadınları da bulunuyordu.

Cenâb-ı Hakk'ın "Namazında sesini yükseltme, o kadar da kısma!" (Isra, 110) ayetinin bu konuda nazil olduğuda söylenmiştir. İşte bu sebepten ötürü kendisine eziyet edilmesin diye, Hazret-i Peygamber cehren Kur'an okumaktan men edilmiştir. Ebu Cehil de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sırtına insan pislikleri atıyordu. İşte bunun üzerine, Allah'ı birteşe O'na herhangi bir şeyi ortak koşmayan, huşu ve hudû içinde O'nun için namaz kılan, O'nu tefekkür etmek için kalblerini Mâsivaullah'tan boşaltan, dillerini Allah'ın zikriyle, bedenlerini O'nun azamet ve saltanatından duyulaca lezzetle meşgul eden müslümanları engelleyen şu müşriklerden daha zalim kim olabilir? denilmiştir.

d) Ebu Müslim şöyle demiştir: Bundan maksat, Hudeybiye senesinde Medine'den Mescid-i Haram'a gittiği zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i Mescid-i Haram'dan men eden kimselerdir. Ebu Müslim bu görüşüne, Cenâb-ı Hakk'ın:

"Onlardan inkâr eden ve sizi Mescid-i Haram'dan men edenler..." (Feth, 25) ayetiyle:

"Onlar Mescid-i Haram 'dan men ediyortarken, Allah onlara niçin azâb etmesin?" (Enfâl, 34) ayetini delil getirmiş, Allah'ın, "Ancak korkarak" buyurduğunu da Allah'ın peygamberin gücünü yüceltmesine ve kelimetullâhı üstün kılmasına hamletmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, münafıklar hakkında, "Andolsun ki biz seni onlara musallat kılacağız; sonra da onlar seninle ancak az bir zaman komşu olabilirler. Lanetlenmiş olarak... Nerede ele geçirilirterse yakalanırlar ve öldürüldükçe de öldürülürler" (Ahzâb, 60-61) buyurmuştur.

Bana göre bu hususta beşinci bir izah tarzı daha bulunmaktadır ki, bu nazmın gözetilmesi bakımından daha uygundur. O da, şöyle denilmesidir:

Kıble Ka'be'ye çevrilince, bu, yahudilere çok zor geldi. Bunun üzerine onlar, insanları Ka'be'ye yönelerek namaz kilmaktan men etmeye yöneldiler. Öyle ki bazı kâfirleri Kabe'yi tahrip etmeye kışkırtmak suretiyle de, Kabe'yi tahrip etmek hususunda çaba harcamışlardır. Yine onlar, içinde kıbleye müteveccihen namaz kılmasınlar diye, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mescidini tahribe de çalışmışlardır. Böylece Allahü Teâlâ onları bu konuda kınamış ve onların bu konudaki tutumlarının kötülüğünü beyan etmiştir. Bu açıklama, öncekinden daha uygundur. Bu böyledir, çünkü Allahü Teâlâ, bu ayetten öncek: ayet erde yahudi ve hristiyanların fiillerinin çirkinliğinden bahsetmişti' Bu ayetten sonra da onların fiillerinin çirkinliğini bildirmiştir. O halde bu tek ayetle kastedilenin, müşrikterin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i Mescid-i Haram'dan men etmeleri hususundaki kötü fiilleri olması nasıl uygun olabilir? Ayeti, hristiyanların Beyt-i Makdis'i tahrip etme çabalarına, -Ebu Bekr er-Razi'nin de izah ettiği gibi-, hamletmek zayıftır. Binaenaleyh, geriye ancak bizim dediğimiz kalır.

Ayetin Mâkabliyle Münasebeti

Bu ayetin mâkabliyle ilgisi hususunda, bazı izahlar bulunmaktadır. Ayeti hristiyanlara ve Beyt-i Makdis'-in tahribine hamleden kimseler şöyle demişlerdir: Bu âyet kendinden öncekiyle, hristiyanların sadece kendilerinin cennet ehli olduklarını iddia etmeleri sebebiyle onlara, "Mescidleri tahrip etme işinde böylesine çalıştığınız halde nasıl olur da cennet size mahsus olabilir?" denilmiş olması itibariyle irtibatlıdır.

Ayeti Mescid-i Haram'ın ve diğer mescidlerin tahrip edilmesine hamleden kimselere gelince onlar şöyle demişlerdir: Müşrik Arapların zikri Cenâb-ı Hakk'ın, "ayetinde geçmişti. Burada, bütün kâfirlerin zikrîyle onların kınanmasının da geçmiş olduğu söylenmiştir. Böylece, zem ve kınama, bir kere yahudî ve hristiyanlara; bir başka kere de müşriklere yöneltilmiştir.

Maksad Sadece Kabe mi Yoksa Bûtün Mescidler midir?

Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesi umum ifâde eder. Buna göre bazı alimler bununla bütün mescidlerin kastedildiğini söylemişlerdir. Bazıları da, bizim zikrettiğimiz Mescid-i Haram ve Mescid-i Haram'ın dışındaki Mekke mescidlerine hamlederek şöyle demişlerdir: Hazret-i Ebu Bekr'in Mekke'de.içinde Allah'a ibadet ettiği bir mescidi vardı. Onlar, hicretten önce burayı tahrip etmişlerdi.

Alimler içinde, bu ifâdeyi sadece Mescid-i Haram'a verenler de vardır ki, bu Ebu Müslim'in görüşüdür. Çünkü Ebu Müslim, ayette geçen, (......) kelimesini Hudeybiye senesinde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i Mescid-i Haram'dan men etmekle açıklamıştır. "Şayet, çoğul olan lâfzını, tek bir mescide hamletmek nasıl mümkün olur?" denilirse, biz deriz ki: bu hususuta bazı izahlar bulunmakladır;

1) Bu, tek bir salih kimseye eziyyet edene şu sözü söyleyen kimsenin, Salih kimselere eziyyet edenden daha zalim kim vardır?" sözüne benzer.

2) Mescid, secde edilen yer demektir. Buna göre Mescid-i Haram, te mescid değil, birçok mescid olmuş olur.

Dördüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğu ns: mahallindedir. Alimler, bunda âmil olan kelime- -ne olduğu hususunda görüşler belirterek, etmişlerdir:

a) Bu, (......) fiilinin ikinci mefûlüdür. Çünkü sen, (......) fiilini, "Onu şundan men ettim" diyerek iki mefûl olacak biçimde kullanabilirsin. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın: ( İsra 59) (isra. 94) ayetidir.

b) Ahfeş şöyle demiştir: Bu cümleden harf-i cerrinin hazfedilmiş alması caizdir. Sanki şöyle denilmiştir: mescidlerini, oralardan Allah'ın isminin zikredilmesinden men eden..

c) (......) ifâdesinden bedel olmasıdır.

d) Zeccâc kendisinde fiili âmil olmak üzere, takdirin, "Kendilerinde Allah'ın isminin zikredilmesini istemeyerek, haşi; mayarak" mânasında olmasının caiz olduğunu da söylemiştir.

Mescidi Tahrip Etmek İki Şekilde Olur

Mescidi tahrib etmeye çalışmak, şu iki sebepten olay olabilir:

a) Namaz kılanları, ibâdet edenleri ve oranın almış olan kimseleri, oralara girmeten men etmektir. İşte bu, mescidlerin bir bakırm tahribi olur.

b) Onları yıkmak ve tahrip etmek suretiyle olur.

Bir kimse şöyle diyemez: "Kendisinde tahrip olunma emareleri olmadan Beyt-i Haram'ı tahrip etmek manasına almak nasıl doğru olabilir?" Çünkü insanları orada dini ibadetlerini yerine getirmekten men etmek, bir bakıma tahrip etmek gibi olur. Ebu Bekr (radıyallahü anh)'in, Mescid-i Haram'da namaz kıldığı bir bölümü bulunduğu, hicret ettiği zaman Kureyş'in bunu tahrip ettiği de söylenmiştir.

Altıncı Mesele

Ayetin zahiri, bu fiitin zulüm çeşitlerinin en büyüğü olmasini iktiza eder. Bu, şöyle bir müşkil arzeder: Cenâb-ı Hakk'ın; "Muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür" (Lokman, 13) buyurduğuna göre de şirk bir zulümdür. Şu kadar var ki, şirk bu fiilden daha büyük bir günahtır. Zina, adım öldürme de bu fiilden daha büyüktür. Bu müşkile şu şekilde cevap veririz: Bu mevzuda en ileri derecede söylenecek söz şudur: Bu, kendisine tahsis girmiş olan umumi bir lâfızdır; dolayısıyla bu konu eleştirilemez.

Mescide Korkarak Girme

Cenâb-ı Hakk'ın: "İşte banlara, buralara ancak korkarak girmeleri yaraşır" buyruğuna gelince, bil ki bu ayette birkaç mesele bulunmaktadır.

Korkarak Mescide Girmek Hakkında Farklı Tefsirler

Sözün zahirine göre, iman edip de mescidlerin tahribine çalışan kimselere, korkarak girmelerinin dışında, oralara girmek haram kılınmıştır.

Bunun herkes için umumi olduğunu söyleyenler ise, bu korkunun tefsiri hususunda birkçok vecih zikretmişlerdir:

a) Onların mescidleri istilâ etmeleri ve mü'minleri mescidlerden men etmeleri şöyle dursun, mü'minlerin kendilerini kıskıvrak yakalamalarından göğüs kafesleri tir tir titriyerek girmeleri, uygun düşer. Buna göre mana, şayet kafirlerin zulmü ve isyanları olmasaydı, olması gereken ancak bu olurdu, şeklindedir.

b) Bu, Allahü Teâlâ tarafından müslümanlar için, Allah'ın müslümanlan Mescid-i Haram'a ve diğer mescidlere hükümran kılacağını ve O'nun müşriklerden tek bir kimsenin dahi yakalanmadan, böylece azâb edilmekten veya müslüman olmazsa öldürülmekten korkarak girmesi durumu müstesna, onlardan hiç kimsenin Mescid-i Haram'a giremiyeceğine ve onları zelil kılacağına dair, bir müjdedir. Allah bu va'adinin doğruluğunu tahakkuk ettirerek, onları Mescid-i Haram'a girmekten men etmiştir. Ve onlar hakkında, Hazret-i Ebu Bekr-in haccettiği yılda şöyle nida etmiştir: "Dikkat, bu yıldan sonra hiçbir müşrik Kabe'yi haccedemez!.." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), yahudilerin Arap yarımadasından çıkartılmasını emretmiş, böylece ertesi yıl galip ve hâkim olarak ziyaret etmiş ve hiçbir müşrik O'nun haccetmesine, Mescid-i Haram'a girmesine mani olamamıştır. İşte bu, Ebu Müslim'in "Mescidlerden men'"i müşriklerin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i Hudeybiye yılında Mescid-i Haram'dan men etmelerine hamletmesinin izah tarzıdır. Ebu Müslim, ayetteki "korku" yu da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dâvasının hâkimiyetine ve müşriklerin Hazret-i Peygamber ve O'nun ümmetinden korkacak biçimde, Hazret-i Peygamber'in onlara galip gelme sine hamletmiştir.

c) Ayetteki korkunun, müşriklerin başına gelen hakirlik, cizye vererek zelil olmak ve zillet içinde bulunmak manasına hamledilmesidir.

d) Müşriklerin Mescid-i Haram'a girmeleri, hasımlaşmak, muhakeme edmek ve karşı delil getirmek için girmek gibi, korku ihtiva eden bir halin dışır da, haram kılınmıştır. Çünkü bütün bunlar korkuyu ihtiva eder. Bunu delili ise "Kendi aleyhlerinde küfre şahid oldukları halde, müşriklerin Allah'ın mescidlerini imâr etmeleri uygun değildir" (Tevbe, 17) ayetidir..

e) Katâde ve Süddî "Allah'ın: Ancak korkar oldukları halde ifâdesi, hristiyanlar Beyt-i Makdis'e ancak korkarak girerler, orada bir hristiyan bulunsa dövülerek eziyet edilir manasınadır" demişler. Bu te'vil kabule şayan değildir. Çünkü Beyt-i Makdis, zamanımızda hükümdar Salahaddin Eyyübî (rh.a) tarafından kurtartlıncaya kadar, yüz seneden daha fazla bir müddetle, hiçbir müslümanın oraya korkmadan girme imkânı bulamayacağı bir şekilde, hristiyanların elinde kalmıştı.

f) Gerçi Cenâb-ı Allah 'in: "Onlar oralara ancak korkarak girerler" buyruğu, haber şeklinde bir ifâdedir, fakat bundan murad, onları oraya girmekten nehyetmek ve onları mescidlercten uzak tutmaktır. Nitekim Hak teâlâ, bu manada: Sizin, Allah'ın peygamberine ezâ vermeniz (doğru) değildir" (Ahzâb, 53) buyurmuştur.

Cenâb-ı Allah'ın: "Onlar için dünyada hizy vardır" ayetine gelince, alimler ayetteki "hizy" hakkında ihtilâf ederek, bazıları, "Mescidlerden menettikleri için onlara verilen zillet cezası vardır" demişler; diğerleri ise, zimmîler için bu kelimeyi "cizye" diye, harbîler için ise "katledilmek" diye tefsir etmişlerdir. Bil ki bütün bunlar muhtemel manalardır. Çünkü "hizy" ancak ceza yerine geçen, rüsvaylık, hor ve hakir kılma şeklinde olur. Kendinde hor ve hakir kılma manası bulunan herşey bu kelimenin muhtevasına dahildir. Bu, onların küfürde ısrarlarını Allah'ın bir reddedişidir. Çünkü mevcud olan rüsvaylık, hizyin gerektirdiği durumu anlatmaya ihtiyaç bırakmaz.

"Büyük azab"a gelince, Allahü Teâlâ onu, son derece ileri bir mübalağa yerine geçecek bir şekilde tavsif etmiştir. Çünkü daha önce bahsedilen ve sıfatları sayılan kimseler en büyük zulmü yapan kimselerdir. Binaenaleyh onların büyük cezaya müstehak olacakları meydandadır. Bu ayette iki mesele vardır:

Birinci mesele mescidterin ahkâmı hakkındadır. Bu hususta birçok vecihler vardır:

Mescidler Hakkındaki Hükümler Mescidlerin Fazileti Hakkındaki Ayet Ve Hadisler

Birincisi, mescidlerin fazileti hakkındadır. Mescidlerin faziletine Kuran, hadis, ve akıl delalet etmektedir.

Kur'an birçok delalet ayette buna delalet eder:

1) Allahü Teâlâ: "Mecidler Allah'ındır. Öyleyse Allah ile birlikte hiçbirşeye tapmayınız" (Cin, 18) buyurarak, sadece ona ait olduğunu ifâde eden lam-ı ihtisas ile, mescidleri kendi zatına izafe etmiş ve bu has oluşu, "Allah ile birlikte (oralarda) hiçbirşeye tapmayınız" buyruğu ile kuvvetlendirmiştir.

2) Cenâb-ı Hak: "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve Ahiret Günü'ne iman edenler imâr ederler" (Tevbe, 18) buyurmak suretiyle mescidleri imâr etmeyi imanın bir delili kılmıştır. Hatta ayet zahiri ile, imanın sadece bu kimselere münhasır olduğunu göstermektedir. Çünkü ayetin başındaki (Ancak) kelimesi hasr içindir.

3) Allahü teâlâ, "O evlerde Allah' yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin vermiş (emretmiştir). Onlar buralarda sabah akşam O (Allah)'ı tesbih ederler" (Nür, 36) buyurmuştur.

4) Tefsirini yapmakta olduğumuz bu ayette Cenâb-ı Allah:

"Allah'ın mescidlerinde, O 'nun adının anılmasını menedenlerden daha zâlim kim olabilir!.., " buyurmuştur.

Bu ayetin zahiri, mescidleri harâb etmeye uğraşmanın, müşriklerin en kötü hali olduğunu gösterir. Çünkü, Cenâb-ı Allah, "Şirk hiç şüphesiz büyük zulümdür" (Lokman, 13) buyurduğu için, "Daha zâlim kim olabilir!" ifâdesi müşrikler için kullanılır. Mescidleri harab etmeye koşmak fıskın (günahın) en ileri derecesinde olunca, mescidleri imar etmeye, canlandırmaya koşmak ve gayret etmenin de imânın en ileri derecesi olması gerekir.

Mescidlerin Fazileti Hakkında Hadisler

Mescidlerin faziletini gösteren hadislere gelince:

1) Buhârî ve Müslim Sahih'lerinde şunu rivayet etmişlerdir: Hazret-i Osman b. Affân (radıyallahü anh) bir mescid (cami) yaptırmak istedi. Müslümanlar bunu hoş karşılamadılar ve bu işten vazgeçmesini istediler. Bunun üzerine o, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini duydum" dedi:

"Kim Allah için bir mescid binâ ederse, Allah o kimse için o mescid şeklinde cennette bir bina yapar." Bir başka rivayette de, "Allah o kimse için cennette bir ev yapar."

2) Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'nin rivayetine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 'Allah'a beldelerin en sevimli gelen yerleri oraların mescidleridir, en sevimsiz gelen yerleri ise oraların çarşılarıdır" Müslim, Mesâcid. 208 (1/464). Bil ki bu haber mescidlere sayg, duyma hususunda akli bir hikmete dikkat çekmektedir. Bunun izahı şöyledir Yerler ve zamanlar ancak Allah'ın zikri ile şeref kazanırlar. Buna göre mescid, Allah'ı zikretmenin bir mekânı olup, Allah'ın zikrinden gafil olan kimse bile oraya girdiğinde Allah'ı hatırlar. Çarşılar ise, bunun aksinedir. Zira oralar dünyaya yönelme yeri olup, Allah'tan gafil olmaya yöneltir ve Allah yolunda tefekkür etmekten uzaklaştırır. Öyle ki Allah'ı zikreden kimse bile çarşıya girdiğinde Allah'ı hatırlamaktan gafil hale gelir. İşte bundan dolayı şüphesiz mescidler yerlerin en şereflisi, çarşılar ise en kıymetsizidir.

Mescidlere Gitmenin Fazilet ve Sevabı

İkincisi, mescidlere gitmenin fazileti hakkındadır. Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'den Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Kim evinde temizlenir ve Allah'ın farzlarından bir farzı yerine getirmek üzere, Allah'ın evlerinden birine giderse, onan her adımından biri bir günahır düşürür, diğeri ise derecesini yükseltir." Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

2) Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Kim sabah akşam mescide devam ederse, Allah her gidip gelişinde onun için cennette bir makam hazırlar." Bu hadisi, Buhâri ve Müslim Sahih'lerinde zikretmişlerdir.

3) Übeyy b. Kâb şöyle demiştir: Medineli müslümanlardan öyle bir adam biliyorum ki evi, mescide en uzak olan zat olduğu halde Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in arkasında cemaata devam eder, hiçbir namazı kaçırmazdı. Ona: "Sıcakta ve karanlıkta binip geleceğin bir eşek satın alsan" denildi. O: "Allah'a yemin olsun ki evimin mescidin yanında olmasını istemem" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bu durum haber verilince, ona bunu sordu. O adam da: "Benim izlerim, adımlarım, aileme gidip gelmem, hep amel defterime yazılsın diye böyle yapıyorum" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Umduğum herşey senin için olacaktır" buyurdu. Bu hadisi Müslim Sahih'inde nakletmiştir.

4) Câbir (radıyallahü anh) şöyle buyurmuştur: "Mescidin yanında boş bir arsa vardı. Selameoğulları Mescid-i Nebi'nin yanına göçmeyi istediler. Bu durum Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ulaşınca, O, onlara: "Sizin mescidin yakınına gelmeyi düşündüğünüzü haber aldım?" diye sordu. Onlar da: "Evet biz bunu istemiştik" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Ey Selameoğulları evinizi terketmeyin, zira mescide gelirken attığınız her adıma sevab yazılır" buyurmuştur. Bu hadisi de Müslim rivayet etmiştir.

Ebu Sa'id el-Hudrî (radıyallahü anh)'den,

"Hakikat ölüleri biz diriltiriz biz ve (onların) önden yapıp gönderdikleri şeyleri ve eserlerini yazarız" (Yasin. 12) ayetinin bunlar hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir.

5) Ebu Musa el-Eş'arî (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"İnsanların namaz bakımından en fazla ecir alanları, camilere yol bakımından en uzakta olanlarıdır. Cemaatta namaz kılmak için namaz vaktini bekleyen kimsenin ecri namazını evde kılıp da yatıp uyuyan kimsenin ecrinden daha fazladır." Bu hadisi de hem Buhâri, hem Müslim Sahihlerine almışlardır.

6) Ukbe b. Âmir el-Cühenî, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"İnsan temizlenip, namazı beklemek içffi mescide gittiği zaman, sevablarıni yazan bir veya iki kâtib meleği mescide her adımına karşılık on iyilik yazar. Nescidde namazı beklerken oturan kimse, Allah'a ibâdet etmekte olan kimse gibi kabul edilir. Bu kimse evinden çıkıp tekrar evine dönünceye kadar namaz kılmakta olan kimselerden yazılır."

7) Sa'id b. Müseyyeb'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ensardan birisinin ölümü yaklaştı. Bunun üzerine o, ailesine: "Evde kimler var?" diye sordu. Onlar: "Senin çoluk çocuğun. Fakat kardeşlerin ve yanında oturup kalkanlar mesciddeler" dediler. Bunun üzerine o: "Beni kaldırınız" dedi. Orada bulunanlardan biri, onu kendisine yaslayarak kaldırdı. O iki gözünü açıp, orada bulunanlara selâm verdi. Onlar da adamın selamını alıp ona hayır duada bulundular. Bunun üzerine o adam: "Bugün Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den duyup da daha önce Allah rızası için hiç kimseye söylemediğim bir hadisi size miras bırakıyorum, Bu hadisi söylerken de yine Allah rızası için söylüyorum. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini duydum:

"Kim evinde güzelce abdestini alır, sonra müslümanlarla birlikte namazı cemaat halinde kılmak için mescide giderse, o sağ ayağını her kaldırışında Allah ona birsevab yazar, sol ayağını bastığında buna karşılık da, mescide gelinceye kadar, bir günahını siler. İmamla birlikte namazını kılınca günahları bağışlanmış olarak döner. Eğer o namazın bir kısmına yetişip bir kısmına yetişemezse de durum aynı olur. Ebu Davud, Salat. 50 (1/54).

8) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini Ebu Hureyre (radıyallahü anh) nakletmiştir:-

"Kim güzelce bir abdest alır, sonra mescide gider, insanları namazı bitirmiş olarak bulursa, Allah ona o mescidde cemaatle namaz kılıp orada bulunanların sevabının aynısını verir. Bu durum, onların sevablarından hiçbirşey eksiltmez. Ebu Davud, Salat. 51 (1/155).

9) Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

Dikkat edin. Size Allah'ın kendisi sebebiyle günahları affedip, dereceleri yükselttiği şeyi haber vereyim mi?" Sahabe, "Evet, ya Resûlallah, " dediler. O da şöyle buyurdu: "Zorluklara karşılık tastamam abdest almak, mescidlere çokça adım atmak, bir namazı kıldıktan sonra diğerini beklemek, işte sizin nöbetiniz budur, işte sizin nöbetiniz budur " Müslim, Taharet, 14 (1/219). Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

10) Ebu Seleme b. Abdurrahman, Dâvûd b. Salih'e:

"Ey iman edenler, sabredin, sabırda yarışın ve nöbet beklesin..." (Âl-i İmran, 200) ayetinin kim hakkında nazil olduğunu biliyor musun?" diye sordu, O, "Hayır ey kardeşimin oğlu" cevabını verdi. Ebu Seleme şöyle dedi: Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'nin , "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında nöbet tutulan bir savaş yoktu, fakat bir namazdan sonra diğer namazı bekleme vardı" dediğini duydum.

11) Büreyde (radıyallahü anha), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Karanlıkta mescide yürüyen kimselere, kıyamet gününde tam nurları olacağım müjdele" Ebu Davud. Salât, 49 (1/154). Nehâ'î kendilerinin, karanlık gecede mescide gitmenin bu sevabı gerekli kıldığı görüşünde olduklarını söylemiştir.

12) Evzâ'î şöyle demiştir: Muhammed ashabının ve iyilik yolunda onlara tâbi olanların beş özelliğinden bahsedilirdi. Cemaata devam etmek, sünnete uymak, mescid yapmak, Kur'an okumak ve Allah yolunda cihad etmek."

13) Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Kim Allah için, helal malından Allah'a ibâdet edilen bir bina (cami) yaparsa, Allah da onun için cennette inci ve yakuttan bir bina yapar " Buna yakın bir hadis için bkz. Müslim, Mesacid, 24 (1/378).

14) Ebu Zer (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kim Allah için bağırtlak kuşu folluğu kadar da olsa bir mescid bina ederse, Allah cennette ona bir ev yapar " İbn Mâce. Mesâcid, 1 (1/243).

15) Ebu Sa'id el-Hadri (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir adamın mescide gitmeyi alışkanlık haline getirdiğini görürseniz, onun mü'min olduğuna şehâdet ediniz " Tirmizî, Tefsir, Tevbe, 18 (V/277). Çünkü Allahü teâlâ: "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe inananlar imâr ederler" (Tevbe. 18) buyurmuştur.

16) Ashab-ı Kiram'ın bazılarının şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: "Mescidler Allah'ın evlendir. O mescitlerde Allah 'ı ziyaret eden kimselere Cenab-ı Allah mutlaka ikram eder."

17) Enes (radıyallahü anh). Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) "Allah'ın evlerini imâr edenler, Allah'a ait evler (olan mescidlerin) sakinleridir" buyurduğunu rivayet etmiştir.

18) Enes (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Allahü teâlâ şöyle buyurur: "Yerdekilere sanki azab etmeye karar veriyorum ama evlerimi imâr edenlere, Allah için birbirini sevenlere ve seher vakitlerinde istiğfar edenlere baktığımda bundan vazgeçiyorum."

19) Enes (radıyallahü anh), Peygamberimizin, Gökten bir büyük belâ indirildiği zaman, mescidleri imâr edenlerden (namazlarını mescidlerde cemaatle kılan kimselerden) o belâ çevrilir" buyurduğuna rivayet etmiştir.

20) Selman (radıyallahü anh), Ebu'd Derda (radıyallahü anh)'ya mektubunda şöyle yazmıştır: "Ey kardeşim, kalacağın yer mescidler olsun. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şunu dediğini duydum:"Mescidler, her müttakinin evidir. Allah, mescidleri evleri sayan kimselerin rahatlık, rahmet ve sırattan geçip Allah 'in rızasına ulaşmasına kefil olmuştur."

21) Sa'id b. Müseyyeb, Abdullah b. Selâm (radıyallahü anh)'dan şunu nakletmiştir: "İnsanların mescidlerde birer makamı ve bu makamda beraber oturdukları melek arkadaşları vardır. Melekler onları yerlerinde bulamadıkları zaman, onları soruştururlar. Eğer hastalanmış iseler, onları ziyaret ederler. Eğer bir sıkıntı içinde iseler onlara yardım ederler."

22) Hasan el-Basrî, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadisini nakletmiştir: "İnsanlara, mescidlerindeki konuşmalarının dünya işleriyle ilgili olacağı bir zaman gelecektir ki siz onlarla oturmayınız. Allah'ın onlara ihtiyacı yoktur."

23) Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

Münafıkların kendisiyle tanındıkları alâmetleri vardır: Onların selamları lanet, yemekleri yağma, ganimetleri ihanettir. Onlar mescidlere ancak hemen geri gitmek için, namaza da sonunda gelirler. Ne ülfet ederler, ne ülfet olunurlar. Onlar gece kötülük kurarlar, gündüz de böbürlene böbürlene dolaşırlar " Ahmed ibn Hanbel. 11/293.

24) Ebu Sâid el-Hudri ile Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'nin rivayet ettikleri hadiste. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Allah yedi kısım kimseyi kendi gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı (kıyamet) gününde gölgelendirir: Âdil devlet adamı, Allah'a ibâdetle büyüyen genç, mescidden çıktığı andan dönünceye kadar gönlü mescide bağlı kalan adam, Allah için birbirini seven ve Allah için bir araya gelip ayrılan iki kimse, hiç kimsenin olmadığı yerde Allah'ı anıp gözleri yaşla dolup taşan insan, güzel ve hoş bir kadın kendisini (zinaya) davet ettiği halde, "Ben Allah'dan korkarım" diyen adam ve sağ elinin verdiğini sol eli bilemeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren bir kimse." Bu hadisi Buhâri ve Müslim Sahih'lerinde rivayet etmişlerdir.

25) Ukbe b. Amir, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mescide gitmek için evinden çıkan kimsenin her adımına mukabil sevaplarını yazan melek on iyilik yazar. Cemaatta namaz kılmak için mescidde bekleyen, sanki ibâdet etmekte olan insan gibidir. Bu kimse evine dönünceye kadar namaz kılmakta olan kimselerden sayılır."

26) Abdullah b. Mübarek, Hakim b. Züreyh b. el-Hakem'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Sa'id b. Müseyyeb'e babamın şöyle sorduğunu duydum: "Cenazede bulunmak mı daha çok hoşuna gider, mescidde oturmak mı?" O şöyle cevap verdi: "Cenaze namazı kılana bir kırat sevab vardır. Cenazeye kabre konuncaya kadar teşyî eden kimseye ise iki kırat sevab vardır. Mescidlerde oturmak benim daha çok hoşuma gider. Çünkü sen orada Allah'ı tesbih eder, tevhidi okur ve Allah'dan mağfiret dilersin." Melekler de: "Allah'ım, onun duasını kubul et ve onu bağışla" derler. Böyle yaparsan sen de, "Allah'ım, Sa'id b. Müseyyeb'i bağışla"de."

Mescidleri Süslemek Hakkında

Üçüncüsü, mescidleri süsleme konusundadır:

1) İbn Abbas (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir. Ben, mescidlerin yükseltilmesi ile emrolunmadım " Ebu Davud, Salât 12(1/122). Hadiste geçen teşyîd (yükseltme) den murad, binanın yüksek yapılmasıdır. Cenâb-ı Allah'ın, "Yüksek burçlarda..." (Nisa, 78), yani "yüksek olarak yapılmış yerlerde" ayeti de bu manayadır.

2) Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), bir mescid yapmayı emretti ve mimara şöyle dedi: "İnsanların yağmurdan koruyacak bir bina yap, kırmızı sarı renklerle onu süslemekten sakın. Yoksa o zaman insanlar fitneye düşer."

3) Hazret-i Osman (radıyallahü anh), mescidde alçıdan yapılıp asılmış bir portakal gördü de onun kesilmesini (kırılmasını) emretti.

4) Ebu'd Derdâ (radıyallahü anh), "Mushaflarınızı süsleyip, mescidlerinizi tezyin ettiğiniz zaman, helak olursunuz" demiştir.

5) Ebu Kılâbe, Enes b. Malik (radıyallahü anh) ile erkenden Zaviye'ye doğru çıktık. Sabah namazı vakti girdi. Derken bir mescide rastladık. Hazret-i Enes (radıyallahü anh): Keşke bu mescidde namaz kılsaydık" dedi. Bunun üzerine bazi kimseler, "Başka bir mescide gidelim" dediler. Enes (radıyallahü anh): "Hangi mescide?" deyince, onlar "Yeni yapılan bir mescide.." dediler. Enes (radıyallahü anh) ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu dedi: "Ümmetimin mescidler hususunda birbirine öğündükleri halde, pek azı müstesna, (namaz kılarak) onları, imâr etmeyecekleri bir zaman gelecektir " Buhari, Salat, 64.

Tahiyyetu'l-Mescid Namazı Hakkında

Dördüncüsü, Tahiyyetü'l-Mescid (mescide girince kılınması mendub olan iki rekâtlık namaz) hakkındadır. Buhârî ve Müslim'in Sahih'lerinde Ebu Katâde es-Sülemi'den rivayet edilen hadise göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz, camiye girdiğinde, oturmadan önce iki rekat namaz kılsın. '"Bil ki bu hüküm, Hasan el-Basri, Mekhûl, İmâm Şafiî, İmam Ahmed ve İshâk'ın mezhebidir. Bazı âlimler, mescide girenin namaz kılmadan oturabileceğini söylemislerdir. Bu görüşe İbni Sîrin, Atâ b. Ebî Rebâh, Nehâi ve Katâde zâhib olmuşlardır. İmâm Malik, Sevrî ve Hanefiler (Ashab-ı Rey) de bu görüştedir.

Beşincisi: Mescide Giren Kimsenin Ne Okuyacağı

Hazret-i Fatma (radıyallahü anhnha)'nın babasından (are) rivayet ettiği hadise göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mescide girerken, Muhammed'e salat-u selam okuyup, "Ya Rabbi! Günahlarımı bağışlayıp bana rahmet kapılarını aç" der, çıkarken de yine Muhammed'e salat-u selam okuduktan sonra Rabbi, günahlarımı bağışlayıp, bana fazlının kapılarını aç" derdi. Ibn Mâce. Mesâcid, 13 (1/253-254)

Altıncısı: Mescidde Namazı Beklemenin Sevap ve Fazileti

Altıncısı namazı beklemek için mescidlerde oturmanın fazileti hakkındadır.

1) Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ınşöyle buyurduğunu nakletmiştir: "İçinizden herhangi biriniz, abdestii olarak devam ettiği müddetçe namaz kıldığı yerde oturup beklerse melekler onun için şöyle dua ederler: "Ya Rabbi, onu, ya Rabbi ona merhamet et"der Buhâri, Salat. 36.

2) Rivayet edildiğine göre Osman b. Maz'un (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek. "Kendimi hadım ettirmeme müsaade et" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Hadım eden ve kendisini hadım ettiren bizden değildir. Ümmetimin hadımlığı oruç tutmadır" buyurdu. Bunun üzerine Osman b. Maz'ûn: "Ya Resulallah, ibadet için gezmem hususunda bana izin ver" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihâd etmeleridir" dedi. Bunun üzerine Osman (radıyallahü anh), "Bana ruhbanlık hususunda müsaade et" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Ümmetimin ruhbanlığı, cemaatle namazı beklemek için mescidlerde oturmaktır" buyurdu.

Yedincisi: Mesciddlerde Alış-Veriş Yapma Mekruhtur

Yedincisi mescidlerde alış-veriş yapmanın mekruh olduğu hakkındadır. Amr b. Şuayb'ın babası vasıtasıyla dedesinden (yani Abdullah b. Amr b. As'dan) rivayet ettiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), mescidlerde karşılıklı şiir söylemekten, alış-veriş etmekten, cum'a günü namazdan önce halka kurup oturmaktan nehyetmiştir. Bil ki ilim ehlinden bazıları mescidlerde alış veriş yapmayı mekruh görmüşlerdir. Bu görüş Ahmed b. Hambel, İshâk ve Atâ b. Yesâr benimsemiştir. Atâ b. Yesâr, mescidde birşeyler satan kimselere rastladığında şöyle dedi: "Dünya pazarlarına git, burası sadece âhiret pazarıdır." Safim b. Abdullah b. Ömer b. el-Hattab (radıyallahü anha)'ın, Mescid-i Nebi'ye bitişik "Bethâ" dediği geniş bir arsası vardı. Bu zat şöyle derdi: Şamata yapmak, şiir söylemek veya gürültü yapmak isteyen şu arsaya çıksın. Bil ki bizim rivayet ettiğimiz hadis camide halka kurup oturmanın ve cuma günü namazdan önce ilim müzakere etmek için toplanmanın mekruh olduğuna delâlet eder. Allah'ı zikirle namazla meşgul olmak ve hutbeyi dinlemek ise mekruh değildir. Namazdan sonra bir araya gelip halka kurmakta bir beis yoktur.

Mescidde kaybettiği eşyasını sorup aramak ve zikir dışındaki hususlarda yüksek sesle konuşmak da mekruhtur. Ebu Hureyre (radıyallahü anh) şöyle buyurmuştur: Mescidde yitiğini bulmak için arayıp soran kimseyi dinleyen, "Allah onu sana geri vermesin (onu bulamayasın!) Çünkü mescidler bunun için yapılmamıştır" desin.

Yine Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'den, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Mescidde birşey satan veya alan birisini gördüğünüzde, "Allah alış verişini kârlı kılmasın" deyiniz." Tirmızi, Buyu, 75(3/611).

Ebu Süleyman el-Hattabi (r.h) şöyle demiştir: "Buna, mescidin yapılış gayesine uygun olmayan, insanların muamele ve haklarıyla ilgili herşey girer?

Seleften bazıları, mescidde dilencilik yapmanın mekruh olduğunu söylemişlerdir. Bazı selef, mescide dadanan dilenciye sadaka verilmeyeceğini de söylemişlerdir.

Keza mescidlerde hadlerin (şer'î cezaların) uygulanması nehyedilmiştir. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), had cezası gereken iki kimsenin mescidden çıkarılmasını söylemiştir. Hazret-i Ali(radıyallahü anh)'nin de böyle söylediği rivayet edilmiştir.

Mu'az b. Cebel ise şöyle demiştir: "Mescidler beş şeyden uzak tutulmuştur: İçinde cezaların uygulanmasından, haraç alınmasından, şiirlerin okunmasından, yitik eşyaların aranmasından ve çarşı pazar haline getirilmekten."

Seleften bazıları, mescidde hüküm vermede bir sakınca olmadığına kânî olmuştur. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Aclân ile hanımı arasında mescidde mülâane (lanetleşrne) yaptırmıştır. Hazret-i Ömer de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in minberinde mülâane yaptırmıştır.

Kadı Şureyh, Şa'bi ve Yahya b. Ya'mer mescidde hüküm vermişlerdir. Hasan Basrî ile Zürâre b. Evfâ mescidin dışındaki geniş alanda hüküm verirlerdi.

Sekizincisi: Mescidde Uyumanın, Tükürmenin Hükmü

Sekizincisi, mescidde uyuma hakkındadır. Sahihayn'da Abbâd b. Temim, amcasından, onun, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bir ayağını diğerinin üzerine koyduğu halde mescidde sırt üstü uzandığını gördüğünü rivayet etmiştir. İbni Şihab'dan da, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman'ın aynı şeyi yapmış olduklarını söylediği rivayet edilmiştir. Bunda, evde müsaade edildiği gibi, mescidlerde de yaslanarak, bağdaş kurarak veya çeşitli istirahat şekillerinde oturmanın caiz olduğuna delil vardır. Ancak yüz üstü yatmayı Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yasaklamış ve, "Bu, Allah'ın buğzettiği bir yatış şeklidir" İbn Mâce Edeb, 27 (2/1227). buyurmuştur. Nâfi'den rivayet edilmiştir ki Abdullah b. Ömer bekâr bir delikanlı iken Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mescidinde yatardı. Bazı alimler mescidde yakabileceğini söylemişlerdir.

Abdullah b. Abbas (radıyallahü anha) ise: "Mescidleri gece yatılacak veya öğle uykusuna yatılacak yerler haline getirmeyiniz" demiştir.

Dokuzuncusu:Mescidlere Tükürmenin Mekruh Olduğu

Enes (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayet ettiği hadise göre, O şöyle buyurmuştur: "Mescide tükürmek bir günahtır, onun kefareti ise onu toprağa gömmektir. Buhârî, Salat. 37; Müslim, Mesâcid. 55-58 (1/390).

Buhari'nin Sahihinde Ebu Zer (radıyallahü anh)'den rivayet edilgine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimin iyi kötü bütün amelleri bana gösterildi. Yolda yürüyene eziyet verecek şeylerin temizlenmesini, onların iyi amelleri arasında; mescidde tükürülüp de gömülmeyen balgamı da onların kötü amelleri arasında buldum" Diğer bir hadiste : "Mescid, derinin ateşte büzüldüğü gibir balgamdan dolayı (adetâ) büzülür" buyurulmuştur. Bazı âlimler bu ifâdeden maksadın şu olduğunu söylemişlerdir: O yerin mescid oluşu saygıyı gerektirir. Balgamı oraya tükürmek ise hakaret manasına gelir. Bu ikisi arasında zıtlık vardır. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu tezadı "büzülür" ifadesiyle anlatmıştır.

Diğer bazı alimler ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu sözle mescidde bulunan meleklerin durumunu anlattığını söylemişlerdir. Sahîhayn'da Hammam b. Münebbih'in şöyle dediği yer almıştır: "Bu, Ebû Hureyre'nin Resulullah'-dan bize rivayet ettiği şu şeydir:

"Sizden biri namaz kılmak için kalktığında önüne tükürmesin. Çünkü o camide olduğu müddetçe Allah'a münacaatta (ibâdette) bulunur. Sağına da tükürmesin. Çünkü sağında bir melek vardır. Soluna veya ayaklarının altına tükürsün ve tükrüğünü toprağa gömsün." Enes (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kıble tarafında bir balgam gördüğünü ve bunun çok ağırına gittiğini, hatta yüzünde bu hoşnudsuzluğunun belli olduğunu ve kalkıp eliyle o balgamı yok ettikten sonra:

"Sizden biri namaza kalktığında, o Rabbine münacaat halindedir. Bundan dolayı kıblenize tükürmeyin. Sol tarafınıza veya ayaklarınızın altına gelen yere tükürün" buyurduğunu sonra cübbesinin eteğini tutarak içine tükürdüğünü, sonra onu aralayıp, "Böyle yapsın" dediğini rivayet etmiştir. Bu hadisi Buhâ-rî Sahih'inde rivayet etmiştir.

Onuncusu: Soğan Sarmısak Yiyen Kimsenin Mescide Girmesi

Sahihi Buhari ve Müslim, Enes b. Ömer ve Câbir (radıyallahü anha)'den, Hazret-i Peygambber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:

"Kim bu kokan bitkiden yerse, mescidimize yaklaşmasın. Çünkü melekler insanların rahatsız olduğu şeylerden rahatsız olurlar." Cabir (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: "Kim soğan, sarmısak yerse, mescidimizden uzaklaşsm" dediğini; Hazret-i .Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, içi sebze bulunan bir tencere getirildiğini, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onda bir koku hissettiğini ve onun ne olduğunu sorduğunda, baklagillerden bir sebze olduğunun haber verildiğini, bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in buradakilerden birine verin' dediğini ve o kimseye: "Ye.Çünkü ben, senin huzurunda bulunamayacağın zatın (Allah'ın) huzurundayım" dediğini rivayet etmiştir. Bu hadisi Buhârî ve Müslim Sahih'lerinde zikretmişlerdir.

Onbirincisi: Evlerdeki Mescidler Hakkında

Hişâm b. Urve'nin, babasından, onun da Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha)'den rivayet ettiğiine göre o şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) evlerde mescid yapmayı, oraları temiz-güzel tutmayı emretmiştir." Enes b. Malik (radıyallahü anh) de şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabıyla birlikte mescidde iken bir bedevi Arab gelerek, mescidin bir kenarına bevletmiştir. Bunun üzerine Ashab ona, "Ha, hişt yapma" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bırakın ona manî olmayın" dedi ve bilahare o adamı çağırıp, "Bu mescidler abdest bozmaya, bevletmeye ve tuvalet gibi kullanılmaya uygun değildir. Bunlar ancak Kur'an okumak, Allah'ı zikretmek ve namaz kılmak içindir " Benzeri bir hadis için bkz. Ibn Mâce, Taharet, 78 (1/176). dedi ve sonra da bir kova su istedi. Ashab onun bevlettiği yere o suyu dökerek orayı temizlediler.

Gayr-i Miislimin Mescide Girmesinin Hükmü

Fakîhler, kâfir bir kimsenin mescide girmesi hususunda ihtilâf ettiler. Ebu Hanife bunu mutlak olara caiz gördü, İmam Mâlik ise mutlak olarak gayr-i câiz gördü. Şafiî (radıyallahü anh): "Kâfirin Mescid-i Haram'a ve Harem mahalline girmesine mani olunur" dedi ve görüşüne birçok bakımdan delil getirdi:

Cenâb-ı Allah:

"Müşrikler ancak pisliktirler. Bundan dolayı, bu senelerinden sonra onlar Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" (Tevbe, 28) buyurmuştur. İmâm Şafiî şöyle dedi: "Ayetteki Mescid-i Haram'dan murad harem mahallidir. Çünkü Cenab-ı Hak: "Mescid-i Haram'dan bir gece kulu (Muhammed)'i gece yürüten (Allah) ne yücedir!" (isrâ i) buyurmuştur. Halbuki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, Hazret-i Hatice (radıyallahü anh)'nin evinden yürütmüştür. Binaenaleyh ayet "Mescid-i Haram'ırç hem sadece Mescid-i Haram manasına, hem de bütün Harem mevkii manasına geldiğine delâlet etmektedir. Her iki durumda da maksad hasıl olmaktadır. Çünkü ihtilâf her ikisi hususundadır.

Şayet: Bu yasaktan maksad sadece hac vaktidir. Bu sebepten dolayı Cenâb-ı Allah, "Bu senelerinden sonra" buyurmuştur. Çünkü hac ancak senede bir kere yapılır denilirse, biz deriz ki: Bu görüş birkaç bakımdan zayıftır:

a) Bu, gereksiz yere ayetin zahirî manasını terketmektir.

b) Fıkıh Usûlü'nde de sabit olan kaideye göre bir hükmün bir vasfa dayanması, o vasfın, hükmün illeti olduğunu gösterir. Bu ise, onların Mescid-i Haram'a yaklaşmalarına mâni olan şeyin, necis olmaları olduğunu gösterir. Bu da, onların, müşrik oldukları sürece Mescid-i Haram'dan uzak tutulmalarını gerektirir.

c) Eğer Allahü teâlâ, bu ayeti ile bu yasağın sadece hac mevsiminde olduğunu murâd etmiş olsaydı, haccın rükünlerinin çoğunun ifâ edildiği bir mıntıkayı zikrederdi ki bu Arafat mıntıkasıdır.

d) Bundan muradın sadece hac mevsiminde Harem'e girme olmadığının delili, sıkıntısından korkarsanız, Cenâb-ı Allah sizi yakında kendi fazlından zenginleştirecek" (Tevbe 28) ayetidir. Buna göre, Allahü teâlâ bununla, ticaret maksadıyla Harem'e girmeyi kastetmiştir.

2) Cenâb-ı Allah, “Onlar oralara ancak korka korka girerler" (Bakara, 114) buyurmuştur. Bu ifâde, onların Mescid-i Haram'a girmemelerini, fakat bu delilin ifâde ettiği hükme rağmen eğer girerlerse oradan çıkartılmaktan korkmalarını gerektirmektedir. Şayet: "Bu ayet Beyt-i Makdîs'i tahrib eden veya Allah'ın Resulünü Ka'be'de İbâdet etmekten alıkoymuş olan kimselere mahsustur. Yine Allah 'in, "Onlar oraya ancak korka korka girerler" ayetinden maksad, oradan sadece çıkartılma korkusu değil, hem çıkartılma hem de cizye ödeme korkusudur" denilirse, biz deriz ki:

Birinci kısma cevabımız: "Allah'ın mescidlerinden meneden kimseden daha zâlim kim var" (Bakara. 114) hükmü umum ifâde etme bakımından zahirdir.-Bu sebeple bunu bazı durumlara tahsis etmek zahirin hilâfına bir harekettir" diye cevab veririz. İkincisine ise: "Zahir olan Allah'ın, "Onlar oraya ancak korka korka girerler" sözü, bu korkunun ancak oraya girmeden dolayı meydana geleceğini gerektirir. Onların iddiasına göre ise, korku Mescid-i Haram'a girmeden dolayı olmayıp, başka birşeyden dolayı meydana geliyor. Bu izahla onların sözü düşer" diye cevap veririz.

3) Allahü teâlâ, "Müşrikler, kendi küfürlerine bizzat kendileri şâhid ikenr Allah'ın mescidlerini imâr etmezler" (Tevbe, 17) buyurmuştur, Mescidleri imâr etmek iki türlü olur:

a) Onları yapıp tamir etmek;

b) Oralarda bulunup, oralara devam etmek. Nitekim, "Falanca, falanca mescidi imâr ediyor" denilir, bunun manası, "O, orada bulunuyor, oradan ayrılmıyor" demektir.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Bir insanın mescidlere gitmeyi alışkanlık haline getirdiğini görürseniz, onun mü'min oliuguna şâhid olun" buyurmuştur. Bu böyledir. Çünkü Cenâb-ı Hak:

"Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe imân edenler imâr ederler" (Tevbe, 18) buyurmuş ve mescidlerde bulunmayı, oraları imâr etme (tamir, şenlendirme, yaşatma) diye kabul etmiştir.

4) Harem mahalline, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yaptığı şu duadan dolayı, saygı göstermek vacibtir: "Ey Allah'ım! Bu evin (Ka'be'nin) şerefini sayılmasını, tazimini ve mehabetini artır. " Buna göre Harem'i küçük düşürecek şeylerden korumak vacibtir. Kâfirlerin oraya girmesine müsaade etmek, Harem'i onların hakaretine sunmak demektir. Çünkü onların Harem hususundaki inançları bozuk olduğu için, çoğu kez ona değer vermez, onu kirletmeye ve pisletmeye cüret ederler.

5) Hak teâlâ, "Evimi, onu tavaf edenler için temizle" (Hac, 26) ifadesiyle, Beytullâh'ı temiz tutmayı emretmiştir. Halbuki müşrikler, Cenâb-ı Allah'ın "Müşrikler ancak pisliktirler" (Tevbe, 28) ifâdesinden dolayı pisliğin kendisidirler. Harem'i pislikten temizlemek ise vâcibtir. Buna göre kâfirleri oradan uzak tutmak da vâcibtir.

6) Biz cünübün mescide giremeyeceğinde icmâ ettik. Buna göre kâfirin öncelikle oraya girememesi gerekir. Fakat bu görüş İmâm-ı Malik'in mezhebinin gereğidir. Onun mezhebine göre kâfirler hiçbir mescide giremezler.

Ebu Hanife, (rh.a) kendi görüşüne bazı deliller getirmiştir:

1) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, kendisine Yesrib heyeti geldiğinde, onları mescidde konaklattığı rivayet edilmiştir.

2) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Kim Ebû Sufyan'ın evine girerse emniyettedir, kim Ka'be'ye girerse emniyettedir. " Bu hadis, kâfirlerin Ka'be'ye girmelerinin mubah olduğunu gösterir.

3) Kâfirin diğer mescidlere girmesi caizdir. Müslümanlar gibi onun Mescid-i Haram'a girmesi de caizdir. Ebû Hanife'nin ilk iki hadisine şöyle diyerek cevap veririz: O iki rivayetin hükmü İslâm'ın ilk yılları için geçerlidir, bu âyetle neshedilmişlerdir. Ebû Hanife'nin yaptığı kıyasa da şu şekilde cevap veririz: Mescid-i Haram kadr-ü kıymet bakımından diğer mescidlerden yücedir. Böylece aradaki fark ortaya çıkmış olur. En doğrusunu Allah bilir.

115. Âyetin Tefsiri

"Doğu da, batı da Allah'ındır. Onun için nereye dönersen, Allah'ın yüzü (kıblesi) oradadır. Şüphe yok ki Allah vâsî ve hakkıyla bilicidir' .

Bil ki bu ayette bazı mes'elefer vardır;

Bakara, 115 Âyetinin Nüzul Sebebi:

Alimler bu âyetin sebeb-i nüzulü hususunda ihtilâf etmişlerdir. Önemli olan husus şudur: Ekseri âlimer bu âyetin, namazla ilgili bir hadiseden dolayı nazil olduğunu iddia etmişlerdir.

Bazı âlimler ise bu âyetin, namazla ilgili olmayan bir hâdiseden dolayı nazil olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Birinci görüş, şu iki bakımdan daha kuvvetlidir:

a) Bu, bütün sahabe ve tabiinden rivayet edilen görüştür. Selef-i Salihin'-in sözleri ise dinde hüccet kabul edilir.

b) Allahü teâlâ'nın: "Nereye dönersen" sözünün zahiri, namazda kıbleye yönelmeyi ifâde eder. İşte bu sebebten dolayı, Allah'ın: "Yüzlerinizi... çevirin" (Bakara. 144) âyetinden de ancak bu mâna anlaşılır.

Âyetin Kıble Hakkında Olduğu Görüşü

Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Bu görüşte olanlar da birkaç şekilde kendi aralarında ihtilâf etmişlerdir:

1) Allahü teâlâ bu âyetle, mü'minlerin Beyt-i Makdis'e yönelmeyi bırakıp Ka'be'ye dönmelerini istemiştir. Böylece Hak teâlâ, doğunun, batının ve bütün yön ile tarafların kendisinin mülkü ve yarattığı şeyler olduğunu beyân etmiştir. Binâenaleyh Allah'ın yönelmenizi emrettiği yer kıbledir. Çünkü kıble, zatından dolayı kıble olmamıştır. Aksine Allah onu kıble tayin ettiği için kıble olmuştur. Binaenaleyh eğer Allah Ka'be'yi kıble yapmış ise bunu kabul etmemezlik etmeyin. Zira Allahü teâlâ kullarını dilediği gibi yönetir. O, rahmeti geniş olan ve kullarının menfaatlerini daha iyi bilendir. Cenâb-ı Allah bu hususu, sanki kıblenin neshedilip bir taraftan diğer tarafa değiştirilebileceğini beyân etmek için zikretmiştir. Böylece bu âyet, Allah'ın kıbleyi değiştirme hususundaki muradının bir mukaddimesi (hazırlaması) olmuş olur.

2) Kıble Beyt-i Makdis tarafından çevrilince, yahûdiler bunu hoş karşılamamışlardır. İşte bunun üzerine, yahûdilerin görüşünü reddetmek için bu âyet inmiştir. Bu, Abdullah b. Abbas (radıyallahü anh)'ın görüşüdür. Bu âyet, aynen şu âyet gibi:

"De ki "Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini, -dosdoğru yola hidayet eder" (Bakara, 142).

3) Ebû Müslim'in görüşüdür. Ona göre, yahûdi ve hristiyanlardan her biri cennetin başkalarına değil kendilerine ait olduğunu iddia etmişler de bunun üzerine, Allahü teâlâ bu âyet ile onları reddetmiştir. Çünkü yahûdiler, Allah'ın oradaki kayanın üzerinden göğe yükseldiğine inandıkları için, kıble olarak ancak Beyt-i Makdis'e; hristiyanlar da, Allah'ın:

"Kîtap'ta Meryem'i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafta bir yere çekilmişti" (Meryem, 17) âyetinde de naklettiği gibi, Hazret-i İsâ (aleyhisselâm) sadece doğuda doğduğu için kıble olarak o tarafa yönelmişlerdir. Buna göre bu iki din sahiplerinden herbiri, mâbudlarının bir mekâna hulul ettiğine inanmışlardır. Mekâna hulul etmiş olan bir varlık ise, yaratıcı değil mahlûktur. Onlar Hafik ile mahlûku birbirinden ayıramazken, nasıl olur da cennet sırf kendilerinin olabilir?

4) Bir kısım âlimler şöyle demişlerdir: Allahü Teâlâ, bu âyet ile, istediği bir yöne yönelme hususunda insanları serbest bırakmak suretiyle, Beyt-i Makdis'e yönelmelerini neshetmiştir. Buna göre, müslümanların, namazda istedikleri yöne dönebilecekleri ortaya çıkmıştır. Ne var ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de dilediği bir yöne dönme imkânı olduğu halde O, yine Beyt-i Makdis'e dönmeyi tercih ediyordu. Sonra Allahü teâlâ, bu hususu da kıble olarak bizzat Ka'be'yi tâyin etmekle neshetmiştir. Bu, Katâde ve İbn Zeyd'in görüşüdür.

5) Âyetten maksad, Ka'be'yi görmekte olan kimselerdir. Buna göre, bu durumda olan kimsenin Ka'be'nin istediği yönüne dönmesi caizdir.

6) Abdullah b. Âmir b. Rebi'a'nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Biz, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte, karanlık bir gecede, savaşta idik. Dolayısıyla kıble yönünü tâyin edemedik. Bu sebeble, herbirimiz önüne rastlayan bir taşı kıblesi kabul etti. Sonra herbirimiz namazını kıldı. Sabah olunca kıbleye yönelmeden namaz kılmış olduğumuzu anladık. Durumu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e haber verince, Allahü teâlâ işte bu âyeti indirdi." Bu hadis, onların o esnada Ka'be'ye dönderilmiş olduklarını gösterir. Çünkü savaş Beyt-i Makdis'in kıble oluşu neshedildikten ve hicretten sonra farz kılınmıştır.

7) Âyet, bineğinin yöneldiği tarafa doğru, bineğinin üzerinde nafile namaz kılmakta olan yolcu hakkında nazil olmuştur. Sa'id b. Cübeyr'in İbn Ömer (ra)'den rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir: "Bu âyet, yolculukta bineğinin istediği yöne dönen ve bineğin üzerinde namaz kılan kimse hakkında nazil olmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem). Mekke'den döndüğünde, bineğinin üzerinde, başı ile imâ ederek Medine'ye doğru nafile namaz kılmış idi." Buna göre "nereye yönelirseniz, " âyetinin mânası, "yolculukta nafile namaz kılarken, yüzünüzü nereye çevirirseniz Allah'ın yüzü (kıblesi) oradadır. İstediğinize ulaşmış olursunuz. Şüphesiz Allah lütfü geniş ve zengin olandır. Bu hususta size ruhsat vermesi de onun fazlının geniş oluşundan ve zenginliğindendir. Bu gibi durumlarda, şayet o, kıbleye yönelmenizi farz kılsaydı, şu iki zarardan arkadaşlarınızdan ayrılmanız... Farz namazlar böyle değildir. Çünkü bunlar vakitleri belli ve sınırlı olan namazlardır. Buna göre onları edâ ederken, bineklerinizden inmenizi ve farz namazlarda kıbleye yönelmenizi farz kılmak herhangi bir güçlüğe götürmez. Nafile namazlar böyle değildir. Çünkü bunların vakti sınırlı değildir. Bu durumda kıbleye yönelmenizi teklif etmek bir güçlüğe götürür" demektir.

Eğer, "Bu görüşlerden hangisi doğruya daha yakındır?" denilirse, deriz ki: "Allahü teâlâ'nın, buyruğu bir muhayyerliği imâ eder. Muhayyer (serbest) bırakmak ise ancak iki hususta olur.

a) Binek üzerinde nafile namaz kılma hususunda;

b) Karanlık vb. sebeblerden dolayı, yolculukta kıbleyi tayin etmede ictihâd etmek imkânsız olunca. Çünkü bu iki durumda, namaz kılan muhayyer olur. Bunların dışındaki hallerde ise muhayyerlik söz konusu değildir" Allahü teâlâ, bu âyetle mükellefleri istedikleri yöne dönmede serbest bırakmıştır.

"Müslümanlar Beyt-i Makdis'i şart olduğu için değil, efdal ve evlâ olduğu için, tercih etmişlerdir" diyenlerin görüşü, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Ka'be'ye döndürülmezden önce, Beyt-i Makdis'in şeriatta önemli bir mevkii olduğunda bir ihtilâf yoktur. Eğer durum bu görüşte olanların dediği gibi olsaydı, böyle bir şerefli mevkii olmamış olurdu. Yine şöyle denilmesi gerekirdi: Beyt-i Makdis, Ka'be'nin kıble olmasıyla neshedilmiştir. Bu delil, âyetin üçüncü ve dördüncü görüşe hamledilmesini gerektirir. Âyeti birinci görüşe hamledenlerin ise şöyle demeleri gerekir: "Kıble değiştirilince, yahûdiler, hem Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hem de mü'minlerin daha önce Beyt-i Makdis'e yönelmiş olarak kıldıkları namazlar hakkında ileri geri konuşmaya başladılar. Allahü teâlâ da bu âyetle, o vakitte o kıbleye yönelmenin, bu vakitte ise Ka'be'ye yönelmenin doğru olduğunu beyân ederek, onların bu iki kıbleden herbirine yönelişlerinin izinle olduğunu ve o yönde Allah'ın kıblesinin olduğunu açıklamıştır. Bu görüşte olanlar, âyeti bu mânaya hamletmenin daha evlâ olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu her namaz kılanı içine alır. Âyet birinci görüşe hamledilirse umûmî olmaz. Çünkü o zaman, farzları değil, sadece nafile namazları ve mukim olanların namazını değil, husûsi bir durumda olan yolcuların namazını içine alır. Umûmî bir lafzı, umûmî mânasına hamletmek mümkün olduğu zaman, böyle yapmak onu tahsis etmekten daha uygundur.

Bu konuda söylenecek son söz şudur: Bu te'vile göre, mutlaka birtakım kayıtar koymak gerekir. Bu da, âyetin tefsiri hususunda şöyle denilmesidir: "Emredildiğiniz yönlerden hangisine dönerseniz, Allah'ın kıblesi orasıdır." Fakat böyle bir takdir, her halükârda gerekmektedir. Çünkü Hak teâlâ'nın: "Kendi arzunuza göre nereye dönseniz, Allah'ın kıblesi orasıdır" demesi imkânsızdır. Öyle ise, bizim zikrettiğimiz takdirin mutlaka yapılması gerekir. Durum böyle olunca, muhayyer bırakma yolu ortadan kalkmış olur. Bunun bir benzeri de içimizden birisinin, birbirine bağlı birçok işleri çocuğuna emretmiş iken, ona yönelip, "Nasıl hareket edersen, rızama uymuş olursun" demesidir. Bu durumda, onun bu sözü, çocuğuna sıkıştırma veya serbest bırakma gibi, emrettiği üslublara göre bir emir mânasında anlaşılır. Bu söz, mutlak muhayyer bırakma mânasına hamledilemez. İşte burada da böyledir.

Namaz ve Kıble İle İlgili Olmadığı Görüşü

İkinci görüş, bu âyetin namazın dışında bir hâdise sebebiyle nazil olduğunu iddia edenlerin görüşüdür. Bunların da bazı izahları vardır.

a) Âyetin mânası şudur: Kendisinde ismimin anılmasına manî olmaları ve oraların harab edilmesine gayret etmeleri sebebiyle, mescidlerime engel olarak zâlim olan şu kimseler için şöyle şöyle cezalar vardır. Hem onlar benden ve benim hükümranlığımdan kaçarak nereye yönelirlerse yönelsinler, muhakkak benim hükümranlığım onların yakasına yapışacak ve, benim kudretim onları aşacaktır. Ben onları bilirim, oldukları yer bana gizli değildir."

Âyetin böyle anlaşılmasında, günahlardan sakındırma ve onları işlemeden insanları alıkoyma vardır. Allahü teâlâ'nın: "Hiç şüphesiz Allah vâsî ve âlimdir" buyruğu tıpkı,

"Göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yetiyorsa, haydi geçin. Fakat bir kudret olmadıkça asla geçemezsiniz" (Rahman. 33) â.yeti gibidir. Buna göre âyetten maksad, Allah'ın ilminin genişliğidir. Bu da Allah'ın: “nerede olursanız olun, sizin yanınızdadır (Hadid. 4), "Üç kişinin bir gizli konuşması olsa, muhakkak O (Allah) onların dördüncüsüdür" (Mücâdele, 7); "Ey Rabbimiz, sen herşeyi rahmetin ve ilminle kuşattın" (Mü'min, 7); ve, "O (Allah) herşeyi ilmen kuşattı" (Tâhâ, 98) âyetlerinin bir benzeridir. Yani Allah ilmiyle, idaresiyle, kuşatmasıyla ve herşeye üstün oluşu ile bütün varlıkları kaplamıştır.

b) Katâde şöyle demiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurmuştur ki: "Kardeşiniz Necâşî öldü. Onun için cenaze namazı kılın" Müslim, Cenâiz, 66-67 (2/657); Tirmizi, Cenâiz. 48 (3/357); Müsned. 2/241. Ashab da: "Müslüman olmayan bir kimse için cenaze namazı mı kılalım?" dediler. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu:

"Hakikaten Ehl-i Kîtab arasında Allah'a ve hem size hem de kendilerine indirilene, Allah'a saygı göstererek inanan kimseler vardır. Onlar Allah'ın âyetlerini verip az bir pahayı almazlar. İşte onlar öyledir. Onlara Rableri yanında ecirler vardır. Muhakkak ki Allah hesabı çabuk görendir" (Al-i imran. 199). Sahabe, "O, kıblenin dışındaki yönlere doğru namaz kılıyordu" dediler. O zaman da Hak teâlâ, âyetini indirdi. Buna göre âyetin mânası, "Doğu, batı ve bunlar arasında kalan milletlerin yönelip namaz kıldıkları bütün yönler bana aittir. Bu nedenle kim yönünü benim rızamı kastederek, bana itaat niyetiyle, bu yönlerden hangisine dönerse orada beni, yani sevabımı bulur" şeklindedir. Böylece bu izah tarzında, doğuya yönelmiş olarak ibâdet edip ölen Necâşî ve arkadaşları için bir mazeret kapısı açılmış olur. Bu, Allahü teâlâ'nın: "Allah sizin imânlarınızı, yani namazlarınızı boşa çıkarmaz" (Bakara, 143) âyeti gibidir.

c) "Bana duâ edin duânızı kabul edeyim" (Mü'min, 60) âyeti nazil olduğu zaman, insanlar, "Ona nerede duâ edelim?" dediler. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Bu Hasan el-Basri'nin, Mücâhid'in ve Dahhâk'ın görüşüdür.

d) Bu müslümanlara bir hitapdır. Mânası şöyledir: "Allah'ın mescidlerini tahrib edenlerin tahribi sizi, Allah'ın yeryüzünün neresinde olursanız olun, Allah'ı zikretmekten alıkoymasın. Çünkü doğu da, batı da, bütün yönler de Allah'ındır." Bu, Ali b. İsâ'nın görüşüdür.

e) Bazıları, bu âyetin, içtihadın şartlarını yerine getirerek, ister namaz ister başka bir hususta olsun, ictihad yapan kimseler hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bundan murad, müctehid içtihadın şartlarına hâiz olarak bir hüküm ortaya koymuş ise, doğruya isabet etmiştir.

İkinci Mesele

Eğer âyeti, "İstenilen herhangi bir yöne dönmenin caiz olduğuna delâlet ediyor" diye tefsir edersek, bu âyet mensûh olur. Eğer, "Kıble'nin Beyt-i Makdis'den Ka'be'ye döndüğünü gösteriyor" diye tefsir edersek, bu durumda da âyet nâsih olur. Eğer bu iki şeklin dışında başka şekillerle açıklarsak, âyet ne nâsih ne mensûh olur.

Üçüncü Mesele

Allah'ın, âyetindeki "lâm" harfi ihtisas (aidiyet, mülkiyet bildiren) lamıdır. Yani, "Allah doğu ve batının yaratıcısı ve sahibidir" demektir. Bu, doğunun ve iki batının Rabbidir" (Rahman, 17). ve, "Doğuların ve batıların Rabbitne (yemin ederim)" (Meâric, 40); ve, "Doğu ve batının Rabbi" (Müzzemmil, 9) âyetleri gibidir. Hem sonra Hak teâlâ, bu iki yönü zikretmekle ikisi arasında yer alan bütün mahlûkata işaret etmiştir. Nitekim O şöyle buyurmuştur:

"Sonra göğe yöneldi. O gök bir duman halinde idi. Ona ve yeryüzüne: "İkiniz ister isteyerek, ister kerhen gelin" buyurdu. Onlar da isteyerek geldik" dediler" (Fussilet, 11).

Ayeti Yanlış Anlayan Mücessimeyi Red

Âyet, tecsimi (Allah'ın cisim olduğu iddiasını) nefyetmeye, tenzihi isbât etmeye delâlet eden en güçlü delillerdendir. Bunun izahı iki bakımdandır:

a) Allahü teâlâ, “Doğu ve batı Allaha aittir” buyurmu ve böylece bu iki yönün mülkü olduğunu açıklamıştır. Bu böyledir, çünkü, yön, vehimde uzunluğuna, enine ve derinliğine uzayıp giden bir şeydir. Böyle olan her şey bölünmeye müsaittir. Bölünen şey ise, parçalardan meydana getirilmiş şey demektir. Bu durumda olan her şeyin mutlaka bir yaratıcısı ve mucidi vardır. Bu delil, bütün cihetler için geçerlidir. Bütün cihetlerden, altı, üstü de kastediyorum. Böylece Hak teâlâ'nın bütün yönlerin (cihetlerin) yaratıcısı olduğu ortaya çıkmış olur. Yaratan, şüphesiz yaratılanlardan öncedir. Buna göre Hak teâlâ, âlemi yaratmadan önce de yönlerden ve mekânlardan münezzeh idi. Binaenaleyh hakikatlerin ve mahiyetlerin değişmesi mümkün olmadığı için, Allahü teâlâ'nın âlemi yarattıktan sonra da önceki haliyle kalmış olması gerekir.

b) Hak teâlâ, "Her nereye dönerseniz, Allah'ın yüzü (kıblesi) oradadır" buyurmuştur. Eğer O, cisim olsaydı ve cisimden bir yüzü bulunsaydı, şüphesiz ki yüzü belli bir tarafta ve yönde bulunurdu. Bu durumda da, "Her nereye dönerseniz, Allah'ın yüzü oradadır" ifadesi doğru olmazdı. Allahü teâlâ, açıkça bunu ifâde ettiğine göre, O'nun cisim olmaktan münezzeh olduğunu anlamış olduk.

Hasmımız bu âyeti iki bakımdan delil getirmiştir:

1) Âyet, Allah'ın yüzünün olduğunu gösteriyor. Yüz ise ancak cisim olan kimselerde bulunur.

2) Allahü teâlâ, kendisinin vâsî (geniş) olduğunu bildirmiştir. Genişlik ise cisimlere âit sıfatlardır.

Hasmımızın birinci deliline şu şekilde cevap veririz: Yüz, aslında her nekadar belli bir uzuv mânasına ise de, biz, şayet burada bu kelimeyi bir uzuv oradadır" beyanının yalan olmuş olacağını açıklamıştık. Çünkü yüz, eğer doğu tarafına yönelik olsa, aynı anda batıya da yönelik olması imkânsızdır. Bu sebeple burada mutlaka bir te'vil yapmak gerekir. Bu te'vil de bir kaç şekilde olabilir:

a) "Vechu'llah" (Allah'ın yüzü) izafet terkibindeki tamlama, "Beytu'llah (Allah'ın evi) ve Nakatu'llah (Allah'ın devesi) izafetle rinde ki gibidir. Bu tamlamanın mânası, Allah'ın onları yaratmasını ve icâd etmesini bir şeref verme üslubuyla bildirmektir. Bu sebeple Allah'ın, "Allah'ın yüzü oradadır" buyruğu, "Sizin kendisine yöneldiğiniz Allah'ın zâtı oradadır" manasınadır. Çünkü doğu ve batı tamamıyla Allah'a aittir. Kıble, ancak Allah onu kıble olarak tayin ettiği için kıble sayılmıştır. Buna göre, yaratma ve icâd etme yoluyla Allah'a nisbet edilen, Allah'ın tâyin ve tesbit ettiği âlemin herhangi bir yönü kıbledir.

b) "Vecih" (yüz) den murad, kast ve niyettir. Nitekim Şâir:

"Sayamadığım günahlardan Allah'a istiğmr ederim. O, niyetler ve ameller sadece kendisine yapılan ve kulların Rabbi olandır" demiştir.

Bu âyetin bir benzeri de: "Yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim (yani Ona yöneldim.) (En'am, 79) âyetidir.

c) "Vech" den maksad, Allah'ın rızasıdır. Bunun bir benzeri de:

"Biz ancak Allah'ın yüzü için (rızası için) sizi doyuruyoruz" (İnsan, 9); yüzünden başka, yani Allah'ın rızası için yapılandan başka, hersey yok olacaktır" (Kasas, 88) âyetleridir. Bu ikisi arasındaki benzeme yönü şudur: Bir insana gitmek isteyen kimse, şüphesiz onun yüzüne ve önüne doğru yaklaşır. Bir kimsenin rızasını elde etmek isteyen kimse de böyle yapar. Çünkü onun rızasına yaklaşmak ister. İşte bu sebepten ötürü birisinin rızasını istemek, "onun yüzünü istemekle" ifâde edilmiştir.

d) "Vech" kelimesi, Allah'ın, ifâdesinde olduğu gibi, zâiddir (mânada etkisi yoktur). İnsanlar, başka bir mâna murad etmedikleri halde, "Bu işin vechi şudur" derler. Bu sözle onlar, "Burada şu kastedilmiştir" demek istemişlerdir. Bil ki bu açıklama lügat bakımından doğrudur. Fakat burada sözün devamı var. Çünkü böyle diyen kimseye, Allah'a mekân isbât etmek caiz olmadığı halde, "Allah'ın yüzü (oradadır)" âyetinin mânası nedir?" denilir. Bu sebeple, "Bundan murad şudur" diye, âyeti te'vil etmek gerekir. "Allah'ın yüzü oradadır" ifâdesinin mânası, kendisine dönülüp Allah'a ibadet edilen kıble oradadır; veya Allah'ın rahmeti, nimeti, mükafaahnı ve masını elde etmenin yolu oradadır" şeklindedir."

Hasmın ikinci deliline de şu şekilde cevap verebiliriz: Allahü teâlâ, kendisinin "Vâsî" (geniş) olduğunu bildirmiştir. Binaenaleyh bu sözü zahirî mânasında almak imkânsızdır. Aksi halde, Allah'ın, parçalanması, cüzlerine ayrılması gerekir. Böylece de bir yaratıcıya muhtaç olmuş olur. Bu kelimeyi zahirine hamletmeyip, aksine mutlaka Allah'ın kudreti ve mülkünün genişliği mânasına; veya rahmet ve mağfiretinin genişliğine, yahut da kulları, rızasını elde edebilsinler diye kullarının faydasına olan şeyleri beyan etmesi hususundaki lütfunun genişliği mânasına alınması gerekir. Bu izah, söze daha uygun gelmektedir.

Bu kelimeyi Allah'ın ilminin genişliğine hamletmek caiz değildir. Aksi halde "vâsî" sıfatından sonra, ayette "âlim" sıfatının zikredilmiş olması, lüzumsuz bir tekrar olurdu. Hak teâlâ'nın bu âyette "âlim" sıfatını getirmesi, namaz kılan kimseye Allahü teâlâ'nın gizli ve aşikâr herşeyi bildiğini, Allah'a hiçbirşeyin gizli kalmadığını düşünmesi itibarıyla tefritten kaçınsın diye bir tehdid gibidir. Böylece, namaz kılan kimse gaflet etmekten sakınır. (vâsi'un atîm) ifâdesinin, "şartlarına uyarak namaz kılan kimseye mükafâatını; namaz kılmayan kimseye de cezasını tastamam verme hususunda Allah'ın kudreti geniştir" mânasına olması da muhtemeldir.

Beşinci Mesele

Birisi geldiğinde veya gittiğinde, fiili kullanılır. Bu kelime hem gelmek hem de gitmek mânasına geldiği için "ezdâd" dandır. Bu âyette, bu kelime "yönelmek, gelmek" mânasına kullanılmıştır. Hasan el-Basri, "tevelli" masdarından olmak üzere, "te" harfini fetha ile okuyarak, "Nerede, kıbleye yönelirseniz " mânasını murad ederek kelimeyi, (......) şeklinde okumuştur.

Allah'a Çocuk İsnad Eden İnançlar ve Tenkidi

116. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:117

117. Âyetin Tefsiri

"Onlar (yahûdi ve hristiyanlar), "Allah kendine çocuk edindi" dediler. Allah (bu gibi şeylerden) münezzehtir. Aksine göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur, hepsi O'nun emrine amadedir. O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeye hükmettiği zaman, ona ancak "ol" der, o da oluverir" .

Âyette bahsedilen söz, yahûdi, hristiyan va müşriklerin kötü fiillerinden onuncusudur. Yine bil ki, Hak teâlâ'nın, âyetinin zahirî mânası, "Allah'ın mesdcidlerinden menedenden daha zalim kim vardır" (Bakara, mjâyetiyle ilgilidir. Bazı âlimlerin bu sözü sadece hristiyanlara, bazısının ise, sadece müşrik Araplara ait saydıklarını zikretmiştik. Biz ise bu sözün sadece yahûdilere ait olduğunu söylemiştik. Bu üç grup kâfir de Allah'ın çocukları olduğunu iddia etmişlerdir. Çünkü yahûdiler, "Üzeyr Allah'ın oğludur" (Tevbe, 30); hristiyanlar, "İsâ Allah'ın oğludur" (Tevbe, 30), müşrik Araplar İse, "Melekler Allah'ın kızlarıdır" demişlerdir. Bu sebeble, şüphesiz bütün bu takdirlere göre, âyette onlardan bu sözü nakletmek doğru olmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh), bu âyetin Kâb b. Eşref, Kâb b. Esed ve Vehb b. Yahûdâ hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Çünkü bu üçü, Üzeyr (aleyhisselâm)'in Allah'ın oğlu olduğuna inanıyorlardı.

Allahü teâlâ'nın, "Allah (bu gibi şeylerden) münezzehtir" ibaresine gelince, bu Allah'ın kendisi onların söylediği sözlerden tenzih ettiği, ve tenzihi ifâde eden bir kelimedir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir başka âyette: "Allah, kendisinin çocuğu olmaktan münezzehtir" (Nisa, 171) buyurmuştur. Allah bir keresinde bunu açıkça ifâde etmiş, bir başka kere ise, orada o mânayı gösteren karineler bulunduğu için kısaca, "O, münezzehtir" buyurmuştur. Bu tenzihe, Hak teâlâ'nın: "Aksine göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur" esasını delil getirmiştir. Kâfirlerin bu husustaki itikadlarının yanlışlığına bu âyetle birçok bakımdan delil getirilmiştir:

1) Vacibu'l-Vücud olan (Allah'ın) dışında kalan bütün varlıklar, lî-zâtihî mümkin (zatı gereği mümkin)dir. Zatı gereği mümkin olan varlıklar ise sonradan yaratılmıştır. Sonradan yaratılmış olanlar Vacibu'l-Vücûd'un mahlûkudurlar. Mahlûk olan ise Vâcibu'l-Vücûd'un çocuğu olamaz.

Vâcibu'l-Vücûd'un dışında kalanların, zatı gereği mümkin varlıklar oluşu şöyle izah edilir:

Eğer zatları gereği vâcib olan (Vâcibu'l-Vücûd) iki varlık bulunmuş olsaydı, bunlar şüphesiz varlıklarının vâcib olması bakımından müşterek olur, ve herbiri diğerinden kendilerine mahsûs olan özelliklerle ayrılmış olurdu. Müşterek olan hususiyetleri, birini diğerinden ayıran hususiyetlerden başkadır. Bu iki varlıktan herbirinin iki parçadan meydana gelmiş olması gerekir. Parçalardan meydana gelen her bütün, parçalarının herbirine muhtaçtır. Parçalardan herbiri ise, bütünden başkadır. O halde her mürekkeb (bütün) başkasına muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan ise zâtı gereği mümkin olan varlıklardır. Binaenaleyh zâtı gereği vâcib sayılan bu iki varlıktan herbiri aslında zâtı gereği mümkin varlıktırlar. Bu ise hulf (tenakuz) dur.

Sonra biz diyoruz ki: Eğer bu iki parçadan herbiri vâcib olur ise, bu hususta geçen taksim geri döner, ve bu o varlığın sayısız parçalardan meydana geldiği neticesine bizi götürür ki bu da imkânsızdır. Bunun imkânsız olmadığını kabul edersek maksad hâsıl olur. Çünkü her çoklukta fertler bulunur. Bu fertler zatları gereği vâcib olurlarsa, yukarıda anlatıldığı gibi, mürekkeb (bütün) olurlar. Buna göre basit de mürekkeb olur. Bu da hulf (tenakuz) dur. Eğer bu fertler (parçalar) mümkin olurlarsa, bu fertlere muhtaç olan bütün (mürekkeb) de, öncelikle mümkin olur. Böylece bu aklî delil ile Vâcibu'l-Vücûd olanın dışındaki bütün varlıkların zatları gereği mümkin oldukları ortaya çıkmış olur. Zatları gereği mümkin olan her varlık, bir yaratıcıya muhtaçtır.

Bu mümkin varlıkta yaratıcı olan varlığın tesiri, ya bu mümkin varlık henüz yok iken olur veya meydana geldiğinde olur. Eğer birinci ihtimal söz konusu olursa, bu mümkin varlık muhdes (sonradan olma)dır. Eğer ikinci ihtimal söz konusu olursa, bu varlığın müessir (yaratıcı) varlığa muhtaç oluşu ya varlığını sürdürürken veya meydana gelirken olur. Birincisi imkânsızdır. Çünkü bu var olanın yeniden yaratılmasını gerektirir. Böylece ikinci ihtimal kesinleşmiş olur ki, bu da o mümkin varlığın sonradan yaratılmış (muhdes) olmasını gerektirir.

Böylece Allah'dan başka her şeyin, daha önce yok olduğu halde sonradan var olan (muhdes) bir varlık olduğu, varlığının ise ancak Allahü teâlâ'nın yaratması, yoktan var etmesi ve icâd etmesiyle meydana geldiği ortaya çıkmış olur. Bu sebeble, Allah dışındaki bütün varlıkların Allah'ın mülkü ve kulu olduğu anlaşılır. İşte bundan dolayı da O'nun dışındaki varlıkların O'nun çocuğu olması imkansız olur.

Bu aklî delili biz, Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğundan elde ettik. Yani, mülkü, mahlûku, icâd ettiği şey ve yoktan yarattığı şey olması bakımından Allah'ın dışındaki herşey O'na aittir.

2) Allah'a çocuğu olarak nisbet edilen bu şey, ya kadîm (ezelî)dir veyahut muhdes (sonradan yaratılmış)tir. Eğer o ezelî olursa, ezelî olan şeylerden birine "çocuk", diğerine "baba" dememiz, aksini söylememizden daha uygun olmaz. Bu sebeple, bu şekilde söylenecek söz, delile dayanmayan bir hüküm olur. Eğer çocuk muhdes olursa, o zaman bu çocuk o kadîm zatın ancak mahlûku ve kulu olur. Bu sebeble de O'nun çocuğu olmaz.

3) Çocuğun babanın cinsinden olması gerekir. Eğer biz Allah'ın bir çocuğu olduğunu farzetsek, bu çocuk bazı bakımlardan Allah'a benzer, bazı bakımlardan da ondan ayrı olması gerekir. Böyle birşey de onların herbirinin hem mürekkeb hem de muhdes olmasını gerektirir. Bu ise imkânsızdır. Bu nedenle Allah ile onun için farzedeceğimiz çocuğun aynı cinsten olması imkânsızdır. O halde Allah'ın çocuğunun bulunması imkânsızdır.

4) Çocuk, babanın kendi işlerini yerine getirmede âciz kaldığı durumlarda, onun yardımı umulduğu ve yaşlılıkta kendisine ihtiyaç duyulacağı için istenir. Buna göre, çocuk yapmak ancak kendisine fakirlik, acizlik ve ihtiyaç arız olacak kimseler için düşünülür. Bütün bunlar Cenâb-ı Hak için muhal olunca, Allah'ın çocuk edinmesi de muhal olur.

Bil ki Hak teâlâ, kendisine çocuk nisbet eden kimselerin sözlerini birçok yerde nakletmiş ve onlara karşı şu delili getirmiştir: "Yerde ve göklerde mevcud olan herkes Allah'ın kuludur."

Yine Allah, "Birşeyin olmasına hükmettiği zaman O, ona sadece "ol" der, o da oluverir" esasını delil getirmiştir. Hak teâlâ, Meryem sûresinde:

"İşte hakkında şek (ve ihtilâf) etmekte oldukları Meryem oğlu İsâ Hak sözünde budur. Allah'ın evlâd edinmesi olacak şey değildir. O münezzehtir. O bir İşin (olmasını) isteyince ona "ol" der, o da oluverir" (Meryem, 35-36) buyurmuştur. Yine bu sûrenin sonunda:

"Dediler ki: Rahman bir evlâd edindi." Andolsun ki siz pek çirkin bir şey söylediniz. Onlar o Rahman (olan Allah'a) bir evlâd iddia ettiler diyer bu sözden neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp çökecekti. Halbuki Rahman'ın bir evlâd edinmesi asla uygun değildir. Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, O Rahmana mutlaka kul olarak gelecektir" (Meryem, 89-94) buyurmuştur.

Eğer, 'Allah'ın, konumuz olan âyette göklerde ve yerde olan herşeyin mâliki olduğuna; Meryem sûresinde: "Göklerde ve yerde olan herkes istisnası O Rahman'a mutlaka kul olarak gelecektir" buyurduğu gibi, göklerde ve yerde olan kimselere mâlik olduğuna delil getirmesindeki hikmet nedir?" denilirse, biz deriz ki Allahü teâlâ'nın bu sûrede: "Aksine göklerde ve yerde olan herşey Allah'ındır" buyurması daha manidârdır. Çünkü, (......) kelimesi canlı cansız herşeyi içine alır.

Kunut Kelimesinin Mânaları

Allahü teâlâ'nın, "Hepsi ona itaat eder" âyeti ile ilgili birkaç mesele vardır:

"Kunût" masdarının asıl mânası "devam etmek'tir. Bu kelime dört mânada kullanılmıştır:

a) Taat mânasında...Meselâ: "Ey Meryem, Rabbine itaat et" (Al-i imran, 43) âyetinde oluğu gibi.

b) Uzun müddet kıyamda (ayakta) durmak mânasında... Meselâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: "Hangi namaz daha efdaldir?" diye sorulduğunda O'nun, "Kunuta uzun olan" Müslim, Müsafirin, 164-165 (1/520). cevabını vermesi gibi.

c) Susmak mânasına.. Nitekim Zeyd b. Erkam (radıyallahü anh), Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'ın (divanında) tam huşu ile (sessiz olarak) durun" (Bakara, 238)âyeti nazil oluncaya kadar biz namazda konuşurduk. Bu nazil olunca artık konuşmadık.

d) Devam etmek mânasına..

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki bazı müfessirler, âyetini, "Yerde ve gökte olan herşey Allah'a boyun eğip itaat ediyor" diye tefsir etmişlerdir. Buna göre, lâfzındakitenvin, muzafun ileyhden bedel olarak gelmiştir. Bu Mücâhid ve İbn Abbas'ın görüşüdür. Buna göre bu kâfirler için, "Onlar itaat edici kimseler değiller" denilmiş olmaktadır. Bu durumda da diğer görüşte olanlar âyetin mânasının, "Kâfirler kıyamet gününde itaat ederler " şeklînde olacağını söylerler. Bu sonraki de Süddi'nin görüşüdür. Buna göre o şekilde tefsîr edenlere: "Bu, mükelleflerin sıfatıdır. Halbuki, 'Göklerde olan herşey O'nundur" ifâdesi mükellef olmayan varlıkları içine almaktadır" denilince, bu durumda rnüfessirler "kunût" kelimesine başka mânalar verme cihetine gitmişlerdir:

a) "Yerde ve göklerde bulunan Allah'ın sanatının eserleri, bu varlıkların sonradan olma emareleri ve Allah'ın Rab olduğuna delil olan şeylerden dolayı, yer ve gökler bir yüce yaratıcının var olduğuna şehâdet ediyorlar."

b) "Yerde ve göklerdeki herşey Allah'ın mülkünde ve O'nun ezici kudreti altındadır. O, onlar üzerinde dilediği gibi tasarruf eder." Bu Ebu Müslim'in görüşüdür. Her iki izaha göre de âyet umûmîdir.

c) "Allah, bu ifadesiyle melekleri Üzeyr (aleyhisselâm)'i ve Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'yı kastetmiştir. Yani, "Kendilerine Allah'ın çocukları denilen bu varlıklar, Allah'a itaat etmektedirler" demektir. Hazret-i Ali b. Ebi Tâlib (radıyallahü anh)'in bir hristiyana şöyle dediği nakledilmiştir. "Şayet Hazret-i İsâ, Allah'a ibâdet etmekte isyan etmemiş olsaydı, ben onun dininde olurdum". O, hristiyan: "Hazret-i İsâ Allah'a itaatte son derece ciddi olduğu halde böyle birşey, onun hakkında nasıl söylenebilir?" deyince, Hazret-i Ali (radıyallahü anh) şu cevabı vermiştir: "Eğer Hazret-i İsâ İlâh ise, kendisinden başkasına nasıl itaat eder. İbadet etmek ancak kula yakışır." Hristiyan cevab veremedi.

İkinci Mesele

"Kunût", lügatte "devam etmek" mânasını ifâde ettiğine göre, âyetin mânası şöyle olur: "Mümkin olan varlıkların bekası, ancak Cenâb-ı Allah sayesinde ve O'ndan dolayıdır." Bu da âlemin devam etmesi ve hayatiyyetini sürdürmesi için Hak teâlâ'ya muhtaç olmasını gerektirir. Böylece mümkin varlıkların ne meydana gelirlerken, ne de varlıklarını sürdürürlerken bir müessire olan ihtiyaçlarının kesilmeyeceği sabit olur.

Üçüncü Mesele

Burada kelime, (......) şeklinde, akıl sahiplerini gösteren bir cemî olarak getirilmesine rağmen aynı âyette, akıl sahibi olmayan varlıklar için kullanılan, niçin getirilmiştir? denilebilir. Cevab: Burada değil de, getirilmesi, onların durumlarını tahkir etmek içindir.

Allah, Göklerin ve Yerin Yaratıcısıdır

Allahü teâlâ'nın: "O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır " âyetiyle ilgili birkaç mesele vardır:

Bedî İsminin Mânası

Bedî ve mübdî aynı mânaya gelir. Kaffâl, (......) kelimesinin (elem verici); (......) kelimesinin (hakkıyla yapan) mânasına gelmesi de (yaratan) manasınadır. Fakat normal şekil olan, bırakılıp, (Bedî) sıfatına geçildiği için bir mübalağa manası vardır. Çünkü "Bedî" kelimesi, Allah birşeyi yapmazken de, yaratmanın onun şanından olup bu sıfata müstehak olduğunu gösterir.

Bu tıpkı, bu hususta sâmî ve semi kelimeleri gibidir.

Bazen de, bedî, mübdî mânasına gelir. "İbda" inşa etmek, yoktan var etmek manasınadır. Bunun zıddı ise, "Bir örneğe bakarak yaratmaktır." İşte bu sebepten ötürü insanlar daha önce olmayan bir şeyi söyleyen veya yapan kimseye "mübtedî", bidatcı demişlerdir.

İkinci Mesele

Bil ki bu ifâde, kendinden önceki âyetin mânasını tamamlamaktadır. Çünkü Allahü teâlâ: "Aksine göklerde ve yerde olan herşey O'na aittir" buyurmuş ve kendisinin gökte ve yerde olan herşeyin sahibi olduğunu beyân etmiş, bunun peşisıra da bizzat göklerin ve yerin de sahibinin kendisinin olduğunu bildirmiş, sonra da birşeyi nasıl yoktan var edeceğini açıklayarak:

"O, birşeye hükmettiği zaman, ona ancak "ol " der, o da oluverir" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili olarak da birkaç mesele vardır:

Kadâ Kelimesinin İştikakı ve Mânası Hakkında Tafsilat

Bazı edibler şöyle demişlerdir: aslında mastardır, ama sonradan isim olarak kullanılmıştır.

Bu sebebten ötürü, (......) kelimesinin (......) şeklinde çoğul yapılması gibi, bu kelime de (......) şeklinde çoğul yapılmıştır. Kaziyye de bu mânadadır, (......) kelimesinin cemî ise (......)dır. (......) kelimesi (......) fiilinden müştak olarak veznindedir. (......) kelimesinin aslı ise, idi. Fakat ye harfi, zâid eliften sonra kelimenin sonunda yer aldığı için i'lâl yapılarak elife çevrildi. Sonra bu elif, vezninin zâid elifi ile biraraya gelince, iki elifin lâfzen birarada bulunması imkânsız olduğu için, hemzeye çevrildi. fiilinden olan (......) kelimesi; fiilinden olan fiilinden gelen fiilinden gelen kelimeleri de bunun birer benzeridir.

Kelimenin sonundaki harfin aslının hemze değil de "yâ" olduğunun delili kelimenin fiilinin çekiminin çoğunda harfinin bulunmasıdır. Sen, dersin. Bu sonuncusundaki ya, muhataba zamiridir.

Kadâ kelimesinin mânasına gelince, terkibinin delâlet ettiği asıl mâna, "kat'etmek, kesip atmak, kesin karar vermek " mânâsıdır. Meselâ Arapların, hakim bir karara vardığı zaman, "Hakim, falanca için filanca aleyhine şu şekilde hüküm vermiştir" demeleri bu mânadadır. İşte bundan ötürü davaları sona erdiği zaman hâkime, denilir.

İbnü'l-Enbâri, dilcilerin şöyle dediklerini nakletmiştir:kelimesinin mânası, işleri sona erdiren, işleri sağlam yapan demektir. Birşey tamamlanıp sona erdiğinde; muhtaç olanın ihtiyacını giderdiği zaman ve birisi borcunu ödediği zaman denilmesi bu köktendir. Sanki buna göre, mahkemeleşmeyi ve birinin kendini haklı görmesini sona erdirdiği veya mahkemeleşenlerden herbirini diğerinden ayırdığı için bu ismi almıştır. Arapların, birşeyi tamamlayıp sağlamca yaptığı zaman, demeleri ve Hak teâlâ'nın; "Onları, yedi gök olarak sapasağlam yaptı" (Fussilet, 12) buyruğu hep bu mânayadır. Bir işi tamamlayıp sapasağlam yapmak da bu mânayadır. Çünkü bir işi tamamlamada da, onu sona erdirmek, ve onu bitirmek mânası vardır. Bu mânada olmak üzere, birisi bir işi sağlamca yapıp bitirdiğinde, denilir. Birisi öldüğünde Arapların: ve demeleri ve birisi birisini öldürdüğünde, demelerine gelince, bu yukarıda geçen mânanın mecazi kullanılışıdır. Aralarında bulunan müşterek nokta ise, zahirdir. "Şahin süzüldü" ifâdesindeki fiile gelince, bu kökten değildir. Bu terkibin düzeninin (harflerinin yeri) değiştirilerek meydana getirilen kelimelerin mânası da bu görüşü destekler. Bu değiştirme ile ve kelimeleri elde edilir. Bunların birincisi ile, yardı ve yarıldı mânasında denilir. Yumurta, kabuğunun üstünden çatladığı zaman aynı kökten ;duvar kendiliğinden yıkıldığında denilir. Kesmek, yarmak, yarılmak ve yıkılmak birbirine yakın olan mânalardır. (......) terkibi ve bundan müştak olan kelimelerin de kesmek mânasına delâlet etmeleri açıktır. Bu böyledir, çünkü birşey kesilince daralır, veya daralınca kesilir. Bu terkibe yakın olan kelimelerin de kesmek mânasına delâlet etmeleri de bu hususu kuvvetlendirir. Bunlardan birincisi, insan birşeyi kestiği zaman (......) denir. Birşeyi masdarıyla adlandırmak suretiyle, yaş hurma toplamak, denilmesi, mef'ûl mânasında fâit vezninde olarak, kesilmiş dal mânasında denilmesi ve tırpan gibi kendisi ile kesilen şey mânasında denilmesi bu köktendir.

İkincisi, dişlerin ucuyla yeme mânasına gelen (......) kelimesidir. Çünkü bu kelimede de yenen şeyi koparma (kesme) vardır. Ucu kırılmış ve körlenmiş kılıca da bu kökten denilir.

Üçüncüsü, incelik mânasına gelen, (......) kelimesidir. Zayıf olan adama, denilir. Çünkü azlık, zayıflık da kesmenin neticesidir.

Dördüncüsü, fesâd mânasına gelen (......) veznindeki, (......) kelimesidir. Su kırbası koktuğunda ve içindeki şey bozulduğunda, denilir.Birşeyin soyunda bir kusur bulunduğu zaman da, denilir Bütün bunlar kesme sebeb ve neticesi olan şeylerdendir. İşte, (......) kelimesinin lügat bakımından asıl mânası hususunda söylenecek söz bundan ibarettir.

Kadâ Kelimesinin Kuran-ı Kerim'de Kullanılışı

Kur'an'da, (......) kelimesinin kullanıldığı mânalar hakkındadır. Âlimler bu kelimenin Kur'an'da değişik mânalarda kullanıldığını söylemişlerdir:

a) Yaratma mânasında... Mesela:

'Allah onları yedi gök olarak yarattı" Fussilet, inayetinde olduğu gibi.

b) Emretmek mânasında... Meselâ:

"Rabbin, sadece kendisine ibadet etmenizi emrediyor" (İsra, 23) âyetinde olduğu gibi..

c) Hükmetmek mânasında... İşte bu mânadan dolayı hâkime, da denilmiştir.

d) Haber vermek mânasında...Nitekim Cenâb-ı Hak,

"Kitap (Tevrat)' da İsrâilogullarına haber verdik ki... " buyurmuştur. Kelime ancak, harf-i ceri ile kullanıldığında, bu mânaya gelir.

e) Birşeyi tamamlama mânasında...Nitekim Allahü teâlâ:

"Bu iş bitince onlar, İnzâr ediciler olarak kavimlerine döndüler" (Ahkâf, 29) buyurmuştur. Yine Hak teâlâ, bu mânada:

"İş temamlandı ve o dadının üzerinde durdu" yani "Kafirleri helak işi bittiği zaman " demektir. Yine, "Sonra kirlerini gidersinler" (Hacc.29), yani ondan kurtulsunlar, temizlenmeyi tamamlasınlar manasınadır.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Allahü teâlâ'nın, "Bir İşe hükmetti zaman" ifadesiyle ilgili olarak, "Birşeyi yarattığında", "Birşeyi yapmaya karar verdiğinde, " "Birşeyi sapasağlam yaptığında" mânaları verilmiştir. Nitekim şâir şöyle demiştir:

"Onların üzerinde Davud'un güzelce yaptığı iki zırh vardır. Veya Tubba'ın yaptırdığı geniş zırhlar vardır."

Üçüncü Mesele

Âlimler, (......) kelimesinin, husûsî bir söz hakkında hakîkî mânada kullanıldığında ittifak etmişlerdir. Bu, fiil veya gerçek iş hakkında hakikat olarak kullanılır mı? Evet, bu âyette "emir" kelimesinden murad budur. Bu konuda uzun izah Usûl-û Fıkıh'da geçmektedir.

(......) Hakkında Kıraat Farkı Ve Bu Tabirin Tefsiri

İbn Âmir, iki yer hâriç, bütün Kur'an'da geçen bu gibi âyetleri, (......) şeklinde okumuştur. Müstesna olan iki yer ise Al-i İmran sûresinin başındaki (......) (Al-i İmran, 59, 60) ayeti ile, En'am suresindeki (......) âyetidir. O, buradaki, (......) kelimelerini merfü okumuştur. Kisâi'nin, bu kelimeyi Nahl ve Nasin sûrelerinde mansub olarak, Kur'an'ın diğer yerlerindekini ise merfu olarak okuduğu rivayet edilmiştir. Diğer kıraat imamları ise bu ifâdeleri Kur'an'da her geçtiği yerde, (......) şeklinde merfu okumuşlardır.

Bunun mansub okunmasının sebebi, emre cevab kabul edildiği içindir. Bu mânanın uzak ihtimal olduğu da söylenmiştir. Merfu okunmasının sebebi ise, müste'nef Müste'nef, mâna bakımından kendisinden öncesiyle alâkalı olduğu halde nahiv bakımından müstakil olan cümledir. bir cümle kabul edilmesidir, takdirindedir.

Beşinci Mesele

Bil ki Cenâb-ı Allah'ın, "Ancak ona "ol" der, o da oluverir" âyetinden murad, "Allah'ın olmasını istediği o şeye bizzat "ol" dediği ve o anda o şeyin meydana geldiği" mânası değildir. Çünkü bu yanlıştır. Bunun yanlış olduğuna birçok şey delâlet eder:

1) Cenâb-ı Allah'ın, "ol" sözü ya ezelî (kadîm) ya muhdes (sonradan) dır. Her İki ihtimal de fâsiddir. Böylece eşyanın meydana gelmesinin, (ol) sözüne dayandığını iddia eden görüş bâtıl olur. Biz, sözünün bazı bakımlardan dolayı kadîm olması caiz değildir dedik:

a) kelimesi kâf harfinin önce gelmesi şartıyla kâf ve nün harflerinden meydana gelen bir lâfızdır. O halde kâf kendisinden önce geldiği için, nün harfinin mutlaka muhdes olması gerekir. Kâf harfi de muhdesten hemen önce geldiği için, onun da muhdes olması gerekir.

b) (...diği zaman) kelimesi ancak müstakbele dâhil olur. Bu nedenle Allah'ın bu hükmetmesinin, kendisine harfi dâhil olduğu için, mutlaka sonradan olması (muhdes) gerekir. Hak teâlâ'nın "ol" sözü ta'kibiyye için olan fâ harfi sebebiyle, Allah'ın hükmüyle alakalı kabul edilmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "O zaman ona ancak "ol" der" buyurmuştur. Muhdesten sonra gelen de muhdestir. Binaenaleyh lâfzının kadîm olması imkansızdır.

c) Allahü teâlâ, fâ-i takibiyye ile, mahlûkatın meydana gelişini sözüne bağlamıştır. Bu sebeble O'nun, 'demesi, mahlûkatın meydana gelmesinden az bir zaman öncedir. Muhdesten hemen önce olanın da muhdes olması gerekir. Bu sebeble, Cenâb-ı Allah'ın, sözünün kadim olması caiz olmaz. Yine Allah'ın, sözünün muhdes olması da caiz değildir. Çünkü her muhdes (sonradan olan), Allah'ın, demesine muhtaç olursa ve lâfzı da muhdes olursa, bu durumda, lâfzının bir başka, lâfzına muhtaç olması gerekir. Böylece de ya teselsül veya devr-i fâsid gerekir ki bu ikisi de muhaldir. Böylece de delil ile, sonradan olan varlıkların yaratılmasının, Allah'ın, "ol" demesine dayanmasının caiz olmadığı ortaya çıkmış olur.

2) Allahü teâlâ, mahlûkâta, ya onlar henüz var olmazdan önce veya varlık âlemine girerlerken, (ol) demiştir. Henüz onlar yok iken onlara, demiş olması görüşü bâtıldır, çünkü mevcud olmayana, mevcud olmadığı zamanda hitap etmek akılsızlıktır. İkinci ihtimal de bâtıldır, çünkü bunun neticesi de, Allah'ın mevcud olan varlıklara, mevcud olmalarını söylemiş olduğu neticesine götürür ki, bunun mânası yoktur.

3) Yaratılmış olanların bazısı cansızdır. Cansızı mükellef tutmak ise abestir. Hakîm olan Allah'a yakışmaz.

4) Kadir, irâdelerine göre bir şeyi yapabilen ve terkedebilen kimsedir. Biz, Allah'ın, ifâdesinden ayrılmış, irâde sahibi bir kadir varlığın olduğunu farzetsek, O ya yaratıp icad edebilen bir varlıktır veya buna kadir değildir. Eğer O yaratmaya imkânı olan birisi ise, bu durumda O'nun yaratması, Allah'ın, lâfzına dayanmaz. Eğer O yaratmayan birisi ise, bu durumda da kadir olan bu zatın ancak, demekle bir fiiti yapmaya kadir olması gerekir. Böylece de bu sizin, kudreti, diye isimlendirmeniz neticesine götürür. Bu da lâfzî bir münakaşadır.

5) lâfzının, şayet yaratmada (tekvin) de bir tesiri olsaydı, biz de bu kelimeyi söylediğimizde, aynı tekvînî tesirin meydana gelmesi gerekirdi. Biz bu hususun fesadını (bozukluğunu) açıkça bildiğimiz için, bu kelimenin yaratmada bir etkisi olmadığını anlamış olduk.

6) kelimesi, kâf harfinin nûn'dan önce olması şartıyla, kâf ve nûn'-dan meydana gelmiş bir kelimedir. Buna göre müessir olan ya bu iki harfte biridir veya her ikisidir. Eğer biri ise, (......) kelimesinin bir tesiri yoktur, tesir bu iki harften birisine aittir. Eğer tesir her ikisine birden ait ise, bu da imkânsızdır. Çünkü her ikisinden meydana gelen toplamın bir varlığı yoktur. Çünkü birinci harf meydana gelirken, ikincisi meydana gelmemiştir. İkincisi meydana gelirken de birincisi bitmiştir. Bu iki harfin toplamı meydana gelmezse, bu toplamın bir tesiri kesinlikle olmaz.

7) Cenâb-ı Allah:

"Muhakkak ki Allah indinde, İsâ'nın hâli, Âdem'in hâli gibidir. Allah o Âdem'i topraktan yarattı. Sonra ona "ol" dedi o da oluverdi" (Al-i imran. 59) buyurmuş ve "ol" deyişinin, Hazret-i Âdem'i yaratmasından sonra olduğunu göstermiştir. Çünkü birşeyden sonra olan, kendinden öncekinde müessir (etkili) olamaz. Böylece biz birşeyin meydana gelmesinde Allah'ın, sözünün bir etkisi olmadığını anlamış olduk. Bu sebeble de, bu izahlara göre, bu görüşün yanlışlığı ortaya çıktı. Bu sabit olunca biz deriz ki: Âyeti te'vil etmek gerekir. Bu te'vil de birkaç şekilde yapılabilir:

a) En güçlü olan lefvil şöyledir-. Cenâb-ı Allah'ın, "ol" demesinden maksadı, eşyanın yaratılmasında kudret-i İlâhi'nin sür'atle nüfuz ettiğini göstermektir.

Bir de bu, Hak teâlâ'nın eşyayı, düşünmeksizin, yardım olmaksızın ve denemeksizin yarattığını gösterir. Bunun bir benzeri de, Allah'ın gökleri ve yeri yaratışını anlattığı şu sözüdür:

"Allah o (göğe) ve arza "ister isteyerek, ister istemeden (kerhen) gelin " dedi. Onlar da "İsteyerek geldik" dediler" (Fussilet, 11). Bu, onların söylediği bir söz olmadığı halde, o yer ile göğün yaratılmasında ilâhî kudretin, hiçbir maniayla karşılaşmaksızın süratli bir şekilde nüfuz edişini göstermektedir.

Arapların şu sözü de;bunun bir benzeridir: Duvar, kazığa: "Beni niye yarıyorsun?" demiş, o da: "Beni çakana sor. Çünkü arkamda olan peşimi bırakmıyor."

Şu âyet de bunun bîr benzeridir:

"Herşey Allah'ı hamdiyle tesbih ediyor. Fakat siz onların tesbihini anlamazsınız" (İsra, 44).

b) "ol" sözü, Allah'ın melekler için yaptığı bir alâmettir. Melekler bu sözü duydukları zaman, bir işin, bir şeyin meydana geleceğini anlarlar. Bu görüş Ebû'l-Huzeyl'den nakledilmiştir.

c) Bu, Allah'ın kendilerine: "Hor ve hakir maymunlar olun" (Bakara. 65) dediği ve benzeri durumda olan mevcud insanlar için söylediği bir sözdür. Bu, Esam'ın gördüşüdür.

d) Bu, diriler için bir ölüm, ölüler için ise, bir dirilme emridir. Bu görüşlerin hepsi zayıftır, kuvvetti olanı, birinci görüştür.

118. Âyetin Tefsiri

"Bilmeyen kimseler: "Allah bize (açıkça, yüzyüze) konuşsa ya.. Yahut bize bir mucize gelse ya..." dediler. Onlardan önceki insanlar da tıpkı onlar gibi söylemişlerdi. Kalbleri birbirine ne kadar benziyor. Biz, hakikatleri İyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi açıkladık" .

Bu âyette bahsedilen husus, yahûdi, hristiyan ve müşriklerin kabin, çirkin işlerinden onbirincisidir. Bu âyetle ilgili meseleler vardır.

Birinci Mesele

Cenâb-ı Allah, yahûdi, hristiyan ve müşriklerin tev hid inancını yaralayan bir inançlarını -ki o da Allah'ın çocuk edindiği inançlarıdır- anlatınca, bu âyette de peygamberlikle ilgili yanlış inanışlarını anlatmıştır. Çoğu tefsirciler: "Bu âyette bahsedilenler müşrik Araplardır. Buna, Allah Teâa'nın:

"Onlar, "Bizim için şu topraktan bir pınar akıtmadan sana katiyyen inanmayız" (isra, 90);

"Evvelki (peygamberlere) gönderildiği gibi o (Muhammed) bize de bir mucize getirsin" (Enbiya, 5); ve: '

"Bizim üzerimize melekler indirilmeli değil miydi. Veya Rabbimizi görmeli değil miydik?" dediler" burkan. 21) ayetleri delâlet etmektedir" dediler. Çoğu müfessirlerin görüşü budur, fakat Ehl-i Kitab'dan olanların da bu isteklerde bulundukları sabittir. Cenâb-ı Allah'ın,

"Ehl-i Kitab, senin, üzerlerine gökten bir kitab indirmeni isterler. Onlar Musa'dan, daha büyüğünü istemişlerdi" (Nisa, 153) ayeti buna delildir.

Eğer, "Ayetten muradın Arap müşrikleri olduğuna, bahsedilen kimselerin "bilmeyen kimseler" olarak tavsif edilmesi delâlet etmektedir. Çünkü Ehl-i Kitab, İlim ehli olan kimselerdir" denilirse, biz deriz ki: Müşrikler tevhidi ve nübüvveti (Peygamberlik müessesesini) gerektiği şekilde bilmiyorlardı. Ehl-i Kitab da bunları gerektiği şekilde bilmiyorlardı.

Kâfirlerin istedikleri Mucizeyi Allah Niçin Ortaya Koymadı?

Kâfirlerin tutundukları bu şüphenin izahı şudur: Ha: Kim Olan Allah, birşeyi meydana getirmek istediğinde, mutlaka, ona götüren en kestirme, şek ve şüpheden en uzak yolu tercih eder. Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki:"Allahü teâlâ, meleklerle konuşur, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile konuşmuştur. Halbuki sen Ey Muhammed Allah'ın sana konuştuğunu iddia ediyor, delil olarak da, "Kuluna vahyettiğini vahyetti" (Necm, 10) ayetini ileri sürüyorsun. Öyle ise, O Allah niçin bize bizzat hitap edip, itikadımızın kuvvetlenmesi ve ortadaki şüphelerin gitmesi için senin peygamber olduğunu açıkça ifâde etmiyor? Allahü teâlâ böyle yapmadığına göre, niçin sana has ayet ve mucizeler vermiyor?"

Bu, iddia Kur'an'ın bir mucize ve delil oluşuna müşriklerin bir tân'ıdır. Çünkü o müşrikler, O'nun bir mucize olduğuna ikrar etmiş olsalardı, "O, bize bir ayet getirmeli değil miydi?" demeleri mümkün olmazdı. Sonra Hak teâlâ bu şüpheyi, şu buyruğu ile cevaplandırmıştır:

Bu cevabın özü şudur: Biz, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sözünü, mucizelerle kuvvetlendirdik, sözünün doğruluğunu ayetlerimizle yani Kur'an ve diğer mucizelerimizle beyân ettik. Bu sebeple, danasını istemek işi yokuşa sürme babmdandır. Durum böyle olunca, bazı sebeblerden dolayı, onların bu isteğine icabet etmemek gerekir.

a) Tek bir delil bile bulunduğu zaman, mükellef istediğini elde etmiş olur. Eğer mükellefin maksadı hakkı bulmak İse, bu tek delil yeter. Bununla yetinilmeyip fazlası istenirse, böyle bir talebin inâd ve diretme babından olduğunu anlarız. Bundan dolayı, böyle bir isteği yerine getirmek gerekmez.

Bunun bir benzeri de.

"Onlar, "Ona Rabbinden (başka) ayetler indirilmeli değil miydi?" dediler. De ki; "O ayetler ancak Allah'ın nezdindedir. Ben sadece bir apaçık haber verenim." Sana indirdiğimiz ve kendilerine devamlı okunan kitap onlara yetmiyor mu?" (Ankebût, 50-51) ayetidir. Böylece Cenâb-ı Hak, onları Kur'an'dan sadra şifâ veren delillerle susturmuştur.

b) Eğer Allahü teâlâ, bu mucizeyi indirmesi halinde onların imân edeceklerini bilseydi, onların isteğini yerins getirirdi. Fakat Allah, onların istediklerini yerine getirse de bunun sadece onların inâdlarını artıracağını biliyordu. Bundan dolayı onların isteklerini yerine getirmedi ve şöyle buyurdu:

"Eğer Allah onlarda bir hayır olabileceğini bilseydi, onlara bunu işittirirdf. Fakat onlara işittirse bile (bu hallerinde), onlar yüz çevirici olarak arkalarını dönerlerdi" (Enfal.23).

c) Bu mucizelerle ilgili olarak çeşitli zararlar meydana çıkmıştır. Bu mucizelerin meydana gelmesi, bundan sonra da tekziblerine devam etmeleri halinde, çoğu kez onların helak olmalarını ve köklerinin kazınmasını gerektirirdi. Bu mucizelerin bir kısmı, mükellefiyeti ihlâl eden, iman etmeyi mecburî hale getiren bir özelliğe sahiptir. Bunların çok sayıda olması ve peşpeşe gelmesi, mucize oluş durumlarını bozabilirdi. Çünkü harikulade şeyler peşpeşe geldiğinde, harikulade olmaktan çıkar, normal görülmeye başlarlar. Bu durumda da mucize olmaktan çıkar. Bütün bunlar Allâmu'l Guyûb (gaybları en iyi bilen) Allah'dan başka hiç kimsenin bilemiyeceği hususlardır. Böylece münkirlerin bu olur olmaz isteklerinin yerine getirilmemesinin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini yaralamayacağı sabit olmaktadır.Cenâb-ı Allah'ın: Kalbleri birbirine ne kadar benziyor!" buyruğundan murad, peygamberleri yalanlayan bütün milletlerin söz ve fiillerinin birbirine benzemesidir. Cenâb-ı Allah onların, Biz tek bir çeşit yemeğe tahammül edemeyiz" (Bakara, 61) Onların putları gibi bize de bir put yap " (A'râf, 128); "Bizimle alay mı ediyorsun?" (Bakara, 67) ve, "Allah'ı bize açıkça göster" (Nisa, 153) dediklerini naklettiği şeklide, Hazret-i Musâ (aleyhisselâm)'nın kavminin devamlı inadlaşıp bâtılı istemeleri gibi, müşrik Araplar da devamlı inâd, diretme ve bâtılı, isteme hususlarında aynıdırlar.

Hak teâlâ'nın, "Bîz hakikatleri iyice bilmek isteyenlere ayetlerimizi açıkladık" ifâdesinden murad, Kur'an'ın yanısıra ağacın yürümesi, kurdun konuşması ve az bir yemekle büyük kalabalıkları doyurma gibi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gösterdiği mucizelerin, yakînî imanı elde etmek isteyenler için kuvvetli birer delil olduğunu bildirmektir.

119. Âyetin Tefsiri

"Şüphe yok ki biz seni kâmil bir müfded ve gerçek bir korkutucu olarak Hak ile gönderdik. Sen cehennemliklerden mes'ul değilsin" .

Bu kâfirler inadlarında, bâtıl diretmelerinde ısrar edip, işi yokuşa sürmek için yeni mucizeler isteyince, Allahü teâlâ, peygamberine, onların dinî faydaları için, daha fazla mucize getirmeyeceğini beyan etmiştir. Allahü teâlâ bu şekilde açıkladığı gibi, onların küfürde ısrar etmelerinden dolayı peygamberinin üzüntüsü artmasın diye, tebliğ ve ikaz konusunda Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in daha fazla bir şey yapamayacağını da açıklamıştır.

Ayetteki, "Hak ile" buyruğu hakkında bazı izahlar yapılmıştır

a) Bu ifâdedeki "be" harf-i cerri, fiilinden anlaşılan, masdarına müteallikdir. Yani, "Biz seni hak bir irsal (gönderiş) ile gönderdik" demektir.

b) Bu harf, "beşir" ve "nezir" kelimelerine mütealliktir. Yani, "Sen Hak ile müjdeleyici (beşir), Hak ile korkutucusu (nezir)sin" manasınadır.

c) "Hak" kelimesinden murad, din ve Kur'an'dır. Yani ayet, "Biz seni Kur'an, Allah'a itaat eden kimseleri sevapla müjdeleyici, O'nu inkâr edenleri de ikâbla korkutucu olsun diye gönderdik" manasınadır.

Uygun olan, "beşir" ve "nezir" kelimelerinin (Kur'an'ın değil) peygamberin bir sıfatı olmasıdır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: "Ey Muhammed, sana uyup dinine girenleri müjdeleyesin, seni inkâr edip dininden sapanları korkutasın diye seni hak ile gönderdik."

Allahü teâlâ'nın, 'Sen, cehennemliklerden mes'ul değilsin" ayetinin iki kıraat şekli vardır. Ekseri kıraat alimleri fiildeki "te" ve "lâm" harflerini, cümleyi haber cümlesi kabul ederek, ötüreli, (......) şeklinde; Nâfi ise "te" harfini fethalı, lâm harfini de meczum okuyarak ve cümleyi inşâî cümle (nehiy cümlesi) kabul ederek, (......) şeklinde okumuştur.

Birinci kıraata göre âyetin birkaç türlü izahı vardır:

a) Onların varacakları yer cehennemdir, bu sebeple onların inkârları sana zarar vermez. Sen bundan mes'ul değilsin. Bu, aynen, Hak teâlâ'nın, "Sen ancaetmekle sorumlusun. Onların hesabı bize ait" (Rad, 40) ve, "O, peygamber, kendisine yüklenen görevden, sizler de size yüklenen (mükellefiyet)lerden sorumlusunuz" (Nur, 54) ayetleri gibidir.

b) "Sen doğruyu bulmuşsun. Sana başka birşey gerekmez. Binaenaleyh onların inkârlarından ve azâb-ı İlâhi'ye düşmelerinden dolayı üzülüp kederlenme." Bunun bir benzeri, Allah "O halde nefsin, onlara üzülmesin" (Fatır. 8) ayetidir.

c) Şu anda itaat edene ve isyan edene bakma. Çünkü durum bazan değişebilir. O halde bu, gayba ait bir husustur. Binaenaleyh sen bundan mes'ul olmazsın. Ayette, yakın uzak hiç kimsenin, başkasının günahından mes'ul olmayacağına ve onun yaptıklarından sorumlu tutulmayacağına bir delil vardır.

İkinci kıraat şekline göre de ayetin iki türlü izahı vardır:

a) Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Keşke ana-babamın ne yaptıklarını bilebilseydim" demiş, bunun üzerine kâfir olanların durumunu öğrenmek istemekten nehyedilmiştir. Bu rivayet akla uygun değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ebeveyninin kâfir olduklarını, kâfirlerin ise azaba duçar olacaklarını biliyordu. Buna rağmen O'nun, "Keşke ana-babamın ne yaptıklarını bilseydim" demesi nasıl mümkün olur ?

b) Ayetteki nehyin manası, kâfirlerin içine düştükleri azabın büyüklüğünü ifâde etmektir. Nitekim bir musibete uğrayan kimsenin durumunu sorduğunda sana bu manada, "Onu hiç sorma!" denilir. Azabın büyüklüğünü ifâde edişin izahı şudur: "Sorulan kimse, içine düştüğü şeyin çirkinliği sebebiyle dillere düşmesinden dolayı sızlanır. Binaenaleyh bunu, ona sorma, ve onun canını sıkan şeyi ona yükleme", veya, "Ey haber soran kimse, sen, duyanı dehşete düşüreceği ve canını sıkacağı için, onun haberini duymaya dayanamazsın. Binaenaleyh sorma."

Übey (radıyallahü anh) (......) şeklinde, Abdullah b. Mes'ud (radıyallahü anh)'in (......) şeklinde kıraatleri birinci kıraati güçlendirmektedir.

120. Âyetin Tefsiri

"Ne yahûdiler, ne de hristiyanlar, sen onların dinine uymadıkça, asla senden hoşnud olmazlar. De ki: Allah'ın hidâyeti (İslâm), doğru yolun ta kendisidir. Eğer sana gelen (bunca) ilimden sonra, onların heva ve heveslerine uyacak olursan, yemin olsun ki, senin için Allah'dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulunmaz."

Allahü Teâlâ geçen ayette peygamberini sabra davet edip illetin onlar tarafından değil de peygamber tarafından zail olduğunu, onların Hazret-i Peygamberi tekzibe devam etmede bir mazeretleri kalmadığını beyân edince, bunların bâtılda diretmeleri ve küfürde ısrarları hususundaki durumlarının, peygamberin kendi dinlerine uymasını isteme derecesine, peygamberin getirdiği kitaba razı olmayacaklarına, tam aksine peygamberin onların dininde kendilerine uymasını isteme derecesine vardığını peşisıra getirdi. Böylece bununla onların Hazret-i Peygambere ne derecede düşman olduklarını beyan ederek, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlara uymayacağını açıkladı.

"Millet" din demektir. Sonra Cenâb-ı Hak, Allah'ın hidayetinin kişileri İslama götüren gerçek buyurmuştur. "Hidayet" ismiyle adlandırılabilecek tek şey Allah'ın hidayetidir. Bu, hidayetin hepsidir. Onun dışında hidayet yoktur. Ehl-i Kitab'ın uymaya davet ettikleri şey hidayet olmayıp, aksine hevâ-vü hevestir. Sen, Allah'ın şu sözüne baksana: Katî delillerle doğruluğu bilinen dine dâir, "ilim sana geldikten sonra", onların "heva" ve bid'at olan görüşlerine "uyarsan", seni koruyacak ve seni müdafaa edecek, "Allah'dan başka hiçbir dostun ve yardımcın olmaz. " Aksine ona taate devam edip, O'nun ipine sımsıkı sarıldığın zaman insanlardan seni koruyacak olan Allah' dır.

Alimler ayetin bazı şeylere delalet etttiğini söylemişlerdir.

1) Allah'ın bir kuluna, yapmayacağını bildiği bir iş hususunda, va'îdde bulunması caizdir. Çünkü ayetten alınan bazı şeylere delâlet ettiğini söylemişlerdir:

misalde, Allah, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yahudî ve hristiyanların hevâ-vü heveslerine uymayacağını biliyordu. Bununla beraber, onu bundan dolayı tehdid etmiştir. Bunun bir benzeri de Allah'ın, "Eğer müşrik olursan amellerin boşa gider" (Zûmer, 65) ayetidir. Peygamberi bu fiilden men edenin veya men eden şeylerden birinin bu tehdit olması ihtimalinden dolayı, bu tehdidin yapılması yerinde olmuştur.

2) Allah'ın, "İlimden sana geldikten sonra.." ifâdesi, tehdidin ancak delil getirmeden sonra caiz olacağını gösterir. Bu doğru olunca, tehdidin ancak kudretten (güç yetirmeden) sonra olması daha uygundur. Bu sebeple, teklif-i mâla yutâkı (güç yetirilemeyen şeyle mükellef tutmak) caiz görenlerin iddiası geçersizdir.

3) Bu ayette, hevâ-vü hevese uymanın ancak bâtıl birşey olduğuna delil vardır. İşte bu yönden ayet, taklidin bâtıl olduğuna delâlet eder.

4) Ayette, azabı haketmiş kimselerin şefaatçisinin olmadığına delil vardır. Çünkü hevasına uyduğunda bir şefaatçi ve yardımcı bulabilecek olsaydı, Peygamber öncelikle bulurdu. Bu son görüş zayıftır. Çünkü Ehl-i Kitab'ın nevalarına uymak küfürdür. Bize göre ise, küfür için şefaat yoktur.

121. Âyetin Tefsiri

"Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler onu, hakkını vererek okurlar, ona imân edenler bunlardır. Kim onu inkâr ederse, onlar en büyük za. uğrayanların tâ kendileridir" .

Bil ki bu ayette birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

(......) kelimesi birinci mübteda, (......) kelimesi, de ikinci mübteda olmak üzere ref mahallindedirler. (......) ifâdesi ise, (......)nin haberidir.

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendilerine kitab verdiğimiz kımseler..." ifadesiyle kimlerin kastedildiği hususunca iki görüş vardır:

Birinci Görüş: Bunlar, Allah'ın Kur'an'ı kendilerine verdiği mü'minlerc Bu görüşte olanlar, şu delilleri getirmişlerdir:

a) Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu, hakkını vererek okurlar" ifâdesi, bu kitabı okumaya bir terğîb ve teşvik, bu okuyuşu da bir medihtir. Bu durumda olan kıta. Tevrat ve İncil değil Kur'an'dır. Çünkü Tevrat ve İncil'i okumak caiz değildir.

b) Hak teâlâ'nın, "İşte ona İman edenler bunlardır" ifâdesi, imanın bulara hasredildiğini gösterir. Eğer Ehl-i Kitab'tan bahsediliyor olsaydı, böyle olmazdı.

c) Allahü teâlâ, "Kim onu inkâr ederse, onlar en büyük zarara uğrayanların tâ kendileridir" buyurmuştur. Hakkında böyle hüküm verilecek kitap ise ancak Kur'an'-ı Kerim'dir.

İkinci Görüş: Allah'ın kendilerine kitap verdiği kimselerden maksad, yahudilerden Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e imân etmiş kimselerdir. Bunun delili ş-dur. Daha önce bahsedilenler sadece Ehl-i Kitap'tır. Cenâb-ı Hak, Ehl-i Kitab'ın gittiği yolu zemmedip yaptıkları çirkin işleri haber verince, bunun peşisıra yahudilerin yolunu bırakan, hatta Tevrat'ı tefekkür edip, onu tahrifi terkederek, ondan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinin doğruluğunu anlayan kimseleri medhetmiştir.

Kitap Verilenler Kimlerdir Ve Tilâvet Hangi Mânâlara Gelir?

Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu, hakkını vererek okurlar" sözüne gelince, okumanın (tilâvetin) iki manası vardır:

a) Kıraat (okumak);

b) Bilfiil uymak. Çünkü başkasına uyan kimse için, Ona bilfiil uydu" denir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onu izleyen aya yemin olsun" (Şems, 2) buyurmuştur. Ayetin zahirine bakılırsa, bu ifâde her iki manayı da içine alır, her iki manada da mübalağa etmek doğru olur. Çünkü başkasına uyan, bazan uymayı hakkıyla yapar, ondan birşey aksatmaz. Okuyan da, okumanın hakkını îfâ eder, okumada gerekli hiç birşeyi ihlâl etmez.

Buradaki tilavet kelimesini okuma manasına alanlar da değişik izahlar yapmışlardır:

1) Onlar Kur'an'ı düşünüp, gereğiyle amel edip, helâl, haram ve diğer hususlarda O'nun hükümlerine sımsıkı sarılmışlardır.

2) Onlar, namazda ve yalnız başlarına iken Kur'an okuduklarında, huşu ve huzû'ya girerler.

3) Onlar, Kur'an'ın muhkem ayetleriyle amel edip, müteşâbih ayetlerini tasdik ederek, kendilerine müşkü gelen ayetler hususunda bir fikir yürütmez, onları Allah'a havale ederler.

4) Onu Allah'ın indirdiği şekilde okurlar, kelimelerini yerlerinden oynatıp tahrif etmezler ve O'nu doğru olmayan şekillerde tefsir etmezler.

5) Ayet bu izahların hepsine birden hamledilebilir. Çünkü bu izahlar tek bir manada birleşiyorlar ki o da, Kur'an'ın ayetlerine saygı duymak ve bunların hem lâfızlarına hem de manalarına uymaktır. Bu sebeple Allah'ın kelâmının faydalarını çoğaltmak için, lâfzı müşterek olduğu manalara hep birden hamletmek gerekir. Allah en iyisini bilendir.

122. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:123

123. Âyetin Tefsiri

"Ey İsrailoğulları size ihsan ettiğim (bunca) nimetimi ve sizi (bir zamanlar) âlemler üzerine hakikaten üstün kılmış olduğumu hatırlayın. Hiçbir kimsenin kimseden yana birşey ödeyemeyeceği, kimseden bedel kabul olunmayacağı, kimseye şefaatin fayda vermeyeceği, o (kâfirlere) yardım da edilmeyeceği bir günden sakının" .

Bu iki ayetin tefsiri, daha önce geçmiş olan benzeri iki ayette geçmiştir (Bakara. 47-48).

İslâm'ı Tebliğ Gayesiyle Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) Kıssasına Geçiş

124. Âyetin Tefsiri

"Ve hatırlayın o zamanı ki Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle imtihan edip de o, bunları tamamen yerine getirince: "Seni insanlara imam (önder) yapacağım" buyurmuş. (İbrahim): "Zürriyetimden de.." demiş, Allah ise: "Zâlimler ahdime eremez" demişti" .

Bil ki Allahü teâlâ, İsrailoğullarına çeşitti nimetlerini ve onların dinleriyle fiilleri hususundaki kabahatlarını sonuna kadar sayıp bu bölümü, söze başladığı, (Bakara, 47-48) ayetleriyle bitirince, bir başka izaha başlamıştır. Bu da Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kıssasının ve çeşitli hallerinin anlatılmasıdır. Bunun hikmeti şudur: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), faziletini bütün milletlerin ve grupların kabul ettiği bir kimsedir. Meselâ müşrikler, onun faziletli olduğunu kabul edip, onun soyundan gelme, Harem'inde yerleşmiş olma ve onun yaptığı Ka'be'ye hizmet etme ile şeref duyarlardı. Yahudi ve hristiyanlar gibi Ehl-i Kitab olanlar da onun faziletini ikrar edip, onun soyundan olduklarını söyleyerek iftihar ederlerdi. İşte bu nedenle Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, müşriklerin, yahudi ve hristiyanların Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sözünü kabul etmelerini, dinini tasdiki ve şeriatine uymalarını gerektiren birtakım işlerinden bahsetmiştir. Bunu birkaç türlü izah edebiliriz:

a) Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e bazı mükellefiyetleri emredip, o da bunları yerine getirince ve sorumluluğundan kurtulunca, nübüvvet ve imamete nail olmuştur. Bu da yahudî, hristiyan ve müşriklerin dikkatini, dünya ve ahirette hayrın ancak isyan ve inadı bırakarak, Allah'ın ahkâm ve tekliflerine uymakla meydana geleceğine çekmiştir.

b) Hak teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in imameti, soyu için de istediğini naklederek, "Zalimler ahdime eremez" buyurmuştur. Bu ifâde dini husustaki imamet (önderlik) ve reislik makamının zalimler için söz konusu olamayacağını gösterir. İşte bu sebeple zalimler, bu makamı elde etmeyi istediklerinde, onlara inadı, diretmeyi ve bâtılda taassubu terketmeleri vâcib olur.

c) Haccetmek Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dininin hususiyetlerindendir. Bundan dolayı Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uymanın vâcib olduğu konusunda, yahudî ve hristiyanlar için adetâ bir hüccet olsun diye, Hazret-i İbrahim'in de hacc yaptığını nakletmiştir.

d) Kıble, Beyt-i Makdis'den Ka'be'ye çevrilince bu, yahudî ve hristiyanların gücüne gitmişti. Hak teâlâ, Ka'be'nin, kendisine saygı duymanın ve uymanın vâcib olduğunu kabullendikleri İbrahim'in de kıblesi olduğunu açıklamıştır. Böylece bu, onların kalblerinde bu husustaki öfkenin gitmesini sağlayacak hususlardan olmuştur.

e) Müfessirlerden, Allah'ın kendisiyle Hazret-i İbrahim'i imtihan ettiği kelimeleri, neticeleri beden temizliğine varan birtakım emirlerle tefsir edenler vardır. Bu da, müşriklerin İslam yolunu tercih etmelerini gerektiren hususlardan sayılır. Çünkü onlar da, Hazret-i İbrahim'in faziletini kabulleniyorlardı. Bu yine onlara, buraya kan sürme ve temizliğe dikkat etmeme gibi alışkanlık edindikleri şeyleri bırakmalarını gerektirir. Bazı müfessirler de, "ayette geçen "Kefneler"!, Allah'ın dini hususunda Hazret-i İbrahim'i denediği şeylere karşı, İbrahrim (aleyhisselâm)'in sabrı" diye açıklamışlardır. Bu şeyler de onun, yıldızlara, aya ve güneşe bakması, putlara tapanlarla münazara etmesi, sonra da oğlunun kesilmesi ve kendisinin ateşe atılmasına rağmen Allah'ın hükümlerine inkiyâd etmesidir. Bütün bunlar, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in faziletini kabullenen yahudi, hristiyan ve müşriklerin bu konuda, Hazret-i İbrahim'e benzemelerini; hasedi, taassubu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uymayı hoş görmemeyi bırakma hususunda, Hazret-i İbrahim'in yoluna girmelerini gerektirir. İşte bütün bu sebeblerden ötürü Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim'in kıssasını burada zikretmiştir. Bil ki Cenâb-ı Allah, Hazret-i İbrahim'den bazısı onu mükellef tuttuğu güç işler, bazısı da ona has kıldığı büyük teşrifler olan birçok hususu nakletmiştı Biz, inşaallah bunları hep izah edeceğiz. Bu ayet, kendisinden sonra bir şereflendirme meydana gelen bir teklif-i ilâhi'den bahsetmektedir. Bu teklif, Cenâb-ı Allah'ın şu buyruğunda bahsettiği şeydir: "Hatırlayın o zamanı ki Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle imtihan edip de o, bunları tamamen yerine getirince.." Bu ayette bazı meseleler vardır:

Birinci Mesele

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Ayetteki da âmil olan ya mukadder bir fiildir, meselâ bu şu şekillerde olabilir, "Onu imtihan ettiğinde şöyle şöyle oldu" veya, ifadesidir:

İkinci Mesele

Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim'e olan mükellefiyetlerini, mânâda genişlik olsun diye "belâ" olarak isimlendirdi. Çünkü bu gibi şeyler, kimin emrettiği bilinmemesi bakımından, bizim tarafımızdan, belâ, tecrübe ve mihnet gibi görülür.

Neticeleri Bilmesine Rağmen Allah'ın, Kulunu İmtihanı Caiz midir?

Örfte böylesi kullanış çok olunca, Hak teâlâ'nın emir ve yasaklarını mecazî olarak bu şekilde isimlendirmesi caiz olur. Çükü Allahü teâlâ hakkında imtihan etme ve deneme fiillerinin kullanılması caiz değildir. Zira Allahü teâlâ, ezelden ebede kadar olan, nihayetsiz tafsilatı olan bütün malûmatı bilir. Hişam b. Hakem : "Allahü teâlâ, ezelde sadece eşyanın hakikatini ve mahiyetini bilir. Ama bu mahiyetlerin meydana geliş ve varlık alemine girişlerini ise ancak bunlar meydana gelirken bilir" demiş ve görüşüne naklî ve aklî deliller getirmiştir. Onun naklî detili işte bu ayettir. O, bu ayetin delil oluşunu, Allahü teâlâ'nın kullarını imtihan edip denediğini açıkça ifâde edişinden ve bunun benzerini diğer ayetlerde de zikretmesinden çıkarmıştır. Mesela Allahü teâlâ,

"Sizden cihâd edenlerle, sabredenleri bilelim diye sizi İmtihan edeceğiz" (Muhammed, 31); "Hanginizin ameli daha güzel olacak diye, sizi imtihan etmek için" (Mûlk, 2) ve Bakara suresinde ileride gelecek olan ayetinde "Muhakkak ki sizi. korku veaçlık türü birşeyle imtihan edeceğiz" (Bakara, 155) buyurmuştur. Yine Hişam, görüşünü kuvvetlendiren şu ayetleri de zikretmiştir:"Siz ikiniz ona yumuşak söz söyleyin, belki o düşünür veya (Allah'dan) korkar " (Taha, 44). (......) kelimesi tereccî (ummak manasını ifâde etmek) içindir.

"Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edinr umulur ki ittikâ edesiniz " (Bakara, 21). Bu ve benzeri ayetler, Hak teâlâ'nın eşya meydana gelmezden önce, onların meydana geleceğini bilmediğini gösterir.Hişam bazı aklî deliller de ileri sürmüştür:

1) Eğer Allahü teâlâ, eşya meydana gelmezden önce, eşyanın meydana geleceğini bilmiş olsaydı, o zaman hem Hâlik'ta hem mahlûkta kudretin olmadığını söylemek gerekirdi. Bu ise imkânsızdır. İmkânsıza götüren şey de aynıdır. Bu ikisinin birbirini gerektirmesinin izahı şöyledir: Allahü teâlâ'nın meydana geleceğini bildiği şeylerin meydana gelmemesi imkansız olur. Çünkü birşeyin meydana geleceğini ve gelmeyeceğini bilmek, iki zıt durumdur. İki zıddın arasını bulmak ise muhaldir. Allah'ın meydana gelmeyeceğini bildiği şeylerin, aynı bu delilden ötürü meydana gelmesi imkânsızdır. Buna göre şayet Allahü teâlâ, cüzî şeylerin tamamını, onlar olmazdan önce bilseydi, o şeylerin bazısının meydana gelmesi vâcib, bazısının meydana gelmesi mümtenî (imkânsız) olurdu. Halbuki kesinlikle ne vacib olan için, ne de mümtenî olan için kudrete gerek yoktur. Binaenaleyh böyle olan şeylere Yaratıcı Teâlâ'nın ve yaratılanın kudreti olmadığını söylemek gerekir. Biz bunun imkânsız olduğunu söyledik. Yaratıcı için bunun imkansız olduğunu söyledik, çünkü âlem muhdes (sonradan olma) dır. Ona bir tesir eden (yaratan) vardır. Bu müessirin mutlaka kadir olması gerekir. Çünkü bu tesir, müessirin zatı gereği olsaydı, müessir kadîm olduğu için alemin de kadim olması veya âlem hadis olduğu için müessirin de hadis olması gerekirdi.Bu kudretin mahlûk için imkânsız olduğunu söyledik, çünkü biz, birşey, yapmak istediğimizde ona kadir olduğumuz, birşeyi yapmamak istediğimizde de onu yapmamaya kadir olduğumuz manasında, kendimizde bir işi yapma veya yapmamaya açıkça bir güç buluyoruz. Buna göre bu iki şeyden birisi vacib, diğeri mümtenî olsaydı, açıkça varlığı bilinen bu güç söz konusu olmazdı.

2) İlmin, bilinen iki şeyden birine taalluk etmesi, o İlmin diğerine taalluk etmesinden başkadır. Bu sebepten ötürü bizi, diğerine taallukunun farkında olmamızla beraber, bu ikisinden birini düşünebiliyoruz. Eğer bu iki taalluk tek bir taalluk gibi olsaydı, bu imkânsız olurdu. Çünkü tek bir şeyin aynı anda hem bilinebilmesi, hem de bilinememesi imkânsızdır. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki eğer Hak teâlâ, cüz'iyyatın tamamını bilmiş olsaydı, sınırsız ilmi olurdu. Veya onun İlminin taalluk ettiği sayısız şeyler olurdu. Her iki halde de aynı anda sayısız mevcudat meydana gelirdi ki bu imkânsızdır. Çünkü o zaman bu eşyanın toplamı, on eksiğinden daha fazla olurdu. Noksan olabilen şey sonludur. Fazla olan da, sonlu olandan on fazlasıdır. Sonlu olana, sonsuz olan eklendiği zaman toplam sonlu olur. Bu durumda sonsuz eşyanın var ol- ' ması imkânsızdır.

Şayet, "Mevcut olan ilimdir. İlmin taalluk ettiği şeyler ise haddizatında varlıkları olmadığı halde a'yânda bulunan nisbi işlerdir" denilirse, biz deriz ki: İlim bir malûma taalluk ederse ancak ilim olur. Binaenaleyh eğer bu taalluk haddizatında mevcut olmasaydı, ilmin de aslında ilim olmaması gerekirdi ki bu da imkânsızdır.

3) Bu nihayeti olmayan malumatın sayısını Allah bilir veya bilmez. Eğer Allah onların sayısını bilirse, bu malumat sınırlı demektir. Çünkü belli bir sayısı olan herşey sınırlıdır. Eğer Allahü teâlâ, bu malumatın sayısını bilmez ise, onları tafsilatıyla bilmiyor demektir. Bizim sözümüz de bu konudadır.

4) Her malum, zihnimizde diğerinden ayırdedilmiştir. Başkasından ayırdedilen herşeyin dışındakiler, ondan hariçtir. Ondan hâriç olan herşey ise ondan başkadır. O halde bu şey, sonlu ve sınırlıdır. Bu sebeble her malum sınırlıdır. Binaenaleyh sınırsız olan şeylerin malum olması imkansız olur.

5) Birşey, ancak ilmin ona taalluku ve nisbeti bulunursa malûm olur. Birşeyin birşeye nisbet edilmesi, haddizatında tahakkuku muteber bir haldir. Çünkü birşeyin kendisinde bir belirginlik olmazsa, o, o olması bakımından, başkasının ona nisbet edilmesi imkânsız olur. Müşahhas bir şey, varlık alemine girmezden önce, kesinlikle müşahhas olamaz. Bu sebeble onun ilme konu olması imkânsız olur.

Şayet, "Bu görüş muhal ve mürekkeblerin varlık âlemine girmezden önce (bilinebilir olmasıyla) bâtıl olur. Çünkü biz, onların belirginlikleri olmadığı halde, onları bilebiliyoruz" denilirse, biz deriz ki: Senin bu söylediğin, bizim sözümüzle bir tezad eder, bu ise bizim sözümüze bir cevap değildir. Böyle bir durum ise, şek ve şüpheyi izale etmeyecek şeylerden sayılır. Hişâm sözüne devamla: "İşte bütün bu akfî izahlar, bu kabil ayetlerin zahirî manalarından mecazî manalarına geçilmesine gerek olmadığına delalet eder" demiştir.

Bil ki bu Hişâm, Rafizilerin reisidir. Bundan dolayı eski Rafizilar bedâ görüşüne sahiptirler. Müslümanların çoğu ise Allahü teâlâ'nın, cüz'î şeyler meydana gelmeden önce de, onları bildiğinde ittifak etmiş ve görüşlerine şu şekilde delil getirmişlerdir:

Cüz'îyyâtın meydana gelmezden önce de, Allah'ın malûmatı dahilinde olmaları doğrudur. Biz, bu cüz'iyyâtı Allah'ın bilmesinin doğru olduğunu söyledik, çünkü biz de, onlar meydana gelmezden önce onları bilebiliyoruz. Zira biz, güneşin yarın doğudan doğacağını bugünden bilebiliyoruz. Meydana gelmeleri o şeylerin, mümkün olduklarını gösterir. Biz, cüz'îyyâtın bilinebilmesinden dolayı, Allah'ın onları bilmesi gerektiğini söyledik. Çünkü Allah'ın ilminin malumata taalluk etmesi, Allah'ın zatı gereği olması gereken bir husustur. Bu sebeple, Allah'ın ilminin, bilinebilecek şeylerin bazısına taalluk etmesi, diğer bazısına taalluk etmesinden daha evlâ değildir. Buna göre bir tahsis bulunsaydı, bu durumda bir muhassise (tahsis edecek olana) ihtiyaç olurdu ki bu imkânsızdır. Bu sebeple de Allah'ın ilminin, hiçbir malumata (bilinebilecek şeye) taalluk etmemesi gerekirdi. Eğer onun ilmi, malumatın bazısına taalluk ederse, hepsine de eder ki, zaten bizim söylemek istediğimiz de budur.Hişam'ın ileri sürdüğü birinci şüpheye gelince, buna şöyle cevap veririz: Birşeyin meydana geleceğini bilmek, onun meydana gelmesine bağlıdır. Meydana gelme de kudrete bağlıdır. O halde bağlı olan şey, bağlandığı şeye ters olmaz. Bu sebeple ilim, kudretten müstağnî kılmayan, ondan ayrılmayan bir sıfattır. O'nun İkinci şüphesine (deliline) şöyle cevap veririz: Senin bu şüphen, sonu olmayan sayı dizileri ile bozulur.

O'nun üçüncü şüphesine de şu şekilde cevap veririz: Cenâb-ı Allah eşyanın sayısını bilmez. Bu durum, Allah'a cehalet isnâd edilmesini gerektirmez. Çünkü cehalet, eşyanın muayyen bir sayısının olduğudur. Allahü teâlâ onun sayısını bilmez. Fakat eşyanın aslında belli bir sayısı olmadığı zaman, "Allah eşyanın sayısını bilmez" dememizden, Allah hakkında bir cahilliğin söz konusu olması gerekmez.

O'nun dördüncü şüphesine cevabımız ise şöyledir; Alimin, onun başkasından farklı olduğunu bilmesi malûmun şartından değildir. Çünkü malumun başkasından farklı olduğunu bilmek, o başka şeyi de bilmeye dayanır. Buna göre, birşeyi bilmek, o şeyi başkasından ayırdetmeye ve birşeyin başkasından farklı olduğunu bilmek de o başkasını bilmeye dayanmış olsaydı, o zaman insanın hiçbirşey bilememesi, ancak sayısız şeyleri bildiği zaman birşeyi bilebilmesi gerekirdi.O'nun beşinci şüphesine de, yukarıda bahsettiğimiz nakz (hükümsüz illetin bulunması) deliliyle cevab veririz. Şüphe nakzolunduğunda ortadan kalkar. Böylece Allah'ın ilminin umumiliğine delâlet eden bu bahsettiğimiz delillermuarızlardan salim kalır. Muvaffakiyet Allah'dandır.

Arapçada Zamirin Mercii Konusunda Tafsilât

Bil ki zamirin mutlaka kendinden önceki birşeye râcî olması gerekir. Buna göre zamir merciinden lâfzen ve manen ya önce olur, veya sonra olur, veyahut lâfzen önce, manen sonra olur. veyahut da bunun aksine olur.

Birinci kısma gelince ki bu, zamirin lafzen ve manen merciinden önce olmasıdır, nahivcilere göre meşhur görüşte bu caiz değildir. İbnu Cinnî bunun caiz olduğunu söylemiş ve buna hem nakli (şiirden), hem de aklî delil getirmiştir. Şiirden delili şairin şu sözüdür:

"O'nun Rabbi benim için Adiy b. Hatim uluyan köpekleri cezalandırdığı gibi cezalandırsın, nitekim böyle yaptı da..."Aklî delile gelince, bu caizdir çünkü fail müessir olan, mef'ul ise onun etkisini alandır. Fiilin hem faile hem de mefule taalluku güçlüdür. Dolayısıyla bunlardan herbirinin lâfzen diğerinden önce gelmesi uzak görülmez. Sonra biz (nahivciler), mansub olan kelimenin merfu olana lafzen takdim edilmesinin caiz olduğunda ittifak ettik. Takdim caiz olduğu halde takdimin yapılmaması da böyledir.

İkinci kısma gelince, ki bu zamirin lâfzen ve manen merciinden sonra gelmesidir, bunun doğru olduğunda herhangi bir münakaşa yoktur. Meselâ, senin, (Zeyd, kölesini dövdü) demen gibi.

Üçüncü kısma gelince, ki bu zamirin lâfız bakımından merciinden önce gelip mana bakımından sonra olmasıdır.Bu senin "Kölesini Zeyd dövdü" demen gibidir. İşte burada zamir, her nekadar lâfız bakımından önce gelse bile, mana bakımından sonradır. Çünkü mansub olan şey, takdir bakımından merfudan sonra gelir. Böylece sanki sen şöyle demiş oldun: "Zeyd kölesini dövdü.." şüphesiz bu da caizdir.

Dördüncü kısma gelince, ki bu zamirin mana bakımından merciinden önce, lâfız bakımından ise sonra olmasıdır, bu, Allahü teâlâ'nın şu ayetinde olduğu gibidir: Çünkü merfû (fail) mana bakımından mansubdan (mefulden) öncedir. Buna göre ayetin takdiri, (......) şeklinde olmuş olur. Fakat durum mana bakımından bu şekilde ise de, lâfızda zamir önce değil de sonra olduğu için böyle olması şüphesiz caiz ve yerinde olmuştur.

Dördüncü Mesele

İbn Âmir, he harfi ile min arasına bir elif getirerek, (......) şeklinde, diğer kıraat imamları ise (......) şeklinde okumuştur. Bu iki okunuş da lügata uygundur. İbn Abbas (radıyallahü anh) ve Ebu Hayve (radıyallahü anh), "İbrahim" kelimesini merfû, "Rab" kelimesini de mansub okuyarak (......) şeklinde okumuşlardır. Buna göre ayetin manası, "Hazret-i İbrahim, Rabbine bazı dualarla, deneyen birisinin deneyişi gibi, Allah onları kabul edecek mi kabul etmeyecek mi diye dua etmiştir" şeklinde olur.

Hak teâlâ'nın Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i İmtihanı

Müfessirler, lâfzın zahirinin bu manalara delâlet edip etmediği konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları şöyle demişlerdir: Lâfız bu manalara delâlet eder. Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın imamet, Beytullah'ı temizleme, onun temellerini yükseltme ve Hazret-i Muhammed(sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olarak gönderilmesi hususundaki duaları gibi, zikrettiği şeylerdir. Çünkü bütün bunlar güç şeylerdir.

İmametin güç olmasına gelince, burada bundan maksad nübüvvet (peygamberlik)tir. Bu mükellefiyet ise büyük zorlukları ihtiva eder. Çünkü Peygambere, risaletini tebliğ hususunda bütün meşakkat ve yorgunlukları yüklenmesi, bu yüzden öldürülse de peygamberliğin herhangibir tebliğini yerine getirmede hıyanet etmemesi gerekir. Şüphe yok ki bu en büyük güçlüklerdendir. İşte bu sebepten ötürü peygamberlerin mükâfaatının, başkalarınkinden çok büyük olduğunu söyledik.

Ka'be'nin yapılması, temizlenmesi ve temellerinin yükseltilmesinin güç oluşuna gelince, bu hususta Beytullah'ın nasıl yapıldığını gösteren rivayetlere vâkıf olan kimse, bunlardaki zorluğun fazlalığını anlamış olur. Sonra bu ifâde, Hacc menâsıkını edâ etmeyi de içine alır. Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim'i mevkıfta şeytan ile, onu taşlamak v.b. şeylerle imtihan etmiştir.

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i Allah'ın âhir zamanda peygamber olarak göndermesi için dua etmesinin zorluğu, bunun sırf Allah rızası için ihlâsla yapılması gereken ve kalbten hasedin tamamıyla yok olmasına bağlı olan şeylerden olduğu içindir.

Böylece bu ayetin peşinde zikredilen bu emirlerin güç ve zor mükellefiyetler olduğu ortaya çıkmış olur. Bu sebeple de Allah'ın Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i kelimelerle imtihan etmesinden muradın bu şeyler olması mümkündür. Muradın bu olduğuna, Allahü teâlâ'nın bunu atıf harflerinden herhangi birisiyle ayırmaksızın zikretmiş olması, (......) demeyip de, (......) demiş olması da delâlet eder. Böylece bu, bu imtihanın saydığımız şeylerle mükellef tutmadan başka birşey olmadığını gösterir.

Kâdî bu görüşe itiraz ederek şöyle demiştir: "Sizin bu söylediğiniz, ancak Allah'ın bu ayeti, (......) şeklinde buyurup, bundan sonra da (......) demesi halinde caiz olur. Fakat ayetin tertibi böyle değildir. Aksine Cenâb-ı Hak, (......) ifâdesini, (......) ifâdesinden sonra zikretmiştir. Bu da Hak teâlâ'nın Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i kelimelerle imtihan edip, onun da onları tam olarak yaptığına, Allahü teâlâ'nın bundan sonra, (......) buyurduğunu gösterir."

Kâdî'nin bu itirazına şöyle cevap verilebilir: Kelimelerden maksad, sadece imamet (önderlik, liderlik) değildir. Tam aksine imamet, Beytullah'ı bina etmek, temizlemek ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olarak gönderilmesi için dua etmektir. Allahü teâlâ sanki Hazret-i İbrahim'i bu sayılan şeylerin tamamıyla imtihan etmiş, bunu müteakiben de Hazret-i İbrahim'i birtakım şeylerle imtihan ettiğini icmâlî (özet) olarak haber vermiş. Hazret-i İbrahim'in bu şeyleri yerine getirdiğini bildirmiş. Daha sonra bu hususları tafsilâtlandırmıştır. Bu, uzak görülecek şeylerden değildir.

Diğer bazı müfessirlerse şöyle demişlerdir: Ayetin zahirinde, bu kelimelerden ne murad edildiğini gösteren birşey yoktur. Bu görüş iki manaya getir:

1) Allah, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'î, mükellef tuttuğu birtakım kelimelerle imtihan etti. Bunlar Allah'ın emirleri ve yasaklarıdır. Buna göre sanki Cenâb-ı Hak, "Hani Rabbi, İbrahim'i dilediği şeyleri emretmekle imtihan etti" buyurmuştur

2) "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kavmine ulaştıracağı kendi kelimeleri (sözleriyle), onu imtihan etti." Birinci görüşte olanlar bu teklifin hangi surette olduğu hususunda birtakım görüşler belirterek ihtilâf etmişlerdir:

a) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Bunlar onun şeriatında farz, bizim şeriatımızda sünnet sayılan on özelliktir. Bunların beşi baş ile, beşi de bedenle ilgilidir. Baş ile ilgili olanlar, ağza su vermek, burna su vermek, saçları tepeden ortadan yarmak, (ikiye ayırmak), bıyıkları iyice kısaltmak ve misvak kullanmak. Bedenle ilgili olanlar ise sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, koltuk altı kıllarını yolmak, tırnakları kesmek ve su ile istincâ etmek."

b) Bazıları da, Allah'ın Hazret-i İbrahim'i İslâm'ın özelliklerinden otuzuyla imtihan etmiştir. Bunlardan onu.Berae (Tevbe) süresindeki, "Tevbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten nehyedenler ve Allah'ın sınırlarını (hükümlerini) koruyanlar (yok mu?) Sen (bu) mü'minleri (cennetle) müjdele" (Tevbe, 112) ayetinde belirtilen; on tanesi, Ahzab süresindeki,

Müslüman erkek ve kadınlar, mü'min erkek ve kadınlar, itaat eden erkek ve kadınlar, doğru erkek ve kadınlar, sabreden erkek ve kadınlar, huşûlu erkek ve kadınlar, sadaka veren erkek ve kadınlar, oruç tutan erkek ve kadınlar, ırzlarım muhafaza eden erkek ve kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlar için Allah bir bağışlama ve büyük bir mükâfaat hazırlamıştır" (Ahzab, 35) ayetinde belirtilen; on tanesi de Mü'minûn süresindeki,

"Namazlarında huşûya riayet eden, boş ve faldesiz şeylerden yüz çeviren, zekatlarım veren, zevceleri ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri) müstesna, ırzlarını koruyan -çünkü bu hususta kınanmazlar; bundan ötesini isteyen de haddi aşanlar olur- emânetlerine ve verdikleri sözlere riayet eden, namazlarına devam eden mü'minler muhakkak ki, felah buldular. İşte bunlar (cennete) vâris olanların tâ kendileridir" (Mü'minun 1-10) ayetlerinde belirtilen hususlardır.Ibn Abbas (radıyallahü anh)'dan Meâriç süresindeki,

"Onlar namazlarına devam ederler" (Meâriç, 34) ayetine kadar bahsedilen on hususiyeti de geçen hususiyete ilâve ederek bu mükellefiyetlerin sayısını kırka çıkardığı rivayet edilmiştir.

c) Allah, Hazret-i İbrahim'e tavaf, sa'y, şeytan taşlama ve ihrama girme gibi hac menâsikini emretmiştir. Bu Katâde ve İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın görüşüdür.

d) Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i, güneş, ay, yıldızlar, yaşlı iken sünnet olma, ateşe atılma, çocuğunu kurban etmesi ve hicret şeklinde yedi şeyle imtihan etmiş, o da bunlart tamamem yerine getirmiştir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Allah, "Vazifesini tastamam yerine getiren İbrahim..." (Necm, 37) buyurmuştur. Bu görüş Hasan el-Basri'den rivayet edil'miştir

e) Bundan murad, Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbi ona "Teslim ol" dediği zaman o, "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti" (Bakara, 131) ayetindebahsettiği durumdur.

f) Onun, babasıyla, kavmiyle ve Nemrud'la tevhid hususundaki mücadeleleri, namaz, zekat, oruç, ganimetlerin taksimi, misafir ağırlama ve bunlara devam etmesi gibi hususlardır.

Kaffâl (r.h) şöyle demiştir:Sözün özü şudur: "İmtihan: Yapılmasında bir külfet, zorluk ve sıkıntı olan şeyleri yapmak zorunda bırakma" manasını ifâde eder. Binaenaleyh bu lâfız, bütün bu anlatılanları içine aldığı gibi, herbirini tek tek de ifâde edebilir. Bu sebeble bütün bunlar hakkında rivayet sabit olmuşsa, bütününün var olduğunu söylemek gerekir. Şayet bunlardan bazısı hakkında rivayet var ise o zaman, rivayetler arasında bir çelişki meydana gelir ki bu takdirde söz söylememek gerekir. Allah en iyi bilendir.

İmtihan Hazret-i ibrahim'in Nübüvvetinden Önce mi Sonra mı Vaki Oldu?

Kâdî şunu söylemiştir: Bu imtihan, O peygamber olmazdan önceydi: Çünkü Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bunları yapmış olmasının, onu imam yapma- sına sebep olduğuna dikkat çekmiştir; sebeb ise neticeden önce gelir. Bundan ötürü bu imtihanın, Hazret-i ibrahim'in imâm oluşundan önce var olmuş olması gerekir. Yine bu aklın prensiplerine de uygundur. Bu böyledir, çünkü, nübüvvetin şartlarından olan vefa, ancak, dünyanın bütün lezzet ve şehevî arzularından yüz çevirmek, insanlara müdahane yapmayı terketmek, içinde bulundukları bâtıl dinler ile yanlış inancan takbih etmek ve her türlü mahlûkat tarafından gelebilecek eziyetlere katlanmakla meydana gelir. Şüphe yok ki bu, meşakkatlerin en büyüğü ve insanı bitkin düşüren şeylerin en ağırlarındandır. İşte bu sebebten dolayıdır ki peygamberlerin ecri, ümmetlerininkinden daha büyüktür. Durum böyle olunca, Allahü teâlâ Hazret-i İbrahim'i meşakkatli mükellefiyetlerle imtihan etmiştir. Hazret-i İbrahim bu mükellefiyetleri yerine getirince Allahü teâlâ, ona nübüvvet ve risalet elbisesini giydirmiştir.

Diğer bazıları ise bu imtihanın nübüvvetten sonra olduğunu, çünkü Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu mükellefiyetlerle mes'ul olduğunu ancak vahiy yoluyla bileceğini, binaenaleyh vahyin, kendisinin böyle mükellef olduğunu bilmeden önce gelmesi gerektiğini söylemişlerdir.

Kâdî buna şöyle cevap vermiştir: "Allahü teâlâ'nın Hazret-i İbrahim'e bu güç mükellefiyetleri (Cebrail (aleyhisselâm)'in diliyle vahyetmiş olması muhtemeldir. Cenâb-ı Hak, o bunları tamamlayınca, onu insanlara gönderilmiş bir peygamber yapmıştır."Sen bu meseleyi iyice anladığın zaman deriz ki: Kâdî şöyle demiştir: "Kelimelerden kastedilen şey, Hasan el-Basri'nin zikrettiği yıldız, güneş ve ay ile ilgili hadistir. Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim'i, peygamberlikten önce bunlarla imtihan etmişti. Çocuğunu kurban etmesine, hicret etmesine ve ateşe atılmasına gelince, bütün bunlar peygamberlikten sonra olmuştur. Sünnet olması da böyledir. Çünkü rivayet edildiğine göre Hazret-i İbrahim yüzyirmi yaşında iken kendi kendisini sünnet etmiştir." Kâdî sonra da şöyle demiştir: "Eğer "kelimeler" ile murâd edilenin bu şeyler olduğuna dâir katî nakli bir delil bulunursa, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onları tamamladı" sözünden maksadı şu olur: Allah, onun durumundan, bu şeyleri tamamlayacağını ve peygamberlikten sonra bunları yerine getireceğini anladı da, ona imamet (önderlik) ve peygamberlik elbisesini giydirdi.

Yedinci Mesele

(......)deki faili gösteren gizli zamir iki kıraattan birine göre; "Onları hakkıyla yaptı, eksiklik ve gevşeklik göstermeksizin en güzel bir şekilde edâ etti" manasında olmak üzere Hazret-i İbrahim'e aittir. 'Vazifesini tastamam yerine getiren İbrahim, ." (Necm. 37) ayeti de böyledir.

Diğer kıraate göre ise, "Allah ona dilediği şeyleri verdi, hiç birşeyi eksik bırakmadı" manasında olmak üzere Allah'a aittiradıyallahü anhllah'ın. Seni insanlara imam (önder) yapacağım" sözünde geçen "imam" kelimesi, sırta giyilen şeye "izâr" denilmesi gibi, kendisine uyulan kimseye verifen isimdir, "Dininde insanlar sana uyarlar" manasına olur. Burada birkaç mesele vardır:

Ayette Geçen "İmam" Tâbirinden Maksad?

Muhakkik âlimler şöyle demişlerdir: Buradaki "imâm" kelimesinden maksad "nebî" dir. Buna birkaç husus delâlet etmektedir:

1) Cenab-ı Hakk'ın insanlara imam sozu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i bütün insanlara imâm yapmış olduğunu gösterir. Bu durumda bulunan kimsenin ise Allah katından gönderilmiş, müstakim bir şeriatı olan bir peygamber olması gerekir. Çünkü şayet o, bir başka peygambere tâbi olmuş olsaydı, o zaman o peygamberin imâmı değil de, uyanlarından birisi olurdu ki, bu umûmî ifâde bâtıl olurdu.

2) Lâfız, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in her hususta imâm (önder) olduğuna delalet eder. Bu durumda olan kimse, ancak bir peygamberdir.

3) Bütün peygamberler (aleyhisselâm), insanların kendilerine uyması vâcib olduğu için imâm, (önder) dirler. Cenâb-ı Allah bu manada, "Biz o peygamberleri emrimizle (insanları) hidâyete ulaştıran imamlar (önderler) kıldık" (Enbiya, 73) buyurmuştur.

Halifeler de imâm sayılırlar. Çünkü onlar insanların kendilerine tâbi olmaları, söz ve hükümlerini kabul etmeleri gereken bir mevkidedirler.

Kadılar ve fâkihler de bu manada imamdırlar.

İnsanlara namaz kıldırana da imâm denilir. Çünkü onun arkasında namaza duranın ona uyması gerekir.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"İmâm, ancak kendisine uyulsun diye imam yapılmıştır. Binaenaleyh o rükû yaptığında, siz de rükû yapınız. Secdeye vardığında siz de secdeye varınız ve imamınıza muhalefet etmeyiniz" Aynı manada daha uzun bir hadis için bkz: Buhari, Taksirü's-Salat. 17; Müslim, Salat, 81-84 (1/309). Böylece imâm isminin, dinî bakımdan kendisine uyulması lâyık olan kimseye verildiği sabit olmuştur.

Bazan bâtıl hususunda kendisine uyulan kimseye de "imâm" denilebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Biz o (Firavun hanedanını), ateşe :ağıran imamlar (önderler) yaptık" (Kasas, 41.) Ancak imâm ismi mutlak olarak kullanıldığında bu manaya gelmez, daha doğrusu mukayyed (kayıdlı) olarak kullanıldığında bu manaya gelebilir. Çünkü Cenâb-ı Hak, sapıklığın imamlarını zikrettiği zaman bunu, "Ateşe (cehenneme) çağırırlar" sözü ile kayıdlamışr. Nitekim ilâh ismi de ancak Hak olan Mabud'u ifâde eder. Bâtıl olan mabud -.Kkında ilâh ismi ancak kayıdlı olarak kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak: "Allah'ı bırakıp taptıkları ilahları, onlara hiçbir fayda vermemiştir" (hud, 101); ve: "Şimdi sen kendisine hep taptığın ilahına, bak"(Taha, 97) buyurmuştur.

İmam isminin zikrettiğimiz manayı ifâde ettiği ve peygamberlerin de imâmlığın en yüksek mertebesinde oldukları sabit olunca, ayette geçen "imâm" lafzını, "nübüvvet" manasına hamletmek gerekir. Çünkü Hak teâlâ, "imâm" lâfzını burada büyük bir ihsan tarzında zikretmiştir. Bu sebeple minnet edilen bir ihsan olması için onun, en büyük nimetlerden olması gerekir. Bundar layı da "imâm" lâfzını "peygamberlik" (nübüvvet) manasına almak vâcib olur.

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Kıyamete kadar Süren İmameti

Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim'e, onu insanlar için bir imâm yapacağını va'adettiği zaman, kıyamet kopuncaya kadar bu va'adinde durmuştur. Çünkü çok büyük ihtilâflarına ve birbirlerinden son derece uzak olmalarına rağmen, bütün dinlerin mensubları Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e saygı göstermekteler ve hem neseb, hem de din ile şeriat bakımından ona mensub olmakla şeref duymaktadırlar. Öyle ki putperestler de, Hazret-i İbrahim'e saygı duymaktadırlar. Cenâb-ı Hak, kitabında bu hususta şöyle buyurmuştur: "Sonra biz sana, "Hanif olarak İbrahim'in dinine uy!" diye vahyettik" (Nahl, 123); "Kendini bilmezden başka kim İbrahim'in dininden çevirir?" (Bakara, 130); ve: "Babanız İbrahim'in dini.. O sizi önceden, müslür lar diye isimlendirdi" (Hacc, 78). Bütün ümmet-i Muhammed namazlarının sonunda şöyle dua eder: "Allah'ım, İbrahim'e ve İbrahim'in âline merhamet edip onları mübarek kılıp, onları bağışladığın gibi, Muhammed'e ve âline (ashabına, ümmetine) de merhamet et."

İmamet İçin Nas Şart mıdır?

İmâm'ın ancak bir nas ile imâm (lider) olabileceğin söyleyenler bu ayete tutunarak şunu söylemişlere Cenâb-ı Hak, imâm olacağı hususunda açık bir nas (ayet) göndermek suretiyle, ancak Hazret-i İbrahim'i imâm olacağını açıklamıştır. Bunun bir benzeri de Hak teâlâ'nın: "Ben, muhakkak ki yeryüzünde bir halife yaratacağım " (Bakara, 30) ayetidir. Bu ayet Cenâb-ı Allah, Hazret-i Adem (aleyhisselâm) için halifelik makamının, ancak buna delâta eden açık bir nas ile meydana geleceğini göstermiştir. Bu görüş zayıftır. Çünkü biz, ayetteki "imâm"lıktan maksadın peygamberlik olduğunu beyân etmiştik. Sonra imametten maksadın, mutlak imamlık (önderlik) olduğunu kabul etsek bile, ayet imametin yolunun nas olduğuna delâlet etmektedir. Bu konuda da bir anlaşmazlık söz konusu değildir. Anlaşmazlık sadece imametin, bir nas olmaksızın sabit olup olmayacağı hususundadır. Bu ayette ise, gerek olumsuz, gerek olumlu yönden meselenin bu tarafından bahsedilmemiştir.

Dördüncü Mesele

Allahü teâlâ'nın, "Seni insanlara imâm yapacağım kavli, İbrahim (aleyhisselâm)'in bütün günahlardan masum oduğuna delalet eder. Çünkü imâm kendisine uyılan ve yolundan gidilen kimsedir. Şayet o günah işleyecek olursa, bu hususta bizim ona uymamız gerekir. Neticede bizim aynı fiili işlememiz gerekir. Bu ise imkânsızdır. Çünkü bir fiilin günah olması, yapılması yasak olduğu içindir. Bir fiilin vacib olması ise, terkedilmesi yasak olduğu içindir. Bu ikisinin aynı anda olması imkânsızdır.

Allahü teâlâ'nın, "Zürriyetimden de.." sözü ile ilgili birçok mesele vardır:

Zûrriyet Lâfzının Mânası

"Zürriyet" kelimesi, insanın evlâdı ile evlâdının çocukları manasınadır. Bu kelime, "Allah canlıları yarattı (saçtı)" ifâdesinden alınmıştır. Araplar, (canlılar) kelimesinde olduğu gibi, kolaylık olsun diye, kelimenin aslındaki hemzeyi terketmişlerdir. Bu kelime hakkında şöyle bir açıklama daha vardır: Bu kelime, (......) kelimesinin ism-i mensubudur.

İkinci Mesele

"Zürriyetimden de.." sözü ayette daha önce geçen, (......) deki, (......) harfine atıftır. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) sanki şöyle demiştir: "Zürriyetimden bir kısmını da (imâm) kıl." Nitekim sana, "Sana ikramda bulunacağım" denildiğinde sen "Zeyde de.." dersin.

Üçüncü Mesele

Bazı alimler şöyle demiştir: Hak teâlâ, Hazret-i İbrahim'e zürriyetinden peygamberler çıkaracağını bildirince, o, bunun bütün zürriyeti için mi, bir kısmı için mi olacağını; hepsinin bu işe lâyık olup olamayacağını öğrenmek istemiştir. Bunu üzerine Allahü teâlâ, ona, zürriyeti içinde bu işe müsaid olmayan zalimlerin de bulunacağını bildirmiştir.

Bir kısım alimler de şöyle demişler: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), bunu, öğrenmek istemek niyetiyle söylemiştir. Soru yoluyla Hazret-i İbrahim bunu öğrenmeyince, Allahü teâlâ ona açıkça, "Nübüvvetin, onun kavminden zalim olan kimseler için söz konusu olmadığını.." söyleyerek cevap vermiştir.

Eğer, "Hazret-i İbrahim, "zürriyetimden de..." sözünü söylemeye izinli miydi yoksa izinli değil miydi? Şayet, Allah bunu istemesine izin vermiş ise, niçin isteğini reddetti? Yok eğer ona bu konuda izin vermemiştir. O halde bu bir günahtır "denilirse, biz deriz ki: Allah'ın "Zürriyetimden de ..." ayeti, Hazret-i İbrahim'in soyundan bazılarının insanlara imam (önder, peygamber) olmasını istediğini gösterir. Nitekim Cenâb-ı Allah da, onun duasına zürriyetinden mü'min olan İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Eyyub, Yûnus, Zekeriyya, Yahya ve İsâ (aleyhisselâm) gibileri hakkında icabet etmiş, peygamberlerin sonuncusunu da, soyundan olan ve peygamberler ile imamların en faziletlisi bulunan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) kılmıştır.

Allah'ın Ahdi

Allahü teâlâ'ın: "(Allah) "Ahdim zalimlere ulaşmaz" dedi" ayetiyle ilgili birçok meseleler vardır:

Birinci Mesele

Hamza ve Asım'dan rivayetinde Hafs, ye harfinin sükûnu ile kelimeyi, diğer kıraat imamları ise fethası ile, (......) şeklinde; bazıları ise ayeti, (......) şeklinde yani, "Senin zürriyetinden zalim olanlar, benim ahdime nail olamaz.." manasında okumuşlardır.

Cenâb-ı Hakkın Hazret-i İbrahim'e Verdiği Ahid Nedir?

"Ahd" kelimesi hususunda âlimler birkaç izah tarzı zikretmişlerdir.

1) Bu ahd, daha önce zikredilmiş olan imamlıkdır. Eğer imamlık tan murad edilen nübüvvet ise, işte budur; aksi halde, bu değildir.

2) Atâ'dan rivayet edildiğine göre "ahdim" demek, "rahmetim" manasına gelir.

3) Dahhâk'tan rivayet edildiğine göre, "benim taatim" manasınadır.

4) Ebu Ubeyd'den bunun, "benim emânım" manasında olduğu rivayet edilmiştir.

Birinci görüş daha uygundur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "benim zürriyetimden de" kavli, O'nun "Ben seni, insanlar için bir imâm yapacağım" sözüyle va'adettiği bu imameti talep etmeyi ifâde eder. Bundan dolayı "Benim ahdim zâlimlere ulaşmaz" ifâdesi bu soruya ancak, "ahd" bü imamet mânasında olduğu zaman cevâp olabilir.

Üçüncü Mesele

Ayet Allahü Teâlâ'nın onun çocuklarından bazısına istediği şeyi vereceğine delâlet etmektedir. Eğer böyle olmasaydı, Hazret-i İbrahim'in isteğine (cevap) "hayır!" şeklinde olurdu; yahutta Cenâb-ı Allah, "Benim ahdim senin zürriyetine ulaşmaz! derdi..

Eğer, "İbrahim (aleyhisselâm) peygamberliğin zâlimlere uygun olmadığını bilmiyor muydu?" denilirse, deriz ki: "Evet, ama zürriyetinin durumunu bilmiyordu da, bunun için Cenâb-ı Allah, zürriyeti içerisinde durumu böyle olan kimselerin bulunacağını ve peygamberliğin ancak, zâlim olmayan kimseler için söz konusu olacağını beyan etmiştir.

Râfızîlefin Bu Ayetle İlgili Tutarsız İddaları

Rafizîler, bu ayetle, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in imametlerinin geçersiz olduğu hususunda, üç yönden ihticâc etmişlerdir.

1) Ebubekir ve Ömer kâfirdiler. Kâfir olduklan için de zalim idiler. Binaenaleyh bu durumda, onların imamet ahdine lâyık olmadıklarını kesinlikle söylemenin doğru olması gerekir. Onların ne o vakitte ne de herhangi başka bir vakitte, imamet ahdine kesinlikle nail olmadıkları doğru olunca, onların imamete lâyık olmadıkları sabit olmuş olur.

2) Batınen günahkâr olan kimse, zâlimlerden olur. Ebu Bekir ve Ömer'in zahiren ve bâtınen günahkâr olan zalimlerden olmadıkları bilinmediği zaman, onların imametlerine hükmedilmemesi gerekir. İmamet ancak, ismeti sübût bulmuş olan kimse için söz konusu olabilir. İttifakla bu ikisinin masum olmadıkları bilinince, bunların imametlerinin hak olmaması gerekir.

3) Râfiziler şöyle demişlerdir: Bu ikisi, müşriktirler. Her müşrik de zâlimdir. Zâlim ise, imamet ahdine nail olamaz. Bundan dolayı bu ikisinin imamet ahdine nail olmaması gerekir. Bunların müşrik olmalarına gelince, bu ittifakla böyledir. Müşrikin zalim oluşu ise, Cenâb-ı Allah'ın: "Muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür" (Lokman, 13) ayetinden dolayıdır. Zâlimin imamet ahdine nail olamamasına gelince, o da tefsir etmekte olduğumuz bu ayetten dolayıdır.

Şöyle söylenilemez: "Onlar kâfir oldukları durumda zalim idiler; küfür onlardan gidince, bu zalim ismi de onlardan gitmiştir." Çünkü biz, "Zâlim, kendisinde zulüm bulunan kimsedir" diyoruz. Bizim, "kendisinde zulüm bulunan kimse" ifâdemiz "geçmişte veya şimdi kendisinde zulüm bulunan kimse" ifâdesinden daha umumidir. Çünkü bu mefhûmu, bu iki kısma taksim etmek mümkündür. İki kısma ayrılması mümkün olan bir şey, o iki kısım arasında müşterektir. İki kısım arasında müşterek olanın ise, bu iki kısımdan birisinin rulunmaması sebebiyle, ortadan kalkması gerekmez. Binaenaleyh, onun şu anda zalim olmaması, hiç zalim olmamış olmasını gerektirmez. Şer'î delillere : akıldığı zaman şu husus buna delâlet etmektedir: İman, tasdik olduğu halde .e tasdik de uyku halinde bulunmadığı halde, uyuyan kimseye mü'min denilebilmektedir. Bu.dahaönce kendisinde iman bulunduğu için, o kimseye mümin ismi verildiğini gösterir. Bu böyle olunca, daha önce kendisinden zulüm sâdır olmuş bir kimsenin, zalim addedilmesi gerekir. Aynı şekilde, kelâm (söz) birbirini takip eden harflerden yürümekte; ardarda gelen yer ve mekânlarda, peşipeşine bulunmaktan ibarettir. Muhakkak ki bütün bunların toplamının bir varlığı yoktur. "Kendisinden türetilmiş olan ismin" var olması, türetilmiş ismin hakîki olması için bir şart olsaydı, bu durum "konuşan", "yürüyen" ve benzeri isimlerin herhangi bir şey hakkında asla hakikat ifâde etmemeleri gerekirdi ki, bu kesinlikle yanlıştır. Böylece bu izah, türetilmiş ismin hakiki manayı ifâde edebilmesi için, kendisinden türetilmiş olduğu ismin bizzat bulunmasının şart olmadığını gösterir.

Buna şu şekilde cevap veririz: Sizin zikretmiş olduğunuz bu husus, şu durumla bir çelişki teşkil eder: Bir kimse kâfire selâm vermeyeceğine yemin etse de, daha önce uzun yıllar kâfir olduğu halde şu anda mü'min olan birisine selâm verse, bu kimse yeminini bozmuş olmaz. İşte bu husus, bizim söylediğimize delâlet eder. Bir de küfründen tevbe eden kimse kâfir; günahından tevbe eden kimse de âsî, günahkâr diye adlandırılamaz. Hüküm, bu misallerin benzerlerinde de aynıdır. Cenâb-ı Hakk'ın şu ayetlerine bakmaz mısın?

"Zâlim olanlara meyletmeyiniz" (Hûd, 113).

Cenâb-ı Hak burada, onlar zulüm üzere bulundukları sürece, müslümanları zâlimlere meyletmekten nehyetmiş ve, "İyilik edenlere karşı (muâtıaze için) bir sebep yoktur" (Tevbe. 91) buyurmuştur. Bunun mânası, "Onlar ihsanlarını sürdürdükleri sürece..." demektir. Bu, bu ayetteki "imâmet"ten maksadın, peygamberlik olduğunu açıklamış olmamıza binaendir, bu sebeple Allah'ı bir an bile inkâr eden kimsenin nübüvvete liyâkati olamaz..

Fasıkın İmameti Caiz midir?

Fakîh ve kelâmcıların çoğu şöyle demişlerdir: Fâsıkın devam ettiği sürece ona imameti vermek caiz değildir.

Bu âlimler, imamet esnasında meydana gelen fıskın, imameti iptal edip etmiyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Çoğu âlimler, fâsıka imametin verilmesinin doğru olmayacağı hususunda bu ayeti delil getirmişlerdir. Bu ayetle iki bakımdan istidlal etmişlerdir:

a) Cenâb-ı Hakk'ın, "Ahdim zalimlere ulaşmaz" buyruğunun Hazret-i İbrahim'in, "Benim zürriyetimden de" isteğine karşı söylenmiş bir cevap olduğunu izah etmiştik. Hazret-i İbrahim'in, "Benim zürriyetimden de" ifâdesi Allah'ın zikretmiş olduğu imameti istemektir. Bu sebeple ayette bahsedilen "ahid" den maksadın, cevâp suale uygun olsun diye imamet olması gerekir. Binaenaleyh ayet, Allahü Teâlâ'nın sanki şöyle söylemiş olduğunu gösterir: "Benim imametim, zâlimleri içine almaz." Buna göre Allah'a İsyan eden herkes kendi nefsine zulmetmiş olur. Binaenaleyh ayet, bizim söylemiş olduğumuz şeye delâlet eder.

Şayet, "Ayetin zahiri onların iç ve dışlarıyla zalim olmamalarını gerektirir; bu da imamlar ve kadîler hakkında doğru olmaz" denilirse, biz deriz ki: Şîa, bu ayetle masumiyetin hem zahirî hem de bâtını olarak vacib olduğu hususundaki görüşlerinin doğruluğuna istidlal etmişlerdir. Biz ise, ayetin muktezasının böyle olduğunu, ne var ki bâtına itibar etmeyi terkettiğimizi söyleriz. Böylece geriye, zahirî adalete itibar edilmek kalır.

Savet, "Yunus (aleyhisselâm), "Seni tenzih ederim " Allahım! Ben, zâlimlerden idim" (Enbiya, 87); Hazret-i Adem de, "Rabbimiz, biz canlarımıza zulmettik" (A'raf. 23) dememişler miydi?" denilirse, biz deriz ki, ayette zikredilen zulüm, mutlak anlamda zulümdür. Bu ise, Hazret-i Adem ve Yunus (aleyhisselâm) hakkında söz konusu değildir.

b) Allah'ın kitabında "and", bazan emir manasına kullanılır. Nitekim Cenâb-ı ben size, şeytana ibadet etmemenizi emretmedim mi?" (Yasin, 60) ve, "Dediler ki, Allah bize... emretti"

(Al-i İmran, 183) buyurmuştur. Halifelerin ümerâ ve hakimlerine olan ahidleri de bu anlamdadır. Allah'ın ahdinin, "O'nun emri" manasına geldiği sabit olunca, nun, "Benim ahdim zalimlere ulaşmaz" buyruğu her halükârda, zalimlerin ilahî emre muhatap olmadıklarını ve onların Allah'ın emirlerinin alınacağı makamda bulunmalarının caiz olmadığını gösterir.

Birinci şık, müslümanların, Allah'ın emirlerinin, başkalarına lüzumlu olması gibi, zalimlere de lüzumlu olduğu hususunda ittifak etmelerinden dolayı geçersiz olunca, geriye diğer şık kalmaktadır. Bu da, zalimlerin Allah'ın emirleri hususunda güvenilir olmadıkları ve bu hususta da onlara uyulmayacağı hususudur. Binaenaleyh onlar, dinî hususta imâm olamazlar. Bu şekilde ayetin delaletiyle fâsık kimsenin imametinin bâtıl olduğu ortaya çıkmış olur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Yaratıcıya İsyan hususunda, yaratılmışa itaat edilmez Müsned, 1/129; Müslim, İmâre, 39 (3/1469); Nesâi, Bi'al, 34 (7/160). buyurmuştur. Bu da fâsıkın hâkim olamayacağına, hükmetme mevkiine geldiğinde hükümlerinin geçersiz olduğuna delâlet eder. Aynı şekilde şehâdeti, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayeti ve fetva verdiğinde de fetvası kabul edilmez. Namaz kıldırması için, öne geçirilmez. Eğer kendisine iktidâ okunmuş olunursa, onun kıldırdığı namaz fasit olmaz.

Bu Konuda İmam Ebû Hanife'nin İçtihadı

Ebu Bekr er-Razî şöyle demiştir: Bazı kimseler, Ebu Hanife'nin mezhebine göre O'nun fâsıkın imâm ve halife olmasını caiz gördüğü halde, kadî olmasını caiz görmediğini sanmışlardır. Bu yanlış bir zandır. Ebu Hanife, her ikisinin şartının adalet olması hususunda halife ile hâkimi birbirinden ayırmamıştır. Rivayeti makbul olmayıp hükümleri geçersiz olduğu halde, fâsık olan kimse nasıl halife olabilir? Ve böyle bir şeyin Ebu Hanife hakkında iddia edilmesi nasıl doğru olabilir?

Halbuki Emevîler zamanında İbn Hubeyre O'nu kadî olmaya zorlamış ve onu dövdürmüştür. Ama O, bunu kabul etmemiştir. Bunun üzerine hapsolunmuş; İbn Hubeyre de isteğinde diretmiş ve onu her gün kamçılatmıştır. Ebu Hanife'nin öleceğinden korkutunca, zamanının fakîhleri ona, seni dövmelerinin sona ermesi için, İbn Hubeyre'nin herhangi bir işini deruhte et!" dediler. Bunun üzerine Ebu Hanife, onun ithal edilen saman balyalarını sayma işini üzerine aldı; böylece de İbn Hubeyre, Ebû Hanife'nin yakasını bıraktı.. Sonra, Halife Mansur, Ebu Hanife'yi kadılık görevine çağırdı; bunun üzerine Ebu Hanife de, Mansur'un şehrinin surları için dökülen kerpiçleri sayma işini üzerine aldı. Ve buna benzeyen diğer şeyler...

Ebu Hanife'nin Zeyd İbn Ali'nin işi hususundaki kıssası, ona mal taşıması ve insanlara gizlice, Zeyd İbn Ali'ye yardım etmek ve onun yanında savaşmanın vâcib olduğu hususunda fetvalar vermesi meşhurdur.

Yine Ebu Hanife'nin Abdullah İbn el-Hasen'in iki oğlu olan Muhammed ve İbrahim'le olan işi de böyledir.

Ebu Bekr er-Razî sözüne devamla şöyle demiştir: Ebu Hanife'nin şu görüşte olduğunu rivayet eden kimseler, rivayetlerinde yanılmışlardır: "Kadının bizzat kendisi âdil olup da, zâlim imamdan hüküm ve yargıyı üzerine alması halinde, onun hükümleri geçerli olup, arkasında namaz kılmak da caizdir. Çünkü kadı, bizzat âdil olup hükümlerini icra etmek de mümkün olunca, onun verdiği hükümler geçerli olur, burada, onu tayin eden kimse itibare alınmaz. Çünkü onu bu göreve atayan kimse, kadının diğer yardımcıları gibidir. Kadînın yardımcılarının âdil olmaları şart değildir. Görmez misin ki, hükümdarı olmayan bir ülke halkı, içlerinden âdil olan bir kimseyi kadılık mevkiine getirmek hususunda anlaşsalar; sonra da, onun hükmünü kabul etmeyenlere karşı onun yardımcıları olsalar, her ne kadar ona bir sultan ve bir imam tarafından velayet (kamu) yetkisi verilmemiş olsa dahi, onun hükümleri geçerli olur.

Ayet, Peygamberlerin İsmet Sıfatına Delâlet Eder

Ayet-i kerime, iki yönden peygamberlerin masum olduklarına delâlet eder:

a) Bu "ahd" den maksadın imamet olduğu sabit olmuştur. Şüphesiz her nebi, imam (önder) dır. Çünkü imâm, kendisine uyulan kimsedir. Nebî ise, insanların en üstünüdür. Ayet imâmın fâsıktardan olmayacağına delâlet ettiği zaman, Peygamberin, fâsık, günahkâr ve mâsiyet sahibi olmasının caiz olmadığını öncelikle gösterir.

b) Allah: "Benim ahdim zalimlere ulaşmaz" buyurmuştur. Buna göre ayette bahsedilen "ahd" eğer peygamberlik ise, zalimlerden hiç kimsenin ona ulaşmaması gerekir. Eğer imamet ise durum yine aynıdır. Çünkü her peygamberin mutlaka kendisine uyulan bir imâm (lider) olması gerekir. Her fâsık kendisine zulmetmiştir. Binaenaleyh peygamberliğin günahkârlardan hiçbiri için söz konusu olmaması gerekir. Allah en iyi bilendir.

Allahü teâlâ'nın Ahdi Ve Kulun Ahdi Hakkında Tafsilât

Bil ki Allahü teâlâ, senin O'na bir ahdin, O'nun da sana bir ahdi olduğunu beyân edip, sen ahdine riayet ettiğinde, kendisinin ahdini yerine getireceğini açıklayarak: "Bana olan ahdinizi (sözünüzü) yerine getirin, ben de size olan ahdimi yerine getireyim(Bakara. 40) buyurmuştur. Sonra Cenâb-ı Hak başka ayetlerde sadece senin ahdini, veya sadece kendi ahdini zikretmiştir. Senin ahdin hususunda şöyle buyurmuştur: "Bir söz verdikleri zaman sözlerinde (ahidlerinde) duranlar" (Bakara, 177); "(Onlar), emânetlerine ve ahdlerine riayet ederler" (Mü'minûn, 8); "Ey iman edenler, ahidlerinizi yerine getirin" (Mâide, 1) ve: "Yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmadığınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir kızgınlığa sebebiyet vermiştir" (Saf. 2-3). Allahü teâlâ, kendi ahdi, (sözü, va'adi) hususunda ise şöyle buyurmuştur: "Sözünde Allah'dan daha vefakâr olan kimdir?" (Tevbe, 111). Sonra O, babamız Hazret-i Adem'e nasıl ahidde bulunduğunu beyân ederek: "Daha önce Adem'e andolsun kibir ahidde bulunmuştuk da, o bunu unuttu. Onda bir azim bulmadık (Ta-ha, 115) buyurmuş. Sonra bize nasıl ahidde bulunduğunu anlatarak: "Ey Ademoğulları, ben size ahdetmedim mi..?"(Yasin, 60); buyurmuştur. Daha sonra İsrailoğullarına nasıl ahidde bulunduğunu, "Allah, bize hiçbir peygambere... getirinceye kadar imân etmemizi bize emretti (ahdetti)" (al-i imran, 183) diye; daha sonra da Peygamberlere olan ahdini, "Biz İbrahim'e ve İsmail'e ahdettik..." (Bakara, 125)diye; bu tefsir etmekte olduğumuz ayette de: "Ahdim zalimlere ulaşmaz" diye, zalimlerin ahdine ulaşamayacağını beyan etmiştir.

Bu muahede (ahidleşme) hususundaki bu derece itinâ, bunun hakikatini araştırmayı icab ettiriyor. Buna göre biz deriz ki: Senden alınan ahd (söz), ancak hizmet ve kulluk sözüdür. Cenâb-ı Allah'ın iltizam ettiği ahid ise ancak rahmet ve rubûbiyet sözüdür (ahdidir).

Sonra akıllı kimse bu ahidleşme üzerinde düşündüğünde, kendisinin ahdini devamlı surette bozduğunu, Rabbininse devamlı olarak ahdine vefa gösterdiğini anlar. Şimdi biz, bu konunun temel noktalarına değinerek şöyle deriz:

a) Allah'ın sana olan ilk nimeti seni yaratmak, yoktan var etmek, diriltmek, akıl ve onu kullanacak aletler vermiş olması nimetidir. Bütün bunlardan maksat, senin Allah'a itaat, hizmet ve O'na kullukla meşgul olmandır. Nitekim "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zariyat, 56) buyurmuştur. Yine Allah, kendisini boş yere bir şey yaratmaktan ve icad etmekten tenzih ederek:

"Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan şeyleri boş yere, oyalanmak için yaratmadık; biz onları ancak bir hak ile yarattık" (Dühan, 38-39); "Biz göğü, yeri ve bu ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, kâfirlerin zanmdır" (Sad, 27); ve: "Siz, sizi boş yere yarattığımızı ve bize dönmeyeceğinizi mi sandınız?" (Mü'minun, 115) buyurmuştur.

Sonra Cenâb-ı Hak, yaratmasındaki ve yoktan var etmesindeki hikmeti açıkça beyan ederek: "Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" (zariyat, 56)buyurmuştur. Böylece Allahü Teâlâ, seni yaratmış, diriltmiş; sana her türlü nimeti vermiş ve seni akıllı, iyiyi kötüyü ayırdeden bir varlık olarak yaratmış olması bakımından rubûbiyyet ahdini yerine getirmiştir. Bu sebeple sen, O'na hizmet, itaat ve kulluk ile meşgul olmazsan, Allah'ın rubûbiyyet ahdini ifâ etmesine rağmen, sen kulluk ahdini bozmuş olursun.

b) Rubûbiyyet ahdi, muvaffak kılmayı ve hidâyete erdirmeyi gerektirir. Senden olan kulluk ahdi ise, amelinde ciddiyet ve gayretini gerektirir. Sonra Cenâb-ı Hak, rubûbiyyet ahdini bîhakkın yerine getirmiş, ner bir zerreyi seni hak yola iletecek bir hidâyet rehberi yapmıştır: "Hiçbir şey yoktur ki, Allah'ı tesbih ediyor olmasın " (İsra, 44).Sen ise, itaat ve kulluk ahdine kesinlikle vefa göstermedin.

c) Allah'ın verdiği iman nimeti nimetlerin en büyüğüdür. Bunun delili ise şudur: Bu nimeti kaçırdığında, sen ebedî ve devamlı olarak bedbahtların en bedbahtı olursun.. Sonra bu nimet, Allah tarafındandır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sizde olan her bir nimet, ancak Allah'tandır" (Nahl. 53) buyurmuştur. Bu nimet O'ndan olmasına rağmen, yine O sana teşekkür ve takdir ederek, "İşte bunlar yok mu, onların gayretleri makbuldür" (isra, 19) buyurmuştur. Allahü Teâlâ bu nimete mukabil bu nimete teşekkür edince, senin O'nun tevfikine ve hidayetine haydi haydi teşekkür etmen gerekir... Sonra sen sadece küfrân-ı nimette bulundun. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kahrolasıca insan, nedir onu küfre sevkeden?"(Abese, 17) buyurmuştur. Allahü Teâlâ ahdini yerine getirdiği halde sen ahdinde durmadın..

d) Onun nimetleri rızası uğruna harcamandır. Buna göre, O'nun sana olan ahdi, sana çeşitli nimetlerini vermesidir ki, O da bu ahdini yerine getirmiştir. Senin O'na olan ahdin ise, O'nun nimetlerini rızası uğruna harcamandır; ama ne var ki sen bunu yapmadın.muhakkak ki insan, kendisini Allah'dan müstağni görmekle azmaktadır " (Alak, 6-7).

e) Fakirlere lütufta bulunasın diye Allah sana, çeşitli nimetleri lütfetmiştir. Nitekim O, "Ve ihsan edin; muhakkak ki Allah ihsan edenleri sever" (Bakara, 195) buyurmuştur. Sonra sen bunu insanlara eziyyet etmek ve onları hayret içinde bırakmak için bir vasıta edindin. Nitekim onlar, cimrilik yaparlar ve insanlara cimriliği öğütlerler" (Nisa, 37) buyurmuştur.

f) Hamdine yönelsin diye, O sana bu büyük nimetleri vermiştir; oysa ki sen, O'nu değil de başkasını översin.. Hele bir bak bakalım; büyük bir hükümdar, sana çok kıymetli bir elbise hediye etse.. Sonra sen de onun huzurunda ondan yüz çevirip, alalâde kimselerin hizmetiyle meşgul olsan.. Söyle bakalım, sen te'dib edilip azarlanmayı hak etmez misin? Burada da böyledir. Şunu bilmek gerekir ki, biz Allah'ın ihsan ve rubûbiyyet ahdine nasıl vefa gösterdiğini ve bizimse ihlâs ve ubûbiyyet ahdini nasıl ihlâl etmiş olduğumuzu açıklamaya kalkarsak, buna gücümüz yetmez. Çünkü biz, hayatımızın başından sonuna kadar O'nun zahir ve bâtınımızla ilgili çeşitli nimetleri bir an olsun, bizi bırakmaz. Bu nimetlerden herbiri, başlıbaşına bir şükrü ve başlıbaşına bir hizmeti gerektirir.

Sonra biz O'nun nimetlerinin şükrünü edâ etmemiz bir yana, O'nun nimetlerinin farkına varıp, onların keyfiyyet ve kemiyyetlerini bile hakkıyla tanıyamadık.

Sonra, Allahü Teâlâ, bizim bu kadar kusur ve gafletimize rağmen, çeşitli nimet ve lütuftarını artırmaktadır. İşte böylece biz, hayatımızın başından sonuna kadar sadece noksanlık, kusur ve kınanmaya müstehak olma derecelerimizi fazlalaştırdık. Halbuki Allahü Teâlâ, ihsan, lütuf ve keremini; hamde ve övgüye müstehak olmasını arttırdı; çünkü bizim kusurumuz ne kadar çok olursa, bundan sonra O'nun bize olan nimeti daha fazta müessir olur. O'nun bize olan nimeti ne kadar çok olursa, O'na şükür hususundaki kusurumuz da o nisbette kötü ve çirkin olur. Buna göre bizim fiillerimizin çirkinlikleri artarken, O'nun fiillerinin güzellikleri ise, sona ermeyecek biçimde devam etmiştir.

Sonra Allahü Teâlâ bu ayette, "Benim ahdim zalimlere ulaşmaz" buyurmuştur. Bu, şiddetli bir tehdittir. Ancak biz şöyle deriz: Ya Rabb, senden, sana yakışan kerem, af, rahmet ve ihsanın sudur etmiştir; bizdense, bize yakışan kusur, cehalet, zulüm ve tembellik sâdır olmuştur. Böylece biz, senden senin hakkın için ve senin bütün âlemi kaplayan fazlınla bizi bağışlamanı istiyoruz; ey merhametlilerin en merhametlisi...

Kabe'nin Bazı Vasıfları, Mekke'nin Emin Olması

125. Âyetin Tefsiri

Hatırla, hani biz Kâ'be'yi insanlar için bir toplanma yeri ve emniyet vesilesi yapmıştık. Siz, Makam-ı İbrahim'i bir namazgah edinin! Biz, İbrahim ve İsmail'e, "Evimi tavaf edenler, itikaf edenler, rükû ve secde edenler için temizleyin" diye emretmiştik!" .

Bil ki Allahü Teâlâ, imametle mükellef kıldığı zaman İbrahim (aleyhisselâm)'in durumunun nasıl olduğunu açıklamıştır. Bu, ikinci teklifin şerhedilmesidir. Bu teklif, Kabe'nin temizlenmesi vazifesidir.

Sonra biz şöyle deriz: Ayetle geçen "Beyt" ile Cenâb-ı Allah, el-Beytu'l Haram'ı kastetmiş; ahd veya cins için olan elif lâm bulunduğu için, "Beyt" kelimesini mutlak olarak zikretmekle yetinmiştir. Muhataplar, Allah'ın bununla cinsi kasdetmediğini bildiği için, bu ifade onlarca bilinen bir manaya dönüşmüş olur ki, bu da o Beyt'ten kastedilenin Kabe olmasıdır.

Sonra biz, Beyt'ten maksadın bizzat Kabe olmadığını söylüyoruz; zira Allahü Teâlâ o Beyt'i "emniyet vesîlesi" olarak nitelendirmiştir ki bu sadece Kâ'-be'nin sıfatı değil, bütün Harem'in sıfatıdır. Beyt'in mutlak olarak zikredilip de, ondan maksadın bütün "Harem" olduğunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kabe'ye ulaşmış bir kurbanlık olmak üzere.." (Maide, 95) kavlidir. Bu ifâdeden maksad ise, bizzat Kabe'nin kendisi değil, Harem'in tamamıdır; çünkü bu kurban ne Kabe'de, ne de Mescid-i Haram'da kesilmemektedir. Allah'ın, "Bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" çrevte, 28) kavli de böyledir. Allah en iyisini bilir ya, bundan maksat müşrikleri kurban kesilen yerlerde bulunmaktan men etmektir. Hak teâlâ, bir başka ayette; "Mekke'yi emin bir yer kıldığımızı görmediler mi? (Ankebût, 66) buyurmuştur. Allahü teâlâ, bir başka âyetinde,

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'den haber vererek, "Rabbim bu beldeyi emniyetli kıl" (Bakara, 126) buyurmuştur. Böylece bu, Allahü teâlâ'nın, beytini (evini) "emniyetli" diye vasfettiğine delâlet eder. Bu da, beyt'ten maksadın bütün Harem bölgesi olmasını gerektirir. Hak teâlâ'nın "beyt" lâfzını mutlak olarak zikredip, bununla bütün Harem'i kastetmesinde-ki sebeb, Harem'e duyulması gereken saygı, beyte bağlanınca, Harem'e beyt" demesi caiz olmuştur.

Kabe'nin Toplayıcı Vasfı

Allahü Teâlâ'nın, "İnsanlar için bir toplanma yeri" sözüne gelince, bu -ususta birkaç mesele vardır:

Mesabe Ve Sevab Kelimelerinin İştikakı

Dilciler şöyle demişlerdir: Ayette geçen, (......) kelimesinin aslı, "dönmek" manasına gelen, (......) kelimesinden gelmektedir.

Su, kesildikten sonra akıp (tekrar) nehre vardığında denilir. Yine, "aklı başına geldi" manasında, insanlar birisinin yanından ayrılıp sonra topluca ona geri döndükleri zaman, denilir.

Sevâb da bu kökten alınmıştır, Sevâb, sanki kişinin mal ve benzeri şeyleri infâk edip çıkardığında kendisine geri dönmesi manasınadır. Kuyunun dibinde suyun birikmesine, denilir.

Kaffâl şöyle denildiğini iddia etmiştir: ve kelimeleri, ve gibi, ikisi de doğru olan birer kullanıştır. Bu Ferrâ ve Zeccâc'ın görüşüdür. lâfzına, "te" harfinin mübalağa için dahil olduğu da söylenmiştir. Nitekim Araplar aynı şekilde mübalağa ifâde etmek için, (......) ve (......) derler, (......) Kelimesinin aslı, vezninde olan, (......) kelimesidir.

İkinci Mesele

Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Bu kelimenin manaşı, "insanlar heryıl oraya dönerler" şeklindedir." İbn Abbas (radıyallahü anh) ve Mücahid'den ise, bunun (oradan) ayrılan herkes, tekrar oraya dönmeyi ister" manasında olduğu rivayet edilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, 7"Artık sen İnsanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir" (ibrahim, 37) buyurmuştur. "Mesâbeten" kelimesinin şu manaya geldiği de söylenmiştir: "İnsanlar oraya haccederler, bundan dolayı sevab kazanırlar." "Şayet:" Beyt'in "mesabe" olması, ancak insanların oraya yönelmesiyle olur ki, bu da Allah'ın yaratmasıyla değil, insanların fiiliyle olmuş olur. Öyle ise, Allahü Teâlâ'nın, (......) ifâdesinin manası nedir?" denilirse biz deriz ki: Bu ayet, "Kulun fiilini de yaratan Allah'dır" şeklinde olan bizim itikadımıza bir delildir. Mu'tezile'nin görüşüne göre ise bunun manası, "Onların bir kere daha oraya dönmelerine sebeb olsun diye, Allah oranın saygısını insanların kalbine attı" demektir. Allah bunda dünyevî ve uhrevî faydalar bulunduğu için böyle yapmıştır. Dünyevî menfaatler, doğu ve batıdaki insanların orada bir araya gelmeleri, böylece büyük menfaatlerin ve dünyevî kazançların elde edildiği ticâretlerin yapılmasıdır. Bu sebeble hac yolculuğundan dolayı, yollar ve beldeler mamur hale gelir ve çeşitli dünyevî durumlar müşahede edilir.

Dinî menfaatlere gelince, bu şu sebebten olur: Arzulu olarak Allah'ın emirlerine uymak ve O'na yaklaşmak, kulluğunu ortaya koymak, umre ve tavafa devam etmek, şerefti Mescid-i Haram'da namaz kılmak ve orada itikafa girmek için Beytullah'a niyetlenen (yönelen) kimse, bu niyetiyle Allah katında, büyük sevab elde etmiş olur.

Üçüncü Mesele

Bazı alimlerimiz, umrenin vâcib oluşu meselesinde, Allahü Teâlâ'nın, (......) ifâdesini delil getirmişlerdir. Bu ayetin delâlet vechi şudur: Allahü teâlâ bu buyruğu ile kendisinin bu Beyt'inin, insanların "mesabesi" olduğunu haber vermiştir. Ancak ayeti bu manada anlamak mümkün değildir. Çünkü Beyt'in insanlar için bir mesabe olması, insanların tercihlerine bağlı olan bir durumdur. İnsanların tercihlerine bağlı olan bir şeyin cebr ve zorlama ile elde edilmesi mümkün olmaz. Ayeti zahirine hamletmek imkânsız olunca, onu vücûba hamletmek gerekmiştir; çünkü biz ayeti vücûba hamlettiğimizde bu, umrenin hükmünün mendub olmaktansa vâcib olduğu sonucuna götürmüş olur. Böylece Cenâb-ı Allah'ın, bize tekrar tekrar Beytullah'a dönüp, gelmeyi vâcib kılmış olduğu sabit olmuş olur. Biz, bu vücûbiyyetin, tavafın dışındaki herhangi bir şeyde tahakkuk etmediği hususunda ittifak ettik; bundan ötürü de bu vücûbiyyetin tavafta tahakkuk etmesi vâcib olmuş oldu. İşte, bu ayetle istidlal ediliş şekli budur. Kur'an'ın hükümleri hususunda konuşanların çoğu, bu ayetin bu mânaya delâlet etmesi hususunu eleştirdiler. Biz ise, bu ayetin, açıkladığımız bu yönden, bu mânaya delâlet ettiğini ortaya koyduk.

Mescid-i Haram'ın Emniyet Yeri Olması

Cenâb-ı Allah'ın, "Ve bir emniyet vesilesi" kavline gelince, bunun mânası "güven ve emniyet yeri" dir. Sonra şüphe yok ki, "Biz Kâbe'yi insanlar için bir toplanma ve emniyet yeri yaptık" ifâdesi bir haberdir. Bazan, bunu zahiri üzere bırakıp, "bu bir haberdir" deriz; bazan da onu zahirinden çevirerek, "bu bir emirdir" deriz.

Bu husustaki birinci görüş şudur: (......) kelimesinden murad, "Cenâb-ı Allah Harem beldesinin halkını, "Bizim, Mekke'yi harem ve emniyetli bir yer yaptığımızı görmediler mi?" (Ankebut, 67) ;ve: "Tarafımızdan bir rızık olarak, onları çeşitli birçok mahsûllerin gelip toplanacağı emin bir harem'de yerleştirmedik mi?" (Kasas, 57) ayetlerinde buyurduğu gibi, kıtlık ve kuraklıktan güvenli kılmıştır." Bundan muradın, Harem beldesinde öldürme hâdisesinin bulunmadığını haber vermek olması mümkün değildir. Çünkü Harem'de, bazen haksız ve haram olan öldürme hâdisesinin vuku bulduğunu, bazan da mubah olan öldürme cezasının orada uygulandığını görmekteyiz. Cenâb-ı Allah, "O kâfirler, orada sizinle savaşmadıkcar sizlerde Mescid-i Haram'ın yanında onlarla savaşmayın. Eğer onlar sizinle savaşırlarsa, onları o zaman öldürün" (Bakara 191) buyurmuş, orada öldürme hâdisesinin vuku bulduğunu haber vermiş: -

Bu husustaki ikinci görüş: Biz bunu te'vil ederek, emir anlamına hamledebiliriz. Buna göre ayetin manası şöyle olur: Allahü Teâlâ insanlara, bu yeri baskın ve öldürmeden emin olunan bir yer yapmalarını emretmiştir. Buna göre, Beytullah Allah'ın hükmü ile saygın ve muhterem bir yer olmuştur. Cahiliyye devri insanları da O'nun saygınlığına inanıyorlardı. Bundan dolayı oraya sığınan bir kimseye saldırmazlardı. Kureyşlileri de, Beytullah'a olan saygılarından dolayı, "Ehlullâh-Allah'ın halkı" diye isimlendirmişlerdi.

Sonra sen, oradaki avlanma işini düşün.. Meselâ köpek, Harem'in dışında ceylanı avlamak ister; ceylan ondan kaçınca, köpek onun peşine düşer: eğer ceylan Harem mıntıkasına girerse, köpek artık onu izlemez..

Mekke'nin haremliği hususunda birçok hadis rivayet edilmiştir: Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Allah muhakkak ki, Mekke'yi haram kılmıştır. O, ne benden önce herhangi bir kimse için helâl kılınmıştır; ne de benden sonra herhangi bir kimseye helâl kılınacaktır. O bana, sadece bir günün bir saatinde helâl kılınmış, sonra da haramlığı, eskisi gibi geri dönmüştür. Buhâri, İlim, 37. (Aynı manada daha uzun bir hadis). Şafiî (radıyallahü anh), bu hadisin şu mânada olduğunu söylemiştir: Mekke'de, hiç kimseye harp yapmak helâl kılınmamıştır; bu ancak Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e helâl kılınmıştır.

Mescid-i Haram'a Sığınan Suçluların Durumu

Kendiferine had uygulanması gereken kimselerden Beytullah'a sığınanlara gelince, bu hususta Şafiî (radıyallahü anh), şöyle demiştir: "Devlet başkanı o şahsın, Harem'den çıkmasına sebep olacak biçimde, sıkıştırılmasını emreder. O kimse. Harem bölgesinden çıkınca, "hıll" (Harem'in dışında kalan bölgler)'de ona ceza tatbik edilir. Öldürülmedikçe Harem'den çıkmazsa, bu caizdir; Harem'-de başkasını öldüren kimsenin durumu da böyledir, onun da orada öldürülmesi caizdir".

Ebû Hanife (rh.â) "Onun orada öldürülmesi caiz değildir" demiştir.

Şafiî (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Ebu Süfyan, Asım İbn Sabit İbn el-Eflâh ile Hubeyb'i öldürdüğü zaman, onun Mekke'deki evinde, eğer mümkün olursa, suikast ile öldürülmesini emretmesini delil getirmiş ve şöyle demiştir: Bu, Mekke Harem olduğu halde emredilmiştir; binaenaleyh bu olay, Mekke'nin kendisine bir ceza uygulanması gereken bir kimseye ceza uygulanmasına mani olmadığına, fakat başka yerlerde uyulduğu gibi, orada harb edilmesine manî olduğuna delâlet etmektedir.

Ebu Hanife (rh.a) bu âyeti kendi görüşüne delil getirmiştir.

Ebu Hanife'ye Şöyle cevap verilir: Ayetteki, ifâdesinden, Cenâb-ı Hakk'ın Harem bölgesini hangi konuda emin kıldığına dâir bir açıklama bulunmamaktadır; binaenaleyh bunun, "kıtlıktan emin olmak", "harp yapılmaktan emin olmak" ve "ceza uygulanmasından emin olmak" manalarına olması mümkündür. Lâfız umûmî bir ifâde olmadığı için, hepsine hamledilemez; bel onu kıtlıktan ve âfetlerden emin olmak mânasına hamletmek daha evlâdır. Çünkü bu tefsire göre biz, haber ifâde eden lâfzı, emir manasına hamletme htiyacını duymayız. Diğer izah şekillerinde ise, buna muhtaç olunur. Bundan dolayı Şafiî (radıyallahü anh)'nin izahı daha uygundur.

Makam-ı İbrahim'de Namaz Emri

Cenâb-ı Allah'ın, "Siz Makam-ı İbrahim'. : namazgah edinin" kavlinde bazı meseleler bulunmaktadır:

Birinci Mesele

İbn Kesir, Ebu Artır, Hamza, Âsim ve Kisâî, emir sigası olarak ha harfinin kesresi ile kelimeyi, (......) şeklinde; Nâfi ve İbn Âmir, haber (fiili mazi) sigası olarak ha harfinin fethası ile, (......) şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraata göre, "edininiz" ifâdesi neye atfedilmiştir? Bu hususta bazı görüşler vardır:

a) Bu ifâde, Cenâb-ı Hakk'ın, atfedilmiştir.

b) Bu ifâde, Allah'ın, sözüne atıftır. Buna göre mana şöyle olur: "Allah Hazret-i İbrahim'i birtakım kelimelerle imtihan edip, o da o kelimeleri yerine getirince, Hazret-i İbrahim yapmış olduğu bu fiillerine mükâfaat olarak, "Ben seni insanlara imâm kıldım ve İbrahim'in makamını namazgah edininiz" buyurdu. Allahü teâlâ'nın bunu Hazret-i İbrahim'in soyuna emretmiş olması da caizdir. Fakat Cenâb-ı Allah bu hususu açıkça beyan etmemiş, sadece bu kadar söylemiş. Bunun bir benzeri de, "Onlar hakikaten bu (dağın), üzerlerine düşeceğini sanmışlardı. (İşte o vakit): "Size verdiğimiz (Hitabı) kuvvette tutun" (demiştik)" (A'râf, 171) ayetidir.

c) Bu ifâde, Allah tarafından ümmet-i Muhammed'e, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'ir makamını namazgah edinmeleri için bir emirdir. Bu izaha göre ayet, Hazret-i İbrahim kıssasının araşma girmiş bir cümle-i itiraziyyedir. Ayetin tertib ve manas sanki şöyledir: "Biz Beytullah'ı insanlar için sevab kazanma yeri kıldık. O halde ey ümmet-i Muhammed, İbrahim'in makamını namazgah edininiz." Buna göre ayetin takdiri de şöyle olur: Biz o Beyt'i şereflendirip, insanların sevab kazanacağı ve emniyette olacağı bir yer olarak vasıflandırdığımız için, ey ümmet-i Muhammed, orayı kendinize kıble edininiz." Her nekadar, fiilinin başına fâ harfi getirmek daha açık olsa da bu yerde hem vav hem de fâ harfi (atıf harfi olarak) getirilebilir,

İkinci kıraate göre ise, bu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in zürriyetinin orayı bir namazgah edindiklerini haber vermektedir. Buna göre bu söz, "Biz Beyt'i sevâb kazanma yeri kıldık, " buyruğuna atfedilmiştir. Yani, "Biz Beyt'i sevab kazanma yeri kıldık da onun zürriyeti orayı namazgah edindiler" manasınadır. Yine bu kıraate göre bu ifâdenin, takdirinde olmak üzere, ifâdesine atfedilmiş olması da caizdir.

Makam-ı İbrahim Nerededir?

Âlimler, Makam-ı İbrahim'in ne olduğu hususunda bazı görüşler söylemişlerdir;

Birinci Görüş: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'ın üzerine çıktığı taşın yeridir. Bu görüşte olanlar da iki değişik izah yapmışlardır:

a) Bu Hazret-i İsmail (aleyhisselâm)'in hanımının, İbrahim (aleyhisselâm)'in başını yıkarken onun ayağının altına koyduğu taştır. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bineği üzerinde olduğu halde bir ayağını o taşın üzerine koymuş, böylece gelini, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in başının bir tarafını yıkamış. Sonra Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in ayağının üzerinde iz bıraktığı o taşı diğer ayağının altına koymuş, o ayağı da taş üzerinde iz bırakmıştır. Allah bu iz bırakmayı, onun mucizelerinden biri olarak yaratmıştır. Bu, Hasan Basrî, Katâde ve Rebi' b. Enes'in görüşüdür.

b) Sa'id b. Cübeyr'in İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet ettiği şu husustur: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), Ka'be'yi inşâ ediyor, Hazret-i İsmail (aleyhisselâm) de ona taş veriyordu. Her ikisi de bu esnada: "Ya Rabb, bizden kabul et. Muhakkak ki sen hakkıyla işiten ve bilensin" (Bakara, 127) diye dua ediyorlardı. Binanın duvarları yükselip, Hazret-i İbrahim taş koymak için yetişemeyince, bir taş üzerine çıkmıştır ki Makam-ı İbrahim işte bu taşın bulunduğu yerdir.

İkinci Görüş: Hazret-i İbrahim'in makamı, Harem bölgesinin tamamıdır. Bu, Mücâhidin görüşüdür.

Üçüncü Görüş: Makam-ı İbrahim, Arafat, Müzdelife ve şeytan taşlama yerleridir. Bu, Atanın görüşüdür.

Dördüncü Görüş: Haccın tamamı' (hacc mahallerinin tamamı) Hazret-i İbrahim'in makamıdır. Bu görüş, İbn Abbas (radıyallahü anh)'a aittir.

Muhakkik âlimler birinci görüşün daha uygun olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Buna pekçok şey delildir:

a) Câbir (radıyallahü anh)'in rivayetine göre, Hazret-i Peygamber tavafı bitirip Makam-ı İbrahim'e gelince, "Makam-ı İbrahim'i namazgah edininiz" ayetini okurdu. Bu ifâdenin, bu yerde okunması Makam-ı İbrahim'den maksadın, bu yerin olduğuna açıkça delâlet eder.

b) Bu isim örfte, bu belli yere hastır. Buna delil ise şudur: Bir insan, Mekke'de bir Mekkeliye Makam-ı İbrahim'i sorsa, o ona bu yerden başka bir yer göstermez, ve başka bir şey de anlamaz.

c) Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), yanında Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) olduğu halde Makam'a geldi. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh): "Ey Allah'ın resulü, bu atamız İbrahim'in makamı değil midir?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Evet" cevabını verdi. Hazret-i Ömer de: "Biz orayı namazgah edinemez miyiz?" deyince de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bununla emrolunmadım" dedi. O gün henüz sona ermemişti ki bu ayet-i kerime nazil oluverdi.

d) Taş, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in ayağının altında, onun ayakları üzerinde iz bırakacak şekilde çamur gibi yumuşak oldu. İşte bu Allah'ın birliğine ve Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in mu'cizesine apaçık delâlet eden şeylerdendir. Bu sebeple, bu makamın Hazret-i İbrahim'e has kılınması, başkalarına has kılınmasından daha uygundur. Binaenaleyh oraya Makam-ı İbrahim demek daha evlâ olur.

e) Hak teâlâ, "Makam-ı İbrahim'i namazgah edininiz" buyurmuştur. Halbuki namazın, bu yerin dışında ne Harem ile ne diğer yerler ile bir bağlantısı yoktur. Binaenaleyh Makam-ı İbrahim'in burası olması gerekir.

f) Makam-ı İbrahim, O'nun ayakta durmuş olduğu yerdir. Hazret-i İbrahim'in yıkanırken başkasının değil, bu taşın üzerinde durduğu rivayetlerle sabit olmuştur. Bundan dolayı bu taşın bulunduğu yere Makam-ı İbrahim demek daha uygundur.

Kaffâl şöyle demiştir: Makam-ı İbrahim'i bu taşın bulunduğu yer olara anlayanlar, Allahü teâlâ'nın, "Makam-ı İbrahim'i namazgah edininiz" ifâdesini, insanın, "Falancayı arkadaş edindim. Allah bana falancanın yerine bir sâlih kardeş verdi ve senin yerine müşfik bir dost hibe etti" sözündeki mecâzî manada anlamışlardır. Ayetteki, (......) kelimesi ancak, bu manada namazgâh edinilen yeri açıklamak ve onu başkalarından ayırmak için getirilmisti. Allah en iyisini bilendir.

Musalla (Namazgah)'dan Maksad Nedir?

Alimler, Allah'ın, "Namazgah" ifadesiyle neyi murâd ettiği konusunda bazı açıklamalarda bulunmuşlardır:

a) Musalla, dua edilecek yer demektir. Bunu söyleyenler bu kelimeyi "dua" manasına olan, âfzından almışlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, bu manada,

"Ey iman edenler ona duâ edin" (Ahzâb, 56) buyurmuştur. Bu, Mücâhidin görüşüdür. Mücahid bu görüşe, "Harem'in tamamı Makam-ı İbrahim'dir" şeklindeki görüşüne uygun düşsün diye zâhib olmuştur.

b) Hasan el-Basri, "Allahü teâlâ bu buyruğu ile, kıble manasını kastetmiştir" demiştir.

c) Katâde ve Süddî, "İnsanların orada namaz kılmaları emrolunmuştur" diye açıklamışlardır.

Muhakkik ulemâ: "Bu son görüş daha uygundur. Çünkü "salât" lâfzı mutlak olarak zikredildiği zaman, rükû ve secdesiyle kılınmış olan namaz akla gelir. Görmüyor musun, bir şehrin musallası, bayram namazlarının kılındığı yerdir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Üsâme b. Zeyd (radıyallahü anh)'e, "Musalla, senin önündedir" buyurmuş, bu ifâdeyle kılınan namazın yerini kastetmiştir. Buna, yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, bu ayeti okuduktan sonra, bu makamda namaz kılmış olması da delâlet eder. Bir de bu kelimeyi, bildiğimiz namaz manasına hamletmek daha evlâdır. Çünkü bu, ayet hakkında yapılan diğer tefsirlere de şâmildir.

Burada fıkhî bir mesele vardır: Tavafın iki rekat namazı farz mıdır, sünnet midir? Bu durumda bakılır, eğer tavaf farz olan tavaf ise, Şafiî (radıyallahü anh)'nin bu hususta iki görüşü vardır:

1) Bu namaz, Allah'ın "Makam-ı İbrahim'i namazgah edininiz" ifâdesinden dolayı farzdır. Çünkü ayetteki emir, vacib oluşu ifâde eder.

2) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bedevî Arabın, "Bana, bundan başka şey gerekiyor mu?" dediğinde, ona, "Hayır. Ancak nafile olarak yapacakların müstesna.." buyurmuştur. Eğer tavaf, kudüm tavafı gibi nafile bir tavaf ise, iki rekat tavaf namazı da sünnettir. Bu meselede Ebu Hanife'den de değişik görüşler rivayet edilmiştir. Allah en iyisini bilendir.

Kabe'nin Fazileti

Dördüncü mesele Beytullah'ın fazileti hakkındadır.

İmam Ahmet el-Beyhaki Şu'âbü'l-İmân kitabında Ebu Zer (radıyallahü anh)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: "Ey Allah'ın peygamberi, yeryüzünde ilk yapılan mescid hangisidir?" dedim. O, "Mescid-i Haram" diye cevab verdi. "Daha sonra hangisidir?" dedim. O, "sonra Mescid-i Aksa'dır" diye cevab verdi. Ben: "İkisinin yapılışları arasında kaç sene geçmiştir?" deyince de, "Kırk yıl" cevabını verdi ve sözüne şunu ekledi: "Namaz vakti nerede gelirse hemen namazını kıl çünkü orası mesciddir." Bu hadisi Buhâri ve Müslim, Sahih'lerine almışlardır.

Abdullah b. Ömer (radıyallahü anh)'den rivayet olunduğuna göre şöyle demiştir: "Beytullah, yeryüzünden bin sene önce yaratılmıştır. Sonra yeryüzü oradan genişletilip bu hale getirilmiştir."

İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan da rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Yeryüzünde yaratılan ilk yer, Kabe'nin yeridir. Daha sonra buradan yeryüzü genişletilmiştir. Allahü Teâla'nın yeryüzünde dikmiş olduğu ilk dağ ise, Ebu Kubeys Dağı'dır. Daha sonra diğer dağlar buradan uzayıp gitmiştir."

Vehb İbn Münebbih'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hazret-i Adem (aleyhisselâm) yeryüzüne indirilince, orayı uçsuz bucaksız görüp, bir de kendisinden başka kimse göremeyince, oradan ürkerek şöyle dedi: "Rabbim, senin bu yerin çok güzel ve mâ'mûr; orada benden başkası da seni tesbih ve takdis etsin!" Bunun üzerine Hak teâlâ: Ben orada senin zürriyetinden, Beni hamd ve takdis eden kimseleri yaratacağım ve orada, içinde zikrimin yüceltildiği evler yapacağım.. Böylece, içinde yarattığım insanlar beni tesbih edecekler. Ben seni, orada, kendi nefsim için seçmiş olduğum ve ikramıma tahsis ettiğim bir "ev"(in yanına) yerleştireceğim. Ve onu, ismim ile, ismime nisbet ederek (Beytullah-Allah'ın evi), bütün evlere tercih edeceğim. Ben onu "Beytî-Evim" diye adlandırıp, azametimle yücelteceğim, onu, bana olan ihtiram ve saygıyla kuşatacağım, onu bütün evlerin içinde benim zikredilmeme en lâyık ve en uygun olanı yapacağım ve onu kendim için seçtiğim bir bölgeye yerleştireceğim. Çünkü ben bu evin yerini gökleri ve yeri yarattığım gün seçtim ve onu, sen ve senden sonrakiler için, üstündekini, altındakini ve etrafındakileri hürmeti sebebiyle saygın kılmış olduğum emniyetli ve muhterem kıldım. Kim benim muhterem kılmam sebebiyle ona saygıda bulunursa, muhakkak ki beni ta'zim etmiş olur; kim ona saygısızlığı mubah görürse, bana saygısız davranmayı da mubah görmüş olur. Kim oranın halkına güven ve emniyet verirse, bununla benim güvenimi elde etmiş olur; kim de oranın halkını korkutursa, beni korkutmaya çalışmış olur; kim oranın şanına saygı gösterirse, o kimse de benim gözümde büyümüş ve kim de oranın halkını küçümserse, benim gözümde küçülmüş olur. Oranın sakinleri benim komşularım; orayı imâr edenler benim heyetlerim ve orayı ziyaret edenler benim misafirlerimdir.

Orayı insanlar için yapılan ilk beyt olarak yaratıyorum ve orasını, üstleri başları tozlu olduğu halde bölük bölük gelen yeryüzü ve gökyüzü sakinleriyle ma'mûr hale getiririm. Nitekim O,

"İnsanlar içinde hacet ilân et. Gerek yaya olarak, gerek de bütün uzak yerlerden gelen arık develer üstünde sana gelsinler!" (Hac, 27) buyurmuştur. İnsanlar bana olan tekbiriyle ortalığı doldurur ve sellerin çağlaması gibi telbiye söylerler. Buna göre, kim benden başkasını bir gaye ve maksad edinmeksizin, orayı ziyaret ederse beni ziyaret etmiş, bana misafir olmuş, benim yanımda konaklamış ve bana heyet olarak gelmiş demektir. Böylece, ona ikram ve kerametimi sunmam üzerime hak olur. Yine kerim olan kişiye, kendisine gelen heyete, misafirlerine ve ziyaretçilerine ikram etmesi ve onlardan herbirinin ihtiyacını gidermesi hak bir vazifedir.

"Ey Adem, hayatta olduğun sürece orayı ma'mûr et; sonra senin zürriyetinden peşpeşe ve ardarda gelen ümmetler, milletler ve peygamberler de orayı ma'mûr etsinler.. Sonra bu iş, senin zürriyetinden olan, kendisine Muhammed ismi verilen ve peygamberlerin de sonuncusu olan bir nebî ile son bulsun.. Binaenaleyh, ben o Muhammed'i oranın sakinlerinden ve orayı ma'mûr eden, orayı koruyan ve oranın idaresini üstlenen birisi olarak yaratacağım. Böylece o hayatta bulunduğu müddetçe evime karşı benim "eminim (güvenilir adamım) olur. Birisi bana yöneldiğinde, beni, kendisiyle bana yaklaşabileceği bir karşılığı ona hazırlamış olduğum halde bulur.

Ben bu "beyi"in ismini, yâdını, şerefini, mecdini, övgüsünü ve onun kadrini, senin zürriyetinden olan bir nebîye veriyorum, ki bu nebî, Muhammed'den önce olup, O'nun atasıdır ve ona İbrahim denilir. Kabe'nin temellerini onun için yükseltiyor, onun ümranını onun elleriyle yerine getiriyor, ona oranın kurallarını ve ibadet şekillerini öğretiyor, ve onu, itaatkâr, emrimi yerine getiren, yoluma çağıran tek bir ümmet yapıyor, onu seçip Sırat-ı Müstakim'e iletiyorum. Onu imtihan ediyorum, o da sabrediyor; ona afiyet ve sıhhat veriyorum, şükrediyor; ona emrediyorum, yapıyor ve bana adaklarda bulunuyor, sonra da adağını yerine getiriyor. Bana dua ediyor, ben de onun kendisinden sonra gelecek olan zürriyeti ve çocukları hakkındaki duasını kabul ediyorum. Onu onlar hakkında şefaatçi kılıyor ve onları, onlar değiştirmediği ve tagyîr etmediği müddetçe bu evin halkı, onu idare eden, onu himaye eden, oradakileri sulayan, oraya hizmet eden, orayı bekleyen ve oranın perdedârları yapıyorum.. İbrahim'i bu "ev"in imamı ve bu şeriatın ehli kılıyorum. Orada bulunan bütün insanlar ve cinler, ona tâbi olur."

Atâ'dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hazret-i Adem Hindistan'a indirildiği zaman, "-Ya Rabbi, bana ne oluyor da, cennette duymuş olduğum gibi, burada meleklerin sesini duymuyorum?" dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak: "Senin hatan sebebiyle, ey Adem" dedi. Şimdi sen Mekke'ye git, orada, melekleri tavaf ederken gördüğün Beyt-i Ma'mûr gibi, bir ev inşa et! Bunun üzerine o da Mekke'ye gidip, orada Kabe'yi inşa etti. Böylece Hazret-i Adem'in iki ayağını bastığı yerler köy, nehir ve bağlık bahçelik; adımları arasında kalan yerler ise, çöller ve tenha yerler oldu. Bu şekilde Hazret-i Adem, kırk yıl Hindistan'dan gelerek Kabe'yi ziyaret etti.

Hazret-i Ömer, Kâ'bu'l-Ahbâr'a bu hususta soru sorup da, "Bana bu evden haber ver" dediğinde, Ka'bu'l-Ahbâr şöyle demiştir: "Bu evi, Allahû Teâlâ gökyüzünden, içi boş yakut şeklinde, Hazret-i Adem'le beraber indirdi ve Adem'e şöyle dedi: "Ey Adem bu benim evimdir, melekleri Arşımın etrafında tavaf eder ve istiğfarda bulunurken görmüş olduğun gibi, sen de benim evimin etrafını tavaf et ve orada namaz kıl." Sonra Hazret-i Adem'le beraber melekler inerek, Kabe'nin taştan temellerini yükselttiler; derken Kabe temelleri üzerine bina edildi. Cenâb-ı Hak Nûh (aleyhisselâm)'un kavmini tufanda boğduğu zaman, Allah Kabe'yi göğe yükseltti; geriye Kabe'nin temelleri kaldı..

Hazret-i Ali'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Beyt-i Ma'mur, semâda bir evdir. Ona Durak ismi verilir. Kabe'nin tam üzeri hizasındadır. Onun gökyüzündeki hürmeti, Kabe'nin yeryüzündeki hürmeti gibidir. Orada hergün yetmişbin melek namaz kılar ve bir daha oraya dönmezler." Hazret-i Ali'nin anlattığına göre, Hazret-i İbrahim'in inşasından sonra uzun zaman geçti ve bundan dolayı Kabe harap oldu. Amâlika topluluğu onu yeniden inşa etti. Aradan uzun zaman geçince Kabe yine yıkıldı. Bu sefer onu Cürhüm kabilesi yeniden inşa etti. Aradan uzun zaman geçince, onların inşa ettiği Kabe yine yıkıldı.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gençliğinde Kureyş kabilesi Kabe'yi bir kere daha onardılar. Sıra Hacer-i Esved'i yerine koymaya gelince, bu konuda ihtilâfa düştüler, ve "Şu sokaktan ilk çıkıp gelecek kimse aramızda hükmetsin" dediler. O sokaktan ilk çıkan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) oldu. Böylece O (sallallahü aleyhi ve sellem), onların bu taşı bir örtünün üstüne koymalarını, sonra bütün kabilelerin birer ucundan tutarak, onu kaldırmalarını söyledi. Bütün kabileler onu kaldırdılar. Daha sonra da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onu kucaklayıp yerine koydu.

Zühri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bana ulaşan bilgilere göre, Kureyşliler Makam-ı İbrahim'de, üzerlerinde yazı bulunan üç levha gibi taş buldular. Birincisinde, "Ben, Bekke'nin (Mekke'nin) sahibi olan Allah'ım, Onu, güneşi ve ayı yarattığım gün yarattım. Ben onu, yedi mülk ile kuşattım ve et ve süt hususunda ora halkına bereket verdim"; ikincisinde: "Ben, Bekke'nin sahibi olan Allah'ım. Ben, sıla-i rahmi yarattım ve ona kendi (Rahman) ismimden bir isim verdim. Her kim sıla-ı rahmi yerine getirirse beni ziyaret etmiş, her kim de onu keserse benimle olan münasebetini kesmiş olur"; üçüncüsünde de: "Ben, Bekke'nin sahibi olan Allah'ım, hayrı ve şerri yarattım. Elinde hayır bulunan kimseye ne mutlu! Elinde şer olan kimseye de yazıklar olsun!" ibareleri yazılıydı.

Hacer-i Esved İle Makam-ı İbrahim'in Faziteti Hakkında

Beşinci mesele, Hacer-i Esved ile Makam-ı İbrahimin fazileti hakkındadır. Abdullah b. Ömer (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmistir:

"Rükün ve Makam-ı İbrahim cennet yakutlarından iki yakuttur. Allah bunların ışıklarım silmiştir. Eğer böyle olmasaydı, onlar doğu ile batı arasını aydınlatırlardı: Onlara dokunan salgın hastalıklı ve hasta olan herkesr mutlaka şifâ bulur " Tirmizi. Hac. 49 (3/226).

İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edilen bir hadiste ise Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Hacer-i Esved kârdan daha beyaz idi. Fakat müşriklerin günahları onu kararttı " Tirmizi. Hac. 49 (3, 226).

İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Kıyamet günü, Hacer-i Esved, gören iki gözü, konuşan bir dili olduğu halde gelir. O, kendisini hak ile selâmlayan herkese şahadet eder " İbn Mâce. Menâsik, 27 (2/982).

Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in Hacer-i Esvedin yanına varıp şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Seni öpüyorum. Fakat zararı ve faydası olmayan bir taş olduğunu da kesin olarak biliyorum. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in seni öptüğünü görmüş olmasaydım, seni ben de öpmezdim." Bunu Buhâri ve Müslim, Sahih'lerinde rivayet etmişlerdir.

Beylullah'ın Her Türlü Pislikten Temizlenmesi

Cenâb-ı Allah'ın, İbrahim ve İsmail'e ahdettik.. " ayetine gelince, evlâ olan bundan muradın: "Biz o ikisine bunu gerekli gördük, onlara emrettik ve bu konuda onlara güvendik" şeklinde olmasıdır. Ahd ve Misâk'ın ne manalara geldiği daha önce geçmişti.

Allah'ın, "Evimi temizleyin diye.." ifâdesinden maksadın, "Beytullah'a yakışmayan herşeyden onu temizlemek" manası olması gerekir. Beyt'in bulunduğu yer ve etrafı namaz kılınan yer olunca, pisliklerden temizlemek gerekir. Burası, Allah'a ibâdet ve ihlâs yeri olduğu için Beyt'i, şirkten ve Allah'dan başkasına ibâdetten de temizlemek gerekir. Bütün bunlar bu ayetin ifadesine dahildirler. Sonra müfessirler bazı açıklamalarda bulunmuşlardır:

a) "Evimi temizleyiniz" sözünün manası, "onu bina edin, şirkten temizleyin ve temellerini takva üzerine kurun" şeklindedir. Bu tıpkı, Cenâb-ı Allah'ın, "Binasını Allah korkusu üzerine kuran kimse mi?..." (Tevbe, 109) ayeti gibidir.

b) "İnsanlara benim beytimin (evimin) onu ziyaret edip, orada bulundukları zaman onları temizlediğini bildirin." Bu ifâdenin mecazî manası ise, "O beytimi insanlara göre temiz hale getirin" şeklindedir. Nitekim "Şafiî (radıyallahü anh) falan şeyi temiz sayıyor, Ebû Hanife ise necis sayıyor denir.

c) "O beytimi (evimi) yapın, ziyaretçilerine zahmet verecek şek ve şirk ehlinden kimseyi orada bırakmayın, hatta şek ve şirk ehlinden onun temiz oluşunu iyice sağlama alın." Nitekim, "Allah, yeryüzünü falancadan temizledi" denilir. Bu izahlar, orada Beytullah'ı putlardan ve şirkten temizlemeyi gerektiren bir şeyin bulunmaması durumuna göre yapılmıştır. Bu tıpkı Allahü teâlâ'nın, "O mü'minler için orada (cennette) temizlenmiş eşler vardır" (bakara 25) ayeti gibidir. O eşlerin necasetten temizlenmiş olmadıkları, aksine tertemiz olarak yaratılmış oldukları herkesin malûmudur. Temizlenmesi bu ayette emredilen ev de aslında tertemiz olarak yaratılmıştır. Allah en iyisini bilendir.

d) Bunun manası, "İnsanlar bu hususta size uysunlar diye, beytimi (evimi) putlardan, şirkten ve günahlardan temizleyin" demektir.

e) Bazı kimseler de henüz inşâ edilmeden önce Beytullah'ın yerine pislik ve leşlerin atıldığını, bundan dolayı Hak teâlâ'nın Hazret-i İbrahim'e bu pislikleri temizleyip orada bir bina yapmasını emrettiğini söylemişlerdir. Bu, zayıf bir görüştür. Çünkü Beytullah inşâ edilmeden önce, orada bir bina yoktu. Bu sebeple bir arsayı temizlemek, oraya yapılacak olan evi temizlemek sayılmaz. Buna şöyle de cevap verilebilir: Hak teâlâ, oranın gelecekte Beytullah'ın yeri olacağını bildiği için, oraya "beyt" (ev) demiştir. Fakat bu mecazî bir adlandırıştır.

Hak teâlâ'nın, "Tavaf edenlerr i'tikafa girenler ve rükû edip secde edenler (namaz kılanlar) için..." buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır:

Kabe'de Tavaf, İtikâf Ve Namaz

(......) veya, fiillerinin masdarıdır. Birşeye devam edip, insan ondan ayrılmadığı zaman, denir. Yine insan birşeye yönelip, ondan yüzünü çevirmediği zaman da böyle denileceği rivayet edilmiştir.

İkinci Mesele

Ayette geçen üç vasıf hakkında iki görüş vardır:

a) Doğruya yakın olan görüşe göre, bu üç grub insana hamledilir. Çünkü ma'tufun, atfedildiği şeyden başka olması gerekir. Bu sebeple, atfın bir manası olsun diye tavaf eden kimselerin, itikafa girenlerden başka olması; i'tikafa girenlerin ise namaz kılanlardan başka olması gerekir. Buna göre tavaf edenlerden maksad, Beytullah'a hacc veya umre niyetiyle gelip ziyaret eden kimseler; i'tikâf edenlerden maksad, orada kalan ve Beytullah'a komşu olarak yerleşmiş olan; rükû ve secde edenlerden maksad ise orada namaz kılan kimselerdir.

b) Atâ'ya âit olan bu görüşe göre, kişi tavaf ettiği zaman "taifîn" den, orada oturduğu zaman i'tikaf edenlerden, orada namaz kıldığında da rükû ve secde edenlerden olur.

Üçüncü Mesele

Bu ayet bazı şeylere delâlet eder:

1) Biz, tavaf edenleri, dışarıdan gelen ziyaretçiler manasına tefsir ettiğimizde, ayet tavafın yabancılar için orada namaz kılmalarından efdal olduğunu gösterir. Çünkü Allahü teâlâ Mekke dışından gelen ziyaretçileri tavaf etme vasfı ile tahsis edince, bu, tavafta onlar için bir hususiyetin bulunduğuna delâlet eder. Nitekim İbn Abbas, Mücahid ve Atâ'dan, Mekke dışından gelenler için tavafın, Mekkeliler için ise orada namazın efdal olduğu rivayet edilmiştir.

2) Ayet, Beytullah'da i'tikâf edilebileceğini gösterir.

3) Ayet, Beytullah'da farz veya nafile namaz kılınabileceğine delâlet eder. Çünkü ayet, bu iki namaz arasında ayırım yapmamıştır. Bu, İmam-ı Malik'in Kabe'nin içinde farz namazın kılınabileceğini söylemekten kaçınma şeklindeki görüşünün aksine olan bir görüştür. Binaenaleyh şayet, Ayetin buna delâlet ettiğini kabul etmiyoruz. Çünkü Allahü teâlâ, "Beytte rükû ve secde edenler" dememiştir. Ayet Beytullah'ın içinde tavaf fiilinin caiz olacağına delâlet etmediği, ancak etrafında yapılabileceğine delâlet ettiği gibi, namaz fiifinin de ancak Beytullah'a müteveccihen dışından kılınabileceğine delâlet etmektedir" denilirse, biz de deriz ki: Ayetin zahiri, ister Beytullah'ın içinde, ister dışında olsun, Beyt'e doğru kılınan bütün namazları ifâde eder. Biz tavafın Beytullah'ın dışından yapılması gerektiğini söyledik. Çünkü onu tavaf etmek, onun etrafında dolaşmaktır. Beyt'in içinde dolaşan kimseye, beyti tavaf etti denilmez. Hak teâlâ, onu sadece tavaf etmeyi emretmiş.onun içinde dolaşmayı emretmemiştir. Çünkü Hak teâlâ: Beyt-i Atik'i, (en eski ev olan Ka'be'yî) tavaf etsinler" (Hacc, 29) buyurmuştur. Yine tefsir etmekte olduğumuz ayetten maksad, sadece namaz için oraya gitmek olsaydı, Beytullah'ı rükû ve secde edenler için temizlemeyi emretmenin bir manası olmazdı. Çünkü namazda ona yönelme emri, hem Mekke ahalisi, hem de dışarıdan gelenlere şâmildir. İmâm Malik, Allahü teâlâ'nın, "Yüzünü Mescid-i Harama çevir" (Bakara, ) ayetini, görüşüne delil getirmiştir ve "Mescid-i Haram'ın içinde olan kimse, Mescid-i Haram'a değil, onun bir parçası olan (Kabe'ye) yönelmiş olur" demiştir. Buna şöyle cevap veririz: Bir tek yönelenin, mescidin her taratma aynı anda yönelmesi imkânsızdır. Aksine o, ancak onun bir tek parçasına (tarafına) yönelebilir. Beyt'in içinde olan da böyledir. Binaenaleyh onun da ayetin manasına dâhil olması gerekir.

4) Ayetteki, "Tavafedenler, " ifâdesi, ister Kur'an'da, mesela "Beyt-i Atîk'i tavaf etsinler" (Hacc, 29) ayetinde olduğu gibi açıkça ifâde edilsin, ister sünnetle sabit olsun, isterse mendub olan tavaflardan olsun, bütün tavafları içine alır.

Hazret-i İbrahim'in Mekke İçin Duası

126. Âyetin Tefsiri

"Hani İbrahim: "Ya Rabbi, burasını (Mekke'yi) emniyetli bir şehir yap ve ahalisinden Allah'a ve ahirete inananları çeşitli mahsullerle rızıklandır" demişti. (Allah da) Kâfir olanlarını dahi kısa bir zaman için fâidelendirecegim. Sonra onu cehennem azabına zorla sokacağım. (O cehennem) ne kötü bir varış yeridir" buyurmuştur" .

Bil ki, bu, Cenâb-ı Allah'ın bu ayetlerde hikâye ettiği Hazret-i İbrahim'in hallerinden üçüncüsüdür. Kâdî şöyle demiştir: Bu ayetlerde takdim (Öne alma) ve te'hir (sonraya bırakma) vardır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Ya Rabbi, burayı emniyetli bir şehir yap" sözü, ancak belde vücûd bulduktan sonra mümkün olur. Cenâb-ı Hakk'ın bu buyruğundan sonra gelen. "Hatırla, hani İbrahim Evin temellerini yükseltiyordu" ayeti, hernekadar okunuşta sonra gelmiş ise de, mânâ bakımındanöncedir. Burada birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ayettten murad, Hazret-i İbrahim'in Mekke'de oturan mü'minler için emniyet ve onları Mekke'ye çekecek rızık genişliği hususunda dua etmeleridir. Çünkü

Mekke, ziraat yapılamayan ve çokça ağaç bulunmayan bir yerdir. Eğer orada bir emniyet olmasaydı, civar yerlerden buraya insanlar gelmez ve burada yaşamak güç olurdu. Sonra Allahü teâlâ, O'nun duasını kabul ederek, orayı belâlardan emin bir belde kılmış, oraya geten her zalimin belini kırmıştır. Nitekim Ashab-ı Fil'e de böyle yapmıştır. Burada iki soru vardır:

Birinci Soru: Haccâc, İbn Zübeyr ile savaşarak Ka'be'yi tahrip edip Mekkelilere hertürlü kötülüğü yapmaya niyetlenip bunu yapmamış mıdır?

Cevap: Onun maksadı, bizzat Ka'be'yi yıkmak değil, başka birşey idi.

Hazret-i İbrahim'in Mekkeliler İçin Dünyevî Refah İstemesinin İzahı

İkinci Soru: Allahü teâlâ'dan istenen, bu beldeyi emniyetli ve bereketli bir yer kılmasıdır. Bu ise, dünyevi menfaatlarla ilgili bir istektir. Binaenaleyh büyük peygamber Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bunu istemesi ona nasıl uygun düşer? Bu soruya birkaç bakımdan cevap verilebilir:

1) Dünya, kendisiyle dinî konuda korunmak için talep edildiğinde, bu dinin en büyük temellerinden birisi olur. Bir ülke emniyetli olup orada bolluk ve refah hüküm sürerse, o ülkenin insanları Allah'a itaat hususunda daha bol vakit butur, böyle olmadığı zaman ise oranın halkı bu durumda olmaz.

2) Allahü Teâlâ Mekke'yi insanların sevap elde edeceği bir yer kılmıştır. İnsanlar ise oraya gitmek imkânını ancak, yollar güvenlik içinde olup ve oradaki yiyecekler ucuz olduğu zaman bulurlar.

3) Emniyet ve bolluğun insanları bir memlekete gitmeyi özendiren şeylerden olması, uzak görülecek bir ihtimal değildir. O zaman muazzam dini alâmetler ve şerefli menziller müşahede edilir ve emniyet ile bolluk insanın bu taati ifa etmesinin sebebi olur.

İkinci Mesele

"Emin bir belde" ifâdesi iki mânâya muhtemeldir:

1) Cenâb-ı Allah'ın, (Razı olunmuş) manasına olmak üzere, "Razı edici (memnun edici) bir hayat içinde" (Karia, 7) buyurduğu gibi, bu kelime, kendisinden emin olunulan yer anlamına gelir.

2) Cenâb-ı Allah'ın "Köy halkına sor" yerine, "Köye sor!" (Yusuf, 82) buyurduğu gibi, buradaki beldeden murad, beldenin halkıdır. Bu mecazî bir kullanıştır, çünkü emniyet ve korku hissi, beldeye arız olmaz.

Üçüncü Mesele

Alimler, bu ayeti kerimede Hazret-i İbrahim tarafından Cenâb-ı Allah'dan istenen emniyet hususunda, değişik görüşler belirterek, ihtilâf etmişlerdir.

1) Hazret-i İbrahim, Cenâb-ı Hakk'tan bu beldenin kıtlıktan emin olmasını istemiştir. Çünkü o, ailesini hiçbir şey bulunmayan bir vadiye yerleştirmişti.

2) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) Cenâb-ı Allah'tan o beldeyi yere batmaktan ve insan suratlarının değiştirilmesinden emin olunulan bir yer yapmasını istemiştir.

3) O, oranın öldürülmekten emin olunulan bir belde yapılmasını istemiştir. Bu görüşü, Ebu Bekr er-Razî belirtmiştir. Ebu Bekr er-Razî bu görüşüne şunu delil getirmiştir: "İbrahim (aleyhisselâm) Cenâb-ı Allah'dan, önce emniyet, daha sonra da rızık istemiştir. Eğer istenen emniyet kıtlıktan emin olmak olsaydı, bunun peşi sıra rızık istemek bir tekrar olmuş olurdu. Binaenaleyh bu ayet-i kerimede İbrahim (aleyhisselâm), "Ya Rabbi, burayı emniyetli bir şehir kıl, ora ehlini çeşitti mahsullerle rızıklandır." Diğer bir ayette, "Va Rabbi, bu beldeyi emin kıl" (ibrahim. 35); ve bu kıssanın sonunda da, "Rabbimiz, muhakkak ki ben zürriyetimin bir kısmını ekin bitmeyen bir vadiye, senin mukaddes evinin yanına yerleştirdim. Rabbimiz, dosdoğru namaz kılsınlar diye.. Sen artık, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Ve onları, mahsullerle rızıklandır, umulur ki şükrederler" (ibrahim. 37) demiştir." Bil ki bu delil zayıftır, çünkü bir kimse şöyle diyebilir: Talep edilen emniyet, yere batırılma ve şekillerin değiştirilmesinden emin olmadır veyahut da kıtlıktan emin olmadır. Hem sonra, kıtlıktan emin olma, ancak ihtiyaç hissedilen gıda maddelerinin yeterli miktarda bulunmasıyla mümkün olur. Buna göre İbrahim (aleyhisselâm), birinci duâsıyla kıtlığın giderilmesini, ikinci duâsıyla da büyük bir bolluğun olmasını istemiştir.

Mekke'nin Hazret-i İbrahim'in Duasından Önce de Emin Olup Olmadığı

Alimler, Mekke'nin Hazret-i İbrahim'in bu duasından önce mi, yoksa bu duası sebebiyle mi emîn ve saygıdeğer, muhteşem olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: Mekke ezelden beri böyleydi, çünkü Hazret-i Peygamber, "Muhakkak ki Allah, Mekke'yi gökleri ve yeri yarattığı gün harem kılmıştır" Nesai, Menâsik, 2/203. buyurmuştur, İbrahim (aleyhisselâm) de, "Ya Rabbi soyumun bir kısmını, ekin bitmeyen bir vadiye, mukaddes evinin yanına yerleştirdim" demiştir. Bu ifâde, orasının İbrahim (aleyhisselâm)'in duasından önce harem ve saygın olmasını gerektirir. Sonra İbrahim (aleyhisselâm) bu harem ve saygın oluşu, yaptığı duâ ile kuvvetlendirmiştir.

Diğer âlimlerse şöyle demişlerdir: Orası İbrahim (aleyhisselâm)'in duası sebebiyle harem ve emîn olmuştur. Bundan önce, diğer beldeler ve yerler gibiydi. Buna delil Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadisidir:

" Ey Allah'ım, İbrahim'in Mekke'yi harem kılması gibi, ben de Medine'yi harem kıldım."

Bu hususta üçüncü bir görüş daha vardır ki o da şudur: Mekke; Hazret-i İbrahim'in duasından önce, duasından sonra harem olmasından başka bir. şekilde harem idi. Buna göre bu şu şekildedir: Duadan önce harem oluşu, Allah'ın ora halkını helak olmaktan korumuş olması ve, gönüllerde bir tâ'zîm duygusu yaratmış olması bakımındandır. Duadan sonra harem olması, bunun peygamberlerin ağzından emredilmesi suretiyle olmasıdır.

Beşinci Mesele

Cenâb-ı Allah bu sûrede nekire olarak, "Emin bir belde"; İbrahim sûresinde ise marife (elif-lamlı) olarak, "Bu beldeyi emin (kıl)" buyurdu. Bunun iki İzahı vardır:

1) İlk dua henüz o yer bir belde kılınmadığı zamanda yapılmıştır. Hazret-i İbrahim sanki şöyle dua etmiştir: "Allah'ım bu vadiyi emin bir belde kıl." Çünkü Cenâb-ı Allah, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in şöyle dediğini hikâye etmiştir: "Rabbimiz, muhakkak ki ben ailemden bir bölümünü ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim" (ibrahim, 37). Tefsir ettiğimiz bu ayette de:"Bu vadiyi emin bir belde kıl" demiştir. İkinci duâ ise, o vâdî bir belde kılındıktan sonra yapılmıştır. Hazret-i İbrahim sanki şöyle demiştir: "Allah'ım, bir belde haline getirdiğin bu yeri emin ve selâmetti kıl." Bu ifâde senin şöyle demene benzer: "Bu adamı emin kıldım."

2) Her iki dua da o mekân bir belde haline getirildikten sonra yapılmıştır. Buna göre, "Bunu emin bir belde kıl" sözünün takdiri şöyledir: "Bu beldeyi emniyetli bir belde kıl." Bu senin şu sözüne benzer: "Gün çok sıcak bir gün idi." Sen "gün"kelimesini ne kadar aşın sıcak olduğunu anlatmak için tekrar zikrettin. Çünkü kelimenin nekire getirilmesi mübalağaya delâlet eder. Buna göre, "Ya Rabbi, onu, emin bir belde kıl" sözünün manası, onu emniyet hususunda mükemmel olan beldelerden kıl" demektir.

Ama, "Ya Rabbi, bu beldeyi emin kıi" sözüne gelince, bu sözde bir mübalağa arzusu olmaksızın, sadece emniyet isteği vardır. "Ve onun ehlini çeşitli mahsullerle rızıklandır" sözünün manası ise şudur: İbrahim (aleyhisselâm), Allah'ın, Mekke sakinlerine rızık yağdırmasını istemiş, Allahü teâlâ da onun bu duasına icabet ederek, Mekke her türlü mahsûlün kendisine akıtıldığı bir yer haline gelmiştir.

Kâfirlerin Dünya Nimetlerinden İstifadeleri

Allah'ın, "Onlardan iman edenlere.." kısmı ayette geçen (......) sözünün delaletiyle, "Onun ehlinden bilhassa mü'min olanları rızıklandır" manasındadır. Bu, Allahü teâlâ'nın,

"O (Beytullah'a) yol bulanların, Beyt'i haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır" (Al-i Imran, 97) ayetine benzer. Bil ki Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim'e, "Ahdim zalimlere ulaşmaz" ayetiyle, onun soyundan kâfir kavimler de çıkacağını bildirince, Hazret-i İbrahim sadece mü'minler için dua etmiştir.

Bu tahsisin sebebi nas ve kıyastır.

Nastan olan sebebe gelince, bu Allahü teâlâ'nın şu ayetidir: "Kâfir kavim için üzülme" (Mâide, 68).

Kıyastan olan sebeb ise iki vecihtendir:

Birinci Vecih:

Hazret-i İbrahim, Hak teâlâ'dan, imamlığı kendi soyuna vermesini isteyince, Allah ona, "Ahdim zalimlere ulaşmaz" buyurdu. Bu bir nevîduâ etme hususunda terbiye etme yerine geçti. Allahü teâlâ, imamet (önderlik, peygamberlik) konusunda mü'minleri kâfirlerden ayırdedince, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) de bu duasını kâfirlere değil de mü'minlere hasretti. Sonra Cenâb-ı Hak, "Kâfir olanlara gelince, onu az bir süre faidelendiririm" sözü ile, nübüvvet ile dünya nimetleri arasındaki farkı bildirdi. Çünkü peygamberlik ve imamet makamı fâsıklara uygun değildir. Zira imamet ve nübüvvet görevinde, Allah'ın emir ve nehiylerini edâ edebilmek için azm ile çeşitli meşakkatlere katlanma gücü ve din hususunda kınayanın kınamasından, zalimin sultasından çekinilmemesı gerekir. Dünya rızkına gelince, onun itaatkâr, kâfir, doğru ve münafık olan kimselere ulaştırılması nahoş karşılanamaz. Ama imân edenin meskeni ve varacağı yer cennet, kâfirin ise durağı ve barınağı cehennem olur.

İkinci Vecih:

Muhtemeldir ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) zann-ı galibi ile, eğer bütün herkes için dua ederse zenginlik ve güvenin kâfir ülkelerde artacağını, onların üstünlük ve çokluklarının insanların hacca gitmelerine zarar verip engel olacağını biliyordu. İşte bundan dolayı, sadece mü'minler için dua etmiştir.

Allahü teâlâ'nın, "Kâfir olanlara gelince onları az bir süre faidelendiririm" buyruğu ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

İbn Âmir, (......) kelimesinden olmak üzere, şeddesiz olarak, (......) şeklinde, diğer kıraat imamları ise, (......) kelimesinden olmak üzere, şeddeli olarak, mim harfinin fethasıyla, (......) şeklinde okumuşlardır. Şeddeli okuyuş, şeddesiz okuyuşun aksine "çokluk" manasına delâlet eder.

İkinci Mesele

Ayetteki "faidelendiririm"; "rızık vermek suretiyle" yahut "dünyada beka vermekle" faidelendiririm' demektir. Yahut da, "Muhammed'in zuhuruna kadar, mezkûr iki tarzda faidelendiririm. O çıkınca küfürde ısrar ederse kâfiri öldürür veya bu beldeden sürer" demektir. Bunun mânâsı şudur: Hak teâlâ sanki şöyle demiştir: "Ey İbrahim, sen hernekadar sadece mü'minlere dua etmiş olsan da, ben kâfir olanları da dünya rızkı ile faydalandırır, mü'mine nimet verdiğim sürece, o kâfirin ömrü sona erip de onun canını alarak daha sonra ahirette ateş azabına dûçâr edinceye değin bu rızkı ondan menetmem." Böylece kâfire, dünya hayatında rızık olarak verilen şey az oldu. Zira bu rızıklandırma onun hayatı boyunca olmuştu. Ezel ve ebed arasındaki sonsuz süreye nisbetle onun ömrü son derece azdır. Netice olarak Allahü teâlâ, mü'minin dünyadaki nimetinin ahirette de devam edeceğini, kâfirin ise böyle olmayıp, dünyada istifâde ettiği nimetlerin ölümü ile sona erip, ahirette ondan ayrılacağını açıklamıştır.

Allah'ın, 'Sonra onu zorla cehennem azabına sokarım" ayetine gelince, bil ki, (......) kelimesi hakkında iki görüş vardır:

a) Kişiye, kurtulamayacağı bir şeyi yapmaktır ki bu ayette bu manadadır. Nitekim Cenâb-ı Hak şu ayetlerde şöyle buyurmuştur:

"O gün onlar cehennem ateşine öyle bir itilişle itilirler ki..." (Tûr. 13); ve, " O gün onlar yüzleri üstü cehenneme sürüklenirler" (Kamer, 48) Birisini istemediği halde, bir işe zorlayıp bunu ona mecbur ettiğin zaman, (......) dersin.

Dilciler bu kelimenin aslının, "birşeyi birşeye yaklaştırmak" manasına olan, (......) masdarından olduğunu söylemişlerdir. Kadın'a yakınlığı ve karabeti sebebiyle kumasına da (......) denilir.

b) Izdırâr, korkutma ve tehdit yoluyla bir kimseye bir şeyi, kendi isteğiyle yaptırmaktır. Cenâb-ı Hakk'ın şu ayeti bu manadadır: "Kim, saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla, (bunlardan yemeye) mecbur kalırsa" (Bakara, 173) Bu ayette Allahü teâlâ, o kimseyi hernekadar bu yeme işi onun kendi fiili olsa da "ölü hayvanın etini yemeye mecbur kalmak" diye vasfetmiştir. Buna göre tefsir ettiğimiz ayetin manası şöyle olur: Allahü teâlâ onu, ona şayet ondan kurtulmak istese bile engelleneceğini bildirmek suretiyle, ateşi seçmeye ve orada kalmaya zorlanmaktadır. Çünkü bu di olan kimse cehennemde bulunmaya zorlanmıştır. Sonra Hak teâlâ, o yeni çok kötü bir varış yeri olduğunu, çünkü güzel bir varış yerinin, nimetlere ve mutluluklara erilen bir yer olduğunu, kötü bir varış yerinin ise bunun aksi olduğunu açıklamıştır.

Kabe'nin Bina Edilmesi

127–128. Âyetlerin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:129

129. Âyetin Tefsiri

"Hani, İbrahim İsmail ile birlikte Beytin temellerini yükseltiyordu. "Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, muhakkak ki sen, hakkıyla duyan ve bilensin.. Ey Rabbimiz, bizleri sana teslim olmuş iki kimse, zürriyetimizden de sana teslim oimuş bir ümmet yap! Ve bize, ibadet mahallerini göster, tevbelerimizi de kabul buyur. Muhakkak ki sen, tevbeleri çokça kabul eden ve merhameti çok olansın. Ey Rabbimiz, onların içinde, onlara ayetlerini okuyacak, onlara Kitab'ı temizleyece. onlardan bir peygamber gönder. Muhakkak ki yegâne galib ve sonsuz hikmet sahibi olan ancak sensin" .

Bil ki bu, Allah'ın İbrahim ve İsmail (aleyhisselâm)'den nakletmiş olduğu şeyleri dördüncüsüdür. Bu da, o ikisinin, Kabe'yi inşa ederken üç çeşit duada bulunmalarıdır. Sonra burada birkaç mesele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Hak teâlâ'nın, (......) buyruğu, geçmiş bir durumun ifadesidir. (......) kelimesi, (......) kelimesinin çoğuludur, üstünde bulunan şeylerin temeli ve esası demektir. Bu, mevsüfu zikredilmeden kullanılan ve isim yönü ağır basan bir sıfattır. Manası ise, sabit ve kalıcı olan demektir. "Allah seni, orada oturtsun, sabit kılsın" ifâdesi de bu köktendir. Yani, Allah'tan seni oturtmasını ve sabit kılmasını isterim, demektir. Temellerin yükseltilmesi, onun üzerine bir şeylerin yapılması demektir. Çünkü bu temeller üzerine bir şey yapılınca bu temeller alçak iken yüksek hale gelir. Böylece kısa iken uzamış olur. Bununla, binanın duvarındaki dizilmiş kerpiç ve taşların kastedilmesi de caizdir, çünkü her taş ve kerpiç, üzerine konulan ve inşa edilen her taş ve kerpiç için bir temel teşkil eder. Temellerin yükseltilmesinin manası o temelterin yapılarak yükselmesi demektir. Çünkü bir taş, bir kerpiç birbiri üzerine konulduğu zaman, bu taş ve kerpiçler yükselmiş olurlar. Allah en iyisini bilendir.

İkinci Mesele

Tarihçilerin pek çoğu, bu hususta rivayet ettiğimiz hadislere dayanarak, bu Beyt'in Hazret-i İbrahim'den önce mevcut olduğu kanaatindedirler. Onlar bu görüşlerine Cenâb-ı Hakk'ın, "Hani İbrahim Beyt'in temellerini yükseltiyordu" (Bakara. 127) ayetini delil getirmişlerdir, Çünkü bu ayet, temellerin yıkılmış vaziyette var olduğunu göstermek hususunda, sarih bir ifâdedir. Ne var ki İbrahim (aleyhisselâm), o temelleri yükselterek, onu tamir etmiştir.

Üçüncü Mesele

Alimler, Hazret-i İsmail'in Beyt'in temellerinin yükseltilmeşinde ve Beyt'in yapılmasında, Hazret-i İbrahim'e yardımcı olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir.

Alimlerin pekçoğu Hazret-i İsmail'in bu konuda Hazret-i İbrahim'e yardımcı olduğunu söylemektedirler. Buna göre ayetin takdiri şudur: "Hazret-i İbrahim ve İsmail Beyt'in temellerini yükselttikleri zaman.." Bunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, , (......) kelimesini, lâfzına atfetmiş olmasıdır. Binaenaleyh mutlaka, bu atfın zikri geçen fiillerden birisi hakkında olması gerekir. Daha önce de, Beyt'in temellerinin yükseltilmesi işi geçmişti. Binaenaleyh İsmail lâfzının, bu hususta İbrahim lâfzına atfedilmiş olması gerekir. Sonra, onların bu işte ortak olmalarının iki hususa ihtimali bulunmaktadır:

a) Onların, Beyt'i yapma ve duvarlarını yükseltme hususunda müşterek olmalarıdır..

b) O ikisinden birisinin Beyt'in ustası, diğerinin ise ona taş, çamur vermesi, alet ve edavâtı hazırlamış olmasıdır. İşte bu iki izaha göre de, "yükseltme" işinin, bu ikisine nisbet edilmesi uygun olur. Ne var ki birinci açıklama, gerçekle daha çok iç içedir. Bazılarıysa, Hazret-i İsmail'in o vakitte küçük bir çocuk olduğunu zannetmişlerdir. Bu Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'den rivayet edilmiştir. Bu rivayete göre, Hazret-i İbrahim Beyt'i yaparken, arkasında Hazret-i İsmail ve karısı Hacer olduğu halde, evden çıkar. Bunun üzerine bu ikisi: "Bizi kime bırakıyorsun?" derler. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), cevaben, "Allah'a!" der. Derken Hazret-i İsmail susar, fakat su bulamaz. Hemen Cebrail onlara seslendi ve parmağıyla yeri kazdı; derken yerden zemzem suyu fışkırdı.. Böyle diyen âlimler. (......) kelimesinde vakf yapıp, daha sonra da, (......) ifadesiyle söze yeniden başlarlar. Buna göre mâna şöyle olur: "Ey Rabbimiz, bu Beyt'i yapmakla gösterdiğimiz taatimizi kabul et!" Bu takdire göre Hazret-i İsmail, yapmak işinde değil, sadece duada ortak olmuş olur. Bu te'vil zayıftır; çünkü Allah'ın, buyruğunda Allahü Teâlâ'nın neyi kabul ettiğine dair herhangi bir delâlet bulunmamaktadır. Binaenaleyh, bunu zikredilen hususa, yani Beyt'in yapılmasına hamletmek gerekir. Beyt'in yapılması Hazret-i İsmail'in fiilinden olmazsa, bunu kendisinden kabul etmesini Allah'tan nasıl isteyebilir? O halde, böyle bir görüş, Kur'an'ın zahirinin hilâfına olup, bu sebeple de reddedilmesi gerekir. Allah en iyisini bilendir.

Hazret-i İbrahım ile Hazret-i ismail'in Üç Duası: İbadetin Kabulü İçin Aynca Duaya Lûlum Var Mı?

"Hani, İbrahim, temelleri, Beyt'in temellerini yükseltiyordu" buyurmuş, "Beyt'in temellerini yükseltiyordu"dememiştir. Çünkü, temeller sozunu önce kapalı söyleyip, sonra da bu kapalılığı açıklamada, başka bir ifâdede bulunmayan bir ta'zim ve onun şanını yüceltme bulunmaktadır. Böylece Cenâb-ı Hak, bundan sonra onların üç çeşit duasını nakletmiştir:

Birincisi: Allah'ın, "Rabbimiz bizden kabul buyur; muhakkak ki sen en iyi işiten ve en iyi bilensin" ayetindedir. Bunda birkaç mesele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Alimler, "Bizden kabul buyur!" sözünün tefsirinde ihtilâf etmişlerdir. Kelâmcıfar şöyle demişlerdir: Kabul ettiği her amelin sahibini Allah mükâfaatlandırır ve onun o amelinden hoşnut olur. Allah'ın kendisine mukâfaat vermediği ve razı olmadığı amel ise merduttur. Burada, birbirinden ayrılmayan iki şeyin birisinden, diğerinin ismiyle söz edilmiştir. Buna göre, kabul edilme lâfzı zikredilmiş, bununla Allah'ın sevabı ve rızası kastedilmiştir. Çünkü kabul buyurma, kişinin kendisine hediye edilen şeyi kabul etmesidir. Böylece kulun fiili atiyye ve bağışa; Allah'ın rızası ise ifâdenin genişliği yoluyla (tevessül), kabule benzetilmiştir. Arifler şöyle der: "Kabul ile tekabbül arasında fark vardır." Çünkü "tekabbül, insanın onu kabul ettirme hususunda zorlamada bulunmasından ibarettir. Bu ise ancak, amel noksan olup, kabul edilmeye müstehak görülmediği zaman olur. Bu, Hazret-i İbrahim ve İsmail tarafından, amellerindeki kusurun, acizliklerinin ve yetersizliklerinin itirafıdır. Böylece maksat, o amele mükâfaat vermek olmaz.. Çünkü, kendisine hizmet edilen kimse yanında fiilin kabul görmesi, akıllı olan biı hizmetçiye göre, ona mukabil bir mükâfaat almaktan daha hoştur. Bunun iyice incelenmesi, Allahü Teâlâ'ıın

"İman edenler ise, Allah'ı daha çok sever" (Bakara. 165)ayetindeki "muhabbet" sözünün tefsirinde gelecektir. Allah en iyisini bilendir.

İkinci Mesele

Onlar, kelâmcıların dediğine göre, bu ibâdetlerini Allah'a ihlâs ile yaptıktan sonra, kabulü için Allah'a yalvarıp yakardılar ve ibâdetlerine karşı mükâfaat istediler. Allah'a ihlâs ile yapılan işe sevab vermesi vacib olsaydı, bu dua ve yakansın bir mânâsı olmazdı. Çünkü bu, insanın Allah'a yakarıp şöyle demesi mânâsına gelir: "Allah'ım, ateşi yakıcı, buzu da soğuk kıl." Hatta böyle dua etmesi diğerinden daha yerindedir. Çünkü konuşana göre, ateşin yanıp ışık verirken soğuk bir hale gelmesi, yine aynı şekilde buzun da donmuş ve beyaz bir halde iken sıcak bir hale gelmesi uzak bir ihtimal değildir.

Mu'tezile'ye göre bu gibi fiillere sevabın terettüp etmemesi imkânsızdır. Binaenaleyh burada ayrıca dua etmenin çok lüzumsuz birşey olması gerekir. Bu böyle olmadığına göre, biz (Ehl-i Sünnet), kul hakkında Allah'a hiçbirşeyin vâcib olmadığını, Allah'ın buna mecbur olmadığını anlamış olduk. Allah en iyi bilendir.

Üçüncü Mesele

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bu duasının peşine, "Sensin sen, hakkıyla işiten ve bilen" demiştir. O sanki "Ey Rabbimiz sen, bizim dua ve yakarışlarımızı duyuyor, kalbimizdeki ihlâsımızı ve senden başkasına değer vermediğimizi biliyorsun" demek istemiştir. Buna göre eğer "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Sensin sen, hakkıyla işiten ve bilen" demesi hasr ifâde eder. Halbuki durum böyle değildir. Çünkü Allah'dan başka varlıklar da bazan işiti-ci olur" denilirse, biz deriz ki: Allahü teâlâ'nın bu sıfatı kâmil (tam) olduğu için, sanki başkası değil de sadece O'na bu sıfat has kılınmıştır.

"Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'ın yaptığı ikinci dua, "Rabbimiz, ikimizi sana teslim olanlardan kıl" demesidir. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Alimlerimiz insanın fiillerinin yaratılması meselesinde, "Rabbimiz, ikimizi sana teslim olanlardan kıl ayetini delil getirmişlerdir. Çünkü İslam'dan maksad ya din ve itikaddır, veyahud da teslim olup inkiyâd etmektir. Hazret-i İbrahim ile İsmail (aleyhisselâm)'in, kendileri zaten teslim olma ve Allah'a baş eğmeye arzulu oldukları halde, İslam kelimesinin bu manaya alınması nasıl doğru olabilir? Onlan bu sıfat üzere kılmanın mânâsı, bunu onlarda yaratmak demektir. Çünkü "kılmak", "yaratmak" manasındadır. Nitekim Allahü teâlâ, "O (Allah) karanlikları ve ışığı kıldı" (En'âm, 1) yani yarattı" buyurmuştur. Böylece bu müslüman olma sıfatını Allah'ın yarattığını gösterir.

Buna göre eğer, "Bu ayetin zahirine göre mânâ verilmemiştir. Çünkü ayetin zahiri, onların böyle bir istekte bulundukları esnada müslüman olmamalarını gerektirir. Çünkü eğer onlar o anda müslüman olsalardı, Allah'ın kendilerini müslüman kılmalarını istemeleri, var olan birşeyi elde etmek (tahsil-i hâsıl) isteği oturdu ki bu bâtıldır. Çünkü müslümanlar, o ikisinin bu dua esnasında da müslüman oldukları hususunda ittifak halindedirler. Bir de onların böyle bir duada bulunmaları, ancak müslüman oldukları halde uygun düşer. Buna göre ayetin zahirinin bırakılması gerektiği sabit olunca, bununla delil getirmek doğru olmaz. Ayetin zahirinin bırakılmadığını kabul etsek bile, "kılma" fiilinin sadece yaratmak ve icâd etmek mânâsına geldiğini kabul etmiyoruz. Çünkü bu kılmak, 843a fiili, başka mânâlara da gelir:

a) Yapmak mânâsına... Nitekim Hak teâlâ, "O (Allah) geceyi elbise, uykuyu dinlenme vakti, gündüzü de bir hayat (faaliyeti) yapandır" (Furkân, 47) buyurmuştur.

b) Hîbe etti, bağışladı manasına... Biz, " Bu eşyayı, bu kaleyi, bu atı sana kıldım, " yani" bağışladım" deriz.

c) Birşeyi tavsif etme ve o şey ile hükmetmek manasına... Meselâ,

"O (Kafirler) Rahman Allah'ın kulları olan melekleri dişiler diye zavsif etmiş, dişi olduklarına hükmetmişlerdir" (Zuhruf, 19) ve, "O (kâfirler), cinlerin Allah'ın ortaklan olduğuna hükmettiler" (Enam, 100) ayetlerinde olduğu gibi.

d) Emretmek manasına... Meselâ, Biz onlara, o peygamberlere uymayı emrettik" (Enbiya, 73) ve, "Muhakkak ben seni insanlara imâm (önder) kılıyorum" (Bakara, 124) buyurulmuştur. Bu ise emir ile olur.

e) Öğretmek manasına... "Falancayı kâtib ve şâir kıldım" demek, "Bu işleri ona öğrettim" demektir.

f) Açıklamak ve göstermek manasına... Birşeyin bâtıl olduğunu gösteren deliller getirdiğin zaman, "Falancanın sözünü geçersiz kıldım" dersin.

Bütün bunlar sabit olunca biz deriz ki ayette geçen, fiilinden maksadın, "Hazret-i İbrahim ile İsmail'i müslüman olmakla niteleyip, onların müslüman olduğuna hükmetmek" manası olması niçin caiz olmasın? Nitekim bununla birisi başkasını vasıfladığı zaman, "Falanca beni hırsız kıldı, " veya "Falanca beni faziletli ve edib kişi kıldı" yani "böyle kabul etti" denilir. Biz, den maksadın "yaratma" manası olduğunu kabul etsek bile, "Onları İslam'a götüren ilâhi lütufları yaratmak ve onları müslüman olmaya muvaffak kılmak" manasında olması niçin caiz olmasın? Buna göre "Allah'ın bu işlere muvaffak kıldığı ve böylece de bu işleri yapan kimseyi, Allah kendisine teslim olmuş kimse kılmış olur. Meselâ çocuğunu edib oluncaya kadar terbiye eden kimse çocuğuna, "Ben seni edib kıldım" diyebilir. Böyle yapmamış olan kimse için ise, "O, çocuğunu hırsız ve hilekâr kıldı, yaptı" denilir. Biz ayetin zahirinin Allah'ın müslüman olma sıfatını yaratmış olduğunu ifâde ettiğini kabul etsek bile, bu aklî delillerin hilâfınadır. Bu sebeble böyle hükmetmemek gerekir. Biz bunun aklî delillerin hilâfına olduğunu söyledik. Çünkü kulun fiili Allahü teâlâ'nın mahlûku olsaydı, kul bu fiili sebebiyle ne bir övgüye, ne zemme, ne sevaba ne de ikâba müstahak olmazdı. Bu durumda kulun değil de Allah'ın müslüman ve itaatkâr olması gerekirdi" denilirse şöyle cevap veririz

Onun, "Ayetin zahirine göre mânâ verilmez" sözüne karşılık biz deriz ki: Biz bunu kabul etmiyoruz. Çünkü:

a) İslâm, kalbde bulunan bir araz olup iki zamanda devam etmez. Buna göre onların, "Biz ikimizi, sana teslim olanlardan (müslümanlardan) kıl" sözü, "Bu arazı, gelecek zamanda bizde devamlı olarak yarat" demektir. İslam'ın gelecek zamanda yaratılmasını elde etmeyi istemek, şu anda onun mevcut olmasına ters değildir.

b) Bundan maksad, müslümanlık sıfatının artmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Allah, 'İmânlarına imân katmaları için.., " (Fetih, 4); ve: "O hidayete erenlerin hidayetini artırır" (Muhammed, 17) buyurmuştur. İbrahim (aleyhisselâm) de "Fakat kalbimin mutmain olması için..." (Bakara, 260). demiştir. Buna göre sanki Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İsmail (aleyhisselâm), yakînlerinin ve tasdiklerinin artması için Allah'a böyle dua etmişlerdir, Birşeyin artmasını taleb etmek, o anda aslının mevcud olmasına ters değildir.

c) İslam sözü mutlak olarak zikredildiğinde, imân ve îtikadı ifâde eder, ama lam harf-i cerri ile meselâ, (Senin için iki müslüman) şeklinde kullanıldığı zaman, "O'na teslim olmak, inkiyâd etmek, takdir ettiği herşeye razı olmak ve O'nun hükümleri ve takdiri hususunda çekişmeyi bırakmak" manasına gelir. Buna göre yemin olsun ki o iki peygamber Allah'a işte bu manada teslim olup inkıyad etmiş ve Allah'ı tanımışlardı. Fakat insan oldukları için kalblerinde bir tür çekişme (mücadele) katmıştı. Bundan dolayı Allah'ın kazasına rızâ makamı kâmil bir şekilde meydana gelsin diye, Allah'ın bu çekişmeyi kalblerinden tamamen silip yok etmesini istemişlerdir.

Böylece bütün bu izahlar ile ayetin zahirî manasının terkedilmeyeceği ortaya çıkmıştır. O muarızın "kılma" fiili, "Birşeye hükmetmek veya birşeyle hükmetmek" manasına da hamledilir" görüşüne gelince, biz deriz ki: "Bu bazı bakımlardan kabule şayan değildir:

a) Mevsuf için bir sıfat meydana geldiği zaman, sıfatta herhangi bir fayda yoktur. Dua ile taleb edilen sırf bu sıfatın kendisi olmayınca, bunu sıfatı elde etme manasına hamletmek gerekir. "Allahü teâlâ'nın bu şekilde onu vasfetmesi bir övgü ve medihtir" denilemez. Halbuki o aslında istenen birşeydir." Biz yine deriz ki: "Evet, birşeyin bizzat kendisini elde etme hususundaki istek, o şeyle tavsif edilip öylece hükmedilmedi elde etme hususundaki istekten daha çoktur. Binaenaleyh onu birinci mânâya hamletmek daha uygundur.

b) Hazret-i İbrahim ile İsmail (aleyhisselâm);de İslâmiyet bulunduğu zaman, onlar "müslüman" diye adlandırılmaya müstehaktırlar. Halbuki Allahü teâlâ'nın yalan söylediği düşünülemez. Binaenaleyh bu vasfın onlarda zaten bulunması gerekir. Öyle ise bu vasfı dua ile yeniden taleb etmede ne fayda var?

c) Eğer bundan maksad sadece isimlendirilme olsaydı, o zaman İbrahim (aleyhisselâm)'e "müslüman" diyen herkes için "Onu müslüman kıldı" denilmesi caiz olurdu.

Hasmın, "Bu kılma, lütuf fiillerini yaratma manasına hamledilir" şeklindeki görüşüne gelince, biz deriz ki: "Bu da bazı bakımlardan kabul edilemez:

1) "Kılma", lâfzı "İslâm"a izafe edilmiştir. Binaenaleyh onu "İslâm"dan başka bir şeye çevirmek ayetin zahirini terketmek olur.

2) Bu ilâhî lütufları Mu'tezile'ye göre, Allah yapmış, O İcâd etmiş ve onları varlık âlemine O çıkarmıştır. Bu sebeble onları istemek de tahsîl-i hâsıl (zaten mevcud olanı tekrar elde etmeyi) istemek olur ki bu da caiz değildir.

3) Bu lütufların, meydana gelme tarafını, gelmeme tarafına tercih eden bir tesirleri ya vardır veya yoktur. Eğer bu tercihte lütufların bir tesiri yoksa buna lütuf denmez. Eğer bu lütufların, fiilin meydana gelme tarafını tercihte bir tesiri varsa, biz deriz ki: Tercih meydana geldiği zaman, o fiilin meydana gelmesi vacib olur. Bu böyledir. Çünkü tercihin bu kadarıyla meydana gelmenin yanında fiil, ya vâcib olur, veya imkânsız olur veya ne vacib ne de imkânsız olur. Eğer fiilin meydana gelmesi vâcib ise, bu elde edilmek istenen neticedir. Eğer imkânsız olur ise, lütuflar müreccih (müessir) değil, manî olmuş olur. Eğer ne vacib ne de imkânsız değilse, bu durumda fiilin o müreccih ile beraber meydana gelmesi bazan mümkin, bazan imkânsız olur. Meydana geldiği vakti, meydana gelme vakti olarak ona has kılmak, ya o vaktin, kendisinden ötürü, meydana gelme ile terneyyüz ettiği bir hususiyet onda vardır veya böyle değildir. Eğer birincisi söz konusu ise, bu müreccih bu hususiyetle birlikte lütufların tamamı olur veya tercihte bu lütufların asla bir tesiri olmaz. Biz onun böyle olduğunu farzedersek, bu, akla ters düşer. Eğer ikincisi söz konusu ise, bu durumda mümkinin, eşit olan iki tarafından birinin bir müreccih olmaksızın diğerine tercihi gerekir ki bu imkânsızdır. Böylece böyle bir lütfün bulunduğuna hükmetmenin makul olmadığı sabit olur."

Hasmımızın, "Akli deliller, kulun fiilini Allah'ın yaratmasının imkânsız olduğunu gösteriyor. Bu ise medhi ve zemmi ayırır" şeklindeki görüşü hususunda biz deriz ki: Bu, yukarıda izahı defalarca ve çeşitli vesilelerle geçtiği gibi, ilmi ve sebeblerir.i isteme meselesiyle tezad teşkil eder.

Bil ki bu ayetle ilgili en meşhur sual şudur: O iki peygamber müslüman oldukları halde, niçin Allah'ın kendilerini müslüman kılmasını istemişlerdir? Biz bu suali de yukardaki meseleye kattık ve ona yeterli, sadra şifâ veren cevaplar verdik. Bundan dolayı Allah'a hamdolsun. Onların Allah'a teslim olup boyun eğdiklerine aklî bakımdan delâlet eden şey ancak Allah'dan olur. Müslüman olmaya elverişli olduğundan bahsettiğimiz kudret, müslüman olmamaya da elverişli midir yoksa değil midir? Eğer o kudret İslam'ı bırakmaya elverişli değilse, o kudret İslam'ın mutlaka meydana gelmesini gerektirir. Böylece de o iki peygamberde, müslüman olmalarını gerektiren kudret yaratılmış demektir. Eğer bu kudret İslam'ı bırakmaya, yani müslüman olmamaya elverişli olur İse bu bâtıldır. Bunun mümkün olduğunu kabul edersek, maksad hâsıl olur. Onun bâtıl olmasına gelince, bu böyledir. Çünkü terk, bir şeyin asıl yokluğu hali üzere bırakılmasından ibarettir. Yokluk, sırf yokluktur. Bu nedenle kudretin o yoklukta müessir olması imkânsızdır. Bir de o devamlı yoktur. Yokluğu devamlı olan şey ise kudrete konu olamaz. Böylece bu izahla, devamlı yok olan şeye kudretin tesir etmeyeceği sabit olmuş olur. Binaenaleyh kudret ancak mevcud olan şeyler için söz konusudur. O halde kudret sadece vücud bulabilecek şeylere elverişlidir. Kudretin hem varlığa hem de yokluğa elverişli olduğunu kabul etmemiz durumunda maksad hasıl olur. Bir de elverişli bir kudret varlığa ancak bir müreccihten ötürü tahsis edilir. Teselsüle imkân vermemek için, müreccihler zincirinin Allah'ın fiilinde son bulması gerekir. Allah tarafından bir tercih söz konusu olduğu zaman, fiilin mutlaka meydana gelmesi gerekir. Bu sebeble Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in: "Rabbimiz, biz ikimizi sana müslüman (teslim) olanlardan kıl" sözünün, aklî delillere göre de doğru ve yerinde bir dua olduğu ortaya çıkmaktadır.

Kulun Mutluluğu Yalnız Allah'a Teslim Olmaktadır

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in: "Rabbimiz, biz ikimizi, sana müslüman (teslim) olanlardan kıl" sözü hasr ifâde eder. Yani "Biz başkasına değil sadece sana teslim olanlardan olalım" demektir. Bir kulun tam saadetinin, Allah'ın hükümlerine, kazasına ve kaderine (takdirine) teslim olup, O'nun dışında hiçbir varlığa gönlünün kaymamasına bağlı olduğunu gösterir. Hazret-i İbrahim'in bir başka yerdeki sözünden kastedilen de budur. Nitekim Hazret-i İbrahim, "Onlar bana düşmandırlar; âlemlerin Rabbi değil!.." (Şuara, 77)demiştir.

Sonra burada iki görüş vardır:

1) "Ey Rabbimiz, bizi sana teslim olmuş kimseler kıl"; yani, "Seni bir bilen ve sana ihlâsta bağlananlardan kıl; biz ancak sana ibadet ederiz" demektir.

2) "İslam şeriatının tamamını yerine getirenlerden kıl." Daha kapsamlı olduğu için, makbul olan görüş budur.

Üçüncü Mesele

Kulun dua ederken, Allah'a ancak, diye dua etmesi hususuna gelince, bunun izahı, inşaallah, Cenâb-ı Hakk'ın,

"Rabbiniz şöyle dedi: "Bana duâ ediniz, size icabet edeyim" (Gafir, 60) ayetinin tefsirinde, duânrn şartlarının anlatılmasında gelecektir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Zihniyetimizden de sana boyun eğmiş bir ümmet) kavline gelince, bunun manası, "Bizim evlâdımızdan., kıl" demektir. Ayetteki, teb'îz (kısmîlik) içindir. Hazret-i İbrahim, ifâdesinde zürriyetinin bir kısmını söyledi. Çünkü Cenâb-ı Hak, ifadesiyle, İbrahim ve İsmail'in zürriyetinin içerisinde zalimler olacağını bildirmiştir. Bazı âlimler de, "Hazret-i İbrahim bununla Arapları kastetmiştir, çünkü onlar da bu ikisinin zürriyetindendir" demiştir.

"Ümmet" sözüne gelince, Hazret-i İbrahim'in, "Onların içinde, onlardan bir peygamber gönder" (Bakara, 129) ayetinin delaletiyle, bunun "ümmet-i Muhammed" olduğu söylenmiştir. Burada birkaç soru bulunmaktadır:

Birinci Soru: Allahü Teâlâ'nın, "Benim ahdim zalimlere ulaşmaz" (Bakara. 124) buyruğu, onun zürriyetinin içinde zalim olanlar bulunduğuna delâlet ettiği gibi, zalim olmayanların da bulunduğuna delâlet eder. Böylece onun zürriyetinin bir kısmının müslüman bir cemaat olduğu bu ayetle bilinmiş oldu. Binaenaleyh, böyle bir ümmetin teşekkülünü ikinci kez duâ ile istemenin faydası nedir?

Cevap: Bu delâlet katî değildir. Ama, "Şefkatli kimse, sû-i zanna çok düşkündür." (Yani Hazret-i İbrahim, şefkatinden dolayı, ne olur ne olmaz diye duâ etmiştir).

İkinci Soru: Hazret-i İbrahim, niçin kendisiyle Hazret-i İsmail'in neslini duaya tahsis etmiştir'? Bu hususunda bir cimrilik olmaz mı?

Cevap: Zürriyet, şefkate ve faydalarının düşünülmesine daha lâyıktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kendinizi ve ehlinizi öyle bir ateşten koruyunuz id..." (Tahrim, 6) buyurmuştur. Bir de peygamberlerin çocukları iyi halli kimseler oldu mu, diğerleri de onlar vasıtasıyla iyi halli ve sâlih olur; hayırlar konusunda onlara uyarlar. Görmüyor musun, önce geçen âlim ve büyük kimseler, istikamet üzere (doğru) oldukları zaman, arkalarında olan kimselerin de müstakim olmaları için nasıl canla başla çalışmışlardır?

Üçüncü Soru: Cahiliye Devri Arapları Hep Müşrik İdi. Öyleyse Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İsmail'in Duası Kabul Edilmemiş miydi?

Görünen şudur ki, Allahü Teâlâ, şayet bu duayı reddetmiş olsaydı, O bu reddini açıkça belirtirdi. Allahü Teâlâ, reddini açıkça belirtmeyince, O'nun bu duaya icabet etmiş olduğunu anlamış olduk. Bu durumda da bir müşkil ortaya çıkar, çünkü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ecdâdt zamanında Araplardan hiçbirisi müslüman değildi. Hazret-i İbrahim ve İsmail'in zürriyeti sadece Araplardır.

Cevap: Kaffâl şöyle demiştir: "O ikisinin zürriyeti içinde, bir olan Allah'a ibadet edip O'na hiçbir şeyi ortak koşmayan kimseler, devamlı olarak bulunagelmiştir. Peygamberler de Hazret-i İbrahim'in soyundandır. Cahiliyye çağında Zeyd ibn Amr İbn Nüfeyl, Kus İbn Sâ'ide -bunun, Hazret-i Peygamberin dedesi olan Abdul Muttalib İbn Hâşim- olduğu da söylenir ve Âmir İbn ez-Zureb gibi İslâm dini üzere olup da, Allah'ın yoktan yaratmasını, öldükten sonra tekrar yaratacağını, sevâb ve ceza vereceğini kabul edip, Allah'ı birleyenler; leşleri yemeyen ve putlara tapmayan kimseler bulunmaktaydı.

Cebrail'in Hac Menasikini Öğretmesi

Allahü Teâlâ'nın, "Ve bize, ibadet yerlerimizi göster" kavline gelince, bu hususta birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Allah'ın, (Bize göster) ifâdesi hakkında iki görüş vardır:

1) Bunun mânası, "Bize, haccımızın hükümlerini öğret" demektir, "çünkü, haccedelim ve insanları orayı haccetmeye davet edelim diye, bize Beyt'i yapmamızı emrettin. O halde, bize haccın kanunlarını ve orada yapmamız gereken fiil ve kavilleri bize öğret!" Bu, ilmen görmek manasında bir mecazdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Görmedin mi, Rabbin gölgeyi nasıl uzattı?" (Furkan, 45) ve:

"Görmedin mi, Rabbin, Fil ashabına ne yaptı?" (Fil, 1) buyurmuştur.

2) "Onu bizzat gözlerimiz önüne koy." Hasan el-Basri şöyle demiştir: "Hazret-i Cebrail, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e haccın bütün kurallarını gösterip, Arafat'a vardığında Cebrail, "-Ey İbrahim, sana gösterdiğim kuralları öğrendin mi?" diye sordu. Hazret-i İbrahim de, " Evet!" dedi. Böylece oraya, bundan ötürü "Arafat" ismi verildi- Kurban bayramının ilk günü olunca, Hazret-i İbrahim Kabe'yi ziyaret etmek istedi. Bu sırada önüne iblis çıkıp, yolunu kesti, Bunun üzerine Hazret-i Cebrail Hazret-i İbrahim'e, şeytana yedi taş atmasını emretti. O da yaptı, bunun üzerine şeytan oradan gitti. Sonra ikinci, üçüncü ve dördüncü gün tekrar göründü.

Hazret-i Cebrail Hazret-i İbrahim'e aynı şekilde şeytanı taşlamasını söyledi...

Burada üçüncü bir görüş daha vardır ki, bu da, ifâdesinden, hem görmenin hem de bilmenin (ilmin) beraberce kastedilmiş olmasıdır. Bu, Kâdî'nin görüşüdür. Çünkü hacca dair şeylerin bir kısmı bilinir, fakat görülmez, bir kısmı ise, sadece görülür.. Bu sebeple lâfzı, bu iki durumun her ikisine birden hamletmek gerekir. Bu görüş zayıftır. Çünkü bu lâfzı aynı anda hem hakiki hem de mecazî manaya hamletmeyi gerektirir, ama caizdir.

Böylece, geriye muteber görüş olarak ilk iki götüş kalır. İkinci görüşü savunanlar şöyle demişlerdir: Haccın menâsiki iki vakfe yapılan yerler, haccın kaidelerinin ifâ edilmiş olduğu Mina, Arafat, Müzdelife ve benzerî yerlerdir.

Birinci görüşte olanlar ise şöyle demişlerdir: Haccın menâsiki, hacca ait olan tavaf, sa'y ve vakfeler gibi işlerdir..

Menasik Hakkında Geniş Bilgi

(......) kulluk demektir. İbadet eden kimseye, bu kelimeden gelmek üzere, denilir. Sonra, boğazlanacak erkek kurban, dişi kurban, hacca ait işler ise, diye adlandırılmıştır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Hacca ait işlerinizi, ibadet kurallarınızı benden alın. Şu yılımdan sonra, belki de ben, artık sizinle karşılaşmam!" Müsned, 3/318, 366. buyurmuştur.

Hacca ait kuralların ifâ edildiği yerler de "menâsik" diye adlandırılır. Sin -arfinin fethasıyla, iş; sin harfinin kesresiyle, meselâ, ve, kelimeleri gibi- bu fiillerin yapıldığı yer anlamına geldiği de söylenmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz her ümmete, yerine getirmeleri gerekli bir ibadet yolu gösterdik" (Hac 67) buyurmuştur. Ayetteki ilgili kelime, sin'in hem fethası hem de kesresıyle okunmuştur. Sözün zahiri, bunun iş, fiil manasına geldiğine delâlet eder. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, ifâdesi bunu gösterir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onlara hacda yapılacak fiilleri öğrenmelerini emretmiştir; yoksa Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Benden hacca ait ibadetlerinizin yapılacağı yerleri alın" mânâsını kastetmemiştir.

Bu hususu iyice kavrayınca biz deriz ki, "menâsik" sözünü, "haccın menâsik" ine hamlederek onu hacdaki fiiller manasına alırsak, ayette geçen, (......) ifâdesi, bu amellerin tarifini göstermeyi ifâde eder. Eğer onu, haccın fiillerinin yapıldığı yerler manasına alırsak, bu durumda, (......) ifâdesi, yerlerin tanıtılması için kullanılmış olur.Bazı müfessirter de, "menâsik" sözünü, sadece kurban kesmeye hamletmişlerdir ki, bu doğru değildir. Çünkü boğazlanan kurban, kulluğun muhtevasına girdiği için, (......) diye adlandırılmıştır. Bu sebepten dolayı, yemek için kesilen kurbanlara du isim verilemez. İbadet maksadıyla kesilen şey ise, (......) diye adlandırılır. Bunun hac işlerinden bir iş olması diğer amellerin yerine geçer. Bu sebeple hepsinin bu kelimenin muhtevasına girmesi gerekir. Eğer biz "menâsik" sözünü, bu kelimenin aslının ifâde etmiş olduğu ibâdet, Allah'a yaklaşma ve O'nun razı olduğu şeylere yapışma manasına hamleder ve bu kelimeyi, Allahü Teâlâ'nın Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) için vaz etmiş olduğu her kanunu içine alan bir kelime kabul edersek, bu durumda Hazret-i İbrahim'in, (......) demesinin manası; " Sana nasıl ibadet edeceğimizi, nerede ibadet edeceğimizi ve, kölenin efendisine hizmet etmesi gibi bizim de sana hizmet etmek üzere hangi yolu tutacağımızı, hangi vesile ile sana yaklaşacağımızı bize öğret!" demektir.

Üçüncü Mesele

İbn Kesir ve bazı rivayetlerde Ebu Amr, Kur'an'ın her yerinde râ harfinin sükûnu ile olmak üzere, (......) şeklinde okumuşlardır. Bu ikisine Âsim ile İbn Amr, "Bizleri saptıran o iki kimseyi bize göster" (Fussilet, 29) ayetinde muvafakat etmişlerdir.

Ebu Amr'den yapılan zahir rivayetlerin bazısında ise o, bütün Kur'an'da 'işbâsız" olarak râ harfinin kesresinin "ihtilâsıyla" okumuştur. Diğerleri ise, kesrenin işbâsıyla (tam kesreyle) okumuşlardır. Bu kelimenin aslı, meksûr olan hemze ile, (......)dır. Hemzenin kesresi râ harfine nakledilerek, böylece hemze de hazfedilmiştir. Bu kıraat şekli, tercih edilendir. Çünkü kurrânın çoğu böyle işba ile okumuşlardır. Bir de, kelimenin aslından hemze düştüğü için, kelime noksanlaşmasın ve hemzeye delâlet eden kesre yok olmasın diye râ harfinin sükûnuyla okuma, güzel olmaz.

Râ'nın sükûnuyla okunan kıraat şekline gelince, bu hem hemzenin, hem de harekesinin hazfedilmesi ve sakin olan şeylere benzetilmesi suretiyledir. Meselâ, (......) kelimesinin ve (......) kelimesinin de, (......) şeklinde okunması gibi...

"İhtilas"a gelince bu, hemzenin hazfedildiğine dair delâletin bırakılmasıyla beraber, telâffuzu hafifleştirme gayesiyle yapılır.

Peygamberler Küçük Günah Dahi İşlememiştir

Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve, tevbemizi kabul buyur" ifâdesine gelince, bu husuota birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Peygamberlerin günah işleyebileceklerini söyleyen kimseler, bu ayetle istidlal ederek, şöyle demişlerdir: Tevbe, daha önce günahın bulunmasına bağlıdır. Şayet önceden günah bulunmamış olsaydı, tevbe talebinde bulunmak, imkânsız olan bir şeyi taleb etmek olurdu.

Mutezile ise şöyle demiştir: Biz, peygamberlerin küçük günah işleyebileceklerini tecviz ediyoruz. Buna göre bu tevbe küçük günahlardan dolayı yapılmış bir tevbe olur. Bir kimse şöyle diyebilir: Küçük günahlar, bunları işleyenin sevaplarıyla affedilmiş olur. Bunlar affedilince, onlardan dolayı tevbe etmek de anlamsız olur. Çünkü tevbenin tesiri, günahları yok etme hususundadır. Zaten yok olan bir şeyi yok etmeye çalışmak imkânsızdır.

Burada peygamberler için, küçük günahları tecviz edip etmeyenlere verirek diğer cevaplar da vardır. Bu cevaplar birkaç yöndendir:

a) Tevbenin, günahlardan kaçınmak hususunda aşırı dikkat göstermek maksadıyla yapılmış olması da caizdir. Çünkü nefsini, günahlardan iyice ka-: imaya azmetmiş ve son derece pişman olmuş vaziyette tasavvur eden kimse, günahları terketmeye daha fazla yakın olur, böylece bu, günahları terketmeye götüren ve sevkeden bir lütuf olmuş olur.

b) Kul, her nekadar Rabbine itaata çalışsa bile, o sehven veya evlâyı tüketmekten dolayı bazı kusurlar işlemiş olabilir. Binaenaleyh, işte mezkûr dua bu sebepten ötürü olmuş olabilir.

c) Allahü Teâlâ, Hazret-i İbrahim'e soyu içinde zâlim ve âsî kimselerin olacağını bildirince, şüphesiz Hazret-i İbrahim de orada, o zürriyetinin bir kısmını müslüman bir topluluk yaratmasını istemiş, sonra da Allah'tan bu günahkâr olanlan tevbeye muvaffak kılmasını talep ederek, yani, "zürriyetimizden günahkâr olanların tevbelerini kabul buyur" demiştir. Çocuğu bir suç işlediğinde, ona şefkatli olan baba, çocuğundan dolayı özür beyan ederek, "Ben bir suç işledim, kusur ettim, özür dilerim!" der. Onun bundan maksadı, şunu demek istemesidir: "Çocuğum bir hata işledi, onun özrünü kabul et!".. Bu böyledir, çünkü insanın çocuğu, bizzat insanın kendisinin yerini tutar. Bu açıklamayı te'yid eden bazı hususlar da bulunmaktadır:

1) Allahü Teâlâ İbrahim suresinde, O'nun şöyle dediğini nakletmiştir:

"Allah'ım, beni ve oğullarımı, putlara tapmaktan uzak tut! Rabbim, putlar İnsanlardan pekçoğunu saptırdılar. Şimdi kim bana tâbi olursa, muhakkak ki o bendendir. Her kim de bana âsi olursa, muhakkak ki sen mağfiret sahibisin, çok merhametlisin" (ibrahim, 35-36). Manânın şöyle olması da muhtemeldir. "Kim bana âsi olur da tevbe ederse, sen, onun tevbesini kabul etmeye ve geçmiş günahlarını bağışlamaya muktedirsin."

2) Abdullah İbn Mesûd'un kıraatinde, onun,

"Ve onlara, İbadet yollarını göster ve onları tevbeye muvaffak kıl" şeklinde okuduğu zikredilmiştir.

3) Hazret-i İbrahim O'nu, "Rabbimiz, onların içinde onlardan olan bir peygamber gönder" (Bakara, 129) sözüne atfen söylemiştir.

4) Müfessirler, Hak teâlâ'nın,

"Andolsun ki biz sizi yarattık ve sonra sizlere suret verdik" (Araf, 11) ayetini, Allah'ın Hazret-i Adem'i yaratmasını, insanlar ondan geldiği için, insanları yaratması şeklinde te'vil etmişlerdir. Tıpkı bunun gibi, Hazret-i İbrahim'in "Bize, ibadet yollarımızı göster" demesinin, "züniyetimize göster" şeklinde olması da uzak bir ihtimal değildir.

Ayet Kulların Fililerini de Allah'ın Yarattığına Delildir

Alimlerimiz Hazret-i İbrahim'in, ifadesiyle, kulun fiilini Allah'ın yarattığına istidlal ederek şöyle demişlerdir: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) Allah'tan, tevbesini kabul etmesini istemiştir. Şayet tevbe etmek kulun yaratmasıyla olsaydı, onu Allah'dan istemek hem imkânsız, hem de cehalet olurdu. Mutezile ise şöyle demiştir: Bu, Allah'ın bizden tevbe etmemizi isteyerek, "İman edenler, tevbe-i Nasûh ile Allah'a tevbe ediniz" (Tahrim, 8) buyurmasıyla çelişir. Tevbe şayet Allah'ın fiili olsaydı, bu tevbeyi kuldan istemesi muhal ve bir cehalet olurdu. ifâdesini, Allah'ın tevfikına, O'nun lütuf fiillerine veya kuldan olan tevbeyi kabul etmesine hamledebitmemiz mümkün olunca da âlimlerimiz, "tercih bizimle beraberdir; çünkü, aklî delil de, bazı bakımlardan bizim bu görüşümüzü te'yîd eder" demişlerdir. Şöyle ki:

1) Allahü Teâlâ tevbeyi gerektiren bir sebebi yaratmadığı müddetçe, tevbenin bulunması imkânsız olur. Bu sebeple tevbe, kuldan değil, Allah'dan olmuş olur. Bu sebep olma delilinin izahı, defalarca geçmiştir.

2) Allâme Gazalî (rh.a.)'nin özetlediğine göre tevbe, sıraya konulmuş olan şu üç şeyin, ilmin, halin ve amelin toplamından ibarettir. Buna göre ilim birinci, hal ikinci -ki ilim bunu gerektirir- amel ise üçüncüsüdür ki bu da halin neticesidir. İlim, günahın zararının büyük olduğunu bilmektir. Bu bilgiden faydalı olan şey elden kaçırılıp, zararlı olanın da meydana gelmiş olması sebebiyle, kalbte bir acı meydana gelir. Kalbteki bu acıya, nedamet, pişmanlık denilir. Sonra bu pişmanlıktan, irâde denilen bir sıfat meydana gelir ki, bunun hal, mazî ve istikbâl ile bir münasebeti vardır. Hal ile münasebeti, onun işlemiş olduğu günahı bırakmasıdır. İstikbâl ile ilgisine gelince, terketmiş olduğu bu günahı Allah rızası için ömrünün sonuna kadar yapmamaya azmetmekle olur. Mazie ilgisine gelince, eğer telâfi imkânı olan cinsten ise, cebr (onarma) ve kaza ve kaçırmış olduğu şeyleri telâfi etmekle olur. Buna göre ilim ilk derecededir. O, hayırların kendisinden doğduğu kaynaktır. Ben, burada ilim ile, iman ve yakîni kastediyorum. Çünkü iman, günahların öldürücü zehir olduğunu tasdik etmekten ibarettir. Yakîn ise, bu tasdiki te'kid ve ondan şekki bertaraf ederek, kalpte hükümran olmasından ibarettir. Sonra bu yakîn kalbe hükümran olduğu sürece pişmanlık ateşi yanar; böylece kalb, iman nurunun aydınlatmasıyla, daha önce karanlıklar içerisinde iken üzerine güneşin ışıkları doğan, böylece sevgilisinin helak olmak üzere olduğunu görüp de kalbinde onun sevgi ateşleri tutuşan ve bu tutuşmadan dolayı da onu kurtarmak için ileri atılma arzusu duyan kimse gibi, kendisinin, sevgilisinden zedelenmiş olduğunu gördüğü zaman elem ve acı duyar.

Bunun böyle olduğunu bildiğin zaman biz deriz ki; fiilin iradeye daya ması zarurîdir. Çünkü, muarızı bulunmayan kesin bir irade neticesinde, laka fiil meydana gelir. İradenin kalbin duymuş olduğu acıya terettüp et' de zarurîdir. Çünkü hoşa gitmeyen bir durumu müşahede etmesinden dola., kalbi elem duyan kimsenin, kalbinde mutlaka onu savuşturma iradesinin me. dana gelmesi gerekir. Bu elemin, bu şeyin zarar getirici, faydaları da götürü cü olduğunu bilmeye dayanması da zarurî bir durumdur. Binaenaleyh, bütir bu derecelemeler zarurîdir. O halde, daha nasıl bir tecrübe ve zorlama altır-da meydana gelmiş olur?.

Geriye, teklifin muhtevasına giren şeyin, yalnız ilim olduğunu söyleme kalır. Ne var ki, bunda da bir müşkilât vardır. Çünkü bu ilim, ya zarurî veya nazarî olur. Eğer ilim zarurî ise, bu da bir imtihan ve mükellef tutmanın muhtevasına dahil olmaz. Eğer nazarî olursa, bu da zarurî ilimlerden elde edilmiştir. O halde, ilk nazarî ilmi meydana getiren bu zarurî ilimlerin toplamı, bu neticeyi meydana getirmede yeterli olur veya başkası yeterli olur. Eğer bu yeterli olursa, bu ilk elde edilen nazarî ilmin, zarurî ilimlere terettüp etmesi vacib olur. İrade dışı olan bir şeye terettüp etmesi vacib olan şey de, irade dışı olur. Eğer o yeterli olmazsa, mutlaka bir başka şeyin bulunması gerekir ki, bu başka şey eğer zarurî ilimlerden olur ve bu da bulunursa, bu durumda yeterli olduğu halde onu yetersiz kabul etmiş oluruz ki, bu imkânsız bir şeydir (hulf).

Eğer nazarî ilimlerden olursa, ilk nazarî ilim, kendisinden önce bulunan başka bir nazarî ilme muhtaç olur. Bu durumda, nazarî ilimlerin ilki, nazarî ilimler için bir ilk ve başlangıç olmaz, ki bu akta aykırıdır (hulf). Sonra bu ilk hususunda söylenecek söz, ondan önce olan "ilk" hususunda söylenecek söz gibidir. Bu sebeple de teselsül gerekir ki, bu da imkânsızdır. Binaenaleyh bizim en son olarak zikrettiğimiz hususla, Allahü Teâlâ'nın, buyruğunun zahirine hamledilmiş olduğu ortaya çıkar. Bu, aklî delillere mutabık olan bir gerçektir. Bu ayetle tenakuz içindeymiş gibi gözüken diğer ayetlerin tevil edilmesi daha evlâdır. eden ve çok merhamet eden ancak sensin" kavline gelince, bu ayetle ilgili açıklama daha önce geçmişti.

Hazret-i İbrahim'in yapmış olduğu üçüncü dua ise, O'nun, "Rabbimiz, onların içinde onlardan bir peygamber yolla" şeklinde söylemesidir. Bil ki, Hazret-i İbrahim'in niyazıyla, "Ve zürriyetimizden de, sana teslim olmuş bir ümmet" duasında kasdettiği kimseyi murad ettiğinde şüphe yoktur. Çünkü bu daha önce zikredilmiştir. Onun zürriyetini bu şekilde nitelemiş olması, ancak Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yakışır. Böylece O, sözünü de önceki ifâdesine atfetmiştir. Bu duâ, O'nun zürriyetinin iki yönden mükemmelliğini gösterir:

1) Onların içinde, onların dinlerini ve şeriatlerini ikmâl eden ve onların İslam üzere sebatlarını sağlayacak bir şeye davet eden bir resulün bulunması...

2) Gönderilen bu peygamberin, bazı sebeplerden dolayı, başkalarından değil de onlardan olmasıdır. Şöyle ki:

a) İzzet, şeref ve dinleri hususunda, onların mertebeleri ve mevkilerinin en üstün olması için... Çünkü hem peygamber, hem de kendilerine peygamber gönderilenler aynı soydan oldukları zaman, peygamberin isteğine uyulduğunda, bu onun isteğine daha fazla şeref kazandırır.

b) Peygamber onlardan olduğu zaman, onlar onun doğumunu, soyunu-sopunu ve menşeini tanırlar; böylece de onun doğruluğunu ve emîn bir kimse olduğunu bilmek kolaylaşır.

c) Peygamber onlardan olduğu zaman, o peygamber onlara, yabancılara gönderilmiş olması hâlinde, yabancılara karşı olacağından daha şefkatli ve onların iyiliği için daha istekli olur.

Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz deriz ki, Hazret-i İbrahim'in maksadı hem halde, hem de istikbalde dini yaşatmak olduğu ve, zann-ı galibince de bunun ancak, o kavmin kendi zürriyeti içinden çıktığı zaman daha tam ve mükemmel olacağını düşündüğü için, böylece din konusunda elde edilebilecek en son mutluluğa nail olmak ve, kendi zürriyeti içinde olması sebebiyle de, büyük bir sürür ve neşeye ulaşmak amacıyla, bunu murad etmiş olması son derece güzel olmuştur. Çünkü, bu rütbeden daha yüce olan bir izzet, bir şeref ve bir rütbe yoktur.

Hazret-i İbrahim'in Gelmesini İstediği Zat Resul-i Ekrem'dir.

Burada bildirilen peygamberin Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğuna gelince, buna bazı hususlar delâlet etmektedir:

a) Müfessirlerin icma'ı, bunun başta gelen hüccetidir.

b) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğinin rivayet edilmesidir:

"Ben İbrahim'in duası, İsa'nın ise müjdesiyim" Müsned, 5/262. Resul-i Ekrem "da'vet, duâ" sözüyle bu ayeti, "müjde" sözüyle de Saf sûresinde zikredilen, . "Benden sonra gelen ve ismi Ahmed olan bir peygamberi müjdelemek üzere..." (Saf, 6) ayetini kastetmiştir.

c) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) Mekke ve civarında bulunan soyu için, Mekke'de bu duayı yapmıştır. Allahü teâlâ da Mekke ve civarında olanlara sadece Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i peygamber olarak göndermiştir.

Ümmet-i Muhammed'in Hazret-i İbrahim'e Salât ve Berekât Dilemesinin Hikmeti

Bu meseleyle ilgili bir soru vardır. O da şudur: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in namazlarda Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'le birlikte,

"Allah'ım! İbrahim 'e ve İbrahim 'in ehline merhamet ettiğin gibi, Muhammed'e ve Muhammed'in de merhamet et" Buhâri. Ahzâb Sûresinin Tefsiri, (6/151). diye zikredilmesindeki hikmet nedir?

Alimler bu soruya şu şekillerde cevap vermişlerdir:

1) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) için, "Rabbimiz, onlara içlerinden, ayetlerini okuyan bir peygamber gönder" (Bakara, 129) öyle dua etti. Halilullah Hazret-i İbrahim için, Habîbullah Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in güzelce dua etmesi gerekince, Allahü teâlâ, onun isminin zikrini kıyamete kadar ümmet-i Muhammed'in dilinde sürdürmek suretiyle Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) üzerinde olan hakkını îfâ etmiş oldu.

2) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), Rabbinden, "Sonraki insanlar içinde benim için bir lisan-ı sıdk (yâd-ı cemil, güzel nâm) kıl" (Şuara, 34), Yani "Ümmet-i Muhammed içerisinde benim için güzel bir isim (nâm) bırak" sözü ile, bunu Rabbinden istedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ onun duasını kabul etti ve, Muhammed ümmeti içerisinde ona güzel bir nâm bırakarak, onun adını Habîbi Muhammed'in ismine bitiştirdi.

3) İbrahim (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hakk'ın, "Atanız İbrahim'in milletine, dinine..." (Hacc, 78) ayetine binaen millet-i İslâm'ın babasıdır. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) rahmetin babasıdır. Abdullah b. Mes'ud (radıyallahü anh)'un kıraatinde ise, 'Su peygamber müminlere, kendi nefislerinden daha ileridir; O onların babasıdır" (Ahzab, 6. ayetin değişik kıraati) şeklinde geçmektedir.

Hazret-i Peygamber ile ilgili olan diğer bir ayette ise, "(O) mü'minlere çok şefkatli ve merhametlidir" (Tevbe, 128) buyurulmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, yani şefkat ve merhamet hususunda, "Ben sizin babanız gibiyim Ebû Davud, Tahare, 4 (1/3). buyurmuştur. Bu ikisinden herbiri için bir bakıma babalık hakkı tahakkuk ettiği için, Allahü teâlâ da her ikisini övgü ve duada beraber zikretmiştir.

4) İbrahim (aleyhisselâm), hacc hususundaki ahkamı ilân ediyordu: "İnsanlar içinde haca ilân et" (Hacc, 27). Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ise dinin münâdisi idi: "İmana davet eden bir münâdiyi duyduk" (Al-i İmran, 193). Böylece Cenâb-ı Hak, güzel nâm hususunda her ikisini de birleştirmiştir.

Gelecek Peygamberin Vasıflarından Bazıları

Bil ki Cenâb-ı Hak onlara içlerinden bir peygamber göndermeyi murad ettiğinde, bu peygamberin bazı vasıflarını zikretmiştir:

a) "O onlara senin (Allah'ın) âyetlerini okur." Bu ayetle ilgili iki vecih vardır:

1) Bu ayetler, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirilmiş olan Furkân (Kur'an)'dır. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlara okuduğu sadece bu idi. Binaenaleyh "ayetlerini" lâfzını Furkân'a hamletmek gerekir.

2) Bu ayetlerin yaratıcının varlığına ve sıfatlarına delâlet eden işaretler olması da mümkündür. Buna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu ayetleri onlara okumasının manas) şudur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara, bunları hatırlatıyor, onları bunlara davet ediyor ve bunlara imân etmeye sevkediyordu.

b) "O onlara kitabı öğretir." Bundan maksad, "O, onlara kitabı okumalarını emrediyor ve kitabın manaları ile hakikatlerini öğretiyor" demektir. Bu böyledir, çünkü okumak, bazı sebeplerden dolayı matlûbtur.

Bu sebeblerden birisi, Kur'an'ın lâfzının tevatür derecesine ulaşan kalabalık sayıda insanların dillerinde devam edip gitmesidir. Böylece de tahrif ve tasniften (kelimeyi yanlış yazma ve okumadan) korunmuş olur.

Bu sebeplerden bir başkası da, onun lâfzının ve nazmının Hazret-i Muhammed'in bir mucizesi olmasıdır.

Bir diğer sebepse, onun okunmasında bir nevi ibâdet ve taatın bulunmasıdır. Ayrıca onun namazlarda ve şâir ibadetlerde okunmuş olması da, bir başka çeşit ibadettir. İşte okumanın hükmü budur.

Ne var ki en büyük hikmet ve en yüce gaye, O'ndaki delil ve hükümleri öğrenmektir. Çünkü Kur'an'da bulunan mana, hikmet ve sırlardan dolayı Cenâb-ı Hak Kur'an'ı "Hidayet" ve "Nûr" olarak vasıflamıştır. Allahü Teâlâ ilk önce okumayı zikredince, bundan sonra da onun hakikat ve sırlarını öğrenmeyi, öğretmeyi zikrederek, "Ve onlara Kitab'ı öğretir" buyurmuştur.

c) Hazret-i Peygamberin üçüncü sıfatı O'nun "hikmeti öğretmesidir." Yani O, hikmeti öğretiyordu. "Hikmet", söz ve amelde isabet etmek demektir. Ancak bu iki özelliği kendisinde bulunduran kimseye "hakim" denir. Bu kelimenin aslının, "Onu alıkoydum, menettim" manasına olan, ifâdesinden olduğu da söylenmiştir. Buna göre "hikmet", "sanki cehalet ve hatadan alıkoyan şey" demektir. Hikmetin bu manaya gelmesi ancak bizim söylediğimiz gibi, söz ve fiilde isabet etmek ve herşeyi yerli yerine koymak ile olur. Kaffâl şöyle demiştir: "Bazı felsefeciler, hikmeti, "İnsan gücü nisbetinde Allah'a benzeme" diye tarif etmişlerdir."

Hikmet Ne Demektir?

Müfessirler bu ayetteki "hikmet" ten ne murad edildiği hususunda ihtilâf ederek şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:

1) İbn Vehb, İmam Malike, "Hikmet nedir?" diye sordum, O, "Dini bilmek, onu anlamak ve oha uymaktır" cevabını verdi.

2) Şafiî (radıyallahü anh) ise, "Hikmet, Allah'ın Resulünün sünnetidir" demiştir. Bu aynı zamanda Katâde'nin görüşüdür. Allah kendilerinden razı olsun, Şafiî'nin arkadaşları şöyle demişlerdir: "Bunun delili, Allahü teâlâ'nın bu ayette önce Kur'an'ı okumayı, ikinci olarak onu öğretmeyi zikrederek, daha sonra "hikmet" kelimesini buna atfetmesidir. Binaenaleyh hikmetten maksad, Kur'an dışındaki birşeyin olması gerekir. Bu da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sünnetinden başka birşey değildir.

Buna göre şayet, "Bu hikmet kelimesini, tevhid, adalet ve nübüvvete delâlet eden aklı delilleri öğrenme manasına hamletmek niçin caiz olmasın?" denilirse biz deriz ki: Akıllar bu hususta müstakildir. Bu sebeple bu lâfzı, şeriattan etde edilmeyen bir şeye hamletmek daha evlâ olur.

3) Hikmet, hak ile bâtılın arasını ayırmak demektir. Hikmet, (......) ve (......) vezninde olup "hüküm" manasına gelen bir masdardır. Buna göre mana, "O, senin onlara indirdiğin kitabını onlara öğretiyor ve senin ona öğretmiş olduğun hüküm ve kazalarını onlara beyan ediyor" olur. Hikmetin, kalıp itibariyle hüküm mânasına gelmesinin misali, ve, ve, ve, ve, ve, kelimeleridir.

4) Onlara kitabı öğretmesinden maksat, muhkem olan ayetleri; "Hikmet"i öğretmekten maksadı ise, müteşabih ayetleri öğretmeyi kastetmiş olmasıdır.

5) Onlara kitabı öğretmesinden maksat, onlara Kitab'daki hükümleri; hikmet'İ öğretmesinden maksat ise, onlara bu hükümlerin hikmetini ve bu hükümlerdeki muhtelif faydaları öğretmiş olmasıdır. Bazı âlimler ise, bütün bunların Kur'an'ın nitelikleri olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Allahü Teâlâ sanki o Kitab'ı, "Ayetler, Kitab ve Hikmet" diye vasıflandırmıştır.

Hazret-i Peygamberin İnsanları Tezkiyesi (Arındırması) Nasıl Olur?

Peygamberin dördüncü sıfatı, onları "tezkiye etmesi" dir. Bilmek gerekir ki, insanın mükemmelliği şu iki hususta ortaya çıkar:

1) Onun, bizzat Hakk'ı, Hak olduğu için tanıması;

2) Hayrı da, onunla amel etmek için tanımasıdır.

Eğer insan, bu iki şeyden birini ihlâl ederse, rezillik ve noksanlıklardan temizlenemez ve bunlardan arınamaz..

Cenâb-ı Hak, fazl ve kemâl sıfatlarını zikredince, peşinden rezillik ve eksikliklerden temizlenmeyi zikrederek, buyurmuştur.

Bil ki, peygamberin mükellef kimselerin (kulların) içinde tasarrufta bulunmaya gücü yoktur. Böyle bir gücün O'nda var olduğunu kabul etsek bile, O onlarda yine tasarruf sahibi olamaz. Aksi halde, bu temizleme işi o mükelleflerde seçmeye bağlı olarak değil de, cebrî olarak meydana gelmiş olur. Bu durumda bu tezkiyenin iki açıklaması bulunur:

a) Hazret-i Peygamberin okuması Kitab'ı ve Hikmeti öğretmenin dışında, yapmış olduğu şeylerdir. Böylece bu iş, onların temizlenmelerinin adeta bir sebebi olur. Okuma, Kitap ve Hikmeti öğretmenin dışında onun yapmış olduğu işlerse, ona va'adde bulunması, uyarması, va'zû nasihati, hatırlatmalarda bulunması ve bunları onlara sık sık tekrarlamasıdır. Ayrıca, onlar iman edip hallerini iyi leştir inceye kadar, dünya işleriyle ilgitenmesidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onları iman edip sâlih amel işlemeye götüren sebeblerin kuvvetlenmesi için, bu cinsten, yani dünyevî işlerle ilgili pekçok şey yapmıştır. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak O'nu, "En büyük bir ahlâk üzerine olmakla, ve O'na en güzel ahlâkın verilmiş olduğunu belirtmekle" methetmiştir.

b) Hazret-i Peygamberin onları tezkiye etmesinin manası, tezkiyecinin şahidleri temize çıkarması gibi, kıyamet gününde her nefse yaptığı hususlarda şehâdette bulunduğu zaman, onların temiz olduklarına şehâdet etmesidir. Birinci şıktaki izah, daha güzeldir. Çünkü bu, O'nun duasından maksadının bu olmasına daha yakın görünmektedir. Çünkü O'nun duadan maksadı, zürriyetinin cenneti elde ederek kemâle ermesidir. Bu da ancak Kitab'ı ve Hikmeti öğretmekle, daha sonra da amel hususunda son derece teşvik edip, ameli ihlâl etmekten sakındırmayla olur ki, işte tezkiye budur. Bu ayet hakkında kısaca özet olarak söylenecek söz budur.

Müfessirler, ifâdesi hakkında, bazı açıklamalarda da bulunmuşlardır:

1) Hasan el-Basrî, "Peygamberin onları temizlemesi, onları şirkten temizlemesi demektir" demiştir. Böylece ayet, İsmail'in zürriyeti içinde kendilerinde hikmet ve Kitab bulunmayan cahil kimselerin olacağına; şirkin onları iyice kirleteceğine ve Allahü Teâlâ'nın onların içinde onlardan olan, onları temizleyen ve cehaletlerinden sonra kendilerini yeryüzünün hükemâsı kılacak bir peygamberi göndereceğine delâlet eder.

2) Tezkiye, Allah için itaatta bulunmak ve O'nun için amel etmek demektir. Bu görüş İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir.

3) Hazret-i Peygamber onları şirkten ve diğer piştiklerden temizliyor demektir. Tıpkı, "Güzel şeyleri onlar için helâl; kötü, pis şeyleri de onlara haram kılar..." (A'râf, 157) buyurması gibi.

Esma-i Hüsnadan Aziz ve Hakîm'in Tefsiri

Bil ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bu dualarını yapınca, bunu -Allahü Teâlâ'yı övgüyle- bitirerek, "Sensin ancak azîz've hakim olan" buyurdu.

"Aziz", kendisine galip gelinemeyen, "kadir" kimse demektir.

"Hakim" ise, hiçbir şeyin câhili olmayan, her şeyi bilen âlim demektir. Allahü Teâlâ Alîm, Kaclîr olunca, O'nun yapmış olduğu bütün şeyler doğru; abes ve anlamsız olmaktan ise uzak olur. Allah böyle olmasaydı, O'nun duaları kabul etmesi, peygamberler göndermesi ve Kitap indirmesi doğru olmazdı.

"Azîz", Allahü Teâlâ'nın eşyaya iktidarı ve O'nun ezilip ve zillete düşürülmesinin imkânsızlığı kastedildiğinde, zatî sıfatlardan olur. Çünkü Cenâb-ı Hak, ihtiyaçlardan münezzeh olduğu vakit, muhtaç olmak zilleti O'na gelemez. O'nun muradına mani olmak mümkün olmadığı için, böylece O (köşeye) sıkıştırılamaz da.. Binaenaleyh O, seksiz ve şüphesiz Azizdir.

Allah'ın "Hakîm" olmasına gelince, bununla "Alîm" olduğu manası murad edilirse, bu da zatî sıfatlardan olur. Eğer, Cenâb-ı Hakk'ın azizliğiyle, O'nun izzet ve azametinin kemâli, başkasının O'na hükümran olamayışı; hikmetiyle de O'nun hikmetli fiilleri kastedildiği zaman azîz ve hakîm sıfatları, zatî sıfatlarından değil, fiilî sıfatlarından olmuş olur.

Zatî Sıfatlarla Fiilî Sıfatlar Arasındaki Farklar

Bu iki tür sıfat arasında bazı farklar vardır:

a) Zatî sıfatlar ezelî olduğu halde, fiili sıfatları böyle değildir.

b) Zatî sıfatlarının hiçbir vakit zıtlarının olabileceği düşünülemez. Fiilî sıfatlar ise böyle değildir.

c) Fiilî sıfatlar, tahakkukunda failden birtakım eserlerin (işlerin) meydana gelmesi düşünülebilen nisbî şeylerdir. Zatî sıfatlar ise böyle değildir.

Nazzâm, Allahü teâlâ'nın kabih olan (çirkin olan) şeylere kadir olmadığr-na şöyle istidlal etmiştir: "İlah olanın zâtı gereği hakîm olması gerekir. İlah, zâtı gereği hakîm olunca çirkin şey O'nun kudreti dahilinde olamaz. Hikmet zâtı gereği çirkin fiillere ters olur. O halde İlah'dan kabîh fiilin sudur etmesi imkânsız olur. İmkânsız olan şey kudret dahilinde olamaz.

Biz İlâhın hakîm olması gerektiğini söyledik, çünkü İlâhın bu vasıfta olması vâcib olmasaydı, O'nun bu vasfın zıddını alması caiz olurdu. Bu durumda da İlahın hikmetsiz olması gerekirdi ki bu ittifakla imkânsızdır. Hikmetin sefeh (akılsızlık, cahillik, hafiflik) fiiline de zıd olduğu aşikâr bir şekilde malumdur. Zıddını gerektiren şeyin de zıd olduğu apaçık bilinir. Binaenaleyh ulûhiyyetin sefeh fiiliyle beraber olması imkânsızdır. İmkânsızın kudret dahilinde olmamasına gelince, bu da açıktır. İşte bu sebebte İlahın kabîh olan işe kadir olamayacağı sabit olur."

Nazzam'ın bu görüşüne şu şekilde cevap veririz: "Bizim itikadımıza göre, Allah'ın hiçbir fiili sefeh (hikmetsiz, boş, abes) değildir. Böylece, bu görüş zail olur." Allah en iyisini bilendir.

Bu Ayetin Önceki Kısım İle Münasebeti

130. Âyetin Tefsiri

"Kendini bilmeyenden başka kim İbrahim'in dininden yüz çevirir? Andolsun ki biz onu dünyada beğenip seçmişiz. O şüphe yok ki ahirette de sâlihlerdendir." .

Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in durumunu, Beytullah'ı yapmak, Allah'ın kullarına orayı ziyaret etmelerini emretmek gibi Allah'ın Hazret-i İbrahim'i denediği yüce şeriatından onun eliyle icra ettiği şeyleri, kulların maslahatlarına ve onlar için hayır duada bulunmaya olan düşkünlüğü gibi Allah'ın ona verdiği huyu ve şu geçen ayette bulunan diğer şeyleri zikrettikten sonra, insanların hayrette kalmaları gerektiğine işaret ederek, "İbrahim'in dininden ve getirmiş olduğa şeriata iman etmekten kim yüz çevirir?" buyurmuştur. Böylece bu ifâdede yahudî, hristiyan ve müşrik Araplar azarlanmıştır. Çünkü yahudiler, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) ile övünüyor ve Yakub (İsrail) (aleyhisselâm)'un soyundan oldukları için, kendileri ile Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) arasında bulunan alâkaya tutunuyorlardı. Hristiyanlar da, Hazret-i İsâ (aleyhisselâm), annesi tarafından Yakub (aleyhisselâm)'a dayandığı hâlde, Hazret-i İsâ ile iftihar etmemiş, (İbrahim (aleyhisselâm) ile iftihar etmişler) dir. Kureyş müşrikleri ise, câhiliyye döneminde her türlü hayra, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in inşâ etmiş olduğu Kabe sayesinde nail olmuşlardır. Bu sebepten dolayı bunların hepsi bu şekilde Allah'ın kitabına davet olunmuşlardır. Kureyş kabilesi dışında kalan Adnanî Arapların soyu da Hazret-i İsmail (aleyhisselâm)'e dayanır. Bunlar da Hazret-i İsmail'in peygamberliği ile Kahtanî Araplarına karşı övünürlerdi. İncelendiğinde hepsinin, Hazret-i İbrahim ile övündükleri ortaya çıkar.

Ahir zamanda Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olarak gönderilmesini Allah'dan isteyen ve bu maksadının meydana gelmesi için Allah'a yalvarıp yakaran zâtın Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) olduğu sabit olunca, en büyük iftiharları ve faziletleri Hazret-i İbrahim'in soyundan gelmek olduğunu söyleyenlere şaşmak gerek. Onlar böyle söyledikleri halde, Hazret-i İbrahim'in duası ve Allah'a yalvarıp yakarmadaki maksadı olan o peygambere iman etmiyorlar. Şüphe yok ki bu husus gerçekten şaşılacak şeylerdendir.

Allahü teâlâ'nın, "Kendini bilmeyen kimseden başka, kim İbrahim'in dininden yüz çevirir?" buyruğuna gelince, bunda birkaç mesele vardır.

İ'râb

Birşeyden hoşlanmadığın zaman, birşeyi arzu ettiğin zaman ise, dersin. Ayetteki birinci, istifham-ı inkârîdir, ikincisi ise, manasına ism-i mevsuldür. Keşşaf sahibi, ifâdesinin, fiilinin mukadder faili olan zamirden bedel olarak, mahallen merfu olduğunu söylemiştir. ifâdesi, tıpkı, "Sana Zeyd'den başka hiç kimse geldi mi (gelmedi)" ifâdesinde olduğu gibi, olumsuz oluduğu için, bedel olabilmiştir.

Hazret-i Muhammed'in Şeriatı İle Hazret-i İbrahim'inki Arasındaki Fark

Birisi şöyle diyebilir: Burada bir soru vardır. O da, "Hazret-i İbrahim'in milleti" sözünden murad, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in getirdiği dindir. Çünkü bu ifâdeden maksad, insanları bu dini kabul hususunda teşviktir. Binaenaleyh ya "Bu din (millet) usûl ve furû bakımından Hazret-i İbrahim'in milletinin (dininin) aynısıdır" denilir, veyahut da "Bu millet (din), usûl yani tevhid, nübüvvet ve güzel ahlâka riayet etme bakımından Hazret-i İbrahim'in milletinin (dininin) aynısıdır; fakat bu ikisi, şeriatın furû'unda (ahkamında) ve amellerin yapılış keyfiyeti bakımından farklıdırlar" denilir?

Birincisi bâtıldır. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi şeriatının, bütün geçmiş şeriatları neshettiğini söylemiştir. O halde nasıl "Bu şeriat, Hazret-i İbrahim'in şeriatının aynısıdır" denilebilir?

İkincisi de matlubu tam ifâde etmez. Çünkü usûlü tasdik etmek, yani tevhidi, adaleti, iyi ahlâkı ve ahiret inancını tasdik, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini kabul etme manasına gelmez. O halde nasıl bu neticeyi ifâde etmek için, bu söze tutunulabilir?

Diğer bir soru da şudur: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in şeriatinin mensuh olduğunu söyleyince, "millet" lâfzı da bir dinin usul (inanç) ve furû'u (ahkâmı) manasına gelince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de onun dininden yüz çevirmiş olması gerekir. Böylece kâfirlere gereken şey ona da gerekir?

Cevab: Allahü Teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kendisine yalvarıp yakardığını, kendisinden Hazret-i Muhammed'i peygamber olarak gönderip, O'na yardım etmesini, ve güçlendirmesini ve O'nun şeriatını yeryüzüne yaymasını istediğini anlatınca, bütün bu manaları, " İbrahim'in milleti" diyerek ifâde etmiştir. Yahudi, hristiyan ve müşrik Araplar Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in doğru söylediğini kabul edince, Hazret-i İbrahim'in arzusu olan şu şahsın peygamberliğini kabul etmeleri gerekir.

Soru soran şöyle der: Yahudi ve hristiyanlar, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'în Allah'tan bu peygamberi istemiş olduğunu kabul etmezler. Ancak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisinin nübüvvetini tasdik etmelerini sağlamak için, bu haberi İbrahim (aleyhisselâm)'den rivayet etmiştir. Binaenaleyh, bu rivayet fesbı'f edilmediği müddetçe O'nun nübüvveti sabit olmaz, O'nun nübüvveti sabit olmadığı müddetçe de bu rivayet sabid olmaz.. Bu ise, devre (devr-i fâsid'e) götürür; "devr" in ise, sözde yeri yoktur.

Biz, yahudi ve hristiyanların bu rivayetin doğruluğunu kabul ettiklerini kabul etsek bile, ancak bu rivayette, Hazret-i İbrahim'in Allah'tan kendi ve İsmail'in zürriyetinden bir peygamber göndermesini talep ettiği zikredilmektedir. O halde nasıl, Hazret-i İbrahim'in talep ettiği peygamberin bu şahıs olduğuna kesin olarak hükmedilebilir? Belki de, bundan sonra bir başka şahıs gelebilecektir. Hazret-i İbrahim'in duasına icabet etmek, Hazret-i İbrahim ile Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki zaman olarak ikibin yıl gecikince, Hazret-i İbrahim'in duâsıyla talep olunan şu muayyen şahsın dışında bir başka şahsın gelmesi için üç bin yıl kadar gecikmesi niye caiz olmasın?

Birinci soruya şöyle cevap veririz: Belki de Tevrat ve İncil bu rivayetin doğruluğuna şehâdet ederler. Eğer böyle olmasaydı, yahudi ve hristiyanlar peygamberlik davasında Hazret-i Peygamber'i yalanlamaya koşan insanların en şiddetlileri olurlardı.

İkincisine de şöyle cevap veririz. Hazret-i Peygamber'in nübüvvetini isbat hususunda dayanılan şey, onun elinde tezahür eden mucizelerin varlığıdır. Ki bunlar da Kur'an-ı Kerim ile benzerini Peygamberden başka kimsenin bilemeyeceği, gaybî haber ve olaylardan haber vermesidir. Sonra bu hüccet, maksad ve gayeyi pekiştiren bir hüccettir. Allahü Teâlâ, en iyisini bilendir.

Üçüncü Mesele

Ayette geçen, (......) lâfzını neyin nasbettiği husuşundadır. Bu hususta iki görüş vardır:

1) Kelime, meful olduğu için mansubdur. Müberred, (......) kelimesinin, hem lâzım hem de müteaddî olduğunu söylemiştir. Bu görüşe göre, bazı izahlar vardır:

a) Bunun manası, "nefsini sıkıntıya soktu ve onu ezdi" olur. (......) kelimesinin aslı, hafifliktir. elde tutulması zor yular" ifâdesi de bu köktendir. Bunun delili, (......) kelimesinin hadiste şu şekilde kullanılmış olmasıdır: "Kibir, Hakk'ı hafife alman ve insanları küçük görmendir" Çok yakın bir hadis için bakınız: Müsned, 2/170. Bu böyledir. Çünkü bir kimse, hiç bir akıllının asla kendisinden yüz çevirmediği birşeyden yüz çevirdiğinde, böyle yapmakla bütün akıllılara muhalefet ettiği için, nefsini yok etme ve acze düşürme hususunda çok ileri gitmiş olur.

b) Hasan el-Basrî, (......) kelimesinin, "bilmedi" manasına olduğunu söyleyerek, (......) ifâdesini "nefsini tanımayıp, onu zarara sokan" diye tefsir etmiştir. Buna göre, bu ifâdenin gerçek manası şöyle olur: "Hazret-i İbrahim'in dininden ancak kendini (nefsini) bilmeyen ve nefsi üzerinde tefekkür etmeyen kimse yüz çevirir. Eğer bu kendi nefsi üzerinde düşünseydi, kendisinde Allah'ın sanatına dâir bulduğu izlerle, Allah'ın birliğine ve hikmetine istidlal eder, böylece de Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hak peygamber olduğuna delil bulmuş olurdu.

c) "Nefsini helak edip, yok eden kimse" manasındadır. Bu görüş, Ebu Ubeyde'nindir.

d) "Nefsini saptıran kimse" manasındadır.

2) Ayetteki, (......) kelimesi mef'ûl değildir. Alimler bu ihtimale binaen bazı izahlar yapmışlardır:

a) Bu kelime, başındaki harf-i cer hazfedildiği için mansub kılınmıştır. Asında, (......) şeklindedir.

b) Bu kelime tefsir (temyiz) olarak mansubtur. Bu, Ferrâ'nın görüşüdür. Bunun manası, "Nefis cihetinden kendini bilmez..." şeklindedir. Daha sonra zamire muzaf kılınmıştır. Ayet, "ancak sefih müstesna..." takdirinidedir. Burada, (......) kelimesi te'kid için getirilmiştir. Nitekim te'kid için, "Şu işin bizzat kendisi" denilir. Bundan maksad ise bir kişinin sefihliğinin ileri derecede olduğunu beyan etmektir.

c) Bu kelime fâ harfinin şeddesiyle, (......) şeklinde de okunmuştur.

Cenâb-ı Hak, daha sonra Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in dininden yüz çeviren kimselerin sefih (akılsız) olduğuna hükmedince, bunun sebebini açıklamak üzere şöyle buyurdu: "Yemin olsun ki biz onu dünyada beğenip seçmişiz" buyurmuştur. Allahü teâlâ'nın bu sözünden maksadı şudur: "Diğer insanları değ de onu peygamberlik için seçip, ona tevhidi, adaleti, şeriatı ve kıyamete kadar devam eden bakî bir imâmet'e şâmil olan dini ona tanıtıp, sonra da bı seçme işinin Allah'ın hükmüyle olduğu beyan edilince, Allahü teâlâ onu, dünya hükümdarlarından birisinden alındığında bile alan kimse için en nihâî bir yücelik ifâde eden bu lâkabla şereflendirdi. Bir de, bu lâkabı, hükümdarlar hükümdarından ve şeriatların meliki olan Allah'dan alan kimse nasıl mesrur olur, varın düşünün! Binaenaleyh her kalb ve akıl sahibi, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in dininden yüz çevirenin sefih (akılsız) olduğunu anlasın. Cenâb-ı Hak daha sonra da, aynı makam elde edilsin diye, aynı yola girmeye teşvik için, Hazret-i İbrahim'in mertebesinin büyük olduğunu beyân etmiştir.

Ayette takdim ve te'hirin olduğu da söylenmiştir. Bu görüşe göre ayetir takdiri: "Biz andolsun ki, onu dünyada da ahirette de seçtik. O salihlerdendir." Aslında takdim ve te'hir var sayılmaksızın söz doğru olduğu için, bunu yapmamak daha uygundur Hasan el-Basrîde şöyle demiştir: "Hazret-i Ali (k.v) de, Allah'ın ikramını ve güze mükâfaatını hakeden kimselerdendir."

131. Âyetin Tefsiri

"Rabbi ona: '(Kendini Allah'a) teslim et" dediği zaman, o "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti .

Bil ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) ile ilgili olarak naklettiği şeylerin beşincisidir. Bununla ilgili birkaç mesele vardır;

Birinci Mesele

(......) edatı, nasb mahallindedir. Onu nasb eden âmil hususunda iki görüş vardır:

1) Bu, (......) cümlesiyle mansubtur. Yani "Biz onu, Rabbi ona "teslim ol" dediği zaman seçmiştik" demektir. Allahü teâlâ sanki önce "seçmesini zikretmiş, peşisıra da onu seçmesinin sebebini germiştir. Buna göre Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) özünü Allah'a kulluğa teslim edip, ibadetleri yerine getirerek O'na inkiyâd edince, Hak teâlâ, onun halinden, sonuna kadar değişmeyeceğini ve hep bu yol üzere devam edeceğini bilmiştir. Hazret-i orahim (aleyhisselâm) aynı zamanda bütün günahlardan da temizlenmiştir. İşte o zaman Allah onu peygamberlik görevr için seçmiş ve sadece ona vermiştir. Çünkü Allah, bu risalet görevine ancak hali başta da sonda da böyle olan, değişmeyen kimseleri seçer. Onun, Allah'a teslim olup güzelce icabet etmesi ayetin ifâdesinden açıkca anlaşılmaktadır.

Eğer Allah'ın "Andolsun ki biz onu seçtik" sözü, cemî olan mütekellim sığası ile haber vermektir, "Rabbi ona "teslim ol" dediği zaman" sözü de gaib sîgası ile haber vermektir. O halde bu tertibin, bir bütün olduğu nasıl düşünülebilir?" denilirse, biz deriz ki: Bu daha önce birçok defa zikrettiğimiz iltifat" üslûbudur.

2) Bu, edatı, gizli olan bir, (Hatırla) fiili ile mansubtur. Burada sanki şöyle denilmektedir: "İbrahim'in, O'nun dini gibi bir dinden yüz çevrilmeyen sâlih ve seçkin bir kimse olduğunun bilinmesi için o vakti an."

Hazret-i İbrahim "Müslim ol" Hitabına Ne Zaman Mazhar Oldu?

Âlimler, Allah'ın ona "teslim ol" dediği zaman hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu problemin menşei şudur: : Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e henüz muslini olmadığı (teslim olmadığı) bir zamanda "teslim ol (müslim ol)" deniliyor. Acaba Hazret-i İbrahim, bir zamanlar müslüman değil miydi de, ona "Müslüman ol" denildi. Ekserî alimler, Hak teâlâ'nın bu sözü ona, balîğ olmadan ve peygamberliğinden önce söylediğini, bunun Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in yıldızlar, ay ve güneş ile istidlalde bulunduğu, bu fıklardaki sonradan yaratılma emarelerini anladığı ve bu varlıkların, cisimlik ile sonradan yaratılma hususlarında, kendilerinden tamamen ayrı bir müdebbire (yöneticiye) muhtaç olduklarını kavradığı zaman vâkî olduğunu ifâde etmişlerdir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), Rabbini tanıyınca, O ona "Teslim ol (Müslüman ol)" dedi. Hazret-i İbrahim de, "Alemlerin Rabbine teslim oldum" dedi. Buna göre Allah'ın bu sözü O'na onun Rabbini tanımadan önce söylemesi caiz değildir.

Yine "Teslim ol" sözü, onun istidlallerinden önce de söylenmiş olabilir. Buna göre bu sözden murad, sözün bizzat kendisi değil, bilâkis sözün delâlet ettiği başka manalardır. Şâirin şu sözünde de olduğu gibi bu Arapların bir anlatma üslûbudur:

"Havuz doldu ve şöyle dedi: (Su doldurmayı) yavaşça ve usulca kes. Çünkü karnım doldu."

Bundan daha açık delâlet eden ise Allah'ın şu ayetidir:

"Yoksa biz onlara bir delil indirdik de, Allah'a şirk koşmalarını bu delil mi söylüyor? (Rum, 35). İşte bu ayette, delilin delâlet ettiği şey, sanki bir söz gib kabul edilmiştir.

Bazı alimler ise, bu emrin Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e peygamberlikten sonra olduğunu ve "Teslim ol" sözünden maksadın İslam'a girip imân etmek olmayıp başka şeyler olduğunu söyleyerek, bu şeyleri şöyle sıralamışlardır:

a) Allah'ın emirlerine inkiyâd etmek, onları hemen kabul edip benimsemek ve hem kalb ile hem de dil ile yüz çevirmeyi bırakmak. Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İsmail (aleyhisselâm) lerin: "Ey Rabbimiz, biz ikimizi sana müslüman (teslim) olanlardan yap" (Bakara, 128) sözlerinden maksadları da budur.

b) Esam'ın söylediğine göre bunun manası şudur: "İbadetinde ihlâslı ol ibâdetine şirk ve riya karıştırma."

c) İslam üzere dosdoğru ol ve tevhid inancında sebat et:

" Allah'dan başka ilah yoktur" (Muhammed, 19)

İman kalbin sıfatıdır. İslam ise uzuvların sıfatıdır. Hazret-i İbrahim.Allah'ı daha önce kalbi ile tanımış, Allah da onu "Teslim ol (Müslüman ol)" sözü ile, uzuvların ve bedenin amelleri ile mükellef kılmıştır.

132. Âyetin Tefsiri

"İbrahim, bunu oğullarına da vasiyet etti. Yâ'kûb da: "Ey oğullarım, Allah sizin için bu dini seçti. O halde siz de ancak müslümanlar olarak can verin " .

Biliniz ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'den naklettiği güzel şeylerin altıncısıdır. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Nâfî ve İbn Âmir ilk kelimeyi elifli olarak, (......) şeklinde okumuşlardır. Medine ve Şam mushaflarında da böyledir. Diğer kıraat imamları ise, elifsiz ve şeddeli olarak, (......) şeklinde okumuşlardır. O imamların mushaflarında okudukları şekildedir. Her iki kıraate göre de mana aynıdır. Ancak, (......) şeklinde mübalağa ve çokluk manası vardır.

İkinci Mesele

İkinci mesele, daki zamirin nereye râcî olduğu meselesidir. Bu hususta iki görüş vardır.

1) Zamir, onu "bir kelime" veya "bir cümle" gibi saymak üzere, sözüne râcîdir. Allah'ın (Zühruf, 28)ayetindeki, zamirinin, (Zuhruf, 26) sözüne râcî olması da bunun gibidir. Ayetteki, kil sözü, zamirin müennes olmasının, bir önceki ayetin bir "kelime" gibi sayıldığına delâlet ediyor.

2) Zamir, Allahü teâlâ'nın ayetindeki, (......) kelimesine râcîdir. Bu görüşü Kâdî söylemiştir. Bu görüş iki sebebten dolayı, birincisinden daha güzeldir:

a) Zamirin merci'i açıklanmamıştır. Bu durumda zamiri mümkün ise daha önce zikredilmiş olan birşeye râcî kılmak, sözün medlulü ve mefhûmuna râcî kılmaktan daha evladır.

b) "Millet" kelimesi, "Alemlerin Rabbine teslim oldum" sözünden daha kapsamlıdır. Malumdur ki Hazret-i İbrahim zürriyetine ancak, onların felahını ve âhiret sevabını kazanmalarını sağlayacak olan birse vasiyet ve tavsiye etmiştir. Allah'ın Rab olduğuna şehâdet etmek ise tek başına bunu sağlamaz.

Hazret-i İbrahim'in Vasiyetinin İncelikleri

Bil ki bu kıssa, dini kabule teşvik eden birçok incelikleri ihtiva etmektedir:

a) Cenâb-ı Hak, sadece, "İbrahim oğullarına emretti" dememiş, aksine "Onlara vasiyet etti.." buyurmuştur. Vasiyet, emretmekten daha güçlüdür. Çünkü vasiyet ölümün başa gelmesi beklendiği zaman yapılır. O esnada insan, her zamankinden dahs fazla dinine dikkat ve itina gösterir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, o vakitte bu işle ilgilendiği ve bu hususta çok dikkatli olduğu bilinince, onun sözü kabule daha yakındır.

b) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), bu vasiyeti yalnızca oğullarına yapmıştır. Bunun sebebi şudur: Babanın evlâdlarına şefkati, başkalarına olandan daha fazladır Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) ömrünün sonunda oğullarına özellikle bunu vasiyet edince anlıyoruz ki, onun buna olan ilgi ve ihtimamı başka şeylerden daha fazladır

c) İbrahim (aleyhisselâm) bu vasiyyetini bütün oğullarına teşmil etti ve bunu, onlardan herhangi birisine tahsis etmedi. Bu da, O'nun bu şeye ne kadar önem verdiğini gösterir.

d) İbrahim (aleyhisselâm) bu vasiyyeti belli bir zaman ve belli bir mekânla sınırlamadı. Sonra oğullarını, ancak müslüman olarak ölmeleri hususunda iyice uyardı. Bu da aynı şekilde İbrahim (aleyhisselâm)'in, bu şeye ne kadar fazla ehemmiyet verdiğini gösterir.

e) İbrahim (aleyhisselâm), bu vasiyyetine başka bir vasiyyeti ilâve etmedi. Bu da, O'nun bu işe ne kadar önem verdiğine delildir. İbrahim (aleyhisselâm), fazileti, güzel tavrı ve güzel ahlâkı müşahede edilen bir zât olup, bundan sonra onun bu işe son derece ehemmiyet verdiği anlaşılınca, o zaman bu işin, kendisine önem verilmeye ve riâyet edilmeye lâyık en önemli bir iş olduğu da anlaşılır. İşte İbrahim (aleyhisselâm)'in ailesine ve oğullarına sırf bu vasiyyeti yapmasının sebebi budur. Yoksa, İbrahim (aleyhisselâm)'in bütün herkesi daima İslâm'a ve gerçek dine davet ettiği malûmdur...

Cenâb-ı Allah'ın, ayette geçen, (......) kelimesiyle ilgili iki görüş vardır:

1) Meşhur olan görüşe göre bu kelime, (......) kelimesi üzerine ma'tuf olup, manası, "İbrahim'in vasiyyet ettiği gibi o da vasiyyet etti" demektir.

2) (......) kelimesi, (......) kelimesine atfedilerek, mansûb okunmuştur. O zaman mana şöyle olmaktadır: "İbrahim, oğullarına ve torunu Yakûb'a vasiyyet etti..ifâdesi, Basralılara göre, gizli bir fiilinin mef'ûlü; Kûfelilere göre ise, manasında olduğu için ayetteki, fiiline mütealliktir. Ubeyy İbn Ka'b ve Abdullah İbn Mesûd'un kıraatinde, (......) şeklinde varid olmuştur.

Cenâb-ı Allah'ın, "Allah, sizin için dini seçti" buyruğundan murad, "Allahü Teâlâ, onun hakkında apaçık ve net deliller ikame etmek, sizi ona davet etmek ve başka dinlerden de yasaklamak suretiyle, o dini seçmiştir" şeklindedir.

Cenâb-ı Allah'ın, 'Öyleyse sizler, ancak müslümanlar olarak ölün" sözünden murad, onları İslâm'a teşvik etmektir. Bu böyledir, çünkü insan hiçbir an ölümden emin olamayıp, ölümden önce bir şey yapmakla emredilmiş olunca, sanki her an o şey ile emredilmiş gibidir. Çünkü o, eğer o işi hemencecik yapmazsa ölümün derhal başına geleceğinden, böylece kurtuluşa nail olmayı elden kaçırarak helak olacağından, neticede de kendisini bir tehlike ve aldanış içine sokacağından korkar.

133. Âyetin Tefsiri

Âyetin tefsiri için bak:134

134. Âyetin Tefsiri

"Yoksa sizler, Yakub'a ölüm geldiği zaman orada mıydınız? Hani O, oğullarına şöyle demişti: "Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?" Onlar da şöyle demişlerdi: "Senin Tanrına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın bir tek Tanrı olan İlahına ibadet edeceğiz. Biz O'na teslim olmuşuzdur." İşte onlar bir ümmetti, geçti. Onların kazandığı kendilerinin, sizin kazandığınız da sizindir; ve siz onların yaptıklarından sorulmayacaksınız" .

Bil ki, Cenâb-ı Allah İbrahim (aleyhisselâm)'in oğullarına, dini ve İslâm'ı vasiyyet hususundaki hassasiyet ve ihtimamını anlatınca, yahudî ve hristiyanlar aleyhine olan delili kuvvetlendirmek ve onu çok daha iyi beyan etmek için, bunun peşisıra Yaküb (aleyhisselâm)'un da oğullarına aynı vasiyyeti yaptığını zikretti. Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır:

Edatı Hakkında Geniş Bilgi

Bilmek gerekir ki, edatının mânası ya istifham harfi veya atıf harfi manasındadır. Bu harf, atıf harflerinden, harfine benzer ve iki şekilde gelir: Ken- dişinden önceki ifadeye bağlı olarak (muttasıla) veya ayrı olarak (munkatı'a)... Muttasıl olarak gelişine gelince, bu senin, "Yanında Zeyd mi vardı, yoksa Amr mı?" demen gibidir. Sen bu ikisinden birisinin onun yanında olduğunu bilmeyip de "Bu ikisinden birisi senin yanında mıdır?" diye sorduğun zaman, muhakkak ki onun cevabı "evet" veya "hayır" olacaktır. Ama, bu ikisinden birisinin onun yanında olduğunu, fakat Zeyd'in mi, Amr'ın mı olduğunu bilmediğin zaman, bunu tayin etmek için, dersin.. "Yani, ben, bu ikisinden birisinin senin yanında olduğunu biliyorum. Fakat şu mu, bu mu?" demektir.

Munkatı' olana gelince, nahivciler bu harfin istifhâm hemzesiyle beraber bulunduğunda, anlamına geldiğini söylemişlerdir. Bunun örneği şudur: Bir kimse, "O, muhakkak ki bir devedir... yok, yok koyun galiba!" dediğinde, sanki bu sözü söyleyenin gözü bazı nesnelere takılmış ta, o onların deve olduğuna karar vermiş; bu zannı üzerine de onların deve olduğunu haber vermiş... Sonra, ona bir şüphe geldiği için, bu haberinden vazgeçmek ve, onların koyun olup olmadığını sormak istemiştir. Önceki haberinden vazgeçmesi, harfinin ifâde ettiği manadır. Onların koyun olup olmadığını sorması ise, istifham hemzesinin ifâde ettiği mânadır.

(......) ifâdesi, (Bunlar muhakkak ki devedir.. Onlar yoksa koyun mudurlar?) ifâdesinin yerini tutmaktadırlar. sözün, sözüne bağlı olmayan müste'nef (lâfzen müstakil) bir sözdür. Bu nasıl olmasın ki? Muttasıl olanın hilafına, burada, ifâdesinden vazgeçilmiştir (idrâb). Senin, ifâden, "Onlardan hangisi senin yanındadır? anlamındadır. Bu cümlede, den sonraki kısım, s: den önceki kısımdan ayrı değildir; çünkü bunun delili şudur: Amr, Zeyd'in eşidir. Buna delil olarak senin, onlardan tek bir isimle bahsederek, diyebilmen kâfidir. Kur'an'ı Kerim'de, edatının bu her iki çeşidi de çok gelmektedir.

Muttasıl olanına gelince, bu Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizi yaratmak mı zor, yoksa semâyı yaratmak mı? Allah onu bina etti, tavanım da yüksetti" (Nazi'at, 27-28) ayetinde olduğu gibidir.. Yani, "Hangisinin yaratılışı daha zor?" demektir.

Munkatı' olana gelince, bu Cenâb-ı Allah'ın şu ayetinde geldiği gibidir:

"Elif-lâm mîm.. Kendisinde hiçbir şüphenin olmadığı bu kitabın indirilişi, âlemlerin Rabbi katındandır.. Yoksa onlar, "Onu kendisi uydurdu" mu diyorlar?" (Secde, 1-3).

Allah sanki şöyle demektedir: "Allah en iyisini bilir.. İşin doğrusu şu ki, onlar "O, onu uydurdu" diyorlar." Bu da, önceki sözden vazgeçilip, sonrasından istifhamın vaki olduğuna delâlet eder. Çünkü bu ifâdede, (......) sözündeki gibi bir mâna bulunmamaktadır.

Tahkik ehli olmayan bazı müfessirler, buradaki, fı edatının istifham hemzesi gibi olduğunu söylemişlerdir ki bu, daha önce zikretmiş olduğumuz (......) gibi, munkatı'a olan, (......) edatı, (......) mânasını taşıdığı için, doğru değildir.

Bu mukaddimeyi iyice anladığın zaman biz deriz ki, bu ayetteki, (......) edatı, muttasıl mıdır, munkatı' mıdır? Bu hususta iki görüş vardır:

1) Bunun öncesiyle irtibatı yoktur (munkatı'). Buradaki istifham hemzesinin mânası "inkârı" dir. Yani, "Daha doğrusu sizler, orada bulunmuyordunuz" demektir.

(......) kelimesi, "hazır olan, bulunan" mânasında olmak üzere, (......) kelimesinin çoğuludur. Buna göre ayetin mânası, "Yakub (aleyhisselâm)'a ölüm geldiğinde siz, O'nun yanında bulunanlardan değildiniz" olur. Ayetteki hitâb, Ehl-i Kitâb'adır. Cenâb-ı Allah, üzerinde bulundukları şeyin peygamberlerin dini olduğunu iddia etmeleri hususunda, onlara sanki şöyle demiştir: Siz, peygamberlerin din hususundaki vasiyyetlerine şahid olsaydınız, bunu nasıl derdiniz? Siz eğer peygamberlerin vasiyyetlerine şahid olsaydınız, üzerinde bulunduğunuz dini terkeder, İbrahim, Yakub ve O'ndan sonraki diğer peygamberlerin üzerinde bulunmuş oldukları dinin ta kendisi olan Muhammed'in dinine rağbet ederdiniz.

Şayet: " İnkâr yoluyla yapılan istifham, ancak bâtıl olan söze yöneltilir.. Halbuki bu ayette Yakub (aleyhisselâm)' dan nakledilen söz, bâtıl olmayıp hak bir sözdür. İnkâr yoluyla istifham bu söze nasıl tevcih edilebilir?" denilirse, biz de deriz ki: "İnkâr yoluyla getirilen istifham, onların yalnız Yakûb (aleyhisselâm)'un vefatı esnasında hazır bulundukları iddiasına mütealliktir. Cenâb-ı Allah'ın inkâr ettiği, işte budur. Bundan sonra, Cenâb-ı Allah'ın Yakûb (aleyhisselâm)'un sözü olarak naklettiği ise, ısmıdır. Bu müstakil bir sözdür. Daha doğrusu Cenâb-ı Allah sanki, onların bu ölüm esnasında hazır bulunmalarını inkâr edince, bundan sonra bu vasiyyetin keyfiyetini beyan etmiştir."

2) Bu ayetteki, muttasıldır. Bunun izahı, bundan önce düşmüş olan bir ifâde takdir etmektir. Burada sanki şöyle denilmektedir:

Yani, "Sizin atalarınız olan daha önceki İsrailoğulları, Hazret-i Yakûb, oğullarını İslâm milletine ve tevhîde davet ettiği zaman buna şahid olmuşlardı.. Bunu siz de biliyorsunuz.. Öyleyse size ne oluyor da, peygamberlere berî oldukları şeyleri isnâd ediyorsunuz?.."

Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesinde iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Kaffâl ifâdesindeki birinci (......) harfi, şâhidlerin şahidlikleriyle ilgili vakti; ikinci (......) harfi ise, Yakub (aleyhisselâm)'a ölümün geldiği vakti gösterir" demiştir.

İkinci Mesele

Bu ayet, peygamberlerin (aleyhisselâm) evlâdlarına olan şefkat ve merhametlerinin din konusunda olduğunu, gayretlerinin, başka şeylere değil ancak dine müteveccih olduğunu gösterir.

Cenâb-ı Hakk'ın, ayetinde iki mesele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

(......) lâfzı, akıllı olmayan varlıklar için kullanıldığı halde, Yakûb (aleyhisselâm) bunu Hak Mabûd'u ifâde için nasıl kullanmıştır?

Buna iki yönden cevap verilir:

a) (......) lâfzı her şey hakkında kullanılan "âmm" bir lâfızdır. Buna göre, bu ifâdenin mânası, "Hangi şeye ibadet edeceksiniz?" demek olur.

b) (......) ifâdesi, senin tarifini ve tasvirini öğrenmek istediğinde söylemiş olduğun, "İnsan nedir?" sözün gibidir.

İkinci Mesele

(......) sözüyle ilgilidir. Cenâb-ı Hakk'ın, sözüne gelince, burada birtakım meseleler vardır: İki câhil fırka, bu ayete tutunmuşlardır:

Ayeti Yanlış Anlayan Mukailidlerle Ta'lîmiyye Fukahâsına Cevap

1) Mukallidler. Onlar şöyle demişlerdir: Yakûb (aleyhisselâm, )'un oğulları, taklitle yetinmişlerdir. O da, oğullarının bu sözlerini yadırgamamıştır. Bu, taklidin kâfi olduğuna yeterli bir delildir.

2) Tâ'limiyye fırkası.. Onlar şöyle demişlerdir: Allah'ı bilmenin yolu ancak, peygamber ve imâmın tâ'lîmi, öğretmesidir. Bu ayet buna delâlet etmektedir. Çünkü Yakûb (aleyhisselâm)'un oğulları, "Aklın delâlet ettiği İlâha ibâdet ederiz, demediler de, "Senin ve atalarının ibadet ettiği İlaha ibadet ederiz" dediler. Bu, Marifetullâh'ın yolunun ancak tâ'lîm olduğuna delâlet eder.

Buna cevap: Ayeti kerimede, Yakûb (aleyhisselâm)'un oğullarının İlâhı aklî delille bildiklerine bir delâlet olmadığı gibi, aynı şekilde bu İlâhı, bir taklid ve bir ta'lim yoluyla tanıyıp kabul ettiklerine de bir delâlet bulunmamaktadır. Taklit ve a'lim görüşü bir delil ile bâtıl olunca, bu topluluğun imanının bu yolla olmayıp, istidlal yoluyla meydana geldiğini anlamış olduk..

Bu konuda söylenecek en son söz şudur: Madem ki böyle, o halde onlar istidlal yolunu niye zikretmediler?

Bu soruya birkaç yönden cevap verilir:

1) Bu ifâde, Allahü Teâlâ'nın sıfatlarını O'nun tevhidi, ilmi, kudreti ve adaleti ile açıklamaktan daha veciz ve özlü bir ifâdedir.

2) Bu, Yakûb (aleyhisselâm)'un nefsini rahatlatmaya daha yakın olan bir ifâdedir.. Buna göre oğulları sanki şöyle demişlerdir: "Biz ancak, senin yoluna benzeyen bir yol üzerinde gideriz!.. Kendisine ibadet edip, ibâdeti yalnız kendisine tahsis edeceğimiz İlâh konusunda, sana herhangi bir muhalefetimiz yoktur..."

3) Belki de bu, bu surenin başlarında Hak teâlâ'nın,

"Ey insanlar sizi ve sîzden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet (kulluk) ediniz" (Bakara, 21) ayetinde bahsettiği, Yaratıcının varlığına dâir delilin zikrine işarettir. İşte burada onların, "Senin ve atalarının İlahına ibadet ederiz" sözlerinden maksadları budur. Yani, "Senin ve ecdadının varlığı kendisine delâlet eden ilaha ibâdet ederiz" demektir. Bu izaha göre, bu, taklide istidlal ettiklerine işarettir.

İkinci Mesele

Kaffâl şöyle demiştir: Bazı tefsirlerde, "Yakub (aleyhisselâm) Mısır'a geldiğinde, ora halkının ateşe ve putlara taptığını gördü. İşte bu sebeble, vefatından sonra oğullarının halinin ne olacağı hususunda endişelenerek, onları Allah'a kulluğa teşvik etmek için bu sözü söylemiştir" diye yer almıştır.

Kâdî de İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan şunu nakletmiştir: "Yakub (aleyhisselâm), oğulları putlara ve ateşe taptıkları için, ölürken onları etrafına toplayarak: " Ey oğullarım! Benden sonra neye tapacaksınız?" dedi. Onlar: "Senin ve atalarının İlahına kulluk edeceğiz" cevabını verdiler."

Sonra Kâdî bu rivayetin iki bakımdan uzak bir ihtimal olduğunu söylemiştir:

a) Onlar, ilim ve yakîn bulunan kimseler gibi hemen tevhidi tasdik etmişlerdir.

b) Hak teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de, Hazret-i Yakub (aleyhisselâm)'un evlâdının durumunu zikretmiş ve onların sâlih kimseler olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla bu rivayet, onların durumu ile bağdaşmaz.

Üçüncü Mesele

Hak teâlâ'nın, (......) ifâdesi, (Babaların) ifâdesinin atf-ı beyânıdır. Kaffâl şöyle demiştir: "Hazret-i İsmail, İshâk (aleyhisselâm)'dan daha yaşlı olduğu için, ayette daha önce zikrediidiği söylenmiştir."

Dede, Baba Mesabesinde Sayılır mı? (Miras Konusu)

Şafiî (radıyallahü anh) "Baba-anne bir, veya baba bir erkek ve kız kardeşler, dedeleri olduğu için mirastan düşmezler" demiştir. Bu, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali, Abdullah b. Mes'ud ve Zeyd (radıyallahü anha)'in görüşüdür. Bu aynı zamanda İmam Malik, İmâm Ebu Yusuf ve İmâm-ı Muhammed'in de görüşüdür. Ebu Hanife ise, bu çocukların, dedeleri sebebiyle mirastan mahrum olacaklarını söylemiştir ki bu Hazret-i Ebu Bekir, İbn Abbas ve Hazret-i Aişe (radıyallahü anha)m)'nin görüşüdür. Tabiînden Hasan el-Basrî, Tavus ve Atâ'nın görüşü de böyledir.

Bu, çocukların dedeleri hayatta olduğu için mirastan mahrum edilmeyeceklerini söyleyenlerin iki izahları vardır:

1) Dede için iki hayırdan biri vardır: Ya onlarla beraber eşit hisse alır veya malın üçte birini alır, sonra kalan mal erkeklere iki hisse, kızlara bir hisse olmak üzere kardeşler arasında bölüştürülür. Bu aynı zamanda Zeyd b. Sabit (radıyallahü anh)'in rr.ezhebi ve Şafiî (radıyallahü anh)'nin görüşüdür.

2) Dede, eşit paylaştıklarında hissesine altıda birden eksik mal düşmediği zaman, bir erkek kardeş gibi sayılır. Eğer, eşit paylaşma durumunda malın altıda birinden azı onun hissesine düşer ise, bu durumda dedeye altıdabir verilir, bundan eksik verilmez.

Ebu Hanife, dedenin baba mesabesinde olduğunu, babanın erkek ve kız kardeşleri mirastan hacbettiğini (mahrum ettiğini), dolayısıyla da, dedenin de onları.mirastan mahrum bırakması gerektiğine delil getirerek şöyle dedi: "Biz ayet ve hadisten dolayı dedenin baba mesabesinde olduğunu söyledik. Bu hususta iki ayet vardır: Birisi tefsir etmekte olduğumuz, "Biz senin ve babaların İbrahim, İsmail ve İshak'ın İlahına ibâdet ederiz" ayetidir. Bu ayette Cenâb-ı Hak, "baba" lâfzını "dede" için kullanmıştır.

Şayet, "Hazret-i İsmail onların babası olmadığında ittifak olduğuna göre, "baba" lâfzı "amca" hakkında da kullanılmıştır" denilirse, biz deriz ki: "Kullanış zahirî olarak hakikî mananın delilidir. Mevcud olan bir delilden dolayı bu kelimenin amca hakkında kullanılması bırakılmıştır. Dolayısıyla ayette bizim sözümüze delil vardır.

Bu hususta ikinci ayet delilimiz ise, Allahü teâlâ'nın Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'dan hikaye edip haber verdiği, "Ben babalarım İbrahim, İshâk ve Yaküb'un dinlerine uydum" (Yusuf, 38) sözüdür.

Bunun hadisten deliline gelince bu, Atâ'nın İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet ettiği şu sözüdür: "Dedenin baba mesabesinde olduğu hususunda dileyen kimse ile Hacer-i Esved yanında lânetleşebilirim (yeminleşirim)."

Yine İbn Abbas (radıyallahü anh): "Zeyd b. Sabit Allah'dan korkmuyor mu?, Oğulun oğlunu (torunu) oğul gibi sayıyor da, babanın babasını (dedeyi) baba mesabesinde saymıyor" demiştir.

Dedenin baba mesabesinde olduğu sabit olunca, baba hayatta olduğu takdirde, kardeşlerin değil de babanın mirasın üçte ikisine hak kazandığı gibi, kardeşlerin değil de dedenin de malın üçte ikisine hak kazanması hususunda, Allahü teâlâ'nın, Ona ebeveyni vâris olur. Annesi için miras malının üçte biri vardır" (Nisa, 11) ayetine dedenin de girmesi gerekir.

Şafiî (radıyallahü anh) ise, "Dedenin baba mesabesinde olduğunu kabul etmiyoruz" demiştir. Onun buna delili şunlardır:

a) Siz bu ayeti, dedenin baba mesabesinde olduğuna delil getirdiğiniz gibi, biz de dedenin baba gibi olmadığına, "İbrahim oğullarına vasiyet etti ve Yakub'a.." (Bakara, 132) ayetini delil getiririz. Çünkü Hak teâlâ, bu ayette Hazret-i Yakub'u, İbrahim (aleyhisselâm)'in oğullarına dahil etmemiş, onu onlardan ayrı saymıştır. Babalık hususunda, bütün dedeler baba sayılsaydı, oğul olma hususunda bütün torunlar da hakîkî manada oğul mesabesinde sayılırdı. Hal böyle olmadığına göre, dedenin baba mesabesinde sayılamayacağı sabit olur.

b) Eğer dede, hakîkî manada baba mesabesinde olsaydı, babası ölüp de dedesi hayatta olanlar için, "Babası yoktur" denilemezdi. Nitekim bu husus, en yakın dede için de doğru olmaz. Bu doğru olmayınca, dedenin gerçekte baba mesabesinde sayılmadığını anlarız.

Buna göre şayet, "Baba ismi her nekadar bunların hepsi için kullanılsa bile, en yakın baba, dedenin derecesi en uzak olana nisbetle daha yakındır. İşte bundan dolayı, böyle bir nefiy (yoktur sözü) doğru olmuştur" denilirse biz deriz ki: İsim hem baba, hem de dede hakkında hakîkî olarak kullanılır ise, varoluştaki sıra "baba" isminin dededen alınmasına sebeb olmaz.

c) Eğer dede, hakîkî manada "baba" mesabesinde olsaydı, "O öldü ve geriye bir anne ile birçok babalar bıraktı" denilmesi doğru oturdu. Bu ise hiçbir fakîh, dilci ve müfessirin kullanmadığı bir ifâdedir.

d) Eğer dede, baba mesabesinde olsaydı, şüphesiz Arap dilini bilen sahabe, dedenin miras payı hususunda ihtilâf etmezlerdi. Eğer dede baba mesâbesinde olsaydı, nine de ana mesabesinde sayılırdı. Eğer böyle olsaydı, ninenin mirası meselesinde şüphe meydana gelip de, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) ashaba bu meseleyi sormazdı. İşte bu deliller dedenin, baba mesabesinde olmadığını gösterir.

e) Allahü teâlâ'nın, "Allah, çocuklarınız hakkında, erkek çocuklarınıza, kız çocuklarınıza vereceğinizin İki mislini vermenizi emrediyor" (Nisa, 11) ayetidir. Eğer dede, baba gibi olsaydı, o zaman oğlun oğlu (torun) da şüphesiz oğul gibi olurdu. Bu ayete göre de oğlun yanısıra, oğlun oğlunun (torunun) da miras alması gerekirdi. Durum böyle olmadığına göre, dedenin baba gibi olmadığını anlamış olduk.

Dedenin, baba mesabesinde olduğuna delil getirdiğiniz ayetlere tutunmanız hususunda size şunlarla cevap veririz:

1) Ubey (radıyallahü anh), ayeti, (......) şeklinde, (babaların) lâfzını çıkararak okumuştur. Bu kıraat, sizin maksadınıza zarar vermez. Çünkü şazz kıraatler mütevatir kıraatleri kaldıramaz. Aksine cevap olarak şöyle denilmelidir: Allahü teâlâ, (Baba) lâfzını hem dede için, hem de amca için kullanmıştır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, amcası Hazret-i Abbas (radıyallahü anh) hakkında, "Bu, babalarımdan hayatta kalandır" ve, "Babama veriniz" buyurmuştur. Bu da bize, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, amcasına, mecazî olarak "baba" dediğini gösterir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ona mecazî olarak "baba" dediğine delilimiz ise, biraz yukarıda zikrettiğimiz gibi, baba isminin "dede" ye verilmemesinin doğru oluşudur. Eğer hakîki manada dedeye baba denilseydi, bu böyle olmazdı.

İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın sözlerine gelince: o, bu ismi lügavî isimlere değil, şer'î hükümlere bakarak böyle demiştir. Çünkü dil alimleri arasında, kelimeler hususunda ihtilâf olmaz. Allah en iyisini bilendir.

Hak teâlâ'nın, (Tek ilâh) ifâdesi, tıpkı, 'Onun perçeminden, yalancı perçemden..." (Alak, 15-16) ayetinde olduğu gibi, "Babalarının İlahı" ifâdesinden bedeldir veya ihtisas olmak üzere mansubtur. Yani, "Babalarının ilahı sözümüz ile, tek ilahı kastediyoruz" demektir.

Allah'ın, "Biz ona tealim olanlarız..." buyruğu ile ilgili bazı görüşler vardır:

a) Bu, fiilinin failinden veya, daki zamir bu fiilin mef'ulüne racî olduğu için, fiilinin mef ûlünden haldir.

b) Bunun, üzerine atfedilmiş bir cümle olmasi da mümkündür.

c) Bunun, te'kid eden bir cümle-i i'tiraziyye olması da caizdir. Yani "Biz o İlah'a inkiyâd etmiş, ibadeti O'na has kılmış ve O'nu tanımış haldeyiz" demektir.

Cenâb-ı Allah'ın, "O bir ümmet idi, geçti..." buyruğu bir önceki ayette zikretmiş olduğu kimselere işaret etmektedir. Bunlar İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kûb (aleyhisselâm) ve O'nun mü'min olan oğullarıdır. "Ümmet" sınıf (topluluk), kelimesi ise "geçti" ve "son buldu" manasınadır. Buna göre ayetin manası şöyledir: "Ben sizlere, onların haberlerini, dinleri olan İslam'ı ve onların İslam'a nasıl davet ettiklerini anlattım. Binaenaleyh onlar gibi yapmadığınız müddetçe, onların gidişatlarını bilmenizin size bir faydası olmaz. Eğer onlar gibi yaşarsanız, bunun size faydası olur. Şayet bunu kabul etmez, diretirseniz, onların amellerinin size bir faydası olmaz. Ayet birkaç meseleye delâlet eder:

Ayet Taklidin Bâtıl Olduğunu Gösterir

Ayet taklidin bâtıl (geçersiz) olduğuna delildir. Çünkü, "Kazandıkları onlara aittir" buyruğu, herkesin kazancının (kesbinin) kendisine ait olduğunu, başkasına fayda vermediğini gösterir. Eğer taklid caiz olsaydı, kendisine taklid ile uyulan kimsenin kesbi (kazancı) uyana fayda verirdi. Buna göre Cenâb-ı Allah sanki şöyle demiştir: "Ben, sizin onları taklid etmeniz için, onların durumlarını anlatmadım. Ancak size gereken şeye dikkat edesiniz ve istidlal ile, onların dininin, hak din olduğunu bilesiniz diye anlattım."

İkinci Mesele

Ayet, onların iman edip, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e muhalefetten kaçınmaları hususunda teşvik edildiklerini gösterir.

Neseple Öğünmenin Yersizliği

Bu ayet, yahudilerin, ataları iyi olan kimselere, bu iyiliğin fayda vereceği görüşlerinin aksi olarak, babalarının yaptığı taatlardan dolayı evlâtlarının sevab kazanamayacaklarına delâlet eder. Bunun izahı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayet edilen şu hadîste vardır: O (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle demiştir:

"Ey Muhammed'in halası Safiyye, Ey Muhammed'in kızı Fatıma, kıyamet günü bana amellerinizle geliniz, neseblerinizle değil Biliniz ki ben, Allah'ın vereceği hiçbir şeyi sizden gideremem" ve: "Ameli kendisini yavaşlatan kimseyi, nesebi hızlandırıp (cennete götürmez)" Ebu Davud, İlim 1 (3/317) Nitekim Cenâb-ı Hak: "Ogün, onların arasında neseb bağlan olmadığı gibi, (birbirinin halini de) soruşturmazlar (Mû'minun, 101); "(İş) ne sizin, ne de Ehl-i Kitabın kuruntularına göredir. Kim bir kötülük yaparsa cezasını görür" (Nisâ, 123). "Herkes kendi aleyhine kazanır" (En'am, 164): "Hiç kimse, başkasının yükünü (günahını) çekmez" (isra, 15); ve: "Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki o (peygambere) onun mükellef olduğu, size de sizin mükellef olduğunuz şey vardır" (Nur, 54) buyurmuştur.

Dördüncü Mesele

Ayet, "çocukların babalarının inkârından dolayı azab göreceklerini" iddia edenlerin görüşünün bâtıl olduğuna delâlet eder. Yahudiler, atalarının buzağıya tapmaları sebebiyle kâfir oldukları için, kendilerinin de cehennemde azab göreceklerini söylüyorlardı. Bu da Allahü teâlâ'nın onlardan naklettiği şu sözleridir: "Onlar, "cehennem azabı bizi ancak sayısı belli günlerce yakar" dediler" (Bakara, 80). Bu, atalarının buzağıya taptıkları günler sayısıncadır. Cenâb-ı Allah ise, bu iddianın geçersiz olduğunu açıklamıştır.

Kesb Meselesi Hakkında Geniş Bilgi

Ayet kulun kesb sahibi olduğuna (iktisâb ettiğine) delâlet eder. Ehl-i Sünnet ve Mu'tezile "kesb"in tefsiri hususunda ihtilâf etmişlerdir. Ehl-i Sünnet, "Kulun mevcut olmayan birtakım arazları kendi kudretiyle varlık alemine sokma" manasında müktesib olmadığında ittifak etmişlerdir. Bu prensipte anlaşmış olmakla beraber, kesbi şu üç değişik şekilde açıkladılar:

a) Bu, Allah kendisinden razı olsun, İmâm Eş'arî'nin görüşüdür: Buna göre, "kudret makdûrda (güç yetirilen, uygulanan şeyde) bir tesiri olmaksızın, makdûra taalluk eden bir sıfattır. Hatta dahası, kudret ile makdûr, ilim ile malûmun Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmesi gibi, Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmişlerdir. Fakat Allah'ın yaratmasıyla meydana gelen bu şey, hadis kudretin taalluk ettiği birşeydir ki, bu da kesbtir.

b) Fiilin bizzat kendisi, Allah'ın kudretiyle meydana gelir. Sonra o fiil için "taat" veya "günah" vasfı oluşur. İşte sonradan oluşan bu sıfat, hadis olan kudret (Allah'ın kulda yarattığı sonradan olma kudret) İle meydana gelmiştir. Bu, Ebu Bekr el-Bâkıllânî'nin görüşüdür.

c) Sonradan meydana gelen kudret (kulun kudreti) ile kadîm kudret (Allah'ın kudreti) aynı şeye taalluk ettikleri zaman, o şey bu iki kudret sebebiyle meydana gelmiş olur. Sanki kulun fiili, Allah'ın yardımıyla meydana gelmiş olur. İşte kesb budur. Bu görüş de Ebu İshâk el-İsferâyinî'ye nisbet edilir. Çünkü onun, "Kesb bir yardımcı ile meydana geten fiildir" dediği nakledilmiştir.

Kulun sonradan olma kudretinin fiilinde müessir olduğunu söyleyenler de İki fırkadır:

a) Sebeb ile birlikte bulunan kudretin, fiili meydana getirdiğini söyleyenler... Buna göre, Hak teâlâ, fiillerin var olmasına götüren sebebleri yaratan zât olması manasına, herşeyin yaratıcısıdır. Kul ise, fiillerinin meydana gelmesinde, kendisinde bulunan kudret ve sehebin müessir olması bakımından müktesib (kesb edendir). Bu İmamu'l Haremeyn el-Cüveyni'nin mezhebidir.O, bu görüşünü Nizamiye adını verdiği kitabında yazmıştır.Ebu'l-Huseyn el-Basrînin görüşü de, açıkça belirtmemiş olsa da, buna yakındır.

b) Bunlar Mu'tezile'dir. Onlar şöyle demişlerdir: Sebeb ile birlikte bulunan kudret, fiilin meydana gelmesini gerektirmez. Aksine kul yapmaya da yapmamaya da kadirdir. Bu ikisi de ondan sudur edebilir. Dilerse yapar, dilerse yapmaz. İşte fiil ve kesb budur."

Mutezile İmam-ı Eş'arî'ye şöyle demiştir: Kulun kudreti, Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiği ve Allahü teâlâ o kulda bu kudreti yarattığı zaman kulun bu fiili yapmadığını söylemek imkânsız olur. Allah kulda bu kudreti yaratmadığı zaman, kulun bu fiili yaptığını söylemek imkânsız olur. Durum böyle olunca, kesinlikle kul bir şey yapma veya yapmama imkanı bulamaz. Kadir'in manası budur. Binaenaleyh buna göre kul kesinlikle kadir olamaz. Yine kulun müktesebi sayılan şu şey, ya Allah'ın kudretiyle meydana gelmektedir veya kesin olarak Allah'ın kudretiyle meydana gelmemektedir veyahut da hem Allah'ın, hem kulun kudretiyle birlikte meydana gelmektedir. Eğer bir fiil Allah'ın kudretiyle meydana geliyor ise, kul onda müessir değildir. O halde kul nasıl bu fiilin kesbedicisi olabilir? Eğer bu fiil kulun kudretiyle meydana geliyorsa, mesele yok, zaten bizim dediğimiz de budur. Şayet fiilin, her iki kudret ile birden meydana geldiği söyleniyorsa işte bu imkânsızdır. Çünkü Allah'ın kudreti birşeyi (fiili) yaratmada tek başına yeterlidir. Allah'ın kudreti birşeye taalluk ettiği zaman, o şeyde kulun kudretinin tesirinin de olduğu nasıl söylenebilir?

Bakıllânî'nin görüşü de zayıftır. Çünkü gasbedilen evde oturmanın haram oluşu, o mekânı işgal etmekten başka bir şey değildir. Buna göre bu işgal, eğer Allah'ın fiili ile meydana gelmişse, bizzat yasaklanan şeyi Allah o kulda kendisi yaratmıştır ki, bu da "teklif-i mâlâyutak"ın ta kendisidir! Eğer kulun kudretiyle meydana gelmişse, mesele yok, zaten bizce matlûb olan da bu neticedir.

İsferavîni'nin görüşü de zayıftır. Çünkü Allah'ın kudretinin tek başına müessir olduğunu açıklamıştık. Binaenaleyh, Allah'ın kudretinin yanında, kesin- kulun kudretinin tesiri söz konusu olamaz.

Mu'tezile'nin mezkûr iddiasına karşı Ehl-i Sünnet şöyle demiştir: Yalnız başına kulun yaratması ve icad etmesi, şu sebeplerden dolayı imkânsızdır:

1) Kul, şayet fiillerinin yaratıcısı olsaydı, o fitlerinin detaylarını da bitmiş olurdu. Halbuki kul, fiililnin detaylarını bilemez; o halde kul, fiilinin yaratıcısı değildir.

2) Eğer kul, fiilinin bizzat yaratıcısı olsaydı, ancak onun istediği şeyler olurdu. Halbuki durum böyle değildir. Çünkü kâfir, ilim elde etmek istediği halde cehaletten başka bir şey elde edememektedir.

3) Eğer kul kendi fiilinin yaratıcısı olsaydı, bu fiilinin yaratıcısı olması, bu fiilin ve bu kudretin zâtına bir ilâve olurdu. Çünkü, kulun o fiilin yaratıcısı olduğunu bir tarafa bırakarak biz o fiilin ve o kudretin bizzat kendisini düşünebiliriz; oysaki, düşünülen şey o gaflet edilenden başka bir şeydir.

Sonra bu icad etme işi (mûcidiyyet) hadistir; eğer onun sonradan oluşu kuldan ötürü ise, onun bir başka icâd etmeye muhtaç olması gerekir; bundan da teselsül meydana gelir ki; teselsül de imkânsızdır.. Eğer Allahü Teâlâ ve O'nun eserinin bu yaratıcılık esnasında meydana gelmesi vâcib olursa, bu durumda fiilin Allah'a isnad edilmesi gerekir. Halbuki Allah'ın yaratıcılığı hususunda bu bize gerekmez. Çünkü O, kadîmdir, o halde O'nun yaratıcılığı da kadîm olur. Bu sebepte de bu yaratıcılığın başka bir yaratıcılığa muhtaç olması gerekmez. İşte, her iki tarafın görüşü, özetle bundan ibarettir. Lâfızlar ve manalar hususunda iki grub arasındaki çekişme çok fazladır. Hidayet ancak Allah'tandır.

135. Âyetin Tefsiri

"Yahudi veya nasranî olun ki hidayete eresiniz" dediler. De ki: "Hayır, muvahhid olarak İbrahim'in dinine... O, şirk koşanlardan değildir" .

Allahü Teâlâ önce geçmiş olan delillerle İslâm dininin doğruluğunu beyan edince, bundan sonra İslâm dinine ta'n edip ona muhalif olanların kimi şüphelerini nakletmiştir.

Yahudi ve Hristiyanların Yeni Şüphelerine Cevaplar

Birinci şüphe: Allahü teâlâ onların, "Yahudi veya nasarâ olunuz ki, hidayete eresiniz" dediklerini ve bunu ifâde ederken herhangi bir şüphe beyan etmediklerini; tam aksine taklitte ısrara devam ettiklerini nakletmiştir. Böylece Allahü Teâlâ bu şüphelerden dolayı onlara bazı bakımlardan cevap vermiştir:

1) Cenâb-ı Hak "ilzamî" bir cevap vermiştir ki, o da O'nun, "De ki, "Hayır, muvahhid olarak ibrahim'in dinine buyurmasıdır. Bu cevâbın açıklanması şu şekildedir: Eğer dinin yolu taklit ise. bu hususta evlâ olan Hazret-i İbrahim'in dinini taklit etmektir. Çünkü şu ihtilâf edenler dahi, Hazret-i İbrahim'in dininin doğruluğunda ittifak etmişlerdir. Eğer din hususunda taklide dayamlacaksa, ittifak edileni almak ihtilâf edileni almaktan evlâdır. Buna göre Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Eğer dinî hususta istidlal ve tefekküre dayanılacaksa, işte biz delilleri sunduk... Eğer taklide dayamlacaksa, Hazret-i İbrahim'in dinine dönüp yahudilik ve hristiyanlığı terketmek daha uygundur."

Buna göre şayet, "Yahudi ve hristiyanlardan herbiri Hazret-i İbrahim'in dininde olduklarını iddia etmiyorlar mı?" denilirse, biz deriz ki: Hazret-i İbrahim'in "tevhîd"i savunduğu, hristiyanların "teslîs"e (Baba, oğul ve Rûhul-Kudüs üçlüsünün ulûhiyyetine inanmak), yahudilerin de "teşbih" e inandıktan kesin olunca, onların Hazret-i İbrahim'in dininde olmadıkları; Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ise tevhide davet ettiği için İbrahim'in dini üzere olduğu ortaya çıkmış olur.

Biz tekrar, lâfızların tefsirine dönelim. Buna göre Allahü Teâlâ'nın, buyruğundan muradın, muhayyerlik olması caiz değildir. Çünkü, yahudilerin bilinen durumu, Hristiyanlığı Yahudiliğe tercih etmedikleri, tam aksine bunun küfür olacağını iddia etmeleridir. Hristiyanların durumu da böyledir. Tam aksine ayetten kastedilenin yahudîlerin, Yahudiliğe; hristiyanların da Hristiyanlığa davet etmeleridir. Buna göre her grub kendi dinine davet etmiş ve kendi dininin bîr hidayet kaynağı olduğunu iddia etmiştir ki, böyle bir inanış onların, "hidayete eresiniz!.." demelerinin mânâsıdır.. Yani, "Siz bunu yaptığınızda hidayete erer ve istikâmet üzere olursunuz" demektir.

Allahü Teâlâ'nın, buyruğuna gelince, (......) kelimesini nasbeden şeyin ne olduğu hususunda dört görüş vardır:

a) Mana bakımından, sözüne atfedildiği için.. Buna göre ayetin takdiri, "Onlar, Yahudiliğe tâbi olun dediler. Habîbim, sen de, "Hayır, İbrahim'in dinine tâbi olunuz" de!" şeklindedir.

b) Hazfedilen bir kelimeden ötürü... Buna göre ayetin takdiri, "Tam aksine biz, İbrahim'in dinine tâbi oluruz" şeklinde olur.

c) Takdirin, "Tam aksine biz, Hazret-i İbrahim'in milletinin ehli oluruz" şeklinde olmasıdır. Buna göre muzaf olan "ehl" hazfedilmiş, muzâfın ileyh olan, (millet) kelimesi onun yerine geçmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, (Yusuf, 82) "Köye sor" yani, "köyün halkına sor!" sözünde olduğu gibi..

d) Takdirin, "Tam aksine Hazret-i İbrahim'in dinine uyunuz! şeklinde olmasıdır. A'rec, ifadesindeki, (......) kelimesini, O'nun dini bizim dinimizdir" veya "bizim dinimiz, İbrahim'in milletidir, dinidir" manasında olmak üzere, merfû okumuştur. Özet olarak sen, onu mübtedâ veya haber tutma konusunda muhayyersin...

Hanîf Tabiri Hakkında İzahat

Cenâb-ı Hakk'ın, sözüne gelince, bu hususta iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Dilcilerin, (......) kelimesi hakkında iki görüşleri vardır:

1) dosdoğru olan kimse" demektir. Nitekim, iyi olması için uğur getirir düşüncesiyle, topal kimseye, denilmesi; yine insanları diliyle inciten kimseye "tefe'ül için (onun iyi olmasını ümid ederek) "incitilen" ve, helak edici bir yere de "kurtuluş yeri" denilmesi de bu manadadır. Buna göre dilciler, Allah'a inkıyad etmiş ve hiçbir hususta O'ndan inhiraf etmemiş olan kimseye "Hanîf" demişlerdir. Bu görüş Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den rivayet edilmiştir.

2) Hanîf, meyleden demektir. Çünkü, iki ayağından her birinin Darmaklarının diğerine meyletmiş olduğu kimse için kullanılır. Bir kimse bir şeye meylettiği zaman, (......) denilir. Buna göre mana, "İbrahim (aleyhisselâm), Allah'ın dinine meyletti" şeklinde olur. Binaenaleyh Allah'ın, (......) ifâdesinin manası, "Yahudi ve hristiyanlara muhalif olan, onlardan yüz çevirmiş olan İbrahim'in dinine tâbi oluruz" şeklinde olur. Müfessirler ise bu hususta bazı ifâdeler kullanmışlardır. Şöyle ki:

a) Bu, İbn Abbas, Mücâhid ve Hasan el-Basrî'nin görüşüdür. Buna göre "Hanîflik" Kabe'yi ziyaret etmektir.

b) Hanîflik, Hakk'a uymaktır.." Bu, Mücâhid'den nakledilmiştir

c) "İslâm'ın kanunları olan şeriatında, Hazret-i İbrahim'e uymaktır.."

d) "Amelde ihlâslı olmaktır.." Buna göre ayetin takdiri, "Biz İbrahim'in dini olan tevhide ittibâ ederiz" şeklindedir. Bu görüş, Esamm'dan naktedilmiştir.

Kaffâl ise şöyle demiştir: Özet olarak Hanîf, diğer dinlerin vermiş olduğı lâkablar gibi, İslâm dinine giren herkese verilen bir lâkab ve unvandır. Bunun kaynağı ise, Hazret-i İbrahim'dir.

İkinci Mesele

(......) kelimesinin mansûb oluşu hakkında iki görüş vardır:

1) Zeccâc'a göre, (......) kelimesinden hal olduğu için mansûb olmuştur. Senin tıpkı, "Ayakta olduğum durumda Hind'in yüzünü gördüm" demen gibi...

2) "Kat" üzere (mevsûfundan ayrılması üzere) mansûb olmuştur. Buna göre Cenâb-ı Hak bu buyruğu ile, (......) demeyi murad etmiştir. Ancak, (......) kelimesindeki elif-lâm düşünce, belirsiz olan, (......) kelimesi, marife olan, (......) kelimesine uymamış, böylece ondan kopmuştur. Bundan dolayı da mansûb kılınmıştır. Bu görüşü, Küfe nahivcileri söylemişlerdir.

Cenâb-ı Hakk'ın, (......) ifâdesi hakkında bazı açıklamalar bulunmaktadır:

1) Bu, yukarıda açıklamış olduğumuz gibi, yahudî ve hristiyanların inanç larında şeriklerin bulunduğuna dikkat çekmedir. Çünkü Cenâb-ı Hak bazı yahudilerin: "Uzeyr, Allah'ın oğludur" (Tevbe, 30); hristiyanların da: "Mesih (isâ) Allah'ın oğludur" (Tevbe. 30) dediklerini nakletmiştir ki, bu sözler şirktir.

2) Hanîf, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in dininde olan kimselere verilen isimdir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Kabe'yi ziyaret, sünnet olmak v.s gibi hususî bir şeriat getirdiği bilinen bir husustur. İşte bunları din olarak kabul eden kimseye "Ha denmiştir. Araplar da bu hükümleri kendilerine din olarak kabul etmişler, daha sonra müşrik olmuşlardır. Bundan dolayı, "O (İbrahim) hanîfdir; müşriklerden değildir" (Bakara. 135) denilmiştir.

Şu ayetler de de bunun benzeridir: "Allah'a hanifler olarak ve O'na şirk koşanlar olmayarak..." (Hacc, 31) ve,

"Onların çoğu, 'ancak şirk koşarak Allah'a inanırlar" (Yusuf, 106).

Kâdî şöyle demiştir: "Bu ayet, içimizden birisinin başkasına, hernekadar aslında delil olmasa da, onu susturmak için, onun sözüne ters düşecek birşe-yi delil gibi söyleyebileceğini gösterir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ıin, peygamberliğine bu gibi sözlerle delil getirmediği, tam aksine elinde zuhur eden apaçık mucizeleri delil getirdiği malûmdur. Fakat O (sallallahü aleyhi ve sellem), bu mucizeleri delil getirip, sebebleri ortadan kaldırıp, daha sonra da onların inâdla bâtıllarında devam ettiklerini görünce, onlara üzerinde oldukları şey cinsinden deliller getirerek şöyle demiştir: "Eğer din ittibâ ile oluyorsa, üzerinde ittifak edilen Hazret-i İbrahim'in dini uyulmaya daha lâyıktır."

Birisi şöyle diyebilir: Yahudî ve hristiyanlar, eğer Hazret-i İbrahim'in faziletini kabul ediyor ve O'nun teslîs ve teşhibe taraftar olanlardan olmadığını itiraf ediyorlarsa, onların bunu söylemeleri mümkün olmaz; aksine, onların tenzîh ve tevhid'den yana olmaları gerekir. Onlar teslîs ve teşbihi savunduklarına göre, onları buna davet etmede herhangi bir fayda yoktur. Eğer onlar Hazret-i İbrahim'in üstünlüğünü inkâr veya ikrar etseler, fakat O'nun teslîs ve tecsim akidesini kabul etmemiş olduğunu inkâr etseler, bu üzerinde ittifak edilmiş bir husus olmaz. Bu durumda da, bu hususun üzerinde ittifak edilen bir şey olduğuna hükmetmenin mecburîliği doğru olmadığı için, bu görüşü benimsemek uygun olmaz... Buna şöyle cevap verilir: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Allah'a çocuk nisbet etmediği tevatüren bilinen bir husustur. Yahudî ve hristiyanların da bunu kabul ettikleri gerçek olunca, bu şekilde onların yolunun Hazret-i İbrahim'in yoluna aykırı olduğu ortaya çıkmış olur.

136. Âyetin Tefsiri

"Deyiniz ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshâk'a, Yakûb'a ve torunlarına indirilene; Musa'ya ve İsa'ya verilene ve, peygamberlere Rableri katından verilen her şeye iman ettik! Onlar arasında hiçbir ayırım yapmayız. Biz, Allah'a teslim olmuşlarız" .

Cenâb-ı Allah önce cedelî bir yolla cevap verdikten sonra, bu ayette de bürhanî delil getirerek cevap vermiştir. Bu cevap da şudur: Peygamberlerin (aleyhisselâm) nübüvvetlerini bilmenin yolu, onların ellerinden mucizelerin sâdır olmasıdır. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in elinden mucize sudur edince, Hazret-i Peygamberin nübüvvetini itiraf edip, O'nun peygamberliğine inanmak vâcib olmuştur. Çünkü peygamberlerin bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek, delilde bir çelişki meydana getirir ki, bu da aklen imkânsızdır. İşte bu ayetten de kastedilen budur. Bu ayetin zikredilmesinin esas maksadı da budur.

İmdi, "Şeriatlarının mensûh olduğunu söylediğimiz halde Hazret-i İbrahim, Hazret-i Musa ve Hazret-i İsa'ya iman etmek nasıl caiz olur?" denilirse, deriz ki: Biz, bu şeriatlardan herbirinin kendi zamanlarında hak olduğuna inanıyoruz. Dolayısıyla bizden yana bir çelişki meydana gelmemiş olur. Ama yahudî ve hristiyanlar, elinde mucizeler zuhur eden kimselerin yani peygamberlerin bir kısmına inanıp, elinde mucizeler bulunmasına rağmen Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini inkâr edince, onlar çelişkiye düşmüşlerdir. Böylece aradaki fark, kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Sonra biz deriz ki, bu ayette birkaç mesele, vardır:

Birinci Mesele

Allahü Teâlâ onların (......) dediklerini nakledince, buna mukabil Hazret-i Peygamber için, daha sonra da O'nun ümmeti için, (......) buyurmuştur. Bu Hasan el-Basrî'nin görüşüdür.

Kâdî, Cenâb-ı Hakk'ın, (......) ifâdesinin bütün mükellefleri, yani Hazret-i Peygamber ve ümmetini içine aldığını söylemiştir. Buna iki şey delâlet etmektedir:

1) Cenâb-ı Hakk'ın, "Deyiniz!" buyruğu, umumi bir hitaptır. Böylece herkesi içine alır.

2) Yine O'nun, "Bize indirilene..." ifâdesi, ancak Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uygun düşer. En azından O'nun, bu ifâdenin içine dahil olmuş olması gerekir.

Hasan el-Basrî görüşüne şu iki hususu delil olarak getirmiştir:

a) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), daha önce Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğu ile emrolunmuştu..

b) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şerefin zirvesindedir. Binaenaleyh, zahire göre ona müfred olarak hitap etmek gerekir.

Bunun cevabı şöyledir: Her nekadar bu karineler ihtimal dahilinde olsa da, Allahü teâlâ'n, "Allah'a iman ettik deyiniz" ifâdesinin umûmî oluşunu, tahsis edecek bir kuvvete ulaşamazlar.

Allahü teâlâ, "Allah'a imân ettik" sözünü önce getirmiştir. Çünkü Allah'a iman bütün şer'î hükümlere imânın temelidir. Binaenaleyh Allah'a iman edip tanımayan kimsenin, peygamberi ve Allah'ın kitabını tanıması imkânsızdır. Bu da, "Allah'ı tanımanın yolu sadece Kitap ve Sünnet'tir" diyen Mukallide ile Ta'lîmiyye fırkalarının görüşlerinin bozukluğuna delâlet eder.

Hak teâlâ'nın, (Torunlan) sözü hususunda, Halil şöyle demiştir: "İsrailoğulları hakkında 'Sıbt", tıpkı Araplar için kullanılan kabîle kelimesi gibidir."

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Sıbt, torun manasınadır. Hazret-i Hasan ile Hüseyin (radıyallahü anha), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in iki sıbtıdır (torunudur). Buna göre ayetteki, "torunlar" manasınadır ve kastedilenler Hazret-i Yakub (aleyhisselâm)'un torunları ve oniki oğlunun zûrriyetleridir.

Peygamberler Arasında Ayırım Yapmak Doğru Değildir

Cenâb-ı Allah'ın, "Onlar arasında hiçbir ayırım yapmayız" ayetiyle ilgili iki izah tarzı vardır:

a) Peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmeyiz. Çünkü biz böyle yaparsak, delilimizde tenakuza düşmüş oluruzl. Bu ise caiz değildir.

b) ifâdesinin manası: "Biz o peygamberlerin, dinin esası olan îtikadda birbirinden farklı olduklarını kabul etmiyor, aksine hepsinin, neticesi İslam olan temeller üzerinde ittifak ettiklerini söylüyoruz. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O dini doğru tutun, onda tefrikaya düşmeyin..." diye din hususunda hem Nuh'a tavsiye ettiğini, hem sana vahyettiğimizi, hem İbrahim'e, Musa'ya ve tsâ ya tavsiye ettiğimizi sizin için de şeriat yaptı" (şûra, 13) buyurmuştur. Birinci izah ayetin siyakına (devamına) daha uygundur.

Allahü Teâlâ'nın, (......) ifâdesinin manası şöyledir: "Bizim müslümanlığımız, heva-vü hevesimiz için değil, Allah'a itaat etme arzusuyladır. Durum böyle olunca, bu bir mucize meydana geldiğinde ona inanmayı gerektirir. Ama mucize gösteren bazı peygamberleri kabul edip, bazısını kabul etmemek, bu imanın Allah'a itaat ve boyun eğme için olmayıp, aksine heva-vü hevese ve nefsin arzularına tabî olma manasına geldiğine delâlet eder.

137. Âyetin Tefsiri

"Eğer onlar, sizin imân ettiğiniz gibi iman ederlerse muhakkak hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman onlar ancak ayrılık (ihtilâf) içindedirler. Allah onlara karşı sana yeter. O, hakkıyla işiten ve bilendir" .

Bil ki Allahü teâlâ, din hususunda en açık yolu -ki bu yol insanın, peygamberliğine delil bulunan kimsenin peygamberliğini tasdik edip, bu hususta çelişkiye düşmekten kaçınmaktır - izah edince, onları böyle bir imana teşvik ederek: "Eğer onlar, sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, muhakkak hidayete ermiş olurlar" buyurmuştur.

Ayetteki Misi Kelimesinin îzahı

Cenâb-ı Allah'ın, "Sizin iman ettiğinizin misline (iman ederlerse)..." buyruğunda bir müşkil vardır. O da şudur: Mü'minlerin kendisine imân ettiği şeyin misli (benzeri, gibisi) yoktur. Buna birkaç bakımdan cevab verilir:

a) Bundan maksat, onları bulundukları inanç üzere tutup, tesbit etmek, sağlamlaştırmaktır. Buna göre mâna, "Doğruluk ve sıhhat hususunda dinimiz gibi, yani ona müsavi olan bir başka din bulurlarsa, onlar hidayete ermiş olurlar" şeklindedir. Doğruluk bakımından onların dinine müsavî bir dinin bulunması imkânsız olunca, onun dışında herhangi bir dinle hidâyete ulaşmak imkânsız olur.

Bunun bir benzeri de, kendisine öğüt verdiğin kimseye şöyle demendir: "En doğru görüş ve fikir budur. Fakat senin kafanda bundan daha isabetli bir şey varsa onu uygula." Kendi kanaatinden daha doğru bir görüşün olmadığını bildiğin halde, arkadaşını kendi kanaatin üzerinde tutmak ve fikrinden öteye bir fikir olmadığını ona göstermek için böyle dersin. Biz, doğruluk bakımından bu dine denk olan bir başka dinin bulunamayacağını söylüyoruz. Çünkü bu din, elinden mucizeler zuhur eden herkesin peygamberliğini itiraf etmenin vâcib olduğu prensibine dayanır. Bu dine ters düşen herşey, tezadı içinde taşır. Tezâdlı olan bir şeyin ise, doğruluk ve sıhhat bakımından, içinde tezâd bulunmayan bir şeye denk olması imkânsızdır.

b) Ayetteki, (......) kelimesi zaidedir. Bu, aynen Cenâb-ı Allah'ın, "Onun gibi hiçbirşey yoktur "(şûra, 11) ayetindeki, (......) kelimesi gibidir. Bu, "Onun gibi olan birşey yoktur" manasınadır. Nitekim şâir, (......) demiş, (çifte teşbih edatı kullanmıştır).

Ümmü'l-Ahnef de oğlunu hoplatarak şöyle derdi:

"Allah'a yemin olsun ki onun ayağında paytaklık, ve zayıflıktan ötürü bacağı da ince olmasaydı, sizden hiçbiri onun gibi olamazdı."

c) Siz, Furkan'a (Kur'an'a), kelimelerini bozup tahrip etmeden inandınız. Eğer onlar da, Kur'an gibi olan Tevrat'a aynı şekilde, kelimelerini bozmadan ve tahrif etmeden inansalardı, onlar da hidayete ererlerdi. Çünkü bu sayede onlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini tanımaya yol bulurlardı.

d) Cenâb-ı Allah'ın, buyruğunun manası: "Eğer onlar, kendisi ile mü'min olduğunuz şeyin misline inanırlarsa, hidayete ermiş olurlar." Buna göre ayetteki temsil (benzetme), iki iman ve iki tasdik arasındadır.

Muhammed b. Cerir et-Taberî, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Sizler, bu âyeti, kendisi ne iman ettiğiniz şeyin misline imân ederlerse.." şeklinde tefsir etmeyiniz. Çünkü Allah'ın bir misli (benzeri) yoktur. Ancak bunu, "İmân ettiğiniz şeye iman ederlerse..." şeklinde tefsir ediniz."

Kâdî şöyle demiştir: "Manası müşkil ve karışık olacak diye ayetin mütevatir olan kıraatini terketmenin bir izahı yoktur. Çünkü insan bunu adet edinirse, bütün müteşâbih ayetlerin kıraatini değiştirmesi gerekir ki bu çok mahzurludur." Bu meselenin cevaplarından itimâd edilecek olan, birincisidir.

Hak teâlâ'nın, "Hidayete ermiş olurlar" buyruğundan maksad, "Onlar, kendisine iletildikleri şeyi yapmış ve onu kabul etmiş olurlar" manasıdır. Bu durumda olan kimse, Allah'ın velisi (dostu) ve rıza-i İlâhi'ye nail olanlardan biri olur. Buna göre ayet, hidayete ermeden önce, hidayetin mevcud olduğuna delâlet eder. Bu hidayeti, "Allah'ın belirlediği, üzerindeki örtüleri açtığı ve delil olma yönlerini beyan ettiği deliller manasına hamletmek mümkündür. Sonra Cenâb-ı Hak, eğer yüzçevirirlerse, başlarına gelecek şeyden onları menedercesine açıklayarak, "Eğer yüz çevirirlerse, o zaman onlar ancak ayrılık (ihtilâf) içindedirler" buyurmuştur.

Ayetteki Şikak (İhtilâf)ın İzahı

Şikâk (ihtilaf, ayrılık) hususunda iki mesele vardır:

Birincisi: Lügatçiterden bazıları, lâfzının, kökünden alındığını söylemişlerdir. Buna göre sanki o, aradaki düşmanlıktan ötürü, arkadaşının bulunduğu yerden (gruptan) başka bir yer (grup) içinde imiş gibi olur. Bir insan, onların cemaatini dağıtıp, onlardan ayrıldığı zaman; denilir. Bunun bir benzeri de cedelleşme, mücâdele etme manasına gelen, (......) kelimesidir. Bu cedelleşme birisinin bir hadde (stnırda), diğerinin ise bir başka hadde (çizgide, sınırda) olması manasınadır. (karşılıklı düşmanlık beslemek) kelimesi de böyledir. Çünkü şu adam ona, o da buna karşı düşmanlık içinde olmaktadır. (taraf olmak) kelimesi de böyledir. Çünkü şu bir cânibte, beriki de bir başka cânibtedir.

Diğer bazı lügatciler ise, (......) kelimesinin "meşakkat" kökünden alındığını söylemişlerdir. Çünkü şikâkta (ihtilâfta) olanların herbiri karşısındakine güçlük çıkarmaya ve eziyet vermeye arzuludurlar. Nitekim Hak teâlâ, "Eğer, o İkisinin arasında (karı-koca arasında) bir ihtilâf çıkmasından korkarsanız..." (Nisa, 35), yani "Aralarında ihtilâftan dolayı bir ayrılık olup da birinin diğerine meşakkat vereceğinden.korkarsanız..."buyurmuştur.

İkincisi: Allahü teâlâ'nın, sözü, "Eğer onlar böyle bir imanı bırakırlarsa, tezada düşmeleri kaçınılmaz olur. Halbuki akıllı olan kimse, tezada düşmeyi gerektirecek şeyi yapmaz" demektir. Onlar bu tezada düştükleri için, biz onların maksadlarının dini istemek ve Hakk'a boyun eğmek olmadığını, maksadlarının ancak çekişme ve düşmanlığı ortaya koyma olduğunu anlarız.

Bu hususta müfessirler değişik izahlar yapmışlardır:

1) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Onlar haktan ayrılıp, bâtıla sarıldıktan müddetçe bir ayrılık içindedirler. Bundan dolayı onlar, Allah'a muhalefet eden kimseler olmuşlardır.

2) Ebu Ubeyde ve Mukâtil, "Şikâk" kelimesinin "dalâlet" manasına olduğunu söylemişlerdir.

3) İbn Zeyd, (......) ifâdesinin "bir çekişme ve bir savaşma içindedirler" manasında olduğunu söylemiştir.

Hasan el-Basrî, bunun "bir düşman içindedirler" manasında olduğunu söylemiştir.

Kâdî ise şöyle söylemiştir: "Hak üzre düşmanlık yapmak veya günah olmayan bir şekilde muhalefet göstermeye, denilmez. Bu isim ancak, sahibini Allah'a düşmanlığa, O'nun gazabı ile lanetine götüren ve cehennemi haketmeye sebebiyet veren büyük bir muhalefet hakkında kullanılır. Böylece bu söz, onlar için Allah'ın bir tehdîdi olmuş olur. Ve, Allah'ın onları bu şekilde nitelemesi, bu kavmin Hazret-i Peygamberin düşmanı olduklarına, içlerinden daima O'na soru sormayı geçirdiklerine ve O'nu sıkıntılara düşürmek için fırsat beklediklerine bir delil olur.İşte bundan ötürü Allahü Teâlâ onların hilelerinden Resulünü, onların şer ve tuzaklarından da mü'minleri emin kılarak, hem Resulünün hem de mü'minlerin kalbini takviye etmek üzere, "Onlara karşı Allah, sana yardım konusunda yetecektir" buyurmuştur. Çünkü Allahü Teâlâ bir şey hususunda, kendisinin yeteceğini tekeffül edince, bu hususta büyük bir güven meydana gelmiş olur.

Kelâmcılar, bunun gaybden haber vermek olduğunu, böylece de Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, nübüvveti hususunda, sıdkına delâlet eden bir mu'cize olduğunu söyleyerek şöyle demişlerdir: Biz, bunun gaybden haber vermek olduğunu söyledik. Çünkü; biz bu sözün haber verdiği şeyi, haber verildiği gibi aynen bulduk. Zîrâ, Allahü Teâlâ, yahudî ve hristiyanların şerrine karşı Peygamberine kifayet etmiş ve onlara karşı ona yardımda bulunmuştur. Böylece de müslümanlar onlara galib gelmiş, onların yurtlarını istîlâ etmiş ve mallarını ele geçirmişlerdir. Bu sebeple de onlar, müslümanların elinde, müslümanlara haraç ve cizye ödeyen zelil kimseler olmuşlar, ya da müslümanların elinden kurtulmaya kesinlikle güç yetirememişlerdir. Biz, bunun bir mu'cize olduğunu söyledik.çünkü tahminde bulunan kimse, bu gibi hususlarda detayına varıncaya kadar isabet edemez.

Mülhidler de şöyle demişlerdir: Biz bunun mucize olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü mucize fevkalâde bir şeydir. Halbuki örf ve adette başkasının eziyyetine duçar olan herkes için, "Sabret, çünkü Allah, onun şerrine karşılık yardımcı olarak sana yeter!" denilegelmiştir. Sonra yetme işi ise, bazen tahakkuk eder, bazan etmez. Bu durum mûtad bir şey olunca, artık nasıl mucize olduğu söylenebilir? Belki de o, görmüş olduğu bir rüya sebebiyle buna ulaşmıştır. Bu ise, karşı konulamayacak şeyler cümlesindendir. Çünkü müneccimler şöyle demektedirler: Kimin talihinde kendisine gayb okunun çıkacağı varsa, o kimse nebî olmasa da, bu tür haberleri söyleyebilir. Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Bizim, "bu mucizedir" sözümüzden maksadımız, "bu haberler, yalnız başına mucizedir!" şeklinde değildir; tam aksine bizim maksadımız, "Kur'an, bu tür pekçok şey ihtiva eder. Yalancı bir tahminciden meydana gelmesi mümkün olmayan şeyler cinsinden olmak üzere, pekçok şeyi detaylı şekilde haber vermiştir" demektir.

Sonra Allahü Teâlâ peygamberine maddî ve manevî yardımını va'adedin-ce, bunun peşinden, onların bu hususta açığa vurdukları ve gizledikleri hiçbir şeyin Allah'a gizli kalmayacağına delâlet eden şeyi getirerek, "O, her şeyi hakkıyla bilendir" buyurmuştur. Bu hususta iki görüş bulunmaktadır:

a) Bu, onlar için bir tehdittir.. Buna göre ayetin mânası, Allah onların gizledikleri ve söyledikleri şeyi ihata eder; O, her şeyi bilendir, binaenaleyh, onlardan meydana gelebilecek herşey hususunda, peygamberine kâfi gelmeye kadirdir.

b) Allahü Teâlâ peygamberine va'adde bulunmuştur. Yani, Allah senin duanı duyar, niyetini bilir, sana icabet eder ve seni maksadına ulaştırır...

Alimlerimiz, Allahü Teâlâ'nın ifadesiyle, O'nun duymasının ve işitmesinin, mesmûatı (işittiği şeyleri) bilmesine itâve başka bir sıfat olduğuna delil getirmişlerdir. Çünkü ayetteki, (bilicidir) ifâdesi, mübalağa ifâde eden bir kalıptır. Böylece bu kalıp, Cenâb-ı Hakk'ın bütün malûmatı bildiğini gösterir. Binaenaleyh, şayet Cenâb-ı Hakk'ın Semî (işitict) olması, işitilecek şeyleri bilmesi manasına olsaydı, o zaman manasız bir tekrar yapılmış olurdu ki bu da caiz değildir. Bundan dolayı Allah'ın Semî oluşunun "alîm" sıfatına ilâve başka bir sıfat olması gerekir. Allah doğruyu en iyi bilendir.

138. Âyetin Tefsiri

Allah'ın boyası... Allah'dan daha güzel boyaması olan kimdir. Biz ona kulluk edenleriz" .

Bil ki Allahü teâlâ, İslâm dininin sıhhatine delâlet eden şeyi ikinci cevap olarak zikredince, bunun peşisıra bu dinin delillerinin çok açık ve seçik olduğunu gösteren şeyleri zikrederek, demiştir. Bu ayette bir-iki mesele vardır:

Sıbgatullah Hakkında Geniş Bilgi

"Sıbg" elbisenin kendisiyle boyandığı şeydir. Ba harfinin fethast, kesresi ve ötresi ile, (......) ve (......) şeklinde üç türlü mazisi, Sâd harfinin fethası ve kesresi ile de ve olmak üzere iki şekilde masdarı yardır. Bütün bu şekiller "elbiseyi boyadı" şeklinde kullanılır. (......) kelimesi, (......)nin masdarı olan, gibi, (......)dan vezninde gelmektedir. Sıbgâ, boyanın üzerinde bulunduğu duruma denir.

Alimler, ifadesiyle neyin murad edildiği hususunda şu farklı görüşleri ileri sürmüşlerdir:

a) "Allah'ın dini" manasınadır. Böyle diyenler, Allahü teâlâ'nın, dinini Sıbgatullah" diye isimlendirmesi hususunda şu delilleri ileri sürmüşlerdir:

1) Hristiyanlar, çocuklarını "vaftiz" dedikleri sarı bir suya batırıyor ve bunun o çocukları manen temizlediğini söylüyorlardı. Onlardan biri çocuğunu vaftiz ettirince: "İşte şu anda bu, hristiyan oldu" derdi. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Onların boyasını değil, Allah'ın boyasını isteyiniz" demiştir. Allah'ın boyası da din ve İslâm'dır."Sıbgâ" lâfzının, "din" manasına kullanılmasının sebebi "müşâkele" yoludur. Nitekim sen ağaç dikmekte olan kimseye cömertliği öğütleme kasdı ile, devamlı cömertlik yapan bir adama işaret ederek: "Falanca adamın ağaç dikişi gibi (cömert oluşu gibi) ağaç dik (cömert ol)" dersin. Bunun bir benzeri de Allahü teâlâ'nın: "(Münafıklar) "Biz ancak istihza etmekteyiz" (dediler). Halbuki Allah da onlarla istihza ediyor (yani istihzalarını cezalandırır)" (Bakara, 14-15); "(Onlar)-Allah'a hile yaparlar. Halbuki Allah onlara hile yapar (yani hilelerine ceza verir) (Nisa, 142); "Onlar hile yaptılar, Allah da hile yaptı (Yani onların hilelerine karşılık ceza verdi) (Âl-i İmran, 54); "Kötülüğün cezası aynısı ile kötülüktür (yani ona denk bir cezadır)" (şûra, 40); ve "Eğer siz bizimle alay ederseniz, biz de sizinle alay ederiz (yani onun cezasını veririz)" (Hûd, 36) ayetleridir.

2) Yahudiler evlâdlarını Yahudilik ile, hristiyanlar da Hristiyanlıkla boyuyorlardı. Yani bu din o çocukların kalblerinde iyice yer etsin diye, onları kendi dinlerine sokup adetâ onunla onları Doyuyorlardı. Bu izah Katâde'den rivayet edilmiştir.

İbnu'l-Enbâri şöyle demiştir: "Falanca falancayı, falanca şeyde boyuyor" denir. Bunun manası, boya elbiseden nasıl ayrılmaz, onunla birlikte kalırsa, "O adam, o falancayı o işe sokuyor ve ondan ayrılamaz hale getiriyor" demektir.

Sa'leb şöyle şiir nakletmiştir:

"Seni bir kimse şerre sokmadığı zaman, şerri bırak ve çekinerek kurtuluşa er."

3) Din, "boya" olarak isimlendirilmiştir; çünkü dinin görünüşü temizlik ve namaz gibi alâmetlerin müşahede edilmesiyle ortaya çıkar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Secde izinden olan alâmetleri onların yüzündedir" (Feth; 29).

4) Kadî şöyle demiştir: "kelimesi, diye başlayan 136. ayete bağlıdır. Cenâb-ı Hak onlardan meydana gelen bu imanı, hiss-i selim sahibi olan bir kimse nezdinde renkler arasındaki fark nasıl hemen anlaşılıyorsa, bunun gibi, Allah'ın seçmiş olduğu bu din ile bâtıla tutunmuş olan kimsenin seçmiş olduğu din arasında da, apaçık bir farkın bulunduğunu ifâde etmek için, "Allah'ın boyası" olarak vasfetmiştir."

b) "Allah'ın boyası" O'nun yaratışıdır. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı şu ayetine benzer: insanları yaratmış olduğu fıtratına., (yönel). Allah'ın yaratmasında hiçbir değişme yoktur!" (Rûm, 30). Buna göre mana şöyle olmaktadır. Terkibi ve bünyesi itibarıyla insan, acz ve ihtiyaç içindedir. Onun sonradan yaratıldığına ve bir yaratıcıya muhtaç olduğuna delâlet eden bu alâmet ve izler, onun için bir boya ve ayrılmaz bir mühür, nişan gibidir..

Kadî, şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk'ın, sözünü "fıtrat" mânasına hamleden kimse, mana itibarıyla, ifâdesinin "din" olduğunu söyleyen kimseye yaklaşmıştır. Çünkü müslümanların emrolunmuş olduğu "fıtrat", aklî ve serî delillerin iktiza ettiği şeydir ki, bu da "din" dir. Fakat, "din" daha açık ve nettir; çünkü, daha önce açıklamış olduğumuz üzere burada murad, "Deyiniz ki biz Allah'a... iman ettik" ayetinde kendilerini niteledikleri şeydir.. Cenâb-ı Hak bu hususta sanki şöyle söylemiştir: "Size, kendisine sarılmanızı emrettiğim ve kendisinden faydalanmanızı zorunlu tuttuğum bu din, hem dinen, hem de dünya yönüyle galib ve üstün gelecektir; tıpkı boyanın güzelliğinin kendini göstermesi gibi..." Söz zikrettiğimiz bu mânaya hamledildiği zaman, Cenâb-ı Hakk'ın bu sözü, "Çocuklarının vaftizi esnasında boya kullanmak şeklinde carî olan yahudi ve hristiyan geleneği itibarıyla söylemiştir" diyen kimsenin bu sözünün bir yeri ve mânası kalmaz. Çünkü söz, izahların en güzeline hamledilince, onun dışındakileri zikretmekte bir fayda bulunmaz.

Biz yine, müfessirlerin bu husustaki görüşlerini anlatmaya devam edelim:

c) "Allah'ın boyası" sünnet olmak demektir. Sünnet olmak bir temizlenmedir. Hristiyanlara mahsus olan vaftiz, nasıl onlar için bir temizlenme ise, sünnet olmak da müslümanlar için bir temizlenmedir. Bu görüş Ebu'l-Âliye'den rivayet edilmiştir.

d) Esamm'dan rivayet edildiğine göre, "Allah'ın hüccet ve delili" demektir.

Ebû Ubeyde'den rivayet edildiğine göreyse, onun "Allah'ın kanunu", "Sünnetutlâh" olduğu söylenmiştir. En güzel görüş, birinci görüştür. Allah en iyi bilendir.

İkinci Mesele

(......) kelimesinin mansûb olması hususunda birkaç görüş vardır:

1) Bu kelime, (......) kelimesinden bedel olup, onu tefsir etmektedir.

2) "Allah'ın boyasına tâbi olunuz, " demektir.

3) Sîbeveyh'in görüşüdür. Buna göre, bu kelime te'kîd edici bir masdar olduğu için, (Bakara, 136) lâfzından ötürü mansub olmuştur. Nitekim, (Nisa. 122)ayeti de kendisinden önceki ifâdeden dolayı mansub olmaktadır.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Boyaması Allah'ınkinden daha güzel olan kim vardır?" kavline gelince, bundan maksat Allah'ın kullarını iman ile boyamak ve onları küfrün pisliklerinden temizlemektir. Bu itibarla, O'nun boyamasından daha güzel bir boya olamaz!.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz Ona ibâdet ediciyiz" kavline gelince, bu hususta Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Bu, sözüne atfedilmiştir.

Bu, ifâdesinin, buyruğundan bedel olduğunu; veya, "Allah'ın boyasına yapışınız!" anlamında olmak üzere, "iğra" olarak mansub olduğunu iddia eden kimsenin sözünü reddeder; çünkü bu durumda nazmın tertibi bozulur. ifâdesinin te'kîd edici masdar olması bakımından mansûb olduğunu söyleyen ise, Sîbeveyh idi.. Görüş, Hüzâm'ın söylediğidir..

139. Âyetin Tefsiri

"De ki "Siz, Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, sizin de Rabbinizdir, bizim de.. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz Ona tam gönülden bağlanmışız" .

Bu ayette de birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayette geçen mücadele hususunda âlimler bazı farklı görüşler zikretmişlerdir:

1) Bu onların, daha önce içlerinde peygamberler zuhur ettiği için, hakka ve nübüvvete daha lâyık olduklarını söylemeleridir. Buna göre mana şöyle olur "Siz, Allah'ın, sizden değil de Araplardan bir peygamber seçmesi hususunda bizimle mücadele ediyor ve, "şayet Allah bir kimseye vahiy gönderseydi bunu bize gönderirdi" diyor, böylece peygamberliğe kendinizi bizden daha mı lâyık görüyorsunuz?"

2) Onların, "Biz imana, putlara tapan Araplardan daha müstehakız" demeleridir.

3) Bu onların, "Biz, Allah'ın oğulları ve dostlarıyız" (Maide. 18); “Cennete ancak, yahudî veya hristiyan olanlar girebilecek"(Bakara, 111);"Yahudi veya hristiyan olunuz ki hidayete evesiniz" (Bakara, 135) demeleridir.

4) (......)'nin manası, "Bizimle Allah'ın dini konusunda mücadele mi ediyorsunuz?" demektir.

İkinci Mesele

Bu hüccetleşme ve bu mücadele kiminle olmuştur? Bu hususta birkaç görüş zikretmişlerdir:

1) Bu, yahudî ve hristiyanlara bir hitâbtır.

2) Bu, "Bu Kur'an, iki beldeden birinin önde gelen adamına indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf. 31) dedikleri zaman, müşrik Araplara hitaptır. Araplar yaratıcıyı kabul ediyorlardı.

3) Bu, hepsine yöneltilen bir hitaptır. Bunlardan birinci görüş, ayetin nazmına daha uygundur.

Hak teâlâ'nın, "O, sizin de, bizim de Rabbimizdir" buyruğuna gelince, bu hususta iki açıklama vardır:

1) "Allahü Teâlâ, maklûkâtının yönetimini, peygamberliğe kimin daha uygun olup olmadığını en iyi bilendir. Binaenaleyh, Rabbinize itiraz etmeyiniz. Çünkü, kulun Rabbine itiraz etmesi uygun düşmez. Tam aksine, onun bütün işleri Allah'a havale etmesi gerekir."

2) Sizin Allah'a nisbetiniz, ancak kulluğunuz ile mümkündür. Bu nisbet ise, sizinle bizim aramızda müşterektir. O halde ne diye kendinizi bize üstün görüyorsunuz? Daha doğrusu, bizim üstün olmamız gerekir.. Çünkü biz kulluk hususunda Allah'a karşı daha samimiyiz, oysaki siz böyle değilsiniz. Cenâb-ı Hakk'ın, sözünden kastedilen de budur. İşte bu açıklama, doğruya daha yakındır.

Allahü Teâlâ'nın, (......) ifâdesine gelince, bundan murad, din konusunda yapılan bir nasihat olduğudur, Cenâb-ı Hak peygamberine sanki, "Onlara bu sözü bir şefkat ifâdesi ve nasihat olmak üzere söyle, yani sizin kötü fiillerinizden bana bir zarar gelmiyor ki, benim bu maksadım böyle bir zararı savuşturmak olsun! Benim bu sözden maksadım ancak, size nasihat etmek ve sizi en doğru olana yöneltmektir" de demiştir.. Hülasa olarak insanın sözü dünyevî beklentilerden uzak olduğu zaman kabule şayan olur. Ama, herhangi bir dünyevî şey için söylendiğinde, o kimsenin sözü kesinlikle kalbe nufûz etmez.. İşte burada kastedilen de budur. Böylece burada, insanları tefekküre, istidlale ve hakkı kabule sevkeden bir teşvik ve tenbih bulunmaktadır. İhlasın manası ise daha önce geçmişti.

140. Âyetin Tefsiri

"Yoksa siz, muhakkak ki İbrahim, İsmail İshâk, Ya'kûb ve torunları yahudî idiller mi diyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Yanında Allah'tan olan bir şehadeti saklayandan daha zâlim kim olabilir? Allah, sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir" .

Bil ki bu ayette iki mesele vardır:

Birinci Mesele

İbn Amir, Hamza, Kisâî ve Hafs'ın rivayetine göre Âsim muhatab sîgası üzere tâ harfiyle olmak üzeşeklinde okumuşlardır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiştir: "Siz benimle, mücadele mi ediyorsunuz, yoksa... diyorsunuz?"

Diğer kıraat imamları ise, bu ifâdenin yahudî ve hristiyanlardan bir haber veriş olmak üzere, yâ harfiyle, okumuşlardır. Birinci kıraate göre lâfzının muttasıl (bitişik) olması muhtemeldir. Buna göre mana bakımından takdir şöyle olur: İşimiz hakkında iki hüccetten hangisine tutunursunuz? Tevhide mi? Eğer tevhide sarıltyorsanız, biliniz ki biz de muvahhidiz. Yoksa, peygamberlerin dinine ittibâ etmeye mi? Eğer ittibâ ediyorsanız, biliniz ki biz de ittibâ ediyoruz...

"Daha doğrusu siz, ... diyor musunuz?" manasında olmak üzere, "munkatı'a" olmasi da muhtemeldir. Hemze yine inkârî olur..

İkinci kıraata göre ise, cümlenin manası birincisinden başka bir hüccet getirmeye geçtiği, intikâl ettiği için, munkatı'adır. Sanki şöyle denilmiştir: Siz peygamberlerin Tevrat ve İncil inmeden önce yahudî veya hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?"

İkinci Mesele

Allahü Tealâ, şu sebeplerden dolayı onların bu sözlerini yadırgamıştır:

1) Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliği diğer mucizelerle de sübût bulmuştur. Allahü Teâlâ onların bu hususta yalan söylediklerini haber vermiştir. Binaenaleyh, onlar bu hususta kesinlikle yalancıdırlar.

2) Peygamberlerin tevhîd ve Hanîflik üzere olduklarına Tevrat ve İncil şehadet etmektedir.

3) Tevrat ve İncil, peygamberlerden sonra nazil olmuştur.

4) Onlar bunu herhangi bir delit getirmeksizin iddia etmişlerdir. Böylece Allahü Teâlâ onları, bu sözlerinden dolayı "İstifham-ı İnkarî "ile kınamıştır. (Yani "o demeyiniz...) Cenâb-ı Hakk'ın bundan maksadı ise, onları böyle yapmaktan menedip kınamak ve, söyledikleri hususlarda yalancı olduklarını bizzat kendilerine itiraf ettirmektir.

Cenâb-ı Hakk'ın, sözünün manası, "Allah en iyi bilendir ve O'nun haberi en doğru olandır" demektir. Halbuki Cenâb-ı Hak Tevrat'da, İncil'de ve Hazret-i Muhammed'in lisanı ile tebüğ edilen Kur'an-ı Kerim'de peygamberlerin müslüman olduklarını, yahudî ve hristiyanlıktan münezzeh olduklarını haber vermiştir.

Buna göre şayet, "Bu söz bilmeyen kimseler hakkında söylenir, halbuki onlar bunu biliyor ve saklıyorlardı. O halde onlar hakkında böyle söylenmesi nasıl doğru olur?" denilirse, biz deriz ki: onların böyle bir zan ve vehim içinde olduklarını söyleyenlere göre, ifâde açıktır. Ama, onlar bilmekle beraber inkâr ediyorlardı, diyenlere göre ise bunun mânası, "Sizin durumunuz Allahü Teâ-lâ'nın haber verdiği şeyi bilip, O'nun en bilgili olduğunu da itiraf ettiği halde, bu bilgisi kendisine fayda sağlamayan itirazcıların durumuna benzer.

Hak teâlâ'nın "Yanında Allah'dan olan bir şahadeti saklayandan daha zalim kim olabilir? ayeti hakkında üç görüş vardır:

a) Bu ayette bir takdim ve te'hir vardır. Buna göre ayetin takdiri, "Allah katında, yanında bulunan şahadeti gizleyenden daha zalim kim vardır?" şeklinde olur. Bu, tıpkı senin, "Şehâdeti saklayanlar topluluğundan olan Zeyd'den daha zalim kim olur?" sözün gibidir. Buna göre ayetin manası şöyledir: "Şayet İbrahim ve oğulları yahudî veya hristiyan olsalardı, sonra da Allah bu şahidliği gizlemiş olsaydı, şehâdeti gizleyenlerden herhangi biri, ondan daha zalim olmazdı. Fakat O'nun adaleti ve yalandan münezzeh olması sebebiyle bu imkânsız olunca biî durumun böyle olmadığını anladık."

b) Ayetin manası şöyledir: "Ey yahudî ve hristiyan topluluğu, Allah'dan olan bu şahadeti gizlediğiniz için, sizden daha zalim kim olabilir?" Buna göre, ibaresindeki, harfi cerri şahadeti gizleyenle; ikinci görüşe göre de şahadetin kendisinden gizlendiği kimse ile alâkalıdır. Cenâb-ı Hak, sanki şöyle buyurmuştur "Yanında bir şahidlik bulunup da onu Allah katında yerine getirmeyip, aksine gizleyip saklayan kimseden daha zalim kim vardır?"

c) ibaresindeki, harf-i cerri, âilfi lâfzına mütealliktir. Buna göre ayetin manası: "Kendisine Allah katından gelen şahadeti gizleyip inkâr edenden daha zalim olan kimdir?" şeklinde olur. Bu tıpkı birisinin başkasına, "Benim yanımda senden olan bir şahadet vardır" demesi gibidir. Yani "O, şahadeti senden duydum. O, şahadet senin tarafından geldi" demektir.

Allahü teâlâ'nın, "Allah yaptıklarınızdan gâftl değildir" buyruğu, hertürlü va'idi içine alan bir sözdür. Cenâb-ı Hakk'ın, kendisinin gizlediğini ve açıktan yaptığını bildiğini, hiçbir şeyin O'na gizli kalmadığını, her işinin gerisinde Allah'ın mücâzâtının olduğunu, işi iyi ise iyilikle, yaptığı kötü ise kötülükle cezalandırılacağını düşünen kimse, göz açıp kapayacak kadar bir zaman bile korkusuz ve endişesiz olamaz. Görmüyor musun ki içimizden birisini hükümdar adına gözetleyen birisi bulunup da, o onun adetâ nefeslerini sayarsa, bu gözetleyen zahiri şeylerden başka bir şey bilemeyeceği halde, gözetlenende bundan dolayı devamlı bir endişe bulunur. Buna göre, gizliyi ve en gizliyi bilen, herşeyi gözetleyen Rabb karşısında, o Rab böyle bir söz ile tehdid edip korkuttuğu zaman, onun halinin nasıl olacağını artık siz düşünün...

141. Âyetin Tefsiri

" Onlar bir ümmet idi geçti. Onların kazandıkları kendilerine ait sizin kazandığınız da size ait. Siz onların yaptığı şeylerden mesul olmazsınız" .

Biliniz ki Hak teâlâ, bu peygamberler hakkında yahudilerin iddialarını delillerle çürütünce, bunun peşisıra bazı sebeblerden dolayı bu ayeti getirmiştir:

1) Bu, onlara bir va'z-u nasihat olsun ve onlar için caydırıcı birşey olsun, böylece de babalarının üstünlüğüne güvenmesinler diye getirilmiştir. Binaenaleyh herkes kendi yaptıklarına göre hesaba çekilir.

2) Hak teâlâ, maslahatlar (menfaatler) değiştiği için, size farz olan şeylerin aynısının onlara da farz kılınmasının yadırganamayacağı gibi, maslahatların değişmesinin ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sizi bir dinden başka bir dine geçirmesinin de yadırganamayacağını beyân etmiştir.

3) Allahü teâlâ, bu ayetlerde bahsettiği peygamberlerinin yolunun güzelliğini anlatınca, delilin bununla tamam olmayacağını, tam aksine her insanın yaptığından mesul olacağını, öncekilerin isabet mi, hata mı ettikleri belli olmadığı için, öncekilerin yoluna tutunduğu vehmine düşerek hakkı terketme konusunda mazur sayılamayacaklarını beyân etmiştir. Çünkü öncekilerin yaptıklarının onlara ne faydası ne de zararı olur. Cenâb-ı Hak bunu, dinin yolunun taklid olduğu sanılmasın diye, açıklamıştır.

Eğer "Ayet niçin tekrar edilmiştir?" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta iki görüş vardır:

a) Cenâb-ı Hak, daha önce geçen ayet ile, Hazret-i İbrahim'i ve onunla birlikte zikredilenleri kastetmiştir. Bu ayet ile ise, Yahudilerin atalarını kastetmiştir. Bunu Cübbâî söylemiştir.

Kâdî ise: "Bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü yahudi ve hristiyanların atatan açıkça bu ayetlerde zikredilmemiştir. Bu görüşte şüphe edilecek nokta şudur: Yahudiler, Hazret-i ibrahim ve oğullarının Yahudi dini üzere olduklarını söyleyince, sanki şöyle demiş oldular: "Onlar, yahudi olan atalarımızın yolunda idiler." Böylece onların ataları adetâ ayette zikredilmiş gibi oldu. Bundan dolayı da, "Onlar bir ümmet idi, geçti..." demesi ve onları belirlemesi caiz olmuştur" demiştir. Fakat bu izah, zoraki bir izahtır. Çünkü daha önce zikredilmiş olanlar Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) ve onun oğullarıdır. Binaenaleyh Allah'ın, buyruğunun bu zikredilenlere âit olması gerekir.

b) Zamanlar, durumlar ve mekânlar değişince, bir ayeti tekrar etmek abes olmaz. Buna göre Allahü teâlâ sanki şöyle demiştir. "Bu, ancak bir serdir. Bu sebeble, dinî konularda peygamberlerin vasıfları herhangi bir kimseyi taklit etmelerinin caiz olmamasıdır. Binaenaleyh bu peygamberler topluluğu hakkında size söz düşmez. Çünkü onların kazandıkları onlara aittir. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) sizi neye davet ediyorsa, siz ona bakın, çünkü sizin için bu daha faydalı ve daha yararlıdır. Sizler ancak yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız.

Kıble'nin Değiştirilmesine ve Neshe Yönelen Yahudi İtirazı