FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR)
Bakara Sûresi — FAHREDDİN RÂZÎ TEFSÎRİ (TEFSİR-İ KEBİR) — Sayfa 3
Bu görüşlere muhalif olanlarsa, birkaç yönden buna karşı delil getirmişlerdir.
1) Cenab-ı Allah onların şöyle dediklerini aktarmaktadır:
"Biz seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken, sen yerde, orada bozgunculuk edip kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın?" (Bakara, 30) Bu ayet, onlardan günahın sadır olmasını gerektirmektedir. Ayet, bu hususu birkaç yönden göstermektedir.
a) Onların, "Orada yaratacak mısın?" demeleri, Allahü teâlâ'ya karşı bir itirazdır; bu ise, en büyük günahlardandır.
2) Onlar, insanoğlunu bozgunculuk yapmak ve adam öldürmek hususlarında kınamaktadırlar. Bu gıybettir. Gıybet ise, büyük günahlardandır.
3) Onlar, insanoğlunu kınadıktan sonra; "Biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" sözüyle de kendilerini övüyorlar ve: "Bizleriz biz, saf saf dizilenler; bizleriz biz, tesbih edenler"(Saffât, 165-166) diyorlar. Bu, "hasr" ifade eder. Böylece onlar bununla, adeta başkasının bu şekilde olamıyacağını söylemiş oluyortar. Bu ise, kendini beğenmeye (ucube) ve gıybete benzemektedir. Kendini beğenmek, helak edici günahlar cümlesindendir. Hazret-i Peygambef(sallallahü aleyhi ve sellem) Üç şey vardır ki, helak eder" buyurmuş, bunlar arasında, kişinin kendisini beğenmesini (ucub) de zikretmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak; "Kendinizi tezkiye etmeyin. "(Necm, 32) buyurmuştur.
4) Meleklerin "Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yok" sözleri ise, bir özür dilemeye benzemektedir. Şayet daha önce bir günah bulunmamış olsaydı, onlar özür dilemekle meşgul olmazlardı.
5)Cenab-ı Hakk'ın: "Eğer doğru sözlü iseniz, bunların isimlerini bana haber veriniz. "(Bakara, 31) sözü, onların, daha önce söylemiş oldukları şeyler hususunda yalancı olduklarına delalet eder.
6) "Ben size, "ben göklerin ve yerin gayblerini bilirim. Ve, sizin açığa vurduğunuzu da, gizlediklenizi de bilirim" demedim mi?"(Bakara, 33) ayeti, meleklerin bu hadiseden önce, bunu bilmediklerine ve Cenab-ı Hakk'ın herşeyi bildiği hususunda şüpheye düşmüş olduklarına delalet eder.
7) Meleklerin, insanların bozgunculuk yapıp kan dökecekleri hususundaki bilgilen, ya bu hususta onlara verilen vahiyle meydana gelmiştir ya da onlar bunu istidlal ile söylemektedir. Birincisi, uzak bir ihtimaldir, çünkü Cenab-ı Allah bunu onlara vahyetmiş olsaydı, bu sözü tekrarlamanın hiçbir faydası olmazdı. Böylece sabit oluyor ki, onlar bu sözü kendi istidlallerine ve zanlarına dayanarak söylemişlerdir. Oysa ki, zan yoluyla başkasını ta'n etmek, "Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme" (Isra, 96), ve "Muhakkak ki zan, gerçek konusunda hiçbir şey ifade etmez" (Necm, 28) ayetlerinden ötürü, caiz değildir.
8) İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir. Allahü teâlâ, İblis'in cinlerle savaşan ordusundaki meleklere, "Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Melekler de, Cenab-ı Allah'a cevaben, "Orada, bozgunculuk edip kan dökecek kimseler mi yaratacaksın?" demişler, sonra Cenâb-ı Hakk'ın, kendilerine kızdığını anlayınca, "Ey Rabbimiz. seni tenzih ederiz, senin bildirdiklerin dışında bizim hiçbir bilgimiz yokrur"demişlerdir. Hasanü'l-Basrî ve Katade'den rivayet edildiğine göre Cenab-ı Allah, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'i yaratmaya başladığı zaman melekler aralarında fısıldaşarak, "Rabbimiz ne yaratmayı dilerse dilesin, biz onun yaratacağından daha büyük ve daha şerefli oluruz" demişlerdi. Allahü teâlâ Hazret-i Adem'i yaratıp, onu meleklerden daha faziletli kıldı ve;
"Adem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere gösterip: "Haydi bunları adlarıyla birlikte bana haber verin, eğer, (Benim yarattığım herşeyden daha efdal olduğunuzu söylemenizde) doğru iseniz..."(Bakara, 31).
Bunun üzerine melekler korkarak tevbeye başvurup: "Ey Rabbimiz seni tenzih ederiz. Bizim senin bildirdiklerin dışında hiçbir ilmimiz yoktur" dediler"(Bakara. 32). Bazı rivayetlerde "Melekler, "yeryüzünde yaratacak mısın?" dediklerinde, Allah onlara bir ateş gönderip onları yaktı" diye geçmiştir.
Hârut ve Marut Kıssası
İkinci şüphe: Meleklerin masum olduğuna inanmayanlar, Harut ve Marut kıssasına sarılmış ve bunların iki melek olduğunu söyleyip şunu iddia etmişlerdir: Bu iki melek yeryüzündeki günahkar insanların yaptıklarına bakınca, onların bu hallerini yadırgamış, gözlerinde büyütmüş ve yeryüzü halkına beddua etmişler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onlara "Ademoğlunu imtihana tabi tuttuğum şehvetle sizi de imtihan etmiş olsaydım, siz de asi olurdunuz " diye vahyetmiş. O iki melek de "Ey Rabbimiz, bizi imtihan etsen de biz günahkâr olmayız. İstersen bizi bir dene" dediler. Bunun üzerine Allah, onları yeryüzüne indirip, ademoğluna verdiği şehveti onlara da vererek denedi. Onlar yeryüzünde bir müddet kaldılar. Allah, Zühre adındaki yıldız ile, onunla görevli meleğe emretti de onlar yeryüzüne iniverdiler. Böylece Zühre kadın; o melek ise bir adam şekline girdi. Sonra Zühre kendisine bir ev edinip, kendisini süsledi ve o iki meleği kendisine davet etti. Görevli melek, onun evinde bir put gibi dikildi. Harut ile Marut kadının evine geldiler ve kadını fuhşa davet ettiler. Kadın ise, onlar içki içmedikçe bu işin olamayacağını söyleyip diretince, melekler, "Biz içki içmeyiz" dediler. Sonra şehvet meleklere baskın çıkınca içkiyi içtiler, sonra onu yine fuhşa davet ettiler. Bunun üzerine Zühre, "Bir iş daha var ki, onu yapmazsanız, benimle olamazsınız" dedi. "O iş nedir?" dediler. "Şu puta secde edecekisiniz" dedi. Bunun üzerine onlar, "Biz Allah'a şirk koşmayız " dediler. Sonra şehvet onlara galib gelerek, "Biz yaparız, sonra da istiğfar ederiz" dediler ve böylece puta da secde ettiler. Bu durum üzerine hem Zühre, hem de put haline gelmiş olan melek gökteki yerlerine yükseldiler. Harut ile Marut da, âdemoğullarım günahlarından dolayı ayıpladıkları için bu işin başlarına geldiğini anlamış oldular.
Diğer bir rivayette ise, Zühre yeryüzündeki insanlardan zinakâr bir kadın idi. Harut ve Marut içki içerek bir adam öldürüp, puta secde ettikten ve kendisini söyleyerek gökyüzüne çıktıkları İsm-i A'zam'ı kadına öğrettikten sonra onunla zina ettiler. Bunun üzerine kadın İsm-i A'zam'ı söyleyerek gökyüzüne yükseldi ve Allah onun şeklini değiştirip, Zühre adında yıldız haline getirdi. Sonra Harut ve Marufa Allahü teâlâ, işledikleri şeyin çirkinliğini bildirerek, ahirette olacak azab ile dünyada olacak azab arasında muhayyer bıraktı. Onlar dünya azabını tercih ettiler. Bundan dolayı Allahü teâlâ, onları Bâbil'de bir kuyuda baş aşağı asılmış, insanlara büyü ve sihir öğretip, ona davet eder durumda kıldı. Onları ancak hususi olarak sihri öğrenmek maksadıyla o yere giden kimseler görebilir. Meleklerin masum olduğunu kabul etmeyenler, bu hususta Cenab-ı Hakk'ın "Onlar, şeytanların Süleyman'ın mülkü aleyhine uydurup takîb ettikleri şeylere (yalanlara) uydular"(Bakara, 103) ayetini ile delil getirdiler.
Üçüncü şüphe: İblis, mukarreb meleklerdendi. Sonra Allah'a isyan edip kâfir oldu. Bu da, meleklerden günahın çıkabileceğini gösterir.
Dördüncü şüphe: Cenab-ı Allah: "Biz cehennem ashabını (bekçilerini) meleklerden başkası yapmadik"(Mûddessir, 31) ayetidir. Bu ayet, meleklerin de azab olunacağını gösterir. Çünkü cehennem ashabı (ehli) ancak orada azab olunan kimselerdir. Nitekim Cenab-ı Hak: .
"İşte onlar cehennem ashabıdır. Onlar orada ebedi kalacaklar "(Bakara, 81) buyurmuştur.
Müfessir Râzî (radıyallahü anh)'nin Bu Şüphelere Karşı Cevapları
Birinci şüpheye şöyle diyerek cevap verilir: Onların birinci izahları ki buna göre "Melekler Allah'a itiraz etmişlerdir, bu ise günahların en büyüklerindendir" iddialarıdır. Biz buna karşı şöyle deriz: Meleklerin bu sorudan maksatları, Allah'ın -haşa- farkında olmadığı bir şeye dikkat çekme değildir. Çünkü Allah hakkında böyle bir inanışta olan kimse kâfirdir. Yine bu sorudan meleklerin maksadı, Allah'ın yaptığı bir işi yadırgama değildir. Aksine bu sorunun maksadı şunları belirtmektir:
a) İnsan, başkasının hikmetine kesinkes inanır ve sonra onun, kendisindeki hikmete vakıf olamadığı bir fiili yaptığını görür ve ona, sanki onun hikmetinin ve ilminin tamlığından taaccüb ederek "Bunu sen mi yapıyorsun?" der ve şöyle devam eder: "Fesat çıkaran kimseye şu nimetleri vermek, ne gibi bir hikmet ihtiva ettiğine akılların erişemeyeceği işlerdendir. Sen bunu yaptığın zaman, ben biliyorum ki sen bunu, ancak senin bildiğin iyice gizli bir sırdan ve bir incelikten ötürü yapıyorsun. Hikmetin ne kadar büyük, ilmin ne kadar yücedir!" Buna göre netice olarak diyebiliriz ki Cenab-ı Hakk'ın: "O yerde, fesat çıkaracak kimseler mi yaratacaksın " (Bakara, 30) ayeti, Allah'ın ilminin kemali ve hikmetinin bütün akıllılara kapalı olan şeyleri ihata ettiği hususunda bir taaccübtür.
b) Cevap istemek için, bir müşkili ifade etmek mahzurlu değildir. Sanki o melekler: "Yâ Râb! sen hakim olan ve kesinlikle akılsızca bir iş yapmayan bir zatsın. Biz örfte, sefih olan kimsenin sefihliğine imkan vermenin sefihtik olduğunu biliyoruz. Sen, hallerinin böyle olacağını bildiğin halde, yeryüzünde bozgunculuk yapıp kan akıtacak bir varlık yarattığında, sen onları yaratmış, onlara imkan vermiş ve onları bundan menetmemiş olursun. Bu ise sefehliği vehmettirir. Halbuki sen hakîm-i mutlaksın. Bu işi hikmetle bağdaştırmak nasıl mümkün oluyor?" demişlerdir. Buna göre sanki melekler, bir cevab almak için bu soruyu sormuşlardır.
Bu, aynı zamanda, "Ayet, meleklerin, Allahü teâlâ'dan kabin bir işin çıkmasını mümkün görmediklerine delalet eder" diyen Mû'tezile'nin verdiği cevabtır. Kendilerine Ehl-i Adl (adalet ehli) diyen bunlar şöyle demişlerdir: Bu cevabı, iki şey kuvvetlendirir:
1) Melekler, bozguncuuk yapmayı ve kan akıtmayı yaratana değil mahlûka (insana) nisbet etmişlerdir.
2) Onların "Biz, seni hamdinle tesbih ve takdis ve seni takdis ederiz" (Bakara, 30) demiş olmalarıdır. Çünkü tesbih, Cenab-ı Allah'ın zatını, cisimlerin sıfatından tenzih etmek; takdis ise O'nun fiillerini zem ve sefihtik sıfatlarından tenzih etmektir.
c) Serler, her nekadar yeryüzünün terkibinde mevcud ise de, ancak yeryüzünün hayırlarının levazımından (ayrılmaz parçalan) dır. Bu hayırlı işlerin hayır tarafları, şerli taraflarına galibtir. Ufacık bir serden ötürü büyük bir hayrı terketmek, büyük bir şer olur. İşte bundan ötürü melekler, sözlerinde bu serleri zikretmişlerdir. Böylece de Cenab-ı Hak onlara:
"Ben muhakkak ki sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim" (Bakara, 30) diye cevap vermiştir. Yani: Bu yeryüzü aleminin terkibinde meydana gelecek hayırlar, serlerden daha çoktur. Allah'ın hikmeti ise, hali böyle olan alemi bırakmayı değil yaratmayı gerektirir. İşte bu feylesofların cevabıdır.
d- Meleklerin bu sorusu, Allah'a ta'zim babında mübalağa tarzında olmuştur. Çünkü Mevlâsını çok seven ve ona son derece bağlı olan kul, O'na isyan edecek bir kulun bulunmasını kabul edemez.
e) Meleklerin "O (yerde) bozgunculuk yapıp kan dökecek kimseler mi yaratacaksın?" demeleri, Cenab-ı Allah'dan, yeryüzünün tamamını veya bir kısmını, eğer bu iyi bir şey olacaksa, kendilerine vermesini istemeleridir. Sanki onlar, bununla şöyle demektedirler: "Yâ Rabb! Yeri bize ver, onlara değil!' Nitekim Hazret-i Musa (aleyhisselâm) şöyle demiştir:
'İçimizdeki sefihlerin (akılsızların) yaptıkları şeyler yüzünden bizi helak mi edeceksin?"(Araf, 155) Bu, "Bizi helak etme " demektir.
Bu manada Cenab-ı Allah: "Ben muhakkak ki, sizin iyiliğinize ve yeryüzünde yarattığım şu insanların iyiliğine olan sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum" buyurmuş ve böylece her gurubun, kendisi için seçtiği şeye razı olduğunu ve dinleri hususunda uygun olan şeyi bildiği için, gökyüzünü özellikle meleklere, yeryüzünü de insanlara verdiğini açıkladı.
f) Melekler, bu sözleri ile, fesad çıkarmalarına ve kan akıtmalarına rağmen insanların yaratılmasındaki hikmeti öğrenmek istemişlerdir.
g) Kaffâl şöyle demiştir: Cenab-ı Hak, meleklere, yeryüzünde bir halife (insan) yaratacağını bildirince, onların. "Bunu yapacaksın?" manasına demiş olmaları da muhtemeldir. Bu, soru yerine kullanılan müsbet bir ifadedir. Nitekim şair Cerîr şöyle demiştir:
"Siz binitlere binenlerin en hayırlısı ve sıkıntı içinde olanlara insanların en cömerdisiniz." "Yani böylesiniz" demektir. Eğer bu bir soru olsaydı, övgü olamazdı.
Sonra melekler: "Sen bu işi yapacaksın. Bununla beraber, senin sadece doğru ve hikmetli yaptığını bildiğimiz için seni hamdinle tesbih ve takdis ederiz" dediler. Melekler bunu söyleyince Hak teâlâ onlara "Ben, muhakkak ki sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim" dedi. Bununla O, sanki: "Allah en iyi bilir. Bu işi hikmetime zarar veren bir şey saymamakla pek güzel yaptınız. Çünkü ben sizin bilmediklerinizi bilirim. Siz, onların zahirleri olan fesad ve katilliği gördünüz. Onların batınlarını bilemediniz. Ben ise onların hem zahirlerini hem batınlarını (içlerindeki şeyleri) bilirim. Böylece ben onların yaratılmasını gerektiren, batınlarındaki gizli sırları ve yüce hikmetleri bilirim" buyurdu.
Birinci şüphenin ikinci vechi ki bu meleklerin insanları, yakışık almayan bir şekilde, yani gıybet ederek anmalarıdır. Bunun cevabı şöyledir: İnsanoğlunun yaratılmasındaki müşkil olan nokta, onların yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve kan akıtmaya yönelmiş olmalarıdır. Soru sormak isteyen kimsenin, başkasına değil de bu müşkillik arzeden noktaya değinmesi gerekir. İşte bu sebebten ötürü melekler sorularında, insanın bu iki sıfatını zikretmiş, onların ibadet ve tevhidlerinden bahsetmemişlerdir. Çünkü bunlar müşkillik arzeden nokta değildir.
Üçüncü vecih ki o, meleklerin kendilerini övmeleridir. Bu ise kendini beğenme ve nefsini tezkiyeyi (temiz görme)yi ifade eder.
Buna cevabımız şudur: Nefsi övmek, mutlak manada yasaklanmamıştır. Çünkü Cenab-ı Hak "Rabbinin nimetine gelince, ondan bahset. "(Duha. 11) buyurmuştur. Yine meleklerin sözlerinden maksadlarının, kendilerini övme olmaması da muhtemeldir. Bundan maksadları, "Ey Rabbimiz, senin hikmetini tenkid maksadı ile bu soruyu sormuş değiliz. Çünkü biz, seni hamdinle tesbih ediyor ve senin ilah olduğunu ve hikmetini itiraf ediyoruz." şeklinde bir açıklamadır. Böylece meleklerin sanki bu sözlerinden maksadları, hikmet ve uluhiyet konusunda ta'netmek için olmayıp, hikmet vechinin genişçe açıklanmasıdır. Dördüncü vecih ki bu onların, mutlaka bir günahın meydana geldiğini ve bunun özür beyanını ifade eden "Bizim, senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. "(Bakara, 32) sözleridir. Biz buna karşı deriz ki: Meleklere yakışan böyle bir soru sormamaları idi. Onlar kendilerine yakışanı terkedince, bu özür, evla olanı yapmamaktan dolayı beyan edilen bir özür olur. Şayet "Allahü teâlâ, "(O melekler) sözleriyle asla O (Allah'ın) önüne geçmezler"(Enbiya, 27) buyurmadı mı, bu sebeble, böyle bir sorunun Allah'ın İzni ile olması gerekir. Onlara, böyle bir soru hususunda izin verilince, onlar nasıl böyle bir sorudan dolayı özür beyan etmişlerdir?" denilirse, deriz ki: Umumi bir ifadeye bazan tahsis arız olabilir.
Beşinci vecih ki bu, meleklerin, insanların fesad çıkarıp kan dökeceğini haber vermeleridir. Bu ise ya onlara vahiyle bildirilmiştir yahut da onlar bunu istidlal ederek söylemişlerdir. Alimler bu hususta ihtilaf etmişlerdir: Kimi alimler "Onlar bunu zanlarına dayanarak söylemişlerdir" demişlerdir. Bu görüşün iki şekli vardır: İlki İbn Abbas ve Kelbi'den rivayet edilen şeklidir. Buna göre, melekler, Adem (aleyhisselâm)'den önce yeryüzünde bulunan (ve fesad çıkaran) cinlerin haline kıyas ederek, bunu söylemişlerdir.
İkincisi: O melekler, Adem (aleyhisselâm)'in yaratılışını, insanın mutlaka şu dört karışımdan mürekkeb oluşunu, insanın terkibinde bulunan şehvetten fesadın, gazabtan da kan dökmenin çıktığını biliyorlardı.
Bazı alimler, meleklerin bunu, yakînî olarak bildikleri için söyledikleri görüşündedirler. Bu görüş İbn Mes'ud ve sahabeden bazılarından rivayet edilmiştir.
Sonra bu görüşün de farklı şekilleri vardır.
1) Cenab-ı Allah, meleklere "Ben, muhakkak yeryüzünde bir halife (insan) yaratacağım" dediği zaman melekler: "Ey Rabbimiz, bu halife ne olacak? diye sordular. Cenab-ı Allah da: "Onun bir nesli olacak. Onlar yeryüzünde fesat çıkaracak, birbirlerine hased edecek ve birbirlerini öldürecekler" buyurdu. Bunun üzerine melekler: "Ey Rabbimiz orada fesat çıkarıp kanlar dökecek kimseler mi yaratacaksın?" dediler.
2) Cenab-ı Hak, meleklere, yeryüzünde kalabalık halk bulunduğu zaman, orada fesat çıkaracaklarını ve kan dökeceklerini bildirmişti.
3) İbn Zeyd şöyle demiştir: Cenab-ı Allah cehennemi yarattığı zaman, melekler çok korktular ve "Ey Rabbimiz, bu ateşi kimin için yarattın?" dediler. Cenab-ı Allah "Mahlûkatımdan bana asi olanlar için..?" cevabını verdi. Halbuki o günde meleklerden başka mahlukat yoktu ve yeryüzünde de hiçbir yaratık bulunmuyordu. Cenab-ı Hak, "Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım" dediği zaman ..melekler günahın onlardan çıkacağını anladılar.
4) Kader Kalem'i, Levh-i Mahfuza kıyamet gününe kadar olacak şeyleri yazdığı için, belki melekler Levh'de yazılı olanlara muttali olup, bu durumu böylece öğrendiler.
5) "Halife"nin manası "hükmetme ve hüküm verme hnususunda Allah'a vekil olan" olduğundan; hâkim ile kadıya ancak nizalaşma ve insanların birbirine zulmetmesi esnasında ihtiyaç olduğu için, halifenin olacağını bildirmek, birbirini gerektirme yolu ile, fesad ve şerrin olacağır haber vermek manasına gelir.
Tahkik ehli alimler, "meleklerin bu sözünün sadece onların zannına dayandığı" görüşünün batıl olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu, kişinin yalancı çıkmasından emin olmayacağı bir şeyle başkasını tenkid etmesidir. Bu ise meleklerin ismetlerine (günahtan uzak oluşlarına) ve temizliklerine aykırıdır.
Altınca veçhe gelince ki bu alimlerin zikrettikleri haberlerdir. Bunlar ahad rivayetlerdir. Dolayısıyla zikrettiğimiz delillerle tezad teşkil etmez.
İkinci şüpheye gelince -ki bu Harut ve Marut kıssasıdır.- Buna cevabımız şöyledir: Onların anlattıkları bu kıssa birçok yönden asılsızdır:
1) Onlar kıssalarında, Cenab-ı Allah'ın Harut ve Marufa "Eğer.sizi âdemoğlunu imtihan ettiğim şeyle imtihan etseydim, siz de bana asi olurdunuz" dediğini, bunun üzerine onların: "Ey Rabbimiz, eğer bizi böyle imtihan etsen bile, biz sana isyan etmezdik" dediklerini rivayet etmişlerdir. Bu ifade onların Allah'ı yalanlamaları ve cahil kabul etmeleri manasına gelir ki bu apaçık bir küfürdür. Haşeviyye bile, o iki meleğin yeryüzüne inmezden önce masum olduklarını kabul etmişlerdir.
2) Anlatılan bu kıssada, onların dünya azabı ile ahiret azabı arasında muhayyer bırakıldıklarından bahsedilmiştir ki bu asılsızdır. Aksine evla olan onların tevbe ile azab arasında muhayyer bırakılmış olmalarıydı. Çünkü Allahü teâlâ, ömür boyu müşrik olup, peygamberlerine olmadık eziyetleri yapanları bile tevbe ile azabtan birini seçmede serbest bırakmıştır.
3) Yine anlatılan kıssada, onların, azab edildikleri durumda bile sihri öğrettikleri; cezalandırıldıkları halde hâlâ günaha davet ettikleri yer almıştır.
4) Zinakâr bir kadının, zma yaptığı için gökyüzüne yükselmesi ve onu Cenab-ı Hakk'ın kendisine yemin edecek kadar şereflendirdiği aydınlatıcı bir yıldız kılması nasıl düşünülebilir. Nitekim Cenab-ı Allah: Hayır (sizin dediğiniz gibi değil), o geceleri geri dönen, akıp akıp yuvalarına giden yıldızlara andederim"(Tekvir, 15-16) diye onlara yemin etmiştir. Bu kıssa her akl-ı selimin, son derece zayıf olduğuna şehadet edeceği bozuk bir kıssadır. Sihri öğretmeleri ile ilgili izahımız, inşaallah o ayetin (Bakara, 103) tefsirinde gelecektir.
Üçüncü şüpheye gelince, İblisin meleklerden olmadığını ileride anlatacağız.
Dördüncü şüphe ki bu "Biz cehennem ashabını (bekçilerini), meleklerden başkası yapmadık"(Müddessir, 31)ayeti ile ilgili husustur. Bu ayet, onların cehennemde azab olunduklarını göstermez, "işte bunlar cehennem ashabıdır ve onlar orada ebedi kalacaklar" ayeti ile de tek başına, onların cehennemde azab olunduklarına delil getirilemez. Bu husus tam aksine bir başka delille bilinmektedir. Buna göre, âyeti ile Cenab-ı Hak, cehennemin bekçilerini ve orada tasarruf sahibi olup Allah'ın emirlerini icra eden melekleri kastetmiştir. Allah en iyi bilendir.
Meleklerin Şer İşlemeleri Mümkün müdür?
Âlimler, meleklerin günah ve serlere kadir olup olmadıkları hususunda ihtilaf etmişlerdir. Buna göre felsefecilerin ve Cebrilerin çoğu: "Onlar sırf hayırlı varlıklardır. Onların şerre ve fesada kesinlikle kudretleri yoktur derler.
Mu'tezilevefakihlerinçoğu ise:"Melekter ayrada errede kadirdirler" demişler ve buna birçok deliller getirmişlerdir:
a) Meleklerin demeleri ya günah olur veya, evla olanı terketme olur. Her iki durum da bize delildir.
b) Cenab-ı Allah O (meleklerden) kim: "Ben de Allah'tan başka bir Tanrıyım" derse, onu cehennemle cezalandırırız "(Enbiya, 29) buyurmuştur. Bu ayet meleklere de yasak konulmuş olduğunu ifade eder.
Keza, Allah "Onlar (Allah'a) ibadetten asla kibirlenmezler" (Enbiya. 19) buyurmuştur. Kibirlenmemeden dolayı övme, ancak o varlık kibirlenme gücüne sahib olduğu zaman mümkün olur.
c) Şayet o melekler, hayırları yapmamaya kadir olmasalardı, o hayırları yapmalarından dolayı medhedilmezlerdi. Çünkü birşeyi yapmaya meıcbur olan ve bir şeyi yapmamaya güç yetiremeyen kimse, o şeyi yapmasından dolayı övgüye layık olmaz. Şüphesiz Mu'tezile'den biri de bunu delil getirmişti. Ben de ona "(Size göre) mükafat ve sevab vermek Allah'a vacib değil midir? Bunun vacib olmasının manası şudur: Şayet Cenab-ı Hak, o mükafaatı vermezse, onu vermeyişinden dolayı ya Allah'ın cehaleti veya başkasına muhtaç olması gerekir ki bu ikisi de imkansızdır. Muhale (imkansız) götüren de muhaldir. O halde Allah'ın sevab vermemesi Allah için muhaldir. Bu muhal olunca, Allah'ın vermesi vacib olur. Böylece Allah sevabın faili olur. Bu sebeble Allah'ın sevab vermesi vacib, onu vermemesi imkansızdır. Halbuki Cenab-ı Allah sevab verdiği için övülür. Böylece bir işi yapmamanın medhin meydana gelmesine zarar vermeyeceği ortaya çıkar" dedim adamın sesi soluğu kesildi ve cevab veremedi.
Tesbih
(......) deki vav, vav-ı haliyedir. Nitekim senin "Ben iyiliğe daha layık iken sen falancaya mı iyilik yapıyorsun" demen gibi. "Tesbih", Allah'ı kötü ve çirkin vasıflardan uzak tutmadır. "Takdis" de böyledir. Bu ifadeler, suda yüzüp uzaklaştığı zaman Suda yüzüp uzaklaştı yerde uzaklaştı "denmesindenalınmiştır.Bil ki eğer uzaklaştırma ile kötü vasıflardan uzaklaştırma murad edilirse bu tesbihdir, hayırlardan uzaklaştırma murad edilirse bu lanettir. Biz deriz ki kötü vasıflardan uzaklaştırma, ifadesine, Cenab-ı Hakk'ı zâtı, sıfatları ve fiilleri bakımından kötülüklerden uzaklaştırma dahildir. Zatı bakımından, kötülükten tenzih etmeye gelince bu, Zat-ı İlahi'nin imkana mahal olmamasıdır. Çünkü O'nun zatını kötülükten ve imkandan yani ademden menetmek ve "mümkün olma" vasfını O'ndan nefyetmek "kesretin" yokluğunu gerektirir. Kesretin yokluğu da cisimlik ve arazlık sıfatlarının yokluğunu; O'nun eşi benzeri olmadığını, mutlak vahdetini ve zatı itibarı ile vacib oluşunu ifade eder. Sıfatları bakımından Allah'ı kötülükten uzaklaştırmaya gelince bu O'nun cehaletten münezzeh olması, hortürlü malûmatı çepeçevre kuşatması, güç yetirilecek herşeye kadir oluşu, sıfatlarının her türlü değişikliklerden uzak olması demektir. O'nu fiilleri bakımından kötülükten uzaklaştırmaya gelince bu, O'nun fiillerinin menfaat elde etmek ve zararları gidermek için olması, fiillerinin kamil olmak için başka birşeye muhtaç olmaması, fiillerinin tam olması, her türlü mevcudat ve ma'dumattan müstağni olması ve hertürlü mevcudatı ve ma'dumatı (yoklukları) yok etme ve var etme hususunda hükümran olması demektir.
Ehl-i Tezkir (irşad erbabı) şöyle demişler: Tesbih, Kur'an'da bazan tenzih, bazan taaccüb manasına gelmektedir. Tenzih manasına çeşitli şekillerde gelmiştir:
a) "Ben, benzeri ve şeriki olmaktan münezzehim. "O, bir ve kahhâr Allah dır. (Zümer, 4)
b) Gökleri ve yeri idare eden benim. "Göklerin ve yerin Rabbi yücedir; münezzehtir." (Zuhruf, 82).
c) Bütün alemleri düzenleyen benim. "Alemlerin Rabbi olan Allah noksan sıfatlardan da münezzehtir"(Neml, 8).
d) Ben, zalimlerin söylediklerinden berîyim. "Galebe sahibi Rabbin onların İsnad ettikleri vasıflardan münezzehtir"(Saffat, 180).
e) Ben, herşeyden müstağniyim: "O Allah ganidir"(Yunus, 68)
f) Ben, benim dışımdaki herşeyi, emr ve hâkimiyeti altına alan bir hükümdarım. "Herşeyin melekûtü (mülkiyeti) kudret elinde olan Allah'ı tenzih ederiz "(Yasin, 83).
g) Ben, herşeyi bilenim. "Allah'ı onları isnad ettikleri vasıflardan tenzih ederim. O, Allah, gaybı bilendir" (Saffat, 159). Ben, hanımı ve çocuğu olmaktan münezzehim. "O Allah'ı tenzih ederim. Onun nerden çocuğu olacak"(Nisa, 18).
ı) Ben, onların isnad ettikleri vasıflardan ve sözlerden münezzehim. "O, Allah'ı müşriklerin dedikleri sözlerden, şirk koştukları ortaklardan ve O'na isnad ettikleri vasıflardan tenzih ederim "(Enam. 100).
Tesbihin taaccüb manasına gelişi de aynı şekildedir:
a) Ben, güçlü hayvanları güçsüz insanların emrine verenim "Bunu bizim emrimize veren Allah ne yücedir "(Zuhruf, 13).
b) Ben, yorgunluktan ve bitkinlikten uzak olduğum halde alemi yaratanım. "O bir işe hükmettiğinde ne yücedir "(Meryem, 35);
c) Ben, en iyi bilenim. Ama öğretmenlerin öğretmesi, irşad edenlerin irşadı ile değil. "Ya Rabbi sen ne yücesin! Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir şey bilmiyoruz "(Bakara, 32).
d) Ben, bir saatlik tevbe ile yetmiş senelik günahı giderenim. "O halde güneş doğmadan önce Rabbini hamd ile tesbih et" (Taha, 130).Sonra Allah şöyle der: "Eğer Allah'ın rızasını istiyorsan, tesbihatta bulun. O'nu sabah akşam tesbih edin!" (Ahzab, 42).
Belalardan kurtulmayı istiyorsan, tesbih et, çünkü "İlah olarak ancak sen varsın, sen münezzehsin, muhakkak ki ben, zulmedenlerdenen "(Enbiya. 87). Eğer Allah'ın rızasını istiyorsan, tesbih et! "Gecenin bir kısmında ve gündüzün iki tarafında Rabbini tesbih et! Umulur ki, razı olursun "(Taha, 130). Eğer ateşten kurtulmayı İstersen, tesbih et! "Sem' noksan sıfatlardan tenzih ederiz, bizi ateşten koru!, "(al-i imran, 191). Ey kul, devamlı beni tesbih et. Allah'ın şanı ne yücedir. Öyleyse sen tesbih et, sizler tesbih ediniz. Çünkü sen, beni tesbih etmezsen, bunun sana zararı olur. Çünkü beni tesbih edenler var: Arşı taşıyan melekler bunlardandır. "Eğer onlar büyüklenirlerse, bilsinler ki Rabbinin katında olanlar O'nu tesbih etmektedirler" (Fussilet, 38). Mukarreb melekler de bunlardandır. "Onlar, Ey Rabbimiz seni tesbih ve takdis ederiz. Sen bizim velimizsin" (Sebe, 41). Diğer melekler de bunlardandır: "Onlar, Ey Rabbimiz seni tesbih ve takdis iz. Bize., yakışmaz"(Furkan, 18).
Peygamberler de bu tesbih edenlerdendir. Nitekim Hazret-i Yunus (Zü'n-nûn (aleyhisselâm):"Senden başka ilah yoktur. Sen ne yücesin"(Enbiya, 87) demiştir. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da "Seni tesbih ve takdis im. Ben sana tevbe ettim "(Araf, 143) demiştir. Sahabe de Allah'ı tesbih edenlerdendir. Nitekim onlar "Ey Rabbimiz seni tesbih ve takdis iz, Öyle ise bizi cehennem azabından koru "(Al-i imran, 191) demişlerdir.
Her şey, haşerat, hayvanlar ve zerreler Allah'ı tesbih ve takdis . "Allah'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur"(İsra, 44) Hatta taş, çamur, kum, dağ, gece, gündüz, karanlık, aydınlık, cennet-cehennem, zaman, mekan, bütün elementler, rükunlar, ruhlar ve cisimler, Cenab-ı Hakk'ın: "Göklerde ve yerde olan herşey Allah'ı tesbih ve takdis "(Haşr, 1) ayetinde belirttiği gibi, O'nu tesbih ve takdis ler. Sonra O şöyle buyurur: "Ey kutum, benim bu eşyaların tesbihine ihtiyacım yok. Bunlar canlı değiller. Dolayısı ile bunların, tesbihin mükâfaatına ihtiyaçları yoktur. Onların tesbihatının mükâfaatı zayi olur. Bu İse bana yakışmaz. "Biz göğü, yeri ve ikisi arasında olanları boşuboşuna yaratmadık"(Sad, 27). Fakat ben, bana hizmet için çalışan kimseye bütün alemi hizmetçi kıldığımı herkes bilsin diye bu varlıkların mükafaatını sana veriyorum."
Diğer bir incelik şudur: "Beni kulluğumu göstererek yâdet. Çünkü bundan ben değil, sen istifade edeceksin. "Galebe sahibi Rabbinin şanı ne yücedir"(Saffat, 180). Sen beni, tesbih ve takdis ek anarsan, ben de seni günahlarından temizlerim. "Öyleyse O (Allah'ı) sabah akşam tesbih ediniz" (Ahzab, 42). Bana borç verin (Benim rızam için borç verin). "Allah'a güzel bir borç verirler" (Hadid. 18). Eğer ben, sana bire karşılık on misli sevab verecek bir gani (zengin) de olsam bana borç verin. "Kim Allah (rızası için) güzel bir borç verirse, işte O (Allah) bunu kat kat artıracaktır"(Hadid, 11)
Her nekadar senin yardımına ihtiyacım yok ise de, sen benim yardımcım ol. "Göklerin ve yerin orduları Allah'a aittir"(Feth, 7).
Keza benim orduya da ihtiyacım yok. "Cenab-ı Allah dilese, onlardan intikam alır"(Muhammed, 4). Fakat sen bana yardım edersen, ben de sana yardım ederim. "Eğer Allah(ın dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder "(Muhammed, 7). Beni zikretmeye devam et. "Allah'ı belli günlerde anınız "(Bakara. 203). Benim, senin zikrine ihtiyacım yok. Çünkü herkes beni zikreder. "Sen onlara "Gökleri ve yeri kim yarattı" diye sorarsan, "Allah" diyecekler"(Lokman, 25). Ancak eğer sen beni zikredersen (anarsan), ben de seni anarım. "Beni zikrediniz ki ben de sizi zikredeyim "(Bakara, 152), Bana (benim dinime) hizmet et. "Ey insanlar Rabbinize ibadet ediniz "(Bakara, 21). Ben senin hizmetine (ibadetine) muhtaç olduğum için değil... Çünkü ben melikim. "Göklerin ve yerin mülkü Allah'a aittir"(Casiye, 27). "Göktekiler ve yerdekiler sadece, Allah'a secde ederler"(Ra'd, 15). Fakat, çok rahat elde etmen için şu sayılı günlerinde benim hizmetime yönel. "Allah" de ve onları bırak "(En'am, 91).
Hamd
Ayetteki "(senin hamdin ile) lafzı ile ilgilidir. Keşşaf sahibi, bunun "hal" olduğunu söylemiştir.
Yani "Sanahamdedici ve senin hamdine bürünmüş olduğumuz halde seni tesbih ve takdis iz " demektir. Bunun manasına gelince, bunda iki vecih vardır.
1) Biz seni tesbih ettiğimiz zaman sana hamdeder, seni tahdis ederiz. Yani bizim tesbihlerimiz haksız bir tesbih değildir. Aksine bu, senin hamdine ve celaline yakışan bir tesbihdir.
2) Biz, seni hamdinle tesbih ve takdis iz. Çünkü senin bize muvaffak kılma nimetin olmasaydı, biz bunu yapamazdık. Nitekim Dâvûd (aleyhisselâm): "Yâ Rabbi! sana şükretmeye nasıl kadir olabilirim. Çünkü ben, senin verdiğin nimetlere şükrü, yine ancak senin nimetinle yapabilirim" demişti. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, ona, "Herşeyin benden olduğunu bildiğinden dolayı, şu anda Dana şükretmiş oldun" diye variyetti.
Alimler ayetteki "tesbih"den ne murad edildiği hususunda ihtilaf etmiştir. Rivayet olunduğuna göre Ebu Zerr (radıyallahü anh) kuşluk vakti Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına, veya Hazret-i Peygamber, Ebu Zerr'in yanına girdi ve "Ey Allah'ın Resulü, anam babam sana feda olsun, söyle bana hangi söz Allah'a daha sevimli gelir?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Allah'ın melekleri için seçtiği söz olan tesbihidir" buyurdu. Bunu Müslim rivayet etmiştir. Sa'id b. Cübeyr de şunu rivayet etmiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz kılıyordu. Tam o sırada, bir müslüman münafıklardan birine uğradı da ona "Allah'ın peygamberi namaz kılıyor, sen ise namaz kılmadan oturuyorsun" dedi. Bunun üzerine münafık ona: "İşin yok mu senin, işine git " dedi. Adam da: Mutlaka senin bu halini yadırgayacak birisi sana uğrayacak" dedi. Biraz sonra Hazret-i Ömer, bu münafığa rastladı da "Ey fülan, Allah'ın Resulü namaz kılıyor, sen ise oturuyorsun" dedi. Münafık ona da aynısını söyleyince, Hazret-i Ömer üzerine atılıp onu dövdü ve "İşte ben böyle yaparım" dedi. Sonra -ıescide girdi ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'le namaz kıldı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazını bitirince, Hazret-i Ömer onun yanına vardı ve "Ey Allah'ın peygamberi, Diraz önce sen namaz kılarken oturan falancaya rastladım da ona Resûlullah namaz kılıyor sen ise oturuyorsun" dedim. O da bana "İşine git" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun üzerine, "Onun boynunu vursaydın ya.." buyurdu. Hemen Hazret-i Ömer, onu yakalayıp öldürmek için yerinden fırladı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Ya Ömer dön, çünkü senin (Allah için olan bu) gazabın şeref ve rızan ise hükümdür (bunu yapmış sayılırsın). Zira Allah'ın göklerde melekleri vardır. Allah'ın, bu meleklerin namazlarından ötürü, falancanın namazına ihtiyacı yoktur" buyurdu. Hazret-i Ömer de: "Yâ Resûlallah meleklerin namazı nedir?" diye sordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz cevab vermemişti ki Cebrail (aleyhisselâm), ona gelerek "Ey Allah'ın nebisi, sana Ömer, göktekilerin namazını sordu değil mi?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Evet" cevabını verdi. Cebrail (aleyhisselâm) "Benden Ömer'e selam söyle ve ona dünya semasındaki meleklerin, "Mülk ve melekût sahibi Allah'ı tesbih ve takdis ederiz" diyerek kıyamete kadar secdede olduklarını; ikinci semadaki meleklerin İzzet ve galebe sahibi Allah'ı tesbih ve takdis ederiz" diyerek kıyamete kadar kıyamda olduklarını; üçüncü semâdakilerin "Ölmeyen Hayy Allah'ı tesbih ve takdis ederiz " diyerek kıyamete kadar rukuda bulunduklarını, işte meleklerin tesbihinin bunlar olduğunu haber ver" dedi.
İkinci Görüş: Âyetteki lafzından murad, namaz kılıyoruz. demektir. Buna göre "tesbih" namazdır. Bu İbn Abbas ve İbn Mes'ud (radıyallahü anh)'un görüşüdür.
Beşinci Mesele
"Takdis" temizlemek manası hakkındadır. "Arz-ı mukaddese" de bu köktendir. Sonra alimler bu hususta değişik görüşler söyleyerek ihtilaf etmişlerdir.
1) "Biz seni takdis ediyoruz, temizliyoruz" demek "Seni, sana yakışan yüksek ve şerefli sıfatlarla niteliyoruz " demektir.
2) Bu Mücahid'in görüşüdür. Bu, "Senin rızanı kazanmak için nefislerimizi, günah ve hatalarımızdan temizliyoruz" demektir.
3) Ebu Müslim'in görüşüdür: Bu, "Sırf senin için olsun diye, fiillerimizi günahlarımızdan temizliyoruz " demektir.
4) "Senin marifetinin nurlarına dalıncaya kadar, kalblerimizi senden başkasına dönmekten temizliyoruz"
Mu'tezile bu ayetin birçok bakımdan "adl"e delalet ettiğini söylemiştir:
a) Melekler "Biz, seni hamdinle tesbih ve takdis ve seni takdis ederiz" derken bu fiilleri kendilerine izafe etmişlerdir. Eğer bunlar Allah'ın fiilleri olsaydı, bunlarla övünmek yerinde olmazdı ve bunların kan dökmeye üstünlüğü olmazdı. Çünkü bunların hepsi Allah'ın fiilidir.
b) Eğer fesat ve katillik, Allah'ın fiili olsaydı, "Ben malikim, istediğimi yaparım" diyerek Allah'ın cevab vermesi gerekirdi.
c) Cenâb-ı Hakk'ın "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" sözü, Allah'ın fesad ve katiden bert olmasını gerektirir. Ancak, Cenab-ı Allah'ın kendi fiilinden beri olması imkansızdır.
d) Fuhuş, kubh (çirkin fiil), cevr (haksızlık), zulüm ve fesad ancak Cenab-ı Hakk'ın yapması, yaratması ve dilemesiyle olursa, o halde Allah'ı tenzih ve takdis nasıl doğru olur?
e)Allahü teâlâ'nın "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" ifadesi "Adl" görüşüne delalet eder. Çünkü, Cenab-ı Hak eğer küfrün yaratıcısı olsaydı, o insanları kâfir olsunlar diye yaratmış olurdu. Bu durumda da cevabın "Evet, Allah onları fesat çıkarıp kan akıtmaları için yaratmıştır" şeklinde olması gerekirdi. Allah böyle bir cevab vermediğine göre, bu mezheb düşer.
f) Şayet fesat ve katillik Allah'ın fiillerinden olsaydı, bu onların renkleri ve bedenleri mesabesinde olurdu. İnsanların renkleri ve bedenlerinden dolayı onlara taaccüb etmek (hayret etmek) doğru olmadığı gibi, fesat çıkarıp kan akıtmalarına da taaccüb etmek (şaşmak) doğru olmazdı. Ehli sünnetin görüşüne karşı olan bu vecihlere "ilim ve dâî meselesi ile"cevab verilir. Vallahu a'lem.
Meleklerin Bilmedikleri Hikmet
Eğer "Hak Teâla'nın ifadesi, meleklerin sorusuna nasıl cevab olabiliyor? denirse deriz ki: Meleklerin sorusunun çeşitli şekillerde düşünülebileceği ihtimalini zikretmiştik:
a) Bu, taaccübden dolayıdır. Buna göre âyeti, Allahü teâlâ'nın "O insanların arasında fesat çıkarıp adam öldürecek kimselerin bulunmasına bakarak bu işe şaşmayın. Çünkü bununla beraber onlar içerisinde salih ve muttakilerden bir topluluğun olacağını siz bilmiyorsunuz ama ben biliyorum" demiş olması bakımından bir cevabtır.
b) Bu, bir üzüntüden dolayı sorulmuştur. Bu durumda cevab, "İnsanlar içinde müfsidlerin bulunması sebebiyle üzülmeyin. Çünkü onların içinde muttaki olan bir cemaatin bulunacağını ben biliyorum. O muttakilerden biri bana yemin etse, onu yemininde doğru çıkarırım" manasında olur.
c) Bu soru, bir hikmeti öğrenmek için sorulmuştur. Bu durumda, cevab, "Sizin menfaatinize olan, bundaki hikmeti detaylı olarak değil, kısaca bilmenizdir. Dahası bu tafsilatı bilmek sizin için bir mefsedet (zarar) olur" manasını ifade etmiş olur.
d) Bu soru, meleklerin kendilerini yeryüzünde halife kılması için Allah'tar bir talebleridir. Bu durumda bunun cevabı: "Ben sizin menfaatinizin yerde bulunmanızda değil, gökte bulunmanızda olduğunu biliyorum" manasına olur. Burada bir beşinci vecih daha vardır ki o da: Onların dil (Biz Seni hamd ile tesbih ve takdis ederiz.) dediklerinde Cenâb-ı Hakk "Ben muhakkak ki sizin bilmediğiniz şeyi biliyorum.' O da: Iblis'in sizinle beraber olması ve kalbinde hased, kibir ile nifakır bulunmasıdır.
Altıncı vecih ise şudur: Bu, "Ben sizin bilmediğiniz şu durumu biliyorum Siz, kendinizi bu övgülerle medhettiğiniz için kendinizi büyük görmel istediniz. Böylece de siz sözlerinizle, sanki beni değil de kendinizi tesbif ettiniz. İnsanlar ortaya çıkıncaya kadar sabredin. Onlar, ortaya çıktıklar zaman, Allah'a: "Ey Rabbimiz biz kendimize zulmettik" (Araf, 23); "Kusurlarımı bağışlayacağını umduğum da O (Allah)dır. (Şuara, 82) ve "Ve rahmetinle beni sâlih kulların arasına sok " (Neml, 19) diye Allah'a yakaracaklardır.
31
"Allah Adem'e bütün isimleri öğretti, sonra onları(n isim oldukları varlıklar)ı meleklere gösterip: "İddianızda doğru iseniz bunları adları ile bana söyleyin" dedi.
Melekler, Hazret-i Adem ile zürriyetinin yaratılması ve yeryüzünde yerleştirilmeleri hususundaki hikmetin ne olduğunu sorup Cenab-ı Allah da (......) ifadesi ile bu husustaki hikmetin ne olduğunu kısaca haber verince, onlara daha fazla bilgi vererek bu mücmel (kısa) cevabı oçmayı muraı etti. Böylece, meleklerin bilmediği, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in faziletini, üstün olduğ tarafı onlara açıkladı. Bu şöyle oldu: Cenab-ı Hak Hazret-i Adem'in üstünlüğüne meleklerin ilim hususunda ondan geride olduklarını ortaya koymak için, on isimleri öğretti ve o isimlerin (eşyalarını)meleklere arzetti, sordu. İşte o mücmel (kısa) cevab, bu uzun tafsilatlı cevab ile te'kid edildi. Bu ayette birkaç mesele vardır:
Lisanlar Allah Tarafından Bildirilmiş Olup Tevkîfî midir?
Eş'arî, Cübbai ve Ka'bî, "Dillerin lafızları, manaları ve bu lafızların o manaları geldiği hususunda insanlarda zaruri (kesin) bir ilim yaratmıştır "
manasında bütün dillerin tevkifi (ilahi menşe'li) olduğu görüşündedirler. Onlar bu görüşlerine, Allah'ın âyetini delil getirmişlerdir. Bu âyeti delil olarak alma hususundaki sözü sorulu cevablı olarak, usul-ü fıkıhla ilgili kitabımızda zikrettik.
Ebu Hâşim, ise, "Başlangıçta ıstılâhî bir dilin bulunması gerekir" diyerek, "vaad"den (kelimeye mana, manaya kelime koymaktan) önce ıstılahların bulunmasının gerektiğine dair bazı deliller ileri sürmüştür:
a) Şayet, Allah'ın bu lafızları şu manalara karşılık koyduğuna, zaruri bir ilim olsaydı, bu ilim ya akıllılar için hasıl olmuş olurdu veya akılsızlar için. Bunun akıllılar için olması caiz değildir. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın bu lafızları şu manalara koyduğuna dair zaruri bir ilim olsaydı, Allah'ın zatı ancak istidlalle bilinebilmesine karşılık, sıfatları zaruri olarak bilinmiş olurdu. Bu ise imkansızdır. Bunun aklı olmayanlar için hasıl olması da caiz değildir. Çünkü kendisinde bu kadar fevkalade hikmetler bulunduğu halde, bu dilleri bilmenin akıllı olmayanlar için meydana gelmiş olması düşünülemez. Böylece dillerin tevkîfî olduğuna hükmetmenin yanlış olduğu ortaya çıkmış olur.
b) Allahü teâlâ, meleklere hitab etmiştir. Bu ise, bu hitabtan önce bir dilin varlığını gösterir.
c)Hak teâlâ'nın: âyeti, talimin (öğretimin) isimlere izafe edilmesini gerektirmektedir. Bu da bu isimlerin, bu talimden önce de o eşyanın isimleri olduğunu gerektirir. Bu böyle olunca, bütün diller, Hazret-i Adem'e öğretilmeden önce de var olmuş olur.
d) Hazret-i Adem isimleri bildiği hususunda meleklere meydan okuyunca, meleklerin, Hazret-i Adem'in bu isimleri. adları oldukları eşyaya vermede isabetli olduğunu bilmiş olmaları gerekir. Aksi halde Hazret-i Adem'in isabetli olduğuna dair bir bilgi hasıl olmaz. Bu da, bu isimlerin o eşyaya isim olarak verilmelerinin, bu öğretmeden önce olmasını gerektirir.
Tevkîfî Değil de Istılahı Olduğunu Söyleyen Ebû Hâşim'e Cevap
Ebu Haşim'in birinci iddiasına cevab: Niçin, "Cenab-ı Hak, bu va'z edenin Allah mı insanlar mı olduğunu belirtmeksizin, bir vâ'zın şu isimleri şu eşyalara ad olarak koyduğuna dair bizde zaruri bir ilim yaratmıştır" denilmesi caiz olmasın? Buna göre, Allah'ın zatının delillerle bilinmesine karşılık, sıfatlarının zaruri olarak bilinmiş olması gerekmez. Biz, bu ilmi Cenab-ı Hakk'ın akıllılarda yaratmadığını kabul etsek bile, O'nun bunu akılsızlarda yaratmış olduğunu söylemek niçin caiz olmasın? Bu makamda, meseleyi uzak bir ihtimale dayandırmak uygun görülmemiştir.
İkinci iddianın cevabı: Cenab-ı Hakk'sn meleklere, yazılı veya başka bir yolla hitab ettiğini söylemek niçin caiz olmasın?
Üçüncü iddianın cevabı: Cenab-ı Allah'ın o lafızları, o manalar için koymayı murad etmesi, Hazret-i Adem'e öğretmesinden şüphesiz öncedir. Buda, öğretimin isimlere bağlanmasında yeterlidir.
Dördüncü iddianın cevabı ise inşaallah gelecektir. Allah en iyi bilendir.
İsimlerden Maksat Eşyanın Sıfatlarıdır
Birinci görüş: Alimlerden bazıları Cenab-ı Hakk'ın "Allah Adem'e bütün isimleri öğretti" âyetini şöyle tefsir etmişlerdir. Allah Hazret-i Adem'e eşyanın sıfatlarını, vasıflarını ve özelliklerini bildirmiştir.
Bunun delili ise, şudur: "İsmin" iştikakı, ya lilü (özellikle, alamet) lâfzından, yahutta (yükselmek, ortaya çıkmak) lafzındandır. Buna göre, eğer ismin iştikakı lafzından olursa, isim alamet manasını ifade eder. Eşyanın sıfatları, vasıfları ve özellikleri eşyanın mahiyetine delalet eder. Buna göre âyetteki lafzından muradın, sıfatlar olması doğru olur. Eğer, isim (......) kelimesinin iştikakı (......) kelimesinden olursa, durum yine aynıdır. Çünkü bir şeyin delili, sanki bu şeyin üzerine yükselmiş şey gibidir. Çünkü, delili bilmek, medlulün bilinmesinden öncedir. Buna göre delil, gerçekte daha yüksek olan olmuş olur. Böylece de dilde, isim lafzından muradın sıfat olduğu hususunda herhangi bir mahzur olmadığı ortaya çıkmış olur.
Geriye, nahiv alimlerinin isim lafzını hususi bir takım lafızlarla tahsis etmeleri kalır. Ancak bu, sonradan ortaya çıkan bir örf olup, buna itibar edilmemesi gerekir. Lügavî bakımdan böyle bir açıklamanın mümkün olduğu sabit olunca, birkaç sebebe binaen, başkasının değil de bunun murad edilmesi vacib olur:
a) Eşyanın hakikatini bilmedeki üstünlük, isimlerini bilmedeki üstünlükten daha fazladır. Bu üstünlüğü ortaya koymak için, yukarda bahsi geçen sözü daha fazla üstünlüğü gerektiren şeye hamletmek; böyle olmayana hamletmekten daha evladır.
b) Tehaddî, ancak, dinleyen kimsenin bir nebze olsun mukabele edebileceği şeyle caiz ve güzel olur; çünkü dili ve fesahati bilen bir kimsenin, tehaddi yoluyla başkasına, "Fesahatta, benim sözüm gibi olan bir söz getir" demesi güzel olur. Ama, Arabça bilen bir kimsenin meydan okumak maksadıyla Arabça bilmeyen birisine, "Benim lisanımla, Arabça konuş!" demesi güzel olmaz. Bu böyledir. Çünkü akıl kesinlikle dilleri bilemez; tam aksine bu, ancak öğretme ile bilinir. Eğer ta'lim varsa, dili bilmek söz konusudur; aksi halde yoktur. Ama eşyanın hakikatini bilmeye gelince, aklın bu bilgiyi elde etmesi mümkündür. Böylece, tehaddinin eşyanın hakikatları konusunda olması doğru olur.
İsimlerden Maksat Bildiğimiz Lisanlardır.
İkinci görüş: -Ki meşhur olan da budur, - buna göre lâfzından Allah'ın muradı, O'nun sonradan yaratmış olduğu ve günümüzde insanların konuşmuş olduğu Arabça, Farsça, Rumca, vb. muhtelif dillerin isimleridir. Ademoğulları bu dillerle konuşuyorlardı; Hazret-i Adem ölüp çocukları alemin her tarafına dağılınca, onlardan her biri, bu dillerin muayyen birisiyle konuşmaya başladı. Böylece konuşulan bu dil, bu adama hakim oldu. Zaman uzayıp nesiller peşpeşe ölünce, bunlar diğer dilleri unuttular. İşte, Hazret-i Adem'in çocuklarının farklı dilleri konuşmalarının sebebi budur. "Meanî" ilminde söz sahibi olanlar, Cenab-ı Hakkın: (......) ifâdesinde, mutlaka bir takdirin yapılması gerektiğini söylemişlerdir. Buna göre, (......)den maksadın, "Ve Allah, Adem'e eşyanın isimlerini öğretti" şeklinde olması; yine bundan maksadın "Ve Adem'e, isimlerin delâlet ettiği eşyayı öğretti" şeklinde olması muhtemeldir. Bu görüşün sahipleri sözlerine devamla, birinci görüşün, Cenab-ı Hakk'ın, "Onları bana haber veriniz demesi üzerine, Hazret-i Adem de, onları onlara haber verdi" demeyip de, "Onların isimlerini bana haber verin" (Bakara, 31). "Ne zaman ki meleklere, onların isimlerini haber verdi.." (Bakara, 33) buyurmasından ötürü daha evla olduğunu söylemişlerdir.
"İsimler" Hakkında Âkillere Mahsus Zamirin Kullanılması
Eğer, Cenab-ı Hak ona, eşyanın bütün çeşitlerini öğretip, akıllı olmayan varlıklar da eşyaya dahil olunca, niçin demedi? denilirse .. denilirse, deriz ki, o müsemmeyatın içinde melek, insan ve cin, ki bunlar aklı olan varlıklardır, bulununca, en mükemmel olanlar "tağlîb" yoluyla zikredilmişlerdir. Çünkü Arabların örfü, tağlibin söz konusu olduğu zamanda, kamil olanın noksan olana üstün görülmesi şeklinde cereyan etmiştir.
Ayetin Teklif-i Mâla Yutak İle İlgisi
Alimlerden Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifâdesiyle, teklif-i mâla yutâkın (takat getirilemiyecek şeyi yüklemek) caiz olduğuna istidlal etmişlerdir. Bu zayıf bir görüştür. Çünkü Cenab-ı Hak, meleklerin aciz olduklarını bile bile, susturmak maksadıyla onlardan kendisine haber vermelerini istemiştir. Bunun böyle olduğuna yine O'nun iddianızda doğru iseniz" ayeti göstermektedir.
İsimleri Bilmesi Mû'cize Şeklinde Olabilir mi?
Mu'tezile şöyle demiştir: Hazret-i Adem'den isimleri bilmesine dair zuhur eden şey, onun o zamanda peygamber olduğuna delalet eden bir mucizedir.
Doğruya en yakın olansa, Hazret-i Adem'in Hazret-i Havva'ya peygamber olarak gönderilmiş olmasıdır. Yine peygamberliğin, melekler gibi kendilerine meydan okumanın yönelmiş olduğu kimselere de olması uzak ihtimal değildir. Çünkü meleklerin hepsi her ne kadar Allah'ın elçileri iseler de, elçilere de elçiler yollamak caizdir. Nitekim, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) de Hazret-i Lût (aleyhisselâm)'a peygamber olarak gönderilmiştir.
Onlar bu görüşlerine şu şekilde de delil getirmişlerdir: Bu ilmin Hazret-i Adem'de bulunmuş olması, adeten cari olanı nakzeden bir husustur. Bu sebeple, bir mucize olması gerekir, Bunun mu'cize olduğu sabit olunca onun o vakitte bir peygamber olduğu da sabit olmuş olur.
Bir kimse şöyle diyebilir: Biz. bu ilmin adeti nakzettiğini kabul etmiyoruz. Çünkü Allahın öğrettiği kimse için, onun o dili bilmesi veya öğretemediği bir kimsenin o dili bilmemesi adete muhalif değildir. Yine, şöyle denebilir:
Melekler, o isimlerin o eşya için konulmuş olduğunu biliyorlardı veya bilmiyorlardı: Eğer onu biliyorlardı ise, bu durumda onlar bu eşyanın isimlerini zikretmeye muktedir olurlardı.. Bu durumda da bir muâraza meydana gelir; böylece de bir meziyyet ve fazilet ortaya çıkmaz. Eğer melekler bunu bilmiyorlardı ise, onlar Hazret-i Adem'in bu isimlerden her birini o eşyadan her birine isim olarak vermesinde isabet ettiğini nasıl bileceklerdi?
Bu soruyu iki bakımdan savuşturmak mümkündür:
a) Çoğu kez her melek gurubu için, müstakil bir dil olup ve her taifenin diğerinin dilini bilmemesi söz konusudur. Sonra melek taifelerinin, hepsi bu hadisede hazır bulunmuşlardı. Hazret-i Adem (aleyhisselâm) de, bu dillerin tamamını saydı, böylece her gurup melek Hazret-i Adem'in, özellikle kendi dillerinde isabet etmiş olduğunu anladı. Böylece de, işte bu yolla Hazret-i Adem'in doğruluğunu anlamış oldular. Fakat buna rağmen onların hepsi, bu dillerin tamamını bilmekten aciz oldular. Böylece de bu, bir mucize oldu.
b) Şöyle denilmesi de imkansız değildir. Melekler Hazret-i Adem'den bu isimleri duymadan önce, Allah onlara, Hazret-i Adem'in sıdkına istidlal edecekleri şeyi öğretmiştir. Melekler Hazret-i Adem'den bu isimleri dinleyince, O'nun bu isimler konusunda sadık olduğunu anladılar ve bunun bir mu'cize olduğunu bildiler. Biz, Hazret-i Adem'de harikulade bir fiilin meydana geldiğini kabul ettik; bunun keramet nevinden veya "irhasât" (Peygemberlikten önce gösterilen harikulade şeyler)nevinden olması niçin caiz olmasın? Bize göre, bu iki durum da caizdir. Bu durumda bu meseledeki söz, bu iki husus hakkında söylenecek söze dayanır.
Hazret-i Adem'in o vakitte peygamber olmadığına kesinkes hükmedenler de, birkaç bakımdan delil getirmişlerdir.
Hazret-i Adem'in Zellesi Nübüvvetinden Öncedir
1) Eğer Hazret-i Adem o zaman peygamber olmuş olsaydı, O'nun emre muhalefeti peygamberlikten sonra sudur etmiş olurdu, bu ise caiz değildir. Bu sebeple onun, o zamanda peygamber olmaması gerekir. Mulazemete (birbirini gerektirme) gelince, bu böyledir; çünkü zellenin Hazret-i Adem'den sudûru, bilittifak, bu vakıadan sonra olmuş olmasıdır.
Zelle ise, -Allah açıklamayı nasib ederse söyleyeceğiz, - kebâir nevindendir. Kebire (büyük günah) yi işlemek ise, kovulmaya, hakaret edilmeye ve lanetlenmeye müstehak olmayı gerektirir. Bütün bunlar ise, peygamberler hakkında caiz değildir. Bu sebeple, bu olayın peygamberlikten önce vuku bulduğunu söylemek gerekir.
2) Şayet Hazret-i Adem o vakitte peygamber olsaydı, o ya bir kimseye peygamber olarak gönderilmiş olurdu veya olmazdı.. Eğer o, bir kimseye peygamber olarak gönderilmiş ise, bu durumda o, ya meleklere veya insanlara veyahut da cinlere gönderilmiş olurdu. Birincisi, batıldır, çünkü Mû'tezile'ye göre melekler insandan daha üstündür, dolayısıyla daha aşağıda olanın daha şerefli olana peygamber olarak gönderilmesi caiz değildir. Çünkü peygamber kendisine tabi olunan (metbû'), ümmet ise, tabi olandır. Daha düşük olanı daha şerefli olanın metbûu kılmak, aslın hilafınadır. Yine kişinin, kendi cinsinden olan birisinden sözü kabul etmesi daha çok mümkündür.
İşte bundan ötürü Cenab-ı Hak;
"Eğer biz onu bir melek yapmış olsaydık bile, yine bir adam suretinde gösterirdik "(Enam, 9) buyurmuştur.
Yine, Hazret-i Adem'in insanlara gönderilmiş olması da caiz değildir. Çünkü orada, Hazret-i Havvâ'dan başka hiçbir insan yoktu. Bir de Hazret-i Havva, teklifleri
Hazret-i Adem aracılığıyla öğrenmemişti. Çünkü Cenab-ı Hak;
"Ve bu ağaca yaklaşmayın"(A'raf. 19) buyurarak, bu emri onlara yüzyüze vermiş, Hazret-i Adem'i vasıta kılmamıştır. Hazret-i Adem'in cinlere peygamber olarak gönderilmiş olması da caiz değildir. Çünkü semada cinlerden hiçkimse bulunmuyordu. Sonra, onun, başka bir kimseye de peygamber olarak yollanmış olması caiz değildir. Çünkü, Hazret-i Adem'i peygamber yapmaktan amaç, tebliğde bulunmaktır. Tebliğ olunacak hiç kimse bulunulmayan yere, onun bir peygamber olarak gönderilmesinde herhangi bir fayda yoktur. Bu vech, düşünce çok kuvvetli değildir.
3)Cenâb-ı Hakk'ın : "Sonra Rabbi onu seçti" (Taha, 122) ayetidir. Bu ayet, Allah'ın Hazret-i Adem'i zelleden sonra seçtiğini gösterir. Bu sebeple, zelleden önce, o seçilmiş değildi demek gerekir. O, bu vakitte seçilmiş bulunmayınca peygamber olmaması gerekir. Çünkü "peygamberlik" ve "seçme işi" birbirinden ayrılmayan iki mefhumdur. Zira "seçme"nin, şereflendirme nevilerinden herhangi birine tahsis etmeden başka bir manası yoktur. Allah'ın, peygamber olarak göndermiş olduğu herkes, bu şerefle tahsis edilmiştir. Çünkü O: "Allah, risaletini nereye koyacağını en iyi bilendir"(Enam, 124) buyurmaktadır.
Meleklerin İddialarında Doğru (Haklı) Olmalarından Maksat
Alimler, Cenab-ı Hakk'ın "Eğerdoğru sözlü iseniz" ayeti hakkında birkaç görüş zikretmişlerdir:
a) Bunun manası "Bu bildiriminizde doğru olacağınızı, isabet edeceğinizi sanıyorsanız bunların isimlerini bana haber veriniz" demektir.
b) Bunun manası, "Bana haber veriniz; bana ancak gerçeği ve doğruyu söyleyiniz"dir. Bu takdirde bu ifadeden maksat, onlara, Cenab-ı Hakk'ın, bundan aciz kalacaklarına dikkatlerini çekme hususunda bir te'kiddir. Çünkü, onların nefislerinde, Eğer haber verirlerse, bunda isabetli olamıyacakları ve buna imkanları da olamıyacağı bilgisi yerleştiği zaman, bunun kendilerine imkansız olduğunu anlamış oldular."
c) "Eğer siz mahlûkatca yapılabilecek bütün ibadetlerde en ehil ve en dikkatli olduğunuz şeklindeki iddianızda isabetli iseniz" demektir. Bu İbn Abbas ve İbn Mesûd'un görüşüdür.
d) "Sizden daha bilgili hiç kimse yaratmadığım hususunda doğru sözlü iseniz, eşyanın isimlerini bana haber verin bakalım!"
İlmin Fazileti
Bu ayet, "ilm"in faziletine delalet eder. Günkü Cenab-ı Hak, Hazret-i Adem'i yaratmasındaki hikmetinin kemalini, ancak onun ilmini izhar etmek suretiyle göstermiştir. Şayet, herhangi bir şeyin ilimden daha şerefli olması imkan dahilinde olsaydı, Allah'ın ilim ile değil de, bu şey ile onun üstünlüğünü izhar etmesi gerekirdi. Kitab, sünnet ve nakledilmiş haberler ilmin faziletine delalet etmektedir.
İlmin Ehemmiyeti Mevzuundaki Ayetler
Kitabın delalet etmesine gelince, bu birkaç vecihtendir:
1)Cenab-ı Hak, ilmi "hikmet" diye adlandırdı ve hikmeti şerefli kıldı. Bu da ilmin şanının yüceliğine delalet eder.
Bunu Mukatil'den rivayet edilen şu haber izah eder: O şöyle demiştir: "Hikmet" Kur'an'da dört mânâya gelir:
a) Kur'an'ın vaz-u nasihatları manasına... Nitekim Cenab-ı Hak Bakara sûresinde! "Size (Allah'ın) indirdiği Kitabı (Kur'an'ı) ve hikmeti..."(Bakara.231) yani ondaki öğütleri..; Yine; Nisa süresindeki; "Allah sana Kitabı ve hikmeti yani mevızalan indirdi" (Nisa, 113) ve bir benzerini de Âl-i İmran suresinde buyurmuştur.
b) Hikmet, anlayış ve ilim manasındadır. Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur.
"Biz ona henüz çocukken hikmeti verdik"(Meryem, 12) "Andolsun ki biz lokman'a hikmeti verdik" (Lokman, 12) yani anlayış ve ilim verdik. En'am sûresinde ise şöyle buyurulmaktadır:
"İşte bunlar, kendilerine kitab ve hüküm (hikmet) verdiklerimizdir" (En'am, 89).
c) Hikmet, nübüvvet ( peygamberlik) manasınadır. Nisa suresinde;
"Biz muhakkak İbrahim soyuna kitab ve hikmet, yani nübüvvet verdik"(Nisa, 54); Sâd sûresinde: "Biz ona hikmet (yani) nübüvvet verdik"(Sad, 20); Bakara sûresinde: "Allah ona mülk ve hikmeti verdi"'(Bakara. 251) buyurulmuştur.
d) Hikmet, Kur'an manasına da gelir. Nahl sûresinde; "Rabbinin yoluna hikmetle davet et"(Nahl. 125) Bakara sûresinde :
"Kime hikmet verilmişse muhakkak ki ona çok hayır verilmiştir" (Bakara, 269) buyurulmuştur. Bütün bu vecihler incelendiğinde hepsi ilme dayanır Sonra Allahü teâlâ'nın az ilim verdiğini düşün. Nitekim o;
"Size itimden ancak pek az birşey verilmiştir"(isra. 85) buyurur. Allah'ın dünyanın hepsine "az" diye isim verdiğini de düşün. "De ki dünya metaı azdir"(Nisa, 77) Cenab-ı Hakk'ın "az" dediği şeyin kemiyetini kavramamız mümkün olmuyor. Ya O'nun "çok" dediği şey hakkında ne dersin?
Sonra akli delil, dünyanın gerçekten az, hikmetin ise çok olduğunu gösterir. Çünkü dünya metaının adedi ve müddedi sonludur. İlmin ise değerinin, adedinin ve müddetinin sınırı yoktur. Hele hele onunla elde edilecek saadetlerin hiç sınırı yoktur. İşte bu da sana ilmin faziletini gösterir.
2) Cenab-ı Allah: "De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"(Zümer, 9) buyurmuştur. Hak teâlâ kitabında yedi şeyi birbirinden ayırdetmiştir. Mesela;
"De ki pis ile temiz, yani helal ile haram hiç bir olur mu?"(Maide, 100) diyerek pis ile temizin;
"De ki görmeyen ile gören hiç bir olur mu?"( Rad, 16) diyerek âmâ ile görenin;
"Yahud karanlıklarla nûr bir olur mu?"(Rad, 16) diyerek nur ile zulmeti, cennet cehennemi, gölge ile sıcak arasını ayırmıştır. Düşündüğün zaman bütün bunların alim ile cahil arasındaki farktan alındığını görürsün.
3) Cenab-ı Allah: "Allah'a, Peygambere ve sizden olan ulul-emre itaat ediniz" (Nisa, 59) buyurmuştur. Ayetteki ulu'l-emrden murad en sahih görüşe göre alimlerdir. Çünkü alimlere itaat etmek meliklere de vacibtir. Bunun aksi olmaz. Sonra şu dereceye bir bak. Cenab-ı Hak alimi Kur'an-ı Kerim'de iki yerde ikinci mevkide zikretmiştir "Allah, kendinden başka ilah olmadığına şehadet eder. Melekler ve ilim sahipleri de buna şehadet ederler "(Al-i imran, 18). "Allah'a, Resule ve sizden olan ulu'l-emre itaat ediniz" (Maide, 59). Sonra Allahü teâlâ alimi daha çok şereflendirerek, onu iki ayette de birinci mertebede zikretmiş, ' O (müteşabih ayetlerin) manasını ancak Allah ve ilimde kök salmış olanlar bilirler"(Âl-i İmran, 7); "De ki sizin ile benim aramda şahid olarak Allah ve kendisinde Kitabın ilmi olan kimse yerer"(Ra'd, 43).
4) Allahü Teâlâ:
"Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilmiş kimseleri yüksek derecelere çıkarır. "(Mücadele, 11) buyurur.
"Cenâb-ı Allah kıyamet günü kullarını diriltir, sonra alimleri ayırır ve onlara şöyle der: Ey alimler, nurumu size ancak sizi bildiğim için koydum. İlmimi azab edeyim diye size vermedim. Hadi gidiniz, sizi bağışladım."
5) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Hayrı öğreten kimse öldüğü zaman, onun ardından gökteki kuşlaı yerdeki canlılar ve denizdeki balıklar ağlarlar" buyurmuştur.
6) Ebu Hureyre (radıyallahü anh) merfu olarak şu hadisi rivayet etmiştir: "Alimlerden binnın arnasmaa namaz tıuan, sanın birinin arkasında namaz kılmış gibidir."
7) İbn Ömer (radıyallahü anh) merfu olarak rivayet etmiştir:
"Alimin abide, herbir derecenin arası at koşumu yetmiş sene olan yetmt derece üstünlüğü vardır. Çünkü şeytan insanlar arasına bidatlar atar, om atim görür de giderir. Abid ise, ibadetine kapanmıştır, o bidate yönelme, ve onu tanıyamaz."
8) Hasan Basri merfu olarak, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayet etmiştir
"Allah'ın rahmetihalifelerimedir." "Halifelerin kimdir, Ya Resûlallah! denildiğinde O, (sallallahü aleyhi ve sellem) "Sünnetimi ihya edip, onu Allah'ın kullarına öğreteı kimselerdir" dedi."
9)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Kim, bir batılı hakka, veya bir dalaleti hidayete döndürmek için ilimden bir mesele öğrenmek gayesi ile yola çıkarsa, onun bu işi kırk yıllık ibadet gibi olur" buyurmuştur.
10)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'yi Yemen'e vazifeli olarak gönderirken şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın, senin vasıtanla bir adamı hidayete erdirmesi senin için, güneşin üzerine doğup battığı herşeyden hayırlıdır." Benzeri hadis, Buhârî, Fedâil-i Ashab. 9.
11) İbn Mes'ud (radıyallahü anh) merfu olarak Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den şunu rivayet etmiştir:
"Kim, Allah rızası için, insanlara söylemek maksadıyla ilim öğrenirse, Allah ona yetmiş peygamber sevabı verir."
12) Âmir el-Cüheni'nin merfu olarak rivayet ettiği hadiste, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet günü ilim öğrenen kimsenin mürekkebi ile şehidin kanı biri diğerine üstün tutulmaksızın getirilir." Bir diğer rivayette ise "Alimin mürekkebi, şehidin kanından üstün sayılır" şeklinde gelmiştir.
13) Ebu Vafid el-Leysi şunu rivayet etmiştir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) rsanlarla beraber bir gün otururken üç adam çıkageldi. Onlardan biri, da bir boşluk bulup oraya oturdu. Bir diğeri insanların gerisine oturdu, üçüncü şahıs ise dönüp geri gitti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sözünü bitirince, Bu üç şahsın halini size haber vereyim: Birincisi Allah'a sığındı, Allah da om barındırdı. İkincisi Allah'dan utandı, Allah da ondan utandı. Üçüncüye gelince, o Allah dan yüz çevirdi, Allah da ondan yüz çevirdi" dedi. Bu hadisi rivayet etmiştir.
İlmin Faziletine Dair Âsâr
"Eser"den ilmin üstünlüğünü gösteren şeylere gelince bunlar da
a) Âlim, talebesine ana-babasından daha şefkatlidir. Çünkü anneler ve onu dünya ateşinden ve belalarından korurlar. Alimler ise onu ahiretin ien ve sıkıntılarından muhafaza ederler.
b) İbn Mes'ud, "Bu ilmi nasıl elde ettin?" denildiğinde, O, "Çok soran di ve çok akıllı bir kalb ile" cevabını verdi.
c) Bazıları da şöyle demişler: "Ahmaklar gibi sor, zeki kimseler gibi tut."
d) Mus'ab b. Zübeyr oğluna, "Evlâdım! ilim öğren. Eğer malın varsa ilim senin için bir güzellik (süs) olur. Eğer malın yoksa ilim senin için mal olur" demiştir.
e) Hazret-i Ali (radıyallahü anh) de şöyle buyurmuştur: Cehaletten ileri gelen konuşmanın hayrı olmadığı gibi, ilmi söylememede de hayır yoktur."
f) Muhakkik alimlerden biri şunu söylemiştir: "Alimler üç kısımdır: Allah'ı bilip, O'nun emirlerini bilmeyenler. Allah'ın emrini bilip Allah'ı bilmeyenler ve Allah'ı da, emrini de bilenler.
Birincisine gelince bu, kalbine marifetullah hükümran olmuş ve böylece Allah'ın nurunu müşahede etmede ve Allah'ın kibriyasının safhalarında boğulmuş kuldur. Böylece o, kendisine lazım olanların dışında ahkam ilmini öğrenmeye vakit bulamamıştır.
İkincisi, Allah'ın emrini bilip de Allah'ı bilmeyendir. Bu, helâli, haramı, hükümlerin hakikatlerini bilip, Allah'ın celalinin sırlarını bilemeyen kimsedir.
Hem Allah'ı hem de Allah'ın ahkâmını bilene gelince bu, akıl alemi ile his alemi arasındaki müşterek noktada bulunan kimsedir. Böyle biri, bazan Allah'ı sevmesi sebebiyle Allah'la birlikte, bazan da şefkat ve merhamet etmesi sebebi ile mahlukatla birlikte olur. Bu kimse, Rabbi ile olmaktan mahlukata dönünce, sanki Allah'ı hiç tanımıyormuş gibi, onlardan biri gibi olur. Rabbi ile başbaşa kalıp, O'nu zikir ve O'na ibadetle meşgul olunca da sanki mahlukatı hiç tanımıyormuş gibi olur. Bu peygamberlerin ve sıddîkların yoludur. İşte, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın "Alimlere sor, hükemaya karış, büyüklerle otur" hadisinden murad edilen de bunlardır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Alimlere sor" ifadesinden maksad: "Yani Allah'ın emirlerini bilip Allah'ı bilmeyenlerden sor" demektir. Böylece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), dini meselelerde ihtiyaç olduğunda bu kimselerden fetva sorulmasını emretmiştir. "Hükema"ya gelince bunlar Allah'ın emirlerini bilmeyen fakat Allah'ı bilen kimselerdir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunların arasına karışmayı emretmiştir. "Büyüklere" gelince bunlar Allah'ı ve ilahi ahkâmı bilen kimselerdir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunlarla da oturup kalkmayı emretmiştir: Çünkü bunlarla oturup kalkmada hem dünyevi hem de uhrevi menfaatler vardır.
Sonra Şakik el-Belhi şöyle demiştir: "Bu üç gurub alimin herbirinin üç alameti vardır: Allah'ın emrini bilenin üç alameti; kalbinin değil dilinin zikretmesi; Allah'dan değil insanlardan korkması ve zahiren insanlardan utandığı halde gizli yerde Allah'dan utanmamasıdır.
Allah'ı bilenin üç alameti, zikredici, korkan ve utanan olmasıdır. Bunun zikri lisanın değil kalbin zikridir. Korkusu, riyaen korku değil, günaha düşme korkusudur. Utanması, zahirî bir utanma değil hatırına, kalbine gelen (kötü) şeylerden utanmadır.
Hem Allah'ı hem de Allah'ın emirlerini bilen alimlerin, Allah'ı bilen alim için saydığımız üç alemetin yanı sıra şu üç alametle birlikte altı alameti vardır:
Gayb alemi ile şehadet alemi arasındaki müşterek noktada oturmuş olması; ilk iki kısma da muallim olması, ilk iki kısmın ona muhtaç olması sebebiyle onun onlardan müstağni olması, onun diğer üç alametidir."
Şakik sonra şöyle devam etti: "Hem Allah'ı hem de Allah'ın emirlerini bilen alim güneş gibidir, artmaz, eksilmez. Sadece Allah'ı bilen alim ay gibidir, bazan tamamlanır, bazan eksilir. Sadece Allah'ın emrini bilen alim kandil gibidir, kendisini yakar bitirir başkasını aydınlatır."
g) Feth el-Mevsili şöyle demiştir: "Hasta yemek yemez, su içmez ve ilaç almazsa ölmez mi? Aynı şekilde içine ilim, fikir ve hikmet girmezse kalb de ölür."
h) Şakik el-Belhi şunu da söylemiştir: "Meclisimden kalkanlar üç kısımdır: Sırf kâfir olanlar; sırf münafık olanlar ve sırf mü'min olanlar. Bu böyledir, çünkü ben Kur'an'ı tefsir edip, Cenab-ı Allah'ın ayetlerinden, Resulullah'ın hadislerinden bahsediyorum. Kim beni tasdik etmezse o sırf kâfirdir, kimin kalbi benim söylediklerimden sıkılırsa o sırf münafıktır. Kim yaptıkları kötülüklere pişman olur ve bir daha günah işlememeye azmederse o sırf mü'mindir."
Keza şöyle demiştir: "Cenab-ı Allah üç vakitteki uykuya ve üç şeye gülmeye buğzeder: Sabah namazından sonraki ve yatsı namazından önceki uyku; namaz esnasındaki uyku ve zikir meclisindeki uyku.. Cenaze arkasından gülme; mezarlıkta gülme ve zikir meclisinde gülme.."
"Sel de yüze çıkan bir köpük yüklenip götürmüştür"(Rad. 17)ayeti hakkında bazı alimler, lafzının ilim olduğunu, Allahü teâlâ'nın ilmi, beş özelliğinden ötürü suya benzettiğini söylemişlerdir.
1) Yağmur gökten indiği gibi, ilim de gökten inmiştir.
2) Yeryüzünün ıslahı yağmurla olduğu gibi, mahlukatın ıslahı da ilimle olur.
3) Ekinler ve bitkiler yağmursuz çıkmadığı gibi, ameller ve taatlar da ilimsiz çıkmaz, olmaz.
4) Yağmur, gökgürültüsü ve şimşeğin peşinden geldiği gibi, ilim de va'd ve veîdin peşinden gelir.
5) Yağmur faydalı veya zararlı olduğu gibi, ilim de böyledir. Yani ilim, kendisiyle amel eden birisi için faydalı, amel etmeyen için ise, zararlıdır.
j) Allah'ı hatırlatan nice kimse vardır ki, kendisi Allah'ı unutmuştur; Allah ile korkutan nice kimse vardır ki, Allah'a karşı cüretkârdır; Allah'a nice yaklaştıran vardır ki, kendisi Allah'dan uzaktır; Allah'a davet eden nice kimse vardır ki, kendisi Allah'tan kaçmaktadır; Allah'ın kitabını okuyan nice kimseler vardır ki, Allah'ın ayetlerinden sıyrılmışlardır.
k) Dünya beş şey ile süslenmiş bir bahçedir:
1) Alimlerin ilmi,
2) İdarecilerin adaleti,
3) Âbidlerin ibadeti,
4) Tacirlerin güvenilirliği ve,
5) Zanaatkarların doğruluğu...
İblis de bu beş şeye karşılık beş alamet getirerek, bunları bu beş şeyin yanıbaşına dikmiştir: Hasedi getirip, ilmin karşısına; zulmü getirip adaletin karşısına; riyayı getirip ibadetin karşısına; hıyaneti getirip güvenilirliğin karşısına ve aldatmayı getirip doğruluğun karşısına yerleştirmiştir.
i) Hasan Basri, tabiin içinde şu beş şey ile üstün olmuştur.
1) Kendisi bir şeyi yapmadan başkasına emretmemiştir.
2) Kendisi vazgeçmeden, başkasını o şeyden vazgeçirmemiştir.
3) Allah'ın kendisine rızık olarak vermiş olduğu ilim ve maldan isteyen herkese vermiş, cimrilik yapmamışlardır.
4) İlmiyle yetinerek, insanlardan müstağni olmuştur.
5) O'nun açığı da gizlisi de aynıydı.
m) Senin ilminin sana fayda verip vermediğini öğrenmek istiyorsan, nefsinden beş şey iste:
1) (Nefsi azdırmamak amacıyla) az gıda için fakirliği sevmek.
2) Sevap arzusuyla, taati sevmek,
3) Vakit elde etmek için dünyaya rağbetini azaltmak.
4) Kalbi İslah etmek için, hikmeti sevmek,
5) Allah'a münacaat arzusuyla yalnızlığı sevmek... n) Beş şey içinde beş şeyi ara:
1) İzzeti, malda ve aşirette değil, tevazuda ara.
2) Zenginliği çoklukta değil, kanaatta ara.
3) İlmin faydasını çok nakletmede değil, amelde ara.
4) Emniyeti burada değil, cennette ara.
5) Rahatı çoklukta değil, azlıkta ara...
o) İbnu'l-Mübarek şöyle demiştir: Bu ümmetin bozulması, ancak havas tarafından olur. Bu havas beş kısımdır:
1) Ulemâ,
2) Gaziler,
3) Zahidler,
4) Tacirler ve
5) İdareciler...
Ulemaya gelince, onlar peygamberlerin mirasçılarıdır. Zahidler, yeryüzündekilerin direkleridir. Gaziler, yeryüzünde Allah'ın ordularıdır.
Tacirler ise, Allah'ın yeryüzündeki umenası (güvenilir kulları)dır. İdareciler de, çobandırlar.
Alim, dini alçaltır malı yüceltirse, cahil kime uyacak? Zahid dünyaya arzulu olursa, tevbe eden kime uyacak? Gazi tamahkâr ve riyakâr olursa, düşmanını nasıl yenecek? Tacir hain olursa, emanet nasıl bulunacak? Çoban bizzat kurt olursa, çobanlık nasıl yapılacak?
ö) Ali b. İbn Ebi Talib (radıyallahü anh) şöyle buyurmuştur: İlim şu yedi sebepten dolayı maldan daha üstündür:
1) İlim, peygamberlerin mirası, mal ise firavunların mirasıdır.
2) İlim, harcamakla noksanlaşmaz, ama mal ise noksanlasın
3) Mal bir bekçiye muhtaçtır, ilim ise sahibini korur.
4) İnsan öldüğü zaman malı geriye kalır, ilim ise sahibiyle kabre girer.
5) Mal, mümin ve kâfir tarafından elde edilir, ilim ise ancak mümin için meydana gelir.
6) Bütün insanlar, dini işlerinde ilim erbabına muhtaç olup, mal sahib'ne muhtaç değildirler.
7) İlim, insanı sırattan geçme konusunda güçlendirirken, mal ona mani olur.
u) Fakih Ebu'l-Leys, şöyle buyurmuştur: Alimin yanında oturup, ilimden herhangi bir şey bellemeye gücü yetmeyen kimse için yedi şeref vardır.
1) O, talebelerin elde ettiği fazilete ulaşır.
2) Alimin yanında oturduğu sürece, günah işlememiş olur.
3) İlim elde etmek arzusuyla evinden çıktığı zaman, Allah'ın rahmeti onun üzerine iner.
4) İlim halkasında oturduğunda ve o halkada bulunanlara Allah'ın rahmeti indiğinde, o rahmetten o da bir hisse alır.
5) Dinlediği sürece, ona bir taat yazılır.
6) Dinleyip de, birşeyler anlamadığı zaman, ilmi anlamaktan mahrum olduğu için kalbi sıkışır da, böylece bu gam ve sıkıntı, onun Allah'ın huzurunda bulunmasına bir vesile olur. Çünkü, Cenab-ı Hak, hadis-i kudsisinde, "Ben, benim için kalbi mahzun olan kimselerin yanındayım" buyurmuştur.
7) O kimse, müslümanların bir alimi ne kadar yücelttiklerini; fasıkı ise, ne kadar hakir kabul ettiklerini görür, böylece onun kalbi fısktan vazgeçer ve tabiatı ilme teveccüh eder. İşte bu sebepten dolayı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlara, salih kimselerle oturup kalkmayı emretmiştir.
ü) Hangi alim ilminde cimrilik yapar ve bu ilmin başkasında olmasını istemezse, işte bu kimse, ateşin ilk tabasında yer alır. Yine, hangi alim ilminde sultan mertebesinde olur da, ona bu kendi ilmine dair hususta bir red cevabı verilince o da kızarsa, işte o kimse ateşin ikinci tabakasında yer alır. Yine hangi alim sözünü ve ilminin inceliklerini sadece eşrafa ve zengin kimselere tahsis eder de, fukarayı buna layık görmezse, bu kimse de ateşin üçüncü tabakasında yer alır. Yine ulemadan kim kendisini beğenir de, vazettiği zaman şiddetli olur, kendisine va'zedildiğinde de burnunu kıvırırsa, bu kimse de cehennemin dördüncü tabakasında yer alır. Yine ulemadan kim kendisini fetva verme hususunda yeterli görür de, hatalı fetva verirse, bu da cehennemin beşinci tabakasında yer alır. Yine ulemadan, bâtılı benimsemiş kimselerin sözünü öğrenir de, onu dine kanştırırsa, o da cehennemin altıncı tabakasında yer alır. Yine ulemadan, kim ilmi insanlara gösteriş için öğrenirse, bu da cehennemin yedinci tabakasında yer alır.
v) Fakih Ebu'l-Leys şöyle demiştir: Şu sekiz gurup kimseyle oturana, Allah sekiz şeyi arttırır.
1) Kim zenginlerle oturur kalkarsa, Allah ona dünyayı sevmeyi ve dünyaya rağbet arzusunu arttırır.
2) Kim fakirlerle oturur kalkarsa, Allah ona şükretmeyi ve Allah'ın taksimatına razı olma meziyyetini verir.
3) Kim hükümdarlarla oturur kalkarsa, Allah ona kalb katılığı ve kibir duygusu verir.
4) Kim kadınlarla oturup kalkarsa, Allah onun şehvetini ve cehaletini arttırır.
5) Kim çocuklarla oturup kalkarsa, eğlence şaka tutkusu artar.
6) Kim fasıklarla oturup kalkarsa, günah işleme cüreti ve tevbeyi geciktirme arzusu çoğalır.
7) Kim iyi kimselerle oturup kalkarsa, taat arzusu artar.
8) Kim alimlerle oturup kalkarsa, ilmi ve takvası artar, y) Allah yedi kimseye yedi şeyi öğretmiştir:
1) Hazret-i Adem'e, isimleri öğretti.
'Ve Adem'e, bütün isimleri öğrem"'(Bakara, 31)
2) Hızır'a feraseti öğretti.
"Ve ona, katımızdan bir ilim öğrettik"(Kehf, 65).
3) Yusuf (sallallahü aleyhi ve sellem) 'a rüya tabiri ilmini öğretti.
"Rabbim, bana ilim verdin ve bana, sözleri yorumlamayı öğrettin "(Yusuf. 101).
4) Hazret-i Davud'a, zırh yapma sanatını öğretti.
"Ve biz ona, sizin için zırh yapmayı öğrettik"(Enbiya, 80.)
5) Hazret-i Süleyman'a, kuşlarla konuşmayı öğretti.
"Ey insanlar, bize kuşların konuşması öğretildi" (Neml 16).
6) Hazret-i İsa'ya Tevrat ve İncil'in ilmini öğretti.
"Ve ona, kitabı, hikmeti, Tevratı ve İncili öğretir" (Âl-i İmran, 48).
7)Hazret-i Muhammed'e şeriatı ve tevhidi öğretti. "Ve sana, daha önce bilmediğin şeyleri öğretti."(Nisa, 113); Size, Kitabı ve hikmeti öğretir. (Cuma, 3);
"O Rahman, Kur'an'ı öğretti"(Rahman, 1-2). Hazret-i Adem'in ilmi, ona, secde ve tahiyyenin (selam) yapılmasına; Hızır (aleyhisselâm)'ın ilmi, Hazret-i Musa ve Yuşa (aleyhisselâm) gibi talebelerin bulunmasına; Hazret-i Yusuf'un ilmi, ehlinin ve memleketinin bulunmasına; Davud (aleyhisselâm)'un ilmi, reislik ve üstün bir derecenin elde edilmesine; Hazret-i Süleyman'ın ilmi, Belkıs'ın bulunup ona galib gelinmesine; Hazret-i İsa'nın ilmi, annesinden töhmetin kalkmasına ve Hazret-i Muhammed'in ilmi de, şefaatinin bulunmasına bir sebep olmuşlardır. Sonra biz deriz ki, mahlukatın isimlerini öğrenen kimse meleklerden ta'zim gördü. Buna göre, yaratıcının zatını ve sıfatlarını gören kimse, meleklerden ta'zim görmez mi? Bundan öte, Rabbinin ta'zimine bile layık olur.
"Merhametli bir Rabden sözlü bir selâm "(Yasin, 58)
Htzır, feraset ilmi sebebiyle, Hazret-i Musa'ya arkadaş oldu. Buna göre, ey hakikat ilmini sevenin ümmeti, sizler nasıl olur da Hazret-i Muhammed'in arkadaşlığını elde edemezsiniz?
"İşte bunlar Allah'ın kendilerine nimetler vermiş olduğu peygamberlerle beraberdir"(Nisa, 69). Hazret-i Yusuf, rüyaları yorumlamasıyta, dünya hapsinden kurtuldu. Allah'ın kitabının yorumunu bilen bir kimse, nasıl olur da şehvet bağından kurtulamaz ?
"Ve o dilediğini sıratı müstakime hidayet eder" (Yunus 25)Yine Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm), Allah'ın kendisine olan lütfunu hatırladı da şöyle dedi:
"Ve bana rüyaları te'vil etmeyi öğrettin'"(Yusuf. 101). Buna göre ya sen ey atim, Allah kitabının açıklamasını sana öğrettiği için, Allah'ın sana olan lütfunu hatırlamaz mısın? Hangi nimet, Cenâb-ı Hakk'ın sana verdiği nimetten daha yücedir? Çünkü O, seni kelâmının müfessiri, kendisinin temsilcisi, peygamberlerinin varisi, mahlûkatının Hakk'a davetçisi, kullarının nasihatçısı. beldelerinde bulunanların ışığı; mahlûkatını, cennete ve mükafaatına sevkedeni ve onları ateşinden ve azabından men edeni kıldı. Nitekim bir hadiste şöyle varid olmuştur:
"Âlimler seyyid, fakihler komutandır; onlarla oturup kalkmak iser bir üstünlüktür."
Z-1) Mümin, nefsinde altı hasleti görmedikçe ilim talep etmeye arzulu olmaz:
a) Allah, bana farzları emretti, ben ise onları ancak ilimle eda etmeye kûdir olabilirim, demesidir.
b) Allah beni, günah işlemekten nehyetti. Bense, onlardan, ancak ilim ile kaçınabilirim, demesidir.
c) Cenab-ı Hak, nimetlerine şükretmeyi vacib kılmıştır. Ben ancak ilim ile bunlara şükredebilirim.
d) Bana mahlûkata adil davranmamı emretti. Bense, onlara, ancak ilim sayesinde adil davranabilirim.
e) Allah, bana belalara karşı sabretmemi emretti. Bense, buna, ancak ilimle kadir olabilirim.
f) Allah bana, şeytana düşman olmamı emretti. Ben bu düşmanlığa ancak ilimle kadir olabilirim.
Z-2) Cennetin yolu dört kişinin elindedir:
a) Âlim,
b) Zâhid,
c) Âbid
d) Mücahıd.
Buna göre zâhid, davasında samimi olursa, Allah ona, emniyet ve güven duygusunu verir. Âbid, davasında samimi olursa Allah ona kendinden korkmayı (havfullah) nasib eder. Mücahid, davasında samimi olursa.Allah ona övgü ve hamdi verir. Alim ise, davasında sadık olduğu zaman, Allah ona hikmeti verir.
Z-3) Dört şeyden şu dört şeyi iste:
a) Yerden emniyeti.
b) Arkadaşından, kerameti.
c) Maldan, feragati ve
d) İlimden de, faydayı iste..
Yerde bir emniyet bulamadığın zaman, hapishane ondan daha hayırlıdır.
Arkadaşında bir fazilet, bir değer bulamadığın zaman, köpek ondan daha hayırlıdır.
Malından, ibadete boş vakit bulamadığın zaman, balçık ondan daha hayırlıdır. İlimden bir fayda bulamadığın zaman, ölüm ondan daha hayırlıdır.
2-4) Dört şey ancak dört şeyle tamamlanır: Din takva ile; söz fiil ile; şahsiyet tevazu ile ve ilim amel ile...
Buna göre din takvasız olursa tehlikededir. Fiilsiz söz boşa gitmiş gibidir.
Tevazusuz şahsiyet meyvesiz ağaç gibidir.
Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir.
Z-5) Hazret-i Ali (radıyallahü anh) Cabir b. Abdullah (radıyallahü anh)'a şöyle demiştir. "Dünya dört şey ile ayakta durmaktadır: İlmi ile amet eden alim; öğrenmekten kaçınmayan cahil; malından cimrilik yapmayan zengin ve dünyasına karşılık ahiretini satmayan fakir.
Âlim ilmi ile amel etmediğinde, cahil öğrenmekten kaçınır. Zengin meşru malında cimrilik ettiğinde, fakir dünyasına karşılık ahiretini satar. Onlara yetmiş kere yazıklar olsun, kahrolsunlar.
Z-6) Halil şöyle demiştir: İnsanlar dört kısımdır.
1) Bilen ve bildiğini de bilen insandır ki alim budur, buna tabi olunuz.
2) Bilen ve fakat bildiğinin farkında olmayan kimsedir ki bu kimse uykudadır, onu uyandırınız.
3) Bilmeyen fakat bilmediğini bilen kimsedir ki bu doğruya ulaşmayı ister, siz onu hakka ulaştırınız. Ve ;
4) Bilmeyen ve fakat bilmediğini de bilmeyen kimsedir ki bu şeytandır, ondan kaçınınız.
Z-7) Dört şey vardır ki şerefli bir kimsenin, -padişah bile olsa- onlardan kaçınması uygun değildir:
1) Mecliste babasına ayağa kalkması;
2) Misafirine hizmet etmesi;
3) İlim öğrendiği alime hizmette bulunması;
4) Bilmediği bir hususu kendisinden daha bilgili olan bir kimseye sorması.
Z-8) Âlimler helal olan şeyleri toplamakla meşgul olunca, halk da şüpheli şeyleri yer oldu. Âlimler şüpheli şeyleri yemeye başlayınca, halk haram şeyleri yemeye başladı ve alimler haram olan şeyleri yemeye başlayınca, halk kâfir oldu yani haramları helal saymaya başladı.
İlmin Üstünlüğüne Dâir Aklî Deliller
İlmin üstünlüğünü gösteren aklî delillere gelince bunlar da çoktur:
1) İşler dört kısımdır:
a) Aklın razı olduğu fakat şehvetin razı olmadığı işler.
b) Şehvetin razı olduğu, fakat aklın razı olmadığı işler.
c) Hem aklın hem de şehvetin razı olduğu işler.Ve;
d) Aklın da, şehvetin de razı olmadığı işler. Birincisi, dünyadaki hastalık ve kötülüklerdir. İkincisi, bütün günahlardır.
Üçüncüsü, ilim;
Dördüncüsü ise cehalettir.
Buna göre İlmin cehalet karşısındaki durumu cennetin cehennem karşısındaki durumu gibidir. Akıl ve şehvet cehenneme razı olmadıkları gibi cehalete de razı olmazlar.
Akılla şehvet cennete razı oldukları gibi ilme de razı olurlar. Buna göre cehalete razı olan kimse mevcud bir ateşe razı olmuş; ilimle meşgul olan kimse de hazır bir cennete dalmış demektir.
İlmi cehalete tercih eden herkese "Cennette durmayı alışkanlık haline getirdin. Onun için gir cennete" denilir. Cehaletle yetinen kimseye de "Cehennemde durmayı alışkanlık haline getirdin. Onun için cehenneme gir" denilir. İlmin Cennet, cehaletin ise cehennem olduğuna şu delalet eder: Lezzetin kemali sevgiliye ulaşmada, elemin kemali ise sevgiliden uzaklaşmadadır. Yaralamak, şüphesiz acı verir; çünkü yaralamak, bedende birbiriyle kaynaşmış cüzlerden birini diğerinden ayırır. Kaynaşmaktan maksat, cüzlerin bir arada bulunmasıdır. Bu yaralama, bu bütünlüğün kaybolmasını gerektirince, böylece o sevilenin de gitmesini ve uzaklaşması neticesini verir. Bu da muhakkak ki, elem verici bir hadise olur. Ateşle yakmak, yaralamaktan daha fazla acı verir; çünkü yaralamak ancak belirli bir parçanın diğer parçadan uzaklaşmasını ifade eder. Ateş ise, bütün parçaların içine nüfuz edip dalar. Böylece ateş, bütün cüzlerin birbirinden uzaklaştırılmasını gerektirir. Ateş ile yanmadaki ayrılıklar daha şiddetli olunca, oradaki acı da çok çetin olur.
Lezzete gelince, bu sevilene vasıl olmaktan ibarettir. Buna göre yeme lezzeti bedene uygun düşen yiyecekleri almadan ibarettir. Bakma lezzeti de böyle meydana gelir. Çünkü görme kuvveti, görülen şeyleri idrak etmeye düşkündür. Bu sebeble görülen şeyleri idrak etmek görme kuvveti için bir lezzettir. Böylece bununla, lezzetin sevilen şeyi idrak etmekten; elemin sevilmeyen şeyleri idrak etmekten ibaret olduğu ortaya çıkmış olur.
Bunu iyice kavradığında biz deriz ki idrak ne kadar şümullü ve ne kadar güçlü olur ise idrak edilen şey de ne kadar şerefli, ne kadar mükemmel, ne kadar temiz ve ne kadar kalıcı olursa, bunu idrakten elde edilen lezzetin de daha kıymetli ve daha mükemmel olması gerekir.
Şüphesiz ilmin yeri ruhdur. Ruh bedenin en kıymetli unsurudur.
"Allah göklerin ve yerin nurudur" (Nur, 35) ayetinin tefsirinde izahı geleceği gibi, aklî İdrakin en derin ve en kıymetli idrak olduğunda şüphe yoktur. Şüphesiz malum (yani bilinen şeyler de) kıymetlidir. Çünkü malum, alemlerin Rabbi olan Allahü teâlâ ile O'nun, melekler, felekler, unsurlar, cansızlar, bitkiler, ve hayvanlardan müteşekkil mahlukatı ve bütün ahkâmı, emirleri ve yüklediği mükellefiyetlerdir. Bunları bilmeden daha yüce hangi malum vardır. Böylece ilmin kemalinin ve lezzetinin üstünde başka bir kemal ve lezzet; cehalet bahtsızlığının ve onun noksanlığının üstünde başka bir bahtsızlık ve noksanlık olmadığı ortaya çıkmış olur. Bu söylediklerimizin doğruluğunu şu da göstermektedir: Birimize ilmi bir mesele sorulduğunda eğer onu bilir ve doğru cevab vermeye muktedir olursa bundan dolayı sevinir ve sürür bulur. Eğer onu bilemezse utancından başını yere eğer. Bu, ilimden hasıl olan lezzetin, tadın, lezzetlerin en mükemmeli, cehaletten hasıl olan şekavettn (bahtsızlığın) da bahtsızlıkların en ilerisi olduğuna delalet eder.
Burada ilmin üstünlüğünü gösteren başka naslar (ayet ve hadisler) da var. Fakat biz onları daha önce zikretmeyi unuttuk. Burada onları zikretmemize bir mani yoktur.
1) İlk nazil olan ayet:"Yaratan Rabbinin ismi ile oku. O, insanı bir alakadan yaratmıştır. Oku. Senin Rabbin, kalemle (yazı yazmayı öğreten) kerem sahibidir. İnsana bilmediğini o öğretti"'(Alak, 1-5) ayetleridir. Bu ayetler arasında tenasübün gözetilmesi gerektiği söylenmiştir. Buna göre: ayeti ile: âyeti arasında ne münasebet vardır? Buna şöyle cevab verilmiştir: Bu ayetler arasındaki münasebetin vechi şudur: Cenab-ı Hak insanın, alaka olan ilk durumunu zikretmiştir. Bu alaka (yani ana rahmine tutunan meni zerresi) en değersiz şeydir. Yine Cenab-ı Hak insanın son durumundan bahsetmiştir ki bu insanın alim olma durumudur. Bu da en yüce mertebedir. Bu tertib ile sanki Cenab-ı Hak şöyle demiştir: Ey insan sen itk durumunda en değersiz derecede idin de son durumunda derecelerin en şereflisine ulaştın. Bu en şerefli dereceye ulaşmak, ancak ilmin en şerefli derece sayılmasıyla mümkündür. İlimden daha şerefli birşey olsaydı bu makamda onun zikredilmesi daha uygun olurdu.
2)Cenab-ı Hak; "Oku. Senin Rabbin kalemle (yan yazmayı) öğreten kerem sahibidir" (Alak, 5) buyurmuştur. Usul-ü fıkıhta, bir hükmün bir vasfa dayanması, o vasfın hükmün illeti olduğunu hissettirir. Bu, Cenab-ı Allah'ın "ekrem" olma vasfına ilmi vermesiyle müstehak olduğuna delalet eder. Eğer ilim başka şeylerden daha şerefli olmasaydı, onu vermek başkasını vermekten daha şerefli olmazdı.
3) Cenab-ı Allah: "Allah'dan ancak alim kulları hakkıyla korkar"(Fatır. 28) buyurmuştur. Bu ayette, ilmin faziletine delalet eden birçok husus vardır;
a- Ayet cennet ehli olan bir guruba delalet eder. Bu böyledir, çünkü, alimler Allah'dan korkanlardandır. Kim de Allah'dan korkarsa cennetliklerden olur. O halde alimler cepnet ehlindendir. Âlimlerin haşyet ehli olduklarını (Allah'dan korktuklarını): (......) âyeti gösterir. Haşyet ehlinin cennet ehlinden olacaklarını da: Onların Rableri katındaki mükafaatlan, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar. Allah bunlardan razı olmuştur, bunlar da O'ndan hoşnûd olmuşlardır. İşte bu (mükafaat) Rabbinden korkanlara mahsustur."(Beyyine, 8)ayeti ile;
"Rabbisinin huzurunda durmaktan korkan kimseler için iki cennet vardır "(Rahman, 46) ayeti gösterir. Buna Cenab-ı Allah'ın şu hadis-i kutsisi de delalet eder:
"İzzetime ve Celalime yemin ederim ki hiçbir kuluma iki emniyeti veya iki korkuyu aynı anda vermem. Eğer o dünyada benden emin olur (korkmazsa), kıyamet günü onu korkuturum. Eğer dünyada iken benden korkarsar kıyamet günü onu emin kılarım."
Bu delilin iki önermesini akılla isbat etmek mümkündür. Allah'ı bilmenin Allah'dan korkmayı gerektirdiği meselesinin izahına gelince, bu böyledir. Çünkü bir şeyi bilmeyen kimsenin o şeyden korkması imkansızdır. Sonra bir şeyin sadece zatını (varlığını) bilmek ondan korkmada yeterli olmaz. Bununla beraber üç şeyi daha bilmek gerekir:
a) Kudretini bilmek. Çünkü hükümdar, halkının kendi çirkin işlerine muttali olduklarını bilir ama onlardan korkmaz. Çünkü o, onların buna karşı çıkmaya kudretleri olmadığını da bilir.
b) Bildiğini bilmek. Çünkü hükümdarın malından çalan kimse, onun kudret sahibi olduğunu bilir. Ancak onun, kendisinin ona ait maldan çaldığını bilemeyeceğini de bilir de hırsızlığından dolayı ondan korkmaz.
c) Hüküm sahibi olduğunu bilmek. Çünkü hükümdarın emrindeki kimse, onun kendisini menetmeye kadir olduğunu, kendisinin çirkin fiillerini bileceğini bilir. Ancak O'nun, kendisinin uygunsuz fiillerine göz yumacağını Dildiği için, bunlardan dolayı hükümdardan korkmaz. Ama hükümdarın, Kendisinin kötü işlerine muttali olduğunu, kendisini men' etmeye kadir olduğunu ve uygunsuz fiillerine göz yummayan bir hüküm sahibi olduğunu bildiğinde, bunlar o kimsenin kalbinde korkunun meydana gelmesine sebeb olur. Böylece kulun Allah'dan korkması ancak, Allah'ın herşeyi bildiğini, herşeye kadir olduğunu, hoş olmayan ve haram olan şeylere razı olmayacağını bildiği zaman hasıl olur. Bu sebeble de korkunun, Allah'ı bilmenin ayrılmaz arkadaşı olduğu ortaya çıkmış olur.
Biz, korkunun cenneti elde etmenin sebebi olduğunu söyledik. Bu böyledir, çünkü kul için dünyevi bir lezzet meydana gelir, bu lezzet emr-i ahi'nin aksine olur ve kul da bunu isteyerek yaparsa, bu fiil hem bir zarar hem de bir faydayı ihtiva etmiş olur. Akl-ı selim üstün olan tarafın diğer tarafa tercih edilmesi gerektiği hükmünü verir. İnsan imanının nuru ile bu dünyevi lezzetin, ahiretteki elem karşısında çok önemsiz kaldığını bilince, bu iman bu dünyevi lezzetten kaçmasına sebeb olur ki işte bu haşyet (korku)'dir. Yine insan haram olanı bırakıp vacib olanı yaptığında sevaba ehil olur. Nakli ve akli delillerle, Allah'ı bilen kimsenin, Allah'dan korktuğu, Allah'dan korkanın ise cennetliklerden olduğu böylece ortaya çıkmış oldu.
d) Ayetin zahiri ancak alimlerin cennet ehli olduğunu gösterir. Çünkü lafzı hasr (ancak, sadece) manası ifade eder. Böylece bu ayet, ancak âlimlerin Allah'dan korktuğuna delalet eder. İkinci olarak zikredilen
"Bu Rabb'inden kimseyedir "(Beyyine, 8) âyeti de cennetin Allah'dan korkanlar için olduğuna delalet eder. Cennetin Allah'dan korkanlar için olması, başkaları için de olmasını nefyeder. Bu sebeble bu iki ayet birden cennet ehlinin sadece alimler olduğunu gösterirler.
Birinci ayette şiddetli bir korkutma vardır. Çünkü Allah'dan korkmanın, Allah'ı bilmenin ayrılmaz bir vasfı olduğu sabit olmuştu. Buna göre Allah'dan korkmamak, Allah'ı bilmemeyi ifade eder. Bu incelik de Allah'a yaklaştıran ilmin O'ndan korkmayı gerektiren ilim olduğu hususunda senin dikkatini çeker. Bir de, ne kadar ince ve ne kadar derin olursa olsun, Allah korkusu vermeyen hertürlü ilmî mücadele, kınanmış ilimlerdendir.
e)Âyet "Allah ancak âlim kullarından korkar" şeklinde, İl lafzının merfû, lafzının mansub olmasıyla da okunmuştur. Bu şu demektir. Şayet Cenâb-ı Hakk'ın saygı duyması caiz olsaydı, o ancak âlimleri sayardı. Çünkü onlar caiz olanla caiz olmayanı bilirler. Cahil ise bu ikisini birbirinden ayıramaz. Bu nedenle cahile ne değer verilsin, hangi iltifat yapılsın. Ayetin bu şekilde kıraatine göre, alimlere son derece kıymetli ve yüce bir mevki verilmiştir.
4) Cenab-ı Allah Ve ki: Ya Rabb ilmimi artır"(Taha.114) mı buyurmuştur. Bu ayette ilmin kıymetine, yüce mertebesine ve Allah'ın onu çok sevdiğine en kuvvetli delil vardır. Çünkü Allahü teâlâ, Peygamberine başka şeyi değil de bilhassa ilmini artırmasını istemeyi emretmiştir. Katade de şöyle demiştir. "Eğer bir kimse az bir ilimle yetinseydi Allah'ın Peygamberi Hazret-i Musa (aleyhisselâm) yetinir de (Hızır aleyhisselâm'a),
"Sana doğru yol olarak öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tabi olayım mı?"(Kehf, 66) demezdi.
5) Hazret-i Süleyman, dünyevi her türlü mülke sahibti. Hatta O, "(Ya Rabbi), benden sonra hiç kimseye layık olmayacak bir mülk bana nasib et" (Sad. 35) demişti. Sonra O, kendisine verilen bu mülk ile iftihar etmemiş, fakat ilmi ile iftihar etmiş ve "Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şey verildi" (Neml, 16) diyerek kuşların dilini bilmekle öğünmüştü. Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın bu ilimle iftihar etmesi güzel olunca, mü'minin alemlerin Rabb'ini bilmesi ile iftihar etmesi daha yerindedir. Bir de Hazret-i Süleyman ilmini, "Bize her şey verildi" ifadesinden önce söylemiştir. Cenâb-ı Allah da onların durumlarının iyiliğinden bahsederken önce ilmi zikrederek:"Davud'u ve Süleyman'ı da (hatırla). Hani onlar ekin (meselesi) hakkında hüküm veriyorlardı. Hani kavmin davarı (gece ekin) içinde yayılmıştı. Onların hükmünün biz şahidleri idik. Biz onun (fetvasını) hemen Süleyman'a öğretmiştik. Zaten biz, herbirine hüküm ve ilim vermiştik" (Enbiya, 78-79) buyurmuştur. Allahü teâlâ bundan sonra dünya ile ilgili şeylerden bahsetmiştir ki bu da ilmin daha kıymetli olduğunu gösterir.
6) Bazıları, hüdhüd kuşunun son derece zayıf olmasına ve gayet ileri bir azarlanma durumunda kalmasına rağmen Süleyman (aleyhisselâm)'a "Ben senin bümediğin birşeyi biliyorum "(Neml 22) demişti. Şayet İlim en şerefli şey olmasaydı, hüdhüd Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) 'a: meclisinde nasıl bu şekilde söz söyleyebilirdi. İşte bundan dolayı değersiz bir adamın, ilim öğrendiği zaman, hükümdarlar yanında sözü geçen bir kimse olduğu görülür.
7) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Bir saatlik tefekkür, altmış senelik ibadetten daha hayırlıdır" buyurmuştur. Tefekkürün böyle üstün görülmesinin iki sebebi vardır:
a) Tefekkür seni Allah'a ulaştırır. Halbuki ibadet seni Allah'ın mükafaatına ulaştırır. Allah'a ulaştıran şey ise, Allah'dan başka şeye ulaştırandan daha hayırlıdır.
b) Tefekkür kalbe ait bir iştir, taat ise uzuvların işidir. Kalb azalardan daha kıymetlidir. Buna göre kalbin ameli azaların amelinden daha şereflidir. Bu izahımızı, Cenab-ı Allah'ın "Beni zikretmek (anmak, düşünmek) için namaz kıl" (Taha, 14) ayeti de te'kid eder. Allah, bu ayette namazın kalbin zikrinin vesilesi olduğunu bildirmiştir. Gaye ise vesileden daha kıymetlidir. Bu sebeble bu, ilmin daha kıymetli olduğunu gösterir.
8) Cenab-ı Allah "(Allah) sana bilmediklerini öğretti. Allah'ın sana lutf-u ihsanı çok büyükdür" (Nisa, 113) buyurarak ilmi "azim" (büyük) diye, hikmeti de fazl (çok hayr) diye isimlendirdi. Buna göre hikmet ilim demektir. Allahü teâlâ keza "Rahman Kur'an'ı öğretti" (Rahman, 1-2) buyurarak, Kur'ân'ı öğretme nimetini bütün nimetlerden önce saydı. Bu da ilmin başka şeylerden daha üstün olduğunu gösterir.
9) Diğer semavi kitablar da ilmin faziletini ifade etmektedirler. Tevrat'ta Cenab-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya şöyle buyurmuştur: "Hikmeti büyük gör. Çünkü onu hangi kulumun kalbine koydumsa onu bağışlamayı murad etmişimdir. Binaenaleyh sen hikmeti öğren, onunla amel et, sonra onu dünyada da ahirette de ikramımı elde etmek için herkese öğret." Zebur'da Allahü teâlâ, , "Ey Davud, İsraibğlunun din adamlarına ve zahidlerine şöyle de: İnsanların muttaki olanlarıyla konuşunuz. Eğer muttaki kimse bulamazsanız, alimleriyle konuşunuz. Eğer alim de bulamazsanız akıllı olanlarıyla konuşunuz. Çünkü takva, ilim ve akıl, kendisini yok etmek istediğim bir kimseye hiçbirini nasib etmediğim üç derecedir." Ben de derim ki Allah takvayı ilimden önce zikretmiştir, çünkü ilimsiz takva olmaz. Nitekim Allah korkusunun ancak ilimle olabileceğini yukarda anlatmıştık. İki vasfı olan bir vasfı olandan daha kıymetlidir. Bu incelik, yine alimi akıllıdan önce zikretmede de vardır. Çünkü alimin mutlaka akıllı olması tazım, akıllı ise alim olmayabilir Buna göre akıl, tohum; ilim, ağaç; takva da meyve gibidir.
İncil'de de Cenab-ı Hak, onyedinci bölümde şöyle demiştir: "İlmi duyup da onu öğrenmek istemeyen, cehennemde cahillerle beraber nasıl haşrolunacak? İlmi arayınız ve öğreniniz. Çünkü ilim, sizi sâid kılmasa bile şakı de kılmaz, derecenizi yükseltmese bile düşürmez, sizi zengin leşti rmese bile fakirleştirmez de, size fayda vermese bile zarar da vermez. "Öğrenip de amel edememekten korkuyoruz" demeyin. Ancak "İlmi öğrenmeyi ve onunla amel etmeyi umuyoruz deyiniz."
İlim, sahibine şefaat eder. Allah'a yakışan ilmi bu şefaati hususunda utandırmamasıdır. Cenab-ı Hak, kıyamet gününde şöyle der: "Ey alimler! Rabbiniz hakkındaki kanaatiniz nedir?" Onlar "Rabbimizin bizi rahmet edip bizi bağışlayacağını sanıyoruz" derler. Bunun üzerine O, "Muhakkak ki ben de affettim. Şüphesiz ben hikmetimi, size yapmak istediğim bir serden dolayı bırakmadım. Aksine sizin için bir hayır murad ettiğim için bıraktım. O halde salih kullarım arasında, rahmetimle cennetime giriniz" der.
Mukatil b. Süleyman, "İncil'de Allah'ın, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya şöyle buyurduğunu gördüm: "Ey İsa alimlere saygı göster, onların faziletlerini bil. Çünkü ben, güneşin yıldızlara, ahiretin dünyaya ve benim herşeye üstün oluşum gibi onları, nebiler ve resuller dışındaki bütün mahlûkata üstün kıldım."
İlmin üstünlüğüne ait haberlerden delilimiz şudur.
1) Abdullah, İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Cenab-ı Hak alimlere şöyle dedi: Ben size ilim vermişsem, size azab etmeyeceğim. Siz, sizde olan ilme binaen cennete girin."
2) Ebu Hureyre ve İbn Abbas şöyle buyurmuşlardır. Hazret-i Peygamber (s aleyhisselâm) vefat etmezden önce, bize beliğ bir hutbe irad etti. Bu, O'nun Medine'de îrad ettiği hutbelerin sonuncusu idi. O, şöyle buyurdu:
"Kim İlim öğrenir, ilminde mütevazi olur ve onu Allah'ın sevabını umarak Allah'ın kullarına öğretirse cennette ondan daha çok sevab alan, daha büyük dereceye ulaşan olmaz. Yine cennette hiçbir yüce ve kıymetli makam ve terece yoktur ki onda nasibi en çok ve en ileri olan o kimse olmasın."
3) İbn Ömer, Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm)'den merfu olarak şu hadisi rivayet ediştir:
Kıyamet günü üzerinde, inci, yakut ve zümrüt kakmalı gümüş kubbeler onan altın tahtlar sıra sıra dizilir, bunların örtüsü ince ve kalın ipektendir. Sonra Allah'ın münadisi şöyle nida eder: Nerde bu, Allah'ın rızâsını gözeterek Muhammed'e ilim taşıyanlar? Şu minberlerin üzerine oturunuz. Cennete girinceye kadar size korku yoktur."
4) Hazret-i İsa'dan rivayet edildiğine göre, Hazret-i Muhammed'in ümmeti, ulema ve hukemadır. Sanki onlar, fıkhi yönden bir nebi gibidirler. Allah'ın kendilerine verdiği az rızka razı olurlar. Allah da onlardan az amele razı olur. Onlar, "Lâ ilahe illallah" dedikleri için, cennete girerler.
5) Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Kim ayaklarını ilim talebi yolunda tozlandırırsa Cenab-ı Allah onun vücudunu cehenneme haram kılar ve ona melekler istiğfar ederler. Eğer o ilim taleb ederken ölürse, şehid olarak ölmüş olur, kabri cennet bahçelerinden bir bahçe olur. Kabri ona gözünün görebildiği kadar genişletilir. O kabirde sağ tarafından kırk, sol tarafından kırk, arka tarafından kırk ve ön tarafından kırk komşusunu aydınlatır. Alimin uykusu ibadet, İlmi müzakereleri tesbih, nefesleri sadaka sayılır. Onun gözlerinden süzülen her damla cehennemin bir ateş denizini söndürür. Kim alime ihanet ederse ilme ihanet etmiş olur. Kim ilme ihanet etmiş olursa Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ihanet etmiş olur. Peygambere ihanet eden, Cebrail (aleyhisselâm) 'a ihanet etmiş; Cebrail (aleyhisselâm)'a ihanet eden de Cenab-ı Allah'a ihanet etmiş olur. Kim de Allah'a ihanet eder ise, Cenab-ı Allah da kıyamet günü onu yardımsız bırakır."
6) Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Size cömertlerin en cömerdini haber vereyim mi? "Evet Yâ Resûlallah" dediler. O da bunun üzerine şöyle der: "Allahü teâlâ cömertlerin en cömerdidir. Ben de ademoğlunun en cömerdiyim. Benden sonra onların en cömerdi de ilmîni yayan alimdir. O kıyamet günü tek başına bir ümmet olarak haşrolunur. Bir de Allah yolunda, öldürülünceye kadar cihad eden kimsedir."
7) Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'nin merfu olarak rivayet ettiği hadiste Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kim, bir müminin dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını giderirse, Allah da onun ahiret sıkıntılarından birisini giderir. Kim darda kalan birisine kolaylık gösterirse, Allah da ona dünyada ve ahirette kolaylık göstert. Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da o kulun yardımına koşar. Kim, kendisiyle bir ilim elde etmeyi istediği bir yola girerse, Allah cennete giden yolu ona kolaylaştırır. Allah'ın kitabını okumak ve onu aralarında müzakere etmek için bir topluluk, Allah'ın mescidlerinden birinde bir araya gelirse, onların üzerine Allah'ın sekinesi iner, Allah'ın rahmeti onları bürür, melekler onları kuşatır ve Allah onlan yanındakiler arasında zikreder." Bu hadisi Müslim, Sahih'inde zikretmiştir.
8) Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet gününde üç kimse şefaat eder. Peygamberler, sonra alimler ma da şehidler." Ravi, mertebelerin en büyüğünün, şehadetle nübüvvet arasında bulunan ilim mertebesi olduğunu söylemiştir.
9) Muaz İbn Cebel, Hazret-i Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
"İlmi öğreniniz. Çünkü onu Allah için öğrenmek, Allah'tan korkmaktır.
Onun peşine düşmek bir ibadettir. Onu müzakere etmek tesbihdir, ondan bahsetmek bir cihaddır. Onu başkasına öğretmek bir sadakadır ve onu ehli olanlara bol bol vermek Allah'a bir yakınlaşmadır." Çünkü ilim helali ve haramı gösteren yollar, cennet yollarının aydınlatıcısı, nızlıktan kurtaran samimi dost, yalnız başına kalındığında arkadaş, tek sohbet eden, sevinç ve sıkıntı günlerinde yol gösteren, düşmana karşı tfı, ihtilafa düşüldüğünde dindir. Allah onunla bazı milletleri yükseltir de arı hayır hususunda önderler, kendileri ile hidayete erilen rehberler; yine yır konusunda peşlerinden gidilen, fiillerine uyulan ve fikirlerine başvurulan imamlar (önderler) yapar. Melekler onların ilim halkalarına gıbta eder, kanatları ile onları okşar ve dualarında onlara istiğfar eder, hatta kuru yaş denizdeki balıklar, böcekler, yeryüzündeki bütün vahşi hayvanlar, arlar, gökyüzü ve gökteki yıldızlar bile onlar için istiğfar eder. Çünkü ilim karşı kalblerin hayatı, zulmete karşılık gözlerin nuru, zayıflığa karşılık senlerin kuvvetidir; ilim köleyi dünya ve ahirette hür kimseler mertebesine, idarların meclisine ve üstün derecelere yükseltir. İlim üzerinde tefekkür oruç tutmaya; ilmi öğrenmek namaz kılmaya bedeldir. Onunla Allah'a a: ve ibadet edilir, onunla Allah yüceltilir ve birlenir; onunla sıla-ı rahimdir ve onunla haram ile helal bilinir.
10) Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayetetmiştir: însan öldüğü zaman üç şey hariç bütün amelleri sona erer:
a) Sadaka-i Cariye, veya,
b) Kendisinden faydalanılan ilim veya,
c) Babasına hayır dua eden salih evlat.
11)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Siz ihtiyaçlarını istediğiniz zaman, insan olanlardan isteyiniz. Sahabe "Gerçek insanlar kimlerdir?" dedi. O, "Kur'an ehlidir" buyurdu. "Sonra daha kim?" denildi "İlim ehli" buyurdu. "Sonra daha kim?" denildi. O da "Yüzleri aydınlık olan kimseler" dedi." Râvi Kur'an ehlinden maksad, onur manalarını öğrenip belleyen kimsedir" der.
12)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kim emri bil-maruf nehy-i anil münker yaparsa o, Allahü teâlâ yeryüzündeki halifesi kitabullah'ın ve Resulullahın halifesidir. Dünya Allah'ın kulları için öldürücü olan bir zehridir. Dünyadan, ilaçlardı kullandığınız zehir gibi az alınız ki kurtulasınız." Ravi, alimlerin de buna dahi olduğunu söyler. Çünkü onlar insanlara "Şu haramdır ondan kaçınınız, şu helaldir öyleyse onu alınız" derler.
13) Bir haberinde şöyle varid olmuştur: Âlim, kendisine vahyolunma yan bir peygamberdir.
14)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Ya alim, ya öğrenci ya dinleyici veya bunları seven birisi ol beşine, bir şey olma yoksa helak olursun". Ravi şöyle demiştir: Bu rivayet ile Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem);
"Gerçek insanlar iki çeşittir; Alim ve öğrenen. Bunların dışında kalanlar ise bir sürüdür. Onlarda hiçbir hayır yoktur" hadisini şöyle uzlaştırırız İlmi dinleyen ve ilmi seven kimse adeta ilim öğrenen kimse gibidir. Baz Arapların çocuklarına söylemiş olduğu şu söz ne kadar güzeldir: "Ya ansızır gelen vahşi bir hayvan, ya sinsi bir kurt ya da sahibini bekleyen bir köpedi, ama eksik bir insan olma."
15)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kimin eline bir alim dayanırsa, (kim bir alime yardım ederse) Allah her adımına karşılık o kimseye bir köle azat etmiş sevabı yazar. Her kim alimin başından öperse, Allah o kimseye her saç mukabilinde bir iyilik yazar."
16) Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'nin rivayet ettiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Yedi kat gök, içindekiler ve üzerindekilerle yedi kat yer, içindekiler ve üzerindekiler zillete düşen aziz kimseye, fakir düşen, zengine ve kendisiyle cahil kimselerin oynadığı alime ağlar.
17) Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem),
"Kur'an hafızlan cennetliklerin başkanlarıdır; şehidler, cennetliklerin önderleri, peygamberler de cennetliklerin efendileridir" buyurmuştur.
18) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Alimler, cennetin anahtarları ve peygamberlerin halifeleridir." Ravi, insan anahtar olmaz; binaenaleyh bunun manası, onlarda ilimden meydana gelmiş cennetin anahtarları vardır demektir, demiştir. Bunun delili ise, bir kimse rüyasında cennetin anahtarlarının elinde olduğunu görürse, bu o şahsa dinde bir ilim verileceğine işarettir.
19)Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur.
"Allah'ın hergün ve her gece gafîl, baliğ ve gayr-i baliğ kullarının tamamına bir rahmeti yardır. Bu rahmetin dokuzyüzdoksandokuzu alimler, ilim talebinde bulunanlar ile müslümanlaradır. Bu rahmetin biri ise, diğer insanlaradır."
20) Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Cebrail'e, hangi amel ümmetim için daha faziletlidir diye sordum; ilim, dedi. Dedim ki, sonra hangisi? Âlime nazar etmek, dedi Sonra hangisi, dedim; âlimi ziyaret etmek dedi ve şöyle devam etti: Kim Allah için ilim kazanır ve onunla kendisini ve müslümanlan ıslah etmeyi diler de, dünyadan bir geçimlik istemezse, cennete gireceğine dair ben onun kefiliyim."
21) Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"On kişi vardır ki, onların dualarına icabet edilir: Âlim, öğrenci, güzel ahlak sahibi, hasta, yetim, Allah yolunda savaşan, hacı, müslümanlara öğüt veren kimse, anne ve babasına itaat eden çocuk ve kocasına İtaat eden kadın. 22) "Hazret-i Peygamber'e, ilim nedir? diye sorulunca, amelin kılavuzudur; akıl nedir? diye sorulunca, hayra yol gösteren; heva nedir? diye sorulunca, günahların bineğidir; mal nedir diye sorulunca, büyüklerin cübbesidir ve dünya nedir? diye sorulunca da, ahiretin pazarıdır, buyurdu.
23) Yine Hazret-i Peygamber birisiyle konuşurken, Allah kendisine vahyederek, o adamın ancak bir saatlik ömrü kaldığını bildirdi. Bu olay, ikindi vakti meydana geldi. Bunun üzerine, Hazret-i Peygamber durumu o adama bildirdi. Bu sebeple adam, rahatsız oldu ve "Ey Allah'ın Resulü, bana şu saatte yapılması en uygun olan işi göster, dedi. Hazret-i Peygamber de, ilim öğrenmekle meşgul ol, dedi. O kimse de bununla meşgul oldu ve akşamdan önce canını teslim etti. Ravi şöyle demiştir. Şayet ilimden daha faziletli bir şey olsaydı, muhakkak ki Hazret-i Peygamber, o vakitte o kimseye onu emrederdi.
24)Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "İnsanların hepsi, ölüler gibidir: âlimler bundan müstesna!" Bu haber, meşhurdur.
25) Enes (radıyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Yedi şey vardır ki, kulun ölümünden sonra da (o kula sevap kazandırmaya) devam eder: İlim öğreten; su, çeşme akıtan; (kazarak) bir kuyudan su çıkaran; mescid inşa eden; mushaf miras bırakan; kendisine hayır dua eden hayırlı evlad bırakan veya ölümünden sonra da devam edecek bir sadaka-ı cenye bırakan (kimsenin amelleri)."
Böylece Hazret-i Peygamber, ilim öğretmeyi bütün faydalara takdim etmiştir; çünkü bu, manevi bir hususiyettir. Manevi nitelikli olanlar ise, cismani olanlardan daha çok kalıcıdır.
26) Yine Hazret-i Peygamber, şöyle buyurmuştur:
"Sizi beş şeyden beş şeye davet etmedikçe, alimlerle oturmayınız; Şüpheden kesin inanca, kibirden tevazuya, düşmanlıktan nasihate, riyadan ihlâsa ve dünyaya rağbetten zühde.."
27)Hazret-i Peygamber Hazret-i Ali'ye vasiyyet ederek şöyle buyurmuştur:
"Ey Ali, tevhidi muhafaza et; çünkü o benim sermayemdir; amele yapış, çünkü o, benim mesleğimdir; namazı dosdoğru kıl, çünkü o, gözümün aydınlığıdır; Allah'ı an, çünkü zikir, benim kalb gözümdür ve ilmi kullan, çünkü o benim mirasımdır."
28) Ebû Kebşete'l-Ensarî, Hazret-i Peygamberin bir mesel irad ederek, şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
"Dünyanın hali şu dört gurup insanın haline benzer: Allah 'in kendisine bir ilim ve bir mal verdiği kimse; bu kimse malında ilmine göre amel eder. Allah'ın kendisine bir ilim verip der bir mal vermediği kimse ki, bu kişi şöyle der: Allah eğer bana, falancaya vermiş olduğu kadar mal verseydi ben de onda, falancanın amel ettiği gibi amel ederdim. İşte bu iki kimse, ecir ve mükafaat hususunda müsavidirler. Allah'ın kendisine bir mal verip de bir ilim vermemiş olduğu kimse, bu kimse, malını haktan men eder, fakat onu batıl yollarda harcar. Bir de, Allah'ın kendisine ne bir ilim ne de bir mal vermemiş olduğu kimse.. Bu kimse de, şöyle der: Eğer Allah bana, falancaya vermiş olduğu kadar mal verseydi, ben de o malda o falancanın harcamada bulunduğu gibi harcamada bulunurdum., İşte bu iki kimse de, günahta müsavidir."
İlmin Faziletine Dair Sahabe Sözleri:
1) Kümeyi İbn Ziyad şöyle demiştir: Hazret-i Ali elimden tutarak, beni çöle götürdü. Çöle vardığımız zaman O, derin bir nefes aldı. Sonra dedi ki; "Ey Kümeyi İbn Ziyad! Bu kalblerimiz var ya, onlar birer kabdırlar. Bunların en hayırlısı, en çok muhafaza edendir. Bu nedenle söyleyeceklerimi iyi dinte. İnsanlar üç kısımdır. Kendini Rabbine vermiş alim; kurtuluş yoluna girmiş öğrenci ve her sese uyan ve her rüzgarla eğilen, ilmin nuruyla aydınlanmayan sağlam bir esasa sığınmayan, kavgacı ve velveleci insan..
Ey Kümeyi!, İlim maldan daha hayırlıdır; zira ilim senin bekçiliğini yapar, sen ise malın bekçiliğini yaparsın. Harcamak malı noksanlaştınrken, ilim harcamayla çoğalır. Malın sana sağladığı iyilik, malın yok olmasıyla yok olur. Ey Kümeyi, ilim kendisiyle bezenilen bir süs, insanın hayatında kendisi vasıtasıyla taati elde ettiği bir vasıta ve ölümünden sonra söylenecek meziyyetlerin en güzelidir. İlim hâkim, mal ise mahkûmdur."
2) Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahü anh)'dan: Adam, üzerinde Tihâmenin dağları kadar günah olduğu halde evinden çıkar. İlim dinler, Allah'tan korkar ve günahlarına tevbe eder, pişman olursa, üzerinde hiçbir günah kalmaksızın evine döner. Binaenaleyh, ilim meclislerinden ayrılmayın. Çünkü Allah yeryüzünde, alimlerin meclislerinden daha şerefli bir toprak yaratmamıştır.
3) İbn Abbas'dan şu rivayet edilmiştir; "Hazret-i Süleyman, hükümdarlık ve mal ile ilim arasında muhayyer bırakılınca, o ilmi tercih etti. Böylece, hem ilim hem de hükümdarlık beraberce ona verildi".
4) Hz, Süleyman, Hüdhüd'e ancak ilminden dolayı muhtaç oldu. Çünkü Nafi İbnu'l-Ezrak'dan rivayet edildiğine göre O, Abdullah İbn Abbas'a şöyle demiştir. Hazret-i Süleyman, suyu aramak için niçin Hüdhüd'ü tercih etti? İbn Abbas şöyle cevap verdi: Çünkü yer, içi dışından görülen bir cam gibidir
Nafi, bunun üzerine, peki nasıl olur da, tuzak kurulup üzerine bir parmak kalınlığında toprak serpilince, niçin kuş o tuzağı göremeyip, tuzağa yakalanıyor? deyince İbn Abbas, o kader gelip çattı mı, gözler kör olur, diye cevap verdi.
5) Ebu Saîd el-Hudrî, şöyle buyurmuştur. Cennet onbin parçaya ayrılır: Bunlardan 9999'u Allah'ın emrini akıllarını kullanarak yerine getirenlerdir. Bu, cennette onlar kendi makamlarını bölüşürlerken, Allah'ın kendilerine taksim etmiş olduğu aklın miktarına göre olan sevablarıdır. Bu cennetin bir cüzü de, akıl gücü az, fakir ve salih müminler içindir.
6) İbn Abbas (radıyallahü anh) oğluna şöyle demiştir: "Evladım! edebli ol. Bu, şahsiyetin delilidir. Yalnızlıkta ünsiyettir, garib kalınca dosttur, ikamet sırasında arkadaştır, meclislerde öne geçme sebebidir, çareler bittiği noktada çaredir, yoklukta zenginliktir. Cimri için bir yücelik, şerefli kimse için olgunluktur, melik için ise bir azamettir."
7) Hasan el-Basri'den de şöyle rivayet edilmiştir: Alimlerin kalemlerinin cızırtısı tesbih; ilmi yazmak ve onu düşünmek ibadettir. Yazı yazdığı mürekkebden elbisesine sıçrasa, sanki üzerine şehid kanı bulaşmış gibi olur. O mürekkeb yeryüzüne damlayınca nuru ışıl ışıl parıldar. O, kabrinden kalktığı zaman bütün mahşerdekiler ona bakar. Bunun üzerine "Bu, kendisine Allah'ın ikramda bulunup peygamberleri ile hasrettiği kullarındandır" denilir.
8) Kelile ve Dimne kitabında şöyle yer aimıştır: Hakları hiç hafife alınmayacak kimseler üçtür: Alim, sultan ve kardeşler. Kim alimi hafife alırsa, dinini; kim sultanı hafife alırsa dünyasını; ve kim dekardeşlerini hafife alırsa kişiliğini helak etmiş olur."
9) Sokrat şöyle demiştir: İlmin faziletlerinden biri de, diğer şeylerde kendine hizmet edecek bir kimse bulduğun gibi, ilim hususunda sana hizmet edecek kimse bulamamandır. Aksine sen ona hizmet edersin. Keza hiç kimse onu senden alamaz.
10) Feylosoflardan birisine, bakma, denildi de, o iki gözünü kapattı; dinleme, işitme denildiğinde, iki kulağını birden tıkadı; konuşma denildiğinde de, ağzını yumdu; ama ona, bilme, denildiğinde o; "Buna gücüm yetmez" dedi.
11) Feylosoflardan birisi şöyle demiştir: Ölü arazileri bitki ve ağaçlarla dirilttiğiniz gibi, kardeşlerinizin kalblerini de, yol gösteren açıklamalarınızla İhya ediniz; çünkü şehvet ve şüphelerden uzaklaştırılmış olan bir kimse, ziraata elverişli hale getirilmiş bir topraktan daha üstündür. Şair şöyle der: "Cehalette, onun sahibi için ölümden önce bir ölüm vardır. Onların bedenleri kabre girmeden önce de bir kabirdir."
"Muhakkak ki ilimle hayat bulmamış olan bir kişi, ölüdür. Kıyamet günündeki neşre kadar, onun için bir diriliş yoktur."
İlmin Fazileti Hakkında Nükteler (İncelikler)
İlmin fazileti hususundaki nüktelere gelince, bunlar birkaç yöndendir;
1) Cehalet içinde yapılan isyanların son bulması beklenemez; ama şehvetten ötürü yapılan günahlar son bulabilir. Hazret-i Adem'in zeltesine bak. O ilmi sayesinde Allah'dan bağışlanmasını istedi. Halbuki şeytan azdı ve cehaleti sebebiyle bu azgınlığı içinde ebediyyen kaldı.
2) Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm) vezir olunca, bir muavine ihtiyaç duydu. Rabbinden bunu istedi de, bunun üzerine Hazret-i Cibril O'na, Rabbin ancak falancayı tercih etmeni söyledi, dedi. Bunun üzerine Hazret-i Yusuf, o kişiyi en kötü bir vaziyette gördü de, Hazret-i Cibril'e, o kimse şu haliyle beraber bu önemli işe nasıl uygun olabilir, dedi. Cibril (aleyhisselâm), Rabbin o kimseyi bu işe tayin etti; çünkü o:
"Eğer Yusurun gömleği arkadan yırtilmışsa, o kadın yalan söylemiş, Yusuftse yalan söylememiştir, demektir" (Yusuf, 26) diyerek, seni müdafaa etmiştir, dedi. Buradaki nükte şudur: Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'u müdafaa eden kimse, onun mülküne ortak olmaya hak kazanmıştır. Öyle ise bu güçlü dini doğru delillerle müdafaa eden kimse hiç Allah'ın ihsanı ve ikramına müstehak olmaz olur mu?
3)Birisi, bir hükümdara hizmet etmek istedi. Bunun üzerine o hükümdar o adama: "Bana hizmet edebilmen için git ilim öğren" dedi. O da ilim tahsiline başlayıp, ilmin lezzetini tadınca, hükümdar ona haber yollayarak: "İlim öğrenmeyi bırak! Artık bana hizmet edebilirsin" dedi. Bunun üzerine o: "Sen, beni kendi hizmetine liyakatli görmediğin zaman, ben sana hizmet etmeye ehildim; sen beni kendi hizmetine ehil gördüğünde ise, ben kendimi (sana değil), Allah'a hizmet etmeye ehil gördüm; çünkü cehlimden ötürü, kapımın senin kapın olduğunu zannetmiştim, şu anda ise, varacağım kapının Allah'ın kapısı olduğunu anladım" dedi.
4) İlim tahsilinde bulunmak dünyayı çok sevdiğin için sana güç gelir. Çünkü Cenab-ı Hak, sana göz bebeği ve bir de kalbdeki siyah noktayı (gönül gözü) verdi.. Şüphesiz, göz bebeği manasına gelen (......) kelimesi lâfız bakımından, kalbteki siyah nokta anlamına gelen (......) kelimesinden daha büyüktür. Çünkü (......) kelimesi, (......) kelimesinin ism-i tasgiridir. Sonra sen göz bebeğinin üzerine, dünyadan bir parça koyduğun zaman, hiçbir şeyi göremezsin.. Kalbdeki o noktanın üstüne bütün dünyayı koyduğun zaman, durum nasıl olur; bu kalbinle herhangi bir şeyi nasıl göreceksin?
5) Bir feylesof, şöyle demiştir: Kalb ölüdür. Onun hayatiyyeti alim sayesinde olur. İlim de ölüdür. Onun hayatiyyeti ise, talep etmekle olur. Talep zayıftır, onun kuvveti ise, ilmi müzakere etmekledir. Müzakere ile ilim kuvvetlenince, o kapalı olur. Bunu açmak ise, münazara ile olur. Münazara ile açıldığında ise İlim, kısırdır; bunun doğurması ise, amel ile olur. İlimle amel birleştirildiğinde, bu ikisinden nihayeti olmayan sonsuz bir mülk meydana gelir..
6) "Bir karınca şöyle dedi: Ey karıncalar! yuvalarınıza giriniz; Süleyman ve ordusu, farkına varmadan, sizi ezip geçmesin "(Neml. 18). Karıncanın diğerlerine reis olması, tek bir meseleyi bilmiş olmasından ötürüdür ki, o da, lafzının ifade ettiği manadır. Buna göre karınca sanki şöyle demiştir: Hazret-i Süleyman masumdur. Masum olanların, suçsuzlara eziyyet vermesi caiz değildir. Ne var ki, o şayet sizi ezerse, bu iş ondan bilmeyerek sadır olmuş demektir. Çünkü o, sizin durumunuzu bilmiyor. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın ifadesi, peygamberlerin günah işlemekten münezzeh olduklarına delildir. Bu nedenle, bu karınca tek bir meseleyi bildiği için, riyasete hak kazanmıştır. Mevcudat ve ma'dumat (var olmayanlar)a dair eşyanın hakikatini bilen kimse, dinî ve dünyevi hususlarda nasıl o riyasete .hak kazanmasın?
7) Köpek, eğitilip, sahibi onu Allah'ın isnr.ıi anarak avının üstüne salıverdiği zaman, onun pis olan avı, temiz olur. Buradaki nükte şudur: Burada ilim, köpeğe kazandırılınca, ilmin bereketiyle pis olan şey temiz olur. Buna göre, nefisle ruh fıtraten temizdirler. Ne var ki bunlar, günah pisliklerine bulaşmışlardır. Sonra onlara Allah'ın sıfatlarını bilme ilmi eklenince, biz Allah'ın umumi olan lütfundan, bu pis olan şeyi temize, bu reddolunmuş olun şeyi makbul hale çevirmesini bekliyor ve umuyoruz.
8) Kalb, uzuvların reisidir. Sonra, bu başkanlık kuvvetinden ötürü değildir, çünkü kemik ondan daha kuvvetlidir. Büyüklüğü sebebiyle de değildir; çünkü uyluk ondan daha büyüktür. Keskinliğinden ötürü de değildir, çünkü tırnak ondan daha keskindir. Bu riyaset, ancak ve ancak ilim sebebiyledir. Böylece bu da, ilmin en kuvvetli bir sıfat olduğuna delalet eder.
İlmin Fazileti Konusunda Hikayeler:
1) Anlatıldığına göre Harun er-Reşid ile birlikte pekçok fukaha bulunuyordu. Bunların arasında Ebû Yusuf da vardı. Derken bir adam getirildi.
Diğer bir adam onun geceleyin evinden malını aldığını iddia ediyordu. Alan adam da o mecliste bunu ikrar etti. Oradaki fakihler onun elinin kesilmesine ittifakla hükmettiler. Ama Ebu Yusuf "Onun eli kesilmemeli" dedi. Alimler "Niçin?" dediler, bunun üzerine Ebu Yusuf, "O, aldığını ikrar etti. Almak ise, elini kesmeyi gerektirmez. Elinin kesilmesi için o malı çaldığını itiraf etmesi lazım" dedi. Böylece bütün fakîhler onu tasdik ettiler.
Sonra alan adama "O malı çaldın mı?" diye sordular. O da "Evet" dedi. Bunun üzerine onlar yeniden onun elinin kesilmesi gerektiğine hükmettiler. Çünkü çaldığını ikrar etmişti. Ebu Yusuf, yine "Onun eli kesilmez. Çünkü o, aldığını ikrar etmesinden dolayı kendisine o malı tazmin vacib olduktan sonra, hırsızlık yaptığını ikrar etmiştir. Bundan sonra hırsızlığını ikrar ettiği için, bu ikrarından ötürü o malı ödemesi de gerekmez. Dolayısı ile onun ikrarı hesaba katılmaz" dedi.
2) Şâbî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Haccac'ın yanında idim, derken Horasan'daki Belh şehrinin fakihi olan Yahya b. Ma'mer, elleri kelebçeli olarak getirildi. Haccac, ona "Sen Hasan ile Hüseyin'in Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in neslinden olduğunu iddia ediyorsun (değil mi?)" dedi. O: "Evet" diye cevab verdi. Haccac, "Ya Kitabullah'dan apaçık bir delil getirirsin veya seni parça parça ederim" dedi. Bunun üzerine Yahya: "Sana Allah'ın kitabından apaçık bir delil getireceğim Ey Haccac!' dedi. Ben, Yahya'nın "Ey Haccac" diye hitab etme cüretine şaştım. Haccac,
"Sakın bana: "Biz oğullarımızı siz oğullarınızı çağıralım" (Al-i imran, 61) ayetin delil getirmeyesin?" dedi. Bunun üzerine Yahya, "Allah'ın kitabından o hususta daha açık bir ayet getireceğim. O da Cenab-ı Hakk'ın:
"Daha evvel de Nuh'u ve onun neslinden Davud'u, Süleyman'ı, Eyyûb'u, Yusufu, Musa'yı ve Harun'u hidayete (nübüvvete) kavuşturduk. Biz muhsinleri işte böyle mükâfaatlandınnz. Zekeriyya, Yahya ve İsa'yı da (hidayete kavuşturduk)" (En'am.84-85) ayetidir. Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın babası kimdi ki Allah onu Hazret-i Nuh (aleyhisselâm)'un zürriyyetinden saymıştır?" dedi. Haccac bunun üzerine uzun süre başını önüne eğdi. Sonra başını kaldırarak: "Sanki bu ayeti Kur'an'da daha önce hiç okumamışım. Bunun bağlarını çözün ve ona şu kadar mal verin" dedi.
3) Hikaye edilir ki Medinelilerden bir gurup, imamın arkasında cemaatle namaz kılarken Kur'an okuma hususunda münazara etmek ve onu susturup kötülemek için Ebu Hanife'nin yanına geldiler. Ebu Hanife de: "Hepinizle birden münazara etmem mümkün değil. Onun için, bunu en iyi bileninize bırakın" dedi. Bunun üzerine onlar, içlerinden birisine işaret ettiler. Ebu Hanife "İçinizde en iyi bilen bu mudur?" dedi, Onlar "Evet" diye cevab verdiler. Ebu Hanife: "Bununla münazara etmek, sizin hepinizle münazara etmek sayılır mı?" dedi. Onlar da "Evet" dediler. Yine Ebu Hanife, devamla: "Onu susturmak, sizin hepinizi susturmak sayılır mı?" dedi. Onlar: "Evet" dediler. Sonra Ebu Hanife : "Onunla münazara eder ve delilimle onu susturursam, sizi delille susturmuş olur muyum?" dedi. Onlar yine: "Evet" dediler. Ebu Hanife: "Niçin böyle olur?" dedi. Onlar: "Çünkü biz ona imam olarak razı olduk. Dolayısıyla onun sözü bizim sözümüz olmuş olur" dediler. Ebu Hanife şöyle buyurdu: "Biz namazımızda imamı seçtiğimiz zaman, onun kıraati bizim için de kıraat olur. Onun kıraati, bizim okumamızın yerine de geçer." Böylece onlar Ebu Hanife (rh.)'nin kendilerini susturduğunu kabul ettiler.
4) Ferezdak birisini şöyle diyerek hicvetti:
"Halisa'nın (güzelliği) yanında bir incinin kaybolması gibi, sizin kapınızda benim de şuurum kayboldu." Halisa, Süleyman b. Abdulmelik'in sevgilisi idi. O, son derece akıllı ve edip idi. Süleyman b. Abdulmelik'in heybeti Mervanoğulları'nın hepsininkinden fazla idi. Bu beyt Halise'nin kulağına ulaşınca çok zoruna gitti ve Süleyman'ın huzuruna çıkıp Ferezdak'ı şikayet etti. Bunun üzerine Süleyman, Ferezdak'ın eli ayağı bağlanmış olarak en korkunç bir şekilde, getirilmesini emretti. Süleyman'ın heybetinden dolayı, onun huzuruna geldiğinde Ferezdak'ın ancak ayakta duracak kadar dermanı vardı. Süleyman b. Abdulmelik ona beytini sen mi söyledin?" dedi. O da "Bsn bunu böyle söylemedim. Benim kötülüğümü isteyen birisi bu beyti değiştirmiş. Ben şu şekilde söylemiştim:
"İncinin Halisa'nın üzerinde parlaması gibi, benim şuurum da sizin kapınızda parladı" dedi. Halisa bu sözleri perde arkasından dinliyordu. Halisa'nın kızgınlığı geçti ve kendisine hakim olamıyarak perdenin arkasından çıktı, üzerindeki bütün zinet eşyalarını Ferazdak'a verdi. Bunların değeri bir milyon dirhemden daha fazla idi. Süleyman b. Abdulmelik, Ferezdak huzurundan çıkınca, onun peşine, zinet eşyalarını ondan yüzbin dinara satın alması için perdedarını gönderdi. Sonra o zinetleri Halisa'ya geri verdi.
5) Halife Mansur, bir gün Ebu Hanife'yi çağırdı. O esnada Ebu Hanife'nin düşmanı olan er-Rebi "Ey mü'minlerin emiri, -Ebu Hanife'yi kastederek- Bu adam senin dedene karşı çıkıyor. Zira deden 'İstisna-i munfasıl caizdir' dediği halde 'Ebu Hanife cevazını inkâr ediyor"dedi. Bunun üzerine Ebu Hanife şöyle dedi: 'Bu Rebi' var ya, bu, insanların sana bi'at etmelerinin vacib olmadığını iddia ediyor' dedi. Bunun üzerine Mansur, 'Nasıl?' dedi. Ebu Hanife de: "Bunlar sana biat ediyor, sonra evlerine döndüklerinde "inşallah" diyorlar (istisna yapıyorlar) böylece biatları batıl oluyor" dedi. Mansur buna güldü ve şöyle dedi: "Ey Rebi, Ebu Hanife'den sakın." Halifenin huzurundan çıkışta Rebi: "Ey Ebu Hanife, sen canıma kastettin" dedi. Ebu Hanife de: "Bunu başlatan sensin, ben kendimi müdafaa ettim" dedi.
6) Anlatıldığına göre bir müslüman, bir zımmîyi kasten öldürdü. Ebu Yusuf, zırnmıye karşılık müslümanın öldürülmesine hükmetti. Bu Zübeyde'nin kulağına ulaştı. Bunun üzerine Ebu Yusuf'a gelerek:"Müslümanı öldürmekten sakın" dedi. O, müslümanların işi ile çok ilgilenirdi. Ebu Yusuf ve fakihler bir araya toplandılar ve zımmi ile müslümanın velileri huzura getirildiler. Harun Reşid, Ebu Yusuf'a: "Bu müslümanın (kısasen) öldürüleceğine mi hükmedildi?" dedi. Ebu Yusuf da: "Ey mü'minlerin emiri, o benim görüşümdür. Ne var ki ben, zımmînin müslüman tarafından öldürüldüğü gün cizye verdiğine dair kuvvetli bir delil bulunmadıkça müslümanın öldürülmesine hükmetmem" dedi. Zımminin akrabaları bunu getiremediler. Böylece de onun kanı boşa gitmiş oldu.
7) el-Gadban, Haccac'ın düşmanı olan Abdirrahman b. Muhammed el-şaş'e: "Haccac seni akşam yemeği yapmadan önce, son onu sabah yemeği yap. (O senin hesabını görmeden sen onun hesabını gör) dedikten sonra Haccac'ın huzuruna girerek ona: "Esselamü Aleyke"nin cevabı nedir?" dedi. O da "Ve aleykümüsselam" dedi ve hemen durumu anladı. Sonra şöyle dedi: "Ey Gadban Allah senin canını alsın. Benim sana selamı iade etmemle kendin için bir eman almış oldun. Ama Allah'a yemin olsun ki, eğer vefa ve keremin hakkı olmasaydı, şu andan itibaren soğuk su içemezdin." Bu hâdisede ilmin faydasına bakın. İlim ne güzel şey. İlimle süslenenlere ne mutlu! Cehalete ve cahillik vadisine yuvarlananlara yazıklar olsun.
8) Ubdulmelik b. Mervan şairin
"Bizde Süveyd, Butayn ve Ka'neb vardır. Yine bizde (içimizde) toy olan Emirü'l-Mü'minin vardır" beytini duyduğu zaman, onun getirilmesini emretti. Onu getirip huzuruna çıkarttılar. Abdulmelik ona beytini sen mi söyledin? dedi. O da: Ben ancak "emir" kelimesindeki "ra" harfinin nasbi ile "Yine bizde, Ey mü'minlerin emiri toy olanlar vardır" diyerek sana nida ettim, senden yardım istedim" dedi. Bunun üzerine Abdulmelik'in kızgınlığı gitti, adam da bilgisi ile ortaya koyduğu az bir sanat sayesinde ölümden kurtuldu. Bu az iş de zammeyi fethaya çevirmektir.
9) Devlete hâkim olan Ebu Müslim, Süleyman b. Kesir'e şöyle dedi: Kulağıma geldiğine göre, sen bir mecliste imişsin. Yanında benim adım geçince, "Ey Allah'ım! onun yüzünü kara çıkar, boynunu kopar ve bana onun kanından içir." demişsin, doğru mu?" Süleyman b. Kesir: "Evet, bunu dedim fakat, olgunlaşmamış üzüme baktığım zaman bunu üzüm için söyledim" dedi. Bu söz Ebu Müslim'in hoşuna gitti ve onu affetti.
10) Adamın birisi Ebu Hanife'ye "Benimle konuşmadıkça hanımımla konuşmamaya yemin ettim. Hanımım da ben onunla konuşmadıkça eğer benimle konuşursa, sahib olduğu herşeyini sadaka olarak dağıtmaya yemin etti" dedi. Fakihler bu meselede şaşırdılar. Süfyan şöyle dedi: "İkisinden hangisi diğerine konuşursa yeminini bozmuş olur." Ebu Hanife ise adama: "Git ve hanımına konuş. Bu takdirde hiçbiriniz için de yeminini bozma sözkonusu olmaz" dedi. Bunun üzerine adam Süfyan'a gidip, Ebu Hanife'nin dediklerini haber verdi. Süfyan da kızgın bir şekilde Ebu Hanife'nin yanına gelip; "Sen namusları mubah kılıyorsun" dedi. Ebu Hanife: "Bu ne demek oluyor?" dedi. Süfyan, "Ebu Hanife'ye meseleyi yeniden sorunuz" dedi. Onlar meseleyi yeniden sordular, Ebu Hanife aynı fetvayı verdi. Bunun üzerine Süfyan: "Bunu nerden çıkarttın?" diye sordu. O da şöyle dedi: "Erkek yemin ettikten sonra, kadın da yemin ile ona karşılık vererek onunla konuşmuş oldu. Böylece adamın yemini düşmüş oldu. Eğer adam şimdi kadınla konuşursa ikisi de yeminlerini bozmuş olmazlar. Çünkü erkek kadınla yeminden sonra konuşmuş olur. Bu sebeble her ikisinin de yemini düşmüş olur." Süfyan bu cevaba karşılık: "Allah sana, ilim hususunda bizim hiçbirimizin farkında olmadığı şeyleri açıyor" dedi.
11) Hırsızlar bir adamın evine girip onun bütün malını alarak, hiç kimseye bunu söylememesi için üç talak üzerine ona yemin ettirdiler. Sabah oldu. Adam hırsızları, kendi malını satarlarken görmesine rağmen, yemin ettiği için kimseye birşey söyleyemedi. Adam bu meseleyi sormak üzere Ebu Hanife'ye geldi: Ebu Hanife de ona mescidinizin imamını ve mahalle halkını toplayıp bana getir" dedi. O da hepsini Ebu Hanife'nin yanına getirdi. Ebu Hanife onlara: "Siz, Allah'ın, şu adamın malını ona geri vermesini istiyor musunuz?" dedi. Onlar: "Evet" cevabını verdiler. Bunun üzerine Ebu Hanife: "Herkesi toplayıp bir eve doldurun. Sonra onları birer birer evden çıkarıp, o adama: "Seni soyan bu mudur?" diye sorunuz. Eğer o, malını çalan hırsız değilse "hayır" desin, eğer hırsız ise sesini çıkarmasın. Eğer adam sesini çıkarmazsa siz o hırsızı yakalayın" dedi. Onlar da Ebu Hanife'nin kendilerine emrettiği şeyi yaptılar, Allah da o adama çalınan mallarını geri verdi.
12) Ebu Hanife'nin çevresinde, meclislerine devam eden bir genç vardı Birgün Ebu Hanife'ye: "Falancanın kızıyla evlenmek istiyorum. Hatta istettim Fakat onlar benden, gücümün üstünde mehir istediler" dedi. Ebu Hanife de: "Çaresini bul, borç al ve onunla evlen. Çünkü Allahü teâlâ ondan sonra işini kolaylaştıracaktır" dedi. Sonra Ebu Hanife kendisi mehir miktarınca ona borç verdi ve evlendikten sonra o gence şunu söyledi: "Sen bu beldeden çıkıp, uzak bir beldeye gitmek ve yanında hanımını da götürmek istediğim açıkla" dedi. Genç bunu açıkladı. Bu durum kadının ailesine güç geldi ve şikayet edip fetva sormak için Ebu Hanife'nin yanına geldiler. İmam onlara: "Bu onun bileceği iştir" dedi. Onlar da: "Bunu savuşturmanın yolu nedir?" dediler. Bunun üzerine Ebu Hanife: "Bunun yolu, ondan aldığınız mihri ona geri vermek suretiyle onu hoşnud etmenizdir" dedi. Onlar da Ebu Hanife'nin bu tavsiyesine uydular. Ebu Hanife bunu gelinin kocasına anlatınca, o: "Ben onlardan, bundan başka birşey daha istiyorum" dedi. Ebu Hanife de şöyle dedi: 'Bu kadar parayı alırsan al, yoksa karın bir adama borçlu olduğunu söyleyecektir Sen de söylediği borç miktarını onun yerine ödemedikçe hanımınla beraber gidemeyeceksin. Hangisini istersin?" Adam bunun üzerine: "Allah Allah! Aman bunu duymasınlar. Ben onlardan başka şey istemiyorum" dedi ve mihir kadar paraya razı oldu. İşte Ebu Hanife'nin ilminin bereketiyle her iki tarafın da sıkıntısı giderilmiş oldu.
13) El-Leys b. Sa'd'dan rivayet edildiğine göre, adamın biri Ebu Hanife'ye şöyle dedi: "Benim huyu güzel olmayan bir oğlum var. Birçok para verip ona bir cariye alıyorum, o ise onu azad ediyor. Büyük bir mihir karşılığında onu bir kızla evlendiriyorum, o ise kalkıp onu boşuyor" dedi. Bunun üzerine Ebu Hanife ona, "Onunla beraber köle pazarına git. Eğer gözü bir cariyeye kayarsa, onu kendi malın olarak satın al ve oğlunla onu evlendir. Eğer oğlun onu boşarsa, o cariye mülkün olarak sana döner. Eğer azad etmek isterse, azad edemez" dedi. El-leys şöyle devam etti: "Allah'a yemin ederim ki hiçbir şey Ebu Hanife'nin hazır cevablılığı kadar beni hayrete düşürmemiştir.
14) Ebu Hanife'ye Ramazanda, gündüz hanımıyla cinsi münasebette bulunmaya yemin eden bir adamtn durumu sorulunca, kimse buna cevap veremedi. Bunun üzerine Ebu Hanife şöyle cevab verdi: "O adam karısı ile Ramazanda yolculuğa çıkar ve gündüz onunla münasebette bulunur."
15) Bir adam Haccac'a geldi ve "Benim dörtbin dirhemim çalındı " dedi. Haccac: "Kimden şüpheleniyorsun?" dedi. O: '"Hiç kimseyi itham etmiyorum" diye cevab verdi. Haccac ona: "Belki de hanımın çalmıştır, ne dersin?" dedi. Adam: "Subhanallah! Hanımım böyle şey yapmayacak kadar iyidir" dedi. Haccac attarına (kokucusuna): "Bana, benzeri olmayan çok kokan bir esans yap" dedi. Attar da ona böyle bir koku yaptı. Sonra Haccac, o adamı çağırdı ve ona: "Şu kokudan sürün, başka kimse bundan sürünmesin" dedi. Daha sonra Haccac, kapıcılarına: "Mescidlerin kapılarında oturun" dedi ve o kokuyu onlara göstererek, "Kimde bu kokuyu duyarsanız, onu hemen yakalayın" dedi. Böylece onlar, kendisinden bu koku fazlaca duyulan bir kişiyi görüp yakaladılar. Haccac, ona: "Bu kokuyu nereden aldın?" dedi. Adam da: "Onu satın aldım" dedi. Haccac: "Bana doğru söyle yoka seni öldürürüm " dedi. O adam da doğruyu söyledi. Bunun üzerine Haccac, parası çalınan adamı çağırdı ve: "İşte dörtbin dirhemini çalan adam! Sen hanımına dikkat et ve onu güzel terbiye et" dedi ve sonra dörtbin dirhemi o adamdan alıp sahibine verdi.
16) Harun Reşid bir gün Ebu Yusuf'a şöyle dedi: "Cafer b. İsa'nın çok hoşuna giden bir cariyesi var. O bunu sevdi de o cariyeyi satmayacağına, hibe etmeyeceğine ve azad etmeyeceğine yemin etti. Şimdi ise bu yemininden kurtulmak istiyor, ne dersin?" Bunun üzerine Ebu Yusuf: "O, cariyenin yarısını satsın, yarısını da hibe etsin. Böylece yeminini bozmasın" dedi.
17) Muhammed b. Hasan şöyle dedi: "Bir gece uyuyordum. Ansızın kapım çalındı. "Kapıya bakın, kimmiş o?" dedim. Kapıya bakanıar: "Halifenin habercisi seni çağırıyor" dediler. Canımdan korktum, kalkıp halifeye gittim. Yanına girince O: "Sana birşey sormak için çağırdım. Muhammed'in annesi yani hanımım Zübeyde'ye "Ben adil hükümdarım. Adil hükümdarlar ise cennete gireceklerdir" dedim. O da "Senzâlim ve asisin. Çünkü sen kendinin cennetlik olduğuna şahitlik ettin. Böylece, Allahü Teâlâ hakkında yalan söylemiş olduğundan kâfir oldun. Binaenaleyh ben de (müslüman olarak) sana haram oldum. "Bana yaklaşamazsın" dedi. Bunun üzerine Harun Reşid'e: "Ey mü'minlerin emiri bir günah işlediğin zaman o esnada veya daha sonra O'ndan korkar mısın?" dedim. O: "Evet, vallahi çok korkarım" dedi. Ben de: "Sana bir cennet değil iki cennetin verileceğine şehadet ederim dedim ve "Rabbinin huzurunda duracağından (hesab vereceğinden) korkan kimse için iki cennet vardır"(Rahman, 46) ayetini okudum. Bunun üzerine bana iltifat edip mülatefe yaptı, geri dönmemi emretti. Evime döndüğüm zaman atiyye keselerinin hemen bana gönderildiğini gördüm.
18) Anlatıldığına göre Ebu Yusuf'a bir gece Harun Reşid'in elçisi gelip, kendisini hükümdarın acele istediğini söyledi. Ebu Yusuf canından korkup, cübbesini giyerek, endişeler içerisinde halifenin yanına gitti. Huzura çıkınca selam verdi, halife de selamını alıp, yanına oturttu. O esnada Ebu Yusuf'un korkusu dindi. Harun Reşid: "Sarayda bir zinet eşyası kayboldu. Sarayın bir cariyesini suçladım ve "Ya ithamımda beni tasdik (çaldığını itiraf) edersin, ya da seni öldürteceğini" diye yemin ettim. Ama sonra pişman oldum. Bana bir çare (çıkış yolu)bul!" dedi. Bunun üzerine Ebu Yusuf: "Müsaade et onun yanına gireyim" dedi. Harun Reşid, Ebu Yusuf'a müsaade etti. O da içeri girince ay parçası gibi olan bir cariye gördü. Ebu Yusuf odadakileri dışarı çıkardı ve sonra cariyeye: "O çalınan zinet sende mi?" dedi. Cariye: "Hayır, vallahi" dedi. Bunun üzerine Ebu Yusuf cariyeye, sana söyleyeceklerimi iyi öğren, ne eksik'ne de fazla söyleme. Halife seni çağırıp: "Zineti sen mi çaldın?" dediğinde "Evet" de. Yine o sana: "Onu ver" dediğinde: "Ben onu çalmadım" de. Sonra Ebu Yusuf, Harun Reşid'in huzuruna tekrar girdi ve cariyeyi getirtmesini söyledi. Cariye huzura gelince de Ebu Yusuf halifeye: "Ona zineti sor" dedi. Halife cariyeye: "O zineti sen mi çaldın?" deyince pariye: "Evet" dedi. Sonra Halife: "Onu ver" deyince de cariye: "Vallahi ben onu çalmadım" dedi. Ebu Yusuf: "Ey mü'minlerin emiri, o ya çaldığını itiraf ederken veya inkar ederken seni tasdik etmiş oldu. Sen de böylece yemininden kurtuldun" dedi. Harun Reşid'in kızgınlığı geçti ve Ebu Yusuf'un evine 100.000 dirhem götürülmesini emretti. Yanındakiler: "Hazine memurları şimdi burada değil, bunu yarına ertelesek olmaz mı?" dediler. Harun Reşid, "Kadı Ebu Yusuf bizi bu gece vakti kurtardı, biz onun mükâfaatını yarına nasıl erteleriz?" dedi ve emretti de on kese altın yüklenip Ebu Yusuf ile beraber evine götürüldü.
19) Bişr el-Merisi İmam Şafii'ye "Sen icmanın olduğunu iddia ediyorsun. Halbuki doğudaki ve batıdaki kimselerin bir hususta icma ettiklerini bilmek mümkün değildir" dedi. Bu münazara Harun Reşid'in yanında yapılıyordu. İmam Şafii, "Şu oturanın halife olduğuna bütün müslümanların icma ettiğini bilmiyor musun?" eleyince Bişr korkusundan bunu kabul etti ve sesi soluğu kesildi.
20) Bir bedevi Hazret-i Hüseyin b. Ali (radıyallahü anh)'nin yanına gitti, ona selam verip bir istekte bulundu ve: "Deden (Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini duydum: "Bir ihtiyacınız olduğu zaman bunu dört kimseden isteyiniz. Ya şerefli bir bedeviden, ya cömert bir efendiden, ya Kur'ân'ın hafızından veya ay yüzlü kimselerden." Arablar senin ceddinle şeref buldu. Cömertlik sizin adetiniz ve huyunuzdur. Kur'an sizin evinizde indi. Ay yüzlü kimseye gelince ben Allah'ın Resulünden şöyle dediğini duydum: "Bana bakmak istediğinizde (Hazret-i ) Hasana ve (Hazret-i ) Hüseyn'e bakınız." Bunun üzerine Hazret-i Hüseyin: "İhtiyacın nedir?" dedi. Adam ihtiyacını yere yazdı. Hazret-i Hüseyin de: "Babam Ali'nin şöyle dediğini duydum: "Herkesin kıymeti yaptığı iyiliğe göredir."
Yine dedemin de şöyle dediğini duydum. Bağış, karşıdakinin bilgisine göredir. Ben sana üç soru soracağım. Eğer bunlardan birine cevab verirsen, elimde olanın üçte biri; eğer ikisini cevaplarsan üçte ikisi; eğer üçüne de cevap verirsen elimdekinin hepsi senin olacak. Bana Irak'tan ağzı kapalı bir kese gönderildi" dedi. Bunun üzerine bedevi: "Sor Güç kuvvet ancak Allah'ındır" dedi. Hazret-i Hüseyin "Hangi amel daha üstündür?" diye sordu, bedevi: "Allah'a iman" dedi. Hazret-i Hüseyin "Kul, tehlikelerden nasıl kurtulur?" diye sordu, bedevi: "Allah'a son derece güvenerek" dedi. Hazret-i Hüseyin: "İnsanı süsleyen nedir?" diye sordu; bedevi: "Hilimle beraber olan ilimdir" cevabını verdi. Hazret-i Hüseyin: "Şayet ilmi Yoksa.?" diye sordu, o da: 'Cömertlikle beraber bulunan mal' dedi. Hazret-i Hüseyin "Ya bu da yoksa..?' dedi, bedevî: "Beraberinde sabır olan fakirlik" cevabını verdi. Hazret-i Hüseyin: "Ya bu da yoksa..?" dedi. O "Gökten düşüp onu yakan bir yıldırım" cevabını verdi. Bunun üzerine Hazret-i Hüseyin güldü ve keseyi ona attı.
İlmin Faziletine Dair Aklî Deliller
İlmin üstünlüğünün akli delilleri hususunda deriz ki: İlmin bir şeref ve kemal sıfatı, cahilliğin de bir noksanlık sıfatı olduğunu akıllı kimselerin zaruri olarak bildiği bir gerçektir. Bu sebeble yalan olduğunu bilse dahi alim bir kimseye: "Ey cahil!" denilse, bu onu rahatsız eder.
Yine aksini bile bile, cahil bir kimseye "Ey alim" denilse, o bundan hoşlanır. Bunlar ilmin bizzat kıymetli ve bizzat sevimli; cehaletin de bizzat eksiklik olduğuna delildir.
Keza ilim nerede bulunursa bulunsun ilim sahibi saygı ve ta'zim görür Hatta hayvanlar bile insanı gördüğü zaman onu sayar ve ona İtaat eder. Her ne kadar bu hayvan insandan çok güçlü olsa da...
İdareciler bile kendi içlerinde, daha akıllı ve daha faziletli birisini gördükleri zaman isteyerek ona itaat ederler.
Âlimler de, inadlaşmadıkları müddetçe, tabii olarak, ilimde kendilerinden geride olanların reisi olurlar. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e karşı çıkıp onu öldürmek isteyen kimselerden bir çoğunun gözleri Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iliştiğinde Allah onların kalbine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in heybet ve korkusunu düşürdü de onlar onu çok heybetli görüp, ona boyun eğdiler. Bundan dolayı şair şöyle demiştir:
"Onun hakkında apaçık ayetler olmasaydı bile O'nun görünüşü sana, birşey sorma ihtiyacını hissettirmezdi."
Keza şüphe yok ki insan diğer canlılardan daha faziletlidir. Bu fazilet ve üstünlük, insanın güç ve kuvvetinden dolayı değildir. Çünkü hayvanlardan çoğu onun kadar hatta ondan daha fazla kuvvete sahibtir. Bu durumda insanın bu üstünlüğü, ancak onun nurânî bir meziyete ve kendisi ile eşyanın hakikatini anlayıp ona muttali olmaya, Allah'ın:
"Cinleri ve insaman sadece bana ibadet etsinler diye yarattım " (zariyat, 56) ayetinde buyurduğu gibi ibadetle meşgul olmaya müsait hale geldiği Rabbani latifeye sahib olmasından dolayıdır.
Keza câhil, sanki hiçbir şeyi göremediği, kesif bir karanlık içindedir. Halbuki alim sanki, kainatın bucaklarında uçuyor, makûlâtın denizlerinde yüzüyor, böylece mevcud ve ma'dumu, vacib, mümkün ve muhali mütalaa ediyor, sonra mümkinin cevher ve araza; cevherin basit ve mürekkebe bölündüğünü kavrıyor ve bunlardan herbirinin türlere, türlerin de kendi alt türlerine, cüzlere, cüzlerin de kendi alt cüzlerine ve başkası ile ortak olduğu cüzlerle, başkası ile ortak olmadığı cüzlere bölündüğünü ileri derecede görüyor ve herşeyin eserini müessirini, malûlünü, illetini, lazımını, melzumunu, küllisini cüzisini ve tekini çoğunu tanıyor, hatta aklı, bütün malûmatı detayları ve kısımları ile üzerine yazdığı bir levha gibi oluyor. Bu derecenin üzerinde daha üstün bir saadet olabilir mi? O böyle olduktan sonra, bilgisiz nefislerin alim olması gibi, bu nefis ruhlar aleminin bir güneşi gibi oluyor ve diğer nefislerin ebedi hayatlarına sebeb oluyor. Çünkü bu nefis önce kendisi kamil oldu, sonrada başkalarını müken.n.elleştirdi ve böylece de Allah ile kulları arasında bir vasıta oluverdi. İşte bu sebebten ötürü Cenab-ı Hak; "Allah melekleri, emrinden olan ruh ile "(Nahl, 2) buyurmuştur. Müfessirler bu "ruhu", "ilim ve Kur'an" diye tefsir etmişlerdir. Ruhsuz beden ölü ve bozuk olduğu gibi, ilimsiz ruh da ölüdür. Bunun bir benzeri de Cenab-ı Hakk'ın: İşte bu şekilde biz sana emrimizden bir ruhu sana vahyettik"(Şura, 52) ayetidir. Buna göre, ilim, ruhun da ruhu; nurun da nuru; özün de özüdür.
Bu saadetin devamlı olup, zeval ve değişmeden uzak olması da özelliklerinden biridir. Çünkü külli tasavvurlara yok olma ve değişiklik arız olamaz. Bu ilim saadeti, zatı bakımından yüceliğin zirvesinde, sonra da ebedilerin en ebedisi, yaşayanların en uzun yaşayanı olunca, saadetlerin en mükemmeli olmuştur.
Keza peygamberler (sallallahü aleyhi ve sellem) ancak hakka davet için gönderilmişlerdir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:
"Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel bir şekilde mücadele et. Hiç şüphesiz Rabbinr yolundan sapanları ve hidayete erecek olanları en iyi bilendir"(Nahl, 125), ve:
"De ki: Bu benim yolumdur. Ben Allah'a açık hüccet ile davet ediyorum. Ben ve bana tabi olanlar (böyleyiz.)" (Yusuf, 108) buyurmuştur. Sonra işi başından al, o zaman göreceksin ki Cenab-ı Hak; "Ben muhakkak yeryüzünde bir halife yaratacağım "(Bakara, 30) buyurup, melekler de :
"Orada bozgunculuk yapacak kimsefler) mi yaratacaksın "(Bakara, 30) deyince, Allahü teâlâla "Ben sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum"(Bakara. 30) buyurmuş ve onlara kendisinin bilmesi ile cevab vererek, kudret, irade, sem'î, basar, vucüd, kıdem ve mekan ile cihetten münezzeh olma gibi diğer celal sıfatları ile onlara cevab vermemiş ve onları bu sıfatlarla susturmamıştır. Ancak O, ilim sıfatı ile onlara cevab vermiştir. Bu da cemal ve kemal sıfatlarının hepsi her nekadar son derece şerefli iseler de, ilim sıfatının onlardan daha şerefli olduğunu gösterir. Cenab-ı Hak, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in üstünlüğünün de ilimle olduğunu beyan etmiştir. Bu da ilmin, başka şeylerden daha şerefli olduğunu gösterir. Sonra Cenab-ı Hak, Hazret-i Adem'in ilmini ortaya koyunca onu meleklerin secdegâhı ve yeryüzünün halifesi kıldı. Bu da Hazret-i Adem'in bu mertebeye ancak ilmi ile müstehak olduğuna delalet eder. Sonra melekler, tesbih ve takdisleri ile övünmüşlerdir. Bunlarla öğünmek ise ancak, bunlar ilimle birlikte olurlarsa yerinde olur. Bu ikisi ilim olmadan yapılırsa, bu nifak olur. Nifak ise, en aşağı mertebedir. Nitekim Cenab-ı Hak: "Hiç şüphesiz münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar"(Nisa. 145) buyurmuştur. Veya, ilimsiz tesbih ve takdis bir taklid olur, taklid ise kınanmıştır. Bu sebeble meleklerin tesbih ve takdislerinin, ancak ilmin bereketi ile, övünmeyi gerektirdiği ortaya çıkmış oldu. Sonra Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'e, ileride izahı geleceği gibi, içtihadı bir meselede hata ettiği için "günah işledi" denildi. Ufacık bir hatadan dolayı, başına gelen başına geldi. Birşeyin önemi ne kadar çok olursa, şerefi de o nisbette fazla olur. Bu da, ilmin ne kadar yüce olduğunu gösterir. Sonra Hazret-i Adem ilmin yüceliğinin bereketiyle tevbe edip, pişman olarak hakka dönüp, günahta ısrarı ve kibirlenmeyi bırakınca peygamber olarak seçilme elbisesini giydi.
Sonra Cenab-ı Hakk'ın: "Gece kararınca bir yıldız gördü. '(Enam, 76) buyurduğu gibi, İbrahim (aleyhisselâm) 'in, daha işin başında nasıl ilim talebi ile meşgul olduğuna bir bak. Sonra o, yıldızlardan aya, aydan güneşe geçti de, tefekkürü ile, birşeyden başka bir şeye geçe geçe, onu maksadına götüren açık bir delil parlak bir burhana ulaşıncaya kadar buna devam etti. Böylece de şirkten yüz çevirerek,
"Ben benliğimi, gökleri ve yeri yaratan (Allah'a) döndürdüm "(Enam, 79) dedi. Hazret-i İbrahim bu dereceye ulaşınca, Allah onu en güzel şekilde medhedip, en mükemmel şekilde yüceltti de, bir keresinde: "İşte biz böylece İbrahime göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk"(En'am, 75); bir başka defa da:
"İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetlerdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz'.En'am, 83) buyurmuştur. Sonra Hazret-i İbrahim mebde' (ilk yaratılış) bilgisine ulaştıktan sonra me'ad (ahiret) bilgisi ile meşgul olarak: "Mani İbrahim: Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster" demişti. "(Bakara, 260). Sonra O, öğrenme işini bitirince, bir keresinde "Duymayan ve görmeyen (putlara) niçin tapıyorsun?"(Meryem 42) diyerek babasına; bir keresinde:
"Sizin ibadete kapandığınız bu putlar da ne oluyor ?"(Enbiya. 52) diyerek kavmine; ve bir keresinde de:
"Rabbi hususunda İbrahim ile tartışan adama baksana?"(Bakara, 252) diyerek de zamanın hükümdarına, delil getirip onları irşad etmekle meşgul olmuştur. Yine Hazret-i Salih, Hûd ve Şuayb (aleyhisselâm)'a bak; onlar işlerinin başında ve sonunda nasıl öğrenmek, öğretmek ve insanları ilahi deliller hususunda düşünmeye irşad etmek ile meşgul olmuşlar?
Yine Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın Firavun ve ordusu ile olan durumları ve Hazret-i Musa'nın onlara getirmiş olduğu çeşitli deliller de böyledir. Nihayet, efendimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir bak; Allah O'na peşpeşe nasıl ilimle lütfetmiş de, şöyle buyurmuştur: "Seni yitmiş buldu da, yola iletmedi mi? Seni yoksul buldu da, zenginleştirmedi mi?"(Duha, 7-8). Böylece Cenab-ı Hak, ilimle olan lütfunu mal ile olan lütfundan daha önce zikretmiştir.
Yine, Cenab-ı Hak, "Sen daha önce Kur'an nedir, iman nedir bilmiyordun" (şura, 52) ve "Bunu sen ve kavmin, bundan önce bilmiyordunuz" (Hud, 49) buyurmuştur. Sonra ilim, Hazret-i Peygamber'e ilk vahyolunan şeydir. Allah: "Rabbinin ismiyle oku!"(Alak, 1) buyurmuştur.Keza Allahü Teâla daha sonra:"Ve sana, bilmediğin şeyleri öğretti"(Nisa, 113) buyurmuştur. Yine, Hazret-i Peygamber devamlı "rabbim, bana eşyayı, nasıl iseler öylece göster" derdi. İnsanlara, bu zikrettiğimiz akli ve nakli delillerle ilmin kıymeti gösterilememişse, artık onlar için bundan sonra hiç bir şeyin ortaya çıkması mümkün olamaz.
Kur'an-ı Kerimde İlmin Tavsîfi
Yine Cenab-ı Hak, ilmi Kur'an-ı Kerim'de şerefli isimlerle isimlendirmiştir.
1) Hayat 'Ölü iken dirilttiğimiz kimse"(Enam. 122).
2) Rûh "İşte böylece biz sana, emrimizden bir ruhu vahyediyoruz"(Şura, 52).
3- Nûr, "Allah göklerin ve yerin nurudur" (Nûr, 35).
Yine Cenab-ı Hak, Talût (aleyhisselâm)'un niteliği hakkında: "Allah içinizden onu seçti ve ona, ilimde ve bedende bir üstünlük verdi(Bakara, 247) buyurmuş, ilmi de bedene takdim etmiştir. Diğer nimetlerden amaç, muhakkak ki bedenin mutluluğudur; bedenin mutluluğu ise, malca mutluluktan daha üstündür. İlmî saadet, cismani saadetten daha üstün olunca, malca saadetten haydi haydi üstün olur.
Yine Hazret-i Yusuf, "Beni memleketin hazineleri üzerinde görevlendir. Çünkü benr iyice koruyan ve iyi bilen birisiyim" (Yusuf, 55) demiş, ama "Ben soyluyum, şerefliyim, fasihim, güzel yüzlüyüm" dememiştir.
Yine haberde: "Kişi iki küçük uzvuyla değerlendidirilir: Kalbi ve lisanı." Kişi konuşursa lisanıyla konuşur, dövüşmek istediğinde de kalbiyle dövüşür. Nitekim Şair:
"Gencin lisanı onun bir yarısı, kalbi de diğer yarısıdır; geriye ise, sadece bir et yığını ve kan kalır" demiştir.
Yine Cenab-ı Hak, cehaletin azabını, cehennemin azabına takdim ederek; "Hayır, muhakkak ki onlar, o vakit Rablerinden mahrumdurlar. Sonra onlar muhakkak ve muhakkak o alevli cehenneme yaslanacaklar"'(Mutaffifin. 15-16) buyurmuştur.
Bazıları, ilmin kaynağının üç olduğunu söylemiştir: Tefekkür eden kalb, ifade eden dil ve tasvir eden bir beyan, ifade gücü..
Ali İbn Ebi Talib de, "ilm" lafzındaki ayn harfinin yücelikten ('uluvv); lam harfinin lütuftan; mim harfinin de mürüvvetten alındığını söylemiştir.
Yine, on çeşit ilim olduğu söylenmiştir: Dinler için tevhid ilmi; şeytanları reddetmek için sır ilmi; kardeşlik münasebetlerini ayarlamak için muaşeret ilmi; farzları ve vacibleri (erkân) bilmek için şeriat ilmi; zamanları tayin için yıldız ilmi; süvariler için kılıç döğüşü ilmi; hükümdarlar için yönetim ilmi; ta'bir etmek için rüya ilmi; delil getirmek için feraset ilmi; bedenler için tıb ilmi ve Rahman'ı tanımak için hakikat ilmi...
Yine ilim, suya benzetilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak "Gökten bir su indirdi"(Rad, 17) buyurmuştur. Sular dört kısımdır: Yağmur suyu; sel suyu; kanal suyu ve göze (kaynak) suyu.. İlimler de bunun gibi dört kısımdır:
1) Bulanmaması için, karıştırılması doğru olmayan göze (kaynak) suyu gibi olan "tevhid ilmi, " küfrün meydana gelmemesi için Allah'ın nasıl olduğunu anlamayı istemek caiz değildir.
2) Eşmekle artan kanal suyuna benzeyen, istinbat yoluyla ziyadeleşen fıkıh ilmi.
3) Saf olarak inip, sonra havanın toz zerreleriyle bulanan yağmur suyuna benzeyen "zühd" ilmi. Zühd ilmi de saftır, ancak açgözlülükle bulanır.
4) Canlıları öldüren ve mahlûkatı helak eden sel suyuna benzeyen, bid'at ilmi. Bid'at da böyledir. Allah en iyi bilendir.
İlmin Tarifi
Âlimlerin ilmin tarifi hakkında söyledikleri sözlere dairdir.
Ebu'l-Hasan el-Eşarî: İlim, bir şeyin bilinmesine vesîle olan şeye denilir. Çoğu kez de; "İlim: Kişinin kendisiyle alim, bilici olduğu şeydir" demiştir.
Eş'ariye; "Bilici (alim) ve bilinen (ma'lum) ancak İlim ile bilinirler; bu sebeple, ilmi bu iki şeyle tarif etmek devirdir. Bu ise, caiz değildir" diyerek itiraz etmişlerdir.
Eş'ari buna şu şekilde cevap vermiştir: "İnsanın, kendisinin nefsini, elemini ve lezzetini bilmiş olduğuna dair bilgisi, zaruri bir ilimdir. Eşyayı bildiğine dair bilgisi ise, ilmin aslını bilmektir. Çünkü mahiyyet, mukayyet olan mahiyyete dahildir. Böylece onun, ilmin ilim olduğunu bilmesi, zaruri bir ilim olmuş olur; böylece de devir (devr-i fasit) düşmüş olur. Bu konunun iyice izahı, inşaallah, bu husustaki tercihimizi zikrettiğimizde gelecektir.
Kadî Ebû Bekr ise şöyle demiştir: "İlim, malumu, nasıl ise öylece bilmektir." Yine o, çoğu kez, "ilim, bir bilmedir" demiştir.
Onun birinci tarifine şöyle itiraz edilmiştir: "Ebu Bekr'in, "İlim, malumu bilmektir" sözü, ilmi malumla tarif etmektir. Böylece, yine devir avdet eder. Buna göre bilmek, ancak bilinen şeye mutabık olduğu zaman doğru olur. Bu sebeple Ebu Bekr'in, marifet sözünü zikrettikten sonra, "onu nasıl ise öylece" sözü, bir haşv (faydadan hâli fazla söz) olur.
O'nun, "ilim, ma'rifettir" (bilmektir), şeklindeki tarifine gelince, bunda birçok yönden bozukluk bulunmaktadır:
a- İlim, bilmenin kendisidir. Bu sebeple ilmi, bilmekle tarif etmek, birşeyi kendisiyle tarif etmek olur ki, bu muhaldir.
b- Bilmek, karışıklıktan sonra ilmin meydana gelmesinden ibarettir. Bu sebepten ötürü, "Ben falancayı tanıyamadım; ama onu şu anda tanıdım" denilir.
c- Allah, kendisini alim olarak vasıflandırmış, ama arif diye vasıflandırmamıştır. Çünkü ma'rifet (bilmek), kendisinden önce bir bilinmezliğin geçmesini, bulunmasını gerektirir ki, bu Allah için düşünülemez.
Üstad Ebu İshâk el-İsferayini de şöyle demiştir: "İlim, bilineni ortaya koymak ve beyan etmektir." Çoğu kez ise O, şöyle demiştir: "İlim, hakikatlerin ortaya konulmak istenmesidir." Çoğu kez ise; "Tebyîn" ( = açıklama, ortaya koyma) sözüyle yetinerek: "İlim, tebyîndir" demiştir ki, bu da zayıftır. O'nun, "ilim, tebyindir" demesinde, ancak bir lafzı ondan daha kapalı olan bir lafızla değiştirme vardır. Bir de. tebyîn ve istibane (ortaya koymak istemek), gizlilikten sonra bir şeyin ortaya çıkışını ihsas ettirirler ki, bu, ilmullâh hususunda daima aynı olmaz.
İsferayini'nin "Malumu, nasıl ise öylece açıklamadır", sözüne gelince, bu söze de Kadî Ebu Bekr'in sözüne yönelen bütün itirazların tamamı yönelir.
Üstad Ebu Bekr İbn Fûrek de, şöyle demiştir: "İlim, fiilin muhkem ve sağlam olarak nitelenmesini sağlayan şeydir."
Bu görüş zayıftır; çünkü vaciblerin vacibliğini, imkansızların imkansızlığını bilmek, bir sağlamlık ve muhkemlik ifade etmez.
Kâffal ise: "İlim, malumu nasıl ise aynen öyle isbat edip, göstermektir" demiştir.
Çoğu kez; "İlim, malumu, nasıl ise o şekilde tasavvur etmektir" denilmiştir.
Yukarda yazmış olduğumuz itiraz şekilleri bu söz için de geçerlidir.
İmamu'l-Haremeyn ise: "İlmin mahiyetini tasavvur etmeye ve o mahiyeti başka mahiyetlerden ayırdetmeye imkan veren yol, bizim şöyle söylemem izdir. Biz, kendiliğimizden, zorunlu olarak, kendimizin bazı şeylere inandığımızı görüyoruz. Diyoruz ki, bizim o şey hakkındaki inancımız ya katidir veya değil; eğer kati ise, ya vakıaya mutabıktır veya değildir; eğer mutabık ise, o şey ya, mevzu ve mahmul taraflarının aynı olan bir mucibden (gerektirici sebebten) ötürü olurki bu "bedihi ilim"dir; veya zaruri ilimlerin terkibinden hasıl olan bir mucibden ötürü olur ki bu da " nazarî ilim"dir.
Veyahutta, böyle bir mucibden dolayı meydana gelmemiştir ki, bu da mukallidin inancıdır. Vakıaya mutabık olmayan kati inanca gelince, bu cehalettir. Kati olmayan inanca gelince, bu durumda ya iki tarafta eşit olur, ki bu sektir; veya iki taraftan biri diğerinden daha fazla tercihe şayan olur ki, racih olan zan, mercuh olan (bırakılan) ise, vehimdir " demiştir. Bu tarif de birçok bakımdan bozuktur:
1) Bu tarif, ancak bizim, "itikadın mahiyetini bilmemiz bedihi bir itimdir" diye iddia ettiğimiz zaman tamam olur. Bu caiz olunca, ilmin mahiyetini bilmenin bedihi olduğunu ileriısürmerniz neden mümkün olmasın?
2) Bu, ilmi, zıdlarının bulunmamasıyla tarif etmektir. Halbuki onun zıdlarını bilmek, ilmi bilmekten daha güçlü değildir ki, zıd olmayan zıd olanı tarif edici kılınsın!.. Böylece işin neticesi, bir şeyi kendi misliyle veya daha kapalı olanla tarif etmeye vanp dayanır.
3) İlim, bazan tasavvur, bazan da tasdik olur. Tasavvura, ne katiyyet ne tereddüt, ne kuvvet ve ne de zayıflık arız olamaz. Durum böyle olunca, tasavvuri olan ilimler, bu tarifin dışında kalmış olur.
Mu'tezile de şöyle demiştir: İlim, nefsin sükunetini sağlayan inançtır. Çoğu kez onlar şöyle de derler: İlim, nefsin itminanını (sükûnetini) gerektiren şeydir. Onlar sözlerine devamla, sükun lafzı burada her ne kadar mecazi olsa da, ancak ondan kastedilen açık olunca, onun zikredilmiş olması maksada ters düşmez.
Arkadaşlarımız şöyle demişlerdir: İtikad, ilme muhalif olan bir cinstir, bu sebeple ilmi o cinse dahil etmek caiz olmaz.
Onlar şöyle de diyebilirlerdi: "Şüphesiz ilimle mukallidin inancı arasında müşterek bir nokta vardır. Biz itikad sözüyle bu ortak noktayı kastediyoruz. Ashabımız; Allah'ın ilminin bu tarifin dışında kaldığını, çünkü Allah'ın ilmi hakkında, "O ilim nefsin sükûnetini gerektirir "denilemiyeceğini söylemişlerdir.
Felsefeciler ise: "İlim: Maluma mutabık olarak insan nefsinde meydana gelen bir şekildir " demişlerdir. Bu tarifte de, birçok kusur bulunmaktadır:
a- Şekil lafzını ilme vermek, muhakkak ki, mecazidir. Bu sebeple, bu tarifte hakikati mecazdan ayırmak gerekir. "Aynada yüzün şeklinin meydana gelmesi gibi, zihinde de malumun şekli meydana gelir " biçiminde söylenen söze gelince, bu zayıf bir fikirdir, çünkü biz dağı ve denizi düşündüğümüzde zihinde bunlar meydana gelirlerse, zihinde dağ ve deniz var demektir ki bu da, imkansızdır. Eğer, zihinde onlar meydana gelmez de, zihinde bulunan sadece onların şekilleri olursa, bu durumda malum olan o suret olur. Zihinde meydana gelen suret, o şeyin kendisi değil sureti olunca, onun bilinmemiş olması gerekir. Eğer suret meydana geldi ve onun yeri de zihindedir, denilirse bu durumda dağın ve denizin zihinde bulunduğu sözüne döneriz.
b- Felsefecilerin, "o, maluma mutabıktır" sözü ise, devri (devr-i fasid)'i gerektirir.
c- Onlarca, bilinen şeyler bazan hariçte var olur, bazen de hariçte bulunmaz; ki, onlar bu şeyleri itibari durumlar, zihni suretler ve ikinci dereceden akli şeyler diye isimlendirirler. Tarifte zikredilen mutabakat, bu kısım şeylerde makul değildir.
d- Biz bazen yok olanı düşünebiliyoruz. Ama, bu akli tasavvur, yok olan şeye mutabıktır, denilemez. Çünkü mutabakat uyuşan iki şeyin bulunmasını gerektirir. Ma'dum ise, sırf yokluktur. Bu nedenle burada bir uygunluğun meydana gelmesi imkansız olur.
Keza Gazzali, felsefecilerin, ilmin tarifi hususundaki sözlerini izaha çalışarak şöyle demiştir: Kalb gözümüzle idrakimizi, zahiri gözümüzle mukayese etmek suretiyle anlarız. Zahiri gözümüzün manası görülen şeyin suretinin görme kuvvetinde şekil almasından ibarettir; nitekim, aynada suretin şekillendiğini de, bu şekilde anlamaktayız. Nitekim göz, görülen şeylerin şeklini alır, yani o gözde görülen şeylerin aynısı olmayan, ama onlara mutabık olan şekiller belirir. Çünkü, meselâ ateşin kendisi gözde beliremez; aksine, ateşin suretine mutabık bir şekil belirir... Bunun gibi akıl da, üzerinde makûlatın şekillerinin belirdiği bir ayna gibidir. Makulat ile, onların hakikat ve mahiyetlerini kastediyorum.
Aynanın yapısında üç unsur bulunmaktadır: Demir unsuru, parlaklık ve onda şekillerin belirmesi.. İnsanoğlunun cevheri demir, aklı parlaklık, malumatı da suretler gibidir. Gazzali'nin bu sözü gerçekten sakıttır, çünkü O'nun: "Zahiri gözün manası, görülen şekillerin görme kuvvetinde belirmesidir " görüşü, bir kaç bakımdan batıldır.
a- Çünkü o, görmenin tarifinde görenle görüleni zikretmiştir ki, bu bir devirdir (devr-i fasittir).
b- Şayet görme, bu şekil almanın bizzat kendisi olsaydı, o zaman biz ancak gözün alabileceği kadar görürdük. Çünkü büyük bir şeyin küçük birşey içinde şekil alması mümkün değildir. Şayet şekillenen küçük suretler, hariçteki büyük şeylerin görülebilmesi için şarttır, denilirse biz deriz ki, şart meşruttan başkadır. O halde görmek, şekil alan bu suretlerden başkadır.
c- Biz görülen şeyi, olduğu yerde görüyoruz; şayet görülen şey beliren şekil olsaydı, biz onu bulunduğu yerde ve mekanda göremezdik.
Gazzali'nin, "akıl da böyledir; çünkü onda da, makufatın suretleri belirir" sözüne gelince, bu da zayıftır. Çünkü, akılda hararetten ötürü şekillenen suret, mahiyet itibariyle ya müsavidir veya değildir... Eğer birincisi olursa, o zaman aklın, harareti düşündüğü zaman hararetli olması lazım. Çünkü hararetli olmak, ancak hararetle vasıflandığında anlamlı olur. İkincisi olursa, o zaman mahiyet, mahiyeti bakımından hararete ters olan bir şeyin zihinde meydana gelmesinden ibarettir. Bu ise, Gazzali'nin görüşünü geçersiz kılar.
Suretlerin aynada şekil alması hususuna gelince, muhakkik felsefeciler, görülen şeyin suretinin aynada şekillenmediğinde ittifak etmişlerdir. Böylece onların görüşleri hususunda Gazzali'nin zikretmiş olduğu şeyin onların görüşüne uymadığı ve asıllarıyla bağdaşmadığı ortaya çıkmış olur.
Alimlerin ilim hususunda yaptıkları tariflerin batıl olduğu ortaya çıkınca, bil ki tarif edememek, bazen elde edilmek istenen şeyin çok gizli ve kapalı olmasından, bazen de o şeyin çok açık olup, kendisini tarif için daha iyi belirgin ve açık bir şey bulunamamasından ileri getir. İlmi tarif etmekten aciz kalmak, bu ikinci husustan ileri gelmiştir. Gerçekten ilmin mahiyyeti çok açık ve çok net bir şekilde tasavvur edilmiştir. Bu sebeple onu tarif etmek için, bir tanımlayıcıya ihtiyaç yoktur. Bunun delili ise şudur: Herkes zaruri olarak, kendisinin varlığını, göklerde olmadığını, denizlerin karanlıklarında da bulunmadığını bilir. Onun bunları bilmesine dair hasıl olan zaruri ilmi, onun zatının bu ilimlerle muttasıf olduğuna dair bir ilimdir. Bir şeyin birşeye nisbet edildiğini bilen kimse, şüphesiz her iki tarafı da biliyor demektir. Bu mensubiyyetle ilgili zaruri ilim hasıl olunca, ilmin mahiyyetiyle ilgili zaruri ilim de meydana gelir. Bu böyle olunca, ilmi tarif etmek imkansız olur. Burada şimdilik du kadar yeter; diğer tedkikat ise akli meselelerle ilgili diğer kitablarda zikredilmiştir. Allah en iyi bilendir.
İlim Kelimesinin Müradifleri (Eşanlamlıları)
İlmin muradifi olduğu sanılan lafızlardan bahsetme hakkındadır.
Bu lafızlar, otuz tanedir:
1)İdrâk: bu, karşılaşma ve ulaşma (vusul) demektir. Meselâ, (çocuk kemale erdi, ulaştı; meyve olgunlaştı) denilir. Nitekim Cenab-ı Hak, "Hazret-i Musa'nın yanındakiler, "muhakkak ki erişilip yakalandık! dediler" (Şuara, 61) buyurmuştur. Akleden kuvvet akledilen şeyin mahiyetine ulaşıp, o şeyin mahiyetini elde ettiğinde, bu, bu cihetten bir idrak olmuş olur.
2) Şuur: İsbata kalkışmaksızın, idraktir. Bu, malûmun, akleden kuvvete ulaşma mertebelerinin ilkidir. Bu, sallantıda olan bir idraktir. İşte bu sebeple Cenab-ı Allah hakkında, O şunu biliyor denildiği gibi, o şunun şuurundadır. hissediyor denilemez.
3) Tasavvur: Akli kuvvet manaya vukuf hasıl edip onu tamamiyle idrak ettiğinde, işte bu tasavvur olur. Bil ki tasavvur, suret lafzından alınma bir lafızdır. Suret lafzı da her nerede kullanılmışsa, şekil alan cisimlerde meydana gelen cismani durumlar için vaz olunmuşdur. Ancak İnsanlar, şekil ve durumların cismani şeylere hulul ettikleri gibi, malumatın hakikatlerinin de akli kuvvette bir hal olduğunu tahayyül ettiklerinde, bu manada olmak üzere tasavvuru da ilme itlak etmişlerdir.
4) Hıfz: Akılda şekil meydana gelip, bu suret güç kuvvet bulup hatta bu suret yok olmaya yüz tuttuğunda akli kuvvet onu geri döndürmeye ve geri getirmeye muktedir olacak bir duruma geçince, bu durum "hıfz" diye adlandırılır. Hıfz, zayıflıktan sonra kuvvetlenmeyi hissettirdiği için, şüphesiz Allah'ın ilmi "hıfz" olarak adlandırılamaz. Bir de, zevali caiz olan şeyler hıfza muhtaç olduğu için, yine Allah'ın ilmi "hıfz" olarakjadlandınlamaz Allah'ın ilminde böyle bir şeyin olması mümkün olmayınca, O'nun ilmine "hıfz" denilemez.
5) Hatırlamak: Zabtolunan suretler akıl kuvvetinden kaybolup, aklî kuvvet de bunu geri getirmeye çalışınca, işte bu iş "hatırlama" olarak isimlendirilir. Bil ki hatırlamanın, Allah'tan başka kimsenin bilemiyeceği bir sırrı vardır. O da şudur: Hatırlama, bu silinip zail olan şekillerin geri döndürülmek istenmesinden ibarettir. Bu suret, eğer hissediyorsa o hazır ve var demektir. Hazır ve var olanın ise, yeniden elde edilmesi imkans;zdır. Bu sebeble onun geriye döndürülmesini istemek imkansız olur. Eğer bu suretler sezilemiyorsa, zihin ondan habersiz ve gafil demektir. Zihin ondan gafil olunca da, onun geriye dönmesini istemesi imkansız olur. Çünkü tasavvur olunamıyan şeyi istemek, imkansızdır. Bu her iki duruma göre de, "geri döndürme arzusu" diye açıklanan hatırlama işi imkansız olur. Şu da var ki biz, kendimizin bazen onu talep ettiğini ve bazen onu geriye döndürmeye uğraştığını görüyoruz. Bu sırlara insan daldıkça ve onları düşündükçe, insanlar nazarında en açık seçik şeylerden olmasına rağmen, onların o sırların künhünü bilemediğini anlar. Akıllara ve zihinlere en fazla kapalı ve çözülmesi en zor olan işleri sen bir düşün...
6) Zikr: İnsan, zail olan şekilleri geriye döndürmeye çalışır, onlar da geriye dönüp, bu çabadan sonra meydana gelirlerse, işte bu bulunmaya "zikr" denilir. Eğer idrakten önce, bir kaybolma (zeval) söz konusu değilse, bu idrak bir zikr olarak isimlendirilemez. Bu sebepten ötürü şair:
"Allah biliyor ki, ben onu hatırlamadım (zikr); nasıl hatırlayayım ki; çünkü hiç unutmadım!." demiş, unutmanın meydana gelmesini, hatırlamanın şartı kılmıştır. Mananın nefiste meydana gelmesinin sebebi olduğu için, söz de zikr diye isimlendirilir. Nitekim Cenab-ı Hak;
"Muhakkak ki zikri biz indirdik, onun koruyucuları da ancak biziz" (Hicr, 9) buyurmuştur.
Burada bir tefsir inceliği vardır ki, o da şudur: Cenab-ı Hak;
"Beni hatırlayınız, Ben de sizi hatırlayayım" (Bakara, 152) buyurmuştur. Bu emir kula, unutma meydana geldiği zaman mı teveccüh eder, yoksa unutma olmadığı zaman mı? Eğer birincisi olursa, bu durumda kul unutma halinde, verilen emirden habersizdir; unutma halinde ona nasıl teklif teveccüh edebilir? Eğer ikincisi olursa, o kul Allah'ı zaten hatırlıyor demektir ve zikr bulunmaktadır. Var olanı yeniden meydana getirmekse, muhaldir. O halde Cenab-ı Hak, bunu ona nasıl teklif etmiştir? Ayni şeyler:
"Bil ki Allah'dan başka hiçbir ilah yoktur" (Muhammed, 19) ayeti için de söz konusudur. Ancak Allah'ın sözünün cevabı, bu ayette emredilenin tevhidi bilmek olduğudur. Bu ise, tasdikat nevindendir; dolayısıyla ondaki bu müşkillik fazla güçlü değildir.
Zikre gelince, bu tasavvurat nevindendir; buradaki müşkil çok güçlüdür. Buna mutlak olarak, vereceğimiz cevap şudur:
Biz kendimizde hatırlamanın mümkün olduğunu görüyoruz. Bu mümkün olunca, senin söylediğin şey zarûriyyatta (yani kafi hususlarda) şüphe uyandırmaktan ibarettir. Binaenaleyh cevap vermeye müstehak olamaz. O zaman da şöyle denilebilir: Nasıl hatırlanıyor? Biz deriz ki: Nasıl hatırlandığını bilemiyoruz. Fakat senin, bir nebze olsun içtihadla meşgul olmanın kafi geleceğini, fakat bu keyfiyyeti idrâkten aciz kalacağını bilebileceğine dair ilmin, bu tefekkürün seninle ilgili olmadığı, fakat burada başka bir sırrın bulunduğunu anlaman hususunda, sana kâfi gelecektir.
Bu sır da şudur: Tezekkür ve anma, senin sıfatın olmakla beraber, sen onların mahiyyetini idrakten aciz kalınca, sana münasebeti bakımından en uzak şey olan mezkurun (Allah'ın) künhüne nasıl vakıf olabilirsin? Kul, kendisinin künhüne vasıl olmada aczini anlayıp, son derece noksan olduğunu anlasın diye eşyanın en açığını en kapalı kılan zat-ı Barî'yi noksan sıfatlardan tenzih ve takdis ederim. Bu durumda kul Allah'ın zahir ve batın olmasındaki sırların mikdarının başlangıçlarına dair az bir şey mütalaa eder.
7) Marifet: Bu lafzın yorumuna dair, çok çeşitli söz vardır. Alimlerden bir kısmı, "marifet, cüziyyatı; ilim ise, külliyatı idrak etmektir " demişlerdir. Diğerleri ise, "marifet, tasavvur; ilimse tasdiktir" demişlerdir. Bunlar irfanı, ilimden daha büyük bir derece kabul ederek şöyle demişlerdir: Hissedilen eşyanın (mahsusatın) vacibu'l-vucud olan bir yaratıcıya istinad ettiğini tasdik etmemiz zaruri olarak bilinen bir durumdur. Ama o yaratıcının hakikatini tasavvur etmek, insan gücünün üstünde bir iştir.
Bir de, birşeyin varlığı bilinmediği sürece onun mahiyeti araştırılamaz. Buna göre her arif alimdir, ama her alim arif değildir. Bu sebebten ötürü de insan "arif" diye isimlendirilemez. Ancak ilme dalar ve başlangıcından zirvesine, gayesine beşer nisbetinde ulaşırsa, bu müstesna. Gerçekte de beşerden hiç kimse Allah'ı hakkıyla tanıyamaz. Çünkü O'nun kim olduğunun künhüne, uluhiyetinin sırrına muttali olmak imkansızdır. Diğer bazıları da şöyle demişlerdir: Bir kimse birşeyi idrak eder ve onun izini zihninde muhafaza eder, sonra o şeyi ikinci kez idrak eder ve bunun daha önce idrak ettiği şey olduğunu anlarsa işte buna marifet denir. Buna göre "Ben şu adamı tanıdım. O, falan vakitte kendisini gördüğüm falancadır" denir. Sonra insanlar arasında ruhların kadim olduğunu söyleyenler vardır. Yine kimileri, ruhların bedenlerden önce olduğunu, Adem (aleyhisselâm) sulbünden çıkarılmış zerreler olduğunu, Cenab-ı Allah'ın uluhiyyet ve Rububiyyetini ikrar ettiklerini, ne varki bedenî karanlık alakadan ötürü Mevtasını unuttuklarını, bedenin zulmetinden ve cismin uçurumundan kurtulup da kendilerine döndüklerinde Rablerini yeniden tanıyıp O'nu daha önce de tanımış olduklarının farkına vardıklarını ve bu idrakin "irfan" olduğunu söylemişlerdir.
8) "Fehm" (anlamak): Bu, muhatabın sözünden birşeyi tasavvur etmektir. "İfhâm" ise, lafızda bulunan mananın dinleyenin anlayışına ulaşmasıdır.
9) "Fıkh": Muhatabın maksadını hitabından anlamaktır. Mesela "sözünü anladım" yani "şu hitabından ne kastettiğine vakıf oldum" denilir. Sonra Kureyş kâfirleri şüphe ve şehvet erbabı oldukları için, Hak teâlâ'nın verdiği mükellefiyetlerde yüce menfaatlere vakıf olamayınca, Cenab-ı Haki "Onlar neredeyse sözü anlamazlar "(nisa, 78)."Yani onlar asıl maksada ve gayeye vakıf olamıyorlar " buyurmuştur.
10) "Akletmek": Bu, eşyanın güzel, çirkin, tam ve noksan olması hususlarındaki sıfatlarını bilmektir. Çünkü sen herşeyin fayda ve zararını, her ne zaman bilirsen; birşeyin faydalı oluşunu bilmen seni onu yapmaya, zararlı oluşunu bilmen ise seni onu yapmamaya sevkeder. Böylece bu ilim bazan yapmaya, bazan yapmamaya mania teşkil eder. Bu sebeble bu ilim adeta devenin yuları gibi olur. İşte bundan dolayı bir salih kimseye "akıl" sorulduğunda "O iki hayırlı şeyden daha hayırlı olanını ve iki şerli şeyden daha şerli olanını bilmektir." dedi. Ona "Akıllı kimdir?" denildiğinde de, "O, Allah'ın emrini ve nehyini tutan kimsedir " dedi. Bu kadar malumat burada kifayet eder. Bu hususta daha geniş izah inşaallah başka bir yerde gelecektir.
11)"Dirayet": Bu, bir çeşit çareden meydana gelen bir biigidir. Bu çare de, bazı mukaddimeler ortaya atmak ve tefekkür etmektir. Dirayet lafzının aslı (Avı hile ile yakaladım) ifadesindendir. Kendisine atış yapılan hedef tahtası için "deriyye" ismi verilmesi, saç taramak için kullanılan alete "Midrâ" ismi verilmesi, bu köktendir. Cenab-ı Allah hakkında, tefekkür edip çare arama manası düşünülemiyeceği için, bu kelimeyi O'nun hakkında kullanmak doğru olmaz.
12) "Hikmet": Bu, bütün güzel ilimlere ve salih amellere verilen isimdir. Nazari bir bilgi ile elde edilen hikmetten ameli (pratik) bir bilgi ile elde edilen hikmet daha hususidir. "Hikmet" kelimesinin amel hakkında kullanılışı, ilim hakkında kullanılışından daha fazladır. Bir işi birisi güzel yaptığında ve onun güzel olduğuna hükmettiğinde "işi iyice muhkem yaptı " denilir. Allah'ın hikmeti, O'nun, o anda veya gelecekte kullarının faydasına olacak şeyi yaratması manasınadır. Kulun hikmeti de bu manadadır. Hikmet çok değişik ifadelerle tarif edilerek şunlar denilmiştir: "Eşyanın (herşeyin) hakikatini bilmektir." Bu ifade, cüziyyatı idrak etmenin mükemmellik olmadığına işarettir. Çünkü cüziyyatı idrak, değişebilen bir idraktir. Bir şeyin mahiyetini, hakikatini idrak etmek ise değişmeden ve değişikliğe uğramaktan uzaktır ve devamlıdır. Hikmet, neticesi iyi olan bir işi yapmaktır. Yine hikmet, idare etmede insanın beşeri gücü nisbetinde yaratıcıya uymasıdır. Bu, onun ilmini cehaletten, işini zulümden, cömertliğini cimrilikten, aklını da akılsızlıktan temizlemeye çalışması ile olur.
13) "İlme'l-Yakin", "Ayne'l-Yakin" ve "Hakka'l-Yakin": Âlimler, "Yakın, birşeyin öyle olduğuna ve onun inandığının aksine olmasının imkansızlığına inanmasıyla meydana gelir. Ancak bu itikadının, ya fıtrî bedahet veya aklî muhakeme gibi bir mucip bulunmalıdır."
14) Zihin: Bu, meydanda olmayan ilimleri kesbetme hususunda, nefsin sahip olduğu güçtür. Bu hususta söylenebilecek hakikat şudur: Allah'ın
"Allah, sizler hiçbir şey bilmiyorken, sizi analarınızın karnından çıkardı "(Nahl, 78) buyurduğu gibi, ruhları eşyayı incelemek ve onu bilmekten uzak olarak yaratmıştır. Ancak Cenab-ı Hak, ruhları "Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım "(Zariyat, 56) buyurduğu gibi, kendisine itaat etmeleri için yaratmıştır. Taat, ilimle kayıtlanmıştır. Bir başka yerde de Cenab-ı Hak,
"Beni anmak için namaz kıl. (Taha. 14) buyurmuş ve ilimden ötürü kendisine taatı emrettiğini açıklamıştır. İlim, her halükârda bulunması gereken bir şeydir. Bu sebeple nefsin bu bilgileri ve ilimleri elde etmesinin mümkün olması lazımdır. İşte bundan ötürü, Cenab-ı Hak insana, bu maksadını gerçekleştirmesine yardımcı olacak duyu organlarını vererek duyma hususunda "Biz ona iki yolu da gösterdik"(Beled, 10); görme hususunda, "Biz onlara afakda ve nefislerinde, onlara delillerimizi göstereceğiz"(Fussilet.53) say, tefekkür hakkında "Kendi nefisleriniz hakkında iyiden iyiye düşünmez misiniz?"(Zariyat. 21) buyurmuştur. Bu kuvvetler birbirleriyle uyumlu bir şekilde kulda bulunduklarında, cahil olan ruh alim haline! gelir ki, bu da Cenab-ı Hakk'ın
"Rahman, öğretti Kur'an "(Rahman, 1-2) ayetinin ifade ettiğidir. Netice olarak diyebiliriz ki, bu bilgileri elde etmek için nefsin yararlandığı yetenek, işte zihindir.
15) Fikir: Fikir, ruhun hazır olan tasdikattan, hazır hale getirilmeye çalışılan tasdikata geçişidir. Bazı muhakkikler ise, fikir, Allah'ın katından ilimlerin inmesini bekleme konusunda Allah'a yakarış yerine geçer, demişlerdir.
16) Hads (Sezgi): Şüphesiz fikrin ameli, ancak, meçhul olan şeyin malum hale gelmesi için, meçhulün iki tarafın arasına giren bir şeyin bulunmasıyla tamamlanır. Çünkü nefis cahil olması durumunda, sanki bir zulmet içerisindedir. Onu yönetecek bir yöneticinin ve yönlendirecek bir yönlendiricinin bulunması gerekir. Bu ise, meçhulün iki tarafı arasına giren vasıtadır. Meçhulün, bu her iki tarafa da hususi bir nisbeti bulunmaktadır. Dolayısıyla bu ikisine nisbetinden iki mukaddime meydana gelir. Bu sebeple her meçhulü bilmek, ancak bilinen iki mukaddime vasıtasıyla olur. Bu iki mukaddimenin ikisi de adeta iki şahid gibidir. Nasıl ki, şeriatta iki şahidin bulunması gereklidir, akılda da iki şahidin bulunması zarureti böyledir. Bu iki mukaddime, neticeyi verirler. İşte, bu "mutavassıt" elde edebilmesi için nefsin faydalandığı yetenek, "hads" tir.
17) Zeka: Hadsin (sezgi) çok güçlü olması ve en mükemmele varmış halidir. Bu böyledir, çünkü zeka bir iş ve onun hakkında doğruyu çok çabuk ve kesin olarak belirleme konusunda aydınlatıcı bir yoldur. Kelimenin aslı, ateş alevlendi' "Rüzgâr şiddetlendi ve yayıldı" ve keskin bir bıçakla boğazlanmış koyun için söylenilen sısu. iu. kullanışlarından gelmektedir.
18) Fıtnat: Tariz kasdiyle kapalı bırakılan ifadelerdeki mananın yakalanmasıdır. Bu sebeple daha ziyade semboller ve bilmeceleri çözümleme hususunda kullanılır.
19) Hatır: Nefsin bir şeyin delilini ortaya çıkarmak için harekete geçmesidir. Gerçekteyse, bu hareket, bilinen bir şeyin kalbte meydana gelip ruhta bulunmasıdır. Bu sebeple, "Bu hatırıma geldi" denilir. Ancak nefis, bu hatıra gelen mananın mahallini teşkil ettiği için, hatır kelimesi "hâil" (bir yerde bulunan, oraya hulul eden) olanın "mahalle" isim verilmesi kabilinden kabul edilmiştir.
20) Vehm: Bu, başkası kendisine tercih edilmiş, yani mercûh itikaddır. Bazen şöyle de denilir: Vehm, hissi olmayan cüzi işleri, cismani ve cüzi olan şahıslara vermekten, hükmetmekten ibarettir. Kuzunun, annesinin dostluğuna, kendisine eziyyet edenin de düşmanlığına hükmetmesi gibi.
21) Zann: Raciholan (ağır basan)itikaddır. İtikadın kuvvet ve zayıflığı kabul etmesi bir düzen içinde olmayınca, zannın dereceleri de mazbut değildir. İşte bu sebepten dolayı zann kalben itikad edilen şeyin taraflarından birini, diğerinin de caiz görülmesiyle birlikte, diğerine tercih etmekten ibarettir. Sonra, zann kuvvet itibariyle sınırlı olunca, bazan ona ilim ismi da verilebilir. Yine hiç şüphesiz ilme de zann ismi verilebilir. Nitekim bazı müfessirler Cenab-ı Hakk'ın 'Rablerine kavuşacaklarını bilenler"(Bakara, 46) ayetini tefsir ederken, şöyle demişlerdir. Burada "zann" arzı, iki sebepten dolayı ilme itlak edilmiştir.
a- İnsanların, çoğunun, ahiretteki bilmelerine nisbetle, dünyadaki bilmelerinin, ilmin yanında zann durumunda olduğuna dikkat çekme.
b- Dünya da gerçek ilim, nerdeyse ancak, "Allah'a ve Resulüne iman edip, sonra da şüphe etmeyenler yok mu.."(Hucurat, 15) ayetinde bahsi geçen nebiler ve sıddîk kullara münhasırdır.
Bil ki zan, eğer güçlü bir emareden ileri gelmişse, bu kabul edilir ve övülür. Bu ilmin çoğu hallerinin dayanağı da, zann-ı galibtir. Eğer zayıf bir emareden meydana gelmişse, bu, Cenab-ı Hakk'ın: "Muhakkak ki zan, gerçek karşısında birşey ifade etmez" (Necm. 28) ve "Muhakkak ki zannın bir kısmı günahtır "(Hucurât, 12) buyurduğu gibi kınanır.
22) Hayâl: Hissolunan şeyin kaybolup gitmesinden sonra, ondan geriye kalan şekilden ibarettir. Sevgilinin cemalinden, hayal olarak, uykumuzda görünen görüntü... de bu manayla alakalıdır. Hayal, bazan uykuda, bazan da uyanıkken meydana gelen şekillere denir. "Tayf" (hayal) ise, ancak uyku halinde görülen hayeller için kullanılır.
23) Bedahet: Nefiste, düşünme vasıtasıyla değil de, doğrudan meydana gelen bilgidir. Mesela, birin ikinin yarısı olduğunu bilmen gibi..
24) Evveliyyât: Bu, bedihi olanların bizzat aynısıdır. Bu şekilde isimlendirilmelerinin sebebi şudur: Zihnin kaziyyenin mahmulünü mevduuna, başka bir şeyin aracılığı olmadan, doğrudan katmasıdır. Başks bir şeyin tavassutuyla olan şeye gelince, bu mutavassıt önce mahmuldür
25) Reviyye: Uzunca bir tefekkürden sonra meydana gelen bilgidir. (düşündü ve tefekkür etti) den alınmadır.)
26) Kiyaset: Nefsin, daha faydalı olanı bulup çıkarabilmesidir. İşte bu sebepten dolayı Hazret-i Peygamber, "Zeki kimse, nefsini zelil edip, ölümden sonraki hayat için çalışan kimsedir" buyurmuş. Çünkü, insan için, ölümden sonra ulaşacağı hayırdan daha üstür bir hayır yoktur.
27) Tecrübe (hıbre): Bu da, kendisine tecrübe yoluyla ulaşılan bilgidir Nitekim şöyle dinilir: (Onu sınadım, denedim, tecrübe ettim). Ebu'd-Der dâ (radıyallahü anh)'da şöyle demiştir. İnsanların, tecrübelerine dayanarak (iyi kimselerin) az olduğunu haber verdiklerini gördüm... Yine bunun, Arabların sözünden, yani "sütü bol deve" deyişinden iştikak ettiği de söylenmiştir Buna göre haber, bilgisi bol olan şey demektir. Yine bunun Arabların demelerinden alınmış olması da mümkündür. Yani, sütünün bol olduğı söylenmiş olan deve...
28) Re'y: Kendisinden matlubun meydana gelmesi umular mukaddimelerin "hatır" tarafından ihata etmesidir. Bazan re'yden elde edilen hükümlere de re'y denilir. Fikre nisbetle re'y, ustaya nisbetle aletin durumu gibidir. Bu sebepten ötürü "Ham ve çiğ görüşten sakın!" denilmiştir. Yine, "Fikri bırak, isabet edersin" denilmiştir.
29) Firaset; Bu, görünen hak ile görülmeyen ahlaka istidlal etmek (yani dıştaki şekilden içteki durumu çıkarmaktır). Cenab-ı Hak, bu yolun doğruluğuna şu ayetlerle dikkat çekmiştir:
"Bunda, Üraseti olanlar için birçok ayet vardır"(Hicr, 75),
"Onları yüzlerinden tanırsın" (Bakara, 273) ve "Onları sen, sözlerinin üslûbundan tanırsın "(Muhammed, 30). Bu kelimenin iştikakı, Arabların "Vahşi hayvan, koyunu parçaladı" sözlerinden alınmıştır. Buna göre firaset, sanki bilgilerin söküp alınmasıdır. Bu da iki kısımdır.
a- Sebebi bilinmeksizin, insanın hatırında meydana gelen nev', ki bu ilhamdan ya da vahiyden bir çeşittir. Nitekim Hazret-i Peygamber şu sözüyle bunu kastetmiştir. "Muhakkak ki, ümmetim içinde İlham ile konuşanlar vardır ki, Ömer de bunlardandır.". Feraset, keza, kalbe üfleme diye de isimlendirilir.
Ferasetin ikinci kısmı ise, öğrenme yoluyla elde edilendir ki, bu apaçık şekillerden batini olan huylara istidlalde bulunmaktır. Ma'rifet ehli, Cenab-ı Hakk'ın "Rabbinden açık bir delil üzerinde olan ve ardınca Ondan bir şahid gelen..."(Hûd. 17) ayetindeki beyyinenin ferasetin birinci kısmına dahil olduğunu; bununsa rûh cevherinin seçkinliğine işaret olduğunu; şahidin ise, ikinci kısım feraset olduğunu, ki bunun da şekillerle iç durumlara istidlalde bulunmak olduğunu söylemişlerdir.
Allah'ın "Muallim" Olduğu Söylenebilir mi?
Cenâb-ı Hakkın: "Ve Adem'e bütün isimleri öğretti "(Bakara 31), "Bizim, senin bize öğrettiğinden başka hiçbir ilmimiz yoktur "(Bakara, 32) "Rahman, öğretti Kur'an "(Rahman. 1-2) ayetleri, Cenab-ı Hakk'ın muallim olarak isimlendirilmesini gerektirmez. Çünkü bu lafızda, Allah'a itlak edilmesi caiz olmayacak tarzda, karşılıklı öğrenme ve öğretme manası vardır. Bu da, ta'limi ve telkini sanat haline getiren kimse, yani öğretmendir. Ders veren kimseye de mutlak olarak muallim denilmez, hatta muallimlere bir vasiyyet edilse, bu vasıyyete müderris dahil olmaz. İşte bunun gibi Allah'a, ancak kayıtlanarak "muallim" denilebilir. Bu karşılıklı öğrenme ve öğretme olmasaydı, bu kelimenin Cenab-ı Hakk'a itlakı güzel olurdu. Bundan da öte, ancak O'nun için kullanılması vacib olurdu. Çünkü muallim, başkasında ilmi meydana getiren demektir ki, buna da Allah'dan başka kimsenin gücü yetmez.
32
"(Melekler) de: Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yok. Çünkü (her şeyi) hakkıyla bilen hüküm ve hikmet sahibi şüphesiz ki sensin sen" demişlerdi. ".
Meleklerin, "Orada fesat çıkaracak kimseler mi yarafacaksm "(Bakara, 31) diyerek, isyan ettiklerini ileri sürenler meleklerin bunu sormakta hata ettiklerini anlayınca, "Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok" diyerek, hatalarından dönüp tevbekâr olduklarını ve özür dilediklerini söylemişlerdir.
Meleklerin günah işleyebileceklerini kabul etmeyenler ise bu hususta iki görüş belirtmişlerdir:
a- Onlar bu sözü, acizliklerini itiraf etmek ve sordukları şeyi bilmediklerini kabul etme tarzında söylemişlerdir. Bu böyledir, çünkü melekler, "Biz ancak senin bize öğrettiklerini biliriz. Bize öğretmediğin zaman biz nasıl bilebiliriz?" demek istemişlerdir.
b)- Melekler: "Orada yaratacak mısın?" demişlerdir. Çünkü Cenab-ı Hakk, onlara, bu durumu bildirince, sanki onlar bununla şöyle demek istemişlerdir: Ey Rabbimiz sen bize o insanların yeryüzünde, fesat çıkaracaklarını ve kan dökeceklerini bildirmiştin.İşte bundan dolayı sana "O yeryüzünde orayı ifsad edecek kimseleri mi yaratacaksın?" diyoruz. Bu isimlere gelince sen bunların keyfiyetini bize bildirmedin. Biz nasıl bilebiliriz? Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
İlimler Allahü teâlâ'nın Mahlûkudur
Alimlerimiz Hak teâlâ'nın; (......) buyruğunu bilgilerin Allah'ın mahluku olduğuna delil getirmişlerdir. Mu'tezile ise "Bu ayetten maksad, "Cenab-ı Allah'ın öğretmesi ve deliller ikame etmesi dışında bizim için bir bilgi yoktur" manasınadır demişlerdir. Buna şöyle cevab veririz: Tesvid'in başkasında siyahlığı meydana getirmeden ibaret olması gibi, ta'lim de başkasında ilmi meydana getirmeden ibarettir." Ta'lim, eğer şartlar müsait olur, engeller ortadan kalkarsa, kendisine ilmin terettüb ettiği şeyi ifade etmekten ibarettir. Bu sebepten ötürü de "Ben ona öğrettim fakat o öğrenmedi" denilir. İlmin dayandığı şey ise delili ortaya koymaktır. Allahü teâlâ da işte bunu yapmıştır" denilemez. Çünkü biz diyoruz ki ilmin meydana gelmesinde müessir olan, bizzat delilin kendisi değil aksine delili değerlendirmektir. Onu değerlendirmek ise kulun fiilidir. Bu nedenle ilmin meydana gelmesi Allah'ın öğretmesi ile olmaz. Bir de bu Cenâb-ı Hakk'ın "Bizim, senin bize öğrettiğinden başka hiçbir ilmimiz yoktur" ayeti ile tezad teşkil eder.
Falcılıkla Gayb Bilinemez
Müslümanlar, bu ayeti, Allah'ın öğretmesi dışında, gaybı bilmeye imkan olmadığına ve gayba yıldızlar ilmi (astroloji), kehanet ve müneccimlik ile ulaşmanın mümkün olamayacağına delil getirmişlerdir. Bunun bir benzeri de Cenab-ı Allah'ın -"Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır. Onları ancak Allah bilir"(Enam, 59) ayeti ile, "O (Allah) bütün gaybı bilendir. Gaybına kimseyi muttali kılmaz. Ancak beğenip seçtiği bir peygamber müstesna.. "(Cin. 26-27) âyetidir. Bir müneccim, Mutezile'ye şöyle diyebilir: "Ta'limi, delil ikame etmek diye açıkladığına göre, bence, yıldızların hareketleri bu alemdeki çeşitli durumları göstermek üzere Allah'ın yarattığı birer delildirler. Ben bu hareketlerle, bu durumlara istidlal ettiğimde, bu da Allah'ın talimi ile olmuş olur." Yine şöyle de denebilir: Melekler gaybı bilmekten aciz olunca, bizler haydi haydi bilemeyiz.
Alîm Vasfının Mânâsı
"Alîm", ilim hususunda tam bir mübalağa ifade eden sıfatlardandır. Tam bir mübalağa ise ancak bütün bilinecek şeyleri çepeçevre kuşatma esnasında mümkün olur. Böyle olan ise sadece Cenab-ı Allah'dır. Bu sebeble mutlak alim şüphesiz sadece O dur. "ifada ederek "Alîm ve hakim olan şüphesiz ki sensin sen" buyurmuştur.
Hâkim" Vasfının Manası
"Hakîm" iki türlü kullanılır:
1) Âlim manasına gelir, bunagörede Allah'ın zatî sıfatlarından olur. Bu manada, "Allahü teâlâ ezelde hakîm idi" deriz.
2) Bu, "Hiçkimsenin itiraz edemeyeceği bir şeyi yapmış olan" manasınadır. Buna göre, hakim, Cenab-ı Allah'ın fiili sıfatlarından olur. Dolayısı ile, bu manada biz, "o ezelde hakîm idi" diyemeyiz. Ayetteki hakîm'den bu ikinci mananın murad edilmiş olması doğruya en yakın olandır. Aksi halde tekrar yapılmış olur. Bu izaha göre melekler sanki şöyle demişlerdir: "Sen her malumatı bilensin. Hazret-i Adem'e öğretmen de mümkündür ve sen bu işinde hakimsin, isabetlisin." İbn Abbas'tan, meleklerin Allah'ı "Hakîm" diye tavsif etmekten, Allah'ın Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'i yerde halife kılması ile ilgili hükmü kasdettikleri rivayet edilmiştir.
33
Allahü teâlâ, : Ey Adem, onları adları ile kendilerine haber ver" deyip de o da onlan isimleriyle söyleyfverince (şöyle) dedi: Size demedim mi ki göklerin ve yeringaybını şüphesiz ben bilirim. Neyi açıklarsanız, neyi gizlemişseniz ben onların hepsini bilirim
Hak teâlâ Eşyayı Yoklukları Sırasında da Bilir
Cenab-ı Hak, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'e herşeyin ismini meleklere haber vermesini emredince, o da onlara bunu haber verdi. Hazret-i Adem onlara eşyanın ismini haber verince, Allahü teâlâ bu esnada meleklere "Ben size dememiş miydim ki göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ben bilirim " buyurdu. Bu gaybdan maksad, Allah'ın Hazret-i Adem'in yaratılışından önce de onun çeşitli hallerini bilmesidir. Bu da Hak teâlâ'nın, eşya meydana gelmeden önce eşyayı bildiğine delalet eder. Yine bu, "Allah eşyayı ancak meydana gelirken bilir" şeklindeki Hişam b. Hakem'in görüşünün batıl olduğunu gösterir. Şayet "İman ilimdir '"denirse, buna göre Cenab-ı Hakk'ın:"Onlar gayba iman ederler" ayeti kulun da gaytı bildiğini gösterir. Öyleyse Cenab-ı Hak, burada nasıl "Göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ben bilirim " demiştir. Allahü teâlâ, bu ayette gaybı bilmenin ancak kendisine has olup başkasının bundan uzak olduğunu bildirmiştir. Bunun cevabı âyetinin tefsirinde geçmişti.
Meleklerin Gizlediği Husus
Allahü teâlâ'nın "Neyi açıklar ve neyi gizlerseniz ben onların hepsini bilirim" ayetine gelince bununla ilgili birkaç husus vardır.
a) Şa'bi nin İbn Abbas ve İbn Mes'ud (radıyallahü anh) dan rivayet ettiğine göre Cenâb-ı Hak ile meleklerin: "Orada fesat çıkaracak kimseler mi yaratacaksın" şeklindeki sözlerini, "neyi gizlerseniz" ifadesi ile de İblis'in kendi kendine kibri ve Hazret-i Adem'e secde etmemeyi telkin edişini kastetmiştir.
b) Allah buyruğu ile "gayb olan şeyleri, zahiren faydasız gibi görünen gizli esrarı bilirim. Ancak gizli sırları bildiğim için onların yaratılmasında fayda olduğunu da bilirim" demiştir.
c-Hak teâlâ, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'i yaratınca melekler onu acaib bir yaratık olarak görüp, "Allah ne dilerse dilesin; Rabbimiz kendi katında bizden daha kıymetli mahluk yaratmayacaktır" demişlerdir. İşte meleklerin içlerinden geçirdikleri (gizledikleri) şey budur. Bu sözü kendi aralarında birbirlerine gizlice söyleyip, birbirlerine açtıkları halde, başkalarından saklamış olmaları mümkündür. Böylece tek bir fiil ile hem açıklama hem gizleme işi yapılmış olur.
d- Bu feylesofların görüşüdür: Onlara göre beş durum vardır: Çünkü bir şey ya sırf hayır, ya sırf şer veya karışık olur. Karışık olunca da ya İki taraf denk olur, ya hayır galib olur, yahut da şer tarafı galib olur. Hikmet, sırf hayrın yaratılmasını gerektirir. Hayır tarafı galib gelen şeyin yaratılması da hikmet gereğidir. Çünkü az bir serden ötürü çok hayrı bırakmak çok şer olur. Buna göre melekler "fesat çıkarma ve kan dökme"den bahsetmişlerdir ki bu insanoğlundan sadır olacak bütün hayırlara nisbetle az bir şer olarak kalır.
Buna göre Cenab-ı Allah'ın âyetinin manası "Ben, onların (insanların) hayırlarının şerlerinden çok olacağını bilirim" demektir. Bu sebeble Allahü teâlâ'nın hikmeti insanın yaratılmasını gerektirmiştir.
Kulun İlâhî Huzurda Olduğunu Bilip Günahı Bırakması
Bu ayette çok büyük bir korku ve çok büyük bir sevinç vesilesi vardır. Korku şudur: Cenab-ı Hakk'a kalblerin hiçbir hali gizil değildir. Bu sebebiken, insanlar muttali olur diye günahı terketme huyunda olmaması gerekir.
1) Adiyy b. Hatim, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Kıyamet günü bazı insanlar getirilir ve cennete götürülmeleri emrolunur. Onlar cennete yaklaşırlar, cennetin kokularını almaya, köşkleri ve Allah'ın cennetlikler için hazırladığı nimetleri görmeye başladıklarında. Onlar için şöyle nida edilir: "Onları oradan geri çevirin. Onların cennetten nasibleri yoktur." Bunun üzerine onlar cennetten, hiçkimsenin benzeri bir şekilde dönmediği bir pişmanlıkla oradan dönerler ve şöyle derler: "Ya Rabbi! dostların için cennette hazırladığın şeyleri ve mükafaatlan bize göstermeden bizi cehenneme soksaydm, bu bize daha kolay olurdu." Bunun üzerine onlara, "Siz bana, yalnız kaldığınızda büyük cürümlerle mukabele ediyordunuz; insanlarla karşılaştığınızda, onları sevgiyle karşılıyor ve kalblerinizde gizlediğinizin aksine, insanlara gösteriş olsun diye tevazu göstererek, insanlardan korkuyor, ama benden korkmuyordunuz; onları tebcil ediyor, ama beni tebcil etmiyordunuz; onlar için günahları bırakıyor, benden ötürü bırakmıyordunuz; halbuki nazarınızda sizi gözetleyenlerin en ehemmiyetsizi ben idim. Bugün, ben size haram kıldığım nimetlerin çetin azabını böylece tattırmayı istedim."
2) Süleyman b. Ali, Humeyd et-Tavil'e "Bana nasihat et" demişti. O da "Eğer sen, O'nun seni gördüğünü bile bile, tek başına olduğun zaman Allah'a isyan edersen, büyük bir işe cüret etmiş olursun. Eğer O'nun seni görmediğini sanarak tek başına kaldığında isyan eder, (günah işlersen) Allah'ı inkar etmiş olursun" dedi.
3) Hâtem el-Esam şöyle demiştir: "Kendini üç şeyden temiz tut.Bir şeyi azalarınla yaptığında Allah'ın sana baktığını hatırla, birşey söylediğinde Allah'ın seni dinlediğini hatırla ve zahiren birşey yapmadığın halde kalbimden birşeyler geçirdiğinde Allah'ın onları bildiğini hatırla. Çünkü O; Şüphesiz ben sizlerle beraberim, işitir ve görürüm (Taha. 46) buyurmuştur.
4) Hiç kimse Allah'ın hikmetinin sırlarına muttal' olama-. Meleklerin aklı insanın fesad çıkarıp kan dökeceğine takıldı da, insanı hakir görmeye başladılar. Yine onların aklı, iblisin taatine takıldı da onu gözlerinde büyüttüler. Ama gaybları bilen Cenab-ı Hak, insanların, fesat çıkarsalar ve kan dökseler de, bunun peşisıra "Ey Rabbimiz biz kendimize zulmettik" (Araf, 23) diyeceklerini; iblisin ise, her nekadar o anda itaatta bulunuyor ise de daha sonra: "Ben, o Âdem'den daha hayırlıyım"(A'raf, 12) diyeceğini biliyordu. Akla ve akıllıya yakışan, sadece gördüklerine güvenmemesi ve devamlı bir korku, bir endişe içerisinde olmasıdır. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın: ifadesinin manası şudur: "Ben zahiri ve batını, olanı ve olacağı bilirim. Sizin şimdi İtaatkar olarak gördüğünüz varlığın, ileride kâfir olacağını ve benim huzurumdan uzak kalacağını; şimdi fasık ve benden uzak olarak gördüğünüz insanın gelecekte hizmetime yakın olanlardan olacağını ben bilirim." Buna göre mahlukatın cehalet perdelerinden tamamen sıyrılması, acziyyet örtülerini yırtması kolay değildir. Çünkü onlar, Cenab-ı Hakk'ın ilminden hiçbirşeyi ihata edemezler. Sonra Hak teâlâ insanın kulluğunun tamlığını, gökte oturanları içinde ibadetçe en ileri olan İblisin küfrünün tamlığını ortaya koymak, böylece de hiç kimsenin ibadeti ne mağrur olmamasını ve eşyayı bilmeyi Yaratıcı'nın hikmetine bırakmalarını, ne kalb ile ne dil ile O'nun yaptıkları ve yarattıklarına itirazda bulunmamaları için, gaybı ancak kendisinin bildiğini, meleklerin bunu bilmekten aciz olduklarını kesin bir ifade ile beyan etmiştir.
34
Meleklerin Hazret-i Adem'e Secde Etmeleri
"Hani meleklere "Adem'e (yani onun şahsında Allah'a)secde edin" buyurduk da iblisten başka bütün melekler secde ettiler. O ise dayatıp kibirlendi (Zaten) O kâfirlerden ".
Bu, bütün (......) şamil olan nimetlerin dördüncüsüdür. Bu da şudur: Cenab-ı Hak, babamız Adem'i meleklerin secdegâhı kılmıştır. Bu böyledir. Çünkü Cenab-ı Hak, ilkönce Hazret-i Adem'in hilafete tahsis edildiğini, peşinden ona çok ilim verildiğini, daha sonra da ? derecesine meleklerin yetişemediği bir ilim mertebesine ulaşmış olduğundan bahsetmiştir. Şu anda ise, Adem'in meleklerin secdegâhı olduğundan söz etmiştir. Burada birkaç mesele bulunmaktadır:
Secde Emri Hazret-i Adem'in Nihaî Yaratılışından Öncedir.
Cenâb-ı Hakk'ın secdeyi emretmesi; Ben topraktan bir beşer yaratacağım; onu tamamlayıp, içine ruhumdan üfürdüğüm zaman, onun için derhal secdeye kapanacaksınız"(Sâd, 70-71) ayetinin deliliyle, Hazret-i Adem'in yaratılışının tesviyesinden önce meydana gelmişti.
Bu ayetin zahiri, Hazret-i Adem diri iken meleklerin secdegâhı olouğunu gösterir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın (......) sözündeki "fâ" harfi, takibiyyet ifade eder. Bu takdire göre, isimleri öğretme ve bu hususta meleklerle yapılan münazara, Hazret-i Adem'in meleklerin secdegah olmasından sonra meydana gelmiştir.
Secdeden Murad İbadet Değil Teşriftir
Bütün müslümanlar, bu secdenin ibadet olmadığında ittifak etmişlerdir. Çünkü başkasına ibadet secdesi küfürdür. Küfür de emredilmez. Sonra müslümanlar, üç görüş üzere, ihtilafa düştüler.
Âdem, Bir Nev'i Kıble Olabilir
1) Bu secde Allah için olmuştur. Hazret-i Adem ise, sanki bir kıble olmuştur. Alimlerden bazıları, bu görüşü iki yönden tenkit ederler:
a) "Kıble için namaz kıldım" denilmez, tam aksine "Kıbleye (müteveccihen) namaz kıldım" denilir. Şayet Hazret-i Adem, bu secdenin kıblesi olmuş olsaydı, o zaman denilmesi gerekirdi. Emir böyle değil de (......) şeklinde olunca, Hazret-i Adem'in kıble olmadığını anlamış oluruz.
b- İblis, "Benden şerefli kıldığın bu mahlûk kim oluyormuş bana söyle" (İsra, 62) demiştir.
Yani, Hazret-i Adem'in kendisine secde edilmesi O'nun secde edenden daha yüksek mertebede olduğunu gösterir. Eğer Hazret-i Adem kıble olsaydı, Hazret-i Muhammed'in Kabe'ye karşı namaz kılmış olması ve Kabe'ye karşı namaz kılmış olmasının da Kabe'nin Hazret-i Muhammed'den üstün olmasını gerektirmediği deliliyle, bu yüksek mertebe meydana gelmezdi. Birinciye şu şekilde cevap veririz. denilmesi caiz olduğu gibi, denilmesi de caizdir. Bunun delili Kur'an ve şiirdir. Kur'an'dan olan delili, Cenab-ı Hakk'ın "Güneşin kaymasından... namaz kıl" (İsra, 78) ifadesidir. Namaz, güneşin kayması için değil de, Allah içindir. Bu caiz olunca, namaz kıble için değil de Allah için olduğu halde, denilmesi niçin caiz olması? Şiirden delile gelince, bu Hassan'ın şu beytidir: "Ben, işin (hilafet)in Beni Haşim'den, onlardan da Hasan'ın babası (Hazret-i Ali)'nin elinden gideceğini hiç düşünmemiş aklınia getirmemiştim. O, (Hazret-i Ali) sizin kıblenize yönelerek namaz kılanların ilki ve insanların, Kur'an ve sünneti en iyi bileni değil mi, (miydi)?"
Şairin sözü, bizim maksadımıza bir delildir. İkinciye ise şu şekilde cevap veririz: İblis, Cenab-ı Hakk'ın Hazret-i Adem'i kendisinden üstün tutmasından şikayet etmiştir. Biz bu üstün tutmanın, sırf kendisine secde edilmiş olması sebebiyle olduğunu kabul etmiyoruz. Belki de, bu üstünlük başka sebeplerden dolayı olmuştur. Birinci görüş hakkında söylenenler bundan ibarettir.
Bu Secde Selam Mahiyetinde Olabilir
2) Bu secde, meleklerden O'na bir selam gibi Hazret-i Adem'i ta'zim ve tahiyye için olmak üzere, Hazret-i Adem'e yapılmıştır. Müslümanların birbirlerine selam vermesi gibi, geçmiş ümmetler de bunu yapıyorlardı. Katade, Cenab-ı Hakk'ın "Ve onun için secdelere kapandılar"(Yusuf, 100) ayeti hakkında, o zaman insanların birbirlerine selamı, secde etmek şeklindeydi" der.
Yine Suheyb'den rivayet edildiğine göre, Muaz Yemen'den geldiği zaman, Hazret-i Peygamber'e secdeye kapanmış, bunun üzerine Hazret-i Peygamber ona, bunun ne olduğunu sorunca, o şöyle cevap vermiştir. "Yahudiler büyüklerine ve alimlerine secde ediyorlar. Hristiyanların da papaz ye patriklerine secde ettiklerini gördüm. Onlara, bu nedir dediğimde bana, bu peygamberlerin selamıdır, diye cevap' verdiler." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Onlar peygamberlerine iftira etmişler" buyurmuştur.
Süfyan es-Sevri, Semmak b. Hani'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Caselik, Hazret-i Ali'nin huzuruna girdi ve ona secde etmek istedi. Bunun üzerine Hazret-i Ali, "Bana secde etme, Allah'a secde et" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de
"Eğer bir kimseye Allah'dan başkasına secde etmesini emretseydim, üzerinde hakkı çok olduğu için kadına kocasına secde etmesini emrederdim" buyurmuştur.
Secdeden Maksat İnkiyad Olabilir
3) Secde, Arapça'da inkiyad ve boyun eğmek manasına gelir. Nitekim: Orada tepelerin atların ayaklarına secde ettiğini görürsün" yani bu küçük dağların atın ayaklarına boyun eğdiğini görürsün demiştir. Cenab-ı Hakk'ın: "Ot ve ağaç Allah'a secde ederler" (Rahman, 6) ayeti de bu manayadır.
Bil ki birinci görüş zayıftır. Çünkü bu kıssadan maksad, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in büyüklüğünün izahıdır. Onu sırf kıble kılmak, onun şanının büyüklüğünü ifade etmez. Üçüncü görüş de zayıftır.
Şüphesiz şeriat örfünde secde, alnı yere koymadan ibarettir. Bu sebeble dilin özünde de böyle olması gerekir. Çünkü aslolan, değişiklik olmamasıdır. Şayet "Secde ibadettir, Allah'dan başkasına ibadet de caiz değildir" denilirse, deriz ki: Biz secdenin ibadet olduğunu kabul etmiyoruz. Bunun izahı şudur: Bazan bir hareket, -ıstılah olan bir söz gibi- ona verilen mana itibarı ile anlam kazanır. Bunu şu durum açıklar: Birimizin başkasına ayağa kalkması, sözle ifade edilen saygıyı ifade eder. Bu ancak örf ile olur. Bunun böyle olduğu sabit olunca, bazı zamanlar insanın kapanıp alnını yere koyması, ibadet olmasa da, bir çeşit saygıyı ifade eder. Bu böyle olunca, meleklerin, Hazret-i Adem'in üstünlüğünü ve değerini ortaya koymak için Allah'a ubudiyette bulunmaları imkansız değildir.
İblis'in Melek Olup Olmadığı
Alimler iblisin meleklerden olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bir kısım kelamcılar ve bilhassa Mu'tezile, onun meleklerden olmadığını, çoğu fakihler ise iblisin onlardan olduğunu söylemişlerdir. Birinciler birçok bakımdan görüşlerine delil getirmişlerdir.
1) O, cinlerdendir. Bu sebeble meleklerden olamaz. Biz onun cinlerden olduğunu söylüyoruz, çünkü Cenab-ı Hak Kehf suresinde; "İblis müstesna (o secde etmedi). O zaten cinlerden idi" (Kehf, 50) buyurmuştur.
"İblis'in cinlerden olduğu sabit olunca meleklerden olmaması gerekir. Çünkü cin, meleklerden farklı bir cinstir" diyenler vardır. Bu görüş zayıftır. Zira "cin" lafzı örtünme, gizlenme manasına gelen "ietinan" lafzından alınmıştır. Bu sebebten ötürü, ana rahmindeki yavru da gizli olduğu için "cenin" diye adlandırılmıştır. Kalkana, koruyup gizleyici olduğu için "cünne bahçeye ağaçlarla kaplı olduğu için "cenne"; deliliğe, aklı örttüğü için "cünûn" denilmiştir. Bu sabit olduğuna göre, melekler de gözlerden gizli olduğu için, dilin gereği olarak onlara "cin" denilmiş olması gerekir. Bu kadar izahın, maksadı ortaya koyamayacağı sabit olduğu için biz deriz ki Allahü teâlâ'nın: "Hatırla o günü ki (Allah) onların hepsini mahşerde toplayacak, sonra meleklere: Bunlar size mi tapıyorlardı?" diyecek. (Melekler de) "Seni (ortakdan) tenzih ederiz. Bizim yârimiz onlar değil sensin. Doğrusu, onlar cinlere tapıyorlardı " diyecekler"(Sebe, 40-41) ayetinden dolayı iblisin cinlerden olduğu belli olunca meleklerden olmaması gerekir. Bu ayet cin ile melek arasındaki farkı açıkça göstermektedir.
Eğer "Biz, iblisin cinlerden olduğunu kabul etmiyoruz, Cenab-ı Hakk'ın "O cinlerden idi" ayetinden maksadın "O cennet ehlinden idi" şeklinde olması niçin caiz olmasın? Nitekim İbn Mes'ud (radıyallahü anh)'dan " âyetini "O cennetin bekçisi idi " şeklinde tefsir ettiği rivayet edilmiştir" denilirse, " deriz ki: "Biz bunu kabul ederiz. Ancak Allah'ın âyetinden maksadın, "cinlerden oldu " şeklinde olması niçin caiz olmasın. Nitekim âyeti de "o kâfirlerden oldu" şeklinde tefsir edilmiştir. Yine senin söylediğin şeylerin, iblisin cinlerden olduğuna delalet ettiğini kabul edelim. Ama, "İblisin cinlerden oluşunun, meleklerden biri olmasına aykırı olduğunu niçin söylüyorsun.p
Yine sizin ayetten getirdiğiniz deliliniz, bir diğer ayetle çatışmaktadır.
O da: "Onlar O'nunla (Allah ile) cinler arasında bir neseb (soy) uydurdular"(Saffat, 158) ayetidir. Bu, böyledir. Çünkü Kureyşliler: "Melekler Allah'ın kızlarıdır" dediler. Bu ay cin diye isimlendirileceğine delalet etmektedir.
Buna cevâbımız şudur: (......) ifâdesinden maksadın, (......) şeklinde olması mümkün değildir.Çünkü Cenab-ı Hakk'ın (......) âyeti, iblisin cinni olduğu için Adem'e secde etmediğini ihsas eder. Cennetin bekçisi olmasının, onun secdeyi terketmiş olmasının sebebi olması mümkün değildir. Bunu, Cenâb-ı Hakk'ın (......) sözü de geçersiz kılar. Ayrıca deriz ki, (......) ifâdesini (......) mânasında anlamak, ayetin zahirinin hilafınadır. Buna, ancak zuraret halinde başvurulur. (......) âyetine gelince, biz deriz ki, kâfirlerden bir kısmı, meleklerle Allah arasında bir neseb kurdukları gibi, cinler için de böyle bir yakınlık tesis etmişlerdir. Yine biz, meleğin, dilin gereği olarak, cin diye adlandırılacağını açıklamıştık. Ne varki, cin lafzı, örfte melekten başka olan bir varlık için kullanılmıştır. Nitekim (......) lafzı, kelimenin aslı itibariyle her hareket eden, kımıldayan canlıyı içine alır. O ancak ne varki bu kelime örfte, hareket eden canlılardan bir kısmına tahsis edilmiştir. Bu ayet, kelimenin aslına zikrettiğimiz ayet ise, hadis olan örfe hamledilir.
2) İblisin zürriyeti vardır, meleklerinse zürriyeti yoktur. Biz İblisin zürriyeti olduğunu söyledik; çünkü Cenab-ı Hak onun niteliği hakkında;
"Onu ve onun zürriyetinl benden başka dostlar mı ediniyorsunuz?"(Kehf, 50) buyurmuştur. Bu ayet iblisin bir zürriyeti olduğu hususunda sarih bir hüküm ifade eder.
Biz meleklerin zürriyeti olmadığını söyledik, çünkü zürriyet, ancak erkek ve dişiden meydana gelir. Melekler arasında ise, dişi yoktur. Çünkü Cenab-ı Hak:"O müşrikler, Rahman'ın kulları olan melekleri kız addettiler. Onlar, meleklerin yaratılışına şahid mi oldular? Onların şehadetleri yazılacaktır"(Zuhruf, 19) buyurmuş, melekler hakkında dişilikle hükmedenleri yadırgamıştır. Dişilik ortadan kalkınca, şüphesiz üreyip çoğalma ortadan kalkar; bu ortadan kalkınca da, zürriyet olmamış olur.
3) Yukarda izahı geçtiği üzere, melekler masumdurlar, iblis ise böyle değildir. Bu sebeble meleklerden olmaması gerekir.
4) İblis, ateşten yaratılmıştır. Meleklerse böyle değildir. Biz iblisin ateşten yaratıldığını söyledik, zira Cenab-ı Hak iblisten onun; "Beni ateşten yarattın "(A'raf, 12) dediğini nakletmiştir.
Yine, o cinlerden idi, çünkü Cenab-ı Hak, " buyurmuştur. Cinler de ateşten yaratılmıştır, çünkü Cenab-ı Hak:
Cânnı da, daha önce çok zehirleyici bir ateşten yarattık" (Hicr, 27).
"O, İnsanı çömlekgibi kupkuru birbalçıktan yarattı. Cânnı da yalın bir ateşten yarattı"(Rahman, 14-15) buyurmuştur. Melekler ise, ateşten değil, nurdan yaratılmışlardır. Bir de Zühri'nin Urve'den, Urve'nin Hazret-i Aişe'den, O'nun da Hazret-i Peygamber'den rivayet ettiğine göre, Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Melekler nurdan yaratıldı; "cann" ise dumansız bir yalımdan yaratılmıştır." Bir diğer husus da, meleklerin ruhani varlıklar olduğu reddolunmayacak kadar meşhur bir hakikattir.
"Meleklerin rûhânî varlıklar olarak adlandırılması, onlar rüzgardan veya ruhtan yaratıldığı içindir" denilmiştir.
5) Melekler elçilerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak,
"Melekleri elçiler kılan..." (Fatır, 1) buyurmuştur. Allah'ın elçileri ise ma'sumdurlar. Çünkü Cenab-ı Hak;
"Allah, risalettni koyduğu yeri en iyi bilendir "(Enam. 124) buyurmuştur. İblis böyle olmadığı için, onun meleklerden olmaması gerekir.
İblisin Meleklerden Olduğunu Söyleyenler
İblisin meleklerden olduğunu söyleyenler iki şeyle ihticacda bulunmuşlardır:
1)Cenab-ı Hak iblisi meleklerden istisna etmiştir. İstisna ise, istisna olmasaydı hükme dahil olacak olan ya da olması doğru olan şeyin dışarda bırakılmasını ifade eder. Bu da, iblisin meleklerden olmasını gerektirir." İsitsnâ-i munkatı', Arabça'da meşhurdur denilmez. Nitekim Cenab-ı Hak:
"Hani İbrahim babasına ve kavmine şöyle demişti: Ben sizin taptıklarınızdan uzağım; beni yaratan Allah müstesna... "(Zuhruf, 26-27);
"Onlar orada ne boş söz, ne de günaha sokucu bir şey işitmez. Yalnız, "selam, selam" diye bir söz duyarlar"(vakıa, 25-26).
"Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyiniz.. Karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret olması müstesna "(Nisa, 29) ve: "Bir mümin diğer bir mümini, hataen olmadıkça, öldürmez"'(Nisa, 92) buyurmuştur.
Yine, iblis, binlerce, melek arasında tek bir cinni idi. Böylece Cenab-ı Hakk'ın ifadesinde, melekler iblise tağlib edilerek zikredilmiştir. Sonra o, onlardan, bir kimsenin istisna edilmesi gibi istisna edilmiştir.
Çünkü biz diyoruz ki, bu iki vecihten her biri aslın hilafınadır; buna ancak zaruret esnasında başvurulur.
İblisin meleklerden olmadığı hususunda zikrettiğiniz deliller, ancak umumi şeylere dayanır. Eğer biz onu meleklerden sayarsak, sizin umumi delillerinizin tahsis edilmesi gerekir. Eğer onun meleklerden olmadığını söylersek, o zaman istisnayı istisnay-ı munkatı'a hamletmemiz gerekir. Allah'ın kitabında umumi şeylerin tahsis edilmesinin, istisnayı istisna munkatı'a hamletmekten daha fazla olduğu bilinen bir geçektir. Buna göre, bizim görüşümüz daha evlâdır. İstisna: "es-sünâ" "es-sarfu" lâfızlarından iştikak etmiştir. Sarfın manası ise, ancak şu şekilde gerçekleşir: Şayet sarf (çevirme, men etme) olmasaydı, o şey hükme dahil olurdu. Bir şey başkasının cinsine dahil olamaz. Bu sebeple burada istisnanın manasının gerçekleşmesi imkansız olur.
"İblis, melekler içinde tek bir cinnî varlık idi" sözüne gelince, biz deriz ki: "Çoğun hükmünü aza vermek, ancak o az olan şey nazar-ı dikkate alınmayıp kendisine iltifat edilmediği zaman olur. Ama o az şey, olayın en büyük kısmını oluşturur da, olay da ancak o tek şey ile meydana gelirse, başkasının hükmünü ona vermek caiz olmaz.
2) Onlar şöyle demişlerdir: Şayet iblis meleklerden olmasaydı, Cenab-ı Hakk'ın Duyruğu o iblisi içine almamış olurdu. Eğer onu içine almamış olsaydı, onun secde etmemesinin bir diretme, büyüklenme ve günah olması imkansız olur, zemme ve ikaba müstehak olmazdı. Bu durumlar mevcut olduğuna göre, hitabın onu da içine aldığını anlamış oluruz. Bu hitap onu, o ancak meleklerden olduğu zaman içine alır.
Yine şöyle de denilemez:"O, her ne kadar meleklerden değil idiyse de, ancak o meleklerle beraber yaratılmış, onlarla çok uzun süre bulunmuş olduğu için, bu hitab onu da kapsamıştır" Yine, şöyle denilmesi niçin caiz olmasın? "Her ne kadar iblis, bu emre dahil olmasa dahi, Allah ona başka bir lafızla secde etmesini emretmiştir. Bu da, Cenab-ı Hakk'ın: "Sana emrettiğimde, secde etmekten seni alıkoyan neydf '(A'raf, 12)ayetinin deliliyle, Kur'an'da hikaye naklettiği şeydir.
Çünkü biz şöyle diyoruz: Birincinin cevabı: Uzun süre bir arada bulunmak, sizin zikrettiğiniz şeyi gerektirmez. Bu sebepten ötürü, biz usul-i fıkıhta, "İki sınıf arasında şiddetli bir birlikte bulunma olmakla beraber, o erkeklere hitab dişileri içine almaz; bunun aksi de böyledir" dedik. Yine, meleklerle iblisin bir arada bulunmalarının şiddetli oluşu da böyledir. Bu lanetin sadece İblise hasredilmiş olması imkansız olmayınca, bunun meleklere hasredilmesi nasıl imkansız olur?
İkincinin cevabı şudur: Hükmün bir vasfa dayanması, o vasfın o hükmün illeti olduğunu gösterir. Cenab-ı Hak, "Diretti ve büyüklendi" ifadesini; ifadesinin peşinden getirince (Bakara, 34) bu takib işi bu diretmenin ancak emre muhalefet sebebiyle olduğunu, başka bir emre muhalefet sebebiyle olmadığını hisseutm. İter iki taraf hakkında söyleyeceklerim bundan ibarettir. Allah, işlerin hakikatlerini en iyi bilendir.
Meleklerle İnsanlardan Hangisi Efdaldir?
Bizim Ehl-i Sünnet âlimlerimizden bir cemaat Allah'ın meleklere, Hazret-i Adem'e secde etmelerini emretmiş olmasını, Hazret-i Adem'in meleklerden daha üstün olduğuna delil getirmişlerdir. Biz, bu meseleyi burada zikretmeyi uygun görerek, şöyle diyoruz:
Ehl-i sünnet alimlerinin çoğu "Peygamberler meleklerden üstündür" demişlerdir. Mu'tezile de, tam aksine meleklerin peygamberlerden üstün olduğunu söylemiştir ki, Şîa'nın çoğunluğunun görüşü de budur. Bu görüş sünnî kelamcılardan Kadî Ebu Bekr el-Bakıllânî ile, bizim fakirlerimizden olan Ebu Abdillah el Halimi'nin de tercihidir. Biz her iki tarafın sözlerinin özetini zikredeceğiz.
Meleklerin insanlardan üstün olduğunu söyleyenlere gelince, onlar birçok şeyi delil getirmişlerdir:
1)Cenab-ı Hakk'ın: "Onun huzurundaki varlıklar, (melekler) O'na ibadet etmekten kaçınmazlar, yorulmazlar da. Onlar, usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tesbih ve takdis ederler "(Enbiya, 19-20) ayetidir. Bu ayetle iki yönden istidlal edilir:
a- Buradaki "indiyyet" (katında, huzurunda bulunma)'den maksat, yer ve cihet bakımından bir indiyyet değildir; çünkü bu, Allah için imkansızdır. Bu indiyyet, yakınlık ve şeref indiyyetidir. Bu ayet, meleklerin sıfatı hakkında varid olunca, biz bu tür yakınlaşma ve şerefin, başkaları için değil, melekler için olduğunu anlamış olduk.
Birisi şöyle diyebilir: "Cenab-ı Hak, bu indiyyeti, ahirette müminlerin her bir ferdi için de bildirmiştir. O da, "Hak meclisinde, muktedir ve kudreti yüce olanın katındadırlar" (Kâmer.55) ayetidir. Dünya hususunda ise, Hazret-i Peygamber, Cenab-ı Hak'tan şunu nakletmiştir. "Ben, benim için kalbleri mahzun ve mükedder olan kullarımın yanındayım." Bu daha fazla tazimi gerektirir. Çünkü bu hadis, Cenab-ı Hakk'ın, kalbleri mahzun ve mükedder olanların yanında olduğunu gösteriyor. Halbuki, onların ayetten getirdikleri delil ise, meleklerin Allah yanında olduğunu gösterir. Şüphesiz, Allah'ın kulun yanında olması, kulun Allah yanında olmasından daha fazla ta'zimi ifade eder.
b- Ayette, Cenab-ı Hak, meleklerin kibirlenmemesi ile meleklerden başkalarının da kibirlenmemesi gerektiğine hüccet zikretmiştir; şayet beşer meleklerden daha üstün olsaydı, bu delil getirme işi tam olmazdı. Çünkü padişah, etbaının kendisine itaatlerinin vacib olduğunu ikrar etmelerini istediğinde, "Melikler bile bana itaat etmekten kibirlenmezler. Bu miskinler de kim oluyor ki bana itaat etmiyorlar" der.
Özet olarak diyebiliriz ki bu istidlalin, ancak en güçlünün en zayıfa delil getirilmesi ile tamamlandığı malumdur.
Birisi şöyle diyebilir: Meleklerin, insandan daha güçlü kuvvetli olduğunda münakaşa edilemez. Bu istidlalin tamamlanması için bu kadar farklılık yeter Çünkü Cenab-ı Hak sanki "Melekler çok güçlü gök ve yer cisimlerine hakirr ihtiyarlık ile hastalıktan emin ve çok uzun ömürlü olmalarına rağmen, bir an olsun Allah'a kulluğu bırakmıyorlar. Halbuki insanoğlu son derece güçsüz olmasına, hastalık, ihtiyarlık ve çeşitli afetlere hemen düşmesine karşılık Allah'a baş kaldırmaması daha uygundur. İşte bu kadar farklılık istidlalin doğru olmasında yeterlidir. Böyle bir farklılığın varlığında da şüphe yoktur. Ancak münakaşa, sevabın çokluğu manasına olan üstünlük meselesindedir. O halde daha niçin "Bu istidlal, ancak meleklerin sevabı insanınkinden daha fazla olursa doğru olur. Akla ilk gelen bizim söylediğimiz olduğu için sizin söylediğinize bir delil gerekir" dediniz?
2) Meleklerin insandan üstün olduğunu söyleyen bu kimseler şöyle demişlerdir: Meleklerin ibadetleri insanlarınkinden daha zordur. Bu sebeble onların ibadetleri, insanın ibadetinden daha sevablı olur. Biz meleklerin ibadetlerinin daha zor olduğunu birkaç hususa binaen söyledik.
a- Meleklerin isyana temayülleri daha güçlüdür. Bundan dolayı onların itaatleri daha zordur. Biz, meleklerin isyana temayüllerinin daha güçlü olduğunu söyledik. Çünkü afetlerden selim ve her türlü ihtiyaçtan müstağni olan bir kul, nimetlere ve onların lezzetine, ihtiyaçlar içinde kıvranandan daha meyyal olur. Çünkü o Mevlasına ibadete yönelmeye ve O'na sığınma hususunda daha kararsız gibidir. İşte bu sebebten ötürü Cenab-ı Hak:
"Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah'a has kılarak ve muhlisler olarak Allah'a dua ederler. Fakat biz onları selametle karaya çık men Allah'a şirk koşanlardan olurlar"(Ankebut, 65) buyurmuştur.
Herkesin malumudur ki melekler göklerde otururlar. Gökler ise, bahçeler, bostanlar, gezinti ve istirahat yerleridir. Onlar hastalıktan ve fakirlikten emindirler. Sonra, yaratıldıklarından beri onlar için hertürlü nimet sebeblerı tastamam bulunmasına rağmen ibadetle meşguldürler, huşu içindedirler. Allah'dan korkarlar, onlar bir nevi mahbus durumunda, cennetlerin nimet ve lezzetlerine iltifat etmeyen, aksine Allah için çok meşakkatli taatlere yönelmiş, çok şiddetli korku ve dehşet içinde olmakla nitelenmiştirler. Sanki insanoğlundan hiç kimse, uzun asırlar şöyle dursun, bir gün dahi bu şekilde durmaya güç yetiremez. Bunu Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in kıssası teyid eder. Çünkü Cenab-ı Hk, Hazret-i Adem'i: "Siz O (cennetten) dilediğiniz gibi bol bol yiyiniz "(Bakara, 35) buyurarak onu, cennetin her tarafında serbest bırakmış, sonra bir tek ağacı ona yasak etmiştir. Fakat o nefsine hakim olamamış şerre düşüvermiştir. İşte bu, meleklerin itaatinin insanınkinden daha güç olduğuna delalet eder.
b- Mükellefin bir ibadet çeşidinden, başka bir çeşide geçmesi adeta bir bahçeden diğer bir bahçeye geçmek gibidir. Aynı ibadet çeşidine devam etmek ise meşakkati ve bıkkınlığı doğurur. İşte bu sebebten dolayı, yazılan kitablar bölümlere ve kısımlara ayrılmıştır. Yine aynı sebebten Allah'ın kitab da sûrelere, hiziblere, aşırlara ve ahmaslara (beş cüzlük kısımlara) ayrılmıştır. Sonra meleklerin herbiri de: "Usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tesbih ve takdis ederler" (Enbiya, 20) ve: "Biziz o saf saf dizilenler mutlaka biz. Biziz o tesbih edenler de mutlak biz" (Saffat, 165-166) ayetlerinde olduğu gibi tek bir ibadete devam ediyor, başka çeşide geçmiyorlar. Bu böyle olunca onların ibadetleri de son derece güç olur. İbadetlerinin güçlüğü ortaya çıkınca, o ibadetlerin de en üstün sayılması gerekir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Amellerin en faziletlisi en zor "yani en meşakkatli" olanıdır" buyurmuştur. Hazret-i Aişe (radıyallahü anh) de "Senin sevabın, yorgunluğuna göredir" demiştir. Kıyas da bu neticeyi verir. Çünkü kul, Mevlasının rızasını daha çok elde etmek için ne zaman güç şeyleri yüklenirse bu ta'zime ve takdime daha layık olur.
Bu iki izaha göre birisi şöyle diyebilir: Farzet ki meleklerin meşakkatleri daha çok. Buna dayanarak, onların sevablarının daha çok olmasının gerektiğini niçin söylüyorsunuz? Çünkü biz, bu zamanda bazı sufiler görüyoruz ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bile yüklenmediği güçlük ve zorluklan mücahede (nefsi ıslah) yolunda yükleniyorlar. Yine biliyoruz ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bunları yapanlardan ve benzerlerinden daha üstündür. Hatta Hint abit, zahit ve ruhbanlarından, Allah için tevazu etme hususunda, benzeri hiçbir peygamber veya veliden nakledilmeyen meşakkatli ve yorucu şeyleri yüklenenlerin olduğu anlatılmıştır. Anlatılmıştır. Ama biz yine de onların kâfir olduklarına hükmediyoruz. Böylece biz ibadette meşakkatin çokluğunun sevabın çok olmasını gerektirmediğini anlamış olduk.
Bunun hakikati şudur: Mükafaatın çok olması ancak sebeblere ve niyyetlere dayanır. Belki de zahiren görülen fiillerden iki mükellefin eşit olarak yaptıkları bir fiilden ötürü biri daha çok sevab alırken diğeri ona göre daha az sevab alıyor. Çünkü onlardan birinin ihlas: diğerininkinden daha güçlü ve daha fazladır. Bu durumda ibadetin çok ve güç olması, sevab bakımından bir farklılığı gerektirmez.
Ayrıca biz meleklerin ibadetlerinin daha meşakkatli olduğunu kabul etmiyoruz. Sonra, onun birinci maddede iddia ettiği, göklerin temiz bahçeler olmasına gelince, biz deriz ki: Bunu kabul ediyoruz, ancak temiz yerlerde ibadet etmenin, aynı ibadeti daha düşük yerlerde yapmaktan daha zor olduğunu niçin söylüyorsunuz? Bu hususta en çok söylenebilecek şey şudur: İnsan için bazan nimet sebebleri âmâde olur ve buna rağmen onun bu nimetlerden geri durması çok güçtür. Ancak bu husus, insanoğlunun başında belâ (imtihan) sebeblerinin toplanmış olması durumu ile tezad teşkil eder. Sonra o insanlar, bu belâ sebebleri başlarında olmasına rağmen, Allah'ın hükmüne razı olurlar ve bu belâ ve âfetler onları Allah'a boyun'eğmekten ve O'na kulluğa devamdan alıkoymaz. Bu ise kullukta daha ileri bir derecedir. Bu böyledir, çünkü hizmetçi ve kölelerin kalbleri, hizmetlerine karşılık elde ettikleri nimet ve refaha göre hoşnud olur. Onlardan İhlasın zirvesinde olanlar hariç hiçbiri, bu güçlükler karşısında hizmette sabırlı olamaz. Bu görüşte olanların söylediklerinin aksı, daha evlâdır. Onun, "bir çeşit ibâdete devam etmek zordur" sözüne gelince, biz deriz ki, bu başka bir vecihle çatışır ki, o da şudur: Onlar bir çeşit ibâdeti alışkanlık haline getirdiklerinde, âdet beşinci bir huydur.denildiği üzere, aksini yapmaya muktedir olamayacakları şeye mecbur edilmiş gibi olurlar. Böylece ibadetin bu nevi, onlara son derece kolay olur. İşte bundan ötürü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), oruçta visalden (iftar etmeden birbiri ardınca oruç tutmaktan nehyederek, "Orucun en faziletlisi Dâvud (aleyhisselâm)'un urucudur" Tirmizi, Savm 57 (3/141). ki, bu bir gün oruç tutup bir gün yemektir.
3. Onlar şöyle demişlerdir: Meleklerin ibadetleri daha devamlıdır, bu sebeple onların daha üstün olmaları gerekir. Meleklerin ibadetlerinin daha devamlı olduğunu ise, Cenab-ı Hakk'ın :
"Usanmaksızm, gece ve gündüz Allah'ı tesbih ve takdisler" (Enbiya. 20) ayetidir. Buna göre, şayet onların ömürleri insanların ömürlerine eşit olsaydı, onların taatları daha devamlı ve daha fazla olurdu. Nasıl böyle olmasın ki, meleklerin sıfatları konusunda açıklandığı gibi, her beşerin ömrü meleklerin ömrüne nisbetle bir hiç mesabesindedir.
Melekler Gece Gündüz Tesbih ve takdis Ederken Elçilik Görevini Nasıl Yaparlar?
Bu ayet hakkında birkaç sual bulunmaktadır: Şuabu'l-İman'da Abdullah ibn el-Haris İbn Nevfel'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ka'b'a, "Cenab-ı Hakk'ın:
"Usanmaksızın, gece ve gündüz Allah'ı tesbih ve takdisler" (Enbiya. 20) ve: "Melekleri elçileri kılan..."(Fatır, 1) ayetleri hakkında ne dersin? Bu risalet, onların tesbihatta bulunmalarına mani olmaz mı? Yine:
"İşte, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti ancak bunlar üzerinedir "(Bakara, 161) ayeti hakkında ne dersin? Onlar, tesbihatla meşgul olurlarken, lanetle nasıl meşgul olacaklar?" dedim de, Ka'bu'l-Ahbar cevap vererek şöyle dedi:
"Onların tesbihat yapmaları bizim için nefes almak gibidir. Nasıl ki bizim nefes almamız konuşmamızı engellemiyorsa, onların tesbihatla meşgul olmaları da diğer amellerine mani olmaz" Ben de derim ki, birisi şöyle diyebilir: Nefes alıp vermek, konuşmaya mani olmaz. Çünkü nefes alıp verme aletiyle konuşma aleti aynı değildir. Ama, lanetle, tesbih konuşma nevindendirler. bu sebeple aynı alette birleşmeleri imkansızdır.
Birinci Cevap: Allah'ın melekler için, bir kısmıyla tesbihatta bulunacakları, diğer bir kısmıyla da Allah'ın düşmanlarına lanette bulunacakları birçok dil yaratmasında uzak görülecek ne var ki?
İkinci Cevap: Lanet etmek, kovmak ve uzaklaştırmaktır. Tesbihat ise, Allah'ı övgüye dalmaktır. Şüphesiz, Allah'ı övmek, Allah hakkında Allah'a yakışmayacak şeylere inanan kimseleri uzaklaştırmayı gerektirir. Bu sebeple de lanet, tesbihatın levazımından olmuş olur.
Üçüncü Cevap:Cenab-ı Hakk'ın 'Usanmazlar" sözüdür. Bunun manası, "onlar tesbihatta bulunmayı, Allah'a yakışan vakitlerde eda etmeye azmetmekten usanmazlar" demektir. Nitekim, falanca cemaate çok müdavimdir, ondan ayrılmaz" denilir. Bununla, onun devamlı cemaate devam etmesi kastedilmez. Bununla ancak, onun devamlı olarak, namazını, vaktinde cemaatle eda etmeye sürekli bir azim içinde olduğu murad edilmiştir. Onların ibadetlerinin daha devamlı olduğu sabit olunca, onların daha üstün olmaları gerekir. Birinci gerekçeye gelince, bu da, daha devamlı olan, meşakkatli olur; meşakkatli olan da, ikinci hüccette izah edildiği gibi, daha üstün olur.
İkinci Gerekçe:Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); "Kullarımın en üstünü, ömrü uzun ameli güzel olanıdır" buyurmuştur. Melekler (aleyhisselâm) kulların en uzun ömürlüsü ve en güzel amel işleyenleridir; bu sebeple onların, kulların en üstünü olmaları gerekir. Bir de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem). "Kavminin içinde bulunan şeyh (pir-i fani), ümmetinin arasındaki peygamber gibidir" buyurmuştur. Bu ifade, meleklerin beşer arasındaki dukumlarının, ümmetleri içindeki peygamberlerin durumuna benzediğini gösterir. Bu da meleklerin insanlardan üstün olmasını gerektirir. Birisi, şöyle diyebilir: Hazret-i Nuh (aleyhisselâm), Lokman (aleyhisselâm), Hızır (aleyhisselâm), Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den daha uzun ömürlü idiler. Bu sebeple onların, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den daha üstün olmaları gerekir ki, bu ise ittifakla yanlıştır. Bu sebeple, bu iddiada bulunanların iddiaları da batıl olur. Yine ümmet içerisinde, peygamberden daha uzun ömürlü ve ondan daha gayretli kimseler olduğunu görüyoruz. Halbuki o, derece bakımından peygamberden, Arş ile yer arasındaki uzaklık kadar aşağı mertebededir.
Bu husustaki sözün özü, açıkladığımız şu husustur: Sevabın çokluğu ancak sebeplere ve niyetlere raci olan işlerden ileri gelir. Bu sebeple, az bir taatın çok sevab kazandıracak bir tarzda insandan vuku bulması; çok taatın da, az sevaba müstehak olacak bir biçimde meydana gelmesi mümkündür.
Meleklerin İbadette İleri Derecede Olmaları
Melekler, ibadetin her çeşidinde yarışanların en önde gelenleridir; Dini hasletlerden hiçbir haslet bulunmaz ki onda imam ve onun öncüsü olmasınlar. Bundan da öte onlar, dini yolları inşa eden ve onaranlardır. İbadette öncelik bir nevi üstünlük ve bir nevi tazimdir. Birisi, icma sebebiyledir. İkincisi, Cenab-ı Hakk'ın: "Hayır yarışında en önde olanlar, (orada da) en öndedirler. İşte onlar, Allah'a ençok yaklaştırılmış olanlardır "(Vakıa 10-11) ayetidir. Üçüncüsü ise, Hazret-i Peygamberin "Kim güzel bir adet ihdas ederse, o şahıs kendine ait sevabı aldığı gibi kıyamet gününe kadar onunla amel edecek olanların ecirlerinden bir mislini de alır" hadisidir. İbn Mace. Mukaddime, 14, (1/74). İşte bunlar, beşer yaratılmadan önce işlemiş oldukları fiiller sebebiyle hak kazandıkları sevabla birlikte, Peygamberler için hasıl olan her türlü sevabın melekler için hasıl olmasını gerektirir.
Birisi şöyle diyebilir: Bu, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den daha üstün olmasını gerektirir. Çünkü Hazret-i Adem (aleyhisselâm) beşer içinde, Allah'a ibadet etmeyi ve kâfirleri Allah'ın yoluna davet etmeyi ilk defa koyandır. Bu, husus icma ile batıl olunca onların meleklerin üstünlüğüne dair sözleri de batıl olur. Yine, bu husustaki sözün özü, yukarda açıkladığımızda. O da şudur: Sevabın çokluğu niyete raci olan bir işe göredir. Bu sebeple, sonra olanın niyetinin daha temiz olması, böylece de öncekinin hak kazandığından daha fazla sevaba hak kazanmış olması mümkündür.
Meleklerin Elçiliği
Resul ümmetten daha üstündür. O halde melekler, peygamberlerden de üstündür. Meleklerin Peygamberlerin elçisi olmasına gelince bu, Cenab-ı Hakk'ın: "Onu, kuvveti pek çetin olan öğretmiştir "(Necm, 5);ve: "Onu senin kalbine ruhu'l-emin indirmiştir" (Şuara, 193-194) ayetlerinde bahsettiği husustur. Resullerin ümmetlerinden daha üstün olmasına gelince, bu, beşerden olan nebilerin ümmetlerinden daha üstün olmalarına kıyas iledir. Burada da böyledir. Gerçi örfte, hükümdar, halkın işleri hakkında hükmetsin ve işlerini yürütsün diye büyük bir topluluğa birisini gönderdiğinde, bu elçi o topluluktan daha kiymetli olabilir. Ama, birisini birisine gönderdiğinde bu elçi, kendisine gönderildiği kimseden daha kıymetli olmayabilir. "Nitekim hükümdar tebasından birini mühim bir iş için vezirine gönderdiğinde, bu tebanın vezirden daha şerefli olması gerekmez." denilirse biz deriz ki:
Cibril (aleyhisselâm) bütün peygamberler ve beşerden elçilerin hepsine elçi olarak gönderilmiştir. Soru soranın zikrettiği bu kanuna göre, Cibril'in onlardan daha üstün olması gerekir. Bil ki, bu delilin başka bir biçimde de ifâde edilmesi mümkündür ki, o da şudur: Melekler, Allah'ın "Melekleri elçileri kılan..." (Fatır, 1) âyetinin gösterdiği gibi, elçidirler. Sonra durum, şu iki şeyden birisi olur: Melek, ya başka bir meleğe elçi olarak gönderilmiştir veya beşerden olan bir nebiye gönderilmiştir. Bu iki duruma göre de melek resul, onun ümmeti ise beşer resullerdir.Beşerden olan resullere gelince, bunlar resuldür, ancak onun ümmeti olan insanlar ise, elçi, resul değildirler. Ümmeti resul olan resul, ümmeti böyle olmayan resulden daha efdaldir. Bu nedenle, meleğin, bu cihetten beşere üstünlüğü ortaya çıkmış olur. Bir de, İbrahim (aleyhisselâm), Lût (aleyhisselâm)'agönderilmiş birpeygamberdir. Bu sebeple İbrahim (aleyhisselâm) Lût (aleyhisselâm)den daha şerefli olmuş olur. Mûsâ (aleyhisselâm) kavmi içerisinde bulunan peygamberlerin resulü idi. Dolayısıyla O da onlardan üstün oldu. Burada da böyledir. Birisi şöyle diyebilir. Kıral elçisini bazı mıntıkalara yolladığında, bu gönderme işi bazan. o elçinin onlara hâkim olması, ontârın işlerini deruhte etmesi ve onlar hakkında tasarrufta bulunması için olmuş olur. Çazen de böyle olmaz. Çünkü hükümdar elçiyi onlara bu işleri yapması için değil de, bazı şeyleri onlara haber vermesi için yollamış olur. Birinci kısımdaki elçinin, kendisine gönderildiği kimselerden daha üstün olması gerekir. İkinci kısma gelince, meselenin dış görünüşüne göre, elçinin kendisine gönderildiği kimselerden daha üstün olmaması gerekir. Buna göre, birinci kısımdan hareketle, ümmetlerine gönderilen peygamberler şüphesiz ümmetlerinden daha üstündürler. Buna göre, o halde niçin, meleklerin peygamberlere gönderilmesi birinci kısma dahildir? dediniz de, böylece peygamberlere elçi olarak gönderilen meleklerin peygamberlerden daha üstün olması meselesi ortaya çıkmış oldu?...
6) Melekler, beşerden daha muttakidirler. Bu sebeple onların beşerden daha üstün olmaları gerekir. Meleklerin daha muttaki olmalarına gelince bu onların hatalardan olduğu gibi, hatalara meyletmekten de uzak olmaları sebebiyledir. Çünkü onların korkuları ve hatadan çekinmeleri daimidir. Zira Cenab-ı Hakk; "Üstlerinde olan Rablerinden korkarlar"(Nahl, 50) ve : "Onlar, Allah'ın haşyetinden titrerler "(Enbiya, 28) buyurmuştur.
Korku ve tir tir titreme, günaha azmetmeye mâni olur.Peygamberlere gelince, onlar beşerin en üstünü olmalarına rağmen, onların her biri bir tür zelleden kurtulamamıştır, ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Biz peygamberlerden hiç kimse yoktur ki, Yahya İbn Zekeriyya hariç, bir zetîe işlemiş veya bir hataya yeltenmiş olmasın" buyurmuştur. Böylece meleklerin takvasının daha kuvvetli olduğu ortaya çıkmıştır. Bu sebeple de, onların beşerden daha üstün olmaları gerekir.
Zira Cenâb-ı Hak "Allah katında en şerefliniz, en çok müttakî olanımızdır" (Hucurat, 13) buyurmuştur. Şayet: Bu âyeti, insan oğullarına hitaptır; dolayısıyla metekleri içine almaz ve yine takva, "vikaye" kelimesinden türemiştir. Melekler hakkında şehvet düşünülemez, o halde takvanın melekler hakkında tahakkuk etmesi imkânsızdır" denilirse, birinciye cevabımız şu olur. Üstünlüğün takvaya dayanması, takvanın, üstünlüğün illeti olduğunu gösterir. Her ne zaman takva çok olursa, üstünlük de o nisbette çok olur. İkincisine cevabımız ise şudur: Melekler hakkında şehvetin olmadığını kabul edemeyiz. Ancak, onların yemeğe ve cinsi münâsebete dair şehvetleri yoktur. Ama muayyen bir şehvetin yokluğundan, mutlak şehvetin yokluğu gerekmez. Onların, tam aksine yükselmek ve derece almak arzuları vardır. İşte bu sebepten ötürü de onlar; "Orada, bozgunculuk edip kan dökecek kimseler mi yaratacaksın? Oysa ki, biz seni hamdinle tesbih ve takdis ediyoruz" (Bakara, 30) Cenâb-ı Allah da: "Onlardan her kim, "Bende Allah'dan başka tanrıyım"dersa, işte onun cehennemle cezalandırırız " (Enbiya, 29) buyurmuştur.
Birisi şöyle diyebilir: Sizin zikretmiş olduğunuz hadis, Yahya (aleyhisselâm)'nın diğer peygamberlerden daha muttaki olduğunu gösteri;. Bu sebeple de O'nun Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den c!-ha üstün olması gerekir ki, bu ise icmâ ile batıldır. Bu sebeple de biz, takvanın fazla olması, .dan üstünlüğün de fazla olmasının gerekmediğini anlamış olduk. Bunun hakikati de, bizim yukarda açıkladığımız husustur ki, o da şudur: İki insan düşünelim. Birisi, hiç günah işlemediği gibi yüz sevap kazanacağı taatte bulunmuş olsun. Diğeri ise, bir tek günah işledikten sonra bin sevap kazandıracak taat yapsın. İkinci adam yüz sevabıyla yüz ikâbı karşılar, geriye de dokuz yüz sevabı kalır. Böylece, günah işlediği halde bu ikinci adam, hiç günaha girmeyen birinci adamdan daha efdal olur.
Keza meleklerin takvasının daha çok olduğunu da kabul etmiyoruz. Çünkü takva, "vikaye" kelimesinden müştakdır. İnsanoğlu hakkında isyan etmesini gerektiren sebepler daha çoktur. Bu nedenle, insanoğullarından müttakî olanların takvası, meleklerinkinden daha çok olur.
Onun, meleklerin reis olma arzusu vardır" sözüne gelince, biz deriz ki, bu bize zarar vermez. Çünkü bu tür şehvet beşer için de söz konusudur. Ayrıca insanların, bu şehvetten başka, diğer şehvetleri de vardır; bunlar da, mideye olan düşkünlük ile cinsî münasebete olan düşkünlüktür. Bu böyle olunca, Allah'a itaat etmeye mâni olan şehvetler, insanoğlu için daha fazla olmuş olur. Bu sebeple de, insanlardan müttakî olanların takvasının daha güçlü olması gerekir.
Meleklerin Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'dan Efdal Olup Olmadığı
7)Cenâb-ı Hakk'ın "Ne Mesih, ne de Allah'a en yakın melekler, Allah'a kul olmaktan asla kaçınamazlar" (Nisa. 172) âyetidir. Bu âyetle şu şekilde istidlal edilmiştir. Onun, ifadesi, birinciyi tekid etmek için getirilmiştir. Bu tür tekidler de, ancak, en üstün olanı zikrederek olur. Nitekim, "şu odunu taşımaya, on kişinin gücü yetmez; yüz kişinin de..." şeklinde söylenir, ama, "şu odunu on kişi taşıyamaz; bir kişi del.." denilmez. Yine, bu alime hizmet etmekten vezir kaçınmaz, hükümdar bile!.." denilir, ama, "bu alime hizmet etmekten vezir kaçınmaz; kapıcılar bile!" denilmez, birisi şöyle diyebilir: "Bu ayet, eğer birşeye delalet ettiyse, bu da mukarreb meleklerin Mesih'e üstün olduğudur." Ancak bundan, mukarreb meleklerin, -Hazret-i Muhammed, Hazret-i Musa Hazret-i İbrahim gibi- Meşinden daha efdal olan zatlardan üstün olması gerekmez. Özet olarak: Eğer iddiacılar için Hazret-i Mesih'in bütün peygamberlerden daha üstün olduğu sabit olsaydı, onların maksatları hasıl olurdu. Ama onlar bu hususa delil getiremeyince. onların maksatları gerçekleşmez, hele hele bütün müslümanlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Hazret-i İsa'dan daha üstün olduğunda ittifak etmişlerdir. Müslümanlardan hiç kimsenin de, Hazret-i İsa'nın, Hazret-i Musa ve Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'den üstün olduklarına dair hüküm verdiğini görmedik.
Sonra, biz deriz ki, Cenab-ı Hakkın (......) ifâdesindeki vav harfi ancak atıf vavıdır. Atıf vavı ise, mutlak cem'i ifade eder. Bu sebeple ayet ne Mesih'in ne de meleklerin kul olmaktan istinkaf etmediklerine delalet eder.
Ama, meleklerin Mesih'ten daha üstün olmasına gelince, ayet buna da delalet etmez. Onların zikrettikleri ınisa'lere gelince, biz deriz ki misal getirmek, külli ve umumi iddiaları isbat etmede yeterli değildir. Sonra bu misal, başka bir misalle çatışır. O da, birisinin şöyle demesidir: "Bu işte bana, ne Zeyd ne de Amr yardımcı olmadı!' Bu ifade, Amr'ın Zeyd'den daha üstün olduğuna delalet etmez. Yine Cenab-ı Hakk'in:
"Kurbanlıklara gerdanlık takılmış hayvanlara ve Beyt-i Haramı kasbtedenlere..."(Maide, 2) ayeti de böyledir. Misaller değişik olunca, bu misallere istinad etmek imkansızlaşır. Sonra işin hakikati şudur: O adam, "o odunu taşımaya ne bir kişi ne de on kişi muktedir olamaz!" dediği zaman, biz aklen on kişinin bir kişiden daha güçlü olduğunu biliriz.
Ve şüphesiz olarak biliriz ki, ikinci ifadeden (yani "ne de on kişi" ifadesinden) maksad mübalağadır. İşte böyle bir mübalağa bulunduğunu, ancak bu yolla anlarız, yoksa mücerred lafızdan değil.
İşte burada, ayette (......) ifâdesinden mübalağa bildirildiğini anlamamız, daha önce, meleklerin Meşinden efdal olduğunu bilmemiz şartına bağlıdır. Bu durumda, bu ayetle geçerli istidlal, bu delilden önce, matlubun sübutuna bağlı olur. Matlubun sübutu ise, bu ayetin ona delaletine bağlı olur. Böylece devr gerekir. Devr ise batıldır.
Biz, ifadenin bir farklıhk ifade ettiğini kabul etsek bile, onun bütün derecelerde farklılık ifade ettiğini kabul edemeyiz. Tam aksine, bu ifade bazı derecelerde bir farklılık ifade eder. Bunun izahı şudur: "Şu alime hizmet etmekten, ne kadı ne de hükümdar istinkâf eder!..." denildiğinde, bu, hükümdarın bazı hususlarda kadıdan daha mükemmel olduğunu ifade eder ki, bu da kudret, kuvvet, isti'la ve saltanat gibi sıfatlardır. Bu onun, kadıdan ilim, zühd ve Allah'a itaat bakımından üsttin olduğuna delalet etme? Bunun böyle olduğu sabit olunca, bunun gereği ile hükmederiz. Çünkü melek kudret ve güç bakımından, insandan daha üstündür. Çünkü Cibril (aleyhisselâm) Lût kavminin şehirlerini yerlerinden söküp atmıştı. İnsan ise, buna güç yetiremez. O halde, daha ne diye meleğin, Allah'a kulluğu, itaatinin fazlalığı sebebiyle, sevab bakımından beşerden daha üstün olduğunu söylediniz?
Bu hakikatin tamamı şudur: Bu meselede hakkında ihtilaf edilen üstünlük, sevabın çokluğudur. Sevabın çokluğu ise, ancak kulluk ile meydana gelir. Kulluk da son derece tevazu ve boyun eğmeden ibarettir. Kulun, Allah'a son derece muti olmakla nitelendirilmiş olması, onun Allah'a kul olmaktan istinkâf etmesine kesinlikle uygun ve de münasib olmaz; aksine ona zıt ve münafi olur. Bu söz acık seçik olunca, Allah'ın sözünü yukardaki manaya, yani her yönden üstün olduğu anlamına hamletmek, o ayeti gayesinin dışına çıkarmak olur. Kişinin üstün bir güçle büyük bir hükümranlıkta vasıflandırılması, onun isyanına ve kulluğu terketmesine uygun bir haldir. Mesela hristiyanlar, Hazret-i İsa'nın ölüleri dirilttiğini, anadan doğma körleri ve alaca hastalığını iyileştirdiğini görünce, Onu, bu denli kudretinden dolayı kulluk vasfından tecrid ettiler. İşte bundan dolayı da Cenab-ı Hak: "Şüphesiz İsa, bu kudretinden dolayı bana kulluktan kaçınmaz; bundan da öte kuvvet, kudret, güç ve göklerle yerler alemine hükümran olma bakımından ondan daha üstün olan mukarreb melekler dejbana ibadetten, istinkâf etmezler." buyurmuştur.
İşte bu izaha göre, ayetin delalet vechi şu şekilde sıralanır. Melek, kuvvet ve güç bakımından beşerden üstündür, fakat bu meleğin sevabın çokluğu bakımından da beşerden daha üstün olduğuna kesinlikle delalet etmez.
Veya şöyle denilebilir: Hristiyanlar, Hazret-i İsa'nın ilah olduğunu iddia ettiler, çünkü o, babasız meydana gelmişti. Bunun üzerine hristiyanlara, "Melek ne baba ne de anneden meydana gelmiştir. Bu sebeple onlar, Hazret-i İsa'dan daha enteresandırlar. Ne var ki onlar bile, Allah'a kulluk etmekten istinkâf etmezler" denilmiştir.
Eğer, "ayette kastedilenin, İsa (aleyhisselâm) ile melekler arasında, güç ve kuvvet bakımından değil, kulluk bakımından bir farklılığın bulunduğuna delalet eden bir husus bulunmaktadır. Bu böyledir, çünkü Cenab-ı Allah onları "mukarreb" diye nitelemiştir. Allah'a yakınlık ise, ne mekan ne de cihet itibariyledir, aksine derece ve mertebe bakımındandır. Cenab-ı Hak, onları burada "mukarreb" olarak vasfettiğinde, burada kastedilenin güç ve kudret bakımından değil de, üstünlük dereceleri bakımından Mesih ile melekler arasında bir üstünlüğün bulunduğunu anlamış oluyoruz" denilirse, cevaben deriz ki: Senin bu sualden maksadın, "Allahü Teâla'nın melekleri mukarreb olarak vasfetmesi, Mesih'in böyle olmamasını gerektirir" demek ise, bu batıldır. Çünkü bir şeyi, hususen zikretmek, başkası dışında sadece ona delalet etmez. (Hükmün başkasına da şamil olmasına mani değildir).
Eğer senin maksadın, "Allahü Teâlâ onları mukarreb olarak vasıflandırdığında, burada bir farklılığın bulunması gerekir" demek ise, bu da batıldır; çünkü, başka hususlardan birbirlerinden farklı olmakla beraber, taat hususunda Allah'a yakın olma vasfında her ikisinin de müşterek olması ihtimal dahilindedir. Ki bu durumda maksat, bu başka hususlardaki farklılığı açıklamak olmuş olur. Bir başka sual: Diyoruz ki, biz, ayetin gerektirdiğine göre, Hazret-i İsa'nın, üstünlük bakımından melekler cemaatinden aşağı mertebede olduğunu kabul ediyoruz;siz, üstünlük bakımından O'nun herbir melekten aşağı mertebede olduğunu niye söylediniz?
Bir başka soru daha: Belki de Cenab-ı Hak bu hitabı, meleklerin beşerden daha üstün olduğuna inanan bir kavme yöneltip de, sözü onların inançlarına göre getirmiş olabilir. Nitekim; "Sonradan tekrar yaratmak O'na daha kolaydır (Rum, 27)ayetinde olduğu gibi..
Hazret-i Âdem ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Meleklerden Efdal Olup Olmadığı
8)Cenab-ı Hakkın, İblis'ten naklederek söylediği şu ayet:
"Rabbiniz sizi bu ağaçtan, ancak iki melek veya ebedi yaşayanlardan olacağınız için, men etti" (A'raf, 20).Şayet Hazret-i Adem ve Havva, meleklerin insandan daha üstün olduğunu bitmemiş olsaydı, ne İblisin onları bu sözle, kandırması mümkün olurdu, ne de onların buna aldanmaları..
Bir kimse, çıkıp da: "İblis'in bu sözü hüccet olmaz ve şu da denilemez. Hazret-i Adem bu sözün doğruluğuna inanmıştı; aksi halde aldanmazdı. O halde Hazret-i Adem'in inanması bir hüccettir..." diyebilir. Buna karşı biz deriz ki; belki Hazret-i Adem, ya Peygamberler hakkında caiz olan bir zelleden dolayı veya o zaman henüz Peygamber olmadığından, bu hususta hata etmiştir. Ve yine farzet ki, İblisin sözü hüccet olsun!.. Fakat Hazret-i Adem, bu zellesinden önce Peygamber değildi. Bu durum, o zamanda meleklerin ondan üstün olmuş olmasından, Peygamber olmuş olduğu zamanda da üstün olmasını gerektirmez.
Yine farzet ki ayet, bazı arzu edilen hususlarda meleklerin insanlardan üstün olduğuna delalet ediyor. Öyleyse sen niçin, "Bu ayet meleklerin sevab bakımından insanlardan üstün olduğuna delalet eder" dedin? Çünkü, meleklerin kudret ve güç, güzellik ve cemal, yaratılış bakımından mevcut olan bulanıklıklardan ari, saf ve temiz olma bakımından insanlardan üstün olduğunda bir anlaşmazlık söz konusu değildir. Zira melekler nurlardan, Hazret-i Adem de topraktan yaratılmıştı. Belki Adem (aleyhisselâm) o meleklerden sevabının çokluğu bakımından üstün ise de, o bu saydığımız hususlarda meleklere denk olmayı arzuladı. İşte İblisin aldatması da bu yönden oldu. Aynı şekilde, "Ancak, iki melek olacağınız için" ayetinden maksadın, "ancak iki melek şekline dönüşeceğiniz için" demek olması da muhtemeldir. O zaman sizin istidlaliniz doğru olur.
Yine ayetten maksadın, buradaki nehyin meleklerle Hazret-i Adem ile Havva'nın dışında ebedi yaşayacak kimselere has olmasını ifade etmek olması muhtemeldir. Bu, içimizden birisinin bir başkasına "Seni şu işten ancak falanca olman durumunda nehyediyorum " demesi gibidir. Bu ifadeden anlaşılan mana şudur: "Burada nehyedilen kimse sen değil de başkasıdır." Dolayısıyla bunu söyleyen kimse o şahsın, değişerek falanca şahıs haline gelmesini kastetmemiştir. İblisin maksadı, Hazret-i Adem ile Havva'ya şüphe vermek olduğu için, en kuvvetli şüphe verme şekli de onlara o ağaçtan nehyolunmadıkları, ne hyol un anların onlardan başkaları olduğu vehmini vermek olmuştur.
Yine farzet ki ayet meleğin Hazret-i Adem'den daha üstün olduğuna delalet ediyor. O halde sen niçin bu ayetin, meleğin Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den de daha üstün olduğuna delalet ettiğini söyledin? Onlar Hazret-i Muhammed'den üstün olamaz, çünkü müslümanlar Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'den daha üstün olduğu hususunda icmâ' etmişlerdir. Meleğin kendisinden üstün oldukları Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'den üstünlükleri Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'den üstün (efdal) olan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den efdal olmalarını gerektirmez.
Meleklerin Üstünlüğü Mutlak Olmayıp Kayıtlıdır
9)Cenab-ı Hakk'ın
"De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımda" demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size melek olduğumu da söylemiyorum "(Enam, 50) buyurmuştur. Biri çıkıp şöyle diyebilir: Bu ayetten muradın, Ben size "ilmin çokluğu ve kudretin fazlalığı hususunda bir melek olduğumu söylemiyorum " şeklinde olması muhtemeldir. Bu ihtimalin doğruluğuna birçok şey delalet eder:
a- Kâfirler, Hazret-i Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem)'den göğe yükselme, dağları yerinden oynatma ve büyük servetler yığma gibi ağır işler istemişlerdi. Bunları yapmak se ancak çok ilim ve fazla güçle mümkün olur.
b- Allah'ın "De ki: Ben size Allah'ın hazineleri benim yanımda "demiyorum" ayeti. Bu ayet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, kendisinin herşeye kadir olmadığını itiraf etmesini gösterir. "Ben gaybı da bilmiyorum" sözü, onun herşeyi bilmediğini itiraf ettiğine de delalet eder. "Size, melek olduğumu da söylemiyorum ayetinin manası ise, Allah daha iyi bilir; "Ben herşeye gücümün yettiğini ve herşeyi bildiğimi iddia etmediğim gibi, meleklerin kudreti gibi bir kudrete ve onların ilmi gibi bir ilme sahib olduğumu da iddia etmiyorum."
c- Allahü teâlâ Size, melek olduğumu da söylemiyorum ayeti ile Cenab-ı Hak, şeklî bir benzerliği nefyetmeyi murad etmemiştir. Zira maksad bu değildir. Burada Cenab-ı Allah sadece, Hazret-i Peygamberin, meleklerin sahib olduğu sıfatlara malik olmasını nefyetmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onların sahib olduğu vasıflara sahib olmaması ve kendi sıfatlarının hiçbir bakımdan meleklerin sıf atianna denk olmaması onun bir delildir. Bu ayette bütün sıfatlar bakımından bir farklılığın bulunduğuna bir delil de yoktur. Çünkü bütün sıfatlarda denkliğin olmaması başka, farklılığın bulunması başka birşeydir.
Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'un Meleğe Benzetilmesinin İzahı
10) Cenab-ı Allah'ın: "Bu bir insan değil bu ancak şerefli bir melektir "(Yusuf, 31) ayeti. Eğer "ayetten murad, şekil ve güzellikte teşbihin bulunmasıdır " demek neden mümkün olmasın?" denilirse deriz ki: Evlâ olan, benzerliğin şekilde değil de huy bakımından olmasıdır. Çünkü Hak teâlâ : "Bu ancak şerefli bir melektir " buyurmuş, Yusuf (aleyhisselâm) şerefli bir meleğe benzetilmiştir. Melekse, sırf şekli itibarıyla değil de, asıl hoşa gidecek huyu sebebiyle şerefli olur. Böylece ayetten kastedilenin, şehvet ve arzu olunan şeye karşı hırs gibi beşeri hallerin bulunmaması ve melektik halini gösteren gözü sakındırma ve nefsi haramlara karşı gemleme gibi şeylerin varlığını gösterme hususunde Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'u meleklere benzetme olduğu ortaya çıkmış olur. Buna göre bu ayet, kadın -erkek, mümin- kâfir akıllı olan herkesin, meleklerin insanlardan daha üstün bir mertebede bulunduklarında ittifak ettiklerine delalet etmektedir. Bir kimse diyebilir ki: "Aziz'in hanımının
"İşte beni kendisi sebebi ile kınadığınız (delikanli)"(Yusuf. 32) sözü, kadınların "Bu ancak şerefli bir melektir " sözlerinden maksadlarının, ahlak itibarı ile değil de güzellik ve cemal bakımından Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'un durumunun yüceliğini ifade olduğu hususunda, sarihe yakın bir hüküm ifade eder. Çünkü o kadının aşkının çok şiddetli olmasında mazur görülmesi, Yusuf (aleyhisselâm)'un zühd ve takvasının çokluğu ile değil de, sadece son derece güzel olması ile mümkündür. Çünkü zühd ve takvası, o kadının onu aşırı sevmesine uygun değildir."
Biz, ayetten muradın, Yusuf (aleyhisselâm)'u şehevi arzulardan yüz çevirme bakımından meleklere benzetme olduğunu kabul ediyoruz. Fakat sen niçin, "Yusuf (aleyhisselâm)un sevab bakımından meleklerden daha geride olması gerekir" diyorsun? Çünkü insanın yemeye ve içmeye iltifat etmesinin meleklerin bu şeylere iltifat etmesinden daha çok olduğunda ihtilaf yoktur. Fakat niçin: "Bu, sevabın çokluğu manasında fazilette üstünlüğü ifade eder." diyorsunuz? Eğer onlar, "günahı az olanın daha üstün olması gerekir" diye delil getirirlerse bu husustaki sözümüz daha önce geçmişti.
Isra 70 Ayetine Göre İnsanların Üstünlüğünün Sınırlı Olması
11)Cenab-ı Hakk'ın: Biz onları yarattıklarımızdan çoğuna cidden üstün kıldık. "(Şuara, 70) ayeti. Allah'ın mahlukatı ya mükellef olan varlıklardır veya onların dışındaki varlıklardır. Şüphesiz ki mükellef olanlar, mükellef tutulmayan varlıklardan daha faziletlidirler. Mükellefler dört çeşiddir; Melekler, insanlar, cinler ve şeytanlar...Şüphesiz, insanlar hem cinlerden hem de şeytanlardan daha üstündür. Eğer insanlar meleklerden de üstün olsalardı, bu durumda her türlü mahulakattan üstün olmaları gerekirdi. Böylece de Cenab-ı Hakk'ın âyetinin bir manası kalmazdı.Tam aksine bunun şöyle söylenilmesi gerekirdi: "Biz onları yarattıklarımızın hepsine üstün kıldık." Cenab-ı Allah böyle buyurmadığına göre, meleklerin insanlardan daha üstün olduğunu anlamış olduk."
Birisi buna karşı şöyle diyebilir: "Bu sözün neticesi, hitabın delalet ettiği şeye tutunmaktır. Çünkü insanların, mahlukatın çoğundan üstün olduğunu açıkça ifade etmek, onların geri kalan mahlukattan daha üstün olmadığına delalet etmez. Bu ancak hitabın delaleti vasıtasıyla olur. Yine farzet ki melek cinsi, insan cinsinden daha üstündür. Ancak bu iki toplumdan birisinin, diğerinden daha üstün olması, birinci toplumun fertlerinin herbirinin fert olarak, diğer toplumun fertlerinin herbirinden üstün olmasını gerektirmez. Farzedelim ki iki topluluk bulunsun: Birincide her biri yüz dinar değerinde on köle olan, İkincide ise on köleden biri ikiyüz dinar, diğer dokuzu ise her biri bir dinar değerinde olsun. Bu durumda grup itibariyle birinci cemaat ikinciden efdaldir. Fakat;îkinci cemaatte öyle bir fert vardır ki o, fert itibariyle birinci grup mensuplarının herbirinden efdaldir. İşte burada da aynı durum sözkon usudur.
Yine Cenâb-ı Allah'ın "Onları üstün kıldık" ifadesinden maksadı, âyetin evvelinde zikrettiğimiz, "şeref hususunda biz onları üstün kıldık" manası olması caizdir. Ayetin evvelinde bahsedilen husus da Cenab-ı Hakk'ın-,
"Biz ademoğlunu şerefli kıldık'(İsra, 70) ayetidir.
Ayetteki "şereften"murad, şekil güzelliği, zeka fazlalığı, harikulade işleri yapabilme gücü, son derece temiz ve nezih olmadır. Bu böyle olunca, bu işlerde meleğin insandan daha üstün olduğunu kabul ederiz. Amma, "meleklerin insanlardan daha fazla sevabı vardır" hükmünü nereden çıkarıyorsun? Yine Cenab-ı Allah'ın:
"(Allah) gökleri gördüğünüz direkler olmaksızın yarattı "(Lokman, 10) ayeti, görülmeyen direklerin bulunmasını gerektirmez ve:
"Allah'ın yanısıra diğer bir tanrıya kim, buna bir delili olmamasına rağmen taparsa..."(Müminun, 117)ayeti, kendisi için deliller bulunan bir başka ilahın olmasını gerektirmez. Burada da böyledir.
Peygamberler Kendileri İçin İstiğfar Ettikleri Halde Melekler Etmezler
12) Hiçbir peygamber, önce kendileri için istiğfar etmeden, başkası için istiğfar etmemiştir. Kendileri için istiğfar ettikten sonradır ki öteki mü'minler için istiğfar etmişlerdir. Mesela Hazret-i Adem (aleyhisselâm): "Rabbimiz, biz kendimize zulmettik"(Araf, 23); Hazret-i Nuh (aleyhisselâm): 'ya Rabbi, beni ana-babamı ve evime mü'min, olarak giren herkesi bağışla"(Nuh. 28); Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm): "Ya Rabbi, beni ve ana-babamı bağışla"; ve; "Rabbim, bana hüküm (hikmet) ihsan et beni salihlere kat"(Şuara. 83); Hazret-i Musa (aleyhisselâm) "Rabbim! beni ve kardeşimi bağışla"(Araf. 151) demişlerdir.
Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) "Günahına, mü'min ve mü'minlere istiğfar ef"(Muhammed. 19) ve : "Bu, geçmiş ve gelecek günahını Allah'ın bağışlaması içindir "(Feth, 2) buyurmuştur. Meleklere gelince, onlar kendileri için istiğfarda bulunmazlar. Onlar, ancak müm'min kimseler için mağfiret dilerler. Buna, Cenab-ı Hakk'ın onlardan naklederek, buyurmuş olduğu şu ayetler delalet eder:
"Tevbe eden ve senin yoluna tabi olanları bağışla ve onları cehennemin azabından koru"(Gafir, 7) ve:
"Ve iman edenler için mağfiret talebinde bulunurlar'"(Gafir, 7). Eğer melekler istiğfar etmeye muhtaç olsalardı, bu hususta ilk defa kendilerinden başlarlardı. Çünkü nefsin kendisinden zararı savuşturması, başkasından savuşturmasından önce gelir. Yine Hazret-i Peygamber: "Önce kendinden başla, sonra da bakımını üstlendiklerine yönel"' Benzeri hadis için bkz. Müslim, zekat, 41 (2/633); Nesat, zekat, 80 (5/70) buyurmuştur. Bu, meleğin beşerden daha üstün olduğunu gösterir.
Birisi buna karşı şöyle diyebilir: Bu izah tarzı, meleklerde asla zellenin sudur etmediğine, beşerden ise zellelerin sudur ettiğine delalet etmez. Ancak biz, daha önce beş husustaki farklılığın faziletteki farklılığı gerektirmediğini izah etmiştik. Alimlerden, "meleklerin insan için mağfiret talebinde bulunmasını, onların "Orada, bozgunculuk edecek kimseleri mi yaratacaksın?" sözünü söylemiş olmaları sebebiyle, insanlar için yaptıkları tenkitten bir özür dileme gibi olduğunu söyleyenler vardır.
Melekler, İnsanlar Üzerinde Murakıbdırlar
13) Cenab-ı Hakk'ın: "Muhakkak ki üzerinizde bekçiler bulunmaktadır. Şerefli katibler"(lnfitar, 10-11) ayetidir. Bu ayet, insanlardan olan bütün mükellefler hakkında umumidir. Bu ayetin hükmüne hem peygamberler, hem de başkaları girer. Bu da meleklerin iki bakımdan insanlardan daha üstün olmasını gösterir.
a-Cenab-ı Hak, melekleri insanoğlunun bekçileri kılmıştır. Mükellef olanları günahtan koruyanın, mutlaka, hata ve zelleden korunandan daha uzak olması gerekir. Bu ise meleklerin beşere nisbetle günahlardan daha uzak olup, taatlara da daha yakın olmasını gerektirir ki, bu da fazla bir faziletin varlığını gerektirir.
b-Cenab-ı Hak, meleklerin yazmalarını taatlar hususunda beşerin lehine, günahlar hususunda da aleyhine bir hüccet kabul etmiştir. Bu ise, meleklerin sözünün, beşerin'sözünden kabule daha yakın ve daha evla olduğunu gösterir. Eğer insanoğlu, hal bakımından meleklerden daha üstün ve daha yüce olsaydı durumun aksine olması gerekirdi. Birisi buna karşı şöyle diyebilir: Onun, "Koruyanın korunandan daha iyi ve faziletli olması gerekir" şeklindeki sözüne gelince, bu cidden uzak bir görüştür. Çünkü hükümdar, tebaasından bazılarını kendi çocukları üzerine görevlendirir. Burada koruyanın yani vekilin korunandan daha şerefli olması gerekmez. Yine onun, "Cenab-ı Hak, meleklerin şehadetini insanlar için geçerli kılmıştır" şeklindeki sözü de zayıftır. Çünkü şahid olan kimse, durum bakımından, kendisine şehadette bulunulandan daha aşağıda olabilir.
İlahi Saltanatın Azameti Meleklerle Tecelli Eder
14) Cenab-ı Hakk'ın:
O gün ruh ve melekler saf halinde ayakta duracaklar. Rahman olan Allah 'in kendisine izin verdiği kimse hariç, hiç kimse konuşamayacaktır. O da, doğruyu söylemiştir"(Nebe. 38) ayetidir. Burada, meleklerin durumunun zikredilmesinden maksat, Allah'ın celalini ve azametini beyan etme hususunda mübalağa etmektir. Eğer, Allah'ın yaratıkları içinde, kıyam ve tazarruları, Allah'ın azametini ve kibriyasını haber verme hususunda meleklerinkinden daha kuvvetli ve fazla olan bir gurup olmuş olsaydı, elbette bu makamda onların zikredilmeleri daha evla olurdu. Sonra Cenab-ı Hak, melekleri zikretmekle ahirette zatının azametini beyan etmiş olduğu gibi, yine onları zikretmek suretiyle dünyadaki azametini de beyan etmiştir ki, bu da Cenab-ı Hakk'ın;
"Melekleri, Rablerini hamdile tesbih ve takdis ederek, Arş'ın etrafını kuşatmış görürsün" (zumer, 75) ayetidir.
Bir kimse buna karşı şöyle diyebilir: Bütün bunlar meleklerin bazı bakımlardan, durumca, beşerden daha üstün bir durumda olduğunu gösterir. Bu "durum"un onların kuvveti, gücü ve kudretleriyle ilgili olması niçin caiz olmasın? Bu tıpkı, şöyle demek gibidir. Hükümdar tahtının etrafında, alemin dörtbir tarafından gelmiş olan melikler huşu ve itaat içinde boyun eğerek dururlar. Çünkü sultanın büyüklüğü, böylece ifade olunur. Sonra bu, o meliklerin hükümdar nezdinde onun çocuğundan daha kerim ve şerefli olduğuna delalet etmez. Burada da böyledir.
Bir Çok Ayette Melekler Resullerden Önce Zikredilir
15)Cenâb-ı Hakk'ın "Müminlerin hepsi de Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman etmiştir" (Bakara. 285) ayetidir. Böylece Cenab-ı Hak, imanın sahih olabilmesi için bu şeylere mutlaka iman etmenin gerekli olduğunu açıklamış, Önce kendisinden başlayarak, ikinci olarak melekleri, üçüncü olarak kitabları ve dördüncü olarak da peygamberleri zikretmiştir. Yine: "Allah, kendisinden başka bir ilah olmadığına şehadet etti; melekler ve iman sahipleri de."(Âl-i İmran. 18) ve: "Muhakkak ki Allah ve melekleri, peygambere selam ederler "(Ahzab, 56) ayetlerinde de böyledir.
İfadede önce zikredilmek, derece bakımından da önceliğe delalet eder. Keza daha aşağı olanın, daha şerefli olandan önce zikredilmesinin örf bakımından çirkin oluşu da buna delalet eder. Böylece bunun, şer'an da çirkin olması gerekir. Onun örf bakımından çirkin olmasına gelince, bu hususta
Şair şöyle demiştir:
"Sabahleyin yola çıkmak üzere hazırlanmış bile olsa, Umeyre'yi terket! Çünkü kişiyi men edici olarak yaşlılık ve İslam kafidir." Çünkü şaire Hazret-i Ömer, "Şayet İslam'ı önce zikretseydin, seni mükâfatlandırdım" demiştir. Bir de sahabe-i kiram, Hazret-i Peygamberle müşrikler arasındaki musalaha metnini yazarlarken ismi başa yazma hususunda ihtilaf çıkmıştı. Keza Hazret-i Ali'yle Hazret-i Muaviye arasında sulh akdi yazılırken de böyle olmuştu. Bunlar, önce zikredilenin daha şerefli ve kıymetli olduğuna delalet eder. Örfte bu şekilde sabit olunca, şeriatta da böyle olması gerekir. Çünkü Hazret-i Peygamber "Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir" Müsned, 1/379. buyurmuştur. Böylece ifadede meleklerin peygamberlerden önce zikredilmiş olması onların fazilet bakımından da önde olduklarına delalet eder. Birisi buna karşı şöyle diyebilir: Bu delil zayıftır. Çünkü eğer "vav" harfine dayan ılıyorsa, "vav" harfi tertib (sıralama) ifade etmez. Eğer ifadedeki önce zikredilmeye dayanılıyor ise bu da, Tebbet sûresinin, İhlas sûresinden önce zikredilmiş olması ile çürütülebilir.
Salat Etmekle Melekler Peygamberlerden Üstün Olmazlar
16) Cenab-ı Allah'ın: "Hiç şüphesiz Allah ve Allah'ın melekleri peygambere selam ederler" (Ahzab, 56) ayeti. Allahü teâlâ, bu ayetle meleklerin selamını, peygamberi için bir şeref vesilesi saymıştır. Bu da meleklerin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'tden daha şerefli olduklarına delalet eder.
Amma buna karsı sövie denilebilir: "Bu görüş aynı ayetle: "Ey iman edenler o Peygambere salat-ü selam ediniz "(Ahzab, 56) çürütülür. Çünkü bu ayette Cenab-ı Hak, mü'minlere Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e salavat getirmelerini emretmiştir. Bu müminlerin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den daha üstün olmalarını gerektirmez.
Melekler için de durum aynıdır.
Cebrail (aleyhisselâm)'in Tekvîr Süresindeki Vasıfları
17) Cebrail (aleyhisselâm) ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında söylediğimiz şu şeyler: Cebrail (aleyhisselâm), Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den daha üstündür. Bunun delili Cenab-ı Hakk'ın şu ayetidir;
"Şüphesiz, muhakkak o (Kur'an), çok şerefli bir elçinin (getirdiği) kelamdır. O çetin bir kudrete maliktir. Arşın sahibi (olan Allah) katında çok itibarlıdır. Orada kendisine itaat olunur, o bir emindir. Sizin arkadışmız (Muhammed) bir deli değildir'" (Tekvir. 19-22).
Allahü teâlâ, burada Cebrail (aleyhisselâm)'ı altı kemâl sıfatı ile zikretmiştir:
a- Allah'ın elçisi olması,
b- Allah nezdinde şerefli olması,
c- Allah katında kuvvetli olması. Onun Allah katındaki kuvveti, başkalarının güç yetiremeyeceği bir şekilde taatlara kadir olmasıdır.
d- Allah yanında itibarlı olması,
e- Gökler aleminde itaat olunması ve,
f- Bütün taatlarda güvenilir, her türlü hainliklerden de uzak olmasıdır. Cenab-ı Hak, onu bu yüce sıfatlarla vasfettikten sonra da "Sizin arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir" buyurarak Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i vasfetmiştir. Şayet Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) üstünlük sıfatlarında Cebrail (aleyhisselâm)'e denk veya yakın olsaydı, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Cebrail (aleyhisselâm)'in bu sıfatlarla vasfedilişinden sonra, bu tek sıfatla vasfedilmesi, Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm)'ın mertebesi için bir eksiklik, şanı için bir küçültme ve hakkını yeme olurdu ki bu Allah'a yakışmaz. Bu ayet, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Allah nezdindeki derecesinin, sadece "O bir mecnun, deli değildir" sözü kadar olduğuna delalet eder. Bu da, Cebrail ile Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında, fazilet ve mertebe bakımından bir nisbet olmadığını gösterir. Eğer, "Cenab-ı Allah'ın "Şüphesiz muhakkak o (Kuran) çok şerefli bir elçinin (getirdiği) kelamdır" ayetinin Cebrail (aleyhisselâm)'în değil de Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sıfatı olması niçin caiz olmasın?" denirse, Deriz ki: Çünkü:
"Andolsun ki o (Muhammed) onu (Cebrail'i) apaçık ufukta görmüştür" (Tekvir. 23) ayeti bu görüşü iptal eder.
Amma pekala şöyle de denilebilir: Biz hepimiz, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mecnun olmayışının dışında başka faziletleri olduğunda hem fikiriz. Cenab-ı Allah, bu ayette o faziletlerden herhangi birini zikretmemiştir. O faziletlerin zikredil memesi onların olmadığına delalet etmediğine ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in burada zikredilen hususların dışında da faziletler bulunduğu sabit olduğuna göre, öyle ise, "Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in burada bahsedilmeyen o faziletleri sebebi ile Cebrail (aleyhisselâm)'den daha faziletli olduğu niçin söylen ile meşin? Çünkü Cenab-ı Hak, Cebrail (aleyhisselâm)'i bu ayette bu altı sıfat ile tavsif ettiği gibi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i de şu ayette altı sıfat ile nitelemiştir: "Ey Peygamber, biz seni hakikaten bir şahid, bir müjdeleyici, bir korkutucu, Allah'a, Onun izni ile, bir davetci ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik" (Ahzab. 45-46). Bu vasıfların birincisi onun nebi, ikincisi resul, üçüncüsü şahid, dördüncüsü mübeşşir (müjdeleyici), beşincisi nezir (korkutucu), altıncısı Allah'ın izni ile Allah'a davet edici, yedincisi sirac (kandil), sekizincisi de münir (nur saçan, aydınlatan) olmasıdır. Hulasa, iki şahıstan birisinin vasıflar ile zikredilmesi, o vasıfların ikinci şahısta olmadığına kesinlikle delalet etmez.
Meleklerin İlmi İnsanlarınkinden Daha Fazla Değildir
18) Melek, insandan daha bilgilidir. Bilgili olan ise daha üstündür. O halde melek, insandan efdaldir. Biz meleğin daha bilgili olduğunu söylüyoruz.
Çünkü Cebrail (aleyhisselâm), Allahü teâlâ'nın: "O (Kur'an'ı) O'na (Hazret-i Peygamber'e) kuvvetleri şiddetli olan" ögretti"(Necm, 5) ayetinin delalet ettiği gibi, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in öğreticisi idi. Öğretenin mutlaka öğrenenden daha bilgili olması gerekir.
İlimler iki kısımdır.
a- Akıl ile ulaşılan ilimler. Mesela, Allah'ın zatını ve sıfatlarını bilmek gibi. Bu ilimlerde Cebrail (aleyhisselâm)'in ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bilgilerinin eksik olması caiz değildir. Çünkü bunda eksiklik cehalettir. Cehalet ise marifetullaha zarar verir. Ama Allah'ın mahlukatının keyfiyetini, bunlardaki harikuladelikleri, Arş'ın, Kürsinin, Levh'in, Kalemin, cennetin ve cehennemin çeşitti durumlarını, gök tabakalarını, meleklerin sınıflarını, mağaralarda, dağlarda ve denizlerdeki çeşit çeşit hayvanları bilmeye gelince şüphesiz ki Cebrail (aleyhisselâm) bunları daha iyi bilir. Çünkü Cebrail (aleyhisselâm)'in ömrü daha uzundur ve bu varlıktan daha çok görmüştür. Bu sebeble de onun bunları bilmesi daha ileri ve daha mükemmeldir.
b- Ancak vahiy ile ulaşılan ilimler. Bunları elde etmek ne Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ne de diğer peygamberler için söz konusu olmaz. Bu ancak Cebrail (aleyhisselâm) vasıtası ile olmuştur. Dolayısı ile, bu ilimlerde Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Hazret-i Cebrail'den üstün olması imkansızdır. Ama Cebrail (aleyhisselâm), Allah ile bütün peygamberler arasında bir vasıtadır. Dolayısıyla o, eski ve yeni, bütün şeriatları bilir. Yine o, meleklerin şeriatini ve mükellefiyetlerini de bilir. Halbuki Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu bilemez. Bu sebeble de Hazret-i Cebrail'in, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den daha bilgili olduğu ortaya çıkmış olur. Bu husus böylece sabit olunca, Hazret-i Cebrail'in Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den daha üstün sayılması gerekir. Çünkü Cenab-ı Hak;
"De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"(Zümer, 9) buyurmuştur. Fakat buna karşı şöyle denilebilir: Biz meleklerin, insanoğlundan daha bilgili olduğunu kabul etmiyoruz. Bunun delili ise, Allah'ın:
"Ey Âdem, o meleklere (o eşyayı) isimleri ile bildir."(Bakara. 33) ayetinin de gösterdiği gibi, onların Hazret-i Adem'in kendilerinden daha bilgili olduğunu itiraf etmeleridir. Sonra biz, meleklerin ilminin fazlalığını kabul etsek bile, bu onların sevablarının daha çok olmasını gerektirmez. Çünkü biz, bidatci bir insanın, ilmin birçok inceliklerini kuşatmış olsa bile, daha çok sevab almak şöyle dursun, hiç sevab alamadığını görüyoruz. Bunun sebebi ise, dikkat çektiğimiz şu husustur: Sevabın çokluğu ancak fiillerdeki ihlasa göre meydana gelir. Halbuki biz, meleklerin ihlasının daha çok olduğunu bilmiyoruz.
Varlık Âleminde Ulûhiyyete En Yakın Olanla" Meleklerdir
19)Allahü teâlâ: "O (meleklerden) kim: "Ben de O'ndan başka bir tanrıyım" derse onu cehennemle cezalandırırım "(Enbiya, 29) buyurmuştur. Bu ayet, onların yükseklik ve mertebe itibarı ile şöyle bir dereceye ulaştıklarına delalet eder. Eğer onlar Allah'ın emrine muhalefet edecek olsalardı, ancak Hanlıklarını iddia ederek, Cenab-ı Allah'a karşı çıkarlardı, yoksa şehvetle ilgili herhangi bir hususta değil. Bu da onların son derece yüce olduklarını gösterir. Amma buna karşı şöyle denilebilir: Onların çok yüce olduklarında bir anlaşmazlık söz konusu değildir. Ama onun "Onlar yükseklik ve mertebe itibarı ile öyle bir dereceye ulaşmışlardır ki eğer Allah'ın emrine muhalefet edecek olsalardı, ancak Hanlıklarını iddia ederek Cenab-ı Allah'a karşı çıkarlardı" sözü de kabule şayandır. Çünkü meleklerin bilgisi çok, kuvveti fazla, yeme içme ve cinsi münasebet ihtiyacından uzaktırlar. Böyle olan kimse, Allah'ın emrine muhalefet edecek olsa, ancak bahsedilen manada muhalefet eder. Fakat siz niçin "Bu onların, insandan daha fazla sevab aldıklarını gösterir" diyorsunuz? Çünkü münakaşa noktası sadece budur.
Melâike Cemaatinin Beşer Cemaatinden Daha Hayırlı Olduğuna Dair Hadis
20)Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Cenab-ı Hak'tan naklederek şöyle buyurmuştur. "Kulum beni bir toplulukta anarsa, ben de onu, onun topluluğundan daha hayırlı bir topluluk içinde ananm." Müslim, Zikir, 2 (4/2061). Bu, daha yüce topluluğun daha faziletli olduğunu gösterir.
Birisi buna karşı şöyle diyebilir: Bu, haberi vahiddir. Yine bu, meleklerin topluluğunun, insanların topluluğundan daha üstün olduğunu gösterir. İnsanların topluluğu ise avamdan ibarettir. Peygamberlerden değil. Bu sebeble meleklerin insanların topundan üstün olmaları, peygamberlerden de üstün olmalarını gerektirmez. Nakli delillerle ilgili sözün sonu budur.
Felsefecilerin Melâike Anlayışları
Bil ki felsefeciler de melek diye adlandırılan bu semavi ruhların, beşeri nüfûs-i natıkadan (konuşan ruhlardan) daha üstün olduklarında ittifak etmişlerdir. Onlar bu konuda, inşaallah az sonra zikredeceğimiz bir takım akli izahlara dayanmışlardır.
Birinci Delilleri ve Cevabı: Sırf Nüzanilik Kemal Değildir
Onlar şöyle demişlerdir: Meleklerin yapıları basit (birleşik olmayan) dir, kesretten (çokluktan) uzaktır. İnsan ise nefis (ruh) ve bedenden mürekkebtir. Nefis bir çok kuvvetten meydana gelmiştir. Beden de birçok parçadan meydana gelmiştir. Basit olan mürekkeb olandan daha hayırlıdır. Çünkü mürekkeb varlık için, yokluk sebebleri, basit varlığın yokluk sebeblerinden daha çoktur. İşte bu sebebten ötürü, Cenab-ı Hakk'ın tek oluşu, O'nun celal ve kibriya sıfatlarındandır.
Buna itiraz: Biz basit varlığın mürekkeb varlıktan daha kıymetli olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü ruhani taraf için tek bir şey vardır. Cismani taraf için ise hem ruh hem cisim olmak üzere iki şey vardır. Buna göre, cismani olan (yani insan), ruhu bakımından ruhani ve nurani alemden; bedeni bakımından ise maddî alemdendir. Bu sebeble o, hem ruhani hem cismani olmayı bir arada bulundurduğu için, sırf ruhani veya sırf cismani olan varlıklardan daha üstün olması gerekir. İşte Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in meleklerin secdegâhıolmasındaki sır da budur.
Bir başka yönden de şöyle diyebiliriz: Melekî ruhlar, cismani kayıtlardan uzak, mücerred varlıklardır. Bu sebeble bunların, nuranî makamlara dalmış olmaları, sanki onların bu cisimler alemini idare etmelerine mani olmuştur. Ama peygamberlere ait beşeri ruhlara gelince, bunların her iki alemi bir arada bulundurmaya güçleri yeter. Çünkü onların marifetullah merdiveninde ve kudsiyyet alemlerinde devamlı yükselmeleri, süfli alemi (dünyayı) idare etmelerine; cisimler aleminin intizamına iltifat etmeleri de ruhlar aleminde olgunlaşmalarına mani olmaz. Bundan dolayı onların güçleri her iki alemi idare etmeye ve her iki cinsi de zapt-u rapt altına afmaya yeterli olmuştur. Bu sebeble onların daha şerefli ve daha büyük olmaları gerekir.
İkinci Delilleri ve Cevabı: Melalkenin Şehvetten Uzak Olmaları
Ruhani cevherler, (melekler) kan akıtmanın kaynağı olan şehvetten uzaktırlar. Beşeri ruhlar ise bu vasfı taşırlar. Şer kaynağından uzak olan, onunla imtihan edilenden daha şereflidir.
Buna itiraz: Şüphesiz engel ve maniaların çok olmasına rağmen hizmete devam etmek, ihlası herhangi bir engel olmadan hizmete devam etmekten daha çok gösterir. Bu da muhabbet hususunda, insanın mertebesinin daha yüce ve daha mükemmel olduğuna delalet eder. Yine ruhani varlıklar (melekler) Yaratıcılarına itaat ettiklerinde, onların bu itaatleri, Allah'ındüşmanları olan şeytanların kahrolmalarını gerektirmez. Ama beşeri ruhlar (insanlar) Yaratıcılarına itaat ettiklerinde, onların bu itaati şehvet ve gazab güçlerini kahreder. Bu güçler de insan şeytanlarıdır. Bu sebeble, insanların itaatleri daha mükemmel olmuş olur.
Yine şurası da açıktır Ki, meleklerin dizim, senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yok" dedikleri zamanki dereceleri, "Orada fesat çıkaracak kimseler mi yaratacaksın?"(Bakara, 30) dedikleri zamanki derecelerinden daha üstündür. Bu ancak, hata yapmadan meydana gelen bir üzüntü sebebiyle olmuştur. Bu hal.insanda daha ileridir.Çünkü Hazret-i Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem) Allahü teâlâ'dan naklederek "Günahkârların iniltileri Bana, tesbih edenler gurubunun nağmelerinden daha sevimlidir" buyurmuştur.
Üçüncü Delilleri ve Cevabı: Meleklerde Kuvve Yok, Herşey Fiil Halindedir İddiası
Melekler, kuvve mahiyyetinden uzaktırlar. Çünkü o meleklerin karakterlerindeki çeşitlere göre, onlar için mümkin olan her kuvvet, fiil haline gelmiştir. Halbuki peygamberler ise böyle değildirler. İşte bundan ötürü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ben, her gece ve gündüz, Allah'a yüz kere istiğfar ederim. Bana ve size ne yapılacağım bilemem buyurmuştur. Nitekim Allahü teâlâ, Hazret-i Peygambere hitaben: "Sen daha önce kitab nedir, iman nedir " bilmezdin" (Şura, 52) buyurmuştur. Şüphesiz tam bîr fiil ile olan; kuvvetle olandan daha şereflidir.
Buna itiraz: Onun tam fiil ile olduğunu kabul etmiyoruz. Belki de o, bazı işlerde kuvve iledir. İşte bundan ötürü şöyle denmiştir: Meleklerin, felekleri hareket ettirmesi düşünceleri, kuvveden fiile çıkarmasından dolayı olmuştur. Bu hareket ettirme, meleklere nisbette; tefekkür ve muhayyile kuvvetine sahib olan ruhların, bilkuvve olan düşünceleri bilfiil yapmaya gayret etmeleri esnasında meydana gelen hareket ettirme gibidir.
Dördüncü Delilleri ve Cevabı: Ruhların Muhdes Olup Olmadığı
Melekler, varlığın eli kolu durumundadırlar. Onlar değişme ve kuvve tabiatından uzaktırlar. İnsanlar ise böyle değildir.
Buna itiraz: Her iki tez de imkansızdır. Melekler, zatları gereği varlıkları mümkin, maddeleri gereği ise varlıkları vacib olan varlıklar değil midir? O halde melekler sonradan yaratılmışlardır. Tamam, bunu kabul ediyoruz. Lakin beşeri ruhların hâdıs (sonradan) olduklarını kabul etmiyoruz. Aksine bazılarınca, bu ruhlar ezelidirler. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: Bu ruhlar, Rablerini hamd ile tesbih eden Arş'ın altındaki gölgeler gibi, ebediyyen maddi mekanlarına ininceye kadarki durumlarıdır. Onlar bu cisimlerle alaka kurduklarında, bunlara pşık olurlar ve bunlarla olan Cinsiyetleri kuvvet kazanır. Böylece, 'Arştaki gölgelerden en mükemmelleri ve en şereflileri, bu ruhları o maddi yerlerinden kurtarmak için çare arasınlar diye bu aleme gönderilir. İşte Kelile ve Dimne kitabında anlatılan, "gerdanlık" güvercinden maksad da budur.
Beşinci Delil ve Cevabı: Önemli Olan Mahiyet Değil, Allah'a Taattir
Melekler, nurani, ulvi ve latif varlıklardır. İnsanlar ise zulmani, süfli ve kesif (yoğun) varlıklardır. Akıllar, nurun zulmetten daha üstün; ulvi varlıkların süfli varlıklardan daha hayırlı ve latif olanların kesif varlıklardan daha mükemmel olducuna şehadet eder.
Buna itiraz: Bütün bunlar madde ile alakalıdır. Halbuki bize göre kıymetli olmanın sebebi, Cenab-ı Hakk'ın da: "De ki: Ruh Rabbimin emri (cümlesinden)'dir" (İsra, 85) buyurduğu gibi, Alemlerin Rabbinin emrine boyun eğmektir. Halbuki maddesi kıymetli diye bir varlığın şerefli olduğunu, iddia etmek, İblis aleyhülla'ne'nin ilk delil getiriş şeklidir. Ama onun layık olduğu cevap Cenab-ı Allah tarafından verilmiştir.
Altıncı Delil ve Cevabı: Melekler İlim, Kuvvet ve Amelde Daha İleridirler
Semavi, ruhani varlıklar (melekler), ilim ve amelleri kuvvetli olduğu için, cismani varlıklara (insanlara) üstün kılınmışlardır. İlim bakımından üstünlükleri şundan dolayıdır. Feylesoflar, meleklerin gaybı badiklerinde, istikbale art işlere muttaki olduklarında ittifak etmişlerdir. Yine meleklerin ilimleri, fiili, fıtri, külli ve daimidir. Halbuki İnsanların ilimleri, bütün bu hususlarda bunun aksinedir. Meleklerin amel bakımından üstün oluşları, onların devamlı hizmet etmeleri, gece-gündüz tesbihatta bulunmaları, gözlerini uyku tutmaması, akıllarının hata etmemesi, bedenlerinin gafil olmaması, yiyeceklerinin tesbih, içeceklerinin takdis, tahmid ve tehlil olması, nefeslerinin zikrullah ile, sevinçlerinin Allah'a hizmetle olması, bedeni ala! 'ardan tecrid edilmiş olmaları, şehevi ve gazabi kuvvelerden herhangi biri ile perdelenmemiş olmaları sebebiyledir. Bu iki taraftan biri nerede, diğeri nerede?
Buna itiraz: Bütün bu anlattığınız hususlarda, herhangi bir ihtilaf yoktur. Ancak burada bir incelik vardır. O da şudur: Devamlı hoş gıdalar yiyen kimse günlerce aç kalmış kimsenin bunlardan duyacağı tad gibi, lezzet alamaz. Bu sebeble melekler, devamlı bu yüksek derecelerde bulundukları için çoğu zaman cismani engeller ve zulmani perdelerle, mani olunmuş olan insanların duyduğu tadı duyamazlar. Lezzet hususundaki bu üstünlük sadece insanlara hastır. Belki de Allahü teâlâ'nın:
"Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan bunu yücendir"(Ahzab, 72) ayetinden murad budur. Muhakkak ki, mahrumiyetlerle sınandıktan sonra, arzu olunan şeylere ulaşmak, bu arzu edilen şeyleri devamlı elde etmekten daha lezzetlidir. Bundan dolayıdır ki, doktorlar demişlerdir ki: "Kısa süreli bir sıtma nöbetinin ateşi, devamlı olan sıtma hastalığının ateşinden daha fazladır. Fakat, kısa süreli bir sıtmanın ateşi devam eder ve iyice yerleşirse, bu ateş artık hissolunmaz. Bu durum, meleklerde bulunmaz. Çünkü meleklerin olgunlukları devamlıdır. Bu hal diğer cisimler için de söz konusu değildir. Çünkü, onlar mücerret şeyleri idrak etmeye kaabiliyetli olan kuvveye sahip değildirler. Bundan dolayı, bu emaneti insanlardan başka yüklenmeye gücü yeten hiç bir varlık yoktur.
Yedinci Delilleri ve Cevabı
Meleklerin cisimleri idare edebilecek ve kütleleri evirip çevirebilecek kuvvetleri bulunmaktadır. Onların bu kuvveti, mizaca bağlı olmadığı için, onlara bir yorgunluk ve bir bıkkınlık arız olmaz. Sonra sen, daha henüz yeni büyümekte olan yeşil taze ekinin taşları yardığını, kayaları ayırdığını görürsün. Bu, ancak, semavi kuvvetler cevherinden ona bol bol verilmiş olan nebatî kuvvet ile olmaktadır. Süfli cisimleri evirip çeviren ve idare eden, ağır yükleri yüklenebilen, dağlan yerinden oynatabilen, kendilerinin hareketiyle rüzgarların esip, kendilerine yönetilmesiyle bulutların ortaya çıkıp kaybolduğu ve aynı şekilde, onlardan sadır olan bir sebeble, dağlarda zelzelelerin meydana geldiği bu semavi ve ruhani güçleri ne zannediyorsun sen! Cenab-ı Hakk'ın ; "Ve işleri taksim eden (melek)lere kasem olsun"(zariyat, 4) buyurduğu gibi, şeriatlar bu hususu anlatır, akıllar da bunu gösterir. Halbuki süfli ruhlar böyle değildir. Bu iki taraftan birisi nerede, diğeri nerede?
Kötü ruhlar olan şeytanların buna muktedir olduklarına dair söylenen söze gelince, bu mümkün değildir. Şayet bunu kabul etsek dahi meleklerin buna güçlerinin yetmesinin daha yerinde ve daha mükemmel olduğu hususunda anlaşmazlık yoktur. Ve bir de, meleki latif ruhlar kuvvelerini bu süfli alemin düzeni ve faydası için; kötü ruhlar ise güçlerini şer fiiller için kullanırlar; birisi nerede, diğeri nerede?
Buna itiraz: Nüfus-i natıka-i beşeriyede yani düşünen beşeri varlıklar arasında kamil kuvvet sahibi, taklib (mahiyyet değiştirme) ve tasarruf suretiyle cisimlere hakim bir nefsin bulunması uzak bir ihtimal değildir. Böylesi bir nefsin bulunmasının imkansızlığına nereden delil bulunabilir ki?
Sekizinci Delil ve Cevabı: İnsanları İyiye İletenler Meleklerdir
Meleklerin, Cenab-ı Allah'ın hayırlı varlıklara yönelik celal nurlarından feyezan eden, irade ve ihtiyarları vardır. Onların iradeleri, alemin nizamını tösise hasredilmiş olup, insanların iradelerinin aksine, kesinlikle o şer ve fesad şaibesinden bendirler. Çünkü insanların iradeleri, yücelik ve alçaklık cihetleri ve hayrın iki ucu arasında mütereddittirler. Onların hayırlara meyilleri ancak, haberde varid olduğu gibi, meleklerin yardımıyla hasıl olur. Bu habere göre, her insanın, onu doğrultan ve hidayete ileten bir meleği vardır.
Buna itiraz: Bu, meleklerin taatlerinde mecbur olan varlıklar, peygamberlerin ise hayır ve şer arasında mütereddit olan varlıklar olduğuna delalet eder. İrade sahibi olan ise, bir işi mecburen yapandan daha üstündür. Bu görüş zayıftır, çünkü tereddüt devam ettiği müddetçe, bir fiilin yapılmasının imkansızlığı da devam eder. Tercih tahakkuk edince, iş bir mucibe (gerektirene) iltihak eder, Buna göre de peygamberlerin bilkuvve ihtiyarları olup. melekler vasıtasıyla bu hayırlar kuvveden fiile geçer. Meleklere gelince onlar, bilfiil hayırdan ibarettirler; binaenaleyh o nerde, bu nerde!
Dokuzuncu Delil ve Cevabı: Ruhani Varlıklar Cismani Olanlara Kıyas Edilemez
Ruhanilerin kendilerine ait birer cisimleri vardır. Bunlar da beden durumunda olan yedi gezegen, diğer sabit yıldızlar ve felekler; kalbler gibi olan yıldızlardır. Melekler de onların ruhları mesabesindedir. Ruhların, ruhlara nisbeti, bedenlerin bedenlere nisbeti gibidir. Sonra biz biliyoruz ki, feleklerin durumlarındaki değişiklikler bu alemdeki değişikliklerin meydana gelmesinin sebepleridir. Çünkü, yıldızların hareketlerinden tesdis (altılı), teslis (üçlü), terbi (dörtlü), mukabele (karşılıklı olma) ve mukarebe (birbirine yakın olma) gibi çeşitli alakalar ortaya çıkar. Aynı şekilde feleklerin yerleri, bazan birbirine mutabık olur. İşte bu, birleşme halidir. O zaman da, alemin düzeni ortadan kalkar; bazan da onlar birbirinden ayrılır, böylece alemin mamurluğu, süfli alemin cisimlerine başka gelecek biçimde bu ulvi alem cihetinden, tekrar geri gelir. Aynı şekilde süfli alemin ruhları da böyledir; bilhassa hikmetle ilgili konular ve felsefi ilimlere, bu alemin ruhlarının ulvi alemin ruhlarına bağlı ve yine bu alemin ruhlarının mükemmellikleri o ruhların mükemmelliklerine dayalı, bu ruhların o ruhlara nisbetinin, büyük bir deryaya, bir katrenin nisbetiyle güneşin yuvarlağına küçük bir parıltının nisbeti gibi olduğuna delalet etmişken! İşte eserler bunlardır, burada bir başlangıç ve netice söz konusudur. Öyleyse, üstünlük bir tarafa, eşitliği iddia etmek bile nasıl uygun olabilir?
Buna itiraz: Sizin bütün söyledikleriniz tartışmalıdır. Fakat, onları kabul etmemiz durumunda bile, konu yine ortada kalır. Çünkü biz, mahrumiyetten sonra leziz bir şeye ulaşmanın, devamlı olarak onu elde etmekten daha çok lezzetli olduğunu beyan etmiştik. Bu durum da sadece insanlar için mevzu bahistir.
Onuncu Delil ve Cevabı: Ruhaniler, Beşeri Varlıkların Menseldirler
Onlar şöyle dediler: Felekî, ruhani varlıklar, bu alemin ruhani varlıklarının menşe'len ve eşleridir. Menşe, kendisinden neşet edenden daha şereflidir. Çünkü o neşet edende -hasıl olan bütün üstünlükler, menşe'den istifade ile olmuştur. İstifade eden, kendisinden istifade edilenden daha düşük bir haldedir. Aynı şekilde neticenin de daha şerefli olması gerekir. Buna göre ruhani varlıklar âlemi kemalât alemidir. Öyleyse başlangıç ondandır, dönüş onadır, sudur ondandır ve nihayet, varış ona olacaktır.
Aynı şekilde ruhlar da kendi alemlerinden inerek bedenlerle birleşirler, neticede cisimlerin kirleriyle kirlenirler. Sonra o kirlerden güzel ahlak ve hoş amellerle temizlenirler. Öyle ki, o cisimlerden ayrılır, kendi ilk alemlerine çıkarlar. Ruhların inmesi birinci neş'et, yükselmesi ise diğer bir neş'ettir. Bununla anlaşılıyor ki, ruhani varlıklar beşeri varlıklardan daha şereflidir.
Buna itiraz: Bu sözleri siz, ahiretin ve bedenlerin haşrinin inkarı üzerine kurdunuz; oysa ki bunları inkar etmek çok zordur.
Onbirinci Delil: Peygamberlerin Meleklere Muhtaç Olmaları
Peygamberler (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hepsi, bilgi ve marifet hususunda bildirdiklerini ancak vahiy yolu ile öğrendiklerini söylemişlerdir. Bu, onların bilgilerini ruhani varlıklardan aldıklarının bir itirafıdır. Onlar, Lût kavminin şehirlerini yerinden sökmede ve Bedir gününde olduğu gibi, düşmanlarına karşı kendilerine yardım eden ve Nûh (aleyhisselâm)'un gemi yapma kıssasında olduğu gibi, faydalarına olacak şeyleri onlara öğretenlerin ancak melekler olduğunda ittifak etmemişler midir? Bunda ittifak ettiklerine göre, peygamberlerin bütün işlerde meleklere muhtaç olduklarını açıkça beyan etmelerin rağmen, daha neye dayanarak siz onları meleklerden üstün tutuyorsunuz?
Onikinci Delil ve Cevabı
Akli taksimat, canlıların ya tamamen hayırlı veya tamamen şerli, veyahutta bir cihetten hayırlı bir diğer cihetten şerli olduklarını göstermiştir. Sırf hayırlı olanlar melek nevinden olan varlıklardır. Sırf şerli olanlar, şeytan nevinden olan varlıklardır. Bu iki hal arasıdan olanlar da insanlardır. Ve yine insan, ölümlü bir varlık olup, onun iki yanında da iki kısım bulunmaktadır.
a- Ölümlü olmayan nâtık varlık ki, bu meleklerdir.
b- Bu İse, ölümlü olan ve nâtık olmayan varlıklardır ki, bunlar da hayvanlardır. Aklın yaptığı bu taksim, insanın kemalin orta derecesinde; meleğinse kemalin en üst noktasında olduğuna delalet eder. İnsanın daha üstün olduğunu söylemek, aklın yapmış olduğu taksimi ters çevirmek ve mevcudatın sıralamasını bozmaktır.
Buna itiraz: İnsanın üstünlüğünden muradımız, sevabının çokluğudur. Öyleyse, siz meleklerin sevabının daha çok olduğunu neye dayanarak söyleyebiliyorsunuz? Bu konuda söylenen akli görüşlerin özeti işte budur.
Muvaffakıyyet Allah'tandır.
Resullerin Meleklerden Efdal Oluşunun Delilleri
Peygamberlerin meleklerden üstün olduğunu söyleyenler, buna birçok şeyi delil getirmişlerdir.
Birinci Delil: Meleklerin Hazret-i Adem'e Secde Etmeleri
Cenab-ı Allah meleklere, Hazret-i Adem'e secde etmelerini emretti. Ve Adem (aleyhisselâm)'in kıble olmadığı, aksine secdenin gerçekte O'na yapıldığı sabit olmuştur. Bu husus sabit olunca, Hazret-i Adem'in meleklerden üstün olması gerekir. Çünkü secde boyun eğmenin en ileri derecesidir. Daha şerefli olanın, kendisinden daha aşağıda olana, en ileri derecede boyun eğmekle mükellef tutulması aklen hoş görülmez. Çünkü mesela Ebu Hanife'nin, fıkıhtaki bilgisi kendisininkinden daha az olan birine hizmet etmesinin emredilmesi, hoş görülmez! Bu durum, Adem (aleyhisselâm)'in, meleklerden daha üstün olduğuna delalet eder.
İkinci Delil: Hazret-i Adem'in Halife Olarak Yaratılması
Cenab-ı Hak, Hazret-i Adem'i kendisinin halifesi yapmıştı. Bundan murad, velayet (hükmetmeyi üstlenme) hilafetidir. Çünkü Cenab-ı Hak; "Ey Dâvud, seni biz yeryüzünde halife yaptık. Öyleyse, insanlar arasında hak ile hükmet! "(Sad, 26) buyurmuştur. İnsanların, makamca padişah yanında en üstün olanları velayet ve tasarruf bakımından onun yerini tutan kimse olduğu malum bir şeydir. Bu da onun halifesidir.Bu durum, Âdem (aleyhisselâm)'in mahlukatın en şereflisi olduğuna delalet eder. Bunu Cenâb-ı Allah'ın :
"Yerde olan herşeyi sizlerin emrinize vermiştir" (Hac, 65) âyeti tekid etmektedir. Sonra bu umumi ifade, şu âyetle de te'kid edilmiştir: O yerde olan herşeyi sizin için yarattı "(Bakara, 29).
Buna göre Hazret-i Adem hilafet makamında en yüksek dereceye ulaşmıştır. Dünya, onun hayatta kalabilmesi bir meta; âhiret de, onun mükâfaatı için bir ülke olarak yaratılmıştır. Ve şeytanlar, ona karşı büyüklenmeleri sebebiyle, Rahmet-i İlaheden kovulmuşlardır.Cinler onun emrindedir; melekler ona itaat ederek, secde eder, ona boyun eğerler; sonraysa bazı melekler, onun ve onun zürriyetinin bekçisi; bazıları rızkının İndiricisi, bazıları onun hataları için istiğfar edeni olmuşlardır. Hem sonra Cenab-ı Allah, bu yüce makamlara rağmen, "Ve yanımızda fazlası da var" (Kaf, 35). Öyleyse bu kemâl ve celâlin bir sınırı yoktur. Üçüncü Delil: Hazret-i Âdem ilimde daha ileri idi. Hazret-i Adem daha bilgiliydi. Daha bilgili ise, daha üstündür. O daha bilgiliydi, çünkü Cenâb-ı Allah meleklerden isimlerin bilgisini sorduğu zaman: "Dediler ki, serti tenzih ederiz. Bizim, senin bize öğrettiklerinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Muhakkak ki sen, alîmsin, hakimsin "(Bakara, 32) dediler. O zaman da Cenab-ı Allah: "Ey Adem, onlara eşyanın isimlerini bildir. Adem meleklere eşyanın İsimlerini bildirince, Allah (meleklere), "Ben size demedim mi ki... "(Bakara, 33) buyurmuştur. Bu, Âdem (aleyhisselâm)in meleklerin bilmediği şeyleri bildiğini gösterir. Daha bilgili olanın üstünlüğüne gelince, bu Cenab-ı Allah'ın:
"De ki, bilenlerle bilmeyenler bir olurlar mı?"(Zümer, 9) ayetinden dolayıdır.
Dördüncü Delil: Allahü teâlâ Peygamberleri Bütün Alem İçinden Seçmiştir
Cenab-ı Hak; "Muhakkak ki Allah Âdem'i, Nûh'u, İbrahim ailesini ve İmran'ın ailesini bütün alemlere üstün kıldı"(Al-i imran.33) buyurmuştur. Alem, Allah'ın dışındaki bütün şeylerden ibarettir. Bu böyledir, çünkü âlem kelimesi, daha önce geçtiği gibi, âlem kelimesinden türemiştir. Cenab-ı Hakk'a işaret ve O'na delalet eden her şey bir âlemdir. Şüphe yok ki sonradan meydana gelen her varlık Cenab-ı Allah'ın varlığına delalet eder. Öyleyse, sonradan olan herşey, âlem lafzına dahildir. Cenab-ı Allah'ın: (Âl-i İmran, 33) ayetinin anlamı buna göre şöyledir: Allahü teâlâ onları bütün mahlukata üstün kılmıştır. Meleklerin de mahlukat zümresinden olduğunda şüphe yoktur. Bu sebeple ayet, Allahü teâlâ'nın peygamberleri meleklere de üstün kılmış olmasını gerektirir. Eğer, denilirse ki: "Bu, Cenab-ı Hakk'ın: "Ey İsrailoğulları, size inam ettiğim nimeti ve sizi bütün alemlere üstün tutuşumuzu hatırlayınız"(Bakara, 47) ayetiyle bir müşkitlik arzeder. Çünkü onların, meleklerden ve Hazret-i Muhammed'den daha üstün olmaları gerekmez. Burada da böyledir. Cenab-ı Hak Hazret-i Meryem hakkında: "Allah seni seçti ve temizledi; seni alemlerin kadınlarına üstün kıldı. (Al-i İmran, 42) buyurmuştur. Hazret-i Meryem'in Hazret-i Fatıma'dan daha üstün olması gerekmez. Burada da böyledir; buna cevabımız şudur:
Müşkillik bertaraf edilmiştir. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın sözü, yahudilerin selefleri olan peygamberlere hitaptır. Onlar o zaman mevcutken Hazret-i Muhammed o zaman mevcut değildi. Hazret-i Muhammed mevcut olmayınca da, "alemler" lafzının şümulüne girmez. Çünkü yok olan şey, âlemlerden olmaz. Durum böyle olunca, Allahu Teala'nın onları, o zamandaki alemlere üstün kılmasından ibaret olup onların Hazret-i Muhammed'den daha üstün olmaları gerekmez. Cebrail (aleyhisselâm)'e gelince O, Cenab-ı Hak: "Muhakkak ki Allah, Adem'i Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini alemlere seçtik" (Âl-i İmran, 33) buyurduğunda mevcut idi. Bu sebeple Allah'ın onlan Cibril'e üstün kılmış olması gerekir. Yine farzet ki delilin mevcut olmamasından dolayı ayet tahsis edilmiştir. Burada ise, ayetin zahirini terkettirecek bir delil yoktur. Bu sebeple ayeti umumi yönden zahirine hamletmek gerekir.
Beşinci Delil: Resulullah'ın "Âlemlere Rahmet" Olması
Cenab-ı Hakkın "Seni, ancak alemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya, 107) ayetidir. Melekler de alemin cümlesindendir. Bu sebeple Hazret-i Muhammed, melekler için de rahmet olmuştur. Bu nedenle Hazret-i Muhammed'in onlardan daha üstün olması gerekir.
Altıncı Delil: Beşerin Kulluğunun Zorluğu
Beşerin ibadeti daha zordur. Bu sebeple, onların daha üstün olmaları gerekir. Biz birkaç sebepten ötürü beşerin ibadetinin daha zor olduğunu söyledik. Şöyle ki:
a- İnsanoğlunu, günah işlemeye davet eden şehveti vardır. Meleklerinse, bu şehveti yoktur. Karşı koyan bir gücün bulunmasıyla beraber bir şeyi yapmak, o şeyi, karşı koyucu bir güç olmadan yapmaktan daha zordur. Şayet: "Meleklerin de, kendilerini isyana sevkedecek şehveti vardır ki bu da, Önderlik arzulandır" denilirse deriz ki; "Farzedelim ki durum böyledir, ancak beşerin çok çeşitli şehvetleri bulunmaktadır. Meselâ, yeme içme şehveti, cinsi münasebette bulunma şehveti ve reislik şehveti gibi... Melekler ise, bu şehvetlerden ancak birisine sahiptir ki, o da lider olma şehvet ve arzusudur. Şehvetin birçok nev'i ile imtihan olunan kimsenin itaat etmesi, şehvetin bir çeşidine mübtela olanın itaat etmesinden daha zordur.
b- Melekler, ancak "nas" ile amel ederler. Çünkü Cenab-ı Hak: "Bizim, senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur "(Bakara, 32) ve: "Bunlar, sözle O'nun önüne geçmezler! Onlar Allah'ın emriyle amel ederler" (Enbiya, 27) buyurmuştur. Beşerin ise, istinbatta bulunma ve kıyas yapma gücü vardır. Nitekim Cenab-ı Hak; "Öyleyse ibret alınız, ey akıl sahipleri"(Haşr. 2) buyurmuştur. Keza Muaz (radıyallahü anh) "Re'yimle içtihad ettim " buyurmuş, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de onu, bu hususta tasvib etmiştir. İstinbatla amel etmenin, nas ile amel etmekten daha güç olduğu bilinen bir gerçektir.
c- Beşerin şüpheleri meleklerin şüphelerinden daha çoktur. Feleklerin ve gezegenlerin bu alemin hadiselerinin sebepleri olması, çok müessir şüpheler cümlesindendir. Bu sebeple insanlar, bu şüpheleri defetmeye muhtaçtırlar. Meleklerse, muhtaç değildirler; çünkü onlar gökler aleminin sakinleridirler. Bu sebeple melekler, bu alemin yaratıcı bir Müdebbir'e nasıl muhtaç olduğunu bizzat müşahede ederler.
d- Şeytanlar meleklere vesvese veremezler. Halbuki, şeytanlar, vesvese vermek için insaoğluna musallat olmuşlardır. Bu ise, büyük bir farktır. İnsanların itaat etmelerinin daha zor olduğu kesinlik kazanınca, onların "nass"a göre daha çok sevap almaları gerekir. Çünkü Hazret-i Peygamber "ibadetlerin en üstün olanı, en meşakkatli olanıdır " buyurmuştur. Kıyasen de bu böyledir; çünkü biz, kadınlara hiçbir meyli bulunmayan bir pir-i faninin zinadan kaçındığı zaman olan, buna aşırı arzu duyan, ama ondan kaçınan kimsenin fazileti gibi olmadığını biliyoruz.
Yedinci Delil: İnsanların Şehvetin Cazibesinde Bulunmaları
Cenab-ı Hak, melekleri şehvetsiz fakat akıllı olarak; hayvanları ise, akılsız; fakat şehvetli olarak; ademoğlunu ise, bu iki hususu kendisinde cemetmiş olarak yaratmıştır. Bu nedenle insanoğlu, aklı sebebiyle sınırsız denecek derecede hayvanların üzerinde bulunmaktadır. Şehveti sebebiyleyse, meleklerin aşağı mertebesinde bulunmaktadır. Sonra biz insanoğlunu, arzusu aklına üstün gelip, aklı ile değil de hevesleri ile amel edince, Cenab-ı Hakk'ın da: "Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler; hatta onlardan da şaşkın! " buyurduğu gibi, hayvanların aşağısında olur. Bu sebeple hayvanların değil de onların var olacağı yer, ateş olur. Böylece onların aklı nevalarına baskın çıkar, hatta nefsinin arzusuyla hiçbir şey yapmayıp aklına göre hareket ederse, iki taraftan birisini diğerine mukayese ederek, onların meleklerin üstünde bulunduklarını söylemek gerekir.
Sekizinci Delil
Melekler, muhafızdırlar; Âdem evladı ise himaye edilenler. Korunmuş olan ise, koruyandan daha kıymetlidir. Bu sebeple, insanoğlunun Allah katında meleklerden daha kıymetli olmaları gerekir.
Dokuzuncu Delil: Miracda Cebrail (aleyhisselâm)'in Geri Kalması
Rivayet edildiğine göre Cebrail (aleyhisselâm), Miraç gecesi Hazret-i Muhammed'in bineğinin üzengisinden tutup, O'nu Burak'a bindirdi. Bu, Hazret-i Muhammed'in Cebrail (aleyhisselâm)'den daha üstün olduğunu gösterir. Hazret-i Muhammed bazı makamlara varınca, Hazret-i Cebrail O'ndan ayrılarak şöyle dedi: "Ben, artık bir parmak ucu kadar daha yaklaşsam, yanıp kül olurum!"
Onuncu Delil: En Büyük Melekler Peygamberimizin Vezirleridir
Hazret-i Peygamberin şu sözüdür: "Muhakkak ki benim, gökte iki vezirim; yerde de iki vezirim vardır. Gökteki vezirlerime gelince, bunlar Cebrail ile Mikail 'dir. Yerdekilere gelince, Ebu Bekr ile Ömer'dir." Bu haber, Hazret-i Muhammed'in bir melik gibi, Hazret-i Cebrail ve Mikail'in ise, O'nun vezirleri gibi olduğuna delalet eder. Melik, vezirden daha üstündür. Bu sebeple Hazret-i Muhammed'in melekten daha üstün olması gerekir. Beşerin meleklerden daha üstün olduğuna dair söylenebilecek sözün tamamı budur.
Melâikenin Efdaliyetini Söyleyenlerin Cevapları
Meleğin daha üstün olduğunu söyleyenler, insanın melekten üstün olduğunu söyleyenlerin birinci deliline cevap vererek şöyle demişlerdir:
Birinci Delile Cevap
Daha önce alimlerden bir kısmının, "secdeden maksat, alnı yere koymak değil, tevazu göstermektir" dediği açıklanmıştı. Yine onlardan "secdenin, alnı yere koymaktan ibaret olduğunu kabul ederek, secdenin Allah için yapıldığını, Hazret-i Adem'in ise secdenin kıblesi olduğunu" söyleyenler vardı. Bu iki görüşe göre de, bir müşkil durum söz konusu değildir. Ama secdenin Hazret-i Adem için yapıldığını kabul ettiğimizde, "Niçin daha şerefli olanın şerefli olana secde etmesi caiz değildir" dediniz ?
Çok şerefli olan da şerefli olana secde edebilir; çünkü hikmet-i ilahi çoğu kez daha şerefli olanın sevgi göstermesini, son derece itaat ile inkiyad içinde olmasını gerektirir. Çünkü hükümdar, yaşça küçük olan kölelerini yanı başına oturtarak, büyüklere de onların hizmette bulunmalarını emreder. Hükümdarın bundan maksadı, o hizmet edenlerin her işte kendisine itaat ettiklerini ve her durumda kendisine inkiyat ettiklerini ortaya koymaktır. Durumun, aynen burada da böyle olması niçin caiz olmasın? Ve yine Cenab-ı Hakk'ın, dilediğini yapması ve dilediğine hükmetmesi, yine O'nun fiillerinde bir illet aranamıyacağı hususu bizim mezhebimiz değil midir? İşte bu sebepten dolayı biz, Allah insanda küfrü yaratıp, sonra onu nihayetsiz olarak azaplandırdığında, O'na itiraz edilemez dedik. Durum böyle olunca, O'na, en üstün olanın en düşük olana secde etmesini emretmesi hususunda nasıl itiraz edilebilir?
İkinci Delile Cevap
İkinci delillerinin cevabı ise şudur:
Hazret-i Adem yeryüzünün halifesi kılınmıştır. Bu ise, Hazret-i Adem'in yeryüzündekilerden daha şerefli olmasını gerektirir. Bu, O'nun semadaki meleklerden daha şerefli olduğunu göstermez. Şayet Cenab-ı Hak gökteki meleklerden birisini, niçin yeryüzünde, kendine halife yapmadı?" denilirse, deriz ki, bunun birkaç sebebi vardır:
a- İnsanlar melekleri göremezler.
b- Cins, kendi cinsine daha çok meyleder.
c- Melekler, son derece temiz ve ismet sahibidirler. İşte, Cenab-ı Hakk'ın: "Eğer biz o peygamberi bir melek yapmış olsaydık, onu da bir insan kılığına sokardık "(Enam, 9) ayetinden murad edilen de budur.
Üçüncü Delile Cevap
Üçüncü delillerine gelince, biz ona şöyle cevap veririz: Biz Hazret-i Adem'in meleklerden daha bilgili olduğunu kabul etmiyoruz. Bu konuda en fazla şöyle denilebilir: Hazret-i Adem, isimleri biliyordu; melekler ise onları bilmiyorlardı. Ne var ki melekler, Hazret-i Adem'in bilemediği başka şeyleri biliyorlardı. Bu meseleyi iyice ortaya koyacak olan husus şudur: Biz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu dillerin hepsini bilmemesine rağmen, Hazret-i Adem'den daha üstün olduğunda anlaşmıştık. Yine İblis Hazret-i Adem'in cennetten çıkarılmasına sebep olan ağaca yaklaşma hususunu biliyordu. Halbuki Hazret-i Adem bunu bilmiyordu. Bundan, iblisin Hazret-i Adem'den daha üstün olması gerekmez. Hüdhüd, Hazret-i Süleyman'a "Senin ihata edemediğin şeyi ben ihate ederim" demişti. Bundan, Hüdhüd'ün Hazret-i Süleyman'dan daha üstün olması gerekmez. Biz Hazret-i Adem'in meleklerden daha bilgili olduğunu kabul etsek bile, ancak niçin meleklerin taatleri, ihlas bakımından Hazret-i Adem'in taatl'nden daha çok; böylece de onların sevapları da daha fazladır" dememiz niye caiz olmasın?
Dördüncü Delile Cevap
Dördüncü delillerine cevaba gelince, bu zikredilen hususların en güçlüsüdür.
Beşinci Delile Cevap
Beşinci delillerine gelince ki, bu Cenab-ı Hakk'ın: (Enbiya, 107) ayetidir, buna şöyle cevap veririz. Hazret-i Muhammed'in alemlere rahmet olmasından, (......) nun meleklerden daha üstün olması gerekmez.
Nitekim Cenab-ı Hakk'ın: "Allah'ın rahmetinin eserlerine bak! Allah ölmüş arzı nasıl diriltiyor!"(Rum, 50) ayetinde de böyledir. Hazret-i Muhammed'in alemler için bir yönden rahmet, onların da bir başka yönden alemler için rahmet olmaları imkansız değildir.
Altıncı Delile Cevap
Altıncı delillerine cevaba gelince ki, bu delil beşerin ibadeti daha zordur şeklinde idi, bu şu durumla çelişir. Biz, mücahede yolunda bir sûtinin, Hazret-i Peygamberin herkesten daha üstün olduğunu bilmemize rağmen, O'nun bile kesinlikle tahammül edemiyeceği zor ve çileli şeylere tahammül ettiğini görüyoruz. Bu ancak, niyette ihlasa bina edilmiş olan bir sevab çokluğudur. İşin daha kolay olması da caizdir; ancak onu yapanın ihlası daha fazla olabilir. Bu sebeple onun mükafaatı daha fazla olur.
Yedinci Delile Cevap
Yedinci delillerine cevaba gelince, bu birleştirici bir nokta olmadan, iki tarafı cem' etmektir.
Sekizinci Delile Cevap
Sekizinci delillerine gelince ki, bu "korunan koruyandan daha şereflidir" şeklinde idi, bu mutlak manada kabul edilemez; tam aksine bazan, koruyan korunandan daha şerefli olur. Mesela, ordudaki suçlu askerler için tayin edilen üst rütbeli subay gibi. Son iki açıklamalarına gelince, bunlar ahad hadislerdir. Bunlar, Hazret-i Peygamberin çok mütevazı olduğuna dair rivayet ettiğimiz hadislerle çatışırlar. İşte meselenin sonu budur. Muvaffak kılmak, ancak Allah'ın elindedir.
Secde Etmemekte İblis Mazur Olabilir mi?
Bil ki, Cenab-ı Hak, İblis'i secde edenlerden istisna edince, onun secdeyi terketme hususunda mazur olduğunun zannedilmesi caiz oldu. Bu sebeple Cenab-ı Hak diretti" diyerek, İblis'in gücü yettiği ve mazur olmadığı halde secde etmediğini beyan buyurmuştur. Çünkü diretmek iradi olarak kaçınmaktır. Ama, iş yapmaya kadir olamayan kimseye gelince, onun için, "diretti" denmez. Sonra bunun bu şekilde olması caiz olsa bile, ona bir büyüklenme eklenmez. Böylece Cenab-ı Hak, "büyüklendi" diyerek, bu diretmenin büyüklenme biçiminde olduğunu beyan etmiştir. Sonra bu söz konusu diretme ve büyüklenmenin, küfür olmaksızın da bulunması caizdir. İşte bunun için Cenab-ı Hak, "Ve, kâfirlerden oldu" ifadesiyle, onun kafir olduğunu beyan etti.
Kadî "Bu ayet birkaç bakımdan Cebriyye'nin görüşünün batıl olduğuna delalet eder", demiştir:
a- Cebriyye, İblis secde etmediğinde, secdeye kadir olamadığını iddia etmişlerdir. Çünkü onlara göre bir şeyi yapabilmek mümkün değildir. Bir şeye güç yetiremiyene de, "O, o şeyden imtina etti" denilmez.
b- Birşeye güç yetiremiyene o şeyi yapmamak suretiyle büyüktendi, denilmez. Çünkü o, bir fiile güç yetiremediği zaman, o fiilden kaçındı, büyüklendi denmez. O kimse ancak, isteseydi yapabileceği şeyi yapmadığında, büyüklenmiş olmakla vasıflanır.
c)Cenâb-ı Hak buyurmuştur. Gücü yetmeyeceği bir şeyi yapmadığı için kişinin kâfir olması caiz değildir.
d- Onun büyüklenmesi ve o işi yapmaması, Allah'ın onda bu işi yaratmasından dolayıdır. Bu ise, onun kınanmaktan ziyade, mazur addedilmesinin daha uygun olduğunu gösterir. Kadî sözüne devamla, "İblisin mazur olduğunu söyleyen bir mezhebe inanan bir kimse, peşinen ziyana uğramıştır" der.
Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Kadî bu vecih'eri çoğaltarak, sözü uzatmıştır. Bu vecihlerin neticesi emre, nehye, sevab ve ikaba dayanır. Biz, ona yine şu şekilde cevab veririz: İblisten bu işlerin çıkması ya bir maksad ve sebebe dayanır veya herhangi bir maksad ve sebebten dolayı değildir. Eğer onlar bir maksad ve sebebten dolayı meydana gelmiş ise, bu maksad neredendir? Bu, bir fail olmadan mı meydana gelmiştir veya bir kul olan failden mi meydana gelmiştir veyahutta Allah'ın fail olduğu bir fiil midir? Eğer, bunlar bir fail olmaksızın meydana gelmiş ise, Yaratıcı nasıl isbat olunur? Eğer kuldan meydana gelmiş ise, ve bunun kuldan meydana gelmesi eğer bir başka maksaddan doğmuş ise bu takdirde teselsül gerekir. Eğer o fiiller herhangi maksaddan dolayı meydana gelmemişse, bu, onun maksadsız meydana geldiğini ifade çeler ki biz o zaman onu "geçersiz" kılarız. Eğer onun faili Allah İse, bu durumda, bize karşı ileri sürdüğün bütün deliller, aleyhine döner.
Eğer "Bu fiil, iblisten, herhangi bir maksad ve sebeb olmadan meydana geldi" dersen, bu durumda bir müreccih bulunmaksızın, mümkün olan bir işin tereccühü (kendiliğinden meydana gelmesi) gerekir ki bu da Yaratıcıyı isbat etme kapısını kapatır. Yine de eğer, "Bu, bu şekilde olmuştur " dersen, bu fiillerin meydana gelişi tesadüfi sayılmış olur. Tesadüfi olan fiiller ise, kulun güç ve iradesi dahilinde değildirler. Buna göre bu gibi fiiller kula nasıl emr veya nehyedilebilir? Ey Kâdî, emir ve nehiy işinf delil getirmenin faydası nedir? Böyle aklî bir delilin yanında, neticesi tek bir noktaya dayanan bu izah tarzlarını çoğaltman dayanağını söker atar, sözünün yollarını keser, şayet evvelkiler ve sonrakiler bu delil üzerinde ittifak etmiş olsalardı bile bundan ancak "mümkün" varlığın bir müreccihe dayanmadan meydana geldiğini kabul ederek kurtulabilirlerdi. Bu durumda da Yaratıcıyı isbat etme kapısı kapanmış olurdu. Veya bundan, Cenab-ı Hakk'ın istediğini yapacağını ve istediğine hükmedeceğini söyleyerek kurtulabilirlerdi ki bu da zaten bizim cevabımızdır.
İblis Esasen Kâfir İdi
İnsanların "O (İblis) kafirlerden id!" âyeti hakkında iki görüşleri vardır:
a- İblis, Allah'a ibadetle meşgul olduğu esnada da münafık ve kâfir idi. Bu görüşün izahında iki şekil vardır:
1) Muhammed b. Abdulkerim eş-Şehristani, el-Milel ve'n-Nihal kitabının evvelinde, dört İncil'in şerhedicisi olan Mârî'den bu meselenin Tevrat'ta da, iblisin, secde ile emredildikten sonra meleklerle arasında geçen bir münazara biçiminde, dağınık bir şekilde zikredildiğini rivayet etmiştir. Buna göre İblis meleklere, "Ben, benim yaratanım, mucidim ve mahlukatın yaratıcısı olan bir ilahım olduğunu kabul ediyorum. Ancak size Allah'ın hikmeti ile ilgili yedi sorum var:
Birincisi: Allah'ın yaratmadaki hikmeti nedir? Hele hele, kâfiri yaratırken, onun ancak sonunda elemlere düçâr olacağını bildiği halde onu yaratmasındaki hikmet nedir?
İkincisi: Mükellefiyetin kendisine herhangi bir fayda ve zararı olmadığı, mükelleflerin lehine olan herşeyi, mükellefiyeti vasıta kılmadan da yaratmaya kadir olduğu halde, insanları mükellef kılmada ne mana vardır?
Üçüncüsü: Farzedin ki Allah, beni kendisini tanıyıp O'na itaat etmekle mükellef tutmuştur. Öyleyse daha niçin bana, Adem'e secde etmemi emretmiştir?
Dördüncüsü: Adem'e secde etmemden dolayı kendisine isyan ettiğimde beni niçin lanetlemiştir? Ne kendisi için, ne de başkası için bir fayda olmadığı ve fakat benim için zararların en büyüğü olduğu halde niçin beni cezalandırmayı gerekli görmüştür?
Beşincisi: Sonra Allah bunu yaparken, niçin cennete girmeme ve Âdem'e vesvese vermeme imkan tanıdı?
Altıncısı: Ayrıca, ben bunu yaparken, niçin beni Adem'in çocuklarına musallat kılıp, benim onları azdırmama ve yoldan çıkarmama müsaade etti?
Yedincisi: Sonra ben, bu hususta O'ndan uzun bir mühlet istediğimde, bana bu mühleti niçin verdi? Malumdur ki eğer dünya serlerden uzak olsaydı, bu daha hayırlı olurdu.
İndilerin şerhedicisi şöyle dedi: Cenab-ı Allah, celal ve kibriya perdelerinin gerisinden ona vahyederek: "Ey iblis, sen beni tanıdın şayet sen beni hakkıyla tanısaydın, işlerimde bana itiraz etmemen gerektiğini bilirdin. Çünkü, ben, kendisinden başka ilah olmayan Allah'ım. Yaptığım şeylerden sorulmam".
Bil ki mahlukatın evvelkileri de sonrakileri de bir araya gelseler, güzel görme ve çirkin görme işinin akla ait olduğuna hükmetseler, onlar bu şüphelerden bir kurtuluş yeri bulamazlar ve bütün bu şüphelerden sıynlamazlar. Ama Cenab-ı Hakk'ın söylediği cevab ile cevab verdiğimizde bütün bu şüpheler bertaraf olur ve itirazlar sona erer. Nasıl böyle olmasın ki Cenab-ı Hak zatında vacib'l-vücud ve sıfatlarında vacibu'l-vücud olduğu gibi, fail oluşunda her türlü müessir ve müreccihlerden (tercih ettirici etkilerden) müstağnidir. Eğer Allahü teâlâ bunlardan müstağni olmasa idi, onlara muhtaç olmuş olurdu. Halbuki Cenab-ı Hak, bütün ihtiyaçların istendiği, bütün arzuların talebedildiği ve bütün arzulara kumda ulaşılan bir varlıktır. Cenab-ı Allah böyle olunca, O'nun fiilleri için "niçinlik" söz konusu olamaz; O'nun yaratmasına itiraz edilemez. Birisi şöyle diyerek ne güzel söylemiş: "Allah'ın celâli Mu'tezile terazisi ile tartılmaktan çok yücedir." Bunları söyleyen kimse, Allah'ın "O (iblis) kâfirlerden idi" âyetini zahiri manası ile anlayarak, iblisin yaratılışından beri kâfir ve münafık olduğunu söylemiştir.
2) İblis ebedî olarak kâfirdir. Bu, muvâfât ashabının görüşüdür. Çünkü iman devamlı bir mükafaata hak kazanmayı, inkâr ise devamlı bir cezayı haketmeyi gerektirir. Devamlı mükâfaat ile devamlı cezanın aynı anda bulunması imkansızdır. Mükellef bir zaman iman eder, sonra da -Allah muhafaza- küfre düşerse, o kul için, ya ebedi sevabı haketme ile ebedi cezayı haketme beraber bulunur ki yukarıda açıkladığımız gibi bunun olması imkansızdır, veyahut daha sonra olan öncekini yok eder ki bu da imkansızdır.
Eksik 384-385
Yedinci Mesele
Ekseri alimler, bütün meleklerin, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'esecde etmekle emrolunduklarını söylemişler ve buna iki bakımdan delil getirmişlerdir:
a- "Melâike" lafzı çoğul bir isimdir. Çoğul sigası umumi mana ifade eder.
Hele hele bu lafız, Cenab-ı Hakk'ın :
"Meleklerin hepsi tamamı secde ettiler"(Hıcr, 30) ayetinde, en mükemmel te'kıd ile getirilmiş ise...
b-Cenab-ı Hak iblisi meleklerden istisna etmiştir. Bir şahsın onlardan istisna edilmesi, onun dışındakilerin o hükme dahil olduğuna delalet eder. Alimlerden, bunu kabul etmeyerek bu secde ile emredilenlerin yeryüzü melekleri olduğunu söyleyerek, meleklerin büyüklerinin böyle bir secde ile emredilmesini uzak ihtimal görenler vardır. Feylesoflara gelince, onlar melekler lafzını ruhani cevherlere hamlederek şöyle demişlerdir: Semavi ruhların, düşünen beşeri nefislere (nüfus-ı natıkaya) boyun eğmeleri imkansızdır. Secde etmeleri emredilen meleklerden maksad, sadece bu beşeri nefislere itaat eden, beşeri.cismani kuvvetlerdir. Bu meseleye dair söz akliyyata dair kitaplarda yer almıştır.
Hazret-i Âdem'in Cennete Yerleştirilmesi
35
"Ve demiştik ki: "Ey 'Adem, sen eşinle birlikte Cennette yerleş. Ondan, neresinden isterseniz, bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa (kendine) zulmedenlerden olursunuz " .
Emri Teklif mi, İbahe mi Bildirir?
Müfessirler, (Yerleş) sözündeki emrin, mükellefiyet (farziyet) ifâde eden bir emir mip mübahlık ifade eden bir emir mi olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Katade'den, şöyle dediğirivayet edijmişto "Cenâb-ı Allah, melekleri Hazret-i Adem'e secde ile imtihan ettiği gibi, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'i de cennette yerleşmekle imtihan etmeştir. Bu böyledir, çünkü, Hak Teâla, onu cennette oturmak, ondan gibi yemekle mükellef kılmış ve bir ağaçtan yemesini yasaklamıştır. Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in o ağaçtan yemekten menedilmesi en zor mükellefiyetlerden biri olmakla beraber, o, nehyedildiği şeyi yapıp bu sebeble avret mahalli açılıncaya ve cennetten indirilip, arzu ettiği şeylerin bulunduğu bir yerde iskan edilinceye kadar bu imtihan devam etti."
Diğer müfessirler de şöyle demişlerdir: "Bu mübahlığı ifade eden bir emirdir. Çünkü kendisinden istifade editen hoş, güzel ve temiz yerlerde . rleşmek kulluk kapsamına girmez. Nitekim hoş, temiz şeylerden yemek kulluk şümulüne girmemekte ve:
Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin en temizlerinden yeyiniz"(Tahâ, 81) ayetindeki emir, farziyeti ve mükellefiyeti ifade eden bir emir olmamakta, aksine mübahlığı ifade eden bir emir olmaktadır."
Doğrusu bu (Yerleş) emri hem mübahlığı hem de mükellefiyeti ifade eden bir emirdir. Buradaki mübahlık, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in cennetteki bütün nimetlerden istifade etmeye izinli olmasıdır. Mükellefiyete gelince, o da şudur: Yasaklanan şey orada idi ve Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in ondan yemesi yasaklanmış. Bazıları şöyle demişlerdir: Eğer bir adam diğer birine (seni evimde iskan ettim, yerleştirdim) derse, ev diğer adamın mülkü olmaz. Şurada da Cenab-ı Allah, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'e "Cenneti sana bağışladım " demiyor, aksine "seni cennete yerleştirdim" diyor. Cenab-ı Allah, onu yüzünde halife olması için yarattığından dolayı öyle söylemedi. Cennette eleştirilmesi, yeryüzü halifeliği için bir mukaddime kabilinden idi.
Hazret-i Havva Ne Zaman Yaratıldı?
Hak teâlâ herkesin Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'e secde etmesini emrettiğinde, iblis secde etmemekte dayatınca, onu mel"un (lanetli) yaptı ve sonra Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'e eşi ile beraber cennette yerleşeşmesini emretti. Müfessirler, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in eşi (Hazret-i Havva)'nın ne zaman yaratıldığı hususunda ihtilaf etmişlerdir.
Süddi, İbn-Abbas, İbn Mes'ud ve bazı sahabeden şunu rivayet etmiştir: Cenab-ı Allah, iblisi cennetten çıkarıp, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'i cennete yerleştirince, H.z. Adem (aleyhisselâm) orada tek başına kaldı. Onunla beraber yalnızlığını giderecek kimse yoktu. Bu sebeble Cenab-ı Allah, ona bir uyku verdi, sonra sol tarafının kaburga kemiklerinden birini alıp yerine et koydu ve o kaburgadan Havva validemizi yarattı. Hazret-i Adem (aleyhisselâm) uykudan uyanınca başucunda oturan bir kadın buldu ve ona "Sen kimsin?" diye sordu. O, "Bir kadın" cevabını verdi. Hazret-i Adem, "Niçin yaratıldın?" dedi. O, "Sen bana ısınasın diye yaratıldım dedi. Melekler: "Onun ismi ne?" diye sordular. "İsmi Havva" dediler. "Niçin Havva diye isimlendirildi" dediler. (Birisi) "Çünkü o canlı bir şeyden yaratıldı dedi.
Hazret-i Ömer ve İbn Abbas (radıyallahü anha)'dan şöyle dedikleri rivayet edilmiştir. Cenab-ı Allah meleklerden bir ordu gönderdi. Onlar Hazret-i Adem ile Havva'yı padişahların taşındığı gibi, altından bir taht üzerinde taşıdılar. Onların elbiseleri nurdan idi. Herbirinin başında yakut ve incilerle bezenmiş altın birer taç vardı. Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in belinde inci ve yakutlarla süslenmiş bir kemer vardı. Böylece o ikisi cennete girdiler." Bu haber, Hazret-i Havva'nın, Aden (aleyhisselâm)'in cennete girmesinden önce yaratıldığına delalet eder. İlk haber de onun cennette yaratıldığını gösterir: Gerçeği Cenab-ı Allah bilir.
Zevce "Eş'"den Maksat Havva'dır
Müfessirler, ayetteki "zevce (eş)" ten kastedilenin her ne kadar bu surede ve Kur'an'ın başka yerlerinde bahsedılmese de, Hazret-i Havva olduğunda ittifak etmişlerdir. Buna ve Hazret-i Havva'nın, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'den yaratıldığına Cenab-ı Allah'ın Nisa süresindeki: "O (Allah) sizi bir tek candan yarattı ve ondan yine onun zevcesini vücuda getirdi" (Nisa, 1) ayeti ile, A'raf süresindeki: "Ve bundan da, (gönlü) kendisine (meyledip) ısınsın diyer eşini yapan (Allah)dır" (Araf, 189) ayeti delalet eder. Hasan (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hiç şüphesiz kadın, erkeğin, kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Eğer onu doğrultmak istersen kırarsın. Eğer onu kendi haline bırakırsan, ondan, istifade edersin, o da düzelir." Benzer bir hadîs, Müslim, Ridâ; 59 (2/1091). Bu şekli ile bulamadık.
Cennetin Yerde Veya Gökte Olması
Müfessirler bu ayette geçen cennet hususunda "O yeryüzünde midir, yoksa gökyüzünde midir?" diye ihtilaf etmişlerdir. Cennetin gökyüzünde olduğunun kabul edilmesi halinde, "O cennet, sevab yurdu olan cennet midir, ebedilik cenneti midir, yoksa başka bir cennetmidir?" diye ihtilaf etmişlerdir.
Cennet Arzda İdi
Ebu'l-Kasım el-Belhi ve Ebu Müslim el-İsfahani: "Bu cennet yeryüzünde O " demişler ve Hazret-i Adem'in cennetten indirilmesini bir bölgeden diğer bir bölgeye geçmek manasına hamletmişlerdir, Cenab-ı Allah öyleyse bir şehre inin "(Bakara, 61) ayetinde olduğu gibi... Bu iki zat görüşlerine çeşitli yönlerden deliller getirmişlerdir:
Birincisi: Bu cennet, eğer sevab yurdu olan cennet olsa idi, ebedilik cenneti olurdu. Eğer Hazret-i Adem (aleyhisselâm), ebedilik cennetinde bulunuyor olsa idi, İblis'in: (Ey Âdem) sana ebedilik ağacına ve zeval bulmayacak bir devlete ulaşmanın yolunu) göstereyim mi?"(Taha, 120) sözüne aldanmazdı. Cenab-ı Allah'ın : Rabbiniz size şu ağacı, iki melek olursunuz veya (cennette) devamlı kabalardan olursunuz diye yasak etti". (Araf, 20) ayeti doğru olmazdı.
İkincisi: Kim bu cennete girerse, Allahü teâlâ'nın: Onlar oradan (cennetten) çıkarılacak değiller" (Hicr, 48) ayetinden dolayı, adan bir daha çıkarılmaz.
Üçüncüsü: İblis, Hazret-i Adem'e secde etmekten imtina edince lanetlendi Allah'ın gazabından dolayı ebedilik cennetine ulaşamadı.
Dördüncüsü: Mükafaat dünyası olan cennetin nimetleri tükenmez. Çünkü Cenab-ı Hak: "Onun yemişleri ve gölgesi devamlıdır"'(Rad, 35) ve : Ama bahtiyar olanlar, gökler ve yer durdukça cennette ebedi olarak takadırlar. Ancak Rabbinin dilediği müddet müstesna. Bu bitmez tükenmez bir lütuftur" (Hicr, 108) buyurmuştur. Eğer bu, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in girdiği cennet olsaydı sona ermezdi. Fakat Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in girdiği cennet, Cenab-ı Allah'ın: "Allah'ın zatından başki herşey yok olacaktır"(Kasas, 88) ayetinden dolayı yok olacaktır. Eğer bu Hazret-i Adem'in girdiği cennet olsaydı, oradan tekrar çıkmazdı, fakat o oradar çıktı ve bu rahatlıklar kesildi, sona erdi.
Beşincisi:Allahü teâlâ'nın hikmetine, insanoğlunu ilk başta, ebed kalacakları ve mükellef olmayacakları cennette yaratması uygun düşmez Çünkü O, amel işleyenlere ait olan mükafaatı, amel işlememiş olan kimseye vermez ve kullarını başıboş bırakmaz. Aksine o kulları teşvik etmek ve sakındırmak, onlara va'd ve va'idde bulunmak gerekir.
Altıncısı:Cenab-ı Hakk'ın, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'i yeryüzünde yarattığ hususunda ve bu kıssada onu gökyüzüne naklettiğine dair bir bahis bulunmadığı hususunda bir ihtilaf yoktur. Eğer Allahü teâlâ, onu gökyüzüne nakletmiş olsaydı bunun öncelikle zikredilmesi gerekirdi. Çünkü onun yerden göğe nakledilmesi en büyük nimetlerdendir. Bunun zıkredilmemesi, böyle bir naklin olmadığını gösterir. Bu da, Allahü teâlâ'nın: "Sen eşinle birlikte cennette yerleş "(Bakara, 35) ayetinde bahsettiği cennetten muradın, ebedilik cennetinden başka bir cennet olmasını gerektirir.
Cennet Yedinci Semada İdi
İkinci görüş Cübbai'nin görüşüdür ve şöyledir: Bu cennet yedinci semada idi. Bunun delili, Allahü teâlâ'nın "Oradan ininiz "(Bakara, 38) ayetidir. Sonra ilk iniş yedinci semadan birinci semaya olmuştu. İkinci iniş de gökten yeryüzüne olmuştu.
O Cennet, Sevab Yurdu Olan Cennettir
Üçüncü görüş, alimlerimizin çoğuna ait olan şu görüştür: Bu cennet, sevab yurdu olan cennettir. Bunun delili, "cennet" lafzındaki umum ifade etmeyen elif ve lam (lam-ı tarif) dir. Çünkü bütün cennetlerde birden yerleşmek imkansızdır. Bundan dolayı bu cennetin, daha önce zikredilmiş olan belli bir cennet olarak anlaşılması gerekir. Müslümanlarca bilinen, belli olan cennet ise sevab yurdu olan cennettir. Binaenaleyh ayetteki "cennet"i bu manada anlamak gerekir.
Tevakkuf Eden (Karar Vermeyen) Görüş
Dördüncü görüş de şudur: Bütün bu görüşler mümkündür. Bu hususlardaki nakli deliller de zayıf ve birbirine terstir. Bundan dolayı bu hususta bir şey söylememek ve kesin konuşmayı bırakmak gerekir. En iyi Allah bilir.
Bazı Lisanı Meseleler ve Cennetteki Geniş Nimet
Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Sukna" (yerleşmek) masdarı sukün masdanndandır. Çünkü o bir yerde kalma ve ikrar bulmanın bir çeşididir.
Ayette geçen yerleşmesi istenen fail üzerine atıf yapılabilsin diye, o faili te'kid için getirilmiştir (bol bol) kelimesi, mahzuf bir masdarın sıfatıdır. Yani "Bol bol, geniş geniş, rahat rahat yemek" lafzı, belirsiz mekan ifade etmek için kullanılmıştır. Yani "cennet'in neresini dilersiniz" manasınadır. Âyetten murad, Hazret-i Âdem ile Havva'ya cennetin bazı yiyecekleri ve bazı yerleri mahzurlu olmayacak şekilde son derece geniş, mutlak manada bir yeme müsaadesidir. Böylece, onların, cennetin çok olan ağaçlarından bir tanesinden yemeleri, onlar için bir özür olmamaktadır.
Cennet Nimetlerinden İstifade Emrinin, Kıssanın Tekerrüründe Gösterdiği Farklılık
Bir kimse şöyle diyebilir: Hak Teâla "Ondan bolca yeyiniz" A'raf sûresinde ise: "Dilediğiniz yerden yeyiniz" (A'raf, 19) buyurarak, Bakara sûresinde lafzına vav harf ile, A'raf sûresinde ise "fâ" harfiyle atfetmiştir. Bunun hikmeti nedir? Kendisine bir şey atfedilen fiil şart durumunda olur. Atfedilen şey de ceza menzilesinde bulunursa bu durumda ceza, birincisine (şarta) vav ile değil de fa ile atfedilir.
Nitekim Cenâb-ı Hakk: "Hani (onlar): Şu beldeye giriniz ve onun dilediğiniz yerinde, bolca yeyiniz, demiştik.(Bakara, 58) ayetinde, beldeden yemek oraya girmeye bağlı olduğu için, lafzını lafzına fâ harfiyle atfederek, sanki O şöyle buyurmuştur: Eğer oraya girerseniz, oradan yiyiniz... Buna göre, girmek işi yemeye götürür. Yemenin varlığı da, girmenin bulunmasına bağlıdır. Bu husus, A'raf süresindeki şu ayetde de ayni şekilde izah olunur:
"Hani onlara şu beldede oturunuz ve onun dilediğiniz yerinden yeyiniz denilmişti "(A'raf, 161).Cenab-ı Hak, burada lafzını lafzı üzerine fâ ile değil de vâv ile atfetmiştir. Çünkü oturunuz, lafzı, "süknâ" (oturmak, meskun olmak) lafzından alınmıştır ki, sükna uzun süre İkamet etmek demektir. Yemenin varlığı süknanın varlığına bağlı değildir. Çünkü bir bahçeye giren kimse, oradan geçiyorken bile, o bahçeden meyve yiyebilir. İkincisi birincisine, cezanın şarta taalluk etmesi gibi taalluk etmediğinden fa ile değil de vav ile atfetmek vacib olmuştur.
Bu sabit olunca biz deriz ki, şüphesiz "otur" lafzı, bir yere giren kimseye söylenerek, bundan, "Girdiğin bu yerde kal ve buradan bir yere ayrılma!" manası kasdedilir. Yine, bu lafız, bir yere girmeyen kimseye de, "Buraya gir ve orada kal!" anlamında da söylenilir. Bakara süresindeki bu emir, Hazret-i Adem cennete girdikten sonra verilmiştir; buna göre bu emirden maksat orada kalıp, iyice yerleşmektir. Biz, yeme işinin girmek işine taalluk etmediğini açıklamıştık. Dolayısıyla, vav harfiyle atfedil mistir. A'raf suresinde ise bu emir, Hazret-i Adem cennete girmeden önce varid olmuştur. Dolayısıyla bundan maksat, Hazret-i Adem'in cennete girmesidir. Yemenin girmeye bağlı olduğunu izah etmiştik. Bu sebeple, şüphesiz fa lafzıyla gelmiştir. Allah en iyi bilendir.
(Yaklaşmayın) Nehyinin Hükmü
Cenab-ı Hakkın; "Ve bu ağaca yaklaşmayın" ayetidir. Bunun, bir nehiy olduğunda herhangi bir şüphe yoktur. Ancak bunda iki bahis vardır.
a- Bu, tahrim ifade eden bir nehiy yoksa tenzih ifade eden bir nehiy midir? Bu hususta ihtilaf vardır. Alimlerden bir kısmı, bu sığanın tenzihi bir nehiy ifade ettiğini söylemişlerdir.
Bu böyledir, çünkü bu sîga bazan tenzih, bazan da tahrim için varid olur. Aslolan, müşterekliğin olmamasıdır. Bu sebeple lafzı bu iki kısım arasında müşterek bir mikdarda, hakiki manaya almak gerekir. Bu da ancak, fiilden men etmeye veya fiilde mutlaklığa herhangi bir delalet olmaksızın, yapılmama tarafını yapma tarafına tercih hususunda nehyi hakiki manada almakla olur. Fakat bu fiildeki mutlak oluş, aslın hükmüyle sabit olmuştur. Çünkü kendisinden faydalanılacak şeylerde aslolan, mubah olmadır. Biz, lafzın manasını bu asla eklediğimizde, ikisinin toplamı nehyin tenzih ifade ettiğinin delili olur. Bu görüşte olan alimler, bu görüşün buraya daha uygun olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu takdire göre, Hazret-i Adem'in günahı, evla olanı terketme hususuna dayanır. Peygamberlerin ismetine götüren her yolun, kabul edilmeye daha evla olduğu herkesin malumudur.
Nehy Tahrim İçindir Görüşü ve Tenkidi
Diğer bazı alimler de bu nehyin tahrim'ifade eden nehyi olduğunu söyleyerek buna çeşitli deliller getirmişlerdir:
1) Cenab-ı Hakk'ın âyeti yine Allah'ın: Temizlenmedikleri müddetçe, onlara yaklaşmayın " (Bakara. 222) ve ;
"Yetimlerin malına, ancak en güzel bir biçimde yaklaşın' (isra, 34) ayetleri gibidir. Bu ikisi nasıl haramlık ifade ediyorlarsa, önceki de böyledir.
2)Cenâb-ı Hak, "Sonra, zalimlerden olursunuz" buyurmuştur ki, bunun manası "Eğer siz o ağaçtan yerseniz, siz muhakkak ki nefsinize zulmetmiş olursunuz" demektir. Onlar o ağaçtan yediklerinde "Dediler ki, Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik" dediklerini görmez misin?
3) Bu nehiy şayet tenzih ifade eden nehiy olsaydı, yaptığından dolayı Hazret-i Adem cennetten çıkarılmaya müstehak olmaz ve kendisine de, tevbe etmesi vacib olmazdı.
Biz şöyle diyerek, bu ikinci görüştekilerin birinci deliline cevap veririz: Nehy, aslında her ne kadar tenzih ifade etse de ayrı bir delilden ötürü bazan fahrime hamledilebilir. İkinci görüşlerine de şöyle cevap veririz: Cenab-ı Hakk'ın "Sonra zalimlerden olursunuz "ayetinin manası "terketmek evla olan bir şeyi yapmanızdan ötürü, nefsinize zulmedenlerden olursunuz" demektir. Çünkü siz, bunu yaptığınızda, susatmayacağınız, acıkmayacağınız, güneşin ısısıyla yanıp kavrulmayacağınız ve üryan olmayacağınız cennetten, sizin için bunların hiçbirisi bulunmayan air yare çıkarılırsınız.
Üçüncü delillerine de şöyle diyerek cevap veririz: Cennetten çıkmanın bu sebeple olduğunu kabul etmiyoruz. Bunun açıklaması inşaallah gelecektir.
b- Bunlar şöyle demiştir: Cenab-ı Hakk'ın âyeti zimnî manasıyla yememeyi ifade eder. Bu görüş zayıftır. Çünkü yaklaşmadan nehyetmek, yemeden nehyi 'ide etmez. Çünkü çoğu kez, nehyedilen şeye yaklaşmamada kurtuluş vardır, adar var ki, şayet bu nehiy yaklaşmaya hamledilirse, onu yemesi ona caiz olur. Tam aksine bunun zahiri, yaklaşmaktan nehyi içine alır. Yemeden nehyetmeye gelince, bu diğer delillerle bilinir ki, o da Cenab-ı Hakk'ın bu yerin dışındaki bir başka yerde:
"Ağaçtan taddıklarında, onların avret mahalleli göründü" (Araf, 22) buyruğudur. Bir de sözün baş tarafı yemenin mubah olduğu hususundadır. Çünkü Cenab-ı Hak:
"Ve, onun dilediğiniz yerinde, bolca yeyiniz" (Bakara, 35) buyurmuştur. Böylece Cenab-ı Hakk'ın bu ifadesi, onları o ağacın meyvesinden yemeden nehy hususunda bir delalet gibi olmuştur. Ancak bu sözle yem. ien nehyetmek, hem yemeği hem de diğer faydaları içine alır. Eğer Cenab-ı Hak, açıkça yemeden nehyetseydi, bu diğer faydalara şamil olamazdı. (......) ifadesindeki fayda daha çoktur.
Ağacın Hangi Ağaç Olduğu
Alimler burdaki mezkûr "ağaç"ın ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Buna göre Mücahid ve Said İbn Cübeyr, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, o ağacın buğday ve başak olduğunu nakletmişlerdir. Yine Hazret-i Ebu Bekr'in, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ağaç hakkında sorduğu, bunun üzerine O'nun da, bunun mübarek başak ağacı olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Yine Süddi, İbn Abbas ve İbn Mesûd'dan bu ihtiyaç yoktur. Çünkü bu sözden maksat, o ağacın bizzat kendisini bize tanıtmak değildir. Sözün maksadı ve gayesi olmayan şey, beyan etmek, Hâkîm olan Allah'a vacib olmaz. Çoğu kez, onu beyan etmekse abes olur. Çünkü bizden birisi, başkasına, geciktiği için özür beyan etmek istediğinde, edepte kusur ettikleri için kölelerimi dövmekle meşgul idim" dediğinde, bu kadarcık ifadesi onun köleleri, bizzat kendisini, isimlerini ve sıfatlarını zikretmesinin yerini tutar. Hiç kimse, burada beyan hususunda kusur edildiğini zannedemez.
Şecere Kelimesinin Manası
Sonra bazı âlimler lafzındaki en yakın mana "gövdesi ve dalları olan bir bitki"ye şamil olmasıdır, demişlerdir. Buna gerek olmadığı da söylenmiştir. Çünkü Cenab-ı Hak:
"Onun üzerine gövdesi olmayan bir bitki bitirdik"(Saffat, 146) buyurmuştur; oysaki bu bitki, tıpkı bir ekin ve karpuz gibi olmasına rağmen, onun yeryüzüne sarılıp yayılması onu ağaçlıktan çıkarmamıştır. Müberred ise, "Arabların her dalı ve gövdesi olan şeyi, meyveleriyle kendilerini doyurduğu zaman, ağaç olarak isimlendirdiklerini sanıyorum" demiştir. ağaç lafzının aslı, sağa sola yayılan, dal budak salan her şeydir. Meselâ "Falancayı, mızraklar onu delik deşik olmuş olarak gördüm" denilir. Yine Cenab-ı Hak, "Aralarında dallanıp budaklanan hususlarda seni hakem tutmadıkları sürece... "(Nisa, 65) buyurmuştur. Yine şöyle denilir: "İki adam falanca meselede tartıştılar, meseleyi dallandırıp budaklandırdılar."
Zulümden Buradaki Maksat
Alimler, Cenab-ı Hakk beyanından muradın, " Sizler eğer yerseniz, nefislerinize zulmetmiş olursunuz " olduğunu söylemişlerdir. Çünkü ağaçtan yemek, başkasına zulmetmeyi gerektirmez. İnsan bazan kendi nefsine, bazan da başkasına zulmetmekle zalim olur. Ama nefsine zulmü, daha şümullü ve daha büyüktür. Sonra insanlar burada, üç görüş belirterek ihtilaf etmişlerdir.
a- Hazret-i Adem'in büyük günah işlemiş olduğunu söyleyen Haşeviyye'nin görüşüdür. Buna göre, Hazret-i Adem'in bu fiili zulüm olmuş olur.
b- Hazret-i Adem, küçük günah işlemiştir diyen Mu'tezile'nin görüşüdür. Mu'tezile'nin de İki görüşü vardır:
1) Ebu Ali el-Cübbaî'nin görüşüdür ki, buna göre Hazret-i Adem, kendisine, . çok zor olan tevbe ve telafiyi gerektirdiği için nefsine zulmetmiştir.
2) Ebu Haşim'in görüşüdür ki, buna göre Hazret-i Adem, sevabtarının bir kısmını boşa çıkarmış, yakmış olması sebebiyle kendisine zulmetmiştir. Bu sebeple, Hazret-i Adem'in hak etmiş olduğu sevabda bir eksilme olur ki, bu da zulüm olur.
c- Mutlak anlamda Hazret-i Adem ile Havva'dan günahın sadır olmasını kabul etmeyenler ve bu zulmü yapılmaması gereken şeyi yapmış olmaya (terk-i evla) hamledenlerin görüşüdür. Bunun misali şudur: Vezirlik isteyen bir kimse, onu bırakıp da dokumacılıkla meşgul olursa, o kimseye, "Ey kendisine zulmeden kimse, niçin böyle yaptın?" denilir. Şayet "Peygamberlerin zalim olmakla veya nefislerine zulmedici olmakla nitelendirilmeleri caiz midir?" denilirse cevaben deriz ki, böyle denilmesi bir nevi zemmi vehmettirdiği için, onlara bu ismin verilmemesi daha uygundur.36
Şeytanın, Onların Ayaklarını Kaydırması
36
"Bunun üzerine şeytan onları oradan kaydırıp, onları bulundukları yerden çıkardı. Biz de: Birbirinize düşman olarak ininiz! Yeryüzünde sizin için, belli bir vakte kadar durak ve faydalanma vardır " dedik.
Keşşaf sahibi (......) ifadesinin hakikatinin, şeytan, onları orada hataya düşürdü" mânâsı olduğunu ve buradaki (......) lafzının aynen, "Ben bunu kendiliğimden yapmadım "(Kehf, 82) ayetindeki lafzı gibi olduğunu söylemiştir. Kaffâl (r.h) ise buradaki fiilinin kökünden olduğunu, buna göre bunun insanın ayağının bir yerde olup da oradan kayması ve başka yere geçmesi manasından alınmış olduğunu söylemiştir. Kim bu âyeti (......) şeklinde okursa, o zaman bunun manası bir yerden ayrılmak şeklinde olur. Ebu Mu'az'ın şöyle dediği nakledilmiştir: (......) denilir, ki bu iki ifâdenin de manası bir olup, "Seni ondan çevirdim" demektir. Bazı alimler de şöyle dediler: (......) ifadesinin manası yani "Onların hata yapmasını istedi " demek olup hata eden bir kimse hakkında senin demenden alınmıştır. Nitekim bu şahsın din veya dünyası hususunda ayağının kaymasına sebebiyet veren kimsenin bu fiili de (......) diye ifade edilir. Bil ki bu ayette bir kaç mesele vardır:
Nebilerin İsmeti, Yani Günahsızlığı
Alimler, peygamberlerin ismeti (günah işlemekten masum olmaları) hususunda ihtilaf etmişlerdir.
Bu rnesele de söylenecek sözün özü şudur: Alim lerin bu konudaki ihtilafları dört kısma ayrılır:
a- Itikadi olanlar,
b- Tebliğ ile ilgili olanlar,
c- Ahkâm ve fetva ile ilgili olanlar,
d- Peygamberlerin fiil ve hareketleri ile ilgili hususlar.
a- Peygamberlerin, küfrü ve dalaleti gerektirecek şeylere inanmaları, ümmet-i Muhammed'in çoğuna göre caiz değildir. Haricilerden Fudayliyye gurubu "Peygamberlerden de günahlar sadır olmuştur" demiştir. Bu fırkaya göre günah işlemek küfür ve şirktir. Buna göre onlar, kesinlikle peygamberlerin küfre düştüğünü söylemişlerdir. İmamiye fırkası da peygamberlerin takiyye yaparak küfür izhar etmelerinin (yani inkâr ediyormuş gibi görünmelerinin) caiz olacağını söylemişlerdir.
b- Tebliğ ile ilgili olan hususlara gelince, bütün müslümanlar peygamberlerin tebliğ ile ilgili hususlarda yalan söylemekten ve tahrifat yapmaktan masum olduklarında ittifak etmişlerdi. Aksi halde onların, Allah'ın tebliğini yerine getirmiş olduklarına dair güven ortadan kalkmış olur. Yine alimler, peygamberlerden, yanılarak yalan söylemenin caiz olmadığı gibi kasden yalanın caiz olmadığında ittifak etmişlerdir. Bazı alimler, "sakınılması mümkin değil" gerekçesi ile, onların sehven yalan söyleyebileceklerini söylemişlerdir.
c- Fetvalar ile ilgili olanlara gelince, alimler, peygamberlerin bilerek hata yapmalarının caiz olmadığında ittifak etmişlerdir. Bu hususlarda sehven hata etmelerini ise bir kısım alimler caiz görmüş, diğerleri mümkün görmemişlerdir.
d- Peygamberlerin fiil ve hareketleri ile ilgili ismetleri hususunda ümmet-i Muhammed beş görüş belirtmişlerdir:
1) Peygamberlere günahı kebâiri kasden işlemelerini uygun görenler. Bunlar Haşeviyye'dir.
2) Onların büyük günahı işlemelerini caiz görmeyen, fakat yalan söylemek ve tartıda hile yapmak gibi herkesin nefret ettiği şeyler dışında kasıtlı olarak küçük günah işleyebileceklerini söyleyenler. Bu Mu'tezile'nin çoğunun görüşüdür.
3) Peygamberlerin kesinlikle kasden ne büyük, ne küçük günah işlemelerinin caiz olmadığını, ancak içtihadları sebebiyle hataya düşebileceklerini söyleyenler. Bu, Cübbai'nin görüşüdür.
4) Peygamberlerden, ancak sehven ve hataen günah sadır olacağını, ne var ki bundan ümmetlerinin değil de kendilerinin sorumlu olacağını söyleyenler. Bu böyledir, çünkü peygamberlerin bilgileri daha kuvvetli, delilleri de daha çoktur. Bir de peygamberler, başkalarının korunamayacağı günahlardan kendilerini koruyabilirler.
5) Peygamberlerden, ne kasden, ne sehven ve ne de ictihad ve yanılma yolu ile, ne büyük ne de küçük günahın sadır olmayacağını söyleyenler. Bu Rafızîlerin görüşüdür.
İsmetin Vakti
"İsmet"in vakti konusunda da alimler üç görüşe ayrılmışlardır:
1) Peygamberlerin doğumlarından itibaren masum olduklarını söyleyenler. Bu, Rafizîlerin görüşüdür.
2) Peygamberlerin buluğa girmelerinden itibaren masum olduklarını söyleyip, onların peygamber olmadan önce ne küfrü ne de büyük günahı işlemelerini caiz görmeyenler. Bu, Mu'tezile'den pek çok kimsenin görüşüdür.
3) Bu vaktin sadece peygamberlik geldikten sonraki vakit olduğunu, peygamberlikten önce onlardan günahın çıkmasının caiz olduğunu söyleyenlerdir ki bu ehl-i sünnet alimlerinin ekserisi ile Mûtezile'den Ebu Huzeyl ve Ebu Ali'nin görüşüdür.
Nübüvvetten Sonra Günah İşlemediklerinin Delilleri
Bize göre tercih edilen görüş, peygamberlerden, peygamber olduktan sonra ne büyük, ne de küçük günahın kesinlikle sadır olmamasıdır. Bunun doğruluğuna birçok husus delalet eder:
1) Eğer onlardan günah sadır olsaydı, o zaman onlar ümmetlerin asilerinin en aşağı derecelileri olmuş olurlardı. Bu ise caiz değildir. Onların günah işlemelerinin, en aşağı asiler olmalarını gerektirmesinin izahı şudur: Peygamberler son derece yüce ve şerefli bir mertebededirler. Bu durumda olan kimseden günahın sadır olması daha çirkin bir iştir. Cenab-ı Allah'ın: "Ey Peygamberin hanımları, sizden kim apaçık bir terbiyesizlik ederse, onun cezası (azabı) iki kat artırılacaktır"(Ahzab, 30) ayetine, evli kadının zina edince recmedilmesine karşılık böyle olmayana had vurulması gerektiğine ve kölelerin cezasının hür insanların cezasının yarısı kadar oluşuna baksana. Peygamberin, ümmetinin en aşağı derecesinde olması ise icma ile caiz değildir.
2) Onların fasık olabileceklerinin kabul edilmesi durumunda şahidliklerinin kabul edilmemesi gerekir. Çünkü Hak teâlâ: "Bir fasık size bir haber getirir ise onun (aslının olup olmadığını) araştırınız"(Hucurat, 6) buyurmuştur. Ne var ki peygamberlerin şahadetleri kabul edilmiştir. Böyle olmasa idi, onların ümmetin adillerinden daha aşağı mertebede olmaları gerekirdi. Halbuki biz böyle birşey diyemeyiz. Yine, peygamberliğin ve nübüvvetin mana?!, peygamberin, "şu hükmü meşru kıldı" diye Allah'a şahid olmasıdır. Yine onlar, Allah'ın: "Siz insanlara. Peygamber de size şahid olsun diye..."(Bakara, 143) ayetinden ötürü, kıyamet günü bütün ümmet için şahidlik edeceklerdir.
3) Onların büyük günah işleyebilecekleri kabul edilirse; onları o günahı işlemekten menetmek ve bunun için onlara eziyet etmek haram olmaz. Ne var ki onlara eza cefa vermek, Allah'ın:
"Allah'a ve Resulüne eza edenleri Allah, dünyada da ahirette de lanetlemiş (rahmetinden koğmuştur)"(Ahzab, 57) ayetinden dolayı haram kılınmıştır.
4)Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) eğer bir günah işleseydi, onda ona uymak bize vacib olurdu. Çünkü Allahü teâlâ, O'nun hakkında "(De ki) bana uyun" (Âl-i İmran, 31) buyurmuştur. Bu ise haram ile vacibi birleştirmeye götürür ki bu imkansızdır. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında bu durum böyle sabit olunca, diğer peygamberler hakkında da mecburen sabit olur. Çünkü hiç kimse, peygamberler arasında fark olduğunu söylememiştir.
5) Biz aklın açıkça göstermesi ile, Allah'ın mertebece yükselttiği, vahyini güvendiği, kullarına ve beldelerine halife kıldığı ve Rabbisinin kendisine “Şöyle yapma?” nidasını duyurduğu, buna rağmen kendi keyfini tercih ederek Rabbisinin nehyine ve va'idinin menediciliğine aldırmaksızın onu yapan peygamberin fiilinden daha çirkin hiçbirşey bilmiyoruz. Bu, çirkinliği apaçık bilinen bir husustur.
6) Şayet peygamberler günah işlemiş olsalardı Allah'ın azabına müstehak olurlardı. Çünkü Allahü teâlâ:
"Kim Allah'a ve O'nun Peygamberine asî olursa, onun için ebedi kalıcı olacağı cehennem ateşi vardır" (cin, 23) buyurmuştur. Ve onlar o zaman Allah'ın lanetine de müstehak olurlardı. Çünkü Allahü teâlâ:
"Dikkat edin, Allah'ın laneti zalimler üzerinedir" (Hud, 18) buyurmuştur. Ümmet, hiçbir peygamberin ne lanete ne de azaba müstehak olmadıklarında ittifak etmişlerdir. Böylece, peygamberlerden günahın sadır olmadığı ortaya çıkmış olur.
7) Onlar, insanlara, Allah'a itaati emrediyorlar. Eğer kendileri Allah'a itaat etmiş olsalardı, Allahü teâlâ'nın :
"Siz, Kitabı okuduğunuz halde, kendinizi unutup başkalarına mı iyiliği emrediyorsunuz. Siz akletmiyor musunuz?" (Bakara, 44) ve:
"Ben, sizi nehyettiğim şeyde size muhalif hareket etmek istemem" (Hud, 88) ayetlerinin şümulüne girmiş olurlardı. Ümmetin herhangi bir vaizine bile uygun olmayan şeyin, peygamberlere nisbet edilmesi nasıl caiz olur?
8)Allahü teâlâ:
"Onlar, hayırlarda yarışırlardı" (Enbiya, 90) buyurmuştur. "Hayırlar” umumi bir ifadedir, her türlü hayrı içine alır. Buna yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenler dahildir. Bu sebeple peygamberlerin yapılması uygun olan her şeyi yaptıkları, yapılmaması gereken herşeyi de terkettikleri ortaya çıkmış olur ki bu durum onların günah işlemiş olmalarına münafidir.
9)Allahü teâlâ:
"Onlar bizim indîmizde cidden seçkin ve hayırlı kîmselerdendir" (sad, 47) buyurmuştur: Bu, kendisinden istisna yapılabilecek bir ifade olmasının delaletiyle, bütün yapılan ve terkedilen fiilleri içine alır. Buna göre "Falanca, falan işi dışında, seçkin ve hayırlı kimselerdendir” denilir. İstisna, istisna yapılmaması durumunda sözün hükmüne dahil olacak şeyleri sözün hükmünün dışında bırakır. Böylece, peygamberlerin her işte hayırlılar oldukları ortaya çıkmış olur. Bu da, onların günah işlemiş olmasına terstir.
10) Yine Cenab-ı Hak:
Allah meleklerden ve insanlardan elçiler (Peygamberler) seçer" (Hacc, 75), "Hiç şüphesiz Allah, Adem'i Nuh'u, İbrahim'in soyunu ve İmran ailesini bütün alemlere üstün kılmış (seçmiş)tir" (Al-i İmran, 33); Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) hakkında: Yemin olsun ki biz onu dünyada seçtik" (Bakara, 130); Hazret-i Musa (aleyhisselâm) hakkında:
"Ben, seni peygamberliğin ve kelamım için bütün insanlara üstün kıldım" buyurmuştur.
11)Cenab-ı Hakk'ın:
"Andolsun ki iblis onlar hakkındaki zannını gerçekleştirdi de, müminlerden bir gurup hariç, tamamı ona uydu " (Sebe, 20) ayetidir. Bu peygamber, iblise uymayanlar olunca, onlardan bir günah sadır olmamıştır denilmesi vacip olur; aksi halde, peygamberler (aleyhisselâm) de o iblise uyanlardan olurlar. İblise uymayan bu fırka içinde peygamberlerin günah işlemedikleri ortaya çıkınca o zaman denilir ki bu fırka ya peygamberlerdir veya peygamber olmayanlardır. Eğer bu fırka peygamberler fırkası ise, bu durumda Hazret-i Peygamber'in de günahsız olduğu ortaya çıkar. Eğer onlar peygamberlerin dışındaki kimseler iseler ve eğer peygamberlerin günah işlediği ortaya çıkarsa, o zaman peygamberler bu guruptan daha aşağı derecede olmuş olurlar. O zaman da, peygamber olmayan, peygamberden daha üstün olmuş olur ki, bu da ittifakla batıldır. Böylece, peygamberlerden günah sadır olmadığı sabit olmuştur.
12) Cenab-ı Allah mahlukatı iki kısma ayırmış ve:
"İşte bunlar şeytanın hizbidir, iyi biliniz ki, şeytanın hizbi (taraftarları) hüsrana uğramışların ta kendileridir" (Mücadele, 19); diğer kısım hakkında da: "İşte bunlar, Allah'ın cemaatıdır; iyi biliniz ki Allah'ın cemaat gurubu, kurtulmuşların ta kendileridir." (Mücadele, 22) buyurmuştur. Muhakkak ki, şeytanın yandaşları, şeytanın razı olacağı şeyleri yapanlardır. Şeytanın razı olacağı şey ise günahdır. Buna göre Allah'a karşı günah işleyip isyan eden herkes şeytanın gurubundan olmuş olur. Eğer peygamberden günah sadır olmuş olsa, o zaman peygamberin şeytanın yandaşlarından ve hüsrana uğrayanlardan; ümmetinin muttakilerinin ise Allah'ın cemaatinden ve kurtuluşa erenlerden olduklarını söylemek doğru olurdu. Bu durumda da ümmetinden herhangi biri Allah indinde, o peygamberden daha faziletli olurdu. Bunu da hiçbir müslüman söylemez.
13) Peygamber meleklerden daha üstündür. Bu sebeble onun günah işlememiş olması gerekir. Çünkü Hak teâlâ;
"Hiç şüphesiz Allah, Adem'i Nuh'u, İbrahim'in soyunu ve İmran'ın ailesini bütün alemlere üstün kılmıştır" (Al-i imran, 33) buyurmuştur. Bu ayetle istidlal şekli, meleklerin insanlardan üstün olması meselesinde geçmişti. Biz, "Hal böyle olunca, peygamberden günahın sadır olmaması gerekir" demiştik. Çünkü Allah, melekleri "günahı terkedenler" diye nitelemiş ve:
"Söz ile O (Allah'ın) önüne geçmezler "(Enbiya. 27)
"Onlar Allah'a kendilerine emrettiği şeylerde asi olmazlar emrolunduklan herşeyi yaparlar" (Tahrim, 6) buyurmuştur. Şayet peygamberlerden günah sadır olsaydı, onların meleklerden üstün olmaları imkansız olurdu. Çünkü Cenab-ı Hak:
"Yahut biz iman edip güzel ameller işleyen kimseleri, yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahud muttakileri doğru yoldan sapanlar gibi mi sayacağız"(Sad, 28) buyurmuştur.
14) Rivayet edildiğine göre Huzeyme b. Sabit (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in davetine uyarak, onun lehinde şahidlik etti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bana niçin şehadet ettin?" deyince de, O: "Ey Mlah'ın Resulü, ben sana, yedi kat gökten inen vahiy hususunda şehadet adip tasdik ettim. Bu hususta seni tasdik etmeyeyim mi?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun bu sözünü doğru bulup, onu "iki şahidlik sahibi" (......) isimlendirdi. Eğer peygamberler için günah caiz olsaydı, Huzeyme'nin şehadeti caiz olmazdı.
15)Cenab-ı Hak, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) hakkında:
"Ben, seni insanlara imam yaptım "(Bakara, 124)buyurmuştur. İmam, kendisine uyulan kimsedir. Bu ayetle Cenab-ı Hak, bütün insanlara Hazret-i İbrahim'e uymalarını vacib kılmıştır. Eğer, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'den günah sadır olmuş olsaydı, bu günahta da insanların ona uyması gerekirdi ki bu tenakuza götürür.
16)Allahü teâlâ:
"Zalimler ahdime eremez "(Bakara, 124) buyurmuştur. Buradaki "ahid" den murad, ya peygamberlik, ya imamet ahdidir. Eğer bu, peygamberlik ahdi ise o zaman peygamberliğin zalimler için söz konusu olmaması gerekir. Eğer bu ahidden murad, imamet (önder olma) ahdi ise, imametin de zalimler için söz konusu olmaması gerekir. İmamet zalimler için olmayınca, zalimler için nübüvvetin de sabit olmaması gerekir. Çünkü her peygamber, mutlaka kendisine uyulan ve ihtida edilen bir imam (önder)dir. Ayet her halükârda peygamberlerin günahkâr olamayacağını gösterir.
Peygamberlerin Günah İşlediğini İddia Edenler ve Onlara Karşı Tenkidler
Bunun aksini savunanlara gelince, onlar zikrettiğimiz şu dört hususun herbiri hakkında ayetleri delil getirmişlerdir. Biz, onların getirdiği ayetlerin, delaleti en kuvvetli olan noktalarına işaret edip, onların geniş izahını inşallah bu tefsirde gelecek yerlere havale edeceğiz. İtikad hususunda delil getirdikleri ayetler üçtür:
1) Onlar Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in itikadını tenkid etmek için, Allah'ın: "O (Allah), sizi bir candan yaratan, bunun da (gönlü) kendine (yatıp) ısınsın diye, eşini yapandır. Ne zamanki o, eşini örtüp bürüdü, o da hafif bir yük yüklendi (hamile oldu) da (bir müddet) bununla gidip geldi. Nihayet (gebeliği) ağırlaşınca ikisi de Rablerine şöyle dua ettiler: "Eğer bize (hilkati) tam bir çocuk verirsen, yemin olsun ki şükredenlerden olacağız"(Araf, 189) ayetine tutunmuşlar ve şöyle demişlerdir; "Buradaki tek bir candan murad, Hazret-i Adem; ondan yaratılmış olan ise eşi Hazret-i Havva'dır. Bu kinayeler tamamıyla ikisine aittir. Buna göre Cenab-ı Hakk'ın:
"O ikisi, Allah'ın kendilerine verdiği bu (çocuk) hakkında O'na eşler tutmaya başladılar. Allah onların eş tuttukları şeylerden münezzehtir" (Araf 190) ayeti, onların şirke düşmüş olduklarını gösterir."
Buna cevabımız şudur: Ayetteki "tek bir can"ın Hazret-i Adem olduğunu kabul etmiyoruz. Ayette bunu gösteren herhangi birşey yoktur. Biz deriz ki: Burada hitab Kureyş müşriklerinedir. Kureyş kabilesi ise Kusayy'ın soyudur. Buna göre ayet, "Allah sizi Kusayy'ın kendisinden yaratıp, onun cinsinden, kendisine ısınsın diye, Arap olan bir eş yapmıştır. Cenab-ı Hak, o ikisine arzuladıkları tam hilkatli bir çocuk verince onlar, bu dört çocuğu Abd-u Menaf, Abdu'l-uzza, Abdu'd-dar ve Abd-u Kusayy diye isimlendirmişlerdi, deki cemi zamiri bu ikisine ve onlardan sonra gelenlere aittir. İşte bu sağlam bir cevabtır.
2) "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) başlangıçta ne Allah'ı, ne de ahiret gününü tanımıyordu" dediler. Birincisine gelince, o, yıldızlar hakkında "Bu benim Rabbimdir" (Enam, 76) dedi. İkincisi hususunda da O, "Ya Rabbim ölüleri nasıl dirilteceksin, bana gösterir misin?" dedi. (Allah: Buna) inanmadın mı yoksa?" dedi. O da inandım, fakat kalbimin iyice mutmain olması için (istiyorum) dedi" (Bakara, 260).
Bunun cevabı şöyledir ifadesi "Rabbim bu (olacakmış ha!)" manasına, inkâr sadedinde söylenmiş bir sorudur. ifadesinden murad ise "haber, gözle görme gibi değildir" manasıdır.
3) Bunlar Allah'ın: "Eğer senfsana indirdiğimizden şüphe içindeysen, senden önce Kitabı okuyanlara sor! Andolsun ki sana, Rabbinden Hak gelmiştir; binaenaleyh, şüpheye düşenlerden olma"(Yunus, 94) ayetini delil getirmişlerdir. Buna göre ayet, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, kendisine vahyedilenler hakkında bir şüphe içinde bulunduğuna delalet etmektedir. Buna cevabımız şudur: Dünyada kalb, şüphe peşinde olan birtakım düşüncelerden halî olmaz. Ne var ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu şüpheleri delillerle izale ediyordu.
Resullerin Tebliğlerinde Şüphe Edenler ve İddialarının Tenkidi
Peygamberleri tebliğ konusundaki ismetleri hakkında tutundukları ayetlere gelince, bunlar da üç tanedir;
a- Hak teâlâ'nın
"Biz sana okuyacağız, sen de unutmayacaksın. Allah'ın dilediği müstesna"(A'la, 6-7) ayeti. Buna göre bu istisna, vahiyde unutmanın bulunduğuna delalet eder. Buna cevabımız şudur: Nehy, hatırlamanın zıddı olan unutmaya dair değildir. Çünkü bu kişinin kudretine dahil değildir. Tam aksine nehy, terketme manasına gelen unutma hakkındadır. Bu sebeple biz buradaki nisyanı, evla olanı terke hamlediyoruz.
b-Cenab-ı Hakk'ın:
"Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermemiş olalım ki, o bir şey temenni ettiğinde, şeytan onun dileği hakkında bir fitne atmamış olsun"(Hac. 52) ayetidir. Buna dair. Hac suresinin tefsirinde, derinlemesine izah gelecektir.
c-Cenab-ı Hakk'ın:
"Gaybı bilen O'dur. O, gaybına kimseyi muttali kılmaz. Seçip aldığı bir Peygamber müstesna... Çünkü Allah, o bunun önünden ve ardından gözetleyiciler dizer. Ta ki, o peygamberlerin Rablerinin risalelerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin diye. (Cin 26-28) ayetidir. Muhalifler sözlerine şöyle devam ettiler. Vahyin tebliğinde, peygamberler tarafından bir karıştırmanın olabileceğine dair korkuları olmasaydı, kendileriyle beraber gönderilen bir gözcüden yardım taleb etmelerinin bir manası olmazdı. Buna cevabımız şudur: Faydanın, bu gözcünün şeytanları vesvese vermekten men etmesi şeklinde olması niçin caiz olmasın?
Resullerin Fetva ve Fiillerinde İsmeti Kabul Etmeyenler
Peygamberlerin fetvalarındaki ismetleri hususunda, muhaliflerin tutundukları ayetlere gelince, bunlar da üç tanedir;
a- "Davud'u ve Süleyman'ıda hatırla...Hani onlar ekin hakkında hüküm veriyorlardı"(Enbiya. 78) ayetidir. Biz bu hususu Enbiya suresinde etraflıca anlattık.
b-Cenab-ı Hakk'ın, Hazret-i Peygamber fidye karşılığı onları bıraktığı zaman, Bedir esirleri hakkındaki ayetidir;
"Hiç bir peygamber, yeryüzünde ağır basıp zaferler kazanmadıkça, esir alması vaki olmamıştır"(Enam, 67).Hazret-i Peygamber, hükmünde hata etmemiş olsaydı kesinlikle azarlanmazdı.
c-Cenab-ı Hakk'ın:
"Allah iyiliğini versin, niçin onlara izin verdin? "(Tevbe, 43) ayetidir. Bütün bu hususlara cevabımız şudur:
Biz bunu, terk-i evla (evlayı terketme) anlamına hamlediyoruz.
Peygamberlerin fiillerindeki ismetleri hususunda, muhaliflerin tutundukları delillere gelince, bunlar pekçoktur:
Hazret-i Âdem'in Kıssası ile İstidlalleri
a- Hazret-i Adem'in kıssasıdır. Bu hususla ilgili olarak onlar yedi delil getirdiler.
1) Hazret-i Adem asi oldu. Asi olanın da mutlaka büyük günah işlemiş olması gerekir. Biz onun asi olduğunu söyledik, çünkü Cenab-ı Hak:
"Adem Rabbine asi oldu ve azdı"(Taha. 121) buyurmuştur. Biz asinin, iki sebepten dolayı büyük günah sahibi olduğunu söyledik. Birincisi: Nas, asi olanın cezalandırılmasını gerektirir. Çünkü Cenab-ı Hak, "Kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse, muhakkak ki onun için cehennem ateşi vardır"(Cuma, 23) buyurmuştur. Büyük günah sahibinin anlamı ancak budur. İkincisi: Asi lafzı, bir kınama ismidir. Bu sebeple ancak büyük günah sahiplerini içine alması gerekir.
2) Hazret-i Âdem kıssasına sarılarak, O'nun azmış olduğunu söylemeleridir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "...azdı" (Taha, 121) buyurmuştur. Azmak (gayy) ise, doğruyu bulmanın (rüşd) zıddıdır. Çünkü Cenab-ı Hak;
"Doğruluk azgınlıktan ayrılıp seçilmiştir"(Bakara, 256) buyurmuş, böylece "gayy" lafzını "rüşd"ün zıddı yapmıştır.
3) Hazret-i Âdem tevbe etmiştir. Tevbe edense, günahkâr olduğu için tevbe etmiştir. Biz Hazret-i Adem'in tevbe ettiğini söyledik, çünkü Cenab-ı Hak "Derken Âdem, Rabbinden bazı kelimeler öğrendi de bunlarla Allah'a tevbe ettf "(Bakara, 37) ve;
"Sonra Rabbi onu seçti de tevbesini kabul etti"(Taha, 122) buyurmuştur. Tevbe eden günahkârdır dedik. Çünkü, tevbe eden, "işlediği günaha pişman olan" demektir. İşlediği günaha pişman olan, kendisinin o günahı işlemiş olduğunu haber veriyor demektir. Eğer o, bu haber vermesinde yalancı ise, o bu esnada yalan söylediği için günah işlemiştir. Eğer doğru söylüyor ise, zaten matlub da (istenen de) budur.
4) Hazret-i Âdem, Cenab-ı Hakk'ın;
"Ben sizleri şu ağaçtan men etmedim mi?"(A'raf, 22) ve "Ve, bu ağaca yaklaşmayın"(Bakara, 35) ayetlerinde belirttiği gibi, kendisine yasaklanılmış olan şeyi işlemiştir. Yasak olan şeyi irtikab etmekse, günahın bizzat kendisidir.
5)Cenab-ı Hak, Hazret-i Adem'i; "Sonra zalimlerden olursunuz" (Bakara. 35) ifadesinde; Hazret-i Âdem de kendi kendini ; "Ey Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik"(Araf, 23) ayetinde zalim olarak adlandırmıştır. Zalime ise lanet edilmiştir; çünkü Cenab-ı Hak, "İyi bilin ki, Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir"(Hud, 18) buyurmuştur. Lanete müstehak olan ise büyük günah sahibi olandır.
6) Hazret-i Adem (aleyhisselâm), Allah'ın kendisini bağışlaması olmasaydı hüsrana uğrayanlardan olacağını şu ayette itiraf etmiştir:
"Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen her halde hüsrana uğrayanlardan oluruz"(A'raf, 23). Bu ise onun büyük günah işlemiş, olduğunu gösterir.
7) Şeytana uymasına karşılık bir ceza olarak şeytanın vesvesesi ve ayağını kaydırması sebebi ile Adem'in cennetten çıkarılmasıdır. Bu ise, Hazret-i Adem'in büyük günah sahibi olduğunu gösterir.
Sonra onlar sözlerine devam ederek şöyle demişlerdir: Bu sayılan vecih ve izahlardan herbirinin ayrı ayrı onun büyük günah işlediğine delalet etmediğini farzet. Ancak bunların hepsinin birden onun büyük günah işlediğine, kati bir şekilde delalet ettiğinde şüphe yoktur. Yine bu izahlardan herbirinin herhangi bir şeye delalet etmese bile, toplamlarının bir şeye delalet etmesi mümkündür.
Hazret-i Âdem Kıssası İle İstidlallerine Razi'nin Cevabı
Bize göre bu yedi hususa verilecek en güçlü cevabımız şöyle dememizdir: Sizin sözleriniz ancak, büyük günah işleme halinin peygamberlik zamanında olduğunu gösteren deliller getirmenizle tamam olur. Bu ise imkansızdır. O halde, "Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'den zelle (küçük günah) sadır olduğunda, o peygamber değildi, daha sona peygamber olmuştur" denilmesi niçin mümkün olmasın? Biz bu hususta herhangi bir delilin bulunmadığını açıklamıştık. Bunların herbirine, açık bir şekilde cevab verme inşallah bu ayetlerin tefsirinde gelecektir.
Biz burada, Allahü teâlânın "Şeytan onların ayağını kaydırdı" ayetinden, muradının ne olduğunu ortaya koymak için bu zellenin (günahın) keyfiyetinden bahsederek şöyle diyoruz:
Farzedelim ki bu fiil, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'den, o peygamber olduktan sonra sadır olmuştur. Buna göre, Hazret-i Adem'in o fiili yapması ya unuttuğu bir sırada veya farkında olduğu bir sırada olmuştur. İlki yani o günahı, unutarak işlemesi görüşü kelamcıların bir kısmının görüşüdür. Onlar bu hususa, Hak teâlâ'nın "Biz onda bir azim bulamadık" (Taha, 115) ayetini delil olarak getirmişler ve Hazret-i Adem'in durumunu, bir işe iyice dalıp da o iş kendisini iyice sardığı için orucunu unutan ve bilerek değil de unutarak bir şeyler yiyen bir oruçlu insanın haline benzetmişlerdir. Bu görüşün şu iki bakımdan batıl olduğu söylenmesin.
a-Cenab-ı Hakk'ın: "Rabbiniz sizi bu ağaçtan, ancak iki melek olursunuz diye nehyetmiştir"(Araf, 20) ve:
"(Şeytan) onlara, "Muhakkak ki Ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim" diye yemin etti" (Araf, 21) ayetleri, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in bu fiili işlerken, yasağı unutmuş olmadığını gösterir.
İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in bu fiili kasten yaptığını gösteren rivayet gelmiştir. Çünkü İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir. Onlar o ağaçtan yiyip, edep yerleri açılınca, Hazret-i Adem cennetten çıkmak istedi de onu cennet ağaçlarından bir ağaç tuttu ve bırakmadı. Cenab-ı Allah ona, "Benden mi kaçıyorsun?'" diye nida etti. Bunun üzerine Hazret-i Adem (aleyhisselâm) "Hayır ya Rabbi, senden utanıyorum" dedi. Cenab-ı Hak da "Cennetten sana verdiklerim arasında, haram kıldıklarımdan daha fazlası yok muydu?" buyurunca, O: "Evet ya Rabbi! Fakat, ben senin izzetine yemin ederim ki sana yalan yere yemin eden hiç kimse görmemiştim." (Onun için şeytanın yeminine kandım) dedi. Cenab-ı Allah da: "İzzetime yemin ederim ki seni o cennetten indireceğim, sonra sen ancak sıkıntı ile yaşayacaksın" dedi.
b- Hazret-i Adem (aleyhisselâm) bunu unutarak yapmış olsaydı, bundan dolayı O azarlanmazdı. Aklî bakımdan da, unutan kimse, bir fiili işlemeye mukdetir sayılmaz. Dolayısıyla da onunla mükellef tutulamaz. Çünkü Cenab-ı Hak:
"Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez "(Bakara. 286) buyurmuştur. Bu naklî bakımdan da böyledir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur.- "Üç kişiden kalem çaldırılmıştır (yani onların amelleri yazılmaz)." Hazret-i Adem (aleyhisselâm) bu fiilinden dolayı kınandığına göre, onun bunu unutarak yapmadığı anlaşılır."
Çünkü biz diyoruz ki: Bizim birinci şıkka cevabımız şudur: Biz, Hazret-i Adem ile Havva'nın iblisin bu sözüne inanıp onu tasdik etmiş olduklarını kabul etmiyoruz. Çünkü onlar, İblisi tasdik etmiş olsalardı, onların bu husustaki günahları, o ağaçtan yemeleri günahından daha büyük olurdu. Zira şeytan, onlara "Rabbiniz sizi ağaçtan ancak iki melek olursunuz veya ebedi kimselerden olursunuz diye nehyetmiştir"(Araf, 20) diyerek, onlara Allah hakkında sû-i zannı telkin etti ve onları emr-i ilahiye uymamaya, hükmüne razı olmamaya, kendisinin o hususta onların iyiliğini istediğine inanmalarına ve Allahü teâlâ'nın ise onları -haşa- aldattığına inanmaya teşvik etti. Şüphe yok ki bütün bunlar, ağaçtan yemeden daha büyük günahlardır. Bu sebeble, bu husustaki kınamanın daha şiddetli olması gerekir.
Keza Hazret-i Adem (aleyhisselâm), iblisin secde etme hususunda isyanını, kendisine buğzunu, Allah'ın verdiği nimetlerden dolayı kendisine haset ettiğini biliyordu. Akıllı olan kimse için, bütün bu karinelere rağmen, düşmanının sözünü kabul etmesi nasıl düşünülebilir? Ayette, Hazret-i Adem ile Havva'nın, şeytanın sözü esnasında veya daha sonra o fitli yaptıklarına dair bir şey yer almamıştır. Yine Hazret-i Adem'in, iblisin kendisine düşman olduğunu bildiğini şu ayet de gösterir: "Hiç şüphesiz ki bu (İblis) senin de, eşinin de düşmanıdır. Binaenaleyh sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra zahmete düşersiniz"(Taha, 117).
İbn Abbas'tan rivayet edilen habere gelince bu, ahad olarak rivayet edilmiş bir haberdir. O halde o, Kur'an'a nasıl muaraza edebilir?
İkinci şıkka cevabımız ise şöyledir: Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in azarlanması ancak, unutma sebeblerinden korunmadığından dolayı olmuştur. Unutmanın bu çeşidinin mesuliyeti, bütün müslümanlardan kaldırılmıştır. Ancak bununla onların mesul tutulmaları da mümkündü. Fakat şereflerinin yüceliğinden dolayı bu mesuliyet peygamberlerden kaldırılmamıştır. Alimler, buna misal olarak şu ayetleri zikretmişlerdir:
"Ey Peygamberin hanımları, siz diğer kadınlardan herhangi birisi gibi değilsiniz" (Ahzab, 32): "Sizden kim apaçık bir terbiyesizlik yaparsa, ona iki kat azab verilir"(Ahzab, 30)
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)de: "İnsanların en şiddetli imtihan edilenleri Peygamberlerdir. Daha sonra veliler, sonra da sırasıyla onlara daha yakın olanların imtihanları gelir. İbn Mace, Filen. 23 (2/1334). "Ben, sizden İki kişinin çektiği ızdırabm toplamı kadar ızdırap (elem) çekiyorum." Müslim, Bırr, 4, 5 (4/1991). buyurmuştur. Eğer, "Peygamberlerin hallerinin yüceliği ve mertebelerinin yüksekliğinin başkalarının mükellef tutulmadıkları şeylerle mükellef tutulmaları için yeterli sebep sayılabilir mi?" denilirse, deriz ki: Sen iyilerin hasenatının mukarreb (Allah'a çok yakın) kullarının seyyiatı sayıldığını duymadın mı? Yemin olsun ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sırtında, başkalarında bulunmayan çok zor mükellefiyetler vardı. Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'den günahın sehven sadır olmuş olduğunun izahı hakkında söylenecek şeyler bundan ibarettir.
Bazı tefsir kitablarında şunu gördüm: Hazret-i Havva, Hazret-i Adem'e içki sundu. Hazret-i Adem (aleyhisselâm) bunu içip sarhoş olunca, bu işi yaptı. Alimler bunun uzak bir ihtimal olmadığını, çünkü Hazret-i Adem'in, o ağaç dışında herşeyden yemeye izinli olduğunu; biz ağacı "buğday" manasına hamlettiğimiz takdirde, içki içmeye de izinli olduğunu söylemişlerdir. Bir kimse, Cenab-ı Hakk'ın, cennet içkilerinin niteliği hakkında söylediği: "Onlarda sarhoşluk (verme özelliği) yoktur"(Saffat, 47) ayetinden dolayı, cennet içkilerinin sarhoş etmediğini söyleyebilir.
Hazret-i Adem'in Yasak Ağaca Bilerek Yaklaştığı Görüşü ve Tenkidi
Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'ın yasak ağaçtan yeme günahını bilerek işlediğini söyleyen görüşe gelince, burada dört çeşit görüş vardır:
1) Bu nehy, haramlık ifade eden değil, tenzihi (tenzihen mekruhtuk) ifade eden bir nehiydir. Bu görüşle ilgili açıklamalar daha önce geçmişti.
2) Bu fiil, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'den kasıtlı olarak sadır olmuştur. Hazret-i Adem, o esnada peygamber olduğu için, bunu yapması büyük günah olmuştur. Sen bu görüşün yanlış olduğunu daha önce kavramıştın.
3) Hazret-i Adem (aleyhisselâm), bunu kasıtlı olarak, bilerek yaptı ama, o esnada o fiili küçük günah mertebesine indirecek bir korku ve ürperti içinde idi. Bu görüş de daha önce zikrettiğimiz deliller sebebiyle batıldır.Çünkü vacibi terke yönelen, veyahut da, nehyedilmiş bir fiili kasıtlı olarak yapan kimse, onu korkarak işlemiş bile olsa, bu fiili ile o, laneti;kınanmayı ve ateşte ebedi kalışı haketmiş olan bir asi olur. Peygamberleri ise, bununla nitelemek doğru olmaz.
Bir de Cenab-ı Hak, onu "Unuttu da, biz onda bir azim bulamadık" (Taha, 115) ayetinde unutmakla nitelemiştir. Bu da kastiliğe ters düşer.
4) Bu Mu'tezile'nin ekserisinin görüşüdür. Bu görüşe göre Hazret-i Adem (aleyhisselâm) yanlış bir içtihad sebebiyle yemeye yönelmiştir. Bu ise, günahın büyük günah olmasını gerektirmez. Yanlış içtihadın izahı şudur: Hazret-i Adem'e "Fakat, bu ağaca yaklaşmayınız" denilince, ayette geçen bu lafzıyla bazan şahsa, bazan da nev'e işaret edilir.
Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber, eline bir ipek ve bir altın alarak,
"Bunlar, ümmetimin kadınlarına Helal, erkeklerineyse haramdır, " ibn Mace, libas 19 (2/1189). buyurur, bununla da iki şeyin nev'ini murad eder. Yine rivayet edildiğine göre
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) birçok kere abdest alarak "İşte Allah'ın namazı kabul için şart koştuğu abdest budur" buyurur; Hazret-i Peygamber burada abdestin nevini murad etmiştir.
Âdem (aleyhisselâm) Cenâb-ı Hakk'ın "Buağaca yaklaşmayınız" sözünü işitince, bu nehyin muayyen bir ağacı içine aldığını zannederek, o ağaçtan yemedi, ama ayni türden bir başka ağaçtan yedi; ancak ne var ki o, bu içtihadında hata etti. Çünkü Allahü teâlâ'nın lafzıyla kastettiği, belli bir ağaç olmayıp, nevi idi. Fürûdaki içtihad hatalı olursa, şeriatımıza göre bağışlanmış küçük günah olması ihtimalinden dolayı; ceza ve lanete müstehak olmayı gerektirmez.
Eğer, denilirse ki: "Bu görüşe dair söz bir kaç vecih itibariyledir;
a) kelimesi, dilin aslında, hazır olan şeye işaret içindir. Hazır olan şeyse, ancak muayyen bir şey olabilir. Öyleyse, (......) kelimesi aslında muayyen bir şeye işaret içindir. Buna göre, ile nev'e işaretin kastedilmesine gelince, bu aslolanın hilafınadır. Yine, Cenab-ı Hakk'a, işarette bulunmak caiz olmaz. Bundan ötürü Cenab-ı Hakk'ın bazı meleklerine, bu muayyen ağaca işarette bulunmalarını emretmiş olması gerekir. Bu takdirde onun dışındakiler muhakkak olarak, nehiy dışı katmış olurlar. İşte bu sabit olunca, deriz ki; "müçtehid lafzı hakikatine hamletmekte mükelleftir; Hazret-i Adem lafzını muayyen bir şeye hamledince, yapılması gerekeni yapmış oldu. Binaenaleyh lafzı nev'e hamletmesi caiz olmazdı. Bil ki bu söz, şu iki durumla da kuvvetlenmektedir;
Birincisi:Cenab-ı Hakk'ın: "O cennetin dilediğiniz yerinden bolca yeyiniz"(Bakara, 35) ayeti, delilin tahsis ettiği hariç, cennette bulunan şeylerden istifadeye mezun olduğuna delalet eder.
İkincisi: Akıl, delilin tahsis ettiği şey hariç, bütün faydalı şeylerden istifade etmenin helal olmasını gerektirir. Tahsis edici delil, ancak bu muayyen kısma delalet eder. Böylece Adem (aleyhisselâm)'in cennetin diğer ağaçlarından faydalanmaya mezun olduğu sabit olur. Bu sabit olunca, bu sebepten dolayı Adem (aleyhisselâm)'in kınanmayı hak etmesi ve hatalı olduğuna hükmedilmesi imkansız olur. Böylece, kıssayı bu manaya hamletmenin, Hazret-i Adem'in hatalı değil de isabet etmiş olmasına hükmetmeyi gerektirmiş olduğu sabit olur. Bu böyle olunca da öteki tarz tevilin yanlışlığı ortaya çıkmış ulur.
b- Bu tevile itiraz hususundadır. Farzet ki lafzı, hem şahsa hem de nev'e işaret içindir. Fakat, Cenab-ı Allah bu lafza, bundan muradının şahıs değil de tür olduğuna delalet edecek veya bunun yerini tutacak herhangi bir şey birleştirmiş midir? Eğer birinci ihtimal söz konusu ise, ya Adem (aleyhisselâm)'ın bu açıklamayı anlamadan kusurlu olduğunu söylemek gerekir (ki bu takdirde de günah işlemiş sayılır) veya, onu anlamada kusurlu olmayıp onu iyice anladıysa o zaman da bundan maksadın "nev'i" olduğunu anlamıştır. O zaman da, onun bu türden olan herhangi bir ağaçtan yemeğe yönelmesi, bilerek günaha yönelmek olur.
c- Peygamberlerin içtihad yapmaları caiz değildir; çünkü içtihad zan üzere bir işe yönelmektir. Bu ise, ancak ilim elde etme imkanına sahip olmayan kimse için caizdir. Halbuki peygamberler, yakînî ilim elde etmeye kadirdirler. Binaenaleyh, onların içtihatta bulunmaları caiz değildir, çünkü yakînî ilim elde etme gücü olduğu halde zan ile yetinmek, aklen de dinen de caiz değildir. Bu sabit olunca içtihada yeltenmenin günah olduğu da sabit olmuş olur.
d- Bu mesele ya katî ya da zanni meselelerdendir. Eğer kati meselelerden ise, bunda hata etmek büyük bir hata sayılır, o zaman da problem geri döner. Eğer bu zanni meselelrden ise, ve biz de: "Her müctehid isabet eder" dersek, o zaman içtihadı meselelerden, hiçbir zaman yanılma bulunmaz. Yok eğer, "Bu meselede bir kişi isabet eder, yanılansa ittifakla mazurdur" dersek, o zaman bu kadarcık hata Adem (aleyhisselâm)'in elbisesinin soyulmasına, cennetten çıkarılmasına ve yeryüzüne indirilmesine nasıl sebep olur?
Birincinin cevabı şöyledir: lafzı, aslında her ne kadar muayyen bir şahsa işaret etmek için ise de, bazan izahı yukarda geçtiği gibi, nev'e işaret etmek için de kullanılır. Cenab-ı Allah, ondan muradın tür olduğuna delalet edecek şeyi ona bitiştirmiştir.
İkinciye şöyle cevap verilir: Adem (aleyhisselâm), belki bu delili anlamada hata etmiştir. Çünkü O, bunun Ona, o anda gerekmediğini zannetti. Veya, şöyle denilir: O, Cenab-ı Allah'ın kendisini, bizzat o ağaçtan nehyettiği zaman, bu delili anlamıştı. Aradan uzun müddet geçince, bunu unuttu. Zira haberde, Adem (aleyhisselâm)'ın cennette uzun bir müddet kaldığı ve sonra cennetten çıkarıldığı tzikretilmiştir.
Üçüncüye şöyle cevap verilir: Burada, peygamberlerin içtihada tutunmuş olduklarını isbata gerek yoktur. Çünkü biz, Hazret-i Adem'in bu delili anlamak konusunda hata ettiğini veya bu delili anladığını, fakat sonradan unuttuğunu açıklamıştık. Allahü teâlâ'nın:
"Derken anuttu da, biz onda bir azim bulamadık "(Taha, 115) ayetinden muradı da budur.
Dördüncünün Cevabı Şöyledir:
Bu nehyin delaleti kati idi, fakat Adem (aleyhisselâm) onu unutunca, bu unutma, günahın büyük sayılmaması hususunda bir özür oldu" demek veya "Bu delalet zanni idi; fakat ne varki buna, diğer müçtehidterin hatalarına terettüp etmeyen şiddetli cezalar tereddüp ediyordu. Çünkü o müçtehidlerin ictihadlarının, şahısların değişmesine göre değişmesi caizdir. Nitekim şiddetli cezalar ve cezaların hafifletilmesi hususlarında, ümmeti hakkında mevzubahis olmayan birçok şey Hazret-i Peygambere has olmuştur. Burada da böyledir"dentlebilir.Bil ki mesele hakkında başka bir izah tarzının olduğunu söylemek de mümkündür. O da şudur: Cenab-ı Hak "Siz İkiniz şu ağaca yaklaşmayın" buyurup, ikisine birden yasak koyunca, Hazret-i Adem (aleyhisselâm), herbirinin tek tek ağaca yaklaşıp ondan yemesinin caiz olduğunu sanmıştır. Çünkü Allah'ın Siz ikiniz şu ağaca yaklaşmayın" ifadesi ikisine birden nehiydir. Bundan, tek başlarına oldukları zaman da nehyedilmiş oldukları anlaşılmaz. Belki de bu içtihadı hata ancak bu yönden meydana gelmiştir. Bu konuda söyleneceklerin tamamı işte budur. Allah en iyi bilendir.
İblis, Cennetin Dışından Nasıl Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'i Kandırabildi?
Alimler, Hazret-i Adem cennette, iblis ise, Cennetin dışında olduğu için iblisir, Hazret-i Adem'e nasıl vesvese verdiği hususunda ihtilaf ederek, bu hususa dair bir çok izahlar yapmışlardır:
1) Bu, kıssacılaran görüşüdür. Bu da Vehb b. Münebbih el-Yemani ve Süddi'den, onlarında İbn
Abbas (radıyallahü anh) ve onun dışında başkalarından kıssacıların rivayet ettiği şu haberdir. İblis cennete girmek istediği zaman cennetin bekçileri ona mani oldular. Derken yılana geldi. O, dört ayağı olan bir hayvan idi, bir Horasan devesine benzerdi. O adeta hayvanların en güzeli idi. Şeytan bütün diğer hayvanlara başvurdu, fakat kimse onu kabul etmedi, ama yılan onu kabul etti ve yuttu. Cennet bekçilerine göstermeden onu cennete soktu. Yılan cennete girince, iblis onun ağzından çıkıp vesveseye başladı. İşte böylece yılan lanetlendi, ayakları yok oldu ve karnının üstünde sürünmeye başladı. Onun rızkı toprakta kılındı ve bundan dolayı da insanoğluna düşman oldu. Bil ki bu ve benzeri hikayeler, değer verilmemesi gereken şeylerdendir. Çünkü iblis, eğer yılanın ağzına girmeye kadir olduysa, niçin kendisini yılan şekline koyup da cennete giremedi. Bir de, yılana bu oyunu oynayan iblis olduğu ve yılan akıllı ve mükellef olmadığı halde, yılan cezalandırılmıştır.
2) İblis, hayvan şekline girerek cennete girmiştir. Bu söz birincisinden daha az bozuktur.
3) Usulcü alimlerin bazısı şöyle demişlerdir: Hazret-i Adem ve Havva belki de cennetin kapısına kadar gelmişler, iblis de kapıya dıştan yaklaşmış ve onlara vesvesesini vermiştir.
4) Bu görüş Hasan Basri'nin görüşüdür. Buna göre, iblis yeryüzünde olduğu halde, vesvesesini cennetteki Hazret-i Adem ile Havva'ya ulaştırmıştır. Bazı alimler ise bunun uzak bir ihtimal olduğunu, çünkü vesvese gizli söylenen bir söz olduğu için bunun yerden semaya ulaştırılmasının mümkün olmadığını söylemişlerdir.