103. Âyetin Tefsiri
Eğer onlar hakkıyla îman edip de sihirden uzak dursalardı, bundan dolayı mutlaka Allah katında alacakları mükâfat kesinlikle daha hayırlı olurdu. Keşke bunu bilip anlasalardı!
“Eğer onlar hakkıyla -Allah'ın Rasûlü ile Kur'ân'a- îman edip de -Allah'tan korkarak— sihirden uzak dursalardı.” Allah'ın Kitabını hiçe saymak ve şeytanların uydurduğu kitaplara inanmak gibi bâtıl inançları terk etselerdi, üzerinde direndikleri şeyleri bırakmış olsalardı, işte:
“Bundan dolayı Allah katında alacakları mükâfat kesinlikle daha hayırlı olurdu. Keşke bunu bilip anlasalardı!” Şüphesiz Allah'tan alacakları sevap ve ödül, üzerinde direndikleri şeyden çok daha hayırlıydı. Gerçi onlar bu gerçeği de bilip duruyorlardı. Ancak bildikleriyle amel etmemek gibi bir cehalet yolunu seçtiler.
Mana şöyledir: “Şüphesiz Allah katında çok daha hayırlı olan ile ödüllendirilirlerdi kendilerine sevap verilirdi.”
(........) kelimesinin cevabı isim cümlesi olarak getirilmesi fiil cümlesine tercih edilmiştir. Çünkü isim cümlesinde devamlılık, istikrar ve sebat manası vardır. Âyette, (........) diye geçmedi. Bunun nedeni,
“Sevaptan bir şey almaları onlar için daha ...” demektir. Bir tefsire göre de, (........) kelimesi temenni manasındadır. Sanki, “Keşke îman etselerdi.” demek gibidir. Sonra da, bir ilk cümle olarak, (........) diye başladı. .
104. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler! Muhammed'e, “Raina!” diye seslenmeyin. Ve: “Unzurna!” diye çağırın ve size söylenenleri dinleyin! Kâfirler için acıklı bir azap vardır.
“Ey îman edenler! Muhammede, (........) diye seslenmeyin. Ve, (........) diye çağırın!” Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından Müslümanlara herhangi bir ilim ya da bilgi öğretilince, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a Müslümanlar, “Ey Allahın Rasûlü! Bizi de gözet, bize de gerekeni yap ki, anlayabilelim de muhafaza edelim.” anlamında, “Râina!” derlerdi. Yahûdîlerin de Süryânî veya İbrânî dilinde buna yakın ve sövme, küfretme manasına gelen bir kelimeleri vardı. Bu kelime, (........) idi ve karşılıklı sövüşme, küfürleşme manasına idi. Yahûdîler, Müslümanların Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e, (........) bizi de gözet ve koru manasındaki bu kelimeyi duyduklarında mal bulmuş mağribi gibi hemen fırsatı ganimet bilerek, bununla Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ı çağırır oldular, seslenir oldular. Ancak niyetleri Rasûlüllah'a küfretmek ve hakaret idi. İşte mü'minler bu sözü kullanmaktan men olundular. Dolayısıyla, aynı anlama gelen, (ünzurna) kelimesini kullanmaları kendilerinden istendi; Bu da bakmaktan, ve gözetmekten gelir.
“Ve size söylenenleri dinleyin!” Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in size söylediklerini ve konuştuklarını güzel olarak dinleyin. Size öğretmeye çalıştığı meseleleri dikkatlice ve dinleyip kabul eden bir kulak ile dinleyin. Zihinlerinizi ve gözlerinizi, kulaklarınızı dört açın. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ! tekrar tekrar aynı şeylerle uğraştırıp meşgul etmeyin.
Ya da onun dediklerini kabullenmek ve ona itâat etmek şartıyla dinleyin. Yoksa, “Dinledik ama karşı geldik.” diyen Yahûdîlerin dinlemesi gibi dinlemeyin.
“Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e dil uzatıp sebbetmeye kalkışan —Yahûdî- kâfirler için acıklı bir azap vardur.”
105. Âyetin Tefsiri
Kitap ehli kâfirler ve başka şeyleri ilâhlaştıran müşrikler, Rabbiniz tarafından size herhangi bir hayrın (vahyin) indirilmesini arzu etmezler. Halbuki Allah rahmet denilen vahyini dilediği kuluna tahsis eder. Allah, büyük lütuf ve ihsan sâhibidir.
“Kitap ehli kâfirler de, başka şeyleri ilâhlaştırân müşrikler de .... arzu etmezler.”
“Rabbınız tarafından size bir hayrin (vahyin) indirilmesini arzu etmezler.”
Kırâat imâmlarından İbn Kesîr ve Ebû Amr, (........) kelimesini şeddesiz olarak, (........) tarzında kırâat etmişlerdir. Cümledeki ilk, (........) harfi beyan (açıklama) içindir. Çünkü, kâfir olanlar manasında cins içindir.
Yani, genel anlamda kâfirler demekle birlikte burada iki çeşidine işaret ediyor. Bunlar da kitap ehli ile müşriklerdir. İkinci, (........) ise hayrın bolluğunu ifade için olup mezîdedir. Kısaca te'kit içindir. Üçüncü, (........) de ibtidai gaye içindir.
Hayr: Bundan maksat vahiydir. Nitekim “Rahmet” de vahiy manasındadır.
“Halbuki Allah rahmet denilen vahyini dilediği kuluna tahsis eder.”
Yani, o Yahûdîler ve müşrikler kendilerini vahye daha lâyık kimseler olarak görüyorlar, dolayısıyla size haset edip sizi çekemiyorlar. Vahiyden herhangi bir şeyin size inmesini ya da indirilmesini arzu etmiyorlar. Halbuki Allah peygamberliğe dilediğini tahsis eder. Bu onların istedikleri gibi değildir.
“Allah büyük lütuf ve ihsan sâhibidir.” İşte Rabbimiz âyetin bu kısmıyla peygamberliğin büyük bir lütuf ve ikram olduğu gerçeğini bildiriyor.
106. Âyetin Tefsiri
Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ya da ertelersek) mutlaka ondan daha iyisini veya bir benzerini getiririz. Allah'ın her şeye kâdir olduğunu bilmez misin?
“Biz bir âyetin hükmünü nesh eder yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ya da ertelersek)...”
Nesh: Lügatte tebdil etmek, değiştirmek demektir. Şerî'at dilinde ise Nesh; Terahi (gecikme) ya da uzama yoluyla zihinlerimizde devam edeceği karar kılmış olan şer'î bir hükmün sona erdiğinin açıklanmasıdır. Böyle bir şey bizim açımızdan ya da bizim hakkımızda tebdil (yani değişme) olurken şerî'at sâhibi (Şerî'atı koyan yani Allah) açısından ya da O'nun hakkında sırf bir açıklamadan ibârettir.
Burada aynı zamanda, neshi inkâr eden Yahûdîlerin ve benzerlerinin ileri sürdükleri “Bedâ'“meselesine de bir cevap oluşturmaktadır.
Bedâ' inancına göre Allah'ın daha -hâşâ- önce düşünemediği veya bilmediği bir şeyin âniden doğuvermesi, bilmesi demektir ki, Allah hakkında böyle bir şey asla câiz değildir.
Nesh meselsine gelince bu, bizatihi olması da olmaması da ihtimal içerisinde olan bir hükümdür ki, bir delil veya nass ile sabit olmalı ve fakat neshe aykırı olan bir zaman ile ya da ebedîlikle sınırlı bulunmamalıdır. Bunun da şartı şudur:
Burada Ehl-i sünnet açısından kalbin buna bağlanması (inanması) noktasında bir sağlamlaşmanın olmasıdır; yoksa fiil açısından buna gerek yoktur.
Yani hükmü yürürlükten kaldırılan (mensûh) ile hükmü yürürlükten kaldıran (nâsih) arasında bir ayrı zamanın olması gereğidir. Bu da itikat bakımından nesh edilen hükme inamlacak kadar bir zamanın mümkün olması demektir ki, nesh eden (yani nâsih) işte bundan sonra gelir (iner). Ancak mensûh olan (hükmü kaldırılan) fiil ile ilgili bir yerleşme (yani temekkün) zamamna gerek yoktur, şart değildir. Fakat Mu'tezile buna muhalefet etmektedir.
Ayrıca neshin Kitap ve Sünnet ile de olabileceği konusu, hem üzerinde ittifak edilen nokta var, hem de tartışıları ve ittifak olunmayan nokta vardır. Hem tilâvetin ve hem de hükmün birlikte neshi câiz olduğu gibi, aynı zamanda hüküm nesh edilmiş olabilir ama, tilâvet mensûh olmayabilir bu da câizdir. Bazan da tilâvet mensûh olabilir (yürürlükten kaldırılabilir) ama, hüküm geçerliliğini sürdürür. Yine bu da câizdir. Aynı zamanda bir hükme dayalı olarak bir vasfın (niteliğin) neshi de câizdir. Meselâ, nass üzerine bir ziyade gibi. Bu biz Hanefîlere göre nesh ise de Şâfiîye göre değildir.
İnsa: Kalplerde yerleşmiş ve ezberlenmiş olan bir şeyin unutturulmasıdır.
Kırâat imâmlarından İbn Kesîr ve Ebû Amr, (........) kelimesinin, (........) olarak okumuşlardır. Bu da tehir etmek, ertelemek demektir. Kelime, (........) kökünden gelmektedir ve (........) demektir.
“Daha iyisini veya bir benzerini getiririz.”
Yani, kullar bakımından ondan daha hayırlısını, iyisini getiririz ki, kendisiye amel olunacak olan bu yenisi yürürlükten kaldırılana göre daha fazla sevap getirir. Ya da benzerini getiririz ki, bazı âyetlerin bazılarına göre bir fazileti aranmaz, bu, söz konusu değildir.
“Allah'ın her şeye kâdir olduğunu bilmez misin,”
Yani, Allah hayra kâdir olduğu gibi diğer şeylere de kâdirdir.
107. Âyetin Tefsiri
Yine bilmez misin göklerin ve yerin mülkiyeti ve hakimiyeti yalnızca Allah'a âittir? Ve sizin için Allah'tan başka ne bir veliniz ve ne de bir yardımcınız vardır.
“Yine bilmez misin? göklerin ve yerin mülkiyeti ve hakimiyeti yalnızca Allah'a âittir.” Sizin işlerinize mâlik olan, onları düzene koyan ve gereğin yapan O'dur. O, naşih ve mensuhtan nelerle amel edip etmediğinizi de pekâlâ bilir.
“Ve sizin için Allah'tan başka -işlerinizi düzeltecek- ne bir veliniz ve -sizden azâbı men edebilecek- ne de bir yardımcınız vardır.”
108. Âyetin Tefsiri
Yoksa siz daha önce kavmi tarafından Mûsa'dan istendiği gibi peygamberinizden olur olmaz isteklerde mi bulunuyorsunuz? Kim îmanı küfre değiştirir (tercih ederse) o kesin olarak dosdoğru olan yoldan sapmıştır.
“Yoksa siz daha önce kavmi tarafından Mûsa'dan istendiği gibi peygamberinizden olur olmaz isteklerde mi bulunuyorsunuz?”
Burada bulunan, (........) kelimesi “münkatia” dır. Bu, (........) takdirindedir.
Rivâyete göre Kureyş Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e:
“Ey Resûlüm Muhammed! Bizim için Safâ tepesini altına dönüştür, bizim için Mekke topraklarının sahasını genişlet.” gibisinden isteklerde bulunmuşlardı. İşte bunun üzerine, Allah, Hazret-i Mûsâ (aleyhi’s-selâm) nın kavmi gibi kendisinden birtakım olmayacak isteklerde bulunmamasını istedi. Çünkü Yahûdîler, Hazret-i Mûsâ (aleyhi’s-selâm) dan, “Bizim için bir ilâh (put) yap.” A'râf, 138. gibisinden isteklerde bulunmuşlardı.
“Kim îmanı küfe değiştirir -tercih ederse—Kim Allah tarafından indirilen âyetler ve mu'cizeler hakkında güveni terk ederse, o âyetler hakkında şüpheye düşer ve onlardan başka âyet ve mu'cizeler istemeye kalkışırsa- o kesin olarak dosdoğru olan yoldan sapmıştır.” Normal ve mutedil olan orta yoldan uzaklaşmıştır.
109. Âyetin Tefsiri
Kitap ehlinden birçoğu hak ve gerçek kendilerine açıkça belli olduktan sonra sırf içlerindeki hasetleri yüzünden siz îman ettikten sonra yeniden kâfir olarak geriye döndürmeyi istediler. Fakat yine de siz bu hususta Allah'ın hükmü gelene kadar onları affedin ve bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.
“Kitap ehlinden birçoğu geriye döndürmeyi istediler.” Sizi döndürmeyi.
“Siz îman ettikten sonra, kâfir olarak” Bu (........) kelimesi, (........) zamîrinden hâldir.
Yani: “Sizi dininizden tekrar kâfirler olarak eski inancı kabullenmenize sizi döndürürler.”
Bu âyet, Müslümanların Uhut savaşırıda yenilgiye uğramalarından sonra nâzil olmuştur. Çünkü bu yenilgi üzerine Yahûdîler Müslümanlara:
“Başırııza gelenleri halen göremiyor musunuz? Eğer siz hak din üzere obaydınız, hiçbir zaman yenilgiye uğramazdınız. O hâlde gelin bizim dinimize dönün. Çünkü bu, sizin için daha hayırlıdır...” demişlerdi.
“Sırf içindeki hasetleri yüzünden” Buradaki (........) edatı, (........) fiiline taallûk eder.
Yani “İçlerindeki hasetten, çekemezlikten dolayı, şehevî arzuları sebebiyle. Yoksa içlerindeki dindarlık ve hakka yönelme duygusuyla değil. Çünkü onlar:”
“Hak ve gerçek kendilerine açıkça belli olduktan sonra” küfre dönesiniz isterler.
Yani, sizin hak üzere olduğunuzu bile bile bunu arzu ederler, demektir. Ya da, bu cer edatı, (........) kelimesi üzerine ma'tûftur.
Yani, “onlar içlerindeki haset, kin, çekemezlik gibi kendilerinde karakter hâlini almış olan kötü inanç ve duygularından ötürü bunu isterler.” demektir.
“Fakat yine de siz onları affedin bağışlayın.” Onların cehaletleri ve düşmanlıktan sebebiyle yaptıkları yanlış davranıştan bakımından siz yine de onları affedin ve bağışlayın. Siz yine de, “Bu hususta Allah'ın emri gelene kadar ...”
Yani, Allah'ın size, onlarla savaşmanın hakkındaki kesin emri gelene kadar, bekleyin, şimdilik bir şey yapmayın, onları bağışlayın.
“Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.” O, onlardan intikam almaya kâdir olan ve gücü yetendir.
110. Âyetin Tefsiri
Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için önceden hayır olarak her ne sunmuşsamz, Allah katında onu bulacaksınız. Muhakkak ne yapıp ederseniz Allah her şeyi eksiksiz olarak görür.
“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için önceden hayır olarak her ne sunmuşsanız,” İyilik etmek, namaz kılmak, sadaka vermek ve benzeri diğer şeyler gibi ne sunmuşsanız, “Allah katında onu bulacaksınız. “Allah katında yaptıklarınızın sevabım ve mükafatım göreceksiniz.
“Muhakkak ne yapıp ederseniz Allah her şeyi eksiksiz olarak görür.” O'nun katında hiçbir kimsenin işlediği bir ameli boşa çıkmaz.
111. Âyetin Tefsiri
Kitap ehli dediler ki: “Yahûdî veya Hırıstiyan olanlardan başkası asla cennete giremez.” Bu, ancak onların kuruntusudur. De ki: “Eğer iddianızda doğru ve samimi iseniz o hâlde delilinizi getirin!”
“Kitap ehli dediler ki: “Âyetteki, (........) fiilindeki zamîr Yahûdî ve Hırıstiyanlardan oluşan Kitap ehline râcidir.
Yani: Yahûdîler; dediler ki;
“Yahûdî olanlardan başkası asla cennete giremez.” , Hırıstiyanlar da dediler ki;
“Hırıstiyanlardan başkası asla cennete giremez.”
Dolayısıyla burada iki ifadeyi birleştirerek, dinleyenlerin de sağlıklı dinleyeceklerine güvenerek, onların bu ifadede herhangi bir karışıklığa meydan vermeden ne demek istediğini anlayacaklarını bilerek böyle ifade buyurdu. Çünkü, her iki grup arasındaki düşmanlık onlar tarafından, yani dinleyenler tarafından zaten bilinen bir gerçektir. İki gruptan her biri ötekisini dalâlet ve sapıklıkla suçladığını zaten görmektesin. Nitekim, Bakara Sûresinin 113. âyetinde bu gerçek açıkça ortaya konulmuştur.
Âyetteki, (........) kelimesi tıpkı, (........) ve (........) kelimeleri gibi (........) kelimesinin çoğuludur. Yine âyette, (........) fiilinin isminin müfret (tekil) olarak gelmesi, (........) kelimesinin lâfza itibar olunması sebebiyledir. Haberinin çoğul olarak gelmesi ise, (........) kelimesinin manası itibariyledir.
“Bu, ancak onların kuruntularıdır.” Âyetin bu kısmıyla onların sözü edilen kuruntularına işaret olunmaktadır. Bu ise, onların:
“Rableri tarafından mü'minler üzerine herhangi bir hayrın ve vahyin indirmeyeceği kuruntusu ile, mü'minleri tekrar kâfir olarak eski inançlarına döndürme beklenti ve kuruntuları, bir de kendilerinden başka hiçbir kimsenin cennete giremeyecekleri kuru iddiaları idi.”
Yani, işte tüm bu boş ve bâtıl beklentiler ve kuruntular onlardan meydana gelmektedir.
(........) kelimesi “temenni” kökünden olup (........) kalıbında bir kelime olup, tıpkı (........) gibidir.
“De ki: O hâlde delilinizi getirin!” Öyle ise cennetin yalnızca size mahsus olduğuna ve oraya sizin gireceğinize âit delil ve hüccetinizi getirin!
Buradaki, (........) fiili, (........) yerindedir. Bu da, “getir, ortaya koy, göster” demektir. Bu, ele aldığımız bu âyetin, (........) kısmıyla bağlarıtılıdır. (........) cümlesi de mutarize (yani parantez) cümlesidir.
“Eğer iddianızda doğru ve samimi iseniz,” İleri sürdüğünüz davanızda...
112. Âyetin Tefsiri
Hayır hayır! Kim samimi ve dürüst bir şekilde yüzünü ihsan sâhibi bir Müslüman olarak Allah'a döndürürse, işte onun ecri Allah katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır ve ne de bir üzüntü olacaktır.
“Hayır, hayır! Kim samımı ve dürüst bir şekilde yüzünü ihsan sâhibi bir Müslüman olarak Allah'a döndürürse,...”
Âyetteki, (........) kelimesi, Yahûdî ve Hırıstiyanların kendilerinden başka hiçbir kimsenin cennete giremeyeceklerine ilişkin ifadelerini reddederek, bunun onların dediği gibi olmadığını belirtiyor. Burada, (........) cümlesi,
“Kim Allah için içtenlikle ihlâslı olarak hareket eder ve Allah'a hiçbir şeyi şerik — ortak koşmaz ise “(........)
Yani Kur'ân'ı tasdik eder ve doğrularsa..
“İşte onun ecri Allah katındadır.
Bu cümle, (........) nin cevâbıdır. Ve bu cümle şart manasım içeren bir başlarıgıç cümlesidir. (........) kelimesi ise, onların sakat görüşlerini reddeden ve şu ifadeyi teyid eden bir kelimedir.
“Öyleleri için ne bir korku vardır ve ne de bir üzüntü olacaktır.”
113. Âyetin Tefsiri
Yahûdîler dediler ki: “Hırıstiyanlar doğru bir temel üzerinde değildirler.” Hırıstiyanlar da: “Yahûdîler doğru bir temel üzerinde değildirler.” dediler. Halbuki her ikisi de Tevrât ve İncîl'i okuyorlar. Nitekim, kitabı bilmeyenler de tıpkı onların birbirlerine söyledikleri gibi söylediler. Ancak yarın kıyamet gününde anlaşamadıkları bu hususlarda Allah aralarında hükmünü verecektir.
“Yahûdîler dediler ki; (........), Hırıstiyanlar da: Yahûdîler doğru bir temel üzerinde değildirler.'dediler.”
Yani, doğru olarak kabul edilecek ve dikkate alınacak bir esas şeye sahip değildirler, diye söylediler.
“Halbuki her ikisi de Tevrât ve İncîl'i okuyorlar.”
Buradaki, (........) harfi hâl içindir. (........) ise cins manasınadır.
Yani:
“Onlar böyle konuşuyorlar. Halbuki her ikisinin de durumu bellidir. Çünkü onlar ilim ehlidirler (bu konuda bilgileri olan kimselerdir). Zira kitapları okuyup durmaktalar. Dolayısıyla işin gerçeği Tevrât ve İncîl gibi iki kitaba sahip olanlar ve bunlara îman edenlerin diğerlerini inkâr etmemeleri gerekir. Çünkü, Tevrât ve İncîl'den her biri diğerini doğrulamaktadır.”
“Nitekim Kitabı bilmeyenler de tıpkı onların birbirlerine söyledikleri -ve senin de dinlediğin sözleri- gibi söylediler.”
Yani, herhangi bir kitapları ve bilgileri olmayan câhil takımından putta tapanların, hiçbir şeye inanmayanların söyledikleri gibi söylediniz. Çünkü bu câhil kesimi tüm din ve inanç Erbâbına yönelik olarak, onların bir esas ve temele dayanmadıklarını söyler dururlar. Şüphesiz böylene bir ifade onlar için oldukça önemli bir uyandır. Çünkü, ortaya koydukları ya da sergiledikleri tavır ve hareketleriyle o câhil takımından farklı olmadıklarını gösterdiler.
“Ancak yarın kıyamet gününde -Yahûdîlerle Hırıstiyanlar arasında, her bir gruba düşen ve onlara lâyık olan cezâlarıdırma konusundaki- anlaşamadıkları bu hususlarda Allah aralarında hükmünü verecektir.”
114. Âyetin Tefsiri
Allah'ın mescitlerinde O'nun adının anılmasına -hükümlerinin açıkça tebliğ edilmesine- engel olandan - yasak getirenden ve oraların ıssız ve harap hale dönüşmesine çalışanlardan daha zâlim kim olabilir? Aslında bunların oralara Allah'ın kendilerini cezâlarıdırmasından korkarak girmeleri gerekir. Bunlar için dünya hayatında zillet, âhirette de büyük bir azap vardır.
“Allah'ın mescitlerinde O'nun admm anılmasına -hükümlerinin açıkça tebliğ edilmesine- engel olandan — yasak getirenden ve onların ıssız ve harap hale dönüşmesine sebep olandan daha zâlim kim olabilir?”
Burada (........) mübteda olarak mermdur ve soru edatıdır. (........) kelimesi de haberidir. Manası; “Daha zâlim hangisi olabilir?” demektir.
(........) ibâresi, (........) fiilinin iki mef'ûlünden ikincisidir. Nitekim, (........) cümlesi de buna örnektir. Şu âyetler de buna benzer âyetlerdir:
İsrâ', 59. âyeti ile,
İsrâ',94. âyeti gibi.
Aynı zamanda, (........) ile birlikte cer edatının hazfı da (gizlenmesi, söylenmemesi de) câizdir.
Yani, (........) gibi. Aynı zamanda mef'ûlü leh olarak mensûb olması da mümkündür.
Yani:
“Orada Allah adının anılmasından hoşlanmaması, anılmasını istememesi sebebiyle men edenden... “
Bu ifade yeryüzündeki tüm mescitleri kapsamak suretiyle hükmü geneldir. Mescit ve camilerde Allah adının anılmasına, yani oralarda şerî'atının açıklanmasına ve tebliğinin yapılmasına engel olan, yasak getiren zulüm ve ezmede ifrat noktasma varmış demektir.
Bunun nedeni Hırıstiyanların Beyt-i Makdis'e eza verecek şeyleri atarak, Mescit-i Aksa'da halkın namaz kılmalarına mani olmaları ve onlara rahatsızlık vermeleri idi. Âyet buna işaret etmektedir. Ya da bu âyet, Hûdeybiye yılında müşriklerin Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ı Mescid-i Harâm'a sokmayı men etmeleri, yasaklamaları ile alâkalıdır.
Âyette, (........) diye çoğul olarak “Allah'ın mescitleri” şeklinde gelmiştir. Halbuki yasaklama ya da men etme olayı sadece bir mescit ile, yani Mescit-i Aksa ile veya Mescit-i Haram ile alâkalıdır. Ancak her ne kadar Mescit tek ise de, yani sebep özel (haleyhisselâm) ise de buradaki hüküm geneldir. Tıpkı şu âyetteki gibi:
“Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline!” Hümeze, 1.
Bu âyet esasen Ahnes b. Şerik hakkında nâzil olmuş yani özel (haleyhisselâm) bir konu ile alâkalı ise de mana itibariyle geneldir.
(........)
Yani Allah’ı anmayı, zikri, tebliği kesenden, bunun koşup gayret gösterenden daha zâlim olanı var mıdır?
Âyetteki (........) kelimesinden murat, mananın umumîliği, genelliğidir.
Yani, böyle davranan kim olursa olsun, onlardan daha zâlimi yoktur, olamaz. Nitekim, “Allah’ın mescitlerinden “murat da genel manasıyla yeryüzündeki tüm mescitler demektir.
“Aslında bunların -bu mani olanların, yasaklayanların- oralara -o mescit ve camilere- Allah'ın kendilerini cezâlarıdırmasından korkarak girmeleri gerekir.” Yoksa başka bir şekilde girmeleri doğru değildir.
(........) ibâresi, (........) fıilindeki zamîrden hâldir.
Yani:
“Oraya korku ve endişe içerisinde, sıkıntılı bir hâlde girmeleri icabeder. Mü'minler bu şekilde cami ve mescitlerine giren din düşmanlarının bu girişlerini fırsat bilerek onları yakalayıp tutuklamalarından korka korka girmeliler. Bırakın Müslümanları abluka altına almaları, işkence ve zulme tabi tutmaları bir yana, onlara yasaklar getirmeleri bir tarafa, onların Müslümanlardan korku içinde olmaları gerekir.” demektir.
Mana şöyledir: “Eğer onların zulümleri ve taşkınlıkları, azgınlıkları olmamış olsaydı, mescitlere girişleri böyle olurdu. “
(........) demek, Allah'ın hükmünde, demektir.
Yani: Allah, Levh-i Mahfûz'da mü'minlere yardım etmeyi ve onları takviye edip desteklemeyi yazmış ve buna hükmetmiş, karar vermiştir. Dolayısıyla o mabetlere zâlimi, kâfir ve münâfık, kısaca hakka ve İslâm'a karşı olanları korka korka gireceklerine hükmetmiştir. Nitekim rivâyete göre Beyt-i Makdis'e Hırıstiyanlar girerlerken öldürülürüz endişesiyle kılık değiştirerek girerlermiş.
Katâde der ki:
“Beyt-i Makdis'te, yani Kudüs'te (Mescd-i Aksa'da) herhangi bir Hırıstiyan yakalanınca darbe saldırıya maruz kalırdı.”
Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle ilân ettirmiş ve buyurmuş ki:
“Dikkat edin, iyi dinleyin. Artık bu yıldan sonra kesinlikle hiçbir müşrik haccetmeyecektir.” Bk. Buhârî, 369. Müslim, 1347.
Bir tefsire göre; bunun manası, müşriklerin bundan -öyle Müslümanlar arasında yerleşmeleri, istedikleri gibi gezip tozmaları kesin olarak yasaklanmıştır. Nitekim, Rabbimiz bir âyette şöyle buyurmuştur:
“Sizin Resûlüllahnü üzmeniz asla câiz olmaz.” Ahzâb, 53.
“Bunlar için dünya hayatında zillet,” Müslümanlar ile savaş hâlinde olan düşmanların öncelikle öldürülmeleri, esir alınmaları ve zimmî olanlardan da cizye denilen vergi alınmak suretiyle zelil kılınmalılar, yani Müslümanların aleyhlerine kalkışacak bir fırsat bırakılmayacak tarzda baskı altında tutulup, kendilerine fırsat tanınmamalıdır, “ahirelte de büyük bir azap -cehennem ateşi- vardır.”
115. Âyetin Tefsiri
Doğu da Allah'ındır, batı da. Artık hangi tarafa dönerseniz Allah'ın yüzü (zâtı) oradadır. Şüphesiz Allah'ın rahmeti ve ihsanı geniştir, her şeyi hakkıyla bilendir.
“Doğuda Allah'ındır, batı da.”
Yani doğuda ve barıda var olan tüm beldeler ya da ülkeler Allah'ındır. O bizatihi onların sâhibi ve mâlikidir ve onları düzene koyan, onlara imkan verendir.
“Artık hangi tarafa dönerseniz...”
Burada, (........) şarttır., bundan sonraki, (........) kelimesi ise bununla meczum bir fiildir.
Yani: “Nereye döner ve yönelirseniz...” Kı-': saca nerede kıbleye karşı yönünüzü dönerseniz, demektir ki, bunun delili de Rabbimizin şu kavlidir:
“Artık yüzünü Mescit-i Haram tarafına, çevir. Ey mü'minler! Siz de nerede olursanız olun, namazda yüzlerinizi o tarafa çevirin.” Bakara, 144.
Yukanda geçen şartın cevabı da, “Allah'ın vechi-zâtı oradadır.” cümlesidir.
Yani, “Allah’ın dönülmesini emrettiği ve râzı olduğu taraf ya da yön orasıdır.” Bunun anlamı şu demektir:
“Eğer siz Mescit-i Haram'da veya Beyt-i Makdis'te/Mescit-i Aksa'da namaz kılmaktan men edilirseniz (yasaklanırsanız)., sizin için tüm yeryüzü mescit kılınmıştır. Dolayısıyla yeryüzünün herhangi bir yerinde veya noktasında namazınızı oralarda kûm ve fakat yüzünüzü de mutlaka Kâ'be'den tarafa döndürün. Çünkü istediğiniz her yerde o tarafa yönünüzü çevirmek mümkündür.”
“Şüphesiz Allah'ın rahmeti ve ilısanı geniştir, her şeyi hakkıyla bilendir.” Allah rahmeti geniş ve bol olandır. Bununla Rabbimizin kullarına karşı bol rahmet ve merhamet sâhibi olduğu gerçeğine dikkat çekiliyor. Kaldı ki, Allah, onların yarar ve zararlarına olacak her şeylerini ve maslahatlarını çok iyi bilir.
Abdullah b. Ömer'den gelen rivâyete göre bu âyet, binek üzerinde yolculuk yapanlar hakkında nâzil olmuştur. Dolayısıyla binek ya da herhangi bir taşıt ile yolculuk yapan bir kimse taşıt hangi yöne dönerse dönsün, o kimse o haliyle namazım o binek üzerinde kılabilir.
Bir diğer tefsir de şöyledir: Bir grup kimse yolculuk sırasında kıblenin hangi tarafta olduğuna karar veremezler. Her biri ayrı ayrı taraflara doğru o tarafı kıble sanarak durup namazım öyle kılarlar. Ancak sabah olduğunda hatalarını anlarlar ve bundan dolayı da mazur sayılırlar.
Bu âyet bizim lehimize ve Şâfiî (rahmetullâhi aleyh) nin de aleyhine bir delildir. Çünkü, Şâfiîye göre kıbleye arka dönüldüğünde bu sahih değildir.
Bir tefsir de şöyledir: “Zikretmek ve duada bulunmak için hangi tarafa doğru yönelirse yönelsin.” demektir.
116. Âyetin Tefsiri
Bir de onlar: “Allah çocuk edinmiştir.” dediler. Haşa! Allah bu gibi şeylerden yüce ve beridir. Bilâkis göklerde ve yerde her ne varsa hepsi O'nundur. Hepsi de O'nun emrine boyun eğmişledir.
“Bir de onlar: Allah çocuk edinmiştir, dediler.” Çünkü Hırıstiyanlar; “Mesih Îsa Allah’ın oğludur.” ve Yahûdîler de, “Uzeyir Allah’ın oğludur.” dediler, ifadeleri murad olunmaktadır.
Kırâat imâmlarından İbn Âmir, (........) ifadesini (........) harfi olmaksızın, (........) olarak okumuştur. Bu kelimeyi, (........) harfini isbat ile yani bu harfi (........) olarak okumak, bu ibârenin kendisinden önce geçen kıssaya ma'tûf bir kıssa olduğunun kabul edilmesi sebebiyledir. (........) sız olarak yani, (........) olarak okumak ise bunun diğer kıssalardan ayrı yeni bir kıssa olması itibariyledir.
“Hâşâ! Allah bu gibi şeylerden yüce ve beridir.” Allah bunlardan münezzehtir ve uzaktır. Onu tenzih ederim.
“Bilâkis göklerde ve yerde her ne varsa hepsi O'nundur.”
Yani göklerde ve yerde var olan şeylerin tamaminin yaratanı, sâhibi ve Mâliki O'dur. Nitekim, bu cümleden olmak üzere Mesih Îsa'nın da, Uzeyir'in de yaratanı ve Mâliki Allah'tır. Dolayısıyla çocuk edinmek mâlikliğe ve yaratıcılığa aykırıdır.
“Hepsi de O'nun emrine boyun eğmişlerdir.” O'na râm olmuşlardır. Onlardan hiçbir şey Allah'ı onları yaratmaktan, takdir etmekten, “Ol!” emriyle var etmekten menedemez.
(........) kelimesindeki tenvîn ise, muzâfun ileyh yerine gelmiştir, onun yerini almıştır.
Yani, “Göklerde ve yerde var olan her şey” demektir.
Ya da, “Mesih ve Uzeyir'i Allah'a çocuk olarak isnad eden herkes, “takdirindedir. (........) ibâresi, itâat ederler, ibâdet ederler, O'nu Rab olarak ikrar ve kabul ederler, kendilerine izafe edilen hususları kabul etmeyip reddederler.
Yine bu âyette, ilim ve akıl sâhibi varlıklar için kullanılan bir kelime olan, (........) getirildi ve âyetin sonu da akıl sâhibi varlıklar için kullanılan bir ifadeyle, (........) getirildi. Neden? Bu tıpkı, (........) kavli gibidir.
117. Âyetin Tefsiri
O göklerin ve yerin eşsiz yaratanıdır. Bir şey dilediği zaman ona yalnızca, “Ol!” der ve o da hemen oluverir.
“O göklerin ve yerin eşsiz yaratanıdır.” Gökleri de ve yeri de daha önce asla benzeri ve örneği görülmemiş bir şekilde icâdetmiş, var etmiştir. Yoksa bir örnekten yararlanma değil haşa! Nitekim daha önce hiçbir benzeri ve örneği görülmemiş olan her şeye, bunu ben icadettim, benim eserim, bedii olarak ortaya koyduğum şey, denir. Hatta bundan hareketle, Sünnet ve Cemaate muhalefet edenlere de mübtedi (bidatçi) denmiştir. Çünkü bu kimseler sahâbe ve tabiin (Allah hepsinden de râzı olsun) dönemlerinde hiç Meselâe rastlanmamış olan fikir ve düşünceleri, inançları İslâm'a sokmuşlardır. Bu anlamda kendilerine bidatçi denmiştir.
“Bir şey dilediği zaman” bir şeye hüküm verdiği, bir şeyi takdir buyurduğu zaman,
“Ona yalnızca (........) der ve o da hemen oluverir.”
Burada geçen, (........) kelimesi nakıs olan (........) fiili olmayıp tam olan fiil olarak görev yapmaktadır.
Yani, “Meydana gel, var ol, der. O şey de hemen meydana gelir, var olur” demektir. Bu ifade aslında yaratma olayının yani “ol” emrinin çok hızlı bir şekilde meydana geldiğini gösteren mecâzî bir ifadedir, bizim anlayabilmemiz için söylenen bir ifadedir. Kısaca bu bir temsildir, örneklemedir. Yoksa ortada bir söz ya da konuşma yoktur, sadece bir mecâz vardır burada. Ancak bunun manası şöyledir:
“Yüce Allah herhangi bir şeye hükmettiğinde ya da onları takdir buyurduğunda, o şeyler derhal oluşur ve hepsi de bundan kaçınmaksızm, imtina etmeksizin ve asla beklemeksizin var oluş emri içinde gerçekleşir. Bu, âdeta şuna benzer: itaatkâr olan bir memur (emir alan kişi) hiç beklemeksizin ve verilen emirden kaçınmaksızm derhal o emri yerine getiriyorsa ve uzak durmaktan sakınıyorsa işte bu da öyledir.
İşte bu ifade ile Allah (celle celâlühü) çocuk edinmekten ya da doğurmaktan uzak olduğu gerçeğini bu manasıyla pekiştirmiş oluyor. Çünkü, bu manasıyla kudret sıfatına sahip olan bir zatın elbette ki tüm sıfatları cisimlerinkinden farklı olacak ve asla onların sıfatlarına benzemeyecektir. Öyleyse, ortada nasıl bir doğma ya da doğramaktan söz edilebilsin ki?
(........) kelimesinde asl olan merfû' olmasıdır. Çünkü bu, genel manada tüm kırâat imâmlarının okuyuş tarzıdır ki, bu da bunu yeni bir cümle (istinaf) olduğu esasına dayanır.
Yani, “O da oluverir. “demektir. Yahut da bu, (........) üzerine ma'tûf olarak merfûdur.
Ancak kırâat imâmlarından İbn Âmir ise, (........) kelimesini, (........) kelimesi üzerine atfederek bunu mensûb okumuştur. Çünkü, (........) kelimesi emir kipidir (fiildir). Bu itibarla, emrin cevabı da (........) ile olunca bunun mensûb olması gerekir.
Ancak biz de burada diyoruz ki, (........) kelimesi gerçek manada bir emir fiili, yani kipi değildir. Çünkü burada, (........) demekle, (........) demek arasında herhangi bir fark yoktur. Mademki, durum böyle ise bu takdirde kelimeyi mensûb okumanın bir anlamı da olmaz. Böyle bir durumun olması yani bunu emir kabul edilebilmesi için, bu takdirde bu emir kipiyle ya var olan bir muhataba bir emir olması gerekir. Halbuki mevcut yani var olana, zaten var olması bakımından tekrar ona, “Ol!” emri verilemez. Çünkü zaten var. Ya da, muhatap yoktur, madumdur. Yok yani madum olana da hitap olunmaz, seslenilmez.
118. Âyetin Tefsiri
Hakkı bilmeyenler dediler ki: “Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir âyet (mu'cize) getirmeli değil miydi?” Nitekim, onlardan öncekiler de tıpkı onların söyledikleri gibi söylemişlerdi/Kalpleri (düşünceleri) nasıl da birbiriyle örtüştü! Biz gerçekleri kesin bilmek isteyenlere işte âyetlerimizi böylece açıklamışızdır.
“Hakkı bilmeyenler dediler ki:” Bunlar ya müşrikler veya kitap ehli Yahûdî ve Hırıstiyanlardan olanlardır. Allah, âyetinde bunları ilimden yoksun olmakla zikretti. Çünkü bunlar bildikleriyle amel etmediklerinden ya da bildiklerinin gereğini yapmadıklarından dolayı böyle buyurmuştur.
“Allah bizimle konuşmalı değil miydi?” Allah meleklerle, Hazret-i Mûsâ (aleyhi’s-selâm) ile konuştuğu gibi bizimle de konuşması gerekmez iniydi? Bu kâfirler sırf kendilerini büyük gördüklerinden ve azgınlıklarından söylemektedirler.
“Ya da bize bir âyet (mu'cize) getirmeli değil miydi?” Bunu da yine sırf inkâr ve aşağılama, küçümseme kasdıyla söylemektedir.
“Nitekim, onlardan öncekiler de tıpkı onların söyledikleri gibi söylemişlerdi. Kalbleri (düşünceleri) nasıl da birbiriyle örtüştü.”
Yani günümüzde böyle diyenlerin kalpleriyle (düşünceleriyle) onlardan önce geçenlerin kalpleri (ve düşünceleri) körlükte, basiretsizlikte ne kadar da örtüştü ve benzeşti.
“Biz gerçekleri kesin bilmek isteyenlere iste âyetlerimizi böylece açıklarız.”
Yani, insaf ölçüleri içerisinde hareket eden ve böyle gelen âyetlerin - mu'cizelerin Allah tarafından geldiğine ve olduğuna kesin olarak inanan bir toplum için bunların gerçekliğini itirafta bulunmaları gerekir. Onlar karşısında boyun eğmeleri icabeder. Başka hiçbir şeyle değil, bunlar ile yetinmesi lâzım gelir.
119. Âyetin Tefsiri
Muhakkak biz seni Kur'ân ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorulacak değilsin.
“Muhakkak biz seni -mü'minleri sevap ve- Kur'ân ile müjdeleyici ve -kâfirleri de azap ve cezâ ile- uyarıcı olarak gönderdik.”
“Sen cehennemliklerden sorulacak değilsin.” Biz sen onlardan sorumlu tutacak değiliz. Çünkü, sen onlar için var gücünü ortaya koyup tebliğ ettikten sonra buna rağmen onların îman etmemelerinin hesabım sana soracak, faturasını sana çıkaracak değiliz. Kaldı ki, sen davetini onlara ulaştırmak için de elinden geleni yaptın. Bu son cümle de tıpkı, (........) ile (........) kelimeleri gibi hâldir.
Yani, sorumlu değildir, demektir. Ya da bu, yeni bir cümle olabilir.
Kırâat imâmlarından Nâfi'', (........) kelimesini, (........) olarak nehiy manasında okumuştur. Bunun da manası; kâfirlerin karşı karşıya bulundukları azâbın önemini ve büyüklüğünü göstermektir.
Meselâ; bir belâ ve felâket içerisinde kalmış olan birinin durumunu “Faları şahıs nasıl? “diye sorman durumunda tıpkı senin karşmdakinden, “Arkadaş onu hiç sorma!...” diye cevap almana benzer bir ifadedir buradaki.
Bir diğer “kîle” ile gelen zayıf tefsir ise şöyledir: “Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) keşke babam ve annemin şu anda ne durumda olduklarını ve ne yaptıklarını bilebilseydim.” diye hayıflanır. İşte bunun üzerine yüce Allah peygamberini, kâfirlerin durumlarını sormaktan, öğrenme isteğinden men etmiştir.
120. Âyetin Tefsiri
Yahûdîler olsun, Hırıstiyanlar olsun sen onların dinlerine uymadıkça asla senden hoşnut olmayacaklardır. De ki: “Allah'ın dosdoğru yolu, İslâm'ın ta kendisidir.” Eğer sana gelen ilimden (vahiyden) sonra sen Yahûdî ve Hırıstiyanların hevâ ve heveslerine (isteklerine) boyun eğersen, yemin olsun ki, Allah'tan sana ne bir yar -dost ve ne de bir yardımcı vardır.
“Yahûdîler olsun, Hırıstiyanlar olsun, sen onların dinle/ine uymadıkça asla senden hoşnut olmayacaklardır.” Sanki burada onların şöyle bir ifadelerine yer verilir gibidir:
“Sen ne kadar bizi memnun etmeye, hoşnut etmeye çalışırsan çalış, sen bizim dinimize, inanç, sistem ve uygulamalarınııza uymadığın sürece biz hiçbir zaman ve asla senden memnun kalacak değiliz.”
Böylece Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in, bu gibi kimselerin ya da toplumların kesinlikle İslâm dinine giremeyeceklerini ve onlardan umut kesmesi gerektiğini Rabbim bu şekilde bildirmiş oluyor ve onların konuşmalarını, söz ve niyetlerini Azîz ve celil olan Allah bildirmiş oluyor.
Çünkü, İslâm bizatihi tümüyle ve hepten hidâyettir. Artık onun ötesinde bir hidâyet, doğru yol aranmaz, aranamaz. Halbuki onların hidâyet ya da doğru yol diye halkı davet ettikleri şey ya da şeyler hevâ ve hevesten başkası değildir. Görmez misin bak, Allah ne buyuruyor:
“Eğer sana gelen ilimden (vahiyden) sonra” yani, Allah'ın hak dininin bizzat islâm dini olduğu gerçeğini öğrendikten ya da kesin ve sağlıklı deliller, apaçık hüccet ve kanıtlarla malum dinin İslâm olduğunu bilip öğrendikten sonra, “Şu Yahûdî ve Hırıstiyanların hevâ ve heveslerine, -hevâ ve bidatlerden oluşan sözlerine, görüşlerine— boyun eğersen,yemin olsun ki:”
“Allah'tan sana ne bir yar (dost) ne de bir yardımcı vardır.” Seni Allah'ın azâbından kurtaracak ne bir dostunu ve ne de bir yardım edenin bulunacaktır.
121. Âyetin Tefsiri
Kendilerine kitap verdiklerimizden öyleleri de vardır ki; o kitabı, okunması gerektiği gibi okuyup uygularlar. İşte bunlar o kitaba îman edenlerin ta kendileridir. Kim de onu inkâr ederse işte hüsrana uğrayanlar da onlardır.
“Kendilerine kitap verdiklerimizden öyleleri de vardır ki; o kitabı, okunması gerektiği gibi okuyup uygularlar.”
Burada, (........) mübtedadır. (........) ise bunun sıkışıdır (ilgi cümleciğidir). Burada sözü edilenler, kitap ehlinin mü'min ölarılarıdır, inananlarıdır. Bu kitaplar da Tevrât ile İncîl'dir ki, dolayısıyla bu iki kitabın inananları demektir. Bu, birinci tefsirdur. Diğer bir tefsire göre bunlar Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashâbıdırlar. Buradaki kitaptan maksat da Kur'ân-ı Kerîm'dir. Buradaki, (........) kelimesi de, (........) zamîrinden takdir olunan bir hâldir. Çünkü, onlar Kitap inmekte olduğu sırada onu okuyor değillerdi. Bu mastar kabul edilerek de mensûb kılınmıştır.
(........)
Yani tertîl üzere (okunma açısından kırâat kurallarına uyarak, harfleri çıkması gereken yerlerden/mahreçlerden çıkararak), tefekkür ve tedebbür suretiyle üzerinde düşüne düşüne okurlar. Ya da içindeki hükümlere îman ederek ve gereğini yaparak, amel ederek okurlar. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in o kitaplarda var olan sıfatlarını değiştirmeden okurlar, gereğini yaparlar.
“İste bunlar o kitaba îman edenlerin ta kendileridir.”
Burada, (........) mübtedadır. (........) cümlesi de bunun haberidir. Cümle bütünüyle de, (........) nin haberidirler. Aynı zamanda, (........) ibâresinin haber olması, cümlenin de bir başka haber olması da câizdir.
“Kim de onu inkâr ederse, iste hüsrana uğrayanlar da onlardır.” Hidâyeti verip de yerine dalâleti satın alanlar da bunlardır.
122. Âyetin Tefsiri
Ey İsrâ'il oğulları! Size önceden verdiğim nimetlerimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!
“Ey İsrâ'il oğulları! Size önceden verdiğim nimetlerimi -üzerinize nimet olarak sunduğum şeyler- (........) ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. “Sizi kendi çağınız insanlarına üstün kıldığımı hatırlayın.
123. Âyetin Tefsiri
Öyle bir günün dehşetinden sakının ki, o gün hiçbir kimse bir başkası adına ödeme yapamaz, hiçbir kimseden bir fidye kabul edilmez ve (Allah'ın izni olmadan) hiçbir kimseye şefâat de fayda vermez ve onlara yardım da olunmaz.
“Öyle bir günün dehşetinden sakının ki, o gün hiçbir kimse bir başkası adına ödeme yapamaz, hiçbir kimseden bir fidye kabul edilmez ve hiçbir kimseye şefâat de fayda vermez ve onlara yardım da olunmaz.”
Burada, (........) zamîri mübteda olarak merfûdur. Haberi de, (........) fiilidir. Her dört cümle ise, (........) kelimesinin sıfatıdırlar.
Yani mana şöyledir:
“Hiçbir ödemenin almmadığı o günden, hiçbir şeyin kabul edilmediği o günden, hiçbir şefâatin yarar sağlamadığı o günden ve hiçbir yardımın yapılmadığı o günden sakının.”
Bu iki âyetin bu şekilde tekrar olunmasının sebebi, Yahûdîlerden sudur eden tekrar tekrar ma'siyetleri sebebiyledir/Böyle İsrâ'il oğullarının kıssası başladığı şekliyle son bulmuş oldu.
124. Âyetin Tefsiri
Ve yine hatırlayın ki: Bir zamanlar Rabbi İbrâhîm'i birtakım kelimelerle (emirlerle) denemişti. İbrâhîm de emredildiği gibi onları yerine getirdi. Rabbi de ona: “Seni insanların üzerinde emirlerirni uygulayan bir imâm (önder) kılacağım.” buyurdu. İbrâhîm de: “Soyumdan da imâmlar gönder.” diye yakardı. Allah: “Ahdim zalimlere ermez (zalimler için böyle bir söz vermem).” buyurdu.
“Ve yine hatırlayın ki, bir zamanlar Rabbi birtakım kelimelerle (emirlerle) denemişti.”
Burada, (........) ifadesi, (........) takdirindedir. Birtakım emir ve yasaklarla onu denedi, imtihan etti.
İhtibar: Deneme ve tecrübe ya da imtihan ifadesi bizim açımızdan değerlendirildiğinde, bizim bilmediğimiz şeylerin ortaya çıkması manasındâdır. Yüce Allah açısından ele alındığında ise, Allah'ın bildiği bir gerçeği açıklaması, ortaya koyması demektir.
İbtilanın ya da imtihanın akıbeti veya sonucu ise; gerek şâhit hazır olan açısından olsun ve gerekse gaib (yani yanımızda hazır olmayan) noktasından olsun her ikisi yönünden gizli (yani bizim açımızdan anlaşılması zor olan) bir şeyin tümüyle ortaya çıkması anlamındadır. İşte bunun içindir ki, bunun yüce Allah'a izafesi câiz görülmüştür.
Bir diğer tefsire göre; Allah'ın kulunu denemesi demek, iki şeyden birini tercih yani Allah'ın dilediği şey ile kulun arzuladığı şey arasında mümkün olması sebebiyle birini tercih noktasında bu, mecâzî anlamda kullamlmıştır. Sanki Allah kulunu, ondan olabilecek bir şey ile imtihan ediyor da, sonuçta kulunu buna göre değerlendirip cezâlarıdırıyor gibi bir şey..
İmâm Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh) burada, İbrâhîm kelimesini merfû' olarak okumuş yani, (........) tarzında kırâat etmiştir ki, bu, aynı zamanda İbn Abbâs'ın da kırâatidir.
Yani bunun manası şu demektir:
“Hazret-iİbrâhîm (aleyhi’s-selâm) dualardan oluşan birtakım kelimelerle, âdeta denemeye tâbi tutulan biri gibi Rabbine dua edip çağırdı. Acaba Rabbi onun bu kelimelerine icabet buyuracak mı, buyurmayacak mı?”
İbtila: İhtibar, imtihan, deneme ve tecrübe etmek demektir. Allah'ın ibtilasi, imtihan etmesi demek, bir şeyi kullarına bildirmesi meselesine râcidir. Yoksa o şeyi bilmek ya da öğrenmek manasında değildir. Çünkü olacakları zaten bilir. Dolayısıyla Allah'ın öğrenmek için bu türden bir denemeye ihtiyacı yoktur. İşte bu yönüyle mana şöyledir: “Allah, kullarına deneme, imtihandan geçirme muamelesi yapar.
Tefsîr bilginlerinin çoğunluğu da, söz konusu kelimelerin, sünnet itibariyle on haslet olduğu noktası üzerinde durmuşlardır.
Bu on hasletten beş tanesi baş bölgesinde olup kalan beş haslet de vücûdun diğer bölgelerindedir. Bk. Tefsiru'l-Vasît.)
“İbrâhîm de emredildiği gibi onları yerine getirdi.”
Yani, nasıl yapması gerekiyor idiyse aynen öylece tamamladı. Hiç ifrat ve tefrite girmeksizin kendisinden istenileni yerine getirdi. Bu âdeta:
“Ahdine vefa gösteren İbrâhîm..” Necm, 37. kavlindeki gibidir. Ebû Hanîfe merhumun kırâatine göre bunun manası şöyledir:
“Allah, ona istediklerini hiç eksiltmeden tastamam olarak verdi.” İşte bu tefsire göre Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) ın Rabbinden istediği kelimeler, tefsirimizin bu âyet grubu içerisinde yer alacak olan, Bakara Sûresi, 126. - 129. âyetlerinde yer alan dualarıdır.
(........) yani, kelimelerden murat; meşhur olan kırâate göre beş tanesi baş bölgesindedir ve şunlardır; Saçım ortadan ikiye ayırmak, bıyıkları kısaltmak, misvak kullanmak, mazmaza (yani ağzı su ile temiz olarak çalkalayıp yıkamak) ve istinşaktır (buruna su çekip burnu temizlemektir).
Bunlardan beş tanesi de vücûdun diğer bölgelerinde olup şunlardan oluşmaktadır; Sünnet olmak, tırnakları kesmek, koltuk altlarını temizlemek ve eteğini tıraş etmek, bir de istinca, yani taharetlenip temizlenmektir.
İbn Abbâs'a göre bunlar şerî'attan otuz paydır. Bu otuzdan on maddesi, Tevbe Sûresi, 112. âyette, on maddesi, Ahzâb Sûresi, 35. âyette ve kalan on maddesi de, Mü'minûn Sûresi, 9. ve Meâric Sûresi, 34. âyetlerde yer almaktadır.
Bir tefsire göre de bunlar hac menâsikidir.
“Rabbi de ona: seni insanların üzerine emirlerimi, uygulayan bir imâm (önder) kılacağım, buyurdu.”
İmâm: Kendisine uyuları kimseye verilen addır.
Yani, onlar dinlerini uygulamada seni imâm ve lider kabul edecekler.
“İbrâhîm de: (........) diye yakardı.”
Yani neslimden de kendilerine uyuları imâmlar gönder. Kişinin zürriyeti demek, erkek olsun - kadın olsun var olan çocukları, demektir. (........) kelimesi, (........) kalıbından bir kelimedir. Kelime kök itibariyle, (........) den türeme olup “yaratmak” manasındadır. Sonundaki (........) hemze harfi (........) harfine dönüştürülüp idgam olunmuştur.
“Allah: (........) zalimler için böyle bir söz vermem-, buyurdu.” Kırâat imâmlarından Hamza ve Hafs, (........) kelimesindeki (........) harfini sakin olarak okumuşlardır. Diğer kırâat imâmlarıı ise, (........) harfinin fethasıyla okumuşlardır. Mana da şöyledir:
“Senin neslinden zâlim olanlara imâmet isabet etmeyecek, verilmeyecektir.”
Yani, onlardan kâfir olanlarına sana verilen onlara verilmeyecektir.
Rabbimiz burada şu gerçeği bize bildiriyor:
Müslümanlara âit olan bir imâmet görevi kâfirler için'söz konusu değildir. Çünkü; Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) ın soyundan hem Müslüman olan bir nesil ve hem de kâfir olan bir nesil gelmiştir ve gelecektir de. Yüce Allah (celle Celâluhû) şöyle buyuruyor:
“Kendisini ve İshak'ı mübarek (bereketli) kıldık. Fakat her ikisinin de soyundan iyi kimseler (muhsinler) olacağı gibi, kendine açıktan açığa kötülük edenler (zalimler) de olacaktır.” Saffât, 113.
Bu âyette yer alan ve “İyi kimseler” olarak belirttiğimiz (........) kelimesi, (........) yani, îman eden manasındadır. “kötülük edenler” diye belirttiğimiz (........) kelimesi de, (........) inkârcılar anlamındadır.
İşte Mu'tezile mezhebi mensupları bu âyete dayanarak, fâsık kimenin imâmetinin sahih ve uygun olmadığını ileri sürmektedirler. Diyorlar ki:
“Buna göre bir kâfirin imâmeti nasıl câiz olabilsin ki? Çünkü İmâmın, yani İslâm devlet başkanının görevi zulmün önüne geçmektir. Eğer bizzat kendisine zulümde bulunan bir kimse imâm (devlet başkanı) olarak tayin olunursa bu akla şu atasözünü getirir: “Sürüye kurdu çoban atayanlar, koyunlara zulmetmiş olurlar.”
Ancak Ehl-i sünnet olarak biz burada şunu demek istiyoruz. Burada zâlimden murat kâfir demektir. Çünkü kâfir mutlak manada zâlim demektir.
Bir tefsire göre de Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm), soyundan gelenlerin tıpkı kendisi gibi peygamber olmalarını istemiştir. Yüce Allah da ona, zalimlerin peygamber olmayacaklarını bildirmiştir.
125. Âyetin Tefsiri
Ve yine hatırlayın ki: “Beytullah'ı insanların sevap kazanmaları için toplanma yeri ve güvenli bir mekân kılmıştık. Öyle ise siz de İbrâhîm'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın).” Ve biz İbrâhîm ile İsmâîl'e, “Beytimi, tavaf edenler, itikafa girerek kendilerini ibâdete verenler, rüku ve secde ederek namaz kılanlar için tertemiz tutun.” diye emrettik.
“Ve yine hatırlayın ki: Beytullah'ı insanların sevap kazanmaları için toplanma yeri ve güvenli bir mekân kılmıştık.” Nasıl yıldız denince ilk akla gelen Süreyya yıldız oluyorsa, “Beyt” denince ilk ve hemen akla gelen Kâ'be'dir. Çünkü hep Beyt ismi kullanıla geldiğinden bu artık bir özel isim mahiyetini almıştır ve Allah'ın evi akla gelir.
(........) Halkın dönüp geldikleri ve toplandıkları yer.
Yani hacca ve umreye gidenlerin, dünyanın dört bir tarafından çıkıp gelenlerin toplarııp sığındıkları mahal. (........) Güvenli mekân. Çünkü buraya bir caninin gelip sığınması hâlinde o orada bulunduğu müddetçe dokunulmazlığı var demektir. Oradan çıkıp ayrılarıa kadar kimse ona dokunamaz, saldıramaz. İşte bu âyet bizim için yani Ehl-i sünnet lehine bir delildir. Hareme sığınan herhangi bir kimsenin orada bulunduğu müddetçe dokunulmazlığı vardır.
“Öyle ise siz de İbrâhîm'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın).”
Biz: “Orada kendiniz için namaz kılabileceğiniz bir yer edinin.” dedik. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den rivâyete göre, kendisi Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)’in elinden tutarak şöyle buyurmuş:
— İşte burası Makam-ı İbrâhîm'dir. Bunun üzerine Hazret-i Ömer (radıyallahü anh).
— Biz burayı namaz edinmeyelim mi, diye sorar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de:
— Ben bununla emrolunmadım.” buyurur. Henüz güneş batmamıştı ki, bu âyet nâzil oldu.”
Hafız İbn Hacer, bunu Ebû Nuaym rivâyet etmiştir. İbn Ebû Dâvud da bunu el-Mesahif te rivâyet etmiştir. Bk. Kenzu'l-Ummal, 38107.
Bir tefsire göre, (........) dua edilecek yer edinin, demektir.
Makam-ı İbrâhîm: Üzerinde Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’in ayak izlerinin bulunduğu taş, demektir. Bir tefsire göre de Harem'in tamamı Makam-ı İbrâhîm'dir.
Kırâat imâmlarından İbn Âmir ve Nâfi' mazi (geçmiş zaman) kipiyle, (........) olarak kırâat etmişler, diğerleri ise âyette geçtiği şekliyle emir kipi olarak okumuşlardır. Mazi sigasıyla okuyanlar bunu, (........) üzerine atfetmektedirler.
Yani:
“Halk, Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’in işaretlediği (belirlediği), önem verdiği ve soyunu yerleştirdiği yeri kıble edinerek orada namazlarını kılmak üzere orayı namazgah edindi.”
“Ve biz İbrâhîm ile İsmâîl'e emrettik:” “Beytimi tertemiz tutun!”
Kırâat imâmlarından, Nâfi', Cafer ve Hafs, (........) harfinin fethiyle, (........) olarak okumuşlardır. Bu da, (........) takdirindedir. Veya sadece, (........) takdirindedir. “Temizleyerek veya temizleyin.” Manalarında olmak üzere. Manası şöyledir:
“Her ikiniz onu (evimi) putlardan, necis, pis ve murdar olan her şeyden arındırarak tertemiz hale getirin!”
“Tavaf edenler -Beytullah'ın çevresinde dolananlar veya değişik ülkelerden çıkarak oraya gelenler-, itikafa girerek kendilerini ibâdete verenler —Kâ'be'nin civarında yerleşip kalanlar veya orada ikamet edip de ayrılmayanlar, Mekke'nin yerlileri- rükû ve secde ederek -her iki hareketi de namazlarında cem etmek suretiyle- namaz kılanlar için tertemiz tutun, diye emrettik.”
126. Âyetin Tefsiri
Ve şunu da hatırlayın ki: “İbrâhîm; Rabbim! Burayı emin ve güvenli bir belde kıl! Halkından da Allah'a ve âhiret gününe îman edenleri çeşitli meyve ve ürünlerle rızıklarıdır!” diye yakardı. Rabbi de: “Halkından inkârcıları bile az bir süre de olsa rızıklarıdırır, sonra da onu cehennem ateşinin azâbına suçunun cezâsı olarak mahkum ederim. Orası ne kötü bir varış yeridir!” diye buyurdu.
“Ve şunu da hatırlayın ki: İbrâhîm, (........)”
Yani bu beldeyi veya bu mekânı, mutlu bir hayatın geçirilmesi için güven duyuları, emin olan bir yer kıl. Ya da burada bulunanları güven ve emniyet içinde eyle, demektir. Bu tıpkı, “Tam uyku çekilecek, dinlenilecek bir gece.” İfadesinde yer alan güven ifadesine benzer bir ifade gibidir.
Burada, (........) kelimesi ilk mef'ûl, (........) kelimesi ikinci mef'ûl ve, (........) kelimesi de bunu sıfatıdır.
“Halkını, da çeşitli meyve ve ürünlerle rızddandır!” Çünkü o dönemlerde Mekke'de pek ürün bulunmazdı. İşte bu cümledeki, (........) den bedel, âyetin bundan sonra gelen şu cümlesidir:
“Bunlardan da Allah'a ve âhiret gününe îman edenleri çeşidi meyve ve ürünlerle rızıklarıdır.”
Bu, külden bedeli ba'zdır.
Yani özellikle “Oradaki halktan mü'min olanları rızıklarıdır” . Böylece Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) rızık olayını da imâmet ile kıyaslayarak, bunu da sadece ona îman edenlere tahsis etmiş oldu.
“Rabbi de -ona cevap olarak- halkından inkârcıları bile az bir süre de olsa -ecellerinin bitimine kadar da olsa ya da az bir müddet faydalanmaları da olsa- rızıklarıdır:”
Kırâat imâmlarından İbn Âmir, (........) kelimesini, (........) olarak kırâat etmiştir.
“Sonra da onu cehennem ateşinin azâbına suçunun cezâsı olarak mafıkum ederim.” Mecburi olarak gidip sığınacağı yer ateştir. Burada mahsusun bi'z-zem mahzûftur (gizlidir).
127. Âyetin Tefsiri
Hani şunu da hatırla ki: İbrâhîm ve oğlu İsmâîl birlikte Beytullah’ın temellerini yükseltiyorlar ve şöyle dua ediyorlardı: “Rabbimiz! Bunu bizden kabul buyur; şüphesiz sen her şeyi hakkıyla işiten ve hakkıyla bilensin.”
“Hani şunu da hatırla ki, İbrâhîm ve oğlu İsmâîl birlikte Beytullah’ın, temellerini yükseltiyorlar ve şöyle dua ediyorlardı:”
Burada, (........) cümlesi, geçmiş zamanı hikâye ediyor.
Yani daha önce geçen bir olayı muzari (şimdiki zaman) kipim kullarıarak zikrediyor. (........) kelimesi, “kâide” kelimesinin çoğuludur. Bu da esas ve asıl anlamında binanın üzerinde kurulduğu ya da inşa edildiği temel demektir, “kâide” kelimesi sıfat olmakla birlikte artık daha çok isim gibi kullanılan bir kelimedir. Bunun manası da sabit, demektir. Bu açıdan sıfat-ı galibe denmiştir. Temellerin yükselmesi demek, inşaatın ya da binanın o temeller üzerinde yükseltilmesi anlamındadır. Çünkü, temel üzerinde inşâata devam olunurken artık o alçak (düşük) seviyeden yükselerek çıkar ve daha önce kısa bir yapı iken duvarlar uzayıp yükselir.
(........) Beytullah manasına olup Kâ'be demektir. İsmâîl kelimesi, İbrâhîm kelimesine ma'tûftur. Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) bir usta olarak binayı inşa ediyor, Hazret-i İsmâîl (aleyhi’s-selâm) de bir çırak gibi ona taş taşıyıp veriyordu.
“Rabbimiz! Bunu bizden kabul buyur!”
Her ikisi de, “Rabbimiz, diyorlardı.” Bu (........) fiili hâl olarak mahallen mensûbtur. Abdullah b. Mesud, kendi kırâatinde bu fiili açıktan okuyarak izhar ederdi. Manası da:
“Her ikisi de binanın temellerini yükselterek, ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Biz Senin bu beytini yapmakla sana yaklaşıyoruz, diye yakarıyorlardı.”
“Şüphesiz sen her şeyi hakkıyla işiten duamızı duyan- ve hakkıyla -içimizden geçenleri ve niyetlerimizi- bilensin.”
Âyette önce geçen “temeller” kelimesi, neyin temelleri olduğu belli olmadığından mübhem olarak zikredilmiş bulunuyor. Sonra bu, “Beyt” ile kayıtlanınca Beytullah'a âit temeller olduğu anlaşılıyor ki, bu da yapılan işin (Beytin) önemine ve şanının yüceliğine işaret kasdını taşımaktadır.
128. Âyetin Tefsiri
“Rabbimiz! Her ikimizi de (Müslüman olarak) Sana teslim olmuş iki kul eyle. Soyumuzdan da sana teslim olan (Müslüman) bir ümmet çıkar! Rabbimiz! Bize nasıl ibâdet edeceğimizi, ibâdet edeceğimiz yerleri göster! Tevbelerimizi kabul buyur! Çünkü, Sen gerçekten tevbeleri çok kabul eden ve merhamet sâhibi olansın.”
“Rabbimiz! Her ikimizi de (Müslüman olarak) Sana teslim olmuş iki kul eyle!” Yüzlerimizi ihlâslı ve samimî bir şekilde sana döndür. Bu ifade, Bakara Sûresi, 112. âyete dayanan bir ifadedir. Çünkü, orada şöyle buyurulmuştur:
“... Kim samimî ve dürüst bir şekilde yüzünü ... bir Müslüman olarak Allah'a teslim ederse ...”
Ya da boyun eğen iki Müslüman olarak, demektir. Meselâ:
(........) ve (........) denir ki bu, boyun eğmek, ram olmak, teslim olmak manalarınadır. Mana ise şöyledir:
“Bizim sana karşı olan ihlâs ve samimiyetimizi artır, sana hep boyun eğen kıl”
“Soyumuzdan da sana teslim olan (Müslüman) bir ümmet çıkar!” Burada geçen (........) cer edatı teb'îz (ayırma, istisna tutma) ya da tebyin (açıklama) içindir. Bir tefsire göre de Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) ve İsmâîl (aleyhi’s-selâm) “ümmet” ifadesiyle Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ümmetini kasdetti, demektir. Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) ve Hazret-i İsmâîl (aleyhi’s-selâm) özellikle kendi soylarından gelenleri dualarına almaları, insanın kendi öz çocuğuna karşı daha merhametli olması sebebiyledir. Çünkü, Allah şöyle buyurmuştur:
“Ey îman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” Tahrîm, 6.
“Rabbimiz! Bize, nasıl ibâdet edeceğimizi, ibâdet edeceğimiz yerleri göster! “
Buradaki, (........) kelimesi, (........) fiilinden nakledilmiştir. Göster veya tanıt manasınadır. Bu bakımdan fiil iki mef'ûl almamıştır.
Yani; bize hac esnasında ibâdet edebileceğimiz yerleri göster ya da onları bize öğret, tanıt, demektir.
(........) kelimesi, (........) harfinin fetha ve kesresiyle olan, (........) kelimesinin çoğuludur. Bu da, içinde ibâdet olunan yer demektir. Nitekim, bu manada âbid yani ibâdet edene nâsik denmiştir.
Kırâat imâmlarından İbn Kesîr bu kelimeyi, (........) olarak okumuştur. (........) kelimesindeki (........) a kıyaslayarak böyle okumuştur. Ebû Amr ise kesre ile işmam yaparak okumuştur.
“Tevbelerimizi kabul buyur!” İşlediğimiz kusurlarınıız sebebiyle ya da nesilleri adına tevbe talebidir.
“Çünkü sen gerçekten tevbeleri çok kabul eden ve merhamet sâhibi olansın.”
129. Âyetin Tefsiri
“Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder ki, onlara senin âyetlerini okusun, Kitabını ve hikmeti onlara öğretsin ve onları şirkin her çeşidinden arındırsın. Muhakkak sen Azîzsin, Hakîmsin.”
“Rabbimiz! içlerinden -Müslüman ümmet içinden- onlara, bir peygamber gönder ki,” işte bunun üzerine Allah onların arasından Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’i peygamber olarak gönderdi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ben babam İbrâhîm'in duasının, Hazret-i Îsa'nın müjdesinin ve Annem Âmine'nin de rüyasının ürünüyüm.”
Çünkü Peygamberimizin annesinin rüyasına göre, “Kendisinden Mekke'yi aydınlıkla dolduran bir nurun çıktığını görmüştür.” Bk. Ahmed b. Hanbel, 4/127; İbn Hibban, 6404. Hakîm, Müstedrek, 2/600. Bezzâr da Keşfu'l-Esrâr'da, 2365 rivâyet etmişler.
“Onlara senin âyetlerini okusun,” Onlara vahyini okusun, kullarına, vahyetmiş olduğun şeyi, senin birliğinin ya da vahdaniyetinin delillerini tebliğ etsin, peygamberlerinin doğruluğunu tasdik eden gerçekleri anlatsın.
“Kitabını -Kur'ân'ı-, hikmetini -Sünneti ve Kur'ân'ı kavrama gücünü- onlara öğretsin ve onları şirkin her çeşidinden -ve diğer murdarlıklardan- arındırsın.”
“Muhakkak sen Azîzsin -asla yenilmeyen gahpsin-, Hakîmsin -Senin hükmün üzerinde başka şeylerin geçerliliği yoktur.”
130. Âyetin Tefsiri
Kendini bilmezden başka kim İbrâhîm'in dininden vazgeçebilir? Yemin olsun ki, biz onu dünyada peygamber olarak seçtik. Ve o âhirette de muhakkak sâlih olan kullardandır.
“Kim İbrâhîm'in dininden vazgeçebilir?” Buradaki soru aslında inkâr anlamında bir ifadedir. Bu, akıl sâhibi varlıklarda söz konusu olan bir inkârdır. Dolayısıyla apaçık olan hakkı ve gerçeği kim inkâr edebilir? Ki bu da İbrâhîm'in dinidir. Âyette geçen ve din olarak verdiğimiz kelime “millet” kelimesidir.
Millet: Sünnet, gidilen yol, demektir. Nitekim Zeccâc da bunu böyle zikretmiştir.
“Kendini bilmeyenden başka,”
Buradaki, (........) kelimesi, (........) fiilindeki zamîrden bedel olarak merfûdur. Bedel olması da sahihtir. Çünkü , (........) fiili tıpkı, (........) gibi amel etmeyen bir kelimedir. Mana şöyledir:
“Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’in dininden ancak kendini bilmeyen vazgeçer, inkâr eder.” Henüz kendini bilmeyen, ne idüğü belirsiz kimseler. Kelime müteaddi (geçişli) olduğu şekliyle öyle kabul edilmiştir. Ya da bunun manası:
“Kendi adına bilgisizlik etmiştir, aptalca davranmıştır.” demektir. Burada, (........) cer edatı tıpkı aşağıdaki örneklerde görüldüğü gibi cer edatları nasıl hazfedilmiş ise burada da öyledir. Meselâ:
A'râf, 155. âyetinde (........) edatı mahzûftur ve bu, (........) takdirindedir. Keza:
Bakara, 235. âyetindeki, (........) edatı gibi; yani: (........) takdirindedir.
Bu her iki görüş de Zeccâc'a âittir. İmâm Ferrâ'ya göre bu temyiz olarak mensûbtur. Ancak bu görüş zayıftır. Çünkü kelime ma'rifedir.
(........). “Yemin olsun ki, biz onu dünyada peygamber olarali seçtik ve o âhirette de muhakkak sâlih olan kullardandu:” Âyetin bu kısmı, Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’in dininden dönenlerin yanlış bir görüşlerini açılamak içindir. Çünkü her iki dünyanın kerametini ve ikramlarını bünyesinde toplamış olan bir zatın yoluna herkes rağbet eder, ona koşup gelir, ondan kaçıp uzaklaşmaz.
131. Âyetin Tefsiri
Şunu da hatırla: “Rabbi ona; (Müslüman olarak) teslim ol!” dedi. İbrâhîm de: “Alemlerin Rabbine (Müslüman) olarak teslim oldum.” demişti.
(........) burada bu, (........) kelimesinin zarfıdır. Aynı zamanda, (........) fiilinin izman (gizli) (........) fiili ile mensûbtur. Sanki, “Şu vakti hatırla,” der gibi. Çünkü, böylece İbrâhîm'in seçkin ve sâlih bir kul olduğunu, dolayısıyla onun gibileri asla onun dininden dönmeyeceklerini ve vazgeçmeyeceklerini öğrenirsin. Çünkü Rabbi ona; “Teslim ol, boyun ey, itâatkâr ol ve dinini ihlâs sâhibi olarak Allah adına sürdür. “Buyurmuştu. O da ihlâslı olarak ve boyun eğerek teslim, oldum, demişti.
132. Âyetin Tefsiri
Bu dini İbrâhîm oğullarına tavsiye etti. Nitekim Ya'kûb da aynı vasiyette bulunarak dedi ki: “Çocuklarını! Muhakkak Allah sizin için bu dini (İslâm'i) din olarak seçti. Sakın İslâm dışı herhangi bir inanç uğruna can vermeyin!”
“Bu dini İbrâhîm oğullarına tavsiye etti. Nitekim, Ya'kûb da ayni vasiyette bulunarak dedi ki:”
Kırâat imâmlarından Nâfi', Ebû Cafer ve İbn Âmir, (........) kelimeşini, (........) olarak okumuşlardır. (........) Bu dini veya kelimeyi tavsiye etti, ki bu da daha önce geçen: (........) cümlesidir.
Ya'kûb kelimesi (ismi), İbrâhîm üzerine mamftur ve hüküm itibariyle onun hükmüne dahildir. Manası da: “Aynı şekil de Ya'kûb da oğullarına tavsiyede (vasiyette) bulundu.” demektir.
“Çocuklarını! Muhakkak Allah sizin için bu dini (İslâm'ı) din olarak seçti.”
Burada bir gizli “dedi” kelimesi bulunmaktadır ki, biz mealde zaten bunu verdik.
Yani Allah, size dinlerin en seçkini ve süzülmüş olanını verdi. Bu da İslâm dinidir ve Allah, sizin onu din edinmenize, sizi muvaffak kıldı.
“Sakın İslâm dışı herhangi bir inanç uğruna can vermeyin.” Sakın ölümünüz, sizin şu anda üzerinde sebat etmekte olduğunuz İslâm'dan başka bir inanç sistemi uğrunda olmasın.
Gerçekte buradaki yasaklama, insanların öleceklerinde, halen din olarak üzerinde bulundukları İslâm'dan başka herhangi bir inanç sitemi ya da rejimi adına hayatlarını ortaya koymamalarını öngörmektedir. Bu tıpkı şuna benzer bir ifadedir. “Namazın huşu içinde olmadıktan sonra kılma.” Bu, namazı terk et manasında değil, fakat namazı kılınması gerektiği şekilde kılınma isteği ve tavsiyesidir. Dolayısıyla bu, “Namazını kıl ama, namazda huşûu elden bırakma. “demektir.
133. Âyetin Tefsiri
Ey İsrâ'il oğulları! Yoksa Ya'kûb'a ölüm gelip çattığında onun, çocuklarına: “Benim ölümümden soma hangi inanca göre kullukta bulunacaksınız?” diye sorduğunda siz orada hazır mıydınız? Çocukları babalarına şöyle cevap vermişlerdi: “Senin ilâhına ve senin ataların olan İbrâhîm, İsmâîl ve İshak'ın ilâhına, bir tek ilâh olarak Ona kullukta bulunacağız. Biz ancak (Müslüman) olarak O'na teslim olmuşuz.”
“Ey İsrâ'il oğulları! Yoksa Ya'kûb'a ölüm gelip çattığında siz orada hazırmıydınız?”
Bu âyette yer alan, (........) kelimesi münkatıadır. Başında yer alan hemzenin manası da inkâr ve ret içindir. Yine, (........) kelimesi de, (........) kelimesinin çoğuludur ve hazır anlamınadır.
Yani, “Hazret-i Ya'kûb (aleyhi’s-selâm) ölüm döşeğinde iken, onun yanında siz hazır değildiniz, yoktunuz. “demektir.
Burada hitap mü'minleredir ve: “Siz o esnada orada değildiniz. Fakat siz bu bilgileri ancak vahiy yoluyla öğrenmiş oldunuz.” anlamındadır. Ya da buradaki, (........) kelimesi muttasıladır. Dolayısıyla bundan önce bir mahzûf takdir olunur. Hitap Yahûdîleredir. Çünkü onlar hep şunu savuna gelmişlerdir: “Ölen her peygamber Yahûdî dini üzere ölmüştür. “Sanki burada şöyle denir gibidir:
“Siz peygamberlerin Yahûdîlik dini üzere olduklarını mı savunup duruyorsunuz öyle mi? Yoksa siz, Ya'kûb ölüm döşeğinde iken, söylediklerini söylediği esnada yanında hazır mı bulunuyordunuz?”
“Onun, çocuklarına; benim ölümümden sonra hangi inanca göre kullukta bulunacaksınız? diye sorduğunda ...”
(........) deki (........) ilk geçen, (........) den bedeldir. Her ikisi üzerinde amil (etkin) görevini yapan, (........) kelimesidir. Ya da (........) fiilinin zarfıdır. (........) fiilinin başındaki, (........) başında yer aldığı, (........) fiiliyle mahallen mensûbtur.
Yani “Hangi şeye ve neye kullukta bulunacaksınız? “Buradaki, (........) hemen her şey için genel olarak kullanılan bir kelimedir. Ya da, mabudun niteliğini soran bir soru edatıdır. Meselâ:
“Zeyd ne istiyor, fakih mi doktor mu?”
“Çocukları babalarına şöyle cevap vermişlerdi: Senin ilâhuıa ve senin ataların olan...” “İbrahîm, İsmâîl ve Ishak’ın ilâhına, bir tek ilâh olarak O'na kullukta bulunacağız.”
Bu âyette, “İlâh” ismi tekrarlandı. Bunun nedeni de, cer edatı yeniden zikredilmeksizin mecrûr olan zamîr üzerine atıf yapılmasın içindir.
Yine âyette yer alan, “İbrâhîm, İsmâîl ve İshak” kelimeleri de, (........) kelimesinin atfı beyanıdırlar. Hazret-i İsmâîl (aleyhi’s-selâm) de onun ataları arasında sayılmıştır. Çünkü amcasıdır ve amca baba mesabesindedir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, amcası Abbâs (radıyallahü anh) tan ötürü şöyle buyurmuştur:
“Bu, atalarınıın geride kalanıdır.” Bk. İbn.Ebû Şeybe, Musannaf: 121/109.
(........) ifadesi, (........) cümlesinden bedeldir. Bu, tıpkı şu âyetteki ifadeye benze bir ifadedir.
“..... perçeminden, yalancı perçeminden.” Alak, 15-16.
Yahut da bu, ihtisas üzere mensûbtur.
Yani bu şu demektir:
“Biz, senin atalarının ilâhı sözüyle bir tek olan ilâhı, Allah'a demek istiyoruz.”
“Biz ancak (Müslüman olarak) O'na teslim olmuşuz.”
Bu cümle, (........) kelimesinin failinden hâldir. Ya da, (........) üzerine atfedilen bir cümledir. Veya bu, te'kit için gelen bir parantez cümlesidir.
134. Âyetin Tefsiri
Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları onlara âit, sizin de kazandıklarınız size âittir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
(........) Bu işaret ismiyle, ismi geçen ümmete işaret olunmaktadır. Ki bunlar da Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) ile Ya'kûb (aleyhi’s-selâm) ve bunların tek ilâh inancına yani tevhid inancına bağlı olan zatlardır. İşte, (........) kelimesiyle bunlara işaret ediliyor. “Onlar bir ümmetti, gelip geçti.”
“Onların kazandıkları onlara âit, sizin de kazandıklarınız size âittir.”
Yani hiçbir kimsenin kazandığı şey, ister önceden takdim edilmiş olsun, ister sonradan olmuş olsun başkasına yarar getirmez. Nitekim, şu daha önce geçmiş olanlara kendi kazandıklarının dışında başkalannın onlara bir faydası ve menfaati olmaz. İşte bu bakımdan sizler de öyleniz. Kendi kazandıklarınızın dışında kimsenin size bir menfaati olmaz. Bunun nedeni de, onların (Yahûdîlerin) atalarıyla övünmeleridir.
“Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.” Siz onların işlediği kötülüklerden ötürü sorumlu tutularak hesaba çekilecek değilsiniz.”
135. Âyetin Tefsiri
Kitap ehli olanlar Müslümanlara: “Yahûdî veya Hırıstiyan olun ki, doğru yola eresiniz” dediler. De ki: “Asla! Bilâkis, biz yalnızca bir tek Allah inancına dayanan İbrâhîm'in dinine bağlı kalırız. Çünkü o, Allah'a ortak koşanlardan değildi.”
“Kitap ehli olanlar Müslümanlara: Yahûdî veya Hırıstiyan olun ki,...”
Yani, Yahûdîleri Yahûdî olun, Hırıstiyanlar da, Hırıstiyan olun ki, “doğruyola eresmiz, dediler.”
Burada, (........) fiili emrin cevabı olduğundan dolayı meczumdur.
“De ki: Asla! Bilâkis biz yalnızca bir tek Allah inancına dayanan İbrâhîm'in dinine bağlı kalırız.” Aksine biz, İbrâhîm'in dinine uyanz.
(........) kelimesi muzâfun ileyhten (tamlarıandan) hâldir. Tıpkı şu cümle gibi:
“Hindin yüzünü ayakta iken gördüm.”
Hanif: Tüm bâtıl, din, sistem, rejim ve inançları bırakıp hak olan dine dönmek demektir.
“Çünkü o Allah'a ortak koşanlardan değildi.” Burası kitap ehli Yahûdî ve Hırıstiyanlarla daha başkalanna bir tariz ifadesidir. Çünkü bu gruplardan hemen hepsi şirk üzere oldukları hâlde Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’in dim üzere olduklarını ve onun müşrik olduğunu iddia ediyorlar, bunu ileri sürüyorlar. Bu bakımdan da onun dini üzere olduklarını savunuyorlar.
136. Âyetin Tefsiri
Ey Müslümanlar deyin ki: “Biz Allah'a, bize indirilene, İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshak'a, Ya'kûb'a ve esbata (torunlarına) indirilene, Mûsa ve Îsa'ya verilenlere ve Rableri tarafından öteki peygamberlere verilenlere îman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden asla ayırmayız. Ve biz (Müslümanlar olarak) yalnızca Allah'a teslim olduk.”
“Ey Müslümanlar! Deyin ki:” Bu hitap ya mü'minlere yapılan bir hitaptır ya da kâfirlere yapılmıştır. Her iki ihtimal de vardır.
Yani: “Deyin ki, hak üzere olasınız. Aksi takdirde siz bâtıl üzere olmuş olursunuz. “
“Biz Allah'a, bize indirilen -Kur’ân'a”
“İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshak'a, Ya'kûb'a ve esbala (torunlarına) indirilenlere,”
“Mûsa ve Îsa'ya verilenlere ve Rableri tarafuıdan öteki peygamberlere verilenlere îman ettik.” “Onlardan hiçbirisini diğerinden asla ayırmayız ve biz (Müslümanlar olarak)yalnızca Allah'a teslim olduk.”
Âyette geçen, (........) kelimesi, (........) kelimesinin çoğuludur, bu da torun, demektir. Hazret-i Hasen ve Hazret-i Hüseyin Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’in iki torunu (sıbtı) idiler. İşte esbat da, Hazret-i Ya'kûb (aleyhi’s-selâm) un torunları, çocuklarının çocukları demek olup, bunlar da Hazret-i Ya'kûb (aleyhi’s-selâm) un on iki oğlunun çocuklarıdırlar.
Âyette geçen, (........) kelimesi, hem, (........) cer edatı ile ve hem, (........) cer edatıyla müteaddi (geçişli) hale gelir. İşte bu bakımdan burada yani Bakara Sûresinin bu âyetinde (........) ile müteaddi olmuşken, Al-i İmran Sûresi, 84. âyetinde ise (........) cer edat ile müteaddi olmuştur.
“Onlardan .... ayıramayız.” derken bazısına inanıp bazısını da inkâr etmeyiz, demektir. Halbuki Yahûdî, ve Hırıstiyanlar böyle yapmaktadırlar. (........) kelimesi burada cemaat manasındadır. İşte bu manada olduğundan ötürü, başına, (........) kelimesinin gelmesi sahihtir.
137. Âyetin Tefsiri
Şayet onlar da tıpkı sizin inandığınız gibi îman ederlerse, mutlaka dosdoğru yolu bulmuş olurlar. Yok şayet îmandan yüz çevirirlerse, mutlaka onlar bir ayrılık ve düşmanlık içindedirler. Onların düşmanlıklarına karşılık muhakkak Allah sana yeter. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir.
“Şayet onlar da tıpkı sizin îman ettiğiniz gibi îman ederlerse, mutlaka dosdoğru yolu bulmuş olurlar.” Âyeti zahiri (göründüğü) şekliyle ele aldığımızda bir müşkil (zorluk) ile karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Çünkü, âyet yüce Allah'a, denk-benzer yani “misl” gerektiriyor gibi. Halbuki Yüce Allah bundan uzak, beri ve münezzehtir.
Bir tefsire göre (........) kelimesinin başında yer alan (........) cer harfi zâidedir, “misl” kelimesi de mahzûf bir mastarın sıfatıdır. Bunun takdiri de şöyle olmaktadır: “Eğer onlar, tıpkı sizin imanının gibi bir îman ile îman ederlerse”
(........) deki (........) zamîri de Azîz ve Celil olan Allah'a âittir. (........) harfinin zâideliği ise doğru değildir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Kötülük yapanlara gelince, kötülüğün cezâsı misli iledir.” Yûnus, 27.
Bu âyetteki, (........) cümlesi, (........) takdirindedir. Nitekim, Rabbimizin bir başka kavlinde de şöyle buyurulmuştur:
“Bir kötülüğün cezâsı ona denk bir kötülüktür.” Şura, 40. gibi.
Bir tefsire göre de, “misl” kelimesi ziyadededir.
Yani: “Eğer onlar, sizin îman ettiğiniz şeye îman ederlerse,” takdirindedir. Çünkü, Abdullah b. Mesud (radıyallahü anh) un kırâati bunu desteklemektedir. Çünkü o, (........) olarak okumuştur. Burada, (........) kelimesi, Übeyy b. Ka'b'ın kırâati delil gösterilmek suretiyle, (........) manasında olduğu belirtilmiştir. Çünkü Übeyy, “Billezi amentüm bihi” olarak okumuştur.'
Bir tefsire göre de buradaki (........) harfi, tıpkı, (........) cümlesinde olduğu gibi istiâne içindir.
Yani mana şöyledir: “Eğer sizin kendisiyle îmana girdiğiniz şehadet gibi bir şehadet getirerek îman ederlerse (îmana girerlerse).”
“Yok şayet îmandan yüz çevirirlerse,” Sizin onlara söylediklerinizden vazgeçerler ve adalet ölçüleri içinde hareket etmezlerse veya eğer şehadet getirmekten ve o şehadet ile îmana girmekten yüz çevirirler ve vazgeçerlerse.
“mutlaka onlar bir ayrdık ve düşmanlık içindedirler.”
Yani, onlar bu durumda sadece ihtilaf içindedirler, düşmanlık sürdürmektedirler. Hak alanında istedikleri hiçbir şeyleri yoktur, hakkın peşinde değillerdir.
“Onların düşmanlıklarına karşılık muhakkak Allah sana yeter.” İşte bu, yüce Allah tarafından, Rasûlü'nün onlara üstün geleceğine ilişkin ona verilen kesin bir garantidir. Nitekim, yüce Allah o düşmanlarının kimini öldürmekle vaadini yerine getirdiği gibi ve kimisini de sürgün ettirerek vaadini yerine getirmiştir.
(........) kelimesindeki (........) harfi, kesinlik bildirmek manasınadır.
Yani, sana verdiğim söz bira gecikmeli de olsa mutlaka ve kesin olarak yerini bulacaktır.
“Şüphesiz Allah -onların tüm konuştuklarını- işiten ve -içlerinde gizledikleri kin, haset, ve düşmanlık gibi- her şeyi bilendir.” Ve Allah kendilerini buna göre de cezâlarıdıracaktır. Bu, Allah düşmanlarına karşı bir tehdit olabileceği gibi Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) için de bir vaad olabilir.
Yani, Allah senin dua ettiğin şeyin konusunu işitir ve senin bu konudaki niyetini de bilir. Hak dini açıklama konusunda neleri muradettiğini de duyar, işitir ve bilir. Allah senin isteklerine icabetle cevap verecek ve seni, dilediğin şeye erdirecektir.
138. Âyetin Tefsiri
Allah'ın boyasıyla (dini ve şerî'atıyla) boyanmaya bağlı kalın. Allah'ın boyasından (din ve şerî'atından) daha güzel olanını kim ortaya koyabilir? Ve Biz yalnızca O'nun boyası içinde kulluk ederiz.
“Allah'ın boyasıyla (dini ve şerî'atıyla) boyanmaya bağlı kâlın.” Bu, Allah'ın dini anlamındadır. Önceki âyetlerde geçen, (........) kavlinden müekked (tekidli) ve mensûb bir mastardır. Kelime, tıpkı (........) fiilinden (........) maştan gibi bu da (........) fıilinden (........) olarak türemiştir. Bu, üzerine boya yapılan bir durum, hâl manasındadır. Manası da, Allah’ın kişiyi temizleyip arındırması, demektir. Çünkü, îman nefisleri (ruhları) arındırır, temizler.
Bunun aslı da şuna dayanır. Bilindiği gibi Hırıstiyanlar yeni doğan çocuklarını san bir suda vaftiz ederler. Bunun adına da (........) derler. Ve: “vaftiz, onlar (yani çocuklar) için bir temizlenmedir.” derler. Bir Hırıstiyan bu şekilde çocuğunu vaftiz edince, “İşte şimdi çocuk gerçekten Hırıstiyan oldu.” derlerdi. İşte bu açıdan Müslümanlara da Hırıstiyanlara:
“Biz Allah'a îman ettik. Allah bizi îman boyasıyla boyadı. Biz sizin yaptığınız bir vaftiz gibi bir su ile boyanmayız” , diye söylemeleri emri verildi.
Âyette bu, “boyama” lafzıyla getirildi. Bunun nedeni benzerlik açısındandır yani farklı ve şekli bir benzerlikten ötürüdür. Meselâ, ağaç diken bir kimseye: “Sen de filân kişinin ağaç diktiği gibi ağaç dik.” denmesine benzer bir ifade. Halbuki sen bununla, filân kimsenin ikramda bulunduğu gibi ikramda bulun, demek istiyorsun.
“Allah'ın, boyasından (din ve şerî'atından) daha güzel olanını kim ortaya koyabilir?” Bu temyizdir.
Yani: “Allah’ın boyası, dini ve şerî'atı üzerinde daha güzel olan bir başka boya, din ve şerî'at yoktur.” Burada boya ile murad olunan din veya temizlenmedir.
“Ve biz yalnız O'nun boyası içinde kulluk ederiz.”
Bu da, (........) üzerine ma'tûftur. Bu atıf, (........) kavlinin, (........) kavlinin mefulüne dahil olduğunun delilidir.
Yani: “Şunu, ve biz yalnız O'nun boyası içinde kulluk ederiz, deyin.” demektir.
Bu aynı zamanda, (........) kavlinin, (........) kavlinden bedel olduğunu ileri sürenlerin de görüşlerini reddediyor. Ya da bu, iğra-ilzam suretiyle mensûbtur.
Yani: “Size Allah’ın boyasına sarılmanızı - bağlı kalmanızı emrederim.” demektir. Çünkü, bunda nazmı çözme Ve sözü uygun olan rayından çıkarmak gibi bir durum vardır. Bunun müekked bir mastar olarak mensûb olması görüşü de Siybeveyh'e âittir. Ancak gerçek görüş Hüzami kadının görüşüdür.
139. Âyetin Tefsiri
(Ey Rasûlüm!) De ki: “Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz iken O'nun hakkında siz kendinizce birtakım delilin- ileri sürerek bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarınıız bize âittir, sizin de yaptıklarınız size âittir. Biz Allah'a samimiyet ve içtenlikle bağlı kalanlarız.”
“(Ey Rasûlüm!) De ki: Allah hakkında siz kendinizce birtakım deliller ileri sürerek bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz?” Allah hakkında mı bizimle mücadele edip tartışıyorsunuz? Allah'ın peygamberini sizin içinizden değil de Araplardan seçip gönderdiğini mi tartışıyorsunuz? Ve: “Eğer Allah herhangi bir kimseye vahiy indirseydi mutlaka bizim üzerimize indirirdi” mi diyorsunuz? Siz kendinizi peygamberliğe bizden daha mı lâyık görüyorsunuz?
“Halbuki Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir.” Hepimiz de müştereken O'nun kullarıyız. O da bizim Rabbimizdir. O rahmetini, ikram ve kerametini kullarından kimi dilerse ona isabet ettirir, ona verir.
“Bizim, yaptıklarınıız bize âittir, sizin de yaptıklarınız size âittir.”
Yani amel ve iş her şeyin temelidir, esasıdır. Nasıl sizin kendinize göre amelleriniz ve yaptıklarınız var ise,aynı şekilde bizim de kendimize göre iş ve amellerimiz vardır.
“Biz Allah'a samimiyet ve içtenlikle bağlı kalanlarız.”
Yani biz Allah'ın birliğini kabullenip buna ihlâs ve samimiyetle sarılıp îman ile bağlı kalanlarız. Halbuki sizler Allah'a ortak koşmaktasınız. İşte bu bakımdan ihlâs sâhibi olanlar elbette ikrama daha lâyıktırlar ve başkalanndan daha çok peygamberlik ihlâs sâhibinin hakkıdır.
140. Âyetin Tefsiri
Yoksa siz: “İbrâhîm'in, İsmâîl'in, İshak’ın, Ya'kûb'un ve esba-tın (torunlarının) Yahûdî ya da Hırıstiyan olduklarını mı iddia ediyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı?” Allah tarafından yamnda bir şâhitlik bilgisi bulunup da onu gizleyen kimseden daha zâlim başka kim olabilir!? Kaldı ki, Allah yapıp ettiklerinizden habersiz değildir.
(........) Bu kelimeyi, kırâat imâmlarından İbn Âmir ve Kûfe okulundan da Ebû Bekir Şube dışında Hafs, Hamza Kisâî ve Halef görüldüğü gibi (........) harfiyle, (........) olarak okumuşlardır. Buna göre kelimenin başında yer alan, (........) edatı da, (........) kelimesinin başındaki soru edatı olan hemzeye muadildir (denktir).
Yani:
“İki şeyden hangisini gündeme getiriyorsunuz: Allah'ın hükmü hakkında tartışmayı mı yoksa peygamberlerin Yahûdî ya da Hırıstiyan oldukları iddiası mı? Bu ikisinden hangisi?”
Ya da burada bu, (........) münkatia olabilir.
Yani, “Bilâkis şöyle mi diyorsunuz?” demektir. Yukanda adları geçen kırâat imâmları dışındakiler de: (........) harfiyle, (........) olarak okumuşlardır.
“Yoksa siz: “Rabbimiz daha sonra peygamberine emrederek, soru şekliyle ve Rabbimizin şu kavliyle cevap vermesini buyurdu:
“De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı?”
Yani yüce Allah'ın, “Onların İslâm milletinden “olduklarına kendilerini şâhit, tanık gösterdi. Çünkü Rabbimiz şöyle buyurmuştur:
“İbrâhîm Yahûdî de değildi, Hırıstiyan da değildi. Ancak O Allah'ı bir olarak tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi. O müşriklerden de değildi” Al-i îmran, 67.
“Allah tarafından yanında bir şâhitlik bilgisi bulunup da onu gizleyen kimseden daha zâlim kim vardır?”
Yani, yamnda Allah'ın şâhitlik etmelerini istediği bilgiyi ve şehadeti gizlediler. Bu şâhitlik, yüce Allah'ın, Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) ın müşrik olmadığı ve dosdoğru bir Müslüman olduğu hakkındaki şâhitliğidir. Bunu Allah onlardan istemektedir. Mana şöyledir:
“Gerçekten kitap ehli olan Yahûdî ve hırıstiyanlardan daha zâlimi yoktur. Çünkü onlar bu şâhitliği ve gerçeği bildikleri hâlde bile bile şehadeti gizlediler.” Veya:
“Eğer biz bu şehadet gerçeğini gizleyip saklarsak, bu durumda bizden daha zâlimi olamaz. O hâlde biz onu gizleyip saklamayız.” demektir.
Aynı zamanda burada, kitap ehli, yüce Allah'ın olara gönderdiği kitaplarda Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in peygamberliğine olan şâhitliği ve daha başka hususlardaki şâhitliği gizlediklerinden dolayı onlara bir tariz vardır. (........) daki, (........) edatı, Meselâ senin herhangi birine şâhitlik yapman bakımından ve o şâhitliğinde onun, bir niteliği, sıfatı olması açısından dersin ki:
“Bu benim tarafımdan Filanca kimse hakkındaki tanıkhğımdır.”
“Kaldı ki, Allah yapıp ettiklerinizden habersiz değildir.” Peygamberleri yalanladığınızı da, şâhitlikleri gizlediğinizi de bilir.
141. Âyetin Tefsiri
Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları onlara âit, sizin de kazandıklarınız size âittir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
Bu âyetin tekrarı te'kit içindir. Ya da ilk ayetten murat peygamberlerdir (Allah'ın salat ve selâmı üzerlerine olsun). İkinci, yani bu ayetten murat ise, Yahûdî ve Hırıstiyanların selefleridir, onlardan önce geçen atalarıdır.
142. Âyetin Tefsiri
İnsanlardan câhil ve kendini bilmez beyinsiz takımı: “Onları daha önce yönelmekte oldukları kıbleden döndüren sebep nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir.”
“İnsanlardan câhil ve kendini bilmez beyinsiz takımı: (........) diyecekler.'“Beyinsiz, ayak takımı, düşük seviyeliler, bayağı kimseler. Sefeh: Esâs itibariyle hafiflik, basitlik, demektir. Bu kimseler de Yahûdîlerden başkası değiller. Çünkü, Yahûdîler, Kâ'be'ye doğru yönelip namaz kılınmasını hoş görmüyor ve bundan rahatsız oluyorlardı. Zira Yahûdîler nesh olaymı kabul etmemektedirler.
Ya da bunlardan maksat münâfıklardır. Çünkü, münâfıklar insanlara dil uzatmayı ve onlarla alay etmeyi çok çok isterler. Yahut da bunlar müşriklerdir. Çünkü, bunlar da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için, “Atalarının kıblesinden dönüp vazgeçti, sonra tekrar oraya döndü. Allah'a yemin olsun ki o, yakında yine onların dinine dönecektir.” diyorlardı.
Bir de henüz olmamış bir şey hakkında onların ileri geri konuşacaklarının haber verilmiş olması, insanları ileride olabileceklere karşı hazırlıklı olmaya bir alıştırma niteliğindedir. Çünkü, kişinin hoşlanmadığı bir durumla ansızın karşı karşıya kalması gerçekten rahatsız edici olur. Dolayısıyla ileride kesin olabilecekler hakkında gereken cevapları hazırlamak, hasmı yenmenin en etkin ve doğal yoludur. Çünkü, insan silahını kullanmadan önce hedef atışları yapar ki, ileride artığını vurabilsin.
“Onları çeviren şey nedir?” “Yönelmekte oldukları kıbleden.” Bununla demek isten Beyt-i Makdis'tir, Kudüs'tür.
Kıble: Kişinin namaz kılarken yüzünü çevirdiği cihet, taraf demektir. Çünkü namaz kılacak olan kimse karşısına onu hedef olarak alır ve namazım öyle kılar.
“De ki: (........)”
Yani, dünyanın doğuları olsun batıları olsun dört bir yanı Allah'ındır. İşte bu itibarla:
“O -dünyada- dilediğini doğru yola iletir.”
Yani, onlardan dilediklerini hak ve gerçek olan kıbleye yöneltir ki, burası da Kâ'be olup, Allah bizim ona yönelmemizi emir buyurmuştur.
Ya da, tüm mekânlar Allah'a âittir demektir. Allah nereyi dilerse o tarafa dönmeyi emir buyurur. Bazan bu Kâ'be olur ve bazen de bu Beyt-i Makdis olur. Allah'a karşı bir itiraz olamaz. Çünkü yegâne mâlik ve tek sahip Allah'tır.
143. Âyetin Tefsiri
İşte böylece insanlara karşı şâhit olmanız ve Peygamberin de size karşı şâhit olması için sizi vasat (orta) bir ümmet kıldık. Senin halen yönelmekte olduğun hedefi, kıbleyi (Kâ'be'yi) biz ancak peygambere uyanları, iki ökçesi üzerinde geri dönecek olanlardan ayırt edelim diye kıble yaptık. Gerçi bu, Allah'ın kendilerine hidâyet verdiği kimselerden başkasına oldukça ağır gelecektir. Fakat Allah sizin imanınızı ve Kudüs'e doğru kılmakta olduğunuz namazınızı asla zayi edecek (boşa çıkaracak) değildir. Şüphesiz Allah insanlara karşı pek şefkatli ve çok merhametlidir.
“İşte böylece sizi vasat (orta) bir ümmet kıldık.” İşte böylene hayret ve şaşkınlık duyulacak bir şekilde sizi vasat ümmet kıldık.
(........) kelimesindeki (........) harfi teşbih (benzetme) içindir. (........) ise (........) harfiyle mecrûrdur. Kelime bünyesindeki (........) harfi de yakın ve uzağı birbirinden ayırt etmek için kullanılan bir işaret harfidir. (........) harfi de i'rabtan mahalli olmayan ve hitap için gelen bir harftir.
(........) demek hayırlı olan ümmet demektir. Çünkü, hayırlı manasında, “vasat” kelimesi kullanılmaktadır. Çünkü aşırı uçlarda yer almak hep sıkıntı getirir, oldukça çabuk yıpranır. Ortalarda yer almak, merkezde bulunmak her zaman güven altında bulunmak demektir. Nitekim nasıl ki, sizin kıbleniz en hayırlı ve merkez kıble kılınmış ise yüce Allah sizi de aynen o şekilde ümmetlerin ve milletlerin en hayırlısı ve en mutedil olanları kılmıştır.
Bunun sebebi, yani orta bir ümmet kılınma nedeni ise şudur: Sizin ortaya konan hüccet, delil ve kanıtları düşünerek ve tartarak öğrenmeniz bakımındandır. Kadı ki, Allah Tealâ, kitabı olan Kur'ân'ı üzerinize indirdi ve orada şu gerçeklere yer verdi. Hiçbir kimseye cimrilik ederek Haksızlık ve zulümde bulunmamıştır. Aksine Allah tüm yolan açıklamış, peygamberlerini göndermiş ve onlar da kendilerine indirilenleri tebliğ etmişler ve nasihatlerde bulunmuşlardır.
Fakat inkârcı kâfirlere gelince, düşmanlık, kötülük onları şehevi arzu ve istekleri doğrultusunda yönlendirdi. Onlar da böylece gelen âyetlerden, mu'cizelerden yüz çevirdiler. İşte siz bu hâlinizle, yani orta ve hayırlı bir ümmet olmakla kendi çağdaşlarınız olan bu kimselere şâhitlik ve tanıklık ettiğiniz gibi, sizden öncekilere de ve sonra gelecek olanlara da yine siz şâhit ve tanık olacaksınız.
Ya da bu “vasat ümmet” ifadesinden, oldukça adil olan ümmet demektir. Çünkü vasat demek, aşırı uçlar arasında adaleti sağlamak demektir. Yoksa bu, ucun birine yakınlık gösterip ötekisinden uzak durmak demek değildir.
Yani:
“Nasıl ki, kıblenizi doğu ile batı arasında orta ve merkez bir yer olarak değerlendirmiş ve böyle kılmış ise, sizi de iki aşırı ucun arasında yani en uç noktada olan ile en geri noktada olan arasında orta ve hayırlı bit ümmet kılmıştır. Çünkü, sizler Hırıstiyanlar gibi çok aşırı giderek, onların Mesih Îsa'ya ilâhlık vasfını verdikleri gibi bir yola gitmediniz. Aynı zamanda Yahûdîler gibi de haddini aşıp Hazret-i Meryem'e zina fiilini isnadettikleri ve Hazret-i Îsa'yı da zina ürünü gösterdikleri gibi bir alçaklığa ve düşüklüğe de düşmediniz.
“İnsanlara karşı şâhit olmanız için.”
Buradaki, (........) te'nis elifi sebebiyle gayn Munsarıftır. (........) de (........) kelimesinin sılasıdır.
“Ve peygamberin de size karşı şâhit olması için ...” Burası, (........) üzerine ma'tûf bulunmaktadır.
Rivâyete göre ümmetler kıyamet gününde peygamberlerin tebliğlerini inkâr edeceklerdir. Bunun üzerine Allah peygamberlerden, ümmetlerine tebliğde bulunduklarına ilişkin kamt talebinde bulunacaktır. Kaldı ki, Allah zaten gerçeği bilmektedir. Onlar da bunun üzerine Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ümmetini gösterecekler ve onlar da gelip peygamberlerin tebliğde bulunduklarına ilişkin şâhitlik edeceklerdir. Bu defa diğer ümmetler, “Siz bunları nereden öğrendiniz?” diye itirazlarını ileri süreceklerdir. Bizim peygamberimizin ümmeti de:
—Yüce Allah'ın konuşan (natık) kitabıyla, doğru söyleyen peygamberinin diliyle verdiği haber sayesinde öğrendik.” diyecekler.
Bu durum karşısında bizim Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) huzura getirtilir ve ona ümmetinin durumundan sorulur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de onları tezkiye eder, ümmetin adil olduklarına dair şâhitlikte bulunur.”
Şâhitlik bazan müşahedesiz, yani olay ve durumu görmeden de olabilir. Meselâ, bilinip tanınmış olan şeyler hakkında duyduklarını söylemesi gibi. Mademki şâhit ya da tanık tıpkı bir murakıp (gözetmen) gibidir. Bu, İsti'la kelimesiyle yani, (........) ile getirilmiştir. Meselâ şu âyet gibi:
“.... Onların üzerine gözetleyici yalnız sen oldun.” Mâide, 117.
Bir diğer tefsire göre, (........) âyeti, peygamberimizin ümmetinin dünyada onlara şâhitlik etmeleri gerçeğini dile getiriyor. Çünkü, bir şeyin gerçekliliği ve doğruluğu ancak, dürüst, hayırlı ve adil olan şâhitlerin şâhitliğiyle mümkündür.
(........) Böylece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de sizi tezkiye etsin, sizin adil olduğunuzu bilsin ve bildirsin.
İmâm Muhammed Ebû Mansûr Maturidî bu âyeti delil göstererek ve buna dayanarak, “İcma” nın hüccet (delil) olduğunu belirtmiştir. Çünkü Yüce Allah bu âyette bu ümmeti, “Adalet” vasfıyla tanıtmaktadır.
Adi: Şehadette bulunmaya ya da tanıklık etmeye lâyık olan ve şâhitliği kabul edilen demektir. Dolayısıyla onlar bir şey üzerinde toplanırlar ve buna şâhitlik ederlerse artık bundan böyle o şeyin kabul edilmesi gerekir.
Başta “şehadet” kelimesinin sılası tehir edildi, sonraya bırakıldı. Sonundakinde ise sıla önce getirildi. Neden? Çünkü ilkinden asıl amaçlarıan şey, onların, yani bizim peygamberimizin ümmetinin şâhitliklerinin diğer ümmetler hakkında tesbiti ve gerçekliği konusu belirtildi.
Yani ilk başta bu ümmet Onlara tanıklık edecek, bunun gerçekleşmesinden sonra da, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şâhitliğinin de bu ümmete has olduğu gerçeği anlatılmış olacağından böyle gelmiştir.
“Senin halen yönelmekte olduğun hedefi, kıbleyi — Kâ'be'yi, .... yaptık.”
Yani, “Senin halen üzerinde bulunduğun - yöneldiğin ciheti-, -ki burası Kâ'be'dir-.... kıldık,yaptık.”
Âyetin bu kısmında yer alan, (........) cümlesi kıble kelimesinin sıfatı değildir. Aksine bu, (........) fiilinin ikinci mef'ûlüdüf.
Rivâyete göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz Mekke'de bulunduğu sırada Kâ'be'ye doğru namazını kılarlarınış. Ancak hicret ettikten sonra namaz için Beyt-i Makdis'te bulunan Mescit-i Aksa'ya (Taş kubbeye) yönelmekle emrolundu. Bunun amacı Yahûdîleri yeni dine ısındırmak ve onları İslâm'a kazandırmaktı. Bu daha sonra tekrar eski haline yani Kâ'be'ye doğru çevirildi.
Bu aynı zamanda şu hususun da delili olmaktadır. Sünnet ile Kitabın neshi (yürürlükten kaldırılması) câizdir. Fakat Şâfiîlerin ileri sürdükleri bunu aksinedir. Bilindiği üzere Beyt-i Makdis'e doğru namaz kılma olayı vahyi gayri metlüvle (okunmayan vahiyle) sabit olmuştur. Kitap ile de oraya dönüş (oraya doğru namaz kılınması) neshedilmiştir.
(........) Biz ancak peygambere uyanları, iki ökçesi üzerinde geri dönecek olanlardan ayırdedelim diye kıble yaptık.” Senin halen üzerinde bulunduğu ve yönelmekte olduğun, hep sevip istediğin ciheti -ki burası daha önceleri Mekke'deki Kâ'be idi- sana şunun için kıble yaptık; insanları denemek ve imtihan etmek. Böylece İslâm'a inanmada samimi ve dürüst olan ile, b'ir yarin kenarında olanları bilip öğrenelim diye. Çünkü, içlerinde öyle kimseler var ki, bir uçurumun kenanndadır, en ufak bir sarsıntıyla hemen iki ökçesi üzerinde gerisin geri esli inancına döner, irtidaf eder. Kıblenin değişmesiyle İslâm'a pamuk ipliğiyle bağlı bulunanlar hemen dini terk eder, mürted olur.
Şeyh Muhammed Ebû Mansûr Maturidî der ki: “Bilelim, ayırt edelim “manasındaki bu kelimenin asıl manası şöyledir:
“Ezelde olacağını ve meydana getirilmiş olacağını bildiğimiz bir gerçeği oluyor ve ileride olabilecek haliyle bilelim diyedir. “Çünkü var olmasını murad ettiği her şeyi ezeli ilmiyle bildiği gibi, O aynı zamanda var olmasını istediği şeyin aynı zamanda var edeceği vaktiyle de bilir. Ancak Allah, o şeyler ezelde olduğu ve olacağı için bilir diye bu şekliyle vasıflanamaz, nitelenemez. Çünkü, o şeyler ezelde var değildi, o hâlde ezelde olmamış olanı nasıl var olmuş gibi bilebilsin ki? Zaten bir şey eğer mevcut (var) ise bu, Allah'ın ezeli bilgisi altına girer, onun içinde değerlendirilir. Dolayısıyla, bu da Allah için mevcut ve ileride olabilecekler manasında malum (bilinen) olmuş olur. Bu bakımdan meydana gelen değişiklik zaten bilinenler üzerinde olan değişikliktir. Yoksa Allah’ın ilminde bir değişiklik asla söz konusu değildir.
Ya da kimler peygambere uyuyor ve kimler yan çiziyor, inanmıyor, bu gerçek aydınlarısın ve ortaya çıksın, diyedir. Nitekim, Rabbimiz şöyle buyurmuştur:
“Bu, Allah'ın murdarı (kâfiri) temizden (mü'minden) ayıklaması içindir.” Enfal, 37.
Bu manasıyla, “İlim” kelimesi ayırt etmek ve ayıklamak anlamında değerlendirilmiş bulunmaktadır. Çünkü insan ancak ilim sayesinde gerçekleri ayırt edebilir.
Yahut da bu, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile mü'minler bu gerçeği bilsinler diyedir. Ancak bunların bilgilerinin yüce Allah'ın zâtına isnad olunma nedeni, bunların Allah'ın has ve üstün kulları olması sebebiyledir.
Ya da bu, meseleyi bilmeyenlere karşı nezaket kuralları içerisinde meseleyi aktarıp öğrenmeye benzer. Meselâ, altın madeni erimez, diyen bir kimseyi ikna etmek ve bunu nezaket kuralları içerisinde yerine getirmek için, o inkâr eden kişiye, “Sen onu ateşe at da, eriyor mu, erimiyor mu?” demeyip ona, “Gel öyle ise birlikte onu ateşe atalım, bakalım eriyecek mi, erimeyecek mi?” gibi bir ifadedir.
“Gerçi bu, -değiştirme olayı, bu hayırlı ümmet kılış hâli veya kıble durumu- Allah’ın kendilerine hidâyet verdiği kimselerden başkasın oldukça ağır -zor ve güç- gelecektir.”
Bu, (........) kelimesinin başında yer alan, (........) harfi muhaffefedir. (........) kelimesi, (........) fiilinin haberidir. Başındaki (........) harfi de lâm-ı farikâdir.
(........)
Yani, Allah’ın kendilerini hidâyette kıldıkları kimseler. Burada “âid” mahzûftur (gizlidir).
Yani, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e tabi olmakta sebat eden, doğru, samimi ve dürüst davrananlar, demektir.
“Fakat Allah sizin imanınızı ve Kudüs'e doğru kılmakta olduğunuz namazlarınızı zayi edecek (boşa çıkaracak) değildir.” Burada Müslümanların Medine'ye hicretlerinden sonra Beyt-i Makdis'e doğru kıldıkları namazlarının boşa kılınmadığı, zayi olmadığı ve olmayacağı gerçeğine dikkat çekiliyor.
Yine âyette, “namaz” ifadesi, “îman” kelimesiyle zikredildi. Çünkü namaz, ancak mü'minlere, îman etmiş olanlara farzdır da ondan. Yine !
ancak îman ehli olanlardan namaz kabul edilir. Kaldı ki, bu ibâdetin cemaat hâlinde edası da yine imanın bir delilidir.
Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kâ'be'ye doğru namaza durunca sahâbe Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e:
-— Kıblenin değişmesinden önce Kudüs'e doğru namaz kılmış ve fakat bu gün hayatta olmayan, ölen kardeşlerimizin namazları ne olacak, diye sorarlar. İşte bu âyet bunun üzerine nâzil olmuştur. Daha sonra da Rabbimiz bunun illetim ve sebebini şöyle gösterdi:
“Şüphesiz Allah insanlara karşı pek şefkatli ve çok merhametlidir.” Bk. İbn Kesîr, Tefsîr: 1/378.
(........) Bu kelime hemze ile, “şekur” kalıbında ve hemze belirtilerek okunur. Bu kırâat Hicaz kırâat okulunun, yani Mekke ve Medine kırâat okulunun okuyuşudur. Bu okulun temsilcileri de İbn Kesîr ve Nâfi'dir. Ayrıca Şam okulundan İbn Âmir ve bir de Hafs böyle kırâat etmişledir. Bunlar dışındaki kırâat imâmları ise, (........) kalıbında olmak üzere, (........) şeklinde okumuşlardır. Her ikisi de mübalağa içindir.
(........) demek, Allah onların ecirlerini zayi etmez, boş'a çıkarmaz, demektir. (........) anlam bakımından, (........) kelimesinden manaca daha mübalağalıdır. Rabbim bu âyette bu her iki vasfı, tıpkı Fâtiha Sûresi, 3. âyetindeki (........) gibi birlikte zikretmiştir.
144. Âyetin Tefsiri
(Ey Rasûlüm!) Biz senin yüzünü hep göğe doğru kaldırıp umutla bir haber beklediğini muhakkak görüyoruz. Mutlaka seni şimdi memnun kalacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescit-i Haram tarafına (Kâ'be'ye) doğru çevir! (Ey mü'minler!) Siz de nerede olursanız olun yüzlerinizi namazda Mescit-i Haram'a doğru çevirin. Şüphesiz kitap ehli Yahûdî ve Hırıstiyanlar bunun Rablerinden gelen bir hak (gerçek) olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapıp ettiklerinden habersiz değildir.
“(Ey Rasûlüm!) Biz senin yüzünü hep göğe kaldırıp umutla bir haber beklediğini muhakkak görüyoruz'.” Yüzünü hep dönderip durduğunu, semâya bakıp durduğunu kesin olarak görüyoruz. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz, hep Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm)’in kıblesine uygun olarak kıblenin değiştirilmesi beklentisi içinde idi. Bunu Yahûdîlere muhalefet olarak da istiyordu. Çünkü kıblenin Mekke cihetine, Kâ'be'ye çevirilmesi hâlinde Arapların îman etmeleri üzerinde büyük bir etkisi görülecekti. Çünkü Araplar hep bununla övünürler ve bu aynı zamanda onların hep ziyarette bulunduktan bir mekân idi. Hep onu tavaf ile hayatlarını geçirirlerdi.
“Mutlaka seni döndüreceğiz” Muhakkak olarak sana istediğini vereceğiz. Ona dönme imkanını senin için sağlayacağız.
Bu ifade, tıpkı, (........) gibidir. Ki bu da birine yardımda bulunulduğunda, velayeti üstlenildiği zaman kullanılan bir ifadedir. Ya da bu, “Biz mutlaka seni Kudüs cihetinden o cihete döndürerek arzuladığını sana vereceğiz.” demektir.
“Mutlaka seni şimdi memnun kalacağın bir kıbleye döndüreceğiz.” Arzuladığın, sevdiğin ve hep istediğin kıbleye. İçinde gizli tuttuğun kendi doğal ve sahih amaçların için oraya meylettiğini, gönlünün hep orada olduğunu biliyoruz ve oraya çevireceğiz. Ki sen bununla Allah'ın dilemekte olduğuna ve hikmetine de uygun hareket etmektesin.
“Artık yüzünü Mescit-i Haram tarafına (Kâ'be'ye) doğru çevir!”
Âyetteki, (........) kelimesi zarf tümleci olarak mensûbtur.
Yani; “Yüzün dönüş cihetini Mescii-i Haram tarafına doğru çevir. “
Yani o tarafa, o yine doğru, demektir. Çünkü Mescit-i Haram bölgesinden uzakta bulunanlar için bizzat Kâ'be'nin kendisine yönelmeleri, oldukça zor bir şeydir. Bu bakımdan onun bulunduğu cihet esas alınmıştır. Kaldı ki, âyette, “Kâ'be” demeyip bizzat “Mescit-i Haram” adının geçmesi, vâcib (farz) olanın istikbal veya cihette Kâ'be'nin aynı olmayıp, o tarafa ve o cihete dönmeye uymak, buna riayet etmektir.
Rivâyet olunduğuna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret buyurup geldiklerinde Beyt-i Makdis'e doğru onaltı ay namaz kılmıştır. Daha sonra kıble Kâ'be'nin bulunduğu tarafa çevirilmiştir. Bk. Buhârî, 4492.
“(Ey Müslümanlar) siz de -yeryüzünün, dünyamn- neresinde olursanız olun” namaz kılmak istediğinizde, “yüzlerinizi namazda Mescit-i Haram’a doğru çevirin!”
“Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.” Kırâat imâmlarından İbn Kesîr, Ebû Amr, Nâfi' ve Âsım, (........) olarak okumuşlar, bunlar dışındakiler de, (........) harfiyle olmak üzere, (........) okumuşlardır. İlk okuyuşa göre yani, (........) okuyuşuna göre bu, kâfirleri cezâ ve azap ile tehdit manası içerir. Çünkü inkârlarının ve haktan kaçışlarının cezâsı budur. İkinciye göre yani, (........) okuyuşuna göre mü'minlere, sevap verme ve gereğini yapmaları dolayısıyla da vaaddır, söz vermedir.
145. Âyetin Tefsiri
(Ey Peygamber!) And olsun ki sen, kendilerine kitap verilmiş olan Yahûdî ve Hırıstiyanlara her türlü âyet ve mu'cizeyi versen bile yine de senin kıblene uymazlar (dönmezler). Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Kaldı ki, onlardan kimi diğerinin kıblesine de uymazlar. And olsun ki, sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların arzu ve isteklerine faraza uyarsan, o takdirde sen mutlaka zalimlerden olursun.
“(Ey peygamber!) And olsun ki sen, kendilerine kitap verilmiş olan Yahûdî ve Hırıstiyanlara her türlü âyet ve mu'cizeyi versen bile.” Bu âyette Rabbimiz bunlar arasında inatçı olanları murad ediyor. Dolayısıyla, bu türden inatçılara Kâ'be'nin hak ve gerçek kıble olduğunu, oraya mutlaka dönülmesi gerektiğini çok açık, net ve kesin delil ve kanıtlarla bile ortaya koymuş olsan, “Yine de senin kıblene uymazlar.” Çünkü bunların sana uymamaları, sana uymayı terk etmeleri herhangi bir şüpheye dayalı değil ki, ortaya koyacağın kanıtlarla şüphelerini ortadan kaldırasın. Onların sergiledikleri tavır ve durum sadece inada ve bir de kendilerini üstün kabul etme kibirliliğine dayanmaktadır. Kaldı ki, bunlar kendi yanlarında bulunan hak kitaplarında senin niteliklerini görüp okumuşlar ve hepsim de hak ve gerçek olduğunu öğrenmişleredir. Kasemin yani yeminin mahzûf (gizli) olan cevabı, şartın cevabı yerindedir.
“Sen de onların kütlesine uyacak değilsin.” Bu ifade ile Rabbimiz İslâm düşmanlarının bu türden beklentilerine de kesin noktayı koymuş oluyor. Çünkü bunlar herhangi bir mecburiyet karşısında böyle bir davranış sergileyebilirler. Nitekim bunlar:
“Eğer bizim kıblemize (Kudüsallallahü aleyhi ve sellem) üzerinde sebat etmiş obaydı, bu takdirde biz de onun, bizim beklemekte olduğumuz arkadaşımız (peygamber) olduğunu umabilirdik.” dediler. Böylece Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kendi kıblelerine dönme beklentisi içine girdiler.
Âyette onlara âit kıble meselesini tekil olarak zikretti. Halbuki biri Yahûdîlere ve biri de Hırıstiyanlara âit olmak üzere iki kıble bulunmaktadır. Bunu nedeni her ne kadar bunların her birinin kendilerine âit bir kıbleleri var ise de, bâtıl de birleşmeleri sebebiyle hedef açısından tek oldukları için, kıble de tekil olarak getirilmiştir.
“Kaldı ki onlardan kimi diğerinin kıblesine de uymazlar.”
Yani her ne kadar bu kitap ehli şana muhalefette, karşı çıkmada ittifak içine girseler bile, bunlar da kıble meselesinde kendi aralarında da tartışmalıdırlar. Onların sana muvafakatları nasıl ki beklenemezse, kendi aralarında ittifakları da beklenemez. Çünkü Yahûdîler Kudüs'e (Beyt-i Makdis'e) doğru yönelirlerken, Hırıstiyanlar ise güneşin doğuşunu bekler ve ona dönerler.
“And olsun ki sana gelen bunca ilimden sonra eğer sen onların arzu ve isteklerine (faraza) uyarsan,”
Yani delil, burhan ve kanıtların açıkça meydana çıkmasından sonra ve kıblenin de gerçekte Kâ'be olduğunu öğrendikten sonra, Allah'ın dininin de İslâm'dan başkası olmadığı gerçeğini kavradıktan sonra (faraza) onlara uyarsan,
“O takdirde sen mutlaka zalimlerden olursun.” Sen de o iğrenç zulüm plarıı içerisinde yer almış olur ve o suçu işlemiş olursun.
İşte burada dinleyenlere ve duyanlara bir lütuf ve ikram yer almaktadır. Kişiyi hakka yöneltmek ve onda sebat açısından sevaba aşırı bir teşvik vardır. Aynı zamanda aydınlandıktan ve gerçekleri anlayıp kavradıktan sonra delile göre hareket etmeyi bırakıp hevâ ve istekleri doğrultusunda hareket edenleri de uyarıp ve tehdit ediyor, sakındırıyor.
Bir tefsire göre ahirde ilk değerlendirmede sanki hitap Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a imiş gibi gözükse de bundan asıl murat olunan ümmetidir. İşte âyetin bu noktasında, (........) üzerinde vakfetmek lâzım gelir. Eğer vasl edilir, yani durmayıp geçilirse, bu takdirde, bundan sonra gelecek olan âyet yani, (........) bu, (........) kelimesinin sıfatı olmuş olur.
146. Âyetin Tefsiri
Kendilerine kitap verdiğimiz Yahûdî ve Hırıstiyanlar, kendi öz çocuklarını tanır gibi, O'nun (Muhammed'in) peygamber olduğunu bilir ve tanırlar. Bu gerçeklere rağmen yine de içlerinden bir grup bile bile hakkı (gerçeği) mutlaka gizlerler.
“Kendilerine kitap verniğimiz Yahûdî ve Hırıstiyanlar onun (Muhammed'in) peygamber olduğunu bilir ve tanırlar.”
Az önce gördüğümüz gibi, (........) kelimesinde durulmadığı ve doğrudan geçildiği takdirde, (........) ibâresi bunun sıfatı oluyordu. Bu ibâre aynı zamanda mübteda ve bunun haberi de, (........) kelimesidir.
Yani Kitap ehli Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’i, Kur'ân'ı ya da kıblenin değiştirilmesi gerçeğini bilip tanırlar, demektir. Ancak bu görüşler içinde ilk görüş daha sahihtir, geçerlidir.
Çünkü bundan sonra gelen âyetin şu kısmı bu gerçeğe ışık tutmaktadır. Şöyle ki:
“Kendi öz çocuklarını tanır gibi..” Nitekim Abdullah b. Selâm diyor ki:
— Ben onu (Muhammed'i), onun bir peygamber olduğunu, kendi öz çocuğumu bildiğimden daha iyi biliyor ve tanıtefsir.
İşte bunun üzerine Hazret-i Ömer ona:
— Neden ve nasıl? diye sorar. O da:
— Ben Muhammed'in peygamber olduğundan şüphe eden biri değilim. Çocuğuma gelince ondan şüphe ederim. Çünkü belki annesi bana ihanet etmiş olabilir, diye cevap verince Hazret-i Ömer de derhal gidip onun alnından öper.
“Bu gerçeklere rağmen yine de içerinden —İslâm'ı kabul etmemiş olan- bir grup -sırf haset ettiklerinden ve inatlarından dolayı- “bile bile -Allah'ın kitaplarında açıklamış olduğu söz konusu- hakkı (gerçeği) mutlaka gizlerler.”
147. Âyetin Tefsiri
Hak ve ebedî gerçek Rabbin tarafından sana bildinlendir. O hâlde sakın şüphelenenlerden olma!
“Hak ve ebedî gerçek Rabbin tarafından sana bildinlendir. O hâlde sakın -bunu Rabbin tarafından olduğundan- şüphelenenlerden olma!”
Burada, (........) mübtedadır. (........) de bunun haberidir. (........) kelimesinin başmdaki (........) yani belirtme takısı cins manasındadır.
Yani: “Hak ve gerçek başkasından değil, Allah'tandır.”
Yani bu şu demektir:
“Hak, şu anda senin üzerinde bulunduğun ve kabul ettiğin gibi Allah tarafından olduğu sabit olan gerçektir. Yoksa şu anda kitap ehlinin üzerinde bulunduğu ve Allah tarafından sabit olmayan şey değildir, ki bu da batılın kendisidir.”
Ya da bu (........) ahd için yani hâli hazır durumu göstermek ve bildirmek için olabilir. Bu da, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in üzerinde bulunduğu gerçeğe işaret etmektir.
Veyahut bu kelime mahzûf (gizli) bir mübtedanın haberidir. Bu da, (........) demektir. (........) ise haberden sonra ikinci bir haberdir (yüklemdir). Ya da bu, hâldir.
148. Âyetin Tefsiri
Herkesin yüzünü dönderdiği bir ciheti (kıblesi) vardır. Öyle ise hayırda (Kâ'be'ye dönüşte) yarış edin! Her nerede olursanız olun, nihâyetinde Allah hepinizi bir araya getirecektir. Muhakkak Allah her şeye kâdirdir.
(........) olarak okumuştur.
(........) bu zamîr, (........) kelimesine âittir. (........) daki zamîr de, (........) kelimesine âittir.
Yani: “O yüzünü o tarafa çevirir.” Burada iki mef'ûlden biri hazfolunmuştur (gizlenmesi).
Ya da, (........) yüce Allah'a âittir.
Yani: “Onu o tarafa yönlendiren Allah'tır.” demektir. Kırâat imâmlarından İbn Âmir, (........) olarak okumuştur.
Yani, “Onların yöneldiği cihete onları yönlendiren de Allah'tır.” Mana şöyle olmaktadır: “Sizden olsun, sizden başkalan olsun her bir ümmetin yöneldiği bir kıblesi vardır.”
“Öyleyse —sizler— hayırda —kıble konusunda olsun başkaca hayır olan şeylerde olsun sizden başkalanyla- yarış edin!”
“-Siz ve düşmanlarınız- her nerede olursanız olun, nihâyetinde -kıyamet günü- Allah hepinizi bir araya getirecektir.” Böylece kim hak üzere ve kim batlıdadır, aralarında ayırıcı hükmünü ortaya koyacaktır.
Veya: “Ey Resûlüm Muhammed ümmeti! Sizden her biriniz için bir yön, kendisine doğru yönelip namaz kılacağınız yönlerden, güney, kuzey, doğu ve batı olmak üzere bir ciheti, Kâ'be'ye bir bakış açısı vardır. Dolayısıyla bu yönlerden en değerli olanında yarışın. Gerçi bu yönler farklı yönler olsalar bile, bunların içerisinde Kâ'be'ye yönü olan hangisi ise en değerli yön de orasıdır. İşte siz bu farklı cihetlerden hangisi üzerinde olursanız olun, Allah hepinizi toplayıp bir araya getirecektir. Böylece hepinizin namazını da sanki siz tek bir yöne doğru kılmışsınız gibi değerlendirecektir. Sanki sizler gerçekte Mescit-i Haram'da imişsiniz ve orada namaz kılıyormuşsunuz gibi olacaksınız.
“Muhakkak Allah her şeye kâdirdir.”
149. Âyetin Tefsiri
Nereden ve hangi araçla yola çıkarsan çık, namazda mutlaka yüzünü Mescit-i Haram'a (kıbleye) doğru çevir! Çünkü bu, Rabbin tarafından sana gelen gerçek emirdir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
“Nereden -hangi belde ya da ülkeden- ve hangi araçla yola çıkarsan çık, (........) —namaz kılacağın zaman- namazda mutlaka yüzünü Mescit-i Haram'a (kıbleye) doğru çevir! (........) Çünkü bu -sana emredilen şey-Rabbin tarafından sana gelen gerçek bü- emidir. (........) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
Kırâat imâmlarından Ebû Amr, (........) kelimesini, (........) harfiyle, (........) olarak okumuştur.
150. Âyetin Tefsiri
Nereden ve hangi araçla yola çıkarsan çık, namazda yüzünü mutlaka Mescit-i Haram'a (kıbleye) doğru çevir! (Ey Müslümanlar!) Dünyanın neresinde olursanız olun, yüzlerinizi Mescit-i Haram tarafına döndürün ki, içlerinden zâlim olanlar dışında insanlar sizin aleyhinizde kıble için kullanabilecekleri bir hüccete (delile) sahip olmasınlar. Sakın onlardan korkup çekinmeyin, benim sizi cezâlarıdırmamdan korkun! Böylece size karşı olan nimetlerimi tamamlayayım da bu sayede doğru yolu bulasınız.
“Nereden ve hangi araçla yola çıkarsan çık, namazda yüzünü mutlaka Mescit-i Harama (kıbleye) doğru çevir! (Ey Müslümanlar!) Dünyanuı neresinde olu/sanız olun, yüzlerinizi Mescit-i Haram tarafına döndürün ki,” İşte bu tekrar, kıble olayı ile ilgili durumun ne kadar önemli olduğunu te'kit, teyit ve teşdit içindir. Çünkü nesh olayı aslında beraberinde fitne ve şüphe durumunu da getirir.
İşte bu tekrarların sebebi/Müslümanlar arasındaki şüpheyi önlemek ve gerçek üzerinde sebat etmelerini sağlamaktır. Dikkat edilirse bütün yapılan bu tekrarlarda farklı farklı yol ve yöntem izlenmiştir. Bu açıdan bunu yararları da buna göre farklıdır.
“İnsanlar sizin aleyhinizde kıble için kullanabilecekleri bir hüccete (delile) sahip olmasınlar.”
Yani, şam yüce olan Allah, âyetlerinde kıble konusunda hüccet gösterme ile alâkalı olarak size gereken tanıtmada bulunmuştu. Meselâ:
“Herkesin yüzünü çevirdiği bir ciheti (kıblesi) vardır.” Bakara, 148. gibi.
Yani Yahûdîler için sizin aleyhinizde, kıblenin tahvili (değiştirtmesi) ile alâkalı olarak Tevrât'ta yer alanın aksine aleyhinizde bir hüccet, delil ve kanıta sahip olmasınlar. Âyette, “hüccet/delil” ismi inatçıların sözlerine karşılık mutlak manada zikredilmiş oldu. Çünkü inat içinde olanlar, ileri sürdükleri görüşlerini sanki birer hüccet imiş gibi hep sunarlar.
“İçlerinden zâlim olanlar dışında sizin aleyhinizde “İşte âyetin bu kısmı, “nas/insanlar” ifadesinden istisna edilmiş, dışarıda tutulmuştur.
Yani Yahûdîler içinde oldukça inatçı olanlar dışında kalan diğerleri lehine ve sizin aleyhinize ellerinde bir hüccetleri bulunmasın. Çünkü Yahûdîlerin inatçı ve azılı takımı:
“Muhammed bizim kıblemizi sırf eski dinine dönmek istemesi ve beldesini sevmesi bakımından bizim dinimizi terk etti. Eğer Muhammed hak ve gerçek üzere olsaydı mutlaka geçen peygamberlerin kıblesine, Beyt-i Makdis'e bağlı kalırdı.” Ya da bunun manası şöyledir:
“Arapların atası olan İbrâhîm ve İsmâîl'in kıblesi durumundaki Kâ'be'ye doğru ibâdeti terk etmeniz bakımından Arapların sizin aleyhinize olarak ellerinde bu manada bit kanıtları olmasın.”
“İçlerinde zâlim olanlar dışında” ifadesiyle işaret olunmak istenen Mekke halkıdırlar. Çünkü onlar bu kıble olayı üzerine şöyle demeye başlamışlardı:
“Şimdi Muhammed gerçeği gördü ve böylece atalarının kıblesine dönmüş oldu. Artık atalarının dinine de döneceği zaman oldukça yakındır.”
İşte bundan sonra onları uyarmak maksadıyla yeniden Rabbimiz meseleye şöyle girmiş oldu:
“Sakın onlardan korkup çekinmeyin.” Sakın onların kıbleniz hakkındaki sakat görüşlerinden ve dil uzatmalarından korkup ürkmeyin. Çünkü onlar size zarar veremezler.
“Benim sizi cezâlarıdırmamdan korkun!” Bunun için de benim emrime aykın hareket etmeyin.
“Böylece size karşı olan nimederimi tamamlayayun da” Sizin aleyhinize bir hüccet bulamasınlar delil getirtmesinler için size gerçeği öğrettim. Bir de sizi doğru yola iletmemle ve Kâ'be'ye yönlendirmemle size karşı olan nimetlerimi tamamlayayım da...
“Bu sayede, doğru yolu -İbrâhîm'in kıblesine dönme gerçeğini- bulasınız.”
151. Âyetin Tefsiri
Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size bizim âyetlerimizi okur, sizi arındırır ve size Kitabı ye hikmeti öğretir. Ve o size bilmediğiniz şeyleri de öğretir.
“Nitekim içinizden -Araplardan- bir peygamber gönderdik.”
Bu âyette bulunan, (........) kelimesinin başında yer alan, (........) harfi, ya bir öncesine mütealliktir, yani bağlarıtılıdır. Dolayısıyla bunun manası şöyledir:
“Dünyada size Rasûl göndererek nasıl ki nimetimi tamamlamış isem, âhirette de size sevap vererek nimetimi tamamlayacağım.”
Ya da bu, mabadine (kendisinden sonra gelen cümleye) mütealliktir. Bu takdirde de mana şöyle olur:
“Nasıl ki size peygamber göndererek sizi anmış (size yol göstermiş) isem, siz ede bana itâat ederek beni anını ki, ben de sizi sevap ile ödüllendirerek anayım.”
İşte bu tefsire göre, (........) kelimesi üzerinde (okuma esnasında) vakfedilir (durulur). Ancak ilk tefsire göre ise bu kelime üzerinde vakfolunmaz.
“O size bizim âyetlerimizi -Kur'ân'ı- okur,”
“sizi arındırır, size Kitab'ı —Kur'ân'ı- ve hikmeti -Sünneti- ve fıkhı -derin anlayışı- öğretir.”
“Ve size bilmediğiniz —ve fakat öğrenilmesi ancak vahiy yoluyla kazanılabilecek- şeyleri de öğretir.”
152. Âyetin Tefsiri
Öyleyse siz benim hükümlerimi uygulayarak beni anın ki, ben de sizi mağfiretimle anayım. Benim nimetlerime şükredin ve sakın nankörlükte bulunmayın!
“Öyleyse siz benim Mikümlerimi uygulayarak beni -takdir ettiklerimle- anın ki, (........) ben de sizi mağfiretimle anayım:” Veya siz beni sena ile anın ki, ben de size vereyim. Yahut siz benden isteyin ki, ben de sizi istediğinize erdireyim, ya da siz bana tevbe ederek beni anın ki, ben dé sizi af ile anayım, yahut da siz beni ihlâs vé samimiyetle anını ki ben de sizi kurtararak anayım ve nihayet siz beni münacat ile yakararak anın ki, ben de necat (kurtuluş) ile anayım.
“Benim, nimetlerime -size nimet olarak verdiklerime- şükredin ve -verdiğim nimetlere karşı- nankörlükte bulunmayın.”
153. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler! Sabır göstererek ve namazı vesile kılarak Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz Allah sabır gösterenlerle beraberdir.
(........) “Şüphesiz Allah sabır gösterenlerle beraberdir.”
Çünkü, onlara zafer vermekle ve yardım etmekle onların yanındadır.
154. Âyetin Tefsiri
Sakın Allah yolunda öldürülenleri, “ölüler” diye anmayın. Bilâkis onlar (bilmediğiniz bir hayat ile) diridirler ve fakat siz bu gerçeği anlayamazsınız.
“Sakırı Allah yakında öldürülenleri, “Ölüler” diye anmaym.” Bu âyetin nüzul (iniş) nedeni Bedir savaşırıda şehit edilenlerle alâkalıdır. Bu savaşta on yedi sahabi şehit olmuş idi. İşte Allah yolunda canlarını ortaya koyan bu manadaki insanlara diğer ölüler gibi sıradan ölü gözüyle bırakılmaması gereğine işaret edilmektedir.
“Bilâkis onlar (bilmediğiniz bir hayat ile) diridirler ve fakat siz bu gerçeği anlayamazsınız.” Siz bunun bilemezsiniz. Çünkü şehidin yaşadığı o hayat bu duyu organlarıyla hissedilip anlaşılamaz, bilinemez.
Hasen-ı Basrî'den gelen bir rivâyete göre demiştir ki:
“Gerçekten şehitler, Allah katında diridirler, bir hayat yaşamaktadırlar. Onların rızıkları ruhlarına sunulur, işte bu rvzık sunulma olayından onlar mutlu olurlar, haz ve sevinç duyarlar. Nitekim, cehennem ateşi de Fir'avun ve arkadaşlarına sabah ve akşam gösterilir de onların ruhları da bundan ötürü acı ve ızdırap duyarlar.”
Mücahid'in söylediğine göre: “Şehitler cennet rızıklarıyla rızıklarıdırılırlar ve cennetin içinde henüz yer almadıkları hâlde kokusunu duyup hissederler.”
155. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun ki, Biz, sizi mutlaka bir tür korku ile, bir çeşit açlıkla, mallardan, canlardan ve ürünlerden yana bir miktar eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele!
“Yemin olsun ki, Biz, sizi mutlaka bir tür korku ile, bir çeşit açlıkla, mallardan, canlardan ve ürünlerden yana bir miktar eksiltmekle imtihan edeceğiz.” Şimdi bu âyetteki bazı kelimeler üzerinde duralım:
(........) Size, bu şekilde tıpkı denemeye tabi tutulanların hâli gibi birtakım şeyler isabet ettireceğiz. Acaba sizlerden istenen Allah'a itaati, emirleri yerine getirip yasaklardan uzaklaşarak sabır gösteriyor musunuz, göstermiyor musunuz? Sizi kesin olarak bunlarla sınayacağız.
(........) Âyette söz konusu edilen belâ, felâket ve musibetlerden biraz tattırarak... Bu âyette belânın azliğina özellikle dikkat çekiliyor. Çünkü, herhangi bir insanın başına gelen musibet, belâ ne kadar büyük olursa olsun, mutla o belâ, ondan daha üstün ve ağır olanına göre azdır. Dolayısıyla bu gerçeğe işaret edilmiştir. Bununla beraber yüce Allah, her halükarda rahmetiyle, şefkat ve merhametiyle, bağışlamasıyla da kullarının yanında olduğunu insanlara gösteriyor ve gösterecektir. Aynı zamanda kullarına henüz belâ ve musibet gelip çalmazdan önce insanın kendisini her an bu gibi şeylere hazırlaması gerektiğini de bildirmiş bulunmaktadır ki, ileride bu gibi durumlarda bunlayım içine girmesinler.
“korkudan”
Yani düşman veya Allah korkusu gibi korkularla... (........) Açlıkla yani kıtlık veya ramazan orucu sebebiyle olan açlık ile de imtihan edeceğiz.
“Mallardanyana eksiltmekle” yani, canlı mallarınızın (hayvanlarınızın) ölümüyle veya zekât ile imtihan ederiz.
Bu kelime de ya, (........) üzerine veya, (........) üzerine ma'tûftur.
Yani mallardan bir kısmını eksiltmekle...
“canlardan yana,” yani öldürülme ile, normal ölüm ile, hastalık ve yaşlılıkla da imtihan ederiz. “ürünlerden yana eksiltmekle,..”
Yani ekili alanlarınızı herhangi bir şekilde musibetlere uğratmakla ya da çocuklarınızın ölümüyle de imtihan edeceğiz. Çünkü çocuk insanın ciğerparesidir.
“Sabır gösterenleri müjdele!”
Yani, yukanda sayıları belâlar karşı sabır gösterenleri ya da, belâlar karşısında İstirca yapanları, yani “Biz Allah’ın kullarıyız, nihâyetinde Ona döneceğiz” diye teslimiyet göstererek sabredenleri müjdele! Çünkü İstirca; Allah'a teslimiyettir ve işin hassasiyetini gerektiği gibi kavramaktır. Nitekim, bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
“Herhangi bir musibet ve belâ anında kim (........) diye teslimiyet ve sabır gösterirse, Allah ona verdiği musibeti ya da belâyı hafifletir, Âhiret hayatını güzel eyler ve Allah o kuluna verdiği musibet yerine kendisinin memnun ve hoşnut kalabileceği iyi ve sâlih bir şey (evlat) verir.” Bk. Taberânî, el-Kebir; Ve Mecmeuzzevaid, 2/331. Beyhaki, Şuâbu'l-Îman; 9688. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kandili söner ve bunun üzerine şöyle buyurur:
“Biz Allah'tan geldik ve sununda O'na döneceğiz.” der. Bunun üzerine kendisine bu da mı bir musibet ya da belâdır? diye sorulur. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurur ki:
“Evet, mü'mine eza ve sıkıntı veren her şey bir belâdır, bir musibettir.” Bk. Ebû Dâvud, Mürseller: 412.
Bu hitap ya Rasûlallah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e âittir veya müjde beklentisi içinde bulunan herkesedir.
156. Âyetin Tefsiri
Sabır gösteren kimseler öyle kullardırlar ki, kendilerine herhangi bir musibet (belâ) geldiğinde: “Biz Allah'a âit kullarız ve biz vakti gelince O'na döneceğiz.” derler.
“Sabır gösteren kimseler öyle kullardırlar ki, kendilerine herhangi bir musibet — belâ geldiğinde: (........) derler.”
Şimdi âyetteki kelimeler üzerinde duralım:
(........) Mensûbdur ve, (........) kelimesinin sıfatıdır. Dolayısıyla bu, (........) kelimesi üzerinde vakfedilemez (okuma sırasında durulmaz). Aksine bu âyetin sonunda yani, (........) kelimesi üzerinde vakfolunür (durulur). Ancak, (........) ile cümleye (âyete) başlayan ve, (........) yi de haber kabul edenlere göre, (........) kelimesi üzerinde değil de, (........) kelimesi üzerinde vakfeder (durur). Fakat, doğru olan görüş ilk görüştür. Çünkü, (........) ve sonrası sabır olayım açıklamaktadır. Musibet ise, hoşlarıılmayan, kişiyi huzursuz ve rahatsız eden şey demektir. Kelime ism-i fâildir. Başına herhangi bir şiddet ve sıkıntı doğuran şey gelen manasınadır. Aynı zamanda, (........) kelimesi üzerinde durulmaz. Çünkü, (........) kelimesi, (........) edatının cevâbıdır. (........) da cevabıyla birlikte, (........) kelimesinin sılasıdır.
(........) demekle mülkün Allah'a âit olduğunu ikrar ve kabul etmek, demektir. (........) ile de kendimizin bir gün gelip yok olacağımızı, faniliğimizi ikrar ve kabul demektir.
157. Âyetin Tefsiri
Rablerinden gelecek olan mağfiret ve rahmet işte bu özellilere sahip olanlaradır. Ve işte bunlar doğru yola erenlerin ta kendileridir.
“Rablerinden gelecek olan mağfiret ve rahmet iste bu özelliklere sahip o kullaradır.”
Âyetteki, (........) kelimesi şefkat, acıma ve merhamet manasındadır. Bu kelime, (........) yerinde burada kullanılmıştır. Dolayısıyla kelime hem merhamet ve hem şefkat yanı acıma manalarında değerlendirilmiştir.
Yani “rahmet” ve “re'fet” manasını bünyesinde toplamıştır. Meselâ:
(........) ile (........) âyetlerinde görüldüğü gibi.
Dolayısıyla bunun manası şöyledir: “İşte bu özelliklere sahip olanlar için rahmet üzerine rahmet, şefkat üzerine şefkat vardır.”
“Ve işte bunlar doğmyola erenlerin ta kendileridir. “Hak ve doğru yolda olanlardır. Çünkü bunlar istircada bulunmuşlardır, Allah'ın emrine boyun eğmişlerdir.
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) der ki: “Şu iki denklik ve bir ilâve ne güzeldir. Bu iki denklik eşit olan şey ise, salât (re'fet, şefkat) ve rahmet (merhamet, acıma)’e hidâyet olup, şüphesiz bu üçü ne güzeldir.” diyor.
158. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz Safa ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir. Her kim Beytullah'ı hacceder veya umre yaparsa bunları tavaf ermesinde kendisi için bir günah (vebal) yoktur. Her kim de fazladan farz olmayarak gönülden hayır işler, ibâdet eder ve umre yaparsa şüphesiz Allah onun bu iyiliklerini kabul eder ve tüm yaptıklarını da bilir.
“Şüphesiz Safa ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir.” Safa ile Merve ikî dağa âit isimlerdir. Bu iki dağ ise Allah için ibâdet edilmesi gereken yer ve işaretlerdendir.
(........) kelimesi, (........) kelimesinin çoğuludur. Bu da âlâmet, işaret demektir.
“Her kim Beytullah'a hacceder,” Kâ'be'ye gitmeye niyet eder,
“veya umre yaparsa” Kâ'be'yi ziyaret ederse,
“Bunları tavaf etmesinde kendisi için bir günah (vebal) yoktur.”
Hac: Bir yere veya şeye yönelmek, niyet etmek ve kasdetmek, demektir.
İtimar (umre) ise; ziyaret etmek, demektir. Daha sonraki dönemlerde bu ikisi Beytullah'a niyetle onu ziyaret için kullanılmıştır ki, gidip oralarda görülüp ibâdet edilmesi gereken yerlerde ibâdet etmek olarak bir terim hâlini almıştır. Bu ikisi yani hac ve umre mana itibariyle hacca niyet ve ziyaret etmek manasındadırlar.
Yani tıpkı özel isim hâlini almışlardır. Meselâ; nasıl ki “necm” dendiğinde herhangi bir yıldız değil de Süreyya yıldızı akla geliyorsa ve beyt dendiği zaman da herhangi bir ev değil Kâ'be akla geliyorsa hac ve umre dendiği zaman da başka bir yere yönelmek ve ziyaret etmek değil, Beytullah'ı niyetle oraya yönelmek ve orayı ziyaret etmek akla gelir.
(........) yani kendisine bundan dolayı bir günah, vebal ve salarıca yoktur. (........) Bu kelime, (........) demektir. Bu kelimede, (........) harfi, (........) harfine idgam olunmuştur.
Tavf/Tavaf: Esas itibariyle bir şeyin etrafında ya da çevresinde dolanıp yürümek demektir. Burada ise, âyette ismi geçen Safa tepesiyle Merve tepesi arasında gidip gelme yani sa'y etmektir.
Anlatıldığına göre İslâm öncesi câhili dönemde burada iki put varmış. Bunlardan İsafe adlı put Safa tepesi üzerinde bulunurmuş ve Merve tepesi üzerinde de Naile adındaki put yer alırmış. Güya bu iki put aslında biri erkek ve diğeri de kadm olmak üzere iki insan imişler. Kâ'be içinde zina fiilini işlemişler ve Allah böylece onları cezâlarıdırmak üzere iki taşa dönüştürmüştür. Sonra da bu ikisinin yaptıkları işten ötürü kendilerinden ibret alınmaları için her ikisi de Kâ'be'den alınarak biri safa ve diğeri de Merve tepelerine konmuştur. Ancak ardan oldukça uzun bir zaman diliminin geçmesiyle artık bu ikisine Allah'tan başka tapınılır olmuştur. Câhiliye dönemi insanları bu iki tepe arasında sa'y yani gidip gelme görevlerini yaparlarken bu iki puta dokunup meshederlermiş.
Ancak İslâm'ın gelişiyle, putlar kırıldı, çöplüğe atıldı. Fakat Müslümanlar, câhiliye döneminde müşriklerin bu iki tepe arasında sa'y görevim yapmalarını göz önünde bulundurarak burada sâyetmeyi pek uygun bulmayıp rahatsızlık duyuyorlardı. Çünkü daha önce burada câhiliyenin işledikleri yanlış işler ve puta tapınma vardı. Akla bu geliyordu. Putlar kırıldığından ve bundan eser kalmamış olduğundan artık bu iki tepe arasında sa'y etmek günah olmaktan çıkmıştır.
İşte âyet, yani, (........) ifadesi bu noktaya dikkat çekiyor. Bu ise, İmâm Mâlik ve İmâm-ı Şâfiî'nin -Allah her ikisine de rahmet eylesin- söyledikleri gibi bunun haccı bir rüknü (farzı) olmadığının bir delilidir.
“Her kim fazladan farz olmayarak gönülden hayır isler, ibâdet eder ve umre yaparsa,”
Yani bu ikisi arasında sa'y ya da tavaf ile gidip gelirse -nitekim âyetin bu kısmı da bunun haccın bir rüknü olmadığını gösteriyor-,
“şüphesiz Allah onun bu iyiliklerini kabul eder -onun az işine, ameline karşılık ona çok şey verir- ve tüm yaptıklarını da -küçük ve büyük her ne yaptıysa- bilir.”
Kırâat imâmlarından Hamza ve Ali (........) olarak okumuşlardır. Kelimenin aslı ise, (........) olup, (........) harfi, (........) harfine idgam olunmuştur.
159. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz bizim indirdiğimiz apaçık âyetleri ve doğru yolu, Kitapta (Tevrât ve İncîl'de) insanlara açık seçik olarak bildirmemizden sonra gizleyenler var ya, işte Allah onları rahmetinden uzak tutarak lânet eder ve lânet etme durumunda olan her varlık da onlara lânet (beddua) okur.
“Şüphesiz bizim -Tevrât'ta- indirdiğimiz -ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in durumuyla ilgili gerçekleri dile getiren- apaçık -şehadet eden- âyetleri ve -Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)i tanıtarak İslâm'ın yolunu gösteren-doğruyolu Kitapta (Tevrât ve İncîl'de) içinde herhangi bir zorluke yer bırakmaksızın- insanlara açık seçik olarak bildirmemizden sonra gizleyen -hahamlar, Yahûdî bilgin- ler var ya, -çünkü bunlar bile bile açık ve seçik olan gerçeklere yönelip onu gizlediler,- işte Allah onları rahmetinden uzaklaştırarak lânet eder ve lânet etme durumunda olan her varlık da onlara lânet (beddua) okur.”
Bu lânet edebilecek ve beddua edecek olanlar ise melekler, insanlardan ve cinlerden îman etmiş olanlardır.
160. Âyetin Tefsiri
Ancak onlardan tevbe edenler, yaptıkları yanlışları düzeltip tamir edenler ve gizledikleri gerçekleri halka açıklayanlar var ya, işte ben onların tevbelerini (hakka dönüşlerini) kabul ederim.
Çünkü, ben tevbeleri çok çok kabul eden ve çok merhamet sâhibi olanım.
“Ancak onlardan -gizleme fiilini terk ederek ve imansızliği bırakarak- tevbe edenler, yaptıkları yanlışları düzeltip tamu- edenler -bozuk hâl ve davranışlarını düzeltenler, eksiklerini tamamlayanlar- ve gizledikleri gerçekleri halka açıklayanlar var ya, işte ben unların tevbelerini (hakka dönüşlerini) kabul ederim. Çünkü ben tevbeleri çok çok kabul eden ve çok merhamet sâhibi olanım.”
161. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz inkâr yolunu seçerek kâfir olanlar ve bu küfürleri üzerinde ölenler var ya, işte Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların da lâneti onların üzerinedir.
“Şüphesiz inkâr yolunu seçerek kâfir olanlar ve küfürleri üzerinde ölenler -yani gizledikleri gerçekler sebebiyle pişmanlık duymayıp tevbe etmeden o hâl üzere ölenler- var ya, iste Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların da lâneti onların üzerinedü:”
Önceki âyette, onlar hayatta iken lânete uğradıkları belirtiliyor. Bu âyette de ölümlerinde de lânete uğratıldıkları belirtiliyor.
Âyette geçen, (........) kelimesinden kasıt mü'minlerdir. Ya da hem mü'minler ve hem de kâfirlerdir. Çünkü kıyamet gününde kimisi kimisine lânet okuyacaktır. Nitekim, yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Cehenneme giren her grup kendi yoldaşına lânet okur.” A'râf, 38.
162. Âyetin Tefsiri
Onlar artık sürekli olarak hep bu lânet içindedirler. Onlardan ne azapları hafifletilir ve ne de yüzlerine bakılıp bir süre tanınır.
“Onlar artık sürekli olarak hep bu lânet içindedirler.”
(........) kelimesi, (........) deki (........) zamîrinden hâldir. (........)ya “lânet içinde” veya “ateş içindedirler” , demektir. Ancak bu hususlar konunun önemi sebebiyle ve korkutmak, tehdit etmek için gizli bırakılmıştır.
“Onlardan ne azapları hafifletilir ve ne de yüzlerine bakılıp bir süre tanınır.”
Yani onlara asla bir mühlet, yeni bir süre tanınmaz. Ya da mazeret göstermeleri için beklenilmez. Ya da bunlara rahmet nazanyla asla bakılmaz.
163. Âyetin Tefsiri
İlâhınız bir tek ilâhtır. O'ndan başka bir ilâh yoktur. O Rahmândır, Rahîmdir.
“İlâhınız bir tek ilâhtır.”
Yani, O ilâhliğinda-ulühiyetinde ferddir, bir tektir. İlâhlığmda O'nun ortağı, şeriki yoktur. Bu itibarla Allah'tan başkasının “İlâh” olarak adlarıdırılması doğru değildir.
“O'ndan başka bir ilâh yoktur.” Âyetin bu kısmıyla başta Allah'ın birliğini kesin ikrar ile bildiriyor. Diğer şeyleri ilâh olarak kabul edilmesini ve bir başka ilâh varlığını reddediyor ve bunun yalnızca kendisinin olduğunu tesbitle belirtiyor.
Âyetteki, (........) zamîri, (........) den bedel olarak merfûdur. Burada nasb câiz değildir. Çünkü bedel, ikinci amile itimad etmeye dayanır, ona delâlet eder. Nitekim âyetteki mana da buna dayanır. Eğer mansüb olarak kabul edilirse bu takdirde ilk amile dayanır.
“O Rahmân'dır, Rahîm'dir.” Bu ise merfûdur.
Yani nimetlerin hangi türü, aslı ve yan ürünleri varsa hepsini veren Allah'tır. Allah'tan başka böyle bir niteliğe sahip bir varlık asla yoktur. O'ndan başka olan şeyler ya nimet türünden olan şeylerdir veya kendilerine nimet verilenlerdir.
Bunun merfû' oluşu ya mübtedanın haberi olması itibariyledir. Ya da, (........) zamîrinden bedel olarak merfûdur. Yoksa sıfat olarak değil. Çünkü zamîr bir kelime vasfedilemez, nitelenemez.
Müşrikler bir tek ilâh konusunda şaşkınlık ve hayret duyunca, buna ilişkin olarak bir âyet ve mu'cize istediler. İşte bu âyetin iniş sebebi bu olaydır.
164. Âyetin Tefsiri
Şurası bir gerçektir ki, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde yüzüp sefer yapan gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü durumundaki toprağı sayesinde canlarıdırdığı suda, yeryüzünde her türlü canlıyı üreterek dağıtıp yaymasında, rüzgarları ve yer ile gök arasında Allah'ın emrini hazır olarak beklemekte olan bulutları dünyanın dört bir tarafına yönlendirmesinde şüphesiz aklını çalıştıran bir toplum için Allah'ın varlığının ve birliğinin delilleri vardır.
“Şurası bir gerçektir ki, göklerin ve yerin yaıatılmasında, gece ile gündüzün -renkte, uzayıp kısalmasında ve- birbiri ardınca gelmesinde,” “İnsanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde yüzüp sefer yapan gemilerde,” orada kendilerine faydalı olan şeyleri taşımada veya insanlara fayda getirmesinde,
“Allah'ın gökten indirip -yağdınp- cfa ölü -kurumuş- durumundaki toprağı sayesinde canlarıdırdığı suda,”
Burada, (........) deki, (........) edatı ibtidai gaye içindir. Âyetteki, “sudan “kasıt yağmur demektir ve suyun cinsini açıklamak içindir. Çünkü gökten yağmur da, başka şey de iner (yağar). Daha sonra işe gelen şu ifade, (........)fiili üzerine atfedilmiştir. Bundan sonraki, (........) kelimesi de, (........) kelimesi üzerine atfedilmiştir.
“Yeryüzünde her türlü canlıyı üreterek dağıtıp yaymasında,” yeryüzünde debelenen her canlıyı.... “rüzgarları ve yer ile gök arasında Allah'ın emrini hazır olarak beklemekte olan bulutları dünyanın dört bir tarafına yönlendirmesinde “şüphesiz aklını çalıştıran bir toplum için Allah'ın varlığının ve birliğinin delilleri vardır.”
Kırat imâmlarından Hamza ile Ali, (........) çoğul olan bu kelimeyi, tekil olarak, (........) şeklinde kırâat etmişlerdir.
Yani, rüzgarların doğudan, batıdan, kuzey ve güneyden estirilmesinde, kimi zaman sıcak olarak ve kimi zaman da soğuk olarak estirilmesinde ve yönlendirilmesinde, kimi vakit kasırga ve fırtınalar şeklinde ve bazen de ılık ve yumuşak bir hâlde estirilmesinde, kimi vakit hiçbir yarar sağlamayan ve aşılamaya neden olmayan bir rüzgar hâlinde ve kimi vakit de bitkiler arasında aşılama görevini yapar hâlde estirilmesinde, bazan rahmet oluşunda ve bazen de azap ve cezâ oluşunda akıl sahipleri için çıkaracağı dersler ve ibretler vardır.
Allah'ın dilemesine bağlı kalarak ona boyun eğen ve emrinde hazır bekleyen gök ile yer arasında da ibretler vardır. Yeterki bütün bunlara ders alabilecek şekilde kalb gözüyle bakılmalı ve ibret alınmalıdır. Tüm bu sayıları şeyler dikkate alınarak bunları var eden zatın kudreti için birer delil ve delil görmeli, bunlar eşsiz şekilde yaratan zatın hangi hikmete bağlı kalarak yarattığı üzerinde kafa yormalıdır. Bir de bunlardan bunun sâhibinin birliğini, vahdaniyetini öğrenmeli, Allah'ın birliği için bunları delil saymalıdır. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
“Bu âyeti okuduğu hâlde bunun üzerinde düşünmeyen, bundan ders çıkarmayan kimseye yazıklar olsun!”
165. Âyetin Tefsiri
Bu delilleri düşünmeyen öyle insanlar da vardır ki, Allah'tan başka varlıkları Allah'a denk ilâhlar kabul ederler ve onları Allah'ı sever gibi severler. Halbuki Allah'a îman edenlerin, Allah'a karşı olan sevgileri müşriklerin ilâhlarına (ilâhlaştırdıkları sistemlerine) olan sevgi ve bağlılığından çok daha fazladır. Keşke zalimler azâbı gördükleri andan itibâren gerçeği anlayacaktan gibi bütün güç ve kuvvetin Allah'a âit olduğunu, Allah'ın azâbının pek şiddetli olduğu gerçeğini şimdiden anlayabilselerdi.
“Bu -apaçık burhan ve delilleri düşünmeyen öyle insanlar da vardır ki, Allah'tan başka varlıkları — put ve benzeri şeyleri- Allah'a denk ilâhlar olarak kaimi ederler ve” “onları Allah'ı sever gibi severler.”
Onlara tazimde bulunurlar, sanki sevilmesi ve saygı gösterilmesi gereken onlarınış gibi ona boyun eğerler. âdeta Allah'a tazimde bulunur ve Ona boyun eğilir gibi yaparlar.
Yani putlarını, (putlaştırdıkları sistemlerini) ve adamlarını tıpkı Allah gibi severler. Kısaca bunlara olan sevgi ile Allah'a olan sevgide eşitlik gösterirler. Çünkü bunlar da Allah'ın varlığını ikrar ile kabul ediyor ve O'na yaklaşmak için kendilerince ibâdetler yapıyorlar.
Bir tefsire göre de mü'minlerin Allah'ı sevdikleri gibi bunlar da putlarını ve putlaştırdıklarını bu manada severler.
“Halbuki Allah'a îman edenlerin Allah'a karşı olan sevgileri, müşriklerin ilâhlarına (ilâhlaştırdıkları sistemlerine) olan sevgi ve bağlılığından çok daha fazladu:”
Çünkü mü'minler her ne olursa olsun asla Rabbleri olan Allah'tan vazgeçip bir başka varlığa asla dönmezler, dönek değiller. Halbuki münâfıklar dönektirler. Çünkü başlarına bir sıkıntı gelince, başları sıkışınca Allah'a denk mttukları ilâhlarını bırakır hemen yüce Allah'a sığınırlar ve O'na boyun eğerler.
“Keşke zalimler azâbı gördükleri andan itibâren gerçeği anlayacakları gibi.”
Bu âyetteki, (........) kelimesini İmâm Nafı ve İbn Âmir muhatap sigasıyla, (........) olarak okumuşlardır. Dolayısıyla bu okuyuşla sanki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e sesleniliyormuş gibi değerlendirilmiştir. Ya da her muhataba bir hitap olarak değerlendirilmiştir.
Yani: “Sen bu durumu eğer görebilseydin, gerçekten büyük bir olay karşısında olduğunu görürdün.” demektir.
(........) ile Allah'a denk eşler edinen, ortaklar kabul edenleri ifade ve işaret ediyor.
Kırâat imâmlarından İbn Âmir, (........) kelimesini, meçhul olarak, (........) şeklinde kırâat etmiştir.
“Bütün güç ve kuvvetin Allah'a âit oluğunu, Allah’ın azâbuun pek şiddetli olduğu gerçeğini şimdiden anlayabilselerdi.”
Âyetteki, (........) hâldir.
Yani şirkleri yüzünden büyük bir zulüm ve inkâr içinde olanlar her bakımdan, sevap vermede ve cezâlarıdırmada güç, kuvvet ve kudretin Allah'a âit olduğunu, Allah'a denk tuttukları varlıkların bir hiç olduklarını keşke bilmiş olsalardı, kıyamet gününde azâbı gördükleri anda, Allah'ın zalimlere uygulayacağı azâbın şiddetini bilselerdi, artık onlarda görülecek ve duyulacak pişmanliğin, üzüntünün tarifi anlatılamazdı.
Burada cevap mahzûftur. Çünkü, “eğer” arzu duyuları-özlenen bir ifadenin başında veya kendisinden korkuları bir durumu anlatan bir cümlenin başında yer alınca, o zaman akla gelebilecek tüm sorulara bir cevap içeren bir ifade ya da cümle ile birleştirilmesi olayı oldukça azdır.
Yani çoğunlukla cevap net olarak gösterilmez. Ki bu edattan sonra mazi (geçmiş zamanlı) fiil gelir, aynı şekilde bu, kelimeye eğer mazi (geçmiş zaman) manasına delâlet edecekse yine bu edat gelir.
Ancak burada geleceğe âit fiilin başına yani Muzari (şimdiki zaman) fiilinin başına gelmiş olması şu sebepledir. Allah'ın gelecekten haber vermesi, doğruluğu itibariyle tıpkı geçmişte olmuş bir vakanın gerçekliği manasındadır. Zira Allah'ın bildirdiği şey mutlaka gerçekleşeceğine göre bu bir manada mazi anlamındadır, olmuş gibidir.
166. Âyetin Tefsiri
İşte o andan itibâren lider durumundakilerin, peşlerinden gelenlerden nasıl kaçıp uzaklaştıklarını görecekleri anı da hatırla! Zaten azâbı da görmüşlerdir ve aralarındaki her türlü bağlar da kopup kesilmiştir.
“İşte o andan itibâren lider durumundakilerin, peşlerinden gelenlerden nasd kaçıp uzaklaştıklarını görecekleri anı da hatırla! Zaten azâbı da görmüşlerdir ve aı akmada her türlü bağlarda kopup kesilmiştir.”
Kırâat imâmlarından Âsım dışında Irak okuluna mensup olanlar (ki bunlar Kûfe ve Basra kırâat okulu mensupları olup eğer bunlar bir kelimede ittifak ederlerse hepsine birden Irak okulu mensupları denmektedir) (........) kelimesindeki (........)harfini (........) harfine idgam etmişler ve öyle okumuşlardır ki, bu okul mensuplarına göre bu türden kelimeler Kur'ân'ın neresinde gelirse gelsin, hepsi aynı şekilde ve aynı kuralı uygulayarak okumuşlardır.
Aynı zamanda bu kelime, (........) cümlesinden bedeldir. (........) cümlesinden murat, kendilerine uyulanlar, lider konumunda olanlar, önderler, demektir. Bundan sonraki cümlede de bu liderlerin peşinden gidenler anlatılmaktadır.
(........) Bu cümlenin başında yer alan, (........) harfi hâl içindir.
Yani, “Azâbı gördükleri durumdan itibâren onlardan uzaklaştılar, bağlarını kestiler.” Yine âyetteki, (........) kelimesi de, (........) kelimesine ma'tûftur.
(........) yani aralarında birleşmeye neden inançları, akideleri, ideolojileri, soy sop yakınlığı ve ahbaplıkları gibi her tür bağları koptu, kesildi, demektir.
167. Âyetin Tefsiri
Kötülük önderlerine uyanlar liderleri için derler ki: “Keşke bizim için yeniden dünyaya dönüş imkanı olabilseydi de, onların şu anda bizden kaçıp uzaklaştıkları gibi biz de onlardan kaçıp uzaklaşsaydık” İşte böylece Allah onlara amellerini içlerindeki hasret, pişmanlık ve üzüntüyle gösterecek ve onlar cehennem ateşinden de çıkacak değillerdir.
“Kötülük önderlerine uyanlar liderleri için dediler ki: “
Âyetteki, (........) kelimesi, temenninin cevabı olmak üzere mensûbtur. Çünkü (........) edatı temenni manasınadır. Mana şöyle oluyor:
“Keşke dönebilme imkanımız olaydı da biz de onlardan uzaklaşıp kaçsaydık.”
(........) İşte gerçekten bu iğrenç ve ürpertici azâbı gösterme olayı gibi.. “İşte böylece Allah onlara amellerini -putlara tapınışlarını ve ilâhlaştırdıkları ideolojilerinin hesabını— içlerindeki hasret, pişmanlık ve üzüntüyle gösterecek.”
Âyetteki, (........) ibâresi, (........) kelimesinin üçüncü mef'ûlüdür. Mana ise şöyledir:
“Onların amelleri kendilerine hasret, üzüntü, pişmanlık olarak dönmüştür. Çünkü onlar yapıp ettiklerinin karşılığı olarak hasret ve nedametten başka bir şey görmeyecekler, göremeyeceklerdir.”
“Ve onlar cehennem ateşinden de çıkacak değillerdir.” Aksine onlar cehennem ateşinde daimdirler, ebedî kalıcıdırlar.
168. Âyetin Tefsiri
Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü şeytan sizin için apaçık bir düşmandır.
“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin.” Bu, “Ey insanlar yiyin.” emri mubah olan bir emirdir yani emri ibahidir. Farz ve vacip manasında değildir.
(........) ibâresindeki (........) cer edatı, teb'îz yani bazısı, bir kısmı manasındadır. Çünkü yeryüzünde bulunan her şey yenen şeylerden değildir. (........) kelimesi, (........) fiilinin mef'ûlü olabileceği gibi, (........) ibâresinden hâl de olabilir. (........) her tür şüpheden arınınış, tertemiz, demektir.
“Şeytanın adımlarına uymayın!” Şeytanın önünüze serdiği ve sizi çağırdığı yollara, planlara uyarak onun tuzağına düşmeyin.
Kırâat imâmlarından Ebû Amr b. Ala, Nâfi, Hamza ve Ebû Bekr, (........) kelimesindeki (........) harfinin sükun ile, (........) şeklinde kırâat etmişlerdir. (........) veya (........) aslında iki adım arasındaki mesafe, aralık, demektir. Dolayısıyla bir kimsenin örnek alındığında, “Onun adımlarına uydu.” denir ki bu, onun izinden gitti, onu örnek aldı, onun yolundan gitti manalarına gelir.
“Çünkü şeytanlar sizin için apaçık bir düşmandır.” Onun düşmanliği meydandadır. Düşmanliğinın gizli ve saklı bir yanı da yoktur. (........) kelimesi hem müteaddi (geçişli) ve hem de lâzım (geçişsiz) bir fiildir.
Yani, (........) kelimesi bu kökten gelmektedir. Diğer taraftan bu âyet:
“İnkar edenlere gelince, onların velileri de tağuttur.”
mealindeki bu âyetle bir çelişki ortaya koymaz. Âyette geçen, “tağut” kelimesi de şeytan demektir. Çünkü şeytan gerçekte insanların düşmanı iken, görünürde onların dostu imiş rolünde gözükür. Zira şeytan onlara görünürde onların yanında imiş ve onlara dost elini uzatıyormuş tavrım sergileyip gösterir. İnsanların yaptığı şeyleri süslü, çekici ve cazip olarak onlara gösterir. Aslında şeytan bununla içinden onların helâkini ve belâlarını istemektedir.
169. Âyetin Tefsiri
Şeytan size ancak kötülüğü, iğrenç hayasızliği ve Allah hakkında bilmediğiniz (söylememeniz gereken) şeyleri emreder.
“Şeytan size ancak kötülüğü, iğrenç hayasızliği be Allah hakkında bilmediğiniz (söylememeniz gereken) şeyleri emreder.”
Âyetteki, “Ancak size emreder.” ifadesi, şeytan uymamanın gerekliliğine ve ona uymaya son vermenin zaruri olduğunu açıklayan bir ifadedir.
Yani bu şu demektir:
“Şeytan hiçbir zaman size iyiliği, hayır olabilecek bir şeyi emretmez. Onun emredeceği şey, kötülüktür, çirkinliktir. (........) yani haddi aşıp çok daha kötü işer yapmak gibi şeyleri emreder.”
Bir tefsire göre, (........) kelimesi had (cezâ) gerektirmeyen kötülükleri size emreder, demektir. (........) ise had yani cezâ gerektiren şeyleri de emreder, demektir. (........) ifadesi, (........) kelimesi üzerine ma'tûf olarak mecrûrudur. Dolayısıyla bu, (........) demektir.
“Allah hakkında bilmediğiniz (söylememeniz gereken) şeyleri emreder.” demek, işte sizin herhangi bir bilgi ve belgeye dayanmaksızın, “Bu helâldir, şu da haramdır.” diye söylediğiniz ifadeler gibi. Dolayısıyla bu ifadenin içerisine, Allah hakkında söylenmesi câiz olmayan söz ve ifadelerin konuşulması da bu hükmün içerisine girer.
170. Âyetin Tefsiri
Ne zaman onlara (İslâm'a karşı olanlara), “Gelin, Allah'ın indirdiği hükümlere uyun!” denilse, onlar: “Asla! Biz atalarınıızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” derler. Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?
“Ne zaman onlara (İslâm'a karşı olanlara): (........) denilse,”
Âyetteki, (........) zamîri insanlara râcidir. Burada iltifat yoluyla onlara direkt hitaptan, gaibe geçilmiş oldu. Bir tefsire göre, “onlar” dan maksat, “müşrikler “dir, bir diğer tefsire göre de bir kısım Yahûdîlerdir. Çünkü Resûlüllah onları îman etmeye ve Kur'ân'a uymaya davet edince, onların cevabı şöyle olmuştu:
“Onlar: (........) dediler.” Çünkü atalarınıız bizden daha iyi, daha üstün ve daha bilgilidirler. Yüce Allah da onların bu türden olan söz ve davranışlarını şu şekilde reddediyor.
“Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş ve doğru yolu da bulamamış iseler!”
Burada, (........) ifadesinde yer alan, (........) hâl içindir Baştaki hemze de red ve taaccub içindir. Manası da şöyledir:
“Onlar atalarının izinden mi gidecekler? Ya ataları din konusunda bir şey bilmeyen, akletmeyen ve doğru yolu da tanımayan türden insanlar ise de mi?”
Daha sonra yüce Allah onların durumlarını bir örnek ile şöyle açıklıyor:
171. Âyetin Tefsiri
Kâfirlerin durumu ile onları hakka çağıran peygamberin durumu bağırış ve çağırıştan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen çobanın haline benzer. Çünkü onlar sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürler. İşte bu bakımdan onlar akletmezler (kafalarını çalıştırmazlar).
“Kâfirlerin durumu ile onları hakka çağıran peygamberin -davetçinin- dununu,” Burada muzaf mahzûf (gizlidir) bulunmaktadır. Ve bu, “.... davetçinin ...” demektir.
“Bağırış ve çağırıştan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen çobanın haline benzer.” Mealde de gördüğümüz gibi, “Bağırış ve çağırıştan başka bir şey duymayan” ifadesinden murat “hayvanlar” demektir. Manaya gelince şöyledir:
“Bu çağırış ve seslenişinde sadece bir ses ve haykırmayı, yalnızca sesin yankısını duyup onu zihinlerine yansıtmayan ve basiretle meseleyi kavramayan kâfirleri îmana çağıran davetçinin durumu, tıpkı haykıran çobanın ne dediğini anlamayıp sadece seslenişini ve çağırışını duyan hayvanlar karşısındaki bir çoban gibidir. O hayvanlar bir ses ve bağırtının olduğun ve bunurda kendilerinin uyarıldığını hissederler, evet sadece hissederler ama, akıl sâhibi kimselerin akıllarını çalıştırmaları gibi davranıp bir şey anlamaya çalışmazlar. Çünkü bu yetenekten yoksundurlar,”
“naik” kelimesi seslenme, çağırış ve bağırma, demektir. Meselâ, (........) ve (........) yani Müezzin ezan ile uyardı, çoban koyunları (sürüyü) uyardı gibi!
(........) Nida: Duyulup işitilen seslenme anlamında olduğu gibi.
(........) Dua ise kimi zaman duyulabilen ve kimi zaman da işitilemeyen ses, çağırış, demektir.
“Çünkü onlar sağudırlar, dilsizdirler ve kördürler, işte bu bakımdan onlar dikletmezler (kafalarını çalıştırmazlar).”
(........) kelimesi muzmer olan bir mübtedanın haberidir. Bu da, (........) zamîridir. (........) Bunlardan ilki ikinci haber, ikincisi de üçüncü haberdir. Bu kâfirler hakka kulaklarını tıkmışlar, dillerini hakkı itiraftan tutmuşlar ve hakkı görmekten de gözlerini köreltmişler. Bu bakımdan hiçbir öğüdü anlamazlar, anlamak istemezler.
Yüce Allah daha sonra da müşriklerin haram kıldığı helâl konusunu açıklamak üzere şöyle buyuruyor:
172. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler! Size rızık olarak verdiklerimizin temiz ve helâl olanlarından yiyin. Eğer siz yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, O'na şükredin.
“Ey îman edenler! Size rızık olarak verdiklerimizin temiz — lezzetli ve iğrenç olmayan- helâl olanlarından yiyin. Eğer siz yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız- Eğer sizin ibâdet ye kulluğunuzu yalnızca O'na tahsis ettiğinizde ve nimetleri verenin Allah olduğu hususundaki ikrarınızda doğru ve samimi iseniz size verdiği rızıklar için- O'na şükredin.”
Yüce Allah şimdi de haram olan şeyleri şöyle açıklıyor:
173. Âyetin Tefsiri
Allah size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim de bundan yemek zorunda kalırsa, bir başkasının hakkına saldırmadan ve haddini aşmadan yemesinde herhangi bir günah yoktur. Şüphesiz Allah pek çok bağışlayan ve pek çok merhamet edendir.
“Allah size ancak ölüyü -herhangi bir şekilde meşru kesim yapılmadan ruhu bedeninden ayrıları hayvanı- haram kddı.”
Âyetteki, (........) sadece âyette zikredilenlerle konunun münhasır bulunduğunu ve bunların dışında kalanların ise haram kılınmayacağım belirten bir kelimedir.
Yani Allah size öleni, “Kanı,” yani akıcı olan kanı, çünkü bir başka âyette bu noktaya işaretle şöyle buyurulmuştur:
“Veya akıtılmış kan...” En'am, 145. kaldı ki hadiste de iki ölü ile iki kan helâl kılınmış olduğu açıklanmıştır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır:
“Bize iki ölü ile iki kan helâl kılındı. İki ölü balık ile çekirgedir. İki kan ise karaciğer ile dalaktır.” Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/97. İbn Mâce, 3218.
“domuz etini” yani domuzun tüm parçaları, organları ve cüzleri haramdır, demektir. Âyette özellikle “et” ifadesine yer verilmiş olması, yenen şeyin et olması bakımındandır.
“ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı.”
Yani putlar için, için kesilenler de haram kılınmıştır. Çünkü Allah'ın ismi bırakılarak kesilen hayvanlara bunların adları söylenerek kesilmektedir. Âyette yer alan, “İhlâl” kelimesinden maksat, sesi yükseltmek, demektir.
Yani, kesim anında kesilen hayvam ne maksatla kesildiğim haykırarak yüksek bir sesle boğazlamak demektir. Çünkü câhiliye toplumu, bir hayvan keserlerken Lat ve Uzza adına diye keserlerdi.
“Her kim de bundan yemek zorunda kalusa bir başkasının hakkına saldırmadan ve haddini aşmadan yemesinde herhangi bir günah yoktur.”
Kırâat imâmlarından Ebû Amr, Ya'kûb, Hamza ve Âsım, iki sakin biri (........) ve ötekisi de (........) harfi olarak bir araya geldiklerinden ötürü (........) harfi kesrelı okunmuştur yani, (........) olarak bu imâmlar bunu kırâat etmişlerdir. Bu imâmların dışındaki kırâat imâmları ise, (........) harfinin ötresine uymak için (........) harfini de ötreli olarak (........) okumuşlardır.
(........) kelimesi de hâldir. (........)
Yani, “lezzet, haz ve şehevi duygular için olmamak kaydıyla,” “ve üıtiyaç miktarını aşmaksızın yerse herhangi bir günalı ve vebal yoktur.”
Ancak “Devlet başkanına ve meşru nizama baş kaldırmaksızın ve haram olan bir sefere (yolculuğa) çıkmaksızın...” diye tefsir yapanların tefsiri yerinde bir tefsir olmayıp zayıf bir tefsirdir. Çünkü itaate bağlı olarak yapılan bir sefer (yolculuk) zaruret olmaksızın bir mubahlık sağlamaz. Halbuki sefere çıkmaksızın hazarda iken yani mukimken bile hapsetmek mubahtır. Kaldı ki, kişinin meşru bir düzene ya da başkana başkaldırması onun îmandan çıkmasına bir neden değildir. Bu bakımdan da böyle biri mahrum bırakılmayı hak etmez.
Eğer bir kimse mecbur kalırsa ve başka bir imkanı da kalmamış ise, kendisini ayakta tutabilecek ve sağliğinı koruyabilecek bir miktan yemesinde herhangi bir sakınca yoktur. Yoksa tıka basa yemesi söz konusu değildir. Çünkü mubahlık, bir konuda verilen izin ya da müsaade sadece muzdar olması yani mecbur kalınması hâlindedir. Bu da ancak zaruret ölçüsü ne şekilde önlenebilecekse işte o miktar ya da ölçüde izin verilmiş bulunmaktadır; Böyle olması hâlinde bunlardan yiyenler için herhangi bir günah ve vebal de yoktur.
“Şüphesiz Allah -büyük günahları- pek çok bağışlayan -olunca, eğer bir kimse mecbur ve çaresiz kalmış ise ve bu yüzden haram kılınanlardan yemiş ise onu hiç bağışlamaz mı?- ve -izin ve ruhsat tanıyarak- pek çok merhamet edendir.”
Şimdi tefsirin yapacağımız âyet Yahûdî liderler ve önderler hakkında nâzil olmuştur. Çünkü bunlar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in Tevrât'ta yer alan niteliklerini değiştirmişler ve bunu için de rüşvet almışlardır.
174. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu biraz dünyalık için yok pahasına değiştirenler yok mu? İşte onların yiyip karınlarına indirdikleri şey cehennem ateşinden başka bir şey değildir. Kıyamet gününde Allah onlarla konuşmaz ve onları temize de çıkarmaz. Onlar için ayrıca acıklı bir azap da vardır.
“Şüphesiz Allah'ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gizleyip de”
Yani Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in nitelikleri hakkındaki gerçekleri gizleyip de, “Onu bir dünyalık için yok pahasına değiştirenler yok ma?” bir karşılık veya bir değer, para ile ....
“İşte onların yiyip karınlarına indirdikleri şey cehennem ateşinden başka bir şey değildir.” Karınları dolana kadar, yani patlayana kadar. Meselâ:
“Filân kimse karnını (midesini) iyice doldurdu.” ve “Karnını birazcık doyurdu. “ifadesi gibi. Çünkü bir kimse yediği şeylere karşılık olarak ateş ile cezâlarıdırılacaksa, bu kimse bizzat ateş yemiş demektir.
Nitekim, bir kimse bedeli karşılığı olan diyet parasını alıp yiyorsa, ona,
“Filân kimse kan yedi.” denir. İşte bu da tıpkı bunun gibi bir ifadedir.
Nitekim şâir şöyle der:
Birtakım, cılız eşeklerimiz var bizim
Her gece yedikleri semerdir durmaksızın
Burada eşeklerin yedikleri şey Halbuki semer değil, semerden kazandıkları, elde edilen şeydir. Burada semer denmesinin sebebi, kazancın o yoldan elde olunması sebebiyledir. İşte âyetteki ifade de tıpkı buna benzer bir ifade olmaktadır. Çünkü eşeklerin yediği şey her ne kadar saman ise de, o samanın kazancı eşeğin sırtına vurulan semer sayesinde olmaktadır. Dolayısıyla Allah'ın haram kıldığı şeyleri yiyenler de ileride bunun cezâsı ateş olacağından burada bu, ateş yemek, midelerine ateş indirmek diye ifade olunmuştur.
“Kıyamet gününde Allah onlarla -onları mutlu kılacak, sevindirecek bir söz ile— konuşmaz” Ancak şunun gibi bir ifade ile karşılık verir:
“Alçaldıkça alçalın orada! Bana karşı konuşmayın artık!” Mümünun, 108.
“ve onları temize çıkarmaz.” Onları bulaşıp bulandıkları günah kirinden temize çıkarmaz veya onlara sena olunmaz, ikinci kez bir söz hakkı, tekrar tekrar söz hakkı verilmez.
“Onlar için ayrıca acıklı bir azap vardır.” Her üç cümle de, (........) kelimesinin haberi üzerine ma'tûfturlar. Dolayısıyla, bu kelimenin cümlelerden oluşan dört haberi bulunmaktadır.
175. Âyetin Tefsiri
Onlar hidâyete karşılık dalâleti (sapıkliği) ve mağfirete karşılık da azâbı satın alan kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar!
“Onlar -Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in niteliklerini gizleyenler- hidâyete karşılık dalâleti (sapıkliği) ve mağfirete karşılık da azâbı satın alan kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar!” Acaba onları cehennem ateşine karşı dayanıklı kılacak (kılan) şey nedir ki?
Aslında bu, yerme anlamında olan bir soru şeklidir.
176. Âyetin Tefsiri
Bunun sebebi, Allah'ın Kitabı hak olarak indirmiş olması ve onların da buna aykırı davranmalarıdır. Hiç şüphesiz Allah'ın kitabı hakkında anlaşmazlığa düşenler mutlaka içinden çıkılamaz bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.
“Bunun sebebi Allah’ın Kitabı hak olarak indirmiş olması ve onların da buna aykırı davranmalarıdır.”
Yani bu azâbın nedeni, allah'ın kitaplarında indirdiklerini hak ve gerçek olarak indirmiş olmasıdır.
“Hiç şüphesiz Allah'ın Kitabı -Tüm kitapları için kimisine haktır, kimisine de batıldır diyerek bunlar- hakkında anlaşmazlığa düşenler -Yahûdî ve Hırıstiyanlar- mutlaka içinden çıkılmaz bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.” Haktan uzaklaşmışlardır.
Ya da onların inkârlarının sebebi, Allah'ın Kur'ân'ı hak olarak indirmesidir ki kendileri de bunun hak olduğunu biliyorlar ve bildikleri hâlde küfre gidiyorlar. Dolayısıyla bunun hakkında anlaşmazlığa ve ihtilafa düşenler gerçekten hidâyetten, doğru ve hak yoldan tamamen uzaktırlar.
Bu âyette geçen, “kitap” kelimesi cins manasına olup, bütün ilâhi kitaplar anlamındadır.
177. Âyetin Tefsiri
Asıl iyilik yüzlerinizi (soyut manada) doğu ve batı tarafına çevirmek değildir. Fakat gerçek iyilik yapan kimse Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere îman eder, mala olan sevgisine rağmen onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelerin hürriyetine harcar, namazı doğru bir şekilde kılar, zekâtı verir. Söz verdikleri zaman verdikleri sözleri yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte imanlarında asıl doğru ve samimi olanlar bu özellikleri taşıyanlardır. Allah'ın emirlerine bağlılık gösteren ve yasaklarından uzak duran gerçek takva sahipleri de işte bunlardır.
“Asıl iyilik yüzlerinizi (soyut manada) doğu ve batı tarafina çevirmek değildir.” Bu hitap aslında kitap ehli denilen Yahûdî ve'Hırıstiyanlaradır. Çünkü Hırıstiyanlar kıble olarak Beyt-i Makdis'in doğusunu kullanırlarken, Yahûdîler de bunun batışım kıble olarak kabul ediyorlar. Dolayısıyla iki gruptan her biri asü iyiliğin kendi kıblelerine dönmekte olduğunu ileri sürmektedirler. İşte burada bunlara, kıble olarak iddia ettikleri yönlerin kıble olmadığım bildiriyor ve onların bu husustaki inançlarını reddediyor. Çünkü onların kıbleleri mensuhtur, yani artık bir hükmü kalmamıştır, yürürlülükleri kaldırılmıştır.
“Fakat gerçek iyilik yapan kimse Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere îman eder.”
Yani asıl iyilik, şöyle şöyle yapanların iyiliğidir veya asıl iyilik sâhibi, .... olanlardır. Bu her iki tefsir de muzafın (tamlarıanın) hazfedilmiş (gizlenmiş) olduğu varsayımına göredir. Ancak bu iki tefsirdan en doğru ve şık olanı ilk tefsirdur.
Birr: Hayır ve iyiliğe ad olan bir kelime olup hoşnut kalınan her iyi ve güzel şey manasındadır.
Anlatıldığına göre Müslümanlar kıble konusunda aralarında hayli tartışmalara giriştiler. Denilmiştir ki; asıl büyük ve gerçek birr yani iyilik, diğer iyilik çeşitleri içinde önem verilmesi gerekli olan ve diğerlerini bir kenara bırakıp sadece kıble meselesini ele almak ve iyiliğin bu olduğunu ileri sürmek değildir. Fakat asıl ye gerçek birr yani iyilik, ihtimâm ve önem verilmesi gereken iyilik, îman edenlerin ve buna bağlı olarak da yapılması gereken amelleri yapanların yaptığı iyiliktir.
(........) kelimesinin haberidir. İsmi de, (........) kelimesidir. Bu tarz okuyuş ise kırâat imâmlarından Hamza ile Hafs’ın okuyuşudur. Ancak kırâat imâmlarından Nâfi ve İbn Âmir ise, (........) ibâresindeki (........) kelimesinde (........) harfini şeddesiz olarak tahfif haliyle olmak üzere (........) şeklinde merfû' okumuşlardır.
Ancak Müberred’den gelen bir rivâyete göre demiştir ki: “Eğer ben Kur'ân okuyanlardan:.(kırâat imâmlarından) olsaydım, mutlaka, (........) olarak da okunmuştur.
Âhiret gününden kasıt, öldükten sonra dirilme günüdür. Kitaptan kasıt cins manasında olması sebebiyle bütün ilâhi kitaplar veya sadece Kur'ân olabilir.
“Mala olan sevgisine rağmen onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelerin hürriyetine harcar,”
Burada, (........) farklı olarak tefsir edilmiştir. Meselâ, “Allah'ın sevgisine dayanarak, mal sevgisine rağmen veya verme sevgisi, harcama isteği... “ gibi. Hep o malı vermek ister. Ve verirken de içten isteyerek bir sıkıntı duymaksızın verir.
Âyette yardım ve verme sırlamasında öncelik yakınlara verilmiştir. Çünkü bunun sebebi, akrabanın yardım olunmaya çok daha lâyık ve hak sâhibi olmalarındandır. Nitekim, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadişlerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Senin yoksullara yaptığın bir iyilik (verdiğin bir sadaka, bir tek sadaka) sevaptır. Halbuki senin yakın - uzak akrabanayaptığın bir iyilik - verdiğin bir sadaka ise vuslattır (akrabalık bağını pekiştirmektir).”
Yetimlerden kasıt ise, hem yakın ve uzak akraba içindeki yetimler ve hem genel manadaki yetimleri içerir. Ancak burada mutlak anlamda “yetimler” ifadesinin geçme nedeni herhangi bir karışıklığa meydan verilmemesi sebebiyledir.
Miskin, yani yoksullardan kasıt, sürekli olarak insanların yardımlarına muhtaç olan demektir. Çünkü böyle kimselerin ellerinde ve avuçlarında hiçbir şeyleri yoktur. Bunlar âdeta hiç ayılmayan ve gece gündüz sarhoş gezenler gibidirler. Bir türlü iki yakalan bir araya germez.
Yol oğlu, yani yolcu:
Yani yolda kalmak suretiyle ulaşabilmesi gereken yerlerle bağı kopmuş olan kimse demektir ki, elinde avucünda buseyi de kalmamış olan kimse demektir. Her ne kadar lâfız olarak tekil ise de cins manası taşıdığından bütün yolcular demektir. Yol oğlu yani “İbn sebil” denmesinin nedeni de yola bağlı kalması ve bu yolculuğun kendisi için gerekli olması yüzündendir. Veyahut doğrudan doğruya misafir demektir.
Dilenenlerden kasıt ise, yiyecek vb. gibi şeyleri isteme ihtiyacını duyanlardır.
(........) Fi'r-rikab: Boyunduruk altında bulunanlar, köleler. Bunlar efendileriyle özgürlüklerine kavuşmak kaydıyla antlaşma ya da sözleşme yapan kölelerdir, ki bunlara mükâteb ismi verilir. Bunlara da gereken yardımın yapılması icab eder, ki bu sayede özgürlüklerini kazanabilsinler ve boyunduruk altından çıkıp kurtulabilsinler. Ya da esaret altında bulunanlara yardım ederek onların kurtulmasını ve özgürlüklerini kazanmalarını sağlamaktır.
(........) Farz olan “namazı doğru bir şekilde kılar -yine farz kılınmış olan- zekâtı verir:” Bir tefsire göre bu, birinciyi teyit ve te'kit içindir. Yine denildiğine göre birinciden murat da; sadakalann Nâfile olanları ve yapılan iyiliklerdir.
(........)Allah'a veya insanlara “Söz verdikleri zaman verdikleri sözü yerine getirir.” Bu cümleler de yine “îman edenler” ifadesi üzerine ma'tûftur.
(........) fakirlik ve yoksulluk manasında “sıkıntı, -kronik ve müzmin manada- haslalık ve savaş zamanlarında -savaş alanlarında- sabreder.”
(........) kelimesi medih ve ihtisas üzere mensûbtur. Bu da şiddet ve sıkıntı anlarında sabrın değerini ve üstünlüğünü ortaya koymaktır. Diğer ameller arasında savaş meydanlarında ve şiddet anlarında sabrederek göğüs germenini değerini ve üstünlüğünü ortaya koymak içindir.
“İşte imanlarında asd doğru ve samimi olanlar bu özellikleri taşıyanlardır.” Bu niteliklere sahip olan kimseler gerçekte dinde doğru söyleyen ve sadakat gösterenlerdir. “Allah'ın emirlerine bağlılık gösteren ve yasaklarından uzak duran gerçek takva sahipleri de işte bunlardır.”
Rivâyete göre câhiliye döneminde iki Arap kabilesi arasında kan davası varmış. Ancak bu kabilelerden biri diğerine göre daha bir üstün ve değerli bir kabile imiş. Bunlar, yani üstünlük iddiasını taşıyanlar şöyle bir yemin ederler:
“Eğer sizden herhangi biri bizden bir köle öldürürse biz de buna karşılık öldürülen kölemizin yerine sizden hür olan birini, bir kadınımızı öldürmeniz hâlinde yerine bir erkeğinizi, bir hür adamımızı öldürmeniz durumunda da iki hür adamınızı öldüreceğiz.”
Ancak İslâm'ın gelmesi üzerine bunlar meselelerini Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne götürdüler. İşte bunun üzerine aşağıdaki âyetler nâzil olmuştur.
178. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler! Kasden öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hür olana karşılık hür, köle olana karşılık köle, kadına karşılık kadın kısas yoluyla öldürülür. Ancak her kimin kısas cezâsının bir kısmı, öldürülenin yakınları tarafından herhangi bir şekilde bağışlanırsa, artık diyeti alacak olan örfe uygun hareket etsin ve diyeti ödemek durumunda bulunan kâtil de gerekli olan diyeti güzellikle ödesin. İşte bu durum Rabbinizden bir kolaylık ve rahmettir. Her kim de affetme veya diyetten sonra kâtilden öc almaya kalkışarak haddi tecavüz ederse muhakkak onun için pek acıklı bir azap vardır.
“Ey îman edenler! Kasden öldürülenler hakkında size kısas faiz kılındı.” Esas itibariyle kısas eşitlik demektir. Kelime birinin izini takip etmek demektir. Nitekim, bir kimsenin izini takip etmeye bu anlamda iktisas denmektedir. Kaldı ki, eskilere âit bilgileri ve haberleri araştırıp anlatana da bu manada (........) ismi verilir.
(........) kelimesi, (........) kelimesinin çoğuludur, Dolayısıyla mana şöyle olmaktadır: “Öldürülenler açısından eşiûik ve denkliğe önem ve özen gösterilmesi size farz kılındı. “
“Hür olana karşılık hür,” Önce bu cümle mübteda ve haberdir. Manası da, hür birini öldüren kimseye karşılık olarak özgür olan biri yakalanıp tutulur veya öldürülür, “köle olana karşılık köle, kadına karşılık kadın kısas yoluyla öldürülür.” İmâm-ı Şâfiî (rahmetüllahi aleyh) işte bu âyete dayanarak, hür yani özgür olan bir kimse, bir köleye karşılık olarak öldürülemez, demektedir. Ancak biz Hanefîlere göre şu âyete dayanılarak hür olan bir kimse ile köle olan arasında kısas hükmü cereyan eder. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Cana karşı can, …” Mâide, 45.
Nitekim, erkek ile kadın arasındaki durum da böyledir. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır:
“Müslümanların kanları denktir.” Ebû Dâvud, 2751. İbn Mâce: 2685.
Dolayısıyla can alma noktasında eşitlik esastır, üstünlük söz konusu değildir. Kadının da, hür erkeğinde ve kölelerinde canı candır. Çünkü bunun delili de şudur:
“Eğer bir topluluk bir kişiyi öldürecek olurlarsa, öldürenlerin tamamı (tüm kâtiller) öldürdükleri o bir kişi sebebiyle öldürülürler.”
Çünkü hükmün bir çeşide ya da türe tahsisi (aidiyeti), diğer bir türe uygulanamaz hükmünü getirmez. Aksine hüküm o konuda varid olan (gelen) bir başka delile göre aynen bâkî kalır. Nitekim yukanda açıkladığımız gibi de varid olmuştur.
“Ancak her kimin kısas cezâsının bir kısmı öldürülenin yakınları tarafindan bağışlanırsa, artık diyeti alacak olan örfe göre hareket etsin ve diyeti ödemek durumunda bulunan kâtil de gerekli olan diyeti güzellikle ödesin.” Nitekim affetmek, cezâlarıdırmanın karşıtıdır, derler. Meselâ; filarıı affettim, demr ki bu, onu bağışladım, onu cezâlarıdırmaktan vazgeçtim, demek olur.
Bu (........) kelimesi (........) cer edatıyla cani ve cinayet manalarında müteaddi (geçişli) hale gelir. Meselâ:
(........) Bakara, 25. ve (........) Şûrâ, 52. gibi. Şayet bu ikisi bir arada bulunurlarsa, birincisine, (........) cer edatıyla müteaddi (geçişli) hale gelir.
Meselâ; (........) gibi. Nitekim şu hadis de buna bir örnektir:
“Sizden atların ve kölelerin zekâtını kaldırdım.” Ahmed, Müsned: 1/18. Ebû Dâvud, 1594. İbn Mâce: 1812-1813. gibi.
Zeccâc diyor ki: (........) cümlesinin manası, “kendisine öldürme konusu diyet olarak bırakıları kimse “demektir. Ebû Mansûr Muhammed Ezheri de diyor ki:
“Afv” lügatte fazlalık manasına gelir. Nitekim şu âyette bu manada gelmiştir:
“Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. (.......) de. Bakara, 219.
gibi. Meselâ, birine mal bakımından bir üstünlüğün bulunması ve ona o maldan verilmesi hâlinde şöyle denir: (........) gibi. Ona onda olan malın bırakılması hâlinde de şöyle denir: (........) gibi.
Cumhûr’a göre âyetin manası şöyledir:
“Kim kardeşi cihetinden ona bırakacağı, terk edeceği bir şeyi varsa.”
Burada fiilin mastara isnadıyla bu, elde olunmaktadır. Tıpkı şu: (........) cümlesi gibi.
Âyette geçen, (........) — “kardeşten “maksat, maktûlün yani öldürülenin velisi demektir. Burada özellikle “kardeş” lafzmm kullanılmış olması, şefkat duygularını harekete geçirmek içindir. Çünkü aralarındaki soy ve İslâm bağı için böyle zikredilmiştir.
Yine âyetteki, (........) kelimesinden kasıt, kendisi için af ve bağışlanma istenen ve suçu işlemiş olan kâtili ifade ermektedir. Diğer mef -ulun terk edilmiş olması ona gerek duyulmaması sebebiyledir.
Yine bir tefsire göre denmiştir ki, âyette geçen, (........) edatı, (........) yerinedir. Ayrıca, (........) ve (........) kelimelerinde yer alan zamîr, (........) kelimesine âittir. (........) kelimesindeki zamîr ise, (........) kelimesine âittir. Veya, (........) kelimesinin delâlet ettiği tabi olan, olması gerekene râcidir. Çünkü mana şöyle olmaktadır:
“Maktûlün velisi ya da yakım kâtilden diyet alacağım güzellikle istesin, bu noktada örfe ve uygulamaya uysun. Kâtil de kendisinden isteneni hemen güzellikle ödesin, kan bedelini versin. İşi uzatarak savsaklamasın ve örften düşük bir şey vererek kandırma cihetine gitmesin.”
Yine âyette “bağışlanan şey” ifadesine yer verilmiş olması da şu gerçeğe dikkat çekmek ve şunun bilinmesini istemek içindir: “mağdur olan taraf eğer kanın bir kısmından vazgeçmişlerse veya varislerden bir kısmı haklarından feragat etmişlerse, artık af yani bağışlanma işi tamamlanmış, demektir. Bundan böyle kısas cezâsı da düşmüş olur.”
Diğer taraftan, (........) terk anlamında tefsîr edenlere göre, (........) mefulun bih olur. Nitekim bu kelime, (........) manasına tefsirlandığında da durum yine böyle olur.
Yani, mana şöyle olur:
“Eğer veliye kardeşinin (karilin) malından barış ve antlaşma ile bir şey verilirse o da bunu herhangi bir sıkıntı ve zorluk çıkarmaksızın alsın. Fakat kâtil de vermesi gerekeni savsaklamaksızm, ödemeyi ona (maktûlün ilgililerine) hemen yapsın.”
(........) bu kelime muzmer bir mübtedanın haberidir ve merfû' oluşu da bundandır.
Yani bu konuda gerekli olan, “İşte bu durum -bağışlanmadan ötürü varıları hüküm ve diyetin alınması “meselesi- Rabbinizden bir kolaylık ve bir merhamettir.” Çünkü Tevrât'taki hükme göre hiçbir şey alınmaksızın, diyete gidilmeksizin kâtilin her halükarda ve mutlak manada öldürülmesinin gerektiğidir.
Tevrât'a göre kâtil mutlaka öldürülecektir. İncîl'in hükmüne göre ise kâtilden herhangi bir bedel (diyet) alınmaksızın doğrudan affedilmesi ve bağışlanmasıdır. Halbuki biz Müslümanlar için durum böyle değildir. Bizim için durumda daha bir genişlik ve esneklik ya da kolaylık sağlanmıştır. Şöyle ki, ya kısas yoluyla kâtilin öldürülmesi veya bağışlanması ya da diyet alınmasıdır. İşte bu üç yoldan biri barış ya da sulh (anlaşma) yoluyla çözüme bağlanması istenmiş dolayısıyla konuya daha bir kolaylık, genişlik ve esneklik getirilmiştir. Halbuki Yahûdîlikte (Tevrât'ta) kesin öldürme, Hırıstiyanlıkta (yani İncîl'de) ise hiçbir şey alınmaksızın bağışlama vardır. İslâm'da ise görüldüğü gibi kolaylık getirilmiştir.
Bu âyet ayrıca şu gerçeğe de delâlet etmektedir. Büyük günah işleyen bir kimse mü'mindir, kâfir değildir. Çünkü adam öldürme olayından sonra bile adam mü'min vasfını ve niteliğini taşımakta, bunu yitirmemektedir. Bir de îman sebebiyle var olan din kardeşliği de sürmektedir, bâkîdir. Bir de bu kimseye bir hafifletme, kolaylık sağlanmış ve ona karşı şefkat ve merhamet duyguları harekete geçirilmiştir. İşte bütün bunlar büyük günah işleyen bir Müslümanın mü'min olarak kaldığının delilidir.
“Her kim de affetme veya diyetten -hafifletme ve kolaylıktan- sonra kâtilden öç almaya kalkışarak haddi tecavüz ederse...” Meselâ gidip kâtil dışında aynı aileden birini öldürürse ya da diyetin alınmasından sonra gidip kâtili öldürürse, bu anlamda haddini aşarsa, “....muhakkak onun için pek acddı bir azap vardır.” Âhirette onun için bir tür çok şiddetli bir azap olacaktır.
179. Âyetin Tefsiri
Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Suç işlemekten bu sayede sakınasınız diye.
“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için bir hayat vardır.” Şüphesiz bu ifade taşıdığı dikkat çekici manası ve garabetiyle yani muktezayı hale (durumun gerektirdiği şeye) uygun düşmesiyle fasih bir söz ve kelâmdır. Bilindiği üzere kısas olayı bir öldürme, ortadan kaldırma olayıdır. Hayata, yani yaşama son verdirmedir. Buna rağmen kısas, yani öldürme olayı hayatın zarfı kılınmıştır.
Kaldı ki, (........) kelimesinin ma'rife (belirli) olarak getirilmesinde, (........) kelimesinin de nekra (belirsiz) getirilmesinde apaçık bir belâgat sergilenmiştir. Bu itibarla bunun manası şöyle olmaktadır:
“Sizin için kısası içeren bu cinsten hüküm verilmesinde gerçekten büyük ve önemli bir hayat vardır.”
Çünkü bununla Meselâ bir kişiyi öldüren birkaç kişi ya da cemaat veya topluluk güçleri ne olursa olsun haksız olarak bir kimseyi öldürmeleri sebebiyle öldürülürler, İşte bu cezâ uygulaması sebebiyle kısası göz önünde tutan bir kimse için bir caydıncılık sebebi ve unsurudur. İşte bu açıdan kısasta hayat vardır, yani insanı öldürmek değil yaşatmak vardır. Hem de ne hayat ve ne yaşatma! Bunun üzerinde bir başka şey gösterilebilir mi? Ya da bir tür yaşatma veya hayat vardır. Bu, öldürülebilirim, bana da ölüm cezâsı uygulanır korku ve endişesinin berberinde getirdiği bir hayat. Çünkü, kâtile kısas uygularıabileceği gerçeğini bilmesi onu genel manada öldürmeden uzak tutar. Çünkü, bir kimse eğer birini öldürmeyi planlayıp tasarlasa aklmâ hemen kısas hükmü gelir. Bundan dolayıkendi adına korkar, ürperir. Bu şekilde öldürmekten kaçınır. Dolayısıyla öldüreceği kimse ölümden kurtulur, hayatını sürdürür. Kendisi de kısas cezâsından kurtularak o da hayatını öylece sürdürür. Görüldüğü üzere kısas cezâsının meşruluğu, şerî'at noktasından getirilmiş olması, iki hayatın ya da canın hayatta kalmalarına sebeptir.
Suç işlemekten bu sayede sakınasınız diye.
180. Âyetin Tefsiri
Herhangi birinize ölüm yaklaştığında eğer geride bir varlık bırakacaksa anaya, babaya ve yakınlara maruf (uygun) bir şekilde vasiyette bulunmak size farz kılındı. Bu, Allah'ın emir ve yasakları karşısında titizlikle davranıp sakınanlar için bir borçtur.
“Herhangi birinize ölüm yaklaştığuıda -kendisinde ölüm emareleri belirdiğinde- eğer geride bir varlık -çokça mal- bırakacaksa” , rivâyete göre Hazret-i Ali (radıyallahü anh) nin bir kölesi varmış, bunun da yedi yüz dirhem kadar bir varlığı bulunuyormuş. Bunları vasiyet etmek ister, fakat Hazret-i Ali (radıyallahü anh) buna mani olur. Bu defa kölesi ona:
— Yüce Allah, “Eğer bir hayır bırakırsa...” buyuruyor, der. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) de:
— Hayır, çok mal, demektir. Halbuki senin malın yoktur, diye karşılık verir.” İbn Hacer diyorki, Abdurrezzak ve İbn Ebû Şeybe tahricetmişler. Bk. Haşiyetu'l-Keşşaf, 1/223.
(........) kelimesinin faili (öznesi) bundan sonra gelen, (........) vd. olan cümledir. “....anaya, babaya ve yakutlara maruf - uygun bir şekilde vasiyette bulunmak size farz kılmdı.” İslâm'ın ilk zamanlarında vasiyet varislere yani mirasçı olanlara yapılırdı. Daha sonra bu âyet, “Şerhü'l-Menâr” adlı eserimizde de açıkladığımız gibi miras ile ilgili âyetin gelmesiyle neshedilrniş, hükmü yürürlükten kaldırılmıştır.
Bir tefsire göre de bu âyet mensûh değildir, yani hükmü yürürlükten kaldırılmamıştır. Çünkü, âyet küfürleri sebebiyle mirasçı olmayanlar hakkında nâzil olmuştur. Zira bu dönem henüz İslâm'ın yeni geldiği bir dönemdir. Dolayısıyla adam Müslüman olmuş ama, henüz ana ve babası Müslüman olmamış veya yakınları Müslüman olmamışlardır. İslâmiyet ise bu manadaki yakınlıklarda mirasçı olmaya yer vermiyor ve hak tanımıyor. Ancak buna sadece aralarındaki akrabalıkları sebebiyle bir mendup hüküm olarak farz olmaksızın bu durumda olanlara vasiyetin yapılabileceğine bir izin mahiyetindedir.
İşte bu şekilde âyetin tefsirlanması durumunda, (........) kelimesiyle farz kılındı manası murat olunamaz. (........) demek, adaletle, demektir.
Yani fakir ve yoksul bir kenara bırakılarak zengin olana vasiyetin yapılmaması ve malın üçte birinden fazlasının vasiyetle başkalanna bırakılmaması demektir.
“Bu, Allah'ın emir ve yasakları karsısında titizlikle davranıp sakınanlar -şirkten uzak duranlar- için bir borçtur.” Buradaki, (........) kelimesi müekked mastardır olup (........) demektir.
181. Âyetin Tefsiri
Artık her kim bu vasiyeti işitip kabul ettikten sonra değiştirirse, bunun vebaU ancak onu değiştirenlere âittir. Hiç şüphesiz Allah her şeyi en iyi işiten ve her şeyi en iyi bilendir.
“Artık her kim bu vasiyeti -şerî'ata uygun olarak yapıldığını vasi ve şâhitlerden- işitip kabul ettikten sonra -vasiyeti- değiştirirse,” “Bunun vebali ancak onu değiştirenlere âittir.” Vasiyeti değiştirmenin vebal ve günahı yalmzca onu değiştirenleredir. Yoksa bu vebal ne: vasiyet dene ve ne de kendileri için vasiyet yapılmış olanlaradır. Bunların bir günahları yoktur. Çünkü her ikisi de zulümden beri ve uzaktırlar.
“Hiç şüphesiz Allah her şeyi en iyi işiten —vasiyet edenin söylediklerini duyan- ve her şeyi en iyi bilendir.” Vasiyeti değiştirerek zulmeden kimsenin de durumunu bilendir.
182. Âyetin Tefsiri
Bununla birlikte kim de vasiyet edenin hataya yönelmesinden veya günaha girmesinden endişe eder de ilgili kimselerin aralarını bulursa kendisine herhangi bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok çok bağışlayan ve çok çok merhamet edendir.
“Bununla birlikte kimde vasiyet edenin hataya yönelmesinden veya günaha girmesinden endişe, eder de, ilgili kimselerin aralarını bulursa kendisine, herhangi bir günah yoktur.”
Âyette geçen, (........) kelimesi bildi (bilmek) manasınadır. Bu ifâde genelde Araplar arasında yaygın olarak kullanılır. Meselâ:
(........) gibi ki, “Neredeyse göğün yağdırmasından korktum” , demek olup bununla, bilgi yerine geçen galip zannı (kuvvetle muhtemel olan ihtimal) demek istiyorlar.
(........) kelimesini Hafs dışında kalan Kûfe okulu temsilcileri (........) olarak kırat etmişlerdir. (........) vasiyet konusunda yanılmak suretiyle haktan meyletmek, başka bir şeye yönelmek, demektir. (........) sırf zulmetmek, haksızlık yapmak için bilerek yan çizmek demektir.
(........) kendi lehlerine vasiyet yapılanlar demek olup bunlar da, ana baba ve akrabalardan meydana gelirler. İşte bunlar arasında şerî'at ölçüleri içerisinde aralarını bulmaktır.
(........) Çünkü bu kimsenin yaptığı değişiklik bâtıl ve yanlış olan bir şeyi hakka dönüştürmek, hak olanı gerçekleştirmektir. Bu açıdan bir vebal altına girmez. Önce hakkı değiştirip bâtıla yönelenleri anlatması ve sonra da batılı tekrar eski durumuna, yani hakka getirmesini, hakka dönüştürmesini zikretmesi meselesi her değiştirmenin ya da tebdilin vebal ya da günah olmadığını göstermek ve bildirmek içindir, bu bilinsin diyedir.
Bir tefsire göre de bu, vasiyet edenin hayatta iken olacak olan durumuyla ilgilidir.
Yani, bir kimse bir vasiyet hazırlarken bir kimse de yanında bulunur ve yapılan vasiyetin şerî'ata aykırıliğinı görür de bunun üzerine ona mani olur ve öyle yapmaması gerektiği üzerinde durarak onu doğruya yöneltirse, dolayısıyla bu şekilde ilk defa hatalı bir vasiyete bulunan kimsenin bununla ilgili söyledikleri açısından kendisine bir günah ve vebal yoktur.
“Şüphesiz Allah çok çok bağışlayan ve çok çok merhamet edendi:”
183. Âyetin Tefsiri
Ey imân edenler! Oruç tutmak sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, takva ile hareket edip Allah'ın emir ve yasaklarına bağlı hareket edesiniz.
“Ey îman edenler! Oruç tutmak sizden öncekilere farz /alındığı, gibi size de farz kılındı.”
Âyette geçen, (........) kelimesi, (........) fiilinden mastardır. Maksat ramazan ayında tutulan oruçtur. (........) kelimesi farz kılındı, demektir. “Yazıldığı gibi ...yazıldı. “Bu ifade mahzûf bir mastann sıfatıdır. (........)
Yani, Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) den itibâren sizin zamanınıza kadar bütün peygamberlere ve ümmetlerine de farz kılınmıştır. Çünkü, oruç oldukça eskiye dayanan bir ibâdettir. Buradaki teşbihin, yani benzetmenin sebebi, eski ümmetlerin hepsini de günlere dayalı oruç ibâdetiyle mükellef bulunmaları itibariyledir.
Yani, “sizden öncekilerin ibâdet ettikleri gibi, siz de günlerle sınırlı oruç ibâdetiyle sorumlu tutularak ibâdet edeceksiniz.”
“ki, takva ile hareket edip Allah’ın emir ve yasaklarına bağlı hareket edesiniz.” Oruç sayesinde ma'siyetlerden uzak kalırsınız. Çünkü, oruç nefsi kötülüklerden daha fazla korur. Onu kötü yerlere gitmekten daha çok alıkoyar, kötülüklerine set olur. Ya da bunun manası şöyle olur:
“ki, siz bu sayede müttakiler zümresi içerisinde yer alasınız. Çünkü oruç tutmak onların şiarıdır.”
184. Âyetin Tefsiri
Farz kılınan oruç sayılı günlerdedir. Sizden her kim hasta ya da yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde oruç tutusun. Oruç tutmaya güç yetiremeyenler de bir yoksulu doyuracak miktar fidye versin. Her kim de kendi adına fidye miktarını fazlasıyla verirse bu, onun lehine çok daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz, fidye vererek oruç tutmamanızdan oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
“Farz kılman oruç sayılı günlerdedir.”
Burada, (........) kelimesinin mensûb oluşu, (........) iledir.
Yani:
“Size (........) oruç tutmanız farz kılındı.” demektir. (........) yani zamanla vakitleri belirlenmiş sayılı günlerde, demektir.
Yani az sayıda günler, demektir. Bu esasen şuna dayanmaktadır; az sayıdaki bir mal sayı ile değerlendirilir. Halbuki çok olması hâlinde durum değişir.
(........) Sizden her kim hasta -oruç tutması hâlinde hastaliği artacak- ya da yolcu olursa -herhangi bir yolculuğa çıkarsa- tutamadığı günler sayısmca diğer günlerde oruç tutsun.”
Yani, bu takdirde o günlerde oruç tutmaz daha sonra kaç gün oruç tutamamış ise onlar sayısınca oruç tutsun.
Burada, (........) kelimesi ma'dut, yani sayılı günler, demektir.
Yani bu durumdaki bir kimseye daha sonra tutamadığı günler sayımca oruç tutması emrolunur.
(........) hastalık veya yolculuk günleri dışındaki günler demektir. (........) kelimesi vasıf olması ve bir de elif ve lâm harflerinden dönülmesi bakımlarından gayrı munsarif bir kelimedir. Çünkü, (........) vezninde sıfat olan kelimelerde asıl olan cemi' yani çoğul olmaları hâlinde elif ve lâm ile kullanılması gerekir. Meselâ:
(........) gibi.
“Oruç tutmaya güç yetiremeyenler de bir yoksulu doyuracak miktar fidye versin.” Şimdi âyetin bu kısmına âit tefsirimizdeki tefsiruna geçelim. Şöyle ki:
“Oruç tutmaya güçleri yettiği hâlde herhangi bir mazereti bulunmaksızın oruç tutmayanlara gelince, bunlar için”
“Bir yoksulu doyuracak miktar vermek vardır. “Bu miktar buğdaydan olursa bu, her gün için yarım sa'dır (ölçektir), eğer buğday dışındaki maddelerden olursa bu, bir sa'dır (ölçektir). Bir sa'ise yaklaşık dört kg. demektir. (........) kelimesi, (........) kelimesinden bedeldir.
Kırâat imâmlarından Medine okuluna mensup olan Nafî (70-169/ 689-785), Ebû Cafer ve ayrıca İbn Zekvan, (........) cümlesini, olarak okumuşlardır.
Bu şekilde mazereti olmadan oruç tutmayıp da fidye verme durumu İslâm'ın ilk dönemlerinde idi. Çünkü bunlara oruç farz olmuş olmasına rağmen bir türlü alışamamışla ve oruç tutmak ağırlarına gidiyordu, açlık sıkıntı veriyordu. Dolayısıyla bu durumda olanlar için onlara oruç tutmayıp fidye vermeleri için bir ruhsat tanınmış oldu, bir muhayyerlik getirildi. Daha sonra bu muhayyerlik olayı şu hükümle neshedilmiş oldu, yürürlükten kaldırıldı.
“O hâlde izden her kim o aya erişirse hemen oruç tutsun.” Bakara, 185
Nitekim bunun için, (........) kavli yani, “Sizden herkim hasta ya da yolcu olursa... “İfadesi tekrarlanmış oldu. Mademki bir kez hükmü yürürlükten kaldırılan yani mensûh olan âyette bir kez zikredildi. O hâlde bir kez dehükmü yürürlükten kaldıran, yani nâsih olan âyette de böylece zikredildi ki, gerçek anlaşılsın istendi. Böylece bu hükmün halen bâkî olduğunu ve yürürlülüğünün devam etmiş olduğunu göstersin diyedir.
Bir başka tefsire göre de bunu manası, (........) yani güç yetiremeyenler, tutamayacak kadar mazereti bulunanlar, demektir. Dikkat edilirde burada kelimenin başına bir nefy edatı olan, (........) takdir olunmuştur. Mü'minlerin annesi bizim annemiz Hazret-i Hafsa'nın kırâatinde, (........) harfi muzmerdır, (gizli kılınmıştır). Bu değerlendirmeye göre âyet mensûh değildir, yürürlüktedir.
(........) kelimesini (........) olarak okumuşlardır. Bunun da manası, (........) demektir.
“Eğer bilirseniz -ey gücü yetenler!— sizin için oruç tutmamanızdan, oruç tutmanız —fidyeden ve fazlasıyla hayır yapmaktan- dalıa hayırlıdır.” Bu durum İslâm'ın henüz ilk dönemlerinde idi. Bir diğer tefsir ise şöyledir:
“Yolculuk esnasında olsun hastalıklı durumunuzda olsun eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. Çünkü bu size daha ağır geleceğinden sevabı da o oranda artar,”
(........) cevabı mahzûf (gizli) olan bir şart cümlesidir.
185. Âyetin Tefsiri
Ramazan ayı ki Kur'ân o ayda indirilmiştir. O Kur'ân insanlar için doğru yolu gösteren, doğruyu ve hak ile batılı ayırdeden ölçüleri koyan apaçık delilleri taşıyan kitaptır. O hâlde sizden her kim o aya erişirse hemen oruç tutsun. Kim de hasta olur veya bir yolculukta bulunursa tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık diler, size zorluk dilemez. Böylece size farz kılınan sayılı günleri tamamlayasınız, size doğru yolu göstermesi sebebiyle Allah'ı tazim edesiniz ve şükredesiniz diyedir.
“Ramazan ayı, ki Kur'ân o ayda indirilmiştir.”
Burada, (........) ifadesi mübtedadır. Bunun haberi de, (........) cümlesidir.
Yani, ilk defa Kur'ân'ın indirilmeye başlarıılması bu ayda olmuştur ve bu da bu aydaki Kâdir gecesinden itibâren olmuştur. Ya da mana şöyledir:
Bu ayın şanı ve önemi dolayısıyla Kur'ân indirilmiştir, hakkında bir âyet nâzil olmuştur, ki bu da Rabbimizin: (........) kavlidir.
(........) kavli de, (........) kelimesinden bedeldir. Ya da mahzûf bir mübtedanın haberidir.
Yani, (........) kelimesi de, (........) kelimesinin mastarı olup, yakmak ve yanmak manasındadır. (........) kökünden alınmadır. (........) kelimesi buna izafe olunmuştur. Böylece bir alem (yani özel bir isim) olmuştur. Kelimenin ma'rife olması ve kendisinde (........) ile (........) harfinin var olması sebebiyle gayrimunsariftir. Bu isimle isimlendirilmiş olması, insanların ramazanda tuttukları oruç sebebiyle çektikleri açlık ve susuzluk sıkıntısı, zorluğu ve şiddetidir. Çünkü genelde Araplar ayları içlerindeki durum ve olaylara göre zaman açısından değerlendirmektedirler. Ramazan ayının ise yakıcı sıcak günlere denk düşmesi sebebiyle buna bu isim verilmiştir.
Eğer sen, “Kim ramazanı (ramazan ayında), inanarak ve mükafatını da Allah'tan bekleyerek oruç tutarsa...” hadisindeki ifadeyi nasıl tefsirlayacak ve bunun hakkında ne diyeceksin? Çünkü özel isim hâlini almış olan kelime, “muzafve muzâfun ileyh” ile birliktedir. Halbuki burada sadece “ramazan” geçiyor, ne diyeceksin? Buna benim cevabım şöyledir. Bu, bir karışıklığa meydan verilmeyeceği kesin olması bakımından bir tür hazf kabilindendir.
Yani ramazan denince ramazan ayı demek olduğunun herkesçe bilinmesi sebebiyle ayrıca, “ramazan ayı” denmesine gerek yoktur.
(........) ismi ya da kelimesi, Kur'ân-ı Kerîm'in her neresinde geçerse geçsin, İbn Kesîr burada görüldüğü gibi hemzeli olarak, (........) tarzında değil de, hemzesiz olarak, “el-Kur’ân” olarak okumuştur. Âyetin bundan sonra gelen kısmı ise hâl olarak mensûbtur ki, şu kısımdır:
“Kur'ân insanlar için doğru yolu gösteren, doğruyu ve hak ile baldı ayu deden ölçüleri, koyan apaçık delilleri taşıyan bir kitaptır.” Şimdi dé bu kısmın tefsirimizdeki tefsirunu alalım. Şöyle ki:
“O Kur'ân, insanları hakka, doğru yola ileten bir kitap olarak indirildi O apaçık âyetlerden, net ve şüpheye meydan bırakmayan kanıtlardan, açık delillerden ibâret bir kitap olarak hakka yönlendirir. Hak ile batılı birbirinden ayırt eder.”
Âyetin bu kısmında önce, bu Kur'ân'ın bir hidâyet olduğu, doğru yolu gösterdiği ele alındı. Hemen bunun ardından da, bu kitap ya da Kur'ân ile Allah'ın insanları hidâyete yönlendirdiği apaçık âyetler (gerçekler) cümlesinden olduğu anlatıldı. Bunun hak ile batılı birbirinden ayırt eden bir kitap olduğu gerçeği üzerinde duruldu. Çünkü bu, Allah'ın vahyinin bir eseridir. Semavî olan kitaplarının gösterdiği bir gerçek çizgi ve yoldur. Çünkü bu vahiy ve semavî kitaplar hem insanları doğru yola iletir, yönlendirir ve hem hidâyet ile dalâlet (sapıklık) arasındaki farkı anlayabilme ve gerçeği kavrama imkanını verir.
“O hâlde sizden her kim o aya erişirse hemen oruç tulsün.”
Yani kim bu ayda hazır ve mukim olur, misafir (yolcu) olmazsa hemen hiç durmaksızın bu ayda farz olan orucu tutsun. Sakın orucu tutmamazlık ederek yemesin.
(........) kelimesi zarf tümleci olarak mensûbtur. Aynı şekilde, (........) kelimesinde ki, (........) zamîri de zarf olarak mensûbtur. Yoksa mefulü bih değildir. Çünkü, ister mukim olsun vé ister yolcu olsun her ikisi de zaten o aya şâhit oluyor ve o ayda bulunuyorlar.
“Kim de hasta olur veya bir yolculukta bulunursa, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde, oruç tutsun.”
Burada, (........) mübtedadır. Haberi ise mahzûftur (gizlidir).
Yani, bu kelime (........) takdirinde olup, kendisi için tutamadığı günlerin orucunun tutmak vardır, demektir.
“Allah -yolculuk ve hastalık sırasında- sizin için kolaylık diler, size zorluk dilemez.” Hasta ve yolcu olanlara oruç tutmamayı farz kılanlar bakımından meseleye bakılınca, hasta ve yolcunun bu durumda oruç tutmaları hâlinde, her ikisine de oruçlarını iade etmeleri gerekir. Çünkü bu gibi bir durumda oruç tutmamaları kimilerine göre farz kabul ediliyor. İşte böyle bir yanlışa düşülmemesi için bundan geri dönülmüştür.
Yani bu gibilerin oruç tutup tutmamaları ramazan içinde muhayyerdir. Durumları müsait olduğunda ise tutmak zorundadırlar.
“Böylece size farz kılınan sayılı günleri tamamlamanız, “
Yani, hastalık veya yolculuk gibi mazeret ortadan kalkınca, tutamadiğiniz günler sayısınca kaza etmek suretiyle sayıyı tamamlamanız. Burada illet olarak gösterilen fiil mahzûftur (gizlidir). Çünkü daha önce geçen ifadeler buna işaret etmektedir. Dolayısıyla bu, (........) takdirindedir ki, “....bilmeniz ve böylece size farz kılınan sayılı...” demektir.
“Size doğru yolu göstermesi sebebiyle Allah'ı tazim edesiniz ve suaredesiniz diyedir.”
Yani bütün bunlar için Allah bunları meşru kılmıştır. Kısaca ramazan ayında hazır bulunanların o ayda oruç tutmaları, verilen ruhsatların da ileride tutamadığı sayıyı tamamlamaları kaydıyla oruç tutulmamasına izin verildiği gerçeğini aktaran bu hususlar işte bu maksatladır.”
(........) kavli, tutulamayan sayının yerine getirilmesi emrinin illeti ve sebebidir. (........) kavli ise, orucu kaza etme keyfiyetinin bilinmesi ile oruç yeme bağlayıcıliğindan ya da sorumluluğundan çıkmayı bilmenin illetidir.
(........) ise ruhsata ilişkin illettir. Bu, güzel ye latif bir leff örneğidir, yani edebî bir örnektir. Âyetteki “tekbir” yani, (........) kelimesi, (........) cer edatı ile müteaddi olmuştur. Çünkü “hamd” manasım içermektedir. Sanki şöyle denir gibidir:
(........) Bu da, “....size doğru yolu göstermesi sebebiyle O'na hamd ederek O'nu tazim edesiniz.” Kırâat imâmlarından Ebû Bekir, (........) kelimesini, (........) olarak şeddeli hâlde okumuştur.
Bir bedevînin Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e:
“Rabbimiz bize yakın mı, yakınsa biz fazla ses çıkarmadan düşük bir ses tonuyla Rabbimize yakaralım, yok uzak ise sesimizi yükselterek O'na yalvaralım.” demesi üzerine işte aşağıdaki âyet bununla ilgili olarak nâzil olmuştur.
186. Âyetin Tefsiri
Kullarını sana benden sorduklarında, de ki onlara: “Ben onlara gerçekten çok yakınım. Bana dua edip çağırdığında dua edenin çağrısına cevap veririm. Öyle ise kullarını da benim davetime karşılık versinler ve bana îman etsinler ki, doğru yolu bulmuş olsunlar.
“Kullarını sana beni sorduklarında de ki onlara: (........)” Allah'ın mekândan münezzeh olması itibariyle kullarına ilmiyle ve onların isteklerine icabetle çok daha yakındır.
“Bana dua edip çağudığında, dua edenin çağrısına cevap veririm.” Kırâat imâmlarından Sehl b. Muhammed ile Ya'kûb b. İshak, (........) ve (........) kelimelerini, her iki hâlde de, (........) ve (........) olarak okumuşlardır. Nitekim, kırâat imâmlarından Kalun dışında vasl hâlinde Ebû Amr ile Nâfi de bu ikisine muvafakat etmişlerdir. Diğer kırâat imâmları ise her iki durumda da (........) harfi olmaksızın kırâat etmişlerdir.
Diğer taraftan, yapılan dualara icabet etmesi yüce Allah tarafından doğru olan bir vaaddir, söz vermedir ki, bu konuda Allah asla sözünden dönmez. Ancak duaya icabet bazan ihtiyacın giderilmesine muhalif olabilir.
Yani ihtiyacı dışında bir başka şekilde tezahür edebilir. Duaya icabet meselesine gelince kulun: “Rabbim!” demesi, Allah'ın da, “Buyur kulum!” diye buna bu şekilde cevap vermesidir. İşte bu, her mü'min için vaad olunan ve var olan bir gerçektir.
Kaza-i hacet denilen ihtiyacın karşılanmasına gelince, bu, istenenin verilmesi demektir. Bu ise bazen karşılarıabilir, yerine getirilir, bazen de istendikten bir müddet sonra olabilir, gerçekleşebilir. Bazen ise bu arzu âhirette karşılanır ya da bu, istekte bulunan, dua eden için kendisi adına daha hayırlı olabilecek bir şekilde bir başka türlü ortaya çıkar.
(........) Onların kendi ihtiyaçları için bana dua ettiklerinde benim onlara icabet ettiğim gibi, ben kendilerini bana îman etmeye ve itaate bulunmaya çağırdığımda “Öyle ise kullarını da benim davetime karşılık versinler ve” “bana îman etsinler ki, “doğru yolu bulmuş olsunlar.”
Yani azgınlık ve sapkınlıktan kurtulup doğruyu umabilsinler.
“Rüşd” kelimesi, “ğayy” kelimesinin zıddı, karşıtıdır. Burada, (........) ve (........) kelimelerindeki (........) harfi her ikisinde de emir manasınadır.
RAMAZAN AYINDA EŞİYLE BERABER OLMAK
İslâm'ın ilk zamanlarında adam akşam olup da iftar edince bu zamandan itibâren yatsı vaktine erişip namazım kılıncaya veya bundan önce yatıp uyumasına kadar yemesi, içmesi ve eşiyle cinsel ilişkide bulunması helâl idi. Bir yasaklama yoktu. Ancak yatsı namazını kıldıktan ya da yatıp uyuduktan sonra artık hiçbir şey yapmaksızın ertesi akşama kadar kendisine yeme, içme ve eşleriyle cinsel ilişkide bulunma haram kılınmıştı. Ancak bir gece Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) yatsıdan sonra eşiyle beraber oldu. Yıkanınca ağlamaya ve kendi, kendisini kınamaya başladı. Hemen Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e koşup geldi ve olup biteni ona anlattı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de,
— Ben bu hususta bir şey diyebilecek ve yapabilecek bir güce-hakka sahip değilim, buyurdu. İşte bunun üzerine, (........) âyeti nâzil oldu.
Şimdi âyetin tefsirine geçebiliriz.
187. Âyetin Tefsiri
Oruç tutulan günlerin gecesinde eşlerinize yaklaşmak size helâl kılınmıştır. Eşleriniz sizin için birer elbise, sizler de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendi nefislerinize karşı kötülük ettiğinizi bildiğinden dolayı sizin tevbenizi kabul buyurdu ve sizi bağışladı. Artık ramazan gecelerinde onlara yaklaşırı ve Allah'ın sizin için takdir buyurduğunu isteyin. Şafak vakti, günün ağarması gecenin karanlığından ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde itikafta bulunduğunuz müddetçe eşlerinize geceleri de yaklaşmayın. İşte bunlar Allah'ın koyup çizdiği sınırlardır. Sakın o sınırlara yaklaşıp çiğnemeyin. İşte Allah insanlara âyetlerini böylece açıklar ki yasaklarıan sınırları çiğnemekten sakınsınlar.
“Oruç tutulan günlerin gecesinde eşlerinize yaklaşımuüz size helâl kduvnıştır.”
(........)einsel ilişki, cima demektir. (........) burada (........) cer edatı ile müteaddi (geçişli) yapılmış ki, bundan ifza yani cinsel ilişki manası anlaşılsın. Âyette cinsel ilişki ifadesi, (........) lafzıyla kinaye olarak zikredilmiştir. Çünkü bu, çirkinlik ve yanlışlık anlamında cinsel ilişkiye geçme manasına delâlet etmektedir. Âyette, (........) denilmiş ve fakat, (........) buyurulmamıştır. Çünkü henüz ramazanda cinsel ilişki serbestliği getirilmediği için böyle bir fiil çirkin bir fiil olarak kabul ediliyordu. Nitekim bu durum kendi nefislerine ihanet olarak adlarıdırılmıştır.
Mademki kadın ve erkek her ikisi birlikte aynı çarşafın ya da yorganın altında kucaklaşıp beraber olmaktadırlar. Her ikisi de bu manada tek bir örtü içinde yer aldıklarına göre bu durum kişinin üzerinde onu tümüyle kuşatan elbiseye benzetilerek ifade olunmuştur. Bunun için Rabbim şöyle buyurmuş:
“Eşleriniz sizin için -sizi haramdan koruyup örten- öirer elbise, sizler de onlar için birer elbisesiniz.” (........) cümlesi bir istinaf (yeni cümledir), bir ara cümledir ki, âdeta olayın helâl kılınma gerekçesini açıklar gibidir. Mademki sizinle eşleriniz arasında bu manada bir iç içelik varsa, tıpkı üzerinize giydiğiniz elbise gibi hep berabersiniz, artık onlara karşı sabrınız ve dayanma gücünüz azalmıştır. Onlardan uzak kalmanız ve kaçınmanız gittikçe ağırlaşmış ve sabredemeyeeeğiniz bir duruma gelmiştir. İşte bunun için yüce Allah size bu konuda ruhsat ve izin vermiştir.
“Allah sizin kendi nefislerinize karşı -cinsel ilişkide bulunmakla ve alacağınız sevabınızdan eksiltmekle- kötülük ettiğinizi bildiğinden dolayı (........) sizin -işlediğiniz sakmcalı işten tevbe etmeniz ve dönmeniz sebebiyle- tevbenizi kabul buyurdu ve sizi -ruhsattan önce işlediğiniz suçtan- bağışladı.”
“İktisab” kelimesinin, (........) kelimesi de “hiyanet” kelimesinden alınmadır. Dolayısıyla bunun manasında ziyadelik ve şiddet vardır.
“Artık ramazan gecelerinde onlara yaklaşırı.”
Ramazan gecelerinde onlarla cinsel ilişkiye girin. Bu mubahlık anlamında bir emirdir.
Yani, cinsel ilişkiye girebilirsiniz, demektir. Âyette cima (cinsel ilişki), mübaşeret kelimesiyle yani, (........) kelimesi ile dile getirilmiş olması, her iki cinsin tenlerinin birbirlerine temas etmesi, direkt olarak değmesi sebebiyledir.
“....vé Allah'ın sizin için takdir buyurduğunu isteyin.” Allah'ın sizin için taksim edip bölüştürdüğünü arayın. Çünkü Levh-i Mahfüz'da çocuğun dünyaya gelmesini, doğrudan cinsel ilişkiyle olacağını tesbit etmiştir.
Yani bu, şu demektir; yalnızca şehevî arzularınızı tatmin için cinsel ilişkiye geçmeyin. Ancak Allah'ın evlenme yoluyla istediği çoğalmayı ve nesil üretmeyi isteyerek ve bunu dileyerek cinsel ilişkiye geçin.
Ya da bunun anlamı şudur: “Allah'ın sissin için yazdığı ve emredip helâl kıldığı mahâlden arayın. Yoksa istemediği ve haram kıldığı yerden değil.”
“Şafak vakti günün ağarması gecenin karanlığından ayırt edilinceye kadar yiyin, için,”
(........) Bu vakit, sabahleyin doğu tarafında tan zamanından itibâren uzun bir çizgi (hat) hâlinde enine doğru genişleyerek yayıları vakittir. (........) Uzayıp giden gece karanlığı demektir. Her iki vaktin de beyaz ve siyah ipliğe benzetilmeleri, her ikisinin de uzayıp gitmesi sebebiyledir. (........) ise, beyaz iplikten ya da çizgi veya hattan maksadın fecre (tan yerine) veya şafak vaktine dahil olduğunu, bundan başka bir şeye dahil olmadığını açıklamak içindir. Dolayısıyla, (........)ifadesinin ayrıca açıklanmasına bu (........) ifadesi sayesinde gerek duyulmamış oldu. Çünkü, bunlardan birisinin açıklanması demek, aynı zamanda ötekisinin de açıklandığı anlamına gelir. Ya da buradaki(........) cer edatı, tab'iz içindir, yani “bir kısmı” demektir. Çünkü bu, fecrin birazı ve başlarıgıcı demektir.
Âyette, (........) ifadesinin zikredilmesiyle cümle istiâre durumundan çıkanlmış olup, böylece beliğ (edebî) bir teşbih (benzetme) yapılmış olmaktadır. Meselâ, “Ben bir arsları gördüm.” dediğin zaman bu bir mecâz olmuş olur. Fakat buna bir ilâve yaparak, “Ben filanlardan bir arsları gördüm.” dediğinde ise, bu defa teşbihe, yani benzetmeye yönelmiş olursun. Örnek, bir teşbihe (benzetmeye) döner.
Adiyb. Hatim (radıyallahü anh) anlatıyor, diyor ki:
“Biri beyaz diğeri de siyah olan iki ip aldım. Bunları yastığımın altına koyarak, sabahın olup olmadığını anlamak ve ayırt etmek için biribeyaz ve diğeri siyah olan bu iki ipe bakıp dururdum. Fakat karanlık sebebiyle bir türlü siyah ile beyazı ayırt edemedim. Sonunda bu durumu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e bildirdim. Bunun üzerine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun safliğina işaret ederek şöyle buyurdu:
“Sen, gerçekten kafası geniş olan birisin.” (Aslında bununla kafasının çalışmadığına, bir bakıma beyinsizliğine bir işaret vardır). Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) devamla:
Şüphesiz bu, gündüzün beyazliği (ışıması) ve gecenin de karanlığı demektir.”
“Sonra akşama kadar orucu tamamlayın. “Bu kavliyle Rabbimiz söz konusu şeylerden artık uzak durulması gerektiğini bildiriyor. Yine buradan, ramazan orucunda gündüz vakti içinde oruca niyet yapılabileceğinin câiz olduğunu da öğrendiğimiz gibi cünüplükten dolayı yıkanmayı fecir (şafak) ya da tan vaktine kadar ertelemenin de câiz olduğunu öğreniyoruz.
Bir de visal orucunun, yani hiç iftar etmeksizin ve ara vermeden art arda oruç tutulamayacağını da bu âyet gösteriyor. Bile bile yeme ve içme yüzünden kefaretin (cezânın) vacipliğini (farz olduğunu) da yine öğreniyoruz. Aynı şekilde cünüp olmanın oruca bir zarar vermediğini, buna aykın gelmediğini de öğrenmiş bulunuyoruz.
“Mescitlerde itikafta bulunduğunuz müddetçe eşlerinize geceleri deyaklaşmayuı.” Âyetin bu kısmından da, ramazan ayında geceleyin kişilerin eşleriyle cinsel ilişki kurmalarının helâl olduğunu ve fakat mescit ve camilerde itikafta bulunanların ise geceleri de eşleriyle cinsel ilişkiye girmelerinin yasak olduğuna açıklık getiriliyor ve buna dikkat çekiliyor. Ayrıca cümle hâl yerindedir. Yine bu âyetten anlaşıldığı gibi itikafa girmek ancak mescitlerde olur, başka yerde değil. Ancak mescitler için de özel bir mescit değil, herhangi bir mescit olursa olsun bu, câizdir, olabilir.
“İşte bunlar -zikredilen hükümler- Allah’ın koyup çizdiği sınırlardır.” Bu sınırlara aykırı hareket ederek ve onları değiştirerek “Sakın o sınırlara yaklaşıp çiğnemeyin.” “İşte Allah insanlara âyetlerini -şerî'atlerini ve hükümlerini- böylece açıklar ki,yasaklarıan -haram kılınan- sınırları çiğnemekten sakınsınlar.”
188. Âyetin Tefsiri
Aranızda mallarınızı haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bildiğiniz hâlde halka âit hiçbir malı haram yollardan yemeniz için o malları hakim ve idarecilere verip yedirmeyin!
“Aranızda mallarınızı haksız sebeplerle -Allah'ın mubah kılmadığı ve meşru saymadığı yollarla kiminiz kiminizin mallarını- yemeyin.”
“Kendiniz bildiğiniz hâlde halka âit hiçbir malı haram yollardan yemeniz için o malları, hakim ve idarecilere verip yedirmeyin.”
(........) cümlesi meczum olup nehiy (yasak) hükmü içerisindedir ve (........) takdirindedir.
Yani, onun durumunu, işini ve o konuda hüküm vermesini isteyerek hakim ve yöneticilere aktarmayın, götürmeyin, demektir.
(........) halka ya da insanlara âit hiç bir malı, hakim ve yöneticilere peşkeş çekmek için yalan yere şâhitlikte bulunarak veya yalan yere yemin ederek ya da haksız tarafla anlaşmak suretiyle bile bile yanıltma ve aldatma yolunu seçerek zâlimden, ezenden yana hareket ederek yedirmeyin. .
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadislerinde birbirleriyle hasım olan iki kişini davalarına bakarlarken şöyle buyurmuşlar:
“Nihayet ben de ancak bir beşerim. Siz davalarınızı bana getiriyorsunuz. Ola ki, biriniz diğerine göre konuşması ve deliliyle daha kurnazca hareket ederek beni ikna edebilir ve ben de ondan dinlediklerim doğrultusunda onun lehine hüküm (karar) verebilirim. Kardeşinin hakkı olan bir şeyden her kimin lehine bir hüküm vermiş isem, ondan hiçbir şey almasın. Çünkü benim onun lehine verdiğim hüküm (karar) ateşten bir parçadır.”
İşte bunun üzerine davalı ve davacının her ikisi de ağlamaya başlarlar ve her biri kendi hasmı lehine feragat ederek:
— Bana âit olan hakkım arkadaşıma kabın demişlerdir.
Bir başka tefsire göre ise, (........)ile dikkat çekilmek istenen şey, o malların bir kısmım art niyetli hakim ve yöneticilere rüşvet olarak verilip yedirilmemesidir.
Âyetteki, (........) kelimesi, (........) kökünden türemedir. Bu da atmak ve sarkıtmak manalarına gelir. Meselâ; (........) denir ki bu, kuyudan su ihtiyacını karşılamak için oraya kovasını sarkıtıp oradan su çekmek, demektir. İşte burada hakim ve yöneticilerin önüne rüşvet atarak haksız olduğu bir noktada davayı kendi lehine dönüştürmek içindir ki, haramdır.
(........) Kendinizin bâtıl yolda olduğunuzu, haksız olduğunuzu bildiğiniz hâlde. Böyle bir ma'siyeti (çirkefliği) bilerek işlemek suretiyle daha iğrenç bir konuma gelmektir. Bunu yapan bir kimse de kesinlikle kötülenmeyi, tevbihi çok daha fazlasıyla hak etmiştir.
Muaz b. Cebel Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve aellem)'e, hilâl ile ilgili soru yöneltir ve:
“Ey Allah'ın Rasûlü! Nedir bu hilâlin durumu? Bir bakıyorsun ip gibi inceliyor, o şekilde gözüküyor, sonra da giderek yavaş yavaş doluyor ve normal haline geliyor. Sonra tekrar eksilmeye başlıyor ve böylece yine ilk haline dönüyor. Güneş gibi hep aynı durumda kalmıyor, acaba neden?”
İşte bu soru üzerine aşağıda tefsirini yapacağımız âyet nâzil olmuştur. Vahidi, Esbab'ul-Nüzul, S: 32.
189. Âyetin Tefsiri
Sana hilâl şeklinde doğan yeni ayları soruyorlar. De ki: Onlar insanlar için ve özellikle de hac için vakit ölçüleridir. Birr (erdemlilik) ihramlı iken ve hac dönüşü evlere arkadan gelip girmeniz değildir. Fakat asd erdemlilik ve davranış Allah'ın emir ve yasaklarına riâyet ederek sakınanların gösterdiği erdem ve davranıştır. Öyleyse evlere normal giriş kapılarından girin. Allah'ın emir ve yasaklarına muhalefetten sakının (uzak durun) ki, kurtuluşa eresiniz.
“Sana, hilâl şeklinde doğan yeni ayları soruyorlar.” (........) kelimesi “hilâl” kelimesinin çoğuludur. Buna bu ismin verilmesi, halkın hilâli görmesiyle seslerini yükseltmelerinden ötürüdür.
“De ki: Onlar insanlar için ve özellikle de hac için vakit ölçüleridir.”
Yani, bunlar öyle ölçü ve işaretler (alâmetlerdir) ki, halk bunlar sayesinde ne zaman ziraat yapacaklarını, ekinlerini ne zaman ekip, ne zaman biçeceklerini, ticari yönden alış verişlerindeki alacaklarının ve vereceklerinin zamanlarını belirlemede, ne zaman ve hangi ayda oruç tutmaları gerektiğini, ne zaman bayram yapacaklarını, kâdirılarının iddet sürelerini, hayız (aybaşı) dönemlerini (günlerini), gebelik sürelerini, doğumlarını ve daha buna benzer şeyleri belirleyen zaman belirleme ölçüleridir.
Bunlar dışında ayrıca hac ibâdetiyle ilgili vakitlerin belirlemesinde de hilâl bir vakit ölçüsüdür.
Bir de Ensar'dan yani Medineli Müslümanlardan kimileri ihrama girdikleri zaman herhangi bir bağ - bahçeye, bir eve ve çadıra kapılarından içeri girmezlermiş. Bunlardan köy ve kasabalarda yerleşik halk olarak oturanlar, evlerinin arkasından bir delik (kapı) açarlar ve buradan evlerine girip çıkarlarınış. Köy ve kasaba gibi yerlerde yerleşik olarak kalmayıp da çadır hayatı yaşayanlar da, çadırlarına, kapının bulunduğu istikametin tersine olan arka taraftan girer çıkarlarınış. İşte şimdi tefsirim” yapacağımız âyetin bu kısmı bu gerçeğe işaret ediyor.
“Birr (erdemlilik) ihramlı iken ve hac dönüsü evlere arkalanndan gelip girmeniz değildir”
Yani, asıl fazilet ve erdemlilik evlere girmek için kendinizi zora sokmakta değildir.
Bu âyetteki, (........) kelimesinin merfû' kılınmasında herhangi bir ihtilaf yoktur. Daha önce, Bakara Sûresi 177. âyetde açıkladığımız gibi âyet orada iki şekilde tefsirlerıabilir bir ihtimal taşımaktadır. Orada hem merfû' ve hem de mensûb olarak okunması câizdir. Halbuki buradaki âyette sadece bir tek tefsir ihtimali vardır. Bu da merfû' okunması ihtimalidir. Çünkü (........) cer edatı yalnızca (........) kelimesinin haberine dahil olur.
“Fakat asıl erdemlilik ve davranış Allah'ın emir ve yasaklarına riâyet ederek -Allah'ın haram kıldıklarından -sakınanların gösterdiği erdem ve davranıştır.”
Kırâat imâmlarından Nâfi, Ebû Cafer, Ebû Amr, Ya'kûb ve Hafs, (........) kelimesini görüldüğü gibi zamme (ötre) ile okumuşlardır. Ki asl olan da zaten budur. Tıpkı, (........)ve (........) kelimeleri gibi.
Ancak (........)harfinden sonra gelen (........)harfi sebebiyle (........) harfini kesreli olarak, (........) tarzında okuyanlar da olmuştur. Fakat böyle bir okuma tarzında kesreden zamme harekesine geçişi gerektirmektedir.
Onların hilâller hakkında soru sormalarında sanki şöyle bir soru sorulmuş gibi: “Bu hilâllerin eksilip artmasındaki hikmet nedir?” Bilindiği gibi yüce Allah her ne yaparsa mutlaka bir hikmete dayalı olarak onu işler. Dolayısıyla siz hilâlden faları soru sormayı bırakın da işlemekte olduğunuz ve birr (iyilik ve fazilet) sandığınız hâlde iyilik ve faziletle hiçbir alakası bulunmayan bu gerçeğe ve bu tek haslete bakın, onun üzerinde düşünün.
İşte bu şekildeki bir tefsirla bu kısmın âyetin öncesiyle bağlarıtısı mümkün olabilmektedir.
Bir diğer ihtimale göre de bu, bir tür konuyu değiştirmektir. Mademki burada hac ile ilgili vakitlere değinildi. Hemen buradan bir saptama yapılarak onların hac esnasındaki fiillerine de böylelikle değinilmiş oldu.
Bir başka ihtimal de şudur: Bu, onların sorulanna bir bakıma aksiyle bir cevap oluşturma açısından bir temsil, yani örneklendirmedir.
Yani, böyle bir soru sormak âdeta evin normal giriş kapısından girmeyi bırakıp da arka taraftan açtığı bir delikten içeriye girenin durumuna benzemektedir. Mana şöyledir:
“Soru sormakla meseleyi çarpıtarak üzerinde durmak istediğiniz ve yapmamanız gereken şeyi işlemeniz iyilik ve fazilet değildir. Ancak asıl fazilet ve iyilik, haramlardan sakınanların, yasaklardan kaçınanların ve bu türden işler işlemeye kalkışmayanların fazilet ve iyiliğidir.”
“Öyleyse evlere (normal) kapılarından girin.” İşlere başlamanız gereken noktadan ve yerlerden başlayın. Tersine iş yapmayın. Ya da bundan murat şudur:
Allah'ın yaptığı tüm fiillerin mutlaka bir hikmete dayalı olarak ve doğru bir şekilde işlediğine îman etmek, buna şekilde itikatta bulunmaktır. Herhangi bir şüpheye ve yanlışa düşmeden, bunlara fırsat vermeden inanmaktır. Bu konuda bir şüpheye yer olmadığma kesin îman etmektir. Bunlar olmalı ki, herhangi bir soru sorulmamış olsun. Çünkü, bu türden sorulann sorulmasında bir tür şüphenin yer aldığına işarettir. Bunlardan da uzak durulmalıdır. Nitekim, Rabbimiz şöyle buyurmuştur:
“Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” Enbiyâ', 23.
“Allah'ın emir ve yasaklarına muhalefetten sakının - uzak durun ki -ebedî nimetleri elde ederek- kurtuluşa eresiniz.”
190. Âyetin Tefsiri
Size karşı savaş açanlara siz de Allah yolunda savaş açın! Sakın saldırganlıkta bulunmayın. Şüphesiz Allah saldırganlık yaparak hadlerini aşanları sevmez.
“Size karşı savaş açanlara siz de Allah yolunda savaş açın!” Allah yolunda savaş açmak demek, Allah'ın kelimesinin yücelmesi, dininin Azîz olması ve uygulama alanına geçirilmesi için cihad etmektir. Ancak karşı taraftan size herhangi bir şekilde engel çıkarmaksızın ve savaşa girişmeksizin dokunmazlarsa, siz de onlara bir müdahalede bulunmayın. İşte bu duruma göre bu âyet, yüce Rabbimizin şu kavliyle mensûh bulunmaktadır, yani hükmü yürürlükten kaldırılmıştır.
“Müşrikler size karşı nasıl topyekün olarak savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün olarak savaşırı!” Tevbe, 36.
Rivâyete göre Bakara sûresindeki bu âyet savaşma konusunda ilk inen âyettir. Böylece Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisiyle savaşanlarla savaşır, savaşmayanlardan da uzak dururdu, onlara herhangi bir şey yapmazdı.
Ya da bunun manası şöyle olabilir: Sizinle doğrudan savaşanlarla ve açıkça düşmanlık sergileyenlerle Allah için savaşırı. Fakat yaşlı, çocuk ve kadm gibi sizinle doğrudan savaşmayan, bir hareket içinde bulunmayanlarla savaşmayın. Bunları savaşırı dışında tutun.
Ya da her manadaki inkârcı kâfirlerle, İslâm'a ve hakka karşı olanlarla Allah yolunda savaşırı, demektir. Çünkü bunlar ve bunlar gibi hareket edenlerin tümü, Müslümanlara karşı topyekün imha planının içinde yer almaktadırlar ve fiilen savaş hâlindedirler. Dolayısıyla böyle bir amaçla hareket eden kâfirler âdeta Müslümanlara karşı savaşıyor hükmünü taşırlar. Bu itibarla bunlar da asla göz ardı olunmamalıdırlar.
“Sakın -savaşı ilk başlatan olarak veya size yasaklarıan şeyleri yapmakla Meselâ kadınları, yaşlıları ve benzerlerini ezerek veyamüsle yaparak- saldırganlıkta bulunmayın.”
(........) Şüphesiz Allah saldırganlık yaparak hadlerini aşanları sevmez.”
191. Âyetin Tefsiri
Size karşı savaşanları her nerede bulur (yakalarsanız) hemen orada öldürün! Sizi çıkardıktan yerden siz de onları çıkarın! Fitne (Şirki ve şirk düzenlerini ayakta tutmak için baş vurulan tüm yollar) adam öldürmekten de beterdir. Onlar Mescit-i Haram'da sizinle savaşmadıkça siz de onlarla orada savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de fırsat tanımaksızın onları hemen öldürün, işte hakka karşı çıkan kâfirlerin cezâsı böyle verilecektir.
“Size karşı savaşanları her nerede bulursanız (yakalarsanız) hemen orada öldürün.”
“Sekf'kelimesi üstün gelmek suretiyle bulup yakalanak demektir.
Yani, kelime hem yakalana ve hem de üstün gelme anlamında bulmak demektir.
“Sizi çıkardıkları yerden -Mekke'den- siz de onları çıkarın!” Yüce Allah bu âyet ile onlara Mekke'nin fethini vaat buyuruyor. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'nin fethi günü de Müslüman olmayanları buna dayanarak Mekke'den çıkarıp atmıştır.
“Fitne (şirki ve şirk düzenlerini ayakta tutmak için başvurulan tüm yollar) adam öldürmekten de beterdir.” Onların Allah'a şirk koşmaları sizden dolayı onların helâl kılman ölümlerinden bu şirk olayı daha beterdir. Bir diğer tefsire göre de buradaki fitneden kasıt, âhiret azâbıdır. Farklı diğer bir tefsire göre de fitne, insanın karşı karşıya kaldığı belâ, felâket, sıkıntı ve musibet demektir. Kişinin bu türden karşı karşıya bulunduğu sıkıntılar ölümden daha beter gelir.
Nitekim bir bilge kişiye:
— Ölümden daha beter ve şiddetli şey nedir, diye sorulur. O da:
— Karşı karşıya kalman mihnet ve sıkıntı sebebiyle ölümün temenni edilmesi olayıdır, der. Nitekim, bir kimsenin öz vatanından çıkanlması, sürgün edilmesi, kişinin sırf bu ezadan dolayı ölümü arzuladığı olaylardandır.
“Onlar Mescid-i Harâm'da sizinle savaşmadıkça siz de onlarla orada savaşmayın.” Harem dahilinde ve çevresinde olsun savaşa ilk başlayanlar ve saldınya ilk geçenler onlar olmadıkça buna ilk başlayan siz olmayın. Biz Ehl-i sünnet'e (Hanefîlere) göre Mescit-i Haram ifadesiyle tüm, harem sınırla-n buna dahildir.
“Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de fırsat tanımaksızın onları hemen -Harem'de- öldürün.” Her né kadar, “Size karşı savaşanları her nerede bulursanız (yakalarsanız) hemen orada öldürün!” hükmüne göre bütün mekânlarda İslâm düşmanlarını öldürmenin mubah olduğu, bir sakıncasının bulunmadığı ifade edilmiş ise de bize (Hanefîlere) göre haram aylarda savaşılır. Ancak onlar savaş ye saldınyı ilk başlatan olurlarsa biz de hemen onlarla savaşırız ve saldırırız. Bunun Harem dahilinde olup olmaması fark etmez.
Ancak, “Onlar Mescit-i Haram'da sizinle savaşmadıkça siz de onlarla orada savaşmayın.” kavlinde özellikle Harem'in söz konusu edilmesi ve burada savaşa başlama İzni, ilk saldırının ve savaşırı onlar tarafından başlatılması hâlinde biz de ayniyle karşılık veririz. Nitekim “Şerhu'l-Te'vilat” eserinde de böyledir.
“İşte hakka karşı çıkarı kâfirlerin cezâsı böyle verilecektir.” Bu cümle mübteda ve haberdir.
Kırâat imâmlarından Hamza ve Ali elifsiz olarak (........) (........)tarzında kırâat etmişlerdir.
192. Âyetin Tefsiri
Eğer şirk ve bu uğurda savaştan vazgeçerlerse siz de onlara dokunmayın. Çünkü Allah mağfiret edendir ve merhamet edendir.
“Eğer şirk ve bu uğurda savaştan vazgeçerlerse siz de onlara dokunmayın. Çünkü Allah—onların geçmişte işledikleri azgmlı ve taşkınlıklarını- mağfiret edendir, -tevbe ve imanlarını kabul etmekle de- merhamet edendir.”
193. Âyetin Tefsiri
Fitne (İslâm dışı şirk sistemleri ve işkenceleri) bütünüyle yok edilinceye ve dini nizam Allah adına hakim oluncaya kadar onlarla savaşırı. Eğer inkârdan ve saldırmaktan vazgeçerlerse bilin ki zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.
“Fitne (İslâm dışı şirk sistemleri ve işkenceleri) bütünüyle yok edilinceye ve dini nizam Allah adına hakim oluncaya -şeytani ve tağuti bir düzene imkan kalmayıncaya ve Allah'tan başkasına kulluk edilmeyinceye- kadar onlarla savaşırı.”
Bu âyetteki, (........) fiili tam fiildir. (........) kelimesi de, (........) ya da (........) manasınadır.
“Eğer inkârdan ve savaştan vazgeçerlerse biliniz ki zalimlerden başkasuıa düşmanlık ve saldırı yoktur.” Eğer küfrü bırakırlarsa artık onlarla savaşmayın. Çünkü zalimlerden başkasma düşmanlık yoktur. Zalimler de kalmayınca artık dokunmayın. Ya da bunun tefsiru şöyle de olabilir:
“Düşmanlıkta ısrar eden zalimlere karşı değil, zulmetmeyenlere karşı bir şey yapmayın.”
Benzerlik sebebiyle zalimlerin cezâsı zulüm olarak adlarıdırıldı. Tıpkı Rabbimizin şu kavli gibi:
(........) Bakara, 194.
Bunu biraz sonra açıklayacağız.
Müşrikler Hûdeybiye senesinde haram olan ayda, yani savaş yapılmaması gereken ve dokunulmazlığın bulunduğu bir ayda Müslümanlara savaş açmışlardı. Bu ay zilkade ayı idi. Müslümanlar umrelerini kaza etmek maksadıyla umre haccı için yola çıktıklarında ve savaşmayı da istemediklerinden ötürü -ki çıktıkları ay da yine haram olan zilkade ayı idi— kendilerine işte aşağıdaki âyette belirtildiği şekilde cevap verildi.
194. Âyetin Tefsiri
Haram (saldırmazlığın geçerli olduğu) ay, haram aya karşılıktır. Hurumat (denen, dokunulmaz zaman ve mekânlarda dokunulmazlıklar da) karşılıklıdır (bunlarda da kısas geçerlidir). Öyleyse her kim saldırmazlık bulunan bu dönemlerde size saldırırsa siz de ona saldırdığı kadar saldırın. Allah'ın koyduğu sınırları çiğnemekten sakının ve bilin ki Allah, koyduğu yasakları çiğnemekten sakınanlarla beraberdir.
“Haram (saldırmazlığın geçerli olduğu) ay haram aya karşılıktır.”
Burada, (........) mübtedadır. (........)de bunun haberidir.
Yani; mademki onlar geçen yıl bu haram ayda dokunulmazlığı hiçe saydılar ve saldın olabilecek girişimlerde bulundular. İşte onların o aydaki hareketlerine ve davranışlarına karşılık biz de aynı ayda görevimizi gerektiği gibi yerine getireceğiz ve ne icabederse onu da yapanz. Onların yasakları çiğnemeleri hâlinde biz de aynıyla karşılık veririz. Nasıl ki onlar o yasaklı ayda size saldırıya ve engel olmaya kalkıştılar ise siz de aynı şekilde o ayda bunu onlara yapabilirsiniz.
“Hurumcıl (denen dokunulmaz zaman ve mekânlarda dokunulmazlıklar da) karşılıklıdır (bunlarda da kısas geçerlidir). “
Yani, hürmet gerektiren her yer ve zamanda kısas cereyan eder, geçerlidir. Her kim bir hürmeti (dokunulmazlığı) çiğnerse, yani kısas gerektirecek tarzda bir sının çiğneyene bu cezâ verilir. Mademki onlar sizin haram (dokunulmaz) olan sınınnızı çiğnediler. Siz de onlara aynısını yapın ve bu hususu da önemsemeyin, dedikodulara aldırmayın. Nitekim Rabbimiz bu gerçeği şu kavliyle de te'kit ve teyit ederek şöyle devam ediyor:
“Öyleyse her kim saldırmazlık ve dokunulmazlık bulunan bu dönemlerde size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın.”
Âyette geçen, (........) edatı şart içindir. (........) harfi zâide değildir. Âyette aynı zamanda, “mümaselet” cezâsı tesbit edilmiş bulunuyor. Saldırganın saldın şekli, zamanı ve yerine göre aynıyla kendisine karşılık verileceğinin kesin yolu açılmış oluyor. Onların düşmanlıklarından sakınıp Allah'ın emirlerine sağlam bir şekilde bağlanın.
Veya âyetteki, (........) harfi zâidedir. Bu durumda mana şöyle takdir olunur, “onların düşmanlıkları gibi bir düşmanlık. “
“Allah’ın koyduğu sınırları çiğnemekten sakmm. -Siz onların size pları düşmanlıklarını ve tecavüzlerini bertaraf ederek zafer ve üstünlük kazanmışken, helâl olmayan bir yoldan onlara saldırmaktan uzak durun.- Ve bilin ki, Allah, koyduğu yasakları çiğnemekten sakınanlarla -yardımı ve zafere erdirmesiyle- beraberdir.”
195. Âyetin Tefsiri
Allah yolunda harcama yapın da kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Hep iyilikte devam edin. Çünkü Allah muhsinleri (her bakımdan kendi emirleri doğrultusunda davrananları) sever.
“Allah yolunda harcama yapın da kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.”
(........) Allah rızası uğrunda harcayın. Bu, cihad ve diğer tüm hayri konular anlamında geneldir.
(........) kendi canınızı .. (........) harfi zâidedir. Ya da bunun manası, “Kendi ellerinizle kendinizi öldürmeyin, canlarınıza kıymayın.” demektir. Nitekim, kişinin kendisinin helâkine sebep olabilecek bir şeyi yapması durumunda “Filân kimse kendi eliyle canını helâk etti.” denir. Bu durumda mana şöyledir: Allah yolunda infak ve harcamayı terk etmekten nehiy, yasaklanma vardır. Çünkü Allah yolunda harcamayı terk etmek helâk sebebidir. Ya da bizzat kendisini bile başkasına muhtaç hale getirecek olan israftan, savurganlıktan, nafakayı har vurup harman savurmaktan men etmektir. Çoluk çocuklarını başkalanna el-avuç açacak konuma düşürmekten men etmektir. Ya da canını tehlikeye sokmaktan men etmektir. Ya da bir bakıma düşmanın güçlenip kuvvetlenmesine neden olabilecek olan gazaya (savaşa) gitmeyi terk etmeyi bir yasaklamadır. Tehlike, helâk ve helek hepsi de aynı anlamdadırlar.
“Hep iyilikte devam edin -geride bırakacağınız şeyler noktasında Allah hakkında iyi zanna ve niyete sahip olun- çünkü Allah mahsûlleri — her bakımdan kendi emirleri doğrultusunda davrananları) ihtiyaç sahiplerine yarım ellerini uzatanları-,sm?r.”
196. Âyetin Tefsiri
Haccı da umreyi de Allah adına tamamlayın. Şayet engellenirseniz bu takdirde kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olur ya da başından bir rahatsızliği olursa, bu gibi kimselere fidye olarak oruç tutmak, sadaka vermek veya kurban kesmek gerekir. Hac yolculuğu için tehlikeden emin olduğunuz zaman her kim hac günlerine kadar umre yaparak sevaptan yararlanmak isterse kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir. Kurbanı bulamayan kimse de hac sırasında üç ve memleketine döndüğünde de yedi gün olmak üzere toplam on gün oruç tutar. Kendilerinden bu görevler istenen kimseler, ailesi Mescit-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve iyi bilin ki; Allah'ın vereceği cezâ pek çetindir.
“Haccı da umreyi de Allah adına tamamlayın.” Hac ve umre görevlerini eksiksiz olarak, tüm şartlarını yerine getirerek ve savsaklamaksızm Allah rızası için farzlarını işleyerek yerine getirin.
Bu görevlerin tamamlanması ancak göreve başlanmasından sonradır, denmiştir. Bu da, hac ve umre görevlerine başlayan kimselerin bu takdirde bu her iki görevi tamamlamalarının lâzım geldiğini gösterir, bunun için bir delil oluşturur. Nitekim biz Hanefîler, işte buna dayanarak, Umre görevine başlanmakla bu görev artık mutlaka yapılması gereken bir ibâdet olmuş olur, demekteyiz.
Ancak Şâfiîlere göre bu ayete dayanarak umrenin de lüzumuna hükmetmek gerekmez. Çünkü bu, bunu tamamlamakla ilgili bir emirdir. Öyle olur ki, bazen bir vâcibin (farzın) tamamlanması emredileceği gibi bir tatavvuun (Nâfilenin) tamamlanması için de emir verilebilir.
Ya da hac ile umrenin tamamlanması demek, bu her ikisi için bulunduğu yerden itibâren bu niyetle ihrama giyerek bu şekilde hareket etmektir. Ya da hac ve umre için ayrı ayrı yolculuk tertib etmektir. Yahut da bu her iki ibâdet için de helâl yoldan infakta bulunmak, harcama yaparak gelmektir. Ya da bu her iki ibâdet ile bir ticarete niyet etmemektir.
“Şayet engellenirseniz,” Meselâ, “Filân kimse muhasara altına alındı. “demek, herhangi bir korku, hastalık ve acizlik gibi bir durumdan ötürü bu ibâdetlerden engellenirse, demektir.
“hasara” kelimesinin manası bir kimsenin düşman tarafından hapsedilmesi, engellenip kuşatma altına alınması, gitmesine engel oluşturması, demektir.
Biz Hanefîlere göre “İhsar” yani engel olma durumu her türden mazeretle olabilir. Meselâ, düşman varlığı, hastalık veya bu ikisi dışında herhangi bir mazeretle olabilir. Çünkü, ayete ilk bakışta anlaşıları mana budur. Nitekim bir hadiste şöyle büyurulmuştur:
“Kimin bir tarafı kırılır veya hac yolculuğunda vasıtasız ve parasız kalırsa ya da topallaşırsa bu takdirde ihramdan çıkar ve ertesi yıl haccetmesi gerekir.”
Ancak İmâm-ı Şâfiî'ye göre “İhsar” yani engellenme sadece düşman tehlikesinin baş göstermesiyle olabilir, başka değil.
Yine bu nassın zahirine (görünüşteki anlamına) göre ihasnn yani olabilecek bir engellemenin aynı şekilde umre için de geçerli olduğu gerçektir. Çünkü, âyette geçen hüküm hemen bu iki görevin yani hac ile umre görevinin ardından zikredilmiş bulunmaktadır.
“.... bu takdirde kolayınıza gelen kurbanı gönderin.” Kurbandan kolayınıza geleninden. Nitekim tıpkı, (........) ve (........) denmesi gibi, (........) ve (........) denir ki, iş kolay oldu, kolayına geldi, manasınadır. (........) kelimesi, (........) kelimesinin çoğuludur.
Yani, mana şöyle olmaktadır:
“Hac veya umre için ihramlı iken eğer Beytullah'a gitmekten engellenirseniz ve böyle bir durumda da ihramdan çıkacaksanız (çıkmanız gerekiyorsa), bu takdirde, (deve, sığır veya koyun gibi) kurbanlardan herhangi birini kolayınıza nasıl geliyorsa öylece kesmeniz gerekir.”
(........) kelimesi mübteda olarak merfûdur.
Yani bu, “o hâlde kolayınıza geleni kurban etmek için göndermeniz gerekir.” takdirinde olur. Ya da bu kelime mensûbtur. Bu takdirde mana,
“Kolayınıza geleni kurbanı gönderin. “olur.
“Kurban yerine varıncaya kadar baslarınızı tıraş etmeyin.” Bu sesleniş ya da hitap hac ve umre ibâdetlerinden engellenenleredir. Dolayısıyla mana şöyledir: “Sizin kesme yerine gönderdiğiniz kurbanlarınızın kesilmiş olduğu bilgisini almadan başlarınızı tıraş ederek ihramdan çıkmayın.”
Yani kurbanların kesilmesinin vacip olduğu yere (ki burası Harem'dir) gönderin, başka yerde kesmeyin, demektir. İşte bu, biz Hanefîlerin lehinde ve Safimin de aleyhine olan bir hüccettir. Çünkü bize göre ihsar yani engellenme sebebiyle kesilecek olan kurban ancak Harem dahilinde kesilebilir, başka yerde değil. Çünkü Şâfiî (rahmetüllahi aleyh) ye göre bu, Harem'den başka bir yerde de kesilebilir, kesilmesi câizdir.
“Sizden her kim -başırıı tıraş etmek zorunda kalacağı şekilde- hasta olur, yada başından -yaralanma veya bitlenme gibi- bir rahatsızliği olursa, bu gibi kimselere -tıraş olmaları hâlinde- fidye olarak -üç gün-oruç tutmak, -her birine buğdaydan yarım sa (ölçek) olmak üzere altı yoksul kimseye- sadaka vermek veya kurban kesmek gerekir.” (........) kelimesi, ya mastardır veya (........) kelimesinin çoğuludur.
“Hac yolculuğu için tehlikeden emin olduğunuz zaman...”
Yani karşınıza bir engel çıkmadığı ve çıkarılmadığı zaman ve siz güven içinde iseniz, hâliniz de yerinde ise, “.... her kim hac günlerine kadar umre yaparak sevaptan yararlanmak isterse,”
Yani hac vaktine kadar hac yapmadan önce, umre yaparak bununla Allah'a yaklaşmak ve bundan menfaat sağlamak isterse veya her kim hac zamanında kendisi için haram ve yasak olan şeylerin vakti gelmeden umre yaparak böylece hac sırasında haram (yasak) olabilecek şeylerin helâl (serbest) olmasından bu şekilde yararlanmak isterse, “.... kölayma gelen bir kurban kesmesi gerekir.” İşte bu kurban mut'a kurbanı olup, bundan yenilebilir.
Yani sâhibi bu kurbanın etinden yiyebilir ve bu da yine Kurban günleri denilen nahr (kurban bayramı) günlerinde kesilir.
“Kurban bulamayan kimse de hac şuasında üçgün” oruç tutar. Bunun zamanı biri umre ihramı diğeri de (........) hac ihramı olan iki ihram arasındaki süredir.-” “ve memleketinize döndüğünüzde de- yani Mina'dan aynlıp hac ile alâkalı tüm görevleri bitirip ülkelerinize dönmeniz hâlinde de- “yedi gün olmak üzere toplam on gün oruç tutar(sımz).” Ya bu, tamamen kurban yerine geçer anlamında on gün demektir, çünkü bu, “hedy” den bedeldir. Ya da sevap bakımından ona denktir, manasınadır. Yahut da bundan murat ortadaki mübhemliği (anlaşılamazlığı) kaldırmak içindir. Çünkü, arada yer alan (........) harfi sebebiyle bundan mübahlık gibi bir anlam çıkarılmasın diye,
“....tamamı on gündür. “ifadesine ayrıca yer verilmiş oldu. Bu, tıpkı şuna benzer: (........) Sfoi. Bu takdirde ibahelik (mübahlık, serbestiyet) anlaşılır. Halbuki durum öyle değildir.
(........) Bu işaret ismiyle temettua işaret olunmaktadır. Çünkü biz Hanefîlere'göre Mescit-i Haram'da oturanlar için Temettü haccı da Kıran haccı da yoktur.
Şâfiî'ye göre bu işaret ismi ile hedy'in, yani kurbanın vucubiyetini gerektiren hükme işaret etmektedir veya oruca işaret etmektedir. Dolayısıyla onların üzerine herhangi bir şey gerekmez, vacip kılınmaz.
“İşte kendilerinden bu görevler istenen kimseler, ailesi Mescit-i Haram civarında oturmayanlar içindir.” (........) ise Harem mikatı içinde yer alanlar ile Mekke civarında bulunanlardır. İşte Hanefîlere göre bunun dışında olanlar için söz konusu görevler istenmektedir.
“Allah'ın emirlerine karşı gelmekten -hac sırasında olsun başka zamanlarda olsun Allah'ın emirlerine karşı gelmekten ve nehyettiği şeyleri de işlemekten- sakının ve iyi bilin ki -sakınılması gereken şeylerden sakınmayanlar için- Allah'ın vereceği cezâ pek çetindir.”
197. Âyetin Tefsiri
Hac ibâdeti bilinen aylarda yerine getirilir. Kim o aylarda hacca niyetle ihrama girerse hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılabilecek tutum ve davranışların içine girmek ve kavga etmek yoktur. Her ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (O hâlde ey mü’minler!) Azık edinin. Şüphesiz azığın en hayırlısı ve en iyisi Allah'ın emir ve yasaklarına bağlı amel işlemek suretiyle olan takvadır. Ey akıl sahipleri! Emir ve yasaklarınıı çiğnemekten sakının.
“Hac ibâdeti bilinen aylarda yerine getirilir.” Bu, haccın vakti ve zamam anlamındadır.
Yani haccm zamanı ve vakti halk tarafından bilinen aylardadır. Onlar açısından bu hususta herhangi bir zorluk de yoktur. Bu aylar da; şevval, zilkade ve zilhicce ayının da ilk on günüdür. Haccın bu vakit olarak bu aylarla smırlarıdırılmasındaki yarar, hac fiilleriyle ilgili herhangi bir fiilin ancak bu aylarda sahih olmasına bağlı olduğundandır. Nitekim İmâm-ı Şâfiî (Rahmetullâhi Aleyhfye göre de ihram meselesi de böyledir. Biz Hanefîlere göre her ne kadar böyle bir şey câiz ise de mekruhtur. Âyette, ay ifadesi çoğul olarak, (........) diye gelmiş olmasıdır. Bunun nedeni iki ay tamamen ve üçüncü ayın da birkaç gününün buna dahil olmasındandır. Ya da cemi' (çoğul) manasında isim olan kelimeler birden fazla olması hâlinde müşterektirler. Bunun da delili Rabbimizin şu kavlidir:
“Kim o aylarda hacca niyetle ihrama girerse” kendisini ihrama sokarak bu farzı işlemeye karar kılarsa,” kadına yaklaşmak,” cinsel ilişkide bulunmak, kâdirıların bulunduğu bir yerde bu gibi şeylerden söz etmek ve çirkin sözler sarfetmek, “günah sayılabilecek tutum ve davranışların içine girmek” ma'siyet türünden işler yapmak, kinci olmak, sövmek. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Mü'mine sövmek (mü'mini kırıcı hareket yapmak) fâsıklıktır.”
Ya da onu kötü lâkaplarla çağırmamak. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Îmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir.”
“ve kavga etmek yoktur.” Arkadaşlarıyla olsun yanında çalışanlarıyla olsun, hayvanbakıcılarıyla (araba sürücüleriyle) olsun kavga ve tartışma yoktur. “hac esnasında” Evet yukanda sayılanlara tamamı hac esnasında yasaktır. Bütün bu sayılanlardan kaçınılması ve uzak durulması emredildi. Çünkü, bunlar insanın her zaman kaçınması ve uzak durması gerekli olan şeylerdir. Başka zamanlarda kaçınılması gerekli olan şeylerden hac esnasında kaçınılması ise haliyle daha bir önem kazann. Çünkü, hacda böyle bir davranış içine girmek çok daha çirkindir. Zira hacda böyle bir davranışın sergilenmesi tıpkı namaz kılarken haram olan ipek giysi giymek gibidir veya Kur'ân okurken okuyuşu şarkı söylemeye benzetmek gibidir.
Buradaki nefıyden murat nehiydir, yasaklamadır.
Yani, bunun vacip ve gerekli olduğudur. Bunların işlenmemesi açısından bu, gerçek ifadesiyle bu demektir, yani kesin yasak olduğudur.
Kırâat imâmlarından Ebû Amr ile İbn Kesîr ilk iki kelimeyi yani, (........) kelimelerim merfû' olarak okumuşlar ve her ikisini de nehiy manasına tefsirlamışlardır. Üçüncü kelime olan, (........) kelimesini ise nasb ile okumuşlardır. Bunu böyle okumalarının sebebi de haber manasında yani cinsi nefiy için olan (........) nın ismi olarak değerlendirmeleri ve bu manada cidalin yani kavganın olumsuz bir şey olduğu ifade edilmiştir. Sanki şöyle denir gibi: (........) yani “hacda şüpheye ve kavgaya yer yoktur. “
Yüce Allah daha sonra kötülükten men etmenin hemen peşinden hayra ve iyiliğe teşvikte bulunuyor ve çirkin, kötü söz kullanma yerine güzel ve iyi sözler ve işler kullanmalarını, fâsıklık yerine de fazilet ve takvaya yönelmelerini istiyor. Kavga ve tartışmanın yerini de anlaşmaya ve güzel ahlâka bırakmalarını emrediyor. İşte bütün bunlar için Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Her ne hayır işlerseniz Allah onu bilir.” Şunu iyice bil ki; Allah her yaptığınızı çok iyi bilendir ve sizi, yaptıklarınız sebebiyle de ya cezâlarıdıracak ya da ödüllendirecektir.
İşte âyetin bu kısmı, Allah cüzleri, basit şeyleri bilmez, diyenlerin görüşlerini reddediyor.
Yemen halkı yol için azık temin etmez, yanlarına almazlarınış ve: “Biz Allah'a tevekkül edenleriz.” diyerek hep halka yük olurlarınış. İşte şimdi tefsirini yapacağımız bu kısım bununla ilgili olarak nâzil olmuştur.
“O hâlde ey mü’minler! azık edinin.” Kendiniz adına azık hazırlayın. Halktan yiyecek istemekten sakının. İnsanları zora sokmaktan uzak durun ve onların omuzlarında ağırlık oluşturmayın.
“Şüphesiz azığın en hayırlısı ve en iyisi Allah'ın emir ve yasaklarına bağlı amel işlemek suretiyle olan takvadır.”
Yani bu konuda onlara yük olmak ve onları güç durumda bırakmaktan sakınmakladır. Ya da kötü ve yasak olan şeylerden uzak durmak suretiyle âhiret hayatı için azık hazırlayın. Çünkü bu manada azığın en hayırlısı, kötülüklerden el etek çekerek sakınmaktır.
(........) tıpkı, (........) gibidir.
Rabbimizin akıl sahiplerine seslenmesi, aklın, Allah'ın emirlerine bağlı ve yasaklarından sakınmanın temeli olması sebebiyledir. Dolayısıyla bir kimse akıllı olduğu hâlde istenenlere aykırı hareket ediyorsa o âdeta akılsız kimseler gibidir, demektir.
Aşağıda tefsirin ele alacağımız âyetin nüzul sebebi şöyledir. Bazı kimseler deve peşinden koşturanların ve ticaret için hac yapanların haccı makbul değildir iddiasını ileri sürerek:
“Şu kira ile hacılara iş yapanlar ve yardımcı olanlar hacı olamazlar, onlar sadece ticaret ve kar peşinde koşturanlardır.” diyorlardı; İşte şimdi ele alacağımız âyet bu konuyu işlemektedir:
198. Âyetin Tefsiri
Hac mevsiminde ticaret yapmak suretiyle Rabbinizden size gelecek bir lütfü ve kazancı aramanızda size herhangi bir vebal ve günah yoktur. A'râfat'ta vakfeden ayrılıp sel misali Müzdelife'ye doğru yol aldığınızda Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin. Ve Allah sizi nasü doğru yola hidâyet etmiş ise siz de öylece Allah'ı anın. Halbuki siz bundan önce gerçekten hep dalâlet içinde (yani sapıklardan) idiniz.
“Hac mevsiminde ticaret yapmak suretiyle Rabbinizden size gelecek bir lütfü ve kazancı aramanızda herhangi bh- vebal ve günah yoktur.” Rabbinizden bir vergi, bir ihsan, bir lütuf ve mali üstünlük, kâr.
(........) ticaret yapmak ve kira ile iş yapmak suretiyle kazanç elde etmek ve fayda sağlamak, demektir.
“A'râfat'ta vakfeden ayrılıp sel misali Müzdelife'ye doğru yol aldığınızda Mes'ar-i Haram'-daAllah'ı zikredin.”
“Kalabalık hâlinde yola düştüğünüzde.” Bu ifade suyun taşmasından alınan bir ifadedir. Suyun fazlasıyla dökülmesi, akıp gitmesi demektir. Esasen bu ifade, (........) takdirinde olup mef'ûlü terk edilmiş, buna gerek duyulmamıştır.
“A'râfat” bir özel isimdir. Vakfe yapılan yerin adıdır. Kelime çoğul olarak isim hâlini aldı, tıpkı Şam civarında bir beldenin ismi olan (........) gibi. Kelimenin munsarif olması ise, sonunda bulunan (........) harfinin müenneslik (dişilik) harfi olmamasındandır. Aksine kendisinden önce gelen elif harfiyle beraber cem, müennes (dişilik) alâmetidir. A'râfat diye isimlendmlmesinin sebebi, bunun Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) için bir tanınma işareti, nirengi noktası görevi yapmasından ileri gelmektedir. Çünkü Hazret-i İbrâhîm (aleyhi’s-selâm) o taşı gördüğünde onu tanımış ve bundan ötürü Arefe (A'râfat) ismini almıştır.
Bir tefsire göre de Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) ile Hz Havva burada karşılaşırlar ve birbirlerini tanırlar. İşte bunun için bilinme, tanınma ya da tanıma manasında Arefe denmiştir.
İşte bu, aynı zamanda A'râfat'ta vakfe'nin (durmanın) vücûbiyetinin de delilidir. Çünkü ifada/ifaza yani sel gibi dönüş ancak vakfe yapıldıktan sonra olur.
Allah'ı zikretmek demek, telbiye getirin (yani Lebbeyk duasım okuyun), tehlil getirin (La ilahe illallah, ...) deyin, tekbir getirin, Allah'a senada bulunun, dua edin ya da akşam ve yatsı namazlarını kılmak suretiyle Allah'ı amn.
Bütün bu istenenler Meş'ar-i Haram denilen yerde olmalıdır. Burası da Müzdelife'deki Kuzah tepesinin yanıdır. Ki bu tepede İmâm (Emir) durumundaki kimse durur, vakfe yapar. Burada üzerinde kandillerin yakıldığı bir çadır (kulübe) bulunmaktadır.
“Meş'ar” demek, belli yer ve nokta, nirengi noktası demek olup, ibâdet edilecek yerlerin bu şekilde belirlendiği yerler manasındadır. Buna da Haram adının verilmiş olması, bu yerlerin de kutsalliğindandır. Dolayısıyla burada da hiçbir yasak çiğnenmez, çiğnenmemesi gerekir. Aynı zamanda Meş'ar-i Haram'a Müzdelife ismi da verilmektedir. Müzdelife dendiği gibi buraya Cem (yani toplanma ve buluşma) noktası da denmektedir. Çünkü Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) burada Hazret-i Havva ile bir araya gelmişler ve Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) burada ona yaklaşmıştır. Bunun için : de ayrıca buraya Cem'ismi verilmiştir. Ya da burada iki namaz cem edilerek bir arada kılındığından dolayı buraya Cem'ismi verilmiştir. Yahut da halk burada yaptıkları vakfe ile Allah'a yaklaşmaktadır diye bu isim verilmiştir. Çünkü Müzdelife'nin manası yaklaşmak demektir.
(........) kelimesindeki (........) harfi ya mastar içindir veya “mâ-i kâffedir. (........) harfi sakileden yani şeddeli durumdan hafifeye (şeddesiz hale) dönüştürülmüştür. (........) buradaki (........) harfi de farika (ayrışma) lamıdır.
199. Âyetin Tefsiri
Bundan sonra insanların sel misali akın edip geldiği yerden siz de akıp gelin. Allah'tan mağfiret dileyin, Şüphesiz Allah çok affeden ve çok merhamet edip merhamet edendir.
“Bundan sonra insanların sel misali akm edip geldiği yerden siz de akıp gelin.” Sizin de akışınız, aynı şekilde insanların akın edip geldiği yerden olsun. Müzdelife'den olmasın.
Bunun Kuryeş için bir emir olduğu belirtilmiştir. Çünkü, Kureyşliler dönüşlerini A'râfat'tan başlayıp Cem'e yani Müzdelife'ye doğru yapmalarını isteyen bir emirdir. Çünkü, diğer insanlar vakfelerini A'râfat'tan başlayarak yaptıkları hâlde Kureyşliler vakfelerini Cem denilen yerde yaparlardı. Kendilerini diğer insanlardan farklı kabul ederlerdi. Nitekim bu hususta şöyle derlerdi:
“Biz Harem'in yerlileri ve bakıcılarıyız. Bu itibarla biz diğer insanlarla birlikte vakfe yapmaya çıkmayız.” İşte bu şekilde kendilerine bir ayrıcalık veren Kureyş'e bu bir emir olup, onların da diğer insanlar gibi A'râfat'ta vakfe yapmalarını ve dönüşlerini de onlarla beraber yapmalarını istiyor.”
Bir tefsire göre de şöyle denmiştir: A'râfat ile alâkalı ifada (dönüş) zaten anlatıldı. Bu ise, Cem'denen yerden Mina'ya olan ifadadır (dönüştür). Burada bundan murat ise bizzat inançlarına oldukça sıkı biçimde bağlı olan Kureyş toplumudur. Bu itibarla hitap onlara olduğu gibi genel manasıyla mü'minleredir.
(........) Vakfe durulacak yerlerdeki muhalefetiniz sebebiyle ve benzeri câhili davranışlardan dolayı ve bir de hac ile ilgili amellerinizdeki eksik ve kusurlarınız sebebiyle “Allah'tan mağfiret dileyin.” “Şüphesiz Allah çok affeden ve çok merhamet edip merhamet edendir.”
200. Âyetin Tefsiri
Hac ibâdetlerinizi tamamlayınca, zamanında atalarınızı överek andığınız gibi, hatta ondan da çok Allah'ı anın. İnsanlardan öyleleri de var ki: “Ey Rabbimiz! Bize vereceklerini bu dünyada ver.” derler. Böylelerinin âhirette sevaptan yana elde edecekleri bir nasipleri yoktur.
“Hac ibâdetlerinizi tamamlayınca,”
Yani hac esnasında yapmakla emrolunduğunuz görevlerinizi bitirip dönmeye başladığımzda, “Zamanında atalarınızi andığınız gibi, hatta ondan da çok Allah'ı anın.”
Yani babalarınızdan sitayişle söz ettiğiniz gibi öylene anın. Mana bakımından şu demektir: Allah'ı oldukça çok çok zikredin, hatırlayın ve anın. Bu noktada ne kadar ileri gidebilir ve fazla zikredebilirşeniz bunu yapın. Tıpkı atalarınızdan söz ettiğiniz gibi. Onlara âit hatıraları canlarıdırdığınız ve onların o dönemlerde o günlerde yaptıklarını andığım gibi anın. Çünkü Kureyşliler câhiliye dönemi atalarının geleneklerine uyarak Mina'da Mescit ile dağ arasında vakfe yaparak (durarak) atalarının yaptıklarını biri bir sayıp ortaya dökerler ve onların anılannı orada canlandınrlardı. O günlerin güzelliklerinden söz ederlerdi.
Burada, (........) buyurulmasıyla yam; “hatta ondan da çok Allah'ı anın.” denmesi câhili yönetimlerin, dönemlerin reddi açısından önemlidir. Dolayısıyla burada, hiçbir câhili donemi ve yönetimi övmeyin, peşinden gidip savunmayın bütünüyle Allah'a ve O'nun şerî'atına yönelerek onu nasıl hakim kılacağınızı düşünün ve bunu değerlendirmesini yapın, demektedir, buna dikkat çekilmektedir. Bu cümle, (........) kavimdeki “z/fcr'Vkelimesinin izafe olunduğu kelime üzerine atfolunması sebebiyle cer mahallinde gelmiştir.
Meselâ: (........) veya, (........) demen gibi. (........) temyizdir.
“İnsanlardan öyleleri de vardır ki -Hac ibâdetini yapmak üzere o beldeye gelenler arasında öyle insanlar da vardır ki, dünyalı için istekte bulunarak şöyle dua ederler: (........)
Yani bize vereceklerini özellikle dünya ile ilgili olarak ver, makam, mevki ve zenginlik ver, derler. “Böylelerinin âhirette sevaptan yana elde edecekleri bir nasipleri yoktur.” Çünkü bunların tek amaçları ve tasaları vardır. O da bu dünyadır. Zira âhiret hayatım inkâr ederler. Mana şöyledir:
“Allah'ı çok çok anın, zikredin, O'na hep dua edin. Çünkü insanlar genelde iki şey arasında az ile çok arasında talepte bulunur dururlar, az istekre bulunanlar, Allah'ı anarlarken, O'ndan bir talepte bulunurlarken hep dünyaya yönelik şeyleri ister. Kimisi de çok fazla talepte bulunur, dualarını bu çerçevede yapar. Dolayısıyla hem bu dünya ile ilgili hayrı, iyilik ve güzelliği ister ve hem âhiretle ilgili hayrı, iyilik ve güzelliği talebeder. O hâlde ey insanlar! Sizler çok istekte bulunanlardan olun.
Yani haklarında şöyle denenlerden olun!”
201. Âyetin Tefsiri
Onlardan öyle insanlarda yardır ki, şöyle yakanrlar: “Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi cehennem ateşinden koru!”
“Onlardan -hac ibâdeti görevim yerine getirmek üzere gelen— öyle insanlar da vardır ki, şöyleyakarırılar: (........) nimet, afiyet, ilim ve ibâdet etme imkanlarını ver,(........)
(........) Af ve mağfiret, bağışlanma ver, mal ve cennet ver, halkın övgüsün, hakkın rızasını bize kazandır. Îman ve eman-güven ver. İbadet ve işlerimizde ihlâs ve samimiyet, kötülüklerden halâs-kurtuluş ver. Sünnet üzere hareket etmeyi ve cennetini ver. Kanaat ve şefâat ihsan eyle. Sâliha, iffet ve namus sâhibi bir eş (hatun) ve cennet hurilerini ver. Mutlu bir hayat, sağlıklı bir yaşam ve müjde ile kabirden dirilme ver. (........) “Cehennem ateşinin azâbından veya kötü huylu bir eşin şerrinden koru!
202. Âyetin Tefsiri
İşte bunlar için kazandıklarından önemli bir pay vardır. Kaldı ki; Allah, hesabı pek çabuk görendir.
“İşte onlar -dünya ve âhiret güzelliğim isteyenler- için kazandıklarından önemli bir pay vardır.” Kazandıkları ameller cinsinden. Bunlar da yaptığı iyiliklerden elde ettiği menfaatlerden oluşan sevaptır. Ya da kazandıkları şeylerden dolayı. Ya da burada, “dua” kazanç ya da kazanım olarak isimlendirilmiştir. Çünkü dua da işlenen ameller türündendir. Ameller ise kazanç diye nitelenir. Yahut, (........) ile işaret edilmek istenen şeyin her iki grubun olması da, yani sadece dünyayı isteyenler ile hem bu dünyanın ve hem âhiretin güzelliğini isteyenler olabilir. Dolayısıyla her iki grubun da kendi yaptıkları amelleri cinsinden kazammları, pay ve nasipleri vardır.
“Allah, hesafn pek çabuk görendir.” Kıyametin kopması pek yakındır. Kullarının hesabını da çarçabuk görüverecektir. Öyleyse Allah'ı çokça anmakta acele edin, âhiret hayatının mutluluğunu istemede hızlı davranın. Bunun manası ya böyledir yahu da şu şekildedir:
Yüce Allah'ın yarattığı varlıkların çokluğuna ve amellerinin oldukça fazla olmasına rağmen zâtını hesabı süratle görüveren olarak nitelemesi, kamil manada bir kudretin sâhibi olduğunu göstermek içindir. Dolayısıyla kişinin bu manada dikkatli olması ve gereken ameli yapmasının gereği ileride başına geleceklerden kaçınması lâzımdır.
Rivâyete göre, Allah, yarattıklarını bir koyunun süt sağum kadar bir sürede kullarının hesabını görüverir. Yine yapılan rivâyete göre göz açıp kapanacak bir zaman zarfında hesabım görüverir.
203. Âyetin Tefsiri
Sayılı günlerde tekbir ve telbiye (Lebbeyk) ile Allah'ı anın! Kim erken hareket edip iki gün içinde Mina'dan Mekke'ye dönmek isterse ona bir vebal yoktur. Kim de geri kalırsa ona da bir vebal yoktur. Bütün bunlar Emir ve yasaklar uyarak sakınıp hareket edenler içindir. O hâlde Allah'ın emirlerine bağlı kalarak yasaklarından sakının! Ve iyi bilin ki; sonunda hesap vermek üzere O'nun huzurunda toplanacaksınız.
“Sayılı, günlerde -teşrik tekbirleri günlerinde- tekbir ve telbiye (Lebbeyk) namazların ardından ve şeytan taşlama sırasında tekbir- ileAlUdı'ı anın.”
“Kim erken hareket edip iki gün içinde Mina'dan Mekke'ye dönmek islerse ona bir vebal yoktur.”
Yani kim Nefr gününde acele edip dönmek isterse.
Nefr Günü: Şeytan taşlamanın üçüncü günü, Teşrik tekbirlerinin ikinci günü ve zilhicce ayının da on üçüncü günü olup bu güne Yevm-i Nefr denmektedir. Ya da “Bu günde acele ederek dönmek isterse...”
Gerek (........) fiili olsun, gerekse (........) fiili olsun her ikisi de, (........) anlamında mutavaat (dönüşlü) fiildirler. Meselâ, (........) gibi. Müteaddi (geçişli) fiil de olabilirler. Meselâ, (........) gibi. Ancak bundan sonra gelen, (........) fiiline bakıldığında mutavaat (dönüşlü) için olması daha uygundur.
Yani; söz konusu üç gün kalması yerinde iken iki gün kalıp cemreleri attıktan sonra hemen Mekke'ye dönmek isterse, üçüncü günü de cemre (şeytan taşlaması) için kalmazsa, üç gün şeytan taşlaması uygun iken iki gün taşlama ile yetinirse bu acelesi sebebiyle günahkâr olmaz ve vebal altında kalmaz.
“Kim de geri kalırsa -üçüncü gününde cemre için kalır, iki gün içinde dönmezse- ona da vebal yoktur.” “Bütün bunlar emir ve yasaklara uyarak -avlanmaktan, cinsel ilişkiden ve kırıcı davranışlardan- sakınıp hareket edenler içindir.”
Yani her ne kadar geride kalıp üç günü tamamlamak daha faziletli ise de kişi acele ederek iki gün içinde dönme ile üçüncü gününe kadar kalıp tehir arasında muhayyerdir (serbesttir). Hangisini isterse öyle hareket edebilir. Dolayısıyla muhayyerlik meselesi faziletli olan ile çok daha faziletli olan arasında cereyan etmektedir. Bu tıpkı bir yolcunun ramazan aymda oruç tutma ile tutmama arasında muhayyer olması gibi bir duruma benzemektedir. Yolcunun bu haliyle oruç tutması tutmamasından daha faziletlidir.
Bir tefsire göre ise, câhiliye döneminde üç gün kalmayıp iki gün içinde dönenleri kimileri günahkâr sayarlarken, kimisi de iki gün içinde dönmeyip üçüncü güne kadar bekleyenlerin günahkâr olacaklarını ileri sürmüşlerdir. Bu hususta ikiye ayrılmışlardır. Dolayısıyla Kur'ân bu ayetiyle etken dönen olsun, geri kalıp üçü tamamlayan olsun hiçbirisinin günahkâr olmayacağını belirterek onların bu inançlarını ret ediyor.
204. Âyetin Tefsiri
İnsanlardan öyleleri de vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider. Kalbinde olana (samimi davrandığına) da Allah'ı şâhit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.
“İnsanlardan (içlerinde vardir ki,) dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider. “Seni mest eder, gönlünde üstün bir yer edinmek ister. Nitekim, insanın gönlünde yer eden ya da taht kuran bir şey için de “şaşılacak şey, harika şey” türünden ifadeler kullanılır.
(.......) cer edatı, (.......) kelimesine taallûk eder.
Yani: “Onun dünya ile ilgili olarak söyledikleri senin hoşuna gider. Çünkü; onun “……..,” iddiasıyla esasen söylemek istediği, dünya sevgisi ve muhabbetidir. Onun bu sevgiyle âhiret sevgisini murat ettiği söz konusu değildir.” demektir.
Ya da, “senin hoşuna gider” sözü, “Onun dünya hakkındaki sözleri hoşuna gider, âhiretle alâkalı olanı değil. Çünkü yarın kıyamet gününde hesap yerinde dili tutulacak ve bir şey söyleme gücüne sahip olmayacaktır.” demektir.
“Kalbinde olana, (samimi olduğuna) da Allah'ı şâhit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır. “
Yani, bu kimse sana yemim ederek şöyle der: “Seni ve İslâm'ı sevdiğime dair kalbimde olana Allah şahidimdir. “Halbuki bu adam, düşmanlıkta düşmanlar içerisinde daha çok düşmanlık besleyen, Müslümanlara karşı kin, öfke ve düşmanlık ile dolu olan biridir.
(.......) kelimesi, (.......) manasındadır. Buradaki izafet, yani tamlama ise, (.......) manasınadır. Çünkü, (.......) kalıbında olan kelimeler, Meselâ (.......) kelimesi gibi, kendisinin bazısı (bir kısmı) olan şeye muzaf olur, meselâ, (.......) gibi. Dolayısıyla kişi, genç bireylerin bazısı demek değildir. Bu değerlendirmeye göre âyetin takdiri şöyledir. “Düşmanlık etmede daha bir azılıdır.”
Ya da, (.......) kelimesi, tıpkı, (.......) kelimesinin çoğulu (.......) kelimesi olduğu gibi bu da (.......) kelimesinin çoğuludur.
Bunun da takdiri şöyledir: “O düşmanlıkta düşmanlık edenlerin en azılısı ve en yamanıdır.”
205. Âyetin Tefsiri
İş başına geçince yeryüzünde fesat çıkarmaya (bozgunculuk ederek anarşi doğurmaya), ekinleri (ürünleri) tahrip ederek nesilleri de bozmaya çaba harcar. Halbuki Allah fesâdı sevmez.
(.......),” İş başına geçince...” Bu kimse sana yumuşak ve hoşuna giden sözler söyleyip, mest eden ifadeler kullanıp yanından ayrılıp gidince, daha önce Sakif kabilesi üzerine geceleyin onların bir şeylerden haberi olmadığı bir sırada apansızın baskm yaparak hayvanlarını ve ekinlerini yakıp öldürdüğü, toplumu tarumar ettiği gibi.
“Yeryüzünde fesal çıkarmaya, (bozgunculuk ederek anarşi doğurmaya), ekinleri (ürünleri) lahrip ederek nesilleri de bozmaya, çaba harcar” Kısaca, ekinleri, canlıları yok eder. Ya da idari manada başa geçince kötü ve zâlim idarecilerin yaptıkları gibi o da nesli, ekinleri bozgunculuğu ve anarşik ruhlu davranışıyla toplumu fesâda verir, bozar. Her yerde terör estirir.
Bir tefsiri de şöyledir: Bu tür idareciler zulümlerini öylene açıktan işlerler ki; nihayet onların bu kötülükleri sebebiyle yağmurlar kesilir, kıtlık baş gösterir. Sonuçta her yerde ve her şeyde kuraklık olur. Toplum sonuçta bütünüyle bozulur.
“Halbuki Allah fesâdı sermez”
206. Âyetin Tefsiri
Ona: “Allah'tan kork.” diye uyan yapıldığında, benlik ve gurur onu daha çok günaha sürükler. İşte böylelerinin hakkından ancak cehennem gelir. Gerçekten o ne kötü varış yeridir.
“Ona -Ahnes b. Şurayk ve benzerlerine toplumu ve nesli ifsadetmekten, anarşi çıkarmaktan dolayı- Allah’tan kork, diye uyarı yapıldığında, gurur onu daha çok günaha, sürükler. “Câhiliyenin getirdiği kibir ve gurur onu kaçınması gereken günaha daha da sürükler. Daha fazla kötülük yapmaya çabalar, daha çok günah işleme gayretine düşer.
Ya da, (.......) kelimesindeki (.......) harfi, sebep içindir.
Yani, mana şöyle olur: “Kalbindeki var olan günah işleme hırsı ve kini sebebiyle o kibre, gurura kapılır.” Bu ise küfürden başka bir şey değildir.
“İste böylelerinin hakkından ancak cehennem gelir.” Onlara cehennem ateşi yeter. “Gerçekten o ne kötü varış yeridir.” Yatak olarak onlar için cehennem ne kötü yerdir.
Aşağıda okuyacağımız âyet Suhayb (radıyallahü anh) hakkında nâzil olmuştur. Çünkü müşrikler onu, İslâm'ı bırakması için zorlamışlar, ona baskıda bulunmuşlar ve beraberinde bulunan bazı arkadaşlarını da şehit etmişlerdi. Ancak Hazret-i Suhayb (radıyallahü anh) varlığını (malını) onlara bırakarak sadece canının bağışlanması ve İslâm'dan dönmesini istememeleri kaydıyla müşriklere bırakmıştı. Bu şekilde Medine'ye hicret etmişti.
Ya da bu âyet öldürülene (şehit olunana) kadar hep iyiliği emredip kötülükten meneden mü'minler hakkında nâzil olmuştur.
207. Âyetin Tefsiri
İnsanlardan öyle kimseler de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için canını ortaya koyar -canını satar-. Allah kullarına karşı oldukça şefkatlidir.
Bu yaptığından dolayı ona sevap verecektir.
208. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler! Hepiniz topluca İslam'a girin. Sakın şeytanın izinden giderek tuzaklarına düşmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.
“Ey îman edenler! Hepiniz topluca. İslâm'a girin.” Kırâat imâmlarından İbn Kesîr, Nafı, Ebû Cafer ve Ali, (.......) harfinin fethi/üstünü ile, (.......) kelimesini, (.......) olarak okumuşlardır. Bu da istislam, yani teslim olma ve itâat etme manalarına gelir.
Yani “Allah'a -teslim olun ve O'na itâat edin.” , demektir. Ya da bu, “İslâm” demektir. Hitap, yani sesleniş ve uyarı kitap ehlinedir. Çünkü, bunlar yalnızca kendi peygamberlerine ve kitaplarına îman ediyorlardı. Ya da bu hitap münâfıklaradır. Çünkü, münâfıklar sadece dilden inandıklarını söylemekte idiler. Esasen îman etmiş değillerdi.
(.......) yani; içinizden hiçbir kimse O'na itaatten dışarı çıkmaksızın, hepiniz toptan, demektir. Bu kelime, (.......) fiilindeki zamîrden hâldir.
Yani, “toplu olarak” demektir. Ya da bu kelime, (.......) kelimesinden hâldir. Çünkü bu, müennes (dişi) olabilmektedir. Sanki, “Allah'a itaatle ilgili tüm taatleri yerine getirmekle ve bu manada Allah'ın emri altına girmekle emrolunuyorlar.” Ya da “İslâm'ın tüm kurallarını, şerî'atın her esasını uygulamakla emrolunmaktadırlar.” demektir.
(.......) kelimesi, (.......) kelimesinden alınmadır. Sanki içlerinden hiçbirinin de hariçte yer almaması şartıyla toplu olarak dinden ya'da itaatten çıkmaktan men olunmaktalar.
(.......) bakın şevkinin izinden -vesveselerinden- giderek tuzaklarına düşmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.” Size karşı düşmanliği açıkça meydanda çılarıdır.
209. Âyetin Tefsiri
Size apaçık deliller geldikten sonra eğer buna rağmen tökezler (de şeytanın izine uyar)sanız, iyi bilin ki; Allah (kurulan her tuzağa) galip gelen ve hükümlerinde hikmet sâhibi olandır.
“Size apaçık deliller geldikten -davet olunduğunuz hakka girmekten apaçık kanıtlardan ve inkâr olunamayacak açıklıktaki burhanlardan- sonra eğer buna rağmen tökezler, şıykının izine uyarsanız -İslâm'a ve barışa girmekten yan çizerseniz-,” “.... iyi bilin ki, Allah, kurulan her tuzağa galip gelen -hiçbir güç onun sizi azap etmesinden asla kurtaramaz- ve hükümlerinde hükmet sâhibi, olandır.” O ancak hakka dayalı olarak azap eder.
Rivâyete göre biri bu âyeti okurken, sonunu, (.......) olarak yanlış bir şekilde bitirir. Fakat hiç Kur'ân okumamış olan bir bedevi/Arabî bilmediği hâlde okuyana karşı çıkar ve şöyle der:
“Senin bu okuduğun Allah'ın kelâmı olamaz. Çünkü hakim olan bir zât, hakka aykırılıktan ve isyandan bahseden bir konudan sonra mağfiretten ve bağışlamaktan söz etmez. Zira bu, bir tür kötülüğe teşvik ve özendirme anlamına gelir.”
210. Âyetin Tefsiri
Onlar, mutlaka buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin kendilerine gelivermesini (ve işlerinin hemen bitirilivermesini) mi bekleyip duruyorlar? Halbuki iş bitirilmiştir. Bütün işler yalnızca Allah'a döndürülecektir.
“Halbuki iş bitirilmiştir.” -yani artık onların helâkine ilişkin mesele bitmiştir-
“gözetiyorlar mı/bekliyorlar mı” manasındaki bu söz “gözetmiyorlar/beklemiyorlar” (.......) ancak Allah'ın onlara gelmesini bekliyorlar. “manasına gelmektedir. Aynı Rabbimizin şu sözünde olduğu gibi:
“Ya da Rabbinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?” Nahl, 33
Yine Rabbimiz buyuruyor:
“Azâbımız onlara,.... geldi.” A'râf, 4
Veya burada getirilecek şey mahzûftur. Mana şöyledir: “Allah’ın onlara azâbını getirmesini,....”
Çünkü; mananın bu şekilde olduğuna bundan önceki âyette geçen, (.......) cümlesi işaret etmektedir.
Âyette geçen, (.......) kelimesi, (.......) kelimesinin çoğuludur. Bu da, kişiyi gölgeleyen şey, demektir.
(.......) Bulut, bulutlar demektir. Bu, bir anlamda onları korkutup ürkütmek içindir. Çünkü bulut söz konusu olduğunda genelde bundan rahmetin geleceği düşünülür. Eğer rahmet beklerken bundan üzerlerine azap gelirse bu, gerçekten onlar için çok daha feci ve korkutucu olur.
(.......) Onları cezâlarıdırmak ve onlara azap getirmekle görevli meleklerin gelmesini mi, ya da kıyamet gününde onların hazır olmasını mı beklerler? Ya da meleklerin onları kıyamet gününde azap yerine getirmelerini mi?
“Bütün işler Yalnızca Allah'a döndürülecektir.” Gerçi kullar bu dünyada kimi şeyleri yapabilme, onlara sahip olma gücüne sahip ise de yarın kıyamet günün de bütün işler Allah'a döndürülecektir. Çünkü her şeyin gerçek sâhibi O'dur.
Kırâat imâmlarından İbn Âmir, Hamza ve Ali, Kur'ân’ın her yerinde geçen, (.......) cümlesini, (.......).olarak okumuşlardır.
211. Âyetin Tefsiri
(Ey Resûlüm Muhammed!) İsrâ'il oğullarına sor, Biz onlara apaçık âyetlerden nicelerini verdik. Her kim kendilerine geldikten sonra Allah'ın nimetlerini (hükümlerini) değiştirirse, iyi bilsin ki, Allah'ın azâbı ve cezâsı pek şiddetlidir.
“(Ey Resûlüm Muhammed!) İsrâ'il oğullarına sor,”
Buradaki, (.......) kelimesinin aslı, (.......) olup, baştaki vasl hemzesinin hazfinden (düşürülmesinden) sonra fetha/üstün harekesi (.......) harfine aktarıldı. Artık bundan böyle vasl hemzesine de gerek duyulmadığından kelime, (.......) hâlini almış oldu. Bu, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e veya her kes için “sor” anlamında bir emirdir. Bu, bir paylama ve azarlama anlamında sormadır. Nitekim, yarın kıyamet gününde kâfirlere bu türden sorular yöneltilecektir.
“Biz onlara, -peygamberlerinin elleriyle- apaçık belgeler/âyetlerden -ya da onların kitaplarında İslâm'ın doğruluğuna ilişkin yer alan, şâhit konumunda bulunan âyetlerden- nicelerini verdik.” Âyetteki, (.......) edatı ya istifham (soru) içindir veya haber manasındadır.
“Her kim kendilerine geldikten sonra -gelen âyetleri bildikten, tanıdıktan ve yanlarındaki bilgilerin doğru olduğunu gördükten sonra- Allah’ın nimetlerini, hükümlerini, âyetlerini değiştirirse,'“Çünkü, insan eğer o âyetleri bilmez veya tanımaz ise, bu âdeta o âyetler onun yanında tok anlamına gelir.
Âyette geçen, “nimet” kelimesi, “Allah'ın âyetleri” manasındadır. Çünkü bu âyetler, yüce Allah tarafından gönderilen en üstün ve değerli nimetleridirler. Zira bu âyetler dalâletten, (sapıklıktan) hidâyete (kurtuluşa) sebep olan şeylerdir. Bunların değiştirilmesi ise; Allah, bu âyetleri ya da mu'cizeleri, onlar îman etsinler, hidâyetlerine vesile olsun diye ortaya çıkardı, gönderdi. Ancak bunlar ise onu dalâletleri (sapıklıkları) için bir sebep durumuna getirdiler. Zira inkâra ve tahrife kalkıştılar. Nitekim şu âyet onların durumlarını çok net olarak sergilemektedir:
“Kalplerinde hastalık (kâfirlik ve münâfıklık) olanlara gelince, onların da inkârlarını büsbütün artırır.” Tevbe, 125
Veya Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in getirdiği dinin doğruluğunu gösteren ve kitaplarında yer almış bulunan bu âyetleri tahrif ettiler, değiştirdiler.
“İyi bilsin ki, Allah'ın azâbı ve cezâsı, -hak edenler için- şiddetlidir.”
212. Âyetin Tefsiri
Kâfirlere dünya hayatı cazip gösterildi. (Dolayısıyla bu inkârcılar) îman edenleri alaya alırlar. Halbuki muttakiler kıyamet gününde onlardan üstündür. Allah dilediklerini hesapsız olarak rızıklandınr.
“Kâfirlere dünya hayatı cazip gösterildi.” Dünya hayatını onlara böyle cazip gösteren şeytandır. Şeytan vesveseleriyle onların gözünde dünyayı güzelleştirir, dünyayı onlara sevdirir.
Ya da dünyayı onlara bu manada cazip gösteren Allah'tır. Çünkü onlarda şehevî istekleri yaratmıştır. Çünkü tüm kainatı yaratıp var eden Allah'tır. Çünkü, (.......) olarak bu âyeti okuyan Mücahid, İbn Muhaysm, Humeyd/Hamid b. Kays ve Ebû Hayve'nin kırâatlerine göre mana buna da delâlet etmektedir. Buna göre mana şöyledir: “Kâfirlere Allah dünya hayatim cazip gösterdi.”
“Dolayısıyla bu inkârcılar îman edenleri alaya alırlar.” Çünkü bu kâfirler İbn Mesud, Ammar, Suhayb ve benzeri'mü'minlerden fakir ve yoksul olanlarla hep eğlenir dururlardı.
Yani; kâfirler, dünyadan başkasını istemezler, dolayısıyla dünyalıkları olmayanların veya az olanların haline bakarak hep onlarla alay eder dururlar veya dünyadan başka şey isteyenlerle alay ederler, demektir.
“Halbuki müttakiler —Şirk ve küfürden uzak duranlar ki bunlar burada ismi geçen değerli mü'minlerdir- kıyamel gününde onlardan üstündür.” Çünkü bu kimseler cennette yüksek mevkilerde olacaklar, kâfirler ise cehennem ateşinin en alt tabakalannda yer alacaklardır.
“Allah dilediklerini, hesapsız olarak rızıklarıdırır.” Onlardan hiçbir şeyi eksiltmez.
Yani; Allah, Kârun ve benzerlerinin imkan ve varlıklarını bol bol verdiği gibi yine Allah dilediğine bol imkanlar ve rızıklar verir. Size bu türden bol imkanların verilmesi Allah'tan bir hikmete dayalıdır. Bu hikmet ise, nimet ile bir deneme ve istidraçtır, dünyalıkla bir ilerlemedir, başka değil. Eğer bu dünyada bir keramet, bir değer olsaydı, öncelikle sizden önce mü'minlerin bunu hak etmeleri gerekirdi. Bu itibarla mesele sizin anladığınız gibi değildir.
213. Âyetin Tefsiri
İnsanlar bir tek ümmet idiler. Allah da kendilerine müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. İnsanların anlaşmazlığa düştükleri konularda hüküm vermek için hak yolu gösteren kitapları da beraberlerinde gönderdi. Halbuki o konularda anlaşmazlığa düşenler, ancak kendilerine deliller geldikten sonra sırf aralarındaki azgınlık ve hasetleri yüzünden anlaşmazlığa düşen (Yahûdî ve Hırıstiyanlar)dan başkası da değildir. İşte böylece Allah, îman edenlere, hak konusunda anlaşmazlığa düştükleri gerçeklen izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir.
“İnsanlar hır tek ümmet idiler.” İnsanlar ta Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm) dan Hazret-i Nûh (aleyhi’s-selâm) a kadar hep İslâm dini üzere ittifak etmişlerdir.
Veya Hazret-i Nûh (aleyhi’s-selâm) ile onunla birlikte gemiye binenlerdir. Daha sonra aralarında ihtilâf, anlaşmazlık başgösterdi. İşte bunu üzerine, “Allah da kendilerine -mü'minleri sevap ile- müjdehyici ve -kâfirleri de azap ve cezâ ile- uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi.” Çünkü ihtilâf ettiklerine dâir ifadenin hazfıne (gizlendiğine), âyetin (.......) kısmı delalet etmektedir. Kaldı ki, Abdullah b. Mesud'un, (.......) tarzındaki kırâati de buna delâlet etmektedir. Ayrıca Rabbimizin:
“İnsanlar sadece bir tek ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler.” Yûnus, 19. âyeti de bu manayı doğrulamaktadır.
Ya da, “İnsanlar kâfirler (inkârcılar) olarak tek bir ümmet idiler. İşte bunun üzerine Allah peygamberler gönderdi de onlar hakkında anlaşmazlığa düştüler.” demektir. (.......) kelimelerinin her ikisi de hâldir.
“Halbuki o konularda -hak konusunda- anlaşmazlığa düşenler, ancak kendilerine -hakkın doğruluğunu gösteren- deliller geldikten -tartışmaya son verdirecek kitabın indirilmesinden- sonra sırf aralarındaki azgınlık ve hasetleri yüzünden -kendilerine inen kitaplar konusunda giderek daha fazlasıyla -anlaşmazlığa, düşen Yahûdî ve Hırıstiyanların başkası, da değildir.”
Burada, (.......) mefûl-ü lehtir.
Yani, aralarındaki haset ve çekememezlikten ötürü, dünyaya olan aşırı düşkünlükleri sebebiyle bir zulüm olarak ve bir de acımasızlıklarından ve adaletsizliklerinden, demektir.
“İşte böylece Allah, îman edenlere, hak konusunda anlaşmazlığa düştükleri gerçekleri açıklayarak- izniyle -ilmi ile- gösterdi.” “Allah dilediğini doğru yola iletir.”
214. Âyetin Tefsiri
Yoksa siz, sizden önce geçen ümmetlerin başlarına gelen durumlarla denenmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çatmış ve öylene sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve beraberindeki mü’minler: “Allah'ın yardımı ne zaman?” demişlerdi. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır.
“Yoksa siz, sizden önce geçen ümmetlerin başlarına gelen durumlarla denenmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?”
(.......) kelimesinin başında yer alan, (.......) kelimesi muttasıla olmayıp münkatiadır. Çünkü bunun şartı, kendisinden önceki istifham, yani soru hemzesinin olmasıdır. Meselâ:
(.......) gibi.
Yani, bu ikisinden senin yanında bulunan hangisidir? Bunun cevabı ise şöyledir; Eğer yanındaki Zeyd ise, cevabı da “Zeyd” olur Ya da yanındaki Amr ise, cevabı da “Amr” olur. Halbuki Münkatia manasındaki (.......) ise, istifhamdan ve haberden sonra gelir. Bu da bu takdir de, (.......) ve hemze manasında olur. Dolayısıyla bunun takdiri de şöyle olur: (.......) Bundan önce gelen hemzenin ifade ettiği mana takrir ve tesbit içindir. Böyle bir durumu hesaba katınamalarını bertaraf etmek ve bunun uzak bir ihtimal olmadığını tesbit içindir.
Yüce Allah, tüm açık delillerin ortaya konmasına rağmen peygamberlerin gelmesinden ve bu açık âyetlerden sonra ihtilâfa düştüklerini zikredince hemen bunların peşinden rasûlü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)e ve mü'minlere cesaret vermek ve dinlerinde sebatlarını sağlamak için bu açıklamaya yer verdi. Böylece müşrikler ve ehli kitap ile olan ihtilâflarında, bunların Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerine ve kendisine karşı olan düşmanlıklarına sabretmelerini istemektedir. İşte bu bakımdan en mübalağalı bir ifade ve en beliğ bir anlatım olan iltifat yoluyla onlara sesleniyor ve yukarıda mealini sunduğumuz gibi, “Ey îman edenler! Yoksa siz, ....” diye hitap devam ediyor.
(.......) ifadesinde yer alan, (.......) kelimesinde “olabilme” durumunda ya da “Beklenen şey” durumundaki bir mana içerir.
Yani, “Bu, denilen husus, beklenen ve olabilecek olan bir hâldir.” anlamındadır. (.......) ile de, geçen bu toplumların çektikleri şiddet ve sıkıntı konusunda örnek oluşturacak toplumlar olduğu gerçeğidir.
“Sizden öncekilerden” , ifadesiyle bizden önce geçen peygamberler ve onlara îman etmiş olanlar, denmek isteniyor.
“Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntdar gelip çatmış ve öylene sarsılmışlar ki,”
(.......) kelimesiyle başlarına gelebilen ve örnek gösterilen sıkıntıları açıklıyor. Bu, yeni bir cümledir. Sanki birileri: “Bu söylediğin örnek gösterilen durum nasıl bir durum?” diye sorar gibi. İşte buna cevap olarak, (.......) buyurulmuştur. (.......) yoksulluk, sıkıntı ve şiddetli açlık. (.......) Hastalık, açlık vb. şeyler. (.......) akla hayale gelmedik belâlarla denenmeleri, âdeta deprem misali sarsıntıya uğratılmış olmaları..
“....nihayet peygamber ve beraberindeki mü’minler, (.......) demişlerdi. “Burada, (.......) kelimesi gaye içindir. Bu imtihanda öyle ki Resûlüllah ve mü'minler de, “Allah'ınyardımı ne zaman?” diye feryat ediyorlardı. Artık sıkıntı öylene had safhaya ulaşmış ki, bundan böyle sabredecek bir güçleri de kalmamıştı. İşte bunun'için de söyleyeceklerini söylemişlerdi. Bunu anlamı ise, zafer ve kurtuluş isteği ve arzusudur. Çünkü sıkıntı ve şiddet zamanı olabildiğince uzamıştı.
“İyi bilin ki, Allah'ın yardımı Yalandır.” Bu cümle ile onların isteklerine karşılık verilmiş bulunuyor ve zaferin yakın bir gelecekte olduğu ifade ediliyor. Âyette geçen, (.......) kelimesini kırat imâmlarından Nâfi, mazi halin hikâyesi olarak raf ile (.......) şeklinde okumuştur. Meselâ:
(.......) gibi. (
Yani; deve su içti, ta ki deve geviş getirip gevişini yutma kadar.)
Diğer kırâat imâmları ise bir, (.......) izmariyle nasb ile ve istikbal/ gelecek manasıyla okumuşlardır. Çünkü, (.......) edatı istikbafmanası için alemdir, yani özel olarak bunun için kullanılır.
215. Âyetin Tefsiri
(Allah yolunda) ne harcayacaklarını sana soruyorlar. De ki: Maldan sadaka olarak harcayacaklarınız, ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara yapılmalıdır. Hayır olarak ne işlerseniz muhakkak Allah onu en iyi bilendir.
“(Allah yolunda) ne harcayacaklarını sancı soruyorlar. De ki: Maldan sadaka olarak harcayacaklarınız ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara yapılmalıdır.”
Âyette geçen, (.......) ifadesi, nelerin infak olunacağını veya harcanabileceğini de açıklama bakımından mana olarak bunu içermektedir. Bu her türlü -hayır ve iyilik manasındadır. Dolayısıyla harcama ve hizmet işte bu çerçevede yapılabilir. Esasen âyet konuya giriş olarak işin en önemli olanlarından meseleyi ele alarak açıklama getirmektedir. Bu işe, harcamanın nerelere ve kimlere yapılabileceği işinden başlarıarak ele alınmaktadır, Çünkü iyilik ve hayır anlamında yapılacak harcama eğer- yerini bulamazsa bu yerinde harcanmış bir hayır olmaktan çıkar. Hasen-ı Basrî ise bunun Nâfile yardımlarla alâkalı olduğunu zikretmiştir.
“Hayır olarak ne işlerseniz muhakkak Allah onu en iyi bilendir.” Bu yaptığınız hayra göre de sizi ödüllendirecek olan da kendisidir.
216. Âyetin Tefsiri
Hoşunuza gitmediği hâlde savaş üzerinize farz kılındı. Ola ki bazen hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olabilir ve sizin sevip hoşlandığınız bir şey de hakkınızda kötü olabilir. (Şüphesiz) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
“Hoşunuza gitmediği hâlde -kâfirlerle- savaş -Allah yolunda cihad- üzerinize farz kılındı.”
(.......) kelimesi, “Kerahet” kökünden türemedir. Burada mastar mübalağa anlamında olarak vasıf yerinde ya da manasında kullanılmıştır. Bu âdeta tanınmış İslâm şairelerinden Hazret-i Hansa (Radıyallalm Anha) nın şu şiirindeki gibidir::
Yani” İkbal ve idbar kelimeleri mübalağa manasında vasıf burada değerlendirilmiştir.
İnsanların hiç de hoşlanmadıkları savaş meselesi gündeme gelince sanki o bizatihi hoşlarıılmayan bir şey imiş gibidir. Ya da buradaki, (.......) kelimesi, “mefûl” manasında olan (.......) gibi değerlendinlebilir, yani, (.......) anlamındadır. Tıpkı ekmek manasında olan, (.......) kelimesinin, “yenen/yiyecek” anlamında olması gibi.
Yani “o savaş sizin için hoşlanmadığınız bir şeydir.” demektir.
“Ola ki bazen hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olabilir.” Meselâ; siz savaştan hoşlanmayabilirsiniz, ama bunda sizin yararınıza olmak üzere iki güzellik vardır. Bunlardan biri ya zaferdir ve ganimet elde etmeniz veya şehitlik mertebesine ererek cennete girmeniz olacaktır.
“… ve sizin sevip hoşlandığınız bir şey de. -Meselâ, savaşa gitmeyip evde oturmak gibi— hakkınızda kötü olabilir.” Çünkü sonuçta zillete düşebilir; fakir ve yoksulluk çekebilir, ganimet ve cihad faziletinden mahrum kalabilirsiniz.
“....şüphesiz Allah bilir, siz -bunu- bilmezsiniz.” O hâlde sizin zor ve ağır da gelmiş olsa Allah'ın size emir buyurduklarını yerine getirmek için acele edin.
Şimdi tefsirini okuyacağımız bu âyetin iniş sebebi şöyledir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerle savaşmak üzere bir seriye (askeri birlik) çıkarmıştı. Fakat bu sırada recep ayının hilâli de girmişti. Ancak onlar bunu bilemiyorlardı. Kureyş bundan yararlanarak:
“Muhammed, dokunulmazlık bulunan bir ayda dokunulmazlığı çiğnedi, saldırıya geçti. Halbuki herhangi bir durumdan korkan bir kimse bu ayda hiçbir korkuya kapılmaksızm istedikleri gibi gezer.” demişlerdi. İşte âyet bu olayı dile getiriyor.
217. Âyetin Tefsiri
Sana haram ayda savaşmanın hükmünü soruyorlar. De ki: “O ayda savaş yapmak büyük bir günahtır. Fakat (insanları) Allah yolundan (dininden) men etmek, Mescid-i Harâm'ın ziyaretine ve orada ibâdete engel olmak, halkını oradan çıkarıp atmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne ise adam öldürmekten daha korkunçtur.” Ellerinden gelse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı hep savaşmayı sürdürüp duracaklar. Ancak içinizden her kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların tüm işledikleri hem dünyada ve hem âhirette boşa gider. İşte bunlar cehennem halkıdırlar ve orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
(.......) Ey Peygamber! Kâfirler ya da Müslümanlar- “Sana haram ayda savaşmanın hükmünü soruyorlar.” (.......) burada, (.......) kelimesinden bedel-i istimaldir. Bu, aynı zamanda, (.......) tarzında âmilin tekrarı ile de okunmuştur. Tıpkı, A'râf, 75. kavlinde olduğu gibi.
“De ki: o ayda savaş yapmak büyük bir günahtır.” Âyette geçen (.......) kelimesi mübtedadır, haberi de, (.......) kelimesidir. Bunun aynı zamanda nekire başlaması ya da mübteda olması da câizdir. Çünkü, (.......) ile vasıflanmıştır. Çoğu görüşlere göre âyetin bu kısmı:
“Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün.” Tevbe, 5. ayetiyle mensuhtur, yani yürürlükten kalkmıştır.
“Falcal insanları Allah yolundan (dininden) men elmek,” müşrikler Hûdeybiye senesinde hem Resûlüllah'ı ve hem de ashâbını Beytullah'ı ziyaretten menetmişlerdi. Bu, aynı zamanda mübtedadır. “O'nıı ve dinini inkâr elmek,” Allah'ı inkâr etmek, bu da bir önceki ifade üzerine ma'tûftur. “Mescid-i Harâm uı ziyaretine ve orada, ibâdete engel olmak,” Bu da, (.......) üzerine ma'tûftur.
Yani, Allah yolundan ve Mescid-i Harâm'dan menetmek, demektir.
İmâm Ferrâ' ise bunun, (.......) deki zamîr üzerine ma'tûf olduğunu ileri sürmüştür. Buna göre mana: “Allah'ı ve Mescid-i Harâm'da ibâdeti ve ziyareti inkâr etmek” demektir. Basra okuluna göre mecrûr zamîr üzerine atıf yapmak câiz değildir (mümkün değildir). Ancak cer tekrarlanırsa bu, câiz (mümkün) olabilir. Meselâ:
denemez, ancak, (.......) denebilir, câiz (doğru) olanı budur. Eğer burada bu, (.......) zamîri üzerine atfolunmuş olsaydı bu takdirde: (.......) denmesi gerekirdi.
“Halkını oradan -Mescid-i Harâm halkını ki bunlar da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ona îman etmiş olan mü'minlerdir, işte bunları oradan- çıkarıp atmak ise” yine burası da daha önce geçen, (.......) üzerine ma'tûftur. “Allah katında en büyük günahtır.”
Yani küçük askeri birliğin bir yanlışlık sonucu haram ayda işledikleri fiilden sizin bilerek yaptığınız şey Allah katında daha büyük bir suç ve vebaldir.
İşte bu son cümle daha önce geçen üç ismin haberidir. “Fitne ise adam öldürmekten daha korkunçtur.”
Yani Mescid-i Harâm halkını haksız bir şekilde yerlerinden etmek, şirki hakim kılmak için çalışmak bir fitne olarak haram olan ayda adam öldürmekten ve kâfirlerin, genel manasıyla İslâm düşmanlarının Müslümanları her yerde ve her durumda cezâlarıdırmaları/işkenceye tabi tutmaları, şu Müslümanların bir yanlışlık sonucu haram ayda yaptıkları saldırıdan daha korkunç ve daha tüyler ürperticidir.
“Ellerinden gelse, sizi dininizden -küfre- döndürünceye kadar size karşı hep savaşmayı sürdürüp duracaklar.” Bu gerçek aynı zamanda yüce Allah'ın, kâfirlerin ve müşriklerin Müslüman toplumlara karşı devamlı ve sürekli bir düşmanlık içinde olduklarını bize haber vermesidir. Kâfirler olsun müşrikler olsun ve onların izinden giden sözde Müslüman özde kâfirler olsun, Müslümanlar gerçek manada dinlerini terk etmedikçe, onlar gibi olmadıkça hiçbir, vakit Müslümanların yakalanndan olmayacaklardır.
Âyette geçen (.......) edatının manası ta'lil (sebep bildirmek) içindir. Meselâ, “Filân kimse ta ki cennete girsin diye hep ibâdet eder durur. “gibi.
Yani, “Sizinle savaşırlar ta ki siz dininizden dönene kadar. “
Âyette yer alan, “ellerinden gelse, güçleri yetse” manasındaki, yüce Rabbimizin şu (.......) kavli, onların buna güç yetiremeyeceklerine bir işarettir. Bu, senin düşmanına karşı söylemekte olduğunu şu ifadeye benzer bir ifadedir: “Eğer bana üstün gelirsen, bana hiç acıma, elinden geleni yap. “Düşmana bu tarz konuşurken, sen kendine gayet güven içindesin, eminsin ve düşmanın seni hiçbir zaman yenemeyeceğini bildiğin için bu gerçeğe o cümle ile dikkat çekmiş oluyorsun.
“Ancak içinizden her kim dininden -müşriklerle kâfirlerin dinine- döner ve —irtidat ettiği din üzere-M/tr olarak ölürse,” “İşte onların tüm işledikleri hem dünyada ve hem ahirette boşa gider.” İslâm dininden irtidat edip başka bir dine geçmekle Müslümanların menfaatlerine olan her şeyden mahrum bırakılacak ve yoksun kalacak, âhirette de sevaptan ve iyi bit sondan mahrum bırakılacaktır. “İşi? bunlar cehennem halkıdırlar ve orada ebedî olarak'kalıcıdırlar. “
İmâm-ı Şâfiî Merhum, bu ayete dayanarak, bir kimse irtidat ettiği inanç üzere yani küfür üzere ölmediği sürece amellerinin boşa gitmeyeceğini ileri sürüyor. Biz Hanefîler ise diyoruz ki; bir kimse irtidat etti mi, yani dinden döndü mü, o din üzere ölsün ya da ölmesin irtidat etmesiyle tüm amelleri boşa gitmiştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Her kim îman etmeyi kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir.” Mâide, 5.
Biz Hanefîlere göre temel dayanak şudur: Mutlak olan bir şey kayıt altına alınamaz. Şâfiî'ye göre mutlak olan bir şey mukayyede hamlolunabilir, yani kayıt altına alınabilir. İşte olay buna göre değerlendirilmektedir.
İslâm'ın askeri birliğinde yani seriyesinde yer alan ve recep ayında müşriklerle savaşan mücahitler, Resûlüllah'a:
“Bizim için Allah yolunda cihad edenlerin sevabı olacak mı?” sorusu üzerine işte aşağıdaki âyet nâzil olmuştur.
218. Âyetin Tefsiri
Muhakkak ki îman edenler, imanlarının gereği olarak hicret (göç) edenler -Mekke'yi ve yakınlarını terketmek zorunda kalanlar- ve Allah yolunda -müşrik ve diğer İslâm düşmanlarıyla- cihad edenler (savaşanlar) var ya, işte Allah'tan rahmet ve merhamet beklentisi içinde olanlar bunlardır. -Nitekim denir ki, uman kişi ister, korkan da kaçar - Allah çok mağfiret eden ve çok merhamet edendir.
Bu âyette geçen, (.......) üzerinde vakf yapılmaz, durulmaz. Çünkü bundan sonra gelen, (.......) diye devam eden kısım, (.......) edatının haberidir.
Şarap (içki) hakkında dört âyet nâzil olmuştur. Bunlardan Mekke'de nâzil olanı ise şu ayettir:
“Hurma ve üzüm gibi meyvelerden içki edinirsiniz....” Nahl, 67.
Müslümanlar İslâm'ın ilk yıllarında içki içiyorlardı, çünkü ilk zamanlar onlara içki yasaklanmamıştı. Daha sonra Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) ve sahabeden bazı kimseler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a dediler ki:
“Ey Allah'ın Rasûlü! Bize şarap (sarhoşluk veren şeyler) hakkında bir açıklama getir. Çünkü bu, aklı gideriyor ve malı da yok ediyor.” İşte bunun üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu.
219. Âyetin Tefsiri
Sana şarabın (sarhoşluk veren şeylerin) ve kumarın (hükmün)den soruyorlar. De ki: “Her ikisinde de insanlar için büyük bir günah ve birtakım da yararlar vardır. Ancak her ikisinin de günahı (ve tahribatı) yararlarından çok daha büyüktür.” Yine sana Allah için ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyacınızdan fazla olanını harcayın.”, Allah âyetleri-ni size işte böyle açıklar ki gerçekleri düşünesiniz.
“Sana şarabın (sarhoşluk yeren şeylerin) ve lamıarın hükmünden soruyorlar:” İşte bu âyetin nâzil olması üzerine sahabeden bir kısmı içki içmeyi bırakırlarken bir kısmı da halen içmeyi sürdürüyorlardı.
Daha sonraki tarihlerde sahabeden Abdurrahmân b. Avf bir davet yaptı. Bu davette yemekler yenilip içkiler içildi ve sarhoş olundu. Bu sırada namaz vakti de girmişti. İçlerinden biri sarhoş bir hâlde imâm olarak geçip namaz kıldırdı. Namazda, Kâfinin Sûresini okumaya başladı.
Fakat okurken sarhoşluk sebebiyle sûreyi, (.......) şeklinde yanlış okudu. Çünkü, (.......) harfini okumadı, atladı.
Yani, (.......) diye okuması gerekiyordu. Bunu okumadığı için mana da yanlış oldu.
Yani, asıl mana “Ey kâfirler, sizin tapmakta olduğunuz (putlar)a ben tapmam.” iken, mana bu defa, (.......) harfinin okunmamasıyla, “Sizin taptıklarınıza ben de taparım. “olmuştu. İşte bunun üzerine şu âyet nâzil oldu.
“Ey îman edenler! Siz sarhoş iken (ne söylediğinizi bilinceye kadar) namaza yaklaşmayın.” Nisa, 43.
İşte bu âyetin de gelmesi üzerine Müslümanlardan içki içenlerin sayısı azalmaya başlamıştı. Yine bir gün Utban b. Mâlik bir davet hazırladı, bazılarını buraya davet etti: Bir hayli içip iyice sarhoş olduklarında birbirleriyle kavgaya ve hatta vuruşmaya başladılar.
Bu olay üzerine Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) şöyle yakardı:
“Allah'ım! Bize şarap ve içkiye ilişkin olarak gönlümüze şifa veren bir açıklama gönder!” İşte bunun üzerine Mâide Suresinin 90. ve 91. âyetleri geldi. Artık bu ayetlerle içki bütünüyle yasaklanmış, haram kılınmış oluyordu. Mâide sûresindeki ilgili âyette, “Artık vazgeçtiniz değil mi?” deniliyordu. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) de “Rabbim! Vazgeçtik.” dedi.
Hazret-i Ali (radıyallahü anh) den şöyle bir rivâyet bulunmaktadır:
“Eğer bir kuyuya bir damla içki düşse, sonra da o kuyunun bulunduğu yerde bir minare yapılsa, o minarede ezan okumam. Eğer bir damla içki'bir denize düşse, sonra da denizin suyu çekilip deniz kurumuş olsa ve orada da otlar bitse, orada hayvanlarınıı gütmem.”
(.......) Hamr (yani şarap): Üzümün çok fazla kaynatılmasıyla üzerinde oluşan köpük atılarak elde edilen bir içkidir. Mastar ismiyle, “hamr” ismini almıştır ki, örtmek ve bürünıck manasına gelir. Bu da aklı giderdiğinden ötürü, bu manada “hamr” ismi verilmiştir.
KUMAR
(.......) kelimesi kumar demektir. Bu, (.......) fiilinden alınmadır. Kolay oldu, demektir. Çünkü bu, adamın malını elinden hiçbir zorluk ve sıkıntı çekmeden, alın teri harcamadan kolay bir yoldan elde etmek demektir. Ya da bu kelime, (.......) kelimesinden alınmadır. Bu ise zenginlik demektir. Dolayısıyla sanki adamın bütün varlığını alıp götürüyor, manasınadır. Kumar oynama şekline gelince bu da şöyledir.
Câhiliye dönemi Araplarının on adet oku bulunuyordu. Bunlardan yedi tanesinin üzerinde birtakım çizgiler bulunuyordu. Üzerinde tek çizgi olana -ki buna (.......) denirdi- kumardan bir pay, (.......) yani çift çizgi bulunan çıkarsa iki pay, (.......) yazılı olan yani üç çizgi taşıyanın çıkması hâlinde buna da üç pay düşerdi. (.......) diye adlarıdırılan ve üzerinde dört çizgi bulunanın çıkması hâlinde bu kimse de dört pay alırdı. Üzerinde (.......) yazılı olan ya da Nafıs diye adlarıdırdıkları beş çizgili okun çıkması hâlinde buna da beş pay verilirdi. (.......) ismini verdikleri beş çizgili okun çıkması hâlinde ona da altı pay verilirdi. (.......) ismini taşıyan yedi çizgili okun çıkması hâlinde ise buna da-yedi pay ayrılırdı. Geride kalan üçü ise boş idi. Üzerlerinde herhangi bir çizgi yoktu. Bunlara da (.......) ve (.......) ismini vermişlerdi.
İşte bu on adet kumar oku bir torbaya ya da koni şeklinde bir kabın içine konulurdu. Bunu da güvendikleri adil birinin eline teslim ederlerdi. Daha sonra adam bunları karıştırır ve içlerinden okları teker teker adamlar adına çekerdi. Çekilen oklardan kimin payına ne kadar bir hisse düşüyorsa o kendi okuna isabet edeni alırdı. Boş ok çıkan ise hiçbir pay alanazdı. Aynı zamanda ortaya konan devenin tüm ödenecek parasını bu adam ödemek zorunda kalırdı. Kazanlar da paylarına düşenleri yoksullara dağıtırlardı. Kesilen devenin de etinden yemezlerdi. Fakat bununla da övünürlerdi. Hatta bu gibi bir oyuna kâtilmayanları da kınarlardı.
Kumar hükmünde sayıları daha birçok oyunlar da vardır. Meselâ, tavla, satranç ve benzeri oyunlar gibi.
Yani, sana içki ve kumarın durumu nedir, diye sorarlar. Çünkü aşağıdaki âyet delil olarak bunu gösteriyor.
“De ki: Her ikisinde de insanlar için -çekişme, kavga, küfürleşme, ağıza alınmayacak manada kötü sözler çıkmasına neden olmasından ötürü- büyük bir güncdı ve birtakım da yararlar vardır.” Meselâ; içki ticareti, içenin bundan haz duyması gibi az da olsa yararı, kumar da ise fakirlerin bununla gözetilmesi, hiçbir sıkıntı çekmeden kolay yoldan mal elde olunması türünden yine az da olsa faydası vardır.
Kırâat imâmlarından Hamza ve Ali, (.......) kelimesini, (.......) olarak okumuşlardır. Buna göre mana, “Büyük” yerine “çok” olur.
“Ancak her ikisinin de günahı ve tahribatı -ikisine devam edilmesi, alınması hâlinde-, yararlarından çok daha büyüktür.” Çünkü içkiciler, ayyaş ve kumarbazlar birçok yönden hep günaha bulaşırlar, hep tahribat ve yıkım getirirler.
“Yine sana, Allah için ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazla olanını harcayın.” Burada geçen, (.......) kelimesi, fazla olan anlamındadır.
Yani, ihtiyacınızdan artanını harcayın, demektir. İslâm'ın ilk zamanlarında, fazla olanı tasadduk etmek farz idi. Eğer adam ziraatçı ise, bir yıllık ihtiyacım alır, bundan art kalanını da sadaka olarak dağıtırdı. Eğer bir iş yapan sanatkar idiyse, günlük ihtiyacını alır, bundan arta kalanını da sadaka olarak verirdi. Ancak bu hüküm zekât ayetiyle nesh edilmiştir, yani yürürlükten kaldırılmıştır.
Kırâat imâmlarından Ebû Amr, (.......) kelimesini, raf (ötre) ile, (.......) olarak okumuştur. Bu kelimeyi nasb ile okuyanlar, (.......) kelimesini tek isim olarak kabul ederek, bunu, (.......) fiiliyle nasb mahallinde kabul etmektedirler. Dolayısıyla bunu da takdiri şöyledir: “De ki: Fazla olanını harcarlar.”
Fakat, (.......) kelimesini raf (ötre) ile okuyanlar ise, (.......) kelimesindeki, (.......) kelimesini mübteda ve (.......) kelimesini de sılası ile birlikte haber kabul etmektedirler. Burada, (.......) kelimesi, (.......) manasındadır. Bunun sılası, yani ilgi cümleciği de, (.......) kelimesidir.
Yani: “İnfak edecekleri şey nedir?” demektir. (.......) kelimesinin cevabı ise, (.......) olup, yani, “O fazla olanı vermektir. “demektir. Dolayısıyla cevabın irabı da, cevap ile soru arasında bir uyum olsun diye tıpkı sorunun irabı gibidir.
“Allah âyetlerini işte size böyle açıklar ki, gerçekleri düşünesiniz.”
Burada yer alan, (.......) işaret isminde yer alan, (.......) harfi mahzûf bir mastarın sıfatı olması bakımından nasb mahallindedir.
Yani, “Şu açıklama gibi bir açıklama.” anlamındadır.
220. Âyetin Tefsiri
Dünya ve âhiret hakkında (lehinize olan davranışları düşünün ve ona göre davranın). Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek (yüz üstü bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, işleri bozanla düzelteni bilir. Eğer Allah isteseydi, sizi de zahmet ve meşakkate sokardı. Muhakkak ki Allah güçlüdür, hakimdir.
“Dünya ve âhiret hakkında (lehinize olan davranışları düşünün ve ona göre davranın).”
Âyetin başında yer alan, (.......) cer edatı, bir önceki âyetin sonunda yer alan, (.......) fiiline taallûk etmektedir.
Yani, “Her iki dünyayı da ilgilendiren şeyler hakkında düşünesiniz ve sizin için daha uygun olanı alasınız, diye... “demektir. Ya da, “Her iki dünya hakkında iyice düşünüp bu ikisinden hangisi bâkî ise ve hangisi daha çok faydalı ise onu tercih edesiniz, diye...” demektir. Aynı zamanda bu edatın yine bir önceki âyette geçen, (.......) fiiline taallûk etmesi de câizdir.
Yani, “Her iki dünyaya ilişkin âyetleri, mu'cizeleri ve bû ikisi ile alâkalı şeyleri sizin için açıklar.” demektir.
“Zulüm ve haksızlık yoluyla yetimlerin mallarını yiyenler hiç şüphesiz karınlarına (midelerine) ancak ateş tıkınmış olurlar.” Nisa, 10. mealindeki bu âyet yetimler hakkında nâzil olunca, insanlar bundan böyle yetimlerden uzak durmaya, onlarla ilgilenmemeye başladılar. Onlarla bir araya gelmiyor, mallarına âit işlerle de ilgilenmiyorlardı. Bu durum Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e anlatılınca, işte bunun üzerine şu âyet-i kerime gelmiştir.
“Sana yetimler kuklarıda soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek (yüz üstü bırakmaktan) daha hayırlıdır.”
Yani, yetimleri korumak, kollamak, yanlışa düşmemelerini sağlamak ve mal varlıklarını da üretmek amacıyla iyi bir niyetle kendilerine yaklaşmak, onlardan ayrılıp hiç ilgilenmeden uzak durmaktan daha hayırlı bir görevdir.
“Eğer onlarla, birlikle yasarsanız, -kendileriyle ilgilenir ve uzak durmazsanız-, (unutmayın, ki) onlar sizin -dinde- kcurleşlerinizdir.” Kardeşliğin bir gereği de onunla birlikte olup onu yalnızlığa terk etmemesidir.
“Allah, işleri -yetimlere âit malları- bozanla -har vurup harman savuranla, o malları- düzelteni bilir. Dolayısıyla Allah onları hangi amaçla yetimin malına yaklaşırlarsa, yaklaşma niyetine ve müdahalesine göre ya cezâlarıdırır veya ödüllendirir. Bu bakımdan böyle bir şeyden uzak durun ve yetime âit imkanları düzeltme ve artırma niyeti dışında bir başka yol aramayın.
“Eğer Allah -sizin için zorluk ve meşakkat- dikseydi sizi de zahmet ve meşakkate sokardı.” Sizi sıkıntı ve meşakkat içinde bırakırdı. Dolayısıyla onlara müdahale konusunu bu açıdan mutlak anlamda zikretmedi.
“Çünkü. Allah güçlüdür -kullarını bu hizmete mecbur bırakmaya, ve onları sıkıntı ve zora sokmaya kâdir olan, gücü yetendir- hakimdir.” Kullarının gücü üzerinde onlara yük yüklemeyen, sıkıntı vermeyendir.
Mersed adındaki bir sahabi, Anak adında müşrik olan bir kâdirıla evlenme ile ilgili Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e soru sorması üzerine şimdi tefsirini okuyacağımız, (.......) âyeti nâzil olmuştur. Bk. Ebû Dâvud, 2051. Tirmizî, 2176. Nesai, 6/66.
221. Âyetin Tefsiri
Îman etmedikleri müddetçe müşrik kâdirılarla evlenmeyin. Müşrik bir kadın hoşunuza gitse de, îman etmiş bir câriye (köle kadın) kesinlikle ondan daha hayırlıdır. Îman etmediği müddetçe müşrik erkeklerle de kızlarınızı evlendirmeyin. Müşrik bir erkek hoşunuza gitse de, îman etmiş, bir köle elbette ondan daha hayırlıdır. Çünkü müşrikler amelleri itibariyle onları cehennem ateşine davet ederler. Halbuki Allah izni ve ilmiyle cennetine ve mağfiretine çağırır. İşte Allah üzerinde düşünsünler de gerçeğe ulaşsınlar diye insanlara âyetlerini böylece açıklar.
“Îman etmedikleri müddetçe müşrik kâdirılarla evlenmeyin.”
Bu Âyetteki, (.......) cümlesi, (.......) yani; onlarla evlenmeyin, demektir. Çünkü “nikah” evlenme manasındadır. “İnkah “ise başkasını evlendirmek, demektir.
“Müşrik bir kadın hoşunuza gitse de, -ister onu sevmiş olun, ister bir başka yönden olsun- îman etmiş bir câriye (köle kadın) kesinlikle ondan daha hayırlıdır.”
“Îman etmedikleri müddetçe müşrik erkeklerle de -Müslüman- kızlarınızı evlendirmeyin.” Nitekim Zeccâc da bunu söylemiştir. Camiu'l-Ulûm diye bilinen Şeyh Nuruddin Ebû Hasen Ali b. Hüseyin b. Ali el-Bakuli ise diyor ki: Burada iki mef'ûlden biri hazfedilmiştir. Bunun takdiri ise şöyledir:
“Kızlarınızı müşrik erkeklerle evlendirmeyin.”
“Müşrik bir erkek hoşunuza gitse de, îman etmiş bir köle elbette ondan daha hayırlıdır.” Daha sonra yüce Allah hangi sebepten dolayı böyle bir evliliğin olamayacağını şöyle açıklıyor:
“Çünkü -kadın olsun, erkek olsun- müşrikler amelleri itibariyle onları cehennem ateşine -küfre ve inkâra- davet ederler.” Çünkü işi cehennem ehlinin ameli olan küfrü işlemektir. Dolayısıyla bir hak olarak bunların dost edinilmemeleri, bunlarla akrabalık ilişkilerinin kurulmaması ve onlara velayet yetkisinin verilmemesidir.
“Halbuki Allah izni ve ilmiyle -emriyle- cennetine ve mağfiretine çağırıru:” Allah'ın dost ve velileri ise -ki bunlar mü'minlerdir- cennete, Allah'ın mağfiretine veya bu ikisine ulaştırabilecek yollara çağırırılar. Ancak dost edinilmeleri, velayet yetkisi verilmesi ve kendileriyle akrabalık kurulması gerekenler de işte bunlardır.
“İşte Allah üzerinde düşünsünler de, gerçeğe ulaşsınlar diye insanlara âyetlerini böylece açıklar.”
Câhiliye döneminde Araplar tıpkı Yahûdîlerle Mecusiler (ateşperestler) gibi aybaşı hâlinde olan, yani hayız gören bir kadının pişirdiğini yemezler, elinden su içmezler ve onlarla aynı çatı altında oturmazlardı. Ebû Dahdah (radıyallahü anh) adındaki sahabi bunun hükmünü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tan sorar ve:
“Ey Allah'ın Rasûlü! Kâdirılarınıız aybaşı olduklarında onlara karşı ne yapmalıyız?” der. İşte bunun üzerine (.......) âyeti iner. Müslim, Hayz, 302. Ebû Dâvud, 258. Tirmizî, 2981.
222. Âyetin Tefsiri
(Ey Resûlüm Muhammed!) Bir de sana aybaşı (hayız) hakkında soruyorlar. Onlara de ki: “Aybaşı bir ezadır (rahatsızlık ve zarar vermedir). O hâlde aybaşı hâlindeki kâdirılarla (cinsel ilişkiden) uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Ancak temizlendiklerinde artık Allah'ın size emrettiği mahâlden olmak suretiyle onlara yaklaşırı. Çünkü, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.”
“(Ey Resûlüm Muhammed!) Bir de sana aybaşı (hayız) hak/anda soruyorlar.” Bu kelime, tıpkı (.......) gibi (.......) olarak gelir.
“Onlara de ki, aybaşı bir ezadır, rahatsızlıktır ve zarar vermedir.”
Yani, hayız hâli insanın tiksineceği bir durumdur, cinsel ilişkide bulunmak isteyen bundan rahatsızlık duyar.
“O hâlde aybaşı hâlindeki kâdirılarla (cinsel ilişkiden) uzak durun.” Onlarla bu durumda cinsel ilişkiye girmeyin.
Anlatıldığına göre Hırıstiyanlar kadının aybaşı hâli olup olmamasına bakmaksızın her halükârda kâdirılarla cinsel ilişkide bulunurlardı. Kadının hayızlı olup olmadığına aldırmazlardı. Yahûdîler ise, aybaşı gören kâdirılarla her manada bağlarını aybaşı sonuna kadar keserlerdi. Pişirdiklerini yemezler, aynı evi ve yatağı birlikte paylaşmazlardı. Ancak, Allah, Hırıstiyanların ya da Yahûdîlerin yaptıklarını değil orta yolu emretti.
İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe ile İmâm Ebû Yûsuf’a göre, peştemaliyle kapatması gereken yer dışında, yani göbeği ile diz kapağı arası dışındaki yerlere temas edebilir, bunda bir sakınca yoktur. Bahsedilen yerlerden kaçınması gerekir. İmâm Muhammed'e göre cinsel organ dışında dilediği yerlere dokunabilir. Hazret-i Âişe (radıyallahü anha) ise şöyle demiştir:
“Sadece kan mahallinden (cinsel organdan) uzak durur ve bunun dışında koca için her şey mubahtır.”
“Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın.” Cinsel ilişkiye geçerek yaklaşmayın ya da cinsel ilişki kurmak maksadıyla yaklaşmayın. (.......) kelimesini kırâat imâmlarından Hafs dışında Ebû. Bekir, Hamza, Kisâî ve Halef şeddeli olarak, (.......) tarzında okumuşlardır. Bu da “Yıkanıp temizleninceye kadar” demektir. Kelimenin aslı ise, (.......) idi. (.......) ile (.......) harflerinin mahreçleri (çıkış yerleri) birbirlerine yakın olması sebebiyle (.......) harfi(.......) harfine idğam olundu. İsmi geçen diğer kırâat, imâmları ise bu kelimeyi, (.......) olarak âyette geçtiği gibi okumuşlardır. Bunun da manası, “aybaşı kanı ya da hayız kesilinceye kadar” demektir. Her iki kırâat yani okuyuş tarzı sanki iki ayrı âyet imiş gibidir. Biz de bu ikisiyle amel ederiz.
Bunun için gerekçemiz şudur: (.......) kırâatini, yani tahfif kırâatini göz önünde bulundurarak aybaşı hâlindeki kadın bundan dolayı yıkanmış olmasa da hayız süresinin çoğunun geçmesi ve aybaşı kanının da kesilmiş olması hâlinde ona yaklaşır.
Yani; hayız kesilme süresinin en fazla zamanı olan on gün içinde kesilirse, kadın bu hâlde yıkanmış olmasa da, yani gusletmese de hayız süresinin fazla olan on günlük süresi tamamlandığı için kanın kesilmesinden sonra eşiyle cinsel ilişki kurabilir. Eğer aybaşı süresinin en fazla olan süresinden daha az bir sürede hayız kanı kesilmiş ise kadın bundan dolayı yıkanıp (gusledip) temizlenmedikçe koca hanımına cinsel ilişki için yaklaşamaz. Ya da şedde ile okunan (.......) kırâatini göz önünde tutarak ve bununla amel ederek yıkanmasa bile üzerinden bir namaz vakti geçmedikçe koca hanımına cinsel ilişki kurmak maksadıyla yaklaşamaz. İşte âyeti buna hamletmek (tefsirlamak) aksine tefsirlamaktan daha evlâdır (yerindedir). Çünkü bu takdirde bilindiği gibi ikisinden biriyle amel terk olunmuş olacaktır.
İmâm-ı Şâfiî (rahmetüllahi aleyh) ye göre koca, hanımı aybaşı kanından kesilip ve aynı zamanda yıkanmadıkça eşine yaklaşamaz.
Yani, hem kandan kesilmiş olacak ve aynı zamanda yıkanmış da olacak ki, kocası hanımıyla cinsel ilişki kurabilsin. İmâm-ı Şâfiî'nin delili ise, âyetin devamı olan: (.......) kavlidir. Böylece İmâm-ı Şâfiî her iki hükmü de yani, kanın kesilmiş olmasını ve bununla beraber aynı zamanda yıkanmış olmasını cem ederek: “Onlar temizlenip yıkanınca onlarla cinsel ilişki kurabilirsiniz.” diye tefsirlamıştır.
“Ancak temizlendiklerinde arlık Allah'ın size emrettiği mahâlden olmak suretiyle onlara yaklaşırı.” Allah'ın size cinsel ilişkiye geçmesini emrettiği ve sizin için helâl kıldığı yerden -ki burası ön mahâldir ve bilinen uygun yerdir- cinsel ilişki kurabilirsiniz.
“Çünkü, Allah tevbe edenleri de sever” Yasaklandığı şeyleri işlemekten tevbe edenleri ya da defalarca günah ve yasaklara bularııp tekrar tekrar tevbe ile Allah'a dönenleri, ne kadar sürçerlerse sürçsünler yine de dönenleri Allah sever. Sevgi ya da mahabbet, Allah'ın affının ve mağfiretinin çok büyük olduğunu ve O'ndan umutsuzluğa kapılmaması gerektiğini bilmesi ve tanıması sebebiyledir.
“temizlenenleri de sever.” Su ile yıkanıp temizlenenleri ya da kâdirılara uygun olmayan arka mahâlden ilişkiden uzak duranları veya hayız hâlinde iken hanımlarıyla cinsel ilişkiden sakınanları veya her tür kötülükten uzak duranları sever.
Şimdi tefsirini okuyacağımız âyetin nüzul sebebi şöyledir. Yahûdîler şöyle derlermiş:
“Kişi hanımına arka taraftan yaklaşarak cinsel ilişki mahallinden ilişkiye geçerse, kadının hamile kalması hâlinde doğacak olan çocuk şaşı olarak doğar.”
İşte gerçeğin onların inandıkları ve söyledikleri gibi olmadığını inen bu âyet şöyle açıklıyor:
223. Âyetin Tefsiri
Kâdirılarınız sizin tarlalarınızdır. Tarlarııza (haram yoldan gitmemek kaydıyla) istediğiniz gibi gidin. Kendiniz için ileriye hazırlık yapın ve Allah'tan korkun. Ve bilin ki muhakkak Allah'a kavuşacaksınız. (Ey Rasûlüm!) Mü'minlere müjde ver.
“Kâdirılarınız sizin tarlalarınızdır.” Tohum ektiğiniz arazinizdir. Bu bir mecâzî ifadedir. Kâdirılar tarlalara benzetilerek, onların rahîmlerine (döl yataklarına) bırakıları nutfeler (spermler) de tohuma benzetilmiştir. Nasıl ki tarlaya atıları tohumdan ekin bekleniyorsa, ana rahmine aktarıları sperm ile de nesil (çocuk) beklenir. Dolayısıyla çocuk da meydana gelen ürüne benzetilmektedir. Bu açıdan, (.......) nâzil olmuş ve bu âyet (.......) âyetini açıklama ve izah anlamında gelmiştir.
Yani; Allah'ın size cinsel ilişki için emrettiği yer, tohum atmanız gereken yerdir. Yoksa pisliğin çıkış yeri olan makattan ilişkiye girmeyin.
Böyle bir uyarı ile asıl amacın nesil üretme olduğuna ve şehevî arzuların tatmini olmadığı gerçeğine dikkat çekmek içindir. Dolayısıyla eşlerinize bu amacın gerçekleşebileceği yerden cinsel ilişkiye geçin, demektir.
“Tarlarııza istediğiniz gibi gidin. “Onlarla ne zamanı isterseniz ve nasıl isterseniz haram olan mahâlden gitmemek kaydıyla istediğiniz gibi cinsel ilişki kurabilirsiniz. İster arkadan normal cinsel organla ilişkiye geçin, ister uzanır vaziyette, ister yanı üzere yattığı hâlde cinsel ilişkiye geçebilirsiniz. Hiçbir sakıncası yoktur. Yeter ki doğal cinsel organdan ilişki kurulmuş olabilsin. Burası da üremenin, neslin geliştiği tohum ekme yeridir, ekim alarııdır. Bu bir temsildir.
Yani; siz tarlalarınıza gidip onları nasıl ki dilediğiniz yerden ve dilediğiniz gibi sağlıklı bir tohum atmak istiyorsanız, işte tıpkı o tarlalarınızdaki tohum atma şekli ve rahatliği ile siz de hanımlarınıza o rahatlıkla nutfeyi (spermi) dilediğiniz gibi atabilirsiniz. Hiçbir yön ve taraf doğru olan yerden cinsel ilişkiye geçtikten sonra sakıncalı değildir.
Yani ister ayakta, ister yatıp uzanarak, ister yana yatarak, ister oturarak olsun bu ve benzeri hiçbir durum sakıncalı değildir. Yeter ki meşru mahâlden cinsel ilişki olabilsin.
Rabbimizin, (.......) kavli, (.......) ve (.......) kavilleri hep hoş olan güzel kinayeler ve uygun görülen tarizlerdendir. Bu itibarla her Müslüman da bu ayetlerin çizdiği doğrultuda edebe riayet etmeli, konuşmalarında olsun, yazışmalarında olsun bu sözleri direkt olarak değil de o anlama gelebilen kelimelerle konuşması ve yazması daha yerinde bir hareket olmuş olur.
“Ve kendiniz için ileriye hazırlık yapın.” Size yasaklananların aksine sizin için doğru olabilecek amelleri takdim ermeniz gerekir ya da çocuk isteme niyetiyle veya cinsel ilişkiye geçerken Besmele çekerek bu manada iyi şeyler sunun ve isteyin.
“Ve Allah'tan korkun.” Dolayısıyla yasakları işlemeye kalkışmayın, bu manada cüretkâr davranmayın.
“Ve bilin ki; muhakkak Allah'a kavuşacaksınız. “O'na gideceksiniz. Öyleyse o kavuşma ve buluşmaya hazırlanın ve bunun için hazırlık yapın. “(Ey Rasûlüm!) Mü'minlere. -sevap ile- müjde ver.”
(.......) kelimesi üç yerde (.......) harfi olmaksızın sadece, (.......) tarzında geldi. Üç yerde de aynı kelime (.......) harfiyle, (.......) olarak geçti. Çünkü, ilk üç sorma olayında sanki farklı farklı hallerde geçmesiyle ilgili sorular niteliğindedir. Bu bakımdan ara: larında herhangi bir atıf (bağ) edatına yer verilmemiştir. Sanki her bir soru ilk sorular imiş gibi geçiyor. Diğer olaylarla ilgili sorulara gelince bunların tek bir zamanda sorulmalarından ötürü aralarına atıf yani bağ edatı, kısaca cem harfi getirilmiş oldu.
224. Âyetin Tefsiri
Allah adına yemin etmek suretiyle bunu iyilik yapmaya, emir ve yasaklara uymaya ve insanların arasını bulmaya mani bir sebep haline getirmeyin. Allah her şeyi en iyi işiten ve en iyi bilendir.
“Allah adına yemin etmek suretiyle bunu mani bir sebep haline getirmeyin.”
Âyetteki, (.......) kelimesi (.......) kalıbında “mefûl” manasına gelir. Tıpkı (.......) kelimesinin, “alınan” anlamında olduğu gibi. Bu (.......) kelimesi, herhangi bir şeyin önüne engel ya da siper olmak maksadıyla öne sürülen bir mani, barikat demektir. Meselâ, kabın üzerine konan tahta parçası gibi. Dolayısıyla bu parça o kabın üzerinde bir engeldir. Meselâ, filân kimse iyilik önünde bir urzedir, denilince, bundan o iyiliğin yapılmasına engel kişi demek olur.
Meselâ; adamın biri bundan böyle iyilik yapmayacağına, sılayı rahîm gibi akraba ile olan münasebetlerini keseceğine, insanların arasını bundan böyle bulmaya çalışmayacağına, herhangi bir kimse artık iyilikte bulunmayacağına veya ibâdet etmeyeceğine yemin eder, and içer. Kendisinden bu manada bir yardım istenince hemen, “Ben yeminliyim, yeminimi bozmaktan Allah'a sığınırım. “bahanesiyle bunu yapacağı iyilikler için bir siper, bir engel olarak öne sürer.
İşte böyleleri için Rabbimiz:
“Bir de Allah adına yemin, etmek, sureliyle bunu .... mani bir sebep haline getirmeyin.” buyurmuş oluyor.
Yani üzerinde yemin ettiğiniz şey için bunu bir engel yapmayın. Üzerine and içilen şeye yemin adının verilmiş olması, bunun yemine benzemesi, onunla karıştırılması sebebiyledir. Nitekim, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Kim herhangi bir şeyi yapmamaya ya da yapmaya yemin eder de, ancak yemininin aksi işin yapılmasını daha hayırlı olarak görürse hemen yeminini bozup kefaretini ödesin ve hayır gördüğü şeyi yapsın.” Ahmed, Müsned; 2/185. Nesai,7/10. İbn Mâce, 2111.
“İyilik yapmaya, emir ve yasaklara uymaya ve insanların arasını bulmaya mani bir sebep haline getirmesin.” Âyetin bu kısmı, (.......) ifadesinin atf-ı beyanıdır.
Yani, hakkında yemin ettiğiniz şeyler için, ki onlar da iyilik yapmak, emir ve yasaklar uymak ve insanların aralarını bulmak gibi hususlardır. (.......) harfi ise, fiile mütealliktir.
Yani, “Allah'ı yeminleriniz için bir kalkan yapmayın. “demektir. Aynı zamanda (.......) harfinin ta'lil, yani illet ve neden için olması da mümkündür. (.......) kelimesi ya fiile veya (.......) kelimesine taallûk etmektedir.
Yani mana şöyledir: “Allah'ı yeminleriniz için iyilik yapma hususunda bir payanda, bir engel kılmayın.”
“Allah her şeyi -ettiğiniz yeminlerinizi- en iyi işiten ve -niyetlerinizi de- en iyi bilendir.”
225. Âyetin Tefsiri
Allah “lağv” (kasıtsız) olan yeminlerinizden dolayı sizi hesaba çekmez. Fakat bilerek yaptığınız yeminleriniz yüzünden hesaba çeker. Allah çok mağfiret eden ve azâbını erteleyendir.
“Allah «Lağv» (kasıtsız) olan yeminlerinizden dolayı sizi hesaba çekmez. “
Lağv: Söz ve benzeri başka şeylerde hiçbir değer taşımayan ve bir mana ifade etmeyen boş lâf, demektir, “lağvu'l-yemin” ise yapılan yeminde bir anlam ifade etmeyen boş yemin manasınadır.
Yani, adam doğru zannıyla bir konuda yemin eder ve fakat iş aksi olarak meydana çıkar. İşte bu tür bir yeminde kasıt olmadığından buna boş yere yemin anlammda, “lağvu'l-yemin” ya da “yemin-i lağv” ismi verilir. Bu takdirde mana şöyle olur:
“Allah, herhangi birinizi boş yere yapmış olduğu yemin sebebiyle hesaba çekmez, cezâlarıdırmaz.”
İmâm-ı Şâfiî'ye göre yemin-i lağv; kişinin kasıtlı olmaksızın dilinin ahşa geldiği gibi yaptığı yemine denir. Meselâ: Hayır vallahi, öyle değil vallahi, evet öyledir vallahi... gibi.
“Fakat bilerek yaptığınız kasıtlı yeminleriniz yüzünden sizi -cezâlarıdırır- hesaba çeker.” içten isteyerek yalan yere yemin etmek karar ve kastıyla yaptığınız yeminleriniz yüzünden cezâlarıdırılacaksınız. Çünkü bu tür yapılan bir yeminde, yemin eden kimse, doğru olanın yemin ettiği şekil olmadığını, başka şey olduğunu bilerek ve isteyerek yemin etmektedir. İşte bu yemine, “ğamus yemin” diye ad verilir. Çünkü kişiyi cehennem ateşine daldırıp bırakan yemin budur.
İmâm-ı Şâfiî (rahmetüllahi aleyh) bu ayete dayanarak ğamus yemin için kefaretin vacip (farz) olduğuna hükmetmiştir. Çünkü kalbin kesbi (kazancı) demek, kesin karar ve kasıt demektir. Muaheze yani cezâlarıdırma ve hesaba çekme konusu burada bu âyette açıklanmamıştır. Bu konu Mâide Sûresinde ilgili âyette açıklanmıştır. Dolayısıyla orada yapılan bir açiklama aynen burada yapılmış bir açıklama manasında geçerli bir açıklama ve bir hükümdür.
Biz Hanefîler ise diyoruz ki; burada sözü edilen muaheze ya da hesaba çekilme olayı mutlak manadadır. Bu da zaten âhiret hayatını, cezâ yurdunu ilgilendirir, orada olacak bir husustur. Halbuki Mâide Sûresinde sözü edilen cezâ ise bu dünya ile kayıtlıdır, burada uygulanacak olan bir cezâdır. İşte bu bakımdan birinin ötekisin hamli doğru değildir, sahih olmaz.
“Allah çok mağfiret eden ve azâbını erteleyendir. “Yeminlerinizdeki yanılgılarınız sebebiyle sizi hesaba çekmeyecek olandır.
226. Âyetin Tefsiri
Kâdirılarına yaklaşmamaya yemin edenler dört ay beklerler. Eğer bu zaman zarfında eşlerine dönmek isterlerse şüphesiz Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
“Kâdirılarına yaldaşmamaya yemin edenlerin...” Âyetteki, (.......) kelimesi “yemin ederler” manasındadır. Nitekim bu, aynı zamanda İbn Abbâs’ın da kıfaatidir.
(.......) Cer ile mecrûra taallûk eder.
Yani, (.......) ye taallûk eder. Bu ifade âdeta, (.......) ve (.......) gibidir.
Yani; “Hanımlarından dolayı yemin edenler için... “
“dört ay beklemeleri gerekir.”
Yani i'lâ maksadıyla yemin edenler için dört ay beklemeleri kararlaştırılmıştır. Bu, (.......) değildir. Çünkü bu (.......) fiili, cer edatı olan (.......) ile müteaddi olur. Meselâ, (.......) gibi. Ancak, (.......) diye bu kelimeyi (.......) cer edatıyla müteaddi olduğunu düşünmek bu âyet sebebiyle doğan bir vehimden ibârettir. Ancak burada yer alan yemin ifadesinde, bu kelime, (.......) cer edatıyla müteaddi olmuştur. Çünkü uzaklaşma manası verilmekle böyle değerlendirilmiştir. Sanki şöyle denir gibidir: “Kâdirılarından yemin ederek uzak kalırlar.”
“Eğer bu zaman zarfında eşlerine dönmek islerlerse -Hanımlarına cinsel ilişkide bulunmamada ısrardan vazgeçip ilişkiye dönerlerse- şüphesiz Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” Çünkü Allah kefareti meşru kılmıştır.
227. Âyetin Tefsiri
Eğer boşamada kesin kararlı iseler, iyi bilsinler ki, Allah hakkıyla işiten ve hakkıyla bilendir.
“Eğer boşamada kesin kararlı iseler,” Eşlerine dönmezler ve sürenin bitimini beklemede kararlı iseler, “İyi bilsinler ki Allah -onların yeminlerini- hakkıyla işiten ve -niyetlerini- hakkıyla bilendir.” Bu, onların yeminde ısrarları ve tekrar dönmeyi terk etmemeleri yani, dönmemeleri açısından onlar hakkında bir tehdit manası içermektedir.
İmâm-ı Şâfiî'ye göre bunun manası, “Eğer dönerlerse” sürenin geçmesinden sonra “kesin kararlı iseler” demektir. Çünkü baştaki, (.......) harfi takip içindir.
Ancak biz Hanefîlere göre, (.......) ile (.......) ibâreleri, (.......) kavlini açıklamak içindir. Çünkü tafsil (açıklama) mahiyetinde olan bir ifade mufassal, yani açıklarıan ibâreyi takip eder. Meselâ:
“Ben bu ay sizin konuğunuzum. Eğer size karşı iyi hareket edersem yanınızda ay sonuna kadar, kalırım. Eğer öyle davranmazsam, kalmam. Ancak kaldığım kadarıyla yetinir, dönerim.”
İşte bu ifade içerisinde yer alan, (.......) harfi de aynen buradaki gibidir veya âyette geçen (.......) harfi buradakine benzer,
228. Âyetin Tefsiri
Boşanmış kadınlar tekrar evlenmeden üç hayız süresi beklesinler. Eğer gerçekten Allah'a ve âhiret gününe îman ediyorlarsa, Allah'ın onların rahîmlerinde boşandığı kocasından yarattığı cenini (çocuğu) ya da hayzı gizlemeleri onlara helâl değildir. Eğer kocaları kendileriyle süresi içinde barışmak isterlerse (bu takdirde boşadıkları kadınları süresi içinde) geri almaya kendileri daha fazla hak sâhibidirler. Kâdirıların da erkekler üzerinde hakları vardır. Ancak erkeklerin, kadınlara göre hakları bir derece daha fazladır. Allah Azîzdir, Hakîmdir.
“Boşanmış kâdirılar, tekrar evlenmeden üç hayız süresi beklesinler.”
Âyette, (.......) yani “Boşanmış kâdirılar'“dan kasıt, başlarından evlilik olayı geçen ve kocalarıyla cinsel ilişki olan kâdirılar demektir.
Yani, hayız ya da temizlik süresine sahip kadınlar.. İşte bu durumdaki kâdirılar, “kendi kendilerine beklerler (beklesinler)” Bu cümle emir manasında bir haberdir.
Yani, “Beklerler” değil, “Beklesinler” anlamında bir haber. Zira cümlenin aslı şöyledir: “Boşanmış kadınlar beklesinler.”
Bir emrin haber şeklinde getirilmesi ise, emir manasını te'kit ve pekiştirmek ve bir an önce emre göre hareket etmenin gerektiği gerçeğini bildirmek içindir. Sanki bununla o kâdirılar bekleme emrine hemen sarılmış oldukları manası anlaşılmaktadır. Çünkü bu ifade bu gerçeğin var olduğunu bildiriyor.
Nitekim bunun benzeri insanların dualarında, “Allah sana rahmet ve merhamet eylesin.” diye söyledikleri ifadeye benzer. Alacağı cevaba güveni sebebiyle hadiseyi haber tarzında belirtti. Sanki, “Ben rahmeti elde ettim, buldum da o da bundan haber veriyor.” gibi bir ifade. Ayrıca cümlenin bir mübteda şeklinde takdimi ise yine fazladan bir tekit ve pekiştirme sebebidir. Çünkü isim cümleleri, fiil cümlelerinin aksine devam ve sebatlılık bildirirler.
Âyette, “kendi kendilerine” ifadesine yer verilmesi ise, kadınları beklemeye, iddet sürelerini beklemeye yönlendirmek ve özendirmek ve bundan kaçmamalarını sağlamak manasınadır. Çünkü kâdirılar şehevî duygular noktasından hep bir an önce erkeklere kavuşsun isterler. Bu açıdan onların nefislerine sahip olmaları, gem vurmaları, nefislerine yenilmemeleri ve dikkatli hareket etmeleri için ve aynı zamanda kendilerinden istenen bekleme sürelerini bitirmeleri için de bir icbar emridir.
(.......) Burada geçen, (.......) kelimesi, (.......) veya (.......) kelimesinin çoğuludur. Bu da “hayz” yani kâdirıların ayhali anlamına gelir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Kur (aybaşı) günlerinde namazı bırak.” Bk. Darekutni, 1/212.
Yine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şu kavli: “Cariyenin talâkı iki boşamadır ve iddeti (beldeme süresi) de iki hayız süresidir.” Bk. Ebû Dâvud, 2189. Tirmizî,1182. İbn Mâce, 2080.
İşte bu iki hadise baktığımızda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur'için iki temizlik süresi yani (.......) dememiş, hayız olarak değerlendirmiştir. Kaldı ki, şu âyet de yine buna delildir. Rabbimiz şöyle buyurmuştur:
“Kâdirılarınız içinde adetten kesilmiş olanların bekleme süreleri hakkında şüpheye düşerseniz, onların bekleme süresi üç aydır.” Talak, 4.
Dikkat edilirse, hayız (yani ayhali) durumu (.......) ile değerlendirilmiş ve bu, temizlik ayları olarak değil hayız ayları olarak gösterilmiştir. Kaldı ki, iddet olayında yani kadının bekleme süresinde aranan nokta rahmin temize çıkması, yani gebeliğin olup olmadığının meydana çıkmasıdır. Bu ise ancak hayız yoluyla yani kadının ay hâlini geçirmesiyle-sağlarıabilir, yoksa temizlenme (tuhr) ile değil. Bunun içindir ki, cariyenin yani köle kadının istibra (arınına) durumu bir hayız ile değerlendirilmiştir. Eğer bu, İmâm-ı Şâfiî'nin dediği gibi tuhr (temizlik) manasında olsa idi bu takdirde cariyenin iddet süresi iki tam ve biraz da üçten de gün alarak kur'ile mümkün olabilirdi. Böyle olması hâlinde süre üç ay hâli süresinden daha aşağıya çekilmiş ve azalmış olurdu. Düşünün bir kez eğer adam hanımını temizliğin sonunda boşamış olsa, İmâm-ı Şâfiî'ye göre bu, kadının iddet (bekleme) süresinden sayılır, mahsup edilir. Eğer adam temizlik süresinin sonunda değil de, hayız günlerinin sonunda boşasa, bu, biz Hanefîlere göre kadının iddet süresinden sayılmaz, ona mahsup edilemez.
Halbuki (.......) kelimesi, bilinen belli bir adedin özel ismidir, yani “üç” sayısının adıdır. Dolayısıyla bu, üçten az bir mana ifade etmez, edemez.
Nitekim, kadın ayhali olunca, (.......) ve (.......) denmesi de bu açıdandır. (.......) kelimesinin mensûb olması mef'ûl-ü bih olması itibariyledir.
Yani, “Kâdirılar üç kuru'süresinin geçirinceye kadar beklesinler.” demektir. Ya da bu, (.......) kelimesi zarf tümleci olarak mensûb olabilir. Bu takdirde de mana şöyledir: “Üç kuru'müddeti süresince beklesinler.”
Temyiz olan, kuru'kelimesi yerine cem-i kılleti (azlık çoğulu) olan, “akra'“olarak değil de, cem-i kesreti (çokluk çoğulu) olan “kuru'“lafzıyla gelmiştir. Çünkü ister, “akra'“olsun, ister “kuru'“olsun her ikisi de cemi' (çoğul) oluşta genelde kullanımları itibariyle ortaktırlar. Kaldı ki, (.......) kelimesinin çoğulu olarak (.......) lâfzı daha çok kullanılan bir kelimedir. Çoğul olan “akra'“lâfzı ise daha az kullanılıyor olabilir. Dolayısıyla dilde kullanılışı az olan bu kelime sanki kullanılmıyormuş gibi değerlendinlerek bunun yerine daha çok kullanılan, “kuru'“lâfzı zikredilmiştir.
“Eğer kocaları kendileriyle süresi içinde barışmak isterlerse (bu takdirde boşadıkları kadınları süresi içinde) geri almaya kendileri daha fazla hak sâhibidirler.”
Âyetteki, “Buul” kelimesi, “ba'l” kelimesinin çoğuludur. Fakat, (.......) kelimesinin sonunda bulunan, (.......) harfi, cemi' olan kelimenin müennesliğini bildirmek içindir. (.......)
Yani kâdirıların kocaları hanımlarına müracaata, dönmeye daha çok hak sâhibidirler. İşte âyetin bu kısmından delil olarak şunu anlamaktayız:
Ric'î talâk, vat'a yani cinsel ilişkiye engel değildir. Çünkü burada “boşama'“(talâk) ifadesinden sonra bile, onlardan kâdirıların kocası diye âyette söz edilmektedir. Bu da vat'için (yani cinsel ilişki için) bir mani olmadığının delilidir. (.......) yani bekleme süresi içerisinde, demektir. Bu durumda mana şöyledir:
“Eğer adam, yani koca karısına dönmek isterse, buna rağmen kadın da bu dönüşe rıza göstermez ve kabul etmezse, bu takdirde kadının sözü değil, kocasının müracaat (dönüş) konusundaki sözü dikkate alınması gerekir, vâcib olanı budur. Çünkü buna daha çok hak sâhibi ve yetkili olan kocasıdır. Ric'at konusunda kadının bir söz hakkı, dönmeme hakkı yoktur, dönmek durumundadır.”
“Eğer ric'at ile kocalar ile karıları arasında barış ve anlaşmayı istiyorlarsa... “, bununla kâdirılara bir iyilik yapılması arzu ediyor ve onların zarar görmemeleri aranıyorsa bu olabilir.
“Kâdirıların da erkekler üzerinde hakları vardır.” Kâdirıların erkekler üzerindeki gerekli olan hakları, Meselâ onların mehirlerinin tam olarak verilmesi, nafakalannın gereği gibi karşılanması, onlarla güzel ve insanî manada ilişkiler kurulması, kendilerine zarar verilmemesi gibi. Bunlar kâdirılara âit haklar iken bir de kocalarının da iyilikle emir ve yasaklar çerçevesinde onlara iyilikleri emretme ve kötülüklerden de onları menetme hakları vardır. Fakat bütün bunlar şerî'atın öngördüğü ve toplum arasında da gelenek olarak kabul gören şekliyle yapılmalıdır. Eşlerden hiçbiri diğerine altından kalkamayacağı ve yapamayacağı bir şeyi teklif edemez ve isteyemez, (istememelidir).
Âyette geçen, “mümaseletten” yani, (.......) den kasıt, olayın iyilik ve güzellik yani hasene'olması bakımından tarafların görevlerinin birbirine denkliği anlamındadır. Yoksa iş olarak yaptıkları şeylerin denkliği demek değildir. Meselâ kadın erkeğin giysilerini yıkadığında veya ona ekmek ve yemek yaptığında bu demek değildir ki erkek de aynen bunları yapacaktır. Böyle bir durum söz konusu değildir. Ancak bunu karşılığında da erkeklerin de onlara yakışır şekilde bir iş yapmaları demektir.
“Ancak erkeklerin kâdirılara göre hakları bir derece daha fazladır.” . Hak açısından biraz daha farklıdır. Kadına karşı görev ve sorumlulukları bakımından bir üstünlüğe sahiptir. Gerçi taraflar birbirlerinden yararlanmaları, lezzet almaları noktasında her ne kadar müşterek (ortak) iseler de, evin harcamasını yapmada (infak noktasında) ve nikahı elinde bulundurmada erkek kadına nazaran bir derece daha üstündür.
“Allah Azîzdir -işlerinde Allah'a asla itiraz olunamaz- ve Hakîmdir.” Allah ancak doğru ve güzel olan şeyleri emreder.
229. Âyetin Tefsiri
Boşama iki defadır. (Bundan sonrası) ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. Hanımlarınıza vermiş olduğunuz (mehirden her hangi) bir şeyi geri almanız size helâl değildir. Ancak karı ve koca Allah'ın sınırlarında duramayacaklarından korkarlarsa başka. Eğer karı ve kocanın Allah'ın sınırlarında duramayacaklarından korkarsanız bu taktirde kadının (boşanmak için kocasına) verdiği fidye de ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Sakın bunları aşmayın. Kimler Allah'ın (çizmiş olduğu) sınırları aşarsa işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
“Boşama iki defadır”
“Talâk” kelimesi “boşama” manasınadır. Tıpkı “Selâm” kelimesinin “teslim” yani, selâm verme manasında olması gibidir.
Şerî'at noktasından tatlik yani boşama ayrı ayrı olmak kaydıyla bir talâkın verilmesinden sonra ikinci talâkın verilmesidir. Yoksa toptan boşamak suretiyle bir tek defada vermek demek değildir.
Yani âyette yer alan, (.......) ile belirtilmek istenen şey tesniye manasında demek değildir. Bu, tekrar anlamındadır.
Yani iki kez tekrarlarıan boşama., tekrar tekrar ard arda olan boşama demektir. Bu, tıpkı, Mülk, 4. ayinde geçen, (.......) kelimesi gibidir. Burada bu, “İki kere” demek değildir. Bu, “tekrar tekrar” demektir.
Yani, “Sonra gözünü tekrar tekrar çevir.”
İşte bu âyet bizim lehimizde bir delildir. Dolayısıyla biz Hanefîlere göre bir tek tuhr (temizlik) içinde iki ve üç boşamayı bir anda vermenin bidat olduğu, yani sünnete uygun bir boşama şekli olmadığı gerçeğidir. Bu manada âyet lehimizde bir delildir. Çünkü yüce Allah tarafından ayrı ayrı olarak talâkın (boşama fiilinin) bizden istendiği emridir. Gerçi ayete ilk bakışta bize bir haber cümlesi gibi'gözükse de bu, mana itibariyle bir emirdir. Aksi takdirde Allah'ın haberinde bu iş bunu yerine geçecek diğer bir şeye, bunun halefine döner. Çünkü bazen talâkın toptan verildiği de olabilmektedir.
Yine bir tefsire göre Ensar'dan bir kadın demiştir ki:
“Kocam bana şöyle dedi: Seni hep boşayıp duracağım ve fakat her defasında da sana ric'at ile döneceğim.”
Yani, sana hep eza edeceğim, demek istemiştir. İşte bu âyet bu olay üzerine nâzil olmuştur. “Talâk (boşama) iki defadır. “
Yani ric'î talâk art arda iki defadır. Artık üçüncü boşamadan sonra kadına müracaat (ric'at) yoktur.
“(Bundan sonrası) ya iyilikle -ric'at ile- tutmak”
Yani, size düşen görev kadının hukukunu gözeterek birlikte karı koca olarak yaşamak “ya da güzelinde salıvermektir. “
Yani yeniden dönüş yapmamak, müracaatta bulunmamak suretiyle iddeti bitimi bain talâk olmuş olsun. Bir tefsire göre de, üçüncü temizliğinde onu üçüncü talâk ile boşamak suretiyle yol versin, diye değerlendirilmiştir.
Bu âyet, Cemile adındaki kadın ile kocası Sabit b. Kays b. Şemmas hakkında nâzil olmuştur. Cemile kocasına karşı hep kin güder, onu sevmezmiş; fakat kocası da aksine onu severmiş. Hanımı onunla olan evliliğinden kurtulmak için kendisini boşamak kaydıyla kendisine âit olan bahçesini hul'suretiyle kocasına verir ve böylece ondan boşanmasını sağlar. Bu olay, İslâm'da ilk olarak meydana gelen, “hul” olayıdır. Bk. Önceki kaynak, 2/461.
“-Ey kocalar veya ey hakimler!- Hanımlarınıza vermiş olduğunuz (mehirden her hangi) bir şe)d geri almanız size helâl değildir.” Âyetin hükmü içerisinde, “ey hakimler! “ifadesinin de yer alması, herhangi bir anlaşmazlık sonucunda onlara başvurulması ve hakların onlar tarafından alınıp verilmesinde emrin onlar tarafından verilmesi sebebiyledir. Bu durumda sanki alan ve verenler onlar imiş gibi olay değerlendirilmiştir.
“Ancak karı ve koca Allah'ın sınırlarında duramayacaklarından korkarlarsa başka.”
Yani eşlerin, birbirlerine karşı yapmaları gereken görevlere riayet edemeyeceklerine ve Allah'ın koyduğu sınırları çiğneyeceklerine dair bir bildikleri var ise, Meselâ kadının huysuzluğu, ahlâkî kurallara uymaması, haksızlıkta direnmesi gibi bir durumun varlığı hâli bundan müstesnadır, bunun dışındadır.
“Eğer karı ve kocanın Allah'ın sınırlarında duramayacaklarından korkarsanız bu taktirde kadının (boşanmak için kocasına) verdiği fidye de ikisine de bir günah yoktur.”
(.......) kısmını verirken “Ey yetkililer, veliler, hakimler” diye açıklanması ile âyetin bu kısmı ile bunlardan, önceki kısmı yani; ey kocalar, diye belirtilen kısmı ile de gerçekten kocaların kastedilmiş olması da câizdir (mümkündür).
Âyetin bu kısmında belirtildiği gibi kocanın boşanma karşılığında karısından bir fidye almasında ve karısının da bunu gönül rahatliğiyla vermesinde herhangi bir vebal ve günah yoktur. Çünkü kadın bununla hul'suretiyle kendisini evlilik bağını mehirinden verdiği bir kısım karşılıkla sona erdirmiş oluyor.
Kırâat imâmlarından Hamza, meçhul olarak, (.......) şeklinde okumuştur ve (.......) ifadesini de zamîr olan elif harfinden bedel yapmıştır ki, bu bedel-i istimaldir. Tıpkı, (.......) gibi.
“İşte bunlar -Nikah konusunda çizilen sınırlar, yemin, iyla, boşama, hulu've daha başka hususlar gibi hepsi- Allah'ın sınırlarıdır.”
“Saları bunları -karşı çıkarak- aşmayın.” “Kimler Allah'ın (çizmiş olduğu) sınırları aşarsa, işte onlar zalimlerin -kendi kendilerine zarar verenlerin- ta kendileridir.”
230. Âyetin Tefsiri
Eğer (koca ikinci talâktan sonra hanımını üçüncü talâk ile) boşarsa, o kadın bir başka erkekle evlenip ondan boşanmadığı müddetçe tekrar (ilk boşanmış olduğu) kocasına helâl olmaz. Eğer bu ikinci kocası da (aralarında bir anlaşma söz konusu olmaksızın) kadını boşar ve kadın ile boşandığı ilk kocası, Allah'ın koyduğu sınırları çiğnemeyeceklerine inanırlarsa yeniden evlenmelerinde taraflar için bir sakınca yoktur. İşte bunlar kendini bilen ve gereğini yapmak isteyen kimseler için Allah'ın açıkladığı sınırlardır.
“Eğer koca (ikinci talâktan sonra hanımını üçüncü talâk ile) boşarsa,” İlk iki talâkı verdikten sonra üçüncüsünü de verirse,
Eğer sen, “Biz Hanefîlere göre, hul'talâk (yani boşama)dır, nitekim Şâfiî'nin de bir görüşüne göre de bu bir boşamadır, sanki bu anlatıları ise dördüncü bir boşama oluyor gibi.” diye bir soru yöneltecek olursan, benim vereceğim cevap şöyle olur:
“Evet hul'u bir talâk yani boşamadır; fakat bu, bir bedel karşılığında olan bir boşama olup, dolayısıyla bu da üçüncü talâk olmuş olmaktadır. İşte bu ise, onu açıklar mahiyettedir.
Yani bu şu demek olur:
“Eğer koca karısına, bir bedel karşılığında üçüncü boşamasını da verirse...”
Bu boşanmış kadının eski, yani boşanmış olduğu kocasına yeniden helâl olması için hüküm ise şöyledir:
“O kadın -üçüncü boşamadan sonra- bir başka erkekle evlenip ondan boşanmadığı müddetçe tekrar (ilk boşanmış olduğu) kocasına helâl olmaz.” Nasıl ki evlilik erkeğe isnat ediliyorsa bu âyette görüldüğü gibi nikah fiili kadına da aynen isnat olunmuştur. Tıpkı tezevvüc (evlenme) gibi. Bu ayetten delil olarak şu hükmü de elde edebiliyoruz: Evlenme akdi (sözleşmesi) sadece kadınm buna rıza göstermesiyle de nikah, yani evlilik geçerlidir. Ayrıca velinin iznine gerek yoktur.
Bir de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in (.......) yani “balçağız” hadisini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bu hadise göre boşanan bir kadının evlendiği ikinci kocasıyla mutlaka aynı yatağı paylaşmaları ve aralarında cinsel ilişkinin de gerçekleşmiş olması şarttır. Nitekim bu bir fıkıh usulü hükmü olarak bilindiği gibi konuya ilişkin detay bilgiler fıkıh kitaplarında yer almaktadır, dileyen oralara bakabilir. Çünkü fıkıh açısından durum şöyledir:
Koca, karısını kesin boşayınca artık bundan böyle pişmanlık duymanın kurtuluş için bir çare olmayacağıdır. Artık hanımı kendisi için helâl olmaz. Kendisine helâl olabilmesi için mutlaka duhul gerekir.
Yani yeniden başından bir evliliğin geçmesi ve bu evlilikte kadın ve yeni evlendiği kimsenin kan koca olmaları, aralarında cinsel ilişki olması şartı vardır. İşte koca bunu bilmelidir ki; böyle bir boşamaya kolay kolay kalkışanlasın.
“Eğer bu ikinci kocası da (aralarında bir anlaşma söz konusu olmaksızın) kadını -vat'ından, yani cinsel ilişkiden sonra- boşar” “kadın ile boşandığı ilk kocası Allah'ın koyduğu sınırları çiğnemeyeceklerine inanırlarsa -birbirleriyle- yeniden evlenmelerinde taraflar için bir sakınca yoktur.”
Yani eski kocası ile karısı aralarında evlilikle alâkalı karşılıkla haklara uyacaklarına dair bir inançları var ise evlenebilirler.
Âyette, (.......) ifadesi kullanıldı, bunu yerine, “bilirlerse” denmedi.
Yani, “Her ikisi evlilikle ilgili hakları yerine getireceklerini bilirlerse” diye âyette geçmedi. Çünkü yakinî anlamda kesin bilgiyi Allah'tan başkası bilemez. Bu, insanlar için bir ğayb yani bilinemezdir. Bu açıdan “bilme” fiili yerine, “zanne” fiiline yer verildi.
“İşte bunlar kendilerini bilen ve gereğini yapmak isteyen kimseler için Allah'ın açıkladığı sınırlardır.” Kendilerine açıklananları anlayabilecek kimseler için ...
(.......) kelimesi Mufadd'al İbn Muhammed Dabbi tarafından (.......) harfiyle, (.......) olarak da kırâat olunmuştur.
231. Âyetin Tefsiri
(Ey kocalar!) Hanımlarınızı (ric'i talâk ile) boşayıp onlar da iddet (bekleme) sürelerini tamamlamışlarsa bundan böyle ya onları meşru sınırlar içinde yanınızda tutun ya da güzellikle (önlerinden çekilip) bırakın. Ancak sırf onlar zarar görsünler ve rahatsızlık çeksinler diye onlara haksızlık ederek hanımlarınızı yanınızda alıkoyup sınırları aşmayın. Kim böyle bir iş yaparsa kesinlikle kendi kendine yazık etmiş olur. Sakın Allah'ın âyetlerini (hükümlerini) alay ve eğlence konusu etmeyin. Allah'ın size verdiği hidâyet ve İslâm nimetini, size kendisiyle öğüt vermek için indirdiği Kitap ve hikmeti hatırlayın. (Allah'ın emir ve yasaklarına riayet ederek) Allah'tan korkun. Ve iyi bilin ki; Allah, her şeyi (tüm incelikleriyle) bilendir.
“(Ey kocalar!) Hanımlarınızı (ric'i talâk ile) boşayıp onlar da iddet (bekleme) sürelerini tamamlamışlarsa, “İddetlerinin sonuna erişmişler ve nihayete erdirmek üzere iseler, “Bundan böyle ya onları meşru sınırlar içinde yanınızda tutun ya da güzellikle (önlerinden çekilip) bırakın.”
Yani; ya kadına tekrar dönüş (müracaat) ile ona herhangi bir zarar verme isteği olmaksızın normal sınırları korumak maksadıyla evliliği sürdürün ya da iddeti, yani bekleme süresi bitene kadar bırakın, dokunmayın, böylece herhangi bir zarara uğramaksızm bain talâk ile boşanma meydana gelmiş olsun.
“Ancak sırf onlar zarar görsünler ve rahatsızlık çeksinler -böylece fidye ödemek zorunda kalsınlar- diye onlara haksızlık ederek hanımlarınızı yarımızda alıkoyup sınırları aşmayın.” Buradaki, (.......) kelimesi ya mef'ûl-ü lehtir veya hâldir.
Yani, onlara zarar vererek, demektir.
Eskiden adam hanımını boşar ve ilgilenmez, öylece bırakır, daha sonra iddet (bekleme) süresinin bitimine az bir zaman kala, ric'at ile hanımına tekrar dönerdi. Bu hareketi ona olan ihtiyaçtan dolayı değil de sırf o kadını zorlamak, sıkıntı ve mecburiyet karşısında bırakmak için böyle bir yola başvurur. Yeniden boşar, tekrar müracaat eder ve böylece kadının evli mi boşanmış mı olduğu bilinemez. Kadın da bundan ötürü büyük zarar çeker ve sıkıntı içinde kalır. İşte bu şekilde kadını tutma olayına zarar verme ismi verilir. Çünkü kocanın amacı ya kadına zulmetmek veya boşanma karşılığında kadının melihinden ya da malından bir şeyler elde etmektir. İşte bu, yanlıştır, zulümdür.
“Kim böyle, bir iş yaparsa -sırf kadın zarar görsün diye tutarsa- kesinlikle kendi kendine yazık etmiş -kendisini Allah'ın ikabına ve azâbına arzetmiş- olur.”
“Sakın Allah'ın âyetlerini, (hükümlerini) alay ve eğlence konusu etmeyin.”
Yani, Allah'ın âyet ve hükümlerine ciddi anlamda sarılın ve onları ciddi manada hayatınıza uygulayın. Onlar ne istiyorsa aynen isteneni yerine getirin. Tam anlamıyla ve gereği gibi o hükümlere riayet edin. Aksi takdirde siz onları alay ve eğlenceye almış olursunuz, bu duruma düşersiniz. Nitekim verilen emir konusunda ciddiyetsiz olarak hareket eden ve umursamayan kimseye sen bunu oyuncak mı, eğlence mi kabul ediyorsun, diye uyarırlar.
“Allah'ın size verdiği hidâyet ve islâm nimetini -Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in peygamberliğini,-” “Size kendisiyle öğüt vermek için indirdiği kitap -Kur'ân'ı- ve hikmeti –Sünneti- hatırların.”
Yani; bundan dolayı Allah'a şükretmek ve istenen hakları da uygulamakla Allah'ı anın. (.......) hâldir.
“(Allah'ın) sizi imtihan ettiği konulardaki- (emir ve yasaklarına riayet ederek) Allah'tan korkun. Ve iyi bilin ki Allah, her şeyi (tüm incelikleriyle) bilendir.” Allah'ı anıp anmadığınızı, emirlerine bağlı olarak kendisinden sakınıp sakınmadığınızı, öğüt alıp almadığınızı ve daha başka her şeyi en iyi bilendir. Şüphesiz bu, en beliğ, en net ve en açık ve aynı zamanda en mübalağalı bir söz verme ve bir tehdit içeren bir ifadedir.
232. Âyetin Tefsiri
(Ey kocalar!) Hanımlarınızı boşayıp onlar da iddet (bekleme) sürelerini bitirdiğinde, aralarında iyilikle anlaşmaları hâlinde onları boşayan kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. İşte içinizden Allah'a ve âhiret gününe îman edenlere bununla öğüt verilmektedir. Bu sizin için daha iyi ve daha temizdir. Allah bilir; fakat siz bilmezsiniz.
“(Ey kocalar!) Hanımlarınızı başarıp onlar da iddet (bekleme) sürelerini bitirdiğinde,” Bu âyetin baş tarafı ile bir önceki âyetin baş tarafı ibâre bakımından aynı olmakla beraber anlam gelişimi içerisinde değerlendirildiğinde, orada geçen, (.......) ile burada geçen, (.......) ifadelerinin iyice dikkat edilmesi hâlinde farklı anlamlarda oldukları göze çarpar. Bu âyette nikahtan söz edilmektedir. Nikah olayı ise ancak iddet bitiminde olabilir. Halbuki ilk âyette ise ric'atten söz edilmektedir. Ric'at ise ancak iddet süresi içinde olabilir.
“aralarında -dünür olan erkek ile kadın- iyilikle -din açısından uygun görülen hususlarda ve yerine getirilmesi insanlık şartı olan konularda, mehri misli vermede veya denklikte- anlaşmaları hâlinde -kâdirılar da buna arzulu iseler- onları boşayan kocalarıyla -yeniden- evlenmelerine engel olmayın.” Kaldı ki; velilerden birinde burada ifade edilen denklikler yoksa bu bir saldırı sebebi olabilir.
(.......) kelimesi, kâdirılara engel olmayın, onları men etmeyin, demektir. (.......) kelimesi, men etmek, baskı kullanmak manasınadır.
Bu âyet aynı zamanda kâdirıların kendi nikahlarını akdetmede, kıymada sözlerinin geçerli olduğuna da işaret bulunmaktadır.
Buradaki hitap ya da uyarı, iddet durumunun bitiminden sonra sırf zulüm olsun ve ezilsinler diye hanımlarına baskı yapan, önlerinde evlenmelerine engel oluşturan kötü niyetli kocalar içindir. Çünkü bu kötü niyetli kocalar kâdirıların diledikleri başka erkeklerle evlenmemeleri için bir türlü onların önünden çekilmiyor.
Yani; kadın ne evli gibi oluyor, ne de bekar. Bu sesleniş öylece ortada bırakıp zulmeden kocalaradır. Dolayısıyla iyi niyetle ve isteyerek tekrar bu kâdirılarla evlenmek isteyen ve onlara iyi davranacaklarını belirten iyi niyetli olanlara da mani olmayın.
Âyette “zevçler: eşler, kocalar” ifadesine yer verilmesi sonuçta biri diğerinin eşi olması bakımındandır. Ya da bu hitap, kâdirıların yeniden kocalarına dönmek istemeleri hâlinde buna engel olmak isteyen velilere bir uyarıdır. Çünkü; o evlenmek istedikleri kimseler bu kâdirıların eşleridirler. Zaten bu bakımdan da kocaları ismi kullanılmıştır. Bunlar ise buna mani oluyorlar. Evet bu ismi almıştır.
Âyet sahabeden Ma'kil b. Yesar hakkında nâzil olmuştur. Çünkü bu zât, kız kardeşine ilk kocasına varmaması için baskı kurmuştu. Ya da genel manada herkes içindir.
Yani, aranızda olabilecek şeylerde herhangi bir baskı ve engel bulunmasın. Çünkü; aralarında böyle bir durum eğer var ise, onlar da buna rıza gösteriyorlarsa, dolayısıyla bu kimseler de aynen baskı kuranlar hükmündedirler.
“/şfc içinizden Allah'a ve alıiret gününe îman edenlere bununla öğüt verilmektedir.” (.......) ile olan hitap ya Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) edir veya herkes içindir. Çünkü yapılan öğüt kendilerine faydalı olabilir.
“Bu -baskıyı terk etmek ve zarar vermek- sizin için daha iri ve daha temizdir -üstün ve güzeldir- “Çünkü sizi günah kirlerinden arındırır.
“-Temizlenme ve arınınayı- Allah bilir. Fakat siz -bunları- bilmezsiniz.”
233. Âyetin Tefsiri
Emzirme sürelerini tamamlamak isteyen kimse için (boşanmış ya da boşanmamış) anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Annelerin meşru şekildeki yiyecek ve giyeceklerinin sağlanması baba tarafına âittir. Bir kimse ancak gücünün yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne çocuğundan dolayı ve hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarar görmesin. Ve babanın mirasçısına da aynı görev düşer. Eğer ana ve baba birbirleriyle anlaşmak suretiyle çocuğu iki yıldan daha az veya fazla bir sürede sütten kesmek isterlerse her ikisine de bir vebal yoktur. Eğer çocuklarınızı süt anneye verip emzirtmek isterseniz, kendisine vermekte olduğunuz ücretini iyilikle vermek kaydıyla, bunda da size herhangi bir vebal yoktur. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah yaptığınız her şeyi görmektedir.
“Emzirme sürelerini kmıamlamak isleyen kimse için (boşanmış ya da boşanmamış) anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler.”
(.......) tıpkı, (.......) fiilinde olduğu gibi te'kit eden emir manasında haberdir. Bu emir ya “nedip” manasında, yani mendup anlamında bir emirdir. Ya da, bebek annesinin memesinden başka bir kadının memesini emmeyi kabul etmiyorsa vucûp anlamında bir emirdir. Veyahut da çocuk için bir süt anne bulunamıyorsa, ya da çocuğun babası süt annenin ücretini ödemekten âciz ise yine vucûp ifade eder. Yahut burada geçen, “anneler” den boşanmış anneler murat olunmuş olabilir. Bunlara nafaka vermenin ve giyimlerinin karşılanmasının vucûp sebebi emzirme için olabilir. (.......) kelimesi zarftır. (.......) kelimesi de tam, bütün manasına olup te'kit içindir ve bu müsamaha verilen süredir. Meselâ; “Sen filân kimsenin yanında iki yıl kalmak istiyordun ve fakat iki yılı tamamlamadın.” gibi bir ifade.
Yani; burada kişi dilerse iki yılı tamamlar, dilerse tamamlamadan da ayrılabilir. Âyetteki de buna benzer bir ifadedir.
(.......) Âyetin- bu kısmıyla yani, “Emzirme sürelerini tamamlamak isteyenler için” ifadesiyle bu hükmün kimlere yönelik olduğu belirtiliyor.
Yani; bu hüküm, emzirme süresini tamamlamak isteyenler içindir.
Özet olarak anlatmak istersek, baba çocuğunu emzirtmekle yükümlüdür. Annenin böyle bir emzirme sorumluluk ve yükümlülüğü yoktur. Bu itibarla baba, çocuğunu emzirecek bir süt anne bulmakla görevlidir, yükümlüdür. Meğerki çocuğun öz annesi kendi arzu ve isteğiyle çocuğunu karşılıksız olarak emzirmek istesin. Bu, müstesna. Kadın çocuğunu emzirmeye teşvik edilse de ancak onu emzirmesi için üzerinde baskı kurulamaz. Ancak kadın halen eş olarak kocasıyla beraber ise veya iddet süresini bekliyorsa bu takdirde kendi çocuğu için ücret istemesi ya da ücretle tutulması câiz olmaz.
“Annelerin meşru şekilde yiyecek ve içeceklerinin -aşırıya kaçmaksızm ve olması gerekenden de kısmaksızın- sağlanması baba tarafına âittir.” (.......) kavlinde yer alan, (.......) deki (.......) zamîri, (.......) manasındaki, (.......) harfine râcidir. Bunun da takdiri şöyledir: “Kendisi için çocuk dünyaya getirilen -ki bu da babadır.-”
(.......) tıpkı, (.......) Fâtiha, 7. âyetinde geçen, (.......) de olduğu gibi fâil olarak raf mahallinde gelmiştir.
Burada âyette, (.......) denildi ve fakat, (.......) denmedi. Bunun sebebi çocuğu doğuran annelerdir ve onlar da çocukların babaları için onları doğururlar. Çünkü; çocuklar babalarına aittirler ve soy (nesep) babalarına âittir, kâdirılara değil. Bu itibarla kocaların o anneleri yedirmeleri ve giydirmeleri, onlar çocukları emzirdikleri sürece tıpkı süt anneler gibi çocukların babalarına âittir. Görmez misin Allah onu, yani babayı, bu mana burada olmadığı hâlde “valid” diye zikretmiştir. Bu da Rabbimizin şu kavlinde yer almaktadır:
“Ey İnsanlar! ... Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası nâmına bir şey ödeyebileceği günden çekinin.” Lokman, 33.
Dolayısıyla israfa kaçmamanın ve aşırı kısmamanın tefsiri de şimdi geliyor. Bu da: “Taraflardan hiçbirisi diğerini gücünün üzerinde bir ödeme yapmaya zorlamamalı ve zarar vermemelidir.”
“Bir kimse anca/i gücünün yettiğinden sorumlu tutulur.” Gücü neye yetiyorsa o kadarı istenir. İmkanları neye elveriyorsa imkanı ölçüsünde istenir.
Teklif, ya da sorumluluk, külfet konusunda sorumluluk altında tutulacak ve buna mecbur kılınacak şeyi vermeye sahip olmasıdır. Dolayısıyla böyle bir imkana sahip olana sorumluluğu yüklenilir. (.......) kelimesinin mensûb olması istisna ile değil, (.......) kelimesinin ikinci mefulü olması hasebiyledir. Ancak istisna edatı olan, (.......) iki mefûl arasına girmiştir.
“Hiçbir anne çocuğundan dolayı zarar vermesin.”
(.......) kelimesini İbn Kesîr, Ebû Amr, Ya'kûb (.......) harfinin ref'i, yani ötresiyle olmak üzere, (.......) şeklinde okumuşlardır. Bunun manası ise nehiydir. Hem malum, hem meçhul bir fiil olması ihtimali vardır. Kelimenin aslı, ya (.......) harfinin kesri (esresi) ile, (.......) dur veya (.......) harfinin fethi (üstünü) ile, (.......) dur. Diğer kırâat imâmları ise, âyette olduğu gibi, (.......) olarak nehiy anlamında kırâat etmişlerdir. Kelime aslında, (.......) idi. Burada ilk (.......) harfi sakin hale getirildi, sakin hale gelen bu harf ikinci (.......) harfine idgam yapıldı. Bu defa iki sakin harf birleşince, sükun sebebiyle ikincisi fetha ile harekelendi ve kelime, (.......) şeklini aldı.
(.......) demek, “Hiçbir anne çocuğu sebebiyle kocası -na zarar vermesin.” Çocuğa hep sert muamelede bulunmakla, kocasına zorluk çıkarmakla, adalete varmayan ölçülerde yedirme ve giydirme ihtiyaçlarını istemekle, çocuğu sebebiyle kısıntıya gitmesine yol açacak şekilde kocanın kafasını hep onunla meşgul bırakmakla, bebek kendisine iyice alıştıktan sonra annenin, bu çocuk için bir süt anne bul, diye zorlamakla ve benzeri şeylerle zarar vermesin.
“ve hiçbir baba çocuğu yüzünden zarar vermesin. “
Yani kendisi için çocuk dünyaya getirilen baba da çocuğu sebebiyle hanımına zarar vermesin. Ona vermesi gereken yiyecek, içecek ve giyeceklerinden vermemek suretiyle ya da kadın çocuğunu emzirmek istediği hâlde onu ondan alarak ona bir zarar vermesin.”
Eğer, (.......) kelimesi meçhul kabul edilirse bu takdirde mana, kadının kocası tarafından uğrayacağı bir zarardan kaçınılması yasağı getiriliyor.
Yani; kadın kocası tarafından böyle bir sıkıntıva maruz bırakılmasın, demektir. Bir de hanımı tarafından kocaya çocuğu bahane edilerek herhangi bir zarara sokulmasın, demektir.
Ya da, (.......) kelimesi, (.......) manasında olabilir. (.......) kelimesindeki (.......) harfi de bunun sılası, yani ilgi cümleciği durumundadır. Bu itibarla mana şöyle olmaktadır:
“Anne çocuğunun gıdasına önem vermeyip, bu konuda yapması gerekenleri yapmayarak, çocuk kendisine iyice alıştıktan sonra onu babasının üzerine atıp bırakarak zarar vermesin, böyle bir yanlışın içine girmesin.”
“Aynı şekilde baba da çocuğunu hanıminin eline bırakarak, çocuğa karşı yerine getirmesi icabeden hakları yerine getirmeyerek, bu açıdan kadının alması gereken haklarından da kısarak ve kadının da buna bağlı olarak çocuğun haklarından kısmaya sebep olabilecek bir davranışın içine girmek suretiyle çocuğunun annesine zarar vermesin.”
Âyette, (.......) ve (.......) yani “annenin çocuğu “ve “babanın çocuğu “ifadelerinin yer alma'neâeni şudur: Kadının zarar vermekten yasaklanması sebebiyle şefkat ve merhamet duygularının kabarması bakımından çocuk orada anneye izafe edilirken, beride de, aynı amaçla çocuk babaya izafe edilmiştir.
“Ve babanın mirasçısına ela aynı görev düşer.”
Âyetin bu kısmı, (.......) kavli üzerine ma'tûftur. Bu son cümle ile bu cümle arasında yer alan kısım ise, (.......) kelimesini açıklama mahiyetindedir ve ma'tûf ile ma'tûfun aleyh arasında mutarize (parantez) cümlesidir ya da yan cümleciktir. (.......) yani; sabinin varisi olanlar da, çocuğun babasının olmaması durumunda, baba hayatta iken, nasıl ki yedirme ve giydirme ile alâkalı konularda sorumlu idiyse, ayını görevleri yerine getirmekle yükümlü ve sorumludurlar.
Ancak bu konuda ihtilâf, yani farklı görüşler vardır. İbn Ebû Leyla’ya göre çocuğa varis olan herkes bu görevle yükümlüdür. Biz Hanefîlere göre çocuğun mahremi olanlardan mirasçı olanlar öncelikli olarak bu sorumluluğu almak zorundalar. Herkesten önce nafaka ve bakımı bunlar üstlenmekle mükelleftirler. Çünkü Abdullah b. Mesud'un kırâatine göre hüküm bu şekilde ortaya çıkıyor. İbn Mesud'un kırâati de şöyledir:
(.......) İşte bu kırâate göre, bebeğin mahremi manasındaki yakın akrabası mirasçı olmaları bakımından, yedirme ve giydirme ile alâkalı nafaka bu mirasçılara âittir. Ancak İmâm-ı Şâfiî'ye göre çocuk ile onun arasında vilâdet (doğum) itibariyle akrabalık bağı bulunanlar nafaka ile yükümlüdürler. Bunlar dışında kalanlara nafaka sorumluluğu yoktur.
“Eğer ana ve baba -kendi aralarında- birbirleriyle anlaşmak sureliyle çocuğu iki yıldan daha az veya fazla bir sürede sütten kesmek isterlerse her ikisine de -bu konuda- bir vebal yoktur.”
Yani; bu süre iki yoldan ister eksik, ister fazla olsun bir sakınca yoktur. Bu, şüphesiz getirilen sınırlamadan sonra bir genişliktir.
Teşavur, danışma, bir görüşü ortaya çıkarmak içm çaba göstermek demektir. Meselâ; süzme bal elde etmek için, (.......) denir ki, balı süzüp çıkardım, demektir. Burada bu ifadeye yer verilme nedeni, karşılıklı hoşnut kalınması durumu ve memnuniyetin bir düşünme, fikir yorma sonucu meydana çıkabileceğini göstermek ve hatırlatmaktır, henüz emmekte olan bebeğin zarar görmemesini sağlamaktır.
Büyükleri tedip eden, onlara edebi öğreten, küçükleri ihmal etmeyen Rabbimi tüm eksikliklerden tenzih ederim. Çünkü, karı ile kocanın her ikisinin ittifaklarına değer veriyor. Zira babanın soy ve velayet hakkına, annenin de şefkat ve titizlik hakkına uyuluyor.
“Eğer çocuklarınızı süt anneye verip emzirtmek isterseniz, kendisine -süt annelere- vermekte olduğunuz ücretini iyilikle vermek kaydıyla, bunda da size herhangi bir vebal yoktur.”
(.......)
Yani, çocuklarınız için... Bu, Zeccâc'dan gelen tefsirdur. (.......) fiilinin, (.......) fiilinden nakledildiği söylenmiştir. Nitekim, (.......) ve (.......) denir.
Yani; kadın bebeği emzirdi ve ben o kadına bebeği emzirttim, demektir. Bu kelime iki mefule müteaddidir, yani iki mef'ûl alır.
Yani bu şu demektir: “Süt annelerine çocuklarınızı emzirmek isterseniz. “Burada iki mef'ûlden biri hazfedilmiştir.
Yani; anneden başka, eğer anne emzirmek istemezse veya âciz kalırsa, demektir. “Ücret olarak onlara vermek istediğinizi. “demektir. Bu kavli kırâat imâmlarından İbn Kesîr, (.......) olarak okumuştur. Bu, birine iyilikte bulunmak, ona ihsanı ulaştırmak, demektir. Nitekim Rabbimizin şu kavli de buna bir örnektir:
“Şüphesiz O’nun va’di yerini bulacaktır.” Meryem, 61.
Bu âyette geçen, (.......) kelimesi “mef'ûlen” demektir; yani yerini bulmuştur, anlamındadır. Ücretin teslimi cevaz için şart olmayıp menduptur. (.......) kelimesi, (.......) kelimesine mütealliktir.
Yani, “Süt annelere ücretlerini güzellikle ve gönül huzuruyla, mutlu bir şekilde teslim ettiğinizde...” demektir.
“Allah'tan korkun ve bilin ki; Allah, Yaptığınız her şeyi görmekledir.Hiçbir işiniz ve yaptığınız Allah'a gizli kalmaz ve Allah sizi yaptığınız o şeylerden dolayı cezâlarıdırır ya da ödüllendirir.
234. Âyetin Tefsiri
İçinizden eşlerini geride bırakarak vefat edenlerin eşleri (evlenebilmeleri için) kendi kendilerine dört ay on gün beklerler. Onlar söz konusu sürelerini bitirdiklerinde, kendileri ile ilgili meşru olarak yaptıkları şeyler konusunda size herhangi bir günah ve vebal yoktur. Allah her yaptığınızdan haberdardır.
“İçinizden eslerini geride bırakarak vefat edenlerin eşleri (evlenebilmeleri için) kendi kendilerine dört ay on gün beklerler.”
(.......) Âyette geçen (.......) kelimesini ele alalım. Herhangi bir şeyin tam ve eksiksiz olarak alınması hâlinde, (.......) ve (.......) denir; ki bu, “Ben o şeyi tastamam, eksiksiz olarak aldım. “manasınadır.
Yani, onların ruhları (canları) tamamen alındığında, öldüklerinde, demektir.
(.......) kelimesi de terk ederler, bırakırlar, anlammadır. (.......)
Yani; içinizden kocaları ölen kadınlar beklerler.
Yani, iddet (bekleme) sürelerini beklerler. Veya bunun manası şöyle olabilir: “Onların ölümlerinden sonra eşleri kendi kendilerine beklerler. “İşte burada, “Onlardan sonra/ölümlerinden sonra” ifadesi mahzûftur, açık olarak âyette yer almamıştır. Çünkü; “Bundan sonra” ifadesinin zaten, konuşmanın ya da mananın seyri içinde böyle geldiği bilinmektedir. Ancak yine de bunun takdir edilmesine gerek duyulmuştur. Zira haber olarak gelen bir cümlede mutlaka mübtedaya râci bir zamîrin olması gerekmektedir.
(.......) kelimesi Mufaddal İbn Muhammed Dabbi tarafından, (.......) olarak kırâat olunmuştur.
Yani, “ecellerini bitirenler” demektir.
“Dört ay ve on” . İşte buradaki “on” sayısıyla belirtilmek istenen gecesi ve gündüzüyle birlikte dört aydan sonra ayrıca artı on gün de buna ilâve olarak tam dört ay on gün müddetle bekleyip iddetlerini bitirmiş olacaklar. Burada ayrıca on ifadesinden sonra günler manası anlaşılacağından yeniden buna bir hatırlatmada bulunmaya gerek yok, Meselâ, “On oruç tuttum.” denilince bu, “On gün oruç tuttum.” manasında olur. Şayet böyle bir hatırlatmada bulunulursa kurala uygun davranılmamış olunur.
“Onlar söz konusu sürelerini, -iddetlerini- bitirdiklerinde,” “Kendileriyle ilgili meşru olarak -şerî'at tarafından yadırganmayacak bir tarzda nişan ve evlenme hususunda- yaptıkları, şeyler konusunda -ey idareciler ve hakimler- size herhangi bir günah ve vebal yoktur.” “Kaldı ki; Allah her yaptığınızdan haberdardır. “İçinizden geçen tüm gizli sırlarınızı bilir.
235. Âyetin Tefsiri
(Bekleme sürelerini tamamlamakta olan bu) kâdirılarla evlenme hususundaki niyetlerinizi üstü kapalı bir şekilde aktarmanızda veya içinizde saklı tutmanızda size bir günah yoktur. Sizin onları mutlaka anacağınızı (evlenmeyi içinizden geçireceğinizi) muhakkak Allah bilir. Ancak onlara karşı hislerinizi gizlilik içinde bildirmek yerine, kendileriyle en uygun bir şekilde görüşüp konuşun. Kesin olarak beklenmesi istenen süre bitmeden sakın nikah kıymaya kalkışmayın. Bilin ki; Allah içinizden geçeni bilir. O hâlde Allah'a karşı çıkmaktan sakının ve iyi bilin ki; muhakkak Allah, mağfireti sonsuz olan ve cezâlarıdırmada acele etmeyendir.
“Bekleme sürelerini tamamlamakta olan bu kâdirılarla evlenme hususundaki niyetlerinizi üstü kapalı bir şekilde aktarmanızda viya içinizde saklı tutmanızda size bir günah yoktur.” (.......) evlenme teklifi ve nişanlanma, sözlenme manasınadır.
Tariz ise; Kişin kadına: “Sen gerçekten güzelsin.” , “Sen sâliha, dini bütün bir hanımsın.” , “Ben evlenmek istiyorum.” türünden o kâdirıla evlenmeyi istediği izlenimini verecek sözler sarfetmektir. Böylece eğer o kadın da onunla evlenme arzusunu duyuyorsa kendisini ona göre hazırlaması açısından bir işarettir. Yoksa açık seçik olarak bir evlenme teklifi, nikah isteği değildir ve bunu yapmamalıdır.
Yani kişi, “Ben seninle evlenmek istiyorum.” türünden laflar etmemelidir. O hâlde kinaye ile tariz arasındaki fark nedir?
Kinaye: Bir şeyi asıl söylenmesi gereken kelime (ifade) ile değil de bir başka lâfızla belirtmektir.
Tariz: Asıl maksat hakkında hiçbir şey söylemeksizin konuşmasıyla karşıdakinin bununla ne denmek istendiğini anladığı sözdür. Meselâ; ihtiyaç sâhibi bir kimsenin ihtiyacını karşılayacağına inandığı bir kimsenin yanına varıp: “Şöyle bir geçiyordum, sana da bir selâm vereyim, şu güzel soylu ve nurlu yüzüne bakayım istedim.” gibisinden bir konuşma tarizdir. Halbuki adamın maksadı ona ihtiyacını bildirmektir. Karşıdaki de gelenin maksadım anlar ve gereğini yapar. Nitekim şâir der ki:
Burada maksat selâm vermek ise de asıl gaye yardım isteğidir. Bu itibarla âdeta söylenen ifadede bir gaye için geldiği zaten kendisini göstermektedir. Ben selâm vermek istiyorsam da, sen de bir isteğim olduğunu anla ve gereğini yap, gibi...
(.......) ne tariz yoluyla olsun ne de açık bir şekilde olsun söyleyemeyip içinizde gizlediğiniz şeylerden dolayı da sizin için bir vebal söz konusu değildir.
“Allah, sizin onları mutlaka anacağınızı (evlenmeyi içinizden geçireceğinizi) muhakkak bilir.” Sizin onları hiç aklınızdan çıkarmayıp hep hatırlayıp duracağınızı ve bunu onlarla konuşmaktan geri durmayacağınızı da Allah muhakkak bilmektedir. O hâlde onları hatırlayın, ama...
“Ancak onlara karsı ilişlerinizi gizlilik içinde -gizlilik içinde olacak şeylerden olan cinsel ilişki anlamında- bildirmek verine kendi/erirle en uygun bir şekilde -iddet süresi içinde söylememek ve ben bu cinsel ilişkiyi de bilirim gibisinden olmamak kaydıyla- görüşüp konuşun.”
Yani; tariz yoluyla konuşun, fakat serahat anlamında bir şey söylemeyin.
(.......) edatı, (.......) kavline mütealliktir.
Yani, “Onlarla kesin bir evlenme ve ilişki anlamında söz almayın. Ancak şerî'at bakımından hoş karşılarıan ve münker olmayan (yasaklanmayan) bir sözleşme ile onlarla görüşün. “demektir.
“kesin olarak beklenmesi istenen süre bitmeden sakın nikah kıymaya kalkışmayın.” Âyetteki, (.......) fiili, bir şeye kesin karar vermek, azmetmek demek olan, (.......) fiilinden alınmadır. Burada özellikle (.......) kelimesine yer verilmesi, nikah yani evlenme akdinden kesin olarak uzak kalınması gerçeğine dikkat çekilmesi içindir. Çünkü azim bir şeyi işlemeden önce gerekir, yani önce kesin karar ve bunun ardından da eyleme geçme gelir. Eğer bir şeye kesin karar vermekten yasaklanma emri veriliyorsa, dolayısıyla ona bağlı fiili işlemek de haydi haydi yasaklanmış demektir.
Yani, “nikah (evlenme akdinin) düğümünü (kurdelayı) kesmeyin.” veya “nikah (evlenme) düğümünü kesmeyin.” demektir. Çünkü; azmetmek demek, gerçekte kesmek, kati karar kılmak, demektir. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
“Geceleyin oruca kesin karar vermeyen (geceden oruç tutmaya niyet etmeyen) kimsenin orucu yoktur.” Farklı bir rivâyet de şöyledir:
“Oruca geceden hazırlanmayanın orucu yoktur.” Bk. Nesai, 4/196. Tirmizî, Savm, B. 33.
Yani; kesin nikah (evlilik) akdini bağlamaya karar vermeyin, nikah kıymaya kalkışmayın.
“Kesin olarak beklenmesi istenen süre bitmeden” kavlinin manası, iddet süresini bitirmeden nikaha kalkışmayın, demektir. Rabbimizin bu kavlinde geçen, (.......) iddet anlamındadır. Çünkü; bu sürenin beklenmesinin farziyeti Kitap ile sabit olmasından dolayı Kitap olarak zikredilmiştir.
Yani, “farz kılınan bekleme süresi bitinceye, sona erene kadar. “demektir.
“Şunu çok iyi bilmelisiniz ki; Allah, içinizden geçeni bilir.” Câiz olmayan bir şey konusunda kesin kararlıliğinızı bilir.
“O hâlde Allah’ın emirlerine karşı çıkmaktan -câiz olmayan bir şey konusunda kesin kararlı olmaktan- salanın.” “Ve iyi bilin ki; muhakkak Allah, mağfireti sonsuz olan ve cezâlarıdırmada acele etmeyendir.” Sizi cezâlarıdırmak için acele etmez.
Aşağıda tefsirini okuyacağınız âyet, mehir adım belirlemeksizin ve eşiyle cinsel ilişkide bulunmamış bir kimsenin eşini boşamasıyla ilgili olarak nâzil olmuştur.
236. Âyetin Tefsiri
Nikahlamanızdan sonra henüz kendilerine dokunmadığınız ya da kendileri için bir mehir belirlememiş olduğunuz kadınları boşadığınız takdirde bundan dolayı size bir mehir mecburiyeti yoktur. Böyle bir durumda onlara sadece hediye kabilinden bir şeyler verin. Bunu (zengin olan kimse kendi durumuna uygun bir şekilde, fakir olan da kendi durumuna) uygun bir şekilde vermelidir. Uygun bir hediye vermek isteyen ihsan sâhibi kimseler için bu, bir borçtur.
“Nikahlamanızdan sonra henüz kendileriyle cinsel ilişki kurmadığınız ya da kendileri için bir mehir belirlememiş olduğunuz kadınları basacağı mz takdirde bundan dolayı size bir vebal ve mehir mecburiyeti yoktur.”
Burada, (.......) demek size bir mehir mecburiyeti yoktur, demektir. (.......) bu bir şarttır. Bunun cevabına ise, (.......) kavli delâlet etmektedir. Bunun takdiri de şöyledir: “Eğer kadınları boşarsanız.... size bir vebal (günah) yoktur.”
“Kendilerine dokunmadığınız (cinsel ilişkide bulunmadığınız) müddetçe.” (.......) burada şart manasınadır.
Yani, “Eğer onlarla cinsel ilişkide bulunmamışsanız...”
Kırâat imâmlarından Hamza ve Ali, Kur'ân'ın neresinde geçerse geçsin hepsinde de, (.......) kelimesini, (.......) olarak okumuşlardır. Çünkü fiil (iş) iki kimse arasında cereyan etmektedir.
“Ya da onlar için bir mehir ismi koymadıkça “veya, “Onlara taki bir mehir belirlenene kadar...” demektir.
Fardu'l-Farida: Kadına verilecek olan mehrin adının konması,'belirlenmesi'manasınadır. İşte bu, kendisiyle cinsel ilişkide bulunulmamış olan ve fakat nikahtan sonra, mehrin de ismi konulmuş olduğu hâlde kadın boşanmışsa, bu kadına ismi konan mehrin yarısının verilmesi gerekir. Eğer bir mehir belirlenmemiş ise, böyleleri için mehr-i misil ismi verilen mehrin yarısı da gerekmez. Aksine bunlar için sadece mut'a, yani bir bakıma uygun bir hediye verilmelidir. Gereken de budur.
“Böyle bir durumda, onlara sadece hediye kabilinden bir şey verin.” Bu (.......) cümlesi mahzûf bir fiil üzerine ma'tûftur. Bunun da takdiri şöyledir: “Onları boşayın ve verilmesi gereken hediyelerini de verin.”
Mut'a: Bir dış elbise, bir iç elbise ve bir de başörtüsünden ibâret olan birtakım giysi manasınadır.
“Bunu —verilmesi gereken mut'ayı- zengin olan kimse kendi durumuna uygun, bir şekilde -gücü neye yetiyorsa-, fakir olan da -gücü yetmeyen de- kendi durumuna uygun bir şekilde vermelidir.”
Kırâat imâmlarından Ebû Bekir dışında Hafs, Hamza, Kisâî, Halef ve İbn Zekvan, (.......) olarak her iki yerde de böyle okumuşlardır. Bu imâmların dışındakiler ise, (.......) olarak okumuşlar, mana itibariyle her ikisi de aynıdır. (.......) Sıkıntı çeken, yoksul olan veya darda olan manalarına gelir. Mehir sorumluluğunu yerine getirip getirmemenin günah olup olmaması konusundaki delil, (.......) kavlinden itibâren, (.......) kavline kadar olan kısımdır.
(.......) kavli, burada verilme mecburiyeti bulunmadığını isbat içindir. Biz Hanefîlere göre mut'anın ancak böyle bir durumda vacip, yani gerekli olabilmesi için bu Âyetteki şartları taşıması gerekir. Bu şartlar var ise mut'a gerekir, vacip olur. Diğer boşananlar içinse, yani belirtilen şartları taşımayanlar için mut'a müstahaptır.
(.......) kelimesi, (.......) kavlini te'kit içindir ve faydalarıdırmak, yararlarıdırmak suretiyle, demektir. (.......) Şerî'at ve insani değerler bakımından, örf itibariyle güzel ve iyi olan bir şekilde, manasına gelir.
“Uygun bir mut'a hediye vermek isteyen ihsan sâhibi kimseler -Müslümanlar- için bu, bir borçtur.” (.......) kelimesi, (.......) kelimesinin sıfatıdır.
Yani; onlara vermeleri gerekli olan bir mut'adır. Ya da, bu ihsan sâhibi kimselere düşen gerçek bir borçtur. Veya, “Mut'a yoluyla boşanmış kâdirılara iyilikte bulunmak isteyenler için bu bir borçtur.” demektir.
Henüz böyle bir yardım yapılmış değilken, âyette bunların, “midisin (ihsanda bulunan)” diye anılmaları, tıpkı şu hadisteki ifadeye benzer bir durumdur:
“Kim bir ölüyü (kimseyi) savaş esnasında öldürürse üzerinde bulunanlar onu öldüren gaziye âittir.” Bk.Buhârî, 3142. Müslim, 1751.
Buradaki ihsan ifadesinden, kişinin vermek zorunda olmayıp teberru veya sadaka mahiyetinde birine bir şeyler verdiği şey gibi bir anlam çıkarılmasın. Burada geçen ihsan ifadesinden kasıt, burada sözü edilen ve vacip olan mut'adır. Bu gerçek böylece bilinmiş olsun.
Şimdi okuyacağımız âyetin tefsirinde de nikah akdi yapılıp ve fakat temas olmadan boşanmış ve mehri de belirlenmiş olan kâdirıların mehir durumlarından söz edeceğiz. Rabbimiz şöyle buyuruyor:
237. Âyetin Tefsiri
Eğer kendileriyle mehirlerini belirlemek suretiyle evlenme akdini yaptığınız kadınları onlara dokunmadan boşarsanız, bu takdirde onlar için belirlediğiniz mehrin yarısını vermeniz gerekir. Meğerki kâdirılar bu mehiri almaktan vazgeçmiş olsun ya da nikah akdini elinde bulunduran (koca ya da velisi) onu bağışlamış olsun, bu, müstesna. Ancak (Ey kocalar!) Sizin affetmeniz (mehri bağışlamanız) takvaya daha uygundur. Aranızdaki ihsanı sakın unutmayın. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.
“Eğer kendileriyle mehirlerini belirlemek suretiyle evlenme akdini yaptığınız kadınları onlara dokunmadan boşarsanız...”
(.......) kavlinde yer alan, (.......) ve beraberindeki fiili cer mahallinde te'vilî mastar hükmündedir.
Yani “siz onlarla temas (ilişki) kurmadan önce... “demektir.
“Bu takdirde onlar için belirlediğiniz mehrin yarısını onlara -boşadığmız kâdirılara- vermeniz gerekir.”
(.......) olarak gelmiştir. (.......) mehir demektir.
“Meğerki kâdirılar bu mehri almaktan vazgeçmiş olsun ya da nikah akdini elinde bulunduran (koca ya da velisi) onu bağışlcuruş olsun, bu müstesna.
Yine, (.......) fiiliyle beraber istisna üzere nasb mahallinde gelmiştir. Sanki şöyle denmektedir: “Boşanan kâdirıların sizden mehir almaktan vazgeçmeleri hâlleri dışında her zaman sizin vermeniz gereken mehir bu gibi durumlarda belirlemiş olduğunuzun yarısıdır.”
Şimdi burada geçen ve erkekler manasına gelen, (.......) ile kâdirılar için değerlendinlen, (.......) arasındaki fark nedir? Bunun cevabı şöyledir:
İlk fiilde, (.......) harfi, cem-i müzekker zamîridir. Kelimenin Lamel fiili denilen son harfi mahzûftur. Sonundaki (.......) harfi de rEf'alâmetidir. Halbuki ikinci fiilde yer alan (.......) harfi cem-i müzekker zamîri değil, kelimenin lamel fiili yani son harfidir. (.......) harfi de cem-i müennes zamîridir. Fiil mebni (yani sonu değişmeyen) fiillerdendir, dolayısıyla bu gibi kelimelerin lâfzı üzerinde amilin herhangi bir tesiri görülmez.
(.......) Bir önceki fiilin mahalli üzerine ma'tûftur.
(.......) Bundan kasıt, kadının kocası demektir. Nitekim Hazret-i Ali (radıyallahü anh) de bunu böyle tefsîr etmiştir. Bu, Said bin Cubeyr’in, Kadı Şurayh’ın, Mücahid'in, Ebû Hanîfe'nin ve İmâm-ı Şâfiî'nin de yeni kavlidir. Bunun böyle olmasının nedeni, kadını boşama yetkisinin kocanın elinde olmasından dolayıdır. Böyle olunca nikah akdinin bekası ya da devamlıliği da kocanın elindedir. Buna göre âyetin manası şöyle olabilmektedir:
“Şerî'at açısından vacip ve gerekli olan mehir yarısıdır. Yok eğer kadın isterse alacağı mehrin tümünden bir fazilet gereği vazgeçebileceği gibi, koca da dilerse yine bir üstünlük ve fazilet gereği mehrin tamamım eşine bağışlayabilir. “
İmara Mâlik ile İmâm-ı Şâfiî'nin de eski (kadim) kavline göre, nikah akdini elinde bulunduran kimse velidir. Ancak biz Hanefîler bunlara şöyle karşılık verebiliriz ve deriz ki:
Veli durumunda olan bir kimse henüz sağire (küçük yaşta) olan kız çocuğu adına onun hakkından teberruda bulunamaz, böyle bir hak ve yetkiye sahip değildir. Durum böyle olunca nasıl olur da akdi elinde bulundurma yetkisi ona verilebilir ki?
“Ancak (Ey kocalar!) Sizin mehri almayıp bağışlamanız takvaya daha uygundur” (.......) kavli mübtedadır. Bunun haberi de, (.......) kavlidir. Buradaki hitap birinin diğerine karşı üstünlüğünü ortaya koyması bakımından her iki eş içindir; hem kocaya ve hem kadına bir hitaptır. Zeccâc bunu böyle zikretmiştir.
Yani; kocanın mehrin tamamını boşadığı karısına bağışlaması koca açısından daha hayırlı olduğu kadar, boşanan kadının da kendi hakkı olan mehri almayıp bırakması onun adına çok daha hayırlıdır. Ya da buradaki hitap tüm eşleredir.
“Aranızdaki ilısanı. -üstünlüğünüzü- de sakın unutmayın.”
Yani; kiminizin kiminizden üstün olduğunuz gerçeğini sakın ola unutmayın.
“Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.” Dolayısıyla Allah sizi üstünlüğünüze göre değerlendirip durumunuza göre ya cezâlarıdırır ya da ödüllendirir.
238. Âyetin Tefsiri
Namazlara ve (özellikle de) orta namaza devam edin. Allah için huşu içinde ve O'na bağlı kalarak namaza durun.
“Namazlara ve (özellikle de) orta namaza devam'edin.” Namazların vakitlerine, rükünlerine ve şartlarına titizlikle uyarak devam edin ve bu namazlar arasında fazilet ve derece bakımından daha üstün olan orta namaza devam edin. Burada, (.......) kelimesinin tekil olarak zikredilmiş olması ve aynı zamanda çoğul olan, (.......) üzerine atfedilmesi, fazilet ve derece bakımından tek olması içindir. Bu orta namaz da Ebû Hanîfe'ye göre ikindi namazıdır. Nitekim cumhur da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Ahzâb (Hendek) savaşı gününde söylediği hadise dayanarak bunun ikindi namaa olduğu görüşünü ortaya koymuşlardır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ahzâb gününde şöyle buyurmuştu:
“Bizi meşgul ederek orta namaz olan ikindi namazım kılmaktan bizi alıkoydular. Allah evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun.” Bk. Buhârî, 2931. Müslim, 627. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/150.
Yine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlar:
“Bu namaz, güneş batana kadar Hazret-i Süleyman'ın da alıkonulduğu bir namazdır.” Bk. İbn Ebû Şeybe, 2/505.
Hazret-i Hafsa (radıyallahü anha) annemizin mushafmda ise bu, “Ve orta namaza ki bu ikindi namazıdır.” tarzında geçer. Çünkü bu namaz iki gece namazı ile iki gündüz namazı arasında yer alan bir namazdır. Bu namazın önemi ve faziletine gelince, ikindi vaktinin ticaretin, alışverişin yoğun olduğu ve uğraşıların çok daha fazla olduğu bir vakit olmasındandır. Ayrıca bu namazın öğle namazı olduğunu, çünkü bunun gün ortasında kılınan bir namaz olduğunu ileri sürenler olduğu gibi, bu namazın sabah namazı olduğunu söyleyenler de olmuştur. Çünkü sabah namazı iki gündüz namazı ile iki gece namazı arasında yer alan bir namazdır. Ya da bu namaz akşam namazıdır, çünkü akşam namazı dört rek'atlı namazlar ile iki rek'atlı namazlar arasında yer alan üç rek'atlı bir namazdır ve bu namaz iki sessiz olarak kılman namaz ile iki sesli olarak kılman namaz arasında yer alan bir namazdır diye de tefsirlamışlardır. Ya da bu namaz yatsı namazıdır, diyenler de olmuştur. Çünkü bu iki vitir (tek kılman) namaz arasında yer alan bir namazdır.Akşam namazı üç rek'at, vitir namazı üç rek'at, bu manada vitir tabiri zikredilmiştir. İki tek namaz arasında yatsı namazı denmiştir. (Mütercim) Ya da bu vakti bilinemeyen herhangi bir namaz olabilir. Tıpkı Kâdir Gecesinin kesin olarak bilinememesi gibi. Böylece hepsini, yani tüm namazları orta namazıdır niyetiyle kılıp eda etsinler istenmiştir.
“Allah için huşu içinde ve O’na bağlı olarak namaza durun.” (.......) kelimesi burada hâldir. Allah'a itâat eder ve huşu içinde hareket eder hâlde namaza durun, demektir. Ya da kıyamınızda, ayakta iken Allah'ı anarak namaza durun, demek olabilir. Çünkü kunut mana olarak, Allah'a ayakta zikretmek, anmak veya namazda kıyamı (ayakta durmayı) uzatarak, manasına gelir.